{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade.

Page 1

Savaş ve Seçimler Gökdelenlerin Gölgesinde Hac HDP’ye Sıkı Sarılalım Fiyatı: 2 TL

YIL:5 SAYI:38 KASIM 2015

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

AKP, Faşistleşme Süreci, Dönüşsüzlük Noktası ve Direniş Erken Seçimde Tekrar Aday Olmak Kıyamet Doğanın İntikamıdır Duvar Silahlaşan Zılgıtlarıyla Cizre’li Kadınlar! Koku Pirimi Değil İş Güvenliği İstiyoruz! “Çipras Çarmıha Gerilmeli!” G. Afrika’dan Bir Yoksul Örgütlenmesi Deneyimi Olarak AbM Devrimci Kişilik ve Duruş Voltaçark-Hapiste LGBTİ Olmak


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2015

MEHMET İÇİN! ADALET İÇİN! 14 Ekim Çarşamba günü saat:13:30’da Mehmet Ayvalıtaş’ın hayatını kaybettiği yerde mahkeme heyeti ve bilirkişilerin katılmıyla keşif yapılacaktır. Mehmet Ayvalıtaş’ın katledilişinin tanıkları olarak o gün keşifte olacak ve Mehmet için adalet arayışımızı sürdüreceğiz.

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 5, Sayı: 37 Ekim 2015 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 infosodap@gmail.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

ÖNDERİMİZİ ANIYORUZ! Önderimiz Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı ölümünün 44. yıldönümünde anıyoruz. Yer: Topkapı Mezarlığı Tarih: 11 Ekim Pazar Saat: 11:00


1 Kasım seçimlerini Gezi ile başlayan bir sürecin nitelik değiştirme noktası olarak okuyabilir miyiz?

31 MAYIS 2013’TEN 1 KASIM 2015’E NASIL GELDİK?

G

ezi İsyanı, Erdoğan’ın 2011 seçimleri sonrasında adım adım inşa etmeye çalıştığı rejim değişimine sekte vuran bir moment yarattı. Aslında doğrudan böylesi bir hedefi olmayan kitle hareketi, kentin merkezinde kalan son yeşil alanı savunmak için ortalığa atıldığında aslında doğrudan Erdoğan’ı hedeflememişti, ancak Erdoğan’ın bilinen kibri sokağa çıkan hareketin hedefini parkı savunmanın ötesine taşımasına yol açtı. Haziran’da Gezi’de ortaya çıkan enerji 21 Mart’ta açıkça kamuoyuna duyurulan müzakere sürecine çok şey borçluydu. Savaşın bitmesi şovenizmin devletçi etkisini zayıflattı. “Terör, terörizm” kavramının hegemonik etkisinin zayıflaması sokaklarda demokrasi mücadelesi yükseltilmesinin meşruiyetini arttırdı. Belki de en önemlisi de devletin özgüvenini aşırı arttırarak hata yapmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla devletin hiç beklemediği bir anda mücadelede daha önce ezilme yaşamamış ve Erdoğan’ın yeni rejim inşasından giderek daha fazla tedirgin olan kesimler büyük bir momentum yarattılar. Gezi yaşanan tarihsel gelişmeler açısından yalnız değildi. Suriye’ye emperyalist müdahalenin yarattığı savaş koşulları Rojava Kürdistan’da PYD’nin kontrolünde bir demokratik ulus inşa sürecini mümkün kıldı. Kürt Özgürlük Hareketi, Abdullah Öcalan’ın 2000’li yıllarda geliştirdiği demokratik özerklik projesini hayata geçirecek somut bir alan bulmuştu. Devlet, ağırlığını Rojava’ya vermek isteyen Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu eğilimini onu tasfiye etmenin bir aracı haline dönüştürmeyi planlamıştı. Gerilla güçleri büyük oranda Rojava’yı korumak üzere bölgeye geçecek, Suriye’de

egemenliğini kısa sürede kuracak İhvan hükümeti/cihatçı çeteler tarafından büyük oranda imha edileceklerdi. Böylece Erdoğan bir taşla iki kuş vuracak hem PKK’den kurtulacak hem de Suriye’de çok önemli bir derinlik kazanacaktı. Erdoğan’ın planlarını alt üst eden ise Esad’ın Rusya-İran-Hizbullah desteği ile direnmesi, ABD’nin ise özellikle Libya’da büyükelçisi İhvan’a yakın silahlı güçler tarafından öldürüldükten sonra Suriye üzerindeki ısrarından vazgeçmesi idi. Böylece Türk devleti tarafından hızla ezilmesi beklenen Rojava ayakta kaldı. Tüm dünya ilerici güçleri tarafından devrimci bir gelişme olarak selamlanır hale geldi. Kürt Özgürlük Hareketi müzakerenin başladığı ilk dönemde Gezi’yi tanımlamakta bir güçlük çekti, fakat sonrasında hızla Gezi’nin arkasındaki demokrasi dinamiğini fark etti. Hareket içinde sosyalistlerin etkinlik kazanması, olası faşist/ulusalcı önderliklerin inisiyatif alamaması Ukrayna’daki gibi reaksiyoner bir sokak hareketinin ortaya çıkmasına engel oldu. 17 Haziran sonrasında park boşalsa bile park forumları ile sokaklara çıkan kitle kendisini löse de olsa örgütleyecek damarlar yaratabildi. İşte HDP aslında tam da bu iki kanadın, Rojava Devrimi ile Gezi İsyanı’nın bir tür ittifakı olarak doğdu ve gelişti. Cemaat’in de Erdoğan’ın kendisini tasfiye hamlesini görerek ve dönemin uygun olduğunu düşünerek 1725 Aralık operasyonlarını devreye sokması devlet içerisindeki çatlağı büyüttü, Siyasal İslam’ın imajını tamir olmayacak bir biçimde bozdu. Aslında bu dönemde AKP’nin dengesi tamamen bozulmuşken çok daha güçlü biçimde yüklenerek hükümetin istifa etmesini sağlamak mümkün olabilirdi. Ancak hem Kürt

Özgürlük Hareketi’nin Cemaat’in güç kaybetmesini öncelikli görmesi hem de Batı’daki güçlerin “Cemaat’in ve ABD’nin tezgahına geliriz” kaygısını abartmaları böylesi bir yüklenme olanağını ortadan kaldırdı. Kendi bakanları tarafından suçlu ilan edilecek duruma kadar gelen Erdoğan, karşısındaki muhalefetin alan bırakmasından sonra hızla toparlandı. Kendisini yerel seçimlere atmayı başardı. Mart 2014 yerel seçimlerinde büyükşehirlerden birisini AKP’den almak çok önemli bir hamle olacaktı, aynı zamanda sokak hareketinin kendisine olan güvenini arttıracak, kurumsallaşmasını mümkün kılacaktı. HDP daha çok örgütsüzdü, park forumları içerisinde “partili siyasete bulaşmayalım, tabandan baskı kurma fonksiyonunu üstlenelim” eğilimi ağır basıyordu. HDP aslında özellikle İstanbul’da CHP üzerinde ciddi bir basınç oluşturarak ittifak olanaklarını zorladı. CHP ise tercihini MHP’den ve İnönü’den yana kullandı. Kılıçdaroğlu seçimleri Sarıgül’ü etkisiz hale getirmek ve devletin ihtiyaç duyduğu nefes alma olanağını yaratmak yönünde kullandı. Gezi ile oluşan atmosfer sandıkta kendi adaylarını çıkaramadı. Cemaat’in ses kaydı manipülasyonları kitlelerde Erdoğan’ın bu kasetlerle düşürülebileceğine dair bir algı yarattı. Sonuç olarak ortaya çıkan tüm hırsızlıklara rağmen Erdoğan oylarını ve belediyelerini büyük oranda korudu. Bu durum Batı’da kitle hareketine önemli oranda irtifa kaybettirdi. 2014 yazında park forumları bir önceki yazın karikatürü haline dönüştü. Devletin sokak eylemlerini ezme konusunda geliştirdiği deneyim 2014 31 Mayıs’ında İstiklal’de sokak işkencesine dönüştü. Sokakların Batı’da inisiyatifi kaybettiği tarih

M. Sinan MERT

7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananlar ordu, IŞİD ve MHP dahil AKP merkezli devlet bloğunun karşısındaki dinamiği geriye süpürme hamlesidir. Erdoğan bu süreçte bir çok kez kaybetmeye çok yaklaştı. 7 Haziran’da bu momentlerden belki de en önemlisidir. Fakat bu dönem yeterince iyi değerlendirilemedi. Rakibin en zayıf olduğu noktada tüm karşıt güçler bir noktaya yığılamadı. Erdoğan sendelediği her momentte karşısındaki güçlerin hatalarının yarattığı olanaklarla yeniden toparlanmayı bildi.


bu anlamıyla 31 Mayıs 2014’tür. Dolayısıyla iki büyük tarihsel sıçrama üzerine kurulan HDP’nin kanatlarından birisi oldukça zayıfladı. Batı’da kendi başına yol alma yeteneğini 2014 yazına gelindiğinde büyük oranda kaybetmişti. Bu aşamada Rojava’nın rüzgarı imdada yetişti. CHP-MHP ittifakının Ekmeleddin tercihi HDP için tarihi bir olanak yaratmıştı. Bu olanak Selahattin Demirtaş’ın eliyle tarihi bir fırsata dönüştürüldü. Rojava, Gezi’nin güç kaybeden ruhuna bir nefes üfledi. Demirtaş’ın popülaritesini başlarda Ekmeleddin’in zayıflaması için değerlendiren Erdoğan ise ortaya çıkan sonucun ardından özellikle Kürdistan’da kaybettiği oyların ardından “askerimiz polisimiz bundan sonra orada gerekeni yapacak” diyerek 1 Kasım’ın sinyalini oradan verdi. Devlet Rojava’nın ayakta kalmasının bütün hesaplarını altüst ettiğini görünce Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan etkiyi boşa çıkarmak için IŞİD ile Kobani kuşatmasına girişti. Tüm çabalara rağmen Kobani’nin düşmesi için her türlü hamle yapılınca bu sefer 6-8 Ekim’de ortaya muazzam bir serhildan çıktı. Kürdistan başta olmak üzere bir çok ilde Kürtler başta olmak üzere geniş kitleler sokaklara taştı, bir çok semtte iç savaş eşiği aşıldı. Devlet serhildana, denetimi altındaki kitle güçlerini de

silahlandırarak ve ortalığa salarak yanıt verdi. Ancak son kertede Kobani’ye koridor açmaya mecbur kaldı. Burada ABD’nin basıncı da koridorun açılmasında önemli bir rol oynadı. ABD, IŞİD’e karşı sahada tek dengeleyici güç olan YPG’nin gereğinden fazla ezilmesine müsaade etmedi. 6-8 Ekim serhildanı devlet açısından esas olarak müzakerenin bitirilmesine karar verdiren olaydır. Devletin süreçten beklentisi Kürt Özgürlük Hareketi’ni çözmesi iken gerçekleşen tam tersi olmuştu. Barzani, özellikle Sinjar yenilgisi sonrasında Kürtler üzerindeki hegemonyasını büyük oranda kaybetmişti. YPG’nin uluslararası anlamda kabul edilen bir güç haline gelmesi de devlet açısından bir kabus haline gelmişti. 10,5 saat süren bir MGK toplantısında aslında 1 Kasım’da ortaya çıkan ittifakın temelleri atıldı. Devlet ortaya çıkan demokratikleşme basıncı karşısında bir süredir birbiriyle kavgalı olan fraksiyonlarını yan yana getirmek durumundaydı. Cemaat’ten boşalacak alan eski devlet artıkları tarafından doldurulacak, bu ganimet üzerinden yeni bir iktidar bloku inşa edilecekti. Bunun önündeki son engel genel seçimlerde HDP’nin tutumunun ne olacağının kesinleşmesi idi. HDP’nin seçimlere parti olarak girmesi ve “seni başkan yaptırmayacağız” söylemi Erdoğan açısından düğmeye basılmasını

zorunlu kılan aşamaya gelindiğini gösteriyordu. 2015 Newroz’u öncesinde 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı ile devlet ile KÖH arasında 90’lardan bu yana kesintilerle devam eden müzakereler zirve noktasına ulaşmışken araya girdi, gerillanın silahlı güçleri tamamen ülke dışına çıkarmayı taahhüt ettiği bir noktada masayı devirdi. Çünkü gerillanın silah bırakması HDP’nin kesin olarak barajı geçmesi anlamına gelecekti. HDP’nin büyümesinden rahatsız olan CHP ve MHP de bu yönde tutum aldılar. Dolayısıyla Temmuz’da yeniden yükselen savaşın kim tarafından başlatıldığı açıktır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem Batı’da HDP eliyle demokratikleşme potansiyelini yaratması ve güç kaybeden Gezi ruhunu ayağa kaldırması, hem Rojava’da IŞİD’i giderek ezme noktasına gelmesi hem de Bakur’da AKP’yi bitirmesi hem özel olarak AKP hem de egemenlerin tüm kanatları açısından kabul edilemez bir nokta olarak görülüyordu. 7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananlar ordu, IŞİD ve MHP dahil AKP merkezli devlet bloğunun karşısındaki dinamiği geriye süpürme hamlesidir. Erdoğan bu süreçte bir çok kez kaybetmeye çok yaklaştı. 7 Haziran’da bu momentlerden belki de en önemlisidir. Fakat bu dönem yeterince iyi değerlendirilemedi. Rakibin en zayıf olduğu noktada tüm karşıt

güçler bir noktaya yığılamadı. Erdoğan sendelediği her momentte karşısındaki güçlerin hatalarının yarattığı olanaklarla yeniden toparlanmayı bildi. Eski ittifaklarını kaybettiği her momentte gayet realist bir bakış açısıyla hiç beğenmezlik yapmadan her çevreyi yanında tutmayı becerdi. HDP ise 7 Haziran sonrası yaşananları Erdoğan’ın bir seçim manevrası olarak ve kaybetmeye mahkum olarak okudu. Reaksiyonun bir devlet reaksiyonu olduğunu ve bunun Erdoğan’a yeni bir takım oy rezervleri kazandıracağını öngöremedi. 7 Haziran’da tam anlamıyla oluşamayan tarikatlar koalisyonunun bu sefer kurulduğunu hissedemedi. Erdoğan’ın bu yeni iktidar bloğunun başına ne işler açacağını göreceğiz. Suriye politikasında hatalarda ısrar etmenin faturasının ne olduğunu da göreceğiz. Fakat şurası açık ki son iki senede ortaya çıkan demokratikleşme penceresinin daralmasının en önemli sebebi Batı’daki toplumsal dinamiklerin AKP’nin özellikle yoksullar üzerindeki hegemonyasını kıracak bir tarihsel örgütlenme hamlesi geliştirememiş olmalarıdır. Bu sürecin sonuçlarını dersleştirebilmek oldukça önemlidir. AKP faşizmini kurumsallaştırma olanaklarını geliştirirken 1 Kasım sonrasında ortaya çıkan moral bozukluğunu hızla aşacak ve öncelikle Kürt Halkı’nın haklı mücadelesiyle dayanışmayı büyütecek bir demokrasi bloğunu inşa etmek gerekmektedir. Daha sonra da dengeleri kalıcı olarak değiştirebilmek için AKP’nin özellikle kent yoksulları üzerinde kurduğu hegemonyanın çözülmesi yönünde bir örgütlenme hamlesi başlatılmalıdır. HDP’nin 7 Haziran’da tüm zorluklara rağmen estirdiği rüzgar ve seferber ettiği güç aslında bu görevin altından kalkacak enerjinin potansiyel olarak var olduğunun ispatıdır. Önemli olan bu potansiyelin örgütlü bir güce dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Öncünün bu rolün altından kalkabilmesi ise tamamen mücadele ortamına sirayet eden orta sınıf ruh hali ve liberal örgütsel geleneklerle mücadelesindeki başarısına bağlı olacaktır.


SURİYE’DE SONA GELİNİRKEN TANSİYON DORUKTA

S

uriye’nin nasıl bir sinir merkezi olduğu her geçen gün daha da iyi anlaşılıyor. Irak ve Suriye’de dengelerin yerinden oynaması hem bölgede hem de dünyada statükonun serbest düşüşe geçmesine sebep oldu. Statüko çok ciddi biçimde sallanıyor. Suriye cephesinde birçok aktörün yer aldığı, çoklu bir savaş devam ediyor. Yani birçok savaş paralel biçimde eş zamanlı olarak yaşanıyor. Savaşların birinde karşı cephelerde olanlar diğerinde ittifak halinde olabiliyorlar. Dolayısıyla kontrol edilmesi, öngörülmesi çok zorlu bir savaş yaşanıyor. 13 Kasım gününe hem Musul ile Rakka arasında IŞİD’in ana lojistik merkezi olan Şingal’in YPG öncülüğünde Kürt güçleri tarafından özgürleştirilmesi, hem de IŞİD’in Paris gibi dünyanın en önemli başkentlerinden birinde eş zamanlı 6 farklı noktada gerçekleştirdiği saldırılarla 150’ya yakın insanı katletmesi sığdı. Bu Rusya’nın Suriye’ye müdahil olması ile ağır çekim halinde ilerleyen savaşın hızlanması ile de ilgili. Rusya, ABD’nin Ortadoğu’da irtifa kaybetmesinin kendisine açtığı alandan yararlanarak Suriye’de çok önemli bir hamle yaptı. AB’nin karşı karşıya olduğu mülteci krizi sonrasında Rusya’ya yol vermesi ve sürecin çözümünün hızlanması konusunda bir niyete sahip olması bu hamleyi kolaylaştırdı. ABD’nin IŞİD’e karşı hamlelerinin ipe un sermekten öteye geçmediği Rusya’nın sahaya girişinden sonra daha iyi anlaşılıyor. Özellikle son hafta içerisinde hem Suriye Ordusu hem de YPG merkezli Suriye Demokratik Güçleri IŞİD’i birçok alanda geriletti. Halep’te, Hul’da ve son olarak Şingal’de yaşanan gelişmeler Irak ordusunun Ramadi üzerinde arttırdığı basınç ile birleşince IŞİD’in durumunun her geçen

gün daha da zorlaştığı anlaşılıyor. Zaten görüntüde hem ABD hem de Rusya ile savaş halinde olan bir örgütün sahada pozisyonunu koruyabilmesi, arkasında önemli bir dış ittifak desteği olmasa açıklanamaz. IŞİD’in en önemli partnerinin Türkiye olduğu çok açıktır. Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın “Fırat’ın Batısına geçen olursa vururuz” tehditlerinin açıkça Cerablus’taki IŞİD hakimiyetini korumayı hedeflediği açıktır. Türk Devleti, savaşın sonu yaklaşırken Rojava’nın kazanımlarının yok edilememesini kabullenmiyor. YPG 40 bin kişiye ulaştırdığı silahlı gücü ve Suriye Demokratik Güçleri olarak geliştirdiği ittifak hamlesi ile sahadaki en önemli askeri güçlerden. Şingal’deki gelişmelerle etkisini daha da arttırdı. Hem Rusya’nın devreye girmesi hem de Batı’nın mülteci sorununu yakıcı bir şekilde hissetmesi Rakka ve Musul operasyonlarının yakınlaştığının işareti. Viyana görüşmeleri ile diplomatik sürecin de hızlandığı görülüyor. Bu tablo Türkiye’nin telaşını daha da arttırıyor. Rojava’da Kürt varlığının kalıcılık kazanmasını her şartta engellemek istiyorlar. Özellikle Cerablus’un YPG’nin eline düşmesi ile Hewler’den Afrin’e bir Kürt koridorunun

oluşmasını da bu yapının kökleşmesi açısından kritik eşik olarak algılıyorlar. Türkiye’nin 7 Haziran sonrasında savaşı başlatmasında PKK’nin Rojava üzerindeki konsantrasyonunu dağıtmak istemesi de çok önemli bir motivasyon kaynağıdır. Savaşı sürekli tahrik edici hamlelerle şiddetlendirmeye çalışmanın bölgede IŞİD üzerindeki kara gücü basıncını azaltmak isteği ile doğrudan alakalı olduğu açıktır. PKK’nin de Rojava’daki gelişmeleri birinci derecede önemsediği açıktır. Türk Ordusu’nun IŞİD’in yenilgisini engellemek için, Paris saldırısını da bahane ederek (İ. Karagülle’nin hemen saldırı sonrasındaki açıklamasında Fransa’yı Türkiye ile aynı Esad karşıtı kampa dahil etmesi bunun işaretidir) “güvenli bölge yaratmak” adına koridor oluşturmaya çalışması ve bu anlamda Rojava’ya fiilen savaş açması yaşanan savaşın Türkiye sahasını büyütür. Savaşın şiddeti şimdiye kadar hiç olmadığı kadar artabilir. Açıkçası 1 Kasım sürecinde Erdoğan’ın arkasında oluşan koalisyonun da böylesi bir beklentiyi akla getirdiği düşünülebilir. Paris saldırısının Türkiye’nin beklentilerinin aksine PYD’nin pozisyonunu güçlendireceği çok açıktır.

M. Sinan MERT

IŞİD ise üzerindeki basıncın artmasını, ana merkezlerine hamle yapılabilir hale gelmesini engellemek için enternasyonal bir örgüt olmanın olanaklarını değerlendirmeye çalışacaktır. Sina üzerinde Rus uçağının düşürülmesi, Lübnan’da Şii camiinin bombalanması sonrasında Paris’te yaşananlar örgütün bu yeteneklerinin ispatı olmuştur. Özellikle Kafkas cephesinde, Rusya’nın Müslüman nüfusu içindeki cihatçı unsurların da hareketleneceği öngörülebilir. Örgüt “Beni kullandınız, kenara atmaya kalkarsanız, hayatı sizin için de çekilmez hale getiririm.” mesajı vermektedir. Görülen o ki Suriye cephesinde sona doğru yaklaşılırken sahadaki güçler tüm kartlarını açmaya başladıkça şiddet ve kaosun dozu daha da artacak. İşlerin tamamen kontrolden çıkma olasılığı her zaman mevcut. Birisi “tarihin sonu” mu demişti bir zamanlar?


CUMHURIYET KURULURKEN ÖZERKLIK Fikret KIZILTAN

D

evlet’in “çözüm süreci”ne son verip Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı topyekûn savaş başlatmasına Kürt Hareketi’nin cevabı, topyekün direniş ve bazı ilçelerde özyönetimlerin ilanı oldu. Daha önce HDP’nin bir siyasi proje olarak önerdiği “demokratik özerklik” yaklaşımını hiçbir şekilde gündemine almayan ve tartışma dışı bırakan devlet, şimdi ilçelerdeki öz yönetim ilanlarını yeniden başlattığı savaşın gerekçesi haline getirmeye çalışıyor. Oysa özerklik ve özyönetim konusu zaten müzakere sürecinin en önemli başlıklarından birisiydi. Sanki bu talep daha önce hiç dile getirilmemiş gibi resmi ağızlarda ve Türk medyasında “nereden çıktı bu özerklik?” diye özetleyebileceğimiz bir yaklaşımın hakim olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin bütünlüğü içinde kendi kendini yönetme hakkı, yani demokratik özerklik yeni bir talep gibi görülse de aslında Kürtlerin özerklik talebinin tarihi çok eskilere gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Kürtler kırsal aşiret düzeni içinde yüzyıllarca özerk bir yaşam sürdüler. 1920’li yılların başına kadar Kürtlerin Türklerden ayrı bir etnik grup olduğu tartışmaya bile gerek olmayan aşikar bir konuydu. Ayrıca Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu bölgeye tarihi ve coğrafi bir deyim olarak Kürdistan denirdi. İmparatorluğun yıkılış sürecinde, özellikle 1913-1918 yılları arasında devleti Türk etnik kimliği ekseninde yeniden tanımlama eğilimi güçlense de, devletin ana harcı Müslümanların birliği anlayışı olmaya devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı yılarında İttihatçıların Türklük ve katı merkeziyetçilik anlayışı gerilemiş daha çoğulcu ve demokratik bir süreç yaşanmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında ilan edilen 1921 Anayasası’nda muhtariyet kavramı ile vilayetlerin özerkliği vurgulanmış ve Türklük ibaresi bu Anayasa’da yer almamıştır.

Kurtuluş Savaşı sürerken işgalcilere karşı tüm Müslümanların birliğini sağlamak hedeflenmişti. Bu yüzden savaş yıllarında ve hatta Cumhuriyet ilan edilirken Türk eksenli bir etnik vurgunun söz konusu olmadığını görüyoruz. Cumhuriyet’in ilanından altı ay önce İzmit’te bir basın toplantısında Mustafa Kemal’e Kürtlerin yeni kurulan devletteki statüsünün ne olacağı sorulur. Mustafa Kemal bu meselenin yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılmasıyla çözüleceğini söyler ve 1921 Anayasası’na göndermede bulunur. Yukarda belirttiğimiz gibi 1921 Anayasası’nda vilayetlerin “muhtariyeti” yani özerk niteliği kabul edilmişti. Zaten Kurtuluş Savaşı’na katılan Kürtler de, “Türkiye Müslümanlarının birliği” anlayışıyla yeni kurulan devlette bir ulusal statü beklentisi içindeydiler. Ancak Mustafa Kemal’in İzmit’te verdiği demeçten bir yıl sonra ilan edilen 1924 Anayasası ile durum tamamen değişti. Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Büyük Millet Meclisi’nin ilan ettiği 1921 Anayasası’ndaki Türkiyelilik ve yerel özerklik vurgusu, 1924 Anayasası’nda yerini Türklük ve merkeziyetçilik vurgusuna bıraktı.

1924 sonrasında devlet, savaş yıllarının özerklik ve Türkiyelilik vaatlerini bir kenara bırakarak Kürtlere, merkezi iradeye kayıtsız şartsız boyun eğmeyi ve Türkleşmeyi dayattı. 1925’ten itibaren başlayan Kürt isyanları bu dayatmanın kaçınılmaz sonucudur. Oysa 1921 Anayasası’na ruhunu veren görece demokratik anlayış Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da devam ettirilebilseydi, büyük olasılıkla 90 küsur yıldır süren ve on binlere insanın hayatına mal olan isyan ve çatışmalar hiç yaşanmayacaktı. Dolaysıyla özerklik Kürtlerin bağımsızlık yolunda bir ara aşama olarak formüle ettikleri bir talep değil, 1924 yılında devlet tarafından gasp edilmiş bir haktır. Özerklik hakkının gaspı, 90 yıldır bitmeyen bir iç savaşa sürüklemiştir Türkiye’yi. Böylesi bir tarihsel perspektiften bakmadan Kürtlerin özerklik talebi ve bundaki ısrarları anlaşılamaz. Sorunun doğru bir zeminde tartışılabilmesi için öncelikle özerkliğin devlet tarafından gasp edilmiş bir hak olduğunun anlaşılması gerekiyor. Aslında merkezileşen devlet, bu hakkı sadece Kürtlerin değil tüm halkların elinden almıştır. O yüzden HDP, sadece Kürdistan için değil tüm Türkiye için demokratik özerkliği önermiştir. Şu anda yeniden alevlenen savaşın bir veçhesi olarak görülen özerklik talebini, tarihsel bir perspektifle yeniden tartışmak gerekiyor. Bu talep aslında Türkiye’nin demokratik ve çoğulcu bir anlayışla yeniden bütünleşmesini hedefliyor. Özerklik talebinin şiddetle bastırılması ise Kürtleri bağımsızlıkçı bir çizgiye itmekten başka bir işe yaramayacaktır.


FAŞİZME KARŞI HER ALANDA SAVUNMAYA, ÖRGÜTLENMEYE!

1

Kasım seçimlerinin ardından en çok tartışılan ve daha da tartışılacak konu; yükselen faşizm, ona karşı mücadele yol ve yöntemleri olacak gibi görünüyor.

AKP’nin iktidarını korumak için giriştiği sivil darbe, devlet güçlerini de yanına almasıyla gerçekleşmiş görünüyor. Süreç çok açık ki Gezi Direnişi’yle belirginleşmeye başladı. Otoriterleşmeye karşı kitlelerin başta özgürlük talebiyle kendini ortaya koyduğu görkemli Gezi Direnişi sonrası hareketin kalıcı sonuçlar yaratamaması darbecilerin ciddi bir avantajı oldu. Bölge’de Kürt Özgürlük Hareketi’nin IŞİD çetesine karşı ortaya koyduğu direniş ve Gezi’nin ardından 6-8 Ekim’de ortaya konan tavırla halkların buluşması imkanı egemenleri iyice korkuttu. Hele 7 Haziran seçimlerinde bu buluşma imkanının iyice belirginleşmesi ve sistemin krizine alternatif üretme kapasitesi sadece Erdoğan’ı değil devlet güçlerini de öyle korkutmuş olmalı ki bütün egemen güçler Erdoğan’ın arkasında sivil darbenin enstrümanları olarak diziliverdiler. 7 Haziran sonrası savaşın tekrar başlamasıyla ilan edilen demokratik özerklikle Kürt Hareketi bu darbeye cevabının ne olacağını gösterdi. Bu cevapla sadece kendi örgütlü gücünü ortaya koymayı değil kitlesinin ruh halini diri tutmayı da başardı. Bu tarafa geldiğimiz de ise işimiz çok daha zor görünüyor. En başta 1 Kasım sonuçlarının yanlış okunma şekli ve sol-sosyalist güçlerde yarattığı demoralizasyondan hızla kurtulmak gerekiyor. AKP’nin aldığı %49,5’luk oy oranı ve HDP’nin oyunu %13,1’den %10,7’ye düşürmüş olması bu ruh halinin

oluşmasında etkili oldu. En başta şunu söylemek gerekir ki mücadelenin olanak ve dinamikleri sadece seçim sonuçları üzerinden okunamaz. PKK’nin ateşkese son vermesinin seçim sonuçlarına etkisi üzerinden eleştirilmesi bu bakış açısının yansımasıdır. Göz göre göre gelen faşizme karşı her alanda örgütlenme ve direnişle cevap aramak birincil görevimizken “sadece” seçim odaklı gelecek hesapları yapmak “sadece” bakış açıcı darlığının değil, duruş noktasının da göstergesidir. Seçim öncesi tartışmalarda “AKP tek başına iktidar olsa da olmasa da faşizmi yükseltecek” dedik neredeyse hepimiz. Ama bunun gereklerini yerine getirme konusunda en kibar ifadeyle “tutuk” davranıyoruz. Ankara katliamı sonuçtan baktığımızda göz göre göre oldu. Biz neredeyse hiç tedbir almadan gittik Ankara’ya. Sonrasında hemen hemen bütün devrimci-demokrat kurumların ve meslek örgütlerinin katılımıyla yapılan toplantılarda tartışmalar istenen sonucun yaratılması için epey mesai harcamamız gerektiğini gösterdi. Yaşanan katliamın travmatik etkilerinin gölgesinde yapılan tartışmalarda sonuç alıcı önerilerden çok Ankara mitinginin örgütleyicisi dörtlünün, oluşan birlikteliğin sekretaryasına girmemesi eleştirisi üzerinde duruldu. Bu tartışmalarda açığa çıkan ne yapacağını bilememenin önemli nedenlerinden biri de başlayan savaş sonrası “bazı” yapıların şovenizme mesafe koyma anlamında fabrika ayarlarına dönmesi, “bazı”larının da dönme eğilimi göstermesindedir. Bu koşullarda dahi seçimlerde HDP’yi “açıktan” desteklemeyenler ve “açıktan” köstekleyenlerle bir arada ne kadar yol alabileceğiz, önümüzdeki günlerde göreceğiz. Hele de seçim sonuçlarının okunma şekline bakarsak bir arada durma ve etkili bir mücadeleyi

örme koşullarımızın ihtiyaçların gerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada HDP/K’nin böylesi bir süreçte etkili bir mücadelenin odağı olma görevi hızla öne çıkıyor. En başta sürecin önümüze koyduğu görevler, faşizme karşı direniş odağının örülmesi meselesi üzerinden tanımlanmalıdır. Bu konuda kendi içimizde tüm yapısı ve bileşenleriyle ortak bir tutum ve yaklaşımla sürece yüklenmeliyiz. Ancak bu şekilde bir odak oluşturabiliriz. Sürecin buna ihtiyacı var ve bu konuda olanaklar oldukça belirgin. HDK’nin Ankara katliamı öncesi farklı yapılarla yaptığı görüşmeler üzerinden katliam sonrası yapılan geniş toplantılarda inisiyatif alması umut verici. Ancak en büyük sorunumuz bu biraraya gelişin ne yapacağı ve nasıl yapacağıdır. Seçim öncesi “seçim güvenliği” gündeme alınmış ama bu konuda bu geniş birlikteliğin varlığını gösterir bir iş yapılamamıştır. Ankara katliamının unutturulmaması ve hesabının sorulması meselesi üzerinden bu geniş birliktelik mutlaka bir eylem planı koymalıdır. Yanı sıra eylemlerin güvenliğinin alınması yaklaşımı mutlaka derinleştirilmeli, “güvenlik” meselesi farklı boyutlarıyla ele alınmalıdır.

Bahar Ekinci

Faşizme karşı direnişin her türlü odağını yerellerde, çalışma alanlarımızda, okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde ihtiyaçlar doğrultusunda oluşturabilmeliyiz. Bu odakları dost kurumlarla birlikte veya olmuyorsa tek başımıza inşaa edebilmeliyiz. Faşizmin saldırılarının çeşitliliği oranında savunmamızı da o çeşitlilikte yapabilmeliyiz. Açık faşist saldırılara karşı savunmamızı örmekten, eylemlerimizin, kurumlarımızın, halkın güvenliğini almaya kadar çeşitlilikte düşünmeliyiz. Savunmamızı örerken halkın etkin katılımını önemsemeliyiz. Mahallelerimizin güvenliğini alırken gençlerin en geniş kesimleriyle sürece katılımını önemsemeliyiz. Bu konuda yakın geçmişte mahallelerimizde uyuşturucuya karşı halk savunmasını örmek için yaptığımız çalışmalar bize ışık tutacaktır.


KİBİRLİ PATOLOJİ M. Sinan MERT

Aydemir Bey ve partisi aslında Gezi’yi de bu restorasyon projesinin parçası olarak görmektedir. Birileri Erdoğan’ı göndermeye karar vermiştir, bu işi de CHPHDP’ye ihale etmiştir. AKP’lilerin HDPKK demesi gibi KP’liler de CHP-HDP’yi genelde birlikte kullanmaktadır. Dolayısıyla ileri görüşlü KP zaten gitmekte olan AKP ile değil restorasyoncu güçlerle uğraşmaktadır

D

ünyada iki büyük dalga yol almaya devam ediyor. Bunlardan birincisi ezilenlerin, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında insanca yaşayacak bir dünya yaratma mücadelesinin yaygınlaşması dalgasıdır. Ezilen sınıflar geçmiş hatalarından yola çıkarak mücadeleli bir arayış içerisindeler. L. Amerika’dan başlayarak dünyanın dört bir yanına yayılan isyanlar, direnişler, sol hükümetler düzeni sarsıyor. Türkiye’nin KP’sine göre bunlar emperyalizmin restorasyon arayışlarının sonucudur, emperyalizm halkları sahte peygamberlerle kandırmaktadır: “ABD’de de siyahi başkan, Fransa’da sosyalist Hollande, Syriza, Podemos. Ortadoğu’da eski aşiret fotoğraflarının yetmeyeceği yerde ‘biricik seküler direniş’ olarak Kürtler. Kıbrıs’ta AKEL denemesi, kuzeyde ‘çağdaş AB’ ve CTP. Düzenin sol görünümü ve eliyle düzenlenmesine komünistler bile davet edilip duruyor.” (Aydemir Güler, “Restorasyoncu AKP; yok artık” 12.11.2015) Meseleye inandırıcılık katmak için Obama, Syriza ve YPG’nin aynı paragrafa eklenmesi akıllıca bir manevra ama tezin saçmalığını gizleyemiyor. Halkların canlarını dişlerine takarak yarattıkları seçenekler Aydemir Bey için emperyalizmin basit bir oyunudur, Kobane savunmasında ölen 1000 YPG’li bu oyunu görme konusunda Aydemir Bey kadar ileri görüşlü değildir. Aydemir Bey ve partisi aslında Gezi’yi de bu restorasyon projesinin parçası olarak görmektedir. Birileri Erdoğan’ı göndermeye karar vermiştir, bu işi de CHP-HDP’ye ihale etmiştir. AKP’lilerin HDPKK demesi gibi KP’liler de CHP-HDP’yi genelde birlikte kullanmaktadır. Dolayısıyla ileri görüşlü KP zaten gitmekte olan AKP ile değil restorasyoncu güçlerle uğraşmaktadır:

“Önümüzdeki dönemde KP’nin siyasette düzen cephesindeki en önemli rakibi liberalizm olacaktır.” (Nevzat Evrim Ünal, “Müktesebatımızı Güncelleme İhtiyacı: İdeoloji ve Sosyalist İktidar Mücadelesi”, Gelenek, s.53, Kış 2015) AKP faşistleşme eşiğini aşmış, sokaklarda çeteler gemi azığa almış, IŞİD Ankara’nın göbeğinde katliam yapmış, 1. Cumhuriyet’in bütün derin uzantıları Erdoğan’ın arkasında Kürt Savaşı için hazırola geçmiş, fakat Türkiye’nin KP’si için en büyük tehdit liberalizmdir. Dolayısıyla her gün 3 vakit “yetmez ama evetçiler” hakkında ironi dolu twitler atılarak çok çarpıcı bir mücadele geliştirilir. Böylece hem de HDP’ye ve Kürtler’e de vurulmuş olmaktadır. Zaten 1 Kasım seçimleri de bu liberal, düzen içi arayışların canına ot tıkamıştır. “İyimseriz. Seçimlerle birlikte biten düzen içi arayışlardır çünkü...” (Asaf Güven Aksel, “ ‘Taktik’lerin sisi dağılırken”, 6 Kasım 2015, www. haber.sol.org.tr) Bilindiği gibi ibretlik bir olay olarak tarihe geçmişti 10 Ekim saldırısı sonrasında Melih Gökçek’in kanal kanal gezip Ankara saldırısını “çakma IŞİD” PKK’nin gerçekleştirdiğini anlatması. Böylesi çarpıcı bağlantılar bulma konusunda KP’lilerin de çok yaratıcı olduğu örneğin KP adına yapılan TRT konuşmasından öğrenmiş bulunuyoruz. “Sorun Kürt Sorunu’nun çözümünü düzen güçleriyle müzakerede arayan HDP’dir.” Böylece seçim sürecinde 300 parti binası yakılan HDP ile ‘dayanışma’ gösterilerek, Kürt Sorunu’nun mağduru değil sebebi olarak ilan edilmiştir. HDP’ye %90 oranında oy verilen il ve ilçelerdeki özyönetim mücadelesi de bu gerçeği değiştirmez. Kürtler ne demektedir KP’ye göre: “ ‘Sosyalistler, komünistler ortada yok, biz de çözümü AKP ile TÜSİAD ile arıyoruz.” Muaz-

zam bir zihin okuma tabii. Kürt Hareketi Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt Sorunu’nun çözümünü birleştirmiş ama KP’ye ne gam zaten demokrasi de burjuvazinin bir oyunudur! KP Gelenek dergisinin Kış sayısında şu çok önemli tespit yapılmaktadır: “Yakın vadeli hedefimiz, komünist hareketin en büyük avantajı olan siyasi aklı örgütlü ve somut bir fiziki güç haline getirmektir.” Yani KP en çok aklına ve yıkılmaz öngörülerine güvenmektedir. İşte bu yıkılmaz öngörülerden birisi Alper Birdal Bey’den, hemen 7 Haziran seçimlerinin sıcağında yapılmış derin bir analiz: “Seçimden önce İkinci Cumhuriyet’in restorasyonu bir ihtimal ya da ihtimallerden bir tanesiydi. Şimdi ise bu ihtimalden çok daha fazlası, düzen siyasetinin yöneldiği ana doğrultu… Washington’un da Brüksel’in de istediği bu ve bu sistemin aktörlerinden buna itiraz eden yok. Dolayısıyla her koalisyon formülü buraya çıkacak. Erdoğan’ın ise buna itiraz edecek mecali yok.” (Alper Birdal, 13 Haziran 2015, “Yurtta restorasyon bölgede restorasyon” www.haber.sol.org.tr) Bu nokta artık “analizin sonu” olduğu için yazar bir daha başka analiz yapmaya gerek duymamış… KP, ta Gelenek’ten beri hep böyle kerameti kendinden menkul bir çevre olageldi. En güçlü olduklarını düşündükleri yanlarının en zayıf halleri olduğunu anlayamayacak kadar fanus içindedirler. 1 Kasım sonuçları faşizm karşısında solun birlikte mücadelesinin tercih değil zorunluluk olduğu bugünlerde herkese son kullanma süresi dolmuş ağabeylerden değil de hayatın gerçeklerinden, mücadeleden, hayatlarının kaderini eline almak için ölesiye bir savaşa tutuşanlardan öğrenebilme yeteneği diliyoruz.


ŞİMDİ KIZGIN BİR ALEVDİR BARIŞ! ... Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara, yangının eritip tükettiği yüreklerde ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun, ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık, boşa akmadığını bilerek, kanlarının, barış budur işte ... (Yannis Ritsos, Barış) Bir iki düşen yağmur damlaları çoğaldıkça adımlarımız hızlanıyordu. Buluşma yerine erken gidenlerin gözleri yeni yeni gelenlerdeydi yağmur altında ıslanmaya aldırış etmeden. Tek tek sıkılırken eller kalanların gözlerinde umutlu bekleyişin ışıltısını görüyorduk.

Otobüsten ‘Bir kere de havanın sıcaklığı karşılasa bizleri!’ diyerek iniyoruz. Sabahın soğuğu içimize işliyor, titriyoruz. Ülkenin her ilinden gelenlerin arasına karışıp akıp gidiyoruz buluşma yerine. İlk gelişimiz gibi olmasa da heyecanlıyız. Uzun süredir görmediğimiz dostlara, yoldaşlara sarılıp hasret gidereceğiz. Her yerden insanlar akıyor gar önüne. Gülen yüzleriyle ısıtıyorlar Ankara’yı. Herkes kendi rengini getirmiş. Yürürken tulum sesini duyduk, bir genç Karadeniz’in hırçın türkülerini çalıyor peşimiz

en güzel sözünü haykırmaya hazırlanıyorlardı. Barış! Birazdan sıraya girelim, bak yavaş yavaş kortejler oluşuyor. Rengarenk çiçek bahçesini andırıyor. Topraktan yeni boy veren filiz gibi. İçimizi ısıtan dostane sohbetlere karışıyor anons aracından yükselen türküler. Hemen ötemizde halaya duran gençlerin avurtlarını yırtarcasına haykırdıkları marşın ortasında kopan gümbürtüyle grileşip kırmızıya evrildi gökyüzü. Hemen yanı başımızda polisin attığı ses

“Bu kadar güler yüzlü insanı nasıl bir araya getirdiniz?”

Şehir merkezini geride bıraktığımızda otobüsün içi ikiye ayrılmıştı. Doğallığında başlayan marşlar ve türküler aracın önünde ve arkasında kocaman iki koroya dönüşmüştü. Bazen hep birlikte söylenen türküleri uzun süre alkışlıyorduk. Otobüsümüz şehrin çıkışında durdurulduğunda ara vermiştik marşlara. Aracımızın içinde arama yapan polis yanımıza geldiğinde konuşmayı bırakmıştık, yüzümüzde birarada olmanın sevinci kalmıştı. Öyle ki polisin dayanamayıp sorduğu “Bu kadar güler yüzlü insanı nasıl bir araya getirdiniz?” sorusu içinde yaşadığı dünyanın nasıl karanlık içinde olduğunun göstergesiydi. Belki sabahında neler olacağını biliyordu, otobüs dolusu güler yüzlü insanın başına gelecekleri... Oysa yarınları gülen yüzlerimizin ardında saklıyorduk.

sıra. Yaylalarda HES’lere direnen kadınlar geçti gözümüzden. Müziğin ritmine karıştı savaşa inat barışın sloganları. Alan giderek kalabalıklaştıkça sevincimiz de artıyordu. Yoldaşlarla yapılan sohbetlerde gözümüz diğer örgütlerdeki arkadaşları arıyor. Onlarla da kucaklaşıyor, hasret gideriyoruz. Bugün Kürdistan’ın dört bir yanında Kürt Halkı’na karşı yürütülen savaşın mimarı Saray’a barışın diliyle haykıracağız. “Edî Bese! Artık Yeter!” diyeceğiz. Kardeşlerim senin sarayından da, iktidarından da çok değerli. Kimler yoktu ki aramızda. Türkler, Araplar, Kürtler, Lazlar, her inanç ve cinsiyetten insanlar bir arada. İnşaat işçileri, direnen tekstil işçileri ve kamu emekçileri kol kola girip yaşamın

Seçkin TANDOĞAN

bombalarına benzer bir gürültü. Uzaktaki için kıyametin gürültüsü. “Eyvah!” dedi alana hızlı adımlarla yetişmeye çalışanlar. Eyvah! Olduğu yerde kımıltısız gözlerini bir daha açmamayı, sadece kendisinin hayatta kaldığını görmek istemeyen kadını silkeledi bir diğeri. Başında beyaz tülbentiyle bir kadın kaldırıp kollarını dikti gözlerini havaya: “Bese! Bese! Bese!” diyebildi. Ayaklarımız olmasa yere basmasak, nefes almadan yaşayabilsek. Havada dayanılmaz bir koku. Her nefes alışta ciğerine dolan yanık et kokusu kahrediyor insanı. Bir umut uzatıyorsun elini kımıltısız yerde yatana. Ne olursun bak yüzüme, hep birlikte yürümeye devam edelim seninle.

Düşman görsün ayağa kalkıp üstümüzü silkelediğimizi. Duymaz mı bir Allah’ın kulu çığlığımızı. Duy artık, kardeşim yerde yatıyor. Kana bulanan elim incitir mi canını, korkuyorum her dokunuşa. Bakamıyorum kanlı gökyüzüne. Arkadaşlarımızın her bir parçası yüreğimizin derinliklerine kadar yerleşti. Nasıl da seviniyorlar şimdilik. İnsanca, kardeşçe yaşamak isteyenlerin payına düşen ölüm kalıcı değil. Kara günün sabahında şehitlerimizin bayrağını dikeceğiz sevinç çığlıkları atanların Saray burçlarına. Şimdilik: “... Fakat mermerlerin aydınlığına rağmen anlatılması öyle zor (yahut öyle kolay) bir şey vardır ki rüzgarında bağrışılmaz, koşuşulmaz, yüksek sesle gülüşülmez Ankara Garı’nda ...” (N. Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları)


ASGARİ ÜCRET İSTEMİYORUZ

Biliyorlar Mı İşçi Aileleri Nasıl Geçiniyor?

Sevgi EVREN

Patronların iktidarı AKP yönetiminde daha da sağlamlaşmıştır. Emekçiler için verdiği hiçbir sözü bugüne kadar tutmamış olan AKP bundan sonra da tutmayacaktır. Seçim beyannamelerinde yer alan her vaadin ardından, “ama, eğer” gibi yararlanma şartları ekleyerek daraltan ya da bir kesimi hedefleyen çalışmalar, gerçek anlamda ezilenlerin yaşam koşullarında hiçbir iyileşme-gelişme sağlamamaktadır. Her yeni uygulamada sermayenin çıkarları gözetilmektedir.

2015 Kasım seçimlerinde iktidar partisinin vaatleri arasında yer alan ve milyonlarca çalışan/ emekliyi ilgilendiren; asgari ücretin iyileştirilmesi, emekli maaşlarına zam ve kamuda çalışan taşeron işçilerin kadroya alınması vaatleri birer balon olarak havada duruyor. Ne demişti iktidar partisi; Ø “Asgari ücret 1300 TL olacak. Ø Taşeronluk çerçevesinde kamuda çalışan taşeronları kamuda istihdam edeceğiz. Ø Bütün emeklilerimizi kuşatacak şekilde yılda 1200 TL ek zam yapıyoruz. Bütün emeklilerimize, hepsine ayda 100, yılda 1200 TL. Yani takribi durumuna göre bir veya bir buçuk maaş ölçeğinde yeni zam yapıyoruz.” Seçimler geçmesine rağmen bu vaatlerin hayata geçirilmesi konusunda ciddi bir adım atılmaması bir yana söylenenlerin manipüle edilmesi yönünde ciddi bir kampanya başlatılmış durumda. Ali Babacan’ın “asgari ücretin 1300 TL olacak demedik, 1300 TL olmasını önereceğiz” demesi, yine Faruk Çelik’in “kamuda çalışan taşeron işçilerin 1/3’ünün kadroya geçirilmesi için çalışma başlayacak” demesi aslında bu sistem içinde yapılabileceklerin de sınırını gösteriyor. Çünkü 14 yıllık pratikleri göstermiştir ki; AKP sermayenin iktidarını temsil ediyor. Patronların iktidarı AKP yönetiminde daha da sağlamlaşmıştır. Emekçiler için verdiği hiçbir sözü bugüne kadar tutmamış olan AKP bundan sonra da tutmayacaktır. Seçim beyannamelerinde yer alan her vaadin ardından, “ama, eğer” gibi yararlanma şartları ekleyerek daraltan ya da bir kesimi hedefleyen çalışmalar, gerçek anlamda ezilenlerin yaşam koşullarında hiçbir iyileşme-

gelişme sağlamamaktadır. Her yeni uygulamada sermayenin çıkarları gözetilmektedir. Örneğin; ev almak isteyenlere verileceği söylenen yardım, ancak parasını bankada tutması koşuluyla verilmektedir. İnşaat sektörüne verilen bu teşvikle hem çalışanlar borçlandırılmakta, hem inşaat ihtiyacı varmış gibi piyasa oluşturulmakta hem de bankaların mevduatının artması ve karlılığının sürekliliği hedeflenmektedir. Yine işsizlik maaşının ödenmesi koşullarının zorluğu sebebiyle birikmiş olan fon işçilerin lehine bir türlü kullanılamamaktadır. Bu fon işverenlere yatırım teşviki olarak eritilmektedir. Kadınlara verilen çeyiz ve çocuk paraları da benzer bir sonuç doğurmaktadır. Perde önünde halkın yararına gibi gösterilen her vaat, her teşvik perde arkasında bir pranga olarak onun yükünü artırmaktadır. AKP bugüne kadar kaşıkla verdiğini kepçeyle fazlasıyla geri almıştır. Bu durumu halen süren asgari ücret tartışmaları üzerinden derinleştirelim: 2015 yılı içerisinde yaşadığımız iki genel seçimde de vaatlerin başında asgari ücretin yükseltilmesi geldi. Yapılan hesaplamalara göre tüm partiler tarafından asgari ücretin 1800-2000 TL düzeyinde olabileceği dile getirilip projelendirilmişken, iktidar şu an asgari ücret tartışmasını 1300 TL üzerinden yaparak “daha fazlasını isteme hakkımıza” şimdiden ipotek koymuş görünüyor. Halbuki 2015 yılı Ağustos ayında açıklanan verilere göre, gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarı yani “yoksulluk sınırı” 4.380 TL’dir. Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı yani “açlık sınırı” ise 1.344,58 TL’dir. Dört Kişilik Ailenin Açlık ve Yoksulluk Sınırı (TL/Ay) Ağustos Aralık Temmuz Ağustos 2014 2014 2015 2015 Yetişkin Erkek 327,53 342,59 366,98 369,55 Gıda Harcaması Yetişkin Kadın 267,82 281,22 304,45 307,6 Gıda Harcaması 15–19 Yaş Grubu 347,76 365,81 396,59 399,90 Gıda Harcaması 4–6 Yaş Grubu 231,54 242,73 260,90 267,45 Gıda Harcaması Açlık Sınırı 1.174,65 1.232,35 1.328,92 1.344,58

Asgari ücretin 1300 TL’ye yükseltilmesi yönündeki bu tartışmalara bakıldığında AKP’nin yine kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alacağını görmek mümkün. Son yapılan açıklamada; Ocak 2016 itibariyle asgari ücretin 1300 TL olabileceği bildirilirken “ama”lar dizisi birbirini izlemektedir. Aslında asgari ücret sadece 1300 TL değil 2000 TL dahi yapılabilecekken ölümü gösterip sıtmaya razı eden iktidar, tartışmayı 1300 TL’ye sıkıştırmış durumda. Son yapılan açıklamalarda “Asgari ücreti 1300 TL yapacağız ama işveren üzerindeki vergi yükünü azaltmamız lazım, asgari ücreti 1300 TL yapacağız ama bu zam 2 yıl geçerli olacak, 2017’de zam yapmayacağız” denilerek yapılacak iyileştirmenin çalışanlar için hiçbir şey ifade etmeyeceğini ikrar etmiş oldular.


Emekçilerin bu tartışmalardan beklediği ise 100 TL-200 TL zam değil, insanca yaşayacak bir ücret. Gerek yukarıda açıkladığımız açlık ve yoksulluk sınırları; gerekse mevcut asgari ücretin seviyesi yaşanan adaletsizliğin ve sefaletin boyutunu zaten herkese gösteriyor. Bu gerçekten hareketle hiçbir işçi verilen asgari ücretle geçinemiyor. Bir işçi geçinemeyeceği için fazla çalışma yapamadığı iş yerlerine girmiyor. İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nin araştırmasına göre bir işçi ailesinin geçimini aşağıdaki tablodan okuyabiliriz:

ÇINAR Ailesi Eylül ayında nasıl geçindi? *

Mehmet Çınar 37 yaşında. Evli. 8, 11 ve 13 yaşlarında üç çocuğu var. Yaşlı ve engelli annesiyle birlikte 6 kişiden oluşan bir ailenin üyesi. Mehmet, 200 yataklı bir otelde “bakım-onarım teknisyeni” olarak çalışıyor. Pendik’te kiralık bir evde ikamet ediyor. Aslen Tekirdağ’lı. Eşi Serap ev kadını; çocuklar ilköğretim seviyesinde öğrenci. Çınar Ailesi’nin 2015 yılı Eylül ayı giderleri şu şekildedir:

Kira Sabit Faturalar (doğalgaz, elektrik, su, telefon, internet vb.) Isınma (banyo ve mutfaktaki tüpgaz dahil) Gıda ve İçecek (açlık sınırı belirleyeni) Giyim, Ayakkabı Temizlik Malzemeleri Ev Eşyası Yol Parası Sağlık Harcamaları (SGK payları, eczane) Eğitim Harcamaları (kurs paraları, kırtasiye, kitap) Alkol, sigara Kültür-Eğlence Diğer (harçlık, takı, vergi vb.) Toplam Gider

400tl 210tl 170tl 1147tl 185tl 64tl 342tl 125 44tl 181tl 394tl 73tl 388tl 3723tl

Ailenin 2015 Eylül ayı toplam harcaması 3723 TL’dir. Yol parası içinde olmak üzere 1644 TL aylık ücreti olan ve fazla mesaisi izin olarak kullandırılan Mehmet Çınar ve ailesi nasıl olmuş da bu kadar harcama yapabilmiştir? Görüleceği üzere ailenin yaptığı harcamaların yüzde 90’ı zorunludur. Şimdi bir de gelir durumuna bakalım: Çınar Ailesi’nin Eylül ayı aylık gelir durumu şöyledir:

Aylık Ücret Köyden gelen yiyeceklerin parasal değeri Devletten gelen gelir **Engelli aylığı olarak annesine **Bakım parası olarak eşine Toplam Gelir

1644tl 170tl 1660tl 810tl 850tl 3464tl

Bu noktada Çınar ailesi Eylül ayını 259 TL gelir-gider açığı ile tamamlayabilmiştir. İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nin yukarıdaki çalışması bize, “asgari ücretin” ne kadar olması gerektiğini açıkça gösteriyor. Ancak asgari ücret bu açlık ve yoksulluk sınırlarının altında tutuluyor. Kölelik koşullarında çalıştırılacak yığınlar oluşturuluyor. Taşeron vaatlerine ilişkin ise henüz bir hazırlık görmüyoruz. Taşeron uygulamasındaki artışın sorumluları kendileri değilmiş gibi taşerona kadro verileceği vaadi ile umut tacirliği yapan iktidar partisi ezi-

lenleri ne kadar düşünmediğini de göstermiş oluyor. AKP’nin iktidar olduğu 12 yılda taşeron işçi sayısı 4 kat artarak 1,5 milyona ulaştı. Başta kamu olmak üzere birçok kuruluşun ulaştırma, güvenlik, temizlik gibi alanlarında çalışan taşeron işçilerin problemleri yıllardır çözülmeyi bekliyor. Bu tabloda henüz emeklilerden, verilecek zamdan, emeklilerin yaşam koşullarından söz bile edilmiyor. Biz emekçiler olarak bu süreklileşmiş sömürü çarkının içinde kendi varlığımızı unutmuş biçimde çalışmaya devam ederken, yoksullukla boğuşurken patronlar ve sermaye iktidarının yürütücüleri geleceğimiz hakkında kararlar veriyor. Bu kararları verirken tabi ki kendi iktidarlarının çıkarlarını düşünüyorlar. Biz çalışanlar olarak bu tabloya itiraz etmeli ve kendi geleceğimizi kendi ellerimize almalıyız. İşçi eylemlerinden en çok dile getirdiğimiz “Hak Verilmez, Alınır!” sloganı hiç bu kadar gerçek olmamıştı: Hak Verilmiyor. Hak Alınıyor. Biliyoruz ki bunun yolu örgütlenmek ve omuz omuza bu adaletsizliklere karşı “Ya Adalet! Ya Kıyamet!” diyebilmemizden geçiyor. Bu sebeple asgari ücret denilen kölelik ücretine mahkum edilen biz emekçiler, asgari ücretin 1300 TL olması vaadine gülüp geçiyoruz. Bizler asgari ücret istemiyoruz. Bizler insanca çalışacak işyerleri insanca yaşayacak ücret istiyoruz. *İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği “İşçi Aileleri Nasıl Geçiniyor?” çalışması

Taşeron vaatlerine ilişkin ise henüz bir hazırlık görmüyoruz. Taşeron uygulamasındaki artışın sorumluları kendileri değilmiş gibi taşerona kadro verileceği vaadi ile umut tacirliği yapan iktidar partisi ezilenleri ne kadar düşünmediğini de göstermiş oluyor. AKP’nin iktidar olduğu 12 yılda taşeron işçi sayısı 4 kat artarak 1,5 milyona ulaştı.


Mehmet YILMAZER

1

Kasım seçim sonuçları yorumlanmaya devam ediliyor. Gerçekten beklenmeyen bir siyasal tablonun ortaya çıkması çok farklı yorumların yapılmasına neden oldu. Bu bir süre daha devam edeceğe benziyor. Fakat öte yandan seçimlerin pratik sonuçlarından öteye dönemsel siyasi anlamı üzerine kafa yormanın zamanı da geldi. 7 Haziran öncesi ile 1 Kasım sonrası Türkiye oldukça farklı siyasal tablolara sahiptir. Bu kadar kısa bir sürede üstelik askeri değil bir sivil darbe ile böyle köklü bir değişimin ortaya çıkması ister istemez bu yeni dengenin niteliği ve geleceği (ömrü) ile ilgili soruları gündeme getiriyor. 17-25 Aralık’ta yolsuzluklar konusunda büyük bir darbe yiyen, 7 Haziran seçimlerinde iktidardan düşen AKP’nin ne pahasına yeniden tek başına iktidar olabildiği, nasıl bir toplumsal yapı ve destek üzerinde yükseldiği pek çok kere yorumlandı. Bunlar arasında, 7 Haziran öncesi ortaya çıkan siyasal tabloda neler inkar edilerek, tahrip edilerek 1 Kasım’daki dengeye gelindiği en önemlisidir. Bunun için 2013’de başlayan siyasal süreçten bugüne ne kaldığına bakmak gerekiyor. 2013’deki muhteşem Newroz’da Öcalan’ın mektubunun okunmasıyla başlayan çözüm süreci sadece “Kürt sorunundan” öteye anlama sahipti. Uzun yıllar süren savaş ortamından bir barış ortamına girmekten öteye, bu topraklarda hep filiz halindeyken üstüne basılıp ezilen demokrasi mücadelesi için önemli bir adım anlamına geliyordu. O günlerde çok tartışılan “iktidar ile İmralı’nın hangi konuda anlaştığı” spekülasyonlarının bir tek açık cevabı vardı: İktidar çözüm sürecinde demokratik mücadele yollarını açacak, “silahların susacağı fikirlerin konuşacağı” bir dönem başlayacaktı.

2013 Newroz’undan 2015 Haziran’ına kadar geçen iki yıl çok sancılı bir şekilde yaşanmış olsa da, bir “Dolmabahçe mutabakatına” kadar gelinmişti. 7 Haziran seçimleri aslında çözüm sürecinin yeni bir aşamaya çıkabileceğinin güçlü işaretlerini verdi. Sorun, iktidarın keyfiliğinden çıkarılıp parlementonun gündemine gelebilirdi. Fakat seçim sonuçlarını başta AKP ve tüm devlet tanımayarak çözüm sürecinin esas mekanizmasını tahrip ederek imha ettiler. 2013’te verilen “demokratik mücadele” yolunun açılma vaadi, bu ülkede yapılmış en düzgün seçimlerin ardından ortadan kaldırıldı. Yeniden savaş ilan edildi. Böylece çözüm sürecinin omurgası çökmüş oluyordu. “Fikirlerin konuşulması” bu ülkenin genetik yapısına uymuyordu, en vahşi katliamların yaşandığı bir savaş ortamı yaratılarak 2013’ten beri geliştirilmeye çalışılan çözüm süreci tümüyle imha edildi. Böylece ne AKP’nin ne de bu düzenin demokrasiyle arasının iyi olmadığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. Aslında böyle bir kanıta gerek yoktu, zaten cumhuriyet hep böyle yaşanmıştı. Tersinin kanıtlanması yeni bir dönemi başlatabilirdi, iktidar ve devlet böyle bir gelişmeyi göze alamadı. Özetle, çözüm süreci AKP için siyasal kazanç sağladığı müddetçe var olabilirdi, bu süreçte HDP’nin güçlenmesi tahammül edilemez bir gelişmeydi. Sonuçta, demokratikleşme süreci canlı bombalarla, HDP binalarına yapılan baskınlarla, yeniden ağzı salyalı şovenist histeri çığlıklarıyla havaya uçuruldu. 1 Kasım’ın en önemli siyasal sonucu zaten çok zayıf olan Kürt sorunu ile demokratikleşmenin bağlarının tümüyle koparılmasıdır. AKP bu konuda neler söylemedi? “Üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü”, “ileri demokrasi” konularında ne nutuklar atıldı. Hatta 12 Eylül referandumu bile yapıldı. Artık bunların hepsi Kasım öncesinin siyasal oyunları olarak tarihe

geçmiş oldu. Bundan böyle AKP için “Kürt sorunu” “demokratikleşme” kapsamından çıkmış, yeniden “terör sorunu” ya da “bazı Kürt vatandaşların sorunu” haline getirilmiştir. Devlet zaten sorunu 80’lerin ortalarından 2013’e kadar hep böyle ele almıştı. Sonuçta otuz yılı aşkın sürede bir arpa boyu yol gidememek, yeniden başlangıç noktasına dönmek ne ölçüde siyasal bir “zafer”dir? Kasım seçimleriyle AKP ve devlet, uzun yılların özgürlük mücadelesiyle elde edilmiş mevzileri havaya uçurduğunu düşünüyor. Zaten bu inanç sözde zaferin en çürük, kırılgan yanıdır. Kasım seçimleriyle Saray ve AKP yeniden şovenizm dalgasını yükseltti. Yıllardır halklar arasında örülen bu duvar 7 Haziran seçimleriyle kısmen darbe almıştı. AKP bütün gücüyle duvarı yeniden tahkim ediyor. Dolayısıyla hiç olmadık ölçüde “ülkeyi bölüyor” ya da bölünmeyi derinleştiriyor. 90’ların “topyekün savaşına” benzer bir şekilde Kürt Halkı’nı, demokrasi güçlerini şeytanlaştırıyor. Tarih bir kere daha tekerrür eder mi? Yeni zulüm yıllarından sonra AKP, buzdolabından

1 KA

SONR

“çözüm sürecini” çıkarmaya kalktığında karşısında acaba ne bulacaktır? Şu kadarı kesindir, eski oyalamaların artık hükmü kalmamıştır. Zaten Saray ve AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’ni darbeledikten sonra masaya yenilmiş olarak oturtmayı hayal ediyor.

1 Kasım’dan sonra AKP daha yoğun bir şekilde güç zehirlenmesine uğramış görünüyor. Oysa demokrasi ve özgürlük mücadelesi Kasım seçimlerinde sadece bir darbe almıştır. Hem ülkedeki siyasal güç dizilişi hem de bölgedeki gelişmeler dikkate alındığında çok geçmeden Saray’ın hayalleri kabusa dönüşecektir. Sonuç olarak, 1 Kasımla Kürt sorunu ve demokratikleşmenin bağları koparılmıştır. Bundan sonra AKP için siyasal anlamda Kürt sorunu yoktur. “Milli bütünleşmenin” içine yerleştirilecek basit bir “vatandaş hakları” sorunudur. Ona sorunu yeniden


ASIM

RASI

hatırlatmak için çok zorlu bir mücadele süreci gerekiyor.

Yeni Dönemde Mücadele

Kasım sonrası Kürt Özgürlük Mücadelesi’yle legal demokrasi mücadelesi arasındaki ilişkide önemli bir değişim yaşanmaktadır. HDP 2013’te başlayan sürecin bir aşamasında “Türkiyelileşme” parolasıyla gelişti. Çok kısa bir sürede önemli başarılara imza attı. HDP’nin 7 Haziran’a kadar içinde mücadele yürüttüğü siyasal ortam ile Kasım sonrası çok farklılaşmıştır. Kısmen barışçıl bir siyasal ortamda kısa mücadele döneminde kazandığı siyasal mevziler düzenin tüm sinir sistemini bozmaya yetti. Haziran seçimleri sonrası yeni bir dönem başladı ve Kasım seçimleriyle bu dönemin geçici olmadığı anlaşıldı. Artık HDP, Türkiyelileşme projesini bir savaş ortamında sürdürmek zorundadır. Önceki dönemden en önemli

fark buradadır. 2013 sonrası süreç köklü bir şekilde değişmiştir. İki mücadele kanalı aktif olarak işlecektir. 7 Haziran’a kadar geçen iki yıllık süreçte çatışmasızlık egemen olduğu için demokratik yollardan verilen mücadele öne çıkmıştı. Temmuz ayından beri süreç değişmiştir ve Kasım seçimleri sonrası daha farklı özellikler taşıyor. Saray’ın başlattığı savaş seçim döneminde o günlerin özel taktiği olarak yürüdü. Bugün oy devşirme amacından öteye Kürt Özgürlük Hareketi’ni güçten düşürmek için bir savaş olarak yürütülmektedir. Dolayısıyla iki ana mücadele alanı artık aktif olarak gündemde yer alacaktır. Zor bir süreç! Ancak nasıl ki 90’lı yılların tüm hükümet ve partileri Kürt Özgürlük Savaşı’nı bastırma çılgınlığıyla kendilerini tükettilerse, AKP iktidarı dördüncü döneminde aynı yola girmiştir. Alın yazısı farklı olmayacaktır. Kasım sonrası dönemin ana taktik hattı faşizme karşı birleşik mücadele olmalıdır. HDP, bu yolda cepheyi büyütmek göreviyle karşı karşıyadır. İktidardan demokratikleşme yolunda en küçük beklenti büyük siyasal yanılgı olur. AKP 2013’te başlayan süreci tümüyle imha etmiştir. Fa-

şizmin inşasıyla meşguldür. Bunun adı zaman zaman “başkanlık sistemi” olur, veya “istikrar” ya da son zamanlarda çok kullanılan “kamu güvenliğini tesis” olabilir. Hepsi aynı kapıya çıkmaktadır. HDP için öncelikli siyasal mücadele faşizmin inşa edilmesine karşı olacaktır. Kasım sonrası süreçte genel olarak medyanın HDP’ye “PKK ile arana mesafe koy” yüklenmelerinin artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Savaşı AKP iktidarı başlatmış, üstelik şimdi bölgeye de genişleterek sürdürme niyetindedir. HDP’nin bu savaşı yatıştırmak gibi bir siyasal görevi yoktur, ancak yükselen faşizme karşı mücadeleyi yaygınlaştırmak gibi bir görevi vardır. Saray madem ki sonuna kadar gitmeye niyetlidir, akıbetine de katlanacaktır. Öte yandan çözüm süreci üzerine erken beklentiler de yanlış bir siyasal bilinç yaratır. AKP, kendine göre savaşın sonuçlarını almadan hiç bir adım atmaya niyetli olmadığını her gün tekrar tekrar açıklıyor. Böyle bir gerçekliği görmeden farklı beklentilere girmek hata olur. Yine AKP “çözüm sürecine ihanet edenlerin tasfiyesinden” söz ediyor. Bu noktada HDP, yaşananları iyi deşifre etmelidir. Çözüm sürecinin kaldığı yerden başlamasının imkansız olduğu yeterince açıktır. Nasıl başlayacağını bugün kimse bilmiyor. Ama bu daha çok masayı devirenlerin sorunudur. Savaşın sürdüğü bir ortamda HDP’nin Türkiyelileşme projesinin geliştirilmesinin zor olduğu açıktır, ancak imkansız değildir. Kasım sonrası dönemde HDP’nin omuzlarındaki en ağır görev budur. Ağırlaşan Kürt sorunu ile faşizme karşı direnişin görevlerini birlikte yürütebilmek Haziran öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde zorlu görevlerdir.

Sonuç

Beklenmeyen seçim sonuçları, demokrasi ve özgürleşme sürecinin tahrip edilmesiyle elde edilmiştir. Yeniden şovenizm çığlıkları ortalığı kaplamış, sade-

ce bu kadarla yetinmeyen Saray kendi karşısındaki güçlere yoğun bir baskı uygulamıştır. Sözde zafer, zor ve korkunun üzerine inşa edilmiştir. Buna karşılık demokrasi güçleri darbe alsalar da konumlarını önemli ölçüde korumaya devam ediyorlar. Bu denklemden Saray’ın baskılarının daha yükseleceği sonucu çıkar. Bunun sürdürülmesi ise mümkün değildir. Saray cumhuriyet krizinin yol ayrımında faşizm sapağına yönelmiştir; o zaman bu toprakların göreceği en kapsamlı direniş mücadelesi gündemdedir. Saray’ın zaferinin altında üç tane saatli bomba tıklamaktadır. İlki, genel olarak demokratikleşme ve buna bağlı olan Kürt sorunudur. AKP şu ana kadar “masayı devirmenin” ödülünü aldı, ancak bunun bir de bedeli olacaktır. Zaman artık bu yönde işlemeye başlamıştır. İkincisi, bölge politikalarıdır. Hükümet “hiçbir stratejik ve etik hata yapmadığına” inanıyor. Demek ki aynı yolda yürümeye devam edecektir. Özellikle Cerablus’u kuşatma niyetleri bölgedeki ateşin ülkeye daha kuvvetli yansımasını getirecektir. AKP, seçim kazanmakla bölgede de itibar kazandığını sanıyor. Çok yakında nasıl stratejik ve etik hataların içinde debelenmekte olduğunu görecektir. Üçüncüsü, ekonominin hangi yönde devam edeceği konusudur. Kendileri de duvara dayandıklarının farkındalar. Rant ekonomisine devam mı edilecektir; üretim temeli güçlendirilecek midir? Üretim temelinin güçlendirilmesini “bir babayiğit bulup” yerli oto sanayini kurmak gibi anlayan iktidarın bu yolda fazla şansı görünmüyor. Zor ve korkuyla kısa sürede değiştirilen siyasal güç dengelerinin Saray’ın istediği yönde devamı mümkün değildir. Demokrasi ve Özgürlük güçlerine düşen örgütlenme ve mücadele seviyesini yükseltip iktidarın ömrünü kısaltmaktır.


SUSUZlaştırma tan son anda kurtuldu.

Sidar ARSLAN

S

u her gün biraz daha yok oluyor. Şirketlerin para hırsı nehirlere kelepçe üstüne kelepçe vuruyor; derleri, bataklıkları, sulak alanları, gölleri kurutuyor. Bin yıllardır gürül gürül akan dereler boğuluyor, dokunmaya bile kıyacağımız vadiler dev baraj inşaatları, HES tünelleri, çakıl ya da maden ocakları, acımasızca yapılan yol genişletmeleriyle yok ediliyor. Fırtına vadisi direniyor, İkizdere direniyor, Munzur milli bir yok oluşa sahne oluyor, Allianoi ise artık aramızda yok. Hasankeyf sözde çevre dostu bankaların verdiği kredilerle hala tehlike altında. Fındıklı derelerinin suları çığlıklar eşliğinde akıyor. Sultansazlığı bölge halkının ve diğer çevresel örgütlenmelerin yardımıyla kurtarılmaya çalışılıyor. Gediz, sivil toplum örgütleri ve halkın işbirliğiyle yok olmak-

Anadolu’nun dereleri yıllardır bizi besledi. İçtiğimiz suyu verdi, bahçelerimizi suladı, gövdemizi saran damarlar gibi bizi birbirimize bağladı. Peki ya sonra? Ankara, Anadolu derelerinin hepsini sattı. Bir imzayla derelerin su kullanım hakkını özel şirketlere devretti. Çoruh bugün bu imza ile gövdesini, kollarını, ağaçlarını ve suyunu iş makinelerine kaptırmış durumda. Dev kepçeler, vinçler, kamyonlar ile yapılan bu katliamla doğaya yapılan hiçbir katliam boy ölçüşemez. Dr. Oğuz Kurdoğlu durumu şöyle özetliyor: “Doğu Karadeniz’i düşmanın eline versek bu kadarını yapmaya içi elvermezdi.” Bu yaşananlar insanlık tarihine “derelerin katliamı” olarak geçecektir. Anadolu’nun her yerinde yaşanmakta olan bu katliamın boyutu hala tam anlamıyla anlaşılamamış durumda ki yeterli tepki hala kamuoyunda oluşma-

dı. Türkiye’nin doğasına karşı yapılan bu saldırının belki de en ilginç yanı ülke doğasını korumak için kurulmuş Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yürütülmesidir. Evet, bu ülkenin derelerin suyunu satması biz çevreye ve insana duyarlı kişiler için bardağı taşıran son damladır artık. Bu satım ve yıkım sadece Munzur’da Karadeniz’de değil, Anadolu’nun her yerinde mevcut. Bu HES’ler ile çok uzaklardaki fabrikalara elektrik enerjisi sağlanıyor. HES yatırımı yapan şirketin sahibi servetine servet katıyor. Buna karşın, o derenin kenarında doğan çocuklar deresiz büyüyor, alabalıklar ölüyor, hayvanlar susuz kalıyor, ceviz ağaçları ve fasulyeler kuruyor… HES gerekçesiyle açılan yollar madencilerin önünü açıyor. Dereyi besleyen dağın yamaçlarında maden aramak ve çıkarmak için ruhsat alınıyor. Dağ yıkılıyor. Dere boğuluyor. Doğa insansızlaşıyor. İnsan doğasızlaşıyor. Bu ülkeyi yönetenler bu ülke-

nin sahibi değillerdir. Görevlerini kanunlar ve anayasa çerçevesinde yürütmekle mükelleftirler. Tüm yasal düzenlemeler kamu vicdanına riayet ederek yapılmalıdır. Bugün dereleri ve kültürleri kendi sularında boğan bu düzenlemeler sonuçları henüz anlaşılamadığı için bu kadar kolay uygulanmaktadır. Hiç şüphesiz, bu topraklarda yaşayanlar sorunların derinliğini idrak ettiği anda bireysel çıkarlar yerine doğanın hakkını savunmayı tercih edecek ve bu katliama engel olacaktır. Munzur’un suyuyla kendi ziyaretlerimizi, Dicle’nin suyuyla on bin yıllık tarihimizi, Fırtına’nın suyuyla Karadeniz’in güzelliğini boğmaya çalışanlara tepkimiz çok sert olmalıdır. Unutmamak gerekir ki su altında kalan, kuruyan, yıkılan, yakılan sadece doğa değil kendi öz benliğimizdir. Ve bu öz benlik sonuna kadar savaşmaya değer niteliktedir.


1

NE ÇOK "KADIN PARTISI"YIZ!

Kasım seçimlerinin ardından ortada bir toz bulutu, gerçekleri anlamaya çalışıyoruz. Kim kazandı, kim kaybetti? AKP, 7 Haziran’da Türkiye ve Kürdistan’ın her yerinde oy kaybetmişken 1 Kasım’da ne oldu da oyunu arttırmadığı neredeyse tek bölge yok? CHP’den HDP’ye, HDP’den AKP’ye emanet oylar nerede vb. tartışmalar bir süre daha yapılmaya devam edecektir. Tek başına iktidar olmak için ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçim yapmaya zorlayan ve derin bir krizde olan AKP, işini şansa bırakmayarak “ülke elden gidiyor paranoyasıyla” tüm düzen güçleriyle birlikte ezilenlere karşı kirli bir ittifaka girmiş ve “başarılı” olmuştur. Bu bağlamda MHP’nin kendini tasfiye etmek pahasına da olsa bu ittifakın içinde yer alması da tarihe düşülecek önemli bir nottur. Bizim açımızdan eksik bırakılan ise, AKP’nin “normal yollardan”, “kendi bilek gücü ile seçime girerek” diğer güçlerle iktidar yarışı yaptığına fazla kapılmış olmamızdır. 7 Haziran ile 1 Kasım koşullarının birbirinden farklı taraflarını görüp okumuş olsak bile AKP’nin aldığı oy oranı 1 Kasım akşamı hepimizi şaşırtmış ve demoralizasyon yaratmıştır. Bizler açısından “asıl mesele”nin bu konudaki öngörü eksikliğimizin üzerine gitmek olduğunu düşünüyorum. Seçim sonuçlarını sadece % 49’luk bir açıyla okumak yalnızca toplumu derin bir umutsuzlukla boğmak isteyenlerin işine gelir. Bu bakımdan biz, sokaktan güç alarak bu kesif umutsuzluk havasını berhava etmek ve ezilenler açısından mücadeleyi kenetlenerek büyütmek zorundayız. Tırnak içerisinde AKP’nin geçici bir süre kazandığına işaret ettikten ve çuvaldızı kendimize batırdıktan sonra kadınlar cephesinden neler olduğuna bakıyorum. Hayatın ve dünyanın yarısı olduğumuzun henüz farkına varılmış olmasa da seçmenlerin yarısı olduğumuz anlaşılmış ol-

malı ki bu seçimlerde tüm partiler “kadın partisi” olduğunu söyledi. Ayrı kadın bildirgeleri çıkardı ve uzun uzun kadınların sorunlarına ilişkin olarak çözüm önerilerini yazdılar. Bu bizlere, kadın mücadelesinin görünür olduğunu ve yükselen kadın mücadelesinin genel ortama bir basınç yaptığını göstermektedir. Kadınlar hemen her seçimde olduğu gibi bu seçimlerde de bizzat sokaktaydı, pazarlardaydı, evlerdeydi, esnaf ziyaretleri yaptı. Her partiden kadınların ne kadar aktif olduğunu gözlemledik. Kadınlar kendi taleplerini taraftar oldukları partileri aracılığıyla hayata geçirmek için neredeyse canla başla uğraştı. Sonuçtan başlayarak “kadın düşmanı” AKP tek başına iktidar olduğundan kadını aileyle birleyen politikalara karşı mücadelenin yükseleceğini şimdiden söyleyebiliriz. AKP, 1 Kasım’da 35 kadın vekil çıkardı. Kadın vekil oranı ise % 11. Seçim bildirgesinde kadını ailenin direği olarak tarif eden AKP’nin, kadına yönelik şiddet ve cinayetlerle ilgili veri tabanı oluşturacağını seçim vaadi olarak sunması ise tam bir vahametti, felaketti! MHP, on üç yıldır tek başına iktidar olan AKP’ye gönderme yaparak “Kadına yönelik şiddeti bitireceğiz, dediler, YALAN!” söylemini kullanmıştır. AKP ile birlikte yürüttüğü kirli ittifak göstermiştir ki kadın cinayetleriyle, kadına yönelik şiddetle mücadele etmenin MHP açısından bir ehemniyeti yoktur. Kadın seçim bildirgesinde kadınlara; “kadın, çocuk, aile” tek başlığıyla yer veren MHP’nin başlığından da anlaşılacağı üzere kadın düşmanlığı konusunda AKP’den geri kalan bir tarafı da

yoktur. MHP’nin 1 Kasım seçim sonuçlarına göre kadın vekil sayısı 3, kadın vekil oranı ise %7,5’tir. CHP, HDP’nin kadın politikalarının da etkisiyle bir takım olumlu adımlar atmıştır. Kadın vekil adaylarını birinci sıradan göstermek gibi. Seçim bildirgesinde de kadın-erkek eşitliğinden kadın sosyal haklarına kadar geniş bir çerçevede kadınlar yer almıştır. CHP, 1 Kasım seçimlerine göre 21 kadın vekil çıkarmış ve kadın vekil oranı % 15,5’tir. HDP, Türkiye siyasi tarihinde kadınların çıkarlarını gözeten ve kadın temsiliyetini önemseyen bir yerde durmaktadır. Feminist kadın mücadelesine önemli katkıları olan Filiz Kerestecioğlu’nun vekil olması önemsediğimiz bir yerdedir. Ancak 1 Kasım’da LGBTİ vekil adayının olmaması bir eksiklik olarak yazılmıştır. HDP’nin düzen partilerinin aksine avantajı Kürt kadın özgürlük mücadelesinin, kadın örgütlerinin, feministlerin ve LGBTİ örgütlerinin desteğini almış olmasıdır. Ancak bu desteğe göre erkek egemenliği ve homofobi ile mücadelede partinin bir fark yaratması gerekir. Meclise toplam 21 kadın vekille giriyor ve kadın vekil oranı 38,9’dur. Ancak HDP’nin de iddia ettiğinin aksine erkek egemenliği ve homofobi ile ne kadar müca-

Elif IRMAK

dele edilebildiği kendi kurullarında tartışılması gerekmektedir. Sonuç itibariyle 81 ilin 43’ünden, yani Türkiye’deki illerin yüzde 53’ünden hiç kadın milletvekili çıkmamıştır. 7 Haziran seçimlerinde %17 olan kadın temsiliyeti oranı % 13’e düşmüştür. Bu oran 2011 seçimlerinin de gerisindedir. Bu tablo seçime giren partilerin ne kadar da az “kadın partisi” olduklarının itirafı gibidir. Görülüyor ki bu seçimin en çok kaybedeni kadınlar olmuştur. Kadın mücadelesinin partilerle mücadeleye indirgenemeyecek kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu anlamda kadınları destekleyen önemli adımlar atan HDP’yi yok saymadan, 25 Kasım “Kadına yönelik şiddetle mücadele günü” vesilesiyle de bir kez daha söyleyelim: Kadınlar olarak bulunduğumuz her yerde erkek egemenliğine, kadına yönelik şiddete ve ataerkil siyasete karşı kadın dayanışmasının gücüyle mücadele etmeye devam edeceğiz.


Y

AVRUPA SOLU HEDEF ARIYOR

unanistan’da Syriza birçok açıdan Avrupa solu için bir ilk, büyük bir deney ve dersler çıkarılması gereken olay oldu. Avrupa solu politikasını değiştirdi. İlk ders AB yapısı anti-demokratiktir. En tepede Brüksel’de bir merkezden en tepe finans-kapital çıkarları belirlenir, topluluk içinde dayatılır. Bu da topluluğun en güçlü ülkesi Almanya’dır. Almanya’nın çıkarları doğrultusundaki politikaya üye ülkeler uymak zorundadırlar. Kendi bağımsızlıkları filan yoktur. Ülke merkez bankaları AMB (Avrupa Merkez Bankası) ne derse onu yapmakla yükümlüdür. Birlik üyesi ülkeler merkezin diktası altında bağımsız kendi çıkarları doğrultusunda bir ekonomi politika yürütemezler. Kemer sıkma politikaları ne değiştirilebilir ne de esnetilebilir. Durum böyle olunca da herhangi bir üye ülkede iktidara gelen partinin ekonomik ve politik olarak karar verme işlevi yoktur. Üye ülke iktidarı Yunan örneğinde görüldüğü gibi tepeden belirlenen politikaları yürütme aracıdırlar. İşte bu kadar. AB anti-demokratik bir yapıdır. Bizim ülkemiz finans-kapitalinin girmeye can attığı böyle bir yapıdır. Tek tek ülkelerde sol iktidar olsa bile istediği politikaları uygulayamayacaksa o zaman Avrupa halkları nasıl kurtulacaktır? Ne yapılmalıdır? Nasıl bir strateji ve taktik belirlenmelidir? Avrupa solu o günden beri bunu tartışıyor. Bu durumda iki uç görüş vardır. Bunlardan bir tanesi daha Syriza, Troika ile pazarlık halinde iken ortaya çıktı. Exit, yani topluluktan çıkmak! Syriza AB merkezini “eğer kemer sıkmada esnemezseniz Yunanistan’ı topluluktan çekeriz” diye tehdit etmeye kalktı. Ama hemen tehdide karşı tehdit geldi. “Biz sizi atarız!” Üye ülkelerin AB’den atılmasını düzenleyen bir yasanın olmadığı ortaya çıktı ama merkez bir yolunu bulurdu elbette. Yunan ve bazı sol çevreler bu kez

çıkış planları yaptılar. Hatta Syriza, Troika’nın önüne koyduğu Memorandum’u imzalamadan önce Eylül içinde yapılan seçimlere “çıkış” stratejisi ile giren Ulusal Birlik Partisi bile kuruldu. Ama bu parti %3’den de az bir oy alarak parlamentoya bile giremedi. Yani halk böyle bir şeye hazır değildi. Topluktan çıkmak konusunda Latin Amerika’da Arjantin örneği gösteriliyor. O da bir zamanlar IMF’ye olan borçlarını ödememe kararı aldı, dolardan kendi para birimi olan Peso’ya döndükten kısa bir sürede ekonomisi bir canlanma gösterdi. Yunanistan ve diğer isteyen üye ülkelerde aynı şeyi yapabilir, AB içinden çıkabilir, dendi. Ancak bu zengin bir ülke için, kendi iç pazarı ile kendi ayakları üstünde durabilecek güçlü bir ülke için olasıdır ama Yunanistan gibi küçük ekonomili bir ülke için olası değildir. Sınırlarını kapatıp, Euro alanından çıkınca kendi para birimi Drahmi’ye dönerek halkların sorunlarını kendi başına çözmesi olası gözükmüyor. Bu tür ekonomilerde ulusal para sistemine dönmek uzun çalışmalar, ön hazırlıklar, hesaplamalar gerektiriyor. Eğer iyi hazırlanmış bir plan ve yapı olmaz ise ülkenin eskisinden daha kötü koşullar içine girmesi kaçınılmazdır. Bazı Yunan ekonomistlerin bu doğrultuda yaptığı çalışmalar olumsuz durumu ortaya koymuştur. Bu büyük bir macera ve acılarla dolu bir yoldur. Hatta ülkede bir iç savaşa bile yol açabilir. Astarı yüzünden pahalı olabilir. Bir intihardır. Olsa olsa belki AB içinde Almanya gibi zengin bir ülkede denenebilir. Bu konuda Yunanistan eski finans bakanı Yanis Varoufakis’de şunları söylüyor: “Küreselleşmiş ve özellikle Avrupalılaşmış bir pazardan geri adım atamazsınız. Eğer pazarın demokratikleşmesine katılma kapasiteniz olmadan çıkarsanız o zaman her

zaman teknokratlar tarafından yönetilen ve şimdikinden daha az özgürlüğünüzün olduğu bir pazarla karşı karşıya kalırsınız.” (1) Yani dışarı çıktığında daha bağımsız, halkın çıkarlarına hizmet eden bir politika yürütme şansınız daha yüksek değildir. Pastoral bir hayat yaşamak artık günümüz dünyasında düşünülemez. Zaten tarım sektörü bile büyük tarım şirketlerinin denetimi altındadır. Bu durumda AB içinden çıkmak şansı tutulacak bir yol değildir. Ne yapılacaktır? Syriza lideri Çipras’ın daha iktidara gelmeden önceki araştırmaları sonucunda strateji belirlenmişti. AB içinde kalıp onun tepesi, onun faşist yapısı, dikta yapısı ile mücadele edilmelidir. AB yasalarındaki bu zihniyeti temizlemek, onları demokratikleştirmek gerekir. Avrupa solu birbiri ile el ele, tepeyi demokratikleştirme mücadelesine soyunmalıdır. Varoufakis zaten aylar boyu yürüttüğü pazarlıklarda sonuç alamayınca “Euro’dan ayrılması gereken bizler değiliz, onlar (oligarşi) gitsin!” sloganın ı atmıştı.

Ayşe TANSEVER


Çeşitli Plan Örnekleri

Sonuçta şimdi Avrupa solunun önünde bir hedef vardır: AB temel yapısını demokratikleştirmek. Ama bu hangi taktiklerle nasıl başarılacaktır? Bu doğrultuda çeşitli planlar vardır: A planı, B planı ve C planı ya da X planı. Bunlar elbette bizim okuduklarımız bunun ötesinde de planlar olduğu düşünülebilir. A planı, 11 Eylül’de önde gelen Avrupa solcuları tarafından açıklandı. Bunlar arasında Almanya’dan Die Linke (Sol Parti) lideri Oskar Lafontaine, İtalyan ekonomist ve eski finans bakan yardımcısı Stefano Fassina, Fransız Sol Parti lideri JeanLuc Melenchon ve eski Syriza başbakan yardımcısı, parlamento sözcüsü Zoe Kostantopouluou ve eski finans bakanı Yanis Varaofakis vardır. Bir takım tespitlerden sonra ortak bir Avrupa sol planı için bu yıl sonunda bir zirve çağrısı yaptılar. Şimdilerde birçok ülkede toplantılar yapılıyor, tartışılıyor. Bir A planı açıklandı: “Avrupa’daki her bir ülke AB kurucu anlaşmalarının yeniden tartışmaya açılması mücadelesi başlatmalıdır... Amaç sosyal açıdan adil bir Avrupa kalkınma modeli yaratmaktır… Ancak bu yetmez. Avrupa solunun bir B planı da olmalıdır. Avrupa’da gelecekte kurulacak sol hükümetlerin, Avrupa kurumlarından gelecek Euro alanından atılma dahil tüm tehditlerine karşı elde bulundurulması gereken bir plana ihtiyaç vardır. Bu planın nasıl olacağı bilinçli bir

şekilde açık bırakıldı. Bazı olasılıklar sayılır. Bazıları şunlardır: Paralel ödemeler sistemi, paralel para birimleri, transaksiyonların dijital yapılması, yerellere dayalı değiş-tokuş sistemleri ve Euro alanından çıkmaya ya da onun ortak bir para birimi olmasına kadar her şey olabilir.” (2) Aralık sonunda yapılacak toplantıda bu olasılıklar üzerinde tartışılacak ve bir strateji belirlenmeye çalışılacaktır. A planı hedefi gösteriyor. Topluluk anlaşmaları yeniden gözden geçilmeli ve demokratikleştirilmelidir. Bu yapılırken Avrupa komisyonu, AMB ve IMF gücü nasıl kırılacaktır? Onların saldırısı karşısında ortak para birimi içinde ne yapılacaktır? Yerel para birimleri devreye sokulmalı mıdır? Çünkü eğer ekonomilerin büyümesi isteniyorsa eski Avrupa para sistemine dönülmesinin uygun olduğu düşünülüyor. Ancak bu durumda revalüasyon ve devalüasyonlar yapabilir. Ancak bu sistem ile ülkeler kendi merkez bankalarını tekrar denetim altına alabilirler. İstikrarlı bir büyüme ve istihdamın artması, kamu harcamalarının artması için her ülke kendi ekonomik sosyal politikalarını uygulayabilir diye savunuluyor. Eski para sistemine dönüş konusunda ayrılıklar var. Özellikle İtalyan eski finans bakanı yardımcısı karşı çıkarken diğerleri benimsemiş gibi gözüküyor. O nedenle Link Parti şefi Oskar Lafontaine, İtalyan soluna yazdığı bir mektupta onları buna desteğe çağırdı. (3)

B planına katılmayan Avrupa içinde başka sol güçler de bulunuyor. Avrupa Birleşik Sol ile Kuzey ülkeleri Yeşil İttifakı (GUE/ NGL) ise C planı öneriyorlar. “Şunları içerir: AB’nin ve finans kurumlarının demokratikleşmesi; ücretlerin ve sosyal hizmetlerin zenginden daha fazla vergi alınarak arttırılması; büyümeyi ve iş alanları yaratmak için büyük kamu yatırım programlarının başlatılması.” (4) Avrupa solunda bu planlar konusunda birlik olduğunu söylemek zor gözüküyor. Fransa’da örneğin; Sol Cephe içinde planlar konusunda farklı görüşler vardır. Kimisi B, kimisi ise C planını doğru yol olarak görüyorlar. Geçmişten gelen farklı sol görüşlerin hala var oluşu, her bir ülkenin tarihte farklı bir gelişim süreci yaşamış olması, finans-kapital güçlerindeki farklı gelişimler, kemer sıkma politikalarından farklı etkilenmelerin bu ayrılığı yarattığını düşünmek yanlış olmasa gerek. Şimdi bu farklı sol görüşlerin ortak bir düşmanı vardır, AB merkezindeki Troika hedefte duruyor. Acaba kendi iç politikalarında ortak bir tavır alamasalar bile bu ortak hedefe saldırı için bir şey yapılamaz mı? Bu konuda Yanis Varaofakis’in ilginç olabilecek bir önerisi ve girişimi vardır. Varaofakis Avrupa halklarının ortak yani Pan-Avrupa Hareketi içinde birleştirilmesini öneriyor. Bu partiler ya da koalisyonların bir araya gelmesi değildir. En aşa-

ğıdaki tüm topluluk halklarının tek tek birey olarak üye oldukları bir hareket olmalıdır. Bu kişiler gene istedikleri partiye üye olabilirler. Ama bu Pan-Avrupa Hareketi içinde olmalarına engel değildir. Sendikacılar, akademisyenler, aktivistler ve poitikacıların katılacağı bağımsız bir örgütlenme olacaktır. Yeni liberal politikaların karşısında halkların geçmişten, ülke özelliklerinden ve var olan sol politik yapılarından bağımsız Avrupa eksenli örgütlenmesidir. Bu hareket Avrupa merkezini hedef alan eylemler ve politikalar yürütecektir. Avrupa halklarının ortak yanları, acıları, öfkeleri örgütlenecektir. Borçların ödenmemesi, AMB reformu, toplumsal yatırımlar, yoksulluk ile mücadele konusunda bir eylemlilikler dizini örgütlenecektir. Halkların AB merkezine karşı bilinçleri yükselecek, olayı ülkeleri boyutundan daha büyük çaplı kavramaları sağlanacaktır. Böylece halklar olası bir AB’den Exit olayına hazırlanabilecektir. Bu zorlu sürecin alt yapısı bir seçenek olarak örülebilecektir. O nedenle de olsa gerek Y. Varaofakis buna X planı diyor. Planın yakında yayınlanacak bir manifesto ile tanıtımı yapılacaktır. Bu konuda Almanya Linke ve Avusturya’da Kreisky Forum birlikte çalışıyorlarmış.

Tabandan Örgütlenme

Bu tartışmaların en tepesinde bir yıla yakın süredir yaşadığımız Syriza iktidarı bulunuyor. Syriza bu kısa sürede birçok deneyimler edindi. Olayların canlı merkezidir. Yaşananlardan onun daha derin dersler çıkartması doğaldır. Syriza lideri Çipras’ın Memorandum’a imza atmam deyip sonra imza atması birçok sol çevre tarafından ihanet olarak damgalandı. Bir anlamda “tükürdüğünü yalaması” idi. Ancak gene Syriza merkez komitesinde olup şimdi istifa etmiş olan bazı solcular ise savunuyorlar. Bunların en dikkate değerlerinden bir tanesi olan Andreas Karitzis’a göre bu durumda iktidar reform yanlısı eski denenmiş, halkın reddettiği parti ve güçlere teslim edilecekti. Bu da halkı daha kötü duruma sokmak tamamen AB güdümüne bırakmak olacaktır.


Memorandum’u Syriza iktidarının devreye sokması ile eski sağ güçlerin sokması arasında elbette farklılıklar olacaktır. Karitzis’e göre uygulamalar sırasında halktan yana yapılabilecek birçok şey bulunabilir. Her şeye rağmen bir manevra alanı vardır. Manevra alanlarının neler olduğunu Memorandum uygulamaya sokulduktan sonra daha iyi anlayacağız. Syriza’nın tekrar iktidarı almasının başka önemli savunusu da şudur: Avrupa halkları liberal politik uygulamalardan acı çekmeye başlayınca sol partiler de ufuk aramaya başladılar. Şimdi solun tıkandığı noktada bu kez faşist partilere savrulmaları olasıdır. Zaten onlar böyle bir ortam kolluyorlar. Ciddi sosyal, ekonomik ve finansal sorunlar olduğunda demokrasilerin hemen askıya alınması gündemleşir. İktidar güçleri giderek daha çok demokrasi düşmanı olurlar. Faşist ortam güçlenir. Hele hele şimdi Avrupa’nın önünde duran göç sorunu göz önüne alınırsa bu Nazi partilerinin beslenme alanı yaygınlaşıyor. Yunanistan’da bu Altın Dawn olarak kendini gösterdi. Onun güçlenmesinin önünde duracak tek güç gene Syriza gibi bir sol parti olabilir. İşin bu kısmını da unutmamak gerekir. Syriza iktidara aday olarak aslında ülkeyi ve Avrupa’yı böyle bir faşizm tehlikesinden de korumuş oluyor. Karitzis Syriza’nın bu kısa deneyinden daha derin sonuçlar çıkartmıştır. Onun Sosyalist Register 2016’da çıkan yazısından bir takım alıntılarla AB sorununu biraz daha derinleştirmek olasıdır. (5) Karatzis Memorandum altında da bir manevra alanının olduğunu anlatmaya çalışıyor. Eğer, diyor, bazı şeyleri değiştirmek istiyorsak önce daha geniş bir bakış açısına ve sürece ihtiyacımız vardır. Yeni liberal gözlemesi altında halkı güçlendirmek için ona karşı durup şantajlarına boyun eğmemek için daha yaratıcı olmalıyız. “En başta liberal kapitalizmin kurumları ve politik yapılanmayı değiştirerek her şeyin basit ve çabuk olacağı yollu düşünce eğilimimizi terk etmeliyiz.” (6) AB’nin değişimi uzun soluklu bir

süreç olacaktır. Karatzis’e göre çünkü devleti değiştirmek öyle kolay bir iş değildir. Aynı şekilde sosyal deneyleri de ciddi bir şekilde değiştiremiyoruz. İktidardaki sol hükümetler de kendilerinin merkeze kaptırdığı bir takım yetkileri halklara devretme yolunu bulmalıdırlar. Bunun içinde sosyal yaratıcılık lazımdır. Sırf yürüyüşler, protesto eylemler, mitingler ve seçimlere katılma ile bu işler olmuyor. Sol halkları örgütlemede yeni yollar bulmalıdır. Madem devletin yetkisi topluluk merkezine taşındı o zaman “Şimdi halkın denetimini güçlendirici bir süreç gereklidir. Örneğin; sosyal ekonomiyi ve kooperatif girişimlerini geliştirmeliyiz. Alt yapı hizmetlerini, taşımacılığı, enerji sistemini, dağıtım ağı gibi şeyleri yerelin denetimine vermeliyiz. Bunlar otonomi kazanmanın bazı yollarıdır.” Böylece zaten politikleşen halklar giderek daha da bilinçlenip politikleşeceklerdir.

Kalkınma Modeli

Karatzis kalkınma konusunda Syriza’yı çok geleneksel buluyor. Aslında yukarıda anlattığımız çeşitli planlarda geleneksel kapitalist kalkınma modeline yöneliktir. Ülkeler başka yollardan kalkınamazlar mı? AB solunun bu konuda farklı düşünceler üretmesi gerekir. “Günümüz ve geleceğin sosyal ihtiyaçlarına, üretim ve tüketim biçimlerimizi değiştirilmesine dayalı nasıl bir ekonomik düzelme planlamalıyız?” diye soruyor. “Başka modeller, öncelikler ve örgütlenme ilkeleri belirlenmelidir. Yani var olan geleneksel kalkınma kavramının işlemediği ama onun yerine geçecek bir seçeneğimizin olmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Burada işte yeni bir yol için olanak duruyor. Ama bunun içinde açık seçik bütünlüklü başka bir yol gösteren stratejiye ihtiyaç vardır.” (7) Aslında Karatzis bize göre böyle diyerek 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ne doğru sıçrıyor. 21. Yüzyıl Sosyalizmi uygulayan ülkelerde geleceği farklı gören bir kalkınma modeli arayışı içindeler. Onlar doğanın ve kapitalizmin tıkanma noktalarını görerek

başka bir yol arıyorlar. Bu bizim buralarda gördüğümüzden çok farklı bir yaşam biçimi, farklı ihtiyaçlar demektir. AB solu içinde bu konu ne kadar tartışılıyor bilmiyoruz ama şimdi önerilen planlar içinde böyle bir ufuk izi yoktur. Kemer sıkma politikalarına karşı getirilen seçeneklerinin hepsinde ister Yunanistan ister İspanya ister Portekiz olsun öne konulan hedef bildik kapitalist kalkınma modelidir. Tüketim toplumuna yönelik, onların tüketim ihtiyaçlarına yanıt verecek bir ekonomik modelin kurulması. Ama bunlar dünyamızın hammadde ve çevre sorunlarını göz önüne alan, tüketimin bu seviyede devam edip edemeyeceğini sorgulamayan yaklaşımlardır. Ve gelecekte gene tıkanan bir pazar ile karşı karşıya kalınacaktır. O nedenle bu ülkelerin şimdiki tıkanmışlıklarından çıkışının başka bir perspektif ile düşünülmesi gerekir. Avrupa solunun şimdi üzerinde tartıştığı ne A ne B ne C planlarında böyle bakış açısı yoktur. Elbette parasal politik düzenlemeler ve özgürlükler bu yolda bir rahatlama getirebilir. Ülkeler kendi planlarını daha iyi yapabilirler. Ama bu gene para birimlerinde oynamalar ile pazar tıkanıklığının aşılması yönünde yapılan planlardır. Karatzis’in bu düşünceleri o nedenle bizce hem çok değerli hem de 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ne bir adım daha yaklaşma isteği sergiliyor.

“Günümüz Görevleri”

Karatzis yazının “günümüz görevleri” bölümünde insanların düşünce biçimini ve yaşantılarını derinden değiştirme ihtiyacında olduğumuzu yazarak başlıyor. “Batı dünyasında geçmişte insanların iyi bir yaşantıya ulaşmalarının kendi ellerinde olduğuna inanarak yetiştik. Toplum ve doğa geri planda egolarımızda bir duvar kâğıdı idiler… Bireylerin kimseye bir borcu yoktu, saygı ve sorumluluk duyulmuyordu, sosyal sorunlar ve zorluklara karşı duyarsızdılar. Bu şımarık çocuksu modern sübjektiviteyi, zor durumlarda sorumluluk alan daha olgun yetişkin bir sübjektiviteye dönüştürmez isek dünyamızı kurtarma, ekonomimizi

değiştirme ve sosyal sorunlar ve diğer zorluklarla baş edebilme hedefine varamayız.” ( 8) Bize göre mimarlığı yanında felsefe eğitimi görmüş olan Karatzis’in tam da Avrupa toplumundaki post modern düşünceyi değiştirme hedefini ortaya koyması çok yerindedir. Elbette bunlar AB’nin kurtuluşu önündeki acil görevler değildir ama bir strateji olarak böyle bir anlayışın baş göstermesi çok çarpıcıdır. İnsanların bireyselliklerinden kurtulması, kolektif bir anlayışa evrimleşmesi gereklidir. Artık eskinin gemisini kurtaran kaptan zihniyetinin günümüz dünyasında yerinin olmadığı anlaşılmalıdır. Dünyamız hiçbir şekilde böyle bir beklentiye yanıt verme olanağına sahip değildir. Avrupa insanı dünyanın en kalkınmış bölgesinde yaşıyor ve de gittiği yolun nasıl tıkandığını ilk görenlerden biri olmak sorumluluğu ile yüz yüzedir. O nedenle AB başka bir düşünce sistemi, başka bir kalkınma yönelişi içine girip insanlığa öncülük etmelidir. Onun çıkması gereken 21. Yüzyıl Sosyalizmi şimdi Latin Amerika’da çıkılandan daha farklıdır. Bu bilinçle yeni arayışlar yeni hedefler, perspektifler örmeli ona göre stratejiler belirlemelidir. Avrupa solu da sanırız Syriza deneyinden böyle sonuçlara doğru evrimleşme aşamasındadır. Ama daha yolun başında olduğu kesindir. Ama dünden de çok ileridedir. Alıntılar Dizini (1) One very simple, but radical, idea: to democratise Europe, Yanis Varoufakis’in Alex Sakalis ile söyleşisinden Open Democracy. 27 Ekim 2015 (2) European left debates a ‘Plan B’ against austerity, Liam Frenady. Green Left Weekly. 15 Ekim 2015 (3) Letter to the Italian Left, Oscar Lafontaine, 14 Ekim 2015 Socialist Project 2016 (4) ay. European left debates a ‘plan B’ (5) The dilemmas and Potentials of the Left: Learning from Syriza 2016 Socialist Register Andreas Karitzis (6) ay. The Dilemmas (7) ay. The Dilemmas (8) ay. The Dilemmas


SEÇIM ÖNCESI VE SONRASI SYRIZA: Ayşe TANSEVER

Syriza’nın değişik bir mantık yönelişi vardı. Syriza “halkı sahneye çıkarma” sözü temelinde kuruldu ve gelişti. Ayrıca bunu sosyal alanda çalışarak yapma sözü verdi. Yani sosyal hareketlere gidecek, onlardan öğrenecek ve yanlız teknokrat hiyerarşiyi değil aynı zamanda sosyal hareketlerden öğrendiklerini de dikkate alacaktı.

Ç

eviren notu: Yunan sol haftalık dergisi Epochi’de Pavlos Klavdianos’un Syriza kurucularından Michalis Spourdalakis’le yaptığı bir söyleşi yayınlandı. Michalis Spourdalakis Yunanistan’ın önde gelen politik bilim adamı ve şu anda Atina Üniversitesi’nde Ekonomi ve Politik Fakültesi dekanıdır. Söyleşi seçim öncesi yapıldı ve Kanada’lı iki tercüman tarafından İngilizce’ye çevrildi. Yazı Bullet ve Jacobin sitelerinde yayınlandı. Biz yer kıtlığı nedeniyle söyleşinin bazı kısımlarını çevirmeyi uygun bulduk. Yazının Syriza’nın iç sorunlarını, yanlışlarını, eksikliklerini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Ayşe Tansever (Klavdianos seçimlerin güçler dengesi ve politik sisteme bir değişiklik getirip getirmeyeceğini sorduktan sonra ikinci sorusunu yöneltiyor.) Syriza’nın seçimleri yapma çağrısı çok ciddi şekilde eleştirildi. Syriza çok ciddi bir program (Salonica (Selanik) Programı) sözü vererek seçimleri kazandı ve yeni bir politik strateji önerisi ile geri dönebilmek için halkın kararını sormak zorundaydı. Elbette çoğunluğu kaybettikleri için işin parlamento boyutu da vardı ama bu belirleyici değildir. Syriza’nın değişik bir mantık yönelişi vardı. Syriza “halkı sahneye çıkarma” sözü temelinde kuruldu ve gelişti. Ayrıca bunu sosyal alanda çalışarak yapma sözü verdi. Yani sosyal hareketlere gidecek, onlardan öğrenecek ve yanlız teknokrat hiyerarşiyi değil aynı zamanda sosyal hareketlerden öğrendiklerini de dikkate alacaktı. Dahası bu solun birliği çağrısının temel stratejisine dayanır. Herhangi birinin şu ya da bu ideoloji ya da parti zemini hareketinden gelmesi önemli değildi. Syriza çoğulcu bir şekilde “tüm solun birliğinden” söz ediyordu. ..........

Yani Syriza sosyal düzeyde ve bu programa dayalı olarak IMF, Avrupa Komisyonu ve Avupa Merkez Bankası ile uğraştı. Bu nedenle bir ayağı toplum ve sosyal hareketlerde diğeri ile de ciddi bir şekilde kurumlar, parlamento, belediyeler, sendikalar, kooperatifler, çeşitli halk hareketleri vs içinde var oldu. Böylece cunta sonrası yıllarından beri var olan başka bir mantık ile devleti yönetmeye çalıştı. Onun bu söylediğiniz mantığı yerine getirdiğine inanmak zor. Zaten seçim tahminlerindeki düşüşü bunu doğrulamıyor mu? Bu zayıflığın nedeni yukarıda anlattığım mantık ile 2012 seçimlerinde %27 oy aldıktan sonra ne yazık ki bu mantığı şekillendiren ve onunla çalışan en üst parti kadroları bile bu stratejinin önemini tam olarak anlamadılar. “Syriza yolunu” sağlamlaştırma doğrultusunda herhangi bir ne teorik ne de eğitimsel bir çalışma yapılmadı. Böylece 2012 sonrası Syriza yavaş yavaş “devlet işleri” ile uğraşmaya başladı ve “ne pahasına” olursa olsun iktidara tırmanmada acele etti. Meclis oyunlarına daha çok önem verdi ve sosyal alandaki işler rutinleşti. 2010 ya da 2011 yıllarındaki gibi topluma inisiyatif götürmeyi, yaratıcı olmayı bıraktı. Bu ilk 2012 konvensiyonunda ve daha açık bir şekilde 2013 kuruluş konferansında ortaya çıktı. Giderek sosyal alandan uzaklaştı, sadece “parti örgütlenme sorunlarına” daldı. Herhangi bir yaratıcılık ve ilham olmadan örgütün Syriza’nın bu stratejisini sürdürmesi ve desteklemesi olanaksızdı. 2012 seçimlerinden sonra bu eğilim daha da netleşti ve gelişti. Ama Syriza’nın iktidar olması için bir halk baskısı vardı. Bu eleştirel değerlendirme sadece liderliğin tercih eksikliğine indirgenemez aynı zamanda

sosyal dinamik ve politik zorunluluğun yarattığı gerçek baskı ve ihtiyaçlara verilen tepkidir. Onun iktidar olmasını isteyen halk sınıflarının da “seferberliğidir”. Sonuçta Syriza’nın örgütsel sorunlarına yanıt verilemedi, parti stratejisinin daha iyi sağlamlaştırılması için yeni duruma yönelik uyarlanmalar yapılamadı. Aynı zamanda ülke içindeki eylemleri ve uluslararası ortamı algılamada Syriza’nın bir dizi saflıkları oldu. Eğer Avrupa’ya gider görüşlerimizi iyi, anlaşılır bir şekilde belgelersek bu duyulur ve “kurumlar” bize hak verir. Ama “kurumlar” yeni liberal mantık ve çok katı, esnemez çıkarlarla doludur. Bu korkunç bir yanılgıydı ve görüşmeleri kesin bir şekilde etkiledi. Yunanistan’ın içindeki temel saflık partinin kendisi ile bağlantılıdır. Seçmenin etkisi giderek arttığı için liderlik canlı, demokratik, katılımcı bir partinin sanki pek de gerekli olmadığını düşünmeye başladı. Teorik çalışma ihmal edildi ve iktidar olununca zamanla iç güçler dengesinin de zaten yavaş yavaş kendiliğinden değişeceği düşünüldü. Bu ilkel görüşün temeli iktidar ve devlet kavramlarının bir araç olarak görülmesidir. Ve bu görüş başka amaçlara hizmet eden bazı üst düzey kamu yönetimindeki kişilere tolerans gösterilmesine ya da Syriza ile sosyal ittifak yapmaya hizmet edecekler yerine başka çıkarları olan teknokratların göreve alınmasına yol açtı. Syriza’nın aklında bunlarla ittifak olmalıdır. Ne kadar yavaş olsa da güçler dengesini değiştirmek için yapısal reformlarla bu güçlendirilmeli ve daha geniş bir sosyal değişimin yolu açılmalıdır. Syriza sosyal ittifakının içinde sadece işçiler, işsizler vs yoktur küçük esnaf, tüccar, aydınlar da bulunur. Syriza çeşitli yapısal reformlarla yavaş yavaş bu kesimlerle de ittifak yapmayı aklına koymalıdır. Daha geniş bir sosyal değişime kapı açmalıdır.


BAŞKA BIR GÜN IÇIN MÜCADELE Bir iktidar olalım her şey hallolacak düşüncesi açıkça enstrümantal bir görüştür. Aynen öyle! Radikal ve “yeniden yaratıcı” solun teorik başarılarına rağmen Syriza hükümeti var olan bu enstrümantal mantığa karşı durmadı. Tam bir saflık gösterdi. Ve böylece iktidar duvara çarptı. Sol iktidar beklenenden daha yetersiz kaldı. Böylece Memorandum’un sınırlamalarına rağmen onun pek dokunmadığı alanlarda iktidar gerektiği gibi verimli olamadı demek bana göre doğrudur. .......... Öyleyse bu durumda hangi temelde politik bir düzelme başarılabilir? En başta Syriza radikal ve yeniden yaratıcı sol olarak çoğulculuğunu kanıtlamalıdır. Parti ve hükümet kanadı 7 aylık deneyden dersler çıkartmalıdır. İkinci olarak seçilenler bunu başarmalıdır. Üçüncü olarak devleti yönetmek için iktidar olmanın değerini bilmeliyiz. “Bu iş çok zor, devleti yönetmekten vazgeçiyorum” denemez. Çünkü solun tabanındaki sınıfların güçlenmesi, kurumları ve ilişkilerini devlet merkezli durumdan sosyal merkezli hale getirmek için devlet kaynakları anahtardır. Onları yaratıcı bir şekilde yönetmelidir. Başka bir şey daha yapılmalıdır ve sanırım Syriza bunu belli ölçülerde yapıyor ama borç görüşmelerinin önemini ve buna bağlı olarak sosyal sektöre yatırımı daha ciddiye almalıdır. Bunu yapıyor ve alt sınıflara umut verecek olan budur. Aynı zamanda pek de demokratik olmayan Syriza işleyişi düzeltilmelidir. Umut kaybeden, yorgun yığınlarla tekrar bağlar kurulmalıdır. ............ Syriza sosyal yönelişli bir politik güçtür; bu açıktır ve zorlanan anlaşmayla bunun kaybedildiğine inananlar hatalıdır... Bu tartışmaların altını çizmeye çalıştığı bu özelikler ışığında

Syriza’nın ortaya çıkan eksiklikleri nelerdir? Evet, Syriza stratejisini sistemleştirmeli, yeniden yakalamalı, geliştirmeli, yenilemeliyiz. Gerçekten anti-liberal, anti-kapitalist olmalıyız. Bu yapılmadı ve yapılmalıdır. Bu konuda yaratıcı olmalıyız... Bütün bunları tartışmalı ve yöntemler bulmalı, harekete geçmeliyiz. . . . Bu sorunlar Syriza’nın içinden Halk Birliği Partisi’nin çıkmasına yol açmadı mı? Bu ayrılanların da devlete bir araç mantığı ile yaklaştığını hatırlatmak isterim. Ayrıca bunlar da sosyal denetimi tam anlamadılar. Bugün radikal ve yeniden yaratıcı solun temel başarısı sosyalizmi devlet kontrolü değil sosyal kontrol olarak anlamaktır. Bunlar bunu da anlamıyorlar. Üçüncü unsurda bu eğilim dayanışma ağları ve sosyal hareketlerin önemini tam olarak anlayamadı ve gerçekte katılımı reddetme yolunu seçtiler. Bir karmaşa vardı çünkü dayanışmayı bir yardım kurumu olarak düşündüler. Bu durumda parti programındaki kelimeler parti içindeki farklı eğilimlerce farklı olarak algılandı ve bu birçok yanlış anlaşılmaya yol açtı ama gerçekte teorik ve politik tartışmalarda ilkeler yoktu. Parti içindeki “federal” yapı yardımcı olmadı. Bunlar sonuçta küçük ya da büyük ağlar hatta hareketler, parti içinde parti olarak çalıştılar ve ortak bir anlayışa izin vermediler. Tepeden alınan kararlar ile her şeyin çözüleceği sanıldı. Bu çok yorucu bir iş ve fonksiyonel, canlı bir parti gerektirir. ......... Buna bir şey daha eklemek isterim. Eğer iktidarı

bir araç olarak görmüyorsanız o zaman kimse inisiyatif alıp ne birilerini istifaya zorlar ne de soldan iktidarın altını kazır. Yani eğer ben iktidar isem bildiğimi yaparım demektir. Ya da bunun aksi. Ben hükümette kalamam çünkü politik projemin hepsini yerine getiremiyorum öyleyse ayrılıyorum. Sonuçta bu iki unsur da aynı noktada karşı karşıya geldi. Yalnız ülkede değil Avrupa’daki gerçek sosyal ve politik güçler dengesinde ne yapacağınızı temellendirmeden devlet yönetimini ve iktidarı iki taraftan da eleştirebilir misiniz? Solun tarihinden tek bir ülkede sosyal değişimin sağlanamayacağını biliyoruz. Hele bu küresel kapitalist kaynaşmada ve AB’nin içindeki kurumsallaşmış kapitalist dinamikte bu yapılamaz. Bu nedenlerle hükümetten ayrılınmaz. 2006’daki gibi, ki o zamanlar ne yaptığımızı tam bilmiyorduk, “Syriza yolunda” tekrar işe koyulacağız, partiyi tekrar inşa edeceğiz. Bunun dışındaki her şey kolektivite istemeyen postdemokratik akımlardır. Ve devlet yönetmeyi az çok bir iş yeri işletme gibi görmektedirler. Syriza içinde eğer doğru kullanılırsa gelişmeye yol açabilecek kaynaklar vardır ve başarı sağlanabilir. Seçimlerde en iyi sonuç bu pozitif görüşün temelinin atılmasıdır.


DEVRİMCİ KİŞİLİK VE DURUŞ Halkla İlişkiler

Bahar EKİNCİ

Bizler halkları peşinden ‘sürükleyen’ kişiler olmayacağız. Onların kendi pratiğinden öğrendiği, bilinç oluşturduğu taktiklerin yürütücüsü, öz örgütlerin kurucusu olacağız. Her şeyi bizim bildiğimiz onların hiçbir şey bilmeyip bizden öğreneceği yaklaşımı son derece yanlıştır zaten sonuç da vermez.

D

evrimci devrimin öncü gücüdür. Her şeyiyle, kişiliği, duruşu ve yaklaşımıyla kurulmak istenen düzenin, yaratılmak istenen insanın prototipidir. Halka yaklaşım da bu anlamda önemlidir. Bu konuda yaşanan en belirgin sorun kendini bir yere koyan halka nesne muamelesi yapan yaklaşımdır. Bizler devrimin öncüsüyüz ama bu işi tek başımıza yapmayacağız. Mecbur olduğumuz için değil öyle olması gerektiği için halklar devrim yapacak. Hele program ve stratejimizi benimsemişsek bu daha iyi anlaşılır. Bizler halkları peşinden ‘sürükleyen’ kişiler olmayacağız. Onların kendi pratiğinden öğrendiği, bilinç oluşturduğu taktiklerin yürütücüsü, öz örgütlerin kurucusu olacağız. Her şeyi bizim bildiğimiz onların hiçbir şey bilmeyip bizden öğreneceği yaklaşımı son derece yanlıştır zaten sonuç da vermez. İrademizi, gücümüzü onlar adına karar vermek için değil onların karar verebileceği, irade olabileceği mücadele yöntemlerini geliştirmek için kullanacağız. Tabii ki biz önde buzkıran görevi göreceğiz, gerektiğinde bedel ödemekten kaçınmayacağız. Kitle kuyrukçusu olmayacağız. Bahsedilen “halk ne derse doğrudur” yaklaşımına son derece uzaktır. Devrimciler halkın hizmetkarıdır ama örgütlü halkın hizmetkarıdır. Halkın her alanda öz örgütlerini kurarak kapitalizme, üretim alanından sosyal ve siyasal alana alternatifler kurulmasının öncülüğünü yapacağız. 21.yy sosyalizmi deneyimi bu anlamda bize zengin pratik deneyimler sunmaktadır. Böyle yaklaşınca kitlelerin ‘kafalanması’ gereken yığınlar olmadığını anlayacağız. Mesela 3. dönem stratejik yaklaşımımızın ilk ortaya konduğu yıllarda bir mahallede ortaya konan çalışma örnek verilebilir. Mahallede yaşanan yozlaşmaya karşı gençlerin

inisiyatif geliştirmesi için kurulan gençlik meclisi yapılan tartışmalar sonunda mahallesinde devriye atma kararı aldı. Öneri meclise yeni katılan genç bir arkadaştan gelmişti. Şimdi başka siyasetlerin de ellerine yüzlerine bulaştırarak kullandığı bu taktik bundan 18 yıl önce genç bir arkadaşın önerisiyle başlatılmıştı. Başka bir mahallede yozlaşmanın merkezi işlevi gören bazı internet kafelere nasıl yönelelim tartışması yapan gençlik meclisinde yine yeni bir arkadaşın önerisiyle uyarıları dikkate almayan kafe sahiplerinin işyerleri üzerlerine kilitlenmişti. Halktan öğrenme yaklaşımını hiç kaybetmeyeceğiz. Aslında onlar bazen her şeyin farkındadır ama adım atacak iradeleri ve güvenleri yoktur. İrade ve güven kazanmalarını sağlayacak umut oluşturacak yaklaşımlar geliştireceğiz. Faaliyet alanımızdaki dinamikleri çok iyi tanımamız gerekir. Ezbere yaklaşımlardan uzak durmamız için bu zorunludur. Bu alanda yaşayan insanlar ne yer, ne içer, ne düşünür, ana çelişkileri nedir, çok iyi hakim olmalıyız. Hariçten gazel okuyarak örgütlenilemediğini Türkiye Devrimci Hareketinin geçmiş deneyimlerinden çok iyi öğrenmiş olmalıyız. İnsanları anlamak için çok iyi birer dinleyici olacağız. İlişkilerimizde sürekli bizim konuştuğumuz, bildiğimiz doğruları dikte etmeye çalıştığımız yaklaşım sonuç vermez. İnsanların sıkıntıları anlayabilmek, çelişkileri çözebilmek için öncelikle dinlemeliyiz, anlamalıyız. Teorik bilgilerimizi uygulayabilmek için pratikte yaşanan somutluğu çözebilmemiz gerekir. Bunun en iyi yolu da mümkün olduğunca çok insanla temas etmek, gözlemlemek ve dinlemektir. Böylelikle pratik yaklaşımlarımız sürekli teorimizden beslenirken teorik yaklaşımlarımızda pratikten beslenecektir. İnsan sevgisinden yoksun biri devrimci olamaz. Halkın

dertlerini, sıkıntılarını içinde hissedemeden bu iş layıkıyla yapılamaz. Onların derdini kendi derdiymiş gibi içselleştirmeden kuracağımız ilişkiler yapay ve yüzeysel olur. Bu yaklaşımın bir ucunda da olur olmaz durumlarda halkın hamallığını yapmak vardır. Amaçsızca bizden her isteneni yapmak da affedersiniz halk yalakalığıdır. “İyi çocuklar” olmaktan bahsetmiyoruz. Devrimci, halkın her sorununu, çelişkisini onların kendi iradesiyle çözebileceği mekanizmaları oluşturmalıdır. Bu oluşum sürecinde göstereceğimiz çaba hamallık değildir. Ama her başları sıkışınca biz koşar, onların kendi inisiyatiflerinin önünü açmazsak beyhude çaba harcamış oluruz. Buna yine pratik bir örnek verebiliriz. Bir mahallemizde yaşayan esnaf ve mahalle halkı uyuşturucu satıcısı unsurları ve onlara yataklık eden bir internet kafeyi bize şikayet etmişti. Şikayet edenlerin talebi bu unsurların uzaklaştırılması ve kafe sahibinin uyarılmasıydı. Bunları yapmak kolay ve zahmetsiz bir işti bizim için. Ama biz halkın sürece katılımını önemsedik ve bahsi geçen yerde 1 haftalık bir “yozlaşmaya karşı nöbet çadırı” kurduk. Buradaki amaç yozlaşmaya karşı mücadeleye halkı katmaktı. Çadırda bizimle birlikte sabahlayandan bir saatliğine ziyarete gelen ya da çorba getirene geniş bir kesim bu eyleme katıldı. Uyuşturucu satıcıları da mahalle gençliğinin de katılımıyla atılan devriyeler ve tutulan nöbet sonunda kendi iradesi ile çadıra teslim oldu. İnternet kafe sahibi de halktan katılımla oluşturulan mahkemeye çağrıldı. Suçlu bulundu ve kafesini 2 hafta süreyle kapatma cezası aldı. Tüm bunlar örgütlenirken geniş kesimlerin katılımı ve inisiyatif alması azami oranda gözetildi. Mesela biz aslımda kafenin süresiz kapatılmasını istedik ama kurulan mahkeme başka türlü karar verdi. Yazının devamı bir sonraki sayıda...


SEYIR BOYUNCA SIZI ABLUKA ALTINA ALAN BIR FILM: “ABLUKA”

E

min Alper’in hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği Abluka, Türkiye sinema tarihimizdeki önemli politik filmlerden biri olmaya aday. Senarist ve yönetmen Emin Alper’i tanımak önemli. Alper, 1974 yılında Konya’da doğar, Ankara Fen Lisesi’nden mezun olur, Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünü kazanır ama mühendislik okumak istemez, iktisat ve tarih okur. Üniversite yıllarında sanat yapmaya yönelir, sinema kulübü çalışmalarına katılır. “Modern Türkiye Tarihi” üzerine doktora yapar. Şu an ise sinemacılığının yanı sıra İTÜ’de öğretim görevlisidir ve İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde Dünya Tarihi, Modernitenin Oluşumu gibi konularda dersler vermektedir. Emin Alper, kendinden önceki sinemacılardan etkilense, feyiz alsa da, röportajlarda “ben daha politik bir sinemaya doğru gideceğim” diyerek farkını ortaya koyar. İlk filmi Tepenin Ardı’nı 2012 yılında çeker. Ulusal ve uluslararası önemli ödüller kazanır. Memleketi Ermenek’te çektiği bir hikâye üzerinden, Kürt meselesine (sebebi bilinmeyen bir savaşı -tepenin ardında görünmeyen Yörüklerle girilen savaşı- işleyerek), öteki, düşman yaratma algısına ve erkekliğe dair alenen değil ama metaforlarla sözünü söyler. Küçük bütçeyle çekmek zorunda kaldığı daha ilk filminde sinemasal yolunu ortaya koyan ve başarı yakalayan Emin Alper’in ikinci filmi üç yıl sonra yaptığı Abluka olur. Bir buçuk yıllık bir emek ve çok yoğun bir çalışma sonucunda ikinci uzun metrajlı filmi Abluka, 2015 yılında tamamlandı. Şimdilik 72. Venedik Film Festivali’nde jüri özel ödülü, Adana Altın Koza’da ise en iyi film ödüllerini

kazandı. Abluka filminin hikayesini daha ilk filmini çekmeden kafasında oluşturan Alper, hikayenin daha büyük bir bütçeye ihtiyaç duymasından dolayı filmi çekemez. Herhalde ilk filmindeki kazandığı ödüllerin referansıyla daha kapsamlı film projesine girişebilen yönetmenimizin bu farkını hissediyoruz Abluka’da. Tepenin Ardı’na göre daha zorlayıcı, emek ve donanım gerekli sahneleri, görüntüleri var filmin. Gerçekten anlatılmak istenen hikaye, hikayenin sertliği, izleyenlerde yaratacağı gerilim için daha kapsamlı bir işe girişilmesi gerekiyordu. Emin Alper buradan alnının akıyla çıkabilmiş. Filmin basın tanıtımındaki sunulan konusu şöyle ifade edilmiş: “20 yıl hapis yattıktan sonra, Kadir şartlı tahliye olur. İstanbul büyük bir siyasal karmaşa içindedir, polis ise failleri yakalamak için önlemlerini her geçen gün arttırmaktadır. Emniyette yüksek bir mevkide olan Hamza, şartlı tahliye karşılığında Kadir’e bir iş bulmasında yardımcı olur. Kadir bir çöp toplayıcısı gibi çalışarak gecekondu mahallelerinde muhbirlik yapmaya başlar. Çöplerde bomba yapım malzemeleri olup olmadığını araştırmakta, buna göre istihbarat bilgisi üretmektedir. Kadir, kardeşi Ahmet’i çalıştığı mahallelerden birinde bulur. Ahmet ise belediyede sokak köpeklerinin itlafından sorumlu birimde çalışmaktadır. Ahmet, Kadir’in yakın bir abi-kardeş ilişkisi kurmak için çabalarını karşılıksız bırakır. Ahmet’in mesafeli tutumu, Kadir’i çeşitli komplo teorileri üretmeye yöneltir...” Olayların hangi zaman ve mekanda geçtiğinin belirsiz olduğu filmde, baskıcı; otoriter, karanlık bir atmosferin içindeki bireyin yaşadığı veya yarattığı ab-

luka anlatılıyor. Karanlık, soğuk, puslu, boğucu bir kışın ortasında geçiyor olaylar. Etrafı gökdelenlerle çevrili bir gecekondu mahallesi “terör olayları” nedeniyle güvenlik ablukası altındadır. Bu abluka altındaki iki kardeşin içine düştükleri psikolojik gerilim film boyunca derinleşir, giderek içinden çıkılmaz bir sona varır. İşlediği içerik, bir sinema filminde ağır bir tempoya yol açabilir, filmi izlenilmesi, anlaşılması zor bir seyre dönüştürebilirdi fakat yine senaryosu ve kurgusuyla buradan da başarıyla çıkmış. Emin Alper’in, Venedik Film Festivali’nde ödül alması ise coğrafyamızda çok alışık olduğumuz devletin bize özgü terör algıları yaratması, bize özgü baskı mekanizmaları kurması ve bizim insanımızın reflekslerinin uluslararası mecrada anlaşılır kıldığının göstergesi. *Bir tek sevgili Uğur Vardan (görüşlerine çok değer verdiğimiz) röportajında Emin Alper’e bir yönüyle dokunduruyor sanki. Daha direk sözünü söyleyeceği filmlere çağırıyor. Son sözümüzü söylersek; Emin Alper röportajlarında 1990’ların yarattığı etkiyle filmi tasarladığını, 2000’li yıllarda hikayeyi oluşturduğunu ifade ediyor ve filmin gösterime girdiğinde ise anlatılanların güncel kalıp kalmayacağından emin olmadığını ama bugün yaşanan gelişmeler in daha sert

Fatma iNCE

ve yoğun olduğunu ifade ediyor. Cizre ve Nusaybin’de yaşanan devlet kuşatması ve katliamlar daha yeni bitti derken şu an Silvan’da büyük devlet kuşatması ve baskısı yaşanıyor. Ankara katliamının 40. gününe giriyoruz. Yarın ise daha ne yaşayacağımızı bilmiyoruz ama filmin güncelliği bir yana, bugünleri yaşayan kuşaklardan yarına kalabilenler daha nice “Abluka” filmleri yaratacaklardır… *Uğur Vardan’ın Emin Alper’e sorduğu soru: ‘Tepenin Ardı’ metaforlarla örülüydü, ‘Abluka’yı da yine kimi metaforlar sarıp sarmalanıyor. Bu bağlamda metaforlardan azade, direkt olarak kaleye giden bir Emin Alper filmini ne zaman izleyeceğiz? (http://www.hurriyet.com. tr/abluka-filminin-yonetmeniemin-alper-karanlik-donemler-bizim-gercegimiz-40011073)


Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Aralık 2015 38. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Aralık 2015 38. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement