Page 1

Başkanlığa Geçit Yok, Yeni Yaşam İçin Oylar HDP’ye! Ekonomi Politikaları Açısından Seçimler: Neoliberalizme Saldırın Fiyatı: 2 TL

www.sodap.org

MAYIS / HAZİRAN 2015 YIL: 5 SAYI 33

İSYANLARIMIZ BULUŞUYOR!

UMUTLAR BÜYÜYOR! BARAJLAR YIKILIYOR!

Röportaj: İstanbul 1. Bölge Mv. Adayı Serpil Kemalbay HDP’nin Dindar Adayları ve Alevilerin Yolu Nerede Kesişir? İştebrak Katliamı ve 7 Haziran Seçimleri Röportaj: İstanbul 2. Bölge Mv. Adayı Turgut Öker Seçimler Röportaj: Tekirdağ Mv. Adayları Lokman Tekin ve Elif Güler Kadınlar Ne İster? Pardon, Çok Kısa Bi Anketim Vardı Ama Ezilmemek İçin Direneceğiz Röportaj: Kocaeli Mv. Adayı Sevda Özer Yardımlar ve Koşulsuz Temel Gelir Röportaj: İstanbul 3. Bölge Mv. Adayı Beyza Üstün


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

GELECEĞİ ELLERİMİZE ALMAK ARTIK HAYAL DEĞİL!

Umudu Büyütme Geleceği Kurma Mücadelesinde Bayrağınız En Önde!

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 5, Sayı: 33 Mayıs / Haziran 2015 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 infosodap@gmail.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Tarihi günlerden geçiyoruz. Sultan olma sevdalısı bir “cumhurbaşkanımız” var. Bizim vergilerimizle şehir şehir, meydan meydan gezip AKP mitingi yapıyor, 400 vekil istiyor. Alenen kendi yasalarını bile ihlal ediyorlar. İşledikleri suçların vebalini ödemekten o kadar korkuyorlar ki her geçen gün saldırganlaşıyor, ayarsızlaşıyorlar. İktidarlarını korumak uğruna ülkeyi, bölgenin içindeki karanlığa çekmekten imtina etmiyorlar. Şengal’deki katliamın, Kobane’deki saldırının ardından İştebrak’taki katliamda da suç ortaklıkları gün gibi ortadadır. 1 Mayıs’ta Taksim’de kutlattırmayacağız inadı yüzünden İstanbul’da fiilen olağanüstü hal ilan edildi. 300’ü aşkın gözaltı gerçekleşti, 20 kişi keyfi bir şekilde tutuklandı. Gezi’nin tekrarlanması korkusu AKP’nin saçmalama sınırlarını zorlamasına neden oluyor. Tüm baskı ve yasaklama ve “provokasyon” korkutmalarına rağmen binlerce kişi 1 Mayıs’ta sokaklardaydı. AKP’nin kendini garantiye almak, kitlelerin ayağını sokaktan kesmek, seçimlerden tekrar galip çıkmak için Ağrı’da gerçekleştirmeye çalıştığı provokasyon, Kürt halkının bilinçli yaklaşımıyla boşa çıkarıldı. Üstleri tarafından bilinçli bir şekilde ölsünler diye yaralı bir şekilde terkedilen 15 askeri; halk, kendi çocuklarını öldürmek için orada olduklarını bile bile, süreç sekteye uğramasın, provokasyon hayat bulmasın diye sırtında taşıyarak kurtardı. AKP yapmak istediğini eline yüzüne bulaştırdı. Planları, örgütlü ve bilinçli halk gerçeğine çarpıp paramparça oldu. Bölgede gerilimleri kaşımak için Roboski’de katır öldürme, Medya Savunma Alanları’na dönük tacizkar hareketlerle şansını denemeye devam ediyor. Ama boşuna, rüzgar döndü bir kere! Halkların isyanının buluşma kanalı açılmıştır. Gezi’den Kobane’ye kurulmaya çalışılan köprünün adı şimdi HDP’dir. HDP, sadece AKP’yi geriletmenin, Tayyip’i başkan yaptırmamanın adresi değildir. Ondan daha fazlasıdır. Ezilen, dışlanan, sömürülen tüm toplumsal kesimlerin farklılıklarıyla buluşma adresidir. Geleceğin bugünden yarına kurulması için olağanüstü bir şanstır. Seçimden hemen önce çıkan bu sayımızı seçim özel sayısı kıvamında sunuyoruz. Bir sonraki sefere zaferin çoşkusuyla geleceğin inşası için yapacaklarımızı tartıştığımız bir sayı sunma dileğiyle...


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

BAŞKANLIĞA GEÇİT YOK! YENİ YAŞAM İÇİN OYLAR HDP’YE!

7

Haziran 2015 seçimlerinin Türkiye halklarının geleceği açısından çok önemli bir dönüm noktası olacağı şimdiden kesinleşmiş durumda. 7 Haziran akşamı eğer AKP 330 ve daha fazla milletvekili çıkarma şansına kavuşursa, Türkiye’de başkanlık sistemine, yani Türk tipi faşizme giden yol açılmış olacak. Erdoğan’ın mutlak iktidara sahip olacağı bir devlet yapısı, içerde halkların nefes alamayacağı koyu bir baskı rejimi, dışarda ise sürekli yeni çatışmalar üreten mezhepçi bir politikanın hâkimiyeti anlamına gelecek.

Bu yüzden HDP’nin seçim başarısı sadece başkanlık sistemine gidişi engellemekle kalmayacak Türkiye soluna da yeni bir soluk katacaktır. HDP, 12 Eylül faşizminin baskısıyla geniş halk kesimlerinden kopan sosyalist solun yeniden halkla buluşması için paha biçilmez bir fırsat olarak görülmelidir. HDP, Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye’nin batısındaki demokratik güçlerin geniş bir ittifakı olarak 7 Haziran seçimlerine giriyor.

Bu kâbus tablosunu engellemenin tek bir yolu var, o da AKP’nin mecliste elde edeceği sandalye sayısını olabildiğince azaltmak. Ve bunu başarmanın da tek bir yolu var; HDP’nin yüzde 10 barajını aşarak meclise girmesi. Bu yüzden Türkiye’nin kaderi HDP’nin seçim başarısına bağlanmış durumda. Bu matematiksel gerçek, 12 Eylül generallerinin getirdiği yüzde 10 barajının tam sınırında olan HDP’yi, 2015 seçimlerinin kilit partisi durumuna getirdi. Ya HDP olmadığı bir meclis ve başkanlık sistemi ya da HDP’nin barajı aşarak Tayyip Erdoğan’ı başkanlığını engellemesi, hatta belki de AKP’nin tek başına hükümet kurmasının önüne geçmesi. Bu iki ihtimal çok farklı iki Türkiye tablosu ortaya çıkaracaktır. HDP elbette sadece AKP’yi geriletmek üzere ehveni şer oy verilecek bir parti değil. HDP’nin programı ve ufku AKP faşizmini geriletmenin çok ötesinde. HDP bugün Türkiye toplumunun önüne güncel ve gerçekçi bir sol program koyuyor. Bu topraklar üzerinde insanca bir yaşam inşa etmenin ilk adımlarının neler olabileceğini gösteriyor.

HDP’nin barajları yıktığı bir Türkiye’de demokratikleşme yolunda dev bir adım atılmış olacak, 8 Haziran’dan itibaren kadınlar, gençler, işçiler, yoksullar ve tüm ezilenler kendilerini iktidar karşısında çok daha güçlü hissedeceklerdir. HDP’nin güçlü bir şekilde meclise temsil edildiği bir Türkiye, yıllardır özlediğimiz onurlu barışa her zamankinden daha yakın olacaktır. Barajları aşıp gelen HDP, bu topraklardaki tüm halkların ve inançların özgürce ve eşitçe yaşayabilmesinin güvencesi olacaktır. HDP’nin seçim başarısı Türkiye’yi özgürlükçü laik çizgiye biraz daha yaklaştıracaktır. 7 Haziran’da HDP’nin kazanacağı zafer tüm Ortadoğu halkları için yeni bir yaşamın tohumlarının atılması anlamına gelecektir.

Bu demokratik ittifak kadın mücadelesinden ekoloji hareketlerine, emek hareketinden gençlik mücadelesine, Alevi hareketinden Kürt özgürlük hareketine, LGBTİ hareketinden kentsel mücadelelere Türkiye’nin tüm mücadele dinamiklerini kendi bünyesinde birleştiriyor. HDP sadece güncel mücadeleleri bünyesinde birleştirmekle kalmıyor, düzene karşı verilmiş mücadelelerin tarihine de sahip çıkıyor. HDP köklerini Nurhak’tan, Kızıldere’den, Diyarbakır Cezaevi’nden, Beyazıt Meydanı’nda asılan yiğit Ermeni devrimci Paramaz’dan, idam sehpalarını tekmeleyen Seyit Rızalardan, Deniz Gezmişlerden alıyor.

Ancak bütün bunları gerçekleşebilmesi için hepimize büyük sorumluluk düşüyor. 7 Haziran’a kadar HDP’nin zaferi için canla başla çalışmalı, belki de barajı sadece bir oyla geçeceğimizi düşünerek tüm ilişki ağımızı sandıkta HDP’ye yönlendirmeyi başarmalıyız.

HDP sadece güncel mücadeleleri bünyesinde birleştirmekle kalmıyor, düzene karşı verilmiş mücadelelerin tarihine de sahip çıkıyor. HDP köklerini Nurhak’tan, Kızıldere’den, Diyarbakır Cezaevi’nden, Beyazıt Meydanı’nda asılan yiğit Ermeni devrimci Paramaz’dan, idam sehpalarını tekmeleyen Seyit Rızalardan, Deniz Gezmişlerden alıyor.

Faşizmle özgürlük arasında yüzde 10 barajının diktiği kalın bir duvar var. Ancak bu duvar hiç bu kadar incelmemişti. Şimdi var gücümüzle duvarı tekmelemenin zamandır. Barajı yıkacağız! Başkanlığa geçit vermeyeceğiz! Özgür ve güvenceli bir yaşam için oylar HDP’ye! Oylar Biz’lere, Oylar Büyük İnsanlığa!

3


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

EKONOMİ POLİTİKALARI AÇISINDAN SEÇİMLER: NEOLİBERALİZME SALDIRIN! M. Sinan MERT

2015

seçimleri ekonomik gelişmeler açısından da oldukça önemli bir momentte gerçekleşiyor. 2002 seçimlerinde AKP, 2001 krizinin yarattığı çöküşün sonuçlarının yarattığı yol temizliği sonrasında iktidar geldi. 2002-2007 yıllarındaki kriz sonrası toparlanma konjonktürünün yarattığı olanaklardan faydalandı. Küresel likidite bolluğunun ülkeye yansıması genel olarak ucuz ve bol dış kaynaklar olmuştu. Ülkeye akan bu dış kaynaklar, borçlanma aracılığıyla hane halkları gelir ve giderlerinde artış olarak yansıyınca oluşan refah artışı algısı AKP’nin ekonomik “başarısı”nın maddi temelini oluşturdu. AKP, bu süreçte en büyük seçim başarısızlığını 2009 yerel seçimlerinde yaşadı ki bu da büyük 2008 küresel krizinin bir yansıması olarak okundu. 2009 sonrasında hızlı toparlanma ve 2 yıl üst üste %8’in üzerinde yaşanan büyüme 2010 referandumu ve 12 Haziran 2011 seçimlerindeki AKP başarısını açıklayan sonuçlar ortaya çıkardı. İnşaat sektörünün canlandırılması ve Arap Baharı sürecinde Ortadoğu sermayesi için güvenli sığınılacak liman olarak algılanma avantajı ekonomik faaliyete görece bir canlılık olarak yansıdı. Fakat son üç yıldır ekonomide ciddi bir yavaşlama eğilimi olduğu ortada. Büyüme rakamları AKP döneminin 2008 hariç tutulursa en düşük seviyesine oturmuş durumda. Özellikle 2014 yılında yaşanan duraklama bir çok açıdan alarm zillerinin çalmasına yol açacak seviyede. 2009 sonrasında hızla azalan ve %10’un altında sabit-

4

lenen işsizlik oranı en son TÜİK verilerine göre bile %11. 3 seviyesine çıkarak rekor seviyeye ulaştı. Genç işsizlik oranı yeniden %20’lere ulaştı. Büyüme sürecini finanse eden ucuz dış kaynaklara ulaşma imkânları giderek daralıyor. Özellikle ABD sonrasında AB alanından da ekonomik verilerin görece düzelme sağlaması ABD ve AB Merkez Bankaları’nın uyguladığı finansal genişleme politikalarının sekteye uğraması anlamına geliyor. Özellikle yıl sonuna doğru FED faizlerinin yükselmesine dair beklentiler Türkiye benzeri ülkeler de ciddi kırılganlıklara yol açıyor. İç pi-

yasalardaki talep yetersizliğini faizleri düşürerek aşmaya çalışan Erdoğan, yabancı sermayenin finansal gelirlerini tehdit ettiği için Merkez Bankaları’nın temel ödevi haline gelen enflasyon hedeflemesi engeli ile karşı kalıyor. Türkiye şu anda bile dünyada en yüksek enflasyon oranına sahip 7. ülke durumunda. Enflasyon, artık yoksulların gelirlerini daha fazla budadığı için değil ama yerli paraya geçip ülkede finansal gelir peşinde koşan yabancı sermayenin gelirlerini güvence altına almak için sınırlandırılmaya çalışılıyor. Özellikle gıda fiyatlarında yaşanan yükseliş, bugün CHP tarafından da bir tür kurtarıcı olarak lanse edilen Kemal Derviş’in planlamasına uygun olarak AKP tarafından da sür-

dürülen tarımsal politikaların bir sonucu olarak okunmalı. Üretim maliyeti 0.8 lira olan patates, üreticiden 1.6 liraya çıkmasına rağmen tüketiciye ulaşana kadar 4 liraya ulaşıyor. Kısa bir süre öncesine kadar yoksulların temel gıdası olan, tarihte kıtlığının İrlanda’da kitlesel ölümlere yol açtığı patates artık lüks tüketim ürünü haline gelmeye başladı. Yine aynı şekilde et fiyatları da yıl başından bu yana %35 artarak asgari ücretliye ilk altı ay için yapılan zammı 6’ya katladı. Et fiyatları son bir ayda dünya ortalamasından iki kat fazla arttı. Gıda fiyatlarında, su, elektrik ve

doğalgaz faturalarında gözlenen önemli artışlar vatandaşın ekonominin gidişi ile algısını doğrudan etkileyecek seviyede. Çoğu dönemde akademisyenlerin ekonomi politikaları ile ilgili yaptığı eleştiriler ne kadar gerçekliğe dayansa bile halka yansımaları genel olarak çok olumsuz olmayınca karşılık bulmayabiliyordu. Fakat şu aşamada hem artan işsizlik, hem artık döndürülmesi neredeyse imkansız hale gelen borçluluk hem de artan gıda fiyatları, alt ve orta gelir sahibi hanelerin etkisini doğrudan hissettiği sonuçlar üretiyor. Bu tablonun seçim sonuçlarına önemli yansıması olacaktır. Malum 7 Mayıs’ta İngiltere’de yapılan seçimleri Muhafazakar Parti, oylarını ve sandalye sayısını önemli oran-

da arttırarak kazandı. 2008 krizinin sonuçlarını en yıkıcı biçimlerde yaşandığı İngiltere’de pek de sevilmeyen iktidarın oylarını arttırması genel olarak sürpriz olarak yorumlandı. Sonuçları değerlendiren Keynesçi iktisatçı Krugman yaptığı değerlendirmede, seçmen algısını belirleyen temel olgunun iktidarın döneminin tümünü kapsayan bir değerlendirmeden ziyade son 6 aylık performansı olduğunun altını çizmekteydi. AKP’nin performasına da bu açıdan bakarsak son dönemde yaşanan gelişmelerin parti için faturasının ağır olması beklenebilir. Böylesi bir değerlendirme aslında AKP’nin ve özellikle de Erdoğan’ın seçim tartışmalarını mümkün mertebe din eksenli konularda neden tutmaya çalıştığının bir açıklaması olarak da okunabilir. Sadece ekonominin genel göstergeleri açısından değil ama aynı zamanda halkın genel yaşam koşullarını bire bir etkileyen eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi konularda da sistemin çöküş emareleri göstermesi AKP’nin propaganda alanını oldukça sınırlıyor. Dolayısıyla AKP, HDP’nin “Diyanet’in kaldırılması” önerisine sımsıkı tutundu. Bu seçimlerde esas rakip olarak da HDP görüldüğü için onunla bu zeminde hesaplaşmayı tercih ediyor. Neoliberal politikaları uygulayan partilerin en büyük avantajı, uyguladıkları politikalar ne kadar başarısız olursa olsun kendilerine yöneltilen eleştirileri “alternatifsiz” olduklarına dair bir konumlanma ile etkisiz hale getirebilme yetenekleri. Uygulamada başarı kazanmış bir sosyalist modelin meydan okuması ile karşı karşıya kalmayan neoliberalizm, hegemonyasının kendisine sağladığı avantajlardan sonuna kadar yararlanıyor. Hükümet politikalarının köklü bir eleştirisini yapamayan, bu konu-


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

da ürkek davranan, toplumun önüne yeni bir model önerisi sunamayan muhalif partiler ikna edici olamıyor. Bu konuda SYRIZA’nın yarattığı algı da çok önemli. Haklı olarak büyük beklentiler yaratan partinin AB ile müzakerelerde saplanıp kalması, kendisine şimdilik yeni bir yol açamaması “neoliberalizmin alternatifi yok” algısını dönemsel olarak da olsa güçlendiriyor. Bu algı sayesinde neoliberal ekonomi politikalarına sadakatle bağlı olan partiler rakiplerini gerçekçi olmayan öneriler yapma salvosuyla etkisiz hale getirebiliyorlar. Bu seçimlerde CHP’nin seçim bildirgesi belli oranda kendisini tartıştırdı. CHP’nin sosyal yardımlar konusunda şimdiye kadar ki sınırlarını aşan, yoksullara ve orta sınıflara belli düzeyde kaynak aktarımı sözü veren politikaları belli bir seviyede etki yarattı. Fakat CHP’nin politikalarında AKP’nin modeline köklü bir eleştiri yok. Zaten 2002-2007 döneminin görüntüdeki başarısına “o politikaların mimarı Derviş’ti, o da bizi destekliyor” tezi ile ortak olunmaya çalışıyor. Neoliberal politikaların alameti farikası olan bağımsız kurullar meselesinde sermaye lehine taahhütleri bol miktarda görebiliyoruz CHP bildirgesinde: “ Finansal sistemi düzenleyen ve denetleyen kamu kuruluşlarının bağımsızlıklarını tesis ederek siyasetin finansal istikrarın önünde engel olmasını önleyeceğiz” (Bildirge, sayfa 45) Neoliberalizmin bütün ön yargılarını güçlü bir şekilde ifade eden bir taahhüt karşısındayız. Neoliberal dogmaya göre siyaset, ekonominin istikrarsızlılarının temel sebebidir. Toplumun aslında üretim ve paylaşım alanına müdahale etmesi anlamına gelen siyaset, bu dogma aracılığıyla ekonomi alanının dışına sıkıştırılmaya çalışılır. Ekonomi alanında sermayenin kesin egemenliğine meydan okuyacak tüm araçlar toplumun elinden alınır ve bu alandaki eşitsizlik yeniden üretilir. Erdoğan’ın Merkez Bankası’na tamamen kendi diktatörlüğünün koşullarını olgunlaştırmak için gerçekleştirdiği müdahaleye tepki duymak neoliberal dogmaları sorgula-

maktan vazgeçmeyi gerektirmez. “Enflasyon hedeflemesi uygulamasını etkinleştirecek, para politikasında şeffaflığı arttıracağız”(Bildirge, sayfa 45) Yukarıda da belirttik enflasyon hedeflemesi, küresel sermayenin finansal karlarını güvence altına almak için ulusal Merkez Bankalarına verilen öncelikli görevdir. CHP bu konuda da uluslararası sermayeye kesin taahhütte bulunuyor. Bunlara benzer örnekler bol miktarda çoğaltılabilir. CHP’nin ekonomi modeli aslında AKP tarafından hayata geçirilen politikaların gerçek bir alternatifi değil, aslında onun bir devamı. 2000’li yıllarda neoliberal modeli toplum nezdinde hegemonik kılabilmek için onu sosyal yardımlarla süslemek gerekiyor. Aksi takdirde acı reçeteler yoksullaşmış, aşırı borçlanmış, güvencesizleşmiş alt sınıflar tarafından kabul edilmiyor, ciddi politik krizlere yol açıyor. Sosyal yardımlar artık liberal modelin alternatifi değil mütemmim cüzü. Bu yüzden yapılması gereken sosyal yardımlar konusunda rakamlar üzerinden bir el arttırmaya girmektense modelin kendisini deşifre eden bir ekonomik muhalefet geliştirmek çok daha anlamlı olacaktır. Sermaye ilişkisinin kendisini deşifre edemeyen, toplumu zenginler ve diğerleri diye bölmeye niyetlenmeyen bir sol politika olabilir mi? HDP’nin ortaya koyduğu ekonomi programı bu konuda önemli potansiyeller içeriyor. Toplumun ekonomiye müdahalesinin önünü açan, referansı devlete değil de topluma veren, siyaset ile iktisat arasındaki perdeleri ortadan kaldıran, sermaye ilişkisini sorgulayan, zenginlerden alt ve orta sınıflara gelir transferini önüne somut bir hedef olarak koyan, toplumsal gerilimi dindar laik ekseninden zengin yoksul eksenine doğru çekmeyi başaran, işyerinde işçi denetimini arttırmaya dönük önlemler içeren bir politik çerçeve ortaya kondu. “Temel perspektifimiz, tüm değerleri üreten, ancak ürettikleri üzerinde denetim hakkı bulunmayan emekçilerin ekonomik

ilişkiler üzerindeki denetimini arttırmaktır” (sayfa 27) HDP bildirgesinde sosyalizme açılan kapı olarak da nitelenebilecek önemli bir çerçeve cümle… Burada görüldüğü gibi referans doğrudan toplumun kendi emeği üzerinde denetim kurması, yani üretimin süreç ve sonuçları üzerinde toplumun demokratik denetiminin inşası HDP programının temel ilkesi. Bu yaklaşımı birbirinin neredeyse kopyası olarak okunabilecek ve esas olarak sermayeye güvence verme ilkesi üzerine inşa edilmiş düzen partisi programlarından kökten bir farklılık olarak değerlendirebiliriz. Yine neoliberalizmin emekçileri içine iterek denetimi altına aldığı güvencesizliği, doğrudan güvence ekonomisi kavramıyla hedeflenmesi de son derece önemli. “Maliyetler vergi sistemindeki düzenlemeler sonrasında toplumun üst sınıflarından yapılacak kaynak transferleri ile sağlanacak” (sayfa 27) Seçime giren partilerden hiçbiri programında bu kadar açık bir biçimde toplumun üst sınıflarından yapılacak bir kaynak transferine vurgu yapmıyor. “Emek sermayenin baskılarına karşı korunacak”(sayfa 35) HDP’nin programında neoliberalizm karşıtı bir toplumsal dönüşümün nüvelerini bulabilmek mümkün. Bu öz, özellikle şu iki yazıda gayet iyi anlatılmakta: http://www.bianet.org/bianet/ siyaset/164069-ekonominindemokratiklestirilmesi-olarakyeni-yasamin-insasi , http:// baslangicdergi.org/hdp-secimbeyannamesi-degerlendirme-vebir-elestiri/ Fakat bu içeriğe rağmen seçim kampanyasında etkin bir biçimde yansımasının oluşturulabildiğini söyleyebilmek henüz mümkün değil. Oysa bu seçimlerde AKP’nin en zayıf alanı ekonomi. Genel bir yolsuzluk söylemi hiç kuşku yok ki popülist ve kestirme bir avantaj sağlıyor. Fakat neoliberal politikaların köklü bir şekilde sorgulanmasına yol açan, “ekonomi üzerinde toplumun demokratik denetimini nasıl kurabiliriz?” sorusunu güncelleştiremeyen bir kampanya, HDP’nin potan-

siyelinin tamamını sahaya yansıtamaması anlamına gelecektir. Neoliberal hegemonyanın yarattığı basınç, politik özneleri paradigmatik bir karşı karşıya gelişten sakınmaya zorluyor. Kimi noktasal talepler ise bir tür kakafoniye yol açıyor: “ Bir asgari ücreti bu kadar yaptık siz ne diyorsunuz?” Umuyoruz ki ekonomi ile ilgili yaklaşımlarda sermaye düzenini sorgulamaya dönük yaklaşımlar daha etkin kullanılabilir. Sonuç olarak düzen partilerinin ekonomi politikaları emekçiler için yıkım anlamına gelen neoliberalizmi sürdürülebilir kılmaya dönük bir eksene oturmuşken, HDP aslında toplumun ekonomi üzerinde denetimini tartışmaya açan bir ufuk ortaya koyuyor. Fakat o da bildirgesindeki bu boyutu propagandasına yeterince katamıyor. Sermaye düzeni insanlığı adım adım yıkıma sürüklerken bundan çok daha büyük bir öfke ve saldırıyı fazlasıyla hak ediyor.

Bu yüzden yapılması gereken sosyal yardımlar konusunda rakamlar üzerinden bir el arttırmaya girmektense modelin kendisini deşifre eden bir ekonomik muhalefet geliştirmek çok daha anlamlı olacaktır. Sermaye ilişkisinin kendisini deşifre edemeyen, toplumu zenginler ve diğerleri diye bölmeye niyetlenmeyen bir sol politika olabilir mi?

5


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

“KENDİ KENDİMİZİ YÖNETMEK İSTİYORUZ” Röportaj

HDP

İstanbul 1. bölge milletvekili adayımız emek ve kadın hareketi aktivisti Serpil Kemalbay, sosyalist mücadeleyle, doğduğu ve o dönem sol hareketin güçlü olduğu Ardahan’da ortaokuldayken tanıştı. 1978 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Kemalbay, 12 Eylül döneminde İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nde okudu. Darbe yıllarının karanlık dönemlerini yaşayan Kemalbay, mezun olup mühendis olduktan sonra sosyalist hareketin bizzat içinde yer aldı. HDP bileşenlerinden Sosyalist Dayanışma Platformu üyesi. 1997 yılında kendi tabiriyle “Dayanışarak ve örgütlenerek yeni bir yaşamı biz kendimiz yeniden tarif etmek istiyorduk” diyerek yoldaşlarıyla birlikte yoksulluğa, işşizliğe karşı halkın öz örgütlenmesini yaratmaya çalışan Dayanışmaevleri’nin kurucuları arasında yer aldı. Ardından daha sonra sendikaya dönüşecek olan İMECE Kadın Dayanışma Derneği’nin kuruluşunda görev aldı. O günden bu yana çalışmalarını kadın emeği üzerine yoğunlaştırmış durumda. 2007’de güvencesiz işçilerin örgütlenmesi ve hakları için çalışan BATİS’in İstanbul ve Trakya’da kurulması için de emek verdi. Serpil Kemalbay’la seçimler üzerine yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz.

6

HDP’nin diğer partilerden farkı nedir? Seçmen neden HDP’ye oy versin? Egemen sisteme karşı radikal bir şekilde itirazlarını yükseltenler tarafından kurulan bir partiyiz. En önemli özelliğimiz, örgütlü ve mücadeleci toplumsal dinamiklere dayanıyor olmamız. Ve bu yapı içindeki bütün bileşenler, bireyler, her birimiz köklü toplumsal dönüşümler talep ediyoruz. Biz’ler dediğimizde bütün ezilmişliklerimizi, sömürüyü, dışlanmayı ve yok sayılmayı kast ediyoruz. Ortak mücadeleyi büyütmek için bir araya geldik. Diğer partiler gibi parlamentoya vekil göndererek sorunların çözüleceğine de inanmıyoruz. Meclisi önemli bir mevzi olarak görüyoruz. Asıl olarak ise kendi kendimizi yönetmek istiyoruz. Demokratik öz yönetimlerin toplumsal, siyasal hayatın her alanında, bütün coğrafyamızda hayata geçirilmesini arzu ediyor, bunun için çalışıyoruz. Zira bize göre demokratik bir halk iktidarı olmadan hiç birimiz kurtulamayız. Bu son derece temel farklar nedeniyle “Oylar HDP’ye, Oylar Biz’lere” diyoruz. Erdoğan’ın başkanlık hedefiyle HDP’nin barajı geçmesi arasında ne gibi bir ilişki var? Bugüne kadar süre gelen anti demokratik seçim yasası, sadece

HDP’yi, devrimcileri, sosyalistleri değil çok daha geniş bir kesimi derinden etkilemiş görünüyor. Bir sloganımız var “Susma sustukça sıra sana gelecek” diyen. Sıra her birimize geldi. Artık kendilerinin de kapısının çalındığını görenlerin sayısı arttı. Belirsiz, güvencesiz bir gelecek herkesi tedirgin ediyor. HDP barajı geçemezse 60-70 sandalye en çok oy alana yani AKP’ye gidecek. Ama baraj fiilen yıkılırsa AKP belki tek başına hükümet bile kuramayacak. Bu nedenle HDP sadece partimizin ilkelerini öğrenen ve benimseyenlerce savunulmuyor. Tek adam sistemine doğru hızlı adımlarla ilerlemek isteyen AKP’ye karşı çare arayanlar için de çekim merkezi olmuş durumdayız. HDP’ye yönelik saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz, bunların AKP ile ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Belki de tarihimizde ilk kez kendimizi en geniş toplumsal kesimlere, halklarımıza bu kadar iyi anlatabiliyoruz. Bu büyük bir fırsat bizim için. Hemen herkes kulağını açmış ne söylediğimizi dinliyor. Toplumun geniş kesimleri ile güven bağları oluşmaya, önyargılar dağılmaya başladı. İnsanlarımızın kafasındaki “amalar” yerini “çünkülere” bırakıyor. İşte bize yönelik saldırılar bu buluşmayı hedefliyor. HDP’yi marjinal, kriminal bir parti olarak göstermek istiyorlar. Sokağa çıkmayalım, Karadeniz’de, İç Anadolu’da, Ege’de, işçilerle, köylülerle, halklarımızla buluşmayalım, kendimizi

anlatmayalım istiyorlar. Böylece bizi barajın altında bırakacaklarını hesaplıyorlar. Kendisi devlet haline gelmiş olan AKP’nin sevk ve idare ettiği milisler bu işin başını çekiyor. Derin devlet organizasyonları şimdi de bu ellerle sürüyor, 40’ın üstünde büromuza, il, ilçe binamıza, partilimize yönelik saldırı gerçekleşti. AKP bizi barajın altında bırakmak için bir yandan bu saldırıları tezgâhlıyor, bir yandan da Tayyip Erdoğan anayasaya ve seçim kanununa aykırı bir şekilde bizim vergilerimizle seçim mitingleri yaparak iktidar partisine oy topluyor. Bunların her ikisi de suçtur, gerekli yasal işlemleri yürütüyoruz. Cumhurbaşkanının seçimin dürüst ve adil bir şekilde yürütülmesini hiçe sayan, kendi anayasasını ve yasalarını çiğneyen tutumuna karşı YSK’ya başvurularımız sürüyor. Erdoğan ve AKP hükümetinin çözüm sürecine dönük son yaklaşımları ile 7 Haziran seçimlerinin ilişkisine ne diyorsunuz? Tayyip Erdoğan aslında başından beri toplumsal barıştan ve Kürt sorununda demokratik bir çözümden yana olmadı. Kürt halkının demokratik haklarını anayasal güvenceye almak gibi bir anlayışı olmadığını çözüm sürecinin her aşamasında Erdoğan’ın kendisi de pek çok kez açıkça söyledi. Onu bu sürece zorlayan güçlü bir Kürt siyasi hareketinin varlığıdır. Kürt siyasi hareketinin usta manevraları ve çabasıyla müzakere masası kurulma aşamasına kadar geldi. Ancak seçimlere giderken ipler gerilmeye başladı. Çünkü Erdoğan’ın “Kobani düştü düşecek“ demesinden bu yana AKP’nin oyları düşüyor. Erdoğan’a göre Kürt sorunu yok. Müzakere masası şimdi Tayyip Erdoğan tarafından tekmeleni-


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

yor. Çözüm heyeti masayı muhafaza etmek için sağduyulu ve sorumlu davranmaya çabalasa da işler 7 Haziran’da sandıktan çıkacak tabloya bağlı görünüyor. HDP’nin barajı aşması ve daha da üstüne çıkarak parlamentoda güçlü bir temsil gücü kazanması, kalıcı bir barış için önemli bir dayanak olabilecektir. Aksi durumda çok daha zorlu bir süreç “Biz’leri” bekliyor olacak. HDP’nin barajı aşmasının Türkiye ve Ortadoğu’da siyaset, demokrasi ve halklar meselelerine etkileri nasıl olur? HDP olarak ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamın tamamının halkların iradesiyle şekillenmesi gerektiğine inanıyoruz. Kalıcı bir barışı, kadınların ve emeğin kurtuluşunu, bütün kimliklerin özgürce varoluşunu sağlayacak olan halklarımızdır, örgütlülüğümüzdür. Rojava’da yaşanan budur. Orada 21. Yüzyıl Sosyalizmi diyebileceğimiz yeni bir yaşam inşa ediliyor. HDP’nin barajı aşması yeni yaşam çizgisinin güç kazanması anlamına gelecek. Türkiye ve Ortadoğu’da halka dayanan alternatif bir siyasetin daha da güçlenmesi anlamına gelecektir. Kalıcı barış, özgürlükler, öz yönetim ve birlikte yaşam konusunda ezilenler daha fazla cesaretlenecek. Emek ve kadın emeği alanında uzun yıllar çalışma yürütmüş biri olarak HDP’nin emeğin sorunlarına yaklaşımının diğer partilerden farkını anlatır mısınız? Öncelikle partimizi yukarıdan ihsan dağıtan bir parti olarak görmüyoruz. “Biz gelince şunu yapacağız, bunu vereceğiz” demiyoruz. Seçim bildirgemizin temelinde işçilerin, emekçilerin tüm ezilenlerin neoliberal kapitalist sisteme karşısında güçlendirilmesi var. İşçilerin kendi sorunlarına sahip çıkmaları ve birlikte çözüm üretmeleri için ön açıcı olacağız. Biz, HDP olarak yapacaklarımızı birlikte yapacağız, diyoruz. Emeğin güçlenmesinin kanallarını açacağız. Sendikal barajları tamamen kaldıracağız. İş cinayetlerine karşı ya da ekonomik ve sosyal haklar

için işçilerin kendilerini savunacakları araçları yaratmalarına önayak olacağız. Bir kere, her şeyi üretenlerin ne paylaşımda ne de yönetimde hiçbir hakları yok. Bu kabul edilebilir değildir. Sermayeyi geriletmeye, emeği güçlendirmeye yönelik bir program tahayyül ettik. Asgari ücretin DİSK’in talebi olan 1800 TL’ye çıkartılmasından işsizliğin çözümüne, haftalık çalışma süresini 35 saate indirmeye kadar; emeklilerin insanca yaşayabilmelerinden taşeron sisteminin kaldırılmasına kadar pek çok hedefimiz var. Bunlardan en radikali mahalle, işyeri kreşlerinin bütün kadınları özgürleştirecek şekilde yaygınlaştırılması, ev içi üretimin toplumsallaştırılmasıdır. Peki ya kadın sorununa yaklaşım? Halkların Demokratik Partisi kendi içinde kadın ve erkek arasındaki eşitsizliklerle en çok mücadele eden parti olarak ayrı bir yerde duruyor. Eş başkanlık, eş sözcülük gibi bütün kurullarımızda kadınların eşit bir şekilde siyasete katılımını sağlamak üzere geliştirdiğimiz yöntemlerimiz var. Ancak alınması gereken daha çok yolumuz da var. Kadınlar hala evde, işte ve partide çalışmak için üç mesai yapmak zorunda… Kadın cinayetlerinin mutlaka önüne geçmeliyiz. En acil

sorunlarımızdan biri bu. Bunun için toplumsal olarak yaşamamız gereken büyük bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Ataerkil ideolojiye karşı politik, ideolojik bir mücadelenin toplumsal olarak yürütülmesi gerekiyor. Fakat bizi sadece erkekler ezmiyor, sömürmüyor. Neoliberal kapitalizm cinsiyetçi iş bölümünü kullanarak kadınların emeğini, bedenini son damlasına kadar sömürüyor. O nedenle kapitalizme ve ataerkiye karşı birlikte mücadeleyi savunuyoruz. Cinsiyetçi iş bölümünü yıkmamız lazım. Bunun için ev içi emeği toplumsallaştıracağız. Evdeki işlerin de kadın, erkek, LGBTİ tarafından eşit paylaşımını savunuyoruz. Kadınların öz örgütlerini büyütmesi, öz savunmasını inşa etmesi önündeki engelleri de kaldıracağız. Seçim çalışmalarında temas ettiğiniz kadınlar HDP’nın yaklaşımına ne kadar kıymet veriyor, mesajlarınız ulaşıyor mu kadınlara? Kadınlar bütün söylediklerimize içtenlikle katılıyor. Kadın seçim bildirgemizdeki her başlığa istisnasız onay veriyor. Şimdiye kadar tek bir itirazla dahi karşılaşmadım. Özellikle sosyal yardımlara karşı sosyal hak ve sosyal devlet uygulamaları, ev içi emeğin değerinin vurgulanması, erkekten bağımsızlık vurgusu, ev kadınlarına sosyal güvence ve emeklilik hakkı, işyerlerindeki eşitsizliklerle mücadele, temel

güvence paketi dediğimiz her eve su, elektrik, doğalgaz destek paketi gibi politikalarımız heyecanla karşılanıyor. Genel olarak seçim çalışmalarınızın gidişatı konusunda ne dersiniz? Nasıl karşılanıyorsunuz gittiğiniz yerlerde? Hem siz hem HDP? Gerçekten mutluluk verici bir kaynaşma yaşıyoruz halklarımızla. Çaldığımız her kapı bize açık. Önyargıların büyük ölçüde aşıldığına şahitlik ediyoruz. Gönüllüler, destek ve dayanışma geçmişe nazaran çok fazla. Elbette bu güne kadar her türlü zorluğa karşı partimize emek vermiş, bedel ödemiş arkadaşlarımızın inançla ve fedakârca çalışmasına çok şey borçluyuz. Şimdi geldiğimiz noktada partimize her kesimden akış olduğunu söyleyebilirim. Başarılar diliyoruz. Sizi de meclis kürsüsünde görmeyi umuyoruz.

7


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

HDP'NİN DİNDAR ADAYLARI VE ALEVİLERİN YOLU NEREDE KESİŞİR?

df

Sezgin KARTAL*

Ö

nümüzdeki 7 Haziran seçimlerinin sıradan bir seçim olmadığı bilincini gelecek kaygısını duyan her birey önemsemektedir. Ülkede bugüne değin yürütülen siyasetin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Eskimiş politik sistemin yerine ikame edilebilecek demokratik bir programın hayata geçirilmesi can alıcı konulardan biridir. Alevilerin kendilerine demokratik anlamda yer edinebileceğini düşündüğü parti bugün HDP olmuştur. Fakat HDP’den bahsederken Alevilerin kaygıları arasında yer alan meseleleri tartışmak durumundayız. Alevilerin “İslami değerler” uğruna gördüğü asimilasyoncu zulüm, HDP içerisinde yer alan dindar yönetici ve milletvekili adaylar noktasında soru işaretleri barındırmaktadır.

HDP’nin Dindar Adayları

HDP’nin Aleviler içinde en çok tartışma yaratan iki adayı üzerinde dursak yeterlidir. Biri eski ülkücü ve İslami mücadeleden gelen Hüda Kaya, diğeri ise aile geçmişi Nakşibendilere dayanan Altan Tan’dır. Sadece bu iki adayın aidiyetlerini sıraladığımızda geçmişten gelen birikmişliğimizle olumluluk taşıyan sözler sarfedemeyiz. Fakat inanç ve felsefemizin derinliği yaşadığımız acıların üzerinde değerlere sahip. HDP’nin dindar

8

adaylarını kimliklerine bakarak değil, hangi değerleri savunduklarına göre yaklaşım sergileyeceğiz. Kaldı ki Alevilik kendi inancını, savunduklarını diğerlerinin üstünde tutan ve gören bir inanç değildir. İlk olarak yolumun Diyarbakır’da gerçekleşen (1314-15 Mart) Ortadoğu Gençlik Konferansı’nda kesiştiği Hüda Kaya’dan başlayalım. Türkiye’den ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinden gelen genç katılımcılarla gerçekleşen konferansın konukları arasında Hüda Kaya’da vardı. Kürsüye davet edildiğinde dinleyip dinlememe arasında kararsız kaldığımı ifade etmem gerekiyor. Hüda Kaya konuşmasına salona dair bir eleştiriyle başladı. Kaya “...Ortadoğu’da bu günlerde ciddi bir zulüm ve direniş var. Konferansa emek veren arkadaşlar etrafta asılan resimlerde bütün önderlere yer vermişler. Dikkatimi çeken bir eksikliği sizlerle paylaşmak istiyorum. Ortadoğu’yu konuşurken onun kalbi ve bugün dahi bize umut ve direnişlere ilham veren Kerbela şehitlerini, İmam Hüseyn’in yer almamasını büyük bir üzüntüyle karşıladım.” Kerbela Alevilerin dinmeyen yürek sancılarından birisidir. Muaviye ile birlikte durmadan süren zulüm İslam adına yapılmıştır. Daha doğrusu İslam’ın gücünü eline geçiren iktidar odaklarının zulmüdür bu. Din iktidarların baskı ve yönetişim aygıtına dönüşmüştür. İslami değerlere sahip insanlarla iktidar çevrelerini birbirinden ayırmak gelecek açısından son derece önem taşımaktadır. “Dün bizim inancımıza yapılanı, bugün bizim inancımızd a n olanların başkalarına dayatmasını kabul

etmiyorum.” Ve soruyor Kaya “1935’in Anadolusunun %50’si Müslüman olmayan nüfusa sahipti. Bugün ise Müslüman olan insanlar, dindar olanı olmayanı %98’i Müslüman bir ülkeyiz diye kıvanç duyuyor onur duyuyor. Bu bizim övünç kaynağımız değil utanç kaynağımızdır. Nereye gitti bu insanlar? Nereye gönderdiniz bu insanları? Buhar olup uçmadılar ya!” Tam da bu noktada kendi taleplerimiz arasında yer alanların aynı zamanda bütün halkların yaşam alanları ve değerlerini koruyan noktada olması gerekmektedir. “Ekonomik, sosyal, siyasi, inanç ve etnik yapılar üzerinden dibe vuran pratikler son derece ortaya döküldükçe umutlarımız kayboldu ve dindar kimlikli olmanın eşittir adaletli olmak olmadığını anladık.” Bir dönemin kendi inanç değerleri kapsamında mücadele eden ve hapis yatan Hüda Kaya bugün iktidarda olan AKP ile yolarının ayrılmasını bu sözlere bağlıyor.

“Din Sivil Topluma Bırakılmalı”

HDP’nin en uç kutbunda yer alanlar arasında Altan Tan geliyor. Dindar bir kimliğe sahip Tan’ı savunduğu değerler ve diğer topluluklarla kurduğu ilişkileri irdeleyerek cevap arayacağız. “Biz sadece kendimiz için demokrasi istemiyoruz. Ben Kürt’üm, Sünni Şafiiyim ve ailem Nakşibendi geleneğe sahiptir. Ama ben Alevinin cemevinin açılmasını da istiyorum. Başörtüsünün kamusal alanda yasal olmasını da istiyorum. Ben Ruban okulunun da açılmasını istiyorum. Süryani patriğinin tekrar Şam’dan bin yıl oturduğu Mardin’e gelmesini de istiyorum” diyor Altan Tan. Aleviler cemevi isterken aynı zamanda diğer inanç merkezlerinin de serbestisini, kamusal alanda inancından ötürü çalışamama şartlarının ortadan kalkmasını başörtülüler için de istemek durumundadır.

Alevi felsefesinde sadece kendine isteyen ve diğerlerini reddeden bir yaklaşım yoktur. “...İster laik paradigmayı, isterse İslami hassasiyetleri benimsemiş olsunlar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gereken statüye kavuşması sağlanmalıdır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurumun olmamasıdır. Dinin sivil topluma bırakılması, tamamen mezheplere, inançlara göre artık toplum ne şekilde inanıyorsa ne şekilde örgütleniyorsa tekke, zaviye, medrese ve cemevlerinin de olacağı bir yeni sivil toplum inşası gerekmektedir.” Yıllardır mücadelemizin merkezine oturan konulardan biri de Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bu yapının içinde yer edinmek şöyle dursun tamamen ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Bu talep sadece Alevilerin değil aynı zamanda bu yapıdan yararlanan Sünni halkının da talebi olması gerektiğini dile getiriyoruz. Çünkü inanan-inanmayan herkesten vergi toplayıp, bu kurumun sadece bir inanca hizmet etmesi büyük bir adaletsizliğe ortak olmak anlamını taşımaktadır. Aynı zamanda Sünni inancın devlet eliyle halkı yönetmesi kabul edilmemelidir. Alevilerin İslam inancından öte onu baskı ve yönetme aygıtı olarak kullanan iktidar çevreleri ve yapısıyla mücadelesi söz konusudur. Bugün HDP içerisinde bütün değer odaklarını yan yana getiren, programı ve savunduğu değerler olsa gerek. Altan Tan ve Hüda Kaya Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmakla övünen sözüm ona laiklerden daha fazla laiktir. Alevileri ve İslami değerleri savunanların birlikte yürümesini HDP’nin bildirgesinde yer alan şu maddede özetlenen fikir sağlıyor diyebiliriz: “Bir halkın, dinin ya da mezhebin diğerlerine üstünlüğünü dayatan ırkçı ve milliyetçi politikaları Biz’ler bitireceğiz.” *Yeşilkent Pir Sultan Kültür ve Dayanışma Derneği Eski Başkanı


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

S

İŞTEBRAK KATLİAMI VE 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ

uriye’nin Hatay’a komşu ili İdlib’e bağlı İştebrak köyünde 25 Nisan günü Türkiye’nin desteklediği cihatçı grupların saldırısında en az 68 Alevi hayatını kaybetti. Köy hala cihatçı grupların kontrolünde olduğundan ölü sayısı hakkında net bilgi verilemiyor. Ancak olayın tanıkları ve ortaya çıkan video görüntüleri vahşetin boyutlarını ortaya koyuyor.

Türkiye’nin Rolü İştebrak’ın bağlı olduğu İdlib kenti Mart ayının sonunda Türkiye ve Suudi Arabistan’ın çabalarıyla oluşturulan Fetih Ordusu’nun eline geçmişti. Türkiye-Suudi Arabistan ittifakının eğittiği, ağır silahlarla donattığı, istihbarat ve operasyon desteği verdiği Fetih Ordusu’nun en büyük bileşeni El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi. Nusra’nın dışında çoğunluğunu Kafkasyalı cihatçıların oluşturduğu İslami gruplar da Fetih Ordusu’nun içinde yer alıyor. Türk basınında Fetih Ordusu, Suriye muhalefetinin ya da Özgür Suriye Ordusu’nun bir bileşeni gibi gösterilse de, gerçekte bu oluşum El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin ağırlıkta olduğu bir cihatçı ittifak. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın örgütlediği bu yeni askeri ittifak şu anda Türkiye sınırındaki İdlib kentini elinde tutuyor. İdlib’in cihatçılar tarafından “fethinde” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin istihbarat ve lojistik desteği dışında top atışlarıyla da çatışmalara müdahil olduğu Suriye hükümeti tarafından açıklandı. Ayrıca saldırı öncesinde yüzlerce cihatçının Suriye’ye geçişinin Türk devleti tarafından organize edildiği ve İdlib saldırısının komutasının Katar ve Suudi Arabistan’ın da katılımıyla Antakya’da yapıldığı söyleniyor. İştebrak katliamı, AKP hükümetinin ve TSK’nın organizasyo-

nunda büyük pay sahibi olduğu İdlib saldırısının bir devamıdır. İdlib’i ele geçiren Fetih Ordusu, Alevilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye kentine doğru ilerlemeye başlamış ve 25 Nisan günü Lazkiye-Halep yolunun güneyinde yer alan İştebrak köyüne saldırmıştır. Nüfusunun çoğu Alevi olan köy halkının bir kısmı son anda kaçma şansı bulsa da, cihatçıların eline düşen çoğu çocuk, kadın ve yaşlı olan Alevilerin tamamı öldürülmüştür.

Türkiye sınırına çok yakın bir bölgede gerçekleşen bu katliamla ilgili AKP hükümeti tarafından tek bir kınayıcı açıklama bile yapılmamıştır. Çünkü hükümet katliamın suç ortağıdır. Nasıl ki Kobani’de Kürtlere karşı IŞID canileri açıkça desteklenmişse, İştebrak’ta da Alevilere karşı Nusra Cephesi desteklenmiştir. AKP iktidarının ve ona alet olan TSK komutanlarının ellerine İştebrak’ta ölen masumların kanı bulaşmıştır. Türk devleti petrol şeyhleriyle kol kola “Fetih” orduları örgütleyip Alevilerin katledilmesine ortak olurken, Türkiye Alevileri ve demokrasi güçleri başta Antakya olmak üzere, Türkiye’nin her yerinde bu katliamı lanetlemiş, katliamın suç ortağı AKP hükümetini protesto etmişlerdir. Alevi örgütleri ve demokra-

si güçlerinin tepkisi Türkiye ile sınırlı kalmamış, Avrupa’nın çok sayıda kentinde İştebrak katliam binlerce insan tarafından lanetlenmiştir.

Katliamları Durdurabiliriz! Fetih Ordusu adı altında yeniden örgütlenen El Kaide uzantısı cihatçı çeteler, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Lazkiye bölgesini tehdit etmeye devam ediyorlar. Cihatçıların bu bölgede ilerlemesi yeni İştebrakların yaşanması anlamına gelecektir.

Türkiye sınırına çok yakın olan bu bölgede cihatçıların ilerlemesini mümkün kılan başlıca güç ise Türk devletidir. AKP iktidarda olduğu sürece Türkiye, Alevi düşmanı cihatçılar için cephe gerisi olmaya devam edecektir. Bizler Türkiye’nin demokrasi güçleri olarak, Suriye’deki Alevi kardeşlerimize yönelen mezhepçi şiddeti hepimize yönelmiş bir tehdit olarak görüyoruz. Hayatını kaybeden, esir alınan, her türlü şiddete maruz kalan canlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Ve Suriye halkının az da olsa rahat bir nefes alabilmesi için Türkiye’de AKP iktidarının mutlaka devrilmesi gerektiğini biliyoruz. Suriye halkları ile dayanışmak ve yeni katliamları önlemek için

Fikret KIZILTAN

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak AKP iktidarına karşı daha etkin bir mücadele yürütmek sorumluluğu üzerimizdedir. Önümüzdeki 7 Haziran seçimleri bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor. Eğer genel seçimlerde AKP’nin hükümet kurmasını engelleyebilirsek, Suriye’de cihatçıların tehdidi altındaki masum insanlara en büyük desteği vermiş olacağız. AKP hükümeti düşerse İŞİD ve El Nusra gibi örgütlerin Suriye’nin kuzeyindeki etkinliği son bulur. Seçimlerde AKP’yi iktidardan etmeninse tek bir yolu var; HDP’nin yüzde 10 barajını aşması. HDP şu anda tam sınırda, barajı belki az bir farkla aşacak ya da az bir farkla altında kalacak. Kesin olan bir şey varsa o da şu; HDP barajın altında kalırsa AKP kesin olarak iktidarda, üstelik daha da güçlenmiş olarak. Ancak tersi olursa, HDP barajı aşarsa, AKP’nin hükümet kuramaması çok güçlü bir ihtimal haline gelecek. Bu ihtimalin gerçekleşmesi önümüzdeki bir ay içinde her birimizin yapacaklarına bağlı. Aleviler sadece başkanlığı engellemek için değil, Suriye’deki kardeşlerimizin üzerindeki cihatçı tehdidi bertaraf etmek için de HDP’yi desteklemeli. Öyleyse “Kobani ruhuyla” 7 Haziran’a hazırlanalım. Kobani’de İŞİD-AKP ittifakı yenildi. Şimdi İştebrak’ta katliam yapan El Nusra-AKP ittifakını yenilgiye uğratma zamanıdır. 7 Haziran seçimleri bu anlamda sadece Türkiye’nin geleceği açısından değil, iç savaş cehennemindeki Suriye halklarının geleceği açısından da çok büyük önem taşıyor.

9


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

İlk defa bir siyasi parti Alevilerin taleplerini olduğu gibi kabul etti Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu eski başkanı, HDP 2. bölge milletvekili adayı Turgut Öker ile Aleviler ve 7 Haziran seçimleri üzerine konuştuk.

Röportaj

Aleviler ilk defa Türkiye’nin 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bizzat kendi taleplerini bir siyasi partiye kabul ettirdiler ya da ilk defa bir siyasi parti Alevilerin taleplerini olduğu gibi kabul etti. Bizzat kendi adayları temsil edilmiş olacak. 7 Haziran seçimlerinde HDP barajı geçmezse baş düşman olarak gördükleri Tayyip Erdoğan, Gezi’de çocuklarının katili olarak gördükleri Tayyip Erdoğan başkanlık koltuğuna oturacak. Onu alıkoyacak tek seçenek HDP’nin barajı geçmesinde.

Sosyalist Dayanışma: Uzun yıllar Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu başkanlığı yaptınız. Yürüttüğününüz çalışmalarla ilgili bilgi verir misiniz? Turgut Öker: Ben 1988 yılında dünyada Alevi adıyla ilk kurulan Hamburg Alevi Kültür Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldım. Bundan tam 20 yıl önce. Sol-sosyalist hareketten gelen bir gençtim. İstanbul’dan gittim, yakalandım, 1 yıl cezaevinde kaldım. Yılmaz Güney cezaevi arkadaşımdır. Irkçı hareketlerin Almanya’da yükselişe geçtiği yıllardı. Biz ırkçı, Neonazi, yabancı düşmanı hareketlere, Almanya Almanlarındır anlayışına karşıydık. Bu anlayış Hitler faşizmini ortaya çıkardı.

Mussolini ve Franco’yu ortaya çıkardı. Daha çok Avrupalı sol sosyalistlerin tartıştığı bir akım vardı. Ulus devleti insanlığa acı çektirdi. Dolayısıyla insanlığa yeni bir bakış açısı gerekli. Bu da HDP’nin programına damgasına vuran, çok uluslu çok dilli çok kültürlü çok inançlı, farklılıkları zenginlik sayan demokratik bir toplum modeli. Farklılıkları olduğu gibi kabul eden bakış açısı beni Alevilerin kendi adıyla örgütlenmesi anlayışına yöneltti. Aleviler olarak hızla asimilasyona uğradığımız

10

koşullarda ya Aleviliğin yok olmasına seyirci kalacaktık ya da köklerin üzerinde var olmasını sağlayacaktık. Biz ikincisini tercih ettik. Öyle bir hazineye kazma vurmuşuz ki 88’de ilk kurduğumuz Alevi merkezi tüm Avrupa’ya yayıldı. 93 Sivas katliamı yaşandığında 50 bin kişi sokağa çıktık. Bu miting Aleviliğin tarih sahnesine çıkmasında dönüm noktasıydı. Sonra ben AABF Genel Sekreteri oldum. 96’ya kadar görevimi sürdürdüm. Sivas, Gazi katliamları sonrasında ailelerin yanında olma, davaları takip etme görevlerimiz oldu. Avrupa’da örgütlenebiliyorduk, Türkiye’de neden takiye yapıyoruz dedik. Türkiye’de neden Aleviler kendi adıyla örgütlenmiyor? Pir

gin davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. Biz de Alevileri temsilen bilirkişilik yaptık. Sorumluluğumuz oldu. Ve bizim bu süre içerisinde hem Avrupa’yı örgütlemede hem de deneyimleri Türkiye’ye taşımada ikili mücadelemiz oldu. Sonra da AABK (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu) oluştu. 2002’den bu yana 13 yıl başkanlık yaptım. Bundan bir ay önce de HDP’den milletvekilliği adaylığım kesinleşince görevimi bıraktım. Avrupa’da bir dernekle başladık. Şimdi 11 ülkede bize bağlı 270 Alevi Kültür Merkezi var. Şimdi Avrupa’da özellikle Almanya’da liselerde Alevilik ders olarak okutuluyor. Üniversitelerde kürsüler açıldı. Almanya’da bir

Sultan adıyla örgütlenme vardı. Hacı Bektaş adıyla, Alevi ulularının adıyla örgütlenmeler vardı. 2000 yılında aynen Avrupa’da olduğu gibi Alevi adıyla örgütlenme amacıyla bir dernek kurduk. Bu süreçte 2 yıl yargılandık. 2002’de kazandık.

çok eyalette inanç özgürlüğü sözleşmesi yaptık. Hızır-Muharrem günlerimiz resmi tatil olarak kabul gördü. Avrupa’da Alevilik kurumsallaştı. İnanç özgürlüğünden istedikleri gibi faydalanabiliyorlar.

Aleviler Türkiye’de de hızlıca asimile oluyordu. O süreçte yine cemevleri yapımına öncülük ettik. Dersim’de, Erzincan’da, Sivas’ta, Kütahya’da çok ilde cemevleri yaptık. Daha sonra zorunlu din dersleri gündeme geldi. 2007’de Eylem Zen-

Siz neden HDP’den aday oldunuz? Aleviler sizce neden HDP’ye oy vermeli? Turgut Öker: Alevilerin sorunların temeli siyasetten kaynaklanıyor. Alevilerin sorunlarının hangisine dokunursak bu ülkeyi yöneten zihniyetten kaynaklanıyor ya da cumhuriyetin


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

temelindeki Türk-İslam sentezi anlayışının devamı olarak hak verilmiyor. Siyasetin içinde güç olmamız gerektiğinden yola çıktık. Bugün HDP ile ortaklığımızın bir alt yapısı var. Bundan 3 yıl önce Kürt Hareketi ile yan yana geldik. Bu yan yana gelişle Avrupa Demokratik Güç Birliği’ni kurduk. Kürt Hareketi ile Alevi hareketinin yan yana gelişi. Birçok eylem yaptık. Tayyip Erdoğan’ı Almanya’ya sokmayan miting olsun, Gezi’de olsun en son Soma’da birlikte sokağa çıktık. Bu yan yana gelişle sonuç alabileceğimizi gördük. Son 6 aydır da HDP bizimle kurumsal görüşmeler yaptı. Yeni bir siyaset anlayışıyla bizimle ilişki kurdular. Türkiye’de mazlum halkların, inançların, kimliklerin doğrudan kendi kurumları ve talepleriyle siyasette yer almasını talep ettiklerini söylediler. Kendi adımıza, kendimizi temsil etmede kontenjan ayrılacağını ve bildirgeyi bizim yazacağımızı ilettiler. Adayı da bizim belirleyeceğimiz söylendi. Avrupa’da 18 Mart’ta Alevi Kültür Merkezi 269 delegesiyle özel bir toplantı yaptı. CHP de geldi bizimle görüştü. Kurumsal bir temsiliyet kabul etmediler. Ayrıca Diyanet’i ortadan kaldıramayacaklarını söylüyorlar. İmam Hatipler de aynı şekilde. Diyanet’i biz kurduk, laikliğin garantisidir dediler. İlkesel olarak kabul edemezdik. 269 delege oylama yapıldı. 1’si hayır dedi, 4 delege çekimser kaldı. 265 delege HDP ile stratejik işbirliğine karar verdi. Görevi de bana verdiler. Aleviler ilk defa Türkiye’nin 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde bizzat kendi taleplerini bir siyasi partiye kabul ettirdiler ya da ilk defa bir siyasi parti Alevilerin taleplerini olduğu gibi kabul etti. Bizzat kendi adayları temsil edilmiş olacak. 7 Haziran seçimlerinde HDP barajı geçmezse baş düşman olarak gördükleri Tayyip Erdoğan, Gezi’de çocuklarının katili olarak gördükleri Tayyip Erdoğan başkanlık koltuğuna oturacak. Onu alıkoyacak tek seçenek HDP’nin barajı geçmesinde.

HDP’ye oy verme Aleviler açısından kendi geleceğine oy verme, kendi geleceğini güvenceye alma anlamına geliyor. Ve bu AKP zulmünün devamına nokta koyma anlamına geliyor. Bundan dolayı her vicdan sahibi Alevi, geleceğini düşünen Alevi, çocuklarını düşünen Alevi bu gerçeklerden yola çıkarak HDP’ye oy vermek durumundadır. Seçim çalışmalarında nasıl tepkiler alıyorsunuz? Alevilerin ilgisi nasıl? Alevi örgütleri HDP ile stratejik ortaklığı ve adaylığınızı destekliyorlar mı? Turgut Öker: Devlete bağlı Cem Vakfı dışındaki bütün Alevi kurumları bizlerin HDP’de milletvekili adayı olmamızı destekliyorlar. Zaten HDP’nin Alevi bildirgesini de Türkiye’de ana gövdeyi oluşturan Pir Sultan örgütlülükleri, Alevi Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın da içinde olduğu çatı örgütleri dediğimiz irade 19 maddelik bildirgeyi yazdı. HDP de olduğu gibi kabul etti. Bizler demokratik Alevi hareketinin iradesini temsil ediyoruz. Örneğin; ben sadece Avrupa’nın değil, Müslüm Doğan yalnızca Pir Sultan’ın değil, Ali Kenanoğlu da yalnızca Hubyar’ın değil. Demokratik Alevi Hareketi’nin temsilcileri olduk. Bu süreci destekliyorlar. Bizim yanımızdalar.

arında geleceklerini düşünerek mi hareket edecekler? Ben Alevilerde ciddi bir kopuşun yaşanacağına inanıyorum. Ve HDP’nin seçimlerde başarıyla çıkmasında Alevilerin ciddi katkısı olacağına inanıyorum. Eğer seçilirseniz kafanızda ne gibi projeleriniz var. Öncelikli olarak neler yapacaksınız? Turgut Öker: Halkı kurtaran, her şeyi kendi bilen, kendi önceliklerini halka dayatan siyaset anlayışını asla sürdürmeyeceğim. Söz, yetki, karar halkındır, diyoruz yıllardır. Alevi hareketinin kurumsal temsilcisi olarak öncelikle Alevilerin taleplerine yöneleceğiz. Sol-sosyalist kimliğimle de siyaset yapacağım elbette. Başta mevcut sorunların çözümünde Alevi iradesini esas alacağım. Belli aralıklarla toplanacak Alevi-Bektaşi meclisi kurulacak. Konjonktürel durumlar neyi önümüze koyuyorsa biz siyaseti bu ilişki üzerinden yürüteceğiz. Alevi hareketinin önümüze koyduğu görevleri yerine getireceğiz.

Biz seçim kampanyamızı Avrupa’da 2 ay önce başlattık. Avrupa canla başla çalışıyor. 400 bin hedefimiz var. Bu da yüzde bir yapıyor. Türkiye’de de sokakta ciddi bir yönelme ve destek var. Şimdiye kadar olmayan bir destek var. Sandıkta AKP’nin hırsızlığı devreye girdiğinde engellenme durumuyla karşılaşılmazsa ciddi bir oya dönüşecek. Seçimlerin kaderini Aleviler belirleyecek.

Biz seçim kampanyamızı Avrupa’da 2 ay önce başlattık. Avrupa canla başla çalışıyor. 400 bin hedefimiz var. Bu da yüzde bir yapıyor. Türkiye’de de sokakta ciddi bir yönelme ve destek v ar. Şimdiye kadar olmayan bir destek var. Sandıkta AKP’nin hırsızlığı devreye girdiğinde engellenme durumuyla karşılaşılmazsa ciddi bir oya dönüşecek. Seçimlerin kaderini Aleviler belirleyecek. Bakalım Aleviler geleneksel refleksleriyle mi hareket edecekler yoksa yeni bir yaşam şi-

11


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

SEÇİM Mehmet YILMAZER

Günümüzde dünya politik sahnesi ve güç dengeleri o günlerden çok farklıdır. Seçimler özellikle Latin Amerika’da 1980’li yılların sonlarından beri yaşananlarla oldukça ilginç bir anlam kazanmaya başlamıştır. Brezilya, Venezuella, Bolivya, Uruguay, Ekvador’daki seçimlerde sol ve sosyalist adaylar seçim kazanmaya başlamıştır. Latin Amerika kıtasının egemenlerinin canını sıkan bu gelişmeler hala devam ediyor, üstelik önceki dönemlerdeki gibi askeri darbelerle önlenemiyor.

S

eçimler sosyalistler açısından genellikle önemli olmadı. “Her dört yılda bir çalışanları kimlerin sömüreceğinin oylanmasından” öteye bir anlama sahip değildi. Elbette sınıflar mücadelesi tarihine baktığımızda farklı örnekler de yaşanmıştır. Bunların en çarpıcısı Paris Komünü sonrası Avrupa’sında yükselen işçi hareketi sistemin seçim oyununu çok iyi değerlendirince ortaya çıkmıştır. Almanya’da “sosyalistlere karşı yasaya rağmen” Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisinin oyları 1870’de 102 bin iken 1890’da 1.427.000’e yükselmiştir. Bu dönemde burjuvazi çalışanların hareketinin gelişmesinden bunalmıştır. Engels, Marks’ın Fransa’da Sınıflar Savaşı kitabına 1895’de yazdığı önsözde Fransız politikacı Odilon Barrot’un ünlü sözünü aktarır. Barrot, gelişen işçi hareketi karşısında çaresizce “yasallık bizi öldürüyor” çığlığını atmıştır. Genel oy hakkının tanınması için uzun mücadeleler gerekmiş, sonra da burjuvazinin korktuğu başına gelmeye başlamıştır. İşçi sınıf hareketinin Avrupa’da yolu bilindiği gibi savaşlar ve faşizmle kesilmiştir. 1950’ler sonrası refah devletleri yıllarında ise burjuvazi genel oy hakkını iyi yönlendirebilecek güce kavuştuğu için ondan korkusu kalmamıştır. “Soğuk savaş” yıllarında genel oy hakkının yarattığı bir sürpriz Şili’de yaşanmıştır. Salvador Allende, Halk Cephesi lideri olarak 1970 sonunda seçimle iktidara gelmiştir. Fakat iki yıl sonra ABD destekli Pinochet askeri darbesiyle katledilmiştir. Günümüzde dünya politik sahnesi ve güç dengeleri o günlerden çok farklıdır. Seçimler özellikle Latin Amerika’da

12

1980’li yılların sonlarından beri yaşananlarla oldukça ilginç bir anlam kazanmaya başlamıştır. Brezilya, Venezuella, Bolivya, Uruguay, Ekvador’daki seçimlerde sol ve sosyalist adaylar seçim kazanmaya başlamıştır. Latin Amerika kıtasının egemenlerinin canını sıkan bu gelişmeler hala devam ediyor, üstelik önceki dönemlerdeki gibi askeri darbelerle önlenemiyor. Ortadoğu’da Hizbullah, Hamas ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’in seçim zaferleri yine alışıldık düzenlerin dışında ortaya çıkan sonuçlardı. Genel oy hakkının basit bir oyun olmaktan öteye bir anlam kazanmaya başlamasının günümüz koşullarıyla yakından ilişkisi olduğu açıktır. Soğuk savaşın sona ermesi ve başlayan neoliberal soygun en önemli nedenlerden ikisidir. Kapitalizmin ve emperyalist sistemin seçimlerle yıkılmayacağı yeterince açıktır. Ancak kendi sınıf egemenlikleri için kullandıkları önemli siyasal araçlar; burjuva demokrasisi ve genel oy hakkı, artık çalışanların ve yoksulların da elinde zaman zaman siyasal araç haline gelebiliyor. Bu gelişmeler sınıflar mücadelesi tarihinde ortaya çıkan farklılıklardır. Türkiye’de seçimler hep sorunlu olmuştur. Tek parti döneminin monolog seçimlerini bir kenara bırakırsak, bizde seçimler ve askeri darbeler hep iç içe yaşanmıştır. DP 1958’de ikinci kez seçimleri kazanınca 1960’da darbe ile iktidardan edilmiştir. İlginç olan askeri darbeler hep siyasal ortama kendi istedikleri şekli vermeye çalışmış, fakat darbe sonrası seçimlerde hep kaybetmişlerdir. Bu 60 sonrası, 71 darbesi sonrası ve 1980 sonrası hep aynı olgu tekrarlanmıştır. 60’da orduya rağmen AP ve Demirel kazanmıştır. 71 darbesiyle solun önü kesilmek istenmiş

ancak 73 seçimlerinden CHP ve Ecevit galip çıkmıştır. 1980 darbesi sonrası ise Kenan Evren’in işaret ettiği parti değil Özal’ın ANAP’ı seçimleri kazanmıştır. Apoletlilerin gücünün hep bir sınırı olmuştur. Onlar, derin ve uzun kollarıyla seçimler öncesi, krizli günlerde sürekli olarak siyasal partilerin içinde olmuşlardır. Sivil siyasetle ordu orasında hep bir gerilim olmuş, sürekli entrikalar yaşanmış, siyaset kördüğüm olunca ise “kılıçlıların” darbesi ile düğüm çözülmüş, ancak sorunlar çözümlenmemiştir. Bunun yanında bir de Cumhuriyet tarihini boyunca düzenin sinirlerini bozan bazı seçimler yaşanmıştır. Bunların ilki 1965 seçimleridir. TİP on beş milletvekili ile meclise girmiştir. Şaşıran düzen seçim kanunu değişikliği ile meclisten solu tasfiye etmiş, ancak sokakta büyümesini engelleyememiştir. Bu 12 Mart 1971 darbesi ile yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu da tutmamış, 1973 seçimleri düzenin sinirlerini bozan ikinci seçim olmuştur. Ecevit, birinci parti olmuş ve seçim sloganları egemenlerin öfkesini yükseltmiştir. “Tekelci sermaye”ye sınırlama, “toprak işleyenin su kullananın” seçim vaatleri Karaoğlan efsanesini yaratmıştır. Elbette düzen bunun intikamını Ecevit ve CHP’den çok kötü almış, bir daha böyle parolaları CHP ağızına almamakla kalmamış, aklından bile geçirmemiştir. 1991 seçimleri de düzenin sinirlerini bozan bir seçim olmuştur. SHP listesinden meclise 21 Kürt milletvekili girmiş, HEP’e geçerek grup kurmuşlardır. Meclisteki yemin töreni ve her şey düzenin sinirleri iyice bozmuş ve sonunda vekiller yaka paça tutuklanmıştır. En son AKP’nin 2002 seçimlerindeki zaferi düzen açısından tam bir şok olmuştur. MGK gü-


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

MLER dümlü politikalar ve partiler iflas etmiş, o güne kadar dışlanan siyasal islam tek başına iktidara gelmiştir. AKP iktidarının bir dönemi derin devletle bilek güreşi yaparak geçmiştir. Hikaye yeterince biliniyor. Haziran seçimlerine gidilirken bir kaç konuyu öne çıkartmak gerekiyor. Bir siyasal tekerleme vardır. Türkiye’de sağ oylar daima yüzde 60’ın üzerinde olmuş; Sol -CHP dahil- en fazla yüzde 30’lara mahkumdur. Bu tekerleme sola değişmez bir kader biçiyor. Bu ülke böyle, burada sola oy yok! Hem siyasal tarihimiz hem de geleceğe yönelik işaretler bu alın yazısını yalanlıyor. 1960’lı yılların ortalarından itibaren hızlanan solun yükselişinin önü iki askeri darbe ile kesilmiştir. Düzen bütün gayreti ile solu1970’li yılların CHP’si de dahilezmek, tasfiye etmek için bütün gücünü kullanmıştır. Sağ, her türlü nüansı ile beslenip büyütülmüştür. Dünyadaki gelişmeler de dikkate alındığında sağın büyümesi doğal görünüyor. Fakat bunu bu toprakların değişmez özelliği gibi kavramak ise başka bir şeydir ve hatalıdır. Bu özellik askeri darbelerle yaratılmıştır, hiç de bu toprakların alın yazısı değildir. Kader gibi görünen sağın yoğun egemenliği artık yavaş yavaş değişime zorlanıyor. Bir diğer önemli konu, bugünlere kadar yaşanan uzun siyasal süreçte cumhuriyetin önemli ideolojik çimentolarıyla ilgilidir. İdeolojik çimentolar yaşanan siyasal depremlerle büyük hasar almıştır. Bunlardan ilki ve bir

döneme damgasını vuran Kemalizmdir. Kemalizm egemen iken hep onun yanında, onunla zaman zaman çatışan bir merkez sağ ideolojisi olmuştur. Bu iki temel ideolojik çimento uzun cumhuriyet yıllarında yıpranmıştır. Özellikle 1980 sonrası Kürt Özgürlük Mücadelesinin yükseldiği yıllarda bu ideolojik çimento her yanından dökülür hale gelmiştir. Bunların yerini iki binli yıllarda siyasal islam almıştır. Düzenin bu yeni ideolojik çimentosu elbette öncekilerden köklü bir kopuş anlamına gelmiyordu. Tersine bu düzenin egemenlik ilişkilerinin yeni bir renkle restore edilmesiydi. Ancak yetmiş yılın kenara itilmişliğinin bütün bastırılmış yönleri iktidarda kendini bütün gücüyle ortaya koymaktadır. Kemalizmin elit kibirliliği, merkez sağın engin pragmatizmi şimdi AK Saray’da islami takiyye ile sentezleşerek harika(!) sonuçlar yaratıyor. Yıllardır “bu da mı oldu?” dedirten tuhaflıklarla yaşıyoruz. Seçimlere giderken büyük yolsuzlukların gölgesinde kalan siyasal islam çimentosu da büyük darbeler almıştır.

girecek; yoksa seçim meydanlarında sallanan Kur’an ile kitlelere işaret mi verilmek isteniyor? İkisinin de sonu kıyamet olur. İnsanlar artık eşitlik, özgürlük ve adalet istiyor.

Bunun yanında bir de Cumhuriyet tarihini boyunca düzenin sinirlerini bozan bazı seçimler yaşanmıştır. Bunların ilki 1965 seçimleridir. TİP on beş milletvekili ile meclise girmiştir. Şaşıran düzen seçim kanunu değişikliği ile meclisten solu tasfiye etmiş, ancak sokakta büyümesini engelleyememiştir. Bu 12 Mart 1971 darbesi ile yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu da tutmamış, 1973 seçimleri düzenin sinirlerini bozan ikinci seçim olmuştur. Ecevit, birinci parti olmuş ve seçim sloganları egemenlerin öfkesini yükseltmiştir. “Tekelci sermaye”ye sınırlama, “toprak işleyenin su kullananın” seçim vaatleri Karaoğlan efsanesini yaratmıştır. Elbette düzen bunun intikamını Ecevit ve CHP’den çok kötü almış, bir daha böyle parolaları CHP ağızına almamakla kalmamış, aklından bile geçirmemiştir.

Haziran seçimleri öyle görünüyor ki, yine düzenin sinirlerini bozan sonuçlar yaratacaktır. Düzenin çok yıpranan ideolojik bağları hırpalanırken rant ve entrikalar arasından unutulan insanlık, güçlü filizler halinde toprağın üzerine çıkıyor. Dünyada ve ülkede rüzgar dönüyor. Büyüyen özgürlük güçlerini bir kez daha geriletmek için askeri darbeler mi ye- n i d e n d e v re ye

13


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

EMEĞİN SESİ HDP’nin Tekirdağ milletvekili adayları Türkiye’nin bir özeti gibi. İşçilerin, kadınların, ezilen halkların temsil edildiği listede yer alan adaylar emeğin sesinin meclise taşınması için yoğun bir çalışmanın içindeler. Adaylar; Erdal Avcı, Sevgi Evren, Sabri Topçu, Sadi Özdemir, Elif Güler ve Lokman Tekin; seçim startının verilmesiyle her gün Tekirdağ’ın sokaklarında halkın sorunlarını ve taleplerini dinliyor, Biz’leri meclise taşımak için çalışıyorlar. Adaylar arasında direnişçi işçiler de var. Sosyalist Dayanışma olarak HDP Tekirdağ milletvekili adayı olan direnişçi işçilerle HDP’yi ve seçimleri konuştuk.

Röportaj

Sosyalist Dayanışma: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Lokman Tekin: 1982 Kars doğumluyum. Evliyim ve bir çocuğum var. İlkokulu Kars’da bitirdikten sonra 1997 yılında ailem ile birlikte İstanbul’a göç ettim. 1999’da Çerkezköy’e yerleştim. 1997 yılından bu yana işçilik yapmaktayım. En son Bross Tekstil işyerinde dikim operatörü olarak çalışmakta iken Batis’e üye olduğum için işten çıkarıldım ve 71 gün boyunca fabrika önünde sendikamla birlikte direniş yaptım. Nisan 2015 itibariyle işveren tüm taleplerimizi kabul etti ve direnişi başarıya ulaştırdık. 2015 genel seçimlerinde işçilerin sesini meclise taşımak için HDP’den milletvekili adayı oldum. İşçilerin içinden gelen biri olarak değil, bizzat işçi olarak meclise gitmek ve emek mücadelesini oradan sürdürmek istiyorum. Sizin için HDP’den milletvekili adayı olmanın nasıl bir anlamı var? Lokman Tekin: Ben az evvel yukarıda bahsettiğim, direnişe katılmadan evvel halende işçilerin büyük çoğunluğunun düşündüğü gibi, bir şeyleri değiştirmenin çok zor olduğunu hatta imkansız olduğunu düşünüyordum. Ne yapacağız da yanlarında kocaman bir devlet olan patronlardan haklarımızı kolaylıkla alacağız diye düşü-

14

nürken, sendikam ile tanıştım. Ve o andan itibaren hiçbir şey benim için eskisi gibi umutsuz olmadı. Bu umudun canlı olduğunu yaşayarak gördüm. İşyerinde işçilere hakaret ediliyor, kötü muamele ediliyordu. Çalışma koşulları işçi sağlığı ve iş güvenliği bakımından sağlıksızdı. Bunlara artık dur, demek zamanı gelmişti ve bu sebeple işten atıldım. Diğer işçi arkadaşlarım borçlu olduklarını gerekçe gösterip işten atılmaktan çekindikleri için direnişe katkı sunamadılar. Ama ben geri adım atmamaya karar vererek direnişe geçtim. Örgütlü ve kararlı bir mücadelenin de başarıya ulaştığını yaşayarak öğrendim. Biz işçilerin istersek başka bir dünya yaratabileceğini gördüm. Tekirdağ ilinde emeğiyle geçinen kadın erkek on binlerce işçi arkadaşımın da benim bu düşüncelerimi paylaştığından eminim. Bu sebeple onların içinden çıkmış biri olarak değil, bizzat onlardan biri olarak mecliste yer almak istiyorum. Hep birileri bizim adımıza kararlar veriyor. Artık bizim kendi irademizi temsil etme ve kendi sözümüzü söyleme zamanımız geldi. HDP benim şahsımda işçilere bu imkanı sunduğu için HDP’deyim. Söz ve karar sahibi olabildiğim bu partiye tüm işçileri de üye olmaya ve katkı sunmaya davet ediyorum. Çalışmalarınız nasıl gidiyor, nelere ağırlık veriyorsunuz? Lokman Tekin: Aday olduğumu öğrenen işçi arkadaşlarım gerçekten çok mutlu oluyorlar. Önce şaşırıyorlar ve sonra inanılmaz bir mutluluk hissediyorlar. Ben onların gözlerinden anlıyorum. Kendileri de bunu açık yüreklilikle ifade ediyor. Bu düzende

işçilerin bürokratik engellere takılmadan, birilerinin “adamı” olmadan kendisine partilerde yer bulması hele hele milletvekili adayı olması pek alışılmış bir şey değil. Bu sebeple işçilerin adaylığımı daha fazla duyması için çalışmalar yapmaya başladık. Böylece onların da kendilerini HDP’ye ait hissedeceklerinden eminim. HDP’nin programı ve varlığı sayesinde diğer partiler bile asgari ücretten, iş cinayetlerinden bahsetmeye başladı. Şimdi esnaf ziyaretleri yapıyor, işçi servis güzergahlarında broşürler dağıtıyoruz. Mitingler yapacağız. Çalışmalarımız hızlanarak sürüyor. 7 Haziran gecesi seçim sonuçları açıklandığında nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Lokman Tekin: 7 Haziran’dan umutluyum. Çünkü halkın boğazına kadar gelmiş durumda. Düşünün asgari ücret 940 TL. O da asgari geçim indirimi ile beraber. Kira, elektrik, su, kömür derken maaş bitiyor. Ondan sonra ne yiyeceksin, ne giyeceksin? Bu defa yetiştirmek için fazla çalışma yapmak zorunda kalıyorsun, 2 kişinin yapacağı işi tek kişi olarak yapmak zorunda kalıyorsun. HDP’nin işçi ve emekçilerden yana projelerini işçilere anlattığımda umutlanıyorlar ve destekleyeceklerini dile getiriyorlar. Bu sebeple baraj yıkılırsa Tekirdağ’dan yıkılır diyorum.


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

MECLİSE! Sosyalist Dayanışma: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Elif Güler: 12 Aralık 1988 yılında İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde doğdum. Babam aslen Ardahanlı annem Sivaslıdır. Üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum. İlk ve ortaokulu Karaağaç İlköğretim Okulu’nda okudum. Lise eğitimimi Çerkezköy Pakize Narin Lisesi’nde tamamlayıp Anadolu Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldum. 2003-2007 yılları arasında Pir Sultan Abdal Derneği Çerkezköy şubesinde çeşitli görevlerde faaliyet yürüttüm. İş hayatıma 2007-2009 yılları arasında Çerkezköy Devlet Hastanesi’nde başladım. 2009 yerel seçimlerinde Karaağaç Belediyesi Belediye Başkanı sekreteri olarak görev yaptım. Tekirdağ’ın büyükşehir olmasından dolayı Karaağaç Belde Belediyesi’nin Kapaklı Belediyesi’ne devir edilmesi bahanesi ile Kapaklı Belediyesi Başkanı tarafından 30.09.2014 tarihinde işime son verildi. Kapaklı Belediyesi taşeronları adı altında sadece iki bayan olarak 70 gün saldırı ve baskılardan yılmadan işimizi geri almak için sendikamızla beraber eylem yapıp aktif direniş sergiledim. Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Sizin için HDP’den milletvekili adayı olmanın nasıl bir anlamı var? Elif Güler: Daha öncesinde görev aldığım partiden; söylemleri ve eylemlerinin tutarlı olmadığını, her insana eşit mesafede yaklaşmadıklarını, para ve hırsın ön planda olduğunu gördüm ve ayrıldım. Bu da beni kendi içerisinde söylemleri tutarlı olan, benim siyaset anlayışımla hemfikir olduğum, yolsuzluklarla hırsızlıklarla adı anılmamış kendi aday seçimini para, nam, şöhret, oy kazanma gözetmeden ince eleyip sık dokuyan ve seçici davranan, temiz siyaset yapmak isteyenle-

re kapısını açan Halkların Demokratik Partisi’ne yöneltmiştir. 2015 Haziran genel seçiminde HDP Tekirdağ 5. sıradan milletvekili adayı olarak halkımızın ve partimizin yükselişi için çalışma yürütüyorum. Irk, dil ve din ayrımı gözetmeden toplumun her kesimini kucaklayan, kadınlara pozitif ayrımcılık tanıyan, sınıf ayrımı yapmadan işçileri milletvekili adayı yapan, insan hakları ve demokrasiye saygılı, özgürlüğe inanmış bir hareketin parçası olmak gurur verici. Çalışmalarınız nasıl gidiyor nelere ağırlık veriyorsunuz? Elif Güler: Umduğumdan daha iyi gidiyor. İnsanların milletvekilli tiplemelerinin (müteahhit, doktor, toprak ağası, zengin iş adamları vs) dışında olduğumu görünce bana bakış açıları ve algısı pozitif yönde değişiyor. İnançları ve umutları tekrar yeşeriyor ve yeşertmek için mücadele ediyorum. Kadınların ve işçilerin söylemlerine kulak veriyor çalışmalarımı bu yönde yoğunlaştırıyorum. 7 Haziran gecesi seçim sonuçları açıklandığında nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Elif Güler: Kadın hakları konusunda muhatap olarak kadınların, işçi hakları konusunda muhatap olarak işçilerin, yer bulduğu bir HDP, bu ülkeye çok gerekiyor. Demokrasinin gerçek anlamda yaşanması için, sadaka değil haklarımızın tanınması için, kadın cinayetlerinin durdurulması ve daha adil bir bölüşüm için bu ülkeye HDP lazım. Bu yüzden “Biz’ler Meclise” çok yakışacağız.

Daha öncesinde görev aldığım partiden; söylemleri ve eylemlerinin tutarlı olmadığını, her insana eşit mesafede yaklaşmadıklarını, para ve hırsın ön planda olduğunu gördüm ve ayrıldım. Bu da beni kendi içerisinde söylemleri tutarlı olan, benim siyaset anlayışımla hemfikir olduğum, yolsuzluklarla hırsızlıklarla adı anılmamış kendi aday seçimini para, nam, şöhret, oy kazanma gözetmeden ince eleyip sık dokuyan ve seçici davranan, temiz siyaset yapmak isteyenlere kapısını açan HDP’ye yöneltmiştir.

15


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

KADINLAR NE İSTER? Elif GÜLER

Kadınlar olarak siyasette özne olma, aktif olma ve güç olma bizler için elzemdir. AKP iktidarının son bulması gerekmektedir. Kadınlar rahat bir nefes almak için AKP iktidarına son verecek bir politik hat izlemek zorundadır. Bu erkek egemen düzenin nefes borularını tıkayacak mekanizmalarda aktif bir şekilde siyasete müdahil olmak zorundadır.

K

ADAV’ın düzenlediği “Sendikalarda Kadınlar, Kadın Örgütlenmesi ve Sorunlar-Modeller” başlıklı bir panele katıldık. Erkek egemen anlayışın sendikalarda kadın örgütlenmesinin önünde yarattığı sıkıntılardan, toplumsal cinsiyetin rol bölüşümüne kadar çok sayıda konu konuştuk. Mücadele yöntemleri geliştirdik. Acil kadın kotası uygulanması ve takibinin yapılması gereklilikleri konusunda pek çok görev çıkarttık. Aktivisti olduğum İmece Ev İşçileri Sendikası’nın yönetim kurulu üyelerinin hepsinin kadınlardan oluşmuş olmasından ve bu durumun Türkiye’de bir örneğinin daha bulunmamasından dolayı bir taraftan gururlandık bir taraftan da ev işçiliği erkekler açısından cazip hale geldiğinde ‘’sendikamızı da elimizden alabilirler’’ diye tebessüm edip gülüştük. Toplumsal cinsiyetin ev işçiliğini kadınlara yıkması, ev işçiliğinin kadın işi olarak kanıksanması böylesi bir ironik tabloyu da karşımıza çıkarmış oldu. Sokakların, sendikaların, siyasi partilerin erkek egemen yüzü ile mücadele ederken taleplerimizi de amansızca savunmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Şimdi 7 Haziran seçimlerinin atmosferi tüm nefes aldığımız ortamları sarmışken biz kadınlar olarak neler yapıyoruz, neler yapmalıyız, kadın hareketimizin perspektifi ile birlikte düşünelim: Elbette kadın hareketimizin talepleri bir genel seçime ya da bir siyasi partinin seçim bildirgesine sığmayacak ölçekte. Kadın sorununun kökeninin 5 bin

yıla dayandığı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bugünden yarına değişmeyeceği tezi bugün eşitsizliklerin sürdürülür olmasından faydalanan erkek egemen zihniyet tarafından rahatlıkla kullanılabiliyor. Kadınlar açısından ise bu temel gerçeklik bizi pasifizme götürmediği gibi bugünden yarına değiştirme inancı ve iradesi taşıyanları daha da kamçılamaktadır. Erkek egemenliğine dayalı kapitalist sistemde kadın emeğinin değeri, kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın temsiliyetinin geri bıraktırılması vb. üst başlıkları arasından bugünden yarına hangileri için nasıl mücadele edeceğiz, soruları güncel bir şekilde önümüzde duruyor. Özellikle AKP’nin neo-liberal cinsiyetçi ve muhafazakâr politikaları, kadınları iktidar olduğu 12 yılda oldukça derinden sarsmıştır. AKP kadını aile ile birlemek, eve hapsetmek, edep- namus söylemleriyle geleneksel rolleri pekiştirmek gibi uygulamalarıyla tam bir kadın düşmanlığı içerisinde olmuştur. Ötesinde çalışan kadınlar açısından ucuz emek gücü olma hali de derinleştirilmiştir. Kadın çalışmamalı, çalışıyorsa da erkekle eşit ücret alması beklenmemelidir. Sigortasız– güvencesiz gel geç işlerde ağırlıklı olarak kadınlar çalışmaktadır. Kadınlar parçalanan sınıf yapısı ile birlikte kendini var edebildiği hemen bütün sektörlerde kötü çalışma koşullarında ve ucuz iş gücü olarak çalışmaktadır. Örneğin; göçmen işçi kadınların ve mevsimlik tarım işçisi kadınların çalışma koşulları son derece kötüdür. Hatta yaşam ile ölüm arasındaki çok ince çizgide gidip gelmektedirler. Isparta Yalvaç’ta balık istifi gibi taşınırken hayatını kaybeden mevsimlik tarım işçisi kadınlar bu tabloyu daha açık anlatmaktadır. Kadın katillerinin yargılanmaması ve cezasız bırakılması, erkeklere tahrik indirimleri, kürtaj hakkının yasaklanması vb uygulamalarda AKP iktida-

16

rının ve zihniyetinin sürdüreceği politikalardır. Kadınlar olarak siyasette özne olma, aktif olma ve güç olma bizler için elzemdir. AKP iktidarının son bulması gerekmektedir. Kadınlar rahat bir nefes almak için AKP iktidarına son verecek bir politik hat izlemek zorundadır. Bu erkek egemen düzenin nefes borularını tıkayacak mekanizmalarda aktif bir şekilde siyasete müdahil olmak zorundadır. Kapitalizme karşı mücadele eden, taşerona, esnek çalışmaya karşı mücadele eden, rantla talanla doğanın sömürülmesine karşı mücadele eden olmalıdır. Ortadoğu’da ve dünyada bedenleri savaş meydanına dönen kadınlar barış için mücadele eden olmalıdır. Tüm bunları savunabilmek ve bunlarla mücadele edebilmek adına kadınlar bugün HDP’de mücadele yürütüyorlar. Milletvekili adaylarının yarısı kadın olan bu partiyle alternatif yeni yaşamı örgütlüyorlar. Düzen partileri de HDP’nin basıncı altında ya kadın adaylarını birinci sıradan gösteriyor ya da KP gibi bütün adaylarını kadınlardan oluşturarak alkış toplamaya çalışıyorlar. Kadınlar vitrin değil özne olabildiği her alanı daha da kendi lehine zorlamak ve genişletmek zorundadırlar. HDP bu anlamda aynı zamanda kadınlar için bir şanstır. Bu şansı iyi değerlendirerek AKP iktidarına son veren kadınlar daha rahat nefes alabilecekleri bir yeni yaşamı örebilecektir. Kadın emeğinin değerinin bilinmesi için, kalıcı bir barışın tesisi için, erkek yargının uygulamalarının son bulması için, daha fazla siyaset ve daha fazla temsiliyet için oylar HDP’ye… Kadınlar HDP’ye…


“PARDON, ÇOK KISA Bİ ANKETİM VARDI AMA”

T

ürkiye, tarihinin en önemli seçimlerine doğru giderken pek çok anket şirketi çeşitli verilerle olası sonuçları kamuoyuna önceden bildirmek istiyor. Ama başlık sizi yanıltmasın, yazıda bunların bir değerlendirmesi olmayacak. Yazının bu anket şirketleriyle en fazla yakınlığı o şirketlerde çalışan çoğunluğu üniversiteli gençler üzerinden olabilir.

Sahi neredeyse her üniversite öğrencisinin deneyimlediği okurken çalışma pratiği acaba evrensel bir yasa mı? Niçin gençler emeklerini informel piyasa ağlarında verimsiz şekilde kullandırtmak zorunda kalıyor? Belki anketörlük kötünün iyisi bile denilebilir üstelik. Çoğu zorunlu eğitim süresini bile bitirmeyen daha büyük bir niceliğin halini anlatmaya kalksak durum daha vahim tabii. Gerçi siz onları köşedeki tezgahında midye satmalarından, sırtlarındaki kağıt yığınıyla kentlerin zengin mahallelerinde gezmelerinden tanıyorsunuz. Peki ‘nüfusu genç bir ülke’ olmakla övünen Türkiye’de gençlerin durumu bu haldeyken onların politik yönelişleri sadece bir rakamdan ibaret mi olacak? En son söyleyeceğimizi şimdi söyleyelim: Hayır böyle olmamalı, olmayacak! Durumu ‘profesyonel sosyolog’larının mihmandarlığında farkeden siyasal partiler de bu sebeple çeşitli gençlik politikalarıyla söz konusu kesimin ilgisine mazhar olmaya çalışır durumda. Bunları biraz irdelemek gerekiyor. Partilerin genel olarak gençlik politikaları iki ana kampa indirgenebilir. Bunlardan ilki ‘x miktar para’dan ötesinde bir politika üretemeyen burjuva siyaseti. Bu kesimin yarattığı söylemlerde bir sürü teferruat olsa da genel olarak ‘gençlerimize, gençler için’ ile başlayan ve özgürleştirme-

ye işaret etmeyen, şeyleştiren yaklaşım hakim. Bu grubun en sivri örneği şüphesiz ‘devlet ben’im’ci bir yaklaşımla Erdoğan.. Pardon! O tarafsızdı, AKP diyecektik. Bunu söyleyerek de zaten çok orijinal bir tespit yapmıyoruz. Bu kampta dikkat edilmesi gereken, AKP’nin derinleştirdiği çelişkilerin enerjisinden kendini beslemeye çalışan iki siyasal parti: CHP ve MHP. Bu partilerin de beyannamelerinden üç aşağı beş yukarı yeniden bahşetme ilişkisi üretmekten öte bir şey olmayacağını anlıyoruz. Özetle bu üçlünün paradigması – teferruatları hariç – aynıdır, diyebiliriz. İkinci ve özgürleşme süreci açısından yegane potansiyele sahip bakış ise HDP içinde beliriyor. Onun vaatlerinde de teferruatlara dalarsak egemenlerin siyasetlerinin vaatlerine benzer şeyler görsek de çok önemli bir farkla onlardan ayrılıyor. HDP eğer iktidara gelecek olursa özyönetimci gençlik meclislerinin varlığı (bu inşası henüz devam eden sancılı ama elzem bir süreç) sebebiyle doğacak geriliminin enerjisiyle vaatlerin bahşedilmesini beklemeyen, istediğini alan bir gençlik yaratma politikasına sahip. Bu biraz HDP güzellemesi olmuyor mu, diye sorulabilir. Dolayısıyla gençlik politikalarının değerlendirmesinde yer alan vaatlere neden teferruat dediğimizi de biraz açmak gerekir. Tümdengelimle durumu izah etmeye çalışalım. Kapitalizmin doğuşundan bugüne belki de en önemli özelliği onun olağanüstü esneme kapasitesi oldu. Sistem bir sektörde ya da mekanda yarattığı çelişkilerin artık onun varoluşunu tehdit eder hale geldiğini gördüğünde esnedi ve oradaki sömürünün çıkardığı enerjiyi absorbe etti. Tabiri caizse yıktığı duvara biraz para harcayıp sıva

sürerek üstünü kapattı. Ama sanılmasın ki bu sömürünün bittiği anlamına geliyor. Bilakis sistem harcadığı sıva parasını da çıkaracak şekilde sömürüyü bir başka sektöre/mekana kaydırarak varlığını bugüne kadar idame ettirme başarısını gösterdi. Basitleştirerek söylersek sistem bizden 100 lira çalarken cebimize 5 lira bahşederek hem hırsızlığını gizliyor hem de sanki müşfik bir dostmuş gibi kendini gösteriyor. 5 lira verilenlerse başka çeşitlerde tekrar soyulmaya devam ediyor. HDP sahip olduğu paradigmayla sistemin bu esneme kapasitesininin kaldıramayacağı, onun doğrudan varoluşunu krize sokacak bir yaklaşıma sahip. Bu bakımdan yegane olduğunu söyleyebiliriz. Gençliği çeşitli şeyler bahşedilecek bir alandan ötede gören yaklaşım, sistemin kırmızı çizgisinin içine denk düşüyor ve bu bakımdan gençler tarafından desteklenmesi gereken bir cüret gösteriyor.

da Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde bir kopuştan ziyade o tarihin parlak bir devamcısı olduğunu düşünüyorsak aklımızın başka yönlere kaymaması elzem. Bu bakımdan “CHP ve HDP’nin ilerici adaylarına oy verelim” seviyesinden “HDP’nin yegane özgürleştirici paradigmasına omuz verelim” seviyesine çıkılması şart. Türkiye 7 Haziran’a hazırlanırken bir uzun yürüyüş olarak demokrasi mücadelesi içerisinde gençlerin niceliği ve niteliği seçimde ve sonrasında belirleyicilerden biri olacak diyebiliriz. Bunun için biz gençlerin mecliste de sözcülerinin olması büyük imkanlara gebe olacaktır. İşte tam da bu yüzden Biz’ler Meclise...

Sistem karşıtı organizasyonlar içerisinde yaşanan bir kafa karışıklığını da burada gidermek gerekiyor. Eğer Erdoğan’a özsel bir anlam yüklemiyorsak, onun söylemleri ve davranışları itibariyle kapitalist sermaye birikiminin faşizan bir yürütücüsü olduğunu, bu bakımdan

17


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

EZİLMEMEK İÇİN DİRENECEĞİZ Röportaj

1

Mayıs akşamı Nurtepe’de polis mahalleyi gündüz olduğu gibi akşam da ablukaya alıyor ve eylem yapmak isteyen kitleye gazla müdahale ediyor. Sokak aralarına giren polisler akreplerle gözaltı avına çıkıyor. Evinin önünde gözaltına almaya çalıştıkları oğlunu kurtarmak için direnen Nevriye anneye işkence yapıldı ve oğlu gözaltına alındı. Aynı zamanda 13 Nisan’da Şengal’de YPJ saflarında şehit düşen Gülcan Özdemir’in (Sara Dersim) annesi olan Nevriye anneyle 1 Mayıs akşamı Nurtepe’de yaşananlara dair Sosyalist Dayanışma dergisi olarak röportaj gerçekleştirdik. Sosyalist Dayanışma: Öncelikle geçmiş olsun. Nevriye anne, mahalleye dönük polis baskı ve saldırılarını nasıl değerlendiriyorsun? Teşekkür ediyorum. Bizim gibi devrimcilerin yaşadığı, duyarlı halkların yaşadığı mahallelere devletin, polisin tavrı hiç değişmiyor. Yıllardır Nurtepe’de yaşıyorum, polisin bizlere etmediği kalmadı. Her zaman baskı altındayız. Gazsız, tomasız, akrepsiz kalmıyor mahallemiz. Mesela; ben işten geliyorum gaz içinde kalıyorum. Mecburen kaçmak zorundayım. O gün gündüzden 4 tane genç yan yana gelse polis saldırıyordu. Polis hemen gaz sıkıyor, su sıkıyordu. Gaz sıkınca

18

gençler de sokaklara dağılıyorlardı. Dağılmasınlar mı? Evlerine gidiyorlar. AKP’nin bu kadar korkması halkın gücünden, öfkesinden korkuyorlar, bizleri ezmek istiyorlar. Kimsenin sesini çıkarmasını istemiyorlar. Sadece AKP, sadece kendileri konuşacak. Onlara kimse karşı durmayacak. Peki bu baskılara karşı mahallenin tepkisi nasıl oluyor? Siz de eylemlere katılıyor musunuz? Bizler onların düşüncesindeki insanlara benzemiyoruz. Kendimizi savunmak zorundayız. Onlara ezilmemek, yenilmemek için. Artık öyle durumdayız ki polis emri alıyor gerçek mermi sıkıyor gençlere. Ben dua ediyorum o gün oğluma mermi sıkmadılar. Mermi sıksalardı polis üstlenmeyecekti. Bizim mahalleye özel muamele yapıyorlar, devrimci mahalle olduğu için. Tepemizde karakol var. Her daim bizi dört taraftan izliyor. Başkaldıran her mahalle böyle. Polis emir alıyor gençleri vuruyor. Gezi Direnişinde gencecik canlar gitti. Ne oldu yargılandılar mı, hayır. Aileleri yargılanıyor mahkemelerde. Hep işkence gören ezilen bizim tarafımız. Ezilmemek için direneceğiz. Bizim mahallemiz de baskılara karşı herkes olmasa da tepki veriyor. Ben ve ailem 1 Mayıslara, 8 Martlara, Gezi Direnişine katıldık. Her zaman katılıyoruz eylemlere. Gözaltılar 1 Mayıs akşamı gerçekleşti demiştiniz tam olarak olay nasıl gerçekleşti? Benim oğlum 1 Mayıs akşamı yukarıya bakkala sigara almaya gitmişti. Gaz atınca oğlum da eve kaçıyor. Arkasından iki akrep geliyor. Bir baktım kapıda iki akrep, 20 tane polis. O kadar polis çocuğumu yakalamış çekiştiriyorlardı. Ben de oğlumu bırakmadım. Onlar o kadar zavallılar ki oğlumla, benimle baş edemediler. Oğlumu zorla akrebe sokmaya çalıştılar. Ben de bırakmayınca beni iteklediler. Yüzümü akrebin demirlerine çarptılar, parçalandı. Kan revan içinde kal-

dım ama ben yine oğlumu bırakmadım. Oğlumu akrebin içine attılar. Oğlumu içeride boğdular, öldürdüler zannettim. Gözaltı sırasında çevreden destek var mıydı? Çayan dedikleri mahalleden hiç ses çıkmadı o gün. Korkuyorlardı. 1 Mayıs yasaklanmış diye gözaltına alınmaktan korkuyorlar. Oğlumu polis götürürken perdenin arkasından baktılar. Bağırdım, çağırdım, bir Allah’ın kulu gelip demedi ki, ne olursunuz götürmeyin bu çocuğu. 21 yaşında benim oğlum, 20 polis geldi almaya. Kızımdan sonra zaten rahatsızdım, gücüm yoktu. O gün oğlumu almaya geldiklerinde güçlendim, onların karşısına çıktım. Oğlumu bırakmadım alsınlar. Onlara direndim oğlumu vermemek için. Gözaltına alıp kaybedecekler sandım oğlumu. Öldürüp bir köşeye atacaklar diye düşünüyordum. O yüzden var gücümle direndim polislere. Çayan halkı gelseydi o gün alamazlardı oğlumu. Gelmedi Çayan halkı. Ardından nasıl gelişti? Oğlumu aldılar götürdüler. Ben, diğer oğlum, kızlarım, eşim koşarak karakola gittik. Karakolda beklerken haberi alan Güzeltepe, Nurtepe halkı, devrimciler karakolun önünde toplanmaya başladılar. 400 kişiden fazla insan geldi. Polisin tavrı toplananlara karşı çok kötüydü. Polis kitleyi küfürle taciz etti. Benim ailem de oraya gelen halk da çok kararlıydık, gözaltılar bırakılmadan gitmeyecektik. Gerekirse ölecektik ama yine de alacaktık oğlumu, diğer gençleri. Ben demirlerden atlayacaktım karakola girmek için baktılar biz çok kararlıyız sadece beni ve ailemi içeriye aldılar. Karakolun önüne barikat kurmuşlardı kitle içeriye girmesin diye. Benim suratımdan kanlar akıyor. Vücudumun çeşitli yerlerinden yaralandım. Beni öyle gören kitle daha çok kararlı hala geldi. Bana da karakolda kötü davrandılar. Bunlarda Allah korkusu yok. Bizi karakol bahçesine

alan polisler daha sonra da kitleyi susturup gitmemizi istediler. Karakol önüne gelen kitleden sonra polisin tavrı ne yönde değişti? Sonuç olarak polis de halkın gözlerinden anladı gitmeyeceklerini ve direneceklerini. Hemen tavırları değişti halkın öfkesinden korktular. İlk başlarda küfür eden polisler bizim tutarlı direnişimiz görünce hemen değiştiler. Hatta karakol polisi gelip, oğlunuzu bırakacağız dedi. Olaylar büyümesin istediler. 2 sene önce de Gezi süreciydi yine Güzeltepe karakolunu basıp gözaltılarımızı almıştık. Polisler de tanıyor bizi. Ardından bizim direncimizi gören polis oğlumu ve diğer 2 genci bıraktı. Dışarıda bekleyen kitleyle birlikte sloganlarla ayrıldık karakolun önünden. Nevriye anne sağlık durumun nasıl şimdi? Ben oğlumu aldıktan sonra hem muayene hem de darp raporu almak için hastaneye gittim. Hastanede her şeyi anlattım. Parmağıma pansuman, yüzüme 3 tane dikiş, bir tane de kanca atıldı. Oğlumu ve diğer gençleri aldık ya düşmanın elinden çok iyiyim. Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir? Bizler artık bu işkenceleri çekmek istemiyoruz. Pol isi mahallemizde istemiyoruz. Her gün gaza, suya maruz kalıyoruz. Artık yeter, diyoruz. Biz anneler olarak bize yapılan her şeye karşı direneceğiz ve kendimizi, çocuklarımızı mahallemizi savunacağız. Boyun eğmeyeceğiz zalimlere karşı. Hiçbir zaman eğmedik. Bugün de eğmeyeceğiz. Ya bu diktatörlük son bulacak ya da biz direnmeye devam edeceğiz başka şansımız yok. Onlar bize tomayla, gazla, silahla saldırıyor gençler taş atıyor diye öldürülüyor. Bizim suçumuz bu mahallede oturmaksa biz mahallemizi terk etmiyoruz, suçlu olmaya devam edeceğiz. Herkes duysun bunu. Sizlere de teşekkür ediyorum.


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

HEPİMİZİN OMUZLARINDA TÜRKİYE HALKLARININ GELECEĞİ DURMAKTA Kocaeli HDP milletvekili adayı Sevda Özer’le HDP’nin yereldeki seçim politikaları, kadın ve işçi olarak adaylık süreci hakkında sohbet ettik. Sosyalist Dayanışma: Kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Sevda Özer: Adım Sevda Özer, 1985 doğumluyum. 1988 yılımda Tokat’tan buraya göç etmişiz. Babam bütün çocuklarını okutmak için buraya taşınmak zorunda kalmış, ekonomik nedenlerden dolayı. İşçi çocuğuyum. 5 kardeşiz, 27 yıldır Çayırova’da oturuyorum. Peki neden aday olmak istediniz? Siyasete girmenizdeki asıl sebep nedir? Ve neden HDP? Sevda Özer: Aslında ben uzun yıllardır siyasetin içerisindeyim. Oturduğumuz yer varoş bir mahalle olduğundan yoksulluğu ve ezilmişliği fazlasıyla yaşadım ve gördüm. Yoksul bir ailenin çocuğuyum, zor şartlarda okumak, yaşamak ve küçük yaşta işçi olmak gibi sorunları ben de yaşadım. Okul yaz tatiline girdiğinde küçük bir tekstil atölyesinde çalışıyordum. Çevremizdeki birçok arkadaşın durumu da aynıydı. Dediğim gibi bunca yoksulluk temelli sorunun içerisinde zaten devrimci bir kurumda liseli yıllardan beri faaliyet yürütüyorum. Neden HDP dediniz, aslında cevabı çok açık ve basit. Türkiye’de HDP içeriğini ve ideolojisini yürüten tüm ezilmiş kesimleri kapsayan halkın kendi iradesiyle kendini yönetebileceği ve sözünü söyleyebileceği başka bir parti olmadığını biliyorum, fakındayım. Bu yüzden HDP’nin içindeyim ve adaylığım bu temelde oluştu. Çayırova’nın içinden, yerelden HDP adayı olmak, özellikle de kadın aday olmak çevrenizde nasıl karşılandı? Sevda Özer: Önce kısa bir bilgi vereyim. Çayırova’dan doğru diğer partiler de dahil olmak üzere tek kadın adayım. Çayırova sürekli göç alan bir ilçe, çünkü

Kocaeli’nin tümü bilindiği gibi Türkiye’nin en büyük sanayi bölgelerinden. Ben de bir hizmet işçi olarak aday oldum. Bu anlamda aslında çevremizdeki insanlar şaşırdılar. Çünkü Türkiye’de bir partiden aday olmak demek çok paranız olması anlamına geliyor. Hele ki bir kadın olarak aday olmak ayrıca bir şaşkınlığa sebep oldu. Açıkçası yoğunluklu olarak olumlu tepki aldım. Zaten devrimci faaliyetin içinde olduğumdan, senden böyle bir adım beklerdik, diyen de oldu; çok gençsin yapabilecek misin, diyen de oldu. Neden başka bir parti değil de HDP, diyen de oldu. Ama yoğunluklu olarak tepkiler olumluydu. Öyle ki telefon numaramın olmadığı bugüne kadar pek görüşmediğim başka partili akrabalarımdan epey tebrik telefonu aldım. Yerelde HDP’ye ilgi nasıl? Sevda Özer: Yerelden doğru bugüne kadar temas ettiğimiz insanlardan genel olarak HDP’ye karşı olumlu tepkiler alıyoruz. Tabi bunun yanında eleştiriler de geliyor. Yalnız eleştirilerden daha çok HDP’yi anlamaya ve kavramaya çalışan bir potansiyel mevcut. Çalışmalar esnasında biz de HDP politikalarını ayrıntılı, sade ve anlaşılır biçimde anlatmaya özen gösteriyoruz. Dilovası’nda büyük bir çevre felaketi yaşanmaya devam ediyor. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz? Sevda Özer: Dilovası gerçekten çok özel bir konuma sahip. Öncelikle Dilovası’nı 2 yönden ele almak lazım. Birincisi, tüm Türkiye’de olduğu gibi kötü koşullarda çalışan yoksul işçi sınıfı Dilovası’nda. İşçi sınıfı dediğimizde hem bunu düşünmeliyiz hem de işyerlerinde bir iş cinayeti yaşamasalar da gün be gün o bölgede ölüme yürüyor oldukları

gerçeğini unutmamak gerekiyor. İkincisi Dilovası’nın yine sanayiden dolayı kanser ve çeşitli meslek hastalıklarını adeta kusuyor olduğu gerçekliği var. Hatta buralarda oturan insanlar Dilovası için “kanserovası” diye bahsediyor. HDP’nin seçim beyannamesinde ekoloji meselesi ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Dilovası ile ilgi bir durum daha söz konusudur. Yaşanan onca olumsuz yöndeki sıkıntıları yetmiyormuş gibi Dilovası’nda bir de çöp tesisi kurma konusu gündemde şu anda. Orada yaşayan yoksul halka kanser soludukları yetmezmiş gibi bir de çöp tesisi reva görülüyor. Biz HDP olarak meclise girsek de girmesek de oradaki yoksul halkın yanında olacağız ve bu sorunlarla Dilovası halkı ile birlikte mücadele edeceğiz. Kocaeli 6. sıra milletvekili adayısınız. Hiç kendinize daha ön sıralarda olmalıydım ya da olsaydım dediniz mi? Sevda Özer: HDP’de son sıra adayı da 1. sıra adayı da eş değerdedir. Çünkü hepimizin omuzlarında Türkiye halklarının geleceği durmaktadır. Bu bilinç ve sorumluluk var iken biz adaylar arasında ön sıra ya da arka sırada olma kaygısı yoktur. Peki bir kadın olarak siyasetin içinde bulunmak ve aday olmanın zorlukları var mı? Nelerdir? Sevda Özer: Elbette yaşamın her alanında olduğu gibi siyasette de

Röportaj zorluklar var. Örneğin ülkemizde siyaset denildiğinde mutlaka bir erkek ve zengin kişi akla gelir. Bunu düşündüğünüzde ne bir erkeksiniz ne de zengin. En başta toplum böyle yargıladığı için görüştüğümüz kişilerden böyle bir ön yargı olabiliyor. Sizin politik seviyeniz, bilgi ve beceriniz değil de kadın olduğunuz için görüntünüzden kılık kıyafete, söylediğiniz sözlerden insanlara yaklaşımınıza varana kadar birçok konu, bir erkeğe nazaran daha fazla inceleniyor ve bununla ilgili yorumlar yapılabiliyor. İşte burada HDP’nin kadınların politika yapmasına dair atmış olduğu bu ciddi adım bütün ülkede olduğu gibi burada da değerlendiriliyor ve biz kendimizi anlattıkça ön yargılar silinmeye başlıyor. Kadınların birçok alanda mücadelenin içinde olması önce HDP politikasına yansımıştır. HDP’den de bütün ülkeye yansımıştır. Elbette yeterli değildir, kadın mücadelesi bugüne kadar nasıl geldiyse bundan sonra da kat kat artarak devam edecektir. “Biz’ler Meclise” diyerek sizleri selamlıyorum. Sosyalist Dayanışma dergisi çalışanlarına teşekkürler, kolaylıklar.

19


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

7

İŞÇİLER BU SEÇİMDE KENDİ KADERLERİNİ BELİRLEYECEK

Haziran seçimlerinde hepimiz bir tercih yapacağız. Tercihimiz önümüzdeki dönem düzenden payımıza nelerin düşeceğini de belirleyecek. 1980 darbesinden bu yana uygulanan neoliberal ekonomik politikaların bedelini hep biz işçiler ödedik. Ücretlerimiz eridi, iş güvencemizi kaybettik. Sendikalı olma hakkımızı kullanamaz hale geldik. Artık örgütlenemiyoruz, birbirimizle dayanışamıyoruz. Üretim sürecinde esneklik, güvencesizlik, taşeronluk istihdam yöntemleri olarak öne çıktı ve işsizlik artık bizi tehdit eder hale geldi. Çalışma süreleri uzadı, dinlenme ve izin hakları gölgede kaldı. Tüm çalışma koşullarımız artık işverenlerin istedikleri gibi düzenleniyor. En ufak bir itirazımızda ya işimizden oluyoruz ya da hakarete uğruyoruz. Genç ve çocuk işçiler daha az ücret, daha az sosyal güvence sunan hatta hiç sunmayan işlerde ağır çalışma koşullarında çalıştırılıyor. Tüm bu çalışma koşulları daha ucuz ve uzun çalıştırılmamız, daha fazla sömürülmemiz anlamına geliyor. Tüm bu çalışma koşulları işçileri bölen, dayanışma duygusunu ortadan kaldıran, birbirlerinin rakibi haline getiren ve kazanılmış hakları ortadan kaldırmaya zemin hazırlayan, işsizlik baskısıyla çok daha kötü şartlarla çalışmaya zorlayan, her şeyin sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlendiği, kuralsızlığın kural haline geldiği bir çalışma biçimini kaderimiz yapıyor. Ve bunun üzerine birileri çıkıp, işçilerin ölmesi kaderdir, diyebiliyor. Peki neden işçilerin kaderine sürekli ölüm, yokluk, yoksulluk yazılırken; patronların kaderine bolluk, zenginlik yazılıyor. Bu kader neden değişmiyor?

AKP Düzeni Rant Üzerine Kurulmuştur, AKP Düzeni Patron Düzenidir AKP;

20

iktidara

gelmesiyle,

patronlarla tam bir uyum içinde neoliberal politikaların en baş savunucusu olarak icraatlarına başladı. Esnek çalışma ve taşeron sisteminin bel kemiğini oluşturduğu çalışma düzeninde işçilerin büyük bir çoğunluğu alt seviyede eşitlendi. Artık asgari ücret tartışılmaz hale geldi. Kıdem tazminatının gasp edilmesi için yasalar çıkarılmaya başlandı. Büyüyen bir ülke istiyorlardı. İnşaat sektörü lokomotif olarak seçildi. 2000’li yılların ortalarından itibaren iş cinayetleri ve açık hak kayıpları nedeniyle sözde büyümenin bedeli görünür olmaya başladı. Birileri daha çok kazanıyor, daha çok zengin oluyor, bedeli yine işçiler ödüyordu. Kamusal harcamaların sırtında bir yük olan, allanıp pullandığı gibi tasarruf sağlamayan, aslında bir yandaşlarına kazandırma aracı olan taşeron yoksullaştırma ve borçlandırma politikalarının hem aracı hem sonucu olarak çalışma hayatına egemen oldu. Ve hemen her sektörde artık taşeron işçilik var. Ev işçileri ise hiçbir güvenceye sahip değil. Ev işçilerinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun ve 6331 sayılı İş Güvenliği Yasası’nın kapsamı dışında bırakılmış olmaları tam bir ayrımcılık. Maden işçileri ölümüne çalıştırılıyor. Her gün en az 7 işçi iş cinayetinde hayatını kaybediyor. Sağlık emekçileri taşeron düzeninde haklarını her geçen gün daha da kaybediyor. Bu liste uzadıkça uzuyor.

Oyumuzu Kendimiz için Verelim

7 Haziran seçimlerinde aslında biraz da, bundan sonra nasıl bir kaderimiz olacağını belirleyeceğiz. Yukarıda sıraladıklarımız bize neyi seçmememiz gerektiğini fazlasıyla söylüyor. Sadece kar üzerine kurulan, işçiyi emekçiyi yok sayan, onu asgari ücrete mahkum eden, iş cinayetleriyle katleden AKP düzeni, işçilerin gerçek adalet arayışlarında yerle

bir olacak, olmalı. Bu dünyanın tüm güzelliklerini yaratan bizleri yok sayan, miting meydanlarında yuhalatan, hakaret edenler 7 Haziran’da gereken dersi almalı. HDP tarafından başlatılan seçim çalışması üzerine aslında tüm siyasi partiler işçileri, emeklileri, kadınları hatırladı. Programlarına bizleri almak zorunda kaldılar. HDP seçim bildirgesindeki birkaç başlık dahi bize, yapacağımız seçim için ipucu veriyor. Bunlardan bazıları: 1- HDP, taşeronluğa aşamalı olarak tasfiye edecek ve varlığına son verecektir. Öncelikle sağlık, eğitim gibi hizmet alanlarından başlanarak, kamu ve özel sektördeki taşeron uygulamalarına dört yıl içinde sona erdirecektir. . 2- HDP ev işçilerini 4857 sayılı İş Kanunu ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamına alacaktır. Ev işçiliğinin tanımı yapılacak ve mesleki standartlar getirilecek. Hiçbir koşul ileri sürülmeksizin göçmen işçilere çalışma izni verilecek, göçmen olduğuna bakılmaksızın ‘eşdeğer işe eşit ücret’ politikası uygulanacaktır. 3- HDP, mevsimlik tarım işçilerinin, sendikalar ve iş yasasında yapılacak değişikliklerle örgütlenme özgürlüğünün tanır; iş bulma konusunda işverenlerle doğrudan kendi öz örgütleriyle ilişki kurmalarının mekanizmalarını geliştirerek ‘aracılık’ uygulamasına son verir. 4- HDP göçmen işçileri kendi yurttaşı gibi gören bir çalışma anlayışı esas alır, göçmenlere sosyal güvence getirir. 5- HDP, bütün madenlerde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri tam olarak alınana kadar, üretimi durduracaktır. Yeniden güvenli üretim koşulları sağlanana kadar, maden işçilerinin ücretlerinin işveren tarafından ödenmesini garanti altına alacaktır. Madenlerde işçi sağlığı ve

iş güvenliğine ilişkin uluslararası sözleşmeleri imzalayacak ve bu sözleşmeler eksiksiz uygulanacaktır. 6- HDP, işçi sağlığı ve iş güvenliği hakkını anayasal bir hak olarak tanımaktadır. HDP, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında uygulanan cezasızlık politikalarına son verecek. 7- Emeklilerin ücretleri yükseltilecek, insanca yaşanacak ve ikinci bir işte çalışmaya gerek kalmayacak şekilde yeniden düzenlenecektir. 8- Kıdem tazminatının fona devredilmesine ya da 30 gün karşılığı sürenin düşürülmesine izin vermeyecektir. Diğer yandan mevcut yasanın kıdem tazminatı almayı zorlaştıran hükümlerini yeniden ele alacak, kolaylaştırıcı düzenlemeler yapacaktır. Kıdem tazminatı tavanını yeniden düzenleyecek ve işçilerin hak kaybına uğramalarını engelleyecektir. 9- HDP, işçi sınıfının mücadelesini bölen, engelleyen tüm uygulamalara karşı çıkacaktır. Bu yaklaşımla, hangi statüde olursa olsun (işçi, memur, sözleşmeli, taşeron, geçici, emekli, işsiz vb.) çalışan ve çalışma ihtiyacı içinde olanlar için ortak ve tek yasa çıkaracaktır. Daha evvel oylarımızın bu kadar kendi kaderimizi değiştirdiği bir seçim yaşamadık. Sözümüzün değerli olduğu bir dönem görmedik. 7 Haziran’da oylarımızı bu bilinçle kullanalım ve sadece kendimiz için oy verelim. Çünkü yapacağımız tercih kaderimizi belirleyecek. İş cinayetlerinde ölmeye devam etmek istemiyorsak, insanca yaşayacak bir ücret almak istiyorsak, iş güvencesi ve iş güvenliği istiyorsak, kıdem tazminatlarımızın çalınmasını istemiyorsak, 8 saat çalışmak istiyorsak, adalet istiyorsak ve herkese ekmek, herkese iş istiyorsak 7 Haziran’da oylarımızı HDP’ye verelim.


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

Röpor

taj

HEP BERABER SORUMLULUĞUMUZ...

İ

stanbul 3. bölge milletvekili adayı, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün ile ekolojik mücadele ve HDP üzerine sohbet ettik. Su, toprak, yaşam alanlarına yönelik enerji, maden, inşaat projeleri yerel halka sorulmadan gerçekleştiriliyor. Bu konuda yaşam alanlarına ve doğaya yönelik tehditler neler? Suya, toprağa, yaşama, yaşam alanlarına olan saldırıya baktığımızda bu saldırı son dönemin krizlerine ya da kapitalizmin tüm tarihsel sürecine çok içkin aslında, ondan koparmak mümkün değil. 2001 ve 2008 gibi kritik tarihlerde yaşanan krizlerin kapitalistler tarafından çözümüne endeksli bir süreç olduğunu düşünüyorum. Kapitalistler kendi krizlerinden çıkmak için yaşama, yaşam alanlarına, suya ve toprağa saldırıp enerji ve su üzerinden süreçlerini hızlıca örerken diğer taraftan kendi krizlerine içkin ekolojik krizi de beraberinde getiriyorlar. Zaten kapitalistlerin “sürdürülebilir kalkınma” perspektifi iki olguyu derinleştirerek krize sürüklüyor. Birincisi doğal sistem; yani suyu kendi sermaye birikim süreçlerine aldıklarında ya da suyla ilişkili diğer süreçleri maden gibi, kaya gazı arama gibi, endüstriyel tarım gibi, maden işletmeleri gibi, maden aramadan bahsetmiyorum, o da var ama asıl işletmeler, su ve suya içkin bu süreçler ekosistemde doğrudan geri dönüşümü çok zor hatta geri dönüşümsüz krizlere neden oluyor. Birisi bu bastığı ayak ekosistem, doğa yaşam. İkincisi ise “sürdürülebilir kalkınmanın” bastığı ayak emek. Emek sömürüsüne dayalı sermaye birikimine dayalı olarak birikimini arttıranların sömürüsü daha derinleşiyor. Her krizlerinden çıkış bir ekosistem üzerinden bir de emek üzerinden daha da derinleştirerek bu

çıkışı sağlıyorlar. Son dönemdeki bu çıkışları doğrudan yaşamdaki olguları paketlemek. Bu iki yönelim birleşince mücadeleler kaçınılmaz oluyor. Evet, bu saldırı karşısında da mücadele örülüyor. Yerelde yaşam alanlarına bu kadar sermaye saldırdığında, bu sermayenin yaşama geçmesini sağlayan iktidarlar bütün güvenlik araçlarıyla ve bütün yasa ve uygulamalarıyla saldırdıklarında, kendi meşru hukukunu ordaki yerel sürdürüyor ve tepkiler mücadeleyi örüyor. İkisi arasında doğal bir ilişki var, hak arama adına yapılıyor bu. Sadece kendi yaşamlarını, geçimlik emeklerini değil tüm canlıları korumaya çalışan, Yırca zeytinliklerinden Yuvarlakçay’da ağaçları korumaktan tutalım Alakır vadisinde suyunu, Dersim’de tüm canlıları korumaya çalışan yereldeki halkların mücadelelerini görüyoruz. Hem kendi yaşamlarını, geçimlik emeklerini hem de tüm canlılar adına doğayı korumaya çalışıyorlar. Sınıf mücadelesi ile doğayı koruma ya da ekoloji mücadelesi içiçe geçerek ekoloji mücadelelerini yerelde inşaa ediyor, buna tanıklık ediyoruz. Mücadelelerin siyasete çok tahvil edilemediğini görüyorum? Siz nasıl görüyorsunuz, HDP programına bu mücadeleler belli ölçüde yansıdı sanıyorum. Evet yansıdı. HDP ekoloji meclisi var, o yazdı. HDP’nin tüm programı aslında o konuyla doğrudan ilgili kendi meclisinde tartışılarak geldi. Yerel mücadeleler tek başına bu mücadeleyi sonlayamıyor daha siyasal bir örgütlülük ile bunun sürmesi gerekiyor. HDP bu sorumluluğu üzerine alan belki tek parti. Diğer siyasi partilerde bunu göremiyoruz. Biz de kendimize bunu görev edindik, siyasal zemine bu yaşam mücadelelerini taşıyaca-

ğız. Destekleyen bir mücadeleyi siyasi zeminde parti olarak veriyoruz, vereceğiz. Ben de bunu bu kadar samimiyetle yürüttükleri için, halkların iradesini bu kadar meclislerinden gelen önerilerle somutlaştırdığı için bir sosyalist olarak, antikapitalist olarak, bir kadın olarak, kadın mücadelesini önemseyen kadın perspektifiyle yaşamın yeniden örülebileceğine inanan birisi olarak özgürlük mücadelelerine verdiğim önem gereği de bu partide yaşamımı sürdürüyorum. Olabildiğince emek veriyorum. Ekoloji mücadelerinde yaşam alanı mücadelerinde kadınları görüyoruz tabiki. Evet özgürlük mücadelerinde görüyoruz, bütün sosyalist mücadelerde kadın perspektifinin ne kadar yaşama geçtiğini mücadelelere önayak olduğunu görüyoruz. En yakın örnek Rojava devrimi ve Kobani’deki direniş. Anadolu’da Mezapotamya’da sermayeye karşı yerelin verdiği her mücadelede. Örneğin; Yırca köyünde, Ahmetler kanyonunda , Karaçam-Köknar’da, dağların zirvesinde hayatı korumak için kış günü verilen her mücadelede kadını görüyoruz. Kadın hem bu kadar kararlı hem de verilen mücadelede kendini ve kendi yaşamını koruyan bir yerde duruyor. Özgürlük mücadelerinin tümünde kadın perspektifinin yol gösterdiğini o perspektifinin yaşama geçtiğini görüyoruz bu süreçte. Bunda da kadın mücadelesinin önemi büyük, kadınların bu güne kadar verdikleri feminist mücadelenin payı büyük. Umarım feminist mücadele ile ekoloji ve özgürlük mücadelesini veren kadınların mücadeleri aynı satha birgün örgütlü olarak oturur. O zaman faşist yaklaşımların da, kapitalist saldırıların da hükmü kalmayacaktır. Bu da siyasi bir yoldan geçiyor hep beraber sorumluluğumuz bu. Siz İstanbul’dan adaysınız.

Hangisi daha uygun olur diye soracağım. Türkiye çapındaki genel ekolojik sorunlarla mücadeleler üzerinden bir duyarlılık yaratmak mı daha uygun olur yoksa İstanbul özelinde Validebağ, mega projeler, ev kiralarındaki patlamalar, Fatih Ormanı’nın zengin kesimlerin kullanımı için ihale edilmesi, yeşil alanların ve depreme karşı ayrılmış alanların ranta açılması, yaşam alanımızla ilgili hava kirliliği, ulaşım ya da gıda gibi sorunlarımıza mı yoğunlaşmak gerek? Asıl saldırıyı, makro yapıyı görmeden, kapitalist sistemin genelde yapmayı planladığı ve yapmakta olduklarını göstermeden Validebağ ölçeğine düşersek cidden mücadeleyi ayrıştırmış ve aza indirgemiş oluruz. Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değil. Ama bir taraftan da o yerelde yaşayanların kendisinin neyle karşı kaşıya geldiğini ve bu karşılaştığı saldırının Mersin-Akkuyu’daki nükleer santral saldırısından, Karadeniz’deki derelerin ya da tüm coğrafyalardaki derelerin suyuna el koyulmasından farklı olmadığını ya da Sulukule’deki kentsel dönüşümden farklı olmadığını göstermemiz gerekiyor. Yan tarafındaki bina yıkılırken etrafa yayılan tozlardan nasıl etkilenebileceğinden tutunuz, bu bölgede o binada çalışan bir işçinin nasıl hayatını kaybedebileceğini, o işçinin bu risk ve hız altında çalışırken yaşayabileceklerini çevrede yaşayanlara mutlaka söylemek gerekiyor. Hem de meydanların ve parkların kültürel ve doğal olarak korunmasının önemini anlatmak gerekiyor. İstanbul’da kenti çevreleyen Kuzey Ormanlarının, sulak alanların yok edildiğinde kendi yaşamının nasıl yok edileceğini anlatmak gerekiyor. Bütün bunları hep birlikte dile getirmek gerekiyor. Bu zor ama hepimizin yaşamlarımız aslında birlikte bu siyasi mücadeleyi nasıl vereceğimize bağlı.

21


Sosyalist Dayanışma / Mayıs - Haziran 2015

YARDIMLAR VE KOŞULSUZ TEMEL GELİR Ayşe Tansever

7

Haziran seçim yarışının en ilginç konularından bir tanesi de yoksula çeşitli şekillerde yapılacak yardımlardır. Her bir parti seçim vaatlerini açıkladı. Asgari ücretin yükseltilmesi konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Öğrencilere, kadınlara, evsizlere, emeklilere vs. yapacakları yardımları birbiri arkasından açıklıyorlar. Yardımlar partilerin oy kapmada kullandıkları bir yöntem oldu. Bu konuya nasıl bakmalıyız? Sosyalist sistem çöktükten sonra kapitalist ülke iktidarları sosyalizm korkusundan halklarına verdikleri sosyal yardımları yeni liberal politikalar diyerek bir bir geri aldılar. Sonuçta her ülkede gelir dağılımı korkunç derecede bozuldu. Tahminlere göre 2016 yılında dünya zenginlerinin mal varlığı dünya %99’unun sahip olduğuna eşitlenecek. İngiliz milyarderlerinin geliri son 10 yıl içinde 2 katına çıkmış ve bunun içine banka hesapları dâhil değilmiş. ABD ulusal geliri 6 yıl içinde %60 artmış ve 30 trilyon doları geçmiş. Buna karşın yaklaşık aynı sürede evsiz çocukların sayısı da %60 artmıştır.(1) Tüm kapitalist ülke zenginleri zenginliklerini böyle birkaç misli katlarken yoksullar da o kadar yoksullaştı. Eskiden eğitim, sağlık vs. bedava idi. Tarımsal ürünlere devlet destekleri vardı. Petrol, doğal gaz sübvanse edilirdi. Çiftçiyi destekleme alımları vardı. Bunlar hep yoksul halklara ek destekti. Oysa özelleştirmeler, devletin ekonomiden elini çekmesi ile bu devlet yardımları kesildi. Halktan kestiklerini fazlası ile zenginlere verdiler. Vergi indi-

22

rimleri, teşvik primleri, ihracat desteklemeleri, ucuz işçi çalıştırdıklarında devletin yaptığı katkı payları hep zenginlere “yardım” olarak dağıtıldı. Yeni liberal politikaların yol açtığı gelir dağılımındaki bozukluk dünya istikrarını bozar boyutlara geldi ve bu tehdit giderek artıyor. Halklar çok yoksullaştı ve sosyal patlamalara doğru gidiliyor. O nedenle bir “yardım” furyası aldı yürüdü. Bu yalnız ülkemizde değil tüm dünyada çeşitli şekillerde yaşanıyor. Seçim içinde olduğumuz için bizde de gündemdedir. İlk olarak bu “yardımlar” unutmayalım halklardan çalınanların çok küçük bir kısmıdır. Ya emeklerinden çalınmıştır ya da kamu mallarının satılması ile elde edilmiş paralardır. Yani aslında halkların hakkı olan gelirlerdir. Bu onların “iyi niyetlerinin” sonucu değildir. Yardımlar biz halkların hakkıdır. Toplumda insanca yaşamanın yani karnının doyup, bir barınağının olması BM insan hakları anlaşmasında vardır. Her bir sokakta aç açık gezen yoksul aslında o iktidarın uluslararası yasayı ihlal etmesidir. Devletin bir suçudur. Yani yardımlar yoksulların hakkıdır. Ayrıca yardımlar bir oy toplama aracı olmaktan çıkarılmalı kurumsallaşmalıdır. Kanunlaşmalı ve insanların toplum içinde insanca yaşamasının elzem koşulu haline gelmelidir. Hiçbir koşul olmadan ihtiyacı olana verilen hak olmalıdır.

Temel gelir

Yardımların üstüne çıkmak gerekir. Son yıllarda dünya gündeminde her vatandaşa koşulsuz temel bir aylık gelir bağlanması tartışmaları vardır. Çok eskilerden taa 16. yy’dan beri düşünülen bu konu 2011 yılından beri batılı ilericiler tarafından yeniden bir talep olarak gündemdedir.

19-20 Mart arasında da Slovenya’nın Maribor kentinde “Koşulsuz temel gelir ve toplumda eşitsizlikler” konusunda uluslararası konferans yapıldı. Konferansta küreselleşme ve teknolojideki gelişmelerin eşitsizliği arttırdığı ve sendikaların etkin bir değişiklik yaratabilmesinin altının kazındığı vurgulanarak devletlerin halklarına temel bir gelir sağlamasının kaçınılmaz olduğu vurgulandı. Otomasyonun önümüzdeki 20 yıl içinde var olan iş yerlerinin yarısını yok edeceği hesaplanıyor. Bu durumda halklara koşulsuz temel bir gelir bağlanması kaçınılmazdır deniyor. 21.yy sosyalizmi yolunda olan Latin Amerika ülkeleri zaten bu doğrultuda ilerliyorlar. Halklarına şimdi bizim savunduğumuz yardımların çoğunu hak olarak veriyorlar ve koşulsuz temel gelir dağıtımıyla boy ölçüşecek boyuttadır. Avrupa’da ise kampanyalar yürütülüyor, çeşitli ilerici partiler bu konuda çalışmalar yapıyorlar. Örneğin Kıbrıs’ta yenilerde düşük gelir gurubundaki ailelere ayda 480 Euro’luk bir asgari gelir garantisi yasası geçirilmiştir. (2) Macaristan Yeşil Sol Partisi tüm vatandaşlara bir temel gelir oylamasında üyelerin %90’ı evet oyu kullanmış. Açlık sınırının 240 Euro olarak tahmin edildiği ülkede ayda çocuklara 80, yetişkinlere 160 ve genç annelere 240 Euro verilmesini bu parti benimsemiştir. Finlandiya’da Nisan ortasında yapılan seçimleri temel geliri savunan Merkez Partisi kazandı. Ancak çoğunluk olamadıkları için koalisyonun diğer üyelerinin tavrı temel gelirin kabul edilip edilmeyeceğini belirleyecektir. Yunanistan’da Syriza temel gelir garantisini sosyal baskılara karşı gerekli görüyor. Portekiz LİVRE partisi politik program taslağına temel gelir

maddesini koymuş. Ağustos seçimlerine bununla girecektir. Podemos ise temel gelir konusunu programından çıkartmış ama eski sosyalist ülkelerdeki tam istihdam talebi ile bunu ayarlamayı planlıyor. Brezilya 2003 yılında çıkardığı bir yasa ile herkese bir temel gelir bağlamayı hedefliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti ve Namibia da temel gelir dağıtmayı düşünen ülkeler arasındadır. Alaska 1982 yılından beri petrol ve gazdan elde ettiği gelirlerin bir kısmını orada en az 12 aydır yaşayanlara dağıtıyormuş. Tabi bu konuda en temel sorun devletlerin bunu finanse edip edemeyeceğidir. Temel gelir savunucuları kesinlikle finanse edilebileceğini savunuyorlar. İngiltere’de eskiden uygulanan refah toplumu kavramı ve başka türlü vergilendirme ile bunun olurluğu kanıtlanmıştır diyorlar. İkinci olarak da birçok açıdan Koşulsuz Temel Gelirin (KTG) diğer sosyal yardım sistemlerinden daha etkin ve ucuz olduğu savunuluyor. Günümüzde her yerde devletlerin en ihtiyacı olanlara ulaşmada uyguladıkları politikaların başarısız olduğunu kanıtlıyorlar. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma var. Örneğin; küçük Afrika ülkesi Namibia’da kilise ve bir takım sivil toplum örgütleri iki yıllık pilot projeyi (2007-9) 930 nüfuslu bir kasabada uygulayıp her bir kişiye 100 Namibia doları(12,4 US doları) vermişler. Meksiko City’de 68 yaşın üzerindeki herkese bir sosyal yardım ödeniyor. Hindistan’da UNİCEF destekli pilot projede de kırda yaşayan 6000 aileye ayda 24 dolar ödenmiş. Londra evsizlerine, yoksul Kenya köylülerine, Malawi kadınlarına hep bir takım yardımlar yapılmıştır. Yardımları sonucunda insanların beslenmeleri, eğitim


Mayıs - Haziran 2015 / Sosyalist Dayanışma

almaları, başlarını sokacak bir evlerinin olması, alt yapının kurulması ile insanlar daha sağlıklı oluyorlar. İş bulma olanakları artıyor. Hırsızlık gibi suç oranları düşüyor. Çocuk ölümleri azalıyor. Genç hatta çocuk yaşta anne olanların sayısı azalıyor. Çocuklar daha iyi okuyor; sınıfta kalma, okulu bırakmalar azalıyor. Kadınlar kocalarına bağımlılıktan kurtuluyorlar. Yaşlılara verilen gelir onları daha bağımsız, aile içinde saygın ve güvenli yapıyor. Gençler üzerindeki bakım baskısı azalıyor. Toplum daha verimli hale geliyor. İnsanlar daha mutlu ve birbirlerine saygılı, bir arada yaşamaları daha uyumlu oluyor. Birçok kavga gürültü, dövüş azalıyor. Böyle insanların olduğu toplumda daha az trafik kazası, daha az hırsızlık, daha az yalan dolan, daha az kırma, dövme ve şiddet görülüyor. Daha özgür ve aklı başında, hoşgörülü, verimli, mutlu insanlar oluyorlar. Böyle bir sosyal toplumda devletin birçok alandaki harcaması azalıyor. Fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı toplumlar elbette devlet için daha az masraf demektir. İşsizlik yardımı kime ne kadar verilecek, uğraşmaya gerek kalmıyor. Devlet bürokratik işleminden tasarruf yapılıyor. Her ay şuna ne kadar yardım hesap ve çilesine gerek kalmıyor. Daha az kolluk kuvveti daha az ordu, daha az malzeme, silah ve masraf

demektir. Devlet çarpık düzeninin gerekli zoru kalkınca harcaması da azalıyor. Ayrıca küçücük yardımlar bile yerel bir takım küçük işyerlerinin açılmasına yol açıyor. Ekonomik bir canlılık sağlanıyor. Sonuçta bu yardımlar kendi maliyetlerinin üstünde kaynak yaratıyorlar. Eğer yetmez ise vergi yasaları yoksuldan yana adilleştirilebilir. Zenginden daha çok vergi alınabilir. Finansın uluslararası faaliyetlerinden para almak ve vergi kaçırma deliklerini tıkamak bile milyonluk, milyarlık kaynak yaratacaktır. Lüks harcamalardan vergi almak, israfı önlemek günümüz teknik gelişiminde çok kolay devreye sokulabilecek kaynaklar olarak gösteriliyor. Bizim bazı partilerin dediği gibi kaynak yaratmak günümüz teknik seviyesinde sorun değildir. Akıllara gelen başka bir soruda koşulsuz temel gelir dağıtmanın insanları tembelleştirip tembelleştirmeyeceğidir. İnsanlar temel bir gelir elde ederlerse çalışırlar mı, yan gelir yatarlar mı? KTG savunucuları bunu reddediyorlar ve hiç kimsenin basit bir gelirle yaşamayı yeterli bulmayacağını ve herkesin en azından çocuklarına daha iyi yaşam sağlamak için çalışacağını söylüyorlar. Zaten insanı insan yapan şeyin çalışma olduğu bir topluma doğru evrimleşmeyecek miyiz? Mo-

dern teknik, işi kolaylaştırıp ağır yorucu kısmını kaldırmıyor mu? Modern teknik çalışmayı keyifli hale getirmiyor mu? Bize göre böyle bir tehlike, daha çalışmanın insanın yemek içmek gibi temel ihtiyacı olduğu bilincinin gelişmediği ülkelerde olabilir. Ama Avrupa gibi kalkınmış ve çalışma disiplinini hazmetmiş, son zamanlarda çalışmaktan çatlama noktasına gelmiş, ruhsal dengesini yitirmek üzere olan toplumlar için elzemdir. Zengin toplumlarda otomasyon ve verimlilik seviyesini düşünürsek KTG çok rahat uygulanabilecek bir hak olmalıdır. Önümüzdeki 20 yıl içinde yeryüzünde var olan iş alanı yarı yarıya azalacaktır. Daha az çalışarak günümüz üretim düzeyini tutturmak mümkündür. Çoktandır haftanın 5 günü 8 saat çalışmaya gerek yoktur. Tüm işleri işsizler arasında bölerek hem herkese istihdam olanağı açılabilir hem de herkes belirli bir gelire sahip olur ve daha mutlu sağlıklı bir dünya kurulabilir. Böylece herkesin ömür boyu bir işi ve temel bir geliri olabilir. Bunun anlamı teknik gelişimin yarattığı tüm yararları zenginler ele geçiriyorlar. Sıradan halklar bundan yararlanamıyorlar. Artık bunun zamanı gelmiştir. Daha az çalışıp aynı ücreti almak ve çalışamayanların koşulsuz temel bir gelir almaları mümkündür. Yeni teknik bambaşka toplumsal ya-

şam modeline çoktandır olanak tanıyor. O nedenle şimdi partilerimizin vaat ettiği yardımlar aslında birer sadaka gibidir. Asıl hedef koşulsuz bir temel gelir olmalıdır. Ayrıca bu bir insanlık hakkı olarak uluslararası yasalarla kabul edilmelidir. Seçimlerde partilerimizin vaat ettiği yardımları bu doğrultuda atılacak ön adımlar olarak görelim. Önce bunlar kurumsallaşmalı sonra da koşulsuz temel gelir hakkı mücadelesi birçok Avrupa ülkesinde başladığı gibi bizde de ilerici partilerin programlarına girmelidir. Halklara bunların yardım değil insanlık hakkı olduğu anlatılmalıdır. Asıl hedefimiz her bir vatandaşın temel bir gelire sahip olduğu bir toplum yapısının kurulması olmalıdır.

(1) Enough Already. Michael Albert, Telesur 26 Nisan 2015 (2) Burada verilen bilgi ve rakamlar The Idea of “Basic Income” Takes Root. Free Money for Everyone! What’s the World Coming To? Daniel Raventos ve Julie Wark Counterputch.org 20-22 Mart yazısından alındı.

23


işçi cinayetlerinin hesabını soracağız!

Sosyalist Dayanışma Dergisi Mayıs-Haziran 2015 33. Sayı  

www.sodap.org

Sosyalist Dayanışma Dergisi Mayıs-Haziran 2015 33. Sayı  

www.sodap.org

Advertisement