Page 1

79/80

SOSYAL DEMOKRAT

İki Aylık Siyasi Dergi • Temmuz - Ağustos 2017 • ISSN 2146- 135X • Fiyatı: 10 TL

Herkes İçin Adalet ve Özgürlük


Kartal Belediyesi WhatsApp Hattı

0532 136 90 90 ÇEK GÖNDER BİRLİKTE ÇÖZELİM !

OP. DR. ALTINOK ÖZ KARTAL BELEDİYE BAŞKANI

kartalbld

444 4 578

www.kartal.bel.tr


SOSYAL DEMOKRAT

İçindekiler

35 Kıdem Tazminatı İş Güvencemizdir, Sahip Çıkıyoruz!

Arzu ÇERKEZOĞLU

2 Sunuş

39 Küresel Ekonominin Ahvali…

4 Adalet Yürüyüşü Manifestosu

Anıl ABA

5 Adalet Yürüyüşü’nün Ardından…

42 Doğu Asya’da Yeni Dengeler, Yeni Riskler

Selin SAYEK BÖKE

Tolga BİLENER

9 Demokrasiyi Örgütlemek, Umudu Körüklemek

45 İran Örneği Üzerinden Ulusal-Uluslararası İlişkisini Anlamak

Mehmet Şakir ÖRS 11 15 Temmuz, Darbe Araştırma Komisyonu ve AKP

Zeynel EMRE 13 OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, Anayasa’yı ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ni Uygulayabilecek mi?

İbrahim KABOĞLU 17 Korkunun Cesarete Faydası Çok...

Zelal ÖZDEMİR Derya GÖÇER AKDER 50 Fransa’da Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Seçimleri/ Sosyalistlerin Yenilgisi

Emre ÇAM 55 Senin Kaderin Değil, Adın Kadın Olsun!

Zeynep ALTIOK AKATLI

A. Babür ATİLA

59 Ekofeminizm

19 Ana Muhalefetin Söylemi Nasıl Ol(ma)malı?

65 AKM İçin Adalet ve Demokrasi!

Zeynep ÜSKÜL ENGİN

Aydın CINGI

Eyüp MUHÇU

22 Söyleşi -Mehmet DURAKOĞLU

68 Sanatın Dibine Kibrit Suyu

Dilek KARAFAZLI

Sera KADIGİL

29 Corbyn’le Kamuculuk Yeniden

71 Türkiye UNESCO Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesini Onayladı

Hayri KOZANOĞLU 32 Yeni Bir İletişim Teknolojisi Politikası Yeniden Kamulaştırma Üzerinde Yükselmelidir!

Tayfun İŞBİLEN

Funda LENA *Kapak fotoğrafı: Ziya KÖSEOĞLU

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi Yayın İzleme Birimi

Yazarlarımızın her birine teşekkür eder, görüşlerinin yalnızca kendilerine ait olduğunu belirtiriz.

İki Aylık Siyasi Dergi Temmuz - Ağustos 2017 • Sayı: 79-80 ISSN 2146-135-X Yayın Türü: Ulusal Süreli Yayın Yönetim Yeri İstiklal Caddesi Bekar Sok. No:22/2 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0212 292 52 52 Faks: 0212 292 32 33 sosyaldemokratdergi@gmail.com www.sosyaldemokratdergi.org Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) İktisadi İşletmesi adına İmtiyaz Sahibi A. Babür Atila Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Barbaros Dinçer Genel Yayın Yönetmeni Aydın Cıngı Genel Koordinatör Ercan Karakaş Yayın Komisyonu A. Babür Atila, Aydın Cıngı, Alper Çelikel, Barbaros Dinçer, Tayfun İşbilen, Ercan Karakaş Görsel Yönetmen İnan Dağdelen Baskı

Ege Reklam Basım Sanatları San. Tic. Ltd. Şti. Esatpaşa Mah. Ziyapaşa Cad. No: 4 34704 - Ataşehir/İstanbul Tel: 0216 470 4470 Fax: 0216 472 8405 www.egebasim.com.tr Matbaa Sertifika No: 12468 Basım Tarihi: Temmuz 2017


SOSYAL DEMOKRAT

Sunuş Değerli okurlar; Eldeki sayının konusu Adalet Yürüyüşü. Bu nedenle girişi, Kılıçdaroğlu’nun, Yürüyüş’ü noktalayan Maltepe Mitingi’nde kamuoyuna açıkladığı manifesto ile yaptık. Manifestoyu, Selin Sayek Böke’nin Adalet Yürüyüşü’nü farklı yönleriyle irdeleyen çok aydınlatıcı makalesi izledi. Mehmet Şakir Örs, yazısında yine Adalet Yürüyüşü’nü, Türkiye bağlamına oturtarak inceliyor. Bu iki makale, Manifesto’nun içerdiği 10 madde ile birlikte ele alındığında, Adalet Yürüyüşü çok belirgin bir anlam edindi. Zeynel Emre, yakın geçmişte Fethullah Gülen’in savunuculuğunu yapmış bir AKP milletvekilinin başkanlığını üstlendiği komisyonun raporu ve bu rapora CHP’nin koyduğu şerhi konu ediniyor. İbrahim Kaboğlu, OHAL’i Avrupa hukuku açısından inceliyor. Babür Atila’nın ve Aydın Cıngı’nın yazıları, durum değerlendirmesini, günden güne despotizme yönelen iktidarın ve özgürleşme arayışındaki CHP’nin penceresinden ayrı ayrı bakarak yapıyor. Arkadaşımız Dilek Karafazlı’nın İstanbul Baro Başkanı Mehmet Durakoğlu ile gerçekleştirdiği röportaj, yargıya ilişkin pek çok sorunun yanı sıra, “Baro-Adalet Yürüyüşü” bağlamında belirmiş soru işaretlerine de açıklık getiriyor. Bu ilk sekiz yazıdan sonraki bölüm, kuşkusuz ki, siyasal konjonktürden bağımsız değil, ama onun ötesinde kamu ve emek yararını gözeten kimi konuları ele alıyor. Hayri Kozanoğlu, son dönemde yeniden gündeme gelen “kamuculuk” sorununu inceliyor. Tayfun İşbilen, yine kamucu bir anlayışla telekomünikasyon sektörünü gözden geçiriyor. Arzu Çerkezoğlu ise, sayfalara, kıdem tazminatı konusunun ne olacağı sorusunu taşıyor. Bir sonraki bölümdeki beş makalede Türkiye’nin dışına göz atılıyor. Sırasıyla Anıl Aba, Tolga Bilener, Zelal Özdemir/Derya Göçer Akder, Deniz Tansi ve Emre Çam; küresel ekonomiyi, bölgesel sorunları ve İran, Fransa gibi ülkelerdeki gelişmeleri yetkinlikle işliyor ve bu alanlarda görüş sahibi olmamızı sağlıyor. Siyasal İslam’ın kafasında halen çözülememiş bir sorun olarak kalan “kadın” konusunu patetik bir vurgu ama akılcı bir kurguyla sunan Zeynep Altıok’un yazısını, Zeynep Üskül Engin’in akademik tondaki “ekofeminizm” incelemesi izliyor. En sona en lezzetli ama ağzımızda acı bir tat bırakan “kültür” konusunu sakladık. Eyüp Muhçu yazısında AKM’nin başına gelenleri ayrıntılarıyla anlatıyor. Sera Kadıgil ise AKP iktidarının kültür ve sanat ile kavgasını sergiliyor. Derginin son makalesi, yine aynı alanı Türkiye’nin Unesco ile ilişkileri bağlamında irdeleyen Funda Lena’dan. Ülkemizin baş döndürücü siyasal gündemi ve yoğun sorunlarımız, aslında siyasal gelişmelerin yavaşlamasının beklendiği yaz ortasında bile, siz okurlarımıza dopdolu bir dergi sunmamıza olanak veriyor. Buna sevinmeli miyiz; üzülmeli mi? Bilemiyorum. Tutuklu gazeteci ve politikacı dostlarımıza sabır, siz okurlarımıza da olabildiğince iyi bir yaz dönemi dileğiyle.

2


10 Maddelik Adalet Yürüyüşü Manifestosu Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nü noktalayan Maltepe Mitingi sırasında, Türkiye’nin normalleşmesi ve demokratikleşmesinin ön koşulu olarak sunduğu 10 Maddelik Manifesto aşağıdadır.

1- “15 Temmuz darbe girişimini bir kez daha açık ve kesin bir dille lanetliyoruz. 249 şehidimizin aziz hatırası ve 2301 gazimiz için Fetullah Gülen Terör Örgütü’nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmalı ve gerçek darbecilerden hesap sorulmalıdır. 2- Bir sivil darbeye dönüşen OHAL uygulamaları yasama, yargı ve yürütme gücünü tek kişide toplamıştır. OHAL derhal kaldırılmalı ve hukuk düzeni evrensel ilkelere uygun olarak yeniden tesis edilmelidir. 3- Demokrasinin, can ve mal güvenliğinin vazgeçilmez kuralı olan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlanmalıdır. Adil yargılanma hakkı eksiksiz bir şekilde uygulanmalıdır. ‘Kolektif suç’ gibi insan haklarına aykırı uygulamalardan vazgeçilmelidir. 4- OHAL mağdurları adeta ‘sivil ölüme’ terk edilmiştir. Mağdurların yargıya erişim ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan tüm uygulamalara hukuk devletinin gereği olarak son verilmelidir. 5- 15 Temmuz darbe girişimiyle veya onun arkasındaki örgütle hiçbir ilişkisi bulunmayan, ama sırf hükümete muhalif görüldüğü için bütün haklarından yoksun kılınan akademisyenler ve diğer kamu görevlileri görevlerine iade edilmelidir. Anayasa Mahkemesi’nin içtihatları dikkate alınarak, tutuklu milletvekilleri derhal serbest bırakılmalıdır. 6- 150’nin üzerinde gazetecinin hapiste olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Sadece mesleklerini yaptıkları için tutuklanan gazeteciler derhal serbest bırakılmalı, medya üzerindeki tüm baskılara son verilmelidir. Düşünceyi ifade özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. 7- OHAL koşullarında, serbest tartışmanın yapılamadığı bir ortamda ve üstelik ‘devletin bütün imkanları seferber edilerek’ gerçekleştirilen Anayasa değişikliği gayrimeşrudur. Bu bir ‘mühürsüz seçimdir’. Türkiye gayrimeşru bir anayasa ile yönetilemez, yönetilmemelidir 8- Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olan, insan haklarına dayalı demokratik, laik, sosyal hukuk devleti güçlendirilmeli, liyakat esası kamuda göreve başlama ve yükselmede esas alınmalıdır. Eğitimde laiklik ilkesinin aşındırılmasına son verilmeli ve toplumsal adaletsizliği yeniden üreten eğitim politikaları değiştirilmelidir. 9- Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir. Toplumsal adaletsizliğin en vahim görünümlerden biri olan kadınlara karşı ayrımcılığın önüne geçilmeli, kadınların özgürlük alanları korunmalı, kadın hakları toplumsal hayatın her alanında uygulanmalıdır. 10- Adalet uluslararası ilişkilere de hakim olmalıdır. Türkiye coğrafyasındaki tüm halklara, tüm kimliklere kardeşçe, adilane yaklaşan, barışçıl ve uluslararası hukuka saygılı bir dış politikaya dönüş yapmalıdır.”


SOSYAL DEMOKRAT siyasetini oluşturmak için bir fırsata dönüştürecek şekilde değerlendirmek konusunda. Yürüyüşte atılan adımlar tıkanmış olan ‘’normal’’ siyaset kanallarına alternatif yeni bir kanal açmış olması ile bugün topluma büyük bir nefes aldırdı. Ama daha önemlisi, atılan adımların çok ötesinde yeni özgürlükçü siyasete evrilmeye bir fırsat penceresi araladığına dair yarattığı umut, heyecan ve istek ile geleceğin aydınlığına da işaret ediyor. ‘

Adalet Yürüyüşü’nün Ardından…

K

Kimisi yaptığı işlerle karanlığın perdesini çeker memleketin ve insanların üzerine, kimileri ise adım adım o perdeyi aralar ve aydınlığın ışığını doldurur etrafına. Bu sefer o aydınlık gerçekten atılan adımlarla yayıldı ülkeye. 24 gün, 700 bin adımda büyüdü. Her adım kendinden büyük izler bıraktı. Umudu çoğalttı. Özgüveni arttırdı. Biz olduğumuzu anımsattı. Siyasete ve Türkiye’nin geleceğine dair olabileceğini düşündüğümüz aydınlığın uzak olmadığına ilişkin heyecan yarattı.

Selin Sayek BÖKE

CHP Parti Meclisi Üyesi, İzmir Milletvekili selinsayek@gmail.com

Siyasetin tüm olağan kanallarının tıkandığı bir zeminde yeni siyaset arayışında önemli bir büyük adım olarak değerlendirmeliyiz adalet için atılan yüz binlerce adımı. Hem yürüyüşün kendisine dair yapacağımız değerlendirmelerde, hem de bu yürüyüşü geleceğin yeni

Adalet yürüyüşü, ”Normal’’ olmayan bugünün siyaset zemininde bunu yapabilmiş olması ile tarihteki yerini aldı! Gelecekte, geriye dönüp bakıldığında Türkiye demokrasi tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak anılacak. Adalet Yürüyüşü, her şeyden önce muhalefet etmenin içeriğini ve biçimini yeniden tanımladı. Hepsinden önemlisi, bugüne kadar yapılması gerekeni, ancak bir türlü hakkıyla yapılamayanı yapmak için; örgütlü siyasi partilerden bağımsız olarak büyüyen toplumsal muhalefetin enerjisini Türkiye siyasetinde belirleyici kılmak için, önümüze tarihi bir fırsat daha koydu. Karanlığın altında kendini ezilmiş hisseden, umudunu yitirdiği için mücadeleden çekilen milyonlar için ortaya çıkan yeni özgürlükçü siyasetin mümkün olduğuna dair umudun ve heyecanın en belirgin sonucu mücadelenin bir sonraki adımını tarif etmeye dönük ortaya çıkan heyecan! Bu umudu ve coşkuyu kalıcı kılmak ve başarıya ulaştırmak için atılması gereken adımların ne olması gerektiği, nasıl yapılacağı ve kimin bu siyasetin temel katılımcıları olması gerektiğine dair yanıtlar ise, hem Adalet Yürüyüşü’nde hem de bundan önceki birçok örnekle tarif edilebilir. Aynı heyecan, aynı umut, aynı coşku Gezi’de, Yırca’da, Cerattepe’de, Hayır’da ve Adalet Yürüyüşü’nde ortaklaştı. Gezi’deki gençlerin sadece kendilerine değil herkese özgürlük ve

5


SOSYAL DEMOKRAT daha iyi bir yaşam talep eden, mizahla bezenmiş akılcı siyaseti Adalet Yürüyüşü’nde kendilerini protesto edenlere alkışla karşılık veren aynı akılcı enerjiyle çıktı karşımıza. Hayata sıkı sıkıya sarılırken nasırlaşmış elleriyle Cerattepe’de, Yırca’da ağacı ve doğayı savunan amcalar ve teyzelerin kararlılığı ve mücadele gücüyle bu sefer de ayaklardaki yaraların ve asfaltın sıcağının yok sayıldığı Adalet Yürüyüşü’nde karşılaştık. Demokrasinin siyasi öznesinin birey olduğu ama en önemlisi bireyselleşen değil toplumsallaşan bir yeni siyasetle yaşatılabileceğini ortaya koyan HAYIR iradesini daha da güçlü ve katılımcı bir şekilde Adalet Yürüyüşü’nde yaşadık. Muhalefetin toplumsallaştığı tüm bu dalgalarda Türkiye’de siyasi denklem değişti. Meclis içi ve dışı siyaset beraber etkin kullanıldığında sonuca ulaşıldı; Saray rejimi geriletildi. Umudun artması ve siyasi kanalların açılmasının ötesinde somut kazanımlar da elde edildi. Örneğin, bir gece yarısı meclise getirilen taciz

6

yasasının geri çekilmesine yol açan mücadeleyi anımsayalım. Meclis içinde başlayan, Türkiye’nin her köşesindeki kadınların toplumsal bir itiraz ve eylemlilikle sürdürdükleri siyasi mücadelenin sonucuydu elde edilen kazanım. Örneğin Üretim Reformu kisvesi altında meclise getirilen yıkım yasasından zeytinliklerin kurtarılabilmiş olmasını anımsayalım. Zeytinlikler, Meclis’te muhalefetin etkin itirazlarıyla ortaklaşan sivil toplum kuruluşlarının, demokratik haklarını kullanan ve toplumsallaşan mücadeleleri ile talandan kurtarıldılar. Adalet yürüyüşü toplumsal muhalefetin bütün bileşenlerinin yeniden bir araya gelmesini sağladı. ”Dip dalgasının” özgürlükçü bir iktidar alternatifi olarak siyasete kanalize edilmesi için yeniden umut ışığı oldu. 16 Nisan referandum çalışmalarında partilerüstü bir toplumsal siyasi mücadelenin gücünün referandum sonuçlandıktan sonra ortaya çıkan gayrimeşruluk karşısında salt hukuk eksenine çekilerek

sönümlendirilmesinden duyulan umutsuzluğu kırdı. Adalet Yürüyüşü bu nedenle çok başarılı oldu ve siyasi denklemi değiştirme potansiyeli taşıyor. Siyasetin Saray hegemonyasının çizdiği dar ve gittikçe daraltılan kalıbın dışına taşınmasını sağladı. Adalet Yürüyüşü bir kez daha gösterdi ki, Türkiye’de ‘’meşru’’ bir rejim var-‘’mış’’, ‘’normal’’ siyasi koşullar mevcut ve siyasi kanallar açık-‘’mış’’, hukuk var‘’mış’’ gibi davrandığımızda değil, bu gerçekleri tespit ederek yeni siyasi kanalları açmak ve toplumsal muhalefeti örgütlemek için mücadele verdiğimizde başarılı oluyoruz. Aksi biçimde hareket ettiğimizde toplumsal sıkışmışlığına rağmen Saray rejiminin kendi dilini ve iktidarını bizim üzerimizden yeniden üretmesine imkan veriyoruz. Siyaseti yeniden tanımlamaya karşı çekingen davranan, siyasetini kendisini yeni bir toplumsal muhalefetin öncüsü olarak değil iktidarın elinden ”muhafazakarlık” kozunu almak üzerine kurgulayan muhalefet, aydınlık Türkiye yarınla-


SOSYAL DEMOKRAT

rına can suyu vermekte zorlanıyor. Oysa Adalet Yürüyüşü gösterdi ki toplumsal muhalefete öncülük edecek ve kendi siyasetini yapacak bir muhalefet Saray rejimini paniğe sevk ediyor. Saray rejiminin Siyasal İslam – neoliberalizm ekseninde kurduğu hegemonya projesi çöküyor. Çöktükçe hırçınlaşıyor, içe kapanıyor, baskı ve hukuksuzluğa daha çok sarılıyor. Saray rejimi bunları yaptıkça daha da yalnızlaşıyor. Daha da hırçınlaşacak. Normal dönemlerin siyasi araçlarını kısıtlayarak muhalefet alanını daraltacak. Kendi çizdiği bu dar sınırların ötesine geçme cesaretini

gösterenleri kendi medyasıyla gayrı-meşrulaştırmaya kalkışacak. Kendi iktidarının hukukuna indirgediği mahkemelerinde muhalefeti kriminalize etmeye devam edecek. Biz de bileceğiz ki, bu hırçınlaşma daha güçlü olduğundan değil, gücünün erimekte olmasından ve Türkiye’nin dinamik toplumuna vaat edebileceği hiç bir şey kalmamasından kaynaklanıyor. Bir sıkışmışlığın sonucu olan bu siyasetin, toplumun en dinamik kesimlerinden gelen özgürlükçü dip dalgasına direnebilmesi, ancak ve ancak muhalefetin Saray rejimi tarafından çizilmiş siyasi sınırları kabul-

lenmesi, demokrasiyi sandıktan ibaret gören kalıba sıkışması ve hakim rejimin siyasi diline hapsolmasıyla mümkün. Oysa Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi, muhalefet, siyaset alanını toplumsal beklenti ve dinamikle örtüşen şekilde yeniden tanımladığında umut büyüyor; Saray rejiminin ezberi bozuluyor. CHP’nin önüne bir kez daha çıkan tarihi fırsat budur: Hayır iradesinde buluşan, Adalet Yürüyüşü ile güçlenen toplumsal muhalefete öncülük etmek ve toplumun dinamik gücünü siyasete dahil ederek gerçek bir dönüşümü başlatmak.

7


SOSYAL DEMOKRAT Burada dikkat edilmesi gereken ilk nokta, adalet yürüyüşünün siyasi içeriğini geri plana atmaktan kaçınmak olmalıdır. 700 bin adımın ardından bugün, Adalet Yürüyüşü’nün toplumsallaşarak, siyasi partilerin de ötesine geçmiş bir “siyasileşme” durumunu ortaya koyduğu ve yarının adımları için çok değerli bir örnek oluşturduğu açık. Bu siyasileşmenin temelinde örgütlenmemiş, haklı, meşru ve objektif temelleri olan bir toplumsal enerji, dip dalgası var. Belki birbirinden farklı siyasi aidiyetlere sahipler, ama ortak bir siyasi kaygı etrafında birleştiler ve en önemlisi siyaseti toplumsallaştırma ihtiyaçlarını kendilerini ortak ederek aştılar. Aynı kaygılar ve aynı sonuç, HAYIR iradesini de var etmiş ve başarıya ulaştırmıştı. Özetle, hem Hayır iradesi hem de Adalet Yürüyüşü, Saray rejimi tarafından dışlanan Türkiye’nin en dinamik toplumsal kesimlerinin özgürlükçü bir siyaset projesine olan beklentisidir. Bu özgürlükçü siyasetin, ortaya çıkarmamız gereken ‘’kurucu siyaset’’ olduğu temelinden hareket etmeliyiz. Bu kurucu siyaset Adalet Yürüyüşü’ne katılan, HAYIR iradesine ortaya koyan milyonların enerjisinden beslenmeli. Kadrolarıyla, örgütlenme biçimiyle, eylemsel pratiği ve siyasi programıyla canlanmış olan bu toplumsal muhalefetin beklentileri ile uyumlu ve onu yakalayan bir ‘’kurucu siyaset’’ çıkartılmalı ortaya. Bunun için de, Adalet yürüyüşünü bir yürüyüş fetişizmine hapsedecek, siyasi bağlamından koparılmış soyut bir ”adalet” talebine veya salt, içi boş bir eylemsel aktivizme indirgememek çok önemli. Esasında “neyi ve nasıl yapmamız” gerektiği de ortaya çıkıyor. Muhafazakar olarak tanımlanan toplum katmanları içinde de, Saray rejiminin hegemonya projesi dışında kalanların olduğunu; dolayısıyla onları kazanmanın yolunun önce ayağımızı güçlü bir siyasi ve örgütsel zemine basarak herkes için

8

özgürlüğü, adaleti ve eşitliği somut olarak talep eden bir siyaseti ortaya koymaktan geçtiği gerçeğini içselleştirmeliyiz. Topluma, güçlü bir siyasi ve örgütsel zemine basarak, sosyal demokrasinin evrensel ilkelerinden güç alan özgürlükçü siyaset alternatifini sunmalıyız. Adalet yürüyüşünü bu alternatifin ilk adımı yapmak bizim elimizde. Adalet Yürüyüşü’yle, siyasi farklılıkları yaşatabileceğimiz ve yarının Türkiye’sinin temelini oluşturacak bir toplumsal sözleşmenin, hangi ortak prensipler üzerine inşa edileceğini konuşabilmek için yeni bir zemin

Saray rejiminin Siyasal İslam – neoliberalizm ekseninde kurduğu hegemonya projesi çöküyor. Çöktükçe hırçınlaşıyor, içe kapanıyor, baskı ve hukuksuzluğa daha çok sarılıyor açıldı. Toplumsal muhalefetin eylemliliğe hazır olduğunu ve bunun en barışçıl biçimde yapılabileceğini yeniden göstererek, siyasetin dışına itilen veya içine girmeye çekinen bir sonraki toplumsal halkanın da katılımını doğal olarak sağlayacak yeni bir zemin bu. Bundan sonrasının yol haritası belli. Meclis içinde mücadelenin devam etmesi gerektiği konusunda hiç tereddüt yok. Ama yeni siyasetin, sadece Meclisin dört duvarı arasından çıkmayacağına da tereddüt yok. Yeni siyaset tam da bu yeni eylemlilik halinden çıkacak. Bu eylemlilik

haline devam etmek ve toplumsal muhalefeti kalıcı kılmak gerek. Yeni bir örgütlenme biçimi ile bu toplumsal muhalefeti siyasi partilere dahil edecek ve siyasi partilerin de yenilenmesini zorunlu kılacak dönüşümün parçası yapmak gerek. Bunu yaparken yürüyüşün bir araç olduğu, yürüyüşün bizi bir prensip etrafında bir araya getirmiş olmasının kıymetini de yadsımadan, ama bunun siyasi bir başarıya evrilmesi için yapılması gerekenleri de tespit ederek, devam etmek gerek. Gelinen noktada, yeni toplumsal sözleşmenin temelini oluşturacak prensipler etrafında toplumsal muhalefeti bir araya getirmenin ötesinde bu eylemliliği sonuca taşıyacak somut adımların da tarif edilmesi gerek. Sadece eylemi değil, o eylemin siyasi kazanımını tarif eden, hedefi de yol haritasını da mücadelenin bir parçası yapacak eylem planlarını her aşamada ortaya koymaya ihtiyaç var. Bu siyaset, kapsayıcılık adı altında kendi siyasi dilinden, ideolojisinden, kendi siyaset okumasından uzaklaşma riskine düşmeden yapılmalı. Bu yüzden sadece eylemlilikte değil, kullandığı dil ile de yeni bir iş yapma biçimine evrilmiş bir siyaset kurulması gerekli. Uzun lafın kısası, Adalet Yürüyüşümüz, Türkiye’nin Saray rejimini aşması, Türkiye’yi yeniden ”normalleştirecek” ve ”özgürleştirecek” yeni bir siyasetin kurulması yönünde önümüze gerçekçi bir şans daha koydu. Toplumsal sözleşmenin toplumun kendisi tarafından, siyasetin zeminini genişleterek yazılabileceği yeni bir zemin açtı. Kurucu siyasetin ortaya çıkabileceğini somut adımlarla ortaya koydu. Şimdi yeni bir örgütlenme biçimiyle, eylemlilikle, bu eylemliliği besleyen kendi siyasi dilimizle, siyaseti rejimin dar kalıbı içinden değil dışına taşarak yapmamız gerektiği gerçeğinden doğan bu yeni siyaseti kurma zamanı!


adı verilen bu dönemde, dünya kapitalizmi adeta ‘tek kale’ oynadı. Neoliberal anlayış tam anlamıyla egemen oldu. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçilirken, bütün dünyada küreselleşme rüzgarları esti. Bu rüzgarlar;, insanlık için, ülkeler ve halklar için, yeni umutları ve yeni beklentileri de beraberinde getirdi. Küreselleşme ile sağ popülizm arasında sıkışmışlık

Demokrasiyi Örgütlemek, Umudu Körüklemek

D

Dünya siyaseti ve ekonomisi son dönemde önemli çalkantılar yaşıyor. Ülkeler ve halklar, adeta bir gel-git olayı yaşarmışçasına dalgalanıyor. Görünen o ki, siyasal ve ekonomik gelişmelerin debisi yükseliyor. Siyaset ve ekonomi alanlarındaki bu altüst oluşlar, toplumsal yaşamın diğer alanlarını da doğrudan etkiliyor. Sınıfsal ve toplumsal katmanlar yeni arayışlar içinde. Hayatın içinde yeni duruşlar, yeni konumlanmalar oluşuyor. Böylesi bir süreç, siyasal, ekonomik ve sosyal anlamda yeni arayışları ve doğal olarak yeni savrulmaları da beraberinde getiriyor. 2017’lerin dünyasında, yeni bir çıkış aranıyor…

Mehmet Şakir ÖRS Gazeteci-Yazar mehmetsakirors@hotmail.com

Sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte, 1990’lı yıllardan itibaren dünya tek kutuplu hale geldi. Küreselleşme

İlk dönemde, dünya ekonomisinde yaşanan olumlu iklimin de etkisiyle, bu beklentilerin bir bölümü görece karşılandı da… Ancak, özellikle 2008 uluslararası krizinden sonra, rüzgarların yönü değişti. Küreselleşme denilen rüzgar, kendi yarattığı sorunları aşamaz hale geldi. Sorunlar büyüdü, işsizlik yaygınlaştı, yoksulluk arttı. Öncelikle yoksullardan ve mavi yakalılardan başlayarak hoşnutsuzluk yükseldi. Ekonomideki alevler büyüyüp yaygınlaşarak, orta sınıfları da içine aldı. Giderek beyaz yakalılar da homurdanmaya ve seslerini yükseltmeye başladı. Bu durum yeni arayışlara yol açtı. İşte bu yeni arayışa karşılık vererek ortaya çıkan, küreselleşme karşıtı görünen sağ popülist -bir başka tanımla yeni faşist- anlayış, kitleler için yeni bir sığınma noktası oldu. Ama aslında bu, tam bir sıkışma, yağmurdan kaçarken doluya tutulma haliydi. Yeni bir seçenek üretmek Küreselleşmenin yarattığı sorunların ağırlığını omuzlarında hisseden toplumsal kesimler, 21. yüzyılın dünyasında, küreselleşme ile otoriter tek adam yönetimleri arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Bu durumda, ekonomik korumacılığı gündeme getiren, göçmen ve yabancı düşmanlığını körükleyen, aşırı milliyetçiliği ve ırkçılığı öne çıkaran, tek adamları kurtarıcı gibi sunan anlayışlar bunalmış kitleleri kolayca etkileyebiliyorlar. İşte son dönemde dünya siyasetinde yaşanan yeni ge-

9


SOSYAL DEMOKRAT lişmelerin temelinde bu dinamikler yatıyor. Oysa bu sıkışmışlığı aşmak, evrensel planda yeni bir seçenek üretmek gerekiyor. Bu görev de öncelikle sola ve sosyal demokrasiye düşüyor. Yeni bir hikaye yazmak; yeni umut ışıkları Dünyada yaşanan son gelişmeler karşısında, görüldüğü kadarıyla sol ve sosyal demokrat anlayış mecalsizdir; birçok ülkede gerilemiş, kan kaybetmiştir. Biz, bu gerilemeyi, kapitalizmin küresel rüzgarlarına karşı doğru bir hat oluşturamamış ve yeterli mücadele verememiş olmakla açıklıyoruz. Elbette her ülkenin kendine özgü koşulları vardır. Ama bu durum, yalnızca kendi ülkemizin sorunları ile sınırlı kalacağımız anlamına gelmemelidir. Biz, solun-sosyal demokrasinin, günümüzdeki evrensel sorunların da üzerine gitmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hem de ivedilikle ve kapsamlı biçimde… Yalnızca mevcut olanı savunmak; onunla yetinmek; solun, sosyal demokrasinin işi olamaz. Çoğunlukla böyle yapıldığı için sol anlayış, devrimci ve yenilikçi özünü yitirmektedir; aynı zamanda kitlelerin güvenini de kaybetmektedir. Sol, yeni bir yaklaşımla kitlelerin önüne çıkmalıdır. Sorunlardan bunalmış insanlara umut olmalı ve yeni bir seçenek üretmelidir. Yaşananlardan hoşnutsuzluk duyan toplumsal kesimlerle birlikte yeni bir çıkış yolu oluşturulmalıdır. Sözün özü; solun, sosyal demokrasinin evrensel değerleriyle, yeni bir hikaye yazılmalıdır. Biz, böylesi bir tarihsel birikimin, düşünsel ve eylemsel zenginliğin olduğuna yürekten inanıyoruz. Yeter ki hayatın dinamik akışı zamanında yakalanabilsin; günümüzün sorunları ve ihtiyaçları doğru biçimde analiz edilip yeterli çözümler üretilebilsin…

10

2017’lerin dünyasında, meydan; otoriter, baskıcı, tek adam rejimlerine bırakılmamalıdır. Evrensel planda yaşanan krizi, yalnızca küresel kapitalizmle de sınırlayamayız. İnsanı ezen, mağdur eden yanlış ekonomik ve sosyal politikalarla yeterince mücadele edemeyen; yeni döneme uygun politikalar geliştiremeyen solun ve sosyal demokrasinin de içine düştüğü açmazı kıskacı görmemiz gerekiyor. Corbyn ve Kılıçdaroğlu İşte son günlerde, evrensel planda, bizi umutlandıran, içinde bulunulan darboğazdan çıkış amaçlı iki önemli hamle geldi. Birincisi, Jeremy Corbyn önderliğinde sol bir programla yenilenen ve yeniden örgütlenen İngiltere İşçi Partisi’nin seçim başarısı; ikincisi, ülkemizde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde gerçekleştirilen ‘Adalet Yürüyüşü’… Biz bu iki önemli hamleyi çok değerli buluyor ve solun, sosyal demokrasinin içinde bulunduğu darboğazdan, etkin bir çıkış arayışı olarak değerlendiriyoruz Acaba, son günlerde ülkemizde ve İngiltere’de yaşanan bu iki önemli gelişme, yazılması gereken yeni hikayenin ilk tümceleri ve ön adımları olarak değerlendirilebilir mi? Doğrusu, böyle olmasını da yürekten istiyoruz ve diliyoruz. Günümüzde, küresel kapitalizm ile pratikte otoriter tek adam rejimleri olarak biçimlenen sağ popülizm -bir başka tanımla yeni faşizm- arasında sıkışmış kitlelerin yeni bir umuda, aydınlığa ihtiyacı var. Bunun için, evrensel planda yoğun bir çalışma, yeni bir çıkış arayışı kendini dayatıyor. Dünyaya ve hayata soldan bakanlar, bu gerçeği ve ihtiyacı görmezden gelemezler, gelmemelidirler. Toplumsal siyasetin emektarlığı ve evrensel sorumluluğu bunu gerektiriyor.

İşte Jeremy Corbyn’in sol programının ve ülkemizde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde gerçekleştirilen ‘Adalet Yürüyüşü’nün; önümüzdeki süreçte, evrensel platformda, solun, sosyal demokrasinin ideolojik ve toplumsal gelişimini etkileyecek temel dinamikler olabileceğini düşünüyoruz, öngörüyoruz. Corbyn ve Kılıçdaroğlu örnekleri, yeni çıkış arayışının yol göstericileri ve meşale taşıyıcıları olabilir. Dünyanın en köklü partilerinden olan CHP’nin, son dönemde ülkemizde gerçekleştirilen anayasa referandumuna yönelik ‘Hayır Kampanyası’ ile ‘Adalet Yürüyüşü’ deneyimlerini, uluslararası platforma taşıması gerekiyor. Bu iki büyük etkinlik ve çalışma, sol ve sosyal demokrat dünya için yeni bir umut ışığı olabilir. Solun ve sosyal demokratların önünde yeni ufuklar açabilir. Ayrıca, bu iki büyük çalışma pratiğine, siyasal ve ideolojik derinlik kazandırılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Bunu bir gereklilik olarak görüyoruz. Güncel görev Günümüzde, ülkemizde ve dünyada, otokrasinin yükselişine, otoriter eğilimlerin güçlenmesine karşı verilecek mücadelenin temel dinamiği; hayatın her alanında demokrasiyi örgütlemek ve umudu güçlendirmektir. Son dönemde ülkemizde yaşanan ‘Hayır Kampanyası‘ ve Adalet Yürüyüşü’, demokrasi adımlarının güçlendiği ve bu yolda umutların arttığı etkinlikler zinciri olmuştur. Şimdi muhalefete düşen görev; ‘Hayır’ı ve ‘Adalet Yürüyüşü’nü kalıcılaştırıp daha da büyüterek, etkin bir demokrasi hareketine dönüştürmektir. Tabii bu mücadeleyi uluslararası platforma da taşıyarak… Ebette evrensel demokrasi güçleriyle de dayanışarak ve karşılıklı etkileşimde bulunarak… Hayatı doğrudan, iyiden ve güzelden yana değiştirip dönüştürmenin yolu demokrasiyi örgütlemekten ve umudu körüklemeden geçiyor.


SOSYAL DEMOKRAT koymak ve onu doğru konumlandırmak bakımından bir gereklilik olarak karşımızda duruyor. Bu bakımdan 15 Temmuz’un her şeyden önce, kendinden menkul bir hadise olmanın öncesinde, gerek darbeci odakların operasyonel hazırlıkları gerekse AKP iktidarsızlığının ülkeyi sürüklediği siyasi açmaz bakımından hiç de olağan dışı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

15 Temmuz, Darbe Araştırma Komisyonu ve AKP

1

Zeynel EMRE

CHP İstanbul Milletvekili, Adalet Komisyonu ve Darbe Araştırma Komisyonu Üyesi zeynel.emre@tbmm.gov.tr

15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminin üstünden tam 1 yıl geçti. Fakat geride kalan, bunun basit bir kronolojik veri olarak nerdeyse hiçbir şey ifade etmediği bir birikime denk düşüyor. Öyle ki, bu 1 yıl, süre olarak taşıdığı anlamın çok ötesinde daha büyük ve tarihsel bir olayın karşılığı. Bu zaman aralığında yaşanan şeyler olağan bir sistem bünyesinde 1 yıl ile ifade edilemeyecek yakıcılığa sahip ve maalesef bitmiş değil; sürüyor. Tam da bu nedenle, bunca manipülasyonun ve son olarak 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu’nun nihai raporuna yapılan “eşsiz” müdahalenin1 de göstermiş olduğu gibi, yüksek oyun planlarının yapıldığı bir ortamda belirli kilometre taşlarını ortaya koyarak gitmek, 15 Temmuz’un adını 1 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ siyaset/786045/_AKP-FETO_kardesligi_belgelendi_.html

2004 MGK kararlarından kozmik oda soruşturmalarına veya sadece kumpas süreçlerine bakıldığında bile bu tespit doğrulanacaktır. Bir anlamda, 2006’da, Gülen’in beraat ettirilmesinden bu yana, FETÖ’cü darbeler farklı veçheleriyle zaten gerçekleşmekteyken, bunlardan askeri olanının gerçekleşmesi ise 2016’yı bulmuştur. Bu “son darbe”yi diğerlerinden ayıran pek çok şey bulunmakla birlikte, bugüne dek tüm darbelerini AKP iktidarı sayesinde ve AKP’nin de sakıncalı bulduğu “düşmanlara” yapan FETÖ, bu defa AKP’ye rağmen ve AKP’ye de karşı bir darbeye kalkışmıştır. “Gülen Cemaati”nin “Fethullahçı Terör Örgütü”ne dönüşmesinin tarihi de, tam da buna benzer bir nedenle 17/25 Aralık olarak seçilmiştir; çünkü hedefte AKP vardır. 15 Temmuz’un farkı 15 Temmuz’u diğer FETÖ darbelerinden ayıran çok önemli bir diğer nokta ise tam burada karşımıza çıkmaktadır: FETÖ’nün bugüne dek darbe yaptığı çevrelerin aksine, AKP 15 Temmuz’un bir mağduru değildir. 15 Temmuz bakımından AKP’nin durumu olsa olsa bir dizi mağduriyet vehmi ile açıklanabilir. Çünkü bugün, gerek iddianamelerin gerekse de medya arşivlerinin gösterdiği gibi 15 Temmuz’un da, ona kalkışmaya cesaret eden FETÖ’nün de nihai katalizörü AKP olmuştur. Bu tezimizi destekleyen onlarca olgu söz konusu olmakla beraber, bunlardan en önemlisi 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu’nun kurulmasına karar verildiği günden, nihai raporunun TBMM başkanlığına sunulduğu

11


SOSYAL DEMOKRAT güne kadar geçen 12 aylık süre içinde yaşananlarda saklıdır. Buna ilişkin tüm detaylar Cumhuriyet Halk Partisinin komisyona sunduğu iki ayrı raporda2 görülebilir. Fakat darbe gerçeklerini açığa çıkartmak üzere ve TBMM tarihinde istisnai bir şekilde 4 partinin mutabakatı ile kurulmuş komisyon kronolojisi bile tek başına bu durumu açıklamakta yeterli görünüyor: Komisyon’un kurulmasına karar verilen tarih 19 Temmuz 2016; AKP’nin Komisyon’a üye verdiği tarih 19 Ağustos 2016; Komisyon’un çalışmalara başladığı tarih 4 Ekim 2016; Komisyon çalışmalarının sakıncalı bulunduğu tarih 9 Aralık 20163; Komisyon çalışmalarının ek süre alınmadan bitirildiği tarih 4 Ocak 2017; Komisyon Raporu’nun yazıldığı tarih 26 Mayıs 2017; raporun TBMM’ye ilk teslim tarihi 12 Temmuz 2017. Komisyon Raporu’na 14 Temmuz 2017 tarihinde yaptığımız itiraz neticesinde süreç henüz tamamlanmamıştır ve bu raporun TBMM Başkanlığı’na ikinci defa teslim edilmesi söz konusudur. Buraya kadar bu kronolojinin bize gösterdiği tek bir şey var: komisyonun görevini yerine getirmesi, soru işaretlerini aydınlığa çıkarması, darbe gerçeklerini aydınlatması, etkin bir çalışma yapması yokuşa sürülmüş ve engellenmiş; komisyon genel anlamda kadük hale getirilmiştir. Bunun nedeni ise bir sır olmaktan çok uzak. Aksi durumda AKP’nin ortaya saçılacaklardan kendisini kurtarması kolay olmayacaktır. Bu anlamda AKP’nin 15 Temmuz’un mağduru olması ancak güç sarhoş2 Komisyona verilen ilk rapor: http:// www.chp.org.tr/Public/0/Folder//87360. pdf 3 AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu tarihteki beyanı: “Aslında bu konu ile ilgili artık fazla konuşmak istemiyorum. Darbe Komisyonu yapacağı çalışmaları yaptı. Son adımları da atıp raporunu göndermek suretiyle görevini tamamlarsa isabetli olur diye düşünüyorum.”

12

luğundan beslenen fantezilerle ifade edilebilir. Belki de var oluşunu ve bir kısım ‘başarısını’ mağduriyet söylemine borçlu olan AKP, “15 Temmuz mağduru” rolü ile sona yaklaşırken, yola çıktığı günlerin özlemini dışa vuruyor da denilebilir. Bu noktada 15 Temmuz’un doğru konumlandırılmasının ya da adlandırılmasının önemi de böylece kendini göstermiş oluyor: 15 Temmuz, bir iktidar mücadelesinde tarafların ülkeyi feda etmek pahasına giriştikleri bir savaştır. Cumhuriyet Halk Partisi olarak komisyona vermek üzere hazırladığımız 15 Temmuz Raporu tam olarak bu nedenle iki ayrı 15 Temmuz tarifi yapmıştır: Sokağın 15 Temmuz’u ve Saray’ın 15 Temmuz’u. Gelgelelim bu savaşın neticeleri de tartışmaya açık görünmüyor; kazananın kim olduğuna göre sonuçların belirleneceği bir savaştan söz etmek bu defa hiç de olası değil. Çünkü savaş belki de tam olarak iki ayrı taraf arasında değil, simbiyotik bir oluşum olarak aynı menzile giden iki aynı taraf arasında gerçekleşmektedir. Olası sonuç varsayımları yapıp bunları bugünle kıyaslamak da bu anlamda çok karmaşık bir süreç olmayacaktır. Bu anlamda normal koşullarda gerçekleşmesi durumunda ülkeyi sarsacak bir darbenin, 4. defa uzatılan OHAL ve buna dayanarak hazırlatılan OHAL KHK’ları ile yapılanlar düşünülünce gerçekleşmediğini söylemek en hafif deyişle naifliktir. AKP ve adalet Peki tüm bu çerçeve ve güç sahiplerinin durumları bakımından, evrensel bir değer olan “adalet” nerede duruyor? Kısa bir literatür taramasıyla erişilebilecek pek çok adalet tanımı yapmak mümkün. Adil olmak kadar adil görünmenin gerekliliğine vurgu yapandan, her koşulda ezilenden yana durmaya ya da sadece durumu önceleyen, kişiler üstü bir tutum ve evrenselleştirilebilir bir yaklaşım olarak yorumlanan haline kadar -adaletin hangi yorumunu ele

alacak olursak olalım- bugün adalet müdafaası yaparken koşulsuz bir niteliğini ortaya koymak zorundayız: adalet bir dış dünya gerçekliğidir. Yani dönemlere, konjonktürlere, kişilere ve kanaatlere göre bükülemez, araçsallaştırılamaz. Sözgelimi kaçma şüphesi olduğu gerekçesiyle, dokunulmazlık sahibi ve kamusal figürler olarak milletvekillerinin tutuklu yargılanmasının, bu milletvekillerinin muhalefet partilerine mensup oldukları da düşünülünce, herhangi bir adalet tesisi ile veya tarafsız mahkemelerce yürütülen bir yargı süreci ile herhangi bir şekilde ilgili olduğu düşünülemez. Burada değişmez bir gerçek varsa o da bugün adalet sisteminin, hakkında soruşturma yürütülenlerin sadece kimlikleri ile ilgili tasarrufta bulunuyor olduklarıdır. Muhalif gazeteciler, aydınlar, akademisyenler ve muhalefet milletvekilleri tutuklu; iktidarın mevcut veya geçmiş partnerlerinin ekseriyetle zaten yargılanmamasının, istisnai olarak yargı süreçlerine dahil olduklarında ise tutuksuz yargılanmalarının başka izahı yoktur. Bu nedenle adaleti kimin, kaç kişinin, hangi yolla talep edebileceğini tarif edebildiğini düşünen bu iktidar döneminde, altı ısrarla çizilmesi gereken bir şey var ise, o da şu olmalıdır. Adalet, hakkında tasarrufta bulunulacak bir şey değil, giderilmesi gereken bir eksikliktir. Bu noktadan hareketle ve ilkesel olarak onun mahiyetini tartışmaya açmadan, adalet talebi olan kim varsa, sorunun çözümü için muhatapların baskı altında tutulmaksızın sorumluluklarını –yetki değil– yerine getirmesinin önü açılmalıdır. Oysa bugün yetkiler ve sorumluluklar en çok adalet bahsinde çarpıtılmıştır. İktidar, adaleti sağlamayı bir sorumluluk olarak değil, yetki olarak ele almaktadır. Tam da bu nedenle, hala içinde bulunduğumuz AKP/Erdoğan iktidarı, tarihe adaletsizlikle yazılacaktır. Nasıl her dönemin akıllara kazınan bir kelimesi, bir cümlesi olduysa, Erdoğan şahsında AKP dönemi Cumhuriyetimizin en adaletsiz dönemi olarak tarihe geçecektir.


OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, Anayasa’yı ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ni Uygulayabilecek mi?

H Giriş

Hükümet, Anayasa ve Olağanüstü Hal Kanunu çerçevesinde gerekli önlemleri almak yerine, bir yıllık OHAL yönetiminde 26 adet Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararname (OHAL KHK) çıkardı. Bunlar, genellikle, Anayasa’da öngörülen usul kurallarına uyulmadan hazırlanılarak yürürlüğe konuldu. Şöyle ki ; OHAL KHK, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılır. Bununla birlikte, toplantı tarihi ile kararnamenin Resmi Gazete’de yayımlanma tarihi çoğu zaman birbirinden ayrı oldu1. Bu zaman farkı, Anayasa’ya aykırıdır.

İbrahim KABOĞLU

Anayasa Hukuku Profesörü ibrahimkaboglu@yahoo.fr

1 Örneğin 685 ve 686 sayılı KHK, 2 Ocak 2017 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısına dayanılarak sırasıyla 23 Ocak 7 Şubat 2017 tarihlerinde RG’te yayımlanmıştır.

Sonra, neden, konu, zaman ve amaç bakımından, ilan nedeninin tamamen dışına çıkıldı. Oysa, OHAL ilanında, Anayasa md.120’de belirtilen nedenler belirleyci oldu ve düzenlemeler, bu çerçeve ile sınırlı kalmalı idi ; kalıcı etki yaratacak nitelikte olmamalı idi. Üçüncü olarak, KHK ile düzenlenmemesi gereken konular (birel işlemler) düzenlendi. Adından da anlaşıldığı üzere, “kanun hükmünde”, yani genel ve kişilik dışı düzenlemeler için kullanılması gereken bir hukuki işlem  olduğu halde binlerce kişinin adının yer aldığı ek listeler, “kanun” kavramı ile bağdaşmaz. Bu usul, KHK altında imzası bulunan kişiler ile listeleri hazırlayan kişiler farklılaşmasını da teşhir etmekte (Bkz. Aşa. : Başbakan’ın itirafı, III/3). Nihayet, “Milli Güvenlik Kurulunca

13


SOSYAL DEMOKRAT Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen” kaydı (686 sy.lı KHK, md.1), Anayasa’ya aykırı ; çünkü MGK, karar alma yetkisine sahip bir makam değil. Bu belirlemeler ışığında konu dört başlık altında ele alınacak.

I.- OHAL mağduriyetleri karşısında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), kendisine yapılan ilk başvuruları, iki nedenle reddetti2 :

-İkincillik ilkesi : İHAM’a, iç başvuru yolları tüketildikten sonra başvurulmalı. -Etkili başvuru yolu : Anayasa Mahkemesi yolu, etkili bir başvuru yolu ; bu nedenle, İHAM’a, AYM kararından sonra gidilmeli. Anayasa Mahkemesi ise, konuyla ilgili ; ama İHAM önüne giden dosyalarla ilgili olmasa da OHAL işlemleri ve KHK’leri üzerinde tamamen farklı iki karar verdi : -Görevden alınan ve tutuklanan iki üyesi hakkında : AYM, üyeleri hakkında verdiği kararla, OHAL çerçevesinde alınan kararlar geçici olduğu halde, onların kalıcı etkiye sahip olduğu yönünde görüş oluşturdu3. İhraç edilen üyeleri için hukuki gerekçe kullanamayan AYM’nin denetimden kaçınma tarzı, OHAL KHK için dolaylı bir şekilde meşrulaştırma işlevi gördü. -OHAL KHK üzerinde denetim yapma yetkisine sahip olmadığına dair : AYM, madde 148’de öngörülen kayıtlama nedeniyle, sistematik ve amaçsal yorum yerine lafzi ve tarihsel yorumu öne çıkarmak suretiyle OHAL KHK üzerinde denetim yetkisini redderek, 1991 ve 2003 yılında kullandığı yetkiden vazgeçti4. II.- Yargısal başvurular sonuçsuz kaldı OHAL KHK ek listelerinde adları yazılan kişiler, anayasal haklar bütününden yoksun kılınma gibi bir durumla karşılaştığı halde, idari, siyasi ve yargısal başvuru yolları kendilerine bütünüyle kapatıldığı gibi, bilgi edinme hakları bile ellerinden alındı. OHAL ilanı üzerinden 6 ay geçtikten sonra, 23 Ocak 2017 tarih ve 685 sayılı KHK ile OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHALİİK) kurulması ön-

2 İHAM, (İkinci Bölüm) kararı: Zeynep Mercan/Türkiye, Başvuru no 56511/16, 17 Kasım 2016; İHAM, (İkinci Bölüm) kararı, Akif Zihni/Türkiye, Başvuru no.59061/16, 29 Kasım 2016.

14

3 AYM, E.2016/12, K.2016/16, 4.8.2016. 4 AYM, 25.7.2016 tarih ve 668 ve 669 sayılıl OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri’nin iptali istemiyle yapılan başvuruları reddetti. Bkz. R.G.: 4 Kasım 2016.


SOSYAL DEMOKRAT görüldü. Ne var ki, başvuru almaya başladığı tarih olan 17 Temmuz 2017’ye kadar OHALİİK, bir yandan, başvuru yollarını kilitleme aracı olarak kullanıldı ; öte yandan, 23 Ocak sonrası KHK’ler ile kitlesel hak ihlallerine devam edildi. İlk derece mahkemesi olarak idare mahkemelerine yapılan başvurular ‘ortada idari davaya konu olabilecek icrai nitelikte bir idari işlem bulunmadığından’ ya da ‘dava konusu edilen işlemin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi içinde açıklandığı ve bu kararnamelere karşı yargı yolu kapalı olduğundan’ bahisle ‘incelenmeksizin ret’ kararı verildi. Bu kararların istinaf başvurusu da Bölge İdare Mahkemeleri tarafından incelenmeksizin ret kararları onandı. Kamu görevinden ihraçlara ilişkin karara karşı (bu karar bir bakanlar kurulu kararı olması nedeniyle) ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da açılan davalar ise, ‘görev ret’ kararı ile sonuçlandırılarak idare mahkemelerine gönderildi ve süreç bu davacılar bakımından da idare mahkemelerinin ‘incelenmeksizin ret’ kararları ile sonuçlandı.

başvuruları incelemekle görevli. Bu komisyon, Avrupa Konseyi organlarının ortak çabasının ürünü. Bu komisyonun etkinliğini büyük bir dikkatle izleyeceğiz... Olağanüstü hal önlemlerinden etkilenen kişilere yargı yolunun açık olması, Türkiye’de demokrasi ve Hukuk Devleti bakımından temel öneme sahiptir” (Guido Raimondi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Başkanı, Strasburg, 27 Ocak 2017 ). 3- Başbakan’ın itirafı: “ Kurunun yanında yaş da yanıyor olabilir. Önümüze gelen binlerce listeyi kontrol edip, doğru yanlış yapıldığını bilemeyiz. Ancak bunlar olduktan sonra haberlerde çıkıyor, ondan sonra haberimiz oluyor... Kamuoyundaki etkilere göre önlem alıyoruz. OHAL denetleme kurulu kurduk. Birkaç haftaya uygulamaya konulacak” ( B. Yıldırım, 22 Şubat İstanbul ).

1- 23 Ocak KHK/685 : “Başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulmuştur” ( md.1). “Komisyonun ilk üyeleri, bu maddenin yayımından itibaren bir ay içinde seçilir.”( Geç. md.1).

4- Üyeleri dört ay sonra belirlendi : OHALİşlemleri İnceleme Komisyonu, bir ay içinde değil, dört ay sonra 16 Mayıs’ta belirlendi.. KHK ile “ekli listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır” hükmünün derhal (gece yarısı da olsa) uygulanmasını öngören KHK altında imzası bulunan kişiler, kendileri için öngördüğü 1 aylık süreye uymadı. Bunun anlamı şu : KHK yoluyla mağduriyetlere neden oluyoruz. Bunları biz gidermiyoruz. Hatalı işlemlerimizle yol açtığımız hukuka aykırılıkları gidermesi ve zararları telafisi için komisyon kurduk ; ama komisyonu çalıştırmıyoruz.

2- İHAM: “Geçen günlerde Ankara’da çok cesaret verici gelişmelere tanık olundu. OHAL KHK ‘ler gereğince alınan önlemlere karşı başvuruları incelemekle yükümlü bir komisyon kuruldu. Yetkisi çok geniş olan bu komisyon, kamu görevinden çıkarılan memurlara, kapatılan derneklere ve diğer sorunlara ilişkin

5- İHAM’ın kabul edilmezlik kararı ve çelişkileri: 1 Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile görevinden alınan öğretmen Köksal’ın başvurusuna ilişkin kabul edilemezlik kararı veren İHAM, OHALİİK’e yollama yaparak, iç başvuru yollarının tüketilmesi gereğini esas aldı. Komisyon’un en geç 23 Tem-

III.-OHALİİK ve İHAM Komisyomun kurulması zamana yayıldı ; İHAM ise, “seyirci” kaldı : 

muz’da başvuruları kabul etmeye başlayacağını vurgulayan İHAM, Komisyon kararlarına karşı idari yargıdan sonra, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılabileceğine ve nihai olarak kendisine başvuru yolunun da açık olduğuna işaret etmekle yetindi5. Karar sorunlu, üç nedenle: - Etkililik: 685 sayılı KHK ile kurulan Komisyon’un özerklik ve bağımsızlık güvencesine sahip olmadığı, Avrupa Mahkemesi tarafından görmezlikten gelindi. -Başvuruda makul süre: 1 Eylül 2016’da görevden alınan kişinin başvuru hakkını, en erken 23 Temmuz 2017’de kullanabilecek olması, İHAM tarafından görmezlikten gelindi. -Yargılamada makul süre: Mahkeme, “başvuru yolları tüketildikten sonra kapım açık” diyor. Yani, Komisyon-idare mahkemesi-istinaf mahkemesi-Danıştay ve Anayasa Mahkemesinden sonra İHAM’a başvurulabilecek. Kaç yıl sonra ve kendisi ne kadar sürede karar verecek? Bu açıdan, İHAM, bundan böyle, “yargılamada makul süre” aşımı gerekçesi ile Sözleşme’ye taraf devletler hakkında nasıl ihlal kararı verecek? IV.- OHALİİK , neye göre karar verecek? OHAL KHK ile tesis edilen işlemler üzerine ilgililer tarafından yapılacak idari itiraz başvurularını inceleyecek olan Komisyon, olağanüstü hal kapsamında doğrudan KHK ile tesis edilen, a) Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi, b) Öğrencilikle ilişiğin kesilmesİ, c) Dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim ku5 Bkz. L’affaire Köksal c. Turquie ; requête n o 70478/16.

15


SOSYAL DEMOKRAT rumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması, ç) Emekli personelin rütbelerinin alınmasına ilişkin işlemler hakkındaki başvuruları değerlendirip karar verecek. Önce, -Komisyon’un bağımsız bir biçimde çalışıp çalışamayacağına ilişkin tartışmanın ötesinde-, bir çelişki ve bir tür itirafa değinelim: KHK için yetkili makam, Hükümet; Komisyonu belirleyen de Hükümet olduğuna göre, Komisyon, kendini belirleyen makamın işlemini denetleyecek demektir. Bu durumda, Başbakan’ın da ifade ettiği gibi, ek listeler, idari birimler tarafından

Nihayet, FETÖ terör örgütü ile ilişiksi bir yana, dinsel cemaatler ile hiç bir zaman karşılaşmamış olan, ama sırf ifade ve örgütlenme özgürlüğü nedeniyle CB başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından “yargısız infaz” edilen onbinlerce kişinin başvurusu, Komisyon tarafından hangi ölçütlere göre incelenecek ? Anayasa ve İHAS’a göre mi, yoksa, Cumhurbaşkanlığı ve parti başkanlığı şapkasını birlikte kullanan kişinin beyanlarını mı ? Eğer birincisine göre ise, dosyanın Komisyon’a gelmesine gerek yoktu ; çünkü, yaptırımlar dizisi, tamamen hukuk dışı. Buna karşılık, “kişi beyanları” ölçü alınacaksa, bu durumda da Komisyon işevsiz kalacak demektir ; çünkü aynı kişi, 16 Nisan’da “hayır”

“ Kurunun yanında yaş da yanıyor olabilir. Önümüze gelen binlerce listeyi kontrol edip, doğru yanlış yapıldığını bilemeyiz. Ancak bunlar olduktan sonra haberlerde çıkıyor, ondan sonra haberimiz oluyor... Kamuoyundaki etkilere göre önlem alıyoruz. OHAL denetleme kurulu kurduk. Birkaç haftaya uygulamaya konulacak” ( B. Yıldırım, 22 Şubat İstanbul ). hazırlandığına göre, Komisyon da, Hükümet’in işleminin değil, idari birimlerin oluşturduğu listeleri içerik denetimine tabi tutacak anlamına gelir mi ? Sonra, Komisyon, Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) hükümlerini serbestçe uygulayabilecek mi, yoksa CB Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun belirlediği çerçeve ile sınırlı mı kalacak ? Anayasa esas almak durumunda olan Komisyon, örneğin MGK’nin “karar alma yetkisi”nin bulunmadığını saptamak zorunda. Aksi halde, başvuruların çoğunu reddetme ihtimali yüksek.

16

diyecek seçmenler ile, “Adalet Yürüyüşü” katılımcıları için sıkça benzer suçlamalar yapmıştı. Bu nedenle, OHALİİK, özellikle Anayasa md. 11 (Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü), 137 (kanunsuz emir) ve 90/son (uluslararası andlaşmayı öncelikle uygulama ilkesi) gereği, kararlarını Anayasa ve İHAS kapsamında verme yükümlülüğü karşısında bulunmakta. Bu gereklilik, OHALİİK kararlarının yargısal denetime tabi olması nedeniyle de kendini göstermekte : Komisyonun KHK ek listelerinde adları teşhir edilen kişilerden gelen başvuruları inceleyerek reddettiği baş-

vuru sahipleri, Anakara İdare Mahkemesinde dava açacaklar. Bu davaların istinaf, temyiz, AYM ve İHAM önünde bireysel başvuru süreçlerinde, yargıçlar OHAL KHK üzerinde kararlarını, Anayasa’ya, İHAS’a ve hukuka uygun olarak verme yükümlülüğü ile karşı karşıya olacaktır. Eğer kararlarında hukuk yerine OHAL KHK altında imzası bulunanların (yani CB ve Bakanlar Kurulu üyelerinin) beyanlarını ölçü alırsa, bu durumda OHAL İişlemleri İnceleme Komisyonu, ulusal ve uluslararası yargısal denetim yolunu perdelemenin ötesinde bir işlev göremez. Bitirirken “makul süre” ilkesinin çifte ihlaline dikkat çekmekte yarar var : -Başvuru bakımından : Hak arama konusunda süre başlangıcı değil, bitimi belirtilir ; 15 gün, bir ay, dört ay ve altı ay gibi. Ne var ki, OHALİİK açısından bu kayıt, yasak şeklinde işledi. Örneğin Temmuz 2016 KHK’si ile mağdur edilen kişi başvuru hakkını bir yıl sonra kullanabiliyor. -Karar bakımından : Eğer Komisyon, Anayasa ve başta İHAS gelmek üzere, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri uygulamaz ise, o durumda yargısal başvuru yolları açılacak ve idare mahkemesinden İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne uzanan, muhtemelen on yıllara yayılan bir sürece girilecektir. Sonuç olarak ; Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, statüsü üzerinde yapılan tartışmalardan ayrı olarak, kararlarını emredici hukuk kurallarına dayandırabildiği ölçüde, bir yıldır tanık olunan hukuk dışı, vicdana ve ahlaka aykırı işlemlerin ve kıyımların vahametini azaltabilir ; aksi halde, bunları derinleştirmenin aracı olmanın ötesine geçemez.


Fotoğraf: Adem Altan illustrasyon: Tarık Tolunay

Korkunun Cesarete Faydası Çok...

D

Dergimizin bir önceki sayısında yayımlanan “KORK ve…” başlıklı yazımda malum olmuşçasına şöyle yazmıştım: “Samimi, içten, dürüst, yalandan uzak duran, firavunlaşmayan, kolektif akla hürmet eden ve vakti geldiğinde tek başına da olsa haramilerin karşısına çıkabilecek bir önderlik… Cevapsız kalmaya mahkum, anlam ifade etmeyen soruları sorup durmayı bırakacak, “Parlamenter Demokrasimizi geri alacağız, göreceksiniz” diye haykırabilecek ve yürüyüşü başlatabilecek kurumsal bir cesaret, liderlik…”

A. Babür ATİLA SODEV Başkanı

batila@superonline.com

Evet dostlar; o yürüyüş başlatıldı ve kurumsal bir cesaretle beraber samimiyetle sürdürüldüğü için de çok farklı siyasi çevrelerden çok ama çok anlamlı destekler aldı. Referandum-

da “hayır” diyen kişi ve kurumların çok büyük bir bölümü sonuna kadar bu yürüyüşe yoldaşlık yaptılar. Şahsım adına CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na teşekkür etmeyi, endişeli bir yurttaş ve bir baba olarak borç bilirim. Sağolsun… Şimdi önümüze bakma zamanı… Değerli gazeteci, yazar Orhan BURSALI Haziran ayının 5’inde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Günlük politik söylemin boşluğu ve hiçliği üzerine” başlıklı yazısında geleceğin nasıl şekillendirilebileceği üzerine çok somut bir öneriyi dile getirdi: “Günümüzün siyasal gündemiyle bağımızı tamamen kopararak, bugünkü siyasal söylem ve düşünceyle tam bir kopuş yaşayarak, geleceğin

17


SOSYAL DEMOKRAT nasıl ve hangi temeller üzerine inşa edileceğini tartışmamız gerektiği” saptaması bence de çıkış yolumuz. Bu gerici ideolojiden geriye en ufak izin kalmayacağı bir Yeni Türkiye’yi kurgulamak ve inşa etmek… Onlarca yıldır yaşamımızı kabusa çeviren, kökü milliyetçi cephe hükümetlerine kadar uzanan Türk-İslam sentezi adlı ideolojinin oluşturduğu gündemi “yok” saymak… Her ne kadar canımızı, ruhumuzu acıtsa da, hayatımızın tüm güzelliklerine hoyratça saldırmaya devam etse de “yok” saymak. Ezber bozarak pek de bir kıymeti harbiyesi olmayan varlıklarını iyice anlamsızlaştırarak yapılan da bu. “Söyle bana ayna, benden güzel kim var bu dünyada?” sorusuna aynanın sonsuz bir sessizliğe bürünerek cevap vermeyişi gibi bir şey bu… Kayıtsız bir tavırla hiçleştirici… Beslendiği kaynağın kuruması, elinde avucunda olanın tükenmesi gibi bir şey…

18

Artık muhatap alınmayacağının ilamı…

köklerini daha da sağlam temellere atarak ilerleyecek.

Biz, bize dayatılan bu baskıcı dünya görüşünü kaale almadıkça, kendi özgür, eşitlikçi yaşam tarzımızı olabildiğince yaşamaya devam ettikçe ve yarınları bizlerin inşa edeceğine “biz” inandıkça, yarınlarımız için proje, program ürettikçe sahip olduğu anlayış iyice anlamsızlaşacak…

Adaleti arayan, hakkının savunulmasını isteyen her bireyin; erkeğin, kadının, gencin, yaşlının, emekçinin, esnafın, iş adamının, iş kadınının katkılarıyla geleceği inşa edeceğiz.

İşte 25 gün süren “adalet” yürüyüşü bunun miladı… Bizi korkuttukça, bilmeden, hiç istemediği bir şeye sebep oldu. İçimize saldığı korku ile bugünün cesaret tohumlarını ekti. İnsanoğlunun,korkunun karşısında aklını ve cesaretini kullanmayı yüzbinlerce yıl önce öğrendiğini ve evrimsel olarak geliştirdiğini bilemedi... Evrimin ve diyalektik materyalizmin her şeye rağmen esası belirlediğini kabullenemeyenlerin sonu, Rönesans öncesi skolastik Ortaçağ düşüncesini savunanlara benzeyecek. Tarihin çöplüğünde yok olup gidecekler. 1923 Devrimi ile güçlenmeye başlayan seküler-bilimsel uyanış,

Kendi küçük çıkarları, bencillikleri söz konusu olduğunda, ister emekçi olsun ister işveren, ister zengin olsun ister fakir, lumpenleşerek toplumsal bir asalak haline dönüşen güruhun onu sahiplenmesine pek de önem atfetmeyeceğiz. Aklı ve bilimi kullanmayanların birer teferruat olduğunu bilerek Evrimin “doğal seleksiyon” yasasına saygı duymaya devam edeceğiz. Laik-demokrat bir parlamenter sistem yolunda başlayan bu “yürüyüş” durmasın. Haziran’ın arkasına Temmuz’u da katarak büyüyoruz… Cesaretle…


Ana Muhalefetin Söylemi Nasıl Ol(ma)malı?

A

Ana muhalefet, yapması gerekenlerin birçoğunu şimdilerde yapmaya başladı; hatta pek çoğumuzun aklına dahi gelmemiş olan bir siyasal eylem gerçekleştirdi. Gerçekten de Adalet Yürüyüşü fikrini bulanları ve onu –başta Kemal Kılıçdaroğlu- eyleme dönüştürenleri kutlamalıyız. Ancak bu makale, olumlulukları sergilemekten çok, kaçınılması gereken bazı söylemsel karakteristikleri dile getirecek.

Aydın Cıngı

Siyaset Bilimci, SODEV Önceki Başkanı acingisdv@gmail.com

AKP’nin, işine gelen yorumları yandaş medyası ve troller aracılığıyla toplumun bütününe benimsetme çabası çok belirgin. Aslında bu çaba, kendileri açısından bir ölçüde başarı da sağlıyor. Nitekim kamu alanında ve siyasal arenada, kimi zaman muhalif yorumcularca bile kabul gören bir tür yandaş anlatım dizisi yürürlükte:

İktidarın sorumluluğu paylaştırılmamalı (i) Türkiye’de yargı zaten hiçbir zaman güvenilir olmamıştı; (ii) ülkede yolsuzluk oldum olası vardır; (iii) Batı emperyalizmi bizi bugün her zaman olduğundan daha da çok zayıflatmaya çalışıyor… Bu söylem, Cumhuriyeti yıllardır yontup kemirerek bitirmeye çalışan AKP iktidarının, sorumluluğunu –geçmiş dönemlerle ve yabancılarla- paylaştırma; dolayısıyla AKP’nin yükünü hafifletme çabasının ürünüdür. (i) Cumhuriyet yargısının geçmişte, devlet ile birey arasında denge kurmakta zorlanmış olduğu doğrudur. Bu, işgalci güçlere karşı savaş vererek kurulmuş devletlerin, kuruluş döneminde kendilerini koruma güdüsüyle davrandıklarında, düşmekten kaçı-

19


SOSYAL DEMOKRAT

Muhalefet, öncelikle toplumun hangi kesimine hitap etme durumunda olduğunu açıklıkla saptamalıdır. Bu bağlamda, AKP ile onun sahasında yarışa kalkılmamalıdır. namadıkları bir hatadır. Ancak Cumhuriyet yargısı, hiçbir dönemde, 12 Eylül 2010 referandumu ile FETÖ işgaline uğratıldıktan sonra olduğu kadar güvenilmez olmamıştır. O yargının güvenilmezliği, AKP kendi ortağını oraya sızdırdıktan ve Cumhuriyet kurumlarını birlikte tasfiyeye girişmelerinden sonraki toplu davalarda belirginleşmiştir. Hele 15 Temmuz 2016 sonrası bir yıllık OHAL döneminde AKP tarafından nerdeyse bütünüyle esir alınan yargı, tehdit altında hüküm verme zorunda bırakılan savcı ve yargıç kadroları eliyle yürütülmekte olup artık “adalet” kavramı kapsamında ve “yargı” adıyla bile anılamaz durumdadır. Gerçekten de, 20 Eylül AKP Darbesi’ne kadarki dönemde suçsuz insanlar, uydurma kanıtlarla kurulan hükümlerle ağır mağduriyetlere uğratılmıştı. Şimdi ise, insanlar, tek odaktan alınan emirle ve herhangi bir kanıt uydurmaya dahi gerek görülmeksizin tutuklanıp hapiste çürütülüyor. (ii) Yolsuzluk, kamu maliyesini emme-basma tulumba gibi kullanan AKP iktidara geldikten sonra münferit olmaktan çıkıp kitleselleşmiştir. Tek parti döneminin dürüstlük simgesi devlet adamlarını geçelim. Daha sonra üst düzeyde münferit yolsuzlukların görüldüğü, küçük memur rüşvetçiliğinin sıradanlaştığı dönemler olmuştu. Ancak üst kadro yolsuzluğu, -eğer ortaya çıkarsa- cezasız kalmazdı. “Benim memurum işini bilir” diyen Özal döneminde dahi rüşvetçi bir bakanın azledildiğini biliyoruz. Bugün böyle bir şey

20

düşünülebilir mi? 17 Aralık 2013’te ortaya dökülen rezaletin sorumlularına bile –dokunulamadığı gibi- “paraları” faiziyle iade edildi. Bugün yolsuzluk resmileşme aşamasındadır. Devlet aygıtı, AKP eliyle bir tür “varlık transfer aracı” gibi kullanılmaktadır. Eğitimli ve üretici ücretli kesimin, ücretlilerin gırtlağına basılarak alınan ağır vergiler aracılığıyla bu partiye oy vermeyen kesim zayıflatılmaktadır. Vergi girdilerinin bir kısmı, haksız ihale benzeri denetim dışı işlem ve aktarım yollarıyla yandaşa ve AKP’ye eğilim gösterebilecek eğitimsiz kesimlere transfer edilmektedir. Bu arada, bir yandan da, varlıklıdan yoksula servet aktarımı yapılıyor görüntüsüyle popülist politikaya elverişli imaj da oluşturulmaktadır. İktidar üst kademesi, bu transfer yöntemiyle ve Cumhuriyetin birikimlerini çarçur ederek kendi varlığına varlık katmakta; yandaşı palazlandırma ve yeni yandaş kitleler üretme yolunda gelecek kuşakları bile borçlandırmaktadır. Fazla uzatmayalım; ama lütfen günümüzde rejimin özelliği durumuna gelmiş yaygın yolsuzluk ortamını gözlerden kaçırmaya yönelik “yolsuzluk hep vardı” türünden argümanlara yol vermeyelim. (iii) Ulus devletlerden oluşan bir küresel yapılanmada, her ülkenin, dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda oluşturması doğaldır. Bu bağlamda birbiriyle çelişen ulusal çıkarlar, ikili veya çok taraflı müzakereler yoluyla hatta kimi zaman -klasik diplomasinin yetmediği yerde- savaşarak çözüme kavuşturulur. Her ülkenin dış politikası bunun için vardır. Ancak “AKP Türkiyesi”nde durum farklılaşmıştır. Özellikle “one minute” çıkışının seçmen nezdinde prim yaptığı saptandıktan sonra, Türkiye dış politikası bütünüyle AKP’nin ve Erdoğan’ın iç politika çıkarlarına hizmet eder biçimde düzenlenir olmuştur.

Tüm “dost” ülkelerle sürekli çekişmek; ülkeyi, uluslar topluluğu gözünde nefret objesi durumuna düşürmek Türkiye’nin yararına değildir. Ne var ki, seçmeni gözünde “dünyaya meydan okuyan reis” imgesini pekiştirmek, Erdoğan’ın kişisel yararına hizmet etmektedir. İlgili bakanlıklar, neredeyse dost ülkeler ve AB ile “kavga bakanlığı” gibi işlemektedir. AKP rejiminin ve Erdoğan’ın, saldırganca söylemleri yüzünden küresel düzlemde sevilmediği, hatta müttefiklerce “maliyet unsuru” gibi görüldüğü de açıktır. Ancak hiçbir ülke Türkiye’ye, çıkar çatışması olmaksızın ve durup dururken “düşman” değildir. Dolayısıyla, uluslararası düzlemde –hatta iç politikada- karşılaşılan her olumsuzluğa “emperyalizmin oyunu” diye kulp takıp iktidarın sorumluluğunu gözlerden kaçırma yoluna sapılmamalıdır. Yineleyelim ki dış politikada karşılaşılan sorunlar; bu politikanın, dar bir üst yönetici kadrosunun ideolojik saplantıları ve iç politika çıkarları doğrultusunda düzenlenmesinden kaynaklanıyor. Geçmişte en yetkin bürokrasiye sahip olan Dışişleri’nde bu kadrolar “monşerlik” yaftalamasıyla tasfiye edilmiş; onların yeri çoğunlukla “Reis”lerine sadakatten başka bir yetisi bulunmayan siyasal İslamcı memurlarla doldurulmuştur. Sonuçta, 10-15 yıl öncenin parlayan yıldızı Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası düzlemde sevilmeyen, Erdoğan’a kızıldığı için çıkarları baltalanan ve yapayalnız bir “Ortadoğu ülkesi”ne dönüştürülmüştür. Bu acı gerçek, öyle “emperyalizmin oyunları ve Batı’nın düşmanlığı” bahaneleriyle açıklanabilecek bir trajedi değildir. Muhalefetin söylemi iktidarınki ile uyumlu olmamalı İktidarı sorumluluklarından kısmen sıyıracak bazı şablonlardan kaçınılması gereği belirtildi. Ancak ana muhalefet, kendi söylemini düzenlerken başka bazı hatalara da düşmemelidir. Muhalefet, öncelikle toplumun hangi


SOSYAL DEMOKRAT kesimine hitap etme durumunda olduğunu açıklıkla saptamalıdır. Bu bağlamda, AKP ile onun sahasında yarışa kalkılmamalıdır. Dincilik ve popülizm AKP’nin alanıdır. Bu partiyle, İslam alanında ve popülizm yoluyla yarışılmaz; öncelikle etik ve ideolojik gerekçelerle, ayrıca zaten bu iş onun kadar becerilemeyeceği için. Sözgelimi “hukuk” ve “yargı” gibi seküler kavramları ele alırken; öne sürülen tezi ve adalet talebini “sevgili peygamberimiz de böyle buyurdu” diye güçlendirmeye çalışmak anlamlı değildir. Hukuk ve yargı konusundaki isabetli gözlemleriniz ve haklı önerileriniz toplumca paylaşılacak ve benimsenecekse; bu, İslami gerekçelerinize bakılarak gerçekleşecek değildir. Bu noktada, toplumsal yapının bu tür referanslara duyarlı olduğu yolunda itirazlar olabilir. Ancak toplumun da, bir liderin anlayışları doğrultusunda belirli ölçülerde dönüştürülebildiği olgusu dikkate alınmalıdır. Örneğin Erdoğan, on yıllardır merkez sağa oy veren seçmeni kendi dinci anlayışları doğrultusunda radikal sağa taşımıştır. CHP liderliğinin de, mütedeyyin kitlenin vicdanlı bölümünü din kitaplarından alıntı yapmadan seküler argümanlarla ikna edebileceği kesindir. Muhalefetin, iktidarla uyumlu davranma çabası kesinlikle bir yana bırakılmalıdır. Kendini Türkiye’nin “sahibi” sanan bir politikacıyla ve yalnızca kendi seçmenini “millet” sayan bir partiyle uyumlu davranılmaz. CHP, karşısında, demokrasiye bağlı sıradan bir parti bulunmadığının; iktidara yapışmış ve onu bırakmamak için her şeyi göze alacak kimlikte bir İslamcı totaliter örgütsel yapı ile karşı karşıya olduğunun bilincine varmalıdır. Bu bağlamda, örneğin “Yenikapı ruhu” ile uyum sağlama çabası baştan beri yanlıştı. Bu “ruh”un, Cumhuriyeti yok etme hedefine odaklanmış iki örgüt arasındaki

“kardeş kavgası”nı seçmen gözünde “anlamlı” ve arkadan gelecek “yoğun bastırma ve yıkım” sürecini -”birlik” etiketiyle ortaklaştırarak- siyaseten meşru kılmak için üretilmiş bir mitos olduğu daha baştan fark edilmeliydi. CHP’nin bu alanda yapması gereken, 15 Temmuz kutsamasında AKP ve MHP’ye katılmamak; ulusal ve uluslararası kamuoyunun “20 Temmuz Darbesi”ne ve OHAL icraatına odaklanmasını sağlamaktı. Bu, aradan bir yıl geçtikten sonra, ancak şimdi yapılmaya başladı. Bir başka yanlış uyum sağlama çabası da, Erdoğan’ın kavgacı dış politikasını, her durumda ve ülkeye maliyeti ne olursa olsun “dışarıya karşı” destekleme çabasıdır. İktidarın ölçüleri uyarınca “milli” olma popü-

lizmine boyun eğilmemelidir. Milli olmak, insanlığa ve evrensel doğrulara sırt çevirmek değildir. Olumsuz örnekler çoğaltılabilir; ama makaleyi olumlu perspektiflerle bağlayalım. Adalet Yürüyüşü, 16 Nisan Referandumu’nda kristalleşen “Hayır” cephesinin kendini pekiştirmesine yol açmıştır. Bu cepheyi, CHP öncülüğünde kapsayıcı bir muhalefete, bir Saray ve AKP karşıtı siyasal cepheye dönüştürmek CHP’nin becerisine kalmıştır. Aydınlanmacı, cumhuriyetçi muhalefet ve “kötülüklere” gözünü kapatmayan –Türk ve Kürt- tüm vicdanlı ve namuslu yurttaşlar bir araya getirilmelidir. Unutulmamalı ki bu mücadele, siyasal olmanın öncesinde ahlakidir; ayrıca, ülkenin bekası ve geleceğiyle ilgilidir.

21


yargımızı bağımsız ve tarafsız kılamadık. Bunu bir türlü başaramadık, böyle bir gerçeklikle de karşı karşıyayız. Ancak 2002’ye, yani AKP dönemine geldiğimizde her şey bu anlamda çok önemli ölçüde değişti. Çünkü AKP, Türkiye’deki hukuk ortamını “laik hukuk” diye nitelendirdi ve o alanı kendileri için siyaseten dar bir alan olarak tanımladı. Türkiye’nin hukuk düzeni, AKP’nin siyasal görüşlerini netleştirebileceği siyasi alan olarak dar idi. Bu kendilerinin tespiti, benim tespitim değil. Geçmişten bu yana Türk yargı düzeni tartışılabilir; ama zaman içerisinde gördük ki, AKP’nin gerçek niyeti bu siyaset alanını demokrasiyle genişletmek değil aynı siyaset alanını kendisi için genişletirken başkaları için daraltmak.

Söyleşi: Mehmet DURAKOĞLU

B

Bugün yaşadığımız yargı sorununu Türk hukuk sistemindeki yapısal bir sorun olarak mı yoksa “karşı devrim” hareketinin bir sonucu olarak mı görmeliyiz? Sizce bu noktaya nasıl gelindi? Yargı sistemimiz çok düzgün işliyordu diye söyleyemeyiz. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Örneğin bizim yurttaşlarımızın bir adalet talebi yok. Bu çok eskiden beri var olan temel sorunlarımızdan bir tanesi. Bizim ülkemizde yurttaşlarımız aş istiyor, iş istiyor, ekmek istiyor, su istiyor ama adalet talep etmiyorlar. Böyle bir sıkıntımız var. Böyle olduğu zamanda adalet üzerindeki manipülasyonlar Türkiye’de her zaman başarılı olmuştur.

Arkadaşımız Dilek Karafazlı İstanbul Baro Başkanı Mehmet Durakoğlu ile görüştü

22

Bir de Türkiye’de bizim de başka erklerin de bütün uğraşlarına rağmen geçmişten bu yana biz Türkiye’de

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra AB müktesebatına uygun yeni yasaların geliştirilmiş olması, sanki Türkiye’de bir demokratikleşme gerçekleşiyormuş gibi bir izlenim yarattı. Bu, aslında onlar tarafından içselleştirilmiş bir demokratikleşme değil, zaman içerisinde kendilerine uygun yeni bir yargı dünyasının yaratılması çabasıydı. Arka plandaki en temel olgu da şuydu: Onlara göre Türkiye’de bir vesayet düzeni vardı ve bunun kaldırılması konusunda siyaseten yeterince muktedir olamadıkları için onu yargı eliyle değiştirmeye çalışıyorlardı. Burada hukuki anlamda bazı düzenlemelerin yapılması anlaşılabilirdi; yani gerçekten de Türkiye’de bir vesayet rejiminin olup olmadığı bir tartışma konusudur. Eskiden beri -soldan bakan insanlar olarak- biz de bu tür değerlendirmeleri yapmışızdır. Ama bir vesayet düzeni var idiyse, onun ortadan kaldırılması bir siyaset projesiyle mümkün olabilirdi. AB’nin demokratikleşme adı altındaki pek çok öğesinin, Kopenhag kriterleri çerçevesinde Türkiye’ye getiriliyormuş gibi görünmesi, aslında onların vesayete


SOSYAL DEMOKRAT

ilişkin şikayetlerinin bir ölçüde bu yolla değiştirilmesi arzusundan kaynaklanıyordu. Bu nedenle bir hukuki değişim gerçekleştiremeyeceklerini anladıkları için hukukçuları değiştirmeyi düşündüler. Yani hukuksal değişim yerine hukukçuları değiştirerek bunu gerçekleştirebileceklerini düşündüler. Bu hukukçuyu değiştirme projesi 12 Eylül 2010 referandumuyla başladı. O referandum, bu ülkede yargı dünyasının değiştirilmesi konusunda bir milattır. Çünkü bu siyasi iktidar kendisi için bir yargı örgütlenmesi modeli oluşturdu. Yargıda örgütlenmesi gerektiğini düşündü. 2010 referandumuyla yargı dünyasını cemaate teslim ettiler. Temel nokta budur… Yargı bir cemaate teslim edildi ve cemaat yargı içerisinde örgütlendi. Benim “hukuk değiştirmek yerine hukukçu değiştirmek” dediğim olay budur. Türkiye’de vesayet, bir siyaset projesiyle değil, Türkiye’de vesayet gayri ahlaki, gayri insani, gayri kanuni olarak kumpas davalarıyla getirildi, ortadan kaldırıldı. 2010 referandumu Türkiye siyasetini, o siyasetin egemenlerini, siyasi iktidarı, yargı eliyle pek çok konuyu

bir siyaset projesi olmaya dönüştürdü. Kendi siyaset projelerini yargı eliyle gerçekleştirmeye çalıştılar. İnce nokta budur, eskiden olmayan bu idi. Yani siyasal iktidarlar eskiden kendi siyaset projelerini yargı eliyle gerçekleştirmiyorlardı. AKP iktidarında yargı eliyle siyaset projeleri gerçekleştirildi. Olumsuz ve hukuksuz siyaset projeleri yargı eliyle meşrulaştırıldı. Kumpas davaları sırasında “yargı karar veriyor saygı duymak lazım, dur bakalım ne olacak” falan gibi değerlendirmeler vardı. Biz de eskiden beri ortada bir yargı kararı varsa ona saygı duyalım gibi bir temelden yaklaştık olaya. Oysa gelişmeler bu alanda öyle olmadığını ortaya çıkardı. Yani sonunda bir kumpas noktasına geldik. Şimdi bu o kadar önemli ki, bir ülkenin siyasi anlamda da ekonomik ve sosyal anlamda da hangi açıdan bakarsanız bakın hukuka olan ihtiyaç en temel ihtiyaçtır. Benim başlangıçta toplum bunu talep etmiyor derken şikâyetimin temel noktası buydu. Toplum bunun hala farkında değil. Bizim toplumumuz, yargı bağımsızlığı dediğimiz, yargı tarafsızlığı dediğimiz kavrama sanki avukatların, hakimlerin, savcıların bir sorunuymuş gibi bakıyor. Ancak öyle değil,

bu, bir toplumsal duyarlılık sorunu; hepimiz için son derece önemli bir sorun… Yargı bağımsızlığı, insanca yaşamak demek aslında. Onurlu yaşamak demek yargı bağımsızlığı hukuk güvenliği demek, alnı ak başı dik olan insanın alnı ak başı dik olarak gezebilmesi demek yargı bağımsızlığı… Sabah saat 6.00’da kapı çaldığında kapıyı çalanın sütçü olması demek. Yaşamın temelidir hukuk ve o hukukun adalete hizmet ediyor olabilmesi gerekir. Hukuk siyasal iktidarın emrinde olursa; zaten hukuk olmaktan, hak olmaktan, hak temelinde hareket etmekten çıkıyor demektir. Bizim kuvvetler ayrılığı dediğimiz, her şeyin oradan başlıyor olması demektir. Bu, Montesquieu’dan beri böyle. Kuvvetler ayrılığı varsa demokrasi var. Kuvvetler ayrılığı siyasal iktidarın hiçbir biçimde yargıya karışmaması demektir. Oysa artık son dönemlerde gördük ki, çok ciddi bir sorunumuz var. Bu sorunun temelinde de siyasal iktidarın yargı üzerindeki baskısı var. Şimdi bu baskının cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar ciddi bir noktada bulunduğunu tespit ediyoruz. 2010 referandumuna değinerek yargıdaki örgütlenme sürecine

23


SOSYAL DEMOKRAT dikkat çektiniz. Türkiye 16 Nisan’da sonuçları hala tartışılan referandumu henüz yaşadı. Her iki referandumu yargı sistemi açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirir misiniz? Her iki referandum arasında belki ortak olarak söylenecek şey, her iki referandumda da yargının tümüyle ele geçirilmesidir. AKP, 2010 referandumuyla yargıyı cemaate ihale etti; sonunda da 15 Temmuz’a geldik. Bakın çok net söylüyorum 12 Eylül 2010 referandumu olmasaydı Türkiye’de 15 Temmuz darbesi olmazdı. 12 Eylül 2010 referandumu bu kadar önemlidir. Biz o zaman da “hayır” diye kıyametleri kopardık ama pek çok kimseye anlatamadık. Türkiye’ye 15 Temmuz’u 12 Eylül 2010 referandumu getirmiştir. Biz hiç değilse 15 Temmuz’dan sonra AKP’nin kendi içerisinde bu darbeden darbe girişlimden kaynaklanan nedenle bir

değerlendirme yapmasını beklerdik. 2 temelde değerlendirme yapması gerekiyordu. Bir şeyi bilmemiz gerekiyor bakın. Kendi şeyhini mehdi zanneden tek cemaat fetö değildir! Bu ülkede eğer bürokratik örgütlenmeyi hele ki yargıda cemaatler üzerinden yapmaya kalkarsanız bugün bu cemaatin yaptığının karşılığını birkaç sene sonra da başka bir cemaatten görmek kaçınılmaz olacaktır. Bürokratik örgütlenme özellikle yargıda tümüyle liyakat temeline bağlanmalıdır. Bundan uzaklaştığınız andan itibaren, liyakat yerine sadakati ya da sadakati sağlayabilmek için tarikatı tercih ederseniz geleceğiniz nokta yeni bir darbe girişimidir. O halde anladığım siz önümüzdeki süreçte yargıda yeniden farklı bir cemaat yapılanmasının olabileceğine dikkat çekiyorsunuz. Aynen… Bakın çok önemli bir şey var, 15 Temmuz, AKP için siyasal

İslam teorilerinin çöktüğü tarihtir. Ak Parti kendisi açısından bunu tespit etmelidir. Bununla neyi kastediyorsunuz? Şunu söylemek istiyorum. Yıllardır bunlar, özellikle darbeleri hep laik kesime, Atatürkçü kesime yıkıyordu. “Ne zaman Atatürkçülükten, laiklikten uzaklaşılsa darbe olur” diyorlardı. Şimdi, “kendi deyimleriyle söylüyorum”, alnı secdeye değmiş olanların darbesiyle karşılaştılar. Siyasal İslam teorilerini AKP kendi içinde yeniden değerlendirmelidir. Burada işaret etmek istediğim şeyin adı laikliktir. Laiklik temeli üzerinden yeni bir bakış açısını kendisi için gerçekleştirmez ise, bu cemaatin ihaneti başka cemaatlerin ihanet etmeyeceği anlamını doğurmayacaktır. Yargı dünyasında gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargı, ancak liyakat ve laiklik temelinde gerçekleştirilebilir. Bunu yapmadıkları sürece yeni bir tehditle de karşı karşıyayız. 16 Nisan referandumu, bunu yapmayacaklarını gösterdikleri referandumdur. 16 Nisan, yargının kendileri tarafından nasıl ele geçirilebileceği; bu alanda özellikle FETÖ’yü temizledikten sonra şimdi kendi yargılarını nasıl kuracakları kurgulamasıdır. Sonuçları, 2019’dan itibaren görünmeye başlanacak ve daha vahim noktalara gideceğiz demektir. Dolayısıyla bizim siyasal iktidarın kendi siyasal değerlendirmelerini yeniden yapmalarına şiddetle ihtiyacımız var. Biz şu durumda yargının içerisinde FETÖ temizliğinin yapılmış olmasından kaynaklanan nedenle yeni bir ufuk ortaya çıkarabilecek bir noktada değiliz. 15 Temmuz’dan sonra toplam yargıç ve savcılarının üçte biri ihraç edildi, dörtte biri de hapse atıldı. Böyle bir yargı yapılanması olamaz. Şimdi bu felçli yargıyı ayağa kaldırmamız gerekiyor. Yargı olmazsa olmaz. Yargı hukuk ifade etmezse olmaz. Bu felçli yargıyı ayağa kaldırmanın yolu, “siz

24


SOSYAL DEMOKRAT çekilin kenara, ben başka insanlar ve yeni hukukçular bulurum” demekten geçmez. Türk yargısının avukat, hakim ve savcısıyla, kurumları ve bütün yargı kurumlarıyla birlikte bir yeni anlayışı ortaya koyması ve bunun parlamentoda tartışma yapılarak geliştirilmesi gerekiyor. Oysa tam aksine, parlamento devre dışı kaldı. OHAL uygulamaları özellikle KHK’lerle devre dışı bırakılan parlamento ile yargı, bizim yarın daha vahim gelişmelerle karşılaşacağımız bir noktaya geldi. Peki tüm bu gerçekliğe rağmen siyasi erk özellikle yargıda FETÖ’yü yeterince temizleyebilmiş midir? FETÖ temizliği konusunda en başarılı uygulamalardan birisinin yargı dünyasında gerçekleştiğini düşünüyorum. Bu konuda objektif davranmalıyım. FETÖ ile ilgili yapılan mücadele doğrudur. Ama bu mücadele konusunda belki de en son konuşması gereken bu siyasi iktidardır. Çünkü FETÖ’ye hareket alanı veren bu siyasi iktidarın kendisidir, onu destekleyendir. 2010 referandumundan sonra bu siyasi iktidarın Adalet Bakanlığı Müsteşarı FETÖ ile pazarlık yapmış ve Yargıtay üyelerini tespit etmiştir. Bunlar hikaye, iddia falan değil. Bir yargıcın kendi vicdanından ve yasalardan başka bir yerlerden talimat alıyor olması, çadır demokrasilerinde veya muz cumhuriyetlerinde olabilecek bir şeydir. Ama bu mücadele yapılırken de, OHAL ve KHK ile bu mücadelenin FETÖ örgütünün dışına taşıyor olması; özellikle muhalefetin sindirilmesine dönük çabalarla sulandırılması kabul edilir bir şey değildir. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 15 Temmuz 2016’da yaşanılana ilişkin ”Bilinen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan” bir kontrollü darbe olduğu tarifine siz de katılır mısınız? Kontrollü darbe ne demektir?

Kemal Kılıçdaroğlu, özellikle 20 Temmuz’a atıfla AKP’nin bir darbesinden söz ediyor. 20 Temmuz’dan itibaren ilan edilen OHAL ve KHK ile ülkenin yönetilmeye başlanmasının çok ciddi sonuçları olduğu tespiti doğrudur. Ben ona yeni bir rejim diyorum; o, demokrasi değil artık. OHAL, FETÖ terörüne karşı ilan edilmişti, ama FETÖ terörü ile ilişkisi olmayan pek çok alanda KHK çıkarıldığına tanık olduk. Cumhuriyet Gazetesi, Sözcü Gazetesi, akademisyenler örneğinde olduğu gibi, durumun muhalefetin sindirilmesine yönelik olarak geliştirilmesi, o kararnameleri kanun hükmünde kılsa bile hukuk hükmünde kılmaktan uzak kaldı bir süre sonra. Evet, bunlar kanun hükmünde kararname, ama hukuk hükmünde kararname değil. 16 Nisan’da “Mühürsüz Referandum” olarak tarihe geçen seçimi Karşı Devrim Hareketi’nin önemli bir süreci olarak görmek mümkün müdür? Bu referandum, gerçekten de, ülkeyi bir demokrasi tanımından, o tanımın gerektirdiği kavramlardan son derece uzak bir noktaya getirdi. 2019’dan sonra eğer yürürlüğe girerse bunu göreceğiz. Özellikle demokrasi alanında bizim geriye gidişimizin çok net bir ifadesini yaşayarak göreceğiz. Şimdi çok fazla farkında değiliz gibi görünüyor. Gerçekten bir tek adam rejimi olmaya başladı durum. Farkında değil miyiz gerçekten? Evet bu seçimler şaibeli. Ama unutuyoruz. Bunu çok sık kullanmamız gerekiyor. Yani 2019’a kadar bu şaibeyi sürekli ifade etmemiz gerekiyor. Bunun yürürlüğe girmesinin bütün kanuni sonuçları olsa bile, sonuç itibariyle hukuki anlamda meşruiyetinin tartışılır olduğunu 2019’a kadar çok sık bir biçimde ifade etmemiz gerekiyor. Neredeyse kabullenecek bir noktaya geldik. Daha

ilginci, OHAL nedeniyle uygulanan KHK’larla, 2019 öncesinde 2019’dan sonraki dönemin provalarının yapılmaya başlandığını hissediyorum. Bugün KHK’larla yapılanlar 2019’dan sonra Cumhurbaşkanlığı (CB) kararnameleriyle yapılacak. Dolayısıyla toplumsal tepki burada son derece önemli. Çünkü 2019’dan sonra CB kararnameleriyle meclis, bugünün de çok ötesine varan bir biçimde baypas edilmiş olacak. Siyasi partilerin etkinlikleri çok daralacak. Bu demokratik anlamda bir başkanlık sistemi değil çünkü. CB kararnamelerinin getirebileceği sonuçları, şu anda çok da iyi göremiyoruz gibi. Siyasi partilerin, domokrasiler içerisinde hak ettikleri etkinlik noktalarına ulaşamıyor olmalarının ortaya çıkarabileceği sorunların şu anda çok gözlemlenmediğini sanıyorum. 2019’dan sonra bunları somut bir biçimde yaşadığımızda ülkenin demokrasiden çok hızlı bir biçimde uzaklaşacağını, bu düzenin bizler için yepyeni bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Ben bu tehlikeye işaret etmek istiyorum. Son dönemin yakıcı sorunlarına rağmen İstanbul Barosu’nun daha suskun olduğu kanısı hâkim. Baro’nun Ergenekon, Balyoz davaları sürecindeki aktif mücadelesine kıyasla yapılan bir karşılaştırma bu sanırım. Buna katılır mısınız? Bu eleştiriler bir ölçüde haklı da. Ama birkaç şeyi bir araya getirmek gerekiyor. Birincisi, çok tepkisel ve çok net bir üslubu olan bir başkanımız vardı. Ümit Kocasakal daha geniş bir toplumun tanıdığı bir insandı ve tepki koyduğu zaman da ses getiriyordu. Şimdi, tepkilerimiz o kadar ses getirmiyor. İkincisi Ümit Hoca’nın o heyecanlı yapısı bende yok denilebilir. Bize, İstanbul Barosu olarak, motivasyonumuz oranında özellikle medya dünyası içerisinde yeterince bilerek ve isteyerek yer verilmiyor. Böyle bir

25


SOSYAL DEMOKRAT siyasi iradenin olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Siyasetin bu kadar çok hukuk konuştuğu noktada hukukçuların çok fazla siyaset konuşması istenmiyor. İstenmediği için de bu medya mecraları yeterince bizim gibi yerlere de açılamıyor. Daha çok bizim dışımızdaki, dar anlamda günlük siyaset tartışmalarına açılıyorlar. Oysa karşılaştığımız dünkü kumpas davaları ile ilgili şeyler doğrudan doğruya yargı dünyasıyla ilgiliydi. Dolayısıyla o tartışmaların içerisinde olabiliyorduk. Bugün siyaset daha çok hukuk konuştuğu için biz dar anlamda siyasetin içerisinde olmamaya özen gösteriyoruz bir anlamda. Bu da suskunluk şeklinde yorumlanıyor. Adalet Yürüyüşü hakkında ortaya konan farklı görüşler oldu. Örneğin, Sayın Ümit Kocasakal buna eleştirilerde bulundu. Adalet Yürüyüşü sırasında sıklıkla belirtilen taleplere bakıldığında bunların yeterince ideolojik olmadığını düşünebilir miyiz? Sizin görüşleriniz nelerdir? Ergenekon ve Balyoz sürecindeki gibi bir tavır ve tepki var mı? Tavır da tepki de var. Bunu “olmuyor” şeklinde yorumlamayın. Ben bu adalet yürüyüşünün kişisel olarak son derece haklı bir talep olduğunu, en başında söylediğim gibi toplumda özellikle “adalet farkındalığı” yaratması bakımından da önemli olduğunu düşünüyorum. İdeolojik değil midir peki? İdeolojiktir. Hukuk, sonuç itibariyle siyasettir. Yani hukuk konuşmak bile siyaset konuşmaktır. Hukuk kurumlarının, “siyaset konuşmayalım, siyaset dışında kalalım” gibi söylemleri de aslında var olan düzene hizmet etmek anlamı taşır. Biz tepkisel olmak zorundayız; çünkü itiraz eden bir mesleğiz. Bizim her alanda sesimizin çıkması gerekiyor. Hele adalet alanında hele hukuk alanında mutlaka sesimizin çıkması

26

gerekiyor. Şimdi ortada bir siyasi parti tarafından yapılan bir eylem var. Bu eylemle ilgili olarak ortaya serilen görüşlerin, farklılaşmasını da doğal karşılamak gerekiyor. Mesela Metin Feyzioğlu yaklaşımı, sonuç itibariyle “Ben TBB’nin başındayım, tüm partilere eşit mesafedeyim, adalet talebi doğru bir taleptir, bu yürüyüş doğru bir yürüyüştür” gibi bir yaklaşım içerisinde. Ümit Kocasakal yaklaşımı ise, herhangi bir kurumsallığın başında olmayan, CHP içerisinde siyaset yapan, o siyaset çerçevesi içerisinde iddiaları olan bir insanın ortaya koyduğu görüşler. Bu çerçeve içerisinde soruna ideolojik yaklaşmak gerektiğini, o ideolojik temelli yaklaşımın da Atatürkçü, Kemalist bir çerçeve içerisinde olması gerektiğini söyleyen bir yaklaşım. Baroların da tüzel kişiler olarak yaklaşımları var. Ayrıca, avukatlar Adalet Yürüyüşü’ne çok ciddi bir duyarlılık gösterdiler. İstanbul Barosu da, İstanbul Barosu avukatları da yürüyüşe katılanlar, bir etkinlik içerisinde bulunanlar oldu. Bireysel bir katılımdan mı söz etmeliyiz o halde? İstanbul Barosu içerisinden birden çok grup var. Bizim grubumuz, özel olarak bu yürüyüşe katıldı. Neden İstanbul Barosu katılmadı derseniz; ben de Maçka’da Adalet Yürüyüşü’ne destek vereceğimizi orada konuşma yaparak ilan ettim mesela. Önemli olan, bir siyasi parti eylemi içerisinde bir hukuk kurumunun yer alıp almayacağı konusudur. Buradan kimse bu yürüyüşün yanlış olduğunu, yapılmaması gerektiğini söyleyen bir beyanla çıkmadı ortaya. Böyle bir tablo yok. Bu, böyle bir yürüyüşün içerisinde birlikte yürüyüp yürümemekle ilgili bir olgudur kendi içerisinde. Kimlerle yürüneceği meselesi ayrıştırıcı oldu sanıyorum. Fakat Adalet Yürüyüşü bir siyasi parti ve liderinden daha bağımsız değerlendirilmesi gereken bir

yürüyüş değil midir? Bana göre tüm kesimleri yakından ilgilendiren bir mesele olması nedeniyle CHP’yi de aşmıştır. Siz ne söylemek istersiniz? Aynen katılıyorum. Metin Feyzioğlu henüz yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: “İktidarla birlikte çay toplayan yargı mensuplarını eleştirenler şimdi muhalefet partisiyle birlikte yürüyen TBB’ni de eleştirmezler mi?” Mehmet Durakoğlu’na sorsanız benim için görüşler son derece net. İstanbul Barosu Başkanı dediğiniz andan itibaren de konumum farklılaşıyor. Sonuç itibariyle beni de şekillendiren pek çok parametre var. Biz hiçbir zaman “bu yürüyüş yanlıştır, yapılmamalıdır” demedik. Tam tersine, bizim yıllardır söylediğimiz adalete ilişkin temellenmiş bir bakış açısının toplum nezdinde farkındalığının yaratılması bu yürüyüş ile sağlanabiliyorsa zaten daha ne isteyebiliriz ki? Ben bu yürüyüşe destek verdiğimizi ifade etmemizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tam da bu nedenle biz Maçka’ya gittik, bu nedenle yürüyüşü desteklediğimiz söyledik. Türkiye’de ana muhalefet partisinin lideri; bakın CHP demiyorum, bu ülkenin ana muhalafet partisi lideri, Kemal Kılıçdaroğlu da demiyorum, kendisini ana muhalefet yapan, meclisteki ikinci derecedeki çoğunluğuna rağmen adalete ilişkin sorunların çözümünü parlamentoda bulamadı ki, bir eylemselliğe yöneldi. Bu eylemsellikte biz kendimizi ortak hissederiz. Yürüyüşe katılan kesimlerle ilgili bir sorun var mı sizce? Benim yok. Anladığım kadarıyla TBB’nin de yok. Siyaset yapan, siyasetin içerisinde olan, parti içerisinde siyaset yapan Ümit Hoca’nın böyle bir yaklaşımı var. Ben herkesin mutlaka bu yürüyüş karşısında aynı ortak tavrı takınması gerektiği noktasında değilim. Yani farklı bakışlar olabilir. Onlara da saygı duymak gerekir. Me-


SOSYAL DEMOKRAT sela Ümit Hoca da ilk açıklamasında illa yürümek illa desteklemek ya da illa karşı çıkmak temelinde hareket etmediğini söyleyerek aslında pek çok şeyi söylüyor. Yani, mutlaka karşıtlık ifade eden bir şey yok. O sadece sorunu bir ideolojik çerçeve içerisinde değerlendiriyor, o zaman da yürüyenlerin bir bölümüne ilişkin kendi ideolojik çerçevesinin dışına çıktığını söylüyor. Bu bir karşıtlık değildir. Doğu Perinçek gibi, “Türkiye adalette altın devrini yaşıyor” gibi bir şey söylemiyor ki zaten. Adalete ilişkin sorunların çok net ve derin bir biçimde var olduğu ortada. Haliyle böyle kategorik yaklaşmamak gerekir. Toparlarsak, Maltepe mitingiyle sonlanacak olan Adalet Yürüyüşü’nün ardından nasıl bir yere evrilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Eğer yanılmıyorsam bu yürüyüşün toplum nezdinde yarattığı duyarlılığı aşağı çekebilmek için ayın 11’den itibaren de, 15 Temmuz bahanesiyle, ülkede yeni bir hafta yaşanacak. Adalet farkındalığı yaratan bu yürüyüşün etkisinin aşağı çekilmesi amaçlanacak. Siyaseten çıtayı yukarı taşıyan bu girişimin tepe noktasında uzun süre tutulabilmesinin zor olduğunu biliyorum. Dolayısıyla CHP’nin, ana muhalefet partisi olarak, özellikle de referandumdaki hayır bileşenlerini bir arada tutabilmek bakımından yeni stratejiler geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda çalışmalar yapılmalıdır. Belki bir son şeye değinmek gerekiyor. 16 Nisan refarandumu ile ilginç olan bir noktaya daha gelindi. Türkiye, seçim sistemi itibariyle, %34-35 oy alan siyasi partilerin tek başına iktidar olabilmelerinin mümkün olduğu bir sisteme sahip. Şimdi gelinen noktada, iktidarın %50,1 ile sağlanabileceği bir noktadayız. Bu da şu demek aslında; çıta, sadece

iktidar iddiası taşıyan bir AKP için de diğer partiler için de yukarı çıkmış oldu. Bu, eskiden çoğunluk sistemi denilen ve çok eleştirilen seçim sisteminin bizi getirdiği nokta gibi görünüyor. Parlamentoda bir nispi temsil uygulanacak, ama yürütmede bir çoğunluk sistemi uygulanacak. Yani %49.9’un çok da bir şey ifade etmediği bir yere geleceğiz yürütme ve başkanın belirlenmesi açısından. İşte dünyanın hiçbir yerinde olmayan “partili CB diyorlar ya” o, aslında bir başkan. Başkanın belirlenmesi açısından söylüyorum. Dolayısıyla CHP, geleceğe yönelik olarak özellikle de böyle bir strateji tespit etmeye yönelmelidir. Bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Biraz daha açar mısınız bu söylediğinizi? Siyaseten bu yürüyüşün en çok “hayır” bileşenlerini bir arada tutmaya yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu anlamda da doğru bir stratejidir diye bakıyorum. Yani bu yürüyüşün sadece CHP’lileri, CHP’nin kendi oy oranını konsolide eden bir yürüyüş değil, CHP’nin dışındaki unsurları da harekete geçirebilecek, özellikle hayır bileşenlerini sabit tutmayı amaçlayabilecek bir sonuç doğuracağını düşünüyorum. Bu açıdan da doğru buluyorum. Ama CHP, “hayır” bileşenlerini (ki bence bunlar %50’den fazlaydı) devamlı olarak etkin kılabilirse; onları konsolide edecek siyasetleri devamlı üretebilirse, o zaman bu yürüyüş başarılı olacaktır. Dolayısıyla bizim bu yürüyüş ile yetinmeyip, yeni projeler üretmeye ihtiyacımız var. Üstelik bunları 2019’a taşırken -az önce de dediğim gibi- 16 Nisan’ın meşru olmadığını anlatmamız gerekiyor. Durumun meşruiyetini sürekli sorgulamamız gerekiyor. Bizi bir arada tutacak olan en önemli şey belki de bu meşruiyetsizliktir.

Evet; diri tutacak, mücadeleci tutacak olan unsur budur. Ama burada yanlış olarak, mesela bir ikinci Ekmelettin İhsanoğlu vakası gibi bir vakaya bizi teslim edecek bir noktaya gelirsek, bütün bu yürüyüşü ve ortaya koyduğu iradeyi mahvetmiş oluruz. Onun için bence önemli olan şey, yürüyüş ile tepe noktasına varmış olan direnç ifadesinin orada tutulmasını sağlayabilecek olan şeyleri devam ettirmek olmalı. Burada da, “hayır” bileşenlerinin en büyüğü olduğu için CHP’ye, CHP’nin stratejisinin nasıl yürüyeceğinin bilmeye şiddetle ihtiyacımız var. Genel başkanın veya içimizden birisinin CB yapılması gibi gerekçelerle ortaya çıkılması halinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bir kişinin oraya taşınmasından ziyade bu dediğim stratejinin 2019’a kadar taşınmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de ikinci tura bu seçimi taşıyabilmek gerekiyor. Bu da şöyle mümkün;1.turda AKP’ye yönelmesi beklenen bütün kesimlere 1. turda aday çıkarmak. Mesela Saadet Partisi’nin aday çıkarması mümkün olursa, seçmeninin 1.turda AKP’ye oy vermesi engellenebilir. Sosyolojik bir tahlil yapılması gerekiyor. Sosyolojisi birbirine yakın, MHP, AKP, Saadet gibi birbirine oy geçişkenliği bulunan siyasal oluşumların engelleyebilecek adaylaşmalarının 1.turda sağlanması gerekiyor. Bu yapılabilirse başarılı olunur. Yani CHP sadece kendisine bir aday bularak, o adayı ideal olarak tanıtarak bu seçimleri sonuçlandıramaz. “Hayır” bileşenlerini sadece bu yürüyüşle konsolide edemez. Yeni stratejiler bulması gerekir derken bunları kastediyorum… Bu stratejiler geliştirilmelidir. Geliştirilebilirse, %49’ların altında kalabilen bir Tayyip Erdoğan ile karşılaşmak hayal değildir. Zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.

27


28


Corbyn’le Kamuculuk Yeniden

1

1980’lerle birlikte ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margareth Thatcher, Almanya’da geçenlerde yaşamını yitiren Helmut Kohl, Türkiye’de ise Turgut Özal’la hız kazanan özelleştirme, kuralsızlaştırma, liberalizasyon dalgası 2007’de patlak veren küresel kriz sonrası giderek hız kesti.

Hayri KOZANOĞLU

Prof.Dr., Altınbaş Üniversitesi hayrikozanoglu@mynet.com

Hatırlanırsa, Kuzey’in sanayileşmiş ülkelerinde piyasa toplumunun derinleşmesi, Güney’de ise yapısal uyum programlarıyla kendini gösteren neoliberal yeniden yapılanma, bu şekilde sermaye birikimine hayatiyet kazandırmayı amaçlıyordu. Böylelikle sermayenin büyümesi, kullanımı ve akışında devlet ayak bağı olmaktan çıkacak, gelirin emekçi sınıflardan mülk sahibi sınıflara doğru paylaşımıyla, zenginlerin risk iştahı kabaracak, yatırım

yapmak ve ekonomik büyümeyi yeniden ateşlemek için motivasyonları artacaktı. “Arz yönlü ekonomi” diye de adlandırılan bu tasarıma göre, yoksullar da yeni iş olanaklarının artması, zenginliğin “akmasa da damlaması” sayesinde söz konusu süreçten avantajlı çıkacaktı. Kapitalist küreselleşme ise, yarı-kapitalist, kapitalist olmayan ve pre-kapitalist coğrafyaların piyasa ekonomisine hızla entegrasyonu hamlesiydi. Bu kurgu dış ticaretin liberalizasyonu, küresel sermayenin akışkanlığı ve doğrudan yabancı yatırımların önündeki engellerin kaldırılmasıyla başarılacaktı. 1990’larla birlikte, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Çin’in küresel kapitalist ekonomiye entegrasyon çabalarıyla birlikte küreselleşme hız kazandı. Neoliberalizm ve küreselleşmenin aşırı üretim sorununa getirdikleri sınırlı çözüm, “finansallaşma” sürecine hız verdi. Artık emekçiler de, ceplerinde kredi kartları, boyunlarında çocuklarının üniversite kredi borç

29


SOSYAL DEMOKRAT kisinde konumları tamamen farklı figürlerin “popülist” yaftasıyla aynı çuvala sokulmalarının isabetsizliği bu tartışmada daha açık ortaya çıkıyordu. Ortak yönleri, kapitalist küreselleşme sürecinden yaşamı ve çıkarı zarar gören kesimlerin duygularına hitap etmeleri olabilirdi. Trump gibi “sağ popülistler” yaşanan süreçlerin sorumlusu olarak göçmen işçileri, Çinlileri, Müslümanları hedef gösterirken; Corbyn neoliberal kurguya, piyasa egemenliğine, tahakküm ve mülkiyet ilişkilerine işaret ediyordu. Nitekim mülkiyet yapısı söz konusu olunca, Trump daha fazla özelleştirmeye sarılırken, Corbyn kamu mülkiyeti seçeneğini tekrar tartışma gündemine taşıyordu. Alternatif mülkiyet modelleri Corbyn’in seçim kampanyası sürecinde üniversite harçlarını kaldırma, Ulusal Sağlık Sistemi’ni güçlendirme vaatlerinin seçmen nezdinde karşılık bulması, neoliberalizmin ipliğinin pazara çıktığı bir dünya konjonktüründe muhtemelen başka ülkelerde de “kamucu ekonomi” seçeneğinin tartışılmasını gündeme getirecek.

yükleri, ihtiyaç kredileri, “mortgage”ler derken, finansallaşmanın parçası haline gelecek; finans ve bankacılık sektörü yaratılmış değerden kar sızdırma işlevine ağırlık verecekti. Küresel krizden sonra işsizlik ve yoksulluğun yaygınlaşması, gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerinin yakıcı bir hale gelmesiyle, geniş halk kesimleri belki de adını koymadan kapitalist sisteme yabancılaşmaya başladılar. “%1’e karşı %99” sloganıyla yola koyulan Wall Street eylemleri dünyanın farklı köşelerinde yankı buldu. Küreselleşme, piyasa toplumu, neoliberalizm kavramları çekiciliklerini yitirdiler. Ne var ki, ABD’de kendini “sosyalist” olarak adlandıran

30

Bernie Sanders’in Demokrat Parti’de başarılı adaylık kampanyası, Britanya’da Jeremy Corbyn’in 8 Haziran 2017 seçimlerinde İşçi Partisi’nin oylarını %40’lara çekmesine kadar kamu ve kamuculuk kavramları yaygın kabul görmedi. Corbyn’in, seçim manifestosunda, posta ve demiryolu sistemlerinin yeniden ulusallaştırılacağı vaadinde bulunması, “kamuculuk” tartışmasına yeni bir canlılık kazandırdı. İlginç bir rastlantı; tam da aynı dönemde, 5 Haziran’da, Donald Trump hava trafiği kontrolünü özelleştirme niyetini ilan ediyordu. Ana akım medyada, Trump ve Corbyn gibi, zihniyetleri, emek-sermaye çeliş-

Sokoto Kishimoto, Olivier Petitjean ve Lavinia’nın bu yıl yayımladığı, “Kamu Hizmetlerini Yeniden Kazanmak”çalışması 45 ülkede, 835 örnek üzerinden kamusal hizmetlerin yeniden yerel yönetimler tarafından üstlenilmesi pratiklerini yansıtıyor. Yeni Delhi’den Barcelona’ya, Arjantin’den Almanya’ya dünya üzerinde temel hizmetlerin karın egemenliğinden çıkarılıp toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi örnekleri inceleniyor. Çalışmada, yerel yönetim hizmetlerinin taşeronlardan alınıp yeniden kamusal alana taşınmasıyla beraber emekçilerin hak ihlallerinin ortadan kaldırılması, yerel ekonomi üzerinde kontrolün tekrar sağlanması, halka hizmetlerin makul bedellerle ulaştırılması, daha iddialı iklim değişikliği stratejilerinin uygulanmasının amaçlandığının altı çiziliyor.


SOSYAL DEMOKRAT Tüm bu çabaları izlemek değerli olmakla birlikte, 1979’da, Thatcher’ın başbakanlığıyla beraber en iddialı özelleştirme atağını gerçekleştiren Birleşik Krallık’ta Corbyn ile başlayan kamuculuk hamlesinin özel bir anlam ve önemi bulunduğu açık. Gölge Maliye Bakanı John Mc Donnel’e sunulan “Alternatif Mülkiyet Modelleri” raporu, kamuculuk tartışmasının temel belgesi olma niteliği taşıyor. Raporda, özel mülkiyet sahipliğinin uzun vadeli yatırımlara engel oluşturduğu, üretkenlik kayıpları yarattığı, demokrasiyi baltaladığı, ülkenin bazı bölgelerini ekonomik açıdan ihmal ettiği ve artan gelir eşitsizliğiyle, finansal güvencesizliğin artışına neden olduğu vurgulanıyor. Bu noktaların, ekonomide otomasyonun artmasıyla daha belirleyici olacağı öne sürülüyor. Otomasyon ülke nüfusu için özgürleştirici potansiyel barındırmakla beraber, özgürleştirici imkanların ancak yeni kolektif mülkiyet biçimleriyle ortaya çıkacağı, artan işsizlik tehdidine ve sermayenin emek üzerinde egemenliğine sadece böyle karşı durulabileceği savunuluyor.

Rapora göre, üç kolektif mülkiyet biçiminden, kooperatif tarzının istihdam istikrarını artırma, üretkenlik düzeyini yukarı çekme ve firmaları daha demokratik yapma kapasitesi bulunuyor. Özellikle, finansa kolay erişimin sağlanması yanında, İspanya’daki Mondragon ve İtalya’daki Emilia Romagna’daki gibi örneklerin yakından incelenmesi gereği üzerinde duruluyor. Yerel yönetimlerin öncülüğündeki kurumsal yapılara ise, hizmet kalitesini geliştirme ve ekonomik refahın ülkenin belli bölgelerinde yoğunlaşmasının önüne geçme anlamında gereksinme duyuluyor. Ulusal mülkiyet altındaki sektörlere gelince, ekonominin uzun vadeli planlaması, altyapının modernizasyonu, sağlık ve toplumsal bakım hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi ve iklim değişikliğine karşı önlemler bağlamında bu model öne çıkıyor. Devlet mülkiyetinin geçmişteki fazla merkezileşmiş, gücün şirket yönetim kurulları ve yönetici elitlerde toplandığı kötü örnekleri yerine, demokratik hesap verilebilirliğin geçerli olduğu yeni formları tasarlamak gerekiyor. Yönetimde, hem çalışanların, hem de yöre halkı ve verilen hizmetten yararlanan pay-

daşların söz hakkı bulunduğu yeni modellerin denenmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Sonuç Türkiye’de de Varlık Fonu uygulamasının yeni bir yolsuzluk ve beceriksizlik konusu olması kaçınılmaz görünüyor. Gerek mega projelerde, gerekse memleket hastanelerinde kamu-özel sektör birlikteliği bütçeye, dolayısıyla sade yurttaşa yeni yükler getiriyor. AKP rejimini siyasal anlamda nasıl aşacağımızı, ülkeyi siyasal anlamda nasıl demokratik bir düzleme taşıyacağımızı tartışırken; kamuculuk anlayışını nasıl canlandıracağımızı, kamusal hizmetlerin yurttaşlarımıza ne şekilde eşit, parasız ve kaliteli ulaşmasını sağlayacağımızı da göz ardı etmemeliyiz. Kolektif yapıları reddeden, bireyciliği ve rekabeti kutsayan, toplumsal hayatın düzenlenişini özel mülkiyet ve kendini düzenleyen piyasa zeminine yerleştiren tasarımın karşısına; toplumsal yarara, istihdama, çalışanların eğitimine, yörenin sosyal sorunlarına, ekolojik dengelerin gözetilmesine dayalı kamucu çözümü koyabilmeliyiz. Çalışanların, hizmet alanların, yöre halkının, “söz, yetki, karar” sahibi olduğu bir ufku canlı tutabilmeliyiz.

31


Yeni Bir İletişim Teknolojisi Politikası Yeniden Kamulaştırma Üzerinde Yükselmelidir!

B

Tayfun İşbilen SODEV Saymanı, EMO İstanbul Şubesi Sekreteri

tayfun.isbilen@sodev.org.tr

32

Bilgi ve iletişim teknolojileri, ekonominin en öncelikli alanı konumunda olup pek çok sektör için itici güç oluşturmaktadır. Özellikle Nesnelerin İnterneti ya da Endüstri 4.0 olarak kamuoyunda tartışılan teknolojiler, ekonomik gelişimin yönünü belirleyici bir etkiye sahiptir. Ülkemizin bu sürecin dışında kalmaması için bilgi ve iletişim teknolojileri alanında stratejik planlamalara gereksinim bulunmaktadır. Bu planlamaların da, istihdam boyutunu gözetecek kapsamlı bir içerikle ele alınması gerekmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojileri altyapı sorunları, dışa bağımlılık, bu teknolojilere erişim ve kullanım kısıtları ülkemizde mühendislik faaliyetleri açısından da büyük açmazlar yaratmaktadır.

Bu alandaki politikaların, hem genel ekonomiyi şekillendirmesi hem de toplumsal gelişmeyi yakından etkilemesi nedeniyle, kamu yararı gözetilerek yönetilmesi gerektiği yıllardır ifade edilmektedir. Kamu hizmetleri kapsamındaki bu alanın yönetimi ise, ülkemizde, neo-liberal politikaların gereği olarak, serbestleşme ve özelleştirme politikaları kapsamında bütünüyle şirketlerin inisiyatifine terk edilmek istenmektedir. Bu alanda yürütülen hizmetlerin, özel sektöre gördürülse de kamu hizmeti olduğundan, -devamlılığını sağlamak üzere- üst kurullar aracılığıyla düzenlenmesi öngörülmüştür. Ne yazık ki, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) gibi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) da, alanın kamu yararına düzenlenmesinde ye-


SOSYAL DEMOKRAT tersiz kalmaktadır. Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile birlikte, görev süresi sonunda yeniden kamuya devredilecek olan ve yeni yatırımlarla geliştirilmesi ve teknolojik yeniliklerle desteklenmesi gereken temel iletişim ağının geleceğine ilişkin kaygılar artmaktadır. Bu süreçte, alanda gerekli düzenlemeler yapılmadığından,vatandaşlarımız ve işletmeler önemli sıkıntılar yaşamaktadır. BTK’nın bağımsız ol(a) maması ve bazı alanlardaki yetersizliği, sektörün düzenlenmesinin önündeki en önemli engeldir. Bununla beraber, telekomünikasyon alanındaki Ar-Ge çalışmalarının gerektiği kadar desteklenmemesi, bilgi toplumuna dönüşümde ülkemizin geri kalmasına neden olmuştur. Ayrıca telekomünikasyon alanındaki mühendislik faaliyetlerinin gerilemesine, Ar-Ge ve bilgiye dayalı faaliyetlerin azalmasına neden olan bu süreç, cihazların yanısıra hizmetlerde de dışa bağımlığı tetiklemiştir. BTK’nın raporlarına yansıyan pembe tablo, ne yazık ki ülke gerçeklerini yansıtmadığı gibi büyüyen rakamlar yalnızca sektör karlılığına ilişkindir. İyi yetişmiş mühendisimizi uluslararası sermayenin Türkiye’deki montajcısı pozisyonuna iten neo-liberal gidiş, iyi eğitimli yurttaşların bilgi ve iletişim teknolojilerine ulaşmasını da zorlaştırmaktadır. Bu durumu tersine çevirmek ve bilgi ve iletişim teknolojisi yoksulluğuyla mücadele etmek için alandaki mühendis emeğini yükseltmek dışında bir seçeneğimiz bulunmamaktadır. Ülke geleceğinin ortak akılla şekillendirildiği bir gelecek için; yani, bir kısmı ülkemizden beyin göçüyle yurtdışına gitmek zorunda kalmış meslektaşlarımızın geliştirdiği çözümleri ve uygulamaları, yine yurtdışından almak yerine, kendi topraklarımızda üreteceğimiz bir gelecek için mesleki ve toplumsal mücadelemizi

artırarak sürdürmek sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Acil kamulaştırma Son yıllarda yaşanan olaylar bir kez daha telekomun acilen kamulaştırılması gerekliliğini gözler önüne sermektedir. Bilindiği gibi, Türk Telekom’un işletme hakkını devir alan Oger Telekom da dahil olmak üzere Hariri ailesine ait şirketler finansal kriz içerisindedir. Telekom`u rehin verdiği kredinin 290 milyon dolarlık taksitini ödeyemediğine, Suudi Oger`in işçilerin sigortalarını dahi yatıramadığına, Arab Bank`ta hisse satışı yapmaya çalıştığına ilişkin haberler basında yer almaktadır. Elektrik Mühendisleri Odası’nın ve namuslu demokrat tüm meslektaşlarımızın yıllardır yapageldiği, “kamu kurumlarının özel sektör tarafından daha iyi yönetileceği söyleminin ideolojik olduğu ve Telekom`un içinin boşaltılması riski bulunduğu”na ilişkin uyarılar, bugün ne yazık ki gerçekleşme arifesindedir. Türk Telekom`un, teknolojik gelişmelere paralel olarak, tekel konumunda olduğu şebekeyi geliştirme görevini hakkıyla yerine getirmesi mümkün görünmemektedir. Kamuya ait altyapıyı kullanan ve sözleşme süresi sonunda bu altyapıyı yeniden kamuya devretmesi gereken Türk Telekom`un mali yapısının bozulması, temel iletişim şebekesinin geleceği açısından yaşamsal risk yaratmaktadır. Özelleştirme sonrasında Türk Telekom`un Türkiye için gerekli şebeke altyapısı ihtiyacını karşılayamayacak duruma düşürülmesi, büyük bir kamu zararı yaratıldığı anlamına da gelmektedir. Hisselerin %15`inin halka açık olduğu da gözetilerek, hem küçük yatırımcıyı korumak hem de altyapı güvenliğini sağlamak ve kamu zararını önlemek için Oger Telekom`da bulunan Türk Telekom hisseleri bir an önce kamulaştırılmalıdır.

Telekomünikasyon hizmeti tıpkı enerji, sağlık ve eğitim gibi bir kamu hizmetidir. Bu nedenle, özellikle iletişim altyapısı, kamunun denetiminde olmalıdır. Ülkemizin bilgi toplumuna dönüşümünde geride kalmasının temel nedenleri irdelendiğinde; yeni bir telekomünikasyon politikasına ihtiyaç olduğu, bu politikanın da yeniden kamulaştırma programı içinde ele alınması gerektiği açıkça görülmektedir. Nasıl bir kamusallık? Bugün gerçek ve çağdaş bir kamusallık anlayışına ve doğrudan bir vatandaş-devlet ilişki biçimine ihtiyaç bulunmaktadır. Özelleştirme politikaları çerçevesinde yeniden ve yeni bir kamusallık anlayışı nasıl oluşturulabilir? Bugüne kadar kamu malı olarak bilinen ve artık çoğunluğu özel sektöre mülkiyet ya da işletme biçiminde devredilen kaynak ve zenginliklerimiz nasıl gerçek bir kamu mülkiyeti haline getirilebilir? Halkın kendi kaynak ve zenginliklerine sahip çıkabilmesine ve halk yararına işletebilmesine uygun olanaklar nasıl yaratılabilir? Topraklarımıza, ormanlarımıza ve hatta suyumuza kadar uzanan bu özelleştirme vebasını tamamen bertaraf edecek bir toplum modelini yaratmak mümkün müdür? Bütün bu soruların hazır yanıtlarını bulmak bugünden yarına olası görünmemektedir. Ancak özelleştirme programıyla bizlere dayatılan bu yıkıma karşı yeni bir kamu mülkiyeti ve yönetimi konularının üzerinde tartışılması gerekmektedir. Bu çerçevede: 1. Tamamen halkın malı ve ülkenin zenginliği olan kamu kaynaklarını ve işletmelerini özelleştirme programından vazgeçilmeli, özelleştirilen işletmeler yeni bir anlayışla kamusallaştırılmalıdır. 2. Bu kurum ve işletmelere bugüne

33


SOSYAL DEMOKRAT kadar yapılması zorunlu olduğu halde yapılmayan yatırımlar hesaplanarak acil bir yatırım ve üretim planının oluşturulması; üretimden nakliyata, iş ve can güvenliğine, istihdamdan tüketime kadar her çalışma alanında yeni ve verimli teknolojiye yönelmeli ve bütün uygulamalar “acil plan” dahilinde gerçekleştirilmelidir. 3. Bu acil planın oluşturulması; uygulanması; üretim, tüketim ve dağıtımın denetlenmesi, özelleştirmeye konu olan kurum ya da hizmet bazında bir araya getirilecek tam bağımsız kurullar eliyle yürütülmelidir. (İletişim Meclisi ya da Elektrik Meclisi vs. gibi). 4. İlgili alandaki bütün işletmelerin sınai altyapısı yenilenmeli, Ar-Ge birimleri geliştirilmeli ve bütün birimler verimli ve üretken hale getirilmelidir. 5. Özelleştirilmiş KİT’lerde, kamu yararı bakımından, kullanılan tüm ürün ve hammaddelerin gerçek değeriyle, kamu işletmeleri denetimi altında satın alınma zorunluluğu getirilmeli ve devlet temsilcileri bu zorunluluğun yerine getirilmesi aşamasında “kurula” karşı sorumlu-yükümlü olmalıdır. 6. Siyasi iktidarlar, her planlama yılının öncesinde, genel gereksinimleri “kurullara” bildirmeli ve bunlardan alacağı yanıta göre makro bir planlamaya gitmelidir. Somut durumları göz önünde tutulmak kaydıyla özelleştirilen ve özelleştirilmesi düşünülen tüm KİT’ler için önereceğimiz bu yapılanma, bir yanıyla yıllardır sermayenin çıkarları için zarara sokulan bu işletmelerin halkın yararına -ve daha verimli- işletilmesini sağlayacaktır. Diğer yandan ise her türlü değer ve zenginliği üretenleri daha eşit, daha özgür ve daha güzel bir dünya için yönetme bilinci ve alışkanlığı kazanmaya götürecektir.

34


Kıdem Tazminatı İş Güvencemizdir, Sahip Çıkıyoruz!

K

Kıdem tazminatının fona devri, Türkiye’de 1975 yılından beri süren, 30’un üzerinde çalışma bakanı eskiten bir tartışma. En son 2013 yılında, dönemin Çalışma Bakanı Faruk Çelik, bu konuyu gündeme getirmiş, DİSK olarak başlattığımız “Kıdem tazminatı hakkı için #Direnİşçi” eylemlerinin ardından bu konunun başka bir bahara kaldığını söylemişti. O zaman da söylediğimiz gibi “O bahar hiç gelmeyecek!”

Arzu ÇERKEZOĞLU DİSK Genel Sekreteri arzu.atabek@yahoo.com.tr

Bunu söyleyebilmemizin en temel nedeni, Türkiye işçi sınıfının kıdem tazminatı konusunda önemli bir bilince sahip olmasıdır. İşçi sınıfı şunu bilmektedir ki, çalışma yaşamının tümüyle esnek ve güvencesiz hale getirilmesinin hedeflendiği bugün, kıdem tazminatı elde kalan son ve en önemli iş güvencesi dayanaklarından birisidir. Kıdem tazminatının

işveren sorumluluğundan çıkıp fona devredilmesi halinde bu temel dayanak ortadan kalkacak ve sermaye çevrelerinin sıkça şikayet ettikleri “işten çıkarma maliyetleri” düşmüş olacak. İşsizliğin bu kadar yüksek, güvencesizliğin bu kadar yaygın olduğu bir ülkede işçi sınıfı, sermaye çevrelerinden ve hükümet cephesinden gelen her türlü demagojiye rağmen bu tehlikeyi görüyor. 16 Nisan sonrası AKP icraatı Tam da bu nedenle kıdem tazminatının fona devri, 16 Nisan referandumundan önce değil hemen sonrasında gündeme geldi. Kıdem tazminatının fona devrini “işçilerin hayrına” bir gelişme olarak sunamayacağının farkında olan hükümet, bu konu için referandumun geçmesini bekledi.

35


SOSYAL DEMOKRAT Referandumun ardından bu konu oldukça manipülatif bir biçimde gündeme getirildi. Bir taraftan çeşitli bakanlar, kıdem tazminatını işverenin sırtındaki bir yük, hatta pranga olarak değerlendiren açıklamalar yapmış; diğer yandan da “işçilere müjde” başlıklı haberler servis edilmiştir. İşçilerin temel bir hakkını “yük” olarak, “pranga” olarak gören bir yaklaşımdan, işçilere müjdeli bir haber çıkması olanaksızdır. Bu gerçeğe rağmen basın aracılığıyla tam bir bilgi kirliliği oluşturulmuş, Kıdem Tazminatı Fonu’na dair düzenlemenin detaylarına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı kaynaklı bir dizi bilgi servis edilmiş, ancak

darbesiyle birlikte kıdem tazminatı hakkını sınırlayan çok sayıda değişiklik, darbeden sadece 35 gün sonra, 17 Ekim 1980 tarihinde yapılmıştır. Buna rağmen kıdem tazminatı, bugün de en temel haklarımızdan birisidir. DİSK olarak, konuya dair görüşümüz, mevcut sistemin temel özelliklerinin korunması, ancak güçlendirilmesi ve kuvvetlendirilmesidir; mevcut kıdem tazminatı sistemimizin aksayan yanlarının geliştirilmesi ve kıdem tazminatının bütün işçiler tarafından erişilebilir olması yaklaşımlarına dayalıdır. Esas olarak DİSK, kıdem tazminatının fona

sadece “maliyetlerini düşürmek” ekseninden bakmakta; işçinin brüt giydirilmiş son ücreti üzerinden en az 30 gün olarak kıdem tazminatının korunduğu herhangi düzenlemeye destek vermemektedir. DİSK ve Türkİş’in yanı sıra fon sistemine kapıyı kapatmayan Hak-İş dahi böylesi bir hak kaybını kabul etmemektedir. Bu noktada, fon tartışmasında hükümetin sözünü ettiği herhangi bir “mutabakatın” sağlanması olanaksız hale gelmektedir. Nitekim bu durum, 4 Temmuz 2017 tarihinde yapılan Üçlü Danışma Kurulu toplantısında açıkça ortaya çıkmıştır. Görünen odur ki; önceki çalışma bakanlarının hayal ettiği “bahar”, bu dönemde de gelmeyecektir.

Kıdem tazminatı dünyanın 170 ülkesinde var olan temel bir işçi hakkıdır. Ülkemizde ise kıdem tazminatı 80 yıllık bir cumhuriyet kurumudur; Türkiye İşçi Sınıfı’nın 80 yıllık kazanılmış bir hakkıdır. Özellikle 12 Eylül darbesiyle birlikte kıdem tazminatı hakkını sınırlayan çok sayıda değişiklik, darbeden sadece 35 gün sonra, 17 Ekim 1980 tarihinde yapılmıştır. Buna rağmen kıdem tazminatı, bugün de en temel haklarımızdan birisidir. konunun en önemli tarafı olan işçi sendikaları konfederasyonlarıyla herhangi bir taslak paylaşılmamıştır. DİSK’in görüş ve yaklaşımı DİSK, sürecin bu yönetiliş biçiminin dahi niyeti açıkça gösterdiğini tespit ederek taslağı beklemeden sokaklara, meydanlara inmiş ve kıdem tazminatı hakkını koruma iradesini ortaya koymuştur. DİSK olarak bu konudaki yaklaşımımızı şu şekilde özetleyebiliriz: Kıdem tazminatı dünyanın 170 ülkesinde var olan temel bir işçi hakkıdır. Ülkemizde ise kıdem tazminatı 80 yıllık bir cumhuriyet kurumudur; Türkiye İşçi Sınıfı’nın 80 yıllık kazanılmış bir hakkıdır. Özellikle 12 Eylül

36

devredilerek doğrudan bir işveren yükümlülüğü olmaktan çıkarılmasına karşıdır. Kıdem tazminatının fona devredilmesi kıdem tazminatı hakkını zayıflatacak, çeşitli yararlanma koşullarını ortadan kaldıracak, son ücretle bağının ortadan kalkması ise otomatik olarak miktarının düşmesine yol açacaktır. Kıdem tazminatı fonu işçilerin iş güvencesini zayıflatacak, dahası benzer fon uygulamalarında olduğu gibi suiistimal edilmesi söz konusu olabilecektir. DİSK bu temel yaklaşımıyla hükümetten ve sermaye örgütlerinden kesin olarak ayrılmaktadır. Hükümet, kıdem tazminatında mevcut sistemdeki aksaklıkları gerekçe göstererek “fon” sistemini dayatmakta; işveren örgütleri ise konuya

Ancak herhangi bir mutabakat sağlanamamış olması emek cephesini rehavete sokmamalıdır. AKP Hükümeti’nin en önemli alamet-i farikalarından birisi, herhangi bir toplumsal mutabakat aramadan/sağlamadan giriştiği icraattır. Hükümetin acil fon ihtiyacı, gözünü yeniden kıdem tazminatına dikmesine ve bunu işverenlerin de talep ettiği biçimde, “maliyetleri” ciddi anlamda düşürecek bir formülle dayatmasına yol açabilir. Bu konuda emeğin talepleri Bu nedenle işçi örgütleri açısından sürekli savunma pozisyonunda durmanın ötesine geçilmeli, kıdem tazminatı konusunda proaktif bir pozisyon alınmalıdır. 80 yılı aşkın süredir yürürlükte olan ve temel işçi haklarından biri olan kıdem tazminatının, öncelikle korunması, 30 gün brüt giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanması ve işveren yükümlülüğü olarak kalması -elbette ki- kırmızı çizgimizdir. Ancak, bunun da ötesine geçerek bu hakkın, hak ediş ve erişim koşulları açısından geliştirilmesini savunmak gerekmektedir. Kıdem tazminatı hakkımızın geliştirilmesi,


SOSYAL DEMOKRAT mevcut sistemin kuvvetlendirilmesi için DİSK olarak geliştirmiş ve tüm taraflar ve kamuoyuyla paylaşmış olduğumuz önerilerimiz kısaca şöyle özetlenebilir: 1. Kıdem tazminatının hak ediş koşulları geliştirilmeli ve -istifa dahil- iş sözleşmesinin her türlü sona ermesinde ödenmelidir. 2. Kıdem tazminatı hakkının uygulanmasında kanun hakimiyeti sağlanmalı, işverenlerin kıdem tazminatını ödememek için yaptığı yolsuzluklar engellenmelidir. 3. İşverenin ödeme aczi ve iflası durumunda kıdem tazminatı, ücret gibi, işçi alacağı olarak tanımlanmalıdır. Kıdem tazminatı alacaklarının her türlü ipotekli alacaklarından ve devlet alacaklarından, finansal kiralama kapsamındaki alacaklardan ve diğer özel kanunlarda imtiyazlı alacak olarak tanımlanmış tüm alacaklardan önce ödenmesi sağlanmalıdır

sağlanabilir. 7. Vergi borcu olan işverenlerin kamu ihalelerine sokulmaması uygulamasında olduğu gibi kıdem tazminatı alacağını ödemeyen işverenler de kamu ihalelerinden men edilmelidir. Bu uygulama işverenler için caydırıcı olacaktır. 8. 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan “kıdem tazminatı tavanı” ve “sendikal barajlar”, örgütlenmenin ve grev hakkının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Örgütlü işçinin kıdem tazminatını gasp etmek mümkün olmamalıdır. Emek örgütleri sadece mevcudu korumakla sınırlı kalmamalı, sadece

kıdem tazminatı ile ilgili değil bir bütün olarak emeğin hakları için ileri talepleri gündemine almalıdır. Bu açıdan kıdem tazminatı eylemlerinde attığımız “Kıdemi değil taşeronu kaldır” sloganı oldukça yol göstericidir. Bu ileri talepler, basitçe mevcut iktidardan istenecekler listesi olmayıp aslında nasıl bir çalışma yaşamı, nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir kamu, nasıl bir ülke istediğimizi ifade eden birer mücadele programıdır. Açıktır ki, gün savunma günü değil, gün baskıcı bir neoliberal düzenin yıkıntılarının arasından adaleti, emeğin haklarını, kamuyu, laikliği, cumhuriyeti, demokrasiyi, aslında tümüyle ülkemizi, emeğin yaratıcı elleri ve kurucu gücüyle, inşa etme günüdür…

4. İşverenin tüm bunlara rağmen kıdem tazminatı alacağını ödeme zorluğuna düşmesi halinde ise, kıdem tazminatı alacağı ücret alacağı olarak değerlendirilerek, İşsizlik Sigortası içerisinde tanımlanmış olan ücret garanti sistemi kapsamına alınmalıdır. Bu uygulama, kıdem tazminatının bir diğer güvencesi olacaktır. 5. İşverenin ödeme aczine düşmesi durumunda, kıdem tazminatı dahil tüm işçi alacaklarının güvence altına alınmasını öngören 173 sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmesi onaylanmalıdır. 6. Halka açık şirketler için getirilen kıdem tazminatı karşılığı ayırma zorunluluğu diğer şirketlere de yaygınlaştırılmalıdır. Böylece kıdem tazminatının düzenli ödenebilirliği (sürdürülebilirliği)

37


Küresel Ekonominin Ahvali…

N

Neo-liberal dönem boyunca küresel ölçekte finansallaşmanın ve piyasalaşmanın artması, ana akım iktisatçıların beklediği gibi, dünya ekonomilerini istikrara kavuşturmadı; aksine daha kırılgan hale getirdi. Gözler önündeki küresel dengesizlikler tesadüfi ekonomik şokların değil, kapitalizmin normal işleyişinin bir sonucu. 2007’de başlayan küresel çöküş sırasında piyasa ekonomistleri “V çıkışı” mı yoksa “U çıkışı” mı olacak diye tartışırken gelinen noktada gelişmiş ekonomiler gayet de “L harfi” şeklinde ilerliyor.

Anıl ABA Dr., Boğaziçi Üniversitesi anilaba82@hotmail.com

Avrupa Birliği içindeki siyasî sorunlar, Brexit ve Grexit tartışmaları, Trump’ın seçilmesi, Fed’in faizleri bir türlü arzu edilen şekilde arttıramayışı, Brezilya’daki işsizlik krizi, Çin ekonomisindeki yavaşlama, IŞİD gerçeği, Orta Doğu’daki travmatik

durum insanlık için aydınlık bir gelecek göstermiyor; en azından kısa vadede. Bu karamsar gidişatı değiştirecek önlemleri almak için önce problemin iktisadi sebeplerini tespit etmemiz gerekiyor. Kapitalist üretimin açmazları Sürdürülebilir kapitalist büyümenin lokomotifi yatırımdır. Kapitalistler gelecekte kar edeceklerini düşünürlerse yatırım yaparlar, düşünmezlerse yapmazlar. Karlılığın azaldığı, sistemik risklerin arttığı, işçilerin üretilen mal ve hizmetlere yeterli toplam talebi gösteremediği bir ortamda biriken sermayenin önemli bir bölümü yatırıma dönüşmüyor. Bunun yerine dolar ya da avro gibi düşük riskli bir para biriminde istifleniyor (hoarding); tıpkı anneannenizin, biriktirdiği paraları yastık altında saklaması gibi. Çünkü parayı istiflemek

39


SOSYAL DEMOKRAT

Sürdürülebilir kapitalist büyümenin lokomotifi yatırımdır. Kapitalistler gelecekte kar edeceklerini düşünürlerse yatırım yaparlar, düşünmezlerse yapmazlar. Karlılığın azaldığı, sistemik risklerin arttığı, işçilerin üretilen mal ve hizmetlere yeterli toplam talebi gösteremediği bir ortamda biriken sermayenin önemli bir bölümü yatırıma dönüşmüyor. Bunun yerine dolar ya da avro gibi düşük riskli bir para biriminde istifleniyor (hoarding); tıpkı anneannenizin, biriktirdiği paraları yastık altında saklaması gibi hem reel yatırıma dönüştürmekten hem de finans sektöründe kumara yatırmaktan daha güvenli. Zira yatırıma dönüşen paranın her an eriyip yok olma ihtimali var. Üretken sektörlerin birçoğu doygunluğa ulaşmış durumda. Mesela GM ve Chrysler’in iflas ilan ettiği; Pontiac, Saab ve Plymouth gibi markaların kapandığı; Opel ve Peugeot’un zor zamanlar geçirdiği bir ortamda girişimcilerin araba üretimi için büyük yatırımlar yapmaktan çekiniyor olması gayet anlaşılabilir. Reel üretimde kontrol etmesi hiç de kolay olmayan bir sürü belirsizlik var. Nispi fiyatlar değiştiği zaman yatırıma başlarken yaptığınız fizibilite hesabınız çarşıya uymayabilir. Sendikaların ani çıkışları üretimi aksatabilir. Tüketiciler tercihlerini başka ürünlere yönlendirebilir. Schumpeteryen yaratıcı yıkım sizin sektörünüzü vurabilir. Küresel bir kriz çıkabilir. İç çatışmalar ya da bölgesel savaşlar yaşanabilir. Bugün, bu gibi senaryoların gerçekleşme ihtimalleri 50-60 sene öncesine göre çok daha yüksek. Günümüzde bilişim, telekomünikasyon ve enerji en karlı sektörler haline geldi. Fakat Apple, Samsung, Microsoft, Sony, Amazon, Facebook ve Google gibi şirketlerin büyüklükleri rekabetin önüne bariyer koyuyor. Otantik bir kahveci açarak kafe piyasasından pay alabilirsiniz, ama karlı diye doğalgaz işine girip GazProm ile rekabet edemezsiniz. Sadece ekonomik değil siyasi ba-

40

riyerler de piyasanın seyrelmesine izin vermez. Öte yandan, reel üretime alternatif olan hizmet sektörlerinin, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, toplam üretim içindeki payı artıyor. Fakat hizmet sektörü ölçeğe göre artan kazanç getirmediğinden sürdürülebilir büyüme sağlamıyor. Daha önceki sistemik kriz dönemlerinde kapitalizm kendini buhar makinesi, demiryolu, otomobil, petrokimya, elektrik-elektronik ve bilgisayar teknolojileri gibi yayılma etkisi olan “icatlar” ile yenilemişti. Bu bağlamda dünya kapitalist sisteminin bir türlü aşamadığı son büyük krizin yapısal sebeplerinden biri de sistemi kurtaracak bir icat çıkmıyor olması. En karlı şirketler icatlarla değil inovasyonlarla tüketicileri sömürüyorlar. Yıllardır kasası ve model numarası değişen, ancak bir öncekinden pek de farklı olmayan telefonlar absürt fiyatlarla satılıyor. Bir icat olmayan Tesla ya da Toyota Prius gibi elektrikli/hybrid otomobille, yalnızca benzinli olanların yerini alacağı için yeni bir ekonomik alan yaratmayacak sadece mevcut ulaşımdaki enerji kompozisyonunu biraz değiştirecek. Dünyayı yerinden oynatacak ve kapitalist sistemi tekrar canlandıracak bir icat çıkması kısa vadede mümkün görünmüyor. Bunun bir sebebi de giderek artan ekonomik konsantrasyon, tekelleşme ve ar-ge’nin özelleşmesi. Şirketler arası rekabetin azaldığı dönemlerde kimse çığır

açan ürünler geliştirmek için para harcamak istemez. Nasılsa bu telefonu ya Apple’dan ya da Samsung’tan alacaksınız, fazla bir seçeceğiniz yok. Bilim ve teknoloji artık üniversitelerdeki araştırmacıların serbest yönelimleriyle değil özel sermayenin finanse ettiği projelerle gelişiyor. Büyük icatlar, kapsamlı yatırım ve uzun yıllar çalışma gerektirir. Kaldı ki 20-30 sene çalışıp milyarlarca dolar harcanan bir projenin başarılı olmama ihtimali de vardır. Bundan ötürü araştırma fonları, sonu gözükmeyen büyük projeler yerine kısa vadede yüksek karlar getiren ‘inovasyon’ çalışmalarına gidiyor. Çünkü uzun vadede hepimiz ölüyüz. Dolayısıyla kapitalist sistemin iç dinamikleri kendini durağanlığa itiyor. Bu açmazdan çıkmanın tek yolu, bilim ve teknolojinin kar amacı gütmeyen devlet fonlarıyla finanse edilmesidir. Finansallaşma ve artan borçluluk Birkaç yıldır yavaş giden S&P 500 endeksinin bugün, krizdeki dip noktası olan Mart 2009 seviyesinin 4 katına çıkarak, rekor seviyeleri ulaştığı görülüyor. Aynı şekilde BİST de rekor kırıp 100 000 sınırını aşınca endeksten iki sıfır atılması gündeme geldi. Teoride borsalar, şirketlerin gelecekteki gelir akışı ve karlılık beklentilerinin bugünkü değerlerini yansıtır. Fakat, Keynes ve Minsky’nin de öngördüğü gibi, pratikte bu hayali beklentiler ile iktisadi temeller arasında bir açı -yani balon- oluşabilir. Peki son yıllarda artan borsa endekslerinin arkasında hangi iktisadi temeller var?


SOSYAL DEMOKRAT Amerika’da istihdam artıyor gibi gözüküyor ama bu kaliteli bir artış olmadığı için düzenli gelire dayalı tüketim beklenen seviyelerde değil… Bazı emtia fiyatları deflasyon ile dezenflasyon arasında gidip geliyor… Gelişmiş ülkelerin faiz oranları sıfıra yakın… Ekonomik büyüme beklentileri düşük… Birtakım iktisatçılar Amerika’nın yeni bir krize doğru gidiyor olabileceğini tartışıyor… Çin ekonomisi yavaşlıyor… Kısacası ekonomik temellerin çoğu ikna edici değil. Hal böyleyken rekor kıran borsaların yeni bir balon şişiriyor olması kulağa çok da garip gelmiyor. Küresel finans dolaşımının çekirdeğinde ekseriyetle Amerikan sermayesi vardır. Dolarlar, istikrarın gözlemlendiği dönemlerde gelişmekte olan ülkelere akarak buralarda balonlar yaratır. Sistemik risklerin arttığı dönemlerde de kendini çekip New York’a geri gelerek ne idüğü belirsiz bin bir çeşit finansal araç üzerinden getiri elde etmeye çalışır. Burada piyasanın şiştiği ve gelişmekte olan piyasalarda riskin azaldığı dönemlerde tekrar Asya’ya ve Latin Amerika’ya gider. Arada çıkan ufak tefek yerel krizler bu döngüyü aksatmaz, aksine beslerdi. Fakat 2007 yılında başlayan sistemik krizden bu yana para sermaye artık bu şekilde dolaşmıyor; dolaşamıyor. Sermayedarlar parasını dolaştırmak yerine istifliyor, çünkü bugün paranın üzerine oturmak yatırım yapmaktan daha mantıklı. Amerika’daki durağanlık, kolay sermaye dolaşımıyla gelişmekte olan ülkeleri; gelişmekte olan ülkelerdeki kırılganlık da Amerikan ekonomisini besliyordu. Ama bugün görüyoruz ki bu mekanizma işlemiyor, sistemdeki para ne oraya ne de buraya gidiyor. Hastalık artık bir ya da birkaç ülkenin hastalığı olmaktan çıktı; virüs küresel sisteme iyice yayılmış durumda. Sıfıra yakın faiz maliyetiyle kolay ve ucuz kredi imkanı var ama kredi

çekip parayı koyacak karlı yatırım alanları yok. Bundan ötürü düşük faiz, ucuza borçlanıp reel yatırım yapma imkanı sağlamak yerine tüketimi şişiriyor. Hem hane halkının hem özel şirketlerin hem de devletlerin borçları bütün dünyada artıyor. Çoğu devlet, Maastricht kriteri olan %60’ın çok üzerinde borçlanıyor. Resmi devlet kurumları, kendi borç/ GSYH oranlarının kısa vadede daha da artmasını bekliyor. Peki dünya ekonomilerinde bu borçluluğu karşılayacak gelir üretimi var mı? Yok ise bunun sonu büyük bir çöküş ya da savaş olur. Bölüşüm sorunları Kapitalist ideoloji, az gelişmiş ülkelerin zaman içinde gelişmiş ülkeleri, fakir bireylerin de zenginleri yakalayıp daha dengeli bir bölüşüme ulaşılacağını pazarladı. Fakat gelinen noktada görüyoruz ki, bu vaatlerin ikisi de suya düştü. Gelir ve servet dağılımı makası, kapanmak bir yana, hem ülkeler hem de bireyler seviyesinde daha da açıldı. Malum kitabında Piketty, tıpkı Marx gibi, bunun bir anomali değil kapitalizme içkin bir dinamik olduğunu geniş ve uzun bir veri seti üzerinden anlattı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, neredeyse tanım gereği, kronik bir eksik tüketim yarattığı için sistemin kuyusunu kazıyor. Serveti vergilendirmenin de sistemi kurtarmanın tek yolu olduğu düşünülüyor. İktisadi kusurları bir yana, bu servet vergisi önerisinin siyasi olarak imkansızlığını rahmetli Mustafa Koç “daha ne vereceğiz, bir gömlek kaldı zaten” diyerek göstermişti. Gelir ve servet dağılımı adaletsizliği her zaman vardı, ama ilk defa 8 kişi dünyadaki servetin yarısına sahip oluyor. Kitlelerin durumdan rahatsız olduğu aşikar. Dünyaya yayılan Wall Street’i İşgal Et eylemleri, IMF-DB gösterileri, G-20 protestoları sistemin kitlelerin rızasını imal etmekte zorlandığını gösteriyor. Sistemin işçileri satın alma gücü giderek aza-

lıyor. Artan tüketimin büyük bir kısmı kısa ve orta vadeli kredilerle finanse edilebiliyor, çünkü bireylerin mevcut tüketimlerini maaş gelirleriyle karşılaması mümkün değil. Bölüşümdeki adaletsizliğin sistem içindeki müsebbiplerinden biri, neo-liberal dönemde sendikal hakların yok edilmesi. Amerika’da %10, Türkiye’de %5’lere inen sendikacılık oranı işçilerin pazarlık payını elinden alıyor. Nitekim sendikacılık oranının yüksek olduğu İskandinav ülkelerinde durum, yavaş yavaş kötüleşiyor olsa da, Amerika ya da Türkiye kadar vahim değil. Sistem tıkanmış durumda Çeyrekten çeyreğe açıklanan büyüme oranlarına ya da aylık enflasyon rakamlarına bakıp gündem değerlendirmesinde bulunmak biraz miyopluk yaratıyor. Önümüzdeki 10-20 yılın neler getireceğini anlamak için büyük resme bakmalıyız. Girişimci yatırım yapacak karlı alanlar bulamıyor, finansallaşan bir ekonomide finans sermaye dönmüyor, sistem kendini toparlayacak büyük bir icat çıkaramıyor ise yakın gelecekte ciddi bir iyileşme beklemek aşırı iyimserlik olur. Kapitalizm küresel bir sistem olduğu için mücadele de küresel boyutta, enternasyonal bir şekilde sürdürülmelidir. Amerika’da Sanders, İngiltere’de Corbyn, Yunanistan’da Çipras ve İspanya’da Iglesias gibi isimlerin yükselişi, özellikle aslında gelişmiş batı ülkelerindeki rahatsızlığın bir tezahürü. Kanımca, bu hareketlerin, kısa vadede sol yönelimli bölgesel ortaklıklara vesile olarak, sistemde yapısal kırılmalar yaratması gerekiyor. Radikal tavır almadan aşırı temkinli bir şekilde hareket eden sol hareketler, görüyoruz ki, sistem tarafından çok kolay sindiriliyor.

41


Doğu Asya’da Yeni Dengeler, Yeni Riskler

U

Tolga BİLENER Dr., Galatasaray Üniversitesi tbilener@gmail.com

42

Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Avrupa-Atlantik havzasından giderek Asya-Pasifik havzasına doğru kaymakta olması, üzerinde çok yazılıp çizilen bir durum. Çin’in, ABD ile birlikte artık dünyanın en büyük iki ekonomisinden biri haline geldiğini hatırlamak bile bu durumu anlamak için yeterli.

bu tabloya Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Rusya’yı ve bölgede önemli askeri üsleri olan süper güç ABD’yi de eklemek gerekiyor. Çin’den bahsederken Hindistan’ı, Hindistan’dan bahsederken Pakistan ve Afganistan’ı, Güneydoğu Asya’dan bahsederken de Avustralya’yı denkleme dahil etmek gerektiği de ortada.

1 milyar 300 milyon nüfuslu Çin yanında, dünyanın yedi büyük ekonomisinden biri olan Japonya; ASEAN çatısı altında bölgesel bütünleşme yolunda adım adım ilerleyen toplam 700 milyon nüfuslu Güneydoğu Asya ülkeleri; Soğuk Savaş döneminden devralınmış bölünmüşlüğün üstesinden hala gelememiş olan Kuzey ve Güney Kore; son olarak da ABD’yle “özel” ilişkisini sürdüren Tayvan, bu geniş coğrafyanın etkili oyuncuları. Tabii

Kısacası, Doğu Asya’da olup bitenlerden söz etmek, küresel güç dengelerinin değişimini incelemek anlamına geliyor; zira Asya kıtasının doğu ucundaki bölgesel dengeler uluslararası sistemin temel yapıtaşlarından. Yakıcı sorun: Kuzey Kore Tam da bu nedenle, Asya’nın doğusunda ortaya çıkan herhangi bir güvenlik riski ya da istikrarsızlık, sistemin bütünü için endişe kaynağı.


SOSYAL DEMOKRAT

Dolayısıyla, örneğin Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme faaliyetlerinin ya da balistik füze denemelerinin dünya kamuoyunu bu derece meşgul etmesinde şaşılacak bir durum yok. İktidarın babadan oğula devredildiği Kuzey Kore, gerçekten de dünyanın en büyük güvenlik risklerinden birini oluşturuyor. Kim Jong-Un yönetimindeki Pyongyang rejimi, 4 Temmuz 2017’de gerçekleştirdiği balistik füze denemeleriyle birlikte artık 10 bin kilometre menzilli füzelere sahip olduğunu, dolayısıyla Kuzey Amerika’yı vurabilecek kapasiteye ulaştığını iddia ediyor. Dünyanın en kapalı rejimlerinden biriyle yönetilen Kuzey Kore’nin resmi açıklamalarına ne kadar itibar etmek gerekir, ayrı konu; ancak bu riskin uluslararası toplum tarafından ciddiye alındığı tartışma götürmez. Kuzey Kore’nin nükleer silaha ve kıtalararası balistik füzelere sahip olması, bunları hemen sağa sola fırlatacağı anlamına gelmiyor; ancak ne yapacağı öngörülemeyen bir rejimin bu tür bir imkana sahip olması bile başlı başına endişe verici. Bu noktada riski arttıran bir diğer unsur, ABD’nin de nispeten öngörülemez bir ülke haline gelmiş olması. Kaldı ki Donald Trump’ın Kuzey Kore konusuna özel bir ilgi duyduğu ve bu sorunu sık sık gündeme getirdiği biliniyor. Kuzey Kore meselesiyle meşgul olan ilk ABD başkanı elbette Trump değil. Bill Clinton da, George W. Bush da, Barack Obama da bu sorunla yakından ilgilendiler; ancak şimdiye kadar denedikleri tüm yöntemler başarısızlığa uğradı. Ne çok taraflı müzakereler, ne ekonomik yardımlar, ne Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımları, ne diplomatik baskılar, ne de gizli operasyonlar Pyongyang’daki rejimi dönüştürmeye yetebildi. Başkan Trump zaman zaman “Kim

Jong-Un’la gerekirse yüz yüze görüşürüm” gibi çıkışlar yapıyor olsa da, öte yandan Kuzey Kore’ye askeri müdahale seçeneğinin masada olduğunu vurgulamaktan geri kalmıyor. Nükleer silaha sahip bir Kuzey Kore’ye müdahale etmek çok kolay olmasa da, kesin olan bir şey var: Trump’ın mesajları Pyongyang’dan ziyade Pekin’e yönelik. Kuzey Kore rejiminin bölgedeki tek destekçisinin Çin olduğu, hatta Çin’in yardımları olmasa bu ülkenin ekonomisinin ayakta kalamayacağı biliniyor. Zaten bu yüzden Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i sürekli olarak “Kuzey Kore’yle ilgili bir şeyler yapmaya” davet ediyor. Çin-ABD ilişkileri ve bölgesel güçler Çin yönetimi Kuzey Kore üzerinde zannedildiği kadar büyük bir etkiye sahip olmadığını iddia ededursun; Çin’in, bu ülkeyi, ABD’ye ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerine karşı bir araç olarak kullandığı izlenimi gayet yaygın. Pekin yönetiminin Kuzey Kore rejiminin çökmesi halinde gerçekleşebilecek büyük bir mülteci kriziyle uğraşmak istemediği ya da adeta bir tampon bölge rolü üstlenmiş olan bu ülke ortadan kalkarsa Kore yarımadasının tamamen ABD etkisine girmesinden hoşlanmayacağı da açık. Fakat Kuzey Kore’nin bir tehdit olarak var olması her zaman Çin’in istediği sonuçları vermiyor; çünkü bu tehdidin varlığı, Güney Kore, Japonya ve Tayvan gibi zaten ABD’nin müttefiki olan ülkeleri Washington’a iyice yakınlaştırıyor. Çin bu durumdan öylesine rahatsız ki, Kuzey Kore tehdidini gerekçe göstererek ABD menşeli THAAD füze savunma sistemini 2017 başlarında ülkesinde konuşlandıran Güney Kore hükümetini Kuzey Kore’den bile daha sert ifadelerle kınadı. Benzer biçimde, Kuzey Kore tehdidi Japonya tarafından da dikkatle

izleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup gücü olarak 1945-1952 arasında ABD işgalinde kalan ve hatta anayasası bile ABD tarafından yazılan Japonya, aynı zamanda -Hiroşima ve Nagazaki hatırlanacak olursa- insanlık tarihinde nükleer saldırıya uğramış tek ülke. Kuzey Kore’nin Japonya’yı nükleer saldırıyla açıkça tehdit ettiği de bir sır değil. Bu durum, Japonya’nın bir takım radikal kararlar alması için gerekçe oluşturuyor. Savaş sonrası yürürlüğe konan anayasa ile Japonya’ya, sadece savunma amaçlı ve ancak sınırlı sayıda askere sahip silahlı kuvvetler oluşturma izni verilmişti. Hatta Japon anayasasının 9. maddesi, bu ülkenin savaşa girmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Ancak bu “barışçılık” ilkesi 1990’lardan itibaren yavaş yavaş yumuşatılmış; 9. madde değiştirilmese de yeniden yorumlanmıştı. Japonya, bu sayede, 1992’den itibaren BM barışı koruma operasyonlarına asker yollamaya başlamış, 2007 yılında ise İkinci Dünya Savaşı sonrası kaldırılan Savunma Bakanlığı yeniden kurulmuştu. 2014’te ise Başbakan Shinzo Abe’nin öncülük ettiği yeni bir kanunla savaş yasağı “yararlı barışçılık” adı altında yeniden yorumlandı. “Barışçılık” ilkesinin sulandırılmaması gerektiğini savunan kesimlerin protesto gösterilerine rağmen kabul edilen bu kanun sayesinde Japonya artık “saldırıya uğrayan bir müttefikine yardım amacıyla” savaşlara katılabilecek. Büyük bir ekonomik güç olan Japonya’nın, 20. yüzyıl başlarında olduğu gibi büyük bir askeri güce de dönüşme arzusu henüz -en azından resmen- yok. Ancak bu resmi tutumun, Doğu Asya’daki risklerin artması karşısında daha ne kadar devam edeceğini kestirmek kolay değil. Güney Kore’nin askeri anlamda ABD ile ilişkilerini sıkılaştırması ve Japonya’nın askeri konulardaki tabularından giderek kurtuluyor olması,

43


SOSYAL DEMOKRAT

sadece Kuzey Kore tehdidi ile açıklanabilecek bir durum değil. Bölge ülkeleri Çin’in dış politikasının da giderek askeri bir vurgu taşımaya başladığını fark ediyor ve bunu bir risk olarak görüyor. Çin Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıkların paylaşımından doğan krizler de bu tehlikeli ortamın arka planını oluşturuyor.

lık Taipei yönetiminin ayrılıkçı kimliğine vurguluyor ve Tayvan adasının da Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunu savunuyor. “Tek Çin Politikası” (One China Policy) olarak adlandırılan bu prensip sonucu, Pekin yönetimini tanıyan ve onunla diplomatik ilişki kuran hiçbir devletin Tayvan’ı tanıması mümkün değil.

Çin Denizi’nde paylaşım sorunu

1997 yılında Hong Kong’u, 1999’da ise Macao’yu “tek ülke, iki sistem” prensibi uyarınca, yani geniş özerklikler vererek kendine bağlayan Çin, Tayvan’ın da eninde sonunda bu yöntemle “anavatana” bağlanacağını savunuyor. Tabii burada önemli olan, bu bağlanmanın nasıl temin edileceği. Pekin yönetimi resmi söylemde diplomasi ve müzakere araçlarını öne çıkarıyor olsa da, Çin ve Tayvan arasında zaman zaman askeri gerginlikler yaşandığı da bir gerçek. 23 milyon nüfuslu Tayvan adasının hem coğrafi hem de nüfus anlamında bir dev olan Çin’e tek başına, hele hele askeri anlamda kafa tutması ise elbette mümkün değil. Bu bağlamda Tayvan’ın en büyük güvencesi, şimdiye kadar her zaman arkasında hissettiği ABD’nin desteği. Başka bir deyişle, Kuzey Kore sorunu yanında Tayvan sorunu da Çin-ABD ilişkilerini doğrudan ilgilendiriyor.

Çin Denizi’ndeki paylaşım kavgası aslında yeni bir durum değil, ancak dünya gündeminin ön sıralarına doğru hızla tırmanıyor. Çin’in bu deniz sahasına olan ilgisi hem güvenlik kaygılarından, hem Çin’de iyiden iyiye kabaran milliyetçi duygulardan, hem de buradaki doğal zenginliklerden kaynaklanıyor. Dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biri olan Çin’in, bulabildiği her doğalgaz ve petrol kaynağına ihtiyacı olduğu bir sır değil. Ancak Pekin yönetiminin Çin Denizi’ndeki her girişimi, aynı sahada hak iddia eden Güney Kore, Japonya, Tayvan, Vietnam, Filipinler gibi ülkelerin tepkisini çekiyor ve Doğu Asya’nın jeopolitiğini, Güneydoğu Asya’daki oyuncuları da kapsayacak biçimde genişletiyor. Bu coğrafyadaki aidiyet sorunları, karasuları ve kıta sahanlığı gerginlikleri birçok Doğu ve Güneydoğu Asya ülkesini ilgilendirse de, bunlar arasında Tayvan’ın durumu hepsinden hassas. 1949 yılında Mao Zedong’un gerçekleştirdiği devrim ertesi Çin anakarasından kaçan Çan Kay-Şek ve onun Kuomintang Partisi tarafından kurulan Tayvan yönetimi, o tarihten bu yana kendini “Çin Cumhuriyeti” olarak adlandırmaya devam ediyor1. Pekin ise buna karşı1 Tayvan’daki hükümetin meşru Çin hükümeti olduğu iddiası Soğuk Savaş şartlarında Batılı devletler tarafından da bir dönem kabul görmüş, hatta bu hükümet 1945-1971 arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Çin’e tahsis edilmiş olan daimi üyelik makamını işgal etmişti. Bu durum ancak ABD Başkanı

44

Çin’in geleceği, dünyanın geleceği 2017’nin sonbaharında 19. kongresini toplayacak olan Çin Komünist Partisi, ülkenin bundan sonra izleyeceği yol hakkında kararlar alırken tüm bu jeopolitik ve jeoekonomik dengeleri hesaba katmak zorunda kalacak. Büyüme hızı giderek yavaşlayan Çin ekonomisinin geleceği; ülkedeki facia sınırlarına ulaşan ekolojik sorunlar; Avrasya coğrafyasındaki -Türkiye dahil- çok sayıda ülkeyi ilgilendiren “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi; ayrıca Cibuti’de askeri bir üs kurarak Afrika’daki etkisini perçinleRichard M. Nixon’un Kızıl Çin ile yakınlaşma siyaseti sonucu değişebildi.

yen bu ülkenin savunma politikaları tüm dünyayı ilgilendiriyor. Bir yandan Afrika’daki varlığını sağlamlaştıran Çin, diğer yandan gözlerini kuzeye dikmiş durumda. Ticaretinin önemli bir kısmını deniz yoluyla yapan Pekin, bu yüzden Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’na bağımlı. “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi ise içerdiği otoyol ve demiryolu ağları sayesinde yük taşımacılığında kara ulaşımının önemini arttıracak. Ancak bu da tek başına bir çözüm değil. Bu nedenle Çin, şimdiye dek pek kullanılmayan, ancak küresel ısınma nedeniyle yılda üç ay da olsa yük gemilerinin seyrüseferine müsait hale gelen Kuzey Buz Denizi’ni daha etkin kullanmanın yollarını arıyor. İkinci uçak gemisini bu yıl denize indiren Çin’in, buzkıran işlevi olan firkateynler de inşa etmeye başlaması herhalde boşuna değil. Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesindeki yakın müttefiki Rusya’nın bu konuda ne düşündüğünü henüz bilmiyoruz; ancak ABD, Kanada ve Norveç başta olmak üzere Kuzey Buz Denizi’ne sahili bulunan pek çok üyeye sahip NATO’nun bu gelişmeleri dikkatle izlediği kesin. Batı’da daha çok oynanan satrancın aksine Doğu Asya’da çok yaygın olan “Go” oyununun temel prensibi, rakibin taşlarını hızla alıp onu bertaraf etmek değil, oyun tahtasında yavaş yavaş alan hakimiyeti kurup rakibi hareket edemez hale getirmektir. Doğu Asya’daki devletlerin stratejilerini anlamlandırmak, bu kritik coğrafyadaki dengeleri daha iyi tahlil etmek ve riskleri ölçmek için, bu toplumların Akdeniz havzasında yaygın olan felsefe ve düşünce akımlarından çok daha farklı referanslarla hareket ettiklerini de hesaba katmak gerekiyor. Bunu yapmak önemli; zira, küresel dengeler o coğrafyadaki güçler lehine hızla değişiyor.


İran Örneği Üzerinden Ulusal-Uluslararası İlişkisini Anlamak

S

Son dönemde dünyada ve özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bizi ulusal- uluslararası ilişkisini yeniden düşünmeye sevk ediyor. Suriye’deki savaşla iyice görünür hale gelen, uluslararası siyasetin ulusal siyaset üzerindeki ‘dayanılmaz ağırlığına’ dair yapılan analizler, her ne kadar tek yönlü olsa da, hem akademik hem siyasi çevrelerde oldukça yaygın. Bazen komplo teorisi aşamasına ulaşan bu değerlendirmeler aslında bu bölge için oldukça tanıdık. Uzun süreli dış müdahaleler, sömürgecilik ve devam eden patronaj ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda bu eğilimi anlamak pek zor değil.

Zelal ÖZDEMİR Dr., ODTÜ zelal@metu.edu.tr

Derya GÖÇER AKDER Dr., ODTÜ akderya@metu.edu.tr

Ortadoğu’ya ilişkin okumalarda sıklıkla karşımıza çıkan ve literatürde “metodolojik uluslararasıcılık”1 yani bir ülkedeki tüm sosyal olguları sadece uluslararası etmenler ile açıklama eğiliminin diğer aksında ise “metodolojik milliyetçilik”2 olarak adlandırılan ve bir ülkede ortaya çıkan dinamikleri uluslarararası faktörlerden tamamen kopuk bir şekilde 1 Hobden, Stephen and John M. Hobson, eds. Historical Sociology of International Relations. Cambridge: Cambridge University Press, 2002: 271-278. 2 Chernilo, Daniel. “Methodological Nationalism and the Domestic Analogy: Classical Resources for their Critique.” Cambridge Review of International Affairs 23, no. 1 (2010): 87 – 106.

45


SOSYAL DEMOKRAT değerlendirmek yer alıyor k,i bu da bize pek yabancı gelmeyecek. Uuslararası siyasetin kendini bu kadar hissettirdiği bir bölgede, bölgeyi tüm tarihselliği içinde anlamak için uluslararası ile ulusal arasındaki ilişkiye daha fazla kafa yormak ve tek yönlü bir kavrayıştan kurtulmak gerekli görünüyor. Ulusal-uluslararası, yerel-küresel, iç-dış Uluslararası ilişkileri devletlerarası ilişkilere indirgeyen ve -daha da ötesi- ulusal ve uluslararası arasında keskin bir ayrım olduğunu varsayımına dayanan Realist Uluslararası İlişkiler kuramına en büyük eleştiri Tarihsel Sosyoloji’den gelmiştir. Tarihsel Sosyoloji, iç ve dış arasındaki dikotomiyi reddeder ve ulusal ve uluslararası kavramlarını bir sosyal bütünün karşılıklı ilişki içinde olan parçaları olarak görür. Buna göre iç ve dış arasında birbirini kurucu ve dönüştürücü bir ilişki vardır.3 Tarihsel sosyoloji yaklaşımına göre uluslararasının rolünü anlamak için sadece küresel ölçekli, emperyalizm, kapitalizm gibi makro yapılara bakıldığında mikro uluslararası bağlantılar gözden kaçırılır. Uluslararası, temel olarak devletler ve toplumlar arasındaki etkileşimler bütünü anlamına gelmektedir. Dünya savaşları; dış müdahaleler; komşu ülkelerdeki siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeler; dış güçlerin çeşitli toplumsal kesimlerle kurdukları ilişkiler; dünyadaki ve içinde bulunan bölgedeki fikri evren; toplumsal hareketler vb. hepsi uluslararası kavramına dahil edilir. “Uluslarararası İlişkiler”deki tarihsel sosyolojik yaklaşım sadece ulusal-uluslararası veya iç ve dış arasındaki etkileşimin varlığına odaklanmakla kalmaz, aynı zamanda bu ilişkinin doğasına da değinir. Fred Halliday’e 3 Stephen Hobden, “Theorising the International System: Perspectives from Historical Sociology,” Review of International Studies 25, no. 2 (1999): 269.

46

göre4 ulusal ve uluslararası arasında interaktif bir zincir vardır. Bu da bize olayların uluslararası sistemden ulusal sisteme ve oradan tekrar uluslararasına doğru izini sürmemize imkan verir. Uluslararası, ulusalın sadece alanını daraltan sınırlayıcı bir güç oluşturmaz aynı zamanda ulusal olana, ulusal aktörlere yeni imkan ve olanaklar verir. Aynı şekilde uluslararasının ulusaldaki etkisi de sadece devlet düzeyiyle sınırlı kalmaz; zira uluslararası siyasetle ilişkiye giren sadece -kendi de aslında uluslarararası bir aktör olan- devlet değildir, çeşitli toplumsal gruplar da dışarıyla ilişki içindedir. Özellikle son yıllarda yaşanan toplumsal hareketlerin eylem biçimleri açısından birbirlerinden nasıl ilham aldıklarına bakmak bunun iyi bir örneğidir. Bu şekilde Tarihsel Sosyoloji, uluslararası kavramının analitik kapsamını genişletmiş ve uluslararası ve ulusal kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden formüle etmiştir. Fred Halliday’in işaret ettiği gibi, “hiçbir devletin tarihi tamamen ulusal olamaz; aynı şekilde uluslararasının kurucu rolünü görmezden gelen ekonomi, devlet ya da toplumsal tarih de mümkün değildir”.5 İran ve ulusal-uluslararası ilişkisi İran, bu kurucu ilişkinin çok açık bir şekilde görünür olduğu ülkelerden biridir. Tarihsel olarak 19. yüzyıl sonlarından itibaren yöneticilerin ülkeyi dünya pazarına eklemleme biçimi, büyük güçlerin müdahaleleri, hızla değişen siyasi ve iktisadi yapılar, anayasacılık, temsil edilme, adalet gibi dünyayı etkisi altına alan fikirler ülkede modernleşme girişimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu dö4 Stephen Hobden, “Theorising the International System: Perspectives from Historical Sociology,” Review of International Studies 25, no. 2 (1999): 268. 5 Fred Halliday, Rethinking International Relations (London: Macmillan, 1994): 4.

nemde uluslararası alan sadece bir gelişme modeli sunmakla kalmamış, İran topraklarına hem devlet düzeyinde hem toplum düzeyinde derin etkilerde bulunmuştur. Milliyetçilik ve milli kimlik gibi, ilk bakışta adı üstünde milli duran sosyal olgularda bile ulusal ve uluslararası arasındaki etkileşimin kurucu rolü büyüktür. Rıza Şah döneminin başlarında hakim olan Batı-benzeri İranlılık tanımı, dönemin sonlarına doğru yükselen ırksal üstünlük tezi, dünyayı kasıp kavuran ve Musaddık’ın İranlılık tanımını oldukça önemli şekillerde etkileyen sömürge karşıtı hareket, Soğuk Savaş ve onun yarattığı ideolojik ortamda ortaya çıkan Muhammed Rıza Şah’ın “Ne Doğu ne Batı” söylemi ve sonrasında yaşanan İran Devrimi gibi süreçlerde ulusal ve uluslararası dinamiklerin ve siyasetin kesişimi hayati bir rol oynamıştır. Uluslararası ve ulusal siyaset ilişkisinin İranlılar için ne kadar önemli olduğunu bugün bile görmek mümkündür. Bunun için nükleer anlaşma sonrasında kutlama yapmak için sokaklara dökülen İranlılara bakmak yeterli olacaktır. İran, önce 2009 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası oluşan Yeşil Hareket ile ve daha sonra ise İran İslam Cumhuriyeti ve P5+1 (ABD, Birleşik Krallık, Rusya, Fransa, Çin ve Almanya) arasında imzalanan nükleer anlaşma ile bu tür bir aktivizme sahne oldu. Gerek diyasporada (özellikle de ABD’de) gerekse İran’da yaşayan İranlılar sosyal medya kampanyaları, imzalar ve anlaşmanın taraflarına yazılan açık mektuplar aracılığıyla anlaşmayı ateşli bir şekilde desteklediler. Anlaşma imzalandığında ise sokaklara çıkarak İran siyaseti, ekonomisi ve dış politikası açısından yeni bir döneme işaret ettiğini düşündükleri anlaşmayı kutladılar. İran’da nükleer anlaşma ile ortaya çıkan bu aktivizm, yerelliklerin birbirleriyle ve dünyayla bağlantısını ortaya koyuyor. Bu durum, aslında Tarihsel Sosyoloji’ye ek olarak, küreselleşme çalışmalarında son yıllarda


SOSYAL DEMOKRAT bir ülkede bile küresel trendler oldukça etkili olmuş ve İran toplumundaki farklı yapıları dönüştürmeye başlamıştır. Küreselleşme aktivizm trendlerini de dönüştürmüştür ki, İran’daki toplumsal hareketler 20. yüzyılın başından itibaren bu trendleri yakından izlemiş ve bunlardan esinlenmiştir. Bugün, 2009’daki Yeşil Hareket, tüm dünyayı saran ve sonrasında ABD, Britanya, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Ortadoğu’ya yayılan toplumsal hareketler dalgasının başlangıcı olarak görülmektedir.

ortaya çıkan ve küreselleşme çalışmalarının analitik olarak alanının genişletilmesi yönünde yapılan çağrılara da işaret ediyor. Bu çağrıya göre küreselleşme, artan karşılıklı bağımlılık ve küresel kurumların oluşması şeklindeki sıradan betimlemeden daha fazla bir şeydir. Bu alanın önde gelen düşünürlerinden Saskia Sassen’e göre; küresel, dışlayıcı ulus devlet çerçevesini aşar ama aynı zamanda yine bu ulus devlet çerçevesi içinde ortaya çıkar ve işler. Bu okumada küreselleşme ve ulus devlet, birbirlerini dışlayıcı olgular olarak ele alınmaz tersine kapalı bir kategori olan ulus devlet, küreselin alanlarından biri olarak kavramsallaştırılır. Böylece ulusal ve küresel arasındaki katı sınır yumuşar ve akademik araştırma ve siyaset için geniş bir alan açar.6

angaje olduklarını da ortaya koyar. İran örneği, küresel ve ulusalın nasıl birbirinin içine geçtiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır. Uluslararası bir süreç olan nükleer anlaşma, toplumun belirli bir kesimini ulus içi reform umuduyla mobilize edebilmiştir. Bu anlaşma, aynı zamanda anlaşmanın imzalanması durumunda hükümetin varlığını sürdürmek için reform yapma gereği duymamasından korkan daha küçük bir kesimi de tam tersi yönde harekete geçirmiştir. Uluslararası düzeyde sürdürülen bir anlaşmayla İranlılar ülke siyaseti ve ekonomisini değiştirmeyi amaçlamaktadırlar. Anlaşmanın imzalanması sonucunda talep ettikleri reformu gerçekleştirmeleri durumunda ise hem bölgesel hem de uluslararası siyaseti değiştirmiş olacaklar.

İran’da nükleer anlaşma etrafında oluşan bu aktivizm, küresel ve ulusal arasındaki ilişkileri anlamak için iyi bir örnek sergilemekle kalmamakta ulus içi aktörlerin küresel siyasete ulus içi nedenlerle nasıl

Nükleer anlaşma nedeniyle ortaya çıkan bu aktivizmin tarihsel sürecine bakıldığında bu aktivizmin küresel alanla yakın ilişkisi ortaya çıkmaktadır. 1990’ların başında İran’da ortaya çıkan reform hareketi, 1980’lerde uygulamaya konulan liberalleşme programına göbekten bağlıdır. Dolayısıyla küresel kapitalist sistemin neredeyse dışında görülen İran gibi

6 Sassen, Saskia, “The Global inside the National”. Sociopedia.isa: 2. (2010).

İran’da 19 Mayıs 2017 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakıldığında da bu iki alan arasındaki etkileşim göze çarpmaktadır. İlk turda %50’nin altında oy alması beklenen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani pek çok gözlemciyi şaşırtarak %57 oy oranıyla ikinci kez seçildi. Ruhani’nin en büyük zorluğu, İranlılar için çok önem taşıyan nükleer anlaşmayı yapmış olmakla birlikte anlaşma sonucunda İran ekonomisinde vadedilen düzelmenin olmamasıydı.7 Ruhani’yi yeniden iktidara taşıyan en önemli sebep ise yine nükleer anlaşmanın yapılmasıyla iyice artan ve orta sınıflarda oldukça güçlü bir karşılık bulan reform umudu oldu. Tekrar cumhurbaşkanı seçilen Ruhani, seçim sonuçlarının belli olmasının ardından devlet televizyonunda ilk konuşmasını yaparken “İran ulusu, radikalizmi ve şiddeti değil dünyayla etkileşim yolunu seçti” dedi.8 Uluslararası bir süreç olarak nükleer anlaşma Ruhani’nin yeniden seçilme sürecinde hem zorluklar hem de imkanlar yarattı ve bu da bizi yerel-küresel, ulusal-uluslararası, iç-dış etkileşimi ve ayrımlarına ilişkin yeni bir kavramsallaştırmaya davet ediyor. 7 Şen, Gülriz, “Reform Cephesi Ruhani’de buluştu,” Sputnik News, last access https://tr.sputniknews.com/ceyda_karan_eksen/201705221028583311-reform-cephesi-ruhanide-bulustu/ 8 http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39984998.

47


Ortadoğu’da Küresel Muhafazakarlık ve Yeniden Realizm

T

Tarihsel süreç içinde, büyük güçlerin rekabet ve savaş alanı olan Ortadoğu, ne yazık ki akıllara; kan, gözyaşı, çatışma ve terörle geliyor. Trump’ın ABD başkanlığı görevini üstlenmesinden sonra farklı bir Ortadoğu tasarımıyla karşı karşıya gelinmiş görülüyor. Her ne kadar özde bir değişiklik kaydedilmiyorsa da, Obama dönemindeki “sözde Arap Baharı”, “ılımlı İslam”, “İhvan” ve “Katar” başlıklı siyasalar, artık değerini yitirmiş gözüküyor.

Deniz TANSİ Yrd. Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi dtansi@gmail.com

48

Obama; “piyasa ekonomisi”, “biçimsel demokrasi” ve “İslamcı” akımlar arasında bir ilinti kurarak bölgedeki değişimi -deyim yerindeyse- değerlere dayalı, İslamcı bir demokrasiyle yerine getirecek bir arayış içindeydi. Bu anlayış ise, “neo-con” Oğul Bush ve ekibinin 11 Eylül 2001 sonrası Ilımlı İslam arayışlarının “liberal” bir

uzantısıydı. Obama, savaş yerine iç siyasal mobilizasyonla, 1980’lerin sonunda Doğu Bloku’nun yıkılmasında tanık olunduğu üzere, Ortadoğu’da da İslamcı ağırlığı olan “halk ayaklanmaları” yoluyla özgürlüklerin sağlanacağı gibi oksimoron bir siyaset güttü. Ortadoğu’da Trump faktörü Sonuçta, Libya’da devlet fiilen ortadan kalktı ve Suriye kaosunda logaritmik bir sıçrama gösteren IŞİD -Irak içlerinden Suriye’ye kadar uzanan“kapkara bir imparatorluğa” dönüştü. Mısır’da İhvan en fazla bir yıl iktidar oldu; Mübarek’i deviren askerler Mursi’yi de devirerek, Suudlar’ın ve Körfez ülkelerinin sponsorluğunda, Batı destekli bir darbeyle Genelkurmay Başkanı Sisi’yi ülkenin başına geçirdiler. Bu dönemde, “sözde Arap Baharı”nın merkezinde Suriye yer


SOSYAL DEMOKRAT almıştı. “Esad gidecek, İhvan gelecek” sloganında, Türkiye’deki siyasal iktidar da heveslenirken; ortaya Rusya’nın ağırlığının arttığı, askeri, iktisadi ve sosyal açıdan nüfuz ettiği, haritası bölünen bir Suriye coğrafyası çıktı. Obama sonrasında Trump, Rusya ile birlikte “IŞİD karşıtı siyasete” ağırlık verirken, yine Rusya ile beraber Suriye’de PYD yapılanmasına “IŞİD karşıtlığı” çerçevesinde destek verdi. 25 Eylül 2017’de bağımsızlık referandumuna hazırlanan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Barzani de, hem siyasal iktidarın, hem de ABD’nin en sağlam müttefiklerinden biri olarak güçleniyor. Trump, bölgeye gerçekleştirdiği ziyaret öncesi Mısır devlet başkanı Sisi’yi en iyi şekilde ağırlayarak, tercihlerini vurguladı. Bölgedeki temaslarında ise Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan ön planda konumlandı. Trump, Suudi Arabistan’ın bölgede ABD siyasetindeki konumunu merkezi zemine alırken, 110 milyar dolarlık silah satışı anlaşmasıyla net mesajlar verdi. İsrail’i ABD’nin “stratejik ortağı” olarak yeniden ön plana çıkardı; Obama döneminde yara alan ilişkileri onardı. Suudi Arabistan’la Sünni İslam’a, İsrail’le Yahudi dünyasına, Vatikan’la ise Katolik Hıristiyan dünyasına seslendi. Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinde, dinlere dayalı uygarlıklar çatışmasına başka bir pencereden bakarak, bu sefer yine dinler üzerinden “uygarlıklar uzlaşması” tasarımını ortaya koydu. Dikkat edilecek olursa, ister “çatışma” isterse de “uzlaşma”da referans, dinler üzerinden veriliyor ve her ikisinde de muhafazakar bir siyaset anlayışı öne çıkıyor. Trump’ın muhafazakarlığında, ülkelerin rejimlerinde demokratik bir nitelik ara-

mayıp her rejimi olduğu gibi kabul ederek, stratejik işbirliği ve elbette ABD çıkarları kutsanıyor. Bu yüzden, Suud rejimi ile İsrail siyaseti gibi çok zıt gözüken yapılar ABD siyasetinde belli bir yüzeye yerleşiyor. Katar krizi ve Türkiye Bu bağlamda ise “İran karşıtlığı” çok daha fazla pekiştiriliyor. Zira Suud ve İsrail rejimlerinin ortak düşmanı “İran tehdidi” olarak gündeme geliyor. Tam da bu noktada, “Katar krizi” bir başlık olarak yükseliyor. Basra Körfezi’nde İran’la ortak doğal gaz alanları, Hamas’a gösterdiği ev sahipliği, sözde Arap Baharı sırasında İhvan’a verdiği destek ve El Cezire’yi “bölgesel bir CNN” gibi kullanarak Ortadoğu’da “canlı yayında halk devrimleri” örgütlemesi Katar’ı hedef ülke haline getirdi. Türkiye’de siyasal İslam zeminindeki siyasal iktidar, Suudi Arabistan’la ilişkilere her zaman özen gösterirken, “Katar krizi”nde, simgesel bir askeri üsle, sürece ortadan dahil oldu. Su-

udi Arabistan’a ve Körfez ülkelerine meydan okurken, Suriye’ye olası yeni askeri operasyonlar için sinyaller verdi. Ancak ABD’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, İsrail, Mısır, Ürdün temelindeki siyasetinde, Türkiye’nin tamamen sistem dışına çıkacağı beklentisi boşunadır. Nasıl bir zamanlar Suriye üzerinden bölgesel liderlik taslanmaya çalışılmışsa, Katar krizinde bu ülkeyle “ikili bir değerli yalnızlık” ya da ayrı bir merkez olmaya mı çalışılmaktadır? Rusya’yla yakınlaşan siyaset, Suriye’deki siyasette tamamen ters düşmektedir. Bu bağlamda, Trump’ın siyasetinde “demokrasi ihracı” değil, muhafazakar siyasetin uluslararası ilişkilerdeki realizmi gündeme gelmekte; bir zamanlar Türkiye-Suriye-Mısır üzerinden düşünülen “İhvan kuşağı” çok hızlı biçimde tarihin arşivinde sararmaktadır. Siyasal iktidar ise, “değerler” ve “realizm” ikileminde, daha önce defalarca görüldüğü üzere, yine kısa sürede realizmle nikah tazeleyecektir.

49


Fransa’da Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Seçimleri/Sosyalistlerin Yenilgisi

F

Fransa siyasetinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Mevcut siyasi partiler, özellikle merkez sağda Cumhuriyetçiler ve düzenin iki büyük partisinden biri olma konumunu kaybeden Sosyalist Parti (PS), kendilerini yenilemeden, sonraki seçimlerde katiyen başarılı olamaz. Seçimlerin ikinci turunda Cumhuriyetçilerin, Sosyalistlerin ve solun desteğini alarak rahat bir zafere ulaşan merkez aday Emmanuel Macron, Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’e fark attı. Oyların %66,10’unu alan Emmanuel Macron Fransa’nın yeni, 5. Cumhuriyet’in en genç cumhurbaşkanı seçildi.

Emre ÇAM CHP PM Üyesi emrecam0@gmail.com

50

Fransa Cumhurbaşkanı nasıl seçilir?

Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri oy çoğunluğu esasına dayanıyor. Cumhurbaşkanını doğrudan halk seçiyor. Seçimler iki turlu; eğer ilk turda %50’nin üzerinde oy alan aday seçiliyor. Fakat 1965’ten bu yana hiçbir aday ilk turda seçimi kazanamadı. İkinci tur seçimlerde, ilk turda en yüksek oy alan iki aday yarışıyor ve çoğunluğu elde eden aday Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı oluyor. Partinin sol kanadını temsil eden Benoît Hamon’un yükselişi François Mitterand’ın 1981 zaferinin 31 yıl ardından solun 2012’de François Hollande ile gelen yeni zaferi, bütün Fransa’da şenliklerle kutlanmıştı. Genelde Fransa’da cumhurbaşkanı ikinci kez aday olabilir. 1974 yılından bu yana da hep böyle olmuştu.


SOSYAL DEMOKRAT

Ancak 2012 yılında büyük umutlarla cumhurbaşkanı seçilen Hollande, basta işsizlikle mücadele ve değişim vaatlerinin çoğunu gerçekleştirmediği ve yerine getiremediği için geçen yılın sonlarında yeniden cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklamıştı. Bu karar, siyasi arenayı altüst etti. Dönemin Başbakanı ve partinin sağ kanadını temsil eden Manuel Valls ile partinin sol kanadını temsil eden Benoît Hamon Sosyalist Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olmak için yarışmışlardı. Benoît Hamon, kısa süreliğine de olsa, bakanlık yapmış; ancak Başbakan Manuel Valls ve Cumhurbaşkanı François Hollande ile kemer sıkma politikaları yüzünden anlaşamadığı için görevinden istifa etmişti. Ayrıca Hamon, ABD’deki Demokrat Parti önseçimlerinde başkan aday adayı olan Bernie Sanders’e benzetiliyordu, Sosyalist Parti’nin “sol kanadındaki” isim olarak tanımlanıyordu. PS ve müttefik küçük partiler Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için halka açık bir önseçim yaparak ülke çapında sandığa gitti. Benoit Hamon ile Manuel Valls arasında geçen seçimlerde kazanan Hamon oldu ve 2017 cumhurbaşkanlığı seçimleri için Sosyalistlerin Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neler yaşandı? Fransa’da ilk turu 23 Nisan, ikinci turu ise 7 Mayıs 2017 tarihlerinde gerçeklesen Cumhurbaşkanlığı seçimleri Fransa siyasi tarihinde bugüne kadar görülmemiş ilklere yol açarken, 1958’de inşa edilen 5. Cumhuriyet’in iki ana akım partisi olan merkez sağ ve merkez sol partilerinin yeniden yapılanmasını zorunlu kılmıştır. Bunun sebebi ise,

PS, 1970’li yıllardan bu yana Cumhurbaşkanı seçimlerinde %16 ile %43 arasında oy elde etmişti. Ancak bu defa istediği sonucu alamayan PS, 2002’de Lionel Jospin’in aldığı %16’nin da altına düşerek, kurulduğu 1969 yılından bu yana ilk defa %6 civarında oy alarak Fransa siyasetinde tarihin en ağır yenilgisini almıştır. Fransa’nın ana akım merkez sağ ve merkez sol partilerinin ilk turda elenmesidir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Emmanuel Macron, oyların %66’sını alarak aşırı sağcı Ulusal Cephe adayı Marine Le Pen’i mağlup ederek Napoleon’dan bu yana en genç devlet başkanı seçildi. Bundan üç yıl öncesine kadar sokaktaki Fransız’ın adını dahi duymadığı Macron bugüne kadar hiçbir seçimde aday olmuş veya seçilmiş değil; ama iş dünyasının önemli bir bölümü ve AB lobisi tarafından destekleniyordu. 2012’den bu yana François Hollande’un kabinesinde danışmanlık, ardından da Ekonomi ve Sanayi bakanlığı yaptı. PS, 1970’li yıllardan bu yana Cumhurbaşkanı seçimlerinde %16 ile %43 arasında oy elde etmişti. Ancak bu defa istediği sonucu alamayan PS, 2002’de Lionel Jospin’in aldığı %16’nin da altına düşerek, kurulduğu 1969 yılından bu yana ilk defa %6 civarında oy alarak Fransa siyasetinde tarihin en ağır yenilgisini almıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dikkat çeken gelişme ise 1970’lerde PS’ye katılan, 1986 yılında henüz 35 yaşındayken senatör ve 2009 yılından bu yana Avrupa Parlamentosu üyesi olan ve de Şubat 2016’da “La France Insoumise”i (Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi’ni) kuran Jean-

Luc Mélenchon’un %19.5 oy alarak yükselmesidir. Parlamento seçimlerinde neler oldu? Macron’un çoğunluğu sağlamak için Ulusal Meclis’te 289 sandalye kazanmaya ihtiyacı vardı. Cumhurbaşkanı Macron’un Cumhuriyet Yürüyüşü (LREM), Demokrasi Hareketi (MoDem) ile yaptığı ittifak sonucu 350 sandalye kazandı. Kayıtlı 47 milyon 500 bin seçmenin sadece %43’ü sandık başına gitti ve bu, 5. Cumhuriyet’te en düşük katılım oranı oldu. Ayrıca, 577 koltuklu yeni meclisin 219 kadın üyesi var. LREM, milletvekillerinin %54’ü, bugüne kadar hiç siyaset yapmamış isimlerden oluşuyor. 2012 yılında yapılan genel seçimlerde 295 milletvekili çıkartan Sosyalistler ve sol ittifak, 2017 parlamento seçimlerinde sadece 45 milletvekili çıkartabildi. Burada en dikkat çeken şey ise 14 ay önce Macron tarafından kurulan LREM hareketinin bu kadar kısa süre içerisinde her seçimden de görece “başarılı” çıkması oldu. Kendi ifadesi ile, “Sol ile Sağ’ın arasında bir köprü” misyonu üstlenen bu hareket, düşük katılımlı seçimlerin “galibi” olarak ortaya çıkmış oldu. 2012’de 280 milletvekili bulunan PS’nin artık sadece 31 milletvekili bulunuyor.

51


SOSYAL DEMOKRAT

Buna sebep olan etkenler nedir? Son 20 yıldır Sosyalist Parti’ye oy veren halk sınıfının özellikle, göçmen krizi, terör sorunu, güvenlik açığı ve genç işsizlik konularından ötürü geçmişte hep oy verdiği “Sol”dan ayrılıp Le Pen’in partisine doğru kaydığı zaten yapılan analizlerde ve seçim anketlerinde dile getiriliyordu. Yapılan araştırmalarda Terra Nova’ya göre işçi sınıfı artık anlam taşıyan bir hedef olarak görünmüyordu. Bunun altında yatan birçok sebep var. Bir yandan işçi sınıfı artık demografik anlamda daralmıştı; öte yandan ise, işçi sınıfı geçmiş senelere ve seçimlere göre, sola gittikçe daha az oy veriyordu. Son olarak, işçi sınıfının değerleri artık eskisi gibi biçimlenmiş de değildi. Orta sınıf ve işçi sınıfı sadece “ek strateji” olarak sayılıyordu. Hatta ve hatta günlük azami çalışma süresini on saatten on iki saate çıkaran, iş sözleşmelerinde değişiklik talep edenlerin işten atılabilecek olmasını öngören ve fazla mesailerde daha az ödeme yapılmasını öngören yasa için donemin Çalışma Bakanı’nın “mecliste yasayı geçirecek çoğunluk bulunamazsa, kanun hükmünde kararname yoluna başvurmaktan kaçınmayacağını” ilan etmesi tepkilerin Paris sokaklarında şiddet boyutuna varmasına da sebep olmuştu. İşsizlik oranının düşmemesi, gittikçe artan göç dalgası, kontrol edilemeyen sınır kapıları ve güvenlik açığı ve güvenlik zafiyetinden doğan terör saldırıları aşırı sağın oyunu arttırırken, son zamanlarda

52


SOSYAL DEMOKRAT

popülaritesini yitirmiş sosyalist hükümetin imajının daha da zedelenmesine sebep oldu Peki ya bundan sonra PS’yi neler bekliyor? PS’yi her şeyden önce büyük bir ekonomik kriz bekliyor. Maddi kriz sorunu 2017 cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimi öncesi de sık sık gündeme gelse de, PS’nin büyük bir ekonomik kriz geçireceği artık şimdi aşikâr. Fransa’da siyasi partilere yönelik devlet yardımları iki kısımdan oluşmaktadır. Partilerin birinci kısım devlet yardımlarından yararlanabilmesi için 50 seçim bölgesinde aday göstermesi ve son milletvekili genel seçiminde geçerli oyların en az %1’ini almış olması gerekmektedir. Buna karşılık, ikinci kısım yardımlar sadece parlamentoda temsil edilen partilere yöneliktir. Bu şartın amacı da, sırf devlet yardımından yararlanabilmek için parlamentoda yeni partiler kurulmasının önüne geçebilmektir. 2012 genel seçimleri ve 2014’teki senato seçimlerinde elde ettiği zaferle, Sosyalist Parti 280 milletvekili ve 11 senatör ile 2016 senesinde kamu kaynaklarından en fazla yararlanan siyasi parti konumundaydı. 2012’de 7.9 milyon oy alarak iktidar olan PS, 2017’de sadece 1.7 milyon oy alabildi. Bu nedenle, geçen yıl 24.9 milyon Euro elde eden PS’nin bu yıl ve önümüzdeki 5 sene boyunca sadece 2.4 milyon Euro kamu desteği alması bekleniyor. Kamu yardımı PS bütçesinin %45’ini oluşturuyor. Dahası da var Sosyalist Parti’nin her iki seçimden aldığı ağır mağlubiyetten ötürü parti merkezini satması ve binada işçi statüsünde çalışan 110 elemanının birçoğunu işten çıkarması gündemde.

Mevcut PS yönetimi yürüttüğü politikalarla artık bugünün beklentilerini karşılayamıyor. 1971’de Epinay Kongresi’nde Mitterand tarafından kurulan parti, uyguladığı yanlış politikalarla günümüze ayak uyduramıyor. Çalışma yasası protestolarında boy gösteren eylemcilerin arasında Sosyalist Parti Gençlik örgütlenmesi, “Genç Sosyalistler Hareketi” yöneticileri ve üyelerinin de olması ana kademe yöneticilerinin ve eski hükümet temsilcilerinin sol, sosyalist ve sosyal demokrat çizgeden ne kadar uzak olduklarının bir kanıtı olarak görülebilir. Geçmişte Mitterand tüm ego çatışmalarını sonlandırmış ve partiyi iktidar hedefi olan bir siyasi parti haline getireceğinin garantisini vererek herkesi birleştirmişti. Simdi ise adeta kaybetme makinesi haline gelen PS’de artık herkes kendisi için oynuyor. Ayrıca, Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde genç işsizliği artmakta ve iş güvenceleri azalmaktadır. Avrupa’nın büyük merkezlerinde dehşet saçan terör örgütleri kitlelerde korku ve tiksinti uyandırmakta; bu potansiyel ise aşırı sağ tarafından oya çevrilmektedir. 1970’lerde ve 1980’lerde doğanlar; doğdukları, büyüdükleri dünyadan çok farklı bir dünyada, çok farklı şartlar altında yaşamaktalar. Fransa’daki bu seçimler de son birkaç yılın dünya gerçeklerindeki bazı ortak özellikleri siyasi alanda açıkça yansıtıyor: aşırı sağın yükselişi, merkez sağ ve sol partilerin görece zayıflaması veya kendi tarihsel çizgilerinden farklı pozisyonlara kaymaları, müesses nizama karşı çıkan sol hareketlerin yükselişi. Tabii burada Sarkozy döneminden Hollande dönemiyle birlikte başarılı bir politika yürütülememiş olması ve kemer

sıkma politikaları, ayrıca sağcı, ırkçı, ayrımcı argümanların Fransa’yı merkez sağdan aşırı sağa doğru eğrilttiğini de bir ölçüde göz önünde bulundurmak lazım. Bundan sonra.. Sosyalist Parti, 2012’de sandıkta François Hollande’a oy veren ama 2017 seçimlerinde kendisine oy vermeyen işçi, emekçi, göçmen ya da yabancı kökenli Fransız vatandaşlarını ve gençleri geri kazanmak zorundadır. Bunun için de su anda PS’nin isminin ya da logosunun değişmesi değil, partinin gerçek bir sosyal demokrat çizgiye, birleştirici ve sonuna kadar solda durması gereken bir çizgiye partinin geri dönmesi gerekmektedir. 1968’de İşçi Enternasyonali Fransa Şubesi (SFIO)’nin oy oranı diplerdeydi ama 1971’de yapılan Epinay Kongresi ile sol yeniden doğmuştu. Bugün de solun yeniden harekete geçmesi için Sosyalistlerin büyük bir hareket başlatıp bütün sol katmanları kendi bünyesinde toplaması ve büyük bir değişim gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bunun için de; önümüzdeki haftalarda yapılacak kongrede yönetimde yer alacak üyelerin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmaması ve partinin yeniden kurulmasını ve doğmasını sağlayacak yeni bir projenin halka bir an önce tanıtılması gerekmektedir. Parti tüzüğü, genç ve kadınlar için bir fren olarak değil herkesin eşit temsil hakkını elde edebilmesi için bir araç olarak görülmelidir. Kadınlar ve yeni figürler PS’nin tüm kademelerinde yerlerini bulmalı ve partinin yeniden sol anlayışı benimsemesi için harekete geçmelidir.

53


Şirin Tekeli anısına, saygıyla...

54


Ve kadındır yine acı hikayelerin hem tanığı, öldürülse de sanığı…  Adı Anadolu’dur bu toprakların, doğaya, toprağa kadın ismi verir, devleti ise erkek görür… Ne de olsa devlet daima haklıdır!Çünkü erkektir… Geçtiğimiz günlerde Meclis Başkanı İsmail Kahraman bir yemekte yeni parti kurma hazırlığı içerisinde olan Meral Akşener’e  ‘Şu Meral Kılıçdaroğlu mu?’ dediği için Akşener tarafından ağır bir dille eleştirildi. Her ne kadar kamuoyu konuyu bir ‘paparazzi’ malzemesi gibi  algılayarak sıradan bir haber olarak  görse de bu dili kadınlar yıllardır iyi tanıyor.  Erkek egemen devlet dili…

Senin Kaderin Değil, Adın Kadın Olsun!

K Kadınlar...

Git oldu can, sürgün geldi dayandı Sürgün yine geldi dayandı Kitapları topladım, çocukları giydirdim Hadi de doğrulalım Dranazın karına  

Biz nereye düşeriz, halk fakir fıkara Her bahar, her yaz gurbette Sılaya dönmesi olur velakin Ne sılamız belli, ne gurbetim…1

Zeynep Altıok Akatlı CHP Genel Başkan Yardımcısı z.altiok@gmail.com

Kadını aşağılayan, yok sayan, ötekileştiren, metalaştıran ve ikinci sınıf insan olarak değerlendiren devletin eril dili… Yabancısı değilim bu dilin bir kadın olarak. AKP anlayışı ve temsilcileri siyasi eleştiri yönelteceği  bir kadına “Bir kadın olarak sus” diyebiliyor ya da çok ağır iftiralarda da bulunabiliyor.  Örneğin daha önce de Meral Akşener kendisine yönelik çirkin iftiralar karşısında annelik, babaannelik kimliğini kullanarak kendini savunmak zorunda kalmış, Kuran’dan bir ayetle üzerine atılan iftiraya yanıt vermişti.  Aslında bu bile kadına biçilen bazı rollerin yine ‘erkek tarafından belirlenen’ gerici alan içerisinde kaldığını gösteriyor.  Bu dili hepimiz çok iyi tanıyoruz aslında. Bu dilin sonucunu da her gün okuyor, izliyor, görmezden gelinişine şahit oluyoruz. Ama en çok sıradanlaştırılarak meşrulaştırıldığına tanıklık ediyoruz. 

1 Gülten Akın/Kadın Olanın Türküsü

55


SOSYAL DEMOKRAT Nerede mi? Her yerde… “17 yaşındaki M.Y. imam nikahlı olduğu 25 yaşındaki M.Ö. tarafından dövüldü. Polis genç kızı imam nikahlı eşinden alarak ailesine verdi. Töre gereği kocasına ‘iade edilen’ M.Ö. tarafından eşarbıyla boğularak öldürüldü.”

“Sakarya’nın Sapanca ilçesinde 10 gün önce eşinden boşandığı öğrenilen H.B.’nin, yanında iki polis olduğu halde öldürüldüğü ortaya çıktı. Öldürülen kadının, velayeti babalarında olan üç çocuğunu görmek için iki polis eşliğinde gittiği evin önünde eski kocası tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldüğü öğrenildi.”

“Afyonkarahisar’ın Dinar İlçesi’ne bağlı Alpaslan Köyü’nde 19 yaşındaki N.G., evinden sürüklenerek kaçırıldı, tecavüze edilmek istendi ve sopayla dövülerek öldürüldü.”

“Adapazarı’nda A.A., ayrılmak üzere olduğu eşi B.A.’yı “namus” gerekçesiyle öldürdü.”

“Yargıtay tetkik hakimi iken 2 çocuk annesi karısı H.M.’yi dövdüğü iddiasıyla hakkında dava açıldıktan sonra 2007 Temmuz kararnamesiyle Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne atanan hakim B.S., 6 Mayıs 2009 tarihinde Mersin 3. Ağır Ceza Mahkemesi›ndeki ifadesinde ‘kadınların fitnesi-tuzağı, şeytanın fitnesi-tuzağından daha büyüktür. Kur’an’a göre dövdüm. Beraatımı talep ediyorum’ dedi.”

Okumadıysanız da biliyorsunuz değil mi? Hiç yabancısı değiliz.

“Ankara’da emniyet müdürü B.M., evine gelmeyi reddeden İ. P.’yi ünlü bir barda herkesin önünde dövdü.” “İstanbul Fatih’te ayrı yaşadığı eşinin kendisini aldattığını iddia eden adam, karısını bıçaklayarak öldürdü.” “Adıyaman’dan kaçarak Antalya’nın Alanya ilçesine gelen S.K., eşi G.K. ile sürekli kavga ettiği için Alanya’ya ablasının yanına geldi. Boşanmak isteyen S.K. eşi tarafından sokak ortasında öldürüldü.“ “Ağrı’nın Diyadin ilçesinde bir kadın, evde şiddet gördüğünü belirterek Ağrı Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü Kadın Sığınma Evine başvurdu. Ancak kocası yalan söyleyerek kadını sığınma evinden almayı başardı. Ardından kocası ve kocasının kardeşleri tarafından boş bir araziye götürülerek karnından şişlenip burnu ve kulakları kesilerek araziye bırakıldı.“

56

Ya sonrası? “Eşini öldürdü ancak takım elbise giydiği için iyi hal indirimi aldı.” “Sevgilisini yaraladı ‘seviyordum’ dediği için tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.” “Tecavüz ettiği kadına evlenme teklif ettiği için mahkemece serbest bırakıldı.” Siz istemeseniz de daima hatırlatılır. Bu dilin ve gerici anlayışın açık sonucudur kadınların yaşadıkları.  AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir: ‘’Cehennemlik olanlar da bana gösterildi, çoğunun kadın olduğunu gördüm.”2 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisinin Ankara İl Kongresi’nde Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili: “Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya.”3 Recep Tayyip Erdoğan ‘kadın örgüt2 CHP İnsan Hakları İzleme Komitesi/ Akp Döneminde Kadına Bakış- Akp Anlayışının Kadını Hedef Alan Söylemlerinin Kronolojik Raporu 3 CHP İnsan Hakları İzleme Komitesi/ Akp Döneminde Kadına Bakış- Akp Anlayışının Kadını Hedef Alan Söylemlerinin Kronolojik Raporu

leriyle’ yaptığı toplantıda: “KadınErkek eşitliğine inanmıyorum, Kadından anneliği çıkarırsanız geriye kutsal bir şey kalmaz.”4 ... Ne kadar da sıradan haberler, açıklamalar… Ve ne kadar ‘tanıdık’ bir anlayış! Kadını sevmek sıradan, aşık olduğu için öldürmek sıradan, aşağılamak sıradan...  Türkiye’de kravat takan kadın katillerinin ceza indirimi alması kadar olağan! Kadını aşağılayan, Hor gören, ötekileştiren, alay eden Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın laiklikle problemi ile kadınlarla olan problemi arasında organik bir bağ var. Meral Akşener’in kendini ‘anne, babaanne ve din kimliği’ üzerinden savunması da bir o kadar tanıdık ve olağan değil mi? Kadınlar…  Cinayet haberleri, cinayeti işleyenlerin gerekçeleri, mahkeme kararları ve iktidarın erkek egemen dili  ne kadar da birbirine benziyor ve ne kadar da sıradan bir şekilde çoğalıyor örnekler. Kadına şiddet arttıkça sıradan ve yorumsuz, tepkisiz aktarılan haberler gazetelerin 3. Sayfa haberleri arasında yerini alıyor.  Hal böyleyken, Türkiye AİHM’de, aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu.  Kadınlara yönelik şiddete ilişkin devletten neden hiçbir kınama duymayız ama Cumhurbaşkanı’na hakaret edenler sürekli gündemdedir. Hatta mesnetsizce tutuklanır, hedef 4 CHP İnsan Hakları İzleme Komitesi/ Akp Döneminde Kadına Bakış- Akp Anlayışının Kadını Hedef Alan Söylemlerinin Kronolojik Raporu


SOSYAL DEMOKRAT gösterilir, aşağılanırlar. Gerçek bir hakaret var mıdır o da tartışılır, pardon tartışılamaz! Cumhurbaşkanı erkek olduğu için mi? Yoksa erkek egemen mezhep ve güce dayalı yapısallık üzerinden “Kadına şiddet abartılıyor” dediği için mi? Yoksa Erdoğan’ın ‘Türkiye hiç bu kadar özgür olmamıştı’ diyerek tanımladığı özgürlükler ülkesinde her türlü hak ihlali dönüp dolaşıp “tahrik olma özgürlüğüne” endekslendiği için mi? Tahrik olmak bir hak; milli ve dini kozlarla tahrik olanlara ise sınırsız özgürlük veriliyor. Elbette Türkiye hiç bu kadar özgür olmadı. İnsan yakmak, kadın dövmek, çocuğa tecavüz etmek, namus cinayeti serbest. Tecavüz ettiği için tutuklananlara evlenme şartıyla tahliye getirecek olan fütursuz yasayı getiren o

karanlık AKP zihniyeti değil miydi? Peki bu tablo içinde kadının yeri nedir? AKP iktidarında kadının sosyal statüsünde ve topluma katılımında sistemli ve bilinçli bir geriye gidiş söz konusu. AKP, Atatürk’ün Laik Cumhuriyeti’nin kazanımlarına karşı sistemli olarak kadınları sosyal, siyasal ve ekonomik hayattan bilinçli şekilde dışladı.  Kadınlar, son 15 yılda, ataerkil şiddetle baş başa bırakılarak hukuksal güvencelerini hızla yitirdi. Oysaki yirminci yüzyılın başında, şu an demokrasinin beşiği olan Avrupa’da dahi kadının sosyal ve siyasal hayatta yeri yokken, Cumhuriyet Türkiye’si o dönemde kadının hakları konusunda devrim niteliğinde atılımlara imza atmış, kadınların hem siyasal hem soysal hem de ekonomik hayata katılımı için seferber olmuştu. O günden bugüne dinci, milliyetçi, ırkçı, emekçi düşmanı, eril ve hükmeden iktidarın esiri, malı ve siyasi malzemesi olmaktan öte yeri yok kadınların toplumda… İşte Türkiye’de kadına yönelik şiddet, esas olarak kaynağını bu ruhtan alıyor. Kadın, asla düzenin dışına çıkmamalı. Sokakta devletin, geleneklerin; evde kocasının, babasının; işyerinde patronunun…  Bu yüzden faşizan kitle ruhu ile kadına yönelik şiddet arasında doğrudan bir ilişki var. Bu yüzden Türkiye’de güç kay-

betmeyen AKP rejimi ile gerilemeyen şiddet istatistikleri ve hak ihlalleri arasında doğrudan ilişki var. Şiddet genellikle aile içinde, ama çözüm tüm ülkede… Kadınlara yönelik şiddetin durması için tüm toplumun bir arada büyük ölçekli adımlar atması gerekiyor. Kadınlarımızı; ekonomik bağımsızlıklarını yakalamaları, eğitime ve sosyal hayata ulaşmaları açısından erkek ile eşit hale getirmek/gelmelerini sağlamak gerekiyor.  Kadınla erkeği yalnızca yasalar önünde ‘eşit’ değil, gerçek yaşam içerisinde de eşit kılmak gerekiyor… AKP iktidarının dile getirdiği ve özlemini çektiği gerici sistem, kadınlarımızı evin içine hapseden, sosyal ve ekonomik yaşamdan uzak tutan ve kadını erkeğin vicdanına bırakan karanlık bir sistemdir. Bu gerici ve yobaz anlayışa en başta kadınlarımız karşı durmalıdır. Ya da kadın bakanın “aileyi bir arada tutan iyi yapılmış börektir” diyebilmesi de ‘erkek dili kullanan’ kadın olarak karşımıza çıkıyor.  Biz de bu noktada ‘AKP’nin Kadına Bakışı Raporu’nu hazırladık. Söylemleri ve ‘somut’ ifadeleri rakamlarla aktarmaya çalıştık. Kadınların asla bir rakamdan ibaret olmayacağını unutmayarak… Gelinen nokta içler acısı. “Yeni” Türkiye’de modernleşme; çağdaşlık ve Batı demokrasileri karşıtı geleneksel hatta hızla geriliyor. Bu gerileme, iktidarın şiddet rejiminin nefret diliyle pekişerek -eşitsizlikten de öte- fiziksel şiddete dönüşüyor. Verilere ve ‘rakamlara’ bakacak olursak: • Son beş yılda öldürülen kadınlardan 608’inin faili kocası veya eski kocasıydı

57


SOSYAL DEMOKRAT • 161’inin faili erkek arkadaşı veya eski erkek arkadaşıydı • 213’ünün faili ailedeki erkekler (babası, oğlu, erkek kardeşi, damadı, kayınpederi) veya akrabasıydı • Erkeklerin kadınları öldürmek için öne sürdüğü bahaneler ise şöyle: Aldatılma şüphesi, barışma isteğinin reddi, kadının ayrılma ya da boşanma isteği ve “namus ya da töre” • 141’i şiddet ve taciz karşısında kadınların, güvenlikleri için resmi bir kuruma başvurmasına rağmen yaşandı • 234 cinayet, ayrılık veya boşanma sürecinde işlendi • Geçen yıllara oranla 2016 yılında kadın cinayetleri arttı, 328 kadın kardeşimiz hayatını kaybetti. Bu yıl kadın cinayetlerinin %50’si OHAL döneminde gerçekleşti. 2017 yılında kadın cinayetlerinde en yüksek rakamları görüyoruz. 2015 Mart ayında 28, 2016 Mart ayında 31 kadın öldürülmüşken, bu yıl Mart ayında tam 35 kadın kardeşimiz hayatını kaybetti. • Her 10 evlenmiş kadından neredeyse 4’ü eşi veya birlikte olduğu erkeklerin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Türkiye genelinde kadınların yüzde 36’sı fiziksel şiddete, yüzde 12’si cinsel şiddete maruz kaldığını belirtirken, kadınların yüzde 38’i iki şiddet biçiminden en az birine maruz kaldığını söylüyor. Fiziksel şiddet her 10 kadının 1’inde gebelikte de devam ediyor. • Kadınların (çocuk gelinler) yüzde 26’sı 18 yaşını tamamlamadan evlendiriliyor. Erken yaşta evlenen kadınların yarısı fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalıyor. • Erken yaşta evlenen kadınların maruz kaldığı şiddet biçimleri arasında cinsel şiddetin oranı yüzde 19’la daha yüksek.

58

• Kadınların yüzde 9’u çocukluk döneminde (15 yaşından önce) cinsel istismara maruz kalıyor. • Her 10 kadından 3’ü hayatında en az 1 kez ısrarlı takibe (stalking) maruz kalıyor. Ölüm ve zarar verme tehdidi içeren takip biçimlerinin failleri, daha çok eski eşler ve birlikte olunan erkekler. • Özellikle kadınları ve çocukları disipline etmek amacıyla şiddet uygulanması toplumun kabul ettiği ve normal karşıladığı bir durum olarak ortaya çıkıyor. • Kadınların haklarının bilincinde olmalarının, itaat etmemelerinin şiddeti tetiklediği erkeklerce dile getiriliyor. • Şiddet uygulayan erkekler genellikle aldıkları cezaları hak etmediklerini düşünüyor ve ceza almalarının nedenini, eşleri başta olmak üzere diğer kişilere yüklüyor. • Kadınların yüzde 80’den fazlası, evlilik yaşı, nikah türü ve mal paylaşımına ilişkin kanun maddelerini biliyor. Buna karşılık yüzde 60’ı kadının çalışmak için eşinden izin almasının gerekmediğinden habersiz. • Kanun uygulayıcıları koruma yasalarını tam olarak bilmiyor.5 Peki şiddetin önüne nasıl geçeceğiz? Nasıl değiştireceğiz? Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Kadına Yönelik Şiddeti; “Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarlarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış” şeklinde tanımlamış.  5 CHP İnsan Hakları İzleme Komitesi/ Akp Döneminde Kadına Bakış- Akp Anlayışının Kadını Hedef Alan Söylemlerinin Kronolojik Raporu

Biz ise şiddeti sadece ‘fiziksel zarar’ olarak algılıyoruz değil mi? Kadına şiddet her yerde… Sokakta, otobüste, işyerinde, televizyonda, sinemada, çarşıda, gazetede, radyoda, okulda, Mecliste… Bunun üstesinden yine kadınlarla geçeceğiz. Kadın olmayı ‘kader’ olarak görmeyecek ‘kadınlar’ yetiştirerek ve bir araya gelerek… “Elinin hamuruyla karışma” diyenler de, “karnından sıpayı” eksik etmek istemeyenler de, “kadın gibi ağlayanlar” diyerek aşağılayanlar da, “kadın ne anlar” diyen o ‘anlamazlar’ da anlayacaklar dişil dili ve birleştirici, şefkatli, merhametli olmanın gücünün önemini.  Eğitim, öğretim ve müfredat cinsiyetçilikten arındırılacak; aileler, cinsiyetçilik konusunda bilinçlendirilecek; kadın istihdamında, temsilinde zorunlu kota uygulanacak; kadının çalışma şartlarında yasal düzenlemeler yapılacak ve en iyi şekilde denetlenecek; eşit işe eşdeğer eşit ücret verilecek,  Anne olana da olmayana da, Börek yapana da yapmayana da, Kadın olana da kız olana da! Herkes saygı duyacak ve öğrenecek. İsmail Kahraman bile… İşte o zaman Türkiye güzelleşecek… Bu karamsar tablo içerisinde kalıcı bir barış için içtenlikle ve kararlılıkla çalışacak olanlar de yine kadınlar.  Kaderi değil, adı ‘kadın’ olanlarla… Dirençle ve umutla!


Ekofeminizm

Ç

Çevreci hareket, değişik aşamalardan geçtiği gibi, değişik eğilimleri de içinde barındırmaktadır. Bu anlamda çevreci hareketin politik ve ideolojik bir yanının olduğunu söylemek mümkündür.

Zeynep Üskül Engin Doç. Dr., GSÜ zeynepuskul@yahoo.com

Çağdaş çevreci hareketin doğuşu üzerinde iki etkinin önemli rol oynadığı söylenebilir: Bunlardan birincisi çevre konuları üzerinde yapılan düşünsel çalışmalar, diğeri ise insan yaşamını doğrudan etkileyen çevresel faktörlerin olumsuz yönde etkilendiğinin fark edilmesidir. Düşünsel açıdan yapılan tartışmalar sanayileşme, kentleşme, teknolojik gelişme, büyüme temelli kapitalist ekonomi gibi alanlarda, felsefeciler, ekonomistler, politikacılar, hukukçular, mühendisler tarafından yapılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalara yaşanan çevre felaketleri eklemlen-

miş ve birçok konunun sorgulanmaya başladığı 68 hareketleri, ekolojik dengeyi gözeten hareketler bakımından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim Greenpeace, Friends of Earth örgütlerinin kuruluşu bu yıllara rastlamaktadır. Bu hareketlerin hepsinin belirli bir düşünce sisteminin süzgecinden geçtiği görülmektedir. Bununla beraber ekolojik hareketleri ve düşünceyi tek bir başlık altında toplamak mümkün değildir: Çevre etiği ile ilgilenen görüşler insan merkezci olan ve olmayan olarak önce ikiye ayrılabilir ve insan merkezci olmayanlar da kendi içlerinde detaylandırılabilir. Çevre korumacılıktan anarşizme, derin ekolojiden eko-sosyalizme, eko-feminizmden bazı dinsel hareketlere, çok değişik eğilimler gösteren akımlar son yıllarda gittikçe

59


SOSYAL DEMOKRAT

... Sosyalizmin, feminizmin ortaya çıktığı dönemde ekolojik sorunların olmaması veya önceliğin başka alana verilmesi nedeniyle dışarıda bırakılan ekolojik sorunlar dikkate alınarak, eski ideolojiler yeniden yorumlanmakta; siyasi düşünceler tarihine adını yazdıran akımlar yeşil bir renge bürünmektedir. Bu yönüyle ekolojik dengeyi savunanların geleneksel ideolojilere katıldıkları görülmekte, buradan da ekososyalizm, ekofeminizm, ekofaşizm, ekoliberalizm, ekokonservatizm gibi yeni kavramların ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. artan bir hızda kendini göstermeye başlamıştır. Bu akımların ortak noktası; doğanın, ekolojik dengenin korunmasıdır. Bunun dışında, bu akımlar insan merkezli “Aydınlanma” düşüncesine çeşitli eleştiriler getirmişler; kapitalizmin ve onun devamlılığın sağlanması için pompalanan tüketim anlayışını eleştirmişlerdir. Bu akımlar tarafından, sosyalizmin, feminizmin ortaya çıktığı dönemde ekolojik sorunların olmaması veya önceliğin başka alana verilmesi nedeniyle dışarıda bırakılan ekolojik sorunlar dikkate alınarak, eski ideolojiler yeniden yorumlanmakta; siyasi düşünceler tarihine adını yazdıran akımlar yeşil bir renge bürünmektedir. Bu yönüyle ekolojik dengeyi savunanların geleneksel ideolojilere katıldıkları görülmekte, buradan da ekososyalizm, ekofeminizm, ekofaşizm, ekoliberalizm, ekokonservatizm gibi yeni kavramların ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Doğa-insan ilişkisini sadece insan lehine gözetmeyen bu akımları diğer politik ideolojilerden ayıran, onların yeni bir felsefe üretmesidir. Bu felsefe, büyük ölçüde insan dışı doğal dünyanın neyle ilgili olduğu ve entelektüel düzeyde en iyi şekilde nasıl savunulabileceği tartışması ile uğraşmaktadır. İnsan merkezli olmayan ve ekolojik dengeyi gözeten, insan-doğa ilişkisine yeni anlamlar yükleyen bu görüşlerin ortak noktası, radikal ve bütüncül bir bakış

60

açısıyla sorunlara yaklaşması, farklı bir etik anlayışını getirmesi, siyasi bir yönü olması, yeni bir ekonomik ve hukuki sistem önermesidir. Çevre konusunda yasaların yetersiz kaldığı ya da olması gerektiği gibi uygulanmadığı zamanlarda etik kurallar birer yol gösterici olmaktadır. Ancak toplumsal ya da küresel olarak çevre ile ilgili tüm yükü etik kuralların üzerine bırakmak da doğru değildir. Bu kuralların ne olduğunu öncelikli olarak anlamak, daha sonra sistemli bir şekilde hukuk dünyasına aktarmak gerekmektedir. Bu anlamda, bu yeni düşünsel tartışmaların yeni bir hukuk sistemini kurmak açısından önemli olduğu anlaşılmaktadır. Ekofeminizm İklim krizi dünyadaki canlı cansız birçok varlığın üzerinde olumsuz etki yapmaya başlamış önemli bir sorundur. Bu sorun bazı canlı türlerinin tehlikeye girmesi, su baskınları, kuraklık, kasırgalar gibi sorunlara neden olmakta, bundan kaçınmak isteyen insanlar ise göç ve savaşlarla karşılaşmak durumunda kalmaktadırlar: Güney Amerika’da ve Hindistan’da yaşanan su savaşları buna örnek olarak gösterilebilir. Bu krizin kadınlar üzerinde daha ağır sonuçlar yarattığı ve önlem alınmadığı takdirde bunların ağırlaşacağı konusunda ciddi bilimsel öngörüler bulunmaktadır.

Ekolojik kriz iklim adaletsizliğine yol açmakta, göçlerin yoğunlaşacağı, su savaşlarının artacağı, devletlerin güvenlik krizleri yaşayacağı ifade edilmektedir. Ekofeministler bu sorundan kadınların erkeklerden daha fazla etkilendiği görüşünü taşımaktadırlar. Bu görüş doğrultusunda ekofeministlerin iklim adaletinin sağlanması ve ekolojik krizin sonuçlarının yaşanmaması amacıyla etik bir tartışma başlatmışlardır. Ekofeministler diğer etik yaklaşımlardan farklı olarak hem kadına hem de doğaya önem veren bir yaklaşımla konuyu ele almaktadırlar. Ekofeminizm, kadın özgürlüğü ve ekolojik adalet gibi iki mücadele alanını birleştirmiş güçlü bir ekofelsefedir. Her yerde kadınların doğayı koruma konusunda önce kendilerini sorumlu hissettiklerinden hareket etmekte, hem kapitalizmin, hem ataerkil diğer toplum yapılarının, hem de doğanın sömürülmesinin karşısında durmaktadır. Bu yönüyle ilgi çekici bir yanı bulunmaktadır. Kısa tarihçe Ekoloji hareketlerinin 1960’ların başında kendini gösterir olması ile özellikle ikinci dalga feminizm olarak adlandırılan feminist hareketin buluşması zamanlama açısından bir örtüşme yaratmış, bunun sonucunda siyasal ekoloji ile feminizmin harmanlanması çok güç olmamıştır.


SOSYAL DEMOKRAT Böylece feminizm ile ekoloji hareketinin birbirini besleyen iki akım olarak birleşmesi söz konusu olmuştur. Çevre etiği için feminizmin önemli olduğu kadar, feminizm için de çevre boyutu önem kazanmıştır: Çevre ile ilgili soruları soran bu defa kadınlar olunca, çevreci etiğe yeni bir toplumsal, kültürel boyut eklemlenmiştir. Böylece ekofeminizm, feminizmin çevreci kritiğini yapan bir akım olduğu kadar çevreci akımın feminist kritiğini de yapmaktadır. Feminizmin yeşil olanla ilgilenmesi, elbette kendi dünya görüşü çerçevesinde olmuş ve değişik feminist akımlar olmasına karşın, doğanın tahribatı ile erkeğin kadına karşı tahakkümü ekofeminizmde bir potada buluşturulmuştur. Son yıllarda, feministler erkeklere oranla kadınların daha “yeşil” olduklarını, doğayla daha yakın ilişki kurduklarını, ekolojik sorunlara karşı daha duyarlı, ayrıca ekolojik krizden daha fazla etkilenen kesim olduklarını belirtmektedirler. Bu tespiti yaptıktan sonra değişik feminist akımlar, konuyu kendi dünya görüşleri çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Tüm ekofeminist akımların doğa ile insan arasındaki ilişkinin düzeltilmesi ve kadın üzerindeki eril tahakkümün sona erdirilmesi üzerinde durmaktadır. Bununla birlikte konuyu dört değişik şekilde ele alan feminist yaklaşımın varlığından söz etmek mümkündür. Liberal Ekofeministler Liberal feminizm, liberalizmin köklerinden çıkarak, insanın rasyonel bir varlık olduğunu, aklıyla kendi çıkarlarını maksimize edebileceğini, kapitalizmin insanın refahını en yükseğe çıkaracak ekonomik sistem olduğunu kabullenerek yolunu çizmiştir. Kadın erkekten rasyonel olarak farklı bir varlık değildir, fırsat eşitliği sağlanmadığından kadın erkeğin gerisinde, ev işlerini ve bakım hizmetlerini görerek yaşayagelmiştir. Liberal

feministler, fırsat eşitliğinin kadını özgürleştireceği düşüncesindedirler. Liberal ekofeminizm, kadın/erkek/ doğa ilişkilerinin yeni yasalar yoluyla mevcut hükümetlerin yapısı içinde düzeltilebileceğini vurgulayan akım olarak ortaya çıkmıştır. Hukukla konuyu ele aldıkları için dikkat çeken bir yanları olmasına karşın, konuya radikal bir açıdan yaklaşmadıkları da açıktır. Liberal feminizm radikal özellikler taşımamakta, bireysel otonomiye dayanan, kendi çıkarları doğrultusunda yaşamayı yücelten, idealize bir Batılı liberal bir politika ve felsefe üzerine inşa edilmiş bir akımdır. Liberal feminizmin ekolojik eğilimli iki görünüşü bulunmaktadır: Birincisi insanlar ve insan dışı hayvanlar olarak canlıları ayırır ve insan merkezci bir yaklaşımla, hayvanlara karşı da ahlaki bir tutum içinde olmak gereğinin altını çizer. Genel olarak liberal feministlerin insanmerkezci oldukları söylenebilir, nitekim, doğadan değil çevreden söz etmekte, dolayısıyla yaşanan sorunların bir çevre sorunu olduğunu kabul etmektedirler. Doğal kaynakların kirlenmesi sorununun iyi düzenlenmiş yasalarla çözülebileceği inancını taşımaktadırlar. Ayrıca bilimsel yöntemlerin kullanılması halinde çevre sorunlarına çözüm getirilmesi mümkün olacaktır. Ve bu noktada feminist karakterlerini göstererek, erkeğin ve onun yarattığı çevrenin kadını dışladığını belirterek, durumu eleştirirler. Eğer kadınlara erkekler kadar eşit olanaklar tanınırsa, doğal kaynakların yönetimi, yasa yapma ve mühendislik gibi konularda kadınlar da erkekler kadar başarılı olacaklar, çevre sorunlarını çözmede varlık gösterebileceklerdir. Kadınla erkek arasındaki farka dikkat çekmelerine karşın, kendilerini feminist olarak adlandırmaktan kaçınmakta, bu sıfatı fazla radikal

bulmaktadırlar. ABD’de varlık gösteren bu tarz gruplar “Nehir Dostları”, “Daha İyi Bir Çevre Vatandaşları, “Çevre Koruma Vakfı” gibi birlikler çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Faaliyet alanları daha çok kadın/erkek eşitsizliği konusundaki davalar, çocuk hizmetleri ve çevre konusunda haberleşme ağı kurmak üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kültürel Ekofeminizm Kültürel ekofeminizm, günümüzde adını sıkça söz ettiren ve 1960’larda 1970’de ortaya çıkan ikinci dalga feminizm olarak da adlandırılmaktadır. Batı kültüründe kadın ile doğanın aynı şekilde sömürülmesi ve erkeğe oranla ikincil değere layık görülmesine karşı gelişmiş bir tepkidir. Kültürel ekofeministler, daha çok bakım etiğinden ve kadının doğasını doğaya benzeterek şefkat, barışçılık, dayanışma ve duygusallığı ön plana çıkarırken, toplumsal/siyasal ekofeministler, Güney Amerika gibi ülkelerdeki sömürgeleştirmenin kadın ve doğa üzerindeki tahakkümünden hareket etmektedirler. Kültürel feministler, “yüreğin sesine kulak veren bir politikanın gerekliliğini ve birbirimizle ve insanın dışındaki doğa ile olan bağımızı dikkate alan sevgi dolu bir topluluk özlemini” paylaşmaktadır. Bu anlamda kültürel feministlerin kadına has olduğu kabul edilen duygularla, doğa ile olan bağ yeniden kurulmak istenmektedir. Değişik kültürlerdeki çevre sorunlarına eğilerek, hem eril tahakkümün hem de sömürünün izlerinin kaldırılması için çalışmalar yapılmaktadır. Bunun için hem kadınları hem de doğayı kurtaracak projeler üretilmektedir. Kültürel ekofeministler, kadının doğa ile olan ilişkisi üzerinde derin incelemeler yapmaktadırlar. Buna karşın sosyalist ekofeministler daha çok kadının özgürleşmesi, doğanın ve kadının sömürülmesine son verilmesi üzerinde durmaktadırlar.

61


SOSYAL DEMOKRAT yahlar, homoseksüeller, yerli halklar, kadınlar ve hayvanların sistematik bir şekilde aşağılanması, Batı uygarlığının temelindeki düalist yaklaşımla ilgili bulunmakta ve bu yaklaşımın beden-akıl ikiliğine dayandığı kabul edilmektedir. Beden kadını temsil ederken, aklı ise erkeğin payına düşendir. Kadın bedeninin ise doğayla yakın bağlantıları vardır ve doğa gibi kadın da erkeksi etkinlikleri, edilginlikleri ile karşılamaya yüzyıllar boyu mahkum edilmiştir. Ekofeministlerin tepkisi bu nedenle, eril tahakküme olduğu kadar doğa üzerinde kurulan tahakkümedir.

Sosyalist Ekofeminizm Sosyalist ekofeministler de kapitalist üretim ilişkilerin dönüştürülmesini isteyen sosyalizm içerisinden yola çıkmakta, kadın-erkek eşitliğinin yanında ekolojik bir toplum özlemini dillendirmektedirler. Amaç, seksist olmayan ve hiyerarşiden uzak bir toplum hayalini gerçekleştirmektir. Genel olarak ekofeminizmin çevre konularına dikkat çekerek, kadının sağlığı, aileye etkisi gibi konular üzerinden kadının erkeğe ve doğaya bağımlılığını tartışmaya açmaktadır. Kapitalist ataerkil sistemin yıkılması, sosyalist ekofeminizmin hedefleri arasındadır. Kapitalist sistem hem kadınları ezmekte ve sömürmekte, hem de doğal kaynakları, ekolojik dengeyi hiçe sayarak sömürmeye devam etmektedir. Kadın ve doğa bu sistemde kullanılacak kaynaklar olarak görülmektedir. Araçsallaşan kaynakların üzerinde egemenlik ku-

62

rulması daha kolay olmakta, sömürü düzeni devamlılığını bu iki kaynak üzerinden sağlamaktadır. Ekofeminizmlerin ortak yanları Ekofeministler, ekofeminizmin yaratıcı ve duyarlı bir biçimde bu akımı izleyenlere ekolojist bir hareket yaratma olanağını verdiğini düşünmektedirler. Bu anlamda, erkeklerin de içinde bulundukları ekolojik hareketlere destek veren kadınlar kendilerini ekofeminist olarak nitelemektedirler. Dolayısıyla, erkeklerle birlikte hareket etmek kadınları ekofeminist olmaktan alıkoymamaktadır. Ancak kendisini feminist olarak konumlandıran ve ekolojik hareketlere destek veren birisi de otomatik olarak ekofeminist olarak adlandırılmayı istemeyebilir. Ekolojik krizin, “doğal ve dişil olan her şeye nasıl egemen olurum?” düşüncesiyle yaklaşan, “batılı, beyaz, eril” felsefi, teknolojik, kapitalist sistemlere bağlı olduğu, işçi sınıfı, si-

Doğadan konuşulacaksa, kadınları konu etmeden bu tartışmanın yapılmasının olanaksızlığına dikkati çeken feministler, doğa ile kadın arasında da bir bağ kurmaktadırlar. Kadının doğayla kurduğu ilişkinin doğanın işleyişiyle uyumlu, yaşamın çevrimini destekleyen barışçı bir ilişki olduğu belirtilmekte ve bunun kadına has olması da kadın cinsine özgü özellikleriyle açıklanmaktadır: Ne de olsa kadın doğanın düzeninin bir parçasını kendi bedeninde deneyimleyerek (her ay regl olmak, çocuk doğurmak, meme vermek gibi) yaşamını sürdürmektedir. Buna rağmen kurulan eril düzende söz hakkı olmamış, doğa gibi kadın da erkeklerin kurdukları düzende tahakküm altına alınmıştır. Ekofeministler, farklı olanı beğenmemenin, onu alt etmeye çalışmanın, ezmenin ve egemenlik kurmaya çalışmanın erkeklik özellikleri arasında olduğunu ve bunun hem doğa üzerinde yıkıcı etkileri olduğunu hem de kadınlar açısından olumsuz sonuçları bulunduğunu öne sürmektedirler. Ekofeminizm, doğa ile insan, kültür ile doğa, vücut ile ruh, kadın ile erkek arasındaki kopukluğu giderecek bir bakış açısı geliştirmeyi hedeflemektedir. Çevre ile olan ilişkinin tüketici/ üretici tarzında ortaya konan araçsallaşmış ilişki tarzından çok, paylaşılan, birlikte yaşanılan bir yer olarak yeni-


SOSYAL DEMOKRAT

den düzenlenmesi gerekmektedir. Doğa ile kadın arasında kurulan romantik bir ilişkinin başka bir yerinde duran ekofeminizm, siyasi bir toplumsal angajmanla ilgilenmekte, toplumsal, çevresel sorunlara ekofeminizm bakış açısıyla çözüm getirmeye çalışmaktadır. Ekofeministler, çevreye ilişkin sorunların kadınları yakından etkilediğinin altını çizmektedirler: Nükleer enerji santralleri kazalarından sonra açığa çıkan radyoaktif maddeler, kadınları ve doğurdukları çocukları hasta etmiştir. Kullanılan pestisitler, endüstriyel atıklar, konvansiyonel tarım nedeniyle kadınlar hastalık, açlık, kirli sularla mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Yemek yapan, çocuk ve yaşlı/hastalara bakım hizmeti veren kadınlar olduğu için bu tür sorunlar onları daha yakından ilgilendirmektedir. Ayrıca, iklim değişikliğinden kadınlar daha fazla etkilenmektedirler: İngiliz bir örgüt olan Women’s Environmental Network’ün hazırladığı rapora göre, her sene 4500 erkeğe karşı onbinden fazla kadın iklim değişikliğine bağlı nedenlerden ötürü ölmektedir. İklim değişikliği nedeniyle yaşanan afetlere bağlı olarak göç etmek zorunda 28 milyon kalan

nüfusun 20 milyonu kadınlardan oluşmaktadır. Bangladeş’te –ki buzulların erimesi nedeniyle sellerden çok etkilenen bir ülkedir- bir siklon olduğunda daha çok evde bulunduklarından ve kıyafetlerinden ötürü kaçmakta zorlandıklarından daha fazla kadın ölümü olmaktadır. Ayrıca açlık, susuzluk ve sıcak söz konusu olduğunda kadınlar daha dayanıksız olmaktadırlar. Batı toplumundaki kadınlar, yerel örgütlerin de desteğiyle geri dönüşüm için evsel atıkları toplamak, tüketim alışkanlıklarını değiştirmek, çevreyle ilgili konularda protesto hareketlerine katılarak ekofeminizme destek vermektedirler. Yapılan araştırmalarda bilinçli kadınların batılı endüstriyel toplumlarda, erkeklere oranla daha duyarlı davrandıkları ve erkeklere oranla daha düşük karbon ayak izlerinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Üçüncü dünya ülkelerinde ise, kadınlar geleneksel yaşam tarzlarını korumaya çalışarak, çok uluslu şirketlerin bu yaşamı tahrip etmeye niyetlendiklerinde ise direnerek sorunların üzerinden gelmeye çalışmaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, Kenya’da kadınlar Yeşil Kuşak hareketi olarak adlandırılan bir hareket çerçevesinde milyonlarca ağaç dikmiş, kullanılamayacak

hale gelen arazileri kurtarmış, Hindistan’da chipko hareketine katılarak ağaçlara sarılmakla doğal kaynaklarını korumaya çalışmış, İsveç’te pestisit sıkılarak üretilmiş frambuazlardan reçel yaparak parlementerlere ikram etmiş, Kanada’da kasabalarının yakınında uranyum çıkarılmasını engellemek için sokaklarda imza toplamış, Türkiye’de Yırca’da zeytin ağaçlarını, Cerattepe’de derelerini korumak için nöbet tutmuş, kendilerini jandarmanın karşısında, yerlerde sürüklenirken bulmuşlardır. Kadınlar yaşam alanlarına zarar verecek bir müdahale gördüklerinde direnmektedirler. Ekofeministler, sahada, bilimsel alanlarda kendini göstermekte ancak ekoloji ile ilgilenen önemli kuruluşlarda kendilerine pek yer bulamamaktadırlar. Diğer kamusal alanlarda olduğu gibi, ekofeministlerin kendi seslerini duyurabilmeleri, sorunlarını aktarabilmeleri ve çözüm için çalışabilmeleri açısından, ulusal ekolojik örgütlerde erkek ağırlığına dikkat çekmeli, bu örgütlerde çalışmaya başlamalıdırlar. Not: Makalede verilen referanslara ilişin 48 adet dipnot yer darlığı nedeniyle konulamamıştır.

63


AKM İçin Adalet ve Demokrasi!

C

Cumhuriyetin simgesel değerlerinden olan Atatürk Kültür Merkezi (AKM); koruma, restorasyon ve yargı kararlarına karşın yıkım tehdidi altında. Toplumsal duyarlılıklarla birlikte bütün koruma ve hukuk normları yok sayılarak, anıtsal yapının yıkımı ısrarla ve yeniden gündeme getirilmektedir. Üstelik bu tehdit, kamu adına bu çok değerli kültür varlığı ve sanat fabrikasını korumakla görevli Cumhurbaşkanlığı adına yapılmaktadır…

Eyüp MUHÇU Mimarlar Odası Genel Başkanı muhcueyup@gmail.com

65

Yapıldığından bugüne değin kültür-sanat etkinlikleri kadar toplumsal olaylarla da gündeme gelen ve dünyada az görülecek ölçüde uzun süre ve geniş toplum kesimlerinin tartışmaya katılmasına yol açan AKM, Cumhuriyetin kültürel mirasına ve kültür ve sanat mekanlarına karşı yürütülen hasmane tutum

nedeniyle -2003 yılından beri- “yıkım” tartışmalarının odağına oturmuştur. İstanbul’a büyük bir opera binası yapma amacıyla 1930’lu yıllarda çalışmalar başlatılmıştı. Erken Cumhuriyet dönemi modern mimari yapıtları arasında yerini alan AKM’nin temeli, bu çalışmalar sonucunda, 1946 yılında atılmıştır. Yapı, 1969 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. 1970 yılında bir yangın geçiren yapı, meydana gelen tahribat giderildikten sonra, 1978 yılında yeniden hizmete başlamıştır. Yılda yaklaşık iki milyon izleyiciyi sanatla buluşturan AKM, bütün dünyanın gözü önünde, 2008 yılından beri, tadilat gerekçesiyle kültüre, sanata, sanatçılara ve yurttaşlara kapatılmıştır…


SOSYAL DEMOKRAT AKM neden yıkılmak isteniyor?

AKM neden korunmalıdır?

Genel olarak kültür-sanat mekanlarına ve erken Cumhuriyet dönemi mimari mirasına yönelik “yıkım süreci” öneren, “otokratik ve rantçı” bir yönetim anlayışı çerçevesinde AKM ile ilgili girişimleri değerlendirmek ve R.Tayyip Erdoğan’ın AKM fobisini anlamak mümkündür.

Kimi kültür mekanları, bulundukları kentle özdeşleşmiş olarak anılırlar. İstanbul AKM ise, bu betimleme bağlamında daha da güçlü bir şekilde karşımıza çıkar. İstanbul denince akla ilk gelen mekanlardan biri hiç şüphe yok ki, AKM’dir. Taksim ve İstanbul onsuz düşünülemez.

AKP iktidarı; Cumhuriyetin simgeleri, kültürel mirası, toplumsal gelişime kaynaklık eden mekanlar üzerinden Cumhuriyetle hesaplaşma düşüncesini, “çarpık ve ilkel” bir tarih anlayışını ülkeye ve toplumumuza dayatmaktadır. Bu dönemde sistemli ve ısrarlı bir şekilde kültür varlıkları ile birlikte kültürün ve sanatın üretildiği mekanlar kıyıma uğratılmaktadır.

Türkiye’nin ilk çağdaş opera yapısı olan AKM, yapıldığı dönemde Avrupa’nın en büyük ve dünyanın ikinci büyük opera yapısıdır. Bulunduğu Cumhuriyet Meydanı (Taksim) ile ve İstanbul’la bütünleşmiş, toplumsal bellekte son derece önemli bir yere sahip olan ve “Cumhuriyet’in simgesi” nitelemesini hak etmiş bir kültür yapısıdır.

İstanbul’da Emek Sineması’nın ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılması; Gezi Parkı’na “olmayan” Topçu Kışlası’nın yapılması girişimleri; AKM’nin yıkılmak istenmesi; Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ne “Kaçak Saray” inşası; Etibank, Atatürk Köşkü, Ankara AKM ve İller Bankası binasının yıkılmaları; son olarak Anıtkabir’e yönelik uygulamaları ile Cumhuriyetin kültürel mirasının ve izleri ortadan kaldırılmaktadır. Bunların yerine, “dogmatik ve kar maksimizasyonu” çerçevesinde, uygarlığın ulaştığı düzeyin çok gerisinde bir üretim şeklinde ve TOKİ kontrolünde yeni yapılaşmalar gerçekleşmektedir. Kendi dönemi biçemini üretememenin verdiği kompleks içersinde; Osmanlı’nın kötü taklidi, yaratıcılığı körleştiren, estetik yoksunu, kentlerin siluet değerlerini bozan, insan yaşamına yabancılaşmayı temsil eden, kamu hizmetlerine erişimi engelleyen ve var olan sorunları daha da büyüten ve kaosa dönüştüren “betonlaşma alanları” inşa edilmektedir.

66

AKM’nin simgesel bir yapı haline gelmesini, kültüre-sanata bakış ve yaşanan sürecin özellikleri ile birlikte ele alarak değerlendirmek gerekir. Konunun salt tekil yapı ölçeğinde ele alınması; AKM’nin Cumhuriyet açısından önemini, toplumsal bellekteki yerini, kültür ve sanat ilişkisini, mimarlık ve çağdaş kentleşme içersindeki yerini doğru bir şekilde ortaya koyabilmeyi engeller. Uluslararası koruma ilkeleri bakımından AKM’nin simgesel özellik taşıması veya ilk çağdaş opera yapısı olması bile, tek başına korunması için yeterlidir. Buna karşın yapının korunması için önemli başka özellikleri de bulunmaktadır. Cumhuriyet Meydanı, Taksim Anıtı ve alanın devamında bulunan Taksim Gezisi ile bütünleşerek tarihi Dolmabahçe Vadisi’ne uzanan AKM, İstanbulluların buluşma noktası ve bir önemli aidiyet referansı özelliğine sahiptir. Kamusallık fikrinin korunması ve yaşatılmasına önemli bir mekansal ve simgesel destek sağlamaktadır. AVM’ler, gökdelenler, portlar vb özelleştirme destekli

mekan örgütlenmeleri ile geriletilen kamusal yaklaşımların yerine “rant”ın kutsandığı dönemlerde, bu tür kültür ve sanat mekanlarının varlığı daha da önemli hale gelmektedir. AKM’nin mimari özellikleri üzerine “özgünlük” değerini yok sayan pek çok haksız ve spekülasyon ölçüsünü aşamayan kimi değerlendirmeler yapılmaktadır. Oysa mimari yapıt olarak AKM, yapıldığı dönemin mimari özelliklerini yansıtmaktadır. “İşlevsellik” ve “yalınlık”, tasarım ilkeleri bakımından öncelikli bir durum oluşturmaktadır. Hem ilk yapıldığında, hem de geçirdiği yangından sonra yapılan müdahalelerde bu ilkesel yaklaşımı yapı üzerinde izleme olanağı bulunmaktadır. Yapıldığı tarihten itibaren 40 yılı aşkın süredir çağdaş toplumun beklentilerine yanıt vermesi bakımından “süreklilik”, toplumsal olaylarla tartışma konusu olması ile “anı”, fiziki olarak İstanbul’un belleğinin bir parçası olması ile “kimlik” değeri taşıması yapının önemli nitelikleri arasındadır. AKM hukuken yıkılamaz AKM, koruma hukuku ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle güvence altındadır. Bu çerçevede taşıdığı değerler nedeniyle; başta 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası olmak üzere, bölgenin “sit alanı” ve yapının “1. grup anıtsal yapı” olarak tescilli olması ile yasal olarak korunması zorunluluğu vardır. Bu nitelik ve dayanaklara karşın AKM’nin yıkılması yönünde girişimler ısrarla devam ettirilmektedir. Koruma Kurulu, yıkımın önünde engel olarak görülen “tescil” kararının kaldırılması yönündeki baskılar karşısında aldığı kararlarla anıtsal yapının korunması yolunda güvence olmuştur. Sakarya Üniversitesi’nden, yapının “yıkılması gerektiği” yönünde bir


SOSYAL DEMOKRAT öngörü ile statik rapor istenmiş; ancak bilim insanlarının “yapının güçlendirilmesi gerektiği” doğrultusunda rapor vermeleri ile “yıkım talebinin” mimari, teknik ve yasal hiçbir dayanağının olmadığı açıkça anlaşılmıştır. Yıkımın gerçekleştirilemeyeceği anlaşılınca; bu kez tarihi eserin kimlik değeri ile bağdaşmayan kimi fonksiyonları ve eklentileri içeren bir proje hazırlatılarak 2 Numaralı Kültür Varlıkları Bölge Koruma Kurulu’na başvurulmuştur. Kurul, daha önce aldığı tescil kararı ile çelişen -24.12.2008 gün ve 2268 sayılı- bir karar alarak “AKM’nin Dönüşümü” niteliğindeki projeyi, “koruma ilkelerine” aykırı olarak onaylamakta bir sakınca görmemiştir. Bu aşamada Kültür Sanat-Sen tarafından hukuka, koruma ilkelerine ve mimarlık değerlerine açıkça aykırılık teşkil eden kararın ve eki proje onayının “yürütmesinin durdurulması ve iptali” amacıyla konu yargıya taşınmıştır. 9. İdare Mahkemesi; önce yürütmenin durdurulması, ardından 16.12.2010 tarihinde ise “Kurul’un ilke kararlarına uygun davranmadığı, anıtsal yapının özgün konumunun korunmadığı ve yapılan işlemde hukuka ve mevzuata duyarlılık bulunmadığı” gerekçesi ile iptal kararı vererek AKM’nin korunmasını yargı güvencesine kavuşturmuştur. 20 Aralık 2009 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın daveti üzerine, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul Ajansı ve Büyükşehir Belediyesi ve Mimarlar Odası temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda; 1. AKM’nin aslına uygun olarak restore edilmesi, 2. Yapının Sakarya Üniversitesi’nden alınan rapora göre depreme karşı güvenli hale getirilmesi karara bağla-

narak binanın korunması kurumsal güvenceye alınmıştır. Kararın hemen ardından hazırlanan restorasyon projeleri 2 Numaralı Kültür Varlıkları Bölge Koruma Kurulu’nun onayına sunulmuş ve onaylanmıştır. 2010 Ocak ayında Beyoğlu Belediyesi tarafından ruhsat verilerek uygulamanın önü açılmıştır. AKM yeniden toplumla buluşmalıdır Bütün bu güvencelere rağmen; Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kendilerine kamu adına teslim edilen “Cumhuriyetin Simgesi” niteliğindeki AKM’nin uygulamaya konan restorasyon işlerinin 2013 yılında dönemin başbakanı R.T.Erdoğan’ın talimatıyla durdurulması ve değişik zamanlarda yıkılacağı yönünde tehditler savrulması açık bir “hukuk ve anayasa ihlali”dir. TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kamusal sorumlulukları doğrultusunda, AKM’nin aslına uygun restorasyon işlerini tamamlamak ve binanın biran önce yeniden hizmete açılmasını sağlamakla yükümlüdürler. Bu kurumlar, 10 yılı aşkın süredir

hukuksuz talimatlarla hareket etmek ve anayasal sorumluluklarını yerine getirmekten imtina etmek suretiyle suç işlemektedirler. Türkiye’de eğer bir ölçüde “bağımsız yargı” kalmışsa, bu hukuksuzlukların mutlaka giderilmesi gerekir. 2013 Mayıs’ta güçlendirme ve restorasyon işlerinin durdurulması ve hiçbir önlem alınmaması üzerine yapıda hasarlar oluşmaktadır. AKM’yi korumakla görevli kamu yöneticilerinin kendi sorumsuzlukları nedeniyle oluşan birtakım hasarlar bahane edilerek, 15 Temmuz “darbe girişimi” sonrası ilan edilen OHAL ortamında, AKM’nin yıkımının yeniden gündeme getirilmesi, toplumsal duyarlılıkların ilgisi kapsamında yakından izlenmektedir. Sonuç olarak; AKM için de “adalet ve demokrasi” talebinin yükseltilmesi bütün toplumsal kesimlerin ortak sorumluluğudur. Bu tartışma ve değerlendirme sürecinde sanatçıların, kültür insanlarının ve geniş toplum kesimlerinin anıtsal yapıya sahip çıkma çabasının; onun varlığını sürdürmesinin, geleceğe taşınmasının ve yeniden toplumla buluşmasının asıl güvencesi olduğunu bu vesileyle bir kez daha anımsamakta ve anımsatmakta sayısız yarar vardır.

67


sansüre uğraması, hatta tutuklanması yaygındır. Sanatta ifade özgürlüğü açıkça saldırı altındadır ve hükümetler genellikle sanata bütçe ayırmayı reddeder.” Her ne kadar içinde yaşadığımız rejimi “faşizm” şeklinde tanımlamak dahi günümüzde gözaltına alınmaya yahut hapse tıkılmaya yeterli bir “suç” olarak görülse de, içinde yaşadığımız bu günlerde sanatın getirildiği durumu ve bu listenin en azından 11. sırasında sayılan “sanatın küçümsenmesi kriterini incelemek suçu” bildiğim kadarı ile henüz ihdas edilmiş değil.

Sanatın Dibine Kibrit Suyu

S

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyıldaki tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Pinochet’nin Şili’si gibi) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş1. Bu karakteristik özellikler sıralanırken “Güçlü ve sürekli milliyetçilik” “İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi” “Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması” diye uzayıp giden listeye 11. sıradan giren başlık ise şöyle: “Aydınların ve sanatın küçümsenmesi: Faşist uluslar, yüksek öğrenim ve akademiye karşı açık bir düşmanlığı körükler ve teşvik eder. Profesörlerin ve diğer akademisyenlerin

Sera KADIGİL CHP PM Üyesi serakadigil@gmail.com

68

1 https://bianet.org/bianet/ toplum/95463-ozde-fasizmin-14-temelozelligi

O halde Britt’e göre faşist rejimlerin karakteristik özelliklerinden olan “Sanatta ifade özgürlüğünün açıkça saldırı altında olması” ve “Hükümetlerin sanata bütçe ayırmayı reddetmesi” hususlarını ülke gerçekleri ile birlikte değerlendirip yaşadığımız günleri sanat adına ne şekilde tanımlayacakları kararını okuyucuya bırakmak yerinde ve güvenli bir tercih olacak. Türkiye’de çeşitli sanat dallarının güncel durumu Türkiye’de sanat, aşağıda sayılı alanlardan ibaret değil elbette. Ancak benim işim bu aşağıdaki alanlar olduğundan ve diğer disiplinlere dair fikir oluşturacak kadar bilgim olmakla beraber okuyucuyu bir makale çerçevesinde yetkinlikle bilgilendirecek kadar donanımlı olmadığımdan, bildiğim ve bizzat çalıştığım örnekler üzerinden ilerlemekte fayda görüyorum. 1-Ödenekli tiyatrolar Sanata ve sanatçıya yönelik baskıların en yoğun hissedildiği alanların başında ödenekli tiyatro kurumları geliyor. Örneğin Devlet Tiyatroları’nın önceki genel müdürleri kurumun geleneklerini bir parça korumaya her niyetlendiklerinde değişip durdukları için sonunda Kültür Bakanlığı –“sanatta istikrar” için- çareyi,


SOSYAL DEMOKRAT ilgili kurumun başına daha önce kurumla hiçbir alakası bulunmayan birini atamakta buldu. Şu anda Devlet Tiyatroları nihayet bir yönetim istikrarına(!) kavuşmuş durumda. Kadrolu olması gerekirken düşük ücretle “sözleşmeli” çalıştırılan sanatçıları, hiçbir gerekçe gösterilmeden gösterimden kalkan oyunları, -hepsinden öte- oynayacak sahne bulamayanları ve muhalif sanatçılara karşı ardı ardına açılan soruşturmaları göz ardı edersek esasında her şey yolunda. Koskoca kurumun atanmış yöneticileri gidişattan şikayet etmezken, bize de şikayet etmek düşmez sanıyorum. Diyor ya “şair”; “Ne güzel yönetilirdi Maarif, ah şu okullar olmasaydı”

diye; inşallah son muhalif sanatçı atıldığında, son kadrolu sanatçı emekli olduğunda, son oyun perde kapattığında ve elde kalan son sahneler de nihayet AVM olduğunda, Devlet Tiyatroları yöneticilerimiz de rahat bir nefes alıp, huzur içinde görevlerini yapabilecekler. “Şehir Tiyatroları”nda da durum farklı değil. Mevcut yöneticilerimizin hazzetmediği oyunlar repertuarlardan Türk bürokrasisinde hasret kaldığımız bir hızla temizlenirken hasbelkader sanat emekçilerinin emekleri ile var edilen işlere ise sergilenme sırası, ayda yılda bir, ya geliyor ya gelmiyor. Hazırlığı aylarca süren, binlerce liralık masrafa mal olan oyunlar, bir oyuncunun “muha-

lif beyanları” nedeni ile memuriyetten ihraç edilmesi sonucu, acımadan çöpe atılıyor. “Çöpe atılan” tek şey oyunlar da değil elbette; oyuncular, yönetmenler, müzisyenler hatta teknik personel… Kendi sanatçısını yetiştirememekten ve bunun nedenlerini bir türlü idrak edememekten muzdarip iktidar sahipleri, devşiremediği sanatçıyı kurumdan atmak yönünde ürettiği dahiyane çözümleri ile “Eski Türkiye”nin en prestijli kurumlarını alenen çölleştiriyor. Hatta öyle ki, bazen hızlarını alamayıp hali hazırda emekli olmuş bir oyuncu hakkında dahi soruşturma açarak “memuriyetten ihracına” karar verebiliyor. Üstelik 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “memurun siyaset yasağı” başlıklı 6. maddesine sırtını dayayarak siyasi görüşünü beğenmediğini kapının önüne koyan ödenekli tiyatrolarımızın kıymetli yöneticileri, pek sevdikleri bu maddenin gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin onlarca kararı neticesinde “yok hükmünde” olduğunu gayet iyi biliyorlar. Buna rağmen, muhalif sanatçılara yönelik kıyım sürüyor; çünkü herkes çok iyi biliyor ki, böyle saçma bir disiplin kararı ile ihraç edilmenizin ardından hak aramak üzere gideceğiniz İdare Mahkemesi ve Danıştay gibi yargı mercilerinin en üst düzey yöneticileri, nasıl olsa çay toplamakla ziyadesiyle meşguller. Neticede, olan yine sanat emekçisine ve izleyicisine, bunun da ötesinde “Türk Tiyatrosu”na oluyor. 2- Bağımsız ve özel tiyatrolar Ödenekli kurumlar, yukarıda anlattığımız biçimde şekillendirilirken ve bu şekillendirme neticesinde adım adım yok edilirken özel tiyatrolarda da durum çok parlak değil. Yıllar boyu Kültür Bakanlığı’ndan aldığı destek ile oyun koyan, bu oyunlarla onlarca prestijli uluslararası ödül almış bir tiyatronun o yılki destek talebi, açıkça dile getirilmese de,

69


SOSYAL DEMOKRAT “Gezi’ye destek olma” ya da “mevcut hükümeti sevmeme” yönündeki affedilmez bir takım günahlardan ötürü anında kesilebiliyor. Mahkemeye gittiğinizde alacağınız cevap ise “Devletimiz böyle uygun görmüş”ten ibaret oluyor. Ödenekli kurumların baskısına maruz kalmadan sanat üretmek uğruna kah tuvalet temizleyen, kah gişede bilet satan, mecburiyetten tiyatro sahibi olmuş sanatçı arkadaşlarımız ise direniyorlar… Sanat kurumu olarak değil “eğlence yeri” olarak muamele görseler de, dünyanın hiçbir yerinde olmayan fahiş vergilerle bilet satabilmek için kendi emeklerinin karşılığından kıstıkça kısmak zorunda kalsalar da bir şekilde üretmeye devam ediyorlar. Şu anda Türk Tiyatrosu iş üretmeye devam edebiliyorsa, işte bu insanlar ve ödenekli kurumlarda koltuklarını korumak için değil, kurumlarının prestijini korumak uğruna neredeyse kendini feda eden gerçek sanatçılar sayesinde ediyor. 3- Sinema ve televizyon Sahnelerin genel izleyiciye görünmeyen perdelerinin arkasında bunlar yaşanırken Sinema ve Televizyon sektörümüz, -Doğu Perinçek’in yargımıza yönelik muazzam gözlemlerine nazire yaparcasına- “altın çağını” yaşıyor. Kuşkusuz ki oyuncuysanız, bu altın çağ çerçevesinde yer edinmeniz için ya bir saray iftarı davetine icabet etmeniz ya da bir takım mitinglerde görüntü vermeniz; en azından “susup oturmanız” gerekiyor. Ülkenin gidişatına dair endişeleriniz mi var? Üzgünüm; bunu ancak kendinize saklamanız gerekiyor, çünkü malum anlayış uyarınca “sanatçıların sanatına bakması, bilmediği işlere burnunu sokmaması” gerekiyor. Bunu ben demiyorum; sektörde dolaşan “fısıltı gazetesi” ve özellikle son dönemde ekran ve perde oyuncularına imzalatılan sözleşmeler diyor.

70

Sinema ve televizyon sektörüne resmen “politika yapıp işe taş koyma, lağım medyası lincine maruz kalıp bizi de işten etme, yoksa seni kovarız, üstüne de milyon milyon tazminat alırız” anlayışı yerleşmiş durumda. Yapımcılar kanallardan, kanallar reklam verenlerden ve iktidardan gelen baskılarla sıkıştıkça sıkışıyor; ancak çoğunluk “Ne oluyor, böyle iş olmaz!” diyip hem kendinin hem yaptığı işin onurunu korumak yerine “ekmeğine” bakıyor. Günde yirmi saat çalışıyormuşsunuz; sosyal güvence hakkınız, açık kanun hükmüne rağmen, çiğneniyormuş; SGK, yapması gereken denetimleri yapmayıp bu duruma göz yumuyormuş; çocuk oyuncular setlerde perişan ediliyormuş; inanın, hiç mühim değil. Mühim olan, 200 dakikalık süreler ile dünya rekorunu kıran Türk dizi sektörünün, bu gidişle toptan yok olmaktan bir adım öncesinde salgıladığı son adrenalinle, devam edebildiği yere kadar gitmesi. Bu arada kesesini dolduran doldursun, üçüncü sınıf komediler ile yolunu bulan “sinemacılarımız” magazini beslesin, eş dost meclisinde sorsan en büyük muhalif olan sanatçı dostlarımız ülke gündemine dair tek söz etmesin, artık bizim için yeterli. Biri bir şey derse tek cevapla kurtulabilirsiniz; “Ama tüm dünyaya ihracat yapıyoruz” veya “Benim her kesimden izleyicim var, kimsenin kalbini kırmak istemem”. Sizin de aklınızda olsun; sıkışırsanız tepe tepe kullanırsınız. Neticede, bu piyasada “sinema sanat değil ticarettir” diyorsanız varsınız artık. 4-Dans, opera, bale Devlet Opera Balesi gibi çok kıymetli bir değere sahip olan, dünya çapında koreograf ve dansçılar yetiştirdiğimiz günler çok değil daha on yıl kadar öncedeyken; bugün opera, bale veya dans alanında elimizde kalan koca bir hiç artık… Konservatuarların bu bölümlerini tercih etmek isteyen hevesli gençle-

re ustaların sorduğu tek soru ne acı ki: “Ailen zengin mi?” oluyor genellikle… Çünkü bu alanda yetişmeniz halinde, ülkede mesleğinizi icra edebileceğiniz hiçbir kurum ve kuruluş neredeyse kalmamış durumda. Mahiyeti gereği son derece pahalı olan bu yapımlara özel sektör adına girişmek ancak “sanatsal”dan ziyade ticari kaygılarla hareket etmek durumunda olan birkaç kurumun tekelinde. Devlet Opera ve Balesi ise, kağıt üstünde açık olsa da -bilinçli şekilde çürümeye terk edilen- AKM ve kapatılan nice nitelikli salon üst üste konduğunda, bu alandaki üretimlerini sergileyebileceğiniz tek yer, artık ya Kadıköy’deki Süreyya Operası ya da biraz genişse evinizin salonu. Kapatılan sanat alanlarının yerine yenisini yapmayı -değil aklından geçiren- yalandan da olsa “vadeden” bir iktidar sahibini bulmak ise ne yazık ki bu aşamada mümkün görünmüyor. Girişte bahsettiğim üzere faşizmin karakteristik özellikleri arasında “Sanatta ifade özgürlüğünün açıkça saldırı altında olması ve hükümetlerin sanata bütçe ayırmayı reddetmesi” kriterleri sayılıyor. Türkiye’de sanatın bazı disiplinlerinin içine sürüklendiği tabloyu ise bizzat avukatlığını üstlendiğim dosyalardan hareketle özetlemeye çalıştım. Türkiye’de faşizm var mı yok mu ben bilmem; o kadarını, elbette büyüklerimiz bilir. Ancak bazılarının dilinden düşürmediği “milletimiz”in hayat damarlarından birinin gün be gün, alenen, göstere göstere kopartıldığını ve bunca rezilliğin ceremesini gelecek nesillerin acı acı çekeceğini adım gibi biliyorum… Tıpkı sanatın ve gerçek sanatçıların her dönemde, her baskıya karşı yine de ayakta kalacaklarını ve sanatı sindirmeye çalışanlar tarih sahnesinden birer birer silinirken o dönemlere direnen sanatçıların sonsuza dek yaşayacağını bildiğim gibi.


Türkiye UNESCO Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesini Onayladı

U

UNESCO Genel Konferansı tarafından 2005 yılında kabul edilen ve 2007 yılında yürürlüğe giren Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi (KİFAÇ), geçtiğimiz aylarda Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) alınan kararla Türkiye tarafından onaylandı.

Funda Lena Dr., Kültür Ekonomisti

fundalena@yahoo.com

Türkiye aslında sözleşmeye imza koyan ilk ülkelerden biri. Fakat bir ülkenin KİFAÇ’ı imzalamış olması sözleşmenin o ülkede hemen yürürlüğe gireceği anlamına gelmiyor. İmzacı olmak, sözleşmenin onaylanmak üzere

yasama meclisinde görüşüleceğini taahhüt etmek anlamına geliyor. Yani Türkiye’de daha sözleşmenin yürürlüğe girdiği ilk yıllarda başlamış olan onay süreci, uzun yılların ardından geçtiğimiz Mart ayında başka uluslararası sözleşmelerin de içinde bulunduğu bir torba yasanın TBMM’den geçmesiyle nihayet bir sonuca erdi. Böylelikle Türkiye, sözleşmeye taraf olan 145. ülke olmuş oldu. Peki, KİFAÇ’ın Türkiye’de yürürlüğe girmesi ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle sözleşmenin içeriğine değin-

71


mek gerek. KİFAÇ’a göre “kültürel ifadeler”; bireylerin, grupların ve toplumların yaratıcılığından kaynaklanan ve kültürel içerik barındıran ifadelerdir. Bu ifadeler; kültürel etkinlikler, ürünler ve hizmetler aracılığıyla somutlaştırılıp muhtelif sanatsal yaratım, üretim, yayılım, dağıtım ve kullanım biçimleriyle ortaya konurlar. Sözleşmede de belirtildiği gibi, kültürel ifadelerdeki çeşitlilik insanlığın belirleyici bir niteliğidir ve onun ortak mirasını oluşturur. Bu nedenle, herkesin yararı için değer verilmesi ve korunması gereken bir olgudur. Kültürel çeşitlilik, tercihlerin çeşitliliğini artırır ve insani kapasiteler ile değerleri besleyen zengin ve çeşitli bir dünya yaratır. Sözleşmeye taraf olmak, kültürel çeşitliliğin tüm bu değerlerini teyit ederek kültürel ifadelerin çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesine yönelik önlemler almayı gerektiriyor. Sözleşme, insanlığın mirası olması ve zengin bir dünya yaratması bakımından korunması gereken bir değer olan kültürel çeşitliliğin, ulusal ve uluslararası kalkınma politikalarının önemli bir unsuru olduğunun da altını özellikle çiziyor. (Bu bağlamda sözleşme ile kültüre ekonomik ve sosyal kalkınmada anahtar bir rol atfeden 2030 Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında önemli bir bağ olduğunun da altını çizmek gerek.) Başka bir deyişle sözleşme, taraf ülkelerden, kültürel çeşitliliğin geliştirilmesi yönünde alınacak önlemlerin sosyal ve ekonomik kalkınmanın önünü de açacağının farkında olmalarını ve bu farkındalığı yaygınlaştırmalarını bekliyor. Türkiye’deki kültürel sektörlerde çeşitliliğin durumu Türkiye’de müzik, sinema, yayıncılık başta olmak üzere tüm kültürel

72

sektörlerde son yıllarda artan bir tek-tipleşme söz konusu. Ana akım medyada ve dağıtım kanallarında yalnızca belli sanatçıların/üreticilerin belli türlerdeki ürünlerine rastlıyoruz. Oysa Türkiye’de tüm bu alanlarda, tüketici kesiminin büyük bir bölümü tarafından fark edilmeden kaybolup giden çok daha çeşitli üretimler yapılıyor. Ana akımdaki tek-tipleşmenin en önemli sebebi, kültürel sektörlerdeki ve -medya başta olmak üzere- kültürel sektör ürünlerini tüketiciyle buluşturan aracı sektörlerdeki özel sermaye hakimiyeti. Özel sermayenin ana hedefi olan kar maksimizasyonunu kültürel sektörlerde sağlamanın yolu, günün popüler sanatçılarına ve eserlerine öncelik vermektir. Denenmemiş ya da çok bilinmeyen sanatçı ve eserleri desteklemek, ekonomik anlamda risk oluşturur. Başka bir deyişle, söz konusu sektörler kendi hallerine bırakıldıkları takdirde çeşitliliği gözetmezler. Bu nedenle, kültürel sektörlerde çeşitliliği sağlamak, ancak ana akım mecralardaki çeşitliliğin artmasına yol açacak yasal düzenlemeleri ve alternatif sanat üreticilerinin görünürlüğünü artıracak mekanizmaları kapsayan bir kültür politikası ile mümkün olabilir. KİFAÇ, Türkiye’de böyle bir kültür politikasının oluşturulması yönünde hem bir çerçeve/rehber hem de bağlayıcı bir yasal belge olarak Mart 2017 itibariyle politika yapıcıların önünde duruyor. Sözleşmenin gerektirdikleri Sözleşmenin tarafı olunduğu andan itibaren Türkiye’de yapılması gerekenler neler? Öncelikle KİFAÇ’ın içeriği, ne anlam ifade ettiği, Türkiye’de nelere yarayacağı gibi konularda hem kültür sanat dünyasını hem de toplumu bilgilendirmek üzere bir kampanya

yürütülmesi gerekiyor. Özellikle sanatçılara, çeşitliliği geliştirmeye yönelik projeleri için Uluslararası Kültürel Çeşitlilik Fonundan yararlanabilecekleri bilgisi aktarılmalı, bu fonla ilgili prosedürün detayları açıklanmalı. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Kültürel Çeşitlilik İhtisas Komitesi ve Türkiye Kültürel Çeşitlilik Koalisyonu’nun bu konularda üzerine düşeni yapacağını tahmin ediyorum. İkinci adım olarak, sanatçılar, kültür profesyonelleri, kültür alanında çalışan akademisyenler gibi konuyla ilgili kişilerin görüşleri alınarak yukarıda sözü geçen yasal düzenlemelerin ve destek mekanizmalarının oluşturulması uygun olacaktır. Tüm bunlar yapılırken sözleşmenin tarafı olan diğer ülkelerin iyi ve kötü tecrübelerinden yararlanmak, sözleşmenin Türkiye’deki uygulama süreçlerini kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Bu bağlamda, sözleşmeye taraf olan her ülkenin hazırlamakla yükümlü olduğu Dört Yıllık Periyodik Raporların incelenmesi, ayrıca UNESCO’nun yıllık toplantılarında alınan kararların takip edilmesi faydalı olacaktır. Özellikle kültür alanındaki dijitalleşmenin, çeşitliliğe dair ne gibi fırsatlar ve tehditler oluşturduğu hem UNESCO’nun hem de taraf ülkelerin gündeminde önemli bir yer teşkil ediyor. Türkiye’de KİFAÇ’a dair sorumluluk alacak olan kişi ve kurumların da bu konu üzerinde durmaları yerinde olur. KİFAÇ’ın Türkiye’de uygulamada nasıl karşılık bulduğunu görmek ve değerlendirmek için en azından ilk Dört Yıllık Periyodik Raporun yayınlamasını beklemek gerek. Bu aşamada temennim, sözleşmeye dair farkındalığın yaratılması ve yukarıda bahsettiğim düzenlemelerin yapılması için bir an önce somut adımlar atılmasıdır.


SODEV YAYINLARI

200 Sayfa Kalkedon/2010 5 TL

96 Sayfa SODEV/2000 5 TL

119 Sayfa SODEV/2000 5 TL

446 Sayfa Kalkedon/2014 20 TL

106 Sayfa Kalkedon/2011 5 TL

132 Sayfa Kalkedon/2014 10 TL

166 Sayfa Kalkedon/2015 10 TL

116Sayfa Kalkedon/2009 5 TL

310 Sayfa Kalkedon/2007 5 TL

172 Sayfa Kalkedon/2009 5 TL

72 Sayfa SODEV/2012 5 TL

146 Sayfa Kalkedon/2014 10 TL

284 Sayfa Kalkedon/2015 15 TL

144 Sayfa Kalkedon/2014 10 TL

352 Sayfa Kalkedon/2013 20 TL

312 Sayfa Kalkedon/2013 20 TL

172 Sayfa Kalkedon/2012 10 TL

306 Sayfa SODEV/2000 5 TL


Sosyal Demokrasi Derneği Yayınları’ndan 6 Yeni Kitap!

İsteme adresi: Sosyal Demokrasi Derneği Adres:Havuzlu Sokak, Kardeşler Apt. No: 4/7 Kavaklıdere Çankaya/ANKARA

SD Dergi7980 - Herkes İçin Adalet ve Özgürlük  

Selin SAYEK BÖKE Mehmet Şakir ÖRS Zeynel EMRE İbrahim KABOĞLU A. Babür ATİLA Aydın CINGI Mehmet DURAKOĞLU Dilek KARAFAZLI Hayri KOZANOĞLU T...