Page 1

SOSYAL DEMOKRAT

ISSN 2146-135X

9

772146

135007

İki Aylık Siyasi Dergi • Eylül - Ekim 2017 • ISSN 2146- 135X • Fiyatı: 10 TL

81/82

Cumhuriyet ve Parlamenter Demokrasi


Sosyal Demokrasi Ulusal Sempozyumu 9-10 Aralık 2017, İstanbul Taslak Program

9 Aralık 2017, Cumartesi 09.00-10.00 10.00.10.15 10.15-10.30 10.30-12.30

Kayıt SODEV Başkanı A.Babür Atila’nın konuşması Altan Öymen’in Açılış Konuşması I. Oturum: Sosyal Demokrasi ve Devlet Oturum Başkanı: Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu Konuşmacılar: Prof. Dr. Mithat Sancar, Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz

12.30-13.30 Öğle yemeği 13.30-16.30 II. Oturum: Sosyal Demokrasi ve Ekonomi Oturum Başkanı: Prof. Dr. Burhan Şenatalar Konuşmacılar: Prof. Dr. İzzettin Önder, Doç. Dr. Selin Sayek Böke Prof. Dr. Ayşe Buğra

10 Aralık 2017, Pazar 10.00- 12.30 III. Oturum: Sosyal Demokrasi ve İnsan Oturum Başkanı: Ercan Karakaş Konuşmacılar: Prof. Dr. Taner Timur, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı 12.30- 13.30 Öğle yemeği 13.30- 16.00 IV. Oturum: Sosyal Demokrasinin Yarını Oturum Başkanı: Aydın Cıngı Konuşmacılar: Dr. Mehmet Karlı, Dr. Özgür Mumcu

LCV: SODEV 0212 292 5252 • info@sodev.org.tr


SOSYAL DEMOKRAT

İçindekiler 2 Sunuş 4 Cumhruiyetçiler, Demokrasiciler...

29 Cumhuriyet Dönemi İktisat Politikaları ve Kazanımları

İzzettin ÖNDER

32 Röportaj - Aysel ÇELİKEL Dilek KARAFAZLI

Ufuk SAKA

38 Papandreu’nun Konuşması

6 Aydınlanmadan Uzaklaşan Cumhuriyet

41

Korhan ŞENGÜN

9 “Yürüyüş”ten”Kurultay”a Adalet

Ahmet ÖZER

12 Eski Cumhuriyet, Yeni Cumhuriyet ve Bir Öneri

Ali TİRALİ

14 OHAL Kıskacında Türkiye ve Endüstri 4.0... Mustafa PAÇAL 17 Büyük Diktatör

A. Babür ATİLA 20 Seçmenin Muhalefet Patilerinden Bekledikleri ve Yeni Vizyon

Sevil BECAN

23 Türkiye Adaletini ve Siyasetini Arıyor, Kuruyor, Üretiyor

Nazik IŞIK

26 Cumhurbaşkanı Adayını Belirleme Usulü Üzerine Notlar

Tevfik Sönmez KÜÇÜK

Almanya Seçimi, Irkçılık ve SPD’nin Krizi Ercan KARAKAŞ 44 Gerçek Bir Avrupa Demokrasisi Nasıl Oluşabilir?

Ulrike GUEROT

47 Çirkin Popülizm Güzel Politikayı Kovar

Aydın CINGI

50 Türk-Amerikan İlişkileri Nereye?

Yurter ÖZCAN

54 Kültür Sanat Devrimimiz Ne Vaziyette?

Cem ERCİYES 57

Cumhuriyet Tarihimizde Değişen Hükümetlerin Değişen Kültür Politikaları Funda LENA 61

Üzümün, Üzümcünün Türküsü Mehmet Şakir ÖRS

Yazarlarımızın her birine teşekkür eder, görüşlerinin yalnızca kendilerine ait olduğunu belirtiriz.

İki Aylık Siyasi Dergi Eylül - Ekim 2017 • Sayı: 81-82 ISSN 2146-135-X Yayın Türü: Ulusal Süreli Yayın Yönetim Yeri İstiklal Caddesi Bekar Sok. No:22/2 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0212 292 52 52 Faks: 0212 292 32 33 sosyaldemokratdergi@gmail.com www.sosyaldemokratdergi.org Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) İktisadi İşletmesi adına İmtiyaz Sahibi A. Babür Atila Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Barbaros Dinçer Genel Yayın Yönetmeni Aydın Cıngı Genel Koordinatör Ercan Karakaş Yayın Komisyonu A. Babür Atila, Aydın Cıngı, Alper Çelikel, Barbaros Dinçer, Tayfun İşbilen, Ercan Karakaş Görsel Yönetmen İnan Dağdelen Baskı

Ege Reklam Basım Sanatları San. Tic. Ltd. Şti. Esatpaşa Mah. Ziyapaşa Cad. No: 4 34704 - Ataşehir/İstanbul Tel: 0216 470 4470 Fax: 0216 472 8405 www.egebasim.com.tr Matbaa Sertifika No: 12468 Basım Tarihi: Ekim 2017


SOSYAL DEMOKRAT

Sunuş Değerli okurlar, Dergimizin bu sayısı, dosya konusu olarak “Cumhuriyet ve Parlamenter Demokrasi”yi ele aldı. Çünkü son dönemde bu değerlerimizi tehlikeye atan gelişmeler çokça göze çarpmakta. Derginin içerdiği yirmi kadar yazının yarısı bu konuyu eksen alıyor. Bunların altı adedi dosya konusuyla dolaysız ilişkili. İlk iki sırayı, Ufuk Saka ile Korhan Şengün’ün, elimizden kaymakta olan Cumhuriyet’e, demokrasiye ve bu değerlerin temelindeki aydınlanma sürecine doğrudan değinen makaleleri alıyor. Ahmet Özer, Adalet Yürüyüşü ve Adalet Kurultayı bağlamında Cumhuriyet’i ve iktidar-muhalefet ilişkilerini inceliyor. Ali Tirali Cumhuriyet’i mevcut biçimi ile kurtarabilmenin yollarına, Mustafa Paçal OHAL kıskacındaki Türkiye’nin durumuna göz atıyor. Babür Atila, kısaca “Şarlo” diye bildiğimiz sanatçı Charlie Chaplin’in “Büyük Diktatör” filmi ekseninde faşizmin malum özelliklerini gözden geçiriyor. Yine dosya konusuyla dolaylı ilintili ikinci bir bölümde, Sevil Becan’ın muhalefet partilerinden beklentileri ele alan makalesi var. Nazik Işık, yazısında, bizzat katılmış bulunduğu Adalet Kurultayı’nı ayrıntılarıyla anlatıyor. Tevfik Sönmez Küçük cumhurbaşkanlığı seçiminde aday belirleme usulünü inceliyor. Daha sonra İzzettin Önder’in, Türkiye’nin iktisat politikaları konusunda çok açıklayıcı makalesi yer alıyor. Türkiye’deki gelişmelerle ilgili bölüm Dilek Karafazlı’nın Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Aysel Çelikel ile yaptığı söyleşiyle son buluyor. Daha sonraki bölümlerde, yine ülkemizi ilgilendirmekle birlikte esas olarak yurtdışı oluşmalara ilişkin konuları ele alan yazılar var. Önce, Sosyalist Enternasyonal Başkanı olan ve birkaç yıl önce SODEV’in de davetlisi olarak İstanbul’da bir konferans vermiş bulunan Yorgo Papandreu’nun geçen ay Ankara’da yaptığı İngilizce konuşmanın çevirisi sunuldu. Daha sonra Ercan Karakaş’ın 2017 Federal Almanya seçimiyle ilgili makalesinin arkasından Alman profesör Ulrike Guérot’un dergimiz için kaleme aldığı Avrupa Birliği’ne ilişkin Almanca makalesinin çevirisi yer aldı. Popülizmin çağımızda “sosyopolitik veba” niteliğini sergileyen makale Aydın Cıngı’nın. Yurter Özcan, okuru Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin yönü konusunda bilgilendiriyor. Kültür sanat konusundaki çok bilgilendirici iki yazı bağlamında Cem Erciyes, Cumhuriyet’in devrim yapmaya çalıştığı kültür sanat alanında günümüzdeki durumu açıklarken, Funda Lena, değişen hükümetlerle kültür sanat çizgilerinin de nasıl farklılaştığını sergiliyor. Derginin sonunda, nostaljik anlatımıyla Mehmet Şakir Örs, Ege’de geçmişin üzüm hasadını gözümüzde canlandırmamıza olanak sağlıyor. Üzerine titrediğimiz değerlerin, onları korumakla yükümlü olması gerekenlerce sürekli tahribe uğratılması çok üzücü. Unutmayalım; kimi devrimler, yıpratılsa da ortaya koyduğu eserler tümüyle yıkılamaz. Fransız Devrimi bunlardan biridir; Anadolu Devrimi de…

2


Cumhuriyetçiler, Demokrasiciler..

C

Cumhuriyet şu. Demokrasi bu. Parlamento şu. Başkan bu.

Batı meseleye şöyle bakıyor. Ortadoğu’da işler böyle yürüyor. Kapitalizm zaten şudur. Vesayet zaten budur. Öyle..

Ufuk SAKA Mühendis ufuksaka@gmail.com

4

Böyle.. Şöyle..

Peki yeni zamanlarda savaşa dair, barışa dair, ekonomiye dair, siyasete dair, sınıflara dair, her şeye dair kamuoyu(?)nca bilinenlerin, o “bilgi”nin kaynağı ne? Özellikle yeni zaman kanaat kadılarının o “bilgi”lerinin kaynağı ne? Yahut kim? Kimler? Elbette gönül ister ki örneğin şu akademik emek, bu düşünür, şu kitap, bu makale olsun bu sorunun yanıtı. Peki öyle mi? Yeni zamanlarda o “bilgi”nin kaynağı büyük çoğunluk itibarıyla başka kanaat kadıları.


SOSYAL DEMOKRAT Dağdan taştan fışkıran kanaat kadıları. Kerameti kendinden menkul kanaat kadıları. Gerçek hayata dair gerçeklik algılarını yitirmiş, gerçek heyecanlarını yitirmiş yeni zaman şaşkınları. Sağdan soldan birbirlerini besleyerek şişiyorlar. Eklektik, derinliksiz, boş, anlamsız.. Ama pek etkili.. Peşlerinden milyonlar yürüyor. Nadiren ve her nasılsa ağızlarından belki bir iki makul(?) cümle çıkıyor ve bozuk saatlerin de günde iki kez doğru saati gösterebildiğini hatırlıyoruz. Erken kalkanın kanaat kadısı kesildiği günümüzün bu vasatı bir anda ortaya çıkmadı kuşkusuz. Bunun da bir müktesebatı var. Ama konumuz bu değil. Cumhuriyet Devrimi.. Bu uzunca giriş, yaşadığımız bu vasatta Cumhuriyet ve Demokrasi konularında aklımızdan geçenlerin, söylemeye çalışacağımız sözlerin, yaşamda hangi karşılığı hak edeceğine dair tedirgin farkındalığımıza işaret etmek için. Cumhuriyet bir devrimdi. Ufkunda aydınlanma, özgürlük ve tam bağımsızlık olan gerçek bir devrimdi. Devrim sözcüğüne yüklenecek tüm anlamlar itibarıyla tam teşekküllü bir devrimdi. Cumhuriyetin inanmış, tutkulu, genç kadroları büyük heyecanlarla işe koyuldular. Eğitimde, yargıda, endüstride, tarımda, ekonomide

hayatın bütün alanlarında muazzam işler yaptılar. Zaferle sonuçlanan kurtuluş savaşını yeni bir ülke, çağdaş, aydınlık bir ülke yaratma ülküsüyle taçlandırdılar. Tarihsel olarak bu süreç, hiç kuşkusuz, cumhuriyet devriminin ufkundaki değerleri, yani aydınlanmayı, özgürlükleri ve tam bağımsızlığı genç ülkemizde kurumsallaştıracak demokrasi mücadelesiyle sürecekti ve öyle de oldu. Cumhuriyet tarihimiz aynı zamanda, demokrasi mücadelesi yani esas itibarıyla özgürlükler mücadelesi yolunda örgütlenmelerin, eylemlerin, bu yolda çekilen acıların da tarihidir. Cumhuriyet tarihimiz, aynı zamanda, katledilen, sürülen, cezaevlerinde çürütülen aydınlanmacı, özgürlükçü, tam bağımsızlıkçı bilim insanlarının, sanat-edebiyat insanlarının, gazetecilerin, araştırmacıların, öğrencilerin, kadınların, erkeklerin de tarihidir. Yapay ayrışma Böyledir böyle olmasına ama bir yandan da bir tuhaf “dil”ler kaosunun içindeyiz son yirmi, yirmi beş yıldır. Aralarında geçişli alanlar olsa da Cumhuriyet sevdalıları ile Demokrasi sevdalıları arasında tuhaf biçimde bir mesafe var. Dilde hemen görünen, bakışta hep bilinen ve eylemde nadiren aşılabilen bir mesafe var. Örneğin “Gezi” günlerinde aşılmıştı bu mesafe ve o müthiş sonucu biliyoruz. Örneğin “Adalet Yürüyüşü”nün ardından Maltepe’de gerçekleştirilen “Adalet Mitingi”nde aşılmıştı bu mesafe ve iki milyonun üzerinde insan bir araya gelebilmişti. Her ikisi de esas itibarıyla aydınlanmacı olan bu iki büyük blok öncelikleri itibarıyla birbirine uzak. Bu iki büyük grup, Türkiye siyasetine yansımaları itibarıyla çok ciddi bir farklılık olarak mesela Kürt sorununa yaklaşımları bakımından birbirine uzak.

Her iki grubun beslendiği ve hiç kuşku yok siyasi iktidarın iştahla desteklediği farklı “propaganda kaynakları” bu uzaklığın sürdürülmesinde son derecede önemli bir rol oynuyor. Mesela hiç bir fırsatı kaçırmadan “CHP’yi küçümsemek” bir yanda olağan bir davranış alışkanlığı iken, diğer yanda mesela Kürt sorunu üzerinden karşı tarafa “bölücülük” yakıştırmaları, bu iki grubun arasındaki mesafenin muhafazasına büyük katkılar sunuyor. Örnekler çoğaltılabilir elbette. Mesela “Yetmez ama evet”, mesela “Ekmeleddin”, bu gruplara yakıştırılsa da yakıştırılmasa da bu gruplar arasındaki mesafenin propaganda kaynakları olarak etkisini hiç yitirmiyor. Halbuki, bu iki grubun seçmen tabanları, birlikte ya da ayrı ayrı, siyasi iktidara karşı aynı blok içinde mücadele edemezlerse Türkiye siyasetinin varacağı ve çoktandır her vesileyle kendini müjdeleyen karanlık kaçınılmaz. Aralarındaki bütün sorunlara karşın, siyasi iktidarla emperyalizm arasındaki ittifak güçlü ve etkili. Cumhuriyetçilerin ve Demokrasicilerin temel konulardaki ayrılıklarını bir zaman askıya alıp ortak mücadele yürütmeleri bir zorunluluk. Taraflardan bu yönde “kanaatler” zaman zaman paylaşılsa da, henüz ciddiye alınır bir yol kat edildiği söylenemez. Peki bu buluşma olanaksız mı? Elbette değil.. Zor zamanlar, kendi zor çözümlerini dayatırlar. Tarih böyle yazılır. Siyasi toplumsal refleksleri askeri darbelerle defalarca saldırıya uğramış, özgürlükçü kuşakları defalarca telef edilmiş olsa da, güzel ülkemizin bunu sağlayacak tarihsel birikimi, bunu kotaracak siyasi gücü vardır. Güzel ülkemizde, ufkunda aydınlanma, özgürlük ve tam bağımsızlık olanların iktidarı mümkündür. Bu önemli buluşma gerçekleştiğinde, yakındır da..

5


listesi çıkarılabilir. Ancak aydınlanma süreci insanlığın kendi için yaptığı en büyük mücadeledir. Aynı zamanda da, fanatik din adamlarına ve monarklara karşı yapılan muazzam bir cesaret denemesidir. Ama insan en sonunda daima özgürlüğünü arar. Her çağda bu arayışlar vardır; insane, aklını ve kendini daima özgürleştirme uğraşı içindedir. Bu nedenle “aydınlanma” kavramı ne modernizm ile ne de batılılaşma süreçleri ile açıklanabilir. Doğrudur; öne çıkan düşünürler çoğunlukla batı kökenlidir, ancak kavga ve fikirler artık tüm insanlığındır.

Aydınlanmadan Uzaklaşan Cumhuriyet

İ

İnsan aklı gelmiş geçmiş tüm zamanlarda özgürlüğünün peşindedir. İnsan aklı özgürleşmezse insan özgürleşemez. aklın özgürleşmesi insanın da insanlığın da en büyük mücadelesidir; en büyük devrimidir. Mücadele sürmektedir; kesintisiz devrimlerdir bu mücadeleler...

Korhan ŞENGÜN Avukat korhansengun.av@gmail.com

6

İnsan aklının özgürleşmesi mücadelesine aydınlanma mücadelesi, aydınlanma süreci, aydınlanma devrimi demek mümkündür. Aydınlanma mücadelesini, 18., 17., 16.yüzyıllarla, Rönesans ile Reform hareketleri ile sınırlamak mümkün değildir. Evet bu zaman kesitlerine, insan aklının özgürleşme mücadelesinde dönemlerine göre öne çıkan aydınların, düşünürlerin damgası vurulmuştur. Diderot, Hume, Locke, Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Descartes, Kant gibi isimleri çok daha fazla genişleterek bir düşünür ve sanatçı

Eski Yunan düşüncesinde de aydınlanmanın izlerini sürmek mümkündür. Sofistler, M.Ö.V. ve IV. yüzyıllarda ortaya çıkmışlar; düşüncelerinin merkezine insanı koymuşlardır. Bu hareket, dinsel inançlar üzerinden temellenen Yunan düşüncesine karşı aklı öne çıkarmış, akıl ve mantık kavramlarını inanç kavramının önüne koymuştur. Elbette her inanç akıl karşısında sorgulanır hale gelir. Bu nedenle inanca dayalı akımlar sürekli akılla kavranamayacak şeyler olduğunu ileri sürerler; inanmak esastır, “vardır bir hikmet”, akıl anlayamaz derler. Aslında “hikmet akıldadır”. İnancı bulacak da, sınayacak da akıldır. Evet aydınlanma ilkçağda ve her çağdadır. Çağımızda da aydınlanma düşüncesini eski bir düşünce gibi eleştiren her felsefi akım aydınlanmanın türevlerindendir ve tamamen aydınlanmanın etkisi altında kalır. Çünkü aydınlanma belli çağlarda öne çıkmış bir felsefi eğilim değildir, yukarıda belirttiğimiz gibi, insan aklının özgürleşmesi mücadelesinin sonucudur. Bugün de vardır ve hep olacaktır. Çünkü aydınlanmacı eğilim yöntemlere, ilkelere dayanır. Akılcılığa dayanır... Felsefi akılcılıktan söz etmeyip günlük ve sosyal-siyasi yaşamdaki  akılcılıktan söz edeceksek; her şeyin,


SOSYAL DEMOKRAT düşüncenin, inancın, geleneğin akıl ve mantık süzgeçlerinden geçmesi, sınanması, sorgulanması demektir. Kesinlikle önyargıdan, tutuculuktan, fanatizmden uzak kalmak demektir. Akıl gelişir, artar. İnsanların kendi aklını tanıması kendini tanımasıdır. Reel din eleştirisine dayanır... Aydınlanma düşünürleri doğrudan reel ve hakim din anlayışı ile mücadele etmişlerdir. Tüm bu süreçler, düşünce özgürlüğünü ve laikliği ortaya çıkartmıştır. Aynı zamanda metafizik eleştirisi de gelişmiştir. Aydınlanmanın rehberi bilimdir, yanlış olabilme ön kabulünü taşıyan düşünce bilimsel düşüncedir. Dinsel fikirler ya da metafizik eğilimler yanlış olabilme ön kabulünü taşımazlar. Mutlak doğru temsilcisi olarak dolaşırlar. Bu bakımdan bu alanda yoğun mücadeleler edilmiştir; edilmektedir. İlerlemecilik fikrine dayanır... Son dönemlerde Aydınlanma düşüncesinin en çok eleştiri aldığı alan prensibi budur. Uygarlaşma sürecinin sıkıntıları, toplumsal uyumsuzluklar noktasından ilerlemecilik uygulamalarının Jakoben bir yönteme dayandığı ve bunun yerel sıkıntılar yarattığı ifade edilir. Bu eleştirilerin çoğu kapitalizmin sorunlarından kaynaklanır. Ancak ilerleme kavramı, insanlığın monarkların ve her türlü dinsel fanatizmin tahakkümünden kurtulması, bilimsel düşüncenin esas alınması, insanlığın erdemli özgür ve eşitlik idealleri doğrutusunda barışçıl ilerlemesini esas alır. Aslında aydınlanmanın en ünlü düşünürü Kant’tan söz etmek gerekli olabilir. Kant, “aydınlanma”yı, “....insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu

Aydınlanma kavramı devlete uzanırsa devlet aklı kavramı ortaya çıkar. Aydınlanma uygulamalarından uzak sistemlerde, devlete kişiler veya gruplar hakim olur. Burada siyasileşmiş, ekonomik çıkar temelli çetelerin savaşı söz konusu olur. ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! “Bilmeye cesaret et!” sözü, şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes), tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü....” diyerek anlatmaktadır. Aydınlanmayı anlatmak ve anlamak Kant’a göre bu kadar nettir. Aslında aydınlanma düşüncesinin yansımasını aynı zamanda siyasi sistemde ve devlet yapılarında da gözlemleriz. En yakıcı mesele de budur. Aydınlanmanın hakimiyeti daima -bir iki istisna hariç- devlet şeklinin cumhuriyet olması ile gözlemlenir. Demokratikleşme süreçleri ile gözlemlenir. Ülkemiz için de son derece güncel durum Ülkemizde hakim olan kavramlarla konuşalım. Örneğin devlet aklı kavramı... Aydınlanma kavramı devlete uzanırsa devlet aklı kavramı ortaya çıkar. Aydınlanma uygulamalarından uzak sistemlerde, devlete kişiler

veya gruplar hakim olur. Burada siyasileşmiş, ekonomik çıkar temelli çetelerin savaşı söz konusu olur. Cumhuriyet yozlaşır. Siyasi iktidar, bir siyasi partiden, dar bir oligarşinin eline, oradan da kişilerin eline geçer. Devlet aklından burada söz edilemez, çünkü aydınlanma prensiplerinden uzaklaşılmıştır, aydınlanma devrimi kesintiye uğramıştır. Cumhuriyet Devleti, artık devlet aklı kavramından uzaklaşır, sadece kişinin aklından söz edilir, artık o kişi resmi ünvanı ile değil, muhtelif liderlik deyişleri ile belirginleşir, liderliğine feodal kavramlar eklenir. Devlet aklının olmadığı ülkelerde kişisel ve keyfi iktidarlar ülkeyi yönetir. Siyasi yönden aydınlanma sürecini yaşamış toplumların kurduğu devletleri yönetenler kişiler değil devlet aklıdır, aslında devlet aklı kurumlarda belirginleşir, kurumlarla aktifleşir, kurumların gelenekleri ile de sistem oturur. Aydınlanma prensiplerinin uygulaması olan devlet aklı kavramı, genellikle ulusal meclisler ve yargı kurumları ile şekillenir. Demokratik devletin en önemli iki kurumu vardır: yasama ve yargı. Yürütme bu iki kurumun gözetiminde, denetiminde olmalıdır. Ulusal meclisler ülke insanlarının iradelerinin kesintisiz bir şekilde yansımasıdır; ulusun ya da halkın iktidarının en önemli sembolüdür. Meclisler birer “devrim” kurumudur. Monarklara rağmen ve Monarkları tasfiye ederek kurulmuştur. Her ülkenin meclis tarihi yaklaşık olarak bu şekilde gerçekleşmiştir.

7


SOSYAL DEMOKRAT Aynı şekilde yargı da devrim kurumudur. İnsanlığın gelişimine parelel olarak “monark”a karşı yapılan mücadeleler ile kurulmuştur, gelişmiştir, bağımsızlığını elde etmiştir ve tek amacı adaleti tarafsız olarak sağlamaktır. Meclis ve yargının uygulamaları, gelenekleri ile ülkenin demokratik olup olmaması belirlenir. Bu kurumların tarihsel gelişimlerine, sorunlarına değinilmesine gerek bulunmamakta, ülkemizdeki bu sorunlar fazlası ile bilinmektedir. Ülkemizde meclis ve yargı siyasi süreçlerden en fazla zarar gören kurumların başında geliyor, Cumhuriyetimiz çok gençtir, devlet çok gençtir. Çünkü, aydınlanma süreçleri geçmiş tarihlerde başlamış ancak bitmemiştir; hele imparatorluktan geçmiş ve ulıuslaşmasını geç yaşamış ülkelerde aydınlanmanın siyasi iktidar biçimine yansıması yaşamsaldır. Devletin aklı ülkeyi korur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için geçmiş ve derin devlet gelenekleri olduğu ifade edilir. Örnek olarak Hun devlet geleneği, Göktürk devlet geleneği, Roma devlet geleneği, Selçuklu devlet geleneği, Fars devlet geleneği, Arap-İslam devlet geleneği, Osmanlı devlet geleneği gibi gelenekler sayılır ve devletimizin çok derin temelleri olduğu söylenir. Ne yazık ki bu söylemler rahatlatıcı ama yanıltıcıdır. Bu sayılan gelenekler feodal dönemlerin gelenekleridir ve daima bir monarka dayanır. Bir Emir’ e, Sultan’a, İmparator’a, Padişah’a dayanan ve uluslaşma öncesi süreçlere dayanan devletlerdir. Pek de alınacak bir gelenek yoktur. Hele imparatorluk sonrası geç uluslaşmış bir süreci yaşayan ülkemizde hakim olan devlet geleneğinin geçmiş feodal geleneklere dayanması hiç mümkün değildir. Dayanmamalıdır da... Kaldı ki Almanya ve İtalya gibi uluslaşması 19.yüzyılın sonlarına gelmiş iki devlette Faşizm süreçlerinin

8

insanlığa ve kendi halklarına büyük belalar açması geç uluslaşma sürecinin sorunlarını algılamamız için önemlidir. Geç uluslaşma süreçlerinin demokrasinin gelişimi ile ilişkilerine çok dikkat etmek gerekir; hele uluslaşma süreci bir de başlayan sınıfsal gerilimlerle karşılaştığında askeri darbelerle karşılaşmak uzak süreçler olmayacaktır. Olmamıştır. İngiliz devrimi, Fransız devrimi, Amerikan devrimi bildiğimiz aydınlanma ilkelerinin zorlaması ve hakim olması ile oluşmuş devrimlerdir. Elbette yükselen burzuva sınıfının devrimlere liderlik etmesi gözlemlenecektir. Ancak sonrası da vardır. Yükselen sol hareketleri unutmamak gerekir. Batı geleneğini oluşturan bu devrimci geleneklerdir. Bu devrimler, dünyada demokratik cumhuriyet kurmak isteyen insanların doğrudan etkilendiği devrimlerdir. Tüm bunların yanında ülkemizde de muazzam mücadeleler yapılmış; son olarak Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ile Atatürk’ün önderliğinde kurulan ve tamemen aydınlanma devriminin ideallerinde temellendirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin ne yazık ki aydınlanma ideallerinin eşliğinde yürümesi yavaşlamıştır. Aydınlanma, Cumhuriyetimizden uzaklaşmaktadır. Bilimsel düşünce bir yana bırakılmış, eğitim kurumları sönmüş, dinsel düşünce ve kör milliyetçilik yayılmış, evrensel hümanizma kavramları unutulmuştur. Yeni aydın hareketleri gelmemektedir. Bunun gibi örnekler misli ile çoğaltılabilir. Ülkemizde Meclisin etkisinin azaldığı, parlamenter sistemin bittiği ortadadır. Yargının olağanüstü sorunları olduğu açıktır. Ancak Türkiye “aydınlanma geleneğinde”, devlet çözüldü ise vatan esastır, ülke esastır. Osmanlı Devleti çözüldüğünde vatan kurtuluşu için Mustafa Kemal ve arkadaşları harekete geçti. Çünkü asıl olan ülkedir. Ülkenin kurtuluşu

doğrultusunda yeni devlet kuruldu. Bu doğrultuda kurulan Cumhuriyet, aydınlanma kökenlidir ve sonuna kadar kuruluş ideallerini ilerleterek korumak esastır. Aydınlanmadan uzaklaşan Cumhuriyet’in kuruluş ideallerini yeniden egemen kılmak için daha fazla mücadele edilmelidir. Unutulmamalıdır: Türkiye aydın hareketi, sorunlu olsa da geleneklerini sürdürmektedir. Aydın hareketimiz; Terakkicidir (ilerlemecidir); aksi halde monarşi sürerdi, Türkiye Cumhuriyeti tüm devrimleri ile birlikte aydın hareketinin “terakkici” yönünü göstermektedir. Musavatcıdır (eşitlikcidir); yurttaşlık temelinde kurulmuş, kimseye hiçbir imtiyaz verilmemiş ve ağa, şeyh gibi hiyerarşi ifade eden sıfatlar kaldırılmıştır; esas olan “yurttaşlık” sıfatıdır. İttihatçıdır (birlikçidir); asıl olan eşit yurttaşların birliğidir. Hiçbir zaman Türkiye aydını ayrılıkçı olmamıştır. Birlik içinde eşit ve özgür yurrtaşların refah içinde yaşadığı Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti idealidir. İstiklalcidir (Bağımsızlıkçı, Özgürlükçüdür); ülkenin, devletin, Cumhuriyet’in, halkın bağımsızlığı ve özgürlüğü esastır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tam bağımsızlık idealleri doğrultusunda kurulmuştur. Bu idealler hiçbir ülkeye düşmanlık taşımadan bir karakter olarak korunmalıdır. Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasasında “Devletin, Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk devleti” olduğu yazmaktadır. Bu ilkeler tam da bu topraklarda yaşanan mücadelenin evrensel bir sentezle anayasamıza yansımış aydınlanma prensipleridir. Bu prensipleri tüm uygulaması ile korumak, yaşatmak ve ilerletmek hepimize düşen görevdir. Eski bir deyişle, “bu görev boynumuzun borcudur…”


“Yürüyüş”ten “Kurultay”a Adalet

A Ahmet ÖZER Prof. Dr., Toros Üniversitesi ahmet.ozer@toros.edu.tr

AKP iktidarı, 16 Nisan referandumu öncesi, “evet” çıkması durumunda, “terörün biteceği, ülkenin huzur ve sukun bulacağı, ekonominin sıçrama yapacağı, gönencin artacağı, Türkiye’nin bu sistemle çağ atlayacağı” yolunda vaatler sıralamıştı. Bir puan farkla tartışmalı ve şaibeli bir “evet”le referandum süreci geride kaldı. Fakat yukarıda sıralanan vaatlerin hiçbiri yerine gelmedi. Aksine; gelen cenazeler, yapılan tutuklamalar, ihraçlar, işe son vermeler artarak devam etti. FETÖ için çıkarılan kararnameler, alakası olmayan muhalifler için de kullanılıyor. Neler yapıldığına bakıldığında ilk göze çarpan şunlar: 15 Temmuz darbe girişimini bir lütuf olarak gören iktidar kendisinden olmayan herkese baskı uyguluyor. Ülkeyi OHAL ve KHK’lerle yönetiyor. OHAL düzeni rejim değişikliğinin aracı olarak kullanılıyor. Gazeteciler tutuklanıyor, halkın haber alma

hakkı engelleniyor. Akademisyenler işten atılıyor, üniversite özerkliği ordan kaldırılıyor. Kuvvetler ayrımı yok edildi, parlamento işlemez hale getirildi. Demokratik siyasetin önü kapandı. Milletvekilleri, belediye başkanları hapsedildi. Millet iradesi yok sayıldı. Vaatlerle yapılanlar zıt istikamette seyrediyor. Vaatler yerine gelmeyince iç ve dış öcü siyaseti ısıtılarak devreye konulmaya başlandı. Toplum bu doğrultuda dizayn edilmeye çalışılırken Kılıçdaroğlu “artık bıçak kemiğe dayandı” diyerek “adalet yürüyüşünü” başlattı. Toplumda heyecan yaratan, umutsuzlara umut aşılayan yürüyüş, tıkanan muhalefete adeta yeni bir soluk borusu açtı. Yürüyüş, her kesimden katılımlarla, İstanbul’da iki milyonluk dev bir mitingle son buldu. Yönetici işi doğru yapar ama lider

9


SOSYAL DEMOKRAT doğru işi yapar. Kılıçdaroğlu bu yürüyüşle müthiş doğru bir iş yaptı. Bazen bir yürüyüş çok şey değişitirebilir. Gandi’nin tuz yürüyüşü, Mao’nun uzun yürüyüşü, Amerikalı siyahi liderin öncülüğünde milyonluk yürüyüş önemli değişimlere yol açmıştı. Bu yürüyüş de, bundan sonrası iyi planlandığında, değişimlere gebedir. Muhalefet için umut olan iktidar için korku yüklü buluta dönüşür. “Soru şimdi şudur”: AKP ne yapmaya çalışıyor? Ülke nereye gidyor? Ne(ler) bu gidişatı engelleyebilir? Şok politikasından korku sarmalına İktidarın, “Allahın lutfu” diye beyan ettiği 15 Temmuz, bir şok politikasına dönüştürüldü; toplumu sersemletecek biçimde sunulmaya devam ediliyor. Şok politikası, şok edici bir olayın yarattığı şaşkınlık, korku ve çaresizlik duygusunu fırsat bilerek, bunun etkisini canlı tutacak hamleleri art arda devreye sokmaya dayanır. AKP de bunu yapıyor. Bu sayede iktidar, arzuladığı değişimi dirençle karşılaşmadan gerçekleştiriyor. OHAL’i ve KHK’leri şok politikasının bir aracı olarak kullanılıyor. Başbakanın 3-5 ay sürecek dediği OHAL, asıl kurguyu yapanlar tarafından sürekli canlı tutularak hala sürdürülüyor; önemli bir dirençle karşılaşmazsa seçimlere kadar da sürebilir.. Devletin zor tekeli ve ideolojik aygıtlar kullanılarak toplum hizaya sokuluyor; mühalifler susturuluyor; sayıları yüzbinleri aşan kamu görevlisi işinden atılıyor. İktidar sahipleri kendine göre “temizlik yaparak” devletin her kademesinde yeniden partizanca örgütleniyor. Başta medya olmak üzere bütün mühalif sesler bastırılıyor, susturuluyor. Şok politikası, siyasal ve hukuki alanda uygulandığında genellikle olağanüstü hal görünümü altında sürdürülür. Bu tür bir olağanüstü halin temel niteliklerinden biri, yasama, yürütme ve yargı güçleri ara-

10

sındaki ayrımın başlangıçta geçici olarak kaldırılması ama bunu kalıcı kılacak uygulamaların hayata geçirilmesidir. Hukuk düzeninde kurmaca bir boşluk yaratılıp zorunluluk hali gerekçe gösterilerek bütün güçlerin yürütme erkinde toplanması sağlanır. Toplumsal felç meselesi ve devletin kullanılması Şok politikalarıyla yaratılan olağandışı koşullar, toplumlarda korkunun yarattığı bir “suskunluk” meydana getirir. Amaç, toplumu korku temelinde susturmak ve tek sesli hale getirmektir. Bu, giderek bir hastalık gibi yayılıp herkese sirayet eder. Buna sosyolojik olarak “suskunluk sarmalı” diyoruz. Susan toplum sonunda korkudan hiçbir şeye tepki ver(e)mez; adeta felce uğrar. Egemen görüşün baskısı altına giren kişi ve gruplar, bir süre sonra, bir korunma güdüsüyle gerçek görüşlerini saklayıp egemen görüştekiler gibi düşündüğünü açıklamaya başlarlar ve kendi tercihlerini çarpıtır. Böylece, korkunun yarattığı suskunluk, bir süre sonra egemen görüşten yana işlemeye başlar ve egemen görüş korku temelinde herkese bulaşır. İşte Türkiye’de amaçlanan budur. Korkutarak susturma, suskuyu bütün topluma yayma, susmuş ve korkutulmuş toplumu güçlü görünenden yana çekme. Egemen güç ve görüş, bunu, hakim olduğu devletin her türlü aracını ve gücünü kullanarak başarmaya çalışır.. Devletin iki türlü gücü vardır: Biri kaba güçtür. Asker, polis, mahkemeler, hapishaneler vs. Bunlar, aslında toplum adına ve onun vergileriyle adaleti ve düzeni sağlamak için oluşturulmuş kurumlarken, bir süre sonra hakim kesimin kendini egemen kılmak için kullanmasıyla tam tersi bir işleve sahip olmaya başlar. Devletin ikinci önemli gücü ise sahip olduğu ideolojik araçlardır. Bunların başında eğitim kurumları, medya ve propoganda gücü gelir. Bazen ideolojik araçlar toplumu dizayn etmeye yetmeyebilir. Bu

durumda kaba güç devreye sokulur. Böyle bir düzende, toplumun gözünde iktidar devletle bütünleşmiştir. Devlet ise güçlüdür; ona itiraz edilmez, edilse de zarardan başka bir fayda vermez. Böylece tepki ver(e) meyen, onların yaptıklarını onaylamadığı halde, sessiz kalmasıyla onay veren “felçli bir toplum” oluşturulur. Adalet Yürüyüşü’nün işlevi demokrasi ve rıza üretme meselesi Adalet Yürüyüşü, doktorun felçli bacağa iğne batırması gibi toplumu irkiltip harekete geçirdi. Yürüyüş, korku iklimini kısmen de olsa dağıttı; baskı duvarını yıktı; susmayı ses vermeye çevirdi; ataleti harekete geçirerek felçli olma haline son verdi. Dayatılana, demokratik bir yolla, toplumun ortak paydası “Adalet” talebiyle itirazda bulundu. Bundan daha kuvvetli ve herkesin üzerinde anlaşabildiği bir itiraz noktası ve bundan daha geçerli bir ortak payda bulunamazdı. Demokratik rejimlerde yönetenler, “meşruiyetlerini” halkın -yetki verdiği kişi ve kurumlar aracılığıyla- yönetmesine rıza göstermesinden alır. Rıza ile kaba güç ters orantılıdır. Kaba güç artıkça “meşruiyet” zayıflar. Düzeni sağlamak için sadece polis, asker, mahakeme, hapishane araçlarının kullanılması meşruiyeti güçlendirmez; tam tersine zayıflatır. Baskılar ilk etapta yapanın lehine sonuçlar doğurmuş gibi görünürse de içten içe tepkiler gelişir. Gelen tepkiler baskıcı yönetim tarafından ideolojik araçlarla bertaraf edilmeye ve propoganda gücü ile giderilmeye çalışılır. İdeolojik araçların yetmediği yerde zor araçları devreye sokulur. Tepkiler ile zor tekelinin kullanılması birbirini besler ve bir kısır döngü meydana gelir. Bu kısır döngü, en sonunda egemen ve baskın olan gücün lehine sonuçlanabilir. Bu noktada yukarıda vurgulandığı üzere korkunun egemen olduğu bir iklim oluşur. İşte muhalefetin en büyük misyonu bu zehirli iklimi dağıtmak ve halka


SOSYAL DEMOKRAT

Türkiye’deki ilerici muhalefet sekterlik, şahıs merkezli oluşumlar ve parti/örgüt taassubundan çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir. Kökenleri Türkiye’deki siyasi kültürde yatan bu sorunların da bir günde çözülemeyeceği açıktır. Fakat bu sorunları aşmanın yolu da yeni bir ortak çalışma anlayışı geliştirmekten geçmektedir. Bu yolda ilk adım da ancak bir metin etrafında birleşip bir siyasi organ oluşturularak atılabilir. umut vermektir. Bu, demokrasi için büyük önem taşır. Yoksa statüko kalıcılık kazanabilir. Hem de beklenmediği kadar bir süreyle. Adalet Yürüyüşü ve ardından yapılan Adalet Kurultayı bu anlamda büyük önem taşımaktadır. Bunlar, “adalet” talebini seslendirmenin ötesinde, korkuyla zehirlenmiş topluma adeta panzehir olmuştur.. İktidarın telaşı bundandır. Başta CHP ve Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefete düşen, söylem ve eylemlerle halktaki toplumsal refleksleri diri tutmak ve yönlendirmektir. Sonuç 1-Yürüyüşte ve Kurultayda gerçekleştirilen kapsayıcılık bundan sonraki eylemlerde de sürdürülmelidir. 2019’un başarısı toplumsal muhalefeti derleyip toparlamaya bağlıdır. CHP bu konuda öncülük ve eşgüdüm yapmalıdır. 2-Yürüyüş, toplumda birikmiş tepkilerin dışavurumu, dile gelmesi eylemiydi. Kurultay da bu pratiğin teorisini yaptı. Ne ki, iktidar bu tepkileri dikkate almadı. Bu manada iktidarın yaptığı yanlışlar cesaretle teşhir edilmeye devam edilmelidir.. 3-Ancak, başta CHP olmak üzere muhalefet, iktidarı sadece eleştirmekle yetinmemelidir. Eleştirdiği düzenin yerine ne koyacağını, nasıl yapacağını halka anlatmalıdır. 4-Yürüyüşün ve Kurultayın önemli bir sonucu da korku duvarını kırmasıdır. Korku sarmalı kör noktasından

kırılınca, suskunluğun yarattığı kısır döngü sona ermiştir. Nitekim görüleceği üzere, iktidar partisini en çok bu rahatsız etmektedir. Bu daha da ileri götürülmelidir.. 5- Yürüyüş ve Kurultay sadece Türkiye’ye hitap etmemiş, dünyaya da olan biteni bir kez daha hatırlatmış, dünya kamuyunun dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bu, diplomatik alanda da devam etmelidir. Daha fazla baskının yaratatacağı etki bundan sonra daha fazla tepkiyi beraberinde getirir. Onun için, iktidarın önünde geri adım atılmamalı; gerçekler, her yerde ve her platformda korkusuzca ve yüksek sesle haykırılmalıdır. 6-Yürüyüşün ve Kurultayın bir önemli sonucu da, referandumda “Hayır” diyenler arasındaki ilişkiyi artırmış olmasıdır. Bu kesimlerin oluşturduğu dinamizm bu eylemlerle konsolide edilmiştir. Şimdi korkmayan, susmayan, tepki gösteren bir kitle var karşımızda. Daha fazla güven var, yarına dair daha fazla umut var. 7-Bundan sonra organize edilecek olan demokratik eylemler, Adalet Yürüyüşünün ve Kurultayının gölgesinde kalmamalı, onları aşmalı ve bir adım ileriye götürebilmelidir. Unutulmamalı ki, herkesin “bir düzenden” memnun olmama hakkı var. Ama bu yetmez; hak değişimi isteyenlere aynı zamanda onu değiştirme görevini yükler. Bu noktada fark yaratan cesarettir. Burada cesur liderlere, cesur söylemlere ihtiyaç vardır.

8- 2500 yıl önce Platon, “Her toplum laik olduğu şekliyle yönetilir” demişti. Bu durumda insanlar, ya doğrudan yana itiraz edecek ya da boyun eğecek. Kılıçdaroğlu’nun eyleminin anlamı; “Bizler bu yönetim şekline layık değiliz, buna itiraz ediyoruz” demektir. O halde, artık yürüyüş benzeri, halka dokunan eylemlere ara verilmeden devam edilmelidir. 9-Bu çerçevede yerel yönetimlere ve 2019 seçimlerine hazırlanılmalıdır. İlkeler belirlenmeli; CHP bu cephenin/ bloğun koordinasyonunu sağlamalı; umut ve muhalefeti önce yerel seçimlerde, ardından da genel seçimlerde ve özellikle de cumhurbaşkanı seçimlerinde birleştirebilmelidir. Yerel seçimler, genel seçimin konumunu da belirleyecektir. Özellikle Ankara, İstanbul, Adana, Mersin gibi kentlere ağırlık verilmelidir. 10-2019, hem Cumhuriyet’in hem de CHP’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümüne denk geliyor. Cumhuriyet’in geleceği biraz da bu seçime bağlı olarak belirlenecektir. CHP’ye düşen buna uygun bir tavır, tutum, eylem ve söylem geliştirmektir. 10.Sonuç olarak, bir kere cin şişeden çıktı, korkuyla zehirlenen iklim Bolu Dağları’ndaki oksijenle ve Çanakkale’de dağılıp gitti. Adalet talebi yola çıkmış gidiyor. Bu yolun sonunda her türlü adaletsizliğe, demokrasi dışı baskılara son verecek bir iktidar oluşmalıdır. Yürünecek daha çok yol olduğu belli; ancak tünelin ucunda ışık görünmüştür. Bu yol bundan sonra daha bir şevkle yürünecektir.

11


Eski Cumhuriyet, Yeni Cumhuriyet ve Bir Öneri

T

Türkiye’de cumhuriyet ve demokrasinin geleceği hakkında tahminde bulunmak güç. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından fiili olarak kurulan yeni rejim, 16 Nisan 2017 hileli referandumuyla kanunileşti ve kurumsallaştı. Bu yeni rejim hakkında farklı tanımlamalar yapılabilir, fakat tüm yorumların ittifak edeceği nokta, bu rejimin klasik Batı demokrasilerine son derece uzak bir siyasi düzen oluşudur.

Ali TİRALİ SODEV Yönetim Kurulu Üyesi alitirali@hotmail.com

12

Ben bu rejimi “İslamofaşist” olarak tanımlıyorum. AKP rejimi, 12 Eylül askeri yönetiminin ideolojisi olan Türk-İslam sentezinin İslami yönü iyice vurgulanmış bir türevidir. Askeri rejimden farklı olarak kitlesel mobilizasyon imkanına sahip; bilhassa lümpen proleter kesimleri “reisin davası” için dini sloganlarla kolayca seferber edebiliyor. Lider kültü ve saldırgan ve yayılmacı bir

İslamcılıkla konsolide edilen bir tabanı var. Cumhuriyet artık yok Bu rejimle yüzleşmek ve onu yenebilmek için öncelikle bildiğimiz ve tanıdığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin artık var olmadığını kabul etmek gerekiyor. Yani “cumhuriyeti kurtarmak” gibi sloganlar artık anlamsızdır; çünkü cumhuriyet yok artık. Fakat bunu bir sinmişlik, bir yenilgi hissiyle kabullenmek değil, bugünkü durumun nesnel bir tahlili olarak görmek ve yeni bir cumhuriyet kurmak için harekete geçmek gerekiyor. 1923 Cumhuriyeti sadece AKP tarafından yıkılmadı. Özellikle 1980-2002 arasında yaşanan gelişmeler devleti tamamen çürütmüştü. Bu yüzden de 2002’den itibaren AKP’nin -tecrübe


SOSYAL DEMOKRAT eksikliğine, kadrolarının yetersizliğine karşın- bu çürümüş yapıyı ele geçirip hegemonyasını tesis etmesi kolay oldu. Yeni bir rejim ilan edildiği halde bu çürümüş yapı, somut ölçüler içinde düzelmek bir yana daha da yozlaştığı için, AKP’yi mağlup etmek de sanıldığı kadar güç değildir. Bir ortaçağ metaforu kullanırsak, bunu şöyle ifade edebiliriz: Ellerine geçirdikleri kalenin duvarları gediklerle dolu, kuleleri yıkık ve kapısı kırıktır; kaleyi işgal etmişlerdir fakat tamir ve tahkim etmemişlerdir, dolayısıyla burayı yeniden fethetmek zor değildir. Yukarda 16 Nisan 2017 referandumunun hileli, dolayısıyla gayrimeşru olduğundan söz etmiştim. Tüm hilelere rağmen %49’luk bir “red cephesi”nin teşekkül etmesi, yeni cumhuriyeti kurabilmek için hangi kesimlere dayanılabileceği konusunda fikir vermektedir. Bu cephenin en kuvvetli bileşeni ise açıktır ki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’dir.

sistematik bir biçimde birbirine bağlanmasıyla güçlendirilebilecektir. Peki, ne yapılmalıdır? Öncelikle, 1959’da CHP’nin açıkladığı “ilk hedefler beyannamesi” gibi bir siyasi belge oluşturmalıdır. Bu belgenin esaslarından oluşacak bir protokolü yeni bir cumhuriyetin kuruluşu için paydaş olacak tüm siyasi parti ve örgütlenmelere bir temel metin olarak imzalatmak böyle bir cephenin örgütlenmesinin ilk somut adımı olacaktır. İkincisi, bu metni destekleyen parti ve örgütlerin eylem ve çalışmalarını koordine etmek için bir “partiler arası eşgüdüm komitesi” kurulmalıdır. Bu eşgüdüm komitesi bir politik platform/inisiyatif/STK gibi halka açık şekilde değil, örgütlerin temsil edileceği bir siyasi organ olarak çalışmalı; partiler burada en azından genel başkan yardımcısı düzeyinde

temsil edilmeli ve bu komitenin alacağı kararlar bağlayıcı olmalıdır. Bu komitenin muhatabı, kamuoyu değil parti yönetimleri olmalıdır. Böyle bir organ oluşturulduğu takdirde, şimdiye kadar el yordamıyla ve kendiliğinden yürütülen faaliyetler bir temel siyasi belge ve kısa program etrafında şahısların tekelinde olmaktan uzak bir durumda düzenli biçimde sürdürülecektir. Türkiye’deki ilerici muhalefet sekterlik, şahıs merkezli oluşumlar ve parti/ örgüt taassubundan çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir. Kökenleri Türkiye’deki siyasi kültürde yatan bu sorunların da bir günde çözülemeyeceği açıktır. Fakat bu sorunları aşmanın yolu da yeni bir ortak çalışma anlayışı geliştirmekten geçmektedir. Bu yolda ilk adım da ancak bir metin etrafında birleşip bir siyasi organ oluşturularak atılabilir.

Muhalefet cephesinin konsolidasyonu “Adalet yürüyüşü” bu cephenin konsolidasyonu için atılmış ilk ve şimdilik en başarılı adımdır. Yürüyüşü izleyen “Adalet Kurultayı”nın ise benzer bir etkiyi yaratmaktan uzak olduğu anlaşılmaktadır. Bu önemli etkinlik birçok yararlı tartışma ve çalıştaya ev sahipliği etse de yanlış zaman tercihi ve kamuoyunun kurultayın içeriğine dair doğru bilgilendirilememesi, bu kurultaydaki çalışmaların tastamam değerlendirilmesini ve muhalefetin konsolidasyonu konusunda hızlandırıcı ve pekiştirici bir etki yaratmasını önlemiştir. “Red Cephesi” - ki buna “Adalet Cephesi” de denebilir - tekil eylem ve çalışmalarla değil, bunların

13


OHAL Kıskacında Türkiye ve Endüstri 4.0…

T

Türkiye bir hukuksuzluk ve zorbalık döneminden geçiyor. Adeta birlikte bir cehennem çukuruna yuvarlanmış gibiyiz. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti sorunları tüm yurttaşların yaşamına acımasızca dokunan ve onların hayatlarını zindana çeviren etkiler yaratıyor. Devletin tüm denge ve denetleme araçları işlevsiz duruma getirilmiş durumda.

Mustafa PAÇAL Sendikacı mustafapacal34@gmail.com

14

Yargı, siyasi otoritenin bir sopası gibi çalışarak anayasal tanımının çok uzağında, bağımlı ve taraflı bir cezalandırma aracına dönüştürülmüş; en kötüsü yargıya ve adalete olan toplumsal inanç ortadan kalkmış gözüküyor. Yasama organının dokunulmazlıkların kaldırılması ile birlikte kürsü ve yasama dokunulmazlığı sona erdirildi. Son çıkarılan 694 sayılı KHK, bir kararname değil anayasal düzenlemeler içeriyor.

MİT Cumhurbaşkanına bağlanıyor. Görev alanı -TSK mensuplarını izleme dahil- genişletiliyor. MİT Müsteşarı, izinsiz yargılanamayacağı gibi artık izinsiz ifade de veremez duruma getirildi. Ayrıca, milletvekilleri için özel savcılık ve yargılama yöntemi getirilerek, halkın oylarıyla seçilenler tehdit altına alındı. Bu gelişmenin diğer bir anlamı ise, elinden yasama yetkisi alınan TBMM’nin işlevsizleştirilmesi ve anlamsızlaştırılmasıdır. Oysaki 15 Temmuz’da “demokrasi” bir darbe tehdidine karşı korunmuştu. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ise bu tehdidi ortadan kaldırmak ve demokrasiyi ayakta tutmak için yapılmıştı. Ancak sorunun sadece bu olmadığı kısa zamanda anlaşıldı; OHAL sopası ve tehditleri siyasi ve toplumsal muhalefete yöneltildi.


SOSYAL DEMOKRAT

OHAL topluma ağır bir fatura ödetiyor Şimdiye kadar150 binden fazla kamu çalışanı ihraç edildi. 9 bine yakın akademisyen üniversitelerden atıldı. 125 bine yakın gözaltı ve 60 bine yakın tutuklanan insan bulunuyor. 668 kadın ve bebek hücrelerde veya koğuşlarda tutuluyor. 274 gazeteci ve yazar hapiste. Gözaltı veya hapiste intihar eden sayısı şimdilik 86 kişi olarak biliniyor. Biri CHP’li diğerleri HDP’li olmak üzere 12 milletvekili hapiste bulunuyor. Meclisin üçüncü büyük partisi HDP’nin eş başkanları hala hapiste tutuluyor. 89 seçilmiş HDP’li belediye başkanı görevlerinden el çektirilerek yerlerine AKP’li kayyumlar atanmış vaziyette… Bu tablo 12 Eylül askeri darbesi sonrası ortaya çıkan tablodan daha vahim ve daha ürkütücü bir tablodur. Bu ürkütücü tabloya, bir de dış politikaya yansımaları ve bunun içerde kendini gösteren etkilerini ilave etmek gerekiyor. Önce Ortadoğu ve sonrası Avrupa ülkeleri ile gündeme gelen sorunlara bir göz attığımızda, bunların, içerdeki siyasi gündemin devamı ve bir gerilim stratejisinin tezahürü olarak karşımıza çıktığı saptanıyor. İç siyasette kutuplaşma ve gerilimin tırmandırılması da dış politika parametresi olarak kullanılıyor. Bunlardan, hem siyasi desteği artırma ve hem de muhalefeti baskılama aracı olarak yararlanıldığını saptıyoruz. Önce Irak ve sonra Suriye ana siyasetinden bölgenin büyük bir ülkesi ve komşusu olarak bir anlamda uzaklaştırılan Türkiye’nin bu duruma düşürülmesinde, sorunlara yapıcı ve çözüm üretici bir politika ve üslup dahilinde bakılmamasının; aksine sorunun tarafı olan ve hatta “bu topraklar gönül coğrafyamız” diyerek işgalci-ilhakçı bir konsept içinde bakan bir siyaset izlenmiş

Türkiye, dış politikada uluslararası hukuk, egemenlik haklarına ve toprak bütünlüğüne saygı, karşılıklı çıkarlara dayalı iyi komşuluk ilişkilerini önde tutmalıdır. olmasının payı oldukça yüksek görünüyor. Diğer yandan içerde ve bölgede “Kürt fobisi” ile hareket eden bir siyasette, işe yaramadığı çok görülmesine rağmen ısrar edilmiş olmasını da ayrıca not etmek gerekiyor. Son olarak Almanya ile olan gerginliği diğer dış politika sorunlarından daha farklı bir yere koyarak değerlendirmek kanımca önemli olacaktır. Çünkü Almanya-Türkiye ilişkileri, politik ve ekonomik olduğu kadar kültürel anlamda ilişkileri de kapsaması bakımından daha çetrefil bir durum arz ediyor. Almanya ilişkilerde yaşanan sorun, bir yandan AB ile diğer yandan ekonomik açıdan ortaya çıkacak problemlerin yanısıra Almanya’daki Türkiyeliler içinde ayrı ve önemli bir dert oluşturma potansiyeline sahip. İhracatımızın yarısını, ithalatımızın üçte birini Avrupa ile yapmış olduğumuzu ve turizm gelirlerinin üçte birini Almanya yurttaşları üzerinden elde ettiğimizi düşünecek olursak tablonun ne kadar önemli olduğu kendiliğinden anlaşılmış olacaktır. Ayrıca AB ile gündemde olan Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi gibi, ekonomimiz için yaşamsal özellikte olan bir sorunun çözülemiyor olma ihtimali bile daha şimdiden ekonomi üzerinde olumsuz etkiler yapar. Gazeteci Deniz Yücel, İnsan hakları savunucusu Peter Steudtner haksız yere hapiste tutuldukları sürece ve yapıcı adımlar atılmadığı sürece Almanya ile ilişkilerde şimdilik bir ilerleme olmayacağı görünüyor.

Türkiye, dış politikada uluslararası hukuk, egemenlik haklarına ve toprak bütünlüğüne saygı, karşılıklı çıkarlara dayalı iyi komşuluk ilişkilerini önde tutmalıdır. Buna Almanya ilişkileri de dahil… Ekonomik ve sosyal görünüm açısında ise durum daha da içinde çıkılmaz bir hal alıyor ve tüm göstergelerin yönü aşağı tarafı gösteriyor. Gerçek işsizlik ve enflasyon oranlarının, TUİK verilerinin aksine, %10’ların çok üzerinde seyretmesi ekonominin kırılgan ve istikrarsız bir mecrada gittiğini gösteriyor. Hükümetin kredi ve teşvikleri arttırmasına rağmen “geçici büyüme oranları” yakalanması ise kalıcı bir ekonomik büyüme yaratmaya yetmiyor. Çünkü kalıcı bir ekonomik büyüme ve istikrarlı bir ekonomi için yapısal reform yapılmadığı gibi demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanındaki yıkıcı sorunlar ekonominin daha da kötüye gitmesine yol açıyor. Ancak hükümet, masa başı hesaplama taktikleri ile GSMH’yi bir gecede arttırmakla; bakanlar attıkları tvitlerle vatandaşlara “zengin oldunuz” mesajları vermekle meşgul olmayı tercih ederek gerekli reformları yapmanın çok uzağında duruyor. Endüstri 4.0 devrimi… Tüm bu açmazları yaşadığımız bir dönemde kendi başına yol alan bir başka süreç, özelikle ekonomik ve sosyal yaşamı ayrıca tehdit eden ve aynı zamanda çeşitli fırsatlar da yaratan bir hızla yoluna devam ediyor ve ne yazık ki bu, bizim gündemimizde şimdilik yer almıyor.

15


SOSYAL DEMOKRAT

Endüstri 4.0 devrimi 2011 Hannover Sanayi Fuarında ortaya atılan bir kavram. İçerik olarak yapılan değerlendirilmelerde ise “Siber-Fiziksel Sistemler”, “Nesnelerin İnterneti”, “Hizmetlerin İnterneti” ve “Akıllı Fabrika” gibi temaların öne çıktığını görüyoruz. Yapay zeka, gen teknolojileri, bio teknolojiler ve 3D, 4D yazıcılar gibi alanlarda yaşanan yenilikçi sürecin, sadece üretim süreçlerinin değil siyasi, ekonomik ve toplumsal alanların üzerinde de sarsıcı etkileri olacağını şimdiden görmekteyiz.

etki analizi yapabilmek, yapay zeka üzerinden demokrasinin güçlendirilmesi için yeni sivil ağlar oluşturmak gerekiyor. Popülizmi bırakıp reel siyaseti evrensel hukuk, insan hak ve özgürlükleri ile yoğurarak güçlü bir denge ve denetleme mekanizmasına, yönelmek gerekiyor. Kuvvetler ayrılığına sahip demokratik bir hukuk devleti ve sivil toplum hedefi oluşturmak ve ayrıca Türkiye için çıkış yolu da önermek gerekiyor. Özetle ve somut olarak şunlar gerekiyor:

3.AB ile tam üye hedefli müzakereleri sürdürmek için gerekli iradeyi göstermek.

Yeni ve yeniden siyaset ve ekonomik paradigmaları tetikleyen bu süreçte özgürlük, refah ve güvenlik üçgeni içinde aralarında dengeli ve sürdürülebilir uyumun olduğu bir siyaset programı ve tarzına ihtiyaç duyulmakta. Bunun, hele Türkiye için hayati önemi bulunuyor.

1.OHAL’in kaldırılması; KHK’ların yarattığı tüm mağduriyetlerin önlenmesi; gazetecilerin ve suçsuz insanların derhal serbest bırakılması.

6.Eğitimde ve ekonomide yapısal reformları bir an önce yaparak istikrar içinde büyüyen istihdam arttırıcı etki yaratan bir ivme kazandırmak.

2.Kürt sorununda çözüm sürecine, geçmiş deneyimlerden yararlanarak ve bölgesel süreçleri de dikkate alarak daha güçlü şekilde geri dönmek.

Ya OHAL’e devam ya Endüstri 4.0 yapılanması. Tercih Türkiye’nin…

Kısacası; veri temelli düşünmek,

16

4.Dış politikada yapıcı ve karşılıklı çıkarlar temelinde barışçı bir yöne sahip olmak. Özellikle Ortadoğu’da uluslararası hukuk ve egemenlik haklarına saygılı iyi komşuluk ilişkilerini yeniden güçlendirmek. 5.Yeni demokratik bir anayasa için yeniden ve daha güçlü bir şekilde sonuç alıcı adımlar atmak.


Büyük Diktatör*

A

1970’li yıllarda, duyduğumuzda tüylerimizi diken diken eden, gırtlaklarımızı parçalarcasına haykırdığımız, bir sihirli slogan vardı… Kahrolsun Faşizm!

A. Babür ATİLA

diye inlerdi ortalık. 12 yaşını doldurduğum yıla kadar, iyinin, doğrunun ve adil olanın yanında yer aldığım inancıyla hayaller kurardım. Evet; mücadelemiz faşizmi defedecek ve özgürleşecektik. Kendimi de mücadelenin içinde zannederdim; hayallerim gerçeklerle birbirine karışmıştı. Emekçi, köylü ve aydınların iktidarı için haykırıyordu “Kahrolsun Faşizm!” diye, baktığımda pırıl pırıl yüzlerini gördüğüm ablalar, abiler...

batila@superonline.com

Nasıl da mutluydum…

SODEV Başkanı

Kahrolamayan faşizm geldi ve tüm hayalleri kahretti, 12 Eylül 1980’de… Yıl 2017 Hiç bu kadar gerçek olmamıştı, hiç bu kadar yakın olmamıştı, hiç bu kadar ruhumuzu esir almamıştı… Evet bu ülkenin en güzel beyinleri yok edildi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de… Ama bugün bir başka, Gün, bir başka karanlık bugün… Bugün ülkenin yarısı, zengini, fakiri, mekteplisi, alaylısı, emekçisi, işvereni sessiz bir çığlıkla haykırıyor…

17


SOSYAL DEMOKRAT

KAHROLSUN FAŞİZM! Bu çığlığı atan yığınlar vicdanlı, Bu çığlığı atan yürekler dürüst Bu çığlığı atan her kimse o, insan… Mahlûklar egemenliği ele geçirmiş haykırıyor “Dünya düz” diye Aşağılık güruh çıkmış sokaklara haykırıyor “Kadının yeri evidir” diye Erk belledikleri kolluyor çocukların ırzına göz dikmiş organize çeteleri “bir kereden bir şey olmaz” diye Soytarılara gün doğmuş sevinçle zıplıyorlar “ver mehteri, milletin seninle” diye diye… Seyredenler vardır mutlaka, Charlie Chaplin’in muhteşem filmi Büyük Diktatör’ü… İşte o filmin muhteşem bir finali vardır. Bir konuşma, ama öyle bir konuşma ki… Başka hiçbir söze yer bırakmaz bu evrende… “Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim. Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil.

18

Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekâmızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekâdan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: «Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın.» Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır. Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız

gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder. Sevilmeyenler ve anormal olanlar! Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke’un İncil’inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil, tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım. Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!”

* Great Dictator – Büyük Diktatör, Charlie Chaplin’in yönettiği ve oynadığı, 1940 yapımı politik komedi filmidir.


Seçmenin Muhalefet Patilerinden Bekledikleri ve Yeni Vizyon

A

7 Haziran 2015 seçimleri ile muhalefet partileri 13 yıllık bir aradan sonra ilk kez parlamentoda çoğunluğu ele geçirdiğinde onlara oy veren seçmen büyük bir heyecan ile beklentiye geçmişti. Kısa bir süre sonra muhalefet partilerinin hükümet oluşturma beklentilerinin yerini karamsarlık almaya başlamışsa da temel beklentilerden biri olan meclis başkanlığının seçiminde muhalefet adayının seçilmesi ihtimali mevcuttu. Strateji temelde beklentiler yönünde olmuş olsa, parlamento çalıştırılabilir ve çıkarılabilecek yasalar ile yıllarca alternatifsizlik söylemleri üzerinden yürütülen siyasetin önünün açılması mümkün olabilirdi.

Sevil BECAN SODEV Yönetim Kurulu Üyesi sevil.becan@atuva.com

20

Önce meclis başkanlığı seçiminde çoğunluğa rağmen muhalefet adayının seçilememesi, sonrası yöntem

ve işleyişi tartışılan AKP-CHP koalisyon görüşmelerinde gösterilen siyasi öngörüsüzlük muhalefete oy veren seçmenin beklentilerini ve dolayısı ile ümitlerini kırmıştı. Ümitlerin yeşerebileceği seçim sonuçlarının beklenmesini önleyecek çeşitli girişimler peşi sıra gelmiş ve nihayetinde 1 Kasım erken genel seçimleri parlamentodaki kompozisyonu AKP lehine değiştirmiştir. 15 Temmuz 2016 sonrası muhalefet partilerinden birinin hükümeti destekleyen kararları ile yapılan anayasa değişiklikleri teklifi muhalefetin de bölünmesini beraberinde getirmiştir. Bütün bu gelişmeler yaşanırken anayasa referandumu öncesi sivil toplum örgütlerinin siyasi partilerin yanında“hayır” söyleminde birleş-


SOSYAL DEMOKRAT

mesi, tüm eşitsiz kampanyaya ve muhalif söylemlerin medyada kısıtlı yer almasına rağmen büyük bir “hayır” blokunun oluşmuş olması siyasette yeni bir soluğun mümkün olabileceğini göstermiştir. Ne yapmalı? Yeni soluklanma mevcut yöntem ve söylemlerle mümkün olamayacağından muhalif siyasi partiler, siyasi figürler ve sivil toplum örgütleri yan yana gelmelidir. Oluşturacakları birlik yoluyla seferber edilecek enerji, belki de tarihimizin en yüksek kırılganlıktaki seçim yılı olan 2019’a doğru siyasi başarı hedeflemelidir. Siyasi başarıya dönüştürülebilecek noktaların başında, seçim güvenliği konusunun bilimsel ve sistemli bir biçimde ele alınması ve hukuki gereksinimlerinin eksiksiz yerine getirilmesinin sağlanması gelmektedir. Seçmenin kafasında hiç bir soru işareti bulunmadan oy vermeye gitmesinin sağlanması önümüzdeki dönemin en önemli ödevlerden biridir. Bir diğeri ise, mutlaka seçimlerden önce kaldırılması gereken OHAL konusu ve normalleşme sürecinin bir an önce başlatılmasıdır. Toplumsal baskının artırılarak bu konunun üzerine gidilmesi, seçim güvenliği kadar önemlidir. Siyasi partilerin sivil toplum örgütleri ile yan yana durabilmesi, doğrudan iletişim kurabilmesi ve birlikte siyaset üretebilmesi son derece kıymetli olup hedefe yönelik yolların döşeme taşlarıdır. Siyasi parti kadrolarındaki bilgi, deneyim ve çözüm odaklı yapılar sivil toplum tarafındaki birikimlerle desteklenmelidir. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz ve yalnızca iktidar saflarına has olmadığını düşündüğümüz “metal yorgunluğu” veya “paslanma” gibi sorunların yalnızca iktidara özgü olmadığını düşünüyoruz. Oysa seçmenin zihninde beliren“bu ülkede entelektüel birimi olan, rekabetçi siyaset üretebilecek kimse yok mu?”

sorusuna yanıt getirebilecek yüzlerce insanın var olduğunu biliyoruz.

anlayamadığımız gölge kabine konusuna değinmek isterim.

Muhalif kanadın on yıllardır koro halinde “karanlığa sürükleniyoruz, eğitimin durumundan endişelerimiz artık kabus haline geldi, çocuklarımızı gönderecek devlet okulu bulamıyoruz; ifade özgürlüğü, kadın hakları, adil yargılanma yok, yandaş olmayana iş de aş da yok” yakınmalarını duyuyoruz. Bunlar yerini, hak-hukuk-adalet ekseninde Adalet Yürüyüşü gibi kitlesel, barışçıl, dinamik bir eyleme bırakınca yalnızca endişeli muhalif çevreleri değil, iktidar yanlısı ve iktidarı alternatifsiz gören çevreler de harekete geçebildi.

Gölge hükümet, siyasi kültürümüzde var veya yok olduğuna bakmadan oylarını ilk seçimlerindeki %34 ten 1 Kasım 2015 seçimlerdeki %49,5 oranına artıran hükümet partisinin belirlediği politikalara karşı alternatifsizlik algısını kıracak bir faktördür. Ana muhalefet partisinin, etkin, demokratik ve aktif siyaset enstrümanlarından olan bu yapıyı içinde bulunduğumuz bu konjonktürde hayata geçirmesi çok zor olmasa gerek.

Her ne kadar ana muhalefet partisinde bu hareketinin dinamizminin sürekliliğini korumak doğrultusunda artçıları henüz görememiş olsak da, statik bir girişim olarak gördüğüm Adalet Kurultayı da -beklentiler çerçevesinde- katılımcılığın ne derece yüksek olabileceğini sanırım tüm siyasi çevrelere yeterince gösterdi. Fiziki olarak katılım sağlayamayanların da yapılan canlı yayınlarla sosyal medya üzerinden izleyebildikleri Adalet Kurultayı çerçevesinde adalet arayışı, özellikle sivil toplum-siyasi parti işbirliğinde büyük bir umut haline gelmiş durumda. Ana paneller ve çalıştaylarda ortaya konan adalet arayışı, sivil toplum kuruluşlarından temsilciler, siyasi partiler, akademisyenler ve sanatçılardan gelen katkılarla çözüm önerilerine dönüşmüş; hepsinden önce geleceğe yönelik benzer aktivitelerdeki işbirliğine ışık tutmuştur. Gölge hükümet Rekabetçi siyaset üretebilecek kadrolar konusuna tekrar dönersek, burada yıllardır söylediğimiz ve oluşturulmama nedenini bir türlü

Geçmişi de bir yana bırakarak önümüzdeki iki yıllık süre için oluşturulacak gölge kabine, mevcut duruma karşı hükümet kurabildikleri durumda yapabileceklerini seçmene anlatmaya başlayacaklardır. Partili veya partisiz aydın kesimlerden katkı alarak, halkı ve sivil toplum kanaat önderlerini dinleyerek programlarını oluşturacak; seçmen beklentilerine cevap arayacaklardır. Ayrıca erken seçim söylemlerine yönelik endişeli seçmen kitlelerine de umut kapılarını aralayacaklardır. Salı günleri TBMM grup toplantılarında gündeme dair açıklamaları yapan Genel Başkanın yanında gölge kabine bakanları söz alarak, halkın beklentilerine dair kendilerine ulaşan görüşler doğrultusunda araştırma ve çözüm önerilerini dile getirebilirler. Toplumu ikiye bölen referandum ile getirilen anayasa değişikliklerinin geriye döndürülmesi ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayan yeni bir anayasa taslağı yapılması zorunludur. Bu konuda çalışma başlatan anayasa uzmanları ile birlikte yaptıkları çalışmalarını aktaran partili ekiplerin yeniden hukuk devleti olma doğrultusunda toplumdaki beklentiye cevap verecek açıklamalar vermelerini sağlayan bir ortamın yaratılması önemlidir.

21


SOSYAL DEMOKRAT

CHP Adalet Kurultayı sonuç bildirgesinde “Adalet yürüyüşü korku zincirini kırdı. Cesaret ve umudu ateşledi ‘’ diyor. Bu cesaret siyasi partilerin yanında korkusuzca yer alan sivil toplum örgütlerinin ve vatandaşların beklentilerine denk düşmektedir. Bu beklentiler, başta siyasi partilerin ülkenin geleceğine, huzur ve barış ortamına yönelik atacağı doğru, öngörülü adımlardır. İçinde bulunduğumuz günümüz ortamında anti demokratik uygulamalar kol geziyor. Önümüzdeki dönemde ancak kesin ve köklü demokratik reformları yönetecek bir oluşum başarılı olabilir. Liderlerin, Hak-Hukuk-Adalet sloganı doğrultusunda ortaya çıkan ve her kesimdeki seçmeni derinden yakalayan talepleri görmezden gelmesi artık mümkün değildir. Sadece parti içi iktidarı düşünen zihniyete “dur” diyecek ve partiyi tüm muhalif cephenin asgari müştereklerinde birleştirip önümüzdeki önemli seçime muhalif seçmenleri birleştirerek götürebilmek hayati önem taşımaktadır. Bu bilinçle davranan yönetimlerin iş başına gelmesini sağlamak yaşamsaldır. Özlenen ve beklenen, işte tam bu vizyona sahip liderliktir. 2019’daki seçimlere şimdiden hazırlanma eğiliminde olmayanlar bilmelidirler ki, bu durumda gerek yerel yönetimler gerekse cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şimdiye kadar yaşadığımız seçimlerden farklı bir sonuç elde edilemeyecektir. Kimilerinin sıkça dile getirdikleri aday belirleme, isimlendirme gibi telaşlar bir yana, önümüzdeki iki yıllık dönemde yapılması gereken, demokratik toplumsal muhalefetin sesini -yarın seçimler olacakmış gibi- siyasal ve kitlesel eylemlerle sürekli duyurmaktır. Bu da, bir siyasi parti önderliğinde sivil toplum örgütleri ile birlikte mümkün olacaktır.

22


Türkiye Adaletini ve Siyasetini Arıyor, Kuruyor, Üretiyor

D

Dört gün süren Adalet Kurultayı’nın tamamına katıldım. Evime memnun, mutlu, kendimi iyi hissederek döndüm. Bu yazıda neden böyle hissettiğime dair düşüncelerimi iki ana eksende paylaşacağım: (1) Kurultay Türkiye’nin demokrasiyle imtihanı açısından nerde duruyor, nasıl bir yola açılıyor? (2) Çok özel bir çalışma olarak Kurultay’ın kendisi nasıl bir deneyimdi? Siyasete farklı bir nefes girmeye devam ediyor...

Nazik IŞIK CHP PM Eski Üyesi, nyisik@gmail.com

CHP, Adalet Yürüyüşü ve Maltepe Mitingi ile yakaladığı kendi gündemini kurma, kendi gündemiyle yürüme, toplumsal muhalefete yeni bir hareket hattı açma başarısını Adalet Kurultayı ile sürdürdü. Yü-

rüyüşte ötekileştirmeleri aşarak yan yana gelebilen ve yürüyebilenler, Kurultay ile birbirini duyabilir, dinleyebilir oldu. Elbette duyup dinlediğimiz her şeyi beğenmedik, her şeyle mutabık kalmadık. Ama 15 yıldır kutuplaştırıcı siyaset güderek iktidar olan ve iktidarda kalan Recep Tayyip Erdoğan’a ve Ak Parti’ye rağmen başardık; yan yana geldik, konuştuk, duyduk, ortak taleplerimizi ve ihtiyaçlarımızı dile getirdik. Hepimiz aynı çileyi doldurmakta, aynı diktatoryal felaket günlerini yaşamakta olsak da, bu başarılması zor bir işti. Gerçekleşti. 16 Nisan Anayasa Referandumu kampanyasından bu yana CHP toplumsal muhalefette merkezi bir yerde duruyor ve yerini büyütmeye devam ediyor. Parti rozeti, parti bayrağı olmadan yürütülen referandum kampanyası, yüz binden fazla insanın

23


SOSYAL DEMOKRAT visini yapabilecek toplumsal barışı, toplumsal uzlaşıyı kurmak. İkincisi, kendi içine dönük yaşamayı tümüyle terk ederek, parlamenter demokrasi-cumhuriyet-medeniyet hareketini ısıtmaya, büyütmeye devam etmek; iktidar yolunun taşlarını döşemek.

katıldığı Adalet Yürüyüşü, milyonların katıldığı Maltepe Mitingi ve Adalet Kurultayı ile Türkiye’ye ‘’vatanım’’ diyen, ‘’demokrasi’’ diyen, ‘’adalet olsun, hak yerini bulsun, ne mağdur edeyim ne de edileyim’’ diyen herkes ‘’CHP’li mi oldum?’’ tasasına düşmeden yan yana gelebildi. Şimdi CHP, ‘’hayır kampanyası güçlerini’’ bir arada tutan, birbirine yaklaştıran ‘’buluşma mekanı’’nı üreten biricik muhalefet gücüdür. Yaptıklarıyla, ‘’birlikteliğin zamkını hep birlikte üretme’’nin esas gücü olmaya ciddi şekilde hak kazanmıştır. Ak Parti’yle iç içe geçerek adı muhalefet olsa da muhalefet olmaktan çıkmış bulunan MHP dışındaki güçlerin yüzü, partileşme çalışmalarını sürdüren Meral Akşener ekibi dahil, CHP’ye dönüktür. Toplumun önemli bir kesimi geleceğe yönelik bir umut ve cesaret bulabilmek arzusuyla CHP’yi dikkatle izlemektedir. CHP, ana gövdesini kendisi oluştursa da, özenle ‘’altı oku basmak’’tan kaçınarak yola devam etmekte; bir ‘’parlamenter demokrasi-cumhuriyet-medeniyet hareketi’’ yaratmak yolunda ilerlemektedir. CHP’nin kutuplaşmaya pas vermeyen politik hattı, yönetme becerilerini -tek adama devrederek- zaten büyük ölçüde kaybetmiş olan Ak Parti’yi ve onun aceleci Genel Başkanı’nı çok ama çok etkiliyor. Örneğin referandum kampanyasında iste-

24

dikleri kutuplaştırmayı pek az yapabildiler ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu kötülemeye çok zaman ayırdılar. Adalet Yürüyüşü’nde iş ‘’atlet’’ muhabbetine, ‘’Maltepe miting alanı, mitingi ben yaparsam 2,5 milyon sen yaparsan 160 bin kişi alıyor’’ gibi komikliklere kadar düştü. Gelmekte olan büyük kitlesel hareketi özellikle kendi seçmeninin gözünden uzak tutmak çabası, Adalet Kurultayı’nda da ‘’şehitler mekanında içki içenler’’ hikayesiyle sürdürüldü. Ak Parti seçmenini, ‘’adalet’’ gündeminden ve yaşanmakta olan ‘’adaletsizlikler’’ gerçeğinden uzak tutmak en öncelikli işti. Çünkü bugün artık Ak Parti, OHAL’siz, KHK’siz, fiili başkanlıksız, parti devleti olmazsa iktidarını sürdürmesi güç, ‘’metal yorgunluğu’’ adı altında Genel Başkanı’ndan her gün şamar yiyen bir siyasi partidir. Özellikle ekonomik aktörlerin CHP’ye ve toplumsal muhalefete şans vermesi halinde 15 yıllık iktidarını sürdüremeyecek durumdadır. İşte tam da bu yüzden, Adalet Kurultayı’ndan sonra CHP’ye düşen iki önemli görev var: Birincisi, bu ülkeyi yönetebilecek, gemiyi yüzdürmeye devam edecek merkez kadroyu ortaya çıkarmak; toplum ve siyaset yapıcılar nezdinde iktidar olmaya hazır, güvenilir seçenek, en azından toplumsal muhalefetin odağı olarak güç kazanmak. Kolay olmasa da Ak Parti’nin açtığı yaraların teda-

Her iki görev de, durumun ve yapılanların yurt içinde ve dışında siyasi güçlere anlatılması, tanıtılması, samimiyetle sürdürülmesini, yani çok çalışmayı gerektiriyor. Bölgesel ve yerel düzeyde geniş kitlelerle katılımcı buluşmalara devam etmek, merkezde bu buluşmaları birleştiren ve yeni katılımlara açık bir dayanışma merkezi ortaya çıkarmak ayrıca yararlı olacak gibi gözüküyor. Zira, bugün oluşum halindeki hareketin herkesin kendini ifade imkanı bulduğu ama ortak önceliklerin, ortak hedeflerin netleştiği bir asgari demokrasi programıyla şekillenmesi, iktidarı değiştirecek güce dönüşmesi ancak böyle mümkün olabilir. Adalet Kurultay’ında dört gün... Adalet Kurultayı’nın dört günü de konuşma-tartışma-düşünme-değerlendirme-paylaşma ile dolu dolu yaşamaya olanak verdi. 1980’lerin sonları 1990’ların başlarında ‘’Demokrasi Kurultayı’, ‘’Anayasa Kurultayı’’ gibi günübirlik toplantılarla solun farklı kesimlerinden bir kaç bin insanın ve Müslüman sağın bazı temsilcilerinin bir araya gelebildiği deneyimleri yaşamış topraklardayız. Ama Adalet Kurultayı ölçeğinde ve içeriğinde bir buluşma ilk kez yaşadık. Sekiz panel ve 77 çalıştaydan oluşan, oldukça geniş bir yelpazeye yayılmış toplam 694 konuşmacısı ve on binlerce katılımcısıyla Adalet Kurultayı, isteyene yoğun bir ideoloji ve politika konuşma-dinleme-paylaşma imkanı sunuyordu. Yıllardır içinde aktif siyaset yaptığım Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin son yıllarda küçük kurultaylarını toplamadığı, danışma kurullarını da yapmadığı veya yapsa da pratik sonuçlar bile üretemediği düşünülünce; bu imkan, parti merkezindeki bazı politika ve materyal


SOSYAL DEMOKRAT üretme çalışmalarının dışında kalan benim gibi üyeler için adeta bir hazineydi. Kurultay boyunca gördüm ki, bu bahiste hiç de yalnız değilim; binlerce insan bu yeni siyaset yapma arayışına iştiyakla katılıyor. Her işin daha iyisini, daha mükemmelini yapmak elbette mümkündür. Bu Kurultay’ın da bu yaklaşımla alınacak dersleri mutlaka vardır. Öncelikle, her ana oturumdan önce ‘’Yaşanmış Olaylar’’ başlığı altında yakın geçmişin önemli adaletsizliklerini birebir yaşayanların Kurultay’a hitap edebilmesini alkışlamak isterim. Çünkü yıllardır kulaklarımızda ‘’benim’’, ‘’benim’’, ‘’benim’’ diye sahiplenilen veya ötekileştirilenler çınlıyor. Çünkü birbirimizin acılarını anlamak, başkasının acısını acı olarak hissetmek, yeniden toplumsal ortak değerlerimizi hatırlamak ve yaratmak açısından büyük önem taşıyor. Bu çerçevede Yaşanmış Olaylar tanıkları arasında Hrant Dink’in ailesinden Rakel’in sesini duymayı çok isterdim. Ayrıca Toplumsal Bellek Platformu’ndan mesela Gül Erdost’un, 649. haftayı geride bırakmış bulunan Cumartesi Anneleri’nin sesini duymayı da çok isterdim. Son yıllarda kadınlar toplumsal etkinliklerde, seçim mitinglerinde önemli bir yer tutuyorlar. Kadınları eşit insan saymakta zorlandığı çok açık ortada olan Ak Parti ve eşitliği aynılık zanneden Genel Başkanı’nın bile yolu kadınları görünürleştirmekten geçti, geçiyor. Kadınların doğumdan ölüme adaletsizlikle iç içe yaşadığını hepimiz biliyoruz. Ancak kadınların insan haklarında önemli sorunlarla boğuştuğumuz bu dönemde kadınlar medeniyetin, Cumhuriyet’in ve çoğulculuğun adeta simgesi. Gençler de ülkemizde geleceğin belirsizliğinden, dünyadan kopmakta olma ve eğitimin ülke içinde ve uluslararası işgücü piyasalarında rekabete katılabilmeye elverir olmaktan çıkma şanssızlığından en çok etkilenen nüfus grubu. Klasik deyişle, gelecek

gençlerde. Buna karşılık Kurultay’ın sekiz ana panelinden birini bile bir kadın ya da bir genç yönetmedi; 40 ana panel konuşmacıdan sadece 4’ü kadındı, tek bir genç bu panellerde konuşmacı olmadı. Bu, bence, asla tekrarlanmaması gereken bir eksikliktir. Gençler Kurultay’a kendi çalıştay gündemleri ile katıldılar ve ben o çalıştaylarda neler olup bittiğini izleyemedim, ama kadın çalıştaylarının siyaset, ekonomi ve toplumda adalet başlıklı üçüne katıldım. Her üçünde de kadınların temsil ve katılım sıkıntısı -ben de dahil- bir çok konuşmacı ve katılımcı tarafından dile getirildi. Bu ses artık duyulmalıdır! Ana panellerde merkezden ve sağdan konuşmacıların belirgin bir ağırlığı olsa da, katıldığım beş çalıştayın beşinde de, özellikle soldan, farklı sesleri duydum. Bu, bana CHP’nin Adalet Kurultayı’nda herkese kapının, mikrofonun açık olmasına çaba harcandığını gösteriyor. Bu çaba, çalıştay yöneticiliklerini sadece CHP milletvekilleri ve parti meclisi üyelerine değil farklı kesimlerin temsilcilerine açık tutarak ve dış politika alanına yönelik çalıştaylarla zenginleştirilmelidir. Gençlik çalıştayları kapsamındaki dokuz çalıştaydan üçünün ‘’bir başka Avrupa mümkün’’, ‘’Avrupa gençliği ve ekonomik kriz’’ ve “3.dünya krizinde gençlik, emek, direniş’’ başlıklarını taşıması gençliğin dünyayı kavramaya ne kadar açık olduğuna işaret ediyordu. LGBTİ’ler için bir çalıştay bile konmamış olması ise, bence açıklama hatta özür gerektirir bir eksikliktir. Ayrıca, özellikle hak temelli sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin tanımlı -mesela 10 dakikayı geçmeyen- sürelerle de olsa konuşabildiği bir serbest kürsü Adalet Kurultayı’nı çok güçlendirir; demokrasi ve çoğulculuk açısından güzel bir örnek oluştururdu. Programın Hafıza Sokağı ve sergiler, imza duvarı ve “bir tuğla da sen koy” gibi etkinlikleri, tiyatro-müzik etkinlikleri, akşam sohbetleri herke-

se farklı seçenekler sundu. Örneğin, bugün artık Adalet Anıtı’na tuğla koyan 11 bin insandan biri olmanın gururunu taşıyorum. İmza duvarına ‘’Memlekette adalet yoktu, biz getireceğiz!’’ yazıp imzaladım. Adalet Kutusu’na, 12 Eylül’de işkence görmüş olmam ve 1402’li olmamla ilgili olarak, kendime yönelik hak ihlallerinin hikayesiyle katıldım. Kadın Kolları anı defterinde düşüncelerimle ve el yazımla yer aldım. Yüzlerce dostla selamlaştım, konuştum, hatta dertleştim. Çeşitli nedenlerle orada olamayan çok sayıda insanın telefonuna cevap verdim, heyecanlarını paylaştım. Mekansal düzenleme açısından da iyi bir organizasyon gerçekleştirildi; emeği geçenlere teşekkür borçluyuz. Birinci gün gece yol gelmiş, sabah Çanakkale yük limanında saatlerce bekletilmiş ve Kurultay’ın başlama saatinde kamp alanında olamamış 2 bin dolayında insandan biriydim. Bize yapılan bu haksızlık, büyük olasılıkla Çanakkale Valiliği’nin iktidara hoş görünme çabasının bir ürünüydü. İlk günün organizasyon problemleri nedeniyle yaşanan konaklama ve yemek-su sorunları, sonraki günlerde yaşanmadı. Küçük bir çadırda konakladım, üşümedim; öğünlerde yemekhanede yiyebildiğim ne varsa onu yedim; su yeterli, çay boldu, her istediğimde içebildim; hatta her gün sabah sıcak duşumu alabildim. Sağlıkçılar her sorunda görev başındaydı. Sonuç olarak... Sonuç olarak, başa dönüyorum: 26-29 Ağustos 2017 tarihlerinde Çanakkale’de gerçekleşen Adalet Kurultayı’nın tamamına katıldım. Evime memnun, mutlu, kendimi iyi hissederek döndüm. Çünkü Türkiye adaletini ve yeni siyasetini arıyor, kuruyor, üretiyor. Umut ve cesaretle! Umut insanda, cesaret içimizde!

25


Cumhurbaşkanı Adayını Belirleme Usulü Üzerine Notlar

1

Tevfik Sönmez KÜÇÜK Yrd. Doç., Yeditepe Üniversitesi sonmezk83@hotmail.com

26

16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği referandumu erkler arasındaki hukuki ilişkiyi yürütme organının lehine bozmuş ve geniş anayasal yetkilerle donatılan bir cumhurbaşkanlığı makamı oluşturmuştur. Bu çerçevede, söz konusu Anayasa değişikliği, hükümet sistemini değiştirerek Cumhurbaşkanının mevcut yetkilerini artırmakla kalmamış ve ayrıca Cumhurbaşkanı adayı gösterilme usulünü de değiştirmiştir. Şöyle ki, Anayasanın 101. maddesinin 3. fıkrasında 2007 yılında yapılan değişiklikle, Anayasada belirtilen koşulları sağlayan bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olması, ya yirmi milletvekilinin yazılı teklifine ya da en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oyların toplamı ile hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partilerin ortak aday göstermesine bağlıydı. İşte 16

Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile bu hüküm değiştirilmiş ve Anayasanın 101. maddesinin 3. fıkrasına “Cumhurbaşkanlığına, siyasi parti grupları, son yapılan genel seçimlerde toplam geçerli oyların tek başına veya birlikte en az yüzde beşini almış olan siyasi partiler ile en az yüz bin seçmen aday gösterebilir.” düzenlemesi eklenmiştir. Bu anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı adayının nasıl gösterileceğine ilişkindir. Söz konusu çalışma ise aday gösterilme sürecinden önceki, yani Cumhurbaşkanı aday adayları arasından seçim yapıldığı aşamayı kapsamaktadır. Ayrıca bu çalışma, Cumhuriyet Halk Partisi CHP)’ni odağına alarak,16 Nisan 2017 Referandumunda birlikte mücadele eden hayır bloğunun Cumhurbaşkanı adayını nasıl belirlemesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşacaktır.


SOSYAL DEMOKRAT

Bir uzlaşı metninin oluşturulması Öncelikle belirtmek gerekir ki, Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesinde hangi yöntem kabul edilirse edilsin, her aday adayının uyacağına dair taahhütte bulunacağı bir uzlaşı metninin oluşturulması zorunludur. Bu uzlaşı metni, CHP önderliğinde “hayır” bloğunu oluşturan diğer siyasal partilerle görüşülerek hazırlanmalı ve aday tespit süreci neticesinde kim Cumhurbaşkanı adayı olursa olsun bu adayın siyasi profilini ortaya koyabilecek açıklıkta olmalıdır. Bu metnin hazırlanma süreci ve içeriği üzerinde kapsamlı bir çalışma yapılmalıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanılmasında, seçmenler nezdinde adayın kimliğinden ziyade siyasi portresinin önem arz ettiği savunulabilir. Bu durumun en azından “hayır” bloğunu oluşturan seçmenler için geçerli olduğu açıktır. Unutulmamalıdır ki, 16 Nisan 2017 Referandumunda “hayır” bloğunun başarısının sırrı, kampanyanın şahıslar üzerinden değil kavramlar üzerinden yürütülmesinden geçmekteydi. Uzlaşı metninin, diğer paydaşlarla görüşülerek kaleme alınacağı ifade edilmişti. Ancak, buna rağmen, belli kavramların olmazsa olmaz unsur olarak metinde yer alması gerektiği ileri sürülebilir. Örneğin, belirlenecek Cumhurbaşkanı adayının laiklik, demokrasi, Atatürk milliyetçiliği ve hukuk devleti gibi Cumhuriyetin değerleri başta olmak üzere Anayasanın değiştirilemez maddelerine sadık kalacağı güvence altına alınmalıdır. Metne, Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde referandumla kendisine tanınmış anayasal yetkileri tek başına kullanmayıp milli iradenin temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile paylaşacağı veya Cumhurbaşkanının herhangi bir siyasi partiye üye olmayacağı gibi hususlar da eklenebilir. Bu uzlaşı metni, diğer paydaşlarla görüşülerek daha

dazenginleştirilebilir. Burada amaçlanan, Cumhurbaşkanı adayı kim olursa olsun, seçmenlerin zihninde ortak bir Cumhurbaşkanı kimliği oluşturabilmektir. Üç oylamanın yapılacağı kapsayıcı bir aday tespit süreci Görüldüğü gibi, aday tespit sürecinin işletilmesinin ilk şartı, uzlaşı metnine uyulacağına dair bir taahhütte bulunmaktır. Bu koşulu sağlayan aday adayları bakımından sürecin, üç oylama gerçekleştirilecek şekilde işlemesi önerilebilir. Buna göre, birinci oylama milletvekillerinin arasında yapılır. Bu oylamada CHP milletvekilleri oy kullanma hakkına sahiptir. TBMM’de grubu bulunan ve üyesi olduğu grubun içerisinde veya bireysel düzeyde başka bir Cumhurbaşkanı adayı lehine imza atmamış diğer parti milletvekilleri ile aynı nitelikleri taşıyan bağımsız milletvekilleri de bu oylamada oy kullanabilmelidir. Bu oylamada her bir milletvekili en fazla bir aday adayı lehine oy kullanabilir ve oylama, Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı günden en az altı ay evvel bitirilmiş olmalıdır. İkinci oylama ise CHP üyeleri arasında gerçekleştirilir. Üyeler arasındaki oylamaya, Cumhurbaşkanı adaylığı seçiminin yapılacağı günden on iki ay önce üyelik aidatlarını eksiksiz bir biçimde ödemiş ve en az bu kadar süredir parti üyesi olarak kayıtlı kişiler katılabilir. Söz konusu oylama, Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı günden yedi ay evvel ilk pazar günü yapılmaya başlar; yedi hafta boyunca yedi ayrı coğrafi bölgede her pazar ayrı ayrı yapılır. Bu oylama, coğrafi olarak her bir bölgeye bağlı illerde eş zamanlı olarak pazar günleri gerçekleştirilir. Coğrafi bölgeler nezdinde seçimler alfabetik sıraya göre yapılır. Nihayet, üçüncü oylama, baroların, oda ve borsaların, sendikaların yönetim kurulu üyeleri arasında yapılır. Oylamaya katılabilecek kuruluşların yönetim kurullarının, Cumhurbaş-

kanı seçiminden en az yedi ay önce CHP tarafından başlatılan bu aday belirleme sürecini desteklediğine dair karar alması; seçimlerini Cumhurbaşkanlığı seçiminden en az altı ay önce tamamlayarak tutanak altına alması ve bu tutanağı CHP Genel Merkezi’ne göndermesi gerekir. CHP, bu kuruluşların yapacakları seçimlere temsilci göndererek seçimin güvenliğini takip edebilir. Baro, oda ve borsalar ile sendikaların yönetim kurullarında yapılan aday belirleme seçimlerinde seçim hukukunun ilkelerine uyulmadığı gerekçeli bir şekilde tespit edilerek tutanak altına alınırsa, bu seçimler, partinin Merkez Yönetim Kurulunca iptal edilebilir. Üç oylamada kullanılan oyların yüzde olarak oranı her oylama için ayrı ayrı belirlenir ve bu oylamalar Cumhurbaşkanı adayının tespit edilmesine ilişkin gerçekleştirilen seçim sonucunu birinci ve ikinci oylama açısından % 40, üçüncü oylama bakımından % 20 oranında etkiler. Oylarının toplamı oran olarak diğerlerinden fazla olan aday adayı seçimi kazanmış olur. Bu kişi, CHP’li üyelerin öncülüğünde ve “hayır” bloğunda yer alan diğer partileri destekleyenlerin katılımı ile yüz bin imza toplanarak Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilir. Aday belirleme sürecine ilişkin değerlendirmeler Cumhurbaşkanı adayını belirleme sürecine ilişkin olarak yukarıda sunulan öneri değerlendirildiğinde şu tespitlerde bulunulabilir: Öncelikle ifade edilmelidir ki, aday belirleme süreci mümkün olduğunca kapsayıcı tutulmaya çalışılmıştır. Zira Cumhurbaşkanı adayı olacak kişi, sadece belirli bir siyasal eğilimi temsil etmemeli, uzlaşı metninde düzenlenen esaslar ışığında tüm Türkiye’yi kucaklayabilmelidir. Bununla birlikte aday tespit sürecinin CHP’nin önderliğinde gerçekleştirilmesine özen gösterilmiştir. 16 Nisan 2017 Referandumu göstermiştir ki, CHP “hayır” bloğunun toparlayıcı gücüdür. Bu

27


SOSYAL DEMOKRAT

nedenle, ilk oylamada, tüm CHP milletvekillerine oy hakkı tanınmışken, diğer partilerin mensubu veya bağımsız olan milletvekillerine oy hakkı, ancak daha önce başka bir kişinin Cumhurbaşkanı adaylığı lehine oy kullanmamış olmaları durumunda kabul edilmiştir. Coğrafi olarak her bir bölgede ayrı ayrı üyeler arasında yapılacak olan ikinci oylamanın yedi hafta boyunca sürecek olması Cumhurbaşkanı aday belirleme sürecini olumlu şekilde etkileyecek bir diğer husustur. Gerçekten, bu seçimlerin her hafta yapılması sonucunda yedi hafta gibi uzun bir süre boyunca Türkiye’nin gözü bu aday belirleme sürecinde olacak; yazılı ve görsel medya, bu seçim sürecini yakından takip edecek ve Türkiye’nin siyasi gündemini CHP belirleyecektir. Ayrıca, Cumhurbaşkanı aday adayları arasındaki rekabet, parti tabanını da konsolide edecek ve seçmenleri Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde gerçekleşecek yoğun çalışma temposuna hazırlayacaktır. Oylamaların nihai seçim sonucunu farklı oranlarda etkilemesinin nedeni ise şu şekilde açıklanabilir: Bir kere, partiler üstü bir Cumhurbaşkanı adayının tespit edilmesini sağlamak amacıyla sivil toplum kuruluşları aday tespit sürecine dahil edilmek istenmiş; ancak sürecin CHP’nin kontrolünden çıkmaması için bu kuruluşların

28

etkisi sınırlandırılmıştır. Bir milyonu aşan üyenin yapacağı seçimle milletvekilleri arasında yapılan seçimin oy oranı bakımından seçim sonucunu eşit düzeyde etkilemesi ise eleştirilmemelidir. Üyelerin sayısı milletvekillerinin sayısı ile kıyaslandığında açık bir sayısal fark söz konusu olabilir, fakat buna rağmen iki seçimin Cumhurbaşkanlığı adaylığı seçim sonucuna etkisi aynı olmalıdır. Çünkü milletvekilleri, genel seçimlerde seçmenlerin oyunu zaten almıştır. Milletvekillerinin temsil kabiliyeti üyelerinkinden fazladır. Bu şekilde kapsayıcı bir usulle belirlenmiş olacak Cumhurbaşkanı adayının Anayasa md. 101/3 uyarınca siyasi partiler vasıtası ile değil de yüz bin imza ile aday gösterilmesinin ana nedeni ise şudur: Siyasi partilerin karar organı olan büyük kongrenin yetkilerini düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu md. 14/5’e göre, “Kanunlar, … çerçevesinde toplumu ve Devleti ilgilendiren konularla kamu faaliyetleri ve parti politikası hakkında genel nitelikte olmak şartıyla temenni kararları veya bağlayıcı kararlar almak; … büyük kongrenin yetkilerindendir.” Cumhurbaşkanı adayının tespit edilmesinin kanunlar çerçevesinde toplumu ve Devleti ilgilendiren bir mesele olduğu konusunda bir şüphe olmadığına göre, CHP’nin

Cumhurbaşkanı adayını göstermesi halinde, bunu, büyük kongresi ya da Anayasa md. 101/3’ün açık ifadesi uyarınca TBMM grubu aracılığıyla yapması gerekir. Fakat iki hal de, aday belirleme sürecinin partiler üstü niteliğine zarar verebilir. Nitekim yukarıda da ifade edildiği gibi, Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde, CHP’nin önderliğinde 16 Nisan 2017 Referandumu öncesinde birlikte hareket etmiş ve siyasi açıdan etkili bir kampanya yürütmüş “hayır” bloğunun desteğini sağlamak gerekir. Bu blok içerisinde farklı siyasal görüş ve eğilimlerden kişiler vardır. Şayet, CHP öncülüğünde işleyen Cumhurbaşkanlığı aday belirleme sürecinin sonucunda partinin büyük kongresi veya meclis grubu devreye girerse, aday tespit sürecinin siyasallaştığı itirazı gelebilir ve “hayır” bloğunda yer alan belirli gruplar kendilerini bu sürecin parçası olarak hissetmeyebilir. Bu hususun, Cumhurbaşkanlığı seçimini etkileyebileceği ve bazı seçmenlerin sandığa gitmemesine neden olarak bu seçimin kaybedilmesine yol açacağı öne sürülebilir. Oysa burada amaçlanan, uzlaşı metnine sadık, CHP’nin gözetiminde belirlenmiş ve “hayır” bloğunun da desteğini alarak bütün Türkiye’yi kucaklayabilecek bir Cumhurbaşkanı adayının ortaya çıkmasıdır.


İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (SEKA) açılışı - 1936

Cumhuriyet Dönemi İktisat Politikaları ve Kazanımları

C

Cumhuriyet dönemi iktisat politikalarının kuruluş aşamasındaki şekillenmesi Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde gerçekleşmiştir. İktisat Kongresi’nin tarihsel misyonu, bir yandan siyasal açıdan kapitalist ve sosyalist blok arasında denge oluşturarak ulusal bağımsızlık alanını belirlemek, diğer yandan da içte toplumsal birliği sağlayıp kuruluşu gerçekleştirmektir. Resmi kesimden bazı devlet daireleri, halk kesiminden çiftçi, sanayici, işçi ve tüccar gibi meslek gruplarından oluşan 1135 temsilcinin katıldığı1 Kongre’ye Sovyet temsilcisi Aralov da davet edildi. Kongrenin açış konuşmasında Atatürk’ün yasalarımıza saygılı olmak koşulu

İzzettin ÖNDER Prof. Dr., Boğaziçi Üniversitesi izzettinonder@gmail.com

1 Memduh Yaşa ve diğerleri (1980), Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi: 1923-1978, Akbank Kültür Yayınları, İstanbul, s. 77-82.

ile yabancı sermayeye yeşil ışık yakılacağı söylemi Türkiye’nin sistem seçimini ve bloklar arasında bağımsızlık arayışını simgeler. Kongrede öne çıkan, tarım vergisi Âşar’ın ilgası kararı içte toprak ağalarına, liberal politika söylemleri ise Batı dünyasına mesaj niteliğinde idi. Nitekim 1925 yılında doğu ve güneydoğu bölgeleri isyanlarda aşiret liderlerini ve toprak ağalarını devletin yanına çekeme politikası bağlamında Âşar kaldırılmıştır. Bağımsız Türkiye’nin iktisat politikası Lozan’da kazanılan siyasal bağımsızlık, anlaşmadaki geçici bazı kısıtlar nedeniyle ekonomi alanına gecikmeli olarak yansımıştır. Lozan ile sınırlarımız içinde kalan alana isabet eden 85 milyon altın lira harp

29


SOSYAL DEMOKRAT

tazminatı ekonomiye yıllık yaklaşık 6 milyon lira yük getiriyordu.2 Anlaşmanın hükümleri çerçevesinde beş yıl süre ile gümrüklerimize hâkim olamama gibi olumsuzluklar siyasi otoriteyi zora sokuyordu. Ancak, 1926 yılında kabotaj hakkının kazanılması ve gümrüklere hâkim olunması neticesinde sanayinin korunması aşamasına geçilebildi. 1922 yılında Amerikan sermayesi öncülüğünde kurulan Chester projesi zamanla akamete uğrayınca, 1924 yılında Haydarpaşa-Ankara, 1928 yılında ise Mersin-Adana demiryolları devletleştirildi. 1924 yılında İş Bankası, 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurularak, özel sektöre kaynak sağlama kanalları oluşturuldu. Tüm kısıtlamalara rağmen, söz konusu atılımlar ulusal gelirde yükselmeye neden oldu. 1910 yılında 100 olan ulusal gelir indeks değeri 1923 yılında 60 dolaylarına gerilemişken, 1929 yılında 100 düzeyine dönebilmiştir. 1920’lerde yükselmeye başlayan enflasyon, 1925 yılında % 10 dolayında zirve yaptıktan sonra 1930’larda sıfır düzeyine gerilemiştir. 1925 yılında Âşar’ın lağvedilmesi devlet gelirlerinde önemli bir kayba yol açtığından dönemin temel üretim aracı olan tarım kesiminin sermaye birikiminde etkin kullanım yolu tıkanmış oldu. Tarımdan sanayi kesimine kaynak aktarımında iç ticaret hadleri önemli işleve sahipken, 1923-1930 döneminde dalgalı seyreden iç ticaret hadleri tarım lehine geliştiği için, sanayide kaynak birikiminde etkili sonuç alınamadı. Tüm kısıtlara rağmen dönemin önemli bir girişimi 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunun1927 yılında 15 yıllık süre için yeni bir kanun görüntüsünde devreye sokulup, işletmeler dört gruba ayrılıp, ciddi sanayileşme hamlesine girilmesi oluşturmuştur. Lozan’ın koşulları altında dış ticarete 5 yıl müdahale olanağının kısıtlanması, maalesef, ithalatçılara fırsat kapısı aralayarak, ticaret açı2 Korkut Boratav (2003), Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, s. 44.

30

Liberal politikaların başarısızlıkları üzerine Cumhuriyet yöneticileri dizginleri ele aldı ve 1933 yılında başlatılan devletçilik politikalarıyla karma ekonomi modeli çerçevesinde devlet eliyle ulusal sanayi oluşturma hamlesi başlatıldı. ğımızın 1923 yılında 60 milyon liradan 1929 yılında 101 milyon liraya yükselmesine yol açtı.3 Böylece, 1929 yılına geldiğimizde kapitalist dünya ikinci büyük çöküşünü yaşarken, Türkiye Cumhuriyeti de döneminin ilk döviz krizine girmiş oluyordu. Bunun üzerine Başbakan İsmet İnönü’nün çağırısı ile Milli İktisat ve Tasarrufu Cemiyeti adıyla, halkı tasarrufa ve yerli malı kullanmaya yönelten bir cemiyet kuruldu.4 Ekonominin olumsuz gelişmesi karşısında, 1929 yılında dönemin İktisat Bakanı Şakir Kesebir başkanlığında bir komisyon kuruldu ve “Kesebir Planı” olarak anılan, ithalatı sınırlandırmak ve iç tüketimi kısmaya yönelik plan hazırlandı. Müteakiben, buhranın etkisini hafifletmek üzere Müller ve Schacht planları devreye sokuldu. Nihayet, 1930 yılında Sanayi Kongresi toplanarak, bir taraftan tüketiminin denetlenmesine çalışılırken, diğer taraftan da sanayi yatırımları yapılması için sanayicilere çağrı yapıldı. Bu çabaların sonucu olarak 1930 yılında hükümetçe İktisat Programı hazırlanıp devreye sokuldu, aynı yıl Merkez Bankası da kurularak hükümetin para üzerinde denetimi sağlanmış oldu.5 1933 yılında dönemin Başbakanı İsmet İnönü KADRO dergisinin 22 inci sayısında yayınlanan “Fırkamız Devletçilik Vasfı” başlıklı yazısında şunu ifade eder, “Devletçilik’in mü3 Yakup Kepenek ve Nurhan Yentürk (2005), Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 49. 4 İlhan Tekeli ve Selim İlkin (1983), 1929 Bunalımında Türkiye’nin İktisadi Politika Arayışları, ODTÜ, Ankara, s. 92-8. 5 İlhan Tekeli ve Selim İlkin (1983), a.g.e., s. 121-7.

dafaa vasıtası olup olmadığı, yedi sekiz seneden beri münakaşa olunmuştur.”6 İnönü’nün bu ifadesi, yönetim kadrosunun liberal politikaların yeni Cumhuriyet’i ekonomik olarak ayağa kaldırmaya yeterli olmadığını 192526 yıllarından beri düşündüğünün, ancak uygulama zemini bulamadığının itirafıdır. İktisat Kongresi’nin şekilsel liberal görüntüsüne rağmen, Lozan sonrası uygulanan ekonomi politikalarında CHP’nin altı okunun üç kolu öne çıkmıştır. Bunlar; ekonominin halka yaygınlaştırılması ve toplumsal kalkınmayı işaret eden “halkçılık”; Osmanlı’dan devralınan milli iktisat görüşü doğrultusunda ulusal kaynakların millileştirilmesi ve korunmasını ifade eden “milliyetçilik”; ve sanayileşmeyi vurgulayan “devletçilik” kollarıdır. Dünya buhranı ile dünya güçlerinin Türkiye’den ellerini çektiği ve bazı yatırım mallarının ucuzladığı dönemde, 1930 yılında korumacılık önlemlerine, 1933 yılında ise Sovyet plancılarının da desteği ile plan yapılarak planlı devletçiliğe geçildi. Cumhuriyet kurucularının İzmir İktisat Kongresi ilkeleri ile ne derece uzlaşmaz olduğu 1933 planının başlangıç bölümündeki şu görüşte açıkça yansımıştır: “Garp kültürünün, yani tekniğin ve büyük sanayiin sahası şark sahillerini ihata ediyordu. …….Garbın sanayi memleketleriyle ziraat ve hammadde memleketleri arasındaki bu tabiiyet, sanayi memleketlerini ihya edici, fakat hammadde memleketlerini de tedricen inhilal ettirici vaziyetler ihdas etti. Türkiye’nin dünya emtia mübadelesindeki mevkii Garp sanayii mamulatına bir mahreç ve buna mukabil de o sanayie hammadde yetiştiren bir ziraat 6 KADRO (1933), Ankara, s. 4.


SOSYAL DEMOKRAT

memleketi olmasında manasını bulmuştur. Büyük sanayici memleketler, aralarındaki bütün siyasi ve iktisadi münazaralara ve ihtilaflara rağmen, ziraatçı memleketleri her zaman ham madde müstahsili mevkiinde bırakmak ve bu memleketlerin piyasalarına hâkim olmak davasında müttefiktirler. Bu itibarla ziraatçı memleketleri bu silkinme hareketlerine, er geç set çekmek hususunda siyasi nüfuzlarını kullanmakta birleşeceklerdir. Bilhassa bu hakikat muhtaç olduğumuz sanayii, zaman kaybetmeden kurmak için en mühim muharrikimizdir.”7 Liberal politikaların başarısızlıkları üzerine Cumhuriyet yöneticileri dizginleri ele aldı ve 1933 yılında başlatılan devletçilik politikalarıyla karma ekonomi modeli çerçevesinde devlet eliyle ulusal sanayi oluşturma hamlesi başlatıldı. Yeni girilen rayda yabancı sermayeye karşı politika değişikliği yaşanırken, Osmanlı döneminden kalma yabancı yatırımların millileştirilmesinde de önemli adımlar atıldı. Sanayileşmede, doğal olarak öncelik iç tüketim ürünlerine ve üç beyaz olarak anılan şeker, un ve dokuma alanlarına yönelindi. Sanayileşmenin ilk adımı olan tekstil ve gıda alanında yatırımlar yapılarak, sanayileşme yanında tarımın da kalkındırılmasında etkili olunmaya çalışıldı. Bu dönemde kâğıt, demir çelik gibi ileri aşama sanayi kuruluşlarının kurulmasında da önemli adımlar atıldı. Planlı olarak yürütülen bu faaliyetler sonucunda 1930-39 dönemi ortalama büyüme oranı, sanayide % 10,3, tarımda ise % 5,1 olarak gerçekleşti. Alınan tasarruf önlemleri de sonuç vererek dış ticaret dengesi de, salt 1938 yılındaki 4,9 milyon liralık açık dışında, 1930-39 dönemi boyunca fazlaya dönüştü. Atatürk sonrası 1938 yılında Atatürk’ün ölümü, 1939 yılında İkici Dünya Savaşı’nın başlaması korumacılık ve devletçilik 7 Boratav (2003), a.g.e., s. 66.

politikalarının etkin uygulamasını akamete uğrattı. Her ne kadar savaşa girilmedi ise de, savaş ekonomisinin devreye sokulması ulusal geliri geriletti. 1940 yılından 1945 yılına doğru ulusal gelir % 31,1 oranında azalmış, sanayi konumunu korurken tarım gerilemiştir. Aynı dönemde fert başına gelirde de % 39,7 oranında azalma yaşanmıştır. 1945-50 döneminde siyaset alanında Sovyetler’den uzaklaşılıp ABD’ye yaklaşımın yansımaları, bir yandan devletçiliğe ve karma ekonomi modeline karşı iç tepkilerin dillendirildiği 1948 Türkiye İktisat Kongresi kararlarında, diğer yandan da Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye gönderilen inceleme uzmanlarının görüş ve önerilerinde izlenmiştir. Marshall Planı uzm anları ekonomiyi olumlu bulmakla beraber, devlet kesiminin küçültülmesi, demir-çelik, ağır kimya, selüloz gibi dönemin ileri sanayi alanlarına girilmemesi, orman ürünleri, seramik ve el sanatlarına dayalı hafif sanayiye girilmesi gibi önerilerde bulundu. Öyle anlaşılıyor ki, savaş sonrası koşullarda Batı dünyasınca perifer ekonomilerde devlet destekli korumacı ulusal sanayi atılımı pek uygun görülmüyordu! Nitekim 1942 yılında ABD’de toplanmış olan Foreign Affairs Commission kararları da perifer ekonomilere askeri yardım yapılması fakat sanayi alanında fazla ileri gidilmemesi doğrultusunda idi.8 Savaş döneminde yaşanmış olan önemli bir olay da Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi adı ile salınmış olan vergilerdir. Adından da anlaşıldığı üzere, Varlık Vergisi de Toprak Mahsulleri Vergisi de varlıklar üzerine salınan servet vergileridir. Bir yandan devletin gelir ihtiyacı diğer yandan savaş döneminde fiyatların yükselişi ve karaborsa vb gibi eylemlerle haksız kazançların oluşumu gerekçe gösterilerek 1942 yılında, tüccar, esnaf ve serbest 8 Gaye Yılmaz (2000), Kapitalizmin Kaleleri –I: IMF, WB, AB, Türk Tabipler Birliği Yayını, Türk Metal-İş, İstanbul, s. 5-6.

meslek sahiplerini kapsayan bir seferlik servet vergisi getirildi. Komisyonların değer takdirine itiraz yolunun kapalı tutulması ve kanunda görülmemekle beraber değer takdiri ve uygulamada yaşanan adaletsizlikler olumsuzluk yarattı.9 Ulusal gelirin % 3,5 oranına ulaşan 315 milyon liralık tahsilatın yarıdan fazlası gayrimüslim azınlıklardan sağlanmıştır.10 Verginin ödenmesi parasal olduğu gibi, ödemede acze düşülmesi durumunda çalışma kamplarında çalıştırarak da verginin tahsili yoluna gidilmiştir. Dönemin iç ve dış ticaret faaliyetlerinin genellikle gayrimüslimlerde olduğu gerçeği karşısında, vergi tahsilat sonuçlarının da bu doğrultuda olması, uygulama haksızlıkları yanında, fiili durumun da yansımasıdır. İstanbul Ticaret Odası kayıtlarına göre o dönemde odaya kayıtlıların % 16’sını Türkler, % 84’ünü ise gayrimüslimler oluşturuyordu. Kişi başına ortalama Varlık Vergisi, Türk mükelleflerde 6 102 lira, gayrimüslim mükelleflerde ise 5 326 lira idi.11 Bu miktarların aritmetik ortalama olduğu ve bazı mükellefler üzerinde yüksek vergi olabileceği açıktır. Kentsel alana salınan Varlık Vergisinin Batıda ses getirmesi üzerine 1943 Haziran ayında, dört yıl uygulanmak üzere, Toprak Mahsulleri Yasası ile kırsal alana da vergi getirildi. Toplam 230 milyon lira dolayında varidat sağlanan bu vergi dört yıl sonra kaldırılmıştır. Görülüyor ki, 1923-49 dönemi politikaları, dış güçler desteği altında içte toprak ağaları ve sair grupların çıkarları ile Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun yapılandırıcı ve kalkınmacı politika amaçları arasındaki çatışmanın yansımasıdır. 9 Rıfat Bali (2012), Varlık Vergisi: Hatıralar-Tanıklıklar, Libra Kitap, İstanbul. Ali Sait Çetinoğlu ( 2009), Varlık Vergisi: 1942-1944, Belge Yayınları, İstanbul. 10 Şevket Pamuk (2012), Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, Türkiye İş Bankası, İstanbul, s. 201-2. 11 Cahit Kayra (2011), Savaş Türkiye Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi, İstanbul, s. 183-7.

31


Söyleşi: ÇYDD Başkanı Aysel ÇELİKEL

Ç

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurulduğundan bugüne eğitim ağırlıklı çalışan bir dernek. Hangi anlayış ve ihtiyaçtan yola çıktınız? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 1989 yılında bir grup aydın tarafından kuruldu. Kurulma amacı, kısaca Cumhuriyet’in kazanımlarını ve devrimleri korumak, geliştirmek ve yaygınlaştırmaktı. Siyasi iktidarların Cumhuriyet’i yeterince sahiplenmemeleri kurulma nedenlerinin başında geliyor.

Arkadaşımız Dilek Karafazlı ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel ile görüştü

32

Derneğin bu çerçevede yapabileceği en etkin çalışma gençlerin eğitime erişimini sağlamak ve eğitimlerine destek olmaktı. Eğitimin, toplumun geleceğinin aynası olduğunu düşünürsek eğitime verdiğimiz önem daha iyi anlaşılır. Gelecekte nasıl bir rejim düşünüyorsak eğitim onun anahtarıdır.

Bu sebeple öğrencilere burs vermek ve kadınların eğitimlerini desteklemek en temel amacımız oldu. O tarihte kadın okuma yazma oranının epey düşük olduğunu düşünürsek eğitimin önemi daha iyi anlaşılır. Dernek, kuruluş yıllarında ekonomik bakımdan güçlü değildi; ayrıca yazılı ve görsel medya da bu kadar yaygın olmadığı için toplumu aydınlatacak ve farkındalıklar yaratacak toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılara o dönemde binlerce insan katılıyordu. Bu konferanslarda işlenen konular demokrasi, laiklik, insan hakları ve şeriatın demokrasi ile ilişkisi gibi içeriklere sahipti. Türkan Saylan’ın hekim olması nedeniyle insanlarla çok kolay iletişim kurulabiliyordu. Çok kısa sürede birçok insana ve kuruma ulaşıldı. Daha ziyade özel sektörün derneğimize destek olması sağlandı. Söz konusu şirketlerle sosyal yardımlaşma ve dayanışma projeleri gelişti-


SOSYAL DEMOKRAT rildi ve çok sayıda işbirliği protokolü imzalandı. Büyük şirketlerin çoğu ÇYDD ile beraber çocukları okutmak için seferber oldu. Birçok öğrenci bu sayede okuma imkanı bularak burs aldı. Özel sektörün desteğinden bahsettiniz, bunlar hangi şirketler? Doğan grubu, Mercedes, Turkcell ve daha birçok önemli şirket ve grupları sayabiliriz. Avrupa’da yaygın olan sosyal yardımlaşma anlayışı Türkiye’ye taşındı. Özellikle 1995’den sonra yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi, bu ortaklıkları hızlandırdı. Bu sayede ÇYDD büyük bir dernek haline geldi. Bu dönemde siyasal iktidar ve MEB ile beraber bu etkinlikleri yürütüyorduk ve Türkiye’nin her yerinde yürütüyorduk. Ortak hangi çalışmaları yaptınız? Yatılı bölge ilköğretim okullarının ve köy okullarının onarımı, tadilatları, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da çok sayıda bursun verilmesi bu döneme denk geliyor. Çünkü o bölgeler kalkınmada öncelikli bölgeler arasına alınmıştı. Derneğimiz buradaki faaliyetlerinde büyük başarılar sağladı. Güzel günlerden bahsettiniz, sizler için kötü dönem diyeceğimiz süreçlerden de bahseder misiniz? AKP’nin otoriterleşmesi ile beraber yaptığımız bu başarılı çalışmalar onların da dikkatini çekmişti. AKP o zamanlar güçlü olan FETÖ ile ortak çalışıyordu ve bizlere karşı birlikte cephe almışlardı. ÇYDD’yi bitirme kararı almışlardı ve bu yüzden bizleri Ergenekon ile ilişkilendirmeye çalıştılar; davalar açıldı. Toplumda ÇYDD’yi itibarsızlaştırmaya, saygınlığı olan ve laiklik mücadelesi veren bu kurumu bitirmeye çalıştılar. Ben, o dönemde derneğin yönetiminde değildim. 2002 seçim döneminde bakan olarak görev yaptım ve üniversitede yoğun olarak çalışıyor-

dum. Türkiye’nin ilk kadın Adalet Bakanı ve İstanbul Hukuk Fakültesi Dekanı görevini yaptım. Bu süreçte hem ÇYDD yönetim kurulu hem de Türkan Saylan beni davet ederek başkan olmamı istediler. Ben de 2009 yılında ÇYDD seçimlerine katılarak yönetim kuruluna girdim. Kısa bir süre sonra Türkan Saylan’ı ebediyete uğurladık ve ardından başkanlık görevini üstlendim. Bakanlık geçmişim nedeniyle beni tanıyan bir başsavcı “Bu dernek çok tehlikeli, riskli bir dernek; bizler çok şaşırdık; sizin gibi bakanlık ve öğretim üyeliği yapmış biri neden bu derneğin başına geçer?” gibi bir soru yöneltti bana. Kendisine cevabım şu oldu: “Ben bu derneğin kurucusuyum ve nasıl çalıştığını çok iyi biliyorum. Türkan Saylan arkadaşımdır; bu derneği korumak benim onurumdur. Bunun için buradayım.” Gerçekten de 2009’dan sonra yani davalar bitinceye kadar da çok zorluklar çektik. Bu davalar çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Toplum bu yaşananlara inanmasa bile yine de desteğini çekenler oldu. Bunlar hem kurumsal düzeyde hem de bireyseldi. Bize selam vermeye bile korkanlar vardı. Bizler bu süreçte sabırlı, dengeli ve akıllı davranışlar sergiledik. Çalışmalarımızla yine toplumun güvenini ve saygınlığını kazanmayı başardık. Daha sonra davalar bitince biz eski ve güvenilir çizgimize geldik. Bu kriz sürecinde sizlerin yani şahsi tecrübelerinizin katkısı ne oldu? Şunu belirtmeliyim ki, benim kamuoyunda yıpranmamış bir çizgim vardı. Uzun yaşamım boyunca ahlaki ve siyasi çizgimde hiçbir olumsuz değişim olmamıştır. Ben hep Atatürkçü ve demokrat çizgimi korumuşumdur. O bakımdan da güven

duyulan bir kişiydim. Derneğin toparlanmasında kişiliğimin önemli bir katkısının olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, şubelerimizin de ciddi bir katkısı oldu. Genel merkez ve şubeler paralel bir şekilde çalıştılar. Benim başkanlığımdan sonra bizler kurumsallaşmaya çok önem verdik. Bundan önceki dönemde Türkan Saylan’ın şahsında ilerleyen çalışmalar, bu süreçten sonra kurumsallaşma yoluna girdi. Geçen yıl mükemmellikte yeterlilikte 3 yıldız ödülünü aldık. Bu süreçte yönetim kurulu üyelerimizin ciddi bir katkısından söz edebiliriz. Aynı süreçte şubeler de bizimle beraber kurumsallaştılar. Peki şuan ÇYDD’nin durumundan bahseder misiniz? Öğrencilerimize burs vermeye devam ediyoruz. Eskiden kurumsal destekler ağırlıktayken bir süreden beri bireysel destekler öne geçmiş durumda. Türkcell önceki yıllarda her yıl 10 bin öğrenciye burs veriyorken AKP’li bir yönetim kurulu oluşturunca artık başka kurumlara burs vermeye başladı. Doğan Grubu ise Baba Beni Okula Gönder Projesi’ni tek başına üstelenmeye çalışsa da hukuken bunu başaramadı. Genel olarak Aydın Doğan grubunun bizlere yaklaşımlarını etik bulmuyoruz. Sonuç olarak derneğimizin maddi sorunları yok; burslarımızı vermeye devam ediyoruz ve başka eğitim faaliyetlerimizle de öğrencilerimizin sosyal gelişimlerini destekliyoruz. Bu yıl 12.000 öğrenciye burs vereceğiz. Mevcut iktidarın hem genel eğilimlerini hem de eğitim politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Din merkezli tüm iktidarlar kendi iktidarlarını pekiştirmek için anti demokratik yöntemleri uygularlar. Türkiye’de de böyle olmakta. Eğer bir ülkede çağdaş demokrasi var diyorsak bu, tamamen iki organın gücüne ve bağımsızlığına bağlıdır. Bunlardan birisi parlamentodur, diğeri ise ba-

33


SOSYAL DEMOKRAT ğımsız yargıdır. Türkiye’de bugün son anayasa referandumundan sonra her ikisi de büyük ölçüde gücünü ve bağımsızlığını kaybetmiştir. Eğer yargı bağımsız ve tarafsız değil ise, parlamento yasama ve denetim görevini yapamıyorsa; toplumun geleceğini oluşturacak eğitim kurumları da din merkezli bir eğitime dönüştürülmeye çalışılıyorsa, o zaman o ülkede demokrasiden bahsedilemez. Siyasal iktidar her ne kadar demokrat ve hukuk devleti olduğunu iddia ediyorsa da bu, sözde kalan bir şeydir. Sandık demokrasisini demokrasi zannedip çağdaş demokrasinin ne olduğunu bilmemelerinden kaynaklanan bir problemdir bu. Peki bu süreçten eğitim ne denli etkilendi? Bugün iktidar, eğitim sistemini, MEB ile cemaat ve tarikatlar arasında yaptıkları protokollerle şeriata teslim etmektedir. AKP, bu noktaya, iktidara geldikten sonra adım adım yaklaştı. İlk yıllarda tüm yasalarımız, AB ile uyumlu kılınmak üzere çağdaş yasalar çizgisine getirilmişti. Ancak o süreçte de dinselleştirme çalışmaları başlamıştı. Önceki dönemde Kuran kurslarında yaş sınırı vardı ve bu sınır ilköğretimden yaşından daha sonraydı. Fakat bu sınır kaldırıldı. Şimdi her yaştaki çocuk Kuran kurslarına kayıt yapabiliyor. Ayrıca bu kurslar sadece yaz döneminde değil her dönemde yapılabiliyor. Böylece yaş sınırı ile birlikte süre sınırı da kaldırılmış oldu. Bu kursların denetimi de bakanlıktan alınarak Diyanet’e verildi. 2011’de 4+4+4 çıktıktan sonra çok hızlı bir dönüşüm yaşanmaya başlandı. İmam Hatip ortaokul ve liselerinin açılması amacıyla kabul edilmiş olan 4+4+4 sistemi artık toplumun alternatif okulları haline geldi. Hatta bu yıl kaldırılmadan önce, TEOG sınavını kazananlar İmam Hatip liselerine yönlendiriliyorlardı biliyorsunuz. Bugün TEOG’un kaldırılmasının da İmam

34

Hatip’lilere prestijli liselerin önünü açma amacı taşıdığını düşünüyorum! Kız çocuklarının bu sistemdeki durumu nedir? Mevcut politikalar en çok da onları etkiliyor diyebilir miyiz? Elbette! Bu sistem kız çocuklarının açık liseye gitmelerini özendiriyor. Kız çocukları evde oturacak, muhafazakar bir yaşam sürecek ve -açık ortaokul, açık lise gibi- uzaktan eğitimle diploma alma yoluna gidecek. Okula gitmeyen kız çocuklarının sayısında ciddi bir artış var. Hatta evlenip evinde oturuyor ve açıktan okulunu okumaya devam ediyorlar. Eskiden yok muydu açık lise? Vardı, ama belirli yaş sınırı içerisinde örgün eğitime devam edememiş olup yaşı ilerlemiş olanlar açık lisede okuyorlardı. Şimdi bu durum normalleştirilmeye başladı. Bu sistem, özellikle kız çocuklarının örgün eğitiminin önüne bariyer oldu. 4+4+4 sistemi ve diğer tüm uygulamalar aslında eğitim yoluyla sistematik bir değişimin habercisi miydi sizce? Evet! 2011’den sonra, yani 4+4+4’den, sonra bu süreç çok hızlandı. Bildiğiniz gibi pek çok okulumuz İmam Hatip’e dönüştürüldü. Pek çoğunun içerisine İmam Hatip sınıfları konuldu. Örneğin, bir ilköğretim okulu tabelasının yanında aynı okulun İmam Hatip okulu olduğunu bildiren tabelalar var. Demek ki o binalar hem ortaokul hem de İmam Hatip okulu olarak çalışıyorlar. Ayrıca güncel bir sorun olarak müfredatın durumu da var; çok sıkıntılı! Atatürk’ün ismini; Cumhuriyet’in başarılarını, devrimlerini, laikliği unutturma politikalarına dönük bir müfredatla karşı karşıyayız. İşte bu unutturma politikaları çerçevesinde Atatürk’ün adını minimuma indirdiler. Cumhuriyet’i, Atatürk’ü anmadıkları gibi laikliğin adını da

anmıyorlar zaten. Laikliği; sekülarizm, pozitivizm, nihilizm, ateizm, satanizm gibi -düşüncenin niteliği bakımından değil ama kastedilen düşüncenin temsil kitlesinin niceliği açısından- daha kapsamsız küçük akımlarla mukayese ederek, aynı kefeye koyup red politikasına gittiler. Eğitimde bilimsel yaklaşımı bir tarafa itip dinsel yaklaşıma ağırlık verdiler. Ders kitaplarında “Cihat”ın ne olduğunu tarif ediyorlar. Çocuklarımıza, İslam’ın sadece teorik ve sözel olarak savunulmasının değil, silahlı olarak savunulmasının da Cihat olarak kabul edileceğini öğretiyorlar. Bunu bu şekilde müfredata koymaları çok büyük bir talihsizlik oldu diye düşünüyorum. Bu yılki müfredata ilişkin kaygılar bir tarafa, zaten üç dört yıldır da seçmeli gibi gösterilen din dersleri zorunlu seçmeli olarak çocuklarımıza sunulmaktaydı. Şöyle ki, öteden beri var olan zorunlu din ve ahlak bilgisiydi ve tüm dinlerin kültürüydü; elbette beraberinde de İslam kültürüydü. Bugün gelinen nokta çok farklı. Siz çocukların din eğitimi almasına karşı bir kurum musunuz? Hayır. Ben, dinin insanları mutlu eden, huzur veren, Allah’a yaklaştıran bir olgu olarak gerekli olduğuna inanıyorum. Ancak okullarda bilimsel eğitim verilmek zorundadır. Bilimsel eğitimin yanında aynı anda aynı konuları dini olarak aynı çocuklara anlatırsanız, çocuklar hangi bilgiyi benimseyeceklerini şaşırmış oluyorlar. Türkiye’de aileler çocuklarının din eğitimi de almalarını istiyorlar. Siz bunun başka kurumlarda yapılmasını mı doğru buluyorsunuz? Din eğitiminin, bir inanç olarak, başka bir kurumda başka bir biçimde verilmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Türkiye’de Cumhuriyet ile birlikte özgürlüklerin getirdiği bir çağdaş kadın modeli var. Bu kadın tek başına ayakta durabilen, çalışan,


SOSYAL DEMOKRAT ekonomik gücü olan, kararlarını kendi verebilen, seküler anlayışlı bir kadındır. Siz bunun yanında, şimdiki müfredatta olduğu gibi, “ailenin reisi erkektir” derseniz, 2002’den beri yürürlükte olan Türk Medeni Kanunu’nun hükümlerine aykırı davranmış olursunuz. “Kadın buna itaat etmek zorundadır” derseniz ve buna itaat etmenin ibadet olduğunu söylerseniz başka bir şey öğretmiş oluyorsunuz çocuğa. Halbuki biz medeni kanundaki hükümleri öğretiyoruz. Biz, ailenin iki cinsin ortak yaşam biçimi, eşitlik ilkesine dayalı bir kurum olduğunu öğretirken, din hocası ise iki gün sonra derste başka şeyler anlatırsa o zaman bizim yasalarımızla çocuklara öğrettiğimiz şeyler arasında bir çelişkinin ortaya çıkması kaçınılmaz. Bu yamalı bohçalı beyinler, çarpık inanışlar ortaya çıkarır. Tüm bunların yaşandığı dönemde Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu adı altında birçok kurum bir araya geldiniz. Biraz bahseder misiniz? Amacınız nedir? Eleştirel düşünceye sahip gençler yetiştirmek zorundayız. Oysa bugün biat kültürünü benimseten, bilimsel olmayan bir eğitim sistemi dayatıldığından bir grup Cumhuriyetçi, demokrat, Atatürkçü, yurtsever eğitim derneğiyle bu sistemi topluma anlatmak için bir araya geldik. ÇYDD, ADD, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği, Kadın kuruluşları, Kadın Çalışmaları Derneği, Eğitim-Sen, Eğitim- İş, Projeniz Değiliz, Veli dernekleri ve bunlar gibi 26 kuruluşla birlikte Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu’nu kurduk. İlk yaptığımız iş, eğitim sistemindeki yanlışlıkları açıklayan bir panel ve bir kitapçık hazırlamak oldu. Şimdi de gündemde olan müfredat sorunu ve MEB’nın tarikatlarla yaptığı protokolleri dile getiren ve açıklayan bir dizi paneli öncelikli olarak 6 büyük ilimizde planladık ve uygulamaya koyduk. İlkini, 23 Eylül’de, büyük bir katılımla İstanbul’da yaptık. Di-

ğerlerini, birer hafta arayla Bursa, İzmir, Eskişehir, Ankara ve Adana’da gerçekleştireceğiz. Pek çok kuruluş aynı toplantıların kendi şehirlerinde de yapılmasını talep ettiler. Onun da planlaması yapılmakta. Burada esas amacımız, toplumun sistemdeki sakıncaları görerek durumu daha yakından izlemesini ve seçimlerde oylarını ona göre kullanmasını sağlamaktır. Bu platform ile sadece öneri sunmayı mı amaçlıyorsunuz yoksa mahalle bazında mücadeleyi de öngörüyor musunuz? Her aile çocuğuna iyi bir meslek kazandırmak ve iyi bir gelecek kurmak için mücadele verir. Bu sebeple AKP’nin temel eğitim politikası olan dinselleştirme ile bilimsellikten uzaklaştırmayı; eğitimin özelleştirilmesini topluma anlatmak zorundayız. Bunun için alan çalışması zorunludur. Gözlemlerimize göre, Türkiye’nin her yerinde ailelerin bu sistemden rahatsızlıkları vardır. Belediyelerin ve bünyelerindeki kent konseylerinin yardımıyla mahallelere ulaşmanın çok yararlı olacağını düşünüyorum. Bizim buradaki önemli bir rolümüz de, bu toplantılarla ailelere yol göstermek olacaktır.

Özetle, mevcut halden çıkışımız nasıl olacak? Yeniden toparlanmak ve güçlenmek için görüş ve önerileriniz neler olur? Temel sorun, bu anayasa değişikliği ile iktidarın getirmiş olduğu otoriter ve tek adam sistemini seçimler yoluyla kaldırmak olmalı. Referandumda gördük ki, bu toplumun en az %50’si hatta daha fazlası bu iktidarın politikalarına ve uygulamalarına karşı. Bu çok önemli. Bu, en az %50’lik grubun içinde pek çok parti, düşünce sistemi, etnik grup, inanç ve demokrat, laik, Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimler var. Bu en az %50’lik “Hayır” platformunu bir şekilde muhafaza etmek zorundayız. Bunun tek yolu ise, kimliklerimizi ön planda tutmaktan vazgeçerek ortak bir veya birkaç paydada birleşmekten geçiyor. Her siyasal düşünce veya grup ya da partiler “benim siyasal düşüncem ortak payda olmalıdır” diye yola çıkarsa başarılı olamayız. Akıllı, mantıklı, adaletli, insan haklarına saygılı bir yaklaşımla 2019’daki Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerini lehimize çevirmek zorundayız. Bunun başarılacağına inanıyorum. Değerli katkılarınız için Sosyal Demokrat Dergi adına teşekkür ederim.

35


Yunanistan Eski Başbakanı ve Sosyalist Enternasyonal Genel Başkanı Yorgo Papandreu’nun Zülfü Livaneli Kültür Merkezi Açılışında Yaptığı 16 Eylül Tarihli Konuşma

K Kalimera, Merhaba Sevgili dostlar,

Beni Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nin açılışına davet eden Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’ in yanı sıra kıymetli arkadaşım Şule Bucak’a da en kalbi duygularımla teşekkür etmek istiyorum. Bugün burada Sosyalist Enternasyonal üyesi partimiz olan CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve değerli arkadaşım Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı

38

Umut Oran (CHP) ile birlikte olmaktan da ayrıca çok mutlu olduğumu belirtmek isterim. Zülfü Livaneli benim ve Rum halkının kalbinde çok özel bir yere sahiptir. Zülfü Livaneli bir besteci ve yazar olarak büyük takdir görmesinin yanı sıra, sahip çıktığı değerlere bağlı kalarak yaşama cesareti gösterdiği için de ayrıca hayranlık ve saygı uyandırmaktadır. Yetmişli yıllarda Türkiye de yaşanan diktatörlük rejimine karşı savaşıyordu. Hapsedildi, sürgünde yaşadı.

Ben ve bir grup Yunan demokratı cunta süresince aynı deneyimi tecrübe ettik. Ailemle birlikte hayatımızın önemli bir parçası olan, bize sığınma hakkı, özgürlük ve güven sağlayan İsveç’te bir dönem sürgünde yaşadık. Yaşadığımız bu deneyim ülkemizin geleceği için yaratıcı ve umut verici olmamızı sağladı. Benim ve eminim ki Zülfü’nün de yaşadığı bu deneyimin bize farklı bir yolun var olduğuna dair güven verdiğini hatırlıyorum. Demokratik, barışçıl ve sosyal açıdan adil olan bir toplumda yaşama hayallerimiz, sa-


SOSYAL DEMOKRAT

dece bir yanılsama değil, gerçekleşmesi kati olan bir olasılıktır. Bugün mültecilerle çalışırken hatırlamamız gereken budur. Onlara yardım edilmelidir. Şu anda ülkelerimizde misafir ettiğimiz mültecilerin bir gün anavatanlarında daha iyi bir toplumun mimarları ve şairleri olabileceklerinden emin olabilirsiniz. En önemlisi Zülfü Livaneli barış için, Rum ve Türk halkı arasındaki dostluk ve işbirliği için mücadele edenler arasında bir öncü oldu. Yunan müziğinin yükselen sembolleriyle ve en önemlisi de Mikis Theodorakis ve Maria Farantouri’yle yakından çalıştı. Livaneli ve Theodorakis, düşmanlık ve önyargının hâkim olduğu bir zamanda, ülkelerimiz arasındaki karşılıklı anlayışın ve dostluğun yolunu açtı. Merhum İsmail Cem Zülfü’ye Livaneli ve Theodorakis’in, benim ve kendisinin daha sonra üzerinde birlikte üzerinde yürüyebildiğimiz zemini oluşturduklarını söylemiştir ve bu kesinlikle doğrudur. Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı olduğumda, dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile kurduğumuz çok yakın dostluğun başlıca sebebi, farklılıklara rağmen istikrarlı bir Yunan-Türk yakınlaşması kurmak için birlikte çalışmaya ikimizin de hayatlarımızı adamasıydı. Bu minvalde çaba sarf etmeye başladığımızda, tabuları ve kalıpları yıkmalıyız ve geçmişin yaraları üzerine tuz basmamaya dikkat etmeliyiz. Biz geçmişte bu şekilde iki ülke arasındaki yeni ilişkiler dönemini başlatmayı başardık. Engellere rağmen bugün yeni bir çağ sürüyor. Ancak bu yeni ilişki iki ülke halkı nezdinde de benimsenmediği takdirde mümkün olamazdı. Yunanlar ve Türkler. Ve Zülfü Livaneli halklarımızın bir araya getirilmesi hususunda müziği ve şiiriyle çok etkili olmuştur. Günü-

müz dünyasına ışık tutan en önemli gösterge şudur ki, kıymetli arkadaşım Zülfü ile birlikte biz hayallerin gerçekleşebileceğini gösterdik. Daha huzurlu, daha insancıl bir gelecek kurma hayali gerçek kılınabilir. Ancak bu hayallerin destekçilerine, cesur savunucularına ihtiyacı var. Ve daha iyiyi gerçekleştirmek için değişim savunucularına… Ve işte bu nedenle, Zülfü Livaneli adı küresel ilerici hareket için çok önemli bir simgesel öneme ve güce sahiptir. Adalet, özgürlük ve dayanışmanın ilerici dünyasına inanan hepimiz için… Siz Zülfü, faaliyetleriniz ve müzikten yazına birçok alanda sunduğunuz sanatsal katkılarınızla, değerlerin yaşatılması için verilen entelektüel mücadeleyi temsil ediyorsunuz. Bizim de değerlerimiz olan değerlerin... Demokrasi, insan hakları, konuşma özgürlüğü, kapsayıcılık, dayanışma, karşılıklı konuşma. Bugün bunlar neden bu kadar önemli? Bugün küreselleşen bir dünyada meydan okumaya davet ediliyoruz. Bir yandan yeni fırsatlar yaratılıyor. Yeni imkânlar. İnsanlığın daha önce hiç karşılaşmadığı yeni ufuklar. Teknolojinin neler yapabileceğine bir bakın! Ne kadar büyük zenginlikler üretildiğini görün! Kolaylıkla pek çok bilimsel veri ve bilgiye erişiyoruz!

Fakat bu yeni güçler yeni ikilemler de yarattı: Bugün küreselleşen dünyada eşi benzeri görülmemiş bir zenginlik var olsa da, yalnızca en zengin 8 ailenin tüm gezegendeki nüfusun toplam zenginliğinin % 50’sinden fazlasına sahip olduğu derin bir eşitsizlikte hüküm sürmektedir. Hızla elde edilen teknolojik başarılar otomasyona ve robotlara karşı işini kaybeden birçok kişiyi marjinalize etti, keza büyük endüstriyel büyümeden kaynaklanan iklim değişikliğinden etkilen kimseleri ve nükleer felaketlerden kaynaklanan yeni korkularla, kendilerini tehdit altında hissedenleri de... Dünyadaki yeni göç dalgalarını tetikleyecek gelişmeler vuku buldu. Toplumlarımız için bu değişiklikler toplumun içine işleyen derin bir güvensizlik yaratıyor. Pek çok kişiyi kendini yabancılaşmış hissettiren, korku duymalarına neden olan düzensiz bir küreselleşmenin yıkıcı etkisini idrak edemezsek, bu olgular etkili bir şekilde ele alınmayacaktır. Siyaset liderleri, sanat dünyası ve toplum olarak, Buna nasıl ses vereceğiz? Peki! İki yol var: Birincisi korku tohumları ekmek. Bölünmüş toplum üzerinde serpilmek. Politik, etnik, dini gerekçelerle diğer insanları şeytanlaştırmak. Farklılıkları bir tehdit olarak görmek ve nefreti körüklemek.

Başka bir yol daha var:

39


SOSYAL DEMOKRAT

İlişkileri işbirliği üzerine temellendirmek. İnsanlara yetki vermek! Dayanışma göstermek. Dayanışma içinde çalışmazsak, Yunanistan’ın yakın dönemde yüz yüze geldiği gibi, mali krizlerle başa çıkamayız. Birlikte çalışmazsak, küresel ısınmayı durduramayız. Sınırların ötesinde çalışmazsak mültecilere yardım edemeyiz. Zenginliğin ve küresel finansmanın yoğunlaşmasını regüle edip, bunu birlikte yapmazsak, küresel ekonomiyi insancıllaştıramayız. Bu durum, Avrupa ile Türkiye arasındaki işbirliği kapılarını korumamız gerektiğine olan inancımın nedenlerinden biridir. Türk halkının Avrupa geleceği için kapıları açık tutun. Bugün Türkiye’de yaşanılan pek çok şey bize farklı gelebilir ve hatta eleştiriye fazlasıyla açık olabilir. Ancak kapıları kapatmak bunu değiştirmeyecek, Türk halkını cezalandıracaktır. Bu tutum bir kez daha duvarların ve dışlamanın sorunları çözebileceğini düşünenler tarafından sömürülecek, Türkiye ve Türk halkının AB’YE yönelik olumsuz bakışını perçinleyecektir. Aynı zamanda, Türk halkının zihninde Avrupa’nın ve değerlerinin olumsuz bir biçimde kodlanması hususunda da kullanılacak, Avrupa’nın dini sebeplerden dolayı Türkiye’yi istemediği söylenegelecektir. Kapıların açık bırakılması ve diyalogun devam etmesi gerekmektedir. Ben Avrupalı bir Türkiye’nin savunucusu olmaya devam edeceğim. Bugün siyasetin daha karanlık tarafıyla mücadele etmeliyiz. Aşırılık, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın yükselişini gördük.

40

Bu kimsenin sorgulayamayacağını düşündüğümüz demokratik başarılara meydan okuyor.

dünyayı ve toplumlarımızı ileriye taşıyamayacağımız düşüncesindeyim.

İşbirliği ve dayanışma yerine, çılgınlığı ve örülen duvarları kendine temel oluşturan, ötekini basmakalıplaştıran, günah keçisi haline getiren politikaların girdiği çıkmazı gözlemliyoruz. “Öteki” birleşmeden ziyade farklılıklardan yararlanmaya ve faydalanmaya çalışan bir diğer insandan daha fazla değildir.

Fakat daha ileriyi gündemine almayan günlük politikanın ötesinde, daha adil bir dünya için irade ortaya koyacak, duygularımızı harekete geçirecek, kalplerimize ilham verecek ve mücadelemize katkıda bulunacak açık fikirli entelektüellere ihtiyacımız var.

Nefret söylemlerinin, korku politikasının, bölünme siyasetinin hedefi haline gelen pek çok kişiyi gördük. Bunlar sadece daha geniş bir biçimde bölgemizde daha fazla şiddete, terör eylemlerine ve savaşa yol açar ve büyük nüfus hareketlerine, mültecilerin anavatanlarından yığınlar olarak ayrılmasına sebebiyet verir. Dolayısıyla şimdi her zamankinden daha çok birbirimize ulaşmamız, birbirimizi anlamamız ve dayanışma ruhuyla iletişim kurmamız gerekmektedir. Ve bu, hepimizin paylaşabileceği temel değerleri kabul etmek demektir. Paylaşılan toplumlar ve paylaşılan gelecekler paylaşılan değerlere ihtiyaç duyar. Livaneli’nin yaptığı iş bu nedenle bu kadar büyük öneme sahiptir. Nefret konuşmaları daha çok nefret, öfke ve korku yaratır. Livaneli’nin konuşmasına ve onun birleştirici diline her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Livaneli’nin müziği, yoksul, dışlanmış ve ezilen kimselerle, ister bir kadın, ister bir mülteci, isterse farklı bir kültürden veya dinden kimseler olsunlar, bir duygudaşlık bağı kuruyor. Ben ilerici ve sosyalist olmayı seçtim çünkü halkın dahli ve vatandaşların katılımı sağlanmaksızın

Bizler, siyasi dünyada her vatandaşın haklarına, eşitliğine ve katılımına saygı duyulacağına olan güveni geri kazanmalıyız. Aydınlar ve sanatçılar, değişimi mümkün kılan tutku dalgalarını harekete geçiren kolektif ruhun akorlarına dokunabilirler. Genç kuşağın katkısını da sağlıyorsak bu konuda şanslıyız demektir. Bu nedenle şu iki şey önemlidir: Kültüre yatırım yapmak ve topluma doğru rol modellerini tanıtmak. Çankaya Belediye Başkanı, bu girişimiyle bize ilerlememiz gereken yönü gösteriyor. Teşekkür ederim Alper. Bu kültür merkezi, her açıdan canlı bir yaratıcılık ve bağlayıcılık hücresi olma imkânınayla donatılmış. Ve Zülfü Livaneli, bir besteci, bir yazar, tutkulu bir düşünür, eleştirel bir zihin, bir eylem adamı, prensip sahibi bir kimse ve anlaşmazlık çıkaran tweetler atılan alternatif gerçeklik dünyasına bir panzehir olarak, ihtiyaç duyduğumuz önemli bir rol modelidir. Çabalarınızda size başarılar diliyorum! Sizin için bir ileti…


köklü partisi böylece tarihinin en acı yenilgisine uğradı. Geçen seçimde, %5 barajını aşamayan AfD, büyük bir sıçrama yaparak, %12,3 ile 3. parti olarak meclise girdi. Hür Demokrat Parti (FDP) de bu kez barajı aşarak (%10,7) meclise geri döndü. Sol parti ve Yeşiller de %0,5 civarında oy artısıyla (%9,2 ve %8,9) yeniden meclisteki yerlerini aldılar. Böylece Almanya Federal Parlamentosu’nda temsil hakkı kazanan parti sayısı 4’ten 6’ya çıktı. İktidar partilerinin çok büyük oy kaybetmeleri ve 4 yıl önce kurulmuş olan, Almanya için Alternatif (AfD) adlı ırkçı, göçmen ve mülteci karşıtı, aşırı sağ, popülist partinin 3. parti konumuna gelmesi şok etkisi yaptı.

Almanya Seçimi, Irkçılık ve SPD’nin Krizi

A

Almanya’da seçmenler 24 Eylül Pazar günü 19. dönem Federal Meclisi (Bundestag) seçmek için sandık başına gittiler. Seçimlere katılım oranı 2013 seçimine göre daha yüksekti; 5 puan kadar artarak %76 oldu. Katılımın yüksek olması, Almanya ölçütlerine göre, halkın siyasete ilgisinin artması olarak yorumlandı. Bu seçimlerde, 2013’den bu yana Almanya’yı yöneten Büyük Koalisyon’u oluşturan partiler, yani Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) büyük oy kayıplarına uğradılar. 2013’e göre CDU/CSU %8’in üzerinde oy kaybetti. Oyları %32,9’a düştü. Bu oran CDU/CSU için 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en kötü sonuç.

Ercan KARAKAŞ

SODEV Onursal Başkanı ercan.karakas@hotmail.com

SPD’nin kaybı ise %5 civarında oldu. 2013 seçiminde %25 olan oy oranı %20,5’e düştü. Almanya’nın en

Bu sonuç tartışmalara neden oldu. Tabii Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin, ses getiren, sosyal adalet vurgusuyla büyük heyecan yaratan Şansölye adayı Martin Schulz’a rağmen yüzde 20,5’te kalması da toplumda ve sol dünyada derinlemesine tartışılan diğer bir sonuç. Tartışılan diğer bir konu da, hükümetin nasıl ve hangi partiler tarafından oluşturulacağıdır. İlk kez federal parlamentoda 6 parti bulunmasına rağmen, SPD hiçbir şekilde koalisyon hükümetine katılmayacağını açıkladığı için Merkel’in tek seçeneği bulunuyor. Kendi şansölyeliğinde Yeşiller ve Hür Demokratlarla ortak bir hükümet oluşturmak. Bu arada belirtmek gerekir ki, partilerin hiçbiri ırkçı AfD ile işbirliği yapmayı düşünmüyor. Hür Demokratlar ve Yeşiller koalisyona girmekte oldukça istekliler. Evet, bu iki partinin belli konulara yaklaşımları farklı ama uzlaşmanın mümkün olduğu da görülüyor. Nitekim Merkel Noel’e kadar hükümeti oluşturacağını açıkladı. O nedenle, esasen Almanya siyasi kültüründe pek sık rastlanmayan bir erken seçim beklenmiyor. Türkiye kökenli seçmenlerin Erdoğan’ın boykot çağrısına rağbet

41


SOSYAL DEMOKRAT

etmedikleri anlaşılıyor. Bunun bir kanıtı da, 2013 seçiminde 11 olan Türkiye kökenli milletvekili sayısının 14’e çıkmış olmasıdır. Bu milletvekilleri SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den seçildiler. Almanya’da Irkçılık ve AfD Almanya için Alternatif (AfD), 2013 seçimlerinden önce kurulan bir parti. Başlangıçta daha çok, AB’ye, Avroya ve Merkel’in Yunanistan gibi AB üyelerine mali yardım programlarına sert eleştirileriyle tanındı. Daha çok profesör ünvanlı yöneticileri sürekli bu konuları işlediler. O nedenle bu oluşuma “prof partisi” bile denildi. Kısa süre sonra Dresden kentindeki gösterilerle ortaya çıkan göçmen ve İslam karşıtı hareketler ile ilişki kuran AfD ırkçıları, Neo-Nazileri, sağ popülistleri, aşırı muhafazakarları temsil eden bir çizgiye geldi. Özellikle Doğu Almanya’da tarihsel olarak Nazilerin güçlü olduğu Saksonya gibi eyaletlerde güçlendi. Nitekim seçimlerde Doğu Almanya’da 2. parti oldu. Tabii burada, Berlin duvarının yıkılmasından bu yana 28 yıl geçmesine rağmen Batı ile Doğu Almanya arasındaki ekonomik sosyal makasın kapatılamamasının da seçmenlerin AfD’ye yönelmesine neden olduğunu belirtmek gerekir. Bilindiği gibi Almanya’da ırkçı siyasi örgütlenme, dünyayı cehenneme çeviren, Almanya’yı harabeye dönüştüren Nazizmle başladı. Nazizm artığı hareketler 1980’lerin ortalarına kadar siyasal bir varlık gösteremediler, partileşemediler. 1990’lı yıllarda durum değişmeye başladı. SSCB’nin dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve iki kutuplu dünyanın son bulmasıyla oluşan belirsizlik ve yönsüzlük ortamında ırkçı akım ve partiler kendilerini göstermeye başladılar. NPD (Nasyonal Parti), Cumhuriyetçiler (Republikaner) Alman Halk Birliği (Deutsche Union) gibi ırkçı, partiler ortaya çıktılar. Bu

42

Neo-Nazi partileri zaman zaman eyalet parlamentolarında temsil edilecek güce ulaştılar. Neo-Naziler şiddete başvurmaktan da çekinmediler. 1990’lı yıllarda Möln’de, Solingen’de yurttaşlarımızın evlerini kundakladılar.

protesto edenlerden aldı. Bu oylar 1,5 milyon olarak hesaplanmaktadır. AfD onları sandık başına getirebildi. CDU/CSU’dan 1 milyonun üzerinde, SPD ve Sol Parti’den de 500 bin kadar oy alan AfD, bu oylarla 3. parti konumuna yükseldi.

Neo-Naziler 2000’li yıllarda da göçmen, İslam ve hatta Türk düşmanlığını yükselttiler. NSU denilen çete yine yurttaşlarımızı katletti. Bu katliamın duruşmaları hala sürüyor. 2011 sonrası ırkçı saldırılar tehlikeli boyutlara ulaştı. Irkçı saldırı yoluyla işlenen suçlar 2003’de 11576 iken 2005’te 15914’e ulaştı. Irkçı hareket ve partiler işsiz ve bilinçsiz insanları yakınlarına çekmek için göçmenleri ve mültecileri hedef almaktalar. Almanya’da yaşanan işsizlik, yoksulluk ve eşitsizliklerin asıl nedeninin kuralsız, denetimsiz, “bırakınız yapsınlar” anlayışındaki neo-liberal ekonomi olduğunu örtmüş oluyorlar.

AfD dışındaki partilerin, özellikle SPD’nin, Sol Parti’nin ve Yeşiller’in, AfD’nin parlamento zeminini ırkçı görüşlerinin propagandası için kullanmasına izin vermeyeceklerini açıklamaları da önemlidir. Diğer taraftan AfD’nin eşbaşkanlarından Petry’nin seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra Federal Meclis’te bağımsız milletvekilleri olarak çalışacağını açıklaması ve bu açıklamanın ardından Kuzey Ren Vestfalya eyaleti olmak üzere, 4 eyaletten AfD görevlilerinin de partiden istifa etmeleri bu partinin bütünlüğünü koruyamayacağı konusundaki tezlerin doğru olabileceğini akla getiriyor. Dağılma tezine göre, parti içinde, milliyetçiler; radikal muhafazakarlar; göçmen, mülteci ve İslam karşıtları; AB’den ve para birliğinden çıkmak isteyenler; ABD sempatizanları-karşıtları ve neo-liberalleri bir arada tutmak kolay olmayacaktır. Seçmen kitlesine bakılacak olunursa, bunların yalnızca üçte birinin AfD’nin programını okuyup bitirdiği, üçte ikisinin söylemlerinden ötürü oy verdiği anlaşılıyor.

Maalesef sağ ve muhafazakar partiler de seçim zamanları örtülü ve bazen açık olarak göçmenleri ve onlarla birlikte şimdilerde mültecileri sorun olarak gösteriyorlar. Oysa demokrasiyi, barış ve eşitsizlik içerisinde birlikte yaşamayı savunan tüm demokratların, ırkçıların şiddet ve nefretlerine karşı ortak tavır almaları gerekir. Bu mücadelede göçmenlerin her düzeyde sosyal ve siyasal haklara kavuşması, birlikte yaşamı güçlendirecek ve ırkçılığı geriletecektir. Tabii özellikle başta SPD olmak üzere solun, toplumun en alt kesimlerindeki umutsuz insanlarla yeniden diyalog kurması ve onların dertlerini dert edinmeleri, önemsemeleri gerekir. Özetlenecek olursa, AfD 4 yıl önce kuruldu; ama yukarıda özetlenen ırkçı hareketlerin ve ırkçı Neo-Nazi parti girişimlerinin birikimi üzerinde yükselmekte. Seçmen kitlesi de genelde yerleşik partilerden umudunu kesmiş seçmenlerden oluşmaktadır. Nitekim 24 Eylül seçiminden en çok oyu AfD 2013’de sandık başına gitmeyen mevcut partileri ve sistemi

SPD’nin krizi ve çıkış yolu 24 Eylül’de SPD’nin oyu 2013 seçimine göre %5 gerileyerek %20,5’e düştü. Bu, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra alınan en kötü sonuç. Gelinen nokta SPD’de büyük bir şok yarattı. Oysa 2017 başlarında, parti genel başkanı olan Sigmar Gabriel’in kendisinin şansölye adayı olmayacağını ve bu görevi Martin Schulz’un üstleneceğini ilan etmesi, partide ve seçmenlerde heyecanla karşılanmış ve büyük umut yaratmıştı. Daha çok sosyal adalet sloganıyla yola çıkan Schulz büyük ilgi ve sempati yaratmıştı. Schulz’un adaylığı


SOSYAL DEMOKRAT

açıklandıktan sonra, yıllardır yeni üye kazanamayan SPD’ye kısa sürede 12 bin üyelik başvurusu yapılmıştı. Gençler de Schulz’a ve kampanyaya büyük destek vermişlerdi. Halkın dilini konuşan, sosyal demokrat değerleri savunan, Merkel Hükümeti’nin ekonomik ve sosyal politikalarına eleştiriler yönelten ve sosyal adaletin sağlanacağını güçlü biçimde vurgulayan Schulz, SPD’nin sandıktan uzak kalmış seçmenlerini de harekete geçirmiş; “Bu kez tamam” duygusu yaratmıştı. Nitekim 2017’nin ilk aylarında CDU/CSU ile SPD arasındaki makas kapanmaya başlamıştı. Schulz şansölyelik şansı konusunda Merkel’e yaklaşmıştı. Kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyordu. Yıl ortalarına doğru üç eyalette yapılan seçimlerde SPD’nin yenilmesinden sonra umutlar kırılmaya başlandı. Çünkü bu eyaletlerin arasında SPD’nin kalesi sayılan, Almanya’nın en büyük eyaleti Kuzey Ren Vestfalya da bulunuyordu. Parti çevrelerinde Schulz’un adaylığının bu seçimlerden önce açıklanmış olmasının stratejik bakımdan yanlış olduğu konuşuldu. Ancak Schulz, bu eyalet seçimlerinden sonra da hedefinin değişmediğini, SPD’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkacağını ve dolayısıyla da kendisinin şansölye olacağını vurgulamaya devam etti. Hiç kuşkusuz bu acı veren tarihi yenilginin, partinin bir yıllık çalışmasına ve Schulz’un adaylığına bağlanarak açıklanması mümkün değildir. Gerçekçi ve sağlıklı bir değerlendirme yapmak, daha gerilere gitmek gerekir. Bunu yaparken, son yıllarda hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde sosyal demokrat partilerin seçimlerde oy kaybettikleri ve izledikleri sosyoekonomik politikalardan dolayı seçmenlerine yabancılaştıklarını da unutmamak gerekir. Yani Avrupa sosyal demok-

rat partilerinin sorunu büyük ölçüde ortaktır. Bu sorunun temelinde de, Sovyetlerin dağılmasından sonra neo-liberaller tarafından ilan edilen tarihin, dolayısıyla “ideolojilerin sonu geldi” propagandasına kararlı biçimde tavır alacak yerde, “zamana uygun” anlayış ile sosyal demokrat değerlerden ve sosyal demokrat kimlikten uzaklaşılması yatmaktadır. İngiltere’de, Hollanda’da “3.Yol”, Almanya’da “Yeni Merkez / Orta” vb. neo-liberal esintili programların devreye sokulmasının sosyal demokrat kimliğe, ona olan güvene büyük zarar verdiği gün gibi açıktır. Yeni yüzyılın başında 15 AB ülkesinden 11’inde (dörtte üçünde) sosyal demokrat partiler iktidarda iken, bugün 28 AB ülkesinin yalnızca 5’ini sosyal demokratlar yönetiyor. Yani sosyal demokrasinin krizi SPD ile sınırlı değil, tüm partilerin yaşadığı bir kriz. İngiltere İşçi Partisi ve SPD’nin (Gerhard Schröder’in) öncülük ettiği sözde reform politikaları sosyal demokrasiye zarar vermiştir. Birçok siyaset uzmanının da ortaya koyduğu gibi bu politikalar sosyal demokrasinin tarihi kimliğinin zedelenmesine yol açmış ve sosyal demokrat partilerin, çalışanlar ve halk nezdindeki güven ve inanırlığını büyük ölçüde yok etmiştir. SPD 1998’de iktidar olduğunda oyu 20,6 milyon iken 7 yol süren SPD-Yeşiller hükümetinin son bulduğu 2005 seçiminde ise oyu 16,2 milyona düşmüştü. 2005 seçimlerinden sonra kurulan Büyük Koalisyon hükümetinin (CDU/CSU-SPD) son bulduğu 2009 seçiminde ise SPD’nin oyu 10 milyona düşmüştü. Kısacası SPD on yıl içerisinde 10 milyon oy kaybetmişti. Aynı şekilde Ajanda 2010 vb. “reform” projeleri ile SPD’nin kendi eseri olan sosyal devletin törpülenmesi ve çalışanların kazanılmış haklarını gerileten politikaları, SPD’nin 1998’den bu yana devam eden düşüşünün asıl nedenli olarak görmek gerekir.

Sosyal demokrasi, özünde sürekli bir adalet ve eşitlik arayışıdır. “3. Yol” projesiyle bu arayış bir yana bırakılmış ve eşitlik yolunda elde edilmiş sosyal haklar bile hem de büyük bir çarpıtmayla “reform” olarak sunulmaya çalışılmıştır. SPD’nin program çalışmalarına çok önemli düşünsel katkılarda bulunan Prof. Erhard Eppler bu çarpıtmayı şöyle anlatıyor: “Yeni yüzyılın ilk on yılında serbest piyasacılar, reform kavramına bile bile yeni bir biçim verdiler. Artık piyasa, piyasa kısıtlamalarını ortadan kaldıran, “ekonomiyi” yüklerden kurtaran ve özellikle de sosyal güvenlik söz konusu olduğunda hükümet harcamalarını azaltan şey reform oldu. Oysa bir zamanlar çalışanların işten çıkarmalara karşı korunması önemli bir reformdu; şimdi ise tersine, işten atma ekonomik dinamizmi ve büyümeyi hızlandıran faktörler olarak görülüyor.” İngiltere, Almanya, Hollanda ve birçok ülkede de sosyal demokrat iktidarlar, reform adı altında, çalışanların kazanılmış haklarını azaltan, sosyal devleti törpüleyen yasal düzenlemeler yaptılar. Bunları da, Eppler’in vurguladığı gibi, reform diye satmaya çalıştılar. Ama, başta çalışan halk, bu çarpıtmayı onaylamadı; sosyal demokrat partilere oy vermedi. Yeni oluşumlara yöneldi. Almanya’da Sol Parti’nin büyümesinde, daha önceleri Yeşiller’in ortaya çıkmasında sosyal demokratların yanlış politikaları da rol oynadı. 2008 mali ve ekonomik kriz, neo-liberalizmin ve denetimsiz küreselleşmenin hiçbir derde deva olmadığını gösterdi. Bu durum sosyal demokrasi için yeni bir başlangıç fırsatı demektir. Martin Schulz, seçim yenilgisinden hemen sonra yeni bir başlangıç için bir çalışma programı açıkladı. Umarız İngiltere’de Corbyn’nin başardığını Schulz da başarabilir.

43


Gerçek Bir Avrupa Demokrasisi Nasıl Oluşabilir?

A

Ulrike GUEROT

Siyaset Bilimci ulrike.guerot@donau-uni.ac.at

44

Almanya’daki seçim kampanyası dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) giriş müzakerelerinin askıya alınıp alınmaması tartışmalarının tam da gündemde olduğu günlerde, bir Türk dergisine Avrupa’nın geleceğine ilişkin bir makale yazmak garip görünebilir. Müzakerelerin kesilmesi, AB-Türkiye ilişkileri açısından, fiilen onbeş yıl gerileme anlamına gelecektir. Çünkü Türkiye’nin AB ile müzakerelere, Ekim 2004’te, başlamasına yol açan yakınlaşma, geçen on yıllık dönemin henüz başlarında ve büyük umutlarla başlamıştı. 2000’li yılların başında liberal bir anayasa reformunun başını çeken ve böylece Türkiye’yi AB’ye yönlendiren politikacı ile bugün otoriter bir rejim kurma yolundaki Erdoğan aynı kişi. 2000’li yılların başlarında Türkiye’ye seyahat edenler, bu ülkedeki Avrupa’ya dönük hareketliliği ve kalkınma

ortamını somut biçimde görebiliyordu. Avrupa-Türkiye ilişkilerinde daha sonra artacak olan olumsuzlukların ilk belirtisi, 2005 AB Anayasası konusundaki referanduma Fransa’nın „Hayır“ demesiyle ortaya çıktı. Çünkü bu, Türkiye’nin üyeliğine de bir tür „Hayır“ anlamına geliyordu. Bu yıllarda Avrupa ve Türkiye’de (biri reddeden, diğeri düş kırıklığına uğrayan) kamuoyu etki-tepkisinden oluşan sarmal, ileride tarihçiler tarafından derinlemesine incelenmelidir. Bu dönemden itibaren Avrupa-Türkiye ilişkilerinde, en son örneği sığınmacı krizinde görüldüğü üzere, karşılıklı bağımlılıkları ve güç dengelerini birebir belirleyen ve değiştiren bir birbiriyle hesaplaşma süreci oluştu. Sözümona sığınmacı anlaşması, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da olumsuz siyasal izler bıraktı. Türkiye’nin, Temmuz 2016 darbesinden sonra ve Alman (ve diğer) gazetecilerin tutuklanma süreci ortasında, artık gerçekten bir AB üyesi ülke olamayacağı kesindir. Bu arada Avrupa’nın da, Türkiye ile hiçbir ilgisi bulunmayan gerçekler, gelişmeler ve olaylar nedeniyle maalesef hiç iyi bir durumda olmadığı açıktır. Avrupa demokrasisinin temelleri ivedilikle sağlamlaştırılmalıdır. Ancak, Avrupa’ya olan inançları bu arada epey sarsılmış bulunan AB üyelerinin bunu başaracak durumda oldukları kuşkuludur. Avrupa’da çok uzun bir süredir bir dizi bunalım başgöstermiş durumda: Yunanistan krizi, Büyük Britanya’nın AB üyeliğinden çıkışı, bankaların sorunu, popülizmlerin yükselişi, sığınmacı bunalımı ve hepsinden önce -Avrupa Adalet Divanı‘nın sığınmacı dağılımına ilişkin olarak verdiği ve Polonya ve Macaristan’ın muhtemelen uymayacağı kararda görüldüğü üzereAB’nin adalet dağıtma kapasitesinin uğradığı erozyon. Eğer AB’nin en değerli niteliği bir „hukuk öznesi topluluk“ olmaksa, bütün bunlar Avrupa bünyesinde bozulmanın ve parçalanmanın gittikçe tatsızlaşan işaretleridir. Avrupa‘yı avro krizinin


SOSYAL DEMOKRAT

Kuzey-Güney olarak bölmesine, sığınmacı bunalımı bir de Doğu-Batı ayrışması eklemiştir. Avrupa’nın dümenine, bir olasılıkla Emmanuel Macron dışında, kimin geçebileceği ve buna kimin niyetlendiği henüz belli görünmüyor. Almanya’nın seçim kampanyasında Avrupa’nın bahsi geçmedi; bu, yalnızca Türkiye ve onun üyelik perspektifi için değil bizzat AB için de kötü bir göstergedir. Avrupa Komisyonu, Mart ayı başında, bir „Avrupa’nın Geleceğine Dair Beyaz Kitap“ çerçevesinde, Avrupa’nın geleceğini güvenceye almaya yönelik beş senaryo takdim etti. Ancak burada, çok yanlış yönetilmiş banka ve avro krizine hakim olunmasından ve Avrupa’nın sosyal açıdan biçimlendirilmesinden AB’nin meşruiyetinin artırılmasına, AB’nin sığınmacı krizine müdahale kabiliyetinin iyileştirilmesine kadar hiçbir soruna yanıt bulunmuyordu. Aslında gerçekten burada beş senaryo olup olmadığı da belirsizdi. Bunlardan birincisi „Bundan sonra da şimdiye kadar olduğu gibi“ idi. Böyle bir öneri, kuşkusuz ki, istikrarlı bir ortam için geçerlidir. Oysa bu, günümüzün AB’si için söz konusu edilemez. „İç pazara dönüş“ denen ikinci senaryo, birinciden daha az gerçekçilik dışı değildir: Avrodan tekrar geriye dönülebilir mi? Zaten eski bir slogan „Tek pazar, tek para“ demiyor muydu? Üç numaralı senaryo olan „İsteyen, ileriye doğru devam etsin“, aslında farklı hızlarla entegrasyonun mevcut anlaşmalar uyarınca zaten mümkün olması ama buna hiç bir ülkenin yönelmemiş olması açısından yeni bir senaryo değil. Geriye dördüncü ve beşinci senaryolar kalıyor: Üye devletler ya çok az işbirliği yaparlar (örneğin güvenlik ve savunma alanlarında) ya da çok yakın işbirliği yaparlar, ki kuşkusuz doğru olan budur. Ancak bu da çok orijinal sayılmaz; çünkü 28 üyeli (yakında 27 kalacak) AB içinde Avro Bölgesi’nde şimdiden

elle tutulur biçimde ortaya çıkan ayrışmaları görmezden gelmekte. Ayrıca görmezden gelinen bir başka gerçek de, herşeyden önce para ve strateji, yani dış politika ve güvenlik politikası iç içe geçmiş alanlardır; çünkü en azından savaşlar çok para gerektirir. Dolayısıyla paranın bu tarafta, güvenliğin öbür tarafta olması yürümez. Beşinci senaryo, demek oluyor ki, AB’nin uzun zamandır karşı karşıya bulunduğu varlık nedenine ilişkin sorundur: Avrupa’da esas kimin sözü geçecektir? Bu soruya, son söz ulus-devletindir şeklinde yanıt verildiği sürece Juncker’in senaryoları, üzerine basılmış oldukları kağıttan daha değerli değildir. AB’nin, mevcut meşruiyet sorunları aşılamadığında, çıkış aşamasındaki meşruiyetine yönelmenin zamanı gelmiş demektir. Siyaset bilimi, AB‘nin sui generis (kendine özgü) bir sistem olarak kurulmuş olduğu, çok düzeyde yönetişimin AB’nin işleme tarzı olduğu ve -erkler ayrılığı, yurttaş haklarının eşitliği gibi- klasik demokrasi kuramına ait paradigmaların Avrupa’nın bütünü düzleminde arzu edilmediği ve mümkün olmadığı konusunda onlarca yıl boyu hemfikir olmuştu. Ulusal demokrasi AB için bir örnek oluşturmamalıydı. Oysa bu arada tartışmanın zemini kaymış görünüyor. Avrupa’da yeni bir genç Thinhtank (düşünce üretim kurumu) kuşağı, artık „Avrupa entegrasyonu“ değil „Avrupa demokrasisi“ talep etmekte, ki bu hiç de önemsiz ve salt soyut bir yön değiştirme değil. Ayrıca güncel politik gelişmeler de „Avrupa yurttaşlığı“ kavramının hızla tartışma gündemine sokulduğunu gösteriyor. Kavram, en son olarak Avrupa Parlamentosu Ombudsman’ı Guy Verhofstadt tarafından öne sürüldü. Verhofstadt, Büyük Britanya’nın AB’den çıkışından sonra, talepte bulunan Britanyalılar için kişiselleştirilmiş bir „Avrupa yurttaşlığı“ sağlanması önerisini getirdi. Avrupa tartışmalarında konunun

Avrupa yurttaşlığı eksenine kayması ilginçtir; zira bu durumda Avrupa’nın bağımsız özneleri -üye ulus devletler değil- yurttaşlar olmuş oluyor. Bu anlayış AB’nin siyasal sistemine yansıtılmıyor; çünkü orada kararları ulus devletler, öncelikle aralarından bazı büyük olanları, hatta bazen tek başına Almanya veriyor. Gerçek şu ki, Avrupa ulus devletleri bir tür sandviç konumundadır. Avrupa’da bir ulusun tam olarak „ne olduğu“ ve „ne yapabileceği“ gittikçe belirsizleşmektedir. AB, şu anda sözleşmeleri ihlal eden Macaristan ve Polonya gibi ulusal demokrasilerin iç işlerine karıştığı gibi, üye ülkeleri yukarıdan bakarak kurcalayıp durur. Aşağıdan ise Katalanlar, İskoçlar veya hatta Bavyeralılar Katalonya’nın bağımsızlık referandumunun askıya alınmasına karşı çıkıyorlar. Ulus, hep Avrupa ile bölge arasında kalıp ufalanıyor. Bu arada İskoçların veya Katalanların sadece „bölge“ mi yoksa gerçekten „ulus“ mu oldukları konusu gittikça daha çok birbirine karışıyor. Bir dönem „ulus devlet“ olarak tanımlanan birim bir insan yapısıdır. Ulus devletler insanlar tarafından oluşturulmuştur ve oluşturulmaktadır. Ulus devletlerin bir ontolojisi yoktur; hareketleri vardır. Tanınmış tarihçi Theodor Schieder, henüz 1963 yılında yazdığı kısa bir denemede ulus devleti „tarihsel bir olgu“ olarak tanımlıyor ve ulus devletlerin kuruluşunun, Avrupa‘nın yakın tarihinde üç aşamalı bir oluşumdan kaynaklandığına işaret ediyordu: İlk etapta İngiltere’de ve Fransa’da modern ulus, ülke içinde meydana gelen ve yönetim erkini halk iradesine dayandıran devrimler sonucunda oluşuyordu. İngiliz monarşisi bir parlamento edinirken Fransa’da bir cumhuriyet kuruluyordu. Yurttaşların ulus devlete öznel ve gönüllü katılımı tek birleştirici ölçüttü; anadil, toplumsal ruh, ulusal karakter belirleyici değildi. Ulus, etnik kökenden bağımsız olarak öncelikle devletin eşit haklara sahip eşit öz-

45


SOSYAL DEMOKRAT

neler olan yurttaşlar topluluğuydu. Bugünlerde tekar özlemi çekildiği saptanan homojen ulus devlet o zamanlar bir hayalden ibaretti: Nitekim Basklar ve Alsaslılar aynı dili konuşmuyorlardı. İkinci aşamada, -Almanya’da Vormarsch ve İtalya’da Risorgimentoöncelikle Batı Avrupa’da, devletleşme sırasında birbirinden ayrı kalmış kültürel alanların birleşmesiyle oluşan ulus devletler ortaya çıktı. Bu dönem, ulusal birleşme hareketlerinin öne çıktığı dönemdir. Temelinde, Alman idealizminin önceleri apolitik bir kavram olarak lanse ettiği tek halk fikri vardır; ancak bu halk, elleri her tarafa uzanan bir devletin kapalı yurttaşlar topluluğu bünyesinde henüz birleşmiş değildir. Ulus devlet şeklindeki birleşmelerde temel bir unsur, özgür seçimler bağlamında herkese eşit oy hakkı idi. Hukuk ilkesi sembolik bir etkiye sahipti ve üniter bütünleşme gücü sağlıyordu. Yurttaşlar kendilerini bir bütünün tek tek parçaları gibi hissediyorlardı. 19 yüzyılda tam da bunları yapanlar, İtalya’da Garibaldi Almanya’da Bismarck oldu: Daha önceki Hessenliler, Bavyeralılar, Franklar vb Alman oldular. Nihayet üçüncü aşamada, daha çok Orta ve Doğu Avrupa’da, (Habsburg-Avusturya, Rusya, Osmanlı-Türkiye gibi) 19. yüzyıl imparatorluklarının önce çözülüşüne ve ilk bölümde iki dünya savaşı arasında bunların ulus devletlere dönüşmesine tanık olundu. Bu aşamanın bir sonraki bölümü, Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın parçalanmasıyla dünya topluluğuna birkaç ulusun daha katılmasına yol açtı. Bu süreç, önceki bir bütünden ayrılarak ulus devletleşme sürecidir. Ulus devletçiliğin bu ölçülerde iniş çıkış gösterdiği ortadayken Avrupa’nın, güzergahını ulus devletlere bağlaması şaşırtıcıdır. AB’ye ve onun bunalımlarına ilişkin bir tek tartışmada dahi AB içindeki -ege-

46

men varsayılan- ulusların değişip dönüşemezliği vurgulanmasın veya değişebilirliği, parçalanabilirliği ütopik bulunmasın. Bu noktada iki saptama yapmaktan kaçınılamaz: İlk olarak, Birliğin çalışmasında ve kararların alınmasında dayanak olan AB Konseyi‘nin, AB sistemi bünyesinde aynı zamanda „ulusal kabine“ gibi işlev görmesi ve „hükümetler arası“ işleyiş, Avrupa sorunlarının çözümünün başta gelen engelidir. Bu şekilde AB, her ulusun kendi çıkarlarını gerçekleştirme platformu gibi algılanmakta olup bu anlayış, düzenli olarak gece yarılarına kadar süren müzakere maratonlarına ve bürokratik süreçlere yol açmaktadır. İkinci olarak; bağımsız olanlar ulus devletler değildir, çünkü bağımsız olanlar daima yurttaşlardır. Demokratik Avrupa yolunda esas engel, görülüyor ki, ulus devlettir. Esasen adları sıkça anılan AB kurucu babalarından Jean Monnet veya Walter Hallstein daima Avrupa’nın, ulusal devletlerin üstesinden gelinmesi anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ne var ki, bunu şu anda kimse duymak istemiyor. Biz Avrupa yurttaşlarının (bu arada memnuniyetle Türkiye yurttaşlarıyla da birlikte!) bir Avrupa atılımıyla yani bir Avrupa birleşme hareketi bağlamında, özgür genel seçimler yoluyla ulusal-etnik aidiyetten bağımsız, devlet yurttaşları topluluğu anlamında bir Avrupa ulusu oluşturmamıza bir engel yoktur. Vaktiyle Almanya’yı birleştirirken Hessenli veya Bavyeralı olmak nasıl önemli olmamışsa, böyle bir Avrupa devlet yurttaşları topluluğu kurmak için de Finlandiyalı, Portekizli veya Yunan olmak farketmemelidir. Tüm Avrupalılar için eşit haklara sahip olmaktan daha başka –ve daha basit- bir perspektif bulunamaz: Seçimde eşit (bir kişi, bir oy“), vergide eşit ve sosyal haklarda eşit. Başka bir deyişle; Avro ve Avrupa IBAN numarasını şimdi de Avrupa vergi numarası, Avrupa sosyal güvenlik numarası ve

Avrupa kimlik kartı izlemelidir. Burada ortak bir tarih, gelenek yani kimlik ifade eden „ulusa“ ve „ülkeye“ cepheden bir saldırı söz konusu değildir. Ancak, bir ulus devletin demokrasi için mümkün olan tek çerçeve olarak görülmesi de yanlıştır. „Tek“ pazar ve „tek“ parayı artık özgür ve bağımsız yurttaşlarının siyasal eşitliğine yani bir Avrupa yurttaşlar topluluna dayalı „bir“ demokrasi izlemelidir. Bu, yasal olmakla birlikte yalnızca dolaylı meşruiyete sahip ama ciddi demokrasi eksiklikleri olan, bünyesindeki tek tek ülke yurttaşlarının vergi veya sosyal haklar konusunda rekabete giriştiği bir AB sisteminden daha uygundur. Bunlar teorik görünebilir, ama aslında çok somuttur: Sözümona “mali kapasite“ artırımı yani gelir üretme yetisi konusundaki tüm günümüz tartışmaları, bir „Avrupa maliye bakanlığı“ veya „Avro bölgesi hükümeti“ ihdas etme çabaları gelip AB sisteminin bu alanda meşruiyeti bulunmaması olgusunda düğümleniyor. Bunları kim denetleyecektir? Bunlar kime hesap verecektir? Söz konusu „Avro bölgesi hükümetinin“ kime karşı sorumlu olacağı belirli olmadıkça, tüm konuşulanlar boşa gitmektedir. Bir „maliye bakanlığı“ sonuçta bir parlamento değildir. Parlamento, yurttaşların eşitliğine dayanır ve buna karar veren yurttaşlar bir cumhuriyetin temelidir. Mevcut siyasal sistemi, esas itibariyle sadece dolaylı meşruiyete sahip bir AB Konseyi tarafından yönetilen bir „devletler birliği“ olmaktan çıkarıp gerçek bir Avrupa demokrasisine dönüştürmenin belirleyici rotası budur. Bu demokrasi bünyesinde bir tek şu geçerli olabilecektir: Yurttaşlar siyasal sistemin egemen unsurudur; yasa önünde herkes eşittir; kararlar parlementoda verilir ve erkler ayrımı geçerlidir. Genel siyasal eşitlik ilkesi her demokrasinin ana dayanağıdır. Böyle bir yönelim, gerçekten Avrupa’nın büyük yenilenmesi olurdu!


Çirkin Popülizm Güzel Politikayı Kovar

B

Başlıktaki deyiş gerçekten geçerlidir, ama bir koşulda: sosyokültürel zemin de belirli ölçüde elverişli olmalı. Çünkü popülizm, kutsala dayalı hamaset, palavra ve yalanlarla yapılır; ama bir de bunlara inanmaya hazır seçmen yığınlarının varlığına ihtiyaç duyar. Bu iki unsur, günümüzde endişe verici ölçüde çok sayıda ülkede bir araya geliyor. Belki de bu nedenle, nerede bir seçim olsa gözlemciler önce sonucun popülistler açısından kazançlı mı yoksa kayıplı mı olduğuna bakıyor. Dünyada popülizme gidiş

Aydın CINGI

Siyaset Bilimci, SODEV Önceki Başkanı acingisdv@gmail.com

Büyük Britanya’nın, seçmenin yalan argümanlarla kandırılması sonucu AB’den çıkışından (Brexit) ve “baş popülist” Trump’ın ABD Başkanlığına seçilişinden sonra popülist politikaların karşı konulamaz bir

tsunami olduğu kanısı yerleşmek üzereydi. Ancak, Fransa başkanlık seçiminde Macron’un popülist Le Pen’i açık farkla yenmesi, popülizmin durakladığı algısı uyandırdı. Oysa bu, rahatlatıcı ama gerçeğe denk düşmeyen bir algı. Çünkü popülizm gerilemiyor; popülist liderlerin Batı’da iktidarda bulunduğu ABD, Macaristan, Rusya –bir ölçüde Polonya- ve Türkiye dışında, var olduğu tüm ülkelerde, iktidara gelememiş olsa da güçleniyor. Güney Avrupa, Berlusconi’nin popülist Forza Italia deneyiminden geçmiş İtalya’daki Beş Yıldız ve Yunanistan’daki Altın Şafak dışında, popülizme göreceli bir bağışıklık edinmiş durumda. Ancak kimsenin sözünü etmediği İskandinav ülkelerinin her birinde, radikal sağcı popülistler ya 2. ya da 3. parti konumunda. Hol-

47


SOSYAL DEMOKRAT

landa’da İslam düşmanı meşhur Wilders’in partisi PVV Mart’taki seçimde iktidara geçemedi ama çok güçlendi ve tabanını kaptığı sosyal demokrat parti PvdA’yı marjinalleştirdi. Avusturya’da, FPÖ’nün adayı cumhurbaşkanlığını kıl payı kaçırdı. Fransa’da Le Pen’in Ulusal Cephe’si yasama meclisinde yer aldı ve yine Sosyalist Parti’nin küçülmesiyle saflarını güçlendirdi. En son Almanya’da AfD ülkenin 3. partisi konumuna ulaştı. Popülist radikal sağın büyüdüğü her yerde sol küçülüyor; çünkü genelde soldaki partilere oy veren düşük eğitimli emekçi seçmen, popülist argümanlara toplumun diğer kesimlerinden daha duyarlı. AB içinden Polonya’daki, AB dışından örneğin İsviçre’deki popülistlerden veya Hindistan’da Modi’den, Filipinler’de Duterte’den; Latin Amerika’dan örnekler verilebilir. Biz kendimize ve daha iyi tanıdığımız ve bildiklerimize bakalım. Popülizmin göstergeleri ve yöntemleri Trump ve Büyük Britanya’daki popülist parti UKIP’in eski lideri Farage birer popülist. Onlar da, diğer popülistler gibi, “gerçek halkı” veya “sessiz çoğunluğu” sadece kendilerinin temsil ettiği savında; tıpkı bizdeki “milletin adamı” gibi. Farage, Brexit referandumundan sonra “gerçek halkın zaferini” ilan etti; ona göre AB’de kalmak isteyen %48’lik kitle gerçek Britanyalı sayılmıyordu. Bizde de Erdoğan’ın kazandığı her seçimden sonra kazanan “millet” olmuyor mu? Popülist lider, kimin gerçek halk/millet olduğuna hep bizzat karar verir. Bu yönüyle popülizm, çoğulculuğun reddini ifade eder. Popülist liderlere göre, bir kendileri gibi düşünen gerçek halk vardır bir de ötekiler. Anglosakson popülizminde “tek başınacılık (unilateralism)” belirgindir. Trump’ınki “America first (önce Amerika)” sloganında, Büyük Britanya Brexit’çilerinki de “AB bizi

48

sömürüyor” söylemlerinde dile gelmiştir. Bu eğilim, genelde anti-elitizmin bir türevidir. Nitekim Avrupa popülistlerinde AB elitlerine ve giderek AB’ye karşı oluşan tepki, bizim popülistlerde somut ifadesini “elitizm sembolü” kabul edilen “monşer” karşıtlığında ve Batı düşmanlığında bulur. “Okumuş adama” ve “mektepliye” kızgınlığı, popülist lideri her yerde –sözde- halk gibi konuşmaya veya öyle konuştuğunu sanmaya yöneltir. Birleşmiş Milletler kürsüsünde bir başka devlet başkanından “roket adam” diye söz ederken ABD diplomatlarını utandıran Trump ile aynı Trump’a hitap ederken “al bendeki papazı, ver sendeki papazı” şeklinde bir diplomasi öneren Erdoğan, söz konusu olgunun tipik örnekleridir. “İnlerine gireceğiz” gibi bir sokak ağzı tehdidi, Putin Çeçen teröristlere, Erdoğan ise FETÖ’ye karşı savurmuştur. Popüliste, sözcüsü olduğunu ilan ettiği bir “kutsal değer”, bir “dava” veya halk adına savaştığını savunduğu bir ”negatif değer” veya “düşman” gerekir. Popülist lidere siyasal program gerekmez; o kendi kutsalı, davası ve değerleri ekseninde palavra ve yalanlarla örülü bir söylem üretir ve onu kendine inanmaya “hazır/hazırlanmış” kitlelere sunar. Söz konusu temalar çok özetle şöyle biçimlenir: -Şanlı tarihin anlatımı ve geçmişteki “altın çağ”a dönüş. Kırım’ı Ukrayna’dan alıp Rusya’ya ilhak eden Putin, kitleleri Rus-Sovyet İmparatorluğu’nun ihya etme hayaliyle dalgalandırırken; Orban Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na, Erdoğan Osmanlı İmparatorluğu’na özlemi körükleyen birer söylem benimser. -Milliyetçilik ve onun göç alan ülkelerde türevi olan “sığınmacı ve yabancı düşmanlığı” ve dolaylı olarak “İslamofobi”. Bunlar; ABD’de Trump’ın, Almanya’da AfD’nin, Fransa’da Ulusal Cephe’nin, Hollanda’da

PVV’nin, Avusturya’da FPÖ’nün en büyük etkinlik ve kışkırtıcılıkla işledikleri temalardır. -“Dava” dediği Cumhuriyet’i yıkma projesi ve dincilik/ümmetçilik konusu, Erdoğan’ın -diğer Batılı popülist liderlerden farklı olarak- fazladan sahip olduğu bir sömürü alanıdır. Onun da bunu tepe tepe kullandığı biliniyor. Gerçeklerle zıtlaşma Yığınların; kavram sömürüsü, palavra ve yalanlar karşısında nasıl olup da sessiz kaldığı konusunu açıklamak da olanaklı. Popülist lider, mevcut iktidarın muhalifi konumunda ise, kitlelerin protesto gizilgücünü düzene karşı popülist bir söylemle kanalize ederek kabul görmeye nispeten yakın olur. Ancak iktidarda olan popülist liderlerin gerçek dışı söylemlerini ve toplumun bütününe ve bütünlüğüne zarar veren uygulamalarını nasıl kabul ettirebildiklerine göz atmak ilginç olacaktır. Bunlardan Trump, esasen olmadık sözler ediyor, ama ABD’deki sağlam kurumsal yapı sayesinde tasarıları filtreden geçiyor ve bunların önemli bir kısmı uygulamaya dönüşmüyor. Ancak Macaristan, Rusya ve Türkiye’de seçmenin “bilinçli” davranabilmesine izin vermeyen bir sistem yürürlükte. Biliyoruz ki, Türkiye’de AKP iktidarı tüm enerjisini seçmen bilincinin oluşmasını önlemeye yöneltmekte. AKP’nin politikası; seçmenin gerçeği öğrenmemesini, doğruyu bilmemesini, yalanlarla beslenmesini ve uhrevi alemle oyalanmasını sağlama almak üzerine kurulu. Yalanlar neler mi? Ahır yapılan camiler, laik Cumhuriyet korkusundan tarlada saklanan Kuran, Müslüman’a zulüm, Kabataş bacısı, asrın lideri, son 15 yılda demir ağlarla örülen ülke, Türkiye’yi kıskanan Avrupa, 15 Temmuz’da tankın borusuna tıkanan paçavra, ülkemize kasteden dış


SOSYAL DEMOKRAT

güçler ve de şimdilerde “her derde deva, kullanışlı” FETÖ… Bunlar, yinelene yinelene gerçek dışılığın ve yalanın, sıradan yurttaşın zihninde kalıcılaşmasına yol açan mitoslardır. Bunlar ve -daha az kaba saba olmak kaydıyla- benzer uydurmalar tüm popülist liderlerin heybesinde bolca var. Özetle AKP; Türkiye’de, bilmemenin ve öğrenmemenin süreklileşmiş hali olan “cehalet” var olduğu için iktidarda. Popülist liderlerin egemenlik sürdüğü Türkiye, Rusya, Macaristan’da, oyları şovenizmle/dinbazlıkla veya yabancı ve terör korkusuyla rehin alınmış bir kesim seçmenin, olan biten karşısında görece tepkisizliğini sürdürebilmesi için gerçeklerle yüz yüze gelmemesi gerek. İşte iktidarın yörüngesine sokulmuş gazeteler ve televizyonlar, vergi terörüyle korkutulup esir alınmış medya grupları bu durumlar için var. Yine de sözgelimi hoşa gitmeyen bir gerçek, sosyal medya veya ele geçirilememiş iki üç muhalif gazete ve kanal tarafından çok mu dile getiriliyor veya yazılıp gösteriliyor? O vakit de yayın yasağı var; sosyal medyaya erişim

kısıtı var. Anayasanın ve anayasal kurumların bir kenara itilmesiyle uydulaştırılmış yargı marifetiyle etkin muhalefet odakları susturulur. Yineleyelim ki, bunları yalnız Türkiye’de görmüyoruz. Rusya ve Brüksel’in endişeli bakışları altında AB üyesi Macaristan da böyle yapıyor; Polonya yapmayı deniyor. Bütün “önlemlere” karşın, örneğin Türkiye’de, seçim günü sandıktaki seçmen sayısı ve oy tablosu “istendiği gibi” çıkmıyorsa, o zaman da devreye bize özgü bir silah olarak YSK sokuluyor. Popülizm doğru politikayı kovuyor Gerçekte kabaran ve önünde durulamaz bir popülist dalga imgesi abartılı. Örneğin ABD’de Trump’ın seçimi ve Büyük Britanya’da popülizmin desteklediği Brexit, önemli ölçüde kurulu düzen muhafazakarlarının eseri. Bu iki olay da, yerleşik düzenin katkısı olmaksızın salt popülist söylemle gerçekleştirilemezdi. Hollanda ve Fransa’da seçim yoluyla iktidara gelemeyen popülist radikal sağ, sığınmacı karşıtı önlem-

lere zorladığı iktidardaki veya iktidara yakın yerleşik düzen muhafazakarları aracılığıyla zaten hükümetin uygulamalarını yönlendirmiş oldu. Hollanda’da merkez sağcı Başbakan Rutte popülist Wilders’in, İngiltere’de muhafazakar Theresa May popülist UKIP’in söylemini benimseyerek seçim kazandı. Popülizm, aslında mevcut konjonktürde kaybetmiyor; daha doğrusu seçim kaybettiğinde bile siyasal alan kazanıyor. Öte yandan popülizm, döneme ve bağlama göre değişen toplumsal sorunlar aracılığıyla kendini yeniden üretme yetisine sahip. Sonuçta yerleşik düzen, iktidarı radikal sağ popülizme kaptırmamak için kendi seçmen çoğunluğunun sağcı ve köktenci konumlanmalara yönelmesine alet oluyor. Nitekim ülkemizde de sosyal demokrat kimlikli muhalif parti liderinin, kendi seçmen potansiyelini korumak ve yeni seçmen edinmek amacıyla -sağcı popülist AKP lideri gibi- dinsel duyarlılıklara, milliyetçi eğilimlere yatkınlık göstererek seçmen genelinin bu yöndeki koşullanmasına yol açtığı gözlerden kaçmıyor.

49


lerinin Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a girememesi bile siyaseten bu kadar sıkıntı yaratmamıştı: Tayyip Erdoğan tezkerenin geçmemesine sebep olarak Türk ordusu ve muhalefetin rolünü Washington’da iyi işleyebilmiş, hatta suçun bir kısmını da Abdullah Gül ve ona yakın AKP’li gruba fatura edebilmişti. Hatırlanacağı üzere, tezkerenin geçmemesine rağmen Amerikan ordusu Irak’a yaptığı kargo ve sevkiyatların % 75’ini İncirlik üzerinden gerçekleştirmiş; siyasi iktidar, ABD ile ilişkileri çok da yara almadan yeniden düzenleyebilmişti. Peki böyle büyük bir terör saldırısından ve Irak tezkeresinin reddinden sonra bile ABD karar alıcıları ve kamuoyu önünde saygısını, itibarını kaybetmeyen Türkiye, ne oldu da ABD ile ilişkilerinde bu kadar zora girdi? Geçmişte NATO müttefiki kimliği ile daimi partner statüsü, artık eskisi için de geçerli mi?

Türk-Amerikan İlişkileri Nereye?

A

Son 17 senedir ABD’de yaşayan birisi olarak, Türk-Amerikan ilişkilerinin bu kadar zora girdiği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Bu zorluklar sadece Washington’da değil, ABD kamuoyunda da ciddi bir şekilde gözle görülür hale geldi. Belki de bu sorunu daha karmaşık ve çözülmesi daha zor hale getiren, artık Türkiye imajının Amerikan kamuoyunda da oldukça hırpalanmış olması. El Kaide’nin üstlendiği 11 Eylül’de “İkiz Kuleler” terör saldırılarından sonra bile Türkiye, çoğunluğu Müslüman olan ülkelere duyulan tepkiden muaf kalmıştı. Bu, dünyada çoğunluğu Müslüman olan tek demokratik, laik, Batılı ülke olmanın verdiği bir avantajdı belki de.

Yurter ÖZCAN

CHP ABD Temsilcisi yurter@gmail.com

50

1 Mart 2003’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Mart tezkeresine onay vermemesi ve Amerikan asker-

ABD’nin YPG desteği Türk-Amerikan ilişkileri için en büyük sorun teşkil eden konulardan birisi, PKK’nın Suriye kolu olan YPG’nin silahlandırılması. IŞİD tehlikesinin bertaraf edilmesi konusunda herkes hemfikir; ama o noktaya nasıl varılacak, esas tartışma konusu o. ABD’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ı ziyaretinden hemen önce YPG’yi silahlandırma kararını resmi olarak ilan etmesi, Türkiye’yi hem siyaseten hem de diplomatik olarak zora sokmustu. Washington’ı takip edenler için bu karar aslında hiç de sürpriz olmadı. Amerikan yönetimi, 2014 Kobani’deki yoğun çatışmalardan sonra Suriye’deki tüm planlamasını, piyade gücü olarak YPG’yi kullanmak üzerine yapıyordu. İddialara göre devlet politikası olarak benimsenmiş olan YPG’ye silah verilmesi görüşünün açıklanması Obama yönetimi tarafından yapılmak istendi. Ancak Trump, bunu dünyaya resmen kendi yönetiminin duyurmasını istediğini belirtti.


SOSYAL DEMOKRAT Murat Yetkin’in 1 Haziran 2017’de Hürriyet’teki köşesinde belirttiği gibi, “Bu planlama, önceki Başkan Obama’nın siyasetinden kaynaklandı. Bush’un Amerikan askerini Irak çöllerinde öldürtmesine karşı çıkan Obama Suriye’ye Amerikan askeri göndermek istemedi. Onun yerine sadece PKK militanları değil, IŞİD’e karşı savaşmak isteyen Türk solundan militanlar da gidip ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) komutası altında Rakka önlerinde savaşıp ölmeye başladı.” Washington gezisi sırasında 16 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkan Trump’u YPG ile ilgili kararından geri çevirmek için tekrar ricada bulundu. Benzeri girişimleri Rusya Devlat Başkanı Vladimir Putin’e de söyledi, ama sonuç başarısız oldu. AKP hükümetinin belki de anlamadığı yegane olgu şu: Suriye’deki iç savaşın bu kadar büyümesi ve akabinde IŞİD’in bu kadar güçlenmesinde Türkiye’nin dış politika hatalarının önemli bir rolü olduğu, hem ABD’de hem Rusya’da kabul görüyor. IŞİD tehlikesinin bir an önce bertaraf edilmesi, Suriye ile ilgili diğer konuların daha sonra görüşülmesi gerektiği uluslararası camiada karşılık buldu. Erdoğan’ın Washington gezisinden önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanının güvenlik ve dış siyasetinden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın ön temas için Washington’a gelmişlerdi. Bu heyete, ABD’nin YPG ile işbirliğine devam edeceği zaten iletilmişti. Normal şartlarda Erdoğan’ın Washington gezisini ertelemesi gerekirdi; ancak Erdoğan için öncelikli konu 16 Nisan’da Türkiye’de yapılan referendum sonrasında Batı’da Kabul gördüğü imajını yaratmak ve şaibe, eşitsizlik iddiaları ile gölgelenen sistem değişikliğine bir nevi hayat öpücüğü sağlamaktı. Beyaz Saray’da Başkan Trump ile verilen fotoğraf, onun için zaruriydi.

YPG’ye verilen desteğin Türkiye için oluşturduğu iki büyük risk mevcut: Birincisi, YPG’ye verilen silahların, IŞİD ile savaştan sonra PKK’ya geçmesi ve Türkiye’ye karşı terör saldırılarında kullanılması. İkinci risk ise, Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulması ile Türkiye’nin de kendi toprak bütünlüğü ile ilgili sorunlar yaşaması. ABD, bir süredir YPG’ye verdiği silahların seri numaralarını Milli Savunma Bakanlığı’na bildiriyor. Türkiye ise yerel kaynakları kullanarak ABD’nin verdiği bilgiyi teyit etme çabasında. Ancak esas sorun bu silahların geri toplanlaması konusunda yaşanacak. PKK’nın eline geçecek ve terör saldırılarında kullanılacak silahların, can ve mal kaybı yaşandıktan sonra yapılacak bir özür açıklaması hiçbir şeyi değiştirmez. 2003 Irak Savaşı’nda da benzer bir durum yaşanmış; ABD, Irak’ta dağıttığı silah ve teçhizatları geri almamıştı.

füzeleri NATO üyesi olmayan Güney Kıbrıs’tan satın aldı. (BBC, 1 Ağustos 2017)

Türkiye Rus S-400 alan ilk NATO ülkesi mi olacak?

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Sıtkı Egeli de S-400’lerin bir savunma sistemi olarak hakkını teslim ediyor. Ne var ki, “modern hava savunma konsepti hava savunmasının tek bir sistem ve çözüme dayandırılmasından ziyade, birbirini destekleyen, diğerlerinin zayıf yönlerini kapatan çok sayıda algılayıcı, silah ve haberleşme sisteminin birbiriyle entegre şekilde ve yakın eşgüdüm içerisinde çalıştırılmasını öngörmektedir. Aksi takdirde, hasımlar savunma zincirinin en zayıf halkasına yönelerek hava savunma mimarisinin bütününü oradan vurmaya ve çökertmeye çalışacaklardır. Bir örnekle izah etmek gerekirse, uzak mesafe ve orta/ yüksek irtifada etkili olduğu bilinen S-400 gibi bir sisteme karşı, savaş uçaklarından ziyade yere sürünürcesine uçan seyir füzeleri veya S-400’un durduramadığı orta menzilli balistik füzelerle taarruz edilmesi beklenmelidir.”

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Albay Jeff Davis, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 karadan havaya füze savunma sistemi alma planlarından endişe duyduklarını ve bu sistemin NATO’nun kullandığı diğer donanımlara uyumsuzluk gösterebileceğini söyledi. Davis, Washington’da düzenlediği günlük basın toplantısında, “Genel olarak, müttefiklerin birbiriyle uyum içinde çalışabilen ekipman almasının iyi bir fikir olacağını düşünüyoruz. Birlikte çalıştığımız tüm müttefik ve ortaklarımızın, NATO ittifakını daha da ileriye götürecek şeyler satın almasını ve bunlara yatırım yapmasını isteriz” dedi. Yaklaşık 400 kilometrelik menzile sahip olan S-400 füze savunma sistemi, karadan havaya ateşlenebiliyor ve düşman uçaklarının vurularak düşürülmesinde kullanılıyor. Şu anda elinde S-400 füze savunma sistemi olan NATO üyesi bulunmuyor. Ancak Yunanistan’ın elinde bir önceki versiyonu olan yine Rus yapımı S-300 füzeleri var. Yunanistan, bu

Soli Özel’in Habertürk Gazetesi’nde 2 Ağustos 2017 tarihli yazısında, S-400 alımı ile ilgili Türkiye’de iki uzmanın görüşlerine yer vermişti. EDAM savunma analisti Can Kasapoğlu raporunda şu tespiti paylaşıyor: “Bu raporun temel askeri analizi, Ankara’nın S-400’leri balistik füze savunma fonksiyonlarından ziyade, hava savunma görevleri için bir karadan-havaya füze sistemi olarak kullanmayı planladığını öngörmektedir... İyi bir hava savunma planlamasıyla S-400’lerin Türkiye’nin askeri yeteneklerine ciddi bir katkıda bulunabileceği teorik olarak doğru. Öte yandan, S-400’un Türk toprakları ve ana yerleşim merkezleri için balistik füze tehdidine karşı bir koruma kalkanı oluşturacağını söylemek teknik açıdan gerçekçi olamayacaktır.”

Konunun uzmanlarından Hakan Kılıç Ş-400 alımına iki teknik çekince getiriyor: Öncelikle, Rusya’nın gelişmiş radar teknolojisini, yazılımını

51


SOSYAL DEMOKRAT ve rehberlik sistemini Türkiye’ye direkt olarak vermeyeceğini söylüyor. İkinci çekincesi ise, S-400’lerin Türkiye’nin sahip olduğu diğer radar ve iletişim sistemlerine entegre edilemeyeceğini ve bu yüzden sadece uçaklara karşı kullanılabileceğini ekliyor. Toplam maliyetinin 5 milyar doları geçmesi öngörülen ve sadece uçaklara karşı kullanılacak bir sistemin ise fazla pahalı olduğuna dikkat çekiyor. “Böyle bir durumda yani saldırı uçaklardan değil de seyir füzeleriyle veya orta menzilli balistik füzelerle yapılırsa, devreye savunma sisteminin diğer unsurlarının girmesi gerekir. Ancak bunların devreye girebilmesi için sistemin entegre olması yani tüm unsurların birbirileriyle teknik olarak konuşuyor olabilmeleri gerekir. Rusya’dan alınacak sistem NATO sistemine entegre edilemediği takdirde, farklı araçlarla saldırı durumunda diğer unsurlar devreye girmeyecektir. “ (Soli Özel, S-400’un Faydaları, Habertürk, 2 Ağustos, 2017) ABD kamuoyunda bozulan Türkiye imajı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’ı ziyareti ile ilgili atlanmaması gereken bir diğer konu ise Erdoğan’ın korumalarının büyükelçilik rezidansı önünde YPG destekçilerine müdahalesi. Olay, görüntülerinin internete düşmesinin ardından bir anda Washington’un gündemi oldu. Hatta genel olarak diplomasi ile pek ilgilenmeyen sade Amerikalı vatandaşın Erdoğan’ın ziyaretinden bu şekilde haberi olduğunu ve olayların Trump-Erdoğan görüşmesinin detaylarını gölgede bıraktığını söyleyebiliriz. Haliyle Türkiye’nin imajı ciddi bir yara aldı. Amerikalılar protestoyu en temel anayasal haklardan biri olarak gördüğü için, aralarında ABD vatandaşı bulunan YPG destekçileri mağduriyet çıkararak medyada pozitif algı oluşturdular. Aslında tam olarak istediklerini aldılar diyebiliriz. Olaya devletin en üst mevkiilerinden de çok sert tepki geldi. Bunlar-

52

dan birini örnek vermek gerekirse, ABD’nin kurt siyasetçilerinden Cumhuriyetçi Parti 2008 başkan adayı Senatör John Mccain TC Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç’ın ülkeden atılması gerektiğine varan yorumlarda bulundu. Olay şu anda Amerikan yargısına intikal etmiş durumda ve Erdoğan’ın korumalarının ABD’ye dönmeleri durumunda tutuklanacakları söyleniyor. Özetle bu olay, zaten gergin olan Türk-Amerikan ilişkilerinin tuzu biberi oldu ve sadece diplomasi çevrelerinde değil, Amerikan halkı nezdinde de Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin negatif bir imaj oluşmasına yol açtı. Gülen’in Türkiye’ye iadesi Gülen’in iadesi, Erdoğan-Trump görüşmesi sırasında ana gündem maddelerinden olsa da, son dönemlerde sıcaklığını yitirmiş durumda. Donald Trump’ın beklenmedik bir şekilde başkan seçilmesi Gülen’in iadesi konusunda ümitleri yeşertmiş olsa da, kendi yönetimi ile sürtüşmeler yaşamakta olup Amerikan kamuoyunda popülaritesi günden güne düşen Trump bu konuda net bir adım atacak gibi durmuyor. Başkanlıktan indirilebileceği dahi konuşulan Trump’ın derdi başından aşkın. Amerikan bürokrasisi ise Gülen’in iadesi için daha fazla kanıt gerektiğini öne sürmekte ve bu durumun Türk halkı adına önemini kavramış gibi gözükmüyor. Washington merkezli Pew Research Center’ın yapmış olduğu ankete göre, dünyanın büyük çoğunluğu IŞİD ve küresel ısınmayı birinci tehdit olarak görmekte iken Türkiye, ABD’nin gücünü ve etkisini en büyük tehdit olarak gören bir kaç ülkeden biri; hatta bu alanda başı çekiyor. Bu istatistik Türk-Amerikan ilişkilerinin vehametini ortaya koyarken, gelinen noktada Türk halkı nezdinde en büyük etkenin Gülen’in iade edilmemesi olduğunu söylemek çok da zor değil. Darbe girişimi sonrası ABD kamuoyunda Gülen konusunda ciddi sorular sorulduğunu

ve hareketin mercek altına alınarak şüpheyle yaklaşılmaya başlandığını da eklemek gerekir. Ancak başta da belirtmiş olduğum gibi yakın zamanda iade konusunda bir gelişme yaşanacak gibi görünmüyor. Türkiye’nin ABD ile yaşanan bu sürtüşmeye verdiği tepkilerden biri, çeşitli lobi şirketleri ile anlaşmak oldu. Türkiye’nin yaptığı lobi anlaşmalarının medyada en çok yankı uyandıranı ise ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn ile yapılanı. İddaalara göre Flynn, Gülen’in iadesi konusunda lobi yapması için Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen şirketlerden para almış, ancak bunu yaparken durumu usulünce ABD Adalet Bakanlığı’na bildirmeyerek Amerikan yasalarını çiğnemişti. Bu durum, başkan Trump’ın başını ağrıtan ilk skandallardan biri olmuştu. Bunun dışında, ABC gazetesinden Yılmaz Polat’ın haberine gore, AKP hükümeti sadece son dört yılda ondan fazla lobi şirketiyle anlaşma imzaladı. İmzalanan son anlaşmalar gösteriyor ki artık hedef, doğrudan Trump’a oynayarak ilişkilerde aşama kaydetme yönünde. Gelinen noktada ABD-Türkiye ilişkilerinin kısa vadeli geleceği için olumlu konuşmak çok da kolay değil. İki ülke arasındaki bağlar, 20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana çeşitli krizlerle test edilerek kolay kolay kopmayacaklarını göstermiş olsa da, bugün yaşanan güven sorunu iki ülke tarafında da yoğunlaşmış durumda. Zira iki ülke arasında yaşanan krizlerde hiç bu kadar gündem maddesi aynı anda bir araya gelip bir çığ oluşturmamıştı. İki ülke liderlerinin birbirleri ile iyi anlaşmış gözükmeleri bu gergin atmosferde iyiye işaret olarak yorumlansa da, ikili arasındaki pozitif rüzgar ilişkilerin bütününe yansımaktan şu an için uzak. Temaslarda iki ülke arasındaki tarihsel bağların ve stratejik ortaklığın önemine vurgu yapılsa da çatışan çıkarlar ve giderek artmakta olan güvensizlik ortamı kısa vadede çok da olumlu bir tablo çizmiyor.


Aydın Halkevi - 1932

Kültür Sanat Devrimimiz Ne Vaziyette?

T

Cem ERCİYES Doğan Kitap Yayın Direktörü

cerciyes@de.com.tr

Türkiye Cumhuriyeti kültür alanında etkili bir dönüşüm gerçekleştirmeyi başarmıştı. Cumhuriyet’i kuran kadroların Osmanlı aydınları ve devlet adamları olduğunu biliyoruz. Nitekim pek çok kurum gibi, aslında Batılılaşma hamlesi de daha Osmanlı döneminde başlamıştı. Önemli fark, Osmanlı’nın kurumlarını dönüştürüp hedeflediği modernleşmeyi gerçekleştirememesi, Cumhuriyet’in ise daha kararlı davranacak siyasi koşullara ve kadrolara sahip olmasıydı. Kültür alanındaki atılım, Cumhuriyet’in batılılaşma ve modernleşme hamlesinin kesinlikle en önemli adımıydı. Kurucu kadroların bu atılımı nasıl algıladıklarını ve neden bu kadar önemsediklerini Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı kitabında Hilmi Ziya Ülken çok iyi özetliyor:

“Sanatçısını, ahlakçısını, hukukçusunu, filozofunu milli; alimini milletlerarası sayan bir kültür çevresi olamaz. Yaradılışın çağdaş kültürde üstün ve bileşik bütün işlemleri milletlerarası, bu seviyeye erişen milletlerden her birinin ona katılış tarzı millidir. Tekniği Batı’dan alalım fakat ahlakımızda, hukukumuzda şarklı kalalım diyemeyiz. Hatta tekniği, ilmi milletlerarası piyasadan alalım; fakat sanatımız, felsefemiz milli olsun hiç diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve birleşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da hukukta da ahlakta da felsefede de ilimde de yaratıcı olmak gerekir.” Cumhuriyet’in ilk felsefecilerinden Hilmi Ziya Ülken’in savunduğu ‘çağdaş milletler seviyesi’ Atatürk’ün de dile getirdiği bir kavramdı ve hepi-


SOSYAL DEMOKRAT

mizin gayet iyi bildiği gibi Cumhuriyet topyekun bir dönüşüm için çalıştı. Murat Katoğlu, ”Cumhuriyet Döneminde Yüksek Kültürün Kamu Hizmeti Olarak Kurumlaşması” başlıklı yazısında (Türkiye’de Kültür Politikalarına Giriş, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) bu dönüşümün aşamalarını ve kurumlarını anlatmaya, ”üniversite reformu”ndan başlar. Hakikaten Darülfünun’un kendi geleneklerine olan sadakati, düşünsel olarak Osmanlı kökenlerine bağlılığı, arzu edildiği gibi Batılı bir kuruma dönüştürülemeyeceği görüşünün hakim olmasına yol açmış ve 1933’de kapatılıp yerine bugünkü anlamda üniversite kurulmuştu. Cumhuriyet’in kültür sanat hamlesi Katoğlu bu sürecin diğer önemli adımlarını söz konusu yazısında şöyle sıralar: İstanbul Üniversitesi’nin kurulması, Halkevleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun açılması, arkeoloji ve etnografya ve sanat müzelerinin kuruluşu, ‘Basma Yazı ve Eserleri’ ile ‘Fikir ve Sanat Eserleri’ kanunlarının çıkartılması, büyük kütüphanelerin açılıp yaygınlaştırılması, Güzel Sanatlar Akademisi’nin ve devlet konservatuvarlarının açılması, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın kurulması. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu adımların arkasından 1950’lere kadar Batılı sanat ve kültür kurumları için çalışmalar sürer. Opera ve Bale’nin, Devlet Tiyatroları’nın kurulması, İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası hep bu kapsamda gerçekleşir. Bu kapsamlı kültürel dönüşüm programının bir yere kadar başarılı sonuç doğurduğunu söyleyebiliriz. Bugün Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın benimsediği Batılı yaşam tarzı ve evrensel kültür, kendine toplumda bu mekanizmaların bir sonucu olarak yer bulabildi. Bugün kitaba, edebiyata, klasik müziğe, tiyatro ve sinemaya yani kültür ve sanata verdiğimiz değeri,

Cumhuriyet’in kurumlarına borçlu olduğumuz muhakkak. Söz konusu kültür politikalarının pek çok eksik yanı kaldı. Müzeler yeterince yaygın ve enerjik kurumlara dönüşemedi. Plastik sanatlar devletin kültür politikalarında kendine neredeyse hiç yer bulamadı. Ülkenin tek Resim Heykel Müzesi, İstanbul’da 1930’lardan bugüne 80 yıllık ömrünün neredeyse yarısını kapalı geçirdi. Tüm ülkede 90 yılda ancak üç Resim Heykel Müzesi (İzmir, Ankara ve Erzurum) daha açılabildi. Ulusal söylemi aktarabilecek bir büyük “ulusal tarih” müzesi kurulamadı. Orkestralar ve opera bale yaygınlaşamadı; onları ağırlayacak simgesel önemi de olan yeni binalar, tiyatrolar, opera salonları yapılamadı. Fakat yine de “maya tuttu”. Bütün bu kültürel alanların belirli oranlarda izleyicisi oluştuğu gibi, devlet desteğinin dışında da tiyatro, sinema, müzik ve hatta plastik sanatlarda kendi ayakları üstünde duran pek çok kurum ortaya çıktı. Türkiye’de laik ve modern yaşam tarzını benimseyen kitlelerde bile sanata yönelik ilgi, hiçbir zaman Batılı toplumlardaki kadar olmadı. Bu nedenle 1960’lardaki tiyatro patlaması 1980’lerde 1990’larda sönebildi. Ya da klasik müzik, opera, resim, çağdaş sanat gibi alanlar büyük kentlerin ve hatta İstanbul’un sınırları içinde kaldı. Tüm bu alanlarda devlet öncü bir rol oynamış ve özellikle 1990’lardan sonra kültürel alanları önemli ölçüde kendi enerjisi ile gelişmeye bırakmış oldu. Tabii ki bu da “kültür politikaları” anlamında siyasi bir tercihtir. Devletin öncü, koruyucu ve kollayıcı rolünü her zaman canlı tutması gerektiği düşüncesi kadar “devletin kültür politikası olmaz” anlayışı da günümüzde geçerliliği olan bir yaklaşımdır. Günümüzde neredeyse bütün Batı dünyasında devlet kamusal kaynaklar yardımıyla kültür ve sanatı destekler. Ama bunu yaparken belirli bir kültürel anlayışı öne çıkartıp, kültürel kodlarla oynamaz. Kimseye

çıkar sağlamaz. Olabildiğince bağımsız kurullar yardımıyla dağıtılan, yerel yönetimlerin kontrolüne bırakılan, toplumsal ihtiyaç ve taleplerle ilişki içinde mekanizmalar yardımıyla yürür bu destek mekanizmaları. Kültür sanat alanı günümüzde daralıyor Türkiye ise bugün hala benzer bir sistemi kurabilmiş değil. Üstelik serbest piyasacı ve liberal sağ iktidarlar döneminde Cumhuriyet’in kültür kurumları ilk yıllardaki hızından çok şey kaybetmiş, yenilenip geliştirilmedikleri için günümüze epey güç ve etki kaybıyla ulaşabilmiş durumdalar. Bugün Türkiye’de kültür sanatın esas enerjisi özel kurumların desteği ve kültür endüstrisinin imkanlarından beslenebiliyor. Yani sponsorlarla gerçekleşen festivaller, sanat piyasasıyla ayakta duran galeri sergileri, bilet alabilen kitlenin, eğlence dünyasının beslediği konserler… Aslında hala kamu desteğine fena halde ihtiyacımız var. Çünkü evrensel standartlardaki kültürel etkinliklerin tüm ülkeye yaygınlaşması ve piyasaya uyumlu olmayan ama gerçekten değerli ve öncü sanatın gelişmesi de ancak böyle mümkün olabilir. Batılı ülkelerde, yeni sağa, neo liberalizme, bütün o bütçe kesintilerine rağmen kültür destek programlarının ne pahasına olursa olsun sürdürülmesinin temel nedeni, bunun gayet iyi biliniyor olması. Türkiye’nin öncü sanat kurumlarının oluşturulmasında, yöntem olarak 1920’lerin ve 1930’ların politik anlayışı etkili olmuştu. Cumhuriyet’in kültürel atılımında, devletin dönüştürücü rolünü icra eden kurucu kadroların siyasetinde günümüz anlayışına göre “dayatmacı” bir yan olduğunu da kabul etmemiz gerek. Yeni imkanlar, zaman zaman yeni yasaklarla birlikte kendini gösteriyordu. Daha katılımcı ve kapsayıcı kültür politikaları uygulansaydı, bugünkü fay hatlarımız daha az tehlikeli olur muydu? Ya da başka bir

55


SOSYAL DEMOKRAT

deyişle, evrensel kültür daha geniş kitleler tarafından kabul edilir miydi? Bu, tartışılmaya değer bir soru. Ama işin ilginci, bu soruyu en çok soran ve Cumhuriyet’e karşı suçlayıcı bir yaklaşım benimseyen muhafazakar, dindar kesimlerin bugün “dayatmacı ve yasakçı” bir kültür politikasını uygulamaya koymuş olmaları. İktidar partisi Türkiye’de siyasi, ekonomik değişimin kültürel ayağının eksikliğinden yakınıyor. Kültür politikalarını da buna göre şekillendirmeye çalışıyorlar. Türkiye neredeyse on yıldır muhafazakar sanatı tartışıyor. Bugün herkes biliyor ki sanatçı doğası gereği eleştiren, karşı çıkan kişidir. Ve tam da bu nedenle muhafaza eden ve inancına, liderine hizmet eden kişiye dönüştürülemez. Dönüştürülse bile ürettiği eserler evrensel karşılığını bulmaz. Nitekim muhafazakar bir sanatçı grubu yaratılmadı. Ama özgür sanatı besleyen pek çok damar ya tıkandı ya da epey daraldı. Ak Parti’nin AB

56

politikalarına hız verdiği, dünyanın Türkiye’yi pek merak ettiği 2000’lerin ortalarında, 2010’a kadar olan dönemde kültür sanat ortamımız çok canlanmıştı. Festivaller büyümüş, sanatçılar daha iyi yaşamaya başlamış, etkinlik sayısı çok artmıştı. Nobel Edebiyat Ödülü, Cannes ve Berlin’den gelen büyük ödüller, Türkiyeli sanatçıların dünyanın en önemli sergilerine çağrılmaları bu dönemde yaşandı. Ama ne zaman Türkiye’de baskı artmaya başladı, bütün bu ortam da sararıp soldu. Bugün savaşlar ve terör nedeniyle Türkiye’ye yabancı sanatçı getirmek çok zor. İnsanlar toplu alanlara, konserlere gitmekten çekiniyor. Yasaklar yüzünden sanat sinemasının dinamosu olan festivaller güç kaybetti. Sinema ve tiyatro yardımları, muhalif tavır alan sanatçılara kesinlikle verilmez oldu; dolayısıyla üretim azaldı. Antalya, yarım asırlık Altın Portakal Ulusal Yarışmayı düzenlemekten vazgeçti. Rock’n Coke, Efes Pilsen Blues, Onelove gibi dev

müzik festivalleri sona erdi. İstanbul’da kültür sanatın merkezi olan Beyoğlu tenhalaştı; varlık sebebi olan ziyaretçilerini yitirdi. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına doğru ilerlerken, Türkiye’de kök salmış sanat anlayışının tamamen yok olmasından tabii ki endişe etmiyoruz. Sonuçta, Türkiyeli sanatçılar üretmeye devam edecek. Onları okuyacak, izleyecek birileri her zaman olacak. Büyük bir birikim var ve bunun karşılığı hayatta kalacak. Ama bizim hayalimize ulaşmamıza daha epey vakit var; işin kötü yanı bu. Kültür ve sanatı hayatının her aşamasında benimseyen, baş tacı eden bir toplumda yaşama hayalimizden; sevdiğimiz müziğin Türkiye’nin her yerinde kendine dinleyici bulabildiği, filmlerin en uzak kasabalardaki kültür merkezlerinde gösterildiği, kitapların bütün bir ülkeye yayılıp konuşulduğu, her gün binlercesi yapılan yeni evlerin duvarlarının boş kalmadığı bir ülkeye dönüşme hedefinden daha hala epey uzaktayız.


Cumhuriyet Tarihimizde Değişen Hükümetlerin Değişen Kültür Politikaları

A

Funda LENA Dr., Kültür Ekonomisti

fundalena@yahoo.com

Bu yazıda Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren farklı liderler ve hükümetlerce kültürün bir politika meselesi olarak nasıl ele alındığı, kültür sanat alanına fikri ve maddi ne gibi yatırımlar yapıldığı, sanatın ve toplumun kültürel düzeyinin gelişimine ne derece katkı sağlandığı gibi konuları karşılaştırmalı bir biçimde ele almaya çalışacağım. Bu bağlamda özellikle Cumhuriyet’in ve parlamenter demokrasinin kurucusu olan Atatürk’ün dönemi ile bugün yeni bir sistem kurma hevesinde olan AKP hükümetinin söylem ve uygulamalarını değerlendireceğim.

cı; savaştan yeni çıkmış ve içinde ekonomik, sosyal ve kültürel dengesizlikler barındıran bir toplumu -her kesimini aynı oranda geliştirerek- çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmış bir millet haline getirmekti. Atatürk, böylesine bir dönüşümün temel taşlarından birinin kültür olduğunun ve ancak toplumu oluşturan her bireyin kültürel gelişiminde önemli bir yol kat edilebilirse nihai hedefe ulaşılabileceğinin farkındaydı. Bu nedenle, yaşadığı sürece kültür sanat alanında akıl yürüttü, kapsamlı politikalar üretti ve bu politikaların yurt çapında uygulanması için somut adımlar attı.

Atatürk döneminde kültür sanata yaklaşım

Atatürk’ün temel hedefi, sanatın her alanında, içerik bakımından özüne bağlı kalırken teknik açıdan Batı’nın yöntemlerinden faydalanan bir sentez yaratmaktı. Böylelikle çağdaş standartlara uygun yeni bir “milli kül-

1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiğinde Gazi Mustafa Kemal’in temel ama-

57


SOSYAL DEMOKRAT

tür” oluşturulacaktı. Ona göre kültür ve eğitim, birlikte düşünülmesi gereken kavramlardı. Hem çağdaş Türk sanatçılarının yetiştirilmesi için hem de halkın kültür sanatla ilgili donanımlı hale getirilmesi için eğitimin önemi büyüktü. Yeni sanatçıların yetiştirilmesine verilen önem kendini ilk olarak şu adımlarda gösterdi: Eski Sanayi-i Nefise Mektebi 1923’ten itibaren Ankara tarafından itibar görmeye başladı ve 1926’da İstanbul’un en güzel saraylarından biri olan Fındıklı’daki Meb’usan Dairesi bu okula devredildi (okulun adı da Güzel Sanatlar Akademisi olarak değişti). Osmanlı’dan devralınan Muzika-ı Hümayun (senfonik orkestra) 1924 yılında Ankara’ya taşındı ve ismi Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası olarak değişti1. Bir başka Osmanlı mirası olan Darülelhan (Osmanlı’nın ilk resim müzik okulu) 1926 yılında Belediye’ye devredildi ve ismi de İstanbul Belediye Konservatuarı olarak değişti. 1936’da ise Ankara Devlet Konservatuarı açıldı. Yukarıda sözü edilen sentez kültürün yaratılması için yurt dışından hoca davet edilmesi ve yetenekli sanatçı adaylarının yurt dışına eğitim için gönderilmesi yöntemlerine sıkça başvuruldu.

rinin sayısı 209’a yükselmiş ve o yıl içinde 3056 konferans, 1164 konser, 1549 temsil düzenlenmiş; 179 sergi açılmıştı. Bu çalışmalara katılan insan sayısının ise 7 milyon civarında olduğu raporlanmıştır.2 Böylelikle, Atatürk’ün inkılaplarına başladığı 1920’lerin ortalarından ölümüne kadar geçen kısa sürede kültür sanat politikası hedeflerine dair önemli bir yol kat edilmiş olduğu söylenebilir. Atatürk’ten sonraki Cumhuriyet kültür sanat politikası Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, ekonomik ve siyasi alanın yanı sıra kültürel alanda da kendine has politikalar oluşturmaya başladı. Atatürk’ün milli kültür anlayışı yerini İnönü döneminde Latin-Yunan düşüncesine dayanan hümanist kültür yaklaşımına bıraktı. Bu, Batı’nın sadece tekniklerinden faydalanıp özünde Türk kültürüne bağlı kalma fikrindense tamamen Batı kültürüne yaklaşılması anlamına geliyordu. Bu kültürün toplumun tüm katmanlarına yaygınlaştırılması için Atatürk döneminden kalan halkevlerinin yanı sıra 1940’ta kurulan köy enstitüleri ve halkodalarından de yararlanıldı.

Halkın kültür sanatla ilgili olarak donanımlı hale gelmesi içinse, 1932 yılında açılan ve devletten uzun yıllar boyunca ciddi düzeyde destek alan “halkevleri” önemli görevler üstlendiler. Anadolu’nun farklı bölgelerine ulaşan ve birer kültür yuvası olarak kurgulanan bu kurumlar, halka sanatın farklı alanlarıyla ilgili eğitimlerin verildiği; barındırdıkları kütüphaneler sayesinde okuma alışkanlığının kazandırılmaya çalışıldığı; tiyatro, konser, sinema gibi etkinliklerin düzenlendiği yerlerdi. 1938 yılına gelindiğinde halkevle-

İnönü döneminde kültür sanat alanında yapılan diğer bazı atılımlar arasında tiyatro, opera ve bale sanatlarını bünyesinde barındıran Devlet Tiyatroları’nın kurulması ve bu sanat dallarını desteklemek için önemli bütçeler ayrılması göze çarpar. Bu çerçevede, şu anda çürümeye terk edilen AKM’nin temellerinin atılması ile yerli filmlerden alınan belediye vergisinin yabancı filmlerden alınan vergiye kıyasla %50 düşürülerek yerli film yapımının teşvik edilmesi sayılabilir3.

1 Katoğlu, M (2009). Cumhuriyet döneminde yüksek kültürün kamu hizmeti olarak kurumlaşması. Türkiye’de kültür politikalarına giriş.ss. 25-79. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

2 Uluskan, S. B. (2010).Atatürk’ün sosyal ve kültür politikaları. Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara. 3 Şeker, K (2006). İnönü dönemi kültür hayatı (1938-1950). Doktora tezi.

58

Atatürk ve İnönü dönemlerinin kültür politikaları içerik olarak farklılık göstermekle birlikte her ikisi de laiklik temeline dayanmaktaydı. Her iki lider döneminde de kültür sanat, daha sonraki dönemlere kıyasla, bir politika meselesi olarak derinlemesine ele alınmıştı. 1923-50 arası bu dönem, tüm diğer alanlarda olduğu gibi kültür alanında da devletçi bir anlayışın egemen olmasından ve kültürün “yukarıda” üretilip “aşağıya” doğru iletilmesinden dolayı zaman zaman eleştirilir. Özellikle İnönü’nün politikaları, toplumun öz değerlerini ve hassasiyetlerini dikkate alan Atatürk yaklaşımının aksine, ona tamamen yabancı olduğu bir kültürü empoze etmeye çalışması bakımından daha fazla eleştiriye hedef olmuştur. Fakat dönemin koşullarında, yani oturmuş bir sanat çevresinin, kültür kurumlarının ve profesyonellerinin bulunmadığı bir ortamda izlenebilecek ideal yolun bu olduğunu savunmak pek de yanlış olmaz. Bu yazı bağlamında asıl önemli olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kültürün diğer devlet meseleleri kadar ciddiye alınıp ülkede sanatın yükselmesi ve toplumun kültür seviyesinin laik bir çerçevede geliştirilmesi gayesiyle kültür sanat alanına önemli yatırımlar yapılmış olmasıdır. 1950’de aydınlanmanın sonu 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde kültür alanında merkezden idareye dayalı politikalardan tamamen uzaklaşıldı. O güne kadar sayıları 478’e ulaşan halkevleri ve 4322’ye ulaşan halkodaları, yönetim biçimini değiştirmek veya yerine alternatiflerini koymak gibi yollar hiç düşünülmeksizin kapatıldı. 1950-70 arası dönem kültür alanının serbest bırakıldığı, Serhan Ada’nın deyimiyle bir tür “politikasız politika” dönemiydi4. Her ne kadar 1963-67 dönemi için hazırlanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda “Batı sanatının yurtta Türk sanatının da dünyada tanıtılması, 4 Ada, S. (2009). Bir yeni kültür politikası için. Türkiye’de kültür politikalarına giriş. ss. 81-109. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


SOSYAL DEMOKRAT

plastik ve fonetik sanatlar alanında eleman yetiştirilmesi amaçlarının gerçekleştirilmesi için güzel sanatlara önem verilecektir”5 gibi ifadeler yer almış olsa da bu doğrultuda çok etkin adımlar atıldığı söylenemez. 1970 yılında önemli bir gelişme yaşandı ve ilk kez Kültür Bakanlığı kuruldu. Bu gelişme, o dönem iktidarda olan Demirel hükümetinin kültür sanat politikalarının artık kurumsal bir temele oturtulması, o dönemden itibaren bu alanda sistematik şekilde strateji geliştirilmesi, kültür sanata düzenli olarak bütçe aktarılması gibi niyetleri olduğu şeklinde yorumlanabilir. 1970’lerden 2000’lere kadar geçen sürede Kültür Bakanlığı 1982-1989aralığında Turizm Bakanlığıyla birleştirildikten sonra 1989’da tekrar ayrı bir bakanlık haline getirildi ve 2003’e kadar bağımsız olarak faaliyetlerini sürdürdü. Kültür sanata ne kadar maddi destek sağlandığının göstergelerinden biri 5 T.C Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı (1963). Kalkınma Planı (Birinci Beş Yıl) 1963-1967. s. 461

Kültür Bakanlığı bütçesinin genel devlet bütçesi içindeki payıdır. 1975 yılından bu yana mevcut olan bütçe verileri, Kültür Bakanlığı bütçesinin hiçbir zaman 2003 ve sonrasında düştüğü düzeylere düşmediğini gösteriyor. Son 15 yıldır turizm ile birlikte bütünleşik bütçesi %0,5 düzeyine erişemeyen kültürün müstakil bir bakanlık olduğu 1990’larda bütçesinin %0,75lere yaklaştığı dönemler olduğu görülüyor. 1970’lerde değişen hükümetlerin kültür politikaları, milli kültür, ulusal kültür, evrensel kültür kavramları arasında gidip geldi. Farklı yöneticilerden kimi kültürü dini pratiklerle özdeşleştirme eğilimindeyken kimi de onu laiklik anlayışı temeline oturtmaya çalışarak kültür politikaları oluşturdular ve dergi, radyo, TV gibi aracılarla bu politikaları yaygınlaştırmaya çalıştılar. Bu dönemde sadece iktidar partileri değil muhalefet partileri de alternatif kültür politikaları üretmekteydi; sivil toplum da bakanlığa çeşitli öneriler sunmaktaydı.

1970-2000 tarih aralığındaki diğer bazı gelişmeler arasında Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nun kurulması; 1980’lerin başında özel tiyatrolara devlet desteği sağlanmaya başlaması; 1986 yılında Türkiye’de sinema ve müzik alanını desteklemek üzere Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu’nun çıkarılması ve buna bağlı olarak bakanlık bünyesinde Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün yapılandırılması;1989 yılında ilk güzel sanatlar lisesinin İstanbul’da açılması sayılabilir. Kültür sanata AKP darbesi 2002 yılında AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin ve bu sürecin 15 yıldır kesintisiz bir biçimde devam etmesinin birçok alanda olduğu gibi kültür sanat alanı üzerinde de önemli etkileri oldu. Öncelikle yukarında belirttiğim gibi, 2003 yılında, yani AKP’nin iktidara gelişinin hemen akabinde, Kültür Bakanlığı Turizm Bakanlığı ile birleştirildi ve bu bakanlığın bütçesi AKP iktidarı süresince geçmiş dönemlere göre hep daha düşük oldu. Son dönemde Kültür ve

59


SOSYAL DEMOKRAT

Turizm bakanlarının söylemlerine baktığımızda, önceliklerinin daha çok turizm olduğu ve kültürün daha ziyade kültür turizmi bağlamında değerlendirildiği yorumunu yapmak yanlış olmaz. 2013’te yayınlanan Türkiye’nin Ulusal Kültür Politikası metni başta olmak üzere, birçok belgede ve siyasilerin söylemlerinde “kültürün Türkiye’nin tanıtımının bir aracı” olduğunun sıkça ifade ediliyor olması da bu yorumu destekliyor. Yani kültür sanatın, AKP hükümeti döneminde, bir politika konusu olarak önceki dönemlere göre gündemin daha arka sıralarına düştüğü söylenebilir. Kültürü -geniş tanımıyla- tüm yaşam pratiklerini kapsayan bir kavram olarak ele alırsak, aslında AKP’nin muhafazakar temellere dayalı bir yaşam kültürü yaratma niyeti her zaman vardı diyebiliriz. AKP’nin, bu muhafazakar kültürü toplumun geneline yaymayı başaramamış olmakla birlikte, bu kültüre dahil olmayan yaşam tarzlarının bastırılması yönünde çeşitli eylemleri hep olageldi. Kültür kavramını önceki hükümetleri değerlendirirken yaptığımız gibi sanat ve kültür sektörü bağlamında ele aldığımızda ise AKP hükümetlerinin kültür politikası yapımı ve uygulaması bakımından zayıf kaldığını, toplum ve sanatçı yararına pek bir faaliyeti olmadığını söyleyebiliriz. Zaten sanatın aslında dışlanmak istenen bir olgu olduğu, Erdoğan’ın sanata bakışını ortaya koyan söylemlerinden okunabilir. Kuruluşundan beri partideki tek söz sahibi olduğunu kolaylıkla iddia edebileceğimiz Erdoğan’ın bakış açısı ister istemez 2002’den beri süregelen sanat politikalarının da temelini oluşturuyor. Çıplak kadın heykeline “tükürürüm böyle sanatın içine” diyen, balerinlerin kıyafetlerini hatta bale sanatını “uygunsuz” bulan görüşler temelde bu bakış açısının ürünü.

60

Kültür ve Turizm Bakanlığının, zaman zaman da Başbakanlığın ilk bakışta kültür politikasına ilişkin eylemlermiş gibi görünen adımları ise aslında çoğunlukla “mış gibi” yapmaktan ibaret. Örneğin, yukarıda sözü edilen Ulusal Kültür Politikası metni Türkiye’nin ilk yazılı kültür politikası olması dolayısıyla ilk bakışta AKP’nin bu alandaki önemli bir adımı olarak görülebilir. Ancak söz konusu metnin hazırlanış biçimi ve içeriği bakımından eleştiriye çok açık bir belge olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Öncelikle, bugün Türkiye’de geçmişe oranla görece gelişmiş bir kültür sektörü ve birçok uzman kültür profesyoneli bulunmasına ve artık dünyada politika yapım süreçleri yönetişim prensibine dayanıyor olmasına rağmen, ulusal politika belgesi hazırlanırken bu yaklaşım benimsenmedi. Hem bu sebepten hem de –tahminimce- metni hazırlayan kişilerin yetersizliklerinden ötürü, ortaya çıkan belge, bir politika belgesinden çok bir faaliyet raporuna benzeyen ve kültür sektörünün ihtiyaçlarına ve gelişimine yönelik bir içerikten yoksun olan atıl bir metin olarak kalmış durumda. 2016 yılında dönemin başbakanı Davutoğlu tarafından açıklanan Kültürel Kalkınma Paketi de ilk bakışta günümüzde dünyada kabul görmeye başlayan kültür-kalkınma ilişkisini dikkate alan bir adım olarak görülse de icraatta bugüne kadar bir karşılık bulduğu söylenemez. Bakanlığın bütçe dağılımına baktığımızda en büyük paraların kültür varlıklarının restorasyonuna harcandığını görüyoruz. Restorasyonların ne kadar bilinçsizce ve mirası korumaktan ziyade bozmak şeklinde yapıldığı ise basında ve sosyal medyada gördüğümüz öncesi/ sonrası fotoğraflarından hepimizin malumu6. 6 Bkz. Şile’deki Ocaklı Ada kalesi, Fındıklı’daki Süheyl Bey Camii, Kaş’taki Antiphellos Antik Tiyatrosu vb.

AKP hükümeti tarafında teşebbüs edilen önemli adımlardan bir diğeri ise Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesini lağvetmeyi öngören TÜSAK yasa tasarısı. Bu yasanın yürürlüğe girmesi halinde, sanat üretimine sağlanacak destekler sözde özerk bir yapıya bırakılarak bazı sanat dalları yok olmaya yüz tutacaktır. Ayrıca bu yapıdan, hükümete ufacık da olsa muhalefet etmiş sanatçı ve sanat kurumlarının destek alamayacağı, Gezi Parkı eylemlerine destek veren tiyatroların ödeneklerinin kesilmesi, muhalif sanatçıların Şehir Tiyatrolarından, AKP belediyelerinin etkinliklerinden, TRT’den ve hatta özel TV kanallarından dışlanması örneklerine bakılarak rahatlıkla tahmin edilebilir. AKP’nin sanata karşı yıkıcı eylem ve söylemlerinin örnekleri çoğaltılabilir. Fakat ben konuyu burada, 94 yıllık Cumhuriyet tarihimiz süresince“Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir”7 diyen Atatürk’ün Türkiye’sinden “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek istiyoruz” diyen Erdoğan Türkiye’sine gelmiş olduğumuza vurgu yaparak noktalamak istiyorum. Özellikle altını çizmek istediğim bir nokta da, bu gidişatı geri döndürmek için muhalefet partilerine, özellikle Atatürk’ün partisi olmakla övünen CHP’ye çok önemli görevler düştüğüdür. CHP, kültür ve sanatı bir politika meselesi olarak ciddiye almalı; AKP’nin icraatlarına karşı sistematik eleştirel söylemler üretmeli; iktidar olmayı beklemeden sanatçılar ve kültür profesyonelleriyle işbirliği içinde kendi alternatif kültür politikasını uygulamaya başlamalıdır.

7 4 Şubat 1935, Milletvekili Seçimi Dolayısıyla Millete Beyanname. Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, C. IV, TTK, Ankara 1991, s. 641.


Üzümün, Üzümcünün Türküsü

E

Ege’de güz mevsimi, üzümün ve daha birçok ürünün hasat dönemidir… Bir yıllık emek, uğraşı ve masraf, Egeli on binlerce üzüm üreticisi aile için işte bu aylarda gelire dönüşecektir. Aynı mevsimsel dönem, incirin hasadıyla da örtüşür ve bir ölçüde ilk el pamukların toplanmaya başladığı günlerle de buluşur…

Ama her zaman hesap çarşıya uymaz!.. Elde edilen ürün bedeliyle önce zirai ilaççının borcu ödenecek; esnafa, çevreye verilen senet-sepet kapatılacaktır. Tariş’e teslim edilen ürünün bedelinden de, öncelikle ortakların borcu kesilecektir. Ancak, bütün bu borç-harç kapatıldıktan sonra elde kalan para üretici ailesinin derdine derman olur.

Hasat zamanı

Mehmet Şakir ÖRS Gazeteci-Yazar mehmetsakirors@hotmail.com

Güz dönemi, Egeli üretici için önemlidir… Bu aylar Ege’de hasat bayramıdır, bayram coşkusudur, yaşam sevincidir… Öyle ya, sünnet zamanı gelmiş erkek çocukların sünnet düğünü artık kurulabilecektir. Yine evlenme yaşındaki genç kızların, delikanlıların yüzleri artık gülecektir. Kısacası, Ege’de düğün dernek zamanıdır…

İşte bu döngü, başta Gediz Ovası olmak üzere, bilcümle Ege ovalarında ve üretim bölgelerinde her yıl yinelenir durur. Yeşil deniz! Alaşehir yakınlarındaki bağ evimizin terasında gecenin düğününü, gökyüzünün bayramını izliyoruz… Bu akşam dolunay var… Ayın ışığı üzüm bağlarına sanki bir başka

61


SOSYAL DEMOKRAT

şavkıyor… Bağımız ve bağ evimiz, Gediz Ovası’nın tam ortasında bulunuyor.Terastan bakınca bir yanda Bozdağlar’ın, öte yanda Kula dağlarının heybetli karaltısı sanki üstümüze düşüyor. Ay ışığının yarattığı yakamozlar da üzüm bağlarının, asmalarının üstünde oynaşıyor… Gediz ovası sanki bir deniz!.. Dolunayın, ay ışığının, kayan yıldızların ağarttığı gecenin derinliklerinde, anılarımız birer fotoğraf olup belleğimize düşüyor… Çocukluğumuz, ilk gençliğimiz, kırsal kesimde verdiğimiz mücadeleler, ilk üretici mitingleri, ilk aşklarımız, toplumsal savaşımlarımız… Hepsi film kareleri gibi ardı ardına dizilip belleğimizde ve yüreğimizde sanki geçit yapıyor. Bu arada gecenin sessizliğinde, ağustos böceklerinin senfonisi yükseliyor… Bağbozumu bir şenliktir Çocukluk yıllarımızda bağlara çok erken göçülürdü. Okullar kapandı mı bağlara göçmenin hazırlıkları başlardı. Daha üzümler neredeyse koruk halindeyken bağ evlerine göç başlardı. Üzüm asmalarının arasında, mevsimine göre sebze de yetiştirilir, farklı meyve ağaçları da olurdu. Ayrıca at, eşek, kuzu, tavuk, köpek gibi hayvanlar da ailelerin bağ yaşamına ortak olurlardı. O yıllarda bağ evlerinde elektrik, su filan yoktu. Uzun yaz gecelerinde gaz lambası ya da lüks ışıklarıyla aydınlanırdık. Suyu da kuyudan çıkrıkla çekerdik. Ulaşım olanakları da çok kısıtlıydı. Haftada bir gün, o da ilçenin pazarının kurulduğu gün şehre inilirdi ve gereksinimler haftalık olarak karşılanırdı… Gün ve zaman, bağımızın önünde uzanan demiryolundan geçen trenlerin geçiş vaktine göre şekillenirdi. Demiryolunun kenarına gider; geçen trenlere “gaste, gaste..” diye seslenirdik. Tren pencerele-

62

rinden atılan okunmuş gazeteleri kapışıp sırayla okurduk. Tüm olanaksızlıklara ve yetersizliklere karşın, geçmişin hasat dönemleri, bir üretim şenliği ve hasat bayramına dönüşürdü. Asmalarda salınan o güzelim sultaniye üzümlerin, her gün renk değiştirip tat aldığına ve olgunlaştığına tanıklık ederdik. Hasat zamanı gelince de büyük heyecan ve sevinç duyardık. Üzümler kesilip serilir ve kurutulurdu. Sonra da çuvallanıp ya develerle ya da atlı arabalarla Tariş’e gönderilirdi. Tabii bu işlemler günlerce sürerdi. Çoğunlukla okulların açılma zamanı gelir, ama henüz bağ işleri bitmemiş olurdu. Biz de ailenin büyüklerini bağda bırakıp okulun yolunu tutardık… Sorun yumağı Bağlarda, -kırsal kesimde yaşadığımız güzelliklerin yanı sıra- elbette sorunlar, sıkıntılar da belimizi bükerdi. Şimdilerde üretim ve hasat biçimleri kısmen değişse ve birçok yenilik tarımsal üretimimize girmiş olsa da, sorunların ağırlığı yine de üreticinin belini büküyor. Kısacası; bağlarda, tarlalarda, Ege’nin üretim yörelerinde hasat her zaman şenlikli olmuyor. Sorunlar, sıkıntılar, geçen zamanın uzamında biçim değiştiriyor… Ve sonra da sanki ağır bir taşa dönüşüp, üreticinin boğazında, belinde düğümleniyor. Kırsal kesimde iletişim ve yoksulluk konularında araştırmalar yapan, Ege Üniversitesi’nde iletişim bilimleri profesörü olan eşim Ferlâl Örs’ün, Gediz Ovası’nda yaptığı saha çalışmalarından çıkan sonuç; Egeli üreticilerin, köylülerin umutsuzluğu, yoksulluğu ve yalnızlığıydı. Örgütsüzlük, işsizlik, sosyal güvencesizlik ve geleceğe duyulan güvensizlik, üreticilerin ve kırsal kesim insanlarının ortak yakınmalarıydı. Kısacası; Gediz Ovası’nda

ve bilcümle Ege ovalarında hasat sevinci, günümüzde yaşanan sorunların burgacında bir türlü gerçek sevince dönüşemiyordu… Bizler de, -çocukluğumuzdan beridaha iyi, daha mutlu toplumsal bir yaşam özlemiyle yanıp tutuşanlar olarak; yaşanan tüm olumsuzluklara karşın, gelecekle ilgili arayışlarımızı ve umutlarımızı sürdürmeye çalışıyorduk… Umuda yolculuk; Ege’nin beşibirliği İçinde bulunduğumuz dönem, tarımsal ürünlerde hasat dönemidir. Özellikle Ege Bölgesi’nin kırsal kesiminde yoğun bir devinim vardır bu aylarda. Üretici aileleri bu dönemde yollara düşer. Köyler, kasabalar, ovalar şenlenir; yaylalara, bağlara, bahçelere göçülür. Kolay değil, bir yıllık emeğin, alın terinin karşılığı alınacaktır. Umut fakirin ekmeğidir. Üreticinin umudu da, 12 ay boyunca bin bir emekle üretip meydana getirdiği ürünün hasat edilip paraya dönüştürülmesidir… Bir zamanlar kırsal kesimde özellikle köylü kadınlarımızın boyunlarına taktıkları altınlardan oluşan takıya beşibirlik denirdi. İşte bu beşibirlik köydeki, kasabadaki, kentteki kadınımız için çok değerliydi. Kadınlarımız düğünde-dernekte, önemli günlerde bu takıyı takar ve bununla övünürdü. Tıpkı bu beşibirliği oluşturan altınlar gibi, Egeli üreticinin altınları da incir, üzüm, pamuk, tütün ve zeytindir. İzmirliler, Egeliler bu ürünlere “Ege’nin beşibirliği” derdi; tabii bir zamanlar!. O beşibirliğin önce tütününü aldılar üreticinin elinden. Sonra giderek pamuğumuz yok edildi. Dünyanın


SOSYAL DEMOKRAT

en kaliteli pamuğunu üretirken, pamuk ithal eder hale geldik. Şimdi sıra diğer ürünlere geliyor. Bizcileyin, üzüm bağları içine doğmuş; çocukluğu bağlar bahçeler içinde geçmiş; daha 18’ine girerken ilk sigortalılığını Tekel’in o görkemli tütün alım kampanyalarında mevsimlik “tütün yazıcısı” olup çalışarak elde etmiş; üç kuşaktır Tariş’in “asırlık mücadele”sinde yer almışlara kalan ise ancak eski güzel günler ve anılar oluyor… Umut tükenmez Her şeye karşın umut bitmez, tükenmez. Her yeni hasat dönemi, yeni umutları da beraberinde getirir üreticilere. Bizim göbek bağımızı üzüm bağlarının içine atan ve bize doğruluğu, dürüstlüğü, mazlumdan yana mücadeleyi en büyük kalıt olarak bırakan rahmetli anamızdan babamızdan yıllarca duyduğumuz gibi… “İleşberin karnını yarmışlar, kırk tane gelecek sene çıkmış. Üzümcünün, üreticinin gelecek seneleri bitmez, tükenmez.” Üreticiler, yaşanan tüm olumsuzluklara karşın, yine de umutla giriyorlar bu hasat dönemine. Önce Gediz Ovası’nın “sarı altın”ı üzüme vurulacak bıçak. Sonra sırada, Büyük ve Küçük Menderes ovalarının yükseklerinden akan balı, incir var. Sonra ver elini bilcümle ovalardaki pamuk tarlaları. Artık ekim alanları giderek azalsa da, yine de havalar bozulmadan, yağmur düşmeden, beneklenmeden toplamak gerekir pamuğu. Mevsim güzden kışa evrilirken, sıra -başta Körfez yöresi olmak üzerebilcümle Ege kıyılarının “altın”ı zeytinde ve “altın sıvı”sı zeytinyağındadır. Tütün mü dediniz? Eh, o da, artık tütün ekilen tarla kalmışsa!.. Sözün özü, Egeli üreticinin umuda yolculuğu sürüyor. Bize de, umut-

ların hiç yitirilmemesi dileğiyle, “ürününüz bol, hasadınız bereketli” olsun demek düşüyor… Üzüm mitingleri Üreticinin hasat dönemi nedeniyle, kırsal kesimin, özellikle de Ege Bölgesi’nin toplumsal mücadele tarihinde önemli yer tutan üretici eylemlerini anımsatmak istiyoruz. Üretim yöreleri, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi dönemlerde, toplumsal muhalefetin ve eylemliliğin yükseldiği önemli üretici eylemlerine sahne olmuştu. En başta da üzüm üreticilerinin miting ve yürüyüşlerine… Örneğin, 12 Mart öncesi dönemde, 1970 yılında, 15-16 Haziran büyük işçi direnişiyle aynı günlere denk geldiği için hiç unutamadığımız; Ege Bağcılar Birliği’nin önderliğinde Alaşehir’de yapılan büyük üretici mitingi ve yürüyüşü var. Neredeyse bir şehir ayağa kalkıp yürümüştü. Rahmetli babamız Asım Örs’ün düzenleyici ve örgütleyicileri arasında olduğu bu büyük üretici eylemi, bizim ilk ajitatörlük deneyimimiz olmuştu. Babam mikrofonu ve megafonu elime tutuşturduğunda, henüz ortaokul öğrencisiydim. Köy köy dolaşıp, üreticileri mitinge ve yürüyüşe çağırmıştık… “Gençlik Köye” kampanyası ve “Köylü Kurultayı” Yine 12 Mart öncesi dönemde; Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (Dev-Genç) Salihli’de düzenlediği üzümcü yürüyüşü ile Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu’nun (SDDF) o yıllarda düzenlediği “Gençlik Köye” kampanyası kapsamında; Alaşehir’de gerçekleştirilen üzüm mitingi ve yürüyüşü, Sarıgöl’ün Dadağlı köyünde yapılan sağlık ocağı inşaatı etkinlikleri var.

12 Mart sonrası dönemde de, CHP’nin öncülüğünde, üzüm üreticilerinin sorunlarını kamuoyunun gündemine taşımak için çeşitli eylemler yapıldı. Bu etkinlikler içinde, 1970’li yılların başlarında -1972 veya 1973 yılında- Manisa’da düzenlenen “Köylü Kurultayı” önemli bir yer tutuyor. Bizim de örgütlenmesinde aktif görev aldığımız; kurultay başkanlığını Akhisarlı tütün üreticisi Mehmet Ali Orta’nın, başkan yardımcılığını ise Alaşehirli üzüm üreticisi ve dönemin Horzum Alayaka köyü muhtarı Hakkı Asena’nın yaptığı kurultay; CHP’nin ve solun toplumsal mücadele tarihinde önemli bir yer tutar. Bu üretici eylemleri, sonraki yıllarda da, ülkedeki siyasal gelişmelere koşut olarak devam etmiştir. Yıllar önce, çok zor koşullarda hayata geçirilen bu eylemleri yürekten selamlıyoruz. Bu çalışmalara katılan ve artık pek çoğu aramızda olmayan üretici önderleri ile tüm eylemcileri saygıyla anıyoruz. Günümüz koşullarında çok zor bir siyasal dönemi yaşayan toplumsal muhalefetin, solun ve sosyal demokrat hareketin, bütün bu etkinliklerden çıkaracağı önemli dersler olduğunu düşünüyoruz. Unutmayalım ki, ülkemizin kırsal kesiminde, tarımsal alanda; ağırlıklı olarak sağ ve gerici politikaların etkisi altında kalan geniş kitleler var. Bu kitleleri siyaset bezirganlarının ve dinsel gericiliğin boyunduruğundan kurtarmak ve demokrasi güçleri ile buluşturmak, yaşamsal bir önem taşıyor. İşte bunun içindir ki, toplumsal muhalefetin, demokrasi güçlerinin dikkatini kırsal kesime, üretim ve üretici sorunlarıma çekmek istiyoruz. İnanıyoruz ki; günümüzde, toplumsal ve siyasal mücadeleyi, ekonominin ve hayatın gerçekleriyle buluşturmak, çok daha anlamlı ve etkili olacaktır.

63


SD Dergi 81/82 - Cumhuriyet ve Parlamenter Demokrasi  

Ufuk SAKA Korhan ŞENGÜN Ahmet ÖZER Ali TİRALİ Mustafa PAÇAL A. Babür ATİLA Sevil BECAN Nazik IŞIK Tevfik Sönmez KÜÇÜK İzzettin ÖNDE...

Advertisement