Page 1


Oturmuş yatağın kenarında ağlıyordu ve sigara parçalar belki ciğerini diye tütünü parçalıyordu alevlerle tâki filtreye kadar. Bir kere daha filtreyi gördü ama yine kendi sorunu göremedi yine. Birden yan odalardan birinde kapı açıldı ve yavaş yavaş aralandı. Ama daha da dikkat çekici bir şey olmuştu; müzik sesi geldi – birileri ağıt yakıyordu; Osmanlı askeri tarafından kaçırılan Meryem için veya ruhu kayıyordu müziğe doğru. O an fark etti ki, ruhlar bu duvarlar sayesinde bedenlere hapsoluyordu. Sıkıntı bir beden olmasında değildi belki de bedenlerin hapsedilmesindeydi. Onun için sadece 2 seçenek olabilirdi ruhun varlığı bedenine sığmayanlar için; 1) Virgina gibi kendine ait bir odaya sahip olup yazacaksın-söyleyeceksinokuyacaksın. Ya da ∞) Samao yerlisi veya Kızılderili gibi özgür bir bedende özgür ruhlara sahip olacaksın. Sonsuzu başaralamamış olsa da şimdiye kadar her deneyimde yarılandığını düşündü. Cennetle cehennemi evlendire Blake'ın dediği gibi. Ve yine şunu söyledi yüksek sesle, ''Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz.'' Kalkıp masaya gitti, yazmak için düşündüklerini yazıya dökmek istedi. Masa da bıraktığı boş kağıt sayfası dolu oluvermişti. *** Çünkü hayatta hep 3 kişi olur insan. Ama onlar iki kişiydi; 'sen' ve 'diğeri'. O, çoktan gitmişti. Ve o, gitmeden önce şunları da bırakmıştı odanın boşluğuna; Ne idüğü belirsiz olmak? Evet, ilk sayımızda olduğu gibi bu sayımızda da biz ne idüğü belirsiziz! Amacımız tanınabilir olmak değil. Biz size orgazm vaad etmiyoruz. Keşfedilmekte istemiyoruz. Bizi sadece okuyun istiyoruz. Bizi eleştirin. Ama bize kim olduğumuzu sormayın. Biz hep ne idüğü belirsiz kalacağız. Bizi takipte kalın.


“GÖRMEZ” AŞK Yağmurlu bir günün ışımayan aydınlığında Metrobüs'e binmek ayrı bir heyecandır bu kadim kentte.Yorgun,paslanmış makina ayarında bir kalabalık ve sisli bir camdır genelde görünen .Ama yinede vardır her daim ,bu yerin metrelerce karanlığına gömülü keşfedilmemiş maden gibi kalabalığı gözlemleyen birileri…Çoğu zaman sahnesi ve oyuncuları yanı başında olan bu masal, bir anda gerçekleşir ve siz masalın hemen kenarında bu masalı yaşayanları gören ve onların hislerini okuyan oluverirsiniz.Bazen masalın akıcı sıcaklığına kapılır ,son durağa varınca ineceğiniz durağı çoktan geçmiş olduğunuzu anlarsınız… O gün de tam da böyle bir gündü .Metrobüs'e binerken hep yaptığım gibi herkesi görebileceğim ya da en azından bulunduğum kısmın yolcularını rahat gözlemleyebileceğim bir yer edinmiştim .Biraz sonra dikkatimi çeken bir çift ellerinde değnekleri ile Metrobüse bindikleri kapının hemen yanında kendilerine yer veren iki kişinin yerine oturdular. Baştan anlamış gibiydim ,bugünkü masalımın kahramanlarının bu iki 'görmez 'olduğunu.Yani halk deyimiyle iki 'kör'. Ama nedense ağır geliyor bana onlara kör demek , tıpkı siyahi bir insana 'zenci' denmesi gibi. Biraz uzağımda oturuyorlardı ,daha yakın olabilmek için kalabalığı ite kalka biraz daha yakınlaştım onlara .Artık onları rahatlıkla görebiliyor ve duyabiliyordum .Tam o esnada Boğaz Köprüsünden geçerken denizin bu kararmış maviliğini görmek ile görmemek arasında ne fark var diye geçirdim içimden .Ben bu düşünceye dalmışken kadın 'görmez 'in sesi uyandırdı beni düşüncelerimden .'' beş durak kaldı '' dedi yanındaki arkadaşına.Ben şaşırmış bir şekilde sağıma soluma bakıp acaba görmezleri uyaran bir ses mi var diye bakarken ,diğer görmez biraz önceki düşüncelerimi hissetmiş gibi :''Bu yağmurlu günlerde Boğaz , ne kadar da yürek burkucu bir maviliğe serpiliyordur.''demez mi!Üzerimden kayar sular dökülmüş bir hisle kala kaldım .Aman Allah'ım bunlar görüyor da acaba görmüyormuş gibi mi yapıyorlar ?Vay alçaklar diyorum içimden , bu şekilde Metrobüs de herkes onlara yer versinler diye duygu sömürüsü yapıyorlar demek .Ama hemen sonra bu düşündüklerimden nedense müthiş bir utaç hissettim ve şimdi de sırtımdan soğuk terler akmaya başlamıştı .


Boğazdan sonraki beşinci durakta inmeye hazırlandılar. İçimdeki tüm güdüler de benim onların ardından gitmem gerektiğini söylüyordu. Durakta onlar inince bende inip takip etmeye başladım onları. Biraz ilerledikten ve ıslandıktan sonra çok da büyük olmayan, sıcak görünümlü bir kafeye girip oturdular. Ben de hemen ardlarından içeri girip en yakınlarında ki masaya oturdum. Artık duyabiliyordum ne konuştuklarını. Erkek görmez kadın görmezin ellerini avuçlarına alıp: ''Varlığın içimi ısıtıyor ''dedi. Kadın:''Ben güzel miyim?'' diye sordu. Erkek kendinden emin bir ses tonuyla :'Gördüğüm en güzel kadınsın ' dedi. Ben de haa dedim içimden hayvani bir şekilde, bak görüyorlarmış işte! Yoksa nerden biliyor en güzel kadın olduğunu? Tam o esnada erkek, kadının ellerini elleriyle arayarak bulup avucunun içine alıyor beni utandırmak istercesine deminki düşüncemle. Ve ardından ekliyor :'Ben sana ait olan her şeye aşığım; konuşmana, gülmene, sesine, bana ve hayata olan ilgine, paylaşımına, ortak hedeflerimize …'Kadın, arkadaşının bu samimi cümlelerinden dolayı çekici bir utangaçlığa büründü ve tam o esnada içeri bir çocuk elinde karanfil sepeti içeri daldı :'Abê sevdiğin başı hatrına, bu özel günde, sevgililer gününde bu güzel ablaya karanfil alsana.' Erkek çocuğun ısrarlı laflarından sonra bir karanfil alıp sevdiğinin avuçlarının içine bıraktı. Ben bu kez artık tam emin oldum onların ''iki görmez aşık '' olduklarına ve kendimin de budala bir 'bakar kör 'olduğuma… Fena halde duygulanmıştım, dışarı attım kendimi ve bedenimi yağmurun ıslaklığına teslim ettim. Bu biraz kendime getirdi beni. Hayatın bu güzel farklılıklarının bu kadar uzağında kalmanın ezikliğini iliklerime kadar hissettim. Boğaz köprüsünden geçerken köprünün üzerinde olduğumu gözüm kapalı, sadece titreşimlerden fark etmemiştim hiç. Ya da Metrobüs birazdan sola meyil yapıp duracak ve ben beş durak sonra ineceğim demedim hiç. Ve aslında yaşarken birçok duyu organımın gerçekte ne işe yaradığını önemsememiştim hiç, tıpkı benim gibi yaşayan diğer milyarlarca insan gibi. Ve bu rastlantı hayatımın en önemli durağı olmuştu. Bana hayatta olaylara bakarken farklı bir bakış açısıyla bakmamı sağlayan en önemli halkalarından biri olmuştu…


İnsan Öldürür İnsanlar vegan olduğum için beni tebrik ediyor ve cesur olduğumu söylüyorlar. Bu durumda ben de; İnsanları, insanları öldürmedikleri , insan derisinden çanta ve ayakkabı yapmadıkları, onlardan yapılmış ürünleri giymedikleri ve satın almadıkları, insan kıl ve tüylerinden kendilerine yastıklar doldurmadıkları, anne sütünden yoğurt yapmadıkları, kadınlara tecavüz edip, onları hamile bırakıp zorla doğurmalarına neden olmadıkları, o sütlerden, yağ ve tatlı yapmadıkları, daha fazla süt versin diye kadınlara hormon depolamadıkları için, insanların işe yarayan türlü dışkılarından, kanlarından, dişlerinden ve tırnaklarından çeşitli aksesuarlar yapmadıkları için tebrik edebilseydim keşke, bunları yapmadan yaşama cesareti gösterdikleri için gurur duyuyorum diyebilseydim. Sırf dini inançlar gereği, bir ibadet ritüeli olarak kesilen hayvanların sesleriyle çınlayan ara sokaklarda büyüyen çocukların, kanı, vahşeti, insan eline bulaşmış kanı her gün oyun oynadığı duvarın dibinde canlı canlı yaşayan çocukların, nasıl bir insan olmasını bekliyoruz. İnsanları yemiyorlar ama her şeyi öldürme hakkını kendilerinde buluyorlar. Öldürmeyi ve bunu iyi bir şey için yapmayı öğrenen çocuklardan nasıl bir vicdan ve canileşmemiş özgür bir irade bekliyoruz. Canlıların yaşamlarını keyfi tercihlerimiz nedeni ile sömürmeden yaşamak da mümkün mü diye deneyebilseydik keşke ve bunu çocuklarımıza öğretebilseydik o zaman tebrik edilecek bir şey yapmış olurduk belki…


ve bir gün yeryüzündeki tüm tanımlar anlamını yitirir... bir çocuk tekliğine bölünür elinde çok "şey"i olmayan bir akvaryum vardır bir perspektifte gezerken nihil denizinde sırtüstü kulaç atanlar dada nın ikarus kanadındaki tüyleri... yanımdan hızla geçen tanımlama biçemleri... kaygının dünyaya saygıya hiç bölünmediği uzamlar... geri dönüşemeyen yaşamın ayak izleridir de onlar... istelinenin ne olduğunu gördüğü yerde ne istediğini bilememesini anlıyordum... -anarşiZEN


KÜÇÜK BİR SAVAŞÇI VE BİR YIĞIN İZLEYİCİ Şimdi kış geldi. Kalorifer peteklerinin yanlarında uyuklamalar, gökyüzüne kafanı kaldırdığında -nadir karşılaşılsa da- sanki beyaz bir sonsuzluktaymışçasına hissetmeler başladı. Sokak başlarında kestaneciler yerlerini aldılar yine, ki kışın geldiğini ilk kestane yediğinde anlayanlardanım. İnsanlar bir telaş içinde hep öne geçme, yetişme savaşındalar. Hız, öyle nüfus etmiş ki bedenlerimize sokakta yürürken bile kendilerimizle savaşmaktayız. Yani insanlar da rolünü üstlendiler. Ve kendileriyle uğraşan izleyici konumunda yerlerini aldılar. Bizim nasıl bir izleyici olduğumuzu çok da düşünmeye gerek yok; güç ilişkileri bireyleri bütün bireyselliklerinde hegemonlaştırdı. Asıl çıkmaz ise doğayı dönüştürme gücünü elinde bulunduran insan, ne zaman bunu insanlar üzerinde kullanmaya başladı? Küçük bir çocuk vardı alt geçitte; mendil satıyordu. Soğuk bir yandan, utanç bir yandan, açlık bir yandan elleriyle yüzünü öyle bir sarıyordu ki sanki yaşamak artık onun için bir şey ifade etmiyor ya da yaşamak denen şey onun için bu çerçeveye sığabilmiş. Öyle bir saklanmıştı ki kollarının arasına, bir gün alacağı intikamın içindeki yerini arıyordu. İşte mücadele orda başlıyordu. Öyle rolünü sahiplenmişti ki insanlar kimse eğilip de bir simit vermedi, dönüp bakmadı bile. Yaşadığımız veya sandığımız dünyada oluşan uçurumla birlikte, o hayalini kurduğumuz ütopyalar su almaya başladı. Herkes kendi derdine düşmüşken o küçük çocuk o, okuldan çıkmış arkadaşlarıyla oyun oynuyor olacak çocuk, yanında bir kutu mendil üstünde ipince bir giysiyle belki de satamadığı için akşam şiddet göreceği 'abi' lerinden korkarak işini yapmaya çalışıyordu. Ve biz de izleyici kalıyoruz. Dünya'da milyonlarca aç, engelli, ırk ayrımcılığına uğramış ve bunlar devam ederken. Bizler nasıl müsrif olabiliyor, nasıl bize dokunmayan yılanı bin yıl yaşatıyoruz? Öyle gitmişiz ki birbirimizden, hor gören güçlü insanların hor'luklarını, görmez olmuşuz. Bazen de görmüş ancak duymaz olmuşuz. Biz kendi halimize düşmüş bir yığın izleyiciyken, hayatta ayakta durmaya çalışan, belki de niye mendil sattığını bilmeyen küçük savaşçılar bizden daha asil, daha yürekliydiler. Belki de insanlık denen mana hiç yok. Ki bizde boşa uğraştayız. Arıyoruz dediklerim de çok büyük bir kesim değil; sen, ben, o.


Büyük birader serin dedi, oyuncakları. ”Eşitlik, adalet, kardeşlik” verildi tütünle renklenmiş Kirli Sakal'ın eline… Kutsallık koyuldu Seyda, hoca, hacının kadehine… Bin yıllık tarihli Bizans verildi, süt kokan Fatih'in adı cihatkar olmuş azılı katillerinin eline. Değil soyluluk, soyun devamı verildi boyun eğdirilmiş kadının haneye benzetilmiş hücresine. “Erkeklik” dedi erkek oldu klitorisi biraz uzunca bedenler. Güller kura alet edildi, diller sevgiyle süslendi, sevişmeye hevesli genç mister ve misisin oyun arenalarına… Şükür sunuldu gökdelen seyircisine, eh tabi bir de götü büyük gökdelen bekçilerine. Devletler, muhabbetler, bayraklar, ahiretler, Muhammedler, antikalık sokaklar, lusnikalar, güneşin ve denizin en güzel portresine sahip beş liralık çayıyla Kafkalar… Yıllar verildi hiç yaşamayan üşengeç ömürlere… Ve bilmece bildirmece an üzerinden kaydırmacalar sunuldu anı anlamlandıramayan felsefe s a t ı r l a r ı y l a .


BÎJÎŞK Û BAPÎR Serê sibe, dema ku bavêm jî bo nimêj rabû; ez jî çawe xwe vekir. Hîna seat penç û nîv bû. Roj vênebî bû. Bavêm desmêj girt û nimêje xwe kir. Paşî, weka her cara TV vekir û dest pê temaşe kir. Ez jî balkonêda razê bûm. Demsal, nav havîn bu jixwe rojê jî şew ji pir germ bû. Germê ew kas zêde bû, mîrov nav balkona jî nikarî bu bi razê… Bavêm zanî bu ez rabû me, gazî mîn kir go:” kurêm jî mira tasêk aw bîne”. Ez jî rabum çum mitfaxê, tasê kî aw min xwar, paşî tasêk jî min bir bavê xwe. Ew demê da dengê deri me hat. “Gurm, gurm, gurm…!” Ez û bavê min şaş ma. Acêp vîya kîye, wê dema da derî lê dixe. Hinekê tirs ket dilamê. Me go qêy polis hat, ji bo gêrandina mal û binçawkirin. Pêşî derî da min gazî kir “ew kîyê?” Dengê bapîram hat “Ez im kûrem derî weke” Min derî wekir, bapîr hat hindir û despê behsê nexeşxanê hatî bû disa. Me edî alîmandin bu. Bapîram psîkojîk nexeşîya wî hebû. Nav heftê da carek an jî du caran diçê nexeşxanê. Bavêm hinekî xeyd bapîramin a, go: “wîya çîye dayê! Hîna melê ranebuye, tu hatîye dîbêjî ez diçim nexeşxanê. Wî dem dema nexeşxanêye çima?” Bapîr jî “ Awa ne bejê kurêm ez pir nexeşîm, her derê min deşê, nikarim çi xwe da bi sekinim.” Bavêm “Temam, temam bila Rojamed taştê xwe bîke, bîhevra herin nexeşxanê.”… Me taştê xwe kir, piştî em derketin rê nexeşxanê. Nexeşxanê mala me ra nezîk bû, loma em ser ninga çûn. Bapîram axaftina Tirkî nizanî bû, jixwe jî bo wergerî her demê em bihevra diçîn nexeşxanê. Ewa kû bajarê me da bîjişkê dikin, wana jî Kûrdî fehm nakîn. Jixwe nav malbatê me da ez mirova wergêrin bû me. Dema kû yek pîr ê me bîçe nexeşxanê an jî cîhe Devlet, gazî min dikin.


Em çûn nexeşxanê da sirê girt. Hetta seatek derbas bû sirê hat me, xebatkar gazî nav bapîramin kir û em bihevra çûn ba bîjişk. Bîjişk “ Nene hastalığınız ne?”. Bapîram fehm nekir min jî gotina bîjişk wergêrîne “Bîjişk dipirse nexeşîye te çîye?” Bapîr despe pirsgirana xwe kir “Kûrêm bejê; dema ku ez hinêkî dimeşim wi ninga min a çep pir zêde dêşe.” Min jî gotîna bapîra xwe bîjişk ra wergêrandin. Paşî bîjişk cihê xwe da ranebu û go: “yaşlılıktandır rahatsızlığı şimdi bir iki vitamin yazacağım geçer.” Min jî, bîjişk çi go yek a yek wergêrend. Bapîram hêrs bû. Bi dengê bilind re: “Wî bîjişk yek gû jî nizanê. Xwendina wî walaye. Çima nizane wî ninga min a çep û rast yek demê da hatê dinyayê. Ez dibim çep tena dêşe, ew dibê aemrê te pîr buye loma deşe. Madem ji bo aemrê min e çima ninga mîn ê rast nadêşe, hıı?”. Dema kû bapîram awa go, yek kenîya girt min. Min kenîya, kenîya… Bijişk fehm nekîr bapîr dibe çi, hinek şaş bû. Min gotina bapîra xwe wergêr kir, ew jî destpê kenî kir, kû go: “Valla, bunca yıllık doktorum böyle bir cevap daha hiç duymamıştım.” Piştê em derket vegerîya mala xwe…


SONSUZ FANZİN 2. SAYI  

ŞUBAT/2013

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you