Issuu on Google+

Fiyat: 1 TL Atılım Gazetesi’yle ücretsizdir. 24 Ekim 2009 C.tesi Sayı:1

“Yat, diyorlar anne. Kalk, diyorlar. Beynimi yiyorlar anne...” Her türlü zorbalığa rağmen, askere gitmeyi reddeden cesur insanların öyküsünü dosyamıza taşıyoruz.

Sayfa 10-11

Bir 6 Kasım daha yaklaşırken, gençler yine sokaklara çıkacak, özgürlüğü arayacak! 6 Ekim’den 6 Kasım’a, sokak seni çağırıyor.

Sayfa 19 Genç Sen MYK üyesi Ali Tektaş, sendikanın geçmiş pratiğini Özgür Gençlik’e değerlendirdi.

Sayfa 3

İyi ki doğdun Özgür Gençlik

Ve 15. yılında, Özgür Gençlik! Artık Atılım Gazetesi’nin eki olarak okuyucularımızla buluşuyoruz. Düzenli olarak dergimizi takip edenler, içerik bakımından da bir yenilenmeye gittiğimizi fark edeceklerdir. Biz de, ‘yeni’ye kendi cephemizden mütevazi bir yanıt vermek istedik. Nice 15. yıllarda, nice 100. sayılarda görüşmek üzere!

Hatırla Sevgili’nin kaldığı yerden hakiye devam ediyor. “Bu Kalp Seni Unutur nu?” dizisinin senaristi Nilgün Öneş’le röportaj

Sayfa 9 YTÜ Rektörlüğü tarafından işine son verilen Özgür Sevgi Göral’la röportaj.

Sayfa 12




Kanserojen haberler!

Hayatımda yenilikler yapmaya karar verdim. Bu yazdan işe koyulmam gerektiğini fark ettim. Yaz tatili, önümde duran harika bir fırsattı. Yenilenmek ve yeni bir yaşama hazırlamak için. Uzun uzun düşündüm, dolaştım sokaklarda, İstanbul’un sokaklarında. O sokaklara dokunmak güzeldi, hayata da böyle dokunmak istediğimi fark ettim. Dolu dolu, tam da istediğim gibi yaşamak ve hayatla, insanlarla iç içe geçebilmek. Bu dolu dolu yaşama hissi, öyle herkesin bildiği tarzda olanından değil hem de. Yani, hani yüreğimde hissettiklerimi yaşamak ya da gerçekleştirmek istediklerim için savaşmak. Yollarda yürürken Che aklıma geliyor. Evet, tam da O’nun gibi, dolu dolu yaşamak. Bir gün bir motosiklet üstünde, bir gün silah omuzda, bir gün Bolivya dağlarında, bir gün inşaatta, bir gün bir çocukla oyunda... Evet, Che gibi. Emma Goldman’ın dediği takılıyor aklıma ve böyle yaşamalıyım diyorum: “O kadar hızlı yaşadım ki, arkama dönüp bakmaya fırsatım olmadı.” Tam da bunları düşündüğüm bir anda, üyesi olduğum Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) bir kamp düzenlemeye karar verdi. Geçmiş üç kampa katıldığım için, “Buna da mutlaka katılmam gerekiyor” dedim. Okurken bazılarınız korku dolu bir sesle, “O kamp mı?” diye soruyor olabilir. Evet, ben o kampa katıldım. Kampın başlamasına günler kala, büyük bir heyecan içimi kapladı. Ama bu heyecan Mehmet Ali Birand’ın dediği tarzda değildi. “Hiç bir şeyden habersiz masum genç” modunda değildim. Heyecanımın nedeni kolektif bir ortama gidip, yeni şeyler öğrenip, yeni insanlarla tanışacak olmamdı. Elbette, yüzme

öğrenme ihtimalimin artması da önemli bir etkendi. Bu heyecan, kamp programını elime aldığımda daha bir arttı. Bir bakalım, o kampta neler öğrendik Küresel ekonomik krizin boyutu, insanlara etkileri, bizim krize karşı neler ya- p a b i l e ceğimiz... Özellikle gençler olarak bizi H ilgilendiren ünişey er ön den versite harçları, biz emli den si burs, barınma ö d gibi sorunlaile! zür rımıza karşı kan İnsan ser ı neler yaetm e! lepabiceğimiz e dair tartışmalar yürüttük, fik i r birliği oluşturmaya çalıştık. Kürt sorunu ve açılım üzerine tartışmalar yürütüp, ‘kardeşliği ve barışı nasıl büyütürüz’ün cevabını aradık. Hindistan, İtalya ve Hırvatistan’dan gelen konuklarımızın ülkelerine dair deneyimlerini kendimize fener olarak aldık. Kızıl tribün, alternatif bilişim, Alaaddin Şenel’in katılımıyla evrim gibi konularda söyleşiler düzenledik. Kampın bir günü benim için çok değerliydi. Kampın o günü, “kadın günü” olarak belirlenmişti. Neydi bu günü değerli kılan? Sadece ismi değil tabi ki. Sabah uyanıp kahvaltı yapmak için kamp alanının en üst kısmında olan yemekhaneye çıktım. Pozitif ayrımcılık ilk andan başlamıştı. O gün kadınlar, sıraya girmeden yemek alabiliyorlardı. Sıra deyip geçmeyin, azap yolu bile daha hafiftir. 350 gencin bulunduğu bir yerde, güneşin altında, aç bir şekilde yemek kuyruğunda olduğunuzu düşünün. Tamam, içinizden düşünmek istemeyenler olabilir. Normal. Yemek sırası deyince kaynaklardan söz etmemek olmaz. Kaynaklara alkışlı protestolar mı dersiniz, sulu saldırılar mı, yoksa gidip yemeğine el koymak mı? Yani belki de yemek sırası ancak bu şekilde eğlenceli olabilirdi. Bu günün ilk oturumu kadın ve erkek atölyeleriydi. Çok çarpıcı ve güzel sonuçlar elde ettik. Bir

çok erkek arkadaşımız, kendilerini sorgulamaları gerektiğini fark ettiler Ayşe Düzkan’ın katıldığı atölyede. Daha sonra kadın mücadele tarihine dair Mukaddes Erdoğdu Çelik’in sunumunu dinledik. Güneş battığında, Esmeray ile ezberimizi bozmaya karar verdik. İlk önce onun yaşam öyküsünü konu ettiği “Cadının Bohçası” adlı stand up gösterisini izledik. Ve sonra da, şimdiye kadar merak ettiğimiz ve homofobik toplumun bizde bıraktığı etkilerle soramadığımız soruları yönelttik Esmeray’a. O da, homofobiyi bir nebze bile olsa aşmak için sıkılmadan, yorulmadan sorularımıza yanıt verdi. Bir de, özellikle ilk gün yaşadığım kararsızlıktan dolayı çileden çıktığım atölyeler vardı. Ya, o kadar öğrenmek istediğim ve tatmak istediğim şey vardı ki... Ama onlardan sadece birini tercih etmek zorundaydım. Tango, felsefe, karikatür, resim, yamaç paraşütü gibi seçenekler bir yandan içimi tırmalıyor. Sirtaki karşı kıyıların estetik oyunu. Geçen yıl ona dair bir iki figür öğrendiğim için onu da eledim. Karadeniz’den tulum gelmiş, onun eşliğinde horona durmamak olmaz. Bir daha böyle bir fırsatı yakalayamam deyip, soluğu o atölyede aldım. Kamp böyle güzel geçmiş ve ben yüzmeyi öğrenemeden dönmüşken, bu kadar da olmaz dediğimiz bir gün yaşadık. Evet evet, benim yüzmeyi, tangoyu öğrenemeyişimden daha kötü ve biraz da komik! Ana haber bülteninde şaka yapıldığını düşündük ama fonda çalan müzikten bunun şaka olmadığını sezdik. 16 Eylül akşamı Kanal D Ana Haber bülteninde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu var. Çok ilginç. Kurulduğu günden bu yana isminde bulunan ‘sosyalist’ kelimesinden dolayı, o ve benzeri kanal ve gazeteler tarafından sansüre uğramış olduğunu düşününce, gerçekten çok ilginç geliyor. Ama sermayeden ve ezenlerden yana olan bir kanaldan da başka bir şey bekleyemiyoruz ki. Peki, neydi bizi haberlere taşıyan şey: “Kriz derinleşiyor Gençlik

Deniz’leşiyor” şiarı ile düzenlenen kampımız ve Gazi Mahallesi’nde baz istemediği için tutuklanan dernek üyesi bir arkadaşımız. Zaten o tutuklandığında, kansere bile karşı çıkmanın yasak olduğunu anladık. Konu da bu ya, kampa katılan bir dernek üyemiz kanser olmak istemediği için bir eyleme katılıyor ve bunun sonucunda tutuklanıyor. Onun bilgisayarından çıkan kamp resimleri de polisin eline geçiyor. Kamp komitesinin istifa etmesini rica eden protesto eyleminden birkaç kare, bir de kamp alanından birkaç görüntü. Bunların toplamından bir salata çıkmayacağını anlayanlar, bunu bir salata haber yapmaya karar vermişler. Gizlilik kararı olan dosyanın ürünleri bir haber servisine sunulmuş ve ortaya fason bir haber çıkmış. Ee, bir genç baza karşı ise ancak eğitildiği içindir. Bu eğitim nerede verilir: Bir kampta! Elimizde 1-2 foto da var. Ama haberi, “Bu genç kampa gitti ve oradan baza karışı olmaya karar verdi” diye bir haber yaparsanız, kimse inanmaz. Ama siz, ülkenin en tanınmış haber spikerlerinden birinin sunumuyla bir haber çalışacaksanız, ortada büyük şeylerin olması lazım. Gizli kapaklı meseleler dönmeli, bomba yapılmalı, masum gençler kandırılmalı, devrimci önderlerin isimleri kullanılmalı, hah bir de fonda gerilim müziği. Değmeyin siz o özel haberin inandırıcılığına. Öyle bir anlatmış ki Birand, bir an acep kampa katıldı, hatta bu “teorik bomba eğitimini” de kendisi mi verdi diye düşündüm. Malum, kendisi ‘bomba haber’de uzman! Kapısında gece gündüz jandarmanın bulunduğu herkese açık bir kampta bomba eğitimi! Birand’ın gençliğinde yapılıyor muydu bilmem ama, bu teknoloji çağında yapılamıyor. 5N 1 K kuralını unutmuş olan Birand’a bir kez daha sesleniyorum. Yalan haber yaptığın için kendinden utan ve kısa sürede bu kuralları sana hatırlatabilecek bir okula kaydol. Her şeyden de önemlisi bizden özür dile! İnsanı kanser etme! Ayşenur Çelikel

Özgür Gençlik Eki/ Varyos Yayıncılık adına imtiyaz sahibi: Şenol Sağaltıcı Yönetim Yeri; Çakırağa Mah. Çakırağa Camii Sok. Birlik Apt. 8/10 Aksaray/ İstanbul Tel: 0212 529 15 94 Fax: 0212 529 06 75 Baskı: Gün Matbaacılık Adres: Sefaköy Telsizler Mevkii Beşyol Mah. Akasya sok. No:23/ A Küçükçekmece/ İST. Tel: 0212 580 63 75

24 Ekim 2009 Sayı:1




Zaman tünelinde genç bir sendika

Tarihin sayfalarına, 15 Aralık 2007’de ODTÜ’de, yeni bir mücadele aracı düştü. Gençlik mücadelesi açısından, dünyanın birçok ülkesinde yaygın olarak kullanılan bir araç olan sendika, Türkiye’de de kurulmuştu artık. Öğrenci gençlik, artık yeni ufuklara, yeni örgütü ile ilerleyecek ve özgürlük sloganını daha gür haykıracaktı. Kazanılacak onlarca zafer, örgütlenecek binlerce öğrenci Genç Sen’i bekliyordu. Öğrenci gençlik hareketi, yüzyıllardan beri toplumsal hareketlerin hemen yanı başında, hatta bazen örgütleyeni durumunda bulunmuş bir dinamiktir. Çıkış noktalarını, tarihin değişik dönemlerinde değişik çelişkiler üzerinden yapsa da, temel olarak baskı-özgürlük gerilimi mücadelenin itici gücü olmuştur. Boyunduruk altına alınmayı istemeyen, özgür yaşamın temel bir kıstas olduğunun bilincinde olan gençler, baskıya karşı her zaman mücadele yürütmüşlerdir. 1960-70’li senelerde Türkiye’de verilen mücadele, daha çok politik bir karakter taşımakta ve ülke siyasetine dair fikirlerin öğrenciler arasında çalışmasının yapılması biçiminde şekillenmişti. Günümüzde ise ülke siyasetine dair gelişmeler, öğrenciler arasında belli bir kamuoyu yaratsa da, temel örgütlenme çalışması daha çok öğrenci sorunları üzerinden yapılıyor. Bunun temel nedeni, öğrencilerin özellikle 1980 darbesinin ardından politikadan uzaklaştırılmasıdır. Bir diğer nedeni ise, ‘90’lı yılların ardından gelen yıkım saldırıları ile birlikte, üniversitelerin özelleştirilme kapsamına alınmasıdır. Bu kapsamda yeni mücadele araç ve

biçimleri de tartışıldı. Birbiri ardına kurulan öğrenci dernekleri, öğrencilerin akademik-demokratik taleplerin savunulması açısından yeni mevziler haline geldi. Ancak ‘90’ların sonuna doğru toplumsal hareketin gerilemesiyle, öğrenci dernekleri etkinliğini yitirdi. Nesnel olarak ortaya çıkan bu durumun, öznelerle de doğrudan bağlantısı vardır. Özneler, dernekleri üniversitelerin öz örgütlülüğü olarak işletememiş, dar grup siyaseti ile aracın kendisini darlaştırmıştır. Üniversiteye yönelik saldırılar 21. yüzyıla girildikten sonra, hiç olmadığı kadar arttı. Neoliberal ekonomi politikalarının daha doğrudan işletildiği bu dönemde üniversiteler, sermayeye ucuz iş gücü yetiştirmenin alanları olarak görülmeye başlandı. Artık, akademik-demokratik talepleri savunmak, üniversiteden sermayenin elini çektirmek, mücadelenin temel dinamiklerinden biri haline geldi. İşte tam bu dönemlerde, öğrenciler yeni tipte bir öz örgütlülük arayışındayken, DİSK tarafından Genç Sen tartışmaları başlatıldı. Birçok siyasal gençlik örgütü kuruluş çalışmalarında yer alarak 15 Aralık 2007’de Öğrenci Gençlik Sendikası’nı kurdu. Hızlıca girişilen örgütlenme çalışmaları ile şubeler kuruldu, çalışmalar başladı. Yemekhane sorunundan yol sorununa, öğrenci işlerinin yetersizliğinden paralı eğitime, birçok konuda çalışmalar yürütüldü. Üniversiteler Sosyal Forumu ile daha önce Türkiye’de yapılmayan içerikte bir buluşma düzenlendi. İlk seneki çalışmaların sınırı,

henüz yeni doğmuş bir aracın sancılarını yaşıyor olmamızın göstergesiydi. Ne yazık ki, bu sancılı süreçten ikinci yıl da çıkılamadı ve yürütülen faaliyetler bir önceki yılı aşan niteliğe bürünemedi. 20 bin öğrencinin okullarında çalıştıkları yarı zamanlı işlerinden atılması üzerine Çapa Genç Sen’in başlattığı açlık grevi ile Genç Sen ilk büyük kazanımına ulaştı. Bu süreçte, hakkında kapatma davası devam eden sendikamız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından tanındı ve bir görüşm e Ad gerçekıml leştirild aha arımı di. Ve atı hızl zı b u

yor ı Zam uz. kav an g akı aya kamYol yor. um panya, yüaçı uz k rümemiz ols gereken un!

hattı çok net ortaya koydu. Belediye burslarının kesilmesinin ardından yürütülen etkin mücadele de Genç Sen’in iyi ördüğü süreçlerden biriydi, ancak sonu getirilemedi. Sendikanın iyi gitmeyen bu süreci, 2. Üniversiteler Sosyal Forumu’na da yansıdı. Bir önceki seneyi aşamayan ve kitle sayısı bakımından altında kalan bir sosyal forum örgütlemek, aracın yıpranmasına neden oldu. Tam bu dönemden sonra, sendika içinde başlayan tartışmalar ve ardından yaz sürecinde Genç İşçiler Buluşması’nda yapılan tartışmalar, yeni bir döneme girmemizi sağladı. Okulların kapanmasının hemen ardından açıklanan yüzde 500’e varan harç zamları, sendikayı harekete geçiren bir işaret fişeği niteliğindeydi. Zam tasarısına dair ilk haber alınır alınmaz, Genç Sen sokaklara çıktı. Ve mücadeleyi, zamlar geri çekilene kadar yürütme kararlılığını gösterdi. Yapılan yürüyüşler gün geçtikçe kitleselleşmeye başladı. Tatil süreci olmasına rağmen, sendika üyeleri tüm eylemlere katılmaya ve çevrele-

24 Ekim 2009 Sayı:1

rini de örgütlemeye başlamıştı. Özellikle, İstiklal Caddesi ve Kadıköy Altınyol’da yapılan eylemler, bir anda herkesin gözünün Genç Sen’e çevrilmesini sağlamıştı. The Marmara Oteli’nde düzenlenen YÖK Çalıştayı’na yapılan etkin müdahale ile harç sorunu denilince akla gelen öğrenci örgütü olmayı başarmıştı. İstanbul merkezli yürüyen harç eylemleri, diğer şehirlerde de örgütlenmişti. Yaklaşık 10 şehirde yürütülen mücadele ve harç zamlarına dair kararın alınacağı Bakanlar Kurulu toplantısına müdahil olmak için yapılan Ankara eylemi ile hak alıcı pozisyona geçildi. 7 saatlik oturma eylemi polis barikatlarının bir bir açtırılması ve polis saldırısına karşı koyulan tepki kazanımı getirdi. Gözaltılara ve polis şiddetine rağmen sokağı bırakmayan öğrenci sendikası, yüzde 500’e varan harç zamlarını geri çektirmişti. Devlet, zam oranını yüzde 8’e kadar çekmek zorunda kalmıştı. Genç Sen elde ettiği bu kazanımları birer güce dönüştürerek yoluna devam ediyor. Hak alıcı mücadeleyi perspektif olarak belirleyerek, güçlü adımlarla ilerliyoruz. Yalnızca sorun tespiti değil, çözüm için mücadele ediyoruz. Dönem başında yaptığımız çalışmalar neticesinde barınma sorununu bir mücadele alanı olarak ele almaya karar verdik. Şimdi, barınma sorunu yaşayan öğrencileri, kendi etrafımızda örgütlememiz gerekiyor. ‘68 gençliğinin “Boğaz’a değil Zap’a köprü” şiarıyla yaptığı Devrimci Gençlik Köprüsü’nü bugün bir kez daha kardeşlik köprüsüne çevirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bu süreçte Genç Sen’in Zap’a köprü projesine yönelimi daha fazla güçlenmeli ve barıştan, kardeşlikten yana bir tavır almalı. Tıpkı Denizler, Mahirler ve İbolar gibi... Adımlarımızı daha hızlı atıyoruz. YÖK’ün kuruluş tarihine 1 ay kaldı. Zaman kavgaya akıyor. Zaman, üniversite öğrencilerinin Genç Sen saflarında YÖK’e karşı kavgasına akıyor. Özerk-demokratik üniversite için, parasız eğitim hakkımız için binlerle meydanları zapt etmeye hazırlanıyoruz. Yolumuz açık olsun! Ali Tektaş Genç Sen MYK Üyesi




.

‘68’den 2009’lara öğrenci gençlik hareketi dediğimiz zaman, karşımıza koskoca bir devrimci miras çıkar. Hiç şüphesiz ki, tüm bu sürece müdahil olan mevzilerden biri İstanbul Üniversitesi’dir. Kendine ait bir geçmişi, geleneği, öncülüğü, atılganlığıyla, yetiştirdiği devrimci kadrolarıyla bir üniversiteden çok koskaca bir tarih, bir devrim okuludur. Yıl 1968… İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünde gençliğin ortaya koyduğu ilk işgal, ilk direniş üniversitede reform talebi için yapılıyor. Ankara’da başörtüsü yasağıyla başlayıp İstanbul’da Oya Baydar’ın asistanlık tezinin ‘sol’ olması sebebiyle kabul edilmemesi üzerine tırmanan öğrenci muhalefeti, Hukuk Fakültesi’ni işgal ediyor. İşgalden 3 hafta sonra İÜ Rektörü Ekrem Şerif işgal komitesinden temsilcilerle görüşmeyi kabul ediyor. Bu işgal, ülkenin gündemine ateş gibi düşüyor ve direnişte bir isim öne çıkıyor: Deniz Gezmiş… Deniz Gezmiş, elbette ki tek bir isim ya da kişi değildi; o, bir devrimci neslin simgesi, İstanbul Üniversitesi mücadele tarihinde yapılanların adıydı. O, 7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. Ardından 31 Mayıs 1969’da, İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. ’68’den 71’lere geldiğimizde, İbrahim Kaypakkaya ismini duyuyoruz. İbo, İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nde öğrenim görmekteyken, Çapa FKF’yi kurmuştur. O dönemde, teori alanına yoğunlaşan İbo, daha sonra katıldığı eylemler bahane edilerek okuldan atılmıştı. Onunla birlikte atılanlar okula ‘af’ ile geri alınırken sadece İbo’yu geri almamışlardı. Çünkü ondaki devrimci cüret, ilerde TKP/ML TİKKO hareketini kuracak düzeydeydi. İbo’nun yoldaşlarından İrfan Çelik ve Meral Yakar da, o dönem İÜ’de devrimci mücadelenin mihenk taşlarındandı. Amfi tartışmalarında ön planda olan İrfan, İbo’nun

I.Ü. tarihinden…

deyişiyle ‘Çakır’, okulda ‘Mavi göz- savaşları veriliyor ve önümüzdeki lü güleç yüzlü’ diye anılıyordu. Ay- günlerde derinleşeceğe benziyor. rıca O, İÜ’nün daimi silahlı muha- Bu savaşın en önemli unsuru, fafızlarından biriydi. Meral Yakar ise şistlerin öğrencilere saldırılarında Çapa Tıp Fakültesi öğrencisiydi. gösteriyor kendini. Sivil polislerle Daha üniversite sıralarında önder işbirliği halinde planlı saldırılar gerbir kadın devrimci olan Meral, par- çekleştiren faşistlere pek bir zarar tinin ilk kadın üyesiydi. gelmezken, devrimci öğrenciler Pek çok devrimci önder yetişti- gözaltına alınıyor, polis saldırısına ren İÜ, aynı zamanda devrim için uğruyor ya da doğrudan soruşturşehitler vermiştir. 28 Nisan 1960 malarla okuldan uzaklaştırılıyorlar. tarihinde polis kurşunuyla katle- Daha geçtiğimiz günlerde açıkdilen Turan Emeksiz’lerden, 1969 lanan bir soruşturma sonucunda sonbaharında kalleşçe katledilen Merkez Kampüs’te 30’dan fazla Taylan Özgür’lere, 16 Mart 1978 öğrenci uzaklaştırma aldı. Bunun Beyazıt Katliamı’nda Eczacılık anlamı çok açık: İstanbul ÜniversiFakültesi’nden toplu çıkış yapar- tesi üzerindeki planları uygulamaken katledilen 7 kişiye ya koymak için yapılan kadar faşizmin en çok hamlelerdir ve doğru it a e in d korktuğu kalelerden biri reflekslerle boşa düKen i, iş m olduğunu göstermiştir şürülmesinin önünde ç e bir g i, İstanbul Üniversitesi. hiçbir engel yoktur. ğ gelene ## Okulun içinde yle, öncülüğü en herkes cephesinde 1980 askeri faşist dared üniversit besinin lağvetmeye çalışkendini hissettiren ca a k s o k k tığı öğrenci hareketi, külbir diğer durum ise, ço , ih r a t lerinden doğarcasına ‘95’li yeni rektör Yunus bir im r v yıllarda on binleri sokaklara Söylet ve gelir gele bir d . dökmüştür. 29 Şubat Hukuk mez yaptıklarıdır. r kuludu o Fakültesi işgali har(a)çlara Ilımlı söylemlerle ve zamlara karşı öğrenci hakendine tanıtan reketinin kararlılığını ortaya Söylet, okuldaki demokkoymuştur. İşgal sabahı İstanbul ratik şartların oluşturulması için binler olup Beyazıt’a akmış, dire- hiçbir adım atmadığı gibi, sene sonişçiler ellerinde pankartlarla po- nunda yaptığı açıklamayla pek çok lis ablukasını yarıp bir olmuştur gözdağı ve tehdit savurdu. Okul kitleyle… 6 Kasım 1996 Beyazıt içindeki kadrolaşma da herkesin eylemi, YÖK’e karşı gençlik hare- gündeminde olan konulardan ketinin verdiği en güzel cevaplar- biri. Geldiği gibi en kritik birimledan biri olmuştur. rin, görevlerin başındaki özellikle ’90’lı ve 2000’li yıllarda İstanbul Kemalist hocaların yerini AKP’li Üniversitesi inişli çıkışlı mücadele kadroların alması ve bu durumun deneyimleriyle öğrenci gençlik yarattığı gerginlikten dolayı pek hareketinin önemli mevzilerinden çok kimse Yunus Söylet’in yanınolmaya, hareketi yönlendirmeye da ya da karşısında tavır aldılar. devam etti. Yemekhane boykotla- Önümüzdeki dönemde neler derı, harç protestolarıyla önemli ey- ğişeceğini hep birlikte göreceğiz. lemlere imza attı. Şimdi biraz İ.Ü. de öğrenciler için Bugünlerde İ.Ü. önemli konulara bakalım. İstanbul Üniversitesi, özellikle Bir efsane, Hergele Meydanı… Mesut Parlak’ın rektör olmasıyla Hergele Meydanı, İ.Ü. Fen Edebiberaber pek çok değişime uğradı. yat Fakültesi’nde okuyan herkeGeçmişten gelen devrimci mira- sin üniversite anılarında pek çok sa rağmen, okulda öğrencilerin yer tutar. Kapalı, geniş ve yüksek politika yapmalarının önüne pek tavanlı geçiş koridoru olan meyçok engel dikildi. Özel güvenlikler, dan, özellikle solcu gençlerin kokimlik-çanta aramaları, kamera- naklama yeridir. Masa tenisi ve zalar, okulda fink atan polisler ve en man zaman top oynanan Hergele önemlisi soruşturma terörü, yakın Meydanı, eylemlere, standlara ev dönemi ve bugünü oldukça etki- sahipliği yapar. Fakülte için bir ledi. Okulda hala politika yapılma- mevzi anlamında olduğu için, fasına karşın, müthiş irade ve mevzi şistlerin okulda olduğu günlerde

24 Ekim 2009 Sayı:1

korunması gereken, bu yüzden pek çok gün saatlerce beklenilen, halaylar çekilen, türküler söylenen bir yerdir. Bu kadar kritik bir yerde, elbette 3 tane kamera vardır. Okulun verdiği resmi isim “Şeref Holü” olmasına ve bunun kullanılması için özel çaba sarfedilmesine rağmen okulda hiçbir öğrenci bunu bilmez, öğrendiğinde de kullanmaz. Bugünlerde öğrencilerin en çok yakındığı konu, okulun kontenjanları artırıldığı için Hergele’nin sonuna kadar taşan ve bitmek bilmeyen yemek sırasıdır. Hergele Meydanı gibi önemli sayılabilecek bir diğer öğrenci mekanı ise Merkez Kampüs’teki orta bahçedir. Bahçe olduğu için aynı şeyler olmasa da, beklemeler, sohbetler söz konusu olduğunda aynı manzaralara şahitlik eder. Bu mekanları, ‘90’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi’ni anlatan Bahoz filminin sahnelerinden de biliriz. İstanbul Üniversitesi deyince ilk akla gelenlerin başında ÖKM (Öğrenci Kültür Merkezi) gelir. ÖKM, 1990 yılında kurulmuş, okuldaki kültürel-sanatsal faaliyetleri yürüten merkezdir. Genel olarak muhalif öğrencilerin kendini ifade ettiği ve muhalif duruşunu koruyan bir yerde durur. Bu yüzden saldırıların hedefinde durur. ÖKM’nin faaliyetleri zaman zaman keyfi olarak engellenir. Pek çok kez provokatif saldırılar düzenlenerek, bu bahaneyle ÖKM haftalarca kapalı tutulmuş fakat öğrencilerin kararlı duruşları, gerçekleştirilen eylemler kültür merkezini tasfiye etmelerine izin vermemiştir. Son zamanlarda okuldaki gerginlikler bahane edilerek öğrencilerin elinden alınması istenmektedir. Fakat çalışmalarına başarıyla devam etmektedir. Okul tarihinde büyük şenliklere imza atan ÖKM, en son şenliği 2005 yılında yapabilmiştir. İstanbul Üniversitesi’nin dünü ve bugününü, kalemimiz yettiğince anlatmaya çalıştık. İstanbul Üniversiteliler olarak, tarihimizden aldığımız güçle üniversitemizi daha etkin, daha politik kılarak, pek çok açıdan ablukaya alınmış, fakat hala devrimci bir yerde duran okulumuzda mücadele etmeye devam ediyoruz. İÜ’den Güneş Yılmaz




Çocukça düsler için... , Kollarımı açmış uçsuz bucak- nayı afiyetle yeyip oyunuma geri sız dağlarda koşuyorum. Rüzgar dönmek istiyorum. çok güzel esiyor, yanağımı okşuÜzgünüm... Kardeşim Ceylan. yor. Tıpkı annem gibi... Burnuma Hikayen böyle devam etmedi. güzel kokular geliyor. Çiçeklerle Sen bize hikayeni anlatamadın. bezenmiş bu dağda koşturmanın Buna izin vermediler. Üzgünüm... keyfini çıkarıyorum. Bu yaşta baş- Kaygısız bir çocukluk geçirmeye ka ne yapabilirim ki? Başka kaygı- hiç fırsatın olmadı. Tek derdin, larım yok. Zaten küçük oyuncakların olmadı. Savaşın gölbir çocuğun ne kaygısı gesinde yaşadın, önce Uğur’u Çoc olabilir ki? Arkadaşlavurdular, sonra Enes, Aböld ukları rım Fatma ile Baran dullah... Arkadaşlarının bir üğü n t o p da geldiler işte. Onkısmını tutukladılar cepleo ra yaş klarda rindeki misketlerden dolayı. larla birlikte oynaam ak manın zevkine Cüneyit’in kolunu kırdılar kai ç i n doyum olmumeralar önünde. O ağladı, ama dire n d yor. Hemenceonun sesini de duyan olmadı. in. cik bir uçurtSen hep onları düşündün. Çünkü ma yapar başka türlü yaşama şansın olmahavalandırırız. Ne dı. Arkadaşların bir bir gözlerinin güzel salınır kuyruğu. Hele önünde yitip gitti. Sen dağlarda rengarenk poşetlerden yaparsak dolaşmaya başladın, zaten artık daha bir güzel olur. Tıpkı kuşlar onlarsız oyunun da tadı çıkmıyorgibi salınır... du. Dağdaki çiçeklere bir kez de Annem sesleniyor. Pişirmesini Uğur için baktın, onları Enes için istediğim makarna pişti herhal- kokladın. Sen çiçekleri koklarken, de? Şimdi koşuşturmanın yönü üzerinden savaş uçakları geçti. değiştiriyorum, eve doğru koşu- Doğduğundan beri bu böyleydi yorum. Annemin pişirdiği makar- ama bir türlü alışamadın o sese...

6-7 Ekim günü İstanbul’a küresel haydutlar geldi. Bunlar, yıllık olağan toplantılarını İstanbul’da yapmayı düşünüyorlardı. Toplantının konusu ise şu anda yaşanan büyük ekonomik krizdi. Burada alınacak kimi kararlarla, bu krizden sermayeyi kurtarmayı planlıyorlardı. IMF ve Dünya Bankası’ydı bu haydutlar, geleceğimizden ve ekmeğimizden çalmak için İstanbul’un kapısını çalıyorlardı. Yani alınacak her karar, yaşantımızı başından sonuna etkileyecekti, nitekim önceki kararlar etkiledi (bakınız 24 Ocak 1980 kararları). Ekilen tütünden sürülen tarlaya, verilecek eğitimden üretilecek süte kadar her şeyde bu kararlar doğal olarak etkili olacak. O yüzden, haftalar evvel çalışmalar başladı elbette. Gerek bilgilendirme, gerekse teknik hazırlıklar fazlaca yapıldı. Planlar değiştirildi, yeni mekanlar gözlemlendi. Bir savaş olmasa da, planlı bir çatışma örgütlendi. Nitekim o gün, gördük/yaşadık. O gün gel-

Sen savaş ülkesinin çocuğuydun, kardeşin kardeşi vurduğu bir ateşin ortasında büyümeye çalıştın. Çocukların öldüğü o topraklarda, yaşamak için direndin. Ama olmadı. Haydi kalk, o düştüğün yerden Ceylan! Bak, annen seni çağırıyor, makarnan pişmiş. Haydi kalk Ceylan! Seni bizden ayırmaya çalışan bu savaşa inat kalk. “Onu vuran havan mermisi değildi” diyenlere inat kalk. O “teröristti” diyenlere inat kalk ve o kara gözlerinle gülümse bize.. Senin kara gözlerindeki umuda ihtiyacımız var, direnmek için, savaşmak için! Haberini aldığımda çocukluğuma döndüm. ‘90’lı yıllardı. Aradan uzun zaman geçmiş, ama hiç bir şey değişmemiş dedim. Evlerin içinde yapılan sığınaklarda geçen çocukluğumu düşündüm gün boyunca. O günü, çocukluğuma dönmek için kendime ayırdım. Her helikopter geçişinde çıkar dama izlerdik, ilk zamanlar ne için dolaştığını bilmeden. Üzerimizden geçen kurşunları görene kadar, evlerimizin duvarları delik

deşik oluncaya kadar. Üzgünüm kardeşim... Sen benim kadar şanslı olamadın. Bir havan mermisi seni bizden aldı. Ben bugün 24 yaşındayım, sen hep 14’ünde kalacaksın! Üzgünüm kardeşim. Seni böyle bir dünyada yaşattığımız için, savaşı durduramadığımız için. Haydi! Ceylan kalk ayağı ve birlikte bir dünya kuralım. Diğer kız ve erkek kardeşlerimiz için çocukça bir dünya düşleyelim. Kürt oldukları için öldürülmedikleri bir dünya...

Eylem güncesi

diğinde herkes artık heyecanlıydı, Taksim’de buluşulduğunda. Kısa bir yürüyüş ile açıklama yapıldı. Ve beklenen hamleyle çatışmalar başladı. Gümüşsuyu’nda kalındı biraz ama zaten çok mantıklı olmadığından Taksim İlkyardım’a g i t t i k . Orası için, çok iyi örgütlenmiş bir çatışma t diyebilirim. O sokaka k di ye tiler ta bulunan 6 bann it ri Ye ne g ka da nasibini i a an dib am rday aldı eylemden. gı , n n a m Hepsinin en e ş ca ind n r e az camı l fu ses loto en r. o parçaland a m eşin dıl d ı fazlası at lama u t r artık siciline ku göre biçildi. 6 - 7 Ekim eylemleri bence, bizim için bir sınırın yıkıldığını gösterdi. Kullanılan yöntemlerin bolluğu cesaret ile birleşince tam bir direniş güzellemesi ortaya çıktı desem, sanırım abartı olmaz. Çöp konteynırlarından kendine siper ve barikat yapmaktan molotofa ve el yapımı “roket” e kadar olan bu araçlar, yaratıcı

bir hayalin ürünüdür ancak. Yani bu araçları hayal edip kitlesel bir eylemde kullanmak, devrimci bir iradedir. Tahayyülümüzü sadece basın açıklamalarının, yürüyüşlerin ya da özel örgütlenmiş eylemlerin dışına çıkarmaktadır. Başka ülkelerde olan “efsanevi” direnişlere hayıflanmak yerine, bizzat çok benzerinin içinde olmak, parçası olmak, hepimizi heyecanlandırdı doğal olarak. Burada elbette önemli noktalardan birisi, şiddetin doğru hedefe yönlendirilmesidir. Bu konuda, birkaç küçük örnek dışında doğru şeyler yaptığımıza inanıyorum. Yakılıp yıkılan yerler, ya herkes tarafından bilinen markalar ya da bankalardı. Yani genelde bakkal camları sağlamken, bankalar yerle birdi. Velhasıl İstanbul 1 Mayıs’ından

24 Ekim 2009 Sayı:1

aylar önce, bol limonlu, bol gazlı ve molotoflu eylem haydutların karşılanması için iyi oldu. Hak ettikleri gibi karşıladık gerçekten. Ülkenin gündemine, emperyalist haydutları istemeyenler olarak girdik. Yerin yedi kat dibine gittiler ama şangırdayan cam seslerinden, molotofun ateşinden ve bizlerin sesinden kurtulamadılar. Onlar korksun bizden, yeryüzünün lanetlilerinden, ayaklarımız, gözlerimiz ve ellerimiz her geçen gün çoğalıyor, sesimiz çığlık oluyor…




Bir köprü neler yapabilir?

Şimdi bir öykü okuyacağız, tarihten günümüze uzanan. Sadece bir anı, bir hikaye olarak değil, bir bağ. Halkları birbirine bağlayan, kardeşleştiren bir köprünün hikayesini... Köprüler kurulur, denizler aşmak için... Köprüler kurulur, azgın nehirlerde boğulmamak için... Köprüler kurulur, insanları yakınlaştırmak için... Köprüler kurulur, barış için, kardeşlik için... Belki de tam olarak, bu denklemlerle başlamadı o köprünün hikayesi. Ama ‘69 baharında yola koyuldu gençler. Bir köprü yapımı için... Onları yola düşüren neydi? O görkemli suyu, adını tarihe yazan suyu tanıyalım. O’na dokunalım. Çemi Zé, Zovo ‘Eloyo... Zap Suyu, Büyük Zap Suyu da denir ona. Süryanice’de Zovo ‘Eloyo/Zava ‘Ellaya ve Kürtçe’de Çemi Zé olarak bilinir. Van doğusundaki Mengene Dağı ve İran sınırı yakınındaki Haravil (Yiğit) Dağı yamaçlarından inen suların birleşmesiyle oluşur. Toroslar’ın oldukça genişlemiş bir kesimini oluşturan Hakkari Dağları’nı çok dar ve derin boğazlarla yararak aşar. Zap, sınırları aşar, Musul’un güneyinde Dicle’ye kavuşur. O toprakların doğasını sarsar. Kar sularının erimesiyle çılgına döner Zap Suyu. Artık karşı yakaya geçmek ölüm demektir. Dünyayı sarsan ‘68 rüzgarı Türkiye’yi de sarmıştır. Gençlerin kanları deli akmaktadır, tıpkı Zap gibi. Tam bu süreçte, İstanbul’un trafiğini rahatlatmak için Boğaz’a köprü projesi ortaya atılır. Ülke-

nin bir yakasındaki topraklarda yaşam için köprü yapmayanlar, başka topraklarda rahatlamak için köprü yapacaklardır. Eşitsiz bir gelişim vardır ve bu da gözler önündedir. Hakkari’de köylerin onları dünyaya bağlayacak bir köprüye ihtiyaçları vardır, ancak onların sesini duyan yoktur. Her gün Zap Suyu’nun azgın dalgalarına kapılıp kaybolan bedenlerin sessiz çığlığını duyan yoktur, o kuşağın devrimcilerinden başka. Boğaz’a köprü projesine karşı çıkar devrimci gençler. Eşitsiz gelişime dur demek isterler ve Kürt halkına ellerini uzatırlar. “Boğaza değil Zap’a Köprü” sloganıyla bir proje başlatırlar. Gençler kararlıdırlar, bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya. Bu köprü, asıl olarak bir kardeşleşme projesi olarak ortaya çıkmaz ancak bu duruma hizmet eder. Bu projenin kamuoyunda yer bulmasını sağlayacak şekilde sokaklarda eylemler yaparlar. Köprünün maddi gelirini toparlayabilmek için bağış kampanyası başlatırlar. Kampanyanın ilanlarını gazetelere verirler. Bu ilanlar aracılığıyla birçok kişiye ulaşır ve gerekli parayı toplarlar. Gençler düşerler yollara... Sadece bir kampanya değildir yaptıkları. O köprüyü kuracaklardır Zap’ın üstüne. Mühendislerle birlikte çıkarlar bu yolculuğa, Zap üzerine Boğaz Köprüsü’nün aynısını inşa etmek için. Varırlar Hakkari’ye, köylüler şaşkındır. Anlayamazlar önce bu gençlerin neden kendilerine el uzattığını, köprü kurduğunu.

Ama köprü uzakları yakın ettiği lında gidip köprüyü görmüştüm gibi, yürekleri de yakın eder. ve tabelasında kurşun izleri varKöprü için harıl harıl çalışır dı. Tabelasına bile tahammülleri devrimci gençler ve 22 günün yoktu. Aslında bu saldırı köprüye sonunda tamamlarlar o köprüyü. değil, ‘68 kuşağına duydukları Köprü gerçektir ama bir efsane derin nefretin yansımasıdır. Çüngibi dilden dile dolanır. Üzerine kü, Zap üzerine sonraları birçok “Devrimci Gençlik Köprüsü” diye köprü inşa edilmiştir ve bu köpyazılır ama halk için o, Deniz Gez- rüler bombalanmazken Devrimci miş Köprüsü’dür. Belki de işi efsa- Gençlik Köprüsü bombalanmışneye çeviren de bu isimdir. Halk, tır. Bu saldırı, köprünün manevi o kuşağın simgeleşen ismi Deniz değerine yapılan bir saldırdır. ile anar o köprüyü. Köylülerden Zap Suyu üzerindeki ilk köpbiri “Yusuf Aslan adında bir mü- rüdür. ‘69 yılında Boğaz’a köphendis vardı bir de Deniz adında rüye karşı Zap’a köprü fikri uzun boylu genç” ortaya atıldı. O kuşağın diye bahseder. devrimcileri Boğaz’a köpı r a Ancak, köprü rünün çözüm olmadığını, Halkl yapımına ne Detrafik sorunu yaratacağını ne birbiri , ve ardından yeni boğaz niz katılmıştır, ne n de Yusuf. ağlaya n köprülerinin geleceğini b Artık tüm enBu köprüşleştire söylemişlerdi. geller aşılmıştır. karde nün İstanbul’un doğabir Zap’ın azgın dalgasına zarar vereceğini, n nüfus oranını artıracaü n ları köylüleri kopaü r köp ramayacaktır hayatsi... ğını, gelecekte büyük e y a k i tan ve yakanın öteki sorunlar yaratacağını h tarafındaki kardeşledillendirmişlerdi. Ve rinden. bölgeler arası yatırım Zap’ın azgın dalfarkının da sorunlara galarına karşı yapılan yol açacağını, göçlere seköprü kardeşliği büyüt- m ü ş - bep olacağını belirtmişlerdi. Butür. Onun yarattığı etki, fikrin ilk gün, o gençlerin söylediklerinin ortaya atılışını çoktan aşmıştır. O ne kadar doğru olduğunu görüköprü ile uzakları yakın etmiş, iki yoruz. Her gün köprülere bir yehalkın elini kenetlemişlerdir. nisi ekleniyor. Tam da bu sebeplerden doZap’a köprü, ilk Kürt açılımı layı, köprü ‘99 yılında “güvenlik oldu. Batıdan doğuya uzanan ilk güçleri” tarafından ‘güvenlik’ ge- kardeşlik eliydi. 70 genç Batı’dan rekçesi ile bombalanmıştır. Kirli Doğu’ya doğru yol aldı. Bunlarsavaşın yoğun olduğu o yıllarda, dan 30’u anket çalışması yaparbombalanan aslında iki halk ara- ken, 40 genç de köprünün yapısındaki kardeşlik köprüsüdür. mında yer aldı. “İstanbul’dan Hakkari’ye Bölge halkı gençleri çok sevdi, köprü ol, barışa köprü ol” onları evlerinde ağırladı. Köprü Açılım tartışmalarının olduğu bir türbe misali oldu. Çünkü daha bu günlerde, köprü yenileniyor. önceleri köprü yerine tel ile karşıKöprünün yenilenmesi için Cez- dan karşıya geçiliyor ve özellikle mi Ersöz, Bahriye Kabadayı, Ya- bahar döneminde birçok insan semin Göksu gibi aydınların yanı hayatını kaybediyordu. Bu köprü, sıra Ragıp Zarakolu, Masis Kürk- bu ölümlerin de önüne geçti. çügil gibi ilk köprünün yapımına Şimdi bombalanan köprünün katılan aydınlar bir araya geldi. yeniden inşası için bir kampanya “İstanbul’dan Hakkari’ye köprü ol, başlattık. ‘68 ruhunu sahiplenbarışa köprü ol” sloganıyla yürü- mek ve onların değerleri ile haremeye hazırlanan girişimin sözcü- ket ettiğimizi göstermek için. Bu sü şair Cezmi Ersöz, kampanyayla toprakların barışa ihtiyacı var. Ve ilgili dergimize şunları aktardı: biz kardeşliği onlar gibi vurgu“Köprü ilk olarak ‘69 yılında inşa lamak istiyoruz. 40 sene önceki edildi. ‘99 yılında ise güvenlik ge- gibi İstanbul’dan Hakkari’ye gidirekçesiyle bombalandı. Ben ‘97 yı- yoruz.”

24 Ekim 2009 Sayı:1




Yürüyüsün ritmi hızlıdır ,

Nasıl yola çıktınız? Bandista müziği nasıl oluştu, nasıl yollardan geçti? Bu bizim eylemci yolculuğumuz. Müziğin de her şey gibi politik olduğunu biliyoruz. Müzisyenden ziyade eylemciyiz. Bir eylem biçimi olarak Bandista, bir ihtiyaçtan ortaya çıktı. Farklı arka planlardan gelen insanlarız. Mevcut eylem biçimleri içinde görmek istediğimiz alanda boşluk olduğunu düşündüğümüz için Bandista doğdu. “Bu boşluğu doldurduk, yapılması gereken tam da buydu” diye bir iddiamız yok, biz sadece dinlemek istediğimiz müziği kendimiz icra etmek zorunda kaldık. Bir taraftan da şunu murat ediyoruz, daha çok insan böyle bir hamleye girişsin, daha fazla insan sokağa insin, daha fazla gırtlak bağırsın, daha fazla gitar gelsin. Bu yüzden Bandista’yı yegane bir şey ya da muhalif müzik-

te yeni bir ses olarak görmekten ziyade, muhalefet mukavemet alemi dediğimiz, sadece bu ülke sathı ya da sınırlarında değil, bir enternasyonal olarak muhalefet mukavemet alemi dediğimiz alemin bir parçası olarak görüyoruz. Bu alemin bir takım sesleri var, ezgileri var, sözleri var, direniş tarihi var. Hikayeleri var, her şeyden önce. Bizim çabamız tüm bunları kolajlamaktı. Belleğin ve kendi tarihimizi yazmanın önemini, tarih yazımının egemenlerin eline bırakmamak gereğini biliyoruz. Bunun için De Te Fabula Narra-

tur diye başladık, “Senin hikayeni anlatıyorlar” dedik. Bu hikayede, güvencesiz çalışan bir tekstil işçisiyle, bir anda plazasından atılan bir gazetecinin hikayesinin farklı olmadığını, sokakta çalışmak zorunda bırakılan bir travestinin uğradığı polis şiddetiyle harçlarına bir anda yüzde 500 zam yapılan öğrencilerin hikayesinin farklı olmadığını, tüm bu hikayelerin en sonunda kapitalizm denen ekonomik sisteme dair mağduriyet ve mücadele hikayeleri olduğunu hatırlatmak istedik. Bandista’nın sözcük anlamı şuydu: İtalyanca’da büyük bir bandodaki tek bir müzisyen. Biz koca bir muhalefet mukavemet alemi içerisindeki tek bir sesiz. Ses toparlayıp ses sunmaya çalışıyoruz, kendi meşrebimizce. Muhalif müziğe yeni bir ses gibi bir iddiamız yok dedin ama, Bandista farklı bir tablo ç i z i y o r. Bu kadar politik s öz l e r, aynı zamanda özellikle gençlere bu kadar hitap eden eğlenceli bir müzik. Bu bir tercih miydi, yoksa akış sizi buraya mı getirdi? Yü r ü yüş metaforlarını seviyoruz. Yürüyüşün ritmini tutmak metaforunu da seviyoruz. Yürüyüşün bir ritmi vardır ve bu ritm hızlı bir ritmdir... Dünya müziklerini de dinliyoruz, hepimiz Yorum’la büyüdük, hepimiz Ahmet Kaya hayranıyız. Kolajda ısrar etmemizin nedeni buydu. Bunun dışında hepimiz eylemciyiz, sözümüzün politik olması kadar doğal bir şey yok. Çünkü en başta bunu söylüyoruz, politik sözümüzün yayılmasını istiyoruz. Bu alem olarak politik sözümüz ne kadar yayılırsa, mağdur görüntüsünden çıkmamız o

kadar kolay. Sistem üzerimizde mayla çalsın. Biri alsın elektronik şunu kuruyor: Ne yapıyor olma- versiyonunu yapsın. Biz bir yerlısın? Ağlıyor olmak zorundasın, den öğrendik, birileri de bizden acı çekiyor olmak zorundasın, yas alsın, başka bir şey yapsın. Eğer tutuyor olmak zorundasın. Ağla- planlanmış bir şeyden bahsedimayı en iyi biz biliyoruz zaten, en yorsan, üç akorda ısrarcıyız. Gitafazla acıyı biz çektik, en iyi ağıdı ra yeni başlamış bir çocuk şarkıbiz yakabiliriz. Hiçbir Şeyin Şarkı- ları çıkartabilsin, bu yüzden tüm sı başka bir ağıt yakma biçimidir. akorları da yayınlıyoruz. Faşistlerce katledilmiş yoldaşBiz sadece yaptık, tarihin larım var, onların acısını yürebu noktasında biz ğimde yaşıyorum zaten. Ama yaptık. TaD ben o yoldaşlarımın hesabırihin başka ü müz nya nı sormak için müzik yapıbir noktasınyorum. Bunu gerçekleştirda, geçmiş de d iklerini inliy diğimde mutlu olacağım, ya da gelecek, hep oruz, başka adamlar ayakta olacağım, dünyaim yı sarsıyor olacağım. ve kadınlar yapYoru iz m Bandista’yı çok tılar ya da yapa’la b ü y farklı yerlerde dincaklar. üd liyoruz, toplumun Bandista alhep ük, i m çok farklı kesimbümlerini interi Ahm z et K lerine sesleniyor. nete sunuyor, bir aya yandan hayr Nasıl tepkiler da MySpace anıy ız. alıyorsunuz? ve LastFM kapandı. Bazen birileri bize katMüziğin ticarileştiği lanabiliyor işte. (Gülüşmeler) Yani hatta tekelleştiği orşöyle şeyler yaşamadık, “Bu ne tamda, bu tabloyu değiştirmek biçim müzik, böyle mi söylenir?” için kendinize özel bir toparlaBu açıdan Bandista’nın derdini iyi yıcı rol biçiyor musunuz? anlattığını düşünüyoruz. Onun Müzikten de önce özellikle dışında her türlü eleştiriye açığız, yazılım konusunda copyright düyeter ki bizim alemimizin içinden zene karşı copyleft ahlak oldukça gelsin. Tabi şöyle şeyler oluyor, yaygınlaşmıştı. Biz de albümü12 Eylül eylemine gittik, Paşanın müzü copyleft damgalayarak, bu Başucu Şarkıları’nın el ilanını da- ahlak düzenine dahil olduğumuğıtırken, abilerimizden ablaları- zu ilan ettik. Copyleft şudur: Bemızdan “A, Bandista yeni bir şey nim ürettiğim şey herkese açıktır, mi çıkarttı?”yı duymak, güzeldi. herkes kullanabilir, ticari bir amaç Tabi, bir yandan muhalif müzik olmadığı sürece. Copyright düyıldızı olmak gibi bir derdimiz yok, zeni ise, kendi dışında herhangi Maraş’taki 16 yaşındaki bir çocuk- bir alternatif kabul etmiyor. Senin la, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki bir sistemine hiç bulaşmayıp, alterinsanın aynı anda aynı şeyi hisse- natif bir şey yapmaya çalışan bindebilmesi meselesi, “Evet, biz yal- lerce müzisyen, grup var ve sen nız değiliz, biz kadar da değiliz, onları görmezden geliyorsun. başka bir yerde başka birileri ses Copyright bir saldırıdır, ya bu sisveriyorlar”. Bu yüzden bizden çok temin içinde yer alacaksın ve ben ötede, bundan fazlası olmak du- senin haklarını savunacağım -hak rumunda. Bunu sadece Bandista da neyse!- ya da seni tanımıyoyapamaz. Biri bizden devralabilir rum demektir. Buna karşı kendi ve alsınlar. dağıtım ağlarımızı, ürettiğimiz Biz şarkıları anonime, halka şeyleri kapitalizme karşı korumak açık alana bırakıyoruz, insanlar için kendi lisans sistemimizi inşa üzerinde oynasın. Hiçbir Şeyin etmek zorundayız. Şarkısı’nı istiyorsa gitarla, bağla-

24 Ekim 2009 Sayı:1




Sine-Vizyon’da ne var ne yok? Yeni film sezonu başlıyor. So- doğru bulmadığımız “Kurtlar Vağuk sonbahar günlerinde sine- disi”, “Nefes”, “Türkler Çıldırmış ma keyfi yaşamak isteyen tüm Olmalı: Görev Afrika” gibi filmleri herkese ‘hayırlı olsun’. Tabi, okul, tavsiye etmekten ve tanıtmaktan yurt, yol, yemek, fatura masrafla- özellikle kaçındığımızı belirtelim. rını büyük bir zorlukla karşılayan İki dil bir bavul ya da karşılayamayan ve sinemaYönetmenliğini Orhan Eskiya gidecek parayı denkleştiremeköy ve Özgür Doğan’ın yaptığı yen tüm sinemaseverlefilm, zorunlu hizmet görevini re de hayırlı yapmak için bir Kürt köyüne olsun(!) atanan Türk öğretmenin bir Kriz Bu sineyaşamını anlatıyor. da, yıllık n ı r a ma sezonunu Emre öğretmenin atandığı l şul o k a bereketli bir köyde okula başlayan çom “Sine nü sezon olarak tacuklar hiç Türkçe bilmerü nımlayabiliriz. sektö t mi mektedir, o ise Kürtçe. ğe Öyle ki, Türkiye’de riz te rusu Şimdi öğretmenin ilk k bile 100 yeni film görevi, Türkçe ile ilk kez ti?” so bu dönem vizyona geç karşılaşan çocuklara a ız aklım r. girecek. Kriz koşulbu dili öğretmektir. o y ı n ı l larında olunca ister Köyde yaşanan tek ça istemez, “Sinema seksorun dil farklılığı törünü kriz teğet mi da değildir. Köyde geçti?” sorusu aklımıza sık sık elektrikler kesilmekte ve çalınıyor. Evet yanlış okuma- bazen günlerce gelmemektedir. dınız: Tam olarak 100 film! Hatta Okulun fiziki şartları eğitim için bu filmlerin bir çoğu şimdiden, çok uygun değildir. fragmanları ve tanıtımlarıyla inFilm, Kürt köylerinde sıkça yaternette boy göstermeye başla- şanan bu durumla karşı karşıya mış. kalan öğretmen ve öğrencilerin Çekilen film sayısı bu kadar yaşadıkları zorlukları yansıtmakfazla olunca, tür sayısında da tadır. İki Kürt yönetmen, arkadaşfazlalık gözleniyor. Belgeselden, larının yaşadığı sorunu aktarması komediye, romantikten drama- üzerine çocukluklarına dönerya birçok türde filmler var. Hatta ler ve kendilerinin de Türkçe ile Türk yönetmenlerinin bir türlü okulda tanıştıklarını hatırlarlar. başaramadığı, “Yenilen pehlivan Ancak, filmi sadece çocukların güreşe doymaz hesabı” vazge- tarafından vermenin eksik olaçemediği korku filmleri de yok cağını düşünerek, öğretmenlerin değil. de yaşadıkları zorlukları aktarmaBiz de, dergimizin bu sayısın- ya karar verirler. Filmde oynayan da sezona girecek bazı filmleri hiç bir oyuncu profesyonel değil. tanıtarak sizlerle buluşturacağız. İki yönetmen öğretmen atamalaFilm bolluğundan kaynaklı, hep- rının yapıldığı bir tarihte Urfa’nın sini tanıtma şansımız olmayacak. yolunu tutarlar ve halinden tavBu sebeple filmler arasında bir rından orada zorluk yaşayacağını eleme yaptık. İdeolojik olarak düşündükleri Emre öğretmeni filmde oynamaya ikna ederler. Ve nitekim o okulda hayat akarken, kamera kayıttadır. Altın Koza Film Festivali’nden iki ödül ile dönen film, 23 Ekim���de vizyona giriyor. Film ayrıca, 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılan iki Kürt filminden biri. Aya Seyahat 1957 yılında Erzincan’ın bir köyünde dört kişinin aya seyahat düşlerini ve yaşadıklarını anlatan belgesel tarzında bir film. Kutluğ Ataman’ın yönetmenliğini yaptı-

ğı film, o günlerden kalan birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve yöre halkının anlatımlarıyla kurgulanıyor. Alim Rüstem Aslan, Murat Belge, Seçkin Dindar, Sibel Eraslan, Nilüfer Göle, Mahir Kaynak, Etyen Mahçupyan, Turgay Oğur, Atilla Özgüç, Özge Samancı, Bülent Somay, Emel Yıldız gibi isimlerden konu hakkında görüş alınarak film besleniyor. Başka dilde aşk Filmde, doğuştan işitme engelli olan Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep’in, aşkın kendilerini değiştirmesine izin verişi ve bununla birlikte değişen hayatları şiirsel bir dille anlatılıyor. Başka Dilde Aşk, örümcek misali kendi etrafına ağ ören ve kendini kendine kapatan insanların öyküsüdür. Saadet Işıl Aksoy, Mert Fırat, Emre Karayel, Lale Mansur, Timur Acar, Ayten Uncuoğlu gibi oyuncuların rol aldığı filmin yönetmenliğini İlksen Başarır yapmış. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na katılan Başka Dilde Aşk, yönetmenin ilk uzun metraj filmidir. Filmin gösterimi 18 Aralık günü başlayacak. Masum Kadınlar Film erkek egemen sistemin çarpık yanlarını gün yüzüne çıkartıyor. Kadınların aile içinde ve dışarda karşılaştıkları şiddetin, özellikle de cinsel şiddetin boyutlarını aktarıyor. İrfan Tözüm’ün yönetmenliğini yaptığı filmin öyküsü, 14 yaşında dayısının oğlunun tecavüzüne uğrayan ve tecavüzcüsünü öldürmek isterken, yanlışlıkla dayısını öldüren Gülizar’ın, hapiste geçirdiği on yılın ardından başlıyor. Aradan 10 yıl geçmiştir ancak, dışarda pek de bir şey değişmemiştir Gülizar için. İlk iş olarak kız kardeşini bulmak ister ama başaramaz. Çaldığı her kapıda, karşılaştığı erkeklerin doyurulamaz kadın arzusu, O’nu bedenini satmaya sürükler... Tam da umutların tükendiği bir noktada aşk kapısını çalar. Ama bu zor dünyada, onu da yaşaması çok kolay olmayacaktır. Uzak İhtimal Mahmut Fazıl Coşkun’un yönetmenliğini yaptığı film, genç bir müezzin ile rahibe arasında

24 Ekim 2009 Sayı:1

başlayan aşk hikayesini konu alıyor. Musa ve Clara’nın yolları büyülü bir kent olan İstanbul’da kesişir. Kiliseyle evi arasında daracık bir hayata sıkışmış Clara’yla, İstanbul’da yeni bir hayata başlayan Musa’nın karşılaşması ilginç ve sıcak bir duygunun ortaya çıkmasına neden olur. Filmin, Rotterdam Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü, İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Senaryo Ödülü, Linz’de düzenlenen Crossing Europe Film Festival 2009’da Büyük Ödül gibi birçok ödül ile başarısını şimdiden kanıtladığı söylenebilir. Büyük Oyun ABD’nin Irak işgalinin halk üzerinde yarattığı sonuçlara değinen filmin yönetmenliğini Atıl İnanç yapmış. Film, ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde direnişçileri yakalamak için operasyon yapan askerlerin bastığı köyde, bütün ailesini kaybeden Cennet’in bundan sonraki zorlu yaşamını konu alır. Yaşamı boyunca köyünün dışına adım atmamış bu genç kız, çaresizliğin dayattığı cesaretle, Kerkük’te berber olarak çalışan ağabeyi Azim’i bulmak için yola çıkar. Ama Kerkük’e vardığında ağabeyinin de bir patlamada yaralandığını ve Türkiye’deki bir hastaneye götürüldüğünü öğrenir. Türkiye’ye gitmeye karar veren Cennet, yaşadığı ağır travmanın ve kaybedecek bir şeyinin kalmamasının yarattığı kayıtsızlıkla çıktığı zorlu yolculukta, öfkesinden güç alır.




Hikaye devam ediyor

“Bu Kalp Seni Unutur Mu?” lerimiz, yetiştirilme tarzımız, çevdizisi bize neyi anlatacak? Ko- remiz, algı farklarımız bizi birbirinusu hakkında bilgi verebilir mizden ayrı noktalarda tutuyor. misiniz? Ne kadar tarafsız olmaya çalışsak “Hatırla Sevgili”yi 12 Eylül da, olaylara kendi açımızdan ba1980 sonrası bırakmıştık. “Bu kıyoruz. Her iki işte de “tarafsız” Kalp Seni Unutur mu?”da kaldığı- olma çabası, benim ve arkamız yerden, başka bir kurgu hika- daşlarımın en önemli amacıydı. yeyle devam ediyoruz. Darbenin Bunun için değişik görüşlerden Türkiye üzerindeki etkisini, şid- danışmanlarımız oldu, yine var. deti sona erdirmek Pek çok kitap okuiçin yola çıkanların dum. Karşı fikirleri nasıl daha korkunç “Bu Kalp Seni anlamaya çalıştım. bir şiddete başvurtarafsız olmak Unutur mu?” Yani duklarını göreceğiz. için çok uğraştım. “Hatırla Sevgili”de dizisi benim Ama acımasızca ölolduğu gibi siyasi için, bugünün dürenleri, gencecik tarih kronolojik olainsanların ölümlerirak, kurgu hikayenin gençliğini daha nin altına imza atanyanı sıra 2000’lere derinlemesine ları, toplumu geriye kadar gelecek. 12 götürme çabalarını anlamak Eylül uygulamaları, anlayamam. Bu nokkurgu hikayedeki için bir fırsat tada benden tarafsız kahramanların haolmam beklenemez. olacak.” yatlarını doğrudan Yine de, bütün fikiretkileyecek. Birbirlere söz hakkı vermelerinden ayrı düşye çalışacağımızdan melerine, ideallerinden başka kuşkunuz olmasın. Ama tarafsıznoktalara doğru savrulmalarına lık çok büyük bir iddia. Daha önneden olacak. ceki söyleşide de bunları söyleYakın geçmişin politik geliş- miştim. Başlık şöyle çıktı: “Hatırla melerini anlatacaksınız. Nasıl Sevgili’de tarafsız olamadım.” bir yöntem izlemeyi düşünü‘80 dönemiyla gençlik yorsunuz? Kendinizi bir taraf önemli bir değişim yaşadı. olarak görüyor musunuz? Daha iyi bir dünya için savaAynı soru “Hatırla Sevgili”yi şan gençlerin yerini, ‘köşeyi yazarken de sorulmuştu. Yine dönme’kle ilgilenen gençler aynı cevabı vereceğim. Kimsenin aldı. Dizinizde bu tahribatı antarafsız olabileceğine inanmıyo- latacak mısınız? rum. Hepimiz bir tarafız. Birikim12 Eylül uygulamalarının ama-

cına ulaşmasının en önemli göstergesi, bana göre, gençlerin ideallerinin ve hayallerinin değişmesi oldu. Daha iyi ve adil bir dünya için savaşmak yerine, kariyerleri için savaşır oldular. Hayatları birer “proje” haline geldi. Bununla birlikte insani değerlerini de büyük ölçüde kaybettiler. Serbest rekabet, sadece iş dünyasında değil, özel ilişkilerde de kendini göstermeye başladı. Sevgi bağları, aşk, arkadaşlık, dostluk gibi kavramların içi boşaltıldı. Herkes her şeyi yapabilme hakkını kendinde buldu. Bencillik normalleşti, bireysel mutluluk yüceltildi. Bütün bunlar, günümüz gençliğinin duyguları üzerinde önemli ölçüde tahribat yarattı. ‘68 ve ‘78 gençliğiyle aralarındaki bu korkunç uçurum, mutlaka anlatılacak. Bu aynı zamanda, toplumun geldiği noktanın da altını kalın bir şekilde çiziyor bana göre… Senaristliğini yaptığınız Hatırla Sevgili, ‘68-’78 kuşaklarını anlatıyordu ve gençler tarafından çok sevildi. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? Yu karda anlatm ay a çalıştığım şeyler, bu sorunuz için de geçerli. Bütün imkanlarına rağmen, bugün ü n gençliğinin mutlu olduğ u n u

24 Ekim 2009 Sayı:1

zannetmiyorum. Hayatları bizlere göre çok kolaylaştı gibi görünüyor ama bence daha zorlaştı. Kariyer yapma telaşı, acımasız iş dünyası, mail ve telefon mesajları üzerinden yaşanan ilişkiler, canının her istediğini yapabilme hakkı ve hoşgörüşü doğal olarak bazı önemli duyguları yok etti. “Hatırla Sevgili”de kendilerine çok yabancı bir kuşağın dertlerini, ideallerini, aşklarını izlediler. Oradaki ideallerin, samimiyet ve saflığın yaşadıkları dünyada olmadığını fark ettiler. Pek çoğundan “Keşke o günlerde yaşasaymışız” cümlesini duydum. Bazıları ciddi farkındalıklar yaşadı. Tabi yukarıda saydıklarım, genel olarak bugünün gençliği üzerine düşüncelerim… Çok iyi düşünen, kariyerden başka dertleri olan, dünyayı yakından izleyen, itirazlarını cesurca dile getiren, bugünün teknik imkanlarını amaçları uğruna doğru bir şekilde kullanan pek çok gencin olduğunu da biliyorum. “Bu Kalp Seni Unutur mu?” dizisi benim için, bugünün gençliğini daha derinlemesine anlamak için bir fırsat olacak. Biliyorsunuz, dizide dönem atlamaları yapıyoruz. Bugünlere geldiğimizde, danışmanların arasına gençlerden de birkaç kişiyi eklemeyi düşünüyoruz.


10

Reddet, diren, askere gitme!

Vicdani red, en bilinen anlamıyla kişinin ahlaki tercihi, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı reddetmesidir. Vicdani red, ilk olarak 19. yüzyılda ortaya atıldı. Geniş kitlelerce bilinir ve tartışılır bir kavram haline gelmesi ise 20. yüzyıl başlarına, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı dönemine denk düşer. İngiltere’de vicdani reddin yasal bir hak halini alması 1916 yılında olmuştur, Danimarka’da ise 1920. İnsan hakları savunucularının yoğun çabalarıyla vicdani red, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından temel bir insani hak olarak tanımlandı. Kararın 5. maddesi, “Devletlerin, vicdani red itirazında bulunanları askeri hizmetlerini yerine getirmemelerinden dolayı tekrar tekrar cezalandırmaktan ve hapis cezasına maruz bırakmaktan kaçınmaya yönelik tüm tedbirleri almaları gerektiğini vurgular, devletin hukuk ve ceza sistemi uyarınca, daha önce suçlu bulunduğu ya da beraat ettiği bir suç nedeniyle hiç kimsenin, tekrar cezalandırılmaması ya da sorumlu addedilmemesi gerektiğini hatırlatır” demesine

Savaşa karşı tutum

Vicdani red, savaşa karşı bireysel tutumdur. Bir kişinin, göreceği baskıları, başına gelecekleri önceden kabul ederek askere gitmeyi reddetmesidir. Ancak, savaşa karşı örgütlü tutum da alınabilir ve alınmıştır, tarih bizi bir kez daha Lenin’den öğrenmeye çağırıyor. 20. yüzyılın başında sömürge paylaşımları konusundaki anlaşmazlığın bir dünya savaşı doğurması, güçlü bir olasılık olarak

rağmen, Osman Murat Ülke’nin başına gelenler, Türkiye’nin durumunu gözler önüne seriyor. Avrupa Konseyi’nin zorunlu askerlik hizmeti olmayan tüm ülkeleri, vicdani red hakkını yasal güvenceye aldı-Türkiye ve Azerbaycan hariç! Türkiye, vicdani retvvd kavramıyla 1989 yılının Aralık ayında tanıştı. Tayfun Gönül, Güneş Gazetesi ve Sokak Dergisi aracılığıyla vicdani retçi olduğunu kamuoyuna açıkladı. Onu, 1990 yılının Şubat ayında Vedat Zencir izledi. İki vicdani retçiyi yenileri takip etti, haklarında davalar açıldı. Öyle ki, casusluk ve sıkıyönetim dönemleri dışında siviller askeri mahkemelerde yargılanamazken, vicdani retçilerin askeri mahkemelerde yargılanabilmesi için yasal düzenlemeler yapıldı. Vicdani red kavramının ülke gündemine oturmasını sağlayan isim ise Osman Murat Ülke oldu. Osman Murat Ülke, İzmir Savaş Karşıtları Derneği’nin başkanlığını yaparken, 1995 yılının 1 Eylül’ünde, yani Dünya Barış Günü’nde vicdani reddini açıkladı ve askerlik çağrısını yaktı. 1 yıl sonra, ‘96 7 Ekim’inde cezaevine götürüldü. Hakkında, ‘emre itaatsizlikte ısrar’ gerekçesiyle -BM kararının 5. maddesine rağmen- tam tamına 8 defa dava açıldı. 701 gün cezaevinde kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra da her an tutuklanma riski olduğu için kaçak yaşadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. 9 yıllık yargılamanın ardından 2006 başında AİHM, Türkiye’yi ‘kötü muamele’den mahkum etti, Ülke’nin hiçbir vatandaşlık hakkından yararlanamadığına dikkat çekerek, durumu ‘sivil ölüm’ olarak tarif etti. Mehmet Bal, Mehmet

Tarhan ve Halil Savda cezaevine girdi, işkence gördü. Mayıs’ta reddini açıklayan B. Kaan Kavlak ise hala yargılanıyor. 10 Ekim 2009’da ise İnan Suver vicdani reddini açıkladı. Eşcinseller de mağdur

uluslararası işçi hareketinin önüne gelmişti. Bu durumda işçi sınıfının uluslararası örgütü Enternasyonal, 1907 yılında Stuttgart’ta toplanan kongresinde, olası bir savaşa karşı alınacak tutumu gündemine aldı. Kongre, öncelikle her ülkenin işçi sınıfına emperyalist savaşı engelleme görevini verdi. Fakat savaş çıkması durumunda alınacak tutumun ne olacağı ise muammaydı. Lenin, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme perspektifini dile getirdi. Stuttgart Kongresi, savaş tarafından

yaratılan bunalımın, burjuvaziyi devirmek için kullanılması gerektiğini karar altına aldı. 1912’deki Basel Kongresi de, bu kararı bir kez daha onayladı. Ancak savaş çıktığında bu kararlar unutuldu. Her ülkenin sosyal-demokrat partisi, ‘anavatan savunması’ adı altında burjuvaziye yedeklendi. (RSDİP hariç!) Ellerine verilen silahı, kendi burjuvazileri yerine komşu ülkenin askere alınan emekçilerine yöneltti. Bu, 2. Enternasyonal’in sonu oldu. Bu sosyal şoven akıma kapıl-

t Mura n a Osm lke, Ü lının ı y 5 199 ’ünde, ül 1 Eyl ünya D yani nü’nde ü arış G ani B Asvicd i in k e r e redd ı. gitmeyi ad açıkl redde-

denler üzerindeki baskılar son bulmuyor. Sadece vicdani retçiler değil, eşcinseller de zorunlu askerliğin mağduru. Çünkü, TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’ne göre eşcinsellik bir hastalık(!) ve kanıtlanması gerekiyor. Bunun için anal muayene ve -evet yanlış okumuyorsunuz- ilişki sırasında çekilmiş fotoğraf ya da video kaydı isteniyor. Mehmet Tarhan isimli vicdani retçi bu onur kırıcı muameleyi kabul etmediği için ayrıca cezalandırıldı! Gelelim vicdani retçilerin taleplerine... Bu konuda çeşitli fikirler var. Vicdani retçiler askerlik yerine kamu hizmetini kabul ederken, total retçiler devlet tarafından dayatılan hiçbir zorunlu uygulamayı kabul etmiyor. (Türkiye’deki retçilerin önemli bir kısmı aslında total retçi) Taleplerdeki farklılık, red hareke-

24 Ekim 2009 Sayı:1

tinin seyrini de etkiliyor. Örneğin Almanya’da kamu hizmeti red hareketini zayıflatırken, İspanya’da MOC hareketi, alternatif hizmeti kabul etmedi. Hareket, 10 yıl içinde 37 bin total retçi yarattı. İspanya, zorunlu askerliği kaldırmak zorunda kaldı. Türkiye’de 400 bin asker kaçağı olduğunu düşünürsek, vicdani red hareketini yaratmanın koşulları oldukça güçlü. Son olarak özel bir örnek olduğu için İsrail’den bahsedelim. İsrail, Türkiye gibi kandan ve gözyaşından beslenen bir devlet olduğundan olacak ki, vicdani retçilere uygulanan cezalar da oldukça ağır. İsrail’deki retçilerin hepsi Türkiye’deki gibi total retçi değil, bazıları orduya katılmayı kabul ediyorlar, fakat Filistin’lilere karşı savaşmayı kabul etmiyorlar. 1719 yaşları arasındaki pek çok lise öğrencisi vicdani red açıkladı ve cezaevindeler. Onlara destek için www.december18th.org adresine imza bırakabilirsiniz.

mayanlar da oldu elbette. Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht, akıntıya karşı yüzdükleri için, vatana ihanet suçlamasıyla hapse atıldı. Bu çizginin en tutarlı temsilcisi ise Lenin oldu. Lenin, emperyalist savaşı bir iç savaşa dönüştürdü. Savaş sırasında Rusya’da milyonlarca işçi greve çıktı, bunların önemli bir kısmı siyasi grevlerdi. Lenin’in tezleri, Rusya’da Şubat ve Ekim devrimlerini yarattı. Lenin, Marksistlerin savaşa karşı kesin ve net tutumunun simgesi oldu.


11

Barıs, için vicdan Vicdani redde nasıl karar ver- deneyimden ötürü bir hak olarak tadiniz? nıdılar. Askerlik yapmak istemeyen İki yönü vardı. Bir karakteristik insanlara başka alternatif öneriler yanı vardı, bir de politik bir yanı var- geliştirdiler. Sivil hizmet, askerlik dı. Karakteristik yanı, benim kişili- yerine geçecek başka işler gibi. Bu ğimle ilgiliydi. Çocukluğumdan bu noktada total red kavramı ortaya yana, kendimi bildim bileli yönetim çıktı. Total red, bunun da reddiydi. kavramıyla, yönetilmekle proble- Dolayısıyla daha antimilitarist bir mim vardı. Tabi, bunun politik bir çıkıştı. Türkiye’de bilinçli olarak total alt yapısı da mevcuttu. Bireysel ola- ve vicdani red ayrımlarını tartışmaya rak bir ordu reddine kalkışmanın, açmadık. Biz, bu zor cümleyi telafçok da işlevli olmadığına dair dü- fuz ederken, iki kavramı birleştireşüncelerim vardı. Uzunca bir müd- rek kullandık. Türkiye’de 70 retçinin det savundum. Sonrasında bunun tamamına yakını total retçi aslında. toplumsal bir başkaldırı yaratmak, Yani bu sebeple, bunun anayasal bir örgüt kimliğiyle yeni bir şeyi hak olması ya da meclis komisyonvar etmek olmasa bile, sadelarında tartışılması gibi ce bireysel olarak da doğru bir talebimiz yok. Vicd ani r bir şey olabileceğini düBenim es kaza etçi E r k a şündüm. Ben, 2003 yılının bir bacağım ötekinn ile v Ersöz Ocak ayında açıkladım. den kısa olabilirdi ve icda ni Mehmet Bal cezaevin- red v çürük raporu alabie ‘aç deydi o zaman, hiç lirdim, ama bu benim ı ü zerin lım’ retçi mantalitemi etkitanışmıyorduk kendikonu e siyle, askerdeyken lemezdi. Çünkü benim ştuk . reddini açıklamıştı. derdim bu sistemle ve Mersin’de bir askeri cezadevlet yönetimini elinde evine kondu. Onunla ilgili bir desbulunduran ordu ile. tek kampanyası sürdürüyorduk. Bu Reddinizi açıkladığınız süreçkampanya sırasında ben ve üç arka- te size bir dava açıldı mı? Ya da daşım açıkladık. Hem destek, hem açılan arkadaşlarınızın mahkeme de hareketi daha sosyalleştirmek süreçlerinden söz eder misiniz? gibi bir kaygı ile yaptık. Ya toplumun Bana bundan ötürü bir dava bize çizdiği standart senaryoya uy- açılmadı. Herhangi bir aranma dugun olarak askere gidecektim ya da rumu yaşamadım. Telefon yoluyla bunun için farklı yollar seçecektim. taciz edildim. Dört arkadaşımıza Ben o sırada reddimi açıklamaya ka- dava açıldı. Şu an bizim üzerimizde rar verdim. Bu mesele benim kendi yapay bir şemsiye var. Dediğim gibi vicdanımda oldukça meşru bir şey. şemsiye her an gidebilir. O da AB ve Askere gitmek istemeyen insanların Türkiye arasındaki konjektürel bir asker kaçağı olmalarını da çok mak- durum. Biz, az sayıda kişiden oluşan bul buluyorum. Ben durumu içimde bir topluluğuz, ama üzerimize gelinmeşrulaştırdığım için topluma açık- dikçe haber oluyoruz ve bir şekilde ladım. Bunun politik bir çağrı oldu- Avrupa’ya yansıyor. Bizi, görmezden ğunun da farkındayım. Ama bu po- gelmek gibi bir politika izliyorlar. litik çağrıyı pasif ve mahcup olarak Ama tamamen sürece bağlı bir dunitelendirebilirim. rum. Durum değişebilir. Vicdani reddin anayasal bir İki arkadaşımız askerdeyken hak olarak kabil edilmesi için ça- açıkladılar. Onların durumları epeylışmalarınız oldu mu? Ya da böyle ce farklıydı. Biri Halil Savda, aslında bir mücadele doğru mu? kendisi PKK davasından tutuklanİlk olarak Avrupa’da çıktı ve yay- mış, cezaevinden doğrudan askegınlaştı. Bunun yaygınlaşmasıyla re alınmış ve gönderildiği birlikte birlikte yeni bir kavram daha ortaya de reddini açıklamış. Bir diğeri ise çıktı: Total red. Vicdani retçiler, her- Mehmet Bal, askerliğinin önemli bir hangi bir amaç ya da fikirlerinden kısmını bitirmişken açıkladı. Mehdolayı orduya katılmayı reddeden met Tarhan ise kimlik kontrolünde insanlar. Vicdani red çoğaldıkça, yakalandı. Orada bir evrak imzalaAvrupa devletleri bunu insani bir yıp çıkabilecekken bunu reddetti. hak olarak tanımladı. Özellikle 2. Dolayısıyla her birimizin farklı bir Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları süreci var. Daha tuhaf bir süreci biz,

geçen sene yaşadık. Halil ve Mehmet Bal’a rapor verdiler. Anti-sosyal kişilik bozukluğu diye. Ben bunu şöyle bir şeye yordum. Zaten mevcut olan dosyalar bunlar. Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda açığa çıkabilecek dosyalar. Bu dosyaların bir şekilde kapanmasını istiyorlar. En kolayı da çürük vermek ve o insanların askerliğini düşürmek çünkü onların askerliğini düşürmediklerinde sistem onları sürekli tutuklayarak bir geri beslemeye dönüştürüyor. Profesyonel orduya geçiliyor. Bizim savunmamız gereken bir şeymiş gibi duruyor. Böyle bir durumda askerlik sorunu ortadan kalkarmış gibi duruyor. Ama hiç alakası yok, profesyonel orduya geçmek demek, bir de benim paramla katil tutmam demek. Benim katil olmamdan daha beter bir şey bu. Bizim derdimiz bu kabuğun altındakini göstermeye çalışmak. Yoksa ben askere gitmişim ya da gitmemişim, kişisel olarak bu-

nun çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Son dönemde “Kürt açılımı” konuşuluyor, barıştan söz ediliyor, analar ağlamasın deniyor. Ama bir taraftan da hala operasyonlar devam ediyor. Ve küçük bir kız çocuğu asker kurşunu ile ölebiliyor. Bu savaşı durdurmak için ne yapılabilir? Açıkça söylemek gerekirse, ben savaşın her türlüsüne karşıyım. Şiddet sadece şiddeti doğurur diyoruz. Tayyip Erdoğan “Analar ağlamasın” diyor. “Bugüne kadar aklınız neredeydi?” diyesi geliyor insanın. Sanki bu hareketi yaptıktan sonra da

24 Ekim 2009 Sayı:1

anaları hiç ağlatmayacakmış gibi bir manzara çizmeleri de ayrıca sinirime dokunuyor. Sahte buluyorum. Ama bir yanıyla da barışa çok muhtacız, umarım başarılı olur. Türkiye demokratik açılıma geldiyse savaşın getirdiği bir zorunluluk var. Tamil gerillalarının başına gelen şey de gelebilirdi, devlet topyekun bir saldırıya da kalkabilirdi. Ama bu toprakların dinamikleri çok farklı olduğu için o yapılamadı. Her ne kadar beğenmesek de, Avrupa’ya yakın oluşumuzun da etkileri oldu. Şimdi savaşın durdurulmasında işe yarayacak her şey benim de lehimedir ve ben bundan dolayı destekliyorum. Açılım tartışmaları sürecinde Türk gençleri arasında vicdani red kampanyası örülebilir mi? Zorunlu askerlik bize 150 yıl önce gelen bir kavram, öncesinde de zorunlu askerlik yaşanmamış bu topraklarda. Ama itaat kültürü çok fazla var. O sebeple, yel değirmenlerine karşı bir savaş veriyoruz belki de. Açılımla birlikte karşılıklı iki ses yükseliyor. Bir taraftan “Barış olsun” diyenlerin sesleri yükseliyor. Bir taraftan da tam tersi cepheden CHP ve MHP’nin yükselttiği kötü bir militarist ses yükseliyor. Türk gençlerine bu yüzden bunu anlatmakta zorlanacağıma inanıyorum. Vicdani red dün ne kadar kıymetliyse, bugün o kadar kıymetli. Dün ne kadar yapılası bir şey değilse, bugünkü politik ortamda o kadar yapılası bir şey. Bu, Kürt sorunu çözüldükten sonra da öyle. Benim tek derdim bu sorunun çözülmesi değil. Ama şu an politik atmosfer bizim sözümüzü söylememiz için daha uygun. Bunu politik manada bir çıkar olarak görebiliriz. Bizim sayımızın çoğalması için bir kampanya örgütleyebiliriz mesela. Benim için çok önemli değil çünkü; dün yaptığımdan başka bir şey yapmayacağım. Böyle bir hareket başlarsa, tabi ki önce sol bir yapı içinde başlar. Ama ben, Kürt hareketi ve İslami hareket içinde de başlamasını isterim. Örgütlü olduğunda daha güçlü bir şeyler ortaya çıkar. Bunun farkındayım. Zaten bizim şu an içinde olduğumuz da bir örgütlülük. Ama bizim örgütlülük tarzımız biraz farklı. İmece usulü de denebilir.


12

‘Açıl’, açılabilirsen!

Özgür Sevgi Göral adlı akademisyen, Kürt sorununda açıklama yaptığı için işinden oldu. Ses kayıt cihazımızı Göral’a uzattık. Ancak ondan önce, Göral’ın işine son verilmesine neden olan ‘sakıncalı’ ifadeleri yayınlamayı doğru buluyoruz. İşte, o ifadelerden bazıları: “Ben küçükken, ‘Kürt diye bir şey yoktur, bunlar dağ Türk’leridir, dağda yürürken ‘kartkurt’ sesi çıktığından bunlara Kürt ismi verilmiştir’ deniyordu. Artık o noktada değiliz. “Kürtler vardır, bir takım siyasi talepleri vardır, yaşadıkları bir tür gadre uğramışlık vardır” noktasına geldik. Ben bunu çok olumlu buluyorum. -Çok karmaşık bir sorunla karşı karşıyayız, ekonomik, siyasal, sosyolojik boyutu var. Ama, meselenin adını tam olarak koymak gerekir. Meselenin ekonomik boyutu da olsa da, Ahmet Kaya’ya çatal atanlar, Ahmet Kaya fakir olduğu için çatal atmıyordu. Newroz’larda, 1 Eylül’lerde, bu halk alana çıkıyor ve bir şeyler söylüyor. Bunu göz ardı edemeyiz, burada siyasal bir sorunla karşı karşıyayız. -Burada aslında olmayan, dış güçlerce kışkırtılmış bir şeyden konuşmuyoruz. Sanki bir grup çılgın, çok rahatlar da, rahat batıyor. Bunun sosyolojiyle, tarihsellikle, bilimsellikle en ufak bir ilişkisi yoktur. Neden? Neden bu insanlar bu yola meyletmektedir? -12 Eylül’den sonra bir dizi farklı siyasi görüşten insanlar cezaevine atıldılar. Ama bunların bir kısmı anneleriyle konuşamıyorlardı. Anadillerinde konuşmak yasak olduğu için. -Dünyayı yöneten, siyah giyen bir grup kötü adam fikrini bırakalım. Toplum, farklı sınıflardan, uluslardan, farklı çıkar gruplarından oluşuyor. Bunların arasında bir dizi uzlaşma olduğu gibi, çatışma ve sorunlar da olur. Rahatı batan bir grup çılgından bahsetmiyoruz, Kürt kardeşlerimizden bahsederken. Demek ki, ortada bir sorun var. Üzerini örtmeye çalışmaktan ne gibi bir çıkarımız var?”

Atamanız yapılmışken görevden alındınız. Süreç nasıl gelişti, neler yaşadınız? Yıldız Teknik Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde 2006 yılından beri saat ücretli öğretim görevlisi olarak ders veriyordum. 2008 yılının öğretim yılı başında bölümde açılan kadro için başvuruda bulundum ve 13.11.2008 tarihli sözlü sınavda başarılı bulunarak bölüme kabul edildim, ismim kabul edilmiş öğretim görevlisi olarak YTÜ’nün internet sitesinde yayımlandı. Bu arada 21.11.2008 tarihinde SKY Türk kanalında yayımlanan “Kan Uykusundan Uyanmak” programına konuşmacı olarak katıldım. Bir hafta sonra, atamamın yapılması için gerekli belgeleri toplarken duydum ki, atamam bu programda ifade ettiğim fikirler ve İstanbul Emniyeti’nin benim hakkımda gönderdiği dosya yüzünden yapılmayacakmış. Üniversite yöneticilerine güç-

lükle de olsa ulaşabildim, onlar Rektör’le tekrar konuşacaklarını ve ellerinden geleni yapacaklarını söylediler. Fakat aradan bir ay geçmesine rağmen, durumda hiçbir değişiklik olmadı. Bunun

üzerine yaşananları yargıya taşı- var; çünkü bu sorunu tartışırken maya karar verdim. sadece bu sorunu değil, aynı zaÖnce Bülent Ersoy, sonra manda demokrasiyi, askeri vesaHülya Avşar, şimdi de yeti, insan haklarını ve farklı hak siz. Kürt sorununda ihlallerini, milliyetçiliği fikir beyan edenleve linç kültürünü “Res rin başına neden ‘iyi de tartışıyoruz. Bu mi g ö rüş”ü şeyler’ gelmiyor? tartışma da berabeÖncelikle Bülent Errinde, haliyle memen ço n soy ya da Hülya Avşar leketin ilgili yönetenraha k t s ı z gibi “meşhur” birisi lerinin pek de hoşuna oldu ğu değilim dolayısıy- mes gitmeyen, eleştirel bir elele la benim “vakam” bi ri, so rden bakışla meseleleri ele alonlarla ne kadar mayı getiriyor. no yıldı tuz birebir benzerlik Açılımı samimi bulur Kürt taşıyor pek emin yor musunuz? soru nu. değilim doğruAçılımın samimi olup olsu. Benim durumum madığını sorgulamak bana daha çok, hem bana, hem de son derece yanlış ve skolasüniversite öğretim üyelerine bir tik bir tartışma gibi gözüküyor. mesaj vermek amacıyla yapılmış Ancak demokratik açılım süregibi. Bu kesimin Kürt sorunuyla cinin önemli olduğunu ve daha ilgili mümkünse konuşmaması- da derinleştirilerek sürdürülmesi nı, konuşacaksa da resmi devlet gerektiğini düşünüyorum. Memgörüşlerinin dışına çıkan en kü- leketin ırkçı/milliyetçi/devletlû çük bir şey söylememelerini kesimleriyle bir olup açılımın ne ve “dikkatli olmalarını” sağ- kadar da “boş ve yanlış” bir şey ollamak için bu uygulamaya duğunu anlatmayı doğru bulmumaruz kaldığımı düşünü- yorum. Açılım sözüyle kastedilen yorum. Üniversitelerde ne olursa olsun, ben bu sözün uzun zamandır bilinen, yarattığı iklim içinde demokrasifısıltı halinde dolaşan, yi, eşit yurttaşlığı, şovenizmi ve bazen benimki gibi belirli kesimlere yönelik sistemakimi uç durumlarda tik olarak uygulanan ayrımcılıkaçıkça beliren biçim- ları konuşmayı sağladığı için, bu leriyle bu türden uy- sürecin bir zemin oluşturduğunu gulamalar yaşanıyor düşünüyorum. Ancak bu zeminin aslında. Bu yeni son derece çelişkili olduğunu, sade değil, geçtiği- dece benim örneğime bakarak miz yüzyılda bu bile anlayabiliriz. Dolayısıyla ben türden “resmi samimiyet tartışması yapmaktangörüş”ün dışına sa, “açılım” terimiyle kastedilen çıkan örnekle- şey ne olursa olsun bu toplumda rin üniversite- daha demokratik bir atmosferin den atıldığı, oluşması için bu süreci derinleşkimi zorluk- tirmeye ve kullananların niyetinlara maruz den bağımsız olarak gerçek bir bırakıldığı, “açılım”a dönüştürmeye çabalae n g e l l e - manın önemine inanıyorum. Anm e l e r l e cak böylesi bir çabanın yanında, önünün benimle ya da benimkiyle karkesilme- şılaştırılamayacak kadar vahim ye çalışıldığı du- bir tablo olarak Lice’de yaşamını rumlar defalarca yaşanmış. kaybeden Ceylan Önkol’un baBu “resmi görüş”ün en çok rahat- şına gelenlerin nasıl çelişkili bir sız olduğu meselelerden birinin, sürecin sonunda gerçekleştiğini son otuz yıldır Kürt sorunu oldu- anlatabiliriz. Böylesi bir çaba “açığunu düşünürsek benim yaşa- lım” terimiyle kastedilen ne olursa dıklarımı daha genel bir çerçeve- olsun, demokrasinin genişlemesi ye oturtabiliriz. Türkiye’nin resmi için son derece anlamlı bir etki çerçevesinin sinir uçlarında Kürt yatacaktır. sorunu ve onu ele alış tarzımız

24 Ekim 2009 Sayı:1


13

Akademide yeni dönem

FELSEFE *Felsefi düşünce tarihi- Bayram Kaya Pazar 13.00-15.00 İlkçağ felsefi düşüncesi… İlk Materyalistler… Ortaçağ felsefesi… İslam felsefesi… Rönesans, rasyonalizm… Alman idealizmi ve Hegel... Diyalektik ve tarihsel materyalizm… Marks’tan günümüze felsefe akımları… (İki dönem) *Marksizm, insan ve toplumTaner Timur Cumartesi 15.0017.00 Tüm toplumlar için geçerli tek bir (bencil, iyi, kötü, vb.) insan doğası var mı? Marksist felsefenin ışığında insana ve topluma bakacak, Balibar, Seve, Althusser, Bourdieu gibi filozofların düşüncelerini inceleyeceğiz. (İki dönem) POLİTİK EKONOMİ *Kapital okumaları –İbrahim Okçuoğlu Çarşamba 19.30-21.30 Politik ekonomi biliminin anıtsal eseri Kapital’i birlikte okuyoruz… Meta, sermaye, artı değer, ücret… Ekonomik ve mali krizler… (İki dönem) *Emperyalizm, küreselleşme, günümüz kapitalizmi –Alp Altınörs Pazartesi 19.30-21.30 Emperyalizm kuramının temel taşları, emperyalist küreselleşme olgusunun açıklanması… Rosa Luxemburg, Hilferding, Buharin ve Lenin’in mali sermaye ve emperyalizm kuramları… 1974 krizinden 2008 krizine… Neoliberal program… Borsaların yeni rolü… Uluslararası tekeller ve ulus devlet… Emperyalist küreselleşme ve savaş… Dünya ekonomisi nereye doğru? (Bir dönem) *Sovyet iktisadı –İbrahim Okçuoğlu Cuma 19.30-21.30 SSCB’de sosyalizmin inşası, sorunları, dönemeçleri, kazanımları… Meta-para, değer yasası gibi politik ekonomi kategorilerine Sovyet deneyiminin ışığında bakış… Kapitalizmin restorasyonu-

nun somut iktisadi biçimleri… (Bir dönem) TARİH *Objelerle insanlık tarihi –Alaeddin Şenel Cuma 19.30-21.30 Maddenin, canlının ve insanın evrimi… İlkel topluluklardan eski uygarlıklara… Mısır, Hint (Ganj), Çin, Girit-Yunan-Roma uygarlıkları… Ortaçağ İslam ve Hıristiyan kültürleri, Anadolu… Not: Konular; görüntüler, çakmak taşı araçları, körük, yazı ve yontu müze kopyaları, üzengi gibi objeler gösterilerek işlenecektir. (Bir dönem) *Sosyalizm ve devrimler tarihi –Mukaddes E. Çelik Salı 19.3021.30 150 yıllık sosyalizm ve toplumsal mücadeleler tarihi. Ütopik sosyalistlerden Marks ve Engels’e; bilimsel sosyalizmin doğuşu… Adiller Birliği’nden Bolşevik Partisi’ne, 1. Enternasyonal’den 3. Enternasyonal’e; dünya işçi sınıfının devrim için yarattığı örgütlenmeler. 1848 Devrimleri ve Paris Komünü… Ekim Devrimi ve SSCB… Doğu Avrupa devrimleri, Çin Devrimi, Küba ve Latin Amerika, Vietnam’a dünyayı sarsan devrimler. 20. yüzyılda sosyalizmin kuruluşu ve çözülüşü deneyimleri. (İki dönem) *Türkiye siyasi tarihi –Osman Özarslan/Selim Sezer Cumartesi 13.00-15.00 Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, yakın dönem Türkiye tarihi ele alınacaktır. 1908 Devrimi’nden Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyet’in kuruluşundan 27 Mayıs’a, 1968 hareketinden 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine kadar yakın siyasi tarihimizin köşe taşları yeni bir bakış ışığında aydınlatılacaktır. (İki dönem sürecektir) *Konstantinopolis’ten İstanbul’a –Bayram Kaya Pazar 18.00-19.30 Bizans’tan Osmanlı’ya, oradan cumhuriyet dönemine kadar İstanbul’un kent tarihine alternatif bakış. Ezilenlerin İstanbul’u…

Konstantinopolis’te din ve felsefe… Maviler ve yeşiller… Osmanlı’da siyasal halk hareketleri… (Bir dönem) SİYASAL VE SOSYAL BİLİMLER *Güncelden tarihsele siyasi gelişmeler –Haluk Gerger (Her ayın ilk pazarı) 15.00-17.00 Güncel siyasal gelişmeler, tarihsel bağlamları içinde tartışılacaktır. Bilgi kirliliğinin sistematikleştiği günümüzde önemli olay ve gelişmeler, başka olgu ve süreçlerle bağlantılarıyla, kavramsal/teorik çerçeve içinde ele alınacaktır. (İki dönem) *Marksizm okumaları –Göksen Çal Pazartesi 19.30-21.30 Bugün kapitalist düzenin krizi, “Marks haklı mıydı” sorusunu dünya gündemine taşıdı, Marksizm’e büyük bir ilgi ve yönelim doğurdu. Bu derste Marksizm’i kaynaklarından okuyup, anlamaya, yorumlamaya ve tartışmaya koyulacağız. (Bir dönem) *Aristo’dan Kant’a Batı siyasal düşünce tarihi –Deniz Zarakolu Pazar 13.00-15.00 Bu ders süresince, Antik Yunan ile erken-modern dönem arasında yaşayan filozofların siyasal düşünceleri, içinde yaşadıkları dönemin toplumsal ilişkileri de göz önünde tutularak incelenecektir. Değinilecek başlıca düşünürler şunlardır: Plato, Aristo (Antik Yunan); St. Agustine, St. Thomas, Machiavelli (Orta Çağ); Hobbes, Locke, Rousseau, Kant (Erken Modern) (Bir dönem) *Latin Amerika’da toplumsal mücadeleler–Metin Yeğin Çarşamba 19.30-21.30 İşsiz hareketinden topraksız köylülere, Kızılderili yerli köylülükten işgal edilmiş fabrikalara değin Latin Amerika emekçilerinin kapitalizme direniş örnekleri… (Bir dönem) *İşçi sınıfı hareketi tarihi, günümüzde işçi sınıfı –Volkan Yaraşır İşçi sınıfının yapısı, sosyal konumu, sınıf kimliği, sınıf çıkarları… Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne, 1968’den günümüze işçi sınıfı mücadeleleri… Sovyetler, meclisler, işçi komiteleri… (İki dönem) (Dersler Tekstil Sen ve Limter İş sendikalarının salonla-

24 Ekim 2009 Sayı:1

rında yapılacaktır) *Politik psikoloji –Doğan Şahin Cumartesi 17.00-19.00 Kitlelerin algısı, siyasal tavırları, davranışları… Kitle psikolojisinin siyaset sahnesine etkileri… Kitlelere hitap edenler, nelere dikkat etmelidir? (Bir dönem) HUKUK –Ercan Kanar Cumartesi 17.0019.00 Egemenlerin baskı aracı ve ezilenlerin direnme sahası olarak hukuk. Bir üstyapı kurumu olarak hukuk… Hukuk ve sözleşme… Dağıtıcı-bölüştürücü adalet… Hukuk ve sosyoloji, ekonomi, bilimsellik… Felsefe-din ve hukuk ilişkisi… (İki dönem) KADIN *Kadın sorunu ve sosyalizm –Mukaddes Erdoğdu Çelik Perşembe 19.30-21.30 Derslerimiz kadın cinsin yazısız ve yazılı tarihine materyalist tarihi anlayışıyla açıklığa kavuşturmayı hedefliyor. Kadın sorunu, doğuşu ve toplumsal gelişme içinde evrimi, geçen yüzyılın sosyalizm deneyimleri, özgül alanlarda kadın sorunu; dinler, ataerki (aile) ve şiddet, edebiyat, hukuk, politika ve medya bağlamları... (İki dönem) KÜRDOLOJİ * Kürtçe (Haftada 3, ayda 12 saat) –Tahir Baykuş Pazar 17.00-20.00 * Kürt tarihi –Siraç Tunç Cumartesi 13.00-15.00 Bu derste, Kürt tarihi antik çağlardan günümüze ele alınacaktır. Özellikle yakın dönem Kürt tarihi üzerine yoğunlaşılacaktır.(İki dönem) DİL ATÖLYESİ Dünyayı anlamak için İngilizce (1. kur)–Habibe Şentürk Cumartesi 11.00-13.00 Pazar 10.00-13.00 (Haftada 5, ayda 20 saat) Ortadoğu’yu anlamak için Arapça (1. kur)–Muhammed İbrahim Salı 19.00-22.00, Perşembe 19.00-22.00 (Haftada 6 saat, ayda 24 saat) Latin Amerika’yı anlamak için İspanyolca (1. kur)–Laila Garcia Cumartesi- 15.00-17.00 Pazar 15.00-18.00 (Haftada 5, ayda 20 saat)


14

.

ISTANBUL im 5 Ek kimi 2 7 1 E Film mek V S E IK glu sı o y Be nema ka Si Maç ı s u bon mas Cine all Sine G-m

tesi mar u C im 5 Ek Pazar Uzman 24-2 ili I ve Yetk avram ayI n i K lt Yetk dislik uru en alarU K pUs Odi h U M m m a a K l Uygu erkez Salonu M m U u 0 y YT tor at: 10.0 Sa

ANKARA

SAMSUN

si arte ltür m u C ü kim al K i 24 E an Abd Subes n t ca i Sul Pir negi Sin a Geces i v r e De yanısm tmen e r Da g .00 an Ö Sinc aat: 19 S

si arte i m u C rj Ene kim 24 E adeniz yacak” r a “Ka gü Olm ü l nı ngi Çöp Miti Meyda iyet hur : 13.00 m u t C Saa

ma u C av kim 23 E ro: Hecc u t os Tiya Tiyatr 0 Ekin at: 20.3 Sa

.

ım Kas AP 8 kim ÜY 31 E nbul T ı Ista p Fuar e 28. Kita Fuar v i AP kez TÜY re Mer g zü Kon ylikdü Be

.

IZMIR

ım Kas AP 8 m ki ÜY 31 E nbul T ı Ista p Fuar e 28. Kita Fuar v i AP kez TÜY re Mer g zü Kon ylikdü Be

esiart m u m C KasI zar siz 5 1 Pa e IS e14 v i l ve S ret B Uc hendis ultayI O M U ur TM ar, M Mus rI K Mim lancIla mpUsU i a P s hir MaCka K al Amfi m U e IT afa K 00 : 10. t Saat

esi art m u C i asIm Panel K 4 1 s im Evr onferan K DSI alonu S 12.00 : t a Sa

ahin ızıls im K i ad ı” Res gi S Ser ıkıntıs i “Iç S Sergis 009 2 kim ltür E 1 19-3 ürk Kü t Ata erkezi M

Deniz Doğruer ve Gülsena Erdoğdu’nun hazırlayıp sunduğu Kaldırım Taşı programı, her Salı saat 4’te, 95.1 Özgür Radyo’da. www.ozgurradyo.com

Sosyalist gençlerin bulusma adresi

Etkinlik duyurularınızı ozgurgenclikdergisi@gmail.com adresine yollayabilirsiniz. 24 Ekim 2009 Sayı:1


15

Baska bir Mezopotamya mümkün ,

Asırlar boyunca insanlığın sosyo-kültürel gelişimine ilham kaynağı olan Mezopotamya topraklarındayız, hem de kadim başkent Amed’de. Nice serhildanlara sahne olan Amed, şimdi de enternasyonal dayanışmaya ev sahipliği yaptı. Başka bir dünya, başka bir Mezapotamya mümkün, ya özgürlük ya hiç… Evet, bu şiarların damgasını vurduğu bir forum deneyimi yaşadık Mezapotamya’da. Ortadoğu, Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinden gelen, dilleri, kültürleri, kimlikleri farklı olan binlerce insanın başka bir dünya istemiyle, ortak bir amaçta Mezopotamya topraklarında Kürt halkıyla buluşmaları görkemli ve görülmeye değer bir buluşmaydı. Mezopotamya coğrafyası için bir ilkti böyle bir forum örgütlemek, o yüzden farklı bir heyecan ve coşku vardı hepimizde. 26 Eylül’de onca ülkenin insanlarıyla oluşturduğumuz uzunca bir kortejle, barış ve kardeşlik yürüyüşümüzle Mezopotamya Sosyal Forumu’nun açılışını yaptık. Yüryüşümüze tam bir enternasyonal ruh hakimdi. Halkların birbirleriyle dayanışma ve kardeşlik sloganları Amed sokaklarında yankılandı. Yürüyüş korteji öyle renkliydi ki, adeta bir halklar şöleniydi. Bir tarafta Filistinliler, Ürdünlüler, diğer tarafta Avrupalı

halklardan renkli yüzlerin oluşturduğu kortejler, bir yandan da Kürdistan ve Türkiye halklarının sloganları vardı alanda. Sosyalistlerin, sosyalist yurtseverlerin kızıla kesmiş halleriyle, görselliği ve coşkusu görülmeye değerdi. Başka bir dünya özleminin inancıyla kuşanan gençliğin foruma kitlesel katılımı da canlı, enerjik bir hava kattı foruma. 26 Eylül’den 30 Eylül’e kadar 4 gün boyunca, eş zamanlı olarak çok sayıda panel, atölye, asamble, kültür ve sanat atölyeleri örgütlendi. Kürt sorunundan Filistin sorununa, kapitalizmin açmazından sosyalizm alternatifine, kentsel dönüşüm saldırısından hapishanelerde süren tecrite, gençliğin birleşik mücadelesinden kadınların enternasyonal dayanışmasına kadar, ezilen halkları ilgilendiren daha sayamadığım pek çok konu işlendi bu forumda. Özellikle kendi cephemden gençlik konulu katıldığım üç etkinliğe değinmek istiyorum. İlki dünyada ve Ortadoğu’da gençlik hareketleri ve deneyimleri, ikincisi gençlik konfederalizmi, gerontokrasi ve iktidar, üçüncüsü ise burjuva egitim sistemine karşı mücadeleyi tartıştığımız paneller oldu. Pek çok ayrı ülkeden, dili,

Aske rv geril e la anne bir a si rad eller a birle ini ştird i.

kültürü farklı ama sorunları ve amaçları ortak olan pek çok genç, bir arada mücadele araç ve biçimlerimizi tartıştık, birbirimizin deneyimlerinden öğrendik. Sesimizin daha güçlü çıkması ve eylemlerimizin daha sarsıcı olabilmesi için daha fazla dayanışmamız gerektiğini vurguladık. Burjuva eğitim sistemine karşı mücadelede Genç Sen gibi deneyimleri ve mevzileri öğrendik. Eğitim sistemindeki çarpıklıkları ve eşitsizlikleri ortaya koyup, alternatif eğitimi ve mücadele araç ve biçimlerini tartıştık. Ortak kanı, ÖSS örneğinde olduğu gibi, sınav sistemini değiştirmekle burjuva eğitimin ne eşitsiz, ne de yoz, gerici karakterinin değişmeyeceği, sorunun temel nedeninin kapitalist sistem olduğu ve buna karşı tek alternatifin de sosyalizm olduğuydu. Demokratik konfederalizmi savunan yurtsever gençlikle sosyalist yurtsever gençler olarak yaptığımız eleştirel-tartışmada sosyalizm hedefini daha berrak ortaya koyduk ve bu salonda ilgiyle karşılandı. Sosyalizm özleminin Mezopotamya coğrafyasında, özellikle de gençlik kitleleri arasında, aslında ne kadar kayda değer olduğunu bir kez daha gördük. Bu panellerin dışında gençlik tarafından, bir de Uluslararası Amed Kampı örgütlendi.

24 Ekim 2009 Sayı:1

Kurulan çadırlarda Alman, İngiliz, İtalyan, Türk, Kürt, Ermeni, Arap ve pek çok genç, hep bir arada ortak bir ezgiyi dillendirdik, tilililerin, zılgıtların yükseldiği halaylarda umudumuzu büyüttük. Forumda kadın konulu da pek çok etkinlik vardı. Farklı ülkelerden birçok kadının ortak panellerde ve atölyelerde deneyimlerini paylaştığı etkinlikler, benim açımdan da çok verimli geçti. Forumun 2. günü gerçekleştirdiğimiz meşaleli kadın yürüyüşü, enternasyonal dayanışma adına güzel bir örnekti. ‘Savaş ve barış süreçlerinde kadın’ın tartışıldığı etkinlikte beni çok etkileyen bir sahne vardı. Aynı ortak acıyı yaşayan iki kadın, asker ve gerilla annesi bir arada ellerini birleştirmiş, kucaklaşmıştı. İşte o an söylenen bütün anlamını yitirdiği andı. Forum boyunca yaşadığım bir çok deneyim oldu. Eminim ki daha buraya aktaramadığım pek çok şey var, ama bir bütün olarak güzel bir deneyimdi benim için. Forumun son günü Kardeş Türküler’in bir çok dilde kardeşlik ve barış için söylediği ezgilerle başka bir forumda buluşma isteğiyle forumu noktaladık. Yaşasın Ortadoğu Halklarının Birleşik Mücadelesi! Yaşasın Gençliğin Enternasyonal Dayanışması! Amed’den Evin


16

Vazgeçmeyen bir komünist kadın

Bir köy öğretmeninin kızı olarak, 5 Temmuz 1857’de Almanya’da dünyaya gelir, Clara Zetkin. “Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum” sloganı, onun eseridir. Peki, bu noktaya nasıl varmıştır? Günün birinde, babasının kütüphanesinde, Papa’ya karşı ayaklanmaların bir hikâyesini bulur. Yakılmak için odun yığınları üstüne bağlı olduklarında bile, inançlarından dönmeyen bu kadın ve erkeklerden çok etkilenmiştir. “Onlardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim” diye anlatır hayatının sonunda. O da, babası gibi öğretmen olmak istemektedir, ancak bu o kadar kolay değildir. Çünkü o zamanlar, Almanya’da kadınların yüksek öğrenim görmesi pek mümkün değildir. Nedeniyse, kadının zihinsel yeteneklerinin bu alanda yeterli görülmemesidir. Ancak Clara kararlıdır, sonunda kendisine özel bir öğretmenlik kursunda yer bulur. Komünizm ve sosyalizm kavramlarıyla, okuldaki Rus arkadaşları sayesinde tanışır. Marx ve Engels’in yapıtlarını okumaya başlar. Okul yıllarında sosyal demokratların toplantılarını izler. Genç kadının dinlediği her konferans, onu işçi sınıfının düşünce dünyasına daha fazla sokar. 1878’de

Sosyalistler Yasası yürürlüğe girer. Bu yasa, eyalet polis müdürlüklerine yerel sosyal demokrat cemiyetleri, sendikaları ve işçi eğitim cemiyetlerini yasaklama yetkisi vermektedir. Birdenbire, parti ve onunla birlikte tüm işçi örgütleri yasadışı olur, tüm yayınlar yasaklanır. Clara Zetkin, Almanya’yı terk etmek zorunda kalır. Clara, siyasete yöneldiği ilk günlerden itibaren, emekçi kadınların konumlarıyla ilgilidir. Bu dönem Bebel’in ünlü kitabı “Kadın ve Sosyalizm” büyük ilgi görmekte ve emekçi kadınlara yönelik toplantılar yapılmaktadır. Clara, bu toplantıları kaçırmaz ancak dinleyicilik rolüyle yetinir. Çünkü O, topluluk önünde konuşmaktan çekinir! Paris’te 1889’daki II. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda, bu korkuyu yener: “Söz sırası yoldaş Zetkin’in”. Başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille, 32 yaşındaki Clara Zetkin, ilk büyük konuşmasında kadınların davasını temsil eder. Konuşma metninin başlığı, ‘Kadının Kurtuluşu İçin’dir. “Sosyalistler her şeyden önce bilmelidir ki, ekonomik bağımlılık veya bağımsızlık, sosyal kölelik veya özgürlükle ilintilidir. İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla, siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır”. Clara Zetkin, sosyalist partilerde hakları için savaşmak isteyen kadına tercüman olmaktadır. “Erkeğin desteği olmadan” diye açıklar, “Evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir... Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar. Sosyalist işçi partisi ile el ele

yürüyerek, savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar.” Paris Kongresi’ndeki bu konuşma, uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve “Kadın ve Sosyalizm” konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşmasıdır. Krupskaya, bu konuşmanın Rus delegeler üzerinde çok etkili olduğunu ve Bolşeviklerin kadın çalışmasında dürtücü bir rol oynadığını yazar. Clara Zetkin, 1907 yılında Uluslararası Kadınlar Konferansı’na katılır ve konferansı yönetir. 1910’da II. Enternasyonal döneminde, Danimarka’nın b a ş k e n t i Kopenhag’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart, Emekçi Kadınların Mücadele Günü olarak kabul edilir. 1915’te savaşa karşı illegal olarak bir manifesto yayınlar ve vatana ihanete teşebbüsten tutuklanır. Serbest kalır kalmaz, savaşa karşı illegal mücadeleye devam eder. “Her şey beni Rusya’ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum.” Bunu, 1917’de Rus işçi ve köylüleri, Çar’ı devirdiklerinde yazmıştır. Lenin’le uzun konuşmalar yapar ve bunları Lenin ile Anılar kitabında yayınlar. Komünist Enternasyonal’in, kadınların çalışma hayatıyla ilgili temel esaslarını hazırlar. 1919 yılında, KPD’nin önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht hunharca katledilir. Rosa ve Karl’ın ölümleri; Clara

24 Ekim 2009 Sayı:1

Zetkin’in yaşamında ağır bir darbedir. 1919 yazında bütün gücünü toplayarak KPD’nin inşa çalışmasına girer. 1920’den itibaren SBKP Merkez Komitesi tarafından çıkarılan “Kadın Komünist” adlı gazetenin on yıllık yayın döneminde yer alır. O sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm ezilen emekçilerin kurtuluşunu hedefler. Paris Kongresi’nde kadınlara şöyle seslenir: “Biz kadınlar umut ve özlem dolu insanlığımızla, yapılanmaya, sallanmaya, çekinme ve ırkçılığa en son izin veren olmalıyız. (...) Proletaryanın siyasi iktidarını eline geçirme ve koruma mücadelesinde yerlerimizi alıyoruz ve almalıyız.” Clara Zetkin, kendisinin de ifade ettiği gibi, yaşamın olduğu her yerde savaşmış bir komünist kadın önderdir. Bir zamanlar konuşmacı kürsüsüne korka korka çıkan Clara Zetkin, artık korkulan, uzlaşmak bilmeyen bir savaşçıdır. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade eder.

“Yaşam olduğu ın yerde savaşm ak istiyoru m” sloganı , onun eseridi r.


17

Cinayet Çıkmazı

Münevver Karabulut... Cem ları sorarken unutmadan Adli Tıp Garipoğlu, yeni adıyla C.G... Bu iki skandalını da aktarmak gerekiyor. isim, bir çöp konteynırı içinde bu- Bu cinayette de Adli Tıp bir skanlunan kadın cesedi ile gündemi- dal yarattı. Daha önce olduğu miz olmaya başladı. İlk günlerde gibi... Vakit gazetesi yazarı Hüsebir şok yaşadık. Münevver’in gü- yin Üzmez 14 yaşındaki bir kız çolen fotoğrafı her gazetenin man- cuğuna tacizde bulunmuş ve Adli şetinde karşıladı bizi. Başı kesile- Tıp sanığı üzmek istemeyişinden rek bir gitar kutusuna konmuştu. midir bilinmez, çocuğun ruh sağÜrkütücüydü... İlk günler belki de lığına zarar vermediğine dair bir sadece bu duruma şaşırdık. Belki belge ortaya sunmuştu. Sunulan kimimiz, “Neden böyle vahşice belge karşısında Hüseyin Üzmez bir cinayet işlenmiş olabilir? Kla- serbest kalmış, ancak özellikle sik bir kadına yönelik şiddet miy- kadın örgütlerinin tepkisi ile dadi? Neden? Niçin?” diye sayıkladık vanın seyri değişmişti. durduk. Çünkü aklımız almıyordu C i - nayet sonrası otopduyduklarımızı. si yapan Adli Tıp, Bir genç kadın, Münevver’in iç çaliseli bir genç kadın, maşırında üç farklı r e v v e vahşice katlediliyorkişiye ait sperm bulMün r i b t du. Hem de sevgilisi muştu. Cinayet çok u l Karabu ani tarafından... Onunla farklı bir noktaya Y . n ı d ilgili çıkan her haberçekilmişti artık. Bu ka , t e y a de tüylerimiz diken sonucun yanlış oln i bu c n diken oluyor ve insanlık duğu, bir hata yaa d arkasın dışı bu cinayete akıl sır pıldığı için böyle n e l i r i erdiremiyorduk. Sonra bir sonuç ortaya çev r e l i k televizyonlara ve gazeçıktığı belirlenş kirli ili telere sürekli olarak acılı di. Çamaşırda bir a d n ı ş ı d bir baba konuk oluyordu. bulunan iki . m u r Onun acılı sesi, kulaklafarklı sperm, u d rımıza ve yüreklerimize daha önce işledi. Cinayet gün gibi orincelenen cesedin betadaydı... İstanbul’un göbedeni üzerindeydi. Fakat inceleme ğinde bir genç kadın katledilmiş- yapılan masa temizlenmediği için ti... Ancak, katilin izine bir türlü böyle bir sonuç ortaya çıkmıştı. rastlanmamıştı. Yer yarılmamıştı Yaşanan skandalların ardınama Cem Garipoğlu nerelere kay- dan babanın feryadı daha fazla bolmuştu? Bunu bilen yoktu. yükseldi. Cinayetin arkasında Evet, gündemimiz olmuştu bu başka işler ve kişilerin olduğunu cinayet. Tam 6 ay boyunca... Acılı söyledi, katilin bulunamayışının baba günleri sayıyordu... Kızının, ardında bu nedenin olduğunu yüreğinin yarısının öldürüldüğü haykırdı. İstanbul’un Gaz Fatihi, günden itibaren, neredeyse her Eski İstanbul Emniyet Müdürü ise, gün sokaktaydı. O sokaktayken, kendi diliyle acılı babaya uyarıda cinayetle ilgili her gün yeni bir bulundu, “Kızınıza sahip çıksaydıskandal ortaya çıkıyordu. Ama nız” dedi. yanıtlar bir türlü bulunamıyordu. Evet, insanılık dışı bir cinayetin -Cinayetin işlendiği evin çev- ardından kıllarını kıpırdatmayan, resinde 7 gün 24 saat kayıt alan olayların üzerine gitmeyen emnikameralar neden o gün kayıt al- yet, aileye ders veriyordu. Hem de mamıştı? “namus” dersi. Çünkü bu sisteme - O gece evde bulunan 700 bin göre kadınlar, boyunlarına tasma dolar neden hiç bir tutanakta yer takılacak, tüm hareketleri kontrol etmemişti? altına alınacak varlıklardı. Sahip - ‘Tüm birimler’in hareket ge- çıkılması gereken bir ‘namus’ varçirilmesine karşın neden katil bu- dı ortada. Babadan, abiye, kocaya lunamıyordu? devredilecek bir zimmet eşyasıyBizim ilk elden sayabileceği- dı. miz sorular bunlar ama, çoğaltBelki bu sözlerin ardından, mak da mümkün. Tabi bu soru- işin bu tarafını bir kez daha ha-

tırlamak gerekiyor. Münevver Karabulut bir kadın. Yani bu cinayet sadece, arkasından çevirilen kirli ilişkiler dışında bir durum. Bu, kadına yönelik şiddetin en açık resimlerinden biri. Hem de en vahşi şekilde. Özellikle de bu cinayetin kadının sevgilisi tarafından işlendi. Şu an aslı tam olarak bilinmese de, ‘kıskançlık’ gerekçe gösterildi. Yani bir erkek, kıskandığı, kendisini aldattığını düşündüğü sevgilisini öldürebilir. O kadın onun malıymışçasına yaklaşarak cezalandırabilir, katledebilir. Erkek egemen, kapitalist sistem tam olarak da bunu savunuyor. Ve bu durumu resmen açıklamak ve katilin sırtını sıvazlamak için Emniyet Müdürü açıklamalar yapıyor. Erkek egemen sistem kadınları tam olarak böyle gördüğü için, her defasında ona saldırıyor ve katlediyor. Erkek egemenliğinin temsilcileri ise katilleri kolluyor ve kadını suçluyor. Yasalara bile bu işlemiş durumda. Bu bağlamda tecavüzcülerin aklanması için yasalarda tahrik indirimi yer aldığını da anımsatmakta yarar var. Yani bir kadın giyiminden dolayı tecavüz edilmeyi hak edebilir. Tabi, tecavüz denilince akılımıza kız kardeşimiz Pippa Bacca geliyor. Barış için çıktığı yolda tecavüze uğrayan ve katledilen beyaz gelinlikli kadın. Ona tecavüz edip katledilenlerden biri müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın verilmesini sağlayan da, yine kadınlar oldu. Kız kardeşlerinin katilinin yargılanması için sokaklara çıktılar, onun yürüdüğü barış yolundan yürüdüler. Fakat, raporlara göre Bacca’ya üç kişi tecavüz etmişti. Avukatı her duruşmada bunu dillendirse de yakalan tek sanık yargılandı ve dosya kapatıldı. Karabulut cinayetinde, her gün yeni bir skandal patlak veriyor ve katil bir türlü bulunamıyordu. Tüm dünyada kırmızı bültenle

24 Ekim 2009 Sayı:1

aranmasına rağmen. Skandallar ortaya çıktıkça, kirli ilişkilerin ortaya çıkma ihtimali artıyordu. Ve sonunda, 194. gün Cem Garipoğlu polise teslim edildi. Tüm dünyada çok iyi aranan C.G, kaldığı evden elini kolunu sallayarak çıkmış, avukatı ile telefonda görüşmüş ve daha sonra avukatıyla birlikte emniyete teslim olmuştu. “194. günün sonunda ne olmuştu da gelip teslim olmuştu?” diye sormamak elde değil. Evet tam da yukarda bahsettiğimiz gibi kirli ilişkilerin açığa çıkma ihtimaline karşı bir paket gibi aylarca saklanan katil teslim edilmişti. Şimdi, ne de olsa “18 yaşından küçük olduğu için”, “Psikolojik sorunlar yaşadığı için” vb.. tutukluluk süresi hiç de uzun olmayacak. C.G.’ye böyle bir muamele yapılması ilk bakıldığında normal karşılanabilecek bir durum olarak göze çarpabilir. Ama C. G. için bunları yapan yasalar, polis fezlekelerine dayanarak tutuklanan ve ceplerinde misket bulunan çocukları ‘taş attıkları” gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılıyor. Ve bu çocuklar topluma kazandırılmak için 30-40 yıla varan cezalara çarptırılıyor. O çocukların da serbest kalmaları ya da suçsuz bulunmaları için genç bir kadını mı katletmeleri gerekiyordu... Selvihan Aslan


18

Devletin ‘açılım’ incileri 14 yaşındaki Ceylan Önkol hayvan otlatırken havan mermisiyle parçalanarak can verdi. TSK, bölgeden havan mermisi atılmadığını iddia ediyor.

12 yaşındaki Uğur Kaymaz 13 kurşunla can vermişti. Katil polisler beraat etmişti. Yargıtay kararı onadı.

Açılım başladığından beri yüzlerce DTP üyesi ve yöneticisi gözaltına alındı, onlarcası tutuklandı.

Siirt’te göstericilerin üzerine ateş açarak bir yurtseverin ölümüne sebep olan asker beraat etti.

Van’da 3 kişi HPG’li oldukları iddiasıyla özel timlerce katledildi.

Başbakan’ın ‘Ahmet Kaya açılımı’ yaptığı günlerde, bir lise öğrencisi yolda Ahmet Kaya şarkısı söylediği için polisler tarafından dövüldü.

Polisler, gözaltına almak için evini bastıkları Demokratik Özgür Kadın Hareketi üyesi bir kadına tecavüz girişiminde bulundu.

Erzurum’da askerlik yapan bir Kürt genci zafer işareti yaptığı gerekçesiyle 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bir teğmen, İbrahim Öztürk isimli eri, nöbette uyurken yakalayınca pimini çektiği el bombasını eline tutuşturdu. Bomba 45 dakika sonra patladı. 4 asker yaşamını yitirdi.

Hakkari Çukurca’da 6 askerin ölümüne sebep olan mayının TSK tarafından döşendiği ortaya çıktı. TSK, askerler yaşamını yitirdiğinde PKK’yi suçlamıştı.

Başbakan Erdoğan’ın bir oğlu ‘yan gelip yatmaya uygun değildir’ raporu almışken, diğer oğlu 28 gün ‘yan gelip yatarak’ askerlik yaptı.

Hakkari Yüksekova’da askerlik şubesine bombalı saldırının ardından, askerler ev ve işyerlerini taradı.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Kürtçe’nin yüzde 65’inin Farsça, yüzde 25’i Arapça, birazının da Türkçe olduğunu iddia etti.

Cizre’de bir lise kravatındaki Atatürk resminin Abdullah Öcalan’a benzediği gerekçesiyle okul müdürü sürgün edildi, esnaf hakkında soruşturma başlatıldı.

‘1000 operasyon yaptık’ diye adeta kendini ihbar eden Mehmet Ağar’ın ifadesine başvurulmazken, 4 DTP’li milletvekili hakkında ‘zorla ifadeye getirme’ kararı alındı.

24 Ekim 2009 Sayı:1


19

.

Isyanbul IMF’yi karsıladı , Emperyalistlerin zirvesi 6-7 Ekim’de İstanbul’da toplandı. IMF ve Dünya Bankası Guvernörler kurulları yıllık toplantısında, küresel krizden çıkış tartışma konusu oldu. Ancak, kendi itiraflarında krizden çıkışsızlık ve çözümsüzlük vardı. 330 milyon TL’lik harcamalarla yaptırılan kongre salonu ile Erdoğan, emperyalistlere misafirperver davrandı. Yeni talan politikalarının uygulayıcısı olma konusunda emperyalistlerle güven tazeledi. Özelleştirmelerin, işsizliğin, yoksulluğun, askeri darbelerin, savaşların ve krizin sorumlusu IMF ve Dünya Bankası elbette ki işçi sınıfı ve ezilenlerce isyanla karşılanacaktı. Konuşulan tartışılan şey, ne IMF’nin toplantısı, ne AKP’nin gösterisiydi. Bu sefer gündem, anti-emperyalistlerin IMF isyanıydı. Televizyonlar ilk zamanlar, IMF kongre salonundan, hükümetin hazırlığından, krizin çözümünden bahsediyordu. IMF başkanına fırlatılan ayakkabı ve Beyazıt’tan Dolmabahçe’ye gençliğin yürüyüşü IMF’nin hoş karşılanmayacağın ilk habercileri oldu. Toplantı günleri yaklaştıkça, anti-emperyalistlerin oluşturdukları birliklerle, sendikaların sokaklara çıkmasıyla ezilenler tepkilerini dile getiriyor, sokağın dili ile konuşuyordu. Sosyalist Gençlik Derneği ve Liseli Öğrenci Birliği, eylemlerdeki birleştiricilikleri, fiili meşru eylemlere imza atması, ses getiren propaganda eylemleri ve Taksim barikatlarında yaktıkları kızıl ateş-

le yol gösterdi, umut büyüttü. Gün geldi Konak Meydanı’ndaki Saat Kulesi Başbakan’ın gözleri önünde zincirleme eylemine sahne oldu. Gün geldi AKP binası işgal edildi, AKP önündeki yollar kesildi, Adana’dan, Mersin’e, İzmir’den Denizli’ye, Beyazıt’tan Dolmabahçe’ye üniversitelilerin birleşik sesine öncülük etti. Gün geldi Kız Kulesi’nde LÖB’lü ka-

Ve tarih 6 Ekim’i gösterdiğinde, 5 bin yürek yerin yedi kat dibine saklanan emperyalistlerin vadisine Seattle’ın, Cenova’nın, Yunanistan’ın küresel direniş ruhuyla yüklendi. Polis şiddeti bir emekçinin gaz bombalarıyla canını alırken, yüzlerce gözaltı ve tutuklama ile devlet terörist yüzünü bir kez daha gösterdi. Polis şiddetine karşı sapanla, molotof-

dınlar, İsyanbul IMF’yi istemiyor dedi, kendini zincirledi, tramvay duraklarına çıktı emekçilerce alkışlandı. Bitti mi, bitmedi. Sosyalist gençler kravatlarını taktı, mini eteklerini giydi, girilmez denilen yerlere girdi, kongre merkezinin kapılarına dayandı, müzeleri gezen heyetin önüne çıktı, “Hey, IMF defol” dedi. Maltepe Ertuğrul Gazi Lisesi’nde alkışlı protesto ve 2 saatlik ders boykotu ile işgallerin, boykotların, direnişlerin öncü gücü oldu.

la, barikatla direnmek, bu kadar yaygın ve meşru şekilde 1 Mayıs 2009’dan sonra bir kez daha güçlü bir şekilde kendini gösterdi. Anti-emperyalistlerin şiddetinin hedefinde, basının kara propagandasına karşı esnaflar değil, bankalar, Mc Donalds’lar, polis otoları, kontrol noktaları vardı. 67 Ekim’den hatıralara, tarihin sayfalarına İsyanbul kaldı. İsyanbul gençti Genç ayaklar, IMF protestoların ateş fitili ve ağırlıklı gücü oldu. IMF karşıtlığının bu kadar yaygın olduğu, anti ABD’ci, anti siyonist eğilimin güçlü olduğu memlekette, gençlik emekçilerin tepkilerini militan bir şekilde ortaya koydu. Bütün mücadele anlarında gençlik boy gösterdi. Ancak hareketin kitleselleşmesi, geniş yığınların sokağa dökülmesi, işçi sınıfı başta gelmek üzere grevler yolu ile üretimden gelen güçlerin kullanılması ve birleşik bir halk direnişinin örgütlenmesinin gerisinde kalındı. 6 Ekim’den 6 Kasım’a Gençlik cephesinden, üniversiteli gençliğin akademik, de-

24 Ekim 2009 Sayı:1

mokratik, ekonomik örgütü olan Genç Sen, bu süreçte etkisiz kaldı. Daha geniş yığınları demokratik çerçevede kucaklayacak araç olma noktasında önemli avantajları olan Genç Sen, okul açılışlarına ve 6-7 Ekim’e sınırlı derecede müdahale düzeyini sorgulamalı ve dersler çıkarmalıdır. 12 Eylül askeri darbesinin üniversitelerdeki çocuğu YÖK’e karşı üniversitelerde yükselecek özgürlük çığlığının bir potada ve kitlesel bir şekilde ortaya konmasında sendika, eleştirisini pratik olarak vermeyi başarmalıdır. Sorun araçta değil, araçla ilişkileniş yöntemindedir. Birleşik bir iradenin ortaya çıkması ve 6 Kasım protestolarının parçalı olmaması noktasında bir eğilim kendini gösteriyor. Sosyalist gençlerin unutmaması gereken ve dikkatini yoğunlaştıracağı şey siyaset toplantıları, beklemecilik değil, süreci örgütlemek, üniversiteli yığınlara gitmek olmalı. Dikkatimizde askeri darbelere, paralı eğitime, YÖK’e karşı demokratik üniversite mücadelesini kitleselleştirme olmalı. Kitle ajitasyonunda yaratıcılık ve genişlik yakalanmalı. Sendika, eğitim emekçileri, meslek örgütlerinin gençlik kolları ile birleşik merkezi ve yerel eylemler örgütlenebilir. Merkezi yapılacak Ankara mitingi sendikanın YÖK gündemi üzerinden vereceği kitlesel yanıt olmalıdır. Kürt açılımı gündemi üzerinden, hemen hemen her kesimin tavır beyan ettiği kritik süreçte sendika ve gençlik örgütleri barış haykırışını, YÖK’e karşı özgürlük isteği ile birleştirmelidir. İyi ki doğdun Özgür Gençlik Ve 15. yılında, Özgür Gençlik! Artık Atılım Gazetesi’nin eki olarak okuyucularımızla buluşuyoruz. Düzenli olarak dergimizi takip edenler, içerik bakımından da bir yenilenmeye gittiğimizi fark edeceklerdir. Biz de, ‘yeni’ye kendi cephemizden mütevazi bir yanıt vermek istedik. Nice 15. yıllarda, nice 100. sayılarda görüşmek üzere!



og1