Page 1

editörden - içindekiler

Editörden...

Değerli okuyucu, bugünlerde hem ülkelerimizde yaşananlar, hem de uluslararası alanda yaşananlar, aslında kapitalizmin milyonlarca ve milyonlarca emeğiyle geçinmeye çalışan insan için yaşanacak bir toplum düzeni olmadığını bağıra bağıra gösteriyor. Bize onyıllarca en iyi çözüm olarak sunulan kapitalizmin, en büyük sorunların asıl kaynağı olduğu çok net çıktı ortaya. Burjuva düzenin savunucuları o kadar şaşkınlar ki, krizden çıkmak için Marx'ı okuyorlar. Marx'ın kapitalizmin krizinden kurtuluşun tek yolu olarak gösterdiği, kapitalist sömürü düzeninin bir proleter devrim ile yerle bir edilip yerine sosyalist düzenin kurulması yönündeki çözümünü elbette görmek ve duymak istemiyorlar! Olsun, onlar Marx'ı kendi anlamak

İçindekiler istedikleri gibi okusunlar, biz ise Marx'ı onun gerçek bilgeliğinden öğrenmek için, ama bu da yetmez, dünyayı değiştirmek için okuyalım. Marx'ın nasıl okunması gerektiğini bundan 81 yıl önce Lenin ve Bolşevik Partisi Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile tüm ezilenlere ve halklara göstermişlerdir. Bu anlamda Ekim Devriminin 81. yılında diyoruz ki: Yolumuz Ekim Devriminin yoludur, Lenin'in, Stalin'in ve onların önderliğindeki Bolşevik Partisinin göstermiş oldukları yoldur. Sosyalizmin yoludur! Gelecek yeni Ekim'lerde, yeni Ekim'ler gelecek! *** Yine ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz yazılarla dolu bir sayıyla karşınızdayız. Yeni İşçi Dünyası sayfalarında yer alan ve bir işçi arkadaşımız tarafından kaleme alınan "Ayağa Kalkalım" yazısında da belirtildiği gibi, bizler her türlü hırsızlığa isyan ederken, hırsızlıkların en büyüğüne, emek hırsızlığına, emek sömürüsüne sessiz kalmayalım. Her gün, her dakika emeğimizi çalan kapitalistlerden ve onların toplum düzenlerinden hesap soralım! Uyanalım! Ayağa Kalkalım! Yeni sayıda tekrar buluşmak dilğiyle. 5 Kasım 2008, Yeni Dünya İçin Çağrı ❧

GÜNDEM Bu filmi seyretmek zorunda değiliz! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 Küresel mali kriz derinleşerek sürüyor… . . . . . . . . . . . . . . . . . 4 Kriz sermaye için yeni fırsatlar sunuyor. . . . . . . . . . . . . . . . . . 5 HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN Çatı Partisi tartışmaları üzerine.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . İzmir’de ‘kardeşlik ve demokrasi’ mitingine yasaklama. . . . . . . . . . İnkar ve imha siyaseti… Nereye kadar? . . . . . . . . . . . . . . . . . “Ne Ergenekon, ne AKP, Çözüm Demokratik Cumhuriyet” mitingi . . . . . Ulusal Sorun ve Kafkaslar Paneli . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . DTP basın açıklamasına saldırı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . YENİ İŞÇİ DÜNYASI Yeni SSGSS Yasası yürürlüğe girdi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Birleşik Metal İş'den bilgilendirme toplantısı . . . . . . . . . . . . . RSA Fabrikası işçileri greve hazırlanıyor . . . . . . . . . . . . . . . . Entil ve Hapalki’de işçiler kazandı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Türk Metal Sendikasının yeni oyunları! . . . . . . . . . . . . . . . . Metal İşçileri Dayanışma Gecesinde buluştu… . . . . . . . . . . . . Taşeron sendika Türk Metal’den yeni ihanetler. . . . . . . . . . . . Sağlık emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi . . . . . . . . . . . . Deri işçilerinden söyleşi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Ayağa kalkalım… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . IBM işçileri patronu protesto etti. . . . . . . . . . . . . . . . . . .

EK:1 EK:2 EK:3 EK:3 EK:4 EK:5 EK:5 EK:6 EK:6 EK:7 EK:8

YENİ KADIN DÜNYASI 25 Kasım 2008: Kadına Yönelik Cinsel Şiddete Hayır!. . . . . . . . . . . 9 PANORAMA AFGANİSTAN 7. yıldönümünde de savaş ve işgal sürüyor…. . . . . . . . . . . . . . 10 BİRLEŞMİŞ MİLLETLERww BM milenyum kalkınma hedeflerinde ilk devre…. . . . . . . . . . . . 11 YAŞAMA TEMELLERİNİ KORUMA MÜCADELESİ Marmaris’in yüzde 52’si maden sahası!. . . . . . . . . . . . . . . . . 13 Nükleer santral ihalesi yapıldı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13 YENİ DÜNYA GENÇLİĞİ Gelenek adı altında “işkence”!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Çukurova Üniversitesi'nde rektörlük ve polis baskılarına kınama… . Çırakların ve Genç İşçilerin Ekonomik Korunması Üzerine Karar . . . Atarax’sız hayat... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

. . . .

. . . .

14 . 14 15 15

• ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi: Aziz Özer • Sorumlu Yazıişleri Müdürü: İlyas Emir • Yönetim Yeri ve Adresi: Hüseyin Ağa Mah., Balo Sok. No: 29/5 Beyoğlu - İstanbul • Tel. /Fax: (0212) 620 67 57 • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 • Sayı: 127 · Kasım 2008 • ISSN 1301-692X127 • Fiyatı: Türkiye: 1,00 YTL (KDV DAHİL) Türkiye Dışı: 2,50 Euro • Baskı: Uğur Matbaacılık · Tel.: (212) 501 81 09 Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi 6. Kat A Blok 4 NA 8-10-11-23 · Topkapı - İstanbul • Yayın Türü: Yaygın Süreli

mail@ydicagri.org www.ydicagri.org

2

6 6 7 7 8 8


gündem

Bu filmi seyretmek zorunda değiliz! B iz bu filmi daha önce de, Dağlıca baskınından sonra seyrettik! Karakol baskınları, asker cenazeleri kullanılarak, ırkçılık ve şovenizm zehirinin kışkırtıldığını, Kürt düşmanlığının sokakta linçe dönüştüğünü yeni yaşamıyoruz. Balıkesir-Ayvalık ilçesi Altınova beldesinde yaşanılanlar, Kürt düşmanlığının, ırkçılığın, şovenizm zehirinin kitleler içerisinde vardığı boyutları gösteriyor. Irkçılık ve şovenizm, Kürt düşmanlığı adli kavgalarda bir tarafın Kürt olması, Kürtlere yönelik linçin oluşmasına neden oluyor. Kürtlerin işyerleri ve evleri tahrip ediliyor, “Kürtleri istemiyoruz!” histerik çığlıkları atılıyor. Öbür yandan “Kürtler bizim birinci sınıf vatandaşımızdır!”, “Ayrımız, gayrımız yoktur”, “Et ile tırnak gibi iç içe geçmişiz” edebiyatı yapılıyor. ‘Birinci sınıf ’ vatandaşa bunlar yapılıyor, reva görülüyorsa, vay ikinci sınıf vatandaşın haline! Aktütün karakol baskınından sonra, ırkçılık ve şovenizm yine alabildiğince körüklendi. Kürtler topyekun hedef tahtasına konuldu. Güney Kürdistan Federe Kürt Bölgesi Yönetimi bir kez daha hedef gösterildi. “Girelim, asalım, keselim” edebiyatı yapıldı. Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik başkanlığındaki bir heyetin Güney Kürdistan Federe Kürt Bölgesi Yönetimi ve Mesud Barzani ile Bağdat’ta görüşmesi, Kürt Yönetimi’nin düşman gösterilmesi gerçeğini değiştirmiyor. Yaratılan linç ortamında, tezkere meclisten rekor oyla geçiverdi. Türk

ellerini kollarını bağladığını” söyleyerek, daha fazla yetki istemeye, bu doğrultuda yasal değişikliklerin yapılmasını talep etmeye başladılar. Bir yıl önce Dağlıca baskınından sonra, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda, yine kolluk güçlerinin talebi üzerine değişiklik yapılmış, kolluk güçlerinin yetkileri artırılmıştı. Bunun sonucu olarak, işkencede, gözaltında ölümlerde, yargısız infazlarda vb. patlama yaşandı. Aktütün karakolu baskınından sonra toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu ordu ile hükümet arasında yapılan uzun pazarlıklara sahne oldu. Pazarlıklar tam anlaşma ile sonuçlanmasa da, “terörle mücadelede koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığı bünyesinde yeni bir kurumsal yapılanmaya gidilmesi” noktasında fikir birliği sağlandı. Genelkurmay Başkanlığı’nın, düzenli askeri birliklere polisin kullandığı adli yetkilerin tanınması, araçların kapalı yerlerinde ve evlerde arama yapabilme yetkisi, gözaltı süresinin 4 günden 9 güne uzatılması, bazı bölgelerde iletişimin süreli olarak engellenebilmesi vb. talepleri üzerine ordu ile hükümet arasında görüşmeler, pazarlıklar ise sürüyor. Taraf gazetesi Aktütün baskının “önceden bilindiğini, önlem alınmadığını, baskının Genelkurmay karargâhında naklen izlendiğini” yayınladığı askeri belgeler eşliğinde iddia etti. Bu iddianın basında yer bulması ve üzerine tartışılması üzerine Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, sert bir üslup ile açıklama yaparak, bu

ordusuna, Güney Kürdistan’da askeri harekat yapma izni veren tezkere bir yıl daha uzatıldı. Bir yıl daha “terörizme karşı mücadele” adına dağlar, yerleşim alanları bombalanacak! Sadece bu mu? Hayır! Kolluk kuvvetleri AB uyum yasaları çerçevesinde yapılan kimi kısmi iyileştirmelerin, “terörizme karşı mücadelede

iddiayı dillendiren gazeteleri “tehdit” etti. İlker Başbuğ “Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet” etti. Mesajı alan Başbakan Erdoğan; “Kendilerinin doğru yerde olduğunu, yanlış yerde duranların düşünmesi gerektiğini” açıkladı. Savaşın olması, karakolların basılması, asker cenazelerinin gelmesi vb.

Savaşın olması, karakolların basılması, asker cenazelerinin gelmesi vb. egemenlerin bir bölümünün işine geliyor. Ordu merkezli Kemalist kanat “terörizme karşı mücadele” adına, siyasetteki egemenliğini geriletilmesine rağmen bırakmak istemiyor. “Terörizme karşı mücadele” bu kanadın iktidarının varlık nedenidir. egemenlerin bir bölümünün işine geliyor. Ordu merkezli Kemalist kanat “terörizme karşı mücadele” adına, siyasetteki egemenliğini geriletilmesine rağmen bırakmak istemiyor. “Terörizme karşı mücadele” bu kanadın iktidarının varlık nedenidir. “Terör” ve “teröre karşı mücadele” sürdüğü ve olduğu sürece ordu elinde bulundurduğu ipleri bırakmak istemiyor, istemeyecektir. Her karakol baskını sonrasında, her asker cenazesi geldiğinde aynı filmi seyretmek zorunda değiliz! İşçiler, emekçiler senaryosunu, yönetmenliğini, çekimini ordunun, egemenlerin yaptığı asker cenazeleri konulu, kan üzerine şekillenen, ırkçılık ve şovenizmi körükleyen, halkları birbirine düşman eden filmleri izlemek zorunda değil! Irkçılığı, şovenizmi kışkırtan, geliştiren egemenlerin kendisidir. Türk olmayanlar üzerinde ulusal baskı, zoraki birlik, her türlü haktan yoksunluk, asimilasyon siyaseti vb.nin sonuçları yaşanıyor günümüzde. Ulusal baskıya karşı çıkıyorsan, hak istiyorsan, “terörist”sin, “vatan hainisin”. Egemenlerin anlayışı budur! “Başka halkı ezen bir halk özgür olamaz”. Türk ulusu eğemen ulus olarak, başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer milliyetler üzerindeki

baskılara karşı çıkmadığı, zoraki birliğe karşı çıkmadığı, ezilen ulusun ayrılma hakkını savunmadığı sürece özgürleşmesi mümkün değildir. Halklar arasında düşmanlığı körükleyen, halkları birbirine düşman eden sermayenin kendisidir. Halklar arasına girilmediği, halklar birbirlerine karşı kışkırtılmadıkları sürece, halklar kendi hallerine bırakıldıkları durumda, aralarında düşmanlık da olmayacaktır. Bu ülkede düşman ne Kürt, ne Ermeni, ne de Rum halkıdır. Düşman bu sömürü düzenin kendisi, kapitalist sistemdir. ‘Böl ve yönet’ siyaseti uygulayanlardır düşman olan! Ulusal baskıya son vermek, zoraki birliğe son vermek için, sermayenin egemenliğine son vermek gereklidir. Ayrılma hakkının kullanılabileceği ortam, eşit ve özgür temelde bir yaşam, gönüllü birlik, milliyetçiliğin her türünün kökünün kazındığı sosyalizm ile mümkündür. Bu mümkünlüğü gerçeğe çevirmek elimizde! Yeter ki, gücümüzün farkına varalım, bilinçlenelim, örgütlenelim! Kahrolsun ırkçılık ve şovenizm! Halkların kardeşliği için tek yol devrim! 20 Ekim 2008 ✓

3


gündem

Y

4

Küresel mali kriz derinleşerek sürüyor…

eni Dünya İçin Çağrı’nın 126. sayısında, ‘Emperyalist dünyayı sarsan mali kriz üzerine’ başlıklı yazımızda; mali krizin nasıl başladığını, dünyaya yansımasını, krizin etkilerini, Marksist kriz teorisi ışığında değerlendirmeye çalışmıştık. Bu yazının yazıldığı tarih olan 30 Eylül’den bu yana yaşanılan gelişmeler, mali krizin etkilerinin tahmin edilenden daha fazla olduğu gerçeğini ortaya koydu. Kimi burjuva iktisatçılarının “1929 ekonomik krizinden sonra, yaşanılan en önemli kriz olarak” adlandırdıkları mali kriz, giderek etkisini her geçen gün daha fazla hissettiriyor. Emperyalistler mali krizden en az zararla kurtulmak için paket üstüne paket açıyor, önlem üzerine önlem alıyorlar. ABD 850 milyar dolar, Almanya 500 milyar avro, 360 milyar avro, Avusturya 100 milyar avro, İtalya 20 milyar avro, Norveç 350 milyar kron, Portekiz 20 milyar avro, İrlanda 400 milyar avro, İspanya 30 milyar avro, Hollanda 20 milyar avro, Rusya 86 milyar dolar vb. kurtarma, önlem paketleri açıkladı. Ekonomisi bankacılık sektörüne dayalı İzlanda’da finans sektörü çöktü. G-7 olarak adlandırılan emperyalist ülkeler, krizin etkilerini hafifletmek için aralarında ortak bir planda anlaştılar. Bu plana göre, bankalardaki hesaplara devlet güvencesi getirildi. Faiz oranları düşürüldü. Bankaların batmasına izin vermeme kararı alındı. Zorda olan bankalara devlet bütçesinden para aktarıldı. Batma tehlikesi olan finans kuruluşlarının bir bölümü devletleştirildi vb. Emperyalist dünyayı sarsan mali krizin bazı özellikleri kısaca şöyle sıralanabilir: Mali kriz ile birlikte devlet ekonomiye, piyasaya daha fazla müdahale etmeye başladı. Sermayenin çıkarlarını korumak için örgütlenmiş zor aracı olan devlet, zor durumda ki serbest piyasanın, özel kapitalistlerin yardımına koştu. Zor durumda olan, batma tehlikesi olan finans kurumlarına para akıtıldı. Bir bölümü devletleştirildi. Kapitalist devlet zor günlerin dostu olduğunu gösterdi! Krizden en az zararla kurtulmak için emperyalist ülkelerde, finans kurumları arasında birleşmeler gerçekleşiyor. Daha küçük finans kurumları batarken, büyükler daha da büyüyor. Tekeller büyüme yoluyla krizden kurtulmaya çalışıyorlar. Mali kriz doğal olarak reel sektörü de etkilemeye başladı. Tüm dünyada ekonomik büyümede gerileme, düşme yaşanıyor.

Krizin Türkiye’ye etkileri

da eleştirilmektedir.

Krizin Türkiye’ye etkisinin ne olacağı konusunda hükümet ile TÜSİAD ayrı telden çalıyor. Hükümet özellikle de başbakan Erdoğan, “krizin en az hasarla, en az maliyetle, en az bedelle atlatılacağı” tavrını takınarak, aksini savunanları “felaket tellallığı yapmakla” suçluyor. TÜSİAD ise, “ekonominin gündemin ilk mad-

Kapitalizm çöküyor mu? Dünyayı sarsan mali kriz sonucu olarak, bazı çevrelerde, “kapitalizmin bittiği, çöktüğü” tespitleri yapıldı. Bu tespitler gerçek durumla örtüşen tespitler değil. Kapitalizme özgü olan devrevi aşırı üretim krizleri teorisi, kapitalizmin

Kapitalist aşırı üretim krizleri, kural olarak, her şeyi kapsayan bir karaktere sahiptirler. Herhangi bir üretim dalında başlayarak, tüm ekonomiyi kapsarlar. İlkönce bir ülkede veya bazı ülkelerde ortaya çıkıp, tüm kapitalist dünyaya yayılırlar. desi olması gerektiği” tavrını takınıyor. TÜSİAD ayrıca; “Krizin etkisini en aza indirgemek için, IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalanmasını önerdi. AB ile müzakerelerin hızlandırılması istedi. Ekonominin yavaşlama içerisinde bulunduğunu, topluma ve piyasaya güven vermek gerektiği” vb. tavrını takındı. Ma l i k r i z Türk iye’y i et k i lemeye başlamış bulunuyor. Borsada önemli düşüşler, kayıplar yaşanıyor. Ekonomik büyümede gerileme yaşanıyor. Önümüzdeki süreçte krizin etkisi daha da ağırlaşarak sürecek. Emperyalist dünyayı sarsan mali krizin, emperyalizme bağımlı olan Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildir. Tam tersine kriz bağımlı ülke ekonomilerini çok daha fazla etkileyecektir. “En az hasarla atlatacağız”, “Hamdolsun kriz bizi teğet geçecek” söylemi, temenniden başka bir şey değildir. Kaldı ki bu tavır, işbirlikçi büyük burjuvazi tarafından

en son ve en yüksek aşaması olan emperyalizm (tekelci kapitalizm) için de geçerlidir. Emperyalizm kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Emperyalizm kapitalizmin çelişkilerini son sınırına kadar derinleştirip şiddetlendirir ve kapitalizmin temel çelişkisinin, toplumsal üretim ile üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet arasındaki çelişkinin kaldırılmış olduğu yeni bir sisteme geçişin objektif temellerini yaratır. Emperyalizm ile birlikte üretici güçlerin muazzam gelişmesi sonucunda emek üretkenliği, böylelikle de sömürü oranı muazzam artar. Bağımlı ülkelerle ilişkilerdeki ekstra kârlarla hem ticaret hem de çok çeşitli biçimlerde sermaye ihracı yoluyla büyük sermayedarlar muazzam para sermayeler biriktirmişlerdir. Bu muazzam sermaye tutarlarının sadece küçük bir bölümü üretimde kullanılırken, büyük bölümü, en

kısa zamanda üretimdekinden daha fazla kazanç vaat eden spekülatif işlemlerde kullanılmaktadır. Borsalar, daha önceki dönemlerde olduğundan çok daha büyük bir rol oynamaya başlamışlardır. Bugün durum öyledir ki, para sermayenin sadece yaklaşık yüzde 15’i doğrudan üretimde veya üretimle bağıntılı hizmetler sektöründe kullanılırken, yaklaşık yüzde 85’i borsa işlemlerinde yer almaktadır. Bu, “reel ekonomi”den, yani sınai ve tarımsal üretim ve bunlarla bağıntılı hizmet sektörlerinden kopuk, hiçbir gerçek değer yaratmayan ve esas olarak spekülasyon üzerine kurulu ikinci bir ekonominin var olmasını beraberinde getirmektedir. Sırayla birbirini izleyen, spekülasyonla yüzlerce milyarın kazanıldığı ve yitirildiği borsa “boom”ları ve borsa krizleri, reel ekonomideki durumdan bağımsız olarak da gittikçe daha sık gündeme gelmektedir. Emperyalist dünya sistemi bir bütün olarak, bir devrim için gerekli olan bütün çelişmeleri bağrında taşır. Devrimin olabilmesi için bu çelişmeleri en üst sınırına vardırır. Bugün her ülkede devrimin olmasını gerekli kılan objektif koşullar vardır. Devrimin olması için objektif koşulların olması kendi başına yeterli değildir. Ayrıca sübjektif koşullar olarak adlandırılan, işçilerin ve emekçilerin bilinç ve örgütlenme seviyesinin devrimi isteme, devrim için mücadele etme, savaşmaya uygun olması, bu mücadeleye önderlik edecek güçlü Komünist partilerin olmasını gerektirir. Bugün tüm dünyada eksik olan budur. İşçilerin, emekçilerin bilinç ve örgütlenmeye düzeyi, devrimi isteyecek, mücadele edecek düzeyde değildir. Bu mücadeleye önderlik edecek güçlü komünist partiler yoktur. Dünya komünist hareketi örgütsel ve ideolojik olarak param parçadır. Bu nedenlerde sübjektif öğe, eksik olduğu için ya da sübjektif öğe objektif öğe ile denk olmadığı için özellikle de emperyalist ülkelerde krizden devrim yolu ile kurtulma durumu bugün için yoktur. Bir ülkede devrimin olabilmesi için objektif koşullar ve sübjektif koşulların uygun olması yanında, grupların, partilerin iradelerinden bağımsız olarak oluşan kimi nesnel değişikliklerin tümünün bir arada olması, devrimci durum olarak adlandırılan durumun olması gerekir. Devrimci bir durum olmadıkça devrimin olması olanaksızdır. Ama her devrimci durum devrimle sonuçlanmaz. Ancak devrimin olabilmesi için devrimci durumun varlığı mutlak


gündem

Kriz sermaye için yeni fırsatlar sunuyor

S

gerekliliktir. Kapitalizm devre halinde tekrarlanan krizlerle kendiliğinden çökmeyecektir. Kapitalizmi yıkacak güç işçi sınıfı önderliğinde birleşmiş, örgütlenmiş emekçilerdir. Kriz dönemleri komünistlerin kitleler içerisinde çalışmasını, örgütleme, propaganda ve ajitasyon olanaklarının genişlemesi anlamında önemli olanaklar sunar. Eğer işçilerin, emekçilerin bilinç ve örgütlenme düzeyi kapitalizmi yıkacak düzeyde değil ise, kapitalistler krizi işçilerin, emekçilerin sırtına yıkarak krizden kurtulurlar. Bugün yaşanılan mali krizin, reel sektörü de etkileyerek, devrevi ekonomik krizle birleşme tehlikesi vardır. Krizin yarattığı olanakları kullanarak, devrim yapma durumu sübjektif öğe eksik olduğu için krizden devrimle çıkma durumu bugün için yoktur. Ayrıca şunların bilinmesinde de fayda vardır: Ekonomik kriz dönemlerinde işsizlik ve yoksulluk muazzam artar. Fakat emekçi yığınlar için işsizlik ve yoksulluk kapitalizmde yalnızca kriz dönemlerinin değil, ekonomik krizin olmadığı dönemlerin de, ekonominin canlandığı, hatta yüksek seviyede kalkınmanın yaşandığı dönemlerin de ayrılmaz yol arkadaşlarıdır. Milyonlarca işsiz, kapitalizm açısından gerekli ve çalışanlara karşı da her an kullanılabilecek “yedek sanayi ordusu”dur. Emekçilerin önemli bir bölümü için işsizlik dolayısıyla yoksulluk kapitalizmin içsel ve yapısal bir olgusudur. Bu kapitalizmin normal gelişme seyridir. İşsizlik ve yoksulluğun artması, eşittir üretimde gerileme, eşittir sermayenin karlarının azalması vb. demek değildir. Emekçiler için işsizlik ve yoksulluğun kapitalizmde yalnızca kriz dönemlerinin bir görüntüsü olmadığının kavranması, sınıf mücadelesi açısından çok önemlidir Her kriz sabit sermayenin kitlesel ölçekte yenilenmesine neden olur. Girişimlerinin kârlılığını yeniden sağlamak ve artırmak için, kapitalistler işçilerin sömürülmesini güçlendirir, yeni makineler, üretim teknikleri ve yöntemlerini devreye sokarlar. İşçilerin daha güçlü sömürülmesi ve küçük üreticilerin mahvolması pa-

hasına ve keza çok sayıda rakip girişimi yutarak büyük kapitalistler yeni sermaye yatırımları yaparlar. Bu anlamda kriz, kapitalizmin temizlenme ve yenilenme sürecidir. Sabit sermayenin periyodik olarak kitlesel çapta yenilenmesi, düzenli bir şekilde tekrarlanan krizlerin periyodikliğinin maddi temeli olarak hizmet eder. Her kriz yeni krizlerin zeminini hazırlar. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte krizler gittikçe derinleşirler, krizlerin yıkıcı gücü artar. Kapitalizmin tüm çelişkilerinin şiddetle patlak verdiği ekonomik krizler, kaçınılmaz olarak, bu çelişkilerin daha da derinleşmesine ve şiddetlenmesine yol açarlar. Kapitalist aşırı üretim krizleri, kural olarak, her şeyi kapsayan bir karaktere sahiptirler. Herhangi bir üretim dalında başlayarak, tüm ekonomiyi kapsarlar. İlkönce bir ülkede veya bazı ülkelerde ortaya çıkıp, tüm kapitalist dünyaya yayılırlar. Emperyalistler krizleri sürekli olarak hem kendi ülkelerindeki hem de bağımlı ülkelerdeki emekçilerin sırtından aşmaya çalışmaktadırlar. Bağımlı ülkelerde de devrevi krizler vardır ve özellikle de bunlar metropollerdeki devrelerle çakıştıklarında, emekçiler için bunların sonuçları, çalışanların büyük kütlesi için hâlâ onların yoksulluk içine düşmesini engelleyen birtakım sosyal programların olduğu emperyalist metropollerdekinden çok daha derin olmaktadır. Emperyalizm asalak, çürüyen, can çekişen kapitalizmdir. Emperyalizm bağrında barındırdığı çelişmelerle, krizleriyle, kar uğruna doğaya verdiği zararlarla, haksız savaşlarla, ırkçılıkla, şovenizmle, faşizmle, kadınlar üzerindeki cinsiyetçi baskılarla vb. barbarlıktır. Emperyalizmin panzehiri proleter devrimlerdir. Ya ba rba rl ı k, ya sosya l i zm! A lter nat i f ler i her ge ç en g ü n daha da güncel hale gelmektedir. Emperyalizmle birlikte dünyanın yok olmasını engellemenin, barbarlığa son vermenin yolu, proleter dünya devrimidir. Krizin yükünü, krizi yaratanlar taşısın! 20 Ekim 2008 ✓

on günlerde hem uluslararası alanda hem de ülkelerimizde, sermaye kriz olsun olmasın işçi ve emekçilerin hak arama mücadelesine karşı, kriz vardır safsatasıyla işçileri kapının önüne koymakta tereddüt etmemektedir. Bunun somut örneğini Bursa’da çeşitli körük, lastik parçalarını üreten, Continental fabrikasında yaşıyoruz. Yakın bir zaman önce işçiler Petrol İş’e üye olmak için örgütlenme çalışması başlattılar. Kısa süre içerisinde bu açığa çıktı ve işçiler kriz var bahanesiyle kapının önüne kondu. Petrol İş ve işten çıkarılan 18 kişi, Bursa'da var olan hemen hemen tüm sendika temsilcilerin de katılımıyla basın açıklaması yaptı. Fabrikanın önünde yapılan basın açıklamasında şube başkanı Nuri Han şunları dile getirdi: “Daha geçtiğimiz yıl şirket Bursa’daki işyerini yeni yatırımlarla genişletmiştir. Bursa kamuoyunca da bilinen ve memnuniyetle izlenen bu gelişmelere karşın Contitech işverenin geçtiğimiz günlerde hemen hepsi sendikamız Petrol İş’e üye olan 18 işçiyi ekonomik kriz gerekçesiyle işten çıkartmış olması bizi şaşırtmış ve üzmüştür.” Nuri başkanın memnuniyetinin diğer reformist sarı sendika ağaların-

manda başlayan sendikalaşma çalışmalarını yürüten arkadaşlarımızın seçilerek işten çıkarılmış olmaları düşündürücüdür. Bu durum karşısında işverenin öne sürdüğü “kriz” gerekçesine inanmak mümkün değil. Böylesi güçlü ve prestijli bir Avrupa şirketi açısından son derece talihsiz ve güven sarsıcıdır. Genç insanların bir anda sanki birer suçlularmış gibi kapı önüne konmaları kesinlikle kabul edilebilir değildir. Onların ve sendikamız Petrol İş’in istediği ne gerilim ne de kavgadır. Sendikamıza saygı duyulması ve sendikamızla toplu sözleşme masasına oturulması gereklidir" vs vs. Bizler de elbette genç, ihtiyar vs. insanların iş yerini kaybetmesine kesin karşı olmamıza ve bunun için mücadele vermemize rağmen, şunu da söylemeyi asla unutmayacağız: Emek sermaye çelişkisi biz istesek de, istemesek de hep var olacaktır. Yoksa N. Han'ın dediği gibi sorun, “ istediğimiz ne gerilim ne de kavgadır” sorunu değil. Sömürü düzeni bu kavgayı zorunlu kılmaktadır. Biz istemesek de onlar artı değer için, karları için hep bu kavgayı kendileri çıkaracaklardır. Sınıf hareketi böylesi reformistlere kalırsa, bundan daha ileri bir

dan bir farkı yoktur. O da ücretli kölelik düzeninden rahatsız değildir. Sadece çalışanları Petrol İş’e üye oldular diye, işten çıkartılmalarına şaşırmıştır. Aslında o da bu düzenden memnundur, böyle kusurlar olmasa tabii. Ve o sadece, düzenin aşırı uçlarına karşıdır. Nuri Han konuşmasının devamında: “İşveren, işten çıkarmaların daha bir hafta öncesinde, fabrika işçileriyle yaptığı toplantıda işçi çıkartmayı düşünmediklerini açıklamıştır. Bu sözlerin dile getirilmesinden kısa bir süre sonra, fabrikada yakın za-

tavır beklemek hayal olur. Bu görevi yapacak olan bilimsel sosyalizmin ilkeleriyle donatılmış sınıf öncülerinin ve onun partisinin görevidir. .! Diğer söylediği Avrupa, prestij vs. gibi mide ağrıtan tavırları bir tarafa bırakıyoruz. Başkanın konuşmasıyla beraber işçiler şu sloganları haykırdılar: "Sendika hakkımız engellenemez! İşten atılan işler geri alınsın! İşçiyiz haklıyız kazanacağız! İş ekmek yoksa barış yok." 15. 10. 2008 Bursa'dan bir YDİ Çağrı okuru ✓

5


halkların kardeşliği için

Çatı Partisi tartışmaları üzerine... D

6

TP, EMEP ve SDP’nin 2002 seçimleri ertesinde, yerel yapılan seçimlerde yaptıkları ittifakın ertesinde gündeme getirdikleri çatı partisi oluşumu tartışmaları, 22 Temmuz genel seçimleri ertesinde de sürdü. Çatı partisini oluşturmaya çalışan bu partilerin ortak görüşü; 2002 seçimlerinden bu yana, “ciddi bir demokratik muhalefet boşluğunun olmasıdır. Çatı partisi için harekete geçen üç partinin ortak görüşü “halkın birliğinin” sağlanmasıdır. Bu konuda emek örgütlenmesini temel aldığını söyleyen EMEP ve SDP gibi partiler de, DTP’den farklı düşünmemektedirler. Bu partilerden EMEP, çatı partisinden ne anladıklarını genel başkanları Levent Tüzel şöyle açıklamaktadır: “DTP’nin de içinde olduğu, geçmişte seçim işbirlikleri yapmış partiler olarak bizlerin yürüttüğü, çatı partisi diye ifade edilen; halk güçlerini birleştirmeyi hedefleyen çalışma, sadece seçimlere dönük bir ittifak olmanın ötesindedir. DTP yöneticilerinin de belirttiği gibi, böylesi bir çalışmanın Kürtleri oy deposu yerine koyan bir anlayış taşıması ya da böyle algılanmasına yol açması, yapılabilecek en büyük kötülüktür. Gerçekten de faydacı bir şekilde parlamento ya da yerel yönetimlerde sadece seçilebilir olmanın hiçbir şey ifade etmeyeceği, asıl olanın halkın çözüm bekleyen sorunları için birleşme, kendi kurtuluşları için mücadele ve örgütlenmeye yönelten bir anlayış, program ve platform olduğu görülmelidir” SDP Genel Başkanı Filiz Koçali ise “Çatı partisi ile seçim ötesi bir şey hayal ediyoruz. Siyasete müdahale etme, Türkiye’yi değiştirme projesi” olarak çatı partisine baktıkları açıklamasını yaparak, hedeflerinin, “Türkiye’nin demokratikleştirilmesi” olduğunu vurguluyor. Çatı partisinin ortak platformunu ise Levent Tüzel; “emperyalist saldırganlık karşısında, bağımsızlık yanlılarının, Kürt sorununun barışçı çözümünü ve her alanda demokratikleşmeyi savunanların, inanç istismarına karşı çıkan ve gerçek laiklik talep edenlerin, küreselleşme adı altında liberal piyasacı yağma ekonomisine karşı halkın ve emekçilerin taleplerini savunanların, çevre, tarih ve kültür tahribatına karşı tutum alanların ortak mücadele platformuna ihtiyaç duymaktayız.” diye açıklıyor. Çatı partisi oluşumu için yapılan toplantılara, Sosyalist Emek hareketi, ÖDP ve Halk Evleri de gözlemci olarak katılıyor. SEH, 'özgürlükçü islamcılarla' “geniş bir yelpazede” demokratik ittifak zemininin olamayacağını savunarak,

ittifakın zemininin geniş tutulmasına karşı çıkmaktadır. ÖDP, "Solun, sosyalist hareketin emek, demokrasi güçleriyle birlikte neoliberalizmle mücadeleyi esas alan koalisyon, platform ve yan yana gelişlerden yanayız.” Tavrını takınmaktadır. Halkevleri ise; “Türkiye solunun toplumsal muhalefetinin daha görünür hale gelen, halkların sorunlarının çözümünün solda olduğunu deklare eden bir çaba içinde olması gerektiğini biz de ifade ediyoruz.” Tavrını takınıyor. Çatı Partisi taraftarlarının kısaca görüşleri böyle. Sendikalar ve kitle örgütleri de bu ittifakın içine çekilmeye çalışılıyor. Bu ittifak esas olarak var olan sistemin demokratikleşmesi, emekçi yığınların ekonomik ve demokratik sorunlarının çözümü ve “Kürt sorununun barışçı çözümü”nü hedefleyen bir ittifak. Böyle bir ittifakın ne kadar demokratik olacağını

ileride göreceğiz. Bugüne kadar olan ittifaklar, hep güçlülerin dayatması sonucu, onların siyasetinin belirleyici olduğu ittifaklar olmuştur. Bu ittifakın da çok farklı olacağını düşünmüyoruz. Yaklaşan yerel seçimlere böyle bir ittifakla girilip girilemeyeceği ise hala belirsizliğini koruyor. Bu ittifakın demokrasi anlayışı ise, Batı tipi burjuva demokrasinin ötesine geçen bir anlayış değil. Kapitalist sistemi hedefleyen, onu bir devrimle alaşağı edip halkların demokratik ittifakını hedefleyen bir siyaset bu ittifakta gözükmüyor. Bu ittifak Kürt sorununun çözümünü, devleti yıkmadan sistem içinde çözmeyi hedefliyor. Biz çeşitli yazılarımızda defalarca kapitalizm koşullarında ulusal sorunun çözülemeyeceğini vurguladık. İşçi ve emekçi yığınlarının ekonomik ve demokratik talepleri için bu sistem içinde mücadele etmek mutlaka gereklidir. Bunu yaparken, bu sorunların nihai çözümünün dev-

rimde, sosyalizm de olduğunun işçi ve emekçi yığınlara kavratılması ve bu temelde bir örgütlenmenin yapılması temel alınmalıdır. Çatı partisi ittifakının açıklamalarında böyle bir anlayışın olmadığı açıktır. Biz böyle bir ittifakın, devrimi hedefleyen bir perspektife sahip olmadığı için sınıfı çok fazla ileriye götüreceğini düşünmüyoruz. Bu tür ittifakları aynı zamanda kökten reddetmiyoruz da. Devrim perspektifine sahip olmayan reformistlerin, güç birliğine gitmeleri, seçim ittifakı yapmaları, bazı sorunların çözümü için birlikte çalışmaları vb. olumludur. Aynıların aynı yerde, ittifak yapmaları, çatı partisi altında biraraya gelmeleri nitelikleri gereği olumlu olacaktır. Ancak bu olumluluk aynı zamanda kitlelerin bilincini karartmaya da hizmet etmektedir. Sermayenin egemenliği şartlarında, ‘barış ve demokrasi’nin geleceği savunulmakta, propaganda edilmektedir. Sadece bu durum, bu ittifakın niteliğini ele veriyor! Biz devrimci güçlerin kendi yapılarını dağıtmadan, asgari müştereklerde sınıfı, emperyalizme ve yerli işbirlikçisi bu devlete karşı örgütleme hedefi doğrultusunda ittifak yapılabileceğini düşünüyoruz. Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda serbestlik ilkesi bu ittifakın temeli olmalıdır. Önümüzdeki süreçte tartışmalara bağlı olarak çatı partisi ile ilgili tavır takınmaya devam edeceğiz. 24.10.2008 ✓

İzmir’de ‘kardeşlik ve demokrasi’ mitingine yasaklama

A

ralarında DTP’nin de bulunduğu çeşitli siyasi parti ve devrimci kurumların 26 Ekim Pazar günü düzenlemek istedikleri, ‘kardeşlik ve demokrasi’ mitingine İzmir Valiliğince izin verilmedi. Mitinge izin verilmemesinin yanı sıra, Pazar sabahı Kürtlerin yoğun olarak oturduğu semtlerde polis otolarından “mitingin yasaklandığı, Gündoğdu ve Cumhuriyet Meydanı’nda toplanılması durumunda, müdahale edileceği” anonsları yapıldı. Merkezi yerlerdeki otobüs duraklarına, mitingi yasaklayan valilik kararı asıldı. İzmir bu durumu ilk defa yaşamıyor. Newroz’da da aynı taktikle, Newroz’a katılım engellenmeye çalışılmıştı. Cumhuriyet Meydanı’nı demir bariyerlerle çeviren polis, alanda toplanılmasına izin vermedi. Konakta bulunan basın açıklamasının yapılacağı

Eski Sümerbank önünü de demir bariyerlerle çeviren polis, alana giren kişileri tek tek aradı. DTP Bitlis Milletvekili Mehmet Nezir Karabaş ve Urfa Milletvekili İbrahim Binici’nin emniyet yetkilileri ile yaptıkları görüşme sonucunda basın açıklaması yapılabildi. İlk konuşmayı Kürtçe Mehmet Nezir Karabaş yaptı. Ardından İbrahim Bi lici Türkçe ola ra k konuştu. İbrahim Bilici; “Başbakanın, İçişleri Bakanlığı’nın, Emniyetin DTP ve devrimci güçlere karşı duruşunu” kınadı. “Kürt halkının 100 yıl önceki, 1921 Anayasasını aradığını” belirten Bilici, “30 yıldır Kürt coğrafyasında orantısız bir savaş yürütüldüğünü, Kürt halkının kırmızı çizgileri olduğunu, bu kırmızı çizgilere müdahale” edilinmemesini istedi. “Her halkın önder kabul ettiği bir önderi olduğunu, Kürt halkının da yıllar-

dan beri Sayın Öcalan’ı kendisinin önderi kabul ettiğini, Sayın Öcalan’a fiziki işkence yapılarak bölgenin cehenneme çevrildiğini” açıkladı. Yasaklanan ‘Kardeşlik ve demokrasi’ mitingini düzenleyen kurumlar adına basın açıklaması okundu. Yapılan konuşmalar, basın açıklaması sırasında; sık sık Öcalan lehine sloganlar atılmasının yanı sıra, “Katil Erdoğan!, AKP şaşırma, bizi dağa taşıma!, Yaşasın halkların kardeşliği!, Bıji bıratıya gelan!, Yaşasın devrimci dayanışma, Eşitlik, kardeşlik, Kürt ulusuna özgürlük!, Kürdistan faşizme mezar olacak!, Faşizme karşı omuz omuza!” vb. sloganları da atıldı. Polis ablukası, yoğun güvenlik önlemleri altında yapılan basın açıklaması bitikten sonra, Basmane yönüne doğru giden kitleye polis saldırdı. Gözaltına alınanlar oldu. Ekim 2008/YDİ Çağrı/İzmir ✓


halkların kardeşliği için

1

İnkar ve imha siyaseti… Nereye kadar?

7 Ekim günü Abdullah Öcalan’ın avukatları bir basın açıklaması yaptılar. Açıklamada Öcalan’a yapılan fiziki saldırı hakkında şunlar söylendi: “İmralı Cezaevi’nde bulunan müvekkilimizin odası, ‘arama yapacağız’ bahanesiyle görevlilerce dağıtıldı. Müvekkilin bu duruma itirazı üzerine kendisine, “sus, sen konuşamazsın, bir kelime bile konuşma hakkın yok,” denilip, akabinde iki görevli kollarına girerek, müvekkil yan odaya götürüldü, bir görevli de arkadan sırtına bastırmak suretiyle yere çöktürdü. Müvekkilimiz bu durum karşısında, “Bu uygulamadansa beni öldürün daha iyi,” demesi üzerine bir görevli “Ona da sıra gelecek,” şeklinde açık tehditte bulundu.” Avukatları tarafından Abdullah Öcalan’a İmralı’da fiziki saldırıda bulunulduğunun açıklanmasının ardından, Kürt illerinde protesto gösterileri, yürüyüşler düzenlendi. Kepenkler kapatıldı. Sadece Kürt illerinde değil, batıda da büyük şehirlerde gösteriler düzenlendi. Kolluk güçlerinin düzenlenen gösterilere verdiği cevap; kurşun, gaz bombası, cop, gözaltı vb. oldu. AğrıDoğubeyazıt’ta polis kurşunu ile Ahmet Özkan katledildi. Gösterilerde onlarca kişi yaralandı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Yüzlercesi tutuklandı. Öcalan’a f izik i saldırıyı peotesto eden gösteriler, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’ı ziyaret etmesini protesto eden gösterilerle birleşti. Diyarbakır’da neredeyse hayat durdu. DTP Eşbaşkanları, milletvekilleri, belediye başkanları, MYK ve PM’si Diyarbakır’da toplanarak, son gelişmeleri değerlendirdiler. Yapılan ortak basın açıklamasında; gelişmelerden, Öcalan’a yapılan fiziki saldırıdan AKP hükümeti sorumlu tutuldu. “İmralı Cezaevi’ne bir an önce DTP’nin de dahil olduğu bir heyet gönderilmelidir. İmralı cezaevi sistemi ve uygulanan tecrite son verilmelidir. Sosyal ve siyasal yaşama dahil olabileceği bir ortam yaratılmalı ve onur kırıcı davranışlardan vazgeçilmesi” talep edildi. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise yaptığı açıklamada, “herhangi bir kötü muamele yapılmış değil, herhangi bir olumsuz davranışta bulunulmuş değil, iddia edildiği gibi herhangi bir işkence yapıldığı iddiası asla doğru değil” diyerek, “Kurallara herkes uyacaktır. Uymayanlarla ilgili gerek güvenlik güçlerimiz, gerekse yargı organlarımız gerekeni yapacaktır.” Tavrını takınarak tepkilerini dile getirenleri bir nevi tehdit etti. Günümüzde Kürt illerinde pratikte

OHAL yaşanıyor. Gösterilere ‘terör’ ile yanıt veriliyor. Egemenler Kürt ulusal sorununu ‘terör sorunu, askeri sorun’ görerek, askeri yoldan çözmeye çalışıyorlar. Kürt halkının en basit demokratik hak istemine, kurşun, tank, panzer, gaz, gözaltı, tutuklama, işkence vb. ile cevap veriyorlar. AKP hükümeti, ordu ile birlikte aynı telden çalıyor. Bölgede savaş tırmandırılıyor. Yeni askeri önlemler devreye sokuluyor. Bölgeye 11 yıl aradan sonra, 7 bin özel tim polisinin bu yıl sonuna kadar yerleştirilmesi planlanıyor. ‘Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’ ve MGK’da alınan karar gereği, ‘terörle mücadelede’ kurumlar arası koordinasyonu sağlamak üzere yeni yapılanma kararı alındı.

Y

Bu karara göre, İç Güvenli k Yüksek Kurulu ve İç Güvenlik Genel Sekreterliği oluşturulacak. İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği’nin ‘terörle mücadelede’ eşgüdüm, koordinasyon, strateji belirleme, geliştirme, bilgilendirme ve denetleme konularında çalışması planlanıyor. Ayrıca İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği’nin Avrupa’da ve Ortadoğu’da temsilcilikler açması, bilimsel araştırmalar yapacak bilgi bankasının kurulması, istihbarat havuzu oluşturulması, PKK’ye katılımın önlenmesi ve ‘topluma kazandırmayla’ ilgili de projeler geliştirmesi planlanıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü müsteşarlığa dönüştürülecek. Sahil

Güvenlik Komutanlığı da bu yapılanmaya bağlanacak. Sınır güvenliği konusunda ayrı bir müsteşarlığın daha kurulması planlanıyor. TC tarihi boyunca, ulusal sorunda izlenilen siyaseti iki kelime ile ifade etmek mümkün; inkâr ve imha! Bu siyaset günümüzde de esas olarak değişmiş değildir. İnkâr ve imha siyasetinin ulusal sorunu çözmediği, çözemeyeceği görmek isteyenlere TC tarihi yeterli veri sunuyor! Tabi görmek isteyene, anlamasını bilene!! Kürt ulusal sorunu ne askeri önlemlerle, ne de defalarca açılan, ama yerine getirilemeyen ekonomik paketlerle çözülemez. Kürt sorunu ulusal bir sorundur. Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, ulusal sorunun tek bir çözüm yöntemi vardır: Zoraki birliğin ortadan kaldırılması, ulusal baskıya son verilmesi, ezilen ulusun kendi kaderini özgürce tayin edeceği özgür ortamın yaratılması, eşit, özgür ortamın yaratılması, halklar arasında kardeşlik ortamının yaratılması ile ulusal sorun çözülebilir. Bunun için de sömürgeci, egemen devletin işçilerin, emekçilerin devrimi yıkılması, sermayenin egemenliğine son verilmesi mutlak gerekliliktir. Ulusal sorunun çözüm ifadesi olan, halkların kardeşliği için tek yol devrim şiarını daha gür bir sesle haykırmanın, devrim mücadelesini yükseltmenin zamanıdır! 25 Ekim 2008 ✓

“Ne Ergenekon, ne AKP, Çözüm Demokratik Cumhuriyet” mitingi

ürüyüş 19.10.2008 tarihinde çeşitli parti ve kitle örgütlerinin katılımı ile yapıldı. Yeni Dünya İçin Çağrı olarak yürüyüşte kortej oluşturarak yer aldık. Bizim dışımızda yürüyüşe DTP, EMEP, ESP, DEV- LİS gibi örgütler katıldı. Yürüyüşün başından itibaren organizasyon komitesiyle polis arasında gerilim yaşandı. Polis yürüyüşü daha ilk başında engellemeye çalıştı. Nedeni, PKK ve Öcalan lehine sloganların atılmasıydı. Yürüyüş saat 14:00’de DTP milletvekillerinin katılımıyla başladı. Bahsi geçen sloganların atılmasına devam edilmesi sonunda, yürüyüş kortejinin önü Kadıköy alanına 300 metre kala polis tarafından panzerlerle kesildi. Polis, kortejin alana sokulmayacağını, ısrar edilirse yürüyüşün dağıtılacağını söyledi. Yarım saati geçen görüşmeler sonunda polis

yürüyüşün alana doğru devam etmesine izin verdi. Bundan sonra sokak aralarında ve alana girişin yakınlarında toplanan MHP’lilerin provoke etmesi sonucu ufak tefek arbedeler yaşandı. Topluluğun alana girmesinden sonra DTP milletvekilleri konuşmalar yaptı. Yürüyüşe damgasını Abdullah Öcalan’ın son günlerde

İmralı Cezaevinde kötü muamele görmesi vurdu. Miting konuşmalar sonunda sona erdi. Bir grup slogan atan DTP’li gençleri takibe alan polis, otobüslere binerken gaz bombalarıyla saldırdı. 5-10 dakika süren saldırıda, yoldan geçen birçok kişi de gaz bombalarından etkilendi. 21 Ekim 2008 / İstanbul ✓

7


halkların kardeşliği için

Ulusal Sorun ve Kafkaslar Paneli

daha sonra 1917 Ekim devriminin burada yaşayan halklar açısından önemli bir tarihsel gelişme olduğunu ve Komünist Partisinin özellikle Lenin'in Kaf kasya'ya büyük önem verdiğini vurguladı. Sunumların ardından soru-cevap ve söyleşi bölümüne geçildi. Bu

bölümde sorulan sorularla hem Sovyetler Birliğinin ulusal sorundaki marksist-leninist siyaseti hem de Kafkasya sorununun daha iyi bir şekilde bilinçlere çıkarıldığı verimli bir etkinlik gerçekleştirilmiş oldu. 3 Kasım 2008 ✓

DTP basın açıklamasına saldırı

B

8

u yıl Ekim devriminin 91. yıldönümünde "Ulusal Sorun ve Kafkaslar" konulu bir panel düzenledik. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde ulusal sorunun ve özelde de Kafkaslarda ulusal sorunun nasıl ele alındığını ve bu konuda atılan adımların neler olduğunu ortaya koymak ve bilince çıkarmak istedik. 2 K a s ı m' d a G ü n e y Kü l t ü r Merkezinde gerçekleştirdiğimiz panelde YDİ Çağrı Gazetesi adına Çetin Desde ve Araştırmacı-Yazar Turabi Saltık birer sunum yaptılar. Çetin Desde sunumunda bir halklar hapishanesi olan Çarlık Rusya'sı çatısı altında yaşayan halkların yaşadığı ulusal baskıları ve zulümleri ortaya koyduktan sonra 1917 Ekim devriminin ulusal sorunda bir dönüm noktası olduğunu, 1921 yılına gelindiğinde gerek hukuksal alanda gerekse de pratikte tüm ulusların özgür ve eşit birliktelikler içerisinde yaşamalarının sağlanması için önemli adımların atıldığını, ulusların ayrılıp ayrı devlet kurma hakkının tanınması ve bunun pratik bir hak olarak hayata geçirilmesinin yanında henüz ulusal bilince sahip olmayan küçük halklar ve ulusal azınlıkların da tam hak eşitliği için mücadele yürütüldüğünü ortaya koydu. SSCB'deki devlet yapılanmasını ortaya koyarken birlik cuhuriyetlerin, özerk cumhuriyetlerin, özerk bölgelerin nasıl bir yapıya sahip olduklarını ve birbirleriyle ne tür bir bağ içerisinde olduklarını anlattı. İlk dönemlerde 4 tane olan Birlik Cumhuriyetinin daha sonraki yıllarda 16 Birlik Cumhuriyetine yükseltildiğini belirterek, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin ulusal sorundaki siyasetinin tüm ulusların tam hak eşitliğine sahip olması, uluslar ve halklar arasındaki yüzyıllarca süregelen düşmanlıkların ortadan kaldırılması, en küçük bir milli topluluğun bile çıkarlarının gözetildiği bir siyaset olduğunu vurguladı. Bunun sonucu olarak Sovyetler Birliğinde ulusal sorunun önemli ölçüde çözüldüğünü ve çeşitli milliyetlerden halklar arasındaki dostluğun

sağlandığını dile getirdi. S ov ye t le r B i rl i ğ i Komü n i s t Partisinin Kafkaslardaki ulusal siyasetine de değinen Desde, burada da çıkış noktasının tüm uluslara tam hak eşitliği, halklar arasındaki düşmanlığın ortadan kaldırılması ve büyük ulus şovenizmine karşı mücadele olduğunu belirtti. Sovyet döneminde 1956'lı yıllara kadar önemli oranda çözülmüş olan Kafkasya sorununun geriye dönüş ile birlikte yeniden çelişkilerin ve çatışmaların merkezi haline geldiğini fakat bunun bazı burjuvaların iddia ettiği gibi Sovyetler Birliğinin yanlış ulusal siyasetinden kaynaklanmadığını ortaya koydu. Sovyetler Birliğinin yıkılması ve emperyalist paylaşım dalaşının bu bölgede tekrar gündeme gelmesiyle birlikte halkların birbirine karşı kışkırtılarak boğazlatıldığını, son dönemde yaşanan Güney Osetya sorunuyla bir kez daha gündeme geldiğini dile getirdi. İkinci konuşmacı, araştırmacıyazar Turabi Saltık ise çok önemli bir kültürel zenginliğe ve çok eski bir uygarlığa sahip olan Kaf kasya denilen coğrafyada hangi ulus ve ulusal azınlıkların yaşadığını ve bunların tarihsel olarak nasıl oluştuğunu detaylı bir şekilde ortaya koydu. Kafkasya'nın dil, din kültürler açısından son derece karmaşık bir yapıya sahip olduğunu, bu nedenle çıkar dalaşlarının çokça yaşandığını ve esas sorunun buradan kaynaklandığını dile getirdi. Önemli bir göç bölgesi olan Kaf kasya'nın zaman içerisinde önemli bir ticari merkez haline geldiğini, özellikle köle ticaretinin çok yaygın olduğunu, bununla birlikte çeşitli krallıkların ve uygarlıkların meydana geldiğini belirtti. Daha sonraları Çarlık Rusya'sının bu bölgeyi ihlakı ile birlikte 400 yıllık savaşların yaşandığını, 1.5 milyon halkın Osmanlı imparatorluğu ile yapılan bir dizi anlaşma sonucunda Osmanlı topraklarına sürüldüğünü ve geride kalan halkların ise özgürlük mücadelesine devam ettiklerini belirtti. Rusya'da 1905 devriminin ve

E

gemenler tarafından Kürt ha lk ına karşı sürdürü len ırkçı, şoven kışkırtma yer yer linç boyutlarına vararak sürüyor. Ayvalık-Altınova’da, Adana’nın bir mahallesinde yaşanılanlar linçin vardığı boyutları gösteriyor. Dağlıca’dan sonra kışkırtılan şoven dalga sırasında yaşanılanlar, Aktütün’den sonra da yaşanmaya başlandı. Asker cenazeleri kullanılarak ırkçı, şoven kışkırtma tırmandırıldı. Eğemenler, medya tarafından kışkırtılan Kürt düşmanlığı sokakta linçe dönüşüyor. Irkçı, şoven kışkırtmaya devletin kolluk kuvvetleri de üzerlerine düşeni yaparak katılıyorlar. Bunun bir örneği 9 Ekim günü İzmir’de yaşandı. DTP il örgütü, "sayın Öcalan" kampanyası çerçevesinde topladıkları imzaları ilgililere göndermek üzere Konak Postanesi’ne gitti. İnsan Hakları Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir şubelerinin yaptığı açıklamaya göre polis saldırısı şöyle gelişti: “Bugün, 9 Ekim 2008 günü düşünce özgürlüğü kapsamında dilekçe hakkını kullanan bir grup yurttaşımız, basın açıklaması yapmak ve savcılığa dilekçe göndermek üzere DTP il binası önünden Eski Sümerbank önüne doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Saat 13.00’da Eski Sümerbank önünde basın açıklaması yaptıktan sonra savcılığa verecekleri dilekçeleri göndermek üzere Konak Postanesi’ne girmişlerdir. Dilekçelerini verdikleri sırada isminin Ali İhsan olduğu öğrenilen polis amiri, “vatan hainleri!” diye bağırmış, çevik kuvvet polislerine “Her tarafı kapatın!” şeklinde talimat vermiştir. Bunun üzerine hiçbir uyarı yapılmaksızın çevik kuvvet polisleri tarafından dilekçe veren

yurttaşlara saldırılmıştır. Postane kapısında beklemekte olan İnsan Hakları Derneği gözlemcileri ve diğer yurttaşlar tarafından kolluk kuvvetleriyle görüşülmeye çalışıldıysa da bir sonuç alınamamış, kolluk amirinin “hepsini alın” talimatı üzerine çevik kuvvet ekibi kapıda bekleyenlere de saldırarak gözaltına almaya başlamıştır. Gözaltı işlemi sırasında çevik kuvvet polisleri eylemcilere tekme ve yumruklarla saldırmıştır. İnsan Hakları Derneği yöneticilerinden ve aynı zamanda olay yerinde gözlemci olarak bulunan Resul Yıldız da gözlemci kartı göğsünde takılı olduğu, gözlemci olduğunu ve İnsan Hakları derneği adına orada bulunduğunu belirttiği halde darp edilerek gözaltına alınmıştır.” Saldırı sırasında İşçi-Köylü gazetesi muhabiri de gözaltına alındı. DİHA’nın kamerası kırıldı. Toplam 44 kişi gözaltına alındı. 12 kişi polis saldırısı sırasında yaralandı. “Teröre karşı mücadele” adına “sınırsız yetki” istendiği, yetkiyi isteyen ordu ile hükümet toplantısının olduğu günde, İzmir’de yapılan saldırı tesadüf değildir. Daha önce yapılan yasal değişikliklerle yetkileri daha da genişletilmiş olan kolluk kuvvetleri giderek pervasızlaşmakta, daha fazla yetki isteyerek saldırılarını sürdürmektedirler. Öyle ya da böyle, saldırılar özgürlük, demokrasi mücadelesini engelleyemeyecektir. Baskılara, saldırılara son vermenin yolu, halkların kardeşliğini sağlamanın yolu, Kürt halkının kendi kaderini tayin edeceği şartları yaratmanın yolu, işçilerin, emekçilerin devrimidir. 9 Ekim 2008 YDİ Çağrı/İzmir ✓


Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Yeni SSGSS Yasası yürürlüğe girdi U zun bir süredir tartışılan, yüzlerce kez eylem yapılan 5510 sayılı Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim’den itibaren yürürlüğe girdi. Yasa birçok açıdan işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını buduyor, Genel Sağlık Sigortası adı altında sağlık hakkı özelleştiriliyor. Yasanın neler getirdiğini, aslında neler götürdüğünü birçok kez bu sayfalara taşıdık. Bizlerde bu konuda öncelikle işçi sınıfını, emekçileri aydınlatmaya çalıştık. Şimdi ise yasa yürürlüğe girdiğinden nasıl uygulanacağına değineceğiz. Elbette yasanın tüm maddeleri veya değişiklikler üzerine değil, sadece bazı konularına değineceğiz. Yaşlılık (Emeklilik şartları); 4a’lılar için 08.09.1999’da geçiş hükümleri uygulanmıştı. Bu tarihten önce ilk defa sigortaya girenler için 5000 gün prim, kadın ise 20 erkek ise 25 yıl sigortalılık süresi gerekiyordu. 08.09.1999 tarihinden sonra 7000 gün prim, 25 yıl ve kadın ise 58 erkek ise 60 yaşı doldurmaları gerekiyordu. 30 Nisan 2008 tarihinden sonra sigortaya girenlerde ise prim ödeme gün sayısı her yıl 100’er gün artırılmak sureti 2027 yılında 9000 güne, yaş haddi ise 2036 yılından itibaren kademeli olarak artırılarak 2048 yılında 65 yaşa çıkacak. 4b’lilerin yani eski Bağ-Kur’luların ise ilk defa sigortaya girdikleri tarihten itibaren 9000 gün prim ödemeleri gerekecek. Ortalama insan ömrünün 66 olduğu ülkemizde 65 yaşında emekli olmanın hiçbir anlamının olmayacağı açık. Ki çoğu durumda eğer iş bulabilirsek, bulduğumuzda ise sigorta primlerimiz yatırılırsa küçük bir ihtimal olsa da 1 yıl emekli olarak yaşayabiliriz, pardon üç kuruşluk emekli maaşını almak için banka kuyruklarında sürünebiliriz. Aylık Bağlama Oranı; Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası ödenen her yıl için %2 oranında aylık bağlanacak. Bu oranın tamamı %90’ı geçemeyecek. Mevcut sigortalıların (30 Nisan 2008 den önce sigortaya girenlerin) hak kaybına uğramaması için 10 yıl tamamlanıncaya kadar %3 daha sonra %2 olacak. Önceden beri sigortalılığı devam edenlerin bir kısmı eski hesaplamaya göre bir kısmı yeni hesaplamaya göre yapılacak. Önceden Yaşlılık aylığı uygulaması için, ilk 10 yıl %3,5 sonraki 15 yıl için %2, sonraki yıllar için %1,5 gibi bir hesaplama ile maaş bağlanırken, 30 Nisan 2008 tarihinden sonra

ilk defa sigortalı olanlar için bu oran her çalışılan yıl için %2 olacak. Yani daha önce 25 yıl çalışan bir sigortalı için %65 üzerinden aylık bağlanırken yeni yasaya göre bundan sonra %50 üzerinden aylık bağlanacak. Buna göre gelecekte bir emeklinin emekli maaşı bugünkü emeklinin maaşına göre %30 oranında daha düşük olacak. Tabi ki bunda pek fazla üzülmemize gerek yok çünkü emekli olmak dahi bir hayale dönüştü. Bu nedenle emekli maaşının ne kadar olacağını düşünmeye hiç mi hiç gerek yok!!! 4a, 4b ve 4c; SSK, Bağ-Kur ve

son verilecek ve bütün işlemler kişilerin TC kimlik numarasına göre yapılacak. Cenaze Yardımı; Emekli iken ölen veya 360 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası ödeyip de ölen sigortalının hak sahiplerine Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Yönetim Kurulunca belirlenecek tarife üzerinden cenaze yardımı ödenecek. Evlenme Yardımı; Evlenmeleri nedeni ile gelir ve aylıkları kesilmesi gereken kız çocuklarının aylık gelirinin 2 yıllık tutarı bir defa da ödenecek. Tekrar hak sahibi olması durumunda ise 2 yıl boyunca maaş

Uzun bir süredir tartışılan, yüzlerce kez eylem yapılan 5510 sayılı Genel Sağlık Sigortası 1 Ekim’den itibaren yürürlüğe girdi. Yasa birçok açıdan işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını buduyor, Genel Sağlık Sigortası adı altında sağlık hakkı özelleştiriliyor. Emekli Sandığı kurumlarının birleşmesi ile birlikte eski SSK’lılar 4a’lı, Eski Bağ-Kur’lular 4b’li, Eski Emekli Sandığına tabi olan Memurlar ise 4c’li diye anılacaklar. Herkese Tek Sosyal Güvenlik Numarası; Herkese tek sosyal güvenlik numarası verilecek bu da tabii ki T.C. Kimlik numarası olacak. Ancak, bilgi işlem alt yapısı kuruluncaya kadar mevcut uygulamalara devam edilecek. Gelecekte Kurum Sağlık karnesi, sigorta kartı, vizite kâğıdı gibi uygulamaların tamamına

bağlanmayacak. Emzirme ödeneği; Emzirme ödeneği verilmesi için 4a ve 4b’lilerde doğumdan önceki 1 yıl içinde 120 gün sigorta primi ödenmiş olması, 4b’liler için ilave olarak borcu bulunmaması gerekecek. Emzirme ödeneği eski yasada 50 YTL idi. Ancak yeni yasaya Hükümet ile Türk-İş’in “uzlaşması” ile bu rakamın içinde işçi temsilcilerinin de yer aldığı SGK komisyonu tarafından belirlenmesi eklendi. Fakat SGK bu rakamı belirlemek yerine rakamın belirlenmesi

yetkisini Hükümete vermeye çalışıyor. Anlayacağız kısmi “uzlaşma” dahi uygulanmıyor, Hükümet ve SGK uzlaşılan tarafları kandırmaya çalışıyor. Oysa beklenti bu rakamın asgari ücreti 3’te 1’i yani 202,80 Ytl olması yönündeydi. Sağlıktan Yararlanma Şartları; Sağlık Hizmetlerinden yararlanabilmek için, SSK’lı olanlar kendisi için 90 gün, bakmakla yükümlü oldukları kişiler için 120 gün, Bağ-Kur’lular ise ilk defa sigortalı oldularsa 8 ay, tekrar sigortalı olduklarında ise 4 ay prim ödedikten sonra ve hiç borçları yoksa sağlıktan yararlanabiliyorlardı. Bu sürelerin tamamı 30 güne düşürüldü. İşe yeni başlayanlar için iyi olan bu uygulama işten ayrılanlar için ise iyi değil, çünkü işten ayrılan işçi en fazla 10 gün daha sağlık hizmetinden yararlanabilecek. Son bir yıl içinde 90 gün primi varsa işten ayrıldıktan sonra 90 gün daha sağlıktan yararlanabilecek. Eskiden işten ayrıldıktan sonra 6 ay boyunca sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyordu. Bağ-Kur’lular borçları varsa sağlık hizmetlerinden yararlanamıyorlardı. Yeni yasa sonrası ise 60 gün prim borcu olsa dahi yararlanabilecekler. Daha fazla borcu olanlar yine sağlık hizmetlerinden yararlanamayacaklar. Katılım Payları; Ayakta tedavilerde ve diş hekimi tedavilerinde 2 YTL katılım payı ödenecek. Ortez, protez, iyileştirme araç ve gereçlerindeki ve İlaçlarla ilgili katılım payı emeklilerde %10, sigortalılarda %20 olarak uygulanacak. Araç ve gereçlerde her bir katılım payı bedeli asgari ücretin %75 ini geçemeyecek. Malullük; Önceki yasaya göre bir kişinin malul sayılması için gerekli oran 2/3=%66 idi. 5510 sayılı yeni yasaya göre İş kazası veya meslek hastalığı sonucunda çalışma gücünün %60’ını kaybeden malul sayılacak. Malullük sigortasından yararlanma şartları 5 yıldan beri sigortalı olmak ve 1800 gün prim ödemiş olmaktı. Ancak yeni kanun bu süreleri 10 yıla ve 1800 gün prime çıkardı. Başkasının bakımına muhtaç olarak malul olanlardan ise yıl şartı aranmayacak 1800 gün prim ödenmesi yeterli olacaktır. Malul sigortalılar 9000 günden az sigortalı olmaları halinde emeklilik maaş hesaplamaları 9000 gün üzerinden yapılacak ve maaşı da ortalama ödediği primin %50’sinden az olamayacak. Başkasının bakımına

EK:1


Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

muhtaç ise buna %10 daha ilave edilecek. Ayrıca; Ücretlerin bankadan ödeme zorunluluğu 08.05.2008 tarihinde yasalaşmıştı. Ancak konu ile ilgili yönetmelik çıkarılmadığı için zorunluluk henüz başlamadı. Eğer bu yasa tam olarak uygulanabilirse bundan sonra işverenlerin sık sık başvurduğu farklı ücret ödenmesine rağmen asgari ücret üzerinden prim ödemenin sona ereceği savunuluyor. Oysa yasa bunu gerçekleştirmekten uzak. Biz işverenlere hemen bir yol gösterelim, çünkü onlar zaten bu yöntemi şimdiden düşünüyorlar; işçiye asgari ücret banka üzerinden ödenecek, eğer asgari ücretin üzerinde ücret ödeniyorsa bu da elden ödenecektir. Bu sorunu yasalar değil ancak işçilerin mücadelesi çözebilir. Çiftçiler, tarımsal faaliyette bulunanlar Asgari ücretin yarısı üzerinden prim ödeyerek (102 YTL) sigortalı olabilecekler. 15 gün üzerinden ödenebilen primler her yıl 1 gün artırılarak 15 yıl sonra 30 güne çıkarılacak. Genel Sağlık Sigortası; Yeni yasaya göre hemen hemen bütün TC vatandaşları Genel Sağlık Sigortalı (GSS’li) sayılacaklar. 4a-4b-4c’liler ve isteğe bağlı sigortalılar direk GSS’li olacak. Aile içindeki kişi başı geliri Asgari ücretin 1/3’ünden (212 YTL) az olanların GSS Primleri devlet tarafından karşılanacak. Ayrıca, Vatansız ve sığınmacılar, 65 yaş veya özürlü aylığı alanlar, şeref, vatani hizmet aylığı ve gazi aylığı alanlar, Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bakılan çocuklar, 18 yaşından küçük olanlar ile dünya olimpiyat şampiyonlarının da GSS Primleri devlet tarafından karşılanacak. Bu sistemde Kürt halkının mücadelesini kırmak için oluşturulan Köy korucuları da unutulmamış, onlarında primleri devlet tarafından ödenecek.

4447 sayılı kanuna göre işsizlik sigortalısı alanların GSS primleri Türkiye İş Kurumu tarafından ödenecek. Aile içi toplam gelirin kişi başına düşen payı asgari ücretin 1/3’ü ile asgari ücret arasında gelir elde edenlerin ödeyecekleri primler “Prime Esas Kazancın (PEK) alt sınırı x %12’nin 1/3’ü” kadar olacak (25,55 YTL). Asgari ücret ile asgari ücretin 2 katı arasında geliri olanlar PEK alt sınırı x %12 (76,64 YTL), asgari ücretin 2 katından fazla olduğu tespit edilen kişiler için PEK alt sınırı x 2 x %12 (153,28 YTL) prim ödemeleri gerekecek. Zorunlu sigortalıkları bitenlerin Aile içi kişi başına düşen geliri asgari ücretin 3’te 1’inden az değilse 10 gün içinde GSS’li sayılacaklar. Genel Sağlık Sigortasından, Sigortalı ve Emeklilerin, İsteğe bağlı Sigortalı olmayan ve emekli olmayan Eşi, 20 yaşını doldurmamış ve orta öğretime devam eden çocukları, 25 yaşını doldurmamış yüksek öğrenimini tamamlamamış evli olmayan çocukları ve %60 özürlü olan çocukları yararlanır. Ayrıca geliri asgari ücretin netinden az olan Ana ve Babası da çocu k la r ı nı n GSS’si nden yararlanabilir. Yeşil kart uygulamasına ise 2 yıl daha devam edilecek. Sonra bu kişilerde Genel Sağlık Sigortası kapsamında devlet tarafından sigortalanacak. Ancak burada en önemli sorun kişilerin kazancının devlet tarafından nasıl hesaplanacağı, kimin asgari ücretin altında kazandığının nasıl tespit edileceği sorunudur. GSS’in bu durumda nasıl uygulanacağını, bundan sonra hastanede rehin kalınıp kalınmayacağını, insanların hastane hastane dolaştırılıp dolaştırılmayacağını hep birlikte yaşacak ve göreceğiz. 26.10.2008 ✓

İÇİNDEKİLER Yeni SSGSS Yasası yürürlüğe girdi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:1 Birleşik Metal İş'den bilgilendirme toplantısı . . . . . . . . . . . . .

EK:2

RSA Fabrikası işçileri greve hazırlanıyor . . . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Entil ve Hapalki’de işçiler kazandı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Türk Metal Sendikasının yeni oyunları! . . . . . . . . . . . . . . . . EK:4 Metal İşçileri Dayanışma Gecesinde buluştu… . . . . . . . . . . . .

EK:5

Taşeron sendika Türk Metal’den yeni ihanetler. . . . . . . . . . . .

EK:5

Sağlık emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi . . . . . . . . . . . . EK:6 Deri işçilerinden söyleşi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

EK:6

Ayağa kalkalım… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:7 IBM işçileri patronu protesto etti. . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:8 EK:2

Birleşik Metal İş'den bilgilendirme toplantısı

M

etal iş kolunda 20082010 grup toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri devam ediyor. Birleşik Metal İş Sendikası, MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) ile grup toplu iş sözleşmeleri süreci hakkında çıkardığı bültenler üzerinden kendi tabanını bilgilendirmekte, işyerlerinde iş komiteleri ile toplantılar yapmasının yanı sıra, örgütlü olduğu fabrikalarda eylemler yapmakta, ayrıca bölgelerde süreç hakkında bilgilendirme toplantıları yapmaktadır. Bu toplantılardan biri de İzmir’de yapıldı. 24 Ekim Cuma günü düzenlenen toplantıya, BMİ Sendikası’nın örgütlü olduğu işyerlerinden (Delphi, Jantsa, Totomak, Lemförder vb.) işçiler, İzmir Şube yöneticileri ve BMİ Sendikası’nın bazı Genel Merkez yöneticileri katıldı. Toplantı BMİ Sendikası İzmir Şube Başkanı Ali Çeltek’in yaptığı kısa konuşma ile açıldı. BMİ Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı, toplu iş sözleşmesi uzmanı Mehmet Beşeli, ‘Metal İşçisinin Gerçeği’ konulu, slayt eşliğinde bir sunum yaptı. Mehmet Beşeli yaptığı sunumda; MESS ile toplu grup sözleşmesinin 100 bin işçiyi kapsadığını, amacın 100 bin işçiyi birlikte hareket eder hale getirmek olduğunu, BMİ Sendikası’nın bunun için mücadele ettiğini, 100 bin işçinin birlikte hareket etmesi durumunda yer yerinden oynayacağını anlattı. Kendilerinin düşük ücretlilere iyileştirme, insanca yaşamaya yetecek ücret zammı, işe giriş ücretlerinin yükseltilmesini, enflasyona endeksi zamlara son verilmesini istediklerini, sosyal ödemelerde erimeye, esnekliğe karşı olduklarını aktardı. MESS’in teklifi hakkında da bilgi veren Beşeli, en kapsamlı esneklik dayatması ile karşı karşıya olduklarını, bu dayatmayı kabul etmeyeceklerini, bu teklifin kavgaya davet olduğunu, kavgayı kabul ettiklerini açıkladı. Toplantıda BMİ Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu’da bir konuşma yaptı. Adnan Serdaroğlu yaptığı konuşmada; Metal iş kolunun tüm dünyada ekonominin

lokomotifi olduğunu, metal iş kolunda toplu sözleşmenin diğer iş kollarını da etkilediğini, bu nedenle grup toplu iş sözleşmesinin sadece metal işçilerini değil, tüm sektörleri ilgilendirdiğini anlattı. Kazanılmış hakların geri alınmasına müsaade etmeyeceklerini, amaçlarının kazanılmış hakları daha da ileriye taşıma olduğunu açıkladı. Sadece MESS ile değil Türk Metal Sendikası ile de mücadele ettiklerini, Türk Metal Sendikası’nın sarı sendika, taşeron sendika, gangster sendika ünvanlarına, komisyoncu sendika sıfatını da eklediğini, Türk Metal’in imzaladığı toplu iş sözleşmeleri karşılığında patronlardan komisyon aldığını, bu paraların ART televizyon kanalına aktarıldığını, metal patronlarının ART televizyon kanalına yardım yaptığını, bütün bunların suç olduğunu açıkladı. BM İşçilerinin söz ve karar sahibi olduklarını, sendikalarında açıklık ve şeffaflık olduğunu, MESS ile mücadele sürecini işçilerle birlikte yürüteceklerini, gerekirse fabrikaları terk etmeyeceklerini, fabrikalara sahip çıkacaklarını anlattı. “Üyemiz az olsa da, yüreğimiz büyük. Gittiği yere kadar gideriz. Sizlerle birlikte gideceğiz.” Dedi. Toplantı oldukça coşkulu geçti. Coşku işçilerin alkışlarlarına, sloganlarına yansıdı. “Yaşasın sınıf dayanışması!, Yaşasın onurlu mücadelemiz!, Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz!, Direne, direne kazanacağız!, İşveren zammını al başına çal!, İş, ekmek yoksa, barış da yok!, Vur vur inlesin Türk Metal dinlesin!” sloganları atıldı. Metal işçileri, metal patronlarına karşı ortak mücadele yürüttükleri koşullarda kazanacaklardır. MESS patronlarını dize getirmenin, sarı sendika Türk Metal’in etkisini sınırlamanın yolu işçilerin örgütlü, ortak mücadelesidir. İşçilerin birliği sermayeyi yenecek! Ka hrolsun ücret l i kölel i k düzeni! 24 Ekim 2008 YDİ Çağrı/İzmir ✓


RSA Fabrikası işçileri greve hazırlanıyor

A

ş a ğ ıd a DİSK / Bi rle ş i k Meta l–İş Send i k a sı 2 No’lu Şubede örgütlü RSA Fabrikası’nda çalışan 50 işçinin, 2. dönem TİS görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine, gündeme gelecek olası bir greve hazırlık çalışmaları hakkında işyeri sendika baş temsilcisi ve aynı zamanda Şube Yönetim Kurulu üyesi Bayram Dilek ile yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz. Ydi Çağrı: Çalıştığınız fabrika kaç yıllık bir fabrika, hammaddeyi nereden alıyor, ne üretiyorsunuz? Kaç kişi çalışıyorsunuz? Ürettiğiniz ürünler iç pazarda mı, yoksa dış pazarda mı satılıyor? Esnek çalışma var mı? Baştemsilci: Çalıştığımız işyeri İstanbul–GOP tarafında Küçükköy semtinde kurulu RSA Tesisat Malzemeleri San. Tic. A.Ş.’ne ait 8 yıllık bir fabrika. Bu fabrikada doğalgaz tesisatı için bağlantı (Flaş, maşon, dirsek vb.) malzemeleri üretiyoruz. Yaş ortalaması 30-35 arasında olan 75 çalışandan 50’si işçi ve hepsi de sendika üyesi. Ben fabrikada 5 yıllık işçiyim. En kıdemsizimiz 2, en kıdemlimiz 8 yıllık işçidir. Fabrika kullandığı hammaddenin hepsini Ukrayna ve Rusya’dan

olan ve sağlığımızı tehdit eden çalışma ortamımızın düzeltilmesi için gerekli tedbirlerin alınması taleplerimiz var. Fakat patron özellikle ücret ve sosyal hakların artırılmasına yanaşmıyor. Birikmiş alacağımızı ödemek istemiyor. Şu an TİS görüşmeleri, uzlaşmazlık tutanağının tutulduğu ve arabulucuya gidildiği aşamada. Ydi Çağrı: Patronun uzlaşmaz tutumundan dolayı hızla grev aşamasına yaklaştığınız şu günlerde, işyerinde şimdiden grev için ne gibi ön hazırlıklarınız var? Baştemsilci: Patronun uzlaşmaz tavrı yüzünden gidilecek olası bir greve şimdiden hazırlıklara başladık. İşçi arkadaşlarla bilgilendirme toplantıları, görüşmeler, iletişimi artırma vb. çabalarını artırarak sürdürüyoruz. Arkadaşların çoğunun kredi borcu var. Asgari ücretle çalışan arkadaşlarımızın grev öncesinde bu borçları kapatma olanağı yok. Ancak grev boyunca kendi aramızda dayanışmayla, dost ve akrabaların yardımlaşmasıyla bu zorluğumuzun üstesinden geleceğiz. Ydi Çağrı: Biliyorsunuz işçi sendikalarının işkolunuzdak i MESS’le Grup TİS görüşmeleri

sürüyor. MESS’li patronlar metal işçilerinin kazınılmış haklarını gasp etmeye çalışıyor ve düşük ücret ve esnek çalışmayı dayatıyorlar. Siz sendikanız Birleşik Metal–İş'in MESS’e karşı direniş, grev vb. eylemlerine katılacak mısınız? Baştemsilci: İşyerimiz MESS’e üye değil. Fakat MESS’in bu dayatmalarını biz tüm metal işçilerine yapılan saldırılar olarak değerlendiriyoruz. Kölece çalışmaya karşı sendika genel merkezimizin her türlü mücadele kararına harfiyen uyacağız. İşkolundaki bu greve en aktif şekilde biz de katılacağız. Ydi Çağrı: Bildiğiniz gibi 1 Ekim 2008 günü yürürlüğe giren SSGS Yasası işçi ve emekçiler için nasıl bir yıkım yasası olduğunu şimdiden “katkı payı” uygulamalarıyla biliyoruz. İşyerinizde bu yasaya karşı ne gibi bir tepki var? Baştemsilci: Bunun adı “Sağlık Sigortası” ama kendisi sağlığı yok eden bir yasa. Sağlığı koruma değil ölümü getiren, güvencesizliği sağlayan bir yasa olduğunu çoğu arkadaş biliyor. Bundan kurtulmanın tek çaresi bu AKP hükümetinden bir an önce kurtulmaktır. Seçimlerde onu sandığa gömmektir. Ekim 2008 ✓

ler, işçi sınıfının sendikalaşmasının ve bilinçlenmesinin önünde duramayacaklardır. Her direnişin öğrettiği gibi Hapalki ve Entil’ deki direniş de kararlı olduğumuz ve demokratik hak ve taleplerimiz için mücadele ettiğimiz sürece sermayeye geri adım attıracağımızı göstermiştir. Kapitalizmden medet ummuyoruz. Biliyoruz ki temel çıkarı kar üstüne kurulu olan bu düzende

ekonomik taleplerle sermayeyi yok edemeyiz. Kapitalizmden kurtulmak ve insanca, onurlu sömürüsüz bir toplumda yaşamak için Bolşevizmin kılavuzluğunda sosyalizmi kurmalıyız. Kahrolsun kapitalizm! Kahrolsun sermaye düzeni! Yaşasın sosyalizm!

Entil ve Hapalki’de işçiler kazandı

skişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde, Zey tinoğlu Grubuna bağlı Entil ve Hapalki demir döküm fabrikalarında çalışan işçiler, DİSK Birleşik Metal İş sendikasına üye oldukları için 09 Ekim 2008 tarihinde işten çıkartıldılar. Entil’de 12 taşeron işçi sendikalaştıkları için işten çıkartıldı. İşçiler de işverenin bu tavrına karşı fabrikanın önünde direnişe geçtiler. Direnişe geçen işçilerin tutumuna işveren 5 işçi, sonra 12 işçiyi çıkararak karşılık verdi. Hapalki’de de 60 işçi işveren tarafından işten çıkartıldı. Her iki fabrikada işçiler kararlı bir şekilde fabrikanın önünde direnişe geçtiler. Birleşik Metal İş Sendikası Şube

Başkanı Bayram Kavak, yönetim kurulu üyeleri ve Entil, Süsler, Doruk Firmalarında çalışan 500 işçi fabrika önüne giderek direnişteki işçilere destek verdi. 09 Ekim 2008 tarihinde başlayan direniş, 14 Ekim 2008 tarihinde DİSK Birleşik Metal İş ile Zeytinoğlu Holding arasında yapılan görüşmelerin sonucunda, atılan işçilerin tamamının işe geri alınması ve sendikal haklarının tanınması konusunda anlaşmaya varılmasıyla bitirildi. İşçilerin sendikalaşmasından korkan ve bu doğrultuda her şeyi mubah gören, demokratikleşme ve özgürlük lerden ba hseden, Anayasada güvence altına alınan sendikaya üye olmayı sadece kâğıt üzerinde tanıyan egemen-

17.10.2008 Eskişehir’den YDİ/Çağrı okuru

Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

E

alıyor. Üretilen malzemelerin %80’nini dış pazarda satıyor. Ücretlerimiz asgari ücret düzeyinde. Bu kötü durumu bu TİS’le aşacağız. Şu günler fazla mesai yok, hafta sonu çalıştırılmıyoruz. Şu an işyerinde esnek çalışma yok. Fakat eskiden 120 işçinin yaptığı işi biz 50 kişiye yaptırıldığı için çok yoğun ve yorucu bir çalışma temposu vardı. Fabrikada bugünlerde teknik yenileme çalışmaları var. TİS imzalandıktan sonra 3040 işçi daha alınacağı söyleniyor. Ydi Çağrı: Öğrendiğimiz kadarıyla TİS görüşmeleriniz anlaşmazlıkla sonuçlanmış. Bu kaçıncı TİS dönemidir ve bu dönem talepleriniz nelerdir, görüşmeler hangi aşamada? Baştemsilci: Bu 2. TİS dönemimizdir. Üç aydır süren görüşmelerde neredeyse asgari ücret düzeyinde ücretlerimize en son ortalama %14 zam talep ettik. Fakat patron %10’dan yukarı çıkmadı. Ayrıca sosyal haklarımızın da artırılması taleplerimiz var. Patronun ödemek istemediği, ancak yargıya götürüp kazandığımız 1,5 yıllık ücret farkı olan ve her bir işçinin 2 bin YTL üzerindeki alacağı da TİS talepleri arasında. Yine ayrıca işyerindeki yoğun toz ve duman içinde

"İşyerimiz MESS’e üye değil. Fakat MESS’in bu dayatmalarını biz tüm metal işçilerine yapılan saldırılar olarak değerlendiriyoruz. Kölece çalışmaya karşı sendika genel merkezimizin her türlü mücadele kararına harfiyen uyacağız. İşkolundaki bu greve en aktif şekilde biz de katılacağız."

EK:3


N

Türk Metal Sendikası'nın yeni oyunları..!

Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

ihayetinde beklenen oldu: Bu dönemde Metal iş kolunda grup toplu iş sözleşmesi sürecinin yaşandığını hepimiz bilmekteyiz. MESS patronları kriz vardır, “istediğiniz kesinlikle olmaz” diye dayattıkları bir süreçten geçmekteyiz. Ve kısa bir dönem önce, MESS patronlarıyla uyuşmazlık tutanağı tutulduğunu bilmekteyiz. Artık bundan sonraki süreç, Metal işçileri için zorlu bir sürecin başlangıcı demektir. Bu zorlu müzakere sürecinde, Türk Metal sendikasından mücadeleci tavır beklemek büyük bir yanılgı olur. Büyük bir olasılıkla kapalı kapılar ardında işçiler satılacaktır. Sarı sendika Türk Metal’in tavrı, MESS patronları gibi “kriz vardır ancak bu kadar yapabiliriz, yoksa tümden her şeyimizi kaybederiz” tavrı olacaktır. İşçilerin yararına, metal patronlarıyla uzlaşmak kolay olmayacaktır. Böylesi zorlu bir süreçten başarıyla çıkmak Türk Metal sarı sendika ağalarının tavrı bilindiğinde kolay olmayacaktır. Tam da beklenen oldu. 17 Ekim’de Cuma günü saat 15.30’da Bosch işçilerinin vardiya çıkışında, fabrikanın alanı içinde, Türk Metal Sendika temsilcisi Pürmüz açıklama yaparak işverenin dayatmalarını kabul etmeyeceklerini ve fabrikayı terk etmeyeceklerini söyler. Ve “dışarı çıkmayacaklarını” söyler. İşveren ise, “Esnek üretime geçilmesinin kabul edilmesi; ücretsiz izinin zorunlu olduğu; işçi çıkarmak mecburiyetinde kaldıklarını ve işçilerin lütfen fabrika alanını

EK:4

terk etmeleri gerektiğini söyler. İşçiler buna anında tepkilerini gösterir. Renault’da ve Mako’da (Mako araba yedek parçası üreten yan sanayidir) işçiler sınıf kardeşlerine destek verdiler. Türk Metal

adına konuşan zat, bunu kesinlikle kabul etmeyeceklerini; fabrikayı terk etmeyeceklerini, esnek çalışmayı kabul etmeyeceklerini, parasız iznin olmayacağını ve de ne kadar işçi çıkaracaklarının somut olarak söylenmesi gerektiğini, kendilerinin de ona göre çıkarılması gerekenler varsa çıkaracaklarını söyler. Bu ‘militan’ konuşmanın ardından oyun sahneye konmaya başlandı. İşçilerin o tepki gazını almak için, sendika temsilcisi 20 kadar işçiyle beraber Bosch patronlarıyla toplantı yaptı. Gaye bu toplantıda, işçilerle beraber, Bosch patronlarıyla anlaşmaya varmaktı. Bu görüşmede bir uzlaşma sağlanamaz, işverenin yukarıdaki şartları dayatma sonucu toplantı yarıda kesilir ve bekleyen işçilere dayatmaları kabul etmeyecekleri açıklaması yapılır. Uzun bir beklemeden sonra akşam üstü saat 20.15’te

cağı söylenir, Bu uzlaşma ya da anlaşmanın yıl sonuna kadar geçerli olduğu söylenir. Sendikanın

Pratik bize bir kez daha sınıf içinde örgütlü olunmazsa olmayacağını dayatmış durumdadır. Ancak sınıf öncüleri bilimsel sosyalizmin sınıf bilinciyle donatıldığı zaman sınıf partisinin önderliğinde yenilmezlerdir. Bu da ancak sınıf partisinin militanlarının bilinçli müdahalesiyle olabilir. yeniden bir görüşme yapılır. Ama bu görüşmede işçiler içeri alınmaz. Görüşmede anlaşmaya varılır. Bu görüşmede işçilere “noter huzurunda anlaşmaya vardık”ları açıklaması yapı lır. Varan uzlaşma sonucu esneklik gündeme alınmaz! 5 gün parasız izin yerine, patronlar ücretin yüzde ellisini karşılayacağını, geri kalan yüzde ellisini de vereme ye c e k le r i n i söylerler. İkincisi bir aydan daha uzun ça lışı lmaması koşullarında ücretin yüzde yetmişaltısının patrondan, geriye kalan da işçinin cebinden çıkacaktır şekilde uzlaşır. İşçi çıkarmalar gündem dışı kalır, o da sürece bırakılır. Bu uzlaşmada sosyal haklarda kesinti olmaya-

bu anlaşmayı işçilere açıklaması üzerine, işçiler tarafından alkışla büyük destek verilir! Maalesef bu komedi sahneye konur. Bu komediyi, ihanetçi Türk Metal sendikası çok iyi oynar! Önce işverenin hiçbir şey vermeyiz tavrı! Ardından sendikanın buna ‘diren’me tavrı vs. Hemen ardından gayet pişkin bir tavırla işçileri yanına alarak işverenle görüşme ve işçilerin tepkisini kendine kanalize etme. Türk Metal’a olan güvensizliği çok usta bir taktikle bertaraf etme manevrası. “Bakın biz elimizden geleni yapıyoruz, insafsızlar hakkımızı vermiyor” tavrı. Ve ardından gör bekle tavrı. Akşama doğru, saat 20 dolayında işçileri yanına almadan yeniden görüşme masasına oturulur. Ve görüşmenin ardından anlaşmaya varıldığı söylenir. MESS patronlarıyla anlaşarak senaryo tamamlanır. İhanetçi Türk Metal patronlarının kısa zaman önce açığa çıkan hırsızlıkları, işçiden aldığı aidatlarla yıllardan beri Türk Metal başındaki Mustafa Özbek y iy icilerin ortaya çık masıyla

‘korku bacayı’ sarmış misali, bu taktiklerle bir kez manevra yaparak şimdilik bu sureci atlattıkları ortadadır. Şunu biliyoruz bundan daha önce, Ford’da ve Tofaş’da bu anlaşma Türk Metal sendikası tarafından sağlanmıştı. Sanki yeni bir şeymiş gibi gösterip bu oyunu oynamaları, işçilerle alay edercesine bu komediyi oynamışlardı. Şimdilik ‘rahat’ uyuyabilirler. Ama hep devran böyle gidecektir kesinlikle sanmasınlar. Bunun hesabı mutlaka bir gün sınıf bilinçli işçiler tarafından sorulacaktır! Pratik bize bir kez daha sınıf içinde örgütlü olunmazsa olmayacağını dayatmış durumdadır. Ancak sınıf öncüleri bilimsel sosyalizmin sınıf bilinciyle donatıldığı zaman sınıf partisinin önderliğinde yenilmezlerdir. Bu da ancak sınıf partisinin militanlarının bilinçli müdahalesiyle olabilir. Bir kez daha sermayenin acımasızca saldırısıyla karşı karşıyız. İşçilerin yaşamlarını zor belayla sürdürdüğü bu sömürü düzeninde işçileri parasız izine, esnek çalışmaya, mesai ücretlerini vermeme, fazla çalışma, mesai saatlerini denkleştirme adı altında yapılan pervasız saldırıların sınırı yoktur. Bu ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırmadıkça; insanca yaşamanın koşulları olmayacaktır. Onun için işçiler kendi kurtuluşunu kendi ellerine almalıdırlar. Bu bir kader değildir. Bu köhnemiş düzeni tarihin çöplüğüne atmak işçilerin omuzlarındadır. O zaman sınıf bilinçli işçiler; sınıfa karşı sınıf kavgasında onurlu, tarihi büyük görevlerle karşı karşıyadır. Haydi o zaman herkes ellerini taşın altına koymaya! Mücadeleye! 20-10-2008 ✓


Metal İşçileri Dayanışma Gecesinde buluştu…

emekçilere kesildiğini hatırlatan Serdaroğlu bu kez faturayı ödememekte kararlı olduklarını söyledi. Türk Metal Sendikasının yöneticilerinin kendi televizyonlarına metal patronlarının reklam verdiğini, bu reklamlar karşılığında ücret zamlarının 2 puan aşağıya çekilmesine göz yumduklarını açıklayarak Türk Metal Sendikasının “Sarı, taşeron” ismi yanına “komisyoncu” isminin eklendiğini belirtti. Adnan Serdaroğlu TİS taslağını işçilerle birlikte hazırladıklarını söyleyerek sonuna kadar birlikte yürüteceklerini, 1980’lerde ödedikleri bedelleri gerekirse tekrar ödeyeceklerini ve metal işçilerinin bu mücadeleye daha fazla sarılma-

ları, TİS taslağının arkasında durmaları gerektiğini belirterek konuşmasını bitirdi. Serdaroğlu’nun konuşması sık sık alkışlarla ve “Yaşasın işçilerin birliği”, MESS MESS şaşırma sabrımızı taşırma” sloganları ile kesildi. Konuşmaların ardından geceye İzmir’den katılan Ercan-Gökhan Çağıran kardeşler şarkıları, türküleri ile işçileri mücadeleye çağırdılar. Gecede Yeni Dünya İçin Çağrı Gazetesinin Çukurova okurları ve Genç-Sen adına mesajlar okundu. Ayrıca işçilere Çağrı Gazetesinin “Metal İşçileri, Şimdi Mücadele Zamanı” başlıklı özel bültenleri dağıtıldı. 29.10.2008 Adana/Ydi Çağrı ✓

Taşeron sendika Türk Metal’den yeni ihanetler

B

dan BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu kürsüye çağrıldı. Adnan Serdaroğlu 742 gün boyunca, 1980’lerden bu yana en uzun grevlerden birini sürdüren ve bu grevi başarı ile sonuçlandıran SCT Filtre işçilerini kutlayarak konuşmasına başladı. Tega grevinin sürdüğünü, bu grevle de dayanışmada bulunulması gerektiğini ve düzenlenen gecenin sendikaya yeni katılan üyelerin sendika ve eski üyeler ile kaynaşmasını sağlayacağını belirtti. Adnan Serdaroğlu konuşmasında 85 yıl önce emperyalist devletler tarafından işgal edilen topraklarımız, bu ülkenin emekçilerinin, işçilerinin her bölgede yürüttükleri direniş sonucu işgalden kurtulduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu söyleyerek bugünde işçi ve emekçilerin sömürüye karşı emperyalistlerle ve onların ülkedeki uzantılarıyla mücadele etmesi gerektiğinin altını çizdi. Mali krize değinen Serdaroğlu bu durumu “Kapitalist sistemin rutin gelişmeleri ve sonuçları” olarak değerlendirerek metal patronlarının bu durumu işçileri daha fazla sömürmek, esnek çalıştırmayı dayatmak, ücret zamlarını enf lasyonun dahi altında tutmak için kullandıklarını belirtti. Son 6-7 yıl boyunca Türkiye’nin büyüme oranının %7’nin altına düşmediğini, bunu özellikle metal işçilerinin emeğinin yarattığını, Türkiye’deki ilk 500 şirket arasında metal sanayinin üst sıralarda yer aldığını belirterek metal patronlarının bu 6 yıllık karlarının 1 yılı ile işçilerin taleplerinin karşılanacağını söyledi. 2001’de ki krizin faturasının

8

E k i m’ de Tü rk Meta l ’i n Manisa Şubesi’nin Başkanı Mehmet Ali Özaltın’ın görevden alınması üzerine, Özaltın tarafından ciddi iddialar ortaya atıldı. Bu iddialar; Ergenekon denen çeteye maddi kaynak aktarmak, Türk Metal’in başkanı Mustafa Özbek ve şürekası tarafından Kıbrıs’tan yayın yapan, başında Mustafa Özbek’in oğlunun bulunduğu ART’ye maddi kaynak aktarımı vs. gibi suçlamalar Manisa’da yayınlanan yerel bir gazetede ve Zaman gazetesinde yayınlandı. Sınıfa ihaneti tescillenmiş, bu taşeron sendikanın ihaneti bununla sınırlı değil. Bugüne kadar yapılan bütün toplu sözleşmelerden kapalı kapılar arkasında sınıfa ihanet eden bu sendika patronları, patronlar ve devlet tarafından özel olarak korunmuşlardır. 33 yıldır bu sendikanın başında olan Özbek’in anti demokratlığını kendisinin görevden alınmasıyla keşfeden Özaltın, “15 yıldır bu işi yapıyoruz” diyerek hava atmaktadır. Kendisinin 15 yıl, Özbek’in 33 yıl nasıl bu sendikanın başında kaldığı, bu sendika patronunu rahatsız etmemektedir. Bu sendika patronları arasındaki çıkar ilişkileri temelindeki bu da-

laş, çıkar dalaşının ötesinde bir şey değildir. Özaltın “Bu teşkilat hakkında çok ciddi detaylara ve bilgilere sahibim. Tabi bunlar bir takım yerleri rahatsız ediyor. Hele bildiğim şeyler çok önemli şeylerse, ilerleyen zamanlarda bu teşkilatı kayyuma götürecek şeylerse ve bunlar bazı insanlara sokağa çıkartamayacak şeylerse… Ama bundan sonra bana çok kulplar takacaklar.” diyor. Bu detaylar ve bilgileri Özaltın bugüne kadar niye sakladı acaba? Çünkü tüm bu yolsuzluklardan kendisi de birinci derecede sorumluydu. Bunlar sermaye ve devletle öyle iç içe girmişler ki; Özbek TRT 2 televizyonuna çıkıp, kendisinin malvarlığının Cumhurbaşkanı’nın tayın edeceği bir heyet tarafından denetlenmesini istemektedir. Aynı çağrıyı diğer sendikalara da yapmaktadır. Bu sendika ağaları şunu çok iyi biliyorlar; sınıfa ihanet edip sermayenin çıkarlarını savundukları sürece herhangi bir soruşturmaya uğramayacaklardır. Bunun rahatlığı içerisinde böyle açıklamalar yapmaktadır. Gün gelecek işçi sınıfı bu hainlerden hesap soracak ve sermayenin iktidarını alaşağı edecektir! 24.10.2008 ✓

Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

irleşik Metal-İş Sendikası Anadolu Şubesi tarafından düzenlenen Daya nışma Gecesine Çimsataş, Koluman ve 742 gün süren grev ardından Toplu Sözleşme yapan SCT filtre işçileri katıldı. Dayanışma Gecesi aynı zamanda SCT Filtre işçilerinin başarını kutlamak için bir moral etkinliği olarak düşünülmüştü. 28 Ekim Salı günü Mersin’de 33 Düğün Salonunda düzenlenen geceye Çimsataş, Koluman ve SCT Filtre işçileri, eşleri, çocukları, BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, Genel Örgütlenme Sekreteri Özkan Atar, Anadolu Şube Başkanı Seyfettin Gülengül, Şube sekreteri Rasim Gündal ve diğer yöneticiler, İskenderun’da bulunan Yücel Boru işyeri temsilcisi, sendikaların (Genel-İş, Yol-İş, SES, Tarım-İş, Genç-Sen) ve siyasi partilerin (Emep, Sdp, Chp) temsilcileri katıldı. Gecenin sunuculuğunu yapan Sosyal İşler Sekreteri Musa Benli Nazım Hikmet’ten “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiiriyle açılışı yaptı. A rd ı nd a n SC T İş yer i Ba ş Temsilcisi Erdinç Tümük ve sonrasında sırasıyla Çimsataş, Koluman, Yücel Boru işyeri temsilcileri birer konuşma yaptılar. Temsilcilerin ardından Şube Başkanı Seyfettin Gülengül bir konuşma yaptı. Gülengül konuşmasında MESS’in dayatmalarına boyun eğmeyeceklerini, patronların yıllardır işçiler üzerinden elde ettikleri karların bir kısmını artık metal işçileriyle paylaşmak zorunda olduklarına değindi. Seyfettin Gülengül’ün ardın-

EK:5


Sağlık emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi

U

Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

ludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çalışan sağlık emekçileri, patronların sağlık emekçilerine yönelik saldırıları ve tehditlerine rağmen seslerini kamuoyuna duyurdular. Sermaye her sektörde olduğu gibi, sağlık sektöründe de pervasızca saldırıdan geri kalmamaktadır. Bu sektörde hem taşeronlaşmayı dayatmakta, hem de sendikal hakkı kullananları kapı önüne koymakta tereddüt etmemektedir. Sermayenin bu saldırılarına karşı, Bursa Tabip Odası, Disk/Dev Sağlık-İş ve Ses Bursa şubeleri tarafından yapılan basın açıklamasında şunlar söylendi: “Ne yazık ki milyonlarca insan yaşamını sürdürebilmek, evine aş, çocuğuna ilaç alabilmek için gerekli gelire bile sahip olmadan

EK:6

yaşamaya çalışıyor. Bu milyonların tek istediği, bugüne ve geleceğe güvenle bakabilmek için sürekliliği olan, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir işte saygı görerek, insan yerine konarak çalışmak. Bu çok asgari talepler bile ya işsizlik tehdidi ya da “ taşeron firma” aracılığıyla çalışma dayatmasıyla karşılaşıyor. Emekliği olmayan, sigortası düzenli yatırılmayan, her an hiçbir hak talep etmeden işten çıkarılma tehlikesi ile yüz yüze çalıştırılan milyonlarca taşeron şirket işçisi için bu durum bir kadermiş gibi gösteriliyor. …Daha düşük ücretler, nerede ise iki kişinin işini bir kişiye yaptırma, tüm sosyal hakları, ücretli izin ve kıdem tazminatı gibi birçok hakkı gasp etme yoluyla işleyen taşeronlaştırma modeli emeğin örgütlü hak aramasını, yani sendikalaşmayı varlığına tehdit görmektedir. Sermayenin bu saldı-

rısı, sağlığı alınıp satılan bir piyasa malına, hekimden hasta bakıcısına kadar tüm sağlıkçıları da sözleşmeli veya taşeron firmanın ucuz iş gücüne dönüştürmeyi istenmektedir.” Daha sonra hastanelerde bebek ölümlerine dikkat çekilerek şunlar belirtildi: “Hastanelerde beşer, onar bebek ölümlerinin yaşanır olması, sağlık hizmetinin insani özünden uzaklaşıp, taşeron karlarının aracı haline dönüştürülmesindendir. Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde de, aynı işi yapan sağlık çalışanlarının bir kısmı memur statüsünde çalışırken, bir kısmı taşeron şirkette temizlik personeli statüsünde, ama hasta bakıcısı, tıbbi sekreter, teknisyen olarak çok düşük ücretlerle ve güvencesiz çalıştırılmaktadır. Bursa sağlık emek

ve meslek örgütleri olarak; Eşit işe eşit ücret için, herkese eşit, kamusal nitelikli sağlık hizmeti için, güvenli iş, güvenli gelecek için, sağlık hakkımıza sahip çıkmak için, insanca yaşam için, sağlık emekçileri güçlerini birleştirmelidirler." Sömürülen işçi ve emekçiler ücret kölelik düzenini sorgulamadıkça, direniş sonucu elde edilen kazanımların da her an heba olacağı ortadadır. Bu nedenle bu köhnemiş düzenin temellerini ortadan kaldırmak için örgütlenmek ve güçlerimizi birleştirmek gereklidir. Ka hrolsun ücret l i kölel i k düzeni! Üreten biz, yöneten de biz olacağız! Yaşasın devrim ve sosyalizm! 23.10.2008 Bursa'dan YDİ Çağrı okuru ✓

Deri işçilerinden söyleşi

“D

eri, tekstil ve kundura sektörlerinde, esnek üretim nedeniyle yaşananlar, bu alanda haklarımızı almak için nasıl örgütlenmeli?” konulu söyleşi Deri İşçileri Ya rd ı m la şma ve Daya n ı şma Derneği’nde 12 Ekim Pazar günü yapıldı. Söyleşi Deri İşçileri Derneği Yönetim Kurulu üyesi, Aynur Ahir’in yaptığı kısa selamlama konuşması ile başladı. Söyleşiye konuşmacı olarak çağrılan, BATİS (Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası) Genel Başkanı Metin Burak bir konuşma yaptı. Metin Burak konuşmasında; “Sınıf bilinçli işçinin nasıl olması gerektiğini anlatarak konuşmasına başladı. Sınıf bilinçli işçinin düzen partilerine oy vermeyen, düzene karşı kin duyan, savaşan işçi olduğunu açıkladı. İş kanunu, Sendikalar Kanunu, Grev ve Toplu Sözleşme Kanunu’ndan işçilerin bilmesi gereken kimi maddeler

hakkında bilgi verdi. “Bu yasaları tanımıyoruz” tavrı takınmanın doğru olmadığını, yasaların işçiler tarafından iyi bilinmesi gerektiğini, yasaları bilmeyenlerin işçiler içerisinde çalışma yürütemeyeceklerini açıkladı. İş güvencesini, İşsizlik Fonunu, Eşit işe eşit ücret konusunu örneklerle anlattı. 1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren SSGSS hakkında kimi bilgiler verdi.” Toplantıda yer alan deri işçileri, çalıştıkları atölyelerde yaşadıkları sorunları aktararak çeşitli sorular sordular. Karşılıklı sohbet havasında geçen toplantı, iş hukukunun dernek bünyesinde işçiler tarafından kavranması için eğitim yapılması, bu eğitimin siyasi eğitim ile paralel yürütülmesi noktasında genel bir eğilim oluştu. Toplantıya 40 civarında bir katılım oldu. 12 Ekim 2008 YDİ Çağrı/İzmir ✓

Bu broşürleri isteyin, okuyun...


A

Ayağa kalkalım… değil. Peki, kimler nasıl çalıyor emeğiyle çalışanların hakkını? Siz hiç şöyle haberler duydunuz mu: “Bir tekstil fabrikasında 100 kadar işçinin bilmem kaç bin YTL'lik emeği çalındı!" Yahut ta: “Bir patronun fabrikasında çalışan işçilerin haklarından % 60'ını patron

güvenlik gücü kullanmanız gerekir. Kilit takarsanız bu da iyi bir yöntemdir. Bulunduğumuz Türkiye coğrafyasında, üçkâğıtçılık, yankesicilik, soygun, vb. olumsuz eylemlikler gerçekleşmektedir. Bu çok yeni olmadığı gibi gelecekte kısa zaman içinde bitecek te değildir. Hani bir düşünelim ki bu yerleşmiş olumsuzluklar birden bire kaybolsa, bir peri dokunmuş gibi. O zaman kimse bir şey saklama gereği duymaz. Güvenlik ihtiyacı ortadan kalkar. Kilit fabrikaları kapanır. Muhtemelen binlerce insan işsiz de kalabilir. Köpekler de işsiz kalır. Bir villanın önünden geçerken kapısında “Dikkat! Köpek var!” yazısına rastlamazsınız. Acaba güvenlik sadece hırsızlık yankesicilik üçkâğıtçılık gibi suçların önlenmesi için mi var? Bence hayır. Biz televizyonlardan gösterilen ve gazetelerde yazan hırsızlardan bahsettik sadece. Bir de emeğiyle hak ettiği halde, karşılığını alamayan emekçilerin hakları da çalınıyor. Bunu çalanlarsa öyle sıradan yankesici filan

gasp ederken yakalandı.” “Devlet işçilerin maaşlarından işçilere danışmadan, onların iznini almadan belli miktarda haraç keserken suçüstü yakalandı.” Patronların işçilerin haklarını gasp etmesi, devletin haraç kesmesi çok net anlaşılan bir konu değildir. Hatta işçiler arasında patronlar

maz, işçilerine selam bile vermez; yok canım bizim patron işçileriyle el sıkışarak bayramlaşır, hal hatır sorar; bizim patron bizimle yemekhanede yemek bile yemez…” Bu böyle uzar gider. Bu konuşmalar iş yerleri üzerinden de yürür: “Bizim iş yeri çok iyi içme suyu geliyor; bizim iş yeri çok soğuk ve gürültülü; bizim iş yerinin camları var dışarıyı görebiliyoruz; bizim iş yeri bodrumda, havalandırma da çalışmıyor…” Şöyle yaklaşımlar da vardır: Patronların işçilerin emeğini çaldığı bir söylemde, patronlar olmasa milyonlarca insanın aç kalacağı söylenir: “Adam parasıyla yatırım yapıyor, iş yeri açıyor, binlerce insan ekmek yiyor. Adam fabrikayı kapatsa binlercemiz işsiz ve aç kalırız. Patronları kötülüyorsunuz ama onlar sizi bizi çalıştırıp haklarımızı vermiyorlar mı? Her ay maaşlarımızı almıyor muyuz? Hasta olsak devlet hastanesine gitmiyor muyuz?” gibi... Hakkın ne olduğunu anlayamadığımız sürece bu böyle sürer gider. Hak nedir, önce bunu bilmemiz lazım. Hak, bir ürünün üzerinde onu üretenlerin emek gücü ve süresidir. Yani biz günlük veya maaş hesabı yaparken böyle bir hesaplama yapmamız lazım. Örneğin bir araba fabrikasında çalışan işçiler bir arabayı üretirken kaç insanın ne kadar bir sürede ürettiklerinin üzerinden bir karşılık beklemelidir. Eğer bir otomobil 20 kişi ile 3 günde üretilmişse bunun karşılığı bir ürün de ancak 3 günde ve 20 insan gücü ile üretilmiş olmalıdır. Bu hak gaspının olmadığı üretme biçiminde böyledir. Ama siz 25 gün 9 saat süre ile çalışıyor, bunun karşılığında 5 insan gücünün 1 günde ürettiği televizyonu bile almakta zorlanıyorsanız, sizin 20 günlük üretim emeğiniz çalınıyor

İşçilerin emekleri çalınırken, hakları gasp edilirken, ekonomik krizlerin yükü işçilere yüklenirken, dış borç-iç borç ödemesinde yine işçilere kemer sıktırılırken ilahi adalet diye geçiştirilen su baskınları depremler işçilerin evlerini bulurken, nedir bunun nedeni diye sormak gelmiyor mu içimizden? hakkında iyi ve kötü ayrımı bile vardır. Farklı patronlara çalışan işçilerin birbirlerine karşı kendi patronlarının daha iyi olduğu tartışması da vardır. Mesela “Bizim patron şöyle iyi; bizim patron yara-

demektir. Siz, biz, bütün işçilerin her birimizin 20’şer günlük emeğimiz gasp edildiğinde, bunu gasp edenlerin gücünü nereden aldığını düşünüyor muyuz? “Bizim patron”

diye söze başlayan bir düşünsün bakalım, gerçektende “bizim patron” mu? “Bizim iş yerinde” diye söz ettiğimiz fabrikalar gerçekten bizim mi? Hatta “bizim ülkemiz” diye bahsettiğimiz ülke gerçekten bizim mi? Şayet bizim ülkemizse neden kendi ülkemizde haklarımızın çalınmasına izin veriliyor? “Patronlar olmasa işsiz aşsız kalırız” diye düşünüyorsak da yanılırız, insanlar karınlarını doyurmaya başladıklarında patron diye bir şey yoktu. Patronlar olmasa işçiler aç kalmaz. Asıl işçiler olmasa patronlar aç kalır. Bu soygun böyle sürüp giderken işçiler arada bir ayaklanıyorlar, fakat ne oluyor, karşılarına güvenlik güçleri çıkıyor ve işten atılıyorlar. İşçilerin emekleri çalınırken, hakları gasp edilirken, ekonomik krizlerin yükü işçilere yüklenirken, dış borç-iç borç ödemesinde yine işçilere kemer sıktırılırken ilahi adalet diye geçiştirilen su baskınları depremler işçilerin evlerini bulurken, nedir bunun nedeni diye sormak gelmiyor mu içimizden? Geliyor ve soruyoruz: Nedir bunun nedeni? Öğreniyoruz: Bir avuç azınlığın cennette yaşayabilmesi için işçilerin haklarının sömürülmesi gerekiyormuş. Bu sömürücüler her yapmak istediklerini yapabiliyorlar. Sabah kahvaltısı Fransa'da bir otelde, öğle yemeği İtalya'da bir restoranda, akşam da artık bir yer bulunur... Hepimizin bildiği gibi milyonlarca işçi ayakta durma, midesini kandırma peşindeyken, bir avuç azınlık sömürücü seller sular gibi para harcayarak yan gelip yan yatıyorlar. Bu böyle olamaz deyip karşı çıktığımızda devlet yolumuza dikiliyor. Bu sorunu yasal yöntemlerle çözmemizi istiyor. Sanki yasalar bizim haklarımızı korumak için varmış gibi! Biz işçilerin de öğrendiği bir şeyler var tabi ki, sendikalaşmak, grev yapmak, direnişe geçmek gibi. Biz bunları yapabiliriz, daha fazlasını da yapabiliriz. Devlet patronların devleti olsa da, polis patronların polisi olsa da, askerler yine patronlar devletinin güvenlik güçleri olsa da, bizim yapabileceğimiz şeyler var. Onların kaybedecek çok şeyleri var. O yüzden güvenlik güçlerine de ihtiyaçları var tabi ki. Bizim kaybedecek neyimiz var? Zaten sürekli biz kaybederken onlar kazanmıyor mu? Bunu tam tersine çevirip bizim kazanıp onların kaybetmesi için, patronların devletinin yıkılması için, işçilerin iktidarda olacağı sosyalist bir sistem için hazırlanmayalım mı? Hadi ayağa kalkalım... ✓

Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

nlaşılır bir şeydir ki çok sevdiğiniz bir eşyanızın zarar görmesini istemezsiniz. Kaybetmemek için çeşitli güvenlik önlemleri alırsınız. Çünkü o eşya sizin için çok değerlidir, hayatınıza bir anlam katar. Çalınabilir, bunu önlemek için

EK:7


Kasım 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

IBM işçileri patronu protesto etti

EK:8

luslararası bir şirket olan IBM, bilişim teknolojisi üretip satan bir bilişim

U

rin yıllardır sendikalı olduğunu belirttiler. Patronun bu kadar basit gerekçe-

tekelidir. Dünyanın bir çok yerinde faaliyet yürüten IBM’nin Türkiye’deki şirketinde çalışan işçilerin %65’i 2008 yılı başında Türk – İş’e bağlı Tez Koop–İş sendikasına üye olmuş ve Haziran'da sendika bakanlıktan yetki alarak patronu TİS görüşmelerine çağırmıştır. Fakat patron önce çoğunluk, arkasından da işkolu itirazında bulunarak 5 yıldır işçileri düşük ücretle köle gibi çalıştırmaya devam ediyor. Bu yetmiyormuş gibi bir de işçilere baskılar uygulanıyor. Geçtiğimiz günlerde 5 Eylül 2008 günü Tez Koop – İş sendikası genel merkezi, İstanbul Türk – İş 1. Bölge Temsilciliğinde hem kamuoyunu bilgilendirmek hem de patronun, işçilerin sendikalaşmasını sudan gerekçelerle engellemesini ve düşmanca tavrını kınamak için iki uluslararası sendika delegasyonu ile ortak bir basın toplantısı yaptı. Burjuva medyanın oldukça ilgi gösterdiği bu toplantıya katılan gerek sendika genel merkezi adına konuşan genel başkan G. Doğru, gerekse uluslararası sendika delegasyonundan UNI Global Sendika IT Örgütlenme Başkanı Gerhard Rohde ve Belçika LBC Sendikası IT Örgütlenme yöneticisi Koen Dries, patronun uzlaşmaz ve sendikalaşmayı engelleyici tavrına bir anlam veremediklerini, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere IBM’in faaliyet yürüttüğü bir çok ülkede işçile-

lerle süreci uzatarak kolayca işçilerin sendikalaşmasını engellemelerinin esas nedeninin 12 Eylül hukuku olduğunu belirten G. Doğru kazanana kadar işçilerle birlikte mücadeleye devam edeceklerini söyledi. Konuşmasının devamında patronun uzlaşmaya yanaşmayarak işyerinde işçilere baskılarını artırması ve ikinci bir kez işkolu itirazı davası açmış olmasının sendika kadar işçileri de öfkelendirdiğini işçiler, Tez Koop – İş Sendikası Genel Merkezinin 24 Ekim 2008 günü IBM Türkiye’nin İstanbul – Levent’teki genel merkezi önünde yaptığı kitlesel basın açıklamasında gösterdiklerini dile getirdi. Sendikanın basın açıklamasını yapacağı yer olan İBM genel merkezi İstanbul – Levent’teki Yapı Kredi Plaza’nın önü çoktan sıkı güvenlik çemberine alınmıştı. İşçiler basın toplantısına hem daha kalabalık hem de daha kararlı ve aktif katılmışlardı. Yüz kişiye yakın İBM işçisi ve 50’ye yakın da destekçi olmak üzere toplam 150’ye yakın kitle katılımıyla yapılan bu basın açıklaması yine patronunun devam eden saldırılarını protesto etmek ve gelişmeler hakkında kamuoyunu bilgilendirmek amacına yönelikti. Basın açıklamasını Tez Koop– İş Sendikası Genel Örgütlenme Sekreteri Osman Gürsu yaptı. O. Gürsu sendikaları Tez Koop – İş Sendikasının örgütlenmiş ol-

duğu 17 Nolu işkolu olan büro işkoluna dahil olduğunu o yüzden noter kanalıyla yeterli işçi çoğunluğunu sendikalarına üye yaparak yılın ortasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından gerekli TİS yetkisini aldıklarını, diyalogdan yana olduklarını fakat IBM patronunun işçilerin sendikalaşmasına düşmanca tavırlarından dolayı sahte ve geçersiz gerekçelerle işkolu ve çoğunluğa itiraz davaları açarak süreci bu güne taşıdığını belirtti. Son günlerde ikinci bir işkolu itiraz davası daha açan patronun samimi ve dürüst olmadığını, amacının süreci daha da uzatmak çalışanları yıldırmak ve bu davalar süresince işçileri sendikadan koparmak olduğunu söyledi. Patronun işkolu itirazı ile ilgili iki dava açmış olmasının komik olduğunu, Türkiye’deki IBM’nin 1960’dan beri 17 Nolu büro işkolunda faaliyet gösteren Bil – İş diye bir sendika ile resmi veya gayriresmi sözleşme ve anlaşmalar yapmış olduğunu örnek göstererek anlattı. Bunun gibi çoğunluğa itiraz davasının da gerekçelerinin asılsız olduğu belirtilen açıklamada tüm bu yapılanların bir dünya devi olan IBM’ye yakışmadığını 5 yıldır hiç zam yapmayarak, aynı işi yapanlar arasında ücret farkı yaratarak, ayırımcılık yaparak çalışanları güvensizliğe itenlerin çözümü yanlış

rini ve işçileri yıldırmayacağını bu durumda işçilerin kabaran öfkesi karşısında IBM yöneticilerinin dayanamayacağını belirterek patronu, Türkiye’yi sömürge işçileri de köle görme anlayışından vazgeçmeye çağırdı. Sendika olarak IBM’den defalarca görüşme talep ettiklerini, sorunları konuşarak çözmek istediklerini fakat kendileriyle görüşmek dahi istemediklerini, yazılı ve sözlü taleplerini görmezden geldiklerini yazılı olarak ilettikleri randevu taleplerine bile cevap verme nezaketinde bile bulunmadıkları belirtildi. Osman Gürsu ça lışanlara Avrupada farklı Türkiye’de farklı davranmayı kabul etmeyeceklerini belirttiği açıklamada patrona mahkemelerdeki itiraz davalarını çekerek görüşmelere başlama çağrısını yineledi. Basın açıklaması, IBM’in itirazlarını geri çekmediği ve diyalog başlatmadığı taktirde sürekli eylem sürecine başvuracakları açıklaması ile bitirildi. İsta nbu l EMO (Elek t r i k Mühendisleri Odası) Başkanı ve mühendislerin destek verdiği eylem boyunca işçiler sık sık “sendika hakkımız söke söke alırız!, Yaşasın sınıf dayanışması!, İnadına sendika inadına Tez Koop – İş!, İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!, ”IBM işçisi yalnız değildir!, IBM’in çimi olmayacağız!”,

yerlerde aradığı ifade edildi. Çalışanların iradesine saygı göstermediği anti-demokratik davrandığı için tekrar tekrar IBM’i kınadığını belirten Gürsu mahkemelerde geçen sürelerin kendile-

“Örgütlüysek herşeyiz örgütsüzsek hiçbirşey!,”Yılgınlık yok direniş var!” sloganlarını gür bir şekilde attılar. Ekim 2008 ✓


yeni kadın dünyası

25 Kasım 2008

Kadına Yönelik Cinsel Şiddete Hayır!

25

Kasım - Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Gününün yaklaştığı şu günlerde 
kadınlara yönelik şiddet ve baskılar azalmıyor, hatta her geçen gün daha da artıyor. Şovenizmin, milliyetçiliğin ve militarizmin azdırıldığı ortam erkek şiddetinin yoğunlaşmasına da yolaçıyor. Erkek egemen toplumda egemen olan ise her alanda şiddet. Bu şekilde biçimlenmiş bir toplumda onun en küçük birimi olan aileden tüm diğer alanlara kadar nereye bakarsanız bakın güçlünün zayıfı ezmesine ve şiddete tanık oluyorsunuz. Devlet kendisine karşı koyanları, hakim sınıflar muhaliflerini, patronlar işçilerini, aile içinde erkek kadını, kadın çocuğunu, ağabeyler kardeşleri bastırmak ve susturmak için hiç tereddütsüz şiddete başvuruyor. Şiddet, insanlararası ilişkide en yaygın, en çabuk başvurulan yöntemlerden biri... Ve bundan en fazla zarar görenler yine tabii ki, toplum içinde en zayıf konumda olan kadınlar ve çocuklar oluyor.

Hapishanelerde cinsel şiddet Gözaltında ve hapishanelerde kadın tutuklulara yönelik cinsel saldırılar devam ederken cezaevlerindeki yakınlarını ziyaret etmek isteyen tutuklu yakınları da bu cinsel saldırılardan nasibini alıyor. En son 1 ve 4 Temmuz 2008 tarihinde, Tire B Tipi Kapalı Cezaevinde babası Mehmet Desde'yi ziyarete giden Derya Desde arama bahanesiyle çırılçıplak soyulmuş ve cinsel tacize maruz kalmıştı. Onunla birlikte çeşitli yakınlarını ziyarete giden 48 kadının da aynı muameleye maruz kaldığı ortaya çıktı. Olayın basına yansımasının ardından Tire Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştı. Tire Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Temmuz tarihinde, Tire Kaymakamlığına bir yazı yazarak sorumlu polisler hakkında soruşturma izni verilmesini talep etti. Kaymakamlık, kadınların tüm giysilerinin çıkartılması, çömelip kalkmaları, saç tokalarının çıkartılması ve saçlarının içinin kontrol edilmesini “kanun ve yönetmeliklere” uygun olduğunu belirterek soruşturma açılmasına izin vermedi.

Aile içinde cinsel şiddet Kadınlara yönelik taciz ve tecavüz özellikle aile içerisinde ensest ilişki, son zamanlarda daha fazla günyüzüne çıkmaya başladı. Hemen hemen her gün gazetelerde bir aile içi cinsel istismar haberi okumak olağan hale

geldi. En son 3 Kasım tarihli gazetelere yansıyan bir habere göre İzmir'in Küçükyalı semtinde 20 yaşındaki Emine A. evinde boğazı kesilerek öldürülmüş halde bulundu. Emine A'nın annesi Türkan A. kocası H.A.'yı elbiseleri kanlı bir şekilde apartmandan çıkarken gördüğünü, eve girdiğinde ise kızının cesediyle karşılaştığını söylüyor. Yapılan araştırmaların ardından ortaya çıkıyor ki Emine A. bir süre önce babası kendisine cinsel tacizde bulunduğu için polise şikayette bulunmuş, şikayetini geri alması için babasının ölümle tehdit

kesim tarafından tartışılır hale geldi. Vakit gazetesi yazarı 74 yaşındaki Hüseyin Üzmez, Bursa'nın Mudanya İlçesi'nde 14 yaşındaki B.Ç.'ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklandı. İnegöllü 14 yaşındaki B.Ç.'nin anne ve babasıyla bir süredir Hüseyin Üzmez'in Mudanya'nın Hasanbey Mahallesi'nde bulunan eve gidip geldiğini söyleyen komşuları, mobilyacılık yapan baba B.Ç.'nin kızı B.Ç.'yi dövdüğünü ve ailenin küçük kıza Hüseyin Üzmez'le birlikte olması için baskı yaptığını belirtiyorlar. Üzmez, kendisinden 50 yaş küçük olan Ayşe Yılmaz adlı bir kadınla evli. Ayşe'nin

Şovenizmin, milliyetçiliğin ve militarizmin azdırıldığı ortam erkek şiddetinin yoğunlaşmasına da yolaçıyor. Erkek egemen toplumda egemen olan ise her alanda şiddet. Bu şekilde biçimlenmiş bir toplumda onun en küçük birimi olan aileden tüm diğer alanlara kadar nereye bakarsanız bakın güçlünün zayıfı ezmesine ve şiddete tanık oluyorsunuz. etmesi üzerine yaklaşık iki ay önce evden kaçmış ve cinayetten 1 gün önce de eve geri dönmüştü. Emine A’nın, babası tarafından boğazının kesilerek öldürülmesi sırasında evde 18 ve 16 yaşlarında iki erkek kardeşin de bulunduğu ve bunların herhangi bir müdahalede bulunmadıkları ortaya çıktı. Kadına yöneli k cinsel şiddet Hüseyin Üzmez olayıyla birlikte bir kez daha gündeme gelerek geniş bir

babası Mustafa Yılmaz, ilk başlarda bu evliliğe karşı çıktığını fakat sonradan bu evliliği onaylamasını şu gerekçelerle açıklıyor: “Peygamber Efendimiz de Ayşe anamız 9 yaşındayken evlenmişti. Kızımın evlenmesine ilk zamanlar karşıydım ama sonradan normal karşıladım”. 26 Nisan'da "çocuğun cinsel istismarı" suçundan tutuklanan Üzmez, 28 Ekim'de Adli Tıp Kurumunun raporu üzerine serbest bırakıldı.

Adli Tıp raporuna göre cinsel istismara maruz kalan B.Ç.'nin "beden ve ruh sağlığı bozulmamıştı"!. Adli Tıpın bu raporunun ardından yaşanan tartışmalar ve gösterilen tepkiler sonucu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) rapora itiraz ederek rapor hakkında inceleme başlattı. 3 gün gibi çok kısa bir süre içerisinde hazırlandığı belirtilen rapor ile ilgili, İstanbul Tabip Odası da soruşturma başlatacağını ve raporu veren hekimlerin disiplin kuruluna sevk edileceğini açıkladı. Üzmez'in tahliyesinin ardından yaşanan yoğun tepkiler, AKP'li kadın milletvekillerinin bir bölümünü harekete geçirdi. AKP'li Fatma Şahin'in hazırladığı ve 16 kadın vekilin imza attığı yasa teklifi, Türk Ceza Kanunu'nun cinsel taciz suçlarını düzenleyen 105. maddesinde değişiklikleri öngörüyor: Cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında istenen 3 aydan 2 yıla kadar olan hapis cezası 6 aydan 4 yıla kadar çıkarılması ve söz konusu suç nüfuzu kötüye kullanılmak suretiyle ya da iş yerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlendiği takdirde verilecek cezanın yarı oranında arttırılması talep ediliyor. Ayrıca eylem birden çok kez tekrarlanmış ve mağdurun fiziksel ve ruh sağlığında tahribat olmuşsa ceza üst sınırından verilecek, cinsel amaçlı taciz eyleminde bulunan kişi daha önce de bu suçtan ceza almışsa verilecek ceza 4 yıldan az olamayacak. Bu tür suçları toplu olarak işleyenlerse 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak vs. Avrupa Birliği süreci ile birlikte kağıt üzerinde getirilen bir dizi olumlu yasanın pratikte pek birşey ifade etmediği Hüseyin Üzmez olayıyla birlikte bir kez daha ortaya çıktı. Bu düzenin savunucuları ve kollayıcıları olan AKP'li kadın vekillerin de bu tür yasa değişikliği önerileri, bu erkek egemen yapı sürdüğü sürece pek bir anlam ifade etmeyecektir. Bu tür düzenlemeler çoğu zaman göz boyamaktan öteye gitmiyor. Kadına yönelik şiddete karşı ciddi bir mücadele verebilmek için ilk adım olarak bu erkek egemen düzenin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu konuda Sovyetler Birliğinde yaşananlar iyi bir örnek oluşturuyor. Bu nedenle bu 25 Kasım'da da şiarımız erkek şovenizmine karşı mücadele erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele ile birleştirmek olmalıdır. Kahrolsun erkek egemen sistem! Kasım 2008 ✓

9


panorama

PANOR AM A

7. yıldönümünde de savaş ve işgal sürüyor… - AFGANİSTAN -

A

10

fganistan’daki savaşın ve işgalin durumu hakkında en son 23 Nisan 2008 tarihli ve 122. sayımızda yayınlanan NATOZirvesi hakkında yazdığımız yazıda tavır takınmıştık. Sözkonusu NATOZirvesi 2-4 Nisan 2008 tarihlerinde Romanya’nın Başkenti Bükreş’te yapıldı ve gündemde öne çıkan sorunlardan biri de Afganistan’daki savaştı. Daha önceki yazılarımızda da Afganistan’daki savaşın NATO’nun üzerlendiği rolüne layık olup olmayacağını gösteren savaş örneği olduğundan, bunun NATO’nun kaderiyle birleştirildiği noktasına da dikkat çekmiştik. İlk başta Taliban rejimini devirip Afganistan’a “demokrasi ihraç” etme palavraları kamuoyunda tutmuştu… Ama bu sahtekârlıkları, Taliban rejiminin devrilmesinden kısa süre sonra giderek geniş kamuoyu için de ortaya çıkmaya başladı. “Yol haritası” ya da “geçiş takvimi” vb. konularla sahtekârlıklarının üzerini örtmeye çalıştılar. Buna göre “geçiş takvimi” süreci tamamlandığında Afganistan’a “Batılı demokrasinin temel değer ve ölçüleri” yerleştirilmiş olacaktı! Olmadı… Olamazdı da! Gerçekte işgalci emperyalist güçlerin –başta ABD emperyalizmi olmak üzere AB içindeki diğer emperyalist müttefiklerinin– amacı ne Afganistan’a “demokrasi götürmek”, ne de “ kadınların kurtuluşunu sağlamak”tı vb. vs. Olan, “terörizme karşı mücadele” adına, dünyanın yeniden paylaşımı için dalaşta emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin üzerinin örtülmeye çalışılmasıdır. Olgular, doğrudan Afganistan’ın işgal edilmesi olgusu da, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin gizlenemediğini, her geçen gün bu çelişkilerin giderek daha açık dile getirildiğini ortaya koymaktadır. Kısacası Afganistan’da yürüyen

savaş esas itibariyle emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşma dalaşının ayaklarından biridir. Başta ABD emperyalizmi açısından –alanı tek başına ABD’ye kaptırmak istemeyen AB içindeki emperyalist güçlerin kendi hesapları ayrı olsa da, bu emperyalistler açısından da– Afganistan’ın işgal edilmesi hesabının perde arkasında yatan en önemli meseleden biri, Çin ve Rusya’ya karşı askeri olarak da üs edinme hesabıdır. Kuşkusuz ki bu hesapta birçok farklı hesap daha vardır. Ama sonuçta kimin sözkonusu bölgeye hakim olacağı, yeraltı zenginliklerini, özellikle de petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol altına alacağı vb. hesapları, emperyalistler arası dalaşı kızıştıran hesap oluyor. Bu dalaşın Afganistan’a yansıması ise 2001 yılı Ekim ayının başından beri geçen yedi yıllık süreçte savaş ve kan, yıkım ve talan oldu, oluyor. Afganistan’ın işgali ve yürüyen savaş artık kanıksanmış bir savaş görünümünde. İşgalci güçlerin

karşıtı kesimlerin –bunlar pasifistlerden, büyük çoğunluğu reformistlerden oluşan ve devrimcilere kadar genişleyen bir yelpazeden oluşuyor– tavırlarıyla, egemenlerin işgal ve savaşın durumunu tartışması tavırlarından oluşmaktadır. Savaşa ve işgale son verilmesi talepleri, savaş karşıtlarından gelirken, savaşın sürdürücüleri ise kendi konumlarına uygun olarak daha çok asker, daha çok silah ve daha uzun süre işgal yanlısı tavır takınmaktadır. Savaş ve işgal yanlısı tavırlarda ise kitleleri aldatmak için başvurmadıkları sahtekârlık yoktur…

Kısaca savaşta durum… Afganistan’ın işgalinden sonraki süreçte işgale karşı direniş Irak’taki kadar güçlü ve yoğun olmasa da –ki son dönemlerde Irak’taki işgale karşı direnişde de bir gerileme var–, emperyalistler çok karmaşık bir durumla karşı karşıya kaldı. Taliban rejimini

ABD’nin Afganistan’da –sadece Afganistan’da değil, bölgede kalma, yerleşme planının bir parçası olarak– uzun süre kalabilmesi için savaşın da uzun sürmesi gerekmektedir. Yani ABD aslında Afganistan’da savaşın bitmesini istemiyor. Tersine müttefikleri de içine çekerek, onlardan savaş giderlerini ve askeri gücü karşılayarak uzun bir dönem Afganistan’da kalmak istiyor. askerlerinin ölüm haberleri, ya da işgal gücü süresini uzatma, sayısını artırma vb. tartışmaları bu görüntüyü bozmaktadır. Ama esas mesele geniş kitlelerin bu savaşa ve işgale karşı “kendi” hükümetlerinin siyasetine fazla ses çıkarmama durumudur. Tartışma esas olarak az sayıda savaş

devirip yerine Karzai’yi oturtup “geçiş takvimini” gerçekleştirip amaçlarına ulaşacakları yönlü hesapların yanlışlığı, gerçekte daha işin başında belliydi. Taliban rejimi yıkılmış ama yerine tüm ülkeyi birleştiren, yönetme gücüne sahip otorite vb. yoktu. Savaş

ağaları kendi bölgelerinde gerçek yönetici olma durumundaydı ve bu durumdan özde bir şey değişmedi. Afganistan’ın “yerli” güvenlik güçlerini oluşturma bağlamında yetkili polislerin büyük bölümü gerçekte Taliban rejimi döneminde Taliban yanlısı olanlardı. Değişik millet ve milliyetler arasındaki çelişkiler de işe karıştığında, işgalcilerin Afganistan’ı yönetebilecek bir hükümet ya da iktidar oluşturma sorunundaki zorluklar kendisini dayatıyordu. İşga lci ler ta ra f ı nda n ata na n Karzai’nin yönetim gücü Kabul ile sınırlıydı. Bu sınırlılık aynı zamanda işgalci ISAF güçlerinin ilgili alanının esasta Kabul ve çevresiyle sınırlı olmasıyla da bağlantılıydı. Süreç içinde bu sınırlar değiştirildi, işin içine doğrudan NATO sokuldu… 2003 yılı Ağustos ayından beri Afganistan’daki savaş NATO’nun komutası altında yürütülüyor. ABD emperyalizminin NATO komutası altındaki işgalci güçlerin dışında “Sınırsız Özgürlük Harekatı” (Operation Enduring Freedom) (OEF) adı altında toplanan işgalci gücü de bulunuyor. Afganistan’da işgale karşı direnişi bitirmek, kendi yönetimlerini oturtmak ve istedikleri gibi “at oynatma” amacına ulaşmayı, NATO’nun komutayı alması, ISAF ve bir bölüm OEF güçlerinin birleştirilmesi de sağlayamadı. Taliban rejimini yaklaşık ikibuçuk ayda deviren askeri güç sayısı –kimi verilere göre 5-10 bin arası bir güç–, Afganistan’da “iç barışı” sağlamaya yetmiyordu… Her geçen sene işgalci güç sayısı artırıldı, savaş araçları çoğaltıldı. 2001 yılı sonlarında 2002 yılı başlarında ISAF ve OEF güçleri 10 bin ile 20 bin arasındaydı. Bugün verilen rakamlar 65 binin üzerindedir. Bu sayı da giderek artırılmaktadır. Yani sonuçta savaş, daha fazla güçle sürdürülüyor.


panorama İşgalciler tüm askeri güç ve silah üstünlüğüne rağmen zorlanıyorlar! Bu zorluğun günümüzdeki yansımalarından biri Taliban ile görüşme ve bu temelde Afganistan’da işgale karşı direnişe son verme çabasıdır. İşgalin altıncı yıldönümü hakkında yazdığımız yazıda bu konuda şunları tespit etmiştik: “Gelinen yerde ‘ılımlı Taliban’ güçleri olarak ifade edilen ve El Kaide yanlısı olarak görülmeyen güçlerle işbirliği öngörülmektedir. Tıpkı Irak’taki kimi Baas rejimi artıklarını askeri veya sivil yönetime dahletme siyaseti gibi, Afganistan’da da Taliban güçlerinin kimi kesimleriyle işbirliği yapmaya yönelmişlerdir. Bu siyaset kuşkusuz ki işgale karşı direnişi sonlandırmanın bir aracı olarak düşünülmektedir. Fakat aynı zamanda bu siyasete yönelmeleri, işgalci güçlerin kendi planlarını gerçekleştirmede zorlandıklarının da açık işaretidir.” (Çağrı, sayı 115, sayfa 16) Bu konuda son dönemde medyada çıkan haberlere göre Afganistan yönetimi ile Taliban temsilcileri arasında görüşmeler Suudi Arabistan’da (Mekke’de) yürütülüyor. Sözkonusu görüşmeler “gizli” yürütülse de, tartışmaları kamuoyunda açık yürütülmektedir. Özellikle Afganistan’daki İngiliz birlikleri komutanı Tuğgeneral Mark CarletonShmith’in Ekim ayı başlarında, Afganistan’da “kesin bir askeri zaferin mümkün olmadığı”, “bu savaşı kazanamayız” vb. “Taliban ile masaya oturulması” gerektiği yönlü açıklamaları işgalci güçlerin temsilcileri arasında da tartışmalara yol açtı. Kimileri bu açıklamayı “bakın, artık Taliban ile görüşmek istiyorlar” diyerek “yeni” bir şey gibi kamuo-

yürütüldüğü bir durumda oluyor. Yani gerçekte yapılmakta olanın kamuoyunda meşru kılınması için tartışma yürütülüyor! Bu tartışmalar yürütülürken de Afganistan’a daha çok asker, savaşa daha çok para talep edilmektedir. Tüm tartışmalar içinde öne çıkan noktalardan biri ise, bu savaşın “askeri yöntemlerle” kazanılamayacağı, bunun diplomatik ve siyasi olarak “Bütün tarafların katılacağı diyalog da dahil siyasi çözüm” temelinde çözülmeye çalışılması yönlü yaklaşımdır. Bu yaklaşım, işgal ve savaşla doğrudan karşı karşıya kalan işgalci güçlerin yetkililerinin büyük bölümünün ve Birleşmiş Milletler’in temsilcilerinin de tavrıdır. Sonuçta işgalci güçlerin temsilcilerinin büyük bölümü yedi yıllık savaşta yenilgiyi bir nevi teslim etmiştir ve bu temelde de resmen de “geri adım” atma siyasetine başvurmaktadır. Bu “geri adım” atmada ABD emperyalistleri de yer alıyor. Araya koydukları sınır, El Kaide ile görüşmemedir. Yani Taliban ile görüşmeye ABD de evet demekte, hâtta Irak’taki örneği Afganistan’a aktarmada öncülük yapmaktadır. Afganistan’ın işgali ve savaşta, savaş alanının genişletilmesi bağlamında en önemli gelişmelerden biri de Pakistan’daki gelişmelerdir. Daha doğrusu ABD emperyalizmi ile Pakistan yönetimi arasındaki ilişkilerde gündeme gelen çelişkiler, ya da Pakistan’ın Afganistan ile sınırındaki çatışmalar, ABD’nin Pakistan’ın sınırlarını ihlal edip “teröristlerin sığınaklarını” bombalama vb. biçimde kendisini gösteren gelişmelerdir. Medyaya yansıyan haberlere bakılırsa, ABD’nin Pakistan sınırlarına geçip bombardımanlar gerçekleştir-

yuna sundu, sunuyor. Oysa, Irak’ta Baas rejimi yanlıları ile yapıldığı gibi, Taliban yanlısı kesimlerle de görüşme meselesi en gecinden 2007 yılında kamuoyuna yansıdı. Şimdi olan şey, genelde, “ılımlı”, ya da “aşırı” ayrımı yapılmadan Taliban ile görüşmeler yürütülmesinin resmi ağızlarda ve açıkça dile getirilmesidir. Bu resmen dile getirilme ise, Afgan yönetimi ile Taliban arasında görüşmelerin

mesi, Pakistan yönetiminin bunu şiddetle kınaması ve fakat sınırda kendi askeri gücüyle “teröristlere” karşı saldırılar gerçekleştirmesi vb. tavırların danışıklı dövüş olduğu söylenebilir. Kuşkusuz ki bunun perde arkasını anlatabilmek için uzunca yazmak gerekiyor. Fakat özetle söylenirse, ABD’nin Afganistan’da –sadece Afganistan’da değil, bölgede kalma, yerleşme planının bir parçası olarak–

uzun süre kalabilmesi için savaşın da uzun sürmesi gerekmektedir. Yani ABD aslında Afganistan’da savaşın bitmesini istemiyor. Tersine müttefikleri de içine çekerek, onlardan savaş giderlerini ve askeri gücü karşılayarak uzun bir dönem Afganistan’da kalmak istiyor. Bu konuda tavır takınan kimi burjuva yorumcular, ABD’nin Çin’e karşı savaş hazırlığının bir üssü olarak Afganistan’da kalmayı planladığı yönlü değerlendirmeler de yapmaktadırlar. Bu değerlendirmeler ise temelsiz değerlendirmeler değil. Sonuçta yedi yıldır süren işgal ve savaş sürüyor. Kendisiyle birlikte yeni sorunlar da getiren bu işgal ve savaşın, Afganistan halklarının, yoksullarının sorunlarına çözüm getirmediği, getiremeyeceği açıktır. Emperyalistlerin, işgalcilerin ve

yerli gericilerin, halkların özgürlüğünü sağlayamayacağı, Afganistan somutunda da yeniden belgelendi, belgeleniyor. Somut gelişmelere bakıldığında Afganistan’daki işgal ve savaşın daha birçok yıl gündemde kalacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Savaşın bitmesi yerine, uzaması ve genişlemesi olasılığı daha yüksek görünüyor. Hep yeniden vurguladığımız gibi, sorun emekçilerin işgalci, emperyalist güçlere ve yerli gericilere karşı mücadeleyi yükseltme ve onları yenilgiye uğratma sorunudur. Sorun, işçilerin emekçilerin kendi güçlerinin bilincine varma, ona uygun davranma sorunudur, Sorun, sömürüsüz, sınıfsız özgür, yeni bir dünyayı yaratmak için devrim mücadelesine sarılma sorunudur. 28 Ekim 2008 ✓

BM milenyum kalkınma hedeflerinde ilk devre… - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER -

B

irleşmiş Milletler 2000 yılında milenyum kalkınma hedefleri adı altında 2015 yılına kadarki amacını, daha doğrusu niyetini açıkladı. Sözkonusu milenyum kalkınma hedefleri içinde dünyadaki aşırı yoksulların ve açların sayısını yarıya indirme de vardı. 2000 yılındaki milenyum kalkınma hedefleri BM, IMF, Dünya Bankası ve OECD’nin asgari müşterekte buluşup ortak ilan ettiği hedeflerdi. Dünya Bankası’nın Ağustos ayında yaptığı açıklamaya göre dünyadaki “aşırı yoksulların”, gerçekte açların sayısı şimdiye kadar kabul edilen sayıdan çok daha fazladır. Bu konuda Dünya Bankası’nın verilerini de gözönüne alan BM Genelsekreteri Bank-Ki Moon, BM’yi 25 Eylül’de toplantıya çağırdı ve sözkonusu toplantıda milenyum kalkınma hedeflerinde durumu görüştüler. Bu konuda BM de bir rapor sundu. Sözkonusu açıklamalara göre bu rapor 25 BM örgütü ve uluslararası kurum ve örgütlerin istatistiklerinden derlenmiştir. Dünya Bankası ve BM’nin raporları dışında bir de “Dünya Açlık Endeksi 2008” adlı rapor yayınlandı. Kimi burjuva gazeteler bile sözkonusu verilerden yola çıkarak dünyaya “Açlar Gezegeni” tanımını uygun buldu.

Gerçekten durum, bolluk içinde açlığın kol gezdiği bir durum. GEZEGEN olarak DÜNYA’da BOLLUK var, ama insanların büyük bölümü AÇ! İnsanların büyük bölümünün aç ve yoksul olduğu bir gezegene “Açlar Gezegeni” demek hiç de yanlış değil. Sözkonusu raporlardaki verilere geçmeden önce bilince çıkarılması gereken bir gerçeklik, şimdi verilen rakamların da, aşırı yoksulların ve açların gerçek sayısını yansıtmadığıdır. Ayrıca değişik rakamlar veya veriler birbirine karıştırılarak, kendilerine göre düzenlenmiş rakamların yansıttığı resim de dumanlara büründürülmekte, görülmesi zora sokulmaktadır… Dünyadaki aşırı yoksulların ve açların sayısını 2015’e kadar yarıya indirme hedefini açıklayan BM, bu sürecin yarı devresinde –hesaplarda yapılan tüm sahtekârlıklara rağmen–, aşırı yoksulların ve açların sayısında, düzeltme yapmak zorunda kalmıştır. Bu düzeltmeyle gündeme gelen yeni rakamlar, gerçekte artık vitrinin düzenlenmesinde saklanamayan ve dışa yansıtılmak zorunda kalınan rakamlardır. Dünya Bankası ve BM’nin açıkladığı rakamlara göre şimdiye kadar 2005 yılı için (kimi bunu 2004 yılı

11


panorama

için hesaplıyor) kabul edilen aşırı yoksul sayısı olan 986 Milyon insan, şimdiki düzeltmeye göre 1.4 milyar insandır. Aç insanların sayısı ise –en son açıklamalar 854 milyondan bahsediyordu, 1990 yılı için ise 822 milyon rakamı veriliyor– 923 milyon olarak açıklandı. İşin ilginç, ya da sahtekârlığın ilk yansıması olan şey ise, 2005-2008 yılları arasındaki dönemde ne kadar aşırı yoksulun ve aç insanın bu rakamlara katıldığı gizleniyor, ya da hiç hesaplanmamıştır. Ki, hemen hemen bütün tavır takınan kesimler, 2007-2008 yıllarındaki gıda ve yakıt fiyatlarının yükselmesi sonucu milyonlarca insanın aşırı yoksul ve açlar saflarına katıldığını, katılacağını ifade etmektedir. Kısacası biz işçileri, emekçileri geçmiş durum raporlarıyla oyalamaya çalışmaktadırlar. Bu ise, andaki gerçek durumun onların açıkladıklarından çok daha kötü olduğu anlamına gelmektedir. BM’nin milenyum kalkınma hedef lerine ulaşması, özellikle bu konuda mümkün görünmüyor.

Rakamlar ve sahtekarlıklar…

12

Her şeyden önce yoksulluk katmanlara bölünüp gerçek durumun farklı yorumlanması sözkonusudur. Açlık, aşırı yoksulluk, mutlak yoksulluk, görece yoksulluk vb. terimlerle dünya nüfusunun yoksullar sayısı gizlenmeye çalışılmaktadır. Bunu gizlemenin yollarından biri de, görece yoksulluk, mutlak yoksulluk (aslında bu aşırı yoksulluk) ve açlık sınırlarının konmasıdır. Şimdiye kadar geçerli görünen hesaplara göre yoksulluk sınırı günde kişi başı iki ABD doları altındaki gelire; açlık sınırı ise günde bir ABD doları altındaki gelire sahip olmaktı. Gerçekte bu sınırın kendisi, satın alma gücünün her ülkede farklı olduğu bilindiğinde, yoksulların sayısını düşük göstermenin hesabından başka bir şey değildi. Bu durumu kabul edilebilir hale getirmek için de Dünya Bankası aşırı yoksulluk sınırını bir dolardan 1.25 dolara çıkardı. Fakat

bunu kabul etsek bile, son yıllarda, açlık sınırını aşırı yoksulluk sınırı haline dönüştürmekle açların sayısını düşük göstermeye çalışma sahtekârlığı ortadan kalkmıyor. Bu temelde de aşırı yoksulların sayısı 1.4 milyar, açların sayısı 923 milyon olarak gösterildiğinde, aslında yine açların sayısını düşük gösterme sahtekârlığını yapmaktadırlar. 1.4 milyar insan –ki bu rakam da gerçeği tam yansıtmıyor– gerçekte aç insan. Ne demek aşırı yoksulluk? Egemenlerin temsilcileri sahtekârlıklarında sınır tanımıyor. Bir de aşırı yoksullarla yoksullar arasında “yeteri gıda alamayanlar” kategorisi sokmaktadırlar. Aşırı yoksullarla açlar sayısına bir de günde iki ABD doları altındaki gelire sahip 2.6 milyar insanı ekleyin, karşımıza 4 milyar insanın yoksul, aç olduğu verisi çıkmaktadır. Bu rakamları böyle hesapladığımızda yaklaşık gerçek durumu görebiliriz. Fakat onlar rakamları böyle hesaplamıyor. Günde iki ABD doları altındaki gelirle yaşayanların sayısı 2.6 milyar olarak verildiğinde, aşırı yoksulların ve açların sayısı da içinde gösterilmektedir. Ki böylesi bir durumda da, yaklaşık 6.5 milyar insanın %40’ı günde iki ABD doları altındaki gelirle yaşamak zorunda kalmıştır. Yani gerçek durumu gizlemek için yaptıkları sahtekârlıklar da durumu kurtaramıyor. Öyle ya da böyle gezenimiz DÜNYA, AÇLAR LA YOKSULLARLA doludur. Yılda 8.8 milyon insan açlıktan ölüyor. Belki bu da BM’nin açların sayısını düşürme yollarından biri oluyor…! Gerçekten bunların hesapları içinde neden kaç milyon insanın açlıktan dolayı öldüğü verileri yok? Bu hesaplamaları bir kenara bırakıp BM milenyum kalkınma hedefleri bağlamında yapılan hesaplara bir bakalım. Dünya Bankası’nın hesapları da bunun içindedir. BM 2000 yılında milenyum kalkınma hedef lerini ilan etti. Buna göre normal koşullarda, 2015 yılına kadar varılmak istenen hedef için 2000 yılı verileri baz alınması gere-

kirdi. Yok, onlar 1990 yılı verilerini baz almaktadırlar. Yani yarıya indirmek niyetinde oldukları aşırı yoksullar ve açların sayısı, sözkonusu kararın alındığı andaki sayı değil. Ayrıca 1990-2000 yılları arasında sözkonusu aşırı yoksullar ve açlar arasında sayılan insanların önemli bir bölümü, Çin ve Doğu Asya’daki kimi ülkelerdeki gelişmelerle zaten aşırı yoksullar arasında çıkmış durumdaydı. Kimi burjuva yorumcuların bile eleştirdiği bu sahtekârlık, hâlâ geniş kesimler açısından bilinmiyor. BM ve birlikte hareket eden IMF, Dünya Bankası ve OECD, 1990 ile 2000 yılı arasındaki verileri, daha doğrusu aşırı yoksulların sayısındaki azalmayı, 2015 yılı için hedef olarak göstermiştir. Tüm bu sahtekârlıkları taçlandırmak için Dünya Bankası aşırı yoksulların, açların mutlak sayısında büyük bir azalma olduğunu propaganda etmektedir. Bunun için temel aldıkları tarihler ise ne 2005 yılı ne de BM milenyum kalkınma hedeflerinin ilan edildiği 2000 yılı, bilakis 1981 yılıdır. Hesapları 1981-2005 yılları arasını kapsamaktadır. Yani ölçüleri ve tarihleri düzenleyip bilançoyu güzelleştirmeye çalışmaktadırlar. Onların azaldığını söylediği sayılarda gerçekte azalma yoktur –Çin ve birkaç Asya ülkesindeki gelişmelerle, kişi başına düşen Brüt İç Ürün vb. ile aşırı yoksullar arasında sayılanların sayısında azalma olmuştur, ama bu da gerçekte aşırı yoksulların ve açların sayısını düşük gösterme temelinde yapılan bir hesaptır–, istatistiklerin ve rakamların kılıfa uy-

Sonuç olarak BM milenyum kalkınma hedefleri aşırı yoksulların ve açların sayısını azaltma bağlamında daha şimdiden başarısızlığa uğramış durumdadır. 25 Eylül 2008 tarihindeki BM toplantısında söz verilen 16 milyar doların da bu hedefi tutturmaya yetmeyeceği açıktır. Esas mesele dünya egemenlerinin gerçekte aşırı yoksulların ve açların sayısını yarıya indirmek ya da ortadan kaldırma diye bir istekleri, amaçları yoktur. Bizzat bu sömürü sistemi milyarlarca insanın açlığının, yoksulluğunun kaynağıdır. Onlar, daha fazla yoksulluğu, açlığı kendi iktidarlarını tehlikeye sokacak ve dünyanın yoksullarının ve açlarının isyanına yol açacak bir neden olarak gördüklerinde ancak, bunu belli sınırlara çekmeye çalışmaktadırlar ve kitlelere kendilerinin ne kadar da “yardımsever” olduklarını göstermenin aracı olarak niyet açıklamasında bulunmaktadırlar. Örneğin dünya çapındaki silahlanma bağlamında her sene rapor yayınlayan ve merkezi Stockholm’de bulunan SIPRI’nin 2008 yılı raporuna göre, 2007 yılında 1.339 milyar dolar silahlanmaya harcanmıştır. Bu, dünya çapında, yılda kişi başına 202 ABD dolarının harcandığı demektir. Oysa, yapılan hesaplara göre BM milenyum kalkınma hedeflerine varabilmek için gerekli olan miktar kişi başına 20 ABD dolarıdır. Sözkonusu 1.339 milyar dolar dünya çapındaki Brüt İç Ürün’ün %2.5’ini oluşturmaktadır. Dünyanın çevre felaketinden, iklim felaketin-

durulması vardır. Örneğin Afrika’da aşırı yoksulların sayısı, sözkonusu dönemde (1981-2005) 202 milyondan 384 milyona yükselmiştir. “Dünya Açlık Endeksi 2008”in verilerine göre 33 ülkede kronik açlık tehlikesi yaşanmaktadır. Bu rapora göre %5’in altındaki ülkeler hesapta bile yok… % 5.0 üzeri açlığın olduğu 88 ülkeden 65’i çift rakamlı açlık oranına sahiptir ve 10.2 ile 42.7 oranında değişiklik göstermektedir. Vurgulamak gerekirse bu oranlar açlık oranıdır, yoksulluk oranı değil!

den kurtarılması için önlem alınması bağlamında gerekli görülen miktar ise sadece %1’dir. Burada aktardığımız kimi olgular gerçekte sömürü sisteminin, kapitalizmin-emperyalizmin insanlığa, doğaya düşman karakterini göstermektedir. Açlığa, yoksulluğa son vermenin, doğayı korumanın ve de kurtarmanın tek yolu, bu sömürü sistemine son vermektir. 29 Ekim 2008 ✓


yaşam temellerini koruma mücadelesi

H

Marmaris’in yüzde 52’si maden sahası!

emen her yerde maden arama şirketlerinin, maden arama ve çıkarma adı altında doğa talanı sürüyor. Bu talana Marmaris’i örnek olarak vermek istiyoruz. İçmeler Beldesi ve Osmaniye Köyü'nde Neslişah Madencilik tarafından açılan manganez madenine karşı Marmarisliler mücadele etmeye başladı. Bu mücadele içinde yer alan Marmaris Kent Konseyi bir araştırma yaptı. ‘Marmaris genelindeki maden alanı olarak saptanan yerler’ araştırması sonucuna göre, 86 bin 600 hektar yüzölçümüne sahip Marmaris'te 45 bin 173.87 hektarın (yüzde 52) maden arama ruhsatlı olduğu ortaya çıktı. Marmaris’te 13 köy, 6 belediye bulunuyor. Marmaris’in tamamına yakın geliri turizmden sağlanıyor. Marmaris Kent Konseyi Başkanı Hakkı Şevket Bayındır düzenlediği bir basın toplantısında şunları söyledi: “Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Osmaniye'deki madenin kapatılıp ruhsatlarının iptaliyle ilgili sürdürdüğümüz yazışmalar bizi çok ilginç bir noktaya getirdi. Bakanlıktan bölgemizde kaç şirketin arama izni aldığını öğrenmek istediğimizde karşımıza 41 rakamı çıkınca bunun harita üzerinde gösterilmesini istedik.

Maden arama ruhsatı alan şirketler, maden arama bölgesinde çevreyi altüst ediyorlar. Maden arama sahası ormanlık alan ise, ağaçlar kesiliyor. Yüzlerce, binlerce ton toprak kazılıyor. 1/25.000'lik harita üzerine ruhsatlar işlenince karşımıza korkunç bir gerçek çıktı. Marmaris'in yüzölçümünün yüzde 52'sinin köstebek yuvasına çevrilme ihtimali var. Muğla'dan 24, İstanbul'dan 10, Ankara'dan 5, Adana ve Bursa'dan 1'er olmak üzere toplam 41 şirket maden arama ruhsatı almış. Sadece İstanbul'dan 1 firma 7 ayrı

yerde arama izni almış. Osmaniye Köyü'ndeki madenin sahiplerinin de 15 ayrı ruhsatı bulunuyor. Bu artık ulusal bir sorun konumuna geldi. Turizm kenti olan Marmaris'te bu kadar ruhsatlı yer faaliyete geçerse artık gerisini siz düşünün. Bu ruhsatlarla birileri gidip yol açma bahanesiyle önce ormanı katledecekler. Sonrasını

hiç düşünmek bile istemiyoruz.” Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi Elektrik Mühendisi Neşe Yüzak da; “Hukukçu arkadaşlarımızın incelemesine göre, maden arama ruhsatı olanların bölge yaşayanlarının izninden kurtulmak, bazı kurumlara takılmamak için maden işletme ruhsatlarını 25 hektarın altındaki araziler için alıyor. Bu sayede birçok kamu kurum ve kuruluşlarının onayı gereken Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu almaktan da kurtulmuş oluyorlar” dedi (16 Eylül 2008, Radikal) Maden arama ruhsatı alan şirketler, maden arama bölgesinde çevreyi altüst ediyorlar. Maden arama sahası ormanlık alan ise, ağaçlar kesiliyor. Yüzlerce, binlerce ton toprak kazılıyor. Maden arama sahasına yol yapılıyor vb. Çevreye zarar verilerek çıkarılan maden, özel şirketler tarafından kar uğruna kullanılıyor, satılıyor. Maden arama işinde de temel dürtü kardır. Kapitalist sistemde daha fazla kar uğruna doğa hoyratça talan ediliyor. Kapitalizmde gözetilen doğa değil, daha fazla kardır. Doğanın gözetilmesi için de kapitalizmi yıkmak gereklidir! 18 Ekim 2008 ✓

Nükleer santral ihalesi yapıldı

Nükleer santral ihalesine bir teklifin gelmiş olması nedeniyle, devlet nükleer santral kurmaktan vazgeçmiş değildir. Bu durum biraz zaman kazandırmıştır, o kadar!

M

ersin-Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral için, Mart ayında başlayan teklif verme süresi 24 Eylül’de sona erdi. Nükleer santral ihalesi için 13 şirket şartname satın aldı. Şartname alan, uluslararası tekellerin, yerli şirketlerle oluşturdukları 5 konsorsiyum, “piyasa koşullarının kredi bulmak için uygun olmadığı ve ihale şartnamesindeki bazı belirsizliklerin giderilmesi için

6 ay erteleme talebi” Başbakan tarafından kabul edilmedi. 24 Eylül’de düzenlenen nükleer santral ihalesine yalnızca Rus Atomstroyexport ve Inter Rao ile Turgay Ciner’e ait Park Teknik’in oluşturduğu konsorsiyumundan teklif geldi. Nükleer santralde üretilecek elektriği satın alacak kuruluş olarak ihaleyi düzenleyen Türkiye Elektrik Ticaret A.Ş.’ne (TETAŞ); Suez Tracktebel (Fransa-Belçika), Unit Investment

N.V (Hollanda), Ak Enerji, AECL Atomic Energy Of Canada Limited (Kanada) ve Hattat-Hema, mektup göndererek yarışmaya katılmayacaklarını bildirdi. Verilen tek teklif içinde üç adet zarf bulunuyor. İlk zarf açıldıktan sonra, ikinci zarf teknik şartname açısından incelenmesi için Türkiye Atom Enerjisi Kurumuna iletilecek. TAEK, teklifi nükleer kriterlere uygun bulduğu taktirde, durumu TETAŞ’a bildirilecek, bu durumda ihale komisyonu tarafından satın alınacak elektriğin fiyatının bulunduğu üçüncü zarf açılacak. Nükleer santral ihalesine sadece bir teklifin verilmiş olunması, devletin istemediği bir durumdur. İstenilen şartname alan 13 konsorsiyumun ihaleye katılması, en uygun teklifi

veren konsorsiyuma ihaleyi kazanması idi. Fakat uluslararası mali kriz nedeniyle, kredi bulma imkanın zor olduğu bu dönemde, ihaleyi erteleme istemi yerine getirilmediği için, ihaleye katılım beklenilen gibi olmadı. Bu durumda büyük ihtimalle önümüzdeki süreçte, yeni bir ihale yapılacaktır. Nükleer santral ihalesine bir teklifin gelmiş olması nedeniyle, devlet nükleer santral kurmaktan vazgeçmiş değildir. Bu durum biraz zaman kazandırmıştır, o kadar! Rehavete kapılmadan, gelecekte de nükleer santral kurulmak istenmesine, geleceğin ipotek altına alınmasına karşı durmaksızın mücadele edilmelidir. Nükleer santrallere hayır! 4 Ekim 2008 ✓

13


yeni dünya gençliği

D

14

Gelenek adı altında “işkence”!

ünyanın birçok ülkesinde gelenek adı altında kadınlara sünnet denilen işkence uygulanıyor. Kadın sünneti birçok insan tarafından hiç duyulmamış birçoğu açısından da yüzyıllar öncesinde kalmış güncelliğini yitirmiş bir konu olarak düşünülüyor. Fakat dünyada sayıları 150 milyona yakın sünnet edilmiş kadın ve kız çocuğunun yaşadığı bilindiğinde bunun büyük bir yanılma olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dünya bu işkenceye kulaklarını kapata dururken her yıl bu sayıya 8 bin kız çocuğu daha ekleniyor. Bu geleneğin kökleri çok eski çağlara dayanıyor. Mısırda yapılan arkeolojik kazılarda MÖ.1600’lı yıllardan kalan duvar resimlerinde kadın sünnetinin detaylı bir şekilde gösterildiği söyleniyor. Kadın sünneti esasında 30 Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu ülkelerde yaşayan kadınların çok büyük bir çoğunluğu “sünnetli”. Ancak bu uygulama yalnızca Afrika ülkeleriyle sınırlı değil. Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği, Endonezya, Malezya ve Kuzey Irak'ta bazı Kürt bölgelerinde yaşayan kadınlar da bu uygulamaya maruz kalıyorlar. Üstelik bu ülkelerden gelen göçmenler gelenek denilen işkenceyi devam ettirmek istedikleri için Avrupa, Kanada, Amerika, Yeni Zelanda, Avustralya gibi ülkelerde de kadın sünneti görülüyor. Yüzyıllar öncesinden bugüne dek sürdürülen bu işkence yönteminin ne için ve nasıl yapıldığına gelince: Bu uygulama kadınların cinselliklerini kontrol altına almak, bekâreti korumak ve erkeğin daha fazla zevk alması için yapılıyor. Kadın sünneti 3 ayrı şekilde uygulanıyor. Birincisi; klitorisin tümüyle kesilmesi, ikincisi; klitoris ile birlikte küçük ve bir kısım büyük dudakların kesilmesi, birde en vahşi ve en yaygın biçimi olan (Firavun Tarzı) klitorisin, küçük ve büyük dudakların tümünün kesilmesi. Yaranın dış cephelerini bir araya getirip sadece idrar ve aybaşı kanamasının akabileceği küçük parmak genişliğinde bir açıklık bırakılıyor. Bu uygulamalar dışında delme, dağlama, kazıma, vajinanın içine çeşitli bitkiler yerleştirme gibi sünnet biçiminin olduğu da biliniyor. Bazı ülkelerde sünnetli kadınların %80-85 inde 1. ve 2. tür sünnet uygulanırken Cibuti, Somali, Sudan da kadınların %98 i firavun tarzı denilen en vahşi şekliyle sünnet ediliyor. Sünnet esnasında narkoz kullanılmıyor. Birçok bölgede sünnet sırasında kızın elleri ve ayakları sıkıca tutulduktan sonra ağzına bez parçası yerleştiriliyor, sünnet sonrası bacakları bir bezle bağlanıyor ve iyileşene dek idrarını yapmak bile bir işkenceye dönüşüyor. Cinsel organında

Sünnet esnasında narkoz kullanılmıyor. Birçok bölgede sünnet sırasında kızın elleri ve ayakları sıkıca tutulduktan sonra ağzına bez parçası yerleştiriliyor, sünnet sonrası bacakları bir bezle bağlanıyor ve iyileşene dek idrarını yapmak bile bir işkenceye dönüşüyor. bırakılan açıklık ne kadar dar ise ve sünnet esnasında kız ne kadar az bağırıyorsa o kadar değeri artıyor. Bu işkence bu kadarla sınırlı kalmıyor çünkü kadınlar her doğum yaptığında cinsel organları tekrar kesilip dikiliyor. Ameliyat sırasında kullanılan malzemeler steril olmadığı için kadınlar çeşitli hastalıklar kapıyorlar. İdrarlarını tutamıyorlar, şiddetli iltihaplanmalar, kısırlığa yol açan enfeksiyonlar, AIDS ve hatta kan kaybı dolayısıyla ölümler yaşanıyor. Kadınlara AIDS bulaşması başka bir felaket, çünkü bu kadınlar hastalıklı diye kocaları tarafından terk ediliyor. Yapılan araştırmalarda kadınların birçoğu ilişkiye istekli olmadıklarını, ilişki sırasında acı çektiklerini, kocaları istediği için ilişkiye girdiklerini söylüyorlar. Sünnet yaptırmayan kadınlar toplum tarafından dışlanır ve evlenemezler. Kadınlar çok küçük yaşlarında bazen (8-14) hatta bazen (3-4) yaşında korkunç acılarla tanışıp yaşamları boyunca buna maruz bırakılıyorlar. Kadın sünnetiyle mücadele eden Terre des Femmes kadın örgütü sünnetin konuşulmasının bile bir tabu olduğu bu ülkelerde bu konuya eğilip mücadele etmenin oldukça zor olduğunu anlatıyor. Kadın sünnetiyle mücadele verdikleri bölgelerde özellikle yaşlı kadınların zorluk çıkardığını söylüyorlar, bunun nedeni ise sünneti genelde yaşlı kadınlar yapıyor. Hem bu işten para kazanıyor, hem de toplumda kadın olarak ilk kez çok saygın kişiler oluyorlar. Bunun önüne geçebilmek için bu kadınlara ebeliği öğrettiklerini söylüyorlar. Sünneti engellemek için bütün köyü örgütlemek gerektiğini

aksi taktirde kızını sünnet ettirmeyen aileleri tüm köyün dışladığını ve ailenin yine kızını sünnet ettirmek zorunda kaldığını açıklıyorlar. Bu vahşetin yüzyıllardan bu yana süre gelmesinin esas nedeni, emperyalist barbarların bu ülkelerin yalnızca yer altı yer üstü zenginlikleriyle ilgilenmeleri ve halkları bir sömürü aracı olarak görmeleridir. 1950li yıllarda Afrikalı kadınlar kadın sünnetinin duyulması ve müdahale edilmesi için oldukça zorlu mücadeleler verir. Afrikalı delegeler Birleşmiş Milletlerin (BM) her toplantısında konuyu gündeme taşımaya çalışır ve sonunda Birleşmiş Milletler topu

(WHO) Dünya Sağlık Örgütüne atarak konuyu araştırmasını ister. Aradan 9 yıl geçtikten sonra (WHO) konunun kendi yeteneği dışında olduğunu söyleyerek reddeder. Afrikalı delegeler konuyu ısrarla gündeme getirmeye devam eder fakat 1975 yılına dek hiçbir gelişme kaydedemez. 1980’e gelindiğinde Avrupa’ya göçler nedeniyle sorun gündeme gelir azda olsa bir gelişme kaydedilir. 2000li yıllara gelindiğinde bazı ülkelerde yasal düzenlemelerin olduğunu kâğıt üzerinde yasakların konulduğunu görüyoruz. Ancak bunun kadın sünnetini geriletmede ne kadar yetersiz olduğu bilinmelidir. İşlerine geldiğinde “demokrasi”, “özgürlük” sağlama adına Afganistan’ı, Irak’ı, Filistin’i vd. ülkeleri bombalamaktan çekinmeyen, her türlü seferberliği gösteren ve bunu kendilerine görev edinen emperyalistler, söz konusu bu durumda âcizane oluveriyorlar. Tek dertleri dünyayı yeniden paylaşmak olan, halkların başına demokrasi değil ölüm yağdıran bu emperyalist haydutlar ne Afganlı ne Iraklı nede Arabistanlı kadınlara çözüm getirmez, getirmedi. Ezilenlerin en ezileni olan emekçi kadınların, erkek egemen düzeni yıkmamak için tek bir nedeni bile yoktur. Emekçi kadınların dünyayı kendilerine zindan eden, cehennemden farksız olan “erkek egemen sistem”e ihtiyaçları yoktur. Kadınların kendi elleriyle kuracakları, horlanmanın, işkencenin, cinsel meta olmanın, taciz, tecavüzün ve her türden kokuşmuşluğun barınamayacağı bir sistem olan komünizme ihtiyaçları vardır. (Kaynaklar: BİA Haber Merkezi, Asuman Çetiner) Yeni Dünya Gençliği / İstanbul ✓

Çukurova Üniversitesi'nde rektörlük ve polis baskılarına kınama…

Ç

ukurova Üniversitesi’nde yapılan tutuklama ve baskılara karşı bir grup öğrenci Adana’nın İnönü Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Grup adına basın açıklaması yapan kişi “Okulların açılmasıyla birlikte, biz öğrencilere karşı tutuklamalar yoğunlaştı. Okulda artan polis baskısıyla birlikte üniversite yönetiminin de baskıları artarak sümektedir” dedi. Basın açıklamasına katılanlar arkadaşlarını “Baskılar bizi yıldıramaz!, YÖK gidecek üniversiteler bizimle özgürleşecek!" vb. sloganlarla desteklediler. Basın açıklamasını alkışlarla bitirdiler. Bu sömürü sistemi devam ettikçe, üniversitelerin bilimsel ve toplumsal gelişme için

çalışamayacakları açıktır. Özgür, bilimsel ve toplumsal gelişme için çalışmaların yapılabilmesi için yeni bir dünyaya ihtiyaç vardır. Bu dünya bilgiyi ve hizmeti para için değil, insanların daha iyi yaşaması için gerekli olan ihtiyaçlar için kullanacaktır. Bu sömürü dünyasında bir takım kurumlarla insanların baskı altına alınmak istenmesi ve öğrencilerin öğrenme haklarını daha özgür kullanamayacakları açıktır. Bunun için üniversitelerde olduğu gibi hayatın her alanında örgütlü bir toplum yaratmalıyız, hep birlikte… Yaşasın özgür üniversiteler! Ekim 2008 Bir YDİ Çağrı okuru ✓


yeni dünya gençliği

Çırakların ve Genç İşçilerin Ekonomik Korunması Üzerine Karar

K

apitalist üretim tarzı emekçi gençliğin iki yönlü sömürülmesini beraberinde getirir. Makinelerin mükemmelleştirilmesi daha önceki dönemlerin tersine üretim sürecinde kuvvetli fiziksel güçleri büyük oranda gereksiz kılmakta ve böylece çok küçük yaştan itibaren genç işgüçlerin olağanüstü artan oranda üretime çekilmesini mümkün kılmaktadır. Kapitalistler, genç işgüçleri tercih etmektedirler, çünkü onların çalıştırma giderleri yetişkin işçilerinkinden düşüktür. Hizmetinde bulunan işgüçlerini mümkün olduğunca sömürmek kapitalizmin özünde bulunmaktadır. Genç işçilerin direniş göstermemeleri nedeniyle onların en yüksek derecede sömürülmeleri mümkün olmaktadır. Kurbanlarını bugünkü ekonomik sisteme karşı mücadelesinde bile engelleyen bu sömürünün en rezil aşırılıklarını yok etmek amacıyla Konferans önce: a) Genç işçilerin ekonomik korunmasının çıkarları doğrultusunda da kurulmaları talep edilmesi gereken gençlik örgütlerinden, genç işçilerin korunması için mevcut hükümlerin uygulanmasına dikkat etmek ve çalışma belgelerinin düzenlenmesini de eline almak görevine sahip olan genç işçiler için koruma komisyonları kurmalarını: b) Sosyalist fraksiyonlardan, yasama organlarında şu talepleri savunmalarını: 1 16 yaşını bitirmemiş genç işçileri çalıştırmanın yasaklanması ve aynı zamanda okula gitme mecburiyetinin bu yaşa kadar uzatılması. 2 18 yaşından küçük bütün işçiler için, bu kavramdan her yerde kadın işçiler de anlaşılmak üzere, altı saatlik azami iş günü. 3 18 yaşından küçük bütün işçiler için gece çalışma yasağı.

4 18 yaşından küçük bütün işçiler için 36 saatlik kesintisiz Pazar tatili. 5 Aynı yaş kesimi için iaşe (besleme – BN) ve ibate (yerleşme – BN) zorunluluğunun yasaklanması. Böyle bir zorunluluğun kararlaştırılması batıldır (geçersizdir – BN). 6 Ticaret, ulaşım, sanayi, tarım ve serbest meslekler denilen dallarda çalışan bütün işçiler için 18 yaşını doldurana kadar zorunlu meslek geliştirme dersinin konulması. 7 Bütün meslek teşvik, branş ve meslek hazırlık okulları için iş günlerinde günlük dersin zorunlu olarak konulması. 8 Özellikle bedensel dövme hakkıyla birlikte çırak patronunun babasal terbiye hakkının kaldırılması. 9 Genç işçiler için özel müfettişlerin işe alınması. 10 Sanayi müfettişliğinin zanaat atölyeleri ve ev sanayisini kapsamına alacak şekilde genişletilmesi. 11 Deneme süresi de içinde olmak üzere çıraklık süresi iki yılı aşmamalıdır. 12 Çırakların ev işlerinde ya da bir bütün olarak meslek dışı işlerde ve sözleşmede kesin belirlenen işlerden başka işlerde çalıştırılmasının yasaklanması. 13 Çıraklık ilişkisinin iptalini zorlaştıran bütün hükümlerin ortadan kaldırılması. Böyle hükümlerin, özellikle cezai şartların kararlaştırılması batıldır (geçersizdir – BN). 14 Yukarıdaki hükümleri çiğneyen işveren, usta vs.nin ağır şekilde cezalandırılması. c) Sendikalardan, talepler öne sürerken ve toplu sözleşmeler yakarken b) maddesinde belirtilen noktaları dikkate almalarını rica eder. (Komünist Gençlik Enternasyonali’nin Tarihi Cilt:I s.214217, İnter Yayınları, 1996) (Yeni Dünya Gençliği 8. sayısından alınmıştır.) ✓

Atarax’sız hayat...

B

ir Pazar sabahı odamda uyuşuk bir şekilde otururken, sigaramı içip çayımı yudumluyordum. Balkonun kapısını açıp odayı havalandırdım. İçeri giren temiz havanın etkisiyle uyuşukluğu atıp, müzik dinlemek için bilgisayarı açtım. Vivaldi’nin dört mevsimini dinledim. Vivaldi’yi dinlerken gözüm kütüphanemdeki kitaplara takıldı. Kütüphanedeki kitaplara göz gezdirirken beni rahatsız eden atarax şurubunu gördüm. Sabah, akşam tok karınla şurubu içiyorum. Nedeniyse iki gün önce psikologa gidip “mutsuz olduğumu, gece uyumakta zorluk çektiğimi ve halsiz olduğumu” söyledim. Doktorumsa ilaç verip, on gün dinlenmemi söyledi. On gün sonra ne olacaktı ki, hayatımda ne değişecekti? Atarax şurubuna bakarken, birden şurubu koyduğum raftaki kitaplara bakıp kala kaldım. Birden her şeyin üstüme geldiğini sandım. Nazım’ın kavga şiirleri, Marks’ın hayatını anlatan Ateşi Çalmak, Sverdlov’u anlatan Urallı Delikanlı ve sayamadığım diğer kitaplar. Mark’ın hayatında yaşadığı yoksulluklar, çocuklarını kaybetmesi, ama hiçbir zaman yaşama iradesini kaybetmemesi ve insanlığa armağan ettiği ideolojisi. Nazım’ın da yıllarca süren cezaevindeki yaşamı sonrası ülkeden ayrılıp bir daha dönememesi ve her şeye inat kavga şiirlerini yazması. Yeni bir dünyanın kavgasına düşen, nice insanların hayat hikâyeleri çektikleri sıkıntılar ve o halde hayata gülümsemeleri. Kendimden utanmaya başladım. Benim mutsuzluğum aslında toplumun mutsuzluğuydu. Aldığım ücretle ölmemek için yaşamaya çalışıyordum. Milyonlarca insanda aynı şeyi yapıyordu. Bu düzende insan nasıl mutlu olabilir. Açlık ve hastalıktan dolayı her üç saniyede bir çocuk hayatını kaybetmekte. Sadece bu örnek bu düzeni anlatmaya yeter. Tüylerim diken diken oluyor. Herkesin ailesinde bir çocuk vardır. Benimse yegenim gözümün önüne geliyor. Ve haykırmak istiyorum: “Ey burjuvazi bugün kaç çocuk katlettin? Kaç kişiyi işsiz bıraktın? Kaç kişiyi iş kazası diye öldürdün? Kaç aileyi dağıttın?” Bunları düşünürken birey olarak mutlu olsam neye yarar ki. Mutluluğum ve mutluluğumuz toplumsaldır. Çevremizdeki olup biten her gelişme, bizden bazen bağımsız ama bizi etkileyen gelişmelerdir. Biz ezilenler izin verdiğimiz sürece, bu düzen çarkını çevirecektir. Kapitalizmin yarattığı insan olmamak için karşısında olmalı(yım)yız. Atarax şurubu ve diğer ilaçlar, beni ne çektiğim sıkıntılardan, ne de kapitalizmden kurtaramaz. Umutsuzluğa

geçit vermemeli(yim)yiz. Sosyalist olmanın gerekliliğini yerine getirmeliyim. İçimde kopan fırtınanın ortasında, yüreğimi yalnız bırakmamalıyım. Bu ömür boşa geçmemeli. Bildiğim doğruların peşinden gitmeliyim hep ileriye koşmalıyım. Ben bunları yazarken, hayatımın en değerli varlıkları kitaplarıma bakmaya devam ediyorum. Bana her zaman doğruyu gösteren aramızda hiç çıkar ilişkisi olmayan kitaplarım. Kendi başıma, okuma azmini geliştirdim. Meslek lisesi mezunuyum. Sabahtan akşama kadar okulda ders görürdüm. Çevremde kitap okuyan hiç kimse yoktu. Arkadaşlarım ya atari salonlarına ya da kahveye giderdi. Mezun olduktan sonra hep çalıştım. Askere gidip geldim. Şimdi bir fabrikada beş yıldır çalışıyorum. Fabrikanın da tek zorluğu üç vardiya olması. Her hafta vardiya değiştiriyorum. Hayatın zorluklarına rağmen kitap okumaya çalışıyorum. Beni doğruya götüren, bilincimi aydınlatan her şeyi neden-sonuç içinde ele almayı öğreten kitaplarım. Nasıl oldu da birden boşluğa düşüp karamsar ve mutsuz oldum. En kısa zamanda kendimi toparlamalıyım. Her geçen gün ömürden gidiyor. Her geçen gün boşa gitmemeli. Hayatı, insanları, doğayı daha iyi anlamalı ve bir şeyler öğrenirken bir şeyler öğretmeli. Hem öğrenci, hem de öğretmen olmalı. Güneş her doğuşunda aydınlattığı ve ısıttığı her yere umutları dağıtmakta. Bana düşen umutta umutsuz olmamak. Zaman bizden çok şeyi alıp götürüyor. Keşke hep çocuk kalsaydım. Büyümek hayatta kalmayı öğrettiği gibi, acı da veriyor. Bir zamanlar televizyonlarda Afrika da açlıkla ilgili haberler sürekli yayınlanırdı. Herhalde egemenler bundan rahatsız olduğu için artık televizyonlarda yer verilmiyor. Bilinen gerçekse her şeyin kötüye doğru gittiği. Değişen bir şey yok. Afrika da açlık çekenler, Ortadoğu’da bombalar altında yaşayanlar. Asya da hayallerin ve düşlerin ortasında yaşarken fuhuş’a zorlanan çocuklar. Anlatılan hep bizim hikâyemiz. Marks’ın dediği gibi, “adını değiştir, anlatılan senin hikâyendir.” Sorunlar olabilir, sorunsuz hayatın zaten tadı da çıkmaz ki! Yazdıklarımdan sonra kendi adıma diyeceğim. Mutlulukta benim, mutsuzlukta. Kendimi dinç ve azimli kılacakta benim. Kendi sonumu hazırlayacakta benim. Benim, bana yapacağı en güzel şey bundan sonra hayata daha sıkı sarılmak. Mutlu olacağım yolda yürümek. 19 Ekim 2008 Genç bir YDİ Çağrı okuru ✓

15


AYLIK SİYASİ GAZETE

Karkerên jin û mêr! Ji xeynî zencîrên we tiştekî we yê wendakirinê tune! Hûn dikanin cîhanekê nu wergirin!

SAY

Kasım 2008/10 • FİYATI 1,00 YTL (KDV DAHİL) • ISSN 1302-692X127

E I l H JM AR

Kadın ve erkek işçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!

Çağrı - 127  

YAŞAMA TEMELLERİNİ KORUMA MÜCADELESİ Marmaris’in yüzde 52’si maden sahası! 13 Nükleer santral ihalesi yapıldı 13 HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN Ç...