Page 1

AYLIK SİYASİ GAZETE

Karkerên jin û mêr! Ji xeynî zencîrên we tiştekî we yê wendakirinê tune! Hûn dikanin cîhanekê nu wergirin!

SAY

Ocak 2000/01 • FİYATI 2,00 YTL (KDV DAHİL) • ISSN 1302-692X129

E I l H JM AR

Kadın ve erkek işçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!


editörden - içindekiler

Editörden...

Değerli okuyucu, yeni yıla girmiş bulunuyoruz. Milyonlarca işçi, emekçi, yoksul, ezilenler açısından değişen bir şey olmayacak, onlar sorunlarıyla birlikte girdiler yeni yıla, 2009'a. Kapitalist-emperyalist sistemin patlak veren derin krizinin bütün yükü yine emekçilerin omuzuna yüklendi: binlerce işgücünü satarak geçinen işçi işsiz kaldı, zamların sonu gelmiyor vb. İşçiler emekçiler kendi mücadele örgütlerinden, gerçek sınıf örgütlerinden yoksun olarak hazırlıksız yakalandılar krize. Görev, milyonlarca insanın yaşam şartlarının daha da dayanılmaz hale getirilmesine karşı mücadeleyi örgütlerken, çözümün ücretli kölelik sistemine son vermek olduğunu anlatmak

İçindekiler onlara. Yaklaşan yerel seçimlerde de işçilerin emekçilerin emeğinin sömürüsü üzerine kurulu sistemin devamını savunan hiçbir parti adayına oy vermemenin propagandasını yapmalıyız şimdiden. Son günlerde Siyonist İsrail'in Filistin halkına karşı başlatmış olduğu ve sivillerin açıkça hedef alındığı barbarca katliama karşı hiçbirimiz sessiz kalmamalıyız, işgale ve katlima karşı mücadele yürüten Filistin halkıyla dayanışma içine girmeliyiz, bu bağlamda emperyalist çözümlerin de, dinci çözümlerin de çözüm olmadığının altını bir kez daha çizmeliyiz. Ülkelerimiz açısından da ilginç gelişmeler yaşanıyor, onyıllarca varlığı inkar edilen Kürt halkı artık bir devlet televizyonuna "kavuştu", yine devlet tarafından yok sayılan ve sayısız katliamlara maruz kalan Alevilerden devlet "özür diledi"... Arkasındaki gerçek: Yerel seçimler ve devletin kendini aklamaya çalışması.. Ocak 2009'dan itibaren dergimizin fiyatını yine 2 YTL/TL yapmak durumunda kalmamızı anlayışla karşılayacağınızı umarak... tüm okurlarımızın ve dostlarımızın yeni yılının sağlıklı ve başarılı geçmesini diliyoruz... YDİ Çağrı, 05.01.2009 •

GÜNDEM “Caddeler kan-revan” ancak “Güzel günler göreceğiz” . . . . . . . . . . 3 Yerel seçimler yaklaşırken.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 5 HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN Siyonist İsrail devleti barbarlıkta sınır tanımıyor!. . . . . . . . . . . . . 6 “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum”. . . . . . . . . . . . . . . . . 7 Şovenizmin kimi görüntüleri.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 9 YENİ İŞÇİ DÜNYASI İşçi Sınıfı Hesabını Soracak!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Yeni sefalet ücreti belli oldu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Sinter Metal işçileri direniyor. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . IBM işçileri eylemlerine devam ediyor . . . . . . . . . . . . . . . . Gürsaş'ta da işçiler sendikalaştı, işten atıldılar. . . . . . . . . . . . . Asil Çelik işçileri grev ilanı astılar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Çapa Tıp Fakültesi’nde sendikallaşma mücadelesi sürüyor. . . . . . . İşsizliğe, yoksulluğa, zamlara karşı mısın? Al sana polis dayağı! . . . . . “Çifte bayram müjdesi”, “hainlikle” sonuçlandı! . . . . . . . . . . . . İşçiden al, patrona ver! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . IBM işçileriyle dayanışma sürüyor. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Kızılay Kan Merkezinde işçiler sendika nedeniyle işten atıldılar . . . . . Kriz bizi teğet geçti !!! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

EK:1 EK:2 EK:3 EK:4 EK:4 EK:4 EK:5 EK:5 EK:6 EK:6 EK:7 EK:7 EK:8

GÜNCEL Açık-gizli tüm emperyalist asimilasyon politikalarına karşı mücadele.... . 11 Maraş katliamını 30. yıldönümünde unutmadık, unutturmayacağız!. . . 12 DOĞRUNUN KAVGASI KAVGANIN DOĞRUSU Krize karşı ne yapmamalı? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13 PANORAMA Acının öfkeye, öfkenin isyana dönüşmesi... - YUNANİSTAN - . . . . . . . 15 Korsanların korsanları...- SOMALİ- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 16 YAŞAMA TEMELLERİNİ KORUMA MÜCADELESİ BM’ler İklim Konferansı Poznan’da yapıldı . . . . . . . . . . . . . . . . 18 TAEK nükleer santral reaktör tasarımına uygunluk belgesi verdi. . . . . 18 YENİ DÜNYA GENÇLİĞİ Hangi tercih?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 19

• ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi: Aziz Özer • Sorumlu Yazıişleri Müdürü: İlyas Emir • Yönetim Yeri ve Adresi: Hüseyin Ağa Mah., Balo Sok. No: 29/5 Beyoğlu - İstanbul • Tel. /Fax: (0212) 620 67 57 • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 • Sayı: 129 · Ocak 2009 • ISSN 1301-692X129 • Fiyatı: Türkiye: 2,00 YTL/TL (KDV DAHİL) Türkiye Dışı: 2,50 Euro • Baskı: Uğur Matbaacılık · Tel.: (212) 501 81 09 Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi 6. Kat A Blok 4 NA 8-10-11-23 · Topkapı - İstanbul • Yayın Türü: Yaygın Süreli

mail@ydicagri.org www.ydicagri.org

• 2


gündem

“Caddeler kan-revan” ancak “Güzel günler göreceğiz”

ğer gelişme de Yeni Sosyal Güvenlik Yasasına karşı yapılan iş bırakma eylemleri oldu. 13-14 Mart tarihlerinde yapılan iş bırakma eylemleri yüzbinlerce işçinin, emekçinin katılımı ile yapıldı. Hükümet masaya oturmak ve bazı konularda geri adım atmak zorunda bırakıldı. Ancak sermayenin bu kapsamlı saldırısında Türk-İş’in uzlaşmacı tavrına ve diğer sendikaların güçsüzlüğüne yenik düşüldü. Buna rağmen eylemler ile sınıfın gücü bir kez daha gösterildi. 2008 1 Mayıs’ta bu açıdan önemli bir gelişmeydi. DİSK ve Türk-İş’in Taksim’e çık ma kararına karşı Başbakan Erdoğan “Ayaklar başı yönetemez” dedi. Bu sözün 2008’e damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Devlet elindeki her türlü silahlı gücü ile işçilere saldırdı, tüm İstanbul eylem alanına döndü. Yüzlerce işçi yaralandı, gözaltına alındı. Sendika yöneticilerine davalar açıldı. Devletin işçi sınıfının gücünden korkusu açıkça görüldü.

kimisine birkaç günlük kapatma cezaları verildi. Olayın sıcaklığı geçince Tersanelerde durum eskiye döndü, işçiler hala ölmeye devam ediyorlar. Hatta işçi ölümleri ile gündeme gelen bir tersane sahibi AKP’den Belediye Başkan adayı oldu. 2008 içerisinde Dimes, Graniser, Tekel, Akdeniz Selçuk Nakliyat, Yörsan, Desa, Tega ve Marpot işyerlerinde direnişler, grevler oldu, patronlar ve polis birçok direnişe saldırdı. Tega’da ve Marport’ta olduğu gibi birçok işçi yaralandı. Bu yılda Tarım işçileri Çete içinde devlet, kamyon kasalarında balık istifi yadevlet içinde çete… pılarak taşındı, onlarca tarım işçisi yaşamlarını dön baba dönelim / aynı yere gelelim yollarda bıraktı. 2008 biterken çete çeteye batmış / çete çete içinde Meta l işçi leribattık buruna kadar / Cafer getir peçete nin direnişleri ise hala sürüyor. Cem Karaca’nın bir şarkısından

Neden diyorsunuz şiirlerin, / Söz açmaz, düşten yapraktan; Doğduğun yerin, / Yüce volkanlarından? Gel de gör: / Caddeler kan-revan. Gel de gör: / Caddeler kan-revan. Gel de gör: / Caddeler kan-revan. Pablo Neruda

P

ablo Picasso’nun Guernica’sı bilinen bir tablodur. 1937’de İspanya’nın Guernica şehri faşist Franko’nun yardımı ile Naziler tarafından bombalanır. Picasso bu katliamı Guernica tablosunda yansıtır. Tabloyu gören bir Nazi subayı Picasso’ya döner ve sorar “Bunu siz mi yaptınız?”. Picasso “Hayır siz yaptınız.” diyerek cevap verir. Bize de sürekli olarak şu soruluyor neden hep aynı şeyleri yazıyorsunuz. İki cevabımız olabilir bu soruya karşılık. Dünya kan-revan içinde ve bunu biz yapmadık. Ya susarak buna ortak olacağız ya da şimdi yaptığımız gibi karşı çıkacak, yazacak, uyaracak, mücadele edeceğiz. Biz elbette ikincisini yoldan ilerlemeye devam edeceğiz. Yeni bir yıla girerken de dünyada durum aynı. Daha 27 Aralık’ta İsrail devletinin Gazze şeridine düzenlediği saldırıda 300’ün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Irak’ta her gün onlarca insan emperyalistlerin kasasının dolması uğruna ölüyor. Açlık, yoksulluk, savaş, katliam, ölüm dolu bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye’de de durum pek farklı değil. Açlık, yoksulluk, işten atmalar, işsizlik, polisin şiddeti, yargısız infazları, kriz ve fillerin tepişmesi altında ezilen çimenler… Bizim yapmadığımız bu tabloya karşı çıkmak zorundayız. Mücadele ettiğimiz 2008’in kısa tarihine bir göz atalım.

YAŞAMAK.. / bu inanılmayacak kadar güzel bu anlatılmayacak kadar sevinçli şey: böyle zor / bu kadar dar / böyle kanlı bu denli kepaze… Nazım Hikmet

2008’in en önemli olayı elbette Ergenekon çetesi oldu. İktidar mücadelesinde yola devam eden AKP Hükümeti Devletin Kemalist olan kanadına karşı saldırıyı arttırdı. İçerisinde birçok emekli general, asker, avukat, gazeteci, yazar vb. olan

2008

işçi sınıfının mücadelesinin görece arttığı ve kısmi başarıların kazanıldığı bir yıl oldu. Ancak aynı zamanda birçok işçinin patronların kar hırsına kurban edildiği bir yıldı da. 2008 Ocak ayının son günlerinde İstanbul Davutpaşa’daki bir işhanında büyük bir patlama meydana geldi. Patlama kaçak olarak çalışan havai fişek fabrikasında gerçekleşti. 21 işçi öldü, 114’ü yaralandı. İşyerleri kaçak ve ruhsatsız, işçilerde sigortasızlardı. Bu vahşetin bir benzeri Tuzla tersanelerinde yıl boyunca yaşandı ve hala yaşanıyor. Tuzla tersanelerinde çoğunluğu taşeron firmalarda çalışan onlarca insan yaşamını yitirdi. İşçiler kum torbası olarak kullanıldı, kurban edildi. Buna karşı işçilerin ve Limter-İş Sendikasının mücadelesi sonucu konu burjuva medyada haber oldu. Daha sonra hükümet sorunu çözecekleri yönlü açıklamalar yaptılar, birkaç tersaneye ceza kesildi,

Sinter ve Tezcan Galvaniz fabrikalarında işçiler işyerlerine kapandılar. Metal işçileri yeni yılı mücadele ile karşılayacaklar. 2006 yılında başlayan SCT Filtre grevi 26 Mart’ta başarı ile sonuçlandı. 2008 yılına damgasını vuran bir di-

Ergenekon çetesine karşı operasyon yapıldı. Gözaltına alınan emekli askerler tutuklandı. Tutuklananların ifadelerinde darbe hazırlığından, faili meçhul cinayetlere, bombalamalara, devrimcilere ve Kürt hareketine saldırılara, katliamlara kadar birçok

3


gündem

şey açığa çıktı. Ergenekon operasyonuna karşı Kemalistlerin ve Ordunun tepkileri de göz doldurdu. Kimileri çeteyi açıktan savunurken, kimileri insan haklarından söz etti. 2008’in sonlarına yaklaşırken başlayan Ergenekon davası yarı gizli-yarı açık olarak sürüyor. Birkaç yıl daha süreceğini ve göstermelik kararlarla işin geçiştirileceğini şimdiden söylersek kahinlik yapmış olmayız.

25. Sınır-ötesi operasyon Devletin inkar, imha ve saldırı politikasına dayanan Kürt sorunu bu yıla da damgasını vurdu. Binlerce insanın yaşamını yitirdiği, baskı, işkence ve katliamlarla durdurulmaya çalışılan Kürt halkının mücadelesi değişik araçlarla devam etti. Kürtçe üzerindeki baskılara, Abdullah Öcalan’a yapıldığı iddia edilen işkenceye, Başbakan’ın Kürt illerine ziyaretine, gazetelerinin kapatılmasına karşı Kürt halkının eylemleri ve devletin bu eylemlerdeki şiddeti sürdü. Kitlesel olarak yapılan Newroz kutlamalarına birçok ilde polis saldırdı. Başbakan bölgedeki ziyaretlerinde “Ya sev ya terk et” anlamında sözler söyledi. 21 Şubat’ta 8 gün süren 25. sınırötesi hareket başlatı ldı. Genel Kurmay Başkanlığı Zap bölgesinde binlerce PKK’linin etkisiz hale getirildiğini açıkladı. 4 Ekim’de ise PKK Hakkari Şemdinli’de bulunan Bezele (Aktütün) Karakoluna saldırıda bulundu. Saldırıda 17 asker ile 21 PKK’linin yaşamını yitirdiği açıklandı. Bugün gelinen noktada 25. ve sonraki askeri hareketlerin, polisin Kürt halkına karşı şiddetinin mücadeleyi geriletemediği, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin zaman zaman artarak devam ettiği tekrar görüldü.

Filler tepişti, çimenler ezildi…

4

Devleti ele geçirme dalaşı 2008’de şiddetlenerek sürdü. Bunun bir ayağını Ergenekon operasyonu oluştururken diğer ayağını AKP’ya karşı açılan kapatma davası oluşturdu. Kemalist kanadın AKP’yi kapatmak

Son kırmızıyı ise tüm dünyada görüyoruz. Kriz içerisinde çırpınan tekeller kapitalizmi tüm dünyada tekrar sorgulanır hale getirdi. Büyük tekeller zor durumda olduklarını, kimileri iflaslarını açıkladı. Hükümetler milyar dolarlık yardımlar ile tekelleri batmaktan kurtarmaya çalışıyor. Ancak alınan tüm önlemlere, sağlanan yardımlara rağmen kriz büyüyerek sürüyor. için açtığı dava 2008’in en önemli politik olayını oluşturdu. Dava aylarca tartışıldı, piyasalar dava süreci boyunca belirsizlik yaşadı. AKP’nin laiklik karşıtı hareketlerin odağı haline geldiği ancak şiddet içermediğine ve hazine yardımının kesilmesine karar verildi. Bu dava ile hizaya çekilmeye çalışılan AKP’nin sonraki tavırlarında bu amaca ulaşıldığını görebiliriz. Dünyayı sarsmaya, en çok ta ezilen emekçi yığınları vurmaya başlayan ve Türkiye’ye doğru yönelen kriz, açlık, yoksulluk, sermayenin saldırıları

bu davanın ağırlığı altında ezildi. Sonraki süreçte Erdaoğan-Aydın Doğan kapışması da tam seyirlikti. Bıçaklar kınlarından çekildi, sert açıklamalar birbirini kovaladı.

2009’a girerken tek renk, üç işaret…

B

u günlerde mağazaların vitrinlerine baktığımızda bolca kırmızı renk görüyoruz. Kırmızı bir anlamda yeni yılın habercisi olarak kullanılıyor. Ancak bu yılın sonunda diğer yılla-

Çocuklar inanın, inanın çocuklar Güzel günler göreceğiz güneşli günler Motorları maviliklere süreceğiz Nazım Hikmet

rın sonundan daha fazla kırmızı görüyoruz. Diğer kırmızı işçi sınıfının önlükleri… 29 Kasım 2008’de Krize, İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara karşı gerçekleştirilen Ankara mitingi DİSK kortejlerinin kızmızısı ile doldu. Bu renk 2008’in son çeyreğinden itibaren fabrikalarda, alanlarda bol bol görüldü. MESS toplu sözleşme sürecinde Metal işçileri Cuma yürüyüşleri ile fabrikalarında eylemler yaptılar. Kırmızı önlüklülerin eylemleri birçok fabrikada 2009’a girerken sürüyor, yeni yılı müjdeliyor. Son kırmızıyı ise tüm dünyada görüyoruz. Kriz içerisinde çırpınan tekeller kapitalizmi tüm dünyada tekrar sorgulanır hale getirdi. Büyük tekeller zor durumda olduklarını, kimileri iflaslarını açıkladı. Hükümetler milyar dolarlık yardımlar ile tekelleri batmaktan kurtarmaya çalışıyor. Ancak alınan tüm önlemlere, sağlanan yardımlara rağmen kriz büyüyerek sürüyor. Tüm dünyayı saran kriz daha şimdiden yüz binlerce işçinin işsiz kalmasına, yoksulların daha da yoksullaşmasına neden oldu. Şimdiden diyoruz çünkü krizin etkileri piyasaları, devletleri vurmaya devam ediyor. İşte bu ortamda Marksa, onun en önemli eseri olan Kapital’e, sosyalizme olan ilgi bir anda arttı. Kapitalizmin iddia edildiği gibi o kadar da iyi sistem olmadığı, Marksizmin önemli değerlendirmelerinin olduğu vb. yüksek sesle konuşulmaya başlandı. “Tarihin sonu” tezinin sonu geldi. İşte bu sürecin ardından işçi sınıfının tarih sahnesine daha güçlü, donanımlı, tecrübeli çıkmasından başka bir şey eksik değil. Elbette sosyalizmin kızıl bayrağının tekrar kitlelerin ellerinde dalgalanması proleter devrimci güçlerin mücadelesi, işçi sınıfının örgütlenmesi ile olacaktır. Son kırmızı 2009’a girerken belki de yeni bir dünyaya ilerlemenin habercisidir. İşçi sınıfı ve devrimci güçler bu fırsatı iyi değerlendirmeli, kapitalistlerin krizinin üstünden kendi iktidarının, devrimin ve sosyalizmin kızıl bayrağını dalgalandırmalıdır. 2009’un yeni bir dünyaya açılması dileği ile sözümüzü bitiriyoruz. Aralık 2008 √


2

Yerel seçimler yaklaşırken...

9 Mart 2009’da yapılacak yerel seçimleri için, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) start verdi. Bu seçimlerde 48 milyon 265 bin 644 seçmenin olduğu, YSK başkanı Muammer Aydın tarafından açıklandı. Yerel seçimlerde, Belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, muhtarlar 4 yıllığına seçilecekler.

Düzen partilerine oy yok! Yerel seçimler yaklaşırken yaşanılan aday adayı enflasyonu yanında, başta hükümet partisi AKP olmak üzere diğer partiler de açıklamalar yapmaya başladılar. AKP yerel seçimlerde de oylarını artırarak zafer kazanacağını ilan etti. AKP başta Diyarbakır olmak üzere, İzmir ve Tunceli’yi mutlaka almak istedigini, başbakan Erdoğan’ın açıklaması ile ilan etti. Bu illerden Tunceli ve Diyarbakır’a yaptığı ziyaretlerde, yapılan protestolar sonucu umduğunu bulamayan Erdoğan, “ya sev ya terk et” anlamına gelen sözleri ile Kürtlere tehditler savurdu. AKP 2004 yerel seçimlerinde aldığı %42 oy oranını bu seçimlerde artırmayı hedeflemektedir. Bu oy oranı altındaki oy oranını, başarısızlık olarak ilan etmektedir. AKP’nin diğer hakim sınıf partilerine karşı hükümet olmanın avantajlarını da kullanarak başarılı çıkması mümkündür. Türban değişik liğini Anayasa Mahkemesi’nde iptal ettirip, kendisini laikliğin savunucusu ilan eden CHP; kara çarşaflı ve türbanlı kadınlara genel başkanı Deniz Baykal aracılığı ile üye yaparak, AKP tabanından oy alma peşinde yarışa katılmakta, CHP’de AKP ve MHP gibi dini siyasete alet ederek oy toplama peşindedir. MHP ise milliyetçilik, ırkçılık konusunda kendisini sollayan AKP ve CHP’ye karşı tabanına güvence vermeye çalışmaktadır. Bu seçimlerde hakim sınıf partileri yine bol bol vaatlerde bulunarak oy toplamaya çalışacaklar. Yoksullaştırdıkları aşa, ekmeğe muhtaç ettikleri insanlara odun, kömür bayram harçlığı diyerek para dağıtarak oy isteyecekler. Yoksullara kaşıkla verdiklerini, kepçe ile almanın hesaplarını yapıyorlar. Yoksullaştırdıkları insanları dilenci yerine koyarak alay ediyorlar. Bu partilerden aday olmak da öyle kolay değil. Önce aday adayı olabilmek için bu partilerin kasalarına binlerce YTL para aktarmak gerekiyor. Bu da yetmiyor, her zaman son sözü söyleyen parti başkanları onay vermeli. Bunların demokrasi anlayışları hep böyle olmuştur. Hiçbir yoksul ve dürüst insanın bu partilerden aday olması mümkün değildir. Bu partilerdeki adaylar seçilene kadar bol bol “halkımız için her şeyi yapacaklarını” yemin billah ederek oy

Yerel seçimlerde bir kuruma seçilen devrimci, o kurumda işçilerin, emekçilerin ihtiyaçlarını temel alan, bu ihtiyaçlara cevap veren bir çalışma yürütmek zorundadır. isteyecekler. Hatta yer yer “Halkın yönetimde söz sahibi” olacağı sözünü vererek yalan da söyleyecekler. Onların bugüne kadar ki pratikleri hep kendilerinin ve yandaşlarının cebini doldurmaktan başka bir şey olmamıştır. Yol, su, kanalizasyon vs. işlerini seçimlere kısa bir zaman kala göstermelik yapmaya çalışarak oy toplama peşine düşmüşlerdir. Bunların bugüne kadar halkı soyup soğana çevirerek yaptıkları, yapacaklarının da garantisidir. Bu partilere oy vermeyerek onlara gereken dersi vermeliyiz.

Yerel seçimlerde devrimci adayları destekleyelim! Yerel seçimler, yerel alanlarda bizzat halkı da yönetime katma olanağının kısmen olması anlamında milletvekili seçimlerinden ayrılmaktadır. Bu temelde biz yerel seçimlerde devrimci bir programla, yani yapılacak işleri bizzat o yöre halkı ile birlikte ele alarak hayata geçirmek amaci ile seçilme imkanının olduğu yerlerde seçimlere katılırız. Bu seçimlerde özellikle kadın adayların seçilmesine ağırlık vermeliyiz. Seçilmemiz koşullarında seçildiğimiz alan da, siyasi ideolojik fark gözetmeksizin yöre halkı ile birlikte, yapılacak işleri tespit edip onu hayata geçirmeliyiz. Bu yapılacak işlerde halkın denetimini sürekli kılmak bizim için olmazsa olmazlar arasında olmalıdır. Bu aynı zamanda devletin baskılarına karşıda yöre halkı ile beraber hareket etmemizi beraberinde getirecektir. “Söz, karar, yetki halkındır” ilkesi pratikte uygulanmalıdır. Yerel seçimlerde bir kuruma seçilen devrimci, o kurumda işçilerin, emekçilerin ihtiyaçlarını temel alan, bu ihtiyaçlara cevap veren bir çalışma yürütmek zorundadır. Sorunların çözümü yönünde plan ve projeler üretmek, bunları yönetime önermek, gerçekleşmesi için uğraşmak görevlerden birisidir. Bu konuda yapılacak çalışma ile işçi ve emekçilere belirli bir güven verilebilir, varolan güveni pekiştirilebilir. Bu güvenin sürekliliğinin sağlanmasına yönelik olarak seçilmiş devrimci temsilci, kendisini seçen işçilere, emekçilere düzenli bilgi vermek görev ve sorumluluğuna sahiptir. Ama aynı zamanda yerel yönetime seçilmiş bir devrimci, gerektiğinde, kendisini seçenlerin güvenini yitirdiğini gördüğü anda görevi bırakmaya da hazır olduğunu da göstermelidir.

Yerel yönetimler üzerinden yereli ilgilendiren küçük çaplı düzeltmelerin ötesinde, geneli kapsayan gerçek anlamda reformlar yapılamaz. Seçilmiş bir devrimci bunun bilincinde olmalıdır. Bu ama seçilmiş devrimcinin reformlar için somut çalışma yürütmesinin engeli değildir, olmamalıdır. Bu yönlü bir çalışma ile işçi ve emekçilere reformların gerçek anlamda işçilerin, emekçilerin lehine mümkün olmadığını gösterebilir. Seçilmiş bir devrimcinin başka bir görevi de reformlar için yönetimde mücadele yürütürken, bu mücadelede işçileri, emekçileri kendi sorunları için kendi öz örgütleriyle mücadele etmeye teşviktir; işçileri, emekçileri kendi mücadelesi için örgütlemektir. Amaç haline getirilmeyen tutarlı bir reform mücadelesi; kitlelerin doğrudan yönetime katıldığı bir yönetim anlayışı ve mücadelenin kitle adına değil, kitlelerin mücadelesi olması gerektiğini savunan uygulayan bir kitle çizgisi, devrimcinin izlemesi gereken siyaset budur. Bizim doğrudan kendi adaylarımız dışında, aday göstermediğimiz yerlerdeki devrimci adayları da bu program temelinde destekleyeceğiz.

Burjuva partilerde kadının adı yok Erkek egemenliğinin yoğun bir biçimde hüküm sürdüğü bu ülkede, adaylar arasında kadının adı bile yok. AKP, CHP ve MHP gibi burjuva partilerin bugüne kadar açıkladıkları belediye başkanı adaylarında tek bir kadın aday yok. Böyle bir arayışları da yok. 2004 yerel seçimlerde de bu partilerin hiç biri büyükşehir belediyelerine kadın aday göstermediler. Oral Çalışlar bu durumu, Radikal gazetesindeki köşesinde KA-DER’e dayanarak şöyle açıklıyor: “Kad ı n Adayla rı Destek leme Derneği (KA-DER)’in açıkladığı utanç tablosu 28 Mart 2004 seçimlerine göre şöyle: 3 bin 225 belediye başkanından yalnızca 18’i kadın. 81 ilin belediye başkanından 1 tanesi kadın: Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanı Songül Erol Abdil. İktidar ve ana muhalefet partisinden bir tane bile il düzeyinde belediye başkanı yok. 16 büyükşehirde de bir tane bile kadın belediye başkanı bulunmuyor. 18 kadın belediye başkanının 9’u DTP’den, 5’i CHP’den, 2’si AKP’den, 1’i SHP’den, 1’i de DYP’den... Sonuç olarak belediye başkan adayları arasında DTP yüzde 50 kadın başkana

gündem

sahipken, iktidar ve ana muhalefet partilerinin oranı yüzde 1’i bile bulmuyor. MHP ise 0 kadın belediye başkanı ile dünya rekoru kırmış durumda.” (23/12/2008 Radikal)

Atanmışların seçilmişler üzerindeki baskısına son! Bu ülkede seçilmişler sürekli olarak atanmışların yasal baskısı altında. Yani seçilen bir belediye başkanı, muhtar vs atanmışlara, yani vali ve kaymakamlara bağlı olarak çalışmaktadır. Seçilmiş olanlar içişleri bakanlığına bağlı bu mülki amirlerce her an görevlerinden alınabilmektedir. Yani seçilenler bir anlamda kendilerini seçenlere karşı değil, devlete karşı sorumlu davranmak zorunda bırakılmaktadırlar. Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü ülkelerde, seçilmişler atanmışlara bağlı çalışmaz ve görevlerinden alınamazlar. Yani seçilmişler bizzat kendilerini seçenlere karşı sorumludurlar. Normal burjuva demokrasisi açısında durum buyken, bu ülkede yıllardır seçilmişler atanmışların baskısı altında. Eğer bu seçilmişler birde düzen muhalifleri ise, bu baskılar daha da artarak devam etmektedir. Bunun en bariz örneği seçilmiş DTP’li belediye başkanları üzerindeki baskılardır. DTP’li belediye başkanlarının hemen hepsi hakkında bir dizi soruşturma açılmış durumda. DTP’li kimi belediye başkanları savundukları görüşlerinden dolayıgörevlerinden alındılar. Burjuva anlamda dahi bir demokrasinin olmadığı bu ülkede, tabanda baskılara ve sömürüye karşı demokrasi mücadelesi her zamankinden daha fazla yürütme şansına sahip olacağız. Yeter ki bu mücadeleyi doğru bir temelde örgütleyelim. Ezilenlere haklarını koruyacak demokrasi bilincini kendi öz deneyimleri ile kavratmaya çalışalım. Bu mücadeleyi devrim mücadelesinin bir parçası haline getirmesini bilelim. Biz tüm bu çalışmalarımızı yaparken, yerel seçimlerin de ezilen işçi ve emekçiler açısından esasta bir şey değiştirmeyeceği bilincini ezilenlere taşımak zorunda olduğumuzu bir an dahi olsun unutmamalıyız. Bizim propagandamızın esasını oluşturacak şeyin, mücadele etiğimizde bazı ekonomik ve demokratik haklarımızı alabileceğimizi yığınlara kavratmaktır. Devlet iktidarı burjuvazinin elinde olduğu sürece kazanılmış bu hakların her an burjuvazi tarafından gasp edilmeye çalışılacağını, eğer haklarımızı korumazsak gasp edileceğini anlatmalıyız. Bu seçimlerde de, propagandamızın esasını burjuvazinin seçim sahtekarlığını teşhir etmek olacaktır. 23.12.2008 √

5


halkların kardeşliği için

Siyonist İsrail devleti barbarlıkta sınır tanımıyor! 2007 yılı Haziran ayından bu yana, Gazze Şeridi Hamas, Batı Şeria da El Fetih’in kontrolü altında. İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı abluka sonucu, açık hava hapishanesini andıran Gazze Şeridi’nde 1,5 milyon Filistin’li açlık ve sefaletle boğuşuyor. 1,5 milyon Filistin’li BM’lerin gıda yardımı ile ayakta durmaya çalışıyor.

S

6

iyonist İsrail devleti yurtlarından ettiği, yurtlarını işgal ettiği, yurtlarını açık hava hapishanesine dönüştürdüğü Filistinlilere yönelik olarak sürdürdüğü barbarlıkta kural, sınır tanımıyor. 27 Aralık Cumartesi günü İsrail hava kuv vetleri Gazze Şeridi’ne bomba yağdırdı. Savaş uçakları ve helikopterlerin katıldığı bombardıman sonucu ilk gün 195 kişi öldü. 300 kişi yaralandı. 28 Aralık Pazar günü de Filistinlilerin üzerine bomba yağmuru sürdü. 29 Aralık itibariyle İsrail’in Gazze Şeridi’nde yaptığı katliamın sonucu, 300 kişiyi aşkın ölü, 1000’i aşkın yaralıdır. Siyonist İsrail havadan yaptığı katliam yetmezmiş gibi, Gazze Şeridi sınırına askeri yıgınarak yaparak, karadan askeri hareketin hazırlıklarını yapmaktadır. Hamas ile İsrail arasında 6 aylık ateşkes süresi bir hafta önce bitti. Bütün taleplere rağmen ateşkes sürecini uzatmayacağını açıklayan Hamas, İsrail’e yönelik roket ve havan topu saldırılarını sürdürdü. İsrail bu saldırıları gerekçe göstererek Gazze Şeridi’nde katliam yapmaktadır. 2005 yılında Filistin’de yapılan seçimleri gerici, şeriatçı Hamas örgütü kazandı. Hamas’ın kurduğu hükümet, Hamas İsrail’i devlet olarak tanımadığı için, ABD, AB ve İsrail tarafından tanınmadı. Filistin’e emperyalistler ve İsrail tarafından abluka uygulandı. Bu abluka sonucu olarak da, Hamas ve El Fetih örgütü arasında rekabet, çatışma Gazze Şeridi ’nde kontrolün Hamas’ın eline geçmesi ile sonuçlandı. El Fetih Gazze Şeridi’nden sürüldü. 2007 yılı Haziran ayından bu yana, Gazze Şeridi Hamas, Batı Şeria da El Fetih’in kontrolü altında. İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı abluka sonucu, açık hava hapishanesini andıran Gazze Şeridin’de 1,5 milyon

Filistin’li açlık ve sefaletle boğuşuyor. 1,5 milyon Filistin’li BM’lerin gıda yardımı ile ayakta durmaya çalışıyor. İsrail Dış İşleri Bakanı Tzipi Livni, katliamın amacını “Gazze’de Hamas yönetimini yok etmek” olarak açıklarken, Başbakan Ehud Olmert, “Operasyonun ne kadar süreceğinin belli olmadığını” söylüyor. İsrail’de Ocak 2009’da erken genel seçimler yapılacak. Bundan bir süre önce hükümette büyük koalisyon ortağı olan Kadima partisinin başkanlığına seçilen, Dış İşleri Bakanı Livni, hükümetin istifası üzerine başbakanlığa getirilmişti. Yeni bir hükümet kurmaya çalışan Livni, parlamentoda küçük bir güce sahip

melerini sürdürmesinin temel şartı, “ön şartsız görüşme”dir. Kadima ve İşçi Partisi FKÖ ile önşartsız görüşme ve iki devletli çözümünden yanadır. Ocak ayında yapılacak seçimlerde Kadima ve İşçi Partisi koalisyonu parlamentoda çoğunluğu sağlarlarsa, İsrail tarihinde ilk kez iki devletli çözüm için, önşartsız görüşmeler başlayabilir. Gazze’de kontrolü elinde bulunduran Hamas faktörü emperyalistler, İsrail açısından, aynı zamanda FKÖ açısından istenmeyen bir durumdur. Bunlara göre Hamas Filistin’de “barış”a giden yolu tıkamaktadır! Öyle ki FKÖ lideri Mahmud Abbas, Hamas’ı “İsrail operasyonunu tetiklemekle” suçlayıp, “Onlarla konuştuk ve ateşkesi sona

olmasına rağmen, fakat onsuz hükümet kurulması mümkün olmayan Şaas Partisi, Livni hükümetinde yer almayı, “Kudüs üzerine hiçbir pazarlık yürütülmeyecektir” şartına bağladığı için, Livni hükümet kurma görevini iade etmişti.. FKÖ’nün İsrail ile “barış” görüş-

erdirmemelerini söyledik. Böylece saldırılardan kaçınabilirdik.” (29 Aralık, Milliyet) demektedir. Hamas’ın askeri olarak zayıflatılması, yok edilmesi hedefini ABD, AB’de desteklemektedir. Onlar bu yapılırken, “sivillere zarar verilmemesini” İsrail’e salık veriyorlar.

Başbakan Erdoğan da katliam üzerine yaptığı açıklamada, “ciddi insanlık suçu” değerlendirmesini yapmış! Sorun dışarısı ve başkaları olunca, insanlık suçlarından bahseden Erdoğan, dönüp kendilerinin yaptıkları insanlık suçlarına bakmalı. Örneğin Koçgiri, Ağrı, Zilan, Dersim, Ermeni soykırımı, Maraş, Sivas vb.aklımıza gelen ilk insanlık suçlarıdır.. Erdoğan kendi devletinin yaptığı insanlık suçları ile yüzleşmeli, kabul etmeli, ondan sonra başkalarını eleştirmelidir. İsrail ve Filistin’de gerçek çözüm; Yahudi işçi ve emekçilerin İsrail’in barbar politikasına karşı, Filistinlilerle barış ve birlik için seslerini yükseltmeleri, devrim için mücadele etmeleri; Filistin halkının İsrail devletine karşı mücadele ederken Yahudi işçi ve emekçilerle birliği ve ortak mücadeleyi savunmalarıyla, devrim için mücadele etmeleriyle mümkündür. Filistin ulusal sorunu, bir kez daha emperyalizm koşullarında burjuvazi ve emperyalistlerin ulusal sorunu çözemediklerini, çözemeyeceklerini, adına “barış” dedikleri sürecin gerçek barış olmadığını, ulusal kurtuluş mücadelesinin, özgürlük mücadelesi, sınıfsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olduğunu, ona bağlı olarak yürütülmek zorunda olduğunu gösteriyor. Bütün ulus ve milliyetlerden halkların eşit haklarla yanyana yaşaması, herhangi bir milliyete dahil olmanın üstünlük veya aşağılık nedeni olarak görülmediği bir toplum, ancak sömürünün ortadan kaldırıldığı, emekçilerin eğemen olduğu sosyalizmle mümkündür. Fi list i n’ de de gerçek çözü m sosyalizmdedir! 29 Aralık 2008 √


halkların kardeşliği için

“Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” Biz de sınıf bilinçli işçi ve emekçiler olarak bu kampanyaya, kendi doğru görüşlerimizle katılmalıyız. Burada dikkat edilmesi gereken esas mesele, tek tek bireylerin özür dilemesinin yetmediği, esas özür dilemesi gereken kurumun, merciin Türk devleti olduğu ve bu özür dilemenin de soykırımdan dolayı olduğunun bilince çıkarılmasıdır.

A

ralık ayı başından beri medyada yer alan haberlerin ve giderek gündemde baş sıralara tırmanan tartışmaların başında gelen konulardan biri, kimi aydınların, yazar ve akademisyenlerin öncülüğünde internette başlatılan “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyasıdır. Bu konudaki tartışmalar hala sürüyor ve gelişmelere bakıldığında daha da süreceğe benziyor. Sözkonusu Ermeniler ve Ermenilere yönelik soykırım olunca, resmi ideolojinin yağız savunucularının Türk şovenizminin ağusunu kusmaları, soykırımın tarihi bir olgu olduğu gerçeğini bir “yalan” ya da “iftira” olarak sunmaları yönlü çabalarının yoğunlaşması, Türkiye’de artık “normal” beklenen bir tavır olarak kabul edilmektedir. Türk şovenizmi kafalarda o kadar yerleşmiştir ki, bu konuda resmi tavıra ters düşen herhangi bir düşünceyi savunmak “vatan hainliğiyle” damgalanmayı, düşman ilan edilmeyi beraberinde getirmektedir. Bu yaklaşım kendisini sözkonusu kampanya somutunda da yeniden gösterdi, gösteriyor. Aralık ayı başında basında yer alan haberlere göre sözkonusu kampanya yılbaşından itibaren internet üzerinde başlatılmak isteniyordu. Daha kampanya başlamadan bile, karşı tavırlar takınılmaya, protestolar yükselmeye başladı. Bu tartışmalar arasında sözkonusu kampanya Radikal gazetesinin 15 Aralık 2008 tarihli nüshasındaki habere göre 14 Aralık’ta internet üzerinde başlatılmıştı. Sözkonusu kampanyanın internet adresi: www. ozurdiliyorum.com’dur. Kampanya, bireysel olarak Ermeni kardeşlerimizden özür dileme kampanyasıdır. Kampanyanın içerdiği özür ise, yani neden özür dilendiği ise şöyle ifade ediliyor: “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı ‘Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” (www.ozurdiliyorum.com) Bu tavırda herşeyden önce soykırım

kavramı bile geçmiyor. Yaşananların büyük bir felaket olduğu vurgulanıyor. Bu felaketin adaletsizlik olduğu değerlendirmesi yapılıp bu adaletsizlik reddediliyor. Sözkonusu felakete maruz kalan Ermenilerin evlatlarının duygu ve acıları paylaşılıyor ve imzacıların vicdanı bu felakete duyarsız kalınmış olmasını ve inkar edilmesini kabul etmediği için Ermenilerden özür dileniyor.

devlet yetkililerinin, bakanından başbakanına, cumhurbaşkanından genelkurmayına kadar hemen herkesin tavır takınması, aslında Türkiye’de burjuva demokrasisinden -en azından bu konuda- fazla nasiplenilmediğini göstermektedir. Türk şovenizminin kuyruğuna basmak için Ermeni tanımını kullanmak bile yetmektedir. Evet devlet yetkilileri tarafından

Tekrar anlamına gelse de böyle ifade etmemiz sorunu daha yakından görebilmek ve anlamak içindir. Yani kampanya, bireysel, tek tek imza atan kişiyi bağlayan, ama herhangi bir yaptırım rolüne sahip olmayan bir kampanyadır. Soykırımdan bahsetmemektedir. Demokratik bir ülkede her vatandaşın en temel ve doğal hakkı olan düşünceyi ifade etme özgürlüğü çerçevesinde ele alındığında, bu kampanya, en basit demokratik bir hakkın kullanılmasıdır. Her imzacı kendi adına, kendi insani yanını gösterme, vicdanının sesini duyurma durumundadır. Adına ne denirse densin “Osmanlı Ermenileri”ne yapılmış bir haksızlığa karşı 93-94 sene sonra da olsa tavır takınılmakta, sözkonusu haksızlık bilince çıkartılarak artık sessiz kalınmaması gerektiği düşüncesi kamuoyuna da sunulmaktadır. Böylesi en basit demokratik bir hakkın kullanılması karşısında,

-diğer Ermeni düşmanlığı yapan kesimlerden şimdilik bahsetmiyoruz bile-, yani resmi ağızlardan yapılan açıklamalara, takınılan tavırlara bakıldığında, en basit bir özür dileme kampanyasının bile Ermenilere yönelik gerçekleştirilen soykırım bağlamında Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi tavrına bir tehdit olarak kabul edildiğini göstermektedir. Soruna bu açıdan bakıldığında sözkonusu kampanyanın bilinç yaratma açısından önemli bir rol oynadığı, oynayacağı açıktır. Biz de sınıf bilinçli işçi ve emekçiler olarak bu kampanyaya, kendi doğru görüşlerimizle katılmalıyız. Burada dikkat edilmesi gereken esas mesele, tek tek bireylerin özür dilemesinin yetmediği, esas özür dilemesi gereken kurumun, merciin Türk devleti olduğu ve bu özür dilemenin de soykırımdan dolayı olduğunun bilince çıkarılmasıdır. Bu özürün diaspora

Ermenilerinin Batı Ermenistan’a dönme, yerleşme ve ayrılma hakkını içermesi gerektiği ve bizim bu hakkı kayıtsız koşulsuz savunduğumuz, bu hakkın elde edilmesinin de devrim gerçekleşmeden mümkün olmayacağı gerçeği kitlelere açıklanmalıdır. Bu görüşlerin savunulması ve yaygınlaştırılması temelinde kampanyada yer almak, somut konu bağlamında Türk şovenizmine karşı mücadele ile sorunu sistem ve devletin takınması gereken bir tavır çerçevesinde ele almayan liberallere karşı doğrunun mücadelesini birleştirmek gerekir. Bu yazı yazılırken –22 Aralık 2008kampanyaya katılanların sayısı 20 bini geçmişti. Kuşkusuz ki eğer kampanya sitesine yeni saldırılar gerçekleşmez -bu arada www.ozurdiliyoruz.com sitesine saldırı gerçekleştiği ve bunun İçişleri Bakanlığı kaynaklı olduğu bilgisi basına yansıdı- ve planlandığı gibi 2009 yılı sonuna kadar sürerse bu sayının yüzbinleri hatta milyonları bulması mümkündür. Bunda rol oynayacak esas şey, özür dilemenin perde arkasında yatan gerçeklerin kitlelere anlatılması, kavratılmasıdır. Bu görev, soykırımın tarihsel bir gerçeklik olduğunun kavratılmasıyla yerine getirilebilir. Bizim irademizden ve isteğimizden bağımsız olarak soykırım kavramının kullanılmadığı bu kampanyaya bile katılımın yüksek olması Türkiye’de bu konuda belli bir bilincin yaratılmasına hizmet edecektir. Bu da bize kendi görüşlerimizin kavratılması çabasının, içerik olarak farklılığımızın ve eleştirilerimizin kampanyaya imza atmayın biçiminde anlaşılmamasına dikkat etmemizi gerektirmektedir. Kampanyayı yapanların tavrı... Kampanyayı örgütleyenlerin 200 civarında akademisyen, gazeteci, yazar, hukukçu vd. olduğu bilgisi basına yansıdı. Bunlar arasında Baskın Oran, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Ahmet İnsel veya Cengiz Aktar gibi isimler de var. Bunların bazılarının tavırları medyaya da yansıdı. Neden bu kampanyayı gerçekleştirdikleri ve neden özür dilendiği hakında da kimi açıklamalar yapıldı. Sözkonusu tavırlardan öne çıkan kimi tespitler, kimi yaşanan tarihi gerçeklere

7


halkların kardeşliği için

8

dikkat çekmektedir. Bunlardan biri “Bunca zaman açıkça konuşamamaktan dolayı özür dileniyor.” (Aktar, bianet, 5 Aralık 2008) yönlü tavırdır. Tülay Şubatlı da bunu şöyle dile getiriyor: “Bu kadar zaman boyunca, neredeyse 100 sene olacak, bu konudan bahsedememiş, açıkça konuşamamış olmaktan dolayı özür dileniyor.” (aynı yerden) Evet, gerçekten de bu konuda, konu üzerine bunca zamandır açıkça konuşulmamıştır, konuşulamamıştır Türkiye’de. Son beş-on yılı bir kenara bırakırsak “sol” kesim arasında bile soykırımın tarihi gerçeklik olduğunu savunanlar çok azdı ve onların da düşünceleri kamuoyu önünde açıkça dile getirilemiyordu. Bu açıdan ele alındığında kampanyacıların bu nedenle özür dilendiğini açıklamaları somut bir sorunu, olguyu dile getirmektedir. Kuşkusuz ki bu sorunun açıkça konuşulamamasının gerçek nedeni ya da nedenleri ortaya konmak zorundadır. Yoksa kitlelere sorunu, ya da doğruyu kavratmak mümkün olmayacaktır. Bu konuşmama ya da konuşamamanın tek tek bireylerin tavrına bağlı olmadığı, bunun doğrudan devletin yasakçı ve inkarcı siyasetinin sonucu olduğu kavranıp kavratılmazsa, sorun bireysel sorumluluk derekesine indirgeme durumuyla karşı karşıya kalınabilir –ki kampanyacıların tavrı kendisini böyle sınırlıyor. Böylesi bir durumda ise gerçek sorumlu ve suçlu gözardı edilmiş olunur ve bu da kitlelerin bilincini karartmaktan başka bir işe hizmet etmez. Bu da kampanyanın soykırım bağlamında yaratacağı bilincin sistem içine hapsedilmesinden başka anlama gelmez. Dile getirilen kimi gerçeklerin kitlelerin bilincini karartmaması için mücadele kuşkusuz ki bizlerin görevidir. Bia net’ in a k ta rı mı na göre Aktar şunları da sav unmaktadır: “Ermenilerin başına gelenler Türkiye’de çok az bilinen, unutturulmuş, tahrik edilmiş olgular. Türkler bu meseleleri daha çok büyüklerinden, dedelerinden duydu. Ama konu hiçbir zaman objektif bir tarih anlatımı haline dönüşemedi. Bu yüzden pek çok insan Türkiye’de bugün bütün iyi niyetiyle Ermenilerin başına bir şey gelmediğini zanneder. “Bunun çok tali, ikincil hatta karşılıklı katliamlar şeklinde cereyan eden ve 1. Dünya Savaşı koşullarıyla açıklanan bir nevi ‘vaka-i adiye’ olduğu kanaati resmi tarih tarafından yıllardır söylenegelmiştir. Fakat gerçekler maalesef çok farklı. Belki bir tane gerçek var, o da son tahlilde Ermeniler artık Anadolu’da yok ama diğer unsurlar Türkler ve Kürtler hala burada. Bu kampanyanın öznesi bireyler. Bireyin vicdanından gelen bir ses bu. Özür dileyen diler dilemeyen dilemez.” (aynı yerden) Burada yine bir olguya dikkat çekilmektedir. Gerçekten de Ermeniler -60-70 bin nüfusu dışında- Anadolu’da yoklar. Osmanlı devletinin kendi ve-

rilerine göre bile sayısı 1.200.000 kadar olan Ermenilerden eser yok... Bu sayının 93 sene içinde çoğalması gerekirken 60-70 binlere gerilemesinin bir açıklaması olmak zorundadır... Bu soruna dikkat çekmenin yanısıra, açıkça sorun bireylerin tavrı veya sorunu olarak ele alınmaktadır. Yine sorun sanki siyasi değil şu ya da bu kişinin vicdanı sorunu imiş gibi ele alınmaktadır. Ayrıca sorun sadece “Türkler bu meseleleri daha çok büyüklerinden, dedelerinden” duyması

olduğunun göstergesi.” (BİA Haber, 17 Aralık 2008) Burada Başbakan Erdoğan’ın tavrına karşı Ermeni soykırımının -adı verilmeden de olsa- bir tabu olduğu ve bunun üzerine konuşulmasının istenmediği doğru olarak tespit edilmektedir. Fakat bunun siyasetle alakasının olmadığını savunmak abestir. Hem kampanyanın hem de bu konuda olumlu ya da olumsuz tavır takınmanın doğrudan siyasetle bağı vardır. Sadece siyasetle bağı yoktur,

Böylesi en basit demokratik bir hakkın kullanılması karşısında, devlet yetkililerinin, bakanından başbakanına, cumhurbaşkanından genelkurmayına kadar hemen herkesin tavır takınması, aslında Türkiye’de burjuva demokrasisinden -en azından bu konuda- fazla nasiplenilmediğini göstermektedir. ve bunun objektif bir tarih anlatımı haline dönüşememesi değil, “büyüklerin, dedelerin” sorunu tersyüz ederek anlatması ve bu temelde de yanlış bilinçlenmenin sağlanmasıdır. Yani “Türkler bu meseleleri ... büyüklerinden, dedelerinden” doğru biçimde duymuş olsalardı, resmi tarih söylemi bu kadar yaygın olamazdı. Hem “büyüklerin, dedelerin” hem de resmi tarihin anlatımı aynı mecrada buluşmuştur. Başbakan Erdoğan’ın kampanya

bizzat bu tavırların kendisi siyasettir. Bunu siyaset üstü bir şey olarak göstermek kitlelerin bilincini karartmaktan başka şeye hizmet etmez. Oral Çalışlar ise diğer şeylerin yanısra şu görüşleri de dile getirdi: “Önce şu noktada anlaşalım: 1915 yılında Ermeni yurttaşlarını topluca sürgüne yollayan, yolda onbinlercesinin ölümüne, hastalanmasına neden olan, sürgün yollarında saldırılara uğramasının altyapısını hazırlayanlar o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun

hakkında takındığı tavıra karşı kampanyacılar da tavır takındı. Lale Mansur şunları savundu: “Bu tepkiler ne kadar doğru bir kampanya olduğunu, Ermeni sorununun ne kadar dokunulmayan, konuşulmayan, konuşulması istenmeyen bir konu olduğunu gösteriyor. Bu özrün ne Ermenistan’la, ne siyasetle, ne partilerle, ne siyasetçilerle alakası var. Burada yaşayan Ermenilerle ilgili. Bunu anlamakta bu kadar zorluk çekmeleri de konunun nasıl bir tabu

yönetiminde olan İttihat ve Terakki’nin yönetici kliğidir. Asıl suçlu olan onlardır. Ayrıca bizlerin yani sivil yurttaşların, devletin yaptıklarını savunmamız gerekmiyor. Sorumluluk, devleti yönetenlere ait bir sorumluluktur. Varlık Vergisi Kanunu çıkararak yüzlerce gayriMüslim’ i mülksüzleştirip, sürgünlerde perişan olmasının sorumlusu da o dönemin iktidarıdır. O yapılan da insanlık dışıdır ve hepimiz için tarihin utanç verici bölümlerinden birisi-

dir. 6-7 Eylül 1955 tarihinde bir yalan haber üreterek bu ülkenin Hıristiyan yurttaşlarının İstanbul’da dükkanlarını yağmalatan, kiliseleri basıp papazları öldürenleri, kadınların ırzına geçenleri bu eyleme teşvik eden de bu ülkeyi yöneten iradedir. Tarihimiz bu açıdan yüzleşilmesi gereken acı örneklerle doludur. Demokratik bir devlet kendi hatalarını da masaya yatıran devlettir. Devletlerin demokratikleşmesi ‘ötekini’ anlayarak kendi geçmişiyle yüzleşmesi ise bir mücadele konusudur. Bunu yapması gerekenler de o ülkenin düşünen, aykırı düşünen insanlarıdır. ‘Özür diliyorum’ bildirisi bu ülkede ‘hep biz haklıydık’ diyen ve devletin her yaptığını kayıtsız şartsız doğruymuş gibi savunan tutma bir karşı çıkıştır, bir ezber bozmadır. Ermeni sorunu, Türkiye’ deki en duyarlı konulardan birisidir. En tabu konulardan birisidir. İşte böyle bir tabuyu kırmayı amaçladığı ortada olan bu bildiri. bir yönüyle amacına da ulaşmıştır.” (Radikal, 19.12.2008) Kampanyacılar arasında bu konuda en “keskin” tavrı takınanlar içinde yer alan Çalışlar tarihi olguları aktarırken doğru olarak sorumlu olanın devlet iradesi olduğunu savunuyor. Çalışlar, imza kampanyasının “Özür bildirisi”nin ise “ezber bozma”yı tabuyu kırmayı amaçladığını açıklıyor. Dikkat çeken şey ise, İttihat ve Terakki’nin yöneticilerini asıl suçlu ilan ederken bu konuda diğer suçlular hakkında ve bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan TC’nin sorumlu ve suçluluğu hakkında hiç bir şeyin söylenmemesidir. Bu tavır aslında son yıllarda giderek güçlenen bir eğilimin de yansımasıdır. Sözkonusu eğilim bugünkü TC’nin sorunu Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerine atıp hem Ermenilerle barışma hem de devletin toprak bütünlüğünü -Ermenilerin toprak talebinin önünü kesme temelinde- koruma hesabı üzerine kurulu eğilimdir. TC bu yaklaşımı hala resmen savunmasa da, hem emperyalist ülkeler -başta da ABD- hem de Ermenilere yönelik soykırım meselesinin çözülmesini isteyen liberal burjuvazinin kimi temsilcileri bunu savunmaktadırlar. Çalışların tavrından da bu eğilimin izleri görülmektedir. Bu arada tabii ki bu kampanya ile amaçlarını “ezber bozma” ve tabu kırma ile sınırlamaktadırlar. Kuşkusuz ki bu konuda ezber bozma ve tabu kırma önemli bir adım olacaktır. Ama sorunun çözümü bununla gerçekleşmiş olmayacaktır. Bunu bilinçte tutarak ezber bozmayı ve tabu kırmayı çözüme ulaşmada bir engelin aşılması olarak kavramak, sorunu Türkiye’de değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin devrim için mücadelesine bağlı ele alarak bu mücadeleyi geliştirip güçlendirmek devrimcilerin görevidir. 22 Aralık 2008 √ √


halkların kardeşliği için

K

Şovenizmin kimi görüntüleri...

imi aydınların, yazar ve akademisyenlerin öncülüğünde internette başlatılan “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyasına karşı, daha kampanyanın planlama aşamasında takınılan tavırlar Türkiye’de Türk şovenizminin ne kadar yaygın olduğunu da bir kez daha ortaya koydu. Bir kez daha, Ermenilere yönelik soykırımı sözkonusu olduğunda şovenizmin sadece kitleler içinde değil, doğrudan ve baştan da devlet yöneticileri içinde egemen olduğu görüldü. Öyle ki, sözkonusu “özür diliyorum” kampanyasının kısa ön açıklamasında soykırım lafı bile geçmediği halde, devlet yetkilileri leb demeden leblebiyi anlamış olduklarından ya da suç üstü yakalanmış gibi hemen açıklamalar yapıp “sözde” soykırımdan bahsetmeye ve tabii ki böylesi bir şeyin asla ve asla Türk tarihinde olmadığını anlatmaya başladılar... Örsan Öymen, Şükrü Elekdağ gibi emekli büyükelçilerin öncülüğünde takınılan tavırda: “Özür dilenmesi gibi tek yönlü bir davranış yersiz ve yanlış olacak, tarih gerçeklerine aykırı düşecek ve ulusal çıkarlarımız açısından vahim sonuçlar doğurabilecektir.” (Milliyet, 16 Aralık 2008) biçiminde tavır takınıldı. Sözkonusu emekli büyükelçilerin resmi devlet tavrını çok yakından bildiklerinden ve bu konuda deneyimli şovenistler olduklarından “özür dileme” kampanyasını “tarih gerçeklerine aykırı” ve “ulusal çıkarlarımız açısından vahim sonuçlar doğurabilecek” bir kampanya olarak değerlendirmektedirler. Neymiş bunların ulusal çıkarları? Ve özür dileme ile hangi vahim sonuçlar doğabilir? Açıklamıyorlar! Ama kampanyayı başlatanları hedef tahtasına koymaktan, onları ihanetle suçlamaktan geri kalmıyorlar. “Böylesine yanlış ve tek taraf lı bir girişim, tarihimize saygısızlık ve terör örgütlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaptıkları ve cumhuriyet tarihimizde de giriştikleri şiddet eylemlerinde hayatlarını kaybeden insanlarımıza ihanet etmek anlamına gelecektir. Savaş koşullarında yapılan 1915 Ermeni tehciri acı sonuçlar vermiş ise de, Türk insanının Ermeni isyanları ve terör eylemlerinde uğradığı kayıplar ve acılar, Ermenilerinkinden daha az değildir.” (aynı yerden) Bu tavır devletin resmi siyasetinin savunulması tavrıdır. Bunlar 1915’te tehcirin gerçekleştiğini ve bunun acı sonuçlar verdiğini inkar edemiyorlar, etmiyorlar da. Peki ama “özür dilerim” kampanyasında yapılan tespitler bundan ötesine mi geçmektedir? Kampanyanın imzaya açılan metni temel alındığında bu soruya hayır cevabı verilmek zorundadır. Sözkonusu

tavır şöyledir: “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı ‘Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” (www.ozurdiliyorum.com) Kampanyanın bu metni daha emekli büyükelçilerin elinde bile değildi. Yani kampanya daha başlamamıştı, bu yüzden de aynı tavırda kampanyanın başlatılmadan sona erdirilmesi talebini dile getirdiler. Buna rağmen alıntıdan da görüleceği gibi soykırımdan falan bahsedilmemektedir. Tehcir değil ama “Büyük Felaket”ten bahsedilmektedir. Yani sözkonusu acı sonucu, kampanyacılar “Büyük Felaket” olarak değerlendiriyor. Gerçekten de Ermeniler için yaşananlar büyük bir felaket olmuştur. Peki ama bu gerçeği dile getirmek nasıl oluyor da “tarihimize -tabii ki Türklerin tarihine- saygısızlık” ve “ihanet” olarak değerlendirilebiliyor ki? Bu, sadece ve sadece bireylerin kendilerini bağlayan bir temelde de olsa Ermenilerden dilenecek özrün, tarihi gerçekleri sorgulamaya hizmet edeceği ve bunun da soykırımın yaşanmış bir gerçeklik olduğunu Türkiye kamuoyuna gösterebileceği ihtimali ve gerçeklerin ortaya çıkmasından duyulan korku temelinde mümkün olmaktadır. Emekli büyükelçilerin bu karşı çıkışını, diğer

“Ben bu yazar çizerlerimizi de anlamakta doğrusu zorlanıyorum. Nasıl bir yaklaşımdır anlamak mümkün değil. Ve sadece ortalığı karıştırmak, huzurumuzu kaçırmaktan başka bir işe yaramaz. Ve atılan adımları da terse çevirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Bunu da özellikle vurgulamak istiyorum.” (Milliyet, 18 Aralık 2008) Erdoğan’ın kendisinin kampanyaya katılmaması onun sorunudur ve hiç kimse de ona gel katıl diye baskı yapma durumunda değildir. Yine hiç kimse şahsen Erdoğan’ın “Büyük Felaket”ten dolayı doğrudan suç işlediğini de savunmamıştır. O zaman

Neymiş bunların ulusal çıkarları? Ve özür dileme ile hangi vahim sonuçlar doğabilir? Açıklamıyorlar! Ama kampanyayı başlatanları hedef tahtasına koymaktan, onları ihanetle suçlamaktan geri kalmıyorlar. tavırlar izledi, hatta www.ozurbekliyorum.com sitesi kurularak karşı kampanya başlatıldı. Türkiye’nin Başbakanı R.T.E. ise şu tavrı takındı: “ “Yani yazarlar, çizerler böyle demiş diye, böyle bir kampanya başlatmış diye bu kampanyaya uymak, bunu kabul etmek bizim tarafımızdan kabul edilebilecek bir şey değildir. Ben şahsen başlattıkları o kampanyayı kabul etmiyorum, desteklemiyorum ve onun içinde de yer almam. Çünkü suç işlemedim ki özür dileyeyim. Suç işlersem özür dilerim. Böyle bir şey yok ortada. Tarihçilerin tartıştığı bir konu var ortada, bu tartışılıyor.”

Erdoğan’ın bu tavrı demagoji ile takınılan “yazar çizerlere” karşı takındığı tavırla da, onları hedef gösterme tavrıdır. Neymiş sorun? “ortalığı karıştırmak, huzurumuzu kaçırmak”mış! Kimi vatandaşlar çıkıp birey olarak vicdanını kurtarmaya yelteniyor ve Ermeni kardeşlerinden özür diliyor, memleketin Başbakanı da çıkıp bu tavrı huzuru bozma tavrı olarak değerlendiriyor. Kampanyayı mantıksız bir iş olarak değerlendirirken Ermenistan ile ilişkilere atfen “atılan adımları da” terse çevirme tehditini savuruyor. Cumhurbaşkanı Gül özde aynı tavıra sahip olsa da cumhurun

başı olarak ve tavır takındığı gün Bulgaristan Cumhurbaşkanı’nı misafir olarak ağırlamasından da dolayı sorunu düşünce özgürlüğü temelinde ele almaya kalkıştı. “Türkiye görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Dolayısıyla çeşitli gruplar, çeşitli kişiler bir araya gelip fikirlerini ve görüşlerini açıklayabilirler. Böyle bir tartışma ortamı, bu konu veya başka konularda canlı biçimde devam ediyor. Herkes de görüyor.” (Milliyet, 18 Aralık 2008) Gül’ün bu tavrına karşı en ırkçı tavırlardan biri CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’dan geldi. Arıtman Gül’ün sorunu görüşlerin açıkça ifade edilmesi biçiminde ele almasını cumhurbaşkanının görevini yerine getirmeme olarak değerlendirip böyle tavır takınanın cumhurbaşkanı da olsa annesinin Ermeni olup olmadığının sorulacağını açıkladı. Arıtman’a göre böyle tavır takınan biri Türk olamazdı! Gül ise önce “deli saçması” dedi buna ama daha sonra soyağacını açıkladı: Gül’ün açıklamasına göre soyağacı 1200’lü yıllara dayanmakta ve Gül, Müslüman ve Türktür. Böylece belki Gül kendi hakkındaki bir iddiayı yalanlamıştı. Ama esas mesele Arıtman’ın ırkçı tavrına karşı Gül’ün kendi soyağacının Müslüman ve Türk olduğu yönlü açıklamaya ihtiyaç duymasıdır. Bunun perde arkasında Ermenilerin aşağılanması yaklaşımı yatmaktadır. Yani Gül de Arıtman’ın ırkçılığına ortaklık etmiştir. “Bakın ben Ermeni değilim. Öz be öz Müslümanım, Türküm” vb. tavırla Ermeni kökenli olmanın en hafif deyimle kötü olduğunu onaylama durumundadır. Arıtman’ın tavrının CHP yönetimi tarafından bile taşınamayacak bir tavır olduğu için Baykal Arıtman’a “Çok ayıp” biçiminde tepki göstermek zorunda kaldı. Kuşkusuz ki Baykal’ın bu tavrı CHP’nin soykırım ya da “özür di-

9


halkların kardeşliği için

10

leme” kampanyası bağlamında farklı düşündüğü anlamına gelmiyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’dan sonra Genelkurmaybaşkanlığı da tavır takındı. Sözkonusu tavırda Tuğgeneral Gürak: “Yapılanları kesinlikle doğru bulmuyoruz. Özür dileme yanlış olduğu kadar zarar verici sonuçlar da doğurabilecek bir davranıştır.” (Hürriyet, 20 Aralık 2008) biçiminde tavır takındı. Böylece devletin TBMM dışındaki tüm baş yetkilileri kampanya konusunda tavır takınmış kampanyacıların kulakları çekilmese de çınlatılmıştı! TBMM’de ise ortak bir tavrın çıkması esas olarak DTP milletvekillerinin “özür dilenmeli” biçimindeki tavırları nedeniyle gerçekleşemedi. DTP adına konuşan Sırrı Sakık “Olup bitenlerden bizim sorumluluğumuz yok desek kıyamet mi kopar?” biçiminde tavır takınırken, Sabahat Tuncel “Türkiye geçmişiyle yüzleşmeli, özür dilemeli.” tavrını takındı. Bu tavırlara bakıldığında DTP esas olarak soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve TC’nin onunla alakası olmadığı, bundan dolayı da TC’nin sorumlu ve suçlu gösterilemeyeceği yönlü yaklaşımın savunuculuğunu yaptığının işaretleri verilmektedir. DTP milletvekilleri dışında mecliste temsil edilen tüm partiler özde aynı tavrın savunucularıdır ve bunların mecliste imzaya açtığı tavırlar “Türk milletinin” tavrı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Böylece devleti yöneten “yüksek” kurumların tavrı da ortaya konmuş oluyor... Al birini vur ötekine! TBMM Başkanı Köksal Toptan da “büyüklerini” izledi ve kampanyayı doğru bulmadığını kamuoyuna açıkladı. “Bizim Türkiye olarak geçmişimizden utanmamızı gerektirecek hiçbir şey olmadığına inanıyoruz. Bir kısım aydınlarımızın bu özür bildirisi, şimdiye kadar ortaya konulan iddiaların gerçek olmuş gibi bir varsayıma dayanması bakımından bana göre yanlıştır. Bu bildiriye imza atan arkadaşlarımız Türkiye’yi önce mahkum ediyorlar, ondan sonra da bu mahkumiyet nedeniyle özür diliyorlar, bu haksızlıktır. Yapılmasaydı iyi olurdu diye düşünüyorum.” (Radikal, 20.12.2008) Toptan meclis başkanı olarak bu tavrı takınmaktadır. Okurlara bir kez daha kampanyanın açıklamasına bakmalarını tafsiye ediyoruz. “Özür bildirisi”nde ne bir varsayım vardır ne de mahkumiyet... “Osmanlı Ermenilerinin” 1915’te “Büy ük Felaket”e maruz kaldıkları belirtilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti hakkında doğrudan hiç bir laf edilmemektedir. Bağıntı sadece bunun inkar edilmesine karşı çıkıldığı noktada kurulabilir. Türk şovenizminin kendisini göstermesi için sadece 1915’ten ve Ermenilerden bahsetmek yetmektedir. Türkiye’yi yurtdışına karşı temsil

eden Dışişleri Bakanı ve AB’ye üyelik için Başmüzakereci Babacan da tavır takınmasaydı devletin temsil kurumlarının tavrı eksik kalacaktı... Çemberde boşluk bırakılamazdı! Babacan Avrupalılara şunları açıkladı: “Biliyorsunuz bu konunun farklı boyutları var. 1915 olaylarıyla alakalı perspektiften bakarsanız Türkiye olarak doğrusu kendimizle barışık, tarihimizle barışık bir ülkeyiz, bizim açıkçası tarihimizden çekinecek, korkacak hiçbir şeyimiz yok. (Babacan bunları kampanyanın yoğun tartışıldığı ve kampanyacıların “vatan haini” ilan edildiği bir bağıntıda ve dönemde söylemektedir! Kendileriyle barışıklık sadece ve sadece resmi

şuurla (örneğin milli şuurla! BN.) hareket etmesini ben çok önemsiyorum. Dolayısıyla özellikle devam eden bu müzakere sürecine zarar verecek yaklaşımlardan herkesin özenle kaçınmasını özellikle talep ediyorum.” (aynı yerden) Burada sözkonusu edilen hem Ermenistan ile yürütülen görüşmeler hem de AB’ye üyelik müzakereleridir. Ermenistan ile yürütülen görüşmelerin “özür kampanyası” nedeniyle Ermenistan tarafınca sekteye uğratılmasının sözkonusu olmadığı; hatta bu kampanyanın başlatılması sürecinde 300 kadar Ermenistan aydınının Cumhurbaşkanı Gül’e mektup göndererek soykırımı kabul

devlet tavrını savunanlarla sınırlansa yine de anlaşılabilir. Ama bir kesim kalkmış birey olarak vicdanını kurtarmak için de olsa sözkonusu tarihle barışık olmadığını ilan ediyor, ama Babacan gibilerinin böylesi yalanları savunmasına engel olamıyor...) Zaten bu anlayışla biz 2005 yılında tarih komisyonu önerisini bunun için istedik. Dedik ki ‘bu tartışmaları öyle bilen bilmeyen insanlar yapmasın, bu tartışmalar dünyada farklı parlamentolarda parlamenterlerin evet, hayır oylarıyla yürümesin, tarihi tarihçiler yazsın.’ Bu görüşümüzde, bu teklifimizde hala aynen durmaktayız.” (Radikal, 19.12.2008) Babacan tüm bunları kampanya bağlamında anlatmaktadır. Babacan burada dolaylı olarak kampanyayı yürütenleri bilmeyenler olarak gösterme ve onlara bu konuda tavır takınma hakkı tanımama konumundadır. Tarihi tarihçilerin yazması gerektiği görüşünde tutarlı ise, o zaman kampanyayı yürütenler arasında birçok tarihçinin de yer aldığını hatırlatmak gerekir. Kuşkusuz ki bu şovenlerin tarihçileri sadece ve sadece Türk tezini savunanlardır. Bu yüzden de Babacan: “Tarihimizle ilgili araştırmalardan çekinecek hiçbir şey yok açıkçası” yalanına, “ama öte yandan da herkesin belli bir sorumluluk anlayışı içerisinde ve belli bir

etmesini talep etmesi ile örtüştüğü bu durumda, Babacan’ın bu tavrının Türk tarafının bu görüşmeleri sekteye uğratacağı tehditi olarak algılanması daha doğru olacaktır. Anlaşılır Türkçe ile söylenirse Babacan diyor ki, “sesinizi kesin yoksa görüşmelere son veririz”! CHP’nin tavrında kamuoyunun dikkatini Arıtman’ın Gül’ün annesinin kökenini sorgulaması çekti. Ama “özür dileme” kampanyası veya soykırıma karşı tavır bağlamında başrolü oynayan kişi CHP Genelbaşka n Ya rd ı mcısı Onur Öymen oldu. Öymen, emekli büyükelçilerin açıklamasında da yer aldı. Öymen, özür dilemenin suçu kabul etmek olduğunu söyleyerek şu tavrı takındı: “Türkiye’nin 1915’te böyle bir suç işlediğini ne hukuk ne de tarihi gerçekler göstermektedir. Özür dilemesi gereken taraf vardır. Bunların başında Ermenistan gelir. Ülkemizi istila eden askeri birliklere destek olduğu için özür dilemeli. Türkiye’deki mezalimlerinde yüz binlerce insanı öldürdükleri için özür dilemelidirler. Tarihte işgal ettikleri topraklar için özür dilemelidirler. 40’tan fazla diplomatımızı büyükelçimizi katlettikleri için teröristleri yargılamadıklarından dolayı özür dilemelidirler.” “Sayın Cumhurbaşkanı Gül’ün dediği doğrudur ama başka doğru da

vardır. O da Cumhurbaşkanı’nın görevlerinden biri de ülkelerinin onurunu korumaktır. Siz geçmişinizi suçlayanları korumakla, ülkenin onurunu korumuş olmazsınız.” (Radikal, 18.12.2008) Öymen açıkça resmi devlet tavrının yağız savunucularından olduğunu belgelemektedir burada. Bu resmi tavırda belirleyici olan yaklaşım Türk şovenizminin soykırım bağlamındaki tarih çarpıtıcılığı ve sahtekarlığıdır. Demagoji ve yalanlarla kitlelerin bilinci karartılıp Ermenilere karşı düşmanlık körüklenmektedir. Bu şovenizm o kadar açık ki, Gül’ün devletin başı olarak Türkiye’yi fikir özgürlünün olduğu bir devlet olarak göstermeye çalışması -yani bu şovenlerin deyimiyle “devletin onurunu” korumaya çalışması- bile yetmemekte; hatta “geçmişinizi suçlayanları” korumakla suçlanmaya vardırılmaktadır. Yani Öymen şahsında CHP’ye göre Gül kampanyacıları korumuştur ve bu nedenle görevini yerine getirmemiştir. Aradan Arıtman gibileri de çıkıp böylesi bir tavrın ancak Ermeni kökenliler tarafından takınılabileceği, bir Türkün asla ve asla böyle bir tavır takınamayacağı yönlü yaklaşımla anne tarafının araştırlmasını talep edebiliyor... Irkçı ve şoven olma yarışında kimin önde gittiği belirleyici değildir. Belirleyici olan hepsinin de aynı hamurdan, Türk şovenizmi hamurundan yoğrulmuş olmasıdır. MHP’nin tavrı beklendiği gibiydi: Kampanyacıları ihanetle suçladılar. İP de parlamentoda olmasa da bunlardan geri kalmadı... Sonuçta bir toparlama yapılacaksa bu konuda, öncelikle şu tespit yapılmalıdır: Başka ülkelerde Ermenilere yönelik soykırım konusunda tavır takınılmada yoğun Türk şovenizmi tavırları sözkonusu olmaktadır. Fakat “içerden” yükselen seslere karşı saldırganlık daha da büyük olmaktadır. Şimdilik yargı dışındaki devletin tüm önemli kurumları tavrını takınmış aynı düdüğü öttürmüştür... Ve bu tavırlar sadece ve sadece bireyler olarak kimilerinin “Büyük Felaket”e maruz kalmalarından ve bunun inkar edilmesinden dolayı Ermeni kardeşlerimizden özür dilemesi gibi en basit demokratik bir hakkın kullanılmasına karşı takınılmaktadır. Bir de “Türk devleti Ermenilere yönelik gerçekleştirilen soykırım bağlamında Ermenilerden özür dilemeli ve diaspora Ermenilerinin Batı Ermenistan’a geri dönme, yerleşme ve ayrılma hakkını tanımalıdır” talebi öne sürülse ne olur? Bunun cevabını vermek gerekmiyor. Sorun Türk şovenizmine karşı kararlı mücadele edilmesi ve tarihi haksızlığın bilinçlere çıkarılması ve Ermenilerin en demokratik haklarından olan bu talepleri savunmak sorunudur. Halkların özgür birliği ve kardeşliği için bu, olmazsa olmazlardandır. 24 Aralık 2008 √


Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

T

İşçi Sınıfı Hesabını Soracak!

ürk İş'e bağlı Türk Metal Sendikası ile Metal Patronları Sendikası MESS, Metal İş Kolunda 100 bin işçiyi kapsayan Toplu İş Sözleşmesini(TİS) imzaladılar. Tabana bu sözleşmeyi imzalayıp imzalamama konusunda hiç danışmayan Türk Metal'in sarıişbirlikçi yöneticileri, “Grup Toplu İş Sözleşmesinde mutlu sona birlikte ulaştık” şeklinde kamuoyuna bilgi verdiler. Evet işçiler adına patron yamaklığı yapan bu sendika ağaları patronların çıkarı için bu sözleşmeyi de imzaladılar. Ama nereye kadar? İşçi sınıfı kendisi için bir sınıf durumuna gelince sendika ağaları bugün yaptıkları gibi rahat davranamayacaklar. Aslında bugün de epeyi bir zorlandılar. Özellikle DİSK'e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nın düzenlemiş olduğu eylemler MESS patronları ile Türk Metal Sendika ağalarının uykusunu epeyce kaçırmış olacak ki, Ramazan Bayramı'ndan önce imzalamayı düşündükleri bu sözleşmeyi Kurban Bayramı öncesine kadar imzalamaktan çekindiler. Hatta bu süreçte Mustafa Özbek ağası greve gitmekle “tehdit” etmeye başlamıştı. Tabii ki bunların amaçları greve filan gitmek değil, tabanın tepkilerini almak, özellikle Türk Metal'in tabanında oluşan kin ve nefretin dozunu aşağılara çekmek için zamana oynamaktı. Bunun için de bu gibi sarı-taktikleri oynamak zorunda kalıyorlardı. Hatta Bursa'daki BOSCH fabrikasında olduğu gibi “mücadeleci” geçinmek için de göstermelik eylem yaptılar. Burada da amaç işçiler nezdinde olan güvensizlikleri birazcık olsun azaltmak, Ford ve FİAT'ta yapmış oldukları ücretsiz izin anlaşmasını BOSCH işçisine de kabul ettirmekti. Bunu başardılar. Deneyimsiz ve sınıf bilinci eksik olan işçi arkadaşlarımız da bu oyunu geri çeviremedi. Şimdi de bu oyunu MESS Grup TİS'te başarılı bir şekilde oynadılar. Enf lasyonun yüzde 15-17'ler de seyrettiği günümüzde altı aylık enflasyonun yüzde 4.15 olduğunu iddia edecek kadar alçalan bu alçaklar ilk altı ay için imzaladıkları yüzde 4 civarındaki zammı yüzde 8 oranında göstererek işçileri ve kamuoyunu aldatmaktadırlar. Onlar yüzde 4'e artı 19 kuruş daha ilave ederek bu rakama ulaştıklarını iddia etmektedirler. Bu hainler gayet iyi biliyorlar ki enflasyon TÜİK'in yaptığı açıklama-

ların çok üzerindedir. Aynı zamanda 2007 yılında ve 2008 yılının 3. çeyreğine kadar da metal patronları genel itibarıyla karlarına kar katmışlardır. Yani 6 aylık yüzde 8 oranındaki zam gerçek olsa bile bunun enflasyonu tam olarak karşılamadığı, aynı zamanda işçilerin reel (gerçek) ücretlerini yükseltmeye hiç yetmediğini, metal patronlarının karlarından pay talep ederek reel ücretlerin artırılma şansının olduğu bir durumda “kriz”

Kendi İnternet sayfalarında verdikleri bilgiye göre MESS'in esneklik dayatmalarını kabul etmediklerini ilan ediyorlar. Ama bu ağalar düşünmezler mi ki MESS sözleşmesinde zaten esneklik maddesi 4857 sayılı İş Kanunu çerçevesinde taa 2003 yılından beri yer almaktadır. Yine MESS'in yaptığı açıklamalarda biliniyor ki esnekliğin telafi çalışması vb. şeklindeki uygulamaları neredeyse yal-

Türk Metal'in tabanında örgütlü olan işçiler bundan sonraki süreçte Birleşik Metal İşçileri Sendikasının sesine kulak vermeli ve onları yapacakları eylemliliklerde desteklemelidirler. Birleşik Metal İşçileri Sendikası daha ne kadar bu sözleşmeyi imzalamamakta direnir bilemeyiz ama bu güçleri ile daha ileri düzeyde bir sözleşme yapabileceklerini beklemiyoruz. bahane edilerek işçilerin çıkarı yine sermaye güçlerine peşkeş çekilmiş oldu. Düşük ücretle çalışan genç işçilerin ücretlerine yüzde 10,5 zam yaptıklarını ilan eden bu satılık uşaklar, bilmektedirler ki bu genç işçi arkadaşlarımız genel olarak kıdemi yüksek olan işçilerle aynı işi yaptıkları halde onlardan yüzde 50'nin üzerine varan düzeyde daha az ücret almaktadırlar. Yani işçi sınıfı hareketinin 1880'lerden bu yana savunduğu “eşit işe eşit ücret” şiarı bu satılık sendika ağaları için çoktan unutulmuştur. Zaten bu ücret farklılıklarının sorumluları da bu sarı sendikacılardır. Sınıfımızın içindeki bu hainler şebekesi utanmadan birinci yıl için sosyal haklar paketinde yüzde 15'lik artış sağladıklarını, ikinci yıl için ise enflasyon oranında artışı imzaladıklarını ilan ediyorlar. Bu da yine enflasyonun altında artış anlamına gelmektedir. İşçilerin çıkarı bu haklar somutunda da savunulmamıştır. Bizim elimizde halen bu Grup TİS'le ilgili olarak bir metin yoktur. Bu metin halen gizlenmektedir. İşçiler sendika ağalarından ve onların işyerlerindeki işbirlikçilerinden derhal bu sözleşme metnini talep etmelidirler. Ancak bu şekilde daha ne tür bir ihanetle karşı karşıya olduğumuzu görebileceğiz.

nızca bu sarı sendikanın patronlar eliyle örgütlü oldukları işyerlerinde uygulanmaktadır. Bu ağalar kendilerinin karşı çıkışı sonucu kıdem ve ihbar tazminatı oranlarının düşürülmesi, ikramiye ödemelerinin fiili çalışmaya dönüştürülmesi, fazla mesailerin yüzde 100'den yüzde 75'lere indirilmesi, denkleştirmenin 4 aya çıkarılması gibi MESS taleplerinin engellendiğini utanmadan iddia etmektedirler. Peki insana sormazlar mı siz nerede ve ne zaman buna karşı çıktınız diye? Had i Bi rleşi k Meta l İşçi ler i Sendikasının karşı çıkışını hem yazılarında ve hem de yaptıkları eylemler üzerinden biliyoruz. Yeterli olup olmadığını tartışabiliriz, ki bizce yeterli değildi. Fakat siz nerede bir eylem yaptınız ki? Bunu zaten yapamazsınız; eylem yapabilmeniz için metal işkolundaki sermaye patronlarından önce izin almanız gerekli. Sendika ağası Mustafa Özbek, “Ülkemizin içinde bulunduğu zor dönem ve çalışanlarımız ile işyerlerinin ekonomik koşulları göz önünde bulundurularak anlaşmaya varılmıştır.” demektedir. Burada da büyük bir yalan söylenmektedir. Zor dönem kimin için var? Çalışan işçiler için. Patronların son yıllarda elde ettikleri yüksek

karlar onları birkaç yıl hiç para kazanmadan da yaşamaya, üretimlerini sürdürmeye yetmektedir. Zor durumda olanlar yıllardır reel ücret kaybına uğrayan işçilerdir. Şimdi bu sözleşme ile yine işçiler reel ücret kaybına uğramaktadırlar ve daha da yoksullaşmaktadırlar. Türk Metal'in satılık sendika ağaları belki bu sözleşme sonunda patronlar tarafından ödüllendirilerek televizyonlarına ve vakıflarına para akıtacaklardır. Ama işçilerin çalışarak kendilerini ve ailelerini geçindirmenin ötesinde bir şansları yoktur. Kısacası Türk Metal Sendikasının yöneticileri burada bir kez daha yalan söyleyerek çalışan işçileri değil, patronları kurtarmışlardır. Ama zaten bu onların asli görevleri. Bu ağalardan metal işçisi kendisini kurtarmalıdır. MESS'in ve TİSK'in Başkanı olan Tuğrul Kudatgobilik ise şunları açıklamaktadır: “İşçi ve işveren temsilcileri olarak ülkemizin geleceği ve çalışma barışının devamı için her zaman ortak akılda buluşmayı hedefledik.” Bu patronların sözcüsü kendisi için bir doğruyu açıklamaktadır. Kendi çıkarlarını “ülke” çıkarı olarak bildikleri için “çalışma barışı” dedikleri işçilerin işyerlerinde “kuzu kuzu” çalışmasıdır. Hiçbir şeye karşı çıkmadan, patronların karlarını kısmadan ne denirse onu yapan, kula kulluk eden bir işçi istemektedirler. Buna “çalışma barışı” diyorlar. Türk Metal Patronları da bu doğrultuda hizmette kusur etmiyorlar. MESS'in patronları memnun. Ne de olsa yine enflasyonun altında bir sözleşme imzalanmıştır. Kendi kazandıkları yüksek karlardan hiçbir pay işçilerin ceplerine inmemiştir. İşçiler iki yıl daha yoksulluğun daha da derinlerine düşerek onlara hizmet verecekler. Eh daha da ne istesinler ki?

Peki ne yapmalı? Bu durum bir kader değildir! İşçilerin kendi kaderini ellerine alması gerekiyor. İşçiler, içerisinde örgütlü oldukları sendikaların kendi çıkarlarını koruması için denetlemesi ve siyasetinin belirlenmesinde belirleyici olması gerekiyor. Birleşik Metal İşçileri Sendikası yaptığı belirli eylemliliklerle MESS sözleşmesinin çok daha ucuza gitmesini engelledi. Ve hala sözleşmeyi imzalamış değillerdir.

EK:1


Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Türk Metal'in tabanında örgütlü olan işçiler bundan sonraki süreçte Birleşik Metal İşçileri Sendikasının sesine kulak vermeli ve onları yapacakları eylemliliklerde desteklemelidirler. Birleşik Metal İşçileri Sendikası daha ne kadar bu sözleşmeyi imzalamamakta direnir bilemeyiz ama bu güçleri ile daha ileri düzeyde bir sözleşme yapabileceklerini beklemiyoruz. Türk Metal'in tabanının yapılan anlaşma karşısında sesi soluğu pek çıkmamaktadır. Bu durumda tek başına bir mücadelenin kazanma şansı düşük görünmektedir. Biz böylesi bir mücadeleyi selamlar ve içinde sonuna kadar da yer alırız. Ama belirleyici olan büyük metal işletmeleridir, işyerleridir. Bize göre yapılması gereken, Metal İşçilerinin gelecek döneme iyi bir şekilde hazırlanmasıdır. Metal İşçilerinin örgütlü oldukları tüm işyerlerinde sağlam Grev ve Mücadele Komiteleri oluşturulmalıdır. Bu komitelerin üyelerini işçiler bölümlerden kendileri belirlemelidir. Komite aylık toplantılar yapmalıdır. Her işyeri kendi arasında grev fonu oluşturmalı bunu merkezi grev fonuna devretmelidir. Grev fonunun yönetimi işçiler tarafından seçilen bir komite tarafından gerçekleştirilmelidir. Sınıf bilinçli metal işçileri Türk Metal ağalarının tabanındaki işçilerin çalıştıkları işyerlerinde gizli işyeri komiteleri oluşturmalı ve bunları bir daha ki döneme hazırlamalıdırlar. Hedef 2010 yılındaki Grup TİS olmalıdır. Bu TİS'de MESS sözleşmesindeki esneklik hükümleri çıkartılmalı, alt ücret grupları kaldırılmalı ve “eşit işe eşit ücret” sözleşmeye konulmalıdır. Yine Kapsam maddesi değiştirilmeli imza yetkisi olanların haricindeki tüm ücretli çalışanlar sendikalara üye olabil-

EK:2

meli ve sözleşmeden yararlanabilmelidir. İşyerlerinde Taciz olaylarında karar verme hakkına sahip tamamı kadın işçilerden oluşan bir işyeri kadın komisyonun kurulması, Performans konusunda işçilerin temsilcileri birlikte karar verme hakkına sahip olmalıdır. Patron tek başına keyfiyetçi bir şekilde performans belirleme hakkına sahip olmamalıdır. Çalışma saatleri MESS sözleşmesi üzerinden haftalık olarak tam ücret karşılığında 35 saate indirilmelidir. İşyerinin geliri ve gideri hakkında, yapılacak yeni yatırımlar hakkında işçilerin işyerindeki temsilcilerine denetim hakkı verilmelidir. İşyerlerinde 3 ayda bir işçiler ücreti patron tarafından ödenmek üzere işyeri toplantıları üzerinden sorunlarını ve taleplerini dile getirebilecek toplantı yapma hakkına sahip olabilmelidir. Bu toplantıları işyerindeki sendika temsilcileri yönetmelidirler. Bu talepler sıradan demokratik taleplerdir. Ama bu taleplerin gerçekleşmesi bile ciddi bir grevi göze alarak ancak gerçekleştirilebilir. Böylesi bir grevin başarılı olabilmesinin temel ölçütü iyi bir örgütlülüğün yaratılmış olmasıdır. Bu ancak işyeri komitesi tarafından sağlanabilir. İyi bir örgütlülük aynı zamanda grevdeki işçilerin uzun vadeli bir grevi başarılı şekilde sürdürebilmesi için asgari giderlerinin karşılandığı bir mali fonun oluşturulmasından da geçer. Bunun yolu da esas olarak işçilerin kendi aralarında oluşturacağı Grev ve Dayanışma Fonudur. İşyeri Grev ve Mücadele Komitelerinin önderliğinde bunlar başarılacak görevlerdir. Gelecekte MESS patronlarına karşı bu temelde kazanılacak bir mücadele daha üst düzeydeki hedeflerle birleştirilecek bir mücadele olacaktır.

İÇİNDEKİLER YENİ İŞÇİ DÜNYASI İşçi Sınıfı Hesabını Soracak!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Yeni sefalet ücreti belli oldu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Sinter Metal işçileri direniyor. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . IBM işçileri eylemlerine devam ediyor . . . . . . . . . . . . . . . . Gürsaş'ta da işçiler sendikalaştı, işten atıldılar. . . . . . . . . . . . . Asil Çelik işçileri grev ilanı astılar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Çapa Tıp Fakültesi’nde sendikallaşma mücadelesi sürüyor. . . . . . . İşsizliğe, yoksulluğa, zamlara karşı mısın? Al sana polis dayağı! . . . . . “Çifte bayram müjdesi”, “hainlikle” sonuçlandı! . . . . . . . . . . . . İşçiden al, patrona ver! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . IBM işçileriyle dayanışma sürüyor. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Kızılay Kan Merkezinde işçiler sendika nedeniyle işten atıldılar . . . . . Kriz bizi teğet geçti !!! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

EK:1 EK:2 EK:3 EK:4 EK:4 EK:4 EK:5 EK:5 EK:6 EK:6 EK:7 EK:7 EK:8

Herhangi bir sermaye grubuna karşı mücadele, sermayenin tümüne karşı verilecek bir sistem mücadelesi olmalıdır. MESS'e karşı mücadele verilirken, sorunun ücretli kölelik sisteminden kaynaklandığını ve sonal çözümün de bu kapitalist sistemi alt etmekten geçtiği bir an

A

unutulmamalıdır. Gerçekten Özgürlük İşçilerle İelecek! İşçi lerin özg ürlüğ ü ise Sosyalizmde! İşçiler İktidara Gelecek, Sorunlar Bitecek! 13 Aralık 2008 √

Yeni sefalet ücreti belli oldu

sgari Ücret Tespit Komisyonu (AÜTK), 2009 yılı için uygulanacak asgari ücret miktarını belirledi. Asgari ücret 2009 yılının ilk altı ayında, 16 yaşından büyükler için net 527,13 YTL, brüt 660 YTL olarak tespit edildi. İkinci altı ayda asgari ücret net 546,48 YTL, brüt 693 YTL olarak belirlendi. Asgari ücretin 527 YTL olarak tespit edilmesi gerçekte işçilerle, emekçilerle alay etmektir. Bi l i nd iğ i g ibi ü z ere AÜ T K , h e r bi r i b e şer üye ile temsil edilen Türk-İş, Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu (TİSK) ve hükümet (hükümet adına Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı başta olmak üzere Hazine Müsteşarlığı, DİE ve DPT toplantılara katılmaktadır) yetkililerinden oluşmaktadır. AÜTK’yı oluşturan temsilci sayısında başından itibaren sermaye kesimine kesin bir çoğunluk verilmiştir. Gerçekte sermaye kesiminin temsilcileri yalnızca en büyük sermaye örgütü olan TİSK temsilcilerinden değil, aynı zamanda, lafta kendilerini ne kadar “tarafsız” ya da “bağımsız” adlandırırlarsa adlandırsınlar, sermaye kesiminin siyasi sözcüleri olan hükümet temsilcilerinden de oluşmaktadır. Bu durumda sermaye kesimi AÜTK’da kesin bir çoğunluğa sahip ve istediği yönde ve düzeyde asgari ücreti belirleme imkânına sahiptir. Bu nedenle asgari ücret sürekli sermaye kesiminin talepleri düzeyinde hep düşük tespit edilmektedir. Bu nedenle asgari ücretli milyonlarca işçi, bırakalım yoksulluk sınırının altını, açlık sınırının altında inim inim inletilmektedir. 2008 yılı için belirlenen asgari ücretin altına imza atan Türk-İş, 2009 yılı için belirlenen asgari ücret açıklanmadan bir gün önce AÜTK’nundan çekildi. Türk-İş AÜTK’nun toplantılarına katıldığı dönemlerde, asgari ücret tuta-

rını açlık sınırının altında 719,77 YTL olarak belirlenmesini önermişti. Türk-İş’in AÜTK’nundan çekilmesi gerçekte göstermeliktir. AÜTK’nunda asgari ücretin yüksek belirlenmesi için yeterli mücadele etmemektedir. Ne de olsa kendileri asgari ücretle yaşamak zorunda değiller!! Türk-İş’in asgari ücret politikası ve pratiği, temsil ettiğini iddia ettiği işçi sınıfının değil, tümüyle sermaye kesiminin çıkarlarına uygundur. Asgari ücretin Türkİş’in aylık olarak açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırının altında olmasındaki büyük başarı payı aynı ölçüde Türk-İş’e de aittir. Aralık 2008 itibarıyla açlık sınırının 750 YTL, yoksulluk sınırının da yaklaşık 2 bin 500 YTL olarak hesaplandığı bir ortamda, asgari ücretle geçinen milyonlarca işçi açlık ve sefalet içinde yaşamaya mahkum edilmektedir. İşçiler ve emekçiler kendilerine dayatılan açlık, yoksulluk, sefalete mahkum değiller. Sermayenin büyümesinin temelinde işçilerin alınteri, emeği var. Yaratan ve üreten işçilerdir. İşçiler, emekçiler güçlerinin farkına varmalı, örgütlenmeli, sermayenin iktidarını alaşağı etmelidirler. Sefalet ücretine hayır! 28 Aralık 2008 √


İ

Sinter Metal işçileri direniyor Eylemleri sendikaları, aileleri ve çevre fabrikalardaki işçiler tarafından desteklenen işçiler, devletin Emniyet Müdürlüğü tarafından fabrikadan zorla çıkarılacağı tehditleri alıyorlarmış. Yıllardır kötü çalışma şartlarında açlık ücretleriyle çalıştırılan yüzlerce işçiyi bir gün olsun sormayan devlet, işçiler yasal haklarını istediği zaman gelip tehdit ediyor, İşçileri haklarını istemekten zorla vazgeçirmeye çalışıyorlar.

natlarını ödeyerek işten çıkartacağını“ belirtmiş. Bunun üzerine işçilerin tümü işyerini işgal eylemi başlatmışlar. Eylemin ikinci günü ziyaret ettiğimiz işçilerin işyerini terk etmeme direnişlerini büyük bir kararlılıkla sürdürdüğünü gözledik. Oraya vardığımızda belli ki patronun ve “fabrikanın güvenliğini sağlamak” için gelmiş olan onlarca Çevik Kuvvet Polisi güvenlik kulübesinde kapı girişini tutmuştu. Fabrikanın önünde işçileri ziyaret eden DİSK Genel Başkanı S. Çelebi, KESK Genel Başkanı S. Evren ve BMİS (Birleşik Metal – İş Sendikası) Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, sendika yöneticileri ve destek ziyareti için gelmiş olan parti ve DKÖ’lerden tanıdıkları o an orda görmeseydik Sinter Metal Fabrikasını daha aramış olacaktık. Çünkü fabrikanın dışarıda hiçbir tabela veya flaması yoktu. Patron, bir gün önce SKY Türk TV’nin ve bir kaç görsel medyanın fabrikadaki işgali gösterirken tabelasını da göstermesinden rahatsız olmuşlar ki her şeyi söküp almışlardı. DİSK Başkanı ve BMİS Genel

Başkanı çıkışta yaptıkları açıklamada Sinter Metal işçilerinin kriz bahane edilerek yasal ve anayasal hakları olan sendikalaşma haklarını kullandıkları için işten atıldıklarını, bunun kabul edilemeyeceğini, AKP hükümetinin işten atmalara karşı ilgisiz kaldığını, hep patronları desteklediğini belirttiler. Haksız yere işten atılmalarını işyerini terk etmeme eylemi ile karşı çıkan işçilerin yasa dışı davranmadıklarını, bunun demokratik bir tepki olduğunu, işçileri işten atan patronun yasadışı davrandığını yetkililerin görmesi gerektiğini söylediler. Mağdur edilen taraf olduklarını mağdur edenlere karşı mücadelede herkesi destek olmaya çağıran sendikacılar işçiler işe alınana ve sendikalı olarak çalışmaları kabul edilene kadar Sinter işçilerinin yanında olacaklarını vurguladılar. Sendikanın girişimi üzerine işyerine gelen İş Müfettişleri de iki gündür incelemelerde bulunduğunu, işçilerle ve sendikayla da görüşmeler yaptığını ayrıca belirten sendikacılar, fabrikanın krizden etkilenecek bir durumu olmadı-

ğını, ordu ve Amerika ile çalıştığını siparişleri yetiştiremediğini, son olarak askeriyede büyük bir ihale -mermi çekirdeği üretme ihalesi- aldığını açıkladılar. Bu açıklamaların yapıldığı sırada işgal eylemini büyük bir coşku ve kararlılıkla sürdüren 470 işçi fabrikanın terasına çıkarak biz ziyaretçilere el sallıyor, bizimle birlikte “Direne direne kazanacağız!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Sinter işçisi yalnız değildir!”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” vb. sloganlara katılarak gösteriyorlardı. Eylemleri sendikaları, aileleri ve çevre fabrikalardaki işçiler tarafından desteklenen işçiler, devletin Emniyet Müdürlüğü tarafından fabrikadan zorla çıkarılacağı tehditleri alıyorlarmış. Yıllardır kötü çalışma şartlarında açlık ücretleriyle çalıştırılan yüzlerce işçiyi bir gün olsun sormayan devlet, işçiler yasal haklarını istediği zaman gelip tehdit ediyor, İşçileri haklarını istemekten zorla vazgeçirmeye çalışıyorlar. Daha sonraki ikinci ziyaretimizde işyerini işgal eden işçilerin Çevik Kuvvet Polislerince zorla dışarı çıkarıldıklarını bu dondurucu soğuk ve yağışlı havalarda fabrikanın önünde açıkta beklediklerini gördük. Bu gördüklerimiz sıkça karşılaştığımız bu sömürü düzeninin işçi sınıfına reva gördüğünün resmi idi. Fakat aynı zamanda o gün ve daha sonraki günlerde yaptığımız ziyaretlerimizde işçilerin ilk günlerdeki coşkulu ve kararlı duruşunu daha da artırarak direnişlerini sürdürmeleri ve çevre fabrikalardaki işçilerin bu direnişe verdikleri destek adeta geleceğin güzel günlerini de müjdeliyordu. Bildiğimiz ve bilmediğimiz böyle örneklerin çokça yaşandığı şu günlerde, tüm işçiler ve emekçiler patronlara ve onların çıkarlarını koruyan devlete karşı hak alma mücadelesini birleşerek vermeli, gerçek kurtuluşu sağlayacak olan yeni ve sömürüsüz bir dünya mücadelesi için örgütlenmelidir. Ye n i D ü ny a İç i n Ç AĞR I Gazetesi olarak tüm işçi ve emekçileri Sinter işçilerinin haklı ve onurlu direnişlerini desteklemeye çağırıyor, her zaman Sinter işçilerinin yanında olduğumuzu açıklıyoruz. Onların kavgası bizim de kavgamızdır. Yaşasın Sinter işçilerinin haklı direnişi! Sinter işçisi ya lnız değildir! Zafer direnen emekçinin olacak! 29 Aralık 2008 √

Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

stanbul’un Yukarı Dudullu Organize Sanayi Bölgesi 1. Cadde No: 25’te kurulu bu fabrika yaklaşık 40 yıl öncesinde demir tozu ile baskı yapan bir fabrika iken 20 yıldan beri de otolara soğutma sistemleri üretiyor. Edindiğimiz bilgilere göre fabrikada 30’a yakını kadın olmak üzere toplam 470 işçi çalışıyor. Çoğu iki yıllık olan işçilerin en kıdemlisi 30, en kıdemsizi 6 aylık imiş. En kıdemli işçinin eline – ki bunların sayısı 10’u geçmez- 800, diğer tüm işçilerin eline geçen ayda 450- 500 YTL. Çoğunluğu (% 90’ı) genç olan işçiler düşük ücret ile ve kötü çalışma koşullarında çalışıyorlar. Bu çalışma koşullarının ne denli kötü olduğunu işçiler şu sözlerle ifade ediyorlar: “İçerde sürekli birbirimizin yüzünü bile seçemeyecek kadar yoğun bir duman; bir kara bulut var.” Doğru dürüst bir havalandırmanın olmadığı gibi gaz maskesi de verilmediğini anlatan işçiler günde 10 saat bu koşullarda çalıştıklarını söylediler. İsyan etmelerinin bir nedeni bu olduğu gibi diğer önemli bir nedeni de hiç bir sosyal hak verilmeden asgari ücretle çalıştırılmış olmalarından kaynaklandığını belirttiler. İşçiler, 1,5 yıl önce kendilerine yılda asgari ücret üzerinden dört ikramiye, 1,5 ton kömür ve bayramlarda yiyecek paketi verildiğini fakat 1,5 yıldır bunların hiç birinin verilmediği gibi yarım saat öğle paydoslarından ve 15 dakika olan çay molalarından 3’er dakika keserek haklarının gasp edildiğini söylediler. İşte bu nedenlerden ötürü işçiler ekonomik haklarını birazcık olsun iyileştirmek ve çalışma koşullarını düzeltmek amacıyla sendikalaşmaya karar vermişler. Ve aylar öncesinden DİSK/ Birleşik Metal – İş Sendikası’nın 1 No’lu Şubesi’nde örgütlenmeye başlamışlar. Geçtiğimiz hafta Cuma günü işçilerin sendikaya üye olduğunu duyan patron önce bu işin öncüleri olarak bildiği 33 sonra 4 kişiyi daha İş Yasasının 25/2. Maddesinden tazminatsız işten atmış. Yasal hakları olan sendikal örgütlenmeyi dört aydır yürüten işçiler patronun bu saldırısı karşısında öfkelerini bir hafta içinde % 80’i aşan bir oranda sendikaya üye olmakla göstermişler. Son bir hafta içinde işçilerin büyük çoğunluğunun sendikaya üye olduğunu öğrenen patron 23 Aralık 2008 Pazartesi günü iki vardiyayı da toplantıya çağırarak “krizden dolayı zararda olduğunu, o yüzden işyerini kapatacağını, 367 işçiyi daha tazmi-

EK:3


IBM işçileri eylemlerine devam ediyor

“I

BM önündeyiz” eyleminin üçüncüsü 24 Aralık’ta saat 12:00’de yapıldı. Eyleme Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi ve Çağrı Merkezi çalışanları da destek verdi. Açıklamalarında “IBM önündeyiz çünkü IBM’deki bilişim çalışanlarının sendikal mücadelesini destekliyor ve bilfiil örgütlüyoruz. IBM önündeyiz çünkü sendikal örgütlülük için başlattıkları süreçte işten çıkartılan üç sendika temsilcisinin işe iadesini istiyoruz. Plaza önündeyiz çünkü güvenli

bir gelecek için sendikal mücadelenin şart olduğunu düşünüyoruz. Pla z a önü ndey i z çü n kü Akbank’da işten çıkarılanlarla, güvencesiz ve esnek çalışan çağrı merkezi çalışanlarıyla mücadelemizi büyütmek, işyerlerine grev ilanı asan ATV ve Sabah çalışanlarına bir selam göndermek istiyoruz.” Topluluk çeşitli konuşmalarlardan sonra yılın son günü yine aynı yerde aynı saatte buluşmak üzere dağıldı. Yaşasın Emekçilerin Birliği

işçiyi- işten atıyor. Sonra da birini tekrar işe alıyor. Her Sinter metal işçilerini ziyaret ettiğimizde, yağmura ve soğuğa rağmen kararlıca direnen bu işçileri de ziyaret ediyoruz. Şuan işten atılan ve direnişte olan 9 işçi arkadaştan Özgür ve Barış'ı karla karışık yağmurlu ve çok soğuk bir günde -direnişin 5. günüydü- ziyaret ettiğimizde, ıslanmış ve üşümüş halde şiddetli yağışa rağmen ateş yakıp ıslanmış ayaklarını kurutma ve ısınma çabaları içinde direnirken gördük. Bu iki genç işçi kardeşimizin bu durumu bir yanda gözlerimizi yaşartacak kadar hüzünlendirirken, diğer tarafta haklılıklarına olan inancın verdiği gözlerindeki parıltı ve ateşlerindeki kordan daha sıcak

B

yürekleriyle bizi karşılamaları, bizim büyük insanlığın kurtuluşuna var olan umut ve inancımızı güçlendirdi ve coşkumuzu arttırdı. Direniştek i işçi arkadaşlar, içerde çalışan işçi arkadaşlarının bu işten atmalara ve işten atma tehdit ve şiddete varan baskılara karşı işi yavaşlatma, mesaiye kalmama vb. gibi eylemlerle protesto ederek direndiklerini ve kendilerine her türlü desteği verdiklerini belirttiler. Direnişçiler Sinter metal işçilerini ziyaret eden çoğu işçi, öğrenci, parti sendika ve grubun kendilerini de ziyaret ettiğini, çevre fabrikalarda calışan işçilerin de kendilerine destek verdiğini ayrıca belirttiler. Aralık 2008 √

Asil Çelik işçileri grev ilanı astılar

irleşik Metal İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Asil Çelik işyerinde, toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine, işçiler fabrikaya grev ilanı astılar. BMİ Sendikası yaptığı açıklamada, patronların dayatmalarını kabul etmeyeceklerini; bunun için grev kararı aldık-

evi şimdiden tüm Orhangazililerin ilgi odağı haline gelmiş durumda. İşçiler, sonuna kadar kararlı olacaklarını, davalarının haklı ve meşru olduğunu, asla geri adım atmayacaklarının altını çizdiler. “Biz gece gündüz demeden çalıştık. Biz her türlü fedakarlığı yaptık. Kriz bizim krizimiz değil, patronların

larını açıkladılar. “Asil Çelik patronlarının dayatmacı tutumunu, krizi fırsata çevirme anlayışını kurban bayramı arifesinde işçilere karşı saygısızlık olarak değerlendiriyoruz. Kaç ay öncesine kadar neredeyse gece gündüz çalışıyorlardı. 1400 santigrat derecede, adeta cehennem ateşinin karşısında ve toz toprak içinde fedakarca çalıştılar.” denilen açıklamada, daha önce de greve çıktıkları uyarısını yaptılar. 1 Aralık’tan itibaren Bursa’nın önemli ilçelerinden biri olan, Orhangazi merkezinde gönüllüler tarafından kendilerine tahsis edilen boş bir dükkan yerinde grev ilanını astılar. Her gün yoğun ziyaretçilerin akınına uğrayan grev

krizidir, sorumluluk da onlarındır.” dediler. İşçiler kararlılıklarını vurgularken, greve 60 gün süre var. Eğer patronla anlaşma sağlanmassa greve çıkmaları büyük bir olasılıktır. İşçiler grev sürecinde sendikanın ne kadar mağduriyetlerini karşılayacağı konusunda, kaygılarına dikkat çekmeyi ihmal etmediler. Grev sürecinde işçilerin ekonomik olarak ayakta kalmalarını sağlamak, uzun soluklu bir grev mücadelesinin yürütülmesi için grev fonunun oluşturulması gerektiği noktasında, işçiler grev fonunun oluşturulmasının iyi olacağını düşünüyor. Bursa’dan YDİ Çağrı okuru 4 Aralık 2008 √

Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Gürsaş'ta da işçiler sendikalaştı, işten atıldılar

EK:4

İ

stanbul'un Yu k a r ı Dudullu'daki Organize Sanayi Bölgesi'nde kurulu Gürsaş fabrikası; trafo, internet vb. panoları üreten 35 yıllık bir fabrika. Sinter Metal Fabrikası’na yakın olan bu fabrikada 60 çalışandan 50'si işçi. Bu işçilerden 35'i 2,5 ay önce ucretlerin yükseltilmesi,

işgüvenliği, daha sağlık lı çalışma ortamı vb. haklara kavuşmak için DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası'na üye olmuşlar. Bunu duyan patron bundan 10 gün önce krizi bahane ederek sendikal örgütlenmeye öncülük yaptığını bildiği işçileri -önce birini sonra peşpeşe 2'şer 3'er olmak üzere 10


Çapa Tıp Fakültesi’nde sendikallaşma mücadelesi sürüyor Devletin kendi işletmelerinde çalışanları daha fazla sömürmek için, başta temizlik, yemekhane bölümleri olmak üzere işletmenin birçok bölümünü ya özelleştirdi, ya da taşerona verdi. İşte bunlardan bir tanesi de üniversite hastanesi olan İstanbul Çapa Tıp’ta rektörlük, temizlik işlerini Avrupa Grubu ile Seven Yemek ve İnşaat Şirketi ortaklığında olan bir taşerona verdi.

B

ir hastanede verilen sağlık hizmetinin en ağır, mikrop alıp hastalığa yakalanma riskinin en yüksek olan işlerden sayılan temizlik işlerini yapan işçilerin günde 10 saat asgari ücretle, iş güvenliğinden yoksun çalıştırma uygulaması, birçok işletmede olduğu gibi Çapa Tıp’ta da yıllar önce başladı. Çapa Tıp’ta geçtiğimiz 2007 yılın Nisan ayına

hane ile işten atıldığını söylediler. O günlerde kendilerine bir sözleşme dayatıldığını, bu sözleşmede işçileri istedikleri zaman başka bir şehire, başka bir işyerine göndermeyi içeriyormuş. Amaç; kimsenin o ücretlerle oralara gidemeyeceğini bildikleri için bir nevi işten çıkarmanın kendilerince bir hukuki neden yaratarak işten çıkarmak olduğunu ifade ettiler. Diğer işçilerden 66 işçinin ne olduğunu mu merak ediyorsunuz? Geçtiğimiz günlerde çoğu zaman sendika önlükleriyle direnişi

sında, 4 işçinin davayı kazandığını anlattılar. Buna sevinen işçiler kazanana kadar esas patron olan rektörün yakasını bırakmayacaklarını direnmeye devam edeceklerini söylediler. Ve gazetemiz Yeni Dünya İçin Çağrı aracılığı ile tüm demokrasiden, emekçiden yana herkesi mücadelelerine destek olmaya çağırdılar. Aralık 2008 √

İşsizliğe, yoksulluğa, zamlara karşı mısın? Al sana polis dayağı! Tüm bu baskılar, bir kez daha AB’ye girme adına çıkarılan yasaların yalnız kağıt üzerinde kalan yasalar olduğunu bize gösteriyor. Bu yasaları yer yer polisin keyfi tutumuna yasal statü kazandırmak için değiştirdikleri de artık sır değil.

K

ESK, DİSK, TMMOB ve TTB’in almış oldukları karar gereği, 27 Aralık 2008 günü tüm yurtta, “Kapitalist krizin emekçilere dayattığı işsizliğe, yoksulluğa ve zamlara karşı” meşaleli yürüyüşlerin yapılacağı kamuoyuna duyurulmuştu. Alınan eylem kararı gereği, tüm yurtta akşam saatlerinde eylemler yapılırken herhangi bir engelle karşılaşılmazken, Mersin’de polisin saldırısı ile karşılaşıldı. Mersin’de Emek ve Demokrasi bi leşen ler i, 27 A ra l ı k 20 08 Cumartesi saat 16.00’da, KESK’e bağlı sendika şubelerinin bulunduğu binanın önünde bir araya gelerek, Taş Bina’ya kadar yürüyerek basın açıklaması yapmak istediler. Polis, saat 16.20 de katılımcı kitlenin önünü keserek basın açıklamasına izin vermedi. Tamamen yasal olan, “Krize, zamlara, yoksulluğa ve işsizliğe’’ karşı demokratik bir hak olan basın açıklaması talebine karşı, polisin tavrı gazla ve copla müdahale oldu. Gazla, copla müdahale sonucu rahatsızlanan Tüm-Bel-Sen Şube Başkanı Recep Kara ve SES işyeri temsilcisi Selman Günbat tedavi oldukları hastaneden gözaltına alındılar. Ayrıca yapılan eyleme destek vermek için gelen Halkevi üyesi 7 kişi de gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar 24 saat sonra savcılığa çıkarılarak serbest bırakıldılar. Savcılığın bu kararı, polisin keyfi tutumunu bir kez daha

göstermektedir. Polisin bu keyfi tutumunu kınamak için, 29.12.2008 de Eğitim-Sen toplantı salonunda geniş katılımlı bir basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasına, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkının üzerine ölüm kusan katliamı lanetlenerek başlandı. Açıklamada, Newroz, 1 Mayıs vs. gibi yasal eylemlerde polisin tavrının “aklımıza şu soruyu getirmektedir” denilerek “Mersin Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ili değil midir? Yoksa Mersin ilinde farklı kanunlar mı uygulanmaktadır? Neredeyse OHAL uygulamalarını anımsatan bu tutum neden sergilenmektedir?” denilerek Mersin polisinin bu faşist anti demokratik uygulamalarına dikkat çekildi. Basın açıklaması; “Mersin emniyet güçlerinin bu hukuk tanımaz tutumunu kınıyor ve protesto ediyoruz.” Açıklaması ile son buldu. Tüm bu baskılar, bir kez daha AB’ye girme adına çıkarılan yasaların yalnız kağıt üzerinde kalan yasalar olduğunu bize gösteriyor. Bu yasaları yer yer polisin keyfi tutumuna yasal statü kazandırmak için değiştirdikleri de artık sır değil. En son polisin rahatça ev, işyeri ve üst baş araması için kağıt üzerinde olan hakim kararının kaldırılması gibi. Tüm bu baskıların hesabı er geç devrimle sorulacaktır. 29.12.2008, YDİ Çağrı/Mersin √

Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

kadar böyle çalışan 85 işçi bu durumu değiştirmek için Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikası’nın İstanbul’daki 5 No’lu Şubesine üye oldular. O günden bu yana başta rektör ve taşeron; işçileri değil sendikalı olmaya, doğduklarına pişman etmek için her türlü baskı ve zulmü uyguladılar. Sendika şubesi bu saldırılara karşı işçilerin güçlü bir birliğini oluşturarak, kamuoyunun da desteğini alarak işçilerle birlikte gereken mücadeleyi vermediği için 85 işçiden mücadele yürüten sadece 19 işçi kalmış.

Onlardan da sadece 6-7 işçi her gün Çapa Tıp’ta çalıştıkları bölümün binası önünde bir kaç saatliğine de olsa bekliyorlar. İşçiler taşeronla işbirliği içinde olan rektörün sendikaya üye olduğunu öğrenir öğrenmez, o güne kadar sorun olmayan eğitim düzeyinin düşüklüğü, 55 yaş üzeri olanların yaşlı olduğu sorun haline getirildiğini, kimisinin bu ba-

sürdüren bir grup direnişçi işçi arkadaşı ziyaretimiz esnasında bunu bir kez daha sorduk. Arkadaşlar 25-30’nun saldırılardan yılıp mücadeleyi bıraktığını, 25 kişinin de tazminatını alarak işten ayrıldığını, geri kalan 19 kişinin 2008’in Temmuz’undan bu yana direndiklerini alt işveren olan taşeron firmayı ile üst işveren olan rektör hakkında açtıkları işe iade davasının geçen hafta yapılan duruşma-

EK:5


“Çifte bayram müjdesi”, İşçiden al, patrona ver! “hainlikle” sonuçlandı! Bu iki uygulamada da görüldüğü gibi devlet, işçilerin ölmeye çok yaşamaya az asgari ücretlerinden peşin olarak kesilen paraları patronlara kıyak çekiyor.

Bundan 3-4 ay önce BOSCH fabrikası tarihinde ilk defa bir eyleme tanık olmuştu. İşçiler ücretsiz izin dayatmasına karşı eli kolu bağlanmış bir şekilde bekliyorlardı. Çünkü işçilerin bilinci yoktu. Türk Metal’in üst yöneticileri TOFAŞ ve FORD'da yaptığı anlaşmayı BOSCH fabrikasında da olayı şova dönüştürerek işçilere kabul ettirdi.

Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

T

EK:6

ürk-İş Konfederasyonu’na bağlı Türk Metal Sendikası, her metal grup toplu iş sözleşmesi’nde (TİS) aldığı tavrı, 2008 TİS'nde de yine takındı. Fakat bu sözleşme diğerlerine nazaran tam bir yıkım ve hainlikle sonuçlandı. Aradan daha 10 gün geçmesine rağmen, bağlı bulunduğu fabrikalarda işçi kardeşlerimizi kapı önüne koymaya başladılar. MESS patronlarına ''Asla işçi çıkarılmasına izin vermeyiz'', ''%15'in altına imza atarsam parmaklarım kırılsın'' diyerek, işçilere TİS öncesi göstermelik güven tazelemeye çalışan Türk Metal'in ağası Mustafa Özbek, MESS'i grevle tehdit etmişti. Zaten grevi mücadele ediyor görüntüsü vermek için kullanan bu sahtekarlar yine huylarından vazgeçmedi. Bundan önceki TİS'lerde de yaptıkları gibi, yine bir bayram günü MESS ile masaya oturdu ve imzayı attı. Enflasyon oranının %15-17 olduğu günümüzde altı aylık enflasyon oranını % 4.15 olduğunu iddia edecek kadar alçalan bu haysiyetsiz kişilikler, ilk altı ay için %4 oranındaki zammı %8 olarak göstererek, hem işçileri hem de kamuoyunu aldatmaktan çekinmediler. %4'e artı 19 YKR daha ilave ederek bu orana ulaştıklarını söyleyerek, bir kez daha işverenle anlaşmalı, sarı ve faşist bir sendika olduklarını tüm işçilerin gözlerinin önünde kanıtladılar. Ne yazık ki TİS öncesinde, ''İşçi çıkartmayız...'' diyerek naara atan Türk Metal'in patronu Mustafa Özbek ve veliahtları daha sözleşmenin üzerinden 10 gün geçmesine rağmen, sözleşmenin yazılı metninin hala ulaşmadığını ve BOSCH fabrikasında çalışan 117 işçinin işine son verildiğini söyleyen bir işçi arkadaşımız; ''Öyle ki, arkadaşlarımızı personele çağırıp konuştuklarını, elbiselerini de bir çöp poşetinin içine koyup sırtladıklarını ve kapıda bekleyen minübüslerle evlerine gönderildikle-

rini...'' söyledi. Bu alçakça yapılan harekete karşı, sendikadan hiçbir karşılık gelmediğini, diğer işçilerin de ''kuzu kuzu'' çalışmaya devam ettiğini söyledi. Bundan 3-4 ay önce BOSCH fabrikası tarihinde ilk defa bir eyleme tanık olmuştu. İşçiler ücretsiz izin dayatmasına karşı eli kolu bağlanmış bir şekilde bekliyorlardı. Çünkü işçilerin bilinci yoktu. Türk Metal’in üst yöneticileri TOFAŞ ve FORD'da yaptığı anlaşmayı BOSCH fabrikasında da olayı şova dönüştürerek işçilere kabul ettirdi. Sonuç ne peki? ''Ha esnek çalışma, ha yarı ücretli izin'' ne farketti? İşçiler tedirgin. Ocak 2009'dan itibaran işçi çıkışlarının devam edeceği söyleniyor. Toplam 450 ile 650 kişi arası işçinin çıkarılacağı söylenen fabrikada çıkış oranının artması olasıdır. Oyak-Renault'ta ise durum farklı değil. 4800 kişi 9 Ocak'a kadar izinli. İşçileri ''Fabrikada ilaçlama olacak'' bahanesiyle izine çıkarttıkları ve yaklaşık olarak 1500 kişinin işine son verileceği söyleniyor. Bu oranı TOFAŞ'ta 1800 olarak görüyoruz. TOFAŞ’da da üretim 9 Ocak'ta başlayacak. İşçiler bu tarihe kadar komple izine çıkarıldılar. BOSCH'ta yıl sonuna kadar yapılan izin anlaşması ay sonunda tekrar masaya oturularak konuşulacak. İşten çıkarmalar konusunda ne sendika üst yönetiminden bir tepki geliyor, ne de temsilciler işçileri bilgilendiriyor. Türk Metal Sendikası’na bağlı işçiler can çekişiyor, çalıştıkları fabrikalarda son nefeslerini soluyorlar. İşte sarı, faşist ve alçak Türk Metal Sendikası’nın ''çifte bayram müjdesi'' böyle ''hainlikle'' sonuçlandı. Patronlara, sendika patronlarına, vatana ve millete hayırlı olsun!! Bursa’dan YDİ Çağrı okuru genç bir işçi 23 Aralık 2008 √

B

ir süredir krizi bahane eden patronlar hükümetten bazı taleplerde bulunuyorlardı. Bu talepler arasında İşsizlik Sigortası Fonunda biriken paraların “ödeme güçlüğü” çeken şirketlere kullandırılması, vergi borçlarına af getirilmesi, sigorta primlerinin indirilmesi vb. vardı. 6,5 yıllık hükümeti boyunca Ak Parti patronların isteklerinin büyük bir çoğunu yerine getirerek kimlerin partisi olduğunu gösterdi. Kasım ayı içerisinde uygulanmaya başlanan iki yeni düzenlemede bu durumu tekrar kanıtlamaktadır.

1. Kıyak: Vergi borçlarının taksitlendirilmesi… Patronlara ilk kıyak vergi borçları ile ilgiliydi. Eylül 2008 dönemine kadarki dönemi kapsayan vergi borçları yıllık %3’lük tecil faizi uygulanarak 18 eşit takside bölündü. 5 Aralık 2008 tarihinde kadar vergi dairelerine bir dilekçe ile başvuran vergi borçlularının borçlarına yıllık %3 oranında tecil faizi eklendi ve 18 eşit takside bölündü. İlk taksit ödemeleri en geç 31.12.2008 tarihinde yapılacak. Vergi borçlarına aylık %2,5 olarak uygulanan gecikme faizinin yıllık %3’e çekilmesi borçlulara %27 oranında bir kazanç sağlamış oldu. Bu uygulamanın ödeme sıkıntısı çeken küçük esnafın işine yaradığı, krizden ayakta kalarak çıkmaları için bir destek olduğu söylenebilir. Oysa küçük esnafın durumu bilindiğinde karşımıza başka bir gerçek çıkar. Öncelikle küçük esnaf vergi borcunun birikmesinden korkar, devlete borcunun olmaması, olan borcunun yükselmemesi için elinden geleni yapar. Zaten vergi borcuda öyle yüksek meblağlar tutmamaktadır. Devletin toplayamadığı vergi çok büyük oranda büyük tekellerin borcudur. Bir de durumu işçi sınıfı açısından değerlendirirsek başka bir tablo ile karşılaşırız. Asgari ücret üzerinden %15 oranında Gelir Vergisi ve %0,6 oranında Damga Vergisi devlet adına patronlar tarafından işçiden kesilmektedir. Bu tutar eylül 2008 itibariyle ortalama 40 ytl civarındaydı (Asgari Geçim İndirimi düşüldükten sonra). Asgari Geçim İndiriminin uygulanması 2007 yılında ise bu tutar yaklaşık 80 ytl idi. Patronların işçinin ücretinden peşin olarak kestikleri Gelir ve Damga Vergisini

bir sonraki ayda vergi dairelerine ödemesi gerek. İşte şimdi birçok patronun işçiden peşinen kestiği ve vergi dairesine ödemediği bu vergiler devlet tarafından taksitlendirilmiş oldu! Yıllardır Asgari Ücretin vergi dışı bırakılması talebine kulak tıkayan devlet patronların isteklerini yerine getirme konusunda çok titiz. Üstelik vergi afları veya ertelemeler, taksitlendirmeler 3-5 yılda bir hemen her hükümet tarafından sürdürülen uygulamalardır. Bunun bilen patronların elbette vergilerini düzenli ödemeleri beklenemez. Ak Partinin patronlara diğer bir kıyağıda Sigorta ödemelerindeki indirim oldu.

2. Kıyak: İşveren kesintisinde %5 indirim… 1 Ekim’de yürürlüğe giren yeni Sosyal Güvenlik yasası ile birlikte asgari ücret üzerinden patronların ödemesi gereken Malüllük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortası Priminde %5’lik bir indirime gidildi. Bu prim işçiden %9, işverenden %11 oranından yapılan kesinti ile hesaplanıyordu. İşverenlerden %11 oranında kesilen bu prim Ekim/2008’den itibaren %6’ya indirilmiş oldu. 13 Kasım’da yürürlüğe giren uygulama Sigorta primi borcu olmayan işverenleri kapsayacak. Genel toplamda sigorta primi olarak işçiden %15, işverenlerden ise %22 olarak kesinti yapılmaktaydı (İşsizlik sigortası primi dahil-Tehlike sınıfı 1 olan işyerleri için). Bundan sonra işverenlerden toplamda %17 oranında kesinti yapılacak. Yani işçi ile işverenden kesilen sigorta primleri birbirine iyice yaklaştırılmış oldu. İşçiden kesilen primlerde ise herhangi bir indirim yapılmadı. Yine sigorta primlerinde de işverenin işçiden peşin olarak kestiği primi devlete ödeyip ödememe hakkı bulunuyor. Vergi borçlarında olduğu gibi sigorta borçlarında da sık sık af, ödeme erteleme veya taksitlendirme yapılıyor. Bu iki uygulamada da görüldüğü gibi devlet, işçilerin ölmeye çok yaşamaya az asgari ücretlerinden peşin olarak kesilen paraları patronlara kıyak çekiyor. Krizi yaratanlar krizin nimetlerinden yararlanıyor. Fazla söze gerek yok! Sadece sormakta yarar var: Bu devlet kimin devleti? Ydi Çağrı/Adana 17.12.2008


G

IBM işçileriyle dayanışma sürüyor

azetemizin son bir kaç sayısının Yeni İşçi Dünyası sayfalarında yer verdiğimiz uluslararası bir bilişim firması olan IBM’in Türkiye’deki çalışanları, örgütlendikleri Tez Koop – İş sendikası öncülüğünde sendikal örgütlenmelerini engelleyen patronu protesto eden eylemleri firmanın genel merkezi önünde her çarşamba devam ediyor. İstanbul EMO’nun desteklediği eylemlerine, ilk başlarda sendikalaşmayı davalar açarak engellemeye çalışan patronu protesto etmek şeklinde devam ederken, Sendika son üç haftadır eylemlerin içeriğinde çok olumlu yönde bir değişiklik yaparak sürdürüyor. Te z Koop – İş S end i k a sı ve İst a nbu l E MO (E lek t r i k Mühendisleri Odası) 17 Aralık 2008 günü IBM – Türkiye Genel Merkezinin bulunduğu İstanbul Levent’teki Yapı Kredi Plaza’nın önünde saat 12.30’da ortaklaşa bir basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada bundan sonra IBM’de ve İstanbul’da bulunan tüm emek dostlarıyla diğer işkollarındaki işyerlerinde sendikaya üye oldukları için veya kriz bahane edilerek işten atılan ve direnişte olan tüm işçilerle dayanışma eylemleri yapacakları belirtildi. Bu eylemin aynı zamanda Akbank’ta işten atılanlarla da dayanışmak için yapıldığı belirtildi.

İ

IBM patronuna bir kez daha atılan işçilerin işe geri alınması, örgütlenme önündeki itiraz davalarının geri çekillmesi ve sorunların toplu sözleşme masasında çözilmesi çağrısı ile bitirilen açıklamanın ardından işten atılan bir Akbank işçisi kısa bir konuşma yaptı. 14 Kasım 2008’den bu yana krizi bahane ederek Türkiye çapında Akbank’tan1400 çalışanın kendisi gibi işten atıldığını belirtti. Abank’ın zarar ettiğinin yalan olduğunu, 2008 yılına ait açıkladğı bilançoda 1,21 milyar YTL net olarak kar elde ettiğini belirten işçi, patronların başarısının kaynağının işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü olduğunu belirterek, tüm çalışanları her çarşamba yapılan Plaza eylemlerine katılmaya dü-

şük ücretle güvencesiz çalışmaya karşı birleşmeye ve örgütlenmeye çağırdı. Yine aynı şekilde Tez Koop – İş ile EMO İstanbul Şubesi 31 Aralık 2008 Çarşamba günü saat12.30’da yılın son Plaza eylemini yaptı. Yoğun kar yağışı ve şiddetli soğuğa rağmen burada yapılan basın açıklamasında bu eylemi Deri – İş Sendikasında örgütlendikten sonra işten atılan DESA ve DİSK/ Dev Sağlık – İş’e üye oldukları için işten atılan Çapa Kızılay Kan Merkezi çalışanlarıyla dayanışmak için yapıldığı belirtildi. Bunun dışında Tez Koop – İş yöneticileri, EMO İstanbul Şube Başkanı, Deri – İş Sendikası Genel Başkanı ve sendikaya üye oldukları için işten atılan DESA işçilerinin direniş sembolü

olan devletin bir dizi saldırısına rağmen tek başına işyerininin önünde direnen Emine Arslan da eyleme katılarak kısa birer konuşma yaptılar. Konuşmacılar krizin faturasını işçi ve emekçilere yüklemek isteyen patronlara karşı birleşme ve örgütlenme çağrıları yaptılar. Direnişteki işçilere seslenen Emine Arslan’ın patronların direnişi kırmak için işçileri tek tek arayarak boş vaadlerde bulunmasına karşı uyanık ve kararlı durulması gerektiği şeklindeki uyarısı coşkuyla karşılandı. Açıklama ve konuşmalar “Emine Arslan yalnız değildir!”, ”Birleşe birleşe kazanacağız!”, “Zafer direnen emekçinin olacak!”, “Sendika hakkımız engellenemez!”, “IBM işiçisi yalnız değildir!”, “Desa işçisi yalnız değildir!”, “Kızılay işçisi yalnız değildir!”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!”, “Kurutuluş yok tek başına, ya hep beraber ya da hiçbirimiz!” gibi sloganlarla kesildi. Çevik kuvvet polisinin ablukası altında yapılan açıklama, son olarak yeni yılda da her çarşamba aynı saatte burada olunacağı açıklaması ertesinde eylem bitirildi. Dayanışmak amacıyla katıldığımız bu eylemin sonunda direnişteki Sinter Metal işçileriyle ilgili çıkardığımız destek bildirimizden de eyleme katılanlara verdik. 1 Ocak 2009 √

Kızılay Kan Merkezinde işçiler sendika nedeniyle işten atıldılar

dirme ve destek talep etme amaçlı bir basın açıklaması daha yaptı. 25 Aralık 2008 Perşembe günü saat 12.30’da katılımcıların üç katı polisin ablukasında Çapa Kızılay Kan Merkezi önünde yapılan açıklamada süreç kısaca anlatıldı. Ertesi gün Sirkeci iş mahkemesinde görülen işe iade davasının

duruşması olduğu belirtilerek eylem bitirildi. Eylemde “Baskılar bizi yıldıramaz!”, “Sendika hakkımız engellenemez!”, “Kızılay bizimdir, bizim kalacak!” sloganları atıldı. Açıklamada belirtilen gelişme ve sorunlardan bir kaçının altını çizmek istiyoruz: Bu kan merkezinde

15 yıldır çalışan en başarılı hemşirelerden olan F. Keleş’i sendikadan istifa ettirmek için müdür Dr. Hüsnü Altunay tarafından -hiçbir hukuka dayanmaksızın sözlü olarak ifade ettiği-Van’a sürgün etme cezası veriyor. Buna itirazı da “terbiyesizlik” olarak değerlendiriliyor ve işten atılıyor. Diğer 15 kişiyi de aynı şekilde sendikadan vazgeçirmek için sürgünle tehdit ediyor ve Ardahan ve Şırnak’a “tayin” - siz sürgün diye okuyun- ediyor. Gitmediklerin de ise işten atıyor. Bu sırada Kızılay Kan Merkezi Genel Müdürü Ömer Taşlı da tüm işçileri tek tek arayarak işten atmayla tehdit ederek sendikadan istifa etmelerini istiyor. İşten atmalara nedenler arasına sonradan kriz bahanesini de ekleyerek imzalıyor. Genel müdür yardımcısı da sendikadan istifa edilirse tayinleri geri çekeceklerini belirtiyor. İşten çıkarılmada krizi bahane eden yöneticiler Aralık ayında Çapa

Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

s t a n bu l ’ d a k i Ç a p a K a n Merkezi’nde çalışan işçiler düşük ücretlere karşı ve ağır çalışma koşullarını düzeltmek için 2008 yılının ilk aylarında başlayarak DİSK’e bağlı Dev Sağlık – İş Sendikası’nda örgütlenmeye çalıştılar. Geçtiğimiz Eylül ayında bunu duyan Kızılay kan merkezi yönetimi Ekim ve Kasım ayları içinde önce öncü bildiği 15 yıllık çalışanları olan hemşire Funda Keleş’i, sonra 10 ve en son 5 kişiyi olmak üzere toplam 16 işçiyi işten attı. İşçiler, yasal hakları olan sendikalaşma haklarını kullandıkları için uğradıkları bu saldırıya karşı üyesi oldukları sendika ile birlikte mücadelelerine devam ediyorlar. Sendikal nedenden ötürü işten atılan ve bu kan merkezinde çoğu 15- 20 yıllık olan işçilerin katılımıyla Dev Sağlık - İş - daha önce bir kaç kez yaptığı gibi - gelişmeler hakkında kamuoyunu bilgilen-

EK:7


Ocak 2009 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

EK:8

Kızılay Kan Merkezi’ne 1 veznedar, 1 tıbbi sekreter 4 hemşireyi işe alıyorlar. Bunlar yaşanırken işçiler sendika ile Ankara’da Genel Müdürlüğe gidip yetkililerle görüşüyor, genel müdürlük önünde basın açıklamaları yapıyor ve CHP Grup Başkan Vekili ile görüşüyorlar. Bir dizi sendika, meslek örgütü tarafından desteklenen işçiler topladıkları binlerce imzayı meclis başkanına veriyorlar. Bütün bunlara rağmen durumda bir değişiklik olmuyor. Bu anlatılanlar insan sağlığı açısında çok önemli bir hizmet alanı olan sağlık hizmetini yıllarca düşük ücretle ağır çalışma koşullarında büyük bir özveriyle yürüten tüm sağlık emekçilerinin sendikal hakkına düşmanlığın bu denli büyük olduğunu gösterdiği gibi iş güvenliklerinin başta patron -devlet olmak üzere tüm patronların temsilcileri müdür şef vb. tek kişinin -hiçbir hukuk tanımaksızın- iki dudağı arasında olmasını da çok net gösteriyor. Bu eylem öncesinde Çapa Tıp’ta sendikalaştıkları için işten atılan temizlik işçilerini ziyaretimiz esnasında hem direnişçi işçilere hem de SES’te örgütlü sağlık çalışanlarına birazdan yanıbaşlarında bulunan Kızılay Kan Merkezinde kitlesel basın açıklaması eyleminin olduğunu, buraya katılıp katılmayacaklarını sorduk. Haberlerinin olmadığını, eylemi yapanların kendilerine önceden haber vermediği için katılmayacaklarını belirttiler. Bu tavrın yanlışlığını belirtmemize rağmen ikna olmadılar. Sendikaya da neden işçilere ve SES’li emekçilere haber vermediklerini sorduk. Bize, eylemi sadece Çapa Kızılay Kan Merkezi’nde çalışanlarla yapmayı planladıkları için kimseyi çağırmadıklarını belirttiler. Yapılan basın açıklamasında Türkiye çapında 49 adet Kızılay Kan Merkezinde toplam 2 bin işçinin çalıştığını, bunların 130’unun İstanbul’un Çapa Kızılay Kan Merkezinde çalıştığı açıklandı. Sorunları ortak olan ve yakınındaki işyerinde aynı yazgıyı paylaştığı işçi ve emekçileri eylemine çağırmayan bu arkadaşların Kızılay Kan Merkezlerinin halkın olduğu yanlış anlayışıyla hareketle halktan destek taleplerinde bulunmanın önemli bir çelişki olduğunu düşünüyoruz. Böyle düşünenler, işçilerin ve emekçilerin emekleriyle yaratılan Kızılay Kan Merkezleri ve onun gibi kurumların egemenlerden bürokrat – burjuva kesimin yolsuzluklarla nemalandığı birer arpalıklar olduğunu unutuyorlar. 30 Aralık 2008 √

Kriz bizi teğet geçti !!!

Biz başka bir dünya istiyoruz... Çünkü bizleri mahkûm etmeye çalıştıkları bu dünya tüm güzellikleriyle onlara yani burjuvaziye ait Biz başka bir dünya istiyoruz..

B

ütün dünyayı derinden etkileyen küresel kriz kuşkusuz tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Dünya ekonomisi en kötü dönemlerinden birini yaşıyor. Bundan 6 ay önce 150 dolar seviyesinde seyreden ve daha da yükselir denen petrol fiyatları bile krizin etkisi ile geriledi. Amerika ve Avrupa’da asla batmaz denen dev şirketler battı. Dev şirketler binlerce kişinin işine son verdi ya da vermeye hazırlanıyor. Türkiye’nin de bu durumdan etkilenmemesi mümkün değil. Türkiye'deki işçi ve emekçilerde her geçen gün krizin etkisini hissediyorlar. Bu ülkenin başbakanı da çıkıp “kriz bizi teğet geçti”, “krizden en az etkilenen ülkelerden biriyiz” şeklinde açıklamalar yapıyor. Merak ediyorum, acaba ben onunla aynı ülkede mi yaşıyorum! Ben 27 yaşında bir tekstil işçisiyim. Size kendi çalıştığım işyerinden, krizin bendeki, daha doğrusu çalıştığım iş yerindeki yansımalarından bahsetmek istiyorum. Çalıştığım firma 14 yıllık bir kuruluş, soliver, comma, esprit, reebok gibi tanınmış markalara üretim yapan bir ihracat firması. Yaklaşık olarak 3000'e yakın çalışanı ile Türkiye'nin en büyük tekstil firmalarından biri. Tekstil harici inşaat, otelcilik, bilgisayar, turizm vb. sektörlerde de faaliyet gösteren dev bir kuruluş. Bende 4 yıldır bu firmada çalışıyorum.

Bugüne kadar gerek ücretler konusunda, gerekse de başka konularda çalıştığım firmayla her hangi bir sorun yaşamadım. Ancak son zamanlarda kriz bahane edilerek kısıtlamalara gidildi ve krizden yararlanılmaya başlandı. Kuşkusuz kriz tekstil sektörünü de etkiledi ve çalıştığım iş yerinde de belli yansımaları olmuştur. Ancak anlayamadığımız olaylar dizisi de beraberinde başladı. Daha doğrusu anlayıp da hiçbir şey yapmadığımız olaylar başladı. Patronumuz krizden çok güzel bir şekilde yararlanmaya başladı. Birçok işçi işten çıkarıldı. Örneğin; çalıştığım bölüm 53 kişilikti ve 32 kişiye düşürüldü. Birçok servis iptal edildi. Bu servisleri kullanan işçilere “ister kendi imkânlarınızla gelirsiniz”, “isterseniz çıkarsınız” dayatıldı. Firmada çalışan eski elamanların maaşları 700 ila 1000 YTL arası değişiyor. İşveren eski işçileri işten çıkartıp, yerine 503 YTL'ye yeni işçiler alıyor ya da birçok kişinin maaşlarını düşürüyor. Az insanla çok iş yaptırma politikaları izleniyor ve işçilere yoğun mesailer yaptırılıyor. İşlerin acil olduğu söylenerek firmada sabahlatılıyor. Örneğin; kasım ayında 100 saati aşkın mesai yaptırıldı ve kriz olduğu söylenerek mesai ücretleri ödenmedi. Buda yetmezmiş gibi maaşlar geciktirilmeye ya da parça parça verilmeye başlandı. Avans uygulaması kaldırıldı ve

kayıt dışı işçi çalıştırılmaya başlandı. Bunun dışında patronumuz birçok gazetede ve TGRT televizyonuna çıkıp kriz bizi etkilemedi, 2009'daki amacımız bir milyar dolar diyor pişkince. Evet belki kriz çalıştığım firmayı etkilemedi ama bu firmada çalışan bütün işçileri etkiledi. Buda “sevgili patronumun” krizden nasıl faydalandığını bize açıkça gösteriyor. Zaten gece gündüz bizleri çalıştırmasından, hafta sonları çalışmamızdan ayda 100 saat fazla mesai yaptırmalarından, buna rağmen işlerin yetiştirilmesinde zorluk çekilmesi, “işlerin kötü olduğunu” (patronun yalanı!) bize kanıtlıyor. Kuşkusuz kriz var ancak patronlar bu krizi en iyi şekilde değerlendiriyor ve sömürünün dozunu bu dönemlerde arttırıyorlar. Özellikle işçilerin örgütsüz oluşu sömürünün yolunu tamamen açıyor. İşsizlik korkusu bütün işçilerde psikolojik bir baskı yaratmış durumda. İşçiler her an işlerini kaybetme korkusu yaşıyorlar ve bu durum işçi ve emekçilerde bunalıma sebep olmaktadır. Tabii zincirlerine de sıkı sıkı bağlanmalarını sağlamaktadır! Çünkü çevremizde fabrikalar kapılarına kilit vuruyor ya da işçi sayısında azalmaya gidiyor. Krizi bizler, işçileremekçiler yaratmadık ancak faturası her zaman bizlere çıkıyor. Kriz döneminde bir de elektriğe ve doğalgaza yapılan zamlarla faturalar katlanarak, bizlere dönüyor. Biz işçi ve emekçiler şunu çok iyi bilmeliyiz ki örgütlenmediğimiz sürece, örgütlü bir şekilde hareket etmediğimiz sürece, kapitalizmin çarkı içinde ezilip yok olacağız. Açlıkla karşı karşıya kalacağız. Ne kadar çalışırsak çalışalım, sadece karnımızı doyurabileceğiz. Bu sistemde insan onuruna yakışır bir şekilde yaşayabilmemiz mümkün değildir. Biz başka bir dünya istiyoruz... Çünkü bizleri mahkûm etmeye çalıştıkları bu dünya tüm güzellikleriyle onlara yani burjuvaziye ait. Biz başka bir dünya istiyoruz... Çünkü bu dünya, günde 14 saat çalıştırılan işçilerin, bedeni ve yaşamı ellerinden alınmış kadınların, sömürülen alın terlerinin üzerine kurulmuştur. Bizim istediğimiz dünya komünizmin var olduğu dünyadır... Haydi, komünizme giden yolda sosyalizmi kurmak için birlikte mücadele edelim... Yeni Dünya Gençliği Okuru/ İstanbul 18 Aralık 2008 √

ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Aziz Özer • Yönetim Yeri ve Adresi: Hüseyin Ağa Mah. Balo Sok. No: 29/5 Beyoğlu - İstanbul • Tel.: (0212) 235 35 70 Fax: (0212) 253 19 27 • e-mail: mail@ydicagri.com • www.ydicagri.com • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 • SAYI 129’in İşçi Eki · Ocak 2009 • Baskı: Uğur Matbaacılık (0212-501 81 09) Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi 6. Kat A Blok 4 NA 8-10-11-23 · Topkapı - İstanbul • Yayın Türü: Yaygın Süreli


gündem

Açık-gizli tüm emperyalist asimilasyon politikalarına karşı mücadele...

E

mperyalist sistem içerisinde, şu ya da bu devlet çatısı altında gerçek anlamda halkların kardeşliği temelinde yaşanmasının koşulları yoktur! Yazımın sebebi, YDİ ÇAĞRI gazetesinin 120. sayısında yayınlanan ““Asimilasyon insanlık suçudur”!” başlıklı yazıdır. Yazı içerisinde doğru olarak, TC devletinin başbakanı R.T Erdoğan'ın Şubat ayında Almanya'nın Köln kentinde yapmış olduğu konuşması içerisinde savunduğu, “... asimilasyon insanlık suçudur. ..” şeklindeki tavrı ele alınmış ve bu tavrın iki yüzlüce bir tavır olduğu örnekleriyle ortaya konmuştur. Almanya'daki TC kökenli Türk milletinden insanların asimilasyona tabi tutulmasını eleştiren TC Başbakanının, özellikle TC'nin kuruluş tarihinden itibaren sürekli ve sistemli bir şekilde Türkiye devletinin sınırları içerisinde yaşayan Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Arap, Süryani vd. milliyetlerden halkları asimile etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını, Alman devleti hakkında söylediklerinin kendilerinin de devlet olarak politikaları olduğunu ortaya koyan eleştiren bir yazıdır. Bu tavır bu çerçevede doğru bir tavırdır aynı zamanda. Ben yazı içerisinde, tartışma içerisinde savunulan ve benim yanlış bulduğum bir tavrı eleştireceğim. O da şudur: Yazıda asimilasyonun sözlük anlamı ortaya konduktan sonra şunlar söylenmektedir: “... Fakat baskının, yasağın ve dayatmanın olmadığı, doğal gelişme sürecinde şu ya da bu milletten insanlar, bir başka milletten insana dönüşebilir, benzeyebilir. Bu noktada “benzetilme” sözkonusu değil, benzeme sözkonusudur. Bu tek kuşak sürecinde olmasa bile, ikinci üçüncü kuşaktan insanlar, örneğin Almanya'da Türk kökenli insanlar Almanlaşabilir. Annem-babam, nenem-dedem Türk, Kürt, Çerkez, Roman, Arap, Ermeni... ama ben Almanım, ya da İngilizim, Fransızım, Hollandalı, Belçikalı, İtalyanım deme durumunda olabilir, oluyor da. Zor ve dayatmanın, yasakların olmadığı koşullarda, doğal gelişme sürecinde değişik milletlerden insanların benzeşmelerine, kaynaşmalarına karşı çıkmak, tarihin gelişmesine ters olduğu gibi, milliyetçi bir yaklaşımdır da. Bu yüzden de egemenlerin zorla asimile etme siyasetine karşı çıkarken, tüm koşullarda benzeşmeye karşı olma konumuna; egemenlerin şoven ve milliyetçiliğine karşı mücadelede tersten milliyetçi konuma

düşmemek için sorunu bilince çıkarmak devrimcilerin, komünistlerin görevidir. ....” Böylesi bir tavır yanlış bir tavırdır. Verilen örnek yanlıştır. Örnek yanlış olunca da, Batı Avrupalı emperyalist devletlerin asimilasyoncu politikalarını görememe, istemeyerek de olsa onların yedeğine düşme tavrı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu güne kadar bu yazıdaki doğru ile yanlışın bir arada durduğunu görülmemesi de ciddi bir sorundur. Ben yıllarca bu gazetenin bir okuruyum. Eğer önemli bir dikkatsizlik sonucu bu noktaya gelinmemişse, çok büyük bir siyasi hata yapılmaktadır. Emperyalizm koşullarında değişik milletlerden insanların bu gibi konularda özgürce kendi hakkında karar verme olanağı yoktur. Yazıda, “... Zor ve dayatmanın, yasakların olmadığı koşullarda, doğal gelişme sürecinde değişik milletlerden insanların benzeşmelerine, kaynaşmalarına karşı çıkmak, tarihin gelişmesine ters olduğu gibi, milliyetçi bir yaklaşımdır da. ..” şeklindeki savunu salt teori düzeleminde ele alındığında doğru görülebilir bir savdır. Fakat, somut duruma bakıldığında batılı ülkeleri örnek gösteren bu savın devamında, gerçekleri göremeyen, emperyalist devletlerin güçlü mekanizmaları karşısında bu genç kuşaklara “benzeşme” değil, “benzetilmekten” başka bir şans bırakılmadığını göremeyen bir dar bakış açısıdır bu tavır. Emperyalist devletlerin güçlü yapılarıyla zor ve dayatma içerisinde olmadığını savunmak biz komünistlerin işi değildir. Böyle olduğu için de, “benzeşmekten” ve “kaynaşmaktan” söz edilemez! Örnek olarak verirsem, Avrupa'da 5 milyon civarında Türkiyeli, Arabistanlı, Kürdistanlı vb. işçi , emekçi var. Bunların anadillerinde eğitim şansı yok. Kendi yüksek okulları yok. Tüm alanlarda emperyalist devletlerin çarklarına teslim edilmiş durumdadırlar. Bunun sonucu insanların “ben Almanım” ya da “Fransızım” demekten başka

şansı var mı? Hangi “doğal gelişme süreci”nden bahsediliyor? Bunun neresi doğal? Emperyalist devlet mekanizmalarının politikaları esas olarak göçmenleri asimile etme politikalarıdır. Hem göçmenleri ve hem de çocuklarını asimile edip Almanlaştırma, İngilizleştirme, Fransızlaştırma vb. politikası yüz yıllar boyunca izlenen bir politikadır. Böyle olduğu için de, gerçekten bu emperyalist devletlerde, ikinci, üçüncü kuşaklardan gençlerin bilinçli ve gönüllüce Almanlaşmalarını, İngilizleşmelerini savunma poziyonuna düşmek, “milliyetçi” olmama korkusu ile emperyalist politikalara eklemlenmektir. Şu sorunun sorulması gerekir: Neden bu emper ya list ü l kelerde yaşayan şu ya da bu milletten insanlar-hangi kuşaktan olurlarsa olsunlar- “gönüllü” olara k Almanlaşma, İngilizleşme, Fransızlaşma gibi eğilimler içerisine girebiliyorlar da Alman, Fransız, İngiliz milletinden insanlar-genç ya da ya şl ı- Tü rk leşm iyorla r, Kürtleşmiyorlar, Ermenileşmiyorlar, Lazlaşmıyorlar, Sırplaşmıyorlar, Arnavutlaşmıyorlar vb.? Ya da, Türk devletinin çatısı içerisinde yaşayan Lazlar, Araplar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Çerkezler vb. milletlerden insanlar neden Türkleşiyorlar (doğrusu Türkleştiriliyorlar) da Türkler Kürtleşmiyorlar, Lazlaşmıyorlar, Ermenileşmiyorlar, Rumlaşmıyorlar vb.? Aslında bu soruya verilecek cevabın sonucunda bile yapılan siyasi hata görülebilir. Yani emperyalist devletler veya egemen burjuva devletler ellerindeki tüm olanakları, eğitim ve kültür olanakları kullanarak ve göçeden milletlere aynı hakları tanımayarak, onların genç kuşaklarının kendi dillerini, kültürlerini unutmalarına, ya da o kültürlerin olumlu yanlarını üzerlenememelerine sebep olabilmektedir. Aslında gazetede yayınlanan yazı-

nın yazarları asimilasyon kelimesinin ne anlama geldiğini “Brockhaus”a dayanarak açıklamaya çalışmışlardır. Ama neden sadece oraya dayanmak gerekir ki? Yine büyük asimilasyoncuların Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise, bu tanımlamanın, Fransızca “assimilation” kelimesinden alındığını ve üç şekilde anlam ifade ettiğini, 1. Özümleme 2. Dilbilgisi Benzeşme ve 3. Toplum Bilimi “Farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecinin sonu” olarak değerlendirmektedir. Biz bu 3. noktadaki, “Farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecinin sonu” olarak yapılan anlamlamayı ele almak durumundayız ve bunu temel aldığımızda, ki toplum bilimi açısından almalıyız, o zaman neden tüm emperyalist ülkelerde, o ülkeye göç eden milletlerden ve azınlıklardan insanların iki üç kuşak sonra asimilasyona uğratıldığını daha rahat anlayabiliriz. Yazıyı sonuçlandırırken bir şeye daha parmak basmak gerekir: Sosyalizmin gerçekten uygulandığı Lenin ve Stalin yoldaşların önderlik ettiği dönemlerde, Sovyetler Birliği’nde en küçük bir halk bile asimilasyona uğramadı. Yani onlar “gönüllü” olarak Ruslaşma gereği duymadılar. Herkes kendisini Sovyetler Birliğinin bir vatandaşı olarak kabul etti. Hiç biri artık Çeçen değilim, Azeri değilim, Özbek değilim, Estonyalı değilim, İnguş değilim demedi, demeye gerek duymadılar. Hiç kimse de “siz neden gelinen noktada proleter devrimini yaparak sosyalizmi kuran büyük Rus milleti üyesi olmayı kabul etmiyorsunuz?” demedi, buna yeltenmediler bile! Tersine hiç bir milliyet zorla asimile edilmedi... Tersine ezilen milliyetlerin kültürlerini geliştirmelereinin yolu açıldı. Herkes “ kend i ” k i m liğ ini sahiplendi. Marksist önderler de Çarlık dönemindeki Ruslaştırma politikasının yerine, proleter enternasyonalist bir politikayla tüm milletlerin olumlu, ilerletici kültürel birikimlerini savundular, sahiplendiler ve ilerletmeye çalıştılar. Bunun için tüm bölgelerde ana dillerde eğitim olanakları yaratıldı. Kültürel zenginliği paylaştılar. Ancak bu politikanın sonucu olarak Hitler faşizmi diye adlandırılan aslında Alman faşizmi olan faşizmin yerle bir edilmesi sağlandı. Dolayısıyla Marksistler-Leninistler, her türlü görünen ve “gizli”-ince/ sinsi yürütülen asimilasyon politikalarına karşı mücadele ederler. Yazıda bahsedildiği gibi devrimciler değil, çünkü devrimcilik bir döneme has

11


gündem

12

bir süreçtir ve devrimciler milliyetçi de olabilirler, ama biz komünistler, halkların bütünleşmesini savunuruz. Ama bunu bir halkın tüm olumlu değerlerinin de yok edilmesi pahasına olması gerektiğini savunmayız. Biz komünistler, tüm halkların kardeş olduğunu ve olumlu kültürel değerleri ortaklaştırarak, biri diğerini yok sayarak-asimile ederek değil, evet yeni bir toplum ve yeni bir “millet”in tamamıyla gönüllülük temelinde oluşmasından yanayız. Bu “millet”, tüm halkları bütünleştiren, birbirinin dilinden, olumlu geleneklerinden öğrenen ve bu şekilde çok zengin kültürel değer bütünlüğü olan yeni bir milletin, proleter bir milletin gönüllü oluşumundan yanayız. Bu gelişme, sosyalizmin dünya ölçüsünde egemen olduğu, komünist topluma geçildiği bir dönemin ürünü olabileceğini, bu döneme denk düşeceğini söyleyebilmeliyiz! Bu anlamda, yazar arkadaşların “Brockhaus”dan yaptıkları alıntıda da belirtildiği gibi, “..birbirine karışma, birleşme, kaynaşma”dan yana olmalıyız. Birinin diğerine tümden benzemesine, benzeşmesine karşı durmalıyız. Bir başka türlü ifade edersem, her milletten iyi, ileri olanları alma ve bunları herkesin malı haline getirme, evet kültürel ortaklaşmayı savunmalıyız! Komünistler son çözümlemede her türlü millet, milliyet vb. düşüncesine, uygulamasına karşıdırlar... Sonuçta “özgür bireylerin özgür birliği”dir komünist toplum.. Son çözümlemede komünizmde (ileri bir evrede) her türlü millet, milliyet farkı, sınıf farkları ile birilkte çözülüp gidecek, büyük insanlık kendini millet, milliyet vb. üzerinden tanımlamayacaktır. Millet/milliyetler arasındaki etnisiteye daya lı fark lar giderek silinecektir... Sonuç olarak bu “asimilasyon” vb. biçiminde adlandırılmasa bile, milliyetler arasındaki farklılığın silinmesi, “milliyetsiz” büyük bir insanlık ailesi içinde herkesin kaynaşması olayı olacaktır... B i z k o mü n i s t l e r, bu g ü n fark lı millet lerden insanların Almanlaştırılmasına, İngilizleşmesine, Türkleştirilmesine, Kürtleştirilmesine, Ruslaştırılmasına vb. karşı olmalıyız! Örnek olması açısından Sovyetler Birliği'nde dil ile ilgili yürütülen bir tartışmayı buraya almakta fayda görüyorum. “A. Çolopov yoldaşa” başlıklı 28 Temmuz 1950 tarihli yazısında, Stalin yoldaşın dillerle ilgili gelişmeleri iki döneme ayırdığı belirtilerek şunlar söylenmektedir: “..... Mesele şudur: Sta lin' in “Dilbilimde Marksizm Üzerine” adlı makalesiyle XVI. Parti Kongresi'nde yaptığı konuşma iki çok farklı çağla ilgilidir, dolayısıyla da iki farklı for-

mül ortaya çıkmıştır. Broşürün dillerin içiçe geçmesiyle ilgili bölümünde Stalin'in formülü sosyalizmin dünya ölçüsünde zafere ulaşmasından önceki çağla, dünyada sömürücü sınıfların egemen olduğu, ulusal ve sömürgeci baskının sürdüğü, ulusal ayrılıkların, ulusların karşılıklı güvensizliklerinin siyasi farklılıklarla daha da pekiştiği, ulusal eşitliğin henüz gerçekleşmediği, dillerin içiçe geçmesinin dillerin birinin egemenliği için mücadeleyle gerçekleştiği, ulusların ve dillerin barışçıl ve dostça işbirliği için henüz koşulların bulunmadığı, dillerin işbirliği ve karşılıklı zenginleşmesinin değil, bir dilin asimilasyonunun, bir başkasının zaferinin gündemde olduğu bir dönemle ilgilidir. Bu koşullar altında sadece galip ve mağlup dillerin olacağı çok açıktır. İki dilin içiçe geçmesinin yeni bir dil yaratmayacağını, bir dilin yenilgisinin ötekinin zaferi demek olacağını ifade eden Stalin'in formülü işte tam da bunu söylemektedir.” Yazının devamında ise şunlar söylenmektedir: “Stalin'in XVI. Parti Kongresi'nde yaptığı konuşmadan alınan öteki formüle gelince, dillerin ortak bir dil biçiminde kaynaşacaklarıyla ilgili bölümü bir başka dönemden, sosyalizmin dünya ölçüsünde zafere ulaştıktan sonraki bir dönemden, artık dünya emperyalizminin olmadığı, sömürücü sınıfların yıkıldığı, ulusal ve sömürgeci baskının ortadan kaldırıldığı, ulusal ayrılıkların ve ulusların karşılıklı güvensizliğinin yerini, karşılıklı güvenin ve ulusların birbirine yakınlaşmasının aldığı, ulusal eşitliğin gerçekleştiği, dillerin baskı altında tutulması ve asimilasyona uğratılması politikasının tasfiye edildiği, ulusların işbirliğinin kurulduğu ve ulusal dillerin işbirliği yoluyla birbirlerini zenginleştirme olanağına sahip oldukları bir dönemden sözetmektedir. Bu koşullar altında bir dilin baskı altında tutulması ve yenilgiye uğraması, öteki dilin ise zafere ulaşmasından sözedilemeyeceği açık. Burada birinin yenildiği ötekinin ise süreçten zaferle çıktığı iki dil değil, yüzlerce ulusal dil sözkonusu olacaktır; bunların içinden, ulusların ekonomik, politik ve kültürel alanlarda uzun süreli bir işbirliğinin sonucu olarak önce en zenginleşmiş bölgesel diller ortaya çıkacak, daha sonrada da bu bölgesel diller ortak bir uluslar arası dil biçiminde kaynaşacaklardır, elbette bu dil ne İngilizce, ne Rusça, ne de Almancadır. Bu dil ulusal ve bölgesel dillerin en iyi unsurlarını bünyesine almış yeni bir dil olacaktır.” J.V. Stalin Eserler C. 16, s. 213İnter Yayınları Aslında bu alıntıda net bir şekilde, tartışma dil konusunda odaklanmış olsa da, benzetilmekten değil, benzeşmekten, daha doğrusu birbirine benzeşmekten bahsetmek gerektiğini, kapitalist toplumda gönüllü benzeşmenin olanaklarının sıfıra

yakın olduğunu, gerçekten halkların ancak, “ Sosyalizmin dünya ölçüsünde zafere ulaştıktan sonraki bir dönemden..” sonra gönüllüce birbirlerine benzeşeceklerini göstermektedir. “İleri teknoloji”, “geri teknoloji” tartışmalarının da günümüzde yürütüldüğü bir dönemde de dil konusunda kimilerinin “İngilizce ana dil olacak/olmalı” şeklindeki benzer savların da emperyalist politikaların siyasetlerine alet olmaya açık kapı bıraktığını, bu tavırların red edilerek, sosyalizmin deneyimlerinden ortaya çıkan, “.. Burada birinin yenildiği ötekinin ise süreçten zaferle çıktığı iki dil değil, yüzlerce ulusal dil sözkonusu olacaktır; bunların içinden, ulusların ekonomik, politik ve kültürel alanlarda uzun süreli bir işbirliğinin sonucu olarak önce en zenginleşmiş bölgesel diller ortaya çıkacak, daha sonrada da bu bölgesel diller ortak bir uluslar arası dil biçiminde kaynaşacaklardır, elbette bu dil ne İngilizce, ne Rusça, ne de Almancadır. Bu dil ulusal ve bölgesel dillerin en iyi unsurlarını bünyesine almış yeni bir dil olacaktır” şeklindeki siyasetin bizim siyasetimiz olması gerektiğini, savunacağımız doğru görüşlerin bunlar olduğunu görmemiz lazım.

Biz biliyoruz ki, emperyalist sistem sürdüğü sürece halkların kardeşliği ve gönüllü birliği gerçek anlamda gerçekleşemez! Bunun için de tüm emperyalistkapitalist sistem-burada feodal sistemin gericiliğini tartışmaya gerek yok, biz emperyalist sistemi tasfiye etmenin biricik alternatifinin sosyalizm ve sosyalist sistem olduğunu savunuyoruz- var olduğu sürece tüm ülkelerde egemen olan milletlerin burjuva devletleri, o ülkelere değişik sebeplerle göç ederek gelen halkları farklı şekillerde asimilasyon politikalarına tabi tutacaktır. Dolayısıyla, göç eden milletlerden ikinci veya üçüncü kuşak insanların asimilasyon karşısında kendilerinin olumlu kültürel değerlerini de koruyacak ve geliştirecek olanakları yoktur. Bu olanaklar bilinçli olarak sağlanmamaktadır. Bu olanakları ancak sosyalist devlet denilen gerçek İşçi İktidarları sağlamıştır/sağlayacaktır. Emperyalist asimilasyon politikalarına karşı, yaşasın Proleter Enternasyonalizmi! Ydi Çağrı Okuru Aralık 2008 √

Maraş katliamını 30. yıldönümünde

Unutmadık, unutturmayacağız!

M

araş katliamı Türkiye tarihinde ne ilk ne de son olmuştur. TC tarihi katliamlarla doludur. Katliama uğrayanlar kah Alevi inancından insanlar olmuş, kah Kürt halkından insanlar olmuş, kah Ermeni ve Rumlar olmuş, kah devrimci, demokrat ve yurtseverler olmuş. Katliamlardaki en temel amaç mevcut kapitalist-faşist düzenin ayakta tutulması ve sürdürülmesi olmuştur. Bunun için katliamlarla bir yandan düzen açısından tehlike görülen kesimler bertaraf edilmek veya sindirilmek istenmiştir, diğer taraftan da korku ve kargaşa ortamı yaratılarak daha koyu baskı rejimlerine zemin hazırlanmıştır. 19-26 Aralık 1978’de Ecevit hü-

kümeti döneminde gerçekleştirilen Maraş katliamı TC tarihinin en karanlık sayfalarından biridir. Katliama maruz kalan esası Alevi inançtan insanlar yaşadıkları korkunç vahşeti 30 yıl sonrasında da unutamamaktadırlar. Doğrudan MHP’li faşistler tarafından kışkırtılan, yerli Sünni halkın da bizzat katıldığı katliamın perde arkasında hiç kuşkusuz bilinçli planlı bir kontrgerilla tezgahı vardır. Kontrgerillanın devletin organik parçası olduğu bilindiğinde resim tamamlanmaktadır. Dönemin CHP hükümeti sorumluluğunu üstünden atmak için olayın kendi hükümetlerini zayıf latmaya yönelik olduğunu ileri sürmüştür. Gerçek şudur ki, hem o dönemdeki


gündem CHP hem de bugünkü CHP bu düzenin ayakta kalması için üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirmiştir, getirmektedir. Maraş katliamını Yeni Dünya İçin Çağrı gazetesi olarak Güney Kültür Merkezi’nde bir etkinlik ile andık. Etkinlik ’te “Unutturulanlar – Maraş Katliamı” isimli belgesel gösterildi. Maraş katliamının nasıl hazırlandığını ve uygulandığını bizzat tanıkların ağzından aktaran birbuçuk saatlik belgesel kitle tarafından büyük ilgiyle izlendi. Belgesel gösteriminden sonra kendisi de bir katliam tanığı olan Aziz Tunç ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Tunç, Maraş katliamının her ne kadar Alevi-Sünni sorunuymuş gibi yansıtılsa da gerçekte bunun böyle olmadığını, aslında devletin devrimci gelişmeyi durdurmak amacıyla bizzat desteklediği ve MHP’li sivil faşist kadroların uygulamaya soktuğu, kontrgerilla işi olduğuna vurgu yaptı. Katliamın ve kışkırtmanın Alevilere yönelmesinin nedeni halkın tutucu ve gerici kesimlerini Alevilere karşı kışkırtmanın kolay olmasından ve o dönemde devrimcilerin daha çok Alevi kesimden gelmesinden kaynaklı olduğunu belirtti. Tunç konuşmasında olayları Alevi sorunuymuş gibi ortaya koyan Alevi önderlerini de eleştirdi. O dönemde hükümet olan CHP’nin katliamdaki rolünü soran sorular karşısında Tunç cevabında şunları söyledi: “Her ne kadar katliamı CHP’nin yaptığı söylenemese de, CHP kendine göre katliamdaki rolünü oynamıştır, katliama karşı önlem almamıştır, katliam sırasında ve sonrasında gerekenleri yapmamıştır. CHP devletin sürdürülmesinde üstlendiği rolü oynamıştır ve katliamın sorumluları arasındadır.” Devletin katliamlara başvurmadan varlığını sürdüremeyeceğini belirten Tunç katliama karşı halkın kendini koruması için özel örgütlenmelere ihtiyaç olduğunu, katliamlar tümden önlenmek isteniyorsa da devrim için örgütlenmek gerektiğini savundu. Tunç’un konuşmasından sonra söz alan birçok arkadaş hem sorular sordu hem de görüşlerini dile getirdi. Bu görüşler içerisinde, son dönemde özür dilemelerin gündeme geldiği, bir yandan bakanın çıkıp Alevilerden özür dilemesi, diğer yandan sivil bir girişimin Ermenilerden özür dilemesi var. Bu konularda dikkatli olmak lazım çünkü özür dileyerek devlet kendisini bir anlamda aklamaya da çalışıyor. Alevilerin ve diğer ezilenlerin çözümün nerede olduğunu iyi görmeleri gerektiğini, sürekli katliamlara uğramış olanların yanının düzenin şu ya bu partisinin yanı olmaması gerektiğini, devrimin ve devrimcilerin yanı olması gerektiğini savundu. Yaklaşık 30 kişinin katıldığı etkinlikten katılımcılar memnun kalarak ayrıldılar. √

Kavganın Doğrusu - Doğrunun Kavgası

Krize karşı ne yapmamalı?

M

ali alanda ABD’de başlayan mali kriz, tüm dünyayı etkisi altına aldı. Mali kriz reel sektöre de yansıyarak, ekonomik krizin evrelerinden biri olan durgunluğa (resessiyon) neden oldu. ABD, Japonya, Almanya vb. emperyalist ülkelerde ekonomide durgunluk evresi yaşanıyor. Yaşanılan kapitalizmin krizine karşı sendikalar, siyasi partiler, devrimci yapı ve gruplar kendi çözüm önerilerini, programlarını ortaya koydular. ‘Krizden çıkış yolu’ olarak adlandırılabilecek bu programların temel özelliği, reform talepleri ile devrim taleplerinin içiçe savunulması, mücadele ile sistemi yıkmadan elde edilecek haklar ile kapitalist sistemi yıkarak kazanılacak haklar birleştirilerek, sanki kapitalizmin varlığı şartlarında ‘demokratik ve sosyal’ bir devletin olabileceği yanlış bilinci verilerek, sap ile saman birbirine karıştırılmaktadır. Bunu sadece sendikalar, Emep, ÖDP, SDP gibi siyasi partilerden oluşan reformist cenah değil, bazı devrimci gruplar da yapmakta, reformist kulvarda reformistlerle yarışılmaktadır. Bu duruma kimi örnekler vermek istiyoruz.

Krize karşı sendikalar ne yapıyor? ‘Sosyal dayanışma ve demokratikleşme programı’ çözüm mü? DİSK, KESK, TMMOB, TTB, ÇiftçiSen; krizden çıkış için oluşturdukları ‘Sosyal dayanışma ve demokratikleşme’ programını, 28 Ekim tarihinde düzenledikleri basın toplantısı ile kamuoyuna açıkladılar. Ortak açıklamada krizden çıkış konusunda şunlar söyleniyor: “Hızla demokratikleşme yolunda adımlar atılmalıdır. 1982 Anayasası değiştirilerek, tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa hazırlanmalıdır. Başta siyasal sistem bütün olarak demokratikleşmelidir. Siyaset üzerindeki her türlü vesayetin etkilerine son verilmelidir. Temel insan hak ve özgürlüklerinin hiçbir durumda kısıtlanamayacağı anayasal güvence altına alınmalı, işkence ve kötü muamele önlenmelidir. Etnik, dinsel, kültürel çeşitliliği koruyucu ve destekleyici politikalar hayata geçirilmelidir. Toplumsal barış ve hoşgörü içerisinde birarada kardeşçe yaşamın desteklenmesi yolunda kamu otoritesi tarafından adımlar atılmalıdır. Kürt sorununa barışçıl ve demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Anayasadan başlayarak tüm kanun-

larda cinsiyet ayrımcılığını içeren ifadeler kaldırılmalıdır. Kadınların, sosyal, siyasal ve gündelik yaşamda tam bir eşitlik ilkesiyle var olabilmesi için kamu otoritesi tarafından pozitif politikalar hayata geçirilmelidir.

yanışma ve demokratikleşme programı” çerçevesinde çözüm üretmek, Türkiye’nin geleceğinin güvencesi olacaktır. Üretimi ve istihdamı teşvik eden, iş güvencesini etkinleştiren, gelir dağılımı adaletsizliğini

Yaşanılan kapitalizmin krizine karşı sendikalar, siyasi partiler, devrimci yapı ve gruplar kendi çözüm önerilerini, programlarını ortaya koydular. ‘Krizden çıkış yolu’ olarak adlandırılabilecek bu programların temel özelliği, reform talepleri ile devrim taleplerinin içiçe savunulması... Bizler toplumsal sorumluluğu olan emek ve meslek örgütleri olarak, yaşadığımız ekonomik krizin bedelinin emeğiyle geçinenlere ödetilmesine izin vermeyeceğiz. Kriz, emekçilerin değil, sermayenin doymak bilmeyen kâr hırsının krizidir ve bunun bedeli de emekçilere ödettirilemez. AKP’nin IMF bürokratları ve sermaye çevrelerinin talepleri doğrultusunda uygulayacağı ekonomik programı, kriz fırsatçılığını, işten atmaları, işsizlik fonunun talan edilmesini kabullenmemiz mümkün değildir. Krize, işçilerin, kamu emekçilerinin, çiftçilerin, dar gelirlilerin, meslek sahiplerinin, küçük esnafın, emeklilerin, gençlerin, kadınların, kent yoksullarının, köylülerin yani toplumun geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış bir “sosyal da-

ortadan kaldıran ve emeği koruyan önlemlere öncelik verilmelidir.” (www.disk.org.tr) Yaptığımız bu uzun alıntıda işçiler, emekçiler yararına kapitalizmin dönüştürülebileceği temel bilinci verilerek, işçilerin, emekçilerin bilinci karartılmaktadır. Örneğin, “eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa”nın bu düzende gerçekleşmesi mümkün değildir. Demokratik bir anayasa gerçekten demokratik olacaksa, bu ancak kapitalist sistemin yıkılması ile mümkündür. Siyasi sistemin demokratikleşmesi, temel hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesi, işkence ve kötü muamelenin son bulması, kadınların yasalar ve toplumsal alanda eşit olması vb. ücretli kölelik üzerine kurulu sömürü düzeninde, düzeni yıkmadan ger-

13


gündem

14

çekleşmesi mümkün olmayan istek ve taleplerdir. Özgür ve eşit halkların, özgür iradeleriyle bir arada yaşayabilecekleri, gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye, ancak işçilerin köylülerin devrimi ile TC'nin kalıntıları üzerinde kuracağı yeni bir sovyet cumhuriyeti ile mümkündür. DİSK ve KESK tarafından örgütlenen 29 Kasım Ankara mitingine çağrı yapan bildiride de şu talepler ileri sürülüyor: “IMF ile yapılan tüm anlaşmalar iptal edilsin, yeni görüşmeler durdurulsun, İç ve dış borçlar ödenmesin, İşten atmalar yasaklansın, işsizlik fonu amacı dışında kullanılmasın, elektrik, doğalgaz ve temel gıda maddelerine yapılan zamlar geri alınsın, başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamusal hizmetler ücretsiz olsun, baskı, sürgün, ceza ve antidemokratik uygulamalara son verilsin, şiddet savaş politikalarından vazgeçilsin, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve ayrımcılık ortadan kaldırılsın...” Burada da aynı bakış açısı söz konusudur. Örgütlü mücadele ile sistem içi gerçekleştirilecek talepler ile ancak sistemin yıkılması ile elde edilecek talepler birleştirilerek, içiçe savunulmakta, reformist hayaller yayılmaktadır. IMF ile yapılan tüm anlaşmaların iptal edilmesi, iç ve dış borçların ödenmemesi istemi, sistemi değiştirmeden gerçekleşmesi mümkün değildir. Türkiye siyasi, ekonomik, askeri açıdan emperyalizme bağımlı, yarı sömürge bir ülkedir. Bağımlılık ilişkisine işbirlikçi burjuvazinin, ya da hükümetlerin son vermesi mümkün değildir. Bağımlılık ilişkisine son verecek olan işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşecek olan demokratik halk devrimidir. İşten atmaların yasaklanması talebi konusunda da şunların bilince çıkarılması önemlidir: Kapitalizmin devrevi ekonomik kriz dönemlerinde işsizlik muazzam derecede artar. Ancak işsizlik sadece kriz dönemlerinde değil, krizin olmadığı, ekonominin canlandığı, kalkınmanın yaşandığı dönemlerde de vardır. Milyonlarca işsiz, kapitalizm açısından gerekli ve çalışanlara karşı da her an kullanabileceği yedek sanayi ordusudur. İşsizlik kapitalizmin içsel ve yapısal bir olgusudur. Meselenin bu yanı vurgulanmadığı zaman, sanki kapitalizmde işsizlik bir bütün olarak önlenebilir gibi yanlış bilinç verilmektedir. İşten atmaların yasaklanması talebi ileri sürülürken, kapitalizmde bunun neden gerçekleşmeyeceği de ortaya konulmalıdır. İşzsizliğin kapitalizmde yanlızca kriz dönemlerinin bir ürünü olmadığının kavranması, sınıf mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Herkese iş, herkese iş güvencesi talebini biz de savunuyoruz. Bu talebi savunurken, aynı zamanda kapitalizmde herkese işin neden olamayacağını da ortaya

koyarak, ancak işçilerin, emekçilerin iktidarı şartlarında herkes için iş olacağını, iş güvencesinin olacağını söylüyor, ortaya koyuyoruz. Eğer tek başına bu talebi ileri sürüp orada dursaydık, bizim de eleştirdiğimiz reformistlerden bir farklılığımız kalmazdı. Diğer bir yanlış ise, krize karşı yürütülen mücadelede AKP karşıtlığının öne çıkarılması, AKP teşhirinin merkeze konulması noktasıdır. Bu durumu krize, zamlara karşı yapılan eylemlerde atılan “Zam, zulüm, işkence, işte AKP!” sloganı iyi ifade ediyor. Oysa zammın, zulmün, işkencenin, krizin sorumlusu emperyalizme bağımlı kapitalist sömürü düzenidir. Sermayenin politikalarını AKP üzerinden, AKP aracılığıyla gerçekleştirmesi durumu, tek başına AKP’nin sorumlu görülmesini haklı çıkarmaz. Zam, zulüm, işkence, kriz AKP’den önce de vardı, AKP’den sonra da olacak! Bu politikalar sermaye yararına, sistemin politikalarıdır. AKP politikalardan sorumlu gösterilerek, tek başına AKP teşhir edilerek bir nevi sistem aklanmakta,

geri çekilsin!, IMF, Dünya Bankası vb. emperyalist mali kuruluşlarla kölece ilişkilere son!, Her türlü dolaylı vergi kaldırılsın, artan oranlı gelir ve servet vergisi uygulansın! Dış borç ödemeleri durdurulsun, tüm dış borçlar geçersiz sayılsın!” (‘Krizin faturası kapitalistlere’ başlıklı BDSP bildirisinden) Burada da reform talepleri ile devrim talepleri birleştirilerek içiçe savunulmakta, mücadele ile sistemi yıkmadan kazanılacak haklar ile ancak devrim ile kazanılacak haklar ard arda sıralanmakta, reformist hayallerin yayılmasına hizmet edilmektedir. Bu tavır ile reformistlerin takındığı tavır arasında özde bir farklılık yoktur. İşten çıkarmalar yasak lansın! Talebi hakkında tavrımızı yukarıda ortaya koyduk. Çalışma saatlerinin düşürülmesi, 35 saatlik çalışma haftası işçi sınıfının örgütlü mücadelesi ile sistem içinde gerçekleşebilir bir taleptir. Nitekim bunun örnekleri de var. 80li yıllarda Almanya’da metal iş kolunda yürütülen mücadele sonucu 35 saatlik çalışma haftası gerçekleşti.

Reformlar uğruna mücadeleyi, devrim mücadelesi ile birleştiren, iktidar mücadelesini merkeze koyan bir mücadele hattı örmeliyiz. Reform talepleri uğruna mücadele edilmesini reddetmiyoruz. Reddettiğimiz reformlar uğruna mücadelenin temel alınması, devrim ile gerçekleşebilecek taleplerin reform talepleri ile içiçe savunularak, kapitalizm şartlarında işçiler, emekçiler yararına temel dönüşümlerin gerçekleşebileceği yanlış bilincinin verilmesidir. hedef saptırılarak ham hayallerin yayılması sağlanmaktadır. Bu bağlamda reformizm burjuvazinin iktidarının sağlamlaşmasına hizmet etmektedir. Reform talepleri ile devrim taleplerini birleştirerek savunma işini sadece sendikalar, reformistler yapmıyor. Kimi devrimci gruplar da bu bağlamda aynı tavrı sergiliyor.

Devrimci saflardan bir örnek: BDSP BDSP (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu) krizin kapitalizmin krizi olduğunu ortaya koymakta, krizin faturasını kapitalistlere ödetmek için mücadele çağrısı yapmaktadır. BDSP, krizin faturasını kapitalistlere ödetmek için şu talepleri öne çıkarıp savunuyor: “İşten çıkarmalar yasaklansın!, Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!, 7 Saatlik iş günü, 35 saatlik çalışma haftası!, Esnek çalışmaya son!, Ücretsiz izinler kaldırılsın!, Zamlar

IMF, Dünya Bankası ile ilişkilere son verilmesi, dolaylı vergilerin kaldırılması, dış borçların iptal edilmesi gibi taleplerin gerçekleşmesi devrimi gerektirir. Emperyalizme bağımlı olan Türkiye’de kapitalist düzeni yıkmadan bu değişiklikleri gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu değişiklikleri ancak işçi sınıfı önderliğindeki demokratik halk devrimi gerçekleştirebilir. Devrim, emperyalizmle olan bağımlılık ilişkisine son verecek, tüm iç ve dış borçlar iptal edilecek, büyük burjuvazinin, toprak beylerinin, devletin elindeki üretim araçları üzerinde özel mülkiyete son verecek, üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyeti sağlayacaktır.

Ne yapmalıyız? Reformlar uğruna mücadeleyi, devrim mücadelesi ile birleştiren, iktidar mücadelesini merkeze koyan bir mücadele hattı örmeliyiz. Reform talepleri uğruna mücadele edilmesini reddetmiyoruz. Reddettiğimiz reformlar

uğruna mücadelenin temel alınması, devrim ile gerçekleşebilecek taleplerin reform talepleri ile içiçe savunularak, kapitalizm şartlarında işçiler, emekçiler yararına temel dönüşümlerin gerçekleşebileceği yanlış bilincinin verilmesidir. Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek vermek istiyoruz: Bir fabrikada çalışan işçilerin ekonomik durumlarının daha iyi olması için mücadele ederiz. Sigorta, sendika hakkı, daha iyi bir ücret, sosyal haklar vb. için mücadele ederiz. Verilen mücadele ile işçilerin sigortalı ve sendikalı olması sağlanabilir. Asgari ücret yerine işçiler daha iyi bir ücret alabilir. Genel olarak işçilerin yaşam şartları daha iyi olabilir. İşçilerin yaşam şartları ne kadar iyi olursa olsun, ücretli köle kalmaya devam edeceklerdir. Ücret köleliğine son vermek için üretenlerin işçilerin, emekçilerin iktidara sahip olmaları gerekir. İşçilerin yaşam şartlarını iyileştirme mücadelesini, ücret köleliğini ortadan kaldırma mücadelesi ile birleştirmek! İşte bütün mesele bu. Bu mücadeleyi sürdürecek olan, sınıfa doğru bilinç taşıyan sınıf bilinçli işçiler, bolşeviklerdir. Yazımızı konu ile ilgili Stalin’den bir alıntı ile tamamlayalım: “Reformist için reform herşeydir; devrimci çalışma ise ikincil birşey, lafı edilecek bir konudur, göz boyamaya yarar. Bundan, dolayı burjuva iktidarının varlığı koşullarında reformist bir taktikle reform, kaçınılmaz olarak bu iktidarın sağlamlaştırılmasının bir aracına, devrimi çökertmenin bir aracına dönüşür. Oysa devrimci için tersine, esas olan reform değil, devrimci çalışmadır; devrimci için reform, devrimin bir yan ürünüdür. Bundan dolayı burjuva iktidarının varlığı koşullarında devrimci bir taktikle reform, doğası gereği, bu iktidarı çökertmenin bir aracına, devrimi sağlamlaştırmanın bir aracına, devrimci hareketin daha da geliştirilmesi için bir üs noktasına dönüşür. Devrimci, reformu sadece, legal ve illegal çalışmayı birleştirmenin bir dayanak noktası olarak ve burjuvaziyi devirmek için kitlelerin devrimci hazırlığını amaçlayan illegal çalışmayı güçlendirmeye yarayan bir siper olarak kabul eder. Emperyalizm koşullarında reformlardan ve uzlaşmalardan devrimci bir şekilde yararlanmanın özü budur. Reformist ise tersine, reformları her türlü illegal çalışmayı reddetmek, kitlelerin devrime hazırlanmasını baltalamak ve “bağışlanan” reformların gölgesinde uykuya yatmak için kabul eder. Reformist taktiğin özü budur.” (Proleter Devrimin Stratejisi ve Taktiği, 7. Defter, sayfa 56, İnter Yayınları) 9 Aralık 2008 √ √


panorama

PANOR AM A

Acının öfkeye, öfkenin isyana dönüşmesi... - YUNANİSTAN -

6

Aralık Cumartesi gecesi 15 yaşındaki (kimi haberlere göre 16) Aleksis Grigoropoulos polis kurşunuyla katledildi. Polisin açıklamasına göre Atina’nın Eksarhia semtinde Aleksis’in de içinde olduğu bir grup anarşist, otonom kesim polis arabasına saldırıda bulunmuş, polis kendisini savunurken havaya ateş etmişti. Görgü tanıklarına göre ise sözlü tartışma yaşanmış ve “rambo” olarak adlandırılan polis hedef tutarak ateş etmişti. Hangi açıklama doğru olursa olsun sonuçta Aleksis polis kurşunuyla katledilmişti. Bu olayın haberi yayıldıkça protestolar da gündeme geldi. 7 Aralık Pazar gününden 10 Aralık’a kadar yoğun protesto ve polisle çatışmalar yaşandı. Sayısız banka, polis karakolu veya devlet dairesi ile dükkanlar kundaklandı, sayısız araba yakıldı vb. vb. Şiddetli, yakıp yıkma protestoları giderek azalsa da bu yazı yazılırken eylemler hala değişik biçimlerde sürüyordu. Protestocu ların da ifadesiyle Aleksis’in katledilmesi bardağı taşıran son damla olmuş, Aleksis’i yitirmenin acısı polise, hükümete ve yer yer de devlete karşı kine, kinleri ise isyana dönüşmüştü. Burjuva medyada bir çığırtkanlık aldı yürüdü! Anarşistler, otonomlar ve genelde protestocular -ki protestocular arasında öğrenciler başı çekmekteydi ve hemen hemen tüm kendisine “sol” diyen kesimler vardı- şiddetten, yakıp yıkmaktan, kırmaktan başka bir amacı olmayan kesimler olarak gösterildi! Böylece emekçiler protestoculardan uzak tutulmaya çalışıldı. Kimi bakanlar bile protestoların haklı ve meşru olduğunu, ama şiddetten uzak kalınması gerektiğini salık verdi. Kısacası, polisin Aleksis’i öldürmesinin doğrudan ve açıkça devletin şiddeti olduğu gerçeğinin üzeri örtülmeye çalışılıyor, bu cinayete karşı tepkide şiddetin ve bu protestoların gelişip güçlenmesinden korkuyor ve şiddetin sadece ve sadece devlet tarafından kullanılabi-

leceği dolaylı olarak savunuluyordu. Buna göre polisin eylemcilere karşı uyguladığı şiddet doğaldı, zaten polisin görevi gerektiğinde silah da kullanmayı içeriyordu. Kitlelerin devlet güçlerine karşı şiddeti yanlıştı, kabul edilemezdi vb. vs.... Hükümet yetkilileri bir kişinin öldürülmesiyle meydana gelen protestoların -hemen hemen tüm ülkeyi saran protestoların- önü alınamaz bir halk isyanına dönüşmesinden korktuğu için, protesto eylemlerine karşı mümkün olduğunca öldürücü silah kullanmama, eylemcilere “aşırı şiddet” kullanmama kararı aldı. Hatta bir ara sıkıyönetim ilan etme düşüncesi bile yaygınlaştırıldı ama bu düşünce rağbet bulmadı. Sözkonusu karar, protesto eylemlerini engelleyemediği noktada, -özellikle dükkanları yakılıp yer yer de talan edilen esnaf kesimince- hükümete sert eleştirilerin yöneltilmesine yol açarken, aynı zamanda hükümetin kendisini temize çıkarma, itinalı davranma örneği olarak göstermesinin bir aracı oldu. Protesto eylemlerine kitlesel katılımın yüksekliği ve özellikle de onbinlerce lise ve üniversite öğrencilerinin eylemlerin başını çekmesi, şiddeti içeren eylemlerin sadece “şiddetten başka amacı olmayan marjinal solcular” tarafından yapıldığı masalının temelini oydu. Polisle çatışan, devlet dairelerine saldıran sadece anarşistler ve otonomlar değildi. Onbinlerce öğrenci ve öne çıkmasa da sistemden menun olmayan işçiler emekçiler de karakollara, valilikler ve genelde devlet dairelerine saldırdılar. Bu protestoların sürdüğü günlerde, sendikaların daha önce kararını aldıkları bir günlük genel grevde ise işçiler, memurlar ve öğrenciler eleleydi... 10 Aralık Çarşamba günü Yunanistan’da “hayat durmuştu”! Başbakan’ın uyarısına rağmen grev ertelenmemişti. Aleksis’in katledilmesinin de protesto edildiği genel grev, özelleştirmeye, ücretlerin

düşürülmesine, işsizliğe, emeklilik yasasına, kısacası hükümetin neoliberalizm siyasetine, bu temelde de ekonomik ve sosyal siyasetine karşı mücadelenin merkeze konduğu bir grevdi. Bakanlıklardan diğer devlet dairelerine, hava yollarından deniz yollarına, okullardan bankalara, postahanelere kadar hemen her yerde grev vardı. Grevle birleştirilen mitingler ve yürüyüşler gerçekleştirildi. Ayrıca eylemler süresince polisin girmesine izin olmayan üniversiteler işgal edildi ve üniversiteler bir nevi sığınma ve eylem planlama merkezleri haline getirildi. Bu arada eylemciler tarafından kimi radyo yayınevleri ve televizyon kanalları işgal edilip Yunanistan halkına protesto eylemlerine katılma çağrıları ve mücadele propagandası yapıldı. “Atina Ekonomi ve İşletme Fakültesi işgal inisiyatifinden” İngilizce yapılan bir açıklama Nazım Hikmet’in “Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizeleriyle başlıyordu. Hürriyet gazetesinin aktarımına göre sözkonusu bildirinin bir bölümü şöyledir: “Bize, politikanın uzlaşma siyaseti olduğunu ve gerisinin çete savaşları, ayaklanmalar ve kaos olduğunu söylediler. Böylece her eylemin o canlı özünü inkar etmeye, bizi yapabileceğimiz şeylerden ayırmaya, yalıtmaya çalıştılar. İkilem burada: Ya direnişçilerle ya da yalnızsınız. Böylesi bir ikilemin, aynı zamanda bu kadar mutlak ve gerçek olduğu nadir zamanlardan birini yaşıyoruz.” (Hürriyet, 14 Aralık 2008) Bu protesto eylemlerinin yürütüldüğü süreçte, özellikle ilk haftada, Türkiye de içinde olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde, özellikle de Yunanistan Konsolosluk binalarının işgal edilmesi, yürüyüş ve mitinglerin gerçekleştirilmesi biçiminde dayanışma eylemleri gerçekleştirildi. Öyle bir ortam oluştu ki Avrupalı egemenler Yunanistan’daki eylemlerin başta kendi ülkelerindeki öğrencilere, ama aynı zamanda işçi ve

emekçilere örnek olma ihtimaline ve bunun önlemlerini almak gerektiğine dikkat çekmeye başladılar. Evet egemenler, kitlelerin öfkesinden, mücadelesinden korkuyorlar! Ezilenlerin egemenlere karşı mücadelesi, isyanı haklı ve meşrudur. Sömürü sistemi, baskı ve zor üzerine kuruludur. Bu sistemin koruyucusu olan devlet tepeden tırnağa kadar silahlanmış, şiddet üzerinde kurulmuş ve işçilere, emekçilere karşı baskı ve zor aracıdır. Bu baskı ve zor aracını yıkmak ve sömürü sistemine son vermek ancak ve ancak işçilerin, emekçilerin zoru, şiddetiyle mümkündür. Şiddete dayalı devrım olmadan kapitalist-emperyalist barbarlıktan kurtulmak mümkün değildir. Yunanistan’da birkaç günlük şiddet eylemleri bile, emekçilerin, ezilenlerin şiddetinin sömürücü egemenleri nasıl korkuttuğunu gösterdi. Onlar korkmakta haklıdırlar! Eğer işçiler, emekçiler birlikte ve örgütlü hareket edip egemenlere karşı devrim mücadelesini verirlerse, egemenlerin saltanatının tahmin edilenden daha kolay yıkılabileceği açıktır. Yunanistan’da Aleksis’in katledilmesi olayına karşı tepki olarak yükselen mücadele, polisle çatışma, devlet dairelerine, polis karakollarına veya bankalara saldırılar haklı ve meşrudur. Bu protestolarda savunulacak esas şey kitlelerin –öğrenciler öne çıkmaktadır- militanca mücadelesidir, haksızlığa, baskılara karşı isyanıdır! Bu isyanın öncüsü esasta öğrenci kesimidir. Anarşistler ve otonomlar arasında devrimci konumda olanların da var olduğu basına yansıyan haber ve açıklamalardan çıkarılabilir. Fakat bu mücadele ne yazık ki, hala işçi sınıfı önderliğinde ve bir bütün olarak sisteme karşı yürütülen bir mücadele değil. Aslında Yunanistan’daki “sol” kesimin örgütlülük durumuna ve siyasetlerine bakıldığında –tabii ki medyaya yansıdığı kadarıyla- işçi sınıfını ve emekçileri devrimci bir siyaset temelinde örgütleyip devrime önder

15


panorama güç konumuna getirecek herhangi bir devrimci komünist partisi bulunmamaktadır. Bilgimiz dahilinde olan Yunanistan Komünist Partisi (KKE) gerçekte revizyonist bir partidir. Protesto eylemlerinde yer almasına rağmen, KKE kendisini şiddet eylemlerinden, militan kesimden ayırdı ve şiddet eylemlerini “yargıladı”, yani mahkum etti. Kendisine Maoist diyen bir kesimin varlığından haberdarız ama bu kesimin de işçiler, emekçiler arasında etkisi sıfıra yakındır. Sonuçta gerçekleşen eylemlerin militanlığı, haksızlığa ve baskılara karşı isyanı savunulması gereken esas yan iken, bundan çıkarılacak esas ders ise işçi sınıfının sınıf bilinci temelinde örgütlenmesi ve devrim için mücadeleye kazanılmasıdır. Bunun için de olmazsa olmaz önkoşul ve Yunanistan’lı devrimcilerin ve varsa komünistlerin önlerindeki esas görev Leninist tipte bir komünist partisinin inşa edilmesidir.

Öne çıkan birkaç nokta

16

Egemenlerin basını ve genelde medyası eylemcileri “holigan” ve “terörist” olarak göstermeye çalıştı. “Anarşistler” tanımı da esas olarak “kör şiddet” yanlısı olma ve sözkonusu şiddet ise herhangi bir hedefi olmayan bir şey olarak lanse edildi. Böylece protestoların haklılığının üzeri örtülmeye ve sistemden memnun olmayan kesimin sadece anarşistler olmadığı gerçeğini çarpıtmaya çalıştılar. Bu çabalarında başarılı olmak için de özellikle dükkanların camlarının kırılması, kundaklanması ve talan edilmesi olayları kullanıldı. Sözkonusu eylemleri gerçekleştiren anarşistlerin, otonomların ve öğrencilerin basına yansıyan tavırlarına bakıldığında burjuvazinin çanak yalayıcılarının ne kadar sahtekar olduğu ve bunun sadece Yunanistan’da değil, Türkiye’de de diğer ülkelerde de benzeri biçimlerde yaşandığı gerçeği gözler önüne serilmektedir. Her şeyden önce eylemciler, kendi aralarında farklılıkları olsa da hedefsiz değildi. En basitinden ele alındığında bile sözkonusu protestoların ve öfkenin hedefi polis ve arkasındaki devlet güçleriydi. Komünistler olarak anarşistlerle kökten farklı siyasete sahibiz, ama bu, onların büyük bölümünün hedefinin kapitalist sistemi yıkmak olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Aynı şey otonomlar için de geçerlidir. Otonomların önemli bir bölümü devrimcidir ve hedefleri kapitalist sistemin yıkılmasıdır. Bunlardan ayrıca ele alınacak lise ve üniversite öğrencilerinin bile belli hedefleri vardı, vardır. Örneğin Yunanistan’da genç kesim -bunların önemli bölümü üniversiteyi bitiren öğrencilerdir- arasındaki işsizlik oranı %21.4 olarak verilmektedir. Bu oran İspanya’dan sonra AB ülkeleri içinde ikinci en yüksek orandır. Okulu bitirenlerin büyük bölümü

ya iş bulamamakta ya da “700 Euro kuşağı” olarak adlandırılan düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Eğitim sisteminde yapılan değişiklikler esas olarak yoksulların çocuklarının üniversiteye gitmesinin yolunu kapatmaktadır. Örneğin Yorgo Kirbaki’nin Hürriyet gazetesinde aktardığı habere göre kimi öğrenciler taleplerini şöyle dile getirmektedir: “Çağdaş eğitim istiyoruz. Devlet, anayasa gereğince eğitimi ücretsiz sunmalı. Yunanistan’da özel üniversiteler açılacak. İstemiyoruz. İnsan onuruna saygılı bir sağlık hizmeti istiyoruz. Bir ömür çalışıp, gülünç bir tazminatla emekliye ayrıldıktan sonra hastanelerin koridorlarında bir doktor bulmak için geçmemeli ömrümüz. Aleksis’in öldürülmesini protesto için buradayız. Ama genel olarak polisi de protesto ediyoruz.” (Hürriyet, 16 Aralık 2008) Burada dile getirilen taleplere bakıldığında öğrencilerin de hedeflerinin olduğu tartışmasız bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçeklik, sadece protestocuların hedef lerinin olmadığı iddiasının koca bir yalan olduğuyla sınırlı değil. Hayır! Kendilerine “terörist”, “holigan” vb. damgası vurulmaya çalışanlar, kendilerine vurulmak istenen bu damgayı açıkça reddettiler. “Biz ne teröristiz ne de holigan. Daha iyi bir dünya istiyoruz.” diyerek tavır takındılar. Kuşkusuz ki bunların “başka dünya”dan ne anladıkları tartışılabilir. Ama bu dünyadan –gerçekte anda egemen olan kapitalist sistem ve dünyasından- başka bir dünya hedefine sahip oldukları açıktır. Kamuoyunda belli bir tepki sağlayan esas şey şiddet eylemleri çerçevesinde yaşanan ve özellikle küçük esnafın dükkanlarının yakılıp yağmalanması yönlü eylemler oldu. Bu konuda her şeyden önce bilince çıkarılması gereken şey kitlesel protesto eylemlerinde, özellikle de kendiliğinden gelişen ve kimsenin kontrol etme imkanı olmadığı durumlarda istenmeyen olaylar da yaşanabiliyor. Bu yönlü olaylar gerçekte protesto eylemlerini örgütleyip gerçekleştirenlerin iradesi dışında da yaşanabiliyor. Kuşkusuz ki genel hareketin hedefine zarar da verebiliyor böylesi eylemler. Buna rağmen ama egemenlerin eylemcilere karşı tavrı sahtekarcadır. Şu ya da bu dükkanın yağmalanmasına karşı çıkarlarken, gerçekte hem özel mülkiyetin koruculuğunu yapmaktadırlar, hem de kendileri toplumun tüm zenginliklerini talan etmektedirler. Bu tartışmalar temelinde soruna bakıldığında küçük esnafın dükkanlarının yakılıp yıkılması eylemcilere karşı kullanılan bir malzeme oldu. Fakat eylemcilerin açıklamaları bu konuda Türkiye’de çokça yaşayıp tanık olduğumuz kimi sorunları da gözler önüne serdi. Örneğin, yapılan kimi açıklama-

lara göre, protesto eylemlerine doğrudan sivil polis ve polisle işbirliği yapan ve yapmayan holiganlar katılmış ve sözkonusu küçük esnafın dükkanlarını kundaklayıp talan etmişlerdir. Eylemcilerin açıklamasına göre esas zorlukları eylem anında kimin sivil polis ve holigan olduğunu fark edememeleridir. Hem anarşistlerin, hem otonomların ve hem de öğrencilerin açıklamalarında hedefleri açıktır. Polis karakolları, devlet daireleri, bankalar ve büyük mağazalar, dükkanlar. Bu olaylardan çıkarılması gereken derslerin başında, saldırı hedefinin en başında açıkça ortaya konması gerektiğidir. Bu süreçteki gelişmeler içinde bilince çıkarılması gereken bir nokta da hakim sınıf ların üniversitelere karşı saldırının hazırlığı içinde olduklarıdır. Şöyle ki, Yunanistan’da askeri faşist cuntanın devrilmesinden sonra üniversitelere belli bir özgürlük tanındı ve polisin üniversitelere girmesi yasaklandı. Yani bugün hala polis üniversite sınırından içeri girme hakkına, yetkisine sahip değildir. Protestocuların, çoğunluğu da öğrencilerin üniversitelerde kamp kurmaları ve polisten kurtulmak için üniversitelere sığınması egemenler açısından hiç de istenen bir durum değildir. Önümüzdeki süreçte bu konudaki yasanın değiştirilmesi gün-

deme gelirse buna şaşmamak lazım. Daha şimdiden böylesi bir saldırıya karşı hazırlıklı olmak için sorunu bilince çıkarıp örgütlenmek gerekiyor. Bu bağlamda gelebilecek saldırılardan biri de polisin yetkilerinin çoğaltılmasının yanısıra, polis örgütünün daha da profesyonelleştirilmesi ve daha da saldırgan hale getirilmesi olacaktır. Eylemcilere karşı polisin yetersiz olduğu, pasif kaldığı vb. tavırlar, aslında bu konuda yapılmak istenen değişikliklere de işaret etmektedir. Yaşanan olaylar hakkında değişik yönleri üzerine çok şey yazılabilir. Özellikle de Türkiye ile karşılaştırmada çok benzerlikler olduğu gibi, benzemeyen şeyler de ortaya konabilir. Benzerliklerden biri polisin pratikte sivil faşistlerle ortaklık edip “solculara” saldırtmasıdır. Benzemeyen noktalardan biri ise örneğin, Türkiye’de polis bir kişiyi öldürdüğünde bırakın kitlesel protestoları, hemen hemen kimseden ses bile çıkmamaktadır. 9-13 yaşlarında çocukların bile kurşuna dizilmesine önemli bir tepki gösterilmemektedir. Bu duruma bakıldığında “komşu”dan öğrenilecek çok şey var. En basit demokratik haklar için bile mücadele etmeyenlerin, köleliklerine son veremeyecekleri açıktır. 23 Aralık 2008 √

Korsanların korsanları... - SOMALİ-

S

omali’deki son durum hakkında dergimizin 103. ve 108. sayılarında tavır takınmış ve yaşanan çatışmalar ve gelişmeleri ortaya koymuştuk. Bu bağlamda kimi olguları tekrarlamamak ve özellikle emperyalistler arası dalaşın perde arkasını yeniden bilince çıkarmak için sözkonusu yazılarımıza bakılmasını öneriyoruz. Somali’de Ocak 2007’den bu yana özde bir değişiklik olmadı. Hala ülkenin tümünde egemen olan ya da yönetebilen bir hükümet yok. Hala emperyalistlerin atadığı Abdullahi Yusuf Başkan ve hala ülkenin önemli kesimi islamcıların kontrolünde. Somali’nin “içteki” gelişmeler bağlamında özde değişiklik yok ama, emperyalistlerin Somali’ye yönelik planlarında kimi değişikliklerin olduğu; gelinen yerde Somali’ye yeni bir askeri müdahalenin –en son 2006 yılı sonunda Etyopya ordusu aracılığıyla müdahale edilmişti ve bugüne kadar da sözkonusu ordu gücü

Somali’dedir- hazırlığını yaptıkları göze batmaktadır. Bu çabalar ise şimdilik korsanlara karşı mücadele adı altında yürütülüyor. 2008’in Haziran ayı başlarında BM Güvenlik Konseyi düzeyinde gündeme getirilen korsanlara karşı mücadele BM’nin kararlarıyla uluslararası düzeyde “meşru” kılınmıştır. 1992’den beri Somali hakkında sayısız karar alan BM Güvenlik Konseyi 2 Haziran 2008 tarihinde aldığı 1816 sayılı kararla, emperyalistlerin ve deniz yolu taşımacılığında önemli rol oynayan kimi kapitalist güçlerin savaş gemileriyle Somali kıyılarını Aden Körfezi’ni donatmanın yolunu açtı. Zaten sözkonusu bölgede “terörizme karşı mücadele” adına gönderilen savaş gemileri bulunuyordu. ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin “Operation Enduring Freedom” (sınırsız özgürlük harekatı) adı altında hareket eden savaş gemilerinin sayısı 15 olarak verilmektedir. Ayrıca Rusya, Hindistan ve Malezya


panorama bandıralı üç savaş gemisi de bölgededir. Yani bu 18 savaş gemisi sözkonusu edilen Somalili korsanlara karşı mücadele için yetmiyormuş... Almanya’nın askeri temsilcileri korsanlara karşı başarılı mücadele için 500 kadar savaş gemisinin gerektiğini savunmaktadırlar. BM 2 Haziran 2008 tarihli kararı aldı ve bu altı aylık süre için geçerliydi. Korsanlar bu karardan sonra daha fazla ticaret gemisi –tabii ki bu ticarette petrolden demir ya da bakır cevherine, tank top silaha kadar her şey vardır- kaçırmaya çalıştı ve kaçırdı. Türkiye’de bunların haberleri taa ki Türk bandıralı iki gemi kaçırılana kadar fazla yayınlanmadı. Eylül ayı sonunda Ukrayna bandıralı ve silah taşıyan bir geminin ve Suudi Arabistan bandıralı petrol taşıyan ve basında “en büyük balık” diye tanımlanan tankerin kaçırılması bu konudaki tartışmaları hızlandırma rölü oynadı. NATO yönetimi altında –biri Türk savaş gemisi, Gökova adlı fırkateyni olmak üzere- 7 savaş gemisinin olduğu bir filo bölgeye yollandı. Bu da görünürde korsanlara karşı mücadelede yetmemişti... Bu arada Hindistan savaş gemisinin bir korsan gemisi batırdığı haberi, başarı olarak dünya kamuoyuna sunuldu. Sonradan ortaya çıktı ki, sözkonusu batırılan gemi korsanların değil, Tayland’ın balıkçı gemisiydi. Bu arada tabii ki önce korsan olarak gösterilen 15 kişilik mürettebatın 14’ü öldürülmüştü biri tesadüfen kurtulmuştu. BM ile koordineli olarak bu sefer AB de 10 Kasım 2008 tarihinde AB Konseyi’nin aldığı kararla resmen işin içine girdi. “EUNavFor Atalanta” adı altında “korsanlara karşı misyon” çerçevesinde şimdilik 6 savaş gemisi ve üç casus uçağı, helikopterler ve logistik için gemiler gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu ilk postada Almanya, Fransa, İngiltere ve Yunanistan’ın olduğu bilgisi verildi. İspanya, Hollanda, Belçika ve İsveç gibi savaş gemisi veya diğer talep edilen silah ve araçları göndermeye hazır olan ülkeler ise ya postaya eklenecek ya da aralarında sırayla değiş-tokuş yapılacak. 2 Aralık’ta ve 16 Aralık’ta yine BM Güvenlik konseyi yeni kararlar aldı. Özellikle aldığı son kararın diğerlerinden esas farkı, resmen korsanlara ya da onların korsan saydığı kesimlere ateş etme ve gemi ya da botlarını batırma ve bu “önlemlere” ek olarak aynı zamanda karada da askeri müdahalede bulunma izni vermektedir. Bunu da sadece Somali kara sularında değil komşu ülkelerin kara sularında da yapabilmektedirler. Yani emperyalistlerin Somali’ye askeri saldırıda bulunmanın köşe taşları BM Güvenlik Konseyi tarafından döşenmiştir. En son haberlere göre Çin de bölgeye üç savaş gemisi yollama kararı almıştır. Böylece Hindistan ve Malezya’yı saymazsak, esas olarak emperyalist güçler bölgede konuşlanmış, konuşlanmakta-

dır. Deniz yolları taşımacılığı, daha doğrusu bu yol üzerinde yürüyen ticaretin güvenliği adına bölgede tam bir savaşlar filosu oluşturulmaktadır. Kuşkusuz ki bu, şimdilik Somalili korsanlara karşı “ortak” bir tavır olarak gösteriliyor. Gerçekte ise emperyalist güçlerin dünyanın yeniden paylaşımı dalaşında gerekli gördükleri askeri önlemlerden biridir bu. Militarizm zaten emperyalizmin ürünü ve olmazsa olmaz yol arkadaşıdır. Somutta emperyalistlerin Somali’ye karşı hesap ve planları ile bölgede deniz taşımacılığı yollarını kontrol altına alma çabaları içiçe geçmiştir. Somali’ye karşı herhangi bir saldırı hesabı olmayanların ise esas hesabı bölgedeki yolların kontrolünü tümüyle diğerlerine kaptırmamaktır.

dönüşmüştü. Somalili korsanların tavırlarında sadece balık avlanması öne çıkmamaktadır. Hayır! Onların ve de genelde dünyanın yaşamı için önemli başka bir gelişme daha yaşanmış, yaşanmaktadır. O da özellikle nükleer santralların sahibi güçlerin zehirli atıklarını Somali kıyılarına atmalarıdır. Bu iki konuda örnekleme yapılırsa, BM Dünya Besin Örgütü’ne (FAO) göre yaklaşık 700 gemi her sene illegal olarak -yani balık avlama, yakalama izni olmadan- Somali kıyılarında balık avlamaktadır. Zehirli atıklar bağlamında da BM yetkililerinin açıklamalarına göre 1990’lardan beri Somali kıyılarına atılıyor. BM’nin Somali temsilcisi de, Avrupalı, Asyalı firmaların atom çöpleri de içinde olan zehirli çöpleri

Korsanlık korsanlığı doğuruyor...

Somali kıyılarına attığı BM’nin bilgisi dahilinde olduğunu medyaya açıkladı. Bu iki konuda da sorun BM’nin bilgisi dahilindedir. Fakat BM Somali kıyılarını zehirli atıklardan koruma ve yoksul balıkçıların balık avlanma ve yaşamını idame etme koşullarını sağlamak için herhangi bir karar almıyor. Sorumlu ve suçlular kendileri olduğu için kuşkusuz ki korunacak olanlar da yine kendileridir.

Eylül ayı sonlarına doğru Ukrayna gemisini kaçıran korsanların başı New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şunları söylüyordu: “Biz korsan değiliz. Biz sadece sularımızı koruyoruz. Biz korsanlar olarak, çöplerini kıyılarımıza atan ve burada illegal olarak balık avlayanları anlıyoruz.” Bu görüşleri açıklayanın korsanlık yaptığı nasıl olgu ise, bunun gibi, anlattıklarının bir bölümü de olgudur. 1991’den beri Somali’de tüm ülkeyi kontrolü altında tutabilen ve yöneten bir hükümet yoktur. Aslında buna bağlı olarak Somali’de merkezi devlet yapısının çöktüğü ve yerine yenisinin hala oluşturulamadığı bir durum sözkonusudur. Böylesi bir durumda Somali karasuları, kıyılarını kontrol edecek resmi kolluk güçleri de ortadan kalktı... Bu durumu kullanan Avrupalı ve Asyalı güçler Somali kıyılarında önemli ölçüde illegal olarak balık –özellikle de ton balığı- avlanmaya başladı. Bu ise Somalili balıkçıların geçim kaynaklarının ellerinden almasına yol açtı. Bunun bir sonucu da sözkonusu balıkçıların bu gelen büyük rakiplere karşı saldırılar gerçekleştirmeye başlamaları ve bunun da giderek bir nevi ticarete dönüşmesi oldu. Yani Avrupalı ve Asyalı korsanlar Somalili korsanları yaratmış, Somalili balıkçılar korsanlara

Bazı veriler, rakamlar Korsanların 2008 yılı içinde kaçırdıkları gemilerin sayısı 90 civarında. 2007’ye göre bu oran ikiye katlanmıştır. Korsanların elinde olan gemi sayısı 14 olarak verilmektedir. Bu kaçırma olaylarından elde ettikleri haraç oranı kesin belli olmasa da on milyonlarca dolar olarak hesaplanıyor. Kimi bunu 50 milyon dolar olarak gösteriyor. Sözkonusu korsanların varlığına bağlı olarak “korsan ekonomisi” adı verilen bir durum ortaya çıkmıştır. Küçük esnaf ve zanaatkarlar için bu bir geçim kaynağı olmuştur. Deniz Botları için mazot veya sigara satın almaları bile esnaf için, tamirat ise zanaatkarlar için bir gelir kaynağıdır. Yaklaşık sekiz milyonluk nüfusun yarısının açlık sınırında yaşama kavgası verdiği bir ülkede, böylesi bir gelir kaynağı bile büyük bir öneme sahiptir.

Hürriyet gazetesine göre korsanlarla gemi sahipleri arasında arabuluculuk yapan Kenyalı Mwangura, korsanlar hakkında şunları anlatmaktadır: “Botlarla gemilere çıkanlar ayakçılar. Esas patronlar Dubai ve Nairobi’deki, Londra ve Hamburg’taki klimalı bürolarda oturuyor. Mafya gibi, dünyanın dört yanına yayılmış bir yapılanma.” (Hürriyet, 15 Kasım 2008) Bu mafyanın emperyalist güçlerle birlikte çalışan, daha doğrusu onların mafyası olma ihtimali vardır. Gemileri kaçırıp ya da gemilere saldırıp bölgeye daha fazla savaş gemisi ve savaş araçları yerleştirmenin zeminini oluşturmak için böylesi bir yola da başvurmaları mümkündür. Öyle ya da böyle, emperyalistler bölgeyi kontrolleri altına almak için seferber olmuştur ve bunun için de bölgeyi savaş gemileri üssü haline getirmeye çalışıyorlar. Pek ama bu bölgenin kontrol edilmesi neden bu kadar önemli? Verilen bilgilere göre Somali kıyılarından Aden Körfezi’ne kadarki deniz yolundan yılda 50.000 kadar gemi, tanker vb. geçmektedir. Bunların 20.000 kadarı Aden Körfezi’nden Süveyş Kanalı yolunu kullanmaktadır. Avrupa’nın ham petrolünün %30’unun bu deniz yolu üzerinden sağlandığı söylenmektedir. Bu yol yerine –yani Süveyş Kanalı yerinebaşka yollar kullanılsa, taşımadaki giderlerin yükseleceği, karlarının düşeceği sorunu gündeme gelmektedir. Hem ucuz taşımacılık, hem de “güvenli” yol emperyalistler için tercih edilen yoldur. Balık yakalama bağlamında da Greenpeace örgütünün 2006’da soruna dikkat çekmeye ve ekonomik ve yasal adımlar atılmasını sağlamaya çalışması herhangi bir sonuç getirmemiştir. Greenpeace’in açıklamasına göre bu işten kar elde edenler AB, ABD ve Japonya’dadırlar. Şimdi savaş gemilerinin sayısının çoğaltılması aynı zamanda illegal balık avlanmanın güvence altına alınmasını da içermektedir. BM’nin çevre koruma programı UNEP’in bir temsilcisinin El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamaya göre Avrupalı patronlar çöplerini Afrika’da imha etmenin çok ucuz olduğunu keşfettiler. Zira Avrupada tonu 1000 Dolar tutarken Afrika’da bu 2.5 Dolar tutmaktadır. Burada kısa ve özet haliyle aktardığımız olgular ve veriler emperyalizmin barbar bir sistem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. BM gibi kurum ve kuruluşların da açıkça emperyalistlerin çıkarlarının savunucusu kurum ve kuruluşlar olduğu da yeniden belgelenmiştir. Somalili emekçilerin gerçek kurtuluşu için mücadele tüm bu korsanlara, tüm emperyalist güçlere ve yerli işbirlikçilerine, islamcı gerici güçlere vd. karşı mücadele olma durumundadır. 23 Aralık 2008 √

17


yaşam temellerini koruma mücadelesi

BM’ler İklim Konferansı Poznan’da yapıldı

BM

İk lim Değişik liği Çerçeve Sözleşmesi 14 . Ta r a f l a r Konferansı, 1-12 Aralık 2008 tarihleri arasında Polonya Poznan’da 190 ülke ve 12 bin delegenin katılımı ile yapıldı. A ra l ı k 20 07 y ı l ı nd a BM’ ler İ k l i m Değ işi k l iğ i Konfera nsı, Endonezya’nın Bali Adası’nda yapılmıştı. Bu konferansta, 2012'den sonra Kyoto Protokolü'nün yerini alacak ve emisyon kısıtlamalarının daha hızlı uygulanmasını öngörecek yeni çerçeve anlaşması oluşturabilmek amacıyla yapılan müzakerelerden, pazarlıklardan bir sonuç alınamamıştı. Bali İklim Konferansı’nda kabul edilen "yol haritasında" 2009 sonunda Kopenhag'da yeni bir konferansın düzenlemesi öngörülmüştü. Poznan’da da Kyoto Protokolü yerine geçecek yeni bir protokol oluşturmak için ülkeler anlaşmaya çalıştı. Kyoto Protokolü 2008-2012'ye kadar sera etkisi yapan gaz emisyonlarını 1990 seviyelerinin, yüzde 5'in altına indirilmesini öngörüyor. 2009 sonunda Kopenhag’da düzenlenecek 15. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmesi planlanan, 2012 sonrasına yönelik uluslararası anlaşma öncesindeki son büyük resmi toplantı Poznan olduğu için, İklim Konferansına medya tarafından önem affediliyordu. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon Poznan’da yaptığı konuşmada, ülkeler arasında ortaklık çağrısında bulundu. Ban’ın "Sayın Bayanlar ve Baylar: Dünya bizi izliyor, başarısız olmamalıyız. Aynı anda iki kriz yaşı-

M

18

yoruz. İklim değişikliği ve küresel ekonomi krizi. Ancak bu krizler bize iyi fırsatlar sunabilir. Bu, eşzamanlı olarak, her iki krizin üstesinden gelebilmek için bir fırsat olabilir” çağrısında bulunması da bir işe yaramadı. Bir iklim Konferansı daha fiyasko ile sonuçlandı. İklimin korunması yönünde somut kararlar alınamadı. BM iklim değişiklikleri sözleşmesini imzalayan 192 ülkenin temsilcilerinin yapabildikleri tek şey, takvim ve Kopenhag'da yapılacak konferansa yol gösterici nitelikteki müzakereler programını içeren yol haritasını onaylamak oldu. BM iklim değişiklikleri sözleşmesini imzalayan 192 ülkenin temsilcilerinin, sera etkisine karşı yeni tedbirleri belirlemek için 1 yılı var. Kopenhag Konferansı, 7-18 Aralık 2009 tarihleri arasında düzenlenecek. Kyoto Protokolü yerine geçecek yeni bir protokol oluşturma çabalarını esas olarak ABD emperyalizmi

engel olmaktadır. Sera gazları salınımında birinci sırada gelen, atmosferi kirletmede bir numara olan ABD, hala Kyoto Protokolü’nü imzalamış değil. ABD sera etkisi yapan gaz salınımlarının azaltılmasına da karşı çıkıyor. AB’liğini oluşturan ülkeler, 2020 yılına kadar karbon salınımlarının yüzde 20 oranında azaltılması ve birlik ülkeleri genelinde tüketilen enerjinin yüzde 20'sinin yenilenebilir kaynaklardan elde edilmesi noktasında aralarında anlaştı. "20-20-20" adıyla anılan paket, ayrıca 2020'ye kadar yüzde 20 oranında enerji tasarrufu yapılmasını da öngörüyor. Türkiye Kyoto Protokolü’nü imzalama kararı almış olmasına rağmen, bu karar Meclis tarafından onaylanmadığı için, resmiyet kazanmış değil. Kyoto Protokolü’ne taraf olmayan Türkiye, Poznan’da Bakanlık düzeyinde değil müsteşar düzeyinde

temsil edildi. Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalama kararın esas nedeni, 2012 sonrası oluşturulacak yeni protokolü oluşturma sürecine dahil olmak istemesidir. İklimi koruma mücadelesi emperyalistlerden beklenemez! Çevrenin kar uğruna hoyratça talanının sorumluları olanlardan, çevreyi koruma mücadelesi beklenemez. Çevreyi koruma mücadelesi sınıf mücadelesinin önemli bir alanı olarak kavranıp mücadele edilmelidir. Bu görev sınıf bilinçli işçi sınıfı hareketinin önünde görev olarak durmaktadır. Aralık 2007 yılında Bali’de yapılan İklim Konferansı’nı değerlendiren yazımızda şu tespitleri yapmıştık: “Uğrunda mücadele edilmesi gerekli olan; küresel ısınmanın temel nedeni olan sera gazlarını, şu kadar veya bu kadar azaltmak mücadelesi değil, sera gazlarının salınımını sıfırlamak mücadelesi olmalıdır. Enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımına son verilmelidir. Yenilenebilir, alternatif enerji kaynakları ile enerji ihtiyacı karşılanmalıdır. Temel amacı kar olan, kara dayalı üretim yapan, çevreyi koruma derdi olmayan kapitalizmde bu gerçekleşemez. Doğa ile uyum içerisinde, çevrenin korunmasını temel alan, üretimin amacının toplumun ihtiyacını gidermek olacağı bir dünya mümkündür. Bu dünya sosyalizmle yaratılacaktır.” ( YDİ Çağrı, Sayı 118, BM’ler İklim Konferansı fiyasko ile sonuçlandı!) Bir yıl önce bu söylediklerimize, bugün eklenecek yeni bir şey yok! 19 Aralık 2008 √

TAEK nükleer santral reaktör tasarımına uygunluk belgesi verdi

ersin-Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral için, 24 Eylül’de düzenlenen nükleer santral ihalesine yalnızca Rus Atomstroyexport ve Inter Rao ile Turgay Ciner’e ait Park Teknik’in oluşturduğu konsorsiyumundan teklif gelmişti. Teknik şartname açısından, verilen teklif incelenmesi için Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) iletilmişti. Aralık ayı içerisinde TAEK nükleer santral için teklif edilen reaktör tasarımına uygunluk belgesi verdi. TAEK’den yapılan açıklamada, 24 Eylül’de yapılan nükleer santral ihalesinde, JSC Atomstroyexport JSC Inter Rao Ues, Park Teknik Elek. Mad. Tur. San. Tic. A.Ş. İş Ortaklığı tarafından sunulan teklifin TAEK tarafından

Çevre açısından felaketi bağrında barındıran, geleceği ipotek altına alma anlamına gelen nükleer santrallerin kurulmasına karşı mücadeleyi büyütelim. değerlendirildiği, ilgili Rus-Türk iş ortaklığının sunduğu dokümanlarda yer alan bilgiler çerçevesinde teklifin TAEK ölçütlerini karşıladığı sonucuna varıldığı ve ‘TAEK Ölçütleri Uygunluk Belgesi’nin tanzim edilerek TETAŞ Genel Müdürlüğü’ne teslim edildiği belirtildi. TAEK’in durumu Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş’ye (TETAŞ)

bildirmesinin ardından, TETAŞ fiyat teklif zarflarını açarak ihaleyi karara bağlayacak ve ihale sonucu Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenecek. (19 Aralık Radikal) TA EK a ld ığ ı bu ka ra rla yeterli li k ölçütüne ters düşerek, Atomstroyexport’un sadece Rusya’da prototip düzeyinde inşasına bu yıl başlanan VVER-1200 reaktörüne

onay verdi. Böylece TAEK sınanmamış bir teknolojiyi kabul ederek, her türlü güvenlik açığını, hesaplanmamış maaliyet artışını da onaylamaktadır. Nükleer santrallerde kullanılan teknik sınanmış ya da sınanmamış olsun, her iki durumda da nükleer enerji çevre açısından güvenli bir enerji türü değildir. Çernobil örneğinde olduğu gibi nükleer santrallerde olası bir kaza, doğa açısından, toplum açısından felaketli sonuçlara yol açmaktadır. Çevre açısından felaketi bağrında barındıran, geleceği ipotek altına alma anlamına gelen nükleer santrallerin kurulmasına karşı mücadeleyi büyütelim. 24 Aralık 2008 √


yeni dünya gençliği

D

Hangi tercih?

ünyanın en zor, en meşakatli işi devrimci olmaktır. Hayatın bir dönemi, her insanın karşısına tercihler çıkarır ve bu tercihler doğrultusunda hayatına yön verir. Bu noktadan sonra devrimci olma tercihini seçtiyseniz, ilk baskı evde evebeyinlerinizden gelir. Evdeki bu baskının yanında, çevrede bu koronun içine katılır. Bir devrimcinin sistemle olan sınavı da burada başlar. Aileden ve çevreden sürekli telkinler ve uyarılar gelir. Bu düzen değişmez, biz de uğraştık ne oldu? vb. gerekçelerle zihni bulandırıp tercihimizden vazgeçmemizi sağlamaya çalışırlar. Doğrular çok sıcak ve yakıcıdır. Bilinç gelişmeye başlayınca, hayata baktığımız çerçeve değişir. Yalanlar baskılar ve sömürü üstüne kurulu düzen bizi rahatsız etmeye başlar. Artık bir duruş başlar. Evdeki baskı da şekil değiştirmeye başlar. Okuyorsan harçlığını düşürürler. Çalışıyorsan eve giriş çıkış saatlerine müdahale olur, arkadaşlarını sorgulamaya başlarlar. Tehditler havada uçuşur, bu müdahaleler bazen eve almamakla sonuçlanabilir. En koyu tartışmalarda yüzünüze tokat atılabilir. Bilincin gelişmesiyle beraber artık yaşadığımız bu hayatı sistemi sorgulamaya başlarız. Aile ve çevreyle olan feodal ilişkileri yıkmaya başlarız. Bundan sonra yönümüz ve idealimiz sınıfsız, özgür bir ülke ve dünya yaratmaktır. Doğru bilinci almak, hayatı buna göre yorumlamak, kavgada uzun soluklu olmak, devrimci olma tercihinde en önemli husustur. Dönüşmeye başlama süreci aç susuz olmakla aynıdır. Bilgiye karşı açlık ve susuzlık hissederiz ve elimizdeki tüm imkanlarla okumaya başlarız. Okudukça, öğrendikçe ilk adımı attığımızdaki haksızlığa, zülme olan hıncımızı, öfkemizi bilimsel temeller üzerine oturtmaya başlarız. Bir kavganın olmazsa olmazı ideolojik netliktir. Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Stalin’i okuyarak ve bunun yanında sosyalist yazını sıkı bir şekilde takip etmeye başlarız. Bilinci Marksist Leninist klasiklerden öğrenmeye başlamayıp temel almazsak, bu hayatı ve mücadeleyi doğru şekilde diyalektik yöntemle bilimsel temeller üzerinde yükseltemeyiz. Devrimci olma durumu da belirli bir dönem sonra kesintiye uğrar, maziden anı olarak yerini alır. Uzun soluklu olmak için Marksizm ve Leninizm devrimciler için yolun başında okunup kavranması gereken en temel unsurdur. Okudukça eski yaşamı geride bırakarak, yeni ufuklara yol alırken paylaşmayı, yoldaşlığı, özveriyi, fedakarlığı öğreniriz. Burjuvazinin yaratmak istediği birey olmamakla beraber seçtiğimiz tercihle ikinci baskıyla karşılaşırız. Bu baskı aile ve çevre baskısın yanında daha ağır ve

bir yaşam ve kavganın aciliyeti kendini eskisinden daha çok hissettirmiştir. Ya barbalık içinde çöküşe gideceğiz Ya da sosyalizmi kurup insanca yaşacağız. Tercihler bize ait. Yazıyı bitirirken sözü Yımaz Güney’e bırakıyorum.

“Kimin saflarında olacağız?

Haksızlığın, sömürünün baskının karşısında, ya bu düzeni kabul edip kör sağır dilsiz olacağız Ya da onurlu bir yaşam kurma kavgasında karşısında olacağız. Her iki tercihte hayatımızı kökten değiştiren tercihlerdir. zordur. Dönüşüp gelişme süreci artık kendimizi dönüştürme ve geliştirme yanında toplumu da dönüştürüp geliştirme sürecine doğru gelişir. Örgütlü yaşamın içinde zihnimiz özgürleşir ve özgürleşmeyle kendimize, yani insanlığa doğru yolculuk başlar. Bu yolculukla beraber din, dil ve ırkçı söylemlerin karşısında halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü benimseriz. Burjuvazinin örgütlü yaşam karşısında baskısı, kendi iktidarının yıkılacağı korkusu ve de acizliğinden gelir. Polisini, askerini, medyasını seferber eder. Karokollara, kışlalara işkence tezgahları kurar. Cezaevlerini alfabetik sıraya göre yapar. Yaptıkları hiçbir zaman yeterli olmaz, yenileri inşa edilir. Bunların yanında sokak ortasında infaz eder. Sırtın dönükken bulur kurşun seni. Haksızlığın, sömürünün baskının karşısında, ya bu düzeni kabul edip kör sağır dilsiz olacağız Ya da onurlu bir yaşam kurma kavgasında karşısında olacağız. Her iki tercihte hayatımızı kökten değiştiren tercihlerdir. Düzen içinde hayatımızı sürdürdükçe, sömürüye açlığa, yokluğa, savaşlara katliamlara onay veririz. Çünkü bu düzen susmayı ve itaat etmeyi bekler. Susup itaat ettikçe, zaten herşeyi kabullenmiş oluruz. Bu yüzden bizi rahatsız eden herşeyin sorumlusu olma durumu da belirir. Savaşlarda bombalar altında ölenlerin, açlık yüzünden hayatını kaybedenlerin, Tuzla’da iş cinayetlerinde ölenlerin,

kot taşlarken kansere yakalanıp hayatını kaybedenlerin, Afrika’da açlık hastalık ve susuzluk yüzünden ölenlerin ve sayfalarca yazacağımız bir çok olumsuzluğun sorumlu olma payı maalesef sustukça bizde olacaktır. İkinci tercihse yeniden doğmadır. İsyandır, başkaldırıdır, umuttur. Yüzyıllardır süregelen baskılar ve sömürü karşısında, büyük insanlığın tatmadığı bilmediği yabancısı olduğu kendisini armağan etmektir. Eşitliğin, özgürlüğün, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın kavgasına tutuşmaktır. Devrimci olmak zordur, zor olduğu kadar onurludur. Yüreginde tükenmeyen ışığı toprağa düşünceye kadar taşımaktır. Yüreğinde haksızlığı hisseden dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan olumsuzluğun acısını acısı olarak bilmektir. Yüreğinde herkese yer vardır. Taşır kavganın yükünü, hani tabiri caizse kelle koltuk altındadır. Artık yeter diyelim ve tercihimizi mücadeleden ve devrimden yana yapalım. Düzenin yalanlarına, dolanlarına karşı örgütlenelim. Bu düzende yaşananan ve içimizi acıtan herşeyin karşısında durarak seyirci olup vicdanımızı lekelemeyelim. Unutmayalım bizi nasıl sömürdüklerini, nasıl katletiklerini! Bizi herşeyiyle teslim almaya çalışıyorlar. Özel hayatımızı dinleyerek, izleyerek takip ediyorlar. Teknoloji geliştikçe bu emellerine daha çok ulaşıyorlar. Yaşadığımız doğayı yok edip, yaşam alanlarımızı yok ediyorlar. Onurlu

Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen; insanın insana kulluğuna son verilmesini isteyen halkların devrimci saf larında mı, yoksa bağımsızlığa ve demokrasiye karşı çıkan, sömürüyü bir tasma gibi halkların boğazına geçirip onları köleleştiren ve düzeni korumak için her türlü baskı ve zulmü “meşru” gören halk düşmanı saflarda mı? Hangi saf ları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinenbilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki kuşaklara şeref li insanların mirasını bırakırız… ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras bırakmalıyız.

Arkadaşlarım, Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir. Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır. Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız. Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.” ( Yılmaz Güneyin bu yazısı GÜNEY dergisinin 28. sayısında Yılmaz Güney'in doğum günü vesilesiyla adlı yazıdan alınmıştır. ) Genç bir YDİ Çağrı okuru işçi 22 Aralık 2008 √

19


Çağrı - 129  

Ocak 2000/01 • FİYATI 2,00 YTL (KDV DAHİL) • ISSN 1302-692X129 SAY I l HE J M A R Kadın ve erkek işçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek...

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you