Page 1

AYLIK SİYASİ GAZETE

Karkerên jin û mêr! Ji xeynî zencîrên we tiştekî we yê wendakirinê tune! Hûn dikanin cîhanekê nu wergirin!

l HE

J

AR

SA

YI

M

Kadın ve erkek işçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!

Ocak 2008/01 • FİYATI 2,00 YTL (KDV DAHİL) • ISSN 1302-692X118

Eski Yıl Yeni Yıl... Değişen Bir Şey Yok!

Serbest Bölgelerde Modern Köleler: Kadın İşçiler...

Filistin Sorununda Çözümsüzlük Arayışları...

BM İklim Konferansı Fiyaskoyla Sonuçlandı!


editörden - içindekiler

Editörden...

Değerli Okuyucu, 2008 yılının bu ilk sayısıyla merhaba! Geçtiğimiz yıl içerisinde dünya çapında yaşanan siyasi gelişmelere 11 sayı boyunca dergimizde yer vermeye çalıştık. Bir yıllık bu zaman dilimi içerisinde dünyada emperyalist gerici savaşlar, kışkırtılan milliyetçilik ve şovenizm, işçi sınıfına yönelik saldırılar, doğanın talanı, kadınlara yönelik şiddet tüm hızıyla sürerken ne yazık buna karşı kayda değer bir tepki gelişmedi ezilenler cephesinden. Emperyalist kapitalist sistem varlığını koruduğu sürece 2008 yılının da bir önceki yıldan farklı olmayacağı açık. Fakat bu kader değil! Yeter ki dünyayı değiştirecek gücümüze olan inancımızı yitirmeyelim!

İçindekiler Tüm okurlarımızı yeni yılda tüm objektif zorluklara rağmen devrim mücadelesine daha sıkı sarılmaya çağırıyoruz! 2008 yılının bu ilk sayısında 2007’nin kısa bir hatırlatmasını yaptık. Kürt halkına yönelik kışkırtmalar, baskılar geçen ay da tüm hızıyla devam etti. Halkların Kardeşliği sayfalarımızda buna bir kez daha yer verdik. Yeni İşçi Dünyası sayfalarımız yine dolu dolu, burada özellikle anda yürüyen mücadelelere yer verdik. Tüm okurlarımızı direnişte ve grevde olan işçileri ziyaret etmeye ve desteklemeye çağırıyoruz. Yeni Kadın Dünyası sayfalarında bu kez kadın emeğinin çok yoğun olarak sömürüldüğü Serbest Bölgeleri irdeledik. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Panorama, Yaşama Temellerini Koruyalım ve Yeni Dünya Gençliği sayfalarını da ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Yeni sayımızda tekrar buluşmak üzere! YDİ ÇAĞRI, 03 Ocak 2008 •

GÜNDEM Eski Yıl – Yeni yıl: Değişen Bir Şey Yok! . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 19 Aralık katliamı protesto edildi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 4

Özür: Teknik bir hata sonucu geçen sayımızın arka kapak içi yanlış basıldı. Eksik olan yazılar için lütfen internet sitemize bakın. YDİ Çağrı

YAŞAMA TEMELLERİNİ KORUMA MÜCADELESİ BM İklim Konferansı fiyasko ile sonuçlandı. . . . . . . . . . . . . . . 15 Munzur’da barajlara hayır!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN Operasyonlar, bombalamalar ... Kürt ulusal sorununu çözemez!. . . . . . “Hırsız evde, kilit işe yaramadı” . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Malatya katliamında son durum . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Denizde katliam!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

YENİ KADIN DÜNYASI Novamed grevi sona erdi... “Kadınların grevi” kazandı . . . . . . . . . . 8 Mustafa Öztaşkın’dan teşekkür ziyareti . . . . . . . . . . . . . . . . . 8 Serbest Bölgelerde Modern Köleler : Kadın İşçiler... . . . . . . . . . . . . 9 Bir eleştiri... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 10 YENİ İŞÇİ DÜNYASI ‘Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası kanun tasarısı’ bilmecesi. . . EK:1 Birleşik Metal İş 17. Genel Kurulu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:2 Ditaş’ta kölelik sözleşmesi imzalandı. . . . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Dimes meyve suyu fabrikasında direniş. . . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Türk-İş 20. Kongresi: Gitti Salih Geldi Mustafa! . . . . . . . . . . . . . EK:4 “Gemileri yaktık, geri dönüş yok!” . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:5 Güven Elektrik işçileri saldırılara direniyor! . . . . . . . . . . . . . . EK:6 ACERER Döküm Sanayi işçileri grevde. . . . . . . . . . . . . . . . . EK:6 DEMSAŞ Deri’de sendikayı yok etme saldırısı!. . . . . . . . . . . . . EK:7 Yörsan’da işçi kıyımı! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:8 Kocaeli Üniversitesi’inde işçilerin mücadelesi sürüyor. . . . . . . . . EK:8 BES Kilis Şubesi’nin 4. Olağan Genel Kurulu. . . . . . . . . . . . . . EK:8 PANORAMA RUSYA: Duma seçimleri yapıldı, Putin kazandı… . . . . . . . . . . . . 11 ABD / ANNAPOLİS / Filistin sorununda çözümsüzlük arayışları…. . . . . 12 ENDONEZYA / BALİ: BM’nin 13. İklim Konferansı yapıldı… . . . . . . . . 13

GÜNCEL Polis vazifesinin başında, salahiyetinin bilincinde!. . . . . . . . . . . . Mersin’de “Ek Ders” isyanı yankısını buldu . . . . . . . . . . . . . . . Eğitim-Sen üyeleri iş bıraktı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Eğitim emekçileri ek ders ücretleri için alanlardaydı . . . . . . . . . . .

16 17 17 17

YENİ DÜNYA GENÇLİĞİ YÖK tam gaz sürüyor…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . “Üniversitelerimizi gericilere bırakmayacağız” . . . . . . . . . . . . . . Genç-Sen Genel Kurulu Gerçekleşti! . . . . . . . . . . . . . . . . . . Herkese Sağlık, Güvenli Gelecek için yürüyüş. . . . . . . . . . . . . .

18 18 19 19

• ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi: Aziz Özer • Sorumlu Yazıişleri Müdürü: İlyas Emir • Yönetim Yeri ve Adresi: Hüseyin Ağa Mah., Balo Sok. No: 29/5 Beyoğlu - İstanbul • Tel.: (0212) 235 35 70 • Fax: (0212) 253 19 27 • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 • Sayı: 118 · Ocak 2008 • ISSN 1301-692X118 • Fiyatı: Türkiye: 2,00 YTL (KDV DAHİL) Türkiye Dışı: 2,50 Euro • Baskı: Uğur Matbaacılık (0212-501 81 09) • Yayın Türü: Yaygın Süreli

mail@ydicagri.com www.ydicagri.com

• 2

5 6 6 7


gündem

Eski Yıl – Yeni yıl Değişen Bir Şey Yok!

Küresel ısınma ve buna bağlı çevre felaketleri, emperyalistler arası dalaş, çatışmalar, açlık, susuzluk, işsizlik gibi kapitalizmin ürettiği barbarlığın tüm görünümleri dünya işçi ve emekçilerini yok etmeye devam etti 2007 yılı boyunca. 2008’in bu açıdan 2007’den daha farklı olacağına ilişkin herhangi bir belirti de henüz yok. 2008 daha şimdiden karanlık görünüyor. Değişen bir şey yok!

H

er yeni yıla girerken bir yeni yıl yazısı yazmak gelenektir. Biz de bu geleneği şimdilik bozmadan devam ediyoruz. Ama ne yazık ki yeni yıl için yeni yeni dileklerde bulunamayacak; öyle herkesi mutlu, huzurlu, barışçıl güzel günlerin beklediğini filan söyleyemeyeceğiz. Şimdi gazetelerde, televizyonlarda, reklam sloganlarında bol bol yeni yılın getireceği güzelliklerden bahsedilecek. Meclis, siyasi partiler, bakanlar, işadamları, sendikalar ve hatta Genelkurmay Başkanlığı bile yeni yıl dileklerini ard arda sıralayacaklar. Kimi insanlar beyaz sakallı nur yüzlü bir dede, kimileri şömineleri başında geyiklerine binmiş Noel Babayı bekleyecek. Ama ülkemizde milyonlarca, dünyada ise milyarlarca insan bir sonraki gün ne yiyeceğinin, iş bulup bulamayacağının, varolan işinden çıkarılıp çıkarılmayacağının hesabını yapmak zorunda kalacak. Bir söz vardır; “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır.” veya “Tarihini bilmeyen geleceğini göremez.” vb. Demek ki dönüp 2007 yılına bakmamız, neler yaptığımızı sorgulamamız, son bir yıllık ta olsa tarihimizi incelememiz gerek. *** 2007 yılı Irak eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in idam görüntüleri ile başladı. 20 Mart 2003 tarihinden bu yana başta ABD ve İngiltere’nin işgal altında tuttuğu Irak’ın eski devlet Başkanı Saddam Hüseyin 30 Aralık 2006’da idam edildi. İdam görüntüleri “gizlice” medyaya sızdırıldı. İşgal güçlerinin sınırlı kontrolü altında bulunan Irak’ta yıl boyu çatışmalar, intihar eylemleri sürdü; binlerce insan öldürüldü. 16 Ocak’ta Birleşmiş Milletler, 2006 yılında Irak’ta 34 bin 452 sivilin öldüğünü açıkladı. 14 Ağustos’ta ise Musul’un Şengal ilçesinde düzenlenen intihar saldırılarında yaklaşık 500 Ezidi Kürt katledildi. İşgal güçlerine karşı ise direniş sürerken, ABD ülkede kont-

rolü sağlayabilmek için asker sayısını arttırdı. 19 Ocak ’ta AGOS Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink katledildi. Hrant Dink’i katleden kişi cinayeti milli duygularla işlediğini söylerken, bazı emniyet görevlileri katil O.G. ile fotoğraf çektirdi. Hrant Dink’in cenazesine yüzbinlerce kişi katıldı. Bu eylemde Hrant Dink’in eşi Rakel Dink bir konuşma yaptı: “Bir bebekten katil yaratan zihniyeti sorgulamalıyız.”

ramlarını sürdüreceğini açıklaması nedeniyle diğer emperyalist devletler tarafından baskı altında tutulmaya devam ediliyordu. İngiliz askerlerinin esir alınması yaşanan gerilimi doruğa çıkardı. İran geri adım atmamakta direnirken, ABD ve diğer emperyalistler İran’ın nükleer bomba elde etmesini istemiyor. 2007 yılında liberal burjuvazinin hükümeti AKP ile Kemalist bürokrat burjuvazi arasındaki iktidar mücadelesi her alanda şiddetlenerek

2 Şubat’ta Paris’te düzenlenen küresel ısınma ile ilgili uluslararası toplantıda, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Uzmanlar Grubu 21 sayfalık bir rapor açıkladı. Yayımlanan raporda, küresel ısınmanın son 50 yıl içerisinde yüzde 90 oranında insan eliyle yaratıldığı ve bunun etkilerinin asırlarca süreceği belirtildi. Raporun bu haliyle yayımlanmaması için bazı çevrelerin bilim insanlarına rüşvet teklif ettiği ortaya çıktı. Kapitalistlerin daha fazla kâr uğruna dünyayı yağmalaması artarak devam ediyor. İran ile ABD arasındaki diplomatik çatışma 2007 yılında da sürdü. İran donanma askerleri 23 Mart’ta 15 İngiliz askerini karasularını ihlal ettiği gerekçesiyle esir aldı. Esir denizciler 5 Nisan’da serbest bırakıldılar. İran, Uranyum zenginleştirme prog-

sürdü. AKP’nin Cumhurbaşkanı adayını açıklamasına günler kala, 14 Nisan’da Ankara Tandoğan’da Cu m hu r iye t M it i ng i y apı ld ı . AKP 24 Nisan’da Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı olarak açık-

ladı. 27 Nisan’daki ilk turda Abdullah Gül 357 oy aldı. Aynı gün TSK internet sitesinden bir bildiri yayınlayarak “TSK’nın Atatürk İlkeleri’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz savunucusu olduğu ve o ilkeleri korumakta” kararlı olduğunu açıkladı. Bildiri e-muhtıra olarak tarihe geçti. 3 Mayıs’ta İzmir’de de Cumhuriyet mitingi düzenlendi. Daha sonra bu mitingler birçok ile yayıldı. 1 Mayıs tarihinde Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusu üzerine Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunu iptal etti ve Cumhurbaşkanı seçiminin yapılabilmesi için Mecliste en az 367 milletvekilinin hazır bulunması gerektiğini açık ladı. 6 Mayıs’taki oturumda Mecliste 367 milletvekili olmadığından seçim yapılamadı, bunun üzerine Gül adaylıktan çekildiğini açıkladı. AKP erken seçim kararı aldı. 22 Temmuz da yapılan seçimlerde AKP beklenmedik bir oy oranı (%47 – 341 milletvekili) ile birinci parti seçildi. Meclise AKP ile birlikte 3 parti seçildi (CHP 112, MHP 71 milletvekili). DTP, EMEP ve ÖDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 22’si seçildi. DTP grup oluşturdu, bağımsız adaylardan (ÖDP eski Genel Başkanı) Ufuk Uras ise ÖDP’ye katıldı. Meclis’te tekrar çoğunluğu elde eden AKP Cumhurbaşkanlığı seçimini yineledi. Abdullah Gül 28 Ağustos’ta 339 oyla

3


gündem

TBMM tarafından Türkiye’nin 11. cumhurbaşkanı seçildi. 21 Ekim’de de Gül’den sonraki cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesine ve diğer bazı anayasa değişikliklerine ilişkin referandum yapıldı, referandumdan Evet çıktı. Bu süreç AKP’nin iktidarını daha da sağlamlaştırmasını, Kemalist kesimin ise iktidardan daha hızlı bir uzaklaşmasını sağladı. Çünkü AKP hükümet olduğu süreç boyunca Sezer vetosu ile karşılaşan yasa değişikliklerini jet hızıyla onaylatma avantajını kazandı. İktidar dalaşı her alanda sürüyor, 2008 yılında da sürecek. 2007 yılı işçi sınıfı açısından da hareketli geçti. Çok sayıda grev, direniş gerçekleşti, görece kazanımlar elde edildi. Yılın başında Tansaş işçilerinin mücadelesi kazanımla sonuçlandı ve işçiler sendikalı oldular. 17 Mart’ta Mersin Serbest Bölgede çalışan binlerce işçi insanca çalışma koşulları için bir hafta boyunca iş bıraktı. Örgütsüzlük nedeniyle direniş kısa zamanda kırıldı. Tarsus’ta buluna Koluman Motorlu Araçlar A.Ş. işçileri Birleşik Metal-İş Sendikasında örgütlendiler ve kısa sürede sendikalı oldular. 2007 yılında Sanovel, Esen Plastik, Bağ Yağları, Seri-İş Metal, Alkan Deri, Güven Elektrik, Akdeniz Nakliyat Kargo, THY, Beksa, Lider Deri, Akdeniz Selçuk Nakliyat iş-

4

yerlerinde patronların saldırılarına karşı direnişler, sendikalaşma mücadeleleri gerçekleşti. 2007 yılı 1 Mayıs’ı işçi sınıfının Taksim yasağına karşı mücadelesine ve zaferine şahit oldu. 2006’da başlayan Novamed ve SCT Or Turbo Filtre grevleri 2007 yılında da sürdü. SCT grevi hala belirsizliğini korurken, Novamed grevi 2007 yılının sonuna yaklaşırken zaferle sonuçlandı. 83’ü kadın 85 işçi adına Petrol-İş sendikası TİS imzaladı. Tüm bunlara rağmen 2007 yılı işçi sınıfı açısından Türk Telekom grevi ile anılacaktır. 25 bin 600 Türk Telekom işçisinin eşit işe eşit ücret talebi ve sendikasızlaştırma saldırılarına karşı 16 Ekim’de başlattığı grev 44. gününde zaferle sonuçlandı. Telekom tarihinde ilk defa gerçekleştirilen grev ile sınıfın hareketi geçen yıllara oranla ivme kazandı. 2007 yılına damgasını vuran diğer gelişmeler ise PKK gerillalarının 21 Ekim’de Dağlıca’daki askeri birliklere baskın düzenlemesi ile başlayan süreçti. PKK bu saldırıda 12 askeri öldürdü, 8 askeri de rehin aldı. Bu saldırı sonrasında milliyetçi-şovenist dalga yükseldi, birçok ilde DTP binalarına saldırı düzenlendi, Kürtlere yönelik linç eylemleri başladı, ırkçı sloganlarla donanmış kalabalıklar tüm kentlerde terör estirdi. Bu süreçte Hükümet Güney Kürdistan’a operasyon yapılması için tezkere çıkarttı. Tezkere Aralık başında TSK’ya verildi. Son bir haftadır ise TSK Güney Kürdistan’a birkaç operasyon düzenledi, Kandil Dağı bomba yağmuruna tutuldu. Sınırda bu hareketlilik sürerken, içerde de DTP’ye karşı büyük bir yok etme kampanyası düzenlendi. Partinin kapatılması için dava açıldı. Yüzlerce parti üyesine, başkanına da dava açılarak, siyaset yasağı konulması istendi. DTP’li milletvekilleri üzerinde baskı uygulandı, son olarak DTP Eş Başkanı Nurettin Demirtaş “asker kaçağı” olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Genel olarak 2007 yılı ülkelerimiz açısından yükseltilen milliyetçiliğin, şovenizmin yılı oldu. 2008 yılına ise Kürt sorununun çözümsüzlüğünün sürdüğü koşullarda ve bomba sesleri arasında giriyoruz.

Afganistan ve Irak işgalinin, Filistin’de savaşın sürdüğü koşullarda 2007’yi geride bırakırken, 27 Aralık’ta Pakistan muhalefetinin temsilcisi Benazir Butto’nun, düzenlediği miting sırasında öldürüldüğü haberi uluslararası alanda yankı buluyor. Son iki gündür gerçekleşen protesto gösterilerinde ise onlarca insan öldü. *** Küresel ısınma ve buna bağlı çevre felaketleri, emperyalistler arası dalaş, çatışmalar, açlık, susuzluk, işsizlik gibi kapitalizmin ürettiği barbarlığın tüm görünümleri dünya işçi ve emekçilerini yok etmeye devam etti 2007 yılı boyunca. 2008’in bu açıdan 2007’den daha farklı olacağına ilişkin herhangi bir belirti de henüz yok. 2008 daha şimdiden karanlık görünüyor. Değişen bir şey yok! Ama elbette “Elden ne gelir ummaktan başka” demeyeceğiz. 2008 yılının 2007’den faklı olması, işçi ve emekçiler açısından bir şeylerin değişmesi için yapılabilecek çok şey. Örgütlenmek, birleşmek, mücadele etmek ve kazanmak! Tüm bunları yapacak gücümüz var. Sorun kendi

gücünü görmekte… Bizler işçi sınıfının, elinde tüm dünyayı durdurabilecek gücü tutan sınıfın, bu gücünün farkına varması içim mücadelemize devam edeceğiz 2008 yılında da. Sizleri de yeni bir dünya, yeni bir yaşam kurma mücadelesine sarılmaya çağırıyoruz. 29.12.2007 ✓

19 Aralık katliamı protesto edildi

1

9 Aralık 2000 tarihinde, aynı anda 20 cezaevine başlatılan saldırı sonucu, 28 devrimci tutsak katledildi. Katliamdan yaralı olarak kurtulan tutsaklar, F tiplerinde tecride gönderildiler. 7. yılında 19 Aralık katliamı, BDSP, ESP, DHP, İCİ, Köz, Kaldıraç, ÖMP, Partizan tarafından İzmir Karşıyaka’da düzenlenen bir basın açıklaması ile protesto edildi. 19 Aralık katliamında katledilen, F tiplerinde tecride karşı mücadele içerisinde toprağa düşen devrimciler anısına bir dakika saygı duruşu yapıldı. ‘19 Aralık katliamını unutmadık, unutturmayacağız!’ pankartının açıldığı, 19 Aralık’ta katledilen ve tecride karşı mücadele içerisinde yaşamını kaybeden devrimcilerin resimlerinin taşındığı basın açık-

laması sırasında çeşitli sloganlar atıldı. “Devrimci irade teslim alınamaz!, Devrimci tutsaklar onurumuzdur!, 19 Aralık’ı unutma,unutturma!, İçerde, dışarıda hücreleri parçala!, Zindanlar yıkılsın, tutsaklara özgürlük!, Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz! Yaşasın devrimci dayanışma!” Basın açıklaması sırasında, şiirler okundu. Tecritten gelen tutsak mektuplarından parçalar okundu. Grup Kavel devrimci marşlar söyledi. Basın açıklaması bitirildikten sonra, bir grup faşistin provokasyon girişimi bir sonuç vermedi. Tecrite son! Devrimci tutsaklara özgürlük! YDİ Çağrı/İzmir ✓


halkların kardeşliği için

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

Operasyonlar, bombalamalar, imha siyaseti Kürt ulusal sorununu çözemez! zaltılar, tutuklamalar giderek artıyor. Taşların bağlandığı, itlerin salındığı bir dönemi yaşıyoruz.

ABD ve batılı emperyalistlerden dost olmaz!

B

eklenen oldu. Bush-Erdoğan görüşmesi sırasında üzerinde anlaşıldığı belli olan “sınırlı askeri harekat” Türk devleti tarafından gerçekleştirildi/gerçekleştiriliyor. 16 Aralık Pazar günü saat 02.00 civarında Türk savaş uçakları Kuzey Irak’ta Kandil’in de aralarında bulunduğu bazı bölgeleri bombaladı. Karadan da bazı bölgeler füze ve top atışına tabi tutuldu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın operasyonun ardından, “Sıfır hata”, “PKK kampları bizim için artık BBG evi”, “Bir tek sivil hedef, köy vurulmamıştır” açıklamasını bölgeden gelen haberler, Kürt medyasına yansıyan görüntüler yalanladı. Bölgeden gelen haberler, yayınlanan görüntülere göre operasyonda Nawdeşt û Dola Baleyan kazasına bağlı Bokirîkan, Ênze, Lêwje, Kutel, Zargelî, Qelatûkan, Rezge, Maredû Silêyiyan, Balekayetî’ye bağlı Xinêrew Qebirî Zahîriyan köyleri ve Sîdekan kazasıyla birlikte toplam 15 köy isabet aldı. Operasyonda, 1 hastane ve 2 ilkokul yıkılırken, 2 sivil ve 5 HPG’linin yaşamını yitirdiği açıklandı. Hava harekatı yapıldıktan iki gün sonra, 800 civarında Türk askerinin karadan bölgeye girdiği, birkaç kilometre ilerlediği, sonra geri çekildiği Genelkurmay tarafından açıklandı. Savaş bir yandan cephede yürürken diğer yandan yazılı ve görsel basında da yürütülüyordu. Emir eri burjuva medya operasyonu öve öve bitiremiyor. “Harekat gece yapılmıştı. Bu büyük başarı idi. Havada yakıt ikmali yapılmış, uçaklar 3 saat havada kalmıştı. Sivillere kesinlikle zarar verilmemişti. PKK’ya ağır darbe vurulmuştu. Artık komşular da ayakla-

rını denk alsınlar, Türk ordusundan korksunlardı. … vs.” Mehmetçik medya Türk ordusu ile övüne dursun gerçekler bambaşka: Türk ordusu ABD’nin izin verdiği çerçevede, verdiği istihbarat doğrultusunda, ABD’nin sattığı savaş uçakları ve tekniği ile operasyon yapmıştır. Diğer yandan Kuzey Irak’a kendilerinin verdiği bilgilere göre 24 sefer “sınır ötesi harekat” yapılmış, bölge defalarca havadan bombalanmıştır. Bu harekatlardan istenilen sonuç elde edilememiştir. Elde edilemez de! Çünkü Kürt ulusal sorunu katliamlarla, bombalarla, imha ve inkar ile çözülecek bir sorun değildir. AKP Hükümeti ile ordu arasında, ulusal harekete karşı uygulanacak askeri operasyonlar konusunda uyum olduğu anlaşılıyor. Başbakan Erdoğan’ın yer yer dillendirdiği “dağdan insinler, ovada siyaset yapsınlar” söylemi top, bomba, kurşun seslerinden duyulmuyor bile! “PKK’yı dağdan indirecek geniş kapsamlı plan”dan bahsediliyor. Ancak planın tam ne olduğu açıklanmıyor. Kendilerinin geçmişte denedikleri, başarıya ulaşmayan “Pişmanlık Yasası” ya da “Eve Dönüş Yasası” pişirilerek yeniden gündeme getiriliyor. Görünen o ki, imha ve pişmanlık ile güya sorunu çözmek istiyorlar! Ama nafile! DTP’ye yönelik linç kampanyası sürüyor. DTP üzerinde tam bir abluka uygulanıyor. Son olarak DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş “askere gitmemek için sahte çürük raporu aldığı gerekçesi” ile gözaltına alınarak tutuklandı. Çeşitli illerde yapılmak istenen “barış ve kardeşlik” mitingleri yasaklandı. Yargısız infazlar yeniden gündemdeki yerini alıyor. Yasaklamalar, gö-

Gelişmelerin gösterdiği bir diğer gerçek de emperyalistlerden dost olmayacağı gerçeğidir. ABD Kürtlerin dostu değildir. Ortadoğu’da çıkarları için Kürtleri kullanmaktadır. Emperyalist işgal, Saddam diktatörlüğü dönemi ile karşılaştırıldığında, Güney’de Kürt Devleti’ni gündeme getirmiştir. Kürt Devleti Güneyli Kürtler için eskiye oranla olumlu ise de, bu durum kalıcı değildir. ABD’nin bölgede çıkarları bittiğinde, Kürtleri de bir kenara koyacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın! Unutulmamalı ki, emperyalistler için çıplak çıkarlar vardır. Onlar çıkarları gereği siyaset izliyorlar. Emperyalist işgal ile emperyalistlerin güdümünde gelen “bağımsızlık” gerçek bağımsızlık değildir. Gerçek bağımsızlık emperyalizmden bağımsızlığı gerektirir. Burjuva milliyetçi önderlikler bunu sağlayamaz. Bunu sağlayacak olan işçi sınıfı önderliğindeki devrimlerdir. Bölgede 5 Kasım’da yapılan BushErdoğan görüşmesinin, anlaşmasının sonuçları yaşanıyor. ABD Türk devletine Kuzey Irak’ta “sınırlı askeri operasyonlara” izin vermiştir. Bu operasyonlar için gerekli istihbaratı ABD verecektir. Aralık ayında yapılması Anayasa gereği olan Kerkük referandumu 6 ay ertelenmiştir.

Kürt ulusal sorunu askeri yol ile çözülemez!

Ulusal sorunda inkar ve imha siyasetinde Türk devleti diretiyor. Meseleyi “terör” sorunu olarak görerek, savaş ile çözmeye çalışıyor. Oysa ulusal sorunun tek bir çözümü vardır: Zoraki birliğin ortadan kaldırılması, ulusal baskıya son verilmesi, tüm uluslar ve milliyetler arasında tam hak eşitliğinin sağlanması, ayrılmak isteyen uluslara ayrılma hakkının tanınması gereklidir. Ezilen, sömürgeleştirilen bir ulusun kendi kaderini tayin edebilmesi için özgür şartların olması gerekir. Özgür şartlar işçi sınıfı önderliğinde devrim ile yaratılacaktır. Devrim ile sermayenin iktidarı yıkılacak, yaratılan eşit ve özgür şartlarda Kürt ulusu kendi kaderini bizzat kendisi tayin edecektir. Kürt ulusu isterse ayrılıp kendi bağımsız devletini kurabileceği gibi, bütünün çerçevesinde kalarak federasyon temelinde özgür birliğin parçası olarak yaşamaya da karar verebilir. Zoraki birlik, ulusal baskı, sermayenin egemenliği sürdüğü sürece gerçek barış gelmeyecektir. Ba r ış, özg ü rlü k dev ri m le gelecektir. “Bütün uluslar için tam hak eşitliği, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı, bütün ülkelerin işçilerinin ve ezilen halklarının birleşmesi” ulusal sorunda uğrunda mücadele edeceğimiz şiarlardır. İşçilerin, emekçilerin görevi devrim için örgütlenmek ve mücadele etmektir. Halkların kardeşliği için tek yol devrim! 20 Aralık 2007 ✓

5


halkların kardeşliği için

Büyükanıt’ın “İyi Çocukları” tahliye edildi!

“Hırsız evde, kilit işe yaramadı”

H

akkari’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005 tarihinde Umut Kitabevi’nin bombalanması olayında halk tarafından yakalanan PKK itirafçısı Veysel Ateş, astsubaylar Özcan İldeniz ve Ali Kaya’ya, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 39’ar yıl hapis cezası verilmişti. Bu katilleri, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, “Tanırım iyi ço-

adam öldürmeye teşebbüs ve yaralamaktan yargılanan astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapse mahkum edildiler. Bunun üzerine sanık avukatları olayı temyiz etti. Temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi, görevsizlik kararı verdi. Dosya, terör, örgüt ve devletin birliğini bozmaya yönelik eylem da-

TSK’da görevli olmaları nedeniyle tutuksuz yargılanmalarına karar verdi. Duruşma, 14 Mart 2008 tarihine ertelendi.

Tahliye kararı sonrası Şemdinli’de tanklı geçit Van Askeri Mahkemesi’nde Şemdinli sanıkları Veysel Ateş, astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında çıkan tahliye kararının ardından, 15 Aralık 2007 tarihinde ilginç bir gelişme yaşandı. Sabah saatlerinde İlçe Jandarma Komutanlığı’nda bir araya gelen, Şemdinli Alay Komutanı Evliya Çelebi, İlçe Jandarma Komutanı Mustafa Özdurhan ve korucubaşı Mehmet Emin Özer, iki panzer eşliğinde ilçe merkezinde tur attılar. Esnaf ve vatandaşlarla sohbet etmeden ilçe merkezi çıkışında bulunan köprüye kadar yürüyüp, “herkes

ayağını denk alsın” der gibi, daha sonra İlçe Jandarma Komutanlığı’na dönen bu askeri yetkililer gerçek iktidarın kim olduğunu dosta düşmana gösteriyorlardı. Bu ülkede hukukun nasıl guguk olduğu bu dava ile bir kez daha görülmüştür. İnsan hakları, demokrasi konusunda nutuk atanların nasıl bir demokrasiden, insan hakkından, hukuktan yana oldukları bu dava ile bir kez daha kendini göstermiştir. Biz bu eli kanlı katillerin serbest kalmasına hiçte şaşırmadık. Şemdinli’deki bu tanklı gövde gösterisi bu “iyi çocukların” görevlerinin başına dönüp tekrar ‘iyi işler’ yapacaklarının bir göstergesidir. Gün gelecek bu eli kanlı katiller, düzenleri ile birlikte tarihin çöplüğünde yerini alacaktır! 23.12.2007 ✓

Malatya katliamında son durum

1

6

cuklardır” diyerek sahiplenmişti. Yargılanmaya başlanmaları ile birlikte, bu katiller için yine Büyükanıt; “Bu bir hukuk skandalıdır” diyerek tepki göstermişti. Bu tepkinin sonucu fatura, olayı soruşturan, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a çıkmıştı. Meclis Şemdinli Komisyonu’na verdiği ifadede, “Hırsız evdeyse kilit işe yaramaz” diyen Sabri Uzun görevinden alınarak, Emniyet Genel Müdürlüğü APK Uzmanlığı’na getirildi. Uzun’un görevden alınmasının ardından kameraların karşısına geçen Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, “Kimse kahramanlık yapmaya kalkmasın” diyerek Uzun’a göstermişti. Şemdinli olaylarının ikinci kurbanı ise hazırladığı iddianamede dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı suçlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya oldu. İddianamenin ardından toplanan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Savcı Sarıkaya’yı meslekten ihraç etme kararı aldı. Savcı Ferhat Sarıkaya, iddianamesinde tutuklu Ali Kaya’yla ilgili olarak, “Kendisini tanırım, iyi çocuktur” diyen Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere birçok komutanın ismine yer vermiş, ardından dosyayı gereğinin yapılması için Genelkurmay Askeri Başsavcılığı’na göndermişti. Çete oluşturmak, adam öldürmek,

valarına bakan 9. Daire’ye gönderildi. Kararı eksik soruşturma gerekçesiyle bozan 9. Daire, sanıkların eylemini “terörle mücadele görevleri kapsamında” gördü ve yargılamanın askeri mahkemede yapılmasını istedi. Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, davayı askeri mahkemeye göndermeyince hâkim hakkında inceleme başlatıldı. Atama kararnameleri sonucu yenilenen mahkeme heyeti, dosyayı askeri mahkemeye gönderdi Müdahil avukatlarının, “Askeri Mahkeme’nin görevsizlik kararı vermesi ve dosyanın, davanın görev yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi” talebi reddedilince, avukatlar duruşma salonunu terk ederek yaptıkları açıklama ile, bu hukuksuzluğa ortak olmak istemediklerini kamuoyuna açıkladılar.

Tahliye kararı Mahkeme heyeti ise, sanık astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş’in savunmalarını dinledi. Sanık avukatlarının tahliye talebi üzerine söz alan Askeri Savcı da, sanıkların tutuksuz yargılanmak üzere tahliyesini istedi. Yaklaşık 5 saat süren duruşmada, mahkeme heyeti 15 dakika ara verdi. Daha sonra devam eden duruşmada mahkeme heyeti, sanıkların delilleri karartma ihtimali ve kaçma şüphelerinin bulunmaması,

8 Nisan 2007’de, Malatya’da, Zirve Yayıncılık bürosundaki katliamı, Türkiye ve bütün dünya konuştu. Bu katliamda da her zaman olduğu gibi devlet yöneticileri timsah gözyaşları döktüler. Hakim sınıf temsilcileri bu olayın üzerine “Ucu kime dokunursa dokunsun” diyerek, gideceklerini söylediler. Bu arada misyonerlik faaliyeti yürütenlerin de ayaklarını denk almaları gerektiğini belirtip bu ülkenin sahipsiz olmadığını söylemeyi de ihmal etmediler. Bu olay ın ardından, Malatya Cumhuriyet Baş Savcısı olayla ilgili iddianamesini hazırlayarak, zanlıların müebbet hapisle yargılanmasını istedi. Bunun üzerine 23 Kasım’da Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava duruşması yapıldı.

İddianamedeki ‘tuhaflıklar’ ve ‘ilginç’ gelişmeler Dava dosyasında normal bir burjuva ülkesinde bile skandal olarak değerlendirilecek telefon görüşmeleri ortaya çıktı. Baskından önceki 6 aylık döneme ait telefon dökümleri; katillerin, İstanbul adresli bir savcı, Özel Harekât Daire Başkanlığı ve 2. Ordu Komutanlığı’nda olan kişilerle görüştüklerini ortaya koydu. Hem de defalarca! Katliamdan önceki 6 ay içerisinde sanıklardan S.G. 38, H.Ç. 17, A.Y. 16 farklı telefonla görüşme yapmışlardı. Fakat dava dosyasını inceleyen avukatlar, bu tespitlere karşın sanıkların bu cep telefonlarını hangi numaralarla kullandıkları yönünde bir kanıt toplanmadığını belirttiler. Üstelik birçok şeyin yanında, sanıkların ‘olay günü’ yaptıkları telefon konuşmala-

rının dökümünün bulunmaması da dikkat çekiciydi! Baskında polisten kaçarken balkondan düşüp ağır yaralanan E.G.’ın hastanede bulunduğu sırada hastanenin güvenlik kameralarının silindiği basına yansıdı. Silinen kasetlerde önemli itiraflar bulunduğu, hastane odasında E.G.’ı kaydeden video kayıtlarını takip etmekle ve not almakla görevlendirilen polis memurunun ‘tutanak’ şeklinde yazdığı bilgi notlarıyla ortaya çıktı. E.G.’ın odasında bu notları tutan polis memurunun dışında bir polis ve bir jandarma üsteğmen daha bulunuyordu. Bulunan notlara ve silinen kayıtlara rağmen diğer görevlilerin ifadelerinin alınmaması ise bir başka ihmal olarak görülüyor. Sanıkların silah konusundaki ifadeleriyse, akla AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink suikastını getiriyor. Dink’in zanlıları da suikastın bir numaralı delili olan silahı nereden aldıklarını ‘ustaca’ gizlemişlerdi. Zanlılar silahı deniz kazasında ölen birinden aldıklarını söylemişler, ancak dosyaya konulan belgelerdeki tarih tutarsızlığı bu bilginin doğru olmadığını ortaya çıkarmıştı. Aynı ‘ustalık’ Malatya davasında da görülüyor: Sanıkların ifadelerine göre ortada dört kurusıkı tabanca var. Tabancaların üçü, Malatya Av Pazarı 2 isimli av malzemeleri satan işletmeden, cinayetten iki gün önce alındığını söylüyorlar. Satıcı ise bir silah sattığını söylüyor ve faturasını gösteriyor! Katiller E.G., A.Y. ve S.G., üç kurusıkı tabancayı 17 Nisan’da Orduzu Pınarbaşı denilen boş alanda deniyorlar. Araçlarıyla geri dönerken ihbar üzerine polis tarafından durdu-


halkların kardeşliği için ruluyorlar. Polis ekibi, sanıkların Av Pazarı’ndan aldıkları 1312 numaralı silahı torpido bölümünden alıyor, arama yapılmadığı için bagajdaki iki silah bulunmuyor! Ancak 1312 seri numaralı silahı polisin almasıyla ‘tabanca karmaşası’ daha da büyüyor. Nasıl mı? Şöyle ki; resmi kayıtlarda muhafaza altında görülen tabanca nasıl oluyordu da olay günü katillerin üzerinden çıkıyordu? Ne hikmetse bu soruya da ifadenin hiçbir yerinde rastlanılmıyor!!! Yaşanan gelişmeleri değerlendiren Hrant Dink’in ve Malatya davasının müdahil avukatlarından olan Erdal Doğan, iki olayın da aynı yerden beslenen bir zihniyetin ürünü olduğunu söylüyor. Bu olayın da ardından olayın ‘üzerine gidilmemesi’, bir biçimde ortaya çıkan ilişkilerin, bizlere olayların ardında kimlerin olduğunu gösteriyor. Bu durum kendini, Malatya katliamında “Dava dosyasında sanki suçlu olan öldürülenlermiş gibi, katledilenler hakkında, sanıklardan daha fazla bilginin yer alıyor” olmasıyla gösterdi.

Katiller Müslümanlıklarının gereğini mi yapmışlardı? Toplumun büyük çoğunluğu, bizzat devlet yöneticilerinin kışkırtmaları ve doldurmalarıyla, ‘misyonerlik’ faaliyetlerinin her türlüsüne, Müslüman olmayanların kendi dinlerinin gereklerini yapmalarına veya kendi dinlerini yaymaya çalışmalarına ve hatta kendini Müslüman olarak görmelerine rağmen ‘Sünni’ inancına değil de ‘Alevi’ inancına yönelmelerine de düşman gözüyle bakıyor. En son İstanbul Esenyurt Ali Kul Çok Programlı Lisesi öğretmeni Zeki Yılmaz’ın Alevi bir öğrenciye; ‘elimden çekeceğin var’ diyerek dayak atması, haklı olarak gündeme oturmuştur. Siyasiler, medya, devlet “yabancı” olarak gördükleri her şeye karşı düşmanlığı körüklemekte, bu durumdan vazife çıkaran ‘kahramancık’lar da, hazırlanan ortamı fırsat bilerek saldırıya geçip cinayetleri ve başka suçları işlemektedirler. Müslüman olmayan, diğer inanışlardan insanlara duyulan düşmanlık, vahşice saldırılara yol açmaktadır. “İslam dininin barış dini olduğu” söylemi, bu cinayetler karşısında gölgede kalmaktadır. Yayınevinin bürosunda ağızları kapatılıp, elleri arkadan bağlandıktan sonra, boğazları vahşice kesilen o üç kişi bize, şeriatçıların tarihteki ve günümüzdeki diğer cinayetlerini hatırlatıyor. Malatya katillerinin cebinden “Beşimiz kardeşiz, ölüme gidiyoruz. Dönmeyebiliriz, hakkınızı helal edin” yazılı not çıkması, cinayetin planlı olduğunu göstermektedir. Bu yönde gelişen şiddetin asıl sorumlusu egemenlerdir. 12 Eylül darbesiyle devrimci kabarışın üstüne gitmeye çalışan egemenler,

bizzat kendi elleriyle dini gericiliği bir baba şef katiyle büyütmüştür. ‘Baba’ Kemalistlerin, ‘oğulları’ olan İslamcılarla dalaşını bu gözlerle görmek gerekir. Eee, babayla çocuğu arasında ufak tefek atışmalar da olağan şeylerdir! Sermaye ve onun devleti, ulusal farklılıkları da, dini farklılıkları da kullanarak emekçileri bölüyor. Bölerek daha iyi yönetip sömüreceklerini çok iyi biliyorlar yani. Ki, bunda da gayet başarılılar. Oysaki işçi ve emekçilerin düşmanı kendi sınıf kardeşleri değildir. Düşman, tüm emekçileri sömüren kapitalist sistemdir. Düşmanını tanımayan dostunu se-

8

çemez. Düşmanı tanıyıp dosta inanmak gerekir. Örneğin son dönemde medyanın Malatya katliamına ve sonrasında çıkan iğrenç ilişki yumağına yoğunlaşmasıyla, İçişleri Bakanlığı da harekete geçmek zorunda kaldı. Bakanlık tarafından görevlendirilen ‘müfettişler’ Malatya soruşturmasında isimleri geçen emniyet personellerini ve ortada olan iddiaları soruşturacaklarmış!!! Fakat bizim bu polisçilik ‘oyun’una karnımız tok! Biz bu oyunları Susurluk’ta da, Şemdinli’de de, Hrant Dink davasında da… daha bir çok olayda da gördük. Halkın göz önünde olan iğrençlikleri gördüğü ve dahası iğrençliklerin üzerine yürüdüğü dönem-

Denizde katliam!

Aralık 2007 Cumartesi akşamı, İzmir’in Seferihisar ilçesinden yola çıkan ve yaklaşık 85 kişi oldukları tahmin edilen sığınmacı/göçmen grubunu, Yunanistan’ın Sisam adasına götüren tekne battı. Yüzme bilmeyen göçmenlerin çoğunluğu boğuldu. 49 göçmenin cesedi bulundu. 6 göçmen kendi çabaları ile boğulmaktan kurtuldu. Bu kaza –cinayet demek daha doğru olur- Ege Denizi’nde yaşanılan ne ilk kaza, ne de son kaza olacaktır. İzmir ve sahil şeridi, Yunanistan’ın Ege Denizi’nde bulunan adalarına sadece birkaç deniz mili uzaklıktadır. Özellikle kış aylarında Türkiye’den Yunanistan’a deniz yolu ile geçmeye çalışan mülteciler Kuşadası, Seferihisar, Çeşme ve Karaburun sahillerinden başlayan ve 1-2 saatlik mesafedeki Yunanistan adalarını hedef leyen rotaları kullanıyorlar. Facianın yaşandığı Seferihisar ilçesi de, sığınmacıların ulaşmaya çalıştıkları Yunanistan’ın Sisam (Samos) adasına yak laşık 15 deniz mili uzaklıktadır. Tü rk iye A s y a , (A fga n i s t a n, Pakistan, Bangladeş vb.) Afrika, (Nijerya, Somali, Tanzanya vb.) Ortadoğu (Irak, Filistin vb.) ülkelerinden gelen göçmenlerin, Avrupa ülkelerine geçiş noktasını oluşturuyor. Kimisi ülkesindeki savaştan, kimisi ulusal baskıdan, kimisi cinsel baskıdan, kimisi yoksulluktan, kimisi sınıfsal nedenlerden dolayı her türlü tehlikeyi göze alarak, etrafı duvarlarla örülü Avrupa ülkelerine gitmeye çalışıyor. Göçmenleri, sığınmacıları para karşılığı Avrupa ülkelerine götüren insan tacirleri, şebekeler, çeteler var. Bunlar için göçmenler para kaynağı. Paraları alınan göçmenler bir dizi

durumda ölüme terk edilmektedir. Örneğin parası alınan bir göçmen grubu, Yunanistan sahili diye Ege sahillerine bırakılmaktadır. Göçmenler eski teknelere, teknelerin kaldıramayacağı kadar insan bindirilmekte, yükü kaldıramayan tekneler yolda batmaktadır. İnsan tacirlerini bunlar ilgilendirmemektedir. Ne de olsa onlar paralarını almış oluyorlar. Para uğruna insan yaşamı bunlar için bir hiçtir. Her şeyin paraya endekslendiği, her şeyin çıkara göre belirlendiği, ilişkilerin temelinde çıkarın yattığı kapitalizmde insana verilen değer de bu kadar olmaktadır. Günümüzde insan tacirliği, mülteci ticareti bir sektör haline gelmiştir. Bu alanda milyarlarca dolar para dönmektedir. İnsan tacirliğinin sadece şebekelerin işi olduğunu, devletlerden bağımsız olduğunu düşünmek saflık olur. İnsan tacirliği devletlerden özellikle de güvenlik kurumlarından bağımsız değildir. Bu alanda da temel ölçü para olmaktadır. K i mi du r u m la rda sağ sa li m Yunanistan kara sularına ulaşmayı başaran, ancak yakalanan göçmen grupları, Yunanistan güvenlik güçleri tarafından Türkiye kara sularına bırakılmaktadır. Aynı taktiğe Türk güvenlik kuvvetleri de başvurmakta, Türkiye kara sularında yakalan göç-

lerde, böyle müfettişlikler v.s. çıkar. Buna benzer olaylarda devletin tepesindekiler: “Bu olayı çözmek benim namus borcumdur”, “Bu olayı çözene kadar üzerine gideceğiz.”, “Sonu nereye varırsa varsın, çözeceğiz” lafları bizlere yabancı değil. Biz tüm bu açıklamaların birer açıklamadan öteye gitmediğini çok iyi biliyoruz. Hakim sınıfların bu tür olayların ardından bizleri oyalamak için uydurdukları ahmaklıklarla geçirecek zamanımız kalmadı. Sömürüsüz dünyayı yaratma mücadelesinde yürüyen kervana katılmanın zamanı geldi!!! 09.12.2007 ✓

menler Yunanistan kara sularına bırakılmaktadır. Ege Denizi’nde yaşanılan bazı facialar şöyle: 1990 yazında Kuşadası açıklarında 20 kişi. Eylül 1991’de aynı yerde 6 kişi. Eylül 1992’de Çeşme açıklarında 29 kişi. Ekim 1992’de yine Çeşme açıklarında 14 kişi. Kasım 1994’te Bodrum açıklarında 27 kişi. Mayıs 1996’da Gümüldür sahillerinde 24 kişi. Temmuz 1997’de Çeşme açıklarında 16 kişi. Ağustos 2003’te Altınoluk açıklarında 19 kişi. Kasım 2004’te Seferihisar açıklarında 11 kişi. 5 kişi kayboldu. Kasım 2005’te Çeşme açıklarında 10 kişi. Nisan 2007’de Kuşadası Güzelçamlı’da 6 kişi. Mayıs 2007’de yine Güzelçamlı’da 17 kişi. Ağustos 2007’de Urla Zeytineli açıklarında 6 kişi. 5 kişi kayboldu. Kasım 2007’de Çanakkale’nin Ezine ilçesi açıklarında 3 kişi. 15 kişi kayboldu. (11 Aralık 2007, Milliyet) Bu tablo durumun vahametini gösteriyor. İyi bir yaşam uğruna bin bir güçlükle yola çıkan, umut yolcularını Ege Denizi’nde ölüm bekliyor! Türkiye’ye ulaşmayı başaran mülteciler, çok kötü koşullarda yaşam savaşı veriyorlar. Çeşitli baskılara maruz kalıp, hor görülüyorlar. Türkiye’ye gelmeyi başaran mültecilere insanca yaşanacak şartlar yaratılmalıdır. Sığınmak hakkı anayasal hak olarak tanınmalıdır. Temiz ve sağlıklı barınma koşulları yaratılmalıdır. İnsanca yaşanılacak ücret karşılığı iş verilmelidir. Sosyal güvenlik kurumlarından yararlanmaları sağlanmalıdır. Mültecileri daha iyi bir yaşam uğruna yola düşüren nedenleri yaratan emperyalist dünya sistemidir. Gerici savaşların, ulusal baskının, emperyalist işgalin, cinsiyetçi baskıların, yoksulluğun, faşizmin, sömürünün, çevre katliamının vb. nedeni emperyalizmdir. İnsanların daha iyi bir yaşam uğruna yollara çıkmadığı, kendi ülkesinde göçmen olmadığı, yeni bir dünya emperyalist dünya sisteminin tarihin çöplüğüne atılması ile yaratılacaktır. YDİ Çağrı/İzmir ✓

7


yeni kadın dünyası

Novamed grevi sona erdi...

“Kadınların grevi” kazandı

grevi deneyimi, şimdiye kadar kadın işçilerin işçi olarak sorunlarının genellikle uzağında duran kadın hareketi açısından önemli bir yere sahip. Önümüzdeki dönemde de kadın platformlarını daha fazla kadın işçilerinin sorunlarını ele alan, onların taleplerini destekleyen çalışmalar örgütlemeye çekmemiz gerekiyor. Uluslararası Sendikaların desteği ve baskısı, kadın platformlarının çalışmaları sonucu medyada önemli bir yer bulması ve tabii ki öncelikle kadın işçilerin 448 gündür yürüttükleri kararlı mücadele grevin kazanılması ile sonuçlandı. İşçi kadınların esas talepleri içerisinde yer alan sendikalı olarak çalışma hakkı kazanılmış oldu. Bu başarı tüm çevreleri olduğu gibi dayanışma platformlarında yer alan bizleri de çok sevindirdi.

Çünkü bu başarı aynı zamanda erkek egemen kapitalist sömürüye karşı yürütülen mücadeledenin de bir parçasıdır. Kendi en basit hakları için mücadele etmek gerektiği bilincine varmamış, bunun için sendikal örgütlülüğün önemini kavramamış bir işçi sınıfı daha büyük hedefler için mücadeleyi başaramaz. Görevimiz kadın-erkek tüm işçi ve emekçilerin sendikal hak ve daha iyi koşullarda çalışmak için yürüttükleri mücadelede yer alarak bunu aynı zamanda kapitalist sömürü sistemine karşı mücadeleyle birleştirmek olmalıdır. Kahrolsun erkek egemen kapitalist sistem! Yaşasın Novamed grevci kadınların zaferi! Aralık 2007 ✓

Mustafa Öztaşkın’dan teşekkür ziyareti

A

8

ntalya Serbest Bölgede bulunan Novamed ilaç fabrikasının kadın işçileri 26 Eylül 2006 tarihinde başlattıkları grevlerini anlaşma sonucu 448 günün ardından sona erdirdiler. 18 Aralık’ta Petrol İş Sendikası ile Novamed patronlarının imzaladığı 3 yıllık Toplu İş Sözleşmesi şunları kapsıyor: Toplu iş sözleşmesiyle grevden önce aylık ortalama 350 Avro olan ücretler yüzde 9.20 oranında artırılarak ortalama 383 Avro’ya çıkarıldı. 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren ücretler yıllık olarak Avro üzerinden yüzde 5 oranında artırılacak. Artış oranları 2009 yılında yüzde 4, 2010 yılında da yüzde 4 oranında olacak, yıllık 300 Avro da sosyal paket ödemesi yapılacak. Grevde olan işçilerin hepsi 2 Ocak’ta işbaşı yapacaklar. Alman kökenli Fresenius Medical C a re’e (FMC) ba ğ l ı, A nt a ly a Serbest Bölgesi’nde faaliyet gösteren Novamed işyerinde toplam 316 işçi çalışmasına karşın, 81’i kadın toplam 83 sendika üyesi greve çıktı. Novamed grevi Serbest Bölgelerde uygulanan ilk grev olmasının yanı sıra Türkiye’de, bir grevde azınlık sayıda olunmasına karşın başarıya ulaşılan ve TİS imzalanan ilk grev olma özelliğini de taşıyor. Novamed’de işçi kadınlar greve çıktıkları andan itibaren bir sürü zorlukla karşılaştılar. Greve çıkabilmek için öncelikle babalarını, kardeşlerini, kocalarını ikna etmeleri gerekiyordu. Bunun için yürüttükleri çalışmada başarılı oldular ve 81 kadın, 2 erkek işçiyle greve çıktılar. Bu uzun soluklu grev, kadın işçilerin ilk deneyimi olmasına ve bütün zorluk-

larına rağmen başarıyla sonuçlandı. Çünkü kadın işçiler; hakların kimseye durup dururken bağışlanmayacağının bunun için çetin bir mücadele yürütmek gerektiğinin bilincine vardılar. Sömürü serbestliğinin sonsuz olduğu, kadın emeğinin dizginsiz bir şekilde sömürüldüğü Serbest Bölgelerde grevin başarıya ulaşmasının orada çalışan diğer işçiler açısından da çok önemli bir kazanım olacağını kavradılar. Bu mücadelede erkek egemen anlayışlara karşı da durmak gerektiğinin farkına vardılar. Grevi kazanarak ve sendikalı olarak işyerine girecek olan kadın işçiler artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorlar. Artık kadın onurunu zedeleyen insanlık dışı uygulamaların, ustabaşlarının her fırsatta kendilerini azarlamasının o kadar kolay olmayacağını biliyorlar. Haklı olarak bunun mutluluğunu ve gururunu yaşıyorlar… Novamed kadın işçilerinin bu başarısında kuşkusuz kadın hareketinin dayanışması önemli bir yer tutuyor. İlk olarak İstanbul’da, Novamed ile dayanışma kadın platformu ile başlatılan çalışmalar kısa sürede Türkiye’nin değişik illerinde yaygınlaştırılarak maddi ve manevi olarak güçlü bir desteğe dönüştü. Kadın hareketinin ilgisinin esas sebebi uzun süreden bu yana ilk defa kadın işçilerin, ağır sömürü koşullarına karşı çıkarken aynı zamanda işyerindeki cinsiyetçi kapitalist sömürüye karşı da başkaldırmış olmalarıydı. Bu çalışma genel kadın hareketi açısından da ilk defa kadın işçilerin taleplerinin sahiplenildiği bunun için yoğun bir destek kampanyasının yürütüldüğü bir çalışma oldu. Bu açıdan Novamed

K

adın hareketinin desteğinin de önemli bir yer tuttuğu Novamed grevinin başarısının ardından Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın Novamed Greviyle Dayanışma Kadın Platformu üyelerini teşekkür etmek amacıyla ziyaret etti. İsta nbu l ’ da 28 A ra l ı k g ü nü Novamed grevinin sergi salonunda kadın temsilcilerle biraraya gelen Mustafa Öztaşkın basın aracılığıyla bir kez daha kadın aktivistlere teşekkür etti. Öztaşkın yaptığı kısa konuşmasında grevin başarısında kadın hareketinin önemli bir payı olduğunu, bu dayanışma örneğinin işçi sınıfının tarihine altın harflerle yazılacağını belirtti. Kadın hareketi ile işçi sınıfı hareketinin bir buluşması olarak değerlendirdiği çalışmayı aynı zamanda sendika ile kadın hareketinin de bir yakınlaşması olduğunu vurguladı. Serbest Bölgelerde, fabrika içerisinde işçilerin çalışmaya devam etmesi koşullarına rağmen 83 işçinin grevi kazanmış olmasının bir ilk olduğunu söyleyen Öztaşkın bu grevin daha çok konuşulacağını söyledi. Kadın Platformunun gece gündüz demeden örgütlü bir mücadele disiplini içerisinde büyük bir çalışma yürüttüğünü, sokakları aşındırdığını,

grevin kamuoyuna mal olmasında önemli çalışmalar gerçekleştiriğini belirterek medya ayağının oluşturulmasında da yürütülen çalışmaların başarısına dikkat çekerek emeği geçen herkese teşekkür etti. Son olarak ise bundan sonra da sendika olarak kadın hareketi ile bu tür çalışmaları yapmaya devam edeceklerini dile getirdi. Yanında getirdiği teşekkür çiçeğini Platform adına Hava İş İkinci Başkanı Eylem Ateş’e verdi. Eylem Ateş ise yaptığı kısa konuşmasında Öztaşkın’ın her zaman kadınların yanında olduğunu, bunun için teşekkür ettiğini, ilk defa kadınların, sınıfın ve sendikanın birlikte mücadele yürüttüğünü ve sonucunda başarılı olduklarını vurguladı. Novamed grevinin erkek egemenliğine ve kapitalizme bir başkaldırı olduğunu bu nedenle kadınlar olarak bu grevde dayanışmak amacıyla yer almış olmanın büyük bir onur olduğunu dile getirdi. Platformdan iki kadın arkadaşın da kısaca yaptıkları konuşmalarda erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı mücadelenin devam edeceği belirtildi. Son olarak Bursa’da 29 Aralık 2005 yılında yanarak ölen kadın işçiler birkez daha anılarak ziyaret alkışlarla sona erdirildi. Aralık 2007 ✓


yeni kadın dünyası

Serbest Bölgelerde Modern Köleler :

Kadın İşçiler... Adına Serbest Bölge denilen bu kuralsız sömürü bölgelerinin olmadığı, kadınların erkek egemenliği tarafından aşağılanmadığı, kadın-erkek toplumun tüm bireylerinin emeğinin karşılığını aldığı sosyalizm mücadelesine biz kadınlar da daha şimdiden katılmalıyız. Unutmayalım ki “gökyüzünün yarısı biziz!” Serbest Bölge nedir?

S

erbest Bölgeler bulundukları ülkelerin sınırları içerisinde yer alan fakat o ülkenin vergi ve gümrük yükümlülükleri dışında sayılan, herhangi bir malın ihracatında veya ithalatında her türlü kolaylığın sağlandığı dev sanayi ve ticaret bölgeleridir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Singapur ve Hong Kong Serbest Limanları ve 1960’lı yıllarda kurulan Panama, İrlanda, Tay van ve Güney Kore Serbest Bölgelerinin uluslararası kapitalist sermaye açısından elde ettiği büyük “başarılar” ve ardından 1967 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İlişkiler Komisyonu tarafından Serbest Bölgelerin kabul edilmesiyle, pek çok ülkede Serbest Bölgeler yaygınlaştırılmış ve sayıları hızla artmıştır. Serbest Bölge uygulaması dünya çapında ilk olarak Doğu Asya ve Latin Amerika ülkelerinde yoğunlaşmıştır. Fakat 1990 yılından itibaren “reel sosyalizm” (siz bürokratik kapitalizm diye okuyun) ülkelerinin de dağılmasıyla birlikte dünya çapında yaygınlaşan bir sistem haline gelmiştir. Bugünkü verilere göre özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın emperyalizme bağımlı ülkeleri başta olmak üzere 80 ülkede toplam 27 milyon insanın çalıştığı 450’nin üzerinde Serbest Bölge bulunuyor. Serbest Bölge ça lışma larının Türkiye’de, Osmanlı dönemini de kapsayan fakat her seferinde başarısızlıkla sonuçlanan uzun bir geçmişi var. Türkiye’de Serbest Bölgeler esas olarak 1980’li yıllardan itibaren yaygınlık kazanmaya başlar. 1985 yılında 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun çıkarılmasıyla birlikte şu anda Türkiye’de yaklaşık 45 bin işçinin çalıştırıldığı 20 tane Serbest Bölge bulunuyor. Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerine göre, Türkiye’de 2006 yılında Serbest Bölgelerin toplam ticaret

hacmi 23.8 milyar dolara ulaştı. İstanbul Deri ve Endüstri (Tuzla), EGE (Gaziemir, İzmir) ve İstanbul Atatürk Havalimanı 18 milyar dolarlık ticaret hacmi büyüklüğü ile 20 Serbest Bölge arasında ilk sıralarda yer aldı.

Neden mi? Birincisi; Serbest bölgelerdeki işletmelerde üretilen mallar ihracatta gümrük vergisinden, gelirler ve kurumlar vergisinden muaf tutuluyorlar, kısa, orta ve uzun vaadeli ucuz krediler kullanabiliyorlar, Serbest Bölgeler ile deniz veya hava

Emperyalizmin kendisine bağımlı hale getirdiği ve iliğine kadar sömürdüğü ülkelerde yaşanan ekonomik çöküntüleri yine emperyalistler yeni “kalkınma” modelleriyle aşmaya çalışıyorlar. Bağımlı ülke ekonomisini iyileştireceği, kalkınmayı hızlandıracağı, işsizliği azaltacağı vs. yalanlarıyla oluşturulan Serbest Bölgeler, aslında emperyalistler için dünya çapında sermaye dolaşımının önündeki her türlü engelin kaldırılmasından, sermayenin serbest dolaşımından başka birşey değildir. Emperyalist sistem sermaye ihracının, kar transferlerinin, dünya ticaretinin önündeki engelleri mümkün olan en alt sınıra indirerek maksimum kar elde etmek istiyor. Sadece uluslararası tekeller değil, rekabet gücüne sahip yerli sermaye tekelleri açısından da Serbest Bölgeler azami kar elde etmek açısından bulunmaz nimetler taşıyor.

limanları arasındaki ulaşım hizmetleri için özel, ucuz tarifelerden yararlanıyorlar, arsa, bina ve diğer gerekli tesisleri (haberleşme, ulaşım, bankacılık, enerji vb.) devlet inşa ediyor vs. İkincisi ise; bol ve ucuz iş gücü... Serbest Bölgelerin özellikle işsizlerin bol olduğu ve işgücünün alabildiğine ucuz olduğu emperyalizme bağımlı ülkelerde yoğunlaşması tesadüf değildir. Gelişmiş kapitalistemperyalist ülkelerde işgücü “pahalıdır.” Sermaye sürekli olarak bol ve ucuz işgücü peşinde koştuğundan, emperyalizme bağımlı ülkeler tam da bu alanda sayısız olanaklara sahiptir. Bağımlı ülkelerde ekonomide yaygınlaşan kapitalist ilişkiler ve kırda artan yoksullaşmanın etkisiyle kırdan şehre büyük bir göç hareketi yaşanıyor. Bu nedenle emperyalizme bağımlı ülkelerin bir iki kentinin toplam nüfusu neredeyse ülkenin top-

lam nüfusunun yarısını oluşturarak, nüfusu 10 milyonu aşan mega kentler haline gelirler. Örnek mi? Fazla uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul buna çok iyi bir örnek oluşturuyor. Böyle olunca da sonuç olarak nüfus artışı, andaki sanayinin istihdam ihtiyacının üzerinde olduğundan “fazla nüfus” oranı yükseliyor. Bu “fazla nüfus” uluslararası sermayenin iştahını kabartıyor. Emperyalistlerin iştahını kabartan bir diğer nokta ise sadece niteliksiz işgücünün değil nitelikli (vasıflı) işgücünün de emperyalist ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar ucuz olmasıdır. Kapitalist-emperyalist ülkelerde ortalama aylık ücretler 1500 dolar civarında iken zaten çok düşük ortalama ücretlerin bulunduğu bağımlı ülkelerdeki serbest bölgelerde, ortalama ücretler çoğunlukla aylık 50-60 doları geçmemektedir. Yani kapitalist, emperyalist ülkelerden 30 kat daha ucuzdur iş gücü!
 İşgücünün ucuzluğu, sosyal güvenceden yoksunluk, çoğu kez emeklilik hakkından yararlanamama, çalışma koşullarının ağırlığı, günlük çalışma saatlerinin 12-14 saati bulması, haftalık çalışma saatlerinin 48-60 saate kadar çıkarılması, haftada en fazla bir gün, yılda en fazla iki hafta izin kullandırılması … vb. uygulamaları Serbest Bölgelerde çalışan işçilerin modern köleler olarak sömürülmelerinin hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne seriyor. Serbest Bölgeler ülkenin diğer bölgelerinden objektif olarak ayrılmış, özel statüye sahip, özel bölge polisi tarafından korunan, kendi yönetimine ve otoritesine sahip ülke içinde ülke olan, adeta kışlalar haline getirilmiş bölgelerdir. Serbest Bölgelerde kural olarak sendikal örgütlenme, grevler ve her türden işçi direnişleri yasaklanmıştır. Sendikal örgütlenmenin yasaklanmadığı bir kaç ülkede ise grev yasağı vardır. Örgütlenmek ve hakkını aramak isteyen işçilerin karşısına bin bir zorluk çıkarılarak direnişler baskıyla ezilmektedir. 9


yeni kadın dünyası

Bir eleştiri...

Serbest Bölgelerde kadın emeğinin sömürüsü

10

Serbest Bölgelerde ucuz işgücünün ayrılmaz bir parçası yaygın kadın işgücünün kullanımıdır. Serbest Bölgelerin bulunduğu ülkelerde kadın işgücü kullanımının %80’lerde olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, Tayvan’da %79, Meksika’da %80 iken Malezya’da %83’lere kadar çıkıyor. (Türk İş Yayınları No 22, s. 28) Kadın emeğinin ucuz sömürüsü Serbest Bölgelerin temel felsefesi niteliğinde. Türkiye’de Serbest Bölgelerde çalışan kadınların hangi koşullarda çalıştıklarına, nasıl bir sömürü ile karşı karşıya olduklarına Novamed’de çalışan kadın işçilerin greviyle tanık olduk. Kadınların işçi olarak sömürülmelerinin yanısıra sırayla doğum izni, erkek şeflerin cinsiyetçi aşağılamaları vb. uygulamalarıyla kadın olarak erkek egemen anlayışların baskısı altında iki kat daha fazla ezildiklerini gördük. Dünyada Serbest Bölgelerde üretim yapan kadınların çalışma koşullarına baktığımızda üç aşağı beş yukarı aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Kadın emeğinin yoğun olarak sömürüldüğü Latin Amerika ülkelerinden biri olan Meksika’da “Maria Elena Cuadra (MEC) isimli kadın örgütünün Serbest Bölgelerde çalışan kadınlara ilişkin gözlemleri şöyle: “Kadınlar dikiş makinelerinde günde 8-12 saat, taburelerde oturarak çalışıyorlar. Şeflerin sistemli kontrolü ve aşağılamalarına maruz kalarak akort üretimi yapıyorlar. Günde iki kez tuvalete gidiyorlar. Dikiş tozları nedeniyle kadınların çoğunda nefes alma güçlüğü var. Düşük sayısı fazla ve sistemli cinsel tacize maruz kalıyorlar. Hamile kalınca işten çıkarılıyorlar.” Bu bölgelerde yaygın olan çalışma biçimleri genellikle kadınların el becerilerine dayanıyor. Fakat bu el becerileri kapitalistler tarafından bir kalifikasyon olarak değil son derece erkek egemen bir anlayışla “kadın hüneri” olarak değerlendiriliyor. Malezya’da Serbest Bölgelere yabancı sermaye yatırımlarını özendirmek amacıyla hazırlanan bir broşürde yazılanlar ne demek istediğimizi daha iyi anlatıyor: “Oryantal kadınların el hünerleri

dünya çapında meşhurdur. Onların elleri küçüktür, olağanüstü bir hız ve dikkatle çalışırlar. Doğalarından kaynaklanan bu meziyetlerle üretim hattınızın etkinliğine daha fazla katkı sunabilirler.” Serbest Bölgelerde kadın işgücünün kullanılmasının başta gelen nedeni erkeklere oranla daha düşük ücrete çalıştırılabilir olmalarının yanı sıra kadınların ataerkil baskıyla daha edilgenleştirilmiş, sindirilmiş olmalarıdır. Buralarda çalışan kadınların çoğunun geliri bir yan gelir olarak görülüyor. Çalışma izinlerini çoğu zaman birlikte yaşadıkları erkeklerden alıyorlar. Sendikal örgütlülük için sadece kadınların değil babaların, eşlerin, sevgililerin vs. de ikna edilmesi gerekiyor. Sendikal örgütlülüğün zaten çok zor olduğu Serbest Bölgelerde bir de bu eklenince, örgütlülükte oldukça zorlu bir süreç yaşanıyor. Novamed’de greve çıkan kadınların sendikal örgütlenme ve grev süresince yaşadıkları bunu pratikte bir kez daha ortaya koydu. Kadın emeği sömürüsünün bu boyutlarda olmasına karşılık işçi kadınların örgütlülük ve sendikalaşma oranı da o denli düşük ne yazık ki. Bunda kuşkusuz sendikaların erkek egemen anlayışlarının da önemli bir payı var. Sendikaların kadın işçilerin örgütlenmesine yeteri kadar önem vermediğini sendika merkezlerindeki kadın sendikacı sayılarına bakarak ta rahatlıkla söyleyebiliriz. Sınıftan yana sendikaların bir bütün olarak kadın işçilerin örgütlenmesine dönük bir çalışma perspektifi geliştirirken Serbest Bölgelerde çalışan kadınların örgütlenmesine de özel bir önem vermeleri gerekiyor. Kuşkusuz sendikal örgütlülük tek başına yeterli değildir. İşçi kadınları sendikal örgütlülüğün önemi üzerine bilinçlendirirken aynı zamanda bir bütün olarak kapitalist sömürü sistemine karşı mücadele için de bilinçlendirmeliyiz. Adına Serbest Bölge denilen bu kuralsız sömürü bölgelerinin olmadığı, kadınların erkek egemenliği tarafından aşağılanmadığı, kadın-erkek toplumun tüm bireylerinin emeğinin karşılığını aldığı sosyalizm mücadelesine biz kadınlar da daha şimdiden katılmalıyız. Unutmayalım ki “gökyüzünün yarısı biziz!” Ocak 2008 ✓

Yazı Kurulunun notu: Sayı 115’te yayınladığımız “Barışarock’ta cinsel tacize karşı eylem” yazımıza bir okurumuzdan eleştiri yazısı aldık. Biz öncelikle yazdıklarımızı dikkatle okuyan ve hatalarımızı bize göstererek bizi ilerleten bu yazı için okurumuza teşekkür ediyoruz, diğer okurlarımızın bu tavrı örnek almalarını istiyoruz. Okurumuzun yazıda getirdiği eleştiriye katıldığımızı belirtelim. Gerçekten de cinsel taciz yaptığı söylenen kişilere karşı alınacak ilk önlemler konusunda abartılı değerlendirme yaptık. Ve bu değerlendirmemiz “somut bakılmalıdır” tespitimiz ile de çelişiyordu. “Barışarock’ta cinsel tacize karşı eylem” yazımızda yer alan bir diğer yanlış ise, konuyu ilk öğrendiğimizde hiç üzerine gitmediğimiz tespitidir. Bu tespit olgularla çelişmektedir. Gerçekte ise durum şöyle: konuyu ilk öğrendiğimizde üzerine gittik. Bu konudaki özeleştirimiz bunun çok yetersiz kaldığı noktasında olmalıydı. Yeni Dünya İçin Çağrı Yazı Kurulu ✓ Sevgili arkadaşlar, S a y ı 115’t e y a y ı n l a n a n Barışarock’ta cinsel tacize karşı eylem tavrınızı olumlu ve doyurucu bir açıklama olarak değerlendiriyorum. Bu yazıda gayet anlaşılır ve sade bir biçimde cinsel taciz suçlamalarında kadınların açıklamasının neden esas alınması gerektiğini ortaya koymuşsunuz. Buna ekleyecek birşeyim yok ve yazının esasıyla hemfikirim. Fakat bir noktada yazının belirli bir aşırılığa kaçtığını düşünüyorum. Bu belki de ifadelendirmeden kaynaklanan bir şeydir. Şu sorunda bir açıklama yapmanız iyi olur. Yazınızda şöyle diyorsunuz: Bu durumda bizim temel almamız gereken mağdur durumdaki kadının suçlamaları olmak zorundadır. Suçlanan erkeğe karşı nasıl bir tavır alınacağı konusunda ise, somut duruma bağlı olmakla beraber, onunla her türlü ilişkinin askıya alınması ve sol çevreden tecrit edilmesi asgari önlem olmalıdır. Temel alınması gerekenin mağdur durumdaki kadının suçlamaları olmalıdır görüşünüze katılıyorum. Devamında suçlanan erkeğe karşı nasıl bir tavır alınacağı konusunda da doğru bir biçimde somut duruma bağlı tavrını takınıyorsunuz. Evet, böyle olmalıdır, diyerek bunun altını çiziyorum. Ancak, cümlenin ikinci bölümünde onunla her türlü

İşçi kadınların uluslararası deneyimlerini anlatan, Türkiye için sonuçlar çıkaran önemli bir başucu belgesi!

ilişkinin askıya alınması ve sol çevreden tecrit edilmesi asgari önlem olmalıdır tavrını takınıyorsunuz ki, eğer bu ifadelendirmeden kaynaklanan bir sorun değilse ve gerçekten de böyle düşünüyorsanız, aşırılığa kaçtığınızı düşünüyorum. Her cinsel taciz suçlaması ciddiye alınmak ve kadının açıklaması esastır temelinde hareket edilmek zorundadır. Bunda anlaşıyoruz. Fakat, her olay kendi içinde değerlendirilmek zorundadır. Suçlanan erkeğe karşı nasıl tavır takınılacağı, hangi boyutlarda taciz suçlamasının sözkonusu olduğu kadar, olayın tartışma gündemine geldiği yerde erkeğin tavrının ne olduğuna, özeleştirici bir yaklaşımının olup olmadığına ve özeleştirisinin taciz suçlamasını getiren kadın/lar tarafından kabul görüp görmediğine, suçlanan erkeğin konumuna vb. vb. bir dizi faktöre bağlıdır. Sol çevreden tecrit başvurulması gereken ve başvurmaktan çekinmeyeceğimiz önlemlerdendir. Ancak bunun her durumda asgari önlem olarak önerilmesi doğru değildir. Bu bağlamda her türlü ilişkinin askıya alınması ve sol çevreden tecrit edilmesi gibi önlemler gündeme gelir. deyip bırakmak ve her olayın kendi somutunda değerlendirileceğini açıklamak yeterlidir. Devrimci selamlarımla Gül ✓


Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

B

‘Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası kanun tasarısı’ bilmecesi

ilindiği gibi, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigor ta sı Ya sa sı n ı n ba zı maddeleri Anayasa Mahkemesinin 15.12.2006 tarihli kararı ile iptal edilmiş ve yürürlüğü durdurulmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin 31.12.2006 tarihli gerekçeli kararının ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan 5510 Sayılı Kanunda yapılması düşünülen değişikliklere ilişkin taslak metin 25.10.2007 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından basına ve kamuoyuna açıklanmış ve sosyal taraflara iletilmiştir. 5510 Sayılı Yasanın kimi maddelerinde Anayasa Mahkemesi’nin kararına istinaden değişiklik yapan mevcut taslak incelendiğinde görülmektedir ki, yapılan değişiklikler çalışanlar arasında eşitsizliği daha daderinleştirmekte. Hükümet aynı yasayı iyileştirmeler yapacağı kandırmacasıyla, -şartları daha da zorlaştırarak- bu ayın başlarında büyük bir hızla Meclis’e tekrar getirdi. Ne de olsa IMF böyle istemişti. Bekletmek olmazdı. Hükümet bütün bütçe işlerinde olduğu gibi, sosyal güvenlik konusunda da, IMF ile tam bir uyum içinde çalışıyor. Bu uyumlarını, yıpranmış ve borçlu ekonomiyi düze çıkarmak için kendilerinin inisiyatiflerinde bir uyum olarak göstermeye çalışıyorlar. Gerçekte ise, ülkenin emperyalistlere açık bağımlılığını kör gözlerden dahi saklayamamaktadırlar. Hükümet elinden gelse yapmış olduğu tasarıyı hiç tartıştırmadan Meclis’ten geçirecek. Hem de yasayı tüm taraflarla görüştüğü ve hatta, daha da görüşebileceği yalanları arasında. Fakat çeşitli oda ve sendikalar yaptıkları eylemlerde başlıca şu görüşleri öne sürerek tasarıya karşı çıktılar: *Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar hem de erkekler için 65’e çıkarılacak. *Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak. *Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneği % 16 azalacak. *Aylık geliri 140 YTL’den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTL arasında Genel Sağlık Sigortası primi ödeyecek. * Emekli Bağ-Kur’luların maaşından 10 yıl süreyle %10 oranında Genel

Türkiye’de kısaca sosyal güvenliğin tarihi

Sağlık Sigortası primi kesilecek. *Primini ödeyemeyenler sağlık hizmeti alamayacak, hastane kapılarından geri dönecek. *Primini ödeyemeyen çiftçilerin mahsulüne el konulacak. Bugünlerde hükümet işitme özürlü olanların ille de işitmelerine gerek olmadığı kararına varmış olmalı ki, işitme cihazları tasarrufu gerekçesiyle duyamayanlara sigorta kapsamında cihaz verilmemeye başlanmış durumda. Bu yasa çıktığında, paran kadar sağlık hizmeti alacaksın, emeklilik mi? “Bir zamanlar insanlar emekli de oluyormuş” diye torunlarımız anlatacak. Emeklilik’te ancak parası olanlar için geçerli olacak. Hükümet; IMF ve sermayenin istekleri doğrultusunda, bu yasayı çıkarmakda kararlı. Çıkacak olan bu yasayı, Hükümetin Çalışma Ve Sosyal Güven(sizlik) Bakanı Faruk Çelik savunarak herkesin kabul etmesini istiyor. Tabi karşı çıkanları azarlayarak. 15 Ocak’a kadar çıkarılmaya çalışılan bu yasa; GSS ile sağlık sistemini şimdikinden daha da kötüleştiriyor. Sağlığı temel insan hakkından ziyade, alınır satılır bir ticari malzeme haline getiriyor. Örneğin yasa tasarısı geçerse yatan hastadan 600 YTL’ye kadar bir para alınabilecek. 100 YTL’yi bile cebinden ödeyemeyen bir hastanın sağlık hizmetinden yararlanmasını baltalayacak. Mevcut anayasa sağlığı hak olarak tanımlıyor. Bu yasa ise sağlığı hak olmaktan çıkarıyor. Bu basit bir değişiklik değil. Herkes sağlık hakkına sahip çıkmalı. Bu yasaya karşı duyarlı sendikalar, kitle örgütleri dışında karşı çıkan da pek yok. Burjuva medya hemen hemen yasayı öven bir biçimde anlatıyor. Geniş emekçi yığınlarının bilinç

ve örgütlülüğünün geriliği göz önüne alındığında, hükümetin bu yasayı rahatlıkla çıkarmasının önünde önemli bir engel yok gibi.

Sosyal güvenliğin işçi sınıfı açısından kısa tarihi Bilindiği gibi işçi sınıfı dünyaya zembille inmedi ve dünya tarihinde ilk ve tek sınıf, işçi sınıfı değildi. İşçi sınıfı tarih sahnesine çıktığı ilk dönemlerde ezildiğini biliyor, fakat kaynağını tam olarak bilemiyordu. Bu döneminde işçi sınıfı ve öncüleri, sanki sömürünün kaynağı fabrikalarmış gibi fabrikaları yağmalamış, makinaları yakıp yıkmışlardır. İşçi hareketinin ilkel dönemi diyeceğimiz bu döneminin hemen ertesinde, işçiler kendi aralarında dayanışmak için (sendikaların da öncülleri olan) yardım sandıklarını kurmuşlardır. Bu yardım sandıklarının amacı; kaza, işsizlik, yaşlılık gibi durumlarda işçilerin acilen imdadına yetişmekti. Yani sosyal güvenlik kurumlarının ilk atası diyebileceğimiz bu kurumlar, bizzat işçiler tarafından ve pek de bilinçli olmayıp, işçi güdüsüyle yapılan kurumlardı. Bu kurumlar öylesine gelişmişlerdi ki, örneğin 1830 Fransız Temmuz Devrimi eşiğinde Fransa’da 113.000 kömür işçisinin 109.000’i Madenciler Yardım Kasası’na üye idi. Çok geçmeden bu yardım sandıkları salt yardım yapma işlevini aşıp grevdeki işçilere bir destek kurumu haline dönüşmüştü. Fakat bu kurumun özellikle bu son işlevinden ürken yöneticiler, hemen bu kurumu işlevsiz hale getirmenin yollarını aradılar. Bunun üzerine de işçilerin zorlu mücadelelerle kazandıkları bu kurumları, yasal bir temelde ‘kurum’laştırdılar. Yani işçi sınıfının mücadelesini sistem içine çekmeyi başardılar.

Türkiye kendi öznel tarihi gelişimi nedeniyle yukarıda Avrupa işçi sınıfı tarihinde anlattığım aşamalardan geçmemiştir. Bu son söylediğimle Osmanlı ve T.C.nin ilk yıllarında hiç işçi mücadelesi olmamıştır, sonucu çıkartılmamalıdır. Ancak Avrupa işçi sınıfıyla karşılaştırıldığında Osmanlı ve T.C.nin ilk yıllarında ‘hemen hemen’ hiçbir mücadele olmamıştır sonucunu da çıkarabiliriz. Ülkemizde işçi sınıfının asıl mücadele tarihi ise, 1950-60’lardan sonrasına rastlar. Özellikle 1968’den sonraki süreçte işçi sınıfımızın bilinç seviyesi muazzam bir şekilde yükselir ve hak üstüne hak kazanmaya başlar. Yani o dönemde Türkiye’deki işçi sınıfı da, tıpkı 1830’larda Fransa’daki işçi sınıfı gibi, gerçekten sosyal güvenliğini elde etmeyi, mücadelede görüp, gereğini yerine getirmişti. Çok kısaca açıkladığımız dünyada ve Türkiye’deki ‘sosyal güvenliğin’ kısa tarihlerinden de görüleceği gibi, işçilerin gerçek güvenliği ‘mücadele’den geçer. Dahası kapitalist sistem içindeki mücadele de yetmez. Zira emekçiler açısından sosyal güvensizliğin kaynağı, kapitalizmdir. Onu yıkıp sosyalizmi kurmadan da, gerçek sağlıklı ve güvenli bir gelecek yoktur! Egemenler bayram ve yılbaşı dolayısıyla meclis çalışmalarının yavaşlayacağını, halkın da o dönemlerde siyasetle pek ilgilenmeyeceğini ve dolayısıyla o arada bu yasayı daha rahat geçireceklerini mi düşündüler? Bilinmez. Ancak yasanın en geç Ocak ortalarında geçeceğini tahmin ettiğini söyleyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yürürlük tarihini ise 1 Haziran 2008 olarak belirtti. Bize de: Sağlık ve sosyal güvenlik temel bir haktır. Bu hak parayla alınıp satılmamalıdır. Parasız sağlık, parasız eğitim işçi ve emekçilerin temel şiarı olmalıdır. “Hey göklere duman vurmuş dağlar hey! Değirmenin üstü her gün yel olmaz Dinle ağa, dinle paşa, dinle bey Sen söylersin, o susa r mı? Bel’lolmaz!” halk türküsünü, söylemek kaldı. 25.12.2007 ✓

EK:1


Birleşik Metal İş 17. Genel Kurulu

B

irleşik Metal-İş 17. Olağan Kongresi 14 Aralık’ta Green Park Otel’de başladı. Üç gün süren kongrenin açılışı Kazım Koyuncu Kültür Merkezi müzik grubunun dinletisi ile başladı. Çeşitli marşlar söyleyen grup dinletiyi enternasyonalle bittirdi. Açılış konuşmasını Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu yaptı. Bir saate yakın süren konuşmasında, öz olarak 4 yıl önce mücadeleci bir anlayışla yönetime geldiklerini bunun sonucu %50 büyüdüklerini anlattı. S e rd a ro ğ lu konu ş m a s ı nd a Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin yaşadığı sorunların, doğanın tahribinin sebebinin kapitalist ve emperyalist sistem olduğuna vurgu yaptı. Tek çarenin örgütlenme ve enternasyonal dayanışma olduğunun altını çizerek konuşmasını şöyle bitirdi: “Eğer bugün burada isek, geleneklerimizi yenileyerek geleceğe taşımak içindir. Eşitlikçi, paylaşımcı, adaletli bir düzen, ezen ve ezilenin olmadığı sömürüsüz bir dünya içindir. İnsanlık ve insanlığın acılarla, sevinçlerle, yengi ve yenilgilerle yoğrulmuş tarihinde küçük bir dere olsak da, çok iyi biliyoruz ki hepimize yetecek kadar büyük ve

cömert bir okyanus var ve biz, ırmaklarla, nehirlerle birleşip kavuşacağız o büyük okyanusa. Avrupa, Asya ve Ortadoğu gibi üç kritik fay hattının kesiştiği bir coğrafyada kurulu bu güzel ancak çelişkilerle dolu ülkede, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmin oyunlarını hep birlikte bozmak için barışı, kardeşliği ve sınıf dayanışmasını her zamankinden daha fazla ön plana çıkarmak zorundayız.” Daha sonra divan seçimine geçildi. Divana DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi oybirliğiyle seçildi. Süleyman Çelebi AKP yönetimini eleştiren kısa bir konuşma yaptıktan sonra komisyonların seçimine geçildi. Nursen Caniklioğlu Genel Sağlık Sigortası taslağı ile ilgili eğitim niteliğinde bir sunum yaptı. İkinci oturumda yurtdışından gelen sendikacılar tanıtıldı. Diğer sendika kongrelerine göre yurt dışından daha fazla konuk katılmıştı. Konukların hepsine söz hakkı verildi. Konuklar konuşmalarında genellikle enternasyonal dayanışmanın önemini belirttiler. Daha sonra EMEP Genel Başkanı ile DSP’den bir kişi konuştu. Birinci günün kapanış konuşmasını faşistlerce katledilen DİSK Genel

İÇİNDEKİLER YENİ İŞÇİ DÜNYASI

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

‘SSGSS kanun tasarısı’ bilmecesi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:1 Birleşik Metal İş 17. Genel Kurulu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:2 Ditaş’ta kölelik sözleşmesi imzalandı. . . . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Dimes meyve suyu fabrikasında direniş. . . . . . . . . . . . . . . EK:3 Türk-İş 20. Kongresi: Gitti Salih Geldi Mustafa!. . . . . . . . . . . EK:4 “Gemileri yaktık, geri dönüş yok!”. . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:5 Güven Elektrik işçileri saldırılara direniyor!. . . . . . . . . . . . . EK:6 ACERER Döküm Sanayi işçileri grevde. . . . . . . . . . . . . . . . EK:6 DEMSAŞ Deri’de sendikayı yok etme saldırısı!. . . . . . . . . . . EK:7 Yörsan’da işçi kıyımı! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . EK:8 Kocaeli Üniversitesi’inde işçilerin mücadelesi sürüyor . . . . . . EK:8 BES Kilis Şubesi’nin 4. Olağan Genel Kurulu. . . . . . . . . . . . . EK:8

EK:2

Başkanı Kemal Türklerin karısı Sebahat Türkler yaptı. Kong renin i k inci g ü nü Cumartesi, Güven Elektrik’den işyeri temsilcisi bir işçi kısa bir konuşma yaptı. Konuşmasında mücadeleleri sürecinde sendikanın kendilerine verdiği maddi ve manevi destekten dolayı teşekkür etti. Bundan sonra da desteğe ihtiyaçları olduğunu belirterek, “Elimizi bırakmayın” dedi. Divan başkanı Süleyman Çelebi Güven Elektrik ’deki direnişe vurgu yaparak yasaların muğlak olduğunu, bunu işverenlerin kendi lehlerine çok iyi kullandıklarını, örneğin işkolu barajı gibi yasalarla sendikalaşma önünde ciddi engellerin olduğunu söyledi. Sendikal haklar ile ilgili varolan adaletsizlik ve çarpık anlayışlar nedeniyle sendikasızlığın dayatıldığını ve işverene karşı işçilerin korunmasız hale getirildiklerini söyledi. Buna karşı işçilerin kendi direncini örgütlemesi gerektiğini vurgulayarak DİSK olarak her zaman Güven Elektrik işçisinin yanında olacaklarını belirtti. Çelebi’nin konuşmasının ardından çalışma ve mali raporların görüşülmesine geçildi. Bu raporlar daha önceden delegelere ulaştırılmış olduğu için verilen önerge üzerine okunmadan oybirliği ile onaylandı. Kongrenin ikinci günü esas olarak delegelerin konuşmalarına ayrıldı. 200’ü aşkın delegenin katıldığı kongrede toplam 18 delege söz alarak görüşlerini dile getirdi. Konuşan delegelerin hemen hepsinin hemfikir olduğu konulardan biri Genel Kurulun sadece Birleşik Metal İş açısından değil genel olarak son yıllardaki genel kurullara bakıldığında tüm sendikal hareket açısından bir dönüm noktası olarak değerlendirmeleriydi. Uzun yıllardan bu yana ilk defa bir kongreye hazırlanılırken gereksiz çekişmelerin yaşanmadığını, “kulislerin yapılmadığını” geleceğe dönük daha iyi bir çalışmanın nasıl yapılabileceği yönünde kafa yorulduğunu belirttiler. Yapılan değerlendirmeler arasında bugünkü yönetim kurulunun işbaşına geldiği son dört yıllık zaman dilimi içerisinde yaptıklarından övgü ile sözedilerek önümüzdeki dört yıl daha aynı yönetimi görmek istediklerini de ortaya koymuş oldular. Yapılan olumlu çalışmalarla; örneğin, Serbest Bölgelerde örgütlenme olmaz denilirken örgütlenmelerin gerçekleştirilmesi, 6 ayda bir düzenli olarak işyeri temsilciler toplantılarının ya da genişletilmiş başkanlar toplantılarının yapılması, tabanın söz ve yetki sahibi olması, sendika içi demok-

rasinin işletilmesi, düzenli eğitim çalışmalarının yapılması vb. ile Birleşik Metal İş’in işçi sınıfının ideolojisini sahiplenerek mücadele yürüttüğünü gösterdiğini, sendika içi güven ve işbirliğini pekiştirmesinin örnekleri olduğunu vurguladılar. Genel Merkez’in ilk defa gerçek anlamda kurumsallaştığını, bunun da işçi sınıfı içerisinde doğru bir çalışma açısından çok önemli olduğunu dile getirdiler. Gerek sendikal gerekse toplumsal olarak ileriye dönük çalışmalar bağlamında getirilen öneriler şunlardı: Metal patronlarına (MESS) karşı daha güçlü bir örgütlenmeyi gerçekleştirmek. Büyük fabrikalarda örgütlenmenin başarılması. İşverene karşı yürütülen mücadelede ekonomik güç çok önemli olduğu için grev fonu üzerinde ciddiyetle durulması ve gerekirse işçi ücretlerinden her ay belli bir miktar kesilerek grev fonuna aktarılması. Asgari ücret sorununun sadece işçilerin küçük bir bölümünü ilgilendiren bir sorun olmadığı, asgari ücretin üzerinde ücret alan işçileri de doğrudan ilgilendiren ve etkileyen bir sorun olduğu için asgari ücretin belirlenmesi sürecinde işçi sınıfının aktif bir şekilde yer alması için ciddi bir çalışmanın yürütülmesi. En büyük konfederasyon olduğu için işçiler adına Asgari Ücret Tespit Komisyonunda yer alan Türk İş’in yerine Disk’in yer alması için mücadele edilmesi. Geçici işçilik uygulamasına karşı mücadele. Meslek liselerine dönük sendikal eğitimin verilmesi. 2008 yılında yapılacak TİS görüşmelerine şimdiden sadece Birleşik Metal İş’de örgütlü olan işçileri değil tüm metal işçilerini katmak için tabana inen bir çalışmanın yürütülmesi. Disk ve Birleşik Metal İş’in emek mücadelesinin yanı sıra barış ve demokrasi mücadelesinde de aktif bir şekilde yer alması. Direnen, başkaldıran bir sendika ve siyasi iktidarı hedefleyen bir işçi sınıfının yaratılması. Son dört yılda sendikanın %50 oranında bir büyüme sağladığını bunun iyi birşey olduğu fakat nitelikli büyümenin ihtiyaç olduğu belirtilerek uzlaşmacı, işbirlikçi siyasete karşı kavganın örgütlenmesi gerektiği vurgulandı. Delege konuşmalarının ardından Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Adnan Serdaroğlu uzunca bir konuşma yaptı. Serdaroğlu söze ”omuzlarımıza çok ağır bir yük yüklediniz, misyonumuzun farkındayız” diyerek başladı. İşçilerin bugün işçi olmaktan utandırılmaya çalışıldıklarını, işçilere bilmem ne operatörü, bilmem ne elemanı, bilmem ne yardımcısı gibi isimlendirmelerle sanki ‘işçiyim’ demenin utanılacak bir şeymiş gibi gösterildiğini, bu nedenle işçinin işçi olduğunu daha gür bir sesle söylemesi gerektiğini


17 Aralık 2007 ✓

Ditaş’ta kölelik sözleşmesi imzalandı oranına göre zam yapılacak. 3 Yıllığına sözleşmeye imza atılarak, işçilerin asgari ücretle bu süre zarfında çalışmaları garanti altına alınarak, hiçbir ek kazanım elde edilmemiştir.

DİTAŞ’ ta sular durulmuyor

D

oğa n Hold i nge ba ğ l ı Niğde’de bulunan otomotiv yedek parçaları üreten işyerinde, taşeron Türk Metal ile işveren arasında, 12 Kasım 2007 tarihinde imzalanan “toplu iş sözleşmesi”, işçilerin ağır olan yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı. DİTAŞ işçilerinin bu işyerindeki örgütlenme çalışması Birleşik Metal-İş önderliğinde 2001 yılına kadar uzanır. O dönem işyerini 8 taşerona bölen patrona karşı, 8 aylık direniş sonrası Birleşik Metal-İş işçileri örgütlemeyi başarmıştı. Ardından toplu iş sözleşmesi için masaya oturmayan patronun inatçı tavrı üzerine 8 ay bu kez grev ile cevap veren DİTAŞ işçileri, toplu sözleşmelerini yaparak işbaşı yapmışlardı. Bu yenilgiyi hazmedemeyen patron, yenilginin ardından ek olarak ödeyeceği yüksek tazminatlar nedeniyle DİTAŞ’ta Birleşik Metal-İş’in yetkisini bitirme kararı vererek bunu 2005 yılında uygulamaya koymuştu. Patron bu iste-

ğini devreye sokabilmek için taşeron sendika olan Türk Metal-İş’i devreye sokmuştu. Türk Metal-İş, patronun sunduğu bütün olanakları kullanmasına rağmen, ancak beyaz yakalıları üye yaparak ‘çoğunluğu’ almıştı. Bu ittifakla nasıl bir sözleşmenin çıkacağı sır değildi. 12 Kasım tarihindeki “sözleşme” ile DİTAŞ işçilerinin geçmiş iki yılı elbirliği ile yok edilmiştir. 31 Aralık 2005 tarihinde sona eren toplu sözleşmeyi, Taşeron firma olan Türk Metal, sözleşmeyi 1 Eylül 2007 tarihinden itibaren yapmıştır. 21 Ay sözleşmesiz geçen süreyi yok sayan patron ve taşeron firma Türk Metal, işçilerin tepkisini çekmemek için sözleşmeye 500.00 YTL brüt toplu para koymuşlardır. Geçen bu süre dikkate alındığında DİTAŞ işçilerine aylık net 17 YTL vermişlerdir. Bu sözleşme 01.09.2007 başlayıp, 31.08.2010 yılında bitmek üzere 3 yıllığına imzalanmıştır. Buna göre 1. Yıl: 1.09.2007 den itibaren %10. Diğer iki yılda ise enflasyon

Patron ile yapılan bu sözleşmenin ardında Birleşik Metal-İş üyesi 4 işyeri temsilcisi; “Yönetim sizinle çalışmak istemiyor” diyerek işten atılıyor. Daha önce Türk Metal-İş için çalışan bir işçi bu toplu sözleşmeyi eleştirdiği için işten atılıyor. Patron sendika ile beraber ‘ya uslu durursunuz, ya da kapı dışarı’ diyerek işçilere gözdağı veriyor.

Yasalar patronlar için işliyor Normal yasalarda işe iade davaları 2 ay içinde sonuçlanır ve karar verilir denmesine rağmen DİTAŞ’ta atılan işçilerin davası 4 yıl sürdü. Birleşik Metal-İş tarafından işten atılan işçilerin tazminat davaları 212 dosya için 5200 YTL ilk pilot dava işçilerin lehine sonuçlandı. Bu para işçilere dağıtıldı. Bu emsal davanın ardında geriye kalan davalar da açılmış durumda. DİTAŞ’ta her türlü zorluğa rağmen, Birleşik Metal-İş üyesi işçiler sendikalarından istifa etmeyerek her türlü baskıya karşı direneceklerini söylüyorlar. Zafer direnen işçilerin olacaktır! 22.12.2007 ✓

Dimes meyve suyu fabrikasında direniş

D

imes, Türkiye’nin meyve suyu sektöründe en fazla satış ve üretim kapasitesine sahip olan bir şirkettir. 14 yılda, yüzde 4 bin büyüme sağlamıştır. Dimes’in Tokat ve İzmir’deki iki fabrikasında toplam 535 işçi çalışıyor. Dimes’in büyümesinin temelinde i ş ç i le r i n e me ğ i var. İşçilerin yoğun sömürülmesi var. İşçiler 45 saat çalışmaları gerekirken 72 saat çalıştırılıyorlar. Aşırı çalışmanın getirdiği yorgunluk ve dikkat dağılması sonucu yaşanılan kazalarda işçiler sakat kalıyorlar. Dimes’in sahibi Orhan Diren CHP’li bir milletvekili. “Namusu ve şerefi üzerine” yasalara bağlılık

yemini ediyor, fakat anayasal hak olan sendikaya üye olan işçileri işten atıyor. İşçilerin sendikalı olmasını istemiyor. Kötü çalışma koşulları, düşük ücretler, uzun çalışma saatlerinden

bıkan, bu koşullarda daha fazla çalışmak istemeyen işçiler Tek Gıda-İş Sendikası’na üye oldular. Sendikanın Çalışma Bakanlığı’na

çoğunluk tespiti başvurusunu öğrenen patron, işçileri tek tek sorguya çekerek ve çeşitli gerekçelerle işten attı. Tokat ve İzmir’deki fabrikada sendika üyesi olan 17 işçi işten atıldı. Sendika üyesi olmak, işten çıkarılma g e r e k ç e s i o l a m ayacağ ı içi n,işçi ler ‘verimsiz’lik gerekçesi ile işten çıkarıldı. İşten atılan işçiler, İzmir Kemalpaşa ve Tokat’taki fabrikaların önünde direnişe geçtiler. Direniş bir aydan bu yana sürüyor. İşçiler Dimes’e sendika girinceye kadar fabrikaların önünden ayrılmayacak larını söylüyorlar. 20 Aralık 2007 YDİ Çağrı/İzmir ✓

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

belirtti. Fakat bunu söyleyebilmek için sendikasına sahip çıkan, enternasyonalizmi savunan, hakları için güçlü bir mücadele yürüten bir işçi sınıfının yaratılması gerektiğini dile getirdi. Getirilen övgülerin yanında eleştirilere de teşekkür ettiğini belirterek eleştirinin sendikal gelişme için çok önemli olduğunu, sendikanın örgütsel sorunlarla ilgili her ay neredeyse bir toplantı yaptığını, kendilerinin dikkatle izlenmelerini talep etiklerini ve eleştirileri beklediklerini söyledi. Güven Elektrik temsilcisi işçinin “elimizi bırakmayın” sözlerine karşılık şimdiye kadar hiç kimseyi yarı yolda bırakmadıklarını, işçi atmalarına karşı hukuki alanda çok yoğun bir çalışma yürüttüklerini vurgulayarak “kanımızın son damlasına, paramızın son kuruşuna kadar mücadelemiz devam edecek” dedi. Birleşik Metal İş olarak anayasa ile ilgili çalışmaların içerisinde yer aldıklarına değinerek anayasayı hükümet değil halkın yapması gerektiğini söyledi. Sermayenin örgütlü toplum istemediğini, ricacı ‘akredite’ olmuş sendikacılık istediğini belirtti. Asgari ücret tespiti, sosyal güvenlik yasası gibi konuların aynı zamanda metal işçilerin de gündemi olduğunu belirterek, egemenlerin sendikaları sivil toplum örgütleri haline getirmeye çalıştıklarını buna karşı amansız bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğini, kendilerinin devletten ve iktidardaki partilerden bağımsız olduklarını fakat bunun siyasetten bağımsız oldukları anlamına gelmediğini söyledi. Tersine siyasetin tam göbeğinde olduklarını, işçi sınıfının siyasetini yaptıklarını söyledi. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin de önemini vurgulayarak bu konuda ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Genç işçilere yönelik çalışmaya da özel bir önemin verilmesi gerektiğini belirten Serdaroğlu genç işçiler kazanılamazsa ne gelecek ne de sendikal örgütlülük garanti altına alınabilir dedi. Hem delegelerin hem de Genel Başkan Adnan Serdaroğlu’nun konuşması sık sık “Direne direne kazanacağız, yaşasın örgütlü mücadelemiz, işçilerin birliği sermayeyi yenecek, yaşasın Disk, yaşasın Birleşik Metal İş” sloganları ile kesildi. Bir delege konuşmasında halkların kardeşliğine değinirken salondan bir kez “yaşasın halkların kardeşliği” sloganı atıldı. Pazar günü yapılan seçimlere tek listeyle gidildi. Genel Başkan Adnan Serdaroğlu, Genel Sekreter Selçuk Göktaş, Mali Sekreter Süleyman Türker, Örgütlenme Sekreteri Özkan Atar, Eğitim Sekreteri Celalettin Aykanat yeniden yönetime seçildiler.

EK:3


Türk-İş 20. Kongresi:

Gitti Salih Geldi Mustafa! Bu tehdit savurma Türk-İş tarihinde hiçte yeni olan bir şey değil. Onlar sermayenin talepleri karşısında yer yer genel grev tehditlerini savurmalarının ertesi günü, işçilerin haklarını sermayenin istekleri doğrultusunda satmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır.

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

T

EK:4

ürk-İş’in 20. Genel Kurulu Milli Eğitim Bakanlığı Şûra Salonu’nda 7 Aralık Perşembe günü başladı. Genel Kurul öncesinde seçimlere tek listeyle gidilip gidilemeyeceği konusu da netlik kazandı. Buna göre, bir dönem daha konfederasyon yönetimine talip olduğunu açıklayan mevcut Genel Başkan Salih Kılıç’ın karşısına Genel Sekreter Mustafa Kumlu’nun aday olarak çıkması kesinleşti. Kumlu, genel kurulda aday olacağını son yapılan Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda sendika başkanlarına bildirdi. Kumlu’nun aday açıklaması ile birlikte tartışmalar, yani koltuk için dalaş, hızlanarak devam etti. İşçi sınıfının haklarını satmaktan bir an dahi tereddüt etmeyen Salih Kılıç, delegelerin oylarını alabilmek için, hükümetin çıkarmak istediği sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı sert açıklamalarda bulunarak ‘genel grev’ tehdidinde bulundu. Bu tehdit savurma Türk-İş tarihinde hiçte yeni olan bir şey değil. Onlar sermayenin talepleri karşısında yer yer genel grev tehditlerini savurmalarının ertesi günü, işçilerin haklarını sermayenin istekleri doğrultusunda satmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. Bunların sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı olmaları, Genel Kurul esnasında delegelerin oylarını almak için şov yapmanın ötesinde bir şey değildir. Yani işçi haklarını savunup savunmama konusunda Kılıç ile Kumlu arasında bir fark yoktur. Aralarındaki tartışma da zaten bu temelde olmamıştır.

açamayız’ dedim. Bu platforma karşı, platform oluşturmak için beni zorladılar. Sonra konuyla ilgili bir bildiri hazırladık, bunu engellemek istediler. Bildiride laiklik ve cumhuriyetin olmasından rahatsız oldular. Budur meseleleri” diyerek, Kumlu ve ekibini AKP’li olmakla suçlayıp, bunların Türkİş’i hükümetin arka bahçesi yapacaklarını iddia ederek delegelerden oy istedi. Bu suçlamaya Kumlu’nun verdiği yanıt da ‘sert’ oluyor tabi ki. Yukarıdaki iddiaları Mustafa Kumlu şöyle yanıtlıyor: “Bana AK Parti’li diyorlar. Benim liderliğimde mücadeleci Türk-İş gidecek, teslimiyetçi Türk-İş gelecekmiş... Siz ne kadar AK Parti’liyseniz ben de o kadar AK Parti’liyim. Siz ne kadar CHP, MHP’liyseniz ben de o kadar CHP’li, MHP’liyim. Kimsenin gücü, Türk-İş’i iktidarın arka bahçesi yapmaya yetmez. Ben, tüm siyasi partiler bir yana, Türkİş’liyim. Kararlı, tutarlı, öncü, saygın, ilkeli bir Türk-İş için göreve talibim.” Kumlu, “Ekibimle gümbür gümbür bir Türk-İş için göreve talibim. Aday olarak işçi liderlerinin giydiği ateşten gömleği giymek istiyorum. Gömlek, sizin elinizde. Verseniz de vermezseniz de Allah razı olsun” diyerek oy istedi. Kumlu’dan sonra kürsüye gelen Kılıç; işçi hareketine (siz bunu sermayenin isteklerine okuyun) gölge düşürmediğini belirtti. “Bunun aksini söyleyecek olanın alnını karışlarım” diyerek de kükredi.

Kılıç ile Kumlu neyi tartıştı?

Türk-İş’in Kongresine konuşmacı olarak katılanlar arasında Başbakan Erdoğan, Meclis Başkanı Toptan ve Cumhurbaşkanı Gül gibi ünlü isimler de vardı. Bugüne kadar işveren toplantılarında boy gösterip, işçi haklarını nasıl tırpanlayacaklarının hesabını yapan bu isimler, acaba Türk-İş Kongresinde ne arıyorlardı? İlk konuşmacı olarak Erdoğan kürsüye çıktığında alkışlar arasında konuşmasına özetle şöyle başlıyor: “İşçi ve işveren arasında

Salih Kılıç’ın Kumlu’ya yönelik siyasi eleştirisi, onun ‘hal ve hareketlerinden kaynaklandığı’ temelindedir. Neymiş bu hal ve hareketler? Kılıç olayı şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet mitinglerinin, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin eylemlerinin başladığı süreçte, Kumlu, ‘Bir sivil toplum platformu kuralım, bunlara tepki gösterelim’ dedi. Buna ‘Evet dememiz mümkün değil, biz bloklaşmaya yol

Kongrenin konukları

artık çatışma, pazarlık değil; diyalog, uzlaşma ve anlaşma gibi kavramların öne çıktığını” savundu. “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek, geçmişte başbakanların, siyasilerin, işçilerin kongrelerine gelemediğini ileri sürdü. “Çok şükür o devir geride kaldı. Ankara’da işçi dostu hükümet, işçilerin arasından gelen Başbakan var, bakanlar var” diyen Erdoğan, sosyal diyalogu kurumsal hale getireceklerini söyledi. Emekli sayısının fazla olduğunu ileri sürerek emeklilik yaşının yükseltilmesini savundu. Erdoğan, Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısını da savunarak, tasarıyı eleştirenleri suçladı. “Emekli sayısının fazla olduğunu ileri sürerek emeklilik yaşının yükseltilmesini” savundu. Kendini işçi dostu ilan eden başbakanın bu konuşmasının ardından kürsüye gelen Kılıç, Erdoğan’ın konuşmasını, Erdoğan salonu terk ederken, “çok ağır konuştunuz” diyerek tepki göstermiş ve fakat Başbakan buna cevap dahi vermemiş! Peki Erdoğan nasıl ağır konuşmuştu da Salih efendiyi bu denli üzmüştü? Aslında Erdoğan temsilcisi olduğu sermayenin taleplerini burada dile getirmişti. Erdoğan’ın bu konuşması salondan alkışlanırken, demiryollarında geçici işçi olarak çalışan İsa Çakmak’ın Erdoğan’ı protesto etmesi ile birlikte, apar topar dışarı atılması bu işçi dostunun nasıl bir ‘dost’ olduğunu gösterdi. Meclis Başkanı Toptan ise konuşmasında; “Sivil toplum örgütlerinin, modern demokrasilerin ‘olmazsa olmazlarından’ olduğunu” belirterek, “sendikacılık hareketiyle sivil toplum ve demokrasinin gelişimlerinin beraber yol aldığını” dile getirdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de konuşmasında; babasının da 45 yıl önce Haber-İş’in temsilcisi olduğunu belirterek, “Bunu size demokrasinin, Cumhuriyet’in şimdi hangi noktada olduğunu görmeniz için söylüyorum. Artık sınıf ayrım-

larının olmadığını, demokrasinin ne kadar sağlamlaştığını bilmenizi istiyorum” diyerek vurguladı. Türk-İş kongresinde bu konuşmalar yapılırken Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, “asgari ücretin yüksek ” olduğunu basına açıklıyordu!!! Ayda eğer iş bulabilirse, net 419 YTL ile çalışan bir işçi ile, reklamlara milyarlarca YTL harcayıp, yıllık karlarını katlayarak büyüten şirket sahipleri arasında; bir ‘sınıf farkı’nın olduğu bizim için de, işçiler için de çok açık. Burjuvazi her zaman olduğu gibi bu farklılığı gizlemeye çalışıyor. Bunu Türk-İş gibi sendika patronları ile iyi de beceriyor. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Tüm bu tantanaların ardından Türk-İş’te ‘yeni yönetim’, 20. Olağan Genel Kurulun dördüncü gününde, Mustafa Kumlu’nun genel başkanlığında seçildi. 372 kayıtlı delegeden 368’inin oy kullandığı seçimlerde, 361 geçerli oyun 214’ünü alan Mustafa Kumlu genel başkan seçilirken, Salih Kılıç 147 oy aldı. Kumlu başkanlığındaki Türk-İş yönetimi; Genel Sekreter Mustafa Türkel 196, Genel Mali Sekreter Ergün Atalay 243, Genel Eğitim Sekreteri Nihat Yurdakul 209 ve Genel Teşkilatlandırma Sekreteri Pevrul Kavlak’tan 183 oluştu. Özellikle hükümetin 2008’de, kıdem tazminatı ve zorunlu istihdamın daraltılmasına ilişkin düzenlemenin istihdam paketinde yer alması halinde, Türk-İş’in 19’uncu Genel Kurulu’nda aldığı “Kıdem tazminatına dokunulması genel grev nedenidir” kararını uygulayıp uygulamayacağını da önümüzdeki süreçte hep beraber göreceğiz. Bu yönetimin de eskisinden bir farkının olmayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Gün gelecek işçi sınıfı bu sahte işçi dostlarını, sermayenin iktidarı ile tarihin çöplüğüne atacaktır. 11.12.2007 ✓


“Gemileri yaktık, geri dönüş yok!”

O

cak ayı bir büyük işçi hareketinin yıldönümüdür. 150 yılı aşkın bir zamandır yeryüzü sıcak olsun diye madenlere inen Zonguldak işçi sınıfı, 30 Kasım 1990 günü çıktıkları grevi 4 Ocak 1991’de başladıkları yürüyüşle taçlandırırlar. Türkiye işçi sınıfı tarihine “Uzun Yürüyüş” olarak geçen bu eylem, sadece ekonomik değil, siyasi taleplerin de ön plana çıktığı, inancın, direncin ve mücadelenin sembolüdür. İndi maden ocağına, kara elmas diyarına Yeryüzü sıcak olsun diye dost… Zonguldak kömür işçileri 1908, 1909, 1910, 1911, 1914’deki grev ve direnişlerden öğrenerek, bilenerek geliyorlardı. 1965’de Kozlu’daki direnişte iki yoldaşlarını kaybetmişler, 1969’da ise aylardır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesi için Alpagut’da maden ocaklarını işgal etmişler ve 35 gün sürdürdükleri eylemlerini kazanarak noktalamışlardır. Bu direniş geleneğine karşın, Cumhuriyet döneminde defalarca grev aşamasına gelen Zonguldak Kömür Havzası’nda sendika ve işverenin hep son anda (!) anlaşması bir gelenek olmuştur. Ta ki o güne kadar… Bugün maden ocağına kara elmas diyarına inmedik selam olsun sana dost…

Yerin derinliklerinden geldiler

ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle Ve 4 Ocak günü… Zonguldak Ankara’ya gitmeye hazırlanıyor. Plana göre Ankara’ya otobüslerle gidilecekti. Ama Ankara Zongulda k lı ları istemiyordu. Otobüsler Zonguldak ’a sokulmadı. Sendikacıların gece boyunca süren toplantılarından çıkan görüş, işçileri artık geriye döndürmenin imkansız olduğu yönündeydi. Sonunda yürüyerek yola çıkıp, yolun kesildiği yerde geri dönme fikri ön plana çıktı. İşçiler erzak torbalarıyla başladıkları yürüyüşün başlarında 25 bin kişi iken, Yenice, Kurucaşile, Bartın, Amasra, Çaycuma, Devrek ve Ulus gibi üretim merkezlerinden katılanlarla beraber 100 bin kişiye yaklaştı. Madenciler kapalı cezaevi önünden geçerken “zindanlar boşalsın, genel af ” sloganlarıyla selamladılar kendilerine el sallayan tutsakları. İlk gün 33 km. yol alan yürüyüşçüler kendilerine kucak açan Devrek’te mola verirler. Bu arada pazarlıklar devam etmektedir. İkinci gün hava daha da soğur. Dorukhan Tüneli’nde ilk barikatla karşılaşır işçiler. Bir süre sonra bu barikat kaldırılır. Görüşmeler devam etmektedir ve o akşamın mola yeri Mengen’dir. Üçüncü gün başladığında sendikacılar kadınların dönmesini ister. Ama yürüyüşçü kadınlar bu teklifi kabul etmez. Üçüncü gün öğleden sonra yürüyüşçüler Dellerderesi Mevkii’nde ikinci barikatla karşılaşırlar. Devlet buldozerler, askerler, polislerle o barikattadır. Madenciler barikata elli metre kala dururlar. O gün sabaha karşı pro-

vokasyon yaratmak isteyen güvenlik güçleri, uykudayken 200 işçiyi karga tulumba gözaltına alırlar. Yapılan geri dönün baskıları ve son olarak bu barikat sendikacıları geri dönme yolunda karar almaya iter. 8 Ocak Mengen’de belediye önünde toplanan işçilere seslenen Genel Maden-İş Sendikası Başkanı Şemsi Denizer geri dönüş kararını açıklar. Ve sendikacılar Ankara yolunu tutarken dört günde 112 km. yürüyen işçiler geriye dönmeye başlarlar.17 Ocak tarihinde başlayan Körfez Savaşı bahane edilerek Bakanlar Kurulu tarafından tüm grevler altmış gün süresince ertelenir. Genel Maden-İş Sendikası da 7 Şubat’ta toplu sözleşmeyi imzalar.

Sendikacılar, siyasetçiler vs… Zonguldak sınıf dayanışmasının güzel örneklerine de sahne olur. Örneğin Güney Afrika kömür ve liman işçileri ve çeşitli ülkelerden kömür işçileri, TTK grevinde grev kırıcı olmamak için Türkiye’ye yönelik ithal kömür yüklemelerini durduklarını bildirirler. 16 Aralık günü İstanbul, İzmit ve Kocaeli’nden gelen 11 sendikaya üye toplam 6 bin işçi mitinge katılır. Yürüyüşçüler konakladıkları her yerde halkın desteğini alırlar. Sanatçılar da eksik değildir Zonguldak’ta siyasetçiler de. Hazır kürsü bulan aşağı yukarı bütün partiler oradadır. Demirel’den İnönü ’ye dek. Nedense uzun süre görünmeyen tek kişi Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz olur. Başından beri ne grevi ne de yürüyüşü destekleyen Yılmaz, sonunda pes ederek madencilerin yanındaymış gibi görünmek için

Ve son olarak… Ortada olan tek gerçek ise binlerce madencinin aileleriyle birlikte tek yürek olarak sürdürdükleri muhteşem bir grev ve yürüyüştür. Üstelik hep yanlarındaymış gibi gözüken ama asla yanlarında olmayan sendikacılara rağmen. Yüzleri kömür karası fakat yürekleri ak madencilerin işçi sınıfı tarihimize armağan ettiği bembeyaz bir sayfa ve burjuvazinin yüreğine “geliyorlar” korkusunu salan bir eylemdir “Uzun Yürüyüş”… Bu yazının kaleme alınması sırasında dönemin Güneş Gazetesi’nde çalışma hayatı muhabirliği yapan ve grevle yürüyüşü başından sonuna takip eden Sevkuthan N. Karakaş’ın “EYLEM GÜNLÜĞÜ” adlı Metis Yayınlarından çıkan kitabından faydalanılmıştır. Kitap grev aşamasına nasıl gelindiği, grev, yürüyüş, yürüyüş sonrası ve dönemin tanıklarıyla yapılan röportajlardan oluşmaktadır. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin bu tanıklığa başvurmalarında yarar var…

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

1990 yılı kamu toplu sözleşmelerinin imzalanacağı yıldı. Sözleşmelerin ilk bölümü yıl ortasında imzalanmıştı. Genel Maden-İş, Türkiye Maden-İş, Ağaç-İş, Teksif, Selüloz-İş, Sağlık-İş, Petrol-İş, Hava-İş, Basın-İş ve Deri-İş’in örgütlü olduğu kamu kurumlarının sözleşmeleri ise yılın ikinci yarısında imzalanacaktı. 48 bin üyesi olan Genel Maden-İş Sendikası, görüşmelerin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine 30 Kasım 1990 günü “Hükümet istifa”, “Zonguldak’ı sattırmayız”, “Bu ocaklar bizim”, “işçiler el ele genel greve”, “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganları eşliğinde greve çıktı. Grevin başlamasıyla birlikte artık Zonguldak koskoca bir miting alanı olmuştu. Bu arada 3 Ocak 1991 günü maden işçilerin iteklemesiyle de olsa maden işçileriyle dayanışmak için Türk-İş bağlı sendikalarıyla birlikte bir gün işe gitmeyeceğini duyurdu. Hükümetin her türlü tehdidine rağmen işçiler 3 Ocak’ta hayatı durdurdu.

Cumhuriyet döneminde defalarca grev aşamasına gelen Zonguldak Kömür Havzası’nda sendika ve işverenin hep son anda (!) anlaşması bir gelenek olmuştur. Ta ki o güne kadar…

çaba harcarken bir yandan da yürüyüşü bitirmeye çalışır. Genel Maden-İş Sendikası Başkanı Şemsi Denizer’in yıldızını parlatan yürüyüşün kimin fikri olduğu ise bir muammadır. Dönemin GenelMaden-İş Sendikası Yönetim Kurulu’ndan yürüyüşe sahip çıkan sadece Başkan Denizer değildir. Denizer ayrıca yürüyüş başlamadan hemen önce vazgeçme eğilimi göstermiştir. Ancak madenciler gemileri yakmışlardır bir kere. Hiç kimse önlerine çıkıp “vazgeçelim” demeye cesaret edemez sendikacılardan. Son gün Mengen’de geri dönüş açıklanmadan önce, haberi alan gazetecilerin yürüyüşçülerle yaptığı görüşmelerde de işçilerin geri dönmek gibi bir niyetlerinin olmadığı görülmektedir. Denizer geri dönüşü açıklarken itiraz eden işçiler ise birden başkanları tarafından “kışkırtıcı” ilan edilivermişlerdir. Sürekli size danışmadan sizin onayınızı almadan imza atmam diyen Denizer toplu sözleşmeyi de “canlarına” danışmadan imzalar. Ve sanki imza atılmamış gibi gidip işçilere danışmaya kalkar. Ancak gazeteler toplu sözleşmenin imzalandığını yazarlar. Üstelik verilen rakamlar yürüyüşten önceki rakamların aynıdır. Sadece sosyal haklarda bir takım artışlar vardır.

Bir YDİ Çağrı okuru 25 Aralık 2007 ✓ EK:5


Güven Elektrik işçileri saldırılara direniyor!

G

üven Elektrik San. Mamul İma lat ve Tic. A . Ş. Fabrikası, Cankurtaran Holding’e ait İstanbul – Sefaköy Çınar Yolu’nda kurulu elektrikli ev aletleri üreten bir fabrika. İşçilerin asgari ücretle çalıştırıldığı bu fabrikada -çalışanın çoğu kadın- 450 işçiden 400’ü sendikalaşmak için geçtiğimiz 2006 yılının başında Birleşik Metal- İş Sendikası’nın 2 No’lu Şubesine üye oldular. Gazetemizin 2007’nin Temmuz ve Ekim aylarına ait sayılarında işçilerin örgütlenme süreci, patronun saldırıları ve bu saldırılara karşı işçilerin direniş eylemleri hakkında bilgi verilmişti. Bu fabrikada çalışan 400 işçi yoğun sömürü koşullarında çalıştırılan, iş güvencesinden yoksun, gelecekleri karartılan ve onurları çiğnenen işçiler olmaktan birazcık olsun kurtulmak için bir yıldır sendikalaşma mücadelesi sürdürüyorlar. Bu mücadelelerini şimdi bir yıl öncekinden daha bilinçli, büyük bir kararlılık ve yüreklilikle yürütüyorlar. Tabi buna karşılık her yeni sendikalaşan işçiler gibi bu işçiler de -yasal ve anayasal hakları olmasına rağmen- patronun her türlü baskı ve saldırısına uğruyor. Geçmişte ücretlerin geç ödenmesi, müdür ve şeflerin baskıları vb. saldırılara yeni saldırılar eklenerek sürdürülüyor. Patron bir taraftan sendika yetkisine ve işkoluna itiraz davaları açıyor, diğer taraftan yıllar sonra gelecek sen-

dika yetkisini -üye işçileri işten çıkararak- boşa çıkarmaya çalışıyor. İşçiler ise haklılıklarından, meşru ve yasal haklarından aldıkları güçle buna karşı direniyorlar. Geçtiğimiz günlerde patron sendikal örgütlenmenin öncüsü gördüğü işçilerden üçünü işten attı. Bunun üzerine tüm işçiler sendikalarıyla birlikte patrona nasıl bir örgütlü güç olduklarını fabrikaya sendika girmesine kimsenin engel olmaya gücünün yetmeyeceğini eylemlilikleriyle gösterdiler. İşçiler, Aralık ayının 7’sinde bir işçi 10’unda ise iki işçiyi işten atan patrona karşı 11 ve 12 Aralık’ta eylemler gerçekleştirdiler. En son, 12 Aralık günü saat 12.30’da içerde çalışan işçiler “İnadına sendika, inadına DİSK / Güven Elektrik İşçileri” yazılı bir pankart açarak fabrika içinde sloganlarla protesto eylemlerini sürdürürken, diğer vardiyadaki işçiler de “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” pankartıyla fabrikanın önüne geldiler. İşten atılan ve fabrika kapısında direnişte olan üç işçi “Hakkımızı aradık, işten atıldık!”, “Sendika hakkımız engellenemez!”, “Direne direne kazanacağız!” vb. döviz ve sloganlarla eyleme katılarak patrona “Buraya sendika girecek başka yolu yok” mesajını güçlü bir şekilde verdiler. İçlerinde 16 yıldır asgari ücretle çalıştırılan bir işçinin de bulunduğu üç işçi arkadaşla, Zafer Tekşen, Savaş Can ve Recep

ACERER Döküm Sanayi işçileri grevde

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

K

EK:6

ocaeli-Gebze ilçesi Sanayi Bölgesinde TÜBİTAK’ın yanında kurulu bu dökümhanede demir, nikel, krom ve benzeri metallerin dökümü yapılıyor. Hammaddesini iç pazardan alan, ürettiğini ise iç ve dış pazara satan bir fabrika. Biri kadın toplam 41 çalışanı var. Bu işyerinde 4 yıl önce Birleşik M e t a l -İ ş S e n d i k a s ı G e b z e Şubesi’nde örgütlenen 22 işçinin 6 aydır süren Toplu İş Sözleşmesi anlaşmazlıkla sonuçlanmış. Bu işçiler şimdi grevdeler. YDİ ÇAĞRI Gazetesi olarak grevin 3. gününde işçileri ziyaret ettik. Grev gözcüsü 4,5 yılık döküm ustası olarak çalışan işçi Gürsel Kavak ve 4 yıllık işçi Cemali Partlak adlı işçilerle gelişmeler hakkında sohbet ettik. İşçilerin verdiği bilgiye göre idari personelin maaşları çok yüksek,

işçilerinki ise çok düşük. İşçilerle idari personel arasında 2 ile 10 kat arası değişen ücret farkı var. En düşük işçi aylığı 490, en yükseği ise 700 YTL. İşyeri MESS’e bağlı olmasına rağmen yılda üç ikramiye alınabiliyor. Normalde MESS’e bağlı işyerlerinde 4 ikramiye olduğunu belirten döküm ustası Gürsel Kavak ayda 590 YTL ücret aldığını bunun 230’nu ev kirasına verdiğini geri kalanla nasıl geçinileceğini patrona sormak gerektiğini söyledi. Sadece bir kuru ekmek elde etmek için greve çıktıklarını, patronun geçen yıllardaki ücret zammı (aylıklara %10-15 oranında zam yapma) teklifleriyle gelmesinin kendileriyle dalga geçmek anlamına geldiğini söyledi. Ağır sanayide çalışan işçiler olarak yaptıkları işe göre ücretlerin çok düşük olduğunu, dökümhanede en uzun çalışan ve en yetkin

Çakmak’la görüştük. Arkadaşlar yıllardır çalıştıkları fabrikada büyük bir haksızlığa uğradıklarını ve bu haksızlığı ortadan kaldırmak için sendikalaştıklarını, patronun ise bunu engellemek için var gücüyle her türlü olanağını kullanarak saldırdığını belirtti. Patronun “iş yok” gerekçesiyle kendilerini işten atmasının sendikalaşmayı engelleme çabası olduğunu söyleyen işçiler tek kişi de kalsalar sendikalarıyla birlikte kazanana kadar direneceklerini, mücadelelerini sürdüreceklerini vurguladılar. Her gün sabah saat 7.00’den akşam 17.30’a kadar fabrikanın önünde beklediklerini söyleyen işçiler her vardiya değişiminde işçi arkadaşlarının kendileriyle dayanışma içinde olduğunu belirten eylem ve etkinliklerde bulunduğunu belirttiler. İçerdeki işçi arkadaşlarla birlikte günde birkaç kez slogan ve dövizlerle patronun baskılarını protesto ettiklerini söylediler. İşçi arkadaşlarının ve kendilerinin bu direngen tavırlarında patronun

ne kadar rahatsızlık duyduğunu, patronun içerde çalışanların kendileriyle görüşmemesi için bir dizi yaptırımda bulunmasından anlaşıldığını belirttiler. Polisin fabrikanın önünde durmalarına müdahale etmediğini, herhangi yasadışı bir tavırlarının olmadığını ve olamayacağını, tek amaçlarının ekmeğine, geleceğine ve onurlarına sahip çıkmak olduğunu söylediler. Çevre fabrikalardaki işçilerden henüz pek ciddi bir destek gelmediğini belirten işçiler sendika, grev, direniş konularında halkın çok bilgisiz olduğunu onları bilgilendirmek için hepimize görev düştüğünü belirttiler. Devrimci ve demokrat basın yayın kurumları dışında boyalı basının kendilerine yapılan haksızlıklara pek yer vermediğini belirten işçiler gazetemiz aracılığıyla kamuoyuna; holding medyasından çıkanlara itibar etmemelerini, sınıftan yana olan tüm çevreleri kendileriyle dayanışmaya çağırdılar. 20 Aralık 2007 ✓

ustanın aylığının 700 YTL olduğunu belirten işçiler patronun bu zam teklifi ile bunun 800’e çıkacağını ifade ettiler. Patronun bu kadar düşük tekliflerle gelme cesaretini nereden aldığına bir türlü akıl erdiremediklerini belirten işçiler taleplerinin sadece yılda 4 ikramiye ve 95 YKRŞ saat ücreti olduğunu söylediler. Greve çıkmış olmalarının patronun uzlaşmaz tavrı yüzünden olduğunu belirttiler. Gece grev nöbetlerini ilk iki gün işyerinin güvenlik kulübesinde tuttuklarını söyleyen işçiler patron tarafından bu kulübeden çıkarıldıklarını anlattılar. Buna öfkelenen işçiler greve çıkmakla patrona silahlı çatışma ilan etmediklerini, yarın birlikte yine çalışacaklarını, patronların buna saygılı olmaları gerektiğini söylediler. Neden bir grev çadırı açmadıkları yönlü sorumuza da işyerinin TÜBİTAK’ın yanında olduğunu, buranın Bakanlar, Başbakan, Cumhurbaşkanı, vb.nin geldiği bir yer olduğu için polisle problem

yaşayacaklarını ve yasalar çerçevesinde hak aramanın daha doğru olacağı yanıtını verdiler. İşçilerin yasal haklarını gasp eden tüm patronların büyük kanunsuzluklar yaptığını hatırlatmamıza ise patronların neden böyle davrandıklarına pek bir anlam vermediklerini öyle davranmamaları gerektiğini belirttiler. Biz de patronların devletlerinin yasalarında işçilere tanınan hak kırıntılarını bile vermek istemediğini verilenleri de çoğu zaman çok açık ve büyük kanunsuzluklarla gasp ettiğini anlatmaya çalıştık. Ücretli kölelik düzeninin en ağır işkolundan biri olan bu işyerinde, açlık ücretinin altında çalışan bu işçilerin yeni haklar elde etmeleri ve kazanılmış haklarını koruyabilmeleri için haklılıklarından aldıkları güçle meşru mücadele yol ve yöntemlerini kullanmaktan çekinmemeleri gerekir. Çünkü “Cehennemin yolu iyi niyetlerle döşelidir!”. Hak verilmez alınır! Aralık 2007 ✓


DEMSAŞ Deri’de sendikayı yok etme saldırısı!

T

rına -kısmen de olsa- ulaştılar. Bu da deri patronlarının sendikal örgütlülüğüne sahip çıkan, bilinçli ve öncü, hak arayan mücadeleci arkadaşların çalıştığı işyerlerinin örgütlülüğünü yok etmeyi esas hedef haline getirdiklerini gösteriyor. Biz DEMSAŞ işçileri olarak patronun TİS’e yanaşmayıp hepimizi işten atmasını böyle bir saldırı olarak değerlendiriyoruz. Kazlı Çeşme’de ve burada toplam 30 yıldır deride çalışıyorum. 90 yıllık bu fabrikada 45 yıldır işçilerin sendikalı çalıştığını biliyoruz. Patron gördü ki işyerimiz en örgütlü işyerlerinden bir tanesidir. Arkadaşların çoğu sendikasına bağlı, örgütlü ve mücadeleci işçi arkadaşlar. O yüzden patron “sendikal haklardan dolayı maliyet artıyor, diğer firmalarla rekabet edemiyorum zarar ediyorum.” diyerek bizi işten attı. Bu saldırıyı, işyerinde bu kadar uzun yıllar haklarını mücadele ederek almış işçilerin örgütlü olma geleneğini sürdüren bizler sadece patronumuz tarafından değil onun şahsında tüm deri patronlarının genel saldırısı olarak görüyoruz. Bu saldırı, her yerde yaşandığı gibi işyerimizde de yaşanıyor. Fabrikayı geçici olarak kapatıp sendikalı işçileri işten çıkarma ve tekrar asgari ücretle yeni işçi alarak üretimi sürdürme saldırısıdır. Ve bu saldırı aynı zamanda böyle işyerlerinde tek tek var olan sendikal örgütlenmeyi tasfiye etmek suretiyle bir bütün olarak Tuzla Organize Deri Sanayi Bölgesi’nde sendikalı çalışmayı tümden bitirmeyi amaçlamaktadır. YDİ ÇAĞRI- Patron “kazanamıyorum” bahanesiyle işyerini kapattı ve sizi de işten attı. Bu durumda sizin istekleriniz nedir, ne için direniştesiniz? Y. GÖKÇE- Bölgede içlerinde çok büyük firmaların da olduğu yüzlerce fabrikada çalışan on binlere varan işçiden %10’nu bile sendikalı değil. Belki DEMSAŞ gibi küçük işyerleri sendikasız, sigortasız ve asgari ücretle işçi çalıştıran fabrikalara göre az kazanıyor olabilir. Fakat bugünkü ortamda işçi maliyeti bir fabrikayı iflas ettirip kapanmasına asıl neden olamaz. Bu tüm patronların sendikalı işçiden veya yüksek ücretli işçiden kurtulmak için hep ileri sürdükleri sahte bir gerekçedir. Patronlar daima kendilerine hakkını arayan işçi değil sendikasız, örgütsüz kul köle işçi ararlar. Bizim işyerimizde de patronun öyle işçiler almak için bizi işten attığını düşünüyoruz. Buna rağmen; biz, eğer fabrika büyük bir zararda ve iflas edecek durumda ise bu işyerinin çalışması

şartıyla şimdi aldığımız haklardan belli bir süre vazgeçeceğimizi önemli fedakarlıklarda bulunacağımızı söyledik. Fakat patron tarafından isteğimiz kabul edilmedi. Yani patron tarafından yıllardır büyük özverilerle çalıştığımız işyerimizde işimizi kaybetmeden sendikalı çalışma isteğimiz kabul edilmedi. YDİ ÇAĞRI- Yıllardır sendikalı sözleşmeli çalıştığınız işyerinizde yine sendikalı fakat bazı haklarınızdan vazgeçerek çalışmak istiyorsunuz. Bu vazgeçtiğiniz haklar nelerdi? Y. GÖKÇE- Patron en son 17 Ekim 2007 günü bizi temsilcileri ve sendikayı çağırarak işyerini kapatacağını belirtti. Nedenini sorduğumuzda ise işçi maliyetinden dolayı kazanamadığını, sürekli kaybettiğini söyledi. Biz de bunun üzerine işyerinin çalışması, kapanmaması için ne gibi özveride bulunulması gerekiyorsa onu yapabileceğimizi söyledik. Bu özveriler nelerdi? İşte gerekiyorsa 2008 yılının ücretli izinlerini ücretsiz kullanabileceğimizi onun dışında yine gerekiyorsa bizim ücretsiz izin kullanabileceğimizi hatta hepimize çıkış giriş vermeyi bile kabul edeceğimizi belirttik. Ona rağmen yok kapatıyorum dedi. Son olarak bunları bir düşünün dedik. Bize haber vereceğini söyledi. Fakat bize haber vermeden 14 Aralık 2007 günü yemekhaneye asılan bir duyurudan öğrendik ki fabrikayı kapatacağına karar vermiş, biz 21 işçiyi işten çıkarmış SSK ve Bölge Çalışma Müdürlüğüne de bildirmiş. O gün çalışıyorduk. Bizi çağırdı, görüştük. Bize üç işçi arkadaşımızı işte tutmak istediğini gerekçeleriyle anlattı. Bu üç kişi kazanı yakan, makineyi çalıştıran ve paketlemede çalışan usta olan arkadaşlardı. Bunda fabrikayı çalıştırmak istediğini anladığımızı belirttik. Hatta işçi azaltmak istiyorsa içimizde işten gönüllü ayrılmak isteyen 8 arkadaşın olduğunu onların kendi rızalarıyla işten ayrılacağını belirttik. Fakat bunu da

kabul etmedi. Bu 8 arkadaştan ziyade özellikle biz temsilcileri işten atmak istediğini söyledi. Açıkça anladık ki işyerinde sendikayı yok etmekten başka bir amacı yok patronun. Böyle bir haksızlığa karşı 17 Aralıktan beri direnişteyiz. YDİ CAĞRI- Direnişte geçen bu süre içinde gerek kamuoyundan gerekse bu Organize Deri Sanayi Bölgesindeki fabrikalarda çalışan işçilerden size destek var mı? Bu destekler nelerdir? Y. GÖKÇE- Daha henüz kamuoyunu direnişimiz hakkında yeterli bir bilgilendirme yapılmadığı için çoğu dostlarımızın bizlerden haberi yok. Sadece geçtiğimiz günlerde sendika genel merkezi tarafından yazılı bir basın açıklaması yapıldı. Buna rağmen özellikle bağlı olduğumuz TÜRK- İş olmak üzere sendikalarda bir duyarsızlık var. Önümüzdeki günlerde sendikamızla birlikte kamuoyunu duyarlı hale getirecek dayanışma talep eden açıklamalar, etkinliklerde bulunacağız. Çevremizdeki fabrikalarda çok güçlü olmasa da gerçekten örgütlü olan işyerlerinde öğle paydoslarında 30-40 kişilik gruplar halinde bizi ziyaret eden işçi arkadaşlar oluyor. Birlikte sloganlı protestolarda bulunuyoruz. Bundan patronlar çok rahatsız oldukları için çoğu zaman jandarma müdahale ediyor. Sabahtan akşama kadar kapıda soğukta bekleyen üçü kadın bu 21 işçi arkadaşımızın fabrikanın tuvaletini kullanmasına bile engel olunuyor. İşçilerin fabrikanın önündeki kaldırımda durmalarını büyük bir suç işlemiş gibi gören jandarma saldırıyor. Tüm bu saldırı ve baskılara rağmen kazanana kadar burayı terk etmeyeceğini söyleyen işçilerin direnişine sahip çıkmaları için tüm sınıf bilinçli işçilere çağrıda bulunuyoruz: DEMSAŞ işçi lerini destekleyelim! Çünkü; dayanışmayla güçlüyüz! Kavgaları kavgamızdır! Yaşasın DEMSAŞ işçilerinin direnişi! Aralık 2007 ✓

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

uzla Organize Deri Sanayi Bölgesi’nde kurulu DEMSAŞ Deri Mamulleri Sanayi A.Ş. Fabrikası işlenmemiş sığır derisinden ayakkabı ve çanta derisi üreten 90 yıllık bir fabrika. Ürettiğinin çoğunu Avrupa ülkelerine satıyor. 1999 y ı lında Zey tinburnuKazlıçeşme’den Tuzla’ya taşınan bu işyerinde patron işçilerin örgütlü olduğu Deri – İş Sendikası ile hep işkolundaki Grup Toplu Sözleşmesi kapsamında Toplu İş Sözleşmeleri imzalamış. Fakat yeni TİS döneminden önce patron zarar ettiğini ileri sürerek çalışan üçü kadın 21 işçiyi 14 Aralık 2007 günü işten atmış. İşçiler şu an fabrikanın kapısında direnişteler. İşyerinde sendikayı yok etmeye yönelik patronun ve jandarmanın saldırı ve baskılarına karşı işçiler, sendikaları Deri – İş Sendikası Tuzla Şubesi önderliğinde direnişlerini büyük bir kararlılıkla sürdürüyorlar. Konu ile ilgili 24 Aralık’ta kamuoyuna bir basın açıklaması yapan sendika, Tuzla Organize Deri Sanayi Bölgesindeki bu saldırının sendikalı işyerlerinin tümünde sendikayı tasfiyeye yönelik olduğunu belirtmiş, bu saldırıya karşı mücadelesinde tüm duyarlı kamuoyunu desteğe çağırmıştı. Biz YDİ ÇAĞRI Gazetesi olarak direnen bu 21 işçiyi direnişlerinin 9. gününde ziyaret ettik. Onlarla söyleşi ve sohbetler yaptık. En kıdemsizi 2 yıllık ve en kıdemlisi 40 yıllık işçilerden Yusuf Gökçe (işyerinde 12 yıllık işçi ve aynı zamanda işyeri sendika temsilcisi) ile yaptığımız söyleşiyi yayınlayarak bu fabrikadaki gelişmeler hakkında okuyucularımıza bilgi vermek istiyoruz. YDİ ÇAĞRI-İşyerinizde geçmişten bugüne kadar yaşanan gelişmeleri ve direnişinizin taleplerini kısaca anlatır mısınız? Y. GÖKÇE- DEMSAŞ işyeri sürecini anlatmaya başlamadan önce Organize Deri Sanayi Bölgesi’ndeki biz işçilerin durumu hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Biz bu bölgede uzun yıllardır çalışıyoruz. Bu işyerinde çalışan tüm arkadaşlar da çoğu -aşağı yukarı- 15 yıllık işçiler. Tabii bu sürece gelmeden önce mutlaka bu bölgenin sıkıntılarına da değinmekte yarar var. Yıllardır bu bölgede sermaye bir bütün olarak saldırıyor. Bu saldırıların bir tek nedeni var: Bölgeyi sendikasızlaştırmak ..! Son birkaç yıldır patronlar bölgede sendikal örgütlülüğü olan birçok işyerine bu tür saldırılarda bulundular. Ve buralarda çoğunda sendikal örgütlülüğü yok ederek amaçla-

EK:7


Yörsan’da işçi kıyımı!

Y

örsan Gıda Mamulleri San. ve Tic. A.Ş., Balıkesir ilçesi Susurluk Organize Sanayi Bölgesinde kurulu bulunuyor. Yörsan’da süt ürünleri ve meyve suyu üretimi yapılıyor. Susurluk´taki işletme, “Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu´nun en büyük süt ve süt ürünleri entegre tesisi” olarak sunuluyor. “Gelenekten Geleceğe” sloganını benimseyen Yörsan A.Ş.nin temelinde işçilerin alın teri, emeği yatıyor. Bir süredir Yörsan ürettikleri ile değil, yaşanılan sendikalaşma mücadelesinden dolayı gündemde! Yörsan’da sendikalaşma mücadelesi veren Türk-İş’e bağlı Tekgıda-İş Sendikası’nın verdiği bilgilere göre Yörsan’da yaşanılan gelişmeler şöyle: Yörsan’da çalışan işçilerin he-

men hemen tamamını 4 ayda örgütleyen (400 işçi) Tekgıda-İş, yetki tespiti için Çalışma Bakanlığı’na başvuruyor. Bunu öğrenen Yörsan patronu, işçilere karşı saldırıya geçiyor. “Önce üyemiz Mehmet Karaman, adeta mafya usulüyle, bir bağ evine götürülüp sendikadan istifa etmesi için fiziksel şiddete maruz bırakılmış, “ayağına kurşun sıkmakla” tehdit edilmiştir. Buna mukabil üyelerimizin sendikalaşmada kararlılık göstermesi sonrasında, geçtiğimiz Çarşamba günü 12 kişiyle başlamış olan işçi çıkarımı, Perşembe günü 110’a, Cuma Günü 240’a ve Cumartesi günü de 400 kişiye ulaşmış bulunmaktadır.” (Tekgıda-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu’nun 09.12. 2007 tarihli basın açıklaması.)

Kocaeli Üniversitesi’inde işçilerin mücadelesi sürüyor

Ocak 2008 • yeni dünya için ÇAĞRI’nın İŞÇİ EKİ

Ü

EK:8

niversitenin kantin ve otelinde çalışan işçiler 2007 yılının Şubatından beri DİSK/OLEYİS’de örgütlenmeye çalışmış ve geçtiğimiz aylarda sendika yetki alarak TİS görüşmelerine başlamışlardı. Fakat örgütlenmenin başladığı günden bu yana 75 işçiyi baskı tehdit ve taşeronlaştırma ile yıldırarak işten atan Rektör, işçilerin hakların vermek istememiş işyerinde grev oylaması için baskıyla imza toplamıştır. İşçilerin sendikadan istifa etmeleri ve grev oylamasında “HAYIR” oyu kullanmaları için işten çıkarma tehditlerinde bulunmuştur. Bu baskılar o denli gaddar ki gece çalışan işçilere “evinize nasıl giderseniz gidin” denilerek işçileri evlerine götüren servis aracı kaldırılmış. Sözümona bilim insanı geçinen bu

yöneticilerin sendikalaşmak isteyen işçilere karşı takındıkları bu tavırlar ibretliktir. İşçilerin ve emekçilerin sömürülmesinden elde edilen ranttan pay alan bu bürokratların emrinde oldukları egemen sınıflara hizmet etme aşkının bir bilim insanında var olması gereken insana saygılı davranma etik ilkesine daha baskın çıkmış olduğunu gösteriyor. Tüm bunlara rağmen işyerinde çalışan 89 işçiden sendika üyesi 55 işçi yapılan grev oylamasında greve ‘evet’ demiş ve sendika Kasım ayı başında grev kararını işyerine asmıştır. Aralık ayı sonunda greve çıkacak işçilere baskılar sürüyor. İşçiler bu baskı ve saldırılara karşı inatla ve sabırla direniyorlar. DİSK- OLEYİS Marmara Bölge

Yörsan patronu, fabrikada sürekli çalışan yaklaşık 400 işçiyi “öğrenci” kimliği altında, “stajyer” adı altında sigortasız olarak çalıştırmaktadır. Baskı, tehdit ve şiddetle sendikal örgütlenmeyi bastırmaya çalışmaktadır. “Halihazırda, “yasa dışı lokavt” yaparak ve çevre köylerden hiçbir deneyimi olmayan kişileri toplayarak üretim yapmaya çalışan işverenin tavrını şiddetle kınıyor ve bu gayrı kanuni ve insan sağlığı için tehlikeli olabilecek üretimi hukuki yollardan engelleyebilmek için her türlü girişimi yapmış bulunuyoruz.” (09.12.2007 tarihli basın açıklaması.) Yörsan’da atılan işçiler fabrika yakınında direnişe geçtiler. A naya sa l ha k ola n send ikayı Yörsan patronu istemiyor. Fabrikaya sendikanın girmemesi için her türlü yola başvuruyor. 11 Aralık´ta bazı gazetelere yarım sayfa ilan verdi. Öyle ki Yörsan A.Ş. yaptığı basın açıklamasında pervasızca şunları diyebiliyor: “YÖRSAN Yönetimi ve çalışanları olarak huzur içinde çalışmalarımız devam ederken işyerimize; bir takım kişiler tarafından organize edilen ve çalışanlarımızı; yönetim, iş yeri ve iş arkadaşları ile karşı karşıya gelmelerine neden olacak ve iş barışına zarar verecek bir takım faaliyetler yürütüldüğü; gerçek dışı ve doğru olmayan beyanlarla bazı çalışanlarımızın bu menfi faaliyetlere katılmaları için zorlandıkları ve bununla alakalı olarak maalesef iş yerinde üre-

timi aksatmaya çalıştıkları, bazı direnişçi personelin; makinalara, ürünlere ve çalışmak isteyen personelimize zarar verdikleri tesbit edilmiştir.” (Yörsan’ın “Türk kamuoyuna açıklama”sından) Yörsan patronu, vahşi kapitalizm yöntemleri ile “huzur içinde” işçileri sömürürken, işçilerin emeği sayesinde sürekli zenginleşirken, “bir takım kişiler” gelip işçilerin anayasal hakları olan sendikayı fabrikaya sokmak istiyorlar. Patron sendikalaşma mücadelesi veren, yürüten kişileri “kötü niyetli” olarak ilan ediyor, sendikayı, sendikal mücadeleyi de karalıyor. Bir anlamda sendikayı ve sendikal mücadeleyi “bir tür terör sızması” olarak adlandırıyor!! Patronlar istiyorlar ki, istedikleri gibi işçileri ezsinler, sömürsünler. İşçilerin hiçbir hakkı olmasın. Sadece köle gibi çalışmayı düşünsünler. Ücret köleliği koşullarını birazcık düzeltmek, biraz daha fazla ücret için sendika üyesi olan işçiler hemen kapı önüne konuyor. Patronlara sendikayı, sendikal mücadeleyi kabul ettirmek, uzun soluklu bir mücadeleyi gerektiriyor. Yörsan işçileri de yılmamalı, kenetlenerek patronun baskılarını göğüslemeli, direnişlerini başarı ile tamamlamak için gerekli olanın mücadele ve örgütlenme olduğunu unutmamalıdırlar. Yaşasın sınıf dayanışması! İşçi ler i n bi rl iğ i ser mayey i yenecek!

Şubesi bununla ilgili 7 Aralık 2007 günü kamuoyuna yaptığı yazılı açıklamada sendika olarak, rektörlüğün bu saldırılarını kınadığını işçilerin haklarını yasal sınırlar içinde sonuna kadar savunacağını

belirterek tüm Kocaeli halkına işçi sınıfına, aydınlara ve öğrencilere işçilerin yanında olmaları için çağrıda bulundu.

23 Aralık 2007 YDİ Çağrı/İzmir ✓

Aralık 2007 ✓

BES Kilis Şubesi’nin 4. Olağan Genel Kurulu

K

ESK Kilis Şubelerinin binasındaki toplantı salonunda yapı la n Genel Ku r u la Kilis’te var olan Eğitim-SEN, Haber-SEN, Emekli-SEN şube başkanları ile Özürlüler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı katıldı. Kongrede tek liste ile seçime katılan eski Şube Başkanı Kiyasettin Aslan güven tazeleyerek yeniden seçildi. Yönetim Kurulu üyeliklerine de Muzaffer Porsuk, İbrahim Ceylan, Yunus Çiçek ve Enver Özdemir getirildiler. K. Aslan kongrede yaptığı konuşmada sendika olarak TİS ve

grev hakkının verilmesi, örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, açlık yoksulluk ve sefalete dur demek ve insanca yaşanacak bir ücret alabilmek için var güçleriyle mücadele edeceklerini belirtti. Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması savaşa ve sömürüye hayır diyen emekçilerin birliği, halkların kardeşliği için verdikleri mücadeleyi de kesintisiz sürdüreceklerini vurguladı. Aralık 2007 ✓

ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi: Aziz Özer • Sorumlu Yazıişleri Müdürü: İlyas Emir Yönetim Yeri ve Adresi: Hüseyin Ağa Mah. Balo Sok. No: 29/5 Beyoğlu - İstanbul • Tel.: (0212) 235 35 70 Fax: (0212) 253 19 27 e-mail: mail@ydicagri.com • www.ydicagri.com • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 SAYI 118’in İşçi Eki · Ocak 2008 • Baskı: Uğur Matbaacılık (0212-501 81 09) • Yayın Türü: Yaygın Süreli


panorama

PANOR AM A

Duma seçimleri yapıldı, Putin kazandı… - RUSYA -

B

aşkanlık sistemiyle yönetilen Rusya’da parlamentonun ya da başbakanın fazla bir yetkisi olmadığından Duma seçimleri genelde pek önemsenmiyordu. Kuşkusuz ki bu nedenle Duma’ya girmeye çalışan partiler arasında siyasi dalaş, karşı propaganda vb. işler ortadan kalkmadı, kalkmıyor da. Yine de devlet erkini elinde tutan esas makam başkanlık makamı olduğundan, kimin başbakan olacağı tartışmaları tali, yan tartışmalar olarak yaşandı. Bu sefer ama bu böyle olmadı. 2 Aralık 2007 tarihinde yapılan Duma seçimlerini ilginç kılan ve bu seçimler üzerine tartışmaların yoğunlaşmasına yol açan olgu, Başkan Putin’in, başkanlık görevi bitmeden Duma seçimlerinde Birleşik Rusya Partisi’nin baş adayı olarak seçimlere katılmasıydı. 20 08 y ı l ı Ma r t ay ı ba şı nda Rusya’da başkanlık seçimleri yapılacak. Anayasa’ya göre Putin ardarda üçüncü kez aday olamıyor. Putin’in geçen Duma seçimlerinden bu yana yasayı değiştirip başkanlığa devam edeceği yönlü eleştirileri boşa çıkarıp yasayı değiştirmemesi olgusu ile Putin’in Rusya’nın uluslararası dalaşta yeniden güçlenmesinde oynadığı rol birleşince, kimin başkan olacağı tartışmaları ile Putin’in ne yapacağı üzerine tartışmalar çok yönlü sürdürüldü. Değişik senaryolar üretildi. Duma seçimlerinin propaganda dönemine gelindiğ inde Putin, Birleşik Rusya Partisi’nin baş adayı olarak seçimlere gireceğini ve açık farklı bir galibiyet alındığında başkanlık görevi bittikten sonra başbakan olarak “hizmete hazır” olabileceğini açıkladı. Halkı da seçimlere gidip Birleşik Rusya Partisi’ne, yani kendisine oy vermeye çağırdı. Putin’in üçüncü kez başkan olabilmesi için geçen dört yıllık süreçte yasayı değiştirmemesi esas olarak Rusya’da iktidarı elinde tutan kesimin böylesi bir değişikliğe ihtiyaç duymadığını gösterirken, aynı za-

manda Putin’in “batılı” güçlere kendisinin “demokrat” olduğunu gösterme çabasında “anayasayı koruyacağım” yönlü açıklamasına uygun davrandığını da göstermektedir. Kuşkusuz ki bu olgular, 1989’da Doğu Bloku’nun dağılması sonrasında Rusya’da ortaya çıkan iktidar dalaşının, oligarkların çatışmalarının şimdilik Putin ve çevresinde birleşenlerin lehine sonuçlandığını; anda iktidarı elinde tutan kesimin kendisini tehdit altında görmediğinin de işaretleridir. Putin önderliğindeki Rusya yönetimi, ülkenin zenginlik kaynaklarını, ekonomisini yeniden devletin kontrolüne almış, belli anlamda yeniden merkezileştirmiştir. Bunu yaparken 1989 sonrası ortaya çıkan oligarkları ortadan kaldırmamış, tersine devletle içiçe geçirmiştir. Diğer bir deyimle devlet mafyası ile özel mafya içiçe geçmiştir. Bu kaynaşmaya ters düşenler ise devredışı bırakılmıştır. Putin’in peşpeşe üçüncü kez başkanlığa aday olamadığı ve iktidarın tehdit altında olmadığı böylesi koşullarda Duma seçimleri vitrin değişikliği için bir araç rolünü oynayabilirdi, oynuyor da.

SEÇİM SONUÇLARI… Seçimler bağlamında bilince çıkarılması gereken şey, son Duma seçimlerinden sonra seçim ve parti yasalarında değişiklikler yapıldığıdır. Duma’ya katılabilmenin barajı %5’ten %7’ye çıkarıldı. Tek istisna, seçimlerde ikinci sırayı kapan partinin %7’yi aşamaması durumudur. Böylesi bir durumda sözkonusu ikinci parti baraj oranının altında da kalsa Duma’ya katılabiliyor. Böylece Duma’da muhalif partinin varlığı garantiye alınmış oluyor… Parti yasasının değişikliğinden biri en az 10.000 üyeye sahip olması durumu en az 50.000 üyeye sahip olma biçiminde değiştirildi. Böylece sayısız küçük partinin resmi varlığı sona erdi. Eğer böylesi partiler örgütlü çalışmasını yürütüyorsa, bu yasal olmayan bir örgütlülük olmuş oluyor.

Önce 50.000 üye kazanacaksın, ondan sonra parti olarak kabul edilip seçimlere katılmayı hakedeceksin… Parti olmadan nasıl üye kazanacaksın sorusu ortaya çıkıyor tabii ki, ama olgu bu. Bu değişikliğin doğrudan sonucu seçimlere sadece onbir partinin katılmasıydı. 450 koltuk için 4500’den fazla aday yarıştı… Merkezi Seçim Komisyonu’nun 8 Aralık’ta yaptığı açıklamaya göre 2 Aralık seçiminin resmi sonuçları şöyledir: Oy hakkına sahip seçmen sayısı 109.145.517’dir. Seçime katılım oranı %63,72’dir. Buna göre katılmayanların oranı %36,28 ve somut rakam olarak da 39.597.993 seçmen seçime katılmamıştır. Seçime katılanların sayısının 69.547.523 olduğu gözönüne alındığında, seçime katılmayanların oranı üçte birin üzerindedir. Kullanılan ve geçerli oyların dağılımı ise şöyledir: Birleşik Rusya Partisi, 44.714.241, oran olarak ise %64.3; Rusya Federasyonu Komünist Partisi, 8.046.886, oran olarak ise %11.57; Rusya Liberal-Demokratik Partisi (faşist Jirinovski’nin partisi), 5.660.823, oran olarak ise % 8.14 ve Adaletli Rusya Partisi (bu parti de esasta Putin yanlısı bir partidir), 5.383.639, oran olarak ise %7.74. Bu oranların toplam seçmen sayısına göre oranı ise kuşkusuz ki daha düşüktür. Örneğin Birleşik Rusya Partisi %64.3 değil, %40.967 oranında oy almıştır. Ya da revizyonist Komünist Partisi %11.57 değil, %7.37 oranında oy almıştır. Diğer iki parti toplam seçmen sayısı oranına göre %7’lik barajı aşamamıştır. Duma’ya katılmaya hak kazanan bu dört partidir. Bu oy oranlarına göre koltuk dağılımı da şöyledir: Birleşik Rusya 315; Rusya Federasyonu Komünist Partisi 57; Rusya LiberalDemokrat Partisi 40 ve Adaletli Rusya Partisi 38. Bu sonuçlara göre Putin’in partisi 450 milletvekili koltuğundan 315’ni kazanarak yasa değiştirmek için öngörülen üçte iki çoğunluğa sahip olmuştur.

SEÇİMLERE TEPKİLER… Başta Rusya Federasyonu Komünist Partisi olmak üzere Duma’ya katılamayan kimi muhalif partiler de seçim sonuçlarını kabul etmediklerini, seçimlerde hile yapıldığını açıkladılar. Seçim sonuçlarının iptali için de mahkemeye başvuracaklarını ilan ettiler. Bunların esas sancısı bekledikleri kadar oy alamamalarıdır. Rusya Federasyonu Komünist Partisi %20 civarında oy alacağını tahmin etmiş, ya da beklemiş ama %11.57 almıştır. Bu yüzden seçim sonuçlarını kabul etmediğini ilan etti. Böylesi bir tavır aslında kendi içinde çelişkilidir. Oynanan oyunda yer alacaksın, yenilince de oyunun kurallarına, hakeme itiraz edeceksin… Tam bir burjuva siyaseti. Diğer muhalefet partilerinin itirazları da esasta parlamentoya katılamamayı kabul edememeleri üzerinde yükselmektedir. İçteki muhalefetin seçim sonuçlarına itirazları böyle iken, dıştan itirazlar da seçimlerin “adil ve demokratik ” olmadığı yönündedir. Bu itirazların ya da eleştirilerin başını ise ABD ve AB emperyalistleri çekmektedir. Biz sınıf bilinçli işçiler, emekçiler için burjuvazinin iktidarını sürdürmede her dört-beş senede bir gündeme getirdiği seçimler, gerçekte ne adildir ne de demokratik. Olan esas şey, ezilenlerin, gelecek seçim döneminde kendilerini burjuvazinin hangi kanadının ezeceğine onay vermesidir. Burjuvazinin demokratik seçim dediği şey budur gerçekte. Burjuva demokrasisi çerçevesinde ele alındığında “adil ve demokratik” olarak kabul edilip kitlelere sunulan seçimlere baktığımızda, yani burjuvazinin “demokratikliği” çerçevesinde soruna baktığımızda da emperyalistlerin sahtekârlığıyla karşı karşıyayız. Rusya’da yapılan seçimlerin ABD’de yapılan seçimlerden özde farkı yoktur. Olan nüans farklarıdır. Gerçek durumun böyle olduğu yerde başta ABD, İngiltere ve Almanya olmak üzere emperyalist

11


panorama güçlerin “seçimlerin özgür ve adil” olmadığını söylemeleri, esasta Rusya ile olan dalaşlarıyla açıklanabilir. Putin önderliğindeki Rusya yönetimi, ABD ve AB emperyalistlerinin dünya üzerindeki dalaşının önündeki önemli engellerden biridir. Bu yüzden de ele geçen her fırsat Rusya yönetimini zayıflatmak için kullanılmaktadır. Emperyalist dalaşın sadece bir yansımasıdır bu. “Adil ve özgür” ya da “demokratik” seçimlerden yana oldukları şov ne yazık ki kitleler içinde tutuyor. Oysa gerçekte bu emperyalist güçlerin adillikle, özgürlükle, demokratiklikle hiç bir alakası yoktur. Onlar kendilerinin işgal ettiği, silahların gölgesinde sonuçları baştan belli seçimleri, örneğin Irak, Afganistan seçimleri “adil, özgür ve demokratik” olur, ama gerçekte burjuva demok-

rasisi çerçevesinde “demokratik” olan seçimler “ABD” ya da “Avrupa ölçülerine uygun” yapılmamış olur. Burjuvazinin seçim oyunu, oyun kuralları egemenler tarafından sürekli değiştirilen, kendilerine uydurulan oyundur. Mesele işçilerin, emekçilerin bu oyuna ortak olmamasıdır.

SÜPER BAŞBAKAN PUTİN YOLDA… Seçimlerin açık farkla kazanılması, aynı zamanda halkın Putin’e olan güven ve onayı olarak kabul edildi. Bununla birlikte Putin’in gerçekte başbakan olup olmayacağı ve Putin’in yerine kimin başkan adayı olacağı yönlü tartışmalar yoğunlaştı. Birleşik Rusya Partisi Başkanı Boris Grizlov Putin ile yaptığı görüşmede, seçim sonuçlarını değerlendirdikle-

rini ve görüştükleri kimi diğer parti temsilcileriyle ortak görüşe vardıklarını, başkanlık seçimlerinde Putin’in “veliahtı”nın Dmitriy Medvedev olması gerektiğini karara bağladıklarını açıkladı. Bunun üzerine Putin: “Medvedev arkadaşımızı ben de çok iyi tanırım. Onunla 17 yıldan beri birlikte çalışıyoruz. Dolayısıyla yaptığınız seçimi tereddütsüz ben de destekliyorum.” (Hürriyet, 11 Aralık 2007) açıklamasını yapmıştır. Böylece başkan adayı Putin tarafından değil de Birleşik Rusya Partisi tarafından açıklanmış oldu… Putin Medvedev’in başkanlığa aday olmasını desteklediği gibi, Medvedev’in başkan olmasını da başbakanlık görevini üstlenmesinin önkoşulu olarak gösterdi. Putin, “Ancak Medvedev seçilirse başbakan olmayı kabul ederim” yönlü tavır ta-

kındı. Sonuçta Putin Medvedev’den, Medvedev de Putin’den memnun görünüyor. Vitrin değişikliğinde ama başbakanın görev ve yetkilerinin çoğaltılacağı haberleri medyaya yansıyor. Böylece Putin devlet iktidarında siyaseti belirleme rolünü başka biçimde sürdüreceğe benziyor.

bunların sözkonusu daveti kabul etmeleriydi. Bush ve takımı ilginç bir şova imza attı. Güya İsrail ile Filistin arasında barış görüşmeleri için müzakerelerin başlatılması istenirken, gerçekte İsrail ile savaşan taraf, ya da İsrail ile barışık olmayan gücün, Hamas’ın devredışı bırakılması ise sözkonusu konferansın kimi yorumcular tarafından “savaş buluşması” olarak değerlendirilmesine yol açtı. Aynı biçimde Bush’un böylesi bir konferansı gündeme getirmesinin perde arkasında esasında dikkatleri Irak ve Afganistan savaşından, İsrail-Filistin barışı tartışmasına yönlendirerek savaşı geri plana itmek ve “barış” yanlısı görünümle puan toplamak amacının yattığını savunanlar da oldu. Kuşkusuz ki Bush ve takımının bir çok hesabı bulunmaktadır. Fakat, Annapolis’te yapılan konferans ile taraflar arasında müzakereyi başlatma amacı, gerçekte bu konudaki çıkmazın dayattığı sonuçlardan biridir. Bu böyle gitmez demeyen hemen hemen hiç kimse yoktur.

Sorun böyle gitmez konusunda değil, sorunun nasıl çözüleceğine verilen cevaplarda yatmaktadır. Verilen cevaplar ise tarafların ve arabulucuların hesap ve çıkarlarına göre değişmektedir. 1993’te yapılan Oslo Anlaşması’ndan bu yana çok şey değişti ve değişik gelişmeler yaşandı. Ama Filistin sorununa çözüm getirme bağlamında gerçek bir ilerleme kaydedilmedi. Gerçek bir ilerlemenin kaydedilmesinin ötesinde, Oslo Anlaşması’ndan öngörülenden daha geri bir çözüm bile gerçekleşmemiştir. En son “Yakındoğu” ya da “Ortadoğu dörtlüsü” denen ABD, Rusya, AB ve BM’nin 2003 yılında kabul ettirdiği üç aşamalı “Yol Haritası”nın birinci aşaması bile erişilmeyi bekliyor… Oysa bu “Yol Haritası”na göre 2005 yılında Filistin devletinin kurulmuş olması ve buna göre sorunun çözülmüş olması gerekiyordu. Yıllar sonra taraflar arasında müzakerelerin başlatılması amacıyla bir konferansın gerçekleştirilmesi, gerçekte bu ko-

2008 Mart ayı başında başkanlık seçimlerinin nasıl sonuçlanacağını ve Putin’in başkanlık görevinin sona ereceği 2008 Mayıs ayı sonunda başbakan olup olmayacağını göreceğiz. Bu seçim oyununu da egemenler oynuyor, ezilenler figüran rolünde… Esas mesele ezilenlerin figüran olmaktan kurtulup kendi oyununu oynayıp ezenleri silip süpürüp piyasadan temizlemesidir… 20 Aralık 2007 ✓

Filistin sorununda çözümsüzlük arayışları… - ABD / ANNAPOLİS -

A

12

nnapolis de nereden çıktı? diye soran olursa hiç de haksız sayılmaz. Bush efendi 17 Temmuz 2007 tarihinde Annapolis’te bir toplantı yapılacağını duyurdu. Bu duyuruyu yaparken, ne toplantının gündemi, ne tarihi ne de katılımcılar belliydi. Olsun, Filistin sorununu görüşecek bir “Yakındoğu Konferansı” yapılacaktı ya, gerisi gelirdi… Bush ve takımı 49 devlet ve örgüt temsilcisini davet etmiş ve kendilerinin “barış” sorunuyla da ilgilendiğini el aleme bildirmiş olacaktı. Üstüne üstlük, bir de 2008 yılı sonuna kadar piyango vurur da İsrail ile Filistin arasında “barış sözleşmesi” imzalanırsa, Bush, İsrailFilistin sorununu çözen Başkan olarak ABD emperyalizminin son 60 yıllık süreçteki tüm başkanlarından “daha büyük” olduğunu da gösterme imkanına kavuşabilirdi… Tahminler, hesaplar, umutlar, beklentiler… ne vurursa artık, kârdı! Kesin ve açık olan şey, Annapolis’teki bu konferansın amacının herhangi bir anlaşma sağlamak olmadığıydı. Bu da Bush efen-

dinin konferans açış konuşmasına şöyle yansıyordu: “Burada Annapolis’te amacımız iki taraf arasında bir anlaşma sağlamak değil, aksine İsrail ve Filistinliler arasında müzakereleri başlatmaktır. Bizim vazifemiz bu çabalarında tarafları teşvik etmek ve onlara başarıya ulaşmaları için gereken yardımı yapmaktır.” (Hürriyet, 28 Kasım 2007) Amacı taraflar arasında müzakereleri yeniden başlatmak olan bu konferans, 27 Kasım’da Annapolis’te gerçekleştirildi. Bu konferanstan önce de İsrail ve Filistinli yetkililerin bir araya gelerek ortak bir “yol haritası” üzerinde anlaşmaları istenmiş ama istenen sonuç alınamamıştı. Bu bağlamda Perez ile Abbas’ın TBMM çatısı altında buluşturulması da Annapolis konferansından önceki planların bir parçasıydı. Türkiye iki taraf arasında dolaylı, dolaysız arabuluculuk rolüne soyundu. Annapolis’teki konferansın ilginç noktalarından biri de Suriye başta olmak üzere kimi Arap ülkelerinin temsilcilerinin de davet edilmesi ve


panorama nuda çözüm bulamama bağlamında iflasın ilanıdır. Buna rağmen ama, böylesi bir konferans başarı olarak sunulabiliyor. Yıllarca Filistin Arap halkına verilen sözlerin yerine getirilmediği gerçeğinin üzerinin örtülmesinin de ötesinde hep yeni tavizlerin gündeme getirildiği, çözümsüzlüğün çözüm olarak dayatıldığı bir durum; kitlelere barış sağlama adımları olarak sunulabilmektedir. Ne büyük bir sahtekârlık! Gelinen yerde, Annapolis’te yapılan konferansla başlatıldığı söylenen müzakerelerin, gerçekte 2003 yılında kabul edilen “Yol Haritası”nın yeniden gündeme getirilmesi olduğu, bunun da gerçekte soruna çözüm getirmeyeceğinin üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. 2003 yılına göre değişen kimi durumlar vardır tabii ki. Örneğin, Filistinli güçler, Hamas ve El Fetih, ya da Hamas ve Abbas yanlısı güçler olarak bölünmüş, Gazze Şeridi Hamas’ın denetimine geçmiş ve bir iç savaş benzeri gelişme yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Bu durumda Abbas yönetimi gerçekte emperyalistlerin işbirlikçisi bir siyaset yürütürken, emperyalistler ve başta da İsrail Hamas’a karşı açık savaş yürütmektedir. Annapolis konferansı da esasında Filistinliler arasındaki bu bölünmede Abbas’ı desteklerken, sorunu tartışmada, müzakerede Hamas’ı devredışı bırakmaktadır. Hamas’ı terbiye etme siyaseti, yeniden Hamas’a karşı savaşa devam siyasetine dönüşmüştür. Bunun da ötesinde İsrail devleti andaki tavırlarıyla gerçekte Filistinlilerle barış isteme konumunda değildir. Bu, gerek Yahudi yerleşim alanlarının genişletilmesi pratiğiyle olsun, gerek Filistin halkına karşı sürekli saldırı savaşı yürütmesiyle olsun, gerekse de Filistin devletinin sınırlarını hiçe sayıp yüzbinlerce kilometre uzunluğundaki duvarı örme pratiğiyle olsun, olsun, olsun… tüm uygulamalarla ortadadır. Annapolis’te yapılan konferansta İsrail ve Filistinli tarafların üzerinde anlaştığı temel konu, müzakerelere 12 Aralık 2007 tarihinden itibaren başlamak. Olmert ve Abbas’ın ayda iki kez görüşmesi ve tüm sorunların görüşülmesi temelinde 2008 yılı sonuna kadar anlaşmaya varılmasıdır. Bu, zaman olarak Bush’un görev süresinin bitmesiyle örtüşüyor… Tüm sorunlar denilince ve çözümünün 2008 yılı sonuna kadar sağlanması istenince, insana bayağı önemli ve büyük bir başarı sağlanmak istendiği görünümü yansıyor. Gerçek duruma bakınca, hiç de böylesi bir başarının sağlanacağı ihtimali ortada görünmüyor. Düşünün ki, 1993 yılından beri, diğer tüm sorunların yanısıra, tüm görüşmelerde üzerinde anlaşma sağlanamayan ve bir senelik süreçte de anlaşma sağlanamayacak olan konu-

lara nasıl bir çözüm getirilecek? Haydi diyelim ki Abbas yönetimi emperyalistlerin işbirliğiyle Hamas’a karşı başarı sağladı. Bunun sonucunda İsrail yönetimiyle de canciğer kardeş kesildi… İsrail’e karşı şiddet, saldırı olayları son buldu ve İsrail de Filistinlilere bomba yağdırmaya son verdi. 2008 yılı sonuna kadar bunlar da olmayacak ama, varsayalım ki oldu. Filistin sorunu böylece çözülecek mi? Olmert ve Abbas yönetimi nasıl bir anlaşma imzalayacak? Kurulması gereken Filistin devletinin sınırları ne olacak? İnşa edilen yüzlerce kilometrelik duvar yıkılıp duvarın inşa edilmesiyle işgal edilen Filistin devletinin toprakları iade edilecek ve “Yeşil Hat” olarak belirlenen sınıra dönülecek mi? Kudüs’ün geleceği ne olacak. Milyonlarca Filistinli Arap mültecinin geri gelme sorunu çözülecek mi? Yahudi yerleşim alanları boşaltılacak mı? Ya da en basitinde insanların yaşamak için temel ihtiyaçlarından biri olan su sorununda Filistin halkının ihtiyaçlarına uygun çözüm bulunacak mı? Bu sorular kuşkusuz ki öne çıkan bazı sorulardır sadece. Ama bu sorunlar çözülmeden, burjuva sistem çerçevesinde bile mümkün olan çözüm gerçekleşemez. Aslında burjuva demokrasisi çerçevesinde bile ele alındığında, artık Filistin sorununda barış görüşmelerinin başlatılması değil, çözüm görüşmelerinin başlatılması gerekiyor. Bunun için bile çok ama çok gecikilmiştir. Savaşın günlük yaşam olduğu koşullarda barış lafları rağbet görmektedir elbette. Burjuva anlamda bile çözüm olmadan ise savaşın sona ermesi mümkün görünmüyor. Konferansta tartışılan diğer noktalar gerçekte detay ve tali noktalardır. Esas olarak öne çıkarılan tarafların görüşmelere başlamasıdır. Bu yönlü görüşmelere ise 12 Aralık’ta başlandı. Yeniden başa dönülüp “barış müzakereleri” yürütülüyor. Beş yılda hiç bir adımı atılmayan “Yol Haritası”nın bir sene içinde sonuca vardırılması ise sadece bir ilan amacı durumunda. Önümüzdeki dönemde yaşanacak olanlar, büyük ihtimalle emperyalist güçlerle ve İsrail ile yakınlaşan bir Abbas yönetimi ile bu güçlerin Hamas ile çatışmalarının sürmesi olacaktır. 2008 yılı sonuna kadar, sözkonusu konferansın sonuç açıklamasında dile getirildiği gibi, “özgürlük, güvenlik, adalet, onur, karşılıklı kabullenme ve saygıya dayanan” barış için yeni bir dönem gerçekleşmeyecektir. Yapılan sadece ve sadece halkların bilincinin karartılmasıdır. Annapolis’te de Filistin sorununa, çözüm değil, çözümsüzlük aranmıştır. Emperyalistlerin bu soruna da gerçekte çözümü yoktur. 21 Aralık 2007 ✓

BM’nin 13. İklim Konferansı yapıldı… - ENDONEZYA / BALİ -

D

ünyamızın ikliminin durumu, ciddi önlemler alınmazsa felaketin kapıda olduğunu gösteriyor. Bu felaketin somut ön işaretleri ise doğa tarafından son yıllarda hep yeniden veriliyor. Kuraklıklar, su, sel baskınları, kasırgalar…, her geçen yılın yüzyılın en sıcak yılı olması vb. vb. durumlar bu işaretlerin birkaçı. İklim felaketinin şu ya da bu sınıftan insanları birbirinden ayırmadığı ve tüm dünyayı / insanları etkilediği gerçeği, insan toplumunun soruna sınıfsal temelde yaklaşmasını ortadan kaldırmıyor. Egemenlerin, yani burjuvazinin kâr uğruna sürdürdüğü dalaşla da, doğanın talanından, çevrenin kirletilmesinden esas sorumlu olduğu hiçbir sahtekârlığa yer bırakmayacak kadar açıktır. Ezilenler ise yaşamın temellerini tümden yok edecek olan doğanın talanına, çevrenin kirletilmesine karşı mücadele bilincine ve azmine ne yazık ki anda sahip değil. Durum böyle olunca, çevrenin korunması, doğanın talanına son verilmesi üzerine tartışmalar da ezilenlerin mücadelesiyle gündeme gelen bir sorun olmaktan uzaktır. Kuşkusuz ki çevreyi koruma bilincine sahip kesimler içinde işçiler, emekçiler de vardır. Mücadeleye damgasını vuran ama işçiler, emekçiler değil ve bu mücadele ezilenlerin sınıfsal mücadelesine bağlı, bu temelde yükselen bir mücadele de değil. Soruna sınıfsal mücadele temelinde yaklaşıp, doğa-

nın talanına ve çevrenin kirletilmesine karşı mücadeleyi yürüten biz sınıf bilinçli kesimler, ne yazık ki bu mücadelede hâlâ zayıf konumdayız. Etkilediğimiz kitle geniş bir kitle değil. Bu durumumuza rağmen çevrenin kirletilmesine, doğanın talanına karşı mücadelenin –bu mücadele sistem içi mücadele olsa da– varlığı da olgudur. Sorunu bilince çıkarmada, tartışmaları sürdürmede kuşkusuz ki bunun önemli rolü vardır. Bu kesimlere karşı mücadelede esas mesele, sistem çerçevesinde hareket etmenin soruna gerçekte çözüm getirmeyeceği bilincini yaymaktır. Bilince çıkarılması gereken bir diğer mesele ise, egemenlerin iklimi koruma üzerine tartışmalarının, onların gerçekte iklimi, insanlığı koruma istek ve amacıyla soruna yaklaşmadığı; burjuvaziyi ilgilendiren esas meselenin onların çıkarları olduğudur. Bu bağlamda da özellikle son bir-iki yıllık süreçte gündeme gelen neyin ekonomik, yani daha çok kârlı olduğu yönlü tartışmalar, egemenlerin tavırlarını belirlemektedir.

KONFERANSIN GÜNDEMİ VE SONUCU… Bu yılki konferansın gündemi aslında geçen sene Kenya / Nairobi’de yapılan 12å. Dünya İklim Konferansı’nda belirlenmişti. Buna göre Kyoto Konferansı’nın gözden geçirilmesi 2008 yılında yapılacak. 2007 yılında,

13


panorama

14

yani Bali’de yapılan konferansta ise 2012 yılından sonra Kyoto Anlaşması yerine geçecek anlaşmanın taslağının hazırlanmasına başlanacaktı. (Bu konuda dergimizin 106. sayısına, sayfa 7-9’a bakabilirsiniz.) Kyoto Anlaşması’nın 2012’de sona ermesi ertesinde neler yapılacağı, ya da sözkonusu anlaşmanın güncelleştirilmesi meselesi, 2007 Haziran ayı başında Almanya’da gerçekleşen G8 Zirvesi’nde de ele alındı ve konu üzerine yapılacak anlaşmanın genel hatlarının belirlenmesi Bali’de yapılacak BM İklim Konferansı’na bırakıldı. (Bu konuda da dergimizin 113. sayısına, sayfa 13-14 bakabilirsiniz.) Böylece konferansın esas gündeminin Kyoto Anlaşması’nın yerini alacak olan, güncelleştirilmiş bir anlaşmanın kaba hatlarının belirlenmesi olacağı önceden belliydi. Konferansa 11.000 civarında delege katıldı. Bu, şimdiye kadarki en yoğun katılımlı, iklim konferansı oldu. 190 civarında devlet yetkilileri, temsilcileri katıldı konferansa. Konferanstaki tartışmalar ve sonuç, bizim şu tespitlerimizi bir kez ispatladı: “Zirve öncesindeki tartışmalarda da ortaya çıktı ki, aslında yeni bir şey yoktur bu konuda. Bir yandan Kyoto Anlaşması’nı onaylayan ve 2012’den sonra da yeni biçimiyle tabii ki sürdürülmesini isteyenler; bir yandan ABD emperyalizmi gibi anlaşmayı onaylamayan ve atmosferi zehirlemede birinci sırada olan ve diğer yandan da Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkeler duruyor. Anlaşmanın sürdürülmesini isteyenler hem ABD’nin kabul edebileceği, hem de başta Çin olmak üzere diğer ülkelerin de içine çekilebileceği bir anlaşma sağlamaya çalışıyor. ABD anlaşmayı onaylamamak için topu Çin’e ve diğerlerine atıyor, Çin ve diğerleri ise topu uzun süre sanayi ülkesi olma konumunda olan Avrupalı güçlere ABD ve Japonya gibi ülkelere atmaktadır. Çelişkilerin böyle olduğu yerde ise esasta herkesi bağlayan bir anlaşmanın gerçekleştirilebileceğini bek lemek abestir. Bu da Kyoto Anlaşması’nın devamının gözden geçirilmesi durumunda, anlaşma metninin yumuşatılmasını dayatmaktadır. Bu güçlerin anlaşabilmesi için yumuşatılacak olan ve somut bağlayıcı hedeflerin ortaya konmadığı bir anlaşma metni ise, gerçekte iklim felaketini önlemek için ciddi bir adım atmaya hazır olmadıklarının onayıdır. Gelişmeler Bali’de yapılacak BM İklim Konferansı’nda yumuşatılmış bir metnin tartışmaya sunulabileceğine işaret etmektedir.” (sayı 113, sayfa 13) Formel olarak Kyoto Anlaşması’nın gözden geçirilmesi 2008 yılında gerçekleşecek. Gerçekte ise üzerinde tartışılan konular ve sözkonusu anlaşmanın hatlarının ortaya konması, Kyoto Anlaşması’nın gözden geçiri-

lip güncelleştirilmesidir. 3-14 Aralık 2007 tarihlerinde gerçekleşen 13. İklim Konferansı’na sunulan taslak, tarafların itiraz ve tartışmaları sonucunda bağlayıcı yükümlülükleri olmayan bir taslağa dönüştü. Uç noktada ele alındığında, aslında anlaşma taslağından çok, üzerinde uzlaşma sağlanacak kaba hatlar belirlenmeye çalışıldı. 2020 yılına kadar atmosfere salınan zehirli gazların, özellikle de karbondioksit oranının %25 ile 40 arası oranda azaltılması gerektiği görüşü, özellikle ABD, Kanada ve Japonya’nın tavırları sonucu taslaktan çıkarılmıştır. Sadece ve sadece bir dipnot ile BM’nin iklim komisyonunun raporuna atıfta bulunulmaktadır. Yani bağlayıcı bir yükümlülük yoktur. Yukarıda aktardığımız alıntıda ortaya koyduğumuz tavıra uygun olarak ABD emperyalizmi ve yer yer Kanada ve Japonya gibi ülkelerin desteğiyle Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin daha çok sorumluluk üstlenmesi gerektiği tavrını savunmuş; Çin, Hindistan başta olmak üzere kimi ülkeler de esas sorumluluğu uzun süredir sanayi ülkesi olan ABD, Japonya ve Avrupalı güçlerin üzerlenmesi gerektiği görüşünü savunmuştur. Konferansın son gününe gelindiğinde taraflar taslak üzerine anlaşamamıştı henüz. BM Genel Sekreteri, planda olmamasına rağmen ikinci kez Bali’ye giderek tarafları uzlaşmaya davet etti. Bir gün uzayan konferansın ortaya koyduğu “Bali Yol Haritası” üzerine anlaşma esas olarak taslakta bağlayıcı yükümlülüklerin çıkarılması ve sonuçta ABD emperyalizminin itirazları konusunda tek başına kalması sonucu gerçekleşti. ABD emperyalizminin sonunda konsensüse katılacağını açıklamasını sağlayan gelişme ise, esasında ABD emperyalizminin planlarına uygun planlanan ve Ocak 2008’de Havai’de yapılacak olan iklimi kirleten en büyük 20 gücün toplantısının tehlikeye girmesiydi. Konferans katılımcıları açıkça “Bali yoksa, en büyük kirleticilerle toplantı da yok” diyerek ABD emperyalizminin temsilcilerini anlaşmaya zorladılar. Gerek bu toplantının yapılmaması ihtimalini devredışı bırakmak, gerekse de taslakta bağlayıcı bir yükümlülüğün yer almaması durumu ABD emperyalizminin geri adım atmasının perde arkasını oluşturuyor. “Bali Yol Haritası”nın kendisine gelince, üzerinde anlaşılan esas ve belirleyici karar, Kyoto Anlaşması’nın devamı olacak anlaşmanın 2009 yılı sonunda Kopenhag’da yapılacak 15. İklim Konferansı’nda kararlaştırılmasıdır. Bunun için de görüşmelere en gecinde Nisan 2008’e kadar başlanması gerekiyor. Bu durumda söylenebilecek şey, 13. İklim Konferansı’nın esas kararının 2009 yılı sonuna kadar yeni anlaşmanın sonuçlandırılması gerektiğidir. Bu ise, somut olarak anlaşmanın

içeriğinin ne olacağını ortaya koymuyor. Bir yandan ABD’nin, diğer yandan da Çin ve Hindistan gibi devletlerin –tabii ki sadece bunların değil– üzerinde anlaşabileceği bir anlaşma taslağının, soruna gerçekte çözüm getiremeyecek bir taslak olacağına kesin gözüyle bakılabilir. Asıl pazarlıklar ve dalaşın bu süreçte yürütülecek görüşmelerde yaşanacağı da açıktır. Kimi Avrupalı siyasetçilerin daha şimdiden ABD’siz bir anlaşma imzalamaya hazır olalım yönlü çağrıları; ya da ABD emperyalizminin temsilcilerinin hemen İklim Konferansı sonrasında üzerinde anlaşmaya varılan taslaktaki kimi görüşlerden kaygı duyduklarını açıklamaları, hem emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin hem de Bali’nin soruna önemli bir çözüm getirmediğinin göstergeleridir. Bu arada bilince çıkarılması gereken bir nokta ise, Kyoto Anlaşması’nın kendisidir. Kyoto Anlaşması’nın yerine geçecek olan yeni anlaşma üzerine pazarlıklar yürütülüyor ama Kyoto Anlaşması’nın kendisi daha şimdiden gözardı edilmektedir. 2012 yılına kadar gerçekte ciddi hiç bir önlem alınmak istenmediğinin açık belirtisidir bu. Bali’de yapılan BM 13. İk lim Konferansı’nın iklim felaketine karşı ciddi bir önlem alma durumunda ol-

madığı kimi konferans temsilcilerinin açıklamalarından da ortaya çıkmaktadır. Buna göre konferans herhangi bir şeyi karara bağlamaktan çok, “tekerlekleri harekete geçirmekle” ilgilenmektedir. Harekete geçirilen tekerleklerin dönüp dönmediği, ya da hangi yöne döndüğü ise, 2009 yılı sonuna kadar ortaya çıkacaktır. İklimi koruma, dünyamızı yaşanır kılma bağlamında ciddi bir sonuç çıkmayacağı şimdiden söylenebilir. Bizim için açık olan bir şey de şudur: “BM’nin iklim konferanslarının her seferinde gösterdiği bir gerçek de, dünyanın işçilerinin, emekçilerinin doğayı, çevreyi koruma mücadelesini, doğayı talan eden, çevreyi zehirleyen, yaşanmaz kılan kapitalistlerin sömürücü sistemine karşı mücadelenin kopmaz bir parçası olarak kendi ellerine alması gerektiğidir. Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm! sloganı günümüzün acil sloganlarından biridir ve her zamankinden günceldir. Barbarlık içinde çöküşü engellemek isteyen herkesin, devrim için, sosyalizm için kapitalist barbarlığa karşı mücadele vermesi, barbarlığa son vermenin olmazsa olmaz ön koşuludur.” (YDİ Çağrı, sayı 106, sayfa 9) 21 Aralık 2007 ✓


yaşam temellerini koruma mücadelesi

B

BM İklim Konferansı fiyasko ile sonuçlandı

i rleşm i ş M i l let ler İ k l i m D e ğ i ş i k l i ğ i Kon fe r a n s ı , Endonezya’nın Bali Adası’nda, 3-14 Aralık tarihleri arasında yapıldı. Konferansa 190 ülke katıldı. Konferansın ana gündemini kuraklıkların, sıcak hava dalgalarının ve yükselen deniz seviyelerinin önüne geçmek amacıyla 2009’a kadar iklim değişikliğiyle mücadele etmek üzere yeni bir küresel anlaşma çalışması tartışmaları oluşturdu. Konferansa katılan 190 ülke, 2012’den sonra Kyoto Protokolü’nün yerini alacak ve emisyon kısıtlamalarının daha hızlı uygulanmasını öngörecek yeni anlaşma oluşturabilmek için yapılacak müzakerenin esaslarını belirlemeye çalıştı. 190 ülke yerine, büyük emperyalist ülkeler demek daha doğru. Çünkü çevreyi kirletenler esas olarak bu ülkeler. Bu ülkeler aynı zamanda çevre zirvelerinde alınan, alınmaya çalışılan kararlara da damgalarını vuruyorlar. Nitekim Bali’de de böyle oldu. Bali Konferansı 36 sanayileşmiş ülkeden 2008-2012’ye kadar sera etkisi yapan gaz emisyonlarını 1990 seviye-

hedefi konulmasına karşı çıktı. Uzun süren tartışmalar, karşılıklı çekilen restler sonucu, tıkanma noktasına gelen Konferans, son anda yapılan bir uzlaşma ile ‘anlaşma’ ile sonuçlandı. Planlanan Kyoto Protokolü yerini alacak, yeni anlaşma için iki yıllık müzakerelerin çerçevesini çizecek Bali Yol Haritası üzerine anlaşmaktı. Bu olmadı. Sorun geleceğe ertelendi. Küresel ısınma ile mücadele için 2009 yılına kadar yeni anlaşmanın hazırlanması kararlaştırıldı. Yani çevrenin en büyük kirleticileri, sera gazı emisyonlarının ne kadar düşürüleceği meselesini tartışmayı, kararlaştırmayı geleceğe ertelediler!! Bu durum medya tarafından anlaşma olarak adlandırıldı. Ne büyük anlaşma!! ABD heyetine başkanlık yapan Paula Dobriansky’nin “ileri doğru adım atacağız ve ortaklığa katılacağız” sözleri ile güya ABD direnişi sona ermiş, anlaşma sağlanmış. Bu yuvarlak laflarla ABD hiçbir yükümlülüğün altına girmiyor. Uğrunda mücadele edilmesi gerekli olan; küresel ısınmanın temel

lerinin, yüzde 5’in altına indirmesini isteyen Kyoto Protokolü’nün daha da genişletilmesini öngörüyordu. Ancak planlanan olmadı. Konferansa AB ile ABD arasındaki tartışmalar damgasını vurdu. 1990 yılı seviyesine göre, sera gazı emisyonunu yüzde beş azaltılmasına karşı çıkan, Kyoto Protokolü’nü imzalamayan, dünyanın en büyük sera gazı salınımı yapan ABD, Kyoto Protokolü anlaşması yerine geçecek yeni bir anlaşma çerçevesinin karar altına alınmasına karşı çıktı. AB 2020’ye kadar, sera gazı emisyonlarının yüzde 25 ile yüzde 40 arasında azaltma hedefi konulmasını istiyordu. Kyoto Protokolü’nü imzalamayan ABD, sera gazı emisyonu

nedeni olan sera gazlarını, şu kadar veya bu kadar azaltmak mücadelesi değil, sera gazlarının salınımını sıfırlamak mücadelesi olmalıdır. Enerji üretiminde fosil yakıtların kullanımına son verilmelidir. Yenilenebilir, alternatif enerji kaynakları ile enerji ihtiyacı karşılanmalıdır. Temel amacı kar olan, kara dayalı üretim yapan, çevreyi koruma derdi olmayan kapitalizmde bu gerçekleşemez. Doğa ile uyum içerisinde, çevrenin korunmasını temel alan, üretimin amacının toplumun ihtiyacını gidermek olacağı bir dünya mümkündür. Bu dünya sosyalizmle yaratılacaktır. 20 Aralık 2007 ✓

Munzur’da barajlara hayır!

D

evlet Dersim’de ‘Munzur Barajları Projesi’ kapsamında 8 adet baraj ve hidroelektrik santrali yapmak istiyor. Planlanan barajlardan, Uzunçayır ve Mercan barajlarının inşaatı tamamlanmış durumda. Munzur‘da yapılması planlanan barajlar bitirildiği taktirde, Pülümür ve Munzur Vadileri göl haline gelecek ve Munzur’un iklim dengesi alt üst olacaktır. Munzur suyunun ana kaynağı olan kar yağışının azalması ile, yer altı suları beslenemeyecek ve Munzur’un kaynağı kuruyacaktır. 21.12.1971 tarihinde, 6831 sayılı orman kanunu ile 42.000 hektarlık alana sahip olan Munzur Vadisi en büyük milli parkı ilan edilmiştir. Munzur Barajlar Projesi gerçekleştiği taktirde, Munzur Vadisi’nde şu sonuçlara yol açacaktır: Munzur dağlarında bilinen 1518 bitki türü var. Bunlardan 43’ü bütün dünyada yalnızca Munzur’da bulunan endemik türler. Bu bitkilerin doğal alanları değişecek, büyük çoğunluğu ortadan kalkacak. Çengelboynuzlu ve Bezuvar Keçisi, Ür Kekliği ve yalnızca Munzur gözelerinde yaşayan Kırmızı Pullu Alabalık yok olacak. Bölgenin tarım ve hayvancılığa dayanan yerel ekonomisi tamamen altüst olacak. Barajlar ulaşımı engelleyecek. Merkez, ilçelerden tecrit edilecek. Munzurun toplam uzunluğu 144 km olup 50 km‘si Keban Barajı esnasında su altında kalmıştır. 8 Barajın yapılmasıyla toplam 117 km lik akıntılı su mesafesi durgunlaşmış göl sahası haline gelecektir. Munzur Vadisi üzerinde kurulu olan 84 köy su altında kalacak ve böylece bölge halkı göçe zorlanacaktır. Devletin boşalttığı diğer köylerle birlikte bölge daha da insansızlaştırılacaktır. Barajların ortalama ömrü 50-70 yıl arasındadır. Bir süre sonra bölge balçıkla dolacak ve kulanılamaz hale gelecektir. Bölgede kanalizasyon arıtma tesislerinin bulunmamasından ötürü durağan baraj gölü daha da kirlenip, bölgede insan ve doğayı tahrip edecek

bir çok hastalıklara neden olacaktır. Barajlar projesinin hiçbir aşamasında, ormanlar, bitki örtüsü, yaban hayatı, su canlıları ve bölgenin arkeolojik bakımdan tarihsel niteliği konularında, herhangi bir çalışma yapılmamış ÇED raporu hazırlanmamıştır. Barajlar doğal olmayan büyük su kütleleri topladığı için yapıldıkları alanlarda ekolojik dengeyi altüst ediyorlar. Yağış düzeni değişiyor. İklim değişiyor. Yeşil bitki örtüsü, ormanlar yok oluyor. Barajlar küresel ısınmaya da yol açıyor. Bu ısınmaya yol açan sera gazlarının %28’i baraj göllerinden kaynaklanıyor. Su altında kalan bitkiler, ağaçlar ve toprak, barajın ömrü boyunca atmosfere karbondioksit ve metan salıyor. Barajların ömürleri tamamlandığında geriye sadece bataklık kalıyor. Barajların çevreye verdiği zararlardan ötürü, elektrik üretimi için kullanılmamalıdır. Diğer yenilenebilir –güneş, rüzgar, bio, hidrojen vb.enerji kaynakları enerji üretimi için kullanılmalıdır. Devletin asıl amacı Munzur Vadisi ve çevresinde elektrik üretmek değildir. Munzur Vadisinde barajlarla elde edilecek enerjinin 1999 yılında akarsulardan elde edilen toplam enerjinin %09,7’si kadar olacağı bilindiğinde, asıl amacın elektrik olmadığı açığa çıkmaktadır. Asıl amaç Dersim coğrafyasını yok etmektir. İnsansızlaştırmaktır. Katliamlarla, yangınlarla, operasyonlarla, vb. yok edilemeyen bölge, barajlarla yok edilmek istenmektedir! Bir doğa harikası olan Munzur Vadisi’nin yok edilmek istenmesine karşı mücadele etmeliyiz. Bu mücadele sadece Dersimlilerin görevi değildir. Her yerde yok edilmek istenen doğaya karşı mücadele, işçilerin, emekçilerin görevi olmalıdır. Dersim’de, Hasankeyf ’de, Çoruh Vadisi ’nde, Fır tına Vadisi ’nde, Allianoi’de … her yerde, kar uğruna yok edilmek istenen geleceğimizdir. Geleceğimize sahip çıkalım! 20 Aralık 2007 ✓

15


gündem

Polis vazifesinin başında, salahiyetinin bilincinde!

Asıl olan kutsallaştırılan devleti korumak değil, bu topraklarda yaşayan halkların hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesidir.

İ

16

zmir’de, Ankara’da ardı ardına bombalar patlıyor, canlı bomba alarmları veriliyor, bizzat Genelkurmay Başkanı büyük şehirlerin tehdit altında olduğunu söylüyordu. Terörle mücadelede alınan önlemler yetersiz, güvenlik güçlerinin eli zayıftı. Polis yakalıyor, mahkemeler serbest bırakıyordu. Böyle bir ortamda polis terörle nasıl mücadele edecekti. Genel seçimlere az kalmıştı ve halk infial içindeydi. İşte böyle bir ortamda, Ulus’ta yaşanan patlamanın üzerinden bir kaç gün geçtikten sonra, 2 Haziran 2007’de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi ve 14 Haziran’da ise yasalaşıverdi. İnsan hakları örgütlerinin ve baroların zaten kötü muamele iddiaları ile sık sık gündeme gelen, daha bir ay önce 1 Mayıs gösterilerindeki tutumundan dolayı yoğun olarak eleştirilen bir kurumun güç kullanmaya ilişkin yetkilerinin artırılmasından sonra yeni sorunlar yaşanacağına dair eleştirileri ise göz ardı edildi. DİKKAT! Artık ehliyet ya da pasaport alırken parmak iziniz alınabilir, sokak ortasında sebepsiz durdurulup kimliğiniz sorulabilir hatta gözaltına alınabilir veya duymadığınız bir dur ihtarına uymadığınız gerekçesiyle “kaçarken” vurulabilirsiniz. Yasa değişikliği sırasında sesini çıkarmayan, hatta dolaylı olarak destek veren CHP ise şimdi bir rapor hazırladı. Bu raporda son iki yıl içerisinde polisin silah kullanması sonucu ölenlerin sayısının 34 olduğu, ölenlerden 8’inin polis takibinde, 16’sının polis cinneti ya da polisle çıkan tartış-

mada, 3’ünün polisin yaptığı suçüstünde, 2’sinin suçlu takip eden polisin kurşununun hedef şaşırmasında, 2’sinin maganda polisin kurşununda, 3’ünün de gözaltında hayatını kaybettiği kaydediliyor. Tabi bu rakam 10 Aralık’ta, yani tüm dünyanın insan haklarını andığı bir günde evinde “ölü ele geçirilen” Kevser Mızrak’ı kapsamıyor. Yasa değişikliği yapıldıktan sonra; 4 Haziran günü Çanakkale’de hırsızlık iddiasıyla gözaltına alınan Hakkı Çancı’nın Çanakkale Emniyet Müdürlüğü’nde kendini astığı iddia edildi. 6 Haziran günü İzmir Alsancak Polis Karakolu’nda hırsızlık iddiasıyla gözaltında tutulan E.T.’nin kendini astığı açıklandı, 17 Haziran günü hırsızlık iddiasıyla gözaltına alınan 24 yaşındaki Mustafa Kükçe, üç karakol gezdirildikten, savcılığa gösterildikten ve işkence iddiası soruşturulmadıktan sonra Ümraniye E Tipi Cezaevi’nde öldü, 20 Ağustos’ta Nijeryalı Festus (Fa s to s) Ok e y, Ta k si m Pol i s Merkezi’nde polis tarafından vurularak öldürüldü, 18 Eylül günü Polonyalı Dariusz Witek, Yabanclar Şubesi misafirhanesinde intihar etti, 21 Kasm günü Avcılar’da Feyzullah Ete bir polisin göğsüne attığı tekme sonucu öldü, 24 Kasm günü İzmir’de polisin dur ihtarına uymadı, barikatta durmadı diyerek ateş açtığı arabayı kullanan 20 yaşındaki Baran Tursun, kafatasına giren mermi nedeniyle komaya girdi ve birkaç gün sonra hayatını kaybetti, (Bianet-27.1.2007)

10 Aralık günü Ankara’da DHKP/C militanı olduğu ileri sürülen Kevser Mızrak, ev baskını sonucunda “ölü olarak ele geçirildi”. Bunların yan sıra; 5 Haziran: Transseksüel Esmeray, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü önünde bekleyen iki polisçe geçmek yasak denilerek dövüldü. 8 Haziran: Taksim Polis Merkezi’nde dövülen Sezai Yakar’ın burnu ve eli kırıldı. 26 Temmuz: Gazeteci Serkan Tekpetek, zorla sokulduğu polis aracında dövüldü ve araçtan atıldı. 29 Temmuz: Avukat Muammer Öz, Moda’da kimlik soran polisle tartışınca dövüldü; burnu kırıldı. 2 Ağustos: Mardin Kızıltepe’de evine gitmek için otostop yapan Eyyüp Doğan, işaret ettiği, polis aracı olduğunu bilmediği minibüsten çıkan polislerce dövüldü. 10 Ağustos: Taksim Polis Merkezinde dövülüp yola atılan Mehmet Nezir Çirik’in dalağı alındı. 9 Eylül: İzmir’de hukukçu Mustafa Rollas, gözaltındaki iki müvekkiline hukuki yardım götürmek isterken Fuar Asayiş Ekipler Amirliği önünde polislerin saldırısına ve fiziksel şiddetine uğradı. 24 Eylül: Şişli’de bir kuyumcuda hırsızlık şüphelisi genç bir kadın önce kelepçeleyip sonra fiziksel şiddet uygulaması mağazanın güvenlik kameralarınca kaydedildi. 7 Ekim: 19 yaşındaki Ferhat Gerçek, Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken çıkan arbede sonrası polis kurşunuyla vurularak felç oldu. 14 Ekim: Sertan Çelik, Taksim’de müziğin sesini kısmadı diye trafik polisince

darp edildi ve tutukland. 24 Kasm: Posta Gazetesi Yaz İşleri Müdürü Mehmet Coşkundeniz, kız arkadaşı Derya Özel’in kullandığı araçla bir eğlenceden dönüşte kendilerini durduran trafik polisi tarafından yere yatırılıp kelepçelendi ve dövüldü. (Bianet-27.1.2007) 7 Aralık: İzmir’de trafik ekiplerinin “dur” ihtarına di-

renen M.G. (36) otomobilinden indirildikten sonra çevrede bulunanlarca dövüldü ve aynı otomobilin içinde bulunan ve inmek istemeyen “Melisa” takma adını kullanan travesti olduğu ileri sürülen E.Y. (29) polis memuru H.Y.’nin açtığı ateş sonucu omzundan yaralandı.(Milliyet-8.12. 2007) 14 Aralık: Av. Haluk Kutlu Ankara Çankaya Merkez Karakolu’nda elleri arkadan kelepçelendi ve sonrasında dövüldü, hakarete uğradı (Evrensel-16.12.2007). 16 Aralık: Çorum’da Bektaş T. ve Öncü T. adlı iki kişi ailelerinin önünde polis tarafından dövülerek hastanelik edildi. (Cumhuriyet–18.12.2007) şeklindeki iddialar sadece basına yansıyan olaylar. Yaşanan her olayın ardından ise yetkili ve etkili kişiler olayın faili polisler için bir mazeret buluyor ve mümkün olduğu kadar onları koruyor. Örneğin Festus Okey’in ölümünde kameralar çalışmıyor, giysileri kayıp, yine Ferhat Gerçek’in giysileri kayıp, Feyzullah Ete kalp krizinden öldü, falanca polisi yaraladı vs. Yargıya taşınan az sayıda olay ise sürüncemede kalıyor, uzadıkça uzuyor genellikle takipsizlikle sonuçlanıyor. Hatta mağdur durumunda olanlar memura mukavemetten ceza bile alıyor. Asıl olan kutsallaştırılan devleti korumak değil, bu topraklarda yaşayan halkların hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesidir. Burjuva devletin suç olarak nitelediği fiilleri önlemek ve devletinin devamlılığını sağlamak için aldığı polisiye tedbirler, daha fazla cezaevi kurmak veya daha fazla insan kaçarken vurmak, suçu önlemek adına bir başarı mıdır? Yaşama hakkı, işkence yasağı gibi en temel insan haklarının bu kadar kolayca

çiğnenebildiği bu topraklarda unutulmamalıdır ki, her an, herkes yaratılan bu korku atmosferi içerisinde gerçekleşen uygulamaların mağdurumaktulü olabilir. Öyleyse anti-demokratik yasalara karşı mücadeleye! Bir YDİ Çağrı okuru ✓


gündem

Mersin’de “Ek Ders” isyanı yankısını buldu

M

illi Eğitim Bakanlığı’nın eğitim emekçileri aleyhine olan uygulamaları, hızını kesmeden devam ediyor. Bunun son örneği, yapılan yeni ‘düzenleme’yle kurban bayramında ek ders ücretlerinin kesilmesi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın genelgesine göre ulusal bayramlar işgününe denk geldiği zaman öğretmenler ders görevi yapmış sayılacak ve ek ders ücretleri ödenecektir. Ancak nedense(!) dini bayramların hafta içine denk gelmesi durumunda ise, öğretmenler bu günlerde ders yapmış sayılmayacak ve derse girmemelerinin sorumlusu kendileriymiş gibi, hak ettikleri ek ders ücretlerinden mahrum bırakılacaklardır. Daha başka bir ifadeyle, bu haftanın son iki gününün bayrama rastlamasından dolayı ilk üç gün verilen eğitim hizmeti yok sayılacak ve ek ders ücreti bütün hafta için ödenmeyecektir. Bu haksız uygulama nedeniyle; her öğretmenin 60 ila 90 ytl arasında kaybı olacaktır. Ay sonunu getirmekte zorlanan eğitim emekçileri içinse, bu kesintinin önemi ortadadır. Üstelik şu sorulara da cevap vermekte zorlanan eğitim emekçilerinin Eğitim Sen cephesi, bu uygulamaya bir eylemle cevap vermeyi kararlaştırmış ve bu kararlarını hakkıyla, ye-

rine getirmişlerdir. İşte uygulamanın açıkları ve cevap bekleyen sorular: Ulusal bayramlarda bu tür bir uygulama yapılmazken, dini bayramlarda neden yapılıyor? Vay be, yoksa AKP dini hassasiyetlerini yitirdi mi?! Bir çok iş kolunda göstermelik de olsa bayram yardımı, ek ücretler v.s. verilirken öğretmenlere bu ‘göz boyama’ dahi neden çok görülüyor? Yoksa öğretmenlerin göz boyatmaya ihtiyaçlarının olmadığı mı düşünülüyor?! Bir taraftan eğitime bütçeden en büyük payı ayırdıklarını iddia ederlerken, bir taraftan da eğitimcilerin ‘üç kuruşlarına’ göz dikmelerini, acaba nasıl açıklayacaklar? Yoksa öğretmenlerin bu ‘üç kuruşluk hesabı’ çözemeyeceklerini mi düşündüler?! Eğitim Sen Genel Merkezi sorunun çözümü için bakanlık düzeyinde görüşmeler yapmış. Fakat hiç bir olumlu yanıt alamamış. Bunun üzerine haklı olarak, tüm yurt genelinde 18 Aralık Salı günü, sevk alıp iş bırakma kararı almışlardır. Mersin’de yukardaki amaç doğrultusunda, Eğitim Sen önünde, saat 11 civarında toplanan yaklaşık 250 kişilik grup, alkışlar ve sloganlar eşliğinde, Taş Bina önüne gelerek basın açıklamasında bulundu. “Güvenceli İş, Güvenceli Çalışma Hakkı İstiyoruz. (Güvencesiz Çalışanlar Komisyonu)”,

Eğitim-Sen üyeleri iş bıraktı

“Bakan Çelik, Elini Cebimizden Çek”, “Ek Ders Ücretlerine Dokunma” ve “Sosyal Hakların Tasfiyesine Hayır!”, ”Gerici, Irkçı Kadrolaşmaya Hayır!” bez afişleri altında ve ‘Parasız Eğitim, Parasız Sağlık’, ‘IMF Değil, Üretenler Yönetecek’, ‘Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber, Ya Hiç Birimiz.’ ve ‘Savaşa Değil, Eğitime Bütçe’ sloganları eşliğinde yürüyen kitlenin coşkusu, dikkat çekiciydi. Görülen o ki; hemen çoğu yerde olduğu gibi Mersin’de de emek güçleri, ülkenin içinde bulunduğu gerici-ırkçı pozisyona ve hak kayıplarına karşı bir kızgınlık içindeler. Bu eylemde dikkatimizi çeken bir olgu da şu oldu; bu ‘lanetli’ dönemde bile, eylem içindekiler coşkulu olduğunda ve gündeme uygun sloganlar attıklarında, eylemi izleyenler de bu coşkuya ayak uydurup, eyleme alkışları ve sloganlarıyla katılıyorlar. Grup adına konuşan Eğitim Sen Şube Başkanı Ünsal YILDIZ, ek ders kesintisinden, çalışanların sorunlarından, eğitimin gericileştirilmesin-

E

defadan fazla sevk alınması halinde bunun ders ücretlerinden düşülmesi ve tatillerde tüm gün ücretlerinin kesilmesi, öğretmenlerin zaten yetersiz olan ücretlerinde ciddi kayba yol açacaktır” dedi. Eğitim emekçilerinin oldukça kitlesel bir katılım gerçekleştirdiği basın açıklaması ve yürüyüş sırasında sık sık “parasız sağlık, parasız eğitim”, “savaşa değil eğitime bütçe”, “susma haykır, ek ders haktır”, “ek ders hakkımız söke söke alırız”, “gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek” ve “yaşasın iş, ekmek, özgürlük mücadelemiz” sloganları atıldı. 18 Aralık 2007 YDİ Çağrı/İzmir ✓

18.12.2007 Ydi Çağrı okuru/Mersin ✓

Eğitim emekçileri ek ders ücretleri için alanlardaydı

E ğitim-Sen İzmir şubeleri, diğer illerde olduğu gibi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayda dört defadan fazla sevk alınması halinde, sevk alınan günlerin ek ders ücretleri yerine tam gün ücretlerin kesilmesi uygulamasının yanı sıra, dini bayramlarda hafta içi tatil olan günlerin ücretleri tam gün kesileceğine ilişkin uygulamasını protesto etmek için iş bırakarak alanlara çıktılar. Konak YKM önünde toplanan Eğitim-Sen üyeleri, buradan İzmir Büyükşehir Belediyesi önüne kadar yürüyerek burada bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasını okuyan Eğitim-Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Mahir Ulus; “ayda dört

den, güvencesiz çalıştırılan öğretmenlerden vs. bahsettikten sonra, aslında bu uygulamaların mevcut hükümetin zihniyetine uygun olduğunu ve bu anlamda da kendileri açısından anlaşılır olduklarını belirtti. Yıldız, “AKP hükümetinin eğitim emekçilerinin kazanılmış haklarına yönelik tüm uygulamalarına karşı örgütlenmekten, birlikte, omuz omuza mücadele etmekten başka çıkar yol yoktur. Eğer bizler, yaşanan haksız uygulamalara bugünden demokratik tepkilerimizi göstermezsek, yarın daha kapsamlı hak kayıpları yaşanmasının kaçınılmaz olacağı ortadadır... Bu ve buna benzer girişimlere karşı demokratik tepkilerimizi göstermeye devam edeceğiz.” sözleriyle, konuşmasını sonlandırdı. ‘Parasız Eğitim, Parasız Sağlık’ Devrimle Gelecek!! Yaşasın; Demokratik, Bilimsel, Ana Dilde Eğitim Mücadelemiz!!!

ğitim Sen’in çağrısıyla, Eğitim Sen Adana Şubesi önünde toplanan yüzlerce eğitim emekçisi ek ders ücretlerinin kesilmesini, sevk alıp okullara gitmeyerek protesto etti. ‘Ek derslerimiz Kurban Bayramı’na kurban edilemez’, ‘Ek ders hakkımız gasp edilemez.’ ‘Bakan Çelik elini cebimizden çek.’ sloganlarıyla AKP il binasına yürüyerek, önüne siyah çelenk bıraktılar. Burada açıklama yapan Eğitim Sen Adana Şube Başkanı Güven Boğa, milli bayramlarda ders görevi yapılmış sayılmasına rağmen, dini bayramlarda ders görevi yapılmamış sayılarak ders ücretinin kesildiğini, örneğin önümüzdeki kurban bayramı tatilinin iki gününün hafta içine gelmesi nedeniyle o günlere ilişkin sadece ek ders ücretleri kesilmesi gerekirken, tüm günün ücretleri kesileceğini ve o hafta öğretmenler hiç ek ders ücreti alamayacaklarını, bu durumda her öğretmenin 60 ila 90 YTL arasında

kaybı olacağını ifade etti. Hak kayıplarının bununla da bitmediğini kaydeden Boğa, ayda dört defadan fazla sevk alınması halinde sevk alınan günlerin ek ders ücretleri yerine tam gün ücretlerin kesildiğini söyledi. Eğitim Sen olarak, bakanlık düzeyinde yapılan görüşmelerle sorunun çözülmesini, yaşanacak hak kayıplarının giderilmesini istemiş bulunduklarını, ancak şu ana kadar sorunun çözümü noktasında herhangi bir gelişme yaşanmadığını, böylelikle eylem kararı aldıklarını ifade eden Boğa, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da eğitim emekçilerinin kazanılmış haklarına karşı yürütülen her türlü saldırı girişiminin karşısında olmaya ve demokratik tepkilerini göstermeye devam edeceklerini bildirdi. Basın açıklaması sloganlarla olaysız son buldu. 19.12.2007 / Ydi Çağrı/Adana ✓

17


yeni dünya gençliği

YÖK tam gaz sürüyor…

A

18

KP’nin devlet organlarını ele geçirip buralarda kadrolaşma temelindeki çabaları devam ediyor. 8 Aralık 2007 günü Yüksek Öğretim Kurulu’nda (YÖK) başkanlık görevini dolduran darbecilerin yerine merakla beklenen ve çok tartışılan atama gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Erdoğan Teziç’in ardından YÖK’ün başkanlığına AKP’ye yakınlığıyla ve İslam alanındaki makaleleri-araştırmalarıyla bilinen ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ı atadı. Akademik çevreler ile birlikte burjuva medya da atanma haberini sürpriz isim olarak değerlendirdi ve kimi gazeteler yeni atanan YÖK başkanı için; ‘serbest olursa türban azalır diyen başkan atandı’, kimisi ‘şoförlükten başkanlığa’, kimisi ‘özgürlükçü ve demokrat kişiliğiyle tanınan başkan görevde’ ve kimisi de ‘YÖK’ün başına lokum gibi hoca’ şeklinde başlıklar kullandılar. Peki, kimdir yeni YÖK başkanı, daha önce neler yapmıştır biraz buna bakalım. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olan Özcan, TÜBİTAK Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırma Grubu Yürütme Komitesi Sekreteri, İslami Araştırma lar Dergisi Danışma Kurulu üyeliği de yapıyor. Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi Yazı Kurulu Üyesi ve aynı zamanda Uluslararası Stratejik A ra şt ı r ma la r Ku r u mu’nu n d a (USAK), Bilim ve Uzmanlar Kurulu Başkanlığı’nı yürütüyor. Bu kurum uluslararası ilişkiler, etnik araştırmalar, terörizm ve güvenlik alanlarında faaliyet gösteriyor. Kurumun uzmanlık alanları, uluslararası güvenlik, dış ilişkiler, Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar, AB, terörizm ve uluslararası hukuk olarak sıralanıyor. Özcan’ın kurucusu olduğu POLLMARK Piyasa ve Kamuoyu Araştırma Şirketi, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yaptığı “Köşk’e kim çıkacak?” araştırmasında, Abdullah Gül’ün seçileceğini bilmesiyle dikkat çekmişti. POLLMARK, AKP’nin anlaşmış olduğu araştırma şirketlerinden birisi. Özcan’ın şu ana kadar birçok konuda makalesi var. Bunlardan bazı-

ları: İslami araştırma dergisinde yay ı n lanan “İslam Ekonomik Gelişmeye Engel midir? Karşıt Delil ve Bazı Metodoloji k Dü şü nceler”, “Ülkemizdek i Cami Sayıları Üzerine Sayısal Bir İnceleme”, İngilizce dilinde eğitim veren ve İslam üniversitesi olan Malezya Uluslararası İslam Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olduğu zaman Özcan, “Geleneksel İslam toplumu: Kelantan” ile ilgili bir çalışma yürütmüştür, “Siyasi Parti Tercihleri Belirleyen Etmenler: İstanbul Örneği” makaleleri arasında yer almaktadır. Özcan Türkiye’de polis konusuyla da ilgilenmiş bunun üzerine yazılar yazmış ve konferanslar vermiştir. Bu konuda yazdığı makaleler: “Ne Öğretmeli, Nasıl Eğitmeli: Türk Polis Akademisinde Müfredat Sorunu”, “Emniyet Genel Müdürlüğü Küç ü k ler i Kor u ma Şube si n i n Statü ve İmajının Değiştirilmesi”, “Türkiye’de Polis ve Politika İlişkisi”. Hatta Özcan terör uzmanı olarak da nitelendiriliyor. Kendisinin de üyesi olduğu USAK’ın hazırladığı raporda Kuzey Irak için operasyon öncesi diplomatik yolların denenmesi gerektiğinin altını çizerken, operasyon olacaksa bile bunun seçimden sonraya bırakılması gerektiği söyleniyordu. Özcan 61 anayasasından sonra gelişen işçi sınıfı hareketlenmesini terör olayları olarak değerlendirmekte ve ‘terör’ olaylarının 61’den sonra başladığını öne sürmektedir. Emniyet istihbaratla işbirliği içerisinde faaliyet yürütmekle birlikte devrimci öğrenci hareketinde bir simge haline gelen Ortadoğu Teknik Üniversitesine terörle mücadelenin ve polisin taşınmasında en etkili olan isimlerin başında gelmiştir. Kuşkusuz yeni YÖK başkanının atanmasıyla beraber en çok merak edilen konulardan biri üniversitelerde türban konusu. Aslında AKP’nin ta başından beri kendi lehine oy kullanılması için verdiği sözün devamıdır ve bu sefer YÖK başkanıyla beraber gündeme gelmektedir türban. Özcan’ın göreve gelir gelmez tüm yasakların kalkacağını, aslında sorunun yasaklardan oluştuğunu ve özerk bilimsel üniversiteler temelinde çalışma yapılacağını söyleyerek tüm dikkat ve tepkileri üzerine çekti. Bu sözüyle Özcan ilk bakışta işte aradığımız kişi, kurtarıcı olarak görünebilir. Peki gerçektende öyle mi? Özcan’ın tüm yasaklar kalkacak dediği yasaklar hangileri veya Özcan özerk, bilimsel üniversitelerden ne anlıyor. Bunu cevaplandırmadan önce biraz geriye gidelim. Yusuf Ziya

Özcan bugüne kadar gelen anayasalar içinde en ılımlı olan ve işçiye, emekçiye belli başlı haklar veren 61 anayasasını terörün artmasına etken olarak görmüştür ve işçi sınıfının hareketini terör olarak nitelendirmiştir. Yusuf Ziya Özcan’ın yasaklar kalkacak sözünden kastı türban yasağının kalkması yönündedir. Özgür bir ortamdan kastı ise egemen sınıfın üniversiteler üzerindeki emellerini daha özgür bir ortamda gerçekleştirmelerinin önünü açmaktan başka bir şey değildir. Yu s u f Z i y a Ö z c a n A K P Hükümetinin kuklası konumundadır. TBMM Başkanı Köksal Toptan’la olan basına kapalı görüşmesi sırasında TBMM TV kamerasına “yanlışlıkla” yansıyan şu diyalog bunu açıkça gösteriyor: Toptan: YÖK’le ilgili söyleyeceğiniz varsa... Özcan: Hayır, yok Hocam. Mümkün olduğu kadar bu işten kaçınıyorum. Toptan: Arada sırada bu konularla ilgili katılım için cevap da vermek lazım.

Özcan: Hem Sayın Cumhurbaşkanı tavsiye etti hem de Sayın Başbakan. ‘Aman Hocam’ dedi, ‘Bir şey söylersin ipimizi çekerler.’ Özcan burjuvazinin tam aradığı bir “bilim insanı”dır. İslam ve terör konusunda uzmanlaşmış bir kişi burjuvazi için çok şey demektir. Sindirme ve uyutma politikası burjuvazinin biricik araçları. Geçmiş sayımızda bu denli saf bilim insanının neden böyle burjuvazi tarafından hediyelere boğulduğunu, ödüllendirildiğini ve önemli mevzilere getirildiğinden söz etmiştik. Asıl sorun YÖK’ün başına kimin atandığı veya kimin atanmadığı değil, asıl sorun sitemin ve onun bir kurumu olan YÖK’ün kendisidir. Kapitalizm sürdükçe burjuvazi YÖK ve benzeri kurumları koruyacaktır. Üniversiteleri özgürleştirmek, bilim üreten, toplumsal ihtiyaçları gözeten kurumlar haline getirmek için sistemi değiştirmek gerek. 30.12.2007 Yeni Dünya Gençliği / Adana ✓

“Üniversitelerimizi gericilere bırakmayacağız”

Ü

niversitelerde devrimci ve demokrat öğrencilere yönelik saldırılar devam ediyor. 27 Aralık Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde “üniversiteye haçlı seferi” başlıklı bildiri dağıtan TKP’li öğrenciler ve ilerici, devrimci, yurtsever öğrenciler kendilerine Müslüman öğrenciler diyen bir grup tarafından sopalarla ve testerelerle saldırıya uğradı. Bu saldırı sonucunda 3 devrimci öğrenci ağır yaralandı ve 27 öğrenci de gözaltına alındı. Perşembe günü bu yaşanan olay üzerine bir araya gelen devrimci, demokrat öğrenciler saldırıyı kınamak için İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü önünde basın açıklaması yaptılar. Polisin de saldırıların içinde olduğunu söyleyen öğrenciler yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın koltuğuna gelir gelmez yasakları kaldıracağım açıklamalarıyla kendi gibi düşünenlere her türlü saldırıyı hak sayacağını ve devrimci, demokrat öğrencilerinse bu özgürlükten hiçbir kar sağlayamayacağını belirterek bunun kanıtını da yapılan bu gerici saldırının olduğunu açıkladılar. Bu saldırıların arkasında yatan sebebin ABD odaklı AKP ve onun diğer bir

uzantısı olan yeni YÖK yönetiminin hızla yaygınlaşma politikalarında yattığını söyleyen öğrenciler üniversiteler üzerindeki piyasacı, otoriter, gerici baskılarında her geçen gün artığını söylediler. Bu açıklamaların yapıldığı gün gözaltına alınan öğrencilerin gözaltı sürelerinin uzatıldığını, bugün 3 arkadaşlarının daha göz altına alındığını söylediler. Açıklama sonunda üniversitelerdeki devrimci, ilerici, yurtsever öğrenciler olarak üniversitelerde her türlü gerici ideolojiye karşı mücadelelerine devam edeceğini ekleyen öğrenciler, hep bir ağızdan “gericiler dışarı üniversiteler bizimdir, üniversitelerimizi gericilere bırakmayacağız” sloganlarını attılar. Yeni Dünya Gençliği olarak biz, devrimci öğrencilere yönelik bu saldırıları şiddetle kınıyor ve devrimci, demokrat öğrencilerin haklı mücadelesinde her zaman yanlarında olacağımızı söylüyoruz. Özerk ve bilimsel bir eğitim için bütün genç işçi ve öğrencileri bu devrimci mücadeleye çağırıyor, devrimci ve demokratik taleplerimizi direnerek almaya davet ediyoruz. 27 Aralık 2007 Yeni Dünya Gençliği / İstanbul ✓


yeni dünya gençliği

Genç-Sen Genel Kurulu Gerçekleşti!

G

enç-Sen 15 Aralık’ta ODTÜ Kem a l Ku rd a ş Kong re Salonu’nda yapılan Genel Kurul ’ la kuruluşunu ilan etti. Yaklaşık 600 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen kurul oldukça yoğun tartışmalar ve gerginlikler ile tamamlandı. Genel Kurul’un divanlığını Dev Maden İş Sendikası Genel Başkanı Tayfun Güngör ile birlikte toplam 3 kişi yürüttü. Genel Kurul’a “özgürlük ve demokrasi mücadelesinde aramızdan ayrılanlar” için saygı duruşunun ardından başlandı. Değişik tartışmaların yaşandığı ve yaklaşık 150 kişinin belli sebeplerden dolayı salonu terk etmesinin gündeme geldiği bir durumda biz de birkaç noktada tavır takınmak istiyoruz. Genel Kurul’da getirilen eleştirilerden biri; Genel Kurul’un iki gün yerine bir gün içerisinde yapılmasıdır. Maddi sorunların sebep olarak gösterilmesinden dolayı salon tek günlük tutulmuştur. İki gün yapılması düşünülen Genel Kurul’un tek güne düşürülmesi, aynı zamanda zaman darlığını da gündeme getirmiştir. Bu da birçok katılımcının konuşmalarının kısaltılmasına ve değişik konular üzerinde tartışmanın sürdürülmesini engellemiştir. Bu konuda DİSK’in maddi sorunları sebep olarak göstermesi kabul edilemez bir durumdur. Genç-Sen bütün öğrencilerin birlik, mücadele ve dayanışma örgütü olarak düşünüldüyse, o halde bu işi örgütlemek için bir araya gelmiş bütün öğrencilerin kolektif bir biçimde, tartışmalarının sürdürüldüğü ve karara bağlandığı bir ortamda kuruluşunu gerçekleştirmesi gerekirdi. Getirilen eleştirilerden bir diğeri de; “anadilde eğitim” sorununun tüzük maddeleri içerisinde yer almaması idi. Tüzüğe dair ek maddelerin tartışıldığı bölümde bir öğrenci tüzükte, “anadilde eğitim” üzerine hiçbir söylemin bulunmadığını ve tüzük maddeleri içerisine alınması gerektiğini dile getirdi. Tüzüğe alınmamasını gerekçelendirmek üzere söz alan SGD’li bir arkadaşın yorumu ise şu; “anadilde eğitim talebinin tüzükte yer almasının gerekli olmadığını çünkü bunun tüzükte yer almadan da dikkate alınacağını” söylemesi aynı zamanda bu sorunun çözümü için ne kadar uğraş ver(mey) eceklerinin de bir göstergesiydi. Yine EHP’li bir arkadaşın söz alarak anadilde eğitimin tüzüğe alınmasına karşı olduğunun gerekçelendirmesini “Eğitim-Sen’in yaşamış olduğu dava süreci”ne bağlaması da bir hayli ilginç bir yorumdur. Katılımcıların büyük bir çoğunluğu “anadilde eğitim” talebinin tüzüğe eklenmesi noktasındaki düşüncelerini savunarak tüzüğe ekletmeyi başarmışlardır. Anadilde eğitim hakkı insan hakkıdır. Yapılması gereken sistemin bu

ırkçı, ayrımcı yanını teşhir edecek tüm örgütlenmelerde bulunmak ve bunun için mücadele etmektir. GençSen de bu örgütlenmelerden birisi olmalıdır. Tüm devrimci, ilerici öğrencilerin anadilde eğitim hakkını savunmaları gerekmektedir. Yine getirilen eleştirilerden bir başkası da; Merkez Yürütme Kurulu seçimlerinin anti-demokratik olduğudur. MYK’ya aday olarak tüzük önerisini getiren gençlik örgütlenmeleri ve DİSK temsilcisi Kıvanç Eliaçık’ın olduğu 13 kişiden oluşan bir liste sunuldu. Bu listeye alternatif olarak DPG ve TÜM-İGD’lilerden oluşan başka bir liste ortaya konuldu. Fakat gelinen yerde DPG’li aday Bora Korkmaz’ın kürsüden yapmış olduğu konuşma sırasında kaba saba sözlerle susturulmaya çalışılması üzerine DPG ve Ekim Gençliği’nden oluşan yaklaşık 150 kişi salonu terk etmiştir. Bora Korkmaz yapılan müdahaleler sonrasında kürsüden MYK’nın seçilmiş bir MYK olmadığını ve MYK’nın gayri meşru olduğunu dile getirdi. 13 kişilik MYK “EHP, SDP, Antikapitalist, TÖP, SGD ve DİSK Temsilcisi Kıvanç Eliaçık” tan oluşmuştur. Burada eleştirilerin merkezinde koltuk kapmacanın gençlik örgütlenmesinin önüne geçtiği duruyor. DPG’li adayın susturulmaya çalışılmasının, kaba sözlerle hakaret edilmesinin doğru olmadığını ve böyle bir durumun demokratik anlayışa ters düştüğünü belirtmek gerekir. Aynı zamanda koltuk kapmacanın olduğu eleştirisini getiren TÜMİGD’nin Genel Kurul değerlendirme yazısında bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Yazı bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde getirilen bir dizi eleştirinin doğru olmasının yanı sıra aynı zamanda kendilerinin de (yazıdan çıkartılan durum böyle ) “koltuk kapma” yarışı içerisinde oldukları ve “kim daha çok oy aldı” hesabı yaptıkları görülmektedir. Yazıdan çıkartılan “tek doğru benim” anlayışıdır. Önerimiz yazılarını bir kez daha gözden geçirmeleridir. Yapmış oldukları değerlendirme yazısını okuyan her arkadaş bunu açıkça görecektir. Tabi bu yaşanan tartışmaların dışında bir de Genel Kurul’da moral olan ve devrimci dayanışmanın örneğini sergileyen bir durum yaşanmıştır. Kongre salonunun yapıldığı binanın giriş bloğunda duran sivil polisleri 200-300 kişilik bir grup toplanarak o yöne doğru hareket etmelerinin ardından dışarı çıkarmışlardır. Aynı zamanda orada bekleyen jandarmalar da aynı kararlı tutum karşısında dışarıya çıkartılmıştır. Bu dayanışma örneğinin toplumsal mücadelenin her alanında verilmesi gerekmektedir. Bugün öğrenci hareketinin en büyük sorunu bölünmüş dağınık bir yapıya sahip olmasıdır. Bu da bir dizi

ortak talepler noktasında birlikte hareket etmeyi çoğu kez engellemektedir. Tabi ki değişik siyasi görüşler çerçevesinde bir araya gelmiş gençlik dernekleri ve örgütlülükleri olacaktır. Fakat bunların bir çatı altında birleşmeleri hedefimiz olmalıdır. Genç-Sen yak laşık bir buçuk yıldır belli çalışmaları örgütlemiş Türkiye’nin ilk öğrenci gençlik sendikasını oluşturma hedefleri noktasında belli adımlar atmıştır. Genel Kurul’la da bunu resmen ilan etmiştir. Yeni Dünya Gençliği olarak bu tip örgütlenmelerin içerisinde çalışmayı (geniş öğrenci yığınlarını birleştirme çabası içerisinde olan) doğru bulmak-

tayız. Bizim için bundan da önemli olan esas olarak proleter gençlik içerisinde örgütlenecek olan Komünist Gençlik Örgütlenmesini yaratmak için çaba sarfetmektir. Tarih sahnesinde gençlik hep en ön saflarda bayrağı omuzlamaktadır. Bundan sonra da böyle olacaktır. Bu barbarlık düzeni ancak güçlü bir örgütlülükle alaşağı edilebilir. Haydi örgütlü mücadeleye… Gençli k Gelecek, Gelecek Ellerimizde! Gençlik Saflara, Faşizmi Döktüğü Kanda Boğmaya! Yeni Dünya Gençliği 30 Aralık 2007

Herkese Sağlık, Güvenli Gelecek için yürüyüş

27

Aralık 2007 tarihinde birçok sendika ve kitle örgütlerinin katılımıyla İstanbu l Ça lışma Müdürlüğ ü önünde eylem gerçekleştirildi. Aksaray Belediye İş önünde toplanan yaklaşık 1000 kişilik kitle yoğun polis kordonu arasında Unkapanı’nda bulunan Çalışma Müdürlüğü Binası önüne yürüdü. Yürüy üş içinde birçok sendika ve kitle kuruluşunun yer aldığı “Herkese Sağlık, Güvenli Gelecek Platformu” tarafından gerçekleştirildi. HSGGP bir süre önce İstanbul’da Sosyal Güvenlik Yasasının meclisten geçmesini önlemek için kurulmuştu. YDİ Çağrı olarak bizim de dövizlerimizle katıldığımız yürüyüş boyunca sıkça şu sloganlar atıldı: “Zafer Direnen Emekçinin Olacak!”, “Direne Direne Kazanacağız!”, “Kahrolsun IMF İşbirlikçi AKP!”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması!”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza!”, “Gün Gelecek, Devran Dönecek, AKP Halka Hesap Verecek!”, “Hükümet İstifa!”, “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!”, “Kahrolsun Faşist Diktatörlük!”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği!”, “Biji Bıratiya Gelan!”, “Savaşa Değil, Eğitime Bütçe!”, “Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği!”, “Mezarda Emekli Olmayacağız!” vb. Unkapanı önünde toplandıktan sonra ilk konuşmayı Türk Tabipler Birliği Başkanı Gencay Gürsoy yaptı. AKP’nin “zücaciye dükka-

nına girmiş bir fil” gibi sağlık ve sosyal güvenlik sistemini yıktığını söyleyen Gürsoy, sağlık alanının hızla ticarileştirildiğini anlattı. Sosyal Güvenlik alanında hükümetin söylemini de eleştiren Gürsoy, kayıtdışı çalışmanın bu kadar yaygın olduğu bir ülkede emekli sayısının çalışan sayısına oranının yüksek olduğuna dair iddialarda bulunan hükümetin bu gerçeği göz ardı ettiğini anlattı. Gencay Gürsoy bu yasanın meclise gelmesi halinde, parlamento kapısında buluşarak yasanın geçmesini engellemeye çalışacaklarını da ilan etti. Platform adına basın açıklamasını Hava-İş ikinci başkanı Eylem Ateş okudu. Açıklamasında, yasanın getireceği olumsuzlukları sıralayan Ateş, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bu tür yasaların halkın tepkisi ile püskürtülebileceğine işaret etti. Bütün bu düzenlemelerin yerli ve yabancı sermayenin istekleri doğrultusunda gerçekleştirildiğini vurgulayan Ateş, “Kabesi IMF, secdesi patron olanların sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızı yok etme çabasıdır bu” dedi. AKP hükümetinin “Nasılsa Allahın sopası yok ama IMF’nin sopası var” diye düşündüğünü söyleyen Ateş, “Ama bizi hesaba katmıyorlar, çalışan da üreten de biziz, biz karşı çıkarsak yapamazlar” dedi. Açıklamalardan sonra eylem olaysız bitti. 28 Aralık 2007 ✓

19


Çağrı - 118  

SA Y I l HEJ M A R SA Y I l HEJ M A R AYLIK SİYASİ GAZETE AYLIK SİYASİ GAZETE Ocak 2008/01 • FİYATI 2,00 YTL (KDV DAHİL) • ISSN 1302-692X118...

Advertisement