Issuu on Google+

AYLIK S‹YAS‹ GAZETE

Karkerên jin û mêr! Ji xeynî zencîrên we tifltekî we yê wendakirinê tune! Hûn dikanin cîhanekê nu wergirin! Kad›n ve erkek iflçiler! Zincirlerinizden baflka kaybedecek birfleyiniz yok! Kazanaca¤›n›z yeni bir dünya var!

Kas›m 2005/10 • F‹YATI 2 YTL KDV DAH‹L • ISSN 1302-692X94


içindekiler - editörden

Editörden... Değerli Okuyucu,

G

eçen sayımızın kimi bölgelere ulaştırılması gecikmiştir, bundan dolayı okurlarımızdan özür dileriz. Ancak buradan tekrar tüm okurlarımıza seslenerek, dergimizin zamanında çıkabilmesi ve tüm bölgelere zamanında ulaştırılması için Çağrı'yı maddi olarak desteklemeye çağırıyoruz. Şunu tekrar hatırlatmak istiyoruz ki, dergimizin az sayıdaki okurlarımızın fedakarca katkıları dışında başka bir gelir kaynağı yoktur. O nedenle, her okurumuz bir yandan kendi imkanlarını zorlamalı, diğer yandan da Çağrı'ya daha fazla okur, daha fazla abone kazanmak için uğraşmalıdır. Arkakapağımızın iç sayfasında okurlarımızı bağış kampanyasına çağıran bir yazıyı yayınlıyoruz. Tüm okurlarımızın bu kampanyaya tüm imkanlarıyla aktif bir şekilde katılmasını bekliyoruz. *** Yan taraftaki kupürden de görülebileceği gibi artık yeni mekanımızın açılışını yapmış bulunuyoruz. En kısa zamanda başlatacağımız düzenli etkinliklerimize tüm okurlarımızın katılımını bekliyoruz. *** Bu sayımızın kapak konusu İspanya'dan... İspanya'da Afrikalı göçmenlere karşı uygulanan ırkçılık bir kez daha emperyalist barbarlığı gözler

İçindekiler önüne seriyor... Baş yazımızda 3 Ekim'deki AB müzakerelerini ele aldık, bu konuda yürüyen tartışmaları işçi sınıfı ve emekçilerin bakış açısından irdeledik... Son dönemde yabancı sermayenin AKP hükümeti aracılığıyla Türkiye'ye akması ve bu konuda ortaya atılan 'sermaye ırkçılığı' kavramını, "Sermaye, sen nerelisin?" başlıklı makalemizde ele aldık. *** Yeni İşçi Dünyası, Yeni Kadın Dünyası ve Panorama sayfalarımız yine dolu dolu. Halkların Kardeşliği İçin köşemizde Ermeni Konferansı bağlamında tekrar gündeme gelen Türk ırkçılığını irdeledik. Birkaç sayıdan beri başlattığımız Sosyalizm ve Klasiklerimizden Öğrenelim köşelerimize bu sayımızda da devam ediyoruz. Geride bıraktığımız Ekim ayı Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'nin 88. yıldönümü idi. "Yeni Ekimler için ileri!" başlıklı yazımızda, çağımızın en büyük devriminden çıkardığımız dersleri sizlerle paylaşıyoruz. Lenin'in bundan 90 yıl önce kaleme aldığı "Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine" yazısından aktardığımız bölüm ise emperyalist Avrupa konusunda bugüne ışık tutmaya devam ediyor.

GÜNDEM AB TARTIŞMALARI... 3 EKİM’DE OLAN NE ? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 YENİ İŞÇİ DÜNYASI Sermaye, sen nerelisin?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 5 MİGROS’DA patron dayatmasına karşı tek çıkış yolu: GREV! . . . . . . . . . . . 7 Mersin Özelleştirme Karşıtı Platformu basın açıklaması yaptı. . . . . . . . . . . 8 Serna/Seral işçileri grevlerini kararlılıkla sürdürüyorlar . . . . . . . . . . . . . . 9 YENİ KADIN DÜNYASI İşçi kadınlar arasındaki faaliyette temel görevimiz nedir? . . . . . . . . . . . . 10 Kadın işçiler ve sendikal mücadele. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .11 2005 DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜ: Kadınlar değiştirmek için yürüdüler…. . . . . 12 PANORAMA IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN: Anayasa referandumu oyunu oynandı…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13 AB-İSPANYA Onlar yoksulluğa değil, yoksullara karşı önlem alıyor!. . . . . . . . . . . . . . 14 MISIR “Mübarek” seçimi ya da seçim oyunu…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 16 KIBRIS Kuzey Ekonomisi Nasıl Büyüyor?* . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 17 HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN “Ermeni konferansı” ve Türk şovenizmi… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 18 Yeni Ekimler için ileri!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 20 KLASİKLERİMİZDEN ÖĞRENELİM AB üzerine güncel bir yorum!*V. İ. LENİN. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 22 OKUYUCU MEKTUPLARI BİR İŞKENCE ÖYKÜSÜ ÜZERİNE - III. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 İBRETLİK . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .25 BULMACA . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 27

Önümüzdeki sayıda buluşmak üzere... Yeni Dünya İçin ÇAĞRI, 26 Ekim 2005

Yeni Büromuzun Açılışı Başarıyla Gerçekleştirildi... Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Dergisinin Okmeydanı’ndaki yeni mekanının açılışı başarıyla gerçekleşti. Okmeydanı’ndaki yıkımlara değinilen açılış konuşmasında, yıkımların emperyalist kapitalist sistemin tabiatında var olduğu, eğer emperyalist barbarlığa dur denilmezse tüm insanlığın doğayla birlikte yok oluşa gittiği, çözümün ise Ekim Devrimi ile gösterilmiş olduğu anlatıldı. Konuşmalarda Çağrı ve Güney dergileri hakkında bilgi verildi. Açılış etkinliğine Güney Kültür Merkezi, Güneşin Sofrası ve Mehmet Esatoğlu destek verdi. Güney Kültür Merkezi Özgürlük Korosu ve Tiyatro Güney’in sunumlarıyla en geniş desteği verdi. Güneşin Sofrası’nın dost bir kurumun yeni bir mekan açmasına sevindiğini belirten bir mesajı okundu ve Mehmet Esatoğlu başarılar dileyen bir konuşma yaptı. Etkinlik sonunda yemek ve içecek eşliğinde sohbet edildi.

GELECEK YEN‹ EK‹MLERDE! YEN‹ EK‹MLER GELECEK! 

Faşist devletin devrimcileri hücrelerde tecridine karşı çık, hesap sor!


gündem

AB TARTIŞMALARI...

3 EKİM’DE OLAN NE ? G

eçen yılın 17 Aralığında, AB kurumları ile yürütülen sıkı pazarlıklar ertesinde Türkiye ile AB arasında Türkiye’nin AB'ye üyeliği konusundaki müzakerelere 3 Ekim 2005'de başlanılacağı kararı alınmıştı. AKP ve Türkiye’nin özel sermayeli büyük burjuvazisi bu kararı tarihi bir dönemeç, bir zafer olarak kutlarken, Türkiye’de egemen sınıflar arasındaki iktidar dalaşında AKP’nin hükümetten iktidara yürümesine karşı olan kesim, bu görüşmelere başlama kararında yer alan ucu açıklık, Gümrük Birliği müktesebatının AB’nin 10 yeni üyesine de genişletilmesi gibi açıklama ve talepleri gösterip bu kararın aslında bir zafer değil bir hezimet olduğu, hükümet açısından tam bir teslimiyet ve “vatanın satışı” olduğu değerlendirmelerini yapıp saldırdılar. Bu karar öncesinde ve ertesinde iyice ateşlenen tartışmalar bir süre sonra hız kesti. Hükümet 2005 yazında Gümrük Birliği ile ilgili anlaşmayı AB’nin tümüne (yeni üyelerine de) genişlettiğini açıkladı. Fakat bu açıklamaya bir şerh koyarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Kıbrıs’ın tümünü temsil eden devlet olarak tanımadığını, Gümrük Birliği müktesebatının tüm AB üyelerine genişletilmesinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelmediğini açıkladı. Türkiye’de bu tavır yine egemenler içindeki iktidar mücadelesinde kullanıldı. Hükümet bu kararla Kıbrıs konusunda gayet tutarlı bir tavır takınıldığını anlatırken, AKP hükümetini sıkıştırmak isteyen kemalist kesim Kıbrıs’ın satıldığı yaygarasını bastı. AB, Türk hükümetinin açıklamasından memnun olmadığını bir deklarasyonla açıkladı. Deklarasyonda diğer şeylerin yanında şu tespitler de yapılıyordu: “1- Avrupa topluluğu ve ona üye ülkeler, Türkiye’nin anlaşmaya Ek Protokolü imzalamasının, bir tarafta Avrupa Topluluğu ve ona üye ülkelerin, diğer tarafta ise Türkiye’nin olduğu ve Avrupa Konseyi’nin Aralık 2004 kararı gereğince bir ortaklık kurduğunu kabul eder. Avrupa Topluluğu ve ona üye ülkeler, imza aşamasında Türkiye’nin Kıbrıs konusunda bir deklarasyon yayımlama

ihtiyacı hissetmesinden esef duymaktadır. (…) 3– Avrupa Topluluğu ve ona üye ülkeler, Ek Protokolün eksiksiz olarak, ayrımcılık yapılmaksızın uygulanması ve taşımacılık araçlarına getirilen sınırlamalar dahil, malların serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması beklentisindedir. Türkiye, Protokolü tüm AB ülkelerine eksiksiz olarak uygulamak zorundadır. AB, bu konuyu yakından izleyecek ve 2006 yılında tüm uygulamaları değerlendirecektir. Avrupa Topluluğu ve ona üye olan ülkeler, ilgili bölümlerde müzakerelerin başlatılmasının, Türkiye’nin tüm üye ülkelere karşı sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olduğunu vurgular. Yükümlülüklerin eksiksiz olarak yerine getirilmesinde yaşanan başarısızlık, müzakerelerdeki genel gidişatı etkileyecektir.” (AB hükümetlerinin, Türkiye’nin 3 Ekim tarihinde üyelik müzakerelerine başlaması öncesi, AB’nin yeni üyesi Kıbrıs’ı tanımayı reddetmesine karşı yayımladıkları deklarasyondan) Bundan sonraki gelişme içinde de AB konusundaki her gelişme, Türkiye'de egemenler arasında süren iktidar dalaşının bir aracı olarak kullanılmaya devam edildi. Aynı şekilde Avrupa’da emperyalist-gerici devletlerde de Türkiye’nin AB üyeliği sorunu, görüşmelerin başlama tarihi yaklaştıkça

artan bir ölçüde hem Türkiye’yi baskı altına almanın, hem de bu ülkelerdeki iç siyasetin önemli bir malzemesi olarak kullanıldı.

AB BAHANE… SORUN İKTİDAR! Türkiye’de yürüyen AB tartışmalarının perde arkasında iktidar sorunu vardır, AB bahanedir; esas sorun iktidarın kimde olacağı sorunudur. Anda esas iktidar sahibi olan kemalistler bir yandan batıcı pozisyonda durmakta, diğer yandan ise AB’ye karşı görünümdedirler. Bunun nedeni AB üyeliği ile iktidarlarının süreç içinde tasfiye edilmesi korkusudur. AB müktesebatlarının yerine getirilmesi demek, örneğin MGK, YÖK, yargı kurumları gibi kemalistlerin iktidar araçlarının çözülmesi, dönüştürülmesi demektir. Bu ise kemalistler tarafından istenen bir durum değildir. Bu yüzden onlar, iktidar tekelini ellerinde tutmak için AB üyeliği çalışmalarını “vatanın satılması”, “antiemperyalizm” vs. olarak göstermektedirler. Kemalist siyasetin arkasındaki gerçek güç olan bürokrat tekelci devlet burjuvazisi, devlet içinde ve işletmelerinde çalışanlar, AB’nin Türkiye’ye yerleşmesi ile konumlarını yitiren orta ve küçükburjuvazi AB üyeliği gelişmelerinden memnun değildir. Bu kesimlerin bütün dertleri mevcut konumlarının sürmesidir. AKP ise bir yandan müslüman öbür yandan AB'ye girmek için bastırıyor.. AKP hükümeti kemalistlerin elindeki

gerçek iktidar tekelini almak istiyor. AKP hükümetinin arkasında özel sermayeli büyük burjuvazi, Türkiye'de iktidar yolunda önleri devlet burjuvazisi tarafından kesilen sermaye kesimleri, AB’yi bir demokrasi ve özgürlük projesi olarak görüp gösteren küçük burjuva kesimler var. Bu kesimler içinde özellikle ekonomik gücü elinde bulunduran özel sermayeli büyük burjuvazinin derdi AB üyeliği ile global dünyaya daha fazla entegre olmak, daha geniş bir alanda at oynatabilmek, emperyalist dünya ile daha fazla ilişkiler geliştirebilmektir. Bunun için onlar, AB projesini “demokrasi ve özgürlük projesi” olarak sunuyor, Türkiye’de gelişmenin anahtarının AB olduğunu geniş işçi ve emekçi yığınlarına pompalıyorlar.

İŞÇİLER, EMEKÇİLER AÇISINDAN DURUM NE?

İşçiler, emekçiler AB çerçevesinde yürüyen iktidar dalaşlarında bir ikilemle karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Bir yanda kemalistler vatan-millet-sakarya edebiyatıyla işçi ve emekçileri kendi kuyruklarına takmaya çalışırken, diğer yanda AKP hükümeti demokrasi, özgürlük, refah vb. adına işçi ve emekçilerin bilinçlerini bulandırmaktadır. Gerçekte AB üyesi olsun ya da olmasın, Türkiye’de işçi ve emekçilerin durumunda özsel bir değişiklik olmayacaktır. AB üyeliği demokratik haklar açısından, işçi ve emekçilere de belli artılar getirmesine rağmen, devletin sınırlı sosyal etkinliğini sıfırlamaya yönelik siyasetlerin egemen kılınmasıyla ve özelleştirmelerle vb. işsizliğin, yoksulluğun artması demektir. Kemalistlerin AB tartışmaları içinde ileri sürdükleri, –yine özelleştirme tartışmaları içinde sık sık yineledikleri– “vatan satılıyor”, “memleket pazarlanıyor” vs. türünden söylemlerle işçileri, emekçileri kendi iktidarları etrafında toparlama isteklerinin de işçiler, emekçiler açısından kıymeti harbiyesi yoktur, olmamalıdır. İşçiler, emekçiler açısından sömürünün varlığı önemlidir, sömürenin kim olduğu değil! Sömürücü güçlerin özel sektör mü, devlet işletmesi mi olmasının ya da hangi emperyalist gücün güdümünde

3


gündem hareket edilmesinin önemi yoktur. Farkı yaratanlar, yaratmak isteyenler kemalist iktidar sahipleridir ve onlar yarattıkları fark üzerinden kendilerine taban yaratmak istemektedirler. İşçiler AB üyeliği için veya AB üyeliğine karşı mücadele edecek yerde, kapitalizme karşı mücadele etmelidir. Kendi mücadelelerini vermeli, egemenlerin iktidar mücadelesinin bir dayanağı olarak onların kuyruğunda bir mücadeleyi reddetmelidir.

MÜCADELE NASIL YÜRÜYOR? AKP sessiz sedasız dönüştürmek için çatışmadan kaçınıyor, AB üyeliği konusunda Türkiye'nin önüne çıkarılacak engelleri aşabilmek için çaba sarfediyor. Buna karşı devlet, en başta ordu ve yargı provokatif girişimlerle AB’deki Türkiye’nin üyeliğine karşı güçlerin Türkiye'ye daha fazla dayatma yapabileceği malzemeleri yaratıyor… Son dönemlerde bunun öne çıkan kimi örneklerini şöyle sıralamak mümkün: Bir yandan savaş yükseltiliyor. Terörizme karşı mücadele adına… Diğer yandan örneğin yargı Ermeni Konferansı’nın yapılamaycağı kararını alıyor… Savcılık Orhan Pamuk hakkında 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıyor. Hrant Dink “Türklüğe hakaret”ten hüküm giyiyor. 8 Mart’ta sopa yiyen devrimci erkek ve kadınların resimleri bütün dünya medyasını kaplıyor vb. vb. AKP bunları çatışarak değil, hile ile aşmayı deniyor. Ermeni Konferansı’nda olduğu gibi konferansın yapılmasına – ama düzenlenmek istenen üniversitede değil, başka bir üniversitede– yeşil ışık yakıyor. AKP hükümeti iktidarı ele geçirmek için zamana oynuyor. Onların planı cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar hükümette kalmak, mümkünse cumhurbaşkanlığı seçimleri ertesinde yapılacak genel seçimlerde yine tek başlarına hükümet olabilmek. Bu arada AKP hükümeti AB üyeliği yolunda yapılacak değişikliklerin kendi iktidar yürüyüşlerine katkıda bulunacağını biliyor, AB için bastırdıkça bastırıyor.

AB İÇİNDE TÜRKİYE TARTIŞMALARI

4

Türkiye’de iktidar için AB üyeliği tartışmaları yürürken bir başka iktidar dalaşı AB içinde yürüdü, yürüyor. Danimarka ve Fransa’daki AB Anayasası referandumlarda hayır oyu çıkması AB’nin geleceğinin nasıl olacağı tartışmalarını gündeme getirmişti. Yine Almanya’da yapılan seçim-

ler sonrası Alman emperyalizmi, AB içinde etkinliği sürdürmek, kendi önderliğinde AB’yi diğer emperyalist güçlere karşı bir araç olarak kullanmak ve yürüyen dünyanın yeniden paylaşım dalaşında AB üzerinden daha geniş alanlara açılmak istiyor. Bunun için büyük koalisyonlu bir hükümete ihtiyacı vardı, bu koalisyon kuruluyor. Tüm bu toz duman içinde Türkiye’nin AB üyeliği de AB üyesi ülkelerde –ayrıca ABD yönetimi açısından– tartışılan sorunlardan birisi oldu. Neydi hesaplar? Avrupalı emperyalist burjuvazinin tümü aslında Türkiyeyi bir türlü

yapıldı; 3 Ekim’e kadar belirsizlik durumu yaşandı. Son ana kadar AB içinde pazarlıklar sürdü. Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı olan ve tam üyelik dışında “üyelik dışı alternatif” arayan, “imtiyazlı ortaklık” şeklinde formüle edilen tavrın sahipleri –ki bunlar daha çok Avrupa Hristiyan Demokrat politik yelpazedeki siyasi akımlardı– Avusturya’yı öne sürerek görüşmelerin başlamasını engellemeye çalıştılar. Avusturya’yı koçbaşı olarak kullanan bu kesime karşı özellikle dönem başkanı İngiltere’nin –ve bu arada dışarıdan ABD’nin– baskısı

ABD’den koparabildiği ölçüde koparıp kendilerine bağlama yanlısı. Fakat bu bağlama işinde tam üyelik konusunda iki farklı eğilim var. Birinci kesim tam üyeliğe karşı, bunun kendilerinden çok Türkiye burjuvazisine yarayacağını ve AB’yi de şu andaki biçimiyle dağıtacağını düşünüyor; diğer kesim ise Türkiye’nin tam üyelik dışında bir birlik biçimiyle ABD’den koparılmasının mümkün olmadığı, Ortadoğu’da egemenlik açısından da Türkiye’nin önemli olduğu görüşünde. Bu yüzden bütün zorluklara rağmen uzun ve çetin görüşmeler ertesi 15-20 yıl sonra üye alınabileceğini görünürde savunuyor. Anda birinci akım egemen ve bu egemenlik durumu giderek kesinleşiyor… Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başlama tarihi olan 3 Ekim öncesine kadar Avrupalı ülkeler açısından Türkiye-AB ilişkileri tartışma konusu

sonucu 2 Ekim gecesi durum Türkiye için Müzakere Çerçevesi Belgesi’nin imzalanmasına yeşil ışık yakılacağı duruma getirildi. Bu tartışmaların, politik manevraların gösterdiği şey ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı olduğudur. Bu arada Türk hükümeti “üyelik dışı alternatif ” arayışlarına karşı çıkarak, “imtiyazlı ortaklık” şeklinde formüle edilen bir üyeliğe yaklaşmayacağını açıklayarak, “üyelik” amacı dışında bir başka amaç ilanlı bir açıklama halinde görüşmelere gitmeyebiliriz tavrı takındı. Görüşmeler için kendi istekleri doğrultusunda bir net tavır çıkmayana kadar da görüşmelere katılmak için yola çıkılmadı. Bu arada kemalist kesimin sözcüleri Avrupa başkentlerinde yürüyen tartışmalarla da bağ içinde görüşmelere başlamak için “gidilmesin, gidilirse bu teslimiyet olur” tavrını sürdürdü.

Sonuçta 2 Ekim’de Avrupa’da – İngiltere ve ABD’nin baskısıyla– sular duruldu. İngiltere’nin, “2 Ekim gecesi Türkiye kararı ya verilecek ya da AB olarak hep birlikte daha büyük bir sorunun içerisine sürükleneceğiz” net yönlü tavrıyla Türkiye için Müzakere Çerçevesi Belgesi imzalandı. Belgenin imzalanması ile Türkiye için en az 10-15 yıl sürecek bir AB üyeliği süreci başlamış oldu. Bundan sonra AB ile tam üyelik müzakereleri başlayacak. 35 bölümden oluşan müzakereler çerçevesinde hukuk, özgürlükler, siyasetin çerçevesi/çehresi, ekonomi ve para politikası gibi konular başta olmak üzere değişik alanlarda Türkiye masaya yatırılacak, AB standartları çerçevesinde değişikliklere gidilecek. Belgenin imzalanması Türk hakim sınıflarının medyası tarafından “Viyana düştü”, “Tarihi Zafer”, “AB ile yeni hayat” gibi başlıklarla, bir bayram havasında verildi. Alınan karar, gerçekte 17 Eylül kararının tekrarıdır. Yeni bir unsur yoktur, değişen bir şey yoktur. İşçiler, emekçiler açısından da özde değişen birşey yoktur… AB üyeliğinin Türkiyeli işçilere, emekçilere getireceği şey, yukarıda da belirttiğimiz gibi demokratik haklar açısından belli olumlu düzenlemeler dışında, devletin sınırlı sosyal etkinliğini sıfırlamaya yönelik siyasetlerin egemen kılınmasıyla ve özelleştirmelerle vb. işsizliğin, yoksulluğun artmasıdır; sömürünün AB şemsiyesi altında sürdürülmesidir. İşçilere, emekçilere düşen görev; gerçekte daha fazla sömürü için çırpınan büyük burjuvazinin borusunu öttüren, ancak geniş işçi ve emekçi yığınlara AB ile herşeyin değişeceği, halkın refaha kavuşacağı yalanını söyleyen, yoksulların bilincine ham hayaller sokanlara karşı mücadeledir. İşçilere, emekçilere düşen görev; hangisi olursa olsun emperyalist güçlere, onların yerli işbirlikçilerine karşı mücadeledir. Kapitalizme karşı mücadeledir! İşçilere, emekçilere düşen görev; AB üyeliğini kendi iktidarları için tehlike olarak gören, bunu engellemek için AB üyeliği çabalarını “vatanın satılması”, “teslimiyet” vs. olarak gösteren, AB’ye üyelik çalışmalarını sekteye uğratmak isteyen, bunun için işçileri, emekçileri kendi saf larında “vatan koruyuculuğuna” çağıran sözde antiemperyalistlere karşı mücadeledir. Türkiyeli işçilere ve emekçilere çağrımız; sömürü sistemine, kapitalizme karşı mücadele çağrısıdır. Çağrımız, sömürünün ortadan kalktığı, gerçek hak ve özgürlüklerin yaşandığı bir sistem için işçilerin, emekçilerin devrim mücadelesine katılması çağrısıdır! 23 Ekim 2005 ✓


yeni işçi dünyası

Sermaye, sen nerelisin? Ö

nce Galataport tartışması yaşandı. Musevi işadamı Sami Ofer Galataport ihalesini 3,5 milyar euroluk teklifiyle kazanmıştı… Bir İsrailli işadamının İstanbul’un göbeğine yatırım yapması kabul edilebilir bir şey değildi muhalefete ve özelleştirme karşıtlarına göre… Eleştirdiler… Ardından İstanbul’a 5 milyar dolarlık gayrimenkul yatırımı yapacak olan Dubai Prensi Şeyh Muhammed Bin Raşid El Maktum geldi… Bu zatı muhteremin İstanbul’un göbeğinde gayrimenkul alması da kabul edilebilir bir şey değildi muhalefete ve özelleştirme karşıtlarına göre… Bunu da eleştirdiler… Tüm bu eleştirilere yanıt sermayenin has hükümetinin başı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi… 11 Ekim tarihinde AKP’nin Meclis Grubunda yaptığı konuşmada Erdoğan, İsrailli Ofer Grubu ile Dubai Prensi Şeyh Muhammed Bin Raşid El Maktum’un yatırımlarına yönelik eleştiriler nedeniyle muhalefete yüklenerek şunları söyledi: “Önümüzdeki müzakere süreci, Türkiye’yi her anlamda güçlendirecek, büyütecek yatırımlarını katlayacak bir süreç olacaktır. Artık ‘onlar ortak, biz ise pazar’ psikolojisiyle savunmada kalan bir ülke olmadığımızı, bugün tüm dünya izliyor ve yakından görüyor. Ancak ülkede güneşi balçıkla sıvamak gibi nafile bir uğraşı inatla kendisine amaç edinmiş çevreler de eksik olmuyor. Şimdi de kalkmış, yabancı sermaye düşmanlığı yapıyorlar. Kimileri ‘eski komünist kafa’ dese de ben onlara ‘sermaye ırkçısı’ diyorum.” (Hürriyet, 12 Ekim 2005) Hürriyet gazetesinin 12 Ekim tarihli nüshasında manşete çıkardığı Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın “Sermaye ırkçılığı var” sözleri hakim sınıf lar arasında sıkça tartışılmaya başlandı. Muhalefet partileri ve özelleştirme karşıtları gerek Galataport ihalesi, gerekse Dubai Şeyhinin yatırımları dolayısıyla hükümete yüklenmeye, hükümeti “vatanı satmakla”, “Yahudilere, Araplara peşkeş çekmekle” vs. suçladılar, suçluyorlar. Diğer taraftan büyük sermaye sahiplerinin sözcüleri, özelleştirme yanlıları hükümetten yana tavır takındılar,

gailesi yoktur.” (aynı yerde)

SİYASET JARGONUNA KATKI…

yabancı sermayenin Türkiye’ye girmesinde bir sakınca olmadığını, tam tersine ülkenin kalkınmasına hizmet ettiğini belirttiler. Örneğin TÜSİAD Başkanı Sabancı da sermayenin milliyetine gösterilen tepkiye “Bir şirket özelleştirilirken bu yabancı sermaye de olur, yerli sermaye de olur. Önemli olan Türk Hazinesi’ne girecek olan para ve bu şirketi alan firmanın bu şirketle ilgili ne gibi stratejileri, istihdam, ihracat hedefleri var, ona bakarız. Biz yerli sermaye, yabancı sermaye ayrımı yapmıyoruz.” dedi. Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreteri Mustafa Alper tartışmaların yabancı sermaye üzerinde sıkıntı oluşturacağını söyledi. Düne kadar Yahudi sermayesine karşı olduklarını yineleyen ve Yahudi düşmanlığında epey mesafe kaydetmiş olan MÜSİAD sözcülerinden Dış İlişkiler Komisyon Başkanı Gazi Mısırlı “Yok Yahudi yatırım yapmış, yok Arap yatırım yapmış… Bunlar doğru değil. … Dünyada en korkak şey sermaye. Eğer biz sermaye ırkçılığı yaparsak bu yatırımlar çok rahat başka ülkelere gider.” tespitini yaptı vs. vb.Bu arada medya da bu konuda bölündü. Kimi kemalist kesimin medyadaki sözcüleri “vatanın satılmasından”, “ülkenin peşkeş çekilmesinden” dem vururken, büyük sermayenin medyadaki kimi sözcüleri Recep Tayyip Erdoğan’ın “sermaye ırkçılığı” söylemini savunmaya çalıştılar,

çalışıyorlar. Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de bunlardan birisi… Kapitalistlerin çıkarlarının has savunucularından Ertuğrul Özkök 14 Ekim tarihli yazısında yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapmasına karşı çıkanları “kötü ruhlar” olarak tanımlıyor, bu “kötü ruhlar”ın sicillerini açıklamaya soyunarak yabancı sermayenin girişini alkışlıyor. Özkök yazısında Türkiye’nin içinde bulunduğu kötü duruma örnekler vererek çözümü gösteriyor: “Şu tabloyu hiçbir zaman gözünüzün önünden uzaklaştırmayınız. Ülkemiz her yıl 1 milyon yeni genç insana iş sahası yaratmak zorundadır. Bu, yabancı sermaye demektir. Bu, hür teşebbüs demektir. Bu, teşvik demektir. Bu, kapıları açmak, imkânları seferber etmek, başkalarını burada yatırım yapmaya davet etmek demektir.” (Hürriyet, 14 Ekim 2005) Türkiye’de sorunların çözümünün yabancı sermayenin girişinde olduğundan, hür teşebbüs ve teşvikten; yani kapitalistler için ne kadar olumlu şey varsa bunlardan geçtiğini söyleyen Ertuğrul Özkök devam ediyor: “Bugün Arap sermayesi, Yahudi sermayesi, Amerikan, Rus, Fransız sermayesi düşmanlığı yapan, ruhların hayat

Savunulsun ya da karşı çıkılsın bugün “sermaye ırkçılığı” terimi Türk siyaset jargonunda yerini almıştır. Aslında bu terimin ifade ettiği gerçeklik Türkiye tarihinin hemen her döneminde şu veya bu biçimde yaşanmıştır. Emperyalizme bağımlı bir kapitalizmin hüküm sürdüğü Türkiye’de yabancı sermaye özel bir öneme sahiptir. Daha Cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde yabancı sermayenin Türk sanayi, ticaret ve mali yaşamında egemenliği vardır. 1930’lardan İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar yabancı sermayenin egemenliği belirli ölçülerde geriletilse de 1950’li yıllardan itibaren yeniden yabancı sermayenin Türkiye’ye akışına olanak tanıyan yeni düzenlemelere gidildi. Ancak yapılanlar yeterli değildi. Bu yetersizlik 24 Ocak 1980’de “24 Ocak Ekonomik İstikrar Tedbirleri” adı altında alınan yeni önlemlerle yasal düzlemde aşıldı. Bunun ertesinde yabancı sermayenin girişi sıçramalı olarak yükselmiştir. 90’lı yıllarda bu gelişme sürmüştür. Son beş yıllık süreçte de bu gelişme, özellikle AKP hükümetinin özel çabasıyla, sermayenin çıkarlarının has savunuculuğu görevine sıkı sıkıya bağlılığı, Türkiye’deki siyasal yapının giderek “istikrarlı” olması ve yabancı sermayeye güven vermesi, IMF reçetelerinin düzenli uygulanması vb. sayesinde artmıştır. Gelişme kısaca böyledir… Türkiye kapitalizmi bağımlı bir kapitalizmdir ve hemen her dönemde Türkiye’ye yabancı sermaye şu ya da bu oranda girmiştir. Düne kadar önemli olan, tartışma konusu yapılan Türkiye’ye sermayenin girişi değil, hangi sermayenin girişi idi. Hakim sınıfların kimi sözcüleri Avrupa sermayesinin girmesinden rahatsızdı, kimileri Arap sermayesine karşıydı… Kimileri, ki bunlar daha çok siyasal İslamın politik arenadaki temsilcileriydi, Yahudi sermayesinden rahatsızdı, dünyayı Yahudi sermayedarlarının yönettiğine inanırdı; olacaksa –ki olmalıydı!– Müslüman sermayesi olmalıydı! Bazıları ise yabancı sermayenin milliyeti konusunda ayrım yapmaz, kiminle olursa olsun “iş yapmak-

5


yeni işçi dünyası tan” yana tavır takınırlardı. Kimileri sözde Türk sermayesinin çıkarlarını savunur ama kapitalist dünyanın bir gerçekliği olarak yabancı sermaye ile çıkar noktasında buluştuklarında da hayır demezlerdi. Her halükarda hepsinin ortak özelliği genelde yabancı sermayeye karşı çıkmak değildi… Hayır, sorun hangi sermayenin gireceği konusunda anda aralarındaki farklılıktı. Bu farklılıklar hükümet-muhalefet ilişkisinde sık sık gündeme gelirdi, getirilirdi. Bugün de yaşanan bu… AKP hükümeti milliyetine bakmaksızın yabancı sermayeye kapıları açıyor. Ancak o bunu yaparken kendilerinin geçmişte içinden çıkıp geldikleri partinin bu konudaki yaklaşımı konusunu “es” geçiyorlar ama olsun… Ne de olsa Demirel’in deyişiyle “dün dündür, bugün de bugün!” Diğer yandan çok vatanperver görünen, gerçekte kendileri hükümette olsa AKP hükümetinden farklı bir davranış sergilemeyecek olanlar, AKP hükümetini vatanı satmakla, ülkeyi peşkeş çekmekle suçluyor; kendilerini antiemperyalist göstermeye çalışıyorlar. Ama onlar da, örneğin bunların içinde CHP, kendi hükümetleri döneminde yabancı sermayeye karşı takındıkları tavrı unutmuş görünüyor… Ama olsun… Dedik ya, “dün dündür, bugün de bugün!” Bugün çıkarları antiemperyalist, vatan-millet savunucusu olmayı emrediyorsa, o kılığa girmelidirler…

sermaye ihracı dünyaya damgasını vurdu. Bugün sermaye küreselleşme adı altında dünyanın en ücra köşelerine daha fazla girmekte. Sermaye dünyadaki dolaşımı için belirli bir gücü, kendi devletinin desteğini talep eder. Sermayenin dünyadaki dolaşımı, onun daha fazla sömürü ve yayılma talebi temelinde farklı uluslardan tekellerin, kartellerin birleşmeleri vs. hâlâ devlete olan gereksinimlerini ortadan kaldırmamıştır. Sermayenin dünya üzerinde çok güçlü yayılmasına bağlı olarak ulusal devletlerin etkinliğini yitirmesi esas gidiş yönü olmasına rağmen halihazırda henüz bu noktaya gelinmemiştir. Gerek dünyada yürüyen yeniden paylaşım dalaşı, gerekse sermaye dünyasında sıçramalı gelişme

SERMAYENİN MİLLİYETİ VAR MI?

6

Aslında sermayenin dini, imanı, mezhebi, milliyeti yok. Sermaye çıkarının olduğu her yerde, her alanda boy göstermeye, her alana girmeye çalışıyor. Onun için girdiği alanda insanların hangi dine sahip olduğunun, hangi bayrağın altında toplandığının, hangi dili konuştuğunun önemi yoktur. Sermaye her şeye kâr/zarar açısından yaklaşır. Onun tek amacı dünyadaki her şeyi para ile alınır-satılır hale getirmektir. Sermayenin dini, imanı, milliyeti yoktur ancak sermaye düzeninde rekabet vardır. Sermaye öncelikle ulus örgütlenmesi olarak ortaya çıktı. O, ortaya çıktığı süreçte örgütlenmesini ulus temelinde gerçekleştirdi. Kendi egemenliğini ulus devlet üzerinden garantiye aldı, öncelikle kendi ulusundan işçileri, emekçileri sömürdü. Ancak sermayenin daha fazla kâr, en fazla kâr isteği onun uluslar ötesine taşınmasını gerekli kıldı. Sömürgecilik, daha sonra yeni sömürgecilik gelişti, süreç içinde

dinamikleri ulus devlet ihtiyacını hâlâ gerekli kılmaktadır. Alman, Fransız, Amerikan, Çin emperyalizmi/emperyalist devletleri veya Türk, Portekiz, Yunan… kapitalist devletleri bu gerçeğin ifadesinden başka birşey değildir. Bu anlamda evet sermayenin “milliyeti” vardır. Bugün Türkiye’de tartışılan tam da budur. Türk sermayesinin çıkarlarını savunan, Türkiyeli işçi ve emekçilerini sadece Türk sermayesinin sömürmesini isteyen, kendi alanlarına yönelen yabancı sermaye ve onun olası yerli işbirlikçilerini –olası diyoruz, çünkü her zaman yabancı sermaye mutlaka yerli işbirlikçiye ihtiyaç duyacak ya da yerli işbirlikçiyle iş yapacak diye bir kural yoktur sermaye dünyasında– milliyetçilik, sözde antiemperyalistlik zırhının

ardına gizlenerek etkisiz hale getirmeye çalışır. Türkiye’de kimi ulusalcı solun yaptığı budur… Ya da hakim sınıfların çeşitli kesimleri kendi çıkarları temelinde çeşitli emperyalist güçlerle, emperyalist tekel ve birliklerle ilişki içindedir. Ve onlar kendi işbirliklerini ve çıkarlarını korumak, çıkarlarına halel gelmesini önlemek için rakiplerinin başka emperyalist güçlerle ilişkilerini yine milliyetçiliği kullanarak engellemeye çalışırlar. Bugün Yahudi sermayesine, Arap sermayesine karşı çıkanların yaptığı buna benzemektedir.

“SERMAYE IRKÇILIĞI”NI SÖYLETENE BAK… “Sermaye milliyetçiliği” kavramı bug ün Türk iye’ de başka bir dalaşın, iktidar dalaşının bir yönü olarak öne çıkıyor. Sözkonusu kav ra m sadece ekonomik olarak yabancı sermayenin girmesine karşı takınılacak tavır yanında hakim sınıfların iki temel kliği arası nd a y ü r üyen iktidar dalaşında taraf lardan birisinin kullandığı bir argüman olarak hizmet görüyor. Ama önce söyleyene değil, söyletene bakmak gerekiyor. İktidarı elinde bulunduran kemalistler kendi iktidarlarına göz diken, hükümet olan ve ama iktidar olamayan, anda Türk büyük burjuvazisinin çıkarlarını savunan AKP hükümetini alaşağı etmek istiyor. Bunun için birçok yolu denediler, deniyorlar. Bu kesimler seçimler sonrasında geniş bir kitle desteğine sahip olmadıklarını gördüler. Bunun yaratılması için AKP hükümetinin edimlerinden medet umdular, umuyorlar. AKP hükümeti özelleştirme yapıp, devlet işletmesini herhangi bir yabancı firmaya mı sattı, verip veriştiriyorlar: “Vatan elden gidiyor!”, “Ülke peşkeş çekiliyor!”, “Devletin malı halkın malıdır, satılamaz!” gibi söylemlerle kitlelere mesaj ulaştırmaya çalışıyor, onları kendi safları altında toplamaya çalışıyor; sanki devlet halkın devletiymiş imajını yaratmaya, kitleleri bu sömürücü devleti sahiplenmeye çağırıyorlar! Onların

şimdilerde yabancı sermayeye tepki duymaları gerçekte onların emperyalizme, sömürüye karşı olmalarından değil. Çünkü onlar antiemperyalist değil! Ama ne gam: AKP hükümetini yıpratacaksa gerekirse “antiemperyalist” kılığa da girilir… Gerekirse yarın kendi borazanlarını öttüren bir hükümet iktidara geldiğinde, bu hükümetin işbirliği yapmaktan kaçınmayacağı, kapıları tıpkı AKP hükümeti gibi sonuna kadar açacağı yabancı sermayeye karşıymış görüntüsü de verilebilir! Kemalist kesimlerin yaptığı budur. Bu siyaset işçiler, emekçiler arasında taraftar bulabilmektedir. Yabancı bir sermaye grubunun satın aldığı bir işletmeden işsizliğin kucağına atılan bir işçi, özelleştirmenin etkisi ile AKP hükümetinin davranışı arasında bağ kurabilmekte, kemalistlerin yabancı sermayeye karşı çıkma, “vatanı koruma” tavrına destek sunabilmektedir. Bunun en somut örneği kimi işçi sendikalarının tavrında görülebilmektedir. Petrol-İş’in yaptığı “Memleket Nöbeti” bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Petrol-İş, AKP hükümetinin yabancı sermayeye yaklaşımını protestosunu kemalistlerin yaklaşımı çerçevesinde kavramış, “memleket savunuculuğu”na soyunmuştur. Acıdır ama gerçektir. Soru şudur: Yabancı sermayeye ateş püsküren Kemalistlerin alternatif olarak ileri sürdükleri “yerli” sermayenin çıkarlarının savunulmasının işçilere, emekçilere yararı nedir? Bunun yanıtı koca bir “hiç”tir! Yerli sermaye işçilerin, emekçilerin dostu mudur? Yerli sermaye işçileri, emekçileri sömürmemekte midir? Bu sorulara verilecek yanıt “hayır”dır. Kemalistlerin sermayenin yabancı sermayenin menşeini keşfetmesi ve bunun üzerinden milliyetçilik silahı ile siyasi hasmı olan AKP hükümetini belki alaşağı edebilir. Ancak kemalistlerin bu siyasi yaklaşımının uluslararası sermayenin genel çıkarları, eğilimi, gücü vs. dikkate alındığında ve uzun erimli düşünüldüğünde kıymeti harbiyesi tartışmalıdır. Bunun da ötesinde işçiler, emekçiler açısından kemalistlerin ne karşı çıkışlarının, ne de ileri sürdükleri alternatiflerinin işçilere, emekçilere getireceği bir “yeni”lik vardır. Sermaye sömürürken din, milliyet gözetmemektedir! “Sermaye ırkçılığı yapılıyor” sözünü söyleten kemalistlerin konumu kabaca böyledir…

SÖYLEYENLERİN DURUMU… Bir de kısaca söyleyenlerin durumuna bakalım… Kemalistlerin iktidarına göz diken


yeni işçi dünyası AKP hükümeti ise gerek emperyalist güçlerin, başta da ABD emperyalistlerinin desteğini, gerekse de Türk hakim sınıflarının liberal kesiminin desteğini alarak anda dünyadaki gelişmelere uygun bir seyir izliyor; emperyalistlerin isteklerini yerine getiriyor; onların kendilerine biçtikleri misyona uygun olarak hareket ediyor. Kendisinden önceki hükümetten devraldığı IMF programları çerçevesinde verilen talimatları yerine getiriyor. Özelleştirmeleri tıkır tıkır yerine getiriyor. Türk büyük burjuvazisinin taleplerini istenenden daha hızlı ve daha iyi bir biçimde yerine getiriyor. AKP hükümeti, Türk burjuvazisinin dünyayla daha fazla bütünleşmesi talebinin, emperyalist güçlerin Türkiye pazarına girmesi çabasının bir sonucu olarak yabancı sermaye girişini, özelleştirmeleri vs. teşvik ediyor, bu yönde her türlü kolaylığı sağlıyor. Bu yaptıkları işçilere ve emekçilere işsizlik, yok-

luk, yoksulluk olarak yansıyor. Bu durumu siyasi hasımlarının kullanmaları karşısında kızıp köpürüyorlar. Kemalist kesimleri “sermaye ırkçısı” ilan ediyor, yabancı sermayenin ülkeye girişini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Yukarıda alıntıladığımız gibi Özkök gibi liberal burjuvazinin has kalemlerinden destek de bulabiliyorlar. Hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi “Memleketimi pazarlamak benim görevim!” gibi argümanlarla yaptıklarını haklı çıkarmaya çalışıyorlar. AKP hükümeti bu yaptıklarını işçilere, emekçilere şirin göstermeye çalışıyor. Onlara göre yabancı sermayenin girişi demek daha fazla istihdam alanı açılmak, halkın refah seviyesinin yükselmesi demek. Onlara göre yabancı sermayenin girmesi “güçlü bir Türkiye’nin muassır medeniyetler arasında yerini almasını garanti altına alacaktır. Ekonomik olarak güçlü bir Türkiye’nin yolunu açacaktır. vs. vb.

Bu argümanların hiçbir doğru yanı yoktur. Yabancı sermaye ve özelleştirme demek işçiler ve emekçiler için işsizlik demektir; daha fazla yokluk, daha fazla yoksulluk demektir. Bırakın hayat seviyesinin yükselmesini, varolanın da elden gitmesi demektir. İşçi ücretlerinin reel olarak düşüşü demektir. Köylüler için, esnaflar için, küçük üreticiler için yıkım demektir. vs. vb. Türkiye’nin güçlü bir ekonomiye sahip olması argümanının işçiler, emekçiler açısından bir kıymeti harbiyesi yoktur. Gerçekte eğer güçlenecek olan bir kesim varsa o da Türk hakim sınıflarıdır; Türkiye’nin güçlenmesi sömürücü sınıfların güçlenmesi demektir. Kısaca ne kemalistlerin, ne AKP hükümetinin argümanlarının, iktidar dalaşında ileri sürdükleri gerekçelerin işçilere, emekçilere sağlayacağı bir yarar vardır. Sermayenin milliyetinin şu veya bu olmasının, sömürü çarkına bir etkisi yoktur. Çark dönmektedir.

İşçilerin, emekçilerin bu çarkın farkına varmaları, bu çarkın dişlileri arasında ezilmek için birşeyler yapmaları gereklidir. Sorun, sömürenin bayrağı değil, sömürü sisteminin kendisidir. Yerli ya da yabancı sermayenin yanında olup olmamak değildir sorun. Sorun bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı çıkmak, sömürü çarkını kırmak, yerlisiyle, yabancısıyla sermayeyi ortadan kaldırmak sorunudur. İşçilerin, emekçilerin hakim sınıfların şu ya da bu kliğinin peşine takılma, onların yalanları temelinde onların iktidarlarını güçlendirme diye bir sorunları olmamalıdır. Görev bellidir: Sömürü çarkını kırmak! Görev bellidir: Bunun için örgütlenmek ve mücadele etmek! Sermayenin çarkını kırmak için başka bir yol yok! 23 Ekim 2005 ✓

MİGROS’DA PATRON DAYATMASINA KARŞI TEK ÇIKIŞ YOLU:

Migros İşçisi Arkadaş, Aylardır süren toplu sözleşmeler tıkandı. Migros patronu toplu sözleşme görüşmelerinde öne sürdüğü taleplerinden bir adım geri atmıyor, bize bu taleplere boyun eğmemizi dayatıyor. Migros patronu bizleri ücretli köle olarak görüyor ve bu mantığına uygun davranıyor. “İşyerinde patron bensem, toplu sözleşmelerde de benim emrim olacak!” diyor. Bu yüzden toplu sözleşmelerde bize dayattığı “ücret zammı” sadece son bir yıldaki enflasyon oranından kaynaklanan kayıplarımızı karşılamaktan bile uzak. Önümüzdeki dönemde de ücretlerimizin daha da düşürülmesini istiyor. Patron bununla da yetinmiyor. Ücretlerimizin tek başına çalıştığımız süreye göre değil, bir de patronun kar beklentisine ne kadar uyup uymadığına göre belirlenmesini talep ediyor. Bize, “mağazanın ve çalışanın parformansına göre ücret almayı kabul edin” diyor.

Migros İşçisi Arkadaş, Bu toplu sözleşmeler bize bir kere daha şunu gösterdi: “Patrondan işçiye dost olmaz!” Bir sermayedar olarak patronun çalışan ile ilişkisinde temel aldığı

GREV!

bir tek kıstas vardır. O da işçinin sermayedara ne kadar kar getirdiğidir. Migros patronu da tamamen bu sömürücü kıstasına göre hareket ediyor. Sömürüyü daha da artırmak, karlarına daha büyük karlar katmak istiyor. Biz Migros işçilerinin hangi zor şartlar altında çalıştığımız ve yaşadığımız onu kesinlikle ilgilendirmiyor. Hangi şartlarda çalıştığımız ve yaşadığımız ama bizi ilgilendiriyor. Bizler yıllardır asgari ücrete mahkum edildiğimizi, Migros patronunun bize ödediği ücretlerle en temel ihtiyaçlarımızı, çoluğumuzun çocuğumuzun en gerekli masraflarını bile bu ücretlerle karşılayamadığımızı biliyoruz. Yıllardır her ay geçim derdi içinde sıkışıp kalmışız. İşyerlerinde bitmez tükenmez baskılar, hor görülmek, tehditlere maruz kalmak sürüp gidiyor. Patron bize “size bu bile az, daha fazla baskı ve sömürü layıktır” diyor. Migros patronu, Koç imparatorluğu Türkiye’nin en zengin sömürücülerinden birisi. Koç imparatorluğunun üyeleri şatafat ve lüks içinde yaşıyor. Ellerinde bulunan zenginliğe yeni zenginlikler katıyorlar. Ellerindeki para ile son dönemdeki özelleştirmelerde imparatorluklarına yeni işletmeleri

katıyorlar. Ama Migros işçisine sıra geldi mi “para yok!”, “zam yok” diyorlar. Migros işçisi arkadaş, bizler patronun dayatmasına boyun eğmek, yalnızca patronun daha fazla karlar elde etmesi için çalışmak zorunda mıyız? Hayır, tam tersine nasıl patron kendi çıkarını düşünüyor ve ona uygun davranıyorsa, biz de kendi çıkarımızı, kendimizin ve ailemizin geçim derdini düşünmek ve ona göre davranmak zorundayız. Migros patronu taleplerimizi kabul etmediğine göre yapılacak tek şey vardır:

GREV SİLAHIMIZA SARILMAK, MÜCADELE İLE TALEPLERİMİZİ KABUL ETTİRMEK! Tüm anti demokratik sınırlamalarına rağmen grev bizim anayasal hakkımız. Bu hakkımızı kullanmamız, görüşme masasında patron taleplerimizi kabule yanaşmadığına göre grev mücadelesine atılmamız gereklidir.

Migros İşçisi Arkadaş, Grev mücadelesini bir an için bile geciktirmememiz, derhal grev mücadelesi hazırlıklarına başlamamız ge-

reklidir. Grevi ertelemek ya da greve çıkmaktan kaçınmak patrona zaman kazandırmak, patronu güçlendirmek demektir.

Migros İşçisi Arkadaş, Grev mücadelesine atılmak için derhal mağazalarda çalışan arkadaşlarla en geniş toplantılar düzenleyip en güvenilir arkadaşlardan oluşan bir GREV KOMİTESİ kurmamız ve diğer mağazalarda seçilmiş grev komitesi üyesi arkadaşlarla birlikte ortak bir MÜCADELE KOMİTESİ oluşturmamız gereklidir. İşyerinde yetkili TEZ-KOOP-İŞ Sendikası çalışanların haklarına ve taleplerine, her şeyden önemlisi GREV silahına sahip çıkmalıdır. Sendikanın grev silahına sahip çıkmadığı yerde sendikaya karşı da baskıyı örgütlememiz, mücadelenin tüm sorumluluğunu üzerimize almamız gereklidir.

MİGROS İŞÇİSİ HAKLIDIR, HAKLARINI MÜCADELE İLE KAZANACAKTIR! Öyleyse zaman kaybetmeyelim, görevlerimize sarılalım, haklı taleplerimize ve mücadelemize sahip çıkalım.

7


yeni işçi dünyası

Mersin Özelleştirme Karşıtı Platformu hükümetin sağlık politikasına karşı basın açıklaması yaptı

3

Ekim’de kuruluşunu ilan, eden içinde YDİ ÇAĞRI’nın da yer aldığı Mersin Demokrasi Platformu Mersin devlet hastanesi önünde hükümetin sağlık politikasını teşhir eden yaklaşık 150 kişinin katılımı ile bir basın açıklaması yaptı. Platform adına açıklama yapan SES Şube Başkanı Yılmaz Bozkurt, hükümetin; “Bütün KİT’lerde özelleştirme uygulamalarını IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün direktifleri doğrultusunda adım atmaya başladığını”, bütün KİT’lerin satılmasının arkasından “sıranın şimdi sağlık ve eğitime” geldiğini, sağlıkta 11 milyon dolar gibi bir rantın olduğunu söyleyerek, hükümetin sağlığa bütçede %3 gibi komik bir pay ayırdığını, Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye gibi ülkelerde sağlığa bütçeden % 10 payı ayırmak zorunda olduğunu söylediğini söyledi. Sağlıkta sorunların olduğunu bildik-

zer bir durumda 1 milyon insanın sokağa döküldüğünde hükümetin yasayı geri çekmek zorunda kaldığını belirterek, Mersin halkını bu konuda duyarlı olmaya çağırdı. 18 Ekim 2005 Mersin’den YDİ ÇAĞRI okurları ✓ Özelleştirme karşıtı platformu oluşturan Kurumlar:

lerini, yıllardır siyasi iktidarların sağlığa hiçbir yatırım yapmamakla sağlığı bu hale getirdiklerini, “şimdi de hastanelerimizi özel şirketlere pazarlamak için yasa çıkarıyorlar” diyen Bozkurt, 33 örgütün oluşturduğu Özelleştirme

BASINA VE KAMUOYUNA

Ü

8

lkemizde işçi sınıfı 12 Eylül siyasal zorun yarattığı tahribatlarla uğraşırken özelleştirme saldırısıyla karşılaştı. Türkiye’de özelleştirme neo-liberalci serbest piyasa ekonomisinin, 24 Ocak kararlarının 12 Eylül’e yaslanarak, 19 yıldır kurulan hükümetlerce uygulanan, sermayenin işçi sınıfına ve halka saldırısıdır. Özelleştirme, sağlıktan eğitime insan yerine paranın, toplumda sosyal güvenlik yerine sosyal yıkımın dayatılmasıdır. İş ve çalışma yaşamının düzeltilmesi yerine iş güvencesizliğini, taşeronlaştırmayı, işten atmayı, örgütsüzleştirmeyi ve sendikasızlaştırmayı derinleştirmektedir. Tarımın çökertilmesi, toplumsal hizmetin bitirilmesi, ülkemizin zenginliklerinin bir avuç işbirlikçiye peşkeş çekilerek kamusal alanın yok edilmesidir. Her hükümet gibi AKP hükümeti de IMF ve Dünya Bankasının programına uygun olarak bir avuç sermaye için özelleştirmede ısrar ediyor. Özelleştirmede ısrar örgütsüzleştirmede, işsizlikte, yoksullukta ve açlıkta ısrardır. Bu uygulamalara bizler de inatla karşı duracağız. Dünyadaki örnekler gibi Türkiye’de de ve kentimizde özelleştirme çok alanda çok yönlü olarak geliştirilmektedir. AKP hükümeti emeğin kazanımlarına yönelik saldırılarda ve ülkenin talanında adeta seferber olmuştur. Özelleştirmenin ideolojik politik saldırısını, toplum üzerindeki hegemonyasıyla bilinçleri bulandırarak ve yalanlara başvurarak propagandalaştırmaktadır. Özelleştirme ile “kimsenin işten çıkarılmayacağını, yeni iş olanakları yaratacağını, sermayeyi tabana yayacağını, bütçeye ve sosyal güvenliğe katkı yapacağını, arpalıklardan ve kamburdan kurtulacağını, kar etmeyen işletmeleri satacağını hukuka uyacağını…” ve benzeri yalanları yaymaktadır. Özelleştirilen yerde sendika kalmadı, işçiler işten atıldı, işsizlik yükseldi, sosyal güvenlik bitirildi, karlı bütün işletmeler yok pahasına satışa çıkarıldı, kaynaklar iç ve dış borçlara aktarıldı. Türkiye uluslar arası sermayenin pazarına ve denetimine sonuna kadar açıldı, özelleştirmeyi hukuka aykırı bulan mahkeme kararlarına uymamaktadırlar. AKP hükümeti çıkardığı yasalarla ulusal ve uluslar arası sermayenin kuruluşlarıyla açık gizli pazarlıklarla her şeyi serbest piyasanın emrine vererek kara, deniz ve havada insana

Karşıtı Platformun önümüzdeki dönemde yapacağı eylemleri saydıktan sonra Basın Açıklaması’nı okudu. Basın açı k la masının ardından Bozkurt; sorunun yalnız 33 örgütün sorunu olmadığını Fransa’da da ben-

Petrol-İş, Yol-İş, Liman-İş, Kristalİş, Haber-İş, Genel-İş, Birleşik Metalİş, Emekli-Sen, Eğitim-Sen, SES, BES, ESM, Tarım Orkam-Sen, Tüm Bel-Sen, İHD, Halk Evi, SDP, ÖDP, EMEP, SHP, İP, Yol Kültür Sanat Merkezi, Sokak Çocukları Derneği, 78’liler Derneği, Sosyalist Kültür Merkezi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Yeni Dünya İçin Çağrı gazetesi, Sosyalist Emek Hareketi, Ürün, Ezilenlerin Sosyalist Platformu

dair her şeyi metalaştırarak “babasının malını’’ satar gibi satıyor. Dün 12 Eylül faşizmini arkasına alarak özelleştirme adımlarını uygulama alanı bulanlar bugün siyasal gericilik dönemini açarak toplumu şovenizmle zehirleyip militarizmle korkutarak özelleştirmeyi topyekün uygulamak istiyorlar. Emek ve demokrasi güçleri olarak koyu gericilik dönemi yaratılmak istenen oyunlara sahte bölünmelere şovenizmle zehirlenmeleri boşa çıkartarak özelleştirme karşıtı tüm güçlerle ekmek ve demokrasi mücadelemizi kentimizde yükselteceğiz. Emek ve demokrasi güçleri olarak kentimizde işimize, aşımıza, onurumuza ve yarattığımız örgütlü değerlerimize sahip çıkacağız. Liman ve Telekom işçilerinin sağlık, eğitimin özelleştirilmesine ve sosyal yıkım yasalarına karşı ayrı ayrı dayanışma girişimlerimizi Mersin Özelleştirme Karşıtı Platformda buluşturarak enerji, birikim, deney, güç, olanakları ve mücadele azmimizi yan yana getirerek Platformumuzla mücadele hattı açmış bulunuyoruz. Neo-liberalizmin emeğe ve halka ideolojik politik saldırısı olarak özelleştirmeye karşı duracağız. İşçi sınıfında ve toplumda yaratılmaya çalışılan özelleştirmenin yalan ve hileye dayalı bilinç bulanıklığını kıracağız. İşçi sınıfını özelleştirme tartışmalarında devlet tekeli mi-özel tekel mi ikileminden çıkararak örgütlenme, sendikalaşma, iş güvencesi, sosyal güvenlik hakları üzerinde ısrar edip işçilerin, halkın iradesini ve denetimini öne çıkartacağız. Sağlıkta ve eğitimde sosyal güvenlik haklarının ve iş güvencesinin ortadan kaldırılmasına karşı parasız eğitim, parasız sağlık, iş güvencesi ve herkese sosyal güvenlik hakkını öne çıkaracağız Mersin Limanının emperyalizmin üssü haline getirilmesine karşı durarak dün Petkim, Tüpraş, Tekel, Seka, Seydişehir, Telekom ve Liman işçilerinin eylemleri ve bunlarla dayanışma , yol gösterici deneylerinden dersler çıkaracağız. Bugün kentimizde Telekom ve Liman başta olmak üzere ülkedeki her özelleştirme girişimine karşı mücadele ve dayanışmayı sürekli kılacağız. Platformumuzun varlık nedeni de budur. Emek ve demokrasi güçleri olarak yukarıdaki amaçlarımız doğrultusunda yürüteceğimiz Mersin Özelleştirme Karşıtı Platformu kurduğumuzu ilan ediyor; tüm özelleştirme karşıtlarını birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Özelleştirmeye hayır! Söz, yetki, karar, çalışanlara! Emeğine, onuruna, geleceğine ve ülkene sahip çık! MERSİN ÖZELLEŞTİRME KARŞITI PLATFORM ADINA PETROL-İŞ ŞUBE BAŞKANI ADİL ALAYBEYOĞLU ✓


yeni işçi dünyası

Serna/Seral işçileri grevlerini kararlılıkla sürdürüyorlar Serna/Seral’de anlaşmazlıkla sonuçlanan toplusözleşme ertesinde işçilerin başlattığı grev 1 ayı aşkın bir süredir devam ediyor. Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi olarak grevin başından beri en doğal hakları için mücadele eden Serna işçisinin yanında olduk, grev yerine ziyaretler gerçekleştirdik ve grevin haberini yaptık. Grevin 29. gününde işçilerin Caddebostan üzerinde bulunan Serna mağazası önünde yaptıkları Basın Açıklamasına dayanışma amacıyla katıldık. Burada yapılan konuşmalarda ve okunan Basın Bildirisinde Serna işyerindeki in-

sanlıkdışı koşullara karşı işçilerin önce TEKSİF Bakırköy Şubesinde örgütlendikleri ve daha sonra Toplusözleşmedeki anlaşmazlık nedeniyle greve çıktıkları anlatıldı. Grev süreci hakkında, işçilerin bilincinin bu süreçte nasıl değiştiğini, patronun uzlaşmaz tutumuna karşı işçilerin nasıl bir kararlılıkla mücadeleyi yürüttükleri hakkında detaylı bilgi vermesi nedeniyle Basın Bildirisinin tamamını okurlarımızla paylaşmak istiyoruz. 18.10.2005✓

BASINA VE KAMUOYUNA Bizler şu an önünde bulunduğumuz mağazanın sahibi SER DAL İPEKEŞEN’e ait Serna/Seral Tekstil işçileriyiz. Bizler yıllarca olağanüstü koşullarda çalıştık. Haftanın her günü, yeri geldi hafta tatili yapmadan çalıştık. Geceleri evimize gitmeyip masaların üzerinde bir-iki saat uyuyup ertesi gün yine aynı tempo ile insanlıktan çıkarak çalıştık. Ama bunun karşılığında ise asgari ücretten başka bir şey almadık. Greve çıkmadan önceki iki yıl boyunca, toplam 3.5 yıl sıfır zamla çalıştık. Bizler bu çalışma koşullarımızı düzeltmek ve daha insani şartlarda çalışmak için TEKSİF SENDİKASI BAKIRKÖY ŞUBESİ’ne üye olduk. Bu dönemde işveren ve vekillerinden yoğun baskılar gördük, arkadaşlarımız işten atıldı. Yani her işyerinde yaşanılan sıkıntıları göğüsleyerek toplu sözleşme görüşmelerine başladık. Ama sendikasız çalışmaya kararlı olan Serna patronunun uzlaşmaz tavırları nedeniyle toplu iş sözleşmesi görüşmeleri tıkandı. Ve sendikamız Grev karan aldı. Patronlar, işçiler sabahlara kadar çalışsın istiyorlar. Sabaha kadar çalışıp üstüne üstlük aç kalsın diyorlar. Patronlar, işçilere üç kuruş zam vermemek için akıl almaz yöntemlere başvuruyorlar. İşçiler onlara kar getirirken iyi, ama insan gibi çalışmak, insan gibi yaşamak istiyoruz dediklerinde insanlık dışı muamele görüyorlar. Baskı, tehdit, küfür, işten atılma: biz de bunları gördük. İşte burada penyeleri satan patronun gerçek yüzü budur. Ama biz bir şey daha öğrendik. Bütün fabrikalarda tüm işçi kardeşlerimiz aynı muameleyi görüyorlar. İşte sermaye düzeninin gerçek yüzü budur! Ama yaşadığımız hiçbir baskı bizi yıldıramadı! Mücadelemize devam ediyoruz! Serna/ Seral Patronunun tahammülsüz tavırları nedeniyle bizler,

16 Eylül ’den bu yana grevdeyiz. Örgütlenmeye başladığımız günden bu yana burjuva yasalarının işçi sınıfına getirdiği engeller ve baskılarla gün be g ün karşılaşıyoruz. Bizim halayımıza, davulumuza karışılıyor. Ama patronun işlerinin yürümesi için işyerinden malzeme çıkışı gündeme geldiğinde karşımıza polisler etten duvar örüyorlar, bizleri korkutmaya çalışıyorlar. Grevimizin ilk gününden bu yana, barınak edinme mücadelesi veriyoruz. Barınaklarımız iki kez polisler tarafından yıkıldı. Birincisi gece yarısı baskınıyla yüzlerce polis tarafından yıkıldı. İkincisi, Grevimizin 19. gününde yağmurdan korunmak için yapmak istediğimiz tenteydi. Bu kez bir çok arkadaşımızı coplarıyla döverek, tartaklayarak, arkadaşlarımızın ağzının içine bile biber gazı sıkarak yıktılar. Ve 14 arkadaşımız göz altına alındı. İşçiler ıslanmış, üşümüş, hasta olmuş, hak aramış kimsenin umurunda değil. Türkiye’nin her yanı kaçak villalarla dolu, işçinin barınağına bile tahammülleri yok! Bu baskılar, engeller bizleri yıldırmıyor aksine grevimize ve işçi sınıfının mücadelesine sahip çıkmamız için bilinçlenmemizi sağlıyor. Bu ya-

şadığımız olaylar sermaye düzeninin baskıcı, işçilerin hak alma mücadelesine tahammülsüz karakterini bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. Güvenlik güçlerinin ve 12 Eylül yasalarının nasıl patronlardan yana olduğunu kanıtlıyor. Kendileri keyfî biçimde her türlü kanunsuzluğu yapıyorlar, onların işlediği insanlık suçlarının üzeri bir çırpıda örtülüyor, ama söz konusu işçilerin hak mücadelesi olunca, olmadık suçlamaları bir çamur gibi işçilerin üzerine atarak, bizleri hapse attırmaya çalışıyorlar. Serna patronuna sesleniyoruz! Bizler dayak da yesek, gözaltına da alınsak, aç ta kalsak bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Analarımız da, babalarımız da, eşlerimiz de, çocuklarımız da, bu mücadelede bizlerin yanında olacaklar. Çünkü haklıyız. Bu sömürü sistemi olduğu sürece işçi sınıfının mücadelesi de devam edecektir. Bizim yaşadığımız bu olaylar sınıf mücadelesinin tarihinde ilk değil, son da olmayacaktır. Ama hiçbir kuvvet işçi sınıfının bu haklı ve meşru mücadelesini engelleyemeyecektir. Bizler, farklı işyerlerinde, işkollarında, farklı ülkelerde, farklı diller ve dinlere sahip olan ve bizim gibi müca-

dele veren pek çok sınıf kardeşimiz olduğunu biliyoruz. Çalıştığımız işyerlerinin patronları ayrı ayrı olsa da biz işçilere uygulanan sömürü, baskı, haksızlık aynıdır. Her şeyi biz üretiyoruz, bizlerin emekleri üzerinden patronlar kârlarına kâr katıyor, ama bizler en ufak bir talepte bulunmaya kalktığımızda baskı, tehdit, işten çıkarma yaşadığımız sıradan olaylar haline geliveriyor. Bizler mücadelemize başlamadan önce bu sorunların bu kadar yakıcı olduğunun ve sınıfsal olduğunun farkında değildik. Ama bugün şunun farkındayız ki, biz işçilere reva görülen çalışma koşulları, ücretler, sözde haklar ve yaşam koşullan kader değildir. Bu durumu değiştirmek mümkündür. Yeter ki bilinçlenelim, örgütlenelim ve mücadelemize sahip çıkalım. Mücadeleye başladığımızda taleplerimiz daha fazla ücret, daha iyi çalışma koşulları ve yaşam koşullarıyla sınırlıydı. Ama bugün, mücadelemizi bunlarla sınırlamanın ne kadar yetersiz olduğunu görüyoruz. Sermaye sınıfı bizim emeğimizi sömürerek, adeta kanımızı emerken, sömürüyü azaltmaya çalışmak neye yarar? Artık istediğimiz sömürü düzeninin bizzat kendisinin, tüm sömürücüler sınıfıyla birlikte ortadan kalkmasıdır! Zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, ama örgütlü ve bilinçli bir şekilde mücadele edersek kazanacağımız bir dünya var! Bizler işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin bir parçası olan bu haklı davamızda, sınıf kardeşlerimizi ve dostlarımızı daha fazla yanımızda görmek istiyoruz. Sendikalardan, demokratik kitle örgütlerinden, dergilerden, partilerden, derneklerden yani tüm işçi, emekçi ve öğrenci kardeşlerimizden destek bekliyoruz. Bilincimizden ve işçi kardeşlerimizden aldığımız güç bizleri ve mücadelemizi daha da ileriye taşıyacaktır. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, birleşen işçiler yenilmezler! ✓

9


yeni kadın dünyası

İşçi kadınlar arasındaki faaliyette temel görevimiz nedir?

A

şağıda 90. sayımızda yayınlanan “Görünmez emek ayağa kalk!” makalesine bir okurumuzun

eleştirisini ve yanıtımızı yayınlıyoruz. İşçi kadınlar arasındaki faaliyetimizde temel görevimiz, görevlerimiz ve yaklaşımımız ne olacak sorusunu son derece önemli görüyor, okurumuzun eleştirisinin bize, görüşlerimizi bir kere daha açıklama fırsatı

karşı mücadele edebiliriz. Hayal yaymaksızın, sayımız ne kadar çok olursa o ölçüde hedeflerimize ulaşma imkanımız da artar. Tek tek, yalıtılmış olma durumunu aşarız. İlgili makalede sendikalarda mücadele, biz kadınların bütün alanlarda temsil edilmemiz, gerçek kadın komisyonlarının yaratılması noktalarına yoğunlaşılıyor. Bunlar doğru. Ancak, görüşümce tam da birinci, temel adım, yani kadın işçileri sendikal çalışmaya

ikna etme ve onları örgütleme görevi eksik kalıyor. Bu mutlaka, ayrı bir paragraf olarak “kadın işçiler sendikalara girin!” başlığıyla ele alınmalıydı. Aksi takdirde, günlük örgütleme çalışmasının en acil taleplerini gözardı etmiş oluruz. Bu konuda sizin ve eğer uygun görürseniz okurların görüşlerini öğrenmek isterim. Devrimci selamlarla Nilay ✓

Nilay arkadaşa yanıt

sayısal azlığa vs. rağmen, (1 Mayıs’ta, sendikada, işletmede...) mücadele alanlarında varolan aktif kadın arkadaşları kendi güçlerinin bilincinde olmaya çağırmaktır: Herşeye rağmen varız, mücadeleyi biz yürüteceğiz, kendi davamıza sahip çıkalım! Makalenin vermeye çalıştığı mesaj en kısa biçimiyle budur. Böyle olduğu için de, bu makalede Nilay arkadaşın tartıştığı sorun tartışılmamakta, işçi kadınların düşük sendikal örgütlülüğüne, sendikal örgütlenme gerekliliğine sadece geçerken değinilmektedir. (“İşletmelerde varız. O zaman devletin ve patronların her türlü engellemelerine rağmen sendikal örgütlenme içinde yeralma mücadelesini kendi öz mücadelemiz olarak görmek ve sürdürmek zorundayız.” s. 14 ) Biz amacı ve yönelimi yukarıda anlattığımız biçimde olan bir makalede, bu şekilde esasta sınıf bilinçli, aktif kadın arkadaşlara yönelinmesini, buna bağlı olarak da sendika içi mücadelede aktifleşme görevine yoğunlaşılmasını doğru buluyoruz. Böylesi bir makalede işçi kadınların sendikalarda örgütlenmesi düşüncesine yoğunlaşılmamış olmasını önemli bir eksiklik ya da hata olarak değerlendirmiyoruz. Fakat, şunu bir kere daha vurgulayalım. Nilay arkadaşın dikkat çektiği (ve bizim ilgili makalenin konusu görmediğimiz için tartışmadığımız) sorun, sendikal örgütlülük bilincinin yayılması, işçi kadınlar arasındaki faaliyette temel görevlerdendir. Bu konudaki yaklaşımımız, aşağıda bir bölümünü yayınladığımız “İşçi kadınlar! Sermaye düzenine karşı örgütlenin!” broşürümüzde de ortaya konulmuştur.

vermesi açısından değerlendirmek istiyoruz. Bu çerçevede, 1996’da “Yeni Kadın Dünyası Dizisi”nde yayınlanan “Kadın işçiler ve sendikal mücadele” bölümünü de yeniden okurlarımızın bilgisine ve tartışmasına sunmak istiyoruz. Özellikle, sendikal örgütlenme ve sendika içi mücadelede deneyimleri olan kadın arkadaşlarımızı, pratik deneyimlerini, karşılaştıkları zorlukları ve kazanımlarını dergimiz üzerinden diğer okurlarımızla paylaşmaya çağırıyoruz. Bu bizi ilerletecektir. Ekim 2005

Okur mektubu

10

Değerli arkadaşlar... Çağrı sayı 90/2005’te yayınlanan “Görünmez emek ayağa kalk!” başlıklı makalenizle ilgili notlarımı bilginize sunmak istiyorum. Yazının konusu ve savunulan pozisyonlar çok önemli. Kadın işçiler ve sendikalar sorunu deyince benim aklıma işçi kadınları bilinçli bir biçimde sınıf mücadelesine çekmek geliyor. Burada sorun, kadın işçilerin sendikalardaki son derece düşük örgütlenme oranını değiştirmektir. Burada sorun işçi kadınları hakları için mücadeleyi kendi ellerine alma yönünde cesaretlendirmektir. Bu çıkış noktası çok önemlidir ve bugün bütün devrimcilerin kadın işçiler arasındaki faaliyetlerinde temel görevleri budur. Ben, biz bu görevi nasıl ele alıyoruz sorusunu tartışmak istiyorum. İlgili makalenizde, işçi kadınların rezil çalışma koşulları teşhir edildikten sonra, örgütlenme sorununda erkek egemen sendikaların teşhirine geçiliyor. Ben, makalede yapıldığı biçimde

bunun yanlış olduğunu ve yanlış bir yönelime sahip olduğunu düşünüyorum. Ağırlık, işçi kadınları sendikalarda örgütlenmeye çağrıya verilmelidir! “Sendikal örgütlenme oranımız düşük olmasına düşük. Fakat, buna rağmen sendikalarda üyeyiz, yani varız.” şeklindeki tespitler, kadın işçileri sendikal örgütlenmeye kazanmanın kendi başına bir görev olduğunu ortaya koymuyor. Fakat, geniş emekçi kadın yığınlar arasındaki faaliyette ana görev tam da budur. Tam da onlara biz hemen göze çarpan çelişkiyi anlatmak zorundayız: Bir taraftan sendikalara girin diyoruz, diğer taraftan da ama bunlar sarı sendikalar ve yönetimleri erkek şovenistidir diyoruz. Bu bağlamda, evet bunlar böyle sendikalar, fakat buna rağmen böylesi sendikalarda örgütlü olarak mücadele etme koşulları örgütsüz olmaktan yüzlerce kez daha iyidir, demek merkezi önemdedir. Bu nedenle bizler kadınları mevcut olan sendikalara girmeye çağırmalıyız. Sendikalarda sayımız ne kadar çok olursa, o ölçüde de yönetime

Nilay arkadaş, bugün işçi kadınlar arasındaki faaliyetimizde esas görevimiz nedir sorusunu tartışıyor ve buna ‘kadın işçilerin sendikalarda örgütlenmesi’ yanıtını veriyor. Arkadaşımızın bu tespitiyle hemfikiriz. Bugün gerçekten de işçi kadınlar arasında faaliyette gündemde duran temel sorun sendikal örgütlülük bilincinin yayılması, çalışan kadın arkadaşları sendikal örgütlülüğe ve mücadeleye ikna etme çalışmasıdır. Ve bu görev, ‘çelişki’ gibi gözüken ikili bir tavırla yürütülmek zorundadır: Bir yandan mevcut sendikalarda örgütlenmenin propagandası, diğer taraftan da ama mevcut sendikaların 'sarı, sınıf uzlaşmacı, erkek egemen' niteliklerinin ortaya konması, teşhiri! Sendikal örgütlenme faaliyetindeki kadın ve erkek devrimciler/komünistler bu zor görevin üstesinden gelmek zorundadır. Yukarıda da söyledik, bu konularda Nilay arkadaştan farklı düşünmüyoruz. Arkadaşla ayrıldığımız nokta şurası: Arkadaş, “Görünmez emek ayağa kalk” makalemizde esas olarak bu temel görev üzerine yoğunlaşılmamış olmasını yanlış, makalenin ‘yanlış yönelimi’ olarak görüyor. Biz bu değerlendirmeye katılmıyoruz. İlgili makale, ilk paragrafta dile getirildiği gibi, 1 Mayıs’tan yola çıkarak, 1 Mayıs’ı kendi mücadele günü olarak sahiplenmiş, aktif, sınıf bilinçli, aktif sendikal mücadele içinde olan kadın arkadaşlara yönelmekte, onlara seslenmektedir. Makalede bir yandan işçi ve emekçi kadınların hem çalışma koşulları hem de örgütlülük düzeyleri açısından objektif durumu ortaya konmaya çalışılmaktadır. Fakat makalenin bütün yönelimi, tüm kötü koşullara, olumsuzluklara,

Yazı Kurulu ✓


yeni kadın dünyası

Kadın işçiler ve sendikal mücadele

S

endikal örgütlenme ve faaliyet konusunda uzun erimli perspektif, sınıf sendikalarının, devrimci sendikaların inşasıdır. Bunun için sendikal alanda yürütülecek faaliyet en başından itibaren devrimci sendikal muhalefetin örgütlenmesi çalışması olmak zorundadır. Bu, mevcut sarı sendikalara girip onlar içinde çalışmayı dışlamaz. Bilakis ele geçen tüm fırsatların sarı sendikaların sınıf uzlaşmacı, ihanet çizgilerinin ve pratiklerinin teşhiri için kullanılması anlamına gelir. Devrimci sınıf sendikalarının henüz varolmadığı koşullarda sendikal alandaki faaliyetlerinde komünist kadınların temel zorluğu şu noktada düğümlenmektedir: Onlar, bir yandan sendikal örgütlenmenin ve sendikal mücadelenin gerekliliği noktasında kadın kitlelerini aydınlatmak, işçi ve emekçi kadınları sendikal örgütlenmeye ve mücadeleye teşvik etmek yükümlülüğüne sahiptirler. Ama aynı zamanda, kadın kitlelerini sarı sendikaların gerçek karakterleri konusunda aydınlatma göreviyle de karşı karşıyadırlar. İlk bakışta birbirini dışlar gibi görünen bu ikili görev yerine getirilmek zorundadır. Bu, komünist kadınların sendikal mücadeleye aktif katılımını ve sendika içinde kadınların çıkarlarını savunma noktasında açık muhalefet çalışmasına önderlik etmelerini gerektirir. Muhalefet çalışmasında temel alınması gereken şey, sarı sendikaların sınıf uzlaşmacı karakterlerinin erkek egemen konumlarıyla örtüşmesi olgusudur. Özellikle, sendikaların seçimle ve atama yoluyla gelinen organlarında kadınların son derece az sayıda temsil edildiği bir ortamda, sendikaların erkek-egemen yapılarının teşhiri önem kazanmaktadır. Sendikaların mevcut kadın komisyonlarına girmek, olmayan alanlarda bunların oluşturulması için mücadele etmek ve kadın komisyonlarının görevlerini yerine getirip getirmediklerini denetlemek vazgeçilmez görevlerdir. Sendika Kadın Komisyonları, sendikalara işçi kadınların çıkarları doğrultusunda müracaatlarda bulunmak, sendikalardan kadın çalışması için yönergeler talep etmek, tüm sendika kurumları için işçi kadınlar arasından uygun adaylar bulup çıkart-

mak, sendika basınında kadın işçilerin sorunlarının ve bunların çözümünün tartışılması için çalışmak, işçi kadınları aydınlatmak ve aktif sendikal mücadeleye çekmek için toplantılar vb. düzenlemek görevlerine sahiptirler. Bu mücadele görevlerinin başarı ile çözülmesi tabanda sağlanacak aktif desteğe bağlıdır, dolayısıyla komünist kadınlar pratikte “daha iyi sendikacılar” olduklarını ispatlamak zorundadırlar. Bunu yaparken ama bir an için olsun devrimci görevlerini unutmamalıdırlar. Sendikalarda mücadelede komünistlerin dayanacağı temel, komünist sendika fraksiyonudur. Komünist sendika fraksiyonu en başından kadınlar arasındaki çalışmayı görev kabul etmek ve çalışmaya sözde değil, pratikte gereken önemi vermek zorundadır. Komünist Enternasyonal’in örgütlenme biçimlerine ilişkin kararları bu noktada örnek teşkil etmektedir: “Her komünist sendika fraksiyonu, kadınlar arasında çalışma için kendi içinden sorumlu bir örgütçü (kadın ya da erkek yoldaş) atar. Sendika örgütçüsü, sözkonusu sendika dalının kadın işçilerinin çalıştığı tüm işyerlerinin işletme hücreleri ile sıkı bağ içinde bulunur. Sendika örgütçüsü, sözkonusu sendika dalının kadın işçilerinin çalıştığı tüm işyerlerinin işletme hücreleri ile sıkı bağ içinde bulunur. Sendika fraksiyonunun örgütçüsü, işletme içindeki çalışmasını, işletmede elele çalışan işletme hücresinin sendika örgütçüsünün yardımıyla sürdürür.” Burada kadın işçilerin sendikal örgütlenmesi ve aktif sendikal mücadeleye çekilmesinde karşılaşılan bazı zorluklara da dikkat çekmek istiyoruz: Kadınların sendikal örgütlenme oranı oldukça düşüktür. Aktif sendikal mücadeleye katılan kadın oranı ise çok daha düşüktür. Bu bağlamda Clara Zetkin’in “Kadın Emeği ve Sendikal Örgütlenme” makalesinde, 1883’te ortaya koyduğu objektif ve subjektif etkenler bugün de nerde ise olduğu gibi varlığını sürdürmektedir. Evet, kadın işçiler arasında erkek işçilerle karşılaştırıldığında sendikal

örgütlenme bilinci daha az gelişmiştir ve sarı sendikayı dahi işyerine sokabilmek için “gizli” bir faaliyetin örgütlenmesini gerektiren koşullarda, kadınları sendikal örgütlenmenin gerekliliğine ikna etmek çok daha zordur. Bunda kadınların önemli bir kesiminin ev dışındaki çalışmalarını “geçici” ve arzu edilmeyen bir zorunluluk olarak görmeleri, ve esas olarak erkek egemen anlayışın aşıladığı “ev kadınlığı” rolünü benimsemiş olmaları rol oynamaktadır. Ancak bu sorun salt ideolojik bir sorun, geri bilinçliliğin ifadesi değildir. Çalışan kadının iş-ev işi-çocuk bakımı arasında yıpranması, ikili bir yük altına girmesi, bunun karşılığında çalışma koşullarının son derece ağır ve aldığı ücretin düşük olması, onu “ev

kadınlığı”nı özler duruma düşürmektedir. Aynı faktörler, dışarıda ve evde çalışmanın getirdiği ikili yük ve zaman yokluğu kadınların aktif sendikal mücadeleye katılımının düşüklüğünde de tayin edici olmaktadır. Buradan erkek ve kadın komünistler açısından kadınların ağır çalışma ve yaşam koşullarının hafifletilmesi için mücadele görevleri doğar. Kadın işçiler, var olan bu zorlukların yine ancak örgütlü mücadeleyle aşılabileceğine, kendi çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesini kendi ellerine alarak kurtulabileceklerine ikna edilmek zorundadırlar.

Bir diğer etken, erkek işçinin kadın işçiyi ciddiye almayan, küçümseyen ve aşağılayan şoven tavırlarıdır. Bu kendisini, kadın emeğinin büyük rol oynadığı işletme ve sanayi dallarında dahi işyeri temsilciliklerindeki, sendikaların tüm organlarındaki (en iyi durumda varlığına tahammül edilen ve çoğu durumda fazla bir fonksiyonu olmayan kadın kolları/ komisyonları hariç) erkek hakimiyetiyle de göstermektedir. Bu olgu, kadın ve erkek komünistlerin işçiler arasında, işyerinde, sendikada erkek şovenisti tavır ve anlayışlara karşı mücadelenin öncülüğünü yapmalarını, tüm işyeri ve sendika kurumlarında kadınların yeterli oranda temsil edilmeleri (en azı iş yerindeki oranları ölçüsünde) için çabayı gerekli kılar. Genelde kadınların işten ilk kovulanlar olması olgusuna karşı mücadelede de sendikalarda ve işçiler arasında hakim olan erkek egemen anlayışlar önemli ölçüde olumsuz rol oynamaktadır. Bu görevin başarıyla çözülmesi Clara Zetkin’in ifadesiyle şu anlayışın yerleşmesine bağlıdır: “Erkek işçiler, ilk planda her kadın işçide, onun genç, güzel, sempatik, neşeli olup olmamasına bağlı olarak kur yapabilecekleri ve kendi eğitilmişliklerine ya da cahilliklerine bağlı olarak karşısında kabalık ve sırnaşıklık yapabilecekleri bir kadın görmeye son vermelidirler. Erkek işçiler, daha çok, kadın işçiyi ilk başta kadın proleter, çalışma ve sınıf köleliği yoldaşı ve sınıf mücadelesinde eşit değere sahip ve vazgeçilmeyecek kavga arkadaşı olarak görmeye alışmalıdırlar.” (Clara Zetkin) Yukarda işletme hücresi tüm işletme ve sendikal faaliyetin temelidir dedik. Burada bunun tersine çevrilip işletme hücresinin olmadığı yerde sendikal faaliyetin yürütülemeyeceği vb. anlamına gelemeyeceğini vurgulamak istiyoruz. Komünistler, varoldukları her yerde her fırsatı kullanmayı bilmek zorundadırlar. Örneğin, işverenlerin sendikal örgütlenmeyi engellemek için her türlü çareye başvurduğu bir ortamda işçi kadınların “en seçkinlerini” kazanma faaliyeti, işyerine sendikayı sokma mücadelesiyle elele yürütülebilir ve yürütülmek zorundadır.” (İşçi Kadınlar Sermaye Düzenine Karşı Örgütlenin – Yeni Kadın Dünyası Dizisi’nden parça, s. 27-30) ✓

11


yeni kadın dünyası

2005 DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜ

Kadınlar değiştirmek için yürüdüler…

8

12

Mart 2005 günü Brezilya’da başlayan “Dünya Kadın Yürüyüşü”, 17 Ekim’de dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Burkino Faso’da sona erdi. Dünya kadın yürüyüşünün Burkino Faso’da ve 17 Ekim’de bitirilmesinin özel bir anlamı var. 17 Ekim ‘Dünya yoksullukla mücadele günü’. Dayanışma, adalet, barış, özgürlük, eşitlik sloganları ile dünya çapında başlatılan bu yürüyüş 53 tane ülkeyi dolaştı. Bu yürüyüşün sembolü olan ‘küresel dayanışma yorganı’ 53 noktada duraklayarak dünyanın etrafında dolaştı. 17 Ekim 2005 tarihinde bu ülkelerdeki kadınlar saat 12 ile 13 arası aynı anda eylemler gerçekleştirdiler. Bu yürüyüşün bir ayağı ise Türkiye idi. Türkiye’de de İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Urfa olmak üzere top-

lam dört ilde eylemler yapıldı. İstanbul’da uzun bir süreden beri bir araya gelen kadın örgütleri 17 Ekim’de Kadıköy Et ve Balık Kurumu’nun önünde toplanarak polisin engelleme çabalarına rağmen Kadıköy meydanına yürüdüler. Yürüyüş sırasında ‘Başka, başka, başka bir dünya; eşit, özgür kardeşçe’, ‘Yaşasın kadın dayanışması’, ‘ Yaşasın halkların kardeşliği', ‘Yoksulluğa, şiddete, işgale karşı, yaşasın kadın dayanışması’, ‘Değiştirmek için yürüyoruz’, ‘Bıji aşiti, bıji bratiya gelan’, ‘Jin jiyan azadi’ gibi sloganlar atıldı. Yaklaşık 20 kurumun organize ettiği, 150 civarında kadının katıldığı ve ‘İstanbul Dünya Kadın Yürüyüşü İstanbul Ağı’ imzalı eylemin ortak pankartının üzerinde; “Değiştirmek için yürüyoruz. Eşitlik, Özgürlük,

Adalet, Dayanışma Barış.” yazıyordu. Kadıköy Meydanında bir kürsü kuruldu. Kürsüden ortak metin okundu. Bu metinde kadınların dünya çapındaki yoksulluğu anlatıldı, yaşadığı baskılardan bahsedildi. Pakistan’da yaşanan depremin yine yoksulları vurduğunu ve bunların içinde en çok kadınlar için hayatın daha da çekilmez hale geldiğini, son dönemde geliştirilen kışkırtmalarla Kürt ulusuna yönelik saldırıların hortlatıldığı, Kürt halkının demokratik taleplerinin bastırıldığı vurgulandı. Buna karşı kadınlar olarak, bu topraklar üzerinde farklılıklarla bir arada, eşit, özgür ve barış içinde yaşama isteği dile getirilerek, başka bir dünyanın mümkün olduğu ve bunun için kadınların örgütlü mücadelede yer almaları gerektiği belirtildi. Basın metni sık sık

atılan sloganlarla kesildi. Bu bağlamda biz bu kapitalist- emperyalist sistem içerisinde başka bir dünyanın mümkün olmadığını biliyoruz. Bu bilince çıkarılmadığı sürece, bu sistemin tabi bir sonucu olan, savaşlar, yoksulluk, ırkçılık, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılık var olmaya devam edecektir. Güçlerimizi doğru kanalize ederek bu kapitalist barbarlık sistemine karşı mücadeleyi mücadelemizin merkezine koymalıyız. Evet. Başka bir dünya mümkün! Ancak yalnızca devrimle, sosyalizmle! Okunan metnin ardından bir kadın sanatçının sazıyla söylediği parçalar ve kasetten çalınan halay parçaları ile halaylar çekildi. Sloganlar atıldı. Basın açıklaması polisin müdahalesi olmadan sona erdi. Ekim 2005 ✓


panorama

IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN:

Anayasa referandumu oyunu oynandı…

Geçiş takvimi”ne göre Anayasa taslağının 15 Ağustos’ta parlamentoya sunulup onaylanması planlanmıştı. Taraflar arasındaki çelişmeler parlamentonun bu süreyi bir hafta uzatmasını, taslağın 22 Ağustos’ta parlamentoya sunulması kararı alınmasını beraberinde getirdi. Normal koşullarda, gidişata ve taraflar arasındaki çelişkilere bakıldığında, anayasa taslağı üzerinde anlaşmanın 22 Ağustos’a kadar da gerçekleşemeyeceği açıktı. Nitekim 22 Ağustos’ta taslak parlamentoya sunulmasına rağmen, parlamento, özellikle Sünni kesimin ikna edilmesi için pazarlıkların sürmesi nedeniyle bu zamanı önce üç gün ardından da bir gün daha uzattı. ABD emperyalizminin yetkililerinin dayatmaları, Bush’un Sünnilere çağrıları ve çağrılarla birlikte tehditleri de Sünnilerin Anayasa Komisyonu’nda yer alan temsilcilerinin taslağa onay vermesini sağlayamadı. Uzlaşmazlık, verilen bilgilere göre yaklaşık 20 maddede somutlaşıyordu. Buna rağmen ama esas uzlaşmazlık Irak’ın federal bir yapıya sahip olmasına, Baas Partisinin yasaklanmasına, Kürtlerin gelecekte kendi kaderlerini tayin etmesine karşı olmak ve İslamın anayasanın tek kaynağı olmasını istemek gibi konularda yoğunlaştı. Onaylanma sürecinde hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalarda, taraf lar taslak üzerine anlaşmasa da, taslağın 15 Ekim’de referanduma götürüleceği yönlü tehditler savuruldu…

Taraf lar, Sünnilere verilen tavizlere rağmen anlaşamayınca 28 Ağustos’ta Anayasa taslağı parlamentoda okunarak onaylandı. Gerek ABD emperyalizminin gerekse de kukla yönetimin işgale karşı direnişi bitirmenin bir aracı olarak Sünnileri siyasi yaşama katma amacı ve Sünnilerin taleplerinden taviz vermemesi, Anayasa taslağında yeni kimi değişikliklerin yapılmasını beraberinde getirdi. Bush açıkça Sünnilerin taleplerine esneklik gösterilmesini istedi ve başta anayasa komisyonu olmak üzere parlamento da buna uygun davrandı. Bu temelde verilen tavizler sonucu, örneğin Kürtlerin “self determinasyon” (kendi kaderini tayin) hakkı anayasada yer almadı. Baas Partisinin yasaklanması formülasyonu “Saddamın Baas Partisi” biçiminde değiştirilerek Baas Partisinin yeniden kurulmasının yolu açıldı vb. vb. Sadece anayasa maddelerinde değişiklik yapma temelinde taviz verilmedi Sünnilere. ABD emperyalizminin işgalci güçleri, Sünni kesimi hoşnut edebilmek için, aralarında çoğu Sünni olan yaklaşık bin tutukluyu serbest bıraktı. Fakat bunlar da Sünnilerin bir bölümünün anayasaya onay vermesini sağlayamadı. Federalizm sorunu uzlaşmazlığın temel sorunlarından biri olmayı sürdürdü. Federalizmin Irak’ı böleceğini düşünen Şii kesiminden Mukteda el Sadr da anayasayı bu nedenle reddeden Sünni kesimin yanında yer aldı.

Anayasa taslağı bu değişikliklerle parlamentoda okunup onaylandıktan sonra, sıra anayasayı basıp kitlelere dağıtmaya geldi. Birleşmiş Milletler bu görevi devraldı ve beş milyon adet anayasa kitapçığı bastı… Sünnilerin çoğunluğu referandumda anayasaya hayır demek için kitleleri harekete geçireceğini açıklayarak anayasayı reddetme tehditlerini yoğunlaştırdılar. Bu arada “Irak’ın bölünmesine karşıyız” diyen yüzbin civarında insanın katıldığı protesto yürüyüşleri de gerçekleştirildi. Geçici Anayasa’da esas olarak Kürtler için düşünülen veto hakkı; 18 eyaletin üçünde üçte iki çoğunlukla reddedilmesi durumunda anayasanın da reddedilmesini içerdiğinden, bu hem Şiilerin hem de Sünnilerin etkin olduğu eyaletlerde anayasayı reddetmesi imkânını da içermekteydi. Sünniler de etkin oldukları üç-dört eyalette üçte iki çoğunlukla anayasaya hayır deme yoluna yöneldiler. Sünnilerin etkin olduğu bölgelerde üçte iki çoğunlukla anayasa hayır oyu çıkma olasılığının yüksek olması, anayasa taslağının parlamentoda onaylanıp halka sunulması sonrasındaki referanduma kadarki süreçte de pazarlıkların sürdürülmesini beraberinde getirdi. Sünnilerin bir kesimi eğer kendi isteklerine göre belli değişiklikler yapılırsa anayasaya evet diyebileceklerini açıklayıp pazarlıkları sürdürme kapısını açık bıraktılar. İşgalci güçlerin başı ABD emperyalizmi ne olursa olsun anayasaya evet oyu çıkması için çaba gösterdi. Bunun bir yolu Sünnilere yeni tavizler vermek iken, diğeri de parlamentoda seçim yasasının değiştirilmesiydi. Sünnilere verilen taviz 15 Aralık’ta yapılacak genel seçimler sonrasında mecliste bir anayasa komisyonunun kurulması ve ilk dört aylık süreçte meclisin anayasada değişiklikler yapabileceği yönündeydi. Referandumdan üç gün önce yapılan bu değişiklik sonucunda Sünnilerin bir kesimi anayasa taslağına evet oyu vereceklerini açıklayıp bu yönde çağrılarda bulundular. Seçim bağlamında ise yapılan değişiklik, eğer Sünniler ikna olmazsa ihtimaline göre yapılan bir değişiklikti. Bu değişiklik, üçte ikilik hayır oyunun hesabı bağlamında, seçimlere katılıp oy verenlerin değil, kayıtlı seçmen sayısına göre hesaplanması yönlü değişiklikti. Böylece eğer kayıtlı seçmen referandum için seçim sandığına gitmese de oy oranı bağlamında hesaplanma durumundaydı. Seçime katılımın %60 civarında olacağı tahmini temel alındığında, üçte iki çoğunluk için gerekli olan %66 oranının sağlanamayacağı

en baştaki hesaplarla açıktı. Böylece seçime katılmayanlar, –bunlar referandumu bilinçli olarak boykot etseydi bile– anayasaya evet demiş biçiminde kabul edilecekti. Anayasanın reddi için üç bölgede ve kayıtlı seçmenin üçte ikisinin hayır demesi gerekirken, kabul edilmesi için salt çoğunluk yetiyordu. Bu olguları gözönüne alan muhalif kesim haklı olarak referandumun bir formalite olduğunu dile getirdi. Buna rağmen “demokrasi” gösterisi yapılması gerekiyordu ve bu koşullarda referanduma gidildi.

REFERANDUM VE “ÖNLEMLERİ”… Sünnilerin önemli bir kesiminin anayasa taslağına hayır çağrıları yaptığı bir ortamda alınan tedbirler sadece referandumdan evet sonucunu çıkarmaya yönelik değildi tabii ki. İşgale karşı direnişin sürdüğü ve hem Ağustos ayında hem de Eylül ayında yüzlerce insanın öldüğü, öldürüldüğü çatışmalar, saldırılar da gözönüne alınarak güvenlik önlemleri de yoğunlaştırıldı. “Demokratik” referandum kelimenin gerçek anlamında işgal ve sıkıyönetim altında gerçekleştirildi. 13-16 Ekim tarihleri arasındaki süreç tatil ilan edildi ve gece sokağa çıkma yasağı kondu. Polis ve asker dışında özel izni, ruhsatı olsa da silah taşımak yasaklandı. Uluslararası sınırlar kapatıldı, şehirler arası seyahat yasaklandı. Referandum süreci boyunca her tür aracın –özel izin alanlar dışında, örneğin basın mensupları dışında– trafiğe çıkması yasaklandı. Kuralları ihlal edenlere 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası veya 500 bin dinardan 500 milyon dinara kadar para cezası verilecekti. Yaklaşık 15.5 milyon seçmene 6200 civarında oy verme merkezi planlanmıştı. 100 bin Iraklı polis ve asker olmak üzere 160 bin işgal gücüyle birlikte toplam 260 bin civarında kolluk gücü seçimin “güvenliğini” koruyacaktı… Korudu! Bu önlemler altında 15 Ekim’de referandum gerçekleştirildi. Seçime katılım yapılan açıklamalara göre %60 civarında olmuştur. Daha referandumun oy sayımları bile bitmeden ABD Dışişleri Bakanı Rice “muhtemelen oy çok luğuyla anayasa”nın onaylandığı açıklamasını yaptı. Referandumun kesin sonuçlarının 24 Ekim’de açıklanacağı söylendi önce. Ama hemen ardından özellikle Sünni kesimin etkin olduğu bölgelerde anayasaya hayır oylarının çoğunluğu oluşturduğu ve seçim sahtekârlığı yapıldığı itirazları nedeniyle seçim komisyonu, kesin sonuçların açıklanacağı tarihi belirsiz bir tarihe erteledi.

13


panorama Bu yazı yazılırken hâlâ kesin sonuçlar açıklanmamıştı. Seçim sahtekârlığı yapıldığı, özellikle Sünni kesimin etkin olduğu bölgelerde çoğu yerde seçim sandıklarının açılmadığı, oy vermek isteyenlerin oy kullanacağı seçim sandığı bulamadığı vb. iddiaları doğrulayan açıklamalar ve haberler kamuoyuna yansıdı. Örneğin Sünnilerin etkin olduğu El Anbar’da 207 oy kullanma merkezinden sadece 144’ü açılmıştır. Diğer merkezlerde oy kullanma imkânı da seçmenlerin elinden alındı. Ki bu merkezler esas olarak anayasaya hayır oyu çıkacağı merkezlerdir. Ülke çapında

evet yönünde olacağını düşünebiliriz. Resmi sonuçlar açıklandığında referandumun resmi sonucunu öğreneceğiz. Ama referandumdan evet ya da hayır sonucunun çıkması da sorunun özünü değiştirmiyor. En baştan bilinmesi gereken şey, bu anayasa esas olarak işgalci güçlerin dayattığı bir anayasadır. Yerli güçler arasındaki çelişkiler bu anayasa onaylansa da ortadan kalkmamaktadır. İşgale karşı direniş de bu anayasanın onaylanmasıyla son bulmayacaktır. İşgalci güçlerin defedilmesi de bu anayasanın onayıyla sağlanamayacaktır. 15 Aralık’ta herhalükârda seçimler

AB-İSPANYA AB’NİN SINIR DUVARLARI YÜKSELİYOR!

Onlar yoksulluğa değil, yoksullara karşı önlem alıyor!

EMPERYALİZM BARBARLIKTIR!

14

380 kadar seçim merkezinde oy sandıklarının açılmadığı ve bunların hemen hemen tümünün Sünnilerin etkin olduğu bölgelerde olduğu da verilen bilgiler arasındadır. Sayımın işgalci güçlerle işbirlikçilerinin kontrolünde yapıldığı ve gerçekte kullanılan oy sayısı ve evet ile hayır oranının onlar tarafından belirlendiği bir referandum, Birleşmiş Milletler Irak gözlemcileri tarafından “oy verme işleminin demokratik normlara uygun olduğu” ve “referandumun sağlıklı bir şekilde yapıldığı” biçiminde değerlendirildi. Referandum yapıldı ve resmi sonuçları hâlâ açıklanmadı. Tartışmalar şimdi referandumun sonuçları üzerine yürüyor ve kimi açıklamalara göre en azından Sünnilerin etkin olduğu iki bölgede anayasaya hayır sonucu çıkmıştır. Kimi bölgelerde de açık seçim sahtekârlığı yapılmıştır. Diğer kimi açıklamalar ise çoğunlukla anayasaya evet sonucunun çıktığı yönündedir. Gerçek oyların sonucu ne olursa olsun, sonuçta karar verecek olanlar oyları sayanlardır. Bu koşullarda açıklanacak sonucun büyük olasılıkla anayasaya

gerçekleştirilmek istenmektedir. Eğer anayasa onaylanırsa, seçimler sonucunda kurulacak hükümet “kalıcı” hükümet olacak. Eğer anayasa onaylanmazsa seçimler sonucunda kurulacak hükümet “geçici” hükümet olacak ve anayasa tartışmaları yenibaştan başlayacaktır. Bu bağlamda, yani anayasanın oluşturulması bağlamında olacak tek değişiklik, prosedürün yeni baştan ele alınması ve pazarlıkların kalınan yerden devam etmesi, zaman olarak da bir yıl kadar gecikmesi olacaktır. Kuşkusuz ki böylesi bir yineleme süreci ve pazarlıklar kendi içinde Irak’ın daha fazla kaosa sürüklenmesi tehlikesini içinde barındırmaktadır. Fakat bu anayasa ile de bu tehlike ortadan kaldırılmış olmayacaktır. Anayasanın onaylanmasına en çok sevinen işgalci emperyalist güç ABD olacaktır. Referandum sonucunda da ortaya çıkan esas şey Irak-Güney Kürdistan’da kartların hâlâ karıldığıdır. Yerli güçler arasındaki çelişkilerin ortadan kalkmadığı ve gelecekte de çatışmaların zeminini içinde barındırdığıdır. 20 Ekim 2005 ✓

Türkiye’de Avrupa Birliği’ni olumlama yönünde anlatılan kimi düşünceler, AB hakkında kitlelerin bilincini karartırken; kitlelerde Avrupa Birliği ülkelerinden birine gitme, orada rahat bir yaşam sürdürme; ya da “Türkiye bir an önce AB’ye üye olsa da bize de demokrasi ve zenginlik gelsin ve rahat bir yaşam sürdürelim” biçimindeki hayallere de yol açmaktadır. Bu düşünce ve hayaller gerçekte AB’nin işçi ve emekçilere refah ve demokrasi getirme projesi olmadığı; bu projenin emperyalist bir proje olduğu ve bunun işçi ve emekçilere karşı, onlara düşman bir proje olduğu gerçeğini görmeyen düşünce ve hayallerdir. İşçi ve emekçilerin refahının önündeki en büyük engellerden biridir bu emperyalist AB projesi. Toplumsal zenginlik açısından bakıldığında işçi ve emekçilerin refahının gerçekleşmesi mümkündür. Evet, gerçekte bu dünyada hiç kimsenin işsiz, yoksul, eğitimsiz, konutsuz… kalmayacağı bir toplumsal zenginlik, bu toplumsal zenginliği yaratan gelişmiş üretici güçler var. Evet, herkese yetecek ürün var. Fakat buna rağmen, dünya nüfusunun %80’i yoksulluk ve açlık sınırında yaşıyor. Hergün onbinlerce insan –BM’nin

resmi verilerine göre günde 30 bin insan– açlıktan, bakımsızlıktan, ilaçsızlıktan-doktorsuzluktan vb. ölüyor. Milyonlarca insan işsiz… Milyonlarcası aç susuz göç yollarında. Bir yanda muazzam bir zenginlik, diğer yanda alabildiğine bir yoksulluk. Emperyalizmin barbarlık olduğunu görebilmek için “derin teorilere” ihtiyaç yok aslında. Sadece, dünya üzerinde yaşananlara, olup bitenlere bakıp olanları görmek bu sonuca varmak için yeterlidir. Afrika, dünyanın en fakir kıtası… Bu fakirliğin bir kaynağı da hem geçmişte Avrupalı sömürgeci devletlerin, hem de emperyalizm çağında Avrupalı emperyalist güçlerin kıtayı talan etmesidir. Bağımlı, geri bıraktırılmışlık ve buna paralel kapitalist gelişmenin de frenlenmesi, aynı zamanda kıta ülkelerinde feodal yapının uzun süre korunmasına, bu ülkelerin genelde şu ya da bu kral, diktatör vb. adlandırmalarla bireyler tarafından yönetilmesine ve burjuva demokrasisinin de yerleşmemesine yol açmıştır. Sosyal gelişme ile ekonomik gelişmenin geriliği, kitlelerin yoksulluk ve açlık içinde yaşam mücadelesi vermek zorunda kalması ve üstüne üstlük birçok ülkede iç savaşların da yaşanması; kitleleri daha iyi yaşayabilme umuduyla başka ülkelere, kıtalara gitmeye doğru


panorama yönlendirmektedir. Böylesi bir durumda da, kendi ülkelerinden daha yoksul, iş bulma umudu olmayan ülkeler değil, zengin ve iş bulma umudu olan ülkeler sözkonusu olmaktadır. Yoksul Afrikalıların umut bağladıkları ülke(ler) içinde AB ülkeleri ya da Avrupa kıtası önde gelen ülkeler-kıtalar arasındadır. Bu bağlamda şu olgu çok açıktır: Kendi ülkelerinden kaçmak ya da göçmek zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu kaçışta önlerinde belirsiz bir gelecek ve evet ölümle sonuçlanabilecek bir gelecek… vardır. Ama ölümün üzerinden atlayabilmeleri durumunda belki biraz daha iyi yaşayabilme umudu var bunun arkasından. Ölümü gözönüne almak, yaşam koşullarının dayanılmazlığının, kötülüğünün, zorluğunun bir sonucudur. Bir bakıma ölmek yaşamaktan kolay geliyor! Ama buna rağmen yaşamak için ölüm gözönüne alınıyor. Ve bu, milyonlarca göçmenin, mültecinin bu sistemin tüm barbarlıklarına karşın hayata sarılmasının da bir göstergesi…

İSPANYA-FAS SINIRLARINDA YAŞAM SAVAŞI… Eylül ayı sonu Ekim ayı başlarında medyaya yansıyan haber ve resimler yoksul Afrikalıların yaşam umuduyla ölümü gözönüne alıp yerlerinden, yurtlarından kaçıp Avrupa’ya “sığınma savaşı” içinde olduklarını yeniden gündeme getirdi. Afrika ile Avrupa kıtasının birbirine en yakın olduğu yer Fas ile İspanya olması nedeniyle de, mülteciler ya da sığınmacılar diye tanımlananlar bu yolu kullanmaya çalışmaktadırlar. İspanya’nın Fas’ta Ceuta ve Melilla gibi yerleşim alanlarına sahip olması da bu yolu kullanmanın, Fas sınırlarını karadan geçerek İspanya’ya ait olan topraklara girmeyi ve bu yollar üzerinden Avrupa’ya geçmeyi çekici kılmaktadır. Ceuta ve Melilla İspanya’nın sömürgeci tarihinin Afrika’da geriye kalan, gerçekte sömürge kentler olan şehirleri. Ceuta’nın nüfusu 71 500, Melilla’nın ise 66 000 olarak verilmektedir. Deniz yolunun kullanılması bir kenara bırakılırsa Ceuta ve Melilla’nın Avrupa’ya “sığınmak” için geçiş yolu olarak kullanılmasının yeni olmadığı gibi, Avrupa’nın bu yolları kapatmaya yönelik önlemleri de yeni değil. Avrupa Birliği özellikle son yıllarda göçmenlerin Avrupa’ya kaçak yollardan gelmelerini engellemek için transit ülke olarak gördükleri ülkelere yönelik de siyasetlerini değiştirdiler. Kimileriyle anlaşma yaparak, o ülke üzerinden gelen göçmenleri o ülkeye geri iade etmeyi garanti altına alırken böylesi bir

anlaşmaya varmayan ülkelere de yaptırım tehditleri savurmaktadır. Sonuç olarak Avrupa Birliği’nin emperyalist güçleri, Avrupa Birliği üyesi ülkeler dışındaki ülkelerden gelecek yoksullara karşı sınırlarını kapatmaya, kelimenin gerçek anlamında bir kale duvarı örmeye çalışmaktadır. Bunun somut olara k Ceuta ve Melilla’daki görüntüsü, her iki şehrin Fas ile sınırının tel örgülerle, duvarlarla, dikenli tellerle kapatılmasıdır. Örneğin Ceuta’da tek tel örgülü-dikenli telli duvar yeterli görülmediği için iki duvar yapılmıştır. İki duvar arasına da beş metrelik boş alan bırakılmış ve geceleri sürekli ışıklandırılmaktadır. Duvarların yüksekliği verilen bilgilere göre dikenli teller hesaplanmadığında üç metredir. Sınırda polis, asker gücü dışında sürekli kontrol için radar sistemi de kullanılmaktadır. Bu önlemler dı��ında sınırı aşmak isteyenlere karşı, sınırı koruma güçlerince plastik kurşunlarla ateş edilmesi, –ki son bir-iki hafta içinde öldürülen 14 kişiye gerçek kurşunlarla ateş edildi– gözyaşartıcı bomba kullanılması, helikopterlerin saldırısı vb. de yaşanan gerçeklikler. Tüm bu engellere rağmen yüzlerce insan –kimi verilere göre beş yüz ya da bin kişilik gruplar– toplu halde Ceuta ve Melilla’ya geçmek için mücadele etmektedir. Bu türden sınırı geçmeye çalışmak şimdiye kadar pek görülmemiş bir durum. Tüm engellere rağmen sınırı geçenler, şimdilik zafer kazanmış oluyor! Ama yaşam savaşı bitmiyor…

BARBARLIK, BARBARLIK, BARBARLIK! Afrika’dan Avrupa’ya sığınmaya çalışanların şimdi yeniden gündeme gelmesinin perde arkasında Fas ile İspanya hükümeti ve Fas ile AB arasındaki pazarlıklarda sığınmacıların Fas’lılar tarafından kullanılması gerçeğinin yattığı kimi medya kesimleri tarafından dile getirildi. Sözkonusu pazarlıklar AB’nin sınırlarının Afrika’da korunması, somutta da Fas’ta Ceuta ve Melilla’nın sınırlarının korunması üzerine yürüyen pazarlıklar. İspanya hükümeti, Fas üzerinden Avrupa’ya –somutta İspanya’ya– gelen sığınmacıların Fas tarafından geri alınması hakkında 1992’de Fas ile yaptığı bir anlaşmaya dayanarak, hangi ülkeden gelirse gelsin tüm sığınmacıları Fas’a iade etmeye çalışmaktadır. Fas ise bu anlaşmayı bugüne kadar uygulamamıştı. Fakat, sığınmacıların geri iade edilmesi pazarlıkların bir yanını oluşturmaktadır. Bu konu ile birlikte tartışılan esas mesele, Fas tarafından İspanya’ya

geçişlerin, kaçışların engellenmesidir. Bu bağlamda Avrupa’nın sınırlarının Afrika’da savunulmasıdır sözkonusu olan. Avrupa’ya girişlerin engelleneceği duvarlar Afrika’da örülmek istenmektedir. AB, bu görevi yerine getirmesi için şimdilik Fas’a 40 milyon euro vereceğini açıklamıştır. Fakat Fas egemen güçleri alınacak önlemler için bu miktarın yetmediğini söyleyerek daha fazlasını almaya çalışmaktadırlar. Bu konudaki görüşmelerin, pazarlıkların sürdüğü bir ortamda, pazarlık gücünü yükseltmek ve daha fazla para alabilmek için Fas’lıların sığınmacılara “şimdi uygun zamandır” vb. biçimde propaganda yaparak, onların Ceuta ve Melilla’ya geçmesini teşvik ettikleri verilen bilgiler arasındadır. Yani Fas tarafı, pazarlıklarda daha fazla para alabilmek için Avrupa’ya geçmek isteyen yoksulları kullanmaktadır. Hem de sonuçta sığınmacıların Avrupa’ya geçişlerini engellemek için yürüttüğü pazarlıklarda onları kullanmaya çalışmıştır. Egemenlerin kurbanları yine yoksullar oluyor… Barbarlık bununla bitmiyor tabii ki! Yüzlerce insanın sınırı geçmeye çalışmasının ötesinde bir de sınırı geçenlerin geri gönderilmesi, sürülmesi sorunu yaşanıyor. Onların aldığı önlemler somut olarak sözkonusu Ceuta ve Melilla üzerinden Avrupa’ya sığınmak isteyen insanlara, yoksullara karşı önlemlerdir. İspanya hükümetinin Ceuta ve Melilla’da –ve evet AB ülkeleri yetkililerinin de genelde– aldığı önlemler, sığınmacılar, ilticacılar bağlamında kendi yasalarını da, Cenevre Mülteciler Anlaşması ve Avrupa İnsan Hakları Anlaşması’nı da çiğneyen, insan haklarını ayaklar altına alan önlemlerdir. Örneğin sığınmacıların durumu kendi yasalarına göre ele alınmadan, herhangi bir soruşturma, araştırma yapılmadan, sığınmacılar hangi ülke üzerinden gelmişlerse, geldikleri yere gönderilmekte, sürgün edilmektedir. Sürgün edilenlerin gönderildikleri yerlerde nelerle karşılaşacağı onlar için önemli değil. Melilla belediye başkanına göre “önemli olan onların İspanya’da kalmamalarıdır”. Ceuta ve Melilla’da iltica hakkı ise pratik olarak ortadan kaldırılmıştır. Sınırı geçenlerin sürgün edilmesi uygulamalardan biriyken, esas çabaları sınırdan geçişlerin engellenmesine yöneliktir. Bu bağlamda İspanya Ceuta ve Melilla sınırlarını “geçilmez” kılmak için 600 kadar özel askeri tim göndermekle işe başladı. Ceuta ve Melilla’ya girebilmeyi engellemek için zaten varolan çifte duvara-sete, tel örgülere bir yenisini –üçüncüsünü– ekleme ve varolan

duvarların yüksekliğini üç metreden altı metreye yükseltme kararı verdi. AB ülkeleri İçişleri Bakanları özel olarak bu konuyla ilgili toplanarak, Afrikalı sığınmacıların Avrupa’ya ulaşmasını engellemek için polisiye önlemlerin artırılmasına karar verdiler. Afrika’da toplama kampı ya da kampları oluşturma düşüncesi de yeniden ele alındı. Bu tartışmalar ve alınan kararlar bile emperyalizmin barbarlık olduğu gerçeğini ortaya koymaya yetmektedir. Emperyalistler için yoksul insanlar ancak kendilerinin çıkarlarına uygun olduğu zaman “değerlidir”. Yoksa hiç bir değeri yoktur. Onlar, yoksul bir tek mültecinin bile Avrupa’ya gitmesini istemiyorlar. Bunun için de Fas’a şimdilik 40 milyon euro vermeyi; yapılacak üçüncü duvara –on kilometre uzunluğundaki bir duvardır bu–, var olan duvarların üç metreden altı metreye yükseltilmesine ve diğer polisiye önlemlere milyonlarca euro harcamayı göze almaktadırlar. Barbarlık bunlarla da sınırlı değil. Hayır! AB Fas yönetimine 40 milyon euro dışında ne rüşvet verdiyse, Fas yönetimi İspanya’nın sürgün ettiği sığınmacıları, İspanya’dan devralıp çöllere sürmektedir. Kamyon ve otobüslerle saatlerce yol aldıktan sonra çölün ortasına aç, susuz, gerçekte ölüme terkedilmektedir insanlar. Götürülüp bırakıldıklar ı kimi yerler ise mayınlı alanlardır. Çöllere götürülüp terkedilenler sadece geri iade edilenler değil. Melilla veya Ceuta yakınlarındaki ormanlarda gizlenen ve sınırı geçmek için olanak arayan yüzlerce insan da Fas kolluk güçleri tarafından yakalanıp çöllere götürülüp bırakılmaktadır. Avrupa Birliği’nin sınırları Afrika’da böyle korunuyor! Somut yaşananların barbarlık olduğunu görebilmek için olayların detaylarına değinmeye gerek yok. Emperyalist barbarlığın insanlığı ayaklar altına almasının sadece bir örneğidir bu yaşananlar. Yoksullara ne kendi ülkelerinde, ne de yaşam umudunu bağladıkları emperyalist metropollerde yaşam hakkı tanınmamaktadır. Sorunun özü, yoksulların bu barbar sistemin gerçek yüzünü görüp görmeyeceği; emperyalist sisteme karşı baskının, sömürünün son bulduğu; tüm insanların toplumsal zenginliği eşit paylaştığı bir dünyayı yaratmak için mücadele edip etmeyeceğidir. Emperyalistler yoksullardan korkuyor. Korkuları yerindedir! “Büyük insanlık”, bu barbar sisteme son vermeye muktedirdir… Yeterki kendi gücünün bilincine varsın. Yeter ki, ırk, millet, din, cinsiyet farklılığı gözetmeden birleşsin. 18 Ekim 2005 ✓

15


panorama

MISIR

“Mübarek” seçimi ya da seçim oyunu…

7

16

Eylül’de Mısır’da yapılan başkanlık seçimlerini yine Hüsnü Mü b a r e k k a z a n d ı . S e ç i m Komisyonu’nun yaptığı açıklamaya göre Mübarek oyların %88.5’ini alarak beşinci kez başkanlığa seçildi. Böylece Mübarek, eğer ömrü yeter veya istifa etmek zorunda kalmazsa, toplam 30 yıl Mısır’ı yönetmiş olacak. Tabii ki altı yıl sonra yapılacak başkanlık seçimlerinde yeniden aday olup kazanmazsa… Bu seçimlerin esas özel liğ i, Mübarek’in yeniden seçilmesi değil. 1981’den beri yapılan her başkanlık seçiminde parlamento tek başkan adayı olarak Mübarek’i öneriyor ve seçimlerde seçmenlere sadece Mübarek’e evet ya da hayır oyu verme seçeneği bırakılıyordu. Sıkıyönetimle yönetilen ve seçmen kartının esas olarak Mübarek yanlılarına verildiği bir ülkede, en son başkanlık seçimlerinin yapıldığı 1999’da seçimlere katılımın %10 civarında olduğu –resmi açık lamalara göre daha yüksek– ve Mübarek’in oyların %93.79’unu aldığı verilen bilgiler arasındadır. Bu olgulara bakıldığında yapılan seçimlerin Mübarek’in başkanlığını

onaylama seçimleri olduğu ortaya çıkmaktadır. 1981’den, yani Mübarek’in başkanlığa gelmesinden beri Mısır’da olağanüstü hal ya da sıkıyönetimin sürekli varlığı da gözönüne alındığında, halkın büyük bölümünün seçimlere katılmaması; ya da “biz Mübarek’le karşı karşıya gelmek istemiyoruz, nasıl olsa Mübarek seçilir” deyip onu seçmesi anlaşılır bir olaydır. Bu bağlamda bu seferki seçimlerin esas özelliği seçimlerin çok adaylı olmasıydı. Bu farklılığa rağmen ama bu seçimler de esas olarak Mübarek’in yeniden seçilmesinin seçimleri olmuştur. Seçmen kartları için başvurular Ocak ayında yapılması gerekiyordu. Bu dönemde seçimlerin çok adaylı olacağı bilinmiyordu. Seçmenlerin çoğu yine Mübarek’in tek aday olacağından yola çıkarak seçmen kartı almak için başvuruda bile bulunmadı. Nüfusun yaklaşık %40’ının okur-yazar olmadığı gerçeği de gözönüne alındığında ve buna “bana ne”ci tavır da eklendiğinde Mübarek karşıtı kitlenin seçimlere ilgi göstermemesi ortaya çıkmaktadır. Seçmen kartı olmayanlar doğal olarak seçme hakkına da sahip değildi. Seçime katılımın düşük olmasına rağ-

men, Seçim Komisyonu ve sayımın da seçimlerden önce belirlendiği batılı medyanın genel kanısı. Mübarek’in muhalefeti de aynı kanıda ve eğer Mübarek’in seçimleri kaybetme ihtimali olsaydı, çok adaylı seçime izin vermezdi düşüncesi de egemen düşünce. Kimi muhalefet temsilcileri seçimlerden önce gerek oy sayımında, gerekse de oy vermede seçim sahtekarlığı yapılacağına kesin gözüyle bakıyordu. Mübarek yanlısı “Ulusal Demokratik Parti” yetkilileri ve taraftarları seçim lokalinde seçmene –özellikle de okuryazar olmayan seçmene– “hilal ay”a oy vermesini telkin etmişlerdir. Seçimlere katılımın az olacağı gözönüne alınarak seçim günü boyunca da seçmenin sandığa gitmesi çağrısı yapılmış ve kimi yerlerde de seçime gitmeyenlerin para cezasına çarptırılacağı ilan edilmiştir. Seçime katılım %15 ile %30 arası tahmin edilmektedir ve para cezası vermemek için seçim sandığına gidenler bu oranı yükseltmiştir. Bu seçimler “Mübarek” seçimi oldu ve gerçekte bir seçim oyunu oynandı. Mademki seçimler Mübarek’i yeniden seçmek içindi, o zaman neden çok adaylı bir seçim gösterisi yapıldı? Bu soruya yanıt, hem Mısır’daki muhalefetin giderek sesini yükseltmesi, hem de –esas olarak da– ABD emperyalizminin “demokrasi ihracı” yönünde Mısır yönetimine yönelik dayatması sonucu çok adaylı seçimlere gidildi biçimindedir.

KISACA GELİŞMELERİN PERDE ARKASI… Yukarıda da değindiğimiz gibi 1981’den, Mübarek’in başkanlığa gelmesinden beri Mısır sıkıyönetimle yönetilmektedir. Bu duruma atfen Mübarek’in Mısır’ı “demir yumrukla” yönettiği ya da “son firavun” olduğu vb. tespitler yapılmıştır, yapılmaktadır. Her seferinde “teröre karşı mücadele” adına sıkıyönetim uzatılırken, muhalefete de izin verilmedi. Parlamentoda Mübarek yanlısı “Ulusal Demokratik Parti” milletvekilleri dışında, az sayıda da olsa başka parti ya da grupların milletvekilleri olması durumu da, gerçekte Mübarek’in yönetimine karşı olan muhalefete izin verildiği anlamına gelmiyor. Örneğin 2000 yılında yapılan seçimlerde 444 milletvekilinin 388’i “Ulusal Demokratik Parti” milletvekiliydi. Bu durumda alınacak kararların zaten Mübarek yanlısı kesimin isteğine göre olacağının açık olması da, göstermelik bir muhalefetin parlamentoda olmasına gözyummanın bir nedeni olmuştur. Muhalefete karşı tavrın ne olduğunu esas olarak sistemli ve sürekli işkence-

nin varlığı, tutuklamaların yoğunluğu da göstermektedir. Tutuklanıp serbest bırakılanlar bir kenara bırakıldığında, 1981’de Enver Sedat döneminde, cezaevlerinde iki bin civarında tutuklu varken, şimdi bu sayının yirmi bin civarında olduğu bilgisi verilmektedir. Mısır’da en temel demokratik haklar sıkıyönetimle devredışı bırakılmıştır. Verilere göre ülke nüfusunun %48’i –gerçekte daha fazlası– yoksulluk sınırı altındaki bir gelirle yaşamak zorunda… Çoğu aileler için açlık günlük yaşamın kopmaz parçası. İşkence sistemli olarak uygulanmakta. Haziran 2004 ile Haziran 2005 arası dönemde işkencede yaşamını kaybedenlerin sayısı 40 olarak verilmektedir. Ticarette fazla ilişkileri olmasa da ekonomik olarak esasta ABD emperyalizmine bağımlı bir ülke konumunda Mısır. Mısır’ın durumu hakkındaki bu özete uluslararası alanda emperyalist güçlerin, özel olarak da ABD emperyalizminin “terörizme karşı mücadele” adına Ortadoğu ülkelerine de “demokrasi ihracına” kalkışması ve Mısır’ın önemli ölçüde ABD’ye bağımlı olması; gelişmelerin iç muhalefeti cesaretlendirmesi vb. durumlar Mısır’da “reform” yapmayı da dayattı… 2005 yılı Eylül ayında yapılacağı belli olan başkanlık seçimlerinde Mübarek’in beşinci kez aday olmasını engellemek isteyen bir muhalefet oluşmaya başladı. 2004 yılı Ekim ayı sonunda 650 muhalif kişinin ortak imzasıyla yapılan açıklamada, Mübarek’in adaylığını engelleyecek bir Anayasa değişikliği talebinde bulunuldu. Yine 5 Kasım 2004 tarihinde iki bin kadar muhalif kesim “Yarın” adlı muhalefet partisini kurdu. 12 Aralık 2004 tarihinde ise ilk kez bir yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşün temel sloganı “Yeter!”di ve yürüyüşe bin kişi katıldı. Bu rakamlar sayı olarak ele alındığında kuşkusuz ki çok az. Ama 24 yıl sıkıyönetimle yönetilen bir ülkede, muhalefetin sokağa çıkması bağlamında bu eylem ve muhalefetin sesini yükseltmesi önemlidir. Bu yürüyüşe karşı yönetimin tavrı, 1981’de ortaya konan sıkıyönetme dayanarak yürüyüşleri yasaklamak oldu. “Yarın” partisinin lideri ve aynı zamanda parlamentoda milletvekili olan Aiman Nour’un dokunulmazlığı 29 Ocak’ta kaldırıldı ve kimi yandaşlarıyla birlikte 9 Şubat’ta tutuklandı. Muhalefetin tepkileri sonucu da kefalet karşılığı 12 Mart’ta serbest bırakıldı. Bu gelişmelerin paralelinde ise esas belirleyici olan gelişmeler yaşandı. ABD emperyalizminin başkanı Bush 21


panorama Şubat 2005 tarihinde Brüksel’e yaptığı bir ziyarette Mısır’dan siyasi reformlar yapması talebinde bulundu. ABD emperyalizminin bir diğer temsilcisi Rice ise 25 Şubat’ta Mısır’a yapmayı düşündüğü ziyareti, “Yarın” partisinin liderinin tutuklanması nedeniyle iptal etti. Bunun hemen ertesinde 27 Şubat’ta Mübarek, televizyonda yaptığı bir konuşmada reformlar yapılacağı açıklamasında bulundu. Yapılacak reformların başında da, Eylül ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde çok adaya izin vermek geliyordu. 27 Şubat’ta yapılan bu açıklamaya uygun olarak Mübarek parlamentodaki yandaşlarından Anayasa’nın 76. ve 192. maddesinin değiştirilmesini talep etti ve yandaşları da buna uygun davranarak sözkonusu maddeleri değiştirdi. Sözkonusu maddelerin yeni biçimini ise 10 Mayıs’ta karara bağladı. Sonuçta 7 Eylül’de çok adaylı başkanlık seçiminin yapılması, ABD emperyalizminin dayatmasıyla yapılan bu değişiklik sonucudur. Tabii ki muhalefetin giderek sesini yükseltmesi, Mübarek’in başkanlıktan indirilmesi, sıkıyönetimin kaldırılması, özgür seçimlerin yapılması ve yeni bir anayasanın oluşturulması biçimindeki talepleri temel talepler olarak ileri sür-

mesi vb. gelişmeler de gözönüne alındığında, Mısır’da belli değişikliklerin yapılmasının gündeme geldiği, değişikliğin kendisini dayattığı ortaya çıkmaktadır. Mübarek iktidarını korumanın yollarını aramaktadır. Başkanlık seçimleri öncesinde verdiği vaatler arasında, 1981’den beri geçerli olan sıkıyönetimi kaldırmak, 3500 okul yapmak, 400 bin öğretmen yetiştirmek gibi vaatler vardı. Sıkıyönetimi kaldırma planının “teröre karşı mücadele” adına yeni bir yasa çıkarmakla birlikte ele alındığı bilindiğinde, yapılacak değişikliğin özde bir şey değiştirmeyeceği açığa çıkmaktadır. Yapılacak değişikliklerin halkın çıkarına olup olmayacağını esas olarak muhalefetin gücü ve tavrı, sonuçta güçler dengesi belirleyecektir. Mübarek’in yeniden başkanlığa seçilmesi ise, yapılacak değişikliklerin esas olarak halkın çıkarına olmayacağının garantisidir. Mübarek ve yandaşlarının iktidarı, ancak ve ancak zorlandıkları noktada halkın çıkarına olan değişiklikleri gündeme getirecektir. Devrimci bir muhalefet ortaya çıkarsa, onu desteklemek de enternasyonalist görevimizdir. 19 Ekim 2005 ✓

KIBRIS

Kuzey Ekonomisi Nasıl Büyüyor?*

D

evlet Planlama Örgütü’nün (DPÖ) yaptığı yazılı açıklamaya göre Kuzey Kıbrıs’ta 2003 yılında 5 bin 949 dolar olan kişi başına düşen gelir 2004 yılında 8 bin 95 dolara yükseldi. Bunun da reel olarak yüzde 15.4 oranında bir artış demek olduğu açıklandı. Asgari Ücret Komisyonu’nun asgari ücreti belirleme döneminde sendikaların yaptığı açıklamalara göre hayat pahalılığının yüzde 12 arttığı ve ücretlerin de buna göre artması gerektiğine vurgu yapılmıştı. Hükümet çevrelerinin bu oranı yüzde 11’de tutmaları hayat pahalılığına göre memurlara artışın yapılmamasını getirmişti. Yani reel olarak baktığımızda memurlarımızın gelirlerinin artmadığı açıktır. Bunun yanında emeklilere de aynı şekilde dav-

ranılmıştı. 2003’te kapıların açılması dolayısıyla Güney’e geçip oralarda çalışma imkânı bulanların ücretlerinde bir artış olduğu da söylenemez. Hatta bu çalışanların aynı işi yaptıkları Rumlardan daha az bir ücretle çalıştırıldıkları da bilinen bir gerçektir. Diğer yandan hükümetin ithalatta uyguladığı gümrük uygulamalarını geriletmesi dolayısıyla sermayenin cebine daha fazla para girmesi sağlanmakla kalmamış, aynı zamanda yerleşime uygun olup olmadığına bakılmaksızın azınlıkta olan belli bir kesime dağıtılan araziler üzerine ucuz iş gücü ile yapılan inşaatlarda bu kesime bolca para akması sağlanmıştır. Dolayısıyla DPÖ’nün kişi başına düşen milli geliri 8 bin 95 dolar olarak

açıklaması ülkede zenginlerin ve işçilerin ücretlerini aynı kefeye koyup ortalamasını almaktan kaynaklanmaktadır. Ülkedeki gelir dağılımı üzerine açık veriler vermekten kaçınan hükümet ve DPÖ Kıbrıs Türk burjuvalarının nasıl daha da zengin olduklarını kitlelerden gizlemeye çalışmaktadır. Bir ev kirasının 200 sterlin olduğu Lefkoşa gibi bir yerde iki çocuklu bir aile karı koca çalışsa dahi asgari ücretin 750 YTL olduğu bir durumda nasıl geçinebilir ki? Kıbrıs’ta sadece mutfak masrafının bin YTL dolayında seyrettiği bir ortamda karı koca asgari ücretle çalışsa dahi kendilerine ve çocuklarına ancak boğaz tokluğu kadar bir şey sağlayabilir. Bu durumun yaygın bir durum olduğu gayet iyi biliniyor. 180 bin kişilik bir nüfusa 15 bin civarında kişinin memur olduğu dikkate alındığında düşük gelirlilerin sayısının çok daha kabarık olduğu özellikle de özel sektörde çalışanların gelirlerinin kısıtlı olduğu açıkça görülüyor. Bu gazete sayfalarında özel sektörde çalışan işçilerin durumunu sürekli olarak ele aldık. Hangi veriler doğrudur? İşçilerin kendi ağızlarından bize söyledikleri ücretler mi, yoksa DPÖ’nün ortalama gelir açıklaması mı? Ancak gerçek yukarıda da belirtildiği gibi hiç de böyle değildir. Diğer taraftan Başbakan Soyer de açıklama yaparak üniversitelerin ve turizm gelirlerinin 2003’e nazaran artmasından övgü ile sözediyor. İyi de turizm işletmelerinde çalışanlar kimlerdir? Turizm işletmelerinin sahipleri kimlerdir? Üniversite sahipleri kimlerdir? Tüm bunlar dikkate alındığında turizm ve üniversitelerde artan gelirlerin çok az bir zümrenin elinde biriktiği açıkça görülüyor. Hükümet elbette ithalatın 853 milyon dolar olduğunu övünerek söylüyor. Bu ithalattan stopaj ve KDV vergisi alan hükümetin olduğu açıkça gerçek. Bu durum karşısında ithal edilen ürünlerin işçi ve emekçi kesimlere dağılmadığı yine aynı şekilde büyük sermaye çevreleri tarafından

biriktirildiği açıkça görülüyor. Peki ama işçi sınıfına hiç bir şey gitmiyor mu? Yaşamını sürdürmek için elbette işçiler bu ithal edilen ürünlerin bir kısmını alıyorlar. Ancak işçilerin bu ithal ürünlerinin yüzde kaçını tükettikleri yine aynı rejim tarafından hasıraltı ediliyor. Asgari ücret veya düşük ücretle çalışan işçilerin harcamaları büyük burjuva ve sermaye çevrelerinin harcadıkları yanında kırıntıdan daha azdır. Hayatından memnun olanlar ise yine burjuvalardır. AB barometresi ile ortaya sürülen veriler aldatmacadan başka birşey değildir. İstatistik verilerin toplumu aldatmak için nasıl kullanıldığı dünyanın her yerinde görülüyor. Altın altın kaynayan kazanı örtbas etmek isteyenler bunu başaramazlar. Hükümet memurların maaşlarının iyi olduğunu iddia ediyor. Gerçekte durum bu mu? Devlete çalışan işçi ve memurların çalışma saatlerini karşılıksız olarak uzatma girişimi hükümetin işçi ve memurlara ve aynı zamanda özel sektörde çalışan işçilere atmaya çalıştığı kazıktan başka bir şey değildir. “Değişim yapıyoruz” diye aldatmacalı sözlerle kitleleri yatıştırmaya çalışan Başbakan Ferdi Sabit Soyer yaptığı değişiklikler sadece ve sadece kapitalizmin Kıbrıs’ta yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildir. Bu anlamda bu değişim gerçek anlamda bir değişim değildir. Mevcut düzenin korunması ve burjuvalardan yana güçlendirilmesi için bir değişimdir. Oysa işçiler ve emekçiler için değişim toplumsal olan üretimin dağıtımda da toplumsallaşmasını gerektirir. İşçiler işte bu kapitalist bireysel birikime karşı toplumsal olan üretimin toplumsal olarak paylaşılmasını talep ediyorlar. Bu da ancak Kıbrıs’ta burjuva emperyalist kesimlerin alaşağı edilmesiyle mümkündür. ✓ (*) Bu yazı Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek adlı gazetenin 170. sayısından alınmıştır. — Yeni Dünya İçin Çağrı

17


halkların kardeşliği için

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

B

18

asında k ısaca “Ermeni k o n f e r a n s ı” a d ı v e r i l e n , “İmpa ratorluğ un Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” konulu konferans sonunda gerçekleşti. Sözkonusu konferans daha önce 2527 Mayıs tarihlerinde planlanmış ve başta Adalet Bakanı Cemil Çiçek olmak üzere birçok kişi Ermenileri ilgilendiren bir gündemle planlanan böylesi bir konferansa gösterdikleri tepki sonucu konferans ertelenmişti. Adalet Bakanı’na göre “Bu konfe r a n s Tü rk m i l le t i n i a rk ad a n hançerlemek”ti… Yine tepki gösteren kimi diğer Türk şovenisti kesimler de konferansa “soykırım olmadı diyen kimseyi çağırmadılar” biçiminde tepkiler gösterdiler. Bu arada sanki tartışmaktan yanaymışlar gibi, konferansın “tek taraflı” olduğu eleştirisini getirerek gerçekleri de çarpıttılar, kitleleri bu temelde de kışkırtmaya çalıştılar. Bu tepkiler nedeniyle konferans örgütleyicileri konferansı belirsiz bir tarihe erteleyince, sorun dünya medyasına da yansıdı. Özellikle de Türkiye’nin AB’ye üyelik için müzakerelerinin başlamasını istemeyen kesim bu durumu kullandı. Bu sorunun 3 Ekim’de müzakerelerin başlatılmasının önüne konacak engellerden biri olma olasılığı Başbakan Erdoğan’ı harekete geçiren bir etken oldu. Sonradan ortaya çıktığı gibi Başbakan Erdoğan, konferansı örgütleyen Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi rektörlerinden ertelenen konferansın 3 Ekim’den önce gerçekleştirilmesini talep etmiştir. Başbakanın devreye girmesi konferansı örgütleyenleri cesaretlendirmiş olacak ki, konferansı 23-25 Eylül tarihlerinde yapmaya karar verdiler. Buna göre sözkonusu konferans, Boğaziçi ve Sabancı Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği ve “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” bağlamında “bilimsel içerikli çalışmaların paylaşılacağı” bir konferanstı. Ve bu konferansta, konferansı düzenleyenlerin açıklamalarına göre özel olarak “soykırım var mıydı yok muydu?” sorunu biçiminde bir gündem maddesi

“Ermeni konferansı” ve Türk şovenizmi… de yoktu. Konferansa katılanlar ise değişik görüşlerin temsilcileriydi ve bunların arasında “soykırım yapıldı” diyenler de vardı. “Soykırım yoktu” diyenler de davet edilmişti. Örneğin Hürriyet gazetesinin “Zaptiye” yazarı ve Talat Paşa’nın notlarını yayınlayan Murat Bardakçı da davet edilenler arasındaydı, konferansa katılmadı. Gerek davet edilenlerin kimler olduğuna bakıldığında, gerekse de katılanların savunduğu görüşler gözönüne alındığında konferansın “tek yanlı”, “Türkiye’ye düşmanlık yapanların” konferansı olduğu yönlü iddiaların esas olarak yalan olduğu, bu iddiaların konferansa katılanlar şahsında Ermeni düşmanlığını körüklemenin bir aracı olarak kullanıldığı gerçeği açıkça ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak sözkonusu konferansın yapılıp yapılmayacağı sorunu, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini isteyenlerle istemeyenler arasındaki mücadelenin; Türkiye’de liberal burjuvazi ve AKP hükümeti ile “derin devlet” arasındaki iktidar dalaşının yansıdığı bir sorun olmuştur. Ermenilere düşmanlık ise bu dalaşta kitleleri kışkırtmanın bir aracı olmuştur.

MAHKEMENİN YÜRÜTMEYİ DURDURMASI…

Türk devletinin resmi tezini savunmayan ve hatta “soykırım yapıldı” düşüncesini savunan kimilerinin de katılacağı belli olan bu konferansın 23-25 Eylül tarihlerinde yapılacağı kamuoyuna yansıdıktan sonra (Ağustos ayının sonuna doğru), yağız Türk şovenistleri hem “karşıt Ermeni konferansı” yapma, hem de sözkonusu konferansı mahkeme kararıyla engelleme yollarına başvurdular. 2005 yılının “soykırımın 90. yıldönümü” olması nedeniyle Türkiye’de, parlamento da içinde olmak koşuluyla bir çok toplantı, panel gerçekleştirildi. Sözkonusu toplantı ve panellere –bunların hemen hepsi de Türk devletinin resmi tezini savunma, hatta daha da açık Ermeni düşmanlığı yapılan bir içeriğe sahip olduğu için de– herhangi bir engel çıkarılmadı. Fakat içinde “soykırım yapıldı” düşün-

cesini savunanların da katılacağı bilgisinin olduğu yerde, böylesi bir konferansı engellemek için kimi açık Türk şovenleri kolları sıvadılar. 21 Eylül’de “Her Yönüyle Ermeni Sorunu ve Tarihi Gerçekler” isimli konferans yaparak “soykırımın yapıldığı” düşüncesinin yalan olduğunu anlattılar. Katılımcıların başında ise Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen gibileri vardı. Bu “karşıt konferansın” yapılmasının amacını Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu şöyle açıklamaktadır: “23 Eylül’de İstanbul’da Ermeni konferansı yapılacak. Katılımcıların kimliğine ve fikrine bakıldığında toplantının Türkiye’nin pek yararına sonuç vermeyeceği açık. Bu yüzden o toplantıdan önce bu toplantı düzenlendi ve orada yapılacak ihanetlere, kasıtlı yanlışlara dikkat çekmek, kamuoyunu aydınlatıp uyarmak istedik.” (Zaman, 22 Eylül 2005) Konferansa katılacak olanların kimliğine ve fikrine bakarak önceden karar veren sadece emekli Tümgeneral Kuloğlu olmadı… Başını MHP’li kimi avukatların çektiği Hukukçular Birliği Vakfı üyesi avukatların başvurusu üzerine, İstanbul 4. İdare Mahkemesi 20052282 Esas sayılı kararıyla, 2’ye karşı 3 oyla yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu kararın verilmesi bir anlamda ortaya ilginç bir tablonun çıkmasına yol açtı… YÖK, Mayıs ayında konferansın ertelenmesini desteklerken, bu sefer yürütmenin mahkeme tarafından durdurulmasını “Türk yüksek öğretimi adına büyük talihsizlik” ve üniversitelerin bilimsel özerkliğine müdahale olarak değerlendirip karara karşı çıktı. Kuşkusuz YÖK demokrasi savunucusu ve üniversitelerin bilimsel özerkliğinin temsilcisi değil. Fakat, kendisine ait olduğu bir alana müdahale edilmesine karşıdır. Sözkonusu karara karşı Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül de tavır takınıp kararı eleştirdiler. Bunların da esas sorunu, konferansta Ermeniler hakkında özgürce konuşup tartışma yanlısı olma sorunu değildi. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül açıkça yapılanı, 3 Ekim’de başlatılması düşünülen AB’ye üyelik müzakerelerinin

önünü kesmeye çalışmak, provokasyon olarak değerlendirdiler. Bunların karara karşı çıkması da AB’ye üyelik müzakerelerinin başlatılması ve aynı zamanda buna karşı olan kesimlerle iktidar dalaşında bir adım daha ilerleyebilmektir. Bu durumda YÖK ile Başbakan ve Dışişleri Bakanı mahkeme kararına karşı olmada birleştiler… Mayıs ayında “Bu konferans Türk milletini arkadan hançerlemektir”diyen Adalet Bakanı Cemil Çiçek görüşünü koruduğunu açıklasa da konferansı düzenleyenlere “tüyo” vermekten geri durmadı. Ne de olsa hükümet sözcüsüydü, 3 Ekim’de müzakerelerin başlatılması hükümet için önemliydi ve o da bu konuda görevini yerine getirmesi gerekiyordu. Kendi aralarındaki görüş farklılıkları bu görevi yerine getirmenin önüne konulamazdı… Sözkonusu “tüyo”, mahkemenin aldığı yürütmeyi durdurma kararının, sözkonusu iki üniversiteyi ilgilendirdiğini, “konferans yapılamaz” diye bir genel kararın olmadığını, toplantının başka yere kaydırılarak yapılabileceğini ve bunun yasalara uygun olduğu yönlü açıklamaydı. Yürüyen tartışmalarda kuşkusuz ki mahkemenin aldığı kararın hukuka aykırı olduğu vb. konularda da tartışma yürütüldü. Hukuki olarak mahkemenin aldığı karara temel oluşturan “konferansa kimlerin katılacağı, isimlerin hangi kıstaslara göre belirlendiği, masrafların nasıl karşılandığı” vb. soruları sorması bile üzerine düşmeyen işe kalkışmaktır. Aslında soruna hukuki olarak değil, siyasi olarak yaklaşıldığı ve hukukun hiç de bağımsız olmadığını gösteren bir örnektir bu. Mahkeme sözkonusu soruları sorup cevap gelene kadar yürütmeyi durdurmaya karar veriyor. Oysa, somut olayda kimlerin konuşacağına karar vermek yargının değil, idarenin, somutta da üniversite rektörlüğünün yetkisi alanındadır. Sonuçta yapılanlar esas olarak –kimin ne zaman ve nasıl konuşacağına, hangi görüşü açıklayıp savunacağına İdare Mahkemesi tarafından karar verilmesi– düşüncesini açıklama özgürlüğüne yapılan bir müdahaledir. Yasalara göre henüz işlenmiş bir “suç”


halkların kardeşliği için yok. Ama mahkeme olası bir “suç” işlenebileceğini gözönüne alarak “önleyici” karar alıyor! Somut olarak da “Ermenilere soykırım yaptık” tespitini yaptırmamak, bu düşüncenin ifade edilmesini engellemek için yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Konferansın yapılmasını engellemeye çalışanlar mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını sevinçle karşılarken, esas olarak liberal siyaset savunucuları olanlar bunun Türkiye’nin imajını zedeleyen, kötü bir resim çizen bir durum olduğunu savunup Türkiye’nin çıkarları için sözkonusu konferansın yapılmasından yana tavır takındılar. Bu yönlü tavır takınanlardan biri de Taha Akyol’du. Milliyet gazetesindeki yazısında şunları yazmaktadır: “Konferansı engellemek, bu görüşleri yok etmeyecek. Aksine, engellemeler bu konferansa ‘sansasyon’ katmış, ilgi odağı haline getirmiştir. Bütün dünya için, konferansta nelerin söylendiği veya nelerin söylenmediğinden daha çok ilgi çeken bu ‘engelleme’ olmuştur. Türkiye’nin üzerine, ‘suçunun ifşa edilmesinden korkan, akademisyenleri susturan ülke’ görüntüsü düşürülmüştür. Lobiler bunu koz olarak kullanacaktır. (…) İçeriği bakımından ‚tartışmalı’ olan bu konferansın tekrar engellenmesi, ‘kesin’ bir şekilde Türkiye’nin imajına gölge düşürmüştür.” (Milliyet, 24 Eylül 2005) Taha Akyol konferansın engellenmesinin Türkiye’nin milli menfaatlerine uygun olmadığını düşündüğü için engellemeye karşıdır, demokrat olduğu için değil. Ermeni soykırımı üzerine özgürce tartışılmasından yana olduğu için değil. Ona göre “konuşmacılar içinde Taner Akçam gibi birkaç fanatiğin dışında, ‘soykırım’ diyen yok; çok farklı görüşler var. ‘Mukatele’ diyen var, ‘kıtal’ diyen var, hatta ‘İttihatçıların etnik temizliği’ diyenler var ama bunlar da ‘soykırım tarifine girmez’ diye açıkça belirtiyorlar.” (aynı yerden) Yani mantığı, nasıl olsa “soykırım” diyenler çok az sayıda, bunun sonucu da konferansta bu yönde ortak bir tavır çıkmaz ve karşı görüşü savunanlar da var vb. biçimde çalışıyor. Ne de olsa söylenenler kimseyi ilgilendirmiyor ama engelleme Türkiye’nin imajına gölge düşürüyor ve Türkiye karşıtları da bunu kullanacak… Taha Akyol’un bu yaklaşımı konu hakkında tavır takınan birçoğunun tavrının bir örneğidir sadece. Eğer bir genelleme yapılırsa, bu yönlü tavır AB’ye üyelikten yana ve müzakerelerin başlamasını isteyen kesimin tavrını yansıtmaktadır. Kuşkusuz ki bunlar arasında da farklılıklar var ama ortak noktaları Türkiye’nin milli çıkarlarına uygun olup olmadığıdır.

Sorunun özüne bakıldığında, “milli menfaatleri savunmak” gerekçesiyle mahkeme kararına karşı çıkanların yaklaşımı ile mahkemeye başvurup konferansı engellemek isteyenlerin yaklaşımları arasındaki farklılıkları esas olarak yol ve yöntem konusunda, kendi siyasi tavırlarına göre neyin Türkiye’nin çıkarlarına uygun olduğu konusundadır. Fakat temel yaklaşımları arasında özde bir fark yoktur. İki akım da Türk milliyetçisidir… Ermeni sorunu sözkonusu olduğunda farklı düzeylerde de olsa iki akım da Ermeni düşmanlığını yapan, soykırımın varlığını reddeden konumdadır. Arka planında “milli menfatlerin” savunuculuğu yatsa da, tartışmalarda soruna “demokratikleşme”, yasakçılığa karşı olma yanının ağır bastığı, düşüncelerin özgürce açıklanması, tartışılması gerektiği yönlü tavırlar da takınıldı.

KONFERANSIN KİMİ YANLARI… Konferans, konferans yeri değiştirilerek gerçekleştirildi. Konferansın yeri değiştirildiğinde adı da adlandırmadaki “Çöküş” yerine “Son” tanımı eklenerek “İmparatorluğun Son Döneminde Osma nlı Ermeni leri: Bi limsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” olarak değiştirildi. Mahkeme kararının hemen konferanstan önce verilmiş olması ve yerin değiştirilmesi üç gün olarak düşünülen konferansın iki gün yapılmasına yol açtı. Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere Kampusünde yapılan konferansa katılım davetlilerle sınırlandı. Verilen bilgilere göre toplam davet edilenlerin sayısı 786, katılanların sayısı ise 267 idi. Konferans sıkı önlemler altında, kimi gazetecilerin deyimiyle “sanki olağanüstü hal ilan edilmiş” bir durumda yapıldı. Protesto eylemi yapanların –bunlar esas olarak MHP ve İP’lilerdi– sayısı da 300 civarındaydı. Konferansta konuşmacılar görüşlerini açıkladı ama herhangi bir sonuç açıklaması, bildirisi sözkonusu olmadı. Kimin ne tartıştığı, ne savunduğu ise esas olarak medyaya yansıdığı kadarıyla takip edilebildi. Protestocuların konferansa katılanlara domatesli, yumurtalı saldırısının esnafın satışına katkısı ve domatesle yumurta saldırısına maruz kalanların olayı “menemen eylemi” biçiminde değerlendirmesi, tartışmaları renklendirdi… Ama medyaya yansıdığı kadarıyla konferansta savunulan düşüncelerde konu hakkında şimdiye kadar savunulan düşüncelerin ötesinde yeni olan bir şey yoktu. Mahkeme kararını tartışmanın konferansa doğal yansıması olarak sorun, kimi konuşmacılar tarafından, AB yanlısı ve “demokratikleşmek” isteyenlerle,

buna karşı olanların “ciddi bir mücadeleyle kapıştıkları” olarak ortaya kondu. Bu bağlamda konferansın yapılmış olması burjuva anlamda da olsa demokrasi yanlısı liberal kesimin hanesine yazılan bir artı olmuştur. Konferansın yapılması Kenan Evren gibilerine bile “iyi ki yapıldı” dedirten ve bunu Türkiye’yi dışta “demokratik” bir ülke olarak pazarlamanın bir örneği olarak kullanılmasına olanak vermiştir. Konferansın yapılması, diyasporadaki Ermenilerin “Türk devleti bu sorunu tartışmaz” biçimindeki tezlerine karşı bir koz olarak da kullanıldı, kullanılacaktır. Konferansın yapılması kendi başına ele alındığında Ermeni sorununun tartışılması bağlamında önemli olsa da, çokça propaganda yapıldığı gibi gerçekte bir tabunun yıkılması anlamına da gelmemektedir. Konferansta Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinin Ermenileri hakkında tartışması, bu tartışma Türkiye’de yapıldığı için ve bu konferansta soykırım yapıldığını savunanların ve soykırım tanımını kullanmasa da resmi devlet çizgisinin dışında orta-çizgi savunanların olması durumu olduğu için önemli oluyor. Yani bu konferansın belirleyici özelliği esas olarak resmi devlet çizgisinin dışındaki görüşlerin savunulduğu bir konferans olmasıdır. Özellikle 2005 yılının şimdiye kadarki bölümünde yapılanlar gözönüne alındığında “Ermeni sorunu” tartışılmıyor diye bir genel değerlendirme yapanların yanlış bir değerlendirmeye sahip oldukları belirtilmelidir.

Özgürce tartışılmayan ya da tartışılması ancak kimi yaptırımları, cezaları gözönüne alarak mümkün olan esas şey soykırımın varlığını savunan düşüncenin ifade edilmesidir. Devletin resmi yaklaşımı bağlamında bu konuda herhangi bir tabu yıkılmamıştır. Resmi görüş açısından kırmızı çizgi hâlâ soykırım tanımının yapılıp yapılmamasıdır. Türkiye’de soykırım hakkında tartışmalar bu konferansla başlamamıştır. Özellikle son birkaç yılda soykırım hakkında onlarca kitap, yazı yayınlanmıştır. Konferansta, örneğin Taha Akyol tarafından “fanatik ” olarak gösterilen Taner Akçam’ın savunduğu görüşler, esas olarak Türkiye’de ilk baskısı 1992’de yapılan “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” adlı kitapta da yer almaktadır. Halil Berktay veya Murat Belge gibileri de görüşlerini son yıllarda daha açık biçimde kamuoyuna sunmuşlardır ve bu görüşler nedeniyle “vatan hainliğiyle” de suçlanmışlardır. Ki Murat Belge “kırım”dan bahsetse de “soykırım terminolojisinden vazgeçilmesi” düşüncesinin de savunucusudur. O bu tavrıyla aslında resmi devlet yaklaşımına, kırmızı çizgisine uydurulabilecek bir siyaset savunmaktadır. Konferansa katılanların önemli bölümü de benzeri yaklaşımın savunuculuğunu yapıyorlar. Tabunun gerçekte yıkılması için soykırımın varlığını savunanların, bu görüşlerini özgürce dile getirip savunmalarının ortamının olması gerekir. Bu mesele aslında bir yanıyla Ermeni soykırımı meselesi iken bir yanıyla da düşüncenin açıklanması özgürlüğü meselesidir. Bu bilinçle soruna yaklaşıldığında, tabunun yıkılmasını resmi devlet çizgisi dışında görüşlerin savunulduğu bir tartışmaya izin verilmesi olarak anlayıp anlatanlara karşı kavram tartışması yürütmeyeceğimiz de açıktır. Sorunun özü tartışılan içeriğin ne olduğudur. Bilince çıkarılması gereken esas noktalardan biri halklar arasındaki düşmanlığa son vermenin ve halkları birbirine yakınlaştıran her adımın önemli olduğudur. Sonuçta soykırım gerçeği kabul edilmeden, soykırım lanetlenip Ermeni halkından özür dilenmeden ve soykırımın varlığını kabullenmenin sonuçlarına hazır olmadan da Türk halkıyla Ermeni halkının kardeşliğini gerçekleştirmek mümkün değildir. Yasakçı bir zihniyete karşı liberal tavırlar demokratik bir resim çizse de, anda çekici olsa da, sonuçta gelişme daha kötü bir durumdan daha az kötü bir duruma gitme anlamına gelse de, esas tehlikenin bu burjuva demokrasisine takılıp kalmaktan geldiği bilinçlere kazınmak zorundadır. 18 Ekim 2005 ✓

19


sosyalizm

Yeni Ekimler için

1917

Büy ük Ek im Sosya l ist Devrimi olarak anılan devrim geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran en önemli olaydır. Eski Rus takvimine göre 25 Ekim 1917, yeni takvime göre 7 Kasım 1917 tarihinde gerçekleşen Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’yle Rusya işçileri ve emekçileri dünya tarihinde ilk kez, bilinçli, planlı ve örgütlü bir güç olarak burjuvazinin iktidarını yıkarak kendi iktidarını kurdu. Bu devrimle birlikte buz kırılıp yol açılmıştı; o güne kadar bir ütopya olarak görülen işçi sınıfının iktidarı düşüncesi gerçekleşmiş, dünya işçi sınıfına örnek bir devrim olarak tarihteki yerini almıştır. Bugün emperyalist güçler kitlelerin bilincinden, tarihten Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’ni silmek istiyor, bunun için çok çeşitli yollar deniyor. Çoğunlukla hatırlamak, hatırlatmak istemiyor. Ekim Devrimi’ni kötülemeye, gözlerden düşürmeye, sosyalizm düşüncesinin öldüğünden dem vurmaya, en iyi halde iyi ama uygulanamaz bir sistem olduğunu vaaz etmeye çalışıyor. Emperyalist propagandanın altında bulunan işçilere, emekçilere Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin öneminin anlatılması, kavratılması bugün her zamankinden daha çok daha önemli bir görev olarak önümüzde duruyor.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi…

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, emperyalist burjuvazinin korkulu rüyası olan devrim düşüncesinin gerçekleşmesinin adıdır. Dünya tarihinde birçok devrim gerçekleşti; tarih kölelerin isyanından, feodallerin, kapitalist burjuvaların egemenliğini kurduğu devrimlerle dolu iken Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin ayırıcı özelliği ne? Nedir Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’ni ayırıcı kılan noktalar?

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi kendinden önceki devrimlerden ilkesinde ayrı bir devrimdir.

20

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi – Paris Komünü deneyimi dışta tutulduğunda– kendinden önceki bütün devrimlerden ilkesinden ayrı olan bir devrimdir. Stalin şunları söyler: “Eskiden devrimler genellikle devlet yönetimine bir sömürücüler kümesinin yerine, bir başka sömürücüler kümesinin getirilmesiyle sonuçlanırdı.

Sömürücüler değişirdi, sömürü kalırdı. (...) Ekim Devrimi, bu devrimlerden ilkesinde ayrılmaktadır. O kendine amaç olarak, bir sömürü biçiminin yerine bir başka sömürü biçimini, bir sömürücüler grubunun yerine bir başka sömürücüler gurubunu getirmeyi değil,

Sömürücünün alternatifinin sömürücü olduğu bir kapitalist sistemin dünyayı ne kadar yaşanmaz hale getirdiğini, “gelenin ağam, gidenin paşam” olduğu bir sistemde sömürü çarkının sürdüğünü, işçilerin, emekçilerin her geçen gün daha çok açlığa ve yoksulluğa sürüklendiğini görüyo-

insanın insan tarafından her türlü sömürülmesini ortadan kaldırmayı, kim olursa olsun bütün sömürücü grupları ortadan kaldırmayı, proletarya diktatörlüğünü kurmayı, bugüne dek var olan bütün ezilen sınıflar arasında en devrimci sınıfın iktidarını kurmayı, yeni bir toplum, sınıfsız, sosyalist toplumu örgütlemeyi almaktadır. İşte bu yüzden Ekim Devrimi’nin zaferi insanlık tarihinde köklü bir dönemeci, dünya kapitalizminin tarihsel kaderinde köklü bir dönemeci, bütün dünyanın sömürülen yığınlarının mücadele yöntemlerinde ve örgütlenme biçimlerinde, yaşama tarzı ve geleneklerinde, kültür ve ideolojisinde köklü bir dönemeci kaydetmektedir.” (Stalin Eserler, cilt 7, İnter Yayınları, İstanbul sayfa 207-208) Bugün Rusya’da sosyalizmin yıkılmış olması, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin insanlığa gerekli olan devrimlerin Ekim tipi devrimler olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Çünkü Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, sömürücü sınıfların iktidarına son veren örnek bir devrim olarak tarihte yerine almış bir devrimdir. En büyük ayrımlardan birisi, yıkılan sömürücü sınıfların yerine yeni bir sömürücü sınıfın değil, işçi sınıfının, yani sömürülen sınıfın iktidarının kurulduğu bir devrim olmasıdır. Bugünün dünyasında da bu tür devrimlere ihtiyaç vardır.

ruz, yaşıyoruz. Bu sömürü çarkından, sömürücü sistemden kurtuluşun yolu Ekim tipi bir devrimdir.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi emperyalist ülkelerde proleter devrimlerin ilk örneğidir. Ekim Devrimi Lenin’in deyimiyle “buzu kıran, yolu açan ve gösteren” devrimdir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile emperyalist zincir en büyük kapitalist, emperyalist ülkelerden birinde, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi ile ilk kez parçalandı; emperyalizm çağının ilk proleter devrimi olarak, yeni bir çağı, ‘emperyalizm ve proleter devrimleri çağı’nı başlattı. Ekim Devrimi ve onun eseri olan Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler işçi sınıfının burjuvazi olmadan, dahası emperyalist burjuvazinin tüm saldırılarına karşı ülkeyi yönetebileceğini, ekonomik ve siyasal bir güç olarak işçi sınıfının tarih sahnesinde bağımsız sınıf tavrı takınabileceğini, devletini kurabileceğini, yaşatabileceğini, bunu ilerleterek bir sistem olarak dünya çapında geliştirebileceğini göstermiştir. Denilecektir ki, “evet bunlar oldu ama sonunda bu devlet yıkıldı.” Evet ama bu neyi değiştirir? Bu dünyanın ilk sosyalist devriminin esasta revizyonistlerin marifeti sonucu yıkılması sözkonusu tarihsel gerçekliği değiştirir mi? İşçi sınıfının Ekim Devrimi ile

ileri! proletaryanın dünyanın altıda birini kaplayan bir ülkede iktidarı ele geçirmesi, burjuvazinin devlet aygıtını parçalaması, kapitalist “demokrasi”nin karşısına kendi sovyet demokrasisini geçirmesi olguları, sonraki yenilgiye rağmen, olgu olmaktan çıkar mı? Bu sorulara verilecek yanıt, elbette ki “hayır” olacaktır! Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, yenilgiye rağmen, kazanımlarıyla tarihte yerini almış; işçi sınıfının tarih sahnesine kendi devletiyle çıkması gerçekliği ortadan kalkmamıştır, kalkmayacaktır. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin ilk olma özellikleri yukarıda saydıklarımızla sınırlı değildir. Örneğin Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, sözde sosyal demokrat geçinenlerin burjuva parlamentarizmi üzerinden sosyalizme barış içinde geçileceği tezlerini tuz-buz etmesiyle de bir ilk olma özelliğine sahiptir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin bu ayırıcı özelliği İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen şartlar adına Kruşçev revizyonistleri tarafından geçersiz ilan edilmeye çalışıldıysa da Ekim Devrimi’nin çağın ilk ve en önemli proleter devrimi olarak, emperyalist ülkelerde proleter devrimcilere ve proletaryaya verdiği dersin doğruluğunu değiştirmedi, devrimin bu noktadaki önemini ortadan kaldırmadı. Bugün Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin bu konudaki dersleri de hâlâ günceldir, geçerlidir. Bugün de emperyalist ülkelerde zora dayalı proleter devrimle emperyalist burjuvazinin iktidarını yıkmak, emperyalist burjuvazinin devlet aygıtını parçalamak ve proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmek, proletarya diktatörlüğü şartlarında devrimi durmaksızın sürdürmek, sosyalizmi inşa etmek proletaryanın görevidir.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ezilen ülkelerde proletarya önderliğinde devrimler çağının başlangıcıdır. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi öncesinde sömürge ve bağımlı “geri” ülkelerde kurtuluş burjuvazinin şu veya bu kesiminin önderliğine terkedilmişti. Devrimden, ulusal kurtuluştan burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen hareketler anlaşılıyordu. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, çok uluslu bir ülke olan Rusya’da burjuva milliyetçiliğinin yerine proleter enternasyonalizmini; burjuvazinin önderliği


sosyalizm yerine proletaryanın önderliğini pratikte geçirerek ulusal kurtuluş savaşlarında da yeni bir çağı açtı. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin bu tür ülkeler proletaryasına gösterdiği ‘gerçek kurtuluşun biricik yolunun, işçi sınıfı önderliğinde, işçilerin, köylülerin antiemperyalist, antifeodal devrimi olduğu, bu devrimin işçi-köylü diktatörlüğü altında durmaksızın sürdürülerek sosyalist devrimle taçlandırılacağı’ dersi bugün de geçerliliğini koruyan önemli bir ders olarak dünya işçilerine ve emekçilerine yol göstermektedir.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi kapitalizmin bağrında ölümcül bir yara açan devrimdir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, kapitalizmin bir bütün olarak dünya üzerinden silecek olan devrimlerin ilk halkası olarak kapitalizmin bağrında ölümcül yara açan ilk devrim olarak tarihte yerini almıştır. O, kapitalizme/emperyalizme vurduğu darbe ile Büyük Sosyalist Ekim Devrimi öncesinde genel çizgi itibarıyla yükselen bir eğri çizen kapitalizmin genel buhranını başlatan, eğrinin aşağıya doğru kırılma noktasını oluşturan tarihsel gerçekliktir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi kapitalist/emperyalist sistemin hiç de göründüğü kadar sağlam bir sistem olmadığını göstermiş ilk devrim olmasıyla da önemlidir. Bugün egemen ve yıkılmaz görünen, sosyalizmin içten teslim alınmasıyla kendisini çok daha güçlü hisseden/ gösteren, bunu dünya işçilerine, emekçilerine çok yönlü olarak propaganda eden emperyalist/kapitalist sistemin yıkılabileceğini Rusya şahsında göstermesiyle önemli bir devrimdir.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi oportünizme karşı Leninizm’in zaferinin simgesidir. Büy ük Sosyalist Ek im Devrimi Marksizm adına işçi sınıfı hareketi içinde egemen olan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında burjuvazinin kuyruğuna takılan tavırları ile gerçek yüzünü pratikte gösteren oportunizme karşı Bolşevizmin, Leninizmin zaferini ilan eden devrimdir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi Leninizmin emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marksizmi olduğunu, oportünizmin yenilgiye, Leninizmin/Bolşevizmin zafere götürdüğünü; Leninizmin, emperyalizmi yıkmanın, proletarya diktatörlüğünü inşa etmenin teori ve taktiği olduğunu açık bir biçimde göstermiştir. Günümüzde de proletaryanın ve tüm ezilenlerin kurtuluşunun yol

göstericisi olan Leninizmin örgütsel temel aracının bolşevik/komünist parti olduğu gerçeği Rusya’da gerçekleşen Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile görülmüştür. Çok güçlü görünen oportünist partiler burjuvazinin safına geçerken enternasyonal sosyalist hareket içinde küçücük bir grup olan Bolşevikler, sabırlı ve sistemli bir çalışmayla işçi sınıfının çoğunluğunu kendi etraflarında birleştirmiş ve zafere ilerlemişlerdir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi bu sabırlı, ilkeli çalışmanın ürünüdür. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi Leninizm biliminin üstünlüğünün ürünüdür.

Emperyalistlerin saldırıları…

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesi ve sosyalizmin kurulması emperyalist/kapitalist sistemin bağrında önemli bir yara açmıştı. Proletarya kendi iktidarı şartları altında, emperyalistlerin içteki karşıdevrimcilerle elele yürüttüğü tüm müdahalelere rağmen Lenin ve daha sonra Stalin’in önderliği altında iktidarını koruma ve güçlendirme, sosyalizmi inşa etme yönünde muazzam başarılar elde etti. Lenin’in partisi olan Bolşevik Parti önderliğinde gerçekleşen Ekim Devrimi ve onun ürünü olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sosyalizmin bir ütopya değil, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu göstererek bütün ezilen insanlığa umut verdi, dayanak oldu. Stalin önderliğinde Sosyalist Sovyetler Birliği, emperyalist çağda burjuvazinin egemenliğinin en barbar biçimi olan faşizmin dünyaya egemen olmak için giriştiği İkinci Dünya Savaşı’nda antifaşist savaşın esas yükünü taşıdı. Bu savaşta nüfusunun yedide birini kurban verdi! Fakat antifaşist cephede birleşen halklarla birlikte, faşizmin dünya egemenliğini önledi. Emperyalizmin faşizmi doğurduğunu gören bir dizi halk, İkinci Dünya Savaşı sırası ve ertesinde “halk demokrasili devletler” kurarak emperyalizmden koptu. Emperyalist dünya sisteminin karşısına artık tek başına Sovyetler Birliği değil, onun etrafında birleşen ve sosyalizm yönünde ilerleme hedefini önüne koyan bir dizi devlet bir blok olarak çıktı! Sosyalizmin inşasında Sovyetler Birliği’nde kazanılan muazzam başarılar, emperyalizmden bağımsızlık için mücadele eden bir dizi halka cesaret verdi. Emperyalizmin sömürgecilik sistemi çöktü. Gerek ezilen bağımlı ülkelerde, gerekse emperyalist/kapitalist ülkelerdeki işçilerin, emekçilerin Rusya’daki sınıf kardeşlerinin kurduğu sosyalist devletin/sistemin varlığı, gerek kaza-

nımlarıyla, gerekse dünya işçilerine, emekçilerine örnek olmasıyla emperyalistler açısından kabul edilebilir bir sistem olmadı, olamazdı. Emperyalist burjuvazi açısından, Proleter Dünya Devrimi’nin ve dünyada demokrasinin, özgürlüğün, bağımsızlığın, insanlığın yarattığı tüm olumlu değerlerin simgesi, kalesi, merkezi haline gelmiş olan Sovyetler Birliği’ni çökertmek ölüm-kalım meselesi haline gelmişti. Bunun için adına “soğuk savaş” denilen savaş başlatıldı. “Komünizm” emperyalist/kapitalist dünyanın işçilerine, emekçilerine en büyük öcü olarak tanıtıldı, komünist örgütlere saldırılar yoğunlaştırıldı, Sovyetler Birliği’ne karşı ilan edilmemiş bir savaş yürütüldü. Yeni alanların komünistlerin eline geçmemesi için her alanda karşıdevrimci çeteler örgütlendi, silahlandırıldı, yer yer doğrudan askeri saldırılar düzenlendi. Hepsinden önemlisi, kaleyi içten fethetme, yıkma işine sarılındı. SBKP (Bolşevik) içinde revizyonizm gelişti. 1956’daki 20. Parti Kongresi ile, emperyalizmle uzlaşma, onunla bütünleşme revizyonist çizgisi kesin egemenliğini kurdu. Lenin-Stalin’in önderliklerinde, bütün dünyada işçi sınıfının ve tüm ezilen insanlığın umudu olan SBKP (B) revizyonist bir partiye; bir zamanlar sosyalizmin kalesi olan Sovyetler Birliği, sosyalemperyalist bir güce dönüştü. Kuşkusuz bu gelişmede gerçek komünistlerin hataları ve eksiklikleri de rol oynadı. Fakat belirleyici olan bunlar değil, komünizm maskesi takmış revizyonizmin ihaneti idi. Kale onlar aracılığıyla içten fethedildi ve yıkıldı. Sosyalizm lafzı, emperyalist siyasetin üzerini örtmek için 1980’li yılların sonuna dek kullanıldı. Sonunda bu maske de kaldırılıp atılmak zorunda kalındı. Sovyetler Birliği’nin yıkılması emperyalist burjuvazi açısından büyük zafer çığlıkları ile karşılandı. Emperyalist burjuvazinin ideologları ve propagandacıları “Doğu Bloku”nun 1990’lı yıllarda çöküşünden bu yana, kapitalizmin komünist sisteme üstünlüğünün pratikte ispatlandığını büyük gürültülerle ilan ediyor. Emperyalist barbarlık, dünya nüfusunun % 80’ini açlık sınırında yaşamaya mahkum ederken, kapitalist sistemin “insan doğasına uygun” biricik sistem olduğu, komünizmin öldüğü her gün, her saat, her saniye emekçi kitlelerin kafasına kazınıyor! Emperyalist burjuvazi insanlık tarihi açısından büyük öneme sahip olan Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’ni unutturmaya çalışıyor! Büyük Sosyalist Ekim Devrimi onlara göre tarihin bir kazasından

başka bir şey değil.

“İnsan doğasına uygun sistem” ve gerçekler…

Gerçek durum emperyalist burjuvazinin ilan ettiği gibi mi? Gerçekte kapitalist sistem sosyalizme üstün olan bir sistem mi? Gerçekte emperyalist/ kapitalist sistem sosyalizmin tersine “insan doğasına uygun” olan sistem mi? Tüm bu ve benzeri sorulara yanıt vermek yerine bugünün dünyasına bakmamız yeterlidir. Ör neğ i n açl ığ ı n kol gez d iğ i Afrika’ya bakalım… “İnsanın doğasına uygun sistem”de, yani kapitalist/ emperyalist sistemle insanların açlıktan ölmesi zorunluluk mu? Yetersiz beslenen insan sayısının dünya üzerinde iki milyar civarında olduğunu emperyalist güçlerin kurumları söylüyor. Bu “insanın doğasına uygun sistemin”, yani kapitalist/emperyalist sistemin ürünü olan; dünyanın ezilenlerini açlığa, kuru ekmeğe muhtaç hale getirmek değildir de nedir? Dünya üzerindeki her beş insandan birinin açlık sınırında yaşadığı, milyonlarca insanın açlıktan, kuraklıktan, salgın hastalıktan kırıldığını, her beş insandan birinin yaşadığı zengin emperyalist-kapitalist ülkelerde, aşırı üretilen yiyecek maddeleri yokedildiğini, bu ülkelerde insanların, her gün patlayan zehirli yiyecek, besi hayvanlarındaki salgın hastalık haberleriyle, ne yiyecek satın alacağını bilemediği, et fiyatlarını sabit tutabilmek, fiyatların düşmesini engellemek için milyonlarca hayvanın öldürülüp, yakıldığı bilinen gerçeklerden. Dahası bütün bunların kapitalist kâr mantığı çerçevesinde yapıldığı da biliniyor. Bir yanda yokluk, açlık, öbür yanda ürünlerin yok edilmesi… “İnsan doğasına uygun sistem” olduğu iddia edilen kapitalist/emperyalist dünyanın gerçekliği bu. Örneğin işsizlik… Dünya çapında bugün milyonlarca insan işsizliğin kucağına atılmaktadır. Kapitalizmin en gelişmiş olduğu bölgelerden birisi olan kıta Avrupa’sındaki ülkelerde işsizlik oranının %10’lara ulaşması “insanın doğasına uygun sistemin” ürünü değil midir? Örneğin konut, sağlık, temiz su vb. insani ihtiyaçlar… Her altı kişiden ancak birinin, bu birlerin içinde de çok az bir kesimin bu tür insani ihtiyaçları yeterli ölçüde alabildiği sistem “insan doğasına” ne kadar uygun bir sistemdir acaba? Örneğin dünya üzerinde yürüyen savaşlar… “İnsan doğasına uygun sistem”in sahipleri, kapitalistler/emperyalistler kâr amacıyla yürüttükleri gerici savaşlarda yüzbinlerle ifade edi-

21


sosyalizm / klasiklerimizden öğrenelim

22

lebilecek insan hayatını kaybediyor. Irak’ta, Filistin’de, Fildişi Sahili’nde vb. vb. yürüyen savaşlarda televizyon ekranlarına yansıyan katliamlar, ceset resimleri, işkence görüntüleri “insan doğasının” bir gereği mi, yoksa “insanın doğasıyla uyumlu” olduğu iddia edilen kapitalist/emperyalist sistemin bir ürünü mü? Ya ellerindeki yalnızca atom silahlarının dünyayı birkaç kez yok edecek yıkıcı, yakıcı güce sahip olması; onların radyasyon etkisinin dünya üzerinde onbinlerce yıl sürmesi sonucu birçok canlı türünün yaşama imkânlarını ortadan kaldıracak potansiyele sahip olması “insan doğasına uygun” sistemin” gereği mi? Örneğin her geçen gün daha da çekilmez hale getirilen, yaşam temelleri kâr uğruna dinamitlenen dünyanın ekolojik durumu “insan doğasına uygun sistemin” sahiplerinin, yani kapitalist/emperyalist güçlerin marifeti değil mi? Dünyayı yaşanmaz hale getirmek “insan doğasına uygun sistemin” görevlerinden biri mi? Örneğin, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, teneffüs ettiğimiz hava emperyalizmin aşırı kâr dürtüsü nedeniyle zehirleniyor. Doğal kaynakların hoyratça kullanılması sonucu, gelecek kuşakların yaşam alanı daraltılıyor, evet ortadan kaldırılıyor. Bu mudur “insanın doğasına uygun sistem”? Örneğin “insan doğasına uygun sistemin” bir parçası olan Türkiye’de yaşananlar… Bir yanda her geçen gün yığınlar halinde işsizliğin kucağına itilen kitleler, diğer yanda bir eli yağda, bir eli balda olan küçük bir azınlık… Bir yanda yokluk, yoksulluk içinde yaşayan milyonların Türkiyesi, diğer yanda zevk-ü sefa süren bir avuç azınlığın Türkiyesi… Bir yanda kendileri için “yok yok” olan küçük bir sömürücü azınlık. Diğer yanda geçinebilmek için açlık ücretine, insanlık dışı şartlarda çalışmak zorunda olan –o da iş bulabilirse– milyonlarca emekçi! İki ayrı, iki farklı Türkiye gerçekliği “insan doğasına uygun sistemin”, kapitalizmin/ emperyalizmin marifeti değil mi? Tüm bu ve benzeri örnekler dünyada ve ülkemizde yaşananların kapitalist/emperyalist güçlerin marifeti olduğunu açıkça göstermeye yeter. Açlığı, işsizliği, yokluğu, yoksulluğu ortadan kaldırmış sosyalist Sovyetler Birliği’ndeki sistemi “insan doğasına aykırı sistem” olarak ilan edenlerin düzenlerine baktığımızda hangi sistemin “insan doğasına uygun” olduğunu açıkça görmek mümkündür. Bir yanda insanı merkeze koyan sosyalist sistem; diğer yanda kârı, daha fazla kârı merkeze koyan kapi-

talist/emperyalist sistem… Bir yanda halkların kardeşliğini, dünya işçi sınıfının birliğini ve dayanışmasını merkeze koyan sosyalist sistem; diğer yanda halkları, dünya işçilerini, emekçilerini kendi çıkarları için birbirine kırdıran kapitalist/ emperyalist sistem… Bir yanda ulaşım, sağlık, eğitim, konut gibi insanların en temel ihtiyaçlarını karşılayan sosyalist sistem; diğer yanda bu tür ihtiyaçları küçük bir azınlığın sağlayabildiği kapitalist/ emperyalist sistem… Bu tür bir karşılaştırmayı genişletmek mümkün…

Klasiklerimizden Öğrenelim

AB üzerine güncel bir yorum!* V. İ. LENİN

“Bugünkü ekonomik zeminde, yani kapitalist koşullar altında Avrupa Birleşi k Devlet leri, Amerika’nın hızlı gelişimini durdurmak için gericiliğin örgütlenmesi anlamına gelecektir.”

Dünyaya yeni Ekimler gerek!

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin öncesindeki emperyalist dünyanın gerçekliği ile günümüzün emperyalist barbarlığı arasında özsel bir fark yok… Bugünün emperyalist dünyasında barbarlık daha katmerli bir şekilde sürüyor… Başka bir deyişle kapitalist/emperyalist sistemi yıkmayı amaçlayan sosyalist devrimi gerektiren şartlarda 88 yıl öncesinden özde bir farklılık yok. Tersine objektif durum sosyalizmi daha da gerekli kılıyor. Emperyalist barbarlığın ulaştığı boyut sosyalist devrimleri, yeni Ekimleri daha da acil hale getiriyor. Geçen yüzyılın başındaki durumun tersine, bu yüzyılın başındaki duruma gözattığımızda kapitalizmin yıkıcı etkilerinin çok daha net olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bu yıkıcılık, doğal kaynakların kurutulması, insanın yaşayabileceği çevresel ortamın yok edilmesine doğru ilerliyor! Emperyalizm insanlığı barbarlık içinde çöküşe sürüklüyor! Ancak bu gidişin –emperyalizmin çanak yalayıcıları ne kadar tersini söylerse söylesin– bir tek alternatifi var: Sosyalizm-Ko münizm! Bu tek ve gerçek alternatif için yeni Ekimlere ihtiyaç var… Gelecek yeni Ekimlerdedir, yeni Ekimler gelecektir! Olmaz değil; olur! Yeter ki burjuvazinin uyuttuğu dev, işçi sınıfı uyansın, örgütlensin! Yeter ki tüm ezilenler işçi sınıfı önderliğinde birleşebilsinler! Büyük insanlığın kaybedeceği bir şey yok gerçekte! İşçilerin, emekçilerin kazanacağı ve kendi kuracakları yepyeni bir dünya var: Sömürücüsüz, sömürüsüz; farklılıkların düşmanlık nedeni değil, bir zenginlik kaynağı olduğu; özgür bireylerin özgür birliğinin dünyası! İşçileri, emekçileri böyle bir dünyayı yaratmaya çağırıyoruz! 23 Ekim 2005 ✓

… Kapitalist koşullar altında Avrupa Birleşik Devletleri, sömürgelerin paylaşılması üzerine anlaşmakla eşanlamlıdır. Fakat kapitalist koşullar altında, güç dışında başka türlü zemin, her türlü paylaşım ilkesi imkansızdır. Milyarder, kapitalist ülkenin “ulusal kazancı”nı başka birisiyle ancak belli bir oranda, yani “sermaye miktarı”na göre bölüşebilir (ayrıca, en fazla sermayenin, hakkı olandan daha fazla alması için bir ek yapılır). Kapitalizm, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ve üretim anarşisi demektir. Bu zemin üzerinde gelirin “adil” bölüşümünü vaaz etmek Proudhonculuktur, küçük-burjuva-darkafalı kalınkafalılıktır. “Güce uygun olan”ın dışında başka bir bölüşüm imkansızdır. Güçler dengesi ise ekonomik gelişmenin seyriyle değişir. 1871’den sonra Almanya, İngiltere ve Fransa’dan üç-dört kat daha hızlı güçlendi. Japonya ise Rusya’dan on kat hızlı. Kapitalist bir devletin gerçek gücünü sınamak için savaştan başka araç yoktur, olamaz. Savaş, özel mülkiyetin temellerine karşıtlık içinde değildir, bilakis bu temellerin gelişiminin doğrudan ve kaçınılmaz sonucudur. Kapitalizmde tek tek ekonomilerin ve tek tek devletlerin ekonomik gelişiminde eşit büyüme imkansızdır. Kapitalizmde bozulan dengenin geçici olarak yeniden kurulması için sanayide krizden, politikada

savaştan başka araç yoktur. Kapitalistler arasında ve devletler arasında geçici anlaşmalar elbette mümkündür. Bu anlamda, Avrupalı kapitalistlerin bir anlaşması olarak Avrupa Birleşik Devletleri de mümkündür… Ne üzerine anlaşma? Sadece, birleşik güçlerle Avrupa’da sosyalizmi ezme, birleşik güçlerle, yağmalanan sömürgeleri Japonya ve Amerika’ya karşı savunma üzerine anlaşma. Bu sonuncular, sömürgelerin bugünkü bölüşümünde son derece zararlıdır ve son elli yıl içinde gerici, monarşist ve bunak Avrupa ile kıyaslanmayacak ölçüde hızlı biçimde güçlenmişlerdir. Birleşik Devletler ile kıyaslandığında Avrupa bir bütün olarak ekonomik bir durgunluk anlamına gelmektedir. Bugünkü ekonomik zeminde, yani kapitalist koşullar altında Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika’nın hızlı gelişimini durdurmak için gericiliğin örgütlenmesi anlamına gelecektir. Demokrasi ve sosyalizm davasının sadece Avrupa ile bağlantılı olduğu zamanlar, geri gelmeyecek biçimde yitip gitmiştir. …” V. İ. Lenin, Seçme Eserler Cilt 5, “Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine”, 23 Ağustos 1915, İnter Yayınları, sayfa 150-151

(*) Başlık bize aittir. — Yeni Dünya İçin Çağrı


okuyucu mektubu

BİR İŞKENCE ÖYKÜSÜ ÜZERİNE - III

H

azırlık soruşturmasını yürütmekle görevli savcı tarafından 31.10.2002 tarihinde 1 No’lu F Tipi Cezaevi Savcılığı’na yazı yazılarak Mehmet Desde’nin, “Gözlem altında olduğunu iddia ettiği olay sonunda ne işlem yapıldığı, varsa hakkında yapılan soruşturma veya davanın numaraları” sorulmuş ve “işkence gördüğünü iddia ederse, hangi birimde, ne zaman (gün, ay, yıl ve saat olarak) işkence gördüğü, kimin ne şekilde, yapılan hangi eylemiyle işkencede bulunduğu, işkence yapanları fotoğraflarından veya şahsen görmesi halinde tanıyıp tanımayacağı, kimden şikayetçi olduğu” konusunda ifademe başvurulması istenildi. İşkence mağduru olarak derhal hastaneye sevk ve tıbbi muayenemin detaylıca yapılmasının sağlanması yerine, tereddütte kalınarak, sevkin yapılıp yapılamayacağı hakkında Genel Müdürlüğe yazı yazılması işkencenin önlenmesi ve etkili soruşturulması taahhüt ve yükümlülüğüne açıkça aykırılık taşımaktadır. Cezaevi Savcılığına vermiş olduğum 07.11.2002 tarihli ifadede, daha önceki ifadelerimde de anlattığım gibi bana nerede, ne zaman, ne şekilde, kimler tarafından işkence ve kötü muamele yapılmış olduğunu tekrarladım. Ayrıca bana işkence yapanlar arasında terörle mücadele şube müdürünün de olduğunu sesinden tanıdığımı belirterek bu kişinin eşkalini verdim ve görürsem tanıyabileceğimi de belirttim. Ancak işkence yapan görevliler arasında en azından şube müdürünü tanıyabileceğimi söylemiş olmama rağmen, görevlilerin fotoğrafları dahi bana gösterilmedi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 6.2.2003 tarihinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevkim sağlanarak, tıbbi muayenem yapıldı. Yapılan muayene sonucunda, 11.03.2003 gün ve B.30.2.EGE.0.111.02.00/76 sayılı rapor tanzim edildi. İş bu raporun sonuç kısmında: “a- Mehmet Desde’nin beyanlarında belirtilen fiziksel şiddet nedeniyle oluşmuş bulguya rastlanmadığı, ancak aradan geçen zaman göz önüne alınarak, bulgu oluşmuş olsaydı bile kaybolmuş olabileceği, batın sol ön alt kısmındaki iyileşmiş yara nedbesinin yaranın özelliklerinin kaybolması nedeniyle, ne ile ve ne zaman oluştuğunu söylemenin tıbben mümkün olmadığı,

“İşkence mağduru sadece ben değilim. Ben ne ilk ne de son olacağım. İşkencelere maruz kalan yüzlerce insanın suç duyurularına takipsizlik kararı verildiğini de biliyorum. Ne yazık ki bu ülkede binlerce insan işkence tezgahlarından geçti. Kimileri sakat kaldı, kimileri öldü. Kimileri gözaltında kaybedildi, kimileri yargısız infazlara kurban edildi. Bu ülkede işkencenin kitapları yazıldı...” b- Şahsın psik iyatrik muayenesinde saptanan ‘major depresif bozukluk+posttravmatik stres bozukluğu” bulgularının şahsın anlattığı olay ile ilişkili olabileceğinden” bahsedilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fa kültesi Psikiyatri Anabilim Dalı başkanlığınca 19.02.2003 tarihli raporunda da şunlar söylenmektedir: “Adı geçenin yapılan psikiyatrik muayenesi sonucunda; bilincinin açık, kooperasyon ve oryantasyonunun tam olduğu tespit edilmiş olup, depresif duygudurum, anhedoni, insomni, anorexi, psikomotor retandasyon, sosyal izolasyon, hipervijilans, konsantrasyon bozukluğu. Travmatik olayın sürekli şekilde rüyalarında tekrar yaşanması bulguları saptanmıştır. Olguda “Major Depresif Bozukluk ve Posttravmatik Stres Bozukluğu” tanıları düşünülmüştür. Durumu belirtir ortak tıbbi kanaat raporudur.” 21 Ocak 2003 tarihinde tahliye oldum. Tahliye olduktan sonra, İzmir Tabip Odası’na başvurarak yardım talebinde bulundum. İzmir Tabip Odası başvurumu kabul ederek, bünyesinde çalışan doktorlar tarafından tedavilerim yapılarak, 21.07.2003 tarihli 032104-11 sayı numaralı 15 sahifeden oluşan rapor düzenlendi. Bu raporun sonuç bölümünde: “Mehmet Desde’nin gözaltında bulunduğu süre içerisinde yaşadığı ve maruz kaldığı uygulamalara ilişkin anlatmış olduğu öykü; gözaltı süreçleri sonrasındaki fiziksel ve ruhsal yakınmalarına ilişkin vermiş olduğu anamnez, bu anamneze uygunluk gösteren psikiyatri, dahiliye, genel cerrahi konsültasyonlarındaki bulgu ve sonuçlar, yapılan ortopedi, nöroloji konsültasyonlar ve diğer radyolojik laboratuvar değerlendirmeleri birbiriyle ve kişinin gözaltında işkence

gördüğüne ilişkin vermiş olduğu öykü ile tümüyle uyumlu bulunmuştur. Tüm veriler bir bütünlük içinde ve bir arada ele alındığında kişinin gözaltında bulunduğu süre içerisinde insan eliyle oluşturulmuş fiziksel ve ruhsal travmaya maruz kaldığı kanaatine varılmıştır.” Ege Üniversitesi Tip Fakültesi ve İzmir Tabip Odasınca düzenlenen raporlarda bana gözaltında fiziki ve psikolojik olarak işkencenin yapıldığı hekim raporları ile belgelendi. Ben dört gün boyunca ‘Terörle Mücadele Şubesi’nde ifadelerin nasıl alındığını, nasıl işkence yapıldığını gördüm ve yaşadım. 3. hazırlık soruşturması sonucunda, nihayet 12.08.2003 tarihinde işkence nedeniyle sanıklar Muhteşem Çavuşoğlu, Mesut Angı, Alim Erçetin ve Hürriyet Gündüz hakkında TCK m.243/1 gereğince cezalandırılmaları için kamu davası açıldı. Bu davanın ilk duruşması 02.10.2003 tarihinde yapıldı. İşkenceci polisler mazeret bildirmeksizin 1. Duruşmaya katılmadılar. Birinci duruşmada gözaltında gördüğüm işkenceleri ayrıntılı olarak mahkeme heyetine anlattım. Mahkemeye verdiğim dilekçede, bana yapılan işkence ve kötü muamelenin yanı sıra şunları da belirtmeyi gerekli gördüm: “İşkence mağduru sadece ben değilim. Ben ne ilk ne de son olacağım. İşkencelere maruz kalan yüzlerce insanın suç duyurularına takipsizlik kararı verildiğini de biliyorum. Ne yazık ki bu ülkede binlerce insan işkence tezgahlarından geçti. Kimileri sakat kaldı, kimileri öldü. Kimileri gözaltında kaybedildi, kimileri yargısız infazlara kurban edildi. Bu ülkede işkencenin kitapları yazıldı. Yazılı ve görsel medyayı izleyen herkes polisimizin kahramanlıklarını ekranlarda ve gazete sayfalarında gö-

rebilir. Hak arama mücadelesi yürüten insanları coplayan, üzerlerine biber gazı sıkan yasadışı uygulamalara imza atan polis değil mi? Son 10 yılda bu ülkede polisin açtığı ateş sonucu ölen insan sayısı 400’ü bulmuştur. Bu sayıya yaralananları, işkencede ölenleri, gözaltında kaybedilenleri ve sakat kalanları da ekleyin... Nasıl ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar. Güya Avrupa Birliği’ne girebilmek için durmadan uyum yasaları çıkarılıyor. Avrupa Birliği’ne sunulan Ulusal Programda şunlar söyleniyor: Hükümet, işkence ve kötü muamele olaylarını önlemeye ve sıfır hoşgörü göstermeye kararlıdır. Adaletin bir an önce tecelli etmesi için yürürlüğe konmuş olan yasal ve idari önlemler titizlikle uygulanacaktır. Hukuk ve Ceza alanlarındaki değişiklikler dahil, yapılması öngörülen tüm yasal ve idari düzenlemelerde işkence ve kötü muameleye karşı hassasiyet gösterilecektir. Düzenlemelerin uygulanmasında özellikle AİHM’nin 3. maddesi ile Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza ve Muamelenin Önlenmesi Komitesi tavsiyeleri dik kate a lınaca ktır. İzleme, denetim ve rapor etme mekanizmalarının çalışmalarına ağırlık verilecektir.” (Bkz. Ulusal Program Siyasi Kriterler başlıklı bölüm.) Bir yandan bunlar söylenirken, diğer yandan işkence tüm hızı ile sistematik olarak sürüyor. Bu ise, işkencenin bir devlet politikası olduğunu ve bu politikanın bir uzantısı olarak işkencecilerin korunduğunu gösteriyor. Kimi işkencecilerin yargı karşısına çıkarılması, kimilerinin cezalandırılması buzdağının sadece görünen kısmıdır. Öyle ya, devlet ve milletin bekası için kimi işkencecilerin feda edilmesi gerekiyor. Kimi işkencecilerin devlet ve milletin bekası için feda edilmesi bu devletin ulusal programda yazdığı gibi işkenceye karşı mücadele ettiği anlamına gelmiyor. İşkence bir insanlık suçudur. Türkiye’deki mevcut yasalara göre de işkence suçtur. TC anayasasının 17. Maddesine göre, “kimseye işkence yapılamaz; kimse insan onuruyla bağdaşmayan bir ceza ya da işleme tabi tutulamaz.” Türk Ceza Kanununun 243 ve 245. Maddeleri ile de işkence yasaklanmıştır. İşkence ve kötü muameleyi yasaklayan uluslar arası söz-

23


✉ okuyucu mektubu

24

leşmelere Türkiye de imza atmıştır. Şimdi sormak gerekiyor: Mevcut yasaları çiğneyen, yasadışı uygulamaların altına imza atan kim? Yasaları uygulamayan, yasadışı işkence metotlarını uygulayan polisin kendisi değil mi? Yasaları uygulamakla yükümlü olan kolluk kuvvetleri yasaları çiğniyorsa, toplum bireylerinden yasalara uymasını nasıl bekleyebilirler? Amaç yasaların uygulanması, toplumun asayişinin ve sağlığının sağlanması mı? Yoksa insanların susturulması; ses çıkaramaz, hak arayamaz bir ruh hali içerisine sürüklenmesinin sağlanması ve bu şekilde muhalif seslerin yok edilmesi mi? Türkiye’de yaşananlar ne yazık ki bana ikinci şıkkın amaç edinildiğini düşündürtüyor. Ben Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden birinin vatandaşı olmama rağmen, üstelik de Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne girmeye çalıştığı bir süreçte, kolluk güçlerinin uyguladığı işkence ve kötü muameleye maruz kaldım. Acaba işkenceciler hakkında dava açılmasının Alman vatandaşı olmam ile bir bağı olabilir mi? Şimdi sormak gerekiyor: Neden işkencenin üzerine gidilmiyor? Neden işkenceciler bir şey olmamış gibi görevlerini sürdürüyor. Neden işkenceciler korunuyor? Neden işkencecilerin hepsi yargı karşısına çıkarılmıyor? Neden yargı karşısına çıkartılan kimi işkencecilerin davaları zaman aşımına uğratılıyor. Neden haklarında dava açılan kimi işkencecilere tebligatları bir türlü ulaştırılamıyor? Neden kimi işkencecilerin ikametgahları tespit edilemiyor. Tüm bunlar işkencecilerin korunduğunu göstermiyor mu? Kimdir bu işkenceciler? Bunlar devletten ve amirlerden bağımsız mı hareket ediyorlar? Bu işkenceciler birer aile babası mı? Bunlar nasıl çocuklarını sevebiliyorlar? Bunlar nasıl aile ortamında yer alabiliyorlar? Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Üyeleri, Daha önce savcılığa verdiğim ifadelerde, sürece ilişkin olarak yazdığım yazılarda gözaltında kaldığım 4 gün boyunca bana yapılan işkenceleri ayrıntılı olarak anlattım. Ben 4 gün boyunca Bozyaka Terörle Mücadele Şubesinde, Şube Müdür ü ola n Muhteşem Çavuşoğlu yönetimindeki kalabalık bir ekip tarafından işkence gördüm. Gördüğüm işkenceler sonucu sağlığım bozuldu. Gelinen aşamada hekim raporları ile de işkence gördüğüm belgelenmiştir. İşkenceleri ben gördüm ve yaşadım. Bundan dolayı da yargı karşısına çıkarılan bu işkencecilerin ağır bir şekilde cezalandırmalarını talep ediyorum”. (30

Eylül 2003 tarihli, İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verilen dilekçe) 2. Duruşma 31.10.2003 tarihinde yapıldı. 2. Duruşmaya işkenceci polislerden Mesut Angı, Alim Erçetin ve Hürriyet Gündüz katıldı. İşkenceci polisler mahkeme önünde yaptıkları savunmalarında; özet olarak, sorgulamada bulunmadıklarını, ifade vermediğim için sorgulamanın yapılamadığını, kendileri ile muhatap olmadığımı, devamlı bir şekilde Şube Müdürü ile muhatap olduğum şeklinde çelişkili ifadelerde bulundular. Devamla, Şube Müdürünün, ifade vermediğim için hakkımda tutanak tutulmasını istediğini ve bu sebeple de, tanzim edilen tutanaklara imza atmak durumunda kaldıklarını ifade ettiler. Tabii ki bu ifadeler gerçeği yansıtmamaktadır. Hem sorguda bulunmadıklarını ve hem de sorguya yanıt vermediğimi ifade etmeleri bir çelişkidir. Sorguda bulunmayan bir kimsenin sorguya yanıt verip vermediğimi bilmesi herhalde mümkün olmazdı. Kapalı kapılar arkasında işkence yapanlar, maalesef, mahkeme önüne çıktıklarında masum insan rollerinde, kendilerini mağdur gösterme gayreti içine düşmüşlerdir. 3. Duruşma 24.12.2003 tarihinde yapıldı. İşkenceciler Adliye Binasında olmalarına rağmen duruşmaya katılmadılar. 3. Duruşmada “Dosyanın içindeki raporlarla birlikte İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilerek, müdahilde saptanan bulgu ve arazların işkence sonucu meydana gelip gelmediğinin tespiti ile düzenlenecek raporun mahkememize gönderilmesi” kararı verildi. Ayrıca sanıklar Mesut Angı, Alim Erçetin ve Hürriyet Gündüz’ün duruşmadan vareste tutulma talepleri kabul edildi. 4. Duruşma 19.01.2004 tarihlerinde yapıldı. Adli Tıptan beklenen rapor gelmediğinden dolayı duruşma ileriki bir tarihe ertelendi. 5. Duruşma 19 Şubat 2004 tarihinde yapıldı. 5. Duruşmada İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen dosya gelmediğinden ötürü dava ertelendi. 6. Duruşma 18 Mart 2004 tarihinde yapıldı. Adli Tıp Kurumu’na gönderilen dosya gelmediğinden ötürü duruşma ertelendi. 7. Duruşma 14 Nisan 2004 tarihinde yapıldı. 4 ay önce İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilen dosya hiç bir işlem yapılmadan geri gönderildi. Adli Tıp Kurumu benim dosya ile birlikte muayene gün ve saatlerinin bildirildiği zaman içerisinde gitmem yönünde talepte bulundu. Mahkeme heyeti “Müdahilin belirtilen gün ve saatte raporun aldırılması için Adli Tıp 2. İhtisas Kurulu’na sevki hususunda Cumhuriyet Savcılığına yazı yazılma-

sına ve dava dosyasının dizi pusulasına rapten gönderilmesine” karar verdi. 8. Duruşma 13 Mayıs 2004 tarihinde yapıldı. 7. Duruşmada Adli Tıp Kurumu’nun talebi üzerine verilen karar gereği 10.05.2004 tarihinde Adli Tıp Kurumu’nda muayenem yapıldı. 8. Duruşmada Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu raporu gelmediğinden ötürü dava ertelendi. 9. Duruşma 9 Haziran 2004 tarihinde yapıldı. Adli Tıp Kurumu raporu gelmediğinden dolayı dava ileri bir tarihe ertelendi. 10. Duruşma 8 Temmuz 2004 tarihinde yapıldı. Yine rapor gelmediğinden ötürü dava ertelendi. 11. Duruşma 5 Ağustos 2004 tarihinde yapıldı. Yine beklenen rapor gelmediğinden dava ileri bir tarihe bırakıldı. 12. Duruşma 30 Eylül 2004 tarihinde yapıldı. Nihayet 9 ay sonra Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu raporu mahkemeye gönderildi. Dosya içerisinde yer alan raporların özetini yapan Adli Tıp 2. İhtisas Kurulu, gözaltı süreci içerisinde verilen adli raporları temel alarak “kişinin gözaltında fiziksel bir travmaya maruz kaldığının kesin tıbbi delillerinin bulunmadığını” belirtti. Ege Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı raporu hakkında ise, “kişinin Gözlem İhtisas Dairesi’ne yatırılarak müşahade altına alınması” görüşü öne sürülüyordu. 13. Duruşma 11 Ekim 2004 tarihinde İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Bu celsede Mahkeme Heyeti Adli Tıp Kurumunun “Gözlem İhtisas Dairesi’ne yatırılarak müşahade altına alınması” istemine gerek olmadığına karar verdi. Ayrıca bu celsede aynı dönemde benimle birlikte gözaltına alınan Mehmet Bakır’ın tanık olarak dinlenilmesi talebimizi de reddetti. 14. Duruşma 8 Kasım 2004 tarihinde yapıldı. İzmir Barosu İşkenceyi Önleme Grubuna yazılan yazının cevabı gelmediği için, davayı ileri bir tarihe erteledi. 15. Duruşma 29 Kasım 2004 tarihinde İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Duruşmaya yargılanan polislerden Hürriyet Gündüz, Mesut Angı ve Muhteşem Çavuşoğlu katıldı. Sanık polislerin yanı sıra Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli bir çok polis ve şimdiki şube müdürü de duruşma salonunda yerlerini aldılar. 16. Duruşma 22 Aralık 2004 tarihinde İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı. Esas hakkındaki savunma ve değerlendirmeler yapıldıktan sonra, savcı esas hakkındaki mütalaasını verdi. Savcı mütalaasında sanıkların üzerlerine atılı suçu işlediklerine ve cezalandırılmaları için dosyada yeterli kanıt ve delil olmadığından dolayı beraatlerine karar verilmesini istedi! Mahkeme Heyeti savcının istemine

uyarak Muhteşem Çavuşoğlu, Hürriyet Gündüz, Mesut Angı ve Alim Erçetin hakkında yasa yolu açık ve nedenleri gerekçeli kararda yazılmak üzere beraatlerine karar verdi! Verilen beraat kararı temyiz edildi. Dava şimdi Yargıtay aşamasında bulunuyor. Siyasi iktidar “işkence ve kötü muamele olaylarını önlemeye ve sıfır hoşgörü göstermeye kararlı olduğunu” açıklamaya devam ediyor. Ama yaşanan pratik süreç ve uygulamalar bu söylemlerin tersini ortaya koyuyor. Diğer işkence davalarında olduğu gibi, bu davada verilen beraat kararı işkencecilerin korunduğunu gösteriyor. Bir yandan işkenceye karşı ‘sıfır hoşgörü’ tanınacağı söyleniyor. Diğer yandan işkence tüm hızı ile sürüyor. Yapılan düzenlemeler, makyajdan öte başka bir anlam taşımadığı için işkence ve tecavüzlerin azalması ve önlenmesi yönünde bir gelişme sağlanamıyor. İşkencenin sistematik olup olmamasının önemli göstergelerinden biri, işkence ve tecavüzle suçlanan görevlilere karşı etkin yaptırımların uygulanıp, uygulanmamasıdır. Bu ülkede gözaltında işkence, kötü muamele, cinsel taciz ve tecavüzün sistematik olarak uygulandığı herkesçe bilinen bir olgudur. Bu fiilleri gerçekleştiren kamu görevlilerinin yargı önüne çıkartılmasında karşılaşılan zorluklar, yargı önüne çıkartıldığında da zamanaşımına uğratma çabaları ve ağırlıklı olarak verilen beraat kararları işkencenin sistematik olarak uygulandığının en belirgin göstergesidir. Kimi işkencecilerin yargı karşısına çıkartılması, kimilerinin cezalandırılması buzdağının sadece görünen kısmıdır. Kimi işkencecilerin devlet ve milletin bekası için feda edilmesi bu devletin işkenceye karşı mücadele ettiği anlamına gelmiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, Türkiye’nin mahkum olmasına ve trilyonlarca lira tazminat cezası ödemesine neden olan olayların başında ‘işkence davaları’ geliyor. Bunun en önemli nedeni ise işkenceciler aleyhine açılan davaların büyük bölümünün ‘beraatla’ sonuçlanması, yani işkencenin cezasız kalmasıdır. Bir işkence öyküsünü ve yürüttüğüm hukuk mücadelesini yazmaya çalıştım. Herşeye rağmen işkenceye ve işkencecilere karşı mücadele etmek gerekir. İşkence ve işkencecilere karşı hukuki mücadelemi sonuna kadar sürdürmeye devam edeceğim. Verilen beraat kararı ile hukuki süreç henüz sona ermemiştir. Cezasızlığa karşı mücadele, işkenceye karşı mücadelenin en önemli koşullarından biridir. İşkence mağdurlarıyla dayanışmada bulunmak, aynı zamanda işkenceyi önlemede ilk adım olduğu unutulmamalıdır. 15.08.2005, MEHMET DESDE ✓


ibretlik haberler

Yine “Koç” Kültür Bakan›

B

ir acaip adam flu Kültür Bakan›… Kabinenin en uçu¤u oldu¤unu, k›rd›¤› cevizlerin k›rk› geçti¤ini daha önce çeflitli kereler yazm›flt›k. Kültür Bakan› Koç sanki AKP hükümetinin mizahç›lara açt›¤› bir kredi; bir k›yak gibi bir fley. Ancak bazen terslik de olmuyor de¤il: “Koç” Kültür Bakan›, mizahç›lardan daha da ileri gidiyor, onlar›n elinden mizah unsurunu al›yor. Adam uçmufl; mizahç›lar h›z›na yetiflemiyorlar. Arada s›rada yetifltiklerinde ve bir-iki fley karalad›klar›nda da hoop hemen mahkeme kap›s›nda solu¤u al›yorlar. Adam yine rakipsiz! Bu haliyle adam tarihe zaten geçti… Ancak bu “Koç” Kültür Bakan›’na yetmemifl olacak ki, baflka yol ve yöntemler deneyerek de tarihi kiflilik ünvan›n› garantiye almak istiyor. Bunun andaki son örne¤i olarak “Sakal-› fierif”i aya¤›na getirtmifl… (Bu arada; gayet bilinçli olarak “andaki” sözcü¤ünü kullan›yoruz. Çünkü “Koç” Kültür Bakan›’n›n mizah h›z›na, bu alanda yapt›klar›na her gün, her saat yenilerinin eklenmesi mümkün!) Eee, böyle bir durum karfl›s›nda ‹slamc› kesim hemen tepki gösterdi. “Sakal-› fierif”in olup olmad›¤›, sakal k›llar›n›n Peygamber’e ait olup olmad›¤› ayr› bir tart›flma konusu… Ancak “Koç” Kültür Bakan›’n›n bunu havaalan›na getirtmesi üzerine k›yamet koptu. Bu “mukaddes” “Sakal-› fierif”in aya¤a getirtilmesi ne demek oluyordu? Haydi bir yanl›fll›k olmufl, “Koç” Kültür Bakan›’n›n dedi¤ine göre “bürokrat›n biri iflgüzarl›k yap›p getirmiflti”; iyi de “Koç” Kültür Bakan›’n›n durumu aç›klamaya çal›fl›rken söyledi¤i “Tarihe geçtim” sözleri ne oluyordu? Anlafl›l›yor san›r›z; “Koç” Kültür Bakan› tarihte yerini garanti alt›na almak istiyor. Eee, ifl tarih olunca Hürriyet gazetesinin tarih yazar› Murat Yardakç› durur mu?! Hemen

Zemzem kuyusuna ifleyenlerin de tarihe geçmifl oldu¤unu yazd›! Asl›nda bize söyleyecek söz kalm›yor. “Koç” Kültür Bakan› tarihe geçmik istiyor… Bunun için uyuyor, horluyor, hünkârbe¤endi oluyor, Devlet Tiyatrolar›n› da¤›t›yor, “Sakal-› fierif”i aya¤›na getirtiyor vs. vb. Bir güzel de yan›t›n› al›yor ama ne gam?! Tarihe geçiyor bir çeflit… Evet, evet, gerçekten tarihe geçiyor: Türk mizah tarihine geçiyor “Koç” Kültür Bakan›! Eee, mizah tarihi de tarihin bir parças› de¤il mi yani? Bizce yak›fl›r! “Koç” Kültür Bakan›’n›n mizah tarihinde baya¤› kariyer yapaca¤›na flüphemiz yoktur! Mizah tarihi içinde yeralmak “Koç” bakana yak›fl›r! ●

Yetmeeeez!

H

abere göre Marmaris’in Bozburun Beldesi’nde Atatürk’e benzemedi¤i ve ölçülerinin küçük oldu¤u gerekçesiyle elefltirilen 1 metre 71 santimetrelik Atatürk heykeli de¤ifltirilmifl. Bence iyi yap›lm›fl. Hatta az bile yap›lm›fl… Ancak de¤ifltirmek yetmez, sorunu kökten çözmek laz›m! Hep yazd›m. Bunu yapanlar, yani Atatürkümüze (ulu önderimize – u.ö.) 1 metre 71 santimetrelik ölçüleri lay›k gören ve kendisine heykeltrafl diyenlerin niyetleri sorgulanmal›, biraz olsun flüphe duyulanlar hakk›nda “Atatürkümüze (u.ö.) ve Türklü¤e hakaretten” dava aç›lmal›d›r. Yetmez! ‹bret al›nmas› için bunlar sürüm sürüm süründürülmelidirler. Benzemeyen Atatürkümüz (u.ö.) heykelleri yapanlar bir güzel benzetilmeli; analar›ndan do¤duklar›na piflman edilmelidir. Gerçek Atatürkümüzün (u.ö.) 1 metre 71 santimetreden daha yüce oldu¤u kavrat›lmal›d›r. S›n›r koymuyorum, bundan böyle Atatürkümüz (u.ö.) heykellerinin ölçüleri en az befl on metreden bafllamal›d›r. O kadar! En Atatürkçü Yazar: S›dd›k Niyetinibozar ●

AYIN KUPÜRÜ

25


Oruç nas›l bozulur? T

arihe geçen sadece “Koç” Kültür Bakan› de¤il… Bu memleketin tarihe geçen birçok insan› var. Mesela Prof. Dr. titrli zat-› “muhteremlerinden” birisi olan Zekeriya

Beyaz’da bunlardan birisi… Efendim malumunuz bir Ramazan ay›n› daha geride b›rak›yoruz. Malum oruç tutuluyor, oruç aç›l›yor. Bu arada dini bilgiler tazeleniyor, bilinmeyenler ö¤reniliyor, yanl›fl bilinenler düzeltiliyor falan filan. Bu çerçevede orucun aç›lmas› ifli de soru

haline getiriliyor; bilenler bilmeyenlere konuyla ilgili aç›klamalarda bulunuyor. Aç›klamalarda bulunan “bilenlerden” birisi de Prof. Dr. Zekeriya Beyaz. Zat-› muhteremin dedi¤ine göre oruç cinsel iliflkiyle de aç›labilirdi. Zekeriya Beyaz yapt›¤› bu aç›klamayla “gündeme” oturdu. Kimileri hocan›n akl›n› bozdu¤undan dem vurdu, kimileri “bu kadar da olmaz” dedi, kimileri hocaya “hak verir tav›rlara girdi. Kar›fl›k bir durum ç›kt› ortaya vesselam. ‹lahiyatç› de¤iliz; bu yüzden derin analizler yapacak durumumuz yok. Ancak ‹slamiyet dinini tan›d›¤›m›z kadar›yla bu dinin oruç kurallar› oldu¤unu, oruç bozma kurallar› aras›nda da “cinsel birleflmeyle oruç açma” kural›n›n olmad›¤›n› söyleyebiliriz. Hay›r, böyle bir fleyle karfl›laflmad›k bile… Bildi¤imiz kadar›yla, Müslüman insan orucunu yemek yiyerek bozar… Baflka birfleyle de¤il… ••• Vesselam bu oruç bozma ifli çok kar›fl›k bir ifl… Bunun kar›fl›kl›¤›n› di¤er kimi haberleri okuyunca daha iyi kavrar olduk. Biz bir yandan Zekeriya Beyaz’›n oruç bozma metoduyla u¤rafl›rken Diyanet “eflini öpenin orucu bozulmaz” aç›klamas›n› yapt›.

Al bafl›na belay›! Hangi hallerde bu oruç denilen fley bozulur? Ne bozar, ne bozmaz? ••• Ard›ndan konuyla ilgili bir

baflka haber yay›nland›: Efendim Çaykur RizesporMalatyaspor maç›nda baz› taraftarlar kavfa ç›karm›fl. Bunun üzerine polis kavga edenlere gaz s›karak olaya müdahale etmifl. S›k›lan gaz üzerine taraftarlar kusmufllar ve s›k›lan gaz›n “oruçlar›n› bozdu¤unu” söyleyip tepki göstermifller. Bu kez de “Gaz oruç bozdu” tart›flmas› bafllam›fl.

Kim bihaber?

H

Bu arada Rize Müftü Vekili yapt›¤› aç›klamayla gaz›n oruç bozmayaca¤›n› söylemifl… Acaba öyle mi? fiimdi Zekeriya Beyaz hoca, Diyanet derken bir de bu meseleye kafa yormak durumunda kald›k. Hay›r, öyle oruçla filan fazla bir derdimiz de yok ama bir konu hakk›nda bu kadar çok de¤iflik görüflün ç›kmas› ilgi çekiyor. Gel ç›k iflin içinden… Ama bir fley ö¤rendik: Neyin oruç bozdu¤unu ya da bozmad›¤›n› tam ç›karamasak bile oruç tart›flmalar› kafa bozuyor… Bu kesin! ●

SÖZ MECL‹STEN DIfiARI… “Ülkeme yat›r›m› teminen dünyan›n tüm giriflimcileriyle görüflürüm. Bakanlar›ma da her yerde görüflmelerini tavsiye ederim. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim.” Recep Tayyip Erdo¤an — T.C. Baflbakan› —

26

abere göre “Türk polisinin verimlili¤inin art›r›lmas›” amac›yla (verimlilikten kastedilen art›k neyse?!!! / BN) Emniyet Genel Müdürlü¤ü ile birlikte AB Efllefltirme Projesi üzerinde çal›flan ‹spanyol uzmanlar yapt›klar› araflt›rmalar›n sonuçlar›n› bir raporla aktarm›fllar. Raporlar›nda ‹spanyol uzmanlar “Türk polisinin insan haklar›ndan habersiz oldu¤unu” belirtmifller. Bununla da kalmam›fllar; “Türk polisi toplumla bütünleflememifl” demifller. Biz bu ‹spanyol uzmanlar›n tespitleriyle sorunumuz var. Birincisi “Türk polisinin insan haklar›ndan habersiz oldu¤unu” söylemek için uzman olmaya, araflt›rma yapmaya gerek yok… ‹kincisi “Türk polisinin toplumla bütünleflemedi¤i” tespiti de yanl›fl bir tespit bizce… Böyle bir tespitte bulunmak için gerçekten Türk polisine insan›n garezinin olmas› gerek. Bu ‹spanyol uzmanlar›n›n Türk polisine g›c›k olup olmad›¤›n› bilemeyiz ama “Türk polisinin toplumla bütünleflememifl” oldu¤unu söylemesi ak›l alacak bir fley de¤il… Neden mi? Neden olacak, Türk toplumunun bir parças› olarak, al›n yan›n›za birkaç kifli, ç›k›n herhangi bir meydana, bir aç›klama yap›n bakal›m. Türk polisinin toplumla kaynaflmada ne kadar yetenekli, maharetli oldu¤unu o zaman görürsünüz! Hem de öyle bir kaynaflma ki, sizi s›cak s›cak sarar Türk polisi… Dengine gelirse kaynaflma kanlaflmaya dönüflür, nitekim kaynaflma bütünleflmeye dönüflür; ellerle, ayaklarla, coplarla gerekirse silahlarla güzel bir bütünleflme sa¤lan›r! Bütünleflme alanda kalmaz, sorgu odalar›nda sürer… O kadar bütünleflme sa¤lan›r ki, art›k “yeter” bile diyebilir, bu kadar bütünleflmenin sa¤l›¤›n›za zararl› bile oldu¤unu düflünebilirsiniz. Yani k›ssadan hisse, ‹spanyol uzmanlar›n tespitleri yanl›flt›r. Polise haks›zl›k yap›lmaktad›r. Toplumla bütünleflme konusunda elinden geleni arkas›na koymayan polis bu haks›zl›¤› haketmemektedir. Avrupal›lar bu g›c›kl›¤› Türk polisine yapmamal›d›rlar. Bu tür tespitler karfl›s›nda Türk polisi b›rak›n Türk toplumu ile bütünleflmeyi, Avrupa ile bile bütünleflme konusunda ne kadar mahir oldu¤unu gösterebilir… Bizden söylemesi! ●


bulmaca

1 SOLDAN SA⁄A: 1– Bir m›knat›s›n çekim kuvveti uygulad›¤› alan; 2– Tanzanya’n›n plaka imi; Pakistan’da bir kent; 3– K›br›s’ta bir kent; milimetre; 4– Asya’da bir ›rmak; Eski dilde ayak; Su; 5– Tersi kalay›n simgesi; Sanat; Tersi yayla at›l›r; 6– 1902-1947 y›llar› aras›nda yaflam›fl olan Türkiyeli karikatürist. Diken, Akflam, Arkadafl, Amcabey gibi gazete ve dergilerde çal›flt›. Amcabey, Dalkavuk, Ak’la Kara, Dede ile Torun, Yeni Zengin ve Salamon gibi tipleri yaratt›. On karikatür albümü yay›nlad›, befl sergi açt›, karikatür üzerine birçok konferans verdi; 7– Bir göz rengi; Protaktinyumun simgesi; ‹lgili; 8– Eski dilde vuku bulmufl, olmufl; Londra’da bir semt; Lavrensiyumun simgesi; 9– Tersi eski bir kavim; Geçerli, yürürlükte olan; Halk dilinde büyük erkek kardefl; 10– Edinme ifli, sahip olma, kazanma, iktisap; Nicelik bak›m›ndan bir fleyin ulaflabilece¤i en yüksek nokta; 11– Çiçeklerin üreme organ› olan sar› toz; Geri çevirmek; Bofl karfl›t›; 12– “Mikis …” Yunanl› besteci. 1925’te do¤du. 1963’te milletvekili oldu. 1967 darbesinden sonra tutuklanarak üç y›l hapis yatt›. Siyasal mücadelesini yans›tan, geleneksel çalg›larla halk ezgilerine yaklaflan besteler ve film müzikleri (Z ve Zorba gibi) yapt›.

YUKARIDAN AfiA⁄IYA: 1– Geçti¤imiz günlerde yitirdi¤imiz “Anday” soyadl› flair ve yazar. 1925’te do¤du. Ankara Gazi Lisesinde ortaö¤renimini yapt›ktan sonra sosyoloji ö¤renimi için Belçika’ya gitti. Milli E¤itim Bakanl›¤› Yay›n Müdürlü¤ü müflavirli¤inde ve Ankara Kitapl›¤› memurlu¤unda bulundu. Gazetecilik hayat›na at›ld›, sanat-edebiyat sayfalar› haz›rlad›. TRT Yönetim Kurulu Üyeli¤i yapt›. Bu arada ö¤retmenlik yapt›. Orhan Veli, Oktay Rifat ile birlikte “Yeni fiiir”in üç öncüsünden birisi say›l›r. Garip, Rahat› Kaçan A¤aç, Telgrafhane, Yan Yana, Do¤u-Bat›, Kollar› Ba¤l› Odysseus, ‹sa’n›n Güncesi, Aylaklar, Raziye, Yeni Tanr›lar, Teknenin Ölümü, Sosyalist Bir Dünya, Ölümsüzlük Ard›nda G›lgam›fl kitap olarak yay›nlanm›fl eserlerinden baz›lar›d›r (resim); 2– K›rm›z›; Ödenti, kesinti; 3– Vücudun uyufluklu¤unu gidermek için organlar› hareket ettirmek; ‹lânihaye; 4– Kürtçede ekmek; Bir gün ismi; 5– Bir yar›fl›n belli devreleri; Bir nota; Bir ticaret senedinin alacakl› taraf›ndan baflkas›na verilmesi ve arkas›na yaz›l›p imza edilmesi; 6– Hakan, hükümdar; Eski dilde pek yüksek, pek ulu; 7– Yapma, etme; Hastal›¤› tan›mlayan yaz›; Bir nota; 8– Tersi beyaz;

2

3

4

5

6

7

8

9

10

11

12

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 ‹ç; 9– Utanma, utanç duyma; Tersi baya¤›; 10– Lantan›n simgesi; Radyumun simgesi; Malezyal›larda görülen öldürücü delilik; 11–

Kapal›, sar›l›, ba¤l›, katl›, burufluk vb. bir fleyi ay›rmak, çözmek, düzeltmek vb. ifli; Alakal›; 12– Bir cins bulut.

93. SAYIDAK‹ BULMACANIN ÇÖZÜMÜ SOLDAN SA⁄A: 1– LOMONOSOV; TO; 2– AZAMET; SEMER; 3– LOR; DART; MAH; 4– EN; MA⁄ARA; MA; 5– S‹M; DO; ÇÜN; 6– EL; SEMAV‹; LP; 7– TERS; 8– RÜfiT; KURAM; 9– ‹N‹K; ALU; 10– TRAK; 11– URARTU; TAAT; 12– TURGENYEV; AL. YUKARIDAN AfifiA A⁄IYA: 1– LALE DEVR‹; 2– OZON; RU; 3– MAR; Afi‹KAR; 4– OM; M‹S; TK; RG; 5– NEDAMET; TE; 6– OTA⁄; ME; UN; 7– RADAR; 8– OSTROVSK‹; TE; 9– VE; TAV; 10– MM; ARARA; 11– TEAMÜL; ALATA; 12– ORHAN PAMUK.

Yeni Dünya ‹çin Ça¤r›’y› destekle!

Y

eni Dünya ‹çin Ça¤r› siyasi bir gazete. Ülkemizde siyasi gazete çok say›da var. Özellikle sermaye medyas›n›n elinde bir çok gazete bulunmakta. Bunlar›n hepsinin ortak özelli¤i var olan sömürü ve bask› düzenini savunmak onu hofl göstermektir. Sermaye bas›n› iflçilerin, emekçi gençlerin, emekçi kad›nlar›n ve emekçi köylülerin sorunlar›n›n dile getirilmesi, onlar›n ç›kar›na bir siyasi çizginin izlenmesi için de¤il, yaln›zca va yaln›zca sermayenin ç›karlar› için u¤rafl›yorlar. Sermaye bas›n›n arkas›nda büyük paralar, büyük sermayedarlar var. Bu yüzden onlar›n maddi aç›dan iflçilerin ve di¤er emekçilerin deste¤ine pek ihtiyac› yok. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› gazetesi sermaye bas›n›n tam tersine iflçilerin ve emekçilerin hakl› mücadelesinin bir sesi, onlar›n davalar›n›n bir bayra¤›. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› iflyerlerinde her gün patron bask›s› alt›nda s›n›f bilinci kinlenen, grev ve di¤er direnifllerde onurlu mücadeleye at›lan, sendikal örgütlülü¤üne sahip ç›kan, sendikal mücadelenin demokratik ve devrimci bir seviyeye yükseltilmesini savunan iflçilerin sesidir. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› gazetesi, emperyalist barbarl›¤›n tek alternatifi

olan sosyalizmi kurma ve yeni bir dünya yaratma ça¤r›s›d›r! Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› demokratik bir lise e¤itimi, demokratik, özerk ve bilimsel ilkeleri temel alan bir yüksek e¤itim mücadelesi veren üniversite gençli¤inin bas›ndaki temsilcisidir. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› yaflam temellerini her gün daha fazla kâr dürtüsü ile büyük oranda yok eden, iflçi ve di¤er emekçilerin beslenme araçlar›n› kimyasal zehir deposu haline getiren, iflçilerin ve di¤er emekçilerin sa¤l›¤›n› ancak ticaret arac› olarak gören kapitalist sömürü düzeninin reddidir. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› insan›n insanca yaflayaca¤›, s›n›fs›z, sömürüsüz bir dünya yaratma ça¤r›s›d›r! Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› gazetesi, iflçi ve di¤er emekçi kad›nlar üzerinde estirilen cinsiyet bask›s›na, onun afla¤›lanmas›na karfl› mücadelenin, iflçi ve emekçi kad›nlar›n hayat›n her alan›nda eflit haklara sahip olmas›n›n tutarl› bir savunucusudur. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› her türden milli ve dinsel bask›n›n, imtiyazlar›n tutarl› bir düflman›d›r. O, her türden milliyetlere ve dine ba¤›ml› insanlar›n birarada, kardeflçe ve eflit haklara sa-

hip özgür bir dünyada yaflamalar›n›n taraftar›d›r. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r›m›z bu amaçlar› do¤rultusunda yay›n hayat›n› tüm güçlüklere, sermayenin devletinin bask›lar›na ve maddi zorluklara ra¤men sürdürmektedir… Bu sesten sermayenin güçleri, sermayenin devleti, polisi, yarg› organlar› korkmaktad›r. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r›’n›n güçlenmemesi için bu güçler ellerinden gelen her çabay› gösteriyorlar. Bu yüzden gazetemize a¤›r para cezalar› ya¤d›r›yorlar. Bizi böyle y›ld›racaklar›n› san›yorlarsa yan›l›yorlar! Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› hakl› mücadelesinde kararl›d›r. Ça¤r›m›z sana iflçi arkadafl! Bu bayra¤›n, bu sesin daha da güçlendirilmesi gereklidir. Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› senin gazeten, senin davan, senin mücadelendir. O’nu destekle, O’na ba¤›fl ver! Yeni Dünya ‹çin Ça¤r› gazetesi senin deste¤inle, senin ba¤›fl›n ve maddi yard›m›nla sermaye bas›n›n karfl›s›na daha gür bir sesle ç›kacakt›r.

Ba¤›fl kampanyas›na kat›l!

Yay›n Türü: Yerel Süreli º ÇA⁄RI Bas›n Yay›n Ltd. fiti Ad›na Sahibi ve Yaz›iflleri Müdürü: Aziz Özer º Yönetim Yeri ve Adresi: Mahmut fievket Pafla Mah. Tel.: (0212) 235 35 70 Fax: (0212) 253 19 27 e-mail: mail@ydicagri.com www.ydicagri.com º Banka Hesap No: Türkiye ‹fl Bankas› Galatasaray-‹stanbul Hesap No: 1022 0 738654 º Yurtd›fl› Temsilcili¤i: Güney Kitabevi Frohlinder Strasse 60 44577 Castrop-Rauxel Tel.: (02305) 542846 Fax: (02305) 542845 º SAYI: 94 · KASIM’2005 ISSN 1301-692X94 º Türkiye: 2 YTL (KDV DAH‹L) 2,50 Euro º Bask›: Maya Matbaas› (501 22 99)

27



Çağrı - 94