Issuu on Google+

Katledilişinin 4. Yıldönümünde de

Hepimiz Hrantız, Ermeniyiz!

İKİ AYLIK SİYASİ / TEORİK GAZETE

Karkerên jin û mêr! Ji xeynî zencîrên we tiştekî we yê wendakirinê tune! Hûn dikanin cîhanekê nu wergirin! Kadın ve erkek işçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok! Kazanacağınız yeni bir dünya var!

OCAK/ŞUBAT 2011/01 ❍ FİYATI 2 TL ❍ ISSN 1302-692X149

▶ KESK’te taciz üzerine...

▶ Mehmet Desde’nin “Bir Devlet Bir İnsan” isimli kitabı Belge Yayınlarından çıktı

▶ Sendikalar ve Kadınlar! ▶ ICOR Kuruluş Kararı ▶ Boş bir “BM İklim A M A R ANşO ini Lula’nın P im ç e s k lı Konferansı” daha… Brezilya: Ba dkı!an n a adayı kaz


EDİTÖRDEN

editörden - içindekiler

Değerli okuyucu, yeni bir yılın ilk sayısıyla tekrar merhaba. Öncelikle bu sayımızı elimizde olmayan nedenlerden dolayı gecikmiş olarak sizlere ulaştırmak zorunda kaldığımız için özür dileriz. Bu sayımızı bu kez ağırlıklı olarak dünyada ve Türkiye’de son dönemde yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmelerin etraflı bir şekilde irdelendiği yazılara ayırdık. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Ocak ayı Hrant Dink’in katledildiği aydır. Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden dört yıl geçmiş olmasına rağmen hala katilleri doğru dürüst yargılanmadı. Gerçek failler ortada yok. Halkların Kardeşliği sayfalarında “Hrantız, Ermeniyiz” başlığıyla Hrant’ın dava sürecini irdeleyen bir yazıya yer verdik. Kadın sayfalarımızda KESK’teki taciz olayı ve ardından yaşanan gelişmeleri ele aldık. Kadına yönelik cinsel taciz sorununda “Kadının Beyanı Esastır” ilkesinden ne anladığımızı ortaya koymaya çalıştık. Kadın sayfalarımızın bir diğer makalesi ise sendikalarda kadınların temsiliyetini irdeleyen bir çalışma. İşçi bir kadın okurumuzun bizlere ulaştırdığı yazıdan da görülebileceği gibi kadınlar bir çok alanda olduğu gibi sendikalarda da yok denecek kadar azlar. Yazı aynı zamanda sendikalarda kadınların örgütlülüğünü arttırmak

için başka şeylerin yanısıra ne gibi önlemlerin alınabileceği konusunu ele alıyor. Güncel bölümde Anayasa mahkemesine bireysel başvurunun ne anlama geldiğini değrlendiren bir yazı var. Dünyanın değişik ülkelerinden çeşitli devrimci kurumun bir araya gelerek oluşturdukları Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu (ICOR) kuruldu. ICOR devrimci hareketin uluslararası birliğinin yaratılmasının ilk adımı açısından oldukça değerli bir oluşum. Bu sayımızda ICOR’un kuruluş kararlarını ve tüzüğünü yayınlıyoruz. Panorama sayfalarımızda Brezilya’daki başkanlık seçimlerine, çevre sayfalarımızda ise BM’nin İklim Konferansını ele alan makalelere yer verdik. Okur sayfalarında, okurumuz Mehmet Desde’nin yaşadığı hukuksuzluğu anlattığı “Bir Devlet Bir İnsan” adlı kitabının tanıtımını bulacakınız. Son olarak Mrsin’den bir resim sergisi üzerine bir okurumuzun bize ulaştırdığı bir tanıtım yazısı var. Bir dahaki sayıda buluşmak üzere... Yeni Dünya İçin Çağrı Ocak 2011

İÇİNDEKİLER GÜNDEM Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler ve Biz…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 Kriz ve T.C. Ekonomisi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN Hrantız, Ermeniyiz!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 53 YENİ KADIN DÜNYASI KESK’te taciz üzerine.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 57 Sendikalar ve kadınlar!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 59 GÜNCEL Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı üzerine. . . . . . . . 61 ICOR Kuruluş Kararı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 64 Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu

2

(ICOR) TÜZÜĞÜ. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 67 PANORAMA Başkanlık seçimini Lula’nın adayı kazandı! . . . . . . . . . . . . . . . . . . 72 YAŞAMA TEMELLERİNİ KORUMA MÜCADELESİ Boş bir “BM İklim Konferansı” daha… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 75 OKUR MEKTUBU Mehmet Desde’nin “Bir Devlet Bir İnsan” isimli.kitabı Belge Yayınlarından çıktı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 78 “Görülmüştür Mahpus Resimleri Sergisi”. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 81 Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht Mücadelemizde Yaşıyor, Yaşayacak . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 82

Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Gazetesi adına Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Aziz Özer • Yönetim Yeri ve Adresi: Fatih Mah. Bahçeyolu Cad. Ülbeği İş Merkezi No: 9 Kat: 4 Esenyurt / İstanbul • Tel/Fax: (0212) 620 67 57 • Banka Hesap: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul, Hesap No: 1022 0 738654 • Sayı: 149· Ocak/Şubat 2011 • ISSN 1301692X149• Fiyatı: Türkiye: 2 TL · Türkiye Dışı: 3,00 Euro • Baskı: Uğur Matbaacılık Tel.: (212) 501 81 09 Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi 6. Kat A Blok 4 NA 8-10-11-23 · Topkapı - İstanbul • Yayın Türü: Yerel Süreli • www.ydicagri.org • mail@ydicagri.org


YENİ KRİZ DEVRESİ…

Dünya ekonomisi bir bütün olarak ele alındığında, 2007’nin üçüncü çeyreğinden itibaren yeni bir KRİZ DEVRESİ’ne girmişti. Dünya Ekonomisi IMF hesaplamalarına göre 2004 yılında (bir yıl önceye göre) % 5,3; 2005 yılında%4,9; 2006 yılında % 5,4’lük büyüme ile 1970-2000 arası ortalama büyüme hızı olan % 3,5’un oldukça üzerinde yüksek bir büyüme yaşıyordu. (bkz. Fischer Weltalmanach 2008, s 624) 2007 yılının ilk iki çeyreğinde de % 5 üzerinde bir büyüklükte süren bu yüksek büyüme (bkz. Kieler Diskussionssetraege 443-444, Haziran 2007, s.5) 2007’nin üçüncü çeyreğinden başlayarak hız kesti. Hala görece olarak yüksek bir büyüme oranı söz konusu idi. Fakat artık büyüme oranı % 4’e doğru geriliyordu. Dördüncü çeyrekte de bu büyüme oranındaki düşüş eğilimi sürdü. 1998-2007 yılları arasında Dünya Gerçek Yurt İçi Ürün (Yurt İçi Hasıla/YİH)

gündem

2011 başında Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler ve Biz… Economies) (Almanca kaynaklarda bunlara “Sanayi Ülkeleri” deniyor) kategorisi içinde ele alınan ülkelerde, en başta da dünya ekonomisi içinde hala en büyük ağırlığa sahip olan ABD’de* büyüme hızı 2006’da % 2,2, 2007’de % 1, 4 ile ortalamanın çok altında idi. (isw report nr.76. s 3) 2007’nin birinci yarısında ABD’de patlayan düşük faizli ve geri dönüşü garantisiz emlak kredisi kaynaklı kriz (Bu krize “İpotek”, -“subprime”-, ”mortgage” krizi adları da veriliyor değişik kaynaklarda) devletin devreye girip banka çöküşlerini engellemesi ile aşıldı görülmesine rağmen, gerçekte aşılmamış, finans alanında şişen, şişmeye devam eden spekülasyon balonlarının patlaması yalnızca ertelenmişti. ABD’de hızla gerileyen büyüme oranı, kaçınılmaz olarak dünya ekonomisine olumsuz yansıyordu. *(ABD IMF 2010 verilerine göre, dünya ekonomisinde GSYİH bakımından % 20,5 ağırlığa sahipti; yani 2010’da hala dünyadaki tüm ürünün (sanayi+tarım+hizmetler) 5’te biri yalnız başına ABD tarafından üretiliyor. ABD bunu dünya nüfusu içindeki % 4,6’lık nüfus payı ile gerçekleştiriyor. ABD’nin ağırlığı giderek azalmasına rağmen, o hala ekonomi açısından dünyanın en büyük gücü konumunda. (Bkz. “World Economic Outlook, IMF April 2010 s 148) ) Dünya Ekonomisinde değişik ülke gruplarının GSYİH+ Meta ve Hizmet İhracatı+ ve Nüfus’a göre ağırlıkları… 2009

(Kaynak: OECD, 2007 tahmini rakamları, grafikteki her çubuk bir çeyreği simgelemektedir) İstatistiklerde “Gelişmiş Ekonomiler” (Advanced

(Bkz.: Tablo 1 ve Tablo 2, s.4) Dünya Ekonomisinde ekonomik gelişmenin, büyümenin yükü “yükselen ve gelişmekte olan ekonomi-

3


TABLO -1 gündem

Ülkeler

Sayısı

Gelişmiş Ekonomiler ABD Avro Ülkeleri Almanya Fransa İtalya İspanya Japonya İngiltere Kanada Diğer gelişmiş Ekonomiler

13

GSYİH GEk. Dünya 100 53,9 38,0 20,5 28.2 15.2 7.5 4.0 5.6 3.0 4.7 2.5 3.6 2.0 11.1 6.0 5.8 3.1 3.4 1.8 13.5 7.3

Toplam Büyük Gelişmiş Eko.ler (G7) Yeni Endüst. Asya Ekono.

7 4

76.1 6.9

33 16

41.0 3.7

Mal ve Hizmet İhracatı GEk. Dünya 100 65,9 15,0 9,9 43.7 28.8 13.0 8.6 6.0 4.0 4.9 3.2 3.4 2.2 6.5 4.3 5.9 3.9 3.7 2.4 25.3 16.7

55.0 13.8

36.3 9.1

Nüfus GEk. Dünya 100 15 30,4 4,6 32.3 4.8 8.1 1.2 6.2 0.9 5.9 0.9 4.5 0.7 12.6 1.9 6.1 0.9 3.3 0.5 15.3 2.3

72.6 8.3

10.9 1.2

TABLO -2

YÜ.ve GE EK.

Yükselen ve gelişmekte olan ülkeler Ülke GSYİH Mal ve Hizmet sayısı İhracatı Y ve G Dünya Y ve G Dünya Ülk Ülk 149 100.0 46.1 100.0 34.1

Bölgesel Gruplar Merkezi ve Doğu Avrupa 14 7.5 3.5 10.8 3.7 BDT 13 9.3 4.3 9.9 3.4 Rusya 6.6 3.0 6.4 2.2 Gelişmekte Olan Asya 26 48.9 22.5 42.4 14.4 Çin 27.2 12.5 24.8 8.5 Hindistan 11.0 5.1 4.6 1.6 Ç ve H. dışı 24 10.7 5.0 13.0 4.4 Ortadoğu ve Kuzey Afrika 20 10.7 5.0 16.9 5.8 Sub Sahra Afrikası 44 5.1 2.4 5.1 1.8 Nijerya ve G.Afrika dışı 42 2.6 1.2 2.8 1.0 Batı Yarı Küre 32 18.4 8.5 14.9 5.1 Brezilya 6.2 2.9 3.4 1.2 Meksika 4.5 2.1 4.6 1.6 Y ve G Ülk = Yükselen ve Gelişmekte Olan Ekonomiler 4

(World Economic Outlook: Rebalancing Growth, IMF/April 2010, s 148)

Nüfus Y ve G Ülk 100.0

Dünya

3.1 4.9 2.5 61.8 23.3 21.0 17.5 7.0 13.4 9.9 9.8 3.3 1.9

2.6 4.2 2.1 52.5 19.8 17.8 14.9 6.0 11.4 8.4 8.3 2.8 1.6

85


nin ilk aşamasının bütün tipik özellikleri dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde –kiminde birkaç ay önce veya sonra, kiminde daha sert, kiminde daha yumuşak- yaşanmaya başlamıştı. Emekçiler bunu en fazla artan işsizlik, gerçek ücret düşüşleri, yoksulluğun artması biçiminde yaşıyorlardı. Bunun yanında orta ve küçük boyutlu işletmelerde iflaslar artmaya başlamış; pazarlarda alış-veriş, tüketim yavaşlamıştı. Ciddi burjuva iktisat enstitüleri yanında, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist dünya ekonomisine yön veren finans kurumları bu gelişmeyi tespit ediyorlardı. Örneğin Almanya’nın ciddi iktisat enstitülerinden biri olan Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü 2008 İlkbahar analizlerinde “ Dünya Konjonktüründe Soğuma” tespitini yapıyor; 2008 yazında “ Dünya ekonomisinin genişlemesinde açıkça görülen yavaşlama” dan söz ediyor, 2008 sonbaharında ise “Dünya ekonomisi inişte” tespitini yapıyordu. (Bkz.: http://

me dünya ekonomisinde 2007 üçüncü çeyreğinden başlayarak yeni bir EKONOMİK KRİZ DEVRESİ’ne girildiğini gösteriyordu. Söz konusu olan kapitalizmin ayrılmaz yol arkadaşı olan tipik devrevi aşırı üretim krizi idi. (Bkz. Politik Ekonomi Ders Kitabı, cilt 1, Bölüm XVI, İnter yayınları s 294-307) Pazara sürülen metalar yeterince alıcı bulamıyor, sermayenin dolaşımı ve dönüşümü tıkanıyordu. (Bkz. Politik Ekonomi Ders Kitabı, cilt 1, Bölüm X, İnter yayınları s 206-216) Kapitalizmin devrevi ekonomik Krizleri-

www.ifw-kiel.de/wirtschaftspolitik/konjunkturprognosen/archiv/2010).Veriler 2007 üçüncü çeyreğinden itibaren başlayan – dünya ekonomisindeki büyüme hızının düşmesi anlamında- gerilemenin 2008’in ilk iki çeyreğinde de sürdüğünü, devrevi krizde , kriz (bunalım) evresinden, depresyon evresine doğru ilerlendiğini gösteriyordu.

gündem

ler” (emerging and developing economies) (Almanca kaynaklarda bunlara “Schwellenlaender: Eşik Ülkeler adı veriliyor) tarafından taşınıyordu. Örneğin 2007 yılında “gelişmiş ekonomiler”in tümünde büyüme oranı ortalama toplam % 2,5 iken, bu oran “yükselen ve gelişmekte olan ekonomiler”in tümünde ortalama % 7,8 di. Hongkong’la birlikte Çin’in 2007 büyüme oranı %11,9’du, Hindistan’ınki % 9,2 idi. (Bkz. İnstitut für Weltwirtschaft Kiel, Gemeinschaftsdiagnose Frühjahr 2008, s 13, Tabelle 1.1) Sonuçta yükselen ve gelişmekte olan ekonomilerdeki dinamizm ve yüksek büyüme oranları sayesinde 2007 yılında dünya ekonomisi, IMF hesaplarına göre bir yıl önceye göre % 4,9 büyüdü. (Bkz. Fischer Weltalmanach 2009, s.626) Bu son otuz yılın ortalamasının 1,4 puan üzerinde bir büyüme idi ve fakat büyüme hızındaki genel ve öncelikle de gelişmiş endüstri ülkelerinde, emperyalist merkezlerdeki gerile-

VE MALİ KRİZ … Devrevi ekonomik kriz böyle sürerken, bu krizin or-

5


gündem 6

tasında krizin gidişatını etkileyen bir mali kriz patladı. Mali krizin patlaması kaçınılmazdı. Bugünkü mali krizlerin temeli, üretim alanındaki muazzam emek üretkenliği sonucu yaratılan ve üretim alanı dışında kullanılan muazzam zenginlik, üretim alanı dışında “yatırılan” ve üretim alanı dışında spekülasyonla “çoğalan” para sermayedir. Spekülasyonla çoğalan para sermaye fiktif sermayedir. Üretim alanında onun tam karşılığı yoktur. Kapitalistlerin ve kapitalist finans kuruluşlarının elinde birikmiş, çıkış noktasında üretimden kaynaklanan ve üretimde kullanılmayan muazzam bir zenginlik birikmiştir. Bu zenginlik spekülasyon alanı üretim alanından daha “karlı” olduğu için o alana akmakta, burada çoğalmakta, böylece fiktif kapital şişmektedir. Spekülasyon alanında “kazanılan” üretim alanından kopmuş fiktif sermayedir. Bu bağlamda şu veriler bu sermayenin büyüklüğü hakkında bilgi vericidir: -“Boston Consulting Group” isimli yöneticilik danışmanı firma “Global zenginlik” adı altında bankalar, fonlar, sigorta şirketleri ve diğer mali kuruluşlar tarafından işletilen -siz bunu spekülasyon alanında kullanılan şeklinde de okuyabilirsiniz- “Dünya çapında özel servet” konusunda araştırma yapıyor. Onun verilerine göre 1999 yılında toplam 71,5 trilyon dolar olan bu tip özel servet, 2007’de 105 trilyon dolar olmuştu. Aynı rakamı 2006 yılı için Alman Merkez Bankası 130 trilyon dolar olarak veriyordu! BCG’nin hesaplarına göre spekülasyon alanından kullanılan özel servet 8 yıl içinde % 50 artmıştı. (Bkz.:http://www.bcg.com/expertise_impact/publications/AllPublications.aspx?practiceArea=Globaliz ation) - MeryllLynch/Cap Gemini isimli “mali hizmet şirketi” her yıl “Dünya Servet Raporu” yayınlıyor. Bu raporda yıllık gelirleri en az 1 milyon dolar olanlar, -dolar milyonerleri- “Yüksek Net Gelirli Bireyler” (HNWİ) olarak sayılıyor. Bu kesimin –ki bunların sayısı 2007’de 10 Milyon olarak veriliyordu, yani 6 milyarın binde 1,6‘sı kadar- kişisel servetinin miktarı 1997’de 19,1 trilyon dolardan, 2007’de 40,7 trilyon dolara yükselmişti. 10 yıl içinde “Yüksek Net Gelirli Bireyler”in elinde toplanan servet iki katına çıkmıştı. 2007 yılında dünya nüfusunun binde 1,6’sı, dünyadaki tüm parasal zenginliğin % 40’na sahipti. (Bkz. World Wealth Report, 2008. s.2 ; www.capgemini. com.) - “İnternational Financial Services” adlı mali hizmet şirketi “kurumsal yatırımcılar” – emekli sandığı

fonları, yatırım fonları ve sigortalar- ın kullandığı parasal kaynağın büyüklüğü hakkında rapor yayınlıyor. Bu kuruluşun raporlarına göre “yatırımcı kuruluşlar”ın elinde biriken para 1995’de 21 trilyon dolarken; 2005 yılında 56 trilyon dolara yükselmişti. (Emeklilik kasalarında 21 trilyon dolar, sigortalarda 17 trilyon dolar, yatırım fonlarında 18 trilyon dolar.) Bu paralar esasta “yatırılarak” çoğalıyor ve yatırılarak daha da çoğalmayı bekliyordu! (Bkz. İFC, Fund Management, city business series.2006) Bugün dünyada dolaşımda bulunan para sermayenin % 85 kadarı “uzman” “yatırımcılar” tarafından (Bunlar borsa işletmecileri, “Yatırımcı Bankacılar” vb. adlarla ortaya çıkıyorlar. Aslında eğitimli kumarbaz olarak adlandırılmaları daha doğru olur) yüksek gelir (faiz-kar payı vb.) karşılığı “işletiliyor”. Dünya mali piyasasında durum kabaca böyledir.

BORSALAR İşletilen önce “normal” borsalardaki temeli “Anonim Şirketlerin” satışa sunduğu ve sahibine şirketin kazanç dağıtımından pay almaya (dividend/temettü ) hak kazandıran hisse senetleridir. Bu tip sermayeye Marksist ekonomide “fiktif (varsayımsal) sermaye” denir. (Bkz. Politik Ekonomi Ders Kitabı, cilt 1, Bölüm XII, Anonim Şirketler. Fiktif Sermaye, İnter yayınları s 244-246) Fakat fiktif sermaye yalnızca borsalarda alınıp satılan şirket hisse senetleri (tahvil de denir. Devletin çıkardığı tahviller de vardır. Bunlar oldukça düşük faizli ve fakat devlet garantisi olan “değerli kağıt”lardır. Devletin gelir sağlama yollarından biridir devlet tahvilleri.) bile olsa, eğer spekülasyon sonucu tahvillerin değeri ortalama kar oranının üzerinde artarsa, mali kriz kaçınılmaz olur, çünkü tahvillerden edilen aşırı karın maddi üretimde karşılığı yoktur. Diyelim ki bütün dünya borsalarında var olan, alınıp satılan tahvillerin ortalama “karı” % 10 olsun. Buna karşı bütün dünyada üretimde yatırılan sermayenin ortalama kar oranı % 5 olsun. O zaman borsalarda fiktif sermaye üzerinden kazanılan karın yarısının maddi karşılığı yoktur. Olmadığı için de günün birinde borsaların çökmesi, fiktif sermayenin gelirinin ortalama kar oranına inmesi kaçınılmazdır. Yalnızca “normal” borsalarda işlem gören işletmelerin borsa değerlerinin son yıllarda nasıl geliştiğine bakılsa bile bütün dünya ekonomisini derinden sarsacak bir mali krizin kaçınılmaz olduğunu görmek mümkündü. Şöyle ki: 2003 yılı sonunda dünya borsalarında işlem gören


Ve TÜREV ticareti… Arka planında üretim yapan anonim şirketlerin hisse senetleri olan “normal” borsa spekülasyonu dışında son on yıllarda gelişen, borsa dışı ve borsalardan da çok daha karlı yeni spekülasyon alanları oluştu. Bu alan “türev” (Derivat) satışı alanı. Örneğin bir banka bir kişiye veya şirkete belli bir faiz karşılığı kredi veriyor. Bir sigorta şirketi Bankanın verdiği krediyi belirli bir ücret karşılığı sigorta ediyor. Bu Kredinin sigorta poliçesi kredinin türevi oluyor. Sonra sigorta şirketi bu poliçeyi bir başka bankaya veya mali kuruluşa satıyor. O da o poliçeyi sigorta ettiriyor. Türevin türevi! Çark dönüyor. Varsayımsal sermaye, varsayımsal olarak çoğalıyor. Ne zamana kadar? Verilen kredi geri döndüğü sürece sorun yok. Dönmezse iskambilden kule çöküyor. Borsa dışı işlem gören mali türevlerin (Finans Derivatları) nominal değeri 2000 yılında 100 trilyon dolardı. 2007 Aralığında bu değer 596 trilyon dolara yükselmişti! 2007 yılının toplam dünya YİH’nın değeri dolar cinsinden 54 trilyon 312 milyar dolardı. (Bkz. Der Spiegel 40/2008 , s 28) Yani dünyada bir yılda üretilen bütün mal (meta) ve hizmetlerin değerinin 11 katı bir değer, borsa dışı spekülasyon alanında kullanılıyordu. Kumarbaz soyguncular dünya ekonomisini belirliyor, inanılmaz büyüklükte karlar elde ediyor, krizsiz, sürekli büyüyen kapitalizm masalları anlatıyorlardı. Bu “saadet zinciri” sisteminin sürebilmesi için mali “yatırımcıların” hep alıp-satacakları yeni mali araçlara ve bu sistemin kesintisiz süreceğine dair imana sahip yeni kaynaklara ihtiyacı

vardı. Ekonomiden biraz anlayan herkes için bunun böyle süremeyeceği, aşırı ölçüde şişen spekülasyon balonunun büyük bir gürültüyle patlayacağı kesindi. Ekonomi Yönetiminde belirleyici konumlarda olan kimi burjuva iktisatçıları da “uyarılar”da bulunuyorlar, spekülasyon balonunun patlaması durumunda piyasalarda büyük değer kayıplarının yaşanacağını belirtiyorlardı.

gündem

şirket hisse senetlerinin toplam değeri 31 trilyon dolar civarında idi. O dönemde bile bu değer, hisse senetlerin üzerindeki yazılı değerin, karşılığı olan gerçek değerin 6 trilyon dolar üzerinde idi. 2003-2007 arasında borsalarda kaçınılmaz olan günlük dalgalanmalar dışta tutulduğunda şirketlerin “borsa değeri” sürekli yükseldi. 2007’nin 8. ayında dünya borsaları en yüksek seviyesine ulaştı: Yaklaşık 63,5 trilyon dolar! Yani borsalarda işlem gören, alınıp-satılan şirket hisse senetleri, onların sahiplerine 4 yıl içinde değerini ikiye katlayarak, yüzde yüzün üzerinde kar sağlamıştı. Aynı dönemde dünya GSYİH’sı yılda ortalama % 5,1, kümülatif olarak yaklaşık % 25 civarında büyümüştü. Yani artan borsa değerinin 4’te üçünün maddi karşılığı yoktu. Borsa spekülatörleri maddi karşılığı olmayan para kazanıyorlar, bu parayı yeni “daha karlı” spekülasyonlara yönlendiriyorlardı.

Neler dediler? Bunların adeta geliyorum diyen mali krizdeki olası değer kaybı tahminleri, krizdeki gerçek değer kaybı büyüklükleri ile karşılaştırıldığında, bu burjuva ekonomi uzmanlarının aslında ne kadar ve ne uzmanı oldukları görme açısından ilginçtir. Aşağıda bu uzmanların değişik tarihlerde yaptığı değer kaybı tahminlerini aktarıyoruz: (Bkz. Sayfa 8’deki Tablo)

Ne oldu? ABD’de 2007’nin başından itibaren kendini his ettirmeye başlayan “İpotek/mortgage” krizinden birçok banka etkilendi. Birçok küçük banka çöktü. İnşaat alanında en büyük yatırımcı konumunda olan Fannie Mae ve Freddie Mac bankalarının verdikleri krediler karşılığı ipotek hacmi 5,4 trilyon dolardı. Kredilerin geri dönmemesi sonucu bu bankalar ödeme zorlukları ile karşı karşıya kaldılar. İflasın kıyısına vardılar. Kredileri sigortalayan dünyanın en büyük sigorta şirketi konumundaki AİG’de ödeme zorluğu çekmeye başladı. Bu bankların iflası, ardından AIG’nin iflasını beraberinde getirecek, bütün dünyada iştirakleri olan bu bankaların çökmesi dünyayı bir finans krizi ile karşı karşıya bırakacaktı. ABD hükümeti devreye girdi ve bu iki bankanın bütün sorumluluklarını üzerlendi. Bunun dışında yine zor durumda olan Bear Stearns isimli bankaya devlet desteği verildi. Bu bankaların borcu “devletleştirme” yoluyla bütün emekçilerin, bu arada aslında gerçek değeri kağıt üzerindeki değerinden çok düşük olan ABD devlet tahvillerini satın alma yoluyla, ABD devletinin açıklarını da finanse eden Çin, Japonya gibi devletlerin emekçilerinin da sırtına yüklendi. Böylece daha 2007 başlarında emperyalist dünyayı tehdit eden genel bir finans krizi “aşılmış” oldu. Fakat bu sadece görüntüde böyle idi. Gerçekte olan ise finans krizinin -ilk büyük finans kuruluşu iflas edene dek- ertelenmesiydi. Erteleme 1,5 yıl sürdü. Fannie Mae ve Freddie Mac ile birlikte ABD’nin en büyük “yatırım bankaları” arasında

7


gündem

Adı ve fonksiyonu Ben Bernanke, ABD Merkez Bankası Başkanı (İngilterede Guardian gazetesinde) Goldman Sachs, ABD’de en büyük “Yatırımcı Banka”lardan biri ve uluslararası alanda Kredi Verilebirlik notu (Kredi reytingi) veren kurum Ben Bernanke G7 Merkez Bankası Yöneticileri Toplantısı Sonuç Bildirgesi Standart&Poor’s Uluslar arası alanda Kredi Verilebilirlik notu veren Kurum Strauss Kahn, IMF Başkanı

Tahmin tarihi 27 Eylül 2007

Olası kayıp miktarı tahmini 100 Milyar Dolar

Kasım 2007

400 Milyar Dolar

Ocak 2008 Şubat 2008

500 Milyar Dolar 400 Milyar Dolar

Eylül 2008

500 Milyar Dolar

Eylül 2008

1,3 Trilyon Dolar

(Bkz.: Der Spiegel. 40/2008, Der Preis der Überheblichkeit)

8

yer alan ve mortgage krizi sırasında 3,3 milyar dolar “zarar” eden Lehman Brothers, nasıl olsa devlet iflasa izin vermez hesabıyla 2008 nisanında 4 milyar dolar çapında bir sermaye artırımına -siz bunu yüksek faizle borçlanmaya diye okuyun- ardından da Haziran 2008’de 5 Milyar dolarlık yeni bir sermaye artırımına gitti. Fakat Fannie Mae ve Freddie Mac gibi çok büyük bankaların çökme aşamasına ve “devlet” eliyle ayakta durur hale gelmiş olması “piyasa”larda güven bunalımını beraberinde getirmişti. Spekülasyon işlerinin yürümesi için sürekli akan taze paraya ihtiyacı olan Lehman Brothers bağlamında bu güven kaybı kaynakların kuruması ve alacaklıların da ana paralarını hemen geri istemeleri sonucunu doğurdu. 3 ay içinde toplam 9 milyar hacminde –yüksek faizli- borçlanma da, piyasalarda LB’nin sonu olarak yorumlandı. LB’nin satışını yaptığı derivatlar panik satışlarıyla elden çıkarılmaya, LB’nin kağıt üzerindeki değerleri hızla erimeye başladı. Bir zamanlar elindeki gerçek sermayenin 50 mislini piyasada kullanan LB iflas noktasına doğru hızla ilerlemeye başladı. 10 Eylül’de LB sözcüleri 2008 üçüncü çeyreği için bilanço beklentilerini açıkladılar: 3,9 milyar dolar zarar! Richard Fuld, LB’nin “yatırımcılara” yılda % 30’a yakın kar vadeden ve bir süre de ödeyen “mucize yaratıcısı bankacı” ( Ünlü finans dergilerinde böyle tanıtılıyordu Fuld) şefi, bu krizi LB’nin yatırım bölümünün hisselerinin çoğunluğunu satışa çıkararak, LB’nin elindeki –aslında değeri iyice düş-

müş- bir dizi emlakı satışa çıkararak ve dağıtılan kar payını neredeyse sıfırlayarak aşma planları ile hükümetin kapısına dikildi. Beklediği hükümetin/ devletin LB’nin borçları bağlamında devlet garantisi vererek piyasada sarsılan güveni yeniden sağlaması, LB’a destek vermesi idi. Hükümetle LB arasında sıkı pazarlıklar yürüdü. Sonuçta hükümet LB somutunda desteği reddetti. Bunda daha önceki banka kurtarma operasyonuna yönelik yoğun eleştiriler yanında, hükümetin Maliye Bakanı Henry Paulson’un Goldman Sachs’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan gelmiş olması, yani bankalar arası rekabet de kuşkusuz önemli bir rol oynadı. 15 Eylül’de LB resmen iflasını ilan etti. LB’nin iflası dünya piyasalarına bomba gibi düştü. Dünyanın hemen her ülkesinde LB’nin bağlantıları, “ticaret ilişkileri” vardı. Piyasalarda hem borsalarda, hem borsa dışı türev ticareti alanında panik başladı. 2007’in 8 ayında 63,5 trilyonluk zirveyi gördükten sonra düşmeye başlayan borsa değerleri, bütün 2008 boyunca küçük iniş çıkışlara rağmen sürekli düşme eğilimi içine girdi. 2007 Ağustosu ile 10 Ekim arasında ABD Tahvil Borsası Dow Jones endeksi değer kaybı % 40; Japonya Nikkei Endeks’deki değer kaybı % 55 di. ABD’de banka ve sigorta şirketleri tahvillerinin değer kaybı % 60’a varıyordu. Avrupa borsalarında aynı dönemde genel kayıp % 45’e varmıştı. Çin Tahvil Borsası’nın değer kaybı aynı dönemde % 70’ti. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören tahvil


EMPERYALİST KRİZ YÖNETİMİ LB’ın çöküşüne izin verilmesi ile balonun patlaması emperyalist ekonomi “bilimcileri”nin beklemediği büyüklükte depreme yol açtı. Bütün dünya finans sistemi –eğer devletler tarafından çok yoğun müdahale gelmezse- çöküşe doğru gidiyordu. Üretim alanında faaliyet gösteren bütün büyük tekellerin sermayelerinin küçümsenmeyecek bir bölümünü finans sektöründeki spekülatif ticarette kullandıkları bilindiğinde, finans alanındaki krizin zaten devrevi kriz içinde bulunan üretim alanını (burjuva ekonomistleri buna “real ekonomi” adını veriyor. Bu isimlendirme bir yandan bir gerçeği işaret ederken, diğer yandan fiktif sermaye alanının temelinin de reel ekonomi olduğunu gözlerden gizleyen bir işlev görüyor) “real ekonomi”yi olumsuz olarak etkilemesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Dünyanın dev şirketleri –örneğin ABD’de General Motors- finans krizinden 6 ay kadar sonra iflas noktasına geldiler. Avrupa Birliği ülkelerinde 2008 ilkbaharı ile 2009 ilkbaharı arasında endüstri üretimi % 20 geriledi.

IMF 2009 Nisan’ında yaptığı hesaplamalarda 2007’nin 8. ayı ile 2009 Nisan’ına kadar olan dönemde dünya ekonomisindeki toplam değer kaybını 4,054 trilyon olarak veriyordu. Bu kriz patlamadan kısa süre önce verilen en yüksek rakam olan 1,3 trilyonun üç mislinden fazlaydı. Bu 4,054 trilyon dolarlık kaybın 2,7 trilyonunu “zehirli” (geri dönüşü olmayan “kokmuş” krediler, sigorta poliçeleri, değeri neredeyse sıfıra düşmüş tahviller vb. Bunlar Bankalarda “Bad Bank”-Kötü Banka adı altında paketleniyor, kurtarma planları çerçevesinde devletler bunları satın alıyordu!) ABD “değerli kağıtları”; 1,2 trilyonunu Avrupa’daki zehirli değerli kağıtlar oluşturuyordu. Japonya 150 milyar dolarlık “zehirli” değerli kağıtla relatif “iyi” durumda bulunuyordu! 4,054 trilyonluk değer IMF ye göre kaybolup gitmişti. Bu Türkiye’nin 2009 GSYİH‘nın yaklaşık 5,8 katı bir büyüklüktür. Fakat kayıp konusunda yapılan hesaplar burada durmadı. Aynı IMF çok değil 5 ay sonra, Ağustos 2009’da kayıp hesaplarını düzeltti! Ağustos 2009’da IMF uluslararası ekonomik kriz sonucu kayıp değerin 11,9 trilyon dolar olduğunu açıkladı! Yani Nisan’da açıklananın neredeyse üç katı! Devletlerin “kurtarma programları” ile devreye girdiği ortamda, bu programlardan yararlanmak için de uluslararası finans kuruluşları ve tekeller gerçeğe yakın bilançolarını açıkladıklarında kayıp şişiyordu. Hangi rakam baz alınırsa alınsın değer kayıplarının, yaşamını aldığı açlık ücreti ile sürdürmeye çalışan milyarlarca emekçinin hayal bile edemeyeceği olağanüstü boyutlarda olduğu açıktır. LB’ın iflası ile artık gizlenemez ve ertelenemez hale gelen finans krizi emperyalist dünyanın ikinci dünya savaşı sonrasında yaşadığı krizlerin en derini idi. Bu kriz kayıp değer hacmi temel alındığında, 1929 krizinden de büyük bir krizdi. Bütün dünya finans sistemi çökme tehdidi ile karşı karşıya idi. Bu ortamda emperyalist dünyanın yaşadığı en büyük kapsamlı “kriz yönetimi” devreye girdi. Emperyalist dünyanın efendileri birbiri ardına yaptıkları toplantılarda “ulusal” kriz yönetim tedbirlerini uluslararası alanda uyumlu hale getirmenin yollarını aradılar. 23 Eylül’de G7 zirvesinde ABD’nin AB’nden talep ettiği “Avrupa Birliği genelini kapsayan bir ıslahat planı” İngiltere dışındaki devletler tarafından reddedilmişti. Bundan çok değil 20 gün sonra 12 Ekim’de Paris’te AB ülkeleri Maliye Bakanları toplantısında 20 gün önce reddedilen kabul edildi. Ardından G 20 toplantısında bu kez emperyalist büyük güçler dışındaki devletler de ortak “kurtarma planı”

gündem

değeri 31 Aralık 2007’de 287 Milyar dolar tutarken, aynı değer 10 Ekim 2008’de 135 Milyar dolara düşmüştü. Moskova borsası değer düşüşü 2008 Ekim ayı başında %73’e varmıştı. Moskova borsası Ekim ayı başında bir süreliğine bütün işlemleri durdurmuştu! Eylül 2008 Eylül’ü ertesindeki panik satışları ile 2008 Aralığı ortasında bütün dünyada borsa değerleri 27 trilyonla en düşük noktaya vardı. 16 ayda dünya borsalarında buharlaşıp uçan, kaybolan fiktif sermaye 36.5 trilyon dolardı. Bu dönemde borsaların değer kaybı oran olarak % 57,5 di. (Bkz.: http://www. bloomberg.com/). Borsalarda hal böyleyken türev ticareti alanında “kaybolan” fiktif sermayenin boyutları borsalarda kaybolandan da yüksekti. Karda ve zararda kapıyı milyarlarla açanlar açısından kayıplar hacim açısından büyük olsa da, onlar için büyük kayıplar varlık sorunu olmuyor. 8 yıl boyunca üst üste milyarlarca dolar fiktif sermaye kazanan, onun bir bölümünü kaybetse de varlığını sürdürebiliyor. İflas konumuna gelen firmaların yönetici takımı milyonlarca dolarlık tazminatla gidiyorlar. Oralarda esas zarar gören işsiz kalan alt kesim çalışanları oluyor. Fakat elinde biriktirdiği küçük tasarruflarını az zamanda çok kazanma hayaliyle “yatırım”cı uzman ve şirketlere verenler açısından kayıp, belki bütün hayatı boyunca biriktirdiğinin sıfırlanması anlamına geliyor.

9


gündem 10

içine çekildi. Tabii ki emperyalist güçler arasındaki çelişmeler “kriz yönetimi” sorununda da sürüyor, her emperyalist güç krizi kendisi için fırsat olarak da kullanmaya çalışıyordu. Ancak hepsinin ortak bir çıkarı vardı: Dünya Finans sisteminin çöküşünün durdurulması. Bunun için zorunlu karşılıklı tavizler verildi. Ve sonuçta bir temel noktada anlaşıldı: Bütün devletler bu olağanüstü dönemde sistemin çökmesini engellemek için “sistem için önemli” banka ve işletmelerin çöküşünü önleyecek tedbirler alacaklardı. En uç noktasında bu tedbirler söz konusu bankaların ve işletmelerin –geçici olarak, yeniden kara geçene kadar- devletleştirilmesine kadar gidebilecekti. Banka sisteminin yeniden işleyebilmesi için bankalara gerekli krediler verilecek, bunun yanında bankalar arasındaki alışverişlerde devlet bir çeşit garantör olarak devreye girecekti. Geri dönmeyen kredileri devlet ödeyecekti. Bankaların ve diğer finans kuruluşlarının elinde birikmiş, değeri neredeyse sıfırlanmış “değerli kağıtlar” bir paket olarak şimdilik devletler tarafından satın alınıp devreden çıkarılacaktı. Yani Türkçesi: Bankaların ve tekellerin zararı devletler tarafından karşılanacaktı. Emperyalist devlet açıkça finans kapitalin devleti olarak devreye giriyor, çöken bankalara para akıtıyor, bankaların finans kuruluşlarının, tekellerin zararını toplumsallaştırıyordu. Emperyalist devletlerin üzerinde anlaştıkları kriz yönetim programı, sistemi kurtarma programı buydu. Bu Programın uygulanmasında tek tek kimi devletlerin Ekim ve Kasım 2008’de, bankalara ilk anda kredi olarak, kredi garantisi olarak, doğrudan destek olarak, borçlarını üzerlenme olarak vs. vereceğini açıkladığı miktarlar şöyle idi: Almanya: 500 milyar Avro, Fransa: 360 milyar Avro, İspanya: 200 milyar Avro, Avusturya 100 milyar Avro, Diğer Avro Bölgesi ülkeleri : Toplam 140 milyar Avro. Böylece Avro Bölgesi genelinde 1,3 trilyon Avro. İngiltere: 640 milyar Avro, Rusya: 150 milyar Avro, ABD: 800 Milyar dolar Banka sistemi için ayrıca + 200 Milyar dolar tüketim kredisi. AB ülkeleri bunun dışında bankalardaki mevduat hesaplarında 50.000 Avroya kadar olan miktarı devlet garantisi altına aldığını açıkladılar. Çin HC aynı dönemde 460 Milyar Avro tutarında bir banka destek programı açıkladı. Yalnızca bu rakamlar bile bir yandan krizin derinliğini, diğer yandan emperyalist dünyanın çöküşü önlemek için geliştirdiği “Ekonomi Yönetimi” prog-

ramının boyutlarını göstermeye yeter. Çin dışındaki devletlerin tümü açısından bu program devletlerin borçlanarak, bankaların açıklarını kapama programıydı. Bu program halkı, emekçi yığınları kandırmak, emekçiler için hayatı zorlaştıran krize duyulan öfkenin kapitalist sisteme karşı öfkeye dönüşmesini engellemek için, “aç gözlü bankerler” ve “borsa spekülatörlerine” karşı yapılan propaganda konuşmaları eşliğinde sunuldu. Halka bütün kötülüğün üç beş tane aç gözlü, kural tanımaz spekülatörde olduğu, sistemin kabahati olmadığı anlatıldı. Artık bankaların ve borsaların sıkı denetim altına alacağı sözleriyle tamamlandı banka kurtarma programları. Üç beş banker ve spekülatör günah keçisi yapılıp, hatta tek başına elli milyar doları iç eden sistem temize çıkarılmaya çalışıldı. Bu büyük krizin “yönetimi”nde şunlar da görüldü: -“Gelişmekte olan ekonomilerin” en başta BRHC’in (Brezilya/Rusya/Hindistan/Çin) dünya ekonomisindeki ve siyasetindeki ağırlığı arttı. Bugün hala dünyanın efendisi konumundaki ve fakat gerileyen G7’ler kriz döneminde, G 20’yi devreye sokup, sorumluluğu onlara da paylaştırma ihtiyacı duydular. Bu tabii onların örneğin IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası emperyalist mali kuruluşlarda temsiliyetlerinin arttırılması pahasına -onlara belirli tavizler verilereksağlandı. - Dünya ekonomisinde ve siyasetinde Çin’in gücü giderek artıyor. Bütün kriz dönemini % 9’a yakın ortalama büyüme ile kapatan Çin krizden en az etkilenen ülke olarak, krizden dünya ekonomisinde ağırlığını artırarak çıktı. - Kriz Yönetiminde emperyalist büyük güçler ve yanlarına aldıkları diğerleri, hep birlikte kararlar almaya çalıştılar. Fakat – mali sistemi çöküşten kurtarmak için acil devlet desteği- gibi çok kaba konularda anlaşmalarına rağmen, “ulusal çıkarlar” anlaşmada fazla ilerlemeyi engelledi. Bir kez daha “ulusal devlet miyadını doldurdu” vb. tezlerinin yanlışlığı kanıtlandı.

Mali Krizin Derinleştirdiği Ekonomik Krizde Depresyon Evresi: Mali Kriz 2007 üçüncü çeyreğinde zaten başlamış olan aşırı üretim krizinin yeni devresinde, krizi çok hızla derinleştiren bir rol oynadı. Bu yeni kriz devresinde , bunalım (kriz) evresinin kısa sürmesi, büyük bir hızla depresyon evresine geçilmesi, büyük bir


olan ekonomiler”e aitti. Gelişmiş endüstri ülkelerinde büyüme rakamları % 1 civarında oynuyordu. (Bkz.: Fischers Weltalmanach2011; s 630) Yani kriz bu kez öncelikli olarak emperyalist merkezler kaynaklı idi, kendini bu merkezlerde bütün ağırlığı ile hissettiriyordu. “Gelişmiş Endüstri Ülkelerinde” (Siz emperyalist merkezler olarak da okuyabilirsiniz ekonomik küçülmeye doğru evrimlenen ekonomi olgusu ve bunun sürme eğilimi, burjuva ekonomistlerini bile “resesyon”dan ya da en azından “resesyon tehlikesi”nden (onlar işçilerin – emekçilerin bilincini karartmak, kendi görüşlerine “bilimsel” gizemli bir hava katmak için bir sürü değişik kavramlar icat ediyor, bu kavramlar üzerine teoriler kuruyorlar. Onların “resesyon”, “stagnasyon”, “stagflasyon” vb. isimlerle ifade ettikleri gerçekte Marksist devrevi kriz teorisinde, devrenin “depresyon” aşaması olarak adlandırılan aşamasıdır.) söz ettirmeye başladı. Kiel’deki Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nün çıkardığı “Kiel Tartışma Katkıları” adlı derginin Aralık 2008’deki sayısındaki baş yazı “Dünya konjonktürü aşağıya gidiyor” başlığını taşıyordu. Aynı sayıda Almanya ekonomisini değerlendiren yazının başlığı ise “Alman ekonomisi ağır bir resesyon içinde” idi. “Dünya Konjonktürü aşağıya gidiyor” başlıklı yazıda gelişmiş endüstri ülkelerinin bütünü ele alındığında % 1,8 bir küçülmenin beklendiği, bunun “İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük resesyon olduğu tespiti yapılıyordu. Ek olarak mali kriz bağlamında alınan olağanüstü destek tedbirlerinin de aşağıya gidişi durdurmadığı tespit ediliyordu. 2009 yılı ekonomik büyümede öncelikle gelişmiş endüstri ülkelerinde kelimenin gerçek anlamında dibe vurulduğu yıl oldu. Özellikle ilk üç çeyrekte bir çok ülkede, en başta da “gelişmiş endüstri ülkeleri”nde ekonomi ikinci dünya savaşından bu yana görülmemiş boyutlarda küçüldü. “Kiel Tartışma Katkıları”nın 461-462 sayılı 2009 ilkbahar sayısında yapılan genel değerlendirme “Dünya ekonomisi aşağıya doğru anaforda” şeklinde idi. Yapılan genel değerlendirmede şunlar söyleniyordu: “ Dünya Ekonomisi 2008/2009 kışında tarihi boyutlarlarda bir iniş yaşıyor. Üretim şimdi hemen hemen her yerde güçlü bir biçimde geriliyor. Geçen yılın başında yalnızca ABD ile sınırlı görünen konjonktürel zayıflama, 2008 in ilkbahar ve yazında sürerek diğer endüstri ülkelerinde de inişi beraberinde getirdi. Nihayet yılın son aylarında üretim sonbahara

gündem

hızla ve ikinci dünya savaşından bu yana görülmemiş bir derinlikte dibe vurulmasını tetikledi. Burjuva iktisatçıları bıktırıcı bir ısrarla var olan krizin aşırı üretim krizi değil, birkaç sorumsuz spekülatörün marifeti sonucu nasılsa çıkan mali krizin “real ekonomiye” etki yapmasıyla oluşan bir kriz olduğu görüşlerini yaygınlaştırdılar. Onlara göre zaten devrevi aşırı üretim krizi diye bir şey yoktu. Kapitalizm aslında krizsiz büyüme ekonomisiydi. Arada bir nasılsa işte şimdi olduğu gibi aşırı açgözlü spekülatörlerin marifeti sonucu gidip duvara tosluyor ve sonra pazar yine kriz sonuçlarını temizliyordu vs. Gerçek hayat ise bu teorilerin büyük bir yalan olduğunu devrevi olarak yalanlıyor, en son bu krizde yalanladı, gelecekte de kapitalizmin varlığını ve egemenliğini sürdürmesi şartlarında yalanlayacak! Kapitalizmin temel dürtüsü kar, en kısa sürede en fazla kardır. Hal böyle olduğu ve kapitalist ekonomi bütün olarak ele alındığında plansız-kaotik, tek tek kapitalistler ve kapitalist gruplar arasında rekabete dayalı bir ekonomik sistem olduğu için, yatırım alanı arayan sermaye üretimde her zaman daha az karlı alanlardan daha fazla karlı alanlara kayar. (Sermayenin üretime geri dönmeyen, lüks tüketimde de “tüketilmeyen” büyük kısmı da gördüğümüz gibi spekülasyon alanında işletilir. Orda da tabii maksimum kar gözetilir. En fazla faiz/ kar payı vs. veren “yatırımcı şirketlere” yönelir para. Bu şirketlerin/bankaların değeri astronomik biçimde yükselir.) Bir süre sonra bu en karlı alanda yatırılan sermaye –üretilen mal- pazarın kaldıramayacağı “aşırı”lıkta bir boyuta ulaşır, üretilen mal satılamaz duruma gelir. Sermaye dolaşımı/dönüşümü kesintiye uğrar. Devrevi aşırı üretim krizi başlar! Bu kapitalist ekonominin değişmez yasası, belli aralıklarla çıkan devrevi aşırı üretim krizleri kapitalizmin ayrılmaz yol arkadaşlarıdırlar. 2008 mali krizinin “real ekonomi” alanındaki gerçek devrevi krize etkisi 2008’de henüz yıkıcı boyutlarda değildi. 2008’in son çeyreğindeki sert düşüş biçimindeki büyük gerilemeler, ilk üç çeyrekteki ‘büyümede relatif düşük gerileme’nin dengelemesi sonucu fazla hissedilmedi. 2007’de, bir yıl önceye göre % 4,9 büyüyen dünya ekonomisinde gerileme sürdü. 2002’den sonra ilk kez orta vadeli ortalama büyüme hızı olan % 3,5’un altına düştü. 2008’de dünya ekonomisinin büyümesi % 3 oldu. Bu büyümede esas pay yine yüksek büyüme hızlarını –biraz gerileme ile de olsa –sürdüren Çin, Hindistan gibi “yükselen ve gelişmekte

11


gündem 12

kadar istikrarlı ve sağlam görünen eşik ülkelerinde de inişe geçti. Dünya gerçek YİH’sı yılın son çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre %1 büyüdü. Bu 1982 yılından bu yana en düşük büyüme oranıdır. Bu yılın başında da iniş eğilimi sürmektedir.” (agy. S 4) “Kiel Tartışma Katkıları” 466-467 sayılı Yaz 2009 sayısında genel değerlendirme “Dünya ekonomisi: Üretimde dibe varıldı” başlığını taşıyordu. Veriler bütün “gelişmiş endüstri ülkelerinde” sert düşüşlerle ekonomik küçülme yaşandığını gösteriyordu. Üçüncü çeyrekte de küçülme hız keserek de olsa sürdü. 2009 yılı içlerinde General Motors gibi “dev”lerin de bulunduğu bir dizi tekelin neredeyse iflas konumuna geldiği, ancak devletlerin doğrudan desteği ( bir çok ülkede “kısa çalışma” adı altında işçi ücretlerinin büyük bölümü devlet tarafından ödendi; tekellerin borçlarını devlet üzerlendi vs.) ile çöküşten kurtarıldığı yıl olarak tarihe geçti. Endüstride dünya çapında kapasite kullanımı % 20 geriledi. Bazı ülkelerde % 50’lere kadar düştü. Sonuçta (IMF Nisan 2010 rakamlarına göre) 2009 yılı genelinde Almanya’da ekonomi % 4,97 oranında, İngiltere’de %4,2, AB genelinde %4,8, Japonya’da -5,20% oranında, ABD ‘de % 2,44 oranında küçüldü. Dünya çapında ekonomi ise İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez küçüldü. 2009 yılındaki büyüme -0,60 oldu.(bkz. World Economic Outlook Database, April 2010 ,IMF) Dünya ekonomisindeki küçülmenin boyutunun daha yüksek olmasını engelleyen Çin (+8,74%), Hindistan (+5,67%) gibi ülkelerde yüksek büyüme oranının –belli bir gerileme olsa da- sürmesiydi. 2007 üçüncü çeyreğinden itibaren girilen devrevi aşırı üretim krizi, 2008 Eylül’ünde patlayan ve dünya ekonomisinde hacim olarak yaşanan en büyük mali krizle birleşince, kriz devresinin buhran aşamasından, bir yıl içinde, çok hızlı, ani düşüş biçiminde depresyon evresine girildi. Ve depresyonda dünya ekonomisi ikinci dünya savaşı ertesinde ilk kez küçüldü. 2008’in dördüncü çeyreği, 2009’un ilk iki çeyreği dünya ekonomisinin küçüldüğü dibe vurduğu dönemler oldu. Bu dönem aynı zamanda devletlerin devreye girerek, bir yandan faizleri neredeyse sıfırlamaları ve piyasaya para akışını hızlandırmaları ; otomobil sektöründe olduğu gibi yeni araba satışlarında alıcıya doğrudan teşvik vererek özel tüketimi arttırıcı tedbirler almaları, diğer yandan “zor durumda” olan tekellere doğrudan ve dolaylı destek vermeleri dönemi oldu. Bütün bunlar tabii devletleri yeni borç

yükü altına sokan gelişmelerdi.

Devrevi ekonomik krizde canlanma evresi… Alınan ekonomik tedbirler, açılan trilyonluk destek/ yardım/kurtarma paketleri 2009 yılının üçüncü çeyreğinden başlayarak etkisini gösterdi. 2009’un dördüncü çeyreğinden bu yana dünya ekonomisi yeniden büyümeye başladı. Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nün IMF/Dünya Bankası /Almanya Dİ Kurumu ve OECD verilerini temel alıp kendi yaptığı hesaplamalara göre 2009’un üçüncü çeyreğinde % 2’ye yakın; 2009’un birinci ve ikinci çeyreğinde ise % 5’in üzerinde bir büyüme oranı söz konusu. 2010’un üçüncü çeyreğinde büyüme hızında bir gerileme yaşanıyor, %’4 ün altına iniyor büyüme hızı. Bunun korunması şartlarında 2010 yılında dünya ekonomisinde, 2009’a göre % 4-5 arasında bir büyüme yaşanmış olacaktır. Bu 2009 üçüncü çeyreğinden itibaren içinde bulunulan kriz devresinde canlanma aşamasına girilmiş olduğunu, anda krizin canlanma evresi içinde olduğumuzu gösteriyor. Dünya ekonomisi GSYİH büyüme oranları 2000 % 4,8 2001 % 2,3 2002 % 3,0 2003 % 3,9 2004 % 5,3 2005 % 4,9 2006 % 5,4 2007 % 4,9 2008 % 3,0 2009 % -0,60 2010 % tahmini 4,5 2010 yılı bütünü için beklenen % 4-5 arası büyüme bağlamında bilinmesi gereken, bu büyümenin 2009 yılındaki % - 0,60’lık bir küçülmeyi çıkış ve başlangıç noktası alan ve bu büyüklüğe göre hesaplanan bir büyüme olduğudur. Yani dünya ekonomisi henüz bu kriz dönemi öncesindeki zirvedeki büyüklüğüne varmamıştır. Buraya varıldığında zaten devrenin kalkınma aşaması başlayacaktır. Şimdilik gelişme -büyüme hızının düştüğü göz önüne alındığında- canlanma evresinin uzaması yönündedir. Bu arada dalgalanmalı bir gelişme ile, 2012’de canlanma evresinden kalkınma evresine geçiş normal gelişme olacaktır. Fakat canlanma evresinin kalkınma evresine varmadan kesilmesi de, hiç de küçük olmayan bir olasılıktır.


Şişen borç balonları… Dünya ekonomisinde yaşanmış olan hacim açısından en büyük mali kriz aşırı “devlet borçlanmaları” ile görünürde aşıldı. Benzer bir biçimde devrevi krizde dipten çıkılması, depresyon aşamasının oldukça kısa sürmesi de, real ekonomi alanına yine devlet borçlanmaları temelinde yapılan müdahalelerle sağlandı. Şimdi dünya ekonomisi aşırı şişen bir devlet borçları balonu üzerinde hareket ediyor. Ekonomide üretilenin 1/3 ne eşit bir borç döndürülebilir, kabul edilebilir bir borçtur. Bunun üstündeki bir borçlanma borçlananı borç verene bağlar, batırır. Devletler söz konusu olduğunda üretilen GSYİH’dır. Devletler açısından borç GSYİH’nın 1/3 ünün üzerine çıktığında, borç tehlikeli büyüklüğe gelmiştir. Şimdi devletlerin borç durumlarına baktığımızda şişen balonun boyutları net olarak görülüyor. Dünyanın en büyük ekonomisi konumundaki ABD, aynı zamanda dünyanın en büyük borçlu ekonomisi. 30 Eylül 2010 tarihinde ABD’nin devlet borcu 13,5 trilyon dolardı. 2008-2010 arasında ortalama borç artış oranı % 15 civarında idi. İki yılda alınan yeni borç 3,53 trilyon dolardı. ABD’nin devlet borcu ABD’nin GSYİH’nın yaklaşık % 95’ne eşitti! Yani esasında ABD ekonomisi borçlarını ödeyemeyecek durumda olan, aşırı borçlu bir ekonomi idi. Fakat borç batağı içindeki tek ekonomi ABD ekonomisi değildi. Örneğin Avrupa Birliği Maastricht Kriterleri denen AB üyeliği için ekonomik kriter olarak tespit ettiği büyüklüklerde devlet borcunun üst sınırını GSYİH’nın % 60’ı olarak tespit etmişti. Devlet borcu GSYİH’nın % 60’ın üzerinde olan bir devlet buna göre AB üyesi olamaz. Üye ise üyelikten çıkarılması gerekir! 31.12.2009 itibarıyla devlet borcu GSYİH’ nın üzerinde olan AB üyesi devletler ve borçlarının GSYİH’ya oranları şöyle idi: Belçika: % 96,7, F.Almanya: %73,2, İrlanda: % 64,0, Yunanistan: % 115,1, Fransa: %77,6%, İtalya: % 115,8, Macaristan: %78,3, Malta: % 69,1, Hollanda: % 60,9, Avusturya: %66,5, Portekiz: %76,8, İngiltere: % 68,1 İspanya’nın devlet borçları aynı tarihte % 60’ın al-

tında (53,2%) idi. Yani durumu bu bağlamda yukarıda sayılan ülkelerden daha iyi idi; fakat devrevi ekonomik krizin en sert vurduğu, Avrupa’da üretimin en fazla gerilediği ülke konumunda idi, devlet borcunun artma hızı da yüksekti. Yüksek devlet borçları bağlamında bilinmesi gereken şudur: Devlet borcunun yüksek olması ekonomisi zayıf olan, askeri olarak güçlü olmayan küçük devletler açısından tam bir felaket, ekonomik iflas, dışa bağımlılığın artması, en uç noktada ekonominin yönetiminin başka devletlerin, uluslararası mali kuruluşların eline geçmesi anlamına gelir. Devlet borcunun yüksekliği ABD gibi büyük emperyalist güçler açısından böyle sonuçlara yol açmaz. Onlar bu büyük borçların yükünü hem kendi ülkelerinde, hem de bütün dünyada işçi sınıfının ve emekçi halkların sırtına yıkabilecek güce sahiptirler. AB somutunda emperyalist büyük güçlerle, orta derecede gelişmiş, bağımlı ekonomiler arasındaki fark çok net olarak görüldü. Borç bağlamında dört devletin baş harflerinden üretilen PIGS (İngilizcede pigs domuzlar anlamına geliyor… Mahallenin düzenini bozan kötü/çamura batmış kirli çocukları) adı altında Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya hedef tahtasına kondular. Bunların ayağını yorganına göre uzatmadığı, kendi imkanlarının çok üzerinde bir hayat seviyesinde yaşadıkları, AB’nin ekonomik istikrarını sorumsuz, har vurup harman savuran politikalarla tehlikeye attıkları, iflasa doğru sürüklendikleri vs. anlatıldı burjuva medyada. Yukarıdaki rakamlar “domuzlar” içinde sayılanlardan İspanya’nın borç bağlamında Maastricht kriterlerine uygun bir konumda olduğunu, Almanya’dan, Fransa’dan, İngiltere’den çok daha iyi konumda olduğunu gösteriyor. İrlanda’da % 64’lük borç oranıyla bu emperyalist büyük güçlerden daha iyi durumda idi. Portekiz’in devlet borcu seviyesi bu emperyalist büyük güçlerin borç seviyesinin çok üstünde değildi. Yalnızca Yunanistan % 115’lik borç oranıyla söz konusu emperyalist büyük güçlerden kötü durumda idi. Borç konusunda PIGS denenlerin en azından ikisinden daha kötü durumda olanlar, kendinden iyi durumda olanları kınıyor, onlardan siyaset değişikliği, daha doğrusu AB merkezinde, IMF ile işbirliği içinde hazırlanan ve söz konusu ülke ekonomilerinin yönetimlerini AB merkezine (Siz Almanya ve Fransa olarak okuyun) ve IMF’ye bırakmaları talep ediliyordu. Birinci sırada % 115 borçla iflas durumuna gelmiş olan Yunanistan ekonomisi- 350 milyar avroyu

gündem

Çünkü bu devrede depresyon evresinden bir yıldan az sürede çıkılması yukarıda ortaya konulduğu gibi devletlerin ekonomiye doğrudan yoğun müdahaleleri ve devletlerin aşırı borçlanması sayesinde olmuştur. Canlanma aşırı devlet borçları ile “satın alınmıştır.” Temeli aşırı devlet borcu balonudur.

13


gündem

aşan ve Dünya piyasasındaki faiz oranının nerdeyse iki misli faiz oranlı kredi ile- teslim alındı. Bunun yanında AB’nde iflas durumuna gelen ülkelerin iflasını önlemek iddiasıyla 750 Milyar Avroluk bir fon yaratıldı. Aslında dert Avrupa Para Birimi Avro’nun istikrarını sağlamak. Yani sonuçta AB içindeki emperyalist büyük güçlerin kendi kendilerini koruma şemsiyesi bu 750 milyarlık fon. Bu fonun 250 milyar Avrosu IMF tarafından sağlanıyor. 60 Milyar Avro AB’nin genel bütçesinden geliyor. 122,8 milyar Avrosu Almanya’dan, 92,3 milyar Avro’su Fransa’dan geliyor. 81 Milyar Avro İtalya, 53,9 milyar İspanya tarafından taahhüt ediliyor. Diğer 11 Avro bölgesi ülkesi de geri kalan meblağı GSYİH oranlarına göre paylarla karşılıyorlar. 2010 yazında Pigs’in g’si Yunanistan ekonomisi teslim alındıktan sonra, sıra İrlanda’ya geldi. Onunla ilgili teslim alma işlemi de Kasım 2010 da tamamlandı. Şimdi sırada Portekiz ve eğer güçleri yeterse İspanya var. Yani şişen borç balonu emperyalist büyük güçler açısından relatif küçük, bağımlı ekonomilerin bağımlılığını arttırmak, onları disipline etmek için kullanılıyor. Fakat bir bütün olarak şişen borç balonu inmiyor. Bu balon geçici tedbirlerle ve devlet gelirlerini arttırma, giderlerini azaltma yoluyla –ki bunu hepsi bir yandan emekçilerin vergi yükünü arttırarak, diğer yandan özelleştirme, taşeronlaştırma, sosyal hizmetlerde kısıtlama yollarıyla yapıyorlar- indirilemeyecek kadar şişmiş durumda. Balonu patlatmamak için devlet iflaslarının önlenmesi lazım. Fakat bu önleme tedbirlerine tabii ki kendi çıkarları doğrultusunda katkıda bulunanların bizzat kendileri yüksek derecede borçlu. Yani devlet iflaslarının önlenmesi borç balonunun altındaki ateşi söndürmüyor, balonun şişmesini durdurmuyor. Balon büyüyor. Eninde sonunda bir yerden – devlet iflası biçiminde- patlaması kaçınılmaz. Bu tabii kapitalizmin sonu olmaz, fakat emperyalist dünyada güç dengelerinde sarsıntıya yol açar. Ve real ekonomide de çok önemli olumsuz etkileri olur.

Kriz: Fırsatlar

14

Devrevi ekonomik krizler toplumun bütün kesimleri açısından fırsatlar ve tehlikeleri beraberinde getirir. Bizi öncelikle ilgilendiren işçi-emekçi sınıflar açısından fırsat ve tehlikelerdir. Bu bağlamda şimdi yaşadığımız boyutlardaki krizin yarattığı fırsatlar ve tehlikeler de büyük. Kriz dönemleri emekçiler açısından kayıp dönem-

leridir. İşsizliğin artışı, çalışanlar açısından gerçek ücret düşüşleri, yoksulluğun artması, kazanılmış hakların tırpanlanması kriz dönemlerinin sürekli yol arkadaşlarıdır. Kriz ne kadar derin olursa, kayıplar da o kadar büyük olur. Şimdiki kriz devresinde bunu yaşadık, yaşıyoruz. Krizin şimdi içinde bulunduğumuz canlanma ve devamında gelmesi muhtemel kalkınma aşamasında burjuvazi bütün ülkelerde krizin yükünü işçi emekçilerin sırtına yıkmaya devam edecek, yaşanan büyük kriz işçi sınıfı ve emekçilerin kayıplarının mümkün olan en üst seviyede sürdürülmesine çalışacaktır. Mali krizi aşmak için seçilen yol olan aşırı devlet borçlanmasının yükü işçi ve emekçilerin sırtına bindirilmeye çalışılacaktır. Dolaylı dolaysız vergiler artacak; gerçek ücret düşüşleri devam edecek, işsizlik fazla gerilemeyecektir. Demokratik haklar, ekonomik kazanımlar tırpanlanmaya devam edilecektir. Bütün bunlar “krizden çıkmak” için çabalar olarak sunuluyor, sunulacaktır. Fakat bu krizde bir şey bir kez daha çok iyi görülmüştür: Devletler burjuvazinin devletleridir. İşçilerin ücretleri düşürülürken, sosyal haklar kısıtlanırken bankalar ve tekellere milyarlarca, trilyonlarca devlet yardımı akıtılmaktadır. Bankalara, tekellere trilyonlar aktarılırken, işçiler ve emekçilerden elindeki de alınmaktadır. Bu gayet açık yapılmaktadır. Bunun görüldüğü yerde itirazlar, buna karşı mücadeleler de kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir. İşçi ve emekçi hareketinde henüz sistemi gerçek anlamda tehdit eden devrimci bir içerikle olmasa da, ve burjuvazi düzen sendikalarının ve reformist örgütlerin de sayesinde hareketi var olan hükümetlere karşı protesto çerçevesi içinde tutmayı başarsa da, gözle görülür bir canlanma vardır. Avrupa’da, Fransa’da, Yunanistan’da birkaç ay içinde Genel grev olarak adlandırılan onlarca kitlesel eylem olmuştur. Almanya’da burjuvazinin kitlelerin taleplerini dikkate almayan kararlarına karşı, krizin yükünün emekçilere bindirilmesine karşı, atom santrallerinin çalıştırılma döneminin uzatılmasına karşı kitlesel eylemler gelişmektedir. Hareketlenme yalnızca Avrupa ile sınırlı değil, hemen her ülkede işçi emekçi hareketinde belirli bir canlanmayı gözlemek mümkün. Mali krizle tamamlanan ve derinleşen devrevi kriz burjuvazinin “krizsiz kapitalizm” yalanlarını yerle bir etti. Bunun yanında burjuvazinin kriz yönetimi adına yaptıkları da kapitalizmin gerçek niteliğinin teşhiri açısından büyük malzeme yaratmış durum-


gündem

da. Şimdi işçi ve emekçi yığınlar içinde antikapitalist/ sosyalist/komünist propagandanın son kriz verileri temelinde daha anlaşılır biçimde yapılmasının imkanları var. İşçi ve emekçilerin bu kriz içinde bizzat kendi hayatlarında edindikleri tecrübeler, burjuvazinin yalanlarının gösterilmesi için daha elverişli bir zemin oluşturuyor. Kriz bu yüzden aslında işçi sınıfı içinde Komünist Partisi inşası çalışmasında yeni ve büyük fırsatlar yarattı, yaratıyor. Bunları kullanmayı becermemiz lazım.

Ve Tehlikeler: Faşizm… Fakat kriz yalnızca Sosyalist/Komünist faaliyetler açısından fırsatlar yaratmıyor. Burjuvazinin en gerici, en şoven, en saldırgan kesimlerinin, birçok halde “Nasyonal Sosyalizm” adı altında pazarlanan faşist siyasetleri, açık faşist partiler de kriz dönemlerinde daha fazla taraftar toplayabiliyor. Şu anda faşizm emperyalist merkezlerde finans kapitalin iktidarını sürdürmek için gerekli değilse de, (Çünkü onların iktidarı anda işçi ve emekçi hareketi tarafından gerçek anlamda tehdit altında değil) faşist iktidar opsiyonu da hep elde tutuluyor. Burjuva devletler – en demokratik ülkelerinde bile- bir yandan krizi de bahane ederek burjuva demokratik hakları tırpanlarken, diğer yandan sivil faşist güçlerin, partilerin, örgütlerin gelişmesine göz yumuyor, kimi yerde doğrudan destekliyor. Bu bağlamda iki yıl önce ilginç bir olay

yaşandı Almanya’da. Alman Federal Meclisi, Alman Eyaletler Meclisi ve Alman Hükümeti ortak bir iddianame ile NPD adlı açık faşist partinin yasaklanması talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdular. Delilleri değerlendiren Anayasa Mahkemesi davayı kabul etmedi. Çünkü delillerin değerlendirilmesi sırasında NPD denen örgütün yönetici kademesinin üçte birinin devlet tarafından görevlendirilmiş ajanlar olduğu ortaya çıktı. NPD denen örgüt aslında devlet tarafından yönetiliyordu! Batılı emperyalist ülkelerde Anti İslamizm ve öncelikle İslam ülkelerinden gelen göçmenlere karşı kışkırtmaları merkeze koyan açık ırkçı propagandalar geniş biçimde yaygınlaştırılıyor ve taban buluyor. Kimi açık faşist örgütler yabancı/ göçmen düşmanlığı merkezli bir propagandayla parlamentolarında temsil edilecek, kimi hallerde evet hükümet kurulmasında belirleyici rol oynayacak kadar oy alabiliyorlar. Faşizmin siyasi iktidarda en ilerlemiş olduğu ülke Macaristan. Burada Parlamentoda 2/3 çoğunluğa sahip olan ve bu çoğunluğa dayanarak açık faşist görüşleri Anayasaya yerleştiren aşırı sağcı bir parti hükümette. Ondan daha da faşist, açıkça Nazizm propagandası yapan Jobik Partisi ise son seçimlerde % 16,7 oranında oy aldı. Fakat faşizm demokrasi açısından relatif geri olan doğuda gelişmiyor yalnızca. Bir zamanlar demokrasinin örnek ülkeleri olarak adlandırılan, hatta “üçün-

15


gündem 16

cü yol” ülkeleri vb. olarak yutturulan, “sosyal pazar ekonomisinin”, “sosyal devlet”in örnekleri olarak gösterilen Kuzey Avrupa ülkelerinin hepsinde açık faşist partiler parlamentoda temsil edilecek oy oranına varmış durumda. İsveç’te en son seçimlerde birbiri ile faşizm konusunda yarışan iki parti birlikte % 20’nin üzerinde oy aldı. Hollanda’da ve partisinin kurucusu, yöneticisi ve tek üyesi olan Geert Wilders’in parti olmayan partisi bugün Hollanda’da hükümet kurulmasında kilit rolü oynayan güce sahip. İsviçre’de ırkçılık ve faşizm doğrudan demokrasi temelinde geliştiriliyor. Minare yasağı ve “hüküm giymiş göçmenlerin cezasını çektikten sonra otomatikman sınır dışı edilmesi” için yapılan referandumlarda çoğunluk bu ırkçı taleplere destek verdi. Anglo-Sakson tipi demokrasinin örnek ülkesi ABD’de “Tea Party (Çay Partisi) Hareketi” adı altında, cumhuriyetçi parti açısından bile “aşırı sağ” olarak değerlendirilen, yer yer açık ırkçı, militan ve salakça antikomünist (o kadar ki, Obama’yı bile komünist görüyorlar) ortaya çıkan bir hareket seçimlerde önemli oranda oy alabiliyor vs. Batı’daki faşist gelişmede, egemen burjuvazi kitleleri kandırabilmek için en önemli ideolojik araçlardan biri olarak “terörizme” karşı mücadeleyi ve aynı anlamda islamofobiyi kullanıyor. Anti İslam kışkırtmalarla emekçiler “batının Yahudi-Hıristiyan değerleri”ni korumaya çağırılıyor. Bu bizim önümüze ideolojik mücadele görevi olarak bir yandan bir din ideolojisi olarak İslama karşı mücadeleyi, diğer yandan fakat İslam ile “batının Yahudi-Hıristiyan” değerleri arasında ilkesel bir fark varmış gibi gösteren ve onların tersine İslamı terörizmle özdeşleştiren İslamofobiye karşı mücadeleyi koyuyor. Yoktur birbirlerinden farkları. Ve İslamofobi batının emperyalist egemenleri tarafından kendi emekçilerini ırkçı kışkırtma temelinde sınıf kardeşlerine düşman etmenin ve kendi kuyruğuna takmanın bir aracıdır. Gelişen faşizm tehlikesi karşısında görev bütün antifaşist güçlerle eylem birliği içinde faşist güçlere karşı mücadele etmektir. Anti faşist mücadelede Komünistler açısından belirleyici önemde olan şey, bu mücadele içine komünist düşünceleri taşımaktır. Bu en başta faşizmin burjuvazinin iktidar biçimlerinden biri olduğu, emperyalizm çağında burjuvazinin en demokratiğinin bile faşist tedbirler almadan yapamayacağı düşüncesinin taşınması demektir. Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü ülkelerde faşizm bizzat devlet eliyle geliştirilmektedir. Sivil faşist güçler,

hareketlere karşı mücadele edilirken, bunların devlet ile olan bağları sürekli teşhir edilmeli, ortaya konmalıdır. Kapitalizm var olduğu sürece, egemen olduğu sürece, faşizm tehlikesi hep olacaktır. Faşizmin gerisinde duran sermayenin egemenliğidir. Gerçek antifaşist mücadele bu yüzden faşizme karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadeleyle birleştiren mücadeledir. Antifaşist mücadelede bu düşüncelerin yaygınlaştırılması, işçi ve emekçilerin bu yönde eğitilmesi bizim için hayati önemdedir. Bundan hiçbir şart altında vaz geçilemez.

Savaş tehlikesi büyüyor… Savaş emperyalizm açısından krizden çıkmanın bir yoludur. Savaş bir yandan içte (cephe gerisinin sağlam olması, işçi ve emekçilerin “yurtseverlik”, “vatanseverlik” ideolojisi temelinde burjuvazisinin kuyruğunda savaşa coşkuyla katılması durumunda) savaş sanayinin tam kapasite çalışması temelinde, sanayi üretiminin arttırılması yoluyla krizden çıkmanın bir aracıdır. Savaş diğer yandan dışta bir emperyalistlerle rekabette pazar ve hammadde kaynaklarının elde tutulması ve diğerlerinin aleyhine genişletilmesi yoluyla, diğer ülke emekçilerinden elde edilen ekstra karlarla krizden çıkmanın bir yoldur. Bunun ön şartı tabii savaşta başarı, savaşta kazanmadır. Tersi bir durumda kaybedilen savaş, çöküşün yolunu açabilir. Bu yüzden bütün emperyalist güçler dişine tırnağına silahlıdır, savaşa hazırlıklıdır, bugün hazır olmayan yarın için hazırlanır. Kriz nasıl kapitalizmin ayrılmaz yol arkadaşı ise, gerici-emperyalist savaşlar da sistemin ayrılmaz yol arkadaşlarıdır. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası sonucu, emperyalist dünyada var olan güç dengeleri değişir. Güç dengelerinin değişmesi bu değişen güç dengelerine göre emperyalist dünyanın yeniden paylaşılmasını gündeme getirir. 1990’lı yılların başında Rus Sosyal Emperyalizminin ve Soysal Emperyalist kampın çökmesinden sonra yeniden kurulan güç dengesi yerini, bir yandan AB somutunda Almanya/Fransa bloğunun kurulması, diğer yandan Rusya’nın 2000’li yıllarda yeniden kendini toparlaması, her şeyden önce de Çin’in 30 yılı aşkın süredir kesintisiz süren yüksek ekonomik kalkınması sonucu bugün yeniden paylaşımı gerektiren yeni bir güç denge dağılımına bıraktı. ABD hala tek başına dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü durumunda. Ama ekonomik olarak gücü azalan konumda. Buna karşı hem AB, hem Çin ekonomik olarak gücü artan konumdalar. Rusya’da 1990’daki çö-


Kore’dir. 2010 sonunda bu iki güç yine askeri olarak karşı karşıya gelmiştir. Hem Kuzey, hem Güney Kore atom silahına sahiptir. Önümüzdeki dönemde de bu alanda yeni çatışmalar olasıdır. Orta vadede Çin HC’nin Tayvan’ı “anavatana” katmak istemesi de kaçınılmazdır. Ve bunun Hong Kong ve Makao’nun a anavatana katılmasından daha değişik olma olasılığı da yüksektir. Çünkü Tayvan ile ABD arasında karşılıklı! askeri destek paktı vardır. Bunlardan birine yönelen saldırı, diğeri tarafından savaş nedenidir. Pasifikte sınırlar sorgulanmaya başlandığında Japonya/ Çin, Rusya/Japonya arasında “çözülmemiş” sınır sorunlarının gündeme gelmesi de olasıdır. Bütün bunlar bu alandaki olası bölgesel savaşların da genişleme ve bir dünya savaşına evrimlenme potansiyelini içinde taşıdığını göstermektedir. Komünistlerin emperyalist savaşlar ve savaş tehlikesi karşısında tavrı bellidir: Savaşa gerçekten karşı olan kapitalist sistemi yıkma mücadelesini yükseltmelidir. Çünkü emperyalist savaşların kaynağı kapitalist sistemin kendisidir. Kapitalist sistem var olduğu sürece kalıcı barış mümkün değildir. Biz kuşkusuz somut belirli bir savaşı engellemek için, (örneğin Irak’a ve Afganistan’a yönelik emperyalist işgal savaşlarında olduğu gibi) savaşa karşı mücadeleyi, kapitalizme karşı mücadele olarak yürütmeyen pasifist, reformist güçlerle de yan yana geliriz. Ancak bu ortak mücadelede kendi görüşlerimizi en geniş biçimde yaygınlaştırmaktan bir an vaz geçmeyiz. Biz emperyalist gerici savaşlarda “kendi burjuvazimiz”in yenilgisi için devrimci bozgunculuk siyaseti izleriz.

gündem

küşü gerisinde bırakmış durumda. Yeniden paylaşım dalaşı bütün şiddetiyle sürüyor aslında. Fakat henüz esasta ABD’nin askeri güç üstünlüğü sürdüğü için aslında daha fazla pay alması gerekenler; ABD den bu payı savaş yoluyla talep etmeye hazır olmadıkları için, emperyalistler arası bir dünya savaşı bugün gündemde değil. Emperyalist ve gerici savaşlar şimdilik hala emperyalist büyük güçlerin çıkarlarının çatıştığı bölgesel savaşlar biçiminde yürüyor. Irak’ta ve Afganistan’da yürüyen emperyalist işgal savaşları böyle savaşlardır. Afrika’da yürüyen, en son Fildişi Sahili’nde bizzat BM güçlerinin taraf olarak katıldığı savaşlar böyle savaşlardır. Fakat eninde sonunda emperyalistlerin doğrudan çatışacağı bir savaş ta –eğer bu devrimlerle önlenemezse, ki gelişme bunun çok zor olduğunu gösteriyor- gündeme gelecektir. Ve bütün emperyalistler, en başta da emperyalist büyük güçler harıl harıl buna hazırlanıyor. Bunun en son örnekleri, yapılan son NATO zirvesi, Çin’in Pasifikte ABD egemenliğine darbe vurabilecek bir askeri teknolojiyi geliştirmiş olması vb. dir. Şimdi kuruluşu döneminde ABD önderliğinde antikomünist saldırı savaşları için örgütlenen NATO, gelinen yerde bir yandan AB ile ABD’nin kendi aralarındaki askeri bir pakt olarak ve Rusya’ya ittifak öneren, esasta batılı emperyalistlere kafa tutmaya kalkan bütün güçlere – orta vadede gelişmesinden korku duyulan Çin’e- yönelik bir dünya jandarması haline getiren bir strateji temelinde yeniden örgütleniyor. Son NATO zirvesinde alınan kararların anlamı bu. Anda yukarıda belirttiğimiz gibi bir dünya savaşı gündemde değil. Çünkü ABD dışındaki güçler henüz ABD’nin egemenliğini savaş yoluyla sorgulayacak hazırlıkta değil. Ancak olası bölgesel savaşlardan bir dünya savaşına gelişme potansiyelini içinde taşıyan çatışma alanları var. Bunların en başında Ortadoğu geliyor. Ortadoğu’da İran’a bir ABD veya bir İsrail saldırısı gündemden düşmüş değil. İsrail İran’ın atom silahı imal edecek durumda olduğu kanısında olduğu an, ABD doğrudan destek vermese de, tek başına İran’a saldırır. İsrail tabii ki İran’ı işgal edecek filan değildir. Fakat İran’ı bombalamaya, hatta atom silahıyla saldırmaya gücü yeter. Böyle bir saldırı İran’ın İsrail’e karşı saldırısı ile karşılanır. ABD’nin devreye girmesi bu durumda kaçınılmazdır. Böyle bir İsrail-İran savaşı Ortadoğu’da genişleme potansiyelini içinde taşıyan bir bölgesel savaştır. Ve aslında önümüzdeki 3-5 yıl içinde olasıdır. İkinci önemli güncel çatışma alanı Güney/Kuzey

WİKİLEAKS OLAYI “Wikileaks” isimli internet Sitesi, 28 Kasım 2010’da Wikileaks’in 28 Kasım 2010’da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın değişik ülkelerdeki diplomatlarla yaptığı yazışmaları içeren 842 belge yayınladı. Sitede daha önce belgelerin tümünün 2521.287 adet olduğu ve bunların parça parça yayınlanacağı duyurulmuştu. Site elinde bu belgelerin varlığını daha önce duyurmuş, ABD yönetimine bu belgelerin yayınlanmasında ortaya çıkabilecek can güvenliği ile sorunları ortadan kaldırmak için işbirliği önermiş, bu önerisi “suç işleyen korsanlarla işbirliği olmaz” gerekçesiyle reddedilmişti. Belgeler Wikipedia sitesinde yayınlanmaya başlanmadan önce, beş ülkede çok okunan ve burju-

17


gündem

va medya içinde “ciddi-güvenilir ” kategorisinde değerlendirilen beş basın organına (ABD de New York Times, İngiltere’de Guardian, Fransa’da Le Monde, Almanya’da der Spiegel, İspanya’da El Pais) gönderilmiş, bunlar süzgeçten geçirdikleri belgeler temelinde diziler yayınlamaya başlamıştı. 29 Kasım’da şimdi doğrudan belgelerin yayınlanmaya başlanmış olması ve gerisinin geleceğinin de duyurulmuş olması büyük gürültü kopardı. Wikileaks sitesi bir anda dünyanın en çok ziyaret edilen, en önemli sitesi haline geldi. Başta belgelerin kaynağı olan ABD yönetimi olmak üzere, bütün egemenler için Wikileaks derhal sesi kesilmesi gereken, “teröristlere yardım eden”, “insan hayatını tehlikeye atan”, “hedef gösteren”, “bilgilenme özgürlüğü adı altında sistemi yıkmak isteyen” düşman ilan edildi. Daha doğrusu bu düşman ilanı daha önce yapılmıştı, şimdi artık iyice güçlendirildi.

Wikileaks kim?

Wiki internet dünyasında, herkesin var olan bilgiye

Wikileaks, sitede verilen bilgiye göre 2006 yılında Çinli muhaliflerin yanı sıra ABD, Tayvan, Avrupa, Avustralya ve Güney Afrikalı gazeteciler, matema-

girip, kendi ismiyle düzeltme yapmasını mümkün kılan siteler için kullanılan “ön isim”. Bu bağlamda en çok girilen, kullanılan, en çok bilinen Wiki sitesi, sürekli gelişen internet ansiklopedisi Wikipedia. Leak İngilizce, “Delik”, “Sızıntı” anlamlarına geliyor. Wikileak çeşitli hükümetlerden ve büyük şirketlerden

tikçiler ve şirket teknoloğları tarafından kurulan bir site. Kurucuların kim olduğu açıklanmıyor. Yalınızca Avustralyalı gazeteci ve internet aktivisti Julian Assange ve kendini Daniel Schmitt olarak tanıtan bir Alman Wikileaks’ın sözcüsü olarak tanınıyorlar. Wikileaks’in 800-1000 arası ücretsiz, gönüllü, ano-

Wikileaks ne?

18

sızan, kamuoyunu ilgilendirdiği halde hükümetler ve büyük irketler tarafından gizli tutulan bilgi ve belgeleri yayınlayarak, kamuoyunu bilgilendirme amacına sahip bir internet sitesi. Wikileaks’e gelen bilgi ve belgelerin kaynaklarının gizlenmesi ve bunların –doğruluğu kontrol edildikten sonra- sansürsüz yayınlanması Wikileaks’in çalışma ilkesi. Yani eğer herhangi bir kişi bastırılmış, gizlenen bir gerçeği kamuoyuyla paylaşmak istiyorsa, Wikileaks bunun için doğru adres. Herkes Wikileaks sitesine yayınlanmasını istediği belgeyi anonim olarak yükleme imkanına sahip. Yüklenen adres, tarih vb. de Wikileaks çalışanları tarafından peşi izlenemez biçimde siliniyor. Tek posta adresi, Melbourne Üniversitesi’nde bir posta kutusu.


Wikileaks’i kim nasıl finanse ediyor? Wikileaks çalışanları esas olarak ücretsiz-gönüllü çalıştıklarından, Wikileaks’ın esas giderlerini İnternet hizmetini sunan şirkete (Server) ve bürokratik işler için yapılan harcamalar, son dönemde giderek artan seyahat masrafları oluşturuyor. Son dönemde artan davalar da – şimdiye dek hiçbir kaybedilmemiş- avukat giderleri de, avukatlar gönüllülerden oluştuğu için ve diğer dava giderleri değişik haber ajansları, gazeteler vb. tarafından karşılandığı için şimdiye dek gider oluşturmuyor. 2010 yılından başlayarak 7 Wikileaks çalışanına maaş ödenmeye başlanmış. Greenpeace profesyonellere ödenen maaş (5500 Euro) örnek alınmış. Sitede verilen bilgiye göre şimdi yıllık 600.000 ABD doları gider var. Bu özel kişilerden ve STK’larından gelen bağışlarla karşılanıyor. Wikileaks şirketlerden ve hükümetlerden, bunlarla bağıntılı örgütlerden bağış kabul etmiyor! 2009 yılı sonunda iflas noktasına gelen Wikileaks 2010 yılında başındaki bağış kampanyasının başarısı sonucu devam ediyor. 2010 yılındaki faaliyetleri sonucu Wikileaks’a bağışlar masrafların çok üzerinde. Şu anda maddi sıkıntısı yok. Ancak bağış işlerinin yürüdüğü banka ve mali kuruluşlar devletlerin baskısı sonucu Wikileaks’la yaptıkları anlaşmadan çekildiklerini açıkladıklarında sorun çıktı. Söz konusu bankalar ve kuruluşlar wikileaks’i destekleyen internet eylemcileri tarafından kilitlenip işlemez hale getirilence, tükürdüklerini yalamak zorunda kaldılar.

Wikileaks eylemcilerinin amacı ne? Wikileaks sözcüsü J.Assange amaçlarını “ gizli bilgileri ulaşılabilir hale getirerek toplumda olumlu gelişmelere yol açmak” olarak adlandırıyor. Assange toplumdaki olumlu gelişmelerin temelinin “bilgi” olduğunu savunuyor. Yüksek Fizik eğitimi görmüş olan Assange WikiLeaks’te yaptıkları işin gazetecilik olduğunu savunuyor. Guardian’da yayınlanan bir söyleşisinde bu konuda şöyle diyor : “ Gazetecilik bir bilim gibi olmalıdır. Olgu iddia ve bilgileri mümkün olduğunca kontrol edilebilir olmalıdır. Gazeteciler mesleklerinin inandırıcılığını korumak istiyorlarsa bu yönde yürümelidirler. Okurlarına karşı daha fazla saygı göstermelidirler.”

Wikileaks’in tarafsızlık ilkesi Wikileaks kendi sitesinde tarafsız olduğunu açıklıyor. Bunun içeriğini gelen bilgi ve belgeleri –yorum ve değerlendirme yapmaksızın, pozisyon almaksızın – olduğu gibi yayınlamak olarak dolduruyor. Ancak bu konuda Wikileaks’in Irak’ta bir helikopterdeki Amerikan askerlerinin silahsız sivillere ateş açtığını gösteren videonun sitede “ Kollateral Katiller” başlığı ile gösterilmesi ABD hükümeti ve medyasının önemli bölümü tarafından “ABD düşmanı” olarak ilan edilmesi için yetti. Afganistan’daki savaşla ilgili Wikileaks sitesinde yayınlanan belgelerde isimlerin silinmemiş olması üzerine de, Wikileaks’a karşı, Wikileaks’ın “teröristlere hedef gösterdiği” şeklinde bir kampanya yürütüldü. Görünen odur ki, bu kampanya etkisini göstermiştir. Şimdi Wikileaks yayınlama pratiğinde hiç sansürsüz yayınlamadan vaz geçmiş durumda. Eline geçen belgeler bağlamında hükümetleri uyarıyor. Güvenlik açısından ismi silinmesi gerekenleri silmeleri için çağrı yapıyor vs. Son yayınlanan belgelerde de kimi isimler silinmiş durumda. Ve örneğin Türkiye ile ilgili belgelerden biliyoruz ki, sorun yalnızca güvenlik sorunu değil! Wikileaks şimdiki yayınlama pratiği ile, başlangıçta içini doldurduğu biçimdeki tarafsızlık ilkesinden uzaklaşmış durumda.

gündem

nim olarak çalışan elemanı var. Bu gönüllüler birbirlerini İnternet üzerinde şifrelenmiş chat yoluyla tanıyorlar.

Wikileaks şimdiye kadar neleri açıkladı? Wikileaks’in adı kamuoyunda genişçe ilk kez 2007’de Kenya eski devlet başkanı Daniel Arap Moi’un ailesi ve çevresinin karıştığı milyarlık rüşvet olayının belgelerinin yayınlanması ile duyuldu. 2008’de Julius Baer Bank&Trust adlı şirket’i, Scientology Kilisesini teşhir eden iç yazışmalar yayınlandı. Ardından İngiltere’deki faşist parti, Biritanya Milliyetçi Partisi’nin üye listesi yayınlandı. 2009 yılında Wikileaks Kauphting Bank’ın bir iç belgesini yayınladı. Ardından Fildişi Sahili kıyılarında batırılan zehirli çöpleri konu alan –gizli- Minton Raporu yayınlandı. ABD ile AB arasında imzalanan ve Avrupa’daki banka hesaplarını ABD’nin kontrolüne açan gizli anlaşma da Wikileaks’te yayınlanarak gizliliğini yitirdi. Bu epey gürültü kopardı. 2009’da bunun dışında Wikileaks’te yayınlanan belgeler içinde öne çıkanlar şunlar: ABD’de 11 Eylül 2001’e ait (ikiz kulelere saldırı günü) tüm telsiz konuşmaları; East Anglia Üniversitesi İklim Araştırma bölümü profesörlerinin e mail yazışmaları; Toll Collect’in gizli anlaşmaları ve Afganistan’da Kunduz bölgesinde iki petrol tankeri ve çevresindeki yüzlerce insanın

19


gündem

bombalanması ile ilgili belgeler. Bu belgeler söz konusu subayın ve Genel Kurmay Başkanının istifasına, Savunma Bakanı’nın değiştirilmesine yol açtı! 2010 yılında Wikileaks CIA’nin Almanya ve Fransa’da çalışma stratejilerini konu alan bir iç belge yayınladı. Almanya açısından önemli olan Loveparade’in planlama belgelerini yayınladı. ( 2010’daki Love Parade, onlarca insanın ezilerek öldüğü bir faciayla sonlanmıştı. Belgeler hazırlık aşamasında her türlü güvenlik tedbirinin reddedildiğini gösteriyordu.) 12 Haziran 2007’de sitede yayınlanan bir video aynı gün bütün dünyada birinci haber oldu. Video Irak’ta bir Amerikan helikopterinin silahsız sivil insanlara (ki bu saldırıda bir gazeteci de ölmüş ve gazetecinin ölümü “terörist”lere mal edilmişti!) ateş açmalarını, bu arada kendi aralarında nasıl sakalaştıklarını vs. gösteriyordu. Wikileaks 26 Temmuz 2010’da Amerikan Ordusu’nun 2004-2009 yılları arasında Afganistan savaşında tutmuş olduğu 92.000’i aşkın belgeyi içeren “Savaş Günlüğü”nün önemli bölümünü yayınladı. Paralel olarak The Guardian, The New York Times ve Der Spiegel bu belgeler temelinde dizi yayın yaptılar. Bireysel olayları da kapsayan günlükler, sivil kayıplar hakkında ayrıntılı bilgiler içermekteydi. ABD’nin ve batılı emperyalistlerin işgal ve savaşının gerçek yüzünü belgeliyordu. Bradley Manning adlı er, belgeleri sızdıran kişi olduğu suçlaması ile görev yaptığı Kuveyt’teki Camp Arfijan üssünde tutuklandı. Hala tutuklu. Vatan hainliği ile suçlanarak yargılanıyor. 2010’da ayrıca Irak savaşından da –ünlenen video dışında- bir dizi belge yayınlandı. Tabii en fazla gürültü koparan ve başta ABD olmak üzere devletlerin Wikileaks’a karşı yoğun saldırılarına yol açan yayınlama 28 Kasım’daki “cablegate” olarak adlandırılan Amerikan diplomat yazışmalarının yayınlanması oldu.

Neden bu kadar gürültü ve panik?

20

Wikileaks burjuvazinin üzerini örtmek istediği kimi pisliklerinin belgelerini yayınlayarak aslında “araştırmacı gazeteciliğin” yapması gereken işi yapıyor. Wikileaks internet çağında burjuvazinin pisliklerinin üzerinin örtülmesinin geçmişe oranla iyice zorlaştığını gösteriyor. Wikileaks kurucuları ve çalışanları kuşkusuz kapitalist sisteme kökten karşı değiller. Dertleri kapitalist sistemin yıkılması, sosyalist komünist bir topluma yürünmesi vs. değil. Onların karşı olduğu bilgilerin gizlenmesi. Onlar istenirse “bilgi özgürlüğü savaşçıları”. Fakat özgür bilgi egemenlerin,

burjuvazinin hiç mi hiç işlerine gelmiyor. Wikileaks’a karşı, onun dışarıdaki yüzü J.Assange karşı yönelen öfkeli saldırılar bunun açık kanıtı. Kızdıkları kadar da var. Çünkü belli bilgiler üzerindeki gizlilik ve tekel, onların iktidarlarının önemli bir aracı. Kuşkusuz bilginin gizliliğinin kalkması, bilgiye ulaşmanın demokratikleşmesi, vatandaşın gözünde devletlerin şeffaflaşması (Burjuva devletler “Şeffaf vatandaşlar” istiyor. Bireyin devlete karşı hiçbir gizinin kalmaması için her şeyi yapıyor. Fakat vatandaş karşısında devlet kapalı kutu. Filtresiz bilgi yok. Kontrol imkanı yok.) onların sonu değildir. –Kaldı ki burjuva devletlerinin tam bir şeffaflaşması hiçbir zaman da olmayacaktır.Fakat onların işlerini zorlaştırmakta, burjuvazinin iktidarının pis yüzünün görülmesini sağlamakta, burjuva devlete güveni sarsmaktadır. Bu anlamda yıkıcı bir eylemdir Wikileaks’ın yaptığı. Aslında susturulmalıdır. Ancak internet çağında bu artık mümkün değil. Wikileaks’e hizmet sunan server baskı ile, para ile satın alınarak hizmet vermesi engellenebilir. (Denendi). İnternet ortamında saldırılarla Wikileaks sitesi çökertilebilir.(Denendi, deneniyor.) Siteye ulaşım örneğin Çin’de olduğu gibi merkezi olarak engellenmeye çalışılabilir. Fakat şimdi Wikileaks sitesini olduğu gibi kopyalamış olan on binlerce internet eylemcisi var. Yani bir değil, binlerce Wikileaks sitesi var. Biri kapandı mı diğeri devreye girer, giriyor. Egemenlere geriye ne kalıyor? Wikileaks’ı yapanları yok etmek. Burada da zorluk şu: İnternet ortamı bu işi yapanların çok önemli bölümünün kişi olarak tanınmasını engelliyor, anonimite sağlıyor. Öne çıkan kişi Assange bağlamında yaptıklarını, onu bir seks davası ile bağıntılı olarak tutuklayıp, tecavüzcü olarak damgalayıp, onun şahsında bütün hareketi teşhir etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Tanıdıkları her Wikileaks’cinin üzerine benzer yöntemlerle gideceklerdir. Neyse ki tanımadıkları, tanıyamayacakları onbinlercesi sıradadır.

Sahte kadın hakkı savunucuları Burada geçerken şunu ekleyelim: Assange şahsında Wikileak belgelerinin değerini düşürmek için piyasalanan tecavüz davasında, bizim genel yaklaşımımız bellidir. Biz kadının beyanının esas alınmasından yanayız. Bu bağlamda çıkan haberler şikayette bulunan iki kadının tecavüzden söz etmediğini ve fakat burjuva medyadaki Assange –ve onun üzerinden Wikileaks tabii- resminin adi bir tecavüzcü resmi olduğunu - gösteriyor. Bundan bağımsız olarak


“Delik”li ABD! Wikileaks’ın yayınlamaya başladığı diplomat yazışmaları neleri gösteriyor ve etkisi ne? - En başta ABD Dış İşleri Bakanlığı’na ait 250’i aşkın belgenin Wikileaks’e ulaşmış olması başlı başına bir olaydır. Hala bir dizi ML olma iddiasında grup için dünyanın “Süper Güç” ü olan ABD devletinin bir bölümü “çok gizli” ibaresini taşıyan belgesini bile koruyamayacak durumdadır. ABD devleti “delik”lerinden önemli “sızıntılar” olan bir devlettir. Bu bütün dünyada ABD hayranlarını çok üzen, ABD emperyalizmini rezil eden, ona olan –tabii eğer varsa- güveni ciddi şekilde sarsan, ona zarar veren bir olaydır.

Komplo teorileri Bu bağlamda kimi komplo teorisi meraklıları, bu belgelerin ABD yönetimi tarafından bilinçli olarak, seçilerek sızdırıldığını ciddi bir biçimde savunuyorlar. Bunlara göre bu belgeler değişik ülkelerdeki belirli siyasetçileri teşhir etmek ve oralardaki siyaseti yönlendirmek için “sızdırılmıştır”. Bunu savunanların dünyasında aslında ABD her şeye kadirdir! Her şeyi belirler. Böyle bir devletin arşivinden bu bilgiler ve belgeler, eğer o devlet istemezse, çıkmaz! Bu gibi komplo teorisyenleri için örneğin 11 Eylül’de CİA operasyonudur vs. Hayat bu kadar düz değil! ABD her şeye kadir değil. Burjuva devletler göründükleri kadar güçlü ve yenilmez değiller! Bu tip komplo teorisyenlerine sorulacak soru şudur: Bu belgelerin ortaya çıkması en fazla kime zarar verdi? O kadar çok güvendiğiniz ABD emperyalizmine değil mi? Bir başka tip komplo teorisyeni var. Bunlar iflah olmaz antisemit (Yahudi düşmanı) bir dünya görüşüne sahipler. Bu dünya görüşünde dünyayı Yahudiler yönetiyor. Dünyanın en büyük gücü konumundaki ABD de her şeyi “Yahudi Lobisi” belirliyor. Bunlara

göre şimdi yayınlanan belgeleri Wikileaks’e “sızdıran” bu Yahudi lobisidir. (Bazıları İsrail gizli servisi Mossad’dır diyor) . Bunun nerden çıkardınız diye sorarsanız cevapları da hazırdır: “Görmüyor musunuz? Belgelerde İsrail’e karşı olarak kullanılabilecek tek söz var mı? Ama İsrail düşmanlarını birbirine düşürecek bir sürü şey var. Örneğin Suudi Arabistan Prensi, ABD diplomatına İran’ın bombalanmasına sempati ile baktığını söylüyor vs.” 250 bin belgenin henüz çok küçük bir bölümünün yayınlandığını İsrail konusunda nelerin olup olmadığını bilmediğimizi bir kenara koyalım. Var sayalım ki, bu belgelerde ABD ile İsrail’deki diplomatların arasındaki haberleşmede İsrail’e karşı kullanılabilecek malzeme olmasın. Bu neyin ispatıdır? Böyle bir malzemenin olmadığı dışında hiçbir şeyin. Üst tarafı falcılıktır. Antisemit sayıklamadır. İlginç olan T.C. hükümetinin kimi üyelerinin, başta başbakan, bu tip bir komplo teorisyeni görüşe yakın açıklamalar yapmış olmasıdır. Onu da İslamcı antisemitizmlerine yormak gerek.

gündem

fakat, şu kesindir ki, bu davada burjuvazinin gerçek derdi ve niyeti tecavüze uğrayan kadınların hakkını savunmak, tecavüzcüyü cezalandırmak değildir. Burada kadın hakkı, susturulmak istenen bir hasmın susturulması için kullanılan bir araçtır sadece. Burada burjuvazinin güya kadın hakkına sahip çıkar görünmesi tam bir sahtekarlıktır. Aynen Afganistan’daki işgalin gerekçelerinden biri olarak “kadınların hakları ve özgürlüklerinin savunulması” nın öne sürülmesinde olduğu gibi büyük bir sahtekarlıktır bu.

Burjuva gizli diplomasisi: İki Yüzlülük Wikileaks’te yayınlanan ABD diplomasi belgeleri, ABD diplomatlarının ABD’nin “dost” ve “müttefik” olan devletlerde de, bu devletlerin siyasetine Washington’un direktifleri ve çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışan casuslar olduğunu gösteriyor. Onlar bulundukları ülke içinde kendilerine bilgi, belge ve dedikodu taşıyan ne kadarının gönüllü, ne kadarının paralı ajan oldukları belli olmayan bir “Ajanlar Ağı”nın yöneticileri olarak iş görüyorlar. Birincisi bu. Bunda bir yenilik yok. Aslında bütün burjuva ülkelerin yurtdışı temsilciliklerinin görevi; bulunduğu yerde “Ajanlık”, kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda çalışmaktır. Yeni değil. Fakat şimdi çok net olarak belgeleniyor. Bu tabii ki ABD’ye ve genelde de burjuva diplomasisine güveni sarsıyor, zarar veriyor. Belgeler ikinci olarak, ABD diplomatlarının bulundukları ülkelerin bir çok yöneticisi hakkında kendi merkezlerine ilettikleri raporlarında gayet aşağılayıcı, küçümseyici değerlendirmeler yaptıklarını gösteriyor. Bir meyhane toplantısında dedikodu yapar gibi değerlendirmeler bunlar. Teflon Merkel, Egoman Sarkozy, ne yapacağı belli olmaz ihtiyar zampara Berlusconi vs. Yanlış mı değil! Ve bunlar aslında bu dost ve müttefikler hakkında gerçekten düşünülenler. Sorun şu ki, bunlar arkadan ve siyaseti belirlemede temel alınacak olan resmi devlet belgelerinde söyleniyor! Ne öğreniyoruz: Burjuva diplomasisi iki yüzlülüktür,

21


gündem

sahtekarlıktır. Bunlar gerçek düşündüklerini insanların yüzüne söylemez, arkalarından atar tutarlar. Yeni mi bu? Değil. Yalnızca Amerikan diplomasisinin sorunu mu? Hayır. Buna rağmen şimdi belgeli olarak ortadadır. Başta ABD diplomasisi olmak üzere Burjuva diplomasisi bu belgelerin yayınlanması ile teşhir olmuş, ağır yara almıştır. ABD açısından, ABD dışişleri, haklarında negatif değerlendirmeler olan bütün ülkeler ve diplomatlarına karşı özür dileme pozisyonuna itilmiş, kötü duruma düşmüştür.

Burjuva siyasetinin acınacak hali Yayınlanmış olan belgelerin gösterdiği – bunu Türkiye ile ilgili olarak yayınlanmış az sayıda belgeden çıkarak, en azından Türkiye bağlamında somut söyleyebilecek durumdayız- burjuva siyasetinin nasıl salakça inşa edildiği, onun hali pür melalidir. Neden? Bir ülkenin değerlendirilmesinde, o ülke bağlamında izlenecek siyasetin belirlenmesinde tayin edici rol oynayan belgeler olan diplomat raporları şunlardan muzdariptir: - Raporlar onları ileten diplomatın siyasi görüşleri doğrultusunda “subjektif” tir. (Türkiye bağlamında raporların yayınlandığı dönemde Türkiye’de görev yapmış her Büyükelçi, kendi siyasi görüşleri doğrultusunda rapor vermiştir. Bu en açık biçimde Neo- Con Edelman’ın raporlarında görülebilir) - Birçok halde açıkça dedikodular, bunların dedikodu olduğu belirtilmeksizin “bilgi” olarak iletilmektedir. (Medya’da manşetlere çıkan “Erdoğan’ın İsviçre’de 8 Hesabı var”mış bilgisi bu kategoridendir.)

22

- Raporlarda dayanılan “kaynak”lar da, bir çok halde, kendi siyasi görüşleri doğrultusunda dedikodu ve değerlendirmeleri, objektif bilgi gibi sunmakta, bunlar filtrelenmeden raporlara girmektedir. Sonuç: ABD dış siyaseti bu gibi bilgi ve değerlendirmeler temelinde şekillenmektedir. Şimdi örneğin nasıl oldu da, ABD örneğin Irak’ta giriştiği savaşı 1,5 iki ayda bitireceği, Irak’ta Saddam’ı devirdiğinde kurtarıcı olarak karşılanacağı hesabını yapabildi sorusunun cevabını vermek kolaylaşıyor. Şimdi ABD’nin örneğin nasıl olup ta, Afganistan konusunda bu kadar yanlış bir hesap yapabildiği sorusunun cevabını bulmak kolaylaşıyor. Şimdi örneğin nasıl olup ta ABD’nin yıllardan beri yakalamak için peşine düştüğü Osama Bin Laden’i bir zamanlar “özgürlük savaşçısı” olarak besleyip büyüttüğü sorusunun ve buna benzer bir dizi sorunun cevabını vermek kolaylaşıyor. ABD’nin dış politikası –tabii yalnızca dış politikası değil, genelde politikası; ve tabii yalnızca ABD’nin değil, genelde burjuvazinin, sömürücülerin egemen olduğu bütün ülkelerde politika- sübjektif ve yanlış değerlendirmeler ve bilgi kabul edilen dedikodular temelinde şekillenmektedir. Bu politikalarda “başarı” tesadüftür. Wikileaks bu belgeleri yayınlamakla, dünyayı değiştirmek için yola çıkanlara büyük malzeme sağlamıştır. Onu yapanlara bu anlamda teşekkür borçluyuz. Şimdi bu malzemenin devamını merakla bekliyoruz. 12 Ocak 2011 ✓


gündem

Kriz ve T.C. Ekonomisi B

ütün dünyayı sarsan mali krizle tamamlanan, devrevi aşırı üretim krizi ülkelerimizde de etkin bir biçimde yaşandı. Bir önceki kriz devresinde, 2002’nin ikinci çeyreğinde başlayan canlanma evresi 2003’de % 4,5 büyüme ile sürmüştü.Devrenin devamında 2004 de %9,6, 2005 de % 8,5, 2006 da % 7,5’luk büyüme ile üç yıllık bir kalkınma aşaması yaşandı. 2007’nin birinci çeyreğinde de % 7,6’lık ortalamanın üzerinde bir büyüme ile kalkınma aşaması sürdü. 2007’nin ikinci çeyreğinden itibaren büyüme hızı, hızla düşmeye başladı. Büyüme hızının 2007’de üç aylık dönemler (çeyrekler) itibarıyla izlediği seyir şöyle:

Görüldüğü gibi 2006’daki % 7,5’luk büyüme % 3 lük bir gerileme ile yerini 2007 de toplam % 4,5’luk bir büyümeye bıraktı. 2007’nin ikinci çeyreğinde başlayan his edilir gerileme ondan sonraki iki çeyrekte de sürdü. Bu Türkiye ekonomisinin 2007 ikinci çeyreğinden başlayarak yeni bir kriz devresine girdiği anlamına geliyordu. Bu ‘büyümenin gerileme eğilimi’ 2008 yılında da, üç aylık dönemler açısından dalgalanmalı olarak sürdü. 2008’in dördüncü çeyreğinde ekonomi büyümedi, % - 7’lik bir oranla küçüldü. Bu uluslararası mali krizin Türkiye’deki devrevi krize yansıması idi. Ekonomide 2002’nin dördüncü çeyreğinden bu yana ilk kez, hem de çok sert düşüşlü bir gerileme yaşanıyordu. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla Sonuçları 2007 2008 yılı için üç aylık dönemlerle ele alınan GSYİH sonuçları bu gelişmeyi net olarak Cari Gelişme Sabit Gelişme belgeliyor: (Bkz. Aşağıdaki Tablo) fiyatlarla hızı fiyatlarla hızı GSYH GSYH Mali kriz Türkiye ekonomisine bir çok Dönem (Milyon % (Milyon % başka ülkede olduğu gibi banka iflasları vb. YTL) YTL) biçiminde yansımamıştı. Bu bağlamda hüI 188 681 17.9 22 738 7.6 kümetle/muhalefet arasında yaşanan “teğet II 210 476 14.6 24 618 4.0 geçti”mi, geçmedi mi tartışması hatırlansın. III 236 000 10.6 27 818 3.4 Başta R.T.Erdoğan olmak üzere hükümet IV 221 230 9.9 25 872 3.4 sözcüleri ısrarla “Krizin Türkiye’yi teğet ge2007 856 387 12.9 101 046 4.5 çeceği ve geçtiği” tezini işliyorlar, muhalefet Yıllık sözcüleri de Türkiye’nin krizi en derin biçimde yaşadığını iddia ediyorlardı. Aslında (TÜİK Haber Bülteni, Sayı 208, 30 Haziran 2008) her iki yan da değişik bağlamlarda yalan söylüyordu.

Dönem I* II* III* IV* 2008 Yıllık*

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla Sonuçları 2008 Cari fiyatlarla Gelişme Cari fiyatlarla Gelişme hızı Sabit fiyatlarla GSYH hızı GSYH GSYH (Milyon TL) % (Milyon $) % (Milyon TL) 215 606 14.7 179 819 35.1 24 446 239 363 17.8 188 940 24.6 25 226 262 392 13.0 216 667 20.7 28 010 233 173 6.1 156 668 -15.1 24 240 950 534 12.7 742 094 14.4 101 922

(TÜİK Haber bülteni, Sayı:55,31 Mart 2010)

Gelişme hızı % 7.0 2.6 0.9 -7.0 0.7 23


gündem

Hükümet mali kriz bağlamında ele alındığında “teget ekonomi yeniden büyümeye başladı. Fakat 2009 yılı geçti” derken bir bakıma haklıydı. Mali kriz tek başı- sonuçta % -4,7’lik küçülme ile kapandı. Yıl bazında na ele alındığında, Türkiye’de, bir dizi ülkede olduğu ele alındığında 2001’deki % - 5,7’lik küçülme ertesingibi banka iflaslarına yol açmamıştı. 2001’deki ban- de ekonomi 2009’da ilk kez yeniden daraldı. 2009 ka çöküşleri sonunda yapılan yasal değişiklikler ile GSYİH sonuçlarında bu gelişme görülüyor: banka sistemi yeniden yapılandırılmıştı. Bu yeni yapı (Bkz. Aşağıdaki Tablo) yeni mali krizde dayanıklı çıktı. Hükümetin küçük Bu kuru rakamların işçiler ve emekçiler acısından mevduatlara hükümet/devlet garantisi veren tavrı so- anlamı, krizin yükünün onların sırtına bindirilmenucu, mali sektörde olası bir paniğin de önüne ge- si, artan işsizlik, artan yoksulluk, halen bir işte ücçildi. Bu açıdan bakıldığında bütün dünyayı sarsan, retli olarak çalışabilenler için, karşılıksız daha fazla uluslararası piyasalarda çöküşlere yol açan mali kriz çalışma, sömürünün yoğunlaşması, gerçek ücretlerin “Türkiye’yi teğet geçti.” Mudüşüşü, köylüler açısından halefet “en derin kriz” söyküçük ve orta köylülüğün lemiyle bu gerçeği gözlerden İşler onlar açısından böyledir, tasfiyesinin hızlanmasıdır. gizlediği noktada yalan söy- fakat işçiler-emekçiler açısından Devrevi Krizde lüyordu. Diğer yandan fakat böyle değildir. Büyüyen zenginlik Canlanma Evresi: tabii ki uluslararası alandaBurjuvazi için işler ki mali krizle birleşen eko- pastasından aslan payını, her zaman tıkırında… nomik kriz, Türkiye’de de olduğu gibi burjuvazi, en başta etkisini gösterdi. Hükümet 2009’un 4. çeyreğinde başde tam da bu etki yaşanma- işbirlikçi, tekelci burjuvazi almaktadır. layan yeniden büyüme olmış gibi gösterdiği noktada gusu, izleyen 2010’nun I., açıkça yalan söylüyordu. Bu II, ve III. üç aylık dönemetki kendini devrevi aşırı üretim krizinde düşüşün lerinde de sürdü. Bu büyümenin geçici bir dalgalan“normal” gelişme dönemlerinden çok daha sert olma- ma değil, bir eğilim olduğunu gösteriyor ve içinde sı biçiminde ve kriz devresinin depresyon evresine bulunduğumuz 2007’nin ikinci çeyreğinde başlamış kriz başladıktan bir buçuk yıl sonra , yani oldukça olan kriz devresinde, 2009‘un dördüncü çeyreğinde erken girilmesi biçiminde gösterdi. Ve Türkiye eko- canlanma evresine girilmiş olduğu anlamına geliyor. nomisi bu kriz devresinde dibe vururken, 2009 birin- Türkiye ekonomisinin 2010’nun ilk iki çeyreğindeki ci çeyreğinde % -14,6 küçülerek ikinci dünya savaşın- büyüme oranları (% 11,8 ve % 10.2) gerek Türkiye, dan sonra tarihinin en yüksek daralmasını yaşadı. gerekse dünya ekonomisi açısından ortalamanın çok Ekonomide küçülme, küçülmenin boyutları gerile- üzerinde idi. Canlanma evresindeki bu büyüme, III. yerek 2009’un ikinci (-7,6) ve üçüncü (-2,7) çeyreğin- Çeyrekte % 5,5’luk büyüme ile hız keserek sürdü. de de sürdü. 2009’un dördüncü çeyreğinden itibaren Yine de ilk iki çeyrekteki yüksek büyüme oranları so-

Cari fiyatlarla GSYH

24

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla Sonuçları 2009 Gelişme Cari fiyatlarla Gelişme hızı GSYH hızı

Dönem

(Milyon TL)

%

(Milyon $)

%

Sabit fiyatlarla GSYH (Milyon TL)

I II III IV 2009 Yıllık

208 546 229 326 262 456 252 307 952 635

-3.3 -4.2 0.0 8.2 0.2

126 331 145 939 174 443 170 041 616 753

-29.7 -22.8 -19.5 8.5 -16.9

20 885 23 298 27 265 25 696 97 144

(TÜİK Haben Bülteni, Sayı:206, 10 Aralık 2010)

Gelişme hızı

-14.6 -7.6 -2.7 6.0 -4.7

%


Dönem I* II* III 2010 9 aylık

göre 2010 sonunda yüzde 3.3, IMF’ye göre yüzde 3.7 büyüyeceğiz” demeyi tercih etti. Herhalde bu kriz devresinde, uluslararası mali krizin etkilemesi sonucu çok kısa sürede girilen depresyondan, canlanma evresine yine kısa sürede geçildi ve canlanma da ekonomi aktörlerinin beklentisinden daha boyutlu yaşandı. Kuşkusuz 2010 için şim-

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla Sonuçları 2010’nun ilk üç dönemi Cari fiyatlarla Gelişme Cari fiyatlarla Gelişme Sabit GSYH hızı GSYH hızı fiyatlarla GSYH (Milyon TL) % (Milyon $) % (Milyon TL) 241 829 16.0 160 304 26.9 23 357 268 274 17.0 174 562 19.6 25 679 298 089 13.6 197 113 13.0 28 762 808 192 15.4 531 979 19.1 77 799

gündem

nucu, ilk 9 ay için büyüme oranı % 8,9. Son çeyrekte de büyümenin biraz gerileyerek sürmesinin normal olduğu koşullarda, % 8’e yakın bir oranda büyüme sağlanmış olacaktır. Aşağıdaki 2010 yılının ilk üç çeyreğinde GSYİH gelişme seyrini gösteren tablo bunu ortaya koymaktadır:

Gelişme hızı % 11.8 10.2 5.5 8.9

(TÜİK Haber Bülteni, Sayı:206, 10 Aralık 2010) Bu temelde 2010 için beklenen % 8’e yakın büyüme oranı, 2009 sonu, 2010 başında bütün dünya ve ülkedeki –hükümet dahil- ekonomi aktörlerinin beklentisinin üzerinde bir orandır. Bu bağlamda örneğin OECD’nin Türkiye için 2010 büyüme öngörüsü % 3,7 idi. Dünya Bankası %3,3, IMF % 3,7’lik bir büyüme bekliyordu. Türkiye’deki ekonomi aktörleri de bunu baz aldılar. Hükümet orta vadede ortalama büyüme hedefi olarak koyduğu % 6,8 den küçük, fakat uluslararası rakamlardan biraz büyük bir büyümeyi “inşallah” öngörüyordu! Türkiye’nin en önemli ekonomi aktörlerinden TÜSİAD 21 Kasım 2009 tarihinde 2010 yılı için “Türkiye 2010 sonunda yüzde 2.7 olarak büyüyecek” diyordu. TÜSİAD bu tahminine gerekçe olarak “Çünkü krizden çıkış çok yavaş olacak” değerlendirmesini getiriyordu. Aynı TÜSİAD 14 Ekim 2010 tarihinde resmî bir açıklama ile 2010 beklentisini yüzde 7’ye çıkardı. 2009 Kasım’ında “Türkiye krizden çok yavaş çıkacak” diyen TÜSİAD, bir yıl sonra yayımladığı raporda bu sefer, “Türkiye beklentilerin üzerinde bir performans sergiliyor” demek zorunda kaldı. Hükümete TÜSİAD’dan daha yakın görünen MÜSİAD‘ta 2010 yılı başında yaptığı öngörüde 2010 yılı sonu için büyüme tahminini yüzde 4-5 aralığında olarak veriyordu. TİSK ise büyüme öngörüsü bağlamında Dünya Bankası ve IMF’e atıfta bulunarak “Dünya Bankası’na

di beklenen % 8‘e yakın büyüme, bir yıl öncesinin % -4,7’lik küçülmeyi çıkış ve referans noktası olarak alan, bir yıl önceye göre olan bir büyümedir. Bu büyüme ile henüz 2007 birinci çeyreğindeki, yeni kriz devresi öncesindeki seviyeye bile varılmamıştır. Ancak eğilim, eğer bu arada örneğin uluslararası alanda patlaması muhtemel yeni bir mali krizin etkileri ile kırılmaya uğramazsa, 2011’de bu seviyenin yakalanması, kriz devresinde kalkınma aşamasına girilmesi yönündedir. Yani T.C.’nin burjuvazisi açısından işler tıkırındadır. Sanayide kapasite kullanımı % 80 civarındadır. Ve sanayi yüksek oranda büyümenin esas yükünü taşır durumdadır. Bankalar ve tekeller en karlı dönemlerinden birini yaşamaktadırlar.

Ya işçiler, köylüler, emekçiler ne durumda? İşler onlar açısından böyledir, fakat işçiler-emekçiler açısından böyle değildir. Büyüyen zenginlik pastasından aslan payını, her zaman olduğu gibi burjuvazi, en başta işbirlikçi, tekelci burjuvazi almaktadır. İşçilereköylülere-emekçilere artan zenginlikten düşen, relatif yoksullaşmadır. Onların, aslında onların büyüttüğü zenginlik pastasından aldıkları pay oran olarak küçülmektedir. Bütün sömürücü toplumlar için geçerli olan bu gelişme, T.C. somutunda milyonlarca emekçi açısından yoksulluk, bir çok halde açlık sınırında yaşamak, yaşamaya çalışmak anlamına gelmektedir.

25


gündem

Bugün Türkiye’de 3 milyonu aşkın kişi asgari ücretle çalışıyor. Sendikalar 4 kişilik ailenin açlık sınırını 934 Lira olarak hesaplıyorlar. Asgari ücret ise 629 Lira. 3,5 milyonun üzerinde emekçi istatistiklerde ücretsiz aile işçisi olarak, yani boğaz tokluğuna, ücret almadan çalışan olarak görünüyor. Yani durum burjuvazi için gayet iyi görünürken, milyonlarca emekçi açısından gayet kötüdür. Sorun şu ki, emekçilerin somut durumu açısından AKP hükümeti dönemi öncekilere göre kötüler içinde daha az kötü biçiminde ifade edilebilecek bir durumdur. Bu bağlamda 2009 yılında yayınlanan TÜİK “Yoksulluk Çalışması 2009”, Türkiye’deki yaygın yoksulluk olgusunu tespit ederken, aynı zamanda AKP hükümeti döneminde en yoksullar açısından belli biraz düzelme olduğunu da gösteriyor. Raporun özeti şöyle:

Yoksulluk sınırı yöntemlerine göre fert yoksulluk oranları (Bkz. Sayfa 27’deki Tablo)

26

TÜİK Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu olarak açlık ve yoksulluk sınırını örneğin sendikalardan çok daha düşük seviyede hesaplıyor. Fakat bu sınır nasıl hesaplanırsa hesaplansın mutlak yoksullaşmada belirli bir gerileme olduğu, buna karşı “harcama esaslı göreli yoksulluk”ta bir artış olduğu görülmektedir. Bunun yanında kırda yoksulluk durumunun, kentlerden daha kötü olduğu da görülmektedir. En yoksulların durumunda mutlak yoksulluğun gerilemesi AKP’ni bu kesimin çoğunluğunda da ehven-i şer yapmaktadır. Gerçek devrimci bir alternatifin geniş emekçi yığınlar açısında elle tutulur bir umut olarak görünmediği bir dönemde, ehven-i şer tercih nedeni olmaktadır. AKP’nin seçim galibiyetlerinin temelinde bu ekonomik durum yatıyor. Kuşkusuz emekçilerin küçümsenmeyecek kesiminde var olan ve AKP’nin gayet iyi kullandığı Kemalist vesayet rejimine duyulan tepki de rol oynuyor, fakat belirleyici olanın ekonomi olduğu bilinmelidir. Siyasi bütün analizlerde ve bunlara dayalı olarak geliştirilen tüm siyasetlerde, temelin yukarıdaki somut gerçekler olması gerektiğinin bilincinde olunması hayati önemdedir. Şimdi önümüzde 6 ay sürecek sıkı bir seçim kampanyası var. Ve AKP hükümeti bu seçimlere yukarıdaki ekonomik tablo temelinde giriyor. Bu ekonomik tablo ona büyük avantajlar sağlayan,

AKP’nin uyguladığı ekonomik istikrar programında çok büyük sapmalar oldukça büyük “seçim hediyeleri” dağıtabileceği bir tablodur.

Referandum sonrasında iktidar dalaşında kartlar yeniden arılıyor! 12 Eylül 2010 Referandumu KK/Türkiye’de egemen sınıfların iki kanadı arasındaki iktidar dalaşı açısından büyük önem taşıyordu. 12 Eylül 2010 Referandumunun konusu görünürde ve resmen AKP’nin meclisteki çoğunluğu ile gerçekleştirdiği Anayasa değişiklikleri idi. 1982 Anayasası üzerinde 26 ( Parti yasaklanmasını neredeyse imkansız kılan 27. değişiklik bilindiği gibi, 330 oy altında kaldığından –yani AKP Meclis Grubu bu noktada fire verdiğinden- yasalaşmadı ve Referanduma götürme imkanı da kalktı.) değişikliği içeren, Anayasa değişikliği ile ilgili yasa Anayasa gereği halk oylamasına sunuldu. Anayasa değişikliği yasası üzerindeki son rötuşlar Referandum öncesinde, CHP’nin iptal talebi ve umuduyla başvurduğu Anayasa Mahkemesi tarafından yapıldı. Anayasa Mahkemesi’ndeki Kemalist siyaset mühendisleri,CHP’nin iptal talebini reddederken, CHP’nin YARSAV ile birlikte hazırladığı bir konuda onların istediği doğrultuda “düzeltme” yaptı. HSYK için yapılacak seçimlerde kullanılacak yöntem konusunda yasada yazılan ve her oy kullananın ancak tek kişiye oy verebilmesini öngören yöntem Anayasanın ‘seçimlerde eşitlik ilkesi’ne aykırı görülerek yeniden yazıldı! Anayasa Mahkemesi yasa koyucu olarak davranarak güya eşitlik ilkesine uygun olan liste seçimini HSYK için yapılacak seçimlerde kullanılacak yöntem olarak belirledi. (Aslında yapılan ilginç bir siyaset mühendisliği idi. Ama bunun temelinde yatan hesabın yanlış olduğu daha sonra pratikte görüldü. Buna aşağıda yeniden döneceğiz.) Halk oylamasına sunulan görünürde ve resmen Anayasa değişikliği hakkında yasa idi, fakat gerçekte Referandum AKP hükümetine, AKP‘ye evet mi, hayır mı? Referandumuna dönüştü. Bu dönüşmede baş rolü aslında CHP ve MHP oynadılar. Bu iki parti bütün Referandum kampanyasını AKP’nin icraatlarına ve AKP’ne hayır deme çağrısı üzerine kurdular. Öyle ki, CHP’nin yeni başkanı Referandum kampanyasında gittiği her yerde, halkın derdi ne ise, onu adlandırıyor ve bu sorunun nedeninin AKP hükümeti olduğunu söylüyor, sorunun çözümü isteniyorsa AKP’ne hayır denmesi,


Gıda yoksulluğu (açlık) Yoksulluk (gıda+gıda dışı) Kişi başı günlük 1 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 2,15 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 4,3 $’ın altı (1) Harcama esaslı göreli yoksulluk (2)

2008

2009

0,54

0,48

26,96

28,12

25,60

20,50

17,81

17,79

17,11

18,08

0,20

0,01

0,02

0,01

-

-

-

-

3,04

2,39

2,49

1,55

1,41

0,52

0,47

0,22

30,30

23,75

20,89

16,36

13,33

8,41

6,83

4,35

14,74

15,51

14,18

16,16

14,50

14,70

15,06

15,12

KENT 0,92

0,74

0,62

0,64

0,04

0,07

0,25

0,06

21,95

22,30

16,57

12,83

9,31

10,36

9,38

8,86

0,03

0,01

0,01

-

-

-

-

-

2,37

1,54

1,23

0,97

0,24

0,09

0,19

0,04

24,62

18,31

13,51

10,05

6,13

4,40

3,07

0,96

11,33

11,26

8,34

9,89

6,97

8,38

8,01

6,59

gündem

Gıda yoksulluğu (açlık) Yoksulluk (gıda+gıda dışı) Kişi başı günlük 1 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 2,15 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 4,3 $’ın altı (1) Harcama esaslı göreli yoksulluk (2)

Yoksulluk sınırı yöntemlerine göre fert yoksulluk oranları 2002 2003 2004 2005 2006 2007(*) TÜRKİYE 1,35 1,29 1,29 0,87 0,74 0,48

KIR 2,01

Gıda yoksulluğu 2,15 2,36 1,24 1,91 1,41 1,18 1,42 (açlık) Yoksulluk 34,48 37,13 39,97 32,95 31,98 34,80 34,62 38,69 (gıda+gıda dışı) Kişi başı günlük 1 0,46 0,01 0,02 0,04 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 4,06 3,71 4,51 2,49 3,36 1,49 1,11 0,63 2,15 $’ın altı (1) Kişi başı günlük 4,3 38,82 32,18 32,62 26,59 25,35 17,59 15,33 11,92 $’ın altı (1) Harcama esaslı 19,86 22,08 23,48 26,35 27,06 29,16 31,00 34,20 göreli yoksulluk (2) (1) Satınalma gücü paritesine (SGP) göre hesaplama yapılmıştır. 2009 yılı için 1 $’ın SGP’ne göre karşılığı olarak 0,917 TL kullanılmıştır. (2) Eşdeğer fert başına tüketim harcaması medyan değerinin %50’si esas alınmıştır. (*) Yeni nüfus projeksiyonlarına göre revize edilmiştir. 2009 Yoksulluk Çalışması Sonuçları, TÜİK

27


gündem 28

Referandumda hayır oyu kullanılması gerektiğini söylüyordu. MHP, AKP’nin açılım siyaseti ile ülkeyi bölünmeye götürdüğünü söylüyor, bu engellenmek isteniyorsa Referandumda hayır denmesi çağrısı yapıyordu. Referandumda evet oylarının AKP oylarından yüksek çıkacağının belli olduğu, (Referandumda hayır oyları sonuçta evetten fazla olduğu şartlarda da, evet oylarının AKP oylarından fazla olacağı açıktı.) bu anlamda AKP’nin her halükarda kazanacağı baştan belli olan bir Referandumda, hayır oylarının AKP’ye hayır /evet oylarının da AKP’ye evet anlamına geleceği üzerine kurulu bir muhalefet stratejisi siyaseten aptalca bir strateji idi. Fakat CHP ve MHP, yığınlar içinde AKP’nin iktidar yıpranmasının boyutlarını olduğundan fazla gördüklerinden, kendilerini buna inandırdıklarından olsa gerek, Referandumdan hayırın daha fazla çıkabileceği hesabıyla girdiler Referanduma. Kendilerine yakın “Araştırma Şirketleri”nin yaptığı ve hayır ve evetleri baş başa giden gösteren “Kamuoyu yoklamaları” da onları bu stratejilerinde destekledi. AKP Referandum kampanyasında yer yer Referandumun bir genel seçim vb. olmadığını vurgulamasına ve kampanya boyunca Anayasa değişikliklerinin “ileri demokrasi” yönünde atılan adımlar olduğunun propagandasını yapmasına rağmen, bu anlamda Anayasa değişikliklerinin içeriği üzerine yoğunlaşmasına rağmen, aslında Referandumun AKP’ne evet mi /hayır mı referandumuna dönüştürülmesinden çok daha rahatsız olmadı. Tersine bu onun da işine geldi. AKP bunun dışında Referandum kampanyasında, diğer partilerin tabanından da oy alabilmek amacıyla demagojik bir şekilde, 12 Eylül ile hesaplaşma temasını işledi. 12 Eylül Anayasasının temeline bu Anayasa değişiklikleri ile dokunulmadığı halde, geçici 15. maddeyi kaldıran değişiklik abartılarak, AKP 12 Eylül’e hayır diyen herkesi evet oyu vermeye çağırdı. Başbakan kampanyayı mecliste AKP grubunda yaptığı teatral/dramatik ağlamalı/ ağlatmalı 12 Eylül’ün astığı değişik görüş ve örgütlerden kimi gen��leri anan bir konuşmayla başlattı! Referandum kampanyası sırasında, burjuvazinin muhalefet örgütleri açısından AKP iktidarının T.C’nin sonu anlamına geldiği, onun mutlaka iktidardan uzaklaştırılması gerektiği konusunda getirilen gerekçelendirmelerde de bir değişiklik olduğu açıkça görüldü. Artık AKP iktidarı “şeriat” öcüsünün, T.C’nin devrilip yerine şeriatla yönetilen bir devletin kurulmasının yolu olarak gösterilmekten önemli ölçüde vazgeçilmiş, şeriat öcüsü rafa kaldı-

rılmıştı. Şimdi AKP iktidarı “tek parti rejimine”, “tek adam diktatörlüğüne”, “faşizme”, “seçilmiş krallığa” geçişin iktidarı olarak gösterilmeye başlanmıştı. Bunun engellenmesi için de AKP’ne dur denmesi, Referandumda mutlaka hayır denmesi gerekli idi. Referandum Türkiye Cumhuriyeti’ni tek parti/tek adam diktatörlüğünden, faşizmden kurtarmak için hayati öneme sahipti. Referandum kampanyası döneminde bu tezleri açıklayan senaryolar medyada geniş bir biçimde yayınlandı. Kampanyanın başlangıcında yayınlanan ve AKP iktidarını teşhir eden iki kitap, Haliçte Yaşayan Simonlar (Hanefi Avcı) ve “Takunyalı Führer “(Ergün Poyraz) en çok satan kitaplar listesinin başında ilk iki sırayı kaptılar! Sonunda YSK, 12 Eylül 2010’da yapılan Referandumun resmi sonuçlarını 22. 9. 2010 tarihinde şöyle açıkladı: Kayıtlı Seçmen sayısı * : 52.051.828 Halk oylamasında oy kullananların sayısı: 38.369.099 Halk oylamasına katılma oranı : % 73.71 Geçerli oy toplamı : 37.644.037 EVET oyları toplamı : 21.787.244 EVET oyları oranı : % 57.88 HAYIR oyları toplamı : 15.856.793 HAYIR oyları oranı : % 42.12 (* Türkiye’de kayıtlı olan seçmen sayısı 49.495.493 + yurtdışında kayıtlı olan seçmen sayısı 2. 556.335)

Sonuçlardan kimi sonuçlar *Bu Referandum sonuçları AKP açısından bir kez daha oy kullanan seçmen bazında AKP’ye güçlü bir desteğin sürdüğünün yeni bir kanıtı idi. Tek başına AKP, onun egemen burjuvazi saflarındaki siyasi rakiplerine karşı geçerli oy kullanan seçmen bazında, 6 milyona yakın fark atıyordu. AKP Referandumun tartışmasız galibi idi. Bu sonuçla AKP bütün meşruiyet tartışmalarına nokta koyuyor ve iktidar yürüyüşünde, devlet iktidarının önemli alanlarını hala elinde tutan Kemalist bürokratik burjuva kanada karşı elini olağanüstü güçlendirmiş oluyordu. * Referanduma sunulan Anayasa değişiklik paketinde yer alan, Anayasa Mahkemesi’nin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden düzenlenmesini içeren değişiklikler, egemen sınıfların iki kanadı arasındaki iktidar mücadelesinde belirleyici önemde idiler. Çünkü bu değişiklikler yargıyı, en başta yüksek yargıyı AKP’ne karşı muhalif direniş kaleleri ol-


kat DTP + bütün devrimci sol boykot tavrı takınmış olmasına rağmen, % 74 katılım, T.C. çapında % 26 oranında bir boykot anlamına geliyor. BDP’nin % 6-7 arasında oyu olduğu bilindiğinde + Türkiye’de seçimlere en yüksek normal katılım oranının % 80 altında olduğu bilindiğinde, aslında devrimci solun kitleler içinde etkisinin hala seçmen bazında yok denecek kadar az olduğunu bu referandum sonuçları da gösterdi. Bu zaaf sonucu, Kuzey Kürdistan’da başarılı olan boykotun, Türkiye geneli ele alındığında başarısız olduğu da tespit edilmek zorundadır. * Referandumda reformist ve legalist sol kesin hatlarla ikiye bölündü. Bu kesimin büyük bölümü AKP’ne karşı mücadele adına hayır kampanyasının militan parçacıkları olarak CHP ve MHP’nin kuyruğunda saf tutarken; bu kesimin “liberal” takılan, küçük fakat medyada etkin kesimi de, demokrasinin sınırlarını genişletme adına “ yetmez ama evet” kampanyası ile AKP’nin kuyruğunda yerini aldı. Referandum bu bakımdan, devrimci sol ile, reformist solu birbirinden ayıran bir turnusol kağıdı işlevi gördü.

gündem

maktan çıkaracak düzenlemelerin yolunu açıyordu. AKP’nin iktidar yürüyüşünde son dönemde en büyük engeller durumuna gelen yüksek yargı (Danıştay/ Yargıtay/Anayasa Mahkemesi) bağlamında, Referandum sonucu, AKP’ne seçmen çoğunluğu tarafından istediği yetkinin verilmesi anlamına geliyordu. *CHP ve MHP açısından Referandum gerçekte ağır bir yenilgi anlamına geliyordu. Onlar buna rağmen “Ama % 42’de hiç küçümsenmeyecek bir sonuçtur, Referandum toplumun nerdeyse ortasından ikiye bölündüğünü ve aslında Türkiye’nin en ileri bölgeleri olan kıyı şeridinin AKP’ye karşı olduğunu göstermektedir.” içerikli avunmalarla, yenilgiyi aslında galibiyet olarak göstermeye çalıştılar. *Seçimlerin AKP dışındaki galibi DTP oldu. Reformist, Kürt milliyetçisi bir parti olan DTP, Abdullah Öcalan’ın pazarlık gücünü arttırmak için başlangıçta açık tavır takınmadığı Referandum taktiği konusunda önce yalpaladı. Tartışmalarda partinin küçümsenmeyecek bir bölümü belli şartlara bağlanan evet tavrını savundu. Sonunda A.Öcalan “boykot” tavrı takındıktan sonra, güçlü bir boykot kampanyası yürüttü. DTP’nin boykot kampanyası, onun için özellikle ve öncelikle Kuzey Kürdistan’da kendi gücünün sınanması ve ispatı için bir araçtı. Bu güçlü boykot kampanyası sonucu Kuzey Kürdistan’ın 5 ilinde Referanduma katılmama oranı % 50’nin üzerine çıktı. Bu iller ve Referanduma katılmama oranı şöyle: İl adı Referanduma katılmama oranı: Hakkari % 91,5 Şırnak % 78 Diyarbakır % 66 Artvin %60 Mardin % 58 Bunun dışında Ağrı’da, Antep’te, Iğdır’da, Urfa’da, Siirt’te Referanduma katılmama oranı Türkiye ortalamasının üzerinde idi. Bu sonuçlar bir kez daha PKK’siz bir çözüm olmadığı, olamayacağı, DTP’nin de legal planda KK’da halkın desteğine sahip bir siyasi güç olduğu, DTP çözüm içine çekilmeden, bir çözümün mümkün olmayacağı anlamına geliyor. *Fakat diğer yandan Kuzey Kürdistan’daki seçim sonuçları aynı zamanda AKP’nin Kuzey Kürdistan genelinde de birinci parti olduğunu da, AKP’nin “Biz tek Türkiye partisiyiz” tespitininin de boş olmadığını da gösteriyor. * Bu Referandumda doğru tavır olan boykot tavrı, hemen tüm devrimci solun ortak tavrı oldu. Fa-

AKP’nin iktidar yürüyüşünde yeni hamleler, kazanılan yeni mevziler: Referandumdan zaferle çıkan AKP, arkasına aldığını bir kez daha ispatladığı seçmen desteğine dayanarak iktidar yürüyüşünde yeni hamleler yaptı, yeni mevziler kazandı. Yerleşik bürokratik iktidar odaklarından AKP’ne muhalefetin yükseldiği iki temel odak ordu ve yüksek yargıdır. Bu iki kurum bağlamında AKP’nin siyaseti bellidir: Orduyu Türkiye siyasetinin belirleyici gücü olmaktan çıkarıp, sivil idarenin denetiminde esas işi T.C. burjuvazisinin çıkarlarını korumak için savaş yürütmek olan bir kurum haline getirmek. Bunun için orduda daha fazla profesyonelleşme. Yüksek yargı açısından da, onu Kemalist muhalefet odağı olmaktan çıkarma, yasa yapan değil, yasaları istediği gibi yorumlayan değil, yasa koyucunun iradesi doğrultusunda iş yapan bir kurum haline getirmek. Bu bağlamda hem Ordu/AKP; hem yüksek yargı/AKP çatışmasında Referandum ertesi çok önemli gelişmeler oldu.

Ordu/AKP: Çelişmeli/Çatışmalı zoraki Birlik… YAŞ Krizi: Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarın merkezini oluşturan ve kendisini Kemalist Cumhuriyetin

29


gündem 30

koruyucusu, kollayıcısı olarak gören ordu ile, iktidarı ele geçirmeye çalışan AKP arasındaki birlik hep çelişmeli, çatışmalı, iki taraf açısından da kerhen sürdürülen bir birlik olageldi. Bu çelişmeli birlikte son dönemdeki en önemli çatışmalardan biri Referandumun hemen öncesinde, Ağustos ayı başında Yüksek Askeri Şura’da yaşandı. YAŞ’ın hemen öncesinde, tatbikat semineri adı altında hükümete karşı askeri darbe planlama suçlamasını konu alan “Balyoz Davası” savcısı daha önce ifadeye çağrıldıkları halde gelmeyen 102 muvazzaf Subay hakkında “yakalama kararı” çıkardı. Bunlardan 13’ü General/Amiral rütbesinde idiler ve YAŞ’ta önemli bölümünün terfileri gündemde idi. Haklarında “yakalama” kararı çıkarılmış olan muvazzaf subaylar yakalama kararına itirazda bulundular. YAŞ bu itiraz karara bağlanmadan toplandı. YAŞ toplantısının ikinci gününde, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, Genelkurmay Başkanlığı 1’inci Bilgi Destek Şube Müdürlüğü tarafından hazırlandığı ve dönemin Genelkurmay 2’nci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız’ın imzasını taşıdığı öne sürülen ‘internet andıcı’na ilişkin soruşturma kapsamında 19 kişiyi ifadeye çağırdı. İfadeye çağrılanlar arasında YAŞ’ın asker kanadı tarafından YAŞ’ta Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanması planlanan ve istenen 1’inci Ordu Komutanı Hasan Iğsız ile Balyoz Davası sanığı olan ve hakkında yakalama emri bulunan Kuzey Deniz Saha Komutanı Mehmet Otuzbiroğlu ve İrtica ile Mücadele davasının tutuklu sanığı Albay Dursun Çiçek de vardı. Aynı gün söz konusu soruşturma kapsamında 5 ayrı adreste arama yapıldı. Diğer yandan YAŞ toplantısına Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘terör örgütü üyeliği’ suçlaması ile açtığı davanın bir numaralı sanığı 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk de kurul üyesi olarak katıldı. YAŞ tahininde ilk kez yargılaması süren bir komutanın YAŞ’a katılıyordu! Bunda, ‘Berk hakkındaki iddiaların 61 sayfalık iddianamede yalnızca bir sayfa tuttuğunu, hakkındaki üç iddiayı inceleyip yanlış olduğu kanaatine vardıklarını’ söyleyen Orgeneral Başbuğ’un tavrı belirleyici etkendi. Yani Genel Kurmay Başkanı yargıda olan bir dava konusunda yargısını vermiş; sivil yargı konusunda ordunun tavrını belirlemişti. Bu yılki YAŞ bu ortamda toplandı. Bugüne kadar yapılan YAŞ toplantılarındaki “teamül”, her ne kadar kağıt üzerinde yasal olarak Ge-

nel Kurmay Başkanı Bakanlar Kurulu kararı, Kuvvet Komutanları ve general/amiral rütbesinde olanlar Savunma Bakanı- Başbakan-Cumhurbaşkanı imzasıyla üçlü kararname ile atanıyorsa da, askeriyedeki görev değişikliklerine sivil kanadın karışmaması, kendini komutanların büyük çoğunlukta olduğu YAŞ’ta ordunun “önerileri”ni onaylamakla sınırlaması idi. AKP hükümeti döneminde belli atamalara “şerh” konsa da, sonuçta istenen imzalar atılıyordu. Bu seferki YAŞ’ta bu gelenek bozuldu. Asker kanatla, hükümet kanadı açıkça karşı karşıya geldi. Birinci konu, haklarında “yakalama kararı” çıkarılmış olan muvazzaf subayların durumlarının ne olacağı konusu idi. Burada askeri kanat, suçlanıp ifadeye gelmeleri için “yakalama kararı” çıkarılmış olanların “Masumiyet Karinesi” (Suçlanan, hakkında dava açılan bir kişi, hüküm giyene kadar masum kabul edilir) gereği suçlama yokmuş gibi işlem görmelerinden yana tavır takınırken, hükümet kanadı suçlamaların ağırlığını göz önünde bulundurarak bu kişilerin terfi sırası gelmiş olanların terfilerinin –davalar sonuçlanan dek- durdurulmasını istedi. Özellikle General ve Amiral rütbesinde olanların terfisi konusunda iki tarafta tavrında ısrar etti. Sonunda üçlü kararname gereken terfilerde hükümet ve Cumhurbaşkanı, haklarında yakalama kararı çıkarılmış olanların terfilerinde, imzayı reddettiler. Böylece ‘Balyoz’ Davası kapsamında haklarında yakalama kararı çıkartılan 102 isim arasında yer alan ve terfileri gündemde olan 11 general ve amiralin de terfileri yapılmadı. Bunlar aynı rütbeyle andaki görevlerinden başka görevlere vekaleten atandılar. Bu Türkiye tarihi açısından bir ilkti ve bir anlamda sivil otoritenin kendine tanınan yasal hakları kullanarak, ordunun yönetici kademesinin dizayn edilmesinde artık YAŞ’ta askerler ne derse o olur geleneğinin bozulması idi. İkinci konu, yaş haddinden emekli olacak olan genel Kurmay Başkanı Başbuğ’un yerine kimin geleceği; yine boşalacak olan Kara Kuvvetleri Kumandanlığı’na kimin getirileceği konusuydu. Özellikle KKK konusunda Asker ve sivil kanat kapıştı. Asker kanadı Org. Hasan Iğsız’ın bu göreve getirilmesini talep etti. Iğsız, Kemalist darbecilerin AKP hükümetini devirme planı olan ”İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın hazırlanması talimatını veren kişi olmakla suçlanıyordu. Bu YAŞ’ta KKK’na atanması halinde, bir dahaki YAŞ’ta Genel Kurmay Başkanlığı’na atanmasının da yolu açılmış olacaktı. Hükümet kanadı Hasan Iğsız’ın KKK’na atanmasına kesinlikle karşı çıktı. Karşılıklı


Ve sonrası … Ancak karşılıklı tavizlerle aşılmış görünen YAŞ krizi burada bitmedi. Balyoz soruşturmasında isimleri geçtiği için sivil kanadın terfilerine imza koymadığı, bu yüzden de terfileri işleme konmayan ve başka görevlere atanan Generallerden üçü - Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu- 24 Ağustos’ta “Bir üst rütbeye terfi ettirilmeme işleminin iptali” için yürütmeyi durdurma istemli olarak dava açtılar. Bu davada AYİM 27 Eylül 2010 tarihinde “bir üst rütbeye terfi ettirilmeme işleminde” yürütmenin durdurulması kararı verdi. Savunma, İçişleri Bakanlıkları ve Başbakanlığın AİYM’nin bu kararına itirazları AYİM tarafından iki kez geri çevrildi. Bu gelişmeler sivillerin onay yetkisinde olan YAŞ karalarında, bu yetkinin Yüksek Askeri Yargı tarafından yok sayılması anlamına geliyordu. Bu gelişmeler ertesinde 22 Kasım’da İçişleri Bakanı Beşir Atalay yasanın ilgili bakanlara verdiği yetkiye dayanarak Jandarma Tümgeneral Halil Helvacıoğlu’nu açığa aldı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül de bunun hemen ertesinde Tümgeneral Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu’nun da açığa alındığını açıkladı. Adı geçen Generaller ve Amiral yürütmeyi durdurma istemli olarak, açığa çıkarılma işleminin iptali için 23 Kasım 2010 tarihinde Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM)’ne dava açtılar.

AYİM açığa almada yürütmeyi durdurmadı. İptal konusunda kararını ise henüz vermedi. Yani hükümet ile ordu arasında bu konudaki horoz dövüşü sürüyor. Aslında bunlar bugüne kadar yaşanmayan yeni durumlar. Gelişme çok net olarak ülkede bugüne kadar sorgulanmayan bir iktidar biçimlenmesi olduğunu, bunda ordunun kendi özel yargısıyla merkezde durduğunu, Türkiye’de yargıda da iki başlılık olduğunu ve Askeri hukukun, hükümetin de, yasaların üzerinde olduğunu gösteriyor. Şimdi bunun sorgulandığı sivil otoritenin yasalarla kendisine tanınmış gibi görünen kimi yetki ve hakları kullanmaya kalktığı yerde, Askeri Yargı “sivil otorite”ye sınırlarını gösteriyor. Fakat AKP Referandum sonuçlarından aldığı güçle bu konuda çatışmayı sürdürecek, sorunu yasa değişiklikleri vb. ile aşmaya çalışacak gibi görünüyor. Bunun olmadığı yerde, AKP bu gelişmeyi yeni bir Anayasa yapmanın gerekliliği için yeni bir gerekçe olarak seçim kampanyasında kullanacaktır.

gündem

restleşmeler oldu. Asker kanadın “Tüm Komite kademesinin istifası” restine, hükümet kanadı gerekirse hiçbir atama yapmadan, boşalan bütün kademelerdeki görevleri, yapmaya hazır subayların vekaletle yürütmesi resti ile karşılık verdi. Bu restleşmeler sonucu YAŞ 4 Ağustos’ta yeni Genel Kurmay Başkanı ve Yeni KKK atanmadan kapandı. Sonra yürüyen sıkı pazarlıklar temelinde 9 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanlığına Org. Işık Koşaner; KKK’na da Org. Erdal Ceylanoğlu atandı. Yani bu konuda da sonuçta Asker kanadın isteği gerçekleşmedi. Iğsız KKK olamadı. Genel Kurmay Başkanlığı yolu da kapandı. Bu noktada da bu gelişmelerin verdiği mesaj netti: AKP hükümette kaldığı sürece, Cumhurbaşkanlığı da AKP tarafından belirlendiği sürece, bundan böyle TSK komuta kademesinin şekillenmesinde siviller kendilerine kanunun verdiği yetkiyi kullanacaklardı.

AKP / Yüksek Yargı çatışmasında yeni gelişmeler: Referandumda kabul edilen Anayasa değişikliklerinde egemen sınıfların iktidar dalaşı açısından en önemli maddeler kuşkusuz Anayasa Mahkemesi’nin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı ve işleyişi ile ilgili değişikliklerdi. Bunların kabulü halinde yüksek yargıda kendi kendini hep yeniden üreten ideolojik Kemalist iktidarın süreç içinde yıkılması gündeme gelecekti. Bu yüzden Anayasa değişiklikleri konusunda burjuva muhalefetin üzerinde ve yüksek yargının en fazla yoğunlaştığı konu bunlar oldu. Sonuçta halk oylamasında bu maddelere de onay çıktı. Bu AKP’nin yüksek yargıyı kendine karşı en önemli muhalefet odağı olmaktan çıkarma, böylece iktidar yürüyüşünde çok önemli bir engeli aşma konusunda ona büyük avantaj sağladı. AKP şimdi bu avantajı kullanıyor.

Anayasa Mahkemesinde durum: Anayasa Mahkemesi’nde Anayasa değişikliği öncesinde 11 asil, 4 yedek üyeden oluşuyordu. Bu üyelerin büyük çoğunluğu 10. Cumhurbaşkanı Sezer tarafından atanmıştı. Bu yüzden AKP, iktidarda kalması ve Cumhurbaşkanlığını da elinde tutması şartlarında da Anayasa Mahkemesi asil üye çoğunluğuna sahip olabilmek için epey beklemek, ayrıca bundan da önemlisi bir süre daha Anayasa Mahkemesi asil üye-

31


gündem

lerinin 2/3 çoğunluğu da AKP karşıtı idiler. Yapılan Anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesinin Üye sayısı 17 üyeye çıkarıldı. Bununla daha ilk anda 2/3 çoğunluk kalkıyor –dolayısı ile AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması olasılığı önlenmiş oluyordu. Anayasa değişikliği sonrasında yapılan yeni atamalarla Anayasa mahkemesinin şu andaki durumu şöyle: (Anayasa Mahkemesi’nin nasıl işleyeceği konusunda yasa henüz çıkmadığı için, Anayasa Mahkemesi anda işlemleri durdurmuş durumda) Başkan: Haşim Kılıç (Özal seçti). 2015’te emekli. Başkan Vekili: Osman Alifeyyaz Paksüt (Sezer seçti) 2018’de emekli Üyeler: Fulya Kantarcıoğlu: (Demirel seçti) 2015’te emekli. Serdar Özgüldür: (Sezer seçti) 2020’de emekli Serruh Kaleli: (Sezer seçti) 2019’da emekli Ahmet Akyalçın: (Sezer seçti) 2014’te emekli Mehmet Erten: (Sezer seçti) 2014’te emekli Zehra Perktaş: (Sezer seçti) 2014’te emekli Şevket Apalak: (Sezer seçti) Kasım 2010’da emekli oldu. Yeri henüz doldurulmadı. Engin Yıldırım: (Gül seçti) 2031’de emekli Nuri Necipoğlu: (Gül seçti) 2018’de emekli Fettah Oto: (Sezer seçti) (Yedek üye) Aralıkta emekli oldu. Yeri henüz doldurulmadı .) Recep Kömürcü: (Gül seçti) (Yedek üye) 2020’de emekli Alpaslan Altan: (Gül seçti) (Yedek üye’ydi, şimdi asil üye ) 2033’te emekli Burhan Üstün: (Gül seçti) (Yedek üyeydi, şimdi asil üye ) 2021’de emekli.

Referandum ertesi…

32

Celal Mümtaz Akıncı: Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda 13.10.2010 tarihinde yapılan seçim sonucunda, Baro Başkanları arasından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi. Hicabi Dursun: Sayıştay’ın gösterdiği üç aday arasından, 6.10.2010 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nun kararı sonucunda Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi. Görüldüğü gibi 17 kişilik yeni Anayasa Mahkemesi’nin bileşiminde açık anti AKP’ci kesimin sayısı (Şevket Apalak ve Fettah Oto’nun da emekli olması ile) 7’ye düşmüş durumdadır. Bunlardan üçü de 2014’de emekli olacaktır. Bu haliyle AYM’nin AKP hükümetine karşı bir muhalefet odağı olma durumu

ortadan kalkmıştır.

HSYK’ da durum: Anayasa değişikliği Referandumla kabul edilmeden önceki durumda, 7 kişilik HSYK’da ideolojik Kemalist kesim 5 üyeyle mutlak çoğunluğa sahipti. Yasaya göre kurul içinde yer alan ve kurulun başkanı olan Adalet Bakanı, kurul toplantılarına katılmayarak, kimi kararların çıkmasını önlemeye çalışıyordu, fakat sonuç olarak HSYK, AKP hükümetine karşı yargıdaki en başta da yüksek yargıda Kemalist çoğunluğun elde tutulmasının garantisi olarak işlev görüyordu. Yapılan Anayasa değişikliği ile yüksek yargının, HSYK’nin üyelerini seçmesi, HSYK’nn da yüksek yargıyı belirlemesi biçimindeki kapalı devre kırılmak isteniyordu. Yüksek Seçim Kurulu’nun, 24 Eylül’de Anayasa değişiklikleri ile ilgili kanunun yürürlüğe girdiğini ilan etmesiyle birlikte, yeni HSYK için (Değişikliğe göre 7 üye, 21 üyeye çıkarıldı; bunların on tanesinin “adli ve idari yargı hakim ve savcılarının tümünün katıldığı seçimle belirlenecekti) seçim takvimi işlemeye başladı. 17 Ekim’de yapılan seçimler öncesinde, 11 Ekim’de geçen dönem HSYK’nda yer alan 5 yargı üyesinden dördü - Ali Suat Ertosun- dışındakiler hükümeti protesto ederek istifa ettiklerini açıkladılar. Aslında YARSAV etrafında birleşen Kemalist kesimin beklentisi YARSAV listesinin en fazla oyu toplaması idi. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin YARSAV ve CHP’nin talebi doğrultusunda aldığı bir karar sonucu liste seçimi yapıldığı için, seçilecek 10 kişinin onu da YARSAV listesinden seçilmiş olacak, HSYK’da Kemalist yüksek yargı bürokrasisinin egemenliği sürecekti. Hesap bu idi. Fakat evdeki bu hesap çarşıya uymadı. 17 Ekimde yapılan seçimlerde sonuz şöyle çıktı: Adli yargıda, geçerli oy kullanan toplam hakim ve savcı sayısı: 10.022 YARSAV’cıların içinde, en çok oy alan Abbas Özden’in ulaştığı sayı: 2.346 Yani YARSAV’cıların hakim ve savcılar içindeki oranı, CHP’nin genel seçimlerde aldığı oyun birebir aynısı: % 23.5! İdari yargıda geçerli oy kullanan hakim ve savcı sayısı: 1.261. İdari yargıda aday olan YARSAV’cılardan en fazla tercih edilen Abidin Çelik’in oyu: 273 Yani idari yargıda da YARSAV’cıların ulaştığı oran sadece % 22! Alandaki tüm hakim ve savcılar arasında –yani


Üniversite ve Yüksek Okullarda türban sorunu “çözüldü” Referandum sırasında CHP’nin yeni başkanı Kılıçdaroğlu Radikal gazetesine verdiği bir demeçte ken-

dilerinin üniversite ve yüksek okullarda türban serbestisinden yana oldukları anlamına gelen laflar etti. Bu laflar sonradan düzeltilmeye çalışılsa da, Türban sorunu böylece CHP tarafından Referandum sürecinde tartışmaya sokulmuş oldu. Fırsatı kaçırmayan AKP, Referandumun hemen ertesinde CHP ve MHP ile birlikte türban sorununu çözmek için yasal düzenlemeler yapmayı önerdi. Tabii gösteri ve türban sorununu diğer partilere kaptırmamak için yapılan bu öneri havada kaldı. Fakat türban sorununun böyle CHP tarafından gündeme getirilmiş olması ve bu alanda neredeyse bütün partiler çözümden yanaymış gibi bir havanın ortaya çıkmış olması, YÖK Başkanı Y. Özcan tarafından değerlendirildi. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce bundan sonra yapılacak sınavlara başörtüsü ile girilebileceğini açıkladı.Ayrıca üniversite ve yüksek okullara türbanla girilmesinin önünde yasal bir engel olmadığını açıklayarak, bu konunun tek tek üniversite ve yüksek okul yönetimlerinin konusu olduğunu belirtti. Bu açıklamalar ertesinde bir çok üniversite ve yüksek okula türbanlılar da gidip gelmeye başladılar. YÖK başkanı bu gelişmeler üzerine “Türban sorunu çözülmüştür.” açıklamasını yaptı. Tabii ki beklenen yerlerden beklenen tepkileri de aldı. Yargıtay Başsavcılığı’ndan yapılan yazılı bir açıklamada Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğu ifade edilerek, laiklik ilkesinin Anayasanın temel ilkelerinden biri olduğu vurgulandı. Açıklamada, ‘’Yasama ve yürütme yargı kararlarına uymak zorunda. AİHM kararına göre türban yasağı zorunlu tedbirdir. Gerek iç hukuk, gerekse uluslararası hukuk boyutuyla değerlendirildiğinde türbanın koruma görmediği ve laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı görülmektedir. Siyasilerin beyanları politik çıkara dayanmaktadır’’ denildi. Yargıtay’a Başsavcısı’nın daha önce AKP hakkında açtığı kapatma davasında AKP’nin “laikliğe karşı eylemlerin merkezi” olduğu tezini gerekçelendirirken dayandığı en önemli kanıtlardan biri, bilindiği gibi, AKP’nin MHP ile işbirliği içinde yaptığı ve üniversite ve yüksek okullarda türban serbestisinin önünü açan Anayasa değişikliği idi. Şimdi de aynı sopa sallanıyordu. Fakat bu kez artık bir yandan CHP’nin Referandumda “türbanı biz çözeriz” sözü ile kendini bağladığı, diğer yandan da Anayasa Mahkemesi’nde Kemalist 2/3 çoğunluğun tarihe karışmış olduğu bir ortam vardı. Bu ortamda artık Yargıtay Başsavcısının bu yollu tehditlerinin fazla ciddiye alınacak bir yanı

gündem

yargının alt ve orta kademelerinde- ideolojik Kemalist çizgideki hakim ve savcıların oranı % 22-23 civarında. Yüksek yargıda ise buna ters bir durum söz konusu: Yüksek yargıdan seçilen 9 HSYK üyesinden 7’si YARSAV üyesi . Yargıtay ve Danıştay’da görev yapan hakimlerin de büyük çoğunluğu YARSAV üyesi. Yeni oluşturulan HSYK’nin 21 üyesi şunlar: Sadullah ERGİN: Adalet Bakanı - HSYK Başkanı Ahmet HAMSİCİ: BAŞKAN VEKİLİ Üyeler: Ali Suat ERTOSUN, Ahmet KARAYİĞİT, Zeynep Nilgün HACIMAHMUTOĞLU, Zeynep KAVLAK ,Ahmet KAHRAMAN, Prof.Dr. Ahmet GÖKCEN, Ziya ÖZCAN ,Nesibe ÖZER, Hüseyin SERTER, Ömer KÖROĞLU, Av. Ali AYDIN, Ahmet KAYA, Birol ERDEM, İsmail AYDIN, İbrahim OKUR, Prof.Dr. Bülent ÇİÇEKLİ, Av. Rasim AYTİN, Resül YILDIRIM, Dr. Teoman GÖKÇE, Ahmet BERBEROĞLU. HSYK’nin bu bileşimi HSYK’nin esas olarak AKP hükümeti ile “uyum içinde” çalışacağı anlamına geliyor. Bunun da anlamı, AKP iktidarının sürmesi halinde, süreç içinde yüksek yargıdaki “son kaleler “ görünümündeki Danıştay ve Yargıtay’ın da ideolojik Kemalistlerin denetiminden çıkarılıp, AKP denetimine alınmasıdır. Seçimlerden hiç beklemediği açık ara bir yenilgiyle çıkan, bir anlamda kendi kazdıkları kuyuya düşerek, adli ve idari yargı hakim ve savcılarının yaptığı seçimlerden tek bir aday bile çıkaramayan ideolojik Kemalist kesim, seçimler ertesinde beklenen mızıkçılığına ve yakınmalara başladı. Seçimlere Adalet Bakanlığı’nın doğrudan müdahil olduğunu, seçimlerin eşitlik ilkesine uymadığını vs. anlattılar. Kanadoğlu YSK’ya seçimleri iptal etmesi çağrısı yaptı. Fakat bunlar da sonucu değiştirmedi. Anayasa Mahkemesi’nde yapılan yanlış hesap, HSYK’nın Kemalistler açısından kaybedilmesi biçiminde geri döndü. Bütün bunlar AKP’nin tam iktidar yürüyüşünde, Referandumun ona büyük avantajlar sağladığı ve onun bu avantajları kullanarak yeni mevziler kazandığı anlamına geliyor.

33


gündem

kalmamıştı. Nitekim verilen cevaplar da buna uygun oldu: Ak Parti’li Hüseyin Çelik’ten hemen gelen yanıt netti: ‘’Bir savcı tek başına neyin doğru olduğuna karar veremez. Kimse Meclis’in iradesini yok sayma hakkına sahip değil’’. Kısaca AKP’nin iktidar yürüyüşünde artık yargı yoluyla yasaklanma korkusu yoktu! Ve Referandum bu bağlamda dönüm noktalarından biri olmuştu!

Sırada ne var? Yüksek yargının bütünüyle AKP’ne muhalefet odağı olmaktan çıkarılabilmesi için şimdi sırada Yargıtay ve Danıştay var. Yargıtay Başkanı’nın sürekli “muhalif” demeçleri Yargıtay’ı bu konuda birinci sıraya koyuyor. Aslında AKP’nin Referandum sonrasındaki gelişmelerde ele geçirmiş olduğu HSYK üzerinden orta vadede bu hedefe varması mümkün. Fakat görünen şu ki, 2011 başında başlayan bir tartışma, AKP açısından Yargıtay’ın muhalefet odağı olmaktan daha kısa sürede çıkarılması için bir fırsat olarak kullanılacak. Tartışma ‘Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMUK) sanıkların azami tutukluluk süresini belirleyen 102. Maddesinde bundan 6,5 yıl önce yapılmış değişikliğin, o dönemde yasaya yazılmış olan “yürürlüğe girme tarihi” olan 31 Aralık 2010’da yürürlüğe girmesinden kısa süre önce başladı.

CMUK 102. madde tartışması

34

Bu konuda şunların bilinmesi gereklidir: Ceza yargılamalarını düzenleyen, tutuklama sürelerini ve kriterlerini değiştiren (CMUK), Aralık 2004’te kabul edilerek, 1 Haziran 2005’te yürürlüğe girdi. Daha önce tutuklulukla ilgili hiç bir süre sınırlanması yoktu. Bugün CHP tarafından şiddetle eleştirilen yasa “Adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi” nedeniyle, Türkiye’nin AİHM’de tazminatlara mahkum edilmesi sonucu, 2004’de CHP ve AK Parti gruplarının işbirliği ile çıkarıldı! Bu değişiklik yapılırken, Yargıtay’da bekleyen binlerce dosya vardı. Bu nedenle de bir geçiş sürecine ihtiyaç vardı. Bu gerekçeyle 102’inci maddenin uygulanması önce 1 Nisan 2008’e kadar ertelendi. Ancak 1 Nisan 2008 yaklaştığında da Yargıtay’ın dosya yükünde bir azalma olmaması sonucu yasanın yürürlüğe girme tarihi bir kez daha, bu kez 31 Aralık 2010’a ertelendi. Yani böylece kanunun yürürlüğe girmesi toplam 5,5 yıl ertelenmiş oldu. 2005’te bu yasa çıktığında Ergenekon ve bağlan-

tılı davaların hiçbiri yoktu. Fakat 10 yıla yakın, bazen on yılı aşkın süre, henüz hüküm giymeden tutuklu olan yüzlerce insan vardı. Fakat bunların haklarını sorgulayan, savunan bir lobi, güçlü bir muhalefet yoktu. AKP’nin bu 6,5 yıllık dönemde yargı reformu bağlamında –Yargıyı muhalefet odağı olmaktan çıkarmak ve kendine bağlı bir yargı yaratmak amacıyla da- attığı her adım yüksek yargının direnişi ile karşılaştı. Danıştay’dan, Anayasa Mahkemesi’nden,Yargıtay’dan döndü. Böylece egemenler arasındaki iktidar dalaşında var olan denge durumu sonucu “Yargı Reformu” denen şey hep rafta kaldı. Eski düzen olduğu gibi sürdü. Bu arada fakat yeni bir gelişme oldu. Ergenekon ve bağlantılı soruşturmalar, davalar nedeniyle, bir zamanlar dokunulmaz olan kişi “devlet görevlileri”, AKP’ne muhalif olan ve darbe destekçisi olmakla suçlanan kimi ünlü siviller de tutuklandı. Ve bunların bir bölümünün “dava sonuçlanana kadar tahliye olma” istemleri üst üste geri çevrildi. Böylece Türkiye’nin aslında uzun zamandır kanayan bir yarası olan, olağanüstü uzun tutukluluk süreleri, Ergenekon sanıkları Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal gibi isimlerin uzun tutukluluk halleri nedeniyle ülke gündemine oturdu. Nasıl olurdu da böyle “saygın ve vatansever insanlar” böyle uzun süre tutuklu tutulabilirlerdi! Düne kadar uzun tutukluluk süreleri akıllarına gelmeyenler, birdenbire bunun büyük haksızlık olduğunu böylece keşfetmiş oldular. 31 Aralık 2010’da maddenin yürürlüğe giriş tarihi kapıya dayandı. 31 Aralık’tan itibaren mahkemelerin yeni düzenleme uyarınca, bütün sanıkların tutukluluk durumunu yeniden değerlendirmesi gerekiyordu. Peki ama bu değerlendirme nasıl yapılacaktı? Bir tutuklu için en üst tutukluluk süresi sınırı ne idi? İşte bu noktada hukukçular, çok kötü yazılmış olan kanun metninin yorumunda ikiye ayrıldılar. Söz konusu maddede şöyle deniliyor: “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilir, uzatma süresi toplam 3 yılı geçemez”. CMUK’un 252. maddesinde ise “Devletin güvenliğine karşı suçlarda, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlarda, milli savunmaya karşı suçlarda ve devlet sırlarına karşı suçlarda tutuklama süresi iki kat uygulanacaktır” deniliyor. Bu maddenin nasıl yorumlanması gerektiği noktasında, hukukçuların bir bölümü, “en fazla iki yıl +


Türkiye’de tutukluluk = Mahkumiyet! Tabii tartışmalarda 10 yılı bulabilecek toplam tutukluluk süresinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkumiyete yol açıp açmayacağı konusu da gündeme geldi, ki bu yasada eğer değişiklik yapılmazsa, üst sınır makul bir seviyeye çekilmezse, AİHM’den geri döneceği neredeyse kesindir. Çünkü bu kadar uzun bir tutukluluk süresi norm dışıdır. Bu bağlamda şu uluslar arası örnekler bilgi vericidir: - Fransa’da ilkesel olarak 1 yıl olarak belirlenen maksimum tutuklu yargılanma süresi, suçun türü ve nerede işlendiğine bağlı olarak 2 yıldan 4 yıla kadar

uzayabiliyor. - İngiltere’de, 56 gün olarak belirlenen gözaltı süresi özel durumlarda 112 güne kadar uzayabiliyor. - İspanya’da tutuklu yargılama süresi azami iki yıl . - Almanya ve -Belçika’da kesin bir üst sınır belirlenmemiş; fakat uygulamada bir tutuklunun – gerekçelendirilmiş çok özel durumlar dışında- bir yılı aşkın bir süre cezaevinde tutulmaması kural. Şu anda kimi ülkelerde hapiste olan insanlarda henüz hüküm giymemiş tutukluların oranı konusunda veriler de Türkiye’de tutukluluğun mahkumiyete/ cezaya dönüştüğünü açıkça gösteriyor. İngiltere’deki King’s College’ın bir raporuna göre hüküm giymemiş tutukluların sayısı ve toplam tutuklulara oranı şöyle: İsrail 3516 ( %25.3) İran 25248 ( %24.8) ABD 475.692 (%21.2) Yunanistan 3.065 ( %28.6) İspanya 15.956 (%23.9) Almanya 13.168 (%17.4) Rusya 136.298 (%16.6) İngiltere 13.402 (%16.5). Türkiye’de durum ise Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in son açıklamasına göre şöyle: Türkiye’de cezaevinde 56 bin 581 hükümlü, 19 bin 419 hükmen tutuklu ve 40 bin 340 tutuklu var. Buna göre Türkiye’de tutukluların hükümlülere oranı % 57,63; hüküm giymemiş tutukluların hapiste bulunanlar içindeki % 36.55. Şu anda hapiste bulunan her üç kişiden biri mahkum değil! Bunların önemli bölümü yıllardır tutuklu! AKP hükümeti bu konuda topu yargıya atan, yasa böyle olsa bile uygulamada 10 yıllık bir “tutukluluk hali”nin olmayacağından yola çıkan bir tavır sergiliyor. Hükümetin tavrı kabaca şöyle: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “hürriyet ve güvenlik hakkı” başlıklı 5. ve adil yargılanma hakkı başlıklı 6. maddeleri kapsamında değerlendirilen uzun tutukluluk hallerinde, önemli olan tutuklu geçirilen sürenin makul olup olmadığı. Bu da somut olayın özelliklerine göre değerlendirileceğinden, tutukluluk gerekçelerinin yeterli ve geçerli olması, soruşturmayı yürütenlerin hızlı hareket etmesi halinde sözleşmeye aykırı bir durum söz konusu olmayacaktır.” Yani Türkçesi: Eğer birileri 10 yıl tutuklu kalıyorsa bunun bir tek suçlusu vardır: Yavaş işleyen, ve bu işi bile bile böyle yapan yargı! Eğer yargı hızlı çalışsa sorun olmayacaktır.

gündem

en fazla 3 yıl uzatma; eşittir 5 yıl hesabı yapıyorlar; bunun da “iki kat uygulanacak” hallerde 10 yıla çıkacağını savunuyorlardı. Yani bu hesaba göre Devletin güvenliğine karşı suçlarda, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlarda, milli savunmaya karşı suçlarda ve devlet sırlarına karşı suçlarda bir tutuklu hüküm giymeksizin 10 yıl tutuklu kalabilecekti. Bu “yasa metni açıktır” deyip, herhangi bir yeni yasal düzenlemeye gerek duymayan Adalet Bakanlığının, dolayısıyla AKP’nin de görüşü idi. Türkiye’de “ileri demokrasi”ye geçmekten çokça laf eden AKP’nin gerçek yüzünü görmek açısından öğretici bir tavırdır bu. AKP’nin “ileri demokrasisi”nde de, Türkiye’de herhangi bir suçla suçlanan bir kişi, hüküm giymeksizin! on yıla kadar tutuklu tutulabilir. Burada herhangi bir suçla suçlanan kişinin, o kişinin suçu ispatlanıp, hukuk devleti normlarına göre işleyen bir mahkeme tarafından mahkum edilmediği sürece masum sayılması gerektiği ilkesi ortadan kaldırılmakta, tutukluluk süresi cezaya dönüşmektedir. 10 yıla kadar sürebilecek bir tutukluluk süresi üst sınırı burjuva demokrasisi açısından bile savunulamaz uzunlukta bir süredir. Bu yoruma en fazla itiraz ilginç ve fakat anlaşılır biçimde Ergenekon avukatlarından geldi. Onların yorumuna göre “ağır ceza mahkemelerinde yargılananlar en fazla 2 yıl tutuklu kalabileceği için, bu sürenin iki katının geçerli olduğu özel yetkili mahkemelerde yargılananlar da 4 yıldan fazla cezaevinde tutulamaz. Bu da ancak zorunlu hallerde mümkündür.” Aslında işin onları ilgilendiren bir tek yanı var: Ergenekon tutukluları. 10 yıl yorumu eğer geçerli olursa, o zaman “anayasal düzene karşı suç”lardan yargılanan Ergenekon tutuklularının da 10 yıla kadar hüküm giymeden hapiste tutulmamaları mümkündür. Onların itirazının temeli budur.

35


Ve Yargıtay’ın yorumu: gündem

Yasanın nasıl yorumlanacağı konusundaki tartışmaya noktayı Yargıtay 9. Dairesi 4 Ocak’ta aldığı bir kararla koydu. Aslında daha önce aldığı bir dizi kararla genel pozisyonu net olarak anti-AKP cephesinde yer alan bu dairenin bu kararı, yorum konusunda AKP’nin yorumu ile örtüştü. Yargıtay 9. Dairesi, DGM’lerin devamı olan “Özel Mahkemelerde“ görülen “anayasal düzene karşı işlenen suçlar”la ilgili davalarda azami tutukluluk süresini 10 yıl olarak belirledi. “Normal” Ağır Ceza Mahkemelerinde görülen organize suç örgütleri gibi suçları, cinayet vb. suçları konu alan davalarda ise tutukluluk süresi azami 5 yıl olarak belirlendi. “Düşman Kardeşler” söz konusu olan “kişisel, bireysel demokratik haklar” olduğunda, bunları maksimum kısıtlama konusunda birleşiveriyorlardı! Tabii ki yorumda birlik olsa da amaçlar değişik. Her iki yanın da kendine göre hesapları var. Ve bu hesaplar Yargıtay’ın kararı ertesindeki gelişmeler ve yürüyen tartışmalarda açıkça ortaya çıktı:

Serbest bırakılanlar ve “kamu vicdanı”

36

Sonuç olarak Yargıtay’ın hükümetle uyum içindeki bu yorumunun sonucunda 5 yıldan fazla tutuklu olup ta, henüz hüküm giymemiş “adi suç” tutukluları ve 10 yıldan fazla tutuklu olup ta henüz hüküm giymemiş “devlete karşı suç” tutukluları serbest bırakılmaya başlandılar. 5 Mayıs’ta cinayet suçlaması ile yargılanan 37 “adi suçlu” serbest bırakıldı. Aynı gün aralarında PKK ve Hizbullah ana dava sanıklarının da bulunduğu 26 kişi tahliye edildi. Bunlar içinde Hizbullah’ın domuz bağı cinayetlerinin de dava konusu yapıldığı Diyarbakır’daki ana dava sanıkları da var. Bu gelişmeler üzerine medyada büyük bir gürültü koptu. Nasıl oluyordu da, 10’larca insanın katili olanlar serbest bırakılıyordu. MHP bu bağlamda öncelikle PKK davasından sanıkların serbest bırakılmasını “hükümetin PKK ile işbirliği”nin ispatı, “vatanı bölme girişimi” vb. değerlendirmeler temelinde gürültü kopardı. CHP ve diğer Ergenekon savunucuları ise, bu tartışmada daha önce savundukları “10 yıllık tutukluluk da olur mu”, “ bu kadar uzun tutukluluk insan haklarına, adalete vs. aykırıdır” görüşlerini unutup, 10 yıldan fazla tutuklu oldukları için yasa gereği serbest bırakılan Hizbullahçı katillerin serbest bırakılmasını “kamu vicdanı bunun kabul etmez” gerekçesiyle karşı çıktılar. Medya’da yürüyen yoğun kampanya ile “Hizbullahçı katillerin serbest bırakıl-

ması”, “ Mafyacı katillerin, uyuşturucu tüccarlarının serbest bırakılmasının yanlışlığı bilinçlere kazındı. Tartışmanın bu noktasında suçlu aranmaya başlandı. Anti AKP cephe suçlu olarak AKP’ni gösterirken; AKP cephesi de yargıyı, en başta yüksek yargıyı, orda da Yargıtay’ı suçlu olarak gösterdi. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, örgütlü suçlarda tutukluluk süresinin en fazla 10 yıl olacağına ilişkin kararını değerlendirirken, “Aslında 10 yıl içinde bir davanın bitirilememesi anormal bir durum. Bunun sorumluluğu yasaları uygulamacı olan hakim ve savcılarımızda değil. Bu yasal düzenlemeyle yapılmış bir kural olduğuna göre, bu kural beğenilmiyorsa, eleştiriliyorsa yasa koyucu tarafından değiştirilebilir” dedi AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ise, tutukluluk süreleri ile ilgili Hükümetin değil, ama Yargıtay’ın ihmali olduğu değerlendirmesinde bulunarak, Yargıtay’a çağrıda bulundu. Bozdağ, “Yargıtay isterse bir saat sonra Hizbullah sanıkları ya da başka sanıklarla ilgili dosyaları gündemine alabilir, karara bağlayabilir. Hükmü kesinleştirebilir. Bozabilir. Bu kararı nihayete erdirebilir. Buna engel hiçbir şey yoktur, Anayasal bir engel yoktur” dedi. Bozdağ konuşmasının devamında,Yargıtay’ın öncelikleri konusunda örnek verirken: “Devam eden bir soruşturma ve kovuşturma çerçevesinde Yargıtay; ‘zamanım yok’ demedi. Cihaner dosyasını ivedilikle gündemine aldı ve bir karar verdi. Dün gibi ortada. Silivri’de devam eden davaların hakim ve sanıkları ile ilgili tazminat söz konusu olduğunda Yargıtay hemen acele dosyayı aldı ve kararını verdi. Sayın Başbakan ile ilgili bir dosyayı yetkisi bile olmadan gündeme aldı ve karara bağladı. Yargıtay istediği zaman ne kadar çabuk işlediğini gösteren pek çok örneği var. Daha fazla örnek verebiliriz.” dedi.

Yargıtay uygulamaları: O daire öyle, bu daire böyle: Bu bağlamda Yargıtay dairelerinin ayrı davrandıkları da ortaya çıktı: Yargıtay’da bulunan davaların bir bölümünde CMUK 102’nin yürürlüğe girmesi ertesinde aralarında cinayet, uyuşturucu kaçakçıları, Hizbullah’ın beyin takımı vb. serbest kalırken, gasp ve hırsızlık suçlarına bakan 6. Ceza Dairesi’nde tutuklu dosyalarının 3 ay önceden incelendiği için CMUK’nın 102. maddesi kapsamında tek bir tahliye yapılmadığı or-


Bu tartışmada şimdi “Kamu Vicdanı” egemen sınıfların iktidar dalaşında birbirlerine karşı kullandıkları bir demagoji aracı yalnızca. Anti AKP cephesi, bir yandan haklı olarak tutukluluk süresinin uzunluğundan yakınırken, diğer yandan AKP’ni katilleri serbest bırakmakla suçlayıp, “Kamu vicdanı” adına AKP’yi zayıflatmaya, vurmaya çalışıyor. Hükümet “Kamu Vicdanı”nın gelişmeler sonucu yaralandığını kabul ediyor, suçlu olarak işlerini hızlı yapmayan yargıyı ve onun içinde de Yargıtay’ı gösteriyor. Ve kendine yönelen saldırıları,Yargıtay’a yönelterek, Yargıtay’da genelde yargıda acil reform gerekliliği konusunda oluşan havayı, Yargıtay ve Danıştay’da da ideolojik Kemalist çoğunluğun tasfiyesi için fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Hükümet bir yandan Yargıtay ve Danıştay üye sayısını ve daire sayısını arttırarak, diğer yandan istinaf mahkemelerini (bir çeşit bölgesel Yargıtayları) devreye sokarak andaki yapıyı dağıtmaya hazırlanıyor. Ve dalaş sürüyor. Son henüz açık. Fakat AKP’nin yeni bir seçim zaferi, ister doğrudan Anayasa değişikliği ile olsun, ister Anayasa değişikliği olmaksızın yargı reformu adı altında yapılacak değişikliklerle olsun, Yargıtay ve Danıştay’da da ideolojik Kemalist çoğunluğun sonunu getirecektir. Gelişme bu yöndedir. AKP bu gelişmeyi “ileri demokrasi” yönünde bir gelişme olarak yutturmaya çalışıyor. Yalan söylüyor. Yalnızca tutukluluk süresi konusunda savundukları bile onun “demokrat”lığının sınırını açıkça görmeye yeter.

gündem

taya çıktı. 6. Ceza Dairesi hırsızlık suçları, kapkaç, yankesicilik, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde hırsızlık, gasp (yağma) suçları, suç örgütlerinin oluşturduğu korkutucu güçten yararlanarak gasp, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi, bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşyayı satın almak suçlarının temyiz incelemesini yapıyor. Daire’nin önünde, 2009 yılından devreden 58 bin 895 dosyanın yanı sıra, 2010 içinde gelen 32 bin 90 dosyayla birlikte 90 bini aşkın dosya vardı. Daire, 2010 yılı içinde bu dosyaların 21 bin 304’ü hakkında karar verdi. Daire bu iş yükü arasında CMUK’nun tutukluluk sürelerini sınırlayan maddenin 31 Aralık’ta yürürlüğe gireceğini öngörerek, yürürlüğe giriş tarihinden 3 ay önce tutuklu dosyalarını öne alarak görüştü. Son 3 ayda yaklaşık bin 500 tutuklu dosyası öne alındı ve dosyalar esastan görüşülerek temyiz incelemesi yapıldı. Bu süreçte daire başka dosya ele almadı. Bu incelemeler sonunda kimi dosyalarda onama, kimilerinde bozma kararı verildi. Böylece cezası onanan çete, hırsızlık ve gasp sanıklarının CMUK’nın 102. maddesinde öngörülen tahliyeden yararlanmaları önlenmiş oldu. Daire, bazı dosyalarda tutuklu sanıklara verilen mahkumiyet kararlarını da bozdu. Böylece tutuklu sanıkların uzun yargılamadan kaynaklanabilecek mağduriyetlerini de gidermiş oldu. 6. Daire böyle davranırken, örneğin Hizbullah davasına da bakan 9. Daire, 26 Ekim’den bu yana önünde olan Hizbullah Ana Davası’nda tebligat sorununu gerekçe göstererek Ocak ayında duruşma tarihi verdi. Duruşmanın ocak ayına verilmesi, CMUK 102’nin 31, Aralık’ta uygulamaya gireceği bilindiğinde, aynı zamanda 188 cinayetten sorumlu tutulan Hizbullah’ın 10 yöneticisinin Ocak ayı başında tahliyesini de kararlaştırma anlamına geliyordu. Cinayet ve yaralama suçlarına bakan Yargıtay 1. Ceza Dairesi de tutuklulara ait 3 bin dosyayı zamanında öne alarak inceleyip karara bağlamadığı için, CMUK’nın ilgili maddesinin yürürlüğe girmesinden sonra her gün ortalama 50 sanığın tahliyesine karar veriyor. Uyuşturucu satıcılarının davalarına bakan 10. Ceza Dairesi de şu anda tutuklu tahliyesi ile iştigal ediyor. Yani sorun bir yanı ile zaten aşırı ölçüde personel ve maddi kaynak eksikliği olan (2011 bütçesinde Adalet Bakanlığı’na ayrılan para bütçenin % 1’i bile değil!) yargı sisteminin, kendi tercihlerinin bir sonucu aynı zamanda.

AKP Demokrasi’si: AKP Türkiye’yi demokratikleştirdiğini, Türkiye’nin “ileri demokrasi”ye evrimlendiğini, AKP karşıtı burjuva partiler de AKP’nin Türkiye’yi faşizme sürüklediğini iddia ediyorlar. Her iki taraf ta yalan söylüyor. Her iki tarafın söylediklerinde de bir nebze gerçeklik payı da var. AKP yalan söylüyor: Çünkü AKP’nin savunduğu ve gerçekleştirmeye savunduğu “ileri demokrasi” dediği şey, gerçekte işçiler, köylüler, emekçiler, tüm ezilenler açısından demokrasi değil. Onlar için öngörülen haksızlığa, ezilmeye, yoksulluğa, sömürüye karşı mücadele etmedikleri, seslerini çıkarmadıkları sürece “ezilme ve sömürülme özgürlüğü”, 4 yılda bir gidip kendilerini kimin ezip sömürmesi konusunda tercihlerini belirleme “demokrasisi”. Haksızlığa karşı, zulme karşı, sömürüye karşı direniş hakkını aramaya kalkanlar için özgürlük “o kadar da değil!” diye

37


gündem 38

polis saldırısıyla, biber gazıyla, copla, onların “orantısız güç kullanımı dediği” faşist şiddetle “sınırlanır”. Tekel işçileri direnişinde işçiler AKP demokrasisinin ne olduğunu gördüler. Özgür üniversite/parasız-demokratik eğitim taleplerini dile getiren, Anayasa’da yazılı “gösteri hakkı”nı kullanmak isteyen üniversite örgencileri AKP demokrasisini yaşadılar! Kuzey Kürdistan’da hemen her gün faşist devlet saldırıları olarak yaşanıyor AKP demokrasisi. AKP’nin ileri demokrasi dediği şeyde özgürlüklerin durumunu görmek için şu tabloya bakmak yeter: Tek Kürtçe gazete olan Azadiya Welat gazetesinin sahiplerinden Vedat Kurşun’a 166 yıl, Ozan Kılınç’a 30 yıl, Emine Demir’e 138 yıl hapis cezası verildi. Halen süren davaları da var. Atılım Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Çiçek ve Yayın Koordinatörü Sedat Şenoğlu, 4,5 yıldır tutuklu olarak ağırlaştırılmış müebbet istemiyle yargılanıyorlar. Halen cezaevlerinde son olarak Yürüyüş dergisine yapılan baskında gözaltına alınıp, tutuklanan 4 gazeteciyle birlikte 10’u yazı işleri müdürü 43 gazeteci ve yazar tutuklu bulunuyor. YDİ Çağrı’ya, Güney dergisine açılan davalar, verilen cezaları sitemizde görebilirsiniz. AKP demokrasisi, halk için gerçek demokrasi değil, tam bir ucubedir! Hakkını arayan emekçiler için faşizmdir AKP demokrasisi. Bundan başka bir şey de olamaz zaten. Emperyalizm çağında bütün çizgi boyunca gerileşmiş olan burjuvazinin demokrasisi, bu demokrasinin tüm kurumları yerleşmiş, geleneksel bir yapıya kavuşmuş olduğu, kitleler tarafından içselleştirildiği “en ileri” ülkelerinde bile faşist tedbirler almadan yapamaz. Bunu emperyalist metropollerden biliyoruz. AKP emperyalizme bağımlı, burjuva demokrasisinin bile gerçek anlamda yaşanmış olmadığı, yerleşik bir burjuva demokratik sistemden bahsedilmesi mümkün olmayan, orta derecede gelişmiş bir kapitalist ülkede işbirlikçi tekelci burjuvazinin bir partisidir. Onların “ileri demokrasi” dedikleri, en iyi halde yalnızca burjuvazi, en başta işbirlikçi tekelci burjuvazi için demokrasidir. Sermaye için özgürlük, önündeki engellerin kaldırılmasıdır bu demokrasinin işlevi. Kaldı ki Kuzey Kürdistan /Türkiye’ de, demokrasi adı altında işleyen sistem faşist bir sistem olagelmiştir, bunun gerici burjuva demokrasisine dönüştürülmesine karşı bizzat burjuvazinin bir kesiminin direnişi söz konusudur. AKP’nin demokrasisi, en ileri noktasında bile faşizme/faşist yaklaşım ve tedbirlere, yerleşik gerici burjuva demokrasisine sahip ülkelerden çok daha fazla ihtiyaç duyacaktır. Buna

bir de AKP’nin önemli referanslarından biri olan İslam dininin yasakçı, tekçi, faşist yaklaşımları; devralınan Kemalist faşist mirasın “ülkesi ve vatanı ile bölünmezlik ilkesi” de eklenince ortaya çıkan AKP demokrasisinin ucubeliği iyice belirginleşmektedir. AKP iktidara yerleştikçe, onun demokrasisinin gerçek yüzü daha fazla görülecek, yaşanacaktır.

Demokrasi Endeksinde Türkiye: Aslında 8 yıl AKP hükümeti ertesinde demokrasi açısından gelinen yer bağlamında, daha doğrusu bunun “batı” da nasıl göründüğü bağlamında, 2010 yılı sonunda “Economist “ isimli derginin yayınladığı “Demokrasi Endeksi” ilginç bir resim sunuyor . Söz konusu endekste toplam 167 ülke, en demokratiğinden, en az demokratiğine doğru sıralanmış. Bu sıralama yapılırken ülkelere demokrasi ile ilgili beş noktada 0-10 arası notlar verilmiş. Söz konusu beş nokta ve Türkiye’nin bu 5 noktada notları şöyle: I. Seçim süreçleri ve çoğulculuk : 7.92 II. Hükümet işleyişi : 7.14 III.Siyasi katılım : 3.89 IV. Siyasi kültür : 5.00 V. Bireysel özgürlükler : 4.71 Toplam ülke notu : 5.73 Demokrasi Endeksi’nde ülkeler toplam ülke notu temelinde 4 Ayrı kategoriye ayrılıyor. Ülke Notu 10. 00 ile 8.00 arasında olanlar “Tam Demokrasi” Ülke Notu 7.99 ile 6.00 arasında olanlar “Özürlü Demokrasi” Ülke Notu 5.99 ile 4.00 arasında olanlar “Hibrid (yani “melez”) Demokrasi Ülke notu 4.00 altında olanlar ise “Otoriter Rejimler” kategorileri içinde ele alınıyor. Türkiye 5,73 lük toplam notu ile 167 ülkelik listenin 89. sırasında “Hibrid Demokrasiler” kategorisi içinde yer alıyor. Faşizmle iç içe, daha çok hala faşist (burjuvazi faşist lafından hoşlanmadığı için “otoriter” den söz ediyor) bir demokrasi; özürlü demokrasiden daha özürlü, melez, ucube bir demokrasi AKP’nin demokrasisi. Yani kısacası, AKP’nin demokrasi söylemine batılı dostları bile inanmıyor! Fakat yalan söyleyen yalnızca AKP değil. AKP’nin burjuva muhalifleri yalan söylüyor: AKP Türkiye’yi “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti”nden ; faşizme sürüklemiyor. (Bu arada: Şeriat’tan şimdilik vaz geçtikleri için, bunun üzerinde fazla durmuyoruz.


nen AKP, hükümete geldiğinden bu yana, bu sürecin en önemli siyasi aktörü olarak hareket ediyor. Yani AKP, rakibi olan egemen sınıf partileri ile karşılaştırıldığında “ehven-i şer” olan. Diğer yandan fakat AKP dalaş içinde olduğu kesimin kalelerini birer birer yıkıp, ele geçirdikçe; iktidara yerleştikçe ceberrutlaşıyor. Kazandığı her seçim ertesinde, çoğulcu değil çoğunlukçu olduğunu; çoğunluğu ele geçiren, her şeyi yapabilir, yapma hakkına sahiptir biçimindeki bir “demokrasi” yorumuna sahip olduğunu gösteriyor. AKP’nin bu gerçek yüzünün kavranması ve teşhiri, buna karşı mücadele o iktidara yerleştiği ölçüde daha fazla öne çıkmak zorundadır.

gündem

Her halükarda AKP’nin parti olarak, “gizli gündemi” olan şeriatçı bir parti olduğu değerlendirmesi yanlıştır. Evet Türkiye’de Şeriatçı güçler de vardır. Fakat onların partisi AKP değildir. AKP içinde gizli gündemli şeriatçılar da olabilir. Fakat partinin siyaseti bunlar tarafından belirlenmiyor. Şeriat tehlikesi bağlamında: Türkiye’de toplumun bu gelişme aşamasında, şeriat, Kurana dayalı yönetim, gerçek bir iktidar alternatifi değildir. Bir azınlık görüşüdür ve azınlık görüşü ve örgütlenmesi olarak varlığını sürdürecektir.) Sorunun böyle konması sahtekarlıktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmadı! O daha kuruluşunda, İslamın Sünni/hanefi Kemalist devlet dinini temel alan bir din devleti idi, din devletidir. Türkiye hiçbir zaman sosyal devlet olmadı. Özel sermayenin güçsüzlüğü nedeniyle, sonuçta özel sermayeli burjuvazi yaratmak programı ile biraz da zorunlu olarak yaratılan devlet işletmeleri, “sosyal”liğin değil, devlet kapitalizminin göstergesidir. Kapitalizm ve “sosyal”lik yan yana olmaz! Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadı. Hukuk adına konuşanlar, zaten özünde burjuvazinin çıkarlarına uygun olan yasaları hep kendilerinin parçası olduğu “kurulu devlet düzenini” sürdürmeye, iktidarlarını sürdürmeye yönelik biçimde yorumlayıp uyguladılar. Türkiye hep guguk devleti olageldi. Türkiye Cumhuriyeti burjuva demokrasisi anlamında bile hiçbir zaman demokratik bir ülke, bir devlet olmadı. Burjuvazinin yönetiminde açık terör -belli çok kısa dönemler dışta tutulduğunda- hep esas yöntem oldu, demokrasi adına uygulanan hep değişik tonlarda ve biçimlerde faşizm oldu. Bu yüzden, şimdi egemenler arasındaki iktidar mücadelesinde iktidardan uzaklaştırılanların “faşizme” gidiliyor yaygarası, güya demokrasiye sahip çıkmaları sahtekarlıktır. Yoktur aslında birbirlerinden farkları. Birinin ötekine göre “iyiliği” kötüler içinde anda daha az kötü olması biçiminde bir “iyiliktir”. O da an için geçerlidir. Bugün ehven-i şer olan, yarın iktidarı tam olarak eline geçirdiğinde roller değişir! Ama her iki yanın söylediklerinde de bir nebze gerçek payı da vardır. Şöyle ki: KK/T de, faşizm kapitalizmin gelişmesine, özel sermayeli burjuvazinin emperyalist sistemle daha sıkı entegrasyon taleplerine, uluslararası konjonktüre ve KK/T’de işçi emekçi hareketinin, en başta Kürt Ulusal Hareketinin gelişmesine bağlı olarak bir çözülme süreci yaşıyor. Bu çözülme sürecinde, özel sermayeli büyük burjuvazinin taleplerinin sözcülüğünü üzerle-

AKP’ne Alternatif Arayışları ve “Yeni” CHP: Hangi saiklerle olursa olsun, darbecilere karşı yürüyen bir dizi operasyon, onların teşhirinde, olası bir askeri darbeye karşı toplumsal tepkinin gelişmesi, bu bağlamda kamuoyu oluşmasında önemli bir rol oynadı. O kadar ki, açıkça darbe savunmak bayağı güçleşti. Ergenekon’u hiçleştirmeye yönelik kimi medya kampanyalarına rağmen oldu bu. Bu kadarla da kalmadı, Ergenekon ve onunla bağlantılı bir dizi operasyon darbecilerin alt yapısına da oldukça zarar verdi. Bu dava başladığından bu yana “Faili meçhul”lerin durmuş olması bunun bir göstergesi olsa gerekir. Şimdi uluslararası konjonktürün de askeri darbeye uygun olmadığı şartlarda, AKP hükümetinin darbeyle iş başından götürülmesi olasılığı anda hemen hemen sıfırlanmış durumda. (Bu tabii darbe girişimlerinin bundan böyle hiç olamayacağı anlamına gelmiyor. ) Askeri darbe ihtimalinin ortadan kalktığı ve tehditlerin de artık pek fazla sonuç vermediği, tam tersine tepki toplayıp, AKP’nin işine yaradığının görüldüğü şartlarda (Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçimi dönemindeki 27 Nisan muhtırası ve sonrası bunun örneği), yüksek yargı bir süre neredeyse ordunun rolünü üstlendi. Şimdi yüksek yargıda, yukarıda ortaya konduğu gibi adım adım AKP’ne muhalefet odağı olmaktan çıkıyor, son kaleler kuşatılıyor. Direnişe rağmen düşürülmeleri artık çok uzun süreceğe de benzemiyor. Bu durumda yerleşik devlet iktidarını 80 yılı aşkın süre dek elinde bulunduranlar açısından, bürokrat devlet burjuvazisi açısından AKP’ni “demokratik yollar” üzerinden iktidardan götürmeye çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. Bu bağlamda tabii en büyük ümit “Ana Muhalefet Partisi” CHP’de. Fakat CHP’nin kadim ve kendi istemezse

39


gündem

“değişmez” Başkanı Deniz Baykal’ın önderliğindeki ve tüm siyasetini derin devlet savunuculuğu, kendi yarattığı öcü olan “Şeriat tehlikesine karşı” güya “laik” cumhuriyeti savunma stratejisi üzerine kuran CHP ile iktidara gelmek bir yana, onun yakınından bile geçmenin mümkün olmadığı da pratik içinde görüldü. AKP’nin demokratik yollarla götürülmesi için, CHP’nin AKP’nin alternatifi olabileceği yönünde ümitlerin yeşertilmesi için, CHP’ye yeni bir çeki düzen verilmesi gerekli idi. CHP’nin “yenilenmesi”, en azından yenilenmiş görüntüsü vermesi gerekli idi.

Baykal operasyonu: Bunun için bir yerlerden düğmeye basıldı. İlk adımda “değişmez” görünen, CHP Kurultayından çok değil on gün önceye kadar yeniden seçileceğine kesin gözüyle bakılan CHP’nin kadim başkanı Deniz Baykal’lı, onun mutlu/namuslu/sadık bir aile babası imajını sarsacak bir video kaseti internete düşürüldü. Arkasından 10 gün içinde muazzam bir medya kampanyası ile, uzun süreden beri Doğan Medya tarafından hazırlanan, parlatılan Kemal Kılıçdaroğlu CHP başkanlığına soyunduruldu ve getirildi. Kılıçdaroğlu’nu CHP başkanlığına getiren kendi ekibi değil, en başta Doğan Medya ve bu işin Baykal’la yürümeyeceğini görüp, batan gemiyi terk eden ve Kılıçdaroğlu’nu fazla öne çıkmadan çekip çevirmeyi planlayan CHP’nin kadim genel sekreteri Önder Sav ve ekibi oldu. Kılıçdaroğlu’nu başkanlığa seçen Kurultay, 80 kişilik Parti Meclisi’ne büyük çoğunlukla Sav ekibini getirdi. Bir çeşit Polit Büro olan Merkez Yürütme Kurulu’nda da Sav ekibi büyük çoğunlukta idi. Yani Kılıçdaroğlu’nun etrafı çevrili idi. Deniz Baykal’ın CHP başkanlığından götürülmesi, CHP’ye, medyanın da büyük desteği ile büyük hız kazandırır göründü. Fakat bu hız, aslında büyük ümitler bağlanan Kılıçdaroğlu’nun aslında Sav ekibinin elinde bir kukla olduğu görüşünün yaygınlaşmasıyla kesildi. Bunda Sav’ın İzmir’de yayınlanan bir gazeteye verdiği uzun mülakatta CHP de iplerin kimin elinde olduğunu oldukça somut anlatan tavrı belirleyici bir rol oynadı. Sav ekibinin çoğunlukta olduğu “yeni” CHP’de, yeni olan tek şey Baykal’ın götürülmüş olması idi. Siyasette söylemde biraz değişik şeyler söyleyen Kılıçdaroğlu bugün söylediğini ertesi gün düzeltmek zorunda kalan bir “lider” görünümünde idi.

“Lider olmayan Başkan”lıktan 40

Başta Doğan Medya olmak üzere, medyanın bir ke-

simi bu gelişmeden rahatsızlığını dile getirerek, Kılıçdaroğlu’na gerçek lider olma, kendi ekibini kurma, kendi ekibi ile CHP’yi yenileştirme yönünde çağrılar yapmaya, gelişmeyi bu yönde yönlendirmeye başladı. Bu arada yaklaşan referandum CHP içi kavgayı bir süre –en azından dışa karşı- erteledi. CHP, en başta da bu referandumdan zaferle çıkması halinde parti içi mücadelede büyük güç kazanacak Kılıçdaroğlu ve onunla birlikte hareket eden Gürsel Tekin ekibi büyük bir güçle Referandum kampanyasına yüklendiler. Sonucu biliyoruz. Sonuç aslında CHP için olduğu gibi, en başta da Kılıçdaroğlu ve ona umut bağlayanlar açısından büyük bir hüsran oldu. Ama ne gam. “Galip sayılır bu yolda mağlup”tu. Hem de yenilmemişti ki Kılıçdaroğlu! O Türkiye’nin aydın kesiminin, Türkiye’nin kıyılarının, Türkiye’nin % 42’sinin umudu idi! CHP’nin oyları (artık nasıl hesapsa!!!) yükselmişti!! Referandum sonuçları Kılıçdaroğlu’nun başarılı olduğunu gösteriyordu! Bir dahaki seçimlerde CHP tek başına iktidara gelecekti! vs vs… Böyle yorumladılar Referandum sonuçlarını. Böyle avuttular kendilerini ve CHP’ye umut bağlayanları. Fakat burjuvazinin CHP yenilenmeksizin, AKP’yi seçimler yoluyla götürmenin imkanı olmadığını gören kesimi açısından Referandum öncesi ve sonrasındaki CHP ile bu işin olmayacağı anlaşılmıştı. CHP’nin “yenilenme operasyonu”na kalındığı yerden devam edildi. Şimdi sıra Kılıçdaroğlu’nun etrafındaki kuşatmanın kırılmasında, Kılıçdaroğlu’nun kendi ekibi ile çalışmasının sağlanmasında idi.

“Lider”liğe Devreye yüksek yargı girdi! Yargıtay Başsavcısı aslında Baykal’ın, fazla güçlenen Sav ekibinin gücünü kırmak için hazırladığı, bir önceki Kongrede kabul edilen, uygulaması bir sonraki Kongre (yani Mayıs 2010’da yapılan, plan dışı olarak Kılıçdaroğlu’nun Başkan olduğu Kongre) ertesine bırakılan, uygulanacak olan “Tüzük değişikliklerinin” – ki Kongre bunun uygulanmasını yine ertelemişti- derhal uygulanmasını talep etti. Söz konusu tüzük değişiklikleri Genel Başkana, MYK’nun bütün üyelerini tayin etme hakkı veriyordu. Genel Sekreterin yetkileri kısıtlanıyor, Genel Sekreter, Genel Başkan’ın tayin edeceği ve her biri belli işlerden sorumlu Genel Başkan yardımcılarından biri haline geliyordu. Yargıtay başsavcısının bu “hukuki” görünümlü, siyasi talebi, gerçekte Kılıçdaroğlu’na yapılan “kendi ekibini kur, Sav takımını tasfiye et!” çağrısı idi. Medyanın bir kesimi,


İki toplantı/iki yönetim Sonuçta CHP Genel Merkezinde, bir katta Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüksek yargı kararına dayanarak yeni MYK’yı tayin ettiği; bir başka katta da Önder Sav ekibinin 80 kişilik Parti Meclisinden 57’nin oylarıyla diğer katta yapılan toplantıyı geçersiz ilan eden iki ayrı toplantı ile CHP deki iktidar bölünmesi açıkça belgelendi. Sav ekibi MYK konusunda bu “seçim”in geçersiz ilan edilmesi için yüksek yargıya da başvurdu. Gelen cevap olumsuz oldu. Sav’ın Parti Meclisi toplantısından sonra yaptığı basın toplantısında “Ona CHP’nin sahipsiz olmadığını ve hukuku öğreteceğiz” lafları böylece havada kaldı. Tabii parti içi mücadele bitmedi. CHP içinde en az üç ayrı fraksiyonun iktidar mücadelesi sürdü. CHP içindeki iktidar mücadelesinin bundan sonraki durağı, Kılıçdaroğlu-Tekin koalisyonunun aslında istemeden yaptığı, Sav ve Baykal ekibinin, “seçimlere hazırlıklı girmek için mutlaka olağanüstü bir genel kurul gereklidir” gerekçesiyle zorladıkları olağanüstü genel kurul oldu.

Olağanüstü Kurultay Aralık ayında yapılan Genel Kurul’un gündemi 80 kişilik Parti Meclisinin yenilenmesi idi. Baykal ve Sav ekiplerinin Kılıçdaroğlu için yürütülen muazzam medya kampanyasının gücü karşısında ayrı liste ile çıktıklarında kazanma şansları yoktu. Kılıçdaroğlu’nun tek liste ile çıkması ve liste seçimi yapılması halinde ise, bu listenin delinme ihtimali yoktu. Bu durumda bundan önceki bütün Kongrelerde liste seçimini savunan Baykal ve Sav, tek tek isimlere oy verilen ve en çok oy alan ilk seksen ismin seçildiği çarşaf liste ile seçim yapılmasını istediler, çarşaf listenin, liste seçimlerine göre çok daha demokratik

olduğunu keşfettiler. Daha önce kendilerinin yeni CHP’sinde, liste seçimlerine son verileceğini söyleyen Kılıçdaroğlu ise, bu konuda örgüt ne isterse onu yaparız gerekçesiyle çarşaf listeye karşı çıktı. Ve güya danıştığı “örgüt liste seçiminden yana çıktı”ğı gerekçesiyle seçimlere Kılıçdaroğlu’nun güya ve güya parti birliği için dengeleri gözettiği tek başına yaptığı tek liste ile gidildi. Bu listede en düşük oyu bu listede üzeri çizilen Gürsel Tekin, ondan sonra da şimdiye kadarki CHP ile kan uyuşması zor olan Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu aldılar. Seçimler ertesinde kadın kotası konusunda 68 kişilik listede öngörülen % 20’lik kotanın göz önünde bulundurulmadığı gerekçesiyle, listede en az oy alan son üç kişinin düşürülerek, yerine üç kadın getirilmesi talebiyle yüksek yargıya gidildi. Beklendiği gibi bu konuda da yüksek Yargı Kılıçdaroğlu’nun yüzünü kara çıkarmadı. Seçimlere yapılan itirazı reddetti.

gündem

tabii yine en başta Doğan Medya da Kılıçdaroğlu’na bilinen desteğini verdi. Kılıçdaroğlu’na yapılan “lider ol” çağrıları – yer yer de biraz umutsuz biçimde- yinelendi. Kemal Kılıçdaroğlu önce “Yüksek yargı kararı” ile dayatılan yeni MYK oluşturma işini Önder Sav ile pazarlık yaparak çözmeyi denedi. Fakat Sav ekibi azınlıkta olacağı ve Önder Sav’ın örgütsel işlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olmayacağı bir iktidar paylaşımını kabul etmedi. Devreye yoğun bir biçimde, Sav takımı ile bağların atılmasını isteyen eski İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin girdi. Görünen oydu ki, burjuvazinin “yenilenmiş bir CHP ile umut bağlayan kesimi için Gürsel Tekin- Kemal Kılıçdaroğlu bu işi yapacak ekipti. Bu yönde gaz verildi.

Kılıçdaroğlu/Tekin ekibi: Yeni seçilen Parti Meclisinde, geçen PM de yer alanların yarısından fazlası yok. Baykal Parti Meclisinde yok. Parti Meclisi seçiminde, CHP de çokça olduğu gibi, parti başkanı tek seçici konumunda idi. Seçilenler Kılıçdaroğlu onların seçilmesini istediği, onları listeye aldığı için seçildiler. Parti Meclisi seçiminin gerçekleştirildiği Olağanüstü Genel Kurul ertesinde yapılan ilk Parti Meclisi toplantısında CHP’nin şimdiki tüzüksel tek seçicisi Kemal Kılıçdaroğlu yeni PYK’nu açıkladı. Yeni MYK ‘da yer alan isimler ve fonksiyonları şöyle: 1-Örgütlenme ve Örgüt Yönetimlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin. 2-İdari ve Mali İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş. 3-Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum. 4-Partinin Tanıtımı ve Basın ve Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak. 5-Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Volkan Canalioğlu. Meslek Kuruluşları, Sendikalar ve Diğer Sivil Toplum Kuruluşları Genel Başkan Yardımcılıkları: 6-İşçi Memur Sendikaları ve Emekliler ve Emek Bürolarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İzzet Çetin. 7-İşveren Sendikaları Meslek Kuruluşları ve Diğer Sivil Toplum Kuruluşlarından Sorumlu Genel Baş-

41


gündem

kan Yardımcısı Umut Oran. 8-Dış İlişkiler ve Yurtdışı Örgütlenmelerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk. 9-Kadın Örgütlenmesi ve Kadın Kollarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülsün Bilgehan. 10-Gençlik Örgütlenmesi ve Gençlik Kollarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Engin Altay. 11-Ekonomik ve Mali Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak. 12-Halkla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Alaattin Yüksel. 13-AR-GE; Bilim Yönetim ve Kültür Platformundan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sencer Ayata. 14-Parti İçi Eğitimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sena Kaleli. 15-Bilişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Emrahan Halıcı (Ecevit kontenjanından!) 16-İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu. 17-Genel Sekreter Bihlun Tamaylıgil (Baykal’a yakın) Önceki, yine Kılıçdaroğlu tarafından tartışmalı 2. kat toplantısında atanan MYK’da görev alan 7 kişi Mesut Değer, İsa Gök, Oğuz Oyan, Melda Onur, Didem Engin, Mehmet Ali Özpolat ve Mehmet Zeki Gündüz ise yeni MYK’da bulunmuyor.

Yeni CHP ne kadar yeni?

42

Bu “Yeni CHP”nin, tek seçicilik açısından, parti iç demokrasi açısından eski CHP’den ve diğer burjuva partilerinden hiçbir farkı yok. Tek farkı, ikide bir “benim adım Kemal, ben dediğimi yaparım. Size demokratik bir CHP vaat ediyorum. CHP’nin tüzüğünü değiştirip, onu demokratik yapacağız” diyen, bu Kongre’de kimi aymazlar tarafından Gandi’likten , Che liğe terfi ettirilen, Lefteri “iyi kaleciydi” diye öven Fenerbahçe Başkanı. Bu başkanın en önemli tarafı vaatleri. Onların da bir tek açıklaması ve garantisi var: Beni seçin, nasıl yaptığımı göreceksiniz diyor. Kürt sorunu mu? Öyle bir sorun yok zaten bu başkanın lügatında. Çünkü Kürt sorunu denirse, etnik siyaset yapılmış olurmuş! Ama bu başkan başbakan olursa, Güneydoğu sorununu ekonomik kalkınmayla çözermiş! Türban sorunu mu? Öyle bir sorun zaten yokmuşmuş. Bu mesele bu başkan başbakan olursa kendi doğal mecrasında çözülürmüş! Yoksulluk mu, en yoksullara bu başkan başbakan olursa 600 lira maaş bağlarmış, sorun çözülürmüş. Kaynak mı ney-

miş? Bu başkanın adı Kemalmiş vs.. Bu düzeyde bir “yeni CHP” ile karşı karşıyayız. Ve bu CHP, AKP’yi seçimlerle götürmek hesapları yapan burjuva kesiminin ve de halkın küçümsenmeyecek ve fakat azınlıkta olan kesiminin esas umudu! Vah ki vah! Kılıçdaroğlu, CHP’nin ancak AKP’den oy alarak güçlenebileceğini bildiği için, söylem düzeyinde MHP ile arasında fark kalmayan CHP söylemlerinden uzaklaşarak, halka şirin gelebilecek söylemler geliştirmeye, CHP’nin değiştiği ve değişeceği mesajını vermeye çalışıyor. Yer yer AKP’nin en yetkin olduğu siyaset konularında (türban meselesi mesela) ondan daha iyi olduğu sözleri ile dikiş tutturmaya çalışıyor. Ancak CHP’nin ideolojik Kemalist dokusu nedeniyle bu yönde fazla ilerlemesinin de yolu kapalı. Bu yönde ilerlemesi halinde ise gideceği yer AKP’nin siyaseti olur. Orda ise orjinali varken taklidini kim niye seçsin? Kılıçdaroğlu’nun CHP’si yenilendiğini ilan ederek, şimdi 6 ay sonra yapılacak seçimlerde tek başına iktidar olma hedefini koyduğunu açıklıyor. Aslında CHP’nin yenilenme iddiasının emekçi yığınlar açısından ciddiye alınması için hiçbir neden yok. Yapılan Kamu oyu araştırmaları da bunu gösteriyor. Yapılan kamuoyu araştırmalarında CHP açısından en yüksek oy (ki bu CHP’nin zaten birinci parti konumunda olan yerlerde yapılan bir araştırma sonucu) % 30! AKP’nin en düşük oyu ise % 40! Kimi araştırmalar AKP’ni % 48’de gösteriyor. MHP 11-13 civarında dolanıyor. BDP’nin oyu % 6,5 civarında. SP % 2, ondan kopan HAS Parti % 1 civarında, BBP % 1, DP % 2 civarında görünüyor. Yani bugünkü perspektifle: a) önümüzdeki seçimlerden de AKP’nin açık ara birinci parti çıkacağı, b) Tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğa ulaşacağı, c) AKP açısından çıtanın Anayasayı –Referanduma götürerek- tek başına değiştirecek bir güce ulaşmak ( en az 330 milletvekili) olduğu görülüyor. CHP’nin bugünkü yönetimi açısından % 30’un altında bir sonuç (ki bu bugünkü perspektifle gerçekçi görünüyor) CHP içinde intikam için fırsat bekleyen Baykalcıları ve Savcıları yeniden hareketlendirecek bir sonuç olacaktır. Kılıçdaroğlu seçime kendi ekibini kurmuş olarak girmektedir, olası bir başarısızlığın özrü olmayacaktır.

Seçim Taktiği: Şimdi önümüzdeki altı ayda Türkiye’de burjuva si-


İşçi ve Emekçi Hareketi: 2009/2010 yıldönümüne işçi ve emekçi hareketi, bu harekete ivme kazandırma potansiyelini içinde taşıyan önemli bir direnişle, TEKEL tütün işçilerinin direnişi ile girmişti. 4-C konusunda hak kaybına uğrayan, mağdur olan TEKEL tütün işçilerinin neredeyse tümünün desteğini alan, önemli bir bölümünün doğrudan katıldığı kitlesel bir eylemdi TEKEL direnişi. Hem Türkiye’de hem uluslararası alanda önemli bir

sempati ve destek kazanan bir eylem olarak, diğer emekçi işçi ve emekçi direnişlerini de tetikleyebilecek, yükselen bir hareketin çıkış noktası olabilecek bir direnişti TEKEL direnişi. Bu direnişi sisteme karşı bir eyleme dönüştürme işini beceremedik devrimci hareket ve biz komünistler. Hareket sonuçta AKP’ne karşı hareket kısırlığında kaldı. Hareketin kendilerini aşma potansiyelini içinde taşıdığını gören sendika ağaları da, mücadeleyi “yüksek yargı” ya havale edip, hareketi sonlandırma işini başardılar. Tekel işçilerinin büyük çoğunluğu sendika ağalarının avutmasıyla, yüksek yargı hakkımızı verecektir ninnisiyle ve açlık korkusuyla 4 C’yi imzalamak zorunda kaldılar. 2010 /2011 yıldönümüne bu direnişten arta kalan az sayıda Tekel işçisinin direnişi sürdüren eylemiyle girdik. Fakat artık eylemin kitleselliğinden eser yok. Ve kitleselleşme olasılığı da yok. İşçi hareketinin 2011’e girerken temel görünüşü, az sayıda, az katılımlı, ve fakat çoğu uzun süreli direniş eylemleri dışında sessizlik, hareketsizlikti. Ocak 2011 başında yürüyen direniş eylemleri şunlardı:

gündem

yaseti seçimlere kilitlenmiş olarak yapılacak. Atılan her adım, söylenen her söz, seçimlere dönük olacak. Egemen sınıf partileri halktan oy almak için her cambazlığı yapacaklar. Seçimler egemen sınıf partileri arasındaki iktidar mücadelesi açısından çok önemli. AKP’nin tek başına iktidar olacağı neredeyse baştan belli bu seçimde, seçimin önemi AKP çoğunluğunun Anayasayı tek başına değiştirmeye yeter bir çoğunluk olup olmayacağı noktasında düğümleniyor. Eğer AKP bu çoğunluğu sağlarsa, onun iktidar yürüyüşünde bu çok önemli yeni bir merhale olacaktır. Seçimler aynı zamanda CHP’nin bugünkü yönetiminin geleceği açısından belirleyici olacaktır. MHP’nin yeni parlamentoda temsil edilip edilmeyeceği, edilecekse kaç kişiye temsil edileceğini belirleme açısından önemlidir. Fakat bu sorulara seçim sonuçları ile verilecek cevapların hiç biri, işçiler, köylüler emekçilerin hiçbir gerçek derdinin gerçek çözümü açısından önemli değildir. İşçi sınıfı, köylüler, emekçiler açısından aslında bu seçimlerde de gerçek seçim burjuvazinin partileri içinde “kötüler arasında” bir tercih seçimidir. Burjuva demokrasisi anlamında bile anti demokratik olan % 10 barajının olduğu bu seçimde, DTP dışındaki “sol” un (o da bağımsız adaylarla seçime girdiği şartlarda) bugünkü güç dengesinde seçilme şansı yoktur. Bu anlamda devrimci sol kesim açısından seçimlere “katılma” seçim ortamından devrimci propaganda için yararlanma anlamında bir “katılma” olabilir. Seçimin gerçek anlamı “veba ile kolera arasında bir tercih olduğu için, bu seçimlerde de devrimcilerin görevi, demokrasinin göstergesi olarak sergilenen seçimlerin sahtekarlık olduğunu teşhir etmek; işçiler, köylüler ve tüm emekçileri bu sahtekarlığa ortak olmamaya çağırmaktır. Boykot genel tavır olmalıdır. Genel boykot tavrı, bugünkü şartlardaki güç dengesinde kural dışı olarak belli yerlerde devrimci gruplarla eylem birliği içinde ortaklaşılan devrimci bir program temelinde devrimci aday gösterilmesini dışlamaz.

Direnişler: -Adana Numune Hastanesi taşeron işçileri direnişi – Adana Direnişin başlangıç tarihi: 4 Ocak 2011 Direnişteki işçi sayısı: 30 Direnişin sebebi: Adana Numune Hastanesi’nde taşeron şirket tarafından ‘Geçmişe dönük tüm haklarımdan vazgeçiyorum’ yazılı kağıdı imzalamayan işçiler işten çıkarıldı ve hastane önünde 4 Ocak günü direnişe geçti. -Gemlik Nemtrans işçileri direnişi – İstanbul ve Bursa Direnişin başlangıç tarihi: 27 Aralık 2010 Direnişteki işçi sayısı: 43 Direnişin sebebi: İş Bankası’na bağlı Bursa’nın Gemlik İlçesi’ndeki Serbest Bölge’de bulunan Nemtrans işçileri Nakliyat-İş’e üye oldukları için işten çıkarıldı ve işlerine sendikalı olarak geri dönmek için direnişe geçti. -Berikap işçileri direnişi – Kocaeli Darıca Direnişin başlangıç tarihi: 25 Aralık 2010 Direnişteki işçi sayısı: 4 Direnişin sebebi: Kocaeli’nin Darıca İlçesi’nde bulunan, Almanya merkezli çok uluslu bir firma olan Berikap Kapak San. Ltd. Şti’de 4 işçi, Petrol-İş üyesi olduğu için işten çıkarıldıktan sonra 25 Aralık günü direnişe geçti.

43


gündem 44

-Sa-Ba işçileri direnişi – İstanbul (Tuzla) Direnişin başlangıç tarihi: 22 Aralık 2010 Direnişteki işçi sayısı: 104 Direnişin sebebi: İstanbul Tuzla’da bulunan Sa-Ba fabrikasında, Petrol-İş üyesi olduğu için işten çıkarılan 104 işçinin direnişi sürüyor. -Buca Belediyesi taşeron işçileri direnişi – İzmir Direnişin başlangıç tarihi: 25 Kasım 2010 Direnişteki işçi sayısı: 7 Direnişin sebebi: Buca Belediyesi’nde taşeron şirkette çalışırken iş güvencesi istediği için işten çıkarılan işçiler belediye önünde çadır açarak direnişe geçti. -Polyplex işçileri direnişi – Tekirdağ - Çorlu Direnişin başlangıç tarihi: 23 Kasım 2010 Direnişteki işçi sayısı: 5 Direnişin sebebi: Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi’ndeki Avrupa Serbest Bölgesi’nde bulunan fabrikada, Petrol-İş üyesi olduğu için işten çıkarılan işçiler direnişe geçti. -Eruslu Sağlık Ürünleri işçileri direnişi - Antep Direnişin başlangıç tarihi: 4 Kasım 2010 Direnişteki işçi sayısı: 4 Direnişin sebebi: Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde, Sleepy ve Babyfit markalarıyla çocuk bezi üreten, 220 işçinin çalıştığı Eruslu Sağlık Ürünleri San. ve Tic. A.Ş. işçiler, Petrol-İş’e üye olduğu için işten çıkarılan 4 arkadaşları için 4 Kasım günü direnişe geçti. -Akdeniz Çivi işçileri direnişi – Mersin Direnişin başlangıç tarihi: 27 Ekim 2010 Direnişteki işçi sayısı: 14 Direnişin sebebi: Mersin’de bulunan Akdeniz Çivi fabrikasında işveren, sendikalı oldukları için Birleşik Metal-İş üyesi 14 işçinin işine son verdi. İşçiler, hem ödenmeyen ücretlerini ve fazla mesai ücretlerini almak hem de işlerine geri dönmek için fabrika önünde direnişe geçti. -İkinci Tekel direnişi – İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 4 Ekim 2010 Direnişteki işçi sayısı: 25 Direnişin sebebi: Anayasa Mahkemesi’nin kararını bekleyen ve sendikaları Tek Gıda-İş’ten bir açıklama bekleyen Tekel işçileri 4 Ekim günü, İstanbul 4. Levent’teki Tek Gıda-İş’in Genel Merkezi önünde direnişe geçti. -Anakonda işçileri direnişi – Kırklareli (Lüleburgaz) Direnişin başlangıç tarihi: 27 Eylül 2010 Direnişteki işçi sayısı: 6

Direnişin sebebi: Kırklareli Lüleburgaz’da kurulu bulunan İtalyan sermayeli Anakonda Isıtıcı ve Pişirici Cihazlar San. ve Tic. A.Ş’de, 6 işçi Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işten çıkarıldıktan sonra 27 Eylül günü fabrika önünde işlerine sendikalı olarak dönebilmek için direnişe geçti. -Mutaş işçileri direnişi – Kocaeli (Gebze) Direnişin başlangıç tarihi: 26 Ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 7 Direnişin sebebi: Kocaeli’nin Gebze ilçesi çıkışı E-5 karayolu üzerinde kurulu Mutaş Demir Çelik Sanayi ve Ticaret AŞ’de Birleşik Metal-İş üyesi oldukları için işten çıkarılan işçiler, sendikalı olarak işlerine geri dönmek için direnişe geçti. -Rimaks Kot işçileri direnişi – Bartın Direnişin başlangıç tarihi: 15 ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 51 Direnişin sebebi: Bartın’daki Rimaks Kot Fabrikası’nda sendikalı oldukları için 9 ve 11 Ağustos günlerinde işten çıkarılan işçiler direnişe geçti. İşçiler fabrika içinde başlattıkları eylemlerini kent merkezine taşıdılar. İşçiler sendikalı olarak işlerine geri için direniyor. -Rimaks Kot işçileri direnişi – İstanbul (Tuzla) Direnişin başlangıç tarihi: 15 ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 64 Direnişin sebebi: Tuzla Organize Deri Sanayi bölgesinde bulunan Rimaks Kot Fabrikası’nda sendikalı oldukları için 9 ve 11 Ağustos günlerinde işten çıkarılan işçiler, işlerine sendikalı olarak geri dönmek için 15 Ağustos’ta fabrika önünde çadır kurup direnişe geçti. -Betesan işçisi Zeynel Kızılaslan’ın direnişi - İstanbul (Tuzla) Direnişin başlangıç tarihi: 10 Ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 1 Direnişin sebebi: Tuzla’da tersaneler bölgesinde bulunan BETESAN Elektrik’te çalışan ve Tersane İşçileri Birliği Derneği Başkanı olan Zeynel Kızılaslan, örgütlenme çalışması yaptığı için 6 Ağustos’ta işten çıkarıldı. Kızılaslan, işe geri alınmak için 10 Ağustos’tan itibaren fabrikanın önünde direnişini sürdürüyor. -İZGAZ işçileri direnişi - Kocaeli Direnişin başlangıç tarihi: 3 Ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 11 Direnişin sebebi: İzmit Gaz Dağıtım Şirketi’nde (İZGAZ) 11 sayaç okuma işçisi, “çalıştıkları birime ihtiyaç duyulmaması” gerekçesiyle 2 Ağustos günü


Direnişin başlangıç tarihi: 8 Nisan 2010 Direnişteki işçi sayısı: 14 Direnişin sebebi: Düzce 2. Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Elkim Metal Fabrikası’nda Birleşik Metal-İş’e üye olduğu için işten çıkarılan işçiler, işlerine geri dönmek için direnişe geçti. -Toros Devlet Hastanesi taşeron sağlık emekçileri direnişi - Mersin Direnişin başlangıç tarihi: 31 Mart 2010 Direnişteki işçi sayısı: 16 Direnişin sebebi: Mersin Toros Devlet Hastanesi’nde 1 yıl önce, 40 yaşını doldurduğu için işten çıkarılan ve hukuk mücadelesini kazanarak iki ay önce işlerine dönen Dev Sağlık-İş üyesi sağlık işçileri çalıştıkları iki aylık sürenin ücretleri dahi ödenmeden tekrar işten çıkarıldı. Bunun üzerine işçiler 31 Mart günü, yargı kararlarına uyulana ve gasp edilen hakları geri verilene kadar direnişe geçti. -İSKİ işçileri direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 15 Mart 2010 Direnişteki işçi sayısı: 150 Direnişin sebebi: İSKİ’nin sayaç okuma, barkod, açma-kesme, ihbar, sayaç değiştirme işlerini yapan Karel, Sistem ve Elsan taşeron şirketlerinde çalışan işçiler, 15 Mart’ta işlerine son verilmesinin ardından direnişe geçtiler. -Samatya Hastanesi inşaat işçileri direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 14 Şubat 2010 Direnişteki işçi sayısı: 80 Direnişin sebebi: Samatya Hastanesi’nin inşaatında çalışan işçiler, bünyesinde çalıştıkları RT taşeron şirketinden maaşlarını alamadıkları için 14 Şubat’ta iş durdurma eylemine başladılar. -Atv Sabah işçileri grevi - İstanbul (Yeniden başladı) Grevin başlangıç tarihi: 13 Şubat 2009, 4 Mart 2010’da yeniden başladı Grevdeki işçi sayısı: 10 Grevin sebebi: Turkuvaz Medya’da (Atv-Sabah) çalışan Türk-İş’e bağlı Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye işçiler Toplu İş Sözleşmesi için greve çıktı. -Akkardan işçileri Kocaeli/Gebze Direnişin başlangıç tarihi: 12 Şubat 2010 Direnişteki işçi sayısı: 108 Direnişin sebebi: Kocaeli’nin Gebze ilçesinde otomotiv yan sanayi malları üreten Akkardan fabrikasında çalışan Birleşik Metal-İş üyesi 108 işçi kriz sebebiyle işten çıkartıldı. İşçiler işlerini geri almak için

gündem

işten çıkarıldı. İşçiler işlerine geri dönmek için 3 Ağustos günü Sabri Yalım Parkı’nda çadır açarak direnişe geçti. -Mas Daf Makine işçileri direnişi – Düzce Direnişin başlangıç tarihi: 2 Ağustos 2010 Direnişteki işçi sayısı: 22 Direnişin sebebi: Düzce 1. Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Mas Daf Makine Sanayi’de Birleşik Metal-İş’e üye olduğu için işten çıkarılan işçiler, işlerine sendikalı olarak geri dönmek için direnişe geçti. -II. Çel-Mer direnişi – Gebze (Kocaeli) Direnişin başlangıç tarihi: 17 Temmuz 2010 Direnişteki işçi sayısı: 63 Direnişin sebebi: Kocaeli’nin Gebze ilçesinde Şekerpınar Mahallesi’nde bulunan Çel-Mer Çelik’te patron, sendikalı oldukları gerekçesiyle 23 işçiyi işten çıkardı. İşçiler sendikalı bir şekilde işlerine dönmek için direnişe geçti. -Bizimköy engelli işçilerin direnişi – Kocaeli Direnişin başlangıç tarihi: 10 Temmuz 2010 Direnişteki işçi sayısı: 20 Direnişin sebebi: Kocaeli’ndeki Bizimköy Engelli Üretim Merkezi’nde haklarını talep ettikleri için işten çıkarılan engelli işçiler, sosyal haklarıyla birlikte işe geri dönmek için direnişe geçti. -Samka Metal işçileri direnişi- İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 12 Mayıs 2010 Direnişteki işçi sayısı: 14 Direnişin sebebi: İstanbul’un Pendik İlçesi Kurtköy bölgesinde bulunan Samka Metal fabrikasında Birleşik Metal-İş’te örgütlendikleri için işten çıkarılan işçiler 12 Mayıs günü fabrika önünde direnişe geçti. -UPS işçileri direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 3 Mayıs 2010 Direnişteki işçi sayısı: 160 Direnişin sebebi: UPS’de TÜMTİS üyesi oldukları için işten çıkarılan işçiler 3 Mayıs günü İstanbul Mahmutbey’deki aktarma merkezi önünde direnişe geçti. -Procast Metal işçileri direnişi- İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 29 Nisan 2010 Direnişteki işçi sayısı: 12 Direnişin sebebi: Tuzla Vernikçiler ve Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Procast Metal Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nde Birleşik Metal-İş üyesi oldukları için işten çıkarılan 12 işçi fabrika önündeki direnişe geçti. -Elkim Metal işçileri direnişi – Düzce

45


gündem

fabrika önünde direnişe geçti. -Eko Depar Metal işçileri direnişi - İzmir Direnişin başlangıç tarihi: 26 Ocak 2010 Direnişteki işçi sayısı: 14 Direnişin sebebi: İzmir Kemalpaşa’da bulunan Eko Endüstri Ltd. Şti ve Depar Yedek Parça Sanayi Ltd. Şti.’de çalışan işçiler Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işten çıkartıldı. İşten çıkartılan 14 işçi 26 Ocak günü direnişe geçti. -İtfaiye işçileri direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 1 Ocak 2010 Direnişteki işçi sayısı: 68 Direnişin sebebi: 1 Ocak 2010 günüyle birlikte iş sözleşmeleri sona eren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan itfaiye işçileri güvencesiz çalıştırmanın dayatıldığı yeni şirketle sözleşme imzalamadı ve Saraçhane Parkı’nda çadır kurarak direnişe geçti. -Nema Tekstil işçileri direnişi – Düzce Direnişin başlangıç tarihi: 4 Kasım 2009 Direnişteki işçi sayısı: 32 Direnişin sebebi: Düzce’de yüzde 90 Alman Winkelmann Kombi ortaklı Nema Makine Tekstil San. Ve Tic. Ltd. Şti. işyerinde çalışan 32 işçi Birleşik Metal-İş sendikasına üye oldukları için işten çıkartıldı. İşten çıkartılan işçiler 4 Kasım günü direnişe geçti. -Mutaf Ambar işçileri direnişi - Balıkesir Direnişin başlangıç tarihi: 31 Ağustos 2009 Direnişteki işçi sayısı: 10 Direnişin sebebi: Balıkesir Mutaf Ambar’da sendikalı oldukları için işten atıan 10 işçi aileleriyle birlikte direnişe geçti. -Ayzi Moda işçileri direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 20 Ağustos 2009 Direnişteki işçi sayısı: 75 Direnişin sebebi: İstanbul İkitelli’de bulunan Ayzi Moda patronu, Ocak ayından bu yana asgari geçim indirimlerini ve son 3 aydır maaş ödemelerini yapmadığı işçileri kriz bahanesiyle işten çıkarttı. Bunun üzerine işçiler direnişe geçti. -Entes Elektronik işçisi Gülistan Kobatan’ın direnişi - İstanbul Direnişin başlangıç tarihi: 14 Mayıs 2009 Direnişteki işçi sayısı: 1 Direnişin sebebi: Gülistan Kobatan işe geri alınmak için direnişe geçti. Kobatan kriz gerekçesiyle 13 Mayıs 2009’da işten çıkartılmıştı. (Direniş eylemleri listesi için Kaynak: Sendika Org./Grev Gözcüsü)

Zor ve fakat doğru olan: 46

Yani Ocak 2011 başında, geçmişi üç ay olan toplam 211 işçinin katıldığı, toplam 8 işyeri kapısında –çevresinde direniş eylemi vardı. Bu direniş eylemlerinin çoğu sendikalı oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan işçilerin eylemleri idi. Süren diğer direniş eylemlerinin çoğunda başlangıçta direnişte olan işçilerin önemli bölümü direnişi bırakmıştı; kararlı olan az sayıda işçinin eylemi olarak sürüyordu bu direnişler. Başlangıç sayıları itibarıyla süren diğer direnişlerdeki toplam katılım da 600 civarında idi. Ocak 2011 itibarıyla KK/T de grev eylemi yoktu. Ancak Birleşik Metal İş, MESS ile sürdürdüğü TİS görüşmelerinde, Türk Metal ve Çelik İş tarafından imzalanan anlaşmayı ve kendisine de dayatılan anlaşmayı reddetmişti. Yani gelişme içinde Birleşik Metal İş’in greve gitme olasılığı oluşmuştu. İşçi eylemlerinde durum bu iken, emekçi sınıfların diğer kesimlerinde de kayda değer bir hareketlilik yok. Son dönemde öğrencilerin belirli bir kesiminde bir hareketlenme var. Polis bu hareketlenmeyi başlangıcında ezmek için öğrenci eylemlerine karşı acımasızca saldırıyor. Hükümet yandaşı medya da bu hareketleri bir yandan küçümseyerek, diğer yandan büyük bir komplonun parçası olarak göstererek etkisizleştirmeye çalışıyor. Fakat görünen bu alanda hareketliliğin gelişeceği. Burada esas sorun, bu hareketin ufkunun anti-AKP mücadele sınırları ile daraltılmamasının sağlanmasıdır. Bir bütün olarak ele alındığında, sistem muhalifi emekçi hareketi hala çok zayıftır. Bu hareketin merkezinde durması gereken işçi hareketinin boyutları da, işçilere yönelen saldırıların boyutları ve direniş, mücadele nedenleri göz önünde alındığında, olması gerektiğinden çok geridir. Bunda yoğun işsizlik baskısı, işçilerin işini kaybetme korkusu yanında sarı ve reformist sendikaların her mücadeleyi satan, işçilere hiçbir güven vermeyen tavırları da önemli rol oynamaktadır. Bunun sonucu sendikal örgütlenme bağlamında da işçi sınıfının örgütlülük seviyesinin geri olmasıdır. İşçi sınıfı içinde Komünist ve devrimci örgütlenme çok zayıftır. Geneli itibarıyla ele alındığında sosyalizm/komünizm işçiler-emekçiler arasında bir çözüm, bir alternatif olarak görülme durumunda değildir. Burjuvazi muazzam propaganda imkanlarını kullanarak, sosyalizm/Komünizmi –revizyonistlerin de yardımıyla- 1950’ler ikinci yarısı sonrasının


Kürt Ulusal Hareketi: Ülkelerimizde toplumsal/sınıfsal hareket bağlamında on yıllardan beri olduğu gibi 2011’e girerken de en kitlesel ve en dinamik hareket Kürt Ulusal Hareketi. Hareket siyasi önderliği ve siyasi yönelimi açısından reformist burjuva hareketidir, sınıfsal tabanı itibarı ile ise köylü hareketidir. Bu açıdan yaklaşıldığında ulusal talepler temelinde gelişen köylü hareketi, KK/T deki sınıf hareketinin en kitlesel en dinamik bölümü görünümdedir. T.C. devleti şimdi 26 yılı aşkın süredir yürüttüğü bir yok etme savaşı ile bu hareketin öncü ve silahlı gücü konumundaki örgütü, PKK’ni yok ederek, bu hareketi ezmeye çalıştı. Fakat en yoğun faşist yöntemlerle yürütülen savaşta bu amaca varılamadı. Özel sermayeli işbirlikçi tekelci Türk büyük burjuvazisinin belirleyici kesimi, süreç içinde, başlangıçta adı bile anılmayan “Kürt sorunu” nun varlığını kabul etmek zorunda kaldığı gibi, bu “sorunun” salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini de gördü ve savunmaya başladı. Batılı emperyalistler, en başta da ABD emperyalizmi, sorunun salt askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini telkin ediyorlardı. AKP hükümeti bu siyaset değişikliği talebine “Açılım” siyaseti adı altında cevap verdi. Bu siyaset PKK’ni sa-

vaşan silahlı bir örgüt olmaktan çıkarma, haklarında arama kararı olmayanları “düz ovada siyasete” katarak, PKK’ni “dağdan indirme”yi, yani PKK’yi PKK olarak tasfiyeyi temel alan bir siyasetti. PKK silahlı güç olarak tasfiye edilirken, bir başka isimle sivil siyasetin bir aktörü olarak sorunun çözümü içine çekilecekti. “Açılım siyaseti” en ileri noktasında, T.C.’nin “ülkesi ve milleti ile bölünmezliği”ni temel alan, Türk olmayan milliyetlere “Türk” kavramı ile eşitlenen “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” üst kimliği altında, kendi alt kimliklerini kullanma “hakkı!!!”nı tanıyan, Kürtçe’nin ve Türkiye’de konuşulan Türkçe dışındaki diğer ana dillerin serbestçe konuşulmasını reddetmeyen ve fakat devlet dilinin Türkçe olmasını sorgulatmayan, yerel yönetimlere daha fazla yetki veren bir idari reformla sorunu çözmeyi öngören bir siyasetti. Bu siyasetin uygulanmasında örneğin TRT 24 saat Kürtçe yayına başladı. Bu siyasetin uygulanması için bir ilk adım olarak içinde PKK gerillalarının ve Güney Kürdistan’da Mahmur mülteci kampına göç etmek zorunda kalmış olan Kürt göçmenlerden bir gurup insanın yer aldığı 36 kişilik bir kafilenin Türkiye’ye tutuklanmadan girmesine izin verildi. Ve fakat daha bu ilk adım PKK ile savaşın bitirilerek çözülmesinden yana olmayan kesimlerin büyük tepkisi ile karşılandı. Bunda Kürt halkının barışa duyduğu özlemi dile getiren gösterili karşılaması bahane olarak kullanıldı. AKP’nin “Açılım” siyaseti bir süre rafa kalktı. Sınırdan geçerken tutuklanmayan PKK gerillaları ve Mahmurdan gelen bir bölüm Kürt hakkında, daha sonra tutuklama kararı çıkarıldı.

gündem

sosyal faşist rejimleri ile eşitlemeyi başarmıştır. Diğer yandan yine revizyonistlerin yardımıyla geliştirilen yoğun anti Stalinist –anti komünist kampanya da emekçi yığınların bilincini karartmada başarılı biçimde kullanılmıştır. Bu arada sol adına, devrimcilik adına T/KK solunda yaygın olan küçük burjuva devrimciliğinin teori /pratik uyumsuzluğu da, sol içi, solu emekçilerden koparan şiddet eylemleri; devrimcilik adına halka yönelen kimi eylemler de işçileri devrimci/komünist örgütlülüğe karşı ihtiyatlı ve uzak tutmaktadır. Genelde “Sol” a yaygın bir güvensizlik vardır ve bunun sonucu örgütsüzlük olmaktadır. Bütün bunların bilincinde, işçi hareketinin yeniden yükseleceği dönemlere hazırlıklı girebilmek için işçiler arasında, işletmelerde örgütlenmeyi güçlendirmek, işçi sınıfının Bolşevik Partisini sabırlı, sistemli bir faaliyetle işletme/fabrika örgütleri temeline oturtmak komünistlerin esas görevidir. Bu zor ve fakat doğru olandır. Zor olanı başarmanın yolu, işçi sınıfının güvenini kazanmaktan geçmektedir. Bunun için teori ve pratik uyumluluğu ve hata yapıldığında bunu açık özeleştiri ile aşmak, ilkeli ve fakat somutun somut tahliline dayanan esnek bir siyaset mutlak gerekliliklerdir.

Referandum sonrası: “Açılım” yeniden… Referandum bir yanı ile AKP’nin açılım siyaseti konusunda da bir referandumdu. MHP’nin bütün Referandum Kampanyası boyunca AKP’ne en çok yüklendiği konu bu idi. Referandum’da BDP’ye sayılması gereken boykot oyları yanında evet oylarının en yüksek oranda çıktığı iller Kürdistan illeri oldu. Bu AKP’ne açılım siyasetini kaldırıldığı raftan indirmeye yönelik bir çağrı idi aynı zamanda. Bu arada 2010’da İmralı’nın denetimi de sivil yönetimin, Adalet Bakanlığı’nın eline geçmiş, PKK’nin siyasetinin belirleyici unsuru A. Öcalan ile sivil yönetimin doğrudan pazarlıklarının yolu açılmıştı. Referandum, PKK ve BDP çözüme bir türlü katılmaksızın çözüm olamayacağını, PKK ve DTP’nin Kuzey Kürdistan’da, ama sadece orada değil, genel olarak Kürtler içinde önemli bir tabanı olduğu ve

47


gündem 48

Kürtler içinde en önemli siyasi aktörler olduklarını bir kez daha ispatladı. Referandum sonrasında AKP hükümeti, sadece “yandaş medya”da değil, medyanın büyük çoğunluğunda kabul edilen bu gerçek karşısında, açılım siyasetini yeniden canlandırmakta da aktifleşti. AKP yandaşı medyada daha önce kesinlikle devlet tabusu olan “PKK ile doğrudan pazarlık” hatta “A. Öcalan’la doğrudan pazarlık” konuları açıktan tartışılmaya başlandı. A. Öcalan’ın devletin kendisi ile çeşitli kereler görüştüğü yönündeki açıklamaları artık yalanlanmamaya başlandı. AKP hükümetinin bu bağlamda takındığı tavır “kendilerinin doğrudan görüşmediği, fakat devletin görevlilerinin görüşüyor olabileceği” biçiminde oldu. Referandum ertesinde görünen o ki, 31 Ekimde süresi dolacak “eylemsizlik süreci”nin uzatılması için sıkı pazarlıklar yürüdü. Bu dönemde yapılan görüşmeleri A. Öcalan, görüşme notlarında “diyalogdan müzakereye geçiş süreci” olarak değerlendirdi. Bunun sonucunda İmralı’dan Kandil’e giden bir tavrın değerlendirilmesi temelinde PKK’nin (KCK) nin tavır takınması gündemdeydi. PKK’nin 31 Ekimde süresi dolan “eylemsizlik kararı” bağlamında tavır takınacakları gün Taksim’de, daha sonra Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) adına üzerlenilen bir bombalı intihar/saldırı eylemi oldu. Bu eylem objektif olarak uzatılması beklenen “eylemsizlik” veya “tek taraflı” ateşkese de karşı yapılmış, savaşı kışkırtan bir eylemdi. BDP, PKK ve A. Öcalan bu eylemi kınadılar. İlk kez bir TAK eylemi bu güçler tarafından açıkça red ve mahkum ediliyordu. PKK, KCK adına Behdinan’dan yapılan açıklamada aynen şöyle diyordu: „Mücadelemiz önemli ve tarihi bir sürece girmiş bulunmaktadır. Önderliğimizin çağrısı üzerine geliştirilen eylemsizlik sürecinin zamanı dün 31 Ekim günü itibariyle bitmiştir. Hareketimizin yönetimi Önderliğimizin yeni çağrısı temelinde yoğun bir tartışma sürecini tamamlayarak bundan sonraki dönem için önemli ve tarihi bir adım atmanın hazırlığı içindeyken dün İstanbul Taksim’de bir intihar eylemi gerçekleşmiştir. Hareketimizin eylemsizlik sürecini uzatma kararını aldığı, barış ve demokratik çözüm için tarihi bir adıma hazırlandığı günde bizim böyle bir eylemi düzenlememizin mümkünatı yoktur. Ne Hareketimizin yönetimi ne de bize bağlı herhangi bir birimin böyle bir eylem ve planlaması asla söz konusu değildir. Bu gerçeğe rağmen ima yoluyla da olsa bazı kesimlerin Hareketimizi işaret etmesi gerçekleri yan-

sıtmamaktadır ve doğru değildir. Bu eylemle hiçbir biçimde herhangi bir ilgimiz yoktur. Kaldı ki, sivil insanların zarar görebileceği böylesi eylem biçimleri Hareketimizin tarzı olamaz. Kamuoyuna ve demokratik kesimlere duyurulur.” Bu tavrın hemen ertesinde, KCK adına, 1 Kasım’da Behdinan’dan yapılan açıklamada ise Eylemsizlik sürecinin seçimlere kadar uzatıldığı şöyle duyuruldu: “Eylemsizlik süresi boyunca yaşanan tüm gelişmeleri değerlendiren Önderliğimiz ve Hareketimiz, -her ne kadar AKP hükümeti ciddi ve olumlu bir karşılık vermemiş olsa da- sorunun giderek gündeme oturması, kamuoyunda tartışılması ve bazı çevreler ile devlet içindeki bir kesimin diyalog ve çözüm eğiliminde olması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Önderliğimiz bu eğilimi cesaretlendirmek, güç vermek, hükümette ve parlamentoda çözüm zihniyetini geliştirmek için eylemsizlik sürecini uzatmaya dönük Hareketimize kapsamlı bir mesaj iletmiştir. Yönetimimiz bunu değerlendirerek Önderliğimizin görüş ve perspektiflerini yerinde bulmuştur... 2011 genel seçimlerine kadar eylemsizliğin sürdürülmesine karar vermiştir.”

Çözüm için Tek adres: A. Öcalan’ın direktifi ile “eylemsizlik süreci”nin seçimler ertesine kadar uzatılması; ve A. Öcalan’ın görüşme sürecini “müzakare sürecine geçişin başlangıcı” vb. biçiminde değerlendirmeleri, BDP saflarında siyaset yapan ve süren savaşın sonlandırılmasını isteyenler tarafından artık silahlı mücadelenin sonu geldi, işlevi tamamlandı biçiminde yorumlandı. Bu yorumu yapanlardan biri Amed Belediye Başkanı Osman Baydemir oldu. Osman Baydemir 1 Kasım günü kendisini makamında ziyaret eden Kanada’nın Ankara Büyükelçisi Bailey’e, 21’inci yüzyılda silahın rolünü tamamladığını, sorunların çözümünde silahın bir araç olma özelliğini yetirdiğini belirterek şöyle dedi: “Bütün sorunların çözüm yöntemi sadece diyalog, müzakere ve istişare olmalıdır. Kürt sorunu özelinde şiddet ve silahın yani askeri operasyon ve silahlı eylemin Kürt sorununun çözümünü tam tersine zorlaştırıyor. Dolayısıyla bizim temel önceliğimiz, temel duruşumuz, silahların bir an önce susmasıdır. Silahların bir daha konuşmaması için diyalog ve istişarenin başlamasıdır. Hepimize düşen silahların nasıl çözüm yöntemi dışına çıkarabilmenin üzerinde yoğunlaşmamız ve onun üzerinde formüller üretmek


vunmalarımda bu konuyu işledim, nasıl başladığımı, nasıl bugüne getirdiğimi edebi bir dille anlatıyorum. Ama siyasi mücadele yürütenlerin çoğu fiziken varlar ancak bu konularda kafa yormuyorsunuz. Herkes hala bana yaslanmış, her şeyi benden bekliyorlar. Ben bu yüzden uyuyamıyorum burada, kafa yoruyorum. Ama onlar kendi yapması gereken işleri dururken, bunu doğru dürüst yapmazken kalkıp kendilerini aşan, dünyanın, ABD’nin Avrupa’nın bile çözemediği silahlı güçler konusunda ahkam kesiyorlar. Çözebilseydi ABD ve Avrupa bu konuyu çözerdi ama onları bile aşan bir konu olduğunu gördüler. ABD’si Avrupa’sı bile artık bu konuda beni tek etkili-yetkili kişi olarak görürken bunların yaptıkları açıklamalara bakın! Çevik Bir bile burada benimle görüşürken “sen dağa çıkardın sen dağdan indireceksin” demişti. Tabi burada yarı tehdit de vardı, tehdit olabilir de olmayabilir de. Önemli olan bir gerçeği tespit etmesiydi. Burada yaptığım bu süreçteki görüşmelerde heyettekiler bile ancak silahlı güçler sorununu benim çözebileceğimi belirttiler. Bu gerçekleri herkes görürken, bizimkiler niye göremiyorlar? Kalkıp silahlı güçler miadını doldurmuş diyorlar, AKP seni bırakır mı? Hem parası, hem olanakları, hem gücü var, senin neyin var, yer yutar seni. Bunu nasıl görmüyorsunuz? Şimdiki gibi rahat siyaset yapabilecek misiniz, devlet seni yaşatır mı, neyin karşılığında silahlar bırakılsın diyorsunuz? İşte basit gibi gelebilir ama Diyarbakır’da TOKİ inşaat çukurunda iki çocuk boğulmuş, bu ölümleri engellemek için ne yapıldı, iki kepçe toprak atılsa içine, o çukur kapatılsa bu ölümler olmayacak.” A. Öcalan’ın Baydemir’i doğrudan karşısına alan bu tavrı, Baydemir ve BDP içinde Baydemir gibi düşünenler tarafından “Herkesin eleştiri hakkı vardır. Büyütülecek bir şey yoktur” şeklinde bir tavırla geçiştirildi. Daha sonraki gelişme içinde, görüşmelerin kesilmesine kızdığı anlaşılan A. Öcalan, kendisinin çözüm için tek adres olduğunu bir kez daha gösterdi. Kasım sonunda yapılan Avukat görüşmesinde A.Öcalan “eylemsizlik” sürecinin Mart’ta bitebileceğini, “daha kötü bir sürecin başlayabileceğini” söyledi. Notlarda söylenenler şöyle idi: “Burada son bir aydır herhangi bir görüşme olmuyor ama bu ileride olmayacağı anlamına da gelmez. Buradaki görüşmeler müzakere değil hatta diyalog da değil aslında ben bir aracıyım, arabulucuyum burada. Ben devlet ile PKK arasında aracıyım. Çünkü henüz müzakerelere geçmedik. Müzakereye geçilse

gündem

olmalıdır. Hem hükümetin, hem devlet kurumlarının aynı zamanda uluslararası kurumların silahın yöntem dışına çıkarılması için cesaretlendirici, teşvik edici, motive edici çaba içerisinde olması lazım.” A.Öcalan, bir diplomatla diplomasi diliyle yapılan bu konuşmaya çok öfkelendi. Bunun nedeni de bellidir. A Öcalan için, kendi dışında bir çözüm mümkün değildir. Eğer çözüm olacaksa, buna A. Öcalan’la devlet pazarlıkları temelinde karar verilecektir. Kararın tek adresi odur. PKK silahlı güç olarak var olduğu sürece, ve PKK için A.Öcalan’ın direktifleri belirleyici olduğu sürece –ki durum budur- gerçekten de çözümün tek adresi, silahlı mücadelenin ne olacağı konusunda, savaşın sürmesi veya durması konusunda karar verici merci A.Öcalan’dır. Bu durum devletin elinde tutsak olan A. Öcalan’ın yaşamı için de tek güvencedir. Silahlı mücadelenin “miyadını doldurmuş” olması, “çözüm yöntemininin sadece diyalog, müzakere ve istişare “ olması halinde, çözüm için Abdullah Öcalan’a ihtiyaç kalmaz. Yani bu anlamda “silahlı mücadele zamanını doldurdu” biçiminde değerlendirmeler, çözümde BDP gibi legal siyasi aktörleri öne çıkaran, fakat PKK ve en başta da tabii A.Öcalan’ın önemini azaltan değerlendirmelerdir. Abdullah Öcalan, Baydemir’in bu konuşması ertesinde yapılan ilk avukat görüşmesinde, Baydemir ve onun gibi düşünenleri şöyle hizaya çekti: “Fakat bakıyorum bazen öyle şeyler oluyor ki, çok şaşırıyorum, öfkeleniyorum. İşte basından izledim, bazıları çıkıp sorumsuzca ‘silahlı mücadele miadını doldurmuştur’ diyor. Buna kendileri nasıl karar verirler, bu hakkı nasıl kendilerinde buluyorlar? Silahlı güçlerin pozisyonu ve geleceği hakkında Kandil bile tek başına karar veremezken, bunları nasıl söyleyebiliyorlar? Açık söylüyorum Kandil bile bu konuda tek başına yetkili değil. Bu sorunu Kandil bile çözemezken onlar nasıl çözecekler? Bunları dile getirenler, silahlı güçlerle bir ilişkileri yok ki nasıl onlar hakkında söz söylesinler! Herkes kendi işine bakmalı, herkes sorumlu olduğu konularla ilgilenmeli, kafa yormalı, söz söylemelidir. Bazıları bırakmış kendi asıl işlerini silahlı güçlerin durumunu konuşuyor, bu konu onlara düşmez. Bunları anlamıyorum, niye kendi işlerini yapmıyorlar, niye kendi işi olmayan konulara giriyorlar? Anlamıyorlar mı? Şöyle bir düşünüyorum da herkes işin içinde görünüyor ancak Kürtlerin geleceği, özgürlüğü hakkında kafa yoran, üreten yok. Burada yanlış anlaşılmasın, binlerce, on binlerce arkadaşımızın emeği, katkısı var ama yeterli değil. Yeni sa-

49


gündem 50

maddeler üzerinde tartışılır. Fakat henüz üzerinde somut konuştuğumuz bir madde yok çünkü Hükümet henüz karar vermemiş. Müzakereye geçilse bu görüşmeler nasıl sonuçlanır bilemiyorum. 1 Mart’a kadar bir sonuç çıkması lazım. 1 Mart iyi bir tarihtir, güzel-uygun-bir tarihtir. Bu tarihe kadar bu görüşmeler bir sonuç verirse, anlamlı bir barış, onurlu bir barışla sonuçlanır. Ben buna kutsal barış, büyük barış derim. Ya da bu görüşmelerden bir şey çıkmaz, daha kötü bir süreç başlayabilir. 1 Mart’a kadar görüşmelerden anlamlı bir barış çıkmazsa ben bu aracılıktan çekilirim, çekilmekten ziyade “yapamadım, başarısız oldum, devlet de, hükümet de çözüme gelmedi, artık daha fazla aracı olamam” diyeceğim. Karışmayacağım onlara. Verdiğim tarih 1 Mart. Sıfıra doğru geri sayım başladı.” Bunun üzerine KCK’dan da sürecin 1 Mart’ta yeniden değerlendirileceği yönlü açıklamalar geldi. Bu aslında seçime savaşsız bir ortamda girmeyi planlayan AKP açısından hiç istenmeyen bir gelişme idi. Daha sonra 7 Aralık görüşmesinde, A.Öcalan “Mart ayına kadar” sözlerinin yanlış anlaşıldığını açıkladı, ve Gülen Cemaatine uzlaşma mesajları gönderdi. Bu bağlamda notlara yansıyanlar şöyle idi. “Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce’nin bazı değerlendirmeleri olmuş. Bu vesile ile ben de kendi cemaatlerine ilişkin şunları belirtmek istiyorum. Tabi biz hiçbir zaman kendilerinin varlığını inkar etmedik, onlardan da bizi inkar etmemelerini bekleriz. Hem kendileri hem biz, gerek Türkiye’de gerek Ortadoğu’da önemli aktörleriz. Kendileri Türkiye’nin hatta Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde rol alabilirler, önemli bir güçleri var. Ben, kendilerini bir tarikat-cemaat olarak görmüyorum. Hatta tek başına ne bir tarikat ne de bir cemaattir. Biraz sivil toplum örgütü hatta bir siyasi parti işlevine sahip olduğunu düşünüyorum. Rolü önemlidir. Bana göre daha çok Türkiye ve Ortadoğu’da bir sivil toplum örgütüdür. Sivil toplum örgütleri gibi toplumun demokratikleşmesinde, aydınlatılmasında herhangi bir siyasi çıkar beklemeden rol alabilirler. Hatta Ortadoğu’nun bir siyasi partisi gibiler. Ben böyle görüyorum kendilerini. Oldukça dinamik güçleri var, biz de dinamik bir gücüz. Bu iki dinamik gücün karşılıklı anlayış göstermesi ve dayanışma halinde olması durumunda Türkiye’de birçok temel sorun çözülecektir. Bu dayanışma sadece Türkiye’yi değil Ortadoğu’yu da etkileyecektir. Burada önemli olan bazı temel kavramların tanımını iyi yapmaktır. Örneğin ben, kendilerinin

Türklük ve islamiyet konusundaki görüşlerini biliyorum, bu görüşleri önemli buluyorum. Burada belki uzun uzadıya açamayacağım ancak bu konuda araştırmalarım ve derinleşmem var. Son yazdığım savunmamda da bu konulara oldukça değiniyorum. Türkiye’de statükonun aşılması ve demokratikleşme süreci için herkes birlikte çalışabilir. Bu konularda ortak zemin demokrasi olmalıdır.” A. Öcalan görüşme notlarında ayrıca gerillanın dikkat etmesi gereken hususları sayarken şu değerlendirmeleri yapıyordu: “En önemli husus, çatışmasızlık ortamının korunmasıdır. Gerilla, çatışmasızlık pozisyonunu-konumunu iyi sağlamalıdır. Zorunlu ihtiyaçlar dışında, hayati şeyler olmadıkça çatışma riski doğuracak alanlara girmemelidirler. Çatışma riski taşıyan ortamlardan uzak durmalıdır. İşte Hakkari’deki yaşanan çatışmalar gibi olmamalıdır. Biliniyor orada bir imam öldürüldü, sonra 9 gerilla katledildi, daha sonra da 9 köylü katledildi. Çatışmasızlık posizyonuna uyulmazsa bu tür olaylar tekrar yaşanabilir.” Abdullah Öcalan’ın bu açıklamaları ertesinde KCK adına benzer açıklamalar yapıldı. Bir kez daha çözüm için tek ve gerçek adresin kim olduğu, siyasetin kim tarafından belirlendiği ortaya konmuştu. Öcalan’ın, PKK açısından düne kadar en önemli düşmanlardan biri olarak görülen Gülen cemaatine uzattığı barış eli de, yine kendini çözümün esas adresi gösteren ve olası bir çatışmayı önlemeye yönelik bir çağrıydı. Görüşmeyi/pazarlıkları yürütenlere verilen mesaj açıktı : “Ben buradayım, örgüt benim dediğimi yapıyor, savaşın sürmesini engelleyecek tek güç benim.”

KCK Operasyonları AKP hükümeti bir yandan “Açılım” siyasetini yeniden canlandırıp, savaşı sonlandırmaya yönelik adımlar atarken, diğer yandan bundan bir buçuk yıl önce başlatılmış olan ve esasta hemen tümü legal planda siyaset yapan Kürt siyasetçileri, Belediye Başkanlarını, BDP üyelerini hedef alan KCK Operasyonları da bütün hızıyla sürüyor. Gün geçmiyor ki, KCK operasyonu adı altında birileri göz altına alınmasın. Şu anda 1500’e yakın KCK tutuklusu var. İlk tutuklananlara karşı davalar başladı. Davalarda tutuklular sorguda kimlik tespitinde kendi ana dillerinde cevaplar verdiler. Cevapları Mahkeme tutanaklarına “bilinmeyen bir dilde konuştukları için anlaşılamadı” biçiminde geçirildi. Savunma aşamasında savunmalarını Kürtçe yapacaklarını açıkladılar. Mahkemeler ( biri dışın-


Anadil /iki dilli belediyecilik… Atılan adımlardan biri anadil kampanyasının, BDP’nin belediyeyi elinde bulundurduğu seçilmiş kentler ve beldelerde fiilen iki dilde belediyecilik biçimine büründürülmesi. Belediyeler şimdi belirli kent ve beldelerde iki dilde hizmet sunuyor. Bu gayet doğal, şimdiye kadar çoktan gerçekleştirilmiş ol-

ması gereken, aslında geç bile kalınmış bir gelişme. Nüfusunun büyük çoğunluğu Kürt olan ve Kürtçe konuşan bir alanda, belediye hizmetlerinin bugüne kadar Kürtçe sunulmamış olması aslında sorgulanması gereken şey. Şimdi fiilen bu anormallik ortadan kaldırılıyor. Bu en tabii bir insan hakkının fiilen kullanılmasından başka bir şey değildir. Bu fiili durum yaratma, gerçekte Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesi yönünde atılmış somut bir adımdır. Aynı şekilde anadilde savunma hakkının savunulması ve fiilen kullanılması, nüfusun önemli bir bölümünün Kürt olduğu bir ülkede Kürtçenin, Türk dili yanında bütün devlet dairelerinde kullanılması talepleri, ana dilde eğitim talepleri de bütünüyle haklı, demokratik taleplerdir. Bu taleplere gerçekten demokrasi isteyen herkesin sahip çıkması gerekir. Hal böyle iken, bu talepler, egemen sınıfların siyasi aktörleri tarafından, tabii en başta ırkçı-Türkçü bölünme paranoyasını körükleyen MHP ve CHP tarafından bir düşmanlık kampanyası ile karşılandı. Ordu da devreye girip, Genel Kurmay Başkanlığı adına T.C.’de devlet dilinin “Türkçe” olduğunu hatırlattı! Şöyle dendi Genel Kurmay’ın yeni muhtırasında: “Büyük Önder Atatürk’ün Türk ulusuna armağan ettiği en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti; halk egemenliğine dayalı, kuruluş felsefesinin temelinde, “Üniter devlet” ve “Ulus devlet” olgusunun yer aldığı, demokratik bir yapı ve sağlam hukuki temeller üzerinde yükselerek bugünlere ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilmeyecek hükümleri arasında yer alan 3’üncü maddesi; “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” hükmünü amirdir. Dil, kültür ve ülkü birliği, bir millet olmanın başta gelen vazgeçilmezleridir. Dil birliğinin olmaması durumunda bunun sonuçlarının neler olacağı, tarihteki birçok acı örnekleriyle gözler önündedir. Son günlerde “Dilimiz” üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.” Meclis başkanı, AKP nin değişik sözcüleri, Cukm-

gündem

da ) Kürtçe savunma hakkını reddetti. Bu kararı alan mahkeme heyetini konusunda reddi hakim talebi de reddedildi. Gelişme kararların savunmalar alınmadan verilmesi yönünde. Yani Kürtlere en doğal insan hakkı olan anadillerinde konuşma hakkının devlet katında, resmi dairelerde olmayacağı açıkça gösteriliyor. KCK operasyonları ve davalarındaki tavırlar aslında Kürt yığınlara “size legal çalışma hakkı yok, açıkça anti PKK tavrı takınmazsanız, sizi terörist ilan eder yargılar, yasaklarız; size ana dilinizde konuşma hakkı yalnızca evinizde, sokakta, kahvede var! Devlet daireleri, resmi dairelerde Kürtçe konuşmak yok, yasak” mesajlarını veriyor. Bu tavırlar ve mesajlar objektif olarak AKP’nin açılım siyasetine tersmiş gibi görünen, Kürt gençlerine tek yol olarak dağ yolunu gösteren, savaşı kışkırtan tavırlar ve mesajlar. Fakat meselenin bir başka yanı var: Türk hakim sınıfları, çok uzun süreden beri, Kürt hareketi içinde PKK ve A. Öcalan’sız bir çözüm imkanı ve böyle bir çözüm için muhataplar arıyor. BDP içinde izlenecek taktik konusunda belli görüş ayrılıklarının olduğu, BDP içinde bir kesimin her şeyin Öcalan tarafından belirlenmesinden rahatsızlık duyduğu da aşikar. Bir kesim gelinen yerde silahlı mücadelenin miadını doldurduğunu ve aslında çözüme giden yolda engel konumuna bile geldiğini düşünüyor. Yer yer bu görüşler dillendiriliyor da. KCK operasyonu, bu bağlamda AKP’nin de onayıyla KCK içindeki “radikal” silahlı mücadeleyi bugün de mücadelenin en önemli ayağı olarak gören, kıblesi A. Öcalan olan kesimi tasfiye yoluyla, “ılımlı” kanadı güçlendirmeye yönelik bir operasyon olabilir. AKP’nin bu operasyona açıkça karşı çıkmaması, hükümet olarak açıkça sahiplenmesi, BDP’ye yapılan “kendinizi PKK’dan ayırın”, “PKK’yi terörist örgüt olarak kınayın” baskısı, KCK operasyonunun böyle olduğunu gösteriyor. Son dönemde BDP ve legal planda bir cephe örgütü konumundaki Demokratik Toplum Kongresi iki önemli konuda çözüm yönünde inisiyatif alan ve bütün siyasi aktörleri tavır takınmaya zorlayan somut adımlar attılar.

51


gündem

hurbaşkanı ,en sonunda CHP ve MHP tarafından suskunlukla suçlanan RT Erdoğan’ da Anayasa ‘nın değiştirilmesi bile teklif edilemez ırkçı maddesi “TC: dveltinin dili Türkçedir” maddesine sarıldılar. Anayasa’nın bu değiştirilmesi bile teklif edilemez maddesi, aslında KK/T gerçekliğine ters, bir milyonlarca insanın ulusal dilini, kimliğini yok sayan ırkçı bir maddedir. Şimdiye kadar süngü zoruyla ayakta tutulan bu madde, artık Fiili olarak toplum yaşamında geçerliliğini yitirmiş bir maddedir. Bu tartışma fakat Türkiye’de ulusal sorun söz konusu olduğunda, bütün egemen sınıf partilerinin aynı öze sahip olduklarını, hepsinin ırkçı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Demokratik Toplum Kongresi ve Özerklik Tartışmaları:

52

Demokratik Toplum Kongresinin, kimi Türkiyeli aydınların da katılımı Aralık ayında yaptığı Çalıştay’da bir “Özerklik Bildirgesi” dağıtıldı. Çalıştay ertesinde BDP Çalıştay’da dağıtılan ‘Türkiye’nin Demokratikleşmesi ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Siyasi Tutum Belgesi” başlıklı bildirgeye sahip çıkarak, bunu yayınladı. Bu bildirge üzerine burjuva medyada kıyamet koptu. Medyanın büyük çoğunluğunda bu bildirge BDP’nin gerçek ayrılıkçı görüşlerini ortaya koyduğu, PKK yanlısı bölücü ve terörist olduğunu gösteren bir belge olarak değerlendirildi. Savcılar göreve çağrıldı. Aslında bu çağrıya hiç gerek yoktu, Çünkü bildirgenin yararlandığını ertesi günü kötü ünlü Cumhuriyet Başsavcısı yayınladığı basın bildirisinde BDP hakkında soruşturma başlatıldığını bildiriyordu! BDP başı üzerinde kapatma davası kılıcı sallanmaya başlanıyordu. Neydi bu belgede istenen “Demokratik Özerklik”? İçi açıldığında istenen ise, Avrupa’da örneğin Almanya’da olduğu biçimiyle bir eyaletler örgütlenmesi ve yerel yönetimlere geniş yetkiler. Gözleri “bölünme paranoyası” yüzünden her türlü ezber bozan gerçeğe kapalı olanlar açısından bu talepler ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik, ayrılıkçı taleplerdi. Gerçekte ise bu talepler Kürt sorunu denen sorunun, burjuvazinin iktidarına ve TC devletinin toprak bütünlüğüne dokunulmaksızın, yani düzen içi çözümü için ortaya konmuş reformist taleplerdi. Ama bunlar bile çok geldi Türk burjuvazisinin önemli bölümüne! Pavlof’un köpeklerinin şartlı refleksi gibi öfkeli tepkiler yağdı BDP’ne ve DTK’ne. AKP

Genel Başkan yardımcısı Ömer Çelik, aslında çözüm konusunda inisiyatif alan ve reformist bir çözümün ana hatlarını formüle eden BDP’nin tavrını “Türkiye’deki gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü “ olarak değerlendirdi. Tepkiler o kadar yoğundu ki, BDP “biz bunları yalnızca tartışmak için öne sürdük” biçiminde, bunları yalnızca bir tartışma belgesi olarak savunabildi. A. Öcalan da sorunun böyle ve bu zamanlama ile konmasını yanlış bulduğunu belirten bir açıklama yaptı. Ocak başındaki yılın ilk avukat görüşmesinde bu konuda söyledikleri şöyle: “Kongre de, Parti de Demokratik Özerkliği çok dar ve basit ele almışlar. Onlardan beklenen bir taslak veya kırmızı bir kitap ortaya koymaları değildir. Bu projeyi daha iyi sunabilirlerdi” “Mesela Demokratik Özerkliğin tüm Türkiye’nin projesi olduğunu yeterince açıklayabilirlerdi. Öncelikle Türklerle nasıl bir demokratik bütünleşme sağlayabileceğini açıklayabilirlerdi. Türkiye’deki milliyetçi kesimin ne kadar güçlü olduğunu, dirençli olduğunu bilmeleri gerekirdi. DTK’nın basit ve dar şekilde Demokratik Özerkliği kırmızı kitapçık şeklinde ele alması tehlikeli olabilir. Bu tarz, yarar yerine zarar da verebilir. Onlar çözüm projelerini ortaya koydular, buna karşı Türkiye’deki milliyetçi güçler ayağa kalktılar. Onların sinir uçlarına dokunmuş deniliyor. Her iki taraf da sertleşerek çatışmaya gidebilirler, ben de her zaman olmayabilirim. Ben burada bunun önünü almaya çalışıyorum” Öcalan bu şekilde bir kere daha kendisi olmazsa, kendisinin yanlış anlaşılması temelinde, kötü işler olabileceğini vurgulayarak, bölünmeyi önleyecek çözüm için tek adresin kendisi olduğuna, onsuz olmayacağına işaret ediyor! Onun temel derdi de bu! Aslında Kürt ulusal sorununun sistem için reformist tüm çözüm önerileri, bunların gerçekleşmesi halinde de, gerçek çözüm olmayacaktır. Gerçek çözüm, bütün ulusların kendi kaderlerini tayin, ayrılıp ayrı devlet kurma hakkını kayıtsız koşulsuz tanıyan, büktün milliyetlere tam hak eşitliğinin, eşitler arasında gönüllü birliğin temelini oluşturacağı Demokratik Halk Devletindedir. Görev bunun için çalışmaktır. 11 Ocak 2011 ✓


Hrantız, Ermeniyiz!

halkların kardeşliği için

Katledilişinin 4. yıldönümünde de

Savunmada aynı terane bolca döndürülüyor yine: ‘Koruma istememiş’miş. Siz dalga geçmeye devam edin. Tehditçisine ‘beni koru’ demek babamızın meşrebine uygun değildir. Lafı dolandırmayalım, bu ülkede söz konusu kuvvetler halka hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Onlar kendine ayrıdır. ‘Devlet’ diyorsak, ‘devlet’ ne demekse onu söylüyoruz. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı alın, bunlara bir de ‘devlet güdümlü medya’ ve ‘devlet güdümlü sivil toplum kuruluşları’nı ekleyin, bütün bunları alıp boynumuza beşi bir yerde yapan egemen ideolojiyi de unutmayın. Devlet budur. Katil de budur. (…)

19

Ocak 2011 tarihinde Hrant’ın katledilişinin üzerinden dört sene geçmiş olacak. Bu süreçte, Hrant’ın dostları, arkadaşları hem O’nu kaybetmenin acısını, O’nun eksikliğini yaşarken, hem de devletin resmi yetkililerinin, mahkemelerinin, kısacası tüm kurumlarıyla devletin, Hrant’ın gerçek katillerini gizlemede başvurduğu sayısız önlemin şahidi oldu. Detaylarda yaşanan kimi yeniliklerin ötesinde, devletin tavrında özde hiçbir şey değişmedi. İki-üç sene önce yazdığımız yazıları kimi tarihleri değiştirerek yeniden yayınlamamız durumunda bile, takınılan tavırlar güncelliğini korumaktadır. Öyle ki bazı şeyleri aynı kelimelerle, formülasyonlarla yinelememiz gerekiyor. Örneğin Av. Engin Cinmen’in dediği gibi: “Şüpheliler açıkça korunup kollanıyorlar. Bunda bir kasıt vardır ve sorumlusu bugünkü siyasi iktidardır…” (Hürriyet, 20 Ocak 2009) biçimindeki tespitler, bu sistemde köklü bir değişiklik olmadığı sürece güncelliğini ve geçerliliğini korumaktadır. Kısacası yinelenecek olan temel noktalardan biri, Hrant’ın katledilmesinin üzerinden neredeyse dört sene geçmiş olmasına rağmen, bu süreçte yaşananların, Hrant’ın gerçek katillerinin, sorumlu ve suçlularının gizlenmekte olduğunu, çok önemli de-

ğişiklikler olmazsa -olması da büyük bir sürpriz olur- gizleneceğini ortaya koyduğu gerçekliğidir. Bu noktada Hrant’ın katledilmesiyle ilgili davanın ve bu süreçte mahkemenin tavırlarındaki gelişmelere bakmadan önce Arat Dink’in, Türkiye Cumhuriyeti devletinin AİHM karşısındaki savunması hakkında yazdığı yazının kimi bölümlerini aktaralım. “Devlet ve katiller arasındaki benzerlik, savunmalarındaki benzerlikten ibaret değildir. Savunmaların benzerliği, aralarındaki benzerliğin sebebi değil tam tersine sonucudur. Dahası aralarındaki ilişki benzerlikten çok aynılıkla açıklanabilir. Bu açıdan bakıldığında, devletin AİHM savunmasında şaşırtıcı bir şey yok. (…) Cinayetin hazırlık sürecindeki tutumu aymazlık idiyse bunu cinayetten sonraki süreçteki tutumuyla gidermeye çalışabilirdi. Sorumluların ortaya çıkarılıp yargılanması bir tarafa, ödüllendirilenlerini de gördük. Hasbelkader ortaya çıkmış olanları, yargılamamanın kendisi de bir ödüllendirmedir zaten. (…) Geçmişle yüzleşmekte zorsunanlar, bugünle yüzleşmeyi deneyebilirler. Bu cinayetteki devletin sorumluluğu yargılanmadan, ‘muasır medeniyet seviyesi’ bir ham hayal olarak kalır. Evet, öylesine belleğimize işlendi ki bu vecizeler, dil oynamadan edemiyor. ‘Öteki’nden boşalacak o zehirli kanın yerini ‘kendi’yle

53


✌ halkların kardeşliği için

barışarak doldurmanın Nazilikle benzerliğini açıklamak, bu yorumda imzası bulunan Hükümete düşer. Babamı tehdit eden vali yardımcısından boşalacak yeri, devletin güzide bünyesinde mevcut olan bir diğeriyle doldurmaya, o kadar zaman neyin engel olduğunu açıklamak da… Savunmada aynı terane bolca döndürülüyor yine: ‘Koruma istememiş’miş. Siz dalga geçmeye devam edin. Tehditçisine ‘beni koru’ demek babamızın meşrebine uygun değildir. Lafı dolandırmayalım, bu ülkede söz konusu kuvvetler halka hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Onlar kendine ayrıdır. ‘Devlet’ diyorsak, ‘devlet’ ne demekse onu söylüyoruz. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı alın, bunlara bir de ‘devlet güdümlü medya’ ve ‘devlet güdümlü sivil toplum kuruluşları’nı ekleyin, bütün bunları alıp boynumuza beşi bir yerde yapan egemen ideolojiyi de unutmayın. Devlet budur. Katil de budur. (…) Rahip Santoro cinayetine bakıyoruz, öldürüldüğü güne kadar devletin emniyet teşkilatı ‘pontusçuluk’tan dinlemeye almış. Malatya’daki ‘misyoner cinayetleri’ne bakıyorsun, dava dosyasının yarısı maktuller hakkında devletin topladığı bilgilere ayrılmış. Babam hakkında fişler tutulmuş. Bunları bilmek için bu belgelere ihtiyacımız var mıydı? Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar bu devletin güvenlik konsepti içinde birer tehdit kaynağı olarak ele alınmıyor mu? Geçmişe dönüp faili sözde meçhul cinayetlerin bütün kurbanlarına bakalım mı, ortak noktaları ne diye? Kürtlere yapılanlara bakalım mı? Yoksa birilerinin hidayete erip ‘devlet itirafçısı’ olmalarını mı bekleyelim? Bize tek araç ‘söz’ kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki ‘Devlete katil deme”. Olur. Seri Katil.” (bianet, 20 Ağustos 2010) Arat Dink’in bu tavrı, sorunu, püf noktalarına değinerek özlü biçimde ifade eden bir tavırdır. Hrant’ın katledilmesi meselesinde devletin sorumluluğunu, konumunu, tetikçilere ve zanlılara karşı tavrını doğru biçimde ortaya koymaktadır. Arat’ın dediği gibi AİHM karşısındaki savunmada “Devlet kendisine yakışanı yapmıştır”.

2010 Yılında Dava Sürecinde Öne Çıkan Kimi Gelişmeler

54

Hrant’ın katledilmesiyle ilgili dava, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürüyor. 8 Şubat 2010 tarihindeki 12. duruşmada öne çıkan durumu şu haberde okuyabiliriz:

“Dink cinayeti davasının 12. duruşmasında gizli tanığın dinlenmesi beklenirken ve sanıkların tamamına yakını duruşmada hazır edilirken saat 15.00 sularında gizli tanığın duruşmaya getirilmediği öğrenildi. Polis, gizli tanığı getirmek için talimat almadığını açıklarken mahkeme başkanı Erkan Canak, ‘Bana gizli tanık geldi diye not geldi ama gelmemiş. Gizli tanık evde polis bekliyor. Polis burada gizli tanığı bekliyor. Ben ne yapayım?’ sözleriyle şaşkınlığını bildiriyordu.” (bianet, 10 Şubat 2010) Aynı mahkeme başkanı, mahkemeden bir gün sonra ise şunları söylemektedir: “Gizli tanık Türkçeyi tam bilmiyormuş. Polis gizli tanığın Türkçeyi tam konuşamadığını söyledi. Tercüman da bulunmadığı için gizli tanığı çağırmadım. Tercüman hazır olsaydı polis gizli tanığı getirecekti. Bir dahaki oturumda hazır edilmesini ve tercüman da istenmesini kararlaştırdık” (aynı yerden) Evet bunları yorumlamaya gerek bile yok. Mahkeme başkanı bir gün arayla iki ayrı tavır takınıyor. Biri diğerini dıştalıyor ama burası Türkiye! Sözkonusu “gizli” tanığın mahkemeye getirilmediği günlerde Milliyet gazetesinden Nedim Şener’in haberine göre Ogün Samast olay yerinde yalnız değildi. Yasin Hayal ile ağabeyi Osman Hayal de Hrant’ın katledilmesinde doğrudan yer almışlardı. Osman Hayal gözcülük yaparken Yasin Hayal, Ogün Samast ile birlikte Hrant’ı katletmişlerdi. 10 Mayıs 2010 tarihinde yapılan 13. duruşmada sözkonusu “gizli tanık” mahkeme başkanının ifadesine uygun olarak mahkemeye getirilmişti. Nedim Şener’in haberinin uydurma olmadığı da “gizli tanık”ın ifadesinde ortaya çıkmıştı. Buna göre “gizli tanık” “olay yerinde 4-5 kişi” görmüştü. Yasin Hayal ve Ogün Samast birlikte Hrant’a ateş etmişti. Osman Hayal’in de orada olduğunu ifade etmiş ve teşhis tutanaklarında bunları teşhis de etmiştir. Buna rağmen ama Osman Hayal tutuklanmadı. Tersine, bu sözkonusu 13. duruşmada tutuklu sanıklardan ikisi, Ersin Yolcu ve Ahmet İskender tahliye edildiler. Böylece davada tutuklu kalanların sayısı üçe inmişti. Bu gelişmenin dışında tanık olarak dinlenen Erhan Özen, Hürriyet gazetesinin haberine göre de “İstanbul Jandarma Merkez Komutanlığı’ndan para alıyorum ve JİTEM’e çalışıyorum” diye ifade vermiştir. İstanbul İl Jandarma Merkez Komutanlığı’nın bu ifadeyi yalanladığı yönlü bilgi ise bir sonraki duruşmada kamuoyuna yansıtıldı.


de Feriköy Polis Merkezi’nde görevli olan polistir. Ogün Samast, Hrant’ın katledilmesinden önce uğradığı ve internette suçortaklarıyla yazıştığı kafedir, Kritik Kafe. Cinayet sonrasında Samast’ın kaçtığı sokak da Kritik Kafe’nin bulunduğu Şafak Sokak’tı. 14. duruşmada Av. Fethiye Çetin’in “Emniyet ifadenizde Samast’ın kaçarken söylediği söz yok. Neden söylemediniz?” sorusuna Kılıç’ın verdiği cevap “Ne söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum” biçimindedir. Bu ifadesini hatırlamayan Kılıç, Ogün Samast’ın Kritik Kafe’ye “…olaydan önce 09.30-10.00 civarında geldi. Dükkan, gazeteye 50 metre mesafedeydi. Üze-

takibinin zorlaştırıldığı durumlar saymakla bitmez. Kimi polislere ve jandarmalara yönelik soruşturmalar ise esasında işin makyajı olarak ele alınmaktadır. Gerçek sorumlu ve suçlular gizlenirken, kimi kurbanlar piyasaya sunularak ve bunu da esasında “görev ihmali” olarak gösterip onları da sonuçta ya suçsuz gösterip tahliye ederek, ya da cuzi bir cezaya mahkum ederek davanın üzerini örtmeye çalışmaktadırlar. Davanın 14. duruşması 12 Temmuz’daydı. Bu duruşmada tanık olarak ifadesi alınan kişi Cavit Kılıç idi. Kılıç, Şişli Şafak Sokak’ta Kritik Kafe adındaki kafeyi çalıştıran ve Hrant’ın katledildiği dönem-

rinde beyaz şapka ve mont vardı. 5 numaralı masada oturdu. Yaklaşık 2,5 saat birileriyle yazıştı. Yazışırken heyecanlı olduğunu gördüm. Çok hızlı yazıyordu…” vb. vb. (Hürriyet, 13 Temmuz 2010) diye ifade verebiliyordu! Hürriyet gazetesinin 13 Temmuz tarihli bu nüshasında İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bu konudaki tavrının haberi de yayınlandı. Sözkonusu habere göre Atalay “Dink cinayeti”ni “ihmaller zinciri” olarak değerlendiriyordu. Hürriyet gazetesinin aktarımına göre Atalay şunları söyledi: “‘Kardeşim Hrant Dink olayıyla ilgili nerede ne var hepsini bir çıkarın’ de-

✌ halkların kardeşliği için

Katillerin, sorumlu ve suçluların, tetikçilerin ödüllendirilmeleri, sözkonusu olanların mahkemede dinlenmelerinin reddedilmesiyle, bilgilerin Hrant’ın davasının avukatlarına verilmemesiyle vb. vb. biçimlerde de sürdürülmektedir. Örneğin İstanbul Vali Yardımcısı Mustafa Güran, Dink ailesi avukatlarına, Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerinin Hrant Dink cinayetiyle ilgili raporun eklerinin kopyasını vermeyi reddetmiştir. Bunun üzerine avukatlar Güran’ı mahkemeye verdi. Buna benzer durumlar sayısız kez yaşandı. Bilgi ve belgelerin yok edildiği, gizlendiği, ya da avukatların davayı

55


✌ halkların kardeşliği için 56

dim. Kimse benden bir şey istememişti o zaman. Sanıldığı kadar etkili şeyler çıkmadı. Hani çıkanın örtbas edilmesi durumu yok. Pek çok ihmal zincirinin olduğu söylenebilir. Nitekim onlar zaten dosyanın içinde. Bu araştırmalardan kasti, planlı bir şey çıkaramıyorsunuz. Yoksa bizler hiç affeder miyiz? Bir iki ihmal görüntüsü çıkardık, yargıya verdik.” (Hürriyet, 13 Temmuz 2010) İçişleri Bakanı Atalay’ın bu tavrı tam da hükümetin devleti ve kendisini nasıl temize çıkarmaya çalıştığını ortaya koymaktadır. Bakan ortaya çıkanların neler olduğunu anlatmıyor. Sadece “Sanıldığı kadar etkili şeyler çıkmadı” diyor. Bir de “Hani çıkanın örtbas edilmesi durumu yok” diyor. Bakan Atalay haklı! Ortaya çıkanın örtbas edilmesi durumu yok. Zanlıların ödüllendirilmesi var! Daha da önemlisi, ortaya çıkmaması için devlet yetkililerinin, kurumlarının çok iyi örgütlü bir çalışması var. Öyle ki ortaya fazla bir şey çıkarılamıyor! Örtbas etmenin birinci ve en garantili yolu yöntemi de, gerçeklerin en başında ortaya çıkmasının engellenmesidir. Devletin ve yetkililerin yaptığı da budur. İçişleri Bakanı Atalay da bunun bir parçasıdır. Sorun “ihmal” sorunu değil. Evet “kasti, planlı bir şey”dir. Hrant’ın kardeşi Hosrof Dink’in dediği gibi “ihmal değil iştirak var”! 14. ile 15. duruşma arasındaki dönemde, Hrant davası konusundaki gündemde öne çıkan konu, AİHM kararı ile TC’nin hükümetinin ve yetkililerinin kendilerini savunma konusuydu. Yukarıda Arat Dink’in hükümetin ve devletin bu konudaki tavrı hakkında yazdığı yazıdan parçalar aktardık. Bu bağlamda yazıyı uzatmamak için söylenmesi gereken bir şey, faşist bir iktidarın, devlet yapısının Hrant’ı suçlayarak kendisini savunması ve buna bir neonazi’nin Almanya’da yargılanmasını örnek vermesinin ve “koruma istemediği”ni açıklamasının tam da bu devlete yakışır bir tavır olduğudur. Hükümetin kimi yetkilileri gelen tepkiler karşısında sözkonusu savunmayı “içine sindiremediklerini” ifade etseler de, gerçeklik ortadan kalkmamaktadır. Bu konuda sahtekârlığın sınırsızlığı “normal insanın” görebileceğinden çok daha büyüktür! Neyse ki, Türkiye’de de “normal olmayan insanların”, bu sahtekârlığı görenlerin sayısı giderek çoğalıyor! AİHM karşısında yaptığı savunmanın tepkilerinin yoğunlaştığı bu dönemde Cumhurbaşkanı Gül, 16 Ağustos tarihinde Azerbaycan’a yapacağı ziyaret öncesinde “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alın-

madığı için hayatını kaybetti.” tespitinde bulundu. Bu tavır bir yandan AİHM’ye karşı savunmaya yönelen tepkileri dindirmek için ricat iken, aynı zamanda devletin cumhur’u tarafından bir itiraftı. Gereken önlemler alınmamıştı! İyi de kim ve niçin bu önlemleri almamıştı? Suçlu kim? Niye açığa çıkarılmıyor ve yargılanmıyor? AİHM, oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti devletini yaşam hakkını ihlal ettiği, mahkemelere etkin başvuru hakkını kısıtladığı ve ifade özgürlüğü hakkını çiğnediği gerekçesiyle, toplam 133 bin 595 avro tazminat ödemeye mahkum etti. TC Dışişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada karara itiraz edilmeyeceğini açıkladı. AİHM kararıyla ilgili savunma ve tartışmaların öne çıktığı bir ortamda Başbakan Erdoğan, Hrant’ın katledilmesinde “MİT mensuplarının ihmali olup olmadığını soruşturmak için izin isteyen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na olumsuz yanıt verdi.” (bianet, 23 Ağustos 2010) “Ellerinde bilgi, belge yok”muş? AİHM’nin verdiği kararın mahkeme duruşmasına da yansıyabileceği umut edilmişti. Fakat 25 Ekim’de yapılan 15. duruşmada bunun eseri yoktu. 15. duruşmada verilen karar, Ogün Samast’ın, cinayet işlendiği tarihte 18 yaşından küçük olması nedeniyle ve 22 Temmuz’da yürürlüğe giren “Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” kapsamında Çocuk Mahkemesi’nde yargılanması kararıydı. Böylece Samast İstanbul Sultanahmet Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacak? Hürriyet gazetesi bile bu kararın haberini “Kurşun taş oldu” manşetiyle verdi. Samast’ın dosyasının ayrılarak ele alınması kararına karşı Dink ailesi avukatları itirazda bulundu ve Samast’ın dosyasının davanın diğer sanıklarının dosyasıyla birleştirilmesi talebinde bulunuldu. Davanın 16. duruşması 7 Şubat 2011 tarihinde yapılacak. Yeni bir gelişmeyle karşılaşıp karşılaşmayacağımızı birlikte göreceğiz. Katledilişinin dördüncü yıldönümünde de Hrant’ı anıyor ve Hrant’ın arkadaşları, dostları olarak Hrant’a sahip çıkmanın, onun mücadelesini sürdürmenin en doğru yolunun halkların kardeşliği için mücadele olduğunun bilincinde olduğumuzu ve buna uygun davrandığımızı, davranacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz. 25 Aralık 2010 ✓


yeni kadın dünyası

KESK’te taciz üzerine...

Kadına yönelik cinsel tacizin sadece erkek egemen anlayışın üreticileri olarak bilinen kesimler içerisinde değil, ne yazık ki muhalif sol kesim içerisinde de azımsanmayacak ölçüde yaşandığını kamuoyuna yansıyan örneklerden biliyoruz. Fakat buna karşı doğru dürüst bir mücadelenin yürütülmediği, çoğu zaman görmezden gelindiği, üzeri örtülmeye çalışıldığı da bilinen bir gerçek.

C

insel taciz, kadına yönelik şiddet biçimleri içerisinde belki en çok yaşanan fakat bir o kadar da saklı kalan şiddet biçimidir. Bunun en önemli sebeplerinden biri yaşanan tacizin çoğunlukla ispat edilememesidir. Üçüncü kişinin görmediği bir taciz olayını açığa çıkarmak, kabul ettirmek neredeyse imkansızdır. Bugüne kadar taciz edenlerin hiç biri tacizde bulunduklarını kabul etmemişlerdir. Böyle olduğu için de ne zaman bir taciz olayı gündeme gelse hemen komplo teorileri üretilmeye başlanır.

Kadına yönelik cinsel tacizin sadece erkek egemen anlayışın üreticileri olarak bilinen kesimler içerisinde değil, ne yazık ki muhalif sol kesim içerisinde de azımsanmayacak ölçüde yaşandığını kamuoyuna yansıyan örneklerden biliyoruz. Fakat buna karşı doğru dürüst bir mücadelenin yürütülmediği, çoğu zaman görmezden gelindiği, üzeri örtülmeye çalışıldığı da bilinen bir gerçek. KESK’teki taciz olayı bir kez daha muhalif kesim içerisinde kadına yönelik cinsel taciz tartışmasını

57


yeni kadın dünyası 58

gündeme getirdi. KESK’teki taciz olayı ile ilgili kamuoyuna yansıyanlar şöyle: KESK’teki bir kadın çalışan, KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek tarafından tacize uğradığı iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Savcılığına başvuruyor. Verdiği dilekçede taciz olayının yurtdışında bir görevde iken başladığını, iki kez de KESK binasında fiziksel taciz olarak devam ettiğini söylüyor. Mağdur kadın, tacizin devam etmesi üzerine Sami Evren’e giderek durumu anlatıyor. Sami Evren de Şimşek’ten kadından özür dilemesi ve gereğini yapmasını istiyor. Şimşek’in bunu kabul etmemesi üzerine bir süre bekleyen kadın, KESK MYK’ya bir dilekçe vererek yaşadığı taciz olayını aktarıyor ve Şimşek’in disipline sevk edilmesini istiyor fakat Şimşek dilekçenin işleme konulamayacağını söylüyor. KESK Merkez Yönetim Kurulu, iddiaların soruşturulmaması yönünde çoğunluk kararı alırken KESK Genel Merkez Kadın Sekreterliğide Şimşek’in yanında yer alıp yaşananları “taciz” değil “rızaya dayalı” olarak değerlendiriyor. KESK içinde sonuç alamayan kadın bunun üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Ancak mağdur kadının bir süre sonra tanımadığı iki erkek tarafından suç duyurusu dilekçesini geri çekmesi için tehdit edildiği kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında. Tehdidin ardından mağdur kadın suç duyurusu dilekçesini geri çekiyor ve KESK’teki görevinden istifa ediyor. KESK’teki bu taciz olayı Emirali Şimşek’i destekleyenler tarafından ‘komplo’, ‘siyasi hesaplaşma’ olarak değerlendirildi. Kamuoyuna, KESK Kadın Kolları Sekreteri Songül Morsümbül’ünde içinde yer aldığı ve BDP’ye yakın oldukları söylenen kesim Şimşek’i desteklerken Emek ve Demokrasi Partisi’ne (EDP) yakın olan Sami Evren arasındaki bir hesaplaşma olduğu yansıdı. Sami Evren ise taciz olayından dolayı Şimşek’in istifa etmemesi üzerine 29 Kasım’da KESK Genel Başkanlığından istifa ettiğini açıkladı. Sami Evren, istifasının gerekçesini şu şekilde açıkladı: ‘’Bir süredir kamuoyunda ‘KESK’te taciz’ başlığı altında dile getirilen iddialar KESK’in uğrunda mücadele ettiği değerlerle asla bağdaşmayacak bir durum yaratmaktadır. KESK’in yarattığı ve sahiplendiği değerler bütün içinde bu tip iddialar karşısında kadının beyanını esas alan çözümler üretilmesi hem kadın mücadelelerinin birikiminin hem de KESK’in kongre

kararlarının gereğidir. Bu iddialar KESK MYK’sına ulaştığı günden bu yana sorunun, kadın mücadelesinin birikimleri ve KESK’in kararları doğrultusunda çözülmesi için çaba sarf ettik. Taciz iddiasının muhatabı olan KESK Genel Sekreterinin istifasını da içeren önerimiz KESK MYK’sında karşılık bulmadı ve MYK’nın geri kalan kısmı tarafından reddedildi. MYK içinde karşılaştığımız bu direnç nedeniyle KESK’e ve mücadele değerlerimize yakışan bir çözüm üretemedik. Bu çözümsüzlük KESK’in yani Türkiye’de toplumsal muhalefetin en önemli bileşenlerinden birinin Türkiye’nin geçtiği bu kritik aşamada hareketsiz kalmasına neden oldu.’’ Evren, açıklamasının devamında ‘’Bu tutumumuz, bedellerle yarattığımız KESK değerlerinin yaşam bulması için, örgütsel ve ahlaki sorumluluğumuzun zorunlu sonucudur’’ ifadeleri kullanılıyor. Evren’le birlikte KESK Hukuk, TİS ve Uluslararası İlişkiler Sekreteri Adnan Gölpunar da aynı gerekçelerle istifa etti. Sami Evren’in, biraz gecikmiş de olsa yukarıdaki gerekçelerle attığı adımı olumlu değerlendirdiğimizi belirtmek istiyoruz. Kadına yönelik tacizde Sami Evren’in de belirttiği gibi ‘kadının beyanı esastır’ ilkesinden yola çıkılmak zorundadır. Türkiye gibi erkek egemen ideolojinin hakim olduğu toplumlarda tacize uğrayan kadınların cesaretlerini toplayıp bunu açıklamasının ne denli zor olduğu, cinsel tacize uğrayan kadının bunu genelde sakladığı açıkladığında ise çoğunlukla kimseyi inandıramadığı bir gerçek. En önemlisi ise “dişi köpek kuyruk sallamazsa” atasözünden de anlaşılacağı gibi suçun kadında arandığını bildiğimizde bu yaklaşım daha da önem kazanmaktadır. Olabilir ki herhangi bir taciz iddiasında gerçekten de bir komplo vs. sözkonusudur. Ve öyle bir durumda tacizde bulunmadığ�� halde tacizle suçlanan kişiye haksızlık yapılmış olabilir. Fakat bu istisnai durumlar genel durumu değiştirmiyor. Ve kadının beyanının esas alınmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Bu konuda kadının beyanını esas almamak, hatta başka hesaplar nedeniyle komploculuk vs. ile suçlamak, yapılan tacizin suç ortaklığını yapmaktan başka bir anlama gelmez. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, şiddete, taciz ve tecavüze karşı tutarlı bir mücadele yürütülmek isteniyorsa ve bu konuda bir şeylerin olumlu yönde değiştirilmesi isteniyorsa sergilenmesi gereken doğru tavır bu olmalıdır. 30 Aralık 2010 ✓


oplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi sendikalarda da erkek egemenliği büyük bir ölçüde kendini gösteriyor. Cinsiyetçilik ve eşitsizlik; evde, sokakta, okulda, iş yaşamında, “demokrasi” mücadelesi veren sendikalarda bir olgu haline dönüşmüş durumda. Hâlbuki sendikalar emek mücadelesi veren, ezilen sınıfın hak alma mücadelesine aracılık ve öncülük eden kurumlardır. Ya da en azından böyle olduklarını iddia ederler… Bunun için sendikalar, erkeklerden daha fazla sömürüye ve baskıya maruz kalan, çalışan ve işsiz kadınların haklarını arama mücadelesinde de öncülük etme görevine sahiptir. Ancak ne yazık ki sendikalar bu konuda sınıfta kalıyorlar.

Sendikalar dünyanın her yerinde erkek egemen örgütler! Sendikalardaki erkek egemen zihniyet kadınlara öncülük etmek bir yana, zaman zaman mücadelelerinin önünde engel olabiliyor. Yönetici, yönetim kurulu üyeleri, işyeri temsilcileri ağırlıklı olarak erkeklerden oluşuyor. Zaten sayıları bir avuç olan sendika üyesi kadın, yönetici konumuna gelemiyor; çünkü sendikalar erkek egemen ideolojiyi, anlayışı sorgulamıyorlar. Kadınlar ise hakları için örgütlendikleri sendikalarda cinsiyetçi tüzükler nedeniyle kendilerine yer bulamıyorlar. Sendikalardaki bu cinsiyet eşitsizliğinin ve kadınların örgütlülüğünün yetersiz oluşunun bir tek nedeni yok! Kadınların istihdam edilmemesi, örgütlenmemelerinin önünde önemli sebeplerden birisidir. Sendikalar erkek egemen ideolojiyi sorgulamadıkları için kadınların neden daha az örgütlü olduğunu da merak etmiyor, sorgulamıyorlar. Çalışamayan kadın nasıl sendikalı olabilir? Türkiye kadın istihdam oranının en düşük olduğu 10 ülkeden bir tanesi ve kadınlara çalışma alanlarının önemli bir kısmı açık değil! Çalışan 6 milyon kadının yarıya yakını ücretsiz aile işçisi! Böylesi kötü bir olgunun olduğu yerde ve bu olgunun kadınların sendikal örgütlülüğünün önünde engel olduğu bilindiği koşullarda sendikaların bununla mücadele etme görevi vardır. Sendikalarda erkek egemen sistemin hâkim olduğunu görmek için yönetimlerine bakmak yeterlidir.

Yönetimlerinin neredeyse tamamı erkeklerden oluşuyor. Denetim ve disiplin kademeleri erkeklerden oluşuyor. Kadınlar karar mekanizmasında yer alamıyor. Kadınlar adına toplu sözleşme masasına oturanlar da erkekler oluyor. Bu nedenle büyük bir dengesizlik yaşanıyor. Bu dengesizlik rakamlarla incelendiğinde gerçekler çok daha çarpıcı hale geliyor. Tüm memur sendikaları üyeleri arasında kadınların oranı yüzde 20’yi geçmiyor. Bu oran işçi sendikalarında yüzde 5’i bile bulmuyor. Bu rakamlar hakları için sendikalarda örgütlenen kadınların sayısının ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor. 100’e yakın sendika başkanının yüzde 10’u dahi kadın değil. 2009 yılında yapılan bir araştırmaya göre DİSK, Hak İş ve Türk İş gibi büyük konfederasyonlarının genel başkanları, merkez yönetim, disiplin ve denetleme kurulu üyelikleri arasında kadın bulmak mümkün değil. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2008 verilerine göre; toplam 28 işkolunda örgütlü bulunan 94 sendikanın genel başkanlarının 87’si erkek iken yalnızca 7 sendikanın genel başkanı kadın ve bu oran yüzde 7’ye bile tekabül etmiyor. Yine sendikaların 493 kişilik merkez yönetim kurulu üyeleri arasındaki kadın sayısı 35 ve oranı sadece yüzde 7’dir. 282 kişilik denetim kurulu üyeleri arasındaki kadın sayısı 28 yani sadece yüzde 9,9’dur. 333 kişilik disiplin kurulu üyeleri arasındaki kadın sayısı ise sadece 40 ve bu oran yüzde 12’ yi geçmiyor. İşçi sendikaları ile memur sendikalarının kadın temsiliyeti açısından birbirlerinden farklı olduğu göz ardı edilemeyecek bir olgudur. Fakat bu fark memur sendikalarını aklayacak durumda değil. Çünkü işçi konfederasyonlarında durum bu kadar kötü iken kamu sendikaları konfederasyonlarında da durum pek iç açıcı değil. Kamuda örgütlü bulunan kamu emekçileri sendikalarının bağlı olduğu toplam 7 konfederasyon arasında en yüksek üye sayısına KESK, Türkiye Kamu Sen, ve Memur Sen sahip. Bu kuruluşlardaki kadınların yönetim bazındaki katılımlarında en yüksek oran KESK’tedir. Kadınların kamu sendikalarındaki tablosu şöyledir; KESK’e bağlı sendikaların yönetim kurullarının

yeni kadın dünyası

T

Sendikalar ve kadınlar!

59


yeni kadın dünyası 60

yüzde 17,3’ü, Kamu Sen’e bağlı bulunanların yüzde 4,2’si Memur Sen’e bağlı bulunanların ise yalnızca 2,5’i kadındır. Kamu sendikaları konfederasyonları arasında 11 hizmet kolunda örgütlü bulunan toplam 64 sendikanın 58’inin başkanı erkek, sadece 6’sı kadındır. Birleşik Metal-İş de bu konuda diğer sendikaları hiç aratmıyor. BM-İş’de tablo şöyle: 5 Kişilik Merkez Yönetim kurulu, 8 kişilik Merkez Disiplin ve Denetim kurulu içinde kadın sayısı sıfır! 56 kişilik Şube Yönetim Kurulu arasında kadın sayısı yine sıfırdır! 681 kadın üyenin bulunduğu fabrikalarda kadın işyeri temsilci sayısı yalnızca 4’tür. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi sendika üyelerinin en az üçte biri kadınlardan oluşmasına rağmen karar ve yönetim organlarında belirgin bir erkek egemenliği sürmektedir. Kapitalist sistemden beslenen ve onun yasalarına göre şekillenen sendikalarda kadınlara yer olmaması aslında çok şaşılacak bir durum değildir. Kadın işçiler bu durumdan rahatsız olmaz ve mücadele geliştirmezlerse bu günden daha iyi bir yere gelinemeyeceği de bilinmelidir. Aynı zamanda kadınlar temsil yetkisi kazanmadıkça taleplerini de gündeme sokamayacaklardır. Bunun için atılması gereken öncelikli adımlar şunlardır; 1- Kadın işçiler örgütlü mücadeleyi geliştirmelidir. 2- Kadın temsiliyeti önündeki engellerin kaldırılması için sendikaların tüzüklerinin değişmesi ve mutlaka kota uygulaması gereklidir. 3- Bütün konfederasyon ve bağlı sendikaların kendi bünyelerinde kadın komisyonları ve daireleri oluşturulmalıdır. Ancak, tüzük değişiklikleri, Kadın Komisyonları

veya Kadın Daireleri kurmak yeterli değildir. Tüm değişikliklerin pratikte yaşam bulması ve amacına uygun hale getirilmesi gerekiyor. Örneğin, çok az da olsa kadın işçilerin lehine olan tüzük yada delege yönetmeliklerinde, hali hazırda bulunan kadın kotası uygulamalarının ne kadar bilindiği ve kullanıldığı tartışılır. Kadınların lehine olan bu maddelerin ne anlama geldiği ortaya konulmalı, açığa kavuşturulmalı ve pratikte uygulanmalıdır. Örneğin, DİSK’in kadın komisyonu, Türk-iş’in kadın bürosu, Hak-iş’in kadın temsilciliği var fakat bunlar çoğunlukla erkeklerin idare ettiği bölümlerdir. Bu örneklerden anlaşılacağı gibi komisyon ya da bürolar kurmak işin yalnızca bir parçasıdır. Bu komisyonların nasıl işleyeceği en az kurulması kadar önemli olan bir meseledir. Kadın işçilerin örgütlülüğünü yükselterek, hali hazırda var olan komisyon ve büroları erkek egemen kıskaçtan kurtarmalıyız. Komisyonları ve büroları bu temelde örgütlemeliyiz. Cinsiyetçi bakış açısını reddeden, sınıfsal mücadele geliştiren bir sendikal hareket yaratamadığımız sürece, kadın işçi ve emekçilerin ikincil konumlarında ciddi bir iyileştirme yaratamayız. Söz ve karar mekanizmalarında erkeklerle eşit bir biçimde yer alabilmek, toplu sözleşmelerde kadınların ihtiyaç ve taleplerini dâhil etmek ve bu müzakerelerde söz sahibi olmak için mücadelemizi geliştirmek ve güçlendirmekten başka şansımız yoktur. Yaşasın işçi kadınların örgütlü mücadelesi! YDİ Çağrı okuru bir kadın işçi 31 Aralık 2010 ✓


12

Eylül 2010 tarihinde bir referandum yapıldı. 12 Eylül’de yapılan referandumda, Anayasa Mahkemesi’nin üzerini çizdiği kimi cümlelerle son biçimine bürünen, 1982 Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklikleri öngören yasa, “Anayasa Değişiklikleri Paketi” halk oyuna sunuldu. Halk oyuna sunulan „Anayasa Değişiklikleri Paketi“ %58 oyla kabul edildi. 1982 Anayasası’nın kimi maddelerinde değişiklikler yapıldı. Yapılan değişikliklerden bir tanesi de Anayasa Mahkemesi ile ilgili olan 146., 147., 148. ve 149. maddeler idi. Anayasa Mahkemesi’nin asil üye sayısı 11’den 17’e çıkarıldı. Mahkeme üyeliğine seçilenler 12 yıl süreyle görev yapacaklar. Yapılan en önemli değişikliklerden bir tanesi de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınmış olmasıdır. Bu yazımızda bireysel başvuru hakkının ne anlama geldiği ve örtünün altında saklı tutulan esas sorunu irdelemeye çalışacağız. 12 Eylül askeri faşist darbesi devlet şiddetini kurumsallaştırdı. Devlet şiddeti kural haline geldi. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden itibaren uzun yıllar boyunca bütün ülke bir işkencehaneye çevrildi. Okullar, askeri birlikler, fabrika binaları, depolar ve polis merkezleri işkencehane olarak kullanıldı. 12 Eylül 1980 ve sonraki yıllarda 1 milyonun üzerinde

insan gözaltına alındı. Bu dönemde yargılananların sayısı 200 bini buldu. Askeri mahkemelerde yargılanan bu kişilerin 98 bin 404’ü örgüt üyesi olmakla suçlandı. 71 bin kişi hakkında ünlü 141. ve 142. maddelerden dava açıldı. 12 Eylül dönemi boyunca askeri mahkemelerde 61 bin 220 kişi yargılanıp hüküm giydi. 50 kişi idam edildi. Yargısız infazlar artmaya başladı. Kimin ne kadar düşünebileceğine, ne kadar konuşabileceğine iktidar sahiplerinin karar verdiği, mutlak bir diktatörlük rejimi kuruldu. Bu diktatörlük rejimine karşı mücadele kesintiye uğramadan sürdürüldü. Hukuksal alanda önemli gelişmeler yaşandı. 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanındı. 1989 yılından itibaren AİHM’nin tam yargı yetkisi kabul edildi. Anayasanın 90. maddesi değiştirildi. 90 madde, AİHM kararları ile yasalar arasında bir çelişki varsa AİHM kararlarının esas alınmasını öngörüyor. Başka bir deyişle, Türkiye’de AİHM kararları yasalardan önce geliyor. Türkiye insan haklarına ne kadar saygı gösteriyor? İnsan hakları alanındaki temel sorunlar ne? Bu soruların yanıtlarını AİHM Türkiye kararlarında, İnsan Hakları Örgütleri raporlarında ve Avrupa Komisyonu izleme raporlarında bulabiliriz. Türkiye, Rusya’dan sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde en çok

güncel

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı üzerine

61


güncel 62

aleyhinde bireysel başvuru bulunan devlettir. AİHM Ocak 2010 yılında faaliyet raporunu açıkladı. Rapora göre 2010 Ocak ayı itibari ile mahkemenin önünde bulunan 119 bin 300 dosyanın 13 bin 100 adedini Türkiye aleyhine yapılan başvurular oluşturuyor. Buna göre mahkemenin baktığı her 9 davadan biri Türkiye ile ilgili. AİHM’in verdiği toplam 12 bin 198 ihlâl kararının ise 2 bin 295’i Türkiye’ye ait. Bu kararların büyük kısmını da “adil yargılanma hakkı” ihlâli oluşturuyor. AİHM’in verilerine göre mahkemenin önünde karar aşamasında şu ana kadar toplam 119 bin 300 dosya bekliyor. Bu dosyaların 33 bin 550’si ile Rusya birinci sırada. Türkiye ise 13 bin 100 dosya ile ikinci sırada bulunuyor. AİHM’in, ülkelere göre ihlâl istatistiklerine göre AİHM’e yapılan 12 bin 198 ihlâl başvurusunun 2 bin 295’i Türkiye’den yapılan başvurular oluşturuyor. Yani Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye olan ülkeler içinde mahkûmiyet alan birinci ülke konumunda bulunuyor. İkinci sırada ise 2 bin 23 dosya ile İtalya geliyor. Dünyanın en küçük ülkelerinden olan Monako’dan ise sadece 1 ihlâl başvurusu dikkat çekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru için yargı harcı ödemek gerekmiyor. Vekâletname için notere başvurmak gerekmemektedir. Notere vekâletname için masraf yapılmamaktadır. Yalnız posta gideri ile başvuruyu yapmak ve sonraki masraflar için AİHM’den adli yardım almak mümkündür. AİHM, parası olanların başvurduğu bir Avrupa Mahkemesi değildir. Toplumun en ezilmiş, horlanmış, en çaresiz bırakılmış kesimlerinin burjuva hukukunu ürettiği, çoğalttığı bir alandır AİHM. Bu, topluma da soluk aldıran, dönüştüren, değiştiren, umut olan bir alandır. Türkiye toplumunun önemli bir kesimi hakkını AİHM’de aramayı az çok öğrenmiştir. AKP Hükümeti, Türkiye aleyhinde en çok başvuru yapılan ikinci ülke olma konumundan rahatsızdır. AKP Hükümeti, ihlâl sıralamasında Türkiye’nin birinci ülke olmasına son vermek istemektedir. AKP Hükümeti, Türkiye‘nin itibarının zedelenmesini önlemeye karar vermiştir! Hükümet, haksızlıkları, hukuksuzlukları önleyerek, adaleti her alanda tecelli ettirerek, olumsuz idari pratikleri yok ederek başvuru sayısını düşürmeyi hedeflememektedir. AİHM’e bireysel başvurulara fiilen set çekilerek, başvuru sayısından doğan rahatsızlık giderilmek istenmektedir. Halk oylamasına sunulan ve kabul edilen Anayasanın 148. maddesi bireylere

de Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı tanımaktadır. Bireylere Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkının tanınması ne anlama gelmektedir? Bireylerin de, Anayasa’ya aykırı gördükleri yasaları, doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesi’ne dava edebilecekleri gibi bir yanılsama doğmaktadır. Oysa böyle bir hak tanınmamaktadır. Mevcut Anayasada, Anayasa Mahkemesi’nin üç görevi vardır. Birincisi, kanunların ve kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İç Tüzüğü’nün Anayasaya uygunluğunu denetlemek. İkincisi, siyasi partilerin anayasal çerçevede faal olmalarını denetlemek, üçüncüsü, Yüce Divan sıfatı ile cumhurbaşkanını, bakanlar kurulu üyelerini, yüksek yargı organı mensuplarını görevleri ile ilgili suçlardan yargılamak. Mevcut Anayasa’nın 148.maddesine göre cumhurbaşkanı ve TBMM üyelerinin beşte birinin başvurusu ile yasaların Anayasa’ya aykırılığı denetlenebilmektedir. Vatandaşın doğrudan başvuru hakkı yoktur.Vatandaş, ancak görülmekte olan bir hukuk veya ceza davasında kendisinin o davaya taraf olması şartıyla, uygulanması ihtimal dahilinde olan bir kanun maddesinin anayasaya aykırılığını mahkeme nezdinde ileri sürebilir, mahkeme bu anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görür ise, konuyu Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesine sunar. Halk oylamasına sunulan ve kabul edilen yeni 148. maddede bu konuda hiçbir değişiklik, yenilik mevcut değildir. Halk oylamasına sunulan ve kabul edilen 148. madde bambaşka bir alanda vatandaşa Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolu açmaktadır. 148. madde Anayasa Mahkemesi’ne yepyeni görevler yüklemektedir. AİHM’e başvurulmadan önce, Anayasa Mahkemesi’ne başvurma zorunluluğu vardır. Halk oylamasında kabul edilen Anayasanın 148. maddesinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının zorunlu olduğu yönünde bir vurgulama yoktur. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargılama kuralları bilindiğinde, AİHM’e başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurmanın bir zorunluluk olduğu ortaya çıkmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bireysel başvurunun ön incelemeden geçirilip, kayda alınabilmesi için iki koşul aramaktadır. İç hukukta mevcut olan bütün başvuru yollarının tüketilmesi. İç hukukta bütün başvuru yolları tüketildikten sonra, altı aylık sürenin geçirilmemesi. Altı aylık bir sürenin aşılması koşullarında, AİHM’e başvuru imkânı ortadan


kalkmaktadır. Mevcut Anayasanın 148.maddesine eklenen 3.fıkra ile „Herkes, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlâl edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır“ ifadesi gelmektedir. Yapılan değişiklikte ‘başvurabilir’ denilmekte, vatandaş mecbur kılınmamaktadır. Ancak, bu koşullarda, AİHM’den önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurma zorunluluğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanmaktadır. Bireysel başvuruların ön incelemeden geçebilmesi için gereken iki koşuldan biri, iç hukuk yollarının bütünüyle tüketilmiş olması, başvuracak başkaca yolun kalmamış olmasıdır. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu açıldığına göre bu yol da tüketilmeden AİHM’e başvurmak mümkün olamayacaktır. Şimdiye kadar kural olarak Türkiye’de bir ceza davası 4 ile 6 yıl arasında sonuçlanabiliyordu. Yargıtay’ın verdiği kararın kesinleşmesiyle birlikte iç hukuk yolları tükeniyordu. Yargıtay kararından sonra AİHM’e başvurulabiliniyordu. Yeni Anayasa değişikliği ile bu artık mümkün değil. Yargıtay kararından sonra Ana-

güncel

Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bildiğimiz görevleri çerçevesinde, yasaların Anayasa’ya uygunluğu denetiminde bireylere yeni bir hak tanınıyor değildir. Bu bir yanılsamadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurma mecburiyeti getirilmektedir.Bu mecburiyet Anayasanın 148.maddesinde yazılı değildir. Bu mecburiyet Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanmaktadır. Burada amaçlananın da AİHM’ne başvuru sayısını düşürmek olduğu açıkca ifade edilmektedir. Henüz hiçbir altyapısı oluşturulmamış, Anayasa Mahkemesi yargısı labirentinden çıkarak AİHM’ne ulaşmak kolay olmayacaktır.

yasa Mahkemesi’ne başvurmak gerekiyor. Önünde mevcut uzmanlık gerektiren davaları dört, beş yıl gibi sürelerle ancak karara bağlayabilen, karar verdikten sonra da gerekçeli kararın yazımı aylar alan bir Anayasa Mahkemesi var. Bundan sonra, yaşam hakkının ihlâli, haksız gözaltına alınma, haksız tutuklanma, tutukluluk süresinin uzun sürmesi, yargılamaların makûl sürede sonra erdirilmemesi, yargılamada hakkaniyete uygun davranılmaması, tarafsız veya bağımsız yargılama hakkından yararlandırılmama, işkence görme, özel hayatın dokunulmazlığının ortadan kaldırılması, telefon dinleme, görüntü ve sesi kayda alma vb. hak ihlâlleri, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi, masuniyet karinesine aykırı olarak kesin bir mahkûmiyet kararı olmaksızın teşhir edilme, sendika hakkını lâyıkı ile kullanamama, ayrımcılığa tâbi olma, inançları sebebi ile özgürlüğünü yaşayamama gibi pek çok alanda, vatandaşın AİHM’e gitmeden önceki mecburi durağı Anayasa Mahkemesi olacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bildiğimiz görevleri çerçevesinde, yasaların Anayasa’ya uygunluğu denetiminde bireylere yeni bir hak tanınıyor değildir. Bu bir yanılsamadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurma mecburiyeti getirilmektedir.Bu mecburiyet Anayasanın 148.maddesinde yazılı değildir. Bu mecburiyet Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanmaktadır. Burada amaçlananın da AİHM’ne başvuru sayısını düşürmek olduğu açıkca ifade edilmektedir. Henüz hiçbir altyapısı oluşturulmamış, Anayasa Mahkemesi yargısı labirentinden çıkarak AİHM’ne ulaşmak kolay olmayacaktır. Görünürde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun açılması iyi olarak görülebilinir. Burjuva hukukunun egemen olduğu bir ülkede, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel olarak başvurmak, hak arama mücadelesinde önemli bir adımdır. Hukukun siyasileştiği, devleti koruma, kollama misyonunu üzerlendiği bir ülkede, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının getirilmesinin bir önemi yoktur. Yazının akışı içerisinde açıklamaya çalıştığımız gibi, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınması ile AİHM’e gidecek başvuruların önü kesilmek istenmektedir. Egemen sınıfların esas derdi; Türkiye’nin AİHM nezdinde zedelenen imajının düzeltilmesi ve en fazla mahkûmiyet verilen bir ülke konumundan çıkarılmasıdır. 12 Aralık 2010 ✓

63


güncel

ICOR Kuruluş Kararı

Değişik Devrimci Akımlardan Örgütlerin Devrimci Enternasyonal Koordinasyon Örgütü, ICOR kuruldu: 2010 yılı Ekim ayı başında enternasyonal alanda değişik devrimci akımlardan örgütlerin eylem birliğini sağlamak ve eylem birliği içinde daha ileri bir ideolojik birliğin ön şartlarını yaratmak amacıyla bir işbirliği ve koordinasyon örgütü kuruldu. 3 yılı aşkın bir hazırlık süreci ve Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da ve Avrupa’da yapılan ön hazırlık Konferansları ertesinde yapılan I. Dünya (Kuruluş) Konferansında Kuruluş Bildirgesi ve Tüzük karara bağlandı ve Enternasyonal Koordinasyon Komitesi seçildi. Kuruluş bildirgesi ve Tüzük, büyük çoğunluğu Kuruluş Kongresine de katılmış olan 41 Örgüt tarafından imzalandı Bu sayımızda ICOR’un iki temel belgesini, kuruluş kararı ve tüzüğünü yayınlıyoruz. 4 Ocak 2011 ✓ 6 Ekim 2010 “Devrimci Parti ve Örgütlerin Koordinasyonu ve İşbirliği” inisiyatifinin düzenlediği Dünya Konferansı, kendisini uluslararası bir örgüt olarak kurma kararı aldı. Örgütün adı “Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu”dur. (ICOR) I. COR’un kuruluşu şu anlayışa dayanmaktadır: Yüksek derecede örgütlü ve dünya çapında bağlara sahip uluslararası mali sermayenin ve onun emperyalist dünya sisteminin karşısına yeni bir şey koymanın zamanı gelmiştir -Bu, enternasyonal devrimci işçi hareketinin ve geniş kitlelerin ülke sınırlarını aşan işbirliğinin ve pratik eylemin koordinasyonunun yeni bir basamağını oluşturan örgütlülüğüdür. Yeni sömürgecilik sistemiyle birlikte emperyalizm, yalnızca, insanlığın varlığını dramatik bir biçimde tehdit eden gelişmeye eğilimli bir krizle var olabilir. Bu kendini 2008’deki dünya ekonomik -ve finanskrizinde, kapitalist sistemin üretim ve yeniden üretimdeki yapısal krizlerinde, borçlanma krizlerinde, evrensel çevre krizinde, proletarya ve geniş yığınlar içinde ailenin büyüyen çözülüşünde, siyasi krizlerde ve aynı zamanda büyüyen uluslararası savaş tehlikesinde, yükselen emperyalist saldırılarda ve emperyalizmin gericilik ve faşizme doğru genel eğiliminde göstermektedir. Kapitalizmin dünya işçi sınıfına ve geniş yığınlara sunacağı bir gelecek yoktur. Bu yüzden ICOR dünyanın bütün kadın-erkek devrimcilerini Lenin’in şu sözleri doğrultusunda birleşmeye çağırır: “İşçiler eğer birbirinden kopuksa hiçtir. İşçiler birleştiğinde her

I

64

şeydir.” (Lenin, 1913, “İşçilerin Birliği Üzerine”) ICOR enternasyonal olarak örgütlenmiş devrimci işçi hareketinin kazanımlarına sahip çıkar. Bunlar içinde 1871 Paris Komünü’nün büyük devrimci eylemi, 1917’deki muzaffer Rus Ekim Devrimi, 19451949 Çin Devrimi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında eski sömürge sisteminin parçalanması için yürütülen devrimci kurtuluş mücadeleleri ve sosyalist kampın oluşması vardır. ICOR I., II., III. Enternasyonal tarihi örneklerinde somutlaşan enternasyonal örgütlenme biçimlerinin zengin deneyimlerine dayanır. O birliğin biçimi konusunda bugünün verilerini, gerekliliklerini ve imkanlarını dikkate alır. O böylece Karl Marx’ın, “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” ve Lenin’in, “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin!” büyük sloganlarını hayata geçirir. 1956’da Sovyetler Birliği KP’nin 20. Parti Kongresi’nde egemen olan revizyonist ihanet dünya komünist ve işçi hareketini bugüne kadarki en ağır yenilgiye uğrattı ve ardında görülmemiş boyutlarda bir parçalanmışlık bıraktı. Kapitalizmin restorasyonu dev bir antikomünizm ve karşıdevrim dalgasına yol açtı. Enternasyonal komünist ve işçi hareketi içinde ortaya çıkan sekter ve anarşist eğilimler de bu harekete yer yer büyük zarar verdi. Fakat enternasyonal devrimci hareketin yeniden yükselmesinin önündeki esas tehlike, işçi ve halk hareketi üzerinde revizyonizmin ve reformizmin etkisiydi, etkisidir. 1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle modern revizyonizm merkezini kaybetti. Emperyalist burjuvazi bu çöküşü dünya çapında anti-


komünist saldırısı için bir avantaj haline getirebildi. Sovyetler Birliği şahsında revizyonist kalenin zayıflaması, sosyalizm doğrultusunda dünya çapında yeni bir mücadele atılımı için de aynı zamanda önemli bir faktördür. Sayıları milyarlarla ifade edilen dünya çapındaki proletarya, eğer geniş yığınlarla ittifak içinde enternasyonal olarak örgütlenir, kurtuluşu için mücadeleyi eline alır ve halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinde yol gösterici rolünü oynarsa, emperyalizme karşı onu alt edecek güçtür. II. Emperyalizmin yüksek derecede gelişmiş ve uluslararası alanda birbirine bağlanmış üretici güçleri ile vardığı bugünkü seviyesinde, sosyalizm için maddi temeller daha şimdiden geniş çapta olgunlaşmıştır. Dünya mali sermayesinin diktatörlüğü şartlarında korkunç yıkıcı güçler de aynı zamanda etkindir: * Emperyalizm tarafından ezilen ve sömürülen ülkelerde kitlelerin yoksullaşması, ülke zenginliklerinin talanı, her türlü devrimci atılıma karşı askeri tehdit, çevre tahribatı, açlık ve sürgün derinleşmektedir. * Yüksek derecede gelişmiş kapitalist ülkelerde bile büyük boyutlara yükseltilen sömürü, kitlelerin artan yoksulluğu ve burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin devlet aygıtlarının faşistleştirilmesine kadar varan tırpanlanmasıyla el ele yürümektedir. * Emperyalist burjuvazi sürekli olarak ulus devletlerin bağımsızlığını ve toprak birliğini tehdit etmektedir. Bu, emperyalist devletlerin dış siyasetinin askerileşmesini beraberinde getirmekte, bu askerileşme de kabaca BM misyonu ve insani yardım sahtekârlığı maskesi ile örtülmeye çalışılmaktadır. * Emperyalistler, en başta da emperyalist büyük güçler arasındaki rekabet sürekli olarak bir dünya sa-

güncel

Sömürü ve baskıdan kurtulmuş bir topluma duyulan özlem ve bu yöndeki arayışlar, toplumu dönüştürücü, emperyalist dünya sistemin temel kötülüklerini aşacak bir güç haline gelmelidir. ICOR, emperyalist sistemin istikrarsızlığını, emperyalizme karşı ve sosyalizm için devrimci kurtuluş mücadelesini daha de geliştirerek cevaplama pratik ihtiyacından doğmuştur. vaşı tehlikesini besliyor ve dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesi bölgesel savaşlara yol açıyor. * Kapitalist üretim tarzı bugün dünyayı kısa vadede bütün insan yaşamını imkansız hale getirebilecek evrensel çevre felaketi ile yüz yüze getirmektedir. * Emperyalizm çocukların ve gençlerin geleceğini çalmakta ve emekçi kadın yığınları çifte sömürü ve baskı şartlarında zincirlenmektedir. Emperyalizm tarafından ezilen ülkelerdeki kadınlar ayrıca, ulusal ve dinsel ayrımcılığın da hedefi olmaktadır. Sömürü ve baskıdan kurtulmuş bir topluma duyulan özlem ve bu yöndeki arayışlar, toplumu dönüştürücü, emperyalist dünya sistemin temel kötülüklerini aşacak bir güç haline gelmelidir. ICOR, emperyalist sistemin istikrarsızlığını, emperyalizme karşı ve sosyalizm için devrimci kurtuluş mücadelesini daha de geliştirerek cevaplama pratik ihtiyacından doğmuştur. Tek tek ülkelerde devrimci örgüt ve partilerin inşası ve güçlendirilmesi, emperyalizmin yıkılması ve sosyalizmin inşası mücadelesinin yeniden yükseltilmesi için belirleyici unsurdur. Bunun için kitlelerin ortak mücadelesinde ulusal, bölgesel ve enternasyonal alanda değişik platformların ve örgüt biçimlerinin yaratılması gerekir. Tarihsel meydan okuma dünya çapında yürüyen mücadelelerin ülke sınırlarını aşan bir işbirliğini, koordinasyonunu ve devrimcileştirilmesini bugün her zamankinden daha fazla gerekli kılmaktadır. III. Şunları göz önünde bulundurarak: * Birçok parti ve örgütte, yapıcı ve eşit haklar temelinde işbirliğine duyulan istek gelişti; * Kitlelerin ve sanayi proletaryasının çekirdeğinin ülke sınırlarını aşan, henüz başlangıç aşamasındaki

65


güncel 66

mücadelelerinde uluslara bölünmüşlüğün aşılması gerektiği bilinci gelişiyor; * Bir dizi enternasyonal devrimci örgüt biçimleri (konferanslar, forumlar, platformlar vb) daha şimdiden ortaya çıkmış durumdadır; * “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” ve “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin!” sloganları ancak enternasyonal örgüt biçimleri aracılığıyla hayata geçirilebilir; * Tek tek ülkelerde ve örgütlerde farklı toplumsal şartlar ve sınıf mücadelesinin farklı gelenekleri vardır; * Her ülkenin devriminin hazırlığının ve yürütülmesinin sorumluluğu o ülkenin işçi sınıfı -ve kitle hareketinin- partisinin omuzlarındadır; * Dünya devrimcileri arasında daha birçok ideolojik-siyasi ayrılık vardır; * Ortak, örgütlü devrimci eylem bütün ayrılıkların aşılmasını bekleyemez; ICOR kendisini, enternasyonal devrimci işçi hareketinin dayanışmacı birliğini geliştirmeye bir katkı olarak kavrar. Berrak bir ideolojik asgari müşterek temelinde o, devrimci eylem birliğini, içeriksel temellerin daha derinleştirilmesi amacıyla yürütülecek canlı bir tartışma ve netleşme süreciyle sağlamaya çalışır. Kuruluş Konferansı ICOR’un bütün devrimci parti ve örgütlere ve diğer enternasyonal birliklere karşı tutarlı olarak açık kapı siyaseti izleyeceğini açıklar. Onun esas işi sınıf mücadelesinin ve pratik dayanışmanın örgütlenmesinde işbirliği ve koordinasyonun sağlanmasıdır. O, dünyada diğer ilerici enternasyonalist örgüt biçimleriyle sıkı işbirliğinden ve ortak çalışmadan yanadır ve kendini hiçbir biçimde bu örgütlerle rekabet içinde görmemektedir. O bütün dünyada proleter ve devrimci parti ve örgütlerin yeni nitel birliğini oluşturmakta ve bunu güçlendirmektedir. IV. Emperyalist dünya sisteminin aşılması ve sosyalist toplumsal sistemin egemen kılınması stratejik hedefinde birliğe sahip olan Kuruluş Konferansı, karşılıklı ortak çalışmanın temel ideolojik-siyasi temelleri olarak şunları kararlaştırır: * Kapitalizm/emperyalizmin toplumsal ilişkilerinin devrimci altüst oluşunun gerekliliğinin kabulü; sosyalist toplum hedefinin amaçlanması; kitleler için demokrasi, insanlığın sömürü ve baskıdan kurtuluş

mücadelesinin can düşmanlarının ezilmesi olarak proletarya diktatörlüğünün kuruluşunun gerekliliğinin savunulması. * Revizyonizmle, Troçkizmle ve anarşizmle araya berrak ayrım çizgilerinin çekilmesi; antikomünizmin her türüne, burjuvazinin “Stalinizm” ve “Maoizm” adını taktığı şeye ve proletarya diktatörlüğüne yönelen her düşmanca saldırı ve burjuva kışkırtmalarına karşı tavır. V. Kuruluş Konferansı özerk, bağımsız, kendi sorumluluğuna sahip parti ve örgütler arasında konsensusa (oydaşma) dayalı işbirliği ve koordinasyon ilkesini benimser. Temel belgelerin karara bağlanmasında konferans, kararları oydaşma temelinde almayı hedefler. İlkesel ideolojik sorunlar ve temel siyasi sorunlar oylama ile karara bağlanamaz. Ancak pratik gereklilik olan kararlar ve kuruluş belgeleri, ideolojik-siyasi görüş ayrılıklarının varlığının bilincinde olarak, yeterli bir tartışma ertesinde çoğunlukla karara bağlanabilir. Bunlar için oyların en az yüzde 80’i gereklidir. Bütün günlük siyasi kararlar basit çoğunlukla alınabilir. Oyların eşit olması halinde sunulan karar tasarısı reddedilmiş sayılır. Her örgüt, hangi projeyi ve hangi etkinlikleri destekleyeceğine kendisi karar verir. Bu, güvenilirlik ilkesiyle el ele yürür. Her örgüt, üzerine aldığı görevleri hakkıyla yerine getirme sorumluluğu ve yükümlülüğünü taşır. Çalışmanın ağırlık noktası, sınıf mücadelesinde ve tek tek ülkelerde devrimci parti inşasında karşılıklı destek ve işbirliğindedir. ICOR dünya çapında, kıtasal ve bölgesel olarak, birlikte tespit edilmiş görevlerde ve tek tek süreli projelerde ortak çalışmayı gerçekleştirir. Çeşitli süreç ve eylemliliklerin uyumlu hale getirilmesinin koordinasyonunu ve belirlenmiş ortak proje ve mücadele görevlerinde işbirliğini gerçekleştirir. ICOR üye örgütler arasında karşılıklı saygı ve birbirinin bağımsızlığını tanıma zemini üzerinde yükselir ve örgütlerin iç örgütsel meselelerine karışmamayı ilke edinir. Görüş geliştirme, sahiplenme ve ortak pratiğe geçirmede proleter tartışma kültürünü geliştirmeyi ilke edinir. Bütün ülkelerin işçileri birleşin! Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin!


güncel

Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu (ICOR) TÜZÜĞÜ Temel Belgelerin karara bağlanmasında konferans kararlarını konsensus (oydaşma) temelinde almaya çaba sarfeder. İlkesel ideolojik sorunlar ve temel siyasi sorunlar çoğunluk kararıyla sonuçlandırılamaz. Ancak ideolojiksiyasi ayrılıkların bilincinde olarak pratik sorunlarda, kuruluş belgelerinde gerekli olan hallerde derinlemesine yürütülen tartışma ertesinde çoğunluk kararı alınabilir. Burada da konferans katılımcılarının en az yüzde 80’nin oyu gereklidir. Bütün güncel siyasi sorunlardaki kararlar için basit çoğunluk yeterlidir. Eşit oy durumunda tasarı reddedilmiş sayılır. I. Ön açıklama:

Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’nun sonunda yaptıkları bu etkin çağrı bütün dünyada devrimci işçi sınıfının devrimci kurtuluş mücadelesinin yol gösterici ilkesiydi. Emperyalist dünya sisteminin gelişmesi aşırı derecede çelişmelidir. Bir yanda bütün zamanların en büyük zenginliği biriktirilmişken ve bütün insanlığın refah, sağlık ve barış içinde yaşamasını mümkün kılacak potansiyel olgunlaşmışken, diğer yanda dünyada açlık ve kitlesel yoksulluk bugüne kadar görülmemiş boyutlara varmıştır. İşçi sınıfının dünya çapında büyümesi ve emek üretkenliğindeki artış, köylülüğün kitlesel olarak yıkımı, kitlesel işsizlik ve eksik istihdamla elele yürümektedir. Bilimsel-teknik ilerleme doğa ile insanın birlikteliğini çoktandır mümkün kılmasına rağmen, insanın varlık temelleri iklimdeki dramatik değişiklik tarafından tehdit edilmektedir. Gelişmiş sosyalist ilişkiler için maddi hazırlık hiçbir dönemde bugünkü kadar olgunlaşmamıştı, fakat aynı zamanda emperyalist dünya sisteminin krizli varlığı, eğilim olarak insani varoluş biçimini soru işa-

reti haline getiriyor. Her şeyi mahvedecek bir emperyalist savaş tehlikesi on yıllardır insanlığın sırtında yük, evrensel çevre krizi insan varlığının temellerini tehdit ediyor, dünya çapında emekçi yığınlar arasında ailenin çözülüşü artıyor, bununla birlikte yaşam şartlarında, özellikle de kadın ve çocukların yaşam şartlarında yoğun kötüleşmeler yaşanıyor. Milyarlarca insanın aşırı sömürüsü 2008’de bütün dünyayı sarsan dünya ekonomik ve mali krizini doğurdu. Bütün bunlar kapitalizmin yerine, üretici güçlerin insanlığın yararına kullanılabileceği yeni bir düzen’in geçirilmesini haykırıyor. Dünyanın emekçi yığınları kapitalist barbarlık içinde kaybolmak istemiyor! Mali sermayenin insana değer vermeyen politikası, insanlığın sömürüsüz, zulümsüz, yoksulluğun ve çevre yıkımının olmadığı, savaşsız ve gençliğe perspektif sunan bir toplum için devrimci atılımını tetikliyor. İşçi hareketi, sosyalist kampın revizyonizm yüzünden çökmesiyle tarihinin en ağır yenilgisini aldı. Bu yenilgi, uluslararası devrimci hareketi, daha önce görülmemiş boyutlarda bir bozgun atmosferine soktu; devrimci hareket saflarında tasfiyeciliğin, bölünme ve parçalanmanın artmasına yol açtı. Bütün bunlara rağmen birçok devrimci parti ve örgüt devrimci parti inşasında ısrar etti ve ulusal ve

67


güncel

sosyal kurtuluş mücadelesini sürdürdü. Yeni devrimci ve Marksist-Leninist parti ve örgütlerin inşasında, onların sınıf mücadelelerine katılması ve önderlik etme konusunda yetkinleşmesinde ve başlayan enternasyonal işbirliğinde çok yönlü sonuçlar çıkarıldı, deneyimler kazanıldı. Böylece enternasyonal devrimci ve işçi hareketinin ülke sınırlarını aşan bir işbirliği ve emperyalizme karşı enternasyonal birleşik bir cephenin yeni bir aşaması için zaman olgunlaştı. Bizim, dünya devrimcilerinin sınıf mücadelesinde enternasyonal işbirliği ve koordinasyonu için yeni bir örgüt biçimine ihtiyacımız var. ICOR’un Kuruluş Konferansı dünyanın ilk sosyalist devletinin dahi önderi Lenin’in proleter enternasyonalizminin ancak gerekli örgüt biçimleri sayesinde gerçekleşebileceği şeklindeki görüşünü izliyor: “Sermaye enternasyonal bir güçtür. Onu yenebilmek için işçilerin enternasyonal ittifakına, onların enternasyonal kardeşçe birleşmesine ihtiyaç vardır.”(Lenin Eserler, Alm. c. 30, s. 282-283, “Denikin’e karşı kazanılan zafer dolayısıyla Ukrayna işçi ve köylülerine mektup’tan) ICOR, aralarında büyüklük, pratik örgütsel ve siyasal deneyim, tarihsel ideolojik kökler, sosyo-ekonomik şartlar ve stratejik görevler açısından aralarında büyük farklılıklar bulunan devrimci parti ve örgütleri eşit haklar temelinde birleştirir. Ortak mücadelede örgütler karşılıklı saygı temelinde birlikte çalışır ve birbirinden öğrenirler. Amaçlarına ulaşabilmek için ICOR Kuruluş Konferansı şu TÜZÜK’ü karara bağlar: I. İsim: International Coordination of Revolutionary Parties and Organizations (ICOR) Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu (ICOR) II. Yapı A. Dünya Konferansı

68

1. ICOR’un en yüksek organı, ICOR üyesi tüm parti ve örgütlerin temsilcilerinin Dünya Konferansı’dır. Dünya Konferansı üç yılda bir toplanır. Oylamalarda her üye örgüt bir oya sahiptir. Konferans’tan en geç üç ay önce her üye örgüte çağrı yapılmış olduğu şartlarda, üye örgütlerin yüz-

de 50’den fazlası konferansta temsil ediliyorsa, konferans karar alma hakkına sahiptir. Her örgüt bir oy kullanma hakkına sahiptir. Eğer özel şartlar ve haklı gerekçeler nedeniyle konferansa yüzde 50’nin üzerinde üye örgütün katılması sağlanamıyorsa, üye örgütlerin yüzde 50’sinden fazlasının resmi onayı gereklidir. Karar alınabilmesi için mutlak asgari katılım üye örgütlerin 1/3’ünden fazlası olmak zorundadır. Ayrıca her kıtadan en az iki delegasyonun katılımı şarttır. 2. Dünya Konferansı konferansın başlangıcında ilk önce Konferansın gündemini ve işleyiş kurallarını karara bağlar. Konferans, konferansta seçilen bir divan tarafından yönetilir. Dünya Konferansı çok taraflı olarak hazırlanır, finanse edilir ve gerçekleştirilir Dünya Konferansı, eşit haklar ve ortak kararlaştırılan konferans işleyiş kurallarına uyulması yükümlülüğü temelinde gerçekleşir. Konferans dili İngilizce’dir. Konferans, olanakları ölçüsünde diğer dillere tercüme işini örgütler. Dünya Konferansı, iki konferans arasında ICOR çalışmalarını koordine etme görevine sahip Uluslararası Koordinasyon Komitesi (ICC) ile bir Mali Denetçi seçer. Temel Belgelerin karara bağlanmasında konferans kararlarını konsensus (oydaşma) temelinde almaya çaba sarfeder. İlkesel ideolojik sorunlar ve temel siyasi sorunlar çoğunluk kararıyla sonuçlandırılamaz. Ancak ideolojik-siyasi ayrılıkların bilincinde olarak pratik sorunlarda, kuruluş belgelerinde gerekli olan hallerde derinlemesine yürütülen tartışma ertesinde çoğunluk kararı alınabilir. Burada da konferans katılımcılarının en az yüzde 80’nin oyu gereklidir. Bütün güncel siyasi sorunlardaki kararlar için basit çoğunluk yeterlidir. Eşit oy durumunda tasarı reddedilmiş sayılır. ICOR üyesi her örgüt ve parti, ortak projelerin karara bağlanması ve uygulanmasında özerk ve bağımsızdır. Sınıf mücadelesine dair görevlerin gerçekleştirilmesinde sorumluluk kendisine aittir; ancak verdiği sözleri yerine getirmekle yükümlüdür. B. Kıtasal Konferans ICOR’un ortak çalışmasının başlangıcında Afrika, Amerika, Asya (Avustralya/Okyanusya dahil) ve Avrupa’da yapılan Kıtasal Konferanslar bulunmalıdır. Bu konferanslardaki oylamalarda her örgüt bir oy hakkına sahiptir.


Konferans dilini her kıtasal konferans kendisi belirler. Her kıtasal konferans Kıtasal Koordinasyon Komitesi’ni (CCC) ve bir mali denetçi seçer. Bunun dışında dünya konferansının ilgili kuralları geçerlidir. C. Bölgesel konferans ICOR’un faaliyetinin ve üye sayısının artmasına bağlı olarak kıtaların uygun bulunan bölgelere ayrılması gerçekleştirilecektir. Her kıtanın kaç bölgeye ayrılacağı konusunda ICOR’un en yüksek organında birlik sağlanmalıdır. D. Enternasyonal Koordinasyon Komitesi (ICC) Enternasyonal Koordinasyon Komitesi (ICC), Dünya Konferansları arasındaki sürede ICOR üyesi örgütlerin faaliyetlerinin koordinasyonunun merkezidir ve kamuoyu önünde ICOR’u temsil eder. ICC eşit hak ve yükümlülüklere sahip en az yedi, en fazla dokuz üyeden oluşur. Bu üyeler üyesi oldukları parti ve örgütler tarafından Dünya Konferansı’na önerilir ve onun tarafından seçilir. Seçilmiş ICC üyelerinin mensubu olduğu parti ve örgütler, ICC üyelerinin görevlerini yerine getirebilmesi için kolektif sorumluluk üstlenirler.

güncel

Her kıta ICC içinde en az bir temsilciyle temsil edilmelidir. Kıtasal Konferanslar ICC’ye birer temsilci gönderir, bunların temsilciliği mensup oldukları parti veya örgüt tarafından onaylanmış olmalıdır. Kıtasal konferanslar ayrıca bir de yedek temsilci belirler, bunlar da mensubu oldukları parti veya örgütün onayını almış olmalıdır.

Bir ICC üyesinin vekaleten temsili mümkündür. Ayrıca her üye örgüt, ICC’deki temsilcisini önemli nedenlerden dolayı geri çağırıp yerine bir başkasını gönderebilir. Bu yeni temsilci de aynı örgüte mensup olmak zorundadır ve gönderen parti veya örgüt yönetiminin yazılı ve açık görevlendirme ve onayına sahip olmalıdır. Her kıta ICC içinde en az bir temsilciyle temsil edilmelidir. Kıtasal Konferanslar ICC’ye birer temsilci gönderir, bunların temsilciliği mensup oldukları parti veya örgüt tarafından onaylanmış olmalıdır. Kıtasal konferanslar ayrıca bir de yedek temsilci belirler, bunlar da mensubu oldukları parti veya örgütün onayını almış olmalıdır. ICC Dünya Konferansı’nın verdiği görevler doğrultusunda, onun kararlarını hayat geçirmek için çalışır. ICC, temel ilkeler ve siyasi temel konularda karar alamaz. ICOR üyelerinin ortak çalışmasının koordinasyonu bağlamında ICC, üye örgütlerin pratik faaliyetleri için açıklamalar ve öneriler hazırlama ve gerektiğinde bunları danışma yöntemiyle karara bağlama yükümlülüğüne sahiptir. ICC düzenli toplantılar yapar ve yılda en az bir kere bir araya gelir. Toplantılar hakkında onaylanmış tutanak tutulur. ICC toplantılarında Üyelerin en az yarısı mevcutsa karar alma yetkisi vardır. ICC kendi toplantılarına ICOR üyesi örgütlerden temsilciler çağırabilir. Bunların ICC’de oy hakkı yoktur. ICC, Dünya Konferansı’nda çalışmaları hakkında yazılı rapor sunar. Mali sorumlu, Dünya Konferansı’nda bir mali rapor sunar. Mali denetçi de rapor sunar. ICC kendi içinden bir Genel Koordinatör, bir Genel Koordinatör Yardımcısı ve bir Mali Sorumlu seçer. Bunlar ICOR sekretaryasını oluşturur. Genel koordinatör ve Yardımcısı ICOR’un baş temsilcileridir ve ICOR’un Dünya Konferansı kararlarına bağlıdırlar. E. Kıtasal Koordinasyon Komitesi (CCC) ICC’ne ilişkin kurallar Kıtasal Koordinasyon Komitesi (CCC) için de geçerlidir. Kıtasal Koordinasyon Komitesi üye sayısı, ilgili kıtanın Kıta Konferansı’nda kararlaştırılır. ICC kendi içinden bir Kıta Koordinatörü, bir Kıta Koordinatör Yardımcısı ve bir Mali sorumlu seçer,

69


güncel

bunlar ICC Sekretaryasını oluşturur. Kıta Koordinatörü, onun gelememesi halinde yardımcısı ICC toplantılarına davet edilir. F. Bölgesel Koordinasyon Komitesi (RCC) ICC’ne ilişkin kurallar Bölgesel Koordinasyon Komiteleri için de geçerlidir. Bölgesel Koordinasyon Komitesi üye sayısı ilgili Bölgesel Konferans tarafından kararlaştırılır. Bölgesel Koordinasyon Komitesi kendi içinden bir Bölgesel Koordinatör, bir Bölgesel Koordinatör Yardımcısı ve bir Mali Sorumlu seçer, bunlar ICC Sekretaryasını oluşturur. Bölgesel Koordinatör, onun gelememesi halinde Bölgesel Koordinatör Yardımcısı ICC toplantılarına davet edilir. III. ICOR üyeliği hakkında A. Genel 1. ICOR’un üye yapısı, dünyanın çeşitli ülkelerinden, bağımsız ve sorumlu parti ve örgütlerden oluşur. 2. ICOR üyeliğinin ön koşulu Dünya Konferansı’nın ilkelerinin ve temel kararlarının kabulüdür. 3. Dünya Konferansı’nın ilkelerinin ve temel kararlarının kabulü ve hayata geçirilmesi konusunda yükümlülük üstlenilmesi ilgili üye örgütün kendisince belirlenir ve ICOR’a üye alımını gerçekleştiren karar alıcı toplantıda onaylanır. ICOR üye örgüt hakkında bir ideolojik-siyasi nitelendirmede bulunmaz. 4. ICOR’a üyelik, ICOR Dünya Konferansı’nda mevcut delegelerin yüzde 80’lik bir çoğunluğuyla kararlaştırılan bir üye alım usulüne göre gerçekleşir. 5. ICOR’a üyelik, üye örgütlere eşit hak ve yükümlülükler getirir. 6. ICOR’un bağımsız ve kendi sorumluluğunu taşıyan üyelerinin anlaşarak gerçekleştirdikleri koordinasyon ve işbirliği ilkesi, ICOR’un ortak örgütsel ilkesidir. 7. Ortak görevler, görevin kapsamına göre (Dünya, Kıta, Bölge) ICOR’un ilgili kurumlarında tartışılır ve belirlenir. B. Üyelik için temeller

70

1. ICOR’da üyelik için ortak zemin, her üye örgütün devrimci karakteridir. 2. Bu, ICOR’un niteliğiyle herhangi bir uzlaşmaz

Üyelik sorumlu Bölgesel Konferans tarafından, o henüz kurulmamışsa Kıtasal Konferans tarafından oydaşma temelinde gerçekleştirilir. Üyelikle ilgili olarak sorumlu Koordinasyon Komitesi Bölgesel ya da Kıtasal Koordinasyon üyesi örgütlerle bir danışma süreci başlatır. Bu süreçte uyuşma sağlanamazsa bir sonraki Bölgesel ya da Kıtasal Konferans en az yüzde 80 çoğunlukla karar alabilir. çelişkisi olmadığı sürece, her üye örgütün değişik ideolojik-siyasi görüşlerini ve temellerini içerir. 3. ICOR’a üye örgütlerin ortak stratejik hedefleri, emperyalist-kapitalist dünya sistemini aşmak ve sosyalist toplumsal ilişkileri hayata geçirmektir. 4. ICOR’un ortak stratejik hedefine varmak için, her ülkede ve her üye örgüt tarafından, sadece o ülkedeki ilgili üye örgütün belirleyebileceği farklı strateji ve taktikler izlenebilir. 5. ICOR üyeliğinin temel şartı; • Her ülkede ezilen ve sömürülen kitleler içinde ve kitlelerle birlikte gerçek devrimci çalışmadır. • Militan sınıf politikasıdır ve egemen tekeller ve kuklalarıyla sınıf işbirliğinin reddidir. • Toplumsal ilişkilerin köklü bir devrimci değişiminin ve biçimi ne olursa olsun, proletarya diktatörlüğünün kurulması gerekliliğinin tanınmasıdır. • Antikomünizmin sözde “Stalinizm” ya da “Maoizm”le proletarya diktatörlüğüne karşı burjuvazinin düşmanca karalama kampanyaları gibi çeşitli biçimlerdeki saldırılarına olduğu kadar revizyonizmle, troçkizmle ve anarşizmle de araya kesin ayrım çizgileri çekmektir. • Sınıf mücadelesinde üye örgütlerin uluslararası koordinasyonu ve işbirliğinin teorisi ve pratiği için ortak zemin proletarya enternasyonalizminin tanınması ve hayata geçirilmesidir.


C. Üye Örgütlerin Hakları ve Yükümlülükleri

2. Her üye örgüt şu yükümlülüklere sahiptir: • Ortak politik platform temelinde, ICOR’un tüm temel konularda ideolojik-politik birliğinin adım adım ilerletilmesi için aktif biçimde seferber olmak ve bununla ilgili girişimleri desteklemek, • Kendi imkanları doğrultusunda sağlam bir dayanışma ve karşılıklı pratik yardım, • Üye örgütler arasında proleter bir tartışma kültürü, • Karşılıklı saygı, bağımsızlığın korunması, herhangi bir üye örgütün içişlerine müdahale etmemek ve eşitlik, • Ortak varılan anlaşmaları uygulama konusunda güvenilirlik, • ICOR’un kendisini finanse etmesine olanakları ölçüsünde katkı sunmak. IV. Üyeliğe alma ve Üyelikten çıkarma usulü 1. ICOR’a üyelik kural olarak konsensus (oydaşma) temelinde olur.

güncel

1. Her üye örgüt şu haklara sahiptir: • Enternasyonal, kıtasal, bölgesel düzeyde karşılıklı koordinasyon ve işbirliğine katılmak ve aktif rol oynamak, • Konferans ve etkinliklere katılmak, ICOR’un ortak faaliyetlerinde yer almak ve bunlara ilişkin önerilerde bulunmak, • Sorumlu organları seçmek ve onlara seçilmek. • Delege dağılımına göre seçme hakkı sayesinde karar alıcı konferanslara katılmak; • Diğer bir üye örgütün içişlerine herhangi bir müdahale anlamına gelmemek kaydıyla, özel bir biçimde birlikte çalışmak, objektif biçimde tartışmak ya da tavsiyelerde bulunmak için ICOR’un tüm diğer üye örgütleriyle doğrudan ilişkiye geçmek, • ICOR çoğunluğunun görüşüne gereken saygıyı göstermek kaydıyla karşı çıktığı sorunları onaylamaktan kaçınmak ve gerekirse ortak alınan kararın kendi ülkesinde uygulanmasına karşı bağımsızca karar vermek, • Diğer örgütlerle ICOR dışında da ittifaklar kurmak, ya da ICOR’un açıkça karşısında olmadığı sürece başka birliklere de katılmak. • Belirlenmiş kurallar doğrultusunda ortak yayınlara katılmak.

Üyeliğe itirazlar ICOR’un görevlerini etkilemeyen ikili görüş ayrılıkları temelinde vb. değil, ICOR ilkeleri temelinde olmak zorundadır. 2. Üyelik için başvuran parti veya örgüt ICOR’un ilkelerini desteklediğini yazılı olarak bildirmeli ve kendisini ICOR’a tanıtmalıdır. 3. Üyelik sorumlu Bölgesel Konferans tarafından, o henüz kurulmamışsa Kıtasal Konferans tarafından oydaşma temelinde gerçekleştirilir. Üyelikle ilgili olarak sorumlu Koordinasyon Komitesi Bölgesel ya da Kıtasal Koordinasyon üyesi örgütlerle bir danışma süreci başlatır. Bu süreçte uyuşma sağlanamazsa bir sonraki Bölgesel ya da Kıtasal Konferans en az yüzde 80 çoğunlukla karar alabilir. 4. ICOR’dan istifa, yetkili organlar tarafından onaylanmış yazılı bir açıklamayla gerçekleştirilir. 5. Bir üye örgütün üyelikten çıkarılması için bir veya birkaç örgütün başvurusu gerekir. Başvuru, nedenleriyle birlikte yazılı sunulmalıdır. Üyelikten düşürme için, oy hakkına sahip üye örgütlerin yüzde 80’inin onayı gereklidir. V. Maliye 1. ICOR mali açıdan bağımsızdır. Ortak faaliyetlerini kendisi finanse eder. Faaliyetleri için kitlelere olan güveni temelinde mali kaynaklar yaratır. 2. Mali bağımsızlık aynı biçimde, ICOR üyesi parti ve örgütler arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. 3. Her üye örgüt kendi imkanları doğrultusunda, ICOR’un örgütleme yapısına ve çalışmalarına mali katkıda bulunma yükümlülüğüne sahiptir. Bu, karşılıklı dayanışmacı desteği de içerir. 4. Bu amaçla her üye örgüt, kendisinin belirleyeceği miktarda bir yıllık aidatı ICOR’a ödeyecektir. 5. Her üye örgüt, ICOR’u mali açıdan güçlendirmek için inisiyatif geliştirecektir. Bunun bir parçası bağışlar ve bağış kampanyaları, eşya bağışı biçiminde katkılar, devrimci yayınların satışından elde edilen gelirler ve benzer olanaklardır. 6. ICOR’un mali araçları, ilgili Koordinasyon Komiteleri tarafından idare edilir. Bu amaçla Kıta Koordinasyon Komiteleri, Bölgesel Koordinasyon Komiteleri ve dünya çapındaki Uluslararası Koordinasyon Komitesi kendi içlerinden birer mali sorumlu seçerler. Bölgesel Konferanslar, Kıtasal Konferanslar, Dünya Konferansı da Mali denetçi seçer. ✓ Ocak 2011 ✓

71


panorama

PA NOR A M A Başkanlık seçimini Lula’nın adayı kazandı! - BREZİLYA -

B

72

rezilya’da 3 Ekim 2010 tarihinde, başkanlık, parlamento, senato, eyalet valiliği (eyalet başbakanlığı) ve eyalet parlamentosu seçimleri yapıldı. Uluslararası siyaset bağlamında kuşkusuz ki öne çıkan seçim, başkanlık seçimiydi. Andaki Başkan Lula’nın, Anayasa’nın, bir kişi ancak iki kere ardarda başkanlık yapabilir maddesi uyarınca üçüncü kez seçimlerde aday olamayacağı önceden bilindiğinden, Lula, Dilma Rousseff’i, kendi partisinin (İşçi Partisi) adayı olarak öngördüğünü daha 2009 yılında açıklamıştı ve seçimlere kadar da Dilma’nın propagandası yapıldı. İşçi Partisi adayı Dilma’nın esas rakibi olarak görülen aday ise Brezilya Sosyal Demokrat Partisi adayı Jose Serra idi. Serra 2002 yılı seçimlerinde Lula’ya da rakip olmuş ama ikinci tur seçimde, seçimi kaybetmişti. O dönemde seçimi kaybetmesinin esas nedeni Serra’nın açıkça IMF ve Dünya Bankası yanlısı siyasetiydi. Seçimlerden önce Lula’ya “solcu”, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarına karşı olan ve anti ABD siyaset yürütecek diye bakılıyordu. Bu yaklaşımın gerçekçi olmadığı, Lula’nın kendisinden önceki Başkan Cordoso’nun özellikle ekonomide ve kimi sosyal alanlardaki siyasetinin temeline dokunmadığı, dokunmayacağı kısa sürede açığa çıktı. Sonuçta, Si-

“Sıfır açlık” sloganı Dilma’nın da sosyal alandaki sloganlarının başında geliyor. Bu bakımdan devletin nakit para desteği projeleri bu dönemde de sürecektir. Fakat ne yoksulluğun gerçek anlamda sonlandırılması, ne de yıllarca Brezilya’da gündemde olan toprak/ tarım reformu sorununun gerçekte çözülmesi mümkündür. emens tekelinin Brezilya CEO’larından ve Lula’ya ekonomik danışmanlık da yapan Adilson Primo’nun deyimine göre, Lula’nın mali ve ekonomideki “en büyük kazanımı (katkısı BN.) onun temel kurallara dokunmamasıdır.” Lula’nın yabancı sermayeyi ülkeye çekme siyasetini sürdürmesi, uluslararası ilişkilerde, dünyanın paylaşımı için dalaşta pastadan pay alma yarışı ve Latin Amerika’nın anda önde gelen büyük gücü olması vb. siyaset ve uygulamaları, kitlelere yönelik kimi “açlıktan öldürmeyen” sosyal projeleri uygulaması ile birleştirmesinin sonucunda –geniş emekçi kitlelerin sorunlarını temelde çözmese de ve hâlâ onmilyonlarca insan açlık sınırında yaşama durumunda olsa da–, kitleler içinde Lula’ya sempati kazandırmıştır. Yasal olarak seçimlere katılma olanağının olması durumunda, Lula’yı seçecek olanların oranı %80 civarında gösterilmektedir. Lula’nın bu popülerliği burjuvazinin değişik kesimleri açısından da gözönüne alınan bir olgudur. Bu yüzden de, seçimlerdeki propaganda da başkanlık adayları arasında yarışacak olan iki asıl rakibin – Dilma ve Jose’nin– siyasetlerine yön veren de, kimin Lula’nın yürüttüğü siyaseti daha iyi sürdüreceği düşüncesiydi. Bu konuda da esas farklılık, Brezilya’nın ekonomik ve sosyal gelişmesinin esas belirleyicisi-


nuluyordu. Ama Lula’nın adayı Dilma’nın seçimleri kazanacağı yönlü tahminler ağır basıyordu. Sonuçta, seçim propagandasında pek farklılık olmasa da, Dilma ile Jose arasındaki seçimin işçiler, emekçiler açısından özde bir şey değiştirmese de, kimilerine göre Dilma’nın seçilmesinin “kötünün iyisi” olacağı, kimileri de en azından ABD emperyalizminin düdüğünü, onun istediği gibi öttürmeyeceği kişinin seçilmesinin ehven-i şer olduğunu savundu. Kitlelerin büyük bölümü Lula’dan memnun değildi, hayal kırıklığına uğramıştı. Ama buna rağmen Lula’yı seçmeye hazırdı… Aç insanlar, kendilerine bir dilim ekmek bile vermeyenlerle onlara bir ekmek veren arasında seçim yapma durumunda kaldığında, onlara bir ekmek vereni seçeceği gibi bir durum söz-

yürüttü. Cardoso ile Lula’nın özde aynı sınıfların temsilciliğini yapması, aynı olması, seçimlerde Dilma ile Jose arasında, kimin “Lula’nın mirasının sürdürücüsü” olacağı, yani andaki siyaseti kimin daha iyi uygulayacağı konusunda yürüyen yarışın da temeli ve açıklamasıdır. Dilma ve Jose dışındaki başkanlık adayları içinde, Lula’nın hükümetinde çevre bakanlığı yapan, ama 2008 yılında, özellikle çevreyi koruma konusunda hükümetin siyasetiyle çeliştiğinden, hem bakanlıktan hem de İşçi Partisi’nden istifa edip Yeşiller Partisi’ne geçen Marina Silva öne çıkıyordu. Silva’nın %10 civarında oy alacağı yönünde tahminlerde bulu-

konusudur. Seçimlere böylesi bir hava içinde gidildi. Parlamento, senatonun üçte ikisinin seçimi temelinde senato, yerel parlamento ve eyalet valiliği (başbakanlığı) seçimlerinde İşçi Partisi ve ittifakı (bu ittifakta birkaç parti var) çoğunluğu elde etti. Başkanlık seçimlerinde ise 3 Ekim 2010 tarihindeki oylamada, Dilma kullanılan ve geçerli olan oyların %46,91’ini, Jose oyların %32,61’sini ve Silva ise beklentileri aşarak oyların %19,33’ünü aldı. Bu sonuca göre %50’den fazla oy alan yoktu ve ilk iki aday seçimin ikinci turunda yarışacaktı. Genel bir resim edinebilmek için şu bilgileri de eklemek gerekiyor: Brezilya’da sandığa çağrılan seçmen sayısı 135.804.433’tü. Seçim sandığına hiç gitmeyen-

panorama

nin kim olduğu sorusuna verilen cevaptı. Jose Serra takımına göre, Brezilya’nın bu günkü duruma gelmesinin temelini Lula öncesindeki Başkan Cardoso atmıştı. Lula yanlısı takımın –Dilma’nın– tavrı da bunun esasında Lula tarafından gerçekleştirildiğiydi. Bu yüzden de seçimlere damgasını vuran esas tavır: “Lula’nın siyasetini sürdüreceğiz” biçimindeydi. Soruna egemenlerin çıkarları açısından bakıldığında bu iki takımın propagandasının olgunun yarısı olduğu söylenmelidir. Cardoso’nun yürüttüğü siyaset -özellikle de ekonomide, Lula’nın da esas olarak yürüttüğü siyaset olmuştur. Lula, Cardoso dönemindeki mali ve ekonomik alanda “temel kurallara dokun”saydı durum değişirdi. Ama dokunmadı. Lula da Cardoso gibi kapitalistlerin, tekellerin çıkarlarına göre siyaset

73


panorama 74

lerle, seçim sandığına gidip değişik biçimlerde sonuçta geçersiz oy kullananların sayısı ise 34.214.280 olarak açıklandı. Buna göre oy kullanmayan ve geçersiz oy kullananlar (%25,2) ikinci güç idi. Geçerli oylara göre değil de seçmen sayısına göre hesaplandığında Dilma %35,1, Jose %24,4 ve Silva ise %14,5 civarında oy almışlardır. Seçimlerin ikinci turu 31 Ekim 2010 tarihinde yapıldı. İkinci tur seçimin öncesinde merak edilen esas konu, %19,33 oy oranı ile sürpriz yapan Yeşiller Partisi adayı Silva’nın oylarının kime gideceğiydi. Yeşiller Partisi ve Silva seçmenlerine şu ya da bu adayı seçin çağrısını yapmayacağını açıkladı. Açıkça Dilma’yı seçin denmedi, tersine adaylardan çevreyi koruma konusunda siyasetlerini açıklamaları talep edildi. Aynı zamanda da Jose Serra’nın seçilmesinin daha kötü olduğu gibi tavırlar takındılar. 31 Ekim’de seçime gidilirken tahminlerin ağırlığı Dilma’nın herhalükarda seçimi kazanacağı yönündeydi. 31 Ekim’de yapılan seçimlerde Dilma, geçerli oyların %56,05’ini alarak seçimi kazandı. Jose oyların %43,95’ini aldı. Bu sefer seçimlere katılmayanların ve geçersiz oy kullananların oranı %26,7 olarak verildi. Seçmen sayısı baz alındığında Dilma %41,1 oy oranıyla seçilmiş oldu. Bu sonuçla Brezilya’da ilk kez bir kadın başkanlığa seçiliyordu. Ve bu olgu, seçimlerin getirdiği esas farklılıktır, yeniliktir. 8 yıldır Lula tarafından sürdürülen siyaset, dört sene de Dilma tarafından sürdürülecektir. Eğer Lula’nın popülerliği ayakta kalabilirse, bakarsınız dört sene sonraki seçimlerde Lula başkanlık seçimlerinde yine aday olarak görünebilir… Dilma’nın seçilmesi hakkındaki haberler arasında, onun “eski bir marksist”, “bir gerilla” olduğu yönlü haberler de yer aldı. Dilma’nın geçmişi, “solcu” bir başkanın seçildiği yönlü propagandalara da temel teşkil etti. Hürriyet gazetesi Dilma’yı “Botokslu Marksist” olarak adlandırdı. Bunun arkasında yatan olgu ise Dilma’nın Brezilya’da askeri diktatörlüğe karşı mücadele etmiş olması ile, başkanlık seçimlerinden önce birkaç kez “estetik ameliyat” yapmasıdır. Basına yansıdığı kadarıyla Dilma, askeri diktatörlük tarafından tutuklanıp, işkencelere maruz bırakılmıştır. Ama kendisinin deyimiyle şehir gerillası içinde yer aldığı dönemde de şiddet eylemlerine katılmamıştır. O dönemde ne kadar marksist olduğunu ya da olmadığını araştırmadık. Ama bizim için belirleyici olan, bir insanın anda ne savunduğudur, hangi sınıfın, sınıfların çıkarlarını savunduğudur. Bugün-

kü siyasetine baktığımızda, Dilma’nın Marksizm ile uzaktan yakından hiç bir alakasının olmadığını söyleyebilecek durumdayız. Bu durumda, en iyi halde, nasıl ki Lula işçi kökenli biri olarak sınıfına ihanet etmiş ve Brezilya’nın egemenlerine, kapitalist sisteme hizmet ettiyse, Dilma da burjuvazinin iktidarına, onun sistemine hizmet eden, edecek olan biridir. Dilma’nın Lula yönetiminde enerji bakanlığı, ya da başbakanlıkla eş düzeyde ele alınan bakanlıkları koordine etme görevinde özellikle Brezilya’nın büyük burjuvazisine –aynı zamanda devlet kapitalizmine– hizmette kusur etmediği zaten belgelenmiştir. 1 Ocak 2011 tarihinde Dilma başkanlık görevini Lula’dan devralıp koltuğuna oturacak. Brezilya’nın işçilerini, emekçilerini, kısacası yoksullarını bekleyen şey nedir? Ya da soruyu başka biçimde sorarsak, Lula döneminden sonra Dilma’nın başkanlığı döneminde esas kazanacak olanlar kimlerdir? Aslında bu sorunun cevabı Lula’nın başkanlığı döneminde esas kazananların kimler olduğu konusunda verilen cevapta saklıdır. Yazımızı uzatmamak için kısaca söylersek: Brezilya’da Lula yönetimi sürecinin kazananları kapitalistler, tekeller, genel söylenirse sömürücüler olmuştur. Cardoso döneminde başlatılan ve Lula döneminde genişletilen “sosyal yardım” projeleriyle yoksulların, açların sayısı düşürülse de, üzerinde oynanmış rakamlarla bile hâlâ nüfusun %26’sı “yoksulluk sınırı altında”dır. Ki, bu rakamlar gerçekten yoksulluğun, açlığın düzeyini ortaya koymuyor. Örneğin aile başı ayda 30 ABD doları ödendiğinde, ya da son yıllarda bunun aile başı 80 Avro’ya çıkarılması, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini engellemektedir. Ama bununla sözkonusu ailelerin yoksullar sınıflandırılmasından çıkarılması ise büyük bir sahtekârlıktır. “Sıfır açlık” sloganı Dilma’nın da sosyal alandaki sloganlarının başında geliyor. Bu bakımdan devletin nakit para desteği projeleri bu dönemde de sürecektir. Fakat ne yoksulluğun gerçek anlamda sonlandırılması, ne de yıllarca Brezilya’da gündemde olan toprak/ tarım reformu sorununun gerçekte çözülmesi mümkündür. Bunların ötesinde Lula dönemindeki siyasetlerin beraberinde getirdiği çelişkilerin, çözülmeyip bekleyen sorunların varlığı da bilindiğinde, Dilma’nın işinin Lula’nınkinden daha zor olduğunu tespit etmek için kahin olmaya gerek yoktur. 24 Aralık 2010 ✓


B

M’nin “İklim Çerçeve Anlaşması” olarak da adlandırılan ve Mart 1994’te yürürlüğe giren anlaşmanın eki olarak gündeme gelen –ve bu konuda uluslararası düzeyde şimdiye kadar bağlayıcı olan tek anlaşma olan– Kyoto Protokolü’nün geçerlilik sürecinin 2012 yılı sonunda sona ereceği zaten biliniyordu. Tam da bundan dolayı 2007 yılında Bali’de yapılan konferanstan itibaren Kyoto Protokolü’nün sürdürücüsü olacak bir anlaşmanın karara bağlanması için görüşmeler, pazarlıklar sürdü. Bu plana göre 2009 yılı sonunda Kopenhag’da yapılacak konferansta yeni bir anlaşmanın karara bağlanması gerekiyordu. Konferansa büyük umutlar bağlandı, ama fiyaskoyla sonuçlandı… Kopenhag konferansına bağlanan umutların büyüklüğü, hayalw kırıklığına uğramada da, Cancun/ Meksika’daki konferanstan beklentilerin çok düşük düzeyde ele alınmasında da belirleyici rol oynadı. Dergimizin 140. sayısında, 24 Aralık 2009 tarihli yazımızda sözkonusu konferansla ilgili tavır takınırken şunları da tespit etmiştik:

“Aslında herhangi bir sürpriz olmazsa, 2010 yılı Aralık ayına kadar emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkiler gibi yoksul, bağımlı ülkelerin emperyalist güçlerle çelişkilerinin ortadan kaldırılıp anlaşma sağlanması zor görünüyor. Yine de belli olmaz!” (sayfa 29) Gelişmeler sürpriz yaşanmadığını, anlaşmanın gerçekleşmediğini gösterdi. 2009 yılı Aralık ayından 2010 yılı Aralık ayına kadar geçen bir yıllık süreçte Cancun/ Meksika’daki iklim konferansına hazırlık için birçok toplantı, görüşme yapıldı. BM İklim Sekretaryası’nın bulunduğu Almanya’nın Bonn kentinde, 9-11 Nisan, 31 Mayıs-12 Haziran ve 2-6 Ağustos, Çin’in Tianjin kentinde 4-10 Ekim tarihlerinde yapılan toplantılara ek olarak Ekim ayı sonu Kasım ayı başlarında Mexiko-City’de (Meksika) siyasi düzeyde hazırlık için yaklaşık 60 devletin temsilcisinin katıldığı toplantı yapıldı. Sonuçta 29 Kasım-10 Aralık tarihleri için örgütlenen İklim Konferansı’na sunulan taslak bir anlaşma bile ortaya konulamadı. Konferans öncesinde yapılan propaganda, esas ola-

yaşam temellerini koruma mücadelesi

Boş bir “BM İklim Konferansı” daha…

75


yaşam temellerini koruma mücadelesi

rak zaten herhangi bir anlaşmanın sağlanamayacağı, bunun beklenmemesi gerektiği; eğer BM görüşmeler süreci devam ederse ve 2011 yılında Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılacak olan konferansa bir temel sağlanırsa, Cancun konferansının başarılı geçmiş olacağı yönündeydi. Kopenhag konferansının tersine beklentilerin çok alt düzeyde tutulduğu, Cancun’a bir ara istasyon olarak bakıldığı bir atmosferle konferansa gidildi. Konferans 29 Kasım’da başladı ve uzatmalı olarak 11 Aralık’ta sona erdi. Peki iklimi koruma, dünyamızı kurtarma açısından konferanstan somut bir karar çıktı mı? Gelişmelere ve alınan kararlara bakmadan, hemen bu soruya cevap verelim: Hayır! Konferanstan iklimi koruma, dünyamızı kurtarma yönünde hiç bir somut karar çıkmadı! “Umutlar” 2011 yılındaki Durban konferansına ertelendi… ve emperyalistlerden iklimin korunmasını bekleme konumunda olanların umutları, kelimenin gerçek anlamında sürünüyor!

Çelişmeler, gelişmeler…

76

Gelişmelerin ve alınan kararların daha iyi anlaşılması için şu noktanın bilince çıkarılması gerekiyor. BM İklim Konferansları’nda görüşmeler ve pazarlıklar iki ayrı rayda yürütülüyor. Birincisi, BM İklim Çerçeve Anlaşması’nı imzalayan ülkeleri, ikincisi ise Kyoto Protokolü’nü onaylayan ülkeleri kapsamaktadır. Çelişmeler daha önceki süreçte de bilindiği gibi çok yönlü. Gelişmelere, görüşmelere damgasını vuran ise emperyalist güçlerin çıkarlarıdır. Emperyalist güçler arasında atmosfere en fazla zehirli gazlar salan iki güç ABD ve Çin emperyalistleridir. ABD emperyalizmi Kyoto Protokolü’nü onaylamayı reddetmiş, reddetmektedir. Kyoto Protokolü’ne göre Çin sanayi ülkeleri arasında sayılmadığından, Çin, Kyoto Protokolü’nün öngördüğü yükümlülüklere bağlı değildir. Kyoto Protokolü’nü imzalayan kimi sanayi ülkeleri ise, –bunlar esasta AB içindeki Almanya gibi ve Japonya, Rusya, Kanada gibi emperyalist ülkeler– başta ABD ve Çin’in aynı zamanda Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin de içinde yer almadığı; herkesin yükümlülük bağlamında kendi konumuna göre çıkarlarını korumadığı bir durumda anda geçerli olan Kyoto Protokolü’nün uzatılmasından yana değiller. Bu güçler arasında gündemde olan somut çelişkiler, hem Kopenhag’da hem de Cancun’da yeni bir anlaşmanın sağlanamamasının da temelidir. Kuşkusuz yukarıda da vurguladığımız gibi çelişkiler çok yönlüdür. Kalkınmamış, kalkınmakta olan ülkelere,

-siz bunu bağımlı, yoksul ülkelere diye de okuyabilirsiniz- yönelik tutumlar, yardım adına yaptırımlar vb. vb. konularda da temel çelişkiler mevcuttur. Esas mesele bağımlı, yoksul ülkelerin gelişmeleri belirleme gücüne sahip olamamalarıdır. Somut olarak bu çelişmelerin Cancun Konferansı’na yansımaları ise özetle şöyledir: ABD ve Kyoto Protokolü’nü imzalayan sanayi ülkeleri -başta da Japonya, Rusya, Almanya, Kanada- özellikle Çin’in ve ama Hindistan’ın da içinde olmadığı bir anlaşmaya yaklaşmayacaklarını ilan ettiler. Çin 2009 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarına hem AB’den, hem de ABD’den daha fazla yatırım gerçekleştirdiğini, zehirli gaz salınımını azaltma önlemlerine başvurduğunu, 2020 yılına kadar da atmosfere salınan karbondioksit oranında %40-45 azaltmaya hazır olduğunu, bunun ama gönüllü bir temelde yapılmasından yana olduğunu; bu yüzden de kendisini bağlayacak bir Kyoto Protokolü’nü, ya da başka bir anlaşmayı kabul etmeyeceğini açıkladı. Çin’in çözüm önerisi üç basamaklı bir uzlaşmaya yönelikti. Birincisi, Kyoto Protokolü’nün imzalayıcıları olan sanayi ülkeleri için ikinci yükümlülük dönemi; ikincisi tüm sanayi ülkeleri için, yani ABD için de bağlayıcı hedefleri olan yeni bir anlaşmanın yapılması; üçüncüsü ise gelişmekte olan ülkeler için gönüllü yükümlülüklerin kabulü. Japonya Kyoto Protokolü’nün devamı olacak bir anlaşmayı kabul etmeyeceğini açıkladı ve Rusya ile Kanada da bu tavrı destekledi. Japonya ayrıca emisyon hakkı mekanizmasına atom santrallerinin de katılmasından yana. Yani şu ya da bu ülke, bağımlı ülkelerde atom santralleri inşa etmeyi finanse ederse, o ülkede güya zehirli gazların atmosfere salınmasını azalttığı için, bu “azaltılmış emisyonu” kendi hanesine yazacak ve örneğin Japonya’daki emisyon salınımını düşük gösterecektir. Öne çıkan bu tavırlar içinde örneğin AB’nin ABD ve Çin’in de yükümlü kılındığı bir Kyoto Protokolü’nün devamına evet demeye hazır olduğu gibi tavırlar da vardı. Bu çelişkilerin öne çıktığı koşullarda, hemen herkesin beklentisi konferansın herhangi bir uzlaşmaya varılamadan sona ereceği, böylece BM görüşmeler sürecinin de kapanacağı yönündeydi. Konferansa başkanlık yapan Meksika Dışişleri Bakanı Patricia Espinosa, herhangi bir anlaşmaya varılmadan biteceği düşünülen konferansın sonuna doğru hazırladığı iki ayrı taslağı, biri konferansa katılan tüm


azaltılması gerektiği kabul görülmüş, ama somut hedeflerin gelecek sene Durban’da yapılacak konferansta belirlenmesi gerektiği tespit edilmiştir. “Yeşil İklim Fonu” olarak ifade edilen bir fonun oluşturulacağı tespit edilmiştir. Bu esasında Kopenhag’da tespit edilen gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere finansal kaynak, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği olarak düşünülenin yeni bir baskısıdır. Sözü verilen paraların gerçekte hizmete sunulmadığı, yardım denen şeyin esasında kredi, borç verme olduğu da bu arada açığa çıkmış ve bağımlı, yoksul ülkelerin tepkisine yol açmıştır. Ormanların korunması meselesinde de istenen anlaşma sağlanamamış ama diğer noktalarda olduğu gibi kimseyi bağlamayan, soyut istekler üzerinde anlaşılmıştır. Özellikle Latin Amerika ülkelerinin onayı için de İndigen halkların istek ve çıkarları da gözönüne alınacaktır biçiminde tespit sözkonusu tasarıda yer almıştır. Tüm bunlar arasında esas belirleyici “karar”, bunların hiçbirinin bağlayıcı, yükümlülük içeren kararlar olmamasıdır. Esas sonuç, Cancun’daki uzlaşma temelinde Durban’a hazırlanmak. 28 Kasım-9 Aralık 2011 tarihleri arasında yapılması planlanan konferansta yeni bir anlaşmanın sonuçlandırılması istenmektedir. Fakat, gelişmeler daha şimdiden, en iyi halde asgari hedef olarak öngörülen emisyonların azaltılması hedeflerinin belirlenmesi konusunda uzlaşacaklarına işaret etmektedir. Kuşkusuz ki, tüm belirleyici konumda olan emperyalistlerin çıkarlarına uygun, uzlaşma sağlanan bir anlaşma da mümkündür. Böylesi bir anlaşmanın ama, gerçekte doğayı, çevreyi, ya da iklimi koruma konusunda köklü bir değişiklik, yenilik getirmeyeceği de şimdiden bilinçlere çıkarılmalıdır. Daha şimdiden belirli olan, ister Kyoto Protokolü’nün uzatılması, isterse de yeni bir anlaşmanın kabulü durumunda da, 2012 yılında Kyoto Protokolü’nün süresinin bitmesiyle yeni anlaşmanın yürürlüğe girmesi sürecinde boşluk olacağıdır. Bunun için de “Plan B” üzerine tartışmalar yürütülmektedir. Tartışmaların hangi yönde gelişeceğini göreceğiz. Buna rağmen vurgulanması gereken gerçeklik: İklim sorununda da emperyalistlerden, onların kurum ve kuruluşlarından çözüm beklemenin abes olduğudur.

yaşam temellerini koruma mücadelesi

ülkelerin temsilcilerine, diğeri de Kyoto Protokolü’nü onaylayan ülkelerin temsilcilerine sundu. Bu taslaklar üzerine yürütülen tartışmalar sonucunda, konferansta uzatmaların oynandığı görüşmelerle uzlaşma sağlandı. İki ayrı rayda yürütülen pazarlıklarla çıkan sonuç esasında Kopenhag’daki konferansta üzerinde anlaşılan “Kopenhag Mutabakatı”, asgari uzlaşının Cancun’da onaylanmasıydı… Bu uzlaşmanın ertesinde burjuva basını, konferans öncesinde beklentilerin düşüklüğünü unutturarak sonucun başarı olduğundan dem vurdu. Kuşkusuz ki beklentinin neredeyse sıfır olduğu yerde, çıkan uzlaşma da doğal olarak başarı diye değerlendirilir. Önemli olan, başarı olarak gösterilenin ne olduğunun bilinmesidir. Bu da iklimin değil, ama onlara göre BM görüşme sürecinin kurtarılmasıdır! Konferansa temsilcileri katılan ülke sayısı 194 olarak verildi. BM’nin kendi kurallarına göre üzerinde anlaşıldığı söylenen konular oybirliğini gerektirir. Oysa Bolivya konferansın Başkanı Espinosa’nın sunduğu karar taslaklarını onaylamadı. Bu durumda geçersiz sayılması gereken taslaklar, konferans Başkanı Espinosa’nın “Bolivya temsilcisinin görüşleri ayrıca tutanağa geçecektir”, ya da “uzlaşı oybirliği demek değildir” yönlü açıklamalarıyla, BM oylamaları konusunda yeni bir durumu gündeme getirmiştir. ABD emperyalizminin temsilcisinin Espinosa’ya “bugün aldığınız tüm kararları destekliyoruz” açıklamasıyla destek sunması gibi Çin ve Japonya gibi devletlerin desteklemesi de, üzerinde anlaşılan metnin nemenem bir şey olduğuna işaret etmektedir. Sonuçta Bolivya dışında tüm katılan ülkelerin temsilcileri sözkonusu taslaklardan birini, Kyoto Protokolü’nü imzalayanlar da ikisini kabul etmiştir. Hemen herkes kendilerinin çıkarlarının şu ya da bu oranda gözönüne alındığını, sonucun, üzerinde yeni bir anlaşmanın yükselebileceği bir temel, yeni bir adım olduğu yönlü açıklamalarda bulundular. Kyoto Protokolü imzalayıcısı ülkeler ve bu ülkeler içinde de sanayi ülkeleri olanlar için istenen, bunların 2020 yılına kadar CO2-emisyonlarını, 1990 yılı baz alınarak %25-40 arasında azaltmalarıdır. Bolivya dışında hepsinin kabul ettiği noktalar ise kısaca şunlardır. Küresel sıcaklık artışının en fazla 2 derece ısınması gerektiği ve 2013-2015 yılları arasında bunun gözden geçirilmesi ve bu gözden geçirmenin ısınmayı 1.5 derece oranına düşürülmesi opsiyonunu içermesi. Zehirli gazların emisyonu konusunda oranların

24 Aralık 2010 ✓ 77


✉ okuyucu mektubu 78

Mehmet Desde’nin “Bir Devlet Bir İnsan” isimli kitabı Belge Yayınlarından çıktı

G

azetemiz okuyucuları, Mehmet Desde’nin öyküsünü hatırlayacaklardır. Bu gazete sayfalarında Mehmet Desde’nin yaşadıklarını ve uğradığı haksızlıkları kamuoyuna duyurduk. Ayrıca Mehmet’in yazdığı kimi yazıları ve basın açıklamalarını yayınladık. Mehmet Desde ve diğer dokuz kişinin yargılandığı davayı takip etmemizin özel bir nedeni vardı. Yeni Dünya İçin Çağrı gazetesi bu davaya bulaştırıldı. Gazetemiz “Bolşevik Parti/Kuzey Kürdistan-Türkiye” adlı bir partinin yayın organı olarak gösterildi. 9 ve 10 Temmuz 2002 tarihinde İzmir ve çevresinde bir operasyon yapılır. Türkiye’de hergün polis operasyonları yapılır, yapılıyor. Bu operasyonda on kişi gözaltına alınır. Polis, kimi sanıkların evlerinde Güney ve Yeni Dünya İçin Çağrı dergilerini bulur. Polis, dergimizi “Bolşevik Parti/Kuzey Kürdistan-Türkiye” adlı örgütün “legal yayın organı” olarak gösterir. Polis savcılığa gönderdiği fezlekede “Bolşevik Parti/Kuzey Kürdistan-Türkiye örgütünün legal yayın organı olan ÇAĞRI ve GÜNEY dergilerinin muhtelif tarih ve sayıları ele geçirilmiştir.” tespitlerini yapar. Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Burhan Yıldız, polisin fezlekede yaptığı tespitleri araştırma ve inceleme gereğini duymaz. Polisin iddiaları aynen iddianameye geçirilir. Legal olarak yayınlanan, sahibi, yazı işleri müdürü ve yönetim yeri belli olan dergimiz, örgütün yayın organı olarak gösterilir! Hukuk ve Türk Milleti adına karar verdiğini iddia eden mehkeme heyeti de, polis ve savcının iddiasını mahkeme kararı haline getirir. Mahkeme heyetinde yer alan başkan Cengiz Galip Dinçer, üyeler Güngör Tosunoğlu ve Erdem Yandımata imzalı gerekçeli kararda “... Örgütün legal yayın organı olan ÇAĞRI ve GÜNEY (orijinalinde büyük yazılmış. - BN) isimli dergilerin dağıtımlarını yaparak, örgüte maddi destek sağlamak gibi faaliyetlerde bulundukları..., ...Sanık Metin Özgünay’ın ise örgütün legal yayın organı olan Çağrı isimli dergiyi satarak ... örgüte maddi destek sağladığı ve bu faaliyetinin de örgüte yardım suçunu oluşturduğu...” tespitleri yer alır. Yasal olan dergilerin satılması ve bulundurulması “örgüte yardım suçunu” oluşturuyormuş!!! Hukukun siyasetin aracı haline

getirildiği bir ülkede yaşıyoruz. Hukuku katledenler hukuk yerine gugukçuluğu tercih ediyor. Dergimizin yaşaması, sosyalist düşünceleri işçilere-emekçilere taşımak hedefiyle yayınlanması, okuyucularımızın desteğine bağlıdır. Yasal olarak yayınlanan dergimizin, bir örgütün yayın organı olarak gösterilmesi, dergimizi okudukları ve evlerinde bulundurdukları için insanlara ceza verilmesi hukuk katliamıdır. Dergimiz, üzerinde estirilen tüm baskılara rağmen, işçi sınıfının ve emekçilerin sınıfsız-sömürüsüz bir toplum yaratma mücadelesinde üzerine düşen görevleri yerine getirmeye devam edecektir. Esas konumuza geri dönelim. Mehmet Desde, 1979 yılından beri Almanya’da ikamet ediyordu. Alman vatandaşı idi. Almanya’da emekli olan ve vefat eden babasının cenazesini Türkiye’ye götürmek için yola çıktı. Mehmet Bakır ile beraber araba ile seyahat ederken, 9 Temmuz 2002 tarihinde İzmir Menemen Asarlık mevkiinde gözaltına alındı. Kendisine hiçbir şey söylenmeden İzmir Bozyaka Terörle Mücadele Şubesine götürüldü. Terörle Mücadele Şubesinde gözleri bağlanarak sorgu odasına alındı. Nihayet burada bir ihbar sonucu gözaltına alındığı ve hakkında tahkikat yapılacağı söylendi. 13.7.2002 tarihinde, ilk kez çıkarıldığı İzmir 3. Sulh


geniş yer veriyor. Dördüncü bölümde, Almanya’ya geri dönüş anlatılıyor. Beşinci bölümde, verilen hukuk mücadelesinden kimi örneklere yer veriliyor. İşkence yaptıkları için dört polisin mahkemeye çıkartılması ve işkence dosyasına geniş yer veriliyor. Altıncı bölümde, yazar ne yapmalı? sorusuna yanıt arıyor. Ayrıca kitapta ekler bölümü de var. Bir çok ülkeden gönderilen dayanışma mesajlarından bir bölüm var. Kitap toplam 290 sayfa. Bir mücadele öyküsünün anlatıldığı kitap okunmaya değer bir kitap. Yazıyı kitabın Ne Yapmalı bölümünden bir alıntı ile bitirelim. “Bu bağlamda şu soruya cevap arıyorum: NE YAPMALI? İşkencenin kapalı kapılar ardında ve yaşamın her alanında uygulanmaya devam ettiği bir gerçektir. Bu kapıların anahtarı, işkenceye uğramış, tanık olmuş ya da kendilerine işkence vakaları anlatılmış kişilerin ellerinin altındadır. Anahtar bilgidir. Eğer bilgi anahtarsa, işkence gören insanların suç duyurularında bulunmaları, yaşadıklarını kaleme almaları ve insan hakları kuruluşlarına başvurmaları gerekir. İşkencenin ortadan kaldırılması, yükseltilecek mücadeleye bağlıdır. İzmir “Terörle Mücadele Şubesi”nde, işkence yapan ekibin şefi bana şunu söylüyordu: “Burada alacağın darbeleri hiçbir zaman unutmayacaksın”, “burada alacağın darbelerin izlerini yaşamın boyunca üzerinde taşıyacaksın”! İşkenceci başı bu sözleri bilinçli olarak söylüyordu. İşkence yapanlar, işkencenin yol açacağı sonuçları bilerek konuşuyorlardı. İşkence mağduru yaşamı boyunca işkenceyi her zaman hatırlayacaktır. Ama işkencenin yol açtığı tahribatları aşmak tamamen kişiye bağlıdır. İşkence mağdurlarına destek sunan birçok kurum vardır. Bu kurumlara başvurmak ve psikolojık destek almak gerekiyor. İşkencenin yol açtığı tahribatların ömür boyu süreceği söylemi doğru değildir. İşkence, yaşamın bir parçası olarak hatırlanacak ve unutulmayacaktır. Ama işkencenin yol açtığı sarsıntılardan kurtulmak mümkündür. Önemli olan işkence kurbanının buna inanması ve mücadelesidir. İşkencenin yol açtığı travma ile yüzleşmek gerekir. Travma ile yüzleşmekten kaçınmak daha kötü sonuçlara yol açacaktır. Kaçınma, travmadan kısa süreli uzaklaşma yoludur. Ancak uzun vadede travmanın üstesinden gelmede uygun bir yöntem değildir. Kendi düşünce ve duygularımızın bastırılması daha kötü sonuçların ortaya çıkmasına yol açar. Travmatik olayla ilgili düşünceler, onları bastırmaya çalıştıkça

✉ okuyucu mektubu

Ceza Hakimliğindeki sorgu sırasında kendisine yapılan işkence ve kötü muameleyi anlattı. 13.7.2002 tarihinde tutuklanarak, İzmir Kırıklar F Tipi Hapishanesine konuldu. 21 Ocak 2003 tarihinde tahliye oldu ama yurtdışına çıkışı yasaklandı. Hakkında “yasadışı örgüte üye” olmaktan dava açıldı. Ancak İzmir DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) 24.07.2003 tarihinde, “yasadışı örgüt kurma” iddiası ile mahkûmiyet kararı verdi. Hazırlanan iddianamede ve yargılama aşamasında “yasadışı örgüt kurma” iddiası gündeme gelmedi, getirilmedi. Buna rağmen Mahkeme Heyeti yargılama aşamasında gündeme gelmeyen ve savunması yapılmayan bir konuda karar verdi. Temyiz aşamasında dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi mahkûmiyet kararını esastan bozdu. İzmir DGM yerine kurulan 8. Ağır Ceza Mahkemesi de bu bozma kararına uyarak yeniden yargılama yaptı. Davayı açan savcı, bu defa mütalaasında önceki görüşlerini değiştirerek Mehmet Desde ve diğer sanıklar hakkında beraat talebinde bulundu. Mahkeme Heyeti gerek beraat istemli savcılık mütalaasına ve gerekse sanık vekillerinin savunmalarına itibar etmeyerek bu defa da “örgüte üye olmaktan” mahkûmiyet kararı verdi. Aynı zamanda bu kararda Mehmet Desde ve Mehmet Bakır’ın “hüküm kesinleşinceye kadar yurtdışı çıkış yasağının devamına” karar verildi. Mahkûmiyet kararının temyiz edilmesi sonucu dosya yeniden Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 25.12.2006 tarihinde verdiği kararla, İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararı onadı. Böylece verilen mahkûmiyet kararı kesinleşmiş oldu. Mehmet Desde cezasını çekmek üzere 8 Haziran 2007 tarihinde Manisa hapishanesine konuldu. 14 Ağustos 2007 tarihinde isteği dışında Alanya hapishanesine gönderildi. Sekiz ay Alanya hapishanesinde kaldıktan sonra, isteği üzerine Tire Hapishanesine gönderildi. 6 Ekim 2008 tarihinde tahliye oldu. 17 Ekim 2008 tarihinde Almanya’ya geri döndü. Mehmet Desde, Türkiye’de yaşadıklarının kitabını yazdı. Kitapta 6,5 yıl süren Türkiye’deki zorunlu ikamet anlatılıyor. Bu zorunlu ikametin 2.5 yılı hapishanede geçen süreyi kapsıyor. Kitap Ekim 2010 tarihinde Belge Yayınları tarafından yayınlandı. Kitap altı bölümdem oluşuyor. Birinci bölümde, gözaltına alınma, işkence süreci ve tutuklanma detaylı olarak anlatılıyor. İkinci bölümde, yargılama aşaması ve verilen hukukdışı kararlar irdeleniyor. Üçüncü bölümde, yazar kaldığı dört hapishane sürecini ve hapishane uygulamalarına

79


✉ okuyucu mektubu 80

daha sık ve yoğun biçimde ortaya çıkar. Bu anlamda duygu ve düşüncelerin bastırılması yerine, yüzleşme, tanımlama ve kurtulmak için mücadele etmek gerekir. Polis, Jandarma karakollarında, emniyet müdürlüklerinde veya herhangi bir yerde işkence ve kötü muameleye maruz kaldıysanız, yapacağınız ilk iş doktora gitmek ve rapor almaktır. Eğer gittiğiniz veya çıkarıldığınız doktordan işkence ya da kötü muameleye ilişkin bir rapor alamadıysanız, rapor almak ve işkenceciler hakkında suç duyurusunda bulunmak için insan hakları kurumlarına başvurabilirsiniz. İşkence ya da kötü muamelenin yol açtığı fiziksel ve ruhsal sorunların tedavisi için Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvurabilirsiniz. Toplum yaşamını düzenlemek için, devlet tarafından yaptırıma bağlanmış kurallar var. Bunun adına hukuk da diyebilirsiniz. Hukuk, insanların uyması gereken kurallar bütünüdür. Fakat hukukun öngördüğü düzen, fiilen gerçekleşen bir düzen değildir. Hukuk, toplum içinde insanların gerçekten nasıl davrandıklarını değil, nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Her sınıfın kendine özgü bir hukuk anlayışı vardır. Hukuk özü bakımından bir üst yapı kurumudur. Hukuk, toplumun temel ve yapısal özelliklerine göre biçimlenir. Bu bağlamda ekonomik yapının, hukuk düzeni üzerindeki etkisi büyük önem taşır. Bu nedenle kâr amacı ile üretim yapılan kapitalist sistemde, hukuk kapitalist ekonomik temeli koruma yükümlülüğüne sahiptir. Bir ülkenin yasama organı tarafından yazılı hukuk kuralları oluşturulur. Kuşkusuz hukuk üzerine çok şey yazılabilinir. Türkiye’deki hukuk sistemi üzerine kitabın akışı içerisinde yer yer değinmeye çalıştım. Türkiye’de hukuk yargıcın yaptığıdır! Hukuk, yargıcın nasıl karar vereceğini tahmin etmektir. Yasaları koruma ve kollama görevi kolluk güçlerine verilmiştir! Kolluk güçleri hak arama mücadelesi yürüten insanları copluyor, üzerlerine biber gazı sıkıyor. İnsanlar keyfi olarak gözaltına alınıyor vb. Kolluk güçleri güya “yasadışı” davrananlara karşı mücadele ediyor! O halde kolluk güçleri yasaları uygulamakla yükümlü değil mi? Kolluk güçleri, andaki mevcut yasal düzenlemelere göre hareket etmiyor. Türkiye’de kolluk güçlerinin yaptığı hukukdışı uygulamaları anlatmaya sayfalar yetmiyor. Bu bağlamda NE YAPILMALI sorusu ortaya çıkıyor. Her birey önce hakkını aramayı öğrenmelidir.

Toplumu oluşturan tüm bireyler öncelikle demokrasiyi içselleştirmeli ve hak arama mücadelesini vermelidir. Türkiye’de hak arama mücadelesi bağlamında iki temel yanlış öne çıkmaktadır: • 1- “Nasıl olsa bir sonuç çıkmaz”! • 2- “Hakkımı aramaya kalkarsam, yakınlarım baskıya maruz kalır! Bu yüzden geri durmak gerekir”! Bu her iki düşünce de temelden yanlıştır. Hak arama bilinci gelişmezse, hukuksuz uygulamalar devam edecektir. Hak arama bilinci, toplumsal ilerleme ve gerçek demokrasiye duyulan ihtiyacın bir sonucudur. Kuşkusuz hak arama mücadelesini yürütenlere karşı kolluk güçleri baskı uygulamaya çalışmaktadır. Ama herşeye rağmen, Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları ve adil olmayan yargılamaları anlatmak gerekiyor. Öncelikle her bireyin hak arama mücadelesinin önemini kavraması gerekir. Türkiye’de kolluk güçleri yasaları korumakla yükümlü olduklarını söylüyorlar. Yasaları korumakla yükümlü olanlar, yasaları uygulamıyor. İşkenceye, hukuksuzluğa ve her türlü baskıya karşı tek bir çözüm yolu vardır. O da mücadele ve yalnızca mücadeledir. Mücadele edilmeden ve bedel ödenmeden kazanımlar elde edilemiyor. Mücadele etmek için de önce haklarımızı bilmemiz gerekir. İşkence ve her türlü hukuksuzluğun geriletilmesi yürütülecek mücadeleye bağlıdır. İnsan onurlu ve kutsal bir varlık olarak kabul edilmektedir. 21. yüzyılda insan haklarının en üst düzeyde korunması, insan onuruna gereken değerin verilmesi büyük önem arz etmektedir. Bu husus ise, adaletin herkesin güven duyabileceği bir şekilde gerçekleştirilmesi ile mümkün olabilir. İnsan hakları ayrım gözetilmeksizin sahip olunan hakların tümünü kapsar. Bu nedenle ve tek cümle ile işkence suçu insanlığa karşı işlenen bir insanlık suçudur. Anılan bu suç bu niteliği itibarıyla da evrensel bir çok sözleşmeye konu olmuştur. Gerçek anlamda hukukun yerleşmesi, işkencenin ortadan kaldırılması vb. yalnızca ve yalnızca yürütülecek mücadeleye bağlıdır. İnsanlar, linç politikalarına, baskı ve işkencelere, hapishanelerdeki baskılara, ırkçılığa, faili meçhullere, töre cinayetlerine, kadına karşı şiddete, aile içi şiddete, baskı ve sömürüye karşı durduğu oranda hak arama bilinci gelişmiş demektir. Ne yazık ki, bedel ödenmeden, acılar yaşanmadan, mücadele etmeden, karanlıklar aydınlanmıyor. Görev karanlıkları aydınlatmak için mücadele yürütmektedir.” (191-194) Aralık 2010 ✓


Aralık 2010 günü, saat 17.00’de “Görülmüştür Mahpus Resimleri Sergisi”, İçel Sanat Kulübü (İSK) Teoman Ünüsan Salonu’nda açıldı. Yazar Adil Okay’ın öncülüğünde, İnsan Hakları Derneği ve Akdeniz Belediyesi Kent Konseyi işbirliği ile gerçekleşen sergiye duyarlı kişi ve kurumlar yoğun ilgi gösterdi. Serginin açılış konuşmasını Yazar Adil Okay gerçekleştirdi. Konuşmasında özellikle ağır hasta tutsaklardan örnekler veren Okay, “Amacımız cezaevlerinde yaşanan sorunları dışarıya yansıtmak. İçeride çok fazla sorun var. Devletin himayesindeki insanlar çok zor koşullar altında yaşıyorlar” dedi. Sergide emeği geçenlere de değinen Okay, “Kolektif bir çalışma sonucu yaptığımız bu çalışmada gönüllü olarak çalışan arkadaşlarımız oldu, emeği geçenlere teşekkür ediyorum” dedi. Okay’ın ardından Akdeniz Belediyesi Başkanı M. Fazıl Türk’de kısa bir konuşma yaptı. Konuşmasında kendisinin de bir dönem Diyarbakır Cezaevi’nde kaldığını ifade eden Türk, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekti. Bir hafta açık kalan sergiye ilgi oldukça yoğundu. Sergi, 17 Aralık Cuma günü Milletvekili Akın Birdal, Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk, Yazar Faik Bulut, Yazar Adil Okay, İHD Mersin Şube başkanı Ali Tanrıverdi ve çok sayıda davetlinin katıldığı bir kokteyli ile sona erdi. Kapanış kokteylinde bir konuşma yapan Milletvekili Akın Birdal, Türkiye’de bireysel hak ve özgürlüklere tam anlamıyla ulaşılamadığını, bu nedenle de ‘İnsan Hakları Haftası’nın bir bayram havasında kutlanamadığını belirtti. Anadil hakkının insanın olmazsa olmazı ve doğuştan gelen bir hak olarak öne çıktığını vurgulayan Birdal, ‘Lozan Antlaşması’nın 39. maddesi 6. fıkrasında ‘Anadil’in bir hak olduğunun kabul edildiğini, Türkiye’nin de söz konusu antlaşmaya taraf olan ülkeler arasında yer aldığını hatırlattı. Şair-Yazar Adil Okay ise, sergiyi açmalarının amacının, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek olduğunu söyledi. Okay, Türkiye’nin değişik cezaevlerinden yaklaşık 100 siyasi tutuklunun 100 resim yapıp sergiye gönderdiğini belirten, Okay, “Amacımız, cezaevlerindeki insanların birer rakam veya istatistik olmadığını, cezaevlerinde yaşanan sorunları dışarıya yansıtmak. İçeride çok fazla sorun var. Devletin himayesindeki insanlar çok zor koşullar

✉ okuyucu mektubu

“Görülmüştür Mahpus Resimleri Sergisi” 10

altında yaşıyorlar. Örneğin Mersin Cezaevi’nin kapasitesi 800 kişilik, fakat şu anda bin 300 insan kalıyor. İnsanlar adeta üst üste yatıyor. 15 günde bir sıcak su alabiliyorlar, keyfi tecrit cezaları veriliyor. Cezaevlerinde hüküm giymeden yıllarca tutuklu kalan, ağır hasta oldukları halde tahliye edilmeyen yüzlerce insan var” dedi. Sergide siyasi düşüncelerinden dolayı mahkum edilen insan hakları aktivisti Avukat Ali Bozan ve Yazar-Şair Adil Okay’a birer plaket verildi. Ali Bozan’ın plaketini eşi Filiz Soylu Bozan aldı. 19.12.2010 YDİ Çağrı/Mersin ✓

81


okuyucu mektubu

✉ Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht Mücadelemizde Yaşıyor, Yaşayacak

82

R

osa ve Karl 15 Ocak 1919 yılında Alman militarist güçleri tarafından tutuklandılar. Aynı günün akşamı başları dipçikle ezilerek katledildiler. Alman Komünist Partisi’nin kurucuları Rosa’nın cesedi Landwehr kanalına atıldı, Liebknecht ise kafasından kurşunlanarak öldürüldü. Ceset sömürücüleri, Rosa ve Karl’ın savunduğu komünist görüşleri bir tarafa bırakarak, onlara sahip çıkma görüntüsüne bürünmektedir. Lenin’in deyimi ile Rosa kimi hatalarına rağmen bir kartaldı. Rosa ve Karl’ı anmak onların görüşlerinden öğrenmektir. Rosa ve Karl komünistti. Onlar, kapitalist sisteme karşı proletarya önderliğinde bir devrimi savunuyorlardı. Rosa ve Karl komünistlere aittir. Rosa Luxemburg’un teorik ve siyasi görüşlerinde esas olan doğruları vurgularken, yanlışlarını da eleştirmekten çekinmeme yöntemini uygulamak tek doğru bilimsel tavırdır. Her yıl Rosa ve Karl’ın ölüm yıldönümlerinde Berlin’de gelenekselleşen konferans ve yürüyüş yapılmaktadır. Her yıl binlerce insan bir araya gelmekte, Rosa ve Karl’ı anmaktadır. Bu yıl Rosa Luxemburg Konferansı öncesinde bir komünizm öcüsü tartışması yaşandı. Karl Marks ve Friedrich Engels’in “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” diye başladıkları Komünist Manifesto’da bahsedilen “hayaletin” Junge Welt (Genç Dünya) gazetesinde adının anılması Almanya’da yaygaranın koparılmasına neden oldu. Bu yıl yapılan 16. Uluslararası Rosa Luxemburg Konferansında “Komünizme nereden gidilir? Sol reformizm mi yoksa devrimci strateji mi? Kapitalizmden çıkış yolları” başlıklı bir panel planlanmıştı. Bu panelin konuşmacılarından biride Sol Parti eş başkanı Gesine Lötzsch’tu. Bu panele hazırlık amacıyla, DIE LINKE (Sol Parti) eş başkanı Gesine Lötzsch’un Junge Welt gazetesinde bir makalesi yayınlandı. Lötzsch, Rosa Luxemburg’un “devrimci reelpolitika” ve özgürlük anlayışına atıfta bulunarak bu soruya yanıt vermeye çalışıyordu! Yazı aslında gerçek anlamda komünizmden, ona gidişte zorunlu olan proletarya diktatörlüğünden kendisini net olarak ayıran reformizmi savunan bir yazı idi. Lötzsch,“Komunizme giden binlerce yolun” olduğunu savunarak, solun, kapitalizmin ve militarizmin aşılması amacıyla, hem “isçilerin ve halkın büyük çoğunluğunun sorunlarının çözümü, hem de mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin yapısal değişimi için” gündelik soruları yanıtlayarak, “radikal reelpolitika” yapılması gerektiğini vurguluyordu! Ama “Komünizm” kelimesini kullanıyor olması ve eski RAF üyesi Inge Viett ile aynı panelde yer alacak olması, CDU’lusundan SPD’lisine ve hemen

hemen bütün burjuva medyasına kadar geniş bir cephenin Sol Parti’ye “terorizmle ortaklıkları var”, “yeniden milyonlarca insanın kanına girmek istiyorlar” türünden suçlama yöneltmesine ve neoliberallerin histeri nöbetine tutulmalarına neden oldu. CSU Genel Başkanı Horst Seehofer ise daha da ileri giderek, Sol Parti’nin yasaklanmasını talep etti. Alman medyası ve burjuvazisi sahte komünizm savunucularına bile tahammül edemediğini bir kez daha gösterdi. Yaygın medya ve burjuvazi, sanki kapitalizm tanrı vergisiymiş, yaşam kapitalizme ebedilik yasası tanımış gibi, alternatiflerin telaffuz edilmesinden dahi rahatsız oluyordu. Ama diğer taraftan Bavyera Merkez Bankası’nın adının Hypo Alpe Adria’nın iflasındaki reel kriminel tavrından, uluslararası mali piyasa spekülatörlerinin küresel çapta yol açtıkları yıkımdan veya kapitalizmin neden olduğu ekolojik-sosyalekonomik felaketlerden hiç mi hiç rahatsız değiller. Sol Parti ve onun eş başkanının savunduğu görüşlerin bilimsel komünizmle hiç bir ilgisi yoktur. Sol Parti eş başkanı Gesine Lötzsch yazdığı makalede, Rosa Luxemburg’un görüşlerini revizyondan geçirmekte ve güya komünizme gidişin bir çok yolu olduğunu savunmaktadır! Komünizme varmanın nasıl olması gerektiği ML’nin klasikleri tarafından ortaya konulmuştur. Öncelikle mevcut sistem proletarya önderliğinde yıkılacak ve sosyalist toplumu inşa etmek için proletarya diktatörlüğü kurulacaktır. Nihai hedef sınıfsız, sömürüsüz ve devletin olmadığı komünizme varmaktır. Gerçek komünistler, komünizme, insanlığın kurtuluş idealine, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz topluma giden yolu biliyorlar. Bu topluma nasıl varılacağı bellidir. Komünizme gidişin nasıl olması gerektiğini tartışanlar, komünist mücadelenin önünde engeldirler Evet, gerçek komünistler, Rosa’nın dediği gibi “iktidarı, bütün pozisyonlarına sahip olana ve onları dişlerimiz ve tırnaklarımızla savunacağımız zamana kadar kendimizi burjuva devletinin içine bastırarak, bir defalık değil, sürekli olarak ele geçirmeyi” hedeflemektedir. Rosa Luxemburg Konferansı Sol Parti’ye karşı yürütülen karalama kampanyasının gölgesi altında 8 Ocak 2011 tarihinde, 16. Rosa Luxemburg konferansı yapıldı. Konferansa, önceki yıllara oranla büyük bir katılım vardı. Basının verdiği bilgiye göre, konferansa 2500 kişi katılmıştı. Konferansa, yazılı ve görsel medyanın yoğun ilgisi vardı. 140 basın mensubu konferansı izlemek için başvuru yapmıştı. Konferansın gündemi oldukça yoğundu. Bir çok panel planlanmıştı ve konferansın uluslarara-


Claudia Spatz (Faşizme Karşı Hareket Berlin). Her konuşmacı “Komünizme Giden yol” üzerine görüşlerini anlattı. Konuşmalardan sonra moderatörün sorduğu sorulara katılımcılar cevap verdi. Bir çok grup yayın masası açmıştı. Bolşevik İnisiyatif Almanya (Herşeye Rağmen) yayın masası açan gruplar arasındaydı. Bolşevik İnisiyatif (Herşeye Rağmen) taraftarları, en son çıkan Herşeye Rağmen sayı 56’nın satışını yaptılar ve bildiri dağıttılar. Komak-ML Avusturya ve Bolşevik İnisiyatif Almanya “Rosa ve Karl’dan Öğrenelim” başlıklı bir bildiri çıkarmışlardı. Bildiride, Rosa ve Karl’dan öğrenilmesi gerektiği, onların komünist olduğu, kapitalist sisteme karşı proletarya devrimini savunduklarına vurgu yapılıyordu. Emperyalizmin açlık, kriz, ırkçılık, savaş, halkları katletme ve barbarlık olduğu belirtildikten sonra, krizin ancak bir devrimle ortadan kalkacağı, emperyalizmin alternatifinin sosyalizm olduğu vurgusu yapılıyordu. Konferansta yapılan ajitasyon propaganda faaliyetinde, Rosa ve Karl’dan nasıl öğrenilmesi gerektiğini, doğru bir şekilde anlatan iki grup Bolşevik İnisiyatif Almanya ve Komak-ML Avusturya idi. Rosa ve Karl Yürüyüşü Rosa ve Karl yürüyüşü 9 Ocak Pazar günü Frankfurter Tor metro durağında saat 10.00’da başladı. Yürüyüş, Sol Parti, MLPD (Almanya Marksist Leninist Partisi), Alman Komünist Partisi’nin de içinde yer aldığı birçok parti ve kurum tarafından organize edilmişti. Yürüyüşün en önünde “Luxemburg, Liebknecht, Lenin Kimse Unutulmadı Ayağa Kalk ve Karşı Koy” pankartı taşındı. Yürüyüşte, sık sık “Rosalar Yaşıyor”, “Kahrolsun Faşizm” ve “Yaşasın Halkların Kardeşliği” gibi sloganlar atıldı. Bolşevik İnisiyatif ve Komak-ML taraftarları “Baş Düşman Kendi Ülkendedir” yazılı bir pankart arkasında bir kortej oluşturarak yürüyüşe katıldı. Konferansta olduğu gibi, yürüyüşte de gazete satışı ve bildiri dağıtımı yapıldı. Yürüyüşte her zamanki gibi anti faşist gruplar, attıkları sloganlar ve görünüşleriyle dikkatleri üzerlerine çektiler. Grup ile polis arasında zaman zaman arbede yaşanırken, bir kişi de göz altına alındı. Türkiyeli devrimci hareketlerin de katıldığı yürüyüşe, İran, Küba, Filistin, Bask ve Meksika başta olmak üzere birçok ülkeden sol örgütler katıldı. Yürüyüş, Richten Berg mezarlığındaki Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’ın mezarlarının ziyaret edilmesiyle son buldu. Yürüyüş, Rosa ve Karl’ın mezarının başında Bolşevik İnisiyatif Almanya taraftarları, Komak-ML Avusturya’dan arkadaşlar, MLKP ve TİKB taraftarları ile birlikte Enternasyonal Marşı söylenerek bitirildi. Rosa ve Karl yas tutularak anılamaz, anılmamalıdır. Dün olduğu gibi, bugün de onların komünist görüşleri bize yol gösteriyor, göstermeye devam edecek. 13 Ocak 2011 Berlin’den YDİ Çağrı Okuru

✉ okuyucu mektubu

sı katılımcıları vardı. Konferans saat 11’de başladı. İlk konuşmacı Moshe Zuckermann idi. Zuckermann, İsrail, Filistin sorununu anlattı. Brian Campfield, Kuzey İrlanda ve ülkesindeki gelişmeler hakkında bir sunum yaptı. Oyuncu Rolf Becker, 29 yıldır ölüm hücresinde idam edilmeyi bekleyen Mumia Abu-Jamal hakkında bilgiler verdi. Yunanistan Komünist Partisi MK üyesi Christos Katsotis, ülkesindeki gelişmeler ve şimdiye kadar yapılan yedi genel grev eylemlerini anlattı. Macaristan Sol Yeşil Hareketinin üyesi Gaspar Miklos Tamas, “komünizme giden yol” ve Almanya’da yürütülen tartışmalar üzerine konuştu. Amerika’da 12 yıldan bu yana “ajan” oldukları iddiası ile beş Kübalı hapiste bulunuyor. Bu beş tutukludan sadece bir tanesine “cinayet planlaması suçlaması” yöneltiliyor. Amerika’da hapiste tutulan Rene Gonzales Sehwerert’in annesi Irma Sehwerert Mileham, oğlunun durumu hakkında bilgi verdi ve hapiste oğlunu ziyaret esnasında yaşadığı zorlukları anlattı. Mumia Abu-Jamal’ın eski avukatı Robert R. Bryan, siyasi mahkumlar üzerine bir sunum yaptı. Dünya çapında 20 bin mahkum ölüm cezasının infaz edilmesini bekliyor. Sadece Amerika’da ölüm hücrelerinde idam edilmeyi bekleyen 3200 mahkum var. Kolombiya Komünist Partisi MK üyesi Carlos Lozano, ülkesindeki gelişmeler hakkında bilgi verdi. Herkes merakla saat 18.00’de başlayacak paneli bekliyordu. Panelin konusu “komünizme nereden gidilir”di. Daha önce açıklanan programa göre Sol Parti eş başkanı Gesine Lötzsch’da podyumda yer alacak ve sorulacak sorulara cevap verecekti. Ama beklenen olmadı. Gesine Lötzsch, yürütülen karalama kampanyası ve parti içinden gelen tepkiler sonucu konuşmasını yaptı ve konferanstan ayrıldı. Lötzsch, Junge Welt gazetesinde çıkan makalesini savunurken, partinin eski lideri Oskar Lafontain’in hedeflerinin “demokratik sosyalizm” olduğunu savunduğuna dikkat çekti. Lötzsch, konuşmasına kim olduğunu belirterek başladı. Mayıs 2010 yılında yapılan parti kongresinde %92 oyla parti başkanlığına seçildiğini, uzun süreli işsizlerin yardım paralarını kısıtlayan “Hartz IV” adlı yasaya karşı çıkan, NATO’yu reddeden ve dünya barışının sağlanması için çalışan tek parti olduklarını belirtti. Yazdığı makalenin “Stalin’in komünist rejiminde öldürülen binlerce mağdur” ile bağdaştırılmasının doğru olmadığını ve Stalin döneminde yapılan uygulamalara karşı mücadele ettiklerini anlattı. Burjuvazi istediğini almış, Gesine Lötzsch beklenen Anti-Stalinist yeminleri etmişti. Gesine Lotzsch’un konuşmasının ardından moderatörlüğünü Sol Parti milletvekili Ulla Jelpke’nin yaptığı panel başladı. Podyumda sadece kadınlar yer alıyordu. Katılımcılar şunlardı: İnge Viett (Eski Alman Kızıl ordusu üyesi, Radikal Sol), Katrin Dornheim (Demiryolu Sendikası işyeri temsilcisi), Bettina Jürgensen (Alman Komünist Partisi Genel Sekreteri),

83


Çağrı - 149