Page 1

Sayý: 6 Temmuz 2011

ISSN: 2146-2151 1,5 TL

AKP VE YSK ENGELLESE DE KÜRT HALKI VEKÝLLERÝNE SAHÝP ÇIKIYOR! SÖMÜRÜ VE BASKI DÜZENÝNÝ ÝÞÇÝLERÝN, EMEKÇÝLERÝN VE BÜTÜN EZÝLENLERÝN BÝRLEÞÝK MÜCADELESÝ ALT EDECEK!

2

8

4

10

5

12

6

15

7

16


Ýþçilerin Sesi

AKP’NÝN KÜRT DÜÞMANI VE BASKICI KAPÝTALÝST POLÝTÝKALARI, BÝRLEÞÝK MÜCADELEYLE DURDURULABÝLÝR! Blok’un seçimlerde elde ettiði toplumsal destek, Kürt ve Türk emekçilerinin birliði ve birleþik mücadelesinin gerçekleþmesi yönünde meþru bir siyasi zemin yarattý. AKP’nin son seçimde elde ettiği başarının üzerinden bir hafta geçmeden, önümüzdeki yeni dönemin ana çizgileri belli oldu: Seçimler öncesinde ifade edilen “demokratik rejim”, “demokratik Anayasa”, “millet egemenliği üzerindeki her türlü vesayetin kaldırılması”, “ileri demokrasi” sözlerinin birer politikacı palavrası olduğu kısa sürede görüldü. Son birkaç yıl içinde yeniden biçimlendirilen yüksek yargı başta olmak üzere, polis ve medya, otoriter bir tek parti rejiminin tüm özelliklerini yansıtan uygulamalara imza atıyor.

Boştur, çünkü 78 bin oy alarak seçilen ve mazbatası İl Seçim Kurulu tarafından verilen Hatip Dicle önce vekil yapılmış, ardından iki basamak geriye gidilerek, “milletvekilliği adaylığı” düşürülmüş; seçime girmiş olduğu yok sayılarak AKP’ye bir milletvekilliği daha kazandırılmıştır. AKP ve devlet, bugüne kadar kolluk kuvvetleriyle yürüttükleri baskılarını, “hukuk ve yargı”dan da güç alarak sürdürüyor. Kürtlere, solculara, emekçilere yönelik saldırılara bugüne kadar destek veren CHP ise, tarihin cilvesi olsa gerek, Blok’un boykotuna doğrudan ya da dolaylı olarak destek vermek zorunda kalıyor. Seçimlerin ana çekişmesinin AKP ile Blok arasında yaşanacağı 12 Haziran’dan önce belli olmuştu. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku, seçim döneminde çeşitli baskılarla karşılaştı; iki bine yakın Blok çalışanı gözaltına alındı ve bunların bir kısmı tutuklandı. Bugün de seçilmiş vekiller dâhil olmak üzere, baskılar ve tutuklamalar devam ediyor.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku, seçimler vesilesiyle Kürt ve Türk emekçilerinin birliğinin bir ifadesi oldu. Blok’un kamuoyundan elde ettiği destek de, sosyalistlerin, BDP’nin desteklediği bağımsız adaylarla birlikte seçimlere girmiş olmasının büyük etkisi oldu. Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü gibi isimler, bu nedenle tüm adaylardan daha fazla medyanın gündeminde yer aldılar ve beklendiği gibi daha önce milletvekili çıkmamış iki bölgeden (İstanbul 2. ve Mersin) milletvekili olmaya yetecek oyları fazlasıyla aldılar. Yine, İstanbul 3. bölgede BDP’li adayın, adaylıktan çekilerek sosyalist kimliğiyle öne çıkan Levent Tüzel’i desteklemiş olması, Kürt siyasi hareketinin sosyalistlerle ortak mücadele hattına yönelik önemli bir göstergedir. Seçimler ve Kürt sorunu sebebiyle ikinci planda kalmış olsa da, ekonominin gidişatı da “istikrar sürsün” beklentisiyle AKP’den umut bekleyenlerin hayallerini boşa çıkartacak nitelikte. 230 bin kamu işçisinin seçim öncesinde bağıtlanması beklenen toplusözleşmeleri belirsiz. Diğer yandan ise, cari açıktaki artış, hem döviz fiyatlarını yükseltiyor hem

Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi sırasında apaçık görüldü ki, yeni AKP rejimi eğer kendi çıkarlarına ters düşüyorsa, kendi yasalarına bile uymuyor. “ Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözlerinin içinin tamamen boş olduğu görülüyor.

78 bin oy alarak seçilen ve mazbatasý Ýl seçim Kurulu tarafýndan verilen Hatip Dicle önce vekil yapýlmýþ, ardýndan iki basamak geriye gidilerek, “milletvekilliði adaylýðý” düþürülmüþ; seçime girmiþ olduðu yok sayýlarak, AKP’ye bir milletvekilliði daha kazandýrýlmýþtýr.

2

de bankaların kullandırdığı tüketici kredilerinde sınırlamaya yol açıyor. Aldığı yüzde 50 civarındaki oyu kendisi için güvenoyu sayacak olan yeni AKP hükümeti, Yunanistan ve İspanya’dakine benzer mi bilmiyoruz ama, önümüzdeki aylar içinde yeni kemer sıkma kararlarını devreye sokacak. Kürt sorunu ve demokratikleşme konusunda yaşanan fiyasko ile olası ekonomik krizin yanı sıra, AKP’nin Suriye ve Filistin konusunda giderek ABD-İsrail çizgisine oturmuş politikası, AKP’nin seçim başarısını içi boş bir zafere dönüştürecektir. Bu yolla AKP’ye oy veren tabanın siyasi hassasiyetlerinin bir hayli törpüleneceği anlaşılıyor. Sonuç olarak, 12 Haziran seçim sonuçları ve sonrasında yaşanan olaylar gösteriyor ki, demokratik haklar ve özgürlüklerle, Kürt ve Türk emekçilerinin önündeki sorunlar seçimler yoluyla çözülemiyor; sorunlara köklü bir çözüm aranacaksa, Kürt ve Türk yoksullarının, işçilerinin birleşik mücadelesi gereklidir. Görünen o ki, AKP seçim başarısını kendisine verilmiş bir güvenoyu sayarak, dokuz yıla yaklaşan iktidarı sırasında rejimin temel kurumlarında, yargıda, basında, kolluk kuvvetlerinde orduda elde ettiği mevzileri, Kürt halkına ve emekçilere karşı kullanmaktan çekinmeyecek. Blok’un seçimlerde elde ettiği toplumsal destek, Kürt ve Türk emekçilerinin birliği ve birleşik mücadelesinin gerçekleşmesi yönünde meşru bir siyasi zemin yaratmıştır. Sınıf bilinçli işçilerin ve enternasyonalist komünistlerin, bu siyasi zemini emekçilerin talepleriyle güçlendirmeleri önümüzdeki dönemin güncel görevleri arasındadır.


Ýþçilerin Sesi

KÜRT VEKÝLLERE REHÝNE MUAMELESÝ Kürtler, emekçiler ve demokrasi güçleri, seçimlerin ardýndan ortaya çýkan politik krizi, siyasetin demokratikleþmesi yönünde deðerlendirmeli ve bu hedefe dönük mücadeleyi yükseltmelidirler. Aykut Özer Yaygın olarak kullanılan bir halk deyişi vardır: “Osmanlı’da oyun çoktur.” Osmanlı Devletinin bir devamı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, onun bu özelliğini de devralmıştır. Devletin, çeşitli kurumları aracılığıyla, tezgâhladığı oyunların sonu gelmiyor. Seçimlerden önce sekiz Kürt adayı veto etme girişiminde bulunan ve halkın tepkisi üzerine geri adım atan YSK, bu defa seksen bin oy alarak Diyarbakır milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin vekilliğini iptal ederek, AKP’li adayı vekil tayin etmiştir. Yine Özel Yetkili Mahkemeler, daha önceki uygulamaları dikkate almayarak, milletvekili seçilen tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılma talebini reddetmiştir. Bu gelişmeler, milli iradenin egemenliğinin kocaman bir yalan olduğunu, yargıçların vesayetinin sürdüğünü göstermektedir. Ancak bu kez “bürokratik vesayet”, siyasi iktidarla tam bir uyum içerisinde onun istek ve çıkarları doğrultusunda işlemektedir. Seçimlerden birkaç gün önce verilen Yargıtay kararına dayanarak, YSK’nın, Dicle’nin vekilliğini iptal etmesi, siyasi iktidar yandaşlarınca, önce “Yargıtay ortaladı, YSK golü attı” biçiminde yorumlanıp, yargı kurumu suçlu ilan edilirken, daha sonra kararın yasalara uygun olduğu iddia edilerek, fiili durum savunulmuştur. Bu da Kürt vekillere tezgâhlanan son oyunun arkasında, bizzat AKP iktidarının bulunduğunu göstermektedir. Yine daha seçimlerden önce, Başbakan Erdoğan’ın, tutuklu adayların milletvekili seçilmeleri halinde bile serbest bırakılmayacağını açıklaması ve bu durumun gerçekleşmesi, aslında kimlerin “paslaştığını” çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.

haksızlık giderilene kadar Meclis’i boykot edeceklerini açıklayınca, siyasi iktidarın “etekleri tutuşmuş”, sorunların çözüm yerinin Meclis olduğu savunularak, vekiller Meclis’e davet edilmiştir. Bu çağrı, hem bir endişeyi, hem de krizi fırsata çevirmeye dönük siyasi kurnazlığı içermektedir. Siyasi iktidar endişelenmektedir, çünkü seçilmiş 30–40 vekilin Meclis’i boykot etmesi, Meclis’in meşruiyetinin sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Daha da önemlisi, boykotçu vekiller Kürt halkının temsilcileridir, o nedenle Kürtler, bu haliyle, Meclis’te temsil edilemez hale gelecektir; bu da Kürtlerin, sistemden ve rejimden kopuşunu hızlandıracaktır. İkinci olarak, Kürt vekillerinin boykotu, pasif bir boykot olmayacaktır. Boykota, yaygın ve kitlesel halk hareketleri eşlik edecek, bu da siyasi istikrarı sarsıcı bir etki yaratacaktır. İktidar çevrelerinin deyişiyle, “ Türkiye’nin ağzının tadı kaçacaktır.” Halk ayaklanmalarının ülke sınırına dayandığı bir ortamda ve egemen sınıfların, emperyalistlerin de özendirmesiyle, bölge üzerinde çeşitli siyasi hesaplarının şahlandığı koşullarda, Kürt direnişi, siyasi iktidarın elini, kolunu bağlayacaktır. Seçimlerin ardından ortaya çıkan politik kriz, Kürtlerin dışında, CHP ve MHP’yi de etkilemektedir. Bunu gören Başbakan Erdoğan, krizi kendisi için fırsata çevirme hesapları yapmakta, muhalefet partilerine, yeni bir Anayasa yapmak suretiyle bu krizden çıkmayı önermektedir. Krizi, kendi isteği doğrultusunda bir Anayasa yapabilmek için kullanmaya çalışmaktadır. Son siyasi krizin sorumlusu olarak mevcut anayasayı göstermekte ve krizin siyasi mağdurlarını siyaseten teslim alarak, amacına ulaşmayı hedeflemektedir.

Ýktidar, Krizi Fýrsata Çevirmeye

Önce Anti-Demokratik Yasalar

Çalýþýyor

Deðiþsin

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun seçilmiş vekilleri, bu hak gaspına sert tepki gösterip, bu

Aslında krizin nedeni mevcut antidemokratik yasalardır. Bu anti demokratik yasalar ya AKP ikti-

darı zamanında yapılmış ya da daha önce yapılanlar aynı şekilde muhafaza edilmiştir. Bu yasalar, demokratik siyasetin önüne “mayınlar” döşemekte ve patladığında ise siyasi krizlere yol açmaktadır. İstediğinde, kendi çıkarları doğrultusunda bir günde yasaları değiştiren, kendi iktidarını pekiştirmeye dönük olarak, Anayasada köklü değişiklikler yapan AKP iktidarı, demokratik siyasetin önünde engel oluşturan bu mayınlara dokunmamıştır. Çünkü bu parti demokrasi karşıtıdır, otoriter bir rejimden yanadır. Bu yasaları değiştirmek için yeterli çoğunluğa dün de sahipti, bugün de sahip. O nedenle muhalefet partilerine çağrı yapmak yerine, Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak, yasalardaki antidemokratik hükümleri kolayca, kısa sürede ve tek başına temizleyebilir. Bu konuda hiç kimsenin desteğine ihtiyacı yoktur. Eğer samimiyse, Hatip Dicle ve öteki tutuklu vekillerin önünü açacak yasal değişiklikleri hemen yapabilir, yapmalıdır.

Demokratik Siyaset Önündeki Tüm “Mayýnlar” Temizlenmeli Ancak bu da yetmez. Sadece bununla yetinmek, Kürtlerde,“Allah sevindirmek istediği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş” duygusu yaratacaktır. Demokratik siyasetin önündeki “mayınlar”, görüldüğünden çok daha fazladır. Yürürlükteki yasalara dayanılarak, Kürt vekillerin tamamına yakını kısa sürede hapse doldurulabilir. Terörle Mücadele Kanununa göre yapılan yargılamalar, kişi milletvekili seçilse bile sürer. Bugün Kürt vekiller hakkında yüzlerce yıllık hapis istemiyle açılan davalar sürmektedir. Geçen dönem, bir yandan vekillerin mahkemelere gitmemekteki ısrarları diğer yandan hükümetin bu tepkiyi dikkate alması yüzünden, davalar ilerleyememiştir. Ancak bunun yasal bir temeli yoktur ve AKP hükümeti, bu konuda yasada demokratik yönde değişiklikler yapmamıştır. Her an davalar sonuçlanıp milletvekilleri ağır hapis cezalarına çarptırılarak, hapse doldurulabilir. 1994 yılında DEP’’li vekillere yapılanlar tekrarlanabilir. Antidemokratik yasa ve hükümler, Kürt vekillerin başının üzerinde, “Demokles’in Kılıcı” gibi sallanmaktadır. Bu yolla Kürt vekiller teslim alınmaya çalışılmakta, Meclis’te adeta bir rehine gibi tutulmaktadırlar. AKP iktidarı, seçimin ardından ortaya çıkan politik krizi yöneterek, siyasi çıkar sağlamaya, yasaları ve Anayasayı kendi istediği biçimde değiştirmeye çalışmaktadır. Buna karşın, Kürtler, emekçiler ve demokrasi güçleri, bu krizi, siyasetin önündeki mayınların temizlenmesi ve siyasi yaşamın demokratikleşmesi yönünde değerlendirmeli ve bu hedefe dönük mücadeleyi yükseltmelidirler.

3


Ýþçilerin Sesi

CHP VE SEÇÝMDEN “SAД ÇIKMA BAÞARISI

CHP NEDEN KAZANAMADI? CAn Yýldýrým Seçimin kazanan partilerinden biri olarak gösterilen CHP aslında bir seçimden daha seçmenlerini hayal kırıklığına uğratarak çıkmıştır. 10 yıla yakın bir süredir iktidarda olan bir partiye karşı oylarını %5 arttırmış olmasının başarı olarak görülmesi doğru bir seçim değerlendirmesi değildir. Derin bir kaset operasyonuyla genel başkanlığı devralan Kılıçdaroğlu seçimden önce herkesin beklediği o büyük değişimi gerçekleştirememiş dolayısıyla da umutları boşa çıkarmıştır. Devletin tüm o bürokratik yapısını içinde bulunduran bir düzen partisinden böyle bir değişimi beklemek başından beri çok da gerçekçi bir yaklaşım değildi. Seçim politikası olarak bugüne dek çok fazla ilde miting yapmayan, özellikle de Ankara’nın doğusuna gidemeyen, daha çok polemiklerle ve yıllardır devletin o katı bürokratik yapısına oy veren kemikleşmiş seçmenine güvenerek seçimlere katılan Baykal’a karşılık Kılıçdaroğlu’nun gözle görünen en büyük farklılığı herhalde daha fazla ilde miting yapmasıydı. Fakat seçim döneminde daha fazla şehir dolaşmak, söyleminde ve politikalarında bir değişiklik yaratmadığında seçmenin gözünde pek bir anlam ifade etmedi. “Demokratik açılım” vaadiyle sola doğru açılmış gibi görünen CHP, bir yandan da cezaevinde tutuklu bulunan Ergenekon sanıklarını aday göstererek sağa doğru da açılmayı ihmal etmedi. Genel başkanlığı döneminde Ergenekon’un avukatlığına soyunan Baykal’ın bir adım daha ötesine giden Kılıçdaroğlu bizzat cezae-

vindeki darbecilerin kurtarıcılığı görevini üstlendi. Hem demokrat olmak, demokratik açılımı savunmak hem de darbecilere kucak açmak CHP’nin nasıl bir kafa karışıklığı içinde olduğunun da bir göstergesiydi. Bunun yanı sıra eski sendika başkanlarını aday göstererek işçinin, emekçinin yanında olacağını söylerken, diğer yandan eğitim sistemi vaatlerinde kullandığı ve son dönemde daha çok neoliberal politikaların bir sonucu olan “yaşam boyu öğrenme” ve “fırsat eşitliği” gibi kavramlarla gelecekte neoliberal bir tutum takınacağının da sinyallerini veriyordu. Son yıllarda artan neo-liberal politikalarla daha da derinleşen üniversite ve sermaye ilişkisi sonucunda üniversitelerde yüksek rekabete dayanacak işgücünün yetiştirilmesi yani “yaşam boyu öğrenme” kavramı CHP tarafından “fırsat eşitliği” olarak sunulmaya başlandı. Bir yandan sermaye karşısında ezilen, sömürülen işçilerin savunucusu olacağını söylerken diğer taraftan sermayenin dayattığı eğitim sistemini seçim vaadi olarak sunmaya çalıştı. Bu seçimin en büyük kozu olarak gösterilen “Aile sigortası” vaadi bile hem net bir şekilde anlatılamadığından hem de kaynak konusundaki sorulara yeterli cevabı veremediğinden halkın gözünde inandırıcı bulunmadı. Haftada 7 gün çalışan bir işçinin 650 TL aldığı bir yerde işsizlere 600 TL para verileceğini söylemek yıllar önce Demirel’in her eve 2 anahtar vaadinden çok farklı değildi. Bütün bu tutarsız vaadler, sağa sola yalpalamalar Kılıçdaroğlu’nun partideki o büyük değişimi gerçekleştire-

AÝLE VE SOSYAL POLÝTÝKALAR BAKANLIÐI:

KADININ ADI BÝLE GEÇMÝYOR! Leyla Durusu AKP Hükümeti, seçimlerden kısa bir süre önce, kadın- erkek eşitliğini sağlamakla görevli Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) ve Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığı’nı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak yeniden düzenledi. Aceleyle yapılan bu değişiklik, AKP’nin muhafazakar çizgisiyle uyumlu, aileye ve kadına nasıl baktığının somut bir ifadesini oluşturuyor. 2004 yılında kurulan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık, kadınların bir cins olarak yaşadıkları sorunlara ve maruz kaldıkları şiddete karşı somut çözümler üretmekten aciz kalmıştı. Ancak hükümet, bakanlığın başlığında bile “kadın” sözcüğünün geçmesinden rahatsız olmalı ki, soyut da olsa ifade edilen kadın-erkek eşitliği söylemini terk etmiş ve isim değişikliğinin ötesinde yeni bakanlıkla, yeni işlevler belirlemiştir. Kadınları erkeklerle eşit görmeyen AKP, ar4

tık kadınların eşitliğini, fikri düzeyde bile olsa devletin gündeminden resmi olarak çıkarmıştır. Kadınlar aile içinde, en yakınları olan erkekler tarafından öldürülürken, onları aileden bağımsızlaştıracak politikalar yerine, aile içinde tutmayı hedefleyen bir politikayı pekiştirmiştir. Diğer yandan, kadınları evdeki cinsiyetçi iş bölümüne bağımlı kılan, ucuz iş gücü olarak güvencesiz ve esnek işlerde istihdamlarını öngören torba yasayla birlikte, AKP’nin “kadın” politikası netleşmiştir. Şöyle ki: Kadınlar aile içinde adeta yoklar: sakat, yaşlı, hasta ve çocukların bakımından görünmeyen, emekleri yok sayılan kadınlar sorumlu tutuluyor. Sosyal yardımlar da aileyi güçlendirmek ve ailenin bütünlüğünü bozmamak için veriliyor. Kısaca, kadınları güçlendirecek, aileden bağımsızlaştıracak sosyal politikalar yerine aileyi ayakta tutacak bir sosyal yardım projesi gündeme getiriliyor.

cek lider olamayacağını net bir şekilde gösterdi. Başarısızlığın nedenleri üzerine derinlemesine tahlil yapacak değiliz sonuçta. Bu bizim işimiz de değil fakat “sol parti” olarak görülen CHP’nin aslında seçim dönemlerinde oy kaygısı ile toplumun bazı ayrıcalıklı kesimlerine mavi boncuk dağıtan bir düzen partisi olduğunu söylememiz gerekiyor. İşçi sınıfının aristokratlarını, sendika ağalarını aday göstererek işçi partisi olunamayacağı gibi Diyarbakır’da miting düzenleyerek ve Kürt sorununu sadece seçim meydanlarında hatırlamakla da sosyalist parti olunamayacağını bir kez daha görmüş olduk. Her fırsatta taşerona karşı olduğunu söylerken, kendi partisinin yönetimindeki belediyelerinde taşeronlaşmaya karşı hiçbirşey yapmayarak işçi sınıfının içinde de her zaman olduğu gibi tutarlı bir politika izleyemedi. CHP eğer sol kimliğiyle öne çıkmak isteseydi sosyalistlere, işçilere ve Kürtlere daha yakın olmalı bunun için de herşeyden önce özündeki Kemalizm’le hesaplaşmalıydı. Bu hesaplaşmayı yapmadan üretilen yüzeysel ve seçime endeksli politikaların hepsi boş vaatten öteye gitmedi. AK Parti’nin ya da Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun geçen seçime oranla oylarını arttırmış olduğunu göz önünde bulundurursak CHP’nin aldığı artı %5 oyun tamamen merkez sağdan geldiğini görebiliriz. Yani sonuç olarak sola doğru açılım seçmenin gözünde yeterli ve inandırıcı bulunmazken sağa doğru yaptığı açılım az da olsa karşılık buldu. Zaten darbecileri milletvekili yapan partiye de MHP’den oy çalmak yakışırdı. Sosyal hizmetler, devletin yerine getirmesi gereken sosyal haklar olarak değil, sosyal yardımla; AKP’nin baş tacı ettiği sadaka anlayışıyla birleştiriliyor: “Sosyal ve kültürel dokudaki aşınmalara karşı aile yapısının ve değerlerinin korunması aile bütünlüğünün korunarak… aile refahının artırılmasına yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerini yürütmek”. Diğer yandan, ekonomik krizin faturası, ev içindeki kadının üzerine daha çok yük bindirilerek kadınlara çıkarılıyor. Oysa, kadınların şiddetsiz, ayrımcılığa uğramadan, bakım yükünün omuzlarından alınarak yaşamalarını sağlamak devletin, hükümetin sorumluluğundadır. Kadınları evden çıkaracak, geçinebilecekleri ücretlerle nitelikli işgücüne katacak, ev kadınlarına sosyal güvence sağlayacak ve böylelikle kadınları sınırlı da olsa özgürleştirecek politikalara ihtiyaç vardır. Ancak bu durumda toplumdaki hakim erkek egemenliğinin geriletilmesinden söz edebiliriz. Kadınlarla ilgili kararların, erkek egemen bir anlayışla ve sermayenin ihtiyaçları yönünde, hükümet kararnameleriyle değil, bağımsız kadın örgütlerinin talepleri doğrultusunda alınmasıyla ancak kadınların yararına politikalar üretmek söz konusu olacak.


Ýþçilerin Sesi

DEVELERÝN ARKASINDAN: ANADOLU KERVANLARININ YÜRÜYÜÞÜ Anti-nükleer hareket içindeki yürüyüþ ve eylemlilikleriyle tanýnan, halen Leman yayýn grubu içindeki GÝT dergisini çýkarmaya devam eden Timur Danýþ’la, Anadolu Kervanlarý’nýn Ankara yürüyüþünü ve sorunlarý konuþtuk: Özgür Yýldýrým Bir söyleşinde, Viyana-Moskova anti nükleer yürüyüşünün ardından Türkiye’de de böylesi bir hayalin olduğunu söylüyorsun. Anadolu Kervanları yürüyüşü bunu karşılayabildi mi? Direnişin bir yerinde dedim ki; benim bugüne kadar yürüdüğüm bütün yollar -ki Viyana Moskova anti-nükleer yürüyüşü de dahil- gelir ve Gölbaşı’ndaki develerin o engeli zorladığı direniş çukurunda yeni bir evreye girer. Elbette ki çok anlamlı yürüyüşler gerçekleştirdim ama Gölbaşı’ndaki develerin ardında yürüdüğüm o elli metrenin önemi büyük. Çernobil’in yıldönümü için Kadıköy’de miting yapalım dedik. Biz hazırlanırken Fukişima gerçekleşti, nükleer santraller herkesin gündemine giriverdi. Dikkat çekmeye çalıştıklarımızı herkes fiilen gördü. Bu santrallerin bakım sorunları vardı, kapatılması ve gömülmeleri gerekiyordu, maliyetleri vs. Bu gerçeklik Fukişima’yla açığa çıktı. Anadolu Kervanları yürüyüşünün tartışmaları da sürüyordu. Su Politik Platformu’nun eleştirileri vardı. Karadeniz yürüyüşünde karşımıza bir pankart çıktı; “Nükleer Santrale Geçit Yok!”, bu pankartı kenara koyduk. Eleştirileri, yürüyüşün karşısında durmak için yeterli bulmuyordum. Değişik eğilimler var, mesafeleri koruyarak bu insanlarla iş yapılır dedik. Mesafemizi, çıkardığımız GİT dergisinin kapağında şöyle koyduk: “İğneada, Akkuyu ve Sinop’u Nükleere Vermedik!” “Vermeyeceğiz” diyorlar, biz “zaten vermedik” dedik. 17 Nisan’da Akkuyu’da insan zinciri gerçekleştirdik. Doktor Hanım’ı anmak gerek, üç gün kapı kapı dolaşarak çalışma yaptı. Oğlum çocuklarla top oynadı ve ertesi gün o çocukların hepsi geldi. Berbere gittim; “burada yangın çıktı, kim geldi” diye söyleniyor. “Bostancı’da orman yandı, sen geldin mi?” vs. denmez, çırağına bahşiş verip çıktım. O çocuk da ertesi gün geldi. Köylü tepkili; gitmemişsin, yanlarında değilsin. Onlar kahvede oturup konuşuyor, sen yoksun. Orada, atomun karşısında ev tuttum ve o şekilde becerebildim. MHP orada güçlüdür, CHP de var. Biri geldi parmaklarıyla kurt işareti yaptı, biri de geldi zafer işareti. Doktor Hanım pençeleriyle ikisini de tuttu, bir hat oluşturdu. Köylü için Akkuyu’nun anlamı çok büyük. Tekrar geleceğiz dedik, geri döndük. Doğu Akdeniz Grubu Silifke’ye geçerken onlara katıldım. Pervin Hanım’la tanıştım. Etkilendim; insanlar, develer ve çobanı. İstanbul’da 24 Nisan mitingine katıldık. İğneada’ya döndüm ve beş buçuk günlük yürüyüşümü yaptım, İstanbul’a geldim. 1 Mayıs’a katıldım. 2 Mayıs’ta Büyük Anadolu Yürüyüşü uğurlamasını yaptık. “Edirne’den Ardahan’a Kadar” diye de bir imaj yüklenmişti, E-

dirne ayağını temsil etmiş oldum. 10 Mayıs’ta Ankara’da toplanıldı. Kervanlardan, Doğa Derneği’nden gelenler vardı. Doğa Derneği bu yürüyüşü biz düzenledik demiyor ama “odaklayıcı” unvanlı kadroları her kolda var. Güven Eker, “bunlar benim yürüyüş arkadaşım” diyor, dernekten falan demiyor. Bu toplantı Doğa Derneği’nin manipülasyonlarını açığa çıkarttı. En basit yürüyüş kurallarını bilmiyorlar. Bir kısmı yürümeden gelmiş. “Buna Büyük Anadolu Yürüyüşü diyemezsiniz” dedim. Mezopotamya kolunun yürümediğini anlayabiliyorum örneğin. Pervin Hanım,“bu yürüyüşte kendimi hiç iyi hissetmiyorum, insanlar buraya yürüyerek gelmiyorlar” dedi. Doğu Karadeniz Grubu yürümüş. Eşekleriyle gelen grup yürümüş. Bodrum’dan at arabası ile gelen yürümüş. Ereğli’den gelenlerin yürümedikleri belli. Yürüyüş bireysel bir tavırdır, bu noktadan sonra da her koyun kendi bacağından asılır dedim. Siz önce kendi bacağınızdan asılın, gidin yürüyün ve ondan sonra yanımıza gelin, gruba da ileteceğim dedim. 19’unda grubu Pervin Hanım’ın bulunduğu Kulu’ya getireceğimi söyledim. Güven Eker, Kırşehir civarlarında yürürken bir aracın yaklaştığını, pencereyi açarak havaya ateş açtıklarını ve gittiklerini, güvenlik nedeniyle de yürüyüşü sürdürmediklerini söylüyor. Tarih: 1314 Mayıs. Bu yanıyla kapalı bir kutu? 15’inde TMMOB mitingine gittik, orada Pervin Hanım’ın çağrısıyla toplandık. Doğa Derneği’ne tutumlarından dolayı “gelmeyin” dediğini anlattı. Katıldık, destekledik. 17’sinde Ayaş civarlarındayız ve sıkıntılar çıkmaya başladı. Grup üzerinde çalışma yapılmış belli, Doğa Derneği meselesi. Kurtuluş Parkı’nda mı buluşalım, Vişnelik’te mi falan derken, Doğa Derneği Vişnelik’te ısrar ediyor, bir grup kendiliğinden Gölbaşı’na yerleşiyor. Gölbaşı’na geldik. Yarını belirleyecek olan develer diyoruz. O resmin içinde develer var, tek yerel giysili olan Pervin Hanım var. Kalan hepsi şehirli. Sabah kalktık ki, etrafımız polislerce sarılmış. Yola çıkmayı deneyenler başaramadı. Hani çıkmış olsalar, bize haber vermeden gidecekler. Basın açıklaması yapıp develerle fotoğraf karesine girmek istediler. Develeri çektim, basın toplantısına girdik. Biterken işaretleştik ve develeri saldık. Polisler kahvaltı yapıyor, hazırlıksızlar. Ellerinde kahvaltılarıyla koşup geldiler, bizi kenara aldılar. İnce ince uğraştık, polisi bayağı kırdık. Yağmur başladı, çadırlar işimize yaradı, akşamı bulduk. Develer barikatta, kalkanları ısırıp kemiriyorlar. Polislerin ortasına işiyorlar, s…lar. Polis darma duman, iyice rezil oldular. Develere karşı gaz tüplerini çıkardılar, Pervin Hanım çıldırdı; “bu gazları da bizim paralarımızla alıyorsunuz” diye.

Polis, karşısında köylü bir kadın görüyor, küçümsüyor. Pervin Hanım’ın nefret ettiği şey: Ötekileştirilmek. Develer otluyor, barikat takar mı? Tam on sekiz gün Gölbaşı’nda kaldık, direndik. “Bu noktaya adım adım geldik” dedim. Pervin Hanım; “Adımlarımızla geldik, çukura itildik ve çoğaldık. Artık çoğuz, bir grubuz, direnişçiyiz” dedi. Doğa Derneği’nin manipülasyonları sürüyor, Vişnelik dayatması karşımızda, bir sürü çekiştirmeler falan. Su Politik Grubu’ndan arayanlar var, müthiş bir şey yapıyorsunuz deniyor. “Ne yapabiliriz” diyorlar. Karşınızda sadece polis barikatı yoktu sanırım? Direnişimiz, içerisinde Doğa Derneği, Yeşiller Partisi, Heinrich Böll Vakfı, Küresel Eylem Grubu, Alman Yeşiller Partisi, Açık Radyo, Taraf Gazetesi’nin olduğu bir yapıya karşı, kendi içinde bir organizasyon olarak gerçekleştirilebildi. Doğrudan halk eylemi diye bir tanımınız var. Bu eylemi öyle mi değerlendiriyorsunuz? Hayır, öyle değerlendirmiyorum. Pervin Hanım’ın katkısı da dahil, hepimizinki kişisel katkı. Bu bir halk hareketi değildi. Çıplak ayaklılar hareketi değildi. Aksi bir değerlendirme yanılsama olur. Doğa Derneği’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğal Hayatı Koruma Derneği (Doğal Hayat A.Ş.), doğayı kirleten sanayicilerin derneği ve yönetim kurullarıyla iç içe. AB projeleriyle çalışıyorlar. Sol bunları eleştiriyordu, şimdi bu alandan da karşı çıkanlar var. GİT dergisinin son sayısını buna ayırdık. Kendime artık Gölbaşı Direnişçisi diyorum. Anadolu Kervanları bir manifestoyla yola çıktı. Manifestoya dair ne diyeceksiniz? Manifestonun dili bana yabancı: Bütün bu sorunlar sanki biz insanların tükettiklerinden dolayı oluyor imajı veriyor. Vurgu yanlış. Bize tükettiriliyor. Biz, tükettirilen köleleriz. Manifesto anti-kapitalist verilerden sadece yararlanmış. Kırılma noktası şu, siz çare olarak ne öneriyorsunuz deniyor. Bize ne, dünyayı bu hale biz mi getirdik? Daha çok tüketmek üzerinden tartışmak? Hayır, tüketmeyeceksin! Odalar vs. de bunun üzerinden gidiyor. Çareyi nereden buluruz, tüketilecek enerjiyi nerden buluruz? Rüzgâr ve güneşi çare diye sundular. Bunların bizim için mistik anlamları var, ticari değil. Rüzgâr ve güneşin ticarileşmesini sağladılar!.. 5


Ýþçilerin Sesi

AKP’NÝN HOPA DÝRENÝÞÝNE YANITI GÖZALTI VE TUTUKLAMALAR OLDU: ‘BÝRLEÞÝK MÜCADELEDEN BAÞKA YOL YOK!’ Ufuk Demirci Başbakan Erdoğan’ın miting yapacağı Hopa Meydanı’nda AKP Hükümeti’nin politikalarını protesto etmek üzere toplanan yüzlerce kişi ile polis arasında çatışma çıkmıştı. Yaşanan bu şiddeti protesto edenlerin, birkaç saat sonra AKP konvoyuna taş atmaları, Hopa’yı Türkiye gündemine taşıdı ve aynı zamanda devlet terörünün de, devrimcileri hedef almasına neden oldu. Bu devlet terörüne karşı sosyalist parti ve gruplardan gelen yanıt ise, başta İstanbul olmak üzere birçok ilde protesto eylemleri düzenlemek oldu. AKP hükümetinin polisi, bu gösterilerde acımasızca kitlelere saldırdı, gözaltı ve tutuklamalar (Ankara’da) yaşandı. Seçim öncesinde yaşanan bu AKP destekli devlet terörü, önümüzdeki dönemin sosyalistler, devrimciler için nasıl geçeceğine dair bir fikir veriyor: “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır”. Hükümet sözcülerinin, yandaş medyanın ve bazı sol liberal yazarların iddialarının aksine, ne seçim öncesinde ne de seçimini ardından, demokratik hak ve özgürlükler alanın da bir ilerleme görüldü. Aksine, önümüzde baskıcı bir dönemin yaşanacağı anlaşılıyor. Seçim başarısı AKP’nin pervasızlığını artıracak, düzene muhalefet eden Kürt özgürlük hareketi ve sosyalistler, devletin bütün araçları kullanılarak sindirilmek istenecek. Devrimcilerin, sendikal yapılardan kopuk mücadele anlayışları ile sendikaların devrimcilerle aralarına mesafe koyma siya-

setleri, birbirlerini besliyor. Sonuç olarak daha az kitlesel katılımın görüldüğü gösteriler tertipleniyor.Burada görev, KESK ve meslek örgütlerine düşüyor: “Biz sendikayız, kitle örgütüyüz, bizim önderliğimizde ve çağrımıza göre hareket edeceksiniz” tavrı, devrimcileri kapsayan değil, onları yedek güç gibi gören bir siyasetin dili olabilir. Sendikacılar ağızlarından “ortak mücadele” lafını düşürmüyorlar ama buna uygun da hareket etmiyorlar. “Birbirimize ihtiyacımız var” söylemi, birleşik mücadele siyasetinin değil, devrimcileri sendikalara yedekleyen bir siyasetin ifadesi. Devrimcileri tartışma, karar ve örgütlenme sürecine katmayan, “bizi destekleyin” demekten öteye gitmeyen bir yaklaşım. Yeri gelmişken hatırlatalım; Herkese sağlık ve Güvenli Gelecek Platformu (HSGGP) birçok sokak eylemi düzenlemiş, son dönemde yaşanan olumsuzlukların aksine, eylemler amacına uygun bir şekilde gerçekleşebilmişti. Bugün ortak disipline uymadığı için eleştirilen bazı sosyalist çevrelerin, platformun üyesi olduğunu hatırlatalım. HSGGP, önderlik sorununu kendi içinde yarattığı demokratik ilişkiler içinde çözmüş, eşitler arasında bir ilişki kurmuştu. Her bileşenin söz ve karar sahibi olduğu, ortak alınmayan hiçbir kararın uygulanmadığı bir işleyişi vardı. Birleşik mücadele için önemli bir deneyim olduğu kuşkusuz. Son dönemde yaşadıklarımız, bu deneyimin önemini ve onu da aşacak bir birleşik mücadele hattının örülmesinin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor.

15-16 HAZÝRAN’DAN BUGÜNE... İşçilerin Sesi gazetesi ile Söz ve Eylem dergileri, 15-16 Haziran’ın 41’inci yıldönümünde ortak bir anma ve değerlendirme toplantısı düzenlediler. Eğitim Sen şubesinde düzenlenen etkinlikte, 16 Haziran günkü eyleme katılan bir öğrenci-işçi konuştu. Başkaldırıya katılmış tanığın anlatımıyla açılan toplantı, bugün direnişte olan Casper işçisinin deneyimini anlatmasıyla devam etti. Gökkuşağı Hareketinden ve Deri, Kundura ve Tekstil İşçileri Derneğinden birer temsilci ve işçi konuştu. 15-16 Haziran sürecinin değerlendirmesi ve sendikal muhalefet üzerine yapılan konuşmalarla toplantının ilk bölümü tamamlandı. Toplantının ikinci bölümünde İşçilerin Sesi ile Söz ve Eylem dergi temsilcilerinin konuşmalarının ardından, soru-cevap bölümüyle devam etti. Konuşmacıların ortak değerlendirmesi DİSK’in örgütlü yürüyüşünün önünü kesmeye yönelik çıkarılan 274 -275 sayılı yasaların, yürürlükten kaldırılması için sendikanın başlattığı mücadelenin, 15 Haziran günü yarattığı olumlu etki, bir gün sonra sendikasız işçilerin, Türk-İş üyeleri-

FEMÝNÝST KADINLARDAN BLOK ADAYLARI ÝÇÝN PROTESTO EYLEMÝ

Feminist kadınlar, Taksim Meydan’ında bir protesto eylemi yaptılar: Emek, Demokrasi ve Öz6

gürlük Bloğu Diyarbakır Milletvekili Hatip Dicle’nin “milletvekili adaylığı”nın düşürülmesi ve di-

nin, devrimci öğrencilerin de katılımıyla “başkaldırıya” dönüştüğü yönünde oldu. Hareketin siyasallaşmasıyla DİSK’in örgütlü mücadele sınırlarını da aşan yeni bir sürece girildiği vurgulandı. Hareketin ilk günündeki örgütlülük ikinci gün kendiliğinden gelişen bir siyasal harekete dönüştü. Bu kendiliğinden hareket hem DİSK önderliğinin geri adım atmasıyla hem de bu hareketi örgütlü bir siyasal harekete dönüştürecek sınıf perspektifli bir siyasal partinin olmayışı sebebiyle devletin zora dayalı kuvvetini; ilan edilen sıkıyönetimi alt etmeye yetmedi. Yine de iki milyon nüfuslu İstanbul’da yüz elli bin işçinin harekete geçmiş olmasının (bugün için bir milyon işçinin sokağa çıkmasıyla eşdeğerdir) yarattığı büyük güç, işçi sınıfının gücünü de göstermiş oldu. 15-16 Haziran deneyiminin gösterdiği gibi, işçi sınıfının mücadelelerine hazırlıksız yakalanmak istemeyen komünistlerin parti hedefiyle bir araya gelmeleri acil bir görev olduğu konusuna vurgu yapılan konuşmalarla toplantı sona erdi. İşçilerin Sesi / Haber

ğer tutuklu vekillerin de tahliye taleplerinin reddedilmesine karşı çıktılar. Yaptıkları basın açıklamasında, AKP Hükümeti’nin, “Kürt sorunu yoktur ” söyleminin ardından “Kürtlere Meclis’de de yer yoktur” politikasını izleyeceğini; yıllardır Kürt sorununda savaştan değil, barıştan yana olduklarını ve Kürt kadın hareketiyle dayanışma içinde, milliyetçiliğin ve savaşın erkek yüzünü teşhir ettiklerini; kadınların ev içindeki emeklerinin görünür kılınması, erkek şiddeti, heteroseksizm ve kadınlara yönelik her türlü baskıya karşı kadın dayanışmasının önemini vurguladılar. Feminist kadınlar, ellerinde mor dövizlere yazdıkları, “Savaşa karşı yaşasın feminist dayanışma”, “Jin Jîyan Azadî”, “Hatip Dicle üzerindeki yasaklar kaldırılsın”, “Barışın, kadının düşmanı AKP” ve kara kağıda yazdıkları “Blok milletvekilleri eksiksiz meclise” yazılarıyla YSK’yı ve AKP’yi protesto ettiler. “Bloğun seçilen vekillerini eksiksiz olarak Meclis’te görmek istiyoruz. Devlet operasyonları durdursun, Kürt sorununun çözümü için Meclis, muhataplara çağrı yapsın” dediler. İşçilerin Sesi/Haber


Ýþçilerin Sesi

‘ÝÞÇÝ ÇIKARTAN SENDÝKA ÝÞÇÝNÝN HAKKINI SAVUNABÝLÝR MÝ?’ Gökkuþaðý Hareketi İşçilerin Sesi’nin geçen sayısında yer aldığı gibi, Hava-İş Sendika Temsilciliğinde görevli olan memur, Uçuş İşletmede Gökkuşağı Bülteni dağıtan işçileri polise ihbar etmişti. Bu olaydan iki gün sonra ise, Hava-İş Sendikasında çalışan iki kadın işçi işten çıkartıldı. İşten çıkartılanlardan biri THY’den emekli olduktan sonra sendika temsilciliği ofisinde görevlendirilen bir kadın işçiydi. Kendisi, 2007 grev oylamasından greve evet çıkmasını sağlayan yoğun çalışmanın içindeki birkaç kişiden biri olmasına rağmen, işten çıkartıldı. İşten çıkartılmasının nedeni, sendika yöneticilerinin oluşturduğu ahbap çavuş ilişkilerinin içine girmeyip, onlarla işbirliği yapmamış olmasıdır. İkinci işten çıkartılan işçi de kadındı ve 10 yıldır sendikada hizmetli olarak çalışıyordu. O-

nun çıkış nedeni ise, sendikada olup bitenlere bizzat şahit olmasıydı. Sendika yöneticileri onu işten çıkartarak bir dönemin üstünü kapatmak istenmiş olmalı. Böylece son üç yıl içinde işten çıkartılan altı sendika çalışanından beşinin kadın olması da, Hava-İş yönetiminin kadınlara yönelik ayrımcılığıdır.

Maaþ Ödemesi 8 Gün Neden Erteleniyor? THY yönetimi tek taraflı bir kararla ücretlerin ödenme tarihlerini 14-15 tarihleri arasında değil de 1-30 tarihleri üzerinden ödeneceğini ve ücretlerin de ayın 8’inde ödeneceğini açıkladı. Böylece işçiler 1-30 arasında çalıştıkları dönemin ücretini sonraki ayın 8’inde yani sekiz gün geç alacaklar. Böyle bir uygulamadan sendika yönetiminin haberdar olduğunu ancak

TAÞERON SÝSTEMÝNÝ TARÝHE GÖMMEYE GELDÝK Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği – Taş-İş-Der tarafından 07 Haziran Salı günü saat 12’de düzenlenen yürüyüş ve basın açıklaması coşkulu geçti. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi binası önünde toplanan taşeron işçileri, kadrosuz ve iş güvencesinden yoksun çalıştırılmalarına, kıdem tazminatı ve yıllık ücretli izin haklarının gasp edilmesine, taşeron düzeninin angarya işlerine, 4857 sayılı iş kanununda var olan hakların kendilerine kullandırılmamasına karşı tepki ve protesto seslerini yükselttiler.

Gelin Birlik Olalým… Saat 12’de ki yemek paydosunda hastaneden çıkan taşeron işçileri küçük guruplar halinde toplanmaya başladılar. Taş-İş-Der’in çağrısıyla bir araya gelen işçilerle birlikte, birleşik

mücadele çağrısı yineleyerek; “Gelin birlik olalım, gelin yıkılmaz denilen dağları birlikte yıkalım!” denildi. Hastane bahçesine çevik kuvvet polisleri getirilmişti. Yöneticiler camlardan izliyor, özel güvenlikçiler yakından takip ediyordu. İlk anda işçilerin tedirgin olduğu gözlendi. Daha önceki protesto ve basın açıklamalarından dolayı işten atılan arkadaşlarının olduğunu biliyorlardı. İşsiz kalmak istemiyorlardı. Megafonla yapılan çağrılarla, “haydi arkadaşlar hep birlikte…” yüreklendirmeleriyle kalabalık artmaya başladı.

ciddi hiçbir tepki göstermemiş olması da gösteriyor ki, THY yönetimi tek yanlı kararlar almasında sendikanın yönetime destek vermiş olmasından başka ne olabilir? Sendikada çalışırken işten çıkartılan hizmetli işçinin dediği gibi “İşçi çıkartan sendika yönetimi işçi hakkını savunur mu?” kes ilgiyle tabut üzerinde yazılanları okuyordu; “Taşeron Sistemini Tarihe Gömmeye Geldik” Taşeron işçilerinin ölmeye değil de gömmeye geldiklerinin vurgusu oldukça önemli bir ironiyi yansıtıyordu. Bu yansıma taşınan diğer el dövizlerinde, sloganlarda ve açıklama metninde apaçık ortadaydı; “Güvenlik Önlemleri Alınmadan Kemoterapi’ye Giriyoruz”, “Kanser Olmak İstemiyoruz!”, “Bulaşıcı Hastalıklardan Korunmak İstiyoruz!”, “Taşeron Çalışma Ölüm Demektir!” Ayrıca, bazı kadın ve erkek taşeron işçilerinin beyaz kefenler içinde yürümesi de dikkatleri çekti. Hastane bahçesinde büyüyerek uzayan yaklaşık bin kişilik kortej yeniden Çapa Genel Cerrahi binası önüne geldiğinde basın açıklaması metni okundu ve destek konuşmaları yapıldı. Basın açıklamasına doktorlar tarafından da destek verildiği görüldü. Güneş altında ve yapılan yürüyüşün ardından gerçekleştirilen basın açıklaması metninin uzunluğu taşeron işçilerini biraz zorlasa da, eylem amacına ulaştı.

Taşeron işçilerinin Çapa Genel Cerrahi binası önünde oluşturduğu kortej hastane binası içinde yürüyüşe geçti. Her dönemeçte, her köşe başında ve hastane bölümlerine ulaşıldıkça yürüyüş korteji büyümeye başladı. Katılım gözle görülür bir şekilde büyüyordu. Tepki ve talepler biraz acemice, ama heyecan ve coşkuyla haykırılmaya başlandı; “Eşit İş’e Eşit Ücret!”, “Yıllık Ücretli İzin Hakkımı İstiyorum!”, “Kıdem Tazminatı Hakkımız Verilmelidir!”, “Fazla Mesai Ücretlerimizi İstiyoruz!”, “Haftada 40 Saat Çalışmak İstiyorum!”, “Ben de Kreş İstiyorum!”, “Kadrolu Çalışmak İstiyorum!”, “Hak Gasplarına Son!” gibi el dövizlerinin de taşındığı yürüyüşte asıl dikkatleri çeken tabut oldu.

“Gelin birlik olalım, gelin yıkılmaz denilen dağları birlikte yıkalım!”

Kara bir tabutun taşındığı yürüyüşte her

İşçilerin Sesi \Haber

Taşeron işçilerinin tedirgin ruhlarını ve korku duvarlarını aşarak, haklarına sahip çıkma mücadeleleri önünde bulunan bir engeli daha aşan eylem önümüzdeki sürece dair önem arzediyor. Taş-İş-Der’in, her türlü güvenceden yoksun taşeron çalışma sistemine karşı açtığı mücadele bayrağı, kadrolu çalışma hakkı yönündeki aktif kampanyalarla birlikte yeni hak kazanımlarını getirmekle kalmayıp, sendikal kanalları da açacaktır.

7


Ýþçilerin Sesi

KÜRT SÝYASÝ HAREKETÝ SEÇÝMLERDEN GÜÇLENEREK ÇIKTI Seçimlerin ortaya çýkardýðý, Kürt siyasi hareketinin son dört yýl içinde yapýlan üç seçimde, oylarýnýn sürekli ve düzenli bir artýþ eðilimi göstermesidir. Bu durum, Kürt halký arasýnda siyasi etkisinin büyüdüðünü ve yaygýnlaþtýðýný ortaya koymaktadýr. Ý. Öngören Seçimlere, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu altında bağımsız adaylarla giren Kürt siyasi hareketi, büyük bir başarı elde etti. Kürtlerin ağırlıkta olduğu 15 il temel alındığında, 2007 seçimlerine göre oy oranını %20 ile %110 arasında arttırdı. 22 olan milletvekili sayısını 36 ya çıkarttı. Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Hakkâri, Batman ve Van gibi illerde oyların yarıdan fazlasını alarak kesin hâkimiyetini ilan etti. Seçimlerin ortaya çıkardığı diğer bir olgu, Kürt siyasi hareketinin son dört yıl içinde yapılan üç seçimde, oylarının sürekli ve düzenli bir artış eğilimi göstermesidir. Bu durum, Kürt halkı arasında siyasi etkisinin büyüdüğünü ve yaygınlaştığını ortaya koymaktadır.

Rakamlar Her Þey Deðildir

Birinci olarak, Kürt siyasi hareketi, Kürt halkının en politikleşmiş kesiminin temsilcisidir. İkinci

olarak, Kürt uyanışının zirve yaptığı sınır il ve ilçelerinde tartışmasız bir üstünlüğe sahiptir; o nedenle stratejik bir ağırlığa sahiptir. Üçüncü olarak, Kürt siyasi hareketi gerçek bir toplumsal harekettir. Güçlü ve militan bir örgütlülüğe sahip olması nedeniyle, her an yüz binlerce kişiyi harekete geçirme potansiyeline sahiptir ve toplumsal etkinliği tartışmasızdır. Örneğin, Diyarbakır’da %32 civarında oy alan iktidar partisi AKP’nin kent yaşamında esamisi okunmazken, BDP toplumsal yaşamın mutlak hâkimidir. Dördüncüsü, Kürt sorununu programının ilk sırasına yerleştiren ve halkın Kürt olmaktan kaynaklanan taleplerini sahiplenen ve öne çıkaran biricik oluşum Kürt siyasi hareketidir. Yani Kürt sorununu bir siyasi sorun olarak, ülke siyasi yaşamına dayatandır, sorunun gerçek sahibidir.

Seçim sonuçları basit bir aritmetik tabloya indirgenirse çok farklı ama yanıltıcı siyasi sonuçlara da varılabilir. Örneğin, Antep, Adıyaman, Kilis gibi kentleri de içine alan bir coğrafi bölge olarak tanımlandığında, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Kürt siyasi hareketinin desteklediği bağımsızların oy oranı %33 civarındadır. AKP, bu bölgede birinci partidir. Buna kabaca, Sivas, Ardahan, Hakkâri üçgenindeki illeri, yani Doğu Anadolu Bölgesini de eklediğimizde, Bloğun oy oranı %25 civarına düşecektir. Şimdi AKP yöneticileri, bu tablodan kalkarak, Kürt halkının temsilcisinin BDP değil kendileri olduğunu ileri sürebilir ve gerçekleştirecekleri “açılımlarla”, Kürt sorununu kendi başlarına çözebileceklerini iddia edebilirler. Ancak bu iddia boş bir retorik olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır. Çünkü rakamlar her şey değildir.

Kuzey İrlanda örneğini verecek olursak; Sinn Fein partisi ülkede oyların yaklaşık yüzde yirmisini

Kürt sorununu programýnýn ilk sýrasýna yerleþtiren ve halkýn Kürt olmaktan kaynaklanan taleplerini sahiplenen ve öne çýkaran biricik oluþum Kürt siyasi hareketidir. Yani Kürt sorununu bir siyasi sorun olarak, ülke siyasi yaþamýna dayatandýr, sorunun gerçek sahibidir.

8

alıyordu. Ayrıca temsilcisi olduğu Katolikler arasında da birinci parti konumunda değildi. Katoliklerin en büyük partisi Sosyal Demokrat Parti idi. Hal böyle iken, İngiltere hükümeti ve Başbakan Tony Blair, sorunu kendi başına ya da Sosyal Demokrat Parti lideri Hume ile oturup çözmeye kalkışmadı. Çünkü böyle bir çaba sonuçsuz kalırdı. Daha önceleri “terörist” olarak nitelediği Sinn Fein ile masaya oturarak sorunu onunla birlikte çözme yoluna gitti. Çünkü aldığı oyun ötesinde, K.İrlanda sorununu Sinn Fein Partisinin temsil ettiğinin bilincindeydi. Başbakan Erdoğan’ın söyleminden, AKP’nin bölge milletvekili adaylarını belirlerken temel aldığı ölçütlere, BDP’ye yönelik siyasi ve polisiye saldırılardan, milletvekili adaylıklarının engellenmeye çalışılması ve Hatip Dicle’nin vekilliğin iptal edilmesine kadar bir dizi gelişme, siyasi iktidarın Kürtlerin demokratik taleplerine ve Kürt siyasi hareketine karşı düşmanca bir tutum içinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, Kürt sorununun çözümünün önünde en büyük engel olarak duruyor. Buna karşın, siyasi koşullar siyasi çözümü zorluyor, dayatıyor. Birinci olarak, seçimlerden büyük bir moral ve özgüvenle çıkan Kürt siyasi hareketi, Türkiyeli sosyalist, demokrat, aydın ve emekçilerden aldığı destekle karşı konulamaz bir güç olarak siyasi iktidarın karşısına dikiliyor, çözümü dayatıyor. İkinci olarak, çevre ülkelerde yaşanan siyasi gelişmeler, çözülmemiş, sürüncemede bırakılmış sorunların, en güçlü gibi görünen iktidarların bile alaşağı edilmesine zemin oluşturduğunu gösteriyor. Koşullar siyasi iktidarı zorluyor ve onu ya sorunu çözme ya da kendisinin çözülmesi, dağılması, çökmesi ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor.


Ýþçilerin Sesi

“ÇATI PARTÝSÝ” ÜZERÝNE Necdet Seçer Kürt siyasi hareketinin temel bileşeni olduğu, çeşitli sosyalist parti ve gurupların içinde yer aldığı ayrıca çok sayıda muhalif ve demokrat çevre tarafından desteklenen “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloğunun” seçim başarısı, “çatı partisi” girişim ve tartışmalarını yeniden canlandırdı. Aslında daha blok oluşturulurken, bloğun temel bileşenleri, bu işbirliğinin seçimlerle sınırlı kalmaması, seçimden sonra da ortak mücadele ve örgütlülüğün sürmesi yönünde irade beyan etmişlerdi. Yine seçim bildirgesini bu bakış açısıyla hazırlamışlardı. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yoldan siyasi çözümünü öne çıkarmakla birlikte, Blok, emekçilerin, kadınların, çevrecilerin diğer ezilenlerin ve muhaliflerin taleplerine de programında yer vermişti. Seçim sonuçları, bu girişimin “tuttuğunu” ve devrimci, demokratik kamuoyunda genel bir kabul gördüğünü göstermesi bakımından özel bir önem taşımaktadır. Buna bağlı olarak, önümüzdeki aylarda sosyalist ve demokrat çevrelerin gündemini epeyce meşgul edeceği düşünülen “çatı partisi” girişiminin sunacağı imkânlar ile olası handikapları bir arada değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Ýþçilerin Birliði, Halklarýn Kardeþliði Kürt özgürlük hareketi ile Türkiyeli emekçileri birleştirmesi düşünülen “çatı partisi”, güçlü bir politik zemine sahiptir. Egemen sınıflar, neoliberal ekonomik saldırıları, otoriter bir siyasi rejim altında hayata geçiriyor. Bu durum, emekçilere ve ezilenlere, giderek yoğunlaşan sömürü, artan yoksulluk ve demokrasisizlik biçiminde yansıyor. İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilenlerin bu

saldırıları püskürtüp, ekonomik ve siyasi kazanımlar elde etmelerinin yolu, ortak bir program etrafında birleşik bir mücadele yürütmelerinden geçiyor. İşte bu noktada, birleşik bir partinin yaşamsal önemi ortaya çıkıyor. Kurulacak partinin programı, işçi sınıfının kısa vadeli ekonomik ve demokratik talepleri ile Kürt halkının talepleri üzerine inşa edilmelidir. Ayrıca diğer ezilenler ile sistemin mağdurlarının taleplerini de içermelidir. Sağlam bir örgüt ve güçlü bir mücadele geleneğine sahip olan Kürt Özgürlük Hareketinin, bu partinin temel bileşeni olması önemli bir avantaj oluşturacaktır. Büyük özveri gösterilerek, çekilen onca acı pahasına önemli siyasi kazanımlar elde etmiş olan günümüzün bu en önemli toplumsal muhalefet hareketi, daha başından itibaren bu partiye dinamizm katacaktır. Bir yandan işçi ve emekçilere örnek oluşturup onların mücadelelerini yüreklendirip teşvik ederken diğer yandan partinin, örgütsel bakımdan, sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlayacaktır. Bu parti, işçi sınıfı, Kürt halkı ve diğer ezilenlerin talepleri için egemen sınıflara ve siyasi iktidara karşı yürüttüğü mücadeleyle eş zamanlı olarak, iki konuda, tarihsel önemde politik adımlar atılmış olacaktır. Bir yandan, şoven koşullanma kırılarak halkların kardeşliği inşa edilirken diğer yandan Kürt ve Türk işçilerin ortak bir örgütlenme içinde ortak siyasi hedefler için mücadele etmeleri sağlanacaktır. İşçilerin birliğini gerçekleştirecek olan bu siyasi süreç, aynı zamanda, devrimci bir işçi sınıfı partisinin oluşumu için uygun bir zemin hazırlayacaktır.

Tek Kanatlý Bir Kuþ Uçamaz Partinin önündeki olası handikaplardan birisi ideolojiktir. Ulusal sorunun özünün burjuva de-

mokratik karakterli olması ile en azından başlangıçta Kürt siyasi hareketinin parti içinde, siyasi ve örgütsel açıdan belirleyici konumda bulunması birlikte ele alındığında, partinin demokratizme saplanma riski taşıdığı düşünülebilir. Bloğa şimdiden destek veren demokrat ve liberal çevrelerin partideki varlıkları da dikkate alındığında, bu risk daha da öne çıkıyor. Bu noktada Bloğun adına vurgu yaparak, “Emeği”, dolayısıyla emekçilerin çıkar ve taleplerini ilk sıraya oturtmak büyük önem taşıyor. İkinci olarak, “tek kanatlı kuşun uçamayacağı” gerçeğini bilince çıkartmak gerekiyor. “Kuşun” bir kanadı (Kürt kanadı) güçlü ve sağlamdır. Önemli olan diğer “kanadını”(işçi, emekçi kanadı) da sağlam bir biçimde inşa etmek gerekiyor. Bunun bir yanı politik ise, yani partinin programı ve söyleminde işçi sınıfının talep ve çıkarlarını öne çıkarmaksa, ikinci yanı örgütseldir. Parti içinde yer alacak sosyalistlerin işçi sınıfı içinde konuşlanması ve haklar mücadelesi içinde aktif olarak yer almaları gerekmektedir. Doğal olarak bu, işin bizim belirleyebileceğimiz yanı, öznel olan tarafıdır. Ama bu süreçte nesnel olanın, yani sınıf mücadelesinin, işçi hareketinin yükselişe geçmesinin asli önemi göz ardı edilmemeli; bunun partinin politik bakımdan savrulmasını önlemede belirleyiciliği teslim edilmelidir. Sonuç olarak, “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”nun inşasıyla, emekçiler, Kürtler ve diğer ezilenler önemli bir fırsat yakalamışlardır. Bu fırsatı heba etmemek, güçlü ve kalıcı bir örgütlenmeye dönüştürmek, bunun için yoğun çaba ve özen göstermek, emekçiler ve ezilenler ile onlar adına politika yapanlar için tarihsel bir görev ve sorumluluktur. 9


Ýþçilerin Sesi

EMPERYALÝZMÝN YENÝ SALDIRI HEDEFÝ SURÝYE Emperyalistlerin doðrudan ya da Türkiye’yi kullanarak yapacaklarý bir müdahale, Suriye’ye demokrasi getirmeyecektir. Aksine bölgeyi daha büyük bir kaosun ve savaþýn içine çekecektir. M. Eker Ortadoğu’da emperyalizmin yeni hedefi Suriye. AB ve ABD emperyalizmi, Esad rejimini, kendi halkına şiddet uygulamakla, demokrasiye geçmek için gerekli adımları atmamak ve toplumsal reformları yapmamakla suçluyor. Esad rejimi, gerçekten de iktidarın babadan oğula geçtiği bir hanedanlık. Esad ailesi, ülkeyi on yıllardır olağanüstü halle, baskı ve zorbalıkla yönetiyor. İşçi sınıfı ve ezilen halkların en küçük hak arama eylemi dahi zorla bastırılıyor. Arap Baharının da etkisiyle yönetime karşı ayaklanan ve demokrasi isteyen kitlelerin üzerine ateş açılıyor. Bunun sonucu olarak bugüne kadar 1400 civarında gösterici öldürüldü. Esad’ın zulmünden kaçan on binlerce insan mülteci durumuna düştü. Bu mültecilerin on bir bini Türkiye’ye sığındı. Esad rejimi, batılı emperyalistlerle kimi sorunlar yaşasa da, yine de bu emperyalist efendilerden icazet alarak ülkeyi yönetmiştir. Esad’ın IMF’nin talebi doğrultusunda neoliberal politikaları hayata geçirdiğini, emperyalistlerin istediği reformlara karşı hepten kayıtsız kalmadığını biliyoruz. O halde emperyalistlerin Esad rejimini hedef tahtasına oturtmasının esas nedeni nedir? Bu, Esad’ın diktatör olması ve kendi halkına şiddet uygulaması, demokrasiye geçmek için gerekli reformları yapmaması değil, İran’la sıkı işbirliği, buna karşın İsrail ile olan sorunlu ilişkileridir. Hizbullah ve Hamas ile bağlantıları nedeni ile Lübnan ve Filistin siyasetinin şekillenmesinde anahtar bir rol oynamasıdır. ABD emperyalizminin esas hedefi İran’dır. Su-

riye düşerse, ABD’nin İran’ı kuşatması ve vurması kolaylaşacaktır. ABD ve AB’nin istediği, Suriye’nin bölgedeki etkisinin kırılması, İran ile ilişkilerinin soğutulması, Rusya ile olan ilişkilerinin zayıflatılması, emperyalizmin dümen suyunda AB ve ABD’nin kendisine biçtiği rol ile yetinen kukla bir yönetimin işbaşına getirilmesidir. Emperyalistler Esad rejimini devirmek için bir taraftan BM Güvenlik Konseyini kullanmaya çalışıyorlar. Ancak Rusya’nın vetosu nedeniyle buradan sonuç alamıyorlar. Suriye’yi ekonomik ambargo ve silah ambargosu ile sıkıştırmaya, uluslararası mahkemelerden çıkartacakları kararlar ile bunaltmaya çalışıyorlar. Türkiye de emperyalistlerin yanında aktif olarak yer almış durumda. Bir yandan Türkiye topraklarından isyancılara silah gönderildiği iddia edilirken diğer yandan rejim muhaliflerine topraklarını açtığı görülüyor. Muhalif örgütler bir toplantılarını da Türkiye’nin gözetiminde Antalya’da yaptılar. Esad’ı devirme planlarını tartıştılar.

Suriye’ye Emperyalist Müdahaleye Hayýr! ABD Dışişleri Bakanı Clinton, mülteci akınından kaynaklanan Türkiye-Suriye sınırındaki gerginlik dolayısıyla yaptığı açıklamada, adeta savaş kışkırtıcılığı yaptı. Suriye askerlerinin Türkiye sınırının 500 metre yakınına kadar gelmeleri ve kendi hudutları içindeki bir eve mültecilerin diktikleri Türk bayrağını indirip yerine kendi bayraklarını dikmelerini, saldırganlık ve provokasyon olarak değerlendiriyor. “Suriye bu tür saldırganlık ve provokasyonlara son vermezse, bölgedeki çatışmanın tır-

YUNANÝSTAN: GREVLER ÜLKESÝ A. Merdoðlu Yunanistan’da hükümetin kesinti planlarına karşı direnen çalışanlar son 6 ay içinde dört kez genel greve çıktı. Haziran ayı ile birlikte mücadele daha da ısındı. 15 ve 28 Haziran’daki genel grevler oldukça etkili oldu. Grevlerle birlikte sokaklar da hareketlendi. İşçiler, gençler, sosyalistler sokak eylemleriyle hatta parlamento binasını kuşatarak hükümeti uyarıyorlar. Sendikalara göre, kamu işletmelerinde grevlere katılım yüzde 100’e yakın. Yüksek faizle alınan borçların tutarı, ülke ekonomisinin geri ödeme kapasitesini bir hayli aşmış durumda. Şimdi alacaklarının derdine düşen, başta Almanya olmak üzere, Avrupalı emperyalist ülkelerin bankaları, hükümetlerini ve IMF’yi devreye sokarak, alacaklarını tahsil etmeye uğraşıyor. Bunun adına da “Yunanistan’ı kurtarma operasyonu” deniyor. Yunanistan ekonomisinin “kurtarılması”, Avrupa Birliği ve IMF’nin gündeminin ilk sırasında yer alıyor. Yunan parlamento-

10

su ise, Avrupa Birliği ve IMF’nin vereceği yeni kredilere karşılık olarak hükümetin hazırladığı yeni kemer sıkma planını oylayıp, kabul etti bile. Resmi rakamlara göre, işsizlik yüzde 16, kadınlarda yüzde 20, gençler arasında ise yüzde 30’lara dayandığı koşullarda emekçi kesimleri daha da zor koşulların beklediği açık. Özellikle genç çalışanlar 2008 yılında 700 avro alırken, bugün 590 avro civarında bir ücretle geçinmek zorundalar. Tabii iş bulabilirlerse. Genellikle garsonluk ya da yarı zamanlı işlerin ötesine geçemiyorlar. Hükümetin yeni kemer sıkma planı, kamu kesiminde 150 bin kadroyu boşaltmayı içeriyor. Diğer yandan da kamu işletmelerini özelleştirerek devlet bütçesini doldurmayı planlıyor. Postane, havayolu, elektrik, gaz vb. sektörlerin özelleştirilmesi gündemde. Bu Türkiye halkının hiç de yabancısı olmadığı IMF reçetesidir. KDV gibi dolaylı vergiler arttırılarak çeşitli temel ürünlere zam yapılacak, maaş ve ücretler ile emekli aylıkları dü-

mandığını görüyor olacağız” diyerek felaket tellallığı yapıyor. Bölgenin karışması ve bir çatışma ortamının oluşması için Türkiye’yi adeta kışkırtıyor ve savaşa teşvik ediyor. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’de “Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisini kullanmaya ihtiyacımız var” diyerek Türkiye’ye emperyalizm adına taşeronluk görevi biçiyor. İşte tam da bu noktada, Başbakan Erdoğan’ın, Esad’a, reformları hızlandırması çağrısı yapması, Cumhurbaşkanı Gül’ün “bunlar yapılmadığı takdirde dış müdahalelerin bir alternatif olacağını dile getirdik” demesi, AKP hükümeti ile ABD arasında, Suriye konusunda bir mutabakata varıldığını gösteriyor. Türkiye’nin, emperyalizmin bölgede ve Suriye’de yürüttüğü politika ve operasyonlara destek olması karşılığında, Kürtlere karşı ABD’nin desteğini aldığı anlaşılıyor. Ayrıca AKP hükümeti, olası bir iktidar değişikliği sonrasında Suriye’de özerk bir Kürt bölgesi oluşmasından endişeleniyor. ABD’nin Irak’ı işgali sürecindeki “pasif” tavrının yol açtığı sonuçlardan ders çıkararak, bu defa emperyalistlerin safında aktif olarak yer alıyor. Suriye’de Kürtlerin bir statüye sahip olmamaları için elinden geleni yapıyor. Emperyalistlerin doğrudan ya da Türkiye’yi kullanarak yapacakları bir müdahale, Suriye’ye demokrasi getirmeyecektir. Aksine bölgeyi daha büyük bir kaosun ve savaşın içine çekecektir. O nedenle emekçiler, bir yandan emperyalistlerin Suriye’ye yönelik saldırgan politikasına ve Türkiye hükümetinin işbirlikçi tavrına karşı çıkarken diğer yandan bu ülkedeki Kürtlerin ve demokratik muhalefetin, despot Baas rejimine karşı mücadelesini desteklemelidirler.

şürülecek, sosyal harcamalar kısılacak, eğitim ve sağlık paralı hale getirilecek, tarım ürünlerine ve üreticilere yapılan desteklere son verilecek, emekli yaşı yükseltilecek ve emekli olma koşulları zorlaştırılacak. Bankacıların ve spekülatörlerin açgözlülüklerinin yarattığı krizin faturasını ödemek istemeyen işsiz gençler, emekliler ve işçiler öfkeyle sokaklara döküldüler. Aslında bu öfke hareketi, açıkça krizin faturasını ödemeyi reddettiklerini göstermiştir. Büyük sermaye grupları, yabancı bankalar vergi kaçırma ve türlü spekülasyonlarla, Yunanistan’ı iflasın eşiğine getirdiler. Bugün ise, elleriyle batırdıkları ekonomiyi kurtarmak adına çabaya girişiyorlar. Sonuçta Yunanistan her koşulda “kurtulacak”; ancak bunun yükünü işçi ve emekçilerin mi yoksa burjuvazi ve tefeci finans sermayesinin mi üstleneceğini sınıf mücadelesi belirleyecek. PASOK hükümetinin burjuva çözüm planına karşı uzun süredir ayakta olan ve sürekli eylemlilik içinde bulunan Yunanistan işçi sınıfının, tüm ülkelerin işçi ve emekçilerine örnek olacak bir mücadelenin kahramanı olma olasılığı çok güçlüdür.


Ýþçilerin Sesi

ÝÞ GÜVENCEMÝZE SAHÝP ÇIKALIM (2) Otuz ve daha fazla işçi çalışan işyerlerinde, altı ay ve daha fazla kıdemli belirsiz süreli iş akdiyle çalışan işçinin işine son verilmesi için, patron, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. İşçinin yeterliliğinden kastedilen, işçinin verimi, işte gösterdiği performanstır. Bunun düşüklüğünün ispatı, patronlar açısından hem çok zor hem de karmaşık bir süreç gerektirmektedir. Şöyle ki; mevcut İş Kanununda deneme süresine yer verilmiştir. İki aylık (toplu sözleşmelerle bu süre dört aya kadar uzatılabilmektedir)çalışma süresi, deneme süresi olarak öngörülmüştür. Patron bu sürede, işçinin işine yarayıp yaramadığını tespit edebilir, yaramıyorsa işçiyi, bildirimsiz olarak (ihbar tazminatı vermeden) işten çıkarabilir. Eğer deneme süresinden sonra da çalıştırmaya devam ediyorsa, işçi altı ayını doldurduktan sonra işçinin verimsizliğini ileri sürmek inandırıcı olmaz. Adama “madem işçinin verimi düşüktü neden deneme süresi içinde işten çıkarmadın?” diye sorarlar. Ancak işyerinde yeni bir teknolojinin uygulanmaya başlaması ve yeni makineler gelmesi vb. durumlarda, işçinin yeni teknolojiye uyumsuzluğu ve bu yüzden verim düşüklüğü söz konusu olabilir. Bu halde de işletme içi eğitim devreye girecektir. İşçi eğitime alınmalı ve uyum sağlaması için eğitilmelidir. Buna rağmen verim düşüklüğü devam ediyorsa bu durum, objektif ölçü ve kayıtlarla kanıtlanmalıdır. Aynı işi yapan diğer işçilerin performansı ile düşük verimlilikte çalışan işçinin üretim düzeyi, karşılaştırmalı olarak, belgelenmelidir. Bu durumda bile “iş akdinin feshinin son çare olması” ilkesi devreye girecektir. Buna göre işçiyi, işyerinde başka bir işe kaydırma olanakları değerlendirilmelidir. Bu da mümkün olmazsa, iş akdinin feshi, son çare olarak, düşünülebilir.

5) Sık, sık işe geç gelmek ve işini aksatacak şekilde işyerinde dolaşmak, 6) Amirleri veya iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermek ve onlarla sıkça ve gereksiz yere tartışmalara girmek, 7) İşini aksatacak ölçüde sık, sık viziteye çıkmak. Bu davranışlar daha da çeşitlenebilir, ancak temel ölçüt, bu davranışların çalışma düzenini ve iş akışını olumsuz olarak etkilemesidir. İşe iade davalarının görüldüğü yargılama sürecinde içtihat oluşmakta ve bunlara yenileri eklenmektedir. Burada altını özellikle çizmemiz gereken olgu, bu davranışların ancak iş güvencesini düzenleyen hükümler bakımından iş akdinin feshini geçerli kılmasıdır. Yoksa bu davranışları dolayısıyla patron, işçiyi bildirimsiz ve tazminatsız olarak işten çıkartamaz. İşçinin ihbar tazminatını ve işyerindeki çalışması bir yılı doldurduysa, kıdem tazminatını vermek zorundadır. Burada yer alan davranışlar, Kanunun 25.maddesinde yer alan ve iş akdinin bildirimsiz feshini mümkün kılan davranışlardan farklıdır. Ayrı bir yazının konusu olmakla beraber, İş Kanununun 25.maddesinin 1, 3 ve 4. bentleri bildirimsiz, yani ihbar tazminatı ödenmeden ancak kıdem tazminatı ödemek suretiyle işçinin iş akdinin feshedilebilmesini mümkün kılan durumları sıralamıştır. 25.maddenin 2.bendinde ise hangi durumlarda iş akdinin bildirimsiz ve tazminatsız feshedilebileceği belirtilmiştir. Bu arada, patronun, işçiyi yetersizliği ya da davranışları nedeniyle işten çıkarmadan önce, mutlaka işçinin yazılı savunmasını alması gerektiğini belirtelim. İşçinin yazılı savunması alınmadan iş akdinin feshedilmesi, feshi en başından itibaren geçersiz kılar.

Ýþletmenin, Ýþyerinin veya

Hangi Davranýþlar Ýþten

Ýþin Gereklerinden

Çýkarma Ýçin Geçerli Neden

Kaynaklanan Sebepler

Olabilir? Ancak işyerinde olumsuzluklara yol açan, üretim ve iş sürecini olumsuz olarak etkileyen işçi davranışları, iş akdinin feshi için geçerli olarak görülebilir. Yasa maddesinin gerekçesinde bu duruma örnek olarak başlıca şu davranışlar sayılmıştır: 1) İşyerinde rahatsızlık yaratacak şekilde çalışma arkadaşlarından borç para istemek, 2) İşini uyarılara karşın eksik, kötü ve yetersiz olarak yerine getirmek, 3) Arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak, 4) İşin akışını aksatacak şekilde uzun telefon görüşmeleri yapmak,

İçeriğinin belirsizliği, her şeyi kapsayabileceği göz önüne alındığında, patronların işten çıkarmalarda en fazla kullandığı gerekçeyi bu başlık oluşturmaktadır. Madde gerekçesinde bu kapsamda, talep ve sipariş azalması, enerji sıkıntısı, ülkede yaşanan ekonomik kriz, işyerinin daraltılması, yeni çalışma yöntemleri ve teknolojilerin uygulanması, bazı bölümlerin kapatılması gibi nedenler belirtilmiştir. Bu nedenler patronların işçi çıkarmada en fazla istismar ettikleri konular olmakla beraber, “iş akdinin feshinin son çare olması” ilkesi en fazla bu konularda öne çıkmaktadır. Örneğin, işlerin azaldığı, talebin düştüğü gerekçesiyle işçi çıkarmadan önce, fazla mesailerin kaldırılması, yeni işçi alımının durdurulması, çalışma saatlerinin azaltılması, esnek çalışma biçimlerinin devreye sokulması gerekmektedir. Bir

yandan satışların düşmesi nedeniyle işçi çıkarılırken diğer yandan fazla mesailerin sürdürülmesi inandırıcı olmamakta, yargı bu durumlarda işe iade kararı vermektedir. Yine bazı bölümlerin taşerona devredilmesi nedeniyle bu bölümlerde çalışan işçilerin işten çıkarılması, ancak “son çare” olması koşulunda kabul edilmektedir. Öncelikle, burada çalışan işçilere, başka bölümlerde iş verilmesi olanaklarının araştırılması beklenmektedir. İşletmenin zarar etmesi de, tek başına, bir iş akdi fesih nedeni olarak kabul edilmemektedir. Öncelikle işletmenin diğer giderlerini kısması, verimliliği arttırma yönünde çalışmalar yapması istenmektedir. Bu konuda çok sayıda yargı kararı vardır. Bu muğlâk konularda yorum yapılırken, sürekli olarak fesihten kaçınma olanağının olup olmadığı araştırılmaktadır.

Özellikle Fesih Ýçin Geçerli Neden Oluþturmayan Hususlar 4857 sayılı İş Kanununun 18.maddesinde bir yandan fesih için geçerli olabilecek nedenleri sayarken diğer yandan özellikle fesih için geçerli olmayacak nedenler vurgulanmıştır. Bunlar, 1) Sendikaya üye olma, çalışma saatleri dışında veya işverenin rızası ile çalışma saatleri içinde sendikal faaliyetlere katılmak, 2) İşyeri sendika temsilciliği yapmak, 3) Yasalardan veya sözleşmeden doğan haklarını takip için işveren aleyhine idari veya adli makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak, 4)Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler, 5)Kadın işçilerin analık hali nedeniyle çalıştırılmasının yasak olduğu sürelerde işe gelmemek, Yukarıda belirtilen nedenlerle kesinlikle işçi çıkartılamaz, bu hususlar işten çıkarma gerekçesi olarak gösterilemez. Her ne kadar ülkemizde otuzdan az işçi çalışan işyerlerinde sendikal örgütlenmenin gerçekleştirilebildiği pek görülmese de, sendika üyelerinin, sendika temsilcilerinin ve sendikal çalışma yapanların iş güvencesinin, işyerinde çalışan işçi sayısından bağımsız olarak, sağlandığı ilgili yasa maddesinde vurgulanmıştır. Yine 5953 sayılı Basın İş Yasası kapsamında çalışanlar, işyerinde çalışan işçi sayısından bağımsız olarak, Kanunun iş güvencesine ilişkin maddelerinin koruması altındadır. Gelecek sayıda iş sözleşmesinin geçersiz bir nedenle feshedilmesinin sonuçlarını, bu bağlamda işe iade davası ile sonuçlarını irdeleyerek iş güvencesi konusunu, şimdilik, sonlandıracağız. 11


Ýþçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... Metal Yeni Fabrika Yeni Mücadeleler Demek Tekstil işkolunda on yıl boyunca çalıştım. Bu yıllar boyunca çeşitli hak gasplarına uğradım. Bu haksızlıklara karşı mücadele etmeye çalıştım. Bu deneyimlerin ardından farklı bir işkoluna geçmem gerektiğini düşündüm ve metal işkolunda faaliyet gösteren bir fabrikada çalışmaya başladım. İşkolu farkının önemli olduğunu gördüm. Tekstilde önemli bir sorun olan resmi tatillerde çalıştırılmak, burada yaşanmıyor. Çalışma koşuları ve birtakım sosyal haklar daha iyi ama yine de sendika yok. Gelecek de ne gibi gelişmeler olacağını kestirebiliyorum. Eğer işçi kesimi olarak var olan haklarımıza bakıp, sessiz kalmayı tercih edersek, bu haklarımızda elimizden gidebilir. Bundan dolayı işkolu ve işyeri ayrımı yapmadan her zaman her haklarımız için mücadele vermemiz gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, ikramiye uygulaması yok. Fabrikanın taşeron bölümünde çalıştığım için bile diğer işçilerle aramızda fark var oluyor. Bu işyerindeki çalışma koşulları ve sosyal haklara daha iyi deyip, rahatlamak mümkün değil. Şunu görmek lazım, işyerinde çalışma koşulları ağır olduğu için patron, tekstile göre daha fazla hak vermek zorunda kalmış. Bu haklar, işçinin kara gözüne kara kaşına verilmemiş! İşçi kesimi olarak bilinçli ve örgütlü davranmak zorundayız. Sessiz kalmak her zaman aleyhimize işliyor. İşçiler olarak, haklarımızın neler olduğunu ve nasıl mücadele vereceğimizi bilmemiz gerekiyor. (Bir işçi)

Plastik Ýzin Haklarý Gasp Ediliyor İki yıldır çalıştığım bu fabrikada işçiler olarak, patronun çıkarına olan patronun işyeri yasalarına boyun eğmeye mahkûm bırakılıyoruz. Patronun yüzünü gördüğümüz yok. İşini, işçilere baskı yapan yöneticileriyle yürütüyor. Bu yöneticilerde sanki özellikle seçilmiş gibi, hepsi patronun çıkarlarını her şeyden önde tutuyor. Bu insanlığını kiralamış yöneticiler, emeğini satmakla ekmeğini kazanan biz işçilere patronun yasalarını, işten çıkarılma korkusuyla dayatıyorlar. İşten çıkarılma korkusuyla haklarımızı elimizden alıyorlar. En doğal ve yasal olan yıllık izinlerimizi bile bölümün, fabrikanın işlerinin durumuna göre kullanmak zorunda bırakılıyoruz. Üstüne üstlük bir de yıllık izne çıkacağımızı bir gün öncesinden bilebiliyoruz. Cuma günü liste asılıyor bakıyoruz, o da ne yarından itibaren birkaç ismi yazılı, işçi bir hafta veya iki hafta yıllık izine çıkacakmış! 12

Sanki yıllık izinde ne yapacağımızı düşünemeyiz, bir plan yapamayız diye, tatil hakkımızın ne zaman başlayacağını bize sormadan, dayatıyorlar. Üstelik yasal izin süremiz de tam olarak kullanılamıyor. Bu uygulamaya karşı çıktığında ise gayet kibar ve rahat bir şekilde “işler yok, makineler kapalı” diyebiliyorlar. Nedense bu işlerin olmaması ve makinelerin kapalı olması zam dönemlerine denk geliyor. Nedense bu dönemde fabrikada işçi çıkarılacağı söylentisi yayılıyor. Bu yüzden “senin makinenin kapalı olmasından ve işlerin olmamasından, ben yıllık iznimi başka zaman kullanacağım” diyemiyorsun. Yine ne tesadüf, bu zam dönemlerinde normal şartlarda 12 saat 6 gün çalışan bölüm ve fabrika 12 saat 5 gün çalışıyor. Neden olacak? Tabiî ki kimse zam istemesin veya isteyen de üstelemesin diye. Zam istemeye gidenlere de, “bu fabrika asgari ücret verebiliyor, çalışanlara daha fazlasını veremiyor işler yok” falan filan gibi laflarla süslenmiş bahaneler söyleniyor. Israr eden işçiye ise, “istemiyorsan memnun değilsen çık” manasına gelen tehdit içerikli cümlelerle karşılaşıyor. Biliyorum ki, bütün bunlar o idarecilerin karşısına yalnız çıktığımızdan elimiz her seferinde boş dönüyoruz. Birlik olmadan, hakkımızı topluca ifade etmeden, koşullarımız değişmeyecek.

Gýda Müdürün Vaadi Ýlk Defa Tuttu İdare ile yapılan toplantılarda işçilerin itirazları sonuç verdi. İlk defa patron işçilerin taleplerine cevap verdi. Böyle olabileceğine birçok işçinin inanmamasına rağmen! Mart ayında gecikmeli olarak yapılan ücret artışına, birçok işçi verilen zamma ciddi olarak itiraz etmişti. Müdürden toplantı yapması istenmiş, bu toplantılar gerçekleşmiş ve dilek kutularına yazılar atılarak, zammın yetersiz olduğu gösterilmişti. Sonunda müdür Mayıs ayında düzeltme yapacağını söylemiş ve dediğini de yapmak zorunda kaldı. Yine de adil davranmadı, bazı arkadaşlara 10 ile 20 TL artış verilirken, bazı işçiler ise 50 TL kadar düzeltme yapmış. Elbette bize esas sevindiren, zam miktarı değil. Bu patronun ilk defa olarak işçiler karşısında geri adım atması oldu. Daha önce zam isteyen işçileri kapıyı gösteren patron, şimdi o kadarda cesur davranamadı. Tam istediğimiz gibi olmasa da biz işçiler olarak, istediğimize ulaştık denebilir. Bugünlerde daha önceden konuşulmuş olan, vardiyalar başladı. İşçilere, vardiyaya ve mesaileri itirazsız kalmayı kabul ediyorum diyen kağıt imzalatıldı. Birçok kadın işçi, bu uygulamaya itiraz etseler de, tek tek idareye çıktıkları için ciddiye alınmadılar. Bu nedenle işten çıkan bazı kadın işçiler oldu. Bundan bir ders

çıkarmamız gerekiyor, biz işçiler olarak birleştiğimiz zaman ücretlerimizi düzeltebilir ve çalışma saatlerimizi bile biz belirleyebiliriz. Tek yapmamız gereken birbirimize güvenmek ve patronun dayatmalarına karşı birleşerek hareket etmektir. (Bir işçi)

Gýda Ýzin Öncesi Mesai Dayatmasý Fabrika bir haftalığına izine ayrılacak diye, işçilerin canını çıkardılar. Siparişleri yakın tarihli almışlar, bazı bölümlere vardiya bazılarına da mesai yaptırarak çalıştırıldık. Bu yetmezmiş gibi bir de, yemek saatlerinde bile makineler kapanmadı, dönüşümlü yemeye çıktık. Yine de siparişler yetiştirilemedi. Usta bu mallar acil bitmesi gerekiyor acele edin diye işçilerde baskı yapıyordu. Patronun yeni iş emirleri listesini getirdiğinde kendisine, “son hafta bu kadar sipariş geldi bitirmek zorundaymışız, ama bitmesi mümkün değil” deyince, usta “bu mal izin dönüşü teslim edilecek bitmesine gerek yok zaten” dedi. Yalaka usta, prim alacak onun için acele ettiriyormuş! Bu lafı yetmezmiş gibi bir de, izine çıktığımız gün, “bir hafta tatilde iyice dinlenin, Ramazan yaklaşıyor artık sezona girdik, yoğun çalışacağız haberiniz olsun, ona göre “ demesi, işçini canını büsbütün sıktı. Güya şaka yapıyor, son haftayı burnumuzdan getirdiler. Her işçinin en az iki hafta izini var ama zorunlu olarak bir hafta izin kullandırıyorlar. Kalan bölümünü, işler azalınca vereceklermiş. Patron yasal hakkımızı bile istediği gibi kullanıyor, bize kendi yasalarını dayatıyor. Bunun böyle olduğunun işçilerde farkındalar, kendi aralarında konuşuyorlar. Hiçbir işçi idareye ses çıkaramıyor, yasal haklarımız için sessiz kalırsak, hem bunları kullanmamız daha da kısıtlanabilir hem de haklarımızı ilerletmek için mücadele imkânlarımız azalır. Ek zammı ortak hareket ettiğimiz için alabilmiştik, bu bütün haklarımız için de geçerlidir. (Bir işçi)

Tekstil Zorunlu Mesaiye Devam Birkaç ay önce işler azaldı diyerek, model bölümünde işçi çıkarılmıştı. İş olmayınca adetler düşmüştü ama şeflerin İşler az çıkıyor gerekçesiyle baskısı devam ediyordu. Ustaların amacı, işleri biraz hızlı yaptırıp malı çıkarmak, elinde işi kalmayan işçiyi de “işçiler boş oturuyor “ diye idarecilere hedef göstermekti. Böylece bir işçi daha çıkartıp, patrondan yıldızlı takdir kapmak istiyordular. Üç ay mesaiye kalmadık. Bugünlerde işler çok yoğunlaştı, baskılara kaldığı yerden devam. Bugünlerdeki bahaneleri ise, “iş çıkmıyor müşteriye söz verilen günde yetişmiyor” oluyor. Fabrikada, bazı bölümlerin zaman zaman işleri azalır, mesailere fazla kalınmaz, aksine ütü pa-


Ýþçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... ket bölümünün 12 ay işi yoğundur, hep mesaili çalışılır.

yor, hakaret ediyorlar kafamıza vura vura bunları veriyorlar.

İşçiler senelik izinlerini beklerler, belki bir dinlenme olanağı olur diyerek. Hakkımız olan o izinleri bile bir haftayla sınırlamak isterler. Patron, yeni bir ütü paket bölümü açtı. İşçiler yeni bölüm açılınca mesailer bir nebze azalır, en azından akşamları 18:30’dan sonra dinleniriz diye düşündüler. Yeni bölüm açıldı ama üretim kapasitesi de artmış olduğundan, patron yeni fason atölyelere iş verdi ve adetler çoğaldı, mesailer kaldığı yerden devam ediyor. (Bir işçi)

Cuma öğlen paydosunun 1.5 saati çıkarılması, bunu sunucunda her hafta yarım saatin, ay sonunda ücretimizden kesileceğini belli olması, tepki çekti.

Bozuk Düzene Dur Demek Ýçin yola çýktýk Piyasaya göre daha düşük ücretle çalıştırılıyoruz. Zorunlu mesailer var, işçi mesai dayatmasından memnun değil ama düşük ücret, mesaili çalışmaya zorluyor. Markalara iş çıkarıyoruz, işin aksaması için patron belli tedbirler almış. Ücretler tam zamanında ödeniyor, eksiksiz sigorta yapılıyor. Buna karşılık siparişin yetişmesi için sayı baskısı sonuna kadar yapılıyor. Makinelere sayaç takılı her iş bitiğinde sayı atıyor. Burada da bir tezgah var, yaptığın işin zorluğu ne olursa olsun tek bir iş sayılıyor. Farklı işleri yapan işçilerden bile aynı sayıda iş isteniyor. Bu ustalardan gelen baskı, işçini psikolojisi bozdu, patrona en büyük tepki bundan kaynaklanıyor. Paydosda, işini bitirmeyen bölümlerdeki işçilerin gelmesini servislerde oturarak beklemek zorunda kalıyoruz. 23:00’de biten mesainin ardından yine otobüslerde beklememiz istendi. Önce 15 dakika dediler, sonra yarım saati buldu. Bir işçi buna itiraz etti. Bu çıkışı hazmedemeyen işveren yanlısı bir usta, bu arkadaşımıza, “sen işçileri kışkırtıyorsun, örgütlüyorsun” diye azarlamak istedi. Gerekirse iki saat bile bekleyeceksiniz dedi. İşi idarecilere şikayet etmeye kadar götürdü. İtiraz eden işçi arkadaşa geri adım attıramadılar, buna karşılık bireysel bir çıkış olduğu için sorunumuzu çözmeye yetmedi. İdare ikinci bir servis vermemek için, işi biten işçileri bekletmeyi tercih ediyor. Bazı işçiler servislere fabrika dışında bindiğimiz için, buranın özel alan olduğun düşünüyor. Bu nedenle yardakçı ustanın bağırıp çağırmasına ve idareye şikâyet etmesine şaşırdılar. İşe geliş ve gidiş zamanlarında da, işyerinin sorumluluğu altındayız, örneğim servis kaza yaptığında iş kazası geçirmiş oluyoruz. Bu nedenle, nasıl usta bize müdahale hakkını kendisinde buluyorsa, işçiler olarak da bizlerde kendimizi dışarıda da savunmaktan kaçınmamalıyız. İşyeri pikniğini de değerlendirdik, komite olarak çevremizde güvendiğimiz işçilere seslendik, olumlu tepkiler aldık. İşçiler çevredeki tekstil işyerleriyle, fabrikayı kıyaslıyorlar ve çalışma koşullarını daha iyi buluyorlar. Doğru ama bedeli ne oluyor? İdarenin baskıları yaşanı-

İşten ayrılmak isteyen işçilere engel oluyoruz, yılların emeğini içeride bırakarak gitmemesini istiyoruz. Bu gidişe dur demek için bir grup işçi olarak yola çıktık, bölgemizde deneyimli işçilerle bir araya gelerek örgütlenme çalışmamızı başlattık. İşlerin tepkisi var işten atılma korkusu da var! Buda işçiler arasında karasızlık yaratıyor, fikirler çabuk değişiyor. Bunlar bizim moralimizi bozmayacak, acele etmeden emin adımlarla ilerlemek istiyoruz. (Bir grup işçiyle görüşme)

Hakkýný Arayan Ýþçiden Korkan Ýdareciler Patronu diğer işyerinde her zaman sorun olan resmi tatillerde çalışma ve buna uygun mesai alamama sorunun bir şekilde çözüldüğünü duyduk. 19 Mayıs’da çalışmak istemeyen, mesai olursa ona göre mesai almak isteyen işçilere önce sert çıkılmış, “gelmezseniz, iki yevmiyeniz kesilir”. Bu dayatma karşısında işçiler, o gün işe gelmeyerek yanıt verdiler. İmalat müdürü, işçilerin “19 Mayıs ne olacak” sorusuna, bu ay kesmedik, bize çalışma müdürlüğüne şikayet etmesinler diye, daha sonra da kesmeyi düşünmüyoruz” demiş. Bu geri adımın nedeni, işçilerin “eğer kesilirse şikayet ederiz” şeklinde konuşmaları oldu. Bunun yanı sıra işyerinde de patron, 16 ayın ardından zam vereceğine dair, işçilere söz vermişti. Zamda ayrımcılık yaptığı görüldü. Aynı kıdeme sahip işçilere bile farklı zammın verildiğini anladık. Bir başka saldırı da, izinler ko-

nusunda oldu. Geçmişte diğer fabrikalarda olduğu gibi bizlere de zorla ve mücadele ederek, izin alabiliyorduk. diğer fabrikalardaki izin taleplerinden güç alarak, iznimizi tam olarak kullanmak istediğimizi ifade ettik. İdare ise bir hafta izin veriyoruz, kalan bir haftayı ise çıkışınız olduğunuzda tazminat olarak veririz dedi. Buna karşılık çıkardıkları işçilere, bu izin hakların tazminat olarak vermediklerin biliyoruz. Bir de utanmadan izin kağıtlarını imzalamamızı, yani hakkımızı gasp ettiklerini onaylamamızı bekliyorlar. Bu gelişmeler, patronun pervasızlığına dur demek için harekete geçmiş olmamızın, ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. (Bir grup işçi ile görüşme)

Mahkemede Hesaplaþma Ýçeride Bekleyiþ Bu ay sonunda, işten çıkarılan bir grup işçi için açılan işe dönüş davasının birincisi yapılacak. İşyerinden bir grup işçi arkadaş da, bu işçiler lehine şahitlik yapmak için mahkeme olacaklar. İşçinin bu hak alma mücadelesine alışık olmayan patronun, bu gelişmeler karşısında ne yapacağı belli değil. Dün “tazminat nedir?” diyen patronun, işten çıkarılan işçilere haklarının yarısını teklif ettiğini gördük. Sendikalaşmanın başına çeken bu işçiler, hem bu teklifi red ettiler hem de patronu mahkemeye vererek, sıkıştırdılar. Birçok konfeksiyon işyerinde olduğu gibi yasal olarak çok açığı olan patron, mahkeme ve müfettişlerle uğraşmak istemiyor. Bu yetmezmiş gibi bantlarda gezdi, “iş çıkmıyor, zarar ediyorum” gibi laflar söyleyerek, işçi çıkaracağını herkesin duyacağı bir şekilde bağırdı çağırdı. Henüz çıkış yaşanmadı, tedbirli olmak zorundayız. Mahkeme süreci işçiler tarafından izlenecek. Üye kampanyamıza devam ediyoruz. (Bir grup işçi ile görüşme)

AÇLIK SINIRI 878 TL, ASGARÝ ÜCRET ÝSE 658 TL! Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı verilerine göre, 2010 yılı sayılarına göre, asgari ücretli sayısı, 4 milyon 738 bin kişi. 16 yaşından büyükler için günde bir lirayı bile bulmayan artışı, medya olumlu yönde abartarak ifade ediyor. Türk-İş raporuna göre, dört kişilik bir ailenin yeterli beslenebilmesi için ayda gerekli olan en az gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 878 TL olmalıdır. Asgari ücret yoksulluk sınırının 219 TL altında kalıyor. Açlık sınırı hesabında yalnızca gıda harcaması hesaplanmıştır. Kira, ulaşım, yakıt, elektrik, telefon gibi harcamalar bunun dışındadır. Bir asgari ücretlinin dört kişilik ailesini açlık sınırında yaşatabilmesi için ayda en az 100 saat mesaiye kalması gerekli. Asgari ücretli bir işçi günde 12,5 saat ve haftada 6 gün çalışması halinde ailesini ancak açlık sınırında yaşatabilir.

Asgari ücret tespiti şunu göstermektedir: Seçmenden yüzde 50’ye yakın oy alan AKP, seçmenlerin büyük çoğunluğunu oluşturan asgari ücretliye yalnızca sefalet vermektedir. Balkon konuşmasında gazetecilerden, politikacılardan “helalleşme” isteyen Tayyip Erdoğan, asgari ücretle emekçilere savaş açmış oldu. AKP seçim mitinglerinde “istikrar, büyüme, yoksullukla savaş” vaatlerinde bulunmuştu. Seçimlerden sonra da emekçilerin gözünün içine bakarak sermayenin çıkarlarını korumuştur. İşçi sınıfı bir kez daha şahit oluyor ki, politikacı sözleriyle sefalet ücretinin kaderi değişmeyecek; kaderimizi değiştirecek olan işçilerin birleşip, örgütlenerek mücadele etmesi. Sefaletten kurtuluş, işçi sınıfın ellerindedir. İşçilerin Sesi/Haber 13


Ýþçilerin Sesi

KAPÝTAL / KARL MARX - 3

14

Versus Yayınları’nın Kapital (Karl Marx-Yeni Başlayanlar İçin) ismiyle yayınladığı ve David Smith tarafından hazırlanan kitaptan alınmıştır.


Ýþçilerin Sesi

ÝZ ENERJÝ’DE TOPLU SÖZLEÞME Ali Mansuroðlu İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2500 taşeron işçisini Belediye şirketi İz-Enerji kadrosuna alması büyük yankı uyandırmıştı. Ancak, 1 Aralık 2010 tarihinde başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri bir hayli sıkıntılı geçti. Belediyenin sözleşme masasına sıfır zam önerisi ile gelmesi, toplu iş sözleşmesinin kısa sürede imzalanmasını engelledi. 22 Martta uyuşmazlık zaptı tutuldu ve 31 Martta grev kararı ilan edildi. Belediye Başkanı ise 2500 işçinin taşerondan kurtarıldığını, bunun Belediyeye maliyetinin olduğunu ve sendikadan anlayış beklediğini söylüyordu. Yoğun görüşmeler ardından nihayet toplu iş sözleşmesi imzalandı. Toplu Sözleşme öncesinde 26,55-TL olan günlük ücret, zamla birlikte 30,41-TL’ye çıkarıldı. Bunun yanında eski sosyal haklara ek olarak, brüt 36,61-TL sorumluluk zammı (iş riski) ve brüt 32,50-TL yakacak yardımı eklendi. Ancak bu defa brüt 180,00-TL olan yol ücreti sözleşmeden çıkarıldı. Bunun yerine işçilere belediye otobüslerine ücretsiz binmelerini sağlayacak pasolardan verilmesi konusunda anlaşıldı.

Belediye Bu Ýþten Karlý Çýktý Toplu sözleşme görüşmelerinde varılan anlaşma ile işçilerin ekonomik kazanımları olduğu düşünülmesine karşın, sözleşmenin diğer tarafı olan İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı İz Enerji şirketinin de eskisine oranla karlı çıktığı görülmektedir. Çünkü Belediye taşeron şirketle çalışırken, işçilerin ücret ve diğer hakları için ödediği miktarlar dışında, işçi başına taşeron şirkete 100,00-TL ödemede (hak ediş) bulunuyordu. Şimdi arada taşeron şirket olmadığından bu işçi başına ödediği ücreti ödemek zorunda kalmıyor. Sözleşme ile işçilere verdiği zam ve ek sosyal haklarla birlikte cebinden çıkan para, daha önceden verilen yaklaşık 180,00-TL yol parasını ancak karşılıyor. İşçilere yol parası yerine verilen pasoların da belediyeye ek bir maliyeti olmuyor; çünkü belediye otobüsleri hizmeti de bir başka belediye şirketi tarafından veriliyor. Böyle olunca Belediyenin taşerona ödediği işçi başına 100,00-TL cebinde kalmış oluyor. Bir yandan taşeronu kaldırarak işçilerin gönlünü alan Belediye Başkanı diğer taraftan bu işten

kazançlı çıkmış oluyor. Bu örnek işverenlerin asla zararına iş yapmayacaklarını göstermektedir. Ayrıca taşeronun tasfiye edilmesinin ardından hem işçinin hem de Belediyenin kazançlı çıkması, taşeronluk kurumunun aslında, bir avuç patronu, işçilerin sırtından ve kamu kurumunun kesesinden zengin etmekten başka bir anlamı olmadığını ortaya koyuyor. Bu da, taşerona bağlı olarak işçi çalıştırmanın hiçbir haklı gerekçesi olmadığını, o nedenle işçilerin taşeronlaşmaya karşı mücadelelerinin meşru bir temele sahip olduğunu kanıtlıyor.

ÝZELMAN ÝÞÇÝLERÝ DERÝ, KUNDURA VE TEKSTÝL ÝÞÇÝLERÝ TOPLU SÖZLEÞME DERNEÐÝ GENEL KURULUNU TAMAMLADI ÝMZALADI İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden İzelman A.Ş. ile DİSK’e bağlı Genel İş Sendikası 1 ve 3 nolu şubeler arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sonuçlandı. Toplamda 6000 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri, zam oranlarına ilişkin talepler arasındaki farklılıklar nedeniyle, tıkanmış ve sendikalı işçiler eylemlere başlamışlardı. 2500 otobüs şoförünün sakal bırakma, fazla mesailere kalmama ve iş yavaşlatma eylemleri sözleşmenin imzalanması ile sona erdi.

Ýlk Altý Ay %4, Ýkinci Altý Ay Enflasyon Oranýnda Zam Sendika ile işveren belediye iştiraki şirket arasında ilk altı ay için %4 zam ve ikinci altı ay için de enflasyon oranında ek zam yapılması konusunda anlaşıldı. Enflasyon oranının da tahminler doğrultusunda gerçekleşmesi halinde %4 olacağı dikkate alınırsa, yıllık ortalama yaklaşık %6 oranında bir ücret zammı konusunda anlaşıldığı ifade edilebilir. Ücret zammı konusu dışındaki konularda her hangi bir anlaşmazlık olmamıştı.

31 Aralık 2010’da resmi kuruluşunu tamamlayan Dernek, ilk kongresini 26 Haziran’da Güngören’de bulunan dernek merkezinde gerçekleştirildi. Derneğin kurucuları arasında Türk-İş ve DİSK’te sendikacılık görevi de yapmış sendikacılar da var.

Derneğin 57 üyesinin 34’ünün katıldığı I.Olağan Genel Kurul’da yeni seçilen yönetim kuruluna “şube açma” yetkisi verildi. Yönetim kurulu ilk şubelerini Esenyurt’ta açacaklarını da duyurdular. Kongre açılışında konuşan dernek başkanı Uğur Parlak, bir yıldır yoğun çalışma ve özveriyle bugüne geldiklerini açıkladı ve “İşçi sınıfının siyasal, mezhepsel kanaatlere göre ayırmadan işçi sınıfının birliğini savunan yeni bir anlayışı geliştirmek istiyoruz. Bu çabalarımız tabanda olumlu etki yaptı. Derneğimiz işçi sınıfını kudretine inancı tamdır. Bizi de kararlı yapan budur” dedi. Kongrede konuşma yapan bütün işçiler ve konuklar sendikal hareketin içinde bulunduğu olumsuz durum üzerinde durdular. İşçilerin sendikalara olan güvensizliğinden söz edildi. Gerçekten de özellikle, Tekstil ve Deri işkollarındaki sendikalar, üyelerinin yarıdan çoğunu neredeyse kaybetmiş durumdadır. Örneğin deri, kundura, kemer, deri konfek-

siyon işlerinde yaklaşık bir milyona yakın emekçi var. Türk-İş’e bağlı Deri-İş sendikasının toplusözleşme yapabildiği işçi sayısı bini bulmuyor. Tekstil işkolunda (dokuma, iplik, triko, konfeksiyon) yaklaşık 2 milyon 500 bin işçi var. DİSK’e bağlı Tekstil Sendikasının toplusözleşme imzaladığı işçi sayısı iki bini belki biraz geçiyor. Teksif’in ise 40 bin civarında üyesi olduğu sanılıyor. İşte, Deri, Kundura ve Tekstil İşçileri Derneği bu somut zemin üzerinde inşa edilmeye çalışılıyor. İşçilerin güvenini kazanmış, yıllardır söz konusu işlerde işçi olarak çalışmış, işçi mücadelelerine önderlik etmiş işçiler yan yana gelerek bu derneği kuruyorlar. Olağan Genel Kurul, işçi hareketinin örgütlenme sorunlarını aşma yönünde yeni bir deneyimi yaşamayı, işçi hareketine yeni bir pencere açmak için çalışacağını ilan etmiş oldu. 15


CASPER BÝLGÝSAYAR ÝÞÇÝLERÝNÝN ÖN BÝLANÇOSU:

KAZANAN ÝÞÇÝLERDÝR! Ýþçiler insani, vicdani, ahlaki olarak kazanmýþtýr. Ýþçiler sýnýfýn deðerlerini öðrenmiþ, kazanmýþtýr. Devlet, yasalar, siyasi partiler, patronlar, mahkemeler ve tabii ki sendikalar ve sendikacýlar hakkýndaki fikirleri yüzde yüz olmasa bile büyük oranda ve sýnýfsal bakýþ yönünde deðiþmiþtir. 25 Haziran’da fabrikanın önünde başlayan mücadelenin 125’inci gününde fabrika önünde yapılan şenlik, coşkulu geçti. Şenliğe katılan aydınlar, Pınar Sağ, Bilgesu Erenus gibi sanatçılar, siyasi gruplar hep bir ağızdan “Casper’a sendika girecek başka yolu yok” diye haykırdı. Bütün gençliklerini, yıllarını şirkete vermiş öncü işçilerin, tazminatları ve çalıştıkları ayların ücretleri ödenmeden işten çıkarılmış olması, patronun sınıfsal öfkesini ifade ediyor. Bu öfke bugün de devam ediyor ve son çıkartılan işçinin, işe iade mahkemesinde işçilerin şahidi olan işçi olması da bunu gösteriyor. Patronun emek ve sendika düşmanı politikası değişmemiştir.

seye anlatamıyorlardı. Büyük gazeteler ve televizyon kanalları Casper şirketinden bol miktarda reklam aldıkları için işçilerin eylemleri ve haklılıkları yayınlarda yer almıyordu. Hatta E-6 yolunu kestiklerinde bile, Show TV eylemi haber yapmıştı ve Casper’ın adını vermekten çekinmiş, “bilgisayar firması” gibi belirsiz bir ifade kullanmayı tercih etmişti. İşçiler bu sürede şunu görüp öğrendiler: Yasalara uygun hareket etmelerine ve bakanlığın çoğuntüm Türkiye’nin duyarlı kamuoyuna Casper bilgisayarda yaşanan adaletsizliği, hukuksuzluğu ve işçi düşmanlığını öğrendi. Patron işçinin gücünü görmüştür. İşçiler de patronu eskisi kadar gözlerinde büyütmeye gerek olmadığını kavramıştır.

Direnişin ilk günlerinde işçiler patronun kendilerine, yılların işçilerine yaptıklarına; tazminatsız işten atmasına inanamıyordu. Patron da yıllardır uyumlu çalıştığı işçilerin kendisine karşı direnişini anlamıyordu. Öyle ki, neredeyse ilk bir ay karşılıklı olarak taraflardan birinin diğeri lehine adım atluk yetkisini vermiş olmasına rağmen, patron kendini yasalara uymak zorunda hissetmiyordu. Hatta bakanlığın verdiği yetkiye bile itiraz ediyordu. Patron maaşlarını ve tazminatlarını ödememişti ama ne kaymakamlık ne de polis patrondan haklarını alamıyordu. Polis şirketin kapısında bekliyordu ve tek söylenen şey hakkınızı mahkemede arayın, oluyordu.

ması beklendi ve “marka” yıpratılmayarak işçiler ilk adımı attı. Patron ise, işçi çıkartmayı sürdürdü, iş saatleri dışında yapılan sendikal eylemlerle ilgili olarak işçilerden savunma talep etti, servis güzergâhlarını değiştirdi, işyerine taşeron firma soktu, işçilerin işlerini değiştirdi vb. İşçiler uzun sayılabilecek süre “marka” ile ilgili teşhir eylemine girmeyerek bir kazanım elde etmediler. Ne çıkışlar ne de baskılar sona erdi. Direnişin ikinci ayından sonra kamuoyuna yönelik eylem ve etkinlikler başladı ve bu eylemlerin büyük çoğunluğu, Casper işçilerinin yaşadıkları haksızlıkları basın aracılığıyla duyurmayı amaçlıyordu. Yasalar karşısında işçiler haklıydı ve göz göre göre patron haksızlık yapıyordu ancak bunu kim-

İşçilerin çoğunluğu bugüne kadar “sağ” kabul edilen partilere oy vermiş ve kendilerini hiçbir zaman “sol”da görmemişlerdi. Oysaki direnişe desteğe gelen sadece sol gruplar ve partilerdi. Hatta “sol defter” serbestçe görüşlerini yazabildikleri tek internet sitesiydi. Süreç içinde hızlı bir değişim yaşanıyordu: İşçiler, patronun çıkarları söz konusu olduğunda 15 yıllık işçi tanımadığını, yasalara uymadığında ona dur diyecek tek makamın mahkeme olduğunu; mahkemelerin de en az bir buçuk yıl sürdüğünü; solcuların zararlı olmadıklarını, hatta tek destek veren siyasi partilerin sol partiler olduğunu öğrendiler. Bir şey daha öğrendiler: 7 işçinin direnişi büyük basının engellerine rağmen kısa sürede üniversite, lise öğrencileri, küçük siyasi çevreler eliyle, gidilen toplantı, panel, mitinglerle; en kitlesel olarak 1 Mayıs mitinginde yüz binlerce işçi eliyle

125 günlük direnişin devam etmesinin esas nedeni işçiler arasındaki güven ilişkisidir. Casper Bilgisayar işçileri, 2010 yılı 1 Mayısından sonra hak aramaya karar verdiklerinde birbirine güvenen küçük bir grup işçiydiler. İşçi mücadelesi deneyimleri yoktu. Önemli bir bölümü gençti ve işçiliğe gözlerini Casper’da açmışlardı. Kendilerini bekleyen sorunlar, tehlikeler karşısında fazla bir bilgileri yoktu. Hızla öğrendiler. 125 gün sonra bugün görüyoruz ki, direnişteki işçilerin hepsi birer sendika ve örgütlenme uzmanı sayılırlar. Birkaç üniversite bitirmiş kadar bilgi ve deneyim sahibiler. Casper işçilerinin hak mücadelesini ikiye ayıracak olursak, işçiler insani, vicdani, ahlaki olarak kazanmıştır. İşçiler sınıfın değerlerini öğrenmiş, kazanmıştır. Devlet, yasalar, siyasi partiler, patronlar, mahkemeler ve tabii ki sendikalar ve sendikacılar hakkındaki fikirleri yüzde yüz olmasa bile büyük oranda ve sınıfsal bakış yönünde değişmiştir. Mücadele büyük bir okul işlevi görmüş ve işçiler bu okulun sınıflarını başarıyla geçiyorlar. Mücadelenin ikinci yönü ise, her işçi için önemli olan ücret, tazminat, sendika yetkisi gibi konulardır ki, 125 gün içinde ikinci dereceden önemli olduğu görülmüştür; hukuk düzeyinde devam eden iş ve işlemlerdir. Casper işçilerinin başı dik ve alnı açıktır. Patron ise, öfkeli, kanunsuz, haksız, vicdansızdır. İşçilerin kudretini ortaya koyan 125 günlük direnişin ön bilançosunda kazanan işçilerdir! (Direnişçi işçilerle görüşülerek hazırlanmıştır.)

İşçilerin Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın Tarih: Temmuz 2011 Sayı: 6 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı-İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi ve Yazıişleri Sorumlusu: Canan Mengüloğul (İS Yayınevi) Adres: Fetihtepe Mah. Fatih Sultan Cad. No: 149 D: 13 Okmeydanı-Beyoğlu/İstanbul E-mail: iscilerinsesi@gmail.com

is_6  

SSÖÖMMÜÜRRÜÜ VVEE BBAASSKKII DDÜÜZZEENNÝÝNNÝÝ ÝÝÞÞÇÇÝÝLLEERRÝÝNN,, EEMMEEKKÇÇÝÝLLEERRÝÝNN VVEE BBÜÜTTÜÜNN EEZZÝÝLLEENNLLEERRÝÝNN BBÝÝRRLLEEÞ...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you