Issuu on Google+

ya işçi - yoksul köylü hükümeti, ya kıyamet!

İSCİ KARDESLİĞİ . ..

Sayı 49 • Ağustos 2010 • 1 TL

Türkiye Birleşik İşçi Partisi merkezi gazetesidir

mazluma dini, milliyeti sorulmaz!

Çözüm Yeni

Anayasa’da

Değil!

%0 BArajlı

KURUCU MECLİS seçiminde

Mücadele yeni başlıyor: KURUCU MECLİS için ileri! Türkiye Birleşik işçi Partisi (TBİP) Merkez Yürütme Kurulu

1

2 Eylül referandumunda “Evet” oyunun kazanmasıyla birlikte Türkiye artık ABD emperyalizmine ve onun sadık hizmetkârı Avrupa Birliği’ne her zaman olduğundan daha bağımlı bir ülke haline geldi. Zaten hangi vesileyle olursa olsun referandumdan hemen sonra Abdullah Gül’ün Washington’a, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da Brüksel’e uçması partimizin bu öngörüsünün ( WASHİNGTON’DAN VE BRÜKSEL’DEN YÖNETİLMEYE HAYIR!) haklılığının kanıtı oluverdi. Daha önce TBİP olarak, 2003 yılında ABD ordusunun Türkiye’den geçerek Irak’a müdahalesine izin vermeyen TBMM’nin gene aynı partinin iktidarda olduğu bugünkü TBMM’ye göre daha bağımsız olduğunu ifade etmiştik. Şimdi yüzde 10’luk seçim barajı koşullarında oluşacak 2011 TBMM’nin mevcut anayasa değişiklikleriyle birlikte emperyalizme bağımlılığının katmerleneceğini hep birlikte göreceğiz. İşte bu yüzden de önümüzde açılan yeni dönemde sınıfın ve ülkenin bağımsızlığının güvencesi olması gereken işçi örgüt ve partilerine her zaman olduğundan fazla bir görev düşüyor. O halde mücadeleye kaldığı yerden daha yeni başlıyormuşçasına devam etmek partimizin diğer işçi örgütleriyle birlikte esas işi olmalıdır. Çözüm: Yeni bir anayasa yapmak değil, bir Kurucu Meclis Hareketi inşa etmektir!   TBİP daha başından  itibaren işçi hareketinin önündeki temel  görevin yeni bir anayasa taslağıyla ortaya çıkmak değil ülkenin kaderine sahip çıkacak egemen bir kurucu meclis yaratmaktan geçtiğini ifade etmiştir. Çünkü ancak egemen bir kurucu meclis için mücadele Türkiye’nin emperyalizmden bağımsızlığını ve Türk-Kürt eşitliğini sağlama yolunda hareket imkânının yolunu açabilir. Ama her şeyden önce şu meseleye açıklık getirmekte yarar var: Yüzde 10’luk seçim barajıyla, 12 Eylül ‘yaratığı’ mevcut partiler yasasıyla, neredeyse tek parti hâkimiyetine yol açan mevcut propaganda eşitsizlikleriyle bir kurucu meclis seçimine gidilemez. Hedefimiz önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimleri bir kurucu meclis seçimine çevirtmeye çalışmak olmalı ve bunun için de yüzde “0” seçim barajını, eşit propaganda imkânlarını, kurulu her partinin istediği takdirde seçimlere katılmasını ve tüm tutuklu ve hükümlülerin seçimlere katılabilme hakkına sahip olmalarını ileri sürmeliyiz. AB Anayasasına karşı bir Kurucu Meclis! ABD emperyalizminin hizmetindeki AKP bu referandumda tabii ki herkese yalan söyledi. Ama unutmayalım CHP de yalan söyledi. Aslında Tayyip Erdoğan oyunbozanlık etmeseydi, Deniz Baykal 29 maddenin 26’sında anlaştıklarını söylemişti. Tayyip Erdoğan, Baykal’ın yargı meselesi dışındaki uzlaşma önerisini reddederken  mealen şöyle demişti: “Bu öneriyi kabul etmeyiz, çünkü bizim esas referanduma gidişimizin nedeni sattığımız birçok kamusal alanın bedelini mahkemelerin engellemeleri yüzünden alamayışımızdır.” Ve tabii yargıya ilişkin diğer değişiklikler de kamunun bütün imkânlarının “neo-liberal” politikalarla çokuluslu şirketlerin hesabına geçirilebilmesi için yürütmenin kuvvetlendirilmesini dayatmaktaydı. Yani yargı  meselesi dışındaki bütün işçi sınıfı ve halk düşmanı maddelerde bu iki parti tam bir mutabakat halindeydi, dolayısıyla CHP’nin “Hayır”ı aslında yalandı. Zaten şimdi de önümüzdeki en büyük tehlike artık herkesçe kabul edilmesi dillendirilen bir Avrupa Birliği Anayasasının içine Kürt hareketinin de dâhil edileceği bir mutabakatla halkın onayına sunulmasıdır. Kürt hareketi bu konuda uyarılmalıdır, gerici-piyasacı bir Avrupa Birliği anayasası Türkiye’de yaşayan hiçbir halk için hayırlı sonuçlar doğurmayacağı gibi Türkiye’nin bütün halklarının Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde emperyalizmin savaş planlarına dâhil edilmesi anlamına gelecektir. TBİP bu tehlikeye karşı başta işçi sınıfı olmak üzere bütün halkları egemen bir kurucu meclis için mücadeleye çağırıyor. Önümüzdeki büyük tehlike Avrupa Birliğinin bütün Avrupa halklarının yaşamakta olduğumuz isyanına sebep olan türden bir anayasayı Türkiye’ye dayatması ve böyle bir anayasanın da işin ne olduğunu bile farkedemeyecek Türkiye insanlarınının şaşkın bakışları arasında referandumla yangından mal kaçırırcasına geçirilmesi olacaktır. İşte tam da bunu engelleyebilmek için Washington ve Brüksel’den yönetilmeyecek bir egemen meclisin oluşumu için ileri! Türkiye Birleşik İşçi Partisi (TBİP) demokrasinin serpilip gelişmesinin tek mümkün yolunun başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen kitlelerin kendi maddi çıkarları doğrultusunda eyleme geçmeleri olduğunu sürekli ifade ettiğinden bunun dışında bir demokratikleşme yolu tanımaz.Emperyalizm, kapitalizmin en kokuşmuş ve en anti-demokratik biçimi olduğundan da hiçbir patron partisi ya da kurumu Türkiye’de demokratikleşmeye tahammül edemez. İşçi sınıfı ve ezilenler kendi göbek bağlarını kendileri kesmek zorundalar.


GÜNCEL DİSİPLİN

DİSİPLİN GÜNCEL

Yalansız Dolansız Şadi Ozansü

“Zeki Hoca” kendi partisinden ayrıldı. Yeni Katıldığı Partinin Yolu “inşallah” Açık Olmaz! Zeki Hoca ile 2003 yılında başlattığımız çalışmaları 2006 yılında İşçi Kardeşliği Partisini kurarak taçlandırdık. Hedefimiz patronlardan ve devletten bağımsız bir kitlesel işçi partisinin inşasıydı. O yıllarda işçi hareketindeki ve dolayısıyla sendikal alandaki dünyada ve Türkiye’deki büyük düşüşe rağmen oldukça önemli bir başlangıç yaptık. Azımsanmayacak sayıda işçi arkadaşımızı partinin saflarına kazandık, üstelik bu arkadaşlarımızın arasında kimilerinin sandığı gibi neredeyse sadece sendikaların çeşitli düzeylerinden yöneticiler yer almadı. Temasa geçtiğimiz sendika yöneticileri bir kitlesel işçi partisinin inşasının son derece gerekli olduğunu, ama kendilerinin buna aday olamayacaklarını, varolan sendikalarının yönetiminde kalabilmelerinin(!) acil görevleri olduğunu ileri sürdüler. Biz Zeki Hoca ile birlikte onlara, varolan sendikaların yönetiminde kalmak istiyorlarsa bile böyle bir partinin kuruculuğuna katılmalarının daha da önemli olduğunu, aksi takdirde o mevkileri de kaybedeceklerini ifade ettik. Çok değil iki-üç yıllık bir zaman diliminde bu sendikacı arkadaşların ezici bir çoğunluğu sendika içi seçimleri kaybederek ya emekli oldular ya da başka mesleklere atıldılar. Partimize sadece mevki peşinde olmayan işçi arkadaşlarımız katıldılar ve halen de partililiklerini ilk günkü şevkleriyle sürdürüyorlar.

Numan Kurtulmuş’un partisi bir patron partisidir! Zeki Hoca’nın kendi kurduğu partiyi terk ederek Numan Kurtulmuş’un HASParti’sine katılması ciddi bir talihsizlik oldu, çünkü bu parti tam bir patron

partisiydi. Partinin kurucularına baktığımızda en az 30 küsur “sanayici”, “iş adamı” ve kendi deyimleriyle “tüccar” denilen patronlar sıralanmıştı. İşçi sayısı ise sadece 3’tü! Partinin programı belli ki ağırlıklı olarak patronların genel çıkarlarını savunmaktaydı. Ezilenlerin ve mazlumların da en az patronlar kadar savunulması gerektiği fikri ise Zeki Hoca’nın hep söylediği gibi, “Tabii her patron partisi bunu söyler, sadece patronlardan oy alarak nasıl iktidar olunur ki?” anlayışının bir sonucuydu.

Zeki Hoca hayatında ilk defa işçilere doğruyu söyleyemeyecek Zeki Hoca hayatı boyunca işçilere doğruları, yani devletten ve patronlardan bağımsız olmaları öğüdünü vermişti. HASParti’ye katılmasının gerekçesinin işçilerin sünni olan çoğunluğuna seslenebilmek amacını taşıdığını ileri sürüyor. Bu doğru değil, çünkü partimiz alevi işçilerin yanı sıra sünni işçilere de hem kot kumlama işçileri faaliyetinde hem de taşeron işçiler çalışmasında kolaylıkla ulaşabiliyor. Sorun bu değil. Zeki Hoca müslüman diye nitelediği “sünni” işçilere seslenmek adına aslında politize olmuş ya da bir başka ifadeyle işçi sınıfının değil sadece sünni islamın kadrosu olmuş işçilere seslenmeyi hedeflemiş oluyor. Zeki Hoca işçi hareketinin yeniden inşasının Numan Kurtuluş’un partisine oy çağrısı yapmaktan geçeceğine inanmaya başladıysa hayatında ilk defa işçilere doğruyu söylememeye başlayacak. İKP/TBİP üyesi işçiler, eğitimlerini Erbakan Hoca’nın Milli Görüş rahle-i tedrisinden almış işçi kadrolarıyla işçi sınıfının ve dolayısıyla insanlığın kurtuluşuna varılamayacağını bildiklerinden Zeki Hoca’yı en kısa zamanda “başkasının tapulu arazisinde gecekondu kurmaktan” vazgeçmeye çağırmayı sınıfsal bir sorumluluk kabul ederler. İşte bu yüzden Zeki Hoca ve arkadaşlarına HASParti saflarındaki mücadelelerinde üzülerek söylemek gerekirse, başarılar dilemiyoruz.

İKP/TBİP “İŞÇİ SINIFI HATTINDA SONUNA KADAR DEVAM” DİYOR! 2006 yılında “sermayeden ve devletten bağımsız” bir kitlesel işçi partisinin inşası amacıyla kurulan ve daha sonra Türkiye Birleşik İşçi Partisi adını alan İşçi Kardeşliği Partisi’nin ilk Genel Başkanı Zeki Kılıçaslan’ın 24.10.2010 tarihinde, kurucusu olduğu partiden istifa ederek liderliğini Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Saadet Partisi’nden koparak kurulmaya çalışılan bir MÜSİAD’cı patron partisine katılma kararı alması, parti üyelerimiz arasında derin bir üzüntü yaratmış olmakla beraber partimizin bugüne kadar izlemiş olduğu tutarlı anti-kapitalist ve antiemperyalist çizgideki ısrarın haklılığını da pekiştirmiş bulunmaktadır. Bilindiği gibi Numan Kurtulmuş’un parti girişimi Saadet Partisi’ne ve Erbakan’a karşı bir AKP ve emperyalizm operasyonudur. Zaten Kurtulmuş’un bütün AKP ve Fethullah Efendi kanallarında bir anda boy göstermesi ve şişirilmesi de bunun açık kanıtıdır. Partimizin eski Genel Başkanı Zeki Kılıçaslan’ın

2 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

onlarca yıllık tertemiz politik geçmişini gölgeleyecek böyle bir operasyona âlet olmuş olması sadece sosyalist hareket için değil, ama esas olarak Türkiye işçi sınıfının her türlü patron ve mezhepten bağımsız mücadelesi için de yaralayıcı olmuştur. Kendisinin en kısa zamanda “aslına rücu etmesi” dileğimizdir. TBİP geçmişte olduğu gibi bugün de sermayenin “sağcısı”na da “solcusu”na da karşı durmaya devam edecektir. Ne kendine solculuk etiketi takan “müteahhitler” ve ne de “Anadolu çakalları” uluslararası işçi sınıfının dünya uygarlığını kurtarma mücadelesinin önünde duramayacaklardır. İKP/TBİP işçi sınıfının kurtuluşunun sadece ve sadece işçi sınıfının kendi eseri olacağı düsturundan hareketle yerli ve yabancı patronlarla devletten bağımsız bir çizgiyi olabilecek en büyük kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğini dost düşman herkese bir kez daha ilân etmeyi görev bilir.

İşçi Kardeşliği Sayı: 49 •Kasım 2010

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Türkiye Birleşik İşçi Partisi adına Engin Bodur Yönetim Yeri: TBİP Genel Merkezi Öncebeci Mh. İncesu Cd. Doğan Apt. 7/B Çankaya/Ankara Tel: (312) 430 32 68 İnternet: http://www.ikp.org.tr iletisim@ikp.org.tr Hesap No: PTT Posta Çeki: 1051319 ING Bank, Soğanlık Şubesi: TR63 0009 9008 4616 8400 1000 0 Baskı: Ofis Matbaa Yayın Kağıt Sanayii Ltd. Davutpaşa Kışla Cd. Güven Sanayi Sitesi No: 388 Topkapı/ İstanbul Tel: (212) 576 47 15

“Demokratik Özerklik” Kürt Meselesine Çözüm Mü?

B

DP’nin Kürt meselesine çözüm olarak ileri sürdüğü “Demokratik Özerklik” formülü aslında kesin bir çözüm olmaktan ziyade bir tartışma metni olsaydı kuşkusuz daha anlamlı olurdu. Bu durumda tamamlanmış olan ve Kürt tarafınca kabullenilmiş bir anlayışla karşı karşıyayız demektir. O yüzden de İşçi Kardeşliği olarak soruna nasıl yaklaştığımızı dürüstlükle ifade etmemizin anlamlı olacağından hareketle böyle bir yazıyı kaleme almayı uygun gördük.

BDP’nin metnindeki “Türkiye Ulusu” tanımı doğru bir hareket noktasıdır İKP/TBİP programında ve tartışma metinlerinde aynı tanım kullanılmış ve şöyle denilmiştir: Ulusun tanımını etnik temelde değil de sosyal temelde yaptığımızda eksikliğiyle birlikte “Türkiye Ulusu” kavramını kullanmamızda fazla bir mahzur yoktur. Ama bu tanımın içinde Türk halkı, Kürt halkı ve diğer halklar da yer alır. Ve onları etnisiteler ve kültürler olarak değil, tam da kendi adlarıyla, yani Türk halkı ve Kürt halkı olarak adlandırmak gerekir. Etnisiteye dayalı olmayan bu tanımdan kalkarak hareket edildiğinde Türk Ulusu ve Kürt Ulusu nitelemeleri aynı anda ortadan kalkar.

Doğru hareket noktası yeterli mi? Şimdi bu doğru hareket noktasından kalkarak “çağımızda artık ulus-devletler gerici karakterleri yüzünden ortadan kalkmalı ve onların yerini daha gevşek ademimerkeziyetçi yapılar almalı” savını ileri sürmek beraberinde çok daha ayrıntılı bir tartışmayı getirmektedir. Yerimiz elverdiğince ona da girelim. Evet, ulus devletlerin emperyalizm çağında son derece gerici bir karaktere büründükleri tamamiyle doğrudur. Ama gevşek ademi- merkeziyetçi yapılar da sanıldığının tersine bir demokratikleşmeyi değil ulus devletin bile gerisine düşmeyi getiriyorsa? Nitekim Yugoslavya’da tam da bu yaşanmamışmıdır? Kim Bona Hersek’in, Kosova’nın ve diğerlerinin yeni birer ulus-devlet olduklarını söyleyebilir? Bunları hepsi Avrupa’nın göbeğinde birer ABD askeri üssü olmanın ötesine geçemedikleri gibi, bugün oralarda yaşayan insanlar da yıkılmasına çalıştıkları eski Yugoslavya’yı rahmetle anmaktalar. Tabii bu, Güney Kürtlerinin Saddam rejimini yad etmeleri anlamına gelmez, ama ABD işgali sona erdiğinde ve emperyalizm İran’la kozlarını paylaştıktan sonra Kürtlerin başına neler gelebileceğini de fazlasıyla düşünmek gerekiyor. Yani çözüm sadece daha gevşek yapılardan ya da “demokratik” bir anayasadan geçmiyor. Tahmin edileceği gibi Irak’ın 1970 anayasası Irak Kürtleri açısından bugün bizde olabilecek her tür anayasadan daha demokratikti ama Kürtlerin katline engel olamadı.

“Demokratik Özerklik” bir bölgeselleştirme projesidir Kuşkusuz Kürt halkının kendi kaderini nasıl çizeceğine kendisinin karar vermesinden daha doğru bir yol olmasa gerek. Ama nasıl bu konuda bugüne kadar olduğu gibi Türk halkı Kürt halkına akıl vermeyecekse Kürt hareketi de Türk emekçilerine akıl vermemelidir. Yani açıkçası kendisi için iyi ve doğru olduğuna inandığı bir çözümü bütün bir Türkiye’ye önermesi doğru değildir. Nitekim, burası bunu tartışma yeri değil ama ademi-merkeziyetçi yönetimleri Kürt illeri dışında Türk illerine de önermek abesle iştigaldir. Türkiye’de hiçbir emekçiye bölgesel asgari ücret uygulamasını ka-

bul ettiremeyeceğiniz gibi, varolan zayıflatılmış haliyle bile mevcut sosyal güvenlik sisteminin parçalanmasını ya da kıdem tazminatının illere göre farklılaştırılmasını kabul ettiremezsiniz. Oysa Avrupa Birliğinin dayattığı ya da dayatacağı yeni anayasanın bölgeselleştirme projesi tam da bu olacaktır. Kürt hareketi bu konuyu kesinleştirmemiş olsaydı, bu tartışma daha anlamlı yürütülebilirdi.

Kaldı ki... Günümüzde dünyanın bütün gelişmiş kapitalist emperyalist ülkelerinde kitlelerin bütün tepkilerine rağmen çok şiddetli bir demokrasi düşmanlığı gelişmektedir. Bundan kastımız bu ülkelerde gelişmekte olan yabancı düşmanlığı ya da ırkçılık değildir sadece. Burada esas sözünün ettiğimiz çürüyen kapitalizmin yılların ürünü olan ve işçi sınıfının dişi ve tırnağıyla mücadele ederek kazanmış olduğu bütün hakları ortadan kaldırmak istemesidir. İşte Yunanistan... işte İspanya... işte Portekiz ve işte Fransa. Her düzeyde gericilik olan emperyalizmden hiçbir demokratikleşme çıkmaz. Ancak bölgeselleştirme politikaları çıkar! Türkiye’de emperyalizmin hizmetindeki AKP hükümetinden bu konuda bir demokratikleşme beklemek düş,ünülecek en saf davranış olur. Zaten yüzde 10 seçim barajı gibi anti-demokratikliğin doruğu olan bir konuda bile sonuna kadar ısrarcı olan bir hükümetin 12 Eylül gericiliğinden ne farkı olabilir ki?

Türkiye’de her türlü demokratikleşmenin önündeki temel engel yüzde 10 seçim barajıdır. Bu baraj sıfırlanmadan hiçbir demokratikleşme adımı atılamaz!

TBİP İrtibat Ankara Genel Merkez: Öncebeci Mh. İncesu Cd. Doğan Apt. 7/B Çankaya/Ankara Tel: (312) 430 32 68 Eryaman: Özlem Sarı Tel: (505) 643 97 56 Mamak: Sevim Şimşek Tel: (312) 391 20 54 İstanbul İl Merkezi: Aksaray Guraba Hüseyinağa Mh. Kakmacı Sk. Blok: 10 Daire: 14 Fatih (Aksaray Metro karşısı) Tel: (212) 635 88 52 Anadolu Yakası: Rasimpaşa Mh. Nüzhet Efen­ di Sk. No: 36/5 Kadıköy Tel/Faks: (216) 330 95 67 Bağcılar: Mustafa Durdağı Tel: (536) 212 10 48 Bayrampaşa: Salih Aşkın Tel: (534) 366 54 69 Esenler: Erhan Taş Tel: (535) 787 10 75 Küçükçekmece: Osman Zorba Tel: (535) 484 96 68 Gaziosmanpaşa: Sezer Şenol Tel: (542) 412 07 33 Sarıyer: Yaşar Avcı Tel: (533) 443 90 43 Zeytinburnu: Necdet Kılıçaslan Tel: (537) 737 22 48 Balıkesir İl Merkezi : Adnan Menderes Mh. Çarşı Mevkii No: 12 Nadir Bıçakçı: (542) 352 75 01 Muharrem Kartefe: (544) 452 47 60 Eskişehir İl Merkezi: Cumhuriye Mh. Porsuk Bulvarı, Dilem Sk. Çağlayan İş Merkezi, Kat 5, No: 47/d Tekirdağ/Çorlu Ertuğrul Mh., Peştemalcı Cd., Özdoyuran Cami altı. Saffet Bilgi Tel: (535) 943 08 13 Antalya Hasan San Tel: (532) 363 13 49 Bursa Rasim Gökçe: (539) 297 08 41 Hamit Gün: (534) 255 68 63 Edirne İbrahim Dinç: (542 485 23 57 Gaziantep Mustafa Yanılmaz Tel: (536) 812 83 04 Malatya Nazire Sarıkaya Tel: (536) 517 27 15 Yalova Enver Karagünli Tel: (505) 424 35 77 Zonguldak Kadir Tuncer Tel: (542) 296 88 73 İnternet myk@ikp.org.tr, www.ikp.org.tr

Başkanlık sistemine neden karşı çıkmalıyız Hükümet 2011’de Anayasa değişikliği ile başkanlık sistemine geçilebileceğini açıkladı. Sağlıktan eğitime, belediye hizmetlerine kadar her şeyin Amerikanlaştırıldığı AKP iktidarı döneminde, askerlik ve seçim sistemimizin de Amerikanlaştırılması planlanıyor. ABD başkanlık sistemi nasıl işliyor?

A

merika Birleşik Devletleri 50 eyaletten meydana gelen bir federal birlik. Her eyaletin seçimle göreve gelmiş kendi hükümetleri var. ABD’nin yürütme erkinin başında dört yılda bir halk tarafından seçilen devlet başkanı bulunuyor. Yasama işlevini ise Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşan Kongre gerçekleştiriyor. Senatörler 6 yıl, Temsilciler Meclisi üyeleri ise 2 yıl için seçiliyor. Senato, eyaletlerin göndermiş olduğu iki validen oluşuyor. Temsilciler Meclisi üyelerinin sayıları ise eyaletlerin nüfuslarına göre belirleniyor. Bir tasarının kanun olabilmesi için Kongre’de onaylanması, Başkanlık sisteminde, yani hem Senato hem de başkan adaylarının ha- Temsilciler Meclisi tarazine yardımı olmaksızın fından tasdik edilmesi seçim kampanyası yürüt- gerekiyor. Bunun yanında meleri gerekiyor. ABD’de bir de eyalet meclislerinde başkan adayları bu kam- ve kongrede çıkarılan yapanyaların yürütülebil- saların Anayasaya uygunmesi için milyon dolarlar luğunu denetleyen Yüce harcıyorlar. Parayı veren Mahkeme var. başkan seçilip başkanlık ABD başkanlık sitemi kasitemini işletiyor. baca böyle şimdi bir örnek vererek sistemin nasıl işletildiğine bakalım. Toplam 7 maddeden oluşan dünyanın en eski yazılı anayasası olma özelliğine sahip iki yüz yıllık Amerikan Anayasası’nın 1. Maddesinde Kongre’nin yetkileri birer birer sıralanmış: Vergi koymak, ABD adına borçlanmak, iç ve dış ticareti düzenlemek... 10. Maddede ise savaş ilan etme yetkisinin Kongre’ye ait olduğu açıkça belirtiliyor. Buraya kadar her şey normal. İlginç olan Kongrenin 1946’dan bugüne kadar hiç savaş kararı vermemiş olmasıdır. Hâlbuki ABD dünyanın dört bir yanında savaşa girmiş, halen sürmekte olan işgaller gerçekleştirmiştir. İşgal ve savaş kararla-

rını Anayasa’ya aykırı olduğu halde başkanlar veriyor. Kongre, dünyanın pek çok ülkesinde işgal kararı alan başkanların kararlarına itiraz etmeyerek, alınan kararların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemekle görevli Yüce Mahkeme de görevini yerine getirmeyerek bu kanunsuzluğu sürdürüyor. Yani başkan Kongre ve Yüce Mahkeme, başkanlık sistemini silah ve petrol şirketleri için çok güzel işletiyor.

AKP neden Başkanlık sistemine ihtiyaç duyuyor?

AKP hükümeti, Washington ve Brüksel’den aldığı talimatları ikiletmeden yerine getirmek istiyor. Hatırlarsanız 1 Mart tezkeresi olarak bilinen “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” 250 karşı oyla reddedilmişti. Tezkerenin reddedilmesi ABD’yi, Tayyip Erdoğan’ı ve bakanlarını hayal kırıklığına uğratmıştı. Türkiye’nin hava sahasını, liman ve topraklarını en önemlisi İncirlik Hava Üssü’nü kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında büyük bir ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kalmıştı. ABD ve AKP hükümeti, muhtemel bir İran işgali durumunda Meclis’ten böyle istemediği sonuçların çıkmasını istemiyor. Görünen o ki çıkacağa da benzemiyor. Çünkü Hükümet başkanlık sitemini getirerek “Egemenliği-

mizi Kayıtsız, Şartsız Washington’a ve Brüksel’e” devrediyor.

Referandumun ardından özelleştirmeler hızlandı: Yerindelik denetimi kaldırıldı, İskenderun limanı özelleştirildi!

T

.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne ait İskenderun limanı 36 yıllık süreyle özelleştirildi. 2005’teki ilk özelleştirme girişiminden yargı kararları doğrultusunda kurtulan Mersin limanı Eylül ayında “işletme hakkı devri yöntemiyle liman şirketine devredildi. Liman-İş Sendikası’nın Mersin İdare Mahkemesi’ne açtığı davada mahkeme ihalenin yürütmesini durdurmuş ve Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) 2007’de özelleştirme ihalesini iptal etmek zorunda kalmıştı. İzmir limanının özelleştirilmesinde de benzer bir süreç yaşanmıştı. Liman-İş Sendikası’nın 2007 yılında açtığı dava sonucunda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, TCDD Genel Müdürlüğüne ait limanın 49 yıllığına işletme hakkının verilmesi amacıyla yapılan ihale ile ihaleyi sonuçlandıran ÖYK’nin kararının yürütmesini durdurmuştu.

Unakıtan demişti: “Babalar gibi satarım!” Buna benzer pek çok özelleştirme ihaleleri Danıştay tarafından iptal edildi. Danıştay’ın bu kararları kamu kurum ve kuruluşlarını teker teker taşeron şirketlere yağmalatan AKP hükümetini rahatsız ediyordu. Çün-

kü kararlar milletin zenginliklerini Tayyip Erdoğan’ın “babalar gibi” satmasını engelliyordu. Hükümetin Anayasa’da değişiklik yapmasının gerekçelerinden biri de çıkarılan yasaların Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi yetkisinin yargının elinden alınmak istemesiydi. Bu nedenle hükümet, Anayasa’nın 125’inci maddesini “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” şeklinde değiştirerek yargının yerindelik denetimi yapma yetkisi kaldırdı. Ardından İskenderun limanı “babalar gibi” satıldı. Sırada iskeleler var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, deniz otobüsü, feribot ve Sirkeci - Harem ve Topçular - Eskihisar arabalı vapur iskelelerinin kullanım hakkını 30 yıl süreyle devredilmek üzere 7 Ekim’de ihaleye çıkarıyor. İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

3


DİSİPLİN GÜNCEL

A

lmanya işçi sınıfı da yılbaşından bu yana kendi varlığını koruyabilmek için sürekli eylem halinde. Hatırlayacağınız gibi Siemens işçileri Mart ayında 20 bin Siemens işçisinin işine son verme planına karşı büyük eylemler gerçekleştirmişlerdi. Aynı şekilde Opel işçileri de fabrikalarının kapatılması girişimine karşı eyleme geçtiler. Avrupa Birliği Brüksel komisyonlarının Alman sosyal devletini çokuluslu şirketlerin çıkarına feda etmek istemesine karşı Alman işçileri mücadelelerine devam ediyorlar. Bu arada büyük Alman işçi sendikaları konfederasyonlarının Avrupa Birliği direktiflerine uyum göstermeye çalışmalarından dolayı işçilerin mücadelesi, sadece patronlara karşı olmayıp aynı zamanda sendika bürokrasisini de ister istemez karşısına almak zorunda kaldığından oldukça zorlanıyor.

İşçi sınıfı Almanya’da da teyakkuzda!

Avrupa işçi sınıfı Avrupa Birliğine karşı ayakta! Yunan kardeşleri gibi Fransa işçi sınıfı da direniyor

F

ransa işçi sınıfının sendikal bürokrasiye karşı mücadelesi ve grev deneyimleri tüm Avrupa işçilerine ışık tutuyor

Almanya’ da Simens çalışanları işten çıkartmalara karşı sokaklara döküldü

4 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

7 Eylül tarihi, Fransa’nın siyasi durumunda ciddi bir dönüşümü işaret ediyor; bu tarihte 2 milyon 700 bin işçi, sendikaların çağrısına kulak vererek greve gitti ve Avrupa Birliği’nin dayattığı ve Sarkozy hükümetinin uygulamaya koyduğu emeklilik sistemine ilişkin “reform”ları reddettiklerini ilan etti. Bu karşı koyuşu anlayabilmek için birkaç hafta geriye gitmek gerekiyor. Başlangıçta yasanın parlamentonun açılış tarihi olan 7 Eylül’de, Thibault (Genel Emek Konfederasyonu CGT’nin lideri) ve Chérèque (Fransa Demokratik Emek Konfederasyonu CFDT’nin lideri) önderliğinde oluşan sendika koalisyonu tarafından bir grev kararı alınmamıştı. 29 Eylül tarihinde ETUC öncülüğünde, “emeklilik sistemi için daha iyi bir reform paketi” sloganıyla Avrupa çapında düzenlenecek gösterilerin bir parçası organize edilecekti. Geçtiğimiz Mayıs’ta, sendikal koalisyon, işçilerin de baskısıyla kontrolü kaybetmemek adına mücadele stratejisini değiştirmek zorunda kaldı.

Fransa’da sendikal hareket birkaç konfederasyon ve federasyonun öncülüğünde yürütülüyor. Koalisyonda oldukça güçlü olan CGT ve CFDT’nin yanı sıra, “reformist” olarak adlandırılan Genel Emek Federasyonu-İşçilerin Gücü (CGT-FO) sendikası da yer alıyor. CGT-FO, diğer iki federasyon reformun geri çekilmesi talebini desteklemedikleri müddetçe koalisyona dâhil olmayacağını belirtti. Ardından, tek başına 15 Mayıs tarihinde Paris’te oldukça başarılı bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüşün sloganı şuydu: “Önerilen emeklilik sistemi reformu pazarlık konusu edilemez, derhal geri çekilsin!” Tam 70 bin işçi bu çağrıyı destekledi, aynı zamanda diğer sendikaların üyelerinin taleplerini de dile getirmiş oldular. Öyle ki, bu gösteri, koalisyon tarafından 24 Mayıs’ta büyük bir yürüyüş düzenlenmesini de tetikledi. Sendika liderlerinin yasaklamalarına rağmen, bu gösterilerde “Yasa Geri Çekilsin!” yazılı bayraklar dalgalandı. Thibault ve Chérèque için sadece 29 Eylül’deki ETUC gösterisine çağrı yapmak imkânsız hale gelmişti. Parlamento’nun açılış tarihi olan 7 Eylül, gösteriler için artık kaçınılmaz bir tarih olmuştu. Bu, sendika liderlerinin yasanın geri çekilmesini kabullenmeleri anlamına mı geliyor? Hayır, aslında liderler eylemci işçilerin baskılarını karşı-

layacak bir zemin oluşturmaya çalıştılar. 7 Eylül’de gösteri çağrısı yaptılar, ancak işçilerin kısmi kazanımlarını da engelleyeceği gerekçesiyle “Yasa Geri Çekilsin” sloganını reddettiler. Kaçak dövüşen sosyalist ve komünist partilerden destek alıyorlar. Tüm yaz boyunca, siyasal ve sendikal hareket, derin bir sessizlik içinde şiddetli bir savaşa hazırlandı. Sendikaların yerel organlarında talepler, 7 Eylül gösterisi ve “Yasa Geri Çekilsin” sloganı oylandı. CGT ve CGT-FO içerisinde hararetli bir şekilde yasanın geri çekilmesine yönelik tartışmalar sürdü. Tartışmalardaki en kilit konu, hükümet geri adım atmazsa, sendika liderlerin talepler karşılanana dek grev çağrısı yapmasıydı. CGT içerisinde, sendika üyeleri ve liderlik arasında böyle bir çatışma daha önce hiç yaşanmamıştı. 7 Eylül dalgasını sokaklara taşıyan, öncesinde yaşanan işte bu şiddetli çatışmaydı. Olağanüstü 7 Eylül gösterisinden hemen sonra koalisyon toplandı. Bir grev ve yasanın oylama tarihi olan 15 Eylül’de ulusal bir yürüyüş çağrısı bekleyen kitlelerin taleplerinin aksine, koalisyon 23 Eylül’de gösteri kararı aldı. Skandallara batmış, destekçilerinin gözünde dahi gülünç duruma düşmüş Fransız Bonapartist rejimi CGT ve CFDT

liderliğinin bu riski göze almasıyla büyük bir tehlike altına girebilir. Brüksel’de, mali piyasalar tarafından dikte edilen reformların geleceği üzerine kaygılar giderek artıyor. Asıl korku Avrupa’daki reform dalgasının önünün kesilmesi ve AB’nin tüm kıta üzerindeki planlarının çökertilmesi. Geçtiğimiz aylarda yaşananlar herkesin zihnine kazınmış durumda. İşçiler ve eylemciler pes etmiyorlar, liderliklerin ihanetlerine rağmen güçlenen tecrübeleriyle taarruz halindeler. Gittikçe büyüyen bir kesim, bu bürokratik kastın AB’ye boyun eğdiğinin, “reel politika” savunuculuğu yaptığının, yapılacak düzenlemelerle mali sermayenin daha insani olabileceği yalanlarının farkına varıyor. Sendikaların yetkilerine saygı gösteren ve mücadeleye ışık tutan Bağımsız İşçi Partisi’nin (POİ) desteğiyle, çeşitli sendikaların militanları arasında güçlü bir güven ilişkisi tesis edildi. Bu militanlar, işçi sınıfının, işçi örgütlerinin ve demokrasinin geleceği için çok önemli olan bu mücadelenin seyrini belirleyecek. Bu açıdan, mücadelede yeni bir evreye girildiği söylenebilir. Fransa’daki bu gelişmeler, aslında tüm Avrupa’da giderek büyüyen mücadelenin bir parçası.

Yunanistan.. Fransa.. İngiltere.. İspanya.. Holanda.. Belçika.. Romanya: Avrupa işçi sınıfı Avrupa Birliğine karşı savaşıyor

A

BD’de ipotekli ev kredileri piyasasında 2008 yılında ortaya çıkan ve hızla diğer ülklelere yayılan kapitalist kriz, şirketleri ve bankaları etkilemeye başladığında, ABD ve AB hükümetleri bütçede sağlık, eğitim ve kamu hizmetleri için ayrılan ne kadar kaynak varsa bankalara ve şirketlere aktardılar. Obama hükümeti ABD’de şirketleri ve bankaları kurtarmak için devletin kasasından tam 4 tirilyon dolar , Merkel hükümeti Almanya’ da, Alman banka ve şirketlerini kurtarmak için 500 bin avro, Sarkozy hükümeti Fransa’da, Fransız banka ve şirketlerini kurtarmak için 400 milyar avro para aktardı. Hükümetler bankaları ve şirketleri kurtarmanın faturasını çalışanlara kesti. ABD’de bütçeyi denkleştirmek için milyonlarca işçi işinden atıldı, 2 milyon kişiyse evini kaybetti. Almanya, Fransa ve Yunanistan gibi Avrupa’nın diğer ülkelerinde bankaları ve şirketleri kurtarmanın faturasının çalışanlara kesilmesinin sonucu olarak milyonlarca çalışan da işten atıldı. Emperyalist AB hükümetleri iki sene evvel bankaları ve şirketleri kurtarmak için bütçeden ayırdıkları paraları bu gün işçi sınıfının kazanılmış haklarını gasp ederek , emeklilik yaşını artırarak, maaşları düşürerek, çalışanları işten çıkartarak denkleştirmeye çalışıyorlar. Sosyal kesintilerin faturasını ödemek istemeyen Avrupa işçi sınıfının AB emperyalizmine karşı tepkisi Yunanistan’da başladı. Yunan İşçi sınıfı Papandreu hükümetinin “İçinde bulunduğumuz açmazın nedeni kemer sıkma politikalarına konfederasyonlarımızın emeklilik yasası karşı kitlesel grevler gerçekleştirdi. konusunda net tavır alamamalarıdır.” Sarkozy hükümetinin emeklik yaşını 60’tan 62’ye çıkarmak is(CGT üyesi bir demiryolu işçisi) temesi, Fransız işçi sınıfını sokağa döktü. Fransız halkının yüzde 70’nin ve 18 -24 yaş arası gençlerin yüzde 84’nün desteğini alan kitlesel grevler hayatı durdurdu. Kriz döneminde devlet bütçesinin önemli bir bölümünü bankalara ve şirketlere aktaran bir diğer ülke İngiltereydi. İrlandanın ardından, İngiltere 952 milyar sterlinle ( Gayri Safi Yurt İçi Hasılasının yüzde 64.6’sı) Avrupanın en fazla kamu borcu olan ülkesi. İngiliz hükümeti de bankaları ve şirketleri kurtarmanın faturasını çalışanlara ödetmek için ükenin tarihinde görülmemiş kemer sıkma tedbirlerini uygulayacağını duyurdu. İngiliz Hazine Bakanı George Osborne bütçeden 130 milyar dolarlık kesinti yapacaklarını, buna karşılık emeklilik yaşını kadınlarda 60’tan 65’e erkeklerde 65’ten 66’ya yükseltmeyi planladıklarını ve 500 bin kamu çalışanın işine son vereceklerini duyurdu. Yunanistan, İspanya, Portekiz, Holanda, Belçika ve Fransa’dan sonra önümüzdeki günlerde İngiliz işçi sınıfı da emperyalist AB politikalarına karşı sokaklara dökülmeye hazırlanıyor.Unutmadan şunu da ekleyelim ki eski doğu bloku ülkelerinden Romanya’da da kitleler AB politikalarını protesto etmek üzere sokaklara çıkmış bulunuyorlar. Demek ki Avrupa işçi sınıfı bütün gücüyle AB’nin büyük patron yanlısı politikalarına karşı direniyor. Darısı Türkiye işçi sınıfının başına! İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

5


ULUSLARARASI DİSİPLİN

RÖPORTAJ

DİSİPLİN GÜNCEL

Tarım işçisi “Osman Ayşe”yle görüştük

ESKİŞEHİR / İŞÇİ KARDEŞLİĞİ KADINLARI Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Adım Ayşe, 58 yaşındayım. Evliyim ve 4 çocuk annesiyim. İki kızım, iki oğlum var. 25 yıldır tarım işçisi olarak çalışıyorum. Evin geçimini siz mi sağlıyorsunuz? Tam olarak değil. Eşim emekli, iki oğlum asgari ücretle çalışıyor. Ama evin tüm sorumluluğu bana ait; eşim ameliyat oldu ve hata sonucu felçli kaldı. Üstüne üstlük bir de şeker hastası, yani tüm bakımı bana ait; onun ve evin.

Seçenek sunulsaydı başka bir iş yapmak ister miydin, mesela fabrika işi? Bu işi seviyorum; ama sigortası yok işte. Fabrikada güneş yok; ben ise güneşi, toprağı seviyorum. Romatizmalarıma, bel fıtığıma iyi geliyor. 15 dakikalık molalarda bile dinlenebiliyorum. Hiç sigortan ödenmedi mi? Bir ara 2 ay kadar fabrikada çalışmıştım. O zaman 1,5 ya da 2 ay kadar yatırıldı. Fakat sonradan çocukların düğünü, büyümeleri, askerliği falan derken fırsat bulup yatıramadık. Şimdiye kadar yatırmış olsaydık en az 15 yıllık sigortalı olacaktım. Tek pişmanlığım budur.

Tarım işçisiyim dediniz, bize biraz işinizden bahseder misiniz? Kaç saat çalışıyorsunuz? Sabah 7’de evden hazır olmuş bir şekilde çıkıyoruz. Ortalama yarım saat yol sürüyor. Tarlaya indiğimiz anda hiç duraklamadan başlıyoruz çalışmaya. Saat 9’da ilk molamızı veriyoruz. Yarım saat. Gün içinde de iki kez 15’er dakikalık molalar veriyoruz. 17.00/18.00 gibi paydos ediyoruz. Yani 11 saat’lik bir çalışmamız oluyor.

TBİP’li kadınlar tartışıyor…

Fabrikada güneş yok, güneşi, toprağı seviyorum” diyor Osman Ayşe. Güneşi, fabrikanın yapay ışıklarına tercih ediyor, ama sosyal güvenceli çalışamadığı için de hayıflanıyor. Sorunlarımızdan biri de güvencesiz çalışma. Tarım işçisi ya da fabrika işçisi, herkes sağlığının ve geleceğiPeki, tarlada size “Osman Ayşe” diye seslendiklerini nin güvence altında olduğunu bilerek çalışmayı duydum. Neden böyle diyorlar? hak eder. Biz de bunu fazlasıyla hak eden kadınYıllar önce taktılar bu ismi bana. Dadaş bir arkadaşım lardan birinin hikâyesini paylaştık İşçi Kardeşliği vardı. Ben çalıştıkça ne “Osmanlı” kadınsın, derdi. okurlarıyla. Güneşli günler göreceğimiz umuduy“Osmanlı Ayşe, Osmanlı Ayşe” derken “Osman Ayşe” la, dayanışmaya olan inancımızı kaybetmeden kaldı gitti adım. Şimdi herkes beni bu isimle çağırıyor. yeni kadın hikâyelerinde buluşmak dileğiyle…

T

BİP’li kadınlar olarak Temmuz ayında yapmış olduğumuz kadın buluşmasının sonucunda 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne kadar bir dizi atölye çalışması yapma kararı almıştık. Bu kararımız doğrultusunda bir program hazırladık ve çalışmalarımıza başladık. Kasım ayında kadına yönelik şiddet hakkında konuşacağız. Seçtiğimiz filmi hep birlikte izleyecek, okuduklarımızı ve deneyimlerimizi paylaşacağız. Kadın arkadaşlarımızı çalışmalarımıza bekliyoruz. Kasım- Kadına Yönelik Şiddet           Film: Kadınlara yönelik şiddete sonNamus nedir?           Kitap/makale: Eğitim-Sen broşürü-

6 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

Bölgeselleştirme politikalarının yıkıcı bir sonucu: Bölgesel Asgari Ücret

R

eferandumun ardından hiç vakit kaybetmeye niyeti olmayan AKP hükümeti şimdi de bölgesel asgari ücreti tekrar gündeme getiriyor. Bu uygulamayla her yıl merkezi olarak asgari ücretin belirleneceği, ancak bölgelerde ayrıca yerel ilgililerinin toplanıp bölgesel asgari ücretleri belirleyeceği öngörülüyor. Peki, kimdir bu yerel ilgililer? Elbette bölgenin patronları, onların odaları ve işçi sendikalarının bölge şubeleri. 26 bölgeyi esas alacak olan bölgesel asgari ücret uygulamasında, yoksul bölgelerde asgari ücret 200-300 TL’ye düşerken zengin bölgelerde bu rakam yükselecek. Toplu sözleşme yapabilen işçi sayısının 300 binlere düştüğü, örgütsüzlüğün gün geçtikçe arttığı Türkiye’de asgari ücretin bölgelere göre belirlenmesi, işçi sınıfının mücadele zeminini daraltacak ve mücadelesini zayıflatacaktır.

Bölgesel asgari ücret, işçi sınıfını parçalama planlarının devamıdır

Biraz da işinizin zorluklarını anlatır mısınız? Sürekli çalışıyoruz ve çok yoğun bir tempoda. Üstelik yaz, kış demeden bu iş devam ediyor. Kış günü de işe gittiğim için romatizma oldum soğuklardan. İşin en zor kısmı ise sürekli eğilerek çalışmamız. Bundan dolayı fazlaca sırt ağrıları çekiyorum. Bu da işin cilvesi işte. (gülüyoruz) Bir de eve geldiğimde çok fazla yorulmuş oluyorum, yemek hariç başka bir şeyle uğraşamıyorum.

Cezayir Konferansı Delegelerine Mektup

Eğitim-Sen kitapçığı- Mor Çatı yayınları Aralık- İslam ve Kadın          Film: Osama- Soraya’yı Taşlamak          Kitap/makale: Kadınlar, Şeriat ve Çağdaşlık (Gülnur Savran Acar) Ocak- Yasalarda Kadın          Film: 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün       Kitap/makale: Eğitim-Sen kitapçığı Şubat- Örgütlü Kadın/Siyasette Kadın          Film: Ekmek ve Gül          Kitap/makale: Kadınların Siyasi Temsili (Gülnur Savran Acar) Tarih: 27.Kasım.2010 Saat: 15:00 Yer: Rasimpaşa Mah. Nüzhet Efendi Sk. No: 36/5 Kadıköy/İstanbul İletişim telefonu: 0 – 532- 487 92 45

Bütün dünyada patronlar işçi sınıfının gücünü bölmek ve ucuz işgücü sağlamak için yüzlerce farklı yola başvurdular. Bu yollardan sonuncusu da başta Avrupa Birliği’ne bağlı ülkelerde olmak üzere bölgeselleştirme kapsamında yasallaştırılmaya çalışılan bölgesel asgari ücret uygulaması. İşçi sınıfını bölgelere bölüp ucuz işgücü yaratarak birbirine rakip hale getirecek bu uygulamayla işçi sınıfının ulusal ve uluslararası ortak mücadele koşulları yok edilmeye çalışılmaktadır. Dünya patronlarının bu bütünlüklü saldırısı karşısında işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını ve mücadele zeminlerini savunmak adına topyekûn bir mücadele için görev başına geçmek ve ortak mücadelenin yollarını aramak zorundayız. Bölgesel asgari ücrete karşı insanca yaşanır bir asgari ücret için; emeğimizi, ekmeğimizi ve örgütlülüğümüzü savunmak için görev başına.

ABD, Suudi Arabistan Diktatörlüğüne 60 Milyar Dolarlık Silah Satıyor! Geçtiğimiz ay içinde ABD tarihinin en büyük silah satış anlaşması imzalandı. ABD, Suudi Arabistan’a tam 60 milyar dolarlık silah satışı kararını verdi. Amerikan Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, ABD ile Suudi Arabistan arasında varılan anlaşma gereğince, Suudi Arabistan’a Boeing yapımı 84 adet yeni F-15 savaş uçağı satılacak ve 70 tanesi modernize edilecek. Ayrıca 72 adet Kara Şahin, 70 adet Apache ve 36 adet Little Bird model helikopter teslim edilecek. Hava Kuvvetlerine yapılacak bu satışın ardından, anlaşmanın Kara Kuvvetlerini kapsayan 30 milyar dolarlık ek satışla genişletilmesi bekleniyor.

P

artimizden delegelerin de katılacağı, 27-2829 Kasım’da Cezayir’de düzenlenecek Savaşa ve Sömürüye Karşı Açık Dünya Konferansı delegelerine yönelik yazılan mektuptan bölümler sunuyoruz. Arkadaşlar, yoldaşlar… Uluslararası Emek Komitesi (UEK), Cezayir İşçi Partisi Genel Sekreteri Louisa Hanoune ve UGTA sendika federasyonu Genel Sekreteri Sidi Said tarafından düzenlenen Cezayir Açık Dünya Konferansı, İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin 20. yılında toplanıyor.

Louisa Hanoune Cezayir İşçi Partisi Genel Sekreteri

UEK, Barselona’da 56 ülkeden gelen delegelerin katılımıyla Ocak 1991’de kuruldu. Hatırlayacak olursak 1991 ilk Körfez Savaşı’nın başladığı yıldı, SSCB’nin ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin yıkımına giden yolun öncüsü olan Berlin Duvarı’nın yıkılışının üzerinden ise henüz 15 ay geçmişti. İşte bu koşullarda toplanan kongrenin bildirgesinde şunlar yazıyordu:

“Bizler, 56 ülkeden gelen delegeler olarak em-

peryalist sistemin selameti için halklara ait olmayan dış borçların ödenmesini ve tüm dünyada işçi sınıfı kazanımlarının ortadan kaldırılmasını amaçlayan siyasi, iktisadi ve toplumsal baskıları reddediyoruz. Savaşa karşıyız; tüm dünya halkları ve işçileri savaşa karşı! Biliyoruz ki savaş, baskı ve sömürü sistemi yolunda bir adım. IMF, AB ve Üçlü Komisyon’un kuralsızlaştırma, işsizlik, eğitimin ve kültürün imhası, fabrikaların imhası ve kırsal alanların çölleştirilmesi ile getirdiği sistem yolunda bir adım... Savaş, tüm emek örgütlerinin, bilhassa da sendikaların ve devletin baskı altına alınması ve bağımsızlıklarının ortadan kaldırılması yolunda bir adım (...) Bizi zor bir gelecek beklediğini biliyoruz. Tüm dünya çöküyor. Görevimiz insanlığı savaşın elinden kurtarabilecek olan işçi sınıfının yanında olmak. İşçi sınıfının, kendisini sömürünün ve baskının zincirlerinden kurtaracak güçte olduğunu biliyoruz. İşçi sınıfının gün geçtikçe ilerleyen barbarlığın yerine, uluslararası uyumlu işbirliğini inşa edecek güce sahip olduğunu biliyoruz.”

Hükümetler halkların isyanından korksun! Kahrolsun savaş! Cezayir Açık Dünya Konferansı, Çinli ve ABD’li emek hareketi militanlarının tüm dünya işçilerine çağrısıyla doğdu. Farklı ülkelerden gelen delegeler birçok konuyu konuşmak ve birlikte mücadele et-

menin yollarını aramak için Cezayir’de bir araya gelecekler. Örneğin, hem Afgan delegasyonu hem de Amerikan askerlerinin Afganistan’dan çekilmesi için büyük bir mücadele örgütleyen Amerikan delegasyonu Cezayir’de olacak. Biliyoruz ki, savaş politikaları Irak’tan Afganistan’a, A f g a n i s t a n ’d a n Pakistan’a sıçradı, Afrika’yı çoktan etkisi altına aldı. Savaşa ve askeri işgale karşı, tüm yabancı askerlerin çekilmesi için koşulsuz mücadele etme irademizi ortaya koymak üzere Cezayir’de bir araya geliyoruz. Aynı zamanda bu mücadele, her bir ülkede Daniel Gluckstein kaynakların halkların İşçilerin ve Halklaihtiyaçlarını karşıların Uluslararası mak yerine savaşa yöBağlantı Komitesi neltilmesine ve sömü(ILC) Koordinatörü rüye karşı mücadele etmek demek. Devrimci Gençlik Birliği (AJR, Fransa) bildirisinde şöyle haykırıyor: ‘’Bir Amerikan askerinin yıllık maliyeti 1 milyon dolar. Fransa’nın Afganistan’daki savaşa 2009’da ayırdığı bütçe 330 milyon Avro, bir önceki yıldan yüzde 40 daha fazla. Bu parayla eğitimde ‘’bütçe tasarrufu’’ adı altında yok edilen işler yeniden kazanılabilir, kapanan liseler ve işlikler yeniden açılabilir.” Bugün kamu mülkiyetine saldırılar tüm şiddetiyle devam ediyor. Fakat işçilerin direnişleri de... Örneğin, özelleştirmelere karşı mücadelenin ifadelerinden birini Türkiye’den Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç’ın gönderdiği yazıda okuyoruz. Amaç, 12 bin işçinin hükümetin şantajlarına karşı nasıl mücadele ettiklerini anlatıyor. Kamu mülkiyetinin ve toplumsal mülkiyetin savunulması, özelleştirmeler karşısında mücadele edilmesi, yeniden millileştirmelerin savunulması emek örgütlerinin özgürlüğü ve bağımsızlığı hakkından ayrı düşünülemez. Bugün Doğu Avrupa’da ve Çin’de konuşulan bu. Dünyanın dört bir yanından, IMF’den ve AB’den kopma yönünde kararlı adımların sesleri geliyor. Bu sesler Afrika’dan, Asya’dan, Amerika’dan ve Avrupa’dan yükselen “borçların iptal edilmesi” talebiyle kaynaşıyor. Cezayir’deki konferansın ana konusu; işçi hareketinin bağımsızlığı. Ayrıca, demokratik özgürlüklerin savunulması meselesi gündemimizde olacak. Arkadaşlar, yoldaşlar... Sizin de tüm dünyanın ezilen halklarının ve işçilerinin mücadelesine hizmet edecek bu konferans için ülkenizde hazırlık çalışmalarını tüm gücünüzle yürüteceğinize can-ı gönülden inanıyoruz. Dayanışmayla

İşçiler ve İşçi Örgütleri Engin Bodur Amerika’nın Çuvalı ve Son Tutuklamalar Hatırlarsınız Amerika Irak’ta Türk askerlerinin kafasına çuval geçirmiş ve onları esir almıştı. Şimdi onların emrindekiler o çuvala katillerle muhaliflerini birlikte doldurup çuvalın ağzını kapatıyor ve birlikte linç etmek istiyor. Ergenekon davasında 12 Eylül mahkemelerini aratır bir hukuksuzlukla yıllarca tutuklu kalanlar arasında Veli Küçük gibi katiller ve beğenmesek de gazeteciler, siyasi parti yöneticileri var. Bir partinin bütün yöneticilerini terör örgütü üyeliğinden tutukluyorlar ama o parti hakkında dava açmıyorlar, onun yerine parti örgütlerini basarak her şeye el koyuyorlar. İşte AKP’nin Guantanamo adaleti! Hani siyasi partiler anayasa güvencesi altındaydı? Yasa dışı bir sorun varsa bunu çözmek DGM’lerin devamcısı mahkemelerde özel yetkili savcıların, yasadışı dinlemelerin, Fethullahçı organizasyonların işi değil, anayasal güvence içinde bir yargılamayla yüksek mahkemede yargılanmaları gerekir. KCK operasyonu da bezer şekilde yapıldı. Seçilmiş belediye yöneticileri ve başkanları, Barış ve Demokrasi Partisi yöneticileri ve üyeleri, sendikacılar aynı çuvala doldurulup yasadışı bir yargılamaya maruz bırakıldılar, 18 ay sonra daha yeni mahkemeye çıkarılıyorlar. Son olarak da Sosyalist Demokrasi Partisi genel başkanı ve yöneticileri, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüsü ve üyeleri ile birkaç sosyalist daha Hanefi Avcı gibi işkenceci bir polis şefiyle aynı çuvalda, aynı davada yargılanmaya kalkılıyor. Katiliyle aynı örgütte bulunma suçlaması egemenlere yakışır. Başınıza çuval geçirenlerle ancak siz dost olursunuz. Çünkü siz emperyalizmin emrinde ve onunla işbirliği yaparak var olursunuz. Bugün iç politika için aranız açık gibi rol yapsanız da Siyonist İsrail sizin dostunuz. Patronların medyasında sürekli Avcı ve Devrimci Karargâh Örgütü haberlerini görebiliriz ama muhalefetin sesini duymayız. Bizler kurduğumuz örgütleri savunuruz, ama polis oyunları ile yapılan suçlamaları reddediyoruz. Yıllarca kontrgerilla dağıtılsın diye mücadele edenleri işbirliğiyle suçlayıp kendi işbirliğinizi gizleyemezsiniz. 28 Şubat post-modern darbesiyle kurulan AKP şimdi darbe karşıtlığı yalanıyla muhaliflerini susturmaya kalkıyor. Siyasi partilere dokunma, onlar demokrasinin güvencesidir! Katiller yargılansın, kontrgerilla dağıtılsın! İşçi sınıfının özgürlük mücadelesi verenler derhal serbest bırakılsın! İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

7


Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin iki yılı aşan mücadelesi kazanımlarla güçleniyor

KOT İŞÇİLERİ MÜCADELESİNDE ZAFERE DOĞRU BİR ADIM DAHA! 2008’de kurulan Komite, başta İstanbul’un çeşitli semtleri olmak üzere Bingöl, Diyarbakır, Ankara, Eskişehir ve Bursa’da hem işçileri bilgilendirmek hem de kamuoyu oluşturmak üzere çeşitli toplantılar yaparak mücadelenin yapılanmasını sağlamıştı. Bugün Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi, bir yandan teşhis konmuş hastaların hakları için mücadele ederken, bir yandan da sektörde çalışmış/ çalışan tüm işçilere ulaşarak sağlık taramasından geçmelerini sağlamaya çabalıyor. Komite’nin bugüne kadarki çalışmaları ve sürdürdüğü hukuk savaşı ile çok önemli kazanımlar elde edildi:

Mart 2009’da Sağlık Bakanlığı kot kumlamayı yasakladı. Ocak 2010’da Bakanlar Kurulu kararıyla silikozis hastalarına ücretsiz tedavi hakkı tanındı. İşçilerin kötü ve sağlıksız koşullarda çalışmasına neden olan işverenler ve bu koşulları denetlemekle sorumlu olup görevlerini yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında şikâyetlerimiz doğrultusunda ceza davaları açıldı.

Son gelişmeler

S

esimizi duyurmamızda bize önemli katkı sağlayan, Komite gönüllülerinden Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı “Toz” belgeseli, TRT Uluslararası Belgesel Film Yarışması’nda, ulusal profesyonel film kategorisinde en iyi 3. belgesel ödülüne layık görüldü. (Belgeseli Kot kumlamayı http://www.kotisyasaklattık, cileri.org/kategori/ video-arsivi adredünyaca ünlü kot şirketlerinin sinden izleyebilirsiniz.) ellerindeki kanı Komite, Uluslararateşhir ettik, sı Çalışma Örgütü (ILO) ve giyim sasorumluların nayisindeki işçi senyargılanmasını dikalarının ve hak sağladık. Şimdi kuruluşlarının oluşsıra “maluliyet turduğu uluslararası dayanışma kuruhakkı”nda! luşu Clean Clothes Campaign (Temiz Giysiler Kampanyası-CCC) ile beraber, mücadeleyi uluslararası boyuta taşıyıp kumlamanın tekstil sektöründe tüm dünyada yasaklanması için çalışmalara devam ediyor. Yaratılan baskı sayesinde,

dünyaca ünlü kot şirketleri H&M ve Levi`s bu yılsonuna kadar kot kumlama işine son vereceklerini ilan ettiler. Bugüne kadar, kumlama yaptığını inkâr eden markaların bunu kabulü ne kadar haklı bir mücadele yürüttüğümüzü bir kez daha dosta düşmana gösterdi. Değişik illerden yaklaşık 50 işçi ve ailelerinin katılımıyla 22-23-24 Haziran tarihlerinde Ankara’da Abdi İpekçi Parkı’nda oturma eylemi gerçekleştirildi. Üç gün boyunca Mecliste grubu olan partilerle görüşmeler yapıldı, muhalefet partileri kot işçilerinin maluliyet hakları ile ilgili bir yasa teklifi için destek olacaklarını belirtti. Görüşülen AKP milletvekillerine çözüm için daha önce verdikleri sözler hatırlatıldı.

Kot kumlama işçileri zafere bir adım daha yaklaştı

K

ısa bir süre önce, Çalışma Bakanı Ömer Dinçer basına önümüzdeki günlerde çıkacak bir torba yasa içinde kot kumlama işçilerine maluliyet hakkı verileceğini söyledi. Kot işçileri yasanın “önümüzdeki günler” gibi belirsiz bir zaman dilimine ertelenmesi nedeniyle tepkili.

Ölümler devam ederken artık bekleyecek vakit yok, yasanın hemen çıkması ve gerekli düzenlemenin derhal yapılması gerekiyor. Mecliste vergi afları, özelleştirmeler, satışlar için kalkan eller bu kez işçiler için kalksın! Sigortası olup olmadığına bakmaksızın tüm silikozis hastalarının hastalıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmalarını sağlayacak yasa daha fazla geciktirilmeden meclisten çıkarılmalıdır. Akabinde, Sağlık Bakanlığı hemen kot kumlama işinde çalışmış herkesin, göğüs hastalıkları hastanelerine ulaşması için ülke çapında bir ücretsiz tarama kampanyası başlatmalıdır. Kot işçilerine hastanelere başvurup sağlık kontrolünden geçmeleri için televizyonlar, gazeteler, internet vb. aracılığıyla çağrı yapılmalıdır. Bugün Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin çabalarıyla tespit edilebilen silikozis hastası kot işçilerinin sayısı 1500’e yaklaşmıştır, ancak Bakanlığın açıklamaları 10 bin civarında kot kumlama işçisi olduğu yönündedir. Ayrıca Adalet Bakanlığı, silikozis hastalarını mahkeme giderlerinden muaf tutmak üzere acilen bir genelge çıkarmalıdır. İşçilerin geriye dönük haklarını alabilmeleri için uzun sürecek mahkeme süreçleri yerine, işçilerin zararlarının tespit edilmesi ve karşılanması için Bakanlık yetkililerinden, sektördeki meslek örgütlerinin ve sendikaların temsilcilerinden oluşturulacak özel bir komisyon kurulmalıdır.


ik49