Issuu on Google+

ya işçi - yoksul köylü hükümeti, ya kıyamet!

İSCİ KARDESLİĞİ . . .

Sayı 47 • Temmuz 2010 • 1 TL

Türkiye Birleşik İşçi Partisi merkezi gazetesidir

mazluma dini, milliyeti sorulmaz!

Türkiye Birleşik İşçi Partisi (TBİP) Diyor Ki: “TÜRKİYE’Yİ KURTARMAK İÇİN SAĞLIKLI VE GÜÇLÜ BİR İŞÇİ SINIFINA İHTİYACIMIZ VAR. O HALDE SİLİKOZİS GİBİ HASTALIKLARA KARŞI MÜCADELE DE, KÖTÜ ÇALIŞMA KOŞULLARINA KARŞI MÜCADELE DE, TAŞERONLAŞTIRMAYA KARŞI MÜCADELE DE PARTİMİZİN VE BÜTÜN İŞÇİ ÖRGÜTLERİNİN ESAS İŞİ OLMALIDIR.” H

ep daha fazla kâr için Türkiye’yi de dünyayı da işçiler ve bütün emeğiyle geçinmek zorunda olanlar için zindana çeviren büyük patronların partilerinin hükümetleri insanlara kâbus yaşatıyorlar. İşçiler ve işgüçlerini patronlara satmak zorunda olan herkes, mevcut düzenin işgücü maliyetlerini en aza indirme politikaları yüzünden her geçen gün daha çok hastalanıyorlar, daha zor tedavi edilebiliyorlar, daha kötü çalışma koşullarında istihdam ediliyorlar, daha düşük ücret alıyorlar, daha uzun süre çalışıyorlar, daha az dinleniyorlar ve tabii daha çok iş kazasına uğruyorlar. Bunların hiçbiri patronların umurunda değil; onlar için “işçinin biri gider diğeri gelir, sırada bekleyen dolu işsiz var!” Evet; büyük patronların partilerinin umurunda değil, ama hem TBİP’in hem de diğer işçi partilerinin fazlasıyla umurunda. Çünkü birbirinden ayrı partiler kurmuş olsalar da onlar biliyorlar ki tek bir işçi sınıfımız var ve büyük patronlar düzenini dünyada da Türkiye’de de alaşağı edip insanlığı kurtaracak tek güç bu işçi sınıfıdır. TBİP başından beri örgütlü bir işçi sınıfının “her şey”, örgütsüz işçi sınıfınınsa “hiçbir şey” olduğunu ısrarla söylüyor. Örgütlü işçi sınıfı, sendikaları ve siyasi partileri olan işçi sınıfıdır. Türkiye işçi sınıfı, bugün bu alanlarda zayıf kaldığı için Yunan kardeşleri gibi mücadele edemiyor. Bakın, Yunanistan’da işçi sınıfı son iki

ayda yedi genel grev yaptı ve daha da yapacak. Yıllar içinde tırnaklarıyla kazıyıp elde etmiş olduğu haklarını patronlara vermemeye niyetli. Emeklilik yaşının uzatılmasına karşı savaşıyor, ücretlerinin patronlara daha fazla pay verilmesi için düşürülmesine karşı savaşıyor, ücretli izin hakkını kaybetmemek için savaşıyor ve dünyanın bütün büyük patronları ortak sınıf çıkarlarına sahip oldukları için de aslında bizim için de savaşıyor. Yunan işçi sınıfı dünyanın bütün işçi sınıfları gibi çalışkandır, televizyonlarda söylendiği gibi yan gelip yatmıyor. Yan gelip yatanlar banka ve sigorta şirketi sahipleridir, aynen bizdeki gibi. TBİP, silikozis işçilerinin mücadelesine sonuna kadar sahip çıkıyor, başka işçi dostu çevrelerle birlikte “Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi”nin kuruluşuna önayak oldu. TBİP, bütün eğreti çalışma koşullarına karşı mücadele etmek için “Taşeron İşçilerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği”nin kurulmasına da öncülük etti. Daha şimdiden derneğin 1000’e yakın üyesi var, çok yakında birkaç bin kişiye ulaşılacak. Kazanmak için sağlıklı ve güçlü bir işçi sınıfına ihtiyacımız var. Patronlar ve AKP hükümeti titresin, kimsenin sadakasına ihtiyacımız yok.

KAZANACAĞIZ!


GÜNCEL

Kot Kumlama İşçileri

22–24 Haziran’da Ankara’daydı K

ot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi tarafından organize edilen eyleme ülkenin değişik illerinden gelen 50 kot kumlama işçisi ve ailesi katıldı. Abdi İpekçi Parkı’nda üç gün boyunca “silikozis hastalarına maluliyet emekliliği maaşı bağlansın” talebini dile getirdiler. Mecliste görüşmeler yaptılar. İktidar ve muhalefet partilerinden sözler aldılar. Komite, sağlık durumu daha iyi olan hastaları çağırmıştı Ankara’ya. Ama Sinop’tan gelen Durmuş bir gün önce iyi görünürken akşamında acile kaldırıldı ve ancak üçüncü gün katılabildi arkadaşlarının arasına. Ankara’daki sınıf dostları, sendikalar, meslek örgütleri, siyasi parti ve gruplar işçileri hiç yalnız bırakmadı. “Kot işçisi yalnız değildir” ve “Artık ölmek istemiyoruz” sloganlarını hep bir ağızdan bağırdılar. Biz de İşçi Kardeşliği olarak her zamanki gibi kot işçilerini hiç yalnız bırakmadık. İşçi Kardeşliği sayfalarında daha önce de defalarca dile getirdikleri hikayelerine yeniden tanık olduk. İşte kapitalizmin vahşi sömürü koşullarında çalışmış bu işçi kardeşlerimizin kısa hikâyelerine birkaç örnek: Ercan Uçar: Ankara’ya karısı ve çocuğuyla gelmiş Ercan. Eşinin yanında “Hasta olduğumu bilseydim evlenmezdim” diyor. Kot kumlamada yaklaşık 8 yıl çalışmış. “İki sene önce hasta olduğumu öğrendim. Hastaneye aşırı yorgunluk ve idrarımdaki kanama nedeniyle başvurdum. Bir sene boyunca nedeni bulunamadı. Sonunda silikozis tanısı kondu. Doktorlar ağır iş yapma diyorlar. Ama ben ailemi geçindirmek zorunda-

Bizim Taraf Zeki Kılıçaslan İşçilerin sağlığı için en büyük tehlike: TAŞERONLAŞMA VE GÜVENCESİZ ÇALIŞMA Türkiye’de taşeron şirketlerde ve güvencesiz olarak çalışmanın işçilerin sağlığını nasıl etkilediğini anlamak için sadece son yıllarda ve aylarda yaşanan olayları hatırlamamız yeterlidir. Tuzla tersanelerinde yaşanan, adına iş kazası denen cinayetler, Bursa, Balıkesir, Zonguldak gibi illerimizde yaşanan maden kazalarına bağlı işçi ölümleri, binlerce kot kumlama işçisinin taşeron şirketlerde sigortasız olarak çalıştırılırken yakalandıkları silikozis hastalığına bağlı ölümler ve hastalanmalar, İstanbul’da taşeron firmada çalışan belediye işçisinin sele kapılıp ölmesi... Bunlar gibi binlerce örnek olayda

2 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

yım. Bu hastalığın günü gününe uymuyor. Bugün kendini çok iyi hissedersin, yarın bakmışsın yatağa düşmüşsün”.

Artık bir işte çalışamıyorum. Köyüme döndüm. Ailem ve köylülerimin yardımıyla çiftçilik yapmaya çalışıyorum. Nesih Dündar ve Burhan Ünal: Bingöl – Karlıova, Taşlıçay Köyünden gelmişler. Her ikisi de kot kumlama işinde 3 yıl çalışmış. Komiteyle aynı köyden olan Abdulhalim Demir sayesinde bağlantı kurmuşlar. Nesih, hasta olduğunu işten ayrıldıktan 3 yıl sonra öğrenmiş. Herkes gibi o da halsizlik ve öksürük nedeniyle gitmiş hastaneye. “Doktorlar

İşçi Kardeşliği: Niye Ankara’dasınız? Ercan Uçar: Çalışma Bakanı tarafından daha önceki görüşmemizde “malulen emeklilik hakkımızın verileceği sözünü almıştık. Aradan uzun zaman geçti ama verilen sözler tutulmadı. Bu sözlerin takipçisi olduğumuzu göstermek için geldik Ankara’ya. Abdulvahip Atmaca: Erzurum’dan geldim. Kumlama işinde 3 yıl çalıştım. İşten çıktıktan bir süre sonra iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk baş gösterdi. Hastaneye gittim. Yapılan tahliller sonucu 2008’de silikozis tanısı koydular. Akrabalarımdan 3 kişi de benimle birlikte bu işte çalıştı. Bir akrabamı kaybettik.

önce çok sigara içmişsin dediler. Onlara hiç sigara kullanmadığımı söyleyince çok şaşırdılar” diyor. “Aynı köyden 300 kişinin bu işi yaptığını” söylüyor Burhan. Şimdiye kadar 3 kişi yaşamını yitirmiş. “Altmışa yakın kişinin de yatakta ve çoğunun oksijen tüpüne bağlı olduğunu” ekliyor Nesih. Mehmet Bekir Başak ve oğlu Fatih Başak: Abdi İpekçi Parkı’nda açık alanda oturuyoruz işçilerle. Ama işçilerin içinde ve yakınında sigara içmek yasak. Çünkü ciğerleri o kadar zayıflamış ki açık havada içilen sigara dumanı bile öksürük nöbetlerine neden olu-

ortaya çıktığı gibi taşeron firmalarda çalışan işçilerin yaşamı ve sağlığı her an tehlike altındadır. Taşeron şirketlerde ne işyeri hekimi var ne de iş güvenliği kurulları… Son SGK istatistiklerine göre halen kayıtlı 1 milyon 36 bin işyerinin yüzde 97’si, 1-49 arasında işçinin çalıştığı yerler olup, ölümcül iş kazalarının yüzde 98’i ve meslek hastalıklarının yüzde 82’si bu tür küçük ve orta ölçekli işletmelerde meydana gelmektedir. Bu işyerleri ise tüm çalışanların yüzde 62’ni oluşturmaktadır. Halbuki bu işyerleri işyeri hekimi bulundurma ve iş güvenliği birimleri oluşturma kapsamı dışındadır. Patronlar işçileri küçük küçük taşeron şirketlere bölerek çalıştırmakta bu yolla bir yandan sendikalaşmayı önlerken bir yandan da iş güvenliği birimlerini engellemektedir. Taşeron firmalar zaten birçok eksikliği olan iş güvenliği, işçi sağlığı kuralla-

rının neredeyse hiçbirine uymamaktadırlar. Kendilerine göre maliyeti azaltmak ve kârlarını artırmak için işçi sağlığı alanında hiçbir yatırım ve harcama yapmamakta, çeşitli yollarla bu konudaki yasa ve yönetmelikleri yok saymaktadırlar. Örneğin Mayıs ayında, Zonguldak’ta 30 maden işçisinin ölümüne yol açan kazanın müfettiş inceleme raporunun ortaya koyduğu gibi işçilerin hiçbir kusuru yoktur, kusurun yüzde 70’ i taşeron şirket olan Yapı-Tek İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ’nindir. İş kazaları ve meslek hastalıkları önlenebilirdir eğer işçilerin gücü varsa… Aslında araştırmalar göstermiştir ki iş kazalarının yüzde 98’i önlenebilirdir. Ama denetim yok derecesindedir. İşyerlerinin ancak yüzde 5’i ki o da göstermelik olarak denetlenebilmekte, sendikasız olan işçiler de önlem alınabilmesi için patronlara hiçbir şekilde baskı yapamamaktadır. İş güvenliği için gö-

yor. Bu konuda en hassas olan Mehmet Abi. Çok öksürüyor, ciğerleri çok zayıflamış… Bu nedenle oğlu Fatih onu hiç yalnız bırakmıyor. Her an babasının durumu ağırlaşabilir çünkü. Nitekim ikinci gün akşama doğru koluna girip TEKSİF sendikası misafirhanesine götürmek zorunda kaldı babasını. Mehmet Abi, uzun yıllar çalışmış bu işte. Çalıştığı bir işyerinde 4 aylık sigortası olduğu için emekli olabilmiş. “Diğer arkadaşlarımın bir günlük bile sigortası olmadığı için emekli olamıyorlar. Çünkü ispatlayamıyorlar bu işte çalıştıklarını” diyor ve ekliyor “oysa sigortasız çalıştırmak suç”. Ara sıra Fatih’le de sohbet ediyoruz. Ankara’ya üçüncü gelişi babasıyla. Evin geçimi babasının emekli maaşıyla sağlanıyor. Bir de abisi bir ayakkabı atölyesinde çalışıyormuş. “Nasıl geçiniyorsunuz İstanbul’da bu parayla?” diye soruyoruz, “Bizim oralar varoştur abi, bizim masrafımız pek yoktur” diyor. Fatih, tiyatro ve müzikle ilgileniyor. Bu nedenle Güzel Sanatlar Lisesinde okumak istiyor. Okul masrafları için yaz gelince abisin yanında çalışması gerekecek. Tabi sigortasız ve bali kokuları içinde sağlığını bozacak bir atölyede… revli olan hekim veya iş güvenliği uzmanlarının maaşını da işveren verdiği için onlar olsa da işveren bağımlı ve bazen çaresiz durumdadırlar. Şimdi de işçi sağlığı ve iş güvenliği taşerona veriliyor… Şimdi ise yeni bir gelişme ile karşı karşıyayız. Hükümet aldığı bir kararla zaten doğru dürüst işlemeyen işçi güvenliği ve işçi sağlığı çalışmalarını da taşerona vermektedir. Çalışma Bakanlığı yeni hazırladığı “İş Sağlığı ve İş Güvenliği” yasa tasarısında işçi sağlığı çalışmalarında patronlara taşeron şirketlerden hizmet alma hakkını vermekte. Anlaşılan o ki işçilere reva görülen taşeronda çalışıp taşeronun eliyle ölmek. Gerçek gün gibi ortadadır: İşçilerin sağlığı ancak her işçinin sigortalı ve sendikalı olduğu, iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemlerinin işverenin keyfine bağlı olarak değil bir kamu görevi olarak ele alınıp düzenlendiği zaman korunabilecektir.


GÜNCEL

Silikozis hastası işçilere verilen vaatlerin TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ!

K

ot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin Ankara’da gerçekleştirdiği eylemin temel talebi; “sigortası olup olmadığına bakılmaksızın tüm silikozis hastalarının hastalıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmalarının sağlanması” idi. TEKEL’den sonra yeni bir sınıf dayanışması örneği Kot kumlama işçilerinin bu önemli eyleminde, en başta Ankara’daki tüm işçi örgütleri -olması gerektiği gibi- birbirine kenetlendi ve kot işçilerinin mücadelesine sahip çıktı. Sendikalar, meslek örgütleri, siyasi parti ve gruplar, işçi sınıfının dostları eyleme büyük destek verdi. “Eylem yaptığı” gerekçesiyle hasta işçilere Meclis kapısında veto Komite, milletvekillerinden alınan randevulara katılmak üzere bir delegasyon oluşturdu. Meclise giden delegasyon, “eylem yaptığı” gerekçesiyle ziyaretinin iki gününde de Meclis kapısında saatlerce bekletildi. Patronlara ve temsilcilerine sonuna kadar açık olan Meclis kapısında, derdini dile getirmek isteyen işçilere ve sözcülerine türlü zorluklar çıkarıldı. Komitenin ve bazı milletvekillerinin girişimleriyle delegasyonun Meclise girmesi mümkün oldu. Delegasyon BDP, AKP ve MHP milletvekilleriyle, TBMM İnsan Hakları Komisyonu başkanıyla görüşmeler gerçekleştirdi. Hem iktidar hem de muhalefet partilerinden görüşülen tüm milletvekilleri silikozis hastası işçilerin mücadelesine destek verecekleri vaadinde bulundular.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz yılın Mart ayında yürütülen mücadele sayesinde önemli bir kazanım sağlanmış, sonunda kot kumlama işi yasaklanmıştı. Bu yasaklama, sorunun devlet tarafından kabul edilmesi anlamına geliyor, dolayısıyla bundan mağdur olanların mağduriyetlerinin giderilmesinde devletin sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor. Vaatlerin takipçisiyiz! TBİP, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’ne, silikozis hastası işçilere ve ailelerine verilen tüm vaatlerin takipçisi olacaktır. Eğer sözler tutulup sorun çözülmezse Komitenin gerçekleştirme kararı aldığı; Meclisin Ekim ayında başlayacak yeni döneminde, ağır hasta olanlar dahil bütün işçiler ve aileleri ile birlikte yasa çıkana kadar Ankara’yı terk etmeme eyleminde bugüne kadar olduğu gibi tüm gücümüzle yer alacağız.

Tersanede taşeron ölüm demektir İ

şçi sağlığının hiçe sayıldığı, kuralsız çalıştırmanın kural olduğu bölgelerden biri Tuzla tersaneler bölgesi. 1983 yılından bu yana kuralsız çalıştırmanın bedeli 100’den fazla işçi kardeşimizin canına mal oldu. Tuzla tersaneler bölgesinde, 39’u Gemi İnşa Sanayicileri Birliği’ne üye 48 tersanede yaklaşık 15 bin taşeron şirket bulunuyor. Bu şirketlerde, yaklaşık 35 bin işçi çalışıyor. Birçoğu kayıt dışı, sigortasız çalıştırılan taşeron şirket çalışanı işçilerin sıklıkla karşı karşıya kaldığı iş kazalarına kaderci hükümet şöyle açıklama getiriyor: işçiler eğitimsiz, çoğu köyden gelmiş, verilen eğitimi anlamıyorlar, kask veriyoruz takmıyorlar vs. Oysa durum bunun tam aksi, işçiler esnek ve kuralsız çalışma koşullarında 24 saate kadar çalıştırılıyor, iş güvenliğinin gerektirdiği koşullar sağlanmıyor. Her ölüm haberi geldiğinde hükümet ve yetkililer bölgede gerekli güvenlik önlemlerini alacaklarını açıklıyorlar. Ancak, güvenlik önleminin alanda taşeronun yasaklanması olduğu gerçeğini asla kabul etmiyorlar. Kendilerine eğitimsiz, köyden gelmiş vs. denilen tersane işçilerinin bir süre önce açıkladıkları talepleri ise şöyle:

İşçi Kardeşliği Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Türkiye Birleşik İşçi Partisi adına Engin Bodur Yönetim Yeri: TBİP Genel Merkezi Öncebeci Mh. İncesu Cd. Doğan Apt. 7/B Çankaya/Ankara Tel: (312) 430 32 68

• • • • • • • • • • •

Kişisel koruyucu donanımlar (baret, gözlük, eldiven, çelik uçlu ayakkabı, emniyet kemeri vb) tersane tarafından sağlansın. Her tersaneye revir, ambulans ve acil müdahale doktoru sağlansın. Kansere neden olan ve doğayı tahrip eden grit tozuyla çalışmak yasaklansın. İş cinayetlerinin önemli sebeplerinden biri olan taşeronluk sistemi kaldırılsın, kadro hakkı tanınsın. İş cinayetlerinin sorumluları yargılansın. İşçilere belli periyotlarla işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi verilsin. İş kazaları çoğunlukla fazla mesailerde gerçekleşiyor, zorunlu mesai kaldırılsın. 7 saatlik iş günü, 35 saatlik çalışma haftası uygulamaya geçsin. Her işçiye her iş yaptırılmasın. İşçiler kendi uzmanlık alanlarına göre konumlandırılsın. Birçok kazaya yol açan vinç ve forklift gibi alet ve makinelerin periyodik kontrolleri yapılsın. Gemi inşa sektörü ağır ve tehlikeli işler kapsamına alınsın.

www.ikp.org.tr • iletisim@ikp.org.tr Hesap No: PTT Posta Çeki: 1051319 ING Bank, Soğanlık Şubesi: TR63 0009 9008 4616 8400 1000 0 Baskı: Ofis Matbaa Yayın Kağıt Sanayii Ltd. Davutpaşa Kışla Cd. Güven Sanayi Sitesi No: 388 Topkapı/İstanbul Tel: (212) 576 47 15

İşçiler ve İşçi Örgütleri Engin Bodur Kazanmak zorunda olduğumuzu gösterdik Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi bazı işçi ailelerinin de katılımı ile 50 işçiyle Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda üç günlük eylemini yaptı. 22 Haziran, Salı günü başlayan eylemde Meclisi son kez uyararak haklı olduğumuzu ve kazanmakta kararlı olduğumuzu herkese anlatmayı hedefledik. Hasta işçilere maluliyet maaşı bağlansın! Ankara’ya tek taleple gittik. Binlerce yasa çıkaran Meclis bir yasa da bizim için çıkarsın dedik. Ölüye “katilini bul” der gibi devlet, bizden önce işyerimizi ve patronumuzu bulmamızı, sonra da belgeleriyle orada kumlama yapıldığını ve kaç yıl çalıştığımızı ispatlamamızı istiyordu. Bizler sadece çalışarak olunan silikozis hastalarının maluliyetleri oranında maaşa bağlanmasını ve devletin sorumluları bulmasını istiyoruz. Bugüne gelene kadar yerel ve bölgesel toplantılarla ilerledik. Basın açıklamaları, konser, panel ve bilimsel toplantılarla bir yandan duyulurluğu sağladık bir yandan da örgütlendik. Belgeseller, televizyon programları ve gazete röportajları bu yolda ilerlememize yardımcı oldu. Önceleri tam kestiremediğimiz Ankara eylem süreci bizlere okul oldu. Ankara eylem üniversitesinden aldığımız ders Bu eylemde, sınıf dayanışmasının çok güzel ve mücadelemizi sonuca götürecek en önemli adım olduğunu yaşayarak öğrendik. Sanatın, sanatçının katkısının ne olduğunu yüreklerimizde hissettik. Şairin şiirinde, tiyatrocunun oyununda bulduk kendimizi. Bir yandan da büyük eylemimizi hayal edip tartıştık. Büyük Ankara eylemi Büyük bir konserle birlikte bütün hasta işçi arkadaşlarımız Ankara’da buluşacağız ve kanun çıkana kadar ayrılmayacağız. Hasta arkadaşlarımızın sağlıklarının korunması başta olmak üzere, hekimlerden başlayarak tüm Ankaralı sınıf dostlarımızın bize sahip çıkacağından eminiz. Artık birbirimizden habersiz ve kaderin sonuçlarını bekleyen sessiz kurbanlar değiliz. Meslek hastalığı olduğu tartışmasız tek hastalık olan, yani başka hiçbir durumda görülmeyen silikozisli işçiler bu kanunun çıkmasın sağlayacak. Dostun da düşmanın da bilmesini istiyoruz ki bu geri dönülmez yolda kararlıyız. Ev ev, köy köy hazırlanacağız. Davalar sürüyor ve mücadele yükseldikçe kazanımlar artıyor Ölüme ve yaralanmaya neden oldukları için bazı patronlar ve görevini ihmal eden belediyebakanlık görevlileri için davalar sürüyor. Az da olsa sigortası olan ve sigortalı tanığı olan bazı arkadaşlarımızın tespit davası bitti ve maaşlarını alanlar oldu. Mücadele yükseldikçe kazanımlar da artıyor. Kumlamanın yasaklanması, silikozisin tedavisinin ücretsiz yapılması için Bakanlar Kurulu kararı bunların arasında. Artık mücadelenin temel direği olmuş bu arkadaşlarımız, bireysel kazanımlarına rağmen önde yürümeye devam ediyor. Biz dayanışma adındaki kardeş sofrasını öğrendik, yüreklerimiz ortak atıyor.

Kazanacağız; başka yolu yok. İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

3


RÖPORTAJ

Bir kot kumlama işçisi anlatıyor

Eski kot kumlama işçisi İbrahim Kaya ile kot kumlama işçilerinin mücadelesini konuştuk. İşçi Kardeşliği: Önce kendinizi tanıtarak başlar mısınız?

Adım İbrahim Kaya. 1969 Ardahan doğumluyum. Kot Kumlama İşçileri Danışma Komitesi’nin üyesiyim. Evliyim ve üç çocuğum var. Kot kumlama işine ne zaman başladınız? Hastalığınızı nasıl fark ettiniz? Hastalığınızı öğrendikten sonra ne yaptınız?

1994’ten 2000 yılına kadar, altı yıl tekstil sektöründe çalıştım. 1999–2000 yılları arasında Türkiye’de bugünkü gibi büyük bir kriz yaşandı ve çoğu işçi işini kaybetti. Beni de işten çıkarttılar. Üç-dört ay boşta kaldım. Evliydim, çoluk çocuğum vardı, kirada oturuyordum. Nerede iş bulsam çalışmaya mecburdum. Sonra arkadaşlar vasıtasıyla kot kumlama işinden haberim oldu. Tekstil sektöründe çalışmıştım, ama böyle bir meslek olduğunu bilmiyordum. Kumlama işi Türkiye’de 1985–87 yılları arasında başlamış. İstanbul, Gazi Osman Paşa’da kum ile kotlar ağartan atölyeler vardı. 2000 yılında bu işe girdim. İşe başladığımda tuhafıma gitti. Her yer toz, duman. “Ya bu nasıl iştir?” dedim, “bir şey olmaz” dediler. Sağlığı kaybedeceğimi bilseydim bu işi yapmazdım. Sabah sekiz-akşam sekiz, 12 saat tozun içinde çalıştık. Çift vardiya yapılıyordu. Bir vardiyada ortalama 20 kişi çalışıyordu. Çalıştığımız firmalar da hep büyük firmalardı. 500 milyon maaş, sigorta yok, yemek parası veriyorlar. “Sigorta yapın” dediğimizde “yaptık” diyorlardı. “Rahatsızım” dediğim zaman, “hemen seni özel hastaneye götürelim” diyorlardı. İşin zararını biliyorlarmış bunlar meğer. Bir keresinde nefes darlığı problemim oldu. “Sen üşütmüşsün seni özel hastaneye götürelim, sigortada sıra beklersin filan” dediler. Üç buçuk yıl çalıştım burada. O ara piyasa canlanmaya başladı. Arkadaşım kendi mesleğine geri dön dedi. Benim mesleğim dökümcülük. Ben de kumlamadan sıkılmıştım. Nefes darlığı falan başlayınca bıraktım. Bizim patronlardan bir tanesi Kuzey Iraklıydı. Hala kayıp, daha izine rastlanamadı. Öbür ortak da kayıp. 2004-2005’te dökümhanede işe başladım. Dökümhanede sıcakta çalışırken nefes darlığı devam etti. Doktora gittim, “bronşit olmuşsun” dediler, bronşit ilacı verdiler. Bu ilaçların bir faydası olmuyordu. Tüberküloz teşhisi konuldu bize. Hastane hastane dolaşmaya başladım. Sonra Ermeni Hastanesine gittim. Doktor; “ya Yedikule’ye ya da Süreyyapaşa’ya gideceksin” dedi. Sonra bir abim Çapa’da bir profesör doktor var, ona görün, dedi. Zeki Hocayla (Kılıçaslan) orada tanıştım. Ben işimi anlatırken Hoca durumu çoktan anlamıştı. Daha önceden bu işte çalışanlar aynı şeyleri anlatmışlar ona. “Önce filmini çektirelim, bakalım” dedi. Filmi aldım, gittim hocamın yanına. Şöyle bir baktı; “Sen hiç doktor doktor dolaşma, sen silikozissin. Süreyyapaşa Meslek Hastalıkları Hastanesi’ne yatıralım seni, orada sana rapor verecekler” dedi. Sonra döndü, sordu: “Yol paran var mı?”. Aradan dört sene geçti bunu hiç unutmuyorum. “Sağ olun hocam” dedim, param vardı. Süreyyapaşa’da 13 gün yattım. Tedavi yok, sadece tahlil yapılıyor. Sonra bir rapor verdi Meslek Hastalıkları Hastanesi. Raporunun altında şöyle yazıyordu: “Tozsuz bir işte çalışabilir.” Silikozis hastalığı tespitini yapıyorlar, sonra tozsuz bir işte çalışabilirsin diyorlar. “Tozsuz bir iş mi var bana söyler misin? Öyle bildiğiniz bir iş varsa gönderin beni” dedim. “Ne bileyim ben? Git ne iş yaparsan yap” dedi doktor. Ardından “bu hastalığın tedavisi yok deyip taburcu ettiler. Taburcu olduktan sonra bu işte çalışan diğer arkadaşlara ulaşıp Zeki Hoca’nın etrafında toplanmaya başladık. Sonra Zeki Hocam bize “haklarımızı aramak için bir komite kursak ayakta tutabilir miyiz” dedi. Ardından Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’ni kur-

4 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

duk ve etrafında toplanmaya başladık. Komitenin kurulmasında Zeki Hocamın, Engin abinin, Fulya’nın diğer gönüllü doktor, avukat, sanatçı arkadaşların ve Türkiye Birleşik İşçi Partisi’nin büyük emeği var. Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi mücadelenize ne kattı?

Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin Türkiye’de çalışanlara büyük katkısı oldu. Kumlama işini ve sağlıksız çalışma koşullarını Türkiye’ye duyurdu. Devletin üst düzey yöneticileri tarafından muhatap alınmaya başlandık. Çalışma ve Sağlık Bakanlarıyla görüştük. Komitenin mücadelesinin sonucu olarak kot kumlama işini yasaklattık. Sorumlular hakkında ceza ve tazminat davaları açıldı. Hatta bir müfettiş yargılanıyor şu anda. Ocak’ta çıkan Bakanlar Kurulu Kararı ile silikozis hastalığı ile ilgili olarak verilen sağlık hizmetlerinden artık hiçbir sosyal güvencesi olmayanlar yararlanabiliyor, ama diğer hastalıklardan tedavi göremiyoruz. Çoluk çocuğum, eşim bu yasadan faydalanmıyor. Yasanın eksik tarafı bu. Zeki Hocamın, komitenin ve gönüllülerin sayesinde kumlama işinde çalıştığını ispatlayan bazı arkadaşlarımıza malullükleri oranında aylık bağlandı. Komite olmasaydı biz bunu hiçbir zaman yapamazdık. Çalışma Bakanlığından maluliyetine göre, işçilerin iş göremezlik oranlarına göre kumlama işinde çalışmış olanlara emekli aylığı bağlanmasını istiyoruz. Bu da sorunlarımızın hepsini çözmek, acımızı dindirmek için yeterli değil, çünkü silikozisin tedavisi yok. Bizde insan hayatı çok ucuz. Biz onlardan organ nakli beklemiyoruz. Tek beklentimiz malulen emeklilik maaşı. Şu anda malullük maaşı bağlanmış bir-iki tane arkadaşımız var. Bekir Başak arkadaşımızın çalıştığı firma belli. Sigortası olduğu için orada çalıştığını ispatlayabiliyor. Bu arkadaşımız meslek hastanesinden iş göremezlik raporu aldı, maaşı 7–8 ay sonra bağlandı. Abdülhalim’in sigortası olduğu halde malullük aylığı bağlanmıyor. Benim sigortam yoktu. Çalıştığımı dahi ispatlayamıyorum. Evraklarım heyetten geri döndü. “İş yaptığın adamı bul getir, sana puanlama verelim” dediler. Siz devlet olarak bunu bulamazsanız ben bir işçi olarak nerden bulayım? Komitenin son Ankara eylemine katıldınız. Eylemi anlatabilir misiniz?

Çok başarılı bir eylemdi. Bugüne kadar birçok işçi hayatını kaybetti. En son Erzurumlu bir arkadaşımız

Ankara’ya gideceğimiz günün evvelinde vefat ettiğinden Erzurum’daki arkadaşlarımız gelemediler. Sadece benim bildiğim 45–46 arkadaşımız, 30 yaşını göremeden hayatını kaybetti. Mecliste grupları bulunan partiler bize vaatler verdiler. İnşallah haklarımızı elde edeceğiz. Kot kumlamada çalışmış on bine yakın insan var. Devletten bu işte çalışmış kişilerin bulunup ücretsiz sağlık taramasından geçirmesini talep ettik. Ancak o zaman Türkiye’de ne kadar silikosiz hastası olduğu ortaya çıkar. Komite olarak raporlu silikozis teşhisi konulmuş 650 kişi var. Biz bir komite olarak bunları yapabiliyorsak devlet hayli hayli yapmak zorunda. TRT’de günde bir dakika sağlıksız çalışma koşulları hakkında yayın yapılsa insanlar bilinçlendirilir. Sağlık Bakanlığı’na önerdik bunu, umursamadılar. Biz ancak kendi imkânlarımızla sokaklara çıkarak bu sağlıksız çalışma koşulları hakkında çalışanları bilgilendirebiliyoruz. Kablo, kuvars, cam hammaddesi, teflon tencere daha başka iş kollarının silikozis hastalığına yol açtığını öğrendik. İnsanları bilinçlendirip bu ortamlarda çalışmanın ölümcül sonuçları olabileceğini hatırlatıyoruz. Bunlar hep komitenin sayesinde yapıldı. Bu mücadeleye başladığımızda buralara kadar gelebileceğimizi tahmin etmiyordum. “Ben şu anda hayal görüyorum” diyorum kendime. Komite sayesinde çok yol aldık. Bu hastalığı duymayan kalmadı. Türkiye’de işçinin değeri yok. Benim hastalığımı anam babam bilmiyordu, şimdi ise tüm Türkiye biliyor. Başlangıçta üç-beş kişiydik, şimdi komite var. Gönüllü avukatlar, doktorlar var. Bazı arkadaşlarımız belediyelerden, kaymakamlıktan alınan üç- beş kilo erzak ile susturuldu. Ben susmayacağım. Zaten o erzak bizim vergilerimizle alınıyor. Verdikleri yardımı babalarının hayrına getirmiyorlar. Belediye, kaymakam bunu halkına vermeye mecbur, ben niye dileneyim onlardan. Kaymakam, belediye başkanı, vali bunların parasını cebinden çıkarıp da vermiyor. Bizi kimse durduramaz. Bütün hasta arkadaşlarımızın haklarını alana kadar, sorumlular yargılanana kadar, tazminatlar alınana kadar bu mücadele devam edecek. Türkiye Birleşik İşçi Partisi bu mücadeleye nasıl katkı yaptı?

TBİP’nin de bu mücadeleye çok büyük katkıları oldu. Diğer işçi arkadaşlarımızla bağlantı kurmamızı, meydanlarda, Mecliste sesimizi duyurmamızı sağladılar. Bu inkâr edilmez. partili, gönüllü arkadaşlar bizim için koşturdular. Partimiz mağdur olan çalışanların mağduriyetlerinin giderilmesi için çalışıyor. Bu bir gerçek. Komiteden bahsederken TBİP’den bahsetmeyi ihmal ettik. Bu parti bizim için bulunmaz bir nimet. Partili arkadaşlar gece, gündüz, tatil demeyip bizim için koşturuyorlar. Ben başka bir yerde böyle canını dişine takıp işçiler için çalışan bir parti görmedim. İnsana değer veren insanlar var bu partide. Bu aşamaya partinin ve komitenin sayesinde geldik. Bana diğer partiler gibi boş vaatlerde bulunmadılar. Söyledikleri her şeyi yaptılar hala da yapıyorlar. Partimiz büyüdükçe, güçlendikçe daha fazla çalışanın mağduriyeti giderilecek. Daha fazla mücadele kazanılacak. Mecliste bizim vekillerimiz neden olmasın? Oraya gittiğimde “benim vatandaşım gelmiş” desinler, insan gibi karşılasınlar. Randevum olduğu halde bu vekillerle görüşemiyorum. Senle ilgilenmiyorlar. Böyle iyi niyetli bir parti ile çalışmayı herkes ister. Vatandaşını, işçisini, köylüsünü düşünen parti herkesin gönlünde olur. Mücadeleye katkı yapan tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Ardahanlı bir vatandaş olarak hiç tanımadığım insanlar benim için koşturuyorsa ne mutlu bana ki böyle insanlarla tanışmışım, böyle bir partinin üyesi olmuşum. Hepsine canı gönülden teşekkür ediyorum.


RÖPORTAJ

İşçi gözünden TEKEL mücadelesi

TEKEL işçisi Kenan soruyor: “Ne oldu da 26 Mayıs grevinden vazgeçtiniz? Esnek çalışma mı iptal edildi? 4-C, 4-B mi iptal edildi? Hangi yasalar değişti ne oldu?” İşçi Kardeşliği: Bize kendinizden ve özellikle TEKEL ile ilgili geçmişinizden bahseder misiniz? TEKEL işçisi Kenan: 45 yaşındayım. Evli ve iki çocuğum var. 1993 yılında İzmir, Alsancak’ta işe girdim. Girdiğimiz dönemde kadın işçiler mevsimlik olarak, erkekler ise geçici işçi statüsünde 12 ay çalışıyordu. O dönemde, biz işe girdiğimizde eski işçiler; “Ah be kardeşim, neden TEKEL’e girdiniz? TEKEL satılıyor” diyorlardı. Bir süre sonra İzmir, Balatçık’ta çalıştım. 1997 yılında, Balatçık’tan Alsancak fabrikasına nakledildim. Sendika yönetimine muhalif olmamdan ötürü sendika ve işveren bizi (40 erkek ve 20 kadın) Alsancak Sigara Fabrikasından İzmir’de başka bir fabrikaya sürdü. 2004’ün Şubat’ının 13’ünde TEKEL içki bölümünün satılmasından dolayı bazı arkadaşların iş akitleri feshedildi. O dönemde İstanbul’a tayin olan 111 tane arkadaşım vardı. 100 civarında arkadaşım da norm fazlası durumunda kaldılar. 18 Şubat 2004’te İstanbul’a gelerek, İstanbul Sigara Fabrikasında çalışmaya başladık. Bütün bu süreçlerde çok zorluklar yaşadık. Kadınlar da erkekler de eşlerimizden, çocuklarımızdan ayrılarak geldik. Ev bulmakta zorluk çektik. Tanımadığımız devasa büyüklükteki şehrin zorlukları… 40–45 tane arkadaşımız tayin sürecinde işten ayrılmak durumunda kaldı. 10 Ekim 2004’te, Bandırma Yaprak Tütün’e naklimi aldırdım. Orada iki yıla yakın çalıştıktan sonra orası da kapandı. Kadrolu işçileri İzmir’e, geçici işçileri İstanbul’a zorunlu gönderdiler. Bir buçuk yıl çalıştıktan sonra sigara fabrikaları satılınca İstanbul Yaprak Tütün’e geçtim. Orada güvenlikçilik yaptım. 1 Şubat 2010 itibariyle iş akitlerimiz feshedildi. Bildiğiniz üzere o zamandan beri eylemdeyiz. Bugün 205 ya da 206. gün yanılmıyorsam. Haklarınızı alabilmek için Ankara’ya geldiniz. Eylemlerinizin 78 gün boyunca devam etmesi sürecinde birçok şey yaşadınız, gördünüz. Yine bu süreçte Türkİş Konfederasyonundan eylem kararı almasına yönelik çağrılarınız oldu. Türk-İş ve diğer konfederasyonlar bir araya geldi. 4 Şubat’ta iş bırakma, 26 Mayıs’ta genel eylem gibi kararlar aldılar. Sonuçları itibariyle alınan kararların yeterince örgütlenemediği de ortada. Sizlerin sendikası Tek-Gıda-İş’in üst örgütü olan Türk-İş’in, mücadelelinizde tam anlamıyla yer almamasının nedeni nedir? Bundan sonrası için yanınızda olacağını düşünüyor musunuz? Tek-Gıda-İş Başkanı Mustafa Türker’in aynı zamanda Türk-İş Genel Sekreteri olması bizler için avantajdı. Bu durumdan yararlanma şansımız vardı. Belirli bir süre sonra Ankara’daki eylemliliklerin bazen dibe vurduğu zamanlar oluyordu. İnsanlar umutlarını kaybediyorlardı. Bunu hissettiğimiz zamanlarda bütün bölgedeki lider işçi arkadaşlarla bir araya gelip ne yapabiliriz diye konuşuyorduk. Bu konuşmalar neticesinde morali yükseltmek için sendikadan bağımsız meşaleli yürüyüşler ve AKP il binasının işgali gibi eylemler yaptık. Sendika buna sahip çıkmadı, avukat bile yollamadı. Sendikacılara gidişatın iyi olmadığını, sendikanın daha tutarlı ve keskin radikal kararlar alması gerektiğini belirttik. İşin diğer noktasında ise Türk-İş bünyesinde 32–33 tane sendika var. Bunların içinde iktidar-muhalefet denen kesimler var. Tek-Gıda-İş’in TEKEL’in eylemliliğini destekleyen beş sendika var. Diğerleri ise destek vermeme konusunda çaba sarf ediyorlardı. Benim şahsi kanaatime gelince; benim Türk-İş’e başından beri bir inançlılığım yoktu. Çünkü 17 yıldır üyesi bulunduğum Türk-İş’in saçma sapan kararları vardı. Çöp toplama, el ele tutuşma, kan verme, iş başında bir saat işi bırakma gibi eylemler. Türk-İş’in ne kadar tutarsız, ne kadar taraflı bir yapıya sahip olduğunu belli ediyordu.Mustafa Türker’in Türk-İş genel sekreterliğinden istifa etmesi sonucu Türk-İş ile Tek-Gıda-İş arasındaki kopukluklar baş gösterdi. Bu süreçte ters düşmeler başladı. Sendika içi iktidar-muhalefet kavgaları başla-

dı. 1 Nisan’da TEKEL işçileri polis barikatını aşmaya çalışırken Türk-İş yöneticileri yukarıdan işçileri seyrediyorlardı. Artık biz şunu anlamıştık: Türk-İş isterse biz oraya gidebileceğiz, Türk-İş istemezse giremeyecektik. Türk-İş ve emniyet güçleri birlikte hareket etmişlerdir. Türk-İş, AKP’nin arka bahçesi haline gelmiştir. Bütün bu yaşanılanlardan ötürü 1 Mayıs’ta Taksim’de Mustafa Kumlu’ya yönelik protestomuzu gerçekleştirdik. Bu protestonun nedeni çok açık olmasına rağmen hatalarını düzeltmek bir yana bizleri cezalandırma yoluna gittiler. 26 Mayıs için daha önce alınan bir günlük iş bırakma eylemini iptal ettiler. Bir saatlik eyleme dönüştürdüler. Bu durumun oluşmasında DİSK ve KESK’in de hataları var. En acı vereni de Tek-Gıda-İş’in de bu karara uyarak bir saatlik iş bırakmasıydı. Ne oldu da 26 Mayıs grevinden vazgeçtiniz? Esnek çalışma mı iptal edildi? 4-C, 4-B mi iptal edildi? Hangi yasalar değişti ne oldu? Çadırların kaldırılması Tek-Gıda-İş’in kararıydı. Buradan hareketle, sendikanın bu kararı sonucu sendika ile işçiler arasındaki mesafe açıldı diyebilir miyiz? Tabiî ki. Ben ve 15–16 arkadaşım çadırların sökülmemesinin gerektiğini, eğer sökülecekse de bunun emniyet tarafından yapılması gerektiğini söyledik. “Biz bu mevzileri terk edersek bir daha bu mevzilere geri gelmemiz mümkün değildir.” dedik. Bir insanın kolunu sıkarsan kolu ağrır, kulağını sıkarsan kulağı ağrır ama kalbini sıkarsan bütün organları ağrır. O yüzden Ankara’yı bırakmamalıyız. Ama ne yazık ki sendika bunu dikkate almadı. Biz karşı çıktığımızda işçiler arasında karara biat edenlerle etmeyenler gibi iki kesim oluştu. Orada neredeyse bir çatışma çıkıyordu işçiler arasında. Aradan 205 gün geçince bazı arkadaşlar çadırların sökülmemesinin daha doğru olacağını söylemeye başladılar. Biz bunu 205 gün öncesinde görüp söylemiştik. Böyle bir karar alınacaksa bu kararı işçiler alacaktı. Nasıl eylem için referandum yapılıp da yüzde 99’nun eyleme evet demesiyle sürece devam edildiyse, çadırların sökülüp sökülmemesi konusunda da referandum yapılmalıydı. Bütün çadırlar sökülmeyebilirdi. Sembolik olarak, dönüşümlü olarak birkaç çadır kalabilirdi. Çadırların sökülme kararı ve sonrasında sendika ile işçiler arasında kopukluklar oldu. Bu kopukluklar 1 Nisan itibariyle de ortaya net bir şekilde çıkmıştır. Tek-Gıda-İş Sendikası Ankara’ya gelme konusunda 1 Nisan için kimseyi örgütlemedi. Herkesin kendi özgür iradesine bıraktılar. Hatta şöyle demişlerdi: 1 Nisan’da 1000 kişiyiz 1 gün, 2 Mayıs’ta 2000 kişiyiz 2 gün, 3 Haziran’da 3000 kişiyiz 3 gün Ankara’da kalacağız. Tek-Gıda-İş aldığı bu kararları yerine getirmedi, arkasında durmadı. 1 Nisan’da basın açıklamamızı Türk-İş önünde yapacağız denmesine rağmen Sakarya’da yaptık. Bu duruma tepki gösteren arkadaşlarımız oldu. Bundan sonra da bu eylemlerden vazgeçti. 26 Mayıs öncesi Haziran eylemi de iptal edildi. Şimdi söylenen şey Ağustos’ta gelineceği. Ağustos ayında insanları buraya getirmek o kadar kolay değil, Ramazan başlıyor. Biz yine de gelinmesi için çaba sarf edeceğiz. Genel Başkanımızın bir ifadesi vardı: “Bu mücadelede bir kişi dahi kalsa eylemimizi sonuna kadar götüreceğiz”. Biz buradayız. En son Ankara’ya yaklaşık 60 TEKEL işçisi olarak gelip Türk-İş binasına girdiniz. Devamında da bir dizi durumlar yaşandı. Bunlardan da bahseder misiniz? 2 Temmuz’da, sabah 08:30- 09:00 gibi binaya girdik. Binaya girdiğimizde farklı manzaralar vardı. İçerde sivil polis memurları kahvaltı yapıyorlar, çevik kuvvet dışarıda. Biz girince bize şiddet uyguladılar, özellikle kadın arkadaşlarımıza karşı. Mustafa Türker’in 1.400 kişiyle yapamadığını biz 60 kişiyle Türk-İş’e girerek ve bir gece de kalarak yaptık. Bu arkadaşlarımız Mustafa Türker’in onurunu kurtarmıştır. Mustafa Türker’in vermiş olduğu talimatlara uymuştur. Türkiye’de gerçekten namuslu, iyi sendikacılar olduğuna inanıyoruz.

Türk-İş yönetiminin en son yayınladığı mesajlara bakarsak, Türk-İş’in sizlerin yanınızda olmadığı gibi karşınızda olduğunu söyleyebiliriz. Yine metinlerinde sendikanız Tek-Gıda-İş’in de sizlerin eyleminizi onaylamadığına atıfta bulunuyor. Sizler Mustafa Türker’in söyleyip de yapamadığını yapmaya çalışmanıza rağmen Tek-Gıda-İş’in de sizleri desteklediğine dair somut bir açıklaması yok. Bu konuda ne diyeceksiniz? Bizler için üzücü olan Tek-Gıda-İş genel merkezinin açıklamasında “Bizim talimatımız dışında gerçekleştirilmiş bir eylemdir, bizim ilgimiz yoktur.” denmesidir. Neden böyle bir açıklama yaptılar onu anlamakta zorluk çekiyorum. Türk-İş’in “Onlar TEKEL işçileri değil” demesinden ötürü biz TEKEL kimlik kartlarımızın fotokopisini çektirerek oralara astık. Şu bir gerçek artık: Türk-İş ile Tek-Gıda-İş arasında bir sorun var. Bizler Tek-Gıda-İş’e ziyarete gittiğimizde Türk-İş, TEKEL işçileri Tek-Gıdaİş’i bastı diye emniyete haber veriyorlar. Bizler yönetimle beraber içerde oturup çayımızı içerken emniyet güçleri geliyor. Emniyet kuvvetleri şunu söylüyorlardı: “Biz müdahale edelim mi?”. Emniyet kuvvetleri özellikle Türk-İş tarafından yönlendiriliyor. Türk-İş’in açıklamasının amacı bizim sendikayla bağımızı koparıp yalnızlaştırmaya çalışmak. Biz birlikten bütünlükten yanayız. DİSK ve KESK’teki arkadaşlarımızı ikna etme konusunda elimizden geleni yapacağız. Sendika olmazsa olmazlarımızdan. Sonuçta örgütlü bir gücüz, toplumsal muhalefeti yükseltmediğimiz sürece işçi hareketi başarıya ulaşamaz. Bugün (06.07.10) Mecliste görüşmeler yaptınız. Nasıl geçti? CHP’nin grup toplantısına katıldık. Kemal Kılıçdaroğlu bizi makamında kabul etti. Kendisiyle görüşmemizde bize “Eğer biz iktidara gelirsek 4-C’yi, taşeronlaştırmayı kaldıracağız” dedi. MHP grup başkan vekili Oktay Vural’la görüştük. Parlamentoda soru önergesi vereceğini söyledi. Bu konuda ellerinden geleni yapacaklarını söylediler. Çıktıktan sonra İHA muhabirlerine bir basın açıklaması yaptık. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz? Eğer Tek-Gıda-İş sendikası sözünde durursa Ağustos’ta yapılacak eylem için bizler de bu eylemin örgütlenmesi konusunda elimizden geleni yapacağız. Biz geleceğiz. Ancak sendikanın Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre hareket edeceğini düşünüyorum. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi 4-C’yi esastan görüşmeye devam ediyor. 4-C iptal edilirse hükümet yeni bir düzenleme yapmak zorunda kalacaktır. Mahkeme iptal etmezse birçok işçi 4-C’ye geçecektir. 4-C’ye başvurmayanların sayısı 5.100 civarında. Ayrıca iş akdi fesih olmayan (İzmir, Diyarbakır, İstanbul) 2.500 civarında arkadaşımız var. Bu arkadaşlara 14 Haziran itibari ile fesih olacak diyorlardı, yapılan mücadele neticesinde bu tarih ertelendi. TekGıda-İş Sendikası isterse bu arkadaşları da sürece katarak eylemi örgütleyebilir. Eğer bundan sonra Tek-Gıda-İş eylem kararı almazsa Türkiye’de TEKEL süreci bitmiş demektir. Bu arada yarım saat önce aldığım bir haberi paylaşmak isterim. İzmir’de 4-C’ye geçen bir arkadaşımız geçim sıkıntısı yüzünden pompalı tüfekle intihar etmiş. Valilikte çalışan Metin diye bir arkadaşımızdı. Bu ölümlerin sorumlusu mevcut siyasi iktidardır.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

5


Röportaj

GÜNCEL

Altaş taşeron temizlik şirketinde çalışan bir temizlik işçisiyle taşeron sistemini ve çalışma şartlarını konuştuk. 1600’den fazla çalışanı olan, Altaş temizlik şirketi Kartal, Bakırköy, Kadıköy, Ataşehir, Maltepe, İzmir ve Çanakkale belediyelerinde temizlik işlerini gördürüyor.

B

eş yıldır Altaş temizlik şirketinde çalışıyorum. Sabah altı işbaşı, öğleden sonra üçte paydos. 800 TL maaş artı 200 TL’lik yemek kartı veriyorlar. Haftada bir gün izin. Yılda 15 gün iznimiz var, ama kullanamıyoruz. Yazın her bölgeden bir kişiye izin veriliyor. Bize sıra gelmiyor. Güzün, yaprak dökümünde kimseye izin vermiyorlar. Kışın da izin kullanmanın bir anlamı yok. İzin yapamıyoruz yani. Taşeron sisteminde kıdem tazminatı hakkı olmasın diye çalışanlarla her yıl sözleşme yeniliyorlar. Maaşlarımızın bazen üç ay yatmadığı oluyor. Maaşları yatmayan bazı arkadaşlarımız var. Üç ay geçinmek için bankadan kredi çektiler iki yıldır kredi borçlarını daha kapatamadılar. Ataşehir’de bir sürü mahalle var. Yaklaşık üç yüz kişi çalışıyor. Mahalle çok, iş çok, çalışan sayısı az. Bende çok sokak var. Bazısında 30, bazı çalışanlarda 25 sokak artı caddeler var. İş yükümüz fazla. Taşeron sisteminin mantığı bu. Çok fazla işi daha az kişiye gördürüyorlar. Bizim bölgemizde Kadıköy’den gelen kadrolu çalışanlar da var. Zaten bunlar emeklilikleri yaklaşmış olanlar. Ama sayıları az. Kadrolu çalışanların kıdem hakları var. Bizde ise her sene sözleşme yenilenerek kıdem almamızı engelliyorlar. Kadrolular emekli olduklarında 50–60 bin TL kıdem tazminatı artı emeklilik maaşı alırlar. Bizde 1000 TL emeklilik maaşı ya verirler ya vermezler. Taşeron sisteminin kıdemi, ihbarı yok. Taşeron siteminde kolayca işten çıkartabiliyorlar. Suç gösterip tutanak tutuyorlar, istedikleri zaman işten atıyorlar. Kadrolu çalışanların ise iş garantisi var. Kadrolu çalışanların emekli olduktan sonra yerlerine taşeron koşulla-

Abdülhalim Demir Savaşa ve Sömürüye Karşı Kürt ve Türk İşçilerinin Birliği! Bugüne kadar Kürt halkının talepleri doğrultusunda ortaya ciddi bir politika süren veya Kürt halkının temsilcilerinin talepleri doğrultusunda sorunun çözümü için iradesini koyan siyasi bir güç olmadı. Sorunun çözümü yerine Kürtleri asimilasyon politikalarıyla yok etmeye çalıştılar. 1980 darbesiyle doruğa çıkan baskıcı uygulamalarla köyler boşaltıldı, insanlar baskı altında tutularak, işkence yapılarak yıldırılmaya çalışıldı. Devlet baskıcı uygulamalarının yanı sıra Doğu ve Güneydoğu’ya yatırım yapmayarak da insanları göçe zorladı. Bölgenin hemen hemen tek geçim kaynağı olan hayvancılığın bitmesi için et ve balık kurumları kapatıldı. Yayla yasağı getirildi. Koruculuk dayatıldı. Ve binlerce insan göç etti… Taşeron çalışmaya mahkûm edildik! Zorunlu göçe maruz kalarak Batıdaki büyük şehirlere yerleşen insanları, burada geldiği yerdeki zorluklardan farksız zorluklar bekliyordu. Yeni yerleşim yerlerinde hor görüldüler, dışlandılar, kötü koşularda çalıştırıldılar. Bugün Türkiye nüfusunun

6 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

rında çalışan işçileri alacaklar. Emekliliği geleni gönderiyorlar yerine sözleşmeli işçi alıyorlar. Burada 30–40 civarında kadrolu çalışan var. Emekli olduklarında 12–13 sözleşmeli çalışan alıyorlar. İşçiler arasında kadrolu sayısı çok az, kalmadı. Genelde yöneticiler ve amirler arasında var. Kadrolu ve sendikalı oldukları için iş garantileri var işten çıkartamıyorlar. Ben işe girmeden evvel sendikalı olmaya çalışan işçileri hepsini çıkartmışlar. Taşeron sendikayı duyduğu zaman işten atıyor. Tek başına sendikalı olmak da bir işe yaramıyor. Yoksa ben giderdim kayıt olurdum aidatımı da öderdim. Eski çalıştığım işte sendikalıydım. Taşeronda iş kazası çok oluyor. En son Sivaslı bir arkadaşımız vardı, Mevlüt Macit. İşe gireli daha bir ay olmuştu. Sele kapıldı boğuldu. Cesedi bulunamadı. Eşi ölüm aylığı bağlanması için mahkemeye başvurdu. Cesedi bulunamadığı için ölüm aylığını bağlamadılar. Boğulurken görüyorlar ama kurtarılamıyor. Şahitler olmasına rağmen eşi kocasının boğulduğunu ispatlayamıyor. Ceset denize gittiyse hiç bulunamazsa ne olacak? Eşinin elektriğini, suyunu kesmişler. Şirkete gitmiş, Ataşehir Belediyesi’ne gitmiş, Büyükşehir Belediyesi’ne gitmiş hiç ilgilenen olmamış. Kadın işsiz. Kirada oturuyor. Faturalarını ödeyemiyor. İşte, taşeron böyle bir şey. Mevlüt selde, o yağmurda neden çalışıyor? Sel akarken dere kenarında ne işi var? Niçin gidiyor dere kenarına? Kendisi gitmemiştir. Biri, başındaki amirlerinden biri göndermiş olabilir. Yoldan geçenlere yardım ettiğini söyleyenler de var ama hiç inandırıcı değil. Şirket ya da başındaki amirler bu olayı örtbas etmek için yalan söylüyor olabilirler. Ceza davası açıldı mı bilmiyorum ama açılsa da örtbas ederler. yaklaşık yüzde 15-20’sini Kürtler oluşturuyor. Eğer bunu işçi üzerinden oranlarsak işçilerin yüzde altmışa yakınını kayıt dışı ve taşeronda çalışanların ise yüzde seksene yakınını Kürtler oluşturuyor. Devletin kendi eliyle meşru kıldığı taşeronluk sistemi, kölelik sistemiyle eşdeğer. Hiçbir zaman yıllık izin hakkına sahip olamıyorsun, on bir ayın dolduğunda taşeron şirket değişiyor ve hiçbir zaman kıdem tazminat hakkın da olmuyor. Göç mağdurlarından biz eski kot kumlama işçileri koruculuk dayatmaları sonucu hayvanlarımızı satmak ve ailelerimizin geçimi için çocuk yaşta İstanbul’a gelmek zorunda kaldık. Tekstil sektöründeki çarkın bir ucunda dünyanın en önde gelen kot markaları, diğer ucunda, bu markaların marka olabilmesi için, moda dünyasının gözbebeği olması için desenler vererek hayatları kararan, çocuk işçiler olan biz eski kot kumlama işçileri… Devletin vergi mükellefi yaptığı, işyeri açma ruhsatı verdiği ama denetlemeye gerek görmediği işyerlerinde, yatacak yer verdikleri için sigortasız çalıştık. Göç, yoksulluk belimizi büktü. Bir sıcak yatak uğruna hayatlarımız karardı. 1987–2007 yılları arasında çoğunluğunun Kürtlerden oluştuğu yaklaşık on bin işçi, denetimden yoksun, vahşi tüccarların başını çektiği ve maşa olarak taşeron sistemini kullandı-

TBİP İrtibat Ankara Genel Merkez: Öncebeci Mh. İncesu Cd. Doğan Apt. 7/B Çankaya/Ankara Tel: (312) 430 32 68 Eryaman: Özlem Sarı Tel: (505) 643 97 56 Mamak: Sevim Şimşek Tel: (312) 391 20 54 İstanbul İl Merkezi: Aksaray Guraba Hüseyinağa Mh. Kakmacı Sk. Blok: 10 Daire: 14 Fatih (Aksaray Metro karşısı) Tel: (212) 635 88 52 Anadolu Yakası: Rasimpaşa Mh. Nüzhet Efen­ di Sk. No: 36/5 Kadıköy Tel/Faks: (216) 330 95 67 Bağcılar: Mustafa Durdağı Tel: (536) 212 10 48 Bayrampaşa: Salih Aşkın Tel: (534) 366 54 69 Esenler: Erhan Taş Tel: (535) 787 10 75 Küçükçekmece: Osman Zorba Tel: (535) 484 96 68 Gaziosmanpaşa: Sezer Şenol Tel: (542) 412 07 33 Sarıyer: Yaşar Avcı Tel: (533) 443 90 43 Zeytinburnu: Necdet Kılıçaslan Tel: (537) 737 22 48 Balıkesir İl Merkezi : Adnan Menderes Mh. Çarşı Mevkii No: 12 Nadir Bıçakçı: (542) 352 75 01 Muharrem Kartefe: (544) 452 47 60 Eskişehir İl Merkezi: Cumhuriye Mh. Porsuk Bulvarı, Dilem Sk. Çağlayan İş Merkezi, Kat 5, No: 47/d Tel: (222) 233 55 46 Tekirdağ/Çorlu Ertuğrul Mh., Peştemalcı Cd., Özdoyuran Cami altı. Saffet Bilgi Tel: (535) 943 08 13 Antalya Hasan San Tel: (532) 363 13 49 Bursa Rasim Gökçe: (539) 297 08 41 Hamit Gün: (534) 255 68 63 Edirne İbrahim Dinç: (542 485 23 57 Gaziantep Mustafa Yanılmaz Tel: (536) 812 83 04 Malatya Nazire Sarıkaya Tel: (536) 517 27 15 Mersin Bahçe Mh. Hamle Apt. Kat:2 No:2 İ. Halil Çakırlı Tel: (537) 431 51 46 Yalova Enver Karagünli Tel: (505) 424 35 77 Zonguldak Kadir Tuncer Tel: (542) 296 88 73 İnternet myk@ikp.org.tr, www.ikp.org.tr

ğı bu düzenekte belki binlercesinin hayatına mal olacak vahşi koşullara maruz kaldı. Üreten yönetmedikçe ne barış olur ne refah! Bugün mevcut hükümet sözde bir Kürt açılımından bahsediyor. Bugüne kadarkilerin ortaya koyamadığı çözüm iradesini koyacaklarını söylüyorlar. Topraklarından göçe zorlanmış, kayıt dışı, sağlıksız koşullarda çalışmaya mahkûm edilmiş bir Kürt taşeron işçi olarak buna inancım ancak aşağıda sıraladıklarımı yerine getirdiklerinde olur: • Kürt ve Türk hakları Anayasal olarak eşit haklara sahip olmalı, • Kürtlerin ve işçilerin temsilcilerine Meclis kapısını kapatan yüzde on seçim barajı kaldırılmalı, • Taşeron sistemi derhal ortadan kaldırılmalı ve geçmişte taşeronda çalıştığını ispat edenlerin geriye dönük kıdem tazminat hakları ödenmeli, • Sigortalı çalışmak Anayasal hakkımızdır, kayıt dışı çalışma engellenmeli, • Bugüne kadar kapatılmış kamu işletmeleri (Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstri Kurumu, yem fabrikaları, şeker fabrikaları ve tütün işletmeleri gibi) derhal yeniden açılmalı. Bugün hükümetin açılım paketinde bunların hiçbiri yok. O yüzden, diyorum, üreten yönetmedikçe ne barış olur ne refah!


GÜNCEL

Taşeron işçilerin mücadelesinde büyük başarı

İstanbul Üniversitesi’nde çalışan taşeron temizlik işçileri uzun bir mücadelenin ardından işe geri döndüler

İ

stanbul Üniversitesi Çapa, Cerrahpaşa ve Haseki Kardiyoloji Enstitüsü’nde çalışan temizlik işçilerinin sendikalaşma mücadelesi 2007 Nisan ayında başladı. Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikası bu işyerlerindeki temizlik işçilerinin çoğunluğunu sendika üyesi yaparak işyerinde yetkiyi aldı. 2007 Aralık ayında işyerinde taşeron şirket olarak çalışan Avrupa-Seven Ortaklığı ile toplu sözleşme görüşmelerine başlayan Belediyeİş, 2008 Mart ayında toplu sözleşme görüşmelerini sonuçlandırarak, 2008 Ocak ayında başlamak üzere işyeriyle sözleşmeyi imzaladı. Bu süreçte İstanbul Üniversitesi temizlik işlerini yeniden ihaleye çıkardı, ihaleyi Çağ Ltd. firması kazandı. Çağ Ltd. sendikanın diğer firma ile daha önce yapmış olduğu toplu sözleşmeyi uygulamayarak işçilere bireysel sözleşmeyi dayattı. Yeni gelen firma daha önce çalışan 55 yaşını aşmış, diploması olmayan ve sendikalaşma sürecinde aktif olarak çalışmış 85 kişinin işine kanundışı bir şekilde son verdi. Çıkışlardan sonra 1 Temmuz 2009 tarihinde işçiler bu haksız uygulamaya karşı hastane bahçesinde direnişe geçtiler ve bu süreçte işe iadeleri için dava açtılar. İşten atılarak yaklaşık 1,5 yıl mağdur edilen ve işsizliğe mahkûm edilen İstanbul Üniversitesi temizlik işçileri, onurlu mücadelelerini mahkeme sonucunda kazanarak 20 Kasım 2009 tarihinde işlerine geri döndüler. Kapitalizm işçi sınıfının en ufak kazanımlarına bile vahşice saldırırken ve işçi örgütleri sürekli güç kaybederken elde edilen bu kazanım çok önemli. Taşeron işçilerle sendikalı işçilerin mücadelesini kazanımla birleştiren bu örnek mücadelenin başlatılmasında ve

yürütülmesinde, yani her aşamasında TBİP olarak yer aldık. İşçi sınıfının siyasallaşması için sınıf içi tüm eğilimlere birlik çağrısı yapan TBİP’e bu süreçte çok sayıda taşeron işçi katıldı. 2009 yerel seçimlerinde, İ.Ü. Çapa Tıp Fakültesi’nde çalışan taşeron işçi Erhan Taş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayımızdı. Erhan neden aday olduğunu şöyle anlatıyordu: “Taşeron işçiydim, örgütlenmek isteyince işten atıldım. Yıllarca sigortasız, sosyal güvencesiz, sendikalaşma hakkım olmadan çalıştım. Tüm haklarım gasp edildi. Emeklilik tüm işçiler gibi artık benim için de sadece bir hayal. Kızım büyüyünce okula nasıl göndereceğim diye kara kara düşünüyorum. Şimdi bir işim var ama biliyorum ki kurtuluş değil. Kurtuluş senin, benim, tüm işçilerin birlikte siyaset yapmasında. İşte, bu yüzden aday oldum. İstanbul’u parsel parsel paylaşmak, satmak için aday olanlara karşı mazlumun, ezilenin, İstanbul’un kahrını çekenlerin sesi olabilmek için. Bu sefer, mazlumun, ezilenin, işçinin, emekçinin sözünü kendi içinden biri söylesin!” (Seçim bildirisinden) Erhan, seçim çalışmasında işçi arkadaşlarından patron partilerine, patronların “sağcı-solcu” adaylarına değil, derdini bilene; hırsızlara değil, yoksulun hakkını savunacak olana; bugüne kadar bizi ezene, sömürene değil, kendi gibi emeğiyle geçinen birine oy vermesini istedi. Programında en fazla öne çıkardığı nokta ise elbette “taşeron sistemine son vermek, tüm işçilerin sigortalı ve sendikalı çalıştığı bir İstanbul Belediyesi oluşturmaktı”.

Kamuda taşeron işçi sayıları A KP döneminde kamu kurumlarındaki taşeronlaşmanın “rekor” denilebilecek düzeye ulaştığı ortaya çıktı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, kamuda çalıştırılan taşeron işçi sayısını 174 bin 857 olarak açıkladı. Çalışma Bakanlığında bile taşeron! Sağlık Bakanlığı 108 bin işçiyle ilk sırada yer alırken, çalışanların sosyal güvenliğinden sorumlu olan Çalışma Bakanlığı’nın da taşeron kullandığı ortaya çıktı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı ise “bilgi ihbar alımı hizmetlerini” bile taşerona emanet etti. Kamu kurumları ağırlıklı olarak “temizlik, güvenlik, ulaşım” işlerini taşeron firmalara gördürürken bunu yemek, teknik yardım, kaloriferci, garsonluk gibi alanlar izliyor. Rekor sağlık hizmetlerinde Taşeron işçi çalıştırmada rekoru elinde bulunduran Sağlık Bakanlığı’nda 108 bin 242 işçi çalışıyor. Sağlık Bakanlığı’nı 10 bin 239 işçi ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Ku-

rumu, 7 bin 429 ile Karayolları Genel Müdürlüğü izliyor. Karayolları Genel Müdürlüğü, “binaların genel temizliği, otoyollar ve diğer yolların rutin bakım-onarım, özel güvenlik, atölye tamir personeli, iş makinesi operatörlüğü” işini taşerona yaptırıyor. Genelkurmay Başkanlığı, kuvvet komutanlıklarında, (jandarma ve sahil güvenlik komutanlığı dahil) 2 bin 16 taşeron işçi çalıştırıyor. Genelkurmay “Taşıma, boyama, hazır yemek üretim ve dağıtımı, tamir, bakım ve onarım, temizlik” işlerinin yanı sıra “bilgi sistem ağı altyapı tesisi”ni de taşerona yaptırıyor. Kamuda 300 bini aşkın taşeron işçi Türk Büro-Sen Genel Başkanı Fahrettin Yokuş, “kamu kurumlarında istihdam edilen taşeron firma elemanı sayısı 300 binin üzerine çıktığını” açıkladı. Yokuş, Türkiye’de artan nüfusa oranla kamuda çalışan sayısının da artması gerektiği ancak kamuda memur statüsünde çalışan sayısının son yıllarda 220 bin kişi azaldığını belirtti.

Röportaj Taşeron İşçilerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurucularından Şükrü Sağlam ile dernekleşme süreci üzerine konuştuk. İşçi Kardeşliği: Derneğin kuruluş sürecini anlatır mısınız? Şükrü Sağlam: Hocamız Zeki Kılıçaslan’ın tavsiyesiyle bir araya gelip toplantılar yaparak derneğimizi kurmaya karar verdik. Zeki Hoca ve dokuz arkadaşımızı toplayarak derneğimizi resmileştirdik. Çapa, Cerrahpaşa ve Haseki kardiyolojide örgütlenme çalışmalarıyla üye sayımızı 700’e yükselttik. Genel Kuruldan bahseder misiniz? Yaklaşık 60 işçinin katılımıyla ilk Genel Kurulumuzu yaptık. Dernek başkanımız Güneş Hanım derneğin şu ana kadar yaptıklarını ve önüne koyduğu hedefleri anlatan bir konuşma yaptı. Onursal başkanımız Zeki Kılıçaslan oldu. Dernek faaliyetlerine İstanbul Tıp Fakültesi’nde 631 dilekçe ile başlandı ve bu dilekçeler de meyvesini vermeye başladı. Derneğin kuruluş aşamasında ve şimdiki çalışmaların yürütülmesinde TBİP’in katkısı oldu mu? TBİP kapılarını bize açtı, nerede başımız sıkışsa yanımızda oldu. Buradan tüm parti çalışanlarına çok teşekkür ediyorum. Taşeron İşçilerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği irtibat telefonu: 0 (212) 532 88 44

Türkiye Birleşik İşçi Partisi I. Kadın Buluşması

TBİP üyesi kadınlar, 3–4 Temmuz tarihlerinde Büyükada’da toplandı. İstanbul ve Eskişehir il örgütlerinden kadınların katıldığı toplantıda söz sırası Mecliste, evde, medyada susturulan kadınlardaydı. Türkiye Birleşik İşçi Partisi’nin kadın üyeleri örgütlü kadınların sorunlarını ve geçmişten bugüne bir sorun haline gelen ve gündemi meşgul eden Filistin sorununu görüşmek üzere buluştu. İstanbul Büyükada’da gerçekleşen buluşmanın ilk gününde, kadın buluşmasının gelenekselleştirilmesi için adımlar atıldıktan sonra örgütlü kadınların çalışma hayatında yaşadığı problemlerden bahsedildi. Konuya ilişkin Güliz Sağlam ve Feryal Saygılıgil’in yönetmenliğini üstlendiği, serbest bölgelerdeki fabrikalarda kadınların yaşadığı sorunlara değinen “Bölge” belgeseli izlendi. Ardından yapılan tartışmalarda işçi kadınların, kadın olmaktan dolayı yaşadığı problemler konuşuldu. Programın ikinci gününe yönetmenliğini ve senaristliğini Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Ulusla-

rarası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Koray Çalışkan’ın yaptığı “Esma” adlı kısa film gösterimiyle başlandı. Kocasının borcu için yaptığı fedakârlıkların çarpıcı bir şekilde anlatıldığı film, kadın sorununu farklı bir açıdan tartışmamıza olanak sağladı. Eskişehirli kadın üyelerimiz örgütlenme faaliyetlerini ve gerçekleştirdikleri etkinlikleri anlatan bir slayt gösterisi sundular ve bu sunu üzerine örgütlenme araçları tartışıldı. Buluşmanın sonucunda TBİPli kadınlar çalışma yöntemlerini belirledi. Her ay belirlenen makale ve kitaplar okunarak, filmler izlenmesi ve bunun üzerine tartışmalar yapılması; partinin gazetesinde bir “Kadın Köşesi” oluşturularak buranın haber ve yazılarla değerlendirilmesi planlandı. Gelecek buluşmanın da Eskişehir’de yapılması kararı alındı.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

7


“Avrupa İşçi Birliği” için Komite Kuruldu!

İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin 19-20 Haziran’da gerçekleştirdiği Avrupa Konferansı’nda, “Avrupa İşçi Birliği” için komite kurulması gündeminin sonuç önergesidir:

B

izler, Bizler, 16 Avrupa ülkesinin (Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İngiltere, İtalya, İsveç, İsviçre, Portekiz, Romanya, İspanya, Sırbistan, Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Yunanistan) temsilcileri olarak, işçilerin hak ve kazanımlarına karşı İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en kapsamlı saldırıların gerçekleştiği bugünlerde, “Avrupa İşçi Birliği” kurulması için bir komite oluşturmuş bulunuyoruz. Birkaç haftalık kısa bir süre içinde, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Avrupa Birliği’nin rantiyeci devletlerinde başlayan kriz bir anda Avrupa’nın tüm ülkelerine yayıldı. Şimdilerde, bu dünyanın büyükleri ve iktisat uzmanları Avrupa devletlerinin büyük kabahatler işlemiş olduğunu “keşfediyorlar”. Özel şirketlerin yardımına koşarak, teşvik planlarını hayata geçirerek, 2008 yılından beri finansal sistemi bu bataktan kurtarmaya çalışarak çok büyük kabahatler işlediler. Bankaların ve spekülatörlerin borçlarını “kamulaştırdılar”. Şimdi de tüm uluslararası finans piyasaları sistemi iflas tehlikesi altındayken Obama yönetimi, IMF, AB ve tüm Avrupa yönetimleri, kuralsızlaştırma, maaşların düşürülmesi, üretim kaydırılmasını daha da artırarak yeni işten çıkarma dalgasına hazırlanıyorlar. Sosyal güvenlik sistemlerinin ortadan kaldırılması, hastanelerin kapatılması ve özelleştirilmesi, yüzbinlerce öğretmenin işten çıkartılması yönünde tavsiyeler veriyorlar. NATO’nun askeri faaliyetlerine milyon dolarları akıttıkları bir dönemde, nüfusu düşüren politikaların hayata geçirilmesini talep ediyorlar. İspanya, Romanya, Doğu Avrupa ve hatta Doğu eyaletlerinde artık yavaşlamış olan Almanya’da bu nüfus düşürme politikaları uygulanıyor. Bunu da daha sıklıkla yıkıcı ulusların parçalanması politikalarıyla birlikte yapıyor ve savaş kışkırtıcılığı demek olan “etnik” çatışma ve provokasyonlarıyla gerçekleştiriyorlar. Bizim ülkelerimizde çalışanların büyük çoğunluğu tasarruf politikalarına karşı çıkıyor. Dört aydır Yunanistan’da, Romanya’da, İspanya’da, Portekiz’de, Fransa’da, Almanya veya Danimarka’da, yüzbinlerce çalışanın tepkilerini dile getirmediği veya bu politikaları toplu bir şekilde lanetlemediği bir gün geçmiyor. Ve bu insanlar, bu yıkıcı programların iptal edilmesi ve geri çekilmesi için birleşmeye ve savaşmaya kararlılar. Ne yazık ki, bugün, tarihsel olarak işçi sınıfının mücadelesini sırtlamış partilerinin kurduğu hükümetler, Avrupa Birliği, IMF gibi kurumların hizmetkârlığına soyunmuş durumdalar. Tıpkı, Yunanistan’da Papandreu, İspanya’da Zapatero veya Portekiz’de Socrates’in yaptığı gibi. Muhalefette oldukları zaman da, bu partilerin hiçbiri açıkça yüz milyarların finans piyasalarına aktarıldığı Avrupa Birliği planını hedef almayan çekingen protestolarla vakit geçiriyorlar (eğer zaten bulundukları parlamentolarda AB planlarına henüz desteklerini sunmamış iseler). Milyonlarca çalışanın örgütlendiği ve sahiplendiği sendika yönetimlerinin büyük çoğunluğu belli başlı protestolar dışında plana karşı mücadele etmeyerek, tüm Avrupa’da milyonlarca çalışanın kendilerinden beklentilerini boşa çıkardı. Herkes sendika yönetimlerinden, kendi yönetimlerimizden, kurtarma ve tasarruf paketlerinin açık ve

net bir şekilde reddedilmesini ve bunların engellenmesi yönünde mücadele çağrısı beklerken, bu konuyla ilgili hiçbir adım atılmadı. Kurtarma ve tasarruf paketlerine karşı acilen harekete geçmek yerine, bizlerden Avrupa çapında ETUC tarafından koordine edilecek bir eylemliliğe boyun eğmemiz isteniyor ve şöyle deniyor: “Çalışma ilişkilerinin ve güvenceli çalışmanın gözden geçirilmesi ve gerektiğinde uyumlulaştırılması (...) ve yeni yönetim politikalarının başarılı olabilmesi için, tüm düzeylerdeki sosyal ortakların ulusal ve Avrupa çapında reform stratejilerini ortaklaşmasıyla sağlanabilir”. Sanki çalışanlar için derecelendirme firmaları ve patronların tehdidinden kurtulmanın bir yolu yokmuş, sanki insanlık için başka çözüm yokmuş gibi, topluma mâl edilen ödünlerle finans piyasalarının açgözlülüğü doyurulmaya çalışılıyor. Bize artık finans piyasalarının düzenlenmesi, Avrupa Merkez Bankası ve AB kurumlarının demokratikleştirilmesi masalları anlatmayı bırakın! G20 zirvesinde piyasaların düzenlenmesi, Belçika’nın demokratikleştirilmesi kimin umurunda? Krize neden olanlar, 2008 yılından beri kamu bütçesini yağmalayanlar bize yine bu masalları anlatanlarla aynı olduktan sonra! Bugün milyonlarca çalışanın ve ailelerinin kurtulmasının ümidi olan örgütlerimizin, bu felaketin sorumlularının taleplerine ve kurumları olan AB ve IMF’ye boyun eğdiği düşünülebilir mi? Bizim, 19–20 Haziran’da, Berlin’de bir araya gelen 16 ülke delegasyonu olarak ortak cevabımız HAYIR! Konferans boyunca delegelerin raporlarını dinledik. Bizlerle yürüttükleri mücadelelerini paylaştılar; Almanya’da, Fransa’da, İspanya’da ve Belçika’da kendilerine verilmiş vekalete ihanet içinde olan sendikal yönetimlerinin uzlaşma ve ulusal sorumluluk politikalarına karşı verdikleri mücadeleleri anlattılar. Konuşmacılar şunları aktardılar: • Bugün çalışma hakkı ortadan kalkarsa, sosyal güvenlik sistemi, emeklilik ve eğitim sistemlerinin yok edilmesine izin verilirse, • Bankaların istediği şekilde üretim kaydırılması ve kapatmalar yaygınlaşırsa, • Grev hakkı ve bağımsız sendikal örgütlerimize saldırılar devam ederse, zaten kıtamızın dramatik bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldığı sosyal ve siyasi felakete giden yol derinleşecektir. Bu raporların ışığında ilan ediyoruz: Emek bizim ülkelerimizde yenilmemiştir, hayatta ve savaşmaya hazırdır. Bugüne kadar farklı ülkelerde gerçekleşen grevler ve gösterilen bunun sadece ilk ifadesidir. Ulusal ve Avrupa çapında tüm bu yıkım programlarını engellemek için, işçi örgütlerinin aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya birleşik bir cephesinin gerçekleştirilmesi elzemdir. Buna hiçbir şey engel olmamalı. Milyonlarca Avrupalı çalışan devasa gücüyle, kendilerinin inşa ettiği yönetimlerin görevlerini yerine getirmesini, yani tasarruf programlarına hayır denmesini, emekliliğe ve sağlığa karşı yürütülen yıkım programlarının durdurulmasını, çalışma hakkının altının oyulmasının engellemesini sağlayacaktır. Binlerce işyerinin kurtulmasını sağlayacak millileştirilmelerin gerçekleşmesi sağlanmalıdır. Biz buna bütün desteğimizi sunacağımızı ilan ediyoruz.

TEKRAR EDİYORUZ: TÜM BU PROGRAMLARIN DURDURULMASI VE GERİ ÇEKİLMESİ İÇİN MÜCADELE AVRUPA HALKLARININ GERÇEK, DAYANIŞMACI BİRLİĞİ İÇİN ATILACAK BİRİNCİL PRATİK ADIMDIR. HEDEFİMİZDEKİ “İŞÇİ PAKTI” BUDUR. Geçtiğimiz ayların deneyimi ortadadır. AB direktiflerinden, IMF buyruklarından ve tüm Avrupa kurumlarından kopulmadan işçilerin lehine bir çözüm bulunması mümkün değildir. Bu üretimin emekçiler lehine yeniden örgütlenmesi, işyerlerinin açık tutulması, böylelikle de ülkelerimizin gerçekten yeniden inşasının sağlanması, halklarımızın egemenliğinin ve demokrasinin yeniden kurulması için bir önkoşuldur. Halkların ihtiyaçlarına cevap verebilen ehil yönetimler bu şekilde oluşturulabilir. Bu hedef uğrunda savaşabilmek için, kendi aramızda siyasi fikir alışverişini geliştirmek için, birbirimizin yürüttüğü mücadelelere destek olabilmek, kendi ülkelerimizde gerçekleşen işçi eylemlerine yardım edebilmek için, yönetimlere verilen vekâlet çerçevesinde sendikal örgütlerin birliğinin sağlanması ve çalışanların çıkarlarının lehine çözümler üretilmesi gerekmektedir. Kriz önlemlerinden, finans piyasalarından ve sermayenin taleplerinden kurtuluş bu şekilde mümkün olabilir. Bu, ancak felaketin tek sorumlusu olan sermayenin sömürüye dayalı sistemine son vererek mümkün olabilir. Avrupa halklarının gerçek özgür birliği ancak bu yolla kurulabilir; halkların birliği, finans piyasalarının aslan payını aldığı Avroyu kurtarma paketleriyle değil, dayanışma, kardeşlik ve barış esas alınarak kurulacaktır. Konferans sonucunda, bu sayılan hedefleri gerçekleştirmek için “Avrupa İşçi Birliği” için Komite kurulması kararına varmış bulunuyoruz. 16 Avrupa ülkesinden delegeleri, konferansımızın hedef ve kararlarını temsil etmeleri amacıyla, Uluslararası İşçi Birliği (IAV) ve Cezayir İşçi Partisi’nin çağırıcısı olduğu Cezayir Savaşa ve Sömürüye Karşı Açık Dünya Konferansı’na (27–29 Kasım 2010) davet ediyoruz.

İşçi Kardeşliği Abone Formu [ ] 3 sayı: 5 YTL / [ ] 6 sayı: 10 YTL / [ ] 12 sayı: 15 YTL

Ad-Soyad: Görev: Adres: Posta Kodu: İlçe, İl: Telefon, Faks: E-Posta: ING Bank Soğanlık Şubesi TR63 0009 9008 4616 8400 1000 01 hesabına yatırdığınız abonelik ücreti dekontunuzu bu formla beraber faks veya posta yoluyla bize ulaştırın. (Bilgiler künyededir.)


ik47