Page 1

Mazluma dini ve milliyeti sorulmaz!

İSCİ KARDESLİĞİ . . . İŞÇİ KARDEŞLİĞİ PARTİSİ merkezi gazetesidir.

Sayı 31, Şubat 2008

1 YTL

Hükümet teslim oldu diye

İşçiler de mi teslim olacak? Tekel işçisi yeni saldırılara karşı kazanımlarını koruma mücadelesi veriyor 4. sayfada 435 YTL asgari ücrete memnuniyetle imza atan sendika yöneticileri ne kadar maaş alıyor? Sendikalarımızı sendika patronlarına karşı savunalım! 6 ve 7. sayfada

Hükümet Emperyalizme Teslim Bayrağını Çekip Halkı Fakirlikte Eşitliğe Mahkum Ediyor! İKP Merkez Yürütme Kurulu

B 5. sayfada

aşını ABD emperyalizminin çektiği çokuluslu finans şirketleri bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfının haklarının ve örgütlerinin hızla çökertilip yok edilmesi için yıllardır muazzam bir mücadele yürütüyorlar. AKP hükümeti Türkiye’de emperyalizm yanlısı bu politikaların hizmete sokulmasının teminatı durumunda. Bu politikaların dünya ve Türkiye çapındaki araçları herkesin bildiği gibi İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve nedense Türkiye’de birçok işçi sendikası yöneticisinin ağzına almaya bile cesaret edemediği Avrupa Birliği. Hâlbuki devamı 2. sayfada


GÜNCEL

Cumhurbaşkanı: Sınıflar yoktur!

kapaktan devam

Avrupa Birliği de aynen IMF ve Dünya Bankası gibi bir emperyalizm kurumu. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin üyesi olup olmamasının da bir önemi yok, çünkü AKP hükümeti ülkemiz bu birliğin üyesiymiş gibi Brüksel’in işçi düşmanı bütün kararlarını Türkiye’de uyguluyor. Çokuluslu finans şirketlerinin bütün amacı dünya çapında işçi ücretlerini düşürmek, tabii bunu yapabilmek için de başta işçi sendikaları olmak üzere bütün işçi örgütlenmelerini ya yok etmek ya da bizde de olduğu gibi teslim almak gerekiyor. Türk-İş’in yeni yönetiminin asgari ücret konusunda ilk defa muhalefet şerhi bile koymaması işte tam da bu teslimiyetin bir ifadesi. Önümüzdeki dönem Türk-İş’in Hak-İş’leştirilmesi dönemidir. Hükümet emperyalizmin hizmetindedir, işçi konfederasyonları da hükümetin hizmetinde! Gel keyfim gel! AKP hükümeti 30 yıl prim ödemiş örgütlü işçiyle örgütsüzü fakirlikte, yani örgütsüzlükte birleştirmeye çalışıyor. Bu, insanları fakirlikte eşitlemek anlamına geliyor. Olması gereken örgütlülük ve haklar konusunda birleşmekken insanlar örgütsüzlük

Bizim Taraf Zeki Kılıçaslan

Cumhurbaşkanı Gül, Sınıflar ve Sınıf Mücadelesi Geçen ay içinde, hem C umhurbaşkanı Gül hem de başbakan Erdoğan, Hak-İş ve en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş kongrelerinde hemen hemen hiçbir muhalif sesle karşılaşmadan büyük alkış aldılar. Bu arada hızını alamayan Cumhurbaşkanı ise Türk-İş kongresinde Türkiye’de sınıfların kalmadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Gül, bir işçi çocuğu olduğundan bahsetti. Bilindiğine göre babası Türk Harb-İş Sendikası’nın, bir zamanlar işyeri temsilcisiymiş. Şimdi Cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen Gül, bu durumu sınıfların kalmadığının göstergesi saymakta! Ama bu durumu çok da yadırgamamak lazım. Eski birçok “solcu” ve “devrimci”nin sınıfların yok olduğunu, sınıf mücadelesinin bittiğini ileri sürdüğü koşullarda siyasalaştırılmış dini ideoloji temelindeki politika geleneğinden gelen bir kişinin bunu ileri sürmesi anlaşılabilir. Ama doğrusu Cumhurbaşkanının haklı olduğu bir durum da söz konusu. Sınıflar sosyolojik olarak varolsalar da onları toplum gözünde görünür kılan şey “sınıf mücadelesidir”. Türkiye’de yok edilmeye çalışılan işte tam da budur. Sınıf mücadelesinin gelişme-

noktasında birleştiriyorlar. Bunun böyle olmasında kuşkusuz işçi sendikalarının da büyük payı var. Çünkü onlar da yıllardır, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” politikaları izlediler. Kendi yapılarını sözde korumak adına kendi dışlarındaki kesimleri örgütleme yoluna hiç gitmediler. Üstelik dahası da var: Kendi sendikal kazanımlarını bile yumurta kapıya gelip dayanmadıkça koruma yolunu seçmediler ki nerede kalmış diğer kesimlerin haklarını korusunlar! Şimdi bunun meyvelerini işçi düşmanı AKP hükümeti topluyor. Örgütlü işçileri, örgütsüzlerle karşı karşıya getirme fırsatını elde etti çünkü. Bu noktada yapılması gereken, örgütsüzlük, dolayısıyla fakirlikte bir araya gelmeye direnmekten başlamaktır. Hiçbir yanılsamaya kapılmayalım: Kendi haklarını koruyamayanlar başkalarının haklarını hiç koruyamazlar! Örgütlü işçiler öncelikle kendi haklarını korumalıdır ki diğer kesimlere örnek olabilsinler ve onların da gözlerini açabilsinler! Örgütlü işçiler, işçi düşmanı AKP hükümetinin tebaası olmayı reddetmelidirler ki diğerlerini de tebaa ya da sadaka talebinde bulunmak zorunda kalan dilenciler olmaktan kur-

tarabilsinler. Aksi takdirde diğerleriyle birlikte kendileri de sınıf olmaktan çıkıp zavallı dilenciler haline gelecekler! AKP hükümeti PKK’ya karşı mücadele edebilmek adına ABD emperyalizmine boylu boyunca teslim olmuş durumdadır. ABD’nin sözde desteği karşılığında, bu hükümet emperyalizmin Orta Doğu’daki bütün politikalarına onay vermektedir. Yarın ABD ile birlikte İran’a savaş açarsa hiç şaşırmayalım. Bu felaketi engellemek için de örgütlü işçiler bir araya gelmeli ve bir direniş hattı oluşturmalıdırlar. Ancak bu asgari ücrete ve mevcut sosyal güvenlik sisteminin korunmasına bile direnmeyen bu yüksek maaşlı sendika patronlarıyla bu iş nasıl yapılacak? Örgütlü işçiler eğer hem kendi çocuklarının geleceklerini hem de bütün bir halkı kurtarmak istiyorlarsa bu yöneticilerden bir an evvel kurtulmak zorundalar. Önümüzdeki günler bu mücadelenin günleri olacaktır. Bunun yolu mutlaka bulunacaktır. Sendikalarımızı AKP hükümetinin elinden almalıyız ama bunun için konfederasyonlarımızın başındaki büyük patron işbirlikçilerinden kurtulmak zorundayız!...

sinden korkanlar, onun yerine uzun yıllardır laik/şeriatçı türban tartışmalarını, Kürt-Türk, Alevi-Sünni kimlikleri etrafındaki çatışmaları pompaladılar. Bu çatışmalar siyasal- toplumsal alanı o kadar kapsadı ki siyasi kimlikler esas olarak bu tartışmalarla şekillendi ve sınıf mücadelesinden siyasal alanda söz bile edilmemeye başlandı. Ama gerçekte sınıf mücadelesi siyasal planda görünür olamasa da her alanda acımasızca sürüyor. Sınıf mücadelesi milyonlarca işsizin, milyonlarca kayıt dışı işçinin ve 12–16 saat “esnek” çalışabilsinler diye bazen “ilaçla” doping verilen, dövülen çocuk-genç işçinin varlığında, 20 yaşında “meslek hastalığından” ölen işçilerin varlığında, eğitim, sağlık ve her alanda yaşanan toplumsal eşitsizliklerin varlığında sürüyor. Sınıf mücadelesi bir sanayi bölgesinde sendika için mücadele edip işten atılan işçilerin bütün bölge işverenlerince “kara listeye” alınıp işsizliğe mahkum edilmesinden de çıkarları söz konusu olunca, AKP hükümeti etrafında birden birleşen TÜSİAD ve MÜSİAD patronlarının varlığından da anlaşılıyor. Görülüyor ki yeni Cumhurbaşkanı kendisinden önce gelen geleneksel devletçi “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” söylemini çok benimsemekte. Ama Sayın Cumhurbaşkanı sınıflar kaybolmadı, aksine sınıf gerçeği tam da bu sizin söylediğiniz ve yaptığınızda saklı. Kendine ister laik ister dindar desin, ister türban

taksın ister takmasın mülk ve iktidar sahipleri aynı sınıfı oluştururlar ve genellikle de “sınıfların olmadığını” söylerler. Sizin ve babanızın durumu ise sadece kapitalist sistemde az kişiye nasip olan sınıf atlama durumudur. Sınıf mücadelesi asgari ücretin bile aşağısında ücret alan türbanlı işçilerle onları çalıştıran ipek türbanlı ve lüks cipli eşlere sahip olan “Müslüman” patronların varlığında da kendisini sürdürüyor. Herkesin bilmesi gereken şu ki demokratik zeminde toplumsalsiyasal olarak ifadesini bulamayan sınıf mücadelesi, “ılımlı İslam/radikal İslam” çatışması ve mezhep veya çeşitli etnik kimlikler etrafında siyasallaştırılıyor. Tıpkı Afganistan, Pakistan ve Irak örneklerinde yaşandığı gibi. İşte ülkenin önündeki karanlık tablo, tam da budur: Sosyal çıkarları etrafında birleşip mücadele edemeyen işçiler, emekçiler, din ve mezhep kimlikleri altında başkalarının çıkarları için birbirine düşürülüyor! Sadece işçi sınıfının ve yoksul ezilen kitlelerin değil, Türk’ü, Kürt’ü, Sünni’si, Alevi’si ile bu ülke ve toplumun geleceği hiçbir zaman bu kadar yakıcı şekilde sınıf mücadelesinin örgütlenip yükseltilmesine bağlı olmamıştı! Şimdilik sadece işçilerin, işsizlerin ve yoksulların, sessiz küfürlerinde kendini ifade eden sınıf mücadelesini bir sese kavuşturmak! Evet, bu görev başta örgütlü emek güçlerinin olmak üzere hepimizin!

İKP ile bağlantıya geçmek için: Ankara Genel Merkez: Tuzluçayır Mh. 9. Sokak 21/D Mamak/ Ankara Tel: (312) 369 65 49 İstanbul İl Merkezi: Aksaray Guraba Hüseyinağa Mh. Kakmacı Sk. Blok: 10 Daire: 14 Fatih/ İstanbul (Aksaray Metro karşısı) Tel: (212) 635 88 52 Faks: (212) 635 88 90 Anadolu Yakası: Rasimpaşa Mh. Nüzhet Efen­di Sk. No: 36/5 Kadıköy/İstan­bul Tel/ Faks: (216) 330 95 67 Esenler: Tel: (535) 787 10 75 Küçükçekmece: Tel: (535) 484 96 68 Gaziosmanpaşa: Salih Paşa Caddesi, Adalı Han, No: 5, Kat: 5, Bereç Yolu, Gaziosmanpaşa/İstanbul Tel: (532) 724 03 79, (537) 284 38 81 Sarıyer: (533) 443 90 43 Zeytinburnu: (532) 642 08 85 Balıkesir İl ve Merkez İlçe Mrk.: Karaoğlan Mh. Çarşı Sk. No: 7 (Paşa Camii karşısı) Balıkesir Eskişehir İl Merkezi: Cumhuriye Mh. Porsuk Bulvarı, Dilem Sk. Çağlayan İş Merkezi, Kat 5, No: 47/d Tel: (222) 233 55 46 Malatya Tel: (536) 517 27 15 Tekirdağ Tel: (543) 424 02 91 İnternet E-posta: iletisim@ikp.org.tr İnternet: www.ikp.org.tr

İşçi Kardeşliği Sayı: 31 • Şubat 2008 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: İşçi Kardeşliği Partisi adına Engin Bodur • Yönetim Yeri: İKP Genel Merkezi Tuzluçayır Mh. 9. Sokak 21/D Mamak/Ankara İnternet: http://www.ikp.org.tr • http://www.iscikardesligi.org • iletisim@iscikardesligi.org • Hesap No: PTT Posta Çeki: 1051319 • Akbank: 462 0000908-4 Baskı: Selin Ofset • Güven Sanayi Sitesi B Blok No:345 Topkapı/İstanbul • Tel: (212) 577 63 48

 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ


GÜNCEL

Sendikalaşmaya yönelik baskılar sürüyor Sosyal güvenlik karşı reformu ve sosyal yıkım anayasası yetmiyor, hastaneler de özelleştirmeyle karşı karşıya

TÜMTİS yöneticileri derhal salıverilsin! Türk-İş’e bağlı TÜMTİS (Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası) iki aydır tutuklu bulunan Ankara Şube yöneticilerinin serbest bırakılması için tüm işçilere, emekçilere dayanışma çağrısı yaptı. 23 Kasım 2007 tarihinde gece yarısı evlerinden gözaltına alınan, ertesinde hemen tutuklanan TÜMTİS Ankara Şube Başkanı ve aynı zamanda Genel Eğitim Sekreteri Nurettin Kılıçdoğan, Şube Sekreteri Hüseyin Babayiğit, Şube Mali Sekreteri Halil Keten, Şube Yönetim Kurulu Üyeleri; Binali Güney, Selahattin Demir, Erkan Aydoğan ve Atilla Yılmaz halen tutuklu bulunuyor.

Rahatsızlığın nedeni örgütlenme çalışmaları “Çalışma özgürlüğünün engellendiği”ni öne sürerek sendikacılardan şikayetçi olan patronların rahatsızlığının nedeni TÜMTİS’in örgütlenme çalışmaları TÜMTİS’in son 8-10 ayda, pek çok işyerini örgütlemesi ve bazı işyerlerinde de örgütlenme çalışmalarının devam ediyor olması patronları rahatsız etti. Örgütlenme çalışması yürütülen her işyerinde patronlar, sendikaya üye olan işçileri işten çıkardı. İşten çıkarılan TÜMTİS üyelerinin işyeri önünde işe geri dönmek için beklemeleri karşısında da asılsız suçlamalarla sendika yöneticilerini ve üyeleri güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmeye çalıştı. İşçileri, yasalara aykırı olarak fazla mesai ücreti ödemeden günde 12-14 saat çalıştıran, yıllık izin ve sosyal hak tanımayan patronların, bu işçilerin sendikalı düzene geçmelerini, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini istemeyecekleri açık.

Sağlığımıza göz dikiyorlar

Kamu kuruluşlarını teker teker özelleştiren AKP hükümeti, şimdi de hastanelerimizi satmanın yollarını arıyor.

S cadelesinden vazgeçmeyeceğiz. Tüm üyelerimiz, şube yöneticilerimiz gibi örgütlenme ve hakları koruma mücadelesini sürdürecek azim ve yeteneğe sahiptirler. Bu uygulamalar yalnızca sendikamıza değil, örgütlü-örgütsüz tüm işçilere ve ülkemiz sendikal hareketine yönelmiştir. Demokrasiyi, insan haklarını ve adaleti savunmak; aykırı uygulamalara karşı çıkmak ve dayanışmayı yükseltmekle olanaklıdır. Konfederasyonları, sendikaları ve tüm emek örgütlerini dayanışmaya çağırıyoruz. Tutuklanan Ankara Şube Yöneticilerimiz serbest bırakılsın. TÜMTİS ile irtibata geçmek için: İnkılap Cad. No: 25 Kat : 1 – 2 – 3 Aksaray / İSTANBUL Tel: (212) 530 07 43 – 530 07 44 – 529 55 09 Faks: (212) 588 26 20 sendtis@superonline.com

ağlık hizmetlerini devletin vermesinin kabul edilemeyeceğini söyleyen AKP hükümeti, bu hizmeti özerk kuruluşlara devretmek için yeni kanun tasarısı hazırladı. Yasa tasarısının gerekçelerinden birisi şöyle: “Kar amaçlı değil, hakkaniyete, halkın ihtiyaç ve beklentilerine uygun, kolay erişilebilir, verimli, kaliteli ve etkin şekilde hastane hizmeti hedeflenmektedir.” Oysa yasa tasarısının kendisinin bu gerekçe ile yakından uzaktan ilgisi yok. Tasarıda, kamu sağlık kuruluşlarının birliklere dönüştürülmesi, bu birliğe dönüştürülen hastanelerin taşınmazla-

12 Eylül Uygulamaları! Tüzel kişiliği olan sendikaların şube ve temsilciliklerinin basılarak bilgisayar ve evraklarına el konulması, yöneticilerinin gün içinde çağırılarak ifadelerini almak yerine gece yarısı evlerinden gözaltına alınmaları ve patronların şikayetleri temel alınarak tutuklanmaları, kabul edilemez bir uygulamadır. TÜMTİS Ankara Şube Yönetim Kurulu’nun tutuklanması, 12 Eylül’den sonra bir sendika şubesinin tüm yöneticilerinin tutuklandığı tek örnektir. Ancak greve çıkan Haber-İş Sendikasının çeşitli bölgelerdeki üyelerine de benzer yöntemlerin uygulanmış olması bunun “tek” örnek olmayacağını gösteriyor!

TÜMTİS’ten Dayanışma Çağrısı TÜMTİS Genel Sekreteri Gürel Yılmaz’ın imzasıyla yayınlanan destek çağrısı ile birlikte TÜMTİS bir imza kampanyası da başlattı: Ankara Şube Yönetim Kurulumuzun tutuklanması; sendikamızın örgütlenme çalışmasını engellemek, sendikal örgütlülüğümüzü işlevsiz kılmak amacına hizmet etmektedir. Oysa işkolumuzda her türlü haktan yoksun ve kayıt dışı çalıştırılan on binlerce işçi var. Onların köle koşullarından kurtulması, toplu sözleşmeli düzene geçmeleri ancak sendikalaşmaları ile mümkündür. Bizler, bu örgütsüz işçi kardeşlerimizin, insanca çalışma ve insan onuruna uygun yaşam koşullarına kavuşmaları için onları örgütleme ve sendikamız çatısı altında birleştirme mü-

Eskişehir’de SSGSS’ye karşı yürüyüş

H

ükümetin yeniden gündeme getirdiği SSGSSS yasasıyla ilgili başlatılan eylemlilik sürecinin bir parçası olarak, 13 Ocak Pazar günü Eskişehir’de Emek Platformu bileşenlerinin düzenlediği bir yürüyüş gerçekleşti. Yaklaşık 500 kişinin katıldığı yürüyüşe, sendikaların yanı sıra çeşitli partiler ve öğrenciler de büyük ilgi gösterdi. Oldukça coşkulu gerçekleşen yürüyüşte AKP hükümetinin saldırı yasa-

ları protesto edildi. Özellikle “Saldırı yasaları geri çekilsin”, “Sağlıktan tasarruf ölümdür”, “Sağlık haktır satılamaz”, “Herkese parasız sağlık, parasız eğitim” “İşçi-memur el ele genel greve” sloganlarının öne çıktığı yürüyüşte İşçi Kardeşliği Partisi de yerini aldı. Ayrıca İstanbul’dan yola çıkan yürüyüş koluna 16 Ocak günü Eskişehir istasyonda kitlesel bir karşılama yapıldı. Yürüyüş koluyla birlikte şehir merkezine kadar yüründü.

rının üzerindeki yapı ve tesisler ile birlikte satışı, kiralanması, işletilmesi veya işlettirilmesinden birliğin yetkili kılınması öngörülüyor. Birlik haline getirilecek olan hastanelerin yönetimi ise sağlık çalışanlarının elinden alınıp bir grup profesyonel işletmeciye bırakılıyor. Yönetimde kimler mi var: İl Genel Meclisi’nin atayacağı hukukçu ve mali müşavir, valiliğin atayacağı bir maliyeci, Sağlık Bakanlığı’nın atayacağı bir tabip ve bir sağlık yöneticisi, Sanayi ve Ticaret Odası’nın atayacağı herhangi bir üniversite mezunu ve İl Sağlık Müdürü. Böylece hastanelerin Sağlık Bakanlığı ile bağlantısı tamamen kesiliyor, bunun yerine yönetim ticaretten anlayan bir grubun eline bırakılıyor. Üstelik bu birlikler birer işletme, Sağlık Bakanlığı da bir holding olarak tanımlanıyor. Oysa hepimiz çok iyi biliyoruz ki işletme ve holdinglerin yegâne hedefi kâr etmektir. Kanun tasarısı, sağlık hizmeti vermeyen bir grup yönetici, birlikler haline getirilecek olan hastanelerimizi ister satsın, ister kiralasın diyor. Kurulması planlanan bu birliklerden beklenen ise şu: Bütün giderler birliklerin verdiği muayene, teşhis, tetkik, ameliyat vb. hizmetlerden elde edilecek gelirden karşılansın. Bu, koca bir hayale kanmamızı beklemektir. Türkiye gibi iş ve yaşam koşullarının her gün artan oranda sağlığı tehdit ettiği bir ülkede hastanelerin verdiği hizmetten elde edilen gelirle ayakta kalması mümkün değildir. Bu olsa olsa devletin sağlığa bütçe ayırmama planlarının sonucudur. Tam da bu sebeple Türkiye’de en sık görülen hastalıklardan biri olan göğüs hastalıkları üzerine çalışan Heybeliada Göğüs Hastalıkları Hastanesi, İstanbul Beykoz Çocuk Hastalıkları Hastanesi kapatılmadı mı? Tam da bu yüzden Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin verem hastaları için ayrılan yatak sayısı azaltılmadı mı? Hasta arkadaşlar, hasta yakınları ve geleceğin potansiyel hastaları yani bizler, işçiler gelin hep birlikte sağlığımıza bile göz dikenlere dur diyelim. Sağlığımıza sahip çıkalım.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ




Gıda işkolunda başta TEKEL olmak üzere tüm işçi sınıfı eylemlerle kazanımlarını koruma mücadelesi veriyor

DİSİPLİN GÜNCEL

’de işçi sınıfı günlüğü Önce dağıtım özelleştirildi, aynı yıllarda dev dünya sigara tekelleri geldiler. En son içki fabrikaları özelleşti. Şimdi özelde çalışan işçilerin sayısı Tekel’in önceki dönemde kreşlerindeki çocuk sayısından az ve daha kötü koşullarda.

2

5 Nisan 2003 Cuma günü bütün Tekel işyerlerinde özelleştirmeye karşı eylemin üstünden 5 yıl geçmedi. Tuz, alkol, yaprak tütün ve sigara fabrikalarının yarısı kapandı, kalanlarda da işçi sayısı yarısının çok altında. Özelleşirken kesin örgütlenme sözü veren ve işçi atmayacağını söyleyen patronlar ve hükümetler haince gülüyorlar kardeşlerimizin haline. Onlar için tek ilke kâr, işçiye verdikleri açlık ücretini bile çok görüyorlar. Sendika adı bile tüylerini dimdik ediyor. Bugün Tekel işyerlerinde öncü konumda olan üç sigara fabrikası var: Cevizli, Tokat ve Ballıca (Samsun). Ardından yörede tek fabrika olan Bitlis geliyor. Son olarak da sayıları çok azalsa da sınıf kavgalarıyla saygıyla andığımız Adana sigara fabrikası. Yaprak tütün işletmelerinde on binlerce işçiden binler kaldı ve çok dağınık ama çevreleriyle mücadeleye katabilirsek çok katkıları olur. Tekrar özelleştirme atağı için seçim sonrasında IMF, Dünya Bankası ve AB emriyle harekete geçen hükümet kavgayı da yeniden ateşledi. İşte son örnekler: 12 Aralık 2007 - Yağmacılar, görmek için Tokat’a geldi ve işçiler eyleme başladı. 13 Aralık 2007 - Samsun Ballıca sigara fabrikasında 900 işçi dev bir gösteri yaptı ve yönetime zor anlar yaşattı. 18 Aralık 2007 – Cevizli şıra fabrikası ve yaprak tütün işçileri fabrika önünde eşleri ve çocukları ile birlikte eylem yaptı. 20 Aralık 2007 – Ballıca işçileri yağmacıları fabrikaya sokmamak için savaştı. Polis ve fabrika yönetimi zor anlar yaşadılar. Tokat’ta yağmacılara engel olan işçilere polis cop ve biber gazıyla saldırdı. Tokat-Amasya yolunu kesen işçiler şirket yetkililerinin hava alanından gideceğini duyun-

Adana’da Satışa Karşı Eylem

ca “Tekeli Sattırmayacağız” pankartı ile orada da kovaladılar. Bitlis sigara fabrikası işçileri kurban bayramının bu ilk gününde eylemdeydi. “KARA BAYRAM” pankartı ile Bitlis’te eylem süreci başladı. 21 Aralık 2007 - Cevizli sigara fabrikasında 120 işçi fabrikaya girerek kapıları kapattı. Kapı ve pencerelere özelleştirme kararı geri alınana kadar mücadele edeceklerini belirten afişler astılar. Çıkışta kalabalık bir işçi eylemi yapıldı. 27 Aralık 2007 – Cevizli işçileri fabrikadan Kartal’a kadar yürüdü. Birçok sendika ve sınıf dostunun desteğiyle Kartal meydanında basın açıklamasını mitinge dönüştürdü. 30 Aralık 2007 – Samsun’da Ballıca işçilerini desteklemek için fabrikaya kadar yürüyüş yapıldı. 02 Ocak 2008 – Ballıca işçileri yeni yılın ilk eylemini yaptı, ölmek var dönmek yok. Adana işçileri fabrikadan çıkmama eylemini başlattı. 05 Ocak 2008 – Adana Belediyesi önünde toplanan işçiler ve dostları meşalelerle fabrikaya yürüdü.

DİMES işçisi direnerek kazandı CHP milletvekili Orhan Diren’e ait Dimes meyve sularının İzmir ve Tokat fabrikalarında başlayan sendikalaşma mücadelesi işçi atılmasıyla direnişe dönüştü. 20 Kasım’da başlayan direniş 36 gün sonra 27 Aralık’ta anlaşmayla sonuçlandı. Dandy’de kavga sürüyor. İnterguma satılan Dandy çiklet fabrikasında zorlu bir mücadelenin ardından toplu sözleşme imzalanmıştı. Patronun şimdi de üretim azaldı yalanı ile 60 işçiyi izne çıkarmak istemesi üzerine kavga yeniden kızışacak gibi gözüküyor. İşçiler kararlı. Bir işçi bile attırmayacaklar.

 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

09 Ocak 2008 – Cevizli tekel işçileri topluca AKP İstanbul il binası önünde eylem yaptı. 22 işçi kendini zincirledi ve saatlerce süren direniş sonunda gözaltına alınıp güvenlik şubede ifade ardından serbest bırakıldı. Bu eyleme sadece 12 işçinin katılmamış olması birlik ve kararlılıklarının basit bir göstergesiydi. 12 Ocak 2008 – Bitlis işçileri aileleri ve tütün üreticileriyle birlikte tüm işçilerin katıldığı bir miting yaptı. 13 Ocak 2008 – Ankara tekel dağıtım işçileri eylem yaptı. 20 Ocak 2008 - Tekel Samsun mitingi. Tokat, Trabzon, Amasya tekel işçilerinin ve Samsun şubeler platformu ile siyasi partilerin katıldığı mitinge Belediye-İş üyesi 126 işçi “Başbakan söz verdi, Belediye başkanı işten attı “, “ Haksızlığa Uğrayan Çarşamba İşçileri Haklarını İstiyor” pankartları ile katıldı. Irmak Yaprak tütün atölyesi önünde toplanan işçiler Cumhuriyet meydanına yürüdü. Yürüyüş ve miting boyunca “TEKEL vatandır satılamaz” dediler karanlığa gömdüler, Hükümet istifa gibi sloganlarda coşku ve kararlılık hakimdi.

YÖRSAN Ankara Eylemi 16 Ocak 2008 - YÖRSAN’da işten çıkartılan 400 işçiden 250’si Ankara’da Çalışma Bakanlığı önünde eylem yaptı. Tek Gıda-İş Ankara bölgeden Tekel işçileri, Harb-İş Genel Başkanı Ahmet Kalfa ve Basın-İş Genel Başkanı Yakup Akkaya eyleme destek verdiler. Türk-İş Genel Sekreteri ve Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel Diyarbakır Akyıl işçilerinin ve YÖRSAN işçilerinin sorununu 2. Susurluk skandalı olarak değerlendirdi ve Cumhuriyet savcılarını göreve çağırdı. 8 Mart’a kadar çözülmez ise Diyarbakır ve Susurluk’tan çoluk çocuk yola çıkıp Ankara’ya yürüyüş başlatacaklarını söyledi.

İşçiler ve İşçi Örgütleri Engin Bodur

“Tekel vatandır, satılamaz!” Tekel’in öyküsü, Türkiye sınıf mücadelesinin de aynasıdır. Osmanlı’da tütün işçilerinin mücadelesi işçi sınıfı eylemlerinin ve örgütlenmelerinin merkezidir. Birinci dünya paylaşım savaşı sonunda o zamanki İnhisar İdaresi borçlar karşılığında Fransız rejisine verilmişti. İşgale karşı savaşımda da tütün işçileri hep öndeydi. Cumhuriyetten sonra kamulaştırılan tekel tuz, alkol ve tütün işletmeleri olarak örgütlenerek Türkiye işçi sınıfının büyük bir gücünü barındırdı. Cibali ve sonrasında Cevizli sigara fabrikası bütün işçi eylemlerinin en önündeydi. Şanlı 15–16 Haziran direnişinde de bu gerçek bir kez daha görüldü. 12 Eylül 1980 darbesi yapıldığında 5 milyon yoksul köylü susuz topraklarda zorlu tütün üretimi ile geçiniyor, 1 milyona yakın üzüm üreticisi de alkol için sattıkları üzümlerle geçimlerine katkı sağlıyordu. TARİŞ’i ve direnişlerini sadece saygıyla anarak geçeceğiz çünkü konumuz Tekel. İçki, sigara, tuz ve yaprak tütün işletmelerinde çalışan işçi sayısı Koç ve Sabancı’nın bugünkü toplam işçi sayısından kat kat fazlaydı (Ülkemiz emperyalistler tarafından açıkça yağmalanmadan önce Zonguldak’ta madende çalışan 50 bin işçi gibi). Bu sayıda gördüğünüz gibi işçilerin sırtından yaşayan bir avuç asalak sendika bürokratı ve işçi düşmanı liberal ne derse desin, mücadele devam ediyor. Kazanana kadar da devam edecek. Geçmişte işçi sınıfı mücadelesine, 15–16 Haziran şanlı direnişine katılan Ülker işçisinin Hak-İş’e bağlı Öz Gıdaİş’teki haline bakarak ve Disk Gıda-İş Sendikası’nın 12 Eylül’de kapatıldıktan sonra tekrar eski gücüne dönemediğini bilerek gıda işkolunda tek örgütlü sendika olan Tek Gıda-İş ve onun motor gücü olan Tekel işçilerine ve mücadeleci Dimes, Yörsan, Dandy (İntergum) işçilerine yüzümüzü dönüp kazanmak için ortak mücadeleyi geliştirmekten başka bir görevimiz olamaz. Türk-İş yönetimine de giren Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel’e çağrımız, Ekonomik Sosyal Konsey veya patronlar ve hükümetleri ile işbirliği yerine işçilere ve işçi sınıfı mücadelesine güvenmesidir. Emperyalizmin uşaklarının yapabileceği bir şey yoktur. Onlar Washington ve Brüksel’deki efendilerinin emirleriyle fabrikalarımızı, vatanı satmaya çalışacaklar ve bizleri bölerek karşılığında paylarını alacaklardır. Emirlere uymadıkları gün uşakların aslanlara yem olduğunu biliyorlar. THY, Novamed, Telekom, Dimes, Yörsan, Dandy bütün örnekler zaferin örgütlü ve birleşik mücadeleyle kavgadan geçtiğini gösteriyor. Ayrıca herkes bilmeli ki, yoksul köylüleri yanına alarak birleşik mücadele ile kurulacak İŞÇİ HÜKÜMETİ, özelleştirilen tüm KİT’leri tazminatsız geri alacaktır. Onurlu, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamanın tek yolu emperyalistleri ve işbirlikçilerini devirmektir.


GÜNCEL

Sosyal yıkım anayasasını durduralım!

Sosyal Yıkım Anayasasına Karşı İşçi Sınıfı Ne Yapmalı?

Patronların topyekûn saldırısına işçi sınıfı yek vücut cevap vermelidir! 27 Ocak Pazar günü Belediye-İş toplantı salonunda yüz elliye yakın coşkulu İKP’li ile gerçekleştirilen “Sosyal Yıkım Anayasasına Karşı İşçi Sınıfı Ne Yapmalı?” adlı panel, İKP Genel Başkanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan’ın, patroncu politikaların işçileri nasıl kimlik sorunları üzerinden böldüğünü ifade eden hararetli bir konuşması ile açıldı. Kimlikçi siyasetler yerine işçi sınıfının birliğinden bahsedilmesi gerektiğini belirten Kılıçaslan, ancak bu yolla siyasetin gerçek temelleri olan sınıf mücadelesi eksenine kavuşabileceğini vurguladı. Daha sonra söz alan İKP Genel Başkan Yardımcısı Şadi Ozansü, karşı karşıya olduğumuz anayasa saldırısının sadece ulusal düzlemde değil, tüm dünya ülkelerinde aynı koşullarda yürütüldüğünü ve patronların işçi sınıfına nazaran çok daha keskin ve kararlı bir biçimde sınıf mücadelesini yükselttiklerini ifade etti. Şadi Ozansü’nün karşımızdaki değişiklik önerisinin sosyal devlet düşmanı ve liberalizm eksenli yeni bir anayasa taslağı olduğu yönündeki

Konuşmacılar (soldan sağa): Hakkı Yükselen, Red Dergisi Yazarı; Atilla Özsever, Gazeteci; Şadi Ozansü, İKP Genel Başkan Yardımcısı

ikazından sonra söz alan gazeteci Atilla Özsever, anayasa taslağında sosyal haklara dönük nasıl bir kıyım gerçekleştirilmeye çalışıldığını ve sosyal/ekonomik haklar alanında yürütme erkine Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin tanınmasının işçi sınıfı açısından çok büyük sakıncaları bulunduğunu açıkladı. Son olarak söz alan Red Dergisi yazarlarından Hakkı Yükselen, bireysel haklar adı altında

Herkese Sağlık! Yakın gelecekte mecliste tekrar görüşülecek olan sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkımıza acımasızca saldıran Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na karşı durmak için İstanbul’da onlarca sendika, meslek odası, siyasi parti, dernek ve inisiyatif bir araya gelerek Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu’nu oluşturdu.

İ

şçi Kardeşliği Partisi’nin de bileşeni olduğu Platform, 27 Aralık 2007 tarihinde ilk kitlesel basın açıklamasını gerçekleştirdi. Pertevniyal Lisesi önünde buluşan yaklaşık bin kişilik topluluk “Herkese Sağlık Güvenli Gelecek için Birleşik Mücadeleye” pankartı ile, Unkapanı’ndaki Sosyal Güvenlik Kurumu binasına doğru yürüyüşe geçti. “Sağlık haktır satılamaz, Savaşa değil sağlığa bütçe, Herkese sağlık, güvenli gelecek, Parasız eğitim, parasız sağlık, Kahrolsun IMF işbirlikçi AKP” sloganları atıldı. Unkapanı Sosyal Güvenlik Kurumu önüne varan topluluk adına ilk açıklamayı Türk Tabipler Birliği Başkanı Gençay Gürsoy yaptı. AKP’nin “zücaciye dükkanına girmiş bir fil” gibi sağlık

ve sosyal güvenlik sistemini yıktığını söyleyen Gürsoy, sağlık alanının hızla ticarileştirildiğini anlattı. Platform adına basın açıklamasını Hava-İş ikinci başkanı Eylem Ateş okudu. Açıklamasında, yasanın getireceği olumsuzlukları sıralayan Ateş, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bu tür yasaların halkın tepkisi ile püskürtülebileceğine işaret etti. Bütün bu düzenlemelerin yerli ve yabancı sermayenin istekleri doğrultusunda gerçekleştirildiğini vurgulayan Ateş, “Kabesi IMF, secdesi patron olanların sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızı yok etme çabasıdır bu” dedi. AKP hükümetinin “Nasılsa Allah’ın sopası yok ama IMF’nin sopası var” diye düşündüğünü söyleyen Ateş, “Ama bizi hesaba kat-

burjuvazinin ne kadar içi boşaltılmış düzenlemeler dayattığını ifade eden bir konuşma yaptı. Verilen aradan sonra kürsüye çıkan Devrimci İşçi Grubu sözcüsünün grup olarak İKP’ye katıldıklarını ilan etmesi üzerine salonda alkışlar yükseldi. Bundan sonraki bölümde çeşitli katılımcılar söz alarak anayasa ve kurucu meclis tartışmalarını sürdürdüler. mıyorlar, çalışan da üreten de biziz, biz karşı çıkarsak yapamazlar” dedi. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu’nun çağrısını yaptığı ikinci kitlesel basın açıklaması 13 Ocak 2008 tarihinde Kadıköy’de yaklaşık 3 bin kişinin katılımıyla gerçekleştiri ldi. Polisin yoğun güvenlik önlemleri aldığı eylemde binlerce kişi emeklilik ve sağlık hakları için haykırdı. Platform adına basın açıklamasını okuyan Türkiye Tabipler Birliği Başkanı Nazmi Algan “Sosyal Güven(siz)lik ve Genel Sağlık(sızlık) Sigortası bir kez daha gündemde. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası geçen yıl TBMM’de kabul edilmişti. Anayasa Mahkemesi bir dizi maddesini iptal edince önce 1 Temmuz 2007’e sonra 1 Ocak 2008’e ertelendi. AKP Hükümeti şimdi veto edilen kanundan da kötü bir tasarıyı meclisten geçirmeye çalışıyor. IMF emrediyor AKP meclisten geçiriyor” dedi. Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu düzenlediği kitlesel basın açıklamaları dışında İstanbul’un çeşitli bölgelerinde yerel komiteler oluşturarak, meclisten geçirilmek istenen yasanın nasıl bir yıkıma yol açacağına dair kamuoyunu bilgilendirme çalışmaları yürütüyor.

Yalansız Dolansız Şadi Ozansü

Hükümet patron dostu Anayasa istiyor: Bu ne demek? Evet, yanlış duymadınız. Hükümet “patron dostu anayasa istiyor!” Geçenlerde bir TV kanalına çıkan AKP bakanlarından Mehmet Şimşek hiç sıkılmadan şu cümleyi sarf etti: “Hükümetimiz girişimci dostu bir anayasa hazırlıyor!” Dünyanın hiçbir büyük patron hükümetinin bir bakanı, niyeti ne olursa olsun böyle bir laf etme cesaretini kendinde bulamaz. Ama işte bizde oluyor! AKP hükümeti dünyanın ve Türkiye’nin büyük patronlarına o kadar bağlı ve kendinden o kadar emin ki bu lafı kolaylıkla edebiliyor. Önce kendi kendimize şu soruyu soralım: Girişimci dostu anayasa ne demek? Evet, herkesin kolaylıkla anlayabileceği gibi bu, patron dostu demekten başka bir şey değil! Diğer bir ifadeyle işçi düşmanı demek tabii ki! Anayasalar, ülkelerin sınıf mücadelesine bağlı olarak birer uzlaşma metni olmak zorundadır. Kuşkusuz bu anayasa sınıf mücadelesinde patronların işçilere göre çok daha avantajlı konumda oldukları bir dönemde kaleme alınıyor. Daha önce de yazmıştık: İşçilerin şu andaki durumları 12 Eylül anayasasının kaleme alındığı günlerden bile daha zayıf. Dolayısıyla AKP’nin yeni anayasası bu anlamda 12 Eylül anayasasından bile daha gerici olmak zorunda. Yeni anayasadan “demokratik” açılımlar beklemek bizim işimiz değil. Bu, Zafer Üskül’lerin, Ertuğrul Günay’ların, Baskın Oran’ların ve diğer liberallerin işi olsun! Ama biz açıkça şunu diyeceğiz: Söyleyene değil, söyletene bak! Evet! Söyleyen zaten işçi düşmanı kimliğini saklamaya gerek bile duymuyor. Ama bunu ona söyletenler büyük işçi konfederasyonlarının başkanı patron sendikacılar! Lanet olsun! Bu düzen daha ne kadar devam edecek? İKP’nin talebi yeni anayasanın nispi temsil esaslarına göre düzenlenmiş ve her kesimin eşit propaganda imkânlarına sahip olarak katılabileceği bir milli kurucu meclis seçiminin öncelikle gündeme getirilmesidir. Ancak böyle bir kurucu meclis, Türkiye’nin Washington ve Brüksel’den yönetilmesini engelleyebilecek bir anayasayı yapma hakkına sahip olabilir. İMF’den, Dünya Bankası’ndan, Dünya Ticaret Örgütü’nden, Pentagon’dan ve Avrupa Birliği’nden kopacak bir anayasa ancak böyle olabilir. Ülke içindeki halkların birbirine düşman edilmesini ancak böyle bir meclis engelleyebilir. Ancak böyle bir meclis bütün işçilerin kardeşliği temelinde halkların kardeşliğini tesis edebilir.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ




Sendikalarımızı güçlendirmek için sendikalarımıza çöreklenmiş sendika patronlarından kurtulalım!

SENDİKA

Kendi aylıkları asgari 30–45 milyar arasında değişen Türk-İş’in yeni yönetimi hükümetin

Sendika yöneticisi mi yoksa

Bunun adına sendika yöneticiliği

U

zun yıllar, asgari ücret belirleme komisyonuna katılan Türk-İş’in çiçeği burnunda yeni yönetimi, hükümet ve büyük patronlarla yapılan anlaşmalar sonucunda belirlenen asgari ücrete ilk kez muhalefet şerhi düşmeye bile gerek duymadı! Oysa daha bir süre önce, Türkİş kendi açıklamalarında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 697 milyon, yoksulluk sınırını ise 2 milyar 271 milyon lira olarak açıklamıştı. Asgari ücretle hayatını sürdürmeye çalışan işçiler ve buna yakın bir parayla yaşamaya mahkum edilmiş işçi emeklileri 16 milyon liralık zammı daha bir hafta geçmeden en az üç katıyla geri verecekler, çünkü elektrik ve doğalgaz başta olmak üzere üst üste yeni zamlar geldi.

“Tok açın halinden ne anlar?” “Asgari ücret zammını nasıl buldunuz?” sorusunu kendilerine yönelttiğimiz işçiler tepkilerini dile getirdiler. Kimi, “Bu hükümetten zaten bir şey beklemiyorduk” dedi, kimi, “Patronlar bizi zaten köle gibi çalıştırmaya alışmışlar” dedi, kimisi de “Tok açın halinden ne anlar” ya da “Sahibimiz yok ki, Türk-İş’teki patronlar ceplerini doldurmakla meşguller, gelip bizim gibi asgari ücrete çalışsınlar da görelim” dediler.

Sendika patronlarının aylık maaşları: Bunlar nasıl paralar böyle? Merak edip sendika yöneticilerinin maaşları üzerine küçük bir araştırma yaptık. Bir de baktık ki, kimsenin telaffuz etmeye yanaşmadığı bu aylık ücretler aslında insanın dudaklarını uçuklatacak cinsten! Nasıl mı? İşte size Türk-İş yönetimindeki bazı sendikaların yöneticilerinin “resmi” maaşları, yani gelirin asgari kısmı. Bu yöneticilerin kendi sendikalarından aldıkları aylık maaşlar 15 ile 25 milyar lira arasında değişiyor. Ayrıca Türk-İş yönetiminde oldukları için oradan da ayda ortalama 15–20 milyar lira alıyorlar. Yani Türkİş yöneticilerinin asgari toplam maaşları 30 ile 45 milyar lira arasında değişiyor. Ayrıca her dönem sonu, yani her kongre sonrası hizmet tazminatı olarak brüt aylıklarının 2 katı (60 gün) tutarında yıllık tazminat alıyorlar. Örneklemek

 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

gerekirse: 20 milyar lira aylık maaş alan bir yöneticinin brüt maaşı + 4 yıllık ikramiyeler toplamı 250- 300 milyar lira civarında. Oysa, iş yasasına göre kıdem tazminatı tavan ücreti 2 milyar 80 milyon liradır ve maaşı daha yüksek bile olsa işçiler bu tavandan daha fazla tazminat alamıyorlar. Tabii bütün bunlara sendika genel merkez ve konfederasyon yöneticilerinin aldıkları maaşın yüzde 25’i oranında harcırah kullanma hakları olduğu da işin cabası. Bunu hangileri kullanıyor hangileri kullanmıyor bilemiyoruz. Şimdi bütün bu verileri topladığımızda ortaya çıkan tablo Türk-İş yönetiminde yer alan sendikaların başkanlarının aylık gelirlerinin neredeyse holding yöneticilerinkine yakın olduğunu maalesef görüyoruz.

Peki, bu duruma nasıl gelindi? Dünya çapında içinde bulunduğumuz dönem herkesin bildiği gibi kapitalizmin çürüyüp kokuşma dönemi. Gene hepimizin çok iyi bildiği gibi bu dönem geçtiğimiz yüzyılın başında başladı ve her yıl bir önceki yıldan daha büyük bir çürümeyle karşı karşıyayız. Çokuluslu büyük patron şirketleri geçmişte olduğundan farklı olarak, içinde örgütlü, yani sendikalı işçilerin çalıştığı, toplu sözleşme hakkına sahip kesimlerin yer alacağı yeni iş sahaları açmak istemiyorlar. Bu yüzden de yatırımlarını bu alanlara yapmaktansa bir kumarhane gibi çalışan borsalara akın ediyorlar. Bir başka ifadeyle üretimden kazanmaktansa paralarıyla para kazanmak istiyorlar. Buysa, ister istemez dün-

yanın bütününü bir kumarhaneye çeviriyor. Kapitalizm kendisi çürürken, örgütlü işçi sınıfını da çürütüp yok ederek iş dilenen zavallı insanlar haline getiriyor. Bundan sendika yöneticileri de hızla etkileniyorlar. Kendi altlarındaki koltuğun gideceği korkusuyla bu düzenle işbirliğine gidiyorlar. Kendi örgütlü güçleri Yeni Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu, asgari ücret kararına şerh giderek zayıfladıkça koymazken, “uzlaşma”ya varılmış olmasını büyük bir olumluluk olarak niteledi mafya kapitalizminin mafyacı sendikacılığına bütün gücüyle örgütsüz işçi kesimlerini soyunuyorlar. Kapitalizm kendi içinde örgütleyip güçlenmesidir. Bizim sendemokrasiyi nasıl yok ediyorsa, sendika dika patronlarımızın büyük bir bölümü yöneticileri de sendika içi demokrasiyi bırakın yeni işçilerin örgütlenmesini, yok ediyorlar. Onlar için, sendika bir varolanın korunmasını bile ancak mevholding, aidat ödeyen işçiler bu holcut hükümetlerle pazarlık yaparak sürdingin ücretlileri ve tabii kendileri de dürebilmekten yanalar. Eldekini kaybetbu holdingin patronu oluyorlar. Onlar memenin yolu, onlara göre, hükümetle da holding patronları gibi astığı astık, ve patronlarla pazarlık yapmaktan kestiği kestik kişiler haline geliyorlar. geçiyor. Tabii bu pazarlıkta hep itilip Dahası, bu düzen içinde hareket etmekakılıyorlar ve kendi örgütleri giderek yi bir marifet saydıklarından, aynen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıonlar gibi, sendikaların aidat gelirlerini yor. Koltuklarını elden kaçırmamak için borsalarda kullanıp, özel ticarethaneler hükümete ve patronlara taviz üzerine ve oteller açarak mafya kapitalizminin taviz veriyorlar. Hep geri adım atıyoroyununun kurallarına katılarak lar. Bu ise onları belki sendika çürümeye destek veriyorlar. patronluğunda tutuyor ama geleceklerinin olmadığıSendika nı kendileri de açıkça merkezlerinde ya görüyorlar. Ne yazık da şubelerinde ki, bu gidişin tersine çalışanlara niye faaliyet yürüten çok az sendika yöneticisi var. sendika hakkı Sendika patronları o yok? kadar gözlerini karartmış Bir işçi sendikasının durumdalar ki, kendi senadına layık bir faaliyet dika merkezlerinde ya da şugöstermesinin temel kıstası

İşçilerin ve Sendika Patronlarının Bir Yıllık Tazminat Dahil Ücretlerinin Karşılaştırılması Konfederasyon Yöneticisi Sendika Merkez Yöneticisi 3.000 YTL alan sendikalı işçi 1.000 YTL alan sendikalı işçi Asgari ücretli işçi

Aylık Maaş 25.000

Yıllık Maaş 300.000

Yıllık Kıdem Tazminatı Toplam Aylık Gelir Günlük Gelir 75.000 30.025 1.041

15.000

180.000

30.000

17.500

583

3.000

36.000

2.080

3.800

105

1.000

12.000

1.500

1.125

35,5

435

5.220

540

480

16

Ücretler YTL cinsinden yaklaşık olarak belirtilmiştir. Normal ücretler alan sendika yöneticilerini saygı ve sevgiyle ayrı tuttuğumuzun bilinmesi dileğimizdir.


ALARIMIZ

Sendikalarımızın mali kaynaklarını tüm işçilerin hizmetine sunalım, işçi sınfını ve sendikalarını yeniden güçlendirelim!

n ve patronların talebi üzerine ilk kez 435 YTL’lik asgari ücret kararına şerh bile koymadı!

a holding yöneticisi misiniz?

i değil sendika patronluğu denir! belerinde çalışan işçilere sendika hakkı tanımıyorlar. Kendi sendikasında çalışan insanların örgütlenmesini savunmayan bir sendika patronunun başka işyerlerini örgütleyebileceğine kim inanır?

Her şeye rağmen gene sendika, gene sendika! Bütün bu olumsuz gelişmelerden çıkartılması gereken sonuç, hiçbir şekilde sendikasızlık olamaz. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, en kötü örgütlü yapı bile örgütsüzlükten iyidir. Çünkü hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, patronlar şu haliyle bile sendikalarımıza tahammül edemiyorlar. Yöneticileri kendi saflarında yer alsa bile sendikaların varlığından korkuyorlar. Sendikal örgütlerin, sendika patronlarının sahibi olduğu birer işyeri olmadığını anlamalıyız. Bu sendikalar bizim ödediğimiz aidatlarla ayakta duruyorlar ve bunların asıl sahipleri bizleriz. Sendika patronu aslında asalak bir yönetici olmaktan başka hiçbir anlam taşımıyor. Yeter ki biz sendikamıza sahip çıkabilelim, yöneticilerimizden her konuda hesap sorabilelim! Bu konular politik konular olduğu kadar mali konulardır da! Yani sendika patronlarımızın hükümetle ve patronlarla işbirliği politikalarına karşı çıkalım, ama aynı zamanda mali konularda da bilgi sahibi olalım. Hiçbir konuda hiçbir yöneticiye açık çek vermeyelim. En güvendiğimiz sendika yöneticisine bile hiçbir zaman “Her istediğini bize hesap vermeden yap!” demeyelim. Bu hem onun için hem bizim için kötü sonuçlar verir.

Neden bu kadar çok sendika profesyoneli var? Dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir sendikasında bizde olduğu kadar çok profesyonel yönetici yok! Bizde profesyonel yöneticilik bir meslek haline gelmiş durumda. Ve tabii bu durum sendika patronlarının fazlasıyla işine geliyor. İşçilerin gözünde sendika profesyoneli olma durumu bir anlamda sınıf atlama hali olarak görülüyor. Tabandaki militan işçiler sendika profesyoneli olarak devşirildiklerinde ister istemez sendika patronunun gözünün içine bakar oluyorlar. Çünkü gelecekleri onların iki dudağı arasından

çıkacak sözlere bağlı oluyor. Bu yönüyle profesyonel sendikacılık, tabandan gelen militan işçileri de olumsuz yönde yutan bir işlev görmeye başlıyor. Sendikaların belirli işlerini yürütmek için tabii ki, sendika profesyonellerine ihtiyaç var ama bu sayıyı sınırlı tutmak gerçek bir sendikal faaliyet için zorunluluk haline gelmiş bulunuyor.

Sendika patronlarının maaşları onları tabandan koparıyor ama sorunun esası bu değil! Yukarıda sendika patronlarının maaşlarının holding yöneticilerininkiyle kıyaslanabilecek düzeylerde olduğunu belirttik. Ama meselenin özü burada da yatmıyor. Esas olan şu: Gerçek bir sendika yöneticisinin maaşı o sektörde çalışan kalifiye bir işçinin ücretinden daha yüksek olmamalı. Bu doğru. Ama iş gerçek anlamda bir sınıf mücadelesi yürütmek olduğunda tabii ki sendika yöneticisi örgütünün elindeki bütün imkânları kullanmak zorundadır. Bizim derdimiz sendikacı düşmanlığı yapmak değil! Mesela, dürüst bir sendika yöneticisi, sınıfının çıkarları doğrultusunda faaliyet gösterirken bir takım araçlara ihtiyaç duyuyorsa, bunlara kendi adına değil ama sendikası adına sahip olmalıdır! Aynı anda yurdun dört bir köşesindeki sınıf mücadelelerine anında müdahale etmek isteyecek bir sendika yöneticisinin altında 4x4 cip de olabilir, hatta helikopter de! Yeter ki, bu araçları kendi özel çıkarları için değil doğrudan bağlı olduğu örgütün çıkarları için kullanıyor olsun!

Peki, sorunun çözümünü nerede aramalıyız? Sendika patronlarının, işçilerin örgütlerini hükümetlere ve patronlara peşkeş çektiklerini anlattık. Ama herkes herhalde bu gidişin gidiş olmadığının farkında. Patronlar sınıfının azgın saldırılarına karşı mücadele edecek dürüst sendikacıların tabanın inisiyatifiyle ortaya çıkartılması bir zorunluluk olarak önümüzde bütün çıplaklığıyla duruyor. İşçi Kardeşliği’nin önümüzdeki sayısında çözümün nerelerden geçebileceğini uzun boylu tartışacağız.

Köşeli Köşe Çetin Yelken

Örtülü gerçekler Yer: Ankara Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısı. Karar: Açlık sınırının 800 YTL olduğu ülkede net 435 milyon. Taraflar: IMF’nin stajyer hükümeti, yeni asgari ücretin en az oluşundan direk çıkar umanların (sermayenin) temsilcisi ve sözüm ona asgari ücretle sürünenleri temsil ettiğini iddia eden Türk-İş’in. Sonuç: Oybirliği, yani her ay kendi bülteninde yoksulluk sınırını, açlık sınırını açıklayan Türk-İş karara imza attı ve o kalem, o anda milyonlarca insanın yüreklerine battı. Bu sıradan bir imza mıydı? Hayır, yıllardır perde arkasında sürdürülmeye çalışılan emeğe ihanetin resmi kabulüydü; yani ihanetin belgesiydi. Genel kurul sonrası yapılan eleştiri ve endişeleri ortaya çıkarmamıştı. Yıllardır kendi tabanlarına katan, siyasi güçlere ve sermaye güçlerine kuzu olan Türk-İş’in yöneticilerinin, artık 5 maymunlar orkestrası tarafından temsil edileceğinin imzasıydı. Yine bu yazıdan sonra birçok iyi niyetli sendikacı, işçi ve emek dostu beni saldırgan bulacak. “İyi kötü tek işçi örgütü” deyip “yıpratmayalım” diyecek; ama hayır! Böyle diye diye sendikal hareketi nereye getirdik görüyoruz. Olacaksa adam gibi olacak. Sınıfa, işsize, işçiye güven vermeyecekse aldıkları yetkiye kişisel çıkarlarına milyonlarca liralık maaşlarını kullanarak İstanbul’da, Alibeyköy’de, Esenyurt’ta, Sarıgazi’de 430 YTL’ye 5 kişinin nasıl geçindiğini görmeyecekse, olmaz olsun böyle örgütlülük. Onun için, artık oturup beklemenin anlamı olmadığını anlayalım. Eee; peki ne yapalım? Yıllardır tartışılıp hayata geçirilemeyen tek konfederasyon, yeni bir sendikal hareketin startını verelim. Tüm sendikalar, onurlu, başı dik dolaşmak isteyen herkese “bu böyle gitmez” demeli diyorum. Sonuç olarak, hükümetle iyi geçinmek adına, ihanet belgesine

imza atan Türk-İş yönetimini kınıyor, özellikle meydanlarda mangalda kül bırakmayan Nihat Yurdakul ve Mustafa Türker’i iki yüzlülüklerinden, diğerlerini de işçilerden aldıkları gücü şahsi çıkarlarına kullandıklarından dolayı kınıyorum. İşçilerin gazabını er geç üzerlerinde hissedeceklerdir. Türban neyi örtüyor? Yer: Madrid. Toplantı Adı: Medeniyetler Buluşması. Adı dünya sermayesi olan güçlerin çıkardıkları savaşların, dökülen kanların, ırzlarına geçilen kadınların sorumlusu Evanjelist Siyonist projeleri. Aktörleri ise piyon başbakan ‘Erdoğan’. Konuyu saptırmanın en güzel yolu ise, türban. Bizlerin de özgürlükçü anlayışımız gereği, mutlaka çözülmesi gereken bir sorun. Şöyle bir bakalım, türban şu anda neyi örtüyor? Anadolu’da başörtüsü, nişanlı genç kızların nişanlılık göstergesi. Artık ne anamızın ak tülbendi ne nişanlının başörtüsü. Maalesef ülkeyi Amerika’nın, İsrail’in kucağına oturtan İMF’nin, Dünya Bankası’nın, Siyonist sermaye çevrelerinin uşaklığını yapanların, ülkenin fabrikalarını, bankalarının arazilerini, bir komisyoncu ruhuyla pazarlayanların pisliklerini, yolsuzluklarını yağmalarını örtüyor. Türkiye halkı, siyasetçileri, sözde muhalefeti, ne zaman kaldırıp altındaki pisliği görecek; bu ülkenin Cumhurbaşkanı 200 iş adamını alıp Mısır’da yatırım pazarlarken, başbakanı Amerika’dan aldığı talimatla, üç bin yılda dünyayı Hıristiyan yapma projesinde baş aktör olarak rol alırken, temiz duyguları, inançları daha ne kadar sömürecekler. Son bir dip not. Bu ülkede türban nedeniyle okuyamayan genç kızlarımızın sayısı ne kadar bilmiyorum ve onların da eğitim hakkını savunuyorum ama şunun da bilinmesini istiyorum ki yoksulluk, fırsat eşitliği nedeniyle üniversiteyi hayal bile edemeyen milyonlarca işçi, köylü, yoksul gençler var. Onların eğitim hakkını savunmak da bizlerin görevi. Sanal yüzde 47’nin şokunu atıp, toplumsal muhalefetin başlaması umuduyla; İşçi Kardeşliği okurlarına sevgilerle.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ




GÜNCEL

İşçi sınıfı Türkiye’nin dört bir yerinde mücadeleyle aldığını mücadeleyle savunuyor!

Süsler, Doruk, Öznur Grev Süreci

Eskişehir’de kurulu Süsler Soba Fabrikası’nda yürütülen mücadele Türkiye işçi sınıfı için pek çok değerli ders içeriyor. Mücadele süreciyle ilgili olarak, Birleşik Metal-İş Şube Başkanı Bayram Kavak’ın tavsiyesiyle süreci yakından takip eden Emekli-Sen Şube Başkanı Suat Başaraner ile görüştük. Süsler ve diğer fabrikalarda sendikal örgütlenmeyi nasıl gerçekleştirdiniz? Kısaca anlatır mısınız? Süsler, Doruk ve Öznur’daki fabrikalarda işçi arkadaşlarımız sendikalı olma kararını verdiler. Bu kararı verdikten sonra süreç başladı. Sendikal tercihlerini DİSK’e bağlı Birleşik Metalİş olarak verdiler. 13 Nisan 2007 yılı itibariyle sendikaya işçilerin büyük kısmı üye oldular ve süreç başlamış oldu. Bu süreç içerisinde İtalya’daki fabrikanın sınıf dayanışması amacıyla Süsler’deki işçiler için iş yavaşlatma tehdidiyle sendikal örgütlenmenin önünü açmak için bize destekte bulundular. Ama esas belirleyici olan işçi arkadaşlarımızın kendilerine güvenmeleridir. Bizi tercih ettikleri için de aynı zamanda memnunuz. Disk’in yapısı bellidir. Mücadele anlayışı bellidir. Zaten işçi arkadaşlarımızın

Münür Dinler, Kristal-İş Genel Sekreteri Değerli İşçi Kardeşliği okurları ve işçi arkadaşlarım, Yeni bir yılın ilk günlerinde 2007’den kalan sıkıntılarımız ve üstüne ekleyeceğimiz yeni yeni sıkıntılar bizleri beklemekte. Biz işçi sınıfı olarak bu süreçte bir karar vermek zorundayız. Geleceğimizi doğrudan etkileyecek olan bu saldırılar karşısında ya teslim olacağız ya da mücadele ederek bu saldırıları bertaraf edeceğiz. Değerli İşçi Kardeşliği okurları, Ülkemizdeki son beş yıllık AKP iktidarının yaptıklarına şöyle bir baktığımızda geldiğimiz noktanın ne olduğu ortada. Önümüze öyle bir tablo konuluyor ki tıpkı “12 Eylül’de darbe nasıl bir gecede terörü bitirdi” diye bir yalan propaganda toplumumuza enjekte edildiyse, şimdi de topluma Avrupa Birliği hayaliyle bir uyuşturucu enjekte ediliyor. Toplum tam ayılacakken “ekonomik gelişme” adı altında bir yalan daha enjekte ediliyor. Peki, bunları bize enjekte edenler kimler? AKP bunu tek başına mı yapıyor? Hayır! Boyalı basının çok değerli yazarları IMF aracılığı ile yapıyorlar. IMF cilalanıp parlatılıyor, özelleştirmelerle ülkenin ve işçi sınıfının altına dinamit koyuyorlar, sosyal güvenlik yasasıyla da son darbeyi vurup halkın geleceğini karartıyorlar. İnsanımızı tam bir borç batağına sürüklüyorlar. Şu anda hiçbir harcama

 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

sendikayı tercih etmelerinin sebebi de haklarını alabilecekleri sendika olarak gördükleri içindir. Bu süreçten sonra Toplu İş Sözleşmesi yetkisi alındı ve Toplu İş Sözleşme görüşmelerine başlandı. İtalyan patron Mes olduğu için 2. maddede anlaşılamadı. Bu süreçten sonra Uzlaşma Kurulu’nda anlaşma olmadı. Dolayısıyla biz yasal hakkımızı kullanarak sözlü konuştuk sonra sesimizi yükselttik. Karşılık olarak da en sonunda işçi sınıfının son silahı olan grev kararını aldık ve fabrikalarda yapmadan, maaşı eline bile geçmeden 4 kişilik bir aile kime ve neden olduğunu bile bilmeden 1.500 YTL borçlu çıkarılıyor! Kim tarafından borçlandırılıyor? Hükümet tarafından! Şu anda yabancı sermaye bu ülkede yeni istihdam alanları mı açtı, yoksa hazır kârlı işletmeleri bedavaya kapatıp işsizler ordusuna yeni yeni işsizler mi kattı? Artık geldiğimiz bu noktada bizler kendimize gelmeli ve bu gidişe dur demeliyiz. Sayın başbakan diyor ki her yasa hazırlanışında biz sosyal tarafları dinliyoruz. Evet, dinliyor ama sonuçta bildiğini ve IMF’nin dediğini yapıyor. O zaman bizler tabandan harekete geçerek, gücümüzü ortaya koyarak bu ülkede bir işçi sınıfı olduğunu, bu ülkenin katma değeri olan emeklerini, beyinlerini, bedenlerini ortaya koyanların var olduğunu, IMF’nin bu ülkede hâkimiyet kuramayacağını, başbakanın “dinlediği” sesin ne anlam ifade ettiğini bilmesi gerektiğinin zamanıdır. 2008 yılı üzerimizdeki ölü toprağının atıldığının miladı olsun. Tüm sendikalar, sivil toplum örgütlerinin değerli mensupları, AKP hükümetine oy vermiş olsanız da vermemiş olsanız da gelecek için, çocuklarımızın geleceği için el ele vererek, çıkacak olan sosyal güvenlik yasasına karşı, kıdem tazminatlarımızın güvencesi için, özelleştirmelere karşı tüm enerjimizi, birlik ve beraberliğimizi ortaya koyalım. Geçmişimiz bunun örnekleriyle doludur. İşçi sınıfı bunu yapabilecek kabiliyet ve güce sahiptir yeter ki istesin. Daha ne bekliyoruz? Haydi, çocuklarımız için, ülkemizin geleceği için daha güzel yarınlar için el ele birlikte mücadeleye!

grev ilanını astık. Tabi bunun karşısında işveren de lokavt kararını astı. Bundan sonraki süreci sınıf mücadelesi belirleyecektir. Biz bu haklı mücadelemizde kazanacağımıza inanıyoruz. Toplu İş Sözleşmelerinde Birleşik Metal-İş’le işveren arasında hangi önemli maddelerde anlaşamadınız? Talep ettiğimiz ücret artışının çok altında bir rakam verildi. Fabrikada çalışma koşulları çok ağırdır. Kalıphanede, montajda, dökümhane ve diğer birimlerde verdiğimiz emeğimizin karşılığında, işverenin verdiği ücret ağza alınmayacak kadar düşüktür. Bu nedenle biz artışları, mücadele ile gerçek hakkımızı alıncaya kadar devam edeceğiz. Ama rakam telaffuz etmek istemiyorum. Bizim talep ettiğimiz ücret ile işverenin önerdiği rakam arasında 8 masa 9 sandalye fark var. Bu işte artık söz bitti. Artık örgütlü gücümüzden gelen inisiyatiflerimizi uygulama zamanıdır. Gelinen bu süreçte grev kararını nasıl aldınız? Bu grevin başarılı olması açısından işçilerin kararlılığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Disk olarak bütün birimlerimizde, sendikalarımızda tabanın söz sahibi olmasını savunuyoruz. Demokratik olmasını savunuyoruz. Bu grev kararı tepeden inme değil tabanda en az 7–8 kez toplanarak temsilcilerin, delegelerin ve bütün işçi arkadaşlarımızın karar verdiği özgür bir irade ile alınmıştır. Bu süreçte toplu iş sözleşmelerinin bütün oturumlarına temsilci arkadaşlarımız bizzat katılmıştır. Dolayısıyla işçi arkadaşlar grev kararını kendileri verdikleri için grevin başarısız olması söz konusu değildir. İşçi sınıfı belki kitabi anlamda, akademik anlamda bilgili değildirler ama karar verdiklerinde kılıç gibi keser. Bunu geçmiş yıllarda Kavel’de, Demirdöküm’de, 15–16 Haziran’da, 1Mayıs 2007 işçi bayramında gördük. Disk bir karar aldığı zaman kimseye danışmaz. O kararı her şartta uygular. Bunun birçok örnekleri var, tabii biz de sendika ayrımı yapmıyoruz. Telekom’un yaptığı direnişe, greve gönülden destek verdik. Geçmişte Paşabahçe direnişini de destekledik. Hala saygıyla anıyoruz. Dolayısıyla bizim saygımız sadece Disk Birleşik Metal-İş’e değil bütün işçi sınıfınadır.

Suat Başaraner, Emekli-Sen Eskişehir Şube Başkanı

Bu saygımız boşa çıkmayacak, bunu biliyoruz. Kendi kararını kendi veren işçi arkadaşlarımıza sonuna kadar güveniyoruz. Başarılı olacağımıza inanıyoruz. Tabi biz mücadele ederken işveren ve yandaşları boş durmayacaklardır. Bunlara karşı tüm önlemler alınmıştır. Grev mücadelemizde zararlı değil karlı çıkacağımıza inanıyoruz. Biz de Eskişehir İKP İl Örgütü olarak grevde bulunan tüm işçi arkadaşlarımızı sonuna kadar destekliyor, Eskişehir’deki bütün sendikaları ve sendikasız işçileri Süsler, Doruk, Öznur işçileri ile sınıf dayanışmasına çağırıyoruz. Son olarak genel durumla ilgili hükümetin ve işverenlerin, işçilerin kıdem tazminatına göz dikmiş olduğunu söylemeliyim. Hükümete tarihi bir uyarı yapıyorum Disk Emekli-Sen Şube Başkanı olarak, elinizi işçinin kıdem tazminatından çekin, ateşle oynamayın! Geçmişten bir ders al-

Anlaşma sağlandı Süsler, Doruk ve Öznur fabrikalarında toplu sözleşme görüşmeleri sonuçlandı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası başkanı Bayram Kavak’ın açıklamasına göre 13 Nisan 2007’de başlayan süreç 28 Ocak’ta noktalanarak toplu sözleşme imzalandı. Gönül bunun daha önce gerçekleşmesini isterdi,ama yaklaşık bir yıllık bir süreç yaşandı. Yeni toplu sözleşmede 600 YTL olan ücret 840 YTL’ye çıkarken; bayram, yakacak, izin ücretleri, doğun yardımı ve çocuk parası gibi sosyal haklar da kazanıldı. Eskişehir sanayisinde işçiler açısından ciddi bir örgütsüzlük yaşandığını söyleyen başkan Bayram Kavak, içinde bulunulan sömürü koşullarında hiçbir işçinin sendikasız ve örgütsüz çalışmaması gerektiğini belirtti. İşçi arkadaşlarımız söz ve kararın tabanda olduğunu da göstermiş oldular.


PARTİMİZ

İşçi sınıfının siyasette bağımsız temsilini sağlamak için İşçi Kardeşliği Partisi’ni inşa edelim!

“Bugün kitlesel bir işçi-emekçi partisine ihtiyaç var” İKP’ye yeni katılan Belediye-İş İETT Şubesi Başkanı Saadettin Yıldırım ile böyle bir partiye neden ihtiyaç olduğunu konuştuk Niçin İKP’ye üye oldunuz? Sizce böyle bir partiye neden ihtiyaç var? İKP’nin kuruluş aşamasında ve daha öncesinde de Türkiye’de kitlesel bir işçi partisine ihtiyaç olduğu konuşuluyordu. İKP’nin kuruluş sürecinde parti kurucusu arkadaşlar özellikle sendikalara, sendikacılara, işçi önderlerine ve işçilere yoğun bir şekilde gittiler; yoğun bir çalışma yürüttüler. Ben bu çalışmaları zaten takip ediyordum. Şöyle düşünüyorum; özellikle bugün Türkiye’de kitlesel bir işçi-emekçi partisine ihtiyaç var. Türkiye’deki bu boşluk uzun yıllardır doldurulamadı. Kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen partiler, gerçekten sosyal demokrat değil. İşçi kesimini kucaklayacak, onların sorunlarına sahip çıkacak, örgütleyecek sosyal demokrat bir parti yok. ‘Sosyal demokratım’ diyen mevcut partiler işçi ve emekçilerden kopuk, muhafazakâr politikalar yürütüyorlar. Gelelim sosyalist sol kesimdeki partilere. İşçi sınıfı adına kurulduğunu, hareket ettiğini söyleyen partiler işçilerden kopuk. Parti şefliği gibi tutucu biçimlerle aslında işçilere kapalı yapılar. Kısaca, Türkiye’de işçilerin, emekçilerin genel anlamda çıkarlarını savunacak, onları örgütleyecek, sınıf mücadelesi içine çekebilecek tarzda işçi kitle partisi olmadığı için ve son süreçte de İKP iyi bir politikayla bu iddialara sahip çıktığı için İKP’ ye geldim. Ayrıca, İKP faaliyetini yürüten partili arkadaşları bu mücadelede çok samimi ve çok olgun bulduğum için İKP’ ye geldim ve üye oldum. Ülkemizde gerçekten işçi sınıfı içerisinde bugüne kadar iyi örgütlenmiş, belli alanda kitleselliği sağlamış olan örnek alabileceğimiz, 60-70’li yıllarda Türkiye İşçi Partisi örneği var. Sendikalarda, işyerlerinde, fabrikalarda, emekçilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde iyi bir örgütlülüğe sahipti. Keza, sosyalist gelenekten gelen hareketler içerisinde Türkiye Komünist Partisi de geçmişte sınıf içinde belli anlamda örgütlü bir yapıydı. 1980 sonrası maalesef ülkemizde bu tarzda, yani sınıf içersinde bu oranda bir kitleselliği, etkiyi sağlayan partiler ne yazık ki çıkmadı. İKP’nin, partimizin işyerlerinde, sendikalarda, yani nerede bir işçi varsa, nerede bir emekçi varsa onlara ulaşması, izlediği politikayı iyi anlatması gerekiyor. Çünkü örgütlenme insanlara ulaşmayla, anlatmayla oluyor. Yoksa işçiler adına, emekçiler adına kurulmuş bir parti iddiası ne kadar büyük olursa olsun, eğer faaliyetleri, etkisi kendi çevresiyle sınırlı kalıyorsa maalesef belli bir süre sonra marjinalleşiyor ve etkisizleşiyor; sınıf içinde yer tutamıyor. Türkiye’de bugün işçi-emekçi kesimler içersisinde gerçekten İKP’ ye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. İKP, demin bahsettiğim boşluğu doldurabilir. Bu iddiada olan bir parti. Ama bunun için biraz daha açılmamız gerekiyor, bu da kadro meselesi. Her tarafta örgütlenmek hemen olacak bir iş değil. Israrcı bir biçimde, kendini, politikalarını

işçilere, emekçilere anlatması gerekir. Sizce, İKP’nin böyle bir örgütlenme için nereden başlaması gerekiyor? Benim uzun bir süre işçilik yaşamım var, aktif sendika üyeliği ve son dönemlerde sendika yöneticiliği pozisyonum oldu. Yani, sınıfın içinden biriyim. Bugün işçilerin, emekçilerin en büyük sorunlarından biri işsizlik. İkinci olarak, 23 milyon çalışanın yaklaşık 10 milyonu asgari ücretle çalışıyor. Asgari ücretle çalışan sayısı kadar asgari ücretin altında çalışan da var ülkemizde. Ben buna açlık ücreti falan da demeyeceğim, resmen kölelik koşullarında çalışan milyonlarca işçi var. İstanbul’un birçok semtinde, binaların altlarında, konfeksiyonlarda, atölyelerde milyonlarca insan çok kötü koşullarda çalışıyorlar. Bu insanların hiçbir sosyal güvencesi yok, çok kötü koşullarda, çok fazla çalıştırılıyorlar. Ayrıca ülkemizde on binleri aşan çocuk işçiliği var. Partimizin özellikle emeğin en çok sömürüldüğü, güvencesiz çalışan milyonlarca işçinin olduğu yerleri tespit edip propagandayı buralarda yoğunlaştırması lazım. Önümüzdeki süreçte parti kurullarına da öneri olarak götürmeyi düşündüğüm bir şey var. Güvencesiz işçilerin ya da sendikasız da olsa kayıt altında çalışan, kısmen güvencesi olan işçilerin haklarına ilişkin bilgilendirme çalışmaları yürütecek ve parti merkezinde faaliyet gösterecek bir hukuk bürosunun kurulması lazım. Ülkemizde bugün 23 milyon çalışanın 10 milyonu kayıt dışı, 10 milyon içinde 5 milyona yakın insan da sosyal güvenceden yoksun olarak çalışıyor. Sendikalı olarak çalışan 800 bin işçi var. 70 milyon nüfus içinde sadece 800 bin kişi, hatta toplu iş sözleşmesi hakkını da hesaba katarsak sadece 700 bin işçi. Yani, 100 kişiden sadece bir kişi sendika üyesi, örgütlü. Sendikalar kendilerini sadece kendi üyelerine hizmet vermekle sorumlu görüyorlar. Peki, dışarıdaki bu milyonlar, işten atılanlar, sigortasız çalıştırılanlar, sigortalı çalışsa bile işten atılınca nereye başvuracağını bilemeyenler nereye gidecek? Sendikalar bu işçilere sahip çıkmıyor. Sendikaların en büyük eksikliği bu. Sendikalar toplumla yani kendi üyeleri dışında kalan çalışanlarla bağ kuramıyorlar. Kim bağ kuracak? Biz İşçi Kardeşliği Partisi olarak sadece kendi ülkemizde çalışan işçilerin değil, aynı zamanda dünyadaki bütün işçilerin kardeşliğini savunuyoruz, enternasyonal bir partiyiz. Bu anlayışla kurulmuş partimiz, milyonlarca sosyal güvencesiz çalışan, kötü koşullarda çalışan, iş kanunlarının uygulanmadığı koşullarda çalışan işçilerin, tüm işçilerin, çocuk işçilerin sorunlarıyla ilgili mutlaka bir birim oluşturmalıdır. Gerekirse 24 saat çağrı alabilecek bir birim olmalı, nerede haksızlığa uğrayan bir işçi varsa, iş akdi feshedilmişse ne yapacağını bilmiyorsa ona sahip çıkmalı. Her yıl 100 binlerin üzerinde işçi işten atılıyor. Sendikalı işçilerin işten atıldığı az-

dır, sendikalaşmanın ilk dönemlerinde Sendikalar gücünü, yarının potansiyel işçi olur. Onlara da sendikalar hukuki adayları olan öğrencilerden almalı. anlamda destek oluyorlar, sahip Dar gelirli, küçük çiftçilerden alçıkıyorlar. Ama bunun dışında malı. Bugün izlenen IMF’ci, liberal binlerce, on binlerce işçi her politikalar sonucu işçilerle birlikte gün işini kaybediyor, haklarınemekliler, memurlar, öğrenciler, dan mahrum kalıyor ya da çok köylüler hepsi mağdur. Sendikalar kötü çalışma koşullarında çalışıbu kesimlerin en dinamik örgütyor. Bunların gidebileleridir. Ama sendikalar ceği yer maalesef bugün toplumun bu kesimlesendikalar değil. Çok riyle, yani toplumsal azı sendikal örgütlülük sorunlarla ilgili ciddi içine giriyor. Çünkü politikalar oluşturasendikaların da ciddi madıkları için, sadece bir anlamda sendikasız, kendi üyeleriyle sınırlı güvencesiz işçileri örbir faaliyet yürüttükgütleme gibi bir politileri için bu kesimlerin kası yok. Çok az sayıda barındırdığı gücü de sendikanın iyi niyetli “Sendikalar kendilerini sadece kendi üyelerine göremiyorlar. Yanlışlık çalışmaları var; bu da hizmet vermekle sorumlu görüyorlar. Peki, burada. Sendikalayetersiz. Bunun için rın içinde bulunduğu dışarıdaki bu milyonlar, işten atılanlar, partimizin bu alanlara durum bu. Sendikaların sigortasız çalıştırılanlar, sigortalı çalışsa yönelik politika oluşturbunu aşması gerek, topbile işten atılınca nereye başvuracağını ması lazım. Yani, işçiler lumsal muhalefete önbilemeyenler nereye gidecek?” partiyle kendi sorunları cülük yapmaları gerek. temelinde buluşmalı. Parti, bu buluşmanın Tarihimizde bunun örnekleri var; büyük araçlarını yaratmalı, bu konuda kafa yorişçi direnişleri, eylemleri olmuş, yüz binler malı. İşini kaybeden işçiye yol göstermeli, sokağa çıkmış. Sendikalar gerçekten biraz iş yasaları ihlal edilen işyerlerinde, işçilere sorumlu davranırlarsa, işçilerin ve işsizörgütlenmenin yollarını göstermeli. Anlerin, tüm emekçi kesimlerin sorunlarıyla cak elbette partimiz bugün, sendikaları işçi ilgilenirlerse, sahip çıkar ve bu sorumluluk sınıfının öz örgütleri olarak çok önemtemelinde toplumu hareketlendirirlerse, siyor, sendikal mücadeleyi önemsiyor. büyük güç odakları haline geleceklerdir. Ve mevcut hükümetler de işçi sınıfının Sendikal alandaki son gelişmelekazanılmış haklarına bu kadar rahat, bu ri nasıl yorumluyorsunuz? İKP’nin derece pervasız saldırıda bulunamayacakbu konuda nasıl tutum alması gelardır. Hükümet ve sermaye, sendikaları rektiğini düşünüyorsunuz? güç olarak görmediği için, son olarak Ülkemizde son dönemlerde sendikal Türk-İş’in kongresine müdahale etmiş ve cephede hiç de hoş olmayan, bizi geri istediği yönetimi oluşturabilmiştir. Yine noktalara götüren olaylar yaşanıyor. Her asgari ücretle ilgili 55 yıldır muhalif olan, genel kurulda, “Sendikalar güç kaybediyor, asgari ücreti açlık sınırının yarısı olarak özelleştirmeler sonucu kamuda işçi sayısı kabul eden Türk-İş, hükümetin talebi doğazalıyor, bu da sendikalı işçi sayısının rultusunda bu asgari ücrete imza atmıştır. azalmasını getiriyor. İşte bundan dolayı Sağlıkta reform denilen yasalarla ilgili sendikalar güçsüz”, deniliyor. Tespitler Türk-İş yönetimi dün yaptığı açıklamada yapılıyor, bu tespitleri hepimiz yapıyo“Gücümüz yok, çok fazla bir şey yapamaruz. Ama mevcut gücüyle sendikalar son yız, diyalogla çözmeye çalışıyoruz”, diyebildönemlerde, işçilerin kazanmış oldukları miştir. Mücadeleden kaçarak, hükümetle haklar birer birer ellerinden alınırken, ve sermayeyle anlaşarak hareket edilirse, daha da kötü bir şey yapıyor: hükümetle sendikalar kendi gücünü görmezse bu ve işverenlerle anlaşıyor. Kölelik yasaları mücadelede daha çok kayıplar veririz. dediğimiz 4857’nin çıkarılmasında, iş Sendikalar sınıf örgütleridir, demokgüvencesi ile ilgili çıkartılan yasalarda, ratik örgütlerdir, kitle örgütlerdir. Aynı son olarak sağlıkta reform tasarısı diye zamanda, sermayeden hükümetlerden gündeme getirilen tasarıda bu işbirliğini bağımsız, sınıfın genelinin çıkarını kogörüyoruz. Hükümetin kıdem tazminatrumalıdırlar. Böyle olmazsa haklar gider. larına yönelik saldırısına karşı, sendika Bir gün hükümet bir şeyler ister, bir gün yöneticilerinin sessiz kalarak adeta onları sermaye bir şey ister. Bugün Hak-İş, Türkonaylıyor olmalarında da görüyoruz. Bazı İş için “hükümetin arka bahçesi oldu” sendika yöneticileri böyle bir aymazlık deniliyor. Türkiye İşverenler Sendikası içindeler, sendika yönetimleri gücüKonfederasyonu açıklama yapıyor: “Bizim müz yok diye bunu geçiştiriyorlar. Oysa sendikalarla çözemeyeceğiz konu yok, sendikaların gücü sadece kendi üyeleriyle oturup anlaşıyoruz”, diyor. Bu büyük bir sınırlı değil. Sendikalar gücünü toplumun talihsizlik! Onun için partimiz de, senditüm emekçi kesimlerinden almalı, işsizin kaların sermayeden, hükümetlerden bade almalı. Sendikaya üye olmayan ama ğımsız işçi örgütleri olmasını ve kendi sınıf milyonlarca güvencesiz koşulda çalışan çıkarları temelinde örgütlenen, örgütsüz işçilerden, açlık sınırının altında yaşayan, işçileri örgütleyen, onları sınıf mücadeleyaşama savaşı veren emeklilerden almalı. sine katan sendikal anlayışı savunuyor.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ




ULUSLARARASI

Avrupa Birliği: Patronların Birliği Yaşasın Egemen Avrupa Halklarının Özgür ve Demokratik Birliği

Yeni Avrupa Antlaşması’na Hayır!

Romanya:

Maden işçileri lideri Miron Cozma nihayet serbest!

Avrupa Konferansı 2-3 Şubat 2008, Paris

İşçi Kardeşliği, – bazıları, partimizin de üyesi olduğu İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi (ILC) üyesi olan – emek aktivistleri, sendikacılar ve işçi önderlerinin başlattığı “Yeni Avrupa Antlaşması’na Hayır!” kampanyasını geçen sayısında duyurmuştu. Önceki nesillerin mücadeleyle edindiği kazanımlarımızın Avrupa Birliği gözetimindeki ülke hükümetleri tarafından yürütülen sonu gelmeyen saldırılarla eritilmesine karşı yürüttüğümüz mücadelede, Yeni Avrupa Antlaşması’na karşı çıkmak son derece önemli ve acil bir görevimizdir. Bu öyle bir antlaşma ki varolan tüm yıkıcı antlaşmaların hükümleri yineleniyor ve Avrupa Birliği Başkanlığı’na daha fazla güç ve pratikte tüm Avrupa halklarından bağımsız bir kurumsal statü kazandırılıyor. Avrupa Birliği için başlıca hedef, varolan çalışma ilişkilerinin tamamen altüst edilmesi, sözde “reformların” hayata geçirilmesi, tüm iş kanunlarına ve toplu pazarlık sistemine bir son verilmesidir. İşte kampanya çağrımızı, bu saldırılara karşı örgütlü şekilde ne yapabileceğimizi birlikte konuşmak için 2–3 Şubat 2008 tarihinde, Paris’te düzenlenecek, amacı “Avrupa çapında tüm işçilerin ve işçi örgütlerinin birliğini sağlamak, bu birliği halkların egemenliğinin kurucu öğesi olan demokratik hakları yeniden kazanmak ve sendikalarımızı yok olmaya karşı savunmak amaçlı bir ortak cephe haline getirmek” olan bir Avrupa Konferansı örgütleyebilmek için yapmıştık. Bu çağrımıza yanıt veren imzacılardan bir Türkiye delegasyonu oluşturamadık ancak kampanya imzacısı olan sendikalarımızdan Türkiye Sivil Havacılık Sendikası’nın düzenlenecek Avrupa Konferansı’na gönderdiği anlamlı destek mesajını sizlerle paylaşmak istiyoruz.

S

ürgündeki siyasetçiler Benazir Butto ve Navaz Şerif ’in ABD müdahalesiyle ülkelerine geri dönmesiyle seçime hazırlanan Pakistan’da, Benazir Butto’ya düzenlenen suikast sonrası ülke karıştı. Gün geçmiyor ki ülkeden şiddet ve ölüm haberleri gelmesin. Geçtiğimiz Kasım’da yine ABD’nin baskısıyla Genelkurmay Başkanlığı görevini bırakıp “sivile dönen” Pervez Müşerref muhalefetin hedefindeki adam. Aynı zamanda da ABD’den gelen baskıyı göğüslemeye çalışıyor. Müşerref ’in ülkesine sahip çıkma çabası bugüne kadar yaptıkları ve kısa süre öncesine kadar ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olması nedeniyle birçok çevreye inandırıcı gelmiyor. Ancak

10 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

Değerli dostlar, Son yıllarda Türkiye’de birçok sendikacı Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki işçi haklarını ileriye taşıyacak bir etki yaratacağına inanıyor ve bu yanlış inancı çeşitli platformlarda da dile getiriyor. Bunu yapan arkadaşlarımız somut gelişmelere gözlerini kapıyorlar ve bir hayal âleminde yaşıyorlar. AB’de temel eğilim işçi haklarının ve sosyal hakların geriletilmesi yönündedir ve bu eğilim tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Elbette buradan çıkarılması gereken sonuç da çok açıktır: Türkiye’deki sendikal hareketin AB ile ilgili bu yanılsamadan en kısa zamanda kendisini kurtarması gerekmektedir. Türkiye 1998 yılından bu yana, yani neredeyse 10 yıldır İMF tarafından şekillendirilen ve Dünya Bankası tarafından desteklenip, tamamlanan ekonomik programların güdümünde yaşıyor. Bu 10 yıllık süre içinde işçi sınıfına ve diğer emekçi kesimlere çok kapsamlı ve ağır saldırılar düzenlendi. Sendikalaşma oranı hızlı bir düşüş eğilimi içine girdi. Bu saldırılar bugün de hız kesmeden, hız kesmek ne kelime, daha da hızlanarak, ivme kazanarak sürüyor. Türkiye’nin AB’ye Katılım Belgesi’nde yer alan ekonomik programı ve İMF programlarını yan yana koyduğunuzda bunların tek yumurta ikizi olduklarını rahatça görebilirsiniz. Aralarındaki tek fark, bu programların süresi ile ilgilidir: AB 10 yıllık bir neo-liberal rota çizerken, İMF 3’er yıllık daha kısa vadeli programlar oluşturmaktadır. Ancak sınıfsal özleri açısından aralarında hiç ama hiç fark bulunmamaktadır. Zaten AB de ekonomik uyum alanında Türk hükümetine her zaman İMF’in peşinden gitmeye devam etmesini tavsiye etmiştir. AB’nin sınıf karakteri bu kadar açık ve nettir. Avrupalı sınıf kardeşlerimizin uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda elde etmiş oldukları kazanımlar AB sistemi içinde hızla erozyona uğratılmaktadır ve sendikalı ya da sendikasız işçilere, emekçilere Türkiye’nin AB’ye üye olması durumunda 1960’ların, 1970’lerin refah devleti Avrupa’sının bir parçası olacağı izlenimini vermek çok büyük bir hatadır. Bugün bütün sendikaların yakındıkları, bu yasa ile sendikacılık yapılamaz dedikleri 2003 tarihli yeni İş Yasası AB’ye üyelik sürecinin bir parçası olan bir yasadır. Tek başına bu örnek bile aslında durumu anlatmaya yeterlidir. Altını bir kez daha çizmek istiyorum. Türkiye’de hem AB üyeliğini canı gönülden destekleyen, hem de her iki cephede birden yer alma cambazlığına soyunan sendikalar önemli bir yanlışın içindedir. Yapılması gereken AB müzakere sürecini pasif bir biçimde izlemek ya da AB’yi lobi faaliyetleriyle kısmen değiştirmeye çalışmak değil işçilerin, emeği ile geçinen tüm kesimlerin kendi sınıf çıkarları temelinde mücadele etmelerini sağlamaktır. Konferans çağrı metninizde de belirtildiği gibi son derece kritik bir dönemece gelmiş bulunuyoruz ve zaman bizleri sıkıştırmaktadır. Bu düşüncelerle konferansınıza başarılar diliyorum. Atilay Ayçin, Türkiye Sivil Havacılık Sendikası Genel Başkanı

Pakistan nereye gidiyor? barış istiyorlar,

Pakistan’ın bir parçalanma tehlikesinden uzak olduğunu düşünmek de safdillilik olur. İşte böyle bir ortamda 2007 yılının son günlerinde Tüm Pakistan Sendikalar Konfederasyonu birlik ve barış çağrısı yaptığı bir deklarasyon yayımladı. İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi tarafından tüm dünyaya duyurulan bu deklarasyonu biz de İşçi Kardeşliği olarak yayınlıyoruz: Pakistan halkı barış istiyor Bugün, 27 Aralık 2007’de, halkımız şaşkına dönmüştür. Şiddet ve ölümler bir kez daha ülkemizin dört bir yanını sarmıştır. Bugün Pakistan halkını oluş-

turan insanlar

şiddetsiz, savaşsız bir ülkede yaşamak istiyorlar. Bugün şiddet yine arttı. Gelecek seçimler için kampanyaların başladığı dönemde yaşanan Benazir Butto suikastı demokrasiye, barışa ve ulusal egemenliğe bir darbedir. Şiddetin kaynağı Pakistan halkı değildir. Kritik bir dönemden geçmekteyiz. Bir kez daha söylüyoruz: Çözüm Pakistan halkının kendisinden, tüm bileşenleriyle birleşmesiyle Pakistan’ın içinden çıkacaktır. Sürekli olarak, barış için birleşik eylemlilik çağrısı yapan konfe-

1

999 yılının Ocak ayında birkaç bin ‘kara ağızlı’ ile şiddet yürüyüşü düzenlediği için 10 yıl hapse mahkûm edilen Romanya maden işçileri eski lideri Miron Cozma, pazar günü serbest bırakıldı. “Bir sendika lideri olarak görevlerimi yerine getirdiğim, namussuz politikacılarla yüzleşme cesaretini gösterdiğim ve sendikalaşma hakkı için mücadele ettiğim için 10 yıl hapse mahkûm edildim.” Cozma’nın Bükreş banliyösünde bulunan Rahova cezaevinden tahliyesi onaylandı. Cozma’nın tahliyesi, Bükreş ve Perosani’ye, 1990’dan itibaren 10 ‘yasadışı yürüyüş’ düzenlediği iddia edilen Jui Valley bölgesindeki ana maden merkezine girmemek şartıyla onaylandı. Eski sendika lideri, Strasbourg Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “halkların özgür dolaşımını engelleyen” bu yasağına karşı mücadele edeceğini açıkladı. Miron Cozma 55 yaşında ve 1999 Şubat’ında Bükreş üzerine düzenlenen, Stoenesti’de ordu tarafından durdurulan, yürüyüşün ardından hapsedilmişti. Eylül 1991’de düzenlenen üç kişinin ölümü ve Romanya hükümetinin düşmesiyle sonuçlanan yürüyüşünün ardından ilk mahkûmiyetini almış, 1999’da 18 yıl hapse mahkûm edilmişti. 2003 Aralık’ında ise Şubat 1999’da düzenlen yürüyüşler nedeniyle iki yeni suç daha isnat edilerek sıra ile 10 ve 7 yıl hapis cezasına çaptırılmıştı. Bu son iki suçtan aklanmasına ve serbest bırakılmasına rağmen farklı adli kurumların çelişkili kararları nedeniyle üç kez daha mahkûm edildi.”

derasyonumuz, APTUF, tüm şiddete ve ülkemize herhangi bir dış müdahaleye karşı çıkmaktadır. Bu saldırılara yataklık eden her kimse, yaptıklarının Pakistan halkıyla, onun iyiliği ve egemenliğiyle yakından uzaktan alakası yoktur. Pakistan halkı barış istiyor. Ülkemizi kaosa ve şiddet ortamına sürükleyenler, ülkede ve bölgede bir savaş mantığı yerleştirmenin arayışındalardır. Pakistan halkı barış istiyor. Tüm Pakistan halkının bileşenlerini barış ve demokrasi için birleşmeye, demokratik kazanımlar çerçevesinde barışın tesisi ve ülkenin savunulması için gerekli araçları hep birlikte bulmaya çağırıyoruz.


ULUSLARARASI

İşçi sınıfının bağımsız siyaseti için kitlesel işçi partilerini güçlendirelim, inşa edelim

Fransa’da yeni bir işçi partisine doğru F

ransa’daki İşçilerin Partisi’nin (PT) Ulusal Kongresi yeni bir işçi partisinin kuruluşu için çağrı yaptı. 24–25 Kasım 2007 tarihinde, 8 bin 26 işçiyi, genci ve aktivisti temsil eden 236 delege, 14 gözlemci ve 43 konuk, bir işçi partisi kurmak için oluşturulan geçici komite tarafından Saint-Quen’de örgütlenen toplantıda buluştu. Bu komite, Gerard Schivardi ve Daniel Gluckstein’ın 10 Nisan 2007’deki çağrısı üzerine oluşturulmuştu. Bir konuşmacının söylediği gibi bu “tarihi bir olay” gerçekten de. Bu fikir farklı geçmişlerden ve politik geleneklerden gelen tüm katılımcılarca paylaşılıyordu. Uzun bir tartışmanın ardından delegasyon, Mayıs-Haziran 2008’de bağımsız bir işçi partisinin kuruluş kongresini toplama kararı aldı. Buna hazırlanmanın “hepsinden önce, konvansiyona yetki veren 8 bin 26 kişinin, ülkemizin kötü gidişinden endişe duyanların, sınıf mücadelesi zemininde bir çıkış yolu arayanların, demokrasi ve Cumhuriyete bağlı belediye başkanlarının ve seçilmiş yöneticilerin” görevi olduğu söylendi.

“Tarihi bir olay” : 8 bin 26 işçi ve genç yeni bir partiyi birlikte örgütleme kararı aldı. 2008 yılında yapılacak kongreye sunulacak manifestoya dair yürütülen tartışma çok verimli geçti. Komisyonlarda ve genel kuruldaki çok sayıda konuşmacı, işçi demokrasisinin yapısının her görüşün ifade edilmesine olanak tanıdığını gösterdi. Tartışma sonunda kurulacak partinin, işçilerin ve onların örgütlerinin birliği için kavga edecek, sömürenler ve ezenlere karşı sömürülenleri ve ezilenleri yeniden örgütleyecek enternasyonalist bir sınıf mücadelesi partisi olacağı deklare edildi. Ayrıca, Ulusal Kongre Avrupa’nın 18 ülkesinden militanların Avrupa Birliği’nden kopuş için oluşturduğu, 2–3 Şubat 2008 tarihinde bir Avrupa Konferansı örgütleyecek olan ve “29 Mayıs 2005’teki referandumda Lizbon Anlaşması’na Hayır diyenlerin oyuna saygı” kampanyası başlatan inisiyatifini desteklediğini belirtti.

Bolivya, tarihindeki kritik anlardan birini yaşıyor O

ligarşi, emperyalizmin ajanları, başkentin değiştirilmesi (Sucre iken La Paz olması) konusunu manipüle ederek Sucre’de çatışmalara neden oldu. Ardından “sivil itaatsizlik” örgütleyeceğini ve Sucre’de Harp Akademisi’nde 24 Kasım günü yapılan kurucu meclis oturumunda meclis üyelerinin çoğunluğunun (147’ye karşı 255, yani %57) aldığı kararlara uymayacağını ilan etti. Santa Cruz Belediye Başkanı Costas’ın deyişiyle, özerklik statülerinin hızlandırılmasına, başka bir deyişle, emperyalizmin uşakları olarak imtiyazlarını sürdürmek için Bolivya’yı bölmeye karar verdiler. Halkın bütün kesimlerinin en geniş acil birliği talebi bizi dostlarımızla ve düşmanlarımızla, sağ kanat ve ardındaki emperyalizmle, yüzleştirecek. Ülkenin her bölgesinden işçiler, köylüler, gençler, yerli halk birleşik ve egemen bir Bolivya istiyor. Ayrılıkçılara, emperyalist gericilik yanlılarına karşı birlikte

mücadele etmek zorundayız. İşçi sınıfının omurgasını oluşturan Bolivya İşçi Federasyonu (COB), Ekim Gündemi’nin taraftarlarına, hükümetin kendisine, MAS’a ve halkın bütün örgütlerine, köylülere, yerli halka ulusun birliğinin ve Ekim Gündemi’nin savunulması için müşterek bir birleşik işçi cephesi kurulması çağrısını yapmak zorundadır. Emperyalist gericilik yanlısı sağ kanat oligarşinin saldırılarına karşı gerekli tedbirlerin alınabilmesi için, bütün işçi ve köylü örgütlerinin temsilcileriyle, madenlerden, fabrikalardan kasabalardan üniversitelerden seçilmiş temsilciler ile oluşturulacak ulusal bir meclis çağrısı acildir.

Son olaylardan ders alınmalı! Oligarşi siyasi partileri (PODEMOS, UN) ve kent komiteleri yoluyla Bolivya halkı tarafından seçilen hükümete şantaj yaptı ve hayır oyunun zaferiyle sonuçlanan 2006’daki özerklik refe-

Avrupa Anayasası’na “hayır” diyenlerin birliği için

1

8–19 Ekim Avrupa zirvesinden sonra, Sarkozy-Fillon hükümeti, aslında 29 Mayıs 2005’te Fransız halkı tarafından geri çevrilen Avrupa Anayasası’nın devamı olan yeni Lizbon Antlaşması’nı parlamentodan çok hızlı bir şekilde geçirmeyi hedefliyor. Bütün işçilere ve gençliğe: • Emeklilik yaşının uzamasına; • Üniversitelerin özelleştirilmesine ve ulusal diplomaların imhasına; • Sosyal Güvenliğin yıkımına; • Ücretlerin dondurulmasına; • Yerel yönetimlerin ve kamu hizmetlerinin yıkımına; • Avrupa Birliği’nin ve PAC’ın (Ortak Tarım Politikası) dayattığı kotalara KARŞIYIZ ! Kim iki yıl önce reddedilen Avrupa Anayasası’nın tekrarı olan Lizbon Anlaşması’nı kabul edebilir? Bu anlaşma ile: • Tüm demokratik ve sosyal kazanımların yıkımını dayatmak için Avrupa Komisyonu’nun, Avrupa Merkez Bankası’nın ve diğer Avrupa kurumlarının uluslarüstü iktidarını güçlendirmek; • Hükümetleri bütçelerini kesmeye zorlayan deli gömleği olan İstikrar Paktı’nın rolünü yeniden teyit etmek; • İç piyasa ve serbest rekabet adına herşeyin özelleştirmesi ve devlet sübvansiyonlarının engellenmesi adına tüm (yeniden) millileştir-

melere karşı çıkması için Avrupa Komisyonu’na daha fazla yetki vermek; • NATO ve AB yapısındaki üye devletleri askeri bütçelerini artırmaya zorlamak isteniyor. Bu, demokrasinin ikiyüzlü bir inkârıdır; Fransız halkını, reddettiği anlaşmayı kabule zorlamak ve halkın bir referandum aracılığıyla kendini ifade etme hakkını reddetmektir. Eğer demokrasiye saygı duysalardı, milletvekilleri ve senatörler parlamentoda Lizbon Antlaşması’nı oylamayı reddederlerdi. Demokrasi, insanların yeniden Hayır demesine olanak sağlayacak bir referandum talep eder. 24–25 Kasım’da buluşan Bağımsız bir İşçi Partisi için Ulusal Kongre olarak biz, bu perspektif etrafında bir kampanya başlattık. Bizim inisiyatifimiz, herhangi bir diğer benzer inisiyatife karşı değildir. Biz, ulusal egemenliğin veya sosyal ve demokratik hakların savunulmasını engelleyen deli gömleği olan Avrupa Birliği ile kopuşu ve Avrupa Birliği kurumlarından ayrılmayı savunan partizanlarız. İşçileri, gençleri, aktivistleri, seçilmiş yöneticileri ve sendikacıları birlik çağrımıza destek vermeye çağırıyoruz. “29 Mayıs 2005’teki Referandumda Lizbon Anlaşması’na hayır diyenlerin oyuna saygı”

randumunu örgütledi. Aynı güçler ikili-üçlü oylama kuralını bastırmak, MAS ve temsilcilere kendi taleplerini kabul ettirmek için baskı uygulamak suretiyle Kurucu Meclisi sabote ettiler. Şimdi bu güçler, temsilcilerinin dilinden- Tuto Quiroga, Manfred Reyes Villa, Marincovick, vb- Morales’in diktatörlük kurmak istediğini söylüyorlar. MAS’ın yaptığı gibi bu insanlarla anlaşmak sadece Bolivya’yı emperyalizmin kucağına itmeye hizmet eden ayrılıkçı saiki güçlendirecek. Kurucu Meclis, demokrasinin gereği olarak, halkın ezici çoğunluğunun taleplerini karşılamaya devam etmeli ve onların aldıkları kararları uygulamalı. Bugün sağ kanadın saldırılarına karşı seferber olan halk, egemen bir Kurucu Meclisten Ekim Gündeminde yer alan somut tedbirlerin uygulanmasını bekliyor: • Petrol, gaz ve madenler yüzde 100 millileştirilsin! • Latifundiyaların (büyük toprak mülkiyeti) tasfiyesi. Köylüler ve yerli hal-

kın toprak ihtiyacı karşılansın! • Özerklik reddedilsin! 2 Temmuz 2006 referandumundan çıkan halkın çoğunluğunun kararına saygı gösterilsin. • 21060 gibi gerici bütün yasalar iptal edilsin ve özelleştirilmiş şirketler geri millileştirilsin! Daha da önemlisi bütün işçilerin, halkın, dost meclislerin, gençlik örgütlerinin ve yerli halkın Bolivya’nın bölünmesi ve yok edilmesi saldırısına karşı birleştirilmesinden daha acil bir görevimizin olmadığını yineliyoruz. Tekrarlıyoruz: Bolivya İşçi Federasyonu (COB), Evo Mrorales’in politikalarıyla ters düşmek pahasına köylülerin ve yerli halkın tarafında yer almalıdır. Oligarşinin saldırılarını bertaraf etmek, sadece Bolivya halkının Ekim Gündeminin kararları için mücadeleyi sürdürme kararlılığına değil aynı zamanda bütün kıtada ve dünyada mücadele eden halkımızın kararlılığına da bağlıdır.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

11


Başka Bir Açıdan

Türk-İş Kongresi Aralık ayında Türk-İş kongresi yaşandı. Bu kongre Türkiye’deki siyasal toplumsal gelişmeleri ve Türkiye sendikal hareketinin bugün içinde bulunduğu çok olumsuz durumun bir tepe noktasını yansıtmasının yanı sıra geleceğe ilişkin umut olabilecek gelişmelere de zemin hazırladı denilebilir. Merkezi devlet politikalarına bağımlılıktan hükümete de bağımlı olmaya geçiş Yıllardır, bütün hak kayıplarına ve bir yok oluş sürecine girmesine rağmen, herhangi bir tavır sergilemeyen/sergileyemeyen sendikal hareket Türk-İş kongresi özelinde yeni bir konuma geldi. Yeni konum kurulduğundan beri “merkezi devlet politikalarına” bağlılığı sürdürürken göreceli olarak hükümetlerden “bağımsız” tavırlar sergileyebilen Türk-İş’in, Türkiye’deki siyasal toplumsal güç dengelerinin giderek değiştiği ve AKP’nin neredeyse “tek parti” durumuna geldiği koşullarda, artık hükümete de bağımlı bir yönetime geçmesidir. Türkİş’in son asgari ücret görüşmelerinde saptanan ücret konusunda muhalif tutum sergilemeyerek tarihi bir kararla, zapta şerh koymaması da bunun sembolik bir göstergesi oldu. Bu yeni durum, bir yanıyla oldukça olumsuz gibi değerlendirilebilecek bir konum olsa da süreç içinde Türk-İş iwçinden ve/veya Türk-İş dışından gelişebilecek işçi muhalefetinin niteliğini de etkileyebilecektir. Gelişebilecek işçi muhalefeti artık sadece hükümet karşıtı değil, neo-liberal politikaların AKP eliyle yeniden şekillenen “merkezi devlet politikaları” haline geldiği koşullarda gerçekten bağımsız bir nitelik taşıma potansiyeline de sahip olabilir.

Temel sorun sendikacılar mı? Türkiye sendikal hareketinin en temel sorunu, hükümet ve işverenlerle işbirliği içinde kendi astronomik ücret ve çıkarlarının devamı için her şeyi göze almış bazı sendikacıların yönetimlerde olması değildir. Tersine bu durum sadece bir sonuçtur. Gerçekte temel sorun ise en genel anlamıyla da olsa bir işçi sınıfı siyasetinin yokluğudur. Siyasal yaşamının kendine özgü sorunları nedeniyle sınıf kitlesi içindeki aktivistler tarafından savunulup yayılmaya çalışılan kitlesel bir bilinç ve örgütlü ilişkilerden yoksunluk, en temel sorun olarak ortadadır. Bırakınız bir işçi siyasetini, sınırlı milliyetçi eğilimler haricinde AKP dışı hemen hemen gerçek hiçbir siyasal akımın yokluğu koşullarınGeçen yıl Türkiye’nin gündemini Hava-iş’in THY direnişi, Haber-İş’in Telekom grevi, küçüklü büyüklü pek çok direniş ve bütün olumsuzluklara rağmen, başta kadın üyelerimizin direngenliği, iç ve dış sendikal kamuoyunun desteği sayesinde başarıyla sonuçlanan Novamed grevi oluşturdu. Bu yıl da yurdun her yerinde direnen Tekel işçilerinin mücadelesi ile başladı. Bütün bu eylemler ve direnişler gösteriyor ki, emekçiler birliğini sağladığı takdirde başarıya ulaşabiliyorlar.

da, işçiler için durum sadece genel düzen siyasetlerine bağımlılık olmaktan çıkmış AKP hükümetine bağımlılık halini almıştır. Yeni Türk-İş başkanı Kumlu kendisine karşı öne sürülen AKP’li olma “suçlamalarına” karşı delegelere dönerek şu cevabı veriyordu: “Siz ne kadar AKP’li iseniz ben de o kadar AKP’liyim, siz ne kadar CHP’liyseniz ben de o kadar CHP’liyim”. Bu durum bir gerçeği de işaret etmektedir. Bugün bırakalım sendikasız, sigortasız, işsiz işçi kitlelerini Türk-İş, Hak-İş veya DİSK üyesi işçilerin ezici bir çoğunluğu da AKP’ye oy vermiştir. Gerçekten de kongreye de yansıdığı şekilde milliyetçi-ulusalcı bir azınlık ve daha da küçük bir sol azınlık dışında, bugün işçi sınıfının siyasal tutumu AKP paralelindedir.

Önümüzdeki dönem mücadele “Laik-Ulusalcılar” ile AKP hükümeti yanlıları arasında mı olmalı? Eski Türk-İş başkanı Salih Kılıç son konuşmasında önümüzdeki dönemde sendikal hareket içinde gelişebilecek siyasal-sendikal bir bölünmeyi ima etti. Kılıç yaptığı konuşmada, daha önce birlikte hareket ettiği ve şimdi yönetimi ele alan sendikacıların, Cumhuriyet Mitinglerine karşı alternatif mitingler önerdiğini, bunu kendisinin reddettiğini, yine rakiplerinin Türk-İş bildirgelerinde yapılan laiklik vurgularına muhalefet ettiklerini söyledi. Bu durum işçi hareketi içinde “Laik-Ulusalcı” kanat ile hükümet yanlıları gibi bir ayrım olabileceğini gösterse de başka dinamiklerin varlığı durumu bu kadar basitleştirilmesine el vermemektedir. Örneğin Belediye- İş, Türk-Metal gibi sendikaların Kumlu’nun listesini desteklemeleri, yöneticilerinin ideolojik-siyasal tutumundan ziyade kendi alanlarıyla ilişkili yaşadıkları sorunlarla ilgili gibi görünmekteydi. 12 Eylül sonrası dönemde sendikal örgütlü işçi muhalefeti önce önemli şekil-

de yitirdiği ücret kayıplarının telafisi için mücadele yürüttü. Daha sonra, ağırlıklı olarak kamu işçilerinin giderek artan hak kayıplarına ve yine bununla bağlantılı olarak zayıf da olsa özeleştirmelere karşı muhalefet yürütülmeye çalışıldı. Genel olarak örgütlü işçilerin ve kamu işçilerinin sayılarının giderek azalması ile bu işçi muhalefeti toplumsal-sosyal bağlamını giderek daha da yitirip sadece bir grup işçinin kendi hakları ile sınırlı hale geldi. Bu muhalefet şekli AKP’nin neredeyse tek siyasal seçenek haline geldiği bugünkü koşullarda zeminini daha da yitirmiştir. Bu durum gelecekte gelişebilecek işçi muhalefetinin ancak ve ancak hükümet/devlet eliyle yürütülen politikalara karşı işçilerin bağımsız bir siyasal tutuma sahip olmalarıyla aşılabilir durumdadır. Gerek Türk-İş içinde gerekse genel olarak toplumsal alanda önümüzdeki dönemde doğal olarak AKP hükümetine karşı yükselebilecek bir Ulusalcı-Laik siyaset çerçeve içine sıkışmak işçi hareketi için yeni bir çıkmaz sokak anlamına gelecektir. Tersine işçi hareketi genel olarak oluşabilecek AKP karşıtı muhalif hareketleri kendi oluşturacağı bağımsız siyasal hattına kazanmalıdır.

İhtiyacımız olan şey bağımsız bir sendikal/siyasal işçi hareketidir. Birçok sendikacı, kendi kişisel iktidar ve mali ayrıcalıklarının esiri olarak, sendikaların ve işçi hareketinin çok güçlü ayak bağlarını oluştursa da bu konumun aşılması için gereken dinamikler de tümüyle yitirilmiş değildir. Bu durumun ipuçları ise kongrede birkaç şekilde kendini gösteriyordu. Türk-Haber-İş delegeleri en hareketli gruplardan biriydi. Bunu şüphesiz yaşadıkları grev sürecine borçluydular. İşçi kimliği ile girilen mücadele süreci onları eski konumlarından oldukça ileri taşımıştır. Petrol-İş özeleştirmelere karşı yürüttüğü mücadele, sendikal demokrasi deneyimi ve genel olarak demokratik

Petrol-İş Genişletilmiş Başkanlar Kurulu Sonuç Bildirgesi:

Emek Platformu yeniden mücadele örgütü haline dönüştürülmeli! 2008 yılında karşımıza çıkacak tüm bu sorunlara karşı Konfederasyonumuz Türk-İş’in öncelikle üye sendikalarla birlikte bir eylem programı hazırlamasını talep ediyoruz. Yıllardır atıl durumda bulunan Emek Platformunun yeniden mücadele örgütü haline dönüştürülmesi

için sonuç alıcı çaba gösterilmesini talep ediyoruz. Bu bağlamda, üst örgütleri harekete geçirebilmenin bir yolu olarak çeşitli kentlerde şubeler platformu, demokrasi platformu, sendikalar birliği ve benzeri adlarla oluşturulan yerel örgütlenmeleri Petrol-İş Genişletilmiş Baş-

mücadele içindeki yeriyle, genel başkanları Öztaşkın’ nın neredeyse çoğunluk listesini delebilecek şekilde aldığı oyla, diğer sendika delegeleri tarafından da desteklendiğini gösterdi. Önümüzdeki dönemde özeleştirmeler, sosyal güvenlik alanındaki hak kayıpları, kıdem tazminatına yönelik saldırılar ve sendikasızlaştırmalara karşı yürütülecek hareketler yeni bir başlangıca da öncülük edebilir. Türkiye’de yeni işçi muhalefetinin sağlıklı yükselebilmesinin koşullarından birincisi “sendikal mücadele-siyasal mücadele” kaba ayrımı ve partiler üstü politika gibi önyargıların yıkılmasıdır. Yeni bir sendikal mücadele ancak işçi sınıfı içinde yaygın, kitlesel bağımsız bir işçi siyaseti/partisi inşa etme bilinç ve mücadelesi ile paralellik, içiçelik sürecinde yükseltilebilir. İşçi hareketi, uzun yıllardır, doğal olarak sınıfın örgütlü kesiminin kazanımlarının korunması çerçevesinde hareket etti. Fakat bu hareket sendikasız, sigortasız, işsiz işçi yığınlarının ve diğer yoksul halk kesimlerinin taleplerini kapsayacak ve öne alacak toplumsal-siyasal bir içerik, hedef ve söylemden yoksun olduğu için, sınıfın küçük bir parçasının, kendi acil çıkarlarını öne alan eylemi olmanın ötesine geçemedi. Hatta sonuçsuz ve bir gelecek umudu taşımayan kitle gösterileri zamanla bu örgütlü işçi kesiminin de ilgisini çekmez oldu. Yeni sendikal mücadele ikinci olarak, ancak sınıf içinde sermaye tarafından oluşturulan işçi-memur-sözleşmeli, taşeron vb bölünmeleri aşan ve örgütlü kesimden aldığı güçle sigortasız ve işsiz işçi kitlelerine ve emeklilerine ulaşmaya ve onlarla birleşmeye çalışan sosyal-toplumsal nitelik kazanmakla gelişebilir. Yeni sendikal mücadele aynı zamanda yukarıda bahsedilen çalışma statüsündeki bölünmeler yanında yapay şekilde oluşmuş sendikal bölünmüşlüğü tabanda birleşik mücadele zemininde yükseltilecek tek sendika, tek konfederasyon talebi ile aşma perspektifine de sahip olmak durumundadır. Ne Türk-İş ne de genel olarak sendikal hareketteki tıkanıklık sadece “sendikal” alandan bir müdahale ile ortadan kaldırılabilir. kanlar Kurulu olarak desteklediğimizi bildiriyoruz. Petrol-İş şubeleri, kendi kentlerindeki bu türden işçi, sendika oluşumlarına aktif olarak katılacak, olmayan yerlerde kurulması için öncülük yapacaktır. Bütün bu oluşumlar, üst örgütlerin daha mücadeleci, daha aktif, daha hareketli olmalarına ve sermayeden ve siyasi iktidarlardan bağımsız bir politika izlemelerine katkı sunacaktır. (Açıklamanın tam metni için: http:// www.petrol-is.org.tr/duyuru/duyuru_ 2008/ovak2008/duyuru_210108.htm)


ik31  

Tekel işçisi yeni saldırılara karşı kazanımlarını koruma mücadelesi veriyor Hükümet Emperyalizme Teslim Bayrağını Çekip Halkı Fakirlikte Eşi...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you