Page 1

ya işçi - yoksul köylü hükümeti, ya kıyamet!

İSCİ . . . KARDESLİĞİ www.iscikardesligi.org

İşçi Kardeşliği Partisi merkezi gazetesidir

Sayı 55 • Kasım 2011 • 2 TL

mazluma dini, milliyeti sorulmaz!

HÜKÜMETİ TÜRK-İŞ’TEN KOVALIM!

Ö

nümüzdeki ay Türk-İş’in genel kurulu gerçekleşecek. İKP olarak geçen genel kurulda her ne pahasına olursa olsun Kumlu ekibinin yönetime gelmemesi gerektiğini ifade etmiş, bunun olması halinde işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin daha da zayıflayacağına vurgu yapmış ve gene Kumlu ekibinin iş başına geçmesi halinde Türk-İş’in bütün iplerinin işçi düşmanı AKP hükümetinin eline geçeceğini açıkça dile getirmiştik. Gene o günlerde, Türk-İş’in aşağıdan yukarıya bütün kademelerine ilettiğimiz İKP bildirisinde, hatırlanacağı üzere meselenin şu ya da bu yöneticinin işbaşına gelmesi meselesi olmadığını, ama bizzat AKP’nin kuruluşuna önayak olan ve ona sendikasının kapılarını ve imkânlarını sonuna kadar açan Kumlu yönetiminin kongreyi kazanmamasının sağlanması gerektiğini yazmıştık. Maalesef bunda başarılı olunamadı ve AKP hükümeti Türk-İş’i tümüyle ele geçirdi. O günden bu güne yaşananları zaten anlatmaya gerek yok, herkesin malumu. devamı sayfa 5’te

V a n M i nüt! Deprem Öldürmez! .......... . .. . . .. . .. . .. . . . Sayfa 3 TA Ş - İ Ş DER: Kadrolu Çalışmak İstiyo r u m ! . .. . .. . Sayfa 4


GÜNCEL DİSİPLİN

Tüm Siyasi Tutuklular Serbest Bırakılsın!

A

ralarında yazar-yayıncı Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da bulunduğu ve 46 kişinin tutuklandığı KCK operasyonunun ardından, 2 Kasım’da son dönemdeki operasyonları kınayan bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya partimiz İKP ve Devrimci İşçi Partisi (DİP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Sosyalist Parti (SP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) katıldı.

“AKP’den demokratik anayasa beklemek hayalciliktir”

“Özel yetkili mahkemelerde görülen tüm davalar, Ergenekon ve KCK bu mahkemelerin elinden alınmalı”

Bu süreçten sonra AKP ile demokratik bir anayasa yapılacağı yanılsamasına son verilmesi gerektiğini belirten İKP Genel Başkanı; “12 Eylül darbesinde gözaltına alınanlara işkence ile yapmadıkları suçlar söyletilip, onların üzerinden suçlama yapılır, cezalar verilirdi. Şimdi, işkence yok, delil bulmaya bile ihtiyaç duymuyorlar; çünkü cezalar önceden verilmiş, çünkü insanlar haklarında bir iddia bile olmadan cezaevine konuluyor. Bu yüzden özel yetkili mahkemelere karşı ciddi bir mücadele yürütmeliyiz” diye konuştu.

“Guantanamo hukuku yıkılmalı!”

Genel Başkanımız, toplantıda Türkiye’de uluslararası sistemin Toplantıda Genel Başkanımız Şadi uygulatmak istediği Guantanamo Ozansü, AKP’den demokrasi ve hukukunun geçerli olmaya başlademokratik bir anayasa beklemedığını ifade etti. “Kimse neyle yarnin büyük bir hayalcilik olduğunu gılandığını bilmeksizin hapishanelerde çürümektedir. Bu hukuk sisdile getirdi. Referandumda “yetteminin çökertilmesi gerekmektemez ama evet” diyenlerin barikadir. Guantanamo hukukunun yıkılmasını önümüze tın diğer tarafında olduğunu vurgulayan Genel hedef koymalıyız” diye konuştu. Başkan, 12 Eylül referandumundan önce sınırlı da Toplantıya katılan tüm siyasi parti temsilcileri, olsa var olan hukukun referandumun ardından ta- AKP’nin hukuksuzluğuna karşı muhalefeti ortak mümamıyla son bulduğunu belirtti. cadeleye çağırdı.

İşçi Kardeşliği Sayı: 55 • Kasım 2011

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: İşçi Kardeşliği Partisi adına Engin Bodur Yönetim Yeri: İKP Genel Merkezi Öncebeci Mh. İncesu Cd. Doğan Apt. 7/B Çankaya/Ankara Telefon: (312) 430 32 68 İstanbul İl Merkezi: Rasimpaşa Mahallesi, Nüzhet Efendi Sokak, No: 12/5, Kadıköy, İstanbul Telefon: (216) 700 16 30 Eskişehir İl Merkezi: İstiklal Mahallesi, Demirciler Sokak, Verem Savaş İşhanı, No:10, Kat:2, Daire:30. Telefon: (222) 233 55 46

2 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

İnternet: http://www.ikp.org.tr iletisim@ikp.org.tr Hesap Bilgileri: PTT Posta Çeki: 1051319 ING Bank, Soğanlık Şubesi: TR63 0009 9008 4616 8400 1000 00 Baskı: Ofis Matbaa Yayın Kağıt Sanayii Ltd. Davutpaşa Kışla Cd. Güven Sanayi Sitesi No: 388 Topkapı, İstanbul. Telefon: (212) 576 47 15

Yalansız Dolansız Şadi Ozansü

Kürt meselesinin çözümü neden Kurucu Meclis’ten Geçiyor? Kürt meselesi, Türkiye’nin temel meselelerinden biri. Son 25-30 yıldır 50 bine yakın insanın hayatına mal olan bu meselenin çözümüne ilişkin somut önerisi bulunmayan bir örgütlenmenin hiçbir geleceğinin olamayacağı çok açıktır. Bir başka ifadeyle Kürt meselesi konusunda karnından konuşacak bir hareket de başarısızlığa mahkûm olmak zorundadır. Her meselenin çözümünde olduğu gibi bu can yakıcı meselenin çözümünde de birinci dereceden sorumlu güç Türkiye işçi sınıfıdır. Çünkü Türkiye işçi sınıfı ve onun örgütleri her iki halktan (Türk ve Kürt) işçileri aynı çatı altında bir araya getiren sendikalara sahiptirler. Türkiye’de bugüne kadar hükümetlerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak körükledikleri Türk-Kürt düşmanlığının panzehiri ortak sendikalarımızda mevcuttur. Söz gelimi Petrol-İş sendikamız, Batmanlı işçiyle Aliağalı işçiyi aynı çatı altında bir araya getiren örgütümüzdür. Aynı şekilde Tek Gıda-İş sendikamız da Tekel mücadelesinde görüldüğü üzere Türk, Kürt ve her halktan işçimizin ortak evidir, keza Belediye İş ve diğer bütün sendikalarımız için aynı durum söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye milletimizin ortak harcı başta işçi sendikalarımızdır. AKP hükümeti yıllardır sendikalarımızı parçalayıp zayıflatmanın mücadelesini yürütüyor. Farkında mı ki aslında her halktan bileşenleriyle Türkiye milletini parçalama yolunun taşlarını döşüyor. Kongre Partisi Girişimi ne anlama geliyor? Kongre Partisi Girişimi aslında bir parti değil ve iyi ki öyle. Ancak bir parti olmadığı durumda Türkiye işçi sınıfı tarafından desteklenebilir. Yoksa beş benzemezi bir araya getiren (anayasa referandumunda “evet”cilerle “hayır”cılar ve “boykot”çular) bir parti olamaz ve zaten de olmamalıdır. Kongre Girişimi İKP’nin yıllardır savunageldiği Kurucu Meclis’in bir tarafı olabilir. Ancak Kurucu Meclis’in diğer tarafının da oluşması gerekir ki, bu da ancak barajsız, bütün partilere eşit propaganda imkânları sunan bir özgür ve âdil seçimle gerçekleşebilir. Böyle bir seçimle oluşacak bir milli meclis ise bugünkünden farklı olarak Washington ve Brüksel’den alınacak direktiflerle yönetilmeyecek, kendi bünyesindeki halkları eşitleyecek, başka ülkelere emperyalizmin emirleri doğrultusunda saldırılarda bulunmayı ya da savaş açmayı yasaklayacak bir meclis olacaktır. İşte ancak böyle egemen bir meclis ülkede siyasal demokrasiyi bütün kurumlarıyla işletebilir. Ve böyle bir meclisin içinde yer alacak işçi sendikalarının başını çekerek oluşturacakları işçi sınıfının kitlesel partisi de bütün toplumu peşinden sürükleyerek kendi iktidarının mücadelesini sürdürebilecektir.


DİSİPLİN GÜNCEL

Van Minüt! Deprem öldürmez. Irkçı, rantçı, patron yanlısı politikalar öldürür!

23

Ekim’de Van’da meydana gelen, 600’den fazla insanın öldüğü, binlercesinin yaralandığı ve evsiz kaldığı Van-Erciş depreminin ardından yaşananlar, AKP hükümetinin yağma, yalan, sindirme ve imha politikalarını böyle büyük bir doğal afette dahi dur durak bilmeden sürdürdüğünü bir kez daha gösterdi: • Hükümetin doğal afetler sonrası kriz yönetimi için hazırlıksız ve beceriksiz olduğunu gördük. Başbakan bile depremzedelere çadır dağıtımında başarısız olduklarını kabul etti. Bakmayın Hüseyin Çelik’in “Anneme bile çadır vermedim!” dediğine, yoksul halk kışın ortasında kaldırımlarda yatarken, onlarca insana mezar olan binaların müteahhitleri havuzlu bahçelerinde Kızılay çadırlarında güvenle uyuyabildi. Yardımların dağıtımı sırasında insan onuruna yakışmayan görüntüler oluştu, tüm bunlar 1999 Marmara depreminden ve sonraki onca depremden hiçbir ders alınmadığını gösterdi. • Deprem bölgesinde arama kurtarma araçlarından daha fazla sayıda TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) vardı, gaz bombalı polisler ve askerlerin sayısı da arama kurtarma ekiplerinden çok daha fazlaydı. Onlarca köye depremden günler sonra dahi hiçbir yardım götürülmedi, deprem yardımı alamadıkları için “Vali istifa” diye gösteri yapan depremzedelere polis gaz bombalarıyla saldırdı. • Başbakanın aylardır sürdürdüğü ırkçı, ayrımcı ve saldırgan söylemler deprem sonrasında bile hız kesmedi, Kürt siyasal hareketini ve ona oy verenleri bir tek depreme sebep olmakla suçlamadığı kaldı. Van Belediye Başkanı BDP’li olduğu için yardım koordinasyon ekibinden dışlandı, TMMOB temsilcileri de ekibe alınmadı. BDP teşkilatlarının yardım ve dağıtım çalışmalarına katılmalarına izin verilmedi. Van Valiliği, Van Belediyesi’nin ve Sarmaşık Derneği’nin bağış hesaplarını dondurdu. Başbakan depremle ilgili basın açıklamasında dahi göğsünü gere gere Kuzey Irak’a yapılan sınır ötesi harekâtta başarılı olacaklarını söyledi. Sosyal medyadaki, televizyon ve gazetelerdeki ırkçı, Kürt düşmanı haber, yorum ve yazılar hiç şüphesiz başbakanın ve AKP politikalarının eseridir. • Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, insan-

lar enkaz altında can çekişirken hükümetin potansiyelini görmek için yurt dışından gelen yardımları ve arama kurtarma ekiplerinin desteklerini kabul etmediğini açıkladı. AKP zihniyetinin yoksul Van halkını deneme tahtası olarak gördüğünü, halkın yaşama hakkının bile gözlerinde zerre kadar değeri olmadığını hangi söz daha iyi kanıtlayabilirdi ki?

• 1999 Marmara depreminden sonra geçici olarak toplanmaya başlayan ve 2003’te Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) adıyla kalıcı hale getirilen deprem vergilerinin duble yol yapımında harcandığını Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten öğrendik. Toplanan bu paralar küresel tekellere ve onların yerli taşeronlarına yol yapımı faturası kar-

şılığı akıtılmayıp halkın refahı için harcanacak değildi ya! • Bölgede insanlar barınacakları çadır bulamazken SGK muayene ve ilaç katılım paylarını almaya devam etmeleri için eczanelere duyuru yaptı, insanlar can AKP para

derdinde. Sağlıkta piyasalaşma yolunda depremde bile durmak yok, yola devam. • Irak, İran ve Afganistan’dan mültecilerin toplandığı Van’daki mülteci kampı ise hükümet tarafından tamamen unutulmuş durumda. Kendi vatandaşlarına yardım ulaştıramayan hükümetin, mültecileri aklının ucundan bile geçirmemesine şaşırmak saflık olur. • Doğan medyası ve yandaş medyanın deprem sonrası hükümet icraatlarını öve öve bitiremediklerine şahit olduk. Kurtarma çalışmalarındaki koordinasyonun kusursuz olduğunu, yardımların düzenli bir şekilde tüm ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldığını, hatta Erciş’te TOKİ evlerinin sağlam kaldığını yazdılar, gösterdiler. Oysa ki canlı yayınlarda yapılan tüm röportajlarda halk, hükümetin çalışmalarının yetersiz olduğundan şikâyetçiydi, çoğu zaman insanlar isyan halindeydi. Tabi bu röportajlar uzun tutulmadı, hemen kesildi, hükümeti eleştirme densizliğine tahammül edecek halleri yoktu! • Bir de olayın rant boyutu var. Deprem öncesinde yapıların yönetmeliklere uygunluğu ve sağlamlığı konusunda hiçbir çalışma yapmayan belediye başkanları ve hükümet yetkilileri, kentsel dönüşümün kaçınılmaz olduğunu bas bas bağırmaya başladılar ekranlarda. Amaçları o kadar belli ki: Deprem korkusunu körükleyerek insanların kentsel dönüşüm projelerini kabullenmelerini sağlamak, böylece yoksulları kentlerin dışına atarak kentlerin kapılarını zenginlerin lüks konutları için sonuna kadar açmak (Bu konuda daha ayrıntılı değerlendirmeyi Engin kardeşimizin köşe yazısında okuyabilirsiniz). Bölge halkının ve tüm Türkiye’nin başı sağ olsun. AKP hükümeti gibi bir iktidara sahip olduğumuz için ise hepimize geçmiş olsun; çünkü Van depremi bir kez daha göstermiştir ki uluslararası tekellerin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarlarına hizmeti esas alan AKP hükümetinin ne ülke sorunlarını çözmeye gücü ne de halkın sorunlarına eğilme isteği vardır. Kısacası, AKP hükümetine “Van Minüt” deme zamanı geldi de geçiyor bile. NOT: Yazı mizanpaja hazırlanırken 9 Kasım’da Van Merkez’de bir deprem daha meydana geldi ve büyük depremin üstünden üç hafta geçmesine rağmen hasarlı binaların kontrolleri yapılmadığı ve gereken önlemler alınmadığı için onlarca insan daha hayatını kaybetti. İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

3


SENDİKA DİSİP

TAŞ-İŞ DER: “Kadrolu Çalışmak İstiyorum!” T

aşeron İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği olarak, 26 Ekim’de Çapa Tıp Fakültesi’nde ikinci basın açıklamamızı yaptık. Öğlen tatilinde hastane bahçesinde toplanmaya başladık, “Taşerona Son, Kadrolu Çalışmak İstiyorum”, “Üniversite Hastaneleri Bakanlığa Devredilmesin”, “Hastaneler Halkındır Satılamaz” sloganlarıyla hastane içinde yürürken çeşitli bölümlerden arkadaşlarımız aramıza katıldı. Basın açıklamasını yaklaşık 700 arkadaşımızın katılımıyla gerçekleştirdik. İstanbul Üniversitesi hastanelerinde taşeron şirketler aracılığıyla senelerce iş güvencesiz yani kadrosuz olarak hastanenin çok çeşitli işlerinde çalıştırıldık. 20 sene öncesine kadar dayanan taşeron uygulamasıyla çalıştığımız her gün “Beğenmiyorsan çek git, dışarıda bir kamyon insan var.” tehdidiyle karşı karşıya bırakıldık. Şimdi örgütleniyor ve derneğimiz aracılığıyla mücadele sürdürüyoruz, tüm arkadaşlarımızı da yanımızda görmek istiyoruz. Bizler, yönetimin bugüne kadar

görmezden geldiği iş müfettişi raporlarını ve mahkeme kararlarını uygulamalarını, görevlerinin gereklerini yerine getirmelerini istiyoruz. Artık kadrolu çalışmak istiyoruz! Bu amacımıza ulaşmak için hukuksal ve demokratik alanlarda elimizden gelen tüm çabayı göstereceğiz. Bizler, üniversite hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlanmasını istemiyoruz. Bu uygulama sadece var olan sorunları daha da büyütür; sağlık hizmetinin ve tıp eğitiminin kalitesinin iyice düşmesinden başka hiçbir işe yaramaz. Bunu yanı sıra, bilimsel araştırmalara bütçe ayırmamanın ülkemizin dışa olan bağımlılığını artıracağının farkındayız. Bu yüzden üniversite hastanemize sonuna kadar sahip çıkacağımızı ve bu geçişin olmaması için elimizden gelen mücadeleyi vereceğimizi eylemimizde bir kez daha dile getirdik. Miting coşkusunda geçen basın açıklamamız “Kadro” ve “Güvenceli iş” sloganlarıyla sona erdi. Eylemimizin ardından uzun süredir rektörlükten alamadığımız ran-

yönetiminin kontrol komiteledevuyu aldık. 1 Kasım’da Rektör Yarriyle beraber vereceği tüm kadımcısı Prof. Dr. Kamil Adalet’le tararların taşeron işçi temsilcileleplerimizi bildirdiğimiz bir görüşme riyle birlikte alınmasını, yaptık. Yaptığımız görüşmede: • Yönetici konumundaki devlet • Sağlık işi bütün bir hizmet işi memurlarının taşeron işçilere olduğundan burada çalışan, uyguladığı psikolojik baskının üniversiteye senelerdir emek son bulmasını, veren insanların yasal ve mahkeme kararı gereği, adil ve eşit • Yemekhane işçilerinin çalışma bir şekilde 4D işçisi olarak saatinden ve mesai ücretlerin(Maliye Bakanlığı’nda vizeli) den kaynaklı mağduriyetlerikadroya alınmalarını, nin giderilmesini istedik. • 2008 yılında tutulan iş müfetBu taleplerimizin sonuçlanmamatiş raporlarının uygulanmasını, sı durumunda bütün yasal ve demok• Mesai saatlerinin düzenlenme- ratik haklarımızı kullanacağımızı bildirdik. sini, Birsen Yeşilkanat • Cumartesi günlerinin yıllık Taş-İş Der Yönetim Kurulu Üyesi izin gününden sayılmamasını, • Çalışanların işyeri hekimi aracılığıyla kontrollerinin yapılTaş-İş Der ile irtibata masını, geçmek için: • Eşit işe işit ücret ödenmesini, • Bütün taşeron işçilerin görev www.tasisder.com tanımlarının yapılmasını ve tasisder@gmail.com veya görev tanımlarına uygun çalış- Güneş Cengiz: 0535 300 37 51 tırılmalarını, Birsen Yeşilkanat: 0532 487 92 45 • Taşeron işçisiyle ilgili hastane

İşçiler ve İşçi Örgütleri

bahçesinde ilk gün iki Kızılay çadırı kurulduğu ortaya çıkınca “Sağ olsunlar, ihtiyacımız vardı, verdiler” derken suç ortaklarının kimler olduğunu anlatıyordu aslında. “PKK Kızılay çadırlarına el koyar.” yalanıyla köylere çadır vermeyen işgüzarlar, o çadırlarla dağlarda yaşanmayacağını bilmeyecek kadar gerçeklik duygusunu yitirmiş olamayacağına göre herkesi saf sanıyor olmalılar. Asıl dertleri yardımlarda önceliği kendi yandaşlarına vermek, yardımların adaletli dağıtılmasını isteyenleri ise polis copu ve biber gazıyla susturmak. Gerçekleri unutma; İmar Bakanı Bayraktar televizyon ekranlarından Vanlılara “Artık deprem olmaz evlerinize girebilirsiniz” derken, kamuoyunda kendi eksiklerini örtmek için “fırsatçı Van halkı birer çadır kapmak için uğraşıyor” yanılması yaratmak istiyordu.

Patronların batan bankalarını ve borçlarını kamulaştırırlar, bizimse elimizde avucumuzda tek birikim olan evlerimize daha doğrusu arsalarına göz koydular. Zorla yapamadıklarını şimdi deprem yalanlarıyla yapmak istiyorlar. Tarabyaüstü’nde, Sarıyer’de, Gülsuyu’nda sağlam zeminde deniz manzaralı yerlere el koyup işe yaramaz bir yerde bir daire verecekler.

Engin Bodur

Yağmacılar işbaşında

1999 depremi olduğunda 40 bin civarında insan ölmüştü ama devlet sorumluluklarından kaçmak için 18 bin civarında bir sayı açıkladı. Acılarımız yüreğimizi dağlarken onlar gece yarısı meclisten afet yasası yerine mezarda emeklilik yasasını geçirdiler. Toplanan ve gelen yardımlar yağmalandı. Borç faizlerini ödediler. Deprem vergileri koydular ama parayı duble yol yapımı adı altında yağmaladılar. Yaşı büyük olanlar “satılamaz” damgalı deprem yardımlarının nasıl satıldığını çocuklarına anlatsın. Bir felaket oldu mu “Biz ne yapabiliriz?” diye bakarız, yağmacılar ise “Ne kazanırım bu işten?” diye düşünürler. Biz ihtiyacı olanla ekmeğimizi paylaşmaya çalışırız, onlar yardım paralarını çalmaya veya kötü mallarını pahalıya satarak vurguna çalışır. Bayram Otel’in fırsatçı patronu en güzel örnektir bu işe. Hemen çatlakları kapatıp, yeni yaptığı boyayı da eskiterek kasıtlı insan öldürmüştür. Düzce’de evlerini boyayıp öğrencilere kiraya veren katiller gibi. En çok binası yıkılmış müteahhidin villasının

4 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

Ne yapar bu TOKİ?

Devletin arsasını bedava alır ya zenginlerin göz diktikleri yerlerde onlar için lüks konutlar yaptırır ya da kentin itibar görmeyen yerlerinde yoksullar için kötü konutlar. Bütün bu işleri de kendi adamlarına ihale ederler. Onlar da paylarını alıp işleri alt taşerona verir. Bu işlerde sigortasız işçiler çalıştırılır. Çoğu zaman parasını alamayan bu işçiler çatılara çıkıp eylem yaptığında polis ve jandarma saldırısıyla haber olurlar. Fırsatçılar işbaşında: Kentsel Devlet niye lüks konut yapar? Nidönüşüm yalanı çin kaçak villalar, yıkımı için kesinİnsanlar ölülerini kaldırmaya, yara- leşmiş mahkeme kararı bulunan İnölılarını iyileştirmeye ve yaşamaya ça- nü Stadı üstündeki Gök Kafes yıkıllışırken onlar kolları sıvadılar. Bü- maz da dünyayı hep bizim başımıza yük kent merkezindeki yoksul ma- yıkarlar? hallelere gözlerini diktiler, diyorlar ki Unutma, onlar için kamulaştır“Rızanla verirsen anlaşalım, olmazsa ma; patronların batan bankalarının TOKİ kamulaştıracak”.

borçlarının bizlere ödetilmesi, işçi ve emekçilerin elindekilerin yağmalanmasıdır. Okulların, hastanelerin, ormanların, madenlerin ve aklınıza gelen tüm değerlerimizin yağmalanmasıdır.

İşçiler ne yapmalı?

Biz işçilerin de kamulaştırma programı var. Özelleştirilen SEK, EBK, SÜMERBANK, SEKA, ETİ MADEN, TÜPRAŞ, PETROL OFİSİ, TEKEL gibi bütün işletmeleri tazminatsız geri alacağız ve yağmacıları yargılayacağız. Kumarhane olan borsayı kapatıp bütün bankaları kamulaştıracağız. Patronlar için yağma böreği olmayacak. Bizleri açlık ve yoksulluk zoruyla köylerimizden getirdiler. İnsanca yaşamak için gökdelenlere ihtiyaç yok. Devlet her evde sıcak suyun olduğu, merkezi ısıtma ile ısınan, elektrik ve suyun bedava olduğu yaşam alanları kuracak işçi iktidarında. Ulaşım da ücretsiz olacak. Olmaz demeyin önceleri olmuştu bunlar. Şu anda bile sadece sendikalı işyerlerinde olsa da ulaşım ücretsiz. Yağmacıların yargılanacağı güzel günler göreceğiz. Depremlerin yıkmadığı kentlerde insanların dost olduğu mutlu günler. Aşın, işin olduğu günler. Özgürlük ve insanca yaşam işçilerin birleşik mücadelesi ile kazanılacak.


ALARIMIZ PLİN söyledi: “Hayır, bu mücadelede sen de tarafsız kalamazsın, aynen benim gibi İşçi sendikaları hükümetin patronlar sınıfına ve tabii emperyalizhizmetinden çıkmalı me hizmet edeceksin!” İşte sınıf müEğer bugün Türkiye’de işçi sınıfı bun- cadelesinde “kayıtsız” kalmakla patdan 30 sene öncesinden bile farklı ola- rondan yana “taraf ” olmak arasındarak hiçbir hakkını arayamayacak du- ki “ince” fark burada yatıyor. Ama bu rumdaysa bunun ana nedeni; sınıfın devletten ve patronlardan bağımsız bir sesinin olmamasıdır. Türk-İş’in tümüyle AKP’nin denetimine girmiş olması, bu denetime girmeden önceki durumunun çok da matah olduğu anlamına kuşkusuz gelmez, ama gene de her iki durum arasında nitel bir fark olduğunu da görmezden gelemeyiz. Ve Türk-İş içindeki mücadelemizin ana dayanağını da zaten bu fark oluşturuyor. Yani günümüzün ana meselesi, her ne pahasına olursa olsun Türk-İş’in Hak-İş’leşmesinin önüne geçilmesidir. Başyazının devamı

Korporatizm tehlikesi kapıdayken geçmişe saplanmayalım, geleceğe bakalım

Türk-İş yönetimleri geçmişten beri maalesef hükümetlerle ilgili olarak “Bana dokunmasın da ne yaparsa yapsın!” politikalarının sürdürücüsü oldular. Ta ki AKP iktidar olana kadar. Çünkü geçmiş hükümetler Türk-İş’e pek fazla bulaşmıyorlar, onun sınıf mücadelesine kayıtsız kalmasını yeterli buluyorlardı. AKP ise Kumlu yönetimiyle birlikte işçi sınıfına şunu

ince fark aslında bütün mücadelenin geleceğini de belirliyor. Yani bir anlamda “parlamenter burjuva demokrasisi” ile “faşizm” arasındaki fark gibi. AKP işçi sınıfının tümüyle kendi emri altında olacağı korporatist bir yönetimi hedefliyor. İşçilerin her birinin sınıfın bir parçası değil, sıradan bir manav, bakkal ya da musluk tamircisi gibi tek başına hareket eden “meslek” sahipleri olmasını istiyor. İşte bu

ölümcül tehdit karşısında, geçmiş ayrılıklar şu andan itibaren bir kenara bırakılmalı ve geleceğe, öncelikli olarak Aralık ayında gerçekleşecek genel kurula bakılmalı, orada hükümet karşıtı bütün sınıf güçleri birleştirilmelidir. Şu veya bu sendika geçmişte yan-

lış bir tavır almış olabilir, ama artık bugün yanlış tavır alma lüksüne sahip olma hakkını kendinde bulamayacağı gibi, eğer birlik safına gelmişse geçmiş tavrından dolayı da eleştirilerek birlik dışına itilmemelidir, çünkü bu ancak düşmanın işine yarar. Bugün, aymazlık içinde Kumlu’nun yani Erdoğan hükümetinin yanında yer alan sendikalara da ısrarla seslenilerek o safları terk etmeleri çağrısı yapılmalıdır.

Abone Formu

İşçi Kardeşliği gazetesine abone olmak istiyorum.

Bütün milleti peşinden sürükleyebilecek tek güç işçi sınıfıdır

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bütün milleti peşinden sürükleyecek tek gücün işçi sınıfı olduğu ve onun dışında hiçbir gücün kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele bayrağını eline alarak yürüyemeyeceği görülüyor. İşte Yunanistan; toplumun bütün kesimleri son bir yılda 13 genel grev gerçekleştirmiş olan işçi sınıfının peşine takılmış durumdalar. Avrupa Birliği, İMF ve Avrupa Merkez Bankası üçlü çetesinin kıskacından bunalmış toplumun bütün ezilen kesimleri işçi hareketinin arkasına diziliyorlar. Son olarak, emekli subaylar ve astsubaylar da ellerine geçirdikleri bayraklarıyla sendikaların kortejinin arasına “Biz de halkın yanındayız!” pankartını taşıyarak katılmış bulunuyorlar. Yakında aynı durumun Türkiye’de de gerçekleşebilmesi mümkündür. Buna hazırlıklı olmalıyız. Türk-İş genel kurulu işçi sınıfının bağımsız sesinin ortaya çıkabileceği ilk merhaledir. Geçmiş ayrılıklarımızı bir an için dondurup 10 sendikanın başlattığı Sendikal Güç Birliği hareketinin etrafında toplanalım. Öncelikli olarak hükümeti Türk-İş’ten kovalım! Gelecek, işçi sınıfının ve onunla birlikte hareket etmeye karar verenlerindir. İKP Merkez Yürütme Kurulu

İmza:

İsim, Soyisim: Görev: Adres: Posta Kodu: İlçe, İl: Telefon, Faks: E-Posta: Abonelik Bedeli (Asgari 20 TL): ING Bank Soğanlık Şubesi TR63 0009 9008 4616 8400 1000 01 hesabına yatırdığınız abonelik ücreti dekontunuzu bu formla beraber faks veya posta yoluyla bize ulaştırın. (Bilgiler künyededir.)

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ

5


DİSİPLİN ULUSLARARASI

Tunus Seçimleri:

Halk Devrimine Sahip Çıkıyor G

eçtiğimiz ay Tunus’ta gerçekleşen seçimlerde Gannuşi’nin ılımlı İslamcı Ennahda’sının ezici bir çoğunlukla (oyların yüzde 40’ını alarak) seçimlerden birinci parti çıktığı ilân edildi. İkinci ve üçüncü sıraları elde eden laik partiler de Ennahda ile bir koalisyon hükümeti kuracaklarını açıkladılar. Bilindiği gibi Ennahda’nın bütün seçim kampanyası, Arap Birliği’nin içinde Suudi Arabistan’ın kolu olarak hareket eden Katar Emirliği tarafından finanse edildi. Katar Emirliği, Libya’da emperyalizmin hizmetinde faaliyet gösteren ve NATO’nun bombardımanı sayesinde Kaddafi’yi deviren “Ulusal Geçiş Konseyi”nin de baş destekçisiydi.

Basının Tunus Seçimi Yalanları

Tunus’un kayıtlı seçmenlerinin sayısı 7,5 milyondu. Seçimlerde oy kullananların sayısıysa 3 milyon 700 bin kişi oldu. Seçmenlerin yüzde 48’i, yani yarısından azı oy kullandı. Üstelik bu oy kullananların 1 milyon 200 bininden fazlasının, yani oy kullananların yüzde 37’sinin attıkları oylar tamamen çöpe gitti, tek bir milletvekili bile seçtiremediler. Bütün bunlara ek olarak kaç kişinin boş oy kullandığı da hiçbir resmi açıklamada yer almadı. Sonuç olarak Tunus’un yeni meclisinin üyeleri seçmenlerin sadece dörtte birini temsil etti. İşte basının sözünü ettiği ılımlı İslâmcı Ennahda’nın başarısı bu!

Neden böyle oldu?

Tunus’taki bu seçim fiyaskosunun tek nedeni, halkın, devrimin taleplerini açıkça savunan hiçbir partiyi karşısında görememesi oldu. Devrimin temel sloganı “Bin Ali değil, su ve ekmek istiyoruz!” idi. Nitekim “Bin Ali defol!” sloganı tuttu, ama su ve ekmekten hâlâ haber yok! Üstelik İslâmcılar ve laikler emperyalizmle ilişkilerin olduğu gibi sürdürülmesi konusunda tam bir mutabakata varmış bulunuyorlar.

Ama grevler ve işgaller sürüyor…

Oysa daha seçim sonuçları açıklanmadan posta çalışanları grevlerine başlamışlardı bile. Hâl-i hazırda sağlık çalışanları grevdeler, demiryolu çalışanları grevdeler, birçok yabancı şirketin işyerleri işgal altında. Tunus devrimi sürüyor. Ama kuşkusuz karşı-devrim de “demokratik geçiş” şiarı altında kafasını kaldırmaya çalışıyor. Henüz Tunus’ta taraflar son kozlarını oynamış değiller, ama şu bir gerçek ki işçiler ve gençler, UGTT (Tunus Ge-

“Tunuslular için Özgürlük!”

nel İşçi Sendikası) öncülüğünde devrimin kazanımlarını süreklileştirmenin mücadelesini yürütüyorlar. Ennahda ve emperyalizm yanlısı partiler, “Şimdi talepler ileri sürmenin sırası değil, anayasa yapmalıyız!” derlerken, UGTT’nin etrafında kenetlenen işçiler ve gençler; “Anayasanın merkezinde bu talepler yer almazsa anayasadan bize ne?” diyorlar.

Yunanistan’da Devrimci Durum N

eredeyse bütün Yunan halkı yaklaşık bir yılı aldı ve Üçlü Çete’nin Yunan halkına dayattıkları- patronların çıkarlarını sonuna kadar savundu. aşkın bir süredir işçi sınıfının mücadelesinin nı halka götürmeye karar verdi. “Halk kendi geYunanistan işçi sınıfının talihsizliği peşine takılmış durumda. Bu bir yıl boyunca işçi leceğine kendisi karar versin” dedi. Bunu der deYunanistan işçi sınıfı kahramanca mücadele edisendikaları, 11 tanesi 24 sayor ama onun bu kahraatlik, son ikisi 48 saatlik manlığına denk düşen bir toplam 13 genel grev gersiyasi partiye ne yazık ki çekleştirmiş bulunuyorlar. sahip değil. PASOK bir Üçlü Çete’nin (IMF, Avrupatron-işçi partisi, ama ülpa Birliği, Avrupa Merkez kenin komünist partileri de Bankası) iktidardaki PAbirer işçi partisi olmalarına SOK hükümeti aracılığıyla rağmen iktidar hedefinden halka karşı yürüttüğü saldıçok uzaklar, daha doğrusu rı politikası, başta işçi sınıfı iktidarı almaya ne niyetleri olmak üzere halkın büyük ne de cesaretleri var. 24 ya tepkisini çekiyor. Yunanisda 48 saatlik genel grevler tan işçi sınıfı Üçlü Çete’nin çok değil 1 haftalığa dönüşsaldırılarına karşı kahratürülse iktidar sorunu günmanca direniyor. deme gelecek, ama ne koPapandreu neden münist partiler ne de sendikalar buna hazır değilönce referandum mez Avrupa Birliği’nin saldırısına uğradı ve buna ler. Yunanistan’da iktidara yürüme cesaretini göstalep etti, sonra neden vazgeçti? direnemeyerek aldığı referandum kararından çark terecek yeni işçi önderliğinin inşasına ihtiyaç var. Son dört ay içinde iktidar partisi PASOK’un üye etti. Artık başbakanlıktan da ayrıldı ve patronların Umarız kitleler yürüttükleri mücadeleden yorgun sayısı 300 binden 11 bine düştü. Papandreu’nun sadık bir temsilcisi olduğunu kanıtladı. Partisinin düşmeden patronlardan ve devletten bağımsız bir partisinin üyeleri binler halinde partiyi tek ettiler. ve kendi politik geleceğinin yok olması pahasına işçi partisi yaratılır. Papandreu, uzun süredir ilk defa doğru bir karar

6 İŞÇİ KARDEŞLİĞİ


DİSİPLİN ULUSLARARASI

Kapitalizmin krizinde yeni aşama:

Küresel Kamu Borç Krizi Krizin küresel boyutuna gazetemizin geçmiş sayısında yer vermiştik, şimdi Türkiye’de neler olup bittiğine bakacağız. Yazının giriş bölümünü İşçi Kardeşliği’nin 54. sayısından ya da internet sitemizden www.iscikardesligi.org okuyabilirsiniz.

Y

abancı spekülatif sermayeye bağımlı büyüyebilen Türkiye ekonomisi, ağırlaşan küresel krizden yara almadan çıkamaz. AKP hükümeti 8 yıllık iktidarı boyunca, küresel sermayenin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları neyi gerektiriyorsa bu yönde çalışmayı, yaşamının devamı için kendine en önemli misyon olarak belirledi. 2001’den itibaren küresel çapta uygulanan genişletici para politikaları sayesinde görülmemiş düzeyde artan spekülatif sermaye, kendine güven veren bu iktidarın sunduğu fırsatları gayet iyi değerlendirdi. Batı ve Körfez sermayesinin ülkeye akması, AKP’nin yüksek faiz ve düşük kur (aşırı değerli TL) politikasını rahatlıkla uygulayabilmesini sağladı. Türkiye bu süreçte ulusal parasına en yüksek faizi veren gelişmekte olan ülke olma konumunu son birkaç yıla kadar hiç kaybetmedi. Bunun karşılığında dışarıdan bolca dövizi ülkeye çekti ve bollaşan döviz sayesinde kur seviyesi hep düşük kaldı. Ülke ekonomisini yabancı spekülatif (yani faiz oranlarına, dolayısıyla politik ve iktisadi gelişmelere aşırı duyarlı) sermayeye bağımlı hale getiren bu politika, ölmek üzere olan ekonominin sakat bir şekilde taburcu olmasını sağladı. Dünya ekonomisinde para bolken ülkeyi ithalat cennetine çeviren bu politika, küresel krizler karşısında da bir o kadar savunmasız; çünkü bu politikanın en önemli sorunu yüksek cari açık, yani Türkiye ekonomisi ürettiğinden ve biriktirdiğinden çok daha fazlasını yüksek miktarda ithalat sayesinde tüketiyor ve bu ithalatı da dışarıdan ülkeye döviz çekerek finanse edebiliyor. 2010 sonu itibariyle Türkiye’nin cari açığı 47 milyar dolar; yani 736 milyar dolarlık Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYİH) yüzde 7’si. Bu oran genel kabule göre sağlıklı bir ekonomi için yüzde 5’in altında olmalı. Haziran 2011 itibariyle cari açık 46 milyar dolara ulaştı, yani bir yarıyılda 2010 yılı cari açığı yakalandı. En iyimser tahminler yılsonu cari açığının 70 milyar dolar civarında olacağını gösteriyor. Bu durumda yılsonu cari açık oranı yüzde 9’un üzerinde olacak, ne gariptir ki hükümetin ve medyanın öve öve bitiremediği Türkiye ekonomisi bu oran ile dünyadaki en yüksek cari açığa sahip ekonomi olma unvanını da kimseciklere kaptırmıyor. Aslında cari açığın en önemli sebebi ithalatın ihracata göre çok yüksek olması. 1947’den beri ithalatımız ihracatımızdan hep fazla olageldi; ancak son 10 yılda aradaki makasın daha önce görülmemiş seviyelerde arttığını görüyoruz. Giderek artan bu açık, doğal olarak dışarıdan ülkeye döviz

girişiyle kapatılıyor; ihracattan elde edilen döviz ithalatın faturasını ödemeye yetmiyor ve bu faturayı döviz cinsinden borç alarak ödeyebiliyoruz. Toplam dış borç cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerinde: 290 milyar dolar; yani G SY İ H’n i n üçte birinden fazla. Bu miktarın 210 milyar doları özel sektöre, 80 milyar doları da kamuya ait. 210 milyar doların da 125 milyar doları reel sektör borcu. Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnı da işte tam burası. Türkiye cari açığı bu miktarda devam ettikçe dış borç stoku artmaya devam edecek. Olası bir küresel kriz, gelişmiş ekonomileri olduğu kadar gelişmekte olan ekonomileri de vuracak ve doğal olarak öncelikle en riskli olanları hedef alacak; spekülatif sermaye gelişmekte olan ülke piyasalarından hızla ve yüksek miktarlarda kaçacak.

mesi Türkiye’de çok övülen kamu bütçesi dengesini de olumsuz etkileyecektir; özellikle ithalatın yavaşlamasıyla kamu gelirlerinin azalması ve faiz giderlerinin artmasıyla kamu giderlerinin artması riskleri hiç de küçümsenecek riskler değil. Kriz keskinleştikçe sermaye, kendi korumalı ulusal limanlarına çekilmeye artan bir hızla devam edecek ve bu durum Türkiye gibi büyümesi dış sermayeye iflah olmaz derecede bağımlı olan ekonomiler için ölümcül sonuçlar doğurabilecek. İşçi sınıfının çıkarması gereken ders Küresel borç krizinin dünyanın her yanına yayılacağını artık en iyimser serbest piyasa ekonomistTehlikenin farkında olan, leri bile kabullenmiş durumda. Borç krizi yakında kendini ekonomik küçülme şeklinde reel sekdünyanın dört bir yanındaki törde ve kitleler üzerinde daha da hissettirecek. işçi sınıflarının krizin Küresel sermayenin bu tür dev krizlerden kurtufaturasını kendilerine luş için tarihten öğrendiği en önemli çıkış yolları hiç kuşkusuz sınır ötesi savaşlar ve ülke sınırçıkartmak isteyen AB ları içerisinde üretici sınıflara karşı yoğunlaştırıkurumlarına, IMF’ye, DB’ye lan iktisadi ve siyasi saldırılardır. Ortadoğu ve Kuve kendi hükümetleri zey Afrika’da tanık olduğumuz emperyalist askeri ve burjuvazilerine karşı müdahalelerin, hangi sınıfın hizmetinde olduklarını bir kez daha kanıtlarcasına devletlerin uygubağımsız örgütlü mücadeleyi ladıkları kemer sıkma politikalarıyla geniş halk yıyükseltiyor olmaları umut ğınlarının yaşam koşullarını daha ağır hale getirverici ve bizim için de yol melerinin, her sektörde sömürü koşullarının giderek ağırlaştırılmasının ve örneği görülmemiş sevigöstericidir. yelere ulaşan iç ve dış kamu borçlanmalarının seBakmayın siz başbakanın ve onun papağa- bep ve sonuçlarının küresel krizden ayrı düşününı olmuş bakanlarının söylediklerine; IMF baş- lemeyeceğini dünya işçi sınıfının unutmaması gekanı açıkça bu krizin gelişmekte olan ülkelere fa- rekmektedir. Öte yandan bu tehlikenin farkında tura edileceğini beyan etti. Dünya Bankası başka- olan dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıflarının nı da bu sonbaharda krizin daha da derinleşeceği- krizin faturasını kendilerine çıkartmak isteyen AB ni tahmin ettiklerini söylüyor. Böyle bir ortamda kurumlarına, IMF’ye, DB’ye ve kendi hükümetleri Türkiye’nin, kamu borç krizi içerisindeki ülkeler- ve burjuvazilerine karşı bağımsız örgütlü mücadeden farklı olarak çok önemli bir özel sektör borç leyi yükseltiyor olmaları umut verici ve bizim için krizi yaşaması muhtemel. Ayrıca sermaye akışın- de yol göstericidir. Alican Zorbozan daki yavaşlama ve özel sektörün borç krizine girİŞÇİ KARDEŞLİĞİ

7


CEZAYİR, 10-11-12 ARALIK 2011

İşgallere ve Ülkelerin İçişlerine Karışılmasına Karşı, Milletlerin Birliğini ve Egemenliğini Savunmak İçin,

ACİL ULUSLARARASI KONFERANSA ÇAĞRIYORUZ

A

fganistan’ın “teröre karşı savaş” bahanesiyle NATO birlikleri tarafından 2001’de ve Irak’ın güya “demokrasi için mücadele” adına 2003’te işgal edilmesinden beri, ABD hükümetinin öncülüğündeki emperyalist hükümetler, uluslararası işgal ve yağma savaşlarına dayanan bir stratejiyi uygulamaya koydular. Bu strateji; yaygın bir şekilde milletlerin iç işlerine karışılmasını, savaş bütçelerinde astronomik büyümeleri, demokratik haklara saldırıları ve sosyal harcamalarda kesintileri beraberinde getirdi. Özellikle de Avrupa’da ve ABD’de. Bugün, başta ABD, Fransız, İngiliz ve İtalyan hükümetleri olmak üzere emperyalist güçlerin hükümetleri, bu defa Kuzey Afrika’nın Mağrip bölgesinde (Libya, Cezayir, Tunus, Fas ve Moritanya) yeni bir cephe açtılar. Böylece ABD hükümetinin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nde (GOP) yeni bir adım atılmış oldu. GOP’u ilk defa George W.Bush 2003’te Irak’ı işgal ve yağma savaşını başlatırken duyurmuştu. Bu proje, Pakistan’dan Moritanya’ya kadar olan bölgedeki milletleri etnik, dini topluluklara ve cemaatlere bölmeyi amaçlıyor. Tam da Tunus ve Mısır işçileri ve halklarının demokrasi yoluyla tam egemenliklerini kullanmak için mücadele ettikleri bir anda Libya, NATO şemsiyesi altındaki yabancı askeri müdahalenin ardından kaosa gömülüyor. Bu müdahale Libya’nın toprak bütünlüğünü de tehdit ediyor. Bu vesileyle tüm Mağrip ülkeleri toprak bütünlüklerine karşı tehditle yüz yüze. Ama hepsi bu da değil; durumun SAHEL ülkeleri (Senegal, Moritanya, Mali, Burkina Faso, Cezayir, Nijer, Nijerya, Çad, Sudan, Etiyopya ve Eritre’nin bir bölümü) ve genel olarak Sahra-altı Afrikası ülkeleri için sonuçları hesaplanamaz boyutta. Zira el değiştiren silahlar düşünüldüğünde çatışma Libya sınırlarının çok ötesine geçmiş durumda ki bu silahlar arasında yabancı askeri müdahalenin ardından açıkça sergilenen, Libyalı sivillere ve silahlı terörist gruplara dağıtılmış ağır silahlar da var. Durumun bu ülkelerin ekonomisine verdiği zarardan; bilhassa Libya’da çalışmakta olan yüz binlerce göçmenin geri dönmesinin ve çoğu Tunus’a

kaçmış bir milyondan fazla Libyalı mültecinin etLibya’da NATO hava saldırılarıyla yok edilmiş kisinden bahsetmiyoruz bile. altyapıyı yeniden inşa ihalelerinin peşinde koşan Libya’daki yabancı askeri müdahalede Ame- hükümetlerin emperyalist projelerini reddediyorikan, Fransız, İngiliz ve İtalyan emperyalistleri- ruz. Emperyalist hükümetlerin, NATO’nun, savaş ve kaos çığırtkanlarının; Mağrip, Sahra- altı Afrikası ve tüm dünya halklarının kaderine karar vermesini reddediyoruz. Milli egemenlik olmadan halk egemenliği olamayacağından, demokrasi noktasından hareketle, dış etkiler ve yabancı askeri müdahaleler olmaksızın bugünlerini ve geleceklerini belirlemek –yalnız ve yalnız– egemen halkların elindedir. Dünyada ve ülkemizde emperyalist savaşlara karşı çıkan tüm örgütleri ve siyasi partileri, Cezayir’de 10-11-12 Aralık 2011 Bombardımanın ardından Sirte sokakları tarihlerinde, işgallere ve ülkelerin nin gerçekteki amacı bölgedeki ve tüm dünyadaki içişlerine karışılmasına karşı, milletlerin birliğihalkları terörize etmek. ni ve egemenliğini savunmak için bir UluslararaMilli egemenliği ve demokrasiyi samimi ola- sı Acil Konferans’ı desteklemeye ve ona katılmaya rak savunan hiçbir siyasi parti, hiçbir bahaney- çağırıyoruz. le Libya’daki emperyalist işgal ve yağma savaşına A. Sidi Said, göz yumamaz. Uluslararası işçi hareketinin geleCezayir İşçileri Genel Sendikası (UGTA) Genel neklerine bağlı hiçbir işçi örgütü böyle bir savaSekreteri şa göz yumamaz. Bu nedenle, biz bu metnin imLouisa Hanoune, zacıları olarak, gerçekte kıtanın doğal kaynaklaCezayir İşçi Partisi (PT) Genel Sekreteri rının yabancılarca yağmalanmasının, dış borcun ödenmesinin ve bunlardan doğan çeşitli manipülasyonların sonucu olan sözde etnik çatışmalarla kana bulanmış ve parçalanmış Afrika kıtamızda yeni bir savaşı reddediyoruz. Mağrip bölgemizde, Kuzey Afrika’daki diğer herhangi bir yerde ve genel olarak Afrika kıtamızda ne biçimde olursa olsun her tür yabancı askeri varlığı reddediyoruz.

“Egemen milletlere karşı her tür saldırıyı reddediyoruz.”

Mağrip ve tüm Afrika halklarının zenginliklerinin ve kaynaklarının yabancılarca yağmasını reddediyoruz. Libya’da, NATO’nun himayesinde gerçekleşen işgal savaşının gerçek hedefi –AFRICOM’la (ABD Afrika Komutanlığı) başlayarak yabancı askeri üslerin kurulması vasıtasıyla da– bu kaynakların kontrolünü ele geçirmektir. Asıl mesele budur.

Cezayir İşçi Partisi Genel Sekreteri Louisa Hanoune

Konferans hakkında daha fazla bilgi edinmek ve nasıl katılabileceğinizi öğrenmek için bizimle irtibata geçin: iletisim@ikp.org.tr veya iletisim@iscikardesligi.org. Ayrıca İşçilerin ve Halklerın Uluslarlarası Bağlantı Komitesinin (ILC) eit.ilc@fr.oleane.com veya ilcinfo@earthlink.net adreslerini de kullanabilirsiniz.

ik-55  

mazluma dini, milliyeti sorulmaz! Van Minüt! Deprem Öldürmez! .......................... Sayfa 3 TAŞ-İŞ DER: Kadrolu Çalışmak İstiyorum! ......

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you