Page 9



NƦNRJHQNXN

lükçü paradigma”nın ulusal sorunda reformizmden, kadın sorununda egemenlik ve tahakkümün yeniden üretiminden, neoliberal çizginin sınıfa taşınmasından başka bir şey olmadığı, gerçekte bu siyasal-sınıfsal konumun ne Kürt ne de kadın emekçilerin çıkarlarını temsil ettiği gün yüzüne vuruyor. Erite erite 220 bine çektikleri KESK üyelerinin iradesinin ve tüzüğün elbirliği ile nasıl çiğnendiğinin belki de en öfke uyandırıcı anlatımı, Kamu Emekçileri Cephesi’nden geliyor. Halkçı içerikli “yozlaşmaya karşı mücadele”yi siyasal kitle faaliyetinin temel unsurlarından biri olarak belirlemiş olan bu çizginin batan gemide kalma ısrarı, olağanüstü genel kurul kararına bile karşı çıkmayı getirdiği gibi, yönetimdeki tek üyeleri istifa bile etmiyor! Neden? “Örgütlülüğe” inandıkları için Demokratik Emek Platformu’nun açıklamasını yeterli görmüşler de ondan!… Bu kadar yeter… Tercüme edelim: Taciz şikayetini (bu başka bir konu da olabilirdi) sendika yetkili kurullarının gündemi haline getirmemek, sorunu siyasal yapılar arasındaki zorunlu koalisyona halel gelmeyecek tarzda örtbas etmek, “komplo” iddiasına da başvurarak tüzüğü işletmemek ve bunu süreklileştirek daha ağır bir tüzük suçu işlemek, kadını ve işçiyi ezmek, patronu ve erkeği korumak ve kollamak, bunları “faili belli olmayacak şekilde” yapmak, toplumun herhangi bir yerinde olduğu gibi, sendika ve siyasal yapıların içinde de tacize uğrayan kadının şikayette bulunmaması için bütün caydırıcı mekanizma ve ağırlıkları, ilişkileri kullanmak, kadın sorununda neolibaral burjuva demokrasisinin yasalarının dahi gerisinde tutum almak. Suçlu! Feministlerin görmediği… Taciz şikayetini gündeme feministler taşıdı. Tacizi deşifre eden ilk imza metni onlar tarafından dağıtıma sokuldu. KESK cerahatini patlatan taciz olayında feministler, tüm kadınların ve onların çıkarlarının temsilcisi olarak konuşma alanına sahip oldular. Bunda en önemli etmen, sendikada ancak şubeler düzeyinde yer alan devrimci güçlerin, olaydan en son haberdar olmalarının yanında kuruluşunda ve mücadelenin tüm dönemeçlerinde yer aldıkları KESK’e “zarar vermeme” kaygılarıydı. Nitekim bu kaygılar daha sonra yapılan açıklamalarda da kendisini gösterdi. Bu, toplumun her alanında olduğu gibi, neoliberalizmin, meta egemenliği ve değer yasasının derinlemesine işlemesiyle birlikte kadın sorununun güncellenerek ve şiddetlenerek yaşandığı koşullarda eski bakış açılarını koruyan devrimci yapılar olarak sürecin bu yönünü karşılama zafiyetini de aşmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Kadın sorununu salt bir cinsin kurtuluşu kısıtlılığında çözme yaklaşımındaki feministler kadın sorununun tek adresi olma “marka”sını ellerinde tutuyorlar-

‘80'lerin sonlarından beri içinden binlerce sendika militanını, sendikal mücadelelerde pişerek devrimci örgütlerin saflarına katılmış, kadını erkeğiyle ölümsüzleşen savaşçıları çıkaran KESK’ten bugün neoliberal çözülme ve çürümenin keskin kokusu yayılıyor sa, bunun en temel nedeni, solun ve devrimci hareketin neoliberal dönüşüm süreci ve bunun -güncel kadın sorununu da kapsayan- etkileri karşısındaki ideolojik, siyasal, sınıfsal, örgütsel… donanımsızlığıdır ve bunu aşmak, sorunu en derinden yaşayan emekçi kadın kitlelerine karşı sorumluluğumuzdur! Sol, ulusal hareket, KESK, meslek örgütleri vb. kadın sorununda feminizmin temel kavram ve önermelerini “varsayılan” olarak benimsemişken sorun yeniden yeniden yüze vuruyorsa, bu bir çelişki olarak görünebilir. Fakat bu, “siyasi kimliğin kadın kimliğine ön gelmesi”nden de önce, feminizmin kadın sorununa verdiği yanıtın sosyal devrimci bir köktenciliğe dayanmamasıyla açıklanmalıdır. Kapitalizmle tüm yönlü ve proletaryanın sınıf egemenliğinden geçerek ufku komünizme, sadece kadınerkek arasındaki değil bir bütün olarak bu tahakküm ve sömürü ilişkisini yeniden üreten işbölümünün, değer yasasının, değişim değerinin, sadece sömürü ve baskının değil, insanla insan arasındaki ilişkideki tüm dolayımlılığın ortadan kaldırıldığı sınıfsız komünist topluma uzanan bir karşıtlık içerisinde olmadığından, feminizm, kapitalizmi, sendikaları, siyasi partileri kadın sorunu odaklı eleştiri ve düzeltme hareketinden öteye gidememektedir. KESK konusunda bile onun geldiği noktayı neoliberal dönüşüm sürecinin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel etkileri, bir sınıf örgütü olarak KESK’in politik süreci üzerinden ele alamamakta; proletarya-burjuvazi karşıtlığı temelinde politikanın yakıcılığı, “olağan koşullarda” çelişmedikleri KESK’in siyasal-sendikal politikalarının hangi sınıfın çıkarlarına denk düştüğü parametrelerinin ise yanına bile yaklaşamamaktadır.

Son derece bariz bir sınıf çelişkisinin de ortada olduğu son taciz olayında işin bu temel ve kadın sorununa içerili yönünü görmezlikten gelmeleri bu aczin ifadesidir. Sorun bürokratizm mi? KESK’te taciz şikayetinin ve yetkili kurulların işletilmesinin bu denli kolay önünün alınmasına verilen tepkilerin önemli bölümü bürokratizm tanımında toplanıyor. Bürokratizm, sendika yöneticilerinin önceki yaşam tarzları, mücadeleyle kurdukları ilişki, sendika olanaklarını nasıl kullandıkları… gibi konularda özellikle “içerden” verilerle de beslenerek sorunun temeli olarak koyuluyor. Aynı mantık çerçevesinde, KESK’teki deformasyon yasallaşmaya bağlanıyor. Mücadele ile sokaklarda kurulan sendikanın yasallaşmayla birlikte yasal bürokratik ilişki ve çarklara adapte olduğu, görüşme ve diyaloğun hak alıcı mücadele anlayışının yerine koyulduğu, KESK’in işçi hareketi karşısındaki tutumunun diğer sendikalardan farksızlaştığı… belirtiliyor. Bırakalım genel merkez yönetimini, sendika ve şube yönetimlerinin, hatta üyelerin doğrudan seçtiği işyeri temsilciliklerinin bile nasıl belirlendiğini; bu süreçlerin sendikal politika ve faaliyetin değerlendirmesi ve kitle tabanı tarafından denetimi yerine koltuk pazarlıkları ile karakterize olduğunu düşündüğümüzde, sadece bu örnek üzerinden bile bürokratizmin KESK’i bir ağ gibi sardığı tespitini yapmakta elbette ki yanlış bir şey yoktur. Bir sendikanın yöneticileri doğrudan sınıf kitlelerinin değerlendirme ve onayından, eleştirisinden geçmiyor ve oradan beslenmiyorlarsa, elbette ki yaşamları da, mücadele ile ilişki kuruşları da,

üye kitlesinin örgütlenme ve karar süreçlerine en etkin katılımını sağlamaya ve tüzüğe yaklaşımları da ona göre olacaktır. Seçimin yerini adı koyulmamış bir atama ve koalisyon sistemi almışsa, siz de kitlelere karşı değil bu sisteme karşı sorumlu olur; denetim ve hesap verme mekanizmalarını bordadan atma rahatlığını buradan alırsınız! Sınıf çıkarlarınız gereği, delegasyondan ve işyeri temsilciliğinden başlayarak sendikal demokrasiyi değil kast sistemini güvenceye almayı öne koyarsınız. Madde-bilinç ilişkisi! Bu koşullarda, sendikada patron gibi davranmanın her biçimi sonuca ilişkin bir “teferruat” olduğu gibi; sınıf mücadelesinin her zorlu dönemecinde, dengeleri bozmayı, ileri atılmayı gerektiren her durumda sınıf dışı tutumların alınmasında da şaşılacak bir şey yoktur. Tekel direnişinin Tek Gıdaİş ağalığı tarafından sonlandırılması KESK yönetiminde en küçük bir rahatsızlık yaratmamakla kalmayıp üstüne üstlük 1 Mayıs’ta işçilerin kürsü işgalinin kınanmasına da imza atılıyorsa, bu tek örnek bile sınıf mücadelesine hangi sınıf konumundan bakıldığının işaretidir. Ancak ne denli nefretle karşılarsak karşılayalım, -devrimci güçleri de kapsadığını unutmadan- bürokratizmi gidermeye yönelik hangi tüzüksel önlemleri önerirsek önerelim; bu yine de KESK’teki çözülme ve çürümenin sonuçlarıyla ilgili bir durum olacaktır. Dahası, bu görüş açısı, yeni ekonomik, siyasal, toplumsal koşulların kavranışı üzerinden yükselmediği için “KESK’i eski mücadeleci günlerine döndürme” saikinin ötesine geçemeyecek; KESK’teki sorunun çözümünü yine sadece KESK’in içerisinden aramak’la kısıtlı, çözümsüz bir çıkış çabası olacaktır.

iscimeclisi_5  

2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu getirildi. Devletin istihdam ettiği işçiler için de 657 sayılı Devlet Me- murları Kanunu var....

iscimeclisi_5  

2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu getirildi. Devletin istihdam ettiği işçiler için de 657 sayılı Devlet Me- murları Kanunu var....

Advertisement