Page 4



NƦNRJHQNXN

ñíVL]OLN

NDGHUGHðLO İşsizlik neden artıyor? Çünkü işçiler çok çalışıyor. İşçiler neden çok çalışıyor? Çünkü işsiz çok. Küresel ekonomik krizin doğrudan etkilerinin en başında şüphesiz işten atılmalar ve yükselen işsizlik oranları gelmektedir. İşsizlik oranlarının, işsiz sayısının hızla artması toplumsal dokuyu da şiddetle sarsan bir olgudur. İşsizliğin sürekli büyümesi, özellikle genç nüfusta biriken işsiz sayısı, sermaye kesimlerine olası bir "sosyal patlama"yı hatırlattığı gibi, bununla birleşik olarak da işsizliği, çalışan kesimler üzerinde bir korkuluk olarak kullanmak, ücret ve diğer kazanımları aşağıya bastırmayı hatırlatır. Son yıllarda tüm işçi direnişlerine sermaye ve devlet temsilcilerinin yaklaşımı hep aynı şekilde olmuştur: “Dışarda bu işi çok daha az ücrete kabul edecek milyonlarca insan var, nankörlük yapmayın!” İşsiz kesimlerin çalışanlar üzerindeki bu baskısı, bu gerici rekabet, yoksulluğun toplumsal boyutunu da hızla genişletmektedir. Sermaye kesimlerini çok daha pervasız kılmaktadır bu durum. Aralık 2009’da Bursa’da bir "maden kazası", grizu patlaması olmuş ve 19 işçi yaşamını yitirmişti. Ölen işçilerin ailelerinin maden şirketinin aleyhine açtığı mahkemenin ilk duruşmasında, şirket avukatları buz gibi bir sesle madende işçilere aylık 700 TL ödendiğini, şirketin işçiler için bir “nimet” olduğunu söyleyebilmişlerdir. Öyle ya dışarda bu para için ölmeye gönüllü binlerce insan vardır! Siz bu “nimete” kavuşmuşsunuz işte, nankörlük etmeyin. Kuralsız, denetimsiz, örgütsüz tamamen esnek çalışma saatleriyle, günde 12-14 saat, yer altında çok zor koşullarda çalışmanın karşılığı olarak 700 TL bile çok görülür. Sermaye o kadar pervasızdır ki onlarca işçinin ölümünün ardından bile bu şekilde alçaklaşabilmektedir. Pervasızlıkları, proletaryanın kendini çaresiz hissetmesindendir. Bu yanılsamadan kurtulduğu anda kimin kime “nimet” verdiği çok daha iyi görülecektir! TOBB öncülüğünde bir araya gelen sermaye örgütleri işsizlik sorunu konusunda görüş alış verişinde bulunup ortaklaştıkları kimi konuları öneriler halinde hükümete sunma kararı aldılar. Ekonomik sistemin hukuki zeminini oluşturan dört yasada değişiklik yapılmasını, yenilenmesini istiyorlar. 1927, 1950 benzeri yıllardan kalmış bu dört yasanın

(“Türk Ticaret Kanunu”, “Borçlar Kanunu”, “Hukuk Muhakemesi Kanunu” ve “Ticari Sır ve Kişisel Sırlar Kanunu”) bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmasını istiyorlar. Son on yılda yasal mevzuattaki değişimlerin çoğu emperyalist sermaye ile ilişkileri düzenleyen, emperyalistkapitalist sisteme küresel düzeyden yapısal uyumu gerektiren konulardı. Şimdi ise daha çok iç pazarı düzenleyen (sermayenin küresel ilişkileniş boyutunu gözden kaçırmadan elbette) hukuki mevzuatın yenilenmesi konusunda ısrarlılar. Türkiye bağımlı burjuvazisi gelmiş olduğu yeni sermaye birikim düzeyine uygun, bu düzeyi hukuki olarak karşılayabilecek, azami kar güdüsüne, amacına engel olan tüm yasal mevzuatın ortadan kaldırılmasını istiyor. Bu yasal mevzuatların yeniden düzenlenmesi ve işveren-patron üzerindeki kimi giderlerin (sosyal güvenlik primleri, kıdem tazminatı vb.) kaldırılması durumunda işsizliğin azalacağını iddia ediyorlar. İşsizliğin kabul edilebilir düzeye inmesi (“sosyal patlama” riski taşımama, ama çalışanlar üzerindeki işsizlik korkusunu devam ettirme anlamında) için en önemli talepleri ise “özel istihdam bürolarını” da kapsayan “iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi” ve “asgari ücret” üzerindeki merkezi belirlemenin gevşetilmesidir. Burjuvazinin dilinde “esnekleştirme” kavramının anlamı kuralsızlaştırma, her türlü denetimden azade olarak işçinin üzerindeki sömürü baskısını arttırmaktır. İşsizliğin sınıf hareketinin önündeki en büyük engel olduğunun bilincinde olan burjuvazi, bu durumu fırsata çevirmenin peşindedir.

nun dershane ücretini ödeyemediği için hapse atılan bir anne; annesinin hapsedilmesinin şokunu, ağırlığını taşıyamayan gencin intihar etmesi aslında sistemin niteliğini göstermesi açısından da karakteristiktir. Devlet güvencesinde, eğitimin parasız olması gerekirken, kalitesi bilinçli olarak düşürülen eğitim sistemi nedeniyle ücretli dershanelerin zorunlu hale getirilmesi, dolayısıyla eğitimin paralı hale getirilmesi; işinden atılan anne-babanın dershane ücretini ödeyememesi, senetlerde imzası bulunan annenin (Türkiye genelinde bu durumda 40 binden fazla insanın bulunduğu söyleniyor) mahkemece tutuklanması. Eğitimin bir hak olmaktan çıkartılarak ücretli hale getirilmesi; işsizlik, polis, mahkemeler hapishane döngüsünde sönen emekçi hayatlar size de bir şeyler anlatmıyor mu…

İstatistik verilerin soğukluğu emekçi kitlelerin iliklerine kadar yaşadığı ızdırabı görmemize engel değildir. Her gün yaşanan onlarca trajedi, gazete ve televizyon ekranlarının, reality şovların değişmez konularından olmaktadır. İşsizlikten bunalıp intihar edenler, ailesini katledenler, borcunu ödeyememekten kaynaklı ortaya çıkan ağır dramatik olaylar… Hem çalışan hem işsiz kesimlerin yaşadıkları… boğulma, çürüme ve düşkünleşme örnekleri. İnsanın içini acıtan, sisteme öfkesini arttıran bir yaşantı… Muğla-Fethiye’de çocuğu-

Bu hikayenin özü esas olarak, kapitalist üretim sürecinin amacının insanın, insanlığın ihtiyaçları değil, azami kar olduğudur. Karın düzeyini düşürebilecek her türlü insani, toplumsal ihtiyaç, beklenti dışlanması, bertaraf edilmesi gereken şeydir. Burjuvazinin insani ve toplumsal ihtiyaçtan anladığı kendi sınıfsal çıkar ve beklentileridir. Onun için tüm devlet kurumları, medyası, sivil toplum vs. ile bu çıkarları korumaya, geliştirmeye çalışır. Sınıf hareketinin, mücadelesinin gerilediği kesitlerde dizginsiz bir hale gelen sömürü

çarkları Fethiye’deki anne ve oğulun yaşadığı trajedide olduğu gibi emekçi hayatları ezer, öğütür. Fakat bilinmesi gereken esas şey bu yaşanılanların kader olmadığıdır. Kapitalist ekonomik sistemin temel karakteristiği olan bu durum yaşanmak zorunda değildir. Büyük bir doymaz iştaha sahip burjuva azınlığın çıkarları üzerine kurulu bu ekonomik sistem toplumsal yoksulluğu, açlığı, işsizliği her geçen gün arttırmak dışında bir işlev görmemektedir. Bu sisteme karşıt, onun karşısında yer alan tek alternatif sosyalist ekonomik sistemde ise üretimin amacı ihtiyaçları ile birlikte insandır. İnsanın maddi ve manevi, kültürel tüm ihtiyaçları üretimin amacıdır. Dolayısıyla insanın insanı sömürmediği, açlık ve işsizliğin, gelecek kaygısının olmadığı, olmayacağı tek sistem olarak sosyalizm emekçilerin kurtuluşunun biricik yoludur. İşçi sınıfı ve işsiz kesimler tüm emekçilerle birlikte kader birliği yaparak ortak talepler doğrultusunda, birleşik ve militan bir sınıf mücadelesi yürütmeli, bu kavga içerisinde gelişerek toplumsal yapıyı alt üst edip yeni bir ekonomik-siyasal sisteme, mülkiyetin kolektifleştiği, dolayısıyla çıkarlarında kolektif bir kimlik kazanacağı sosyalizme yürümelidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya kapitalist bir barbarlık, çürüme. Ya da, sosyalizm ve insanın insanca yaşayacağı bir sistem!…

iscimeclisi_5  
iscimeclisi_5  

2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu getirildi. Devletin istihdam ettiği işçiler için de 657 sayılı Devlet Me- murları Kanunu var....

Advertisement