__MAIN_TEXT__

Page 1

upon çaya, çorbaya

semt

sobiyetnecla@gmail.com twitter.com/sobiyetnecla facebook.com/sobiyetnecla tek atımlık hikâyeler serisi #1


yaz boyu tadımız kaçsın diye ara da böyle tek atımlık yani tadımlık birkaç öyküvari şey yazacağım.

öptüm, oh!

önce ona alışmak için bir şiir okuyorum, pijamasını giyiyorum, sevdiğini seviyorum. sonra şehvetin boynundan akan ter düşüyor ortamıza. elleri göğüs kafesimi sıkıştırıyor, gözleri açık… yapma diyorum içimden, yapma. öyle gözlerin açık sevişirsen benimle ben inanırım bunun sadece bir sevişme olduğuna. sonra her tarafım et kesiği olur, jilet olur, kan, aşk ve gel olur. başının altına yastığı ne türlü koysa olmaz ya bazen insan, işte bu gece de aynen öyle olmuyor. “senin başın omzumda ya sikerim yastığını yorganını!” bu cümle aciz kulağımda kaç senfoni orkestrası, kaç aşık sazı, kaç ferdi şarkısı eder ben dahi bilmiyorum. en sevdiğim kemiğine yaslıyorum kendimi, “seninle ilgili herhangi bir şeyin rastlantı olmaması imkansız. denk geldiği için tanıştık, denk gelmediği için sevişmedik ve hatta olur olmaz vakitlerde birbirimizden habersiz uyandık. paylaşmadığımız tek şey telaş olmalıydı.” diyorum. “buradasın çünkü güzelsin.” diyor. ve bir begonya dikiyorum odanın ortasına. “bununla başa döndüreceğim hikayeyi. bu senin değil, benim mezar çiçeğim. benim merasimimde elinde bu begonyayla bir ağıt yakacaksın. yakacaksın, söz ver. çünkü ben senin adının yanına bile yaklaşamam bu saksıyla. çifte kavrulmuş değil benim cesaretim. bir anlık deliliğin meyvesini yiyerek yanından kovulmak niyetinde değilim.” ***** kovuldum.


saat bir. masalar kenara çekilmiş, elemanlar kalan ne varsa içeri doldurup eve gidecekler muhtemelen. dışarıda birini görüyorum. “o içeride mi?” diyorum. herif afallıyor. haklı olarak o kim diye soracakken ben içeri dalıveriyorum. içeride sadece üç dört kişi kalmış, bir de o. gidip çantamı koyuyorum koltuğa. langırt oynuyorlar beni görmüyor. bekliyorum biraz. kafasını uzun süre sonra çevirip sadece “hoş geldin” diyor ve geri dönüyor oyuna. her şeyi suratına geçirmek yerine sigara almaya gidiyorum. geri gelip çakmak falan çıkarıyorum ama içerisi durulacak gibi değil. çıkıyorum yeniden. yakıyorum bir sigara konuşuyorum telefonla. yavaştan dışarı çıkıyor. aslında gelip sarılsa bana salacağım makaraları ama aramızda böyle kavramlar yok. “geldiğini mi haber veriyorsun?” diyor. “hayır, kimsenin haberi yok. benim de yeni yeni haberim oluyor geldiğimden.” diyorum. gülüyor tüm dünyaya beni kanıtlar gibi... “bira içer misin?” diyor. “soru mu bu?” diyorum. e o da hak veriyor. sonrası karşılıklı hikayeler, eller, dizler, yorgun bacaklar, sürtünme kuvvetleri… “bunları da alıp yukarı çıkalım, hasta gibiyim.” “çıkalım çıkalım, ter atarsın.” “haa, güzelmiş o zaman.”

hayatımı sabahın altısında bir bit pazarından almıştım. ucuza mâl olmuştu. ancak aynı günün gecesi sahibiyle tanışmak, beni kendimden uzaklaştırmış olacak ki deniz kentlerinden herhangi ikisinde birkaç kez buluştuk. “seni nerede görsem baş ucu kitabından tanırım.” dedim. “savunmanı yüzyıllar önce yapmış sokrates.” ***** yağmurun nadir ıslattığı sıcak asfalt coss sesleriyle nefesini vermişti. ortada ne romantik bir toprak kokusu ne de metalaşmış kahve fincanları vardı. köşedeki kıraathanenin örüntülü ve -hak verirsiniz kiörtülü seslerinden geçerken dağıldı bulutlar. ilerideki bakkala yürüdüm. sahibiyle yılların verdiği bir samimiyetsizlikle iki hoş beşten sonra aldım sigaramı, çıktım. kısa mesafeye bozulan taksiciler gibi gidiyordum otobüs durağına. kartı doldurdum, numarası hoşuma gidecek toplu taşıma aracını bekledim. ilki hoşuma gitmedi, dördüncüye bindim. eh, sakin şehrin sakin yolculuğu da takriben on-on beş kilometre sonra bitti. indiğim duraktan denize doğru ilerlemeye başladım. başında anlamsız tabelalar bulunurdu her gireceğim sokağın. alışkanlık bu ya, girdim. üçüncü sınıf esnaf lokantaları ve bilimum karaktersiz esnaftan geçip hana ulaştım. turistik zırvalardan almayacağım çantamdan sarkan eşarptan belliydi. ikinci katın merdivenlerini tabiri ortadan kaldırılması gereken bir aceleyle çıktım. ilk sağdan on metre ileri, sola dön, karşında…


dükkana girip bir şeyler arandım. sahibi anlamış olacak telaşımı, yakına gelip sordu. “ne arıyorsun?” “ağır roman soundtracklerinin olduğu kasedi arıyorum .” “bir tane olacaktı, bekle.” e bekledim tabii. birkaç camlı vitrin karıştırdı, elinde kasetle geldi. “çok mu seviyorsun?” “severim. filmi de şarkıları da.” gereksiz binlerce şey anlatıyordu da muhatap bulabilmiş miydi acaba? parayı ödeyip çıktım. kent büyüdükçe alt kültürü, gettosu, varoşu artardı. paranın yetmediği kadar varoşsundur büyük belediyeli şehirlerde. ben de yettiği kadar varoştum işte. son model mültecilerle yaşamıyorsam da bir nesil çingeneyle oynamıştım mahalle düğünlerinde. tarhana çorbasından ve vanilyalı tütsüden hoşlanırdım. kendimi anlatmaya da önce çok parçalı yapboz bütünlüğüyle başlardım. amaç karmaşık olmak değildi belki ama sonu hep bir yığın halinde biterdi. yine kalabalığa karışıp indim çarşıya. çay ocaklarının tadı ancak esnafın yanında markalarla içilen süvari kahveden çıkardı. ben de istisna değildim, gidip oturdum bir abinin yanına. hoşgeldinler, beş gittinler, ee okul nasıl gidiyorlar, evdekilere selam söyleler ve mutlak “laylalarlarla” görüşmeyi diledik.

odadan çıktım, en yakın eczaneyi aradım çarşıda. burayı ilk gördüğümde “hiç sevmedim” dediğimi hatırladım birde. şimdi her fırsatta bu şehre koşuyordum. her fırsatta onun kollarına sığınmayı güvenli buluyordum. üstelik korktuğum bir şey de olmazdı benim. çünkü ben korkacak kadar dahil değildim insanlara. lokma gördüm, e biraz güldüm. açık eczaneyi de buldum. pastil, burun spreyi, neurofen… teşekkürler, kolay gelsin. gece ona ağlamıştım. gece onun çok canı yanmıştı. ben de durup yaralarını öpemeyince çok ağlamıştım. doğumu bana acı vermişti hatta ve ben kasımın son beşinde bu acının şerefine güllü bile açmıştım teybimden. ilaçları bıraktım, “akşam istersen ararsın. aramazsan geri dönerim zaten.” dedim. hiçbir zaman aramadı. kızdım ona. yine beni sevmediği için, yine durdurup öpmediği için, yine veda bile etmediği için… sonra geçti kızgınlığım. benim kanla kapanmış gözlerimde hangi adam kendi isteğiyle gelip de uyumuştu? ona beni sevmediği için kızmayı bıraktım. ona beni kullanıyor olduğu için kızmayı bıraktım. ona beni değersiz hissettirdiği için kızmayı bıraktım. ben onu azad ettim. ben onu sanırım bir süreliğine ücretli izne gönderdim. hâlâ olayları onun lehine çevirecek kadar düşkündüm sadece ona.


uyandığımda uyanmamam gerekirdi aslında. en azından orada uyanmamak suçumu hafifletirdi. öfkemi ve utancımı sırt çantama alelacele sıkıştırıp veda bile etmeden eve koştum. eve varmak çok açıklama gerektiren bir mevzuydu aslında. ama evin az yoğun olduğu bir saate denk gelmenin tesadüfi mutluluğunu yaşadım. hemen bir duş, kıyafetler, biraz atıştır, mümkünse işe, dişleri fırçala, makyajı boş ver, haa anahtarı unutma… aklım tabii ki değildi başımda. bazı anlar sadece bir şeyleri yapacak cesaretiniz olduğu için yaşanır. evden çıktığımda kendimi yazıhanenin önünde servis beklerken buldum. gelen servise binmek işin en zor kısmıydı çünkü bavullar arasında kalmış ve nereye kıpırdasa bir yerini morartacak halde beklemek zorunda olduğunu bilirdi herkes. dememe gerek kalmamıştı hiçbir şeyi. bindiğim servisten indiğimi hatırlamıyordum ancak gece indiğim servisi hatırlayabildim. *****


“seninle ilgili herhangi bir şeyin rastlantı olmaması imkansız. denk geldiği için tanıştık, denk gelmediği için sevişmedik ve hatta olur olmaz vakitlerde birbirimizden habersiz uyandık. paylaşmadığımız tek şey telaş olmalıydı.” “buradasın çünkü güzelsin.” “ben güzel değilim. hiç güzel hissetmedim. sen güzel olduğumu söyle diye de böyle yapmıyorum. böyle küçük oyunların insanları değiliz zaten.” “bunlar sana söylenen şeyler. güzelsin.” “hissetmiyorum.” “haksız çıkmaya başladın bak.” “haksız çıkmanın hoşuma gittiği anlar var.” ilk kez değil ancak oldukça seyrek bir sevişmenin diyaloglarıydı bunlar. ben iki kez haksız çıktım, o dudaklarımı ikiledi. biri anlamlı diğeri sayıklamayla oluşturulan ikilemelerden haberdar olmayan edebiyatçılar haliyle afalladı. öfkelendim ona. bana tutulmadığı için aslına bakılırsa. ve sabaha karşı ona itiraf ettim. “sana bileniyorum. ağzım dolusu kelebek camından aşağı küfür ediyorum. küfrü sev, semti koru sloganlarıyla işin içi dışına çıkıyor. ve eğer bir sokak rahmime bağırtılarla kusuyorsa unutma. çünkü öfken karnımda büyüyor olsa da en sonunda eline doğacak. sevdiğim bir abinin de dediği gibi ‘şık ol, bütün katiller iyi giyinir çünkü.’" uyuyordu. biraz sonra uyandı. bu ağır lafların altında ezilemeyecek kadar habersizdi.

sarıldı. sevişmek için sarıldı, seviştik. benim kaygılarımı “içine mi yoksa çıkayım mı?” diyerek boşalttı kasıklarıma. artık hiçbir şey omzuna koyduğum başımın romantik masumiyetini karşılamazdı. ben onda büyümemiştim ama onda küçük kalmıştım. kaldığım yerden sıyırdım pijamasını. kendi pantolonumu geçirdim üzerime. o da sorumluluklarını giydi çoraplarını ararken. ***** eve gitmem gerek gibiydi ama eve selam götürmeyi çekmiyordu canım. canım eril konuşmalarda meze edilecek şeyler çekiyordu. biraz yürüdüm uzattığım yollarda. vazgeçerim belki diye çok uzattım bazı şeyleri. hep gittiğim bir yere girdim yine işte. kimseye selam vermedim, yüzlerine gülmedim. yalnız gibiydim ama hiç de değildim. malum içeceği ve malum tabağı söyledim. füzyon mutfağı zırvalarına göz yumdum ve yere düşen çatalı vardığı zeminde çıkarttığı sesten önce tutacaktım neredeyse. kalabalıktım, tenhaydım, bir gariptim bazen. onu tanıdığımdan beri her şey dağılmıştı içerde. sözlerim eski arabeskliğine, ellerim eski hastalığına dönmüştü. durup dayanamaz gibi oldukça devam ettim içmeye. ayaklarımı sürüyordum ve o an bedenimin yarısını yerden toparladığım düşünülebilirdi. midem rahat yolum kısaydı. vardım bitişe, uyudum birkaç saat.


“seninle ilgili herhangi bir şeyin rastlantı olmaması imkansız. denk geldiği için tanıştık, denk gelmediği için sevişmedik ve hatta olur olmaz vakitlerde birbirimizden habersiz uyandık. paylaşmadığımız tek şey telaş olmalıydı.” “buradasın çünkü güzelsin.” “ben güzel değilim. hiç güzel hissetmedim. sen güzel olduğumu söyle diye de böyle yapmıyorum. böyle küçük oyunların insanları değiliz zaten.” “bunlar sana söylenen şeyler. güzelsin.” “hissetmiyorum.” “haksız çıkmaya başladın bak.” “haksız çıkmanın hoşuma gittiği anlar var.” ilk kez değil ancak oldukça seyrek bir sevişmenin diyaloglarıydı bunlar. ben iki kez haksız çıktım, o dudaklarımı ikiledi. biri anlamlı diğeri sayıklamayla oluşturulan ikilemelerden haberdar olmayan edebiyatçılar haliyle afalladı. öfkelendim ona. bana tutulmadığı için aslına bakılırsa. ve sabaha karşı ona itiraf ettim. “sana bileniyorum. ağzım dolusu kelebek camından aşağı küfür ediyorum. küfrü sev, semti koru sloganlarıyla işin içi dışına çıkıyor. ve eğer bir sokak rahmime bağırtılarla kusuyorsa unutma. çünkü öfken karnımda büyüyor olsa da en sonunda eline doğacak. sevdiğim bir abinin de dediği gibi ‘şık ol, bütün katiller iyi giyinir çünkü.’" uyuyordu. biraz sonra uyandı. bu ağır lafların altında ezilemeyecek kadar habersizdi.

sarıldı. sevişmek için sarıldı, seviştik. benim kaygılarımı “içine mi yoksa çıkayım mı?” diyerek boşalttı kasıklarıma. artık hiçbir şey omzuna koyduğum başımın romantik masumiyetini karşılamazdı. ben onda büyümemiştim ama onda küçük kalmıştım. kaldığım yerden sıyırdım pijamasını. kendi pantolonumu geçirdim üzerime. o da sorumluluklarını giydi çoraplarını ararken. ***** eve gitmem gerek gibiydi ama eve selam götürmeyi çekmiyordu canım. canım eril konuşmalarda meze edilecek şeyler çekiyordu. biraz yürüdüm uzattığım yollarda. vazgeçerim belki diye çok uzattım bazı şeyleri. hep gittiğim bir yere girdim yine işte. kimseye selam vermedim, yüzlerine gülmedim. yalnız gibiydim ama hiç de değildim. malum içeceği ve malum tabağı söyledim. füzyon mutfağı zırvalarına göz yumdum ve yere düşen çatalı vardığı zeminde çıkarttığı sesten önce tutacaktım neredeyse. kalabalıktım, tenhaydım, bir gariptim bazen. onu tanıdığımdan beri her şey dağılmıştı içerde. sözlerim eski arabeskliğine, ellerim eski hastalığına dönmüştü. durup dayanamaz gibi oldukça devam ettim içmeye. ayaklarımı sürüyordum ve o an bedenimin yarısını yerden toparladığım düşünülebilirdi. midem rahat yolum kısaydı. vardım bitişe, uyudum birkaç saat.


uyandığımda uyanmamam gerekirdi aslında. en azından orada uyanmamak suçumu hafifletirdi. öfkemi ve utancımı sırt çantama alelacele sıkıştırıp veda bile etmeden eve koştum. eve varmak çok açıklama gerektiren bir mevzuydu aslında. ama evin az yoğun olduğu bir saate denk gelmenin tesadüfi mutluluğunu yaşadım. hemen bir duş, kıyafetler, biraz atıştır, mümkünse işe, dişleri fırçala, makyajı boş ver, haa anahtarı unutma… aklım tabii ki değildi başımda. bazı anlar sadece bir şeyleri yapacak cesaretiniz olduğu için yaşanır. evden çıktığımda kendimi yazıhanenin önünde servis beklerken buldum. gelen servise binmek işin en zor kısmıydı çünkü bavullar arasında kalmış ve nereye kıpırdasa bir yerini morartacak halde beklemek zorunda olduğunu bilirdi herkes. dememe gerek kalmamıştı hiçbir şeyi. bindiğim servisten indiğimi hatırlamıyordum ancak gece indiğim servisi hatırlayabildim. *****


dükkana girip bir şeyler arandım. sahibi anlamış olacak telaşımı, yakına gelip sordu. “ne arıyorsun?” “ağır roman soundtracklerinin olduğu kasedi arıyorum .” “bir tane olacaktı, bekle.” e bekledim tabii. birkaç camlı vitrin karıştırdı, elinde kasetle geldi. “çok mu seviyorsun?” “severim. filmi de şarkıları da.” gereksiz binlerce şey anlatıyordu da muhatap bulabilmiş miydi acaba? parayı ödeyip çıktım. kent büyüdükçe alt kültürü, gettosu, varoşu artardı. paranın yetmediği kadar varoşsundur büyük belediyeli şehirlerde. ben de yettiği kadar varoştum işte. son model mültecilerle yaşamıyorsam da bir nesil çingeneyle oynamıştım mahalle düğünlerinde. tarhana çorbasından ve vanilyalı tütsüden hoşlanırdım. kendimi anlatmaya da önce çok parçalı yapboz bütünlüğüyle başlardım. amaç karmaşık olmak değildi belki ama sonu hep bir yığın halinde biterdi. yine kalabalığa karışıp indim çarşıya. çay ocaklarının tadı ancak esnafın yanında markalarla içilen süvari kahveden çıkardı. ben de istisna değildim, gidip oturdum bir abinin yanına. hoşgeldinler, beş gittinler, ee okul nasıl gidiyorlar, evdekilere selam söyleler ve mutlak “laylalarlarla” görüşmeyi diledik.

odadan çıktım, en yakın eczaneyi aradım çarşıda. burayı ilk gördüğümde “hiç sevmedim” dediğimi hatırladım birde. şimdi her fırsatta bu şehre koşuyordum. her fırsatta onun kollarına sığınmayı güvenli buluyordum. üstelik korktuğum bir şey de olmazdı benim. çünkü ben korkacak kadar dahil değildim insanlara. lokma gördüm, e biraz güldüm. açık eczaneyi de buldum. pastil, burun spreyi, neurofen… teşekkürler, kolay gelsin. gece ona ağlamıştım. gece onun çok canı yanmıştı. ben de durup yaralarını öpemeyince çok ağlamıştım. doğumu bana acı vermişti hatta ve ben kasımın son beşinde bu acının şerefine güllü bile açmıştım teybimden. ilaçları bıraktım, “akşam istersen ararsın. aramazsan geri dönerim zaten.” dedim. hiçbir zaman aramadı. kızdım ona. yine beni sevmediği için, yine durdurup öpmediği için, yine veda bile etmediği için… sonra geçti kızgınlığım. benim kanla kapanmış gözlerimde hangi adam kendi isteğiyle gelip de uyumuştu? ona beni sevmediği için kızmayı bıraktım. ona beni kullanıyor olduğu için kızmayı bıraktım. ona beni değersiz hissettirdiği için kızmayı bıraktım. ben onu azad ettim. ben onu sanırım bir süreliğine ücretli izne gönderdim. hâlâ olayları onun lehine çevirecek kadar düşkündüm sadece ona.


saat bir. masalar kenara çekilmiş, elemanlar kalan ne varsa içeri doldurup eve gidecekler muhtemelen. dışarıda birini görüyorum. “o içeride mi?” diyorum. herif afallıyor. haklı olarak o kim diye soracakken ben içeri dalıveriyorum. içeride sadece üç dört kişi kalmış, bir de o. gidip çantamı koyuyorum koltuğa. langırt oynuyorlar beni görmüyor. bekliyorum biraz. kafasını uzun süre sonra çevirip sadece “hoş geldin” diyor ve geri dönüyor oyuna. her şeyi suratına geçirmek yerine sigara almaya gidiyorum. geri gelip çakmak falan çıkarıyorum ama içerisi durulacak gibi değil. çıkıyorum yeniden. yakıyorum bir sigara konuşuyorum telefonla. yavaştan dışarı çıkıyor. aslında gelip sarılsa bana salacağım makaraları ama aramızda böyle kavramlar yok. “geldiğini mi haber veriyorsun?” diyor. “hayır, kimsenin haberi yok. benim de yeni yeni haberim oluyor geldiğimden.” diyorum. gülüyor tüm dünyaya beni kanıtlar gibi... “bira içer misin?” diyor. “soru mu bu?” diyorum. e o da hak veriyor. sonrası karşılıklı hikayeler, eller, dizler, yorgun bacaklar, sürtünme kuvvetleri… “bunları da alıp yukarı çıkalım, hasta gibiyim.” “çıkalım çıkalım, ter atarsın.” “haa, güzelmiş o zaman.”

hayatımı sabahın altısında bir bit pazarından almıştım. ucuza mâl olmuştu. ancak aynı günün gecesi sahibiyle tanışmak, beni kendimden uzaklaştırmış olacak ki deniz kentlerinden herhangi ikisinde birkaç kez buluştuk. “seni nerede görsem baş ucu kitabından tanırım.” dedim. “savunmanı yüzyıllar önce yapmış sokrates.” ***** yağmurun nadir ıslattığı sıcak asfalt coss sesleriyle nefesini vermişti. ortada ne romantik bir toprak kokusu ne de metalaşmış kahve fincanları vardı. köşedeki kıraathanenin örüntülü ve -hak verirsiniz kiörtülü seslerinden geçerken dağıldı bulutlar. ilerideki bakkala yürüdüm. sahibiyle yılların verdiği bir samimiyetsizlikle iki hoş beşten sonra aldım sigaramı, çıktım. kısa mesafeye bozulan taksiciler gibi gidiyordum otobüs durağına. kartı doldurdum, numarası hoşuma gidecek toplu taşıma aracını bekledim. ilki hoşuma gitmedi, dördüncüye bindim. eh, sakin şehrin sakin yolculuğu da takriben on-on beş kilometre sonra bitti. indiğim duraktan denize doğru ilerlemeye başladım. başında anlamsız tabelalar bulunurdu her gireceğim sokağın. alışkanlık bu ya, girdim. üçüncü sınıf esnaf lokantaları ve bilimum karaktersiz esnaftan geçip hana ulaştım. turistik zırvalardan almayacağım çantamdan sarkan eşarptan belliydi. ikinci katın merdivenlerini tabiri ortadan kaldırılması gereken bir aceleyle çıktım. ilk sağdan on metre ileri, sola dön, karşında…


yaz boyu tadımız kaçsın diye ara da böyle tek atımlık yani tadımlık birkaç öyküvari şey yazacağım.

öptüm, oh!

önce ona alışmak için bir şiir okuyorum, pijamasını giyiyorum, sevdiğini seviyorum. sonra şehvetin boynundan akan ter düşüyor ortamıza. elleri göğüs kafesimi sıkıştırıyor, gözleri açık… yapma diyorum içimden, yapma. öyle gözlerin açık sevişirsen benimle ben inanırım bunun sadece bir sevişme olduğuna. sonra her tarafım et kesiği olur, jilet olur, kan, aşk ve gel olur. başının altına yastığı ne türlü koysa olmaz ya bazen insan, işte bu gece de aynen öyle olmuyor. “senin başın omzumda ya sikerim yastığını yorganını!” bu cümle aciz kulağımda kaç senfoni orkestrası, kaç aşık sazı, kaç ferdi şarkısı eder ben dahi bilmiyorum. en sevdiğim kemiğine yaslıyorum kendimi, “seninle ilgili herhangi bir şeyin rastlantı olmaması imkansız. denk geldiği için tanıştık, denk gelmediği için sevişmedik ve hatta olur olmaz vakitlerde birbirimizden habersiz uyandık. paylaşmadığımız tek şey telaş olmalıydı.” diyorum. “buradasın çünkü güzelsin.” diyor. ve bir begonya dikiyorum odanın ortasına. “bununla başa döndüreceğim hikayeyi. bu senin değil, benim mezar çiçeğim. benim merasimimde elinde bu begonyayla bir ağıt yakacaksın. yakacaksın, söz ver. çünkü ben senin adının yanına bile yaklaşamam bu saksıyla. çifte kavrulmuş değil benim cesaretim. bir anlık deliliğin meyvesini yiyerek yanından kovulmak niyetinde değilim.” ***** kovuldum.


upon çaya, çorbaya

semt

sobiyetnecla@gmail.com twitter.com/sobiyetnecla facebook.com/sobiyetnecla tek atımlık hikâyeler serisi #1

Profile for Şöbiyet Necla

upon semt tek atımlık hikayeler #1  

yazlık mini hikâyelerle upon semt'in tek atımlıklarının ilki

upon semt tek atımlık hikayeler #1  

yazlık mini hikâyelerle upon semt'in tek atımlıklarının ilki

Advertisement