Page 1


YEDİKITA

AYLIK TARİH VE KÜLTÜR DERGİSİ

ÇAMLICA BASIM YAYIN VE TİC. A.Ş. Adına Sahibi Ahmet TEMİZ S. Yazı İşleri Müdürü Kemal ERKAN Genel Yayın Koordinatörü Ömer Faruk YILMAZ Sanat Yönetmeni Osman TURHAN Yayın Editörü Selman KILINÇ Grafik Tasarım ÇİZGİOFİSİ / Kerem NALIN Fotoğraf Editörü Soner DEMİRSOY Dağıtım Koordinatörü Hüseyin GÜNEY Pazarlama ve Tanıtım Mustafa ŞAHİN Reklam ve Halkla İlişkiler Mustafa ÖZKAN Hukuk Müşâviri Av. Ali ÇAVUŞOĞLU Web Tasarım Siraceddin EL Kütüphane ve Arşiv

Abdullah AKAR - Zeynel Abidin AYGÜN Ramazan DOKUMACI - Kemal ÖNCEL Yayın Kurulu

Osman DOĞAN - Selman SOYDEMİR İbrahim COŞKUN - Harun TUNCER Abdullah SATUN - Yakup MEHMETÇİK Mustafa İsmail DÖNMEZ - Yusuf DANEGÖZ Harun ÖZDEMİR - Adem FİDAN Yönetim Yeri İncili Çavuş Sk. No.27 Sultanahmet-Fatih / İSTANBUL Baskı ve Cilt Fazilet Neşriyat ve Tic. A.Ş.

Bağlar Mh. Mimar Sinan Cd. No 52 Güneşli - Bağcılar / İSTANBUL Dağıtım YAY-SAT Yayın Süresi-Türü Aylık-Yerel Süreli ISSN 1308-5379 Avrupa Bayii ENDER GMBH Melatener Weg 18 50825 KÖLN Tel.+49 221 690 589 10 Fax. +49 221 690 589 29 avrupa@yedikita.com.tr

YEDİKITA Dergisi’nin bütün yayın hakkı, Çamlıca Basım Yayın ve Tic. A.Ş.’ye aittir. Dergiye gönderilen yazılar, yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergimiz yazılar üzerinde gerekli müdahaleyi yapma hakkına sahiptir. Dergide çıkan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Dergide yayımlanan yazı ve reklamların her türlü mesuliyeti yazarlarına ve sahiplerine aittir.

YEDİKITA DERGİSİ Yazı İşleri (0212) 657 88 00 - 151 İrtibat ve Abone

Bağlar Mh. Mimar Sinan Cd. No 52 Güneşli - Bağcılar / İSTANBUL Tel. (0212) 657 77 35 - 36 Faks (0212) 657 82 96 www.yedikita.com.tr - bilgi@yedikita.com.tr

Editörden Eseri ve hayatıyla, çözülememiş bir sırdır Evliyâ Çelebi. Osmanlı’nın her açıdan üst seviyeye ulaştığı 17. asra şahitlik etmiş, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya uzanan bir coğrafyayı 10 ciltlik Seyahatname’sine kaydetmiştir. Seyahatname, zevkle okunabilecek bir edebiyat eseri olmakla beraber tarih, coğrafya, topografya, dil, edebiyat, halkbilimi, sanat tarihi, dinler tarihi, tasavvuf tarihi, mimarî ve mahalli tarih araştırmacıları için de bir kaynak niteliğindedir. Evliyâ Çelebi hâlâ çözülememiş bir sırdır derken hiç de abartmıyoruz. Yaşadığı devrin hiçbir kaynağında ismi geçmez Çelebi’nin. Asıl ismi, nerede vefat ettiği, kabrinin nerede olduğu, gittiği yerlerde nerelere hangi notları bıraktığı ve bu notların Seyahatname ile ilişkisi henüz tam olarak çözülemedi. Daha önce birçok tarihi esere, kendi el yazısıyla notlar bırakmıştı. Bunlara bir yenisi daha eklendi. Araştırmacı tarihçi Mehmet Tütüncü’nün keşfettiği el yazısı, Karaman’da bir caminin girişinde yer alıyor… Doğumunun 400. yılı olması münasebetiyle bu sene, (2011) UNESCO tarafından Evliyâ Çelebi yılı ilan edildi. Görünüşe göre bu yıl, Evliyâ Çelebi kitapları yoğun olarak raflarda yer alacak. Umarız bu çalışmalar yeni ve orijinal bir şeyler ortaya koyar. Seyahatname, ilim dünyası tarafından 19. yy’da gündeme taşınmıştır. Bizde Hammer diye tanınan Joseph Von Hammer-Purgstall, 19. asrın başlarında Seyahatname’yi keşfetmiş ve dünyaya tanıtmıştır. Bu çerçevede, Seyahatname ve Evliyâ Çelebi ile alakalı, tabiri caizse bir adım ileri götürecek çalışmalar yapmak çok önemli. Bu ay ek olarak, daha önce ilkini verdiğimiz İslam Bilim ve Teknolojisi serisinin ikincisi olan Harezmî kitapçığını hediye ediyoruz. Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle… NİSAN 2011 YEDİKITA 3


İÇİNDEKİLER

4 YEDİKITA NİSAN 2011


14 36 42 50 HİVE 60 68 EVLİYÂ ÇELEBİ’NİN BİLİNMEYEN EL YAZISI

TARİHTE BU AY

YEDİKITA’DA GEÇEN AY

HABERLER

MİSYONERLERİN TRUVA ATI

SAĞLIK KURUMLARI-2

ANESTEZİ

OSMANLI AMERİKAN YARDIMLAŞMALARI

KANUNÎ’NİN OSMANLI’SI

YÜZYIL ÖNCE YÜZYIL SONRA EVLİYA ÇELEBİ VE SEYAHATNAMESİ GEÇMİŞTEN KARELER

“SEYAHAT YA RASÛLALLAH” TARİH AMBARI

VESİKALAR ARASINDA

BERCESTE

OSMANLI BASININDAN

KİTAP SARRAFI

ŞAİRLERİN SULTANI

MUHİBBÎ

TARİH POSTASI

BULMACA

6 7 8 10 21 22 41 47 58 66 73 74 78 79 80

NİSAN 2011 YEDİKITA 5


Tarihte Bu Ay MUSTAFA DEDELER

20 Nisan 571

Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) doğdu. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu olan Peygamber Efendimiz, hicretten 53 sene evvel Rebîülevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke’de dünyayı şereflendirmişti.

10 Nisan 1845

Zaptiye Müşiriyeti (Polis Teşkilatı) kuruldu. Güvenliği sağlamak maksadıyla ilk defa İstanbul’da kurulan teşkilatın 17 maddelik bir nizamnamesi bulunuyordu. Barbaros zırhlısı

27 Nisan 1915

Çanakkale Savaşı’nda, Marmara’da denizaltı savaşı başladı ve Barbaros zırhlısı bir denizaltı tarafından batırıldı.

17 Nisan 1939 Kırkpınar başpehlivanlarından Kurtdereli Mehmet Pehlivan Balıkesir’de öldü.

19 Nisan 1985

Çırağan Sarayı 49 yıllığına bir İngiliz otelcilik firmasına kiralandı. İstanbul’da Beşiktaş ile Ortaköy arasında deniz kıyısında bulunan bu saray ilk olarak Lâle Devri’nin sadrazamı Damad İbrahim Paşa ile zevcesi Fatma Sultan tarafından yaptırılmıştı.

6 YEDİKITA NİSAN 2011


Yedikıta’da Geçen Ay

İLK BUHARLI GEMİMİZ BUĞ GEMİSİ

Türk denizciliğinin temelini oluşturan ilk buharlı gemilerin Osmanlı Donanması’na girişi, Swift Vapuru’nun 21 Mayıs 1828’de, meraklı bakışların arasında Boğaziçi’nde seyri ile başlayacaktı. Swift, 320.000 kuruşa satın alınacak, ardından bir ikinci buharlı gemimiz Hylton Jollife donanmaya dahil olacaktı...

AVRUPA’NIN PENCERESİNDEN ÇANAKKALE

Çanakkale, genelde bizim penceremizden değerlendirilmiş, harpler ve ilişkiler buna göre masaya yatırılmıştır. Avrupalı devletler, Çanakkale çıkarmasıyla Osmanlı’yı yok etmek için en büyük hamlelerinden birini planlamıştı. Ancak, hiçbir şey planlandığı gibi gitmeyecekti. Avrupa’nın penceresinden görünen Çanakkale çıkarması, hassas dengeler üzerine kurulmuştu…

GÜNEŞ SAATLERİ

Güneş saatleri zamanı gösteren ilk aletlerdir. Eskiden zamanı belirlemenin en kolay yolu, düz bir zemine bir çubuk dikmek ve güneşli bir havada gölgesini izlemekti. Çubuğun gölgesi, Güneş’in gökyüzündeki konumu ve dolayısıyla günün zamanı konusunda doğrudan bilgi sağlardı. Günlük hayat, sosyal ilişkiler ve ibadet Güneş’in doğuşuna, doruk yüksekliğe ulaşmasına ve batışına göre düzenlenirdi…

KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN

Ömrünün son deminde tam yetmiş iki yaşında, yüzlerce kilometre yol katederek, yağmur çamur demeden, hatta ata binmeye bile muktedir olamadığı bir anında Macaristan’ın Zigetvar Kalesi’ni fetih için sefere çıktı. Sarayında, yatağında rahat ölmek yerine, sıhhatli insanın bile tahammül etmesi zor şartlar altında, zorluklarını bile bile kilometrelerce yolu aşarak bir kalenin fethine gitmeyi göze aldı ve nihayet fethin hemen ardından da orada vefat etti...

NİSAN 2011 YEDİKITA 7


HABERLER EDİTÖRLER: SİNAN TUNÇ - RAMAZAN DOKUMACI

“Ateş Pervaneleri: Tulumbacılar” Yeniçeri Ocağı’nın bir parçası olan Tulumbacıların hayatı sergi oldu. Kendilerine has giysi, tavır ve dilleriyle Tulumbacıların hayatına ışık tutan bu sergi, 24 Şubat’ta Rezan Has Müzesi’nde ziyarete açıldı. İlk defa 1719’da “Dergâh-ı Âli Tulumba Ocağı” adıyla Yeniçeriliğin bir şubesi olarak kuruldu bu ocak. Yeniçeri Ocağı’na bağlı bir şubeydi ve itfaiye hizmeti görüyordu. Ocak’ın 1826’da ilgasından sonra bu kurum da lağvedildi. Fakat onun yerine her mahallede birer tulumba bulundurulmuş ve tulumbaları kullanmak için teşkilatlar oluşturulmuştu. İşte bu yaklaşık 1 buçuk asırlık tarihi aydınlatan sergi, tulumbacılara ait ne varsa hepsini yeniden gözlerimiz önüne seriyor. 31 Mayıs’ta son bulacak bu kısa ama gayet önemli teşkilatın fotoğraflı tarihini kaçırmamak gerekir…

Üç Ulu Hakan ve Üç Cesim Kitap... Biri İstanbul’un, bu kutlu şehrin tahtında koca bir cihan devletinin siyasî ve kültürel anlamda bir “merak nesnesi” ve arzulanan bir belde olmaya başladığı bir devirde tahta çıkan, diğeri isyankâr ve padişah kanına girmiş askerinin gölgesinde, yine haricî tazyikin hükümfermâ olduğu çetin bir zamanda tahtı devralan ve yaptığı “muasır” yeniliklerle devletin her anlamda çehresini değiştiren, en nihayet sonuncusu “tek dişi kalmış canavar”ın iç hesaplaşmasına zemin teşkil eden bir dünya savaşını imkânı nisbetinde geciktiren bir siyasî deha, bir eğitim ve kalkınma hamlecisi üç padişah. Ve bugün kimliklerini, hayatlarını ve faaliyetlerini anlamakta hâlâ aciz kaldığımız bu üç ulu simanın karanlıkta kalan cephelerine ve Devlet-i Aliyye’nin ebedî payitahtına projektör tutan 3 dev eser… Evet, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bu kadim şehri eksene alan üç

8 YEDİKITA NİSAN 2011

ciddi ve doyurucu kitabından bahsediyoruz. Tahta geçiş sırasıyla Üçüncü Selim (III. Selim, İki Asrın Dönemecinde İstanbul), İkinci Mahmud (II. Mahmud, Yeniden Yapılanma Sürecinde İstanbul) ve İkinci Abdülhamid Han’dan (II. Abdülhamid, Modernleşme Sürecinde İstanbul) bahseden, devirlerinden köşe taşı addedilebilecek havadisin aktarıldığı ve İstanbul’un bütün sınıfları ve bütün renkleriyle fotoğrafının verilmeye çalışıldığı üç prestij eser. Her biri ilim ve ihtisas sahibi uzman kalemlerin ürünü. Editörlüğünü Dr. Coşkun Yılmaz’ın yaptığı bu çalışmalar Osmanlı’nın parçalanıp lokma lokma yutulmak istendiği son bir buçuk asrına, yaptıkları ıslahatlar, getirdikleri yenilikler ve atılımlarla damgasını vuran 3 hakanın hikâyesi. Ya da üzerine inkâr ve iftira perdesi çekilen 3 şahsın ve 3 devrin serinkanlı çekilmiş fotoğrafı…


“Evliya Çelebi Yolu” Gezi Rotası Oluşturuldu Osmanlı tarihçisi ve yazar Caroline Finkel, Evliya Çelebi’nin ‘’Seyahatname’’sinde anlattığı Yalova-Kütahya hattında, ‘’Evliya Çelebi Yolu’’ adıyla atlı gezi rotası oluşturduklarını söyledi. Finkel, ‘’Bir Dünya Gezgini: Evliya Çelebi’’ konulu toplantıda yaptığı konuşmada, 2009 yılının sonbaharında Evliya Çelebi’nin rotasını izleyerek, Yalova-Kütahya hattında 6 hafta süren bir gezi yaptıklarını ve bunun neticesinde, Altınova ilçesi Hersek köyünden başlayıp Kütahya’nın Simav ilçesinde sona eren ‘’Evliya Çelebi Yolu’’ adlı bir gezi rotası oluşturduklarını söyledi. Evliya Çelebi’nin 1659’dan Bursa’dan Çanakkale’ye gerçekleştirdiği seyahatin rotasını takip ederek bir gezi rotası daha oluşturmak istediğini belirten Finkel ve arkadaşları, Türkiye’nin kültür yollarına bir yenisini daha eklemeyi planlıyorlar.

Tarih Dergisi’nin 50. Sayısı Çıktı

Tarih Dergisi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kurucusu: Ord. Prof. M. Cavid Baysun Sayı 50 – 2009/2 348 sayfa

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nin ilk sayısı 1949’da çıkmıştır. Fakültede “Tarihe dair yazıların neşri için bir dergiye lüzum” bulunduğundan, daha önce de bazı yayınlar yapılmış; ancak devam ettirilememiştir. Önsözde, derginin hedefi, biraz da mütevazı bir ifade ile “hiçbir iddia taşımadan neşriyat sahasına atılan dergimiz, daha ziyade tarih zümresinin yeni istidatlarına ait kalem mahsullerine geniş mikyasta yer verecek, tarihin bütün çağlarına mütedair tetkıyklerin, kütüphane ve arşivlerde ele geçirilmiş vesikaların, seyahat raporlarının, bibliyografya haberlerinin ilh. tanıtılacağı” şeklinde belirtilmişti. Başlangıçta konulan mütevazı hedefe rağmen Tarih Dergisi, gerek zengin kadrosu gerekse muhtevalı yazıları ile Tarih alanında iddialı bir çizgiyi istikrarla korumuştur. Tarih Dergisi, 37. sayıdan (2002) itibaren hakemli olarak çıkmaya ve makaleler, hakemlerin nezaret, değerlendirme ve kararına istinaden yayınlanmaya başlamıştır. 43. sayıdan itibaren de hakemli dergi standardı gereği yılda iki sayı olarak neşredilmiştir. Tarih Dergisi’nde; genel konular yanında İlkçağ, Ortaçağ ve Osmanlı tarihi başlıkları altında, tarih öğretimi

ve metodolojisi, seyahatnameler, kaynak ve vesika tanıtım ve tahlili, Grek ve Roma tarihi, meskûkât, Orta Asya ve Türk tarihi, dinler tarihi, Müslüman Türk devletleri ve Moğol tarihi, Selçuklu tarihi, Anadolu Beylikleri, Bizans tarihi, Memlûkler, İstanbul tarihi ve hayatı ile şehir tarihleri, Edebiyat ve Sanat tarihi, Müessese ve Teşkilât tarihi, Sosyal ve İktisadî tarih alt başlıklarında pek çok ayrıntıya yer verilmiş, özel uzmanlıklar gerektiren konularda değerli bilgiler sunulmuştur. Biyografi ve Nekroloji başlıkları altında çalışmaları ile sonraki genç araştırmacılara öncülük yapmış, ufuklar açmış birçok akademisyen ve eserleri tanıtılmıştır. Kitabiyat ve Haberler başlıkları altında, alan ile ilgili yeni çalışma ve bilgiler ilgililere duyurulmuştur. Değerli kadrosu ve zengin muhtevası ile Tarih Dergisi; yayın kurulu, çalışma grubu, yazarlar, hakemler ve okuyucularından oluşan geniş bir aile yapısıyla tarih araştırmacıları ve tarih dostlarının adeta bir buluşma yeri olmuştur. Tarih Dergisi, çıkan 50. sayısı ve hakemlere gönderilmiş 51. sayısı ile 60 yıllık uzun bir süreçte varlığını ve iddiasını koruyan bir dergi olarak öne çıkmaktadır. NİSAN 2011 YEDİKITA 9


Son zamanlarda “Osmanlı, şer‘î hükümlere göre idare edilen bir devlet miydi, değil miydi?”sorusuyla zihinler bulundırılmaya çalışılıyor. Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1546 yılında Vize kadısına gönderilen bir ferman, bu soruya güzel bir cevap vermektedir... ................................. AHMET TEMİZ

78 YEDİKITA OCAK 2011


KANUNÎ’NİN OSMANLI’SI

M

uhteşem bir devlet, harikulade bir idare, muntazam bir hukuk sistemi ve bütün dünyanın önünde diz çöktüğü fevkalade bir devlet... Evet, Kanunî Sultan Süleyman Han devri Osmanlı Devleti’ni ifade etmek için bu söylediklerimiz fazla olmaz, belki eksik kalır. Kanunî, sadece kanun koymamış aynı zamanda bu kanunları çok güzel bir şekilde tatbik etmiştir. Osmanlı kanunlarının her hâlükârda Kur’ân ve Sünnete uygunluğu malumdur. Bu husus, o zamanın kaynak ve vesikalarından da kolaylıkla anlaşılır. Şimdilerde birileri çıkıp Osmanlı, şer‘î hükümlere göre idare edilen bir devlet miydi, değil miydi sorusunu ortalığa atıp kendilerince bu soruya bazı cevaplar vermekteler. Böyle bir sorunun cevabını bizzat Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgelerde bulmak pekâlâ mümkün. Bu hususta bir misal olarak Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1546 yılında Vize kadısına gönderilmiş olan bir ferman, bizlere çok şeyler anlatmaktadır. Osmanlı Arşivi’nde bulduğumuz bu fermanda, sultanın bir taraftan üç kıtaya yayılmış olan Devlet-i Aliyye’yi idare ederken diğer taraftan dinî hükümlerin tatbiki noktasında ne kadar hassasiyet gösterdiği görülüyor. Fermanda, şu anda Kırklareli’ne bağlı bulunan Vize ilçesinde, 1546 yılında halkın namazlarını kılmakta tembellik ettiğinden, farz ve vaciplerin edasında ihmal gösterdiğinden bahsedilmekte; Vize’deki mescitlerin de harap bir halde olduğu belirtilmektedir. Padişah, bütün bu durumların düzeltilmesi için Vize kadısına gönderdiği bu fermanda, Müslümanlara namazlarının kıldırılması, mescitlerin tamir ettirilmesi ve bu işlerin adaletli bir şekilde, İslâm dininin kurallarına göre yapılmasını tembihlemektedir. Bütün bu işlerin de hakkaniyet çerçevesinde, kimsenin malına ve ırzına zarar gelmeden yapılmasını hususiyle istemektedir. Daha önce Fatih Sultan Mehmed Han devrine ait bir Münşeât Mecmuası’nda yer alan 1476 tarihli bir vesikada “Şu anda Rum vilayetinde bulunan şehir, kasaba ve köylerin ahalisinin farzları yerine getirip sünnetlere riayet etme hususunda, Kur’ân-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere muhalefet edip ‘Namaz kılın’ ayetinin gereği ve ‘Namaz dinin direğidir; kim onu kılarsa dini ikame etmiş olur ve

kim de terk ederse dini yıkmış olur’ hadisinin emri ile amel etmeyip isyan meydanına girip namazları terk ettikleri işitildi. Bu durumda şüphesiz iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek benim üzerime vacip ve gerekli olması bakımından…” şeklindeki ifadelerden, devletin Müslümanların ibadetlerine ne kadar ehemmiyet verdiği anlaşılmaktadır. Yine bu belgeden anlaşıldığına göre Fatih tarafından Müslümanların namaz kılıp kılmadığını takip için namazcılar tayin edilmiştir. Fakat Kanunî devrinde, yukarıda temas ettiğimiz fermanla bu vazife kadıya devredilmiştir. Osmanlı sultanlarının, halkın sadece dünya işleriyle değil aynı zamanda ibadetleriyle de ne kadar yakından alakadar olduğu hakkında sayılamayacak kadar çok misal vardır. Özellikle Müslümanların beş vakit namazlarını kılması hususuna çok ehemmiyet vermişlerdir. Hemen hemen her padişah devrine ait; namaz kılmayanlar veya kılmakta gevşeklik gösterenler, hatta namazlarını cemaatle kılmayanları tembih hakkında Osmanlı Arşivi’nde birçok vesika bulmak mümkündür. İşte ele aldığımız vesikada da bu hassasiyet çok açık bir şekilde görünmektedir. Osmanlı sultanları hakkındaki bu kadar bilgi ve belge kendi arşivlerimizde, orijinal halleriyle durmakta iken onlar hakkında mesnetsiz hüküm vermek herhalde insaf ve vicdan ölçülerine sığmasa gerektir. Kanunî Sultan Süleyman Han’dan Vize Kadısına Kadı ve hâkimlerin iftiharı, kelam ve fazilet madeni Mevlana Vize kadısı -fazileti ziyade olsun- hükmüm ulaştığında mâlumun olsun ki; Şu anda kazana bağlı bulunup İbri köyü olarak bilinen köyün ve Vize kazasının bazı ahalisi namaz kılmakta tembellik ile farz ve vaciplerin edasında ihmal gösterirlermiş. Mescitlerin çoğu yıkılmaya yüz tutmuş, tamirleri yapılmamakta imiş. Bazı imamlar Kur‘ân-ı Kerîm’i doğru bir şekilde okuyamıyor ve namazın rükünlerini bilmiyorlarmış. Yine bazıları ise dinimizin hükümlerine göre imamlığa uygun olmayan bazı fiil, söz ve vasıflarla vasıflandıkları halde imamlık yapmaktalar imiş. Bütün bu hususlar yüce makamıma arz olunduğunda buyurdum ki; Uyulması lazım gelen hükmüm sana ulaştığında bizzat ilgilenip bu hususu vilayet ileri gelenlerinden tarafsız NİSAN 2011

YEDİKITA 11


“Hakkaniyete tabi olup, garaz ve tarafgirlikten kaçınıp, bu bahane ile hiç kimsenin dinin hükümlerine aykırı olarak ırzına ve malına zarar gelmesinden ve bilcümle emr-i şerifime aykırı iş olmasından son derecede sakınasın!..”

Kanunî Sultan Süleyman

78 YEDİKITA OCAK 2011

Müslümanlar huzurunda dinimizin hükümlerine göre teftiş edip etraflıca araştırasın. Söylendiği gibi ise namazı terk edenleri tembih ederek beş vakitte namazlarını kıldırasın. Direnen ve inat edenleri dinî hükümlere göre te’dip edesin. Harap olan mescitleri de mütevellileriyle görüşüp vakıflarının gelirleriyle tamirlerini yaptırasın. Vakfı olmayıp şehirde bulunan mescitleri mahalle halkına, köylerde bulunanları da köy ahalisine tamir ettiresin. Bana arz edilmesi gereken herhangi bir şey olursa yazıp bildiresin. Ve imamlardan Kur’ân-ı Kerîm’i doğru bir şekilde okuyamayıp veya namazın rükünlerini bilmeyip yahut dinin hükümlerine göre imamlığa uygun olmayan bazı fiil, söz


ve işlerle vasıflanmış olduğu tamamen ortaya çıkanların yerini, mümkün mertebe Kur’ân-ı Kerîm’i doğru bir şekilde okuyabilen, namazın rükünlerini bilen ve dinen imamlığa uygun olmayan fiil, söz ve vasıflardan uzak olup imamlığa daha layık ve münasip olan kimselere verip yüce eşiğime arz edesin. Amma hakkaniyete tabi olup, garaz ve tarafgirlikten kaçınıp, bu bahane ile hiç kimsenin dinin hükümlerine aykırı olarak ırzına ve malına zarar gelmesinden ve bilcümle emr-i şerifime aykırı iş olmasından son derecede sakınasın. Ve bunun gibi hususlarda vilayet kadıları emirleri altında bulunan kazalarda namazcı diye bir kimse tayin ederlermiş. Bunlar halka zulmederlermiş. Şimdi namazcı tayin olunma-

sına emrim yoktur. Bu husus için namazcı diye kimseyi tayin etmeyip, ferman-ı şerifimde belirtilmiş olan hususlarda emredilen meseleleri kendin bizzat görüp, kimseye şeriata aykırı olarak zulmettirmeyesin. Şöyle bilesin, alâmet-i şerife itimat kılasın. Receb-i Şerif’in sonları. Sene 953 [Eylül 1546] İstanbul Kaynaklar: BOA, A.E. I. Süleyman-6; Fâtih Devrine Ait Münşeat Mecmuası, (Neşr. Prof. Necati Lugal-Doç. Dr. Adnan Erzi), İstanbul Enstitüsü Yay., İstanbul 1956; Osmanlı Tarihi, Çamlıca Basım Yayın, c. 2, İstanbul 2008.

Avrupalı bir ressam tarafından çizilen gravürde bir Osmanlı kadısı

NİSAN 2011

YEDİKITA 13


14 YEDİKITA NİSAN 2011

İllustrasyon: Kerem Nalın


EVLİYÂ ÇELEBİ’NİN BİLİNMEYEN EL YAZISI

Evliyâ Çelebi, seyahatleri esnasında uğradığı yerlerdeki mekânların uygun yerlerine bazen bir mısra, bazen bir kıta, bazen de ismini ve ziyaret ettiği yılı yazarak bir iz bırakmıştır. Seyahatname’nin birçok yerinde bunlardan bahseder. Bu yazılardan en son keşfedileni ise Karaman Pir Ahmed Efendi Camii’ndedir… ................................................ MEHMET TÜTÜNCÜ

NİSAN 2011 YEDİKITA 15


İ

nsanlar, dünyadan ayrıldıkları zaman hayırla yad edilecek iyi bir eser bırakmak isterler. Evliyâ Çelebi’nin hayırla anılacak en büyük eseri şüphesiz ki Seyahatname’sidir. Bunun yanında Evliyâ’nın, seyahat ettiği yerlerde bıraktığı izler de vardır. Uğradığı yerlerde bazı mimari eserlerin belirli yerlerine bir yazı veya işaret bırakmak onda bir tutku halini almıştır. Bu makalemde Evliyâ’ya ait bu yazılardan daha önce bilinen 4 adet duvar yazısına ek olarak, bilinmeyen başka bir duvar yazısını tanıtarak Evliyâ Çelebi araştırmalarına katkı yapmayı ümit ediyorum.

Seyahatname’de İşaretlenen Duvar ve Ağaç Gövdesi Yazıları

Evliyâ Çelebi, seyahatleri esnasında uğradığı yerlerdeki mekanların uygun yerlerine bazen bir mısra, bazen bir kıta, bazen de ismini ve ziyaret ettiği yılı yazarak bir iz bırakmıştır. Seyahatname’nin birçok yerinde bunlardan bahseder. Dankoff, Seyahatname’de basit şiir ve yazı dediği 30’a yakın duvar yazısının listesini vermiştir. Evliyâ, yukardaki yazılarda sadece zamana ve mekâna uygun olan şiirleri yazmıştır. Bunlara ek olarak Seyahatname’de ismini yazdığını belirttiği başka hatıra yazılar da yazmıştır. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse:

1. Edirne

Osman Baba Tekkesi Merhum Melek Ahmed Paşalı seyyâh-ı âlem Evliyâ rûhıyçün Allah rızâsına fâtiha Sene 1081

2. Elbasan / Arnavutluk Gazi Sinan Paşa Camii. Evliyâ Çelebi, bu caminin duvarlarının dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ziyaretçiler tarafından yazılarla doldurulduğunu, yazı yazacak ufak bir yer bile kalmadığını ve kendisinin de bir köşeye bir beyit yazdığını söyleyip: “Ketehebu Seyyâh-ı âlem Evliyâ sene 1081 deyü tenmik etdik” diye yazar. Bu cami, Enver Hoca zamanında Elbasan’daki diğer camilerle birlikte yıkılmıştır.

4. Medine-i Münevvere Mescid-i Nebevi Seyyâh-ı âlem Evliyâ rûhıyçün el-fâtiha Şefâ’at yâ Muhammed Evliyâ’ya sene 1082 Bu yazılara ek olarak Evliyâ’nın büyük ağaçların gövdesine kazıyarak ve oyarak yazdığı yazılar da bulunmaktadır. Bunların en ilginci Kanije’de Korokonder Kalesi’ndeki bir ağaca yazdığını belirttiği Almanca bir yazıdır: Marya Kot kapur hand makar fand

5. Mora’da Ballıbadra’da (Patras) bir servi ağacının üzerinde

3. Berat (Arnavut Belgradı)

“Seyyâh-ı âlem Evliyâ rûhıyçün fatiha sene”

Kara Murad Paşa yeğeni Çelebi Hüseyin Paşa Camii

6. İstanköy’de 600-700 yıllık çınar ağacının gövdesinde

Evliyâ penc ism-i a‘zam ile dedi târîhin Hayy Azîz ü yâ Basîr ü yâ Kaviyy ü yâ Metîn sene 1081

16 YEDİKITA NİSAN 2011


E. J. Davis

19. asrın sonlarında Karaman. Evliyâ Çelebi Karaman’ı ziyaretinde Boyalı Kadı Camii’nin girişine not bırakmıştı

“Seyyâh-ı âlem Evliyâ rûhıyçün fatiha sene 1082” Evliyâ Çelebi’nin bıraktığı bu izleri arayıp bulmak ve onun yolunda gitmek, bazılarımız için bir tutku olmuştur. Biz de bu tutkuyla yola çıktık ama maalesef Evliyâ’nın, Seyahatname’sinde bahsettiği bu yazılardan hiçbirisini yerinde bulamadık. Zamanın acımasızlığı ve insanların ihmalkârlığı bu yazıların hemen hemen hepsini yok etmiş. Diğer taraftan, iyi bir şekilde aranırsa belki bir iki yazının daha ortaya çıkabileceği de unutulmamalı.

Tarih sırasıyla bu yazılar: 1. İnceli Ahmed Zoğu Camii - Köstendil Melek Ahmed Paşa hazretlerinin müezzini Evliyâ-i Gülşenî rûhıyçün Allah rızası içün Fatiha sene 1071

Çelebi’nin Seyahatname’de Belirtilmeyen Duvar Yazıları Evliyâ Çelebi’nin, Seyahatname’sinde işaret etmediği fakat onun yazdığı ispatlanmış başka duvar yazıları da tesbit edilmiştir. Bu yazılar Evliya’nın dünyada bıraktığı müşahhas izler olması bakımından önemlidir. Bilinen bu dört duvar yazısı, araştırmacılar tarafından yayınlanmıştır. En son olarak Erich Prokosch bu yazıları neşretmiştir. NİSAN 2011 YEDİKITA 17


2. Alaca Cami - Foça Allâhü avnî ve lâ sivâhü hayrî Ketebehû müezzin Evliyâ sene 1074

3. Atik Ali Paşa Camii - Foça Habîbullah rûhıyçün Allah rızâsıyçün celle ve alâ Fâtiha, Sene 1074 Ketebehû müezzin Evliyâ

Maalesef Evliyâ’nın dünyadaki ayak tozu sayılabilecek bu dört yazıdan Foça Alaca Cami’deki yazı, camisiyle birlikte yok edilmiştir. 1992 yılında çıkan Bosna Savaşı’nda Foça’daki bütün camiler yerle bir edilmiş ve Evliyâ’nın bu el yazılarından sadece Atik Ali Paşa Camii’ndeki kurtulabilmiştir. (Sayın Machiel Kiel Haziran 2007’deki Foça ziyaretinde bu gözlemde bulunmuş ve bu bilgiyi sözlü olarak bana aktarmıştır.) Adana’daki ve Köstendil’deki camiler ise Evliyâ’nın el kokusunu hissetmek isteyenlere hâlâ açıktır. İlim âlemince bilinen bu dört yazının dışında Evliyâ’nın aynı formatta başka bir yazısını araştırıp bulmak beni heyecanlandırmıştır. Bu duvar yazısının memleketimiz Karaman’da olması da ayrıca büyük bir gurur kaynağıdır. Karaman Kalesi’nin yakınındaki bir camide bulunan bu yazı henüz neşredilmemiştir. İbrahim Hakkı Konyalı, Karaman Tarihi’nde (s. 263) bu yazıdan bahseder fakat yazının Evliyâ Çelebi’ye ait olmayıp onun Karaman ziyaretinden 23 sene sonra bir seveni tarafından yazıldığını öne sürer. Fakat bu iddiasını neye dayandırdığını belirtmez. Evliyâ, Karaman’ı Hicri 1082 yılında ziyaret etmiştir. Konyalı’ya göre bu yazı, bu ziyaretten 23 yıl sonra 1105 Hicri yılında yazılmış olmalı. Ama yazının altında 1082 Hicri yılı hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazılmıştır. Yani bu yazı Evliyâ’nın Karaman’ı ziyaret ettiği sene yazılmıştır. Adana’daki Hasan Ağa Camii’ndeki yazı ile aynı yılda yazılan bu Karaman yazısını karşılaştırarak inceledim ve bu yazının gerçekten Evliyâ Çelebi’ye ait olduğu neticesine vardım.

Karaman Pir Ahmed Efendi (Boyalı Kadı) Camii

4. Hasan Ağa Camii - Adana (Yerden 1.80 m. yüksekliğinde, giriş kapısının sağında) Melek Ahmed Paşalı Seyyâh-ı Âlem Evliyâ rûhıyçün Allah rızâsına fatiha sene 1082

18 YEDİKITA NİSAN 2011

Evliyâ Çelebi’ye ait en son bulunan bu yazı, Pir Ahmed Efendi Camii’nin duvarında yer alıyor. İnşa kitabesi bulunmayan cami, Karaman’da İçkale’nin hemen yanında Hisar Mahallesi’ndedir ve Boyalı Kadı Camii olarak da bilinir. İbrahim Hakkı Konyalı, Karaman tarihinde 954 Hicri, 1547 Miladi yılında tanzim edilen bir vakfiyeyi yayınlamıştır. Bu vakfiyeye göre Karaman’ın Larende şehrinde Boyalı oğulları diye meşhur Mustafa oğlu merhum Pir Ahmed’in oğulları Mevlana Fethullah ile Mevlana Sun‘ullah kardeşler, dedelerinden ve babalarından kalan mülklerini vakfetmişlerdir. Bu iki kardeş, vakıf gelirlerinin Pir Ahmed’in kale içindeki mescidinin bakımı ve Kur’an okunması için harcanmasını istemişlerdir. Vakfiyesine göre Boyalı Kadı Pir Ahmed Camii, 1547 yılından çok önce Pir Ahmed hayatta iken yapılmış olmalıdır. Cami kare planlı ve kesme taştandır. İlk yapıldığı zaman üzeri merkezî bir kubbe ile örtülü idi. Bu kubbenin Hicri 1281-Miladi 1864 yılında çökmesinden sonra yerine düz toprak dam yapılmış, daha sonra da üstü kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. Caminin kubbesi yeniden yapılarak son yıllarda eski haline kavuşturulmuştur. Caminin önünde iki yan duvarların uzantısı ve iki sütundan oluşan üç bölümlü bir son cemaat yeri vardır. Caminin kuzeyindeki hazirede son devir Osmanlı mezar taşları bulunmaktadır.


Giriş kapısı değişik renklerde sivri kemerli ve mermerdendir. Evliyâ’nın el yazısı da giriş kapısının sağ tarafındaki mermer sütuna yazılmıştır. Evliyâ Çelebi, hacca giderken 1082 yılında ziyaret ettiği Karaman’daki Boyalı Kadı Camii hakkında Seyahatname’sinde şunları yazar: Ve Ortâhisar’ın Bâzâr kapusunun iç yüzünde, minâresi nâ-tamam Boyalı Kadı Câmii, kubbe-i âlîdir, ammâ kiremit örtülüdür. Evliyâ’nın bahsettiği Karaman Kalesi’nin Pazar kapısı hâlâ mevcuttur. Resimde Pazar kapı ve Pir Ahmed Camii görünmektedir. Karaman’daki Boyalı Kadı Camii, başka bir kitabeye göre 1132 yılında yani Evliyâ’nın ziyaretinden 50 sene sonra tamir edilip yenilenmiştir. Bu kitabe şöyledir: Bi-hamdillâh tamirine sebeb ehl-i hisar Fehmi dedi tarih Efgan

Karaman Pir Ahmed Efendi (Boyalı Kadı) Camii. En son bulunan Evliyâ Çelebi’ye ait yazı, Pir Ahmed Efendi Camii’nin duvarında yer alıyor

Buna göre cami, halk tarafından tamir ettirilmiş, Fehmi adında birisi son satırda “Efgan” kelimesiyle bu tamirata tarih düşürmüştür ki; 1+80+1000+1+ 50 = 1132 Hicri (1722 M.) senesine tekabül eder. Evliyâ Çelebi’nin bu caminin tamiratına veya yeniden açılmasına katılarak bu yazıyı yazmış olabileceği kanaatimi belirtmek isterim.

Pir Ahmed Efendi Camii’nde Evliyâ Çelebi’nin Yazısı

Pir Ahmed Efendi Camii’nin giriş kapısının sol kenarındaki mermer üzerinde, yerden 180 cm. kadar yüksekte olan yazı şudur: Seyyâh-ı âlem Evliyâ rûhıyçün fatiha sene 1082

Pir Ahmed Efendi Camii’nde Evliyâ Çelebi’nin Yazısı. Pir Ahmed Efendi Camii’nin giriş kapısının sol kenarındaki mermer üzerinde, yerden 180 cm. kadar yüksekte olan yazı şudur: Seyyâh-ı âlem Evliyâ, rûhıyçün fatiha, sene 1082

Evliyâ Çelebi, Seyahatname’de, yukarıdaki yazısına işaret etmez. Fakat örneklerini verdiğimiz diğer dört yazısından da Seyahatname’de ayrıca bahsetmez. Mesela Seyahatname’de Adana’daki Hasan Ağa Camii’ni ziyaret ettiğine dair hiçbir bilgi bulunmaz. Fakat cami duvarında yazısı mevcuttur. Evliyâ’nın hac güzergâhında bulunan Karaman’daki yazısı ile birkaç gün sonra uğradığı Adana’daki yazı karşılaştırılınca; iki yazının da aynı elden çıktığı kolayca görülür. Karaman’da bulunan bu yazı, Evliyâ Çelebi’nin gezilerinde bıraktığı izlerden bir tanesidir. Daha önce ilim âlemince bilinen Evliyâ’nın dört duvar yazısına Karaman’daki bu yazıyı da eklemek gerekecektir. Bu şekilde Evliyâ’nın duvar yazıları beşe, Türkiye’deki yazılarının sayısı da ikiye çıkmaktadır. NİSAN 2011 YEDİKITA 19


Evliyâ Çelebi’nin gezdiği yerlerde bıraktığı ender izlerin değeri büyüktür. Onun gittiği yollardan gidilerse muhtemelen başka yazıları ve izleri de ortaya çıkacaktır. Özellikle Anadolu ve Arap eyaletlerinde Evliyâ ile ilgili izler bulunması muhtemeldir. İbrahim Hakkı Konyalı, Konya’nın Karapınar ilçesinde Sultan Selim Camii’nde, mihrabın iki tarafındaki büyük şamdanlarda Evliyâ’nın adını şöyle okuduğunu zikreder: Seyyah-ı âlem Evliyâ rûhıyçün fatiha Ketebehû Hâc Ali Ayntâbî sene 1091 Biz Karapınar’ı ziyaret ettiğimizde bu şamdanı yerinde göremedik.

Akşehir Hasan Paşa (İmaret) Camii’nde Evliyâ’ya Ait Olduğu İddia Edilen Yazı

Konya’nın Akşehir ilçesinde bulunan Hasan Paşa Camii’nin girişinde, soldaki ilk sütunun tunç bileziğindeki bir yazının da Evliyâ’nın olduğu iddia edilmiştir. Bu yazının Evliyâ Çelebi tarafından yazılmış olduğunu İbrahim Hakkı Konyalı söyler ama bu sonuca nasıl vardığı konusunda kitabında herhangi bir bilgi yoktur. Arapça olan bu yazı şöyle tercüme edilebilir: “Sultan Murad Han -Allah kendisini kuvvetlendirsin- askerlerinden Fakir Mehmed buraya geldi. Bunu 1048 yılı Muharrem’inin 16. günü yazdı.”

Konya’nın Akşehir ilçesinde bulunan Hasan Paşa Camii’nin girişinde, soldaki ilk sütunun tunç bileziğinde bulunan ve Evliyâ’nın olduğu iddia edilen yazı. Sütunda Arapça olarak: “Sultan Murad Han -Allah kendisini kuvvetlendirsin- askerlerinden Fakir Mehmed buraya geldi. Bunu 1048 yılı Muharrem’inin 16. günü yazdı” yazmaktadır

20 YEDİKITA NİSAN 2011

Evliyâ Çelebi’nin bahsettiği Karaman Kalesi’nin Pazar kapısı hâlâ mevcuttur. Resimde Pazar Kapı ve Pir Ahmed Camii görünmekte

Bu yazı, Sultan Dördüncü Murad’ın Bağdat Seferi’ne giderken askerleriyle, 16 Muharrem 1048 günü Akşehir’e uğradığını belirtir. Benim görüşüme göre bu yazı Evliyâ Çelebi’nin değildir. Zira yazıda hiçbir şekilde Evliyâ Çelebi’ye atıf yapılmıyor, Çelebi’nin ismi geçmiyor. İkinci olarak, Evliyâ Çelebi Hicri 1058 yani Miladi 1648 yılında Akşehir’e uğramıştır. Bu da yazının yazıldığı 1048 yılından 10 yıl sonradır. Evliyâ, Seyahatname’nin 3. cildinde 1058 yılında ziyaret ettiği Akşehir hakkında çok az bilgi verir. İmaret Camii’nden ise hiç bahsetmez, yani oraya bu yazıyı yazmış olsaydı en azından o camiyi hatırlardı. Bütün bu sebeplerden dolayı Akşehir’deki yazının Evliyâ’nın olmadığını düşünüyorum. Ama tabi bu yazının Evliyâ’nın olmaması onun değerini düşürmez. Bilhassa Sultan Murad Han’ın isminin geçmesi ve Bağdat Seferi’yle alakası, bu yazıyı çok değerli kılar. Kaynaklar: Ekrem Hakkı Ayverdi, Avrupa’ da Osmanlı Mimârî Eserleri II Yugoslavya, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2000; M. Cavid Baysun, “Evliyâ Çelebi’ye Dâir Notlar II” Türkiyat Mecmuası, XII, 1955; Robert Dankoff, An Ottoman Mentality The World of Evliyâ Çelebi, Leiden 2006; Mustafa Denktaş, “Karaman’daki Klasik Devir Osmanlı Camileri”, Vakıflar Dergisi, XXV, 1995, s. 386397, Plate 114-115; ....., Karaman Çeşmeleri, Kıvılcım Yayınları, Kayseri 2000; Evliyâ Çelebi, Seyahatname, (Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman- Yücel Dağlı- Robert Dankoff), Yapı Kredi Yayınları (I-X), İstanbul 1996-2008; Paul Hıdıroglou, Das Religiöse Leben auf Kreta nach Ewlija Çelebi, Bonn 1967, Inaugural-Dissertation (Yayınlanmamış); Pierre MacKay, “Acrocorinth in 1668, A Turkish Account” Hesperia XXXVII, 1968, pp. 193-195; ....., “The fountain at Hadji Mustapha” Hesperia XXXVI, 1967, pp. 193-195; Petar Mijatev “Les Monuments Osmanli en Bulgarie” Rocznik Orientalistyczny XXIII/1 (Varşova 1959) s. 26 vd. Resim XLVIII; İbrahim Hakkı Konyalı, Âbideleri ve Kitâbeleri ile Karaman Tarihi Ermenek ve Mut Âbideleri, İstanbul 1967; R.F. Kreutel “Neues zur Evliyâ Çelebi Forschung” Der islam 48:1971, s. 269-279; “Die Gedenkinschriften des Evliyâ Çelebi” Jahrbuch des Österreichischen St. Georgkollegs Istanbul 1988-1989, s. 320-336; Karl Teply, “Evliyâ Çelebi in Wien” Der Islam 52, 125-131; Nuran Tezcan, “Evliyâ Çelebi’nin Belgesel İzi Papinta Kağız” Toplumsal Tarih Mayıs 2007, s. 31-35; Ulrich Wolfahrt, Die Reisen des Evliyâ durch die Morea, Inaugural-Dissertation, München 1966. (yayınlanmamış); Paul Wittek, “Eine weitere ‘Inscrift’des Evliyâ Çelebi” Türkiyat Mecmuası XIV, 1964/ s. 270-272; M.v. Zarzycki, E. Arndt ve G. v. Stratimirovic, “Die Aladža Moschee in Foca” Wissenschaftliche Mitteilungen aus Bosnien und Hercegovina II. Band Wien 1894, s. 248-257.


yüzyıl önce, yüzyıl sonra Mostar Köprüsü

FOTOĞRAF: GÜNGÖR ÖZSOY

EDİTÖR: ZEYNEL ABİDİN AYGÜN

NİSAN 2011 YEDİKITA 21


KEŞFEDİLEMEYEN MİRAS

EVLİYÂ ÇELEBİ VE SEYAHATNAMESİ

Halil Edhem Bey’in makalesinde bahsettiği, Şehbal’in 59. sayısında yayınlanan fotoğraf

22 YEDİKITA NİSAN 2011


17. asra şahitlik yapan ancak eseri ve kendisi hâlâ tam olarak keşfedilemeyen Evliyâ Çelebi için dünyanın en büyük ve en esrarlı seyyahı demek hiç de yanlış olmaz. İstanbul’u gezip dolaştıktan sonra hiç durmadan Osmanlı Devleti’nin dört bir yanını, Mısır’dan Viyana’ya her yeri karış karış gezip, birçok mühim hadiseye ve sosyal hayata bizzat şahitlik edip gördüklerini kaleme alarak bugün bir ‘dünya hazinesi’ olarak kabul edilen ‘Seyahatname’sini bizlere bıraktı. Sadece ülkemiz değil, onlarca ülke için eşsiz bir kaynak olan Seyahatname’nin sahibi Evliyâ Çelebi’yi, doğumunun 400. yılında layıkıyla tanımamız ve tanıtmamız gerekir… ......................................... OSMAN DOĞAN

Bundan tam 400 yıl evvel 10 Muharrem 1020’de (25 Mart 1611), o devirlerde İstanbul’un en gözde semtlerinden biri olan Unkapanı’nda bir bebek dünyaya geldi. Bu bebek, dünyanın en büyük seyyahı olarak tarihe geçecek olan Evliyâ Çelebi (ö. 1095/1684 [?]) idi. Yarım asır boyunca hemen hemen bütün Osmanlı coğrafyasını ve diğer memleketleri dolaşarak kültür tarihimizde eşine rastlanmayan büyük bir seyahatname kaleme almış olan Evliyâ Çelebi, günümüzde önemi giderek artan ‘Seyahatname’siyle âdeta bütünleşmiş gibidir. Onun hayatını, doğumundan vefatına kadar en iyi ‘Seyahatname’sinden takip edebilmekteyiz. Evliyâ Çelebi, dünyaya geldiğinde evlerinde yetmiş kadar ulemânın bulunduğunu, onların manevî yardımlarından dolayı macera dolu hayatında her türlü sıkıntılardan kolayca kurtulduğunu belirtir. Çelebimiz ‘Hakîrin çocukluk hâlleri’ başlığıyla doğduğu günü şöyle anlatıyor: “Bu hakîr gösterişsiz Evliyâ, anadan doğduğumuz sırada merhum Sun‘ullah Efendi evimizde bulunuyormuş. Kulağımıza küpe olması için yüksek sesle ezan-ı Muhammedi okumuşlar ve akika kurbanımızı da Mevlevi Şeyhi İsmail Efendi keserek ‘İsmail kurbanıdır’ buyurmuşlar. “O gece evimize yetmiş adet arif derviş canlar gelmiş. Giysüdâr Kapanî Mehmed Efendi de gelip hakiri kundağıyla kucağına alıp kulağımıza ezan-ı Muhammedi okumak istediğinde, ‘Ya bu oğlanı âgâh edip kulağına kim

ezan okudu’ diye sorunca, orada hazır olanlardan, sonraları hocamız olan Dersiam Ahfeş Efendi, ‘Ezanı Sun‘ullah Efendi okudu’ deyince hemen Giysüdâr Mehmed Efendi, ‘Biz dahi abdalâne fenâfillah ezanın okuyalım’ deyip yanık bir sesle ezan okumuş. Ellerinde olan teberini (balta) yanımıza koyup, ‘Bu oğlana ihsan eyledim, bununla çok gazada bulunup dervişlikte post sahibi olsun ve gençliğinde bir şeyden korkmayıp kumda oynayıp ayağına çöp batmasın’ diye dua etmiş. “Kasımpaşa Mevlevîhanesi Şeyhi Divane Abdi Dede hazretleri, mübarek ağzından ekmek parçası çıkarıp ‘Fukara lokmasıyla büyüsün’ diye ilk defa ağzımıza bir ekmek parçası koyarlar. Yenikapı Mevlevîhanesi Şeyhi Doğanî Dede bu hakiri kucağına alarak havaya atıp ‘Bu oğlan bu cihanda bizim uçurmamız olsun’ diye buyurmuşlar.” Çelebimiz, kulağına ezan okunurken isminin ne olduğunu ve nasıl verildiğini yazmamıştır. Biz onu hep Evliyâ Çelebi olarak tanımamıza rağmen bu onun gerçek adı değildir. Bugüne değin çözülmemiş bir bilmece olarak sırrını muhafaza eden Evliyâ Çelebi’nin adı ve hayatı hakkında bilinenler on ciltlik dünyaca meşhur muazzam eserine dayanır. Evliyâ Çelebi adı muhtemelen lakabından gelmekte olup hocası İmam Evliyâ Mehmed Efendi’ye nispetle verilmiş olmalıdır.

Evliyâ Çelebi, seyahatine çıkmadan önce İstanbul’u köşe bucak dolaşarak kayıt altına almış, eserinin birinci cildini İstanbul’a ayırmıştır. NİSAN 2011 YEDİKITA 23


Charles Texier, Lemaitre

Babası, Saray-ı Âmire kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi olup devrinin tanınmış şahsiyetleri arasındaydı. Nitekim seyahatnamesinde babasının Kıbrıs adasının fethine katıldığını ve Magosa’nın anahtarlarını sultana takdim ettiğini, Kâbe’nin oluklarını bizzat imal ederek surre emânetiyle Hicaz’a götürdüğünü, Sultanahmed Camii’nin kapı ve pencere tezyinatı işlerinde çalıştığını ve böylece Sultan Birinci Ahmed’in takdirini kazanarak musâhib-i şehriyârîliğe kadar yükseldiğini kaydeder. Geçmiş ataları hakkında muhtelif bilgiler veren Çelebi, ailesini Germiyanoğulları’na bağlayıp Hoca Ahmed Yesevi soyundan geldiğini bildirir. Çelebi, atalarının Kütahya’da ikamet ettiklerini, fetihten sonra İstanbul’a yerleştiklerini, Unkapanı’nda iki ev ve dükkân ile Kadıköy’de de bir bağa sahip olduklarını aktarır. Ayrıca yine ailesine ait Kütahya, Bursa ve Manisa’da birer ev ile Sandıklı’da bir çiftlik bulunuyordu. Annesinin Abaza asıllı olup Birinci Ahmed Han zamanında saraya getirilerek babasıyla evlendirildiğini yazar ve anne tarafından Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde

24 YEDİKITA NİSAN 2011

Mehmed ve İpşir Mustafa Paşa ile akrabalığı olduğunu ifade eder. Yine Mahmud adında bir erkek kardeşiyle, İnal adında bir kız kardeşi olduğunu söyler.

Enderun’da Eğitime Başlıyor

Evliyâ Çelebi’nin, devrinin ileri gelen devlet ve sanat adamları ile irtibatı olan seçkin bir ailenin çocuğu olarak ilk eğitimini anne ve babasından aldığını söyleyebiliriz. Yazdığı seyahatnameye bakılırsa çok iyi bir talim ve terbiyeden geçtiği anlaşılan Evliyâ Çelebi, Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi’nde yedi yıl kadar ders aldığı gibi hocası Evliyâ Mehmed Efendi’den de hafızlığa çalıştı. İyi bir hattat olan babasından hattatlık öğrendi. Ama asıl Evliyâ’yı şekillendiren yer, Saray-ı Âmire’nin Enderun’udur. Kabiliyeti sayesinde saraya intisap ederek Enderun’da tahsiline devam etmiştir.

Sultan Dördüncü Murad’a Takdim Ediliyor

Bir müddet sonra Silâhdar Melek Ahmed Ağa (Paşa), Rûznâmeci İbrahim Efendi ile Hattat Hasan Paşa tara-


fından Sultan Dördüncü Murad’a takdim edilir ve onun emriyle Kilâr-ı Hâs’a alınarak burada da eğitim görür. Evliyâ Çelebi, kendi ifadesine göre sık sık sultanın huzuruna çıkıyordu. Saraydaki muhiti onun bilgi ve görgüsünün artmasında oldukça önemli rol oynamış, âlimler ve sanatkârlar arasında dostlar edinerek ufku açılmıştı. Öğrenme arzusunu hayatı boyunca sürdüren Evliyâ Çelebi, dört yıl kaldığı Enderun’dan 40 akçe maaşla sipahi zümresine dâhil olmak üzere çırağ edilmiştir. Devlet ricalinden çok tanıdığı olmasına rağmen ikbal hırsına kapılıp mansıp peşinde koşmayarak hayatını seyahate vakfeden Evliyâ Çelebi, zaman zaman mektup götürüp getirmek, köyleri tahrir etmek, vergi toplamak, imamlık, müezzinbaşılık gibi vazifeleri seyahatlerine vesile olması için yapardı. Bazen elçi kafilelerine katılarak daha emniyetli yolculuk yapma fırsatlarını değerlendiriyor; ailesi zengin olduğundan, uzun seyahatleri için gerekli kaynağı teminde zorluk çekmiyordu.

Evliyâ, apaçık bir insan olduğundan gördüklerini ve hatta kendisini olduğu gibi yazar, çok sevdiği insanların iyi taraflarını methettiği gibi kötü ve çarpık taraflarını da tenkid ederdi. Eserinden öğrendiğimize göre ata binme, silah kullanma ve cirit oynamada iyiydi. Hattâ 1647’de Erzurum’da Seyyid Ahmed Paşa ile cirid oynarken, paşanın ciridiyle dört dişini kaybederek bazı harfleri iyi telâffuz edemez olmuştu. Uyvar Seferi’nde de Kıblelizade’nin ciridiyle üç dişi sakatlanarak, sonra Viyana’ya gidişinde tedavi ettirmişti. Herkesle iyi geçindiği, hoşsohbet ve nüktedan olup katıldığı meclislerde sözünü dinlettiği anlaşılan Evliyâ Çelebi, gayet çevik ve hareketli birisi olmasına rağmen evlenmeye hiç vakit bulamamıştır.

Seyahatname’yi Niçin Yazdı?

Evliyâ Çelebi’yi diğer seyyahlardan farklı kılan neydi? Niçin böyle bir seyahatname yazma ihtiyacı hissetmişti? Bu soruların cevabını verebilmek için Çelebi’nin yetiştiği muhiti iyi anlamamız icap eder.

1800’lü yıllarda Kütahya. Evliyâ Çelebi, eserinde aslının Germiyanoğulları’ndan geldiğini, atalarının Kütahya’da ikamet ettiklerini ve fetihten sonra İstanbul’a gelip yerleştiklerini anlatır.

Seyahate meylinin, Kanunî Sultan Süleyman devrinden Sultan İbrahim’e kadar gelen padişahlara hizmet eden babası, babasının arkadaşları ile dostlarından dinlediği çeşitli seyahat maceralarının tesiriyle başladığını söyleyebiliriz. Geniş bir hayal dünyasına ve bilgi birikimine sahip olması, seyahat merakını karşı konulmaz bir cazibe hale getirmesine sebep olmuştur. Ancak bu istek ve gezme merakı, bir gece gördüğü rüya ile bambaşka bir çehreye bürünür. Evliyâ Çelebi, eserinde seyahatlerine başlama sebebini bu ‘hayırlı rüya’ ile anlatır. 1630 yılının 19 Ağustos gecesi, (Hicri 10 Muharrem Aşure gecesi) gördüğü bu rüya, Evliyâ’nın bütün hayatını değiştirecektir. Rüyasında, İstanbul’da Yemiş İskelesi civarındaki Ahî Çelebi Camii’nde kendisiyle beraber Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ve ashabını görür. Efendimizin huzuruna getirdiklerinde heyecana kapılıp, ‘Şefaat yâ Resûlallah’ diyecek yerde ‘Seyahat yâ Resûlallah’ der. Peygamber Efendimiz tebessüm ederek şefaati, seyahati ve ziyareti ona müjdeler; cemaatte bulunan ashabın duasını alır; Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.) da gördüklerini yazması temennisinde bulunur. Evliyâ Çelebi sabah olunca rüyasını Kasımpaşa’da İbrahim Efendi adında bir zata tabir ettirir. O da “Sen büyük bir seyyah olacaksın. Sana seyahat buyrulmuş.” sözlerini işitince de seyahatlerine başlar. Bu rüyayı tabir ettirdiği diğer bir kişi olan Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede’nin, ‘Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın nasihati üzere evvela bizim İstanbul’u yaz’ tavsiyesiyle önce doğduğu ve yaşadığı şehri NİSAN 2011 YEDİKITA 25


Çelebi, Urfa’da İbrahim Aleyhisselam’ın ateşe atıldığı mekândan şöyle bahseder: “Bu ateşin yerinden çıkan hayat suyu, Halîlürrahman tekkesi içinde büyük bir kaynaktır ki bütün cami, han, hamam, hane, saraçhane ve debbağhâneleri sular. İçinde binlerce balıklar nice oyunlar yaparlar. Hatta Sultan Dördüncü Murad Han, Bağdad fethine giderken, bu tekkenin ziyaretine gelip balıkları seyrederken iki balık yakalatıp bunların kulaklarına birer altın küpe takmıştır. Hulasa-i kelam, acaip ve garip bir tekke ve gezinti yeridir. Anlatılmasında dil âciz kalır...”

Evliyâ Çelebi, Selimiye Camii’nin anlatırken “bu cami üç yüz yetmiş beş sanat ve hüner üzerine yapılmış sağlam bir camidir. Her hüneri ayrı ayrı açıklasak, hakkında ayrı bir kitap yazmamız gerekir” diyerek hayranlığını ifade etmiştir.

26 YEDİKITA NİSAN 2011


İstanbul’a gelir. Şimdiye kadar bütün seyahatlerini paşalarla birlikte ve bazen de görevli olarak yapan seyyahımız, 51 yıl süren gezileri boyunca bir defa da padişahın maiyetinde seyahate çıkmıştır. Bu da Sultan Dördüncü Mehmed ile birlikte İstanbul’dan Kale-i Sultaniye’ye (Çanakkale) kadar devam eden seyahattir. Daha önce yaptığı Balkanlar geziYarım Asır Boyunca Üç Kıtada sinden sonra bu sefer başladığı Avrupa seyahati yıllar boyu Gezmedik ve Yazmadık Yer Bırakmadı sürecek; Kafkasya, Kırım, Romanya, Macaristan, SırbisEvliyâ Çelebi’nin gezip gördüğü yerleri ve şahit olduğu tan, Adriyatik kıyıları, Arnavutluk, Yunanistan ve Girit’i hadiseleri konu alan ve bir tür hatırat olan on ciltlik seyagezecek, Avrupa kıtasındaki Osmanlı topraklarında gezip hatnamesi, kültür tarihi için vazgeçilmez bir eser olduğu görmediği yer kalmayacaktır. Ayrıca Avusturya, Slovenya, kadar bir zamanlar Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan Çek, Lehistan vs. gibi Osmanlı komşularının topraklarını milletler için de vazgeçilmez bir kaynaktır. Seyahatname-i da gezecek, hatta bazı yerlere tekrar tekrar gidecektir. Bu Evliyâ Çelebi, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi ve Târîh-i Seyseyahatleri boyunca da pek çok macera yaşayacak olan yah ismini de taşıyan Seyahatname, Mısır’dan Viyana’ya Evliyâ Çelebi, gezdiği yerlere dair verdiği bilgilerle tarihin kadar birçok yeri anlattığından oldukça önemli bir külliyat en önemli hadiselerine ışık tutacaktır. mahiyetindedir. Altıncı ciltte anlatılan seyahat tamamen Avrupa’da Asya, Avrupa ve Afrika’da gezip gördüğü yerlere, kendine geçmiştir. Evliyâ Çelebi bu seyahat boyunca gezip görmüş, has bir dil ve bakış açısı ile tanıklık eden Evliyâ Çelebi, hem savaş heyecanını, hem yenilginin acısını yaşamıştır. dev eserinin birinci cildinde okuyucuyu uzun bir İstanbul Bizzat katıldığı savaşlara dair anlattığı hikâyeler de tarihin gezisine çıkarırken şehrin olanca esrarıyla ayrıntılı bir bu yıllarına ışık tutacaktır. haritasını çizer. Yedinci cildinde Kırım, Kafkasya, Rusya ve Avrupa’yı İkinci ciltte İstanbul’dan Mudanya’ya deniz yoluyla konu ediniyor. Bu ciltte çok geniş yer tutan Avusturya seyagerçekleştirilen yolculuktan sonra Bursa ve Bolu üzerinden gezmeye, gördüklerini yazmaya karar verir. Bunun üzerine yirmi yaşında iken uzun uzun ve en ücra köşelerine kadar İstanbul’u gezmekle başladığı seyahat aşkı onu ‘yedi iklim çar köşe gezdirmiş’, nihayet ona ‘elli sene gezdim, yirmi iki gazaya girdim’ dedirtmiştir.

Karadeniz kıyılarındaki Trabzon başta olmak üzere belli başlı şehirlere; Erzurum yoluyla İran, Kafkasya, Kırım ve Girit’e uzanan geniş bir coğrafyayı anlatır. Üçüncü cildinde Anadolu, Arabistan ve Rumeli üçgeninde yaptığı geziler, yaşadığı ilginç hadiseler, iki eski Türk payitahtı Konya ve Edirne’yi anlatır. İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan İstanbul’a ve buradan Rumeli’ye gidiş gelişlerini, yer yer yorumlar da katarak anlatır. Dördüncü cildinde, Osmanlı Devleti’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde dolaşır. Özellikle gezdiği bölgelerin yerleşik kavimlerini, inançlarını, âdetlerini, yiyecek ve içeceklerini başka bir kaynakta bulamayacağımız kadar ayrıntılı olarak gözler önüne serer. Bu ciltte Malatya, Diyarbakır, Bitlis, Van, Azerbaycan, Rumiye, Dümbüli, Tebriz, Isfahan, Nihavend, Hemedan, Kazvin, Kum, Kâşân, Rey, güneyde Bağdad, Basra, Kûfe, Hille, Necef, Şehrizor, Erbil, Akra, İmâdiye, Cizre, Kerkük, Musul, Tikrit, Ninova, Mardin, Hasankeyf şehirlerini gezip dolaşır. Hem çok yerler gezip görmesi ve hem de inanılması güç maceralar yaşamasından dolayı belki de Seyahatname serisinin en renkli cildi budur. Beşinci cildinde, doğu gezisini tamamlayıp batıya yönelir. Uzun süre kaldığı Bitlis’ten ayrılıp Tokat yoluyla

hatinden sonra Karadeniz’in kuzeyine geçiyor. Bu bölgelerde, özellikle gitmesi, görülmesi zor bölgelerin tarihine ait değerli bilgiler veriyor. Evliyâ Çelebi bu seyahat boyunca, yabancı olduğu Avrupa kültürüne vakıf olmuş, kuzeyin soğuk şehirlerinde dolaşmış, tarihe karışmış uygarlıklara ait bugün ulaşılamayacak olan bilgileri aktarmıştır. Sekizinci ciltte Azak’tan Kefe, Bahçesaray, Akkirman, İsmail, Babadağı, Hasköy ve Edirne yoluyla İstanbul’a dönüş; tekrar Girit seferine katılmak üzere Mora ve Hanya’ya geçiş; Kandiye fethinde bulunduktan sonra Arnavutluk’a, oradan da Edirne üzerinden İstanbul’a dönüş yer alır. Dokuzuncu ciltte İstanbul’dan Mekke ile Medine’ye kadar uzanan güzergâhta Batı ve Güney Anadolu ile Suriye şehirleri anlatılır. Bu ciltte, İstanbul’dan hareketle Kütahya, Afyon, Manisa, İzmir, Sakız, Kuşadası, Aydın, Tire, Denizli, Muğla, Bodrum, Ege adaları, Isparta, Antalya, Alanya, Karaman, Silifke, Tarsus, Adana, Maraş, Antep, Kilis, Haleb, Lazkiye, Şam, Beyrut, Sayda, Safed, Nablus, Kudüs, Medine, Mekke ve civar yerlerin seyahatleri bulunmaktadır. Onuncu cildin tamamı Mısır’a ayrılmıştır. Mısır’a yakın bölgeler, Nil sahilleri, Sudan ve Habeşistan da burada ele alınmıştır. NİSAN 2011 YEDİKITA 27


Bir on yedinci yüzyıl klasiği olan ‘Seyahatname’ zevkle okunabilecek bir edebiyat eseri olmakla beraber tarih, dil, halkbilimi, sanat tarihi, coğrafya, topografya, dinler tarihi, tasavvuf tarihi, halk edebiyatı, mimarî ve mahalli tarih araştırmacıları için bir ana kaynak niteliği taşır. Onun yarım asır boyunca Viyana’dan Tebriz’e, Kırım’dan Sudan’a kadar geniş bir coğrafyada gezdiği yerlerin bütün hususiyetlerini çok iyi bir gözlemci ve araştırmacı kimliğiyle titiz bir şekilde anlattığı ‘Seyahatnâme’si, dünyanın saygın eserleri arasındadır

Seyahatname’nin Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshasının giriş sayfası (Pertevpaşa, 458)

28 YEDİKITA NİSAN 2011


Seyahatname’sinin onuncu cildinde yazdığı son vak‘alar 1682’de meydana geldiğine göre, bu tarihlerde hayatta olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde yetmiş seneden fazla yaşayan Evliyâ Çelebi’nin vefat tarihi ve yeri hakkında kesin bir bilgi bulunmuyor, ancak 1684’ten sonra öldüğü tahmin ediliyor. Ama ismi ve eseri üzerindeki tartışmalar bugün daha da artarak devam etmektedir. Şairin dediği gibi “Kâmil odur ki koya dünyada bir eser, Eseri olmayanın yerinde yeller eser” Evliyâ Çelebi öyle bir eser ortaya koymuştur ki o eser sayesinde bugün, doğumun üzerinden 400 sene geçse de dünyanın en iyi tanıdığı şahsiyetlerden biridir.

Marko Polo ve İbn Battuta, Evliyâ Çelebi ile Kıyaslanamaz

Bir on yedinci yüzyıl klasiği olan ‘Seyahatname’ zevkle okunabilecek bir edebiyat eseri olmakla beraber tarih, dil, halkbilimi, sanat tarihi, coğrafya, topografya, dinler tarihi, tasavvuf tarihi, halk edebiyatı, mimarî ve mahalli tarih araştırmacıları için bir ana kaynak niteliği taşır. Onun yarım asır boyunca Viyana’dan Tebriz’e, Kırım’dan Sudan’a kadar geniş bir coğrafyada gezdiği yerlerin bütün hususiyetlerini çok iyi bir gözlemci ve araştırmacı kimliğiyle titiz bir şekilde anlattığı ‘Seyahatnâme’si, dünyanın saygın eserleri arasındadır. Bütün bunların yanında Evliyâ Çelebi, anlatmak istediğini en uygun kelimeler ve deyimlerle yazıya aktarma yeteneğine sahip bir söz ustası olup okuyucuyu cezp edici bir dili vardır. Nitekim, gezdiği yerlerdeki halkın diline ve konuşma şekillerine ayrı bir önem vermektedir. Evliyâ Çelebi, sade ve samimi ifadesi, konuşur gibi kaleme alınmış cümleleriyle herkese hitap etmek istemiştir. Ayrıca gezip dolaştığı yerlerde kendisinden iz bırakmak maksadıyla bina duvarlarına ‘Evliyâ rûhıyçün el-Fâtiha’ yazacak kadar da latife sahibidir. Seyahatname’nin dillere destan mübalâğa ve hayalleri bile bir hususiyet taşır. Çelebi’nin, tanıdığı insanları gülünç tarafından yakalayıp tasvir, hatta konuşmalarını taklit etmesi bakımından, Seyahatname’nin mizahî bir kıymeti de vardır. Ayrıca zamanının meşhurlarıyla konuşup, onlardan merak ettiği şeyleri öğrenmesi ve yazması, eserine bir nevi gazetecilik kıymeti de kazandırmaktadır. Büyük bir gözlem gücüne dayanan seyahatname, 17. yüzyıl Osmanlı toplum hayatının her sahasını, edebi tasvirlerle ve mizah ile süsleyerek anlatmaktadır. Seyahatname, bu yönüyle aynı zamanda padişahından, eşkıyasına, devrinin insan manzaralaradır. Bunlar arasında hikayeler, türküler, halk şiirleri, efsaneler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyimkuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk münasebetleri, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutar. Evliyâ Çelebi’nin eseri, insanlara dair bilgiler yanında, kurumlar ve müesseseler hakkında önemli bilgiler içermektedir. Gezdiği yerlerde yörenin evlerinden, cami, mescit, tekke, zaviye, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, havra, kule, kale, sur, yol, dağlar, mesire yerleri, çeşmeleri, suları ve özellikleri gibi değişik yapılarından da

EVLİYÂ ÇELEBİ’NİN ÜÇ SIRRI 1- Gerçek Adı Nedir? 1611’de İstanbul’da Unkapanı’nda doğdu. Evliyâ Çelebi’nin gerçek ismi bilinmemektedir. “Evliyâ” muhtemelen hocasına izafeten aldığı lakabıdır.

2- Hiç Evlendi mi? Evliyâ Çelebi her halde seyahate mâni teşkil eder diye, hiç evlenmemiştir. 1663’te (elli iki yaşında iken) ‘mücerred ve pâk’ olduğunu kaydederken, 1649’da Bosna seyahatinde çektiği meşakkatler sebebiyle zürriyetten ümidini kestiğini yazmayı da unutmaz. Fakat yirmi yedi sene sonra da Mısır’da Kalavun hastahanesinde aldığı bir ilâç sayesinde gençleştiğini ileri sürerse de, sonrası yine meçhuldür. Bütün ömrünce bekârdı ama Mısır’da evlendiği söyleniyor, fakat doğruluğunu bilemiyoruz.

3- Nerede ve Ne Zaman Vefat Etti? Kabri Şimdi Nerede? Seyahatname’nin 10. cildi eksik bir şekilde birden bire bitmektedir. Bu sebeple de Evliyâ Çelebi’nin eserini bir sonuca bağlayamadan vefat ettiği tahmin edilmektedir. Vefat yeri ve tarihi hakkında da kesin bilgi yoktur. Onun ölüm tarihi üzerinde duran M. Cavid Baysun, Seyahatname’nin X. cildinin sonlarındaki bilgilerden hareketle önce bunun 1682 civarında olabileceğini yazmış, daha sonra bu bilgiyi düzelterek Evliyâ Çelebi’nin muhtemelen İkinci Viyana Kuşatması’nı idrak ettiğini ve 1684’te hayatta bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca Evliyâ Çelebi’nin Mısır’dan İstanbul’a döndükten sonra öldüğüne, mezarının Meyyitzâde kabri civarındaki aile kabristanında bulunduğuna dair iddialar da vardır.

NİSAN 2011 YEDİKITA 29


Vanderburch-Le Petit

Evliyâ Çelebi’nin, yüksek duvarlarına ok eriştirmek imkânsızdır dediği Van Kalesi

30 YEDİKITA NİSAN 2011


Nüshalar Nerede Muhafaza Ediliyor

söz eder. Bunların yapılış yıllarını, yapanını, yaptıranını, tamir ettirenini anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan bahseder. Osmanlı sınırlarının ötesine de yolculuk yapan Çelebi, her gittiği yerde mahallî dillerden Seyahatname’sine bazı örnekler kaydetmiştir. Evliyâ, bir ‘seyyah-ı âlemin 147 dil bilmesi’ gerektiğini sık sık tekrar eder ve Türkçe dışında otuz kadar dilden de örnekler verir. Bütün bu hususiyetleriyle Marko Polo ve İbn Battuta seyahatnameleri en önemli gezi kitaplarından olmasına rağmen Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi ile kıyaslanamaz.

Hayatını seyahate, öğrenmeye ve öğrendiklerini yazmaya vakfeden Evliyâ Çelebi’nin Seyahatname’sinin tespit edilen birkaç nüshası bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde Bağdat Köşkü bölümünde kayıtlı Yıldız nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı olan Pertev Paşa nüshası ile Hacı Beşir Ağa nüshaları en itibar görenleridir. Son çalışmalara göre Seyahatname’nin asıl nüshaları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir. İlk sekiz cildi bilinen esas nüshanın müellif hattı olup olmadığı tartışma-

Günümüze kadar hakkında fazlaca yazı yazılan ve çok geniş bir bibliyografyaya sahip olan Evliyâ Çelebi için enstitüler kurulmuş, sempozyumlar düzenlenmiş, birçok makale ve kitap yayını yapılmıştır. Ülkemizde oluşturulan yanlış kanaat ve eksik bilgi sonucu Seyahatname, hak ettiği ciddiyette alaka görmemiştir. Ama onun kıymetini daha önceden kavrayanlar da vardı. Seyahatname için ünlü edebiyatçımız Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Ben Evliyâ Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım’ demektedir. Son zamanlarda yapılan ilmî tarih ve dil araştırmaları Tanpınar’ı haklı çıkarmaktadır.

lıdır. Bazı araştırmacılar Evliyâ Çelebi’nin duvar yazılarına bakarak bu nüshaların onun elinden çıktığını belirtirken bazıları bu delilleri yetersiz bulmakta, bunların Mısır’dan getirilen ve istinsaha esas alınan nüshalar olduğunu ileri sürmektedir. Seyahatname’yi bugünkü manada ilim dünyasına ilk kez tanıtan, Avusturyalı Türkolog Hammer’dir. Ardından 1841’de Evliyâ Çelebi’den seçmelerden oluşan ve daha sonra “Müntehabât-ı Evliyâ Çelebi” adı ile meşhur olan bir yayın yapıldı. Böylece 1840’dan sonra başlayan yayın faaliyetleri Necip Asım Bey ve İkdamcı Ahmed Cevdet Bey’in gayretleriyle 1896’dan itibaren hızlandı ve takip eden yıllarda altıncı cilde kadar yayınlandı. 1928’de 7. ve 8. cilt 1935’te

Evliyâ Çelebi, 10 ciltlik seyahatnamesinin 6. cildini tamamen Avrupa’ya ayırmış, Eflak, Podgoriçe, İştib, Lofça, Vidin, Budin, Estergon, Hollanda, Macaristan, Foça, Dobra-Venedik, Nova, Mostar, Zagreb, Kanije gibi birçok yere uğramıştır. NİSAN 2011 YEDİKITA 31


Evliyâ Çelebi’nin hayatının son yıllarını geçirdiği sanılan Mısır’ın başkenti Kahire, 1900’lü yıllar

9. cilt ve 1938’de de 10 cildi yayınlanarak Seyahatname’nin baskısı tamamlanmış oldu. Yine bu devirlerde başka dillerde de bir Evliyâ Çelebi furyası başladı. 1834’te İngilizce, 1873’te Rusça, 1890’da Rumca, 1908’de Macarca ve Sırpça, 1909’da Bulgarca, 1919’da Romence, 1930’da Almanca, 1933’te Fransızca ve sonraki tarihlerde muhtelif dillere tercümeleri yapıldı. Ancak yukarıda bahsedilen yayınlarda Evliyâ Çelebi’nin dili ile oynanmış, birçok ifade yanlış okunmuş, yer yer eksiltmeler yapılmış ve mürettip hataları da ilave edilince Günümüzde Mostar Köprüsü’nden Neretva’ya dalma eğlencesinin eskiden beri devam ettiğini Seyahatname’den öğreniriz. Evliyâ Çelebi Mostar’ı anlatırken şöyle der: “Bu yüksek boylu köprü gökyüzüne uzanmış bir bina olmuşken bazı vezirler, devlet adamları ve âlimler bu köprünün seyrine gelip anılan köşklerde otururlar. Bu sırada şehrin nice cüret sahibi çocukları ve gençleri köprü kenarında hazır olup vezirlerin önünde her bir çocuk ‘Yâ Allah’ deyip köprüden aşağı kendilerini bırakarak nehre atar ve kuş gibi uçar. Her bir çocuk birer sanat ile atlarlar, kimi baş aşağı ve kimisi bağdaş kurar ve kimisi ikişer üçer olup birbirlerini kucaklayıp aşağı suya atılırlar. Derhâl dışarı kenara çıkıp kayalardan yukarı tırmanarak köprübaşına gelip vezirlerden ve ileri gelenlerden mükâfat alırlar. Ancak başka insanların değil aşağı atlamak, aşağı bakmaya cüret edemeyip ödü patlar ve yeri toprak olur. Zira bu köprünün boyu su yüzüne varıncaya kadar seksen yedi kulaçtır. Ve Neretva Nehri’nin derinliği de seksen yedi arşındır...”

32 YEDİKITA NİSAN 2011

eser zayıf kalmış ve böylece bunların ilmî çalışmalarda kullanılmaması tavsiye edilmiştir. Seyahatname üzerinde son zamanlarda yapılan ilmî çalışmalar oldukça artmış, bazı bölgelerin müstakil monografileri hazırlandığı gibi dil özellikleri konusunda önemli makaleler de yazılmıştır. 1996’da Yücel Dağlı’nın gayretleriyle Yapı Kredi Yayınları tarafından Seyahatname’nin yeni bir neşri yapılmaya başlandı. Rahmetli Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman ve Robert Dankoff başta olmak üzere birçok bilim adamıyla birlikte Seyahatname’yi yayınlamaya devam etti ve Seyahatname’nin 10. ve son cildi 2007’nin sonlarında neşredildi. Böylece bu çalışmaya dizin de eklenerek tarih, edebiyat, sosyoloji, antropoloji vb. sosyal bilimlerin hemen her dalı ile uğraşan kişilerin rahat okuyup istifade edebilecekleri eksiksiz bir metin ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bunun yanında yine YKY, Seyahatname’nin ‘Günümüz Türkçesiyle’ de yayınını devam ettirmektedir. Chicago Üniversitesi’nden Prof. Robert Dankoff, Seyahatname üzerinde çok orijinal dil çalışmaları yapmıştır.


Çok Gezen mi, Çok Okuyan mı?

‘Gezen mi çok bilir okuyan mı’ sözünü Evliyâ Çelebi için sorsalar acaba hangi cevabı verirdi? Çünkü yarım yüzyıl boyunca gezip dolaştığı coğrafyayı kelimeleriyle oya gibi işleyen Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’siyle bizlere geçmişin kapılarını aralıyor. Bizi kendi devrine götürüp bir anda yüzlerce ve hatta binlerce yıllık medeniyetlerin tarihinde ve coğrafyasında gezdiriyor. Nasıl mı? Çok iyi bir gezgin ve gözlemci olan Çelebi aynı zamanda iyi bir okuyucu ve araştırmacıdır da. Seyahate başlamadan evvel birçok kitapları okumuş, ilk yolculuğuna kelimelerin arasında başlamış, duydukları da onun zihin ve hayal dünyasına zenginlik katmıştır.

Osmanlı’yı En Çok Tanıtan ve Sevdiren Kişi Oldu

Peygamber Efendimiz’in şefaati, seyahati ve ziyareti müjdelediği Evliyâ Çelebi İstanbul’u gezip dolaştıktan sonra hiç durmadan Osmanlı Devleti’nin dört bir yanını, Mısır’dan Viyana’ya her yeri karış karış gezip, gördüklerini kaleme alarak bugün bir ‘dünya hazinesi’ olarak kabul edilen ‘Seyahatname’sini bizlere bıraktı. Türkiye ve çevresindeki ülkeler için eşsiz kıymetteki Seyahatname’nin sahibi Evliyâ Çelebi’nin doğumunun 400. yılı münasebetiyle tarihçiler, dilciler, coğrafyacılar, edebiyatçılar, antropologlar, arkeologlar onu

yeniden keşfetmeye ve dünyaya tanıtmaya hazırlanıyor. 2011 yılı tam bir Evliyâ Çelebi yılı olarak geçecek gibi görünüyor. Kaynaklar: Meşkure Eren, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi Birinci Cildinin Kaynakları Üzerinde Bir Araştırma, İstanbul 1960; Hayati Develi, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesine göre 17. Yüzyıl Osmanlı Türkçesinde Ses Benzeşmeleri ve Uyumlar, Ankara, 1995; Musa Duman, Evliyâ Çelebi Seyahatnamasine göre 17. Yüzyılda Ses Değişmeleri, Ankara, 1995; M. Cavid Baysun, “Evliyâ Çelebi”, İA C. 4 (Eskişehir 1997) s. 400-412; Ercüment Kuran, “XVII. Asır Anadolu Tarihi Kaynağı Olarak Evliyâ Çelebi”, Türklük Araştırmaları Dergisi, s. 249-25; Mücteba İlgürel, “Evliyâ Çelebi”, DİA, C. 11 (İstanbul 1995) s. 529-533; Robert Dankoff, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü, (Katkılarla İngilizceden Çeviren Semih Tezcan), İstanbul 2008; Robert Dankoff, Seyyah-ı Âlem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı, (Çev.: Müfit Günay), İstanbul 2010; Mehmed Aksoy-Server İskit, Evliyâ Çelebi Seyyahatnemesinden En Güzel Seçmeler, İstanbul 1962; Evliyâ Çelebi, Seyahatname’ye Göre Ruhaniyetli Şehir Bursa (Haz. Hasan Basri Öcalan), İstanbul 2008; Yücel Dağlı, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi’nin 1. Cildindeki Yer ve Şahıs İsimleri İndeksi, İstanbul 1994; Çağının Sıradışı Yazarı Evliyâ Çelebi, (haz. Nuran Tezcan), İstanbul 2009.

NİSAN 2011 YEDİKITA 33


SEYAHATNAME’NİN IŞIĞINDA EVLİYÂ ÇELEBİ’NİN HAYATI 25 Mart 1611: Evliyâ Çelebi İstanbul’da dünyaya geldi. 19 Ağustos 1630: Peygamber Efendimiz’i rüyasını gördü ve bu rüyanın tesiri ve Şeyh Abdullah Dede’nin de tavsiyesiyle İstanbul’u gezip yazmakla seyahatine başladı. 5 Mart 1635: Kadir gecesi Ayasofya Camii’nde Sultan Dördüncü Murad’a takdim edildi ve birkaç gün sonra da saraya intisab etti. 12 Şubat 1640: Dördüncü Murad Han’ın vefatı üzerine sipahilikle saraydan ayrıldı. 1630-1640: Kız kardeşinin evlenmesi dolayısıyla Kütahya, Bursa ve Manisa taraflarına gitti. 7 Nisan 1640: Bursa’ya gitti ve dönüşünde babası ona seyahat izni vererek seyahatlerini yazmasını tavsiye etti. Haziran 1640: Deniz yoluyla İzmit’e gitti. Ağustos 1640: Trabzon valiliğine tayin edilen Ketenci Ömer Paşazade Baki Paşa ile ve deniz yoluyla Trabzon’a gitti. Orada iken Gürcistan, Mekrilistan ve Abaza’yı gezdi. Kasım 1641: Azak Kalesi’nin geri alınması için Serdar Hasan Paşa ile Azak seferine katıldı. Kırım Hanı Bahadır Giray’la Bahçesaray’a gitti. İstanbul’a dönerken bulunduğu gemi Karadeniz’de battı. Kazadan kurtulduktan sonra Silistre’de Keligra Tekkesi’nde sekiz ay hasta yattı. 9 Nisan 1645: Yusuf Paşa’nın ordusunda Girit savaşına katıldı, Hanya muharebelerinde bulundu. Ağustos 1646: Erzurum Beylerbeyliği’ne tayin edilen Defterdarzade Mehmed Paşa’yla, müezzin ve musahibi olarak Erzurum’a gitti. Orada Gümrük Kâtipliği görevinde bulundu. İran hududundaki seferler münasebetiyle Azerbaycan ve Gürcistan’ın bazı bölgelerini; Bakü, Tiflis, Tebriz, Revan ve Nahçivan’ı gezdi, Gürcistan seferlerinde bulundu. 15 Ağustos 1647: Defterdarzade Mehmed Paşa ile Celâli Paşaları arasında muhabere vasıtalığı yaptı. İbşir Mustafa Paşa’nın Varvar Ali Paşa’yı mağlup edip öldürmesine şahit oldu. Temmuz 1648: Babasının vefatı nedeniyle İstanbul’a döndü. İstanbul’da Sultan İbrahim’in tahttan indirilip

34 YEDİKITA NİSAN 2011

Sultan Dördüncü Mehmed’in tahta çıkışına şahit oldu. Eylül 1648: Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa’ya müezzinbaşı olarak Şam’a gitti. Haziran 1649: Şam’dan, ulaklıkla İstanbul’a geldi. Üsküdar’a kadar gelen Katırcıoğlu Celâlîlerinin isyanlarına ve mağlubiyetlerine şahit oldu. Daha sonra Şam’a döndü ve bazı görevlerle Beyrut, Sayda, Gazze; daha sonra Suriye ve Filistin’de birçok yerleri gezdi. Mayıs 1650: Şam’dan Sivas’a tayin edilen Murtaza Paşa ile beraber giderek mal tahsili için Orta ve Doğu Anadolu’yu gezdi. 14 Temmuz 1650: Paşa azledilince İstanbul’a döndü. 5 Ağustos 1650: Akrabası ve hamisi Melek Ahmed Paşa’nın sadrazam olması Evliyâ Çelebi’nin ikbal devridir. Paşanın yakını olup onu methettiği kadar tenkid de eder. 19 Ağustos 1651: Bozuk akça yüzünden çarşı esnafının ve yeniçerilerin ayaklanması üzerine Melek Ahmed Paşa azledildi, Özü valisi tayin edildi. Evliyâ Çelebi, Rusçuk’tan İstanbul’a, paşanın evine mektup getirdi ve geri döndü. Silistre’ye giderek vilâyetin kasaba ve köylerini dolaştı, bu civarda bazı resmî görevler yaptı. Ocak 1652: Melek Ahmed Paşa, Özü’den Rumeli valiliğine naklolundu. Sofya’da bulundu. Haziran 1653: Melek Ahmed Paşa Kubbealtı ikinci vezirliğine tayin edilince temmuzda paşasıyla beraber İstanbul’a geldi. Konya’da bulunan İbşir Mustafa Paşa’ya Melek Ahmed Paşa’dan mektup götürüp getirdi. Mart 1655: Van valiliğine tayin edilen Melek Ahmed Paşa ile yola çıktı. Sınır içinde ve dışında sık sık ulaklık yaptı. Bitlis’te Abdal Han’la savaşta ve şehrin zaptında bulundu. Muhtelif vazifelerle İran’da Erdebil, Hemedan, Kermanşah, Tebriz ve sonra Bağdad’a gitti. 1656 başlarında ulaklıkla on üç günde İstanbul’a geldi. 23 Haziran 1656: Van’dan, Melek Ahmed Paşa ile beraber İstanbul’a döndü. 26 Temmuz 1656: Yine Özü’ye tayin edilen Melek Ahmed Paşa ile beraber Silistre’ye hareket etti. Aralık 1656: Paşasının hastalanması üzerine İstanbul’a, paşanın zevcesi Kaya Sultan’a mektup getirdi ve geri döndü.


26 Mayıs 1657: Lehistan’a açılan sefere giden orduya katıldı. Sefer esnasında Kırım Hanı Dördüncü Mehmed Giray’ın hizmetinde bulundu, Güney Rusya’ya akınlara ve Özü’ye taarruz eden Kazaklarla yapılan muharebelere katıldı. Zafer haberini dört günde İstanbul’a götürerek geri döndü. 1 Aralık 1657: Melek’in azledilmesinin ardından İstanbul’a döndü. Mart 1659: Hanımı vefat eden Melek Ahmed Paşa, Bosna valisi olarak yola çıkar. Ancak, Evliyâ Çelebi Büyükçekmece’de bir çatışmada yaralanınca tedavi için İstanbul’da kalır. Köprülü’nün himayesine girer. Dördüncü Mehmed Han’ın Anadolu seyahatlerinde Bursa, Çanakkale ve Gelibolu’ya gider gelir. 9 Kasım 1659: Boğdan’ın yeni Voyvodası Stafanitza’yı memleketine götüren kafileye katılarak Edirne’den Yaş’a gitti; Eflak Beyi Mihnea’ye karşı Kırım süvarileriyle beraber akınlarda bulundu ve Edirne’ye döndü. 29 Nisan 1660: Köse Ali Paşa ile Varad seferine giderek Varad’ın fetih müjdesini Bosna valisi Melek Ahmed Paşa’sına, Helone’ye götürdü. Bosna’da kaldığı iki ay boyunca muhtelif vesilelerle eyaleti karış karış dolaştı. 12 Kasım 1660: Tekrar Rumeli Beylerbeyliği’ne tayin edilen paşa ile Sofya’ya gitti. Ocak 1661: Melek Paşa’nın Köse Ali Paşa serdarlığıyla Erdel seferine gitmesi emri üzerine onlarla beraber gitti. Seydi Ahmed Paşa’nın ölümüne şahit oldu. Temmuz’da Kırım gazileri refakatinde düşman çeteleriyle çarpışarak bütün Erdel havalisini dolaştı. Kışı Belgrad’da geçirerek Arnavutluk’ta mal tahsili yaptı. 4 Nisan 1662: Paşa ile birlikte Belgrad’dan Sofya yoluyla İstanbul’a geldi. Melek Ahmed Paşa, İstanbul’da Fatma Sultan’la evlendi ve az sonra da vefat etti. Mart 1663: Sultan Dördüncü Mehmed, Nemse seferine çıkarken o da ordu ile beraber gitti. 13 Eylül’de Şamîzade Mehmed ve Kadızade İbrahim Paşalar öldürülünce, Fazıl Ahmed Paşa’nın kâhyası maiyetine geçti. Daha sonraları Uyvar önünden Kırım süvarileriyle Avrupa içlerinde yolculukta Bohemya, İsveç ve Hollanda’ya kadar gezdi. Venedik hududundaki

hareketlere katılarak Budin’den Eğri’ye, Orta Macar illerinde yeni fetholunan kaleleri gezdi. 9 Haziran 1665: Viyana’ya gitti; İmparator Birinci Leopold ve meşhur kumandan Montekukuli ile görüştü. Hükümdardan aldığı pasaportla uzun bir seyahate çıkıp İspanya, Danimarka, Hollanda ve Brandenburg gibi memleketleri gezdi. Erdel, Eflak, Boğdan, Dağıstan, Hazar Denizi sahili ve Volga Nehri boylarını gördü. Hatta Kazan’a ve daha içerilere kadar gittiği sanılmaktadır. 11 Mayıs 1667: Kara yoluyla İstanbul’a geldi. 26 Aralık 1668: Edirne’ye gitti ve Girid seferine katıldı. Gümülcine, Selanik başta olmak üzere bazı Rumeli şehirlerini gördü. Yunanistan ve Mora ülkelerini dolaştı. Gemi ile Girid’e gitti. Kandiye muhasarası ve fethinde bulundu. Nisan 1670: Osmanlı kuvvetleriyle Mora’da, Manya’daki isyan hareketlerinin bastırılmasında bulundu. Oradan Arnavutluk’a geçti, Adriyatik sahillerini dolaştı ve İstanbul’a döndü. 21 Mayıs 1670: Daha önce niyetlendiği halde yapamadığı haccı için üç arkadaş ve sekiz köle ile birlikte yola çıktı. Batı Anadolu, Sakız, Sisam, İstanköy, Rodos adalarını gezdi. Güney Anadolu, Adana, Maraş, Antep, Kilis taraflarına geçti. Şam’a ulaşarak Beylerbeyi Sarı Hüseyin Paşa’nın hacı kafilesiyle hacca çıktı. 1672 Şubatı’nda Mekke ve Medine’yi ziyaret ederek dinî vazifelerini yerine getirdi. Mekke’de Sarı Hüseyin Paşa’dan ayrılarak Mısır hacıları kafilesine katıldı ve Süveyş yoluyla Mısır’a gitti. 3 Haziran 1672: Hacı Evliyâ Çelebi Kahire’ye vardı. Uzun süre burada kaldı. Yaşının ilerlemesine ve sıcağa rağmen Mısır’dan başka Sudan ve Habeş taraflarına geçti. Bu sırada Vali Kethüda İbrahim Paşa’nın maiyetindeydi. Mısır’a Defterdar Ahmed Paşa ve ardından Budin Müdafii Abdurrahman Paşa vali oldu. Yeni valinin tayini üzerine Mısır’dan azledilmiş olan Abdurrahman Paşa’yı 4 Kasım 1680’de uğurladı. Bu hesaba göre onun Mısır’da sekiz seneden fazla kaldığı sanılmaktadır. Nerede ve nasıl vefat ettiği, kabrinin nerede olduğu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. ıı

NİSAN 2011 YEDİKITA 35


MİSYONERLERİN TRUVA ATI

SAĞLIK KURUMLARI-2 Sağlık hizmeti verecek misyonerlere Boston’daki merkezlerinden verilen yönergelerde, her zaman dinî eğitimi ön planda tutarak sağlık hizmetlerini yürütmeleri talimatı verilmişti. Bu konuda birçok örgüt üyesi doktor ve hemşire, misyoner olarak görevlendirildikleri yerlerdeki sağlık ocaklarını ırk ayrımı yapmaksızın herkese açık tutmak için gayret sarf ediyorlardı… .................................................................. AHMET UÇAR

Amerikan Kongre Kütüphanesi, H9934

American Board’un dünyanın çeşitli yerlerinde görev yapan yabancı misyonerleri, 1901

36 YEDİKITA NİSAN 2011


D

Misyonerlerin, bir gün Türk halkının Hıristiyanlığı kabul edeceğine inandığını ve sağlık faaliyetlerinin misyonerlik faaliyetleri için bir fırsat olduğunu anlatan bir makale (The Moslem World, E. W. Riggs, Ocak 1924)

ünyanın her yerinde misyonerlik faaliyetlerinin yürütüldüğü American Board hastanelerinin belli başlı ortak özellikleri vardı. Bu hastanelerde öncelikli olarak hizmet edenlerin Protestan olmasına ve verilen sağlık hizmetlerinin getireceği yükün misyonerlik faaliyetlerine engel olmamasına çok dikkat edilmekte idi. Bu durum American Board hastaneleri için âdeta bir ön şarttı. Bu kurumlardaki sağlık faaliyetleri yalnızca Amerikalı Evangelist doktor ve hemşirelerce yürütülmekteydi. Ayrıca ihtiyaca göre, yerel unsurlardan da yeteri kadar hemşire ve ebe de yetiştirilmekte idi. Hastanelerin başlangıç yatırım ve işletme finansmanı açıkları American Board kaynakları yanında, çeşitli iç ve dış yardımlarla karşılanmakta idi. American Board hastanelerinde çoğu kere gelir düzeyi düşük hastalardan ücret alınmamaktaydı. Sağlık hizmeti verecek misyonerlere Boston’daki merkezlerinden verilen yönergelerde, her zaman dinî eğitimi ön planda tutarak sağlık hizmetlerini yürütmeleri talimatı verilmişti. Bu konuda birçok yetenekli teşkilat üyesi doktor ve hemşire, misyoner olarak görevlendirildikleri yerlerdeki sağlık ocaklarını -bizim tespitlerimize göre Antep ve İzmir gibi bazı yerlerde gayr-ı Müslimler kayırılsa da- Türk, Rum ya da Ermeni ayrımı yapmaksızın herkese açık tutmak için gayret sarf ediyorlardı. Sürekli sayıları artan hastane, dispanser ve poliklinik gibi sağlık merkezleri ile bir yandan Türkiye’ye gelen misyonerlerin sayıları artarken, bu potansiyel eğitim kurumları ile de birleşince, tabii olarak Türkiye’deki Amerikan sermayesi de büyük bir artış göstermişti. 19. yüzyılda savaşlar ve salgın hastalıkların çokluğu, yine aynı yoğunlukta gerek mülk satın alma, gerekse inşaat malzemesi satın alma işlemleri ve inşaatlar dolayısıyla misyonerlerin; hem devletle, hem de bireylerle ilişkileri oldukça artmıştı. 1914 yılında American Board’ın Osmanlı ülkesindeki bütün yatırımı, 13.362.000 dolar, bu yatırımların yürütülmesi için yapılan harcamalar ve bölge halkı için yapılan yardım tutarı ise 8.000.000 dolara ulaşmıştı. Nitekim misyonerlerin bu yaygın konumu nedeni ile yirminci yüzyıl başlarında “Türkiye’de Amerikalı deyince misyoner akla gelir olmuştu.” NİSAN 2011 YEDİKITA 37


Maraş, Sivas, Talas, Konya, Antep, Adana, Harput, Van, Erzurum, Mardin ve Diyarbakır’da Amerikan hastaneleri vardı. İstanbul, İzmir ve diğer yerlerdeki misyoner hastaneleri başka misyonerlik örgütlerine bağlı idi.

Amerika’ya döndükten sonra Osmanlı ülkesindeki Hıristiyan azınlıklara yardım fikrini daha da canlandırmaya ve bu yardımın boyutunu genişletmeye çalışmıştı. Barton’un çabalarıyla ABD Kongresi Erivan Cumhuriyeti’ne 35.000 ton un (5.000.000 dolar değerinde) yardımın yapılmasını kararlaştırmıştı. Bunun dışında ACERNE (Yakındoğu Yardım Heyeti) de yardım faaliyetlerini hızlandırmıştı. Barton ilk önce İstanbul’a gemiler dolusu yiyecek, giyecek ve benzeri yardım malzemesi getirerek işe başlamıştı. 12 Şubat 1919’da İstanbul’a gelen Mercirius gemisinde 2 bin ton un, 2 bin 500 paket konserve, 500 paket süt tozu, 18 kamyon, 20 ambulans, 500 dikiş makinası, 200 gaz sobası, 1.750.000 yard kumaş, 50 bin battaniye, 800 hastane sedyesi, 26 paket yara fitili, 78 röntgen makinası ve 200 ton kömür olmak üzere Misyoner doktorların öncülerinden Dr. Asahel Grant 1 milyon dolarlık yardım malzemesi bulunmakta idi. 16 Şubat 1919’da New York’tan hareket eden Leviathan gemisinde ise yardım malzemeleri dışında Misyoner Birinci Dünya Savaşı ile yaşanan acı ve felaketler, Charles Riggs başkanlığında 240 misyoner ve yardım bütün Amerikan kurumları gibi Amerikan okulları ve personeli, 30 doktor ve 60 hemşire de bulunmakta idi. hastanelerinin de yavaş yavaş kapanmasına ve ProFransa’da karaya çıkan grup Brestel’den Marsilya’ya testanlaştırma çalışmalarının durmasına yol açmıştı. ABD ordusunun bir treni ile ulaşmış, Marsilya’dan American Board’ın Anadolu’daki 20.000.000 dolarlık İstanbul’a ise bir İngiliz gemisiyle Mart 1919 başlarınyatırımı ve 150 kişilik Amerikan misyoner kapasiteda gelmişti. sinde Aralık 1915’ten itibaren gerileme başlamıştı. 1920’de Yakındoğu’da 400 ACERNE memuru, 20 Birçok okul ve hastane ya kapatılmış ya da onlara el dullar evi ve 200 yetimhaneyi yönetiyordu. Beyrut, konarak Osmanlı yönetimince işletilmeye başlamıştı. Maraş, İstanbul ve Kafkasya’da faaliyetler daha da Birçok misyoner ya hastalıktan ölmüş, ya da ülkeden gelişmişti. Beyrut’ta misyoner James Nicola yönekovulmuştu. Kovulmayanlar içinse kurtuluş ücreti timinde 40 Amerikalı ve 600 ACERNE memuru; verilmeye başlanmıştı. Grabill’e göre misyonerler artık 9 hastane, 14 yetimhane, 2 hemşirecilik okulu ve Türk cezasına ve Ermeni kalıntılarının imdat çağrısına 1 iş bulma bürosunu yönetiyorlardı. Ayrıca 20’nin âmin demekten başka bir şey yapamıyorlardı. İstanüzerinde motorlu nakil vasıtası ve 40 yük beygiri de bul’daki ABD Büyükelçisi Morgenthau, ABD Dışişleri bu teşkilatın emrinde idi. Sekiz bin kişinin yaşadığı Bakanı’na durumun Amerika açısından vahametine Maraş’ta ise ACERNE’nin 5 yetimhanesi ve 1 hastadair sürekli raporlar gönderiyordu. Grabill’e göre Bünesi vardı. İstanbul’da bulunan ACERNE yetimhayükelçi Morgenthau’nun bu abartılı raporları Başkan nelerinde ise 15 binden fazla çocuğa hizmet veriliyor, Wilson’u kalp hastası yapmıştı. Artık başkan bir an 6 haftalık bir enstitüde onlara ayakkabıcılık, hasta önce “Türkiye’den kurtulmak istiyordu.” bakımı, çiftçilik, dokumacılık, dikiş nakış ve benzeri Savaş sonrası ise durum birdenbire misyonerlerin meslekler, tüberküloz ve trahom gibi salgın hastalıklehine olarak değişmişti. American Board Dış İşleri lardan korunma vb. şeyler öğretiliyordu. Sorumlusu James L. Barton; 1920’de Anadolu’dan

38 YEDİKITA NİSAN 2011


1922’de bir misyoner, American Board’un tıbbî misyonunun geldiği noktayı şu cümlelerle anlatmakta idi: “Eski günlerde, misyoner doktorlar kendi memleketlerinde ya da yorucu seyahatler sonrası gönderildikleri; kendi sınırları dışındaki uzak memleketlerde, çok uzak bölgelerde birçok çalışmalar yapmışlardı. Ancak onlarda yeni bir hastane kurmanın mümkün olabileceğine dair hiçbir inanç yoktu. Hatta bunu denemek ve mesuliyetini üzerlerine almak için de hiçbir düşünceleri yoktu. Dr. Asahel Grant, Dr. Henry S. West ve Dr. Azantah Smith bu misyoner doktorların öncüleri idiler. Zamanla hastanelerin yapılması zorunlu bir ihtiyaç hâline gelmişti. Ama geniş arazilerden de yoksunduk. İlk önce Türkiye’de çalışan misyonerleri fikren bu işe hazırladık. Bunun sonucu Birinci Dünya Savaşı öncesi

Türkiye’de American Board’a bağlı nerede ise bir düzine Amerikan hastanesi vardı. Hepsi tamamen dolu ve gece-gündüz çalışıyordu. İki Amerikalı doktor bile düzenli olarak birbirleri ile irtibatlı idi. Üstelik her ikisi de gece gündüz sürekli çalışıyordu. Aynı zamanda yerli doktorlar da böyle idi. Bu yıllarda Maraş, Sivas, Talas, Konya, Antep, Adana, Harput, Van, Erzurum, Mardin ve Diyarbakır’da Amerikan hastaneleri vardı. İstanbul, İzmir ve diğer yerlerdeki misyoner hastaneleri başka misyonerlik teşkilarlarına bağlıydı. Bu kuruluşların büyük bir bölümü bugün Yakındoğu Yardım Heyeti tarafından yeniden açılmakta ve eskisinden daha aktif bir şekilde çalışmaktadırlar. Sadece Adana ve Antep Amerikan hastaneleri hâlâ doğrudan American Board’a bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedirler.

Amerikan Kongre Kütüphanesi

1900’lü yılların başlarında Kayseri Talas’ta görevli misyoner doktorlar

NİSAN 2011 YEDİKITA 39


Mersin’de Amerikalı misyoner bir doktorun devletin aleyhine faaliyetlerde bulunması üzerine şehirden uzaklaştırılmasına dair vesika (BOA A.MKT.MHM 700/2)

Kaynaklar: M. Mümtaz Mazıcıoğlu; “Amerikan Board Belgelerinde Talas Nute Hastanesi”; IX. Türk Tıp Tarihi Kongresi, XXIV. Gevher Nesibe Tıp Günleri (2427 Mayıs 2006); Ed. Esin Kâhya vd. Ankara 2006, Nobel Yayınları, s. 49- 52; Seçil AKGÜN; “Kendi Kaynaklarından Amerikan Misyonerlerinin Türk Sosyal Yaşamına Etkileri ( 1820 - 1914 )”, X. Türk Tarih Kongresi, Ankara 22- 26 Eylül 1986, Kongreye Sunulan Bildiriler; Ankara 1986, TTK. Yayınları, Cilt: 5, s. 2121- 2145; Joseph L. Grabill; Protestant Diplomacy and The Near East: Missionary Influence on American Policy 1810-1927; Minneapolis, 1971; pp. 23; “Medical Missionary Work”, The Orient, 8 March 1922, pp. 24.

40 YEDİKITA NİSAN 2011

Amerikan Kongre Kütüphanesi, J286838

Birinci Dünya Savaşı sırasında Harput’tan Dr. Atkinson, Antep’ten Dr. Shepard ve Mardin’den Dr. Tham, bulaşıcı hastalıkları yok etmek isterlerken hayatlarını kaybettiler. Savaş ve bulaşıcı hastalıklar yüzünden birçok genç doktor Amerika’ya dönmüştü. Savaş sonrası birçok doktor yeni açılan Amerikan hastanelerinde gece gündüz yeniden çalışmaya başladılar. “American Board’da çalışan Dr. Alden R. Hoover’in kontrolü altında 1920’de İstanbul’da bir Amerikan hastanesi daha açıldı. Bu hastane İstanbul’un eski şehir merkezinde, Kapalıçarşı ve Büyükpazar’a yakındı. Bu hastane de birçok hasta kabul etti, çok önemli hizmetler gördü. Amerikan Yakındoğu Yardım Heyeti Ruhani Meclisi ve İstanbul Amerikan Koleji bu hastaneye birlikte yardım etme kararı aldılar. Fakat bu yardım eşit miktarda değil, bu kurumların güçleri nispetinde olacaktı. Öyle de oldu. “Normal şartlar alında misyonerlik hizmetleri içinde tıbbi hizmetler en ümit verici olanıdır. On binlerce insan hastane ve kliniklerde tedavi Çinli okul çocukları ve öğretmenleri American Board misyonerler okulunda, Pekin, 1926 görürken; Hıristiyanlığın ruhu tarafından etkilenecekler, böylece şüpheler ve nefretler yerlerini sevgi ve sempatiye bırakacaktır. Şimdi nerede bir hasta ve nekahet halinde kimse varsa; bize bu elverişli ortamı kullanıp, aralarına girerek, Word of God’u (İncil’i) sakince ve dikkatlice onlara okumak kalıyor.”


geçmişten kareler MEHMET ÇAKIRCALI

Kışla Meydanı’nda Gazi Hasan Paşa Vakfına Ait İki Dükkân ( Kasımpaşa 1906)

OSMANLI DEVRİNDE ESNAF

Osmanlı Devleti devrinde bir adamın sermayesi ne olursa olsun istediği zaman, istediği yerde bir dükkân bulup esnaflık yapamazdı. Gerek çarşılarda gerekse mahalle içlerinde açılacak dükkânın yeri ve adedi daha önceden tespit edilmişti. Devlet; semtin ihtiyacını göz önünde bulundurarak esnaf ve ahalinin müracaatını kabul edip, yeni bir dükkânın açılması için izin vermedikçe dükkân açılamazdı. Her esnafın pîrleri, yiğitbaşıları ve devletçe tayin edilen kethüdaları vardı. Uymaları gereken kuralların en başında devletçe konulan narhlara ve esnaf nizamnamelerine riayet etmeleri geliyordu. Bilhassa hileli terazi kullanmak

başta olmak üzere bozulmuş ve adi mal satmak gibi müşteriyi mağdur edici hareketlerden uzak durmaları gerekiyordu. Nitekim 1680’de Sultan Dördüncü Mehmed devrinde esnaf nizamnamesinde esnaf için şu ifadeler kullanılmaktaydı; “Müşterilerin alacağı nesneyi eksik tartıp veren esnafın hakkından gelinecektir. Teraziler boş dururken gözlerinin iki tarafı beraber olacaktır. Kullanılan kıyyeler de aynı olacaktır. Her malın iyisini kötüsünden ayıracaklar, müşteriye kötü mal satmayacaklardır.” Gedik sistemi Tanzimat devrine kadar devam etti. Sonrasında elinde sermayesi olan herkes uygun gördüğü

yerde dükkânını açmaya başladı. Fotoğrafta Kasımpaşa semtinde Kışla Meydanı’nda Gazi Hasan Paşa Vakfı için inşa olunan dükkânlardan ikisi görülmekte… Sağdaki dükkânda balık satılmakta… Taş tezgâhın önünde önlüklü, yakasız beyaz gömlekli ve cepkenli kişi dükkânın sahibi olmalı… Tezgâhın üstünde terazi görülmekte… Ayrıca bir küfe ters çevrilerek dükkâna girilen aralık kapatılmış ve üzerine sini koyulmuş… Sininin üstündeki balıklar bir örtü ile kapatılmış… Sol taraftaki dükkânda da bakır ve demirden imal edilen kap kacak satılmakta… Burada da dükkân sahibi ve çıraklar birlikte poz vermekte… NİSAN 2011 YEDİKITA 41


Ağrıyı Dindirmenin En Eski Yolu

ANESTEZİ İnsanoğlu eskiden beri, hastalıkların tedavisinde acıya mani olmanın ya da dindirmenin yolunu aramıştır. Özellikle cerrahi müdahalelerde hastaya acıyı hissettirmeyen yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntemlerin en bilineni anestezidir... ................................................ Prof. Dr. Elvan TERCAN

1900’lü yılların başında Edirne’de, Mısır Hilal-i Ahmer Hastanesi’nde bir cerrahi ameliyat. Solda, hastaya anestezi uygulanıyor

42 YEDİKITA NİSAN 2011


A

cıya engel olmak ya da dindirmek için kullanılan yöntemler, acının kendisi kadar eski. İnsanoğlu acıya karşı koymak için elinden geleni, hatta daha fazlasını yapmış. Günümüzde en önemli cerrahi işlemlerde dahi hastaya acıyı hissettirmeyen yöntemler mevcut. Bunlardan en bilineni ise anestezi. “Aesthesia” his, “an” ise olumsuzluk eki olan “siz”dir. Bu şekilde “Anesthesia” hissizlik olarak tanımlanabilir. Acıyı dindirmek için kullanılan bu yöntem, modern anlamda ilk anestezi uygulamalarının başladığı 1840’lı yıllarda eteri başarı ile kullanan Morton’a, Harvard Üniversitesi Anatomi ve Fizyoloji hocası Oliver Wendall Holmes’un 21 Kasım 1846’da yazdığı mektupta, ağrısız ameliyata imkân sağlayan hissizlik durumuna, “anestezi” denmesinin uygun olacağını önermesi ile modern tıptaki yerini almıştır. Peki, eski zamanlarda insanlar cerrahi işlemlerde nasıl bayıltılıyor veya karşı koyulmaz ağrı ve acılara karşı ne gibi usuller kullanıyorlardı?

uygulaması ile elde edilen akupunktur, günümüzden 45005000 yıl önce Çin’de bulunmuş ve geliştirilmiştir. Batının ilk kez 1820 yılında tanıdığı bu yöntemden, anestezide yararlanılması yine Çinliler tarafından 1858 yılında düşünüldü. Akupuntur, anestezi maksadıyla ilk kez diş çekimi ve bademcik ameliyatlarında uygulanmıştır.

Anestezi, İslam Dünyasında

Avrupa’da 4. ve 5. yy’da zayıflayan ve şarlatanların elinde kalan batı tıbbı gerileme gösterirken, 7. yy’da doğan İslamiyet çok geniş bir alana yayılıp çok sayıda kültürü de içine alarak zenginleşmiştir. Tıp da bu gelişmeye paralel olarak ilerleme göstermiş, batılı tıp âlimlerinin kitapları Arapçaya çevrilmiş, ilim dünyasında yayılmıştır. İslam tıbbı, Eski Mezopotamya, Eski Mısır, Eski Çin, Eski Hint, Eski İran tıbbı yanında, özellikle Eski Roma ve Eski Yunan tıbbından etkilenerek ve bu bilgiler üzerine yenilerini ekleyerek ilerlemiştir. 9. yy’da önceki uygulamalar sürdürülürken, bu yüzyılın önemli isimlerinden ve Eskiden Anestezi 200’ün üzerinde eserinin 22’si tıp kitabı olan Kindi, banotunu analjezik, anestezik ve narUygulamaları Nasıldı? kotik, it üzümünü sedatif ve narkotik olarak Tarih öncesinde, insan ağrı ve acısını 12.-13. yüzyıllarda anestezide tanımlamaktadır. Aynı asırda adamotu, dindirmede, tecrübelerden yararlanarak kullanılmış olan adamotu afyon ve haşhaş tohumu, kullanılan diğer narsoğuk suya ağrılı organını batırma ya da kotik ve anestezik ilaçlar olarak görülmektedir. güneşte ısıtılmış taşı ağrıyan yere bastır10 ve 11. yy’larda da adamotu ve afyon en gözde anesmakta veya din adamlarından yardım almakta idi. tezik ve analjezik ilaçlardandır. Bu dönemde, baldıran ve İnsanoğlu ağrıya karşı ilk olarak gelincik, mandragora tatula yaprağı lokal anestezik olarak kullanılmaktadır. (adamotu), hyoscyamus (banotu, gavur haşhaşı, konca) Bu çağın dünyaca meşhur İslam düşünür ve bilgini İbn-i ve alkolü kullanmıştır. Gelincik ve adamotu emdirilmiş Sina (Avicenna) ünlü “Kanun” adlı eserinde soğuğun sünger Hippocrates ve Galen tarafından kullanılmıştır. anestezik, sıcak ve ılık suyun ise analjezik özelliği ile birbiHomer, Yunanlıların uyku sağlamak için birçok bitkiyi kullandıklarını anlatır. Bunlardan biri de lotus çiçeğidir. Mezopotamya’da M.Ö. 2250 yıllarına ait olan Avrupa’da çamur tabletlerden diş ağrısı tedavisinde banotu ile bir anestezi hazırlanan ilaçtan yararlanıldığı anlaşılmaktadır. uygulaması Bu bölgede yaşamış olan Asurlular ise hastanın şah damarına baskı ile baygınlık sağlamışlardır. Eski Mısır’da M.Ö. 2000 yıllarında ağrı için bitkilerin yanı sıra soğuğun uyuşturucu etkisinden de yararlanmaktaydılar. Eski Hint’te, banotu, hint keneviri ve afyondan uyutucu ve anestezik olarak yararlanıldığı, bununla birlikte cerrahın elinin hızlı olmasının çok önemli bir husus olduğu da belirtilmektedir. Eski Çin’de ise M.Ö. 3000 yılına uzanan yazılı bilgilere göre Çinliler anestezi sağlamak amacı ile afyon, adamotu, hint keneviri ve esrar kullanmakta idiler. Bunların hepsinden farklı olanı belirli noktalara iğne batırma, basınç, ısı ya da masaj NİSAN 2011 YEDİKITA 43


kullanılacağı zaman ıslatılıp hastaya koklatılrinden farklı olduğunu belirtmiştir. Kitabının makta idi. Uyandırmak için de hastaya sirke ağrı tedavisi bölümünde tedavi yöntemlerini şu koklatılmaktaydı. şekilde özetlemektedir: Sonuç olarak, İslam dünyası Ortaçağ’da; 1. Keten tohumu ve dereotundan yapılmış anestezik ve analjezik olarak başta afyon lapa ağrıyan yere tatbik edilir. olmak üzere, çok değişik reçeteleri ile adamo2. Ağrının bulunduğu yerde nemlilik artırılır tu, banotu ve hint kenevirini kullanmıştır. Bu ya da uyku sağlanarak duyarlılık azaltılır. ilaçlar değişik karışımlar halinde sürülerek, 3. Soğuk tatbik edilerek analjezi ve anestezi içirilerek ya da solunum yoluyla kullanılmıştır. sağlanır. Avrupa’da Anestezi Anesteziyi “Muhaddir -hissi uyuşturan- soAvrupa’da yaşanan Ortaçağın dinî temelli tıp ğutucu bir devadır” diye tanımlayan İbn-i Sina, dönemi, 8. yy’da Milano’da, 9. yy’da Salerno’da anesteziklerin ve analjeziklerin etki yollarını da açılan tıp okulları ile sona ermiştir. 9. yy’da, fizyopatolojik olarak açıklamıştır. uyutucu sünger koklatılarak anestezi uygulan11. yy İslam bilginlerinden Biruni’nin anesmasından bahsedilmektedir. tezik ilaçlardan bahseden yazılarında banotu 12. yy’da Salerno tıp okulunda kullanılan ve adamotu yanında, boynuzlu gelincik (halk anestezi uygulamalarına dair yazılan kitaplar arasında şeytan ruhu denmektedir) ve iris Müslümanların formüllerinden yararlanılarak rizomunun gül yağı ve sirke ile kaynatılmasınhazırlanan uyutucu süngerleri içermekteydi. dan elde edilen ilaç da bulunmaktadır. Aynı Yine bu kitaplarda lokal anestezi uygulamaasrın ünlü İslam cerrahı Ebu’l-Kasım yukarıda 1949’da ülkemizde ilk sını gerçekleştirmek üzere adamotundan yapısayılan ağrı giderme yöntem ve ilaçlarından endotrakeal anesteziyi lan lapalar tavsiye edilmektedir. Aynı çağda başka “koterizasyon”u da ağrı giderme amacı yapan Burhaneddin Toker Salernitanus lokal anestezide kullanılacak ve Sadi Sun ile kullanmıştır. lapayı şu şekilde tanımlamaktadır: “Afyon, 12.-13. yüzyıllarda Es-Semerkandi’nin bir banotu ve adam otundan yapılmış lapa, müdahalede bueserinde afyon, adamotu, banotu, marul, kunduz hayası, lunulacak yere konulursa o yerin duygusu tam olarak ortasarı sabır ve kişniş analjezik, sedatif, anestezik ve hipnotik dan kalkacak ve ağrı hiç bir zaman hissedilmeyecektir.” olarak bildirilmektedir. Bu çağlarda, afyon, adamotu, bal13. yy’da da daha önce Müslümanların kullandığı dıran ve banotu Araplar ve İranlılar tarafından anestezik formüller geçerli olup, afyon, adamotu, banotu vb.’lerinden ve analjezik etkileri için kullanılmıştır. Anestezik ya da narhazırlanan uyutucu süngerlerden yararlanılmaktadır. 14. kotik ilaçlar genellikle bir süngere emdirilip kurutulmakta,

Bir Anestezi Yöntemi: Kafaya Darbe Ağrıyı dindirmek uğruna ilaç kullanmanın dışında yapılanları kısaca bir arada görmek, eskiyi hatırlamak açısından önemlidir. Cerrahi amacıyla uygulanan garip bir metot boğma (asfiksi) yöntemidir. Boğma sonucu oluşan asfiksinin neden olduğu bilinç kaybının oluşturduğu anestezi İtalya’da on yedinci asrın sonlarına kadar uygulanmıştır. Diğer bir metod ise kafaya vurulan darbedir (bir bademin kabuğunu kıracak ancak çekirdeğini kırmayacak şiddette). Bu şekilde bayıltılan hastada bilinç geri dönene kadar cerrahi girişim yapılabilmiştir. Uygulanacak ameliyat öncesi ağrıyı engelleyebilmek ve yenebilmek için çok değişik yöntemler denenmiş, başarı sağlanamadığında ise ameliyat kısa sürede sonuçlandırılmaya çalışılmıştır. 1840’lardan önce ağrıyı önlemek için kullanılan kimyasal, fiziksel ve psikolojik yöntemlerin yanında ameliyatı hızla bitirecek bir cerrah ve hastanın hareketlerini önlemek için hastayı tutacak adalesi kuvvetli fazla personel önemli unsurlardı.

44 YEDİKITA NİSAN 2011

ABD’de 1846 yılında yapılan Boston Massachusetts General Hospital’da, Prof. John Collins Warren, ameliyathanenin iyi aydınlanmasını sağlamak ve ameliyat sırasında hastaların canhıraş bağırışlarının etraftan duyulmasını önlemek için ameliyathaneyi binanın en üst katına yerleştirmişti.

İlk Anestezi 1665’te Uygulandı

• İlacın damardan verilmesi suretiyle yapılan ilk anestezi uygulaması, 1665 yılında afyon solüsyonunun damar içine verilmesi ile gerçekleştirilmiştir. • İlk endotrakeal uygulamayı büyük İslam bilgini İbn-i Sina (980-1037) tanımlamıştır. İbn-i Sina, “Kanun Fi’t-Tıbb” adlı ünlü eserinin 3. ve 4. kitabında boğulma tedavisi için gümüş ya da altın bir boru ile gırtlak entübasyonu yaptığından söz etmektedir. • Eski Yunan’da zehirli bir bitki olan baldıran otu lokal anestezide kullanılmıştır. • Modern anlamda ilk lokal anestezi uygulaması bir tür morfin solüsyonu cilt altına enjekte edilerek gerçekleştirilmiştir.


12. yy’da Salerno tıp okulunda kullanılan anestezi uygulamalarına dair yazılan kitaplar, Müslümanların formüllerinden yararlanılarak hazırlanan uyutucu süngerleri içermekteydi yy’da uyutucu süngerler dönemin tıp kitaplarında yer almamaktadır. Devrin önemli cerrahı Theodoric’in kitabında, afyonu ve uyutucu süngerleri kullanmasına karşın gördükleri yan etkilerden dolayı bunların kullanılmalarından kaçınılması gerektiği ileri sürülmektedir. 14. yy’da anestezi uygulamalarında toz ve merhem olmak üzere iki reçete kullanılmaktadır. Toz olarak kullanılan reçete içeriği; banotu, mısır tarlalarında bulunan yabani otlardan bazıları, afyon ve gelincik çiçeğidir. Bunların hepsi karıştırılıp toz haline getirilirdi. Merhem içeriği ise; banotu, adamotu, su baldıranı, marul ve afyon idi. Hastanın uyandırılmasında sirke ve hardal kullanılır, daha sonra Hint yağı içirilirdi. Diğer bir anestezi şekli; ebegümeci, kenapod, haşhaş yaprakları, tilki üzümü, marul karışımı ile hasta tütsülenirdi. Uyutulamaz ise hastanın elleri, ayakları ve başı adamotu ile yıkanırdı. 14. yy’ın en meşhur anesteziği adamotu, afyon ile karıştırılarak kullanılırdı.

Hastaların ameliyatına izin verebilecek kadar yoğun bir hissizlik halinin oluşturulması; bilgi birikiminin yeterli seviyeye ulaşması ve gelişen endüstrinin ihtiyaç duyulan kimyasalları üretebilme ve bu kimyasalların etkilerinden yararlanılabilmesi ancak 1846’dan sonra gerçekleşmiştir. Modern anestezi 16 Ekim 1846’da ilk kez William Green Morton’un Boston’da Massachusetts General Hospital ameliyathanesinde Gilbert Abbott adlı hastaya eter anestezisi uygulaması ile başlamıştır. Ancak bu uygulamayı başarana kadar insanoğlu birçok sıkıntıları yaşamak zorunda kalmıştır.

Modern Anestezi

Modern anestezinin başlamasından sonra Anestezi Uzmanı ünvanı alan ilk doktor, John Snow (1813-1858) oldu. Ülkemizde ise ilk endotrakeal anestezi 1949’da Burhaneddin Toker ve Sadi Sun tarafından yapılmıştır. Önce Prof. Dr. Sadi Sun sonra Prof. Dr. Cemalettin Öner, 1956’da ilk uzmanlıklarını alan hekimler olmuşlardır. ıı

Bolayır’da yaralanan bir asker ameliyat edilirken. En sağdaki doktor, hastaya anestezi uyguluyor

NİSAN 2011 YEDİKITA 45


Evliyâ Çelebi Seyahatnamesinden

YAVUZ SELİM BOZOĞLU

“SEYAHAT YÂ RASÛLALLAH” Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlara sahip olduğu bir devirde yaşamış olan Evliyâ Çelebi devletin dört kıtadaki bütün topraklarına ayak basmış, gezip gördüğü yerleri 10 ciltlik Seyahatname’sinde toplamıştır. 17. asrın ve tarihimizin en büyük seyyahı, eserinin başında kendisini böyle bir yolculuğa çıkaran rüyayı uzun uzun anlatır…

46 YEDİKITA NİSAN 2011


Hikmet-i Huda vilayetleri gezmekteki sebebimiz şudur. Bu muhlis, hakir, fakir ve çok kusurlu duacı seyyah-ı âlem, nedim-i âdem, Derviş Mehmed Zıllî oğlu samimi Evliyâ daima tesirli istihare dualarına devam edip şerefli övgülere talip olup hikmet-i Rabbanî, hidayet-i Yezdanî, Kur’an-ı Kerim’in sure ve âyetleri bereketiyle hasta olan gönül gözü Cenâb-ı Hakk’tan yardım isteyip doğum yerimiz olan İstanbul’da evimizin köşesinde yuvarlak yastık üzerinde murad uykusuna yaslanıp 1040 Muharremi’nin Aşure gecesi [19.08.1630] idi ki bu hakir uyku ile uyanıklık arasında [Yemiş İskelesi yakınında Ahî Çelebi Camii adlı cami ki helâl ve temiz mal ile inşa olunmuş, duaların müstecâb (kabul) olduğu eski bir camidir] rüyamda kendimi o camide gördüm. Derhal caminin kapısı açılıp pür-silah asker ile nurlu caminin içi nurlu kalabalık cemaatle doldu ve sabah namazının sünnetini kılıp salavât-ı şerifeyle meşgul oldular. Meğer hakir, minber dibinde oturup bu nurlu, güzel yüzlü cemaate hayran oldum. Hemen yanımda olan zata bakıp, “Benim sultanım, cenab-ı şerifiniz kimdir, ism-i şerifinizi bize ihsan buyurunuz.” dedim. O zât da “Aşere-i Mübeşşere’den, kemankeşlerin piri, Sa’d bin Ebî Vakkas” deyince mübarek elini öptüm. “Ya sultanım, sağ tarafta nura gark olmuş bu güzel topluluk kimlerdir?” dedim, “Onlar bütün ervah-ı enbiyadır. Geri safta bütün ervah-ı evliya ve esfiyâdır. Bunlar ervah-ı Sahâbe-i Kiram, Muha-

cirin, Ensâr, Erbab-ı Suffe, Kerbelâ şehitleri ve sadıklardır. Bu mihrabın sağındaki Hazret-i Ebûbekir (r.a.) ve Hazret-i Ömer’dir (r.a.). Mihrabın solunda Hazret-i Osman (r.a.) ve Hazret-i Ali’dir (k.v.). Mihrap önündeki külahlıca zat Hazret-i Risâlet’in (s.a.v.) dünya ve âhiret kardeşi Hazret-i Veysel Karanî’dir. Caminin solunda, duvar dibindeki siyah çehreli zat senin pirin Hazret’in müezzini Bilâl-i Habeşî’dir (r.a.). Bu ayak üzere cemaati saf saf bozan ve düzen kısa boylu adam Amr-ı Ayyâr Damirî’dir (r.a.). İşte bu alem ile gelen asker ki kızıl kanlı esvaba gark olmuşlar, Hazret-i Hamza (r.a.) ve bütün şehitlerin ervahıdır.” diye cami içindeki bütün cemaati birer birer bu hakire gösterip her hangisine bakışım isabet ettiyse elimi göğsüme koyup göz aşinalığı edip taze can buldum. “Ya sultanım bu cemaatin bu camide toplanmalarının aslı nedir?” dedim. “Azak taraflarında Müslüman askerlerden sabâ gidişli Tatar askeri sıkıntıda olduğundan Peygamber Efendimiz’in himayesinde olan bu İstanbul’a gelip ondan Tatar Han’a imdada gideriz. Şimdi Hazret-i Risâlet dahi İmam Hasan, İmam Hüseyin ve On İki İmamlar ile ve bizden başka Aşere-i Mübeşşere ile gelip sabah namazının sünnetini kılıp sana kamet eyle diye işaret buyururlar, sen dahi yüksek sesle kamet getir, selâmdan sonra ‘Âyetülkürsî’yi oku. Hazret-i Bilâl ‘Sübhânallâh’ desin, sen ‘Elhamdülillah’, Bilâl ‘Allahuekber’ desin, sen ‘âmin, âmin’ de. Bütün

NİSAN 2011 YEDİKITA 47


cemaat umumiyetle tevhid ederiz. Sonra sen “Ve salli alâ cemi’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’lâlemîn” deyip kalk, hemen mihrapta Hazret-i Risâlet (s.a.v.) otururken mübarek elini öpüp ‘Şefaat yâ Rasûlallah’ deyip rica eyle” diye Sa’d bin Ebî Vakkas yanımda oturup hepsini öğretti. Onu gördüm, cami kapısından apaçık bir nur parlayıp cami içi nurun alâ nur olunca bütün Sahâbe-i Kiram, ervâh-ı enbiya ve evliyalar ayak üzere hazır durdular. Hazret-i Risâlet, saadetle yeşil alemi dibinde, yüzünde örtüsü, elinde asası, belinde kılıcıyla, sağında İmam Hasan ve solunda İmam Hüseyin ile belirince mübarek sağ ayaklarını nurlu cami içine ‘Bismilâh’ ile koyup mübarek yüzlerinden örtüsünü açarak, “Esselâmü aleyke ya ümmetî” buyurdular. Mecliste hazır olanların hepsi, “Ve aleyküm selâm yâ Rasulallah ve yâ Seyyide’l-ümem” diye selâm aldılar. Hemen Peygamber Efendimiz mihraba geçip iki rekat sabah namazının sünnetini eda edip, beni bir dehşet kaplayarak vücuduma bir titreme geldi. Amma Hazret’in bütün eşkâline baktım. Hilye-i Hakanî’de yazıldığı gibi idi. Yüzünde örtüsü al şal idi. Mübarek sarığı on iki kolanlı beyaz şaş idi. Hırka-i şerifleri sarıya yakın deve yününden idi. Boynunda sarı renkli yün şalı var idi. Mübarek ayaklarında sarı çizmeleri var idi. Kutlu başlarında sarığı üzere bir misvak sokulmuş idi. Selâmdan sonra sağ tarafında hakire bakıp mübarek sağ elleriyle dizlerine vurup hakire hitaben “kamet eyle” dediler. Hemen hakir, Sa’d bin Ebî Vakkas’ın öğrettiği gibi derhâl segah makamında “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed ve sellim aleyh” diye kamet edip tekbir ettim.

48 YEDİKITA NİSAN 2011

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi segah makamında yanık sesle Fâtiha-i şerife okuyup zamm-ı sureyi Sâd suresinden mealen “Biz Davud’a ve oğlu Süleyman’a ihsan ettik, Süleyman ne güzel kuldu, çünkü o daima Allah’a dönen bir zât idi.” [Sad, 30] âyetlerini okudu, bütün cemaat dinledi ve Peygamberimiz imamet etti. Selâmdan sonra hakir, Âyetül-Kürsî okuyup, Bilâl (r.a.) “Sübhânallâh”, hakir “Elhamdülillah” ve Bilâl “Allahuekber” deyip Bilâl-i Habeşî ile müselsel müezzinlik hizmetinde olup duadan sonra bir tevhid-i Sultanî olmuştur ki aşk-ı İlahî ile mest ü medhuş olup sanki uykudan uyandım.

“Şefaat yâ Resûlallah” diyecek yerde “Seyahat yâ Resûlallah” demişim... Sa’d bin Ebî Vakkas öğretmesiyle hizmetimi tamam ettim. Hazret-i Risâlet mihrapta yanık bir sesle uzzâl makamında bir Yâsîn-i şerif, üç İzâcâ’e ve Mu’avvizeteyn surelerinin tamamını okudu ve Hz. Bilâl “Fatiha” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mihrapta ayak üzere dururken hemen Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri elimden yapışıp “Sadık âşığın ve müştak ümmetin Evliyâ kulun şefaatin rica eder” deyip Peygamber Efendimiz’in huzuruna götürdü. “Mübarek ellerini öp” deyince ağlamaklı olup mübarek ellerine küstahane dudaklarımı vurup mehabetinden, “Şefaat yâ Rasûlallah” diyecek yerde, “Seyahat yâ Rasûlallah” demişim. Hemen Peygamber Efendimiz tebessüm edip, “Allah’ım; şefaati, seyahati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştır.” deyip “Fatiha” dediler. Bütün Sahâbe-i Kiram Fatiha okuyup toplantıdaki herkesin mübarek ellerini öperdim, her birinin hayır duasını alıp giderdim. Kiminin mübarek eli misk gibi, kimi amber, kimi sümbül, kimi gül, kimi reyhan ve kimi zımrân (saf-


Evliyâ Çelebi’nin rüyasında “Seyahat yâ Rasûlallah” dediği, Eminönü sahilindeki Ahi Çelebi Camii

ran), kimi menekşe, kimi karanfil gibi kokardı. Bizzat Hazret-i Rasûl’ün kokusu safran açılmış gül gibiydi. Sağ elini öptüğümde sanki pamuk gibi kemiksiz mübarek bir el idi. Fakat diğer peygamberlerin elleri ayva kokusu gibi kokardı. Hazret-i Ebûbekir’in mübarek elleri kavun gibi kokardı. Hazret-i Ömer amber kokusu gibi idi. Hazret-i Osman’ın menekşe gibi kokusu vardı. Hazret-i Ali’nin kokusu yasemen gibi idi. İmam Hasan karanfil gibi İmam Hüseyin beyaz gül yaprağı gibi kokardı. Rıdvânullahi Te’âlâ aleyhim ecmaîn (Allah onların hepsinden razı olsun). Bu hâl üzere toplantıda bulunanların hepsinin mübarek ellerini öptüm. Yine Hazret-i Peygamber “Fatiha” deyince bütün Sahâbe-i Kiram yüksek sesle Fâtiha’yı okudular. Hemen Hazret-i Risâletpenâh mihraptan, “Esselâmü aleyküm eyâ ihvanun” deyip camiden dışarı çıkınca bütün Sahâbe-i Kiram hakire türlü türlü hayır dualar ettiler ve camiden çıkıp gittiler. Hemen Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri belinden sadağını çıkarıp hakirin beline kuşatıp tekbir edip, “Yürü ok ve yay ile gaza eyle, Allah’ın hıfz ve emanında ol, müjde olsun sana bu mecliste ne kadar ervah ile görüşüp mübarek ellerini öptünse hepsini ziyaret etmek nasip olup seyyah-ı âlem ve ferid-i âdem (seçkin insan) olursun, ama gezip dolaştığın memleketleri, kaleleri, acayip ve garip eserleri, her beldenin memduhatını, sanatlarını, yiyecek ve içeceklerini, arz ve tûllarını (paralel ve meridyenlerini) yazıp bir eser eyle ve benim silahımla amel edip dünya ve âhiret oğlum ol. Hak yolu elden koma, hile ve kötülüklerden uzak dur, ekmek ve tuz hakkını gözet, sadık dost ol, yaramazlarla dost olma, iyilerden iyilik öğren” diye vaaz ve nasihatler edip alnımdan öperek Ahî Çelebi Camii’nden dışarı çıkıp gittiler.

Hakir şaşırıp uykudan uyandım. “Acaba bu benim rüyam mıdır? Yoksa gerçek hâlim midir? Yoksa salih rüya mıdır?” diye türlü düşünceler ile iç rahatlığına ve gönül zevkine ulaştım. Daha sonra sabahleyin pâk abdest alıp sabah namazını kıldım, İstanbul’dan Kasımpaşa’ya geçip yorumcu İbrahim Efendi’ye rüyamızı tabir ettirip, “Cihanı süsleyen ve dünyayı gezen seyyah olup güzel sonla işin tamam olup Peygamber Efendimiz’in şefaati ile cennete girersin.” diye müjdeleyip “el-Fâtiha” dedi. Oradan Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah Dede’ye varıp mübarek ellerini öpüp rüyamı onlara da tabir ettirdim. “On İki İmam’ın elini öpmüşsün, dünyada himmetli olursun, Aşere-i Mübeşşere ellerini öpmüşsün, cennete girersin, Çâr-yâr-ı güzînin mübarek ellerini öpmüşsün, dünyada bütün padişahlarla sohbet etme şerefine erip has nedimleri olursun. Ola ki Hazret-i Risâlet’in cemalin görüp mübarek ellerini öpüp hayır duasını almışsın iki dünya mutluluğuna vasıl olursun. Sa’d bîn Vakkas’ın nasihati üzerine önce bizim İstanbulcağımızı yazmaya gayret edip elinden geleni sarf eyle, ‘el-mukadder kâin’ (Takdir edilen olur) fehvasınca sana da takdir olan nasibin elbette gelir” diye yedi cilt değerli nefis tarih kitapları hediye edip “Yürü işin rast gele, el-Fâtiha” deyip hayır dualarıyla nasiplendik. Daha sonra hakir fakirane teklifsiz evimiz olan sığınağımız köşesinde kitap hazinesine sahip olup bazı tarihler okuyarak doğum yerimiz olan, kralların hasret çektiği yer ve felekler denizinin limanı olan Makedon vilâyetinin sağlam kalesi ve güçlü seddi olan İstanbul’un yazımına başladık. ıı Kaynak: Evliyâ Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, (Haz. Orhan Şaik Gökyay) C. 1 (İstanbul 1996) s. 9-11, YKY; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul (Haz. Seyit Ali Kahraman- Yücel Dağlı), 1. Cilt -1. Kitap, İstanbul 2004 s. 1-5, YKY. NİSAN 2011 YEDİKITA 49


50 YEDİKITA NİSAN 2011


Felaketlerin Gölgesinde

OSMANLI AMERiKAN YARDIMLAŞMALARI

Günümüzde olduğu gibi eskiden de, çeşitli sebeplerle uluslararası yardımlaşmalar olurdu. Daha çok tabii afetler neticesinde meydana gelen karşılıklı yardımlaşmalar, aynı zamanda ülkeler arasındaki ilişkilerin gelişmesine de vesile oluyordu. 28 Mayıs 1889’da ABD’de meydana gelen sel felâketinin ardından Osmanlı yardım elini uzatırken, İstanbul’da yaşanan 1894 depreminin yaralarını sarmak için Amerika’da................................................ halktan yardım toplanmıştı… DOÇ. DR. FATMA ÜREKLİ NİSAN 2011 YEDİKITA 51


18.yüzyılın

Divanyolu’nda 1894 İstanbul depreminde hasar gören bir bina

52 YEDİKITA NİSAN 2011

son çeyreğinde bir devlet olarak dünya siyaset sahnesine çıkan Amerika’nın, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren, dönemin büyük gücü Osmanlı Devleti ile ilgilendiği ve resmî ilişkileri başlatmak üzere birtakım teşebbüslerde bulunduğu bilinmektedir. Bununla beraber, iki devlet arasındaki resmî ilişkiler, uzun süren müzakerelerden sonra, ancak 1830’da imzalanan Ticaret ve Dostluk Anlaşması ile kurulabilmişti. İki devlet arasındaki ilişkilerde büyük önem taşıyan bu antlaşma ile Amerika Birleşik Devletleri’ne, imtiyazlı devletlere tanınan haklar tanınarak “en imtiyazlı devlet statüsü” verilmiş oluyordu. Söz konusu anlaşmanın gizli bir maddesi, Osmanlılara Amerika’nın askerî ve teknik yardımının sağlanmasını hedeflemekteydi. Amerikalı mühendisler tarafından Osmanlı donanması için düşük maliyetle gemi inşası çerçevesinde teknik yardımlar öngören bu madde, her ne kadar Amerikan Senatosu’nca kabul edilmemişse de, sonraları hayata geçirilerek söz konusu yardım gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti’nin de bilâhare Amerika’ya ordu hizmetinde kullanılmak üzere deve göndermek suretiyle askerî yardımda bulunduğu, kaynaklardan anlaşılmaktadır. 1855 yılında Amerika’nın, ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmek ve güçlendirmek amacıyla Osmanlı Devleti’nden talep ettiği bir çift erkek ve bir çift dişi deve, en iyilerinden seçilip hediye olarak, ardından sipariş edilen diğer develer ise bedeli karşılığında piyasadan tedarik edilerek gönderilmiştir. Böylece bu develerden Amerika’da üretilerek nakliye katarları oluşturulduğu ve iç savaşta büyük ölçüde bu katarlardan yararlanıldığı tahmin edilmektedir. Osmanlı Devleti 1862’de Amerika ile bir ticarî antlaşma daha yaptı. Bu antlaşma ile Amerika Birleşik Devletleri tebaası, önceki antlaşma ile elde etmiş olduğu imtiyaz ve muafiyeti muhafaza etmekle beraber daha fazla imtiyaza sahip oluyordu; Amerikalı tüccarlar memleketin her tarafındaki malları alıp satabileceklerdi. Türk-Amerikan ilişkileri böyle bir gelişme içindeyken, Sultan İkinci Abdülhamid devrinde (1876-1909) ilişkilerin üst düzeye çıkartıldığı; ticarî ilişkilerin yanında, siyasî ve kültürel sahada da büyük ilerlemeler kaydedildiği


görülmektedir. Yine bu dönemde her iki ülkede farklı zamanlarda meydana gelen tabiî âfetlerin ardından, tarafların birbirlerine yardımda bulunmaları, ilişkileri daha ileriye götürmüştür.

Yüzyılın En Büyük Felaketi

19. yüzyılda Amerika’nın maruz kaldığı ve devrin gazetelerinde “yüzyılın en büyük felaketi” olarak nitelendirilmiş olan “Johnstown Sel Âfeti”nin ardından Sultan İkinci Abdülhamid yardım göndermiştir. Söz konusu büyük âfette olduğu gibi, bundan daha küçük bir âfet sayılan ve Amerika’nın kuzeybatı taraflarında meydana gelen orman yangınında zarar görenler için gönderdiği yardımın da Amerikan halkı üzerinde önemli bir etki meydana getirdiğini belirtmek gerekir. 28 Mayıs 1889’da meydana gelen sel felâketi, ABD’yi çok müşkül bir duruma sokmuştu. “Amerika tarihindeki en büyük âfetlerden biri” olarak kaydedilen Jonstown sel âfeti sonrası, on sekiz ülkeden gıda, ilaç, giysi gibi yardımların dışında 3.742.818.78 dolar toplandı. Bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran ülke ise, Osmanlı Devleti oldu. Johnstown şehrinde meydana gelen, Nebraska ve Kansas’tan doğuya doğru bir kasırga ile başlayan ve iki gün sonra Johnstown-South Fork bölgesinde etkili olan bu âfet, dönemin gazetelerinde “1889 Büyük Sel Baskını”(The Great Flood of 1889) veya “19. yüzyılın en ağır sel felâketi Amerika’yı vurdu” başlıkları ile geniş yer almıştır. Bu haberlerde, bölgede daha önce hiç rastlanmayan şiddette yağışların olduğundan söz edilmektedir. Şiddetli ve aralıksız yağışlar sonucu, 31 Mayıs günü öğleden sonra, South Fork Barajı’nda (South Fork Dam) çatlama meydana geldiği ve barajın şehrin üzerine doğru yıkıldığı, şehrin dörtte üçünün su altında kaldığı belirtilir. Bu âfet sırasında 5000’den fazla insanın öldüğü, ayrıca pek çok kişinin de ağır ve salgın hastalıklara (dizanteri vb.) yakalanarak hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır. Dış dünyadaki gelişmeleri, bilhassa Amerikan iç politikasını yakından takip eden Sultan İkinci Abdülhamid, bu âfet hadisesinden zamanında haberdar olarak meseleyle yakından ilgilenmiştir. Amerika’nın İstanbul’da bulunan elçisi Oscar Straus’ı huzuruna kabul edip meydana gelen sel âfeti dolayısıyla müteessir olduğunu beyan etmiş, âfetzedeler için vereceği gıda ve 200 lira (1000 dolar) maddî yardımın Amerika’ya ulaştırılmasında yardımcı olmasını istemiştir. Diğer devletlerden önce yapılan bu gönüllü yardımın, Amerikan kamuoyunun kazanılmasında etkili olduğu ifade edilebilir. O dönemde iki ülke arasında birtakım meseleler olmasına ve bunların devam etmesine rağmen (Amerika’nın misyonerlik faaliyetleri, Doğuda Harput ve Erzurum’da konsolosluk açma gayretleri, Osmanlı topraklarında

Sultan İkinci Abdülhamid’in Amerika’daki âfet üzerine bilgi aldığı ve maddî yardımın Amerika’ya ulaştırılmasında yardımcı olmasını istediği Amerikan elçisi Oscar Strauss

Osmanlı Devleti’nin Washington elçisi Alexander Mavrogeni

Amerika’da Johnstown sel felaketiyle alakalı yazılmış bir kitap NİSAN 2011 YEDİKITA 53


Amerika’daki yardım faaliyetlerinin organize edilmeAmerikan okulları kaynaklı sıkıntılar), yine de ilişkiler normal seyrinde sürdürülmüş, hatta İstanbul depremi sonrasın- sinde Osmanlı Devleti’nin Washington elçisi Alexander da, bu defa Amerikan halkı minnet hissiyle, depremzedelere Mavrogeni’nin çalışmaları etkili olmuştur. Osmanlı elçisi, bir taraftan Amerika’nın muhtelif eyaletlerinde bulunan önemli miktarda yardımda bulunmuştur. şehbenderler ile irtibatını kuvvetlendirirken, diğer taraftan Amerikan Halkından da New York Belediyesi eski müdürü Abraham S. Hewitt Osmanlı’ya Deprem Yardımı ile temasa geçmeyi uygun bulmuştur. Çünkü Hewitt’in 10 Temmuz 1894’te meydana gelen depremde İstanbul belediye başkanlığı döneminde İstanbul’u ziyareti sırasınadeta tahrip olmuş; çok sayıda insan kaybı yanında, da Sultan İkinci Abdülhamid ile görüştüğünü ve padibinalarda yıkılmalar ve hasarlar meydana gelmiş; birkaç şahla iyi bir dostluk tesis ettiğini biliyordu. Bu bakımdan büyük cami dışında hemen bütün camiler büyük ölçüde Osmanlı elçisi, Hewitt’in dostluğuna güvenmiş ve yarzarar görmüştü. Osmanlı hükümeti, bütün imkânlarını dımcı olabileceğini düşünerek kendisine müracaat etmekseferber etmesine rağmen hazinenin malî sıkıntı içine te tereddüt etmemiştir. Öncelikle Hewitt’e, deprem vukudüştüğü bir döneme tesadüf etmesi dolayısıyla, masatı hakkında teferruatlı bilgi verdikten sonra, Avrupa’nın rafların karşılanmasında zorlanılıyordu. Ülke içinden birçok ülkesinde depremzedeler için yardım komitelerinin toplanan bağışların yeterli olamayacağının anlaşılması çalışmalara başladıklarını belirtmiş, Amerika’da ise bu üzerine, dış ülkelerden de yardım kabul edilmesine karar hususta henüz bir teşebbüsün olmadığına dikkat çekerek, verildi. bu konuda yardımcı olmasını, bilhassa New York Ticaret

54 YEDİKITA NİSAN 2011


Odası’nı harekete geçirmesini talep etmiştir. Bu talep üzerine Hewitt, elden gelen bütün imkânları seferber edeceğine dair taahhütte bulunmuş ve kendi adına 200 dolar iane vererek yardım faaliyetini başlatmıştır. Daha sonra, bu faaliyetin yürütülmesi için New York Ticaret Odası Başkanı Alexander Orr’a bir mektup göndererek tatilde olan Ticaret Odası üyelerinin haberdar edilmesini, muhtelif yerlerde yardım cemiyetlerinin kurulması için derhal teşebbüse geçilmesini istemiştir. Mektubunda bir başka önemli konuya değinen belediye başkanı, Amerika’da meydana gelen Johnstown sel âfetinin yaralarının sarılması için Osmanlı padişahının -malî sıkıntıya rağmen- diğer ülkelerden önce zahire ve para yardımında bulunduğunu ve böylece Amerika hakkındaki dostane duygularını gösterdiğini hatırlatmaktadır. Washington’daki Osmanlı elçisinin, yardım çalışmalarının başarılı bir şekilde yürütülmesi hususunda birtakım endişeler taşıdığı anlaşılmaktadır. Elçinin Osmanlı hükümetine gönderdiği tahriratın muhtevasına göre, endişeleri üç meseleden kaynaklanmaktadır: Birincisi, oluşturulan iane komisyonunda Osmanlı Devleti aleyhinde gazetede yazıları çıkan bir Ermeni’nin (Doktor Boyacıyan) de bulunmasıdır. İkincisi, İstanbul depreminden kısa bir süre önce Yunanistan’da meydana gelen depremde zarara uğrayanlara yardım temin etmek amacıyla Yunan elçisinin Amerika’da yoğun bir faaliyet içinde bulunmasına rağmen, halkın bir dolar dahi vermemesi. Üçüncüsü ise, Amerika’nın Kuzeybatı tarafında Wisconsin ve Minnesota ormanlarında yangın sonucu birkaç şehir ve pek çok köyün tamamen yanarak harap olması gibi bir âfetin, İstanbul depremiyle aynı döneme rastlamasıdır. Çünkü bu bölgede mağdur olanlar için de yardım kampanyaları oluşturulmuştu. Bu ve benzeri birtakım hadiselerin, başlatılan yardım çalışmalarını olumsuz yönde etkileyebileceği düşünülmüştür. Yardım kampanyası ile ilgili New York Tribune gazetesinde yer alan haberdeki “Hıristiyan olmayan bir memleket hakkında Amerika’ca böyle bir hayırlı işe teşebbüs ilk defa vaki oluyor. İşte Amerika Hıristiyanlığının hayırlı teşebbü-

Christian Herald gazetesinin 12 Eylül 1894 tarihli nüshasında, “Evsiz ve Yardıma Muhtaç Binlerce Kişi” başlıklı makale. (BOA Hr. MTV nr. 513/91, lef 15) Hewitt’in İstanbul depremine dair mektubunun yer aldığı “İstanbul İçin İstenilen Yardım” başlıklı haber (New York Times, Aug 30, 1894, s.8)

28 Mayıs 1889’da meydana gelen sel felâketi, ABD’yi çok müşkül bir duruma sokmuştu. “Amerika tarihindeki en büyük âfetlerden biri” olarak kaydedilen Jonstown sel âfeti sonrası bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran ülke ise, Osmanlı Devleti olmuştu NİSAN 2011 YEDİKITA 55


se engel bir mahiyet teşkil etmediğini göstermek için bu fırsat kaçırılmamalıdır. Amerika’daki orman yangınında mağdur olanlar için padişahın yardım ve merhameti hatırlanarak, Osmanlı halkına yardımdan geri kalmamalıyız. Şimdiye kadar toplanan meblağın birkaç misli artacağı ümidindeyiz.” ifadeleri ilgi çekicidir. Burada iki husus dikkati çekmektedir: Birincisi, Müslüman bir ülkeye ilk defa gönüllü bir yardımda bulunulacağının hatırlatılması, Hıristiyan-Müslüman ayrımı zihniyetinin devam ettiğine dair açık işaretlerdir. İkincisi ise, yapılacak yardımın, daha önce gönderilen Osmanlı yardımına karşılık gibi gösterilmek istenmesidir. Neticede, bütün bu olumsuz ihtimallerin gerçekleşmediğini, Amerikan halkının depremzedelere duyarsız kalmadığını, toplanan bağışlar ortaya koymaktadır. Nitekim yardım defterlerinin yaklaşık altı ay gibi bir süre açık kalması sağlanmış ve bu arada İstanbul depremi ile ilgili haber ve ilanlar basında yer almaya devam etmiştir.

Bu organizasyonun yürütülmesinde, A.S. Hewitt’ten başka, bilhassa New York Ticaret Odası Başkanı A. Orr, New York Christian Herald gazetesi imtiyaz sahibi Louis Klopsch ve Amerika’nın eski İstanbul elçisi Oscar S. Straus’ın gayretleri inkâr edilemez. Louis Klopsch, yardım organizasyonunu üstlendiğinde on bin franga (2000 dolar) ulaşan yardım miktarını yeterli görmediğinden, bunun artırılmasını istemiş ve bu amaçla abonelerinden beş bin kişiye çağrıda bulunarak, Osmanlı hükümetinin Amerika âfetzedegânı için gönderdiği yardımlara karşılık vermek gerektiğini belirtmiş ve insaniyet namına bağış yapmalarını talep etmiştir. Diğer taraftan, İstanbul depreminin yaralarının sarıldığı bir sırada, 1 Eylül 1894’te Amerika’nın kuzeybatı taraflarında Minnesota ve Wisconsin’de çıkan yangın sonucu birkaç köy ve kasaba tamamen yanmış; çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Sultan İkinci Abdülhamid bu afet için de 300 Osmanlı lirası (1500 dolar) yardım

İstanbul’da, 1894 depreminde hasar gören, Kapalı Çarşı’nın Sahaflar Caddesi tamir olunurken (1896-1897)

56 YEDİKITA NİSAN 2011


göndermiştir ki, bu yardım bazı Amerikan gazetelerinde dostane yaklaşım olarak değerlendirilmiş ve Amerikan halkını memnun etmiştir. Öyle ki, Amerika’ya göç eden Rum ve Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhinde propagandalarını sürdürmelerine rağmen, depremzedeler için toplanan bağışlarda azalma değil artış görülmüştür. Kısaca, New York, San Francisco, Chicago ve Washington’da yardım cemiyetlerinin sistemli bir şekilde çalışmaları neticesinde yaklaşık 48.000 frank (9600 dolar) yardım toplanmıştır. Bu meblağ peyderpey katkıda bulunanların isimleri ve verdikleri miktarı gösteren listelerle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Elçiliği vasıtasıyla Osmanlı hükümetine ulaştırılmıştır. Kısaca, âfetler dolayısıyla yapılan yardımlaşmanın ve sergilenen dayanışmanın devletlerarası ilişkilerin iyileştirilmesine ve ilerletilmesine katkısı olduğu kabul edilebilir. 19. yüzyılda, Türk-Amerikan ilişkileri, en sıkıntılı dönemlerde dahi dostluk çerçevesinde sürdürülmüştür. Yardımlaşma vesilesi ile iki ülke halkının -aradaki uzun mesafeye rağmen- birbiriyle yakınlaştığı görülmektedir. Sultan İkinci Abdülhamid’in söz konusu tabiî âfetler esnasındaki tutumu, dış ilişkilerdeki hassasiyeti ile açıklanabilir. Bir süre sonra, her iki ülke temsilciliklerinin ortaelçilikten büyükelçiliğe yükseltilmiş olmasında da, bu dönem siyasetinin etkisi olmalıdır. Nitekim Abdülhamid Han’ın başlattığı devletlerarası ilişkilerin âfetler esnasında yardımlaşma şeklinde tezahürünün, sonraki dönemlerde de bir şekilde devam ettirildiği görülmektedir. Osmanlı sultanı, 1906 senesinin Nisan ayında San Fransisco’da meydana gelen deprem afeti ve yaptığı tahribat ile yakından ilgilenmiş ve Amerika’ya taziye telgrafı çekmiştir. Yine, 1913’te Amerika’nın bazı bölgelerinde meydana gelen kasırga hadisesinden dolayı Osmanlı padişahının üzüntülerini beyan eden mektubu ile Amerika cumhurbaşkanının kendi imzasını taşıyan mukabil teşekkür mektubu, buna misal olarak verilebilir. Kaynaklar: Fatma Ürekli, Belgelerle 1889/1894 Afetlerinde Osmanlı- Amerikan Yardımlaşmaları, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul 2007; Orhan Köprülü, “Tarihte Türk Amerikan Münasebetleri”, Belleten, sayı 200 (Ağustos-Ankara 1987), s.727-947; Nurdan Şafak, Osmanlı-Amerikan İlişkileri, İstanbul 2003; New York Times, May 31, 1889; Minnesota Historical Society Library, History topics, Hinckley Fire of 1894.

İstanbul depreminde zarar görenler için Chicago’da bir yardım komisyonu oluşturulduğunu ve Amerika’da Osmanlı lehine yayın yapıldığını anlatan vesika

Amerikan halkının depremzedelere duyarsız kalmadığını, toplanan bağışlar ortaya koymaktadır. Nitekim yardım defterlerinin yaklaşık altı ay gibi bir süre açık kalması sağlanmış ve bu arada İstanbul depremi ile ilgili haber ve ilanlar basında yer almaya devam etmiştir NİSAN 2011 YEDİKITA 57


Tarih Ambarı

SELMAN KILINÇ – HİLMİ AYGÜN

Asırlar Süren Hediyeleşme Geleneği Surre-i Hümâyun’la gönderilen paralar, Haremeyn’in masraflarına sarf edilirdi. Surre-i Hümâyûn’da paralar dışında gönderilen ve nâdir bulunan kıymetli halılar, seccâdeler, murassa avîzeler, şamdanlar, paha biçilmez Mushaf-ı şerîfler, levhalar,

puşîdeler (örtüler), gümüş perde halkaları, okkalarla buhurlar, elbiseler, Mekke emîrine mahsus sırmalı ve işlemeli kaftan, mücevherli kılıç, inciden tesbih ve daha pek çok kıymetli hediye ise; Mekke ve Medîne’deki mübârek makâmlara, seyyidlere,

şerîflere, fakirlere, zâhidlere hediye edilirdi. Gönderilen hediyeyi alanlar, kendilerine göre, keselere zemzem, hurma gibi hediyeler koyarak surre ile geri gönderir, karşılıklı hediyeleşilmiş olurdu.

DUNUZ? BİLİYOR MUYDünyayı dehşet içinde bırakan Moğol Cengiz Han’ın 15

maddelik bir kanunu olduğunu, bu kanunlar içerisinde ilginç maddeler bulunduğunu, mesela; gök gürlerken suya girmenin yasak olduğunu….

58 YEDİKITA NİSAN 2011


Fatih’in Uçan Füzeleri

Meşhur Fransız târihçilerinden Benoist Mechin “Bir İmparatorluğun Ölümü” isimli kitabında şöyle demektedir: “Fâtih Sultan Mehmed’in o zamana kadar dünyanın görmediği silahları vardı. Bilhassa uçan füzeleri ve müthiş bir topu. Bu uçan füzeler zamanımızın V1’lerinin atası idi. “Çukur imhâyı” bile biliyorlardı. 20. yüzyıl mühendisleri bunu dört yüz sene sonra ele alacaklardı”.

Ata Binme İlmi

Eski zaman derebeylerinden biri oğlunu tahsil için, lalasıyla beraber İstanbul’a göndermişti. Tahsil bittiğinde memlekete dönen lalaya: “Oğlumun en iyi öğrendiği ilim nedir?” diye sorulunca, lala: “Ata binmektir. Çünkü derste bir kusur ettiği zaman hocası, hatır sayıp yüzüne vurmazdı. Hâlbuki düzgün binmediği zaman at, hatır saymayarak kendisini yere atardı.” demiş.

Bizden Yalnız Düşmanlarımız Korkar Nuşirevan’ın meclisinde bulunan hizmetçilerinden biri bir an dalmış ve nasıl olduysa gülüvermiş. Bunu duyanlar Nuşirevan’a sormuşlar: “Bu uşaklar sizden korkmazlar mı?” Nuşirevan cevaben: “Bizden yalnız düşmanlarımız korkar.” demiş

Muallim: “Pamuk ne işlerde kullanılır?” Talebe: “?..” Muallim: “Şu sırtındaki esvab neden imal olunmuştur?” Talebe: “Babamın eskilerinden.” (Kelebek, 1340 [1924], no: 65, sayı 7)

I R A L L I S A N İ R E L Z SÖ

Tiryakisi Olmak

“Tiryak”, eskiden zehirlenmeye ve bazı hastalıklara karşı kullanılan macun, panzehir ve afyon gibi maddelere denirdi. Tiryaki ise bu maddeleri kullanmaya alışmış, mübtela kimselere denirdi. Bu kelime zamanla bir şeye mübtela olmak manasına, yani bir şeyin tiryakisi olmak şeklinde deyimleşmiştir. NİSAN 2011 YEDİKITA 59


Türkistan’da Bir Kadim Şehir

Hive

Türkistan’nın en kadîm şehirlerinden ve önemli medeniyet merkezlerinden biridir Hive. Yüzyıllar geçmesine rağmen, tarihî dokusunu koruyan bu şehir, mavi kubbeleri, ince uzun minareleri, camileri ve medreseleri ile binlerce ziyaretçisini kendine âşık etmekte. Tarihte Harezm devleti tasarrufunda olan ve şimdiki Özbekistan’ın Harezm Vilayeti merkezi Ürgenç şehrinin 25 km. güneyinde düz bir arazide bulunan Hive hakkında ilk malumatlara, 10. asırdan sonraki devirlere ait Arapça ve Farsça kaynaklarda rastlanmakta. Meşhur Müslüman coğrafyacı El-İstahrî (ö.930) Hive’yi devrinin en büyük 30 şehri arasında zikretmiştir. Meşhur coğrafyacı Makdisî, Yakub Hamevî (13. asır), Nizâmüddin Şâmi (14. asır), Abdurrezzak Semerkandî gibi tarihçiler, eserlerinde Hive hakkında malumat veriyorlar. Hive şehrinin arazisi, Merv’den (Türkmenistan’ın Mari Vilayeti) Cürcan’a (Türkmenistan’ın şimdiki Köhne Urgenç şehri) giden kervan yolu üzerinde, çöl bölgesinde bulunmaktaydı. Şehir “Hive” ismini, civarda bulunan ‘Hivak Kuyusu’ndan almıştır. Özbekistan Bilim Akademyası’nın 1984-1993 seneleri arasında yapmış olduğu tetkikler ve arkeolojik kazılar sırasında önemli bilgiler elde edildi; şehrin M.Ö. 5. asırda var olduğu ispatlandı.

60 YEDİKITA NİSAN 2011

Hive, 712 senesinde Abbasiler tarafından fethedildi. 9. asır başlarında Orta Asya’ya hâkim ilk mahalli Müslüman sülâle olan Samânîlerin idaresi altına girdi. 1221 senesinde Moğollar tarafından işgal ve tamamen tahrip edildi. 1388 senesinde Asya bozkırlarının hâkimi Emîr Timur’un idaresi altında yine o eski parlak günlerine dönmeye başladı. Timur’un vefatından sonra kargaşalı bir devir geçiren şehir, 16. asırda kurulan Hive Hanlığı’nın başkenti yapıldı ve 1924 senesine kadar bu vasfını korudu.

Hive Hanlığı

Tarihte Hive Hanlığı diye de zikredilen Harezm Hanlığı, Rus işgalinden önce Türkistan’ın en güçlü devletlerinden biriydi. Türkistan’ın en eski medeniyet merkezlerinden olarak bu hanlık, Timurlular ve Özbeklerin idaresine geçerek birçok defa bağımsızlığını kaybetmiştir. Harezm, 1505 senesine kadar Timurlu Hüseyin Baykara’nın nüfuz sahasına dâhildi. 1505 senesinde Şeybânî Han, Harezm’in başşehri Ürgenç’i fethederek Harezm’i devletinin bir parçası haline getirdi. Şeybânî Han’ın ölümünden sonra İran Şahı İsmail, Harezm’i işgal etti. Fakat bu bölgeye uzun müddet hâkim olamadı. 1511 senesinde Harezm Özbekleri, İran’a karşı ayaklandılar ve Vezir şehrinde İlbars’ı han olarak seçtiler. Bundan az sonra Ürgenç ve Hive hükümdarları,


Türkistan medeniyetinin izlerini taşıyan Hive, mavi kubbeleri, ince uzun minareleri, camileri ve medreseleri ile binlerce ziyaretçisini kendine âşık ediyor... ................................................ HASAN NAZIR

İçankale olarak bilinen surlarla çevrili tarihi şehirde saraylar, camiler, medreseler ve türbeler vardır

İlbars’ın hanlığını kabul ettiler. Hanlığın başşehri önce ve âlim yetişmiştir. Necmeddin-i Kübrâ, Zemahşerî, Ebû Reyhân Birunî, Pehlivân Mahmûd, Celâleddîn Vezir, ardından Ürgenç ve en son da Hive olmuştur. Hive Hanlığı, doğuda Buhara, Aral Gölü’nün doğu Harezmşâh, Ebu’l-Gâzi Bahadur Han, Muhammed Rahim Han, Munis, Agâhî, sahilleri ile Sir-Derya’nın Aral Beyânî, bunlardan bazılarıdır. Gölü’ne döküldüğü kısımlarda Hive hanlarından Mehmed Rahim Bahadır Han Hanlık devrinde, tarih saHokand ile komşu bulunuyorhasında kıymetli eserler ortaya du. Batıda ise Hazar Denizi ile konulmuştur. Mesela, Ebu’lHorasan’a kadar bütün TürkGâzi Han’ın te’lif ettiği ‘Şecere-i men memleketini içine alıyordu. Türk’ ve ‘Şecere-i Terâkime’ Üç hanlık arasında en geniş adlı eserler dikkat çeker. araziye sahip olanı idi. Kuzey‘Şecere-i Türk’ Rus ve Avrupa den Hokand Hanlığı ve kuzeydillerine tercüme edilmiştir. Bu batıdan Kazak topraklarına eser, hanlığın siyasi ve iktisâdi komşu idiler. hayatına dair değerli bilgiHive Hanlığı’nda ler ihtiva etmekte olup, Türk İlmî Hayat halklarının tarihinin araştıHive Hanlığı’nın tarihi rılmasında önemli bir kaynak birçok iç savaşlar, kargaşalar ve olarak kabul edilir. Müellifin düşmana karşı verilen mücade‘Şecere-i Terâkime’ isimli eseri lelerle dolu olsa da, memleketin de oldukça değerlidir. ilmî ve manevî seviyesi her Munis’in ‘Firdevsü’l-İkbal’i, zaman yüksek olmuştur. hanlığın 16 ve 17. asırlar arasınHarezm bölgesinde, özellikdaki tarihini anlatmakta olup, le Hive şehrinde birçok evliya verilen bilgi ve malumatların NİSAN 2011 YEDİKITA 61


zenginliğiyle dikkat çeker. Munis’in vefatından sonra eserin devamını yeğeni Agâhî yazmıştır. Muhammed Rahim Han devrinde Şair Ahmed tarafından 30 şairin eser ve çalışmalarına atfen bir tezkire yazılmıştır. Hive’de mimarî sahada da güzel eserler ortaya konulmuş, 17. asırdan itibaren heybetli ve ihtişamlı binalar yapılmaya başlamıştır. Mesela Arab Muhammed Medresesi (1616), Şirgâzi Medresesi (1719), diğer bazı camiler ve hamamlar bunlardandır. İltüzer ve Allahkuli Han zamanında Köhne Ark’ta bir devlet kabulevi bitirilmiştir. İçankale’de Pehlivan Mahmud Türbesi, Allahkuli Han Sarayı, kervansaray, üstü kapalı pazar yeri ve sair binalar yükseldi. Allahkuli Han’ın inşa ettirdiği saray, Taşhavlu ismi ile tanınıp burada memleketin yüksek idareleri yerleşti. Hanlıkta medrese yapımına da büyük ehemmiyet verildi. Hive’de Hocamberdi (1688), Kadı Fâzılbek (1799), Muhammed Emin Inak

(1765), Arabhane (1810), Palvan Ata (1835), Rahimkuli Han (1843), Rahmanberdibay (1843), Kutlımurad Inak (1809), Muhammed Emin Han (1851) ve benzeri daha 14 medrese inşa edilmiştir. Binden fazla cami, dinin ve halkın hizmetindeydi. Bazı kaynaklara göre şehirde 79 mescid/cami, 120 kâri’-hâne (hafız medresesi) ve 64 medrese faaliyet göstermekte idi. 19. asırda Harezm bölgesinde 1500 civarında mekteb ve 103 medrese bulunmakta idi. Sadece Hive şehrinde 22 medrese vardı. Medreselerin çokluğu, okuryazarlığın oldukça ileri seviyede olduğunun işaretidir. Hive’de 19. asır başlarında 20 binden fazla nüfus ikamet etmekte idi. Sonraki dönemlerde iç savaşlar ve işgaller neticesinde nüfusun ciddi şekilde eksildiği gözükmektedir. 1920 senesindeki kayıtlarda İçankale’de 33, Dışankale’de 34 mahalle vardı.

Rus General Von Kaufman

Eski bir çizimde Hivelilerin kullandığı bostan dolabı

Rus İşgali

Avrupa cihetine açılamayan Çarlık Rusya’sı, 16. asrın ortalarından itibaren Asya’ya doğru yayılmaya başlamıştı. Ruslar, bu tarihlerde Kazan ve Astrahan’ı, 17. asırda Başkırd ülkesini ve 18. asırda da Kazakistan bozkırlarını işgal etmişlerdi. Rusya’yı büyük bir imparatorluk haline getirmek ve sıcak iklimlere açılmak hayaliyle yaşayan I. Petro (1689-1725) Türkistan’a hâkim olarak zenginlikler ülkesi Hindistan’a inmek istemiş, onun bu isteği halefleri tarafından da benimsenince Ruslar, adım adım güneye doğru yayılmaya başlamışlardı. Ruslar, Türkistan hanlıklarını istilâ harekâtına başlamadan önce, ileri gelen Avrupa devletlerine, “devletlerarası hukuka riayet etmeyen Müslüman Türkistan hanlıklarını ‘sivilizasyon (medeniyet)’a sokacağız” propagandası yaparak, kendilerine karşı yükselebilecek itirazları da bertaraf etmeyi büyük çapta başarmışlardı. I. Petro zamanında Ruslar, İsveç ve Osmanlı savaşları ile meşguldü. I. Petro, sürdürülmekte olan

62 YEDİKITA NİSAN 2011


İçankale’nin dört ana kapısından biri olan ve şehrin batı kısmına açılan Ata Dervaza ve meşhur Muhammed Emin Han minaresi

Kendine özgü mimarî yapısı ile Hive, 1967 senesinde UNESCO tarafından ‘Açık hava müzesi’ statüsü verilmesiyle dünyadaki yüz tarihî şehir arasında kendi yerini almıştır. Hive şehri kale duvarlarla çevrili olup, iki kısımdan oluşur: ‘İçankale’ ve ‘Dışankale’ savaşları finanse etmek ve devlet hazinesini Türkistan’ın zenginlikleri ile doldurmak üzere 19 Mayıs 1714’te senatoya, Hive Hanlığı’nın zapt edilmesi hususunda bir emir göndermişti. Bu tarihten, hanlığın işgal tarihi olan 1873’e kadar yani 159 sene Rus devleti çeşitli yollarla Hive Halığı’nı ele geçirmek için teşebbüs etmiş; fakat hanlık, Ruslara kahramanca karşılık vererek bu kadar sene direnmişlerdi. Neticede, 29 Mayıs 1873 tarihinde Rus askerleri Hive’yi işgal ettiler. Hanlık, uzun süren direniş ve mücadeleler sonucu yorgun ve bitkin bir vaziyette idi. Şehir teslim oldu. Kısa bir süre sonra Rus General Von Kaufman bir emir ile hanlığı idare etmek için üçü Hive’den dördü Rusya’dan olmak üzere yedi kişiden oluşan bir heyet oluşturdu. Böylece Ruslar 1714 senesinden beri peşinde koştukları tarihî hedeflerine 1873 senesinde ulaşmış oldular. Rusya tarafından ilhak edilen Amu-Derya Nehri civarındaki bölgeleri kontrol etmek amacı ile 1874 senesinde Amu-Derya Şubesi oluşturuldu. Bu şubenin

valisine hanlığı kontrol etme görevi verildi. 1874 senesinde yedi kişiden oluşan heyet dağıtıldı. Han, içişleri ile ilgili bir karar almadan önce bu kararı tasdik için AmuDerya Şubesi askerî valisine sunmak zorunda kalmıştı. Böylece hanlığın etki ve yetkileri sınırlandırılmıştı. Amu-Derya Şubesi, hanlığın 1920’de lağvı ve daha sonra 1924 senesinde Harezm Halk Cumhuriyeti’nin tasfiyesine kadar yürürlükte kalmıştır.

Hive’nin Tarihî Eserleri Eşsizdir

Hive, toprağı ve manevi iklimi çok bereketli olan bir şehirdir. Avrupalı bir seyyah Hive’yi şöyle tasvir eder: “Su arklarının çokluğu ve Ceyhun suyunun özelliği nedeniyle, Hive çevresindeki toprağın verim gücü olağanüstüydü. Bölge Avrupa’nın en güzel, en işlenmiş topraklarına benziyordu. Hive şehri çevresinde, yüksek kavak ağaçlarının gölgesi altında, her adım başında rastlanan kalecikler, sık otlu otlaklar ve ekin yığınlarıyla dopdolu ovaların güzelliği, bugün görmüş gibi hâlâ gözümün önündedir… NİSAN 2011 YEDİKITA 63


Hive’de 64 Medrese Vardır…

“Hive ve etrafı, yaşamak için çok cazip bir yerdir. Şehir, Karakum Çölü’ne yakın, sulak ve oldukça mümbit bir araziye sahiptir. Başlıca ürünleri buğday, pirinç, Şahbad ve Yeni Ürgenç ipeğidir. Ayrıca pamuğu ve kökünden çok değerli bir tür kırmızı boya çıkarılan ‘ruyan’ adlı fidan da meşhurdur. Meyvelerinin nefaseti, hem İran’da hem de Türkistan’da hatta Avrupa’da bile kabul edilir. Özellikle Hazeresb elması, şeftalisi ve narı ünlüdür. Kavunu hiçbir şeyle kıyas kabul etmez. Kavununun ünü Çin’in başkenti Pekin’e kadar ulaşmıştır. Bu kavun Rusya’da da çok değerlidir.” Kendine özgü mimarî yapısı ile Hive, dünyadaki yüz tarihî şehir arasında kendi yerini almıştır. Hive şehri kale duvarlarla çevrili olup, iki kısımdan oluşur. ‘İçankale’ ve ‘Dışankale’. İçankale’ye 1967 senesinde UNESCO tarafından ‘Açık hava müzesi’ statüsü verilmiştir. Şehir civarında ona yakın köy bulunmaktadır.

Hive’de 64 medrese olup, bunların en büyüğü ve ihtişamlı olanı Muhammed Emin Han Medresesi’dir. Bu medreseyi Hive Hanı Muhammed Emin Han kendi adına yaptırmıştır. Medrese İçankale’nin batı tarafındadır. Medrese, İranlı bir mimar tarafından 1842 senesinde (1851?) İran’ın en mükemmel kervansarayları örnek alınarak yapılmıştır. İki katlı olup, 130 hücrede 260 talebe tahsil görürdü. Muhammed Emin Han, hanlığının dördüncü senesinde Ark’ın kıble tarafına bir medrese ve minare inşasını başlattı. Medrese 71,7x60,0 m büyüklüğünde olup, 1854 senesinde tamamlanmıştır.

Medrese Bitti, Minaresi Bitmedi

Hive, yüksek minareleri ile de ayrıca dikkat çekmektedir. Bu minarelerin en meşhuru, tamamlanamayan Muhammed Emin Han minaresidir. Bu minare tamamlansaydı Türkistan bölgesindeki en yüksek minare olacaktı. Minarenin yapımına 1853 senesinde Muhammed Emin Han tarafından başlanmıştır. 1855 senesinde İran ile olan savaşta hanın şehid düşmesi ile minare inşaatı durmuştur. Yerine kardeşi Abdullah Han geçmiş ve ağabeyinin başlattığı bu minare inşaatını tamamlamayı kendine layık göremeyerek o şekilde kalmasını istemiştir. Halk çok sevdikleri Muhammed Emin Han hakkında ‘Medemin (Muhammed Emin) Han medresesi bitti, minaresi bitmedi; Medemin Han muradına ermedi’ şeklinde beyitler okudular. Bu minare halk arasında Ulu Minar, Kök Minar, Kelte Minar adları ile meşhurdur.

Hiveli İki Âlim Necmeddin-i Kübra (K.S.)

Necmeddin-i Kübra Hazretlerinin türbesi

64 YEDİKITA NİSAN 2011

Kübreviye tarikatının kurucusu olan Necmeddin-i Kübra (k.s.) ismi Ahmed b. Ömer b. Muhammed Hivekî el-Harezmî’dir. Necmeddin-i Kübra (k.s.) h.540 (m.1145) senesinde Hive’de dünyaya geldi. Abdurrahman-ı Câmi, Nefehâtü’l-Üns isimli eserinde Necmeddin-i Kübra (k.s.)’nın daha genç yaşlarında ilim talep ederek Mısır’a gittiğini ve orada Rûzbihan Vezzan el-Mısrî (v.1188) dergahında tahsil gördüğünü kaydeder. Kendisine ‘Kübra’ isminin nisbet edilmesi hakkında Ali Ekber Dihhuda’nın meşhur ‘Lügatname’ isimli eserinde şöyle denilmekte: “Kübra diye isimlenmesinin sebebi; ol zat yüksek zekâ sahibi idi. Kendine sorulan herhangi bir meseleyi halleder, her kim onunla münazara yaparsa ona galip gelirdi.” Bela ve kazaları def edici manasına gelen ‘Tâmmetü’l-Kübra’, dünya işlerinden


mış Köhne Ark Hisarı ve Han’ın sarayı olan Taş Havlu mevcuttur. Bunun dışında İçankale, ortaçağa has mimarîsi, kapılarına oyulan süsler ve insanları hayrete düşüren renklere sahip kubbeleriyle tam bir şaheserdir.

Dışankale

Saraylar, camiler, medreseler ve türbelerle bir açık hava müzesi görünümündeki tarihi şehir 1991 yılında özel koruma bölgesi ilan edildi

İçankale

İçankale (Şehristan denilmekte); kendine özgü mimarî bir yapıya sahip olup, yüksek duvarlarla çevrilidir. Şehre dört ana kapıdan (yerli tabirle ‘dervaza’) girilir. Bu kapılar; Ata Dervaza, Pehlivan Dervaza, Taş Dervaza, Bahçe Dervaza’dır. İçankale duvarları bir kaç defa tamirat ve tadilat geçirmiştir. İçankale’yi çeviren duvarların uzunluğu 2200 m, yüksekliği 7-8 m, duvarın genişliği 5-6 m’dir. İçankale dikdörtgen şeklinde inşa edilmiş olup, uzunluğu 650 m, genişliği 400 m’dir, yani toplam 260.000 m2’dir. İçankale birçok tarihî ve mimarî abideleri barındıran bir mekândır. Bu mekânda dervazalarla donatıl-

yüz çeviren manasına gelen ‘Ebu’l-Cennâb’ isimleri de kendilerine nisbet edilmiştir. Kaleme aldığı eserler şunlardır: Fevâtihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celal (tasavvuf), el-Usûlü’l-Aşara (tasavvuf), Risâletü’l-Hâifi’l-Hâim min Levmeti’l-La’im, Risâletü’lÂdâbi’z-Zâkirîn Harezm, Şâş, Buhara ve Semerkand hâkimlerinin birbirleri ile anlaşamamalarından dolayı bölgedeki karışıklıktan istifade eden Moğol hükümdarı Cengiz, Türkistan bölgesini istilaya başlamış, Maveraünnehr’in önemli şehirlerini tek tek almaya başlamıştı. 1221’de Cengiz kumandasındaki Moğol askerleri Harezmşahlar’ın merkezi Ürgenç şehrini muhasara ettiler. Şehir halkı zor şartlar altında mücadele ederken, o sırada Hive’de olan ve yaşı yetmişi geçen Necmeddin-i Kübra (k.s.), talebe ve müridleri ile şehri müdafaa etmek için Ürgenç’e geldi. Moğol askerlerine karşı mukavemet gösteren Necmeddin-i Kübra ve müridleri şehri birkaç gün müdafaa ettiler. Neticede Necmeddin-i Kübra Moğol askerleri tarafından şehid edildi.

Dışankale (kalenin dış kısmı olup Kale Rabat denilmekte). Kale dışında esnaf, işçiler, çiftçiler ikamet ederlerdi. Dışankale de duvarlar ile çevrili idi. Uzunluğu 6.250 m olan Dışankale’ye 10 ana kapıdan girilirdi. Ata Dervaza, duvarlarla çevrili olan bu şehrin ana giriş kapısıdır. Bu ana kapı şehrin batı tarafında olup, hemen girişi takip eden yol üzerinde alışveriş yapmak için küçük dükkânlar bulunuyor. Girişte sağ tarafında Muhammed Emin Han Medresesi, sol tarafta ise ark (hanların oturduğu saray) bulunmaktadır. Ata Dervaza’nın yüksekliği 10 m, genişliği ise 4 m olup dört odadan müteşekkil idi. Rus işgali sırasında tamamen tahrip olan bu anakapı, 1975 senesinde aslına uygun şekilde restore edildi. Kısacası, her köşesi bir şaheserdir Hive’nin. Coğrafyada hâkim olan huzur ve sükunet binaların duvarlarına sinmiştir sanki. Sessiz ve huzur dolu bir şehir olan Hive maddi-manevi iklimiyle ziyaretçilerini bekliyor. ıı Kaynaklar: D.Babacanov, M.Abdurasulov, Firdavsmanend Şehir, Hive-2008; Dr. Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadele Tarihi, TTK, Ankara 2004; N.Muhammed, Turon Yılnoma, Taşkent 2010; Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler, TTK, Ankara 1994; H.Ziyayev, Türkistan’da Rus Hâkimiyetine Karşı Mücadele, çev.Ayhan Çelikbay, TTK, Ankara 2007; A.Vambery, Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi, çev. A.S. Abdülhalim, yay.haz. N.Ahmet Özalp, Kitabevi, İstanbul 2009; M.Hayrullaev, Manaviyet Yulduzları, Taşkent 2001.

Zemahşerî

Zemahşerî’nin ismi Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer ezZemahşerî’dir. Harezm bölgesinin Zemahşer kasabasında h. 467 (m. 1075) Receb ayının 27’sinde dünyaya geldi. İlk tahsilini Buhara medreselerinde yaptı. O vakitler Buhara, Samaniler hâkimiyeti altında idi. Buhara’da tahsilini tamamlayınca bir müddet Harezmşahlar sarayında kâtiplik yaptı. Zemahşeri o dönemin ilim merkezleri olan Merv, Nişabur, İsfehan, Şam, Bağdad gibi şehirleri gezerek, ilim meclislerinde bulunarak, araştırmalarına devam etti. Beş sene Mekke-i Mükerreme’de ikamet ederek birçok eserini burada telif etti. Bundan dolayı kendine ‘Carullah’ lakabı verildi. Kendisinden birçok âlim istifade etti. Zemahşerî Mekke-i Mükerreme’den memleketi Harezm’e döndükten kısa bir müddet sonra, h. 538 (m. 1144) senesinde vefat etti. Sarf-nahiv, kamus, edebiyat, coğrafya, tefsir, hadis, fıkıh ilmine ait 50’den fazla eser telif etmiştir. Meşhur Keşşaf tefsiri bunlardan biridir. Birçok eseri günümüze kadar gelmiştir. NİSAN 2011 YEDİKITA 65


Vesikalar Arasında SABİT TUNÇ

Hakka Tecavüz Edenin Sonu Böyle Olur! Osmanlı padişahlarının halkın vaziyetini teftiş ve şayet varsa yapılan yolsuzlukları bizzat görebilmek için tebdil gezdikleri hemen buraya kaydettiğimiz vesikayla da sabittir. Bu vaziyet aslında Osmanlılarda ta başından beri var olan “tâbi ve metbu” ilişkisinin aslında ne kadar naif, ne kadar insanî olduğunun göstergesi. Ayrıca padişahın tebaasından şahsen haberdar olmak istemesi de vatandaşına gösterdiği alâkanın bir işareti...

66 YEDİKITA NİSAN 2011


B

u dikkat çekici vesikada, devrin padişahı Sultan Üçüncü Selim Han’ın tebdil vaziyette bugünkü Fatih ilçesine bağlı Mercan semtini dolaştığı sırada bir fırına uğradığı kaydediliyor. Anlatıldığına göre fırıncı, gramajı eksik ekmek satmaktaymış ve cezalandırılması emredilmiş. Başına gelebilecekleri kestirmiş olacak ki fırıncı ortadan kayboluvermiş! Bunun üzerine fırında bulunan tezgâhtar derhal derdest edilip ibret için dükkânı önünde astırılmış! Ahalinin hakkına tecavüze kalkan fırıncı ise aynı cezaya çarptırılmak üzere aranmaktaymış. Hakkaniyet ve ticaret ahlâkının bu derece önemsendiği ve ihmali durumunda böyle cezalandırıldığı bir memleketti Osmanlı memleketi…

Şevketlü, Kerâmetlü, Mehâbetlü, Kudretlü Velî-ni‘metim Efendim Pâdişâhım Geçen gün tebdîlen Mercan semtinden geşt ü güzâr buyurduklarında mahall-i merkûmda vâki‘ etmekçinin ibâdullâha noksân etmek satmağa cesâretine binâen te’dîbi irâde-i mülûkâneleri buyurulmuşidi. Ancak etmekçi-i merkûm firâr edüp hâlâ ele geçmediğinden dükkân-ı merkûmdan

ahz olunan destgâhdâr ve hizmetkârı elde olmağla destgâhdâr-ı mesfûr bugün fırunu pîşgâhında salb olunduğu ve firâr eden asıl etmekçi dahi taharrî ve tecessüs etdirilmekde olmağla bulunduğu gibi anın da cezâ-yı sezâsı icrâ olunacağı ma’lûm-ı hümâyûnları buyruldukda emr ü ferman şevketlü kerâmetlü mehâbetlü kudretlü velî-ni‘metim efendim pâdişâhım hazretlerinindir.

Padişahım, Efendim Geçen gün tebdil-i kıyafetle Mercan semtinden geçip giderken orada gördüğünüz ekmekçinin, Allah’ın kullarına (ahaliye) eksik tartılı ekmek satma cesaretinde bulunduğunu gördüğünüzden dolayı, bu ekmekçinin cezasının verilmesini bana fermân buyurmuş idiniz. Ancak bahsi geçen ekmekçinin kaçtığı ve hâlâ ele geçirilemediği, ancak tezgâhtar ve hizmetçisinin elde edildiği ve tezgâhtarın bugün fırıncı dükkânının önünde idam edildiği, firar eden ekmekçinin de arattırıldığı, onun da bulunduğu zaman hak ettiği cezaya çarptırılacağı bilgisi size ulaştığında, her türlü emir ve fermân pâdişâhım efendimindir. (BOA, HAT, 269/15705)

NİSAN 2011 YEDİKITA 67


68 YEDİKITA NİSAN 2011


ŞAİRLERİN SULTANI

MUHİBBÎ (1) Muhibbî mahlâsıyla şiirler yazan Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı padişahları içinde en çok şiiri olan hükümdardır. Kanuni’nin; devlet işlerinin arasında binlerce şiirden oluşan bir “divan” vücuda getirebilmesi hayret edilecek bir muvaffakiyettir ................................ MEHMET AMAÇ NİSAN 2011

YEDİKITA 69


O

smanlı Devleti, en muhteşem devri olan 16. asırda; her sahada olduğu gibi edebiyat, sanat ve ilimde de altın çağını yaşamıştır. İhtişamı gözleri kamaştıran bu müstesna devrin büyük hükümdarı, Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanunî Sultan Süleyman Han’dır. Yarım asra varan (46 yıllık) saltanatında bütün İslâm âleminin tek sığınağı Devlet-i Aliyye olmuştur. Çünkü babası Yavuz Sultan Selim Han, hilâfet hizmetini yüklenmekle “vahdet-i İslâm”ı (İslâm birliği) tesis etmişti. Gerçi o, babasından adeta “kurulu bir düzen” teslim almış, babasının tek şehzadesi olduğundan hiç meselesiz tahta geçmişti. Ancak kurulu düzeni de en iyi şekilde geliştirmeye muvaffak olmuş, babası gibi saltanat yıllarını zaferlerle geçirmiş, vefatı bile sefer esnasında olmuştur. Kanunî’nin muhteşem devrini burada anlatabilmek mümkün değildir. Mevzumuz onun edebi şahsiyeti ile mahdut olduğu için, diğer hususlar ile alâkalı olarak, “az”la iktifa edeceğiz. Zira onun, sadece yüksek edebî kıymet taşıyan şiirlerinden ve sanatkâr yönünden bahsetmek için bile, ciltlerle kitap yazmak icap eder. Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı padişahları içinde en çok şiiri olan hükümdardır. Muhibbî mahlâsıyla şiirler yazmıştır. Çoğu gazel olmak üzere 3000 civarında şiiri mevcuttur. Kanunî’nin; devrindeki meselelerin, seferlerin ve o kadar müşkül devlet işlerinin arasında binlerce şiirden teşekkül eden bir “divan” vücuda getirebilmesi doğrusu hayret edilecek bir hadisedir. O da babası Yavuz gibi âlim ve şairlere büyük hürmet göstermiş, devrinde her sahada zirve şahsiyetler yetişmiş, birçok muazzam eser bu dönemde kaleme alınmıştır. Fatih Kütüphanesi, 5424 numaralı mecmuada bir mektup sureti kayıtlıdır. Bu mektup, Kanunî tarafından Zigetvar seferine giderken Niş’ten gönderilmiştir ve muhatap Ebussuud Efendi’dir. Kanunî’nin, bizzat kaleme aldığı bu mektubundaki şu ifadelere dikkat etmek gerekir: “Halde haldaşım, sinde, sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-ı Hakk’da yoldaşım, Molla Ebussuûd Efendi hazretlerine duâ-i bî-had iblâğından sonra, nedir hâliniz, nicedir mizâc-ı lâzımü’l-imtizacınız?” İşte bunun gibi samimi olduğu kadar mütevazı da olan sözlerle başlayan mektubun devamında padişah, “gitmekte olduğu Zigetvar seferinde muvaffakiyet için” Ebussuûd Efendi’den dua istemektedir. Mektubun altındaki imza ise, ayrıca bir dikkate şayan: “Bende-i Hudâ Süleymân-ı bi-riyâ” (Allah’ın âciz kulu, riyasız, samimi Süleyman).

70 YEDİKITA NİSAN 2011

Yine oğlu Şehzade Bayezid, “Hak Teâlâ çün cihânun şahı etmişdür seni” mısraıyla Kanunî’ye “cihan şâhı” olarak hitap eder. O ise oğluna verdiği manzum cevapta “Hak reâyâ-yı mutî‘a râ‘î etmişdür beni” (Cenab-ı Hak beni inanan ve itaat edenlere çoban etmiştir) diyerek “cihan şahlığı”nı reddedip “inananların çobanı” olmayı tercih etmiştir. Tıpkı babası Yavuz Sultan Selim’in “hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) olduğu gibi… Osmanlı Devleti nasıl mı “cihan hâkimi” olmuştur? Cevap, bu küçük misalde aşikârdır… * * * Kanunî, derin hisli, şair bir hükümdar olduğu ölçüde talihsiz bir baba idi. Oğulları onun çok üzülmesine, gözyaşı dökmesine sebep olmuşlardı. Küçük yaşlarda ölen üç şehzadesinden sonra 1543’te en çok sevdiği oğlu, Manisa valisi Şehzade Mehmed’in ölümü gibi büyük bir acı ile karşılaştı. Onun hatırasına Şehzadebaşı Camii’ni yaptırdı. Yine oğlunun ölüm tarihini ebced hesabıyla bir mısraa nakşetti: “Şehzâdeler güzîdesi Sultân Mehemmedim” (950). Kanunî, Şehzade Mehmed’in ölümünden on sene sonra bu sefer en kahraman oğlu Şehzade Mustafa’yı idam ettirmek mecburiyetinde kaldı. Ardından diğer oğlu Şehzade Cihangir, hastalık sebebiyle vefat etti. Kanunî, Şehzade Mehmed’den sonra bütün babalık sevgisini üzerinde topladığı Cihangir için Cihangir Camii’ni yaptırdı. Oğulları Şehzade Selim ile Bayezid arasında başlayan saltanat mücadeleleri, bütün bu evlat acılarının üzerine tuz biber ekti. Şehzade Bayezid, etrafındakilerin fitne ve teşvikiyle isyan edip binlerce Müslüman’ın kanının akmasına sebep oldu. Neticede mağlup olup İran Şahı Tahmasb’a sığındı. Koskoca Padişah-ı Cihan’ın, Halife-i Müslimîn’in bir şehzadesinin isyan edip “Kızılbaş şahı”na iltica etmesi, Kanunî’nin o kadar ağırına gitti, o kadar üzüldü ki, doğudaki bütün beylerbeyilerine (Malatya, Diyarbekir, Van) emirler gönderdi. Bu emirlerde “asî” oğlu Bayezid’in “hayyen veya meyyiten derdest edilip huzûr-ı şahanesine getirilmesini” emretti. Neticede Bayezid Tahmasb’dan geri alınıp isyanına mukabil idam ile cezalandırıldı. Bayezid İran’da iken bir ara yaptıklarına çok pişman olup babasına manzum bir mektup gönderdi. Kanunî de aynı vezinle her mısra her mısraın cevabı olmak üzere manzum bir cevap gönderdi. Bu iki mektup edebiyatımızda manzum mektuplaşmanın çok güzel bir örneğidir. Hem de Şehzade Bayezid’in şairlik derecesini ve Kanunî’nin her dörtlüğe aynı vezin ve söyleyişle,


Kanunî’nin Ebussuud Efendi’ye gönderdiği mektubun sureti (Mecmua, Fatih Kütüphanesi, 5424)

nazmı; nesirle yazar gibi, hatta konuşur gibi bir kolaylıkla kullandığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Baba-oğul arasındaki bu manzum mektuplaşmanın tamamı dergimizin 13. sayısında verildiği için biz burada iki mektuptan da birer kıt’a vermekle iktifa edeceğiz. Şehzade Bayezid babasına şöyle hitap eder: Ey serâser âleme Sultan Süleymânum baba! Tende cânum cânumun içinde cânânum baba! Bâyezid’ine kıyar mısın benüm cânum baba! Bî-günâhum Hakk bilür devletlü sultanum baba! (Ey baştanbaşa âlemin Sultan Süleyman’ı babam!/ Tende canım gönlümün içinde cânânım babam!/Bayezid’ine kıyar mısın benim canım babam?/Allah bilir ki günahsızım devletli sultanım babam) Kanunî, oğlunun bu mektubuna her mısra her mısraın cevabı olmak üzere aynı vezin ve söyleyişle cevabî mektubunu yazar. Oğlunun yukarıdaki sözlerine cevap teşkil eden ilk kıt’ası şöyledir: Ey demâdem, mazhar-ı tuğyân u isyânum oğul! Takmıyan boynuna hergiz tavk-ı fermânum oğul! Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezîd Han’um oğul! Bî-günahum dime bârî, tevbe kıl canum oğul!

(Ey her daim serkeşlik ve isyankârlık eden oğlum! Fermanımın halkasını asla boynuna takmayan -âsi- oğlum! Ey Bayezid Han oğlum, ben sana kıyar mıydım? Bari günahsızım deme, tövbe et canım oğul. )

* * * Kanunî’nin şiirleri arasında atalar sözü gibi söylenen, halk arasında dilden dile dolaşacak derecede yaygınlaşmış olanları vardır. Hele şu gazelinin ilk beyti gayet meşhurdur. Hemen bütün hastanelerimizin kapılarında, girişlerinde yazılı olarak gördüğümüz bu beyti ve ait olduğu gazeli buraya alıyoruz: Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur Olmaya baht u saâdet dünyede vahdet gibi Ko bu ayş u işreti çün kim fenâdur âkıbet Yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâ‘at gibi Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir sâ‘at gibi

NİSAN 2011

YEDİKITA 71


Kanunî Meyhane Deyince… Divan şiirindeki bazı mazmun ve ıstılahlar, mutasavvıflar tarafından mecazî manalarda kullanılmıştır. Mesela “harâbât” kelimesi bunlardan biridir ki Divan şiiri sözlüklerinde şu mealde açıklanır: “Tasavvuf ehli bu kelimeyi şiirde tekke olarak kullanmaktadırlar. Orada İlâhî aşk şarabının içilip sarhoş olunduğunu söylerler. Böylece harâbât bir neş’e ve feyz kaynağı, gerçeğe ulaşılan yer olur ki tekke karşılığında kullanılır. Pîr-i harâbât veya pîr-i mugân o tekkenin şeyhidir.” Yani saki denilen, şarap dağıtan olarak dünya ehlince tasvir edilen kişi tasavvufî anlayışta şeyhtir, mürşittir. Ayrıca, şarap kelimesi “içilecek şey” manasına geldiği için, lügat manası kastedilerek mesela Kevser ırmağının suyu için bile “Şarâb-ı Kevser” tamlamasına çokça rastlarız. Meyhane yani harâbât, tekke manasında kullanıldığı için tekkeye saf olan insanların, ruhi arınma ve hakikate ulaşma niyetinde olan insanların devam ediyor olması; camilerde ise dünya menfaati için dindar görünme arzusuyla ibadet etmeye giden insanların da bulunabiliyor olmasını kastederek Şeyhülislam Yahya Efendi -ki bir Osmanlı şeyhülislamıdır- ilginç bir benzetmeyle şunu söyler: Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî Bazı şârihler bunu şöyle şerhederler; mescitte riyakârlar bulunabilirler, bırak riyakârlar riyayı mescitte yapsın; ama tekkede mürayi olmaz, çünkü zaten dünyadan el etek çekip hakikat âleminden en azından hükmen terk-i dünya edip manevi mertebelere girmek isteyen samimiyet, ihlas ehli kimseler tekkeye gelir. Şunu esefle ifade etmek isteriz ki dünyayı kadehten seyreden zihniyetler, bilinen şarap, sarhoşluk ve meyhaneyi gerçek manasında anlarlar, mecazi manalarını görmek istemezler. Edebiyatımızda mecazi manalarla birçok izahlar tam tersi şekilde ifade edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman; Ko bu ayş u işreti çün kim fenadur âkıbet Yar-ı bâki ister isen olmaya tâat gibi demektedir. Yani dünya eğlence ve boş vakit geçirme yeri değildir, dünya fani bir mekândır, orada ebedi âlem kazanılır. Eğer orada sadece yiyip içmekle vakit geçirirsek bu şekilde hayat boşa geçmiş olur. Bunları sadece zaruret miktarı yapıp Allahü Teâlâ’nın razı olduğu ameller ki buna taat denir; ömrünü tâatla geçir, çünkü ebedi bir dost istersen tâat gibisi yoktur… Padişah böyle güzel şeylere işaret etmişken onun tasavvufi şiirlerini dünyevi manada anlamak cehalettir, değilse art niyetli insanların yorumlarıdır.

72 YEDİKITA NİSAN 2011

Ger huzûr itmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi Halkın gözünde iktidar gibi, zenginlik gibi değerli başka şey yok (Burada “devlet” kelimesi, hem iktidar-mevki, hem de saadet manasına kullanılmıştır). Halbuki -bana göre ki tarihin en büyük iktidarı bendedir-, şu cihanda bir nefes sıhhat gibi hiçbir saadet olamaz. (Sıhhatin olmadıktan sonra cihan padişahlığı neye yarar?) / Saltanat dedikleri ancak bir dünya kavgasıdır. Bu kavga-gürültüden uzak, yalnızlık (tefekkür hâli) gibi büyük saadet ve baht açıklığı olamaz. / Bu eğlenceyi, yeme-içmeyi bırak. Sonu kötüdür. Eğer ebedî bir dost istiyorsan ibadetten ayrılma. / Ömrün kumlar sayısınca sınırsız ve hesapsız olsa bile, o, şu dünya içinde bir saat gibi geçip gider. / Ey Muhibbî! Eğer huzur içinde olmak istiyorsan fâriğ ol (kalabalık içinden çekil, tefekküre dal). Yalnızlık köşesi (bir köşeye çekilip zikirde bulunmak) gibi dünyada huzur olamaz. (Devamı gelecek sayıda…)


Berceste Zâhirâ baksan eğerçi berr ü bahrın şâhıyam Bir ulu dergâhın ammâ ben gubâr-ı râhıyam Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)

Bu sayfayı www.yedikita.com.tr’den indirebilirsiniz

Dış görünüşüme baktığın zaman karaların ve denizlerin padişahıyım. Hakikatte ise ben ulu bir dergâhın yolunun tozuyum. (Karaların ve denizlerin padişahı olmam da o ulu dergâhın bir lütfudur)

NİSAN 2011

YEDİKITA 73


Osmanlı Basınından SALİH ZOROĞLU

Binbaşı Rüşdü Bey kumandasında bulunan Berk-efşan torpidogeçerinde torpido atılması (Malumat, numara 83, 24 Zilhicce 1314 [26 Mayıs 1897])

İslam Şerefi ile Müşerref Olanlar Edirne’de Yıldırım’da Ak Mescid Mahallesi ahalisinden Ortodoks Polniko oğlu Atnaş isimli kimse Müslüman olacağını arzuhalle bildirmesi üzerine gerekli işlemleri icra edilerek kendisine Mehmed Emin ismi verilmiştir.

Muş’un Kesur nahiyesi dâhilinde bulunan Mekrakom köyü sakinlerinden Ermeni Haçi kızı Zemo isimli hatun, Müslüman olmasıyla gerekli mu-

74 YEDİKITA NİSAN 2011

amelesi ifa edildikten sonra Zehra ismini almıştır. Kadıköy sakinlerinden Ermeni Kigork kızı Ağya ve aslen Tikveş kazası ahalisinden olup İstanbul’da Parmakkapı’da Çatalhan’da oturan Agob oğlu Bogos Müslüman olduğundan gerekli muameleleri icra edildikten sonra Hatice Rânâ ve Mehmed Emin ismini almışlardır. İzmir’de oturan Musevi Yuda kızı Refaka ile İlya kızı Merkada Müslüman olduklarından gerekli muameleler icra edilerek kendilerine Münire ve Hatice isimleri verilmiştir. (Mizan, numara: 108, 18 Zilhicce 1306 [14 Ağustos 1889])


Uydurduğu Dille Hollanda Devletini Dolandırdı! Hollanda halkından ve bilgi ve hüner sahiplerinden Vincent isminde bir papaz, bundan 120 sene önce memleketinde bir suç işlediğinden dolayı kaçıp Napoli’de bir kiliseye kapanarak orada kendisi yeni bir lisan icadı için hayli müddet çalışmış ve bir sarf kitabıyla lügat ve gramere dair gereken kitapları telif ederek kusursuz yeni bir dil meydana getirmeyi başarmıştır. Mezkûr papaz, bundan bir yolla faydalanmanın çaresini düşünüp kıyafet değiştirerek yine Hollanda tarafına gitmiş ve kendisinin uzun müddet Japonya’da ikamet ettiğinden, orada çokça gayret sarf ederek Japonya lisanını mükemmel bir şekilde öğrendiğinden, hatta orada bir müddet öğretmenlik hizmetinde bulunarak bu dil üzerine kitaplar dahi yazdığından bahisle bir mektep açılmasına devlet tarafından himmet olunduğu takdirde Japonya dilini Hollandalılara öğreteceğini ifade etmiş ve yazdığı sarf, lügat ve sair kitapları göstererek Hollanda kralına arzuhal takdim etmiştir. Bu tarihlerde Japonyalılar, Hollandalılardan başka ülkelerin halkıyla münasebette bulunmayıp her sene Hollanda’dan

Japonya’ya bir gemi gidip gelmekte ve oranın dili için tercümanlara ihtiyaç duyulmakta olduğundan Hollandalıların bu dili tahsil etmeleri kendileri için son derece lüzumlu ve ora ile olan ticaretlerince pek gerekli bulunduğundan kral, Papaz Vincent’ın arzuhalini memnuniyetle karşılamış ve mektebin açılmasını emretmiştir. Mektebe ilk olarak seksen kadar talebe verilerek bunlar on sene zarfında bu dili kusursuz şekilde tahsil edip kralın huzurunda icra olunan imtihanda da muvaffakiyet göstererek kralın memnuniyetini kazandıklarından dolayı hoca ve talebelere kral tarafından gerekli taltiflerde bulunulmuş ve bunlardan otuz kırk kişinin konuşmak hususunda yatkınlık kazanmaları için Japonya’ya gönderilmelerine karar verilmiştir. Her sene gidip gelmekte olan gemi ile bu talebeler oraya gönderilmişler ve bunlar Japonya iskelesine ulaştıklarında oranın dilini öğrenmiş olmalarıyla iftihar edercesine tam bir serbestlikle konuşmaya başlamışlarsa da Japonyalılar bunların lakırdısından bir söz bile anlamayıp tercüman vasıtasıyla ne söylediklerini sorduklarında talebeler,

öğrendikleri dilin oranın dili olmayıp öğretmenlerinin düzmesi olduğunu anlayarak Japonya’dan ayrılmışlardır. Talebeler Hollanda’ya ulaşıncaya kadar Papaz Vincent oradan kaçmış ve yine Napoli’ye gidip orada yaşamaya başlamıştır. Talebeler ise Hollanda’ya ulaşıp durumu krala anlattıklarında kral, pek aşırı hiddetlenip öğretmeni cezalandırmak üzere aratmışsa da Hollanda topraklarında bulunamayıp başka bir diyara firar ettiği anlaşılmıştır. Hollanda kralının bu kadar masrafı üzerine talebelerin öğrendikleri lisanın, yalnız kendi aralarında konuşup başka bir kimseye anlatamayacakları bir dil olduğu ortaya çıkmış ve kralın bu konuda girdiği masraf boşa gitmiş, talebelerin emekleri de heba olmuştur. Papaz ve öğretmen Vincent’ın bu hareketi Sicilya kralı tarafından haber alınarak kendisi celp edilip taltif ve ikram olunmuş ve yeterli maaş bağlandıktan başka telif ettiği kitaplar Sicilya krallığı tarafından bastırılarak pek çok nüshası satılmış ve Avrupa kütüphanelerinin çoğuna konulmuştur. Hatta şimdilerde bu kitapların her cildinin Avrupa’da ikişer yüz liraya kadar satılmakta olduğu rivayet edilmektedir. (Ruzname-i Ceride-i Havadis, numara: 511, 27 Cemaziyelevvel 1279 [20 Kasım 1862])

NİSAN 2011 YEDİKITA 75


Osmanlı Basınından

Kalpakçılar Başında Kâni Türk Pazarı

On sekiz seneden fazla bir zamandan beri açık bulunarak eşya ve mallarının nefislik ve zarafetiyle müşterilerini her bakımdan memnun etmiş olan mezkûr mağaza sahibi Kâni Efendi, bu defa Vezneciler’de 105 numaralı mağazaya taşınmıştır. Bu mağaza tarafından, her sene alışılageldiği üzere bu zamanda Kâni Efendi, eşya almak için Avrupa’ya gideceğinden bugünden itibaren altı hafta müddetle likidasyon yani büyük bir indirim ile satış yapılacaktır. Malların cins ve nevine göre yüzde kırk, yüzde yirmi indirim yapılarak çoğunun üzerine fiyatları konulmuştur. Muhterem müşterilerimize hususi bir hürmet olmak üzere yapılan indi-

rimden ayrı olarak yüz kuruştan fazla eşya alanlar için de bir şişe lavanta hediye edilecektir. Satılan eşyaların başlıcası, kış mevsimine mahsus hususi olarak gayet dikkat ve itina ile yaptırılmış Fransız ve İngiliz fabrikası ürünlerinden erkek ve kadınlar için saf yün ve ipek ile yünden bükülmüş türlü fanilalar, çoraplar, Frenk gömlekleri, kadınlar için ceket ve şemsiyeler, omuz örtüleri, eteklikler, gecelik ve çamaşır takımları, ipekli hırkalık, paltoluk kumaşlar, iskarpinler ve birçok hediyelik eşyalar ile beraber gayet zarif ve makineleri muntazam lambalar ve saire.

İspirto Sirkelerinden Uzak Durunuz!

sıhhate gelecek zararların ortadan kaldırılması yalnız ahalinin ileri görüşlü hareketiyle mümkün olamayacağından, hükümet tarafından bu kere mezkûr ispirto sirkelerinin satışının yasaklanması çarelerinin müzakere edilmekte olduğu ve o konuda alınacak kararların yakında ilan edileceği haber alınmıştır. (Sabah, numara: 206, 3 Şaban 1307 [25 Mart 1890])

Bazı adamların turşucu esnafına rekabet etmek üzere ispirtodan sirke imal etmekte oldukları ve hâlbuki ispirto sirkeleri sağlığa zararlı olduğundan ahalinin sirke satın alırken ileriyi düşünerek hareket etmeleri bundan evvel ilan edilmiş idi. İspirto sirkelerinden umumi

76 YEDİKITA NİSAN 2011

(İkdam, numara 100, 10 Cemaziyelevvel 1312 [9 Kasım 1894])


Mülkiye Mektebi’nde Okunan Mevlid

Halife hazretlerinin hayır ve hasenatlarından olmak üzere Mülkiye Mektebi’nde her sene okunması âdet haline gelen mevlid-i şerif dünkü perşembe günü tam bir tazim ve hürmetle okunmuştur. Mezkûr mektep hakkında padişahın sonsuz teveccühlerinin devamına açık bir delil olmak üzere Hazine-i Hassa tarafından mükemmel bir ziyafet çekilerek bütün memur, hoca ve talebeler padişahın bu iyilikleriyle gönüllerini doyurmuşlardır. Velinimetimiz padişahımız efendimiz hazretleri sabah kahvaltısı olarak talebe için hazırlanan yemeklerden emir ve

talep buyurmalarıyla padişahın bu irade ve fermanı harfiyen icra edilmiştir. Padişahın bu güzel nimetleriyle kulluk şuurlarını lezzetlendiren memur ve talebeler tarafından herkesin dilinin zikri

olan padişahın ömür ve afiyetinin artması duası, bu vesile ile de Cenab-ı Hakk’ın icabetgâhına yükseltilmiştir. (İkdam, numara: 100, 10 Cemaziyelevvel 1312 [9 Kasım 1894])

Zonguldak; Nereden Nereye

Edirne’ye Hiç Kar Yağmadı Edirne’den aldığımız malumata göre grip hastalığı bir buçuk aydan beri orada da devam etmekte ise de şu günlerde pek hafiflenmiş ve hamdolsun Edirne’de bu hastalıktan dolayı ölüm vuku bulmamıştır. Edirne’de her sene bu vakitlere kadar defalarca kar yağmakta olduğu halde bu

sene hiç yağmamıştır. Hatta bu ay içinde sair senelerde buzhaneler ağzına kadar doldurulabildiği halde bu sene daha bir dirhem buz alınamamıştır. Geçen cuma gününden beri gök gürültüsü ile şiddetli yağmurlar yağmaya başladığı da bildirilmektedir.

Karadeniz Ereğli’sinde bulunan Zonguldak isimli yerin önüne dört milyon franktan fazla bir meblağ sarfıyla bir mendirek inşası öteden beri Bahriye Nezareti tarafından düşünülmekte idi. Bu kere bu düşüncenin gerçekleşmesi için harekete geçileceği sevinçle haber alınmıştır. (Sabah, numara: 205, 2 Şaban 1307 [24 Mart 1890])

(Sabah, numara: 157, sayfa 1, 13 Cemaziyelahir 1307 [4 Şubat 1890]) NİSAN 2011 YEDİKITA 77


Kitap Sarrafı EDİTÖR: ABDULLAH AKAR Avrupa Seyahatnamesi Fatih Kerimi (Haz. Dr. Fazıl Gökçek)

Çağrı Yayınları / 143 sayfa ........................................................................................

Kazan Tatarlarının önemli isimlerinden ve modern Tatar edebiyatının kurucularından biri olan Fatih Kerimi, İstanbul’da Mülkiye Mektebi’nde öğrenim görmüştür. Fatih Kerimi, 1912 yılı sonlarında gazeteci olarak Balkan Savaşı’nı takip etmiş ve müşahedelerini Orenburg’ta (Rusya) çıkan Vakit gazetesine aktarmıştır. Bu kitap, Rusya aracılığıyla, Batı’yla erken ilişkiler kuran Kazan Tatarlarından bir aydının Batı medeniyetine bakışını yansıtan bir eserdir. Almanya, Avusturya ve Fransa’nın birçok bölgesini dolaşan ve seyahatin sonunda İstanbul’a da uğrayan yazarın bu ülkeler hakkındaki intibalarını yansıtan eser, aynı zamanda Türk

ve İslam dünyasının o günkü haline içerden yöneltilmiş bir özeleştiriyi de barındırmaktadır. Yazar, iyi bildiği Fransızcasıyla önceden fikir sahibi olduğu Batı edebiyatını ve Batı’nın sosyal hayatını yerinde görmek istediği için ilgisini daha çok bu alanlara yöneltmiş ve seyahatnamesinde daha çok bu konulardan söz etmiştir. Gittiği şehirlerde müzeler, botanik bahçeleri ve kültür-sanat merkezlerini önceden hazırladığı plan çerçevesinde gezmiştir. Bu minvalde bizlere bir seyahatin nasıl planlanabileceği hususunda da fikir verebilecek olan eser ilk defa 1901 yılında basılmıştır. Seyahatnamede anlatılan şehirlerden bazıları şunlardır: Moskova, Petersburg, Berlin, Köln, Brüksel, Paris, Monte Karlo, Milano, Viyana ve Budapeşte. Eser, bir asır önceki Avrupa kültür ve medeniyeti hakkında fikir sahibi olmak isteyenlerin okuması gereken bir kitap.

...............................................................................................................................................................................................

Destanlaşan Kahramanlıklar Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı

Çamlıca Basım Yayın / 200 sayfa ....................................................................................

Birinci Dünya Harbi ve Millî Mücadele içerisinde meydana gelen muharebelerin hem dünya, hem de tarihimiz bakımından ayrı bir ehemmiyeti var. Bu vatanın müdafaası öyle kolay olmadı. Kazanılan her zaferin ardında yüzlerce kahraman, binlerce can var. Kimisi iki yüz küsur kiloluk top mermisini tek başına kaldırarak bir savaşın seyrini değiştirdi. Kimi, kadın başına, sırtında bebeği ile cepheye mermi taşıdı. Kimisi ise

kopan koluna aldırış etmeden son kanına dek mücadelesini sürdürdü. “Destanlaşan Kahramanlıklar” kitabı, Birinci Dünya Harbi ve Millî Mücadele yıllarında vatanın müdafaası uğrunda verilen mücadeleler esnasındaki kahramanlıkların anlatıldığı, askerî kaynaklardan derlenmiş bir eser. Kitabı okurken kimi zaman kendinizi savaşın ortasında bulacak, heyecanlanacaksınız. Kimi zaman tüyleriniz diken diken olacak... Ayrıca, kendi memleketinizden olan bir aslan parçasının destansı kahramanlığı ile karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Zira kitap içerisinde birçok kahramanın memleketi zikredilmiş.

...............................................................................................................................................................................................

Zağra Müftüsünün Hatıraları

eserini hayattayken bir türlü bastıramamış, fakat el yazması nüshaları elden elde yayılarak Hüseyin Râci Efendi çok ilgi görmüştür. Kitap daha sonra oğlu İz Yayıncılık / 344 Sayfa Necmi Râci tarafından 1910 yılında birtakım ................................................................................... Yahya Kemal’in “Bu kitap, Türklerin vatan sansürlere maruz kalarak yayınlanmıştır. edebiyatının en samimi, yüksek şaheseridir…” Senelerce unutulan bu eser, M. Ertuğrul sözleriyle ifade ettiği Zağra Müftüsünün Düzdağ tarafından ilk olarak 1973 Hatıraları, 93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 yılında neşre hazırlanıp, yayınlanmıştır. Osmanlı-Rus Harbi sırasında Bulgaristan’da Yine Düzdağ’ın yaptığı çalışmalarla yaşanan mezalimin, büyük yokluklar içinde tekrar değerlendirilip, lüzumu kadar yapılan göçün, kayıpların, acıların ve payitahta sadeleştirme, gerekli dipnot ve açıklamalarla dönüşün çileli hikâyesidir. Bir hatırat olması, zenginleştirilerek okuyucuya bu son haliyle yani bütün bunları bizzat yaşamış birinin yeniden sunulmuştur. kaleminden çıkması, kitabı diğer tarih Zağra Müftüsünün Hatıraları bilhassa, hâlâ kitaplarından ayıran en önemli özelliğidir. Zira “Muhacir” olarak lakaplandırılan Bulgaristan tarih kitaplarında bulamayacağınız ayrıntılara, göçmenlerinin vakt ü zamanında nasıl büyük olayların sosyal ve psikolojik boyutuna halktan sıkıntılarla topraklarını bırakıp, Anadolu’ya birinin şahitliğiyle ulaşacaksınız. göç ettiklerini merak edenlerce okunabilecek Kitabın yazarı Zağra Müftüsü Hüseyin Râci, bir kitap.

78 YEDİKITA NİSAN 2011


Tarih Postası KEMAL ÖNCEL Soru: Bazı araştırmacılar Sultan İkinci Selim devrini duraklama devri olarak gösteriyor doğru mu; açıklayabilir misiniz? (Burhanettin Demiröz - Isparta)

ıı Sultan İkinci Selim Han devri, iddia edildiği gibi, duraklama devri değildir. Osmanlı Devleti’nin sınırları bu zamanda da genişlemeye devam etti. Bu devir bazı araştırmacılar tarafından duraklama devri olarak gösterilirse de, devlet duraklamamış, daha da genişlemiştir.

ve fedakârlık rejimi hüküm sürerdi. Hükümdar ile haremleri arasında, çok ciddî kaideler ile sınırlanmış münasebetler vardı. Daha önce babama dair anlattığım bir hatıram, hükümdarın, Dârussaade’de her istediğini kolaylıkla temin ettiğine dair inanışların yerinde olmadığını pek iyi belirten bir misaldir.”

Soru: “Sakal tıraş edilince daha gür çıkar, kesilen kol ise yerine gelmez!” sözü kim tarafından niçin söylenmiştir? (Cengiz Alkan - İstanbul)

Duraklamanın tavsifi yapılırsa o zaman ne hususta durakladı ise bu ortaya konur. Fakat tamamen bu ıı Kıbrıs’ın fethi esnasında Venedik Elçisi Barbaro devri duraklama devri olarak göstermek ilmî kıstaslara memleketten çıkarılmayarak İstanbul’da bırakılmıştı. aykırıdır. Venedik elçisi, Osmanlı donanmasının 1571 senesinde Kıbrıs gibi stratejik bakımdan büyük ehemmiyete İnebahtı’da yenilmesinden sonra Osmanlı Devleti’nin sahip bir adanın fethi, Yemen’in itâat altına alınması, sulhe taraftar olup olmadığını ve Haçlılara tâviz verip Tunus’un kesin olarak fethedilmesi, Ejderhan seferi, vermeyeceğini anlamak istiyordu. Müslüman Açe devleti ile münasebetlerin kurulması, Pulya seferi, Venedik Cumhuriyeti’nin dize getirilmesi, Avusturya’nın anlaşma mecburiyetinde bırakılması gibi büyük işlerin meydana geldiği devir nasıl olur da duraklama devri kabul edilebilir?

Bir mülakat esnasında Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’ya bu yenilgiyi alaylı bir şekilde anlatmaya kalkışmıştı. Sokullu Mehmed Paşa ise ona: “İnebahtı muhârebesinden sonra cesaretimizin

Soru: Osmanlı’da hareme yabancı kimseler sönmediğini görüyorsunuz. Sizin zâyiâtınızla bizimki girebilir miydi? arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık yer (yani (Mehmet Kaya-Bolu)

ıı Osmanlı sarayında, padişahın ailesi olmayan bir kişi ne hareme girebilir, ne de padişahın hususî hayatıyla ilgili bir şey görebilirdi. Bu ne görülmüş ne de duyulmuş bir hadisedir. Sarayda vazifeli olanlar bile hayatlarını daima bir sır içinde tamamlarlardı. Sarayda yaşayanların, saray dışına çıkıp, halk arasına karışıp, halkla görüşmeleri kesinlikle yasaktı ve böyle bir bilgi de yoktur. Osmanlı bunu bir devlet geleneği ve siyaseti olarak yapmıştır. Yoksa sakladığı bir suç veya gayri meşru bir iş için değil. Böyle olduğu içindir ki yüzyıllarca bu büyük devlet yapısını ve teşkilatını koruyabilmiştir.

Kıbrıs’ı) alarak kolunuzu kestik. Siz ise, donanmamızı yok etmekle sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilmiş kol yerine gelmez; ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar” diyerek tarihî bir cevapla Venedik elçisinin ağzının payını vermiştir.

Soru: Binek taşı nedir? (Tarık Gözcü-İzmir)

ıı Ata kolaylıkla binmek için cümle kapısı önüne konulan taşın adıydı. Mermerden mustakil olarak yapılan bu taşın eni vasati olarak 60 santim, uzunluğu 1 metre, yüksekliği de 40 santimdi. At, taşın yanına Bu noktada Ayşe Osmanoğlu’nun, Harem hayatı getirilir, taşın üstüne çıkan binici sol ayağını üzengiye hakkındaki sözlerini nakledelim: “Batılıların, haremi, koyarak sağ ayağını üzerinden geçirmek suretiyle ata bilhassa Dârussaade’yi, hükümdarların bir sefahat binerdi. teşkilatı halinde görmeleri, şüphesiz tarihî hadiseleri Otomobil ile arabanın icadından evvel padişahlarla biraz hissî nazarlarla tetkik etmelerinden ileri sadrazam, vezir, nazır ve vali gibi büyükler işlerinin gelmiştir. Hatıralarımın daha önceki kısımlarında başına yahut merasim yerlerine atla gittikleri için daima cazip taraflarını hoş renkleriyle anlatmaya evlerinin ve resmî dairelerinin cümle kapıları önünde çalıştığım Osmanlı Haremi’nde, aslında, gerek kolaylıkla ata binmeleri için binek taşı konulurdu. hükümdar, gerekse onun kadınları için bir itidal NİSAN 2011 YEDİKITA 79


Bulmaca SİRACEDDİN EL

80 YEDİKITA NİSAN 2011

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi - Nisan 2011  

Yedikıta - Turkey / İstanbul History Magazine www.yedikita.com.tr www.yedikita.org

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi - Nisan 2011  

Yedikıta - Turkey / İstanbul History Magazine www.yedikita.com.tr www.yedikita.org

Advertisement