Issuu on Google+

2011 ISSUE 5: İNANÇ

sıkıcı.sıradan.fırsatçı.ikiyüzlü.taklitçi,röntgenci ve tabii ki ÜCRETSİZ mecmua. iki ayda bir yayınlanır.


geçmİşe hücum: osmanlı İmparatorluğu’nda arkeolojİnİn ÖYKÜSÜ, 1753–1914 modern denemeler 3 peçesİ AÇILAN MODERNİZM / TARİHLERİ ÖRGÜLEMEK GÜLSÜN KARAMUSTAFA AÇIK ARŞİV 1 FOTO GALATASARAY ARAŞTIRMACI/SANATÇI: tayfun serttaş OSMANLI BANKASI MÜZESİ KALICI KOLEKSİYON SALT GALATA AÇILIŞ/OPENING 22.11.2011 bankalar caddesİ 11, KARAKÖY İSTANBUL

SCRAMBLE FOR THE PAST: A STORY OF ARCHAEOLOGY IN THE OTTOMAN EMPIRE, 1753–1914 modern essayS 3 MODERNITY UNVEILED / INTERWEAVING HISTORIES GÜLSÜN KARAMUSTAFA OPEN ARCHIVE 1 FOTO GALATASARAY

researcher/artıst: tayfun serttaş OTTOMAN BANK MUSEUM PERMANENT COLLECTION

SALT gALATA kurucu Garanti Bankası Bankalar Caddesi 11 Karaköy 34420 İstanbul Türkiye T +90 212 334 22 00 saltonline.org


Boş Kategori Empty Category The Hidden Feeling Bienal Raporu Biennial Report ZOOMZOOMZOOM Meinke Ten Have Kendine iyi bak Mind How You Go Harita Bende, Cennete Şuradan Gideceğiz I Have The Map! Heaven is This Way I Believe in (Performing) Me whokilledtheartist? Bora Akıncıtürk İnanç Believe actualsize Art is Believing, Believing is Art

SIKICI BORING

Believe in Yourself Gökay Çatak Why Green is the New Black? Ozan Aktuna heysenniçin?.. heysenniçin?.. BarışElifArasÇakırlar Parallel Paradigms Oktay Bingöl accepted! Ahmet Ünver

SIRADAN ORDINARY

“I just Believe in Parties” Hareketli Sanat Yılı Dynamic Year of Art Çok Ses Tek Yürek: Van için Rock A Lot of Voice, One Heart! Rock for Van Sana İnanmıyorum Sayz! I don’t Believe in You, Sayz! Ç for Size Magazine by ÅBÄKE Bir Metropol Yalnızının Günlüğünden Notlar Notes from the Diaries of a Lonely Metropolitan İnanmak To Believe Ode to Susan Miller: Goddess of Istanbul İnsan Neye İnanır? What Human Believe in? Deem to be True Boş Küme Empty Set Bütün Hindulara Lütfen Kendinize Gelin Demek İstiyorum Someone Please Tell Those Hindus to Wake the Fuck Up! Ben Tartaklamadan Sen Anlat You Tell Me Before I Shake You Up Albino İstanbullu Budistler Buddism in Istanbul Tümden geldim, yorgunum… I just came through, so I’m tired... Rakstar da inanır mıymış? Any Rockstar That Believe in? Dijital Reklam Ajanı İnanmak Bizim İşimiz ‘Since Adem ile Havva’ Tövbesiz ağızlarla, dua etme vaktidir.

FIRSATÇI OPPORTUNIST

Ron’un Tekerlekleri... Ron’s Wheel of... Packing for the Afterlife İnanç Estetiği Aesthetics of Beliefs Pictarot Cepte Pictarot in Pocket Tasarım Duası Pray for Design

TAKLİTÇİ COPYIST

Alain de Botton Von Bardonitz Nicole Kenney

RÖNTGENCİ VOYEUR

EDITOR

Süleyman Okan

boring@size-magazine.com

EDITOR

Müge Buluntekin

ordinary@size-magazine.com

EDITOR

Emre Erbirer

opportunist@size-magazine.com

EDITOR

Meriç Kara

copyist@size-magazine.com

EDITOR

Çağın Türker

voyeur@size-magazine.com


nixonnow.com

nixonnow.com


thank you for ‘believe’ in size Süleyman Okan, Bertnardo Di Renzo, Ece Göymen, Meinke Ten Have, GUP Magazine, Melda Köser, Burcu Tokatli, Lomofy, Bora Akıncıtürk, Müge Büyüktalaş, Selçuk Artut, Rakan Budeiri, Müge Buluntekin, Gökay Çatak, Ela Dani, Ozan Aktuna, Barış - Elif Aras Çakırlar, Tahlia Ayça, Oktay Bingöl, Ahmet Ünver, Emre Erbirer, Amira Akbıyıkoğlu, Elif Tanverdi, Nil Aldemir, Abake, Melis Binay, Gregoire d’Oultremont, Doğacan Onaran, Engin Öztekin, Derya Dilara Akgüner, Tolga Görgün, N. Öykü Maral, Burcu Urgut, Miray Özcan, Ece Gökalp, Kanıt Erdoğan, Engin Öztekin, Mehmet Uluşahin, Francois Prost, Nicole Kenney, Maja Ignaczewska, Alican Arıcan, havadadurdum.com, Birnur Temel, Thor Cary, Ayser Çobanoğlu, Selin Oransayoğlu, tunctunctunc, Hülya Apaydın, Kaan Türker, Meriç Kara, Leyla Temiz, Erdem Akan, Iraz Polat, Alain de Botton, Von Bardonitz, Güven Gültekin, Erdem Ergaz, PictoPlasma

Size Magazine is published bi-monthly by Japonlar. The authors of the articles are solely responsible for their contributors. The editorial staff is not responsible for any text, documents or photos submitted. Part or complete reproduction, by whatever means, of pages or pictures featured in this magazine strictly forbidden without prior written authorization from the publisher.

PRINTED BY

Bilnet Matbaacılık Biltur Basım Yayın ve Hizmet AŞ

FOUNDER PUBLISHER CREATIVE DIRECTOR

Çağın Türker

COVER & RE-COVER

Isotta Dardilli isotype.it DESIGN

Akın Gülseven TÜRKÇE REDAKSİYON

Kaan Türker

ENGLISH EDITING

Thor Cary

ADVERTISING

ad@japonlar.jp CONTACT

iletisim@japonlar.jp T 00902122430100 Japonlar Yayıncılık

Büyükhendek Caddesi 4/B Brot Apt. D. 19 Kuledibi - Galata


“Otoportre” 184 x385cm, Tuval üzerine yağlıboya(detay)

“Virüs, lütfen beni öldür”

İstiklal Cad. Mısır Apt. No:163 K.3 D.10, 34433 Beyoğlu / İstanbul, Turkey t: +90 212 251 1214 f: +90 212 251 4488 www.galerizilberman.com


SULEYMANOKANBERTNARDODIRENZO BURCUTOKATLIECEGOYMEN BORAAKCINCITURKLOMOFY MUGEBUYUKTALASSELCUKARTUT RAKANBUDEIRIMEINKETENHAVE GUPMAGAZINEERDEMERGAZ


Boş Kategori Empty Category

Süleyman Okan

İnanç boş bir kategori. Beyinde dengi aktivite bulunmadığı için bilinci inceleyenler tarafından terim olarak terkedilmek üzere, o kadar diyeyim. Sanatla iyi anlaşması ondandır. Sanat yığınına aşağı yukarı elimize geçen her şeyi atabilmemizden anlaşıldığı üzere, çöplük ile her şey arasında bir şey. İnanç da öyle; fakat ona bir şey atmıyoruz, genelde o atıyor her şeyi her yere. Tamamlayıcı öğeler yani inançla sanat. Birleştiklerinde kendi kendimize yarattığımız her şey doğuyor: İnsanlık, hayat, din, kültür. Basitleştirerek anlatayım. Sanatı arzu havuzu, inancı da bir boru olarak hayal ettik mi kavraması daha kolay. Havuza boruyu verdiğin anda ucunun çıktığı yere doğru kanalize eder arzuyu. Kanalizasyon bildiğin. Boş olacak ki dolsun. Dolu dolu taşısın, akıtsın. Şehirlerimizin altını saran, üstüne kurulduğumuz sıcak dışkı ağları var ya? Onun fiziksel olmayan versiyonu inanç. Saçmalıklarımızı taşıyan kurallar dizisi. İçindeki, o sürekli ürettiğin arzuları, hep aynı, hep öngörülebilir biçimde dışarı akıtıp, inşallah beklendik sonuçlar yaratabileceğin bir sistem. Sanat icra etme kalıbını kullananların sanat icra etme yolu.

Belief is an empty category. Just how empty? The lack of corresponding activity in the brain is about to lead neuropsychologists to abandon the term. That ought to convince you. And that is why belief is on good terms with art. As evidenced by the fact that we can spin just about anything to be art, art is something between junk and everything. So is belief, except it’s usually the one putting a spin on things. Art and belief are complementary. By using them together we spin all that yarn as one proud species; all that culture, religion, our life in all its glory, the entire humanity is spun by this holy union. Let me make it simpler for you. Imagine art as one big pool of desire, and belief as a pipe. The moment one conjoins them, the pipe channels all that desire towards an end. Kind of a sewage scenario. All that web of intricate drainage full of steaming refuse we live upon? Belief is the immaterial version of that. A series of expectations to contain all our absurdity. A system to safely channel all our brimming desire somewhere predictable. This might in part explain why belief sucks. It sucks art dry. We usually don’t call belief spun art “art” anymore. If that


PHOTO

Lomofy

Bu sebeptendir ki inanç geldiği yerin içine eder. Sanatı da sanatlıktan çıkarır. İnançla şekillenen sanata artık başka isimler takarız. Ağızdan dökülüyorsa mesela sözdür; melodikse şarkıdır; tekrarlanıyorsa sıkça yalandır; çok kısa sürede çok tekrarlıyorsa reklamdır; politik reklamsa propagandadır. Konuluysa iyi film olur; konusuz, sevişir gibi bir şeyse Size diye basarız. Satılabilecekse sanat değil çoğuna göre, galeriye mezata yollarız. Satılamayacaksa ama başka bir işe yarayabilecek görünüyorsa fiyatını artırıp tasarım diyebiliriz.

artful desire is channeled through the mouth in a language, for example, we might call it speech; and when melodic, name it a song; and if with repetition, it may point to a lie; and too much repetition, definitely advertisement; put a political spin, you got propaganda. All of them artful stuff, yet not exactly art. Give it a good script, it makes a good movie; and if it resembles fucking, it might be an issue of Size. If utility comes before size, it probably is design. No utility but still can be sold at a gallery? Tough luck, that’s an investment opportunity.

Hiçbir amaca hizmet etmeyi beceremiyorsa sonucunda, salt sanat kalma şerefine erdirebiliriz. Bienal bile açarız. Kanal desen var, içinden akan da bir yere akıyor; ama sonuç yok. Baldessari’nin parmakla gösterişi, boş stüdyosunda dakikalar boyu sağa sola parmağını doğrultarak “Sanat yapıyorum, sanat yapıyorum, sanat yapıyorum” diye sayıklaması gibi. Bu duruma şaşıran BBC geçenlerde eksik olmasın, yine sanatçı beyni ile şizofren beyninin ortak özelliklerini sıralayan bir bilim makalesi yayınlamış. Siz siz olun, bilindik inançlarla, öngörülen yerlere akıtın arzunuzu. Ya sanatçı çıkarsınız başımıza, ya deli.

If, though, the final product manages to be of no use, then we might honor it as art. We’ll even spin a biennial for it. The pipes are there, all that desire channels towards something, but to no end. Like Baldessari pointing at the emptiness, an empty corner after another, while repeating “I’m making art, I’m making art, I’m making art.” Dear BBC ran a science article the other day on how the artist’s mind mimics the schizophrenic mind, no doubt its researches baffled by a similar pointless pointing mechanism. A word to the wise: Channel your desire to preexisting channels. Otherwise, you’ll either turn out to be an artist, or simply mad.


The Hidden Feeling Bertrando Di Renzo

Derno Ricci is not a conventional photographer. Born in Sansepolcro, close to Florence, he spent most of his life travelling around the world in a period when most did not and to places very few people did, following routes determined primarily by his interests and curiosity than his work or pleasure. Although travelling to many Asian countries and Afghanistan, it was Africa – especially Libya, Namibia, and Egypt – which he loved the most. His fascination with people, faces, expressions and looks has always been the drive behind and at the centre of his travels and photographs, and hence the use of portraits as his preferred form of shooting. “I am fascinated by different ethnicities and physical traits…I can sit watching for hours without getting bored,” he once said. His work is a perfect reflection of this mindset. His travels and years spent in Cairo represented, for Ricci, the full immersion into a society marked by an incredibly rich diversity of cultures and people. From his life in Egypt emerged portraits and ideas, which profoundly shaped the latter part of his life.

His constant search for new routes and new inspiration also allowed him to capture powerful images of inanimate objects, which he reinterpreted by eliminating everything unnecessary and focusing our sole attention on their inherent and essential nature. In Derno Ricci’s photos, expressions are dominant, in accordance with the poetics and spirituality of individual looks and portraits. It really did not matter if the subject was a thing or an animal. The curiosity of the artist, his fascination with the soul and the expression of feelings such as passion, eroticism, fear and beauty are all clearly visible in his work, regardless of whether he was shooting a statue in one of Europe’s grand monumental cemeteries, an animal “posing” for him or an actor asked to pose nude in front of the camera. There is a fil rouge in every one of Ricci’s productions. He masterfully uses black and white film to expressive means and show “a more intimate work, a diary of my unusual routes among physical and mental places”. The influence of some of the great masters of photography is clearly visible, for instance Avedon, Penn, Mapplerthorpe and Nadar, for


whom Ricci has always demonstrated special admiration. One also senses his desire to establish a deep connection with his audience by capturing expressions and “faces”, which are sometimes inquisitive, sometimes calm and at other times very passionate. “Portraits”, shot in the 1980’s, features personal friends, primarily actors and singers but also common people, who posed naturally and light-heartedly in front of his camera. This was a way for him, in his words, “to fight my shyness”. “Necropolitanie”, a later production, however, is a series of photos taken of statues in some of Europe’s most monumental cemeteries. The strength, passion, eroticism and the hidden poetry of those unanimated objects are striking. With images of strong, reassuring hands united in

a prayer and inquisitive looks that scrutinize the observer, Necropolitanie is a collection of photographs, in which the beauty of the images transports us beyond the places where they were taken and transcends life and death. “Animals” represents, we could say, the third chapter of Ricci artistic life. His interest in capturing animals with his lens was an important impetus to explore new routes. Photographed like human beings and mostly in their original size, Ricci’s animals show an immaculate and unusual beauty. The scared look of a hedgehog, the quietness of a snake and the proud elegance of a goose give expression to their “humanity”. “Animals have their own way to communicate and each time you have to discover it.” Derno Ricci’s work is one of the finest expressions of elegant, introspective analysis of human nature.

PHOTOS

Derno Ricci “Animals”


Bienal Raporu Ece Göymen

Biennial Report

Geçtiğimiz ayın ortasında İstanbul, 12. Bienal sınavını sonlandırdı. Serüvenin izleyicisi onca soru işaretiyle gelen İsimsiz (12.İstanbul Bienali) şehrin öncül bienallerinden biçimsel ve içerik olarak çokça farklılık barındırıyordu. Açılmadan önce izleyicisinin zihninde oluşturduğu soru işaretleri kadar geride bıraktığı sorular da öncüllerinden farklı idi. Uluslararası medyanın yere göre sığdıramadığı İstanbul Bienali 12. edisyonu yerel izleyiciye ise çok mesafeliydi. Daha açılmadan İsimsiz’im diyerek kafa karıştırdı. Küratörleri Jens Hoffman ve Adriana Pedrosa ya sadece kişisel tercihlerinden ya da önceki yabancı küratör deneyimlerinin olsa gerek içeriği biraz da üfleyerek sundular. Açılışını dört gözle bekleyen sanat piyasasına ise tavrını hemen koydu, sanatçı listesini kapılarını açana kadar gizli tuttu. Kapılar açılınca da görüldü ki farklı coğrafyaların sanatçıları, evrensel konuları farklı coğrafyalardan örneklerle yer aldı.

İsimsiz (Untitled) was the title of the 12th Biennial that not only came with many question marks for the audiences, but also was different than previous Biennials both in structure and content. Mostly mentioned difference was the distance it had built with the local visitors. Its title ‘İsimsiz (Untitled) confused minds even before the opening. As curators Jens Hoffman and Adriana Pedrosa themselves have also mentioned, it was both their personal choice and learning from the experiences of previous Biennials to present the content a bit carefully. They left local relevancy to the audiences to interpret. The Biennial identified its attitude right from the start: Although it was eagerly expected the artist list was not declared until opening. Without even taking the concern much into consideration to be available in more places all over Istanbul –that has been living this Biennial since 2005--, they / it settled to Karaköy Antrepo area.

2005’ten bu yana yaşayan şehre yayılma çabasına pek takılmadan Karaköy Antrepolarından ikisine yerleşti. Halihazırda alışık olduğumuz sergileme düzenini çok ödüllü Japon mimar Ryue Nishizawa’ya teslim eden küratörler, mimarla birlikte bienaller arasında bir ilki deneyerek, sergileme alanını çok bölüntülü, bir diğer deyişle labirent gibi bir mekana dönüştürdüler.

Having been highly appreciated by international media, this year’s Biennial was different also with all question marks in visitors’ heads.

İstanbul Bienali izleyicisini memnun eden – etmeyen birçok ilke ev sahipliği yaptı. En çok soru da belki de bu ilkler içinde İstanbul Bienali’nin adandığı ‘o yabancı kişi’ idi. Bu bienal Küba doğumlu Amerikalı, 1996 yılında vefat eden -küresel literatürde hala tabirin yer var ise ‘dünyanın öbür ucundan’- bir usta sanatçıyı, Felix Gonzales Torres’i ilham kaynağı yapıp, serginin 5 alt başlığıyla andı.

The Japanese architect Ryue Nishizawa had installed the exhibition area which ended up being a space beyond usual perception and turned out to be a multifaceted space; thus, rather a labyrinth. Among all other novelties appreciated and not appreciated by its audiences, one of Istanbul Biennial’s mostly raised questions was who the stranger/person/foreigner was the Biennial was dedicated to. This Biennial got inspiration from Cuban-American artist Felix Gonzales Torres, who had passed away in 1996 and was from the other side of the world –if that terminology still exists—. The Biennial commemorated him in five sections.


INSTALLATION

Kutluğ Ataman “Mirror and Paper”

Takipçisinin bildiği üzere Torres her yapıtına verdiği adı parantez içine alır, parantezin önüne izleyicisinin kendi belleğini de görsel okumasına dahil etmesi için İsimsiz kelimesini de eklerdi. Bienalin ana teması da, alt başlıkları da bu ritüelden sapmadı. Her ne kadar her biri ayrı ayrı İstanbul’un derin yaraları olmasına rağmen, Tarih, Ateşli Silahla Ölüm, Soyutlama, Pasaport ve Ross bölümlerinden en çok merak edilen, amorfik bir sanat telaşıyla izlenen Ross bölümü idi. Torres’in dillere destan bir aşk yaşadığı, yaşadığı sürece ‘tek kitlem’ olarak nitelediği , 1991’de AIDS’ten ölümünün ardından anısına sayısız iş ürettiği Ross adını alan bölüm ise çoğu yerel izleyicinin derin aşk merakından değil eşcinsellikle ilgili olmasından ötürü ilgi çeker gibiydi. Bir entellektüel telaş hem yerel basını hem de acemi bienal izleyicilerini sardı, 90ların Amerikası’nda ötekileştirilen eşcinsel ve AIDS mağdurlarının çektiklerini temsil eden Ross oysaki bu bölüme öteki diye nitelendirilen kişilerin kendilerini kendi gibi anlattıkları bir alan olan için adını vermişti. Ama o ‘öteki’ dünyası yine magazinleştirilerek ziyaret edildi ve ‘cıkcıklanarak’ ötede bırakıldı. Bu bienalle Torres’in sanatın dünyayı değiştirebilme gücüne duyduğu umut İstanbul’a göz kırptı,se 12. İstanbul Bienali izleyicinin bir kısmından sınavını geçti,bir kesim izleyicisi ise 12. İstanbul Bienali sınavını geçemedi.  

INSTALLATION Kutluğ Ataman “Jarse” Sanatçının ve Thomas Dane Gallery’nin (Londra, İngiltere) izinleriyle

As followers might know, Torres would put names of his works between parentheses; add the word ‘Untitled’ before the parenthesis just to make the audience include his own memories/experiences in his visual interpretation. Both Biennial’s main theme and subcategories followed this ritual. Considered the heaven of continuous surprises and anonym states that usually require explanation, Istanbul was indeed the very correct landlord/ owner of this ritual. Works installed to sections called History, Firearm Deaths, Abstraction, Passport, and Ross exposed art-politics relation in its most obvious popular form, while aiming to touch/stimulate Istanbul’s memory. Although all these sections referred to Istanbul’s deepest wounds one by one, the most wondered section was Ross and its amorphic art perspective. The section named Ross was about Torres’ legendary love and the process he called it to be his only audience. He had produced numerous works after his death in 1991 from AIDS. Ross caught some attention maybe because it was about homosexuality. There was an intellectual fuss among local press and amateur Biennial audiences. Ross’ name was actually given to the section in order to create some space for gays and AIDS victims who were ‘others’ in America in the 90s and to make them tell themselves like themselves not like others (cikarmali mi?). Unfortunately, ‘others’ world’ was also magazined and left behind with implicit head shakes. This Biennial led to a blink full of Torres’ hope to change the world through art. 12th Istanbul Biennial passed its test even if only in the eyes of some audiences. Some other audiences however could not pass the test by the 12th Istanbul Biennial.


Till now we have introduced you lots of talented photographers in our Zoom section. For this issue we are collaborating with GUP Magazine. GUP is ‘Guide to Unique Photography’. The magazine is published quarterly in Amsterdam for last 7 years. And Besides the print publication GUP has its own unique on-line platform, www. gupmagazine.com, which updates you about everything you need to know about the world of art-photography on a daily basis. And for this issue Size Magazine proudly presents young and absolutely talented artist: Meinke ten Have.

Meinke ten Have in collaboration with

Meinke tells his story; “In the year 2010 I graduated at the Fine Arts departement of the art academy in Arnhem. Since I had become a huge photography fan I decided that in the last two years of my study I only wanted to lay my focus on photography. I strated out working on a subject where I am still very interested in: the occult theme in photographes.  Doing accurate research about my subject I find the most important part of my work. Due to this, I started out searching for occult images that dated from the very beginning of photography. I found out that almost emediately after photography had been invented, certain photographers started out experimenting with it in a way that photography became this new misterious medium. Now people could capture things that previously only existed in their imagination. Through the years, photographes where being used as very convincing evidence for occult phenomena. What I find the most interesting about photography is that although it has the power to capture the visible truth, it is also a very easy to manipulate medium. My work is about this paradox. I want my pictures to explore this contradiction and put photography’s credibility to the test.”


Kendine 襤yi Bak Burcu Tokatl覺

Mind How You Go


Harita Bende, Cennete Şuradan Gideceğiz! I Have the Map! Heaven is This Way.

Melda Köser

Birkaç tövbe ve her gece aynı saatlerde edilen dualar kadar yakınken cennet, “adalet yok” demek; neredeyse çok doğru bir kanıdır. Kırılmaz... İnsanlar inanır… Bu, bireyin kendini aklama biçimidir. Oysa keskin uçlar her şeyden evvel birbirlerini keserler. Koşulsuz şartsız -körü körüne- inanan birey, içten içe o kadar emin olur ki diğerlerinden daha çok sevildiğine… O, kendi iyi niyetine o kadar inanır ki artık ne yaparsa yapsın; kesinlikle suçlu bulunmayacaktır. Sonra hata yapar, daha da fenası insanlıktan çıkana kadar defalarca ve defalarca hata yapar. Tanrıya inanır ama hak yer, hak satar, anasını satar; ederi çoksa kendini bile satar… Vicdana inanır ama kedileri çöpe atar. Annesini döver, kızını pazarlar… Ahlaka inanır ama çoluk çocukla yatar. Kadın üstüne kadın alır, sonra bir kadın daha… Kadın, alınıp satılır onun nazarında… Sonsuza inanır mesele “meni”si olunca… Kitaba inanır ama okumaz…

ILLUSTRATION

Ozan Aktuna

Her şeye inanır içinde iman geçen de kendine inanmaz. Kendine inanana en ufak bir tevazu göstermez. Yani gerçekten inanmamak imkansız bu gösteriye, şu tarikata, o papaya... Yani ben de inanıyorum… 13 yaşa ve 26 adama inanıyorum. İnanmak gereği, affedilen tecavüze inanıyorum. Tanrım inanıyorum, bu meseleden kimse sağ çıkamayacak. En iyisi mi, sen cehennemi de topla gel… Gel kurtar kendilerinden kullarını. Aksi takdirde bu ’’altınçağ’’ dedikleri, yumurtaya üfleyecek ve sen çok üzüleceksin. Üzüleceksin bak. İnan affetmekle hata yaptığın bir insanlık yarattın. Ama inanıyorum, plastik cerrahi bu işi düzeltecek. Ve şimdi saati geldiyse tövbe diyeceğim, bir bakmışım geçmiş benden günahlarım. Mis gibi inanıyorum işte. Daha ne? While heaven is very close when seeking forgiveness and praying every night at the same time, saying “there is no justice” is practically a true judgment. It can’t be broken. People believe this is the way to exculpate themselves. In fact, sharp edges first cut themselves. The one who unquestioningly believes is unquestionably self-assured that he is more beloved than the others. He also so believes in good faith that he thinks he’ll never be found guilty. It’s these people who make mistakes. And even worse, through repeating the same mistakes over and over again, they loose their empathy and humanity. He believes in God, but he is unfair; he sells his rights away, his mother and even himself, if the price is right... He believes in good consciousness but tosses the cats out; he beats his mother and sells his daughter... He believes in morality, but he fucks around with children; he buys one woman after another. He believes in the fact that women can be bought and sold before him, if the issue is his seminal fluid... He believes in books but he never reads... He believes deeply in everything that discusses faith and religion, but he doesn’t believe in himself. He doesn’t act modestly to those who do believe in themselves. So, it is really impossible not to believe in this farce, that sect, and papa. Well, I believe in some things too. I believe in 13 years old; I believe in 26 men. I believe in rape that has been forgiven on the basis of belief. Oh my God, I believe no one will get out of this issue alive! God, you better come now, bringing Hell with you, come and save your vassals from themselves! Otherwise, in this so-called “Golden Century” they will sell their souls to the Devil, and you will be sad. You will be sad. Believe me, you created human beings you were mistaken in forgiving! But I believe that plastic surgery will fix this bad job. I will now repent and see if all my sins are forgiven. I’m the best of believes! What more is there to say?


Dunny yelkovan, Swatch ise kovalanan… Yalnızca bir kisidir bunu, Türkiye'de yakalayacak olan! Asi, çılgın, renkli… Kidrobot mu?.. ya da Swatch?… Şimdi ikisi bir arada! Çocukluktan kalma şampuan reklamları gibi. Mutlu, keyifli ve eğlenceli…

8 farklı tasarımcı tarafından hazırlanan 8 muhteşem Gent modeli, koleksiyonerleri için büyük heyecan doğuran 8 Dunny ile birlikte geliyor. Frank Kozik, Tara McPherson, MAD ve Jeremyville gibi birbirinden renkli ve sıradışı sanatçının elinden çıkan bu Gent'ler, gerçekten kışkırtıcı.

Türkiye'de yalnızca bir kişinin sahip olacağı bu saati, koluna takan şanslı kişi olamazsanız bir an önce e-bay'e koşmanızı tavsiye ederiz. Çünkü yalnızca 300 tane üretildiler…


I Believe in (Performing) Me Bertrando Di Renzo

VIDEO

“The Kitchen”

The body has always been a central element in Marina Abramovic’s work.

“As an artist, I started with paintings... painting clouds mostly. One day I watched some planes passing by, making these incredible patterns in the sky. The thought stuck me then that it’s ridiculous to only paint so two-dimensionally and that I could push myself further. That’s when I started thinking about employing everything at my disposal: water, fire and my body, for example. Witnessing the public’s strong reaction to me using my body, I understood what a deep communicative power it had and never went back.” The use of the body in Abramovic’s work has often pushed her to the limits of physical and mental endurance, resulting in extreme pain, occasional fainting, cuts, burns and bruises. Looking past the physical suffering is her attempt at achieving a higher spiritual discipline, which allows her “to control the body and break the chains of fear”. During the performances, ancient practices from Africa, India and China are employed to demonstrate how our mind can control and even eliminate pain altogether. Without a doubt, though, the art created with her body, exposed and revealed, is also a way to explore some other important issues, such as human tenacity,

determination, patience and spirituality. The staging of extreme performances forces the audience to think and reflect on pain, death, religion, our primordial fears and, hopefully, paths to transcend them. In this way, the artist acts as a mirror, in which we can all see our own experiences reflected. If she can conquer fear, perhaps we all can too. The relationship between the divine and the terrestrial also plays a central role in the ex-Yugoslavian artist’s stunning work “The Kitchen”. Based on the diaries of Saint Therese of Avila, the installation, comprised of pictures and video, focuses on the mystic experiences of the Saint. She is best known for her ecstatic states and levitation, which have also been of great interest to other artists such as Bernini. The body is still central to the art of this project as well. However, it is considerably different than in her other projects. Here there are no boundaries, chains or limits to break through, rather just the moving and vivid representation of Saint Therese’s “moments of joy”. Saint Therese described these moments of ecstasy and levitation in her diary as “moments of extreme pleasure...


Occasionally I was able to resist them, but at the price of great mental and physical exhaustion.” Drawing directly upon the saint’s own depictions, Abramovic shows herself in a kitchen, cooking, eventually levitating and finally falling in exhaustion. The pictures re-create the spirituality of Saint Therese mystic life but, at the same time, combine them with mundane human activities and feelings, such as cooking and feeling nostalgia for one’s childhood. The kitchen is one the themes I always wanted to work with, because it reflects my own experience with my grandmother, who was the centre of my world when I was a child.” Abramovic’s personal experiences, incorporated with both Saint Therese’s confessional diaries and la Laboral in Gijon (Spain), a place Abramovic considers to be a mystical place, helped to make this project a reality. “I entered this kitchen, which nuns were cooking in for some 8,000 orphans in the 1950s, and suddenly there was a type of miracle that happened in front of me. That’s why I put my grandmother, Saint Therese and my experiences and nostalgic memory into these pieces.” Autobiographical references are nothing new in Abramovic’s works. “The Onion”, exploring the suffering of women, is one of her most famous videos. It shows her eating an onion, in tears of pain, her nose running, all as a voice tells us about everything that is wrong with her life. Abramovic always presents aspects of her own unique life and history but transforms and brings them “to another level that can make them universal”. Thus, everyone can see a part of himself or herself in her work. Last year, the self-declared “grandmother” of performing art enjoyed a retrospective at MOMA, where over 50 works and the re-showing of her first live performances were on display. “The retrospective at MOMA gave performing art a place in the mainstream world of art.” It appears that Abramovic’s long struggle to have performance art fully accepted in the art world is finally starting to pay off.

* VIDEO

“The Onion” was about the women suffering.


Bora Akıncıtürk

whokilledtheartist?

Müge Büyüktalaş


ARTWORKS

Bora Ak覺nc覺t羹rk


Boslukları Sanat babam ’ı anlatmanın yoludur. Yaratım süreci huzursuzdur , ~ zaman ne yaptıgımı ~ bilmem çünkü çogu

.

Kadın uzaylı ise, erkek sarı mıdır? Tras olmayı severim çünkü imandan gelir . Kamusal mekan benim için bir çesit yuvadır . Sanat fuarları çok kalabalık olur , çünkü fuar alanları büyüktür . Her sabah

çis yaparım

.

Berberde sergi yaptım, çünkü berber dükkanlarını çok severim . Istanbul benim için yaslı bir fahise , Londra ise ahsap bir sömine . ~ Canım sıkıldıgında sakin olmaya çalısırım

.

whokilledtheartist?


İnanç Selçuk Artut

Zihnimizde var ettiğimiz bir gerçekliğin sonucudur inanmak. Tüm değer yargılarımızla ve dünyadaki gözlemlerimizle şekillendirdiğimiz kalıplarımız, bize kendi gerçekliklerimizi tanımlar. İnandığımız değerler piramidinin tepelerinde daha yoğun hissettiğimiz değerleri, neredeyse sorgulamaktan vazgeçtiğimiz olgulara dönüştürürüz. İşte piramidin bu tepecikleridir inanç. Sorgulanmaz hale getirdiğimiz inançlarımız, inatlaştığımız; sarsamadığımız taraflarımız. Aydınlanma sonrası felsefi görüşlerin rasyonalite ile çevrelendiği bir anlayışın peşi sıra, insanların bilim ve teknolojiye karşı inançları ortaya çıkmaya başladı. Artık insanların hayatlarını tanrılarına adadıkları sözlerdense, rasyonel düşüncenin (bilimin) önerdiği rasyonel çözümler şekillendiriyordu. Bilimin yegane çözüm olduğu deterministik süreç 20.yy başlarında relativite ve belirsizlik kuramlarıyla sarsılarak stokastikleşmiş ve fenomenoloji başka bir nedenselliği açıklar mı kapıları zorlanmaya başlanmıştır. İnsanların teknolojik hayranlıkları ve etkileşimleri sonucu sanat, içerik açısından Futurism, Fluxus gibi dönemlerin peşi sıra yeni estetik değerler üzerine kurulmaya başlanmıştır. Dönem olarak Jean Tinguely’nin eserleri incelendiğinde, kurguladığı makine estetiği tüm mutfağı ile izleyicilerin gözleri önüne sunulmuştur. Teknolojiye olan inanç, deterministik bir estetik ile buluşmuştur. İzleyicinin gözleri önünde sergilenen mekanizmalar, çalışan sistemin yapısını estetik bir form olarak sunmaktadır. Dönem insanların makinelerin neler yapabileceğini merak ettiği bir süreçtir. Acaba bir makine resim yapabilir mi? Müzik üretebilir mi? Bugün bu sürecin sona erdiğini, insanların makinelerin neler yapabileceğini artık sorgulamaktan vazgeçtiği, makineler ile neler yapabileceğini sorguladığı bir dönemin başladığını konuşmak gerekiyor. Ben bu noktada makineler ve bilgisayarlar ile üretilen sanat eserlerinde, görsel estetik kriterinin işin mutfağından uzaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Teknolojiye olan inancım benim için daha diyalektik bir şekilde kendini gösterir oldu. Forever isimli serimde, sihirbazlık çizgisinde kalan, sarsamadığımız görsel gerçekliğin oluşturduğu inancın sınırlarını sorguluyorum. Sıkça sorulan “bu sistem nasıl çalışıyor?” sorusuna “sihir ile” demek bana keyif veriyor ve sistemin nasıl çalıştığını saklamak, işin yapısal karmaşıklığı ile sergilenen minimal hali arasında kutuplaşmış bir kontrast yaratıyor. Rasyonelliğe ve gerçekliğe olan inancımız, yine rasyonellik ve gerçeklik ile sarsılıyor. Sihirbazların bize sunduğu alternatif büyülü dünyaların bizi bizden alan hazzını, hayattaki tüm sarsılmaz inançlarımız etrafında yaşayabileceğimiz bizi bize anlatan gerçekliklerini “başkası var mı?” sorumuzu pekiştirmek adına var etmek, önemli bir değer olarak bizi biz yapmaya devam ediyor.

Belief Belief is the result of a reality we realize in our heads. The mental templates shaped by our observations and values define our realities. In time, we almost completely cease questioning those ones that sit towards the top of the value-pyramid. That top part of the pyramid is our beliefs. Our unquestionable beliefs are our immaculate walls. Following modern philosophy, which bases itself on rationality, the beliefs concerning science and technology started developing. Instead of the words offered to the gods, rational solutions of science were shaping up. At the beginning of the 20thcentury, the preceding deterministic phase—in which science reigned as the sole answer—was forced by the theories of relativity and uncertainty to take a stochastic turn, and the doors to a different type of causality were forced through phenomenology. Art, interacting with humanity’s admiration of technology, began shifting to new aesthetic values and bore periods like Futurism and Fluxus. Upon investigating Jean Tinguely’s works, the viewer faces the aesthetics of the machine with an open kitchen. The belief in technology meets a deterministic aesthetics. The mechanisms laid before the viewer present the functional system’s structure as an aesthetic form. The period is one in which people are curious about how machines do what they are capable of doing. Can a machine paint? Can it make music? Today, we are in a period in which we no longer question what the machines can achieve, and rather ask the question of what we can achieve through machines. I believe, at this point, the visual criteria for the aesthetics of mechanical and digital art should stray away from the kitchen of the process. My belief in technology manifests in a more dialectical manner. In my series “Forever”, I am questioning the limits of our belief in the unshakable visual reality that borders on wizardry. Answering the oft-asked question of “how does this work” with a curt “with magic” pleases me, and creates a polarized contrast between the structural complexity of trying to hide the secrets of the system’s inner workings and the simplicity in its minimal presentation. Our belief in rationality and reality gets shaken by again rationality and reality. Keeping alive the overwhelming pleasure of the alternate worlds given to us by magicians, and those realities built on the fringes of our sturdy beliefs telling us who we are, in the end makes us what we are by making us ask: Is there another?


actualsize

Müge Büyüktalaş

Bashir Borlakov

LEYLA GEDİZ

Meksika Rüyaları Mexican Dreams

Gelecek Program Coming Soon

22 kasım november 2011

25 kasım november 2011

PİLOT

RAMPA

Pilot Galeri geçtiğimiz ay gerçekleştirdiği Halil Altındere sergisiyle yaptığı açılışın ardından bu defa da başka bir çarpıcı isime ev sahipliği yapıyor; Bashir Borlakov. Borlakov’un sekiz fotoğrafının sergileneceği sergide tarih algınızı alt üst etmeye hazırlanıyor. Sergide kimler yok ki? Frida Kahlo’dan unutulmaz aşkı Diego Riviera’ya, Troçki’den Siqueiros’a yaşanmış ve yaşanmamış bir ilişkiler bütünü. Borlakov kurgusal gerçeklik yöntemiyle tarihi yeniden yazıyor ve bildiklerimizi bize baştan anlatıyor. Hem olmuş hem de hiç olmamış gibi.

Türk resim sanatının şüphesiz en nevi şahsına münhasır isimlerinden Leyla Gediz 25 Kasım’da Rampa’da “Gelecek Program” isimli sergisiyle izleyiciyle buluşuyor. Gediz’in çoğunlukla hayatın geneline hakim olmuş kavramları gündelik yaşamın olağan alışkanlıklarında yarattığı izleri anlattığı resimlerine bu defa da portreler ekleniyor. Sanatçı farklı sosyal çevrelerden ve farklı yerlerden tanıdığı insanların adeta içlerinin dışların yansığı naif ve belki de çocuksu hallerini tuvale yansıtmış. Portreler arasına bazı ünlü isimlerden, sanatçılara Gediz’in tanıdığı birçok isme rastlamak mümkün.

Pilot nerede derseniz, Sıraselviler Caddesi No:83, pasaj içerisine girip bir kat aşağı inmeniz gerekiyor. Pilot gallery does the honours to an other striking name after opening exhibition of Halil Altındere; Bashir Borlakov. Your history perception will be upside down by the exhibition where eight photograpy of Barlakov will be on display. Diego Riviera the unforgetable love of Frida Kahlo, the whole relations living and non living from Troçki to Siqueiros. Borlakov remakes history by fictional reality method and tells us what we knew over again. As it has been occured and it hasn’t been occured. If you ask where the Pilot is, you should step down one flat running into passage, Sıraselviler Caddesi No:83

Sergi 7 Ocak 2012’ye kadar Akaretler’deki Rampa Galeri’de görülebilir. As one of the unique names of Turkish art scene; Leyla Gediz will have an exhibition on 25th of November at Rampa Gallery. Gediz, this time adding portraits to her usage of referrals to the concepts of life which also leaves traces on daily ordinary attitudes of human. Exhibition is an outcome of the portraits which artist personaly knows from her own enturage including famous artists and publicly known people. She is portraying them in a naive and childish way. Exhibiton can be seen until 7th of January 2012 at Rampa Gallery Akaretler.

Portrait of Yeşim Akdeniz 50x40 cm oil canvas


YEŞİM AKDENİZ GRAF

Contemporary Istanbul Sanat Fuarı Contemporary Istanbul Art Fair

Lüks Minnoş Lüks Minnoş

24 - 27 kasım november 2011

24 - 27 kasım november 2011

LÜTFİ KIRDAR KONGRE VE SERGİ SARAYI CONGRESS AND EXHIBITION HALL

CONTEMPORARY ISTANBUL SANAT FUARI CONTEMPORARY ISTANBUL ART FAIR

Bu sene 6.’sı düzenlenen İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı 24-27 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek. Geçtiğimiz sene yurtdışından bir çok galerinin ve dünyaca ünlü pek çok sanatçının katıldığı fuarın bu yıl daha çok süprizle izleyiciyle buluşması bekleniyor. İstanbul’un çağdaş ve güncel sanat anlamında dünya genelindeki çekiciliğinin istikrarlıu yükselişinin en önemli aktörlerinden biri olan Contemporary, bu sene çıtayı daha da yükseltebilecek mi onu ilerleyen zamanlarda gözlemleyeceğiz.

Pentürün güçlü ve kalıcı strüktüründen uzaklaşmayan sanatçı Yeşim Akdeniz Graf, bu defa farklı bir anlatım diliyle izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Contemporary İstanbul’un açılış gününde gerçekleştireceği yarı performatif interaktif projede sanatçı, içinde bulunduğu toplumun görsel estetik anlayışına yaptığı gönderme üzerinden tasarladığı bir obje yoluyla, cinsellik tarihinde kadının erkek karşısında kendi kaderini belirleyebilmesine ilk kez gerçek anlamda imkan veren bir buluşu öne çıkarıyor; doğum kontrol hapı!

This year 6th Istanbul Contemporary Art Fair will take place on 24-27 November. This year fair is expected to receive suprising amount of audience more than many worldwide known artists and galeries attended last year. One of the most important actors of the consistant rise of İstanbul’s modern and current art accross globe, we will observe later on wheter it may raise the bar this year.

İlginç projenin bir parçası olmak için fuarın ilk günü Dirimart standına mutlaka uğrayın. Üstelik henüz ne olduğu açıklanmayan bu objeden bir tane evinize de götürebilirsiniz, hem de ücretsiz olarak. Yeşim Akdeniz Graf who does not grow away form strong and durable painture, is prepared to meet audience with an different expression language. İn the semi interactive performative Project that she will carry out at the day of opening day of Contemporary İstanbul, by means of an object that she designed through the sense of visiual aesthetics of public, puts forward a discovery allowing in real terms first time in sexuality history of women in the face of male; Conttraceptive pill! Certainly stop by to Dirimart stand during the first day of the fair in order to be the first part of this interesting Project. Furthermore you may take one piece of this object that can’t be explained to your home freely.


Art is believing / believing is art! Rakan Budeiri

In a recent show at Istanbul’s Arter Gallery, Kutluğ Ataman, as the protagonist in his video piece “Strange Space” (2009), staggers blindfolded across the desert of his native region of Turkey. The camera wobbles as we follow our barefoot walker on his journey across dusty flatlands ever so tentatively - one small step after another. As the audience, we stand in a black tunnel watching the video, our peripheral vision diminished by the projection’s setting and by the fact that the camera does not show where our brave perambulator is headed. Like Ataman, we have to believe that he will get to wherever he is going. This shared conviction between artist-actor and viewer is what defines and, indeed, makes the piece. Believing is all about knowing something without the possibility of understanding whether that knowledge is even correct. In Ataman’s case, it ‘s whether he will safely traverse this vast empty expanse. It is a concept that features heavily in his work (see his 2009 work - “Journey to the Moon”). Belief is key to our comprehension of the world and we would be stuck without it – constantly trying to prove truth and ending up nowhere because of our preoccupation with those attempts. So beliefs form part of our everyday experience; they are one of the many things that get us through the day. Of course we can’t even begin to mention the concept of belief without indulging in what it is most commonly associated with: religion. So much so that the two concepts are often seen as synonymous. On the other hand a link, which typically remains unrecognized, is that between belief and art. This is the reason why Ataman’s work is so useful in helping us find a connection between how art and belief, as concepts, are so intricately intertwined. Art is a way of understanding the world, and, even more so, a way of expressing our emotional perception of the world, a way of letting others see our own experience of the world and thus developing their own thoughts at the same time. This definition shares a lot of similarity with how we think about the concept of belief. So, can we say that “art for understanding the world” = “belief for understanding the world”?

It is no secret that individuals within every culture have the desire to understand their place in the world. Art plays into this desire by helping people create and record all sorts of beliefs, for example on a spiritual level but also for inspiring these beliefs and prolonging them. This manifests itself in a number of ways depending on all sorts of cultural variables. We see examples of highly decorated places of worship and also very simple toned down versions all over the world. Aside from architectural observations, this also applies to how people create images of their gods. While the divine has often been portrayed through the human form, humans have been preoccupied with imagining what the divine might actually look like. On the other hand, there has always been the option of never letting this thought cross one’s mind - something that has been getting a few European publications into trouble over the last few years (most recently with the firebombing of the French magazine Charlie Hebdo’s offices in October 2011). Of course this implies and is testament to the power of art, not least when it comes to defining and questioning beliefs. If art is the way we externalise our perceptions, is it even possible to believe without some sort of art? From a quick look at human history it seems that every example of a belief system has had some form of artistic backing in how it is has formulated or presented its ideas. This does not mean that the two have always co-existed peacefully. Many times throughout history those in power have objected to pieces of art that challenge their beliefs. In 2001 the Taliban, declaring them “idols”, dynamited two huge statues carved into a rocky hillside, the Buddhas of Bamiyan, in central Afghanistan despite international condemnation. Not only those in power but those feeling marginalised have seen art as challenging their beliefs and even imposing a new form of social order on spaces they see as “theirs”. In September 2010 the art world learnt of disturbances during the “Tophane Art Walk” in central Istanbul when several galleries, hosting openings on the same evening, appeared to fall victim to a coordinated attack. While the reports of that evening are still confusing, it seems that many locals were unhappy with gentrification plans in “their” area and perceived the newly opened art galleries as a legitimate source for their anger.


This introduces the idea of space onto the axis of art, belief and power. In fact, it has been here all along; space cannot be ignored when it comes to discussions of how art and belief interact. Taking the example of religion, we only need to look at the awe inspiring nature of places of religious worship (even in their simplicity) to see how all of these concepts were drawn together to influence people’s beliefs. Where it becomes particularly interesting is when belief, perception and understanding are blurred through art. If artistic practice can help alter our reality through the perception of the world, then it becomes powerful in the new experiences it creates for us. Olafur Eliasson’s “Your Blind Passenger” (2010) sees the visitor entering a 90-metre long tunnel installation filled with fog severely limiting visibility. The experience Eliasson has created uses the perception of space through the medium of art to undermine people’s beliefs that they understand where they are and what they can expect from their situation. Like Anthony Gormley’s “Blind Light’ (2007), which sees visitors in a glass ‘box’ filled with fog, Eliasson’s piece introduces a social element to the experience which alters what people believe may happen to them once inside the installation depending on who they might encounter within. This is also evident in Miroslaw Balka’s work, “How it Is” (2009), which puts visitors in a similar situation but within a huge blacked out container which gets progressively darker as you venture further inside.

ARTWORK

Erdem Ergaz

“Metaphysics III”

Returning to where we began - with Ataman - what we see in all these artists works is that there is some sort of journey across physical space (whether it is a social experience or not) which has to take place and which alters our mental space recognition. This could be said to alter how people believe and indeed even what people believe. And it happens through the process of representation which we understand as art. Which in turn can also be understood as belief, equally important in shaping art!


MUGEBULUNTEKIN GOKAYCATAKELADANI BARISELIFARASCAKARLAR OKTAYBINGOLOZANAKTUNA TAHLIAAYCAAHMETUNVER


Believe in Yourself! Müge Buluntekin

Do you think it was debbie harry’s goal to become a fashion icon, or was she carried to top ranks in fashion icons lists by others because she was someone who combined the life she led and the things on her mind with her time’s conditions, someone that enjoyed the moment, someone that defined her own rules or the lack of them thereof? Debbie, who on the one hand leading the female artists in the music industry of the era, while on the one hand always kept her style which was as rough as it was comfortable and sexy is now 65 years old, and is one of the biggest sources of inspiration for many names that we all admire. So Debbie isn’t one of those who set out to be an icon, she’s one of those who carried her name to that point because she is the way she is. She is someone who has made herself accepted with her belief in herself. And then, don’t you think that Twiggy, who made us all walk around looking like sticks - annoying me just beause of that- gained all fame for keeping her difference from other women with her boyish figure instead of looking like the women on magazine covers, especially considering the era that she peaked? Chanel is also a very important name for me and for many other people at this point. Hasn’t she too built a big name for herself by building something from scratch and accentuating that with her own looks, making us all love trousers, putting a stop to the division between men and women in her clothes as well as in her head instead of taking something from one place and putting it somewhere else, just like those other personas? As a more contemporary name didn’t Agyness Deyn fall into our lives like a bomb with her mismatching well-matched clothes and very short hair? And again, she was able to do that because she believed in the moment and the costume she carried rather than looking at fashion within specific frameworks.

There’s also a woman that has a fairly important place in this industry but reminds me of nuns, who is the most exposed example of believing in something so much that leaving who you really are aside and turning into what you believe in makes one so boring and ordinary: Anna Wintour. This larger than life fashion editor is a project that has devoted herself to the industry with her error-free, flawless stance, from the fashion shows that don’t start until she arrives to the fact that you can find yourself in a totally different place that you currently are once your word passes her lips. Well of course there’s also a belief, an acting according to conditions, a complete following of the chain of rules to be followed in order to climb the steps to success; but as a matter of fact, the huge difference between being an icon and taking the pledge to be an icon is hidden right here. Just compare for a second, who would you choose - Anna or Bianca Jagger who lives each moment, who makes everything that she wears look good because she is life itself rather thanan Apollonic figure, whose way of carrying pieces of clothing is more important than what she wears with what? I am one of those people: I think I am ugly and ratty when I can’t pull an outfit off, I set my own rules about fashion too just like everything else in life, I dress up according to my own body without caring about how much an item sells or which designer it belongs to or even when I’m an embodiment of mismatch, I believe it is far more sensible and valid to look like me in the mirror instead of looking like I’ve just walked off the runway, being a mismatch with life myself. Believing means dragging others behind too, which is how all the stylish people whose names that we still mention have that power. Otherwise a wasted, elbows in mud Kate Moss couldn’t be that cool for us, right?


PHOTOS Gökay Çatak MODEL Cynthia Baremans ICE MODEL HAIR&MAKEUP Samet Kılcı STYLING Aslıhan Arslanalp

PHOTOS Ozan Aktuna HAIR&MAKEUP Osman Nuri Buruk STYLING Ece Orgül

PHOTOS MODEL STYLING

PHOTOS Oktay Bingöl MALE MODEL Yahya Doğu Demir FEMALE MODELS JOY MODEL HAIR Mehmet Tekin MAKEUP Cevahir Özkan Güner ASSISTANT Hakan Yüksel STYLING Tuba Tuncay Alkan

Ahmet Ünver Natalia U. NEW MODELS Müge Buluntekin

PHOTOS Barış Elif Aras Çakırlar FLUFOTO MODEL Mariana P. JOY MODEL HAIR&MAKEUP Soner Akyol STYLING Müge Buluntekin


CLOAK DRESS

Vintage Rona Baştanoğlu


NECKLESS H&M DRESS Rona Baştanoğlu


SHIRT Şive Başoğlu BUILDING UNDERWEAR Calzedonia


ASOS

DRESS

Rona Baştanoğlu

SHIRT & NECKLESS Vintage SKIRT


DRESS

Rona Baştanoğlu


SHIRT Song羹l Cabac覺 BUILDING SKIRT Vintage NECKLESS ASOS


Why green is becoming the new black? Ela Dani

Something spectacular and breathtaking, yet curious and unexpectedly open-minded has been recently passing through the global fashion industry. It is just one little word, but it has the power to decide between history and innovation. Within living memory black has been the fashion colour par excellence. More than just a colour, it stands for vision, inspiration and high fashion. It dominated entire collections, designs and brands in the fashion community. Without a doubt, black still enjoys its reign as the dominant and fascinating tonality in fashion. However, the industry in general and a new generation of young fashion design talents in particular have begun focusing on new values and beliefs.

ILLUSTRATION

Ahmet Doğu İpek

As I mentioned, sometimes it just takes one little word to revolutionize beliefs and sentiments in an innovative community. In art school we learned that the colour green stands for hope, luck, freedom, nature, and silence. But that was all before I started noticing “green” in the world of fashion. New needs and requirements naturally shape current developments. “Green” now characterizes entire lines of fashion and conveys very important key facts and new values, such as sustainability, ethics, fair trade and transparency. It equally stands for a re-evaluation and forward-looking approaches across the globe. Despite all these positive advancements, we nevertheless have to be careful and keep an eye out for dubious practices. Due to the fact that “being green” is so in, there’s a lot of deception going on out there. Some companies use the green and eco bandwagon just in order to increase their unique selling proposition and improve their image. One thing is certain though. Bird chirping in the background, green shimmering light and using eco cotton cannot really maintain a good conscience when one ignores destructive production and refining practices. Nowadays, you are, almost literally, what you wear. Therefore, if we really do care about “green fashion”, we should choose wisely and take it seriously. Otherwise, we should simply stick with our old and beloved black, while looking fabulous in our “not so green fashion goodies”.


www.meinl.com.tr www.meinlcoffee.com www.meinl.com.tr Viennese Coffee House Culture since 1862. www.meinlcoffee.com www.meinl.com.tr www.meinlcoffee.com Viennese Coffee House Culture since 1862. Viennese Coffee House Culture since 1862.


BLACK JACKET

Haute Hippie V2K


SUIT H&M SHIRT VAKKORAMA SUNGLASSESJeremy Scott for Linda Farrow


SHIRT

Atelier 55


heysenniçin? Diana Vreeland’e ithafen

...seni mutlu eden şeylere inanmıyorsun?

... believe what gives you happiness but suffer.

...sevgilinin ceketini giymiyorsun? Hem daha yumuşak hem de daha sıcak hissedebilirsin.

... wear your boyfriend’s jacket , maybe it can make you softer, warmer than ever.

...kış aylarını çorba yiyerek geçirmiyorsun? Yaz başı, hiç olmadığın kadar ince olacaksın.

... feed with soup all the winter, you will be fitter than ever at the beginning of the summer.

...kameranı alıp şehirdeki etkinlikleri ve galerileri gezmiyorsun? Muhteşem vakit geçirmenin yanı sıra, yeni bir bakış açısı kazanma ihtimalin de yüksek.

...take your camera and go to galleries around the city. You can have great time and new aspect of life.

...Galata köprüsünde yürümüyorsun? Şehre bir de bu açıdan bak.

...take a walk nearby Galata bridge and look at the city from this point.

...konyak alıp, muhteşem aromasını içine çekerken Edith Piaf dinlemiyorsun?

...get cognac, inhale it’s natural flavour and fell like in France while listening Edith Piaf.

...ailenin evine gidip, çocukken nasıl biri olduğunu yeniden hem onlara hem de kendine hatırlatmıyorsun? Birilerinin çocuğu olduğunu hatırlamak, kendini rahat hissettirir.

...meet your family in their home , ask about your childhood and remember your huge contact between you and them. Being someone’s child again make you feel pure and comfortable.

...kayak takımı almıyorsun? Kendini bembeyaz bir dünyada tek başına, en sevdiğin müzik ve biraz alkolle hayal etsene...

...buy a snowboard and learn how to handle with it. Dream yourself in a white world with your best album and a little bit alcohol in your vessel.

...gitmek istediğin yere yolculuğa çıkmıyorsun? Gidip gidemeyeceğini düşünmeden bir tane bilet bul ve al. İnan bana zamanı gelince orada olacaksın. ...aynaya bakıp ‘’seni seviyorum’’ demiyorsun? Önce sen varsın.

... check the best places that you wanna go and buy a ticket even you have no time to do this trip. I promise you’ll go. ...look at the mirror and say ‘’I love you’’.

heywhydon’tyou?


LONGLINE BRA

Kith & Kin – BUILDING


UNDERWEAR

Lise Charmel – Deichic Distribution Agency


LONGLINE BRA

Kith & Kin – BUILDING


UNDERWEAR

Lise Charmel – Deichic Distribution Agency


OVERALL

Gizem Baş


UNDERWEAR

Lise Charmel – Deichic Distribution Agency


VEST

DRESS

Feray Kanbolat – BUILDING

Diane von Furstenberg – Brandroom


Parallel Paradigms Tahlia Ayça

Hundreds Hundreds of of loyal loyal pilgrams pilgrams make make their their seasonal seasonal voyages voyages across mountains, foreign lands and hundreds across mountains, foreign lands and hundreds of of miles miles in in order to be the first to take a glimpse of the their order to be the first to take a glimpse of the their fathers’ fathers’ latest latest creations. creations. Once Once they they reach reach the the holy holy cities cities of of London, London, New York, Milan and Paris on their marked maps, New York, Milan and Paris on their marked maps, the the intricate intricate mission mission of of veiwing veiwing the the creations creations up up close, close, begins. begins. The devotees swarm into areas preprepared The devotees swarm into areas pre- prepared for for the the sacred sacred rituals, rituals, they they push, push, they they plough plough and and they they plead. plead. Only Only those who have earned their blessings get to be those who have earned their blessings get to be the the chosen chosen ones ones and and getto getto pass pass through through the the gates, gates, get get to to smell, smell, get get to to feel, get to come close to their holyness; the rest are left feel, get to come close to their holyness; the rest are left to to languish languish on on the the outside. outside. As As the the gates gates close close behind behind those, those, the the doors doors make make itit dark. dark. The devotees scramble to find a seat, up front The devotees scramble to find a seat, up front ifif possible. possible. A A sudden sudden beat beat of of music music announces announces the the start; start; aa flash flash of of light floods the pathway. The beat continues, hitting light floods the pathway. The beat continues, hitting the the followers followers in in their their intestines, intestines, then then gradually gradually reaching reaching their their core. core. On On each each beat beat of of the the entracning entracning tune, tune, the the sisters sisters begin their enticing geniflate, with their follower’s begin their enticing geniflate, with their follower’s hearts hearts mesmorısed mesmorısed by by their their every every step. step. They They have have rehearsed rehearsed their their moves, moves, they they have have religeously religeously memorised memorised each each step; step; their their followers followers sit sit hypnotised hypnotised .. The The sisters sisters strut, strut, dressed dressed in in their their uniform, they are the vessels of the message the greater uniform, they are the vessels of the message the greater powers are bidding. bidding. They They are are carrying carrying sacrificial sacrificial rituals rituals over over powers are their shoulders, the skins glow in the illuminated atrium. their shoulders, the skins glow in the illuminated atrium. At At such such aa youg youg age, age, the the sisters sisters have have given given up up their their life life to to devotion; they have disfigured themselves in the name devotion; they have disfigured themselves in the name of of their their fathers. fathers. The The preachers preachers differ differ in in influence, influence, the the collective collective of of fans fans are seated in a significant order, a cast system based are seated in a significant order, a cast system based on on the the proximity proximity of of the the creations. creations. The The rows rows dictated dictated by by importance. Snapping through the ritual are importance. Snapping through the ritual are the the scribes, scribes, their their apparatus apparatus blinding blinding in in the the dark dark light, light, the the glow glow in in sync sync with the catatonic beat. with the catatonic beat.

They must must record record what what the the less-fortunate less-fortunate cannot cannot see see with with They their own eyes. The future trends, deleting the past and their own eyes. The future trends, deleting the past and what was was the the previous previous norm. norm. What What is is decided decided in in these these dark dark what yet convincing temples, is what the shape of what the world yet convincing temples, is what the shape of what the world will be be told told to to view, view, what what the the people people will will be be told told to to follow. follow. will The congrigation of scribes will publish what they see in The congrigation of scribes will publish what they see in their books. With ambassadors in higher places, the masses their books. With ambassadors in higher places, the masses will have have no no choice choice but but to to follow, follow, no no matter matter what what the the price. price. will As the the extravagant extravagant bait bait is is displayed displayed by by the the sisters, sisters, As imaginary baskets passed around and are filled imaginary baskets passed around and are filled with with future future donations, we will be the ones paying for these credited donations, we will be the ones paying for these credited purchses once once the the creations creations are are spread spread through through the the system, system, purchses through the world wide delegacy of devotee points. Fellow through the world wide delegacy of devotee points. Fellow preachers will work tireless hours to keep up to the biddings preachers will work tireless hours to keep up to the biddings of the the fathers, fathers, all all for for what? what? All All for for aa timeless timeless machine machine that that of churnes on a legendary ideal. churnes on a legendary ideal. The curtain curtain closes closes and and the the creator creator is is applauded, applauded, the the sermon sermon The judged. Once again the cycle begins, a spread to the judged. Once again the cycle begins, a spread to the masses is is just just about about to to begin begin on on aa larger larger scale, scale, words words of of the the masses creations playing chinese whispers will appear in far away creations playing chinese whispers will appear in far away lands; mutating mutating into into aa far far fetched fetched sketch sketch of of the the real real deal. deal. lands; Some devotees may scurry off to recreate; whilst others, sit Some devotees may scurry off to recreate; whilst others, sit in a trance, mesmorised to the point of physical deformity. in a trance, mesmorised to the point of physical deformity. After aa high high of of such such magnitude, magnitude, those those who who do do not not believe believe After are judged, judged on account of not following, therefore are judged, judged on account of not following, therefore being liabilities liabilities to to themselves. themselves. being The one one thing thing we we have have is is faith faith and and whether whether that that creates creates The us, or we create it, it is something we will only comprehend us, or we create it, it is something we will only comprehend when we we look look at at our our reflection reflection and when and see see what what we we are are really really made of and not merely what makes us. made of and not merely what makes us.


DRESSES Etcetura JEWELERY Boybeyi


OVERALL Fatima Lopes BLUE OVERALL Fatima Lopes MEN JEWELERY İnci SWEATSUIT Niyazi Erdoğan

BLACK SKIRT Zeynep Erdoğan LONGLINE BRA Zeynep Erdoğan TRANSPARENT SHIRT Etcetura BLUE SHIRT Fatima Lopes SWEATSUIT Niyazi Erdoğan NECKLESS İnci NECKLESS Boybeyi JEWELERY İnci


TRANSPARENT SHIRT Fatima Lopes LONG DRESS Özlem Erkan TUNIC Fatima Lopes MEN SUIT Julien Weiss NECKLESS Boybeyi JEWELERY İnci

LEATHER SHORT Fatima Lopes JACKET Etcetura OVERALL Tabe Kıyamet CARDIGAN Etcetura MEN SUIT Julien Weiss JEWELERY Boybeyi


SHALWARS Zeynep Erdoğan LONGLINE BRA Zeynep Erdoğan NECKLESS İnci MEN SUIT

Julien Weiss


accepted! Nanna van Blaaderen

Jantine von Peski

My main focus is to find the daring symbiosis between the handcrafted pieces and the minimalist, pure designs of the garments. Animal life and nature are essential sources of inspiration and are recurring themes in my designs.

nannavanblaaderen .com

jantinevanpeski .nl


Charlotte Taylor

It’s the simple things in life that count.

charlottetaylorltd .com


accepted! Corrie Nielsen

I like flying through different periods and sculptures and putting them together. And that created the exotic and unusual aesthetic.

corrienielsen .com


Shaun Samson

I like crazy colours and blankets; I feel like they are very simple and hopefully streamlined.

shaunsamson .co .uk


TSHIRT SKIRT

Balenciaga Vintage – Atölye dö Bora


Lost Highway


JACKETS & SKIRTS Özlem Süer HAT Vintage – Atölye dö Bora SHOES Oxs JEWELERY

Zeckie – BUILDING


LEATHER PANTS FUR Mango BRA Mango SHOES

Vintage – Atölye dö Bora

Vivienne Westwood


DRESS Özlem Süer HAT Özlem Süer GLOVE H&M SOCKS

Penti


EMREERBIRERAMIRAAKBIYIKOGLU ELIFTANVERDINILALDEMIRABAKE MELISBINAYGREGOIREdOULTREMONT DOGACANONARANENGINOZTEKIN DERYADILARAAKGUNERTOLGAGORGUN OYKUMARALENGINOZTEKIN ALICANARICANBIRNURTEMEL THORCARYAYSERCOBANOGLU KAANTURKERSELINORANSAYOGLU HULYAAPAYDINTUNCTUNCTUNC


I don’t believe in the Republican Party or the Democratic Party.

I just believe in ‘parties’ * * Samantha Jones – Sex and the City

Emre Erbirer

Ersin Karabulut’un “Yeraltı Öyküleri” serisinde Taş Devri diye bir öyküsü vardır. Bu hikayedeki halkın inancına göre herkesin doğumundan ölümüne kadar taşıması gereken bir taş bulunmaktadır. Bu taşı bıraktıkları zaman başlarına çok kötü şeyler geleceğine inanırlar. Daha sonra 2006 yılında ablam Gizem Erbirer tarafından kısa film olarak çekilen bu hikaye, benim hayatımda “inanç”a dair çok büyük ve çok temel sorular yaratmıştır. Bu nedenle inanç hakkında bir şeyler gevelemektense –bunu zaten her gün ve her saniye birçok inanç adamı, işadamı, siyasetçi, esnaf, kadın, öğretmen, öğrenci, akademisyen, işçi yapıyor- ben sadece inanç hakkında kafamda beliren ve cevabını aradığım sorular sormak istiyorum.

Among the stories of Ersin Karabulut,there is one ,named ‘Stone Age’.According to the folks in this story,there is a stone that everyone should carry from birth till death.In case of letting the stone go,they believe that fearful things will be happen.The story that I mention above,short-filmed by my sister Gizem Erbirer in 2006,caused very vital and main questions about ‘faith’ in my life.Because of that reason, I just want to ask questions,appeared in my mind and lookin for answers about faith instead of mumbling about it-already done everyday and every each minute by so many religious men, business men, politicians, tradesmen, women, teachers, pupils, academicians, workers etc...

İnanç nedir? Bir şeye inanç duymanın kökü inanmaktan mı gelir, yoksa inanmayı istemekten mi? Bir şeye inanmak ne kadar önemlidir ve inanmayı istemek neden gereklidir? Ya da gerekli midir? Peki ya inandığın şeyler “uğruna” kendini ya da başka bir şeyi feda etmek? İnandığın şeyler uğruna bir şeyleri feda etmesen bile, savaşmak ne kadar gereklidir veya siyaseten ne kadar doğrudur? Bu siyaseten doğruluk ne derece tartışmaya açıktır, kimler tarafından manipüle edilebilir? Peki ya inandığı şeyler uğruna savaşmayan –daha doğrusu savaşmamayı seçen- bir topluluk hainlik veya korkaklıkla suçlanabilir mi? Bu suçlamayı yapan kişinin inandığı şeyler uğruna savaşması, inanç skor tablosuna artı puan olarak yazılır mı? Ya da inananlar ve inanmayanlar diye bir ayrım yapmak ne kadar doğrudur veya uygundur? Bu ayrım ne tür olaylara ve sorunlara yol açacaktır? Bu olaylar ve sorunlardan kim sorumludur? Bir şeylerden sorumlu olmak için onu “inanarak” yapmak mı gerekir, yoksa inanmadan yaptığın –ya da bazen yapmak zorunda bırakıldığın- davranışlardan da sorumlu musundur? “İnanç” denilen şey, yaptığın eylemler konusunda ekstra bir puan veya haz sağlar mı; yoksa zaten kendi kendini kandırdığının resmiyet kazanması durumunda bu puanların ve hazzın bir farkı olmaz mı? Peki ya sorgulama ile inanç arasındaki bağlantı nedir? Sorgulamak ve inanmak birbirini takip eden iki kavram mıdır? Arka arkaya mı gelmesi gerekir? Yoksa bu sıra bozulabilir mi, değişebilir mi, mutasyona uğrayabilir mi, araya başka kavramları alabilir mi, sekteye uğrayabilir mi,

What is faith?The roots of believing something derives from believing or desiring to believe?Is it important to believe in something or why is it necessary want to believe in something?Or is it necessary?All right! Sacrifice yourself or something else for the sake of your beliefs? Even though you don’t sacrifice something for the sake of your beliefs,is it convenient to fight or is it true for the policy?Does the accuracy of the policy open to discussion,can be manipulated by whom?All right! A community who can’t fight for the sake of their beliefs-to tell the truth prefer not to fight- can be accused as traitors or cowards?The one who accused,fighting for the sake of what he believe,does it written as a positive number to his score board?Or is it convenient to make a discrimination between believers and non-believers?What kind of problems can be occured because of that discrimination?Who is responsible of these situations and problems? Is it necessary for being a responsible for something to do it as a believer or are you responsible for what you done as a nonbeliever-or have to done?Does faith make you gain an extra score or satisfaction about what you done,or is there any difference for these scores and satisfaction in case of formality of deceiving yourself?Or what is the connection between questioning and faith?Are questioning and believing chasing notions?Should be necessary back to back?Otherwise this linear situation can be broken,changed,deranged ,even can be exist just by


ILLUSTRATION

Burcu Urgut

hatta birbiriyle hiç alakası olmadan tek başlarına var olabilir mi? Peki ya körü körüne inandığımız şeyleri sorgulamaya başladığımız an ortaya çıkan karmaşanın yarattığı duygular nedir ve bu duygular bizi nasıl bir duygu seline –ya da belki duygusuzluk seline- sürükler? Kendimizle ve inandığımız her şeyle çeliştiğimiz o an, hayatımızdaki tüm gerçek addettiğimiz yalanların ve inandığımız “büyük yalan”ın yerle bir olduğu o an, sorguladığımız tek kavram inanç mı olur, yoksa o da bir kuru gürültü haline mi gelmiştir çoktan, tıpkı diğer inandığımız şeyler gibi?

itself without any relation to each other?All right! What kind of feelings occured as chaos when we started to question the things that we believe in slavishly and what kind of sensation or insensitiveness are dragged us by these feelings ? The moment we contradicted to ourselves and all the things we believe,the moment we consider all the lies as the epitome of reality in our lives and the moment we believe ‘big lie’ is devastated,is faith the only notion that we question? Otherwise did it already turn into much ado about nothing like everything else we believed in?

İnandığımız birtakım şeyler son zamanlarda bir bir dağılıyor. İlk geceye olan inancım çoktan geçti mesela, ilk görüşte aşka, yataktaki ilk sekse olan güzel inançlarımın bitmesi gibi. Pornoya olan inancım ise asla bitmeyecek. Dünyanın her yerinde mütemadiyen doyumsuz olan ve mastürbasyon yapmaya devam edecek bir kitle olduğu sürece porno endüstrisi devam edecek. İsyana olan inancım ise yeni körüklendi. Arap Baharı, Wall Street İşgali, Paris ve Londra’daki öğrenci olayları derken, isyankar ruhum körüklendi. Ben bile bir şeylere isyan eder oldum. Sansür ise bütün bu inandığımız şeyleri kapatmak üzerine kurulu olsa da, ona direnmeye devam ediyoruz. 5. Sayımız ve inandığımız her şey kutlu olsun!

Last days,some notions we believed in are dispersing.For instance,my faith for first night already lost like my other lost beliefs about love at first sight or first sex.On the other hand,my faith about porn will never disappear.As long as there is a community around the world,constantly insatiable and ready to masturbate,porn industry will be exist. Contrast to this,my belief in anarchy was excited.The Arab Spring,Wall Street Invasion, pupil anarchists both in London and Paris made my spirit excited.Even me feel like a rebel. While censorship is basically a tool that cover all we believe in,we go on to resist it.Fifth issue and best wishes for all our beliefs!!


Hareketli Sanat Yılı Amira Akbıyıkoğlu

2011 yılının yeteri kadar hareketli geçmediğini kimse iddia edemez. Hele ki sergi ve fuar takvimindeki yoğunluğun yanı sıra, İstanbul Bienali için güncel sanat dünyasının “crème de la crème”ini şehirde buluşmuşken. Moma’nın kapısından Klaus Biesenbach ve Glenn Lowry’nin her an girebilecek olması, Art Basel’in eş-direktörü Marc Spiegler’in, kalabalık bir fuar ekibiyle sergileri gezdiği bir dönemde açılış yapmak; adrenalin seviyesini yükseltiyor elbette. Unutmamak lazım; bir açılış, hiçbir zaman “sadece bir açılış” değildir. Özellikle Art Review’ın daha yeni açıkladığı “2011 Power 100” listesindeki isimlerden bazıları yakınlardaysa… İstanbul’un, uluslararası güncel sanat haritasında önemli bir yere sahip olması ve tüm bu isimlerin ajandasında yer bulması sevindirici tabii ki. Türkiye’de, güncel sanat üzerine yeteri kadar yayın yapılmadığı ve güncel sanat üretimine verilen kurumsal desteğin kısıtlı olduğu, bilinen ve konuşulan bir gerçek. Bu nedenle; bu iki hayati konudaki son gelişmeler, oldukça önemli ve değerli. Yayın tarafından başlayalım. Halil Altındere ve Süreyyya Evren, beraber yayına hazırladıkları “101 Yapıt: Türkiye Güncel Sanatının Kırk Yılı” ile, Türkiye güncel sanatına dair bellek oluşturma çabalarını sürdürüyorlar. Kitap, 2007’de yayınladıkları ve bir başvuru kaynağı sayılan “Kullanma Kılavuzu: Türkiye’de Güncel Sanat, 1986-2006”nın devamı niteliğinde. Fakat bu sefer sanatçılar üzerinden değil, sanat eserleri üzerinden bir sanat tarihi yazımı öneriyorlar. Sanat üretimi alanında ise iyi niyetli bir gelişme var: Spot. Tansa Mermerci Ekşioğlu’nun, Zeynep Öz ve Laura Carderera ile geliştirdiği yeni bir proje olan Spot, bir güncel sanat eğitim programı. Yedi hafta sürecek kursta; bir taraftan okumalar ve konuşmalar gerçekleştiriliyor, diğer taraftan da sahaya çıkılıp sergiler, sanatçı atölyeleri ve koleksiyoncuların evleri geziliyor. Ama işin belki de en önemli/yenilikçi tarafı; programdan elde edilecek gelirin, sanatçıların yeni işler üretmeleri için kullanılacak olması. Sanırım bu tabloya bakarak, 2011’in son yarısının oldukça hareketli ve de verimli geçtiğini söyleyebiliriz.

ILLUSTRATION

Miray Özcan

Dynamic Year of Art No one can deny that 2011 has been an especially vibrant year for the Istanbul art scene, culminating in the meeting of the “crème de la crème” of the contemporary art world for the Istanbul Biennial two months ago. Adrenaline levels were naturally high when at any moment Moma’s Klaus Biesenbach and Glenn Lowry could make an appearance at the opening party or when the co-director of Art Basel showed up to the exposition with a huge entourage. And let’s not forget that an opening is never “just an opening” when some of the biggest names of the “2011 Power 100” list are in attendance. It is truly gratifying to see Istanbul taking its place as a prominent spot on the international contemporary art circuit by hosting such big names. For four days, all the challenges facing the Istanbul art scene could be forgotten. As everyone knows, there are still too few publications covering the scene and too little corporate sponsorship of contemporary art projects in Turkey. That’s why recent progress in these two fields is all the more important and valuable. Now that the buzz has subsided a bit, it’s a good time to take stock and reflect on the developments. Let’s start from the publication side. Halil Altındere and Süreyyya Evren continue their efforts to document and chronicle Turkey’s contemporary art with their “101 Artworks: Forty Years of Turkish Contemporary Art”. This edition is a follow-up of their previous book, “User’s Manual: Contemporary Art in Turkey 1986-2006”, which was published in 2007 and is still considered the authoritative Who’s Who of Turkish artists. In this new book, however, they focus their attention on individual pieces of art, thus providing us with more of an art historical guide. As for the production side, a well-intentioned project stands out: Spot. Spot, an educational program on contemporary art, is a project developed by Tansa Mermerci Ekşioğlu, in cooperation with Zeynep Öz and Laura Carderera. During the course of seven weeks, lectures and lively dialogues are held, and participants have the chance to explore the scene hands on through visits to expositions, artists’ ateliers and collectors’ homes. However, the most innovative and significant aspect of this program is the fact that profits are given to selected artists to support the creation of new works. Looking back over the last half year, it’s easy to see how the second half of 2011 has been an active and productive one.


Çok Ses Tek Yürek: Van İçin Rock Elif Tanrıverdi

A Lot of Voice, One Heart! Rock for Van!

23 Ekim Van / Ercis depreminden sonra bir seyler yapma istegiyle birlik olan rock sanatçıları dev bir konser organize ettiler. 500’ün üzerinde kisinin gönüllü çalıstıgı 12 saat süren bu etkinlikte 40 grup ve sanatçı sahne aldı, 14 bin bilet satıldı ve toplamda 500.000 TL gelir elde edildi. Türkiye’de daha önce bu kadar büyük bir dayanısma yapılmadı.

In the aftermath of the very destructive earthquake, which struck Van and Ercis on October 23rd, the most famous rock musicians of Turkey came together for a charity fundraising event. Over 500 people volunteered their time and energy to quickly organize a massive, 12-hour concert. 40 bands, comprising a total of 280 musicians, performed and 14,000 tickets were sold. The total proceeds raised equalled 500,000 TL, which were donated directly to quake victims via the Turkish Red Cross. Such a huge event and show of solidarity is unparallel in Turkey.

Peki, Van için rock! fikri nasıl ortaya çıktı ve dinleyicisi, sanatçısı hep beraber ne basardık?

How did this simple idea of helping the victims become such a large event, and what did we achieve together?


PHOTOS

Elif Tanverdi

“Van’a yardım için büyük bir konser düzenlesek?” Her şey Redd grubunun gitaristi Güneş Duru’nun bu “tweet”iyle başladı. 23 Ekim 2011 Pazar günü Van’da 7.2 büyüklüğünde yıkıcı bir deprem olmuştu. Hepimiz twitter’larımızın başında, televizyondan daha hızlı haber aldığımız bu yeni medyada gelişmeleri takip ediyor, oradaki insanlara yardımcı olabilmek için bilgi paylaşıyor, belediyelerde afetzedeler için toplanan yardımların organize edilmesi için gönüllü ihtiyaçlarını, ne tür yardımlar yapılması gerektiğini duyuruyor, ama en önemlisi oradaki insanları merak ediyor ve bir şeyler yapmak istiyorduk. Samimi duygularla bir şeyler yapmak isteyen insanlardan biri de Güneş’ti. Deprem sonrası yine Redd grubunun solisti Doğan Duru ve organizatör Nadir Duman ile ne yapabiliriz diye kafa yorarlarken ortaya çıkan konser fikrini bir öneri olarak attığı bu “tweet”ine birçok olumlu dönüş aldı. Güneş’in sıkı takipçilerinden biri olarak ben de o esnada “online” olduğum için bu konser fikrinin doğuşuna ve gelişmesine tanıklık ettim. Ortaya atılan fikir birçok kişi tarafından beğenildi ve pek çok önemli sanatçı ve organizatör bu projeye destek vermek istediklerini belirttikten sonra 14 saat gibi kısa bir sürede “line-up”, tarih ve mekân belli oldu. Hemen

It all started when Güneş Duru, guitar player for the protest rock band Redd, well known for their political activism, tweeted “Can we organize a big concert for the victims in Van?” On Sunday, October 23rd 2011, a 7.2 magnitude earthquake hit the city of Van, in the eastern part of Turkey. We were all very shocked and troubled at the news and followed the events unfolding in Van online, and on Twitter specifically. Social media proved once again to be a better source of breaking news than the slower moving conventional media outlets. News and various opportunities to help the local municipalities, struggling to organize and collect food, clothes and sanitary materials for the victims, were shared in real time with our social networks. But most importantly, we were all genuinely concerned and wanted to do something to help the victims. Güneş Duru was one of those people who sincerely wanted to help. Sitting in a cafe with his brother, Doğan Duru, lead singer of Redd, and their close personal friend and promoter, Nadir Duman, he tweeted his suggestion about organizing a charity concert. As one of his loyal followers, I immediately saw the tweet and witnessed the immense outpouring of positive support for the idea. I feel particularly lucky, as I was able to witness the birth of this concert and see how people came together to show their solidarity.


harekete geçme isteği ve sosyal medyanın da gücüyle, bu kadar önemli isim “isimsiz” bir şekilde bir araya geldi ve benzersiz olan bu büyük konser, rekor bir sürede organize edildi. Etkinlik günü geldiğindeyse sesçisinden ışıkçısına, sanatçısından “roadie”sine 500’e yakın kişi, kendileri de bilet alarak katıldıkları bu dev organizasyonda canla başla ücret almadan çalıştılar. Bu felaket sonrası bir şeyler yapmak isteyen üzülen insanların yanı sıra, azımsanamayacak ölçüde nefret söylemlerine de şahit olduk. Van’ın Türkiye’nin Kürt popülâsyonu yüksek illerinden biri olması sebebiyle, tüm Kürt vatandaşlarımıza terör örgütü üyesi muamelesi yapan ırkçı söylemlere, depremin oradaki insanlara müstahak olduğunu düşünen sağduyudan yoksun zihniyetlere de şahit olduk. Benim gözlemlediğim kadarıyla ise tam da bu söylemler yüzünden daha da önemliydi, sadece para toplayarak yardım etmekten fazlasını yapmak. Bu kolektif yardım konseri fikrinin ortaya çıkması, organizasyonun büyümesi ve bu kadar kişiye ulaşmasında, daha önce halk örgütlenmelerine zemin olan sosyal medyanın rolü çok büyük oldu.  48 saat içinde ücreti 20 lira olarak belirlenen biletlerin satışına başlandı ve konsere gösterilen yoğun ilgi ve destek sayesinde, biletler etkinlik günü gelmeden tükendi. Yardım etmek, destek olmak isteyenler üçer beşer aldılar biletleri. Başka şehirlerden hatta Avrupa’dan, Uzak Doğu’dan

The idea was very well received and a lot of musicians and promoters declared that they wanted to be a part of this event. So, in an unbelievably short amount of time, the line-up, date and venue were set. It was already very cold for that time of year, and the victims were in tremendous need, considering that so many could not return to their homes. Action had to be urgently undertaken to help the people of Van, and through the use of social media, one of the greatest concerts in the history of Turkish rock music was organized. On the day of the event, over 500 people, including sound and light technicians, roadies, caterers and artist, not only worked voluntarily but also bought their own tickets. Because of ongoing political issues and renewed fighting with the PKK, it was sad but somehow unsurprising that hate speech was voiced publicly, seeing that the affected area is inhabited largely by Kurdish citizens. Nevertheless, as I witnessed, people with common sense were even more motivated to help when confronted with such hateful words. This was a day to come together and show the people in the eastern part of our country that we are one and willing to help. That’s why it was so important not only to raise money but also to show solidarity with the people in need. Interestingly, social media, which has been so instrumental in recent social unrest and demonstrations throughout the world, also played a central role in spreading the idea of this benefit concert.


konsere hiç gelme şansı olmayanların bile destek amacıyla bilet aldıklarını biliyoruz. Amacı yardım olan bu konserde biletlerin karaborsaya düşmemesi için organizatörler yoğun bir çaba gösterdiler ve konser alanının dışına da bir ekran kurularak giremeyenlerin de konserleri izlemesi sağlandı. İçeride satılan Van için rock! “T-shirt”lerinin ve yiyecek içecek satışlarının da tüm gelirleri Kızılay’a bağışlandı. Fotoğraf camiasının “rock star”ı Mehmet Turgut ise isteyen katılımcıların Kızılay’a aktarılacak bir ücret karşılığı fotoğraflarını çekti. Bunun dışında Dream TV’de konseri canlı yayınladı. Konseri evlerinde izleyenler telefonlarından ROCK yazıp 2868’e göndererek, Türk Kızılay’ı aracılığıyla direkt Van’a aktarılacak, ilk etapta oradaki acil ihtiyaçları giderecek, sonrasında da bir okul inşa edilecek olan 500.000 TL’nin toplanmasına katkıda bulundular. Canlı yayını üstlenen Dream TV’nin reklam gelirlerini de Kızılay’a bağışlamasıyla en başta düşünülenden bile büyük bir gelir elde edilmiş oldu. Tabii ki organizasyondan önce ‘ölenler var eğlenerek yardım mı olur’ diyen çatlak sesler çıktı. Onlara en güzel cevabı Güneş Duru müziğin sadece eğlence aracı olmadığını söyleyerek verdi. Bu bir dayanışma konseriydi. Verilmek istenen bir mesaj vardı: Yalnız değilsiniz. Yanınızdayız. Bu nedenle insanlar buraya yalnızca müzik dinlemeye gelmediler. İzleyicilerin büyük bir kısmı yanlarında getirdikleri kışlık giysi, uyku tulumu, çadır, ped ve bebek bezi gibi malzemeleri konser girişinde kurulan çadırlara teslim ettiler. Bu çadırda paketlenen yardım malzemeleri, Şişli Belediyesi’nin organize ettiği tam 3 kamyonu doldurup, konserden hemen sonra Van’a hareket etti.  Konserde pek çok grup ve rock sanatçısının yanı sıra gazeteciler ve ünlü simalar da vardı. Van’dan yeni dönmüş olan gazeteci Banu Güven; burada bulunmamızın orada korkudan evlerine giremeyen, çadırlarda yaşayan ve özellikle geceleri çok üşüyen depremzedelerin içini ısıttığını, onların yanında olduğumuzu gösterdiğimiz için çok mutlu olduklarını söyleyen bir konuşma yaptı. Kaan Sezyum, Metin Uca, Yekta Kopan ve Okan Bayülgen de anons yapmak için sahneye çıkarak birlik ve beraberlik adına, bu konserin anlamı adına güzel mesajlar verdiler. Gerçekten de Mor ve Ötesi’nin solisti Harun Tekin’in de dediği gibi, orada sadece para yardımı yapmak için toplanılmamıştı. Türkiye’nin en iyi rock müzisyenleri diyebileceğimiz bu 40 dev isim, gelen ve gelebilecek tepkilere aldırmadan inandıkları şeyin arkasında olup en iyi yaptıkları şeyi, yani müziği somut yardıma dönüştürdüler. Sadece maddi

Within 48 hours, tickets were being sold online, and thanks to the many caring people who wanted to help, they were sold out days before the event. We know that people from other cities, even other countries, who had no way of attending the concert, bought tickets just to show their support. Because of the amazing line-up and low ticket price, there were a lot of people who could not find any tickets. Every effort was made to prevent tickets from landing on the black market, especially as this was a charity event. The first solution was to broadcast the event live on TV. Network Dream TV, which ended up broadcasting the event, also donated their commercial proceeds, increasing significantly the amount raised. People watching the concert at home were given the chance to donate 5 TL per text message from their mobile phones. Outside the venue, a huge LED screen was set up so people without tickets did not have to resort to searching for them on the black market. Inside, ‘Van Için Rock!’ commemorative T-shirts were sold. The so-called ‘rock star of photography’, Mehmet Turgut, was there to capture photos in his studiotent. Food and drinks were of course available, with all the proceeds from these sales even being donated directly to the Turkish Red Cross. At the end, total revenue generated from ticket sales, SMS and all other sales amounted to an impressive 500.000 TL. There were naturally some individuals opposed to the idea of a concert, considering it inappropriate in light of the many deaths in Van. The most adequate response to that critique came from Güneş Duru, who reminded us that music is not just for entertainment. This concert should rather be understood as an act of solidarity. The message to the people of Van was clear: “You are not alone!” For this reason, people did not gather just simply to enjoy a music concert. Most of the attending crowd brought along their own donations of warm clothes, sleeping bags, diapers etc, which were given to volunteers collecting them in a tent just outside the concert area. These volunteers worked hard to quickly pack the donations onto trucks, and at the end of the event, three full trucks set off directly for Van. Besides musicians, important public figures and journalists stepped on stage in between performances to give short speeches about the importance of this gathering. Having just returned from Van, Banu Güven, a well-known journalist, gave an amazing talk about how happy the people of Van were at the idea of so many gathering to help them. Other important public figures, such as Kaan Sezyum, Metin Uca, Yekta Kopan and Okan Bayülgen, also made appearances on stage to show their support. No one was participating just raise money, exactly as the lead singer of Mor ve Ötesi, Harun Tekin, expressed. The most important rock musicians in Turkey, ignoring any potential negative reactions, turned up and did what they do best. This was not just about financial aid; a clear message was sent that we can collectively manage a lot of things, if we act together and that the earthquake victims were not alone. Rock music has a long history of being a vehicle of social protest and critique against governments and people in power. So, naturally, the inadequacies present in the current system and lack of building safety measures, resulting in the loss of life, were fiercely criticized. In my humble opinion, it was extremely important that public awareness of these issues was heightened.


yardımdan ibaret olmadı bu konser, bilinci artırmak açısından da çok güzel görüntülere sahne oldu. Felsefesi gereği hep protest bir müzik türü olmuş rock ile insanların ölümüne sebep olan sistem eleştirildi, depremin değil ihmalin öldürdüğü, insan hayatına önem verilmesi gibi mesajlar verildi. O gün orada bulunan, 99 depremini Gölcük’te yaşamış, uzun süre evine girememiş ve çadırda kalmış bir izleyicinin sözleri de bu konserin Van’daki depremzedelere nasıl moral olacağı açısından çok şey ifade ediyor: Buradaki sanatçılar Van’daki depremzedelere kendi en iyi yaptıkları şey ile yani müzikle destek oldular. Bu insanların bu kadar uğraştığını ve kalabalığı gözlerimizle görmek yapılan dayanışmanın boyutunu anlamamıza yardımcı oldu. Sahne alan müzisyenlerin seçtikleri şarkılar genellikle orada toplanma amacımıza uygun sözleri olan şarkılardı. “Çok eğleniyoruz dünya yansa umurumuzda değil” düşüncesinde değildi kimse. Bu yüzden eğlendiysek de depremzedeleri ve yaşanan olumsuz gelişmeleri unuttuğumuz için değil, bu konularda gençlerin uyanışına şahit olduğumuz için eğlendik. Her yaştan her kesimden insan oradaydı. Bu kadar çeşitli insanın tek bir amaç için bir araya gelmesi, birlik olabilmesi bence bu günlerde görmeye ihtiyaç duyduğumuz bir görüntüydü. Sanal ortamda herkes bir şeyler altında organize oluyor ama bunu somut olarak görmek bambaşkaydı. Yıllar sonra çocuklarıma ben Van için rock a katıldım derken gurur duyacağım. Özellikle 99 depremini yaşamış biri olarak şunu söyleyebilirim ki, ben o zaman bize yapılan yardımların onda birini yapabildiysem ne mutlu bana.

Among the audience members was a victim of the 1999 earthquake in Gölcük. Merve Demirel (26) lived in a tent for a long time after the earthquake, and her words express how this concert might psychologically help the victims in Van: These 40 bands and musicians supported the quake victims in Van in their own way, with what they do best: music. We understood the depth of solidarity through the efforts of the countless people who participated. The pieces chosen by the musicians were not ‘we’re having so much fun here’ kind of stuff. They were the right ones for a solidarity concert. We had a good time not because we didn’t care about the victims but because we witnessed people coming together for a good cause. It is extremely traumatic to be the victim of an earthquake. The first couple of days you’re just in shock, but as time passes, you feel a deep sorrow for the family, friends and things you’ve lost. When you start accepting your new reality, you also realize that everyone is going on with life but not you. It’s very depressing yet true. It would have disturbed me if this concert had been organized too late. But it’d still make me feel good and special to see all those people unite for me. Every kind of people was in attendance day. In hard times, like this, we need to see that people can unite. Through social media everyone is trying to organize something, but seeing this come about gave me new hope. Years from now I’ll tell my children about this day, and I’ll be proud to say that I was there among 14 people. Contributing in some way for the victims in Van, myself a victim from Gölcük, I’m very happy and proud.


Interview with Berke Hatipoğlu, Aylin Aslım, Can Bonomo, İpek Atcan Elif Tanverdi

ELİF

BERKE HATİPOĞLU REDD

ELİF BERKE HATİPOĞLU REDD

ELİF

Konserde amaç para toplamak mı, bunun dışında bir mesaj verilecek mi? Bu konserin bu kadar hızlı bir şekilde mümkün olabilmesi sorumluluk sahibi gönüllüler sayesinde oldu. Dolayısıyla böyle bir konserin gerçekleşmesi zaten başlı başına bir mesaj niteliği taşıyor. Van’da bu felakete mazur kalan insanlara kendi yolumuzla yöntemimizle yanlarında olduğumuzu hissettirmek istedik. İşin maddi boyutundan öte manevi boyutu oldukça önem taşıyor. Kaç kişi çalıştı? Bu kadar kısa sürede nasıl organize olundu? 500’e yakın kişi çalıştı. Organizasyon, halkla ilişkiler ve teknik alanlarda Türkiye’nin önde gelen ekipleri güçlerini birleştirerek konseri bu kadar kısa sürede mümkün kıldı. Profesyonel olarak belki aynı organizasyonda birlikte çalışma ihtimali zayıf olan ekipler farklı bir ruhla bir araya geldi. Tamamı gönüllülerden oluşan ekip oldukça yoruldu, ancak diğer konserlerden farklı bir motivasyonları var. Bu kadar canlarını dişlerine takarak çalışmalarının sebebi de bu.

ELİF

BERKE HATİPOĞLU REDD

ELİF

BERKE HATİPOĞLU REDD

Konsere nasıl dahil oldunuz? ELİF

AYLİN ASLIM

CAN BONOMO

ELİF

İPEK ATCAN DREAM TV

Başta 1-2 saat çekimser kaldığımı itiraf edeyim. Arkadaşlarımın iyi niyet ve samimiyetinden hiç şüphem olmadığı halde, bu tür organizasyonların kâğıt üstündeki- yani çoğunlukla bizim anlamadığımız ve bilgi sahibi olamadığımız- kısmında bazı kişiler “ gider, masraf kesintisi, özel x vergisi vs.” adı altında, toplanan bağışın önemli bir kısmında hak iddia eder. Bu sebepten yardım konserlerine çıkmama kararı aldım bir süre önce. Tamamını kontrol edemediğim bir mekanizmada insanların yanıltılmasına razı olmadığım için. Ama arkadaşları sağ olsunlar, o kadar dikkatli ve temiz bir iş yaptılar ki, bu organizasyondan bahaneyle 1 TL kazanan bile olmadı, her şeyin tamamı bağış oldu. Bu mekanizmayı kurduklarını öğrenince katılmama hiç bir engel kalmadı. Böyle bir şeyin var olduğunu duyar duymaz orada olmam gerektiğini düşündüm. Yardım etme güdüsüyle toplanmış sanatçı ağabey ve ablalarımın arasında yer almış olmak benim için de büyük bir şey oldu. Orada bulunan insanlarsa çok önemli bir şeye şahit oldular. Binlerce kişinin bir amaç uğruna müzik etrafında toplanması benim için müziğin kendisi kadar kutsal bir şey. Hüzünlü bir durum için toplandık ama topladığımız kalabalık ve yaptığımız müzik ve elimizden geldiği kadar yapmaya çalıştığımız yardım umarım ileride birilerinin gülümsemesini sağlar. Katılan herkese kendi adıma teşekkür ederim. Bütün gün sahne arkasında koşturdun sen de. Bu konserin diğer organizasyonlardan farkı neydi? Sanatçıların motivasyonları farklıydı. Sen ne gözlemledin? Yıllardır birçok etkinlikte yer aldım. Ancak geçtiğimiz gün gerçekleşen Van İçin Rock bambaşkaydı. Bir hafta gibi kısa bir sürede 40 sanatçı, sıfır aksaklık ve gerçekten çok ses, tek yürek! Normalde bu kadar çok isimi bir araya getirmek oldukça zor ama o gün backstage’de birlikte olduğum tüm müzisyen arkadaşlarım için söyleyebilirim ki herkes ‘ego’sunu evde bırakmıştı. İstedik mi ‘bir’ olup bir şeyler başarabileceğimizin canlı örneğiydi 30 Ekim, okullarda ders olarak okutulmalı! Özellikle Van’a okul kazandırıyor oluşumuzun mutluluğu paha biçilmez! Bir şeyleri değiştirebilme gücümüz var, yeter ki isteyelim.

AYLİN ASLIM

CAN BONOMO

ELİF

İPEK ATCAN DREAM TV

Was is just about raising money? Did you plan to give a message? Socially responsible volunteers made it possible that this concert was organized in such short notice. So the realization of this concert itself is a message. We wanted to make the victims feel in our own way that we are here for them and I believe this is more important than the financial aid. How many people worked voluntarily? How did you manage to organize in such short notice? Over 500 people volunteered. The most important and expert teams in production, organization, public relations and technique field joined their forces to make this concert possible in a few days. Teams and people, which were unlikely to work together profesionally, came together with a very different motive and spirit. These volunteers really worked hard but no one complained because of the spiritual earnings of this solidarity act. How did you be a part of this organization? I must admit that I didn’t respond that I was going to be a part of it for a few hours. Not that I doubt the good intents and sincerity of my friends but that I doubt the paper work part of the charity organizations, some of the money raised is useless because of bla bla tax bla bla commissions. So recently I gave up going on stage for charity organizations. So I had to be really sure that all of the money would go to the victims. But when I found out that my friends were so accurate and careful about this matter so not even one person or organization benefits 1 TL from this concert there wasn’t any reason for me not to attend this concert. I thought I should be a part of this organization the moment I’ve heard of it. As a young musician it was an honor for me to be there with all those great musicians. The audience of the concert on the other hand witnessed something very important. It is sacred as music itself that thousands of people United with music for a good cause. We were there because of a bad thing but I hope what we tried to do there makes people in need smile and be happy one day. I personally thank everyone who was in their own way part of this concert. You were on backstage interweaving the artists all day. What was different about this concert? What are your observations? I’ve been attending events and concerts for years but Van için Rock was very different from all of them. In a limited time like one week 40 artists, no flaws, a lot of voice indeed all for one reason! Normally it is impossible to bring all these important artists together but I noticed on backstage that all my musician friends left their egos at home. This concert was the live evidence that If we want we can unite and manage a lot of things. This concert should be thought in schools. Especially it’s priceless to know that with our efforts a school will be built in Van.


Sana İnanmıyorum, Sayz! I don’t Believe in You, Sayz!

Nil Aldemir

ILLUSTRATION

Ece Gökalp

I turned on my computer the previous day; oops, an e-mail from Mr Sayz / Master Sayz. Geçen gün bilgisayarımı açtım; Sayz efendiden bir e-mail. Şöyle başlıyor: “Selamlar ve sevgiler...” Yahu, dedim, bitti mi bu e-mail? Daha hemen başında ‘sevgiler’ mi denirmiş? Sonra dedim, duble akıllanmış bu Sayz. Hem karşıma çıkmaması gerektiğini dayak yiye yiye öğrenmiş, hem de yazısını okuyayım diye baştan yalakalık yapıyor. Dur bir görelim ne saçmalıyorsun, sonra alırız sevgilerini. Demiş ki “Size’ın 5. sayısı ‘inanç’ konsepti etrafında dolaşıyor olacak.” Aynen böyle demiş. Konsept etrafında dolanacağız, etrafında zıplayarak onu yoracağız heralde.

It starts with greetings like ‘Hugs and Kisses’... Then I asked to myself, ‘So, this is it? Hugs and Kisses right from the beginning?’ Then I noticed that Sayz got double-smarter. He did not only learn not to confront me after being beaten up enough, but he also manages to flatter me to have his articles read. Let me first see what you are babbling about, and then I can accept your hugs and kisses. He says, ‘Size’s 5th issue should roam around the concept of ‘beliefs’. That’s what he says... Roaming around the concept.... I suppose we will roam, jump and consume it!

Diyor ki efendim, nedir, biz nelere inanıyoruz, dini inançlar dışında ne inançlar vardır, futbol da bir inanç mıdır mesela, peki ya kuzum, aşk, sanat, moda? Sormuş böyle abuk subuk.

Then he says, ‘What is it? What is it we believe in? What kinds of beliefs are there except standard faith systems? Is soccer a kind of belief for example? Or; love, art, fashion; are these also considered as beliefs, Honey? He keeps asking... All bunkum!

Önce dedim, Sayz’cım ben bu sefer gerçekten yazmayayım, çok da iyi niyetlisin ama ne diyeyim ben sana, “Bence moda da bir inaçtır,” mı diyeyim?

First I thought, ‘Dearest Sayz, I really do not want to reply this time, you have good intentions. What should I tell you? Should I say ‘Yes, I think fashion is a belief’?’

Efendim bir şeyin inanç olabilmesi için o şeyin bir lideri, öne çıkan bir temsilcisi olması gereklidir bir kere. Bunu rakunlar bile bilir. Bu yüzden moda kadar geniş bir alan, bin tane moda ikonuyla, yok efendim on bin tane mevsimiyle inanç kategorisine girmez. Moda düşkünlerine

What do I know; if something should be called a belief, there must be a leader, someone who represents it at first place. Even racoons are aware of it! That’s why you do not categorize such a wide discipline like fashion with thousands of icons and ten thousands of seasons into beliefs. Ask


sor “Moda deyince aklınıza kim geliyor?” diye, sana bıdı bıdı bir sürü isim sayarlar. Sadece tek bir modacıyı takip edip duran sadık bir moda düşkünü yoktur. Ama moda içinde bazı kategoriler zaman içinde inanç olmaya hak kazanmıştır. Mesela “Vintage.” “Vintage deyince akla gelen ilk isim” diye bir tabir var mı, var. Vintage deyince akla gelen ilk isim Ece Sükan’dır. Durup dururken neden “Vintage” deyip duruyoruz bilmiyorum, ama deyince görürüz ki, aklımıza gelen ilk isim onunkidir. Demek ki vintage bir inançtır, vintage’a inananlar Ece Sükan ne derse onu yapabilirler. Aynı şekilde, futbol da bir inanç değildir. Futbol denince akla gelen ilk isim Fatih Terim’dir dersek, Messi’ye Ronaldo’ya falan ayıp etmiş oluruz. Ama futbol içerisinde şabanlık denince akla gelen ilk isim Hakan Şükür olduğundan, şabanlık bir inançtır, ve şabanlığa inananlar Hakan Şükür ne derse onu yapabilirler. Bir de, bir şeyin inanç meselesi olması için onun varlığı üzerine tartışmalar dönüyor olması gerekmektedir. “Aşka inanıyorum” “aşka inanmıyorum” yok efendim “Sen aşka inanır mısın bıdığım?” falan gibi inanmak lafıyla yan yana koymaya bayıldığımız aşk, inanç olmaya oldukça yakındır. Üstelik aşk denince akla gelen ilk isim Eros olabilir. Bu da aşkın bir inanç olduğu konusundaki iddiaları pekiştirir. Bu şekilde bakınca görürüz ki, dedikodu da bir inançtır. Arkadaşlarımız verdiğimiz dedikodulara “Ay inanmıyoruuuoooooom” diye tepki verirler. Biz de onların inanmaları için daha bir iştahla anlatırız. Ayrıca herkesin hayatında dedikodu denince akla gelen tek bir isim vardır. Mesela benim için dedikodu denince akla gelen ilk isim arkadaşım Mualla’dır. Kadında dedikodu bitmez. Her zaman bir haber var kardeşim. Dedikoduya inananlar, kendi Mualla’ları kimse artık, o ne derse onu yapabilirler.

fashion savvies what they think fashion is, and they would name you a bunch of names.... There would be noone who loyally follows just one designer. However, some categories in fashion deserve to be counted as beliefs. ‘Vintage’ can be an example. There is an expression like ‘The first name that comes to your mind if it is about Vintage’. As for Vintage, the first name I would say is Ece Sükan. I don’t know why keep saying ‘Vintage’ but once I say it I see that hers is the first name that comes to my mind. So, Vintage is a belief; those who believe in Vintage could do whatever Ece Sükan tells them to. Likewise, soccer is not a belief. If you claim Fatih Terim to be the first name that comes to your mind once it is about soccer, you would be unfair to Messi, Ronaldo etc. However, when it comes to clowns of soccer, the first name we should mention would be Hakan Şükür. Therefore, clowning is a belief; those who believe in it could do whatever Hakan Şükür tells them to. For something to be considered a belief, there is also need for arguments around it. Love, for we are used to putting it side by side with ‘believing’ as in ‘I believe in love’, ‘I don’t believe in love’, ‘Do you believe in love, pumpkin?’ stays very close to being a belief. This reassures claims that love is a belief itself. Once put in these terms, we realize that gossip is a belief, too. Friends react to gossip ‘Get out!... No way!...’ Then we got more appetite to tell stuff they cannot believe. For everyone, there is a name to name when it comes to gossiping. For me, it is my friend Mualla. For women gossiping is a never-ending story. There is always something new, man! And those who believe in gossips could do whatever their Muallas tell them to.

Demek ki neymiş, bir şeyin inanç olup olmadığından emin olmak için,

So, below is the conclusion to categorize something into beliefs:

1) O şeyin ismini söyleyince aklımıza gelen ilk isim kimdir, ona bakıyormuşuz. Aklımıza birden fazla isim geliyorsa, o şeyi inançtan saymıyormuşuz.

1) You take a look at the name that first comes to your mind once that thing’s mentioned. If you can name more than one name, it is not a belief.

2) O şeyin isminin “inanmıyorum” “inanıyorum”la yanyana geldiğinde nasıl durduğuna bakıyormuşuz.

2) You put that thing’s name side by side with ‘I believe’ and ‘I don’t believe’ and see how it looks.

3) Bu konuları fazla takmıyormuşuz, kendimize inanıyormuşuz. Kendimiz denince akla gelen ilk isim kendimiz olduğundan, ayrıca kimileri varlığımıza inanırken kimileri de bize küsüp “o benim için bitmiştir” falan gibi yokmuşuz gibi konuştuğundan, kendimiz en önemli inanç nesnesiyizdir. Buna odaklanıyormuşuz.

3) You don’t get stuck with these and believe in yourself. If you are the subject, yours is the first name to name. Moreover, some believe in your existence while some others do not. These pretend as if you do not exist and say, ‘I’m done with him/her. It’s over / I’m over him/her!’. So, you are the most important subject of belief. You should focus on this one.

İşte bu kadar basit. Anladın mı Sayz? Ben sana gerçekten inanmıyorum ya. Sana inancım sıfır. Böyle saçmasapan, böyle incir çekirdeğini doldurmayacak bir konuda beni rahatsız ettiğine, bu kadar basit bir konuyu kendince tartışmaya açtığına, cidden inanmıyorum. Ben sana inanmıyorum abicim, senin bana inancın ise gözlerimi yaşartıyor yeminle. Valla bravo.

This is as simple as it is. Can you see. Sayz. I really do not believe in you. My confidence in you is null. I simply don’t wanna/want to believe how you dare disturbing me about something so silly. I don’t believe in you, man; and your belief in me makes my eyes fill with tears. I swear. Bravo! Bravo!


Other letters can be seen in:

They say an image is worth 1000 words. How many words does a magazine page hold? How many letters do compose them? How many magazines are there in the world? How much informations do they convey? Every week, every month etc.? Do you think it is going too fast?

SIZE MAGAZINE

“Ç” Slow Alphabet, åbäke 2011

SLOW Alphabet started when we got given the opportunity by a magazine to fill a page with our content. It became this attempt to designing a typeface with a slow pace. A professional typographer told us once he needs 50 hours to design an entire alphabet. According to some specialised books, 256 signs are ‘needed’ for a font to be ‘decent’. In five years, we negotiated 30 letters. At this pace, we’d need more than 37 years to complete the set. When we usually design a typeface for a project, we generally try to keep some kind of visual likeness throughout but with SLOW, the design of the signs are evolving according to our aging, knowledge, taste of the day, new discoveries, change(s) of mind(s) and format of the magazine. SLOW ALPHABET BY ÅBÄKE.

B’ in Sugo # 0, Ma Edizioni, p.19, 2003 (IT) ‘W’ in Idn: three: volume 10: # 3: flight of fancy ii, last page special insert, 2003 (HK) ‘C’ in Sugo # 1, Ma Edizioni, p.112, 2004 (IT) ‘A’ in Ryuko Tsushin # 498, p.86, 2004 (JP) ‘a’ in IDEA # 309, last page of special insert, 2005 (JP) ‘R’ in Graphic magazine # 7, p.156, 2005 (UK) ‘H’ in Lodown #45, p.138, 2005 (DE) ‘K’ in Cream, Summer edtition #01, p.12, 2005 (HK) ‘L’, in Math # 2, p.16, 2005 (UK) ‘Ä’ in Tecknaren # 2, p.17, 2005 (SE) ‘X’ in # kAk), p.21, 2005 (RU) ‘E’ in Esquire # 19, no 7, p. 80, 2005 (JP) ‘Q’ in Composite, 2005 (JP) ‘M’ in Grafik # 129, p.68, 2005 (UK) ‘N’ in Art4d, # 116, p.88, 2005 (HK) ‘3’ in Axis # 116, p.112, 2005 (JP) ‘G’ in Groove # 96, p.51, 2005 (DE) ‘Pilcrow’ in Metropolis M # 6, p.13, 2005 (NL) ‘m’ in Muoto, p.39, June 2005 (FI) ‘F’ in SP06, August 2006 (NZ) ‘ST’ in Cream # 05 of the summer edition, 2006 (HK) ‘ÿ’ in Periodiek # 3, p.6, 2006 (BE) ‘9’ in LUX, p.52, September 2007 (PT) ‘U’ Ultrabold, p.35, 2007 (UK) ‘P’ in Useless # 6, p.39, 2007 (UK, USA) ‘G’ in Slimvolume Poster Publication, 2006/2007 (UK) ‘g’ in Arnolfini bulletin Sept 2008 (UK) ‘S’ in Slanted # 6 Herbst, s.17, 2008 (DE) ‘I’ in Quotation # 1, p.18, Autumn 2008 (JP) ‘=’ in Concept Store magazine #01, p.51, 2009 (UK) ‘O’ in iconographicmagazine, p.12, 2009 (ES) ‘j’ in Laser, p.91, 2009 (DE) ‘Z’ in ME Magazine, p.47, 2009 (USA) ‘ö’ in design?design!design..., p.34, 2009 (SE) ‘*’ in Wallpaper, 2009 (UK) ‘T’ in Iaspis Forum on Design and Critical Practice: The Reader, p.119, 2009 (SE) ‘V’ in Mousse #23, p.59, 2010 (IT) ‘D’ in ARC RCA magazine, p.35, 2010 (UK) ‘s’ in Book catalogue, chapter 13, 2010 (UK) ‘Å’ The Sound Graphics Catalogue, p.1, 2010 (JP) ‘r’ in Vorn # 6, 2010 (DE) ‘ß’ in Some Magazine # 0 Autumn, p.30, 2010 (DE) ‘Q’ in Graphic Worlds exhibition catalogue ‘n’ Nico magazine # 5, p.217, 2010 (Luxembourg) ‘1’ In ‘State Your Business’ Breda, Netherlands ‘e’ Nero 25, Winter 2011 (Italy) ‘d’ Decreet, Holland 2011 (the Netherlands) ‘w’ Autoportret 2011 (Poland) ‘t’ in Stephanie’s upcoming book


Bir Metropol Yalnızının Günlüğünden Notlar Emre Erbirer

Notes from the Diaries of a Lonely Metropolitan

4000 Yabancı Konuk Yıllardır, Woody Allen filmlerinde öğrendiğimiz “metropol insanının yalnızlığı” kavramı, benim gözümde tamamen büyük/kocaman bir YALAN; hatta palavra. Kim yalnızmış, nereye yalnızız? Zira ben etrafımda sürekli birileriyle bir yerlere giden milyonlarca insan görüyorum. Hatta görmekle kalmıyor, Eylül - Ekim aylarında gördüğüm bilumum insanları ve o insanların gittikleri yerleri sizin için derliyorum. Eylül-ekim aylarında İstanbul’u özetlememiz gerekirse: Şehre geri dönüş; uzun zamandır beklenen, ertelenen, hakkındaki dedikodular bitmeyen ve gelişi bir yılan hikayesine dönen büyük bir açık hava konseri ile başladı. 5 Eylül’de Jamiroquai, Turkcell Kuruçeşme Arena’da kalabalık ama bir o kadar da sönük bir konser verdi. JTI Lounge’ta kendi çapımda içerek ve dans ederek izledim konseri. Başlangıç için fena sayılmaz.

4000 Foreign Guests. The concept of the loneliness of a metropolitan which has been teached us in Woody Allen movies by years, is a big LIE for me. More, it’s a bunk. Who is lonely, how come are we lonely? I see people around all the day and night, they are too many. I observe this crowd, and even visit the places where they go then I represent them to you. If we describe Istanbul on the months September October: Coming back to town began with a big, open air concert that has been waited for so long, talked about so much and became into a long-winded story, and happened here happily after despite of the bad weather of that day. The Jamiroquai concert in Turkcell Kuruçeşme Arena was really crowded, but on the other hand it was unfortunately lifelessness. I’ve been there all alone, just by myself, drinking and dancing in the JTI Lounge. It wasn’t a bad begining though.

ILLUSTRATION

Miray Özcan


6 Eylül’de Beyoğlu Cezayir’deki “Filmekimi” basın toplantısından sonra düzenlenen kokteylde ikram edilen yemekler, sanırım uzun zamandır gittiğim kokteyllerde yediklerimin en başarılısıydı. Filmekimi’nin 10. Yılı şerefine oraya toplanan bütün sinema camiası, eminim ki uzun zamandır bu kadar karın doyurucu bir etkinliğe katılmamıştı. 7-10 Eylül tarihleri arasında Istanbul Fashion Week’teydik. Bu seferki mekan seçimlerini, tencere-kapak olarak değerlendiriyorum. Tepebaşı’ndaki İstanbul’un en çirkin yapısı olan TRT binasının otoparkında bir “moda” alanı yaratmak ancak IFW’cilerin (ve bittabi belediyenin) aklına gelirdi. Altıyol’daki gelinlikçiler kadar bile cesur olmayı başaramayan Türk modacılarını görmekten, organizasyon becerisi ilkokul müsameresi kıvamında kalan bu moda etkinliğine (daha farklı bir tanım bulamadım) gitmekten ve bu etkinliğe davet bile edilmeyen modacıları / satın almacıları duymaktan sıkıldım. Şehre dönüşümüzün ikinci haftası ise kendimizi sanata verdik. Zira artık 12. İstanbul Bienali açılışı yaklaşıyordu ve yurt dışından 4000’i aşkın yabancı konuk (ki bunların büyük bir kısmını 15 Eylül’deki basın toplantısında paçaları kıvrılmış pantolon, atlet, sandalet ve bez çanta kombinasyonları ile gördük) İstanbul’a akın etmeye hazırlanıyordu. 15 Eylül’den itibaren, kendilerini bilumum sergi açılışlarında, partilerde ve hatta Sultanahmet’in turistik köşelerinde gördük. Hatta 15 Eylül akşamı Bienal’in Perşembe Partisi’nde bu konukları yine aynı kıyafetlerin daha süslü versiyonları ile İKSV binasında yakaladık. İKSV, o akşam 4000 konuğun 4000’ini de ağırlıyor gibiydi.

The dinner served in the coctail after Filmekimi press meeting organized in Cezayir on 6 September, was the best one of the other coctails I’ve gone recently. met in honour of the 10th anniversary of Filmekimi, The cinema community doubtlessly haven’t attened to a such charm one since very long time. Between September 7 - 10 we were in Istanbul Fashion Week. This time the chosen venue was really the proper one. Only the IFW crew (and of course the municipal) could have thought that it was a good idea to build a fashion space in the parking area of TRT building in Tepebaşı. I got really bored to see Turkish designers who couldn’t have been even a little brave as the wedding dress sellers in Altıyol, to attend to this fashion event organized like an elemantary school show (I couldn’t find a better definiton.) and to hear about the uninvited fashion designers and sellers. After back in town we dedicated ourselves to art in the second week. because 12nd Istanbul Biennial was coming closer and 4000 foreign artist worldwide was preparing to come to Istanbul for that (most of those were seen in the press meeting on september 15 in pulled up trouser legs, undershirt, sandals and with canvas bag combinations.) Dating from september 15 we saw them in the exhibition opennings, parties and even in the touristic places in Sultanahmet. And we saw them again the same day, on the afternoon of september 15, in the same outfits with new fancy accesoires in the building of IKSV. IKSV was looking like it was hosting all of that 4000 guests there that night.

15 Eylül’ün uzun bir gece olduğunu söyleyebilirim. Zira o sırada şehrin bir başka yerinde Vogue’un Fashion’s Night Out etkinliği vardı. Katılmasam da geçen seneki gibi sıkıcı ve kuru kalabalıkla dolu olduğunu duydum. Demek ki bir şey kaçırmamışız. Şehrin bir başka yerinde Pilot ve Arter’de sergi açılışları ve Yapı Endüstri Merkezi’nde Pecha Kucha Night vardı, fiziksel olarak orada olamasam da kalbim onlarlaydı.

I can say that the night of september 15 was a long one. on the other hand there was another event called Vogue’s Fashion’s Night Out at the other side of the town that night. I didn’t attend but I’ve heard that it’s been boring and crowded as last year. That means I didn’t miss something. There were also other exhibition openings in Pilot and Arter and also Pecha Kucha Night in Yapı Industry Center; even though I couldn’t attend, my heart was with them. When we finally reached to september 16, I got tired. The opening party of Biennial at Antrepo was giving me everything that I expected from a party with the music of Dearhead, white wine, the beloved ones in the sweet crowd.

16 Eylül’e geldiğimizde bünyem biraz yorulmaya başlamıştı. Antrepo’daki Bienal Açılış Partisi; Dearhead’in müzikleri, beyaz şarap, bolca sevdiğim tanıdıklar ve etraftaki güzel insan kalabalığı ile bir partiden beklediğim her şeyin fazlasını veriyordu.

It can be said that I had an easy week with The Interactive Marketing Summit which I attended on September 21 and which made me really sick to see its posters, and Duman concert which I attended for the numerous time and had really good time on September 24.

21 Eylül’de katıldığım ve artık aynı sunumları ve konuşmaları görmekten sıkıldığım “İnteraktif Pazarlama Zirvesi” ve 24 Eylül’de bilmemkaçıncıkez canlı izlediğim ama yine de çok eğlendiğim Duman konseri ile sakin bir hafta geçirdiğim söylenebilir.

September was an unfinishing month for me. On September 27 we’ve all been at the Old Galata Brigde for the openning of Istanbul Design Week. The designs and designers were the same again. Probably the döner I ate there was a design itself too, because it costed me 15 TL.

Eylül benim için bitmeyen bir ay oldu. 27 Eylül’de Istanbul Design Week açılışı için soluğu Eski Galata Köprüsü’nde aldık. Design Week’teki tasarımlar ve tasarımcılar yine aynıydı. Muhtemelen Design Week’te yediğim dönerekmek de ayrı bir tasarımdı, zira kendisi 15 liraydı.

The people got to used to live the city life so they just started to attend to the weekday parties as October began. The Material ConneXion party organized in Yapı Industry Center showed how nice can be YEM as an event hall.


Ekim ayının başlangıcıyla şehre iyice alışmış bünyeler, kendilerini hafta içi partilerine sürüklediler. 4 Ekim’de Yapı Endüstri Merkezi’ndeki Material ConneXion partisi, YEM’in başlı başına bir etkinlik mekanı olarak ne kadar güzel olduğunu gösterdi.

After watching III. Richard in gala that happened in Harbiye Muhsin Ertuğrul Show Center on October 5, I fell in love again with the British accent, Kevin Spacey, Shakespeare and the drum sound.

5 Ekim’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde galası gerçekleşen III. Richard ile İngiliz aksanına, Kevin Spacey’e, Shakespeare’e ve davul sesine bir kez daha aşık oldum.

October 6. Ortaköy coast. We were in a boat up Bosphorus, artists of III. Richard behind of me, good food, good wine. What else would I wish? And at night, the openning of MINIMORE in Otto Santral. More talking less action, a calm night.

Ekim’in 6’sı. Ortaköy açıkları. Boğazda bir teknedeyiz; yanımda III. Richard oyuncuları, şahane yemekler, güzel şarap. İstanbul’u sevmek için bir milyon neden. Daha ne isterim? Akşamına ise Otto Santral’de MINIMORE açılışı. Az hareket, bol konuşma; sakin bir gece.

Finally, friday! Dinner in MINIMORE on October 7, means Miles Kane. young girls standing at the front of the stage, me drinking his drink and thinking how old I am, four ugly guys on the stage, but good music despite of that; a fun night.

Cuma geldi çattı. MINIMORE’da 7 Ekim demek, Miles Kane demek. Sahne önünde bir sürü ergen kız, barın arkasında içkisini yudumlayan ve yaşlandığını düşünen ben, sahnede birbirinden çirkin dört çocuk, buna rağmen güzel müzik, eğlenceli gece.

October 13, Filmekimi was about to finish and I could have gone only the first from my movies to see list. Contagion at City’s. I liked it a lot, so much that I’ve seen it one more time. I fell in love once again with Jude Law.

13 Ekim, Filmekimi bitecek neredeyse, ben daha anca ilk filmime gittim. City’s’de Salgın. O kadar beğendim ki bir daha izledim. Jude Law’a bir kez daha aşık oldum. Yine bir cuma. Bu sefer 14 Ekim. Hem de ayın ortası. Pera Müzesi’nde Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar sergi açılışı var. Oradan çıkışta hasta olmaya yüz tutmuşum, Salon’daki Brett Anderson konseri ve Borusan Müzik Evi’ndeki açılış partisi yalan olur. 20 Ekim. Facebook’un f8 konferansı için sabahın köründe Suada’ya geldik. Kahvaltı bile yok, kahve servisi açılmamış, aralarda verilen içkiler paralı. Rezalet. Kendimizi Bebek Kırıntı’ya atıyoruz ve günü sonlandırıyoruz. 22 Ekim’e geldik. Herkes Zaz’ı izleyecek. (Bu herkes elbette ki 1.5 saat içinde bilet alanlar ve davetiye bulan şanslılar). Lütfi Kırdar’da Zaz konseri olmaz, İngilizce konuşamayan uluslararası sanatçı olmaz, bir albümle kocaman konser yapılmaz. Zaz’dan iki-üç şarkı dinlesek yeter. Gecenin devamında Salon’da GusGus var. Uzun zamandır bu kadar çok ve güzel dans etmemiştim. Yeter de artar bile. Bu iki ayın bereketiyle hazırlandığım kasımda şimdiden belli olan şeyler ise Salon’da Fourplay, John Grant, Vega, Stacey Kent ve Ane Brun konserleri, Haliç Kongre Merkezi’nde alldesign İstanbul, Lütfi Kırdar’da bir başka Contemporary Istanbul, Rampa’daki Leyla Gediz sergisinin açılışı, The Seed’de Web 3.0 Konferansı… Bunlardan birinde beni yakalayabilirsin, belki böylece iki “metropol yalnızı” olarak hayatımıza beraber devam ederiz. İronik olmaz mı? Bence olur. Neden olmasın?

Again, another friday. October 14 this time. It’s already the mid-month. There was the openning of Osman Hamdi Bey and the Americans exhibition at Pera Museum. I tend to be sick after it ended so it seemed hard to attend to Brett Anderson concert at Salon and openning party at Borusan Music Center. October 20. We went to Suada in the early morning for f8 conference of Facebook. There wasn’t even free breakfast nor coffee service at all, the drink given costed. Horrible. We went to Bebek Kırıntı to last the day. October 22 now. Everybody’s going to see Zaz. (everybody here means the lucky ones who could bought tickets sold out in 1,5 hours or have found invitations) The international Zaz concert would be better in another venue than Lütfi Kırdar, an international singer could have spoken just a little bit better English, this can’t be like that. It seemed that it was enough to listen few songs then go to GusGus concert . I think I haven’t danced that long since ages. Enough and to spare. November events are coming up now; Fourplay at Salon, John Grant, Vega, Stacey Kent and Ane Brun concerts, alldesign Istanbul at Haliç Congress Center, another Contemporary Istanbul at Lütfi Kırdar, the exhibition openning of Leyla Gediz at Rampa, the Conference of Web 3.0 at The Seeds, Camper&Friends party at Bloom... For all of those I preperad myself very well in the previous 2 months... You can catch me in one of those; so maybe we can continue living together as two “lonely metropolitan”. Wouldn’t it be ironic? I think it would. Why not?


facebook.com/efespilsen /// twitter.com/efespilsen

1969’DAN BERİ.


İnanmak... Melis Binay

Bence önce “İyi geceler!” der, kalınca bir ses… Öyle başlar her şey... Sonra, aslında ilk “inan”la hissettirdiği -hafif korkak- bir güven sempatisi ocakta ısınmaya başlar ve “-mak”la da güven pişmiş, sofraya konmak üzere hazır ve nazır bekler. Tamamen güvenmeye ihtiyacımız olan şeyle alakalıdır.  Ama bir de inanmışlıklarımız vardır ki onlar da bütünüyle -mışlık üzerine kuruludur. Koşup yakalayamadıklarımızdan hani... Onlar, gaza gelenler… İçlerinden neye, neden, niçin inandıklarını bilmeden; toplumun empoze ettiği şekilde boynu büküklerdir. Ki onlar da “hiç kimse” olan kalabalıklardır... İnanmak, önce bir kahraman arayışıyla başlıyor, sonra “o” olma isteğiyle devam ediyor. Sonra bir gün “o” olamayacağını anladığında, kimsesizlikle sessizleşiyor. Sonra sen kendini fark ediyor, kimliğini kazanmaya başlıyor, bir yolda olgunlaşmaya başlıyorken; koşulsuz sevgi geliyor, ardında bir kapı tıklanması daha… A-aa, oda ne? Saygı geliyor; kabulle, dengeyle yollarına devam ediyorlar... Hislerinin gerçekliğini fark ettiğindeyse; güvenle, gerçekten inanıyor.

To Believe... I suppose it all starts with a deep voice saying ‘Good Night’… Then, the first syllable of the word ‘believe’ makes a slightly coward sympathy of confidence get warm on the cooker, while the last syllable manages confidence to get ready to be put on the table. It’s all about that what we need to believe. There is also something calles ‘having believed’; yet this is all about the past. Those we chased but could not catch; those simply believe without questioning what they believe in and why, just being pushed and getting imposed by the society. Even though in crowds, they are indeed nobody. To Believe; it starts with the quest of a hero and continues with the desire to become one. Then it ends up quiet as one realizes the impossibility. Then one notices herself, claiming her identity and getting mature; finding unconditional love on the way, and then there is another knock at the door… Once she realizes that her feelings are real, she really believes confidently.

ILLUSTRATION

Burcu Urgut


Bence inancın içinde ayrım, kin, nefret, yok etme isteği gibi şeyler olduğunda o inanmaktan çok; önce kendini kabul etmemek, sevmemek, güvenmemek, saygı duymamaktan kaynaklanıyor. İnandığımız şeyin -ki o her şey olabilir- gerçekliğini ispat etme çabası bürüyor içleri. Sonra ayağa kalkıyor biri… Neye, neden inandığını kendine bile söyleyemezken, inanmışlıklarına kendini bir akşam yemeğinde çoktan satmış; jartiyerini çıkartırken buluyor, başucunda kadehiyle, sönmüş sigarası duran yatakta. Sonra “hadi be, gerçekten mi?” diyor. Ama artık çok geç olduğunu fark ediyor ve tecavüz kaçılmaz olup son anlarında keyif almaya çalışıyor. Ama pürüzsüz inançlarda kalp konuşuyor. Yani şemaya vurursak: Aslında bu inançlar,” rakamlar” ve “rahatlar” olarak ikiye ayrılıyor. Rakamlar, kapitalist inançsız hayatta; hırsların, egoların, kinlerin çarpıştığı ve bunlardan beslendiği karanlık dünyada kazanıyor, inanç klasmanında açık ara yeniliyorlar. Ölüm gelip çattığında; bütün inandığını sandıklarının kocaman bir saçmalık olduğunu, burnun ucunda görüyor, gözlerini kapattığı gerçeklikle son dakika tanışıyor ve o inanıp dişiyle tırnağıyla topladıklarını burada bırakıyor ve hop “first class express bir trenle bir üst boyuttaki galaksiye doğru bir ışık huzmesi halinde tek gidiş bir yolculuğa sürükleniyor. Diğer grupsa; hiçbir şey için savaşmıyor. Rakamlarla işi olmuyor. İçindekiyle oynuyor. Kafasını rahatlatıyor, inandıklarıyla zaten burun buruna yaşıyor. Her gün bir şeyler fark ediyor, soyut bir boyutta sepetine “bonus”larını topluyor. Gözle görülür bir kıvama gelince, bildiği var olan gerçeklik kapısını çalıp, elinde rakısıyla selamlıyor ve “İyi Akşamlar” diyor. Sonra da kapıyı çekip, ceketini bile almadan ölümle gidiyor. First class bir uçak bileti veriliyor, havaalanında şampanyayla karşılanıyor. “Sayın rahat, ne yaptınız?” deniyor. “Rahattım, kutladım” diyor ve içi bonus dolu sepeti uzatıyor. “Neye inandın?” deniyor. “Sadece kalbime ve vicdanıma” diyor. İkramiyesi uzatılıyor.  İnanmak, ne zamanki histen çıkıp, keskin bir virajla “manasızlar levhası”na saparsa; artık hız artıyor, geçtiğin yerler görülmez bir şiddetle silüetleşiyor. Manzara ve yollar karışıyor, yolun sonunda oyun bitiyor. Yani neye inanırsak inanalım, bir gece karanlıkta o “kalınca ses” sana da bana da “İyi geceler” diyor, kapını çalıyor... O yüzden inanç kalpten olmayınca önce özündeki seni, sonra dalga dalga ilerleyen çevreleri de etkilemiyor ya da boşa, bomboş bir kovaya atılıyor. Sonra tuvalete dökülüp, sifon çekiliyor.  Karanlıktaki “sen”, “SEN”e inanırsan, o zaman sen olursun. O zaman güven, sevgi, birlik, beraberlik ve bütün olursun. O zaman her şeyin nasıl da sıradan ve özel olduğunu anlayıp, yoluna inandıklarınla devam edersin... Çünkü ötekisi inanmaya kanmak olup, koşup durduğun, bir türlü yakalayamadığın oluyor. O yüzden “İYİ GECELER...”

I suppose; discrimination, revenge, anger, willingness to destroy originate from one’s not admitting herself, not loving, not having confidence, and not respecting. Whatever it may be, we get so eager to prove the existence of what we believe in. Then she stands up and even before she could tell what she believes and why, she finds herself taking off her garter, having already sold herself in exchange of a dinner; in the bed, with her wine glass at her bedside. Then she says, ‘Get out! Really?’, realizing that it’s already too late, then accepting the rape, yet trying to enjoy it towards last moments. Heart talks aloud for pure beliefs though. If put into diagrams, these beliefs can be classified as numbers and comforts. Numbers: A capitalist life without beliefs; where greed, ego, and revenge clash, get nourished, and grow. They lose dramatically on the league of beliefs. When death comes to her, she sees the bullshit –she had thought she believed in—over her shoulder. She gets the acquaintance of the long-not-accepted reality in the last minute and leaves all she had gathered with all her energy on this side. Ops! There she floats to a next level galaxy in the halo: One-way-trip on a first-class train. The other group, comfort, does not struggle for anything. It does nothing to do with the numbers but plays with the content. Making it comfortable through her beliefs, she lives very close with those she believes in. Each day she notices something new, putting her bonuses into her basket at an abstract level. Once it becomes visible and the reality knocks on her door, she says ‘Hi’ with her glass in the hand; then she says ‘Good Evening’; she cloases the door and does not even take her jacket. She leaves for death. At the airport, she is welcome with champagne and provided a first-class plane ticket. They say, ‘Hi Ms. Comfort, what have you been doing?’; She says, ‘I got comfortable and celebrated’. Handing over her basket full of bonuses, they ask, ‘What did you believe in?’; she answers, ‘In my heart and conscious’. She is given her bonus. Whenever ‘to believe’ gets out of the way of feelings, it gains pace as it dives into a sharp curve towards the sign of meaninglessness. Roads you pass become quickly silhouettes, landscape and pathways get into each other and the game is over in the end. No matter what we believe in, a deep voice says ‘Good Night’ to both you and me once it gets dark in the night. Therefore, when it is not in the heart, belief does not affect either you or those around you; or, it is just being thrown into an empty basket. Then the basket gets emptied into a toilet and flushed. You in the dark; if you believe in yourself, then you become you. Then you become confidence, love, oneness, unity, and whole. Then you go on with your beliefs, realizing how ordinary and special everything is. Because everything else would be to get fooled to believe and to chase without any success. So; GOOD NIGHT!


Ode To Susan Miller: Goddess of Istanbul Gregoire d’Oultremont

A pinch and a punch for the first of the month, A flick and a kick for being so quick, Pinch, punch, first the month, no returns back! Ms Miller tells millions around the world, How they should feel in the next 30-something days. But there is a particular place, Where dogmatic confusion rules, Where laicity is a pride, Where secularism is a lifestyle, Where Susan goes beyond prediction. Goddess’ words in a godless world, More than a choice, a weapon To defend the freedom of booze, Yet another statement to fight, The spectrum of ayatollah’s. In the lands of the Turks, The family of Gods counts one more member, Susan Miller fills a soul vacuum, Keeping cogito right where it belongs, While propelling ego in the sky. Fortunately energy is everywhere, Heretics with erratic behavior Unrolling their mat of beliefs In a goddy-style position To pray their new Dog. Susan tells what, where, how and when, yuk or yum, What is your name? Where are you from? What is your star sign? Hey you, Leo, eat me alive! God, make up your mind, and hang me up to dry, Astrologism as a religion, In a time where beliefs are challenged, Do not let Susan turn you into a Susanist.

ILLUSTRATION

Miray Özcan


İnsan Neye İnanır? Doğacan Onaran

Dine. Aşka. Paraya. Sözlere. Kendine. Hikayelere. Sevdiklerine. Gördüklerine. Duyduklarına. Kendinden büyüklere. Mantığını açıklwayamadığı güçlere... Peki neden inanıyoruz? Yalnız hissetmemek için mi? Kendimizden başka doğruları, inandıklarımızla açıklamak için mi? Hayatın anlamını sorduklarında, yanıtsız kalmayalım diye mi? Bir madde/mana/kişi aramak ve bulmak ve onu hayatımızın biriciği haline getirirken, var oluşlardan bahsetmek için mi? Sorgusuz sualsiz, ‘şeyler’i kabullenmenin verdiği hazzı yaşamak için mi? Bir şeylere inanmak demek illa o şeylerin yüzünü görmek değildir. O şeylerin doğrularını bilmek de yeter. Varoluşçuluğun yegane temeli budur. Zihin ve beden sıkışmışlığını/sıkılmışlığını, inanılanlarla aşmaya çabalarız. Çünkü inandığımız şey doğrudur, gerçektir ve bize özeldir; inanıldığı süre boyunca –bu belki bir an, belki bir ömür, belki yüzyıllar olur- da sorgulanmaz, üzerine konuşulmaz, mahremdir. Bizim bakış açımızla var olur. Bakarsak bağ, bakmazsak dağ olur. Bir adama inanırsın mesela bir gün, aşık olursun, kelebekleri hissedersin midende, yemeden içmeden kesilir, hep gülümsersin; aşkın tüm semptomlarını yaşar, onun her sözüne kanarsın hiç sorgulamadan. Sonra bir bakarsın ki zaman geçmiş, delik deşik olmuş kalbin; yaralanmışsın, çok ağır darbe almışsın hiç fark etmeden, kör olmuş gözlerin. Her inandığın doğru, meğer yalandan bir balonmuş. Patlamış bir gün. İçindeki havasını boşaltarak son nefesini verip pörsüyen, ayaklarına düşen cansız bir balonmuş her şey. E hani uğruna canını verecek kadar sevdiğin adam? Gitti mi? Hay Allah...

What Human Believe in? In religion. In money. In words. In themselves. In loved ones. In what they see and hear. In their elders. In powers which logic cannot be explained... Then why do we need to believe? Is it to not feel alone? Is it in order to explain the facts around us? Is it to have an answer when we contemplate the meaning of life? Is it to search for and find substance in a thought or a person or maybe to cope with our existence while making it our one and only? Is it to capture the delight inherent in accepting “things” without question? To believe in something does not always require one to witness its manifestation. It is enough to simply know its principles. This is the unique basis of existentialist philosophy. We aim to overcome the oppression and boredom stemming from our mind and body by utilizing our man-made beliefs. What we believe is true, is real and completely individual. It is hidden deep inside us for as long as our belief exists, be it for a moment, a lifetime or maybe even centuries. It is neither to be questioned nor discussed. It expresses itself through our point of view. It is the lack of care that leaves the land bare. For instance, one day you believe in a man, you fall in love with him, have butterflies in your stomach, stop eating, smile all the time, live through all the symptoms of love and get fooled by your beloved’s words, all without questioning anything. Then, after a while, you suddenly realize that your heart is in tatters, you’re bruised and deeply hurt. You must have been completely blind! It suddenly seems like everything you believed in was just a lifeless balloon that pops on a blade of grass before your feet. So, what happened to that guy who you loved so much and could have died for? Gone?! Oh dear!

Bir ihtimal daha var, o da inanmamak mı dersin? İnançsızlık, toplum içinde ayıplanan bir durumdur. Her şeyden önce bir dine inanmalısın. Sonra ailene, büyüklerine, öğretmenine, bir kıza/erkeğe, evliliğe, devlete, işverene, paraya, güce, ölüme. Hepsine ayrı ayrı itibar göstermelisin. Ancak o zaman var kabul edilirsin çünkü. Aksi, seni anarşist, düzen bozucu, rahatsız edici, röntgenci, ikiyüzlü, sıradan, fırsatçı, taklitçi yapar. Dışlanırsın. Sansürlenirsin. Böyle oldukça inancını daha da hızlı kaybedersin. Sözler verilir, sözler tutulmaz, sen Pinokyo’ları fark edemez hale gelirsin. Uyuşursun zaten bir süre sonra, algıda sıçıcı olmaya başlarsın. Ne doğruydu ne yanlış, bir türlü karar veremezsin. Bir şeye inanırsan, vardır. Bir şeye inanmazsan, yoktur. İşte bütün mesele bu azizim. Tanrı vardır. Tanrı yoktur. Aşk vardır. Aşk yoktur. Plasebo etkisi.

Is there a chance that you may choose not to believe? Disbelief is regarded as a shameful situation in the eyes of society. First of all, you should believe in a religion. Then in your family, your elders, your teacher, a girl or a boy, marriage, the state, your employer, money, power and death. You should show your respect to each of them, one by one. If you do so, your community accepts you. If you do not, you get labelled as an anarchist, a disturber, a voyeur, a hypocrite, ordinary, an opportunist or an imitator. You are then excluded and get censored. That is how you continue to lose your faith step by step. Promises are given, promises are broken: you can no longer discern who is a Pinocchio. Your selective perception becomes distorted. You can no longer distinguish right from wrong. Things exist only if you believe in them. If you do not, they just do not. It is as easy as that, my friend. God exists. God does not exist. Love exists. Love does not. Placebo effect.

Önce kendine inan, gerisi nasılsa ya işine geldiği gibi olur ya da olmaz.

You should first believe in yourself; the rest will come anyway whether you want it or not!


ARTWORK

Engin Öztekin, “Araf”


Deem to be true... D.

Beliefs, what do they mean to us? What do they signify? What are we prepared to do to make sure that we feel they exist? Some believe in an energy which at times represents itself as the evil they tell us about; the one that whisks you away when all seems to be in place. Possibly it is god disguised? What if I were to tell you that that is what I believe? Would you shy from my grace / my horror? Aren’t our beliefs just more categories aiding our psychological state rationalise our sense of belonging? Some of our beliefs are born out of love, some out of fear. In ancient times the Lycians were convinced that a mystical bird carried their souls to the next world after death. These creatures took their spirits from tombs that were carefully positioned on mountain tops or by the coast. Whether civilizations believe in a leader - tangible or spiritual, or if these beliefs are delusions of grandeur ensuring immortality, they set the clear line between ‘us’ and ‘them’. What about you? Are you prepared to kill or die for your beliefs? Are you willing to punish others for not believing the same? Some argue that beliefs are formed during our childhood and that in order to survive in the community we belong to, in the particular time and place in history, we need to have them. Even educated elites, familiar with the construction of beliefs systems in popular culture and politics, deeply hold these perceptions to be true and meaningful, albeit it lacks any scientific basis. Yet beliefs are changeable. Theorists were once convinced that the earth was flat. Perhaps we can modify our beliefs to incorporate love and peace; most of all tolerance.

Maybe, just maybe we can believe that even though two deeply polarised group’s beliefs contradict one another… They may just be both true.


Boş Küme Empty Set

Tolga Görgün aka braininpain

Koskocaman boşkümeler kesişimi de yine bir boşkümedir. Üstelik o boş küme içine her başkasını, önüne geleni de dahil edebilme özgürlüğü, bir kavram kargaşasından çok bir kavram yitikliğine sebebiyet verir. Birçoğumuz buna hem dahiliz hem de farkında değiliz... Yıllarca herkesin kendininkiyle aynı olduğu sürece yorumlayabileceği bir düşünce, ya da bir fikir ayrılığında umarsızca saldırıp, yeri geldiğinde “kendininkinin özgürlüğünün kısıtlanması” namına savaşa kadar vardırabileceği bir rabarba. Herkesin gürültüsünün bu kadar çok çıktığı ve herkesin birbirini en az dinlediği bir ortamda, ne kadar söylenenlere kulak aldırıp, hak verebilirsiniz ki? Kendi bildiğiniz üzerine ahkam kesmenin en doğru en sosyal en paylaşımcı tavır olduğunu görüyorum bugün. Ya da bir başkasının yüzyıllar evvel iyi niyetle şiir niyetine yazdığı şeylere körü körüne bağlanmanın. Bu yayın organı da dahil buna. Sorular aynı sorgulamalar aynı. Ama temanın ne olduğundan kısmen bihaber, herkes kendine dair biryolda tutturmuş gidiyor. Kimsenin de bunun ne olduğuna ya da olmadığına dair bir fikri yok... ya da var ama sadece kendine kadar. Al birini vur ötekine. Al beni çarp bir diğerinle... Çok da önemli değil. Topluluğun umarsızca zırıldanması. Rırıl zırıl uğul uğul, gürül gürül gürül gürül. Bir özgüven, bir ana rahminden bilgiye sahiplik, bir efendim daha neler işte. Kendini biraz yermeye meyili olmayanın, kendindeki boş kümeye şov yapmasından başka birşey değil bu. Ne de olsa herkesin bir fikri daha var. Laykla beni, artıla beni, tivitime ritivit at! Antisosyal medya kurucusuyum. Şahsen orada, bizbize daha mutluyuz. Hani bir dönem önemliymiş ya, ak üstünde karalar, birbirini kovalar. Başı ve sonu belli halbuki. Bir başlangıç bir de bitiş kesin yaşamda. Kendi kendine, bireylerce ya da topluluklarca, her alanda yapılmış bu tuhaf bağlılık yeminini hayretle karşılıyorum. Sayfalar boyunca herkes bağıra çağıra ya da fısıldaya fingirdeye birşeyler söylüyor zaten. Bu herif ne demek istiyor diye sorarsanız, onların herbirinden birazcık alıp bir kibrit kutusuna sıkıştırıp sallayıp ispirtoya çakabilirsiniz isterseniz. Çünkü bu adam birşey demek istemiyor. Dememek istiyor. “Unlearn” etmek istiyor. Susulsun istiyor, insanların iç gürültülerini kendi taraflarında dindirdiklerini görmek istiyor. Yine de gürültü kırıntısına tuz biber olmaya karalıyor bunları. Herkesin kendi içindeki gürültüye ve onların kutsallığına bunca yenik düşüp, birşeyleri gözden kaçırmış olma ihtimallerinin olduğunu göz ardı ettiği böyle bir zamanda, belki de bazı şeyleri baştan düşünmenin iyi olabileceğini sorgulamalı. Bu yazıyı baştan okumalı, bu dergiyi bir baştan gözden geçirmeli. Otobüse baştan binmeli, yanındakine baştan aşağı saygıyla bakmalı, hani 13 üne gelmiş çocuğun saflığı vardı ya, secde ederken baştan hatırlamalı, hani o kitap vardı ya baştan okumalı ve sonra yakmalı belki de. Belki böylece kendimiz dahil herkesi kandırmak için çabalayan bir temanın koskocaman bir boşküme olduğu gerçeğini kabul etmek, ancak o zaman makul gözükür... Hangi baştan? Hiç bi’ baştan... Koskocaman kanatlı bi kafa olup uçup gitmek istiyorum aranızdan bu yüzden... “opinions are like assholes, everybody has one”. Atıfta bulunarak ve saygıyla eğilerek; “opinions are all emptysets, including their intersections.”

Intersection of empty sets is another huge empty set. That empty set, regardlessly trying to include every each single piece that it confronts, only causes not a confusion in meaning but also a loss of it. Most of us is included within this, standing unaware. A thought, everyone is free to interpret as long as it is the same within the crowd, however, a rabarba causing wars, if it is dissented from the general consensus. In a time like this, with every single individual having inner noises and not even single one listens to the others’, how could you exactly feel capable of listening and justify what others say? I see, it is the most social, most sharing attitude to only talk loudly over personal opinion these days. Or get bound blindly over a sympathyic poem written centuries ago. This piece of printed matter is inluded in this as well. Same questions, same queries. Partially ignorant on what the theme is, everyone has found a way for themselves... but no one has a slight idea on what it is or not... or simply they have, but only when it comes to “it’s up to me”. It’s a six of “me” and half a dozen of the other... No big deal. A crowd, ignorantly blubbering, whining, humming, gabbling continuosly. With incredible self reliance, sourced “in utero” and whatever more of it... This is nothing more than a show of someone unable to criticize him/herself. Yet everyone has “one more” of never ending ideas. like it, plus one it, tweet it. I am the creator of antisocial media! In there, we are happier! It was more important for a time (yet i see more meaningful), writing and writing for the good. It starts, and ends in a definite way. In life, this is the only exact thing; a beginning and an exact end. I am astounded by this strange oath of loyalty every single person or the whole society has made. Everyone in this mag has told things; whispering, shouting, coquettishly, pertly. You want to question what this dude says, just pick up a little form each of the other, put it in a matchbox and stirke it on a bottle of spirit. ‘Cos this guy ain’t wanna “say” something. Wants things stay “unsaid”. Wants to “unlearn”. Wants silence, for the sake of the people with too much noise in them. Though being an ignorable peice in the soup of noise. Who knows, may be it is the best to think over. Start over, thinking we might have missed because of our own noises and the wrong holiness inside. Read this article over, this magazine over... Re-take the bus, re-respect the one sitting aside, re-remember the innocence of the 13 year old, re- read the book, that one remember? ...and yet maybe burn it all. Only maybe then, it will look acceptable, to realize the theme itself is an empty set, trying to convince everyone. Re-start, but from where? I guess, from no where... That’s why I want to become a “head with wings”, and drift away... “opinions are like assholes, everbody has one” with respect: ““opinions are all emptysets, including their intersections.”


ILLUSTRATION

Kanıt Erdoğan


Bütün Hindulara ‘Lütfen Kendinize Gelin’ Demek İstiyorum! N. Öykü Maral

Someone Please Tell Those Hindus to Wake the Fuck Up!

Hindistan denince aklıma hep ama hep inekler geliyor. Sarı, kahverengi, siyah, beyaz, kırçıllı, benekli, desenli; koca koca memeli inekler... Ülkeyi fetheden imparatorlukları, mutlak hakimiyetini ilan etmiş durumda… İneklerin insanlarla beraber yaşadığı, beraber uyuyup kalktığı, aynı suda yıkandığı, zamanı gelince aynı yemeği bile yediği bu sapkın ülke, sahip olduğu 1 milyar insanı da işin içine katınca resmen bir tımarhaneye dönüşüyor. Bu adamlar resmen ineğe tapıyorlar yahu. Hadi ineği kabul ettim diyelim. Olur öyle şeyler dedim. Peki ya domuza, maymuna tapanlar? Evlerinde fare besleyen insanlar? İlk başlarda pek kolay hazmedilecek bir durum değil. Bu doğal hayvanat bahçesinin içinde hayvan sevginizin olması büyük bir şans. İnançlı Hindu’lar, içlerindeki hayvan sevgisini dışlarına da taşırmış. Mandalar, öküzler, inekler, keçiler, maymunlar, domuzlar, tavus kuşları, sincaplar, fareler… Hemen hepsi, bir sokağın mıntıkasını eline almış gibi köşe başına oturmuş, neredeyse gelen geçenden haraç isteyecek. Çok değil, oturup 10 dakika hareketlerini izleseniz; bu hayvanların kutsal olduklarının farkında olduğunu düşünürsünüz. Herkes, her şey kutsal zaten. Ben anlamıyorum ki nasıl davranmalıyım. Korkuyorum… Ölüler geliyor. Ölüler var şimdi önümde. Ölümü bekleyenlerin öldükten sonraki yanmış halleri, kendi ölümünüzü düşünmenizden başka bir düşünceye izin vermiyor. Düşünecek gibi olsanız, bu sefer de yanmış et

When I think of India, all I can think of is cows. Yellow, brown, black, white, grizzled, speckled, patterned cows with huge tits...Their vast empire has conquered the land; established its absolute sovereignty...India, this perverted land where cow and man coexist; eating, sleeping, and bathing together, and how it all seems like one-big asylum considering there is 1 billion of them. These dudes actually worship cows. Let’s say, I let that one pass by. Shit happens, y’know. But, what’s with the pig and monkey worshipping? Mice as pets, anyone? Believe me, the situation feels unacceptable at first. You are lucky if there’s any amount of love left inside you towards your fellow animal. In this natural fucking zoo, all devout Hindus have overt ways of expressing their love of animals. Buffalos, oxen, cows, goats, pigs, peacocks, squirrels, rats...Each one of these now controls its own neighbourhood, almost to the point of holding every corner and taxing the passersby. If you just stood and watched for 10 minutes, you’d get the feeling that these animals somehow know that they are sacred. Everybody and everything is scared, anyway. I just don’t know what to do. I’m scared... The dead are coming. The dead are right in front of me. You cannot think of anything else other than your own death, as you watch the dead burn. The smell of burnt flesh stops your mind from wandering away to contemplate other things. A smoking corpse with molten feet screams “Behold as I turn to ashes.” Who knows? Maybe, I’ve seen him before or passed him by as he stood and waited for his own death. Nothing but giant bonfires here in Manikarnika, where only those who have died a natural death can be burnt. The dead keep on burning. In the meantime, those who hope to die someday can sit and wait half-naked, hungry and miserable. Later, I get to meet possibly the weirdest guys in entire India: The guys, who actually do the burning. They believe they have the holiest job in the world. They don’t care about the world outside. Then,


kokusu sizi engelliyor. Ayakları erimekte olan, dumanı hala üstünde bir ölü haykırıyor: “küle dönüşüme tanıklık et.” Kim bilir belki de önümdeki ölüyü, ölümü beklerken görmüşümdür sokaklarda bir yerde. Eceliyle ölmüş olanların yandığı yerde; Manikarnika’da dev ateşler kaplamış her yeri ve odun üstüne odun atılıyor. Ölüler ise yanmaya devam ediyor. Bir gün yanmayı bekleyen insanlar ise yarı çıplak, aç ve sefil bir halde ölümlerini bekliyorlar. Daha sonra belki de Hindistan’ın en tuhaf insanlarıyla karşılaşıyorum. Ölüleri yakmakla görevli kişiler... Yaptıkları işten daha kutsal bir şeyin var olduğunu düşünmüyorlar. Dışarısını merak etmiyorlar. Bir de her şeyin başında bir babaları var ki akıllara zarar. Bacak bacak üstüne atmış, elinde kara kaplı bir defter, ölüleri not ediyor. Diğer elinde de tombul bir cigara, sürekli tüttürüyor. Orada uyuyor. Orada yemek yiyor. Hürmetlerin, ikramların ardı arkası kesilmiyor. Kutsal kişilerin diğer insanlardan farklı olduğu gerçeği, bir kez daha yüzüme çarpıyor. Verilen ayrıcalıkları, yapılan hizmetleri ve emrindeki hizmetlileri görünce, inancın gücünü(!) bir kez daha görüyorum. Kutsal Ganj nehrinin esrarını çözebilene ise aşk olsun. Dünyanın en pis su kütlesi, kolay değil. Öylesine pis ki almış olduğu kahverengi renk, herhangi bir lağım suyunun renginden daha koyu. Yalnız, içindeki çocukların neşesini görünce, sanıyorsunuz ki memba suyu. Ve o suyu bir adam kendinden geçerek içiyor. Çırpınıyor, bağırıyor ve böğürüyor… Çıkıyor, koşuyor ve yine atlıyor. Yanında da yine o suyla ekmek yapan yarı çıplak bir adam var. Birbirlerine bakıp “ne yapıyoruz lan biz acaba” diyecekler mi diye onları izliyorum. Keşke, sadece bu 2 kişinin çıldırmış olduğunu düşünseydim ve onlara da mahallenin delileri deyip, gülüp geçebilseydim. Her yerde çıldırmış insanlar var. İlginç olan ise sizin de çıldırmanızı bekliyorlar. Yok, eğer çıldırmıyorsanız para istiyorlar. Her nasıl bu kadar dinlerine bağlı olsalar da inançları sömürmekten asla geri kalmıyorlar. Yaklaşık 330 milyon tane tanrının olduğu bir dinden söz ediyoruz. Hayvanlardan, elementlere kadar akla gelebilecek her şeye inanıyorlar. İnsanlar; dinleri ile yatıp, dinleri ile kalkıyorlar. Gün, çok erken bir şekilde tanrılara sunulan dualarla başlıyor. Hemen bir tütsü yakılıyor ve gün boyu yanıyor. Araçlar, dükkanlar, bir dilencinin oturduğu yer, hepsinde bir tanrı figürü; tapınaklar günün her saatinde kum gibi insanla dolup taşıyor. Bomboş durmaktan, parasızlıktan, fakirlikten ve mutsuzluktan yakınmaktansa; inanmayı, ibadet etmeyi seçmişler ya da seçtirilmişler. Öğretilmiş beyinlerin sorgusuz bir güdümlü füzeye dönüşmesi karşısında öyle anlar geliyor ki ağlanacak halime / hallerine gülüyorum. İnancın bir sapkınlığa ve kendinden geçiş haline dönüştüğü bu dev karnaval alanı için söylenebilecek son bir söz var: “lütfen kendinize gelin.” Hinduizm’in bir bilgisayar oyunu olduğunu düşünün. Herkesin farklı bir oyun oynama stili vardır. Bazısı erken elenir, bazısı ise oyunun sonuna kadar gidebilir. Unutulmaması gereken şey ise oyunları tasarlayanların da hep insanlar olduğudur. Mesele onu nasıl algıladığınızla alakalı…

ILLUSTRATIONS

Ece Gökalp

they have this totally crazy father, who’s running the whole business. Sitting cross-legged with a black book in one hand, he’s counting the dead. In his other hand, there is a big fat joint, which he smokes incessantly. He sleeps and eats there. There is never a shortage of gifts and offerings. Then, it hits me again: Holy people are totally different than normal people. Once again, I realize the power of faith (!) when I see all the privileges he has, and all those servants working for him. Big up for anyone who can solve the mystery of the Holy Ganges. I mean, it is the dirtiest body of water in the world. It’s so dirty that I honestly believe no sewer in the world could match its dark shade of brown. Yet, you see children rejoicing in it like it was a mountain spring. Then, a man drinks it in a frenzy. Convulsing, shouting and screaming... He gets out, then runs and throws himself in once more. Next to him, there’s that half naked man who makes his bread with the same water. I watch them to see whether they’ll eventually look at each other and go: “What the fuck are we doing?” I wish I could look at them as a couple of nut jobs and scoff; just as two guys gone totally insane. But there are nut jobs everywhere. What’s really strange is that they expect you to go insane as well. And, if you fail, then they want your money. Never mind how devout they are. They don’t shy away from exploiting faith. We’re talking about a religion that has approximately 330 million gods. They believe in anything from animals to elements. They literally live their religion. They start the day with prayers to the gods. They immediately burn incense and keep them burning all day. God motifs can be seen everywhere from cars and shops to street corners. People literally flock into temples any hour of the day. Instead of bitching about being poor, unhappy and desperate, they chose (or, been forced to choose) to worship their gods. I can do nothing but laugh at this tragedy, as learned minds become rogue missiles. As faith turns into a perversion and trance in the middle of a giant carnival, all we can say is this: “Please, wake the fuck up!” Think of Hinduism as a video game. Every player has his own style of playing. Some lose too soon; some go on till the end. But remember: It’s always the people, who design the game. And, it’s always about perception...


Ben Tartaklamadan Sen Anlat Alican Arıcan

Boşuna konuşma, kafası çok iyi. Bu yüzden seni anlaması mümkün değil. Çok mutsuz olduğu için bu kadar içtiğini sanma sakın, aksine gereğinden fazla mutlu. Bir insan neden gereğinden fazla mutlu olur ki? Aklına gelen ne varsa sahibi sensin, değilsen bile öyle düşünmenin bir zararı yok canım benim.  -Alo -Merhaba efendim. -Şu andan itibaren bütün dünya benim! -Peki efendim.  Belki birileri senin bu konuşmayı yapmanı bekliyordur. Muhtemelen yönetimi ele geçirmek bu kadar kolaydır. Senelerdir aynı mahallede yaşayan adamın yazılmamış sokak yasaları varsa, elbet senin de söyleyeceğin birkaç kelime olmalı dünyaya karşı. En yakın arkadaşının ölümüne tanıklık ettiğin gün düşündüklerini unutma. Sana kalırsa o kesin cennete gitti. Fakat o ölmeden bir hafta evvel katıldığınız partide, bunların zerresi yoktu aklında; cennet-cehennem-ölmek-yaşamak... Bazen soğuk su gibi çarpıyor bir şeyler yüzümüze. İşte sana da ondan fazlası olmadı. Sakın kendini özel hissetme. Senin acının, evladını kaybetmiş bir filin acısından farkı yok şimdi.  -Alo -Efendim? -Siz hiç “ölü doğum” yapan bir kadının ruh halini düşündünüz mü? -Ne diyosun be! -Ben düşündüm. Onu diyecektim sadece. Bazı insanlar umursamaz olurlar. Zamanla öğrenirsin ki umursamazlıklarının tek sebebi “antidepresan”lardır. Kendilerini kaybedene kadar alkol aldıkları zamanlarda, uyanacakları yeri hesap etmedikleri için, genelde uyandıklarında pişman olurlar. Nedense, zamanla senden özür dilemeye başlarlar. Kim için kavga ettiğini unuttuğun zaman, tekme tokat giriyorlar bebişim. Bu yüzden ben hiç kavga etmedim. Kendim için bile kavga etmedim yani... -Alo -Buyrun? -Sana buyurmak istemiyorum, sahibini çağır.  Aylar evvel, bir derginin daha fazla satması için üç kuruşa çalıştırılmaya alışmak zorunda olan bir kadın aradı beni. Yaklaşık yarım saat konuştuk. Bana dergiyi satamadı, çünkü onu kendi muhabbetime esir ettim. Konuşmanın sonuna doğru sordum: Bu konuşma kayıt altına alınıyor mu? “Evet” dedi. -Alo -Selam, naber? -Artık yavşaklıklarından sıkıldım. -Ne?  Bazen şaşırtmak, o kadar sempatik olmayabilir. Karşıdan bir araba geliyor ve yol oldukça karanlık. O kısa zaman içinde, karşımızdan gelen arabayla kafa kafaya geldiğimizi görüyorum ama müdahale edemiyorum. Ve çarpışıyoruz. Ben öldüm ve artık olayım bitti diye düşünüyorum. Ölümden sonraki deneyimlerini anlatanlar gerçekten öldüğünde; öbür tarafın kanunlarına göre bir süre cehennemde tutuluyor mu acaba? Ben tutulmaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü gizli kalması gereken şeylerden bahsetmiş olabilirler. Bazı insanlar şanslıdır. Gece kulübüne giremezler ama kapı aralıkken gördükleri şeyi yaşamış gibi anlatırlar. 

Speaking is of no avail, he’s too high. Therefore he won’t possibly understand you. Don’t ever think he drinks so much because he’s not happy; on the contrary, he’s happier than it is necessary. How can someone be happier than it is necessary? You’re the possessor of whatever you may think of, even if you’re not, there is no harm in thinking that you are, baby. -Hello. - Hello, sir. - The entire world is mine from now on! - Alright, sir. Maybe somebody out there is waiting for you to have this speech. Perhaps taking possession of ruling was as easy. If there are street rules which doesn’t mention the man who lived in the same neighbourhood for many years, there must surely be some words you’d like to say before the world. Don’t forget what you thought the day you witnessed your best friend’s end. To you he’s gone to heaven for certain. However, in the party he’d attended a week before he died, there was not a whit of such things on mind: heaven-hell-death-life. At times things smash on our face like freezing-cold water. See, it is all that’s happened to you. Don’t ever feel special. Your current pain is no different than of an elephant that has lost her infant. - Hello. - Yeah? - Have you ever thought about the state of mind of a woman who’s had a stillbirth? - What are you saying? - I have. It’s what I meant to say. Some people are indifferent. Over time you come to learn that the only reason to their indifference was “antidepressants”. Whensoever they drink till they fly off the handle, they’re usually sorry when they wake up because they had not considered the place in which they would wake up. Over time, for some reason they start apoligizing you. When you forget who it is you fight for, they ride punches and kicks at you, baby. That’s why I’ve never had a fight. I mean I have never even fought for myself... - Hello. - Go ahead, sir. - I don’t want to go ahead to you. Call your owner. Months ago a woman, who had to work for a shilling so that a magazine would sell some more, called me. We talked for almost half an hour. She could not sell me a magazine because I confined her to my conversation. I asked her at the end of the talk: “Is this conversation being saved?” She said yes. - Hello. - Hi, what are you up to? - Tired of pertness now. - What? Sometimes to surprise is not that apeealing. A car is approaching from the opposite direction and the road is quite dark. In that short time, I can see my car head to head with the coming one but I can’t interfere and we bump. I think that I’m dead and all is over. Are those, who speak of afterlife they have gone through after death, kept for a while in hell according to the laws of the other world? I believe they should be. Because they may have spoken


ILLUSTRATION

havadadurdum.com

You Tell Me Before I Shake You Up

of something that should have been kept as secret. Some people are lucky. They don’t enter a night club but they talk about what they saw through its gate ajar, as if they were inside. -Alo -Esas sana alo, hayırsız! -Canımı sıkıyorsun.  Tutulacak yanım kalmamıştı ve kimse birbirine sahip çıkmıyordu. Sokaklar tam bir kaos ortamı. Ben bir konudan bahsederken, onu ne zaman yaşadığımı pek önemsemem. Sahneye alkışlarla çıkan kişinin, alkışlarla inmesi gerektiğini düşünmüyorum. Çocukken “köylü köylü” diye bir şarkı yapmıştım. Herkes biraz Serda Rortaç’tır.  Kendinden hiç bahsetmeyen kişi bile, biraz kendinden bahsetmeyi sever. Tanınmak istemezsin ama güzel/yakışıklı kızlarla/erkeklerle gezmek istersin. Çok paran olmasa olur belki ama markaları seversin. İnanmazsın ama cennete gitmek istersin. Yarışmayı sevmezsin belki ama birinci olma fikri şahane gelir. Düşüncesizmiş gibi davranırsın ama boş vakitlerinde hep düşünürsün. Umursamazsın belki ama öyle bir umursarsın ki, olayların tam ortasında durursun. “İşe gitmekten nefret etmek” gibisin ama dönüşte evde göreceklerinden daha çok nefret ettiğin için, diğerlerinden farkın kalmıyor zamanla. Günümüz insanısın sen, yaşadığın şehir ufak olsa bile yaladığın dondurma kafan kadar büyük olduğundan; karıncadan farksızsın. Çünkü binalar büyük, iddialar büyük, geçmiş çok ufak kalmış ve gelecekten devasa bir şeymiş gibi söz ediyorlar. Basın, dayatma peşinde. Kimse özgürlüklerden dem vurmasın. Evet haklısın, sen de haklısın çünkü senin de canın yanmış... Bazen kafanı kırıp “hapishaneler boşaltılsın” diyorsun ama biliyorsun, sen daha huzurlu ol diye var bazı şeyler ve o şeyler günü geldiğinde senin huzurunu kaçırabilir. Bu yüzden gizleniyormuş gibi yapıyorsun ama tam da meydanda duruyorsun. Mesele ne Franz Kafka ne de Franz Ferdinand.  Biraz et ve biraz kemikten olma durumu ağır geliyor zamanla. Yanarken ölmüyorsun yani. Yaşarken ölüyorsun bebişim. Zihnin kaptırıp gidiyor belki bir şeylere ama Bedenin ölüyor ve zamana karşı koyamıyor. Sonunda şunu anlıyorsun: İnsan neyin tepesine çıkarsa, onun adını çığırıyor. Bu sebepten “fanatik olma durumu”nun her türlüsünden kaçmak en güzeli sanki. Sakin olmak, çok tatlı. – Muck. 

- Hello. - Hello to you, you wicked! - At your own will. It had no support left to lean against and nobody backed up each other. Streets are all chaotic. When I talk about a topic, I don’t much mind when it had happened. I don’t believe a man who gets on the stage in company with applauses should necessarily get off the stage with them. Made a song called “rustic rustic” as a kid. Everyone was a bit of Serdar Ortaç. Even one who never mentions himself likes mentioning himself a bit. You don’t want to get to know them but hang out with cute/handsome men. It could be okay if you didn’t have much money but you like good brands. You don’t believe in it but you’d like to go to heaven. You may not like competing but the idea of you being the winner sounds marvellous. You look thoughtless but in all your leisure time you think. Maybe you don’t care but you care so much about events that you stop in the middle of them. You supposedly hate going to work but you hate what you’ll see at home when you get out of work, so your difference from others vanishes over time. You’re a contemporary man, even if the city you live in small, you’re same as an ant because ice cream you give a lick to is as big as your head. Because buildings are big, bets are big, history seems too little and they talk as if future is something gigantic. Press is after enforcement. Nobody should prate freedom. Yes he’s right, you too are right because you were also hurt. You sometimes say “Empty the prison!” but you know that some things exist for your better peace and when the day comes, those very same things can disturb your peace. That’s why you feign to be hiding but you stand right in sight. The matter is neither Franz Kafka nor Franz Ferdinand. Over time it gets hard to be of some flesh and some bone. That is to say, you don’t die burning, You die while living, baby. Your mind may be moving towards some target, Your body is dying and can not resist time. You finally get to realize that, no matter what Jesus gets top on, it is in bad odor. Therefore, it is in a manner best to avoid all types of fanaticism. Tranquility is so sweet. – xxx.


Albino Birnur Temel

Uyandığında tüm benliğini kaybetmiş gibiydi. Ne yerleşik bir isim, adres, aile ne de bir aidiyet, ülke ve dil kavramı belirivedi kafasında. Albino bir Çarşamba günü böyle uyandı. Hareketsiz ve dilsiz, kocaman bir boşluk içerisinde, kendi sesinin ekosunda. “Ayaklanmalıyım. Bir omuz lazım tutanabileceğim. Niye bu kadar yabancıyım kendi bedenime? Bu hissi tanıyor olmam lazım.” Kendi kendine dokunduğunda vücunda herhangi bir his meydana gelmiyordu. Üzerinde bulunduğu mermerin soğukluğunu algıladığına emindi. Mermer Albino’da o güne kadar hiçbir sıcaklık hissi uyandırmamıştı. İnanırdi ki ölüm onu mermere yakın tutardı. Cenazelerin, kabirlerin, mezarların baş tacı mermer, Albino’yu ölümün gerçeliğine inandırırdı. Halbuki bilmezdi hamamalardaki mermer taşları yıkananı kıpkırmızı haşlardı. Elindeki dal ile ayaklanmaya çalıştı. Bu sırada ise sarf ettiği inanılmaz çaba onu ter içinde bırakmıştı. Mermer üzeri damla damla olmuştu. Tüm vücudu ateş gibi ısınmıştı. Mermerden yansıyan sıcaklık daha da kızıştırmıştı vücut ısısını. Tüm bedeni kıpkırmızı kesilmişti. Albino şüphesiz ki yürüyemiyordu. “Yardıma değil yalnızca desteğe ihtiyacım var!” diye haykırdı ortalığa. Anlamsız bir eko olarak yankılandı kulaklarında bu cümle. Daha sonra konuşmaya devam etti ancak farketti ki dillendirmeye çalıştıları böğürme seslerinden farksızdı. Mermer bir platformda kıpkırmızı bir cenin gibi konuşamayan yetişkin bir bedeni getirdi gözünün önüne. Korkudan bir kere daha ter bastı tüm vücudunu. “Palavra bunlar!” dedi kendi kendine. “Nerede görülmüş bir sabah kırmızı renkte, hareketsiz ve sesi yoksun uyanmak” diye de devam etti. En kısa sürede bir ayna bulup kendisine bakmalıydı. Görmek istedi ne renk olduğunu, konuşurken ağzının oynadığını, dokunulduğunda vücudunun ürperdiğini. İnanmadı. Bir kere ‘inanıyorum’ dese, sanki elindeki ağaçtan sopa demirden el olup ona uzanacak, Albino’yu havaya zıplatacaktı. Ancak gözünün önüne getirdiği senaryo ona ait olamazdı. Bu gerçek ona ait değildi. Başkasının gerçeğine inanmak kendini çiğnemekten farksız olacaktı. Anlamsız yere böğürmekten yorgundu. İnsani tüm yetilerini de kaybettiğini hissediyordu. Mermer taşın üzerinde buharlaşana kadar kavrulmak en pratik son haline gelmeye başlamıştı. Çabalamaktan daha kolaydı. Zaten verilmiş olan bir durumu kabullenmekti bu. Bu itaatkarlığın altında da şüphesiz ki kendinden vazgeçmek yatıyordu. Bu kadar egemen bir durumu kabullenmesi imkansızdı. Hele ki böyle aciz bir konumdayken, asla. İçerisinde olduğu hüzünlü duruma inanmadığı kadar hangi gerçekleri savunuyor, bu ortaya çıkıyordu. Eksiklik üzerinden mevcudiyeti, yok olmanın üzerinden doğmayı, başka bir beden üzerinden kendini tanımlamak nedir bunu tecrübe ediyordu. İnanmadıklarını filtrelerken inançlarını benimsiyordu.

Albino When he awoke, it was as if he had lost his sense of self. His memory was completely devoid of a name, an address, his family, a feeling of belonging, the country he lived in or the language he spoke. Albino woke up this way one Wednesday morning: motionless and mute, surrounded by a vast emptiness and the echoes of his own voice. “I should rise. I need a shoulder I can lean on. Why is my own body so alien to me? I should be familiar with this feeling.” When he touched himself, he could not feel the slightest sensation, but he could feel the coolness of the marble he was on. Marble had never inspired feelings of warmness in him. With its popular associations, he had always believed that marble kept him close to death. Marble that adorns funerals, graveyards and gravestones always reminded Albino of the genuineness of death. He had never experienced before how those large, marble stones in Turkish hamams could burn the bather’s skin to a bright red. He tried to get up with help of the branch in his hand. The extraordinary effort needed for this simple activity left him with sweat running down his face. He left large drops of sweat behind on the marble surface. His whole body felt like it was on fire. The warmth radiating from the marble had overheated his body and left him all flushed. Albino could not walk. “I do not need help! I only need support!” he shouted out but which only echoed as nonsense. He continued talking but realized that everything he uttered just came out as bellowing sounds. Albino envisioned the body of an adult lying on a marble surface like a red fetus with no ability to talk. Once again his body was awash in sweat, evoked from his fears. “This is all nonsense!” he said to himself. “Has it ever happened that one suddenly wakes up all red, unable to move and voiceless?” He felt an urgent need to find a mirror and look at himself, to see what colour he was, make sure his mouth moved when he talked and whether he shivered when touched. He did not believe anymore. If he were to simply say, “I believe!” it would be equivalent of the staff he was holding turning into an iron hand and sweeping Albino off the ground. The scene he had visualized could not have been his. This reality was not his! To believe in someone else’s truth is to brush your own aside. It was unthinkable to apprehend such a prevailing situation, ever the more so in light of the helpless state he found himself in. As he resisted to accept his pitiful position, the truths he had advocated became evident. He experienced what it is like to name inadequacy through presence, death through birth and define himself through the means of another body. He was able to embrace his beliefs while rejecting those things that caused him scepticism. He was fearful of speaking out loud. “I do not believe!” he shouted inside himself. Surely these words required the utmost courage. “I do not believe that I am senseless, mute and completely red! This body is not mine and never will be!” He had lost more weight than he supposed. He


ILLUSTRATION

Birnur Temel

Sesli konuşmaktan korkar olmuştu. “İnanmıyorum” diye bağırdı içinden. Şüphesiz en göt isteyen kelime de buydu. “Hissizliğime, dilsizliğime ve kırmızılığıma inanmıyorum! Bu beden benim değil ve olmayacaktır” dedi. Tahmin edildiğinden daha da çok zayıflamıştı. Bitkin düşmüştü. İnanmadıklarını kendine hatırlattıça, esasında neyi arzu ettiğini farkediyordu. Ona sunulan gerçekliğe inanmaması, uğruna kendini feda edeceği bir gerçeklik yaratıyordu. Zordu ki kendi inançları, kabul etmeyi reddetmekle vücut buluyordu. Esasında siyah bir tene sahip olan Albino, vücundaki kızarıkları farkedemezdi. Boynuna doğru dokunulduğunda derisi diken diken olur, ürperirdi. Jestleri bazen sert olsa da ağzı çok iyi laf yaptığından kimseyle kolay kolay papaz olmazdı. Reddetmek yüce bir duruştu Albino için. Bunun için zaman zaman aynaya bakıp kim olduğunu hatırlamak isterdi. Korkardı, başkaları tarafından kurgulanmış verili gerçekler içerisinde kendi benliğine sahip çıkamamayı, kaybetmeyi. Kendi adına olan aidiyetine dahi inanmazdı. Korkardı her ‘inanmıyorum’ deyişinde elindeki asanın kırılmasından. Tekinsizdi hayatı. Güven ne demek o zaman hatırladı. Hamam taşını andıran zemin üzerine akıttığı terde adeta inanmak istemediği lüzumsuz gerçeklerden arınıyordu.

was exhausted. While recalling all the things he did not believe in, he realized what he fundamentally desired. The fact that he did not believe in self-evident realities created an alternative reality in his mind, which led him to towards personal suffering. His beliefs, which could only be embodied through rejection, were a heavy burden to carry. Having been black in actuality, Albino could never have witnessed the redness of his body. When touched around the neck, he would shudder. Sometimes rough in gestures, he had a gift for rhetoric. That’s why no one really ever opposed him. His right to reject was a matter of personal sovereignty for Albino. Dedicated to this, he sometimes needed to look in a mirror and remember who he was. He was afraid that he could fail one day in maintaining his sense of self in the face of the given realities that were cemented by the fictional fantasies of others. Albino did not even feel truly connected to his own name. He was afraid that each time he said ‘I do not believe’ his crook would crack. His life was uncanny. He understood what trust meant. He cleansed himself of all the excessive premises he did not want to believe in through shedding those drops of sweat on that surface which resembled the marble stones in a Turkish hamam.


İstanbullu Budistler Thor Cary

Ünlü bir Zen koanı, bir filozofun Buda’ya sorduğu soruyla başlar; “gerçeği sözsüz, tanımsız anlatabilir misin?” Buda cevap olarak sükunet sürdürür.

A well-known Zen koan starts with a philosopher asking Buddha, “without words, without the wordless, will you tell me truth?” The Buddha kept silent.

İstanbul’da Sangha’yı yani Budist yoldaşlık veya toplulukları arayan her kimse, karşılaşacağı sessizliğe hazır olsa iyi olur. Konuya dair çok az bilgi kent sakinleri tarafından görülebilir. İstanbul’da gizlilik, Shanga’nın yazılmamış kanunudur. Bir tapınak ya da buluşma alanı yerine, sadece tanıdıklar ve söylentilerle karşılaşılır. Sadece Türklerin aralarındaki güvene ulaşmanız ve aralarındaki iletişimin kodlarını anlama yetiniz, Budistlerle aranızdaki görünmez kapılar olabilir. Japon “Niçiren Budizmi”nin bir kolu olan “Soka Gakkai International” galiba İstanbul’un en büyük Budist ibadet cemaati olarak konuya en belirgin örnek. Toplantılar, gizli ve dikkatle seçilerek yapılmış çağrılarla, İstanbullu Budistlerin özel yaşam alanlarında yapılıyormuş.

Anyone searching in Istanbul for the Sangha, the company or community of Buddhists, quickly grows accustomed to silence. Very little information is made public; secrecy is the norm. With no temples or centers in town, it’s all about who you know. As such, dominant features of Turkish interpersonal interaction, namely informal networks and trust, are the keys to the invisible gate. Sōka Gakkai International, a Japanese school of Nichiren Buddhism and perhaps Istanbul’s largest single community of practicing individuals, is a good case in point. Meetings are held in private apartments by very selected invitation only and no contact information available.

Türk toplumunda da her gün büyüyen tutuculuk nedeniyle, gayrimüslim tebaaların inançlarını ifade ve uygulamada çekingen davranmaları anlaşılabilir bir tepki. T.C. Kanunlarına göre dini ibadet ve toplantılar sadece kanunla belirlenmiş yerlerde yapılabilir. Eğer bahsedilen din, TC. Kanunlarınca belirlenmiş resmi dinlerden biri değilse, resmi bir ibadet yeri de olamamakta. Ama yine de otosansür sosyal kontrolün en güçlü aracı. Kilit kişilerden birinin de söylediği gibi, “bizim derneğimizin toplumsal dengelerin hassasiyetine zarar verebilmesi ihtimali nedeniyle, biz Buda’nın öğretisini öğreniyoruz ama kendimize Budist demiyoruz”. Yine benzer bir durum da, aile ya da iş

Against the backdrop of the growing conservatism in Turkish society today, reluctance in discussing matters of non-mainstream personal faith is understandable. Under Turkish law religious services may only be preformed in designated places of worship. If the religion has no legal standing, no site can be registered. Self-censorship, however, is a far more effective tool for social control. As one organizer says, “We practice Buddha’s teaching but don’t call ourselves Buddhist as it’s possible religious associations might harm the sensibilities of society.” Likewise, an innate fear of being socially ostracized by family, colleagues and neighbors is pervasive. “Coming out” remains an impossibility for many.

I just came through, so I’m tired! I did not know what kind of creatures humans were. I did not want to make judgments; yet, while staring at the ceiling, I started thinking that they are the only creatures that enslave themselves to superficial needs. Having thought about the brain, heart and kidneys for a while, I was able to get over clichés like: “Wow, what an unbelievable organ the brain is!” I suddenly noticed though that I had been ignoring something very fundamental for many years. My pulse and breath were unsettling my mind. So, I started to count my breaths. I did not know who I was behaving so stubbornly towards. Maybe this was just a necessary state of mind to challenge myself and help me chip away at the chains that a billionyear-old history of the human race had tied me down with. It was all in an effort not to end up like an astronaut floating alone in his own personal, black space. I am absolutely convinced of one thing: man needs gravity and other grounding conventions like family, kids, art, monogamy, God or just simply going to work everyday.

İnsan nasıl bir canlı bilmiyordum. Ahkam kesmek istemiyordum. Ama kendi kendine bağ takan tek canlı olabilir diye düşünüyordum tavana bakarken.(“tavana bakarken” sıradan bir cümleyi değiştirdiği sanılan yıpratılmış ve acemice bir betimlemedir. Gerçekten tavana baktığımı anlatmak istiyorum yalnızca.) Beyin, kalp ve böbrekler üzerine bir süre düşündükten ve tekrar beyne dönüp “beyin çok acayip bir organ ya” gibi küfredilesi cümleleri de aradan çıkarmışken, senelerdir sürekli kendime rağmen bir şeyler yaptığımı farkediyordum. Bu sırada aklım nabzıma ve nefes alışıma takılıyordu. Nefesimi saymaya başlıyordum. Kimle inatlaştığımı bilmiyorum. Kendimin ve benden önceki milyar yıllık insan ırkının bana taktığı bağları sırayla kemirmek kendi kendime bir meydan okuma ve ne olacaksa olsun tavrıydı belki. Aslında hepsi, insan denen canlının, uzayda kendi başına salınan, tüm bağları kopmuş bir astronot (lafın gelişi astronot, delirimsek bir şey yazmaya çalışmıyorum) olmamak için çabasıydı. Açabilirim tabii, şöyle ki; insanın yer çekimine ihtiyacı vardı.


Buddhism in Istanbul arkadaşları tarafından dışlanma ihtimalinin içgüdüsel korkusunun yaygınlığı... Benzer nedenlerden ötürü inancını açıkça yaşamak, çoğunluk için imkansız bir hayalden ibaret. Meditasyon her ne kadar Budizm’in merkezinde olsa da Budizm ile aynı sayılamaz. “Breathworks farkındalık”, meditasyon ve Budizm eğitmeni Vajracaksu; meditasyonun değerinin, fiziksel ve ruhsal hastalıkların tedavisinde gün geçtikçe daha çok anlaşıldığını söylüyor. Bu yüzden Vajracaksu, meditasyon ve Budizm workshoplarını birbirinden ayrı tutuyor. Genellikle katılımcıların meditasyona olan ilgilerinin, onları zamanla Budizm’e yönelttiğini söylüyor. Doğal olarak Budizm din midir, felsefe mi? Sorusunu akla getiriyor. Türk bir öğrenci olan S.. için, cevap net olarak Budizm bir felsefe. S.., aynı zamanda Müslüman ve Budist olmakta hiçbir ikilem görmüyor. Hatta Budizm ile ilk kez tanıştığı Tayvan tapınaklarında katıldığı inzivalar için, ailesinin desteğini bile almış. Unutmadan eklemeli: S.., farklı gelenekleri sentezleyen bir hareket başlatmış. Bu hareket, “Müslümansan Budist olamazsın” genel yargısına karşı da mücadele vermekte. Filozof, Buda’ya yönelttiği sorunun cevabını alır almaz, eğilip Buda’ya teşekkür eder ve şöyle der: “Sevecen inceliğin sayesinde yanılgılarımı süzdüm ve gerçeğe giden yola ilk adımımı attım”.

Meditation, although central to Buddhism, cannot be equated with Buddhism. Vajracaksu, breathworks mindfulness, mediation and Buddhism teacher, has witnessed a growing interest in mediation as an effective tool in dealing with mental and physical ailments. Vajracaksu therefore keeps his workshops on mediation and Buddhism strictly separated. Often, he observes, individuals gain an interest in Buddhism through their own experiences with meditative practice. This naturally raises the question of whether Buddhism is a religion or philosophy? For S., a Turkish student, it is clearly a philosophy and sees no conflict in being both Muslim and a Buddhist. He even enjoys the support of his family to pursue meditative retreats in Thai temples where he first became acquainted with Buddhism as a student. On a bright note, S. seems to embody a growing group who synthesize different traditions and challenge the dominant view that “if you’re Muslim, you cannot be a Buddhist.” As for the philosopher, having received his answer, he bowed and thanked the Buddha. “With your loving kindness I have cleared away my delusions and entered the true path.”

Tümden geldim, yorgunum... Ayser Çobanoğlu

However, none of these had been invented for ostensible reasons; what lies behind is just the attempt not to end up like an astronaut. While I was here, I enjoyed “saying goodbye” the most, like when quitting my job or leaving a lover, even when it hurt... Proving to myself that I could actually leave all those things that seem impossible to leave gave me the greatest pleasure. Perhaps I was just starting things in order to give them up. Such a shame if this was the case! (Then I gave up... I loved not taking things too seriously; yet, this article is far too serious for me. Trying to keep the sentences in their own lines, I try not to remain serious. Avoiding seriousness is not only my way of being an astronaut but also my chains bound.)

Yerçekimi benzeri başka yapılara; aileye, çocuk yapmaya, sanat yapmaya, tek eşli olmaya, tanrıya, hani bir iş sahibi olmaya gibi… Ama aslında hiçbiri görünen sebeplerden icat ettiği şeyler değildi. Sadece astronot (bahsettiğim şekilde) olmamak için. Bu arada en çok bırakmaları sevdim burda olduğum zamanda. İşimi bırakabilmeyi, sevgilimi bırakabilmeyi –acı verse de-, bırakamayacağımı sandığım şeyi bırakabildiğimi kendime ispatlayan ben bana zevk verdi en çok içimdekilerden. Yoksa bırakmak için mi başlıyordum? Öyleyse ne çok haksızlık! (Sonra vazgeçtim en çok -ciddiye almamayı- sevdim ki bu yazı benim için gereğinden fazla ciddi. Böyle olması için çaba gösteriyorum ve kendi şeridinde tutmaya çalışıyorum cümleleri. Ciddiye almamak benim hem astronot olma yolum hem de bağım aynı zamanda.)


Rakstar da İnanır mıymış? Selin Oransayoğlu

Öncelikle, yaşadığımız ülkenin sınırları içindeki en büyük meta olan inanç kavramının, şu günlerde yani Kasım ayında, topraklarımızda nasıl vücut bulduğunu hatırlayalım: Ortadoğu - Müslüman dünyasının heyecanla beklediği Kurban Bayramı, bana sorarsanız kesme - biçme ve bu cinayeti huşu içinde izleme bayramı, Türkiye’de de coşkuyla kutlandı. Buradan, çoğunluğun dinini pekiştirmesine fayda sağlayan tüm küçük ve büyükbaşların ruhuna yine bu çoğunluğun kitabının buyurduğu üzere, El Fatiha. (Merak edenler için; hayır, vejateryan değilim.) Kasım ayındaki inançsal metaları hatırlamışken evrensel olanları da unutmamak gerek. Bunlardan en sıkıcı olanı şüphesiz ki numerolojik metafor 11-11-11 tarihiydi. Saat 11’i 11 geçe aydınlanma, kararma ya da herhangi bir efsanevi olay bekleyenler bi nebze olsun hayalkırıklığı yaşamış olmalılar. Öte yandan, 2012 senesinde biteceği bilinen Maya Takvimi’ne gelirsek; asıl bitiş tarihinin 28 Ekim 2011 olduğu haberi gelen takvimin ise hayatımızda bir şeyi değiştirmediğini de hep birlikte görmüş olduk... Yukarda bahsi geçen tüm bu metaforlara kolaylıkla yenileri eklenebilir. Batıl inançlardan üç büyük dine, doğu felsefelerinden putlara tapmaya kadar, çağlardan beri insanın varoluşundaki yalnızlığını paylaşabildiği belki de tek gerçeklik olan inanç olgusunu, bu sefer daha sade hale getirip müziğe, sanata ve ifade özgürlüğüne olan, aslında çevresine en zararsız ve masum haldeki inançla özdeşleştirelim ve söz konumuz Jim Morrison’a gelelim.

Any Rockstar That Believe In?

First of all, let’s remember how came out the concept of belief into the existence in our land on this November: The Sacrifice Fest that has been waited for, by middleeast islamic countries, in other words of mine; cut-it-offwatch-the murder-in-peace fest, has been celebrated enthusiastically in Turkey too. El Fatiha as their Holy Book suggests from here to all dead biwigs’ souls which provided the reinforcement of majority’s belief. (For the ones which have been curious; no, I’m not a vegeterian.) While remembering metas believed on November, it has to be focused on the other global ones too. The most boring one of those was undoubtedly the date of 11-11-11. When the clock was showing 11.11 am, the ones who waited for an illumination, oscuration or something legendary, must have been little bit dissapointed. On the other hand, if we talk about the Mayan Calendar which was supposed to finish on 2012, we’ve been informed that it actually finished on 28th October of 2011. So we see here altogether that it obviously changed nothing in our lives... The new ones can be easily added to all these metaphores described above. Let’s now simplify the concept of belief, which may have been the only one that could have been shared with the lonileness of human being since centuries from supersititions to the three greatest religions, from easetern philosphies to idolatry. Let’s assimilate it now with the purest and maybe the most environmentally friendly belief to art, music and the freedom of expression and talk about our precious Jim Morrison.


Jim Morrison örneğinden bahsederken 27 yaş metaforuna değinmemek olmaz. Yıllardır 27 yaşında ölen “tanrısallaştırılmış” rockstar’ların - isimleri her yerde zikredildiğinden tekrar saymıyorum - ulviyatı üzerine konuşulanlar gibi bir durum da var. Evet, kendisi de o familyadan. En sevdiği anagramıyla (Mr. Mojo Rising) kendini fütursuzca “tanrısallaştıran” Bay Mojo, 1971 senesinde Paris’teki ölümünün ardından birçok soru işareti bıraksa da, mezar taşının üzerinde yazan “Kata Ton Daimona Eaytoy” sözü onun hakkında iyi bir ipucu veriyor. En yakın Türkçesiyle “İçindeki şeytanı takip et.” sözünün kimin tarafından yazılmış olduğu bizzat yapılan yoğun araştırmalara rağmen bulunamamakla birlikte, The Doors filminde de göz önüne serilen, pagan usûlü cadı seremonisiyle evlendiği gazeteci - cadı Patricia Keneally olması yüksek... Yalnızca bu anahtar kelimelerle bile bir fenomen haline gelen sürüngen kral, 40 yıl sonra bugün Père-Lachaise mezarlığında yatıyor, her gün ziyaretine birçok insan geliyor, ona öylesine “inanıyorlar” ki, mezarının üzerindeki büstü bile birileri tarafından putlaştırılmak üzere çalınıp götürülebiliyor... Öldüğü tarihi, o tarihin insanını ve kendisinin yıkıcı, gerçekçi, kaotik ve saldırgan olmaktan kaçınmayarak söylediklerini düşünürsek, (garip bir şekilde bunun asıl kaynağı olan William Blake’ten pek bahsetmeyerek) çokça bahsettiği ve esinlendiği Aldous Huxley gibi, O’nun da, insan algısının esneyişine ya da artık klişeleşmiş olan deyişle “algının kapılarını açmaya” önayak olduğunu anlamak zor olmayacaktır.

While talking about him, it’s indispensable to remember the sublimity of the age 27, in other words, the mystical age of all the other dead and “deified” rockstars - it’s worthless to write their names again here - Yes, he is in the same family too. Despite of leaving many questions behind of his death in 1971, the Ancient greek saying “Kata Ton Daimona Eaytoy” on his gravestone may be a cue about Mr. Mojo as deifying himself with his favorite anagram (Mr. Mojo Rising). With its closest English meaning “Follow your inner devil.” may seem like its written by an anonymous person but it is highly possible that Patricia Keneally was the one who did that, his journalist and Wiccan witch wife whom married with a pagan ceremony... The Lizard King is sleeping today in Père-Lachaise Cemetery, many people visit him everyday, they believe in him deeply, so much that they can even steal his bust and take it away to their houses to idolize... If we consider the year of his death and then the people of that year, and all his words in his poems and lyrics without abstaining to be destructive, realistic and chaotic, its not difficult to understand how he bacame a pioneer to strech people’s minds or as the his number inspirationed (weirdly he never talked about the real source of William Blake) Aldous Huxley says to “open the doors of perception”. Look how showed us up the depth of his mind elasticly and maybe freaky previsionly, in his book The Lords and New Creatures:


Tüm yazdığı ve söylediği şeylerde zihninin en derin köşelerini ortaya koyarkenki tüm o esnekliği ve ürkütücü gerçeklikteki öngörüsü, Tanrılar Yeni Yaratıklar (The Lords and The New Creatures) kitabında bakın nasıl ortaya çıkıyor: “Tanrıların gizli giriş kapıları var ve kılık değiştirebiliyorlar. Aşağı yukarı hepimiz yolculuk psikolojisine bürünmüşüz. Fiziksel ya da duygusal olarak tüm dünyadan önceyiz. Bu rutini bozduğumuzda ise saldırganlaşabiliyoruz ve devam etmeyi unutuyoruz. Yeni yaratıklarsa, bizi izliyorlar. Her şey kararacak, ışık değişti, hepsi bu; tüm eğlencenin ölüm zamanı geldi.” Hal böyleyken, küçük yaşta içine giren şamanın ruhunu genç ölümüyle karanlık tarafa salan Bay Mojo’nun bu söylemiyle, an’a, mod’a, hatta gezegenlerin çekim kuvveti ya da hava durumuna bağlı olarak bile “esneklik”le değişebilen “inanma - inanmama” çelişkisini bireysel bir metaforizmaya dönüştürmemek mümkün mü?

“The Lords have secret entrances and they know disguises. More or less, we’re all afflicted with the psychology of the voyeur. Not in a strictly clinical or criminal sense, but in our whole physical and emotional stance before the world. Whenever we seek to break this spell of passivity, our actions are cruel and awkward and generally obscene, like an invalid who has forgotten to walk. And The New Creatures, There they are watching us. Everything will be dark. The light changed. This is it no more fun the death of all joy has come.” And yet, with this saying of Mr. Mojo, who throw his Shaman soul met in his childhood out to the darkside, is it possible now not to transform the contradiction of “believe - disbelieve” to a self-metaphorism which may change due to the moment, mode, gravitational forces of the planets and even to the weather forecast?


Dijital Reklam Ajanı tunctunctunc

Şehir: Amsterdam / Saat: 16:00 Yağmurlu, gri, sıkıcı bir Kuzey Avrupa günü… Tunç “İlham Dükkanı” dediği stüdyosunda bilgisayarının başında. Mısırlı sanatçı bir arkadaşının, geçen sene onun bilgisayarında unuttuğu bir CD den çıkan parça çalıyor fonda. Yağmur devam ediyor. Parça devam ediyor. Tunç, bir tane bile “Like” basmadan uzun süre mal mal bakmaya devam ediyor ekranına... Tunç: (Sessiz Düşünür) İnanç mı? Hay amk. Nerden buluyolar bu derin temaları be yau? Kendini memnun etmek zaten zor zanaat, bir de editörleri memnun et. Yok, şurası net değil; yok şu paragraf fazla uzamış. Onlar da haklılar tabi kendilerince, SIZE’ın başına gelen sansür davası falan... İyice herkesin gözü üstünde derginin... Benim dergim olsa ben de aynı hassasiyeti gösterirdim. Öle gelişi güzel yazmak olmaz illaki. 1 gecede yazsan bile, üzerine 1 ay düşünülmüş bir yazı gibi tınlaması lazım tüm hikayenin. Bu sefer ne yazıcam acaba? Ne yazmam lazım acaba? Hay amk ya... Bi tomar iş var daha yapmam gereken. Muhasebecim ile konuşmam lazım, Amsterdam’daki stüdyoyu İstanbul’a taşıyacağım, kargo şirketi benden mail bekliyor. 2 tane viral senaryo tretmanı bitmesi lazım. 2012’ye damga vuracak sosyal medya fikrimizin sunumunu finalize etmemiz lazım... Ha bir de büyük bir markaya sunduğumuz mobil uygulamaların feedbackleri üzerine çalışmamız lazım. Anlayacağınız lazım oğlu lazım. Bi de bu SIZE yazısı var başıma. Yazar mıyım ki ben? Kim okuyo ki zaten benim yazdıklarımı? Yazmasam mı bu ay? Hastayım desem? Çokta umurlarında olduğumu sanmıyorum. Napsam ya? Ne yapıcam ben ya? Buldum! Ben şimdi bi kahve koyarım, bi sigara yaparım ve yazarım yeni hikayemi. Du bi çiş yapayım önce... Tunç masasından kalkar ve tuvalete gider, çişini yapar ve yüzünü yıkar. Mısırlı arkadaşından kalan müzik hala fonda devam etmektedir. Tunç: (Tuvalette aynaya karşı konuşur) Sen her zaman farklı olmaya çalıştın, sana her zaman diğerleri sıkıcı geldi. Bu yazacağın hikaye senin için bir dönüm noktası olabilir. Konu: İnanç! Ulan konu çok basit aslında. Önce kurallarını belirle, hangi sularda dolaşacağına karar ver. Klişelerden uzak tut kendini, bi kere dine falan bağlama olayı aptal gibi. Şimdi bin kişi yazıcak & çizicek din ile alakalı bin tane şey. Zaten memleket hassas bu konuda... Sen farklı ol diğerlerinden. Bir karakter yarat, kendinden ilham al... Ve yaz. Hani allah demiş ya peygambere YAZ! Aynen öle yaz işte. YAZ amk. YAZ! İşin ne? Tunç kendisini bi süre aynada dinledikten sonra mutfağa gider, kahvesini alır ve bilgisayarının başına döner. Mısırlı arkadaşın müziği, tüm bunlar olurken devam etmektedir. Tunç bir Word dosyası açar, kahvesinden bir yudum alır, sigarasından bir fırt çeker ve tam yeni hikayesini yazmaya başlayacakken Tunç ve ekibinin son çalıştığı markanın proje müdürü hanımın facebook chat kutusundaki kısa mesajı ile karşılaşır.

Müşteri: (is typing...) Hey Tuncy! Müşteri mesajını yazmaya devam etmektedir ve hala entera basmadığı için yazdıkları Tunç’a gelmemektedir. Tunç “Hey Tuncy!” yazısına bakar ve kafasında kurmaya başlar. Tunç: (Müşteriden gelecek olan mesajın göründüğü boş kutuya bakarak) Tuncy mi? Töbe allam ya... Yok Tunçik. Hatta Ponçik amk. Bu ne samimiyet yau? Acaba ne diyecek? Revizyon mu? Yeni bir proje mi? İnşallah ikisi de değildir. Allah’ım ne olur bu marka sorumlularını, danışmanları, reklam ajansı prodüktörlerini ve sosyal medya ajanslarını uzak tut benden. Ya da şu an uzak tut... Şu SIZE yazımı acaba “Being Creative with The Clients” konusu ile alakalı mı yazsam? Ne alaka inançla? Hem ne alaka İngilizce? Hasktr! Bi de İngilizceye çevirmem lazım bu yazacağım hikayemi. Hay skcm ya >:( Hadi be kadın... Bas entera amk. Bas! Haydie! BAS! Tunç sigarasından bi duman daha alır. Kahvesinden iki yudum alacağı tam o anda müşteri sonunda entera basar ve mesaj Tunç’un ekranında belirir. Müşteri: (Facebook Chat kutusunda text olarak görünür) Hey Tuncy! Nasıl hayat? Millet bayılıyor walla bizim son viral filme. Ellerinize sağlık. Sana bomba haber! :) Bizim CEO görmüş sizin filmi, demiş ki: Yau yıllardır milyonlarca dolar harcıyoruz reklam filmlerine. Adamlar 3 kuruşa en baba reklam filmini çekmişler. Helal olsun. Basın bunu televizyona. Filmi TV’de görürsen sakın şaşırma. Sana ne dicem asıl: Bi haftadır falan bakamıyorum feyse meyse, çok yoğun bu ara bizim işler, yeni kampanyalar falan... Neyse, şimdi asistanım Ahu beni dürttü de gördüm bizim filmin muhteşem backstage fotolarını. Diyorum ki onların “hi-res”lerini bana atsan… Sosyal medya sorumlularımızla paylaşsam ve onlar da bütün internete seed etseler. Hem markamıza malzeme olmuş olur, hem de sizin reklamınız olmuş olur. Hem de viralimiz biraz daha like alır. Bekliyorum fotoları. Ne kadar ekmek o kadar like :) Tunç: (Müşteriden gelen mesaja bakar ve düşünür) Ulan amk... Müşteri misin? Köfteci misin? Belli değil. Millet harbi harbi “Like Manyağı” oldu ha... Şurda memleketin en alternatif konvansiyonel mecrasına artistik bi yazı yazıcaz, milletin aklını alıcaz derken; sen benim aklımı alıyosun be köfteci. Şimdi SIZE’a ne yazacağımı mı düşünücem, yoksa sana ne cevap vereceğimi mi düşünücem? Sevgili müşterim biliyorum ki biliyosun şu an online olduğumu ve bu yazdıklarını okuduğumu. Hatta bazen ne düşündüğümü bile biliyosun gibi geliyor ama bi şey diyemiyorsun, çünkü kanıtın yok gerçek düşüncelerime dair. Nerden başlasam? “CEO”dan mı? Yoksa Backstage fotolarından mı? Ulan yüzsüzler; 3 kuruşa film çektiriyorsunuz, 300 kuruşluk adam muamelesi yapıyosunuz. O “CEO”nun da, senin de ben ta... Sahteciliğin ve yalancılığın iyice bokunu çıkarttınız. Şimdi sen de bakıyosun di mi son yazdığına? 4 gözle bekliyorsun benim cevabımı değil mi? Acaba bilgisayarım açık ve ben başında değil miyim? Sevgili müşterim, anladığın üzere ben de seni tanıyorum senin beni tanıdığın kadar. Biliyorum ki birazdan yazıcaksın. Tuncy! Orda mısın? diye.


Müşteri: (Facebook Chat kutusunda text olarak görünür) Tuncy! Orda mısın? Mesajımı aldığında bana dönersen süper olur. Ben “online”ım 1-2 saat daha. ciao .) Tunç: (Müşteriden gelen mesaja bakar ve düşünür) İşte inanç bu... İnsan neye inanmadığının farkına varırsa, neye inandığını bulmak daha bi kolay oluyo galiba? Ters mantık. Maalesef üzülerek düşünüyorum ki inanmıyorum bu yazdıklarına sevgili müşteri. Ben şu an ve gelecekte SIZE’da yazacağım yazıya inanıyorum. Gerçekten kendim olacağım mecralara fikir üretmeye inanıyorum sevgili müşteri. Kendim gibi olduğum, paranın kurallarını koymadığı, müşteri temsilcisinin olmadığı bir dünya istiyorum sevgili müşteri. Mesela, size neredeyse bedavaya özgün bir şekilde yaptığımız filmi TV’de saygısızca yayınlamanıza inanmıyorum sevgili müşteri. Bizim backstage fotoğraflarını sizin markanızın “Sosyal Meydanında” paylaşılmasına da inanmıyorum. Etik olarak sizin reklamcılığa soyunup benim adıma benim reklamımı yapma kararınıza hiç inanmıyorum sayın müşteri. Biliyor musunuz sayın müşteri, ben galiba sizin bu yeni Dünyayı pek iyi kavradığınıza da inanmıyorum. Ama suç sizde değil, suç size bu düşündüklerimi sizin kadar direk ve net yazamadığım için bende sayın müşteri... Müşteri: (Facebook Chat kutusunda text olarak görünür) Hey Tuncy. Yoksun galiba... Ben kaçıyorum. Acil toplantı çıktı. Dön bana bu gece pls. O fotolar cidden yarın online olsun istiyoruz grup sayfamızda. PRT! müzik kanalında her 10 dakkada bir dönüyor filminiz. Ciaooo baby .) Tunç ne yapacağını tam olarak bilememekte ve kara kara düşünmekteyken, elektrikler kesilir. Tunç Amsterdam’dadır, müşteri İstanbul’da. Müşterinin istediği imajlar hard diskte sessiz bir şekilde soğurken, yağmur ve Mısırlı arkadaşın müziği harmanlanarak devam etmektedir. Tunç halen bilgisayarının ekranına mal mal bakmaktadır. Aslında güzel olmuştur bu elektrik kesintisi. Şimdi kendi ile kalabilmiştir. Ne SIZE yazısı. Ne müşteri safsatası, elektrik gitti amk var mı daha ötesi? Bunlar pozitif şeyler aslında. Negatif durumlar ise şunlar: Mum yok mesela. Kağıt var mı acaba? Biliyor musunuz Tunç kalem tutmayalı bin yıl olmuş sanki. Yakar çakmağını, çeker bir nefes daha sigarasından, bi daha çakar çakmağını tam parmağı yanacağı sırada kağıdı kalemi de bulur, hatta kalem keçeli ve fosforludur. Yağmurlu, gri, sıkıcı bir Kuzey Avrupa günüdür ve Tunç başlar zifiri karanlıkta, yalnız başına, teknolojiden uzak, insan gibi; SIZE için inanç yazısını fosforlu fosforlu yazmaya. NAH! ve Dünyası Unutma ki herkesin NAHI kendineymiş. Unutma ki kedi bile uzanamadığı ciğere NAH! dermiş. Unutma ki NAHlanmış NAHın NAHı olmazmış. Hepimizin bildiği gibi ve son NAHikanın da dediği gibi: Yurtta NAH! Cihanda NAH! Biz iNAHnanlar NAHtan geldik, biliyoruz ki hepimiz NAHa gideceğiz. Bunu aklına yaz, şunu da unutma: NAH birdir, NAH tektir. Sen de NAHladığın sürece NAHçılıkta usta olacaksın ve diğer iNAHnanlar senin NAHına hasta olacak. NAH gümüş ise, sükut NAHtır dediğinizi duyar gibiyim. Biliyorum, birçokları

gibi sen NAH a NAH çekmezsin NAH senin olmadıkça. Hiç gördün mü kendini rüyanda NAHlarken? Nedir rüyada NAH görmek? Ya da NAH! çekmek? Bu arada kaçılın, çok pis NAHladım... Size bir şey daha NAHlayayım mı? Denizden NAH çıksa yerim. Peki Uzaktan biri NAH! çekse ne yapacağım? Esti kafana NAHladın, hakkaten de NAH! orada. Gitmesen de, çekmesen de o NAH senin NAHındır. Bu akşam NAHlarım beni kimse tutamaz, sen bile tutamazsın ipimle kuşağım, NAHım ile başparmağım. Gelin hep beraber bu dünyanın anasını NAHlayalım. Artık siz de NAHlamak istiyorsunuz sanırım. İçinizdeki NAH kalmasın, çekin ve çıkartın. Bundan böyle NAH coşar, NAHçı koşar. İnleyen NAHmeler, NAHınızı saracak. Sokaklar ‘NAHçıyız! NAHlamayana NAHlayacağız’ diye çınlayacak. Komşu komşunun NAHına muhtaç kalacak ki, her yörenin NAHı ayrı bi güzel olacak. NAH ta çekerim, kariyerde diyenlerden misiniz? Yoksa NAHpolyonun çektiği gibi üç kere NAH! NAH! NAH! mı çekersiniz? Aldım mazlumun NAHını, çıktım dağlara NAHladım. Bir NAH çektim inledi karşıki dağlar. Bir gün bir dağın tepesinde bir NAHçı bir NAHçıya gel beraber bir NAH! çekelim demiş. Aynı gün bir İtalyan, Bir Fransız, birde NAHçı! uçağa binmişler. NAHçı kalkmış ayağa “NAHÇıyım, doğruyum, NAH çekerim.” demiş ve bir NAH çekmiş. Bütün uçak NAHçıyı ayakta NAHlamış. NAH çekerim, NAH çekerim, ustam ölmüş ben çekerim. NAHçısın dediler vermediler. NAH olsam çekilmezsin dediler. Beyefendi NAHpıyosunuz? dediler. Havada NAHladım şahitlerim var dedim. Yes NAH! No Cry. Kalbimin NAHtarı sende ama sen NAHlama, dayanamam, NAHlama göz bebeğim sana kıyamam. NAH yüreğim senin olsun diye kafama NAHlar giderim. NAH! devrinden bu yana durmaksızın NAHlamaktayız aslında. Galiba ben NAHa NAH demem NAH benim olmadıkça. Sen sen ol kolunu NAHına göre uzat ve NAHlaya NAHlaya göl yap. NAH! ve Göl! En büyük NAH! Başka büyük NAH! Siz de bir NAHçı iseniz ve NAHA NAH Kadar inanıyorsanız buyrun beraber NAHlayalım. https://www.facebook.com/groups/nahbook


İnanmak bizim işimiz Hülya Apaydın

“Ben perilere inanıyorum hem de hepsine” demiş Şair-ül Peter Pan. Hadi buyur, ne diyebilirsin? İnanırsın, inanmazsın başka konu, başka zaman tartışılmalı! Ama Menkul İnançlar Borsası’nda kutsal değerler endeksini işleme açtıysan, 10 kusurlu hareketten en büyüğünü yaptın, Peter Pan kardeşimizin sana bir kafa mesafesinde olduğunu unuttun demektir. Hadi diyelim kafa mesafesini önceden ayarladın, sana göre bir atımlık kafası kalmış İnanç Gücü Spor’un karşısına bomba transferlerle güçlendirdiğin Bilim İdman Yurdu ya da İkna Gücü Spor’u çıkardın. Yine de bu iş zor Yonca. Çünkü “inanıyorum” lafının ezici üstünlüğü karşısında her zaman 5-0 geriden başlarsın ikna müsabakasına. Veli toplantısına ailesi gelmeyen öğrenci gibi kalakalırsın; “Bayram değil, seyran değil Conan Arıtman beni niye poke’ladı?” diye düşünürsün ikna odalarında… Bu da başka konu, başka zaman tartışılmalı!

Since Adem ile Havva... İnsanoğlu nihayetinde; varoluşsal sıkıntılarını artistik bi çalımla ceza sahasının dışına atmaya çalışıyor olabilir, belki şu kocaman evrendeki minicik varlığının altını fosforlu kalemle çizmek istemiştir veya çoğunluğun sığ sularında yüzmek, biraz da güneşlenmektir tek derdi. Bilemiyoruz Altan, bilemeyeceğiz. İnanç dediğin açma halkasıyla satılmıyor ki, içinde ne var, tam olarak neye yarar, niye inanır insan anlayalım. İnsanlığın var oluşundan bu yana anlaşıldı ki, inanç sahnesinde binlerce dansöz, milyonlarca spekülasyon var. Son tahlilde boş zamanlarında yumurta yapmayı reddeden tavuğa inan, kolonisinden irtica eden karıncaya büyük bir aşkla bağlan, Süper Mario dinindensin, mantar toplamak en büyük ibadetin kime ne? Birilerinin inancı birilerinin kaybedişi olmadığı sürece kein Problem. Ne zaman ki, yumurtlamayı reddeden tavuğun müridi gelip, inancı gereği altın yumurtlayan tavuğu kesmeye kalkar, işte o zaman yanar isyan ateşi, yine başlar Kindar Sürpriz Yumurta savaşları…

Tövbesiz ağızlarla, dua etme vaktidir! Kaan Türker

… Merhumu nasıl bilirdiniz? … Maktul düşmüş Türkçe için kılınacak cenaze namazına, bütün yazarlar davetlidir. Kelimelerin faili meçhul katilleri için, arama çalışmaları devam etmektedir. Evet, olayın görgü tanıklarından ismini vermek istemeyen bir vatandaşımız, telefonla canlı yayında: - Alo? - Buarada öncelikle herkezin yada yanlızca yalnış yola sapmamışların geçmiş bayramı mübarek ossun. Şarzım bitiyor kapıyom! Döncem size… dıt dıt dııt Bu görüntülere yürek dayanmıyor sevgili okuyucu. Türkçeyi salaş meyhane garsonlarının, hem masa hem de küllük temizliğinde kullandığı; kir pas içindeki beze döndürenlere selam olsun! Bu murdar ağılda nasıl yaşıyorsun bilmem? Farzımuhal yaşıyorsun ve diyelim ki dilin önemini, yatakta içler dışlar çarpımı yaparak bulduğun sonuçla ifade ediyorsun… Be vurdumduymaz kör ayvaz, cemiyet hayatında diline çaldığın o ecnebi kelimelerle; kendini daha entelektüel, daha havalı, tumturaklı hissetmiyor musun? Dildeki yozlaşmadan söz ederken “yabancı” lisanları dışlamaktan, dilimize sirayet eden yabancı kelimelere karşı “ideolojik” bir tavır almaktan söz etmiyorum delikanlı! Sakin ol ve o elini indir… Sadece hayallerim, inançlarım ve kızgınlıklarım dile gelecekler müsaitseniz ve eğer akşam evdeyseniz… Belki

bir fincan kahve içer, iki kelam ederiz. - Ne olur televizyonu kapat! - Her evde çanak anten ile bir “plazma” mevcut fakat her evde bir kitaplık yok. Antrparantez biz değil miyiz, “AIDS bana bir şey yapmaz” diyen? Amores Perros’tan bir alıntı: “Biz aslında kaybettiğimiz şeyleriz.” Eski tabirle kahir diyebileceğim ekseriyet, diline katli vacip bir fahişe gibi davranmaktadır aslanım. İnanmak lazım, kalemlerin hatasız metinler yazdığı bir ülkenin varlığına… Tükenmez kalem varsa, kusursuz kalem de olabilir diye hayal ediyorum; her ne kadar bütün kalemlerin bir miadı olsa da… “Hayal ediyorum” diyorum; inanmaya bir adım yaklaşıp, başarmanın yüzde elli dilimine ortak olarak. Hayal, insanın ütopik şeylere ulaşma isteği ile zihninde görüntüler oluşturması ve bunları kurgulaması değildir. O olsa olsa bir varsanı ya da fantezi olabilir. Hayal, gerçekleşmesi istenen bir şeyi renklendirip “dublaj”ını yaptıktan sonra; beynine kırmızı halılar serip, galasını yapabilme yetisidir. Hayal ettikçe inanırsın gerçekliğe. İnandıkça üryanlığını örter, yaralarını tımar edersin. Amaaan, koy diline rahvan gitsin… Bir fincan kahve daha?


ILLUSTRATION

Maja Ignaczewska


MERICKARARONARAD LEYLATEMIZERDEMAKAN IRAZPOLAT PICTOPLASMAMEHMETULUSAHIN


Ron’un Tekerlekleri Meriç Kara

Ron Arad’in paslanmazdaki ustalığı yıllardır gözümüzün önünde ama bu sefer sabitin yerini alan, estetiğin daha da fazla önüne geçen yeni bir uygulama var karşımızda. Londra’da W Hotel’de sergilenen “two nuns bicycle”, Elton John AIDS Vakfı yararına açık arttırmayla satılmak üzere tasarlanan altı tasarımdan biri oluyor. Tekerlekleri lastik yerine paslanmaz çelik levhanın kıvrılmasıyla oluşturulmuş bisiklet son zamanlardaki ilginç deneylerden. Tasarıma başlarken çoğu zaman değiştirilebilenler ve sabitleri bir önümüze koyar, onları sorgular, değiştirilemez kabul ettiklerimize pek bulaşmayız. Oysa ki “değiştirilemezler”le biraz daha göz göze gelmek ve boğuşmak gerekiyor. Yeni malzemeler kullanmak, yeni keşfedilen malzemeler demek olmuyor her zaman. Gördüklerimizi ve dünya bilgimizi biriktiği yerden çıkarıp arada biraz yoklamak, pratikte uygulamaya alışmak gerekiyor. Bunların sonucunda hipotezlerle başlanan tasarım deneyinin olumsuz olma ihtimaline rağmen pozitif sonuçlandığındaki heyecanı tercih etmek, ayrılan zamanı buna değer bulmak, tasarımcının hislerine ve kurgusuna olan inancını yansıtıyor. Michelin’in geliştirdiği araba lastiklerine paralel bu fikir, lastik boyutlarını büyütüyor ama yine de problem teşkil etmiyor, artı Ron Arad Stüdyosu bisikletin hızlandıkça daha rahat olduğunu söylüyor. Belki böyle bir tasarımla her yolda gidip sağlam geri dönemezsiniz veya idealiniz olan hızda gidemezsiniz, her an alıştığınız konfor olmayabilir. Ama birileri de bunu çözmek isteyecek. Bundan etkilenecek diğerlerinin zihinleri ve bu yöndeki tasarımların da yolu açılıyor, dallanmalar ve de dalgalanmalar başlıyor. Görsel olarak güzel de olsa çirkin de olsa izleyende yarattığı hayranlık ve dünyaya yeni birşeyler getirmek için verdiği motivasyon bu tasarımı üst sıralara taşıyor. Bisikletin nasıl çalıştığını gösteren videoyu izlemek için: http://ronaradweb.squarespace.com/

Ron’s Wheel of... We’re familiar with Ron Arad’s mastership of steel in his work, but this time we’re facing a new application where the constant is replaced and it becomes far beyond aesthetics. The “two nuns bicycle” was one of the six bikes designed for the Elton John AIDS foundation auction that were exhibited in London in the W hotels. The steel sheets were bent to take place of the tires in this bike which makes it one of the most interesting experimantal designs we’ve seen recently. Starting to design, it’s more common to think of the parts we find constant and changable, then we question for a bit, and then we prefer not to touch the ones we find untouchable. Instead we need to examine and fight with these ‘untouchables’ a bit more. Using new materials doesn’t always mean using newly discovered materials. The observations and the world knowledge we collect need to be taken from their space from time to time and should be more active in our practical lives. A design hypothesis would emerge from this practice- the experiment of the design may result negative, but still choosing the excitement and the time reserved to this experiments prove the designer’s belief in his fiction and his own sense. This idea, which is parallel to Michelin’s car tires, makes the bike’s tires bigger but yet still doesn’t cause any trouble plus Ron Arad Studio claims that the faster you go the more comfortable these steel tires get. Maybe you can’t go and return as safe on the common bikes, or maybe you can‘t go with the speed you prefer, or have the comfort you’re used to. But in time there will be some others who will want to solve that. The idea opens others’ minds and the way to the new designs, thus the branching and the waves emerge. Find it pretty or ugly, the admiration we feel for the idea and the motivation given for creating something new for the world, moves this design to the top line. To see how the bike works visit the video: http:// ronaradweb.squarespace.com/


Packing for the Afterlife Leyla Temiz

ILLUSTRATION

Leyla Temiz

I used to think people who clapped upon landing were fools. Until eight weeks ago when I was in a plane that crashed. A minor crash, monsoon rains and sudden high winds meant the pilot lost control on landing and the plane ended up in a muddy field next to the runway. No lives were lost, just a plane with a broken nose, a few people with broken limbs and a young pilot with a broken ego. In that ‘time’ between imminent crisis becomming apparent and getting to a safe distance away from a potential fire ball, ‘time’ which had totally lost all known characteristics of time, it seemed like the whole world turned silent whilst my concious calmly questioned ‘Shit, is this it?’ It wasn’t it. I hadn’t met my fate. It did, however, make me question it. The end. It’s fairly ironic that I was attempting a safe landing in India, the birth place of four of the world’s major religions; Buddhism, Sikhism, Hinduism and Jainism, all of which hold a strong common belief in reincarnation and the afterlife. Not being a particularly spiritual person, I had never before considered my own demise nor what follows, and certainly never painted it in such dramatic hues, but after being evacuated to the saftey of the airport terminal, along with scores of panicky folk who’d left their passports on the plane, I found comfort in the fact that I had with me a small handbag containing my passport, purse, ipod and a book. That, and the fact I was still alive. So the whole experience got me thinking. If we hadn’t been close enough to the ground to avert potential disaster, if I had gone out in ‘breaking news’ style,and if that small brown leather bag was all I was taking with me into the

next realm.... what would I pack? A little research on the subject and I discovered the concept of packing for the afterlife is nothing new (which always happens with good ideas), in fact over 3,000 years ago the ancient Egyptians did it in style. Thousands of treasures were placed inside Tutankhamun’s tomb for him to utilise in his afterlife. Including wine. I’m not a pharoah or member of nobility, so my affinity to golden treasures, thrones, statues and such is somewhat minimal, my treasures extend as far as some pieces of jewelry belonging to my grandparents and old photos of families and friends. I’d definitely go with the wine idea, and a good compilation album to accompany it: Gilles Peterson ‘s ‘Worldwide Exlusives’ is a nice soundtrack for eternity. Being a foodaholic, cinnamon, mango, some nice cheese and cashew nuts would occupy my palette if the food out there were substandard. I’d also take a clean pair of undies and a toothbrush, I always do when I’m staying over somewhere. And which book to take? Something light and comforting. The Divine Secrets of the YaYa Sisterhood by Rebecca Wells never ceases to satisfy my vintage-loving soul. A few more things for entertainment purposes, swimming goggles, a sketch book and some pencils and I think I’m done. On reflection it seems the packing list for the final journey is a reflection one’s true identity. I guess I’m just a simple girl with simple tastes who travels light. I now no longer fear the journey to the next life. In fact, I’ll be clapping when I get there.


İnanç Estetiği Erdem Akan

Aesthetics of Beliefs

Söze oldukça klişe cümlelerle başlayacağım. Amacım sıkıcı olmak değil, hepimizin paylaştığı ortak bir platform yakalamak: “Herkesin inancı kendisini ilgilendirir”. Buna karşı çıkanlar bile bizi ilgilendirmez, çünkü bu da onun kendi “kalbindeki” inancıdır. Peki inanç sadece kalbimizde var olan bir şey midir? İnanca dokunmak, inancı görmek, koklamak, işitmek mümkün müdür? İşte bu sorular bizi “estetiği” düşünmeye yönlendiriyor: İnanç estetiğini. Derin bir analize girmeden rahatlıkla söyleyebileceğimiz şeyler var; klişe önermemizin “estetik yaklaşım”da geçerliliğini yitirecek olması ve “herkesin inanç estetiği kendisini ilgilendirir” diyemeyecek olmamız gibi. Görünürleşen, cisimleşen inançlar hepimizin ortak beğenisine sunuluyor. Hem de inancımızdan bağımsız olarak. Sorun da burada başlıyor sanırım. Ülkemizdeki “Kültürlü beğeni” günümüzün popüler inanç estetiğinden hoşnut değil. Çok mu haksızlar? Her şeyin iki yüzü olduğu gibi, bu sorunun da iki cevabı var. Önce haklı oldukları alanları belirleyelim. 

I will start with some clichés. I do not aim to be boring but try to find a common platform for everyone: ‘Everyone is responsible for his own belief’. Even those who are against this are not of our concern as these are their belief systems in the hearts. Is belief really in the heart? Is it possible to touch, see, smell or hear beliefs? These are the questions that lead to the consideration of aesthetics: Aesthetics of beliefs. There are certain arguments one could make easily and without a deep analysis; it is like accepting that the starting cliché would lose its validity if approached from the aesthetics’ angle. So, it would not be possible to insist that ‘Everyone would be responsible for his own belief’. Visible, materialized beliefs are open to common likes; and independent from one’s beliefs. I suppose this is where the problem starts. ‘Cultural Appeal’ in our country is not really content with the popular aesthetics of belief. Are they really wrong? As in all cases, the mirror has two faces: Let’s first identify the areas where the ‘Cultural Appeal’ is right.

Genel anlamı ile tasarım ve estetik alanına giren, ülkemizdeki inancın yan ürünleri nelerdir? Alt disiplinler boyutunda baktığımızda, ezan müzikal estetiğin, camiler mimari estetiğin, basılı Kur’an grafik tasarımın, ibadet için kullanılan seccade, tespih gibi ürünler endüstriyel tasarımın, tesettür ve inançlı erkek giyimi, moda tasarımının alanlarıdır. Ezan okuyanların müzikal eğitimden geçmediği, çoğunun Davudi sese uzak ve “detone” olduğu bir gerçek. Tıpkı günümüz camilerinin Sinan’ın deformeleri olduğu gerçeği gibi... Kur’an için seçilen fontların ve sayfa düzeninin günümüz grafik seviyesini yansıtmadığı, kullanılan araç ve gereçlerin “tozlu” görünümleri de başka bir gerçek. Şehir seviyesinde durumun en görünür örneği “türban”. İstanbul şehir manzarasının (urban landscape) türban manzarasına (turban landscape) son hızda dönüşümü, “kültürlü beğeni”nin estetik kaygılarını hiç olmadığı kadar haklı kılıyor. 

In general terms of design and aesthetics, what are the spin-offs/by-products of the beliefs in our country? If examined at a sub-disciplinary level, call to prayer would the field of musical aesthetics; mosques would be in the field of architectural aesthetics; printed Kur’an would be considered under graphic design, gadgets used during worshipping like prayer rug or the rosary are to be covered under industrial design; Islamic clothing and apparel would be subjects of fashion design. Unfortunately, it is the reality that those who give call to prayer are far away from the perfect voice and do not have any kind of musical education. Another similar reality is that today’s mosques are distorted versions of Sinan’s designs. It is also obvious that the printed versions of Kur’an do barely reflect today’s graphic design levels; neither does their fonts, nor page designs. Moreover, relevant gadgets look ‘dusty’. At the urban level, the most visible example is the ‘turban’. Recent change towards Istanbul’s turban landscape into a turban landscape justifies ‘Cultural Appeal’s’ worries about aesthetics.

“Kültürlü beğeni”nin haksız olduğu alan ne peki? Konuya karşı samimiyetsiz duruşlarından dolayı aslında mevcut (na-)estetik durumdan kendilerinin sorumlu olduklarını unutmaları. İnananlar için bugüne kadar neler ürettik ki mevcut durumu eleştiriyoruz? Estetik birikime sahip mimar, tasarımcı ve sanatçılar olarak genelde iki tip yaklaşım içindeyiz; ya dini konulara tamamen uzak ve mesafeli duruyoruz ya da yüzeysel yaklaşıyoruz. Yüzeysel yaklaşımlar, cami tasarımını, iç dekorasyon süslemeleri düzeyinde görmek ve ürünlerin üzerine hilal takmak gibi ‘kitsch’ sonuçlar doğururken, mesafeli duruşumuz uçurumu daha da arttırıyor ve bu boşluğu hızla folklorik beğeni dolduruyor. Güzel mekanlar görmek, güzel kokular ve güzel sesler duymak, inancı ne olursa olsun herkesin demokratik hakkıdır. Hepinizi inanmaya davet ediyorum.

But at what point is ‘‘Cultural Appeal’ wrong? Those people tend to forget their own responsibility of the current (un) aesthetic state because of their artificial attitude. How come that we dare criticizing unless we produce something for believers? As architects, designers and artists with aesthetic knowledge we typically approach the subject from two points: We either stay far and distant to religious matters or deal with them artificially. This artificial attitude embodies itself in simplifying mosque design into internal design or just ‘kitsch’ results like putting a crescent moon onto the products. Our distance leads to larger gaps which are being filled with increasing folkloric likes. To see beautiful places, feel beautiful smells, and hear beautiful voices is everybody’s right; no matter what they believe in. Everybody is invited to believe / All of you are invited to believe.


Pictarot Cepte Meriç Kara

Tarot 15. yüzyılda ilk önce oyun, daha sonra şiir yazmak için kullanılmış sonradan da mistisizm ve büyüyle özdeşleştirilmiş. Tarot ortaya çıktığından beri farklı farklı tasarlanmış kart setleri bulmak mümkün. Telefon aplikasyonu olarak piyasaya çıkmış olan PicTarot® belki de bunların içinde en esprili ve tarz olanı- tam da kartları hazırlayan karakter tasarımı kültüründe dünyanın ilk ve lider platformu olan Pictoplasma’dan beklenebileceği gibi. Özel karakterleri üzerinde taşıyan ve geleceğinizi anlatan 78 kartın her biri günümüzün önde gelen tasarımcı ve sanatçıları tarafından tasarlanmış. Büyücü, Kader Çarkı, Adalet, Şeytan, Yıldız, Aşıklar ve diğer kartlarla beraber sırlarınızı açıklayıp takıldığınız yerde yardıma koşarken bir yandan da espiri duyularınızı harekete geçiriyor. PicTarot® keyifli bir biçimde ilişkiniz hakkındaki sorularınızı cevaplıyor, anki durumunuza ve geleceğinize netlik getiriyor, ve içinizde taşıdığınız gizli cevapları keşfetmenize yardımcı oluyor. Burda Tarota inanıp inanmamaktan çok, cebinize “ikisi bir arada“ bir koleksiyon parçası alıyorsunuz, ihtiyacınız olduğunda durumu sezdirmeden kontrol ederken orjinal ilüstrasyonların da keyfini çıkarıyorsunuz. Pictarot kartlarının ilüstratörlerine kartlar üzerindeki linklerden ulaşabilirsiniz: www.pictarot.com

Pictarot in the Pocket

Tarot, appearing first in 15th century was first used for playing games, then to write poems, and then became associated with mysticism and magic... There are different designs for Tarot cards available since it first started but PicTarot® which is available as a phone application, is the most humorous and stylish one- as we would expect from the creator Pictoplasma, the world’s first and leading platform with a unique focus on contemporary character culture. The 78 cards with special characters are created by today’s most outstanding contemporary designers and artist to reveal the secret powers and tell your fortune. The Magician, Wheel of fortune, Justice, Devil, the Star, the Lovers, together with the minor cards, they all exist and reveal your secrets and help you find where you’re stuck, while your eyes enjoy and your humour buds gets a tickle. These cards help make a decision or answer any question concerning your relationship, gaining clarity about your current situation and your future path, and helping you to discover the hidden answers you carry within yourself- in a fun way. Here, rather than questioning to believe or not to in Tarot, a ‘two in one’ collection item comes in your pocket, and you can secretly check out the situation at need, while enjoying some original artwork. You can find more about the illustrators with a link to their cards and buy it online, visit: www.pictarot.com


®

REVEAL YOU R I N N ER CHARACTER!

Untitled-2 1

11/10/10 4:43:40 PM

PICTOPLASMA HAKKINDA

ABOUT PICTOPLASMA

Berlin’de yerleşik Pictoplasma, tasarım ve animasyondan güzel sanatlara, çağdaş karakter odaklı bütün form ve medyumları kapsıyor. Zaman aşımına uğramayan yayınları tüm ilüstrasyon, grafik tasarım ve animasyon dünyasının ürünlerini sergiliyor.

Pictoplasma, based in Berlin, with a unique focus on contemporary character culture across all forms and media, from design and animation all the way to fine art installations. Their timeless publications showcase the work of a global scene of illustrators, graphic designers and animation filmmakers.

Her sene Berlin ve New York’ta düzenlenen festivalleri uluslarası izleyicilerinin buluşma noktası haline geliyor. Benzersiz animasyon program seçkileri, farklı disiplinler arası canlı etkileşimler ve yüzyüze yapılan sanatçı seminerleri, kahramanların karakter merkezli dünyasına kişisel bir bakış sağlaması, karakter tasarımının çağdaş görsel kültürdeki öneminin altı çiziliyor ve ne kadar ilham verici olduğunu ispatlıyor. İlüstrasyon, animasyon, grafik ve moda tasarımı, sokak ve güzel sanat çalışmalarının her birinde stil ve formatın sınırları değil, karakter bazlı estetiğin keşfine olan ortak tutku vurgulanıyor.

The annual festivals in Berlin and NYC have evolved to be the meeting points for an international audience. The inimitable mix of selected animation programs, the lively exchange between the various disciplines and face-toface artist lectures, allowing a personal glimpse into the character centered universe of the protagonists, have proven highly inspiring and highlight the importance of characters in contemporary visual culture. Whether illustration, animation, graphic design, fashion, street or fine art – the emphasis is not on the limits of style or format, but on the shared dedication to explore character-driven aesthetics.


Tasarım Duası Pray for Design

Iraz Polat

Türkiye’de dergicilik çok zordur, dergicinin halinden en iyi dergici anlar. Size’ın fikir babası -arkadaşım- Çağın’ın, bu işe inancını şaşkınlık ve sevinçle karşılamış, takdir etmiştim. “Dergilerin kaçı ayakta kaldı ki bir tanesi daha yaşasın?” diye aklını çelmeye çalıştım, dinlemedi. Ve bu sayede, böyle sahici bir yayına kavuştuk. Onu bu kadar özel kılansa, cici görünme eforundan yoksunluğu ve “-mış” gibi yapmaması. Eğer bir dergi olsaydım ben, kesinlikle Size Magazine olurdum!   Bunu nereye mi bağlıyorum? Takıntı haline getirdiğim bir konu var ki o da “sahiciliğin” hayatın her alanında, tasarım dünyasında gitgide azalıyor olması ve sorgulanmıyor olması. Ev yapımıyMış gibi yapan, deriyMiş gibi görünen, ahşapMış gibi duran, tasarımMış kisvesi verilen her türlü sahtekar ürün... Say bitmez.      Tasarımdaki tüm bu “kaplama” hadiselere rağmen kalbimde yer etmeyi başaran sayılı tasarımları düşünüp biraz rahatlıyorum, bu sayede tasarımın gücüne inanmaya devam edebiliyorum. Mesela ben bir mimar olsam, hayallerimi tam anlamıyla ortaya koyabilmek isterdim, Antoni Gaudi misali. Yepyeni formlar yaratırdım, hiç alışılmamış; öğretilerin dışında… Tüm enerjimi bir tasarıma akıtırdım, Gaudi’nin diğer tüm işlerini bir yana koyup büyük bir inançla La Sagrada Familia için çabalaması gibi, ölene kadar. Tasarımcının işine bağlılığı, inancı böyle olsa dedirten cinsten...   Kimi zaman tasarımcı zannediyorlar beni, ama değilim. (Her iki kişiden biri tasarımcı malum) Ama ben düzeltiyorum ve “tasarım iletişimi uzmanıyım” diyorum. Ama eğer ben bir tasarımcı olabilseydim, Patricia Urquiola gibi bir tasarımcı olmak isterdim. Hayat verdiği mobilyaları mobilya olmaktan öteye taşıyabildiği ve kimlikli özgün ifadeler yaratabildiği için. Tasarım işinde iyi bir zanaatkar da olmayı başarabildiği için...   Bir tasarım markası olsaydım da tercihim Muji olurdu. Bağırmıyor, içeriği ortada. Yalın, işleve yönelik ve bir o kadar da kullanım isteği uyandırıyor. Sürdürülebilir ürünler, doğaya asgari zararla üretiliyor. Japon tasarım gücüne inanıyorum.   Bir websitesi olsaydım, yüzüm ve tavrım yine makyajsız ve net olsun isterdim. O yüzden wetransfer olurdum ben... Lafı dolandırmıyor, yardımcı... Az sözle, çok iş beceriyor. Dosya gönderme esnasında arkada değişen grafiklerle, beklemenin görsel keyfe dönüşmesi ne basit bir dijital dahilik.   Sosyal network olsaydım, kesinlikle Twitter olurdum ben. Kısa ve net. Rakipsiz bir mecra… En hızlı haber alma kanalı. Paylaşımcı, harekete geçirici ve hatta hayat kurtarıcı...   Son olarak, bir application olsaydım ben; mutlaka instagram olurdum... Hem basit hem az. Spontan. Her yerde, coğrafya sınırsız... Çok iyi tasarlanmış bir uygulama, saniyeler içinde dilediğiniz etkiyi verdiğiniz fotoğrafınız online. Ve binlercesi... “Bir dakika lütfen! Bir şey gördüm, fotoğrafını çekmem lazım!” Bu cümleyi sıkça duymuyor muyuz? Büyük bağımlılığımız.   Tasarım duasıyla bitiriyorum yazımı. Bu dünyayı daha iyi kılan tasarımlar çoğalsın, sahte ve kötü olanları piyasadan silinsin kalksın! Amin.

How hard magazine publishing is in Turkey, I appreciated and responded with both pleasure and surprise about my friend Çağın’s faith who is the mastermind of Size Magazine.I tried to persuade him about how many magazines survived and one more could keep up but he did not listen.Thus we strike oil such a genuine magazine.What makes Size so special that it is devoid of showing popsy and not to pretend.If I were a mag,I would be surely Size Mag! Where I do resolve the topic is that authenticity is dwindling and not questioned day by day both in every field of life and design world,the topic which I am obsessived with nowadays.Every kind of product,pretending as if it was homemade,seems like leather or wooden,in guise of design.. Countless! I feel some relief just thinking about a few design,sticked in my mind,even though there are so many ‘cover’ projects in design world.Thanks to that,I can still believe in power of design.For instance;if I was an architect I would like to present my dreams properly like Antoni Gaudi. I create brand-new forms,which are extraordinary and out of disciplines.I discharge all my energy to a design like Gaudi’s effort for La Sagrada Familia faithfully till death,prefered to put all his works aside.An epitome,have it said designer’s devotion and faith should be like that. Sometimes I am supposed as a designer,but I am not.(As you know,every other person is designer).But I correct them and say that I am a specialist about design communication. If I were a designer,I would be one like Patricia Urquiola. Because she can create expressions such as unique and put furnish over the top which she bring them to life.Also she could manage to become a craftsman. If I were a design label,my preferance would be Muji.It is not overdesigned,it has obvious contents.Not only simple and functional but also makes you interested in.Sustainable products are produced with less harm to nature.I believe in the power of Japanese design. If I were a website,I would be my face again natural and plain.So I would be wetransfer.No beat about the bush and it is helpfull.Speech is silver,silence is gold.Changing graphics when you send files,waiting turns into a pleasure. What a basic digital genius! If I were a social network,surely I would be Twitter.Short and plain.Peerless channel that you get news the fasttest way. Participative,trigger and moreover life saving. Lastly;if I were an application I would be certainly Instagram.Both simple and less.Spontaneous.Everywhere and limitless.An application designed well done.Your photograph which you give as much as effect you want is online within seconds.And in their thousands! Just a minute please! I saw something and have to shoot! Don’t you hear that sentence frequently,our major addiction! I finish my writing with pray for design.Designs,made this world livable,lets increase.And the others,fake and tasteless,lets be vanquished.Amen.


ARTWORK

Mehmet Uluşahin “I believe”


ALAINDEBOTTON VONBARDONITZ NICOLEKENNEY


Interview with Alain de Botton

SIZE

SIZE

SIZE

I’m not sure where you have this idea of me not allowing my kids to have a good Christmas! They have a fine Christmas, complete with a Christmas tree. I just tell them I don’t believe Jesus was the Son of God...

How do you define “belief”? Belief for me is the adherence to a set of ideas not on the basis of logic or reason, but rather on emotion, often emotion that one doesn’t necessarily understand oneself. So one feels one’s beliefs.

SIZE

SIZE

What is your biggest fear? Dying before my children are 30.

SIZE

What was the first thing you did in your childhood when you felt afraid? Talked to my teddy bear.

SIZE

Do you see yourself as a non-believer? Yes.

SIZE

Is “belief” a strictly religious term? Is it impossible to believe in other values? Yes, but then for me, this isn’t belief, it’s more just enthusiasm or attachment.

How would a person live without believing in something? Isn’t it human nature to look for something to believe in? Or how do you replace belief in your life? I have never once felt an absence of belief in my life.

What does man believe in and why does he need to believe? Many people believe now, as in the past. For the religious, the answer is that they believe, because there is naturally something to believe in. For atheists, we like to say that belief comes from a desire to calm down anxieties and fears, often related to sadness and mortality.

SIZE

You accuse your father of being a bigot. However, you rob your kids, unlike their friends, of having fun by giving them non-inspirational quotes about Christmas. Don’t you think this expresses a harsh attitude towards religion and belief?

Do you think that you have already found the true meaning of life? Why are we here? Yes, we are biological creatures that evolved from simpler life forms. We have no ultimate meaning, only the biological drive to reproduce and the intellectual drive to understand and to love.

SIZE

You see non-belief as a starting point and try to organize the next step. So what is the next step? What kind of system is waiting for us and when is it expecting us? It should be possible to live life as a secular person and, at the same time, to be inspired and guided by many religious ideas. That is my argument in my book.


Interview with Von Bardonitz Müge Buluntekin

MÜGE

You are like a Kinder Surprise! Here I thought you were just an ordinary short-term neighbour asking permission to use my internet connection. But then, through your designs, video shoots and attitude, you turned out to be a designer who I immensely admire. How’s life? “Life is like a confusing dream. We actually never know what will happen next. It’s scary and exciting at the same time. Everyday we are masters for our own reality: we all possess the chance to do anything we want. Please no excuses, no complaining! It’s true! I never sit still because I don’t want to miss something. Luckily, I’m super addicted to the internet. That’s how I had the opportunity to meet you, Müge, and enjoy this wonderful view of the Bosporus from your flat.”

MÜGE

You established your brand in 2007. How have you and the sector changed since then? “To start a label company at such a young age means that you have to learn very quickly to take responsibility for your life. I went through good and hard times, which gave me the chance to collect a lot of experiences. They made me a stronger person. Over the years, I have rarefied my designs and increased my knowledge. Every year I take a further step and greatly enjoy shaping my life however I want.”

MÜGE

The name of Von Bardonitz is unique and embodies your family’s history. Please tell us something about what you learned through your extensive research? Which story affected you the most? “A couple of years ago I didn’t know so much about the history of my ancestors. In 2007 I found a box of old photos in my grandmother’s attic, and I was impressed to learn that I have such a complex family history. After a few weeks of research and extensive talks with my uncle, who collects clothes and furniture from the 19th century and knows a lot of stories about my family, I decided not to let our family name become extinct.”

MÜGE

Everyone has his or her own followers and fans. Nowadays, though, this might lead to too much flattery. Are there any people who can actually review you objectively and offer you constructive criticism? “I can only take followers (for example, bloggers, journalists and fans) seriously if they really take the time to check my collection and give their own constructive critique about my work. One negative phenomenon nowadays is that a couple of blogs just copy and paste from other writers. Therefore, I can’t really get an impression of what they might really be thinking. I’m naturally interested to hear someone’s honest opinion. I can’t handle flummery.


MÜGE

Establishing a brand requires considerable planning at every step. There are your designs but also the visual aids such as videos, models, and photography that give form to your self-expression. How would you describe the people you work with? Are they simply colleagues or more like family? “At the beginning, in 2007, when I founded my label there was just me. The more my work progressed, the more people joined me. It was a constant coming and going though. For a year or so now I’ve been building a solid team around me. People now join my label because they believe in it and are a huge support for me. They are not just colleagues but also my friends and are constantly striving to build up VON BARDONITZ. Without their passion and love, I would most certainly feel lost sometimes in both my professional and private life. If you’re surrounded by a good team of people, then actually nothing can go wrong.”

MÜGE

How did you spend your time in Istanbul? What do you think about the fashion scene here? “I really enjoyed my time in Istanbul. I must say one week is far too short of a time to get a realistic idea of this town but the energy was incredible. It’s loud, warm and busy – exactly the things I like in a city. I got the strong impression that Istanbul is currently going through a period of great development in regard to fashion and art. While preparing for the opening of our Berlin showroom in the Kumpanya 62 at the Istanbul Fashion Week, I had the pleasure of encountering many friendly people with very open minds. At the moment, I’m selling a selection of pieces at the Matchbox Store. I’m very curious to see how this works out for my label.”

MÜGE

MÜGE

MÜGE

What materials do you mostly use in your designs? What is your favourite plaything?

“What you can see in my designs is the summation of all my interests and life experiences. Depending of how I feel, I use different colours and shapes. I concern myself with many different topics such as quantum physics, psychology and sociology. It’s not just a question of what gender means to us. I use unisex, because I keep asking myself what it means for us to be an individual. How do we express ourselves as human beings? We are living in an age where the borders between sexuality and gender are blurred and are in conflict with each other.” What does “belief” mean for you personally? Is it important for living?

“I often work with opposing materials, such as silk, chiffon, wool and fell. I like playing with and combining soft and static shapes.” Your brand is the result of everything you do. How do you go about creating something new? “Before I start working on a collection, I give myself a couple of weeks time to sketch, draw and paint. This aspect of the creative process in fashion is probably the most important for me, because I can explore and develop my ideas and also collect myself. I’m in actuality always working. This job is also my private life.”

Your style is complicated, sometimes dark and unisex, more than being simple. How would you describe your style?

MÜGE

“Belief makes you confident and fell fulfilled. The feeling that there is a higher power gives people a sense of safety and hope. And please, don’t get me wrong, I’m not talking about the religious side of this. There are simply things happening beyond what we can see or conceptualize. Most people are content with thinking that it doesn’t exist if they can’t see it. But when they are confronted with a fateful event, they all start to pray. At some point or another, everyone believes.”


Interview with Nicole Kenney Nicole Kenney

HERSELF

HERSELF

it’s funny you ask, because i think i have always been afraid of death, which is why i’m driven to explore death and impermanence so much in my artwork. but recently, i had an epiphany, that being afraid of death is very tied in with the ego. i’m afraid about “me” being gone one day. but if i think of myself as part of some huge cosmic whole, i can get a glimpse of letting go of my ego and giving into the community of the universe over the “i.” And there, i must die, and we must die, because that’s the way the cosmic game goes for the community of the universe to carry on. And the community is greater than any individual. My nutrients in my body must go into the ground and nourish so that the cylce of life can continue. And maybe we “win the game of life” ironically when we can surrender and let go of our ego and accept death. gold star. 100 points. The birth of someone? That’s beautiful, too. And I think they probably came from an incarnation before the birth on this planet. I’m reading autobiography of a yogi, (steve job’s favorite book) and he says he remembers being frusterated as a small child, that he couldn’t use his body like he was used to (in his previous incarnation).

1. goal of my work? brainstorming... somewhere hidden in a lot my work is the goal of uniting people. for example, the before i die i want to... project, celebrates our differences at the same time as it celebrates our common humanity. everyone in each polaroid is alive with a beating heart at this moment in history on this planet earth, and we will all be gone one day (not too far off, relatively speaking). and while we are all alive together on this planet at this moment, we all strive for happiness and goals that we want to achive in this lifetime. and within that ultra similar content our goals can be so beautifully different and unique... probably based a great deal on the cultures we come from, and our age at the time the question is asked, and how much life experience we have had. on a more personal level, in my diary projects (blackwhite31.com and diary29.com) i hope to (still) connect with people by sharing my intimate life. because we all have intimate lives. but most of what we see in other people is a surface view of their life. and what’s below the surface is the stuff that connects us. (and our struggles are whatreally connects us, which is what i think the buddha means by “life is suffering”... if true real, resonant, life is when we are connected to others. that’s when i feel alive anyway.) in my daily photo diaries, i go through the ups and downs and in betweens of life and love... and i hope (even though my life is not like anyone else’s), viewers will feel a connection to their life... and the ups and downs and in betweens they go through. on a philospical? spiritual? level, i think we are all connected, and all “one” by some crazy cosmic algorythm at our core. the closer i am to that, when i’m feeling compassion and empathy and love for my friends and enemies (as if they were me), the higher i vibrate, the more it resonates that i’m somehow pointed north. and when i’m feeling like i’m better or worse (equally ego), than my fellow humans, friends or enemies, that’s when i feel separation and like i’m not on an upward path.

2. what does it mean for me? life and death?

HERSELF

3. polaroids and the environment they were taken in.... due to my culture or context or family i grew up in (you can psychoanalyze it, if you like), I’m drawn to the polaroids where people stated vulnerable wishes and gave up trying to look “good” or “cool”. Especially when they relate to relationships. And especially when these people know their photos and anwers are going on the internet. For example, I was at a bar in Brooklyn, and I assume this woman was drinking (maybe that added to her openness?), but she said, “Before I die I want to FUCKING get married!”... awesome. I won a stipend for the project from Mactez, and a man there took me outside for his Polaroid, where he told me, “Before I die, I want to cure my inability to have intimate relationsihps.” His hand was in a cast, so I had to write his for him. In hopsice, patients are incredible, they tell me vulnerable things about their upcoming death like “I don’t want it to hurt so much.”


ARTWORK

“the gown doesn’t make the monk”


ARTWORK

“before i die i want to ...”


Photo: Craig Stecyk © 2011 Vans, Inc.

Photo: Pommier © 2011 Vans, Inc.


ISTANBUL OFIS: 0 212 325 62 55 © 2011 Vans, Inc.


2011 ISSUE 5: BELIEF

bi-monthly, boring.ordinary.opportunist.twofaced.copyist and surely FREE magazine.


Belief Issue #5