Issuu on Google+


Selamlar, 2010 yılı müzik arenası açısından büyük kayıplara ve büyük albümlere sahne oldu. Kayıplar zaten malumunuz, tekrar deşmenin anlamı yok. Albümlere gelince, müzikte, özellikle de sert müzikte bazı şeyler çok hızlı değişiyor. Bring Me The Horizon’ın son albümü bundan on sene önce yayınlanmış olsaydı kesinlikle devrim kabul edilmez, anlamsız bi iş olarak görülürdü. Gelgelelim geçen on senenin yarattığı, bana halen kısmen ucube gelen, sert müziğin daha da sert cephelerinin evrimi, bu tarz grupların muazzam albümleri ile vücut buldu. Değişmeyen ise kökleri sökülmeyecek kadar derinlerde olan klasik rock ve metal. Yıllar geçtikçe bir yandan eskilerin şarap etkisi, bir yandan da tarza körü körüne bağlı kalınarak kaydedilen yeni albümlerle Heavy Metal bugün 2010’lu yıllara girerken seksenlerdeki kadar sağlıklı görünüyor.

epeyce ilgimi çekti. Adı sanı duyulmamış hazine gibi grupları kapak yapmak konusundaki pervasızlığımıza bir halka daha eklemek istedik ve Ghost’u yeni yılın ilk sayısında kapağa taşıdık. Mercyful Fate’in izinden emin adımlarla ilerleyen bu grup klasik Heavy Metal tutkunları için oldukça ilgi çekici olacaktır. Geçen sayıda bi bomba patlatmışız. Kapakta adı geçen gruplar arasında Motörhead vardı ama dergide Motörhead yazısını bulamadınız. Kabahat tamamen bana aittir, tüm okurlarımızdan özür diliyorum. Motörhead yazısını bu sayımızda okuyabilirsiniz. Kötü geçen bir 2010’u geride bırakırken, açıkçası umutla bakılacak bir 2011 göremediğim için buradan şirin cümleler saçma çabası sarf etmeyeceğim. 2010’dan daha iyi bir yıl diliyorum. Gelecek ay görüşmek üzere, Kvelertak dinleyin.

Sözünü ettiğim bu köklere bağlılık konusunda bu ayki kapağımızın misafiri Ghost, yakın zamanda

Selim VARIŞLI

SİYAH BEYAZ DERGİSİ :: EDİTÖR // YAYIN VE SANAT YÖNETMENİ ::

SELİM VARIŞLI :: YAZARLAR ::

EMRE DEDEKARGINOĞLU, ZELİHA KARAKOCA, AYLİN ŞAHİN, GÖKHAN KORKMAZ, DURSUN ÇİFTKROSOĞLU E-Mail: info@siyahbeyazonline.com Facebook: www.facebook.com/siyahbeyazonline | MySpace: www.myspace.com/siyahbeyazonline


www.myspace.com/studiodeep

Konur-2 Sk. 38/1 K覺z覺lay-Ankara 0312 419 99 40 - 0505 682 69 30


STUDIO DEEP’te Sunduğumuz Hizmetler: - Profesyonel albüm ve demo kayıt - Mixing, Mastering - Prova - Ekipman kiralama - Konser organizasyonu - Enstruman alım-satım - Müzik kursları - Şarkılarınıza alt yapı, drum machine, sampling yazımı

BİRLİKTE ÇALIŞTIĞIMIZ GRUPLAR BLACK OMEN CARNOPHAGE CENOTAPH CHOPSTICK SUICIDE CRAGATASKA (Kerem Günsavar) DARKPHASE DECAYING PURITY

DEMENTIA İNEK INSIZITION KARAKEDİ KASATURA KINN ONE MORE LIE PALAS PANDIRAS

PHRONESIS RECTIFIER RHADAMANTYS SELF TORTURE SMIDUR SOKAK KÖPEKLERİ TAHRİP TRUCK


SELİM VARIŞLI


Derginin sanırım beşinci veya altıncı sayısıydı. Bryan Adams’ı kapak yaptığımız için küfür yemeye henüz başlamıştık :) Gelen maillerden biri “biraz erkek müziğine yer verin, Cephalic Carnage falan koyun dergiye” şeklindeydi. Tahmin edeceğiniz üzere Türkçe yazılmış olan mail, o gün bugündür aklımdadır. Nihayet Cephalic Carnage’e dergide yer vererek androjen imajımızdan (!) kurtuluyoruz bu sayıyla beraber. Daha maskulen bi dergiyiz artık. Cephalic Carnage’i benzeri Teknik Death Grind cephe çetelerinden ayıran en önemli özellik, hızı ve abartılı part’ları sırf gövde gösterisi olsun diye değil, ciddi bi teknik ve profesyonellik

eşliğinde icra etmeleri. Yazımızın konusu olan son albümleri “Misled By Certainty” cilalı ve güçlü prodüksiyonun üzerine oturtulmuş endamlı ve sarışın bestelerle gecemizi gündüzümüzü kırmızıya boyarken, diğer renklere gösterdiği nefretle de farklı pencerelerden bakmamızı sağlıyor dünyaya. Zaten müziklerine ara ara yedirdikleri ince ayar zeka ürünü geyiklerle de “metal ciddi bi müziktir ulan” kokulu odunsu havalardan kendilerini uzak tutan ekip, tarzlarına verdikleri Rocky Mountain Hydro Grind (Erciyes’in etekleri, bir başkadır kötekleri) ismiyle de saygımıza şayan yıllardır. Grubun ismini ilk kez 2001 veya 2002 yılında Destruction ile turladıklarında duymuştum. O


zamandan bu yana arada mesafe bırakarak, fazla yaklaşmaksızın takip etmekteydim grubu. En nihayetinde “gel baba yaklaş hele” tadında bi albümle beni de yakamdan tuttular.

ayarda yakalamışlar albümde. ‘Ohrwurm’ adında albümün genel gidişatına biraz ters bi parça var ki bass oyunları acılı ezmeye çevirdi kulaklarımı. O derece leziz.

Önceki albümlerine göre daha şık duran inceden “teknikli – cazlı” etkiler zaten bende mıknatıs etkisi yarattığından, “ıslak zemin, kaymayınız” uyarısına aldırmaksızın taklalar eşliğinde dadandım albüme. Aksak ritmin, progresifliğin ve teknolojinin zirvesine tırmanan parçalar arasında ağır ritm, böyle eski Obituary, Autopsy tadında soslar da dökmüşler. Decrepit Birth gibi baştan sona çekiç effect bişey beklemeyin yani. İşin aslı bazen Atheist’i daha çok andırıyorlar, vokali işe karıştırmazsak. Öte yandan eski Suicidal Tendencies ve Hatebreed rüzgarları estirdikleri dakikalarda da konakladım. Kendi içinde stabiliteyle çeşitliliği bir arada güzel bi

El netice, Death Grind’dan Hardcore’a uzanan koca okyanusun daha kanlı kıyılarında seyreden iri kıyım bir korsan gemisi tandansı var Misled By Certainty’de. Kapak konusundaki başarılarına değinmeden elbette bitirmem. Son zamanlarda “albüm – kapak” uyumu konusunda başarılı işlere daha çok rastlıyorum; bunlar bi yandan obsesyon açısından gerilimimi alırken, bi yandan da şöyle CD rafından çekince suratına bakılacak bir albüm olduğunu bilmenin iç huzurunu taşıyor naçiz dünyama. Güzel kapak, albümdeki parçalar kadar önemlidir, çıplak bırakılıp üşütülmüş ve içindeki güzel materyali yavan edilmiş albümlerin azalarak bitmeleri dileğiyle…


SELİM VARIŞLI İşte budur yaw. Hell ain’t a bad place to be! Yine ne tarz eylediği belirsiz yeni dönem gruplardan biri. Ama albümü suikast planlar gibi hazırlamışlar. Her tarafından gürül gürül profesyonellik akıyor. Lifeforce Records yine yapacağını yapmış. Bu firmanın klavyeli synth’li gruplara özel bir ilgisi mi var, yoksa seçtiği bütün grupların dolgun sound’larının arkasında synth olması denklemi doğrudan etkilemeyen bir faktör müdür, yumurtalı pide tereyağlıyken daha mı lezzetlidir, bu tarz evrensel soruların cevapları peşindeyiz bu yazıda. Kıymıkları ruhunuzdan ince ince soyularak acı vermeye başladığında haykıran sinir uçlarınızı yatıştırmak için parçalara bulaştırdıkları hatunun sesi, “bu iş daha extreme olmuyo mu bilader” style dinleyicinin kulaklarını kıyıya yanaştırıp karaya çıkmadan denize atarken; olayları

akışına bırakıp girdapda sürüklenmeyi tercih eden ben ve benim gibi naçizler için, kaymaklı ekmek kadayıfı – tereyağlı baklava arası bir çizgide ilerleyip soluğu Stephen King’in Kara Kule’lerinden birinin berbat Türkçe çevirilerinde almamıza sebep olacak türden bir karanlığı da beraberinde taşıyor. Salt cilalı gitar ve stüdyoda plastik distortion efekti basılmış üçüncü sınıf klişe metalcore vokali peşindeyseniz sizi Myspace’in dibi görünmeyen kara kuyularının kenarlarına alalım. Aşağı itekleyip de bişey olmamış gibi ıslık çalarak devam edecek albümler elbette ki bulunur. İşte onlardan biri Deadlock’ın “Bizarro World”ü. Yazının taa güvertesine gelmişiz, albümün ismini telaffuz etmeye yeni fırsat buldum. Elektriği kesilmiş bir kayak pistinde 70 derecelik açıyla kaykılmış tepeden aşağı Newton’ı şekle sokacak bir hızla inerek Tesla’yı kovalarken, düşen voltajın kararttığı tepelerden


daha hızlı olduğunuzu anladığınızda aşağıdan size gülümseyen Angus Young boynuzlu kırmızı sıfatlı elemanla gözgöze gelip o meşum film şeridi hissiyatıyla baş başa kaldığınızda albümün ismi belki daha manidar gelecektir. Ancak yine de bu tarz derinlemesine bir maneviyat peşinde gençliğinizi harcamaktansa Kara Kule seçeneğine odaklanmanızı öneririm. Hatta belki Tesla bile daha merhametkar olacaktır o zaman. Aşık olmak için one hit wonder’lara muhtaç olan ve bağımlılığı nedeniyle kahverengi hayatını platonik cehennemin karanlığında çürütmeye mahkum insanlara adanmış synth’ler aralarda hissedilirken, dozajı iyi dengeleyip overdozdan erken vadede çek kırdırmayı göze almamaları bence mantıklı. Aksi halde albümlerin orta yerinde “kendim icra ederim, kendim çekerim, kendim izlerim” tandanslı amatör yaklaşımların

peyda olması an meselesi gibi görünüyor içinde yaşadığımız yıllarda. Prezervasyon açısından takdire şayan işler sergilediklerinden bu derece rahat yaklaşabiliyorum gruba. Zira kasılsalardı arada sıkışıp üçüncü parçaya gelemeden kulaklarıma tuz basmak zorunda kalıyordum. Riddick Chronicles’daki Necromonger usulü, bir acıyı bastırmak için daha iyisine ihtiyaç duyma formülünden daha evcili gelmiyordu narin bünyeme. Açlıktan ölecek gibiyseniz abartıp fazla tüketmeyin zira hızlı bi şekilde soğuyabilirsiniz olaydan. Geniş fikirli, geniş kulaklı dinleyiciler için çok şık bir alternatif yaratmış ekip. Şans verin. Not: Evet bu sefer kapağa değinmedim, zira albümün üstünü güzelce örtmüş. Üşütmez.


SELİM VARIŞLI

Yazı başlığı efsane klişe oldu evet. Bugüne dek Motörhead’i ve benzeri 70’ler, 80’ler gruplarını örnek aldığını beyan eden, “onların izindeyiz” tribine giren, hatta birbirinin aynı şarkılarla dolu albümler yapıp “Motörhead abi” beyanıyla Osmanlı tokadını yürekten hak eden gruplarla karşılaştım. Ancak hiç böyle bi iddiası olmadığı halde olayı tam olarak yansıtmayı başaran bir gruba rastlamamıştım. İsmi, ülkesi ve şarkı isimleri itibarıyla Pure Black Metal’in derinliklerinde kaybolmuş gruplardan biriyle karşılaşacağımı tahmin ederken karşıma tam kuzey işi rakın rol çalan şahane bi grup

çıktı. Gerçi albümün girişinde benimle aynı tahmin ve yanılgıya düşecek bünyelere biraz daha sağ gösterecek hareketler yapmışlar ama sonrasında “genç kızların sevgilisi” riffleri artarda döşeyip sol kroşeyi indirmişler. Albüm geneline yaydıkları ufak tefek Black Metal klişeleri müziği daha da zenginleştirmiş (ki müzikte zenginlik Norveç Black Metal sahnesi için pek alışılageldik bi husus değil malumunuz). İlk parçayı albüme pre-listen yaklaşan vatandaşları için daha Black Metal’e yakın tutmuşlar sanırım ancak ikinci parçadan itibaren döşendikleri groove mevzuat ve klasik rakın rol riffleri ile Kvelertak (lan söylemeyim diyorum da


ne kötü isimdir arkadaş bu, normal adamı obsesif edersiniz bu isimle), Satyricon’un bi dönem deneyip de beceremediği işi başarmış (hatta bi şarkıda Satyricon’un ‘Fuel For Hatred’ına feci ve ince bi gönderme yapmışlar, ağzım düştü). Tarz olarak, aslında bu heriflerin çaldığı müziğe bi isim vermek, olayın büyüsünü bozmak olacak biraz ama, Hardcore-Punk sahnesine yakınlar (nasıl oluyor demeyin, www.myspace. com/kvelertak , kendiniz görün). Myspace sayfalarında da kendileri için “Brutally Catchy Punkrock / Metal” demişler. Anlamlı. Özellikle her parçada alakasız yerlerde serptikleri gaza köküne kadar basan riffler’le elinize bi mikrofon alıp topuklar mabada yapışacak şekilde dizleri kırıp zıplama hissiyatını hipofiz bezinizin her hücresinde hissedeceksiniz. Bu arada yazının burasına kadar geldikten sonra kliplerine bi göz atayım dedim. Mjod’un klibinde davulcu

Motörhead tişörtü giyiyordu, haklılığın abuk sevincini yaşadım. Grupta üç gitarist olmasının büyük bi farklılık yarattığını söylemek zor. Daha doğrusu yukarıda söz ettiğim grubu orijinal kılan farklılıklarda üçüncü bi gitarist olmasının etkisi minimal düzeyde. Albümde bikaç konuk müzisyen var ki bi tanesi Nattefrost. Neyse ki konuk olduğu parçanın sound’unu etkilememiş. John Baizley imzalı kapak, adamın diğer çalışmalarını sevmesem de bu sefer kaptı beni. Bi de albümde ‘Sultans Of Satan’ adında bi parça var. Dire Straits’e gönderme değilse şık, öyleyse feci Sincan. Teknik spesifikasyonlar bir yana, hissederek çalınmış, sahnede yıkıcı etki yaratacak bir soundun altını kanla imzalamış ekip. Hastasıyım.


SELİM VARIŞLI


Wagner atmosferli leziz hareketlerin 13-17 gençliğine yönelik çığlıklarla yıllardır başarıyla buluştuğu nokta, Cradle Of Filth, eskileri aratmayan, pek yeni bişey sunmasa da markasını akıllıca konuşturan bir albüme imza atmış. Topluluğun dokuzuncu full lenght’i olan (evet ben de daha çok albümleri var diye hatırlıyordum, gittim Wikipedia’ya baktım, dokuzuncuymuş bu) albüm, 1998 tarihli klasikleri “Cruelty And The Beast”den bu yana sanırım en sıkı çalışmaları. 2000 sonrası albümlerini sırf Cruelty And The Beast nedeniyle pek sevemediğim ekip, çıtayı yeniden eski seviyeye çekerek, Dimmu Borgir’in tuhaf yeni albümüyle boş bıraktığı meydanda şöyle bi racon kesip gelmiş. “Oha ne alaka” diyen genç kardeşlerime esasında hak veriyorum lakin bi dönem bu iki grup rakip gibi görülürlerdi niyeyse, hatta Dimmu Borgir için “Cradle Of

Filth’in tahtına oturdular abi” geyiği yapılırdı. Son albümde gördük neye oturduklarını. Bu arada true, pure ve raw Black Metalcilerin her daim nefret ettiği iki grup olmaları da böyle zaman zaman bir arada anılmalarına sebebiyet vermiştir. Artık pek yapılmıyor bu karşılaştırma, zira Cradle daha tuhaf bir yola gitti, Dimmu true kaldı falan (hahaha bu çağda bunu yaptık evet). Neyse konuyu dağıtmayalım. Wikipedia’da dolaşırken rastladığım gereksiz bilgilerden biri de bu albümün grubun “enstrümantal track” barındırmayan ilk Cradle albümü olduğu şeklindeydi. Önceki albümlerdeki enstrümantal track’lerin çığır açmadığını göz önünde bulundurarak pek bişey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Öte yandan albümün genel çizgisi o derece profesyonelce


tınlıyor ki altyapının kusursuzluğu karşısında Dani’nin ne dediğini pek takmamak bile olası. Zaten anlattıkları kişisel olarak ilgimi çekmekten o kadar uzak ki, konsept albüm tribi bir yana, Lilith ve cephesinde dolaşan mevzular, Templar şövalyeleri falan, üstüne lahana turşusu sosu dökülmüş muzlu pasta atmosferi yaratıyor naçiz kıvrımlarında beynimin. 12 senedir bilfiil azılısı olduğum Cruelty And The Beast de ilk çıktığında “konsept abi işte adamlar derin çalışıyo” takunyasına maruz kalmıştı. O kadar senedir dönüp de bakmadım bile ne anlatır bu adamlar diye. Belki yeterince genç olmadığımdandır =) Bir zamanların sansasyonel imajıyla adından söz ettiren, lakin son yıllarda iyiden iyiye benimsenerek mainstream piyasada da “bunlar aslında iyi çocuklar” muamelesi görerek beni hafiften üzen (bana ne oluyosa, adamlar iyi müzik yapıyor işte hala) Cradle Of Filth halen underground ve cult Black Metal çevrelerinde nefretle karşılanıyor mu bilemiyorum ama doğası

itibarıyla nefrete dayalı bir müzik türünün takipçisi olan kitlenin Cradle’dan da nefret etmesi ironik, ironik olduğu kadar Meksika açmazı kokulu paradokslara gark ediyor beni =) Şaka bi yana, extreme müziğe kendini adamış, kalite peşinde koşan insanların bi takım tuhaf gerekçeler çerçevesinde Cradle Of Filth’den uzak duruyor olmaları karşısında neler kaybettiklerini bilmelerini isterdim. Lise yıllarımda Korn dinlemezdim mesela ben. Çok pişmanım. O zaman bana gözümü açmamı söyleyenler olurdu da ciddiye almazdım. O nedenle şimdi Cradle Of Filth için ben aynı şeyleri söylesem biliyorum ki o tayfaca ciddiye alınmayacak. Kendimi de sizi de yormayım. Cradle Of Filth çok lezzetli bir albüm yapmış. “Kariyerinin en olgun dönemini yaşıyor” klişesini de yapmadan geçmeyelim. Zaten gençlik yıllarımızın biçok “yeni” grubu, bugün yılları geride bırakmış tecrübeli ekipler oldular ve bu da bana ara sıra yaşlandığımı hatırlatıyor. Cradle’a da geçmişin karanlığı altında şapka çıkardım, yıllara rağmen çizgiyi yerde bırakmadıkları için…


SELİM VARIŞLI


Merycful Fate’in mantığı hiç değişmeden 80’lerde değil, 70’lerde Heavy Metal icra ettiğini düşünün. Üstündeki karanlık örtü ve mikrofondaki King tarzı sabit kalmak şartıyla ama. Ghost bu kadar işte. Çok basit durdu di mi? Özetlediğim şeyin ne kadar derin bi mevzu olduğunu anlamadıysanız o ilk cümleler size basit gelmiş olabilir ki o durumda yazının devamının da ilginizi çekeceğinden şüpheliyim.


Ghost’un, iptidai olması için üzerinde emek sarf edilmiş gibi ancak pırıl pırıl tınlayan eski usül sound’u, vokalistin “King Diamond bizim hocamız, ezelden öğrencileriyiz” hissiyatını hiç kasılmadan verebilmiş olması gibi ekibin içlerinden gelenin daha fazlasını ortaya koymak adına bir gram çaba sarf etmediği her saniyesinden hissedilebilen bir albüm “Opus Eponymous”. Yetmişler Kuzey Avrupası’nda mevcut psychedelic rock, hard rock, biraz da progresif rock karışımı muazzam soundu 30-40 sene sonrasına başarıyla taşımış. Normal böyle bi cesareti bu çağda göstermeyi başaran gruplar olsa bile ortaya koydukları netice nadiren tatmin edici düzeyde oluyor. Ghost o nadir dakikaların doluştuğu albümlerden birini hazırlamış. Bana deseler ki “abi böyle progresif saykodelik doom heavy mevzular var, 70’ler var, King Diamond var”; hiç düşünmeden albümün yılını sorar, 2010 cevabıyla da dörtnala kaçarım. Ama işte önyargı her zaman iyi bişey değil. Sevgili dostum Alkan sayesinde tanıştığım bu grup, sözünü ettiğim sounda ilişkin önyargılarımda daha dikkatli olmam gerektiğini fark ettirdi bana. Ayrıca dinlerken “yetmişlerde ne büyük gruplar vardı azizim, hazine valla” tribine girmek de mümkün. Grubun lirikleri de Black Sabbath, Mercyful Fate gibi gruplara şapka çıkarıyor ancak biraz daha ekstrem geldi bana. Zaten Myspace sayfalarında da kendilerini Black Metal / Powerpop / Progressive olarak tanımlamışlar ki (here comes trouble =)) liriksel açıdan Black Metal’in kökenlerine doğru güzel bi tur atıp gelmişler. Öte yandan şu “power pop” ne ayaktır diye Wikipedia’ya bi bakayım dedim (evet bilmediğim noktada yapıyorum bunu ben, söylüyorum da =)). Tarzın öncüleri olarak The Who, The Kinks ve ne çaldıklarını şimdi doğru dürüst hatırlamadığım birkaç 60’ler ve 70’ler grubu belirtilmiş. Doğrudan alakası yok bence Ghost’un, adı geçen grupların öncülüğünü yaptığı şeylerle. Ancak müzik mantığı ve icra açısından örnek aldıkları isimler arasında olabilirler. Lirikler açısından ise kesinlikle Black Metal’in temellerine daha yakınlar. Bu tuhaf sentezin mimarları olan insan evlatları neye benzer diye Myspace sayfalarında dolaşırken gördüm ki sahneye rahip kılığında, papa görselinde, makyajlı maskeli çıkan heriflermiş. Enteresanlıkta ve orijinallikte sınır tanımamışlar. Zaten grubu bu sayımızın kapağına taşıyor olmamızı biraz da bu fantastik hareketlerine borçlular. Albüm kapağının da aynı derece fantastik olduğunu ve albüme yakıştığını ancak albüme vakıf olduktan sonra fark edebilirsiniz. Saygıda kusur etmeyelim.


EMRE DEDEKARGINOĞLU


Liv Kristine Espenæs Krull, Gothic Metal tarzını takip edenler için çok tanıdık bir isim… Paradise Lost’un, Celtic Frost’tan miras aldığı metal müzikte senfonik düzenlemeler ve bayan vokal kullanma fikrini, Gothic albümüyle “standartlaştırması” sonrasında, bu tarz gruplar için de bir yol açılmıştı. Theatre Of Tragedy, bu yolun yolcusu olan ilk gruplardandı. ‘90ların ortasında kariyerine başlayan grup, Raymond Rohonyi’nin sert vokallerini, Liv Kristine’in meleksi vokalleriyle birleştirerek, hüzünlü ve melankolik bir müzik icra ediyordu. Theatre Of Tragedy, Velvet Darkness They Fear ve Aégis gibi başarılı albümler çıkartan grup, milenyum sonrası müziğinde biraz değişikliğe gidince eleştirilere uğramış, ardından Liv Kristine gruptan çıkartılmıştı. Liv Kristine, Theatre Of Tragedy sonrası ise boş durmadı. Atrocity’nin ana adamı olan, sonradan da kocası olacak Alexander Krull ile birlikte Leaves’ Eyes projesini kurdu, bu grupla Symphonic/Gothic Metal icra etmeye başladı ve grup hala yoluna devam ediyor. Dergimizde, bu pamuk sesli ablamızı konuk etme sebebimiz ise metal müzik dışı sebeplere dayanıyor. Kristine’in metal müzik dışında kurduğu bir solo kariyeri de bulunmakta, bu projede ise kesinlikle pop müzik sınırları içerisinde bulunuyor. İlk solo albümü Deus Ex Machina’yı 1999’da piyasa süren Kristine, bu albümde deneysel denilebilecek, Trip-Hop’tan Electronica’ya kadar etkileşim yelpazesi bulunduran bir iş çıkartmıştı. Farklı ama hoş bir albümdü. Ardından, uzun bir aradan sonra, 2006’da Enter My Religion adlı ikinci solo albümünü yayınladı. Bu sefer yer yer yerel enstrumanların kullanıldığı ama saf pop çizgisine daha yakın bir albüm gelmişti. Akustik sesler yoğunluktaydı ve Deus Ex Machina’daki soğuk atmosfer bu albümde yerini daha ılık bir havaya bırakmıştı. Şöyle bir tanımlama yapsam çokta yanlış

olmaz, Liv Kristine’in solo kariyeri, diğer bir Norveçli canımız cananımız Kari Rueslåtten’in solo kariyerini bilenler için çokta yabancı gelmeyecektir. Evet, temel anlayış pop müzik üzerine kurulu, ama robotik, prodüksiyon cilası pop müzik değil, organik ve samimi bir pop anlayışı bulunuyor. Yeni Leaves’ Eyes albümü gelecek sene için hazırlanıyorken, Liv Kristine dört yıl aradan sonra yeni solo albüm ile tekrar solo kariyerine dönmüş bulunuyor. Skintight adını veren albüm, ilk dinlemede Enter My Religion ile benzer bir tat veriyor,yani ilk albüm Deus Ex Machina’daki müzikalite sizi daha çok çekiyorsa, bu albüme başta ısınamayabilirsiniz. Enter My Religion’da kullanılan yerel enstruman süslemeleri bu albümde yok, Folk ve Rock müzik ağırlıklı pop şarkıları bestelenmiş. Liv Kristine, bu albümlerde sesini metal projelerinde olduğu gibi soprano ağırlıklı kullanmak yerine daha rahat bir vokal tarzı benimsiyor, Skintight’ta da bunu görebiliyorsunuz. Kimi zaman Tori Amos ve Jewel’den etkilenme olduğunu da düşünebilirsiniz. Albümdeki şarkılar genel olarak 3-4 dakika uzunluğunda, dinleyiciyi yormayan, genel olarak pozitif atmosfere sahip eserler. Zaten kırk dakikayı bulmayan süresiyle çok uzun olmayan bir albüm ama içerdiği müzik gayet zengin. Akustik gitarın ağırlığıyla ilerleyen, senfonik ve Rock süslemeleriyle desteklenmiş bir yapı bulunuyor. Rock müzik ağırlıklı yapılarıyla Skintight ve Train To Somewhere, elektronik etkisini öne çıkaran Boy At The Window, Folk usulü gitarlarıyla dikkat çeken Wonders ve Love In Grey ve piyano eşliğinde tamamen Liv’in güzel sesiyle başbaşa olduğunuz The Rarest Flower albümde öne çıkan parçalar… Sonuç olarak, Liv Kristine’in farklı vokal yanlarını da görmek isteyen ve rahat birşeyler dinlemek isteyenler için Skintight hoş bir albüm diyebilirim.


SELİM VARIŞLI


Böyle albümler ben lisedeyken çıkıyordu ama ben farkında değildim, hayatımı daha gri yaşadım o yüzden. 70’lerin sonlarından kalma bu kült grubun beni 2010 albümüyle “gece uyurken bile açık bırakayım çalsın” haleti ruhiyesine gark edeceğini düşünmemiştim açıkçası. Müdavimi olamadığım gruplar arasında olduğundan beklentisiz dinledim, Gülşen Bubikoğlu görmüş Tarık Akan gibi çarpıldım albüme. ‘European Super State’ adında inanılmaz bir parça mevcut albümde. Sadece o albümden ibaret olsaydı bile alıp evimin baş köşesinde bi yer bulurdum bu albüm için. Modern zamanların pek çok büyük ve büyük olmaya aday topluluğuna yol göstermiş isimlerden biri Killing Joke. Bugüne dek üzerlerine yeterince eğilemediğim için yaşadığım pişmanlığı, eğer yaşınız gençse sizin de bi gün yaşamamanız için hararetle tavsiye ediyorum bu albümü. Öncekileri için yorum yapamam ama “ulan zamanında çıkmıştı da kulak ardı etmiştik, neler kaçırmışız” dememek için (ki ben bunu sık söylerim) ısrarla üzerinde durun. Vokalist Jaz Coleman’ın albüme adını veren parça (hobaa klişeye gel) Absolute Dissent’daki “bişeyler çok canımı yaktı, hırsımı mikrofondan ve ses tellerimden çıkarıyorum” tandanslı performası karşısında zaten albümün sürprizlerle dolu olduğu baştan anlaşılıyor. İngiltere’nin neden hiç kötü grup çıkarmadığını merak edenler için cevaplardan biri de Killing Joke’da yatıyor, bişey nasıl başlarsa öyle gider. Last.fm sayfalarına dalıp en popüler parçalarından Grooveshark’ta kendime güzel bi karışık yaptım ve gördüm ki grubun eski albümleri bana pek uymuyor. Last.fm’de En çok dinlenen parçalar listesinin üst sıralarını son albümden parçaların doldurmuş olduğunu görünce albümle ilgili aynı düşünceleri paylaştığımız dinleyici sayısının hiç de az olmadığını fark ettim. Öte yandan “Absolute Dissent”i bir metal albümü olarak değil de beklentisiz dinleyip beğendiyseniz topluluğun önceki albümlerine de kulak kabartmanızı

mutlaka öneririm. Seksenlerde yaptıkları işte pek de ilgimi çekmedi açıkçası (böyle büyük ama ilk kez tanıştığım grupları doğru dürüst bilinmeyen gruplarmış gibi anlatmak bence de enteresan oluyor evet, bi ara da Ramones deneyelim =)). Şimdi yazacaklarım fazla kişisel gibi gelebilir ama öyle algılamayın. Dileyen okurlar albümle olan bağlantısı konusunda düşüncelere dalabilirler. Hani bişeyin peşinde çok koşarsınız, ama çok koşarsınız. Veya hiç koşmazsınız ama bacaklarınız laktik asit krizi geçirene kadar koşmak istersiniz; iş, okul, rüzgar, ruhsal çöküntü gibi şeyler engel olur. Ve sonra bi an, bi gün, fark edersiniz ki o peşinde koştuğunuz şeye birileri sizden önce yetişmiş. Veya daha da kötüsü, onun artık peşinden koşmanıza değecek kadar değeri kalmamış gözünüzde. Zaman ya da spesifik bi olay eritmiş o değeri. Rengi beyazken kırmızıya dönüşmüş. Bunun ne olduğu size kalmış, aşık olduğunuz insan evladı veya çok sevdiğiniz araba, fark etmez. İşte o şeyin bi şekilde kaçıp gittiği ve zaten minimal olan umutlarınızı da peşinden sürüklediği anı yaşamış bu albüm. Bu albümü yapan adamlar, özellikle vokalist Coleman, söz ettiğim hissi o kadar şiddetli yaşamışlar ki albümün her notasına serpmeye yetecek kadar birikip ne var ne yoksa dökmüşler parçalara. Bu hissin yarattığı acıyı, öfkeyi ve yorgunluğu öyle ağır dökmüşler ki insan bütün ruhu bünyesinden çekilmiş olsa yine de albümün üstünü örten bu ağır hissiyat perdesinin etkisiyle mavi ışık yaymaya başlar. Söz ettiğim mevzuya yakın zamanda maruz kaldıysanız, özellikle de manevi açıdan yırttıysa gözlerinizi, bu albüme daha bi ihtimamla eğilmenizi öneririm. Ve bunun için şarkı sözlerini dinlemeye çalışmayın, söz ettiğim şey sözlerde değil… El netice, en az üç parçasıyla 2011 yılında karanlığa eşlik edecek albümlerden biri oldu benim için. Jaz Coleman harbiden hissiyatın zirvesini patlatmış bi vokalist. Absolute Dissent es geçilecek albüm, ‘In Excelsis’ de atlanacak şarkı değiller.


EMRE DEDEKARGINOĞLU

Solefald’ı birçoklarınız için yeni bir isim olabilir. Zaten doksanların sonunda aktif olmuş, on beş senelik geçmişi anca olan bir grup olarak yeni sayılırlar. Geçtiğimiz aylarda Progressive Metal yazı dizimizin Avant-Garde Metal kısmında adlarını anmıştık.Kısaca tanıtmak gerekirse, Solefald Norveç’ten çıkma bir grup ve Post-Black Metal/Avant-Garde Metal diye tanmlayabileceğimiz karma bir tarz icra ediyorlar. Temellerinde Black Metal var ama oldukça deneysel bir şekilde icra ediyorlar. İki kişiden oluşuyorlar, Lars Are “Lazare” Nedland ki kendisini Borknagar, Vintersorg, Winds ve Age Of Silence’dan bilebilirsiniz ve Cornelius Jakhelln, ikisi de grup içinde vokal yapıyor ve tüm enstrümanları icra ediyorlar. Lazare genelde temiz vokal yaparken, Cornelius Black Metal vokallerini üstleniyor. İlk albümleri, ’97 tarihli The Linear Scaffold’dan beri altı albüm yayınlayan grup, en son 2005 ve 2006 yıllarında Red for Fire: An Icelandic Odyssey,

Pt. 1 ve Black for Death: An Icelandic Odyssey, Pt. 2 albümlerini yayınlamış ve sessizliğe gömülmüştü. Season Of Mist ile yollarını ayıran grup, The Circular Drain adlı bir remiks albümü yayınlamış ama yeni albüm için uzunca bir ara almıştı. Şimdiyse, yazımızın ana teması olan yeni albümleri Norrøn Livskunst’u yayınlamış durumdalar… Solefald’ın müziğinin Black Metal temelinde olduğunu yazmıştım ama tr00 dinleyicilerin yanaşmayacağı bir müzikleri var. Neden derseniz, müziklerine kattıkları geniş çaplı etkileşimler derim. Çok fazla etkileşim var müziklerinde, Faith No More-vari atraksiyonlardan, ‘50li yılların Rock’N’Roll’una, Jazz’dan çeşitli metal türlerine kadar birçok koldan besleniyorlar. Şarkı sözlerinde absürdizm nasıl olur, tekrardan tanımladıkları oluyor. Buy My Sperm diye şarkı bir şarkıları bile var. :) Kısacası hafif kırık bir grup Solefald.


Grubun yeni albümü Norrøn Livskunst, bir saate yakın yeni materyal içeriyor. Genel olarak Black Metal etkisinde bir müzik var ama değişik etkileşim ve denemeler yine eksik edilmemiş. An Icelandic Odyssey albümlerinde daha ciddi bir Solefald vardı, konseptten dolayı müzikte daha çok Viking Metal ayarındaydı ama bu albüm Neonism, Pills Against Ageless Ills ve In Harmonia Universali albümlerinde izledikleri yapıyı devam ettiren bir yapıya sahip duruyor. Cornelius, agresif vokali yanında fısıltı vokal diyebileceğimiz bir tarzı da denemiş, Lazare’nin çok katmanlı vokal düzenlemeleri ise yine öne çıkıyor. Albüm genel anlamda fazlasıyla agresif, saf Black Metal etkisi yoğun olarak örülmüş, ama Jazz’dan Electronica’ya kadar değişik etkiler de eklenmiş. Sözlerde Norveç edebiyatından yararlanılmış ve çoğunlukla høgnorsk kullandıklarını söylemiş grup üyeleri ki bu kabaca High Norwegian olarak anılan eski bir varyantmış. Tabii bizde ne Nynorsk ne de

Bokmål olduğundan bu sözleri anlamamız zor, hele 1900lerin başında kullanılan haliyle… :D Albümde konuk sanatçılar da bulunuyor, Agnete Kjølsrud, Tittentattenteksti şarkısında görebileceğiniz en sıradışı vokal performanslarından birisini sunmuş, resmen zırlayan çocuk vokali yapmış. Raudedauden şarkısında Vangelis Labrakis şarkıya bir solo ile katkıda bulunmuş. Albümün giriş şarkısı Song Til Sturmen klasik bir orta tempolu Solefald şarkısı olarak albüme start veriyor ama albümdeki asıl delilik ikinci şarkı Hugferdi’nin tremolo picking ve blast-beat ile coşturulmuş girişiyle başlıyor. Zaten bu noktadan sonra albüm kopuyor, çılgın ve eğlenceli bir elli dakika içine çekiliyorsunuz. Tittentattenteksti özellikle, Agnete’nin de eklenmesiyle çok çılgın atan bir parça olmuş. Stridsljod / Blackabilly groovy riffleri ve eğlenceli yapısıyla dikkat çekiyor. Eukalyptustreet, Jazz eklentili


epik havasıyla ve saksafon partisyonlarıyla albümdeki progresif tavırı en net gösteren şarkı oluyor. Raudedauden, agresifliği kadar deli gitar solosuyla , Vitets Vidd I Verdi’de vokal düzenlemeleri ve elektronik öğeleri ile öne çıkıyor. Albümle aynı adı taşıyan Norrøn Livskunst, karanlık ve agresif Black Metal yapısının, yer yer sakin kısımlarla desteklendiği bir şarkı. Waves Over Valhalla’da grup, Tool ve Melodic Death Metal etkilerini epik bir atmosfer ile birleştirmiş. Albümün kapanışını yapan Til Heimen Yver Havet ise grup biraz hız keserek, atmosferik bir yapıyı öne çıkartmış, çok katmanlı vokaller de şarkıya

önemli derecede katkı yapıyor. Solefald, Norrøn Livskunst ile bir nevi bir “best of” sunmuş ve şu ana kadar yaptığı tüm işlerin başarılı bir derlemesini önümüze koymuş. Şu ana kadar yaptıkları en güçlü albüm olarak görülmesinde hiçbir sakınca çıkmaz. Solefald’ı özetleyen, grubun vizyonunu ortaya koyan bir albüm… Arcturus’un The Sham Mirrors albümüne hasta mıydınız? Artık Arcturus olmayabilir ama Solefald’da hiçbir şekilde onları aratmıyor. Bu tarz Black Metal işlerine destek artmalı, dünya barışı için birlik olunmalı…


SELİM VARIŞLI

Muazzam. Albümü özetleyebilecek daha iyi bir sözcük yok. İtalyan olduğunu öğrenince epeyce şaşırdığım bu ekip, son albümleri “Paradogma” boyunca ilerleyen her şarkıda daha bi şaşırtıcı hale geldi ve en nihayetinde albümü tamamlayıp Nirvana’ya erdiğimde web sitesine dadanıp orijinalini sipariş etmeye ve arşivimin 2010 bölümündeki yıldızlarla bezeli raflarda yer açmaya karar verdim (yok yok öyle yıllara göre arşiv yapmıyorum merak etmeyin). Okunmayan logolar liginde averajla zirveyi kovalayan ekip, karambolden zerre nasibini almamış pırıl pırıl bir Teknik Death Metal sounduyla kulaklarınızı savaş alanına çevirip insan suretinde bir hayvan olan davulcu

kardeşimizin fantastik hareketlerinin RPG etkisiyle beyninize işlemesini bookletten keyifle izlerken, sizler Taksim İlkyardım Hastanesi acil servisindeki doktorların çaresizce birbirilerine bakacakları zihinsel tripler içerisinde brutaliteye ve matematiğe doyacaksınız (fazla Prestij Müzik durdu evet). Biyografilerini “Death metal is more than just music” gibi iddialı bir cümleyle açıp hakkını da sonuna kadar vermişler. İtalya’nın bu tarz mevzular için pek iştahlı bir ülke olmadığını kabul ediyorum ancak bu adamlar Roma’daki evlerinin penceresinden Vatikan’ı izlerken nasıl bir hırsla dolmuşlarsa içlerindeki iyi-kötü bütün hislerini albüme yedirmişler. Salt teknil Death Metal çalıp işi müziğe algoritmalar


uygulayıp götürmek isteyen 240 metronomluk sıkıcı gruplardan biri olmaktan çok uzaklar. Decrepit Birth için geçen sayıda yazdıklarımı hatırlayanlar varsa, Hour Of Penance için de o derece kefilim. Albüm kapağına bir diyeceğim yok, olmuş. Ancak grubun bir web sitesi açmaya ya da dizayn etmeye vakti mi yoktu da kendilerini Myspace’in her yanı ayrı oynayan meşum kollarına teslim ettiler bilemiyorum. Esasında, web sitesi açıp da domain’i Merchandise firmasının kendileri için hazırladığı sayfaya yönlendirmeleri daha da feci. Myspace henüz fark edilmese de özellikle extreme metal için kanayan yara

haline geldi iyice. Grup kurup tonla zaman ve para harcayıp ortaya sıkı bi iş çıkarmak ancak yapılan işin pazarlaması için yalnızca üçüncü parti bi web sitesine güvenmek konusunda çok sıkı bi atasözümüz var ama basın etiği gereği yazmıyorum. Müzik konusundaki kusursuzlukları karşısında sesimi çıkaramıyorum ama aslında yaptıkları işe o kadar da ciddiyet vermiyolarmış gibi bir izlenim yaratıyor bu Myspace (veya herhangi bir üçüncü parti site, fark etmez) mevzusu. El netice, muazzam bir Death Metal albümü. Sert müziğe aç bünyeler için birebir, doz aşımı durumunda ekstra lezzet garantili…


SELİM VARIŞLI

Sayfalarımıza Finlandiya’nın soğuk ve kuzey topraklarından konuk olan topluluğun Şubat 2011’de yayınlanacak olan yeni albümü “New World Shadows”, Finlandiya’nın “melodik metal” ile anılmasının en önemli sebeplerinden biri olan Children Of Bodom’dan kesinlikle daha az yorucu. Aslında doğrudan müziğin kendisi sıkıcı değil, lakin vokalistin sanırım stüdyoya girerken bişeylere feci şekilde canı sıkılmış olmalı ki, öylesine söyleyip çıkmış gibi bir hava yansıtmış albüme. Parçalar arasında nadiren kendine yer bulmuş olan clean vokaller olayı nasıl kurtarıyor anlatamam (tüm albüm o tarz vokaller üzerine kurulu olsaydı sanırım 2011 yılına şimdiden ışıltı getirecek bir albüm olarak duyurmaktan çekinmezdim). Cidden olgun ve kulaklarınızı dolduracak bir müzik icra ediyor Omnium Gatherum. Ancak vokalin mikrofona dünyadan sıkılmış sonik pozlar vermesi (ya

da vokal fazlaca klişe olduğundan bana öyle gelmesi, bilemiyorum), raflardan bağırarak ışıldayacak bir albümü gölgelemiş. Vokalin bir enstrüman gibi görülmesi gerektiğine dair fikrim, ıssız bir adaya düştüğümde yanıma alacağım üç şeyden biri halen. Diğer ikisi olan “yapmaya çalıştığı şeyin farkında olmak” ve “prodüksiyona önem vermek” konusunda ise sınavı başarıyla geçiyor grup. Lakin albümün şöyle bir eksisi de var ki, “şu tarzın dinleyicileri koşa koşa bu albümü alsınlar” diyebileceğimiz net bir tarz yok. Modern, melodik, extreme falan gibi sıfatlarla rahatça pazarlanabilecek bir albüm olduğu şüphesiz ancak “koşun Death Metalciler, bu albüm sizi Proxima Centauri’ye uçuracak” diyebilmek için çok yükseklerden uçabilmek gerekir. Şu halde belki birden fazla cepheye oynayıp bunu bir avantaj haline getirme fikri güzel görünebilir ancak açık konuşmak gerekirse


bu fikri hayata geçirebilecek kadar iddialı bir iş ortaya koyduklarını düşünmüyorum. Ayrıca Lifeforce gibi kucağımıza inanılmaz gruplar ve albümler fırlatan bir firmanın kataloğunda daha da iddiasız görünmeleri olası (önceki firmaları Nuclear Blast ve Candlelight’ın kataloğunda da öyle duruyorlardı açıkçası). Grubu bu albümden önce de dinlemiştim, hafızamı tazelemek için şöyle bi eskilere uzandım ve tahmin ettiğim gibi arada büyük uçurumlar göremedim. Sıkı bir altyapı hazırlamışlar ancak üstüne oturtmak istedikleri “Swedish sound” biraz sırıtmış gibi. Grubun tarzı, firmanın info sheet’inde Melodic Death Metal olarak tanımlanmış ancak albüm size ne In Flames’i, ne de Dark Tranquillity’i doğrudan anımsatmayacaktır. Bu hevesle yaklaşıyorsanız eğer, albümün adı geçen

grupların yeni dönem soundlarına göre daha orijinal numaralar içerdiğini söylemeliyim. Belki To/Die/For’u çağrıştırabilir tarz olarak. Albüm kapağı kendi başına epeyce iyi (biliyorsunuz bunu nadiren söylüyorum). Albümün içeriği ile karşılaştırıldığında muhtemelen o kadar da kasvetli gelmeyecektir ancak “albüm ismi – kapak” uyumu konusunda şapka çıkardım gruba. Sonuç olarak, iyi tasarlanmış, iyi düşünülmüş ancak uygulamada yapılan bazı hatalar nedeniyle tam istenildiği gibi olmamış izlenimi veren bir albüm The Frozen Shadows. Melodik Kuzey Avrupa Metali’nin sakin yüzüne aşina olanlar için ilgi çekici olabilir ancak benim için yorucu oldu açıkçası. Umarım ilerideki çalışmalarında vokal konusunda daha mantıklı planlar yaparlar.


SELİM VARIŞLI

Okyanus ortasında kaybolmak için daha güzel bir albüm düşünemiyorum. Zührevi çiyanların beslediği koyu kırmızı bünyeler için ruhsal kıyımların mavi kıyılarda kaybolduğu astral bir depremle paralel yatak odaları ve stüdyo boyutunda kulaklar yaratacaktır imgesel düzeyde. Bir kenarından yakalayıp çekiştirdiğinizde daima kırışan, o sebeple iki kenarından da sıkıca kavrayıp yırtma içgüdüsü yaratan kelebek kanatları veya harita metot defteri sayfası, hangisi daha az anksiyete yaratıyorsa gözlerinizde; onu açık mavi bir ışıkla örtüp notalaştırın. Grubun “Age of the Fifth Sun” ile verdiği (belki de vermek istediği) hissiyat aşağı yukarı böyle bişey işte.

Topluluğun kariyerinin şahsi nazarımda zirvesini teşkil eden “A Moment of Stillness” EP’sinin üzerinden geçen iki uzun ve yorgun yıl sonrası ortaya koyduğu bu şaheser, Se7en filmindeki her sekansta ayrı ayrı yedişer günah işlemişçesine yorgun hisseden kalabalık karakterler için hazırlanmış yüksek dozda bir antibiyotik kokteyli gibi. Zehri kendi içinde, lakin bünyeye zerkedip karşı bağışıklık geliştirmek için vereceğiniz çabayı görmeden yakanızdan düşmeyecektir. İrlandalıların ortak özelliğidir bu. Asla ulvi amaçlarla hazırlamazlar ilaç tandanslı sound’u. Mutlaka bi Joker’lik, bi hinlik organize edilmiştir stüdyoda. Dünyanın abuk bi köşesine kısılıp kalmış insanlar için fazlasıyla iyi olduklarını


kabul ediyorum. Yakışmıyor da değil hani :) Topluluğu önceki albümlerinden takip edenler halen yeni albümü edinmedilerse, onsuz geçen her saniye için kendi kendilerine kesecek bedeller arayacaklardır. O uzun zamandır beklediğiniz kırılmayı başarmış işte GIAA. Evet kısaltması bana da iğrenç geldi şimdi yazınca. Robert Miles’in çingene renklerine boyadığı doksanlar fırtınasından kurtulup kendini dingin bir köşeye atmayı başarabilmiş bünyeler için o dinginliğin önemli dayanaklarından biri olacağına kesin gözüyle bakılan… İç hesaplaşmalarınızı ortaya döküp kendi kendinize racon kesmek için mükemmel bir arena olarak kullanabilirsiniz bu albümü. Ve eğer grubun halihazırda

takipçisiyseniz emin olun “karşınızdaki siz”, o kadar da hafife alabileceğiniz biri olmayacaktır. Zayıf noktalarını kendileriyle yüzleşerek güçlendirmeye çalışan akıl hastalarının, bunu doktor kontrolünde yaptıkları zaman iyileşebileceklerine inananlar var ya, onlara inhibitör değil törpü lazım olduğunun bilincine varsalar da işlerine gelmediği için inkar ederler. God Is An Astronaut, delisiyle, akıllısıyla, çobanıyla müziğe adanmış her bünye için muazzam bir törpü kaydetmiş. Albümü bitirip A Moment Of Stillness’e verdim kendimi. Sonra geri döndüm. Kesinlikle votkadan daha etkili bir karışım olmalı Irish Cream. İrlanda’yı seviyorum.


SELİM VARIŞLI

Tankard’ı haliyle yeni albüme istinaden dergide ağırlıyoruz lakin yeni albümün o kadar yetersiz bi prodüksiyonu varki keşke bu albümü dinlemeden önce bişeyler yazıp “süper gidişat, işte budur ulan” falan deseydik. Lakin olmadı, B-Day, Thirst gibi baba albümleri leziz prodüksiyonlar üstüne oturtmasını iyi başaran Tankard nedense bu kez çuvallamış. Belki de Gerre’nin aşırı kilo kaybedip yarım Gerre olması yaramamıştır bilemedim. Tankard da Iron Maiden gibi prodüksiyon konusunda yıllar ve albümler boyunca göz göre göre yapılan inanılmaz hatalardan dönmeyi akıl

ettiğinde dinleyebildiğim gruplar arasına girmişti (Brave New World öncesi Iron Maiden’ı sırf kötü prodüksiyonundan, daha doğrusu Steve Harris tandanslı prodüksiyonundan ötürü dinleyemem, Tankard’ın da B-Day öncesi albümleri eziyet gibidir). İşte bu albüm de B-Day öncesi, şaka gibi prodüksiyonlara gark edilip boş makarna tabağında kalan salça-yoğurt karışımı bulamaç kıvamını bünyeye fütursuzca enjekte eden albümler ayarında bi atmosfere sahip. Müzik güzelse de bunu fark etme başarısını gösterebilmek için madalyalık performanslar istiyor. 1995 Sincan Thrash soundu alenen


yakalanmış. Haliyle albümü sonuna kadar dinlemek, Çinlilerin elinde iki sene geçiren Jack Bauer’dan hallice bir ruhaniyete terk ediyor insanı. Şu halde albümdeki müziğin esasında gayet dinlenmeye değer, orijinalini alıp bi köşede saklamaya değer düzeyde olduğunu söylesem de dinlediğinizde prodüksiyona bakıp cümlelerimi iki seksen uzatmanız olası (albümü sonuna kadar dinleyip anlama eziyetini/başarısını gösterdim evet). Çok iyi neticelenebilecek hareketler yapmış ancak ateşte fazla bekletip yakmış

Tankard. 2010 yılında olduğumuzu ve artık 1988 Thrash soundu’nun sadece 1988’de kaydedilmiş ise değerli olduğunu 25 senedir Thrash çalan bi Alman grubuna şu yaşımda ben mi anlatmalıyım bilemiyorum. Durum vahim. Azılı fanları için, özellikle eski Tankard albümlerini ve bu albümlerdeki sound’u seven dinleyiciler için gayet eğlenceli olacaktır. Ancak prodüksiyona önem veren bi insan evladı olarak ben (aa ne dedi) bu çağda bu albümü ikinci kez dinleyebileceğimi zannetmiyorum. Yazık etmişler koca albüme.


SELİM VARIŞLI


Motörhead’in müziğine bu çağda laf edebilecek cürüm kimsede var mı? Var tabii. “Kiss Of Death” gibi bir başyapıtla kendini aştıktan sonra “Motörizer”le daha bi özüne dönen Motörhead’in açıkçası bu kadar vasat bir albüm yapacağını tahmin etmemiştim. Motörizer ayarında devam ederler, bildiklerinden şaşmazlar diye düşünüyordum. Bildiklerinden şaşmamaya çalışmışlar ancak “The Wörld Is Yours” eğlenceli bir Motörhead albümünden ziyade sıkıcı Motörhead b-side’ları etkisi yarattı bende. Bir grubun, albümleriyle değil sounduyla klasikleşmesi ne yazık ki böyle negatif neticeler yaratabiliyor. Motörhead’in

kendine has, raw ve düz bir Rock’N’Roll sounduna sahip olması ve bugünkü şöhretini bu sound’un onlara sağladığı “dünyayı takmayan grup” imajına borçlu olmaları, onları gerçekten rahat takılmaya itiyor olabilir. Ancak bu işin de bir formülü olduğu gerçeğini gözardı ettikleri anda mevzu Al Pacino’luk oluyor. Şu saatten sonra kalkıp Motörhead’i kendini tekrarlamakla ya da birbirine benzeyen parçalarla dolu albümler yapmakla eleştirmek anlamsız olur. Burada söz ettiğim şey müzikal bir beklenti değil; eskisi kadar ruh ve karakter sahibi bir albüm gibi tınlamıyor The Wörld Is Yours. “Vaktiyle yazdığımız ama albümlerde kendine yer


bulamadığı için bi kenara attığımız şarkıları toparladık, alın size yeni albüm” der gibi duruyor. Bir Motörhead albümü dinleyen adama viski içme ihtiyacı hissettirmiyorsa o işte bi terslik vardır. Oysa ki bu albümü baştan sonra dinleyebilmek için öncesinde bi şişe viski içmem lazım ki direksiyon hakimiyetini kaybedebileyim. Tamam, ‘Brotherhood Of Man’ fena parça değil ama grup albümün sonuna kadar bayık takılıp son sıradaki ‘Bye Bye Bitch Bye Bye’da kendini bulmuş. Albümün son şarkısı başka bir Motörhead albümünden alınıp bonus olarak yeni albüme eklenmiş gibi duruyor. Bana şu yaşımda Motörhead hakkında kötü bişeyler yazdığı için Lemmy’e ne desem bilemiyorum. Esasında Lemmy’nin söylenenleri anlayacak düzeyde bi kafayla mı bu albümü kaydettiğini merak ediyorum. Bi kenara atıp muhtemelen Lemmy ölene kadar ikinci kez dinleyemeceğim bir Motörhead albümü. Üzgünüm.


SELİM VARIŞLI

Kesinlikle hayatımda dinlediğim en kötü dönüş albümü. Grubun gelmişini geçmişini körüklemiş, kökünden söküp atmış, yemiş bitirmiş tüm çıkarmış bi albüm yapmış Exciter. Hadi adamlar yaşlanıp bunadılar diyelim, hiç mi bir aklıbaşında burnunun ucunu gören insan evladı yoktu etraflarında da “durun lan siz napıyosunuz eşek kadar adamsınız batırmayın geçmişi” demedi. Heavy Metal Maniac ile coşkulu yıllar geçirmiş insanlar bu albümle aralarında öyle bi mesafe bırakmalılar ki 88 mph hız yapacak kadar açıklık

olsun. Zira ilk on saniye içerisinde 1983’e geri dönmek isteyecekler. O derece kötü albüm. 90’larda kurulmuş, “Bathory’ciyiz abi” tandanslı üçüncü sınıf bir Mozambikli Black Metal grubunun Sincan sound elde etmek için aciz çırpınışlar sergilediği deneyselliği yakalamış Exciter. Gelgelelim Exciter Kanadalı ve kurulduklarından Black Metal icat edilmemişti henüz. Peki bu vokalin hali niye böyle? Bu kadar mı bişeye benzemez olabilir bi albüm? Gitar tonu güçlü olsun diye kastırıp bütün soundu gitarın çürük dişlerine teslim etmek niye?


1983 tarihli muazzam albümleri “Heavy Metal Maniac” ve 1985 tarihli “Long Live The Loud” (kişisel favorilerim) ile naçiz bünyemin bi köşesinde her daim yeri kadim olan Exciter bendeki yerini sarsacak düzeyde kötü bir iş çıkarmış. Hani elle tutulacak ufak bişeyler duyabilsem olumlu yazmak için kendimi zorlardım ama neresinden tutsam kurumuş ekmek gibi dökülüyor albüm. Metal sahnesinin eskilerinin asla eskimeyeceklerini kanıtlayacak nitelikte

albümle yapmalarını saygıyla karşılıyorum ama aralarında Exciter gibi olayın bütün heyecanını kül edip bünyeyi hezeyandan hezeyana sürükleyen, geleceğe endişe dolu gözlerle bakmamıza sebebiyet verenler çıktığında mahzun bir bakışla iki damla yaş süzülsün istiyorum gözlerimden. O bile olmuyor. Şu yazıyı yazmak için çektiğim çileyi Siyah Beyaz için bugüne dek gösterdiğimiz büyük özverilerden biri sayıyorum. Kesinlikle ikinci kez Winamp’ımda yer vereceğim bir albüm değil, bırakın orijinal CD’yi falan…


Bir yılı daha geride bıraktık. Müzik dergilerinin her yeni senenin ilk ayında yapması artık şart olan “genel değerlendirme” bıdısıyla birlikteyiz.

Makh Daniels diğer kaybettiğimiz isimlerdi. Hepsi huzur içinde uyusunlar, müzikleri bizlere en büyük mirasları olarak kalacak.

2010, Metal ve Rock müzik için yer yer hareketli yer yer ise çalkantılı bir yıl oldu. Bu sene herkesin aklında kaybettiğimiz isimlerin sayıca fazla olmasıyla yer edecek şüphesiz… Type O’Negative’in beyni Peter Steele ilk kayıbımızdı. Ardından usta vokal Ronnie James Dio, mide kanseri sebebiyle aramızdan ayrılarak hepimizi üzdü. Kısa bir süre sonra Slipknot basçısı Paul Gray’I kaybettik. Gotthard’dan Steve Lee, Sweet Savage’dan Trevor Fleming, Saint Vitus’ten Armando Costa, Early Graves’ten

Birçok gelişme de oldu 2010’da. Slayer bassisti Tom Araya sırtındaki rahatsızlık dolayı ameliyat geçirdi ve artık konserlerde headbang yapması tamamen yasak durumda… King Diamond’da kalp ameliyatı geçirdi, şu an dinleniyor. Queensryche üyeleri, Amerika’nın barış getiren çocuklarına(!) konser için bulunduğu Irak’ta bomba saldırısına denk geldi, Allah’ın sopası yok derdirtti. (Bu cümlem yanlış anlaşılmasın, kendilerinin Amerikancı tutumundan hoşlanmıyorum sadece…) Dave Ellefson, sekiz senedir ayrı olduğu Megadeth’e geri döndü, sevindirdi. In Flames kurucusu ve gitaristi Jesper Strömblad ise şok bir kararla gruptan ayrıldı, üzdü. Benzer bir şok ayrılık Dream Theater cephesinden geldi, hiç aklımıza gelmeyecek bir isim, Mike Portnoy gruptan ayrıldı ve şu an iki tarafta Yalan Rüzgarıvari bir dönem geçiriyor. Efsane isimlerden Scorpions şu an veda turnesine devam ederken, Judas Priest ise yıl sonuna doğru 2011’de veda turnesine çıkacağını açıkladı.

2010’DA DAĞILAN GRUPLAR Acheron The Autumn Offering Despised Icon Destroy The Runner Détente Dio Exivious Exmortem Fear My Thoughts Fellsilent Gwen Stacy Heaven&Hell Isis The Number Twelve Looks Like You Red Harvest Revolution Renaissance Theatre Of Tragedy Xasthur Zyklon

2010’DA TEKRAR KURULAN GRUPLAR Autopsy Byzantine Coroner Empyrium Exhumed Godflesh Lord Belial Morgoth Nightfall Sanctuary Soundgarden Wastefall

Bu senenin en heyecan veren, hayırlara vesile olan olayı herhalde Sonisphere Festival’I kapsamında Thrash Metal’in büyük dörtlüsünün aynı gün sahneye çıkmasıydı. Ülkemiz için zaten senenin olayı oldu Sonisphere Festivali; Rammstein, Accept, Manowar, Metallica, Megadeth, Slayer, Anthrax, Alice In Chains gibi devleri, Volbeat, Stone Sour gibi gelecek vaad eden isimleri üç gün içinde izlememize olanak sağladı. Unirock Festivali bu sene üçüncüsünü gerçekleştirerek yavaştan gelenekselleşme yoluna adım attı ve bizlere yıllardır beklenen birçok grubu izletti. Ozzy Osbourne, The Cranberries, Scorpions, Therion, Orphaned Land, Jeff Martin, Archive, Ritchie Kotzen, Paul Gilbert, Behemoth, Lamb Of God, Riverside, Bob Dylan gibi önemli isimlerin bu sene ülkemize uğramaları da yüzümüzü fazlasıyla güldürdü. Haber bülteninden sonra yılın müzikal açıdan değerlendirmesine gelelim. Şahsen, sevdiğim birçok grup bu sene yeni albümlerini yayınladılar ve genel olarak işlerin kalitesinden memnun oldum. İlk on, yirmi listeleri yapmak pek bana göre olmasa da, geleneği bozmayalım.


EMRE DEDEKARGINOĞLU 1) Iron Maiden – The Final Frontier

Isa’nın aşkından doğmuş gibi “büyük” bir albüm ile 2010’a yine adlarını kazıdılar. 5) Pain Of Salvation – Road Salt Scarsick’teki hayalkırıklığı üzerine bir toparlanma yapmış, Blues ile, Hard Rock ile bambaşka sulara dalmış olan Gildenlöw ve çetesi, bu albüm ile bende hayalkırıklığı yaratmadı. Konseri dört gözle bekliyorum.

Babaları anlatmaya gerek yok zaten. Gittikçe progresifleşen bir Maiden, yıllanmanın da getirdiği lezzetle daha bir güzel oluyor. 2) Stone Sour – Audio Secrecy Müthiş albüm. Çıktığından beri sürekli dinliyorum. Bu albüm Stone Sour’un patlama noktası olacaktır.

3) Accept – Blood Of The Nations Şu zamanda klasik Heavy Metal nasıl icra edilir, yine Accept gösterdi. On üç senelik yokluk belli ki takımdan hiçbir şey eksiltmemiş, aksine daha bir ateşlemiş. Yine vokalist Tornillo, gruba gerçekten yaramış. 4) Enslaved – Axioma Ethica Odini Bu adamlar çok ayrı. Son on yılda iyice azıttıkları yetmiyor gibi, her albüm ile daha da ileri gidiyorlar. Ruun ve

6) Orphaned Land – The Never Ending Way Of OrwarriOR Mabool gibi bir albümün üstüne birşey koymak zordu. Orphaned Land’da bunu biliyordu ki, altı sene üzerinde çalıştı albümün. Sonuç, bu senenin bence en güçlü albümlerinden birisi. 7) Ihsahn – After Deneysel AngL’dan sonra yine bir deneysel albüm geldi Ihsahn’dan, bu sefer içine Avant-Garde sosu bulaştırılmış, Jazz ile süslenmiş halde… Çılgın atan bir albüm. 8) Exodus – Exhibit B: The Human Condition Kendisini iyice uzun ve epik şarkılara kaptırmış, araya progresif etkiler yerleştirmiş tavizsiz, amansız ve agresif bir Exodus, progresif müziği seven bir hayran için bulunmaz nimettir. 9) Blind Guardian – At The Edge Of Time A Twist In The Myth gibi bir hayalkırıklığından sonra senfonik ağırlığıyla ve beste kalitesiyle


Blind Guardian’ın ne olduğunu tekrar gösteren bir albüm.

10) Overkill – Ironbound Efsanelerden son yıllarda ardarda güçlü albümler geliyor, Thrash Metal bayrağı yeniden dalgalanıyor diye sevindirik oluyorum açıkçası… Albüm ile ilgili düşüncelerim ilk günle aynı, hayvan ötesi bir albüm, tertemiz bir performans. --Bu sene dinlediğim albümlerden bazıları hakkındaki görüşlerim de özetle şöyle; Shining – Blackjazz: Adını gösteren bir albüm, kapkara bir Jazz performansı. Metal müzik soslu, yer yer rahatsız edici, çılgın bir albüm. Herkes dinleyemeyebilir, çünkü bildiğiniz kontrolden çıkmış gürültü kaosu var bu albümde…

Dark Tranquillity – We Are The Void: Martin Brandström’ün ağırlığıyla, eskileri bozmadan da küçük yeniliklerle Melodic Death Metal’in devinin yoluna taviz vermeden devam ettiğini gösteriyor bu albüm… Triptykon - Eparistera Daimones: Tom Fischer delisinin tekrar dağılmasına sebep olduğu Celtic Frost mirasını birinci elden taşıyan Triptykon, Frost’un Monotheist ile kurduğu ağır, atmosferik ve ezici müzikal yapıyı devam ettiriyor. The Foreshadowing – Oionos: Üç sene önce çıkardıkları debut albümüyle beğenimi kazanmıştı bu grup. Bu albümleri de ilk albümün doğal devamını sergiliyor, yine hüzünlü bir atmosfer ve Marco Benevento’nun hissiyatlı vokalleri eşliğinde… Slash – Slash: Yıllardır beklenen albüm, hayalkırıklığı yaratmayan güçlü bir çalışma. Slash gitarını sadece titretse bile yeter, bu kesin… Salem - Playing God and Other Short Stories: Alışamadığım, dolayısıyla dergide de hiç bahsetmediğim albüm. :D Bir önceki albümleri Necessary Evil daha güzeldi. Kayo Dot – Coyote: Kayo Dot çok değişik ve zor bir grup. Bu albüm de Jazz’dan Gothic Rock’a kadar ne ararsanız var. Bu adamların müziği gerçekten zaman istiyor.

Myrath – Desert Call: Orta Doğu müziklerinden etkilenmiş bu Progressive Metal grubu, ileride adından söz ettirecek potansiyeli olduğunu bu albümle göstermiş.

Cynic – Re-Traced: Ne denebilir ki… Focus günleri çok uzakta ama grup hala iyi müzik yapmaya devam ediyor. Traced In Air şarkılarına Æon Spoke dokunuşu diyebileceğim, deneysel bir çalışma.

Rotting Christ – Aealo: Sakis ve tayfası, Theogonia’daki coşkun Black Metal marşlarını bu albümde de devam ettirmiş, komşunun en büyük metal grubu olduğunu yine cümle aleme iletmiş.

Nevermore - The Obsidian Conspiracy: Küfür gibi albüm. Başka şekilde anlatılamaz. Çıktığı zaman kulak veremedim, geç dinledim, kendime kızdım. Warrel Dane’in vokallerine, Jeff Loomis’in gitarlarına kurban olunası…

Borknagar – Universal: İçindeki tüm şarkıların neredeyse akustik başladığı ama sonradan coşkuyu verdiği, Borknagar’ın alışageldik progresif Black Metal formülünü yine güzelce işlettiği bir albüm.

Anathema – We’re Here Because We’re Here: Hala albüm adının kötü olduğunu düşünüyorum ama albüm tam tersi. Pozitif bir Anathema ama yine de hüzün duygusunu barındıran güzel müzik.


Progressive Metal olarak lanse edilebilecek bir müzikal yapıyla bu senenin en “beklenmeyecek” albümlerinden birisi… October Tide – A Thin Shell: Yenilikçi olmasa da, canımız kanımız Katatonia’nın Brave Murder Day dönemlerine gönderme yapan, iyi bir Doom/Death Metal albümü. Melechesh – The Epigenesis: Ashmedi, eski çağ Orta Doğu uygarlıklarının mistizmini, oryantal müzik ve Thrash/ Black Metal kırması yırtıcı müziğiyle ustaca birleştirmeye devam etmiş.

Ozzy Osbourne – Scream: Let Me Hear You Scream çok gaz şarkı, o gazla zaten albüm de kendini beğendiriyor. I Love You All bir dakika olmasına rağmen pek hissiyatlı, umarım baba birşeyler ima etmiyordur. Black Sabbath ile de bir tura çıksalar, ne güzel olurdu… Korn – Korn III: Remember Who You Are: Korn için bir nevi köklere dönüş albümü, Untitled kadar deneysel olmasa da grubun diskografisinde sırıtmayacak bir iş olmuş. Apocalyptica – 7th Symphony: Sadece cellolarla Metallica yorumlayan gruptan eser yok artık… Müzikteki sertleşme, yer yer celloları bastırsa da, metal müzikteki çok sesliliği en iyi temsil eden gruplardan birisi olmaya devam ediyorlar. Gavin Rossdale’in vokal yaptığı End Of Me tam bir hit şarkısı… Kamelot – Poetry For The Poisoned: Diğer bir alışamadığım albüm… The Black Halo ve Ghost Opera sonrası biraz duraksama olmuş gibi… Therion – Sitra Ahra: Symphonic Metal’in devi bu albüm ile iyice Progressive Rock sularına girmiş ve ‘70ler hissiyatını müziğine taşımış. Sonuç ise gayet iyi… James LaBrie – Static Impulse: Dream Theater, Mike Portnoy yüzünden çalkalansa da bu adam hiç etkilenmiş gibi gözükmüyor. Melodic Death Metal soslu

Forbidden – Omega Wave: Twisted Into Form ile hepimizde hatır edinmiş Forbidden’ın uzun sürelik yokluğu ardından gelen ilk albüm. Progresif Thrash Metal severler mutlaka dinlemeli. Motörhead – The Wörld Is Yours: Motörhead bildiğimiz gibi, saf Rock’n’Roll etkili hareketli müzik, Lemmy babanın alamet-I farikası vokalleri, bünyelere alabildiğine gaz veren hoş bir albüm. Bye Bye Bitch Bye Bye ne güzel şarkıdır. :) Burada bahsettiklerim dışında unuttuğum albümler mutlaka vardır. Zaten dinleyemediklerim listesi de çok kabarık, onları burada bir bir ifşa etmeyeceğim, kendime kızıyorum. :D Neyse efendim, bir yılın özetini de böyle çıkartmaya çalıştık. 2011’de iyi albümler, büyük festivaller ve önemli konserler içinde boğulmamız ümidiyle… :)


“Geçen senenin en şöyleleri” listesi yapmaktan hiç bi zaman keyif almadım ama okumak her zaman keyiflidir bilirim :) O sebeple siz değerli Siyah Beyaz okurları için (bir klişeyi daha tarihe gömdük şu tabirle) bu zorlu göreve yine gönüllü oldum. 1. Her şeyden önce, bu sene için yapılacak ve yayınlanacak bütün 2010 listelerinin en tepesine kocaman harflerle yazmak istediğim bir isim var: ACCEPT! İnanılmaz bir geri dönüş albümü, muazzam bir sound, efsane besteler, geçmişi aratmanın yanından bile geçmeyen bir yeni vokal ve ağlatıcı bir atmosfer eşliğinde Accept, 2010 yılına “Blood Of The Nations” ile hem de Sonisphere Festivali’ndeki şahane sahnesiyle damgasını vurdu. Ne damgası, tekmeyle girdi direk. Açık ara senenin zirvesi. Almanım bu yıl. 2. Almanım zira Scorpions da “Sting Tail” ile muazzam bi kapanış yaptı kapanış ne kadar sürer bilemiyorum). Scorpions albümüne gıcık olmuştum. leziz, Sizzler’a layık.

In The (tabi o Son iki Bu çok

3. Raunchy – “A Discord Electric”. Şu albümü lisede dinlemiş olsaydım ekstrem metal denilen zehirden uzak durmayı belki başarabilirdim. Mutlu bi alterno gençlik olarak mavi mavi yaşardım. Süper albüm. Lifeforce Records’un da 2010 yılındaki en iyi release’i. 4. Exodus – “Exhibit B - The Human Condition”. Steve Souza o şahane vokaline karşın sorunlu herifin teki olmasaydı keşke de Exodus’ta devam edebilseydi. Onun eksikliğine karşın şimdiden klasikleşmiş bir Exodus albümü benim gözümde. 5. Decrepit Birth – “Polarity”. Soğuk füzyon’a varım her daim. Muazzam bir uyum ve teknikle her notasından ruh dökülen bir albüm hazırlamış adamlar. 2010’da brutal ihtiyaçlarımızın önemli tedarikçilerinden oldular. 6. Atheist – “Jupiter”. Kelly benim adamım. Atheist yeni kurulsaydı olurdu bu albüm. Lakin Piece Of Time yüzünden ihanet edesim geliyor buna her seferinde. Yine de Atheist’un uzun yıllar sonra yaptığı reunion’ın bu düzeyde olması güzeldi.

7. Overkill – “Ironbound”. Geçen sene nete düşüp bu sene yayınlandığı için geçen sene de en iyiler listesine almıştım bu albümü. Affı yok. Yılların Overkill sevmeyeniyim, halen albümün beş parmağının izini taşıyorum yüzümde. 8. Ghost – “Opus Eponymous”. Çok fantastik, çok natürel, bu sayı kapak yapmak için fazla düşünmedik. Utanmasam Overkill ve Atheist’in de üstüne alacaktım listede. 9. Hocico - “Tiempos De Furia“. Bir Signo De Aberracion, hele bir Memorias Atras kadar asla olmasa da Hocico yeni albümüyle halen Aggrotech ortamlarındaki krallığını koruyor. 10. Sarcophagus – “Towards The Eternal Chaos”. Türkiye’de bugüne dek yayınlanmış en iyi Black Metal ürünü. Gerçi albümün Türkiye’de yayınlanmamış olması da ayrı konu. Ancak bu düzeyde bir albümün zaten Türkiye’de yayınlanıp da harcanması çok yazık olurdu. Tişörtünü yaptırdım kendime. 11. Hour Of Penance – “Paradogma“. Decrepit Birth ile Teknik Death Metal’de bu senenin zirvesini paylaştılar. Yeni tanıştığım bu grubu yakından izlemeye aldım albümün ezici üstünlüğü karşısında. 12. Enslaved – “Axioma Ethica Odini”. En sevmediğimiz albümümüz dedikleri Blodhemn’e tapınan bi adam olarak bu grubu neden sevdiğimi hiç anlamadım. Ama muazzam albüm yapmışlar yine. 13. Immortal - Welcome to “The Seventh Date Of Blashyrkh”. We are Immortal. And The Sun No Longer Rises! Şu adamlardan bi kanlı canlı Blashyrkh dinleyemedim gitti. Yılın en şahane live kayıtlarından biri. 14. Decimation – “Anthems Of An Empyreal Dominion”. Yine Türkiye’de değil yurtdışında


SELİM VARIŞLI

yayınlanıp teknik sebeplerle madara olmaktan kendini kurtaran sıkı bi albüm. Muazzam prodüksiyon. 15. Watain – “Lawless Darkness”. Her türlü leşlik mevcut. Eksiği yok fazlası var. Önce Watain! 16. System Divide – “The Conscious Sedation”. Metal Blade’in yeni gözdelerinden System Divide’ı aslında listede daha yukarı almak istiyordum ancak yukarıda yer bulamadım. Liste yapmanın kötü yanlarından birinin kurbanı oldular ancak sert müzik sahnesinde çok daha yükseklere oynadıkları ortada. 17. Kingdom Of Sorrow – “Behind The Blackest Tears”. Sıkı takipçisi olduğum bi grup değil ama albüm yayınlandığından beri neredeyse her gün sıkılmadan dinliyorum. O kadar hukukumuz var, listeye almamak ayıp olurdu. Ayrıca James Jasta süper bi herif. Yeni Hatebreed albümü çıksa da dinlesek. 18. Killing Joke – “Absolute Dissent”. Takipçisi olmadığım bir grup daha. Ancak tam bi klasik adayı olan albümleri karşısında şapkam elimde dolaştım yılın son aylarında. ‘In Excelsis’ harika bi şarkı. 19. Körgull The Exterminator – “War Of The Voivodes”. Seksenler Thrash mantığıyla doksanlar Black Metali icra ederek 2010 yılında en iyiler listesine girmek hakikaten zor iş. Başardılar. Baştan sonra raw giden abide-i cürmiyet bi albüm. 20. 65daysofstatic – “We Were Exploding Anyway”. Normal insanların ihtiyaç duyduğu deli müziği. Deliler için normal sound. Çok orijinal iş. 21. God Is An Astronaut – “Age Of The Fifth Sun”. Vay canına. Adamlar gizliden gizliye zehirlemeye devam ediyorlar müzik çevrelerini. Birkaç yıl içerisinde “çaktırmadan klasikleşme”nin nadide örneklerinden biri olacaklar bu gidişle. 22. Cradle Of Filth – “Darkly, Darkly, Venus Aversa”. Karanlık müziğin profesyonel insanları kendilerini bozmadan tuğla üstüne tuğla

eklemeye devam ediyorlar kariyerlerine. 23. Aesthetic Perfection – “A Violent Emotion”. Hocico’nun gönlümdeki tahtında gözü var bunların. 2010’un en dikkat çeken elektronik çalışmalarından biriydi. 24. Ragnarok - Collectors of the King. Leş Black Metal. Önceki albümlerine göre level atlayıp kendilerini sıradan bir Black Metal grubu olmaktan kurtaracak albümü nihayet yaptılar bu sene. 25. Sigh - Scenes from Hell. Sapıklar sürüsü. Trompetli Black Metal. Rus kızıl ordu korosu black metal yapmaya çalışırsa ne olur? Polkahoron arası atmosferde, paçalarından orijinallik süzülen bir albüm. 26. Cephalic Carnage - Misled By Certainty. Kendi tarzının en iyi albümlerinden, grubun kendi diskografisinin de en sıkı albümü. Extreme bünyelerin iliklerine kadar hissettiklerine eminim. 27. Facebreaker – “Infected”. Üçüncü albümüyle gönlümü çelen İsveç Death Metali’nin yeni sayılabilecek yüzlerinden Facebreaker, At The Gates’in külleri üzerinde inşa ettiği sound’uyla geçmişi gözyaşları içerisinde yad etmemize de sebep oldu. 28. Kvelertak – “Kvelertak”. Black Metal tandanslı ismiyle bu Norveçli grubun albümünü raw bi sound tahminiyle açtım, senenin şaşkınlığıydı. Metal - hardcore – punk atraksiyonlarını başarıyla santrifüjden geçiren bu ekip, epeyce meşgul etti beni yılın ikinci yarısında. 29. The Damned Things – “Ironiclast”. İnanılmaz derecede kötü kapağıyla insanı dinlemekten soğutsa da süper vokalleri ve groove ötesi zıpçıktı besteleriyle bu albüm olmazsa liste eksik kalacak gibi geldi bana. 30. Arson Anthem – “Insecurity Notoriety”. Phil Anselmo’nun grubu olarak da adı duyulan bu leziz Hardcore Punk grubunun bünyesinde Eyehategod’dan bi eleman da vokalist olarak yer alıyor. Eski usül işler bunlar ama yeni olan hiç bişeyle karşılaştırmak sizi üzmeyecektir.


ZELİHA KARAKOCA


Teknoloji fetişliğiyle dengesizleşiyoruz. Topluca, toplumca, toplumlarca dengesiziz. Haliyle denge hokkabazları da bizi yönetenler, yahut yönlendirenler! Yeni şeylere o kadar alışmışız ki hep yenisini istiyoruz. Daha yeni, daha da yeni… Tüketim devriminin en beter elemanı alışmak! Evet, alıştık. Azla yetinmeye dair parçalarımızı da tükettik böylece… bozuldu düzen. Düzensizliğimiz içinde geçmişçilik oyunu son demlerini de tüketti. Gelecekçilik ise her şeyin üzerinde. Yarını düşünme modeli içinde bugünden berisi yok. Varsa yoksa önümüze bakalım. Zaten her şey önümüzde artık, emrimize amade dünya… İnsanlığın altın çağı da çok gerilerde kaldı. Altın yüreklilik kavramıyla birlikte geçmiş zamana gömüldü çoktan. Yarınlarda, toplu intiharlarımız için gökdelenler dikip, her kattan senkronize olmuş bir biçimde bırakalım kendimizi yer çekimine ki, bitsin şu yaşadığımız duygusal çöküş devri. Tek bir kişinin güdüleri ile dürtüleri birbiriyle çatışabilir. Birçok kişinin hem dürtüleri hem de güdüleri birbiriyle çatışabilir. Mühim olan şuanda mümkün olmayan ortak noktayı bulmakta, fakat herkes alışmış kişiselliğine sığınmaya. Kişiselim, kişiselsin, kişisel… “Kişi” yine en tepede. Oysa orası toplumun yeri. Büyük bir yanılsama bu teklik. Tek başına herkes düşünebilir. Tüm bir kalabalıkta ortak bir düşünce yükselir sadece. Farklı çıkan milyonlarca sesin hiçbir anlamı yoktur. Önce kendimiz bulalım ortak yolu, sonra ‘saygı’yla ayrılalım kendi içimizde. Toplumdaki temel vitamin herkese tek reçete;

eksikliği

için

Biraz saygı, biraz ciddiyet, biraz da anlayış. Sabah, öğle, akşam birer doz. Hayatın da biraz ciddiye alınmaya ihtiyacı olabilir.



Siyah Beyaz Dergisi - Sayi 29 :: Ocak 2011