Page 1


www.myspace.com/yolcubarankara


www.facebook.com/yolcubar


- PEAVEY 6505 head! - ENGL FIREBALL head! - MARSHALL 1960 A LEAD kabinet - HUGHES & KETTNER ATTAX CLUB REVERB amfi - MARSHALL MG100 HDFX head (2 adet) - MARSHALL MG412A kabinet (2 adet) - PEAVEY TNT 115 bas amfisi - JACKSON DK2 elektro gitar - YAMAHA AES420 elektro gitar - IBANEZ AK 95 HOLLOW BODY gitar - CORT GB-JB Bas gitar - PRESONUS 16.4.2 StudioLive 16 kanal mikser - BEHRINGER Eurodesk MX 8000 24+24 kanal mikser - RODE NT2-A condenser mikrofon - SHURE SM57 vokal ve enstrüman mikrofonu (3 adet) - AKG D112 (Large-diaphragm dynamic microphone for bass instruments) - STUDIO PROJECTS C4 (Small-diphragm matched pair Microphones) - SAMSON AUDIO drum microphone kit (8 parça) - SHURE PG57 (2 Adet) - SENNHEISER e825S - BLUETUBE 2 kanal mikrofon ve enstrüman preamp - MOTU 2408 ses kartı - ALESIS 3630 compressor - BEHRINGER Ultra-Graph Pro 31 band graphic equalizer - ALESIS Midiverb 4 digital processor - POWEPLAY PRO-XL 4 channel headphones (2 adet)

- M-AUDIO BX8a dinleme kabinleri - WHARFEDALE PRO EVP-X SERIES 600 watt stüdyo kabinleri - PEARL EXPORT SELECT SERIES bateri - TAMA IRON COBRA (HP900 PTW Iron Cobra Power Glide twin pedal) - TAMA IRON COBRA (HP200 TWB twin pedal) - PEARL P122 twin pedal - 14 snare - 10/12/13 alto - 14/16 floor tom - 20/22 kick - PEARL DR-501 rack system Zil Seçenekleri: - MASTERWORK Custom 16/17/18 crash - MASTERWORK Resonant 16/17/18 crash - ZILDJIAN Scimitar 14 hi-hat - İSTANBUL Samatya 14 hi-hat - SABIAN B8 Pro 15 Rock hi-hat - MASTERWORK Custom 14 hi-hat - SABIAN HHX 20 dry ride - SABIAN 20 medium ride - MASTERWORK Custom Pointer 20 ride - MASTERWORK Resonant 16 china - İSTANBUL Custom 18 china - İSTANBUL Xperiment X-Metal 18 china - İSTANBUL Radiant 10 Rock mini china - İSTANBUL Radiant 10 splash

Stüdyo DEEP’in akustik düzenlemesi yenilenmiştir.


HAUNTING THE CHAPEL Selamlar, Geçen Cumartesi Ankara’da gerçekleştirilen bi konsere icabet ettim. 6 grubun çıkacağı bu konsere esasında gitmek istemiyordum zira çıkacak olan grupların büyük bi kısmını daha önceden biliyordum, bu yüzden ayaklarım geri geri gidiyordu. Üstelik aralarında ülkenin eski ve bilinen gruplarından biri de vardı ki onlar da sahneye davulcusuz çıkıp davulları CD’den çaldıracaklardı. İçim elvermiyodu bu sahneyi izlemeye. Ama gittim. Gittim çünkü konseri düzenleyen iki gencin iyi niyetlerinden şüphem yoktu. Grupları İZLEYEMEYECEK olsam bile orada bulunayım, en azından organizasyona bi hayrım olur diye düşündüm. Ammavelakin sahnede gördüğüm manzaralar o derece ağır, o derece altından kalkılmaz düzeydeydi ki üçüncü gruptan sonra uğultulu bir zihinsel yorgunluk ve çöküntü içerisinde mekandan ayrılıp kendimi ilk gördüğüm bara atarak içmeye ve unutmaya çalıştım. Bunu neden mi anlatıyorum? Bugüne kadar dergide, HAKLARINDA KÖTÜ BİŞEY YAZMIŞ OLMAMAK İÇİN kötü gruplara, kötü konserlere

yer vermiyorduk. Tanıdık olsun olmasın, yapmıyorduk bunu. Ama sözünü ettiğim konseri izlerken artık buna tahammülümün kalmadığını, içimdeki olanca karanlığı dışarıya vurmam gerektiğini fark ettim. Bu gerçekler beni tüketip bitirecekse beraberimde birilerini de götürmeliyim diye düşündüm. O konser, hakkında bişeyler yazmayacağım son kötü konserdi. Şu yazdıklarımda da özellikle grup ismi vermedim bu yüzden. Yayına başladığımızdan bu yana sürdürdüğümüz “albümsüz gruplara dişe dokunur bi atraksiyonları olmadığı sürece dergide yer vermeme” politikasını bu aydan itibaren bir kenara bırakıyoruz. Çok fazla kendine güvenen grup var zira. Dergide yer almak isteyenlere hayır demiyoruz artık. “Geçen ay neden editör yazısı yoktu” temalı mailleriniz için teşekkür ediyorum. Bi ay da editör yazısı olmadan çıksın bakalım nasıl olacak diye düşündüm, olmadı. Hepsi bu. Gelecek ay görüşmek üzere. Selim VARIŞLI

SİYAH BEYAZ DERGİSİ :: EDİTÖR // YAYIN VE SANAT YÖNETMENİ ::

SELİM VARIŞLI :: YAZARLAR ::

EMRE DEDEKARGINOĞLU, DURSUN ÇİFTKROSOĞLU, E.DERYA OKUMUŞ, NEHİR DEVRİM, GÖKHAN KORKMAZ, ASUMAN İNCİ, MELİS SARILAR, ZELİHA KARAKOCA :: İLETİŞİM ::

E-Mail: info@siyahbeyazonline.com Facebook: www.facebook.com/siyahbeyazonline | MySpace: www.myspace.com/siyahbeyazonline


SELİM VARIŞLI


İnsan, hayatının her anında yanında olan, yere göğe sığdıramadığı, eskimesin diye sürekli dinlemekten kaçındığı, CD’lerine, özel basım ürünlerine, tişörtlerine falan dünyanın parasını döktüğü grup hakkında kolay kolay yazı yazamaz. Ama ben yazarım (ilk cümleyi en baştan bi daha okuyun =)). Slayer ile lise yıllarımda tanıştım (klişeye gel). İlk dinlediğim metal grubun Slayer olması, son dinleyeceğim grubun da onlar olmasını istemek için yeterince iyi bi nedendi, öyle bi etki bırakmıştı bende. Bir yüzü “Show No Mercy”, diğer yüzü “Reign In Blood” olan doksanlık Raks SD-SX-90 kasetle geçirdiğim uzun zamana başka grupları dahil etsem de neticede o kaset benim için kürkçü dükkanı formatına çoktan girmişti, dönüp dolaşıp vardığım yerdi. Sonra koptu bi gün, çürüdü sanırım. Yaşadığım şehirde doğru dürüst orijinal kaset bulunmazdı. Orijinal kaset alınabilecek tek dükkana gittiğimde de South Of Heaven’ı görmüştüm orda. Niyeyse Slayer’ın başka albümü olup olmadığını merak etmemiş veya dinleme ihtiyacı hissetmemiştim. Neyse o South Of Heaven’ı baya bi para verip almıştım. O parayla 4-5 tane çekme kaset alabiliyodum sanırım. Neyse tabi sonra gidip Seasons In The Abyss, Hell Awaits, Divine Intervention falan ne var ne yoksa çektirmiştim SD-SX’lere. SD-SX aslında pahalı bi boş kaset modeliydi ama daha ucuz modellerin doksanlık olanları ya yoktu, ya da vardı ama kullanılan bant adi olduğundan o kadar uzunluğu kaldıramıyordu, teypte sarıyordu, kopuyordu falan. SD-SX, doksan dakika uzunlukta eli ayağı düzgün duran en ucuz kasetti. Cabrio,

BASF gibi krom kasetler vardı ki profesyonel dekler ve anfiler kullanılarak, normal CD çıkışından bile daha yüksek ses çıkışları elde edilebiliyordu (nasıl olduğunu sormayın, o dönem yüksek volüm her şey demekti bizim için, kompresörlenmiş gibi çalan ve enstrümanları yüksek desibelden birbirine girmiş, artık krom bantın bile sınırlarını zorlayan çekme kaset soundunu sırf volümü yüksek diye bağrımıza basıyorduk, iz yapıyordu her seferinde ama olsundu). Divine Intervention, ilk dinlediğimden bu yana şaşırtıcı bir albüm olmuştur benim için. İnsanların önceki albümlerle kıyaslayarak Divine Intervention’ı hor görmeleri, “Slayer hartkor olmuş abi” olayı feci şekilde Türk işi duruyor. Uyanıp kendinize gelin. Slayer’ın Dave Lombardo’suz albümleri de Lombardo’lu olanlar kadar güzel. Hatta Divine Intervention Slayer adına da metal adına da devrim gibi bir albümdü. Üzerinden bu kadar sene geçmesine rağmen halen bu albümü savunmaya neden ihtiyaç duyuyorum ben de bilemedim ama buna ihtiyaç duymak da Divine gibi bi albüm adına utanç verici. Undisputed Attitude, sanırım çıkışına denk geldiğim, “ben bunu çıktığında almıştım” tribi yapmaya cürmümün yettiği ilk Slayer albümü. Tabi o dönem internet ismen varsa da cismen yok sayılırdı hayatımızda (hep çoğul konuşuyorum, okuduğunuz yaşanmışlıklar birbirine paralel olarak kalabalık bir kayıp jenerasyonun hayatını süslüyordu zira). Undisputed’ın punk coverlarından müteşekkil olduğundan ilerleyen zamanlarda haberdar olup


alık alık birbirimizin yüzüne bakmıştık tayfaca. “Nasıl abi şimdi ‘I Hate You’ Slayer’ın kendi şarkısı değil miymiş yani” lezzetinde cümleler havalarda uçuşmuştu (bu arada mevzubahis şarkının ana rifinin Norveçli gay rock-punk grubu Turbonegro tarafından açık seçik araklanarak ‘I Got Erection’ haline getirilmesini de buraya eğlenceli bi not olarak düşeyim). Ama I Hate You o dönem Slayer’ın marşı gibi dilden dile dolaşıyordu, kendine siyah tişört + çamaşır suyu kombinasyonuyla “Slayer - I Hate You” tişörtü yapan bi eleman bile vardı hatta. Diabolus in Musica 1998’de raflara dizildiğinde (ki raflara dizildi dediğim, bizim oralara gelmesinin daha baya bi süreceğini bildiğimizden yine kendimizi SD-SX’e vurmuştuk) Undisputed’ın esamesini okunmayacak hale getiren açılış parçası ‘Bitter Peace’ ile LSD yemiş tavşana dönmüştük. O kadar ki duvar graffitilerinde parçanın adı ‘Bitter Piece’ şeklinde yanlış yazılıyordu (bunun sebebi parçanın bünyede bıraktığı etki miydi yoksa graffitiyi çizenin kendi öz hıyarlığı mıydı orası tartışmaya açık). Bu noktada bir de itirafta bulunayım, yazının neredeyse tamamı itiraf gibi zaten ama… Dave Lombardo Slayer’dan ayrıldığında Slayer’ın bittiğini düşünen bi tayfa vardı ya hani yukarıdaki paragraflarda üstünkörü değinmiştim. O tayfa tam ben olaya girdiğim dönemlerde vuku bulduğu için ben de haliyle etrafıma bakınıp “evet abi Lombardo gitti Slayer bitti” tribine girmiştim

bi süre. “Load çıktı Metallica bitti” ile tam bir paralellik gösteren bu tripten neyse ki Load’daki gibi kolayca kurtarmıştım kendimi. Ama vardı böyle bi dönem bizim jenerasyonun neredeyse tamamında. 2010’dan bakınca kabul etmek o kadar da zor gelmiyor :) Bostaph bu albümle kendini iyice kabul ettirmiş olmalı ki bu albüm daha bi bağırlara basılmıştı o dönemden hatırladığım kadarıyla. Diabolus In Musica albümünü bütün olarak pek iyi bilmem. Sanırım tam olarak hakim olamadığım tek Slayer albümü o. Sebebi de ilk parçanın, albümün geri kalanının tamamından iyi olması. Uzunca bi süre o albümü tek parçadan ibaretmiş gibi dinlemiştim. Bitince başa sarıyordum. Bugün bile sonuna kadar dinleyemem o albümü. Yarısına gelmeden başa dönerim. Şimdi CD var, mp3 var. “Başa sarmak” zaten daha kolay. Hani sırf Bitter Peace açısından bakarak albümün şahane olduğunu rahatça söyleyebilirim ama profesyonel anlamda albüme bakınca (woauv yesinler diyenler el kaldırsın, hah şöyle dürüst olun) Slayer diskografisinin neresine koymam gerektiğini bi türlü çözemem. Kapağı da zaten kötüdür (hehe). Ama Slayer’la tanışmam bu albüme denk gelseydi muhtemelen başucu kitabım haline getirecektim albümü bütün olarak. Şimdi ise sadece ilk sayfası, Bitter Peace’i var o kitabın. Bu arada albümün çıkışının üzerinden 12 sene geçmiş olduğunu ürpererek fark ettim şu an.


Sekizinci Slayer albümü God Hates Us All, 11 Eylül 2001 tarihinde yayınlandı. Tekrar ediyorum, 11 Eylül 2001 tarihinde yayınlandı. Oha evet. Dünya tarihinin en destructive, en nefret dolu, en sansasyonel topluluklarından birinin yeni albümü, dünya tarihinin en büyük terör saldırılarından birinin olduğu gün yayınlandı. 11 Eylül saldırılarıyla ilgili komple teorisyenleri bu tesadüfü göz önünde bulundurdular mı acaba hiç, merak ediyorum. Bizdeki her fantastik olayın şu aralar meşhur olan davamıza bağlanması gibi o dönem ABD’de de bi sürü tuhaflık 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendiriliyordu. Muhtemelen bu tesadüf Türkiye’de olsaydı arada bi bağlantı kurmayı akıl edecek birileri çıkardı :) Bu albüm Paul Bostaph’ın baget salladığı son Slayer albümü olacak, bir sonraki albümden önce Bostaph bagetleri tekrar orijinal Slayer davulcusu Dave Lombardo’ya teslim edecekti. Bence çaldığı üç albümde de altına girdiği ağır yükün altından başarıyla kalkmış, yaptığı işe olan ciddiyetini fazlasıyla gözler önüne sermiş bir davulcu olarak Paul Bostaph, Slayer tarihinde ismi Lombardo ile altalta değil yan yana yazılması gereken bir davulcu. Bunu söylemek için bir sebebim daha var ki buna da Bostaph ile bizzat sohbet etme imkanım olduğunda bana söyledikleri çerçevesinde vardım. 2005 yılında Ankara ve İstanbul’da Exodus konserleri organize edilmişti. Paul Bostaph o dönem Exodus’ta çalıyordu ve haliyle grupla beraber Ankara’ya gelmişti. Konser öncesi gruba yemekte eşlik etme şerefine nail olmuştum. O yemekte Bostaph’a yıllardır “abi insan sormaya korkar ya” geyiği çevirdiğimiz o meşum soruyu sormuş, karşılığında da inanılmaz mütevazi bir yanıt almıştım. Soru ana hatlarıyla, “Slayer’ın orijinal davulcusu Lombardo, adamlar onunla anlaşamadılar gruptan çıktı, sen girdin, bikaç albüm sonra Lombardo ile tekrar anlaştılar, sen çıktın o geri döndü, bu durumdan rahatsız olmadın mı ya da ne düşünüyosun bu konuda” şeklinde bi soruydu. Bu mevzuyu yıllar yılı tayfa içerisinde “abi adam Slayer’da çalma onuruna erişmiş, muhtemelen mutlu oluyodur”dan tutun da “Slayer’ın Bostaph’a yaptığı da çakallık ama”ya kadar götürmüş, evirmiş çevirmiş bir fani olarak hayatımda yakalayabileceğim ilk ve son fırsatta Paul Bostaph’a sordum. Cevaben “Slayer aslında benim şu fani dünyada en sevdiğim metal grubudur, Dave Lombardo’da en sevdiğim davulcudur, haliyle ben en sevdiğim grup orijinal davulcusuna tekrar kavuşunca çok mutlu oldum” demişti adam. Böyle amelece bi soruya bu kadar muazzam bi cevap vermesi karşısında adama daha bi saygı duymuştum. Zaten haliyle tavrıyla adamın eski İstanbul efendisi formatında olması Exodus gibi treşte ameleliğin zirvesini yakalamış (ki bunu olumlu anlamda söylüyorum) bi grupta hemen dikkat çekiyordu. Christ Illusion, son Slayer albümü. Hakkında bikaç sayı önce bi yazı kaleme almıştım (klavyeye almıştım?). Bu albümle ilgili olumlu ve olumsuz bi sürü kafa karıştırıcı görüşüm var ve hepsini bi çembere alamadığım için, orijinal CD’sini ilk gördüğüm yerde aldığım halde halen neyin nerede olduğu konusunda net bi fikir geliştirebilmiş değilim. Davul soundu, o kadar dinlediğim halde hala kötü tınlıyor bana. Parçalar klasik Slayer parçaları. Asla hardcore olmamış, kendine özgü hareketler yapmış ama bunu anlayamayıp hartkor yaftası yemiş (ki hartkor süper bişeydir, yese noolacak) bir Slayer’dan beklenecek düzeyde manidar bi albüm. İşte hayatımın son 13-14 senesinde böyle derin izleri olan Slayer, o kadar gelip gittiği halde bi türlü canlı izlemeyi başaramadığım Slayer, Haziran ayının son haftasında Sonisphere Festivali kapsamında İstanbul İnönü Stadyumu’nda çalacak. Böyle dev gibi topluluğu izlemek için daha güzel bi mekan ve organizasyon düşünemiyorum. İki elimiz kanda olsa (ki Slayer için öylesi makbuldür) adamları izlemek için orada olacağız.


Biri 50’lerin sonunda, diğeri de 60’larda kurulmuş Scorpions adını taşıyan iki ayrı İngiliz grup olduğunu biliyor muydunuz? Yazıya gereksiz info ile başlama furyasında pik yaptıktan sonra bu rüzgarın artık hafifleyeceği umuduyla devam ediyoruz. 1965 yılında kurulan (bence de oha, grubun tarihinin bu kadar geriye gittiğini ben de bilmiyordum, emin olmak için Wikipedia’ya baktım ki bunu da saklamıyorum niyeyse :)) ve ilk albümünü 1972 yılında yayınlamak suretiyle bugün Rock tarihinde adını yazacak külçede altın, ismi sığdıracak genişlikte galaksi bulamadığımız Scorpions, en son 2007 tarihli “Humanity: Hour 1” ile yormuştu biraz. Bu sindirimi zor albümü uzun bi süre uğraşıp hazmedemeyince vazgeçip kenara bırakmıştım. Gelgelelim geçen Mart ayında yayınlanan on yedinci stüdyo albümleri “Sting In The Tail” ile yine bünyelerimizi dart tahtasına çevirip sting’leri 12’lere fırlattı topluluk. SELİM VARIŞLI


Grubun, bu albümün son albümleri olacağına ve uzunca bi turneden sonra emekliye ayrılacaklarına dair açıklaması 24 Ocak tarihinde resmi web sitelerinde yayınlandı. Ancak bu tarz açıklamaların ticari ya da ruhsal değişiklikler çerçevesinde geri alınabileceğini Rock tarihinin pek çok tozlu sayfası yazdığı için olaya temkinli yaklaşalım (ağız tadıyla emekli olmalarına bile izin vermiyoruz, hale bak). Bir “perde kapanışı” olmak için fazlasıyla görkemli albüm. Grup elemanları gerçekten bunun son albümleri olacağını ve içlerinde ne var ne yoksa bu albüme döküp olayı bitirmeleri gerektiğini düşünerek hazırlamışlar sanki. Öte yandan Scorpions gibi her zaman oralarda bi yerde olduğundan ve olacağından emin olduğumuz, çocukluk gençlik ve bu gidişle yaşlılık yıllarımızı da çekip çeviren bir grubun dağılacağını açıklaması çok üzücü. Daha önce Michael Jackson öldüğünde de yazmıştım. Hiç ölmeyecekmiş gibiydi adam. Scorpions’ın da hiç dağılmayacakmış, hepimizi gömüp yine de inatla efsane balladlar yazacakmış gibi bi hali yok mu? Ballad demişken, dünya tarihinin en güzel slow rock şarkılarına imza atmış (ki şöyle bi ilk akla gelenleri sayalım, titreyip kendimize gelelim: Always Somewhere, When The Smoke Is Going Down, Stil Loving You, Wind Of Change, Moment Of Glory, Holiday, Woman… uzar gider bu liste) bi topluluğun yeni albümünde de bu konuda tarih yazmayacağı düşünülemezdi. Nitekim ‘Lorelei’ ile geleneği bozmamış ve 70 yaşında elimizde bastonla bile dinleyeceğimiz güzellikte bir ballad yazmış Scorpions. İsveçli ünlü prodüksiyon ikilisi Fredrik Thomander ve Anders Wikström, bu parçada (ve bir parçada daha) grupla birlikte çalışmış; bu lezzette

bir parçanın altına Scorpions ile beraber imza atma şerefine nail olmuşlar. Bu arada wikisel infoya girmişken, eski Nightwish vokalisti (ki bu saatten sonra ne yaparsa yapsın böyle anılacak) Tarja da albümün öne çıkan parçalarından ‘The Good Die Young’da gruba eşlik etmiş ama ben albüm infosuna bakana kadar bunu fark etmemiştim, o derece geride duruyor parçadan. El netice, albüm o derece güzel ki, son olması bile ona daha fazla anlam yükleyemiyor.


E.DERYA OKUMUŞ

Geçtiğimiz aylarda Türk rock müzik camiası yeni ve genç bir isimle daha tanıştı; KORA.1998 yılından bu yana müzikle ilgilenen Kora, henüz üniversite yıllarındayken üniversite rock topluluğunun aktif üyesi olmuş ve çok sayıda besteye imza atmış. Bu dönemde çeşitli beste yarışmalarında dereceler alan KORA “Buzdan Kaleler” ve “Ankara&İstanbul ” isimli demo kayıtlarını 2005 yılında Tuna VELİBAŞOĞLU ve Okan ÖZEN’in desteği ile tamamlamış. 2006 yılında “Ankara Roxy Müzik Günleri”nde seslendirdiği “Buzdan Kaleler” ile dereceye giren Kora, 2007 yılında Radyo D’nin düzenlediği “Radyo D Şarkı Yarışması”nda aralarında Fuat Güner’in de olduğu jüriden, “Perişan Oldum” adlı parçasıyla beste kategorisinde Jüri Özel Ödülü’nü almayı başarmış. Mayıs 2008′de başladığı albüm çalışmaları esnasında

pek çok önemli ismi bir araya getiren Kora’nın aynı ismi taşıyan albümünün prodüktörlüğünü Alen KONAKOĞLU üstlenmiş. Seksendört grubundan tanıdığımız Okan ÖZEN albümünün bas gitarlarını çalarken, yine aynı gruptan Tuna VELİBAŞOĞLU da ‘Buzdan Kaleler’ şarkısında performansıyla Kora’ya destek olmuş. Bu ilk albümünde alternatif rock melodilerine Türk motifleri ekleyerek özgün bir tarz oluşturmak adına titiz davranmış. Kora’yı biraz daha yakından tanımak için benim de merak ettiğim sorular sordum kendisine: -Bana kendi kelimelerinle kendini biraz anlatır mısın? Uzun yıllar müzikle uğraştıktan sonra bu emekleri bir albümle taçlandırmanın zamanının geldiğini düşünmeye başlamıştım. Yakın çevrem de benimle aynı fikirde idi. Özellikle abim… Albümü de ona itaf ettim zaten.


-Neden bu müzik? Müzik bir yaşam biçimi benim için. Bazı insanlar anılarını kaydetmek için fotoğraf çeker, bazıları video. Ben müzik yaparak anılarımı kaydediyorum. Müzik kendimi ifade etme yöntemim. -Şimdiye dek kimleri dinledin, müziğe ve sanata bakışın nedir? Her tür müziği dinlerim aslında. İlk okul yıllarımda Barış Manço’yu çok severdim sonra babamın plaklarını karıştırırken Erkin Koray’la tanıştım; derken Moğollar, Cem Karaca ve M.F.Ö en çok bu isimlerden beslendim. Müzik bir dünya ve benim her şarkım bir ağaç gibi. Ne kadar çok üretirsem o kadar mutluyum. -İdeallerin, amacın, kariyer planların nelerdir? Sahnede kendi şarkılarımı söylemek en büyük hayalimdi bunu gerçekleştirdim. Artık daha geniş

kitlelere sesimi, şarkılarımı duyurmak hedefindeyim. Kariyerime sahnede bir şarkıcı, bir söz yazarı ve besteci olarak devam ediyorum. Bakalım hayat beni nerelere götürecek. Kora’nın bu ilk albümünde repertuarının, sözününün ve bestesinin kendisine ait olduğu on Türkçe alternatif rock parçası bulunmakta. Albümü ilk dinlediğimde benim dikkatimi ilk olarak Tool’vari introsuyla Cümle Alem, albümün açılış parçası ‘Buzdan Kaleler’ ve tabii bir Erkin Koray şarkısı için güzel coverlanmış sayılabilecek ‘Dünya Dertli’ isimli parçalar çekti. Albümün bir de diğer albümlerden bir alamet-i farikası var. İlk kez, Türkiye’de, yapılan bir albümde korsana karşı konser bileti kavramı zikrediliyor. Albümü alan herkes Kora’nın bir konserinin davetlisi oluyor. www.korarock.com


EMRE DEDEKARGINOĞLU

Yunan topluluk Firewind’in, Ozzy’e katılarak şöhretini iyice artıran gitaristi Gus G. sorularımızı yanıtladı.


- Merhaba! İlk olarak yeni albümünüzün ne zaman yayınlanacağını sormak isteriz. The Premonition ve Live Premonition yayınlandığından beri iki yıl geçti ve şüphesiz ki hayranlarınız sizden yeni şeyler bekliyorlardır. Yeni albümümüz 2010 sonbaharında çıkacak. Dolayısıyla 5-6 ay sonra geleceğini söyleyebilirim. :) - Efsanevi vokalist Ozzy Osbourne’un grubunun artık bir üyesisin. Bu hem senin hem de Firewind için bir şeref olsa da, bu durum Firewind ile olan işlerinle çakışacak mı? Açıkçası Ozzy ile bir dünya turuna çıkarsam, Firewind ben Ozzy şovlarını tamamlayana kadar geniş çaplı turne yapamayacak. Sonrasında tabii ki alışıldık turlama rutinimize döneceğiz ve yeni albümümüzün promosyonunu yapacağız.

- Ozzy Osbourne’un grubuna katılman nasıl oldu? Bunun hakkındaki hikayeyi duymak isteriz. :) Menajerliğinden bir e-mail aldım ve bana deneme ile ilgilenip ilgilenmediğimi sordular. Bir ay sonra Los Angeles’a uçtum ve başardım. Duyduklarını sevdiklerini tahmin ediyorum ve şu an buradayım! - Davulcunuz Mark Cross bu yılın başında gruptan ayrıldı ve iptal edilen Meksika şovları için Uli John Roth’un grubundan Michael Ehré’yi geçici üyeniz olarak duyurdunuz. Şu ana kadar kalıcı bir eleman buldunuz mu ya da Ehré sizinle birlikte mi kalacak? Kadro konusunda bazı ipuçları alabilir miyiz? Michael bu yıl hiçbir konser vermediğimiz halde hala bizimle birlikte. Kendisi harika bir davulcu ve harika bir insan, oldukça alçakgönüllü ve yetenekli ve bu tam olarak bizim grupta olmasını istediğimiz


insan tipidir. Mark ile yolları ayırmamıza gelince, onunla birlikte grup artık işlemiyordu. Uzun zamandır da böyleydi. Mark harika bir davulcu ama geçmişinden fazlaca “bagaj” taşıyordu. Firewind bu tarz şeylerle uğraşacak ve tolerans gösterecek türde bir grup değil. - Artık anavatanınız Yunanistan’da yaşıyorsunuz. Yunanistan’ın metal tarzları konusunda kült bir hayran kitlesi var ve aynı zamanda Rotting Christ gibi ünlü gruplara sahip. Yunan metal sahnesinden birisi olarak, Yunanistan’daki gruplar, bestelenen müzik ve hayran kitlesi hakkında düşünceleriniz nelerdir? Doğrusunu söylemek gerekirse, Yunan metal sahnesi ve grupları hakkında çok fikrim yok. Onlar kendi yaptıklarını yapıyorlar, ben kendi yaptığımı yapıyorum. Hiç bir zaman onun bir dalı olduğumu hissetmedim çünkü müzik piyasasına İsveçli bir grupla başladım (Dream Evil). Firewind orijinal kadroda ben ve ABD’den bazı geçici müzisyenlerden

oluşuyordu, dördüncü albüme kadar Yunanistan’da konuşlanmış değildik. Ama işleri kendi kasabamdan dört tane arkadaşımla bir grup başlatmak gibi “normal” şekilde yapmadım. Başlama şeklimiz farklıydı. Dolayısıyla gerçekten bir sahneye ya da birşeye bağlıymışım gibi hissetmiyorum. Hayran kitlesi hakkında ise size az biraz birşeyler diyebilirim çünkü Yunanistan’da çok çaldık. Burada hayranlar gerçekten çılgın ve Firewind’i seviyorlar! Burada sadık ve sürekli büyüyen bir kitlemiz var. Bunun için minnettarım. - Power Metal ve Melodik Metal sahnelerinin şu anki durumlarıyla ilgili neler düşüyorsun? Melodik tarzın fazlasıyla yumuşadığını düşünüyorum çünkü son yıllarda çıkan grupların hepsi bayan önderliğinde çıkan gruplar. Groove hissinden ve sertlikten noksanlar. Atmosferik olmakla fazlasıyla meşguller. En azından bizler buradayız, hala güzel riffler çalıyoruz ve oldukça iyi bir sesi olan vokalimiz var.


- Geçtiğimiz sene İstanbul’da Unirock Festivali’nde çaldınız ve bu Türkiye’deki ilk şovunuzdu. O performansı göz önüne alarak, Türk hayranlarınız hakkında düşünceleriniz nasıldı? Şov sizin için nasıl geçti? Unirock şovu gerçekten bizim için çok iyiydi ve onu dün gibi hatırlıyorum. Hayranlar bizi oldukça iyi karşıladılar ve Firewind için delirdiler! Hala inanamıyorum. Orada tekrar çalmak için sabırsızlanıyorum. - Türk-Yunan ilişkileri hakkındaki görüşlerini duymak isteriz. (Klasik soru! :D) Müziğin bu konuda çok kez çatışmaların antitezi olabileceğini gördüm ama yine de bilirsin, iki halkta birbirine çok yakın ama aynı zamanda, bitmeyen politik saçmalıklar nedeniyle çok uzaklar... Politikaya çok giren birisi değilim, dolayısıyla bunu geçmeyi tercih ederim. Yine de söyleyeyim, Türk, Amerikan, Afrikalı ve ya Çinli olmanla benim hiçbir

problemim yok. Benim mottom “Müzik bizi bir araya getirir”dir. Ve Unirock festivalindeki o gece bunu net bir şekilde kanıtladı. Binlerce Türk müzik hayranı Yunanistan’dan beş adamı sevdi ve onlarla iyi zaman geçirdi. Bunu yenemezsiniz. - Ozzy’li Black Sabbath’ı mı yoksa Dio’lu Black Sabbath’ı mı seçersin? Neden? Her zaman Dio’ya olduğumdan daha fazla Ozzy’e hayrandım, dolayısıyla en klasik olan Ozzy’li Sabbath dönemini tercih edeceğim. Dio’lu albümleri de severim. Aslında Sabbath’ın tüm farklı periyodlarını severim. - Bu röportaj için teşekkür ederiz. Yeni albüm ve turlarınızda, ayrıca sana Ozzy Osbourne’un grubunda şans dileriz. Türk hayranlarınıza mesajlarınız? Röportaj için teşekkürler ve hepinizi yakında tekrar görmeyi dilerim.

Katkılarından dolayı Adnan Tefikoğlu’ya teşekkür ederiz.


EMRE DEDEKARGINOĞLU

- Hi there! We would like to first ask about when will your new record will be released? It has been two years since The Premonition and Live Premonition and surely your fans start to expect something new from you. Our new album is scheduled for an Autumn 2010 release. So it’s coming out withing 5-6 months from now :) - Gus G. is now a member of legendary vocalist Ozzy Osbourne’s band. While it is a clear honour both for him and Firewind, does this condition interfere with Firewind? Well, obviously if I embark on a world tour with Ozzy Firewind won’t be able to tour extensively until I complete the Ozzy gigs. After that of course we’ll

go back on our usual touring routine and promote our new album. - How did Gus G. joined Ozzy Osbourne’s band? We would like to hear the story behind it if you please. :) I got an email from his management and they asked me if I’d be interested to audition. A month later I flew to L.A. and I did it. I guess they liked what they heard and here I am now! - Your drummer Mark Cross had left Firewind early this year and for (now cancelled) Mexican shows Uli John Roth-fame Michael Ehré was announced as replacing member. To date, did you find a permanent member or Ehré will stay with the band? We would


like to hear some hints about the line-up issue? Michael is still with us, even though we haven’t played any shows this year. He’s a great drummer and a great guy, very humble and very talented and that’s exactly the kind of people we want in this band. As for the split with Mark, it just wasn’t working out with him anymore. That went on for quite sometime. Mark’s a great drummer but he carries a lot of “baggage” from his past. Firewind’s not the kind of band that can deal with and tolerate all that. - You are now residing in your motherland, Greece. Greece has a cult following in metal genres and also owns some famous bands like Rotting Christ. As an insider to Greek metal scene, what are your thoughts about the bands, the music that has been composed and the fanbase of Greece? To tell you the truth, I don’t have much of an opinion about the Greek metal scene and its bands. They do what they do, I do what I do. I never felt

I was a branch of it cause I got my start in the music business with a Swedish band (Dream Evil). Firewind was originally me and some session guys from the US, it wasn’t until our 4th album that we were finally based in Greece. But I didn’t do things the “usual” way like starting a band in my town with 4 friends of mine, etc. It was quite unorthodox the way we started. So I don’t really feel attached to a scene or something. As far as the fanbase is concerned, I can tell u a little cause we’ve played a lot in Greece. The fans here are fucking crazy and they love Firewind! We have a devoted and constantly growing fan-base here. I’m grateful for that. - What are you thinking about current situation of Power Metal and Melodic Metal scene? I think the melodic scene has softened out too much the last few years because of all these female fronted bands. They’re lacking heaviness and groove. They’re too busy being atmospheric and


all that. But that’s just my opinion. At least we’re around still playing cool riffs and we have a singer who’s got a balls-y voice! - You had played in İstanbul, Unirock Festival last year and that was your first show in Turkey. In the light of that performance, how was your impression of Turkish metal scene? How was the show in your terms? Unirock was a great show for us and I remember it like yesterday!! The fans there welcomed us with open arms and they went crazy for Firewind! I still can’t believe it. I’m looking forward to playing there again. - We would like to hear your thoughts about GreekTurkish relationships. We have seen many times that music can be an antithesis of these conflicts in between, but again you know, both nations are so close but at the same time so far away to each other because of the neverending political crap. I’m not a guy that gets into politics, so I’d rather

just skip this one. I’ll tell you though, I have no problem at all if you are Turkish, American, African or Chinese. My motto is “music brings us together”. And that night @ Unirock festival this was clearly proved. Thousands of Turkish music fans loved and had a good time with 5 dudes from Greece. You can’t beat that!! - Which one would you choose and why? Black Sabbath with Ozzy or Black Sabbath with Dio? I was always a bigger Ozzy fan than Dio, so I’d go with Sabbath Ozzy era which is the most classic. I love the Dio albums too though. Actually I love all of Sabbath’s different periods. - We would like to thank you for this interview. We wish you luck for the upcoming album and tours, and also for Gus G. for being in Ozzy Osbourne’s band. :) And messages to Turkish fans? Thanx a lot for the interview and I hope to see u all soon again!


SELİM VARIŞLI


Yazı başlığından da tahmin edeceğiniz üzere Wumpscut (:wumpscut: şeklinde yazılıyor ama ben normal yazmayı sevdim) Almanya kökenli bir isim. Gizliden gizliye zehrini yaydığım Aggrotech – EBM - Darkwave tarzının hafiften gothic sahnesine de yaslanan saygın isimlerinden. Taş ustalarının memleketi Bavyera’dan ortamlara akan DJ Rudolf Ratzinger tarafından tek kişilik proje kıvamında yürütülen Wumpscut, Aggrotech tayfasının bile alışık olmadığı kadar kalabalık bir diskografiye sahip. O kadar ki bende bile en az yirmi ayrı yayınlanmış kaydı var. İnternetten araştırdım, bende olmayan bir o kadar daha ürün yayınlamış adam. Bu muazzam üretkenliğin kaynağı da Ratzinger’in 1995 yılında kendi müzik firması Beton Kopf Media’yı kurarak müzikal açıdan tam bağımsızlığını ortaya koyacak ve arıza hareketlerini engelleyecek firma patronlarını aradan çıkacak fırsatı yakalamış olması. Almanya’nın ekstrem müzik konusundaki inanılmaz bereketini her fırsatta vurgulamaktan artık ben yoruldum, Almanlar üretmekten yorulmadılar. Bi grubun Alman olduğu için maça default 3-0 önde başlaması vukuatı Wumpscut için de geçerli. 2009 tarihli “Fuckit” albümleriyle gönlümdeki boş tahtlardan birine yerleşen Wumpscut, bu albümdeki birbirinden karanlık ve orijinal parçalarla çok gecelerimi çalmıştır. Bi de bizim metal camiasında pek alışık olmadığımız

bi husus var Aggrotech tayfasının albümlerinde. Albümler iki CD olarak hazırlanıyor (kimi zaman limited, kimi zaman doğrudan 2 CD olarak piyasaya sürülüyor). İkinci CD’de, albümdeki parçalara piyasanın saygın isimlerince yapılmış remix’ler yer alıyor. Wumpscut da gerek geçen sene yayınladığı Fuckit, gerekse aslında yazımızın ana konusu olması gereken ama neden şu satıra kadar bir türlü adını zikretmeyi başaramadığım yeni albümü “Siamese” ile bu geleneği bozmadı. Official diskografisine göz attığımızda geçmişte de 3xCD, 4Xcd, 2xLP gibi geniş ve lezzetli basımlar yapıldığını görüyoruz. Nihayet gelelim yeni albüme. Fuckit gibi bir başyapıttan sonra zirve yapmış olan beklentilerimi karşılayamadı Siamese. Altyapıyı değil üstte dolaşan kırık synth’leri ön plana çıkararak ilgimi çekmişti o albümde Wumpscut. Yeni albümde ise hemen hemen tüm ağırlık altyapıya çalışmış. Kümülüs atmosferli kafaların yerden yarım metre yüksekte havada dans etmeye çalıştığı Alman underground kulüplerinde çalmak üzere dizayn edilmiş gibi duruyor. Buna bi diyeceğim yok ama kodu mu oturtan havasını büyük ölçüde yitirmiş gibi duruyor yeni albümde. Aggrotech ile ilgilenenler, henüz ilgilenmeyenler ama bu taraflarda soğuk gölgeler dolaştığını fark edip merak edenler için Wumpscut’ın “tanışma” albümü Fuckit olmalı. Zira yeni albüm ancak “tanışma bitti” kıvamında olabilir.


SELİM VARIŞLI

Sepultura önümüzdeki hafta Ankara’da çalacak (siz bunu okurken çoktan çalmış gitmiş olacak tabi). Max Cavalera’sız Sepultura’ya ısınamayan o meşum ve kalabalık kitlenin mensubuyum ben de. Freddie Mercury’siz Queen gibi bişey bu. Gerçi o derece feci değil kabul ediyorum ama yok işte olmayınca olmuyor. Neyse konumuz Soulfly ve yeni albümü “Omen”. Cavalera’nın Sepultura’dan ayrılmasının bize tamah olarak dönüşü önce Soulfly ile, sonra da geçen yıllar içinde bir Cavalera Conspiracy ile olmuştu. Şimdi adama da bu kadar birbirinden lezzetli iki grubu ortaya koyduğu için “abi senin hikmetinden sual olmuyor, bildiğinen şaşma” diyoruz el mahkum.

Soulfly’ın kafaya göze hitap eden albümü Prophecy’den sonraki dönemi bence öncesini arattığından yeni albümlerine balıklama atlayacak heyecanı bulamıyorum sanırım artık. Omen’da da böyle oldu durum. Tamam “Conquer” fena albüm değildi ama grubun prodüksiyonda ne yöne gitmeye karar verememiş bi çizgi izlemesi, bestelerde daha tekdüze bi yapılanmaya gitmesi gibi faktörler beni uzaklaştırmaya başlamıştı Soulfly’dan. Omen’da bu bahsettiğim olumsuz özellikler pek de değişkenlik göstermeden devam ediyor. Öte yandan, Soulfly’ın kilometre taşlarında biri olduğu Hardcore sahnesinin (bi grubu tek bi tarza sığdıramayıp da bi sürü tarza sokmayı da kendine yediremeyen dergi yazarı


formatı yüzünden ne kadar küfür yiyor bu Soulfly kimbilir :)) tarzın diğer örneklerine bakarak gayet elit bi pozisyonda durduklarını da kabul ediyorum. Bu açıdan yiğidi öldürmesem de Prophecy sonrası günahları için kendilerine uygun bi çarmıh siparişi verip üstlerine tuz dökerek içerde mevcut demon’ı dışarı çıkarıp Primitive gibi albümler yapmalarını sağlamak isterim. Ha bi de, albümün limited versiyonunda bonus track olarak üç tane cover bulunuyormuş. Bunlardan biri Led Zeppelin, biri de Excel coverı (Excel bildiğimiz Microsoft Excel’i değil tabii (ulan şu geyiği de bu albümle ilgili bişeyler yazan herkes

dillendirmese olmaz ha), seksenlerden kalma Amerikalı bi topluluk. Google’a isimleri yazılınca asla ilk sıralarda adı çıkmayacak türden bi kaderi var grubun). Neyse bu coverlar iyi güzel hoş şeyler de; Sepultura coverlamak neyin nesi be arkadaş! Lan sen zaten Sepultura’nın esas adamı değil misin? (dikkat edin “değil miydin” demiyorum). Eee? Kendi şarkını coverlamak da ne oluyor? Bu ne Çorum style bi harekettir bre Max Cavalera. Hayır amacın neydi bunu yaparken? Kime neyi ispat etmeye çalışıyosun? Şu anki Sepultura zaten senin kadroya dahil olduğun yıllara nazaran can çekişiyor. Biz senin alamet-i farikanı zaten kabul ettik. Sen neyin hırsıyla yaptın bu hareketi? Of.


SELİM VARIŞLI

Rock Drum N’Post Glitch-Core ne menem bi tarz adlandırmasıdır, ben bile çıkamadım içinden ama bu adamların çaldığı müziği karşılayacak daha normal bi tarz adı sanırım yok. Bu sebepten uzun uzun anlatmayı bi deneyelim, içinden çıkamazsak “evet abi Glitch-Core hastasıyız, sen dinlemedin mi daha” tribi yaparız.

Şimdi olayın özünde post-rock var. Tool ve Isis sevenler bu grubu da muhtemelen sevecektir ama Tool’a benziyor diye dalarsanız bana küfür edersiniz, yapmayın (yazının devamında adı geçen diğer örnekleme amaçlı grupların hayranlarını da aynı hususta uyarmak isterim. Hiç birine doğrudan benzemiyor bu grup). Öte yandan God Is An Astronaut ve Muse gibi iki birbirinden alakasız


grubun dinleyicileri de kendileri için bişeyler bulabilirler bu grupta. Hadi Explosions In The Sky da diyelim (bu arada bu tarz grupların büyük bi kısmının kökeninin Pink Floyd olduğunu sadece ben mi düşünüyorum?) Yeterince karışmadı mı kafanız? Peki. Bu adamlar adı geçen grupların daha bi davula ve groove synth’lere abanılmış, hatta kimi zaman daha bi core cephesini açmışlar. Pelican ve Jesu’nun sularında da pek dolaşmamışlar. Yazının şu cümlesine kadar halen grup hakkında bi fikir sahibi olamadıysanız tavsiyem, devamını okumadan önce www.grooveshark.com adresine girip 65daysofstatic yazarak grubu online dinlemeniz. Tarz konusuna neden bu kadar takıldığımızı merak edenler olabilir. Biz iyi müzik – kötü müzik ayrımındayız her daim. Tarzın Rock Drum N’Post Glitch-Core veya Extra Tereyağlı Duble İskender-Core olmasından ziyade müziğin beyin

kıvrımlarımızda nasıl tınladığını dert ederiz. Ancak 65 Days Of Static gibi tuhaf bi gruptan söz ederken ne ile karşılacağınızı az çok özetlemek istedim. Henüz kendimce çürütmeyi başaramadığım İngiltere’den hiç kötü grup çıkmadığına dair teorimin gittikçe güçlenmesini sağlayan yeni kolonlarından biri 65 Days Of Static. İçinde yaşadığımız çağda özellikle müzik adına orijinal bişeyler bulabilmek malumunuz kolay değil. Topluluğun son albümü We Were Exploding Anyway, ben bu yazıyı yazdığım gün çıktı. Dolayısıyla siz okurken de fazla uzağa gitmiş olamaz. Yeni albümlerinde daha groove, daha bi endüstriyel elektronik takılan topluluk, orijinal bişeyler arayanlar için ideal. Arıza hareketler arayanlar içinse haddinden fazla iyi. www.65daysofstatic.com www.myspace.com/65propaganda


SELİM VARIŞLI


İsmini yeni duyurmaya başlayan İstanbullu Death Metal topluluğu Vortex Of Clutter’ın “Everlasting Journey” EP’si aslında geçen yıl yayınlanmıştı ancak biz o dönemki albümsüz grupları dergiye almama politikamızdan ötürü kendilerine yer vermemiştik. Bu aydan itibaren bu politikamızı rafa kaldırdığımızdan kendilerini konuk ediyoruz. Öncelikle şunu vurgulayım, EP’de yer alan parçalardan ‘Şeyh Bedrettin’, diğerleri arasında epeyce öne çıkmış, çok lezzetli bi çalışma. Öte yandan EP’nin hücum kayıt tekniğiyle kaydedilmiş olması, bu nedenle prodüksiyonun “90’lar Ankara Treş soundu” olarak tabir edilen karambol atmosfere yakın olması, özellikle vokalin geride kalmış olması gibi nedenlerle parçaların vuruculuğu ortaya çıkamamış. Ha bunu olumlu bir özellik olarak gören ve bu tarz prodüksiyonlu

Death Metal’in daha lezzetli olduğunu düşünen mantığa itirazım yok. O mantıkla dinlerseniz lezzetine doyum olmaz. Ancak topluluğun şöyle iki seksen uzatacak bir albüm için çok daha güçlü bir prodüksiyona ihtiyacı olduğu ortada. Vortex Of Clutter, söyleyecek sözü olan, bazı şeylerle derdi olan bi grup. ‘Şeyh Bedrettin’ ve Kenan Evren destekli ‘September 80’ gibi parçalardan, şarkı sözlerinden bunu anlamak mümkün. Bi derdi olmayan ya da aşık olmayan adamın müziğini dinlemek zordur. Bu açıdan Vortex Of Clutter’ı biz de dergice “ümit vadeden” olarak tanımlıyor, gelecekte yayınlayacakları çalışmalar için tetikte olun diyoruz. www.myspace.com/vortexofclutter www.vortexofclutter.com


NEHİR DEVRİM

1982 yılında Morrissey’nin ve Johnny Marr’ın önderliğinde kurulan ve tam da İngiltere’nin bir gitar, bir piyano, iki nefes mide yangısı ve bir yankıdan oluşan anlamlı müziğini en kaliteli haline ulaştırmayı başaran The Smiths, İngiliz alternatif müzik piyasasına belki de en çok katkıyı sağlayan, en büyük izi bırakan grup olarak kabul ediliyor.

Felsefeye ilgisi olan Morrissey, grubun şarkı sözü yazarlığını üstleniyor ve şarkı sözlerinde de yine ön plana basitlik çıkıyor. Gerçekten de, Morrissey şarkılarının büyük bir çoğunluğunu Simple Present ya da Simple Past Tense yazıyor, ancak, Morrissey’nin başarısı olarak kabul edilmesi gereken bir şey var ki o da, basit yapılar, kısa cümleler ve sıradan cümlelerle yazdığı şarkılar gerçekten insanların duygularına tercüman olabiliyor; Morrissey’nin yazdığı hiçbir söz yüzeysel kalmıyor. Böylelikle Morrissey’nin, felsefi, depresif, ölümü arzulayan sözleri ve Marr’ın müthiş gitar sololarıyla süslenmiş olan farklı bir müzik ortaya çıkıyor.

1982 ve 1987 yılları arasında müzik icra eden grup, ta en baştan beri diğer İngiliz gruplarından gözle görülür biçimde ayrılıyor; isimlerinde bile sadeliği, sıradanlığı seçmiş olan grup, daha çok insanların duygularına hitap etmeyi amaçlıyor.

Kuşkusuz ki The Smiths’i The Smiths yapan bir diğer özellik, Morrissey’nin, ruha dokunan, yumuşak ve kasvetli sesidir. Morrissey o şarkılarında, size sıradan insanların yüzleşmek zorunda oldukları, ayrımcılıkları, dışlanmışlıkları, ayrılıkları ve

İngilitere’de Pop-Rock müzik, başı başına bir tarihtir. The Beatles, The Smiths, Oasis, Blur gibi müzik gruplarının öncülüğünü ettiği bu müzik akımı, yağmurlu, hüzünlü, sakin, durgun şarkılarla size umutsuzluğu, yorgunluğu, arayışı anlatır.


kayıpları anlatır. Bu yüzdendir ki, The Smiths, şarkıları tekrar yorumlanması en zor gruplardan biri olarak bilinir; Morrissey’nin söylediği şarkılara kattığı vokal yorumdan daha üstün bir performans sergileyebilecek müzisyen yoktur. Çünkü, Morrissey’nin üstün vokal performansının sebebi, sesinin özellikle çok güzel ve güçlü olmasının yanı sıra, müziğine kattığı ruhtur. İşte, The Smiths’in en canlı, en ritmik şarkılarında bile bir yalnızlık hissi uyandırabilmesinin sebebi de bu, Morrissey’nin acı çekmiş ruhudur. The Smiths’in , hiçbir zaman top müzik listelerinde büyük bir başarı kazanmamış olmasına, hatta grup hala beraberken ünü İngiltere dışına yayılmamasına rağmen, müzikleri hiçbir zaman emo müziği ya da punk vb. türler gibi gibi alay edilen, küçümsenen bir müzik olmamıştır. Morrissey, bu prestiji belki de samimiyetine ve ciddiyetine borçludur. The Smiths, sadece 5 yıl müzik piyasasında yer almış ve dört albüm yapmışlardır. Ancak 90larda Amerika’nın Grunge türüne tepki olarak doğan ve patlama yapan Brit-pop’unu çok hem sosyolojik açıdan hem de müzik bakımından derinden etkilemişleridir. The Smiths dünya duruşuyla, bir yaşam tarzı haline gelmişlerdir.

AZ BİLİNENLER – (BONUS) Tenor sesi ve Oscar Wilde gibi gay ikonlara ilgi duyması nedeniyle Morrissey pek çok kez “Gay mi?” sorusunun konusu oldu. Ancak Morrissey özellikle bu soruyu cevaplamaktan kaçındı. Yine de aynı adlı albümlerinden çıkan “ Pretty Girls Make Graves” adlı şarkıda Morrissey, kendisinden cinsel anlamda çok şey bekleyen ama DOĞANIN KENDİSİNE OYNADIĞI OYUNLAR SONUCUNDA kıza istediklerini veremeyeceğini anlatan bir şarkı yazdı. Tüm zamanların en iyi rock şarkılarından biri kabul edilen “How soon is now?” aslında iki anlama geliyor: “ ‘ŞİMDİ’ ne kadar yakın?” ya da “şimdi (O) ne kadar yakın?” 1987 çıkışlı albümleri “Strangeways, Here We Come” adını Manchester’daki Stangeways hapisanesinden alıyor. 1987 yılındaki dağılışlarından sonra The Smiths’i verilen hiçbir uğraş tekrar bir araya getiremedi. Hatta Morrissey 2008’de bir araya gelip konser vermeleri için edilen €40 milyonluk bir teklifi bile geri çevirdi.


AVANT-GARDE METAL MEVZUSU Progressive Metal’in tam olarak bir alt dalı olarak görülmese de, adı birlikte geçen ve etkileşimde bulunan diğer bir önemli tarz Avant-Garde Metal’dir. Artık birçok örneği olmasına rağmen hala bu türe karşı genel bir yabancılık yok değildir. Progressive Rock ve yan dalları hakkında internetteki en geniş kapsamlı site olan ProgArchives, Avant-Garde Metal olarak kategorize edilen çoğu grubu Extreme/Tech Metal, Experimental/Post Metal ve ya RIO/Avant Prog adı altında değerlendirmiştir. Yinede türlerin birbirleriyle fazlasıyla etkileşmeye başladığı ve hibrid alt türler oluşturduğu günümüzde, AvantGarde Metal hem genel bir terim hem de yeni bir dal olarak kendisini konumlandırabilmiştir.

enstrumanlar, akord düzenleri, ritm ve ölçülerin kullanımı Farklı kaynaklardan alınan ses örneklerinin kullanımı Değişik şarkı yapıları üzerine gidilmesi, klasik giriş-gelişme yapısının gözardı edilmesi

Peki nedir Avant-Garde Metal? Progressive Metal’den ayrılan yanları nelerdir?

Progressive Metal’in bu tarzla arasında keskin farklar vardır. Avant-Garde Metal yenilikçiliği çok daha farklı bir şekilde ele alırken, Progressive Metal metal müziğe Progressive Rock ve Jazz tarzlarını entegre etmeye katkı sağlamıştır. Progressive Metal’de teknik ve kompleks anlayış çoğu zaman virtüöziteye dayalıyken, Avant-Garde Metal’de tamamen deneysellik ön plandadır ve virtüözite birincil planda değildir. Progressive Metal, daha gelenekçi bir koldan gelmiştir ama Avant-Garde Metal gelenekçi kalıplardan olabildiğince uzak kalmaktadır.

Bu noktada kısa bir açıklama vermek gerekir. Fransızca orijinli “Avant-Garde” kelimesi, tarzın neye benzediği hakkında genel fikir vermektedir. Avant-Garde terimi, sanat, kültür ve ya politik açıdan deneysel ve yenilikçi işler ve ya şahısları tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır. Kabul edilmiş sınırların ve normların zorlanmasını, daha ileri taşınmasını temsil eder. Modernizm akımında yer almış bir fikir olarak görülen Avant-Garde, sanatsal ve kültürel birikimleri oldukça etkilemiş ve birçok sanatçıya yol göstermiştir. Müzik açısından ele alınırsa Avant-Garde terimi, zamanının ötesinde olan, yenilikçi denemeler getiren ve farklı tarzları birleştiren anlamına gelmektedir.

Avant-Garde Metal’i etkileyen ve ya tetikleyen grupları kısaca incelersek, en büyük önem İsveçli Thrash Metal grubu Celtic Frost’un olacaktır. Şeytani bir imaçla taçlandırdıkları Thrash Metal müziklerinde yaptıkları denemeler ile Black Metal, Death Metal, Doom Metal, Gothic Metal gibi türlere birinci elden yol açmış olan grup, Avant-Garde Metal’e de yol göstermiştir. 1987 tarihli albümleri Into The Pandemonium’da Thrash Metal tabanına yaptıkları denemelerde bayan vokal, koro, yaylı çalgılar, Gothic Rock etkileri gibi farklı etkileşimler kullanan grup, bu albüm ile hem kült konumunu pekiştirmiş hem de doksanların yeni metal tarzlarının temelini atmıştır.

Bu açıklamalar ışığında Avant-Garde Metal’in de ne olduğunu az çok anlayabiliriz. Metal müziği alın, içine birçok farklı tarzdan etkileşimler ekleyin, geleneksel şarkı yapılarını elden geçirerek daha farklı yapılar elde edin, şarkılarda izlediğiniz deneyselliği arttırın, farklı fikirleri kullanın, metal müzikte olmayan enstrumanlardan ve ya ses örneklerinden yararlanın, elde edeceğiniz şey bir Avant-Garde Metal eseri olacaktır. Temel olarak Extreme Metal’i alarak başlayan Avant-Garde Metal, günümüzde metal müzikle birçok farklı tarzı birleştiren gruplara ev sahipliği yapmaktadır. Kısaca karakteristiklerine değinirsek;

Celtic Frost ‘80lerdeki kadrosuyla

Farklı vokal tekniklerinin kullanımı Enstrumanların daha farklı kullanımlarının incelenerek müziğe entegre edilmesi Metal müzik akımlarının dışında

Diğer bir önemli etkileşim ise Amerikalı grup Faith No More’dur. Alternative Metal ve Heavy Metal arasında gidip gelen bir grup olsalar da, metal müziğe deneysellik açısından önemli şeyler verdiği inkar


edemeyiz FNM’un... Avant-Garde Metal açısından önemli olan yanları ise bu deneysel tavırları ve 1992’de çıkarttıkları Angel Dust albümüdür. Angel Dust aslında dağınık, karmaşık ve genel anlamda karanlık bir hava içeren albümdür. Grubun o dönemki karmaşık grup içi ilişkilerinin birebir yansıması gibidir. Fakat müzikal açıdan oldukça iyi olduğu kadar, farklı denemeler de içermektedir. Sadece bu albüm bile, birçok Avant-Garde Metal grubu için bir etkileşim olmuştur. Tabii bu nokta da grubun vokalisti Mike Patton’un da Avant-Garde Metal açısından önemli bir vokal olduğunu ve solo olarak yaptığı bazı albümlerin Avant-Garde müzik olarak değerlendirildiğini de ekleyelim.

yılında Mr.Bungle adıyla Warner Bros.’tan çıkarır. Albüm genel anlamda eğlenceli bir havaya sahip, Ska, Jazz, Funk gibi tarzlardan etkileşimler içeren ve bir şarkı içinde birçok genre geçişleri gösteren değişik bir albümdür. Mr.Bungle tür adına asıl atılımını 1995 tarihli Disco Volante albümüyle yapar, zira oldukça arıza, içine girmesi zor bir albüm yapmışlardır ama aynı zamanda Avant-Garde Metal’in birebir tanımı da bu albümdeki gibidir. Birçok alakasız tarz birbiriyle kaynaştırılmış, değişik ses denemeleri, vokaller, enstrumanlar ve şarkı yapıları kullanılmıştır. Grup, ardından daha direkt ama yine birçok etkileşim içeren California’yı çıkarttıktan sonra dağılır fakat Alternative Metal, Avant-Garde Metal ve Nu-Metal adına hala önemli bir etkileşim olmayı sürdürmektedir.

Faith No More Kristoffer Rygg/Ulver Avant-Garde Metal açısından diğer bir önemli nokta olarak doksanların başında gelişen Norveç Black Metal akımını da gösterebiliriz. Yeniliğe gayet kapalı bir tarz olan Black Metal içinden çıkan Kristoffer Garm Rygg, Carl-Michael Eide gibi isimler kurdukları yan gruplar ve ya müziklerine getirdikleri yeniliklerle Avant-Garde Metal’e katkı sağlamışlardır. Avant-Garde Metal’den çıkan önemli gruplara kısa kısa değinmek gerekirse; Mr.Bungle: Mike Patton’un Faith No More’dan sonra en önemli projesi olan Mr.Bungle, seksenlerin ortasında kurulmuş ve üç resmi albüm çıkartmıştır. İlk albümleri çıkana kadar birçok demo yayınlayan grup, Death Metal temelli müziklerinden daha deneysel bir alana kayarak ilk albümlerini 1991

Ved Buens Ende: 1994’te Carl-Michael Eide tarafından kurulan grup, 1995’te çıkarttığı Written In Waters albümüyle tür adına önemli bir grup konumuna geçti. Eide’nin sıradışı vokalleri, fantastik konuları ele alan şarkı sözleri ile Jazz’dan Black Metal’e kadar geniş bir etkileşim yelpazesinde müzik yapan grup, alışılması zor ve orijinal bir tarz sahibi olarak görülüyordu. Those Who Caress The Pale adlı bir EP daha yaptıktan sonra dağılan grup, 2006 yılında tekrar kuruldu ama müzikal farklılıklar sebebiyle yeniden dağılmaları uzun sürmedi. Windham Hell: Amerika çıkışlı bir tek kişilik proje olan Windham Hell, Neo-Classical shred tekniğini ambient sesler ve Avant-Garde Metal ile buluşturmasıyla dikkat çekmiştir.


iyi örneklerini veren Ulver, Black Metal döneminde de yenilikçi tavrıyla dikkat çekmişti. Nattens Madrigal sonrasında geçirdikleri evrimle belki tam anlamıyla Avant-Garde Metal yapmadılar ama bu türü yapan grupların adını zikrettikleri de gerçek... Themes From Willam Blake’s Marriage Of Heaven And Hell ile bu tarzı da yapabileceğini kanıtlayan Ulver, daha sonra daha elektronik temelli bir müziğe kaymıştır ve çalışmalarına devam etmektedir. Arcturus: Bir Black Metal süper projesi olarak gösterilebilecek Arcturus, ikinci albümü La Masquerade Infernale ile müziğine eklediği farklı etkileşimleri 2002 tarihli The Sham Mirror ile sonuçlandırdı ve ortaya AvantGarde Metal adına oldukça kilit bir noktada duran albüm yayınladı. İnternette AvantGarde Metal araştırırsanız en çok The Sham Mirrors’un tavsiye edildiğini görebilirsiniz. Albüm Trip-Hop, Electronica gibi farklı tarzlardan etkileşimleri Garm’ın operatik vokalleri ile birleştirerek başarılı bir füzyon ortaya koymuştu. Ayrıca albümde yoğun bir Angel Dust kokusu almakta mümkündür. Arcturus bu albüm ardından Sideshow Symphonies’i yayınladı ve dağıldı.

Mr.Bungle Pan.Thy.Monium: Dan Swanö’nün binlerce yan projesinden biri olan Pan.Thy.Monium, Death Metal temeline değişik ses örnekleri, saksafon gibi farklı enstruman kullanımı, Progressive Metal’e yakın şarkı yapıları ve vokalleri bir enstruman olarak kullanmaya yönelik çalışmalarıyla dikkat çekmiştir. 1996 yılında Swanö projeyi bitirmiştir. Beyond Dawn: Norveç çıkışlı olan Beyond Dawn, Doom Metal’den evrilip daha elektronik temelli bir müziğe kaymıştır. Amerikalı grup Swans’tan oldukça etkilenmiş olup, kariyerlerin de bu etkileşimi sıkça göstermişlerdir. Longing For The Scarlet Days albümüyle ilk resmi yayınını sunan grup trombon kullanımıyla dikkat çekmiştir fakat son albümlerine doğru trombon kullanımı azalmıştır. Pity Love ve Revelry grubun Avant-Garde Metal ile ilişkilendirilen diğer albümleridir. Grup şu an aktif değildir. Ulver: Norveç Black Metal’inin kimine göre en

Dødheimsgard: Yola Black Metal grubu olarak başlayan Dødheimsgard, 1999’da yayınladığı 666 International ile müziğine Avant-Garde ve endüstriyel/elektronik eklemiş, 2007’de çıkan Supervillain Outcast ile bu tarzını devam ettirmiştir. Maudlin Of The Well: Amerika’dan çıkma bu sıradışı grup, Doom Metal, Progressive Rock, Jazz, Indie Rock gibi tarzları kombine ederek oldukça farklı işler yapmıştır. Astral seyahat ve “lucid dreaming” konuları üzerine söz ve müzik yapan grup, 2003


senesinde dağılarak Kayo Dot grubuna evrilmişti. 2008 senesinde tekrar aktifleşen grup, en son Part The Second albümünü internetten ücretsiz olarak yayınlamıştır. Kayo Dot: maudlin Of The Well’in ana adamı Toby Driver’ın diğer bir önemli grubu olan Kayo Dot’u belli tanımlarla anlatmak zor... Müziklerinde birçok farklı tarzı birleştiren bu kalabalık grup, kesinlikle zaman isteyen ve zor bir müzik yapıyor. Dört albümleri olan grup, en son geçtiğimiz ay Coyote’u çıkartmıştır. In The Woods...: Yine Norveç’ten Black Metal olarak yola çıkıp, sonra Avant-Garde Metal’e geçen ve önemli işler yapan bir grup... ’97 çıkışlı Omnio ve ’99 çıkışlı Strange In Stereo ile duygu yoğunluğu yüksek, deneysel ve yenilikçi işler yapan grup Progressive Rock etkileşimiyle de dikkat çekiyordu. Ki bu etkileşim, en son resmi kayıtları olan albüm Three Times Seven On A Pilgrimage’deki Progressive Rock coverlarıyla da dikkat çekmişti. Grup 2003 yılında dağılmıştır. Fleurety: Black Metal’den Avant-Garde Metal’e evrilen grup özellikle Department Of Apocalptic Affairs albümüyle Metal, Jazz ve elektronik müziği birleştirmiş ve albüme Norveç Black Metal çevresinden birçok kişi katkıda bulunmuştur. Grup önümüzdeki aylarda Evoco Bestias adlı yeni bir EP yayınlayacak. Fantômas: Avant-Garde Metal süper grubu olarak görülen Fantômas, Mike Patton, Buzz Osbourne ve Dave Lombardo’yu bir araya getirmiş bir proje... Mike Patton’un FNM dağıldıktan hemen sonra kurduğu grup, metal müzik temeline farklı müziklerden etkileşimleri ekliyor ve bunu fazlasıyla deneysel bir şekilde yapıyordu. Patton’un Noise sevdasından da oldukça payını alan proje şu ana kadar yayınladığı dört albümde de konseptler işledi. Özellikle Delirium Cordia’da

anestezi olmadan yapılan bir ameliyat seansını müzikal olarak anlatmaları projenin ne kadar uçuk olduğuna dair sizlere ipucu verebilir. Sigh: Doksanlarda Japonya’da kurulan grup, Black Metal temelli müziğine eklediği farklı tarzlardan etkileşimlerle çok fazla göz önünde olmasa da önemli bir Avant-Garde Metal grubu olarak görülmektedir. Dog Fashion Disco: Jazz, sirk müziği, ‘70lerin Psychedelic Rock gibi tarzları birleştiren grup, Mr.Bungle’dan oldukça etkilenmiştir. Grup 2007 senesinde dağılmıştır. Peccatum: Emperor’dan Ihsahn’ın eşi Ihriel ile birlikte yürüttüğü bu Avant-Garde Metal projesi Peccatum birçok farklı tarzı buluşturan, Ambient, klasik müzik, elektronik müzik ve senfoni ile bu yapıyı destekleyen bir gruptu. Üç albüm ve iki EP yayınlayan grup 2005 senesinde dağıldı ve Ihsahn solo kariyerine ağırlık vermeye başladı.

Atrox : ‘88’de kurulmasına rağmen ilk albümünü ancak 1997’de yayınlayan Norveçli Atrox, Contentum albümüyle birlikte Avant-Garde Metal tarzına adım atmıştır. The 3rd And The Mortal’da vokal yapan Ann-Mari Edvardsen’in kardeşi Monika Edvardsen’in oldukça deli vokaller yaptığı, progresif ve sıradışı müziğiyle dikkat çeken grup en son iki sene önce Binocular’ı yayınlamıştır. Unexpect: Kelimenin tam anlamıyla “çılgın” bir grup


Doom Metal tarzlarını nefesli çalgılar ekleyerek icra eden grup, Don Anderson faktörü sebebiyle Agalloch ile de ilişkilidir. Solefald: Norveç’ten çıkan bir diğer önemli AvantGarde Metal grubu olan Solefald, liriklerindeki esprili yaklaşımları, Free Jazz’dan Electronica’ya kadar geniş etkileşim yelpazeleri, çift vokal kullanımları ile dikkat çeken grupta yer yer Angel Dust Faith No More’u hissettirebiliyor. Grup yeni albümleri Norrøn Livskunst’u gelecek aylarda yayınlayacak. olan Kanadalı Unexpect, ülkemizde son albümleri In A Flesh Aquarium ile bilinir olmuştu. Extreme Metal yapısının yanında Opera, Ortaçağ müziği, Jazz, Ambient, çingene müzikleri gibi farklı tarzlardan da etkileşimler taşıyan grup, deneysel ve agresif müzik severler için oldukça iyi bir dinlence... Ephel Duath: İtalya’nın çıkardığı en deneysel gruplardan olan Ephel Duath’da yoluna Black Metal olarak başlayanlardan... Doksanların sonuna doğru müziklerindeki Extreme Metal keskinliğini koruyarak deneysel Jazz, Blues, Funk pasajlarını da devreye sokan grup, özellikle 2003 tarihli The Painter’s Pallette ile dikkat toplamıştı. Diabolical Masquerade: Katatonia gitaristi Anders Nyström’ün tek kişilik projesi olan Diabolical Masquerade, Black Metal temelli müziğine Death Metal, Thrash Metal ve zamanla Progressive Rock, Ambient, klasik müzik etkileşimleri sokarak AvantGarde Metal adına önemli bir proje olmuştur. Özellikle Death’s Design albümü olmayan bir film için film müziği içeren 61 parçalık yapısıyla dikkat çekmiştir. Sculptured: Amerikalı Sculptured, doksanların son yarısında aktif olmuş bir gruptur. Death Metal,

Doksanlardaki

Avant-Garde

Metal

başlangıç

döneminde aktif olup, önemli işler veren gruplardan burada bahsetmediğimiz bazı isimler daha var; Faxed Head, Old, Carbonized gibi... Yukarıda bahsi geçen grupların hepsi doksanlı yıllarda bu müziğe aktif katkı yapmış olanlardır. Bu kolun tabii ki 2000li yıllarda uzantısı var ve gün geçtikçe artıyor. Diablo Swing Orchestra, Age Of Silence gibi birçok grup son on yıllık dönemde bu tarza önemli katkılar sağlamışlardır. Yazı dizimiz gelecek sayısında 2000li yıllarda Progressive Metal ve çeşitli grup tanıtımlarıyla devam edecektir.


Çağrı Raydemir oldukça yeni bir isim. Adından söz ettirecek düzeyde bir albümle, “1 – Oyun” ile çıktı karşımıza. Hemen belirteyim, Yavuz Çetin hayranlarının dikkatini çekebilir bu albüm. Raydemir’in özellikle popüler kültüre bulaşmama çabasıyla yapılmış izlenimi veren çizgi dışı aranjeleri bana yer yer Yavuz Çetin’i; sesi ise (inanmayacaksınız ama) yer yer Kerim Tekin’i anımsattı. Bu iki şahane insanı referans gösterdikten sonra albüme geçebiliriz sanırım. Şarkı sözlerini sırf şarkıları doldurmak için değil derdini kendi üslubuyla anlatmak için ustaca kullanmış Raydemir. Türk Rock sahnesinde bu özelliği çok az isimde gördüğümüz gerçeğiyle yüzleşelim. Özellikle son yıllarda Türkçe Rock alanında oldukça boş ve ayakları yere basmayan isimler gördük. Merdivenleri ne kadar hızlı tırmandıysa aynı hızla yere çakılmaya mahkum bu isimler arasında bütünlük açısından iyi bi çizgi izleyenlerin tamamının şarkı sözleri de iyiydi. Çağrı Raydemir henüz yeni bir isim olmasına karşın yaptığı işin altını her anlamda doldurma çabası içerisinde olduğu şarkı sözlerinden de anlaşılıyor. Hazmedilmesi ve anlaşılması kolay sounduyla albüm düzeyli bir çizgiye sahip. Kendi tarzın devrim yaratacak yeniliklere sahip değil belki ama tarzın acınacak durumuna baktığımızda iyi bir promosyonla öne çıkabilecek kapasiteye sahip bir albüm bu. Tabii bir çok iyi ürün gibi bu da pazar yerinden uzakta kaldı, tanıtımı neredeyse hiç yapılmadı. Ulaşabileceği, ilgi toplayabileceği muazzam bir kitleden uzakta kaldı. Belki Raydemir’in istediği de o kadar büyük kitlelere ulaşmak yerine dinlediğini anlayacak, anlayabildiğini dinlemeyi hak eden daha küçük bir kitleydi. Eğer öyleyse başarılı olduğunu söylemek mümkün. Gelgelelim albüm kapağını oldukça yetersiz buldum. İyi bir fikir üzerinden yola çıkılmışsa da uygulamada başarısız olduğundan, anlatmak istediğini ön plana çıkaramamış bir kapak. Tabii bu tarzın dinleyici kitlesinin büyük bir bölümünün benim gibi kapak takıntısına sahip olmadığını düşünürsek bu durumun pek de dezavantaj olduğunu söyleyemeyiz. El netice, kulak kabartılmaya değecek bir albüme imza atmış Çağrı Raydemir. Tarzın takipçilerine farklı bir lezzet olarak öneriyorum. www.myspace.com/cagriraydemir SELİM VARIŞLI


Önceki yıllarda Hacettepe’deki festivallerin düzenlendiği mekanda ilk kez Profestival organizasyonu gerçekleştirildi bu sene. Reklam çalışması iyi yapılsa da afiş dizaynının inanılmaz derecede kötü olması katılım düzeyini etkilemiş olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Adli sebeplerden ötürü Sepultura’nın son parçası olan Roots’a ancak yetiştik. Bilet kuyruğunda beklerken (ki bilet kuyruğu Ankara’nın yabancı olduğu bi kavramdır) Troops Of Doom ve Territory gibi baba parçaları da uzaktan dinledik. İyiydi Sepultura. Sound da şıktı. Katatonia’yı biraz izledim, biraz etrafta dolaştım, köftecilere falan uğradım sonra yine biraz izledim. Hayatımın tek bir saniyesine bile herhangi bir anlam yüklememiş bir grubu (super-personal yorum böyle bişey olsa gerek) ikinci kez izlediğim halde biraz sonra çıkacak olan Kreator’u ilk kez izleyeceğimi fark edip dökülmüş saçlarımdan utandım. Efendice çaldı indi Katatonia. Herkes memnundu halinden. Ve Kreator. Thrash metal nihayetinde yapılan müziğin anlam ifade etmesi demektir. Bi grup istediği kadar sıkı treşçi tribinde çalsın, yapılan müzik dinleyen adam için özel anlamlar ifade etmiyorsa o müziği Thrash’den saymam ben. Kreator, Alman Thrash sahnesinin Big Four’u olan Destruction - Kreator - Sodom - Tankard (Tankard ne alaka bilmiyorum, kafamda öyle yer etmiş) tayfasından henüz izleyemediğim son gruptu. Katatonia çaldıkça Kreator heyecanı sardı beni (!). Mille Petrozza ve çetesi muazzam bi şov sergilediler. Festivalin sahnesi, ışığı, ses sistemi falan Ankara’da alışık olmadığımız düzeyde iyiydi. Kreator da bu güzelliği köküne kadar kullandı. Konser alanındaki herkesin ruhunu sömürdüler, geride bişey kalmayıncaya kadar ne var ne yoksa çekip aldılar. Yetmedi bis yaptılar. Bise girerken de hayatımın fon müziklerinden ‘When The Sun Burns Red’le girdiler. Aklımda kalan şarkılar Enemy Of God, Extreme Aggression, Flag Of Hate (onca Kreator konser videosu izledim, bu şarkıyı bu kadar gaz

çaldıklarını görmemiştim), Violent Revolution, Phobia, Impossible Brutality, Tormentor, Endless Pain, Pleasure To Kill, Bir Mumdur İki Mumdur. Evet Mille daha önce de yaptıkları gibi “biz grup olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz ama sizin anlayacağınızı bildiğimiz bişey çalacaz” deyip bu meşhur şarkıdan davul eşliğinde bi kuple söyledi. Telaffuzda da hiç fena sayılmazdı. Ben Almanca bi şarkı söylesem mesela, ancak bu kadar olabilirdi :) Endless Pain’den önce Mille “25. yılımızın turnesindeyiz, eskilerden çalacaz size özel, şimdiki şarkıyı gençlik yıllarımızda yazmıştık, 1985 yılına dönüyoruz” dedi. Thtash tayfasının geçmişte yaşayan insanlar olduklarını söyleyen tayfanın o sahneyi görmelerini isterdim. Bikaç kez ilk Ankara konserleri olduğunu ve bunun kendileri için özel olduğunu falan söyledi Mille. Sürekli moshpit gazı verdi sahne önüne. Sahne önü demişken, VIP bilet uygulaması vardı ancak konserin ortalarına doğru Mille’nin verdiği gazla bariyerleri devirip sahne önünde dalanlar oldu. Güvenlik oldukça zorlandı. Zaten bis sonrası bıraktılar bariyerleri, isteyen girdi sahne önüne. Endless Pain’i beklemiyodum, gözlerim doldu adamlar çalarken. Arkasından da Pleasure patlattılar zaten. Destruction’ın konserde çataaa diye The Damned’a girmesi gibi bi sürprizdi. Mille konser alanına kesif bi nefret kokusu çökene kadar bağırttı milleti Flag Of Hate’den önce. Güvenlik elemanları dahil herkesin bağırmasını istiyorum dedi ancak güvenlik elemanlarının bunu anladığından şüpheliyim :) Seyirci de hakkını verdi, sahne önünden karışıklık eksik olmadı. 2005’teki Exodus konserini de aştı, hayatımda izlediğim en anlamlı konser oldu Kreator şovu. Not: Tüm konseri videoya kaydettiğim için doğru dürüst fotoğraf çekme imkanı bulamadım. Konser alanına da profesyonel fotoğrafçıların makinalarıyla girmesine izin verilmedi (ki izin verilseydi deviantart’ın, flickr’ın dört bir yanında şahane Profestival fotoları dolaşıyordu şu an). O nedenle görsel açıdan zayıf kaldık bu kez.


SELİM VARIŞLI


GÖKHAN KORKMAZ


Gene soğuk bir pazar günü Helsinki`de (ne sürpriz ama, Nisan sonu geldi hala kar yağıyor buralarda) ve uzun zamandır beklediğim Behemoth konseri geldi çattı. Şansıma, aynı gün arkadaşım arabasıyla Lahti’den Helsinki’ye gittiği için Lahti-Helsinki arası tren parası ödemeden seyahat etmiş oldum. Evangelion albümü çıktığından bu yana bir kez Avrupa turu yapmış olan Behemoth, bu ilk Avrupa turnesinde Helsinki`yi turne kapsamına eklememişti (hele ki Stockholm gibi yakın bir yere gelip Helsinki`ye uğramamaları garipti). Neyse ki yaptıkları Amerika turnesi sonrası Helsinki ve Oulu`ya gelmeleri klas oldu. 6 Mart’ta Oulu’da çalan grup, 7 Mart Pazar günü Helsinki`de çaldı. Konserin Pazar günü oluşu hiçbir şekilde seyirci sayısını etkilemedi. Mekana girdiğimde, ön grup Gloria Morti 35 dakika sürecek olan performansına başladı. Daha önce bir kez izlediğim grup, yeni davulcuları ile ilk kez performans sergiliyordu (bu arada bizim Solacide ile yaptığımız son EP “Baptized in Disgust”ı da Gloria Morti`nin gitaristlerinden Räihä’nın stüdyosunda kaydettik). Gloria Morti’yi bilmeyenler için grubun tarzını Blackened Death Metal olarak tanımlayabilirim. Konsere ikinci albümleri Eryx’den bir kaç parça çalarak başlayan grup, şu anda kaydettikleri üçüncü albümlerinden çaldıkları parçalarla devam ettiler. Grup sahneyi çok iyi doldurdu ve bence Behemoth’un ön grubu olarak en iyi seçimdi. Yolunda olmayan tek şey işe, Fin seyircisinin kendi yerel gruplarını her zaman için (mainstream olanlar hariç) öküzün trene bakar gibi izlemesiydi (tanıdık geliyo bu olay bi yerden ama /ed). Headbang yapan tek kişi yoktu konserde ne yazık ki, bu durum iki yıldan beri alışamadığım tek olay. Behemoth’u en son 2008’de Tuska’da izlemiştim, ondan önce de 2005’de Ankara’da. Tuska’da ana sahnede çalmışlardı ve bir saatlik performansın sonucu tek kelimeyle yıkımdı. O kadar acımasızca çalan bir grup daha hayatımda izlemedim. Işıklar karartıldı, intro verildi. Intro’nun ardından Evangelion albümünün en sevmediğim parçası ‘Ov Fire and the Void’ ile başladılar. Fakat bu parçayı canlı olarak izledikten sonra beğenmeye başladım diyebilirim. Ama yine de kanımca Evangelion albümünün en güçsüz parçası. İkinci parça

Demigod girdiğinde konseri sakin şekilde izlemek istediğim balkondan ayrılıp hemen ön saflara koştum(ne gazsa artık). Mekanı dolduran yaklaşık 1000 kişi ortalığı savaş alanına çevirdi. ‘Demigod’ in ardından ‘Shemhamforash’ patladığında bu konserden sağ çıkamayacağımı düşünmeye başlamıştım. Setlistte ilgimi çeken şey şu oldu, daha önce iki kere izlemiş olduğum Behemoth, ‘Lam’ adli parçayı konserlerinde çalmamışlardı, bu konserde çaldıklarını gördüm. Daha sonra Youtube’da Evangelion turunun videolarını izlediğimde, uzun süre sonra bu turnede tekrar çalmaya başladıklarını anladım. Klas haraket olmuş setlist’e eklemeleri Lam’ı… Konserin ortalarına geldiğimizde, Inferno hayvanının kısa drumsolosu sonrası ‘Alas, The Lord Is Upon Me’ isimli parça girdi ve çok şaşırdım açıkçası. Konserde çalmalarını beklemediğim bir parçaydı. ‘Christians to the Lions’ ile aslanları doyuran Behemoth’un, ‘Decade Of Therion’ ve ‘Chant For Ezkaton’u sonda çalarak klasik bir bitiriş yapacağını düşünüyordum ancak yaklaşık 90 dakikalık performanslarını Evangelion albümünün kapanış parçası olan ‘Lucifer’ ile bitirdiler. Enfes bir hareketti. Behemoth her gün mahallemin barına gelse, her gün gider izlerim. Bugüne dek Behemoth’u izleyememiş olanların da çok şey kaçırdığını düşünüyorum.

SETLIST 1- Ov Fire and the Void 2- Demigod 3- Shemhamforash 4- Conquer All 5- Lam 6- As Above So Below 7- Slaves Shall Serve 8- At the Left Hand ov God 9- Inferno`s drumsolo 10- Alas, Lord is Upon Me 11- Antichristian Phenomenon 12- Christians to the Lions 13- Decade of Therion 14- Chant for Ezkaton 2000 e.v. 15- Lucifer


Eskiden X-Files vardı. Sonra Stargate çıktı; Stargate fan sitelerinde “siz hala annenizin dizisini mi izliyosunuz” tadında X-Files ile dalga geçen cümleler falan yer almaya başladı. Şimdi ise Supernatural var. İzlediğim en başarılı dizi belki de. Tabii adı geçen üç dizinin de birbiriyle kel alaka olması bambaşka bi mevzu. Elmayı armutla kıyaslamak sadece bize özgü bişey olmasa gerek. Sadede gelelim. Babaları “doğaüstü mevzuat avcısı” olan iki kardeşin başrollerde olduğu, şimdilik beş sezonluk bir dizi Supernatural. Beşinci sezonu halen devam ediyor, sona ermedi. Ancak dizinin ilk üç sezon boyunca şeytani güçler, hayaletler, kozmik şakacılar (ne demekse bu), shapeshifter’lar ile zenginleştirilmiş, süreklilik arz eden hikayesinin; dördüncü sezonun başında Hipernaturel’e bağlaması (ki spoiler olmaması açısından dördüncü sezonun başında neler olduğunu yazmıyorum) zaten yüksek olan karizmasını alevler içerisinde tavana vurdurmasını sağladı. Dizinin konusu itibarıyla hiç malzeme ve hayalgücü sıkıntısı çekmeden yirmi sezon devam edebileceğini ve rating’lerinde de düşme olmayacağını ben dördüncü sezonun başlangıcında fark etmiştim. Zira ne kadar doğaüstü metafizik mevzu varsa hepsine dalıp çıkabilen (vampirler hariç tabii, onlar gerçek değildir :))iki kardeşin maceraları, doğaüstü mevzuatın yüksek kademelerine doğru hızla ilerlerken dünyadaki çok sayıda kültürün


daha da çok sayıda doğaüstü karakteriyle kapışabileceği ve senaristlerin sınır tanımaz oldukları dördüncü sezonla belirgin hale geldi. Diziyi benim için (ve bu derginin okurlarının büyük bölümü için) daha eğlenceli kılan nokta ise büyük kardeş Dean Winchester’ın ağır bir klasik rock tutkunu olması ve dizide sürekli klasik rock göndermeleri yer alması. Agents Sambora, Nugent, Ulrich, Bonham, Seger, Tyler, DeYoung, Shaw, Perry, gibi alias’ların yanı sıra Dean’in geçmişe gidip babasının gençliği ile karşılaştığı (ohehöy spoiler verdik) sahnede kendini Dean Van Halen diye tanıtması da iyi yakalanmış bi noktaydı. Tek bi rock yıldızının adını ikiye böldükleri de oluyor, “Agents Angus and Young” ya da “Geddy and Lee” gibi. “Agents Smith and Wesson” gibi farklı tandanslar da yaratıyorlar arada. Ayrıca Dean’in 67 model Chevrolet Impala’ya binmesi ve arabasından çekme olduğunu tahmin ettiğim rock kasetlerinin eksik olmaması da cabası. Zaten böyle öcüsü demonu bol bi dizide Rock olmadan olmazdı. Dizi şu an “the war of all wars” atmosferine kendini kaptırdığından ve Elvis çoktan binayı terk ettiğinden bu sezon sonuncusu olur mu, yoksa bu meyanda devam edip TV tarihine adını daha büyük harflerle yazdırır mı hep birlikte göreceğiz (hep şu efsanevi “birlikte göreceğiz” kapanış klişesini yapmak istemişimdir).

SELİM VARIŞLI


Yeni bir sayıda herkese merhabalar; Sanıyorum sene 1990 falandı; ilk yasal Türk Rock albümlerinden sonra ülkemizde ilk metal albümleri de yavaş yavaş boy göstermeye başlamıştı. Ben de hiç unutmuyorum o dönem Ankara’nın metal müzik anlamında birçok ürününü satın alabildiğimiz Hayri Plak’tan Overkill’in “The Years of Decay” adlı yeni albümü almak üzere yola koyulmuştum. Bunda en büyük etken o dönem TRT’de Dönence adlı Rock/ Heavy Metal programında Overkill’in bu albümünde yer alan “Elimination” şarkısına hayran olmamdı. Ya işte, o zaman bir albüm edinmek tam anlamıyla bir seremoniydi. Tek tık ötemizde değildi, para biriktirilir, kasetçiye gidilir, bazen yarın gelecek cevabı ile hüzünle eve dönülür, bazen de albüm gelmişse eve gidene kadar otobüste booklet/şarkı sözleri hatmedilir eve gidince de önlü arkalı çevire çevire sayısız defalar dinlenirdi. İşte böyle bir gün Hayri Plak’ta gözüme Pentagram’ın kendi adını taşıyan ilk albümünün de çıktığı ilişti. Grubun hiçbir konserine gidememiş fakat ününü duymuştum. O dönemler tepe noktada olan Thrash Metal’in en önemli gruplarından Destruction’ı çok severek dinlemekteydim. Pentagram’la ilgili izleyenlerin yorumu, grubun müzik anlamında tabir komik olacak ama Türk Destruction’ı olduğu yönündeydi. Her neyse, albümü aldım ve eve döndüm. Gerçekten de kaydıyla, parçalarıyla oldukça beğenmiştim. Öyle ki Overkill ve Pentagram’ı dönüşümlü dinliyor, en az Overkill kadar severek analiz ediyordum. Haftalar sonra parçaları resmen ezberlemiş ve herkese övgüyle anlatıyordum ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Salonu’nda Pentagram’ın konser vereceği haberini aldık. Bizim lise, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi; oldukça yüksek puanlı bir Anadolu Lisesi olması nedeniyle çok zeki ve çalışkan öğrencileriyle ünlüdür. Öyle ki yan tarafta bulunan meslek liselerinden gelen öğrenciler gelir, okulu basar, birilerini döver gider, bizim okuldaki insanlar dayak yedikten sonra aynı gün gider Tübitak Matematik olimpiyatlarına katılırdı, kimse bir tepki göstermezdi. Yani insanların kafalarında dersler vardı, gerisi boştu. Ama bu okulun bir özelliği de Türk Rock ve Metal camiasına sayısız gruplar ve müzisyenler kazandırmasıdır. Tek tek saymak istemiyorum ama bu grupların ilk provalarını yaptıkları yer okulun bodrum katındaki yumurta kartonlarıyla akustiği sağlanmış stüdyoydu. Biz fırsat oldukça bu bodruma inip grupları izlerdik. Şu an o heyecanı hatırladıkça beni böylesine mutlu eden, böylesine özendiğim başka bir şey daha olmadığını söyleyebilirim. Konuyu dağıtmadan döneyim; okulumuzda ders asma mevhumu da pek sık görülmezdi. Veya şöyle söyleyeyim, asan azınlıkta değildim. Ama Pentagram konserinin tarih ve saati tam da öğleden sonraki ders saatine gelmekteydi. Düşünmeye gerek bile yoktu, ders asılacaktı. Ama

ne oldu? Ders asılmadı, tüm gün asıldı. Çünkü bu konsere ön hazırlık yapılması gerekiyordu. O zamanın metalcilerinin mekanları Yüksel Caddesi ve Tunalı Hilmi Caddesi’ydi. Tunalı’da Metal gruplarının o dönem moda olduğu üzere gümüş logolarını yüzük kolye vs yapan bir amca vardı. “Vizdansız kemik nerelerdesin?” derdi her gelene… Biz de bozuntuya vermez siparişimizi verirdik. İşte konser öncesi yine soluğu burada alıp, daha önce siparişini verdiğimiz kolyeleri aldık. Ben Kreator yaptırmıştım hatta, diğer arkadaşlarım Slayer ve Celtic Frost… Bu arada diğer arkadaşlarım kimler derseniz, ilk grubumun elemanları… 80’lerin tipik metalcileriyiz yani… Sonra üzerlerimize siyah bir t-shirt giymek gerektiğinden kendimizi Frekans adlı metal mağazasına atmıştık. Oradan da o heyecanla siyah metal t-shirtleri alıp kendimizi konser salonuna atmıştık. Ortalık uzun saçlı metalcilerle doluydu. Biz ise 18 yaş sınırı var mı acaba diye ürkek gözlerle bakan konser salonu önü ergenleri tadında dehşet ve hayranlıkla izliyorduk elemanları. Onları izledikçe saçlarımızı uzatmak için yaşadığımız sabırsızlık daha da artıyordu. Derken salonun tam kapısında bekliyorduk ki kapı aralandı ve içeriden soundcheck yapan grubun sesi geldi. Epeyce dumur olmuştuk, sound efsaneydi, grup şahane… Bekle bekle derken konser saati geldi çattı ve içeriye daldık. Büyük bir stratejik hata gereği sırtımıza koca kolonları aldığımızı gecikmeli olarak fark ettiğimiz bir yere konuşlandık. İçerisi hınca hınç doluydu. Pentagram muhteşem bir performans sergiledi. Arada bir davul solo bile vardı, ben hepten kopmuştum. Bir saate yakın bir süre sonra, içerideki yalan olmasın ama 700-800 kişi ile birlikte mest olmuş dışarı çıkıyorduk. Kolonların önünde bir saatin ceremesi, bir hafta işitme güçlüğü çektikten sonra kendimize geldiğimizde hala o heyecanı yaşıyorduk. Bu hikaye yaşandığı tarih itibariyle bazı detayları ile çok önemli… Sene 1990 ve ben o kolonları, o ses düzenini bugün büyük festivallerde bile zor görüyorum. 1990’ların sonunda bazı yeni metalci arkadaşların ortama daha kolay girebilirim belki diyerek konser organizasyonu işlerine girmesiyle yukarıda anlattığım tarzda profesyonel organizasyonlarla kıyaslanması bile ayıp olan hareketler yapıldı. Evet her yerde konser salonu yoktu, teknik imkansızlıklar vardı, anlarım ama Ankara’nın göbeğinde düğün salonu konserleri ve eşsiz saz amfili, seyyar manav mikrofonlu ses düzenleri, bariz seyirciyi konserlerden soğuttu. Şu an bir konsere hazırlanmak hem emek, hem masraf… Bir grup sadece 3-5 kişi önde dinleyecek, azacak diye böyle şeylere katlanıyor keyifle… Ama en büyük korku, konserde gösterilecek performans değil de ses düzeni ve mekan… Resmen üniversite sınavına girecek gençler gibi sınavdan bir gün önce sınav yerini görme


mantığına benzer şekilde konser mekanı görülmeye gidiliyor endişeyle… Kaç konser biliyorum, soundcheck sonrası “acaba çıkmasak mı?” diyen sayısız grup gördüm. Bu korkmak değil, biraz da seyirciye saygı… Ama seviye öylesine düştü ki artık bunu da umursayan kalmadı. Yahu yabancı grup geliyor, tonmaisterleri teknisyenleri grubun sahnede kaldığı süre kadar cebelleşiyor ön ayarlarla… Bizim yerli gruplara süre de verilmiyor, süre verilen konserlerde de sallayan yok. İşte bu koşullarda geldiğimiz nokta, 100 kişi gelince bayram edilen yerli konserler ile arada dağlar kadar ses kalitesi olan yabancı grup konserlerine gitmeyi yeğleyen, “ben konsere doydum arkadaş, bir an önce eve gidip mp3 indireyim” diyen seyirci. Bu arada yeri geldi ama yanlış da anlaşılmak istemem. Mp3 kaçınılmaz bir noktadır. Satın alma gücü diye bir mefhum var. İnsanlara maaşlarının %1’i kadar bir fiyatta CD almak zor gelmez ama ülkemizde bu yüzde yüksek… Firmalar da kardan zarar etmeyi göze alarak uzun vadede daha çok kar etme yoluna gitmeli… Kimse güzel bir booklet’ı eline alarak mis gibi kokan ve üst düzey ses kaliteli bir CD’den dinlemektense mp3’ten dinlemeyi tercih etmez. Bunları söylemek öyle kolay ki, farkındayım ama yanlış belli, ne var ki atılan adım yok, ben bir kere daha tekrarlamak istedim… Ya albümler, demolar? Daha önceki yazılarımda hep ilgisizlik ve desteksizlikten yakınmıştım. İnsanın içinde şevk mi kalır yahu, o kadar çalış konsere çık, millet “ne zaman hata yapacaklar da güleceğiz” veya “ne zaman bu son şarkımız diyecekler de oleeyy yeter yahu inin diye bağıracağız, dalgamızı geçeceğiz” telaşında… Veya albüm demo yapacaksın, firma bulamayacaksın, bulsan albüm çıkmadan bile internete düşecek, herkes indirecek. Bir de grubu eleştiri adı altında taşlayanlar var… Eleştiriyorum diye sadece kendini kandıracağı bir tarzda onca emeğine saygısızlık yaparlar. Bu konu da çok önemli… “Herkes her istediğini demekte serbesttir” lafını bir tek kendileri için geçerli sayanlar, eleştiri sınırlarını kontrol edemedikleri zaman kendilerine aynı tarzda eleştiri yapıldığında üzülüp süzülüyorlar. Olayları; laf ebeliği yapma, ortamda lafı nasıl oturttum mesajı verip puan kazanma… Yani bunların o kişilerce ego tatmini amaçlı olduğu bir gerçek. Ama aklı başında her okuyan insanın da düşüncesi, bu tarz hakaret formatlı eleştiriler getiren insanların her kelimesinden bir eziklik aktığıdır. “Ben sevmedim grubun müziğini arkadaş, şu şöyle bu böyle” demek gayet basitken, ağdalı cümlelerle kişisele varacak hakaretsel yaklaşımlar grup için üzücü ama bu adamlar için daha da üzücü. Adam bu grubu sevmediğini söylüyor ama o kadar önemsiyor ki üşenmeden böyle uzun uzun yazıyor. Belli ki evinde bu grubu dinleyerek kafa bile sallıyor ama kim bilir belki gitaristi eski kız arkadaşıyla çıkıyordur. Veya bir topluluk içinde lafı oturtmuştur, içine dert olmuştur. Çok nedeni olabilir. Sevmiyorsan önemseme be arkadaş, beğenmediğini söyle gitsin. Her neyse, işte bu süreç, bu zorlu koşullar, grupların içinde cidden şevk namına bir şey bırakmıyor. “Kötüye iyi mi diyelim?” lafı var bir de…

Deme arkadaş deme tabi ki, ama kim çok iyiydi ki en başta. Samimi bir şekilde işini yapmaya çalışan adamı da baltalama, en küçük bir söz her ne olursa olsun grup adına moralleri bozar, sonuçta insanız hepimiz… Bir de grupların kendileri ile ilgili haberleri niye forumlarda paylaştıkları hususunda yaygara yapan arkadaşlar var. Yahu adamlar ne yapsın? Buna da mı kusur buldunuz? Adam yeri geldi mi kendi reklamını yapacak tabi… İyi haberleri verecek kendiyle ilgili… Çocuğu gibi olan grubu ile ilgili acaba nerede nasıl haber çıktı diye belki günde en az 1 saatini Google’a harcayıp, gördüğü güzel bir yorumu, daha doğrusu mutluluğunu elbette paylaşmak ister. Hava atmak değil ki bu… İnsan yarattığı bir ürünün beğenilmesinden keyif alır. Yok konser haberini niye verdin, yok neden hangi dergi kaç puan verdi diye albümünün reklamını yaptın? Yahu nasıl bir yaklaşımdır bu; cidden trajikomik…. Adam ne yapsa kafasına vuracak. Burada hata grubun gidip de bu tür insanlarla polemiğe girmesidir. Girmeyeceksin, zor biliyorum ama kendini tutacaksın. Çünkü cevap verdiğin an kalkıp o adamın yanına ineceksin. Bırak o senin bulunduğun yere hayranlıkla baksın. Peki ya grupların hiç mi suçu yok? Bu işler karşılıklı… Şimdi biraz da çuvaldızı kendimize batırma vakti… Ne konserlerimiz, ne albümlerimiz, 1990 yılında verdiğim örneğin bile yanından geçmiyor. Bir Dr.Skull albümünü o devirde yapabilen bir ülkenin insanı bu kadar umarsız davranmamalı. Organizasyonlar saçma sapan işi bilmez arkadaşların eline bırakılmamalı… Böyle arkadaşların talepleri nazikçe reddedilmeli… Çok konser biliyorum, yemek-yol parası karşılığı çıkılan ama eşten dosttan alınan borçlarla otobüs bileti alınıp geri dönülen. Samimi bir şekilde ödeyemeyen, batan konserler olabilir ama yine o noktaya geleceğim, müzisyene de saygı göstermek gerekmez mi? O organizasyonu yaratan en büyük etken gruplar ise batacaksın ama verdiğin sözü tutacaksın. Bu bir iş ilişkisi de sonuçta, bir lokantada yemek yedikten sonra “pardon arkadaşım gelip hesabı o ödeyecekti ama gelmeyince ödeyemiyorum” demek gibi bir şey bu… Sözün dönüp dolaşıp geldiği nokta, ne seyirci müzisyene, ne müzisyen seyirciye, ne de organizatörler seyirci ve müzisyene saygı göstermiyor. Bu yazdıklarımın altında yaşadığım veya duyduğum gördüğüm bazı olaylar yatıyor ama detaylara inmeyeceğim. Kimseden çekinmek değil ama nasıl derler, ağaca değil ormana bakalım. Bu işi layığıyla yapmayacaksak hiç yapmayalım; layığıyla yapmaya çalışanların emeklerini de heba etmeyelim. Bu sözlerim hem müzisyenlere, hem seyirciye, hem organizatörlere, hem dergi çıkartanlara ve hem de klavye metalcilerine büyük hizmet sunan forum sitesi yöneticilerine. Üzerine alınması gerekenler dışında işini layığıyla yapanları da sevgiyle selamlıyor, başarılarının devamını diliyorum… Görüşmek üzere… Dursun Çiftkrosoğlu www.myspace.com/goremaster


SELİM VARIŞLI

Her tarafından leşlik akan mevzular bu anlatacaklarım. 1996-97 dönemiydi irc ile tanıştım. Hayatıma düşen ilk gölgelerdendir. Dal.net serverı vardı, global bi serverdı ama Türkiye’den çok fazla kullanıcısı vardı. Özellikle 1999 başından itibaren geometrik oranda katlanarak arttı kullanıcı sayısı. Tabii nerde çokluk orda b*kluk prensibi gereği 1999 boyunca Dal.net başta olmak üzere Türkiye’de bilinen irc sunucularını b*k götürdü. Adana bu lağımın en yüksek debiye sahip olduğu ana arterlerden biriydi. Artarda açılan internet cafeler, bu cafelerde saatlerce, günlerce, gecelerce irc başından ayrılmayan şopar bi güruh ve bu güruhun yarattığı Tolkien’i bile hayrete düşürecek düzeyde fanteziler altüst etmişti ortalığı. Metalciler bu fantezilerin odağında yer alıyorlar, hatun peşinde koşmaktan, partner arayan gaylere kadar türlü türlü metalci irc ortamlarında boy gösteriyordu. Normal şartlar altında sokaklarda asla göremeyeceğiniz bu kişiler irc’den bakınca Adana’yı seksenler Bay Area’sı gibi bir metalci yuvası formatına itiyorlardı resmen. O derece kalabalıktı ortam. Dal.net’in başlarda sessiz sakin ve masum olan Adana kanalı, true Adanalıların kanala müdahil olmalarıyla çığrından çıkmış, fatal hareketler, brutal atraksiyonlar, metalcilerin irc birliği, sonra bu birliklerin sayısının artması ve birbirleriyle mücadeleye girişmeleri, bi cafeden diğerine adam dövmeye gitmeler, “bizim cafenin duvarları daha siyah” formatlı filli boya kapışmaları, cafeler arası kavgaların son derece gergedanca level atlayıp Adana’dan Mersin’e trenle adam dövmeye gitmeler şekline gelmesi, Adana kanalının sahibinin Mersin’li olması ve Mersin’de yaşıyor olması tezatını nedense sindiremeyen tayfanın adana2, harbi_adana falan gibi kanallar açıp topic’ten orijinal kanala küfür etmeleri (bilmeyenler için irc zamanlarında “topic” tanımı, kanal hakkında üç beş satırlık bi açıklama yazmak için kullanılırdı, kanala her giren o yazıyı görürdü) gibi ötenazik hareketler; Adana kanalının olağanüstü genel kongresinin toplandığı gün adanametal adlı

kanaldan birilerinin adana kanalının yöneticilerine saldırıp kanala çökmek amacıyla toplantıyı basmaya kalkmaları şeklinde meyve vermişti. Ben o toplantıdan sonradan haberdar olduğum için mevzuyu birebir yaşayamadım ama o olaydan sonraydı sanırım, kanal operatörlerinden biri kanaldan ayrılıp kendine ait bi server kurmaya karar vermişti. Türkiye’de irc’nin karanlık çağının başlaması da bu döneme denk gelir. Ama önce, Dal.net irc serverlarının Türkiye’den erişime kapatılmasına sebep olan olaylar zincirinden bahsedeyim. Dal.net’in Türkiye’deki tek ircop’u İstanbul’dan Kelaynak nickli biriydi (irc operator, girdiği her kanalda yönetici yetkisi alabilen global operatör anlamına gelirdi ki dünyanın en büyük irc serverı sanırım Dal.net’ti o zaman, baya büyük bi yetkiydi bu ama kimseye beş kuruşluk faydası da yoktu). Bu Kelaynak 99 yılında o dönemin en büyük Türk kanalı olan efsanevi Zurna’nın yönetimine her nasılsa çökmüş ve kanalı kanal topicinden ilan vererek açık artırmayla satmaya kalkmıştı (ircop’lar istedikleri kanalda operatör yetkisi alabiliyolardı ama kanal kurucusu yetkisi alamıyorlardı, dolayısıyla bi kanala direk çökmeleri söz konusu değildi ama bu eleman bi şekilde yapmıştı bunu). Kelaynak’ın metalci olduğu ve grubuna albüm yapmak için kanalı satışa çıkardığı falan anlatılırdı o zamanlar. Neyse, kanala verilen teklif 13.000 dolara kadar yükselmişti ki Dal.net yönetimi bu büyük tuhaflığın nihayet farkına varabildiler ve kanala frozen koyup satışı falan iptal ettiler. Kelaynak’ın ircop yetkisi de o sırada elinden alınmıştır sanırım ki kendisinden haber alamadık bi daha. Bi kanal ancak server adminleri tarafından frozen edilebilirdi ve frozen edilen kanal yöneticisiz, operatörsüz, başıboş kalırdı. Kullanıcılar kanala girebilirlerdi ama kanal geneline mesaj yazamazlardı ve kanal yönetimine de kimse geçemezdi. Tabii en tenha saatlerde 2000 user’dan aşağı inmeyen Zurna kanalının zaten doğru dürüst bi etkisi olmayan yönetiminin ortadan kaldırılması


kanalı vahşi batıya çevirmişti. Uzunca bi süre böyle kaldıktan sonra kanal tamamen kapatıldı. Sanırım şu an halen kapalı tutuluyor. Bu Zurna vukuatı, insanların irc’de kavga edip sonra gerçekten birbirlerini bulup sille tokat girmeleri, işin adam yaralamaya kadar gitmesi, Türkiye’deki metal kanallarından şoparların yabancı metal kanallarına girip küfür etmeleri ve dahası oradaki insanları kendi kanallarına kavga etmeye çağırmaları (oha ama gerçek) Dal. net sunucularına sürekli yapılan Türkiye kaynaklı saldırılar ve en önemlisi server’ın dünya çapındaki yoğunluğunun önemli bi kısmını Türkiye’den giren ve ne halt ettiği belli olmayan o karanlık güruhun oluşturuyor olması neticesinde Dal.net yönetimi Serverlarını Türkiye IP’lerine kapatma kararı aldı. Sonrasında da karanlık çağ başladı. Art arda açılan Türkiye kaynaklı serverlardan biri de irc.mavra.net’ti ki Adana kanalının operatörlerinden biri tarafından açıldığı için popülaritesi hızlıca yükselmişti. Türkiye’nin en kalabalık serverları arasındaydı ve Adana’daki bir internet cafenin desteği ile ayakta duruyordu. Mavra tayfası da sürekli buraya takılıyolardı. Tabii Dal.net’ten miras alınan ekşın dolu performanslar şiddetini artırarak sürüyordu, düşman cafeler ve düşman kanallar artmıştı. Bu arada Mavra. net’in hızla yayılan şöhreti, belki hayatının hiçbir döneminde irc ile yolu kesişmeyecek, internet cafeye sadece Midtown Madness oynamak için veya zavallı 56 k bağlantıyı üç beş adult fotoğraf görebilmek için sömüren insanların da ilgisini çekmeye başlamıştı. Bu insanlığın nasip vermeye tenezzül etmeyeceği adamlar servera dalarak ortalığı daha da karıştırmakla kalmamış, bunlardan server yönetimiyle kavga eden bi tanesi, yukarıda sözünü ettiğim internet cafeye giderek yönetimi tehdit etmiş, server şifrelerini cebren ve hile ile alarak servera çökmüştü! Adamın bezelyeden hallice zekasıyla bi irc serverına nasıl çöktüğü, o bir yana Telnet’i kullanmayı nasıl becerdiği bile bugün hala muamma.

--o-1995 yılında ortaokuldayken Volkan adında bi elemanla tanışmıştım. O zamanlar rock müzikle bi alakası yoktu ya da vardı ama ben bilmiyodum çünkü benim de olayla ilgim Hendrix, Scorpions, Deep Purple, Bryan Adams falan düzeyindeydi. Neyse ortaokulu bitirince bu elemanla kontağı kaybettim ben. Aradan üç sene geçti, liseyi bitireceğim artık, o sıralar… Bi gün radyoyu zaplarken tesadüfen Smoke On The Water’a denk geldim. O kanalda bıraktım radyoyu dinliyorum. Meğer DJ jingle tadında kullanıyormuş şarkıyı. Konuşmaya başlayınca da fark ettim ki DJ bizim Volkan :) Aradım hemen “baba naber iyidir” modu yaptık biraz. Ultimate siyasi bi radyoda ultimate extreme söylemler çerçevesinde metal programı yapıyordu. 1999 Adana’sında sokaklardan hasta köpekleri toplar gibi siyah tişörtlüleri topluyorlardı, o dönem yaşanan malum olaylar yüzünden (toplananlar arasında hasta köpekler de yok değildi, o ayrı). Ve bu herif radyodan cayır cayır çalıyodu, bi yandan da saydırıyordu mevzu dahilinde kim var kim yoksa. Siyasi çerçevede yayın yapan radyoyu televizyonu gazeteyi falan hiç bi zaman sevmedim. O zaman da gıcık olurdum. Volkan’a da söylemiştim bunu, leş gibi bi radyo aslında sizinki demiştim. “Abi napiim anca bunlar izin veriyo bu tarz müzik yayınlamama” demişti. Şimdi 2010 yılından bakınca pek anormal gelmiyor ama o dönem Adana gibi root of all evil bi şehirde lokal bi radyodan metal yayını yapmak cidden fantezi işiydi. Bilmediğim bi sürü grubu o programda öğrenmişimdir. Toplamda 1 sene falan sürdü sanırım. Sonrasında da programın yayınını “fazla siyasi olduğu gerekçesiyle” durdurdu radyo yönetimi. Omurganıza tüküreyim diye o zaman da söylemiştim, şimdi de söylüyorum. Not: Türkiye’de metalin içler acısı yüzüne dair bazı extreme hatırların yer aldığı bir de forum sayfası verelim: http://www.duslervekabuslar.com/forum/topic.asp?TOPIC_ ID=9954&whichpage=5


EMRE DEDEKARGINOĞLU

IMAGES

Herkese merhabalar! 2010’un ilk yarısına yaklaşıyoruz yavaş yavaş, festivaller konserler ard arda geliyor, bazıları da iptal ediliyor, üzülüyoruz. Ozzy Osbourne’u eylül sonunda göreceğiz, orası güzel... :D Geçtiğimiz ay ilk başta Flotsam And Jetsam’ın iptali ile üzüldük, Nisan başına kadar 21 bilet satıldığı için iptal edildi konser... Türk insanı olarak her işini son güne bırakmak kronik hastalığımızdır açıkçası, belki son güne kadar belli bir sayı elde edilirdi ama organizatör bu riski almak istemedi. Onların da kendi açılarından haklı gerekçeleri var. Flotsam And Jetsam’ı görsek iyi olacaktı ama kısmet değilmiş. Neyse diyelim. Bu ay birde tee İzlanda’dan ocağımıza incir ağacı diken Eyjafjallajokull adlı volkan Avrupa hava sahasını mahvedince 22 Nisan’da yapılacak olan Draconian konseri de yalan oldu ve mayıs ayına ertelendi. Her ne kadar grup MySpace’inde gelmek istediklerini ama organizasyon tarafından tarihin ertelendiği söylense de vardır bunda da bir hayır diyoruz. Mayıs ayıyla birlikte bizleri yavaştan yoğun konser programları bekliyor. Geçtiğimiz hafta Secret Chiefs 3’ün geleceği de duyuruldu. Ağlamaklıyım zira haftaiçine geliyor. Ben Ankara’dan kalkıp mümkün değil gidemem. Riverside’a da içim kan ağlayarak gidemeyeceğim ne yazık ki... Sınavlar var, onu geçtim ALES var, böhühühü. :’( Mayısın ilk haftasında Anathema ülkemize 3842. ziyaretini de gerçekleştirecek. Bu sefer yeni albüm çıkartacakları kesinleştiğinden artık kabak tadı veren setlistlerinden biraz uzaklaşacaklarını tahmin ediyorum. Deicide, Caspian, Bob Dylan ve Lamb Of God bu ay içinde ülkemize ziyaret edecek diğer gruplar... Gördüğünüz gibi, bu sene tam bir Killing Spree modundayız, para bulmak lazım etraflıca... :D Festival konser diye gideceğim bu ay sanırım, zira ağır ders yükü sebebiyle bu aralar doğru düzgün ne çıkmış, kim ne yayınlamış pek bakamıyorum bile... :D Sonisphere Festival’in de resmi

programı açıklandı. Özellikle pazar programı başta hayal kırıklığı yarattı. Tabii festival olduğu için Slayer veya Megadeth’in iki saat ve ya doksan dakika çalması fazla ütopik olurdu ama ilk başta Megadeth’e 45 dakika görünce bende şaşırdım açıkçası... Sonradan gelen tepkiler üzerine Megadeth bir saate, Anthrax 45 dakikaya çıkartıldı. Buna da şükür. Mastodon ve Volbeat’in ise çalma süreleri hala kısa olarak yerlerini koruyor. Özellikle Mastodon’un uzun şarkılarıyla otuz dakikada ne yapacağı merak konusu oldu. Diğer yandan Hayko Cepkin’in Volbeat üstünde bir saat çalacak olması da bazı kesimlerce pek hoş karşılanmadı. Açıkçası bende Hayko Cepkin’in yurdum sanatçısı olmasından dolayı her zaman onu izleyebileceğimizi düşünüyorum. İsminin ülkemiz piyasasında Volbeat’ten doğal olarak daha büyük olması bu konuda çokta önemli bir nokta mı, o da tartışılır. Neyse, en azından bu kadar grubu izleyecek olmamız bile hala şaka gibi geliyor. Önemli olan budur. Dün Angara semalarında Profestival Rock’ın ilk gününü nihayete erdirdik ayrıca... Pis metalciler olduğumuzdan festivalin bugünkü ve yarınki programına katılacağız gibi durmuyor. :) Efendim bildiğiniz gibi Profestival’de Deathstars, Katatonia, Kreator ve Sepultura sırasıyla bu dörtlü açıklanınca heyecanlara gark olmuştuk. Festivalden bir hafta önce Sepultura kendi isteğiyle daha erkene alınınca headliner Kreator oldu. Gittik dün festivale... Organizasyon detaylarına bir şey diyemeyeceğim, yemektir, lunapark şeysileridir, tuvaletlerdir, hiçbirini kullanmadım. :D Ama program aksamadan ve iyi diyebileceğim bir ses düzeniyle (sadece Katatonia sorun yaşadı, Sepultura ve Kreator gayet iyiydi) ilk günün altından kalkılması bence yeterlidir, gelecek açısından umut vericidir. Umarım bu ilk yıldan aldıkları deneyimi arttırarak devam ettirirler. Ankara’nın da böyle etkinliklere ihtiyacı var memur kenti olarak... :D


WORDS Ben içeri girdiğimde Sepultura çıkmak üzereydi. Brezilya’nın metal adına en büyük mamülü, Cavalera kardeşlersiz biraz eksik olsa da (her Sepultura dinleyenin içinde ukte olmuş artık. :D) yine de can canan ettiğimiz Sepultura ilk defa Ankara’da çıkacaktı, ne güzeldi. Ayarlamalar bittikten sonra Andreas, Paulo, Jean ve Derrick teker teker geldiler sahneye ve yardırmaya başladılar. Sepultura’yı önceki iki gelişinde izleme şansım olmamıştı. Derrick Green’in frontmanliği hakkında çok şey göremesekte sesi konusunda gayet başarılıydı, vokalleri güzelce icra etti. Yeni davulcu Jean Dollabella ise deli gibi çaldı, kesin kardiyak sorunlardan gider adam, bir saniye düzgün duramadı. Igor Cavalera gibi bir azmanın yerini doldurmak kesinlikle zor iştir ama Dollabella’yı beğendim açıkçası. Andreas Kisser’ı ise izlemek kesinlikle bir zevk, hem sahneye hakimiyeti hem de gitarını konuşturmasıyla seyirciyi oldukça gaza getirdi. Bu arada grubun artık edindiği tek gitarlı groove soundunun eski şarkılara da farklı bir dokunuş getirmesi dikkatimi çekti. Yıllardır çift gitarlı dinlediğim Max dönemi Sepultura şarkılarını tek gitardan duyunca ilk başta biraz ilginç geldi açıkçası. :D Sepultura hem eski klasiklerinden hem de Derrick Green ile olan döneminden şarkılar çaldı ama seyirci en büyük eşliği yine klasiklerde gösterdi. Arise, Territory, Sepulnation, Refuse/Resist ve tabii ki en çok beklenen şarkı Roots Bloody Roots’da bayağı bir katılım vardı. Sonuçta Sepultura canavar bir performans gösterdi ve bizleri memnun bıraktı. Ardından Katatonia çıktı. Uzun süren souncheckleri galiba pek istedikleri gibi olmadı, zira sahneye çıktıklarında hala sorun devam ediyordu. Roadieleri soundcheck sırasında anlaşılamamaktan yana dertliydi biraz. Katatonia artık iki Extreme Metal grubunun arasında çıktığı için mi bilemem, bana üç sene önceki Ankara konserini arattı açıkçası... Biraz da kısa kaldılar

sanırım. Gördüğüm diğer bir nokta şu ki, Night Is The New Day şarkıları pek konser şarkıları değil. Zaten ağır ve dinleyiciyi yerden yere vurmayan bir albüm, Forsaker ve The Longest Year dışında çaldıkları diğer üç parçada seyirci tepkisi net azaldı. Ne zaman The Great Cold Distance ve öncesi çaldılar, eşlik arttı, tepki arttı seyircide. Bende açıkçası Katatonia’nın eskilerine daha çok yakınımdır. Dolayısıyla Saw You Drown ve Teargas çalmaları net kral oldu. My Twin, Leaders, Evidence ve Ghost Of The Sun’da bayağı ilgi topladı. Grubun gitarist ve basistleri şu an geçici üyeler ama grup hiçte kopuk bir görüntüde değildi, fakat birşeyler eksikti. Yine de eğlendim Katatonia’da, içimde bir Murder uktesi bıraksalar da eğlendim. Çok seviyorum, ne yapayım? :D Kreator... Bu adamları anlatmak zor, izlemeniz lazım. Yardırdılar, acımadan yardırdılar. Seyirciyi avuçlarının içine aldılar, yerden yere vurdular. Playlistleri gayet iyiydi, klasikler es geçilmedi, When Sun Burns Red, The Pestilence ve Endless Pain sürpriz oldu. Mille Petrozza sürekli “moshpit” diyerek gazı yükledi seyirciye... Grup kendini öyle kaptırdı ki Christian coştu bir ara, Mille iki defa gitarda yardırmaktan şarkıya girmeyi unuttu. Jürgen denen sayborg gene makine gibi tıkır tıkır işledi, bir saniye bile durmadı. Bu ne bütünlüktür, ne gazdır, cidden metal dinleyen herkesin bu adamları bir kez görmesi lazım. Phobia her zamanki gibi seslerimizi kısan şarkı oldu, Pleasure To Kill, Terrible Certainity, Extreme Aggression, Coma Of Souls, Flag Of Hate, Tormentor gibi klasikler bir bir suratta patladı, son albümden Amok Run çalmaları beni ayrıca sevindirdi. Kreator kısacası Ankara’yı salladı ve gitti. Güzel bir gün oldu açıkçası... Yapanlara teşekkür ediyor ve kutluyorum. Sizlere de güzel bir ay diliyorum, görüşmek üzere...


CRAZY DANCE WITH LOVE Çocukluğumun lunapark gezintileri, Atlı Karınca, Çarpışan Arabalar gibi tehlikesiz ve eğlenceli oyuncaklara binmemle sonuçlanırdı hep.

saniyeliğine görebilecektim onu. Yeterdi. Olduğu yere uzaktan baktım, bu mesafeden bile mutlu edebiliyordu, ne tuhaf…

Küçüktüm, büyüdüm… Deli bir halaya sahibim ben. Konya’ da yaşar, tatiller de İzmir’ e gelir. Tam bir İzmirlidir. Gelince Fuara mutlaka uğrar. Lunaparktaki en acayip, en korkunç şeylerin hepsine biner. Küçükken eşlik edemezdim ona, üzülürdüm. Biraz büyüdüm sonra… Halayla ilk lunapark gezimizdi ve ben Crazy Dance’ le, tehlikeli oyuncaklar dünyasına giriş yapacaktım. İnanılmazdı. Çığlık atıp durmuştum, biraz heyecandan, biraz korkudan, biraz da eğlenceden… Böylece “ tehlikeli oyunlar” dünyasına girmiş oldum. Büyümek demek, her anlamda “ bu” demekmiş. 10 yıl önce başladığımda anlamamıştım. 10 yıl sonra bugünlerde öğrendim! Aylardır yolunu gözlediğim adam fuardaydı. Sonunda gelmişti. Belki 5 dakikalığına, belki 5

ASUMAN İNCİ

Gece 4 kere uyanmıştım. Her seferinde de “ Eyvah geç kaldım” diyerek… Sabahın köründe kalkmış, kuaföre gitmiştim. Giyinip süslenmiştim… Kendime, ona sunabileceğim bi bahane bulup onu aramıştım. “ Görüşmeyelim” demesine rağmen… Ve, o an, tam karşımdaydı. Yanına gitmeye çekindim. Başı çok kalabalıktı. Eğer görüşeceksek ve iki kelime edeceksek, bunun, bu defa bir şeye benzemesini istiyordum. Fuar binasından çıktım, zaman geçirmek, stres atmak için lunaparka gittim. Bilet aldım ve tehlikeli oyuncaklar dünyasına adım attığım, benim için her türlü banko olan Crazy Dance’ in önünde, bi önceki turun bitmesini beklemeye başladım. İnsanları izledim. Eğleniyolardı. Mutlu görünüyolardı. Kırmızı koltuklu bölümüne baktım oyuncağın. Tanıdık bir yüz vardı. Sevdiğim adamın eski sevgilisiydi o. Oradaydı ve dalgalı saçlarını savurarak, gülerek eğleniyordu. Mutlu


görünüyordu. Bense mutsuzdum. Tur bitti. O inerken ben bindim, benden önce gelmişti. Yanımdan geçti gitti… Çocukluğumda o koltuklara oturuşumdaki heyecanla alakası yoktu bi defa yaşadığım duygunun… Aslında ne hissettiğimi de tam olarak tarif edemem. Bir şey hissedemediğimi söyleyebilirim sanırım. Tanıdıktı… “ Kız arkadaşım var ve yarın yanıma geliyo” mesajını okuduğum ankiyle aynıydı. Yerime oturdum. Oyuncak hareketlendi. Hayatımın en acı çığlıklarını attım. Kimse fark etmiyordu nedenini. Histerik kahkahalar atarak dönüyordum, savruluyordum lunaparkta… Göl’ ün oradaki bira bahçesine gittim. Biraz içtim, düşündüm. “ Keşke” dedim. “ Keşke, dalga geçer gibi, seninle İstanbul’ da görüşürüz. “ demek yerine “ Eski manitaya sözüm var, üçümüz çok uyumlu bi trio olmayız malumun” deseydi. Aslında bu bile tam olarak gerçek değildi. Gerçek, benimle görüşmeyi, benim arkadaşlığımı istemiyor oluşuydu. Yine de, “ Seninle İstanbul’ da görüşürüz” den çok daha iyiydi, sahiciydi.

Kızacak mıydım ya da kırılacak mıydım ona? Öyle olsa bile, ona neydi? Çok mu düşünüyordu ki beni? Önceden yapılan bir programı anlayamayacak kadar aptal bir kız mıydım ben? “ Seni artık sevmiyorum” diye yalan söylediğimde “ Muhteşem” cevabını veren adam, benim üzülüp üzülmediğimi bu defa neden önemsemiş olsundu ki?... Neler düşünmüştüm… Defalarca İstanbul’ a gidip, onu aramıştım ve o her seferinde bir bahane bulmuştu görüşmemek için. Şimdi İzmir’ e geliyordu ve “ İstanbul’ da görüşürüz” diyordu. Uyuz olayım diye söylüyor olabilirdi. Evet, evet. Kesin öyleydi, gelince arayacaktı. Normal bi insan olamazdı bunu söyleyen. Aptalmışım. Gerçek, hayatımın oyununda karşımda durmuştu.

ilk

tehlikeli

Onu aradım ve “ Oralar çok kalabalık, uğrayamayacağım yanına” dedim. Bir yalan daha söyledim ona. “ Tamam” dedi. Dünden razıydı zaten o da… Büyümüştüm. Büyürken bütün oyunlar daha tehlikeli hale gelmeye başlamıştı. Büyümek bana son kazığını da, geçtiğimiz Cumartesi atmıştı…


ZELİHA KARAKOCA


Şeylerin Dünyası... Ayak takımının en adi soyluluk gösterileri kadar sahte bu dünya! Geleceğin küçük iblisleri gülümsüyorlar masumca insana.. Kendince günah olana kışkırtıyorlar masum gülüşlerindeki dehalarıyla. İblis en evrensel varlık(! ) yeryüzünde. Öyle ki, zamanın koşullarına kendini uydurup insanı kandırmanın yolunu bulmuştur her daim… İnsan, zavallı, savunmasız, masum yaratık(!). İblise yüklüyor günahlarının bedelini… Oysa İblis içinde, iyi de kötü de onda başlayıp biter. Aklın arzularının gerisinde kaldığında…devam et…iblise sığın… devam et arkasına saklanmaya… Herkes görüyor onları! Gerçekte olmayan bir şeye, kendi savunma mekanizmalarına köleler, köleleriler çünkü acizliklerinin! Ölümlülere hükmün geçse de, göçmüşlere geçmez hükmün! Saltanatın yaşadıkça… Çünkü her şeyden önce insansın sen! Yokluğuna katlanabilmek için yok etme her şeyi! Yok etmenin ötesi bilinmezlikler diyarına varır.… Gülünç şeyler tabi…ama güldüklerimizden ibaret şeylerin dünyası…


Siyah Beyaz Dergisi - Sayi 21 :: Mayis 2010  

www.siyahbeyazonline.com www.facebook.com/siyahbeyazonline www.myspace.com/siyahbeyazonline