Issuu on Google+


- PEAVEY 6505 head! - ENGL FIREBALL head! - MARSHALL 1960 A LEAD kabinet - HUGHES & KETTNER ATTAX CLUB REVERB amfi - MARSHALL MG100 HDFX head (2 adet) - MARSHALL MG412A kabinet (2 adet) - PEAVEY TNT 115 bas amfisi - JACKSON DK2 elektro gitar - YAMAHA AES420 elektro gitar - IBANEZ AK 95 HOLLOW BODY gitar - CORT GB-JB Bas gitar - PRESONUS 16.4.2 StudioLive 16 kanal mikser - BEHRINGER Eurodesk MX 8000 24+24 kanal mikser - RODE NT2-A condenser mikrofon - SHURE SM57 vokal ve enstrüman mikrofonu (3 adet) - AKG D112 (Large-diaphragm dynamic microphone for bass instruments) - STUDIO PROJECTS C4 (Small-diphragm matched pair Microphones) - SAMSON AUDIO drum microphone kit (8 parça) - SHURE PG57 (2 Adet) - SENNHEISER e825S - BLUETUBE 2 kanal mikrofon ve enstrüman preamp - MOTU 2408 ses kartı - ALESIS 3630 compressor - BEHRINGER Ultra-Graph Pro 31 band graphic equalizer - ALESIS Midiverb 4 digital processor - POWEPLAY PRO-XL 4 channel headphones (2 adet) - M-AUDIO BX8a dinleme kabinleri

- WHARFEDALE PRO EVP-X SERIES 600 watt stüdyo kabinleri - PEARL EXPORT SELECT SERIES bateri - TAMA IRON COBRA (HP900 PTW Iron Cobra Power Glide twin pedal) - TAMA IRON COBRA (HP200 TWB twin pedal) - PEARL P122 twin pedal - 14 snare - 10/12/13 alto - 14/16 floor tom - 20/22 kick - PEARL DR-501 rack system

Zil Seçenekleri: - MASTERWORK Custom 16/17/18 crash - MASTERWORK Resonant 16/17/18 crash - ZILDJIAN Scimitar 14 hi-hat - İSTANBUL Samatya 14 hi-hat - SABIAN B8 Pro 15 Rock hi-hat - MASTERWORK Custom 14 hi-hat - SABIAN HHX 20 dry ride - SABIAN 20 medium ride - MASTERWORK Custom Pointer 20 ride - MASTERWORK Resonant 16 china - İSTANBUL Custom 18 china - İSTANBUL Xperiment X-Metal 18 china - İSTANBUL Radiant 10 Rock mini china - İSTANBUL Radiant 10 splash

Stüdyo DEEP’in akustik düzenlemesi yenilenmiştir.


Selamlar, Geçen ayın sürpriz albümü Dimmu Borgir Abrahhadabra, esasında bu sayımızın kapağını doğrudan garantilemiş gibiydi ancak albümün devasa bir hayal kırıklığından öte olmaması, bize epeydir kapak yapmayı düşündüğümüz Samsas Traum’a yer açma imkanı verdi. Almanya’nın bu az bilinen, çok iş yapan ismini ülkemizde de duyuralım istedik. Ekim ayının ilk haftası ciddi bir konser yoğunluğu var. Biz bu ay erken yayına girdiğimiz için siz bu yazıyı okurken henüz 30 Eylül’de Kuruçeşme Arena’da gerçekleşecek olan Ozzy konserini kaçırmamış olacaksınız. Heavy Metal’in yaratıcılarından Ozzy, 30 Eylül’de İstanbul Kuruçeşme Arena’da. Bir diğer önemli konser 2 Ekim’de yine İstanbul’da gerçekleşecek ki Rock tarihinin en muazzam isimlerinden Scorpions, yıllar sürecek veda turnesi çerçevesinde İstanbul’da çalacak.

Bu veda işi sonrasında yeniden toplanırlar mı, yoksa bikaç sene sürecek turne boyunca İstanbul’a tekrar uğrarlar mı bilemiyorum ama henüz Scorpions izlemediyseniz kaçırmayın derim. Ha şu var, ben de henüz izlemedim ama Scorpions’la aynı gün Ankara’da gerçekleşecek olan bir başka organizasyona icabet edeceğim için gidemiyorum. 13. Geleneksel Rock Station Festivali bu sene enteresan kadrosuyla tek günlük yapılacak. 2 Ekim günü Ankara CEPA Alışveriş Merkezi’nin otoparkında gerçekleştirilecek olan bu devasa organizasyonda, Moğollar, Erkin Koray ve Whisky gibi Türk rock sahnesinin ağır isimlerinin yanı sıra Black Tooth, Richter, None Shall Return gibi isimler sahne alacak. Siyah Beyaz olarak festivale icabet edeceğiz. Gelecek ay görüşmek üzere. Selim VARIŞLI

SİYAH BEYAZ DERGİSİ :: EDİTÖR // YAYIN VE SANAT YÖNETMENİ ::

SELİM VARIŞLI :: YAZARLAR ::

EMRE DEDEKARGINOĞLU, GÖKHAN KORKMAZ, DURSUN ÇİFTKROSOĞLU, ATİLLA ÇELİK, ZELİHA KARAKOCA Kapak Fotoğrafı: ERDAL MAHİR CÜRAN - http://curan.deviantart.com E-Mail: info@siyahbeyazonline.com Facebook: www.facebook.com/siyahbeyazonline | MySpace: www.myspace.com/siyahbeyazonline


SELİM VARIŞLI


“Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider, her şey nasıl başladıysa öyle biter.” Yukarıdaki cümle, üstat Yavuz Çetin’in mezar taşında yazar. Dimmu Borgir yazısının tepesinde ne aradığını birazdan açıklayacağım ama öncesinde belirtmek isterim ki üstat bir daha hiç kimseye “mezar taşında ne yazmasını isterdin” klişesini yaptıramayacak bir cümleyle yatıyor orada.


Milenyum sonrası extreme metal sahnesinde çığırlardan çığırlara koşan, yaptığı son üç albümle hayatımda derin kesikler açan, yaratıcılığıyla türdeşlerinden kendini her notada ayıran koca Dimmu Borgir, Yavuz Çetin’i haklı çıkaran bir diğer olgudan öteye geçmedi. Kaybetti. Elemanlarını, müziğini, ruhunu… Puritanical Euphoric Misanthropia albümüyle başlayan fanatizmimi “Death Cult Armageddon” ile zirveye ulaştıran, “In Sorte Diaboli” adlı başyapıtıyla karanlığa anlam kazandıran Dimmu, “Abrahadabra” adlı yeni albümüyle, geride kalan küllerin toza karıştığını, zorlamayla bu işlerin olamayacağını kulaklar önüne serdi.

Mustis, Vortex ve Hellhammer’ın yokluğunda üç kişi kalan, eksiklikleri eski Vader davulcusu Daray ve Ulver, Borknagar, Arcturus insanı Garm gibi klas adamların desteğiyle kapatmaya çalışsa da yeni albümde çam üstüne çam deviren Dimmu, albümü Andy Sneap gibi bir usta mikslediği halde sound’dan da kaybetmiş. Zira önceki albümü Fredman Stüdyosu’nda Fredrik Nordström prodüktörlüğünde kaydetmişlerdi. Albümün muazzamlığı karşısında Nordström ancak kalkabilirdi zaten o işin altından (ki Puritanical ve Death Cult’ı da Nordström kaydetmişti). Yeni albümü Shagrath’ın home studio’sunda kaydetmişler ki muhtemelen Andy


Sneap de eldeki malzemeyi görünce umutsuzluğa düşmüştür. Nitekim albüm prodüksiyon açısından da parlak değil. Açık konuşayım, albümde grubun hırsıyla değil Nuclear Blast’ın gazıyla çıkmış gibi bir isteksizlik havası var. Her şey bir yana, bu havayı soluduğum anda albüm bitti benim için. Tamam, Galder başlı başına baba bi müzisyendir. Tek kişilik ordu tadındadır. Keza Shagrath ve Silenoz’un da aşağı kalır yanları yok ama Dimmu Borgir büyüsünü yakalamak için bu üç adamın bir araya gelmesi de yetmiyor, yetmemiş.

Söylemek (sıvamak) istediğim çok şey var ama hayatımın bi döneminde “darkness provider” olarak yer etmiş bir grubu daha fazla yerin dibine batırmak istemiyorum. Dimmu Borgir bu albümle “işleri bitti abi” söylentilerini haklı çıkardı. Metal Hammer’ın Behemoth için attığı “Look out Dimmu, This is the new evil” şeklindeki saçmalık sıralamasında dünya klasmanını zorlayan hareketini de haklı çıkardı. Nergal de kanser olmuş zaten, ne olacak bilmiyorum :/ Eski Dimmu’nun anısına DVD promo fotolarından birini de ekledim dizgiye.


SELİM VARIŞLI


Almanya’nın müzikte her daim zirveler arasında yer alması bir yana, Almanca’nın da olabildiğince az kullanılmasına rağmen özellikle ekstrem tarzlarda içine girdiği her şeyi daha bi pırıl pırıl gösterdiği ortada. Rammstein’ın Mutter albümüne kafasınız sokarak söylemek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Samsas Traum da Almanca’yı olanca pisliğiyle kullanan, sömüren bir grup. Tarz olarak hiç kimseye yaranamayacak bi haltın altına imza atıp,

clean vokalli Black Metal icra ediyor Traum. Ayrıca akustik albümleri de var. “Bu ne kel alaka lan böyle” diyenleri alakaya tel bağlamak üzere underground müziğin allame-i cihan’ı Ulver’in “Natten’s Madrigal” ve “Kveldssanger” albümleriyle dolu mavi bir odada Jack Bauer’la baş başa bırakmak isterim. Samsas Traum’un müziğinde synth kullanmak gibi ekstra bir cesaret göstermiş olması, prodüksiyon konusunda hayvani düzeyde işler çıkarması ve electro tabanlı, yer yer Aggrotech’e bağlayan remixlere albümlerinde fütursuzca yer vermesi,


orijinallik açısından daha bi çekici kılıyor işi. Grubun kariyeri boyunca yaptığı en iyi parça olan (subjektiflikte sınır tanımıyorum evet), “Heiliges Herz-Das Schwert Deiner Sonne” albümünden ‘Liebeslied’ı kaç gece karanlığa banıp yedim bilemiyorum ama iyi bi kokteyl olduğu konusunda garanti verebilirim. Bir Trisol Records grubu olsa da sağda solda belirtilen “Gothic” yaftasına göründüğü kadar yakın bir isim değil Samsas

Traum. Daha ziyade Alman endüstriyel fabrikasyon metal soundunun cesur ve arıza karakterlerinden biri olarak görüyorum. Adamın dilini anlasam belki daha enteresan noktalarda da görmeyi başarabilirim ama mevzu Almanca olunca hissiyat geniş olsa da objektif dar açıdan yakalıyor, elde bu var. Orijinal bişeyler arıyorsanız mutlaka dinleyin. Aramıyorsanız da dinleyin, belki arama ihtiyacı hissettirebilir de ben de kendime pay çıkarırım.


ATİLLA ÇELİK


Hayatımın Güneşi ve Dokumaları İnsanoğlu yerküre üzerinde yüzyıllardır hüküm sürmeye çalışıyor. Hem de hayatın her alanında. Hükümranlık aynı zamanda bir yaşam biçimi ve hayatı idame ettirebilmenin gerekçelerinden biri. Yerkürenin nimetlerinden en fazla yararlanan varlık sınıfına giriyor bahsi geçen memeliler. Bu onun kaderi. Öyle bir kader ki, teolojide insanoğlunun varolma nedeni bile çok zor ve ağır bir sorumluluk süreci. Öte yandan hayatı yaşamaya çalışmak, hayata tutunabilmek ve karşılaşılan bir çok şey tezatlıklar ve denge üzerine kurulu. İnsanoğlu varolduğundan beri hep bir şeylerin ikileminde kalmış ve denge duyusunu sağlamaya çalışmış. İyi – kötü, siyah – beyaz, mutlu – mutsuz, depresif – pozitif, soğuk – sıcak, maddiyat – maneviyat. Söz konusu denge süreci Doğu felsefelerinin en büyük temellerinden

birine öncülük ediyor. Ying – Yang örneğinde olduğu gibi. Sürekli bir denge tutturabilme yarışı, bu hayata tutunabilmek için. Öyle ya, demin de söylediğimiz gibi, teolojik anlamda insanoğlu daha yaratılırken bir seçime maruz bırakılmış; Şeytan ve Tanrı arasında. İnsanoğlunun varoluşu bile tezatlıklara ve denge duyusuna mecbur bırakılmış. Şeytan ve Tanrı meselesi John Milton’ın Kayıp Cennet’ine bırakılsın.. Bir de ilgili tezatlıklara kaos ve sükunet, doğa ve makine anlamında bakanlar, sorgulayanlar ve üzerinde duranlar var. Tıpkı Hollanda’nın yoğunluklu olarak tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin kesişmesinin yarattığı işbirliği sonucu Avrupa’nın en önemli bilim merkezlerinden biri haline gelmiş Kuzey Brabant bölgesinin Tilburg şehrinde vuku bulmuş Textures grubu elemanları gibi. Kuzey Brabant bölgesinin kendisine has doğa ve bilim dengelerini barındıran bir mevki olması,


o bölgede yaşayan ve orada büyüyen Textures elemanlarını kaos ve sükunet, doğa ve makine üzerinde tezatlıklara sürükleyip sorgulamalar yapmaya teşvik etmiş. Adeta doğal bir seleksiyon tadında. Buradan benim için çok ama çok özel olan Textures grubuna geçiş yapmış olduk. Hanidir, karamsar ve çevrenin karanlık seslerce sarıldığı ortamlardan çok geçmişizdir. Bulutların ardında saklanmış güneşin eksikliği bazen depresiflik ve umutsuzluk sebebi. Bir an bir şey olur. Bulutlar dağılır ve güneş tüm parlaklığıyla gözümüzü kamaştırır. Güneşin parlamasıyla hayatımız da kendi içinde doğar ve farklı bir anlam kazanır. Umutla dolar. Textures’un bütünsel anlamda yaptığı müzik ise kendi paşa gönlümde tek başına bulut dağıtma sebebidir. Enstrümanlarından çıkan melodiler güneşin mimarlığına soyunur ve güçlü bir haz,

mutluluk sebebidir. Doğa, kaos, sükunet ve makine karmaşasının iç içe geçtiği bir dünya tasvirini birebir betimleyebilecek tüm sesleri bir araya getirdiğinizde ortaya birden fazla müzik türünü bir araya getiren, Cynic hislerini andıran üstün bir müzik ruhu çıkıyor. MTV yerküre üzerine her gün birbirinden yeteneksiz zibidileri süredursun, belki de geleceğin müziği bu. Ya da dünya topraklarının altında kapana kısılmış ve çıkmak üzere kendisini zorlayıp duran saklı melodiler ışığı diyelim. Etkili, güçlü ve manyaklar gibi çalan grubun özellikle bu kadar modern bir müzik yapabilmesi muazzam bir yetenek meselesi. Çok da yaşlı değiller halbuki. 2001 yılında yola çıkıp, 2003 yılında Polars, 2006 yılında Drawing Circles ve 2008 yılında Silhouettes ile şimdiden üstün yetenekli grup yaftasında yerlerini almış durumdalar. Hem de her albümde üstüne koyarak ve daha fazla modernleşerek.


Bahşettikleri söylemlerin ışığından yol aldığımızda gruba dair oluşturulan tüm semboller, logolar, çizimler ve ilgili sembollerde tezatlıkların üstüne yapılan vurgulamalar yerli yerine oturuyor. Oldukça usta ellerden çıkmış olduğu aşikar olan bu sembolleri ise bir başkalarına yaptırmamışlar. İlhamı ruhlarında taşıyan bizzat kendileri ve ilgili ruh hallerini birebir sembollere ancak kendileri yansıtabilirlerdi. Bu sembollerde imzası olanlar grubun vokalisti Eric Kalsbeek ve basçı Remko Tielemans’dan başkası değildi. Geçtiğimiz aylarda Eric Kalsbeek’in ayrılması gerçekten kötü oldu. Onun yerine adını sanı duyulmayan Cilice isimli bir gruptan Daniel de Jongh ismini dahil etmişler kadroya. Klavyeye de Uri Dijk’i.. Grup bizlere yönelttiği söylemlerde özellikle kendi hayat deneyimlerinden yola çıkıyor. Yaşadıkları bölgenin ve yaşam şeklinin bir çok şeyi gözlemleyebilmek, tartabilmek ve kağıda dökebilmek anlamında önemli katkısı söz konusu. Grubun liriklerindeki çağrışımlar ve betimlemeleri müzik ile birlikte tartarak, yontarak, hissederek uyumlaştırdığınızda isimleri gibi hayatımızı dokuduklarını hissetmiyor değilim. Duman salan kızgın sahalardan yayılan rüzgar ve tozların arasına karışmış kuş tüyleri ve karaya oturmuş gemiye uçuşan kuşlar, eski günlerin yeniden doğmasıyla önceden olayları seyredenlerin güçlü toplanışına

tanıklık eder. İnsanoğlu tıpkı böcekler gibi hayata adımını atar. Milyonlarca düşünce ve fikir gözyaşı döker, bu sonsuz enerji ve sinerjiyi daha güçlü kılar. Özgürlüğü böyle buluruz ama aynı zamanda ruhumuz inanılmaz bir boşluk içindedir. Arzular yalandan farksızdır ve insanoğlunun geleceğe dair tüm planları zayıflıktan ibaret kalır. Yapılan onca hatanın ardından kayıtsız bir şekilde günahların bağışlanmasına odaklanılır ve buna dair yapılan eleştirilere kusur bulunur. Bu insanoğlunun doğa ve yaşam ile olan mücadelesinde çok sık karşılaştığı temel problemlerden biri. İnsanoğlunun tüm teknolojik gelişmeler ışığında nereye gittiğini sorguladığı görülmüştür ama bu sorgulamaları ne kadar gerçekliğe döktüğü koca bir soru işaretidir. Hayatta bunca zorluk varken, katledilen doğa, içine düşülen kaos halleri ayrıntıdan ibarettir bazen. İnsanoğlu ironik bir şekilde savaşı getirir, katil olmayı yeğler ve genel bir kitleye korku salar. İlgili genel kitle de bir avuntuya ihtiyaç duyar. Para ve kan üzerine bir saltanat kurulmuştur çünkü. İnsanoğlu böyle bir ortamda kutsanmayı, avunmayı ve yeniden doğuşa tanıklık etmeyi ister. Böyle anlarda sükunet çok uzaklardadır, insan ilişkileri zayıftır. Medeniyetler arasında derin kuleler inşa edilmiştir. Aslında dünya takımyıldızları altında kaybolmuştur ve rüzgar sessizce eser gider. Duman salan kızgın sahalara, uçuşan kuş tüylerine ve karaya oturan gemiye


geri döneriz bir an. İlgili söylemin en başına... Kaos ve sükunet, doğa ve makineler arasındaki aleni ve saklı savaşlara şimdiden şahitlik ederiz. 2008 tarihli Silhouettes albümünün giriş parçası olan ‘Old Days Born Anew’ şaheserinin bana bahşettikleri bunlardı işte. Hepimiz bu hayatta bir yolcuyuz aslında, sadece geçip giden. Bazen birlikte yürüyen. Bazen de burada olduğu farz edilmeyen ve tüm yolların olduğumuz yere çıktığı. Şüpheli öyküler anlatan elçilerin arasında sonsuz şaşkınlık içindeyiz. Her mevsim kokularını alıyoruz. Karanlık kokularını.. Bazen tüm sebebi kendi içimizde yarattığımız canavarlar. O canavarları yendiğimizde nihayet özgür kılıyoruz kendimizi. Ya yenemezsek? O zaman suçu belki de Tanrı’da buluyoruz. Neler yaptığına ve yarattığına bakmasını diliyoruz. Bu yaratımların içindeyken kaçamayacağımızı.

görüyoruz. Vazgeçme durumunda… Tıpkı Messengers isimli parçalarında beni de umutsuzluklardan vazgeçirdikleri gibi… Hem müziğin hem de liriklerin betimlediği olguları bir araya getirdiğimde yukarıdaki duyguları hissediyor ve yaşıyoruz; puslu-karanlık endüstriyel ve kaos yaşamını ruhumuza üfüren.. Kendi içinde sürekli sorgulamalar yapıp doğrulara erişerek Doğa Ana’ya ve sükunete kavuşan.. Vokalist Eric’in kullandığı farklı ses renkleri ilgili tezatlığın aynası gibi. Bazen ruhunuza işleyip sükunete davet edecek kadar huzur verici ve temiz, bazen de makineleri hatırlatan, kaos yaratan puslu bir hava kadar sert, agresif ve hırçın... Bunlardan hangilerini seçeceğimiz Textures müziği ve lirikleri ışığında bize kalıyor. Ama ben seçimimi çoktan yapmış durumdayım onların rehberliğinde. Melodileriyle ve modern sanatlarıyla bulutları yarıp geçerek güneşe tanıklık eden ve mimarı olan birkaç insanoğlu.

Açlığı.. Textures adı verilen… Vazgeçişimizi.. Bize kötü masalları anlatan elçilere ve içimizde yarattığımız canavarlara dönüştüğümüzü

Progressive’i, Death Metal’i, Thrash Metal’i, Endüstriyel etkileri, ekstrem müzikte modernizm ile bir potada eriten bir ruh..


SELİM VARIŞLI


Geçen haftaların sürpriz albümlerinden biri olarak boy gösterdi Slash. Gunz’ın benim için Axl’dan bile önemli bir markası niteliği taşıyan mübarek insan evladı Slash, rock müziğin adından çok daha fazla anlam ifade ettiği ihtişamlı yıllardaki en büyük imzalardan biri. “Gunz Axl’sız olmazsa, Slash’siz hiç olmaz” cümlesi nedeniyle kaç kere aforoz edildiğimi hatırlamıyorum ama tahmin edersiniz ki aforoz mevzusunu maksimum Toni Iommi kadar ciddiye alıyorum. Peki, seksenlerin takvim üzerinde çoktan terk-i diyar eylediği, doksanların kendi puslu karanlığında kaybolup gittiği bu plastik çağda Slash neyin kavgasını veriyor? 2010 yılında bu albümün ne işi var? Değerli arkadaşlar, bu albüm ancak bu çağda yere göğe sığdırılamaz. Zira seksenlerde yayınlansaydı, başta Gunz olmak üzere bir çok devasa rock ikonunun yanında kaybolup giderdi. Hard Rock’a ait bütün klişelere sahip albüm. Eksiği

yok fazlası var. Nedir o fazlalık? Ozzy, Lemmy, Iggy, Izzy, Duff, Cornell, Astbury, Dave Grohl gibi kült isimler. Lakin bu adamların Slash gibi tellerinden kalite dökülen bi adama hayır dememiş olmaları, albümü “classic rock legends vol 48” formatından kurtarabiliyor mu, orası tartışılır. Ama esas tartışılması gereken, classic rock legends formatını yaratabilmenin bir başarı olup olmadığı. Slash güzel albüm yapmış. Adı geçen müzisyenlerin hiç biri albümde yer almasaydı da atıyorum Stone Temple Pilots’ın vokalisti (adı neydi herifin, Velvet Revolver’da beraber çalışmışlardı Slash’le) söyleseydi de bu albüm güzel olurdu muhtemelen. Zira Slash imzası var. Ve Slash imzası nedeniyle “güzel” bir albüm olması yetmiyor bana. Gunz’ı GUNZ yapan adamdan, hele ki bu çağda, seksenleri ayaklandıracak, yeri göğü inletecek bir albüm beklerdim. Ancak dediğim gibi, bazılarında bizzat imzası olan klasik rock klişelerini usulüne uygun bi şekilde pişirip güzelce soslayıp servis etmiş Slash.


E şimdi son 30 yıldır bu albüme benzer tonla albüm yayınlamıştır. Bunu onlardan ayıracak bir özellik aramak, bir Gunz ve Slash fanı olarak benim hakkım değil mi? Beni yoran nokta bu işte. Tamam, özgünlük beklemiyorum, haddim değil zaten. Ama o sadece klasik rock üstatlarının çözmeyi başardığı ve insanlığa formülü gizli tutulan Coca Cola misali yıllardır afiyetle içirdikleri formül, sadece onların bildiği o gizli sihir yok bu albümde. Cola Turka gibi albüm olmuş. Orijinalinin yanında meyan kökü şerbetinden daha fazlası değildir ya Cola Turka.

Aynen öyle olmuş işte. Cola içtiğinizi düşündürür, soğuktur, bi an için güzel gibi görünür ama özünde eksik bişeyler vardır. İşte karşısınızda Slash 2010. Azılı Gunz fanlarına ısrarla tavsiye ederim demek isterdim ama azılı bi Gunz fanı olan kendime bile tavsiye edemedim, orijinalini almaya elim gitmedi. Zamanın beni utandırıp haksız çıkarmasını ummaktan fazlası gelmedi içimden. Yine de “görecelik kuramı” gereği kulak kabartmanızı öneririm.


SELİM VARIŞLI


İçinizde Machine Head sevenler illa ki vardır. Eskiden yeni gruplar, o grubun elemanlarının daha önce çaldıkları gruplar örnek gösterilerek tanıtılırdı. Bu kez tersini yapacaz zira eski grup yenisine göre epeyce underground kalıyor. Olayımız Vio-Lence. Sean Killian ve Robert Flynn adında iki şahane insan evladının başını çektikleri bu halayda özellikle üzerinde duracağımız albüm de “Eternal Nightmare”. 1986 tarihli bu Thrash klasiği, 35 dakikalık kısa ömrüne rağmen büyük işler ortaya koymuş bir yapıt. Thrash Metal’in tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de fırtına gibi estiği yıllarda yayınlanan bu albüm, bir grubun ilk albümü olmak için fazlasıyla iyi olması bir yana, aynı dönemdeki benzeri diğer grupların albümlerinde yakalayabildikleri ayarın çok üstünde bir çizgide seyreder. Mevzu Thrash Metal bile olsa olayın pazarlama olmaksızın bi yere kadar gidebileceğinin somut örneğidir Vio-Lence ve Eternal Nightmare. Zira aynı dönemde yayınlanan

“Reign In Blood”, “Master Of Puppets”, “Pleasure To Kill” gibi albümler artılarıyla eksileriyle, iyi pazarlama stratejileriyle zirveye tırmanmayı başarırken, “eksiği yok fazlası var” albüm Eternal Nightmare; 10 senedir aynı barda içtiği halde her Pazartesi günü “haftaya yeni demomuz çıkıyo abi” formatından kurtulamayan Türk gruplarını aratmayacak bir pazarlama düzeyiyle geri planda kalmış, grubu hak ettiği şöhretten, seyirciyi de hak edip etmediğini bilmediğim muazzam bir müzikten mahrum bırakmıştır. Vio-Lence kalıp olarak bildik “Thrash Metal nasıl yapılır” kitabında yazılı kuralların dışına çıkmasa da bu kuralları kendine göre öyle güzel esnetmiştir ki, ortaya çıkan ürün nihayetinde pata küte Thrash olmasına karşın bugün bile buram buram orijinallik kokmaktadır. Özellikle metronumu yükseklerde dolaşan albümlerde her an karşımıza çıkması muhtemel kendini tekrarlama tribinden eser yoktur. 35 dakikaya


sığdırılmış iki saatlik müzikle albümün nasıl başlayıp bittiğini anlamam bunca senedir. Bu arada yazının başında Machine Head’den söz ettik. Machine Head fanlarının bu gruba olan hayranlıklarını baston gibi kullanarak Vio-Lence albümlerine dalmaları sonucunda kafayı gözü yaracaklarını, bekledikleriyle alakasız şeylerle karşılaşacaklarını, “ya sev yabadabadu” tandanslı bir sev ya da nefret et atmosferine gireceklerini, bu atmosferden olabildiğince hızlı bi şekilde çıkarak daha dikkatli kulak kabartmaları gerektiğini ısrarla vurgulamak isterim. Machine Head’e hiçbir zaman ısınamamış bi adam olarak kendi kendime “imam verir talking heads, kendi yutar saltarello” desem de iki grubu şöyle yan yana koyup alıcı gözüyle bakma cüretini gösterdiğimde aldığım hazin izlenim, beni Machine Head sevenleri üzmemek adına sessiz kalmaya itiyor. Yine de siz bana bakmayın, geniş görüşlü olun. Machine Head’i “ulan herifler ne çalıyo arkadaş be” voltajıyla dinliyorsanız VioLence için totem dikmeniz bile olası.


Peki bu grubun gidişatı nasıldır, diğer albümleri ne ayaktır diye soracak olursak (kendin sor kendin yanıtla, kiloyla cevap bulunur), “Opressing The Masses” albümünün de kayda değer güzellikte olduğunu, ancak onun haricindeki albümlerini, özellikle son dönemlerinde yaptıkları işleri dinlerken “ben burada ne arıyorum lan” tandansıyla elimin yine eski albümlere gittiğini, şahsi ve subjektif sayılabilecek bir not olarak buraya düşeyim. Ama kulak vermeyi ihmal etmeyin, tuhaf işler yapsa da raconunu pek dağıtmamış bi gruptur Vio-Lence. Bu arada hem Eternal Nightmare hem de Opressing The Masses muhteşem kapaklara sahip albümlerdir. Albüm kapağı konusunda yüksek düzeyde obsesyon sahibi bi insan olarak bu konuda da yerlere kadar eğilerek selamlıyorum Vio-Lence’ı.


SELİM VARIŞLI


Biz Paradise Lost’a gözyaşlarımızı altın kadehte sunmaktan yorulduk, onlar ezmekten yorulmadılar. Şüphesiz kariyerinin en olgun ve muazzam dönemini yaşayan Paradise Lost, “In Requiem” gibi gecemi gündüzümü altüst eden bir albüm sonrası yine beklentilerin ve gözyaşlarınının bir gramını bile israf etmeyip körkütük dipten ve derinden bir albümle “adını dağlara yazdım” atmosferini veriyor enseden enseden. In Requiem yayınlanana kadar tüm Paradise Lost kariyerinin yegane zirvesinin One Second olduğunu düşünen bir fani idim (tamam fırlatmayın

ayakkabıları, “Icon” ve “Draconian Times” da güzel albümlerdir, kabul ediyorum). Gençlik yıllarımı yağmalayan albümler arasında önde giden One Second’ın, In Requiem ile kendine şahane bir ruh eşi bulduğunu düşünmüştüm ki, son albümüyle Paradise Lost olayı Threesome’a, böyle ne bileyim, sıradağlar tribine verdi. ‘As Horizons End’ inanılmaz bir parça. Muhtemelen Paradise Lost tarihinin en iyi albüm açılışı. Albüm devam etmesin, tek parçadan ibaret olsun hissiyatı yaratıyor. Kendinizi kainat karşısında gariban gibi hissetmeniz, müziğin karanlık tahtı karşısında şoparca diz çökme arzusuyla yanıp tutuşmanız,


The Crow’da Brandon Lee’nin yaptığı gibi yere yanıcı bişeyler döküp, “In Paradise We Lost” yazmak istemeniz için ellerinden değil içlerinden geleni yapmaları fazlasıyla yetiyor bu adamların. Eski Paradise Lost fanları arasında topluluğun son albümlerine temkinli yaklaşanlar olduğunu, grubun eski karanlık havasını korumayı başarsa da leş atmosferi terk edip daha steril bi moda girdiğini söyleyenler, hele bi de bunu izah etmek için One Second’ı kıyaslama amacıyla ortaya atanlar var ki, üzülüyorum, yoruluyorum. Paradise Lost’un leş olmaya ihtiyacı hiçbir

zaman olmadı ki… Zira karanlıktan hiçbir şey görünmüyordu. Duyduklarımızla yetindik yıllarda. O da fazlasıyla yetti. Daha da yukarı tırmanda isteğimizi körükleyip esasında gittikçe aşağılara doğru yeri eşelediğimizi fark ettirmeden yıllarca ruhumuzu sömürdüler. Ve bile bile lades’in kralıydı yaptığımız. İnandıklarımızın bizi ayırdığı noktadan, ölümün herkesi bir araya toparlayacağı “infernal fields”a doğru, onlar dışarıdan gürültüyü artırdıkça biz içimizde sessizliğe gömüldük. Paradise Lost mutlak sessizliğe doğru emin adımlarla yürümeye, bizi de ruhlarımızdan tutup sürükleyerek devam ediyor.


SELİM VARIŞLI

Electric Wizard, muhterem insan evladı Mert Yıldız sayesinde tanıştığım ve kendisine bu sebeple türlü küfr-ü methiyeler sıraladığım bi grup. Doom, groove, sludge ve benzeri muhtelif mevzuatı karanlık bi perdenin arkasından, pazarda çektiği domates fotoğraflarını kurgulayıp nükleer tepkime gibi yansıtmaya çalışan bir çekirge edasıyla icra etmekteler. Gelmiş geçmiş “en zor anlaşılma adayı” gruplar arasında Yonca Evcimik’i bile kıskandıracak bir eda ile boy gösteren Electric Wizard, normal atmosfer şartlarında kendini 4 Nisan 1994 günü Kurt Cobain’in hissettiği gibi hisseden insanlar için tasarlanmış bir yazılımsal altyapıya sahip olsa da ihtiyaç duyduğu donanım itibarıyla fincan kıskandıracak ebatlar ve iç cidarları kanlanmış gözbebekleri, eblek bir yüz ifadesi ve

maneviyat bazında Pink Floyd – Amon Düül arası bir çizgiye bağlamış beyin kıvrımlarının hasıl olmasını gerektiriyor. Şu halde yazıyı yazarken bu özetlediğim formata entegre vaziyette olduğumu düşünebilirsiniz ama bünyeye Hindistan cevizli çikolata dışında herhangi bir kimyasal almış olmadığımdan, Electric Wizard’ı anlayabilmek için yalnızca çikolata fetişi olmanın yeterli olduğu sonucuna da varabiliriz. Ki kıyaslandığında bir çok dünyevi hissiyata tercih edilen çikolata gibi bir yaratık söz konusu ise çok da kötü bir tümdengelim olmayacaktır bu. Geceleri yıldızları, gündüzleri de mezartaşlarını ve ağaç kütüklerini saymak için ideal bir soundtrack olmakla birlikte Electric Wizard,


kesinlikle sevgilinizle birlikteyken dinlemenizi önereceğim bir grup değil. Zira gerek hissiyat, gerekse mukadderat açısında beyin, boyun, batın veya baget fıtığı olmanız kuvvetle muhtemel. Yeni evlilere ise özellikle tavsiye ediyorum zira insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri olan nüfus patlaması beni de yoran konulardan biri. Sinir uçlarınıza yapacağı efektif dokunuşlarla Wizard kendinizi cidden ak sakallı bir büyücünün kollarındaymış gibi hissetmenizi sağlarken öte yandan nüfus patlamasını engellemeye de kişisel hormonal dengenize göre değişecek nebzelerde katkı sağlayarak birlik ve beraberlikten en çok çektiğimiz bu çağda umutlarımızı koyu tonda da olsa yeşil tutmamızı sağlayabilecektir.

Doz aşımı: Doz aşımı durumunda bulantı, baş dönmesi, ishal ve kusmaya sebep olabilir. Bu sebeple bol bol tüketilmesi tavsiye olunmakla birlikte subepidermal enjeksiyonlara endikedir. Oral yolla alınması mukozada tahrişe yol açabileceği gibi halüsinasyon ve zihinsel devalüasyon gibi advers etkilere neden olup, beynin ihtiyacı olandan fazlasını karşılıksız üretmesi ve tüketecek RAM bulamadığı için kilitlenmesi gibi komplikasyonlara yol açabilir. Çocukların erişeyemeceği yerlerde, ıslak ve karanlık ortamlarda saklayınız.


SELİM VARIŞLI


Düğünlerinde Michael Jackson’ın ‘Beat It’i ile halay çekilen, Malevolent Creation ile horon tepilen bir ülkede Front Line Assembly gibi toplulukların kaderi her daim fitness-aerobik salonlarında step müziği olmaktan öteye gitmemekle, yapılan istişarelere binaen üçüncü sınıf televizyon dizilerinde genç kızların ısrarla düşmeye çalıştıkları karanlık emellerin vücut bulduğu şer yuvası diskoteklerde viski bardaklarına ve joint’lere fon müziği olarak kullanıldığı sonucuna da vardık ekipçe.

doğmuş ve başka galaksilere göç etmiş akıllı medeniyetlerce asla giremeyeceğim yollarda geliştirilen fanteziler çerçevesinde tüketildiğini görerek kendimi dijital çağda analog saatler taşıyan müşterilerine kolesterol pompalayan bir McDonalds restoranından daha efektif görürdüm. Özellikle de realite, böyle bir ülkede bu tarz bir grubu dinleyen insan sayısının yarım abaküsle bile rahatça sayılabileceği gerçeği karşısında sessizce boyun eğmişken.

Şahsen bu tarz bir grubun üyesi olsaydım ve grubun penceresinden yukarıda söz edilen tandansta bir üçüncü dünya ülkesine baksaydım gördüğüm durum bana son derece eğlenceli gelirdi. Zira yaratılığın sınırlarını zorlamak için iflah olmaz bir tavırla fantezi geliştirmek için harcadığım emeğin benden çok daha farklı gezegenlerde

Flash Gordon’ı seviyorsanız ve favori gruplarınız arasında Orbital, Morbid Angel ve Grup Vitamin varsa, Front Line Assembly’nin 2 bitlik 1988 atari oyunlarından ve yetmişler ingilteresi midi tape record’lardan fırlamış gibi duran ürkütücü gölgesinin telefon zillerine verdiği selam karşısında mest olabilirsiniz. Evde tek başınıza deneyin.


SELİM VARIŞLI


İşte tüm zamanların en kült pop gruplarından biri. İki senedir şu derginin naçiz sayfalarında okuyageldiğiniz patetik, şizofrenik, fotojenik ve misantropik yazıların, bu yazıları yazan adamın Darwin’i bile şekle sokacak gidişattaki tınısal evrim yoluna girmek üzere global müzik arenasına ilgi duymasının yegane müsebbibi işte bu meşum gruptur. Ha, Ace Of Base olmasaydı bu zorlu görevi başka bi grup üstlenecekti ama (tüyler ürpertici bir sessizlikle bu grubun New Kids On The Block veya Take That olabileceği ihtimali gözümde canlandı bi an, ahşaba vurdum) özellikle 1993 tarihli efsane albümleri Happy Nation çıktığında taş üstünde taş, omuz üstünde baş, kulak hizasında kaş bırakmayan Ace Of Base’e teslim ettiğim için mutluyum, çekiç, örs ve üzengiyi…

Ace Of Base hayranı olmak ve onları dinlemek, üzüm yemek gibidir. Bi tanesini illa ki yere düşürür ve gözden kaçırırsınız. Ta ki üstüne bastığınızda “culk” efektiyle kendini hatırlatana kadar… Ace Of Base yıllar içinde o kadar çok hit parça yazdı ki aralarından yere düşürdüğüm, fark etmediğim ya da unuttuğum bir ya da bikaç tanesi illa ki oldu. Ve onlar en nihayetinde bi şekilde gelip ayağımın altına girerek malum efekti vermeyi her daim bildiler. Artık teori’den realiteye doğru hızla ilerleyen “İngiltere’den hiç bi zaman hiç bi tarzda kötü grup çıkmadığı” konusunda elimi güçlendiren ve floş royal’e olan azimli çabalarıma takdir mahiyetinde selam veren isimlerden biri Ace Of Base. İçi boş şarkı sözleri ve simple ötesi simple melodilerle bu kadar popüler olmaları; daha da


ötesi, “bu albümün (Happy Nation) çıkışını hatırlıyorum ben yaw” diyebileceğim en eski isimlerden biri olmalarına karşın bunca yıldır kendilerini dinletiyor olmaları, bizim embesilliğimiz midir yoksa grubun çaktırmadan bilinçaltımıza enjekte ettiği gizli bi sihri var da henüz çözülemedi mi onu bilemiyorum. Lakin ‘Young and Proud’, ‘Happy Nation’, ‘Wheel Of Fortune’, ‘Don’t Turn Around’ gibi parçalarıyla o albüme kazandırdıkları “çaktırmadan karanlık” (çakma karanlık?) havayı bugün bile solumak mümkün. Öte yandan aynı albümün All That She Wants gibi tüm zamanların en don lastiği parçalarından biriyle açılıyor olması, ‘Hear Me Calling’ ve ‘Waiting For Magic’ gibi birbirinden rezalet, birbirinden leş, step salonlarını bile kana bulayacak düzeyde kel alaka iki parçayı barındırıyor olması da bu albümün eriştiği kült statüsünü açıklamamızda yardımcı olacak faktörler sanırım. Bu kadar “aşırı iyi” ve “aşırı kötü” parçanın bir

arada olduğu albümler doksanlarda bile pek yoktu ama Ace Of Base resmen zoru başararak 1993 gibi müzik adına biçok şeyin climax düzeyinde yaşandığı bir yılda hem Everest’i, hem de Mariana’yı bir arada sunabiliyordu bize. Bu kombinasyonun açılışının All That She Wants (is don lastiği) ile açıldığını da tekrar tekrar vurguluyorum. Sanki albümün yarısını Marian Gold, diğer yarısını da Dieter Bohlen hazırlamış gibi. Bu arada grup İsveçli. Mevzu o derece karışık. Neyse, azılı bir Ace Of Base fanı olarak, bu yazıyı okuyanlara arasında hayatında hiç All That She Wants dinlememiş şanslı insanlar varsa derhal koruma altına alınmalarını, bu şarkıdan özellikle uzak tutulmalarını, ısrar edenlerin Wheel Of Fortune ile yatıştırılmasını ve bunun kendilerinin iyiliği için olduğunu bilincinin aşılanmasını talep ediyorum.


ATİLLA ÇELİK


Müzik tam olarak nedir? Daha doğrusu gerçek müzik nedir ve insanoğluna neler hissettirir? Tek fonksiyonu insanoğlunu eğlendirmek olan ve yorgun yaşamında ona haz veren bir eğlence aracı mıdır? Hayatla ne kadar iç içedir? Ne kadar ulvidir ve aynı zamanda insanın, toplumun, dünyanın kendisidir? İnsanoğlu duygularla var olan bir varlık. Nice medeniyetler, imparatorluklar kurmuş, dünyayı şekillendirmiş insanoğlu çok güçlü bir varlıktır. Her türlü güce sahip olsa da bir de duyguları vardır.

Bu duyguların gün yüzüne çıkmaya ihtiyacı vardır. Bazen yazılarla, bazen de müzik yaparak insanoğlu ruhunun en yüksek noktalarına erişebilmekte ve Nirvana’ya ulaşabilmektedir. Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktaran bir aracı olsa bile, çok daha büyük bir fonksiyonu vardır aslında. Bazen insanüstü, bu dünyanın ötesinde bir ruhu temsil eder. Belki Tanrı’ya yakınlaşmayı, bilinenin ötesindeki zerreciklere dokunabilmeyi ifade eder. Gerçek müzik ise, daha Tanrısal bir şeydir. İnsanları çevreleyen doğanın,


dünyanın, yerdeki küçük bir karıncanın, yaprak ve rüzgar seslerinin, çevremizde olup biten ve bizi sarmalayan yüce bir ruhun tercümanlığını yapar. Evrensel bir dokunuşa sahiptir. İnsan ruhunun en üst seviyesini işaret eder. Yeri gelince de toplumun aynasını yüzümüze tutar. Salt eğlenceden değil, aynı zamanda büyük bir hazdan, hayatın kendisinden, iç dünyamızdan ve gerçekliklerden demetler sunar. Tüm bunlar müzik için geçerlidir. Ama gerçek müzik için. Popüler müziğin bu kadar üst seviyede bir ruha sahip olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal anlamda derin izler taşıdığını da. İnsanlara salt aşk, sevgi, ayrılık gibi şeyler veren duygunun bir yönüne ait düşünce tarzı hayatın tamamı değil. Müzik hayatın en derin noktalarına inebilmeli ve Tanrısal bir ruh taşımalıdır.

Dünyayı ve doğanın seslerini, evren ötesi bir olguyu hissettiren, neredeyse Tanrı’ya yakınlaşmayı, Cennet ve Cehenneme dokunmayı sağlayan bir müzik derken Seda Sayan, Hande Yener, Mahsun Kırmızgül veyahut Lady Gaga’yı falan kastetmiyorum. Şablonlarla uğraşamam. Bu öyle güçlü bir şey olmalıdır ki tınıları duyduğumuzda apışıp kalabilmeli ve iliklerimize kadar donmalıyız. Böyle bir güç 1700’li yıllardan beri, yüzyıllardır hala ilk günkü gibi güçlü bir şekilde yaşıyor: Klasik Müzik.. Birden fazla enstrümanın bir araya gelerek muazzam bir harmoninin adeta dünyanın cennetini ve cehennemini yaşattığı bir düzlemde, özellikle çello ve kemanın sesleri daha ulvi bir güce ışık yakar. Bu güç, günümüzde Bethoveen, Mozart, Bach gibi isimlerin hala ölümsüz olmasına neden olur. Onların müziğini, yazdıkları çello ve


keman partisyonlarını dinlerken Tanrı’nın bize dokunduğunu hissederiz. Bu dünyanın çok ötesinde bir yere gideriz. Artık burada değilizdir. Kimsenin olmadığı bir yerde, kendi başımıza, oldukça güçlü bir şekilde astral yolculuğa çıkmışızdır. Bu ruh, 19. yüzyılda Paganini’nin keman partisyonlarına o kadar güçlü bir şekilde sinmiştir ki, zamanın insanları Paganini’nin ruhuna şeytanın girdiğini düşünüyorlardı. O yüzden Paganini dediğinizde sık sık şeytanı da aklınıza getirirsiniz. Zamanın ötesinde olmak böyle bir şey. Lirik içermeyen bu müziğin gücü ortada. Yıllar boyu nice güçlü müzisyenler iç ruhlarına klasik müziğin o şehvetli dokunuşlarını dokudular. Bunu bir rehber edindiler. Zamanla bunu iyice toplumsallaştırdılar. İçine lirikler monte ettiler ve müziğe de güç verdiler. Heavy Metal bile bunu yaptı yeri gelince. Hayatın derinliğine inmeyen müziğe güçlü bir müzik gözüyle bakmam. Lirikler müzik kadar güçlü olabilmelidir ki, binlerce yıl önce insanların

duvarlara çizdikleri resimlerin, sembollerin bir anlamı olsun. O yazıtlar ve semboller eğlenmek için değil, geleceğe, yeni nesillere bir şeyler öğretebilmek içindi, bizi hayata tutabilmek ve dünyayı anlayabilmek için. Şaklabanlık olsun ya da eğlenmek için değil! Müziğe ait lirikleri hayatın tek bir yönüyle sınırlandırmak, popülist bakış açısının, dejenere olmuş yorgun ruh halinin bir göstergesi olabilir. İçinde derin bir sanat varsa, o melodiler bile yeter artabilir öte yandan. Tıpkı Zeki Müren’in sesinde, Barış Manço’nun söylemlerinde çok daha derin bir şeyleri bulabileceğiniz gibi. Guns’n Roses’ın liriklerinde yer alan sefil hayatı, köhnemişliği, bazen ırkçı gibi duran söylemleri anlayabilmek için bu grubun yaşadığı Los Angeles’a bakmak gerekir. Bu günahlar şehri, yerkürenin en absürd şehirlerinden biridir. Yoksullar ve zenginlar arasında derin uçurum olan ilginç bir şehirdir. İnanılmaz zenginlerin şehri olarak bilinen bu günahlar şehrinde, aynı zamanda yüz binlerce evsiz insan var. Bu insanları yerlerinden eden göçmenler var. O yüzden grubun geçmişte


göçmenlere dair sert söylemlerini anlayabilmek kolay olmasa gerek. Söylemleri dikkate almadan “vay be, Guns’n Roses be, çılgın gibiler, ay ne güzel” demek de saçmalığın daniskasıdır. Çünkü grubun söylemlerinin ilgili içeriği ve yaşadıkları yer, bize bazı anlamlarda uzak olsa bile evrensel bir duruma çıkarım yaparız. Ya da Grunge denen oldukça karamsar, ağır ve bunalımlı bir tarzın öncüsü olan Alice In Chains, Soundgarden gibi grupların daha çok neden Seattle’dan çıktığını anlayabilmek için, ilgili eyaletin karanlık, sürekli yağmurlu, kasvetli hava ve yapısını bilmek gerekir. Ya da Death’in vefat eden filozof müzisyeni Chuck Schuldiner, insanlara umut verebilmek için bir misyon edindiğini, bu işten para kazanamadığını ama evdeki kedi ve köpeklerine yemek

götürebilmenin ve kalan parayla gitarına tel takımı alabilmenin kendisine yettiğini söylerken, bu müziği sadece eğlenmek için yapmadığının altını çiziyordu. “The Soloist” isimli filmi izlediğimde aklımdan geçenler bunlardı. Aslında çok şey geçti aklımdan. Sayfalarca dolusu yazmaya da devam edebilirdim. Kilitlenip kaldım ama filmi izlerken. Müziğin gücüne, insanların yardım dürtüsüne, kimsesizlerin durumuna, toplumun çöküşüne şahitlik ettim. Los Angeles Times’ın önemli yazarlarından Steve Lopez (Robert Downey JR.), Beethoven Heykeli’nin bulunduğu parkta yemeğini atıştırırken bir keman sesi duyar. İçinde bir çok ıvır zıvır ve çöpün olduğu arabanın yanında kimsesiz bir adamı görür: Nathaniel (Jamie Foxx). O sefil haliyle keman çalmakta ve kendinden geçmektedir. O sıralarda


hikaye sıkıntısı çeken Lopez, Nathaniel ile yaptığı sohbetten çok etkilenir ve onun hikayesi üzerine yoğunlaşır. Nathaniel çok özel bir yeteneğe sahip evsizdir. Daha çocukken mükemmel Çello çalıyordu ve yıllar önce bir müzik okuluna kayıt olduktan sonra, akıl sağlığını kaybetmeye, kapalı alanlarda duramamaya başlar. Kafasının içinde sürekli sesler duyar ve şizofrene bağlar. O yüzden okuldan ayrılır ve bir evsiz olur. Dahiliğinden ve zekasından hiçbir şey kaybetmez. Beethoven ile yatıp kalkmaktadır. İki telli kemanını çalarken dünyanın en mutlu insanıdır. Lopez istediği bir şeyin olup olmadığını sorduğunda aldığı cevap ilginçtir. Diğer evsizler sigara, alkol, para veya yemek isteyecekken o sadece kemanına iki tel daha ister. Bu hikayeden çok etkilenen yaşlı bir kadın, 50 yıl boyunca kullandığı çelloyu Lopez yoluyla Nathaniel’e yollar. Her şey ondan sonra başlar. Nathaniel o çelloyu eline alır ve doğanın, dünyanın, dünyadaki en büyük hissin bizi kavradığını hissederiz. Hissettim. O an burada değildim. Bambaşka bir yerdeydim. Bedenimdeki en ufak

bir hücre bile tepki vermiş, tüylerim diken diken olmuştu. Nathaniel her yönüyle özel biridir. Dünyaya bakışından hayat anlayışına kadar. İnanılmaz naif ve dünya ötesi görüşleri olan bir evsizdir. Doğa seslerinin çok yoğun olduğu ortamlarda inanılmaz çalar. Ama kapalı alanlara geldiğinde şizofren hali onu esir alır. Lopez sayesinde Beethoven’ın 3. senfonisinin çalındığı bir provaya gider. Müzik girer ve dünya durur. Tanrı’nın ve Beethoven’ın eli başına usulca dokunur. İlikler donar. O an hissettiklerini, ben de sevdiğim müziği dinlerken hissederim. Ve film boyunca kulağıma boca edilen doğaüstü klasik müzik tınılarını dinlerken bu dünyadan uzaklaşmıştım. Nathaniel Tanrı’yı, yüceliği ve daha ulvi şeyleri nasıl hissedip diken diken oluyorsa ben de hissettim. Ve hissediyorum da her zaman. Bütün olan biten inanılmaz bir tecrübeydi. Bu ruhu görebilseydiniz, neler hissedebildiğini ve hissedebildiğimi hissedebilseydiniz. Aynı konser salonunda aynı müziği dinleriz. Ama aynı değildir


işte. Aynı olmayız. Siz beni ya da onu izlerdiniz, ben ve o ise müziği. Müziğin o derin harmonisi bir araya gelip çaldığında düşünürsünüz ki, “Oralarda bizden çok daha büyük şeyler var. Bizden çok daha büyük bir şey var ve o bunu yaşıyor, o bununla yaşıyor. Kendini müziğe teslim ediyor.” Sizler hiç böyle hissedemeyebilirsiniz belki de. Herkes hissedemeyebilir. Hissedebilenler için bu bir lütuf. Bir meziyet.. Doğumunda ruhuna yerleştirilmiş mükemmel bir leke gibi. Bu filmin bir müzik filmi olduğunu düşünmeyin. Aslında yaşanmış gerçek bir hikaye ve bir biyografi. Steve Lopez’in ‘The Soloist’ isimli kitabından derlenen etkileyici bir biyografi filmi. Müzik bu filmde çok güçlü bir araç, ama asıl dokumalar kimsesizlerin, toplumun yapısı üzerine yapılıyor. Filmi izlerken dünyada ne kadar çok çaresiz, hasta, evsiz ve kimsesiz insanlar olduğunu görüyorsunuz. Onların ruh haline şahitlik ediyorsunuz. Bazıları o kadar masum ve o kadar şahsına münhasır karakterlerdir ki, onlarla muhabbet ederken neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Normal bir insanın

yapamayacağı muhabbetin çok daha ötesinde, çok zekice ve masumane bir bakış açısı. Bu film aslında müziğin yüceliği altında bir toplum panoraması. Bir mücadelenin öyküsü. Jamie Foxx ve Robert Downey JR. oyunculuklarıyla silip süpürüyorlar Filmin sonlarında Nathaniel çatır çatır çalmıyor. Dünyaca tanınan bir ünlü olmuyor. Zenginlere solo konser vermiyor. İnsanları müziğiyle şok etmiyor. Bu üstün meziyetine şahitlik eden, artık hayatında her daim bir arkadaşı olarak kalacak olan Steve Lopez’den başkası değildir. Hayatın çok içinden ve derinliklerinden.. Müziğin derinliklerine inebilmek ve bu filmi seyredebilmek; Tanrı’ya, kutsal ve yüce bir şeye, bu dünyanın çok üzerindeki bir şeye ulaşabilmekle eşdeğer. Dahiler normal olamaz. Normal olsalardı, bu dünyanın ötesinde olan bir şeye imza atamazlardı. Tıpkı zamanın çok ötesinde bir zihne sahip olduğu için yarattığı melodiler nedeniyle şeytan tınıları diye töhmet altında tutulan ve ruhuna şeytan kaçmış denen Paganini gibi.


EMRE DEDEKARGINOĞLU

IMAGES

Herkese merhaba. Soğukların başladığı, yılın yavaştan sonuna gelindiği bir ekim ayına tekrardan girmiş bulunmaktayız. Geçtiğimiz ay metal müzik açısından hareketliydi, hatta o kadar hareketliydi ki çıkan çoğu albümü dinlemeye ve yorumlamaya zaman bulamadım ve bu ayı pas geçtim. :D Ayın başında çıkmasını en çok beklediğim (tek) albüm Enslaved’in Axioma Ethica Odini’siyken (Şimdiden diyeyim, fena albüm!), bir anda Volbeat, Kamelot, Flotsam And Jetsam, Stone Sour, James LaBrie, Therion… gibi şahsen sevdiğim ve takip ettiğim isimlerin albümler bir bir düşünce ambale oldum, ki çoğunun albümünün yakında çıkacağını bilmiyordum. :) Biraz geride kalmışım demek ki… Albümlerin çoğunu 1-2 defa dinlemiş olsam da, bu sayının albümleri hakkını vererek yorumlamaya yetmeyeceği düşüncesindeyim. Bu ayın eksikliğini, saydığım isimler ile ilgili yazılarla inşallah gelecek aya kapatacağım. Şahsen geçtiğimiz ayı iki üzgün haber ile anımsayacağım müzik dünyası açısından… Birisi hiç umulmadık bir gelişme, evet, Mike Portnoy’un Dream Theater’dan ayrılması. Diğeri de ay sonuna doğru yapılan bir açıklamayla kanımız canımız Faith No More’un yıl sonunda tekrar sessizliğe gömülecek olması. Tam da birlik ve beraberlik mesajlarıyla donatıldığımız ama ertesi pek “hayır”lı olmayan bayram gününün sabahında, bizzat Portnoy tarafından açıklanan ayrılık haberi oldukça ses getirdi. Grubun kurucusu, söz yazarı, prodüktörü, aranjman adamı, sözcüsü, setlist ayarcısı, DVD yönetmeni ve her albümde Petrucci’nin bile üstünde yer alarak grubun gideceği müzikal yönü belirleyicisi gibi çeşitli fonksiyonları olan Portnoy, uzun süredir Dream Theater’ın bir ara vermesi gerektiğini düşündüğünü ve bunu grup elemenlarıyla paylaştığını ama dörtlünün Ocak 2011’de yeni albüm çalışmalarına başlamakta kararlı olduğunu görünce çekilmeye karar verdiğini açıkladı. Ayrıca şu an çalıştığı Avenged Sevenfold ve Transatlantic gruplarında Dream Theater’da çalmaktan daha fazla zevk almaya başladığını belirtti. (Resmi açıklamasında olan “Hell, my father

named the band!” söylemi bana fazlasıyla ironik geldi.) Dolayısıyla grubun 25 senelik kariyerinde birinci dereceden aktör olan adam, kendi bebeğini terketmiş oldu. Grup konuyla ilgili olarak üzgün olduklarını belirtti ama seneye de albüm ve dünya turnesi olacağını ve Dream Theater’ın kesinlikle devam edeceğini aktardı. Olayın şaşırtıcılığı bir yana, bu ayrılığın Petrucci ve diğerlerine daha hayırlı olacağını düşünenlerin de sayısı az değildi. Portnoy’un özellikle 6DOIT’den beri grubu kendi zevkleri doğrultusunda yönlendirdiği yanlış değil. Sitesinde övdüğü grupların “yansımaları” son dört albümdür Dream Theater müziğinde bulunuyor çünkü, sırıtsın sırıtmasın. Portnoy’un gidişatının Petrucci ve diğerleri ‘90lar Dream Theater’ına daha çok yakınlaştıracağını düşünenler var bu yüzden. Portnoy’un müzik işleri dışında grubun birçok yükünü çeken kişi olması da şüphesiz ki başta Petrucci olmak üzere diğerlerine bayağı yük getirecek, ki Petrucci yavaştan Portnoy’un fazlasıyla aktif olduğu internet ortamına giriş yapıyor, sitesinde Q&A yapması ve ya Twitter açması bunu gösteriyor.Şu an iki tarafta birbirleri hakkında olumsuz şeyler demese de, Portnoy’un gruptayken verdiği röportajlarda Kevin Moore’a giderek yüklenmesi, zamanla Petrucci ve diğerleri hakkında da dökülebileceği yolunda bir “ihtimal” gibi duruyor, kötü senaryo olarak. Diğer taraftan 5-10 yıl sonra kendisi tekrar gruba geri de dönebilir.


WORDS Çünkü, “Dream Theater dinlenmeliydi, ara vermeyi kendim için istemiyordum.” gibi söylemleri de var ve grup elemanları kapılarının kendisine sonuna kadar açık olduğunu söylemiler. Sonuç itibariyle tatsız ve şaşırtıcı bir gelişmeydi ve sonuçlarını gelecek sene göreceğiz. Şüphesiz ki, Dream Theater’ın yeni albümü heyecanla beklenecek. En sevdiğim ikinci grup Dream Theater olduğundan umarım bu karardan iki tarafta zararsız çıkar. Zor çünkü, artık grubun adıyla bütünleşmiş bir ismin ayrılması… Diğer yandan Faith No More’un da aralık ayında Şili’de verecekleri konser sonrası tekrardan dağılacakları haberi, biz albüm haberi beklerken ayrı bir tatsızlık, doku uyuşmazlığı oldu. Bu gelişme 12 Ağustos 2009 İstanbul konserini daha da değerli hale getirdi tabii, ki büyük ihtimalle kalan zaman içerisinde Türkiye’de konser olmayacak. Keşke bir organizatör tekrardan el atsa diyeceğim ama grubun ülkemizde popülerliği fazla da değil. Tekrar dağılma haberleri çıkınca birçok yerden “Para için turladılar.” görüşü yükseldi doğal olarak, ki olabilir de zira gruptaki her üyenin en büyük projesi Faith No More hala. Ama iki seneye yakındır verdikleri onca konser itibariyle, tekrar kazandıkları ivmenin yeni bir albüm ile sonuçlanacağı yönünde umutlar çok fazlaydı. Ne diyeyim, üzüldüm. Belki Portnoy’un Dream Theater’dan ayrılmasından daha çok üzüldüm. Kınadım sizi Mike ve diğerleri. Neyse, en azından Faith No More canlı görmedim demeyeceğim.

Images And Words haber bülteninin sonuna geldik efendim… Gelecek aya tekrar görüşmek üzere inşallah… Bol müzikli günler. Ayın Naftalini The Tea Party – Transmission (1997) Kanada’nın çıkardığı en canan gruplardan birisiydi The Tea Party, beş sene önce kariyerini bitirene kadar… Ülkemizde her ne kadar The Bazaar dolayısıyla The Edges Of Twilight daha fazla bilinirliğe sahip olsa da Transmission’u ben farklı yere koyarım. Albüm kapağı gibi karanlık ve sert bir albümdür aslında, grubun Doğu müziği etkilerini Rock müzikle buluşturduğu müzikal tavrına bu albümde yoğun şekilde elektronik tınılar, ses örnekleri, looplar ekleniyor. Jeff Martin’in buhranlı dönemlerine denk gelmiş olsa gerek albümde karamsar bir atmosfer bulunmakta… İlk şarkı Temptation’un girişini yapan bağlama solosunun tonu bile albümü özetler gibi diyebiliriz. Fazlasıyla kişiselleştirebileceğiniz bir albüm Alarum, Psychopomp, Release ve Emerald gibi duygu yoğunluğu dolayısıyla gerilimi yüksek şarkılar albümün “içselliğine” çalışıyorken, Temptation, Army Ants, Gyroscope, Pulse gibi tempolu şarkılar tezat oluşturuyorlar ama yine de albümdeki o karamsar atmosfer her türlü korunuyor. Doğu müzikleri ile elektronik müziğin birleşimi açısından albüm gayet başarılı örnekler sunuyor. Albüme adını veren şarkı Transmission özellikle bu konuda en çok öne çıkan şarkı. Aftermath ve Babylon tamamen elektronik temelli yapıları ile albümde farklı denemeler olarak yer alıyor. Kısacası, başarmak istediği deneyselliği başarıyla uygulayabilmiş, yavaştan yıllanmaya başlasa da hala taze, kişisel ve özel olan bir albüm Transmission. The Tea Party diskografisinde yerinin ayrı olduğu kesin…


SELİM VARIŞLI

Microsoft bi kez olsun politika değiştirip Linux yerine kendi sistemleri olan Windows XP ile Windows 7’yi harmanlasa ve yeni bi işletim sistemi diye ortaya atsa herhalde bu sistem için düşünülecek muhtemel isimlerden biri Windows XP8 olurdu :) Bu iğrenç geyikle yazıya başlamaktan cidden pişman değilim. EBM sahnesinin bizleri İtalya’dan selamlayan ve kendilerini Industrial Techno Trance gibi başarılı bir tabirle tanımlayan ekibi XP8, açıkçası dergide yer verdiğimiz diğer EBM icracıları kadar orijinal bir grup değil ama yine de sabah akşam dans ederek formunu korumak isteyen genç okurlarımız için (var içinizde bunlardan biliyorum. Bi tanesi dergide yazdı bile hatta :)) XP8’i dergi sayfalarına taşımayı borç bildim. Marco Visconti ve Makro Resurrection’dan müteşekkil topluluk (grup elemanlarının adlarını umursayan kimse var mı bilemiyorum ama biçok grupta yazma ihtiyacı hissediyorum), klasik Alman EBM-Goth karanlığını taşımakla birlikte step, aerobik, body building ve benzeri bi sürü para

ve zaman israfı mekanlarda ortam ambiyansı için fütursuzca harcanan müzikler arasında rahatlıkla girebilir. Zira genel olarak müziklerinde standart bir elektronik altyapısından fazlası yok. Dinleyene “are you high?” diye sorulmasına sebebiyet verecek düzeyde normal kafa ile fazla katlanılamayacak bir müzik yapıyor XP8. Ha madem böyleler, ne diye aldık dergiye bu arkadaşları? Şu sebepten ki, son zamanlarda ağırlık verdiğimiz EBM-Aggrotech tayfasıyla ilgili bolca mailler alıyoruz sizlerden. Mevzuyu daha derinlemesine incelemek isteyen güzel bi kitle olduğunu görüyorum. Gerçi Last.fm ve MySpace gibi iki güzide site haddinden fazla grup ve kaynak sunuyor olayı kendi eğilimleri doğrultusunda irdelemek isteyen karanlık bünyelere. Ancak bu tarz malumunuz olduğu üzere ülkemizde de dünyada da underground’da kalıyor, hatta kendini o düzeyde koruyor. Şu halde üstadın da dediği gibi güzel şeylerin pazar yerinden uzakta oluşması hadisesi bu sound için fazlasıyla geçerli.


Öte yandan bu sahnede iyi grup sayısının toplama oranı epeyce düşük olduğundan, aradan iyi olanları cımbızla seçip çıkarıp bu sayfalarda ağırlıyoruz. Ha, XP8 şu ana kadar ağırladıklarımıza göre vasat bi grup ama kendine has bazı hareketlerini ilgi çekici buldum, bana zeval de yok, eksik kalmasın dedim. İlk dinleyişte fazla düz ritmler ve bildik klişe synth’lerle karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz ama şans verilebilir bir grup XP8. İyi bir başlangıç için Infacted Records etiketli 2010 tarihli albümleri “Drop The Mask” ve bu albümden ‘One Pill Missing’ adlı parça denenebilir. Ben öyle yaptım, pişman değilim.


ZELİHA KARAKOCA


Gemilerin sürekli battığı bir denizin ağırlığında okyanuslara açılmak… Yıkılan bir düş’ün ardından yığınlar ilerlerken ve yılarken bir şeylerden düş’ün yanındakiler… söz verdiler içlerinden…belki de habersiz birbirlerinden... Pes etmekle üstüne gitmek arasındaki debelenişlerde ayakta karşılayabilmek acıları…o anda tek bir hareket tüketebilir umutlarını ya da yıkıntılarının üstüne yeni acılar inşa edebilir, yeni mutluluklarında yıkılmak üzere... ve sonunda senden alınanlarla yeniden var olur hayat! Bedeninde acı sızıntıları, ruhunda çapraşık inişlerle, zamanlardan mişli geçmiş, mevsimlerden buhran…bekle…kaldırımlara sürtünen kederler de törpüsünü alır hayattan zamanla. Bilinmeyen yaşamak…

geldiğinde

amacından

uzaklaşır

Oysa biliyoruz ki bir gün tüm yağmurlar dinecek hepimiz için…ılımlı günü kalmayınca mevsimlerimizin…herkes susacak, sadece insan kusacak dünya..! Doğa yeşilinde, mavisinde kalacak. Rüzgar yalnızca sessizliği okşarken...



Siyah Beyaz Dergisi - Sayi 26 :: Ekim 2010