Issuu on Google+


Sivas’ın Tarihi

Sivas'ın bugünkü sınırları içerisinde yer alan Hafik Gölü, Pılır Höyüğü, Zara Tödürge Gölü kıyısındaki Tepecik Höyüğü ile Kangal ilçesi Çukur Tarla ve Kavak nahiyesi Höyük değirmeninde Prehistorik buluntular elde edilmiştir. Yıldızeli Argaz Höyük ve çevresinde Kalkolitik çağ (maden taş devri M.Ö. 5000-3500) ile Tunç Devri (M.Ö. 3000-1500) buluntuları elde edilmiştir.

Sivas'ın yazılı tarihi M.Ö. 2000 yılı başlarında Hititlerle başlamakta olup merkez Tatlıcak Köyü ile Uzuntepe Köyündeki Höyükler, Divriği Maltepe Köyünde bulunan höyük ve Gürün Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelen Frig’lerin Hititleri ortadan kaldırmaları sonucu Sivas'ta Frig egemenliğine girmiştir. Frig yerleşimi Hitit yerleşim alanlarının üst katlarında görülmektedir. Lidya’lılar zamanındaki meşhur Kral Yolu da Sivas'tan geçmektedir.

Anadolu'daki Pers egemenliğinden sonra kurulan şehir devletlerinin zamanla Roma İmparatorluğuna bağlanması sonucu, önemli yol kavşağı üzerinde bulunan şimdiki şehir merkezinin iskan edildiği ve Sebasteia adını aldığı görülmekte veya ilin isminin Hitit Kavmi olan sibasip adından geldiği gibi, Roma İmparatoru Aguste tarafından şehre Yunancada şehir manasına gelen "Sebasteia" adının verildiği ve yine Selçuklular zamanında üç değirmen anlamına gelen "Sebast" kelimesinden geldiği rivayet edilmektedir.

Bu yörede Roma hakimiyeti tam olarak yerleştikten sonra şehre "Diyapolis" yani Mebud şehri adı verilmiştir.

Roma İmparatorluğu hakimiyetine giren şehir 395'te Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğuna ayrılan topraklar içerisinde kaldı.1509'da Anadolu'ya giren Türkmen güçleri ve 1604'te Alparslan'ın önünden kaçan Selçuklu şehzadesi Elbasan Sivas yöresinde kısa süre hakimiyet sağlamışsa da, bölgenin Türk egemenliğine girmesi ancak 1071 Malazgirt Zaferinden sonra gerçekleşti. Kısa bir süre Selçuklu hakimiyetinde kalan Sivas'ta 1075'te Danişmend Beyliği kuruldu. Danişmend Beyliğinin taht kavgaları ile zayıf düşmesinden sonra Anadolu Selçuklularını yeniden birleştiren I.Mesud, 1152’de Sivas'ı eline geçirdi.

Bizanslılarında karıştığı taht ve egemenlik kavgaları sırasında Anadolu Selçukluları ile Danişmend’liler arasında sürekli el değiştiren Sivas, 1175'te II. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı. Daha sonra İzzetdin Keykavus Sivas'ı başkent yapmış, uzun müddet Sivas'ta kalarak günden güne genişleyen Sivas Şehri mamur edilmiş ve 1217 yılında Şifaiye Medresesini yaptırmıştır. İlim adamlarını Sivas'ta toplayarak şehri büyük bir ilim merkezi haline getirmiştir, İzzetdin Keykavus Türbesi" yaptırdığı medrese içinde bulunmaktadır.

1220 yılında İzzettin Keykavus ölünce yerine I. Aladdin Keykubat hükümdar oldu. Bu dönem Anadolu Selçuklularının en parlak dönemi oldu. Moğol istilasını dikkatle izleyen ve önlemler almaya çalışan Sultan 1224'te Sivas'ı surlarla çevirerek korunaklı duruma getirdi. Yerine geçen II. Gıyasettin Keyhüsrev'in kötü yönetimi sırasında sıkıntı çeken halk,1240 yıllarında ayaklanarak Sivas'ı yağmaladı. Selçuklu askerlerinin sivilleri sindirmek için seferber olduğunu gören Moğollar, Anadolu'yu ele geçirmek üzere harekete


geçtiler. Gıyasettin Keyhüsrev'i 1243'te Kösedağı Savaşı'nda yenilgiye uğratan Moğol güçleri, 'Sivas'ı işgal ettiler. Moğollarca bağımlı duruma gelen Selçuklular, Moğollar tarafından kurulan İlhanlı Devleti ile idareye hakim olunmuş. Sivas ili bu dönemlerde büyük bir gelişme göstererek önemli bir ticaret ve bilim kenti olmuştur.

Anadolu'da yarım asır kadar devam eden İlhanlılar devrinde Vali Demirtaş Sivas'a yerleşmiş ve istiklalini ilan ederek Sivas'ta uzun yıllar saltanatını sürdürmüştür. Demirtaş'tan sonraki Sivas Valileri sırayla, Alaattin Ertana oğlu Gıyaseddin Mehmet, Alaattin Ali ve oğlu Mehmet Bey Sivas'ta saltanatı sürdürmüşlerdir.

Ali Bey'in ölümünden sonra yerine geçen yedi yaşındaki Mehmet Bey'i Kadı Burhaneddin saltanatından uzaklaştırarak Sivas'ta kendi devletini kurmuştur. Bu arada Kadı Burhaneddin Sivas'ı onarmak için birçok çaba göstermiştir. Surların etrafında hendekler kazdırılmış, kaleleri tamir ettirmiş ama Akkoyunlu aşireti reisi Kara Osman'la yaptığı muharebe sonunda katledilmiş yerine oğlu Alaattin geçmiştir. Bu sırada Timurlenk Anadolu'ya akınlar yapmıştır. Yıldırım Beyazıt Amasya'yı almış Sivas'a yaklaşmış, güneyde Karamanlıların baskısına dayanamayan Alaattin, şehri Osmanlılara teslim etmiştir.

Bir davetle Sivas'ı teslim alan Beyazıt, şehri en büyük şehzadesi Emir Süleyman'a vermiştir. Sivas Osmanlıların eline geçtikten bir yıl sonra 1400 yılında Timur'un istilasına uğramış, bir süre sonra tekrar Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Sivas Osmanlı İmparatorluğunda eyalet merkezi haline getirilerek Amasya, Çorum, Tokat kısmi olarak Malatya ve Kayseri illeri Sivas'a bağlı birer sancak olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde belirtildiği gibi Sivas zamanının en önemli eyaletlerinden biridir 40 ilkokul, 1000 dükkan, 18 han, 40 kadar çeşmesi olduğundan bahsedilir. Sivas'a birçok vali atanmış, bunlar içinde belki de ismi hiç unutulmayacak olan Halil Rıfat Paşanın yaptırdığı birçok yollar, köprüler, hanlar ve konaklar halen halkımızın hizmetindedir. Tarihin kaydedildiği zamandan beri önemli bir yerleşim merkezi olan Sivas, asırlar boyunca önemini korumuş ve özellikle Milli Mücadele yıllarında milli mücadeleye başlangıç olması ona tarihin en kıymetli değerini vermiştir.


Milli Mücadelede Sivas

Sivas Kongresi Niçin Toplandı? Kasım 1914'de girdiğimiz Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıktık. Savaş sona erdiğinde milyonlarca kilometrekare toprağı ve yüzbinlerce insanımızı kaybetmiş olarak Anadolu topraklarına çekildik. Türkleri, Anadolu'dan da atma projesi devreye sokuldu. Mondros Ateşkesinin uygulamaya konulması sonucu Musul, İstanbul, Boğazlar, Doğu Trakya, İskenderun, Maraş, Urfa, Antep, Batum, Adana, Antalya, Kuşadası .vd. Anlaşma( İtilaf) Devletleri’nin işgaline uğradı. Anadolu içlerine ve kıyılarına askerî birlikler çıkardılar. Ermeni ve Rum azınlık, işgal ordularını coşku ile karşıladıkları gibi ülkenin çeşitli yörelerinde taşkınlıklarını, katliamlarını sürdürdü. Paris Barış Konferansı kararı gereğince Yunanlıların İzmir'i işgali, bardağı taşıran son damla oldu. Henüz Balkan ve Birinci Dünya Savaşı yaralarını sarmadan Anadolu topraklarının da işgale uğraması, Türk halkını karamsarlığa düşürdü. İşgaller ve azınlıkların tutumu karşısında, ülke yöneticileri siyaset yoluyla sorunu aşacaklarını düşünürken, aydınlar arasında Amerikan, İngiliz, Fransız ‘manda' eğilimleri baş gösterdi. Manda düşüncesini savunanlara göre: “ Alman desteği altında Anlaşma devletlerine yenilen Osmanlı Devleti, bu güçlü devletlere karşı tek başına bir mücadele yürütemezdi ”. Mevcut durum karşısında ulusa olan güven duygusunu yitirenler: “ işgallere karşı direniş, yeni işgallere yol açar ” diye düşünüyorlardı. Ulusal tepki ve direnişler İstanbul basınında eleştirilmekte, İstanbul Hükümeti tarafından ise şiddetle uyarılmaktaydı. Atatürk, bu durum karşısında Türk ulusuna duyduğu güvenle: “ Memleketi bu müthiş badireden kurtarmak için yalnız bir kuvvetin temini lazımdır: milletin birliği ” diyerek, bağımsızlık yolunda ilk yöntemi açıklıyordu. Birliği sağlamanın yolu ise ulusal bir kongreden geçiyordu. Ulusun temsilcileri bir araya gelecek ve ülkenin içinde bulunduğu duruma bir çözüm getirecekti. Bu çözümün kararları Sivas Kongresi'nde (4-11 Eylül 1919) alınacaktır.


Sivas Kongresi Nerede Kararlaştırıldı? 9. Ordu Müfettişi olarak, asayişi düzeltmek göreviyle Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa Ali Fuat (Cebesoy), Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) ile Amasya'da buluştu. Amasya Genelgesi için Kazım Karabekir Paşa ve diğer ilgililerin onayı alındı. 21 / 22 Haziran 1919'da yayımlanan genelge, illerin askerî ve mülkî yöneticilerine telgrafla, İstanbul'daki bazı devlet adamları ve komutanlara ise özel mektup ekinde ulaştırıldı. Amasya Genelgesi “ Vatanın Bütünlüğü Milletin Bağımsızlığı Tehlikededir ” uyarısı ile başlıyor ve “ Milletin Bağımsızlığını Yine Milletin Azim ve Kararı Kurtaracaktır ” çözüm önerisi ile sürüyordu. Sivas Kongresi kararı, genelgede şöyle belirtiliyordu: “ Milletin istiklâlini kurtarmak için, her türlü tesir ve baskıdan uzak bir millî heyetin kurulması gerekmektedir. Bunun için yazışmalar sonunda, Anadolu'nun en güvenilir yeri Sivas'ta Millî Kongre'nin toplanması kararlaştırılmıştır. Fırka (parti) anlaşmazlıkları gözetilmeden her sancaktan, halkın güvenini kazanmış üç murahhasın (delegenin ), mümkün olan çabuklukla yola çıkarılması gerekir. Her ihtimale karşı bunun bir ‘millî sır' olarak tutulması ve gereken yerlerde yolculuğun değişik adla ve kılıkla yapılması lâzımdır. Müdafaai Hukukı Millîye Cemiyetleri ve Belediye Başkanlıklarınca murahhasların seçilmesi ve yola çıkarılması hakkında, vatanseverlikle yardımcı olmanızı ve onların adlarıyla yolculuk tarihlerinin telgrafla bildirilmesini istirham eylerim .”

Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta ( 27 Haziran 1919) Erzurum Kongresi'ne katılmak üzere Erzurum'a gitmekte olan Mustafa Kemal Paşa, 27 Haziran 1919 günü Sivas'a geldi. Israrla İstanbul'a çağırıldığı, emirlerinin dinlenilmemesi için genelgeler yayımlandığı, tutuklama söylentilerinin dolaştığı bir sırada geldiği Sivas'ta halk ve askerler tarafından coşkuyla karşılandı. O anı kendisi Nutuk'ta şöyle anlatır: “ Sivas şehrine girerken, caddenin iki tarafı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askeri birlikler tören düzenini almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım... Bu manzara, Sivas'ın saygıdeğer halkının ve Sivas'ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne kadar bağlı ve sevgi ile dolu olduğunu gösteren canlı bir tanık idi. ” 27 Haziran günü Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticilerine şu direktifleri verdi: “ Halkın çoğunluğunu, özellikle okumuş ve genç unsurları amaç etrafında toplayınız. Fiili direnişe hazırlanın. Olumsuz propaganda ve akımlara karşı önlemler alın. Kolordu Komutanı ve Kurmay Başkanı ile çok sıkı ve sürekli ilişki içinde bulununuz, onların şifresi ile önemli konular ve durumlar hakkında bilgi alış verişi yapın. Vali ile de iyi ilişkileri geliştirerek iki merkezin vilayete yapacağı duyurulardan bilgi sahibi olunuz. Sivas merkezinden Erzurum Kongresi için iki delege seçerek derhal yola çıkarınız ” Bu direktifler, Sivaslı vatanseverler üzerinde kıvılcım etkisi yaptı. Ulusal mücadele yolundaki çabalarını artırdılar. M. Kemal, 28 Haziran sabahı, Ramazan Bayramının birinci günü, erkenden Erzurum'a doğru yola çıktı. Sivaslılar Mustafa Kemal Paşayı Karşılıyor ( 2 Eylül 1919) Ermeni tehdidine karşı Doğu illerinin birliğini sağlamak amacıyla toplanan Erzurum Kongresi amacına ulaşmış, Kongreye başkanlık eden ve yönlendiren Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki arkadaşları ve üç Temsil Kurulu üyesiyle birlikte Sivas yolundadır. 2 Eylül günü Sivas, tarihinin en mutlu günlerinden birine uyanır. Sivas halkı, Erzincan yönüne doğru, erken saatlerde akın etmeye başlar. Atlı – yaya yola çıkanlar Kılavuz tepesinde toplanır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını getiren otomobillerin Seyfebeli'nden görülmesi ile Sivaslıları büyük bir sevinç dalgası kaplar. Halkın büyük sevgi gösterisinden sonra güneş batarken hep birlikte şehre girilir. Karşılamaya çıkamayanlar caddenin iki yanını doldurmuş, alkış tufanı arasında Mustafa Kemal Paşayı selamlar.


Sivaslılar, misafirleri için Mekteb-i Sultanî'yi (Kongre Binası-Lise) hazırlamışlardı. Akşam onurlarına yemek verilir. Dinlenmeye çekilirler. Sivas Kongresi'nde Sivas Delegesi Var mıydı? Sivas Vilayeti, ‘Altı Doğu İli”nden biri olması nedeniyle Erzurum Kongresi'nde temsil edildi. Erzurum Kongresi'ne katılan 13 delegeden ikisi Sivas Merkez Sancağı'nı temsilen Erzurum’a gitti. Erzurum Kongresi sonunda dokuz kişilik Temsil Kurulu belirlendi. Sivas (merkez) delegeleri, Mustafa Kemal Paşanın bütün ısrarlarına rağmen Temsil Kurulu'nda görev almadı. Bunun üzerine, Sivas Vilayeti adına Temsil Kurulu'na Bekir Sami (Kunduk) ve Rauf (Orbay) Beyler seçildi. Erzurum Kongresi'ne katılan yaklaşık 56 delege, Sivas Kongresi'ne katılmak için memleketlerinden yetki almamışlardı. Ayrıca bu delegeleri Sivas Kongresi'ne getirmek pratik olarak da mümkün değildi. Bu durum karşısında, Temsil Kurulu üyelerinin, Doğu illerini ve Trabzon vilayetini temsilen Sivas Kongresi'ne katılması kararlaştırıldı. Bu nedenle, Sivas Kongresi'nde - Temsil Kurulu üyeleri dışında - Doğu illerinden ve Trabzon'dan delege yer almamıştır. Böylece, Bekir Sami (Kunduk) ve Rauf (Orbay) Bey, Sivas Vilayeti kontenjanından seçildikleri Temsil Kurulu Üyeliği ile hem doğu illerinin, hem de dolayısıyla Sivas'ın temsilcisi olarak Sivas Kongresi'nde yer almışlardır. Sivas Kongresi Delegeleri

Delegenin Adı : Temsil Ettiği Yer: Mesleği: Mustafa Kemal (Atatürk) Hüseyin Rauf (Orbay) Bekir Sami (Kunduk) Fevzi (Baysoy) Raif (Dinç) Refet (Bele) Kara Vasıf İsmail Hami (Danişment) İsmail Fazıl (Cebesoy) Hikmet (Boran)

Temsil Kurulu Başkanı (Erzurum) Temsil Kurulu Üyesi (Sivas) Temsil Kurulu Üyesi (Sivas) Temsil Kurulu Üyesi (Erzincan) Temsil Kurulu Üyesi (Erzurum) Canik (Samsun)(TKÜ) Antep İstanbul İstanbul Ask. Tıb. Öğr. Tem.(İst.)

Ordu Müf. İstifa Em. Deniz subayı Mülkiyeli - Vali Din adamı -Şeyh Hukukçu- Yargıç Asker (Albay) Emekli Albay Mülkiyeli- Tarihçi Emekli General Tıbbiye Öğrencisi


Ahmet Nuri Osman Nuri (Özpay) Hüseyin (Bayraktar) Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Halil İbrahim (Sipahi) Mehmet Şükrü (Koçzade) Salih Sıtkı (Kesrioğlu) Bekir (Gümişioğlu) Abdurrahman Dursun (Yalvaç) Mehmet Tevfik (Ergun) İbrahim Süreyya (Yiğit) Macit (Suner) Mehmet Şükrü (Dalamanlı) Yusuf (Başağazade) Necip Ali (Küçüka) Hakkı Behiç (Bayiç) Sami Zeki Nuri (Tatlızade) Halit Hami (Mengi) Mustafa (Soylu) Yusuf Bahri (Tatlıoğlu) Osman Remzi (Öğüt) Mazhar Müfit (Kansu) Hasan Süleyman (Boşanlı – Boşnak)

Bursa Bursa Eskişehir Eskişehir Eskişehir A. Karahisar A. Karahisar A. Karahisar Çorum Çorum Alaşehir (Saruhan) Alaşehir (Manisa) Denizli Denizli Denizli Denizli Kastamonu Kastamonu Bor (Niğde) Niğde Yozgat Nevşehir Denizli (Hakkari) ? Samsun(Canik)

İlmiye sınıfı Hocası Hukukçu- Avukat Tüccar Subay Tüccar- Bld. Bşk. Hukukçu Mülkiyeli Öğretmen Öğretmen Öğretmen Mutasarrıf Hakim (Yargıç) Hukukçu Hukukçu - Zıraatçı Hukukçu -Yargıç Mülkiyeli Emekli Subay Tüccar Tüccar- Beld. Bşk. Öğretmen Çiftçi Memur Valilikten istifa ? Çiftçi - Denizci

Aşağıdaki isimler ise Sivas Kongresi'ne delege olarak seçilmişler, ancak kongre çalışmaları sona erdikten sonraki günlerde Sivas'a gelebilmişlerdir. Nuh Naci (Yazgan) Ahmet Hilmi (Kalaç) Ömer Mümtaz (İmamzade) İhsan Hamit (Tigrel)

Kayseri Kayseri Kayseri Diyarbakır

Tüccar Kaymakam Tüccar Eğitimci

Bursa delegeleri gösterilen askerlikten istifa etmiş Necati (Kurtuluş) ve hukukçu Asaf (Doras)'a kongre tutanaklarında rastlanmadığı halde, bazı eserlerde isimleri geçmektedir. Sivaslılar Kongre için neler yaptı? Sivaslı Rasim (Başara) Bey, Müftü Abdürrauf Efendi, Emir (Marşan) Paşa ile 3.Kolordu Komutanı Selahattin(Çolak) ve M.Kemal Paşanın özel temsilcisi Ask.Dr. İbrahim (Tali) Bey, ‘lise' binasının Kongre için düzenlenmesiyle ve diğer hazırlıklarla ilgilendiler. Hayri (Sığırcı)Bey ve Şekercizade İsmail Efendi, evlerinden getirdikleri eşyalar ile Mustafa Kemal Paşa'nın kalacağı odayı ve Kongre salonunu döşediler. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'dan gönderdiği haberle gelen delegelerin otellerde kalmasını yasaklayınca, Şekercizade İsmail Efendi çok sayıda delegeyi evinde uzun süre misafir etti. Rasim Bey ve Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin diğer yöneticileri, Hürriyet ve İtilaf Partisi Sivas örgütünün olumsuz propagandalarını boşa çıkararak, halkı millî mücadeleye ısındırdılar. Sivas Kongresi delegelerinin yemekleri ilk günlerde Sivas Belediyesi tarafından karşılandı. Belediye Başkanı Abdulhak Bey sadece yemekle değil, bütün sorunlarla yakından ilgilendi. Daha sonra masrafları kısmak amacıyla, yemekler Kongre binasının alt katındaki mutfakta çıkarıldı. Yemek giderleri belli ölçüde Sivas'ın varlıklı aileleri tarafından karşılandı. Şehrin ileri gelenleri ve yöneticileri sık sık kongre binasına giderek, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekileri ziyaret ettiler, gece sohbetlerine katıldılar. Böbreklerinden rahatsız olan Mustafa Kemal Paşaya sık sık kepenek suyu getirilerek iyileşmesine yardımcı olundu. Fransızların Güneyden, İngilizlerin Kuzeyden şehri işgal edeceği tehdit ve söylentilerine, Elazığ Valisi Ali Galip'in Kongreyi basarak dağıtma girişimlerine, İstanbul Hükümeti'nin baskılarına rağmen vatansever Sivas halkı Sivas Kongresine, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına tam bir ev sahipliği yapmıştır.


12 Eylül 1919 günü Kongre salonunda halka açık bir toplantı yapıldı. Davetli Sivaslılar tam kadro bu toplantıya katıldığı gibi, aynı gün Ulu Cami'de yapılan toplantıya Sivas halkı büyük bir ilgi ile katılarak, heyecanlı konuşmaları can kulağı ile dinlemişlerdir. Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ve Temsil Kurulu üyeleri 108 gün kaldıkları Sivas'ta huzur içinde çalışmalarını yürütmüşlerdir. Kongre sonrası Sivaslı vatansever kadınların yaptıkları çalışmalar her türlü övgünün üstündedir. Sivas Kongresi'nin Açılışı ve Başkanlık tartışması 4 Eylül 1919 Perşembe günü Sivas, tam bir bayram sevinci içindeydi. Sivas halkı, saatler öncesinden Mekteb-i Sultanî'nin önünde toplanmış, binaya giden yolları doldurmuştu. Açılış saati olan 14.00'e beş kala Mustafa Kemal Paşa odasından çıkıp toplantı salonuna girdi. Doğruca Başkanlık kürsüsüne çıktı. Çünkü bu toplantının düzenleyicisi ve davetçisiydi. Açış konuşmasına şu cümlelerle başladı: “ Muhterem Efendiler; Vatan ve milletin kurtuluşunu amaçlayan zorlayıcı sebepler, sizleri bunca sıkıntı ve engeller karşısında Sivas'ta topladı. Yiğitçe azminizi kutlar, sizlere hoş geldiniz demekle mutlu olduğumu arz ederim .... ” Kongrenin açılışından bir gün önce Bekir Sami (Kunduk) un evinde yapılan toplantıda Mustafa Kemal Paşanın Kongre Başkanlığına getirilmemesi kararlaştırıldı. Açılış günü kongre salonuna girilirken Mustafa Kemal Paşanın “ Kimi Başkan yapalım? ” sorusuna Rauf Bey: “ Sen Başkan olmamalısın ” cevabını verdi. Kongre açıldıktan sonra söz alan İsmail Fazıl Paşa, işin içine kişisellik karışmaması. Eşitlik ilkesine uyulmasının dışarıya karşı olumlu etki yapacağı gerekçesiyle, başkanlığın birer gün veya birer hafta devam etmek üzere sırayla yapılmasını ve üyelerin temsil ettikleri il veya sancağın adlarının baş harfleri esas alınarak alfabe sırasına göre yapılmasını teklif etti. Teklif Kongre tarafından kabul edilmedi. Gizli oyla yapılan seçim sonucunda üç olumsuz oya rağmen, Mustafa Kemal Paşa Kongre Başkanlığına getirildi. Mustafa Kemal Paşanın Kongre Başkanlığına itirazlarının sebebi, kongreden önce hazırladıkları manda isteklerini içeren raporlarını kolaylıkla kongreye kabul ettirmekti. Erzurum Kongresi Kararlarında Yapılan Değişiklikler 5 Eylül günü bayram kutlama mesajları gönderildi. 6 Eylül Kurban Bayramının ilk günü olduğu için kongre toplanmadı. Bayram günü Sivas Belediyesi'nden bir kurul, Kongre binasına gelerek kutlamada bulunduğundan, 7 Eylül günkü toplantıda ziyaretin iadesi için karar alındı. 7 Eylül günü kutlama telgrafları okundu, verilecek cevaplar belirlendi. Sonra gündemin önemli maddelerinden olan Erzurum Kongresi Tüzük ve Bildiri değişikliği ile ilgili görüşmelere geçildi. Mustafa Kemal Paşanın önceden hazırladığı değişiklik paketi Kongre Genel Kurulu tarafından kabul edildi: Cemiyetin (derneğin) adı “ Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ” iken “ Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ” oldu. “ Heyet-i Temsiliye (Temsil Kurulu) , bütün Doğu Anadolu'yu temsil eder ” yerine “ Heyet-i Temsiliye bütün vatanı temsil eder ” denildi. “ Her türlü işgal ve müdahaleyi Rumluk ve Ermenilik kurma gayesine bağlı sayacağımızdan, topyekûn (hep birlikte) savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir” cümlesi “Her türlü işgal ve müdahalenin özellikle Rumluk ve Ermenilik kurma gayesine yönelmiş faaliyetin reddi konularında topyekûn savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir ” şeklinde değiştirilmiştir. Bu iki cümle arasında anlam bakımından büyük fark vardır. Birincisinde Anlaşma devletlerine karşı düşmanca tavır alma ve direnmeden söz edilmiyor, ikincisinde bu konu açıklık kazanıyordu.


Tüzüğün dördüncü maddesinde geçen “ Osmanlı Hükümeti'nin yabancı devletlerin baskısı karşısında, buraları (Doğu illerini) bırakmak ve ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa, alınacak idarî, siyasî, askerî önlemlerin belirlenmesi ”, – geçici bir yönetim kurma–ile ilgili olarak Sivas Kongresi “ buraları ” yerine , “ yurdumuzun herhangi bir parçasını bırakmak ve ilgilenmemek ” ifadesini kabul etmiştir. Bu değişikliklerle yerel bir kongre olan Erzurum Kongresi tüzük ve bildirisi, Ulusal bir kongre olan Sivas Kongresi tarafından genelleştirilerek vatanın tümünü kapsar bir hale getirilmiş oldu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurulması ile bütün yerel cemiyetler bir çatı altında toplanarak, bu cemiyetin şubeleri konumuna getirilmiş oldular. Böylece Millî mücadele merkezi bir örgütlenmeye gidiyor; ulusal birlik ve ortak mücadele sağlanmış, dağınıklık giderilmiş oluyordu. Erzurum Kongresi kararıyla kurulmuş olan Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Temsil Kurulu, yerini 11 Eylül 1919 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Temsil Kuruluna bırakmış oluyordu.

Sivas Kongresi'nde Manda Tartışmaları Paris Barış Konferansı'nda Anlaşma Devletleri temsilcileri dünyayı paylaşmaya kalktılar. Ancak çatışık istekler ortaya çıktı. Bazı milletleri tümden esaret altına alamayacaklarını düşünerek, işgal politikalarını örtmeye yarayan yeni bir sömürü yöntemi geliştirdiler ve adına ‘Manda Yönetimi' dediler. Paylaştırılacak yeni topraklar, doğrudan devletlerin eline verilmeyecek, uygun görülecek büyük bir devlet, Milletler Cemiyeti adına bir yörede vekaleten yönetimle görevlendirilecekti. Bu vekaleti alan devlet, sömüreceği ulusun bağımsızlığı hak etme süresini belirleyecekti. Türkiye dışında, Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş bütün devletler galip devletlerin mandası altına girdi ve uzun süre sömürüldü. Atatürk'ün önderliği altında girişilen ulusal Kurtuluş Savaşı başarıya ulaştığı için ‘Tam Bağımsız' Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Manda altına girmekten başka çare düşünemeyen Osmanlı aydınları, tarihi ilişkileri dikkate alarak Amerikan mandası üzerine yoğunlaştılar. Amerika'ya mektuplar yazdılar. Mustafa Kemal Paşaya gönderdikleri mektup ve telgraflarla onu da etkilemeye çalıştılar. Erzurum'da bulunduğu sırada, Halide Edip (Adıvar) tarafından gönderilen ve Amerikan mandasının ekonomik ve medeni destekten ibaret olduğu sözleri ile dolu mektubu okuduğunda sinirlenen Mustafa Kemal Paşa, yanındakilere şöyle seslenir: “ Hayır paşalar hayır, hayır beyefendiler hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok.. Ya istiklal, ya ölüm var.. Amerikan mandası diye çırpınanlar, düşman işgali altında bulunan sinirleri ve zaafları ile bu millete ve bize inanmayanlardır. Bizim hayal ve macera peşinde koştuğumuzu sananlardır. Eğer, bunlar Anadolu'nun ve Türk milletinin gerçek duygularını bilseler, bizim çalışmalarımızın hedefini kavrayabilseler, Erzurum Kongresi kararlarının nasıl bir millî vicdan ürünü olduğunu takdir edebilseler, bu sakim (hastalıklı) fikirlerinden dolayı utanç duyarlar. Bunlar, ümitsizlik ve bozgunluk içinde realitelerden uzak olarak yaşayan ve ne yapacaklarını, ne yapılmakta olduğunu bilmeyen insanlardır. Kongre hissiyatını açıklıkla belirtmiştir. Heyet-i Temsiliye (Temsil Kurulu) kararını vermiştir. Millî irade şuur ve istikametini bulmuştur. Davamız yürümektedir ve yürüyecektir. Başarılı olmamak için hiçbir sebep yoktur. Hiçbir olumsuz kararı tanımayacağız. Tek ve değişmez parola şudur: Tek tepe, tek kurşun kalıncaya kadar mücadele yahut da: Ya İstiklal, Ya Ölüm!” Erzurum'da, Sivas'a gelme hazırlıkları yapıldığı bir sırada kendisine sorulan: “ Paşam, Sivas'ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak ” sorusuna heyecanla şu cevabı verir: “ Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk


etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar .” Kongre için Sivas'a erken gelen İstanbul delegeleri diğer delegeleri de etkileyerek, Amerikan mandasını isteyen bir muhtıra (rapor) hazırladılar. Bu rapor Sivas Kongresi gündemine alındı. 8 Eylül 1919 günü Kongre mandayı tartışmaya başladı. Özellikle İstanbul'dan gelen Kara Vasıf Bey, İsmail Fazıl(Cebesoy) Paşa, İsmail Hami (Danişment) Bey ve Refet (Bele) Bey, Kongre salonunu etkileyecek uzun konuşmalar yaparak, Amerikan mandasını savundular. Kara Vasıf Beyin konuşması sırasında delegelerden biri : “ İstanbul'dan mandayı mı bize hediye getirdiniz? ” diye bağırdı. Refet Beyin konuşmasının delegeler üzerinde o kadar etkili olmuştu ki, oylamaya geçilmesi durumunda manda kararı çıkacağından korkan Mustafa Kemal Paşa, toplantıya on dakika ara verir. Ahmet Nuri Bey (Bursa) ve Raif(Dinç) Efendi mandayı savunanları eleştirdiler. Bağımsızlıktan yana tavır koydular. Mandayı savunanları Bağımsızlığa karşı olmakla suçladılar. Bunun üzerine İsmail Fazıl Paşa “Yanlış anlaşıldığı için raporumuzu geri çekiyoruz. Hiç verilmemiş saydık” dedi. 8 Eylül gecesi evlerde ve Kongre binasında manda üzerine konuşmalar ve tartışmalar sürdü. Ertesi gün Kongre manda tartışmalarına devam etti. Rauf(Orbay) Beyin teklifi ile : “Amerika'da yıllardan beri aleyhimizde yapılmakta olan olumsuz propagandaların doğurduğu yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için Amerika'dan bir kurul istenmesine ve inceleme sonucunda gerçeklerin gösterilmesi” kararına varıldı. Böylece hem manda istekleri gömüldü, hem de mandayı savunanlar küstürülmeyerek bu sorun çözüme kavuşturuldu. Manda konusundaki görüşmelerin sonucu Sivas Kongresi kararlarına şöyle yansıdı : “... Devlet ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, altıncı maddede yazılı sınırlar içinde, milli ilkelere saygılı olan ve vatanımıza karşı saldırı ve yayılma amacı gütmeyen herhangi bir devletin teknik, sanayi, ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız .” Mustafa Kemal Paşa, mandayı savunanları karşısına almadan Sivas Kongresi'ni başarı ile yönetmiş ve mandanın reddedilerek, bağımsızlık kararının çıkmasını başarıyla sağlamıştır. Gösterdiği liderlik sabrıyla, Kongrenin birlik ve beraberlik içinde çalıştığını ve sonuçlandığını dost, düşman herkese göstermiştir. Manda İsteklerine karşı Bir Türk Gencinin Haykırışı Manda tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı 8 Eylül gününün gecesi Mustafa Kemal'in odası her zamankinden daha kalabalıktı. Özellikle Denizli delegeleri olan Necip Ali, Yusuf Beylerle, Şeyh Fevzi Efendi, Hikmet, Osman Nuri, Ahmet Nuri Beyler lise binasında delegelere ayrılan koğuşta kaldıklarından, onların da katılımıyla Paşanın odasında toplananların sayısı çoğalmıştı. Mustafa Kemal Paşa etrafındakilere hitaben: “ İstanbul'dakiler ve buradakiler nevmid (ümitsiz ) ve hasta insanlardır. Ecnebi işgal etkisi altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ( keder – üzüntü ) ve marazi (hastalıklı ) bir haleti ruhiye ( ruh hali- psikoloji ) içinde hareket ediyorlar. Bunun başka türlü izahı yoktur.” “Bir milletin istiklâl hakkını aramasından ve bu yolda gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha tabiî ne tasavvur edilebilir? Şerefsiz, istiklâlsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki şayanı tercihtir ( seçilmeye değerdir). Bunu anlayamamak ne garip mantıktır?” dedi. Delegeler de konuşuyor, manda aleyhinde söz ediyorlardı. Hikmet ismindeki Askeri Tıbbiye öğrencisi, Sivas Kongresi'nde öğrenci arkadaşlarının temsilcisi olarak bulunuyordu. Aralarında topladıkları para ile onu Sivas'a göndermişlerdi. Heyecanlı, atak bir vatanseverdi. Gece, Paşanın odasında Hikmet Bey de vardı. Gündüz yaşanan tartışmaların etkisiyle olsa gerek titriyordu. Sanki birdenbire ateş ve heyecan kesilmiş olarak, yüksek sesle: “- Paşam, delegesi bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz (çirkin görürüz) . Farzı Muhal (var sayalım) , manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal'i ‘ vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı' olarak adlandırır ve tel'in (lanet okuma, protesto etme ) ederiz .”diye bağırdı.


Bu gencin yürekten kopup gelen bu sözleri karşısında orada bulunanların gözleri yaşarmıştı. Mustafa Kemal Paşa da duygulanmıştı. Heyecanlı bir sesle: “ Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin.” dedi, sonra Hikmet Beye dönerek: “ Evlat, müsterih ol. ‘ rahat ol' . Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekalliyette ‘ azınlıkta' kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl, ya ölüm .” Tıbbiyeli genç, hemen yerinden fırladı: “ Var ol paşam ...” diyerek Mustafa Kemal'in elini öptü. Mustafa Kemal, kongreye aydın Türk gençliğinin ve tıbbiyenin temsilcisi olarak üniformasıyla katılan bu yiğit delikanlının alnından öptü: “ Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.” dedi. Sivas Kongresini Engelleme Çalışmaları ve Ali Galip Olayı Kongrenin İngiliz ve Fransızlar tarafından baskına uğrayarak Sivas'ı işgal edecekleri tehditleri boşa çıktı. Mustafa Kemal Paşa bu tehditlerin boş olduğunu henüz Sivas'a gelmeden Vali Reşit Paşaya bildirmişti. Sivas Kongresine delege seçilenlerin Sivas'a gelişleri sırasında bin bir engelle karşılaştıkları, kılık değiştirdikleri bilinmektedir. İşgal altındaki yerlerden delege gelemeyişi nasıl bir baskı altında kalındığının en büyük işaretidir. Bütün bunların yanında Ali Galip olayı ayrı bir tehdit oluşturmuştur: Elazığ Valiliğine özel görevle atanan Kurmay Albay Ali Galip, 27 Haziran günü Sivas'a gelecek olan Mustafa Kemal Paşayı tutuklatmak için Sivas Valisi Reşit Paşayı baskı altına almıştır. Ancak şehre gelen Mustafa Kemal Paşa tarafından, Kolordu binasında ayakta bekletilerek, ağır sözlerle karşı karşıya bırakılmıştır. Sivas Kongresi devam ederken, İstanbul Hükümeti Ali Galip'e Sivas Valiliği ile Üçüncü Kolordu Komutanlığını önerir. Ali Galip, bu öneriye karşılık, askerlik kıdemine sekiz buçuk yıl eklenmesini, generalliğe terfi ettirilmesini ve bir miktar tazminat verilmesini ister. 3 Eylül 1919 günü Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa ve Dahiliye Nazırı Adil Beyin imzalarıyla şartlarının kabul edildiği kendisine bildirilir. Bu yazışmalar milli mücadele istihbaratınca elde edilecek ve karşı harekete geçilecektir. Ali Galip, ayrılıkçı bir takım gruplardan asker toplayarak Sivas Kongresi'ni basma hazırlıkları yaparken, çevredeki askeri birliklerin baskınına uğrayacaklarını öğrenince kaçar. Bu gelişmeler karşısında durumu Padişaha iletmek isteyen Mustafa Kemal görüşmeye engel olunması üzerine İstanbul ile her türlü haberleşmeyi kestirir. 15 gün süre ile soğuk harp başlar. Sonuçta Damat Ferit Hükümeti istifa etmek zorunda kalır. Yeni kabineyi kuran Ali Rıza Paşa ile süren görüşmeler sonunda “Amasya Görüşmeleri” gerçekleşir. Osmanlı Mebuslar Meclisinin açılışı sağlanır. Bu mecliste “Misak-ı Millî” ilan edilerek hem ulusal sınırlar çizilir hem de tam bağımsızlık kararı yasal ve yetkili bir organ tarafından kararlaştırılmış olur. Mebuslar Meclisi'nde alınan bu tarihi karara tepki olarak İstanbul işgal edilecek (16 Mart 1920) ve bazı Milletvekilleri tutuklanacaktır. Bu gelişmeler ise TBMM'nin açılmasına ortam hazırlayacaktır. Sivas Kongresi, ulusal bir kongre olma özelliği ve Misak-ı Millî'ye alt yapı hazırlaması bakımından, TBMM'ye giden yolu açmış ve millet egemenliğine öncülük yapmıştır. İrade-i Milliye Gazetesi

Sivas Kongresi toplanmadan önceki günlerde gelen delegeler, millî ülkü ve hareketlerin geniş ve sürekli bir biçimde yayımlanması için bir gazetenin çıkarılması gereği üzerinde durmuşlardı. İsmail Fazıl Paşanın önerisi ile çıkarılacak gazetenin adı İrade-i Milliye oldu. 11 Eylül Perşembe günkü oturumda basın konusu ele alındı ve haftada iki gün olmak üzere “İrade-i Milliye” adıyla bir


gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Gazete yönetiminin politik kuruluşla ilgisi bulunmayan birine verilmesi istendi. Bu kişiyi bulma görevi ise Rasim (Başara) Beye verildi. O da Sivas Lisesi'nin çalışkan öğrencilerinden biri olarak tanıdığı, yirmi iki yaşındaki Demircizade Selahattin'i (Ulusalerk) bu işe uygun gördü. Selahattin, görevi sevinçle kabul etti. Dilekçe ile Valiliğe başvurarak gazetenin çıkarma yetkisini aldı ve Sorumlu Müdürü oldu. Gazete İl Basımevinde basıldı. İlk sayısı 14 Eylül günü çıkan gazetenin çıkış sebebi, yine bu sayıda “ Millî hareketin halka ve dünyaya duyurulması ” olarak belirtiliyordu. İrade-i Milliye Gazetesinin özellikle ilk beş sayısındaki yazılar, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Temsil Kurulu'nun Sivas'ta bulunduğu süre içinde 19 sayı yayımlandı. İlk sayısının sürümü tahmin edilemedi. Bin adet basıldı. Aşırı talep üzerine baskı sayısı artırıldı. Gazete basıldığı günlerde geçmiş baskıları yirmi kuruş yerine, iki yüz kuruşa dahi arayanlar vardı. Özellikle İstanbul'dan büyük bir istek vardı. İrade-i Milliye, Mustafa Kemal Paşa tarafından Temsil Kurulu adına yayın yapmak için kurdurulan ilk Millî Mücadele gazetesidir. İngiliz ve Fransız Basınında Sivas Kongresi The Times Gazetesi, 22 Eylül 1919 : “ Bir Anadolu Cumhuriyeti... asilerin başı: M. Kemal. Sultanın değiştirilmesinin başlıca gayelerinden biri olduğu bazı mahfillerde ileri sürülmektedir .” Ranin Gazetesi , 11 Ekim 1919 : “ M. Kemal Paşa Anadolu'da bir millî hareket meydana getirmeye çalışıyor. Bu çocukça bir hayaldir! Bütün cihanın kuvvetine karşı... Harpten ezilmiş olan zavallı Anadolu'nun kuvveti ile... Kafa tutmasının ne hükmü olabilir? Anadolu'da ne kalmıştır, ne var ki direniş oluşturabilsin? ” Le Temps Gazetesi, 10 Eylül 1919 : “ Sultanın hakimiyeti hâlâ İstanbul'da ise de ordusu başka yerde, Türk milliyetçilerinin gittikçe güçlendikleri Anadolu'dadır. Sivas'tan, kongreleri Sultana telgrafla bir kararlar listesi bildirdi. Birinci karar şimdiki hükümete güveni reddediyor; ikincisi ise hiçbir Türk toprağının elden çıkmamasını istiyor... İster beğenin ister beğenmeyin bir Türk gücü yaşıyor. İster beğenin ister beğenmeyin bu güç kendi şuuruna vardı. ‘Hasta adam' ın gürbüz, hatta rahat durmaz çocukları var ve onun mirasını, hiç değilse bu mirastan hakları bulunan parçayı istiyorlar. Müttefikler ne düşünür acaba? ” Lyon Republicain, 23 Eylül 1919 : “ Sivil ve asker Türk vatanseverleri, iktidarsızlıkla suçladıkları hükümetlerine karşı ve Türkiye'yi paylaşmak istemelerinden kuşkulandıkları bazı müttefiklere karşı tam bir ayaklanma halindedirler .” Lyon Republicain, 20 Ekim 1919 : “ Milliyetçi hareket iki büyük avantajdan yararlanıyor: Bir yandan, iklimi çok sert, ulaşım olanakları kıt olan dağlık bölgenin doğal durumu; öte yandan, millî topraklarını savundukları bilincini taşıyan ve müttefiklerin çelişen çıkarlarına karşı tek vücut halinde birleşen şeflerinin su götürmez vatanseverliği. Bütün güçlüklerine rağmen, Türkiye'nin bağımsızlığı politikası izlenmelidir ” İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck, Dışişleri Bakanı Lort Kürzon'a gönderdiği raporunda Sivas Kongresi ile ilgili olarak şöyle yazmıştır: (17 Eylül 1919 ) “ Türk milliyetçileri, Türkiye'nin Türklerde kalmasını istiyorlar, yabancı himayesini red ediyorlar. Onlar imparatorluğun ölümünü değil, yeni bir hayat mukavelesini imza etmek azmindedirler .” Sivas Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti

Kronoloji Kronolojik Sivas Tarihi MÖ 7000-5000 MÖ 1600-884 MÖ 800-695 MÖ 700-546 MÖ 550-332 MÖ 333-MS 17 17-395 395-1075

Sivas'ta ilk yerleşim dönemi Hititler dönemi Firigler dönemi Lidyalilar dönemi Persler dönemi Kapadokya dönemi (Makedonyalılar) Romalılar dönemi Bizanslılar dönemi


658 1059 1071 1143 1175 1197 1224 1232 1243 1256-1353 1271 1343 1378 1381 1383 1388 1389 1400 1418 1473 1472 1512 1516 1533 1564 1868 1878 1908 1919 1919 1919 1927 1930 1932 1932 1934 1938 1939 1943 1950 1953 1955 1963 1966 1967 1972 1973 1979 1982 1985 1987 1989 1990 1992 1993 1993 1997

Sivas’ın Emevilerin eline geçmesi Sivas’ın Türklerin eline kısa bir dönem için geçmesi Danişmentliler (1080-1175 Beylik Merkezi) Yagibasan'in Sivas'a egemen olması Sivas’ın Selçuklular'ın eline geçmesi (1220 Başkent) Sivas Ulu Cami'nin yapılması Sivas Kalesi surlarının 1. Alaattin Keykubat tarafından yaptırılması Mogollar'ın Sivas'a saldırısı Sivas’ın Mogolla'ca yağmalanması İlhanlılar dönemi Gökmedrese, Çifte minare ve Şifahiye Medreselerinin yapımı Sivas'ta Eretna Beyliği’nin kurulması (Beylik Merkezi) Kadı Burhanettin'in Eratna Beyligi'nde vezir olması Sivas'ta Kadı Burhanettin Devletinin kurulması (Beylik Merkezi) Sivas surlarının Kadı Burhanettin tarafından onarılması Memluklular'ın Sivas’ı kuşatması Sivas’ın Osmanlilar'ın hakimiyetine geçmesi Timur'un Sivas’ı istilası Çelebi Mehmet'in Sivas kalesini ve şehri onarması Fatih'in Sivas'a gelmesi Akkoyunlular'ın Sivas’ı yağmalaması Yavuz Sultan Selim'in Sivas'a gelmesi Sivas’ın “Eyalet-i Rum” olarak Genel Valilik olmasi Kanuni'nin Sivas'a gelmesi Meydan Cami'sinin yapılması Sivas’ın il olusu Sivas'ta ilk matbaanın kurulusu Ziyabey Kütüphanesi'nin açılısı Atatürk'ün Sivas'a ilk gelişi (27 Haziran) Sivas Kongresi (4 Eylül) “İrade-i Milliye” Gazetesi'nin yayını Sivas'ta ilk kazı ve araştırmanın Vander Osten tarafından yapılması Sivas-Ankara demir yolu hattının açılması (30 Ağustos) Sivas-Samsun demiryolunun açılması Sivas elektrik şebekesinin kurulması Tavra deresine elektrik santralinin kurulması Divriği Demir-Çelik madenlerinin islemeye açılması DDY Cer Atölyesi'nin kurulması Çimento Fabrikası’nın hizmete girmesi (6 Haziran) Ulaş Devlet Üretme Çiftliği’nin kurulması (l Mart) Sivas Numune Hastanesi'nin kurulması Sivas SSK Hastanesi'nin hizmete girmesi Sivas içme suyu şebekesinin kurulması Sivas Havaalanı’nın yapılması İl Halk Kütüphanesi'nin yapılması Sivas İplik Fabrikası’nın kurulması Sivas Tip Fakültesi'nin hizmete girmesi (29 Ekim) Sivas Beton Travers Fabrikası’nın üretime başlaması Cumhuriyet Üniversitesi'nin açılması Sivas Hazır Giyim Fabrikası’nın kurulusu Sivas Demir-Çelik Fabrikası’nın açılması Kangal Termik Santrali'nin açılısı Kılıçkaya Hidro Elektrik Santrali'nin açılısı Gazibey Barajı’nın açılısı Hanlı-Bostankaya arası çift hatlı demiryolunun açılısı 4 Eylül Barajı inşaatının başlaması Sivas Devlet Tiyatrosu'nun açılısı


Coğrafi Konumu

Sivas ili Anadolu yarımadasının ortasında, İç Anadolu Bölgesinin Yukarı Kızılırmak bölümünde yer alır. İl topraklarının büyük bölümü Yukarı Kızılırmak, bir bölümü de Yeşilırmak ve Fırat havzalarında yer alır. 35° - 50° ve 38° -14' doğu boylamları ile 38° 32' ve 40° -16' kuzey enlemleri içerisinde kalan il, 28.488 km2‘ilk yüzölçümüyle, Türkiye'nin toprak bakımından ikinci büyük ilidir. İl topraklarının Kızılırmak havzasına giren bölümünde Karadeniz iklimi, Fırat Havzasına giren bölümde ise, Doğu Anadolu iklimi egemendir. İl alanı kuzeyden Kelkit Vadisi, Doğudan Köse Dağlarının uzantıları Kuruçay Vadisi ile Yama Dağı, Güneyden Kulmaç Dağları, tahtalı Dağlarının uzantıları ve Hezanlı Dağı, Batıdan Karababa, Akdağı ve İncebel dağları gibi doğal sınırlarla çevrilidir. İdari açıdan ise, Kuzeyden Giresun, Ordu ve Tokat, Doğudan Erzincan, Güneyden Malatya, Kahramanmaraş ve Kayseri, Batıdan ise Yozgat ile komşudur. İç Anadolu’nun yüksek platoları üzerinde başlayan ve doğuya yükselen il alanı, Kuzeydoğu ve Güneydoğuda dağlık ve sarp bir kesimle son bulmaktadır.


Dağları

Genel olarak dağlık ve yüksek bir plato üzerinde kurulan Sivas İlinin ortalama yüksekliği 1000 metrenin üzerindedir. Dağlar, bu dağlar arasında vadiler, çukurlardan oluşan ovalar ve dağların aşınması ile oluşan yüksek platolar ilin başlıca yüzey şekillerini oluştururlar. Ülkenin doğal yapısı itibariyle doğuya doğru gidildikçe yükselir. İlin batısında yer alan Gemerek, Şarkışla ve Yıldızeli ile orta kesimlerindeki Merkez ve Kangal ilçeleri aşınma ile düşmüş dağlar ve geniş platolarla kaplıdır. İlin doğusu, güneydoğusu ve kuzeyinde yer alan Hafik, Zara, İmranlı, Koyulhisar, Suşehri, Gürün ve Divriği’de sarpça dik sıradağlarla derin sarp ve uzun vadiler yer almaktadır. Kızılırmak kıyı düzlükleriyle, Polanga düzlüğü dışında bölgede önemli bir düzlük bulunmaz. Kuzey Anadolu sistemine bağlı dağlar, Kelkit Vadisiyle, Kızılırmak Vadisi arasını doldurarak Batı-Doğu doğrultusunda uzanır. Tüm Güney Anadolu'yu batıdan doğuya geçen Toroslarla bağlı dağlar ise Şarkışla'dan başlayıp ilin ortalarına doğru sokulur. Kuzey Anadolu sıradağlarının güneye açılan en önemli kollarından birini Köse Dağları oluşturur. Bu dağ silsilesi yükseklik uzunluk ve kapladığı alan açısından, ,Sivas ilinin en önemli dağlarından olup, bu sıra Yıldızeli'ndeki Yıldız Dağıyla (2537) başlar. Doğuya doğru asmalı dağı (2406) Kızılırmak Yayı ve Yeşilırmak Yayı dağları da denir. Bu dağların büyük bir bölümü Karadeniz bölgesinde kalmaktadır. Gemerek ile Şarkışla ilçeleri arasından başlayarak, Kuzeye doğru genişçe bir yay çizen ve Toros Dağlarının kuzeye açılan kolu olan Tecer Dağlarıdır. Merkez ilçe ile Kangal arasında Kılmaç Dağları adını alır. Bu dağ silsilesinde Karacatepe (2079), Kesistepe (2230), Gürlevikdağı (2688), Beydağı (2802) m. yükseklikte olup bu dağlar seyrek karaçam, kızılçam, ardıç ve meşeden oluşan ağaç kümeleri dışında tümüyle çıplaktır. Bu dağ silsilelerinden başka Akdağları, İncebel Dağları ve Yama Dağlarının yanı sıra yer yer yükselen çok sayıda dağ ve tepe vardır. Bunlardan Tahtalı Dağları (2719) Hezanlı Dağlarıdır (2283).


Akarsuları Sivas, akarsu bakımından oldukça zengindir. Ancak, bu akarsulardan vadilerin, dar ve derin olması nedeniyle yeteri kadar yararlanılamaz. Kızılırmak: Önce dikkatimizi Kızılırmak kaynağı bölgesine yöneltirsek, yurdumuzun bu büyük nehrinin, Kızıldağ tepesinin güney yamaçlarından birkaç kol halinde çıktığını görürüz. İmranlı yakınlarına kadar ayrı akan kollar İmranlı önlerinde birleşerek Kızılırmak adını alır. Zara'ya giriş Kösedağı eteklerinden gelen Habeş (Arap) çayını alır. Zara ovasının güneyinde Acısuyu aldıktan sonra Hafik yönünde akışını sürdürür. Hafik önlerinde Kuruçay ve Acırmak'ı aldıktan sonra yavaş yavaş Sivas önlerine gelir. Sivas'ta Tecer Çayı, Mundar Irmak, Mısmılırmak ve biraz daha batıda Yıldız ırmağını alır. Yıldızeli topraklarından geçerken kalın suyuyla birleşir. Şarkışla'da Kaldırak Çayı, Acısu, Gemerek’te Sınır Çayı, Kasımbeyli Deresini kaynağını Sızır kasabasından alan Göksu Çayını aldıktan sonra Deveboynu yöresinde Sivas topraklarına veda eder. Anadolu'nun ortasında büyük bir kavis çizerek Karadeniz'e dökülen Kızılırmak'ın suyu Zara'ya gelinceye kadar tatlıdır. Suyunun tuzlanması Zara'dan sonra başlar. Anadolu'da Türk hakimiyetinden önce, Kızılırmak’a "HALYS" veya tuzlu deniliyordu. Bu isim batı kaynaklarından zamanımıza kadar gelmiştir. Bizans eserlerinden nehrin adı "HALYS" veya Alis "ALYS" olarak geçmektedir. Nehrin gerek eski ismi gerekse bugünkü batı kaynaklarındaki Türkçe karşılığı, Kızılırmak'ın havzasının fiziksel ve kimyasal özellikleriyle ilgilidir. Nehrin yayıldığı alanda alçıtaşı ve tuz yatakları bulunan kumlu, kireçli ve ekseriyeti kızıl topraklar geniş yer tutmaktadır. Nehrin havzasında pek çok tuz yataklarına da rastlanır.

Kelkit Çayı: Gümüşhane topraklarından doğan Kelkit Çayı, Suşehri sınırlarıyla ilimiz topraklarına girdikten sonra dar ve derin bir vadiden akarak Koyulhisar Reşadiye sınırlarıyla ilimiz topraklarını terk eder. Kızıldağ'dan çıkan Aklar ve Gemin dereleri önemli kollarındandır. Karaçam yörelerinden gelen derelerle de büyük ölçüde beslenir. Daracık vadisi kış aylarında kar tutmadığından ulaşım oldukça uygundur. Erzincan-Tokat karayolunda bu vadiyi takip etmektedir. Sivas topraklarında pek yararlanılamaz.

Tozanlı Çayı: Kösedağı'nın batı yamaçlarından kaynaklanan Tozanlı Çayı, birkaç kaynağın birleşmesiyle meydana gelir. Yatağı oldukça meyillidir, yatağına ayak uydurarak büyük bir hızla akar. Şerefiye’yi geçtikten sonra ormanlık yamaçların oluşturduğu derin bir vadide büyük bir hızla akışını sürdürürken küçük büyük birçok dereyi de beraberine alarak Doğanşar önlerinde yoluna devam eder. Bu arada Asmalı ve Tekeli dağlarından akan derelerde Tozanlı çayına ulaşır. Almus barajı bu çay üzerinde kurulmuştur. Tozanlı çayından Sivas topraklarında yeteri kadar yararlanılamaz. Ancak, Türkiye'nin sayılı barajlarından Almus barajı bu çay üzerinde kurulmuştur. Samsun yakınlarında kurulan Karakaya Barajı da yine Tozanlı Çayı ile Kelkit Çayının meydana getirdiği Yeşilırmak üzerinde kurulmuştur.


Çaltı Çayı: Sivas’ın güney sıradağlarını oluşturan dağlardan kaynaklanan Çaltı Çayı, Yılanlı Dağlarından çıkan Güneş Çayı ile Tecer, Gürleyük ve Karabel yörelerinden kaynaklanan Sincan Çayının, Divriği yakınlarında Cürek boğazında bileşmesiyle meydana gelir ve burada Çaltı adını alır. Keban barajına kaynaklık eder. Divriği önlerinde akışını sürdüren Çaltı Çayı Sivas-Erzincan demiryolunu takip eder. Keban barajının ilimiz sınırlarında kalan yerde baraj sularına katılır. Çaltı Çayı, irili ufaklı birçok dere ile beslenir. Fakat yatağı dar ve derin olduğundan yeteri kadar yararlanılamaz. Uzunluğu 180 km'yi bulmaktadır.

Tohma Çayı: Fırat nehrinin önemli kollarından Tohma Çayı, her ikisi de Tohma adını taşıyan iki büyük kolun birleşmesiyle meydana gelir. Bunlardan Kangal Tohması, Şarkışla sınırları içinde bulunan karatonus dağlarından doğar. Kangal topraklarından geçerken Havuz yazısından geçen Havuzlu suyunu da alır. Bu suya Çamurlu da denir. Gürün Tohması tahtalı dağlarının eteklerinden doğar. Gürün ilçe merkezi önlerinden geçerken Gökpınar ve Sazcağız derelerini de alarak yoluna devam eder. Malatya sınırları içinde Kangal Tohması ile birleşerek Fırat nehrine dökülmek üzere yoluna devam eder.


Gölleri

Tödürge Gölü: Sivas-Erzurum karayolunun 50.km’sindedir. Cencin Ovasının doğusunda yer alır, gölün yüzeyi 5 km2'yi bulur. Ortalama derinliği 20 metredir. En derin yerinin 45 metreyi bulduğu söylenmektedir. Gerek dipten kaynaklanan su gerekse yöredeki kaynaklardan oluşan sular gölü beslemektedir. Açılan bir kanalla gölün fazla suyu Kızılırmak'a akıtılmaya çalışılmaktadır. Gölde çok çeşitli ve bol miktarda balık bulunmaktadır. Gölün doğusunda iki tane adacık dikkati çekmektedir. Buralar Turnaların uğrak yerleridir. Ömürlerinin büyük bir kısmını burada geçirirler. Gölün kenarında bir gazino bulunmaktadır. Gölde kayık gezintileri yapılabilmektedir. Aynı zamanda burası bölgenin en iyi mesire yerlerinden birisidir. Hafik Gölü: Sivas’a 39 km. uzaklıktadır. Bu göle Hafik Büyük Gölü demek daha doğru olacaktır. Çünkü birkaç göl, Hafik yöresine serpilmiştir. Büyük Göl Hafik ilçe merkezinin kuzeybatısında yer alır. Hafik ilçesine iki kilometre uzaklıkta bulunan gölün yüzeyi bir kilometrekareyi geçmektedir. Göl dipten kaynaklanan sularla beslenmektedir. Ortalama derinliği 6 metreye yaklaşmaktadır. Gölün ortasında bulunan ada, göle bitmez tükenmez güzellik vermektedir. Gölün fazla suları Kızılırmak'a akmaktadır. Balığı bol ve çeşitlidir. Yörenin en güzel mesire yerlerinden olan Hafik gölünde kayık gezintisi yapılabilmektedir.

Lota Gölleri: Hafik’in 3 km. doğusunda Sivas-Erzurum yolunun kuzeyinde bulunan bu göller üç ayrı gölden meydana gelmiştir. İlkbahar sularının bol olduğu zamanlarda bu göller birleşir. Göller oldukça derindir. Bu göllerde bol miktarda balık tutulmaktadır. 200 kg ağırlığında balıkların yakalandığı da olmuştur. Dipten kaynayan sularla beslenir.


Gürün Gökpınar Gölü: Dupduru suların hakim olduğu bu göl, doğal güzelliği ve alabalığı ile ün yapmıştır. Dipten kaynayan suların beslediği bu gölün derinliği 15 metreyi bulmaktadır. Suyu duru olduğu için gölün dibi rahatlıkla görülür. Gürün ilçesine 10 km. uzaklıktadır. Gölün fazla suları Tohma çayına karışmaktadır. Alabalığı bol olan gölde kayık gezintileri yapılabilmektedir. Göl kenarında motel ve gazino vardır. Çevresinin en iyi mesire yerlerinden biridir. Bunların dışında daha birçok göl vardır. Çoğu mevsimliktir ve kapladıkları alan ve derinlikleri bakımından pek önemli sayılmaz. Bunlardan merkeze bağlı Bostankaya, Suşehri yakınların da Gölova, Gürün Yazyurdu yakınında Aygur Gölü, Merkezin Kazpınar Köyünde Acıgöl....vb.


İklimi Sivas'ın karasal bir iklimi vardır. Kışları soğuk ve sert geçer, genelde kış aylarında bol kar yağışı görülür ve ortalama 3-5 ay karla örtülüdür. Yazları sıcak ve kurak, ilkbahar ve sonbahar ayları yağmurlu geçer. Her ne kadar kışlar soğuk geçse de, ilin Kuzey bölümünde, "Koyulhisar ve Suşehri ilçelerinde" karasal iklimden tipik Karadeniz iklimine geçiş görülür. Bu bölgelerde, iç kesimlere göre havalar ılık geçer. Yapılan gözlem ortalamalarına göre (son 50 yıl içinde gözlenen) en soğuk ay -34.6 derece ile Ocak ayıdır. En sıcak ay 38.3 derece ile Temmuz ayıdır, aylık yağış ortalaması en yüksek ay Mayıs, en düşük ay Ağustostur. 1992 yılında gözlenen en yüksek nem oranı %80.0 ile Aralık ayı; en düşük ay %55.2 ile Ağustos ayıdır. Aynı yılda en yüksek basınç 874.1 mb olarak Ocak ayı, en düşük ay ise 868 mb olarak Şubat ayıdır. Sivas Türkiye'nin köy sayısı itibariyle birinci, yüzölçümü itibariyle ikinci sırasında yer almaktadır.


Medreseler

Şifaiye Medresesi: Taç kapısı üzerinde yer alan kitabesinde Selçuklu Sultanı I. İzzettin Keykavus tarafından 1217 M. yılında inşa ettirildiği yazmaktadır. Anadolu'daki Selçuklu tıp sitelerinin ve hastanelerin en büyük boyutlusudur. Hastane 48x68 m. ölçülerinde olup üzeri açık, iç avlusu 22x32 m. ölçülerindedir. 1768 yılında çıkarılan bir fermanla medreseye çevrilmiş, I. Dünya Savaşı esnasında levazım ambarı olarak kullanılmıştır. Genç yaşta hastalanan İzzettin Kevkavus vasiyeti üzerine çok sevdiği Sivas'a yaptırdığı Şifaiye'deki türbeye getirilerek 1220 yılında defnedilmiştir. I.İzzettin Keykavus; bilgin, iyi huylu, şair bir insandı. Genç yaşta hastalanması sebebiyle tıbba ve hekimlere çok önem vermiştir. Babası III. Gıyasettin Keyhüsrev, hocası Mecdeddin İshak, halası Gevher Nesibe, karısı Mengücekli Behram Şah'ın kızı Selçuk Hatundur.

Binada taş ve tuğla malzeme karışık olarak kullanılmıştır. Selçuklu yapılarında olduğu gibi taç kapısı süslemelerine önem verilmiştir. Dışarı doğru taşıntılı taç kapı alınlığının sağında ve solunda aslan ve boğa kabartmaları yapılmıştır. Taç kapı da; pencere bordürlerinde, ana eyvan cephesinde Rumi tezyinata önem verilmiştir. Dikkatle incelendiğinde stilize çift başlı kartal ve kuş motifleri olduğu ortaya çıkar. Ana eyvanın sağında ay sembolünün içinde örgülü saçları olan bir hanım başı ve çevresinde kelime-i şahadet yazılıdır. Ana eyvanın solunda ise; bir güneş sembolü ve ortada bir erkek başı figürü yer almaktadır. Bugün bu figürler tanınmayacak haldedir. Gerek taç kapı cephesi, gerek pencereler, gerekse ana eyvan cephesi iç içe geçmiş yıldız biçiminde zarif motiflerle kaplıdır. Darüşşifa'nın güney eyvanı I. İzzettin Keykavus'a türbe olarak ayrılmış ve inşa edilmiştir. Türbe kare bir plana sahip olup ongen tuğla örgülü bir kasnağa sahip kubbe ile örtülü ve sivri külahlıdır. 1220 yılında vefat eden I. İzzettin Keykavus'un sandukasından başka, hanedanına mensup on iki mezar sandukası daha yer almaktadır. Türbe cephesi, Selçuklu sanatının zengin çini süslemelerine sahiptir. Süslemede geometrik geçmeler, yıldızlar, kufi yazılar, mavi, lacivert, firuze ve beyaz renkleri ile şifa hanenin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Bu çini süslemeyi yapanın Ahmed Bekirül Marendi olduğu sağ pencere üzerindeki alınlıkta yazılıdır. Üstteki büyük çini kabartma kitabede; "Biz geniş saraylardan dar kabirlere çıkarıldık. Malın mülkün bana fayda vermedi, saltanatım mahvoldu." Fani dünyadan ahrete yolculuk günü 617 Şevvalin dördü anlamına gelen bir yazı kuşağı yer almaktadır.1220 tarihli en eski vakfiyeye de sahip olan ve dönemin tıp öğrenimi yapılması yanında hastane olarak hizmet veren Şifaiye Medresesi Selçuklu döneminin şaheserlerinden birisidir.


Gök Medrese: Batı yönünde giriş kapısının yer aldığı anakaide üzerindeki kitabesinden anlaşıldığına göre 1271 yılında Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılmıştır. Taç kapısının yan sütunca başlıkları üzerinde karşılıklı olarak yazılı imzaya göre Gök medresenin mimarı Konyalı Kaluyan'dır.

Gök Medrese açık avlulu dört eyvan şemasının uygulandığı iki katlı olduğu iddia edilen bir medresedir. Plastik sanatın şaheserlerinden olan taç kapıda mermer malzeme nedeniyle ışık gölge sistemi genel görünümünü etkilemektedir. Ayrıca sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli tuğla örgülü minarelerde taç kapıya daha da önem kazandırmaktadır. Cephenin solunda üç dilimli kemeri, iki satırlık kitabesi ve üç yönü dolaşan geometrik bordürüyle çeşmesi cepheyi daha hareketlendirmiştir. Bu hareketliliği sağ ve sol tarafta bezemeli pencereler ve bekitme kuleler tamamlamaktadır. Medrese taç kapının üst iki köşesinde iç içe girmiş hayvan başları doldurmaktadır. Koç, domuz, aslan, yılan, ejder başlarının tanındığı bu kompozisyonda burç işaretlerinin kast edildiği iddia edilmektedir. Türklerin on iki hayvanlı takvimlerinde de bu hayvanların bir kısmı mevcuttur. Türk takviminin hayvanları da şunlardır; Fare, sığır, pars, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik durumda ve plastik görünümünde yapılmıştır. Medreseye girişte sağda mescidi bulunmaktadır. Ahşap minberi sonradan yapılmıştır. Mihrabın büyük bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. Çini ile kaplı olup üzerinde Ayet-el Kürsi yazılıdır. Üçgenler ile kubbeye geçişin sağlandığı mescidin kubbesi ve etekleri de çini tezyinatlıdır. Girişin solundaki kare planlı kubbeli oda ise Dar-ül Hadis bölümüdür. İç duvarları sıvanmıştır. Üzeri açık dikdörtgen planlı iç avlunun ortasında bir havuzu olması gerekir. Bugün yapının içinde bu havuzun mermer taşları hala durmaktadır. Anadolu’da bilinen en büyük Selçuklu havuzudur. 22 köşeli poligonil bir plana sahiptir. Avlunun kuzey ve güneyinde altı sütun üzerine inşa edilmiş bir revak kısmı bulunmaktadır. Bu revakların gerisinde küçük kapılardan hücrelere girilir. Doğu yönündeki ana eyvanı yıkılmış yerine mevcut taş ve kitabelerle bir duvar örülmüştür. Kuzey ve güneydeki yan eyvanların içi çini tezyinatla süslüdür.

Çifte Minareli Medrese: Taç kapı üzerinde yer alan kitabesine göre 1271 yılında Vezir Sahip Şemsettin Mehmed Cüveyni tarafından yaptırılmıştır. XIII. yüzyılın yarısından sonra Anadolu Selçuklu tarihinde imar faaliyetleri ve dönemin kültür hayatı ile önemli bir devresi olarak görülür. Bu yüzyılın içerisinde Buruciye Medresesi, Gök Medrese ve Çifte Minareli Medrese gibi taş, tuğla ve çini sanatının Anadolu da en önemli yapıtlarını meydana getirmişlerdir.

Bugün doğu yönünde yer alan medrese girişinin taş süslemeli cephesi büyük boyutları ve tuğla-çini örgülü iki minaresi ile dikkati çekmektedir. Sivas Gök Medrese Erzurum Çifte Minareli Medrese ile benzerlik gösteren yapının iki katlı olduğu öğrenilmektedir. Ön yüz, ortada iki minareli taç kapı, iki yanındaki pencere ve köşe kuleleri ile kompoze edilmiştir. Ön yüzündeki süslemeli pencereler yerleştirilirken bir simetri aranmamıştır.

Cephedeki taş süsleme ve oran itibariyle mimari bir olgunluğun yanı sıra aynı süslemeyi tekrardan kaçınan bir anlayışın hakim olduğu göze çarpar. Böyle bir uygulama ile daha canlı, hareketli, ışık-gölge


oyunlarını kuvvetlice hissettiren bir cephe elde edilmiştir. Taşın yanı sıra sırlı tuğla ve çinilerle bezeli iki minaresi bu olgun ve doyurucu kompozisyonu renklendirmiştir. Taç kapının solunda, üç dilimli küçük bir niş içinde bugün okunmayacak kadar tahrip olmuş bir yazı görülür. Bu yazıda amel-i üstat zorlukla okunabiliyor. Bu yazıdan mimarının adının yazılı olduğu anlaşılıyor. Kesin olmamakla birlikte Konyalı Kaluyan veya keluk Bin Abdullah olduğu sanılmaktadır.

Buruciye Medresesi: 1271 M. yılında Anadolu Selçuklu Sultanlarından III. Gıyasettin Keyhüsrev zamanında Hibetullah Burucerdioğlu Muzaffer Bey tarafından yaptırılmıştır. İlmiye çalışmaları için medrese olarak yaptırılmış ve devrin pozitif ilimlerinin okutulduğu bina olarak uzun yıllar kullanılmıştır. Sarımtırak renkli taşların oyma olarak yapılan giriş kapısı ve avlu karşısındaki iç cephe, devrin Selçuklu taş oymacılığının en güzel örneklerindendir. Yapı kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri açık avlu etrafındaki sütunlu revaklar ve bunların gerisinde bulunan hücrelerden oluşmaktadır. Giriş kapısının sol yanında mavi ve siyah çinilerle süslü türbe hücrede medrese binasını yaptıran Burucerdioğlu Muzaffer Beyin ve çocuklarının mezarları bulunmaktadır. Vakfiyesinden binada bir de kütüphane bulunduğu anlaşılmaktadır. Mukarnas Kavsaralı bir nişin belirlediği taç kapıda dışa taşıntılı rozetler dikkati çekmektedir. Cephenin her iki köşesindeki demet payelerden oluşan köşe kuleleri yazı kuşağı ve pencereler cepheyi zenginleştirmektedir. Taş işletmeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülür. Yıldız, Rumi ve geometrik motifler yüzeysel ancak bir dantel gibi işlenmiştir.


SİVAS MÜZESİ Sivas'ta müze teşkilatı kurulması fikri eski yıllara kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet Döneminde (1922) Hars Müdürlüğü'nün emirleri ile dağınık olarak bulunan eserlerin vilayet merkezindeki bir okulda toplanarak müze kurulması istenmiştir. Lise haline getirilen okulda küçük bir müzenin teşkil edilmiş olduğunu ve müze koleksiyonları arasında kıymetli eserlerin de yer aldığını görüyoruz. Bu müze 1923 yılında kabaca tasnif edilerek ziyarete açılmıştır. Lise binasında müzenin gelişmesine imkân olmadığı anlaşılınca müze için vilayette bir yer aranmış ve il merkezindeki eski eserlerin de değerlendirilmesi düşüncesiyle müze ve eserleri 1927 yılında Gökmedrese'ye nakledilmiştir. Müzenin sistemli bir şekilde ele alınması ancak bundan sonra mümkün olmuştur. Bu arada, eserlerin bir kısmı Ankara'ya nakledilmiş ve bir kısmı da etnografik eserlerin yer aldığı Müze Eve verilmiştir. Ancak müze, bu koşullarda gelişme gösterememiştir. 1951 yılında Etnografya Müzesi'ne verilen eserler geri alınmış, çevreden de bazı eserler toplanmıştır.1968 yılına kadar Gökmedrese'de görevini yürüten müze, aynı yıl Buriciye Medresesi'ne taşınmıştır. Sivas Müzesi 1 Kasım 1983 tarihinde, 4 Eylül 1919'da tarihi kongrenin toplandığı, lise binasına taşınmış, Buriciye Medresesi'nin ise Arkeoloji ve Taş Eserler Müzesi haline getirilmek üzere onarımı planlanmıştır. Sivas Kongresi'nin toplandığı bina 1880'li yıllarda Vali Sırrı Paşa tarafından düşünülerek ilk temelleri atılmış, sonra gelen Vali Memduh Paşa ilk temel yerini bugünkü şekliyle değiştirmiş ve 1892 yılında o zamanki adıyla "Mülki İdadi" olarak hizmete sunmuştur. Daha sonra Sultani olarak hizmete giren bina 1924 yılında "Sivas Lisesi" adını almıştır. 1981 yılına kadar lise olarak kullanılan bina 1983 yılında müze olarak son şeklini almıştır. 3 katlı binanın 1. katında etnografik eserler teşhir edilirken 2. katta ise Atatürk- Sivas Kongresi ve Milli Mücadele ile ilgili bilgi ve belgelerin teşhiri yapılmaktadır. Sivas Müzesi'ne bağlı birimlerden Buriciye Medresesi ve Akaylar Konağı'nda onarım çalışmaları sürdürülmektedir. Müze Müdürlüğü'ne bağlı müzelerden biri de Aşık Veysel Müzesidir. Kültür Bakanlığı 1979 yılında Sivas İli Şarkışla İlçesi Sivrialan Köyü'ndeki bir evi kamulaştırarak müzeye dönüştürmüş ve 21 Mart 1982 tarihinde de bunu ziyarete açmıştır. Müzede Aşık Veysel'in kullandığı eşyalar, yöresel dokumalar ve fotoğraflar sergilenmektedir. Sivas Müze Müdürlüğü kayıtlarında 1997 yılı sonu itibarı ile 2857 adet etnografik, 4621 adet sikke, 1965 adet arkeolojik, 50 adet çivi yazılı tablet, 215 adet mühür ve mühür baskısı, 182 adet el yazması kitap olmak üzere 9890 adet eser mevcuttur. Atatürk ve Kongre Müzesi Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye tarafından 2 Eylül-18 Aralık 1919 tarihleri arasında "Milli Mücadele Karargâhı" olarak kullanılan bina Cumhuriyet tarihimizde çok önemli ve müstesna bir yer tutmaktadır. Binanın 12 Rebiül-evvel 1310 H (5 Ekim 1892) tarihinde Sivas Valisi Mazlum Paşazade Mehmet Memduh Bey tarafından Mülki İdadi Binası olarak yaptırıldığını belirten dört satırlık kitabe, halen Sivas Müzesi'nde bulunmaktadır. XIX. yüzyılın Geç Osmanlı Dönemi sivil mimarlık örneklerinden biri olan yapı, üç katlı ve iç avluludur. Dış cephelerinde taş, iç mekânlarda ise ahşap ana malzemedir. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına üç buçuk ay süre ile resmi karargâh olarak tahsis edilen bina. Sivas Kongresi içtimalarının burada yapılmış olması. Anadolu'daki Milli Mücadele hareketinin teşkilatlandırılarak millet iradesinin her türlü baskının, kişi ve zümre idaresinin üstünde olduğunun bütün dünyada ispatlanması ve Cumhuriyet yönetiminin temellerinin burada atılmış olması ile tarihi bir hüviyet kazanmıştır. Sivas Kongresi'ne ondokuz vilayeti temsilen otuz kongreye sonradan dahil olan delegeler nedeniyle

iki üye katılmıştır, ancak illerden seçilerek bu sayılar değişiklik göstermektedir.

Yapıldığı tarihten itibaren okul binası işlevini Kongre Lisesi adları ile anılmıştır. 1930 yılındaki cephesine alınmış, çatısı sacla kaplanmıştır.

sürdüren yapı; İdadi, Sultani, Sivas Lisesi, bir tadilatta doğu cephesindeki esas giriş batı

1981 yılına kadar lise olarak hizmet veren binanın, müze haline getirilmesi planlanmıştır. 1984 yılında

Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in direktifleriyle Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilen Kongre


Binası; Bakanlığımızın Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce aynı yıl başlatılan müze amaçlı restorasyon ve teşhir ve tanzim çalışmaları sonucunda; bodrum kat depoların, laboratuar ve fotoğrafhanenin yer aldığı mekânlar olarak; zemin kat Etnografya Müzesi; üst kat ise Atatürk ve Kongre Müzesi olarak düzenlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye'nin bir müddet karargâh olarak kullandıkları binanın müsamere salonunda, 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi'nin içtimaları yapılmıştır. Tarihi Kongre Salonu ve Atatürk'e ait çalışma ve dinlenme odası, kongrenin yapıldığı günlerdeki hali ile muhafaza edilmektedir. Üst katta ayrıca; kongre öncesindeki olayların, Mustafa Kemal Atatürk'ün kongre hazırlığı ile ilgili tamimlerinin ve bildirilerinin sergilendiği salon. O zamanki muhaberenin temelini oluşturan telgraf odası; Sivas Kongresi ile ilgili tutanakların yer aldığı salon; merkezi Sivas'ta kurulmuş olan Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti'ne ait bildiriler ve haberleri içeren belgeler ile İrade-i Milliye Gazetesi'nin basıldığı matbaa makinesi ve bu gazeteye ait nüshaların sergilendiği salonlar bulunmaktadır. Sivas Kongresi sırasında ve sonrasında Sivas'ta alınan tüm kararlara ait belgeler; Cumhurbaşkanlığı Köşkü-Atatürk Özel Arşivi, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Komisyonu ve Ateşe Özel Arşivi, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı arşivlerindeki belgelerin örnekleri müzede sergilenmektedir. Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi Etnografik Eserler Bölümü 1892 tarihinde Sivas Valisi Memduh Paşa tarafından yaptırılan yapı, XIX. yüzyıl Geç Osmanlı Dönemi sivil mimarisinin güzel örneklerinden biridir. Üç katlı ve iç avlulu binanın dış cephelerinde taş, iç mekânlarında ise ahşap malzeme kullanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye'nin bir süre karargâh olarak kullandıkları ve o tarihlerde Sultani olan bina; Sivas Kongresi'nin 4-12 Eylül tarihleri arasında burada toplanması ile tarihsel bir kimlik kazanmıştır. 1981 yılına kadar okul olarak kullanılan bina onarımı, teşhir ve tanzimi gerçekleştirildikten sonra, 1990 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Üst kattaki tarihi Kongre Salonu, Atatürk'e ait çalışma ve dinlenme odası, Kongre'nin yapıldığı günlerdeki hali ile muhafaza edilmektedir Bu katta ayrıca; Kongre ile ilgili çeşitli belgelerin sergilendiği mekânlar bulunmaktadır. Binanın zemin katı tümüyle etnografik nitelikli eserlere ayrılmıştır. Silah Seksiyonu: Osmanlı Dönemine ait kılıç, kama, zırh, miğfer, kalkan, ok, yay, tüfek, tabanca, barutlu tüfek gibi çeşitli savaş aletleri sergilenmektedir. A. Turan Türkeroğlu (Hacı Beslen) Odası: Etnografik nitelikli eserler, sikkeler, hat sanatının güzel örneklerinden olan levhalar, yağlıboya tablolardan meydana gelen koleksiyonunu müzeye bağışlayan Hacı Beslen'e müzede ayrı bir mekân ayrılmıştır. Kilim Seksiyonu: Sivas ve yöresinden derlenen kilim, seccade, zili örnekleri bu seksiyonda yer almaktadır. 1180 tarihli Divriği Kale Camii'nin ahşap mimberi de burada sergilenmektedir. Sivas Başodası: Osmanlı Döneminde Sivas konaklarında misafirlerin ağırlandığı başoda; ocaklı ısınma sistemi, işlemeli perdeleri, sedirli, minderli, kırlentli oturma yerleri ve şerbetlikleriyle eskiden olduğu gibi düzenlenmiştir. Burada ayrıca mankenlerle de teşhir yapılmaktadır. Divriği Ulu Camii'ne ait ahşap eserler de bu bölümde teşhir olunmaktadır. Bakır Eserler Bölümü: Osmanlı Döneminde günlük hayatta çok kullanılan sini, ibrik, kazan, matara, lenger, sahan, kevgir, şamdan gibi bakır eşyaların yanı sıra, çeşme lüleleri, ağırlık ölçüleri, kilit ve kapı tokmakları bu seksiyonda yer almaktadır. Tekke Eşyaları Bölümü: Sivas'taki eski tekkelere ait sancak, teber, şiş, tespih, mum, zikir tespihleri, tef, zil gibi eserler teşhir edilmektedir.


Giysiler ve El İşlemeleri: Sivas yöresine has, yağlık, cepken gibi çeşitli giysiler, seccade, havlu ve bohçalar üç salonda sergilenmektedir. Orta vitrindeki giysiler, mankenler üzerinde canlı teşhirle ziyaretçilere sunulmaktadır. Müze binasının orta avlusu halı seksiyonu halinde düzenlenmiştir. Sivas ve yöresine ait halılar kronolojik sıra ile sergilenmektedir. Bu avluya açılan ve koridor üzerinde bulunan ondört pencere vitrin haline getirilmiş olup; kahve takımları, gümüş takılar, yazma ve hat sanatı ile ilgili eserler, cam ve porselen eşyalar, lambalar bu vitrinde teşhir edilmektedir. Binayı yaptıran Memduh Paşa'nın 1904 (1322 H) tarihinde Sivas'ta dokunan portre halısı ile yapılış tarihini gösteren kitabe müzenin dikkate değer eserleri arasındadır. Prof. Dr. Şefik Dener'in müzeye armağan ettiği Kangal çorapları, halı yastık yüzleri de ayrı bir vitrinde sergilenmektedir. Gürün şalları müzede ayrı bir eser grubunu teşkil etmektedir. SİVAS ARKEOLOJİ MÜZESİ

Sivas, Merkez, Çayyurt mahallesi, Rahmi Günay Caddesi üzerinde bulunan, “Korunması Gerekli Kültür Varlığı” olarak tescilli eski Sanat Okulu binası, 1896–1899 yıllarında, Sivas Valisi Reşit Akif Paşa tarafından Sanayi-i Mektebi olarak yaptırılmıştır. 1911 yılında, Sivas Valisi Muammer Bey tarafından Sanat Okulu Halıcılık Mektebinin karşısına fabrikalara ara teknik elaman yetiştirmek amacıyla Demircilik ve Marangozluk atölyesi olarak açılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında faaliyetini sürdüren okul yeni inşa edilen Endüstri Meslek Lisesi’nin yeterli olması nedeniyle, yapı son yıllarda bir süre atıl durumda kalmıştır. Yapının onarım çalışmalarına 2005 yılında Sivas Valiliği İl Özel İdaresince başlanılarak 2007 yılında tamamlanmış, Kültür ve Turizm Bakanlığınca teşhir ve tanzimi düzenlenerek 29.04.2009 tarihinde Sivas Arkeoloji Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.


Tek kat olarak düzenlenen Arkeoloji salonunda kronolojik bir sergi düzeni yapılmıştır. Sivas Hayranlı Halimin Hanı fosil lokalitelerinde ortaya çıkarılan 9 milyon yıl önce yaşamış bulunan Equidae (Atlar), Rhinocerotidae (Gergedan), Giraffidae (Zürafalar), Bovidae (Sığırgiller), Probiscidae (Hortumlular), Mustelidae (Etçiller) gibi büyük memeliler ile Testuda (Kaplumbağalar), Aves (Kuşlar) ve çeşitli küçük memeli hayvanlara ait fosil kalıntıları da sergilenmektedir. Sivas Bölgesinde saptanan ve en eski dönem olan Kalkolitik Çağ’a (M.Ö. 5500–3000) ait buluntular (küçük ebatlarda yapılmış çanak çömlekler, kült kabı ve sapan taşları) ilk vitrinde sergilenmektedir. Eski Tunç Çağ’ına (M.Ö. 3000-2000) tarihlenen El Baltaları, Meyvelik ve Boğa heykelcikleri ikinci vitrinde teşhir edilmektedir.

Sivas’ın Hititler için önemli bir yerleşim yeri olduğunu gösteren Kuşaklı (Sarissa) Örenyerinde

yapılan kazılarda ortaya çıkarılan çok sayıda buluntu teşhirin devamını oluşturmaktadır. Sarissa’nın Hititler için önemli bir yerleşim merkezi olduğunu burada ele geçen ve Hitit Kralının Sarissa’ya geldiği zaman yaptıklarını anlatan Çivi Yazılı Tabletler göstermektedir. Ayrıca Hitit Kültürüne ait olarak teşhir edilen buluntular arasında Banyo Kabı, Mühür, Ok Uçları ve Bira İmalatında kullanılan kaplar insitü olarak edilmiştir.


Hititlerin “Maraşantiya” diye adlandırdıkları, Kızılırmak’ın kıyısında yer alan Kayalıpınar Harabesi’nde 2005 yılında kazılara başlandı. Tarihî Kuşaklı (Sarissa) dan daha eskiye dayanan kent birçok uygarlığa beşiklik etmiştir. Kazıda şimdiye kadar keşfedilen en eski buluntu M.Ö. 4000 yılına tarihlenen bir damga mühürdür. Araştırmalar sonucunda Er Hitit Devri olarak adlandırılan dönemde Asurlu tüccarların gelerek Anadolu’da koloniler kurdukları ve bu koloni merkezlerinden birinin de Kayalıpınar olduğu anlaşıldı. M.Ö. 19./20. yy. bu şehrin Asur ile ticaret yaptığı belirlendi. Kayalıpınar, döneminin önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Daha sonra Hitit Krallığı sırasında (M.Ö. 1600–1200) gelişerek büyük bir şehir haline geldi. Bu devre ait Asur dilinde bir çivi yazılı tablet parçası ve tüccarların kullandıkları çok sayıda mühür baskıları bulundu. Asur dilinde yazılmış çivi yazılı tablet Sivas’ın yazılı tarihini 300 yıl daha önceye yaklaşık M.Ö.1800 yılına kadar götürmüştür. Kayalıpınar’da bulunan Hitit çivi yazılı tabletlerinde bir köle kızın alınmasından, kutlama âdetlerinden ve kuş uçurma fallarından bahsedilmektedir.

Sivas Bölgesi, Hitit çekirdek bölgesinin doğu bölümünü oluşturur. Yarhisar'da bulunan altın yüzük mühür (içki sunucu Muw(ya)ata), Kuşaklı (Hitit kenti Sarissa) kazılarında ele geçen ve yerel bir kralın dini uygulamalarını anlatan tabletler ile çeşitli mühür baskıları, burada önemli bit Hitit varlığını kanıtlamaktadır. M.S. 2-4 yüzyıla tarihlenen ve mezar buluntusu Roma dönemi cam eserlerinden koku kapları, gözyaşı şişeleri ile bilezik, kolye ve yüzükten oluşan takılarla birlikte heykelcikler, altın süs eşyaları, tıbbi aletler, bronz aynalar ve kandiller bu dönemi yansıtan eserlerdendir. Müzenin salonunun kronolojik sıralamaya göre son vitrinlerini Bizans dönemine ait haçlarında aralarında bulunduğu bazı kilise malzemeleri, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kap ve çini parçaları oluşturmaktadır. Arkeoloji Müzesinde Sikke Koleksiyonuna ait Klasik, Helenistik, Roma, Bizans ve İslami dönem sikkeleri de sergilenmektedir.


Türbeler Abdülvehab Gazi Türbesi Sivas Yukarı Tekke Tepesi (Ak Kaya) üzerinde bulunan bu türbenin kitabesi bulunmamasına rağmen yapı üslubundan XII.-XIII. yüzyılın ortalarında yapıldığı sanılmaktadır. Evliya Çelebi’ye göre, Abdülvehab Gazi Sivaslı olup, Hz. Muhammed’in huzurunda Müslüman olmuş, Hz. Ali de kendisine pir yapmıştır. Abdülvehab Gazi 110 yıl yaşamış, Sivas’ta ölmüş ve bu türbeye gömülmüştür. Türbe kesme taştan, içten ve dıştan sekizgen planlı olup, üzeri kubbe ile örtülüdür. Çeşitli onarımlar geçirmesinden ötürü özelliğinden kısmen uzaklaşmıştır. İçerisindeki taş lahtin yan yüzlerindeki çiniler ile kubbe içerisindeki kalem işlerinden başka orijinal işlemesi günümüze gelememiştir.

Şeyh Çoban (Şeyh Rai) Türbesi

Sivas Şeyh Çoban Mahallesi’nde, 8.Sokak’ta bulunan bu türbe, Şeyh Hüseyin Rai Türbesi olarak da tanınmaktadır. Türbenin kitabesi günümüze gelememiştir. Bu nedenle de yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber, günümüzde yıkılmış olan yakınındaki mescide ait iki kitabe bulunmaktadır. Bu kitabelerden birisinde türbenin h.862 (1457-1458) yıllarında Yusuf Bin Abdullah tarafından yeniden yaptırıldığı belirtilmiştir. Türbe çeşitli onarımlar geçirmiştir. Bu nedenle de türbenin bu kitabeler dikkate alınarak XV. yüzyılın ilk yarısında yapıldığı sanılmaktadır. Türbe düzgün kesme taştan yapılmıştır. Kare planlı olup, içeriden kubbe, dışarıdan da basık konik bir çatı ile örtülmüştür. Kubbeye geçiş tromplu olup, sekizgen kasnaklıdır. Bu kasnağın kuzey, güney, doğu ve batı cephelerinde birer yuvarlak pencere bulunmaktadır. Doğu cephesindeki dikdörtgen pencere ise sonradan içerisi doldurularak kapatılmıştır. Türbeye güney cephesindeki yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Bu girişin batısında yuvarlak kemerli bir açıklık daha dikkati çekmektedir. Günümüzde bu açıklık demir bir parmaklıkla kapatılmıştır. Türbenin içerisi sıvandığından orijinal bir bezeme günümüze gelememiştir.

Şeyh Erzurumi Türbesi Sivas Kızılırmak Mahallesi’nde bulunan bu türbenin kitabesi giriş kapısı üzerindedir. Ancak, bu kitabe tahrip olduğundan okunamamış ve yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber yapı üslubunun XIV.-XV. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır. Türbe kare planlı olup, üzeri Türk üçgenleri ile geçişi sağlayan kubbe ile örtülmüştür. Türbenin yapımında düzgün kesme taş, moloz taş ve kaplama olarak da mermer kullanılmıştır. Doğu cephesindeki düz lentolu mermer söveli bir kapı ile içerisine girilmektedir.


Günümüzde harap olan türbenin içerisi toprak zeminli olup, mazgal pencerelerle aydınlatılmıştır. Güney duvarında yarım daire planlı mihrap nişinin üzeri üç dilimli bir kemerle sınırlanmıştır.

Şeyh Şemseddin Sivasi Türbesi

Sivas Dikilitaş Caddesi’nde, Meydan Camisi’nin avlusunda bulunan bu türbenin giriş kapısı üzerindeki kitabesindeki ebcet hesabına göre h.1009 (1600-1601) yıllarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Kitabe: Şehri Sivas içre cana iş budur Şeyh Şemsüddini Kut bun meşhedi Didi Fevri kümbeti tarihini Nur ile olsun musaffa merkadi.

Türbede Şeyh Şemseddin Sivasi ve Şeyh Kara Şemseddin Ahmet Efendi gömülü bulunmaktadır. XVII. yüzyıl başlarında yenilenen türbe 9.00x5.30 m. ölçüsünde olup, kubbe ile örtülüdür. Bu kubbenin iki yanına da birer tonozlu bölüm eklenmiştir. Kubbe dıştan sekizgen kasnaklı olup, üzeri basık piramidal kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. Tonozların üzerine rastlayan bölümler ise dıştan kırma çatı şeklindedir.

XIX. yüzyılın başında türbe güney cephesinde yaklaşık bir metrelik çıkıntı ile batıya doğru genişletilmiştir. Bu bölüm tuğla kemerli tonoz ve iki yana eğimli kırma bir çatı ile örtülüdür. Akbaş Sultan Türbesi Sivas Demirciler Mahallesi 8.Sokak’ta bulunan bu türbenin kitabesi günümüze gelememiştir. Yapı üslubundan XIX. yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır.

Türbe kaba yontma taş ve moloz taştan yapılmış, kare planlıdır. Üzerini pandantifli kubbe örtmektedir. Türbenin içerisi doğu cephesindeki bir mazgal pencere ile güney ve batı cephelerindeki dikdörtgen pencere açıklıkları ile aydınlatılmıştır. Türbe girişi batı cephesinin kuzeyinde olup, yekpare taştan ve yuvarlak kemerli mermer sövelidir. İncili Sultan Türbesi Sivas’ta bulunan İncili Sultan isimli bu türbe Anonim Türbe olarak da bilinmektedir. Türbenin kitabesi bulunmamaktadır. Mimari üslubundan XVI.XVII. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Halk arasındaki bir söylentiye göre, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın kızı Sivas eşrafından Sarıhatiplere (Sarısözen) gelin gelmiştir. Çeyizindeki inci işlemeli bir yorgandan ötürü de İncili Sultan olarak tanınmıştır. Türbe mimarisinde baldaken üslubu denilen bu türbe kare planlı kaide üzerinde yekpare taş ayakların taşıdığı pandantifli, kubbeli bir türbedir. Türbenin dört tarafı açıktır. Bu taş ayaklar sivri kemerlerle birbirlerine bağlanmış, aralarına da ahşap gergiler konulmuştur.


İzeddin Keykavus Türbesi Sivas Kale Mahallesi, Selçuklu Sokak, Şifahiye Medresesi’nin güneyinde bulunan bu türbe, Selçuklu Sultanı I.İzeddin Keykavus (1184-1220) tarafından ölümünden 3 yıl önce 1217 yılında yaptırılmıştır. Ölümünden sonra da vasiyeti üzerine buraya gömülmüştür. Türbenin üzerinde Selçuklu sülüsü ile yazılmış kitabe bulunmaktadır. Bu kitabenin mealen anlamı şöyledir:

”Yazıklar olsun ki biz geniş görkemli saraylardan, karanlık dar kabirlere girdik. Zenginliğimizin ve servetimizin çokluğunun faydası olmadı. Saltanatımız yok olup, zevalin eşiğinde fani âlemden baki âleme ölüm yolculuğu gerçekleşti.” Türbe oldukça büyük ölçüdeki taşlardan yapılmış, kütlevi bir yapıdır. Sekizgen gövdeli olan türbenin üzeri içten kubbe, dıştan konik bir çatı ile örtülüdür. Cephe görünümü oldukça gösterişli olup, burası oymalı ayetler ve çini bezemelerle süslenmiştir. Türbe içerisi lacivert, beyaz, firuze ve mavi renklerde çinilerle kaplıdır. Bu çiniler geometrik geçmeler, yıldızlar, küfi yazılarla bezelidir. Türbenin içerisinde 13 adet sanduka bulunmaktadır. Kadı Burhaneddin Türbesi

Sivas il merkezinde, Kale Mahallesi’nde Selçuk Sokak’ta bulunan bu türbe, yörede kendi adına bir devlet kuran Eratnaoğlu veziri Kadı Burhaneddin’e (1344-1398) aittir. XIV. yüzyılın başlarına tarihlendirilen bu türbe yıkılmış ve XX. yüzyılın sonlarına doğru Sivas Valisi S.Sami Kepenek tarafından yeni bir türbe yapılmıştır. Modern bir türbe görünümündeki bu yapı kesme taştan olup, dört sütunun taşıdığı bir kubbeden meydana gelmiştir. Sütunlar yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlanmıştır. Dokuz basamakla çıkılan türbenin etrafı açıktır. Türbenin içerisinde Kadı Burhaneddin’in mezarı bulunmaktadır.

Muzaffer Burucerdi Türbesi

Sivas il merkezi, Kale Mahallesi Selçuk Sokak’ta bulunan Buruciye Medresesi’nin giriş kapısının solunda bulunan bu türbe Selçuklu veziri Hibetullah Burucerdi oğlu Muzaffer Bey’e aittir. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazılı kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabenin mealen anlamı şöyledir:

onun

düşmanı

sensin.

Allah’ın,

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Allah’ım! Beni sana yaklaştıracak bir amelim, onunla sana yol bulacağım bir sevabım yok. İhtiyacım, yalnızlığım, yokluğum, perişanlığım çok arttı. Garipliğime merhamet et. Bu çukurumda bana yoldaş ol. Ancak sana sığındım, sana güvendim. Cömertlerin cömerdi ve merhamet edicilerin en merhametlisi sensin. Bu zayıf, garip, yalnız kul olan Muzaffer b. Hibetullah el-Mufaddali el- Burucerdi türbesidir. Allah onu, anasını, babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Allah onu cennette, ahrette mutlulukla rızıklandırsın. Allah onun yalnızlığına yoldaş olsun, onun garipliğine acısın. Kim benim bu türbemi değiştirir, mezarımı tebdil ederse meleklerin ve bütün insanların gazabı onun üzerine olsun.”

Türbe kesme taştan kare planlı olup, üzeri kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye ana duvarlardan geçiş Türk üçgenleri ile sağlanmıştır. Türbenin kubbesinin içerisinde bir şerit halinde mavi ve siyah renkli çinili bir yazıt bulunmaktadır. Burada “Aciz hizmetkâr, garip yabancı Burucuverdi Muzaffer’in mezarıdır. Allah günahlarını bağışlasın” yazılıdır. Türbenin içerisi çinilerle kaplı olmasına rağmen, bunların büyük çoğunluğu dökülmüş ve yalnızca izleri görülmektedir. Türbenin içerisinde iki sanduka bulunmaktadır.


Süt Evliyası Türbesi Sivas’taki bu türbenin kitabesi günümüze gelemediğinden kime ait olduğu bilinmemektedir. Yapı üslubundan XX. yüzyılın başına ait olduğu sanılmaktadır. Türbe kesme taştan kare planlıdır. Üzerindeki gövde kerpiçten olup, sekizgen kasnağın üzerindeki konik bir külahla örtülmüştür. Kubbe kasnağının çevresinde baklava dilimi şeklinde pencereler bulunmaktadır.

Sinaniye Hatun Türbesi

Sivas Divriği ilçesi, Kalealtı Mahallesi’nde bulunan Sinaniye Hatun Türbesinin kitabesi günümüze gelememiştir. Bununla beraber Mengücekoğulları dönemine, XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır. Günümüze harap bir durumda gelebilen bu türbenin sekizgen gövdeli, üzerinin de içten kubbeli, dıştan da konik bir çatı ile örtülü olduğu sanılmaktadır. Ahi Yusuf Türbesi Sivas ili Divriği ilçesi Kemenkeş Türbesi’nin 100 m. doğusunda bahçe içerisinde bulunan bu türbenin kime ait olduğu kesinlik kazanamamakla beraber Mengücekoğulları döneminde, XIII. yüzyılda yapılmış olduğu ve Ahi Yusuf isimli bir kişiye ait olduğu sanılmaktadır. Türbe moloz taştan kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Üzeri tonozla örtülmüştür. Günümüzde harap bir durumdadır.


Araplık Türbesi Sivas ili Divriği ilçesi Kocapaşa Mahallesi’nde bulunan bu türbenin kitabesi bulunmadığından günümüze de harap bir durumda geldiğinden yapım tarihi konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla beraber giriş kapısının kenarlarındaki Selçuklu dönemi bezemelerine benzeyen geometrik süslemeler dikkate alınacak olunursa, XII.-XIII. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Türbenin kuzeybatısında bir giriş kapısı, doğu tarafında da buna eklenmiş bir yapı bulunmaktadır.

Mısırlılar Türbesi Sivas ili Divriği ilçe merkezindeki Hükümet Konağı’nın yanındaki mezarlıkta bulunan bu türbenin kitabesi bulunmamaktadır. Yapı üslubundan da kesin bir sonuç alınamamaktadır. Bununla beraber yöre halkının söylediğine göre bu türbe Mısırlılar tarafından yaptırılmıştır. Türbe kesme taştan kuzey-güney doğrultusunda uzanan dikdörtgen planlıdır. Üzeri beşik tonozla örtülmüştür. Duvarlarındaki renkli taşlarla dikkati çekmektedir.

Saracın Türbesi Sivas ili Divriği ilçesinde bulunan bu türbenin kitabesi günümüze gelememiştir. Türbe içerisindeki mezar taşında iki ayrı tarih bulunmaktadır. Buna dayanılarak türbenin XVIII. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Türbe kare planlı, kesme taştan dört ayağın taşıdığı sivri kubbeli bir mezar anıtı olup, baldekân tarzında etrafı açıktır. Samut Baba Türbesi Sivas ili Kangal ilçesi Tekke Köyü’nde bulunan bu türbe kitabesinden öğrenildiğine göre Sultan II. Selim döneminde, 1573 tarihinde yaptırılmıştır. Samut Baba Sivaslı şairlerdendir. Türbe kesme taştan altıgen planlı olup, içten yuvarlaktır. Türbenin içerisi kubbe, dışarısı da konik bir külahla örtülmüştür. Külahın üzerinde Bektaşi sikkesinin bulunuşundan ötürü de Samut Baba’nın aynı zamanda da Bektaşi olduğu anlaşılmaktadır. Çoban Baba Türbesi Sivas ili Suşehri ilçesi, Çobanlı Köyü’nde bulunan bu türbe giriş kenarındaki Selçuklu üslubundaki geometrik bezemelerden ötürü XIII. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kitabesi günümüze


gelememiştir. Türbe kesme sarı taştan yapılmış, batı yönündeki kapısı üzerinde de mukarnaslı bir bölüm, kenarlarında da geometrik bezemeler bulunmaktadır. Dikdörtgen planlı türbenin üzeri küçük bir kubbe ile örtülmüştür.

Şeyh Halil Türbesi Sivas ili Yıldızeli ilçesi Şeyh Halil Köyü’nde bulunan bu türbenin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber türbe içerisindeki mihrap nişinde 1858 tarihi yazılıdır. Bu tarihin türbenin yapımı veyahut buradaki resme mi ait olup olmadığı kesinlik kazanamamıştır. Türbe kare planlı olup, üzeri tromplu sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin içerisi kalem işleri ile süslenmiş, güneyindeki mihrap nişine de XIX. yüzyıl camilerinde ve türbelerinde çok sık rastlandığı gibi kandil ve perde motifi işlenmiştir. Ayrıca mihrabın yanına da bir köşk resmi yapılmıştır.

Şeyh Merzuban Türbesi Sivas ili Zara ilçesinin güneyindeki Tekke Köyü girişinde bulunan Şeyh İbrahim El Aziz Camisi’nin karşısında Şeyh Merzuban Türbesi bulunmaktadır. Türbenin giriş kapısı üzerindeki kitabesinden öğrenildiğine göre Şeyh Merzuban adına 1528 tarihinde yapılmıştır. Ayrıca türbe içerisinde iki onarım kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabelerden Şeyh İbrahim ve Şeyh Mahmut Efendi tarafından 1792 tarihinde onarılmıştır. İkinci kitabede de Şeyh Osman ve Şeyh Mehmet, Şeyh İbrahim ve Şeyh Mahmut efendiler tarafından 1889 tarihinde bir kez daha onarıldığı yazılıdır. Türbe kesme taştan sekizgen gövdeli olup, onarım sırasında kuzeydoğusuna bir eyvan eklenmiştir. Türbenin üzeri kubbe ile eyvan ise beşik tonozla örtülmüştür. Türbenin ortasında sanduka, güneyinde de mihrap nişi vardır. Türbenin içerisine C ve S kıvrımlarına benzer motifler yapılmıştır.

Molla Yakup Türbesi Sivas Divriği ilçesinin 25 km. güneybatısında, Molla Yakup semtinde bulunmaktadır. Türbe Horasanlı kahveci Piri Şehaliyyülüşazılı oğullarından Molla Yakup’a aittir. Bu türbeyi Molla Yakup’un oğulları yaptırmıştır. Kesme taştan kare planlı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülüdür.


Seyit Baba Türbesi Sivas ili Divriği ilçesi Dumluca Köyü ile Günbahçe Köyü arasında bulunan bu türbenin XIII.-XIV. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Türbe kare kaideli ve sekizgen gövdeli olup, üzeri piramidal bir külahla örtülüdür. Büyük ölçüde yıkık durumdadır. Türbenin girişi doğuda olup, altında mumyalık kısmı bulunmaktadır.


Hamamlar

Kurşunlu Hamamı: Sivas’ın en büyük hamamıdır. 1576 yılında Sağır Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kadın ve erkek olmak üzere bitişik olarak inşa edilmiş bir çifte hamamdır. Klasik Osmanlı hamamlarının tüm belirgin özellikleri bu hamamda görülür. Kesme taşlarla İnşa edilen hamam bir zamanlar tuz deposu ve bir aralık erkek kısmının soyunmalık kısmı cami olarak kullanılmıştır. 1950 yılında esaslı bir şekilde onarılarak kullanılır hale getirilmiştir.

Sivas’ta bulunan başka önemli olarak; Meydan Hamamı, Kale Hamamı kalıntısı, Mehmet Ali Hamamı, Eski Paşa Hamamı, Çay Hamamı (Sütlü Hanım) ve Şirinoğlu Hamamlarını da sayabiliriz. Meydan Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde, Meydan Camisi’nin karşısında bulunan bu hamam 1564 yılında yaptırılmıştır. Kurşunlu Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde, Ahi Emir Caddesi üzerinde bulunan bu hamam Sivas Valisi Behrampaşa tarafından 1576 yılında yaptırılmıştır. Eskipaşa Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde, Uluanak Mahallesi’nde bulunan bu hamamın kitabesi bulunmamakla beraber, yapı üslubundan XVII. yüzyılda yapıldığı anlaşılmaktadır.

Mehmet Ali Hamamı (Merkez)


Sivas Akdeğirmen Mahallesi’nde bulunan bu hamamın kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Yapı üslubundan XVII.-XVIII. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.

Firuz Ağa Hamamı (Merkez) Firuz Ağa Hamamı 1546 tarihli vakfiyesinden öğrenildiğine göre XVI. yüzyılın ortalarında yapılmıştır. Bu hamam ile ilgili kaynaklarda başka bir bilgi bulunmamaktadır. Firuz Ağa Hamamı günümüze gelememiş, bugün yeri de bilinmemektedir. Kale Camisi Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde, Vezir Mahmut Paşa tarafından Kale Camisi ile birlikte 1580 yılında yaptırılmıştır. Cami ve hamamı içeren 1584 tarihli bir vakfiyesi bulunmaktadır.

Hamamcıoğlu Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde bulunan bu hamamın kitabesi günümüze gelememiş, vakıf kayıtlarında da yapımı ile ilgili bir bilgiye rastlanmamıştır. Yapı üslubundan XVI. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan dikdörtgen planlı olduğu, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana geldiği anlaşılmaktadır. Hamam günümüzde harap bir durumdadır.

Taş Hamam (Merkez) Sivas il merkezinde Buruciye Medresesi’nin yanında bulunan bu hamam 1985 yılında çevre düzenlemesinin yapılması sırasında yıkılmıştır. Paşabostan Hamamı (Merkez) Sivas ili Paşabostan Mevkii’nde bulunan bu hamamın yapım tarihi bilinmemektedir. Soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelen hamam, dört eyvanlı plan şemasında yapılmıştır.

Şirinoğlu Hamamı (Merkez) Sivas il merkezinde bulunan bu hamam 1904 yılında yapılmıştır. Banisi bilinmemektedir.


Köprüler


Şairler ve Halk Ozanları Şüphesiz halk şairlerimizde diğer sanatçılarımız gibi birbirinden ayrı özelliklere sahiptir. Hiçbir şair, ötekine tıpa tıp benzemez. Ama hemen hemen hepsine aynı gelenek ve törelerden geldikleri için birbirine benzer yanları da eksik değildir. Bazı şairlerin hepside şiirlerini sazla çalıp çağırırlar. Halk şairi ile sazını birbirinden ayıramayız. Keramet sazdamıdır, sözdemidir bilemeyiz? Aşık sazına gözü gibi bakar. Aşık Veysel'in; "Ben ölürsem sazım sen kal dünyada, Gizli sırlarımı aşikar etme" deyişi elbette ki çok anlamlıdır. Şairlerimizin hemen hepsi aşk, ölüm, hasret, yiğitlik, tabiat, din gibi temalar işlemişlerdir. Aşk konusu başköşeyi tutmaktadır. Ölüm karşısında şairlerimizin uysal, teslimkar ama alabildiğine üzüntülüdür. Ölümün bıraktığı yıkımlar, kayıp olan güzellikler dostluklar terennüm edilir. Sivas'ın şair ve aşıkları şunlardır: Şemseddin Sivasi, Pir Sultan Abdal, Ruhsati, Kul Himmet, Suzi, Aşık Veysel, Zaralı Halil Söyler, Mesleki, Aşık Talibi, Recep Kamil, Şeyh Halit. Diğer aşıklarımız ise; Sefil Selimi, Aşık Talibi, Gürünlü Aşık Rıza, Ali İzzet Özkan, Veysel Cehdi Kut, Kul Gazi, Feryadi, Belcikli Seyit, Karasarlı Seyit, Aşık İsmeti, Ali Dayı, Şükrani, Nuri Sivasi, Kul Himmet. Tabiat teması da Sivas şairleri tarafından en iyi şekilde işlenmiştir. Şairlerimizin en zengin yanlarından birini teşkil etmektedir. Çeşitli hayvanlardan tasvir edilerek tabiat manzarasını tamamlar. Tabiatın güzellikleri yanında çeşitli afetlerde şairin, ozanın gönlünde dile gelmiştir. İşte o zaman şiir olmuş, destan olmuş, türkü olmuş. Anadolu yaylasına göz atıldığı zaman Sivas'ın aşıklar yatağı olduğu görülür. Sivas şairleri aynı zamanda Sivas büyükleridir. Hepside en duru en özlü Türkçe ile söylemişlerdir. Türküleri, deyişleri günlük müzik yaşantımıza girmiştir. Radyo ve televizyon programlarında hemen hemen hepsinin türkülerine yer verilir. Yurttan sesler Korosunun kurucusu halk müziğinin derleme ustası Muzaffer Sarısözen'i anmadan geçemeyiz. Ayrıca masal üstadı Eflatun Cem Güney, Tevfik Aksoy Kayabeyzade, Memduh Bey günümüz şairlerinden Vehbi Cem Aşkun edebiyat dalında denemeler yapmış; radyo sanatkarlarından Ömer Altuğ, Emel Sayın ve Selehattin Erorhan da Sivas' ta yetişen Türk musiki ve halk müziği ses sanatçılarıdır. Halk şairlerimizin özelliklerini anlatan bazı ünlü değişlerini şöyle sıralayabiliriz.

Sivas ta meşhur olmuş şair yazar ve bilim adamları:

· Ahi Emir Ahmed (1244) Eldeki bilgilere göre H.660 veya 662 yıllarında doğduğu tahmin edilen Ahi Emir Ahmed muhtemelen Horasan’lıdır. Daha sonra Anadolu topraklarına intikal ederek önce Bayburt’a yerleşmiş, sonra Sivas’ta karar kılmıştır. Esnafı manevi bakımdan disipline eden Ahilik mektebinin önemli temsilcilerinden olan bu kişinin vakıf kayıtlarında tam ismi “Ahi Emir Ahmed Bin Zeynül-Hacc” olarak belirtilmiştir. Halen Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından onarılan türbesinde yatmaktadır. Ebu Abdullah Ali Bin Mehmed Es-Sivasi (..... – 1302) Erdemli bir insan olup hekimliği ile şöhret bulmuştur. Selçuklu Emirlerinden “Yeşbek” namına yazdığı “Kitab-ı İksir-il Hayat Fi Telhis-i Kavaid-il Muacelat” ismindeki hekimlikle ilgili eserin ön sözü Arapça, esas bilgiyi ihtiva eden kısmı Farsçadır. “Akdül Cem’an” adlı eserde yazılı olduğu gibi Emir Yeşbek Amasya’da Selçuklu saltanatına bağlı olarak hüküm süren Tacüddin Altunbaş’ın Atabeyi olup, Hicri 718’de çıkan bir karışıklıkta katledilmiş ve çocukları Mısır’a kaçmıştır. Kadı Ahmed Burhaneddin (1329 – 1384) Kendi saltanatı zamanında yazılan (Bezm-ü Rezm) adlı eserde belirtildiği üzere aslen Oğuzların Salur boyundan olan Kadı Burhaneddin Ahmed, Hicri 745 tarihinde dünyaya gelmiş, erdemli bir bilgin bir zat olmasına rağmen hükümet ve siyaset arzusu başını belaya uğratmıştır. Sivas Hükümdarı olarak “Emir Kadı” namıyla şöhret bulmuş, yakın çevresinde başladığı tahsilini Mısır’da tamamlamıştır. Kıymetli telif eserleri şunlardır: Bir nüshası Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunan Arapça “İksir-üs Saadat-ı Fi Esrar-ı İbadat” ile “Telvih” adlı esere “Tercih”


ismiyle yazdığı yorumdur. Ayrıca; Arapça, Farsça, Türkçe şiirleri vardır. Divanının tek nüshası Londra Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Hicri 800 yılında Akkoyunlu Aşireti ile yaptığı kavgada öldürülmüştür. Sivas’ta kendi adıyla anılan mahalledeki türbede yatmaktadır.

Ahmed Bin Abdullah Es-Sivasi (..... – 1384) 1384 yılında vefat eden Ahmed Bin Abdullah, bilgin ve erdemli bir zat olup, hekimlik yapmıştır. (İksir-üs-sade, Et-Tercih, Şerhüt Tenkih) önemli telif eserlerinin yanında bir de Divan’ı bulunmaktadır. Ahmed Bin Mahmud Es-Sivasi (.... – 1387) Sivas’ta doğmuş ve Hicri 803’de vefat etmiştir. Dini ilimler sahasında tanınmış olup, önemli telif eserleri şunlardır. (Risalet-ün Necat), (Riyad’ul İrhad), (Şerh-u Feraiz-u Sıraciye), (Uyun-u Tefasir). Kemaleddin İbn-i Hümam Es-Sivasi (1374-1445) Fatih devri ulemasından olup, H.790 yılında doğmuş ve 861 yılında vefat etmiştir. Mensubiyeti itibariyle Sivaslıdır. Dedesi Sivas’tan İstanbul yoluyla Mısır’a göç etmiştir. Tam ismi Kemaleddin İbn-i Hümam El-İskenderi Es-Sivasi’dir. İlimdeki yüksek payesi sebebiyle sağlığında “Şeyh-uş Şuyuh” (şeyhlerin şeyhi) lakabıyla anılmış olup birçok eseri bulunmaktadır. Şehabüddin Ahmed Es Sivasi (.... –H.860) Tefsir bilginidir. Sivas’ta doğmuş ve beldesi alimlerinden öğrenimini tamamlamıştır. Hicri 860 tarihinde burada vefat etmiştir. (Ayasluğ) istasyonundan Kuşadası’na giden eski şosenin sol tarafındaki tarlalar içerisinde gömülüdür. Çeşitli konularda birçok eseri vardır. Hüsrev Bin Mehmed Es-Sivasi (....-1470) (Molla Hüsrev) adıyla şöhret bulan, Hüsrev Bin Mehmed, Sivas-Tokat arasında iskan edilen Türkmenlerden Arsak Kabilesine mensuptur. Hicri 886 yılında İstanbul Kadısı iken vefat etmiş ve naaşı Bursa’ya nakledilerek Zeyniler Semtindeki kendisinin yaptırdığı medrese yakınlarında defnolunmuştur. Birçok konuda eserleri mevcuttur. İbrahim Bin Hasan Es-Sivasi Et-Tennuri (....-1471) Hicri 887 yılında vefat eden ve Ebrahim Tennuri namıyla şöhret bulan bu zat, Türk tasavvufunda önemli yeri olan “Güzar-ı Manevi” adlı eseri tasnifiyle şöhrete ulaşmıştır. Konya’da Mevlana Sarı Yakub’dan ders almış, tahsilini tamamladıktan sonra Akşemseddin (K.S)ya kapılanmıştır. Gülzar-ı Manevi adlı el yazması eseri bazı kütüphanelerde mevcuttur. Molla (Mehmed) Hüsrev (....-1480) Din bilgini. Sivas’ta medrese öğrenimi gördükten sonra Edirne’ye geldi. Müderrislik yaptı. Edirne Kadısı, sonra da Rumeli Kazaskeri oldu. II. Murad döneminde Varna Savaşına katıldı. İstanbul’un alınışından sonra kadı olan Hızır Bey ölünce onun yerine getirildi. Daha sonra şeyhülislam oldu. Birçok öğrenci yetiştiren Hüsrev molla şiirle de uğraştı. Fıkıha, usule ve tefsire ilişkin yapıtları vardır. Hasan Paşa (...-1566) Kanuni devri vezirlerinden olan Hasan Paşa Sivas’lıdır. Kapıcı başı iken 1561 yılında Yeniçeri Ağası olmuş, 1562 yılında Rumeli Valiliği’ne tayin edilmiştir. 1566 yılında vefat etmiştir. Muharrem Es-Sivasi (....-1584) Şemseddin-i Sıvası’nın büyük biraderidir. 1584 tarihinde Zile’de vefat etmiştir. En önemli eseri Nahivden (Fevaid’i Ziyaiyye)’dir. Kendi el yazısı ile yazdığı (Hidaye) nüshası Nuru Osmaniye Kütüphanesi’ndedir. Behram Paşa (16.YY.) Sivas’a büyük hizmetleri olan Behram Paşa, Osmanlı Saray Mektebi Enderundan yetişmiştir. Sultan II. Selim B.Murad Han’ın zamanı idaresinde çalışkanlığı ve kabiliyeti ile yükselmiştir. Kurşunlu Çifte Hamamları ile hemen bu hamamların yanında olan ve kendi adıyla anılan Behrampaşa Hanı’nı yaptırmıştır. Hicri 1549 yılında Diyarbakır, daha sonra Bağdat Beylerbeyliği yapmıştır. En son görevi olan Rumeli Beylerbeyliği esnasında vefat etmiştir. Ali Ağa Camii’ni yaptıran ve bu camii mezarlığında gömülü bulunan Mustafa Bey de Behram Paşa’nın oğludur. Feyzullah Bin Şemseddin Ahmed Es-Sivasi (...-1616) Din bilginidir. Sivas’ta doğmuş ve Hicri 1032 yılında vefat etmiştir. İbn-i Malik’in “Şerh-ul Mesabıh” adlı eserine (ziyaül Mesabıh) adıyla bir yorum yazmıştır. İsmail Bin Sinan Es-Sivasi (....-1632) Din bilginidir. Hicri 1048 yılında Sivas’ta öldü. Klasik dini ilimleri Abdülmecid Sivasi’den tahsilen öğrendi. (Feraid) ismindeki Mülteka Şerhi ile (Risalet-Üs-Sagir vel-Kebir) başlıca eserlerindendir. Feraid’in bir nüshası Ayasofya Kütüphanesinde


bulunmaktadır. Abdülmecid Bin Muharrem Es-Sivasi (...-1633) Din bilginidir. Sultan III. Mehmed’in davetine uyarak İstanbul’a gelmiştir. Hicri 1049 yılında vefat etmiş ve Eyüp’de Nişancı Dergahına defnedilmiştir. Şiirlerinde “şeyhi” mahlasını kullanırdı. Telif eserleri basılmamış ancak, el yazısı ile çoğaltılmıştır. Birçok konuda eserleri bulunmaktadır. Abdulkerim Bin Abdullah El-Vaiz Es-Sivasi (.... –1633) Din bilginidir. Sivas’ta doğdu ve Hicri 1049 yılında öldü. El-Camü-n-Nüfus adlı telif bir eseri vardır. Recep Sivasi (....-1640) Şemseddin-i Sıvası’nın (K.S) kardeş çocuğu ve damadı olan bilgin bir zattır. Yalnız (Necm’ül Hüda Fil Menakib-IŞelhi Şemseddin Ebi Sena) adlı eseri basılmıştır. Abdülahad Sivasi (....-1645) Hicri 1061 yılında vefat etmiştir. (Muhabbet-ül-abdi lirabbihi, divan-üs Soffiyye, Şurutu-talebil-İlminNafi) adlıtelifeserlerindendir. Ebus-Sena Şeyh Şemseddin Ahmed Es-Sivasi (...-1650) Din bilginidir. Tokat’ta bulunan Arakiyyecizade Şemseddin Efendi’den ders aldı. Tahsilini İstanbul’da tamamladı. Hicri 1006 tarihinde vefat etti. Sivas Meydan Camii avlusunda bulunan türbesinde gömülüdür. Birçok alanda eserleri bulunmaktadır. Sivaslı Müftüoğlu (....-1748) Hicri 1164 yılında vefat etmiştir. (Ayn-ül-Hayat) adlı eseri bulunmaktadır. Numan Efendi (Sarı Hatipzade) (....-1768) Devrin bilgin ve erdemli kişilerinden Şeyh Ahmed Efendi’nin oğlu olan Müftü Numan Efendi, Sivas’ın Sarı Hatip Oğulları ailesine mensuptur. Konağı, yaptırdığı çeşmesi ve kütüphanesi Ulu Camii’nin batısına düşmektedir. Hicri 1182-Miladi 1768 yılında vefat etmiş kütüphanesi ile çeşme arasındaki aile kabristanına defnedilmiştir. Büyük Türk Halk Musikisi sanatkarı ve derleyicisi Muzaffer SARISÖZEN’de Sarıhatipoğulları ailesine mensup olup, Müfti Numan Efendi’nin torunlarındandır. İvazzade Halil Paşa (....-1804) Sadrazam İvaz Mehmet Paşa’nın oğlu. Babasının yüksek makamından dolayı çabuk ilerledi. Mirahur, ÇavuşbeyTütün gümrüğü emini, Sadaret kethüdası, Rumeli Valisi, Hatin muhafızı oldu. Sadrazamlığa getirildi. (1769) Serdar-ı ekrem sıfatı ile Rus Savaşlarına katıldı. Kartal Sahrasında bozguna uğradı. Önce vezirliği alındı. Filibe’ye sürüldü. Sonra affedilerek Eğriboz, Bosna, Selanik ve nihayet Sivas Valiliğine getirildi. 1777 yılında vefat etti. Mur Ali Baba (....-1885) Halk arasında Mor Ali Baba namıyla tanınan Mur Ali Baba’nın asıl adı Mehmed b.Ahmed’dir. Kerkük Türkmenlerindendir. Hicri 1301 (1804)de vefat etmiştir. Mur Ali Baba Camiisinin bulunduğu yerde gömülüdür. Tenbih-üs-salikiyn adlı basılmamış el yazması bir eseri bulunmaktadır. Fazlullah Moral (1878-.....) Mur Ali Babanın torunu ve Gulami Abdulkadir Efendinin oğludur. 1878 yılında Sivas’ta doğmuştur. Babası gibi güzel yazan bir şair olan Fazlullah Moral’ın şiirleri didaktik bir hususiyet gösterir. Mutasavvıf bir aile ocağında yetiştiği için eserlerinde tasavvufi ve ahlaki görüşler yer almıştır. Meslek hayatında Amasya, Tokat, Urfa, Mardin, Şebinkarahisar ve Sivas Lisesi’nde, Sivas Öğretmen Okulu’nda Türkçe, Arapça, Farsça, Mantık ve Felsefe dersleri okutmuş, Sivas Dar’ül Hilafe Medresesi’nde uzun müddet müdürlük yapmıştır. Bu kültürel hizmetlerin yanında Erzurum Kongresi’ne Sivas temsilcisi olarak katılmak suretiyle de vatanın kurtuluşuna vesile olan çalışmalara katılmıştır. Nüzhet Efendi (Deli Nüzhet Sivasi) (.... – 1888) Devrinin önde gelen ediplerinden erdemli bir kişi olan Nüzhet Mehmet Efendi, Sivas’ta doğmuştur. Matbuat Müdürlüğü ve benzeri birçok devlet görevinde bulunmuş, 1888 yılında Sivas’ta vefat etmiştir. Edebiyat kurallarını ihtiva mana-yı Kitab en önemli eseridir. Abdulkadir Bin Kör Ali (....-1894) Sivas’ta doğmuş ve Hicri 1310 yılında vefat etmiştir. Türkçe şiirlerini kapsayan bir Divan-ı bulunmaktadır. Halil Rıfat Paşa (....-1907) 29 Aralık 1882 yılında Sivas Valiliği’ne atanmıştır. Bölge itibari ile eyalet merkezi olan ve dört sancağı bulunan Sivas’ta Halil Rıfat Paşa bilhassa yol, içme suyu, okul, tarım ve orman alanlarında unutulmaz hizmetler yapmıştır. Trabzon-Canik (Samsun)


Elazığ-Malatya-Hasan Çelebi sınırına kadar 410 kilometrelik Bağdat yolunu yaptırmış bu yol üzerinde 314 köprü ve 829 menfez inşa etmiştir. Çamlıbel’e kendi parası ile bir çeşme yaptırmıştır. Tokat-Niksar Ünye’ye kadar olan 76 kilometrelik şoseyi, ayrıca Kelkit Irmağı üzerinde 630 metre uzunluğunda 41 gözlü Hamidiye adlı köprüyü ve bunlar dışında 55 köprü ile 32 menfez inşa ettirmiştir. Yozgat-Çorum sınıra kadar 63 kilometre yol açtırmış ve köprüler yaptırmıştır. Merzifon-Osmancık İlçesi arası yolu 59 kilometrelik bir şose ile bağlattırmıştır. Şebinkarahisar’dan Trabzon ve Giresun illerine kadar, 64 kilometrelik bir yol ile SivasHafik-Zara-Koyulhisar-Mesudiye ve Ordu illerine kadar 212 kilometrelik şose, 92 köprü, 300’den fazla menfez yaptırmıştır. Ayrıca Sivas’ın kasabalarının ve birçok köyün yollarını inşa ettirmiştir. Yol davasındaki şu sözü tarihe geçmiştir. “Gidemediğin yer senin değildir” Bütün bu hizmetleri sonunda Sivas’tan görev icabı ayrılarak İzmir’e tayin olmuş ve 1907 yılında vefat etmiştir. Vali Muammer Bey (1874 - ) 1874’de İstanbul’da doğmuştur. Mülkiye mezunudur. Fransızca, Arapça, Farsça ve Ermenice dillerini bilirdi. Memuriyete 1899’da Sivas Vilayet Maiyet Memurluğu ile başlamıştır. 1902’de Hafik Kaymakam vekilliği yapmış, aynı yıl Kangal Kaymakamlığı’na atanmıştır. 1908’de bu tarihte Sivas’a bağlı olan Aziziye Kaymakamlığına getirilmiş, 1909’da Kayseri Mutasarrıflığına terfi etmiş, 1911’de adana Valiliğine oradan Konya Valiliğine, 1913’de Sivas Valiliğine atanmıştır. Vali Muammer Bey 1923 yılında Sivas milletvekili seçilmiştir. İhramcızade İsmail Hakkı Efendi (1880-1969) 1880 yılında Sivas’ta doğmuştur. Dedelerinin Kabe’nin ihramını değiştirmek gibi bir görevi olduğundan aile isimleri “İhramcızade” olmuştur. Ulu Camiinin onarılması, birçok köye su getirilmesi, köprü ve 27 adet çeşme yaptırması önemli hayır işlerindendir. 1969 yılında vefat etmiştir. M. Samih Fethi (1886 - ) Mehmet Samih Fethi, 1886 yılında Sivas’ta doğdu. Sivas’ın Alaaddin Paşalar ailesine mensuptur. Samih Fethi muntazam bir öğrenim gördükten sonra Sivas Lisesi’nde Tarih ve Coğrafya öğretmeni olarak görev yapmıştır. Meşhur Turhan Tan ve Bedia Tan’ın babasıdır. Hayri LÜTFULLAH (1899 – 1930) Sığırcızade Hayri Lütfullah adı ile tanınır. 1889 yılında doğmuştur. Hukuk Fakültesine devam etmiştir. Kuvvetli bir yazar ve şairdir. Belediye reisliği de yapmış, Kızılırmak gazetisinde makaleler yazmıştır. 1930 yılında ölmüştür. Mehmet Şükrü AKKAYA (1894-1971) Yazar, dilbilimci. Orta öğrenimini Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladı. Harbiye mektebindeki öğrenimi sırasında orduya alındı. Çanakkale Savaşı’na katıldı. 1927’de askerlikten ayrılarak dil ve tarih öğrenimi için Almanya’ya gitti. Türkiye’ye döndüğünde Türk Dil Kurumu uzman üyesi oldu. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde doçent olarak görev aldı. 1959’da emekliye ayrıldı. Eflatun Cem GÜNEY (1896-1981) Kendinin çoğu kez sohbetlerinde açıkça ifade ettiği gibi 1896 doğumlu olan merhum Eflatun Cem soyca Sivas’lıdır. Çocuk yaşta babasını ve annesini kaybetmiş, büyük güçlükler içerisinde 1917-18 ders yılı sonunda Sivas Sultanisini (lisesi) bitirmiştir. Birçok ilim ve san’at adamı ile her sahada büyük şahsiyetlerin yetişmesine vasıta olan merhum Eflatun Cem fiilenelliiki yıl devlet ve millet hizmetinde bulunmuştur. Büyük emek ve uzun çalışmalar neticesinde 62 kitabı yayınlanmış olan yazarın eserleri yedi bölümde tasnif edilebilir: Masallar (30 kitap), Halk Hikayeleri (6 kitap), Halk Fıkraları (1 kitap), Aşıklar ve Şiirleri (6 kitap), Halk Bilimi (2 kitap), Halk Eğitimi (13 kitap), Şiir ve Nesir (3 kitap) Eflatun Cem halk edebiyatı ve folklor alanında hem teorisyen hem de uygulamacı olarak büyük çalışmalar yapmıştır. Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre gibi halk hikayelerimizin bizlere ulaşmasını o sağlamıştır. 2 Ocak 1981 yılında vefat etmiştir. Muzaffer SARISÖZEN (1899-1967) Muzaffer Sarısözen 1899 yılında Sivas’ın Camii Kebir (Ulu Camii) mahallesinde doğmuştur. Babası Sarı Müderris Hüseyin hüsnü Efendi, annesi Zeliha Hanımdır. Aile ismi “Sarıhatipzadeler” ya da halk arasında maruf olan şekliyle “saçlılar” dır. Sarısözen sanatçı bir ailenin beş erkek çocuğundan en küçüğüdür. Ağabeyleri; Rüştü Sarısözen, SırrıSarısözen, Fehri Sarısözen, Abdülkadir Sarısözen’dir.17.Yüzyılın divan şairlerinden meşhur müftü Numan Efendi de bu ailenin en büyüğüdür. İlköğretimini Sivas Sultanisinde (lisesi) tamamlayan Sarısözen Birinci dünya ve Kurtuluş Savaşlarını müteakip Öğretmen Yardımcılığı imtihanını vererek öğretmenlik görevine başlamış, müzik kabiliyetinin farkına varıldıktan sonra, Sivas ili hesabına “İstanbul Belediye Konservatuarı”na gönderilmiştir. Muhtelif orta dereceli okullarda müzik öğretmenliği yapmış, ciddi bir batı müziği eğitimine imkan sağlamak için özel bir müzik okulu açmış, ancak çevrenin bütün takdir ve teşviklerine rağmen batı müziği öğrenmeye istekli gençler bulunamadığından okul kapatılmıştır. 5 Kasım 1931 yılında A.Kutsi Tecer ile beraber “Sivas Halk Şairleri Bayramı”nı gerçekleştiren Sarısözen bütün hayatını Türk Halk Musikisinin temel yapı taşları olan türkü ve halk çalgılarını derlemeye vakfetmiş 1937-1953 yılları arasında 10.000 civarında türkü ve 10 kadar halk çalgısı eklemiştir. 1953 yılında İzmir, 1954 yılında İstanbul Radyosu “Yurttan sesler” topluluklarını kurmuştur. Radyodaki çalışmaları esnasında, halk müziği sanatçısı “Neriman Altındağ” ile evlenmiş, bu evlilikten “Melili” adında bir oğulları olmuştur.


1949-1950 yıllarında yine ilk defa onun gayretiyle “Halk Oyunları Topluluğu”muz Milletlerarası yarışmalara katılmış ve başarı kazanmıştır. Derleme ve icra çalışmalarının yanında yayın yapmayı da ihmal etmemiş, büyük bir heyecanla kaleme aldığı makaleleri muhtelif dergilerde yayınlamıştır. “Seçme Köy Türküleri”, “Yurttan Sesler”, “Türk Halk Musikisi Usulleri” en önemli eserlerindendir. Ömer ALTUĞ (1905 – 1965) Bestekar ve Tanburi Ömer Altuğ, 1905 yılında Sivas’ta doğmuştur. Babası Mehmet Kamil Bey’dir. Sivas’ta Rüşdiye’yi bitirmiş, bir süre Sultani’de okumuştur. Vehbi Cem AŞKUN (1909-1979) Sivas Folkloru denildiğinde hemen aklımıza gelenlerin başında yer alan Vehbi Cem Aşkun, 1909 yılında Sivas’ta doğdu. Babasının adı Ömer Lütfi, annesinin adı Huriyedir. İlk ve Orta öğrenimini Sivas’ta yaptı. Takiben İzmir Erkek Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Yedi yıl Merzifon’da ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’ne devam etti ve burayı bitirdikten sonra Sivas Ortaokulu’na tayin oldu. 45 yıl fiilen yazarak, okutarak Sivas’a hizmet etmiştir. 1929-30 yıllarında İzmir’de Hizmet, Ahenk, Yeni Asır, Halkın Sesi, Anadolu Gazeteleri ile Fikirler adlı dergide yazmaya başlayan Vehbi Cem, Sivas’ta Şair Feyzi Kutlu ve Avukat Ahmet Göze ile Kızılırmak ve Ülke gazetelerini çıkarmış ve yönetmiştir. Yine Sivas’ta 4 Eylül ve Yayla dergilerini çıkartan Vehbi Cem Aşkun ayrıca Çığır, Dikmen, Sanat Gazetesi ve Ulus Gazetelerinde yıllarca yazı yazmıştır. Çok verimli bir yazar olan Vehbi Cem Aşkun’un otuza yakın basılmış eseri vardır. Bazıları şunlardır; Oğuz Destanı, Sivas Folkloru, Sivas Kongresi, Aşık Ruhsati, Kader (roman), Sivas Sultanı Kadıburhanettin, Duygu Dünyası, Mevlana ve Mesneviden Seçmeler. Ömrünü Türk kültürüne hizmet etmeye adamış olan Vehbi Cem Aşkun 1979 yılında vefat etmiştir. İbrahim ARSLANOĞLU (1920-1995) 1920 yılında Tokat’ta doğdu. 1944 yılında Sivas İlköğretmen Okulundan mezun olup vatani görevini yaptıktan sonra Sivas’ın Divriği ilçesine öğretmenlik görevine atandı. Bulunduğu yerde halk Edebiyatı ve folklor araştırmalarına yönelerek çalışmalarını 4 Eylül, Yeni Mecmua, Yapı ve Sivas dergilerinde yayınlanmaya başladı. 1973 yılında Sivas Folkloru dergisini çıkardı, 1979 yılına kadar 78 sayı basıldı. Altı ciltlik bu eser Sivas folklorunun araştırılmasında ve tanıtılmasında en önemli kaynak oldu. Bu arada yirmiye yakın kitap yayınladı. 1981 yılında İhsan Hınçer Türk Folkloru’na hizmet Ödülünü aldı. Türk folkloruna yaptığı büyük hizmetlerinden dolayı 1995’te Cumhuriyet Üniversitesi’nce “Onursal Bilim Doktorluğu” unvanı verildi ve aynı yıl İstanbul’da vefat etti. Prof.Dr. M. Kaya BİLGEGİL (1921 – 1987) Bilim adamı, yazar. Gürün’de doğdu. Orta öğrenimini Gürün, Sivas ve İstanbul’da yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. İzmit, Trabzon ve Adana Liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Akademik hayata geçiş yaparak çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği ve fakülte dekanlığı yaptı. 1987 de İstanbul’da vefat etti. İlhan BAŞGÖZ (1924 - ) Yazar, araştırmacı, Gemerek ilçesinde doğdu. Yüksek öğrenimi Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı. Folklor kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Çalıştığı kürsü kaldırılınca Tokat Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Çeşitli dergilerde halk bilgisi üzerine yazıları yayınlandı. Halkbilgisi konusunda hazırladığı teziyle doktor oldu. Daha sonra çalışmalarını yurt dışında sürdürdü. Amerika Birleşik devletleri Indiana Üniversitesi Asya Araştırmaları Enstitüsünde öğretim üyesi oldu. Türk Halkbilgisi konusunda derleme ve incelemeleri vardır. Prof.Dr. Sedat Veyis ÖRNEK (1927-1980) Bilim adamı, yazar. Zara İlçesinde doğdu. Orta öğrenimini Sivas’ta yaptı. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladıktan sonra Almanya’da Tübingen Üniversitesi’nde dinler tarihi ve etnoloji alanında doktora yaptı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde etnoloji asistanı (1961), doçenti ve profesörü (1971) oldu. Sivas Hakikat gazetesinde 1949’da yayınlanan ilk öyküsünden sonra Varlık, Değişim, Sır, Türk Dili dergilerinde öyküleri, eleştirileri, kısa oyunları, çevirileri yayınlandı. Daha çok oyun yazarı olarak tanındı. Kurt, Pirinçler Yeşerecek, Manda Gözü adlı oyunları yazdı. Hasan Hüseyin KORKMAZGİL (1927-1984) Şair, yazar. Gürün’de doğdu. Orta öğrenimini Niğde Ortaokulu ve Adana Erkek Lisesinde yüksek öğrenimini Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümünde tamamladı. 1955-1960 arasında Gürün ve Sivas’ta arzuhalcilik, tabelacılık, hayvan bakıcılığı, toprak işçiliği yaptı. Daha sonra Ankara’da Akis dergisinde çalıştı. Gazete ve dergilere Hüseyin Korkmazgil imzasıyla mizah öyküleri, fıkralar yazdı. Forum dergisini devralıp, yönetti (1968-1970) İlk şiiri 1959’da Dost dergisinde yayınlandı. Daha sonra Yelken, Ataç, Varlık, İmece, Yön, Sosyal Adalet dergilerinde çıkan yazı ve şiirleriyle tanındı. 1963’de yayınlanan Kavel adlı bir şiir kitabıyla 1964 Yeditepe Şiir Armağanı’nı 1971’de Kızılkuğu kitabındaki şiirleriyle TRT Şiir Sanat ödülünü aldı. 1981’de Filizkıran Fırtınası adlı yapıtıyla Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü ile Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü kazandı. Şemsi (Şemseddin-i) Sivasi (1520 - 1597)


Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Silis köyünde doğan Şemseddin Sivas'î, alim ve mutasavvıf bir şairdir. Babası Seyyid Mehmet Ebulberekât'tır. Ahmet Yesevi'nin Horasan Erenleri Zinciri'nden olan Ebulberekât Horasan'dan Anadolu'ya kırk kadar sofisi ile gelmişti. (Bazı kaynaklarda 28 sofisi ile geldiği belirtilir.) Kendisi Hüseyini olduğu için Seyyid lakabını almıştır. Halk arasında Şems'ül Aziz veya esmerliğinden dolayı Kara Şems denilen şairin asıl adı Ahmed, künyesi Ebu's-senâ lakabı ise Şemseddin'dir. Şiirlerinde Şemsi mahlasını kullandı. Ebulberekât'ın dört oğlundan biri olanŞemseddin Ahmed, yedi yaşında babası ile Amasya'ya giderek Şeyh Muslihiddin 'in sevgisini kazandı. Ardından Tokat'a giderek Arakiyecizâde Şemseddin Efendi ile Şeyh Şirvani'den ilim tahsil etti. Daha sonra İstanbul'a giderek ilmini daha da derinleştirdi, müderrisliğe yükseldi. Bir gün kazaskeri ziyarete gittiği zaman mevki isteyenlerin küçülmelerini görerek üzüldü ve tasavvufa yöneldi. Devrinde büyük şöhrete kavuşan Şemseddin Ahmed, hac görevini ifa etti. Dönüşünde tekrar İstanbul'da Zile ve Tokat'tan sonra Sivas Valisi Hasan Paşa tarafından yaptırılan Meydan Camii'nde göreve başlamak üzere Sivas'a geldi. Sivas'ta çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Hayveti Tarikatının Şemsiyye konulu kurdu. Seksen yıla yakın ömrünü ilme, öğrenci yetiştirmeye, eserlerini yazmaya ve irşadlarda bulunmaya vakfetti, ünü Sivas'ın dışına da yayıldı. III. Mehmet ile Eğri seferine katıldı. Din, devlet ve millet bütünlüğüne yürekten inanmış bir kimse idi. Devletin bekası için yaşının ilerlemiş olmasına bakmadan, padişahtan davet geldiğinde "işittik, itaat ettik, zaten biz her an hazırlıklıyız. Bismillah, hemen gidelim" diyerek yollara düştü. 1597 (H.1006) yılında vefat etti ve Meydan Camii'nin kuzey tarafında bulunan türbesine defnedildi. Nuh felek şemsi toplandı nur ile ölümüne düşürülen tarihlerden biridir. Soyundan gelen Abdülmecit Sivasî, Abdullahad Nuri, Ahmed Sûzî ve Recep Kâmil de güçlü mutasavvıf şairlerdir. Dergahın son şairi Şeyh AhmedGüneren (Rindi)dir. Yazmış olduğu kırka yakın eserde, yüksek bir din kültürüne sahip olduğu görülen ŞemseddinSivasî, Arapça ve Farsça'ya da çok iyi vakıftır. Şiirlerini tasavvufi fikirlerini ifade etmek ve yaymak amacıyla yazmış olup, şiiri bir vasıta olarak görmüştür. Duygu ve düşüncelerini içten ve özlü bir şekilde ifade etmiş, aruz ve hece vezni ile söylediği şiirlerinde Allah ve Hz.Peygamber sevgisini dile getirmiştir. Bestelenmiş bir çok ilahisi bulunan Şemseddin Sivasî, Mevlid de kaleme almıştır. Şemsi'nin mevlidi baştan başa tasavvufî bir eserdir, günümüzde de okunmaktadır. Şiirlerinden bazıları didaktik özellikleri dolayısıyla halk arasında ezbere bilinenŞemseddin Sivasî'ye, Sivas halkı sevgi ve hürmetleri dolayısıyla Şems'ül-Aziz adını da vermiş, onu Sivas'ın manevi koruyucularından addetmiştir. Türbesi evliya kabri olarak ziyaret edilen Şemseddin Sivasî ile ilgili olarak çeşitli menkıbeler de halk arasında bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Muhlis Akarsu Muhlis Akarsu, 1948 yılında Sivas'ın Kangal İlçesinin Minarekaya köyünde doğdu. İlkokulu Minarekaya'da okudu; bu dönemde Bektaşi Cem cemaatlerinde, yörenin seyitlerinin ve ozanlarının etkisinde kalarak saz çalıp söylemeye başladı. Malatya'da ortaokulda okurken, ekonomik yetersizlikler nedeniyle ikinci sınıftan ayrıldı. Küçük yaşlardan itibaren şiir yazdı, deyiş ve nefes kurdu. Bağlamasıyla birlikte zakirlik yaptı. 1970 yılında İstanbul'a yerleşti. 1970'li yıllarda söz ve müziği kendine ait olan ilk 45'lik plağı çıkardı. Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel doğrularından yola çıkarak kendine insan sevgisini şiar edindi, tüm yaptıklarında bu ana temayı temel aldı. 1972 yılında, kendisinin de çok saygı duyduğu Seyyit Halil Çiftlik'in kızı Muhibe Leyla Çiftlik ile evlendi. Bu evliliğinden Pınar, Çınar ve Damla adlarında üç kızı oldu Pir Sultan Halk şairi. Pir Sultan, Sivas'ın Yıldızeli İlçesi'nin Banaz Köyü'nde doğdu. Asıl adı Haydar'dır. Sivas Valisi Hızır Paşa önce hapsetti sonra da halkın Siyaset Meydanı adını verdiği yerde idam ettirdi. Pir Sultan, Edebiyat tarihimizde dörtyüz yıldan beri değerinden hiçbir şey kaybetmeyen ve halk pınarımızın gür ve berrak gözelerinden biridir. Pir Sultan üzerinde yıllarca çalışarak Pir Sultan Abdallar kitabını yayımlamış olan Edebiyat Tarihçisi İbrahimAslanoğlu, Pir Sultan' ı şu şekilde' değerlendirmekte ve yanlış yorumlandığını belirtmektedir. Deyişlerinin coşkulu, inançlı ve herkesin^ anlayabileceği sadelikte olması, duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ve ustalıkla söyleyebilmesi, dizelerinin ve dörtlüklerinin kendi aralarında bütünlük göstermesi, kelime oyunlarına iltifat etmemesi, köylümüzün diliyle söylemesi, sosyal konulu şiirleriyle günümüz insanının dert ve dileklerine, tercüman olması, ayni mahlası taşıyan şairlerin deyişlerinin ona mal edilmesi, Pir Sultan'ın idam edilmesiyle dikkat ve ilgileri üzerinde toplamış olması ve de son olarak onunla ilgili yapılan sürekli yayınlardır. Özellikle idamı ve başka şairlerin şiirlerinin ona mal edilmesi, Pir Sultan'ı çok boyutlu bir şair gibi göstermeye zemin hazırlamış ve Pir Sultan 'ı başka bir hüviyete büründürmüş, hatta zararı da olmuştur. Bu sebeple kendi düşüncesine uygun bir sürü asi ile devlete baş kaldıran bir zorba,* haksızlığa ve zulme karşı mücadele eden bir feda), İran Şahı ile işbirliği yapıp, Alevilerin yoğun olduğu Doğu Anadolu'yu İran'a bağlamak isteyen bir Safavi hayranı ve bu uğurda asılmayı dahi göze alan bir kahraman haline getirildi. Aslında Pir Sultan; Hz.Ali ve Oniki imam sevgisiyle sarhoş, Alevilik kurallarını açık ve seçik bir dille anlatan, günlük hayatını kendi halinde sürdürmeye gayret eden coşkulu, yetenekli ve kudretli bir saz şairidir. Aşın duygu ve eylemlerle hiç ilgisi olmadığı halde, zamana ve zemine göre duygu ve düşüncelerini ifadeden sakınmayacak kadar inatçı oluşu ve kendisine yapılan iftiralar asılmasına sebep olmuştur. İ. Aslanoğlu 1- Pir Sultan (Banazlı) 2- Pir Sultan Abdal 3-Pir Sultan'ım Haydar (Merzifon ve Çorumlu), 4- Pir Sultan Abdal (Halil İbrahim), 5- Abdal Pir Sultan (Artova'nın Daduk köyünden olması muhtemel), 6- Pir Sultan Abdal (Aruz Şairi) olmak üzere ahi Pir Sultan tespit ettiğini, bu sayının artacağını, eksilmeyeceğini belirtmektedir. Özellikle sairin ölümünden sonra söylenenlerin onun tarafından söylenemeyeceğinden hareketle ve dil, üslup özelliklerini dikkate alarak bu ayırımı yapmıştır. İlhan Başgöz ve Sabahattin Eyüboğlubütün bu şiirlere Pir Sultan'ın şiirleri değil de Pir Sultan Geleneği adını vermişlerdir. (Yunus Emre Geleneği,Karacaoğlan Geleneği gibi) Aslanoğlu kitabında sairleri ve şiirleri ayırma işini ilk defa yapmış, her biri kendi bölümünde olmak üzere ahi şairin toplam 439 şiirine yer vermiştir. Pir Sultan'a ait olan 161 şiir incelendiğinde bu deyişlerde, İslamın temel ibadetlerini, inancını görmek mümkündür. Hak Muhammed Ali geldi dilime Mürvet günâhıma kalma yâ ali Külli günâhımı aldım elime


Mürvet günâhıma kalma yâ Ali Hadîce Fâtıma mihr-i mahabbet Yine senden olur kuluna rahmet İmam Hasan İmam Hüseyn mürüvvet Mürvet günâhıma kalma yâ Ali İmam Zeynelâbidîn'e erelim İmamların dîvanına duralım Doksan bin erlere niyâz edelim Mürvet günâhıma kalma kalma yâ Ali İmâmı Ca'fer'dir dîdemin nuru İmam Bâkır imamların süruru Dilerim çektirmeye âh ü zârı Mürvet günâhıma kalma yâ Ali Mûsi-i KÂzım'dan İmamı Rızâ Umarım inâyet edesin bize Günahım çok benim deyeyim size Mürvet günâhıma kalma ya Ali İmam Taki İmam Naki'dir virdim Anlara sığındım dayandım durdum Hasan-ül-Asker'e yüzümü sürdüm Mürvet günâhıma kalma ya Ali Pir Sultan'ım tamam oldu sözümüz Muhammed Mehdi'ye var niyâzımız On iki imâma bağlı özümüz Mürvet günâhıma kalma yâ Ali Abdulkadir Galâmi (1854 - 1886) Mur Ali Baba'nın büyük oğludur. Babasından sonra postnişan olmuştur.Gulâmi, ilk tahsilini babasından veAltınoğlu Hoca Mehmet Efendi'den aldığı derslerle yapmıştır. Ardından da Sivas'ın o zamanlar en meşhur bilginlerinden olan "Ehramîzade Hoca Mehmed Efendi"nin derslerine devam ederek icazetnamesini almıştır. Gulâmi, çok okuyan, okumayı seven okuduklarını tahlil eden bir şairdir. Aslında onu başarıya ulaştıran işte bu özellikleridir. Zamanının şairleri arasında bilgisi ve kültürü yönünden büyük bir önemi vardır. O günlerde Sivas'a vali olarak gelen Sırrı Paşa, Abidin Paşa gibi şahsiyetler Gulâmi'nin bilgi ve kültüründen çok faydalanmışlardır. Ölümünden sonra Vali Sırrı Paşa çok üzülüyor, hatta günlerce ağlıyor. Gulâmi, babasının ölümünden sonra Sivas'taki Kâdiri tarikatının postnişanı olmuştur. Gulâmi, sadece tekkede ve post üzerinde hayatını geçiren bir şair değildir. O, Sivas'ın ilk milli eğitim müfettişlerindendir. Uzun müddet öğretmenlik de yapmıştır. Daha sonra milli eğitimden ayrılıp, muhasebecilik yapmıştır. Bir müddetbu görevde kaldıktan sonra kendi isteğiyle memuriyet hayatından ayrılmıştır. Gulâmi, Sivas şairleri içcinde en lirik olanıdır. O, hayatı kesinlikle sevmez: "Dünyada GULÂMİ bulayım rahat dersen Haktan kesilüp haliki yar etmeli şimdi" ^Hayatında bir an bile gülmediğini söyleyen şair, karamsardır. Bu yüzden de 32 yaşında iken vefat etmiştir.Gulâmi bu zamansız ölümüyle Sivaslı ve Sivaslıları büyük üzüntüye sokmuş, memleket irfan hayatı için yeri doldurulamayacak bir kayıp olmuştur. Aşık Veysel (1894 -1973) Türk Halk şiirinin en güçlü temsilcilerinden biri olan Aşık Veysel, Rumi 1310, Miladi1894yılında Sivas'a bağlı Şarkışla İlçesi'nin Sivrialan Köyü'nde doğmuştur. Bunu "Üçyüzonda gelmiş idim cihana" mısraıyla kendisi de teyit etmektedir. Babasının adı Ahmet, annesinin adı Gülizar'dır. Aşık Veysel'in kendisinden büyük Ali isminde bir ağabeyi ile kendisinden küçük Elif isminde bir kız kardeşi vardır. Veysel, yedi yaşına kadar her sağlıklı çocuk gibi büyüdü. Fakat yedi yaşında o yıl Sivas'ta salgın olan çiçek hastalığına yakalanarak sağ gözünü kaybetti. Bir müddet sonra da sol gözüne perde indi. Babası sol gözündeki perdeyi aldırmak için şimdi Yozgat iline bağlı Akdağmadeni'ndeki göz doktoruna götürmeye karar verir. Ancak kader, oyununu oynamaya devam eder. Bir gün anası inek sağarken Veysel de onu seyre dalar. O sırada babası, Veysel'in arka tarafından yanlarına doğru gelir. Veysel, babasının geldiğini duymaz. Babasının "Veysel" diye seslenmesiyle arkaya döner. Arkaya dönmesiyle birlikte babasının koltuğunun altındaki övendire (ucu çivili sivri değnek) Veysel'in sol gözüne saplanır. O gözünü de maalesef kaybeder. Veysel bu olayı: Genç yaşımda felek vurdu başıma Aldırdım elimden iki gözümü


Yeni değmiş idim yedi yaşıma Kayıb ettim baharımı yazımı diyerek hüzünle hatırlayacaktır. Peşpeşe gelen bu aksilikler sonucu babası, Veysel'i avutmak için halk şairlerinin şiirlerini ezberleterek oyalamaya çalışır. Veysel sever şiirle uğraşmayı... Köylerine gelen halk ozanlarını büyük ilgiyle dinler, onlara yakınlık duyar. Onun bu durumu babasının gözünden kaçmaz. Derdini unutsun diye Veysel'e bir saz alır. Veysel sazla uğraşmaya, çalmaya başlar. İlk saz dersini babasının yakın arkadaşı Çamşıhlı Ali Ağa'dan alır. Bu arada Veysel'in yaşı da gittikçe ilerler. Ailesi onu evlendirmeye karar verir. Aynı köyden Esma adlı biriyle evlendirirler. Veysel'in, Esma'dan iki çocuğu olur. İkinci çocuğu daha on günlük iken anasının memesi ağzına tıkanarak ölür. Veysel yıkılır ama bu yıkılışla da kalmaz. Eşi Esma evden kaçar. Bu da yetmez anne ve babasını kaybeder. Felaket bir kere gelmesin, gelince üst üste gelir. Bu defa da Esma'dan doğan birinci çocuğunu kaybeder. Bu felaketlerden sonra Veysel, içine kapanır. Kimseyle konuşmaz, görüşmez olur. Tek dostu sırdaşı sazdır. Sazıyla dertleşir, konuşur, ağlar... Veysel'in bu durumu hem akrabalarını, hem de komşularını çok üzer. Bir araya gelip Veysel'i tekrar evlendirmeye karar verirler. Evlendirirler de Veysel'i. Yeni karısından Veysel'in yedi çocuğu olur. Bu çocuklardan bbiri ölür ama ikisi oğlan, dördü kız altısı yaşar. Veysel bu arada başka aşıkların türkülerini çalıp söyler. Bilinmez bir nedenle hiç kendi türkülerini çalıp söylemez. Ta ki ünlü şairimiz Ahmet Kutsi Tecer ile tanışana kadar. Ahmet Kutsi Tecer, Veysel'i sever, beğenir. Onu teşvik eder, kendine güvenini sağlar. İşte o zaman Veysel yavaş yavaş kendi eserlerini çalış söylemeye başlar. Cumhuriyetimizin Onuncu yılında bütün ozanlar Cumhuriyet ve Atatürk üzerine şiirler yazarlar. Bu ozanlar arasında Veysel de vardır. Yazdığı şiiri hem Ankara'da, hem de İstanbul Radyosu'nda çalıp okur. Atatürk, kendisiyle tanışmak isterse de kısmet olmaz. Böylece Veysel, çok istediği halde Atatürk'le tanışmak fırsatını kaçırır. Kendine güveni artan Veysel, artık köyünde durmaz. Adaşı Küçük Veysel'le bütün yurdu gezer. Gezdiği yerlerde çalıp söyler ve büyük beğeni kazanır. Çeşitli köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapar. Ünü bütün yurda yayılır. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi ona "Ana dilimiz ve Milli birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" vatani hizmet tertibinden özel bir kanunla o günkü parayla (500 TL) maaş bağlar. Külhaşzade Rahmi (1870 - 1910) Sivas'ta "Şair-i mader zat" halk tarafından da "Anadan doğma şair" olarak tanınan Külhaşzade Rahmi, Sivas'ınKülhaşoğullarından ailesine mensuptur. Sivas'ta doğmuştur. Rüştiye Mektebinden başka, Mektep ve medrese görmediği halde çok güçlü bir şairdir. Vehbi Cem Aşkun onun için "istanbul'' da yetişip, tahsil görseydi, biraz damasaade-i bahta mazhar olmuş olsaydı çok değerli bir şair olurdu" demekte onu "gün görmeden açılan ve paymâlolan bir gonca-i zekâ" olarak nitelendirmektedir. Sivas'lılar tarafından çok sevilen ve tanınan Rahmi, eski bir saz şairinin son örneklerinden biridir. Tamamiyle"hudayinâbit bir ehl-i dil"dir. Rahmi, bazı büyük halk şairleri gibi pir elinden aşk badesini içmiştir. Bunu şöyle anlatıyorlar: "Şair, 15 yaşlarında iken ilgili bulundukları Küpeli Köyü'ne gider. O köyde yatan Küpeli Baba gece rüyasına girerek şaire bir dolu testi sunar. Bu aşk badesini içen şair, artık ruhunda bir galeyan duymaya başlar. Çok ince hisli ve coşkun bir şair olan Rahmi, aşkı şevkinden daima ağlar, içini yakan ilahi bir aşkın etkisiyle gazeller, koşmalar yazar, bu suretle içinin alevini dışarı döker, gezermiş." Kuvvetli bir din terbiyesi alarak büyüdüğü için ateşin bir müslüm kuvveti taşırdı. "Allah" dediği zaman yüreği ağzına gelirdi. "Muhammed" derken hüngür hüngür ağlardı. Bu derin ve coşkun dindarlık onu şair yapardı. İmanını yıllarca şiir olarak haykırdı. Bilahare bir güzele aşık oldu, kendini kaybetti. Sonunda hastalandı 35 yaşında vefat etti. Şair'in Kardeşi Albay Mustafa Külhaşoğlu Atatürk ile beraber Sivas Kongresi çalışmalarında bulunmuş, Kurtuluş Savaşında yaralanıp gazi olunca Yıldızeli İlçesine yerleşmiştir. Torunu Nami Külhaşoğlu ise uzun yıllar Yıldızeli Kaymakamlığı yapmıştır. Şair Sivas'ın köklü ailelerindendir. Abdulahad Sivasi (Nuri-i Sivas-i (1594 - 1650) Mutasavvıf şair olan Abdulahad Sivasî, Sivas'ta doğdu. Hem ana, hem de baba tarafından Şemseddin Sivasî'ninkardeşlerinin torunudur. Abdulahad Nuri'nin annesi, Şemseddin Sivasî'nin kardeşi Muharrem Efendi'nin kızıdır. Babası ise Şemseddin Sivasi'nin diğer kardeşi İsmail Efendi'nin oğlu Kadı Müslihiddin Mustafa Safayı Efendi'dir.Abdulahad Nuri, dayısı Abdulmecid Sivasî'nin Sultan IV. XMehmet tarafından İstanbul'a davetiyle, onunla beraber İstanbul'a gitmiş, küçük yaşta babasını kaybeden nur ile dayısı meşgul olmuştur. Nuri, öğrenimini devrinin önde gelen alimlerinden yaparak icazet almış, sülûkünü de dayısından tamamlamış yine onun tarafından irşad görevi ile Midilli adasına gönderilmiştir. Halvetiyye tarikatının Şemsiyye kolunun Sivasîyye Şubesi şeyhi olan Nuri, buradan 1614 yılında İstanbul'a çağrılarak Mehmet Ağa Tekkesi şeyhi olmuş, 1631'de Fatih, 16341'de Beyazıt, sonra daAyasofya Camii'ne vaiz tayin olunmuştur. Vefatına kadar (1650) bu görevde kalmış olup, zamanını irşad ve eserler yazmakla geçirmiştir. Türbesi Eyüp Nişancası''da dayısı Abdulmecid Sivasî''in türbesi karşısındadır. Abdulahad Nuri'nin tasavvuf ilmine vukûfiyeti ve rüya tabirleri konusundaki kudreti herkes tarafından teslim edilmişti. Şiirlerinde Yunus vari bir eda sezilir. 130 kadar ilahisinin bulunduğu müretteb divanıyla birlikte otuza yakın Türkçe ve Arapça eseri vardır. Kul Himmet Üstadım (XIX.Yüzyıl) Divriği'nin Karageban bucağına bağlı Örenik köyünde doğmuş, yine aynı köyde ölmüştür. Asıl adı İbrahim olup,Öksüzoğulları sülalesindendir. Hızır'ın elinden dolu içerek aşıklığa başladığı rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin


olarak bilinmemektedir. Yedi sene gurbet dolaşmıştır. Sağlığında pek ünlü olmayan İbrahim, XVI.yüzyılda yaşayan Tokatlı Kul Himmet'ten etkilenerek, şiirlerinde Kul Himmet Üstadım mahlasını kullanmıştır. İmranlı'nınSüğütlü köyünde yaşayan Hatice (Hacik kız)de şiirlerinde Kul Himmet Üstadım mahlasını kullanmıştır. İbrahimAslanoğlu hazırladığı Kul Himmet Üstadım (19959 adlı kitapta 84 şiirini yayımlamıştır.)

Feryadi (1914 – 1987) Asıl adı Mustafa Çağıran’dır. Ulaş’ın Baharözü köyünde doğmuş, yine bu köyde vefat etmiştir. Köyünde çobanlık ve çiftçilik yapmıştır. Ümmetuşağı sülalesinden olan Mustafa’nın ömrü yoksullukla geçmiştir. Dört kere evlenmiş ve bu evliliklerden on altı çocuğu olmuştur. 1980 yılında gözlerinin kaybetmiş, ne kadar uğraştıysa da tedavilerden bir sonuç alamamıştır. Şiir yazmaya on beş yaşında başlamıştır. Bu, rüyasında kendisine sevdiği kız Güldane’ninaşkına bade verilmesinden sonra olmuştur. İrticalen şiir söyleyebilen Mustafa’ya Feryadî mahlasını daAltınyayla’nın Şahlı köyünden Has Sait Efendi vermiştir. Saz çalmayan Feryadî’nin hemen her konuda şiiri olmaklabiraber, aşk ve sosyal konulu olanlarıağırlıktadır. Hakkında dört kitap çıkarılmış olup, sonuncusu Âşık Feryadîadıyla Kadir Pürlü ve Kutlu Özen’e aittir. Emsalî (1900 – 1978) Asıl adı Mustafa Turgut’tur. Kangal’ın Sekiliyurt Köyünde doğmuş Konya’da vefat etmiştir. Babası Mollahasanoğlusülalesinden Osman Efendi’dir. Ömrünün büyük bölümü köyünde geçirmiştir. Çiftçilik ve imamlıkla geçimini sağlayan Emsalî, askerlik hizmetini Kayseri ve Konya’da yapmıştır. Adını ve mahlasını Âşık Ruhsati koymuştur. Emsalî, edebiyatımızda kundakta iken mahlası verilen tek aşığımızdır. Onbeş yaşında iken bir güzelin elinden dolu içerek aşık olmuştur. Saz çalamayan Emsalî, çevresinde başta sanatı ve icazet olmak üzere birçok aşıkla karşılaşmalar yapmıştır. Aşk, dini ve öğüt şiirleriyle dikkati çeken bir âşıktır. VELİ (? – 1853) Şarkışla’nın Ağcakışla bucağına bağlı iğdecik köyünde doğmuştur. Babasının adı Hüseyin, anasının adı Kamer’dir. On yaşındayken babasının çok geçmeden de anasının kaybetmiştir. Geçimini çobanlıkla sürdürmüştür. İki kere evlenmiş, bu evlilikten dokuz çocuğu olmuştur. Sevdiği kız olan Telli’yi alamayınca içli şiirler söylemiştir. Şiirlerini duyan Kale köyündeki Âşık Kemter yanına çağırtmış, kendisine çırak edinmiştir. Yönetim aleyhine yazdığı şiirden dolayı, patişah tarafından Yemen’e sürgüne gönderilmiştir. Şiirlerinde, genellikle Alevî- Bektaşî inancını dile getiren konulara yer vermiştir. İbrahim ASLANOĞLU (1920 - 1995) Tokat’ta doğmuş olan İbrahim Azlanoğlu, Hacı Hasan Efendi’nin torunu, Osman Efendi ile Emine Hanım’ın oğludur. İlk ve ortaokulu Tokat’ta okuduktan sonra 1944’de, Sivas İlköğretmen Okulunundan mezun olmuştur.1945-1947 yıllarında Askerlik görevinin yapmıştır. Askerlik sonrası Divriği'nin Cumhuriyet İlkokulu'nda öğretmenlik mesleğine döndükten sonra burada onaltı yıl çalışmıştır. 1963'te Sivas'a naklini aldırmış, 1976'da emekliye ayrılmış, bir yıl sonra İstanbul'a taşınmıştır. Evli ve iki çocuk sahibi olan Aslanoğlu İstanbul'da vefat etmiştir. Ortaokul sıralarında şiir yazmış olan Aslanoğlu ilk şiirini 1941 yılında yayımlama imkanı bulmuştur. 1950 yılından sonra şiiri yazmamış, kendisine şöhret sağlayan halk edebiyatı ve halkbilim alanında yönelmiştir. Derleme ve araştırmalarını Sivas'ta yayımlanan 4 Eylül, Yayla, Yeni Mecmua, Yapı, Su ve Sivas gibi dergilerde yayımlamıştır. Sivas halk kültürüne dolayısıyla Türk kültürüne yaptığı en büyük hizmetlerden olan aylık olarak çıkardığı Sivas Folkloru (78 sayı) dergisini 1973-1979, Türk Folkloru (93 sayı) dergisini de 1979-1991 yılları arasında çıkarmıştır. İkinci dergi daha sonra oğlu Erkan Aslanoğlu'nun çıkardığı 96. sayı ile tamamlamıştır. Araştırma ve derlemelerini ise şu kitaplarda toplamıştır: Cıvıltılar (Şiir kitabı), Divriği Şairleri, Her Yönden Sivas, Aşık Veysel, Seyit Türk, Sivas Halk Şairleri Bayramı, Külhaşzade Rahmi, Kul Himmet Üstadım, Yalınkat, Pir Sultan Abdallar, Aşık Veli, Söz Mülkünün Sultanları, Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri , Türk Masalları. RUHSATİ (1835 - 1911) Asıl adı Mustafa olan Ruhsat? Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı Deliktaş Köyünde H.1251 (M.1835) yılında doğmuştur. Şiirlerinden babasının adının Mehmet olduğunun öğrenilmesine karşılık, annesinin ismine tesadüf edilememiştir. Ünlü araştırmacı yazar Eflatun Cem Güney, annesinin isminin Safiye olduğunu söylemektedir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Ruhsatî oniki yaşında iken babasını kaybetmiştir. Babasının ölümü üzerine Deliktaşağalarından Ali Ağa'nın yanında azaplık etmiş, çeşitli işlerde çalışarak geçimini sağlama uğraşı vermiştir. Kuvvetli bir tahsil görmemiş olan Ruhsatî'nin şiirlerinde Arapça'ya kısmen de olsa vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Ruhsatî’nin başından dört nikâh geçmiştir. İlk karısı Meryem dediği Mihri'dir. Mihri ölmüş beş çocuğu öksüz kalmıştır. Eflatun Cem Güney, Mihri'nin ölümünden sonra Ruhsatî'nin Ayşe adında bir kızla evlendiğini söylemektedir. Fakat bunun da ömrü vefa etmemiş, genç yaşında ölmüştür. Ruhsatî Mihri'nin ölümüyle kaybettiği sevgiyi üçüncü karısı Fatma'da bulmuştur. Fatma'nın da ölmesiyle dünyası kararmış, onsuz dünya gözüne görünmez olmuştur. Ruhsatî dördüncü evliliğini Mühimme ile yapmıştır. Ancak Mühimme hakkında geniş bir bilgi mevcut değildir. Dört defa evlenen Ruhsatî'nin bu evliliklerinden yirmi üç çocuğu olmuştur. Ancak bunlardan çoğu sağlığında vefat etmiştir. Hatta bir günde dört çocuğunu birden kaybettiğini şiirlerinde belirtmektedir. Ömrünün tamamını doğduğu köyde geçiren Ruhsatî, hayatının sonlarında da köyünde imamlık yapmıştır. H.1327 (M.1911) yılında vefat eden Ruhsatî'nin mezarı doğduğu köy olan Deliktaş’tadır. Ruhsatî alçak gönüllülüğüyle, mütevazi karekteriyle herkes tarafından sevilip sayılan bir insandır. Yazdığı taşlamalarında bile munistir. Haramdan koğuculuk ve gıybettenömrü boyunca kaçmıştır. Kendine emanet edilen sırları ne pahasına olursa olsun saklamasını bilmiştir. Basiret, kanaat, tevazu ve iz'an sahibi birisidir. Kimseyi kıskanmamıştır. Kimsenin malına göz dikmemiştir. Dinine aşk derecesinde bağlı bir insandır. Hayatı hep yoksullukla geçmiş, öyle günler olmuşt^rj^ borcunu ödeyemez


durumlara düşmüştür. Devrin ileri gelenlerinden ve zenginlerinden yardım telebinde bulunurken bile onurundan taviz vermemiş, dilenci durumuna düşmemiştir. Ruhsatî, âşıklığı genç yaşta elde etmiştir. Kendisi bunu bade içmesine bağlamaktadır. Onun ne Sümmani'nin Gülperi'si, ne de Feryadi'nin Güldane'si gibi hayaline yandığı bir sevgilisi vardır. Çevresinde Hak aşığı olarak bilinen Ruhsati'ye âşıklık "Bismillah" ile verilmiştir. Şiirlerinde Ruhsat, Ruhsat Baba, Aşık Ruhsat ve genellikle de Ruhsatî mahlasını kullanmıştır. İrticalen söyleyebilen şair, saz çalmasını bilmemektedir. Ruhsatî, anlatmak istediği düşünceyi gayet usta bir söyleyişle dile getirmesini bilmiştir. Şiirlerinde tekrara düşmemeye özen gösterir. Ancak ifadeye kuvvet vermek isterken şuurlu olarak tekrara başvurur. Bunu yaparken de sıkıcılığa düşmediği gibi, üslubuna ahenk katar. \ Ruhsatî'nin şiirlerinde en göze çarpan özellik tasvirlerdir. Öyle tasvirler vardır ki, çoğu aşıklarda rastlanılmayacak güzelliktedir. Djğer âşıklarda olduğu gibiRuhsatî de şiirlerinde aşk, tabiat, gurbet, şlama, tenkit, şikâyet, dilek, mistik düşünce ile fanilik ele almıştır, Şiirlerini 8, 11, 14 ve 15 hece ile söylemiştir. Nadir de olsa 5 ve 7 heceli şiirleri vardır. Aruz vezni ile de şiirler yazmışsa da bunda pek başarılı olamamıştır. Şiirleri teknik yönden oldukça başarılıdır. Gereği gibi okuyamayan şairin en büyük düşmanı cehalettir. Ona göre insanı insan yapan en önemli özellik eğitim ve terbiyedir. Ferdin, ailenin, toplumun ve milletin huzuru için sağlam bir terbiye ile köklü bir eğitim esastır. Ruhsatî'nin şiirleri incelendiğinde, onun, en çok Karacaoğlan'ın etkisinde kaldığı görülür. XVII. Yüzyılın güçlü temsilcilerinden Aşık Ömer ve Gevherî'nin de Ruhsatî de etkisi görülür. Ayrıca Ruhsatî, Pir Sultan, Kul Himmet Üstadım ve Dadaloğlu gibi âşıklarla, çağdaşı aşıklardan Dertli ve Seyrani'nin de etkisinde kalmıştır. Başta oğluMinhacî, Meslekî, Zakirî (Noksanı), Emsalî ve Tabibî gibi âşıklar Ruhsatî'den etkilenmişlerdir. Bekir Kılıç, Dilhanî,Ehramî, Firakî, Gafili Hamza, Sızırlı Hasan, Hitabî, Kelamî, Kenanî, Memiş Eroğlu, Muzaffer, Nedimî gibi âşıklar daRuhsati'yi usta kabul etmişlerdir. MİNHACI (1862 - 1901) Asıl adı Ali olup Âşık Ruhsatî'nin oğludur. Annesinin adı Meryem'dir. Kangal'ın Deliktaş köyünde doğmuş, ömrünü burada tamamlamıştır. Çocukluğunda Karacalar tekkesindeki Müderris Hasan Efendi'den ve Sivas'ın Koyuncu köyünden olan Seyit Efendi'den dersler almıştır. Bu yüzden çevresinde Molla Ali olarak bilinmiştir. Mizaç itibariylaiçine kapanık, sakin ve çevresindekilere saygılı, bildikleri ve inandıklarıyla amel eden yapıda birisidir. KöyündeAğkız olarak bilinen Hatice ile evlenmişse de bu evlilik yedi sene kadar sürmüş ve eşi Hüyüklüyurt köyünden Osman'la evlenmiştir. Ağgelin'i çok seven Minhacî, yatağa düşmüş, bir müddet sonrada vefat etmiştir. Bu bakımdan Minhacî, aşık edebiyatımıza lirik şiir kazandıranların başında gelir. Hakkında Kemal Gürpınar (1939) ve Doğan Kaya (1994) tarafından iki kitap yayımlanmıştır. TALİBÎ COŞKUN Talibi, 1900 yılında Şarkışla'nın Tonus (Altınyayla) köyünde doğdu. Babasının adı Mustafa, annesinin adı ise Meryem'dir. Çocukluğu çobanlık yapmakla geçen şair, 14 yaşında iken bir rüya sonucu şiir söylemeye başlamıştır. "Talibi" mahlasını ise sevdiği Keklik Emine'ye talip olup ona ulaşamaması nedeniyle almıştır. KeklikEmine'ye ulaşamaması hayatını hazin bir şekilde etkilemiştir. Talebî'nin Keklik Emine için yazdığı şiirler halk şiirinin en güzel örnekleri arasında yer almaktadır. Keklik Emine'ye olan tutkusundan dolayı alay konusu olmuş ve Sivas'tan ayrılmıştır. Sürekli dolaşan şair, Evliya Çelebi'yi rüyasında görmüş ve sürekli dolaşmak için ondan icazet almıştır. Talibinin şiirlerindeki hakim tema milU/duygudur. Bunun yanında aşk ve yurt konularına da yer vermiştir. Onun şiirleri de yaşayışı gibi derbeder bir söyleyişe sahiptir. Övgüleri ve taşlamaları bir yana bırakılırsa gençliğinde yazdığı şiirler arasında hayli başarılı olanları vardır. Kişiliğinde ise Türk köy insanının en güzel davranışları toplanmış.1976 yılında Ankara'da ölen Talibi Coşkun'un basılmış eserleri şunlardır: Talibi Coşkun ve Keklik Emine, Büyük Ölüm Acısı (Atatürk'ün ölümü üzerine ağıt), Zelzele Seylâp Destanı, Ankara Destanı, Trakya Destanı, Seher Yeli Gibi, Dolaştı Dünyayı Aldı Diline, Çukurova Sesleniyor, Trabzon'da Coşan Gönül, Felek Yaresi, İnkılâp Sesi, Erciyes Yaylası ve Kıbrıs Destanı. Âşık Ali İzzet ÖZKAN Ali İzzet, Ağcakışla'ya bağlı Höyük köyünde 1902 yılında doğmuştur. Köyün varlıklı kişilerinden Muhtar Musa Efendi'nin oğludur. Çok küçük yaşta annesini kaybetmiş ve analık elinde büyümüştür. Babasının varlıklı oluşu sebebiyle evlerine âşıkların sık sık geliyor oluşu onda âşıklığa karşı bir heves uyandırmıştır. İlk eğitimini köy imamından almış almış, kendi zekâsı ve çalışmalarıyla olgunlaşmıştır. Önceleri usta demeleriyle saz çalmayafcevet etmiş ve âşıklık geleneğine bu yolla başlamıştır. Ustası kendi köyünden Âşık Sabrizî'dir. 1924 yılında HacıBektaş dergâhına girerek İzzeti mahlasını almıştır. Şiirlerinde Hakk'a karşı saygının değerini, yeni rejimin yüceliğini anlatmıştır. Dönemin halk evlerinde ve okullarda konserler vererek tanınan şair Âşık Veysel'le birlikte köy enstitülerinde gezici saz öğretmenliği yapmış, bir ara da vergi toplama memurluğu yapmıştır. Şiirlerine bakıldığında onun ne denli güçlü bir halk şairi olduğu açıkça görülebilir. Bir çok şiir kitabı içerisinde en başarılı olanı "Türk'ün Sazından" adını taşıyandır. İlk yazdığı şiirlerini sonradan beğenmeyen şairin birçok şiiri TRT repertuarında türkü olarak seslendirmektedir. Onunla ilgili en ciddi çalışmayı, hayatını ve şiirlerini kitaplaştırarak İlhan Başgöz yapmıştır. MESLEKİ Meslekî, 1858 yılında Kangal ilçesinin Kertme köyünde doğmuştur. Babasının genç yaşta ölümünden sonra hayatı maddi sıkıntılar içerisinde, yarı aç yarı tok olarak geçmiştir. Bu süre içerisinde köy odalarına girip çıkan mesleki yanık sesli köy delikanlılarını ve güngörmüş ihtiyarları dinleyerek bir anlamda şairliğinin ilk derslerini almaya başlamıştır. Böylebir köy havası içerisinde yetişen şair, daha sonraları aşka düşüp âşıklık yolunu tutmuştur. Meslekî 1930 yılında ölmüştür. Sesi çok yanık olan şair, yakında bulunan Deliktaş köyüne gidiş gelişlerinde Ruhsatî ile tanışarak ona çırak olmuş ve şiir alanında


bu büyük şairin yolundan gitmiştir. Şairlikteki şöhretini "yavaşça yavaşça" redifli şiiriyle yakalamıştır. Üç defa evlenen şairin bu evliliklerinden toplam 14 çocuğu dünyaya gelmiştir. Şiirlerinde aşkın yanı sıra dinî konulara ve ölüm temasına yer vermiştir. SERDARÎ Serdarî, 1834 yalında fakir bir ailenin çocuğu olarak Şarkışla'da doğmuştur. Asıl adı Hacı, mahlası "Serdarî"dir. Küçük yaşta eşekten düşmüş ve kolu kırılmış, kolunun kırığı tutmayınca kangren tehlikesinden kolu kesilmiştir. Bundan dolayı şairi "çolak" diye çağırmışlardır. Kadını, avı ve ekin biçmeyi çok seven Serdarı, Şarkışla kadısının kızına aşık olduğu halde onunla evlenemeyince kaçırmak zorunda kalmış, ama kısa bir süre sonra yakalanarak hapse atılmıştır. Başından daha birçok sevdalar geçmiştir. Serdarî'nin şiirleri hayal mahsulü değildir. En başarılı yönü çevresindeki ve devrindeki olayları büyük bir ustalıkla dile getirmesidir. Bu değerli şair, uzun ve çileli bir hayattan sonra 1922 yılında ölmüştür. Okuma yazma bilmediği için şiirlerini kitaplaştıramamıştır. İrticalen söylediğinden bir çok şiiri kendisiyle birlikte unutup gitmiştir. Yıllar sonra çok zor şartlarda Kadri Özyalçın ve Kemal Gürpınar, Serdarî'nin şiirleriniderleyerek"Şarkışlalı Serdarı" adlı bir kitapta toplamışlardır. Vehbi Cem AŞKUN Vehbi Cem Aşkun, 1909 yılında Sivas'ta doğdu. Babasının adı Ömer Lütfi, annesinin adı Huriye'dir. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladıktan sonra İzmir Erkek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. 1937 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Türkçe Bölümü'nden mezun oldu. Üç çocuk babası olan Aşkun, 1979 yılında Eskişehir'de öldü.Aşkun, yazı hayatına ciddi manada İzmir Öğretmen Okulu'nda okuduğu yıllarda başlamıştır. İlk yazılarını bu ilde çıkan "Hizmet", "Ahenk", "Yeni Asır", "Anadolu^ve "Halkın Sesi" adlı gazetelerde yayımlamıştır. 1938 yılında Sivas'a gelince burada çıkan Kızılırmak, Sivas Postası ve Ülke gibi gazetelerde yazmıştır. Vehbi Cem Aşkun, folklorculuğun yanı sıra iyi bir şair, iyi bir öğretmendi. Meslekî çalışmalarından dolayı Milli Eğitim Bakanlığı'nca takdirnameyle ödüllendirilmiş; aynı zamanda Türk Dil Kurumu ve Eskişehir Öğretmenler Derneği üyeliğine seçilmiştir. Aşkun, ölümünden bir süre önce birkaç folklorik eser hariç bütün kitaplarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'ne bağışlamıştır. Çok verimli bir yazan olan Vehbi Cem Aşkun'un otuza yakın basılmış eseri vardır. Folklorun dışında çocuk edebiyatı, tarih, roman, aşık edebiyatı gibi alanlarda eserler vermiştir. Yıllar süren çalışmalarını "Sivas Folkloru" adıyla yayımlamıştır. Osman Hikmet IŞIK Osman Hikmet Işık, 1898 yılında Sivas'ta doğmuştur. Liseden sonra Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Bir süre öğretmenlik, eğitimcilik ve belediyecilik yapan Işık, Elazığ Maarif Müdürlüğü'nde bulunmuştur. Sivas Belediyesi Başkanlığı da yapan Hikmet Işık, 5.Dönem Erzincan, 6, 7 ve 8. Dönem Sivas milletvekilliği yapmıştır. Belediye başkanlığı sırasında Sivas'a büyük hizmetleri dokunmuştur. Sıvas’ın elektrik ihtiyacı onun zamanında giderilmiştir. Osman Hikmet Isık'ın ismi Dikilitaş'ı Kepenek Caddesi'ne bağlayan caddeye verilmiştir. Beş çocuk babası olan Osman Hikmet Işık, 1950 yılında ölmüştür. Reşad Şemseddin SİRER 1903 Yılında Sivas'ta doğan Reşat Şemseddin Sirer, Şemsî-Sivasî Hazretlerinin erkek evladından torunu; Meşrutiyet dönemi Sivas mebuslarından Sarı Mıstıkzâde Mustafa Efendi'nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamlamıştır. Reşat Şemseddin Sirer, 9. Dönem Sivas Milletvekilliği, Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğü ve Çalışma Bakanlığı yapmıştır. Altı defa evlenen Sirer'in bu evliliklerinden hiç çocuğu olmamıştır. Son eşi İstanbul'a yerleşmiştir. İkinci dereceden akrabalarının bazıları Sivas'ta yaşamaktadır. Reşat Şemseddin Sirer, 1953 yılında ölmüştür. Reşat Şemseddin Sirer adına Sivas'ta bir ilköğretim okulu ve bir cadde bulunmaktadır. Seyyid YALÇIN Âşık Seyyid Yalçın, 1908 yılında ulaş ilçesine bağlı Eskikarahisar köyünde doğmuştur. Babası Bilal Ağa, annesi Esma Hanım'dır. Soyu Erzincan'lı Terzi Baba'ya kadar uzanmaktadır. Âşık Seyyid Yalçın'ın şiirde üstadı Darendeli Hulusi Efendi'dir. Badeli, âşıklardan olan şair, âşıklık badesini NiyaziiMisrî’nin elinden içmiş, bunun etkisiyle şiirlerinde bir süre Misrî mahlasını kullanmıştır. Âşık Seyyid Yalçın, Sivas merkeze yerleşip ihramcızâde’ye intisap etmiş, bu intisap onu tasavvufi şiirler söylemeye yöneltmiştir. Hoş sohbeti ve şifahî kültürü dolayısıyla çevresinde çok sevilip sayılmıştır. Şiirleri; Minhacî, Emsali, Kertmeli Meslekî gibi şairlerin şiir anlayışı doğrultusundadır. Şiirlerinin hece kuruluşları ve durakları sağlam denilebilir. Sıksık dini konulara değinmiş olsa da şiirlerindeki hakim tema dünyanın geçiciliğidir. Âşık Seyyid Yalçın hakkında müstakil bir çalışmayı 1994 yılında "Âşık Seyyid Yalçın'ın Hayat Hikâyesi ve Şiirleri" adıyla Ali Şahin Canozanyapmıştır. M.Kaya BİLGEGİL M. Kaya Bilgegil, 1921 yılında Gürün'de doğdu. İlköğrenimini Gürün'de; orta öğrenimini Sivas, Erzurum ve İstanbul'da tamamladı. Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. İzmit, Trabzon, Adana liselerinde ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde lisansüstü eğitim gören Bilgegil, 1951 yılında doktor unvanını aldı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı doçenti olarak tayin edildi. 1970 yılında aynı kürsüde profesör oldu. Aynı üniversitede çeşitli bölümlerin başkanlığını da yapan Bilgegil, bir süre İslâmi İlimler Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi


dekanlıklarında bulundu. Edebiyat, ilim ve kültür tarihi sahasındaki çalışmalarıyla tanındı. Kaya Bilgegil 1987 yılında vefat etti. Küçük yaşta şiire merak saran Bilgegil'in şiirleri, 1934'ten itibaren çeşitli mahalli gazete ve dergilerde yayımlandı. Saf Türkçe'nin fikir yazılarını ifade etmeye yetmediğini savunan Bilgegil Osmanlı Türkçesi'ne yönelerek çalışmalarını şu dergilerde yayımlardı: Yedigün, Düden, Değirmen, Türk Yurdu, Türkiyat Mecmuası, Son Havadis, Zafer, Orta Doğu, Atatürk Üniversitesi Araştırma Dergisi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, İstanbul enstitüsü Mecmuası, Gazi Eğitim Enstitüsü İnceleme ve Araştırma Dergisi. M.Kaya Bilgegil'in müstakil eserlerin belli başlıları şunlardır: Kusurî, Cehennem Meyvası (Mensur Şiirler), Türkçe Dil Bilgisi, Ziya Paşa, Tevfik Fikret'in İlk Şiirleri, Mehmet Akif, Harabat Karşısında Namık Kemal, Şair Şinasi, Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkârlığı, Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı üzerine araştırmalar. Seyit TÜRK Seyit Türk 1911 yılında Yıldezeli'nin Belcik köyünde doğmuştur. Şairliğe, 35 yaşında, başından geçen olağan üstü bir olaydan sonra başlamıştır. Kendisinin anlattığına göre, soğuk algınlığı sonucu yatağa düşer. Karısı onun için imamı çağırmaya gittiği esnada içeri giren yaşlı bir kadın ona hastalığını nasıl tedavi edeceğini anlatır. Yaşlı kadının söylediklerini uygulayan şair sonunda iyileşir ve bu kadının Hızır olduğuna inanır. Saz çalmayı bilmeyen âşık, şiirlerini irticalen söylemiştir. 1958 yılında, kendi çabalarıyla "Gönlümün Sesi" adlı bir şiir kitabı yayımlamıştır. Bukitapda yer alan şiirlerin çoğu dini muhtevalıdır. Konya ve Sivas Âşıklar Bayramı'na katılarak şöhret bulan Âşık Seyyit Türk, 1986 yılında köyünde ölmüştür. Kemaleddin İbnü'l-Hümam Kemaleddin İbnü'l-hümam, 1388 yılında İskenderiye'de dünyaya geldi. Babası Abdülvahid, Kahire'ye gitmeden önce Sivas kadılığı yaptı. Kahire'ye yerleştikten sonra İskenderiye kadılığına atanan Abdülvahid, Maliki mezhebi kadısının kızıyla evlendi. İbn'ül-hümam işte bu evlilikten dünyaya geldi. Önemli alimlerden ders alan İbnü'l-hümambaşta fıkıh, mantık, edebiyat, tesfır, kelam ve musiki olmak üzere birçok ilim dalında kendisini geliştirdi. Arapça veFarsçayı da iyi derecede bilen İbnü'l-hümam daha sonra birçok öğrenci yetiştirmiştir. 1467 yılının Ramazan ayında hayata gözlerini kapayan İbnü'l-hümam, Kahire'de defnedilmiştir. En önemli eserleri şunlardır: 1. Fethûl-kâdir lî-âcizî -fakır : Hanefi mezhebine ait ve El merganânı tarafından yazılan El-hidâye kitabını açıklayan kıymetli bir şerhtir. 2. Et-tahrîr : Usûl-i fıkha dair olup Şafii ve Hanefî metotlarını ele alır. 3. El-müskâyera : Akaid ile ilgili bir eserdir. 4. Fevâtihu'l-efkâr fi şerhi Raneâti'l-envâr. 5. Zâdü'l-fakîr. Namaza ait muhtasar bir eserdir. 6. Şerhu Bedi'un-nizâm 7. "Kelimetani hafifetani" Hadis-i Şerifinin gramatik açıklaması. Zaralı Halil Söyler (İnce Halil ) (1906-1964) Türk Halk Müziğinin güçlü seslerinden biri olan Zaralı Halil, 1906 yılında Sivas'ın Zara ilçesinde doğdu. Asıl adı Halil Çataltepe'dir. Ancak zamanın kaymakamının ısrarı üzerine Çataltepe olan soyadın "SÖYLER" e çevirmiştir. Zaralı Halil, ailenin 3. Çocuğudur. Kendisinden büyük iki ablası vardır. Halil doğunca erkek evlatlarının olduğunu ailesi çok sevinmiştir. Zaralı Halil zayıf bünyeli bir çocuktu, çabulThastalanan, nazik bir bünyesi vardı. Annesi Gülsüm Hanım onun sağlıklı olması için her türlü çabayı harcıyor, "inşallah bu incik ölmez" diye dua ediyordu. Öksüz kalan Halil, bir daha rahat yüzü görmez. Babası Halil İbrahim de kayalardan balyozla taş kırmaya çalışırken taş yığınlarının altında kalarak sakatlanır. İki yıl tedavi görse de sonunda o da hayata gözlerini yumar. Annesiz ve babasız kalan Halil Yetiştirme Yurduna yerleştirilir. Halil yurda yerleşmekle yepyeni bir hayata başlar. Dayanışmayı, paylaşmayı, grupla bir arada yaşamayı öğrenir. Dört yıl kaldığı yurtta saz çalmayı öğrenir. Sanatçı kişiliği ortaya çıkar. Zara'ya geldiğinde Zaralılar onu yalnız bırakmazlar, hemşehrilerine kucak açarlar, bağırlarına basarlar, çalmayı gittikçe geliştiren Halil, sesinin de güzelliği ile sıra gecelerinin, düğünlerin, eğlence merkezlerinin aranılan insanı olur. Annesi ona hep "incik" derdi. Bu incik halk arasında, kişiliğine de uygun olarak "ince"ye dönüştü. Artık adı Sivas'ta "İnce Halil'” olmuştu. Herkes ondan "İnce Halil" diye bahsediyordu. İl dışında ise adı Zaralı Halil'di. O yıllarda herkes doğduğu yer ile anılırdı. Diyarbakırlı Celal, Malatyalı Fahri, Divrikli Nuri Üstünsesgibi… Sırtı kamburdu Halil'in. Hatta o sıralar Sivas'ta Halil'in sesinden güzelliği ve gürlüğü sırtındaki kamburundan geliyor derlerdi. Halil şöhretini pekiştirmek üzereyken bu sefer de askere alınır. Askerde de kendisini gösterir. Orada düzenlenen her eğlenceye sanatçı olarak çıkar. Ama Halil hastadır. İçkiye düşkünlüğü vücudunu iyice yıpratmıştır. Gördüğü tedaviler onu iyileştirmez. Hastalık raporu alarak memleketi Zara'ya döner. Askerliğini de zar zor raporla, izinle bitirir. Önce Suşehri, Sivas, Erzurum gibi yerlerde kendini göstermeye başlar. Gittiği her yerde büyük ilgi görür, sesi çok beğenilir. Artık büyük şehirlere açılma zamanının geldiğini düşünür. Kendisini çok seven ve beğenen manifaturacı Şükrü Efendi onun elinden tutup İstanbul'a götürür. Bir p lak şirketiyle anlaşır. Plak şirketi plak doldurduktan sonravadettiği parayı vermez, Ancak Halil'in doldurduğu plak büyük ilgi görür plakları yok satar. Şöhreti tüm ülkeye yayılır. Artık Halil plakçıların değil plakçılar onun


peşindedir. Eğlence dünyası onu Diyarbakırlı Celalle Erzincanlı Şerefle birlikte anmaya başlarlar. O günkü sanat dünyasının önde gelen isimlerinden Zehra Bilir. Muzaffer Akgün, Nurettin Dadaloğlu gibi dev sanatçılar Zaralı Halil'i grupları içine alıp, Şöhreti arttıkça Zaralı Halil'in içkiye düşkünlüğü de artar. Evini, ailesini, çocuklarını aramaz olur. Yedi yıl memleketine uğramaz. Aliesi ona hasret kalır. Sağlığı iyice bozulan Halil, sonunda yalnızlığa ve bekarlığa dayanamaz, memleketine döner. Ama hastalığı ilerlemiştir. Hiçbir tedavi onu iyileştirmez. Sonunda 15.01.1964 tarihinde Zarada hayata gözlerini kapar. Zaralı Halil'in yoğun bir duygu dünyası vardır. Merttir. Dostluklara büyük önem verir. Başkalarının sevinç ve acılarını paylaşmasını bilir. Zaralı Halil, hem o devrin büyük sanatçılarından ilham almış, hem de Sivas'lısanatçılardan Hafız Halid Efendi, Feryadi, Hafiz Hakkı Bey, Divrikli Nuri Üstünses'le meşk ederek onlardan etkilenmiştir. Plaklarını okurken de kendisine o devrin en ünlü sanatçıları eşlik etmiştir. Zaralı Halil'in TRT repertuarlarında sekiz türküsü bulunmaktadır. Bu türkülerin hepsi de merhum MuzafferSarısözen tarafından derlenmiş ve notaya alınmıştır. Ancak sanatçının birçok türküsü de başka isimlerde başka yörelere mal edilmiştir. "Bu gün de günlerden cumadır Cuma” türküsü Binali Selman kaynak gösterilerek Bayburt yöresine, “Ey hamame bu hamam güzellerden kim gelir” isimli türküsü, Aşık Suları kaynak gösterilerek Erzincan yöresine mal edilmiştir. “Göç göç oldu göçler yola dizildi” türküsü ise Mükerrem Kemertaş kaynak gösterilerek Erzurum’a mal edilmiştir.


Çermik (Kaplıcalar) Balıklı Kaplıca Sivas'a 98, Kangal ilçesine ise 13 kilometre uzaklıktadır. Kangal’a gitmek için Ankara yolundan gelenler Sivas merkeze geldikten sonra Kayseri Malatya yönüne giden yolu takip etmelidir. Kayseri yolundan gelenler Sivas'a 20 km kala Ulaş Malatya yoluna dönerek, Malatya tarafından gelenler ise Kangal ilçesine giriş yaparak ulaşabilirler. Sivas’a kara, hava ve demir yolu ile ulaşmak mümkündür. Türk Hava Yolları'nın direkt uçuşları vardır.

Kangal Balıklı Kaplıca; ülkemiz termal kaplıcaları içerisinde kendine özgü bir yeri vardır. Tedavi özelliği itibari ile dünyada bir benzerini bulmanın mümkün olmadığı kaplıca, ilmi ve tıbbi bir mucizeyi "Sedef Hastalığını tedavi ederek" sergilemektedir. 36-37 derece sıcaklıktaki kaplıca suyunda bulunan balıkların mucizevi bir şekilde tedavi yöntemi uygulaması bu kaplıcanın ününü ve özelliğini daha da artırmaktadır. Çünkü, modern tıp da şimdiye kadar fayda görmeyen dünyanın her yerindeki cilt hastalıkları için Kangal balıklı kaplıcası en son ümit kaynağı olmaktadır.

Tahriş olmuş durumdaki veya herhangi bir enfeksiyondan oluşmuş cilt dokusundaki yaraları; egzama, cerahatli sivilceler ve hatta tıpta tedavisinin imkansız olduğu bilinen "Sedef" hastalığı gibi cilt hastalıkları 2-10 cm. büyüklüğündeki Cyprinide (Sazangiller) familyasından Cyprinion Macrostamus (Beni Balığı) ve Garra rufa (Yağlı Balık) türündeki balıklar tarafından iyileştirilmekte ve izleri kaybolmaktadır.

Kaplıca iki tip balık içermektedir. Her iki tip balık ta Cyprinidae familyasının üyesidirler ve sıcak bir ortamda yaşamaya adapte olmuşlardır. Bu tiplerden vurucu diye bilinen, Cyprinion macrostomus' tur. Bu tipin terminal ağzı vardır ve 15 - 20 cm boydadır. Vücudu nispeten iri pullarla kaplıdır ve yan yüzeylerinde 6 - 8 adet farklı büyüklükte düzensiz lekeler bulunmaktadır.

İkinci tip balık, bir yalayıcı olarak bilinen Garra rufa' dır. Bu tip hilal şeklinde ventral ağıza sahipt ve boyu maxsimum 19 cm 'dır. Vücudu büyük pullarla kaplıdır. Jabbers (dürtükleyiciler) olarak anılanlar, üçüncü bir balık tipi değildir, bu "vurucu tipin" eşeysel olgunluğa erişmemiş formudur. Eşeysel olgunluğa erişince yan yüzeylerindeki lekeler kaybolur.


Her iki tip balık da omnivordur, bu Cyprinidae familyasının iyi bilinen bir özelliğidir. Fito ve zooplanktonlarla beslenirler. Ancak, havuzlarda plankton miktarının az olduğu araştırılmıştır. Bu da, balıkların gelişimini ve büyümelerini geciktirir, onların saldırgan ve predatör olmalarına neden olmaktadır. Kışın, havuzlarda az kişi bulunduğunda balıklar, acıkmış bir koyun sürüsü gibi besin ararlar. Yazın, havuzlara giren insanların vücuduna saldırırlar. Balıklar, sağlıklı deriden ziyade hastalıklı deriye saldırmayı tercih ederler, çünkü ondan parça koparmak daha kolaydır. Suyun yüksek sıcaklığı ve beslenme ortamının balıklar üzerindeki etkileri biyokimyasal olarak ta araştırılmıştır. Doktor balıkların tedavi edici tıptaki rolü daha ileri çalışmaları hak etmektedir.

Kaplıcada ilk kez yıkananlar ellerinde olmayarak tarifi mümkün olmayan bir ürperti yaşarlar. Çünkü suya girer girmez, ince, kahverengi, gri, bej rengindeki sazan ve kaya balığı türü balıkların hastanın etrafında dolaşmaya ve ciltte hastalık belirtisi olan yerleri temizlemeye başladıklarını görürler. Hastaların balıklara alışmaları 2-3 gün sürer. Dişleri olmayan bu balıklar, 36-37 derece sıcaklıktaki suyun yumuşatmış olduğu kabarık yara kabuklarını yavaş ağız (dudak) hareketleriyle acıtmadan ve kanatmadan kopararak cilt pürüzsüz hale gelinceye kadar temizler. Tedaviden olumlu sonuç alınması için üç hafta (21 gün) süresince günde 2 seans şeklinde 4 er saat havuza girmek ve toplam 8 saat suda kalınması gerekmektedir. Ayrıca, sabahları aç karına birkaç bardak şifalı sudan içmeyi ihmal etmemek gerekir. Diğer taraftan yerden kaynayan su içindeki kabarcıkla ve balıkların vücut üzerinde yaptığı darbelerle vücutta bir gevşeme ve dinlenme görülmektedir. Tedavi tamamen yan etkisiz olup, kesinlikle herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.

Ancak bazı hastaların tereddütleri daha sonra tekrarlarsa konusu oluyor. Yapılan araştırmalarda bugüne kadar böyle bir vaka ile karşılaşılmamıştır. Dünyanın bir numaralı kaplıcası diyebileceğimiz bu kaplıca yalnız sedef hastalarını değil tüm cilt hastalıklarını tedavi etmektedir. Vücut ısısına eşdeğer olan 36-37 derece deki kaplıca suyu şifa özelliğinin yanısıra berrak, kokusuz aktığı yerde hiçbir çökelti bırakmamaktadır. Su Özellikleri:


pH'ı yaklaşık 7,2 olan su, izotermal olup yıl boyunca sıcaklığı yaklaşık (ort.) 35C'de süre itmektedir. u, kendini içilebilir kılan özelliklere sahiptir. Suyun biyolojik ve tedavi edici yönünün içerdiği lenyum' dan ( 1.3 ;ppm) kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Suyun romatizmal astalıklara, nörolojik (nevralji, nevrit, felç), ortopetik ve travmatolojik sekellerde (kırıklar, eklem travması ve kas hastalıkları), jinekolojik sorunlarda (lavaj ile), deri hastalıklarında, böbrek taşlarında (içme ile) ve psikosomatik bozukluklarda yararlı olduğu rapor edilmiştir. Ankara Üniv. Tıp Fak. Hidroloji ve Fizik Tedavi Enstitüsü, Klinik Raporu, 2 Mart 1997.

Ancak, psoriasis (sedef hastalığı) kaplıcayı tedavi yönünden en popüler kılan hastalık olmuştur. Balıklar suyun etkisiyle yumuşayan psoriatik plaklara (ya da diğer deri hastalıklarının plaklarına) yönelmektedirler. Bunun sonucunda kabuklar uzaklaşmakta, bu esnada ufak bir kanama olmakta ve yara, su ile gün ışığının etkisine maruz kalmaktadır. Bu işlem ayrıca absesi olan hastalarda irinin akmasına neden olmaktadır. Bazı hastalıklarda tropikal uygulanımın yararlı olduğu bilinen Selenyumun sudaki yüksek düzeyinin yara iyileşmesinde önemli etken olduğu bildirilmiştir. Selenyum, hücreleri serbest radikallerin etkisine karşı koruyan bir enzim olan glutation, peroksidaz ' ın bir kofaktörüdür. Bu içme ya da lavaj suretiyle alınan suyun gastrointestinal (Midebarsak) ve jinekolojık hastalıklardaki yararlı etkisini de açıklayabilir. Türkiye dışından gelen gözlemciler de, bu suyu tecrübe eden hastaların doktor balıklardan hoşnut olduklarını ve hayal kırıklığına uğrayan hiç bir hastanın olmadığını bildirmişlerdir.

Doktor balıklara duyulan ilgi, nörolojik ve romatizmal hastalıkları olan insanları da bu kaplıcaya çekmiştir. Balıklar havuza giren vücudun çevresini sarmakta, bu vücuda vurmakta ve yaralamaktadırlar. Başlangıçta deride duyulan huzursuzluk yerini , mikromasajın gevşetici hoş duyumuna bırakmaktadır. Bu masaj özellikle hızlı büyümeleri için daha fazla besine ihtiyacı olan küçük balıklar tarafından yapılmaktadır. Bu nedenle kaplıcanın hidroterapik yararına eş olarak nörolojik , romatizmal ve travmatik sekelleri olan hastaların kendilerini daha iyi hissetmelerine neden olan bu masajın da psikolojik bir katkısı olabilir. Umutsuz hastaların bu kutsal balıklara olan güveni ve farklı bir ortamda bulunmaları da hastanın kendisini iyi hissetmesine katkıda bulunuyor olabilir. Sadece hastalar değil sağlıklı olan kişilerde doktor balıkları görmek amacıyla kaplıcayı ziyaret etmektedirler. Sağlıklı insanlar muhtemelen bu balıklardan derilerinin keratinize olan kısımlarının temizlenmesi nedeniyle yararlanmaktadırlar.

Tedavi Programları


1. Sabah aç karna en az üç bardak şifalı su içilmelidir. 2. Şifalı suyu içen hasta, kahvaltısını yaptıktan sonra havuza girer. 3. Şifalı suyu içen ve karnı tok olan hasta kaplıcanın mineral zengini şifalı suyu ve doktor balıklarla tedaviye başlar. 4. 37° suda yaşayan (28° nin üstündeki sıcaklıklardaki suda balıkların yaşaması tıbben mümkün değildir) ve dünyada bir eşi bulunmayan "DOKTOR BALIKLAR" vurucu ve yalayıcı olmak üzere iki çeşittir. 5. İçerisinde cilt hastalıklarının tedavisinde en etkin olduğu bilinen "SELENYUM" un bulunduğu şifalı suyla birlikte doktor balıklar da tedaviye başlar. 6. Günde iki seans şeklinde 8 saat havuza girilir. 7. Tedavi müddetince hastaların alkol almaması gerekir. 8. Tedavi esnasında "SEDEF" hastalığı ile ilgili hiçbir ilaç ve merhem kullanılmamalıdır. 9. Tedavi süresi olan 21 gün mutlaka tamamlanırken, günde kesinlikle 8 saat şifalı sudan istifade edilmelidir. 10. Kuralları yerine getiren sedef hastaları %100 netice alarak kaplıcadan ayrılırlar. Not: Cildin en büyük dostu "SELENYUM" bu şifalı suyun her litresinde 1 gr. bulunmaktadır. BUNLARA DİKKAT! Balıklı kaplıcalara girecek olanlar; * Suyu içtikten sonra, havuza girmeden önce kahvaltı yapmak gerekiyor. * Günde dörder saatten iki seans havuza girilmesi tavsiye ediliyor. * 21 günlük kür uygulanmalı. * 21 gün boyunca hastaların, "sedef hastalığı" ile ilgili herhangi bir ilaç ya da krem kullanmamaları gerekiyor. * Tedavi süresince alkol de kullanılmamalı. Sosyal Tesisler ve donatılar

Kaplıcanın mülkiyeti Sivas İl Özel İdaresine ait olup, Ünsallar A.Ş.ye 30 yıllığına yap-işlet-devret modeli ile kiralanmıştır. Standart 134, 3 adet suit olmak üzere toplam 137 otel odası mevcuttur. Kaplıca bünyesinde 2 motel ve 1 otelde toplam 300 kişilik yatak bulunmaktadır.


Kamp ve karavan turizmine uygun olup, 50 adet çadır yeri mevcuttur. 16 adet özel banyo bulunmaktadır. Kış aylarında banyo ve otel arasında kaloriferli tüp geçit bulunmaktadır. Biri yarı olimpik toplam 5 adet havuz mevcuttur. Bütün yıl hizmete açıktır (12 ay). Yaz aylarında canlı müzik olup çeşitli eğlenceler düzenlenmektedir. Restaurantı (200 kişilik), TV Salonu, Marketi (gıda, sebze, meyva, gazete, sigara, meşrubat), çay bahçesi ve çocuk parkı gibi yan üniteleri mevcuttur.

İLETİŞİM: Kaplıca tesis işletmecisi (Ünsallar) Adres: Sivas Kangal İlçesi Sedef Tedavi Merkezi Kavak Köyü Mevkii Tel. No : 0 346 469 11 51 (52-53-54 3 Hat) 0 346 469 11 72 (73-74-75) Faks No : 0 346 469 10 30 www.balikli.org e-mail: kangal@balikli.org Sivas Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Adres: Atatürk Kültür Merkezi Eski SSK Hastanesi Karşısı Sivas Tel. No: 0 346 223 59 08 / 0 346 223 92 99 Faks No: 0 346 223 92 99 / 0 346 222 22 52 http://www.sivas.gov.tr e-mail: kultur@sivas.gov.tr Kangal Kaymakamlığı Tel. No: 0 346 457 10 01 Faks No: 0 346 457 10 01 www.kangal.gov.tr e-mail: admin@kangal.gov.tr

NERELERİ GEZEBİLİRSİNİZ NELER YAPABİLİRSİNİZ Kangal Sivas'ın en ünlü ilçelerinden biri. En önemli özelliği sadece sedef hastalığına alternatif bir çözüm sunan dünyaca ünlü doktor balıklarıyla değil, yine dünyaca meşhur sadakatin timsali Kangal Köpekleriyle de ünlüdür. Eğer hayvan sevginiz varsa üretim çiftliklerini ziyaret edip köpekleri görebilir veya satın alabilirsiniz. Kaplıca da bulunan sosyal tesislerde her tür imkan bulunduğundan, temiz kır havası eşliğinde doğayla baş başa, şifalı suları hem içerek hem de banyo yaparak güzel bir tail yapabilirsiniz. Sivas merkez Selçuklu, Osmanlı eserlerini, tarihi cami, medrese han, hamam ve kervansarayları gezebilir; Sivas Kalesinden Sivas’ı izleyebilirsiniz. Sivas’a özgü halı kilim, ağızlık, kemik saplı bıçak, kemik tarak, çarık, çorap ve ünlü bağlama sazı satın alabilirsiniz. Cumhuriyetin temelinin atıldığı Kongre Müzesini, Çifte Minareli Medreseyi gezip tarihi mekanlarda çay içebilirsiniz. Unesco tarafından korumaya alınan ve taşın sanata dönüştüğü Divriği Ulu Camii ve Divriği konaklarını ziyaret edebilirsiniz. Gürün Gökpınar gölüne giderek gökyüzünün tonlarını suya devrettiği harika bir manzara eşliğinde en leziz alabalıklardan tadabilirsiniz. SICAK ÇERMİK Sivas - Ankara karayolu üzerinde, il merkezine 31 km. uzaklıktadır. Yaklaşık 500 hektar üzerin kuruludur. Sıcak Çermik Mevzii imar planı hazırlanarak turizm bakanlığından onay alınmıştır. Özel sektöre açma çalışmaları devam etmektedir. Türkiye'de 30 adet birinci 3 öncelikli kaplıca arsında 6. sırada yer almaktadır. 46 - 50 santigrat derece arasında ısıya sahip kaplıca suyu kaplıca suyunun kimyasal karakteristiği; florür içeren kalsiyum, magnezyum-sodyum, sülfat, hidrokarbonat ve karbonat klörürlü sudur. Fiziksel karakteristiği; romatizma, sinir sistemi, solunum yolu, sindirim sistemi, metabolizma bozuklukları, böbrek ve idrar yolları, kan dolaşımı adale ağrıları, kadın hastalıklarına iyi gelmektedir. Sıcak Çermikte dört otel, 10 adet termal banyolu prefabrik konut bulunmaktadır. Toplam 130 oda, 150 yatak kapasitesi vardır. Sıcak Çermik Kaplıcasında 67 Termal banyo, 2 adet açık havuz , 2 adet kapalı havuz bulunmaktadır. Ayrıca lokantası, alış


veriş yerleri piknik ve park alanları ve diğer ihtiyaca cevap verecek imkana sahiptir. Günü birlik gidiş gelişler için minibüs ve belediye otobüsleri çalışmakta olup büyük havuzlardan veya kişisel olarak kiralanacak banyolardan faydalanmak mümkündür.

Suyun sıcaklığı 35 C-45 C derecedir. Kimyasal karakteristiği; kalsiyum, magnezyum

Florür

içeren

sodyum ve karbonat klorürlü sudur. Sağlık Üzerindeki Etkileri; Fiziksel karakteristiği; romatizmal, sinirsel ve adale rahatsızlarıyla, kadın, deri ve böbrek hastalıklarına iyi gelmektedir. Sivas Sıcak Çermik Kaplıca alanında, Sivas Belediyesi tarafından işletilmekte olan ve 107 odalı 300 yatak kapasitesine sahip termal otel, özel bir şirket tarafından işletilen ve Tek Vakfına ait olan 50 yatak kapasitesine sahip Tek Otel, 10 adet prefabrik ünite ve Cumhuriyet Üniversitesi’ne ait 100 yatak kapasiteli Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi bulunmaktadır.

Kaplıca Suyunun Özellikleri;

Fiziksel Özellikler

Kimyasal Özellikler

Organoleptik kokusuz, normal, , renk Pt/Co skalasına göre fotometrik 545,0 mg/l, bulanıklık (mg/l SiO2) türbidimetrik 112 mg/l Bikarbonatlı /%80.320milival) Kalsiyumlu (%48.571 milival) Sodyum (% 33.426 milival) Mağnezyumlu (%14.848 milival) Florür (% 0.325 milival) Karışık (mixed) termomineralli su

Fiziko Kimyasal Özellikler

Ph: 6.81 Elektrometrik (umhos 25º C) 1977.0 mg/l

Toplam Mineralizasyon

2862,12 mg/l

Sıcaklık

48 ºC


Sivas Sıcak Çermik Termik Kaplıcaları termal suyunun romatizmal hastalıklar, kemik ve kireçleme hastalıkları, deri hastalıkları, kadın hastalıkları, böbrek ve idrar yolları rahatsızlıklarında banyo kürleri şeklinde uygulandığında yararlı olduğu bilinmektedir.

SOĞUK ÇERMİK

Soğuk Çermik Kaplıcalarının Konumu: Sivas Erzincan karayolu üzerinde bulunan Soğuk Çermik kaplıca alanı Sivas şehir Merkezine 18 km, Hafik İlçesi’ne 15 km uzaklıkta yer almaktadır. Soğuk Çermik Kaplıcalarına Ulaşım Olanakları:Havayolu ile ulaşımda kaplıca alanına 43 km mesafede bulunan Sivas havalanından yararlanılmaktadır. Havaalanının Sivas şehir merkezine uzaklığı 25 km’dir. Demiryolu ile ulaşımda kaplıca alanına 25 km uzaklıkta bulunan tren istasyonu kullanılmaktadır. Sivas İl Merkezi’nden kaplıca alanına ulaşımı düzenli olarak sağlayan toplu taşım araçları bulunmaktadır. Soğuk Çermik Kaplıcalarısının Yükseklik:Soğuk Çermik KAplıcalarının Denizden yüksekliği 1410 m. dir.

Soğuk Çermik Kaplıcaları Tedavi (Endikasyon) Özellikleri:İnflamatuvar romatizmal hastalıkların (romatoid artrit, ankilozan spondilit başta olmak üzere) kronik dönemlerinde, kronik bel ağrısı, osteoartrit gibi noninflamatuvar eklem hastalıklarında, miyozit, tendinit, travma, fibromiyalji sendromu gibi yumuşak doku hastalıklarında, ortopedik operasyonlar, beyin ve sinir cerrahisi sonrası gibi uzun süreli hareketsiz kalma durumlarında mobilizasyon çalışmalarında,kronik dönemde seçilmiş nörolojik rahatsızlıklarda, cerebral palsy gibi hastalıkların tedavisinde rehabilitasyon amacıyla, stres bozukluğu, nörovejetatif distoniler örneklerindeki gibi genel stres bozukluklarında hekim


kontrolünde banyo uygulamaları şeklinde, ve spor yaralanmalarında tamamlayıcı tedavi unsuru olarak, florür içermesi nedeni ile içme kürleri şeklinde osteoporozda yardımcı tedavi unsuru olarak kaplıca suyunun olumlu etkileri görülmektedir. Soğuk Çermik Kaplıcalarının Termal Su Özellikleri Soğuk Çermik Kaplıcası Fiziksel Özellikleri:Kokusuz normal organoleptik, renk (Pt/Co Skalası) fotometrik 19.0 mg/l, bulanıklık (SiO2) 4.16 mg/l Soğuk

Çermik

Kaplıcası

Kimyasal

Özellikleri:Bikarbonatlı,

Soğuk Çermik Kaplıcası Fiziko Kimyasal Özellikleri:Ph: Soğuk Çermik Kaplıcası Toplam Mineralizasyonu: 1777.856 mg / lt

Kalsiyumlu,

6.33

Magnezyumlu,

Elektrometrik

(umhos

25º

Klorürlü,

C)

Florürlü

1628.0

Soğuk Çermik Kaplıcası Sıcaklığı:28 ºC

ORTA BUCAK ÇERMİĞİ Şarkışla ilçesinin Orta Bucak Nahiyesi sınırları içindedir. Büyük bir havuzu vardır. 14 odalı bir motel ve gazinosu bulunmaktadır.

ALAMAN ÇERMİĞİ Şarkışla ilçesinin Akçakışla bucağına bağlı Alaman köyü sınırları içindedir. İlçe merkezine 33 km. uzaklıktadır. Suyu oldukça kükürtlü olduğundan içilmez.

AKÇA AĞIL ÇERMİĞİ

Suşehri ilçesinin Akça Ağıl Köyü yakınlarında Erzincan - Tokat yolu üzerinde ve Kelkit Çayının güney kenarında yer alan bu kaplıca suyunun sıcak olması nedeniyle birçok hastalıklara iyi gelmektedir. Kadın ve erkekler için ayrı banyolar vardır. Halk tarafından büyük ilgi duyulmaktadır. 40 derece sıcaklıktaki suyu aşırı şişmanlara ve kadın hastalıklarına iyi gelmektedir.

mg/l


Folklor

Sivas

Halk

Oyunları

"Halay"

grubuna

girmekte

ve

günümüzde

halayların

merkez

bölgesi

Sivas

sayılmaktadır.

Halaylar İç Anadolu Bölgesi'nin bir bölümü ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde oynanmaktadır. Bu yörelerde halay kelimesi; alay, aley, haley olarak değişik biçimlerde kullanılmaktadır. Halaylar yapısı itibariyle sosyal yaşantının figürlerle ifadesidir. Sivas Halayları yapısıyla diğer illerimizden ayrılmaktadır. Sivas oyunları kendine özgü figürleriyle göz kamaştırıcıdır. Kızlar ve erkekler ayrı ayrı halay çekmektedir. Alaca (karma) diziliş Sivas yöresinde görülmemesine rağmen bazı oyunlar alaca dizi şeklinde kapalı mekanlarda ve aile içerisinde oynanmaktadır.

Kız ve erkek oyunlarında baştaki oyuncuya 'Halay Başı' sondaki oyuncuya 'pöçük' ismi verilmektedir. Halayları erkekler mendillerini savaşta kılıç kullanıyormuş gibi çevirirler. Kadınlar ise krep kullanmaktadır. Sivas halaylarında oyuncu sayısında sınırlama görülmemektedir. Ancak; 7-12 kişi arasinda çok rahat oynandigi görülmektedir. Erkek oyunları genellikle düğün ve eğlencelerde oynandığından açık hava tercih edilmektedir. Bunun için Sivas halayları meydan ve harman oyunları olarak anılmaktadır. Sivas halayları genellikle 2-4 bölümden meydana gelmektedir. Bu bölümler; 1. Ağırlama, 2. Sıkıştırma , 3. Oynatma, 4. Hoplatma ismini almaktadır. Her bölümde figürler ve musiki değişmektedir. Oyunlar ağırdan başlayıp, gittikçe tempo artarak hızlanmakta, ve en sonda doruk noktasına ulaşmaktadır. Sivas halaylarının bir diğer özelliği, bilinen bütün oyun formlarının kullanılması, sergilenmesidir. Sivas yöresi oyunlarında tabii faktörlerin hepsi görülmektedir. Çiftçilik, iş tabiattaki bitkiler, hayvan taklidi oyunların ortaya çıkmasında ve oynanmasında etkili olmuştur.

Halay Türleri

1.Erkeklerin oynadığı halaylar : Yöre oyunlarının tüm özelliklerini taşıyan asıl halaylardır. Figürlerin zenginliği, hareket kabiliyetinin üstünlüğüoynayanı, seyredeni coşturmaktadır. Erkek halayları; Sivas Halayı, Köy Ağırlaması, Abdurrahman Halayı, Kızık, Karkın (Garkın) vb.


2. Kızların oynadığı halalar : Erkek oyunlarına göre daha kolay oyunlardır. Türkülü , türküsüz olarak oynanmaktadır. Hareketler daha yumuşaktır. Kız halayları : Hanımesme, Sarıkız, Yanlama, Karamuk, Madımak, Pınarınbaşı vb.

3. Erkek ve Kızların oynadığı halaylar : Bu halayları hem kızlar hem de erkekler oynamaktadır. Figürlerde ufak tefek farklılıklar görülmektedir. Genellikle kızlar türkülerini söyleyerek oynamaktadır. Bu halaylara; Sarıkız, İş halayı, Zara Karahisarı, Sivas Halayı, Tersbico, Maro vb.

Sivas yöresinde halk oyunları kıyafetleri yörelerine göre değişmektedir. Erkekler; yemeni, aynalı çorap (yün), zıvga, şal, yelek, gömlek, köstek (bazen fes takıldığı üzerine hindi, yazma sarıldığı da görülmektedir.) Kızlar; üçetek, şalvar, çorap, işlik (gömlek), önlük, pöçüklük (arkalık), yanbağ, çarık, fes, tepelik, pullu yazma (bazen kemer takıldığı da görülmektedir.) Sivas Halayları isimlerini bazen oynanan yörenin, ilçe ve köyün ismini almaktadır. (Kızık, Karkın) Bazen insan isimlerinden (Abdurrahman), bitkilerden (madımak, karamuk) bazen de hayvan isimlerinden (çekirge, horoz, kartal, turnalar) son bölümdeki oyunlar taklidi oyunlardır. Sivas Yöresinde Oynanan Halk Oyunları Sivas Halayı, Köy Ağırlaması, Abdurrahman Halayı, Karahisar, Temürağa, Harami, Hoş Bilezik, Özenteki, Tamzara, Sarıkız, Karkın Halayı, Kızık Halayı, Kabak Halayı, Kartal Halayı, Sallangel, Ahçik, Maro, Yanlama, Tozan Halayı, Arnavut Halayı,Çekirge Halayı, Hanım Esme, Hayda Bico, Ters Bico, horhon Bico, Çedene, Çemberim, Karamuk, Madımak, Turnalar, Pınarınbaşı, Çökelek, Köy İş Halayı, Karaduman, Şeyhani, Nenni Nenni, Dik Oyun, Deveci Emmi, Kol Oyunu, Meral Halayı, Ellik, Samahlar, Omuz Halayı, Garipler Semahı, Ireşvan, Pabuç Çitir, Kafe Çeçen, Onbaşı Oyunu. Yaklaşık olarak 1894 yılında Sivas'a bagli Sarkisla ilçesinin Sivrialan köyünde dogan Veysel. 7 yasinda geçirdigi çiçek hastaligindan dolayi önce sag gözü görmemeye daha sonra diger gözü tamamen bir kaza sonucu kör olmustur. Babasi zamanının çoğunu halk ozanlarinin siirlerini Veysel'e ezberleterek geçirmistir ve ilk derslerini almasini saglayan da babasi Ahmet Emmi'dir. Veysel'in ilk hocasi Çamsih'li Ali Aga'dir. Bu ayrinti önemlidir: sanilanin aksine babasi Veysel'i oyalamak için degil, onun bu konuda yetismesi için çaba sarfetmistir, ki Veysel'in birçok konuda görenlerden daha çok görmesinin altinda derin bir Anadolu kültürü ve folklorü yatmaktadir.

25 yaşındaki ilk evliliğinin hemen arkasından Veysel annesi ve babasını kaybetti. Bununla birlikte esinden olan ikinci çocugu anne memesinden dolayi bogularak ölmüs, esi daha sonra baska bir erkekle kaçmistir. Bu son kaçisla birlikte ilk çocugunun da ölmesi üzerine Veysel daha da içine kapanir. 1933 yilina kadar hep baska ozanlarin siirlerini söyleyen Veysel'in Veysel'in çekingenligini ve utangaçligini kiran ünlü sair Ahmet Kutsi Tecer olmustur. Veysel'in hayatinda.1933 yilinin baska bir önemi daha vardir . Bu yildan sonra Anadolu'yu yürüyerek dolasmaya baslar. mahalli çalgı; davul, zurnadır. Kaba zurna tercih edilmektedir. Bazen ince sazla da oynanmaktadır. Sivas folklorunu tanıtmışken ,her yönüyle Anadolu kültürünün ve ozanligin en önemli yansiticilarindan biri olan Aşık Veysel'den de bahsetmemek olmaz.

Sivas Sözlük Sivas ğazı, sivas yöresel kelime ve ifadeleri:

Abrası olmak : Bir sıkıntının üstüne sıkıntı gelmek Ağartı : Süt, yoğurt gibi yiyecekler


Ağlenmek : Araba için: durmak, eğlenmek Aleşmek : Bir yerde oturmak, yerleşmek, durmak Ahıldane : Herkese akıl veren, bilgiçlik satan Ahraz : Dilsiz Aktarmak : Sacın üzerinde yufkayı döndermek, pişirmek Alayı : Hepsi, tümü Al karısı : Lohusalara geldiğine inanılan efsanevi yaratık Anışdırmak : Anlaşılması için dolaylı yoldan hatırlatmak Arık : Zayıf Arlanmak : Utanmak Atlı : Edepsiz Avgun : Su taksimatının yapıldığı oyuk taş Avkalamak : Elleri ile sarsmak Avuz : Memeli hayvanın doğum sonrası ilk sütü Ayıtlamak : Ayıklamak Aynı gelmek : Mektubun cevabı gelmek Ayrıksı : Uyumsuz Azınsımak : Az bulmak, yeterli bulmamak Babalanmak : Zıkkımlanmak anlamında yemek Bacılık : Ahret kardeşliği Bad : İnce bulgurla yapılan etli dolma içi Bağdaş kurmak : Bacaklarını dizden bükerek altına alıp oturmak Batal : İri, büyük Bayah, bayahtan : Az önce, demin Bekitmek : Sağlamlaştırmak, tutturmak Beslek : Hizmetçi, besleme Bezirgân pilavı : İçine soğan, yağ, kıyma konularak yapılan bulgur pilavı Bezmek : Usanmak Belemek : Çocuğu kundaklamak Bıldır : Geçen yıl Bibi : Hala Bir cimcik : Bir fiske tuz için kullanılır. Çok ufak tefek insana da denir. Bir goşam : İki avuç dolusu Bişgel : Çabuk pişen yiyecek veya iyi pişmiş yemek Bişirim : Pişirim. Pişirmelik kadar olan, bir pişirim gibi Bun : Bunalma hali, sıkıntı Burunlamak : Kıymet vermemek Büngüldemek : Kaynamak Cambaz : Hayvan alıp satan kimse Camuz : Manda Can leğeni : İçinde ölü yemeği yapılan büyük leğen Cazı : Suratsız, geçimsiz ve kötülük yapan kadın Ceht : Bir şeyi yapmaya kararlı olma Cingan : çingene Ciyiş : Yakın akraba veya komşu yaşlı kadın Cıbır : Yoksul, parasız Culuk : Hindi Cücük : Civciv Çalınmak : Bir şeyi etrafta acele ile aramak Çeç : Savrulan samandan ayrılmış buğday yığını Çecik : Tülbenti başın etrafına sararak bağlama tarzı Çemkürmek :Azarlamak, saygısız konuşmak. Küçük köpeğin havlaması Çemrenmek : Paçaları sıvamak Çepük : Alkış Çelpeşük : Çalpak iş, karışık, dolaşık Çevrüntü : Elekte ortada toplanan ot tohumu, saman ve toprak Çığırmak : Çağırmak, türkü söylemek Çığrık : Çıkrık, eskiden yün eğirmek için kullanılan araç. Çıngı : Kıvılcım Çıtlatmak : Bir şeyi üstü kapalı anlatmaya çalışmak. Çimmek : Yıkanmak Çir : Ekşi kaysı kurusu Çor : Hastalık, dert Çöçelenmek : Konuşamamak, bir iş yapamamak


Çöğlenmek : Bir tarafı eğilip devrilmek Çördük : Küçük yabani armut Çullu : Varlıklı Çulsuz : Fakir, berduş Dadanmak : Alışmak Dalamuk : İnce yapılı, narin Darazımak : Elbisenin dikiş yerinden eskiyerek incelmesi ve açılması Darıkmak : Darda kalmak Dartılmak : Kibirlenmek. Dartıla dartıla iş görmek: Yavaş ve salınarak iş görmek Dayak : Destek Deli depek : Dengesiz insan Dene : Dane, buğday Depme : Yünden dokunmuş büyük un çuvalı Devlik görmek : Kış hazırlığı yapmak Devrisi gün : Ertesi gün Dındıklamak : Fazla incelemek Dilmek : İnce doğramak Dinelmek : Ayakta durmak Dingildemek : Oynamak Dirliksiz : Geçimsiz Dolak : Başa veya dize dolanan uzun yün örgüsü. Donak : Giyim, kuşam, süs Donanmak : Giyinmek Döşürmek : Toplamak Döşürüksüz : Tertipsiz, iş bilmeyen kadın Dulda : Güneş ve rüzgâr etkisinden korunan yer Duluk : Yanak Düğülcek : Bulgurun en ince kısmı. Çorbası yapılır Düremeç : Ekmek arasına peynirvb. Konularak hazırlanan yiyecek Düve : Bir yaşındaki inek Düven : Döğen. Biçilmiş ekinleri sürmek için kullanılan altına çakmak taşları konulmuş ve öküzler tarafından çekilen tahta. Düzayak : Merdiveni olmayan, bir katlı ev. Eccük : Azıcık Eğin : Sırt Eke toka : Bilmiş, büyümüş Ekis nükte yapmak : Alaycı ve kırıcı konuşmak Eksük görmek : Evin ihtiyacını veya evlenecek kızın ihtiyacını almak Ekti oğlak : Anası ölen yavru başka bir hayvana alıştırılırsa bu yavruya denir. Elçim : Yün tararken, bir taramalık için ele alınan yün. Elleşmek : İlişmek Em : Merhem, ilaç Eme : Babanın kız kardeşi Emiceklik vermek : Umut vermek, güvendirmek Evme : Acele etmek Erinmek : Üşenmek Farfara : Çok konuşan, ağzı kalabalık Fing atmak : Ordan oraya durmadan gitmek Firik : Sapıyla yakılan Buğday başağının pişen daneleri Farımak : Yaşlanmak, kocamak Fetil : Taze yemek için yapılan kalın yufka ekmeği Gabala : Toptan Gadinge : Yenge. Amca, dayı veya yakınların eşleri Gamga : Odun parçası. Garametli : Talihsiz, kadersiz Geçmiş : ihtiyarlamış, kocamış. Helva için: fazla kavrulmuş Gelberi : Tandırdan kül çekmeye yarayan demirden alet Gejgere : İki kollu küçük sedye Gevşemek : Geviş getirmek Gicişmek : Kaşınmak Gıdik : Keçi yavrusu Gılik : Ortası delik ekmek Görümcağız : Küçük görümce Gursaklı : Kursaklı, izzet-i nefisli, gururlu


Gübür : Çöp, pislik Gümen : Şüphe, bilinmeyen Gümenli : Hamile Güvermek : Otlar için: yeşermek. Bir yere çarpma sonucu vücudun morarması Güvertme : Ufak çocuklarda çıkan küçük çıban Harar : Yünden dokunmuş çuval Hasput : Kağnı tekeri Hasuda : Aside. Un, yağ, şeker ve su ile yapılan hafif bir tatlı Havflenmek : Korkmak Hayvah : Eyvah Hedik : Haşlanmış buğday. Diş hediği: Diş buğdayı Helki : Su kovası Herslenmek : Hırslanmak, kızmak Hırtlak : Gırtlak Hızan : Yoksul Horam : Bir elin kavrayacağı ot Hozan : Ekin biçildikten sonra tarlada kalan kısmı Ihmak : Çökmek Ismarıç : Başkası için alınacak şey, sipariş İki tek : Az İleğen : Leğen İndiriş etmemek : Tenezzül etmemek İskemi : Sandalye İşkillenmek : Şüphelenmek İşmar : Göz kırpma, işaret İt dirseği : Arpacık Ivga vermek : Kışkırtmak İyeşmek : Sürtüşmek, zıt gitmek Kanatlı : Evin iki yana açılan sokak kapısı Kanayak : Kadın Kanlı : Katil Karış : Beddua Karmak : Arkasından konuşmak Kârınsıma : Kâr sayma Katık : Ayran Kavramak : El ile ekin yolmak Kavum hısım : Akrabalar Kavurma herlesi : Unu yağda hafif kavurup, tuz ve su konularak yapılan çorba Kaygana : Koyuca yapılan yumurta herlesinin yağda kızartılmasıyla hazırlanan yiyecek Keçe delen : Çok kuvvetli ve devamlı yağan yağmur Kehle : Bit Kelecoş : Peskütan ile yapılan bir çeşit koyuca çorba Kelik : Eski ayakkabı Kemçük : Dişsiz Kenger : Sütünden sakız yapılan ot Kesek : Tarlada iri ve sert olan toprak parçası Kesmük : Savurma sırasında buğdayla karışık olan saman Keşik : Sıra Kete : İçine kavrulmuş un konularak yapılan yağlı börek Kıyımsız : Cimri Kızıllanmak : Kıskanmak Kızı olacağı : Üvey kızı Kivra : Kirve, sünnet babası Kor (Kör) : Çukur, mezar Kömbe : Eskiden külde pişirilen yağlı kalın çörek Köp : Kağnının, öküzlerin kuyruklarının altına gelen kısmı Köremez : Süt yoğurt karışımı bir yiyecek Kötülemek : Sağlığı bozulmak, hastalanmak Közlemek : Ateşte kızartmak Kurcalamak : Karıştırmak Kuşhana : Ağzı kapaklı, büyük bakır sahan Küflet : Ev halkı, külfet Kürük : Eşek yavrusu


Mahana : Bahane Malamat : Etrafa rezil olmak Mısmıl : İyi, temiz Mundar : Murdar. Pis, temiz olmayan Mundar etmek : Bir şeyi ziyan etmek, bozmak Müzevir : Fitneci Nâlet : Lânet Natır : Kadınlar hamamında hizmet eden kadın görevli Nekes : Cimri Nemârek : Neyime gerek Nemrut : Asık suratlı, çehresiz Nörüyon : Ne (iş) görüyorsun? Ne yapıyorsun? Onmak : İyi gün görmek, mutlu ve zengin olmak. Ovmaç : Yufka ekmeğin parçalanmasıyla yapılan yağlı yemek Oynaş : Dost Öcbelemek : Israr etmek, üstüne düşmek Öndüç : Ödünç Özelemek : Yoğurdu karıştırarak ezmek Partalcı : Palavracı Pehli : Eti kızartılarak yapılan patlıcan yemeği Pepe : Kekeme Peskütan : Yoğurdun az un ile pişirilmesiyle hazırlanan kışlık yiyecek Pıskırık : Aksırık Pin : Kümes Puhari : Baca Rapata : Tandıra hamur yapıştırmaya yarayan tutacak Sâbi : Küçük çocuk Seğirtmek : Koşmak Seyip : Başıboş Sınamak : Denemek Sınıkçı : Kırık, çıkıkçı Sınmak : Kırmak Sille : Tokat Sitil : Kova Soharıç : Soğan, yağ ve kıymanın beraber kavrulmuş şekli Sohum : Lokma. ağza sokulan ekmek parçası Sokranmak : Söylenmek Sorutmak : Ayakta durmak Sünmek : Uzamak Süyem : Baş parmak ile, işaret parmağı arasındaki uzunluk Şeremet : Eline çabuk Şire : Şıra. Tatlılara ekilen şerbet Şişek : Yaşına değmiş dişi koyun Şişmek : Şımarmak Taze gelin : Yeni gelin Tirit : Yemeğin yağlı suyu Tohma : Karın şişiren, rahatsızlık veren yemek Tokaç : Yün, halı ve kilim yıkamak için kullanılan, bir ucu yassı tahta Toklu : Yaşına değmiş erkek koyun Tökezimek : Bir yere ayağı takılmak Tummak : Suya batmak Tutam : Bir elle tutulan kadar Tutmaç : Kesilmiş hamur, mercimek ve yoğurtla yapılan çorba Ucun ucun : Azar azar Uğmaç : Ekmek ovularak yapılan yiyecek Uğundurma tutturmak : Birini aç bırakmak Umma : Lohusaların göğüslerinin şişmesi Urum : Anadolu Uruplağ : Eski bir tahıl ölçüsü. (Arpa için yaklaşık 13 kg. Buğday için 16 kg


Üğürlenmek : Kendi kendine söylenerek nazla sallanmak Üleş : Leş Ürümek : Havlamak Variyetli : Zengin, varlığı yerinde olan Vergili : Evlenmek üzere sözü verilmiş kız Yağarnı : Sırt Yahşi : İyi, güzel Yal : Köpek yiyeceği Yarımağız : isteksiz Yarımlağ : Yarım uruplağ Yaşmak çalmak : Ağzı örtecek şekilde baş bağlamak Yavan : Yağsız, tatsız, tuzsuz Yayan : Yürüyerek Yeğnik : Hafif Yekinmek : Birden kalkmak Yemeni : Deriden yapılan hafif ayakkabı Yeygü : Hayvan yiyeceği Yoğşumak : Hamurun açılacak kıvama gelmesi Yumak : Yıkamak Yumuş : Emir Yük kemeri : Yüklük. Yatak yorgan konan dolap Yüz yavuncusu : yüze gülen Zelve : Öküzün boyunduruğunun çıkmaması için takılan eğri deynek Zerze : Halkalı kapı demiri Zilingir : Uykusunu alamamış Zürriyet : Döl, soy Yöresel Ağız Yeminler 1- İnandırmak için; - Ekmek çarpsın ki - Işığa kör bakayım ki - İki gözüm çıksın - Kur’an’a el basayım - İki gözün önüme aksın - Mus’ab çarpsınki - Yavrumun hayrını görmeyeyim - Falanca ile zina edeyim - Eve gitmek nasip olmasın 2- Sır Almak için; - Allahını seversen - Allah aşkına - Peygamberin hakkına - Allah lillah aşkına - Allahını seversen söyle - Sevdiğinin başı için - Sevdiklerine kavuşmayasın - Babanın canı ananın başı için - Benim hatırım için 3- Sır Verdirmemek için; - Çocuklarının ölüsünü öpesin - Oğlunun kızının ölüsünü öpesin - Ölmüşlerinin etini yiyesin - Kıldığın tuttuğun elin olsun Dua-Beddualar Dualarımız: - Allah seni yüzseksenbeş yaşına kadar kocaltsın. (Musa Peygamberin 185 yaşında öldüğüne inanılır.)


- Son beşiğim altın eşiğim. - Allah İmandan kur’an’dan ayırmasın - Allah ne muradın varsa onu versin. - Allah görünmez kazalardan esirgesin. - Allah tuttuğunu altın etsin. - Sofrana Halil İbrahim bereketi dolsun. - Yerin durağın cennet olsun. - Kötü talih kapını çalmasın inşallah. - Hızır yoldaşın olsun. Beddualarımız: - Allah seni yok eder inşallah - Allah seni yerin dibine sokar inşallah - Allah karaltını kaldırır inşallah - Allah cızırtını vere - Atlar kuyruğunda gidesin inşallah - Ölmeyesinde sürüm sürüm sürünesin - Babasının gözünü yılanlar vura - Boynu altında kalsın - Anan baban derine gide - Boyu devrilesica - Çatında budunda kala inşallah - Doğmaz olaydın - Eskin eskine kalmaz inşallah - Karaltın kalkar inşallah - Gidişin ola da dönüşün olmaya - Son gittiğin olur inşallah - Ömrün kesilasıca - Yerde yaşayasıca - Yerde oturasıca - Oyunun ola koyunun olmaya - Koyunun ola konun (ağıl) olmaya - Konun ola da koyunun olmaya - Allah tavuğumu çalının çırnağı gözüne batsın, tüyü yüzünde bitsin - Allah belanı versin - Allah canın alsın - Ocağın sönsün - Adı bilinmedik derde düşesin - Gidişin olsunda gelişin olmasın - Her nefesde döşünden sızı gelsin - Aşından ekmek çıksın - İyi nimetlere perhiz tutasın - Yavrunu bağrına bastığın zaman kuçağında taş göresin - Damı çökesice - Ocağı batasıca - Bugünler de mazarını kazsınlar - Döşekte uzanıp ölmeyesin - Kazancın ilaçlara yetmesin - Ömrün uzun olsun dert ile yaşa Ayrıca beddua görünümünde olup da beddua olmayan sözlerde vardır. Bunlara ters beddua denilmektedir. Şöyle ki ; - Çekilsin damarın kanın kurusun - Yastık yoldaşınla ihtiyar olma - Davulu önünde gidasıca - Cuma günü ölesıce - Allah cezanı alsın - Ölü kargalar gözünü oysun - Göçmüş duvar üstüne yıkılsın - Susuz, derelerde boğulasın Deyimler Acısını çıkarmak Adamlığı öğrenmek. Ağırdan almak


Ağzını toplamak. Aklına koymak Ayakkabı dar olunca, dünya geniş olmuş, ne fayda? Bit yeniği Burnu sürtülmek Cereme çekmek. Çırasını yakmak. Çizme rafa çıkmış ama, ne muştalar yemiş. Dâvâ çalmak Değirmen sele gitmiş sen şakşağını arıyorsun. Eliyle etmek Eşeğe gücü yetmez, palanını (semerini) döver. Ezel yemez idim bal ile kaymak şimdi tablalardan keşkapan oldum. Gafil avlanmak Gelin oyunu sever, düğün mahana (bahane). Gelin de severdi gülüp oynamayı bahtından güvey de çalgıcı çıktı. Gönlü olmak Günahını almak Hatır yıkmak İçi açılmak İflahı kesilmek İnadım inat, kör Murat. İssisi (sahibi) veriyor da tellalı vermiyor. Karış vermek: (Beddua etmek) Kirli çıkı Küsen yatağını ayrı sersin. Lokman Hekim gelse çare bulunmaz. Mescidin içi dururken dışı haramdır. Nefis körlemek Nuh der peygamber demez. Ocağı kül olmak Ölür müsün, öldürür müsün ? Para delisi Püsküllü belâ Sarmısağı gelin etmişler kırk gün kokusu çıkmamış Sulu göz Surat etmek Şafak attı Şeytan kulağına kurşun Taşa tutmak Un ufak etmek Üst başa geçmek Vergili el Verip veriştirmek Vursan ölür, vurmasan kısmetini elinden alır. Yağlı ballı olmak Yan çizmek Yedi canlı Yüze gülmek Bilmeceler Alaca karga, bulaca karga, içi dolu kavurga ? (nar) Altı odunluk, üstü unluk ? (iğde) Anası su, babası taş, yedi âleme baş ? (tuz) Avcuma sığar, ambara sığmaz ? (övendire) Bahası büyük, yükü yeğnik ? (altın) Bir küçücük fıçım var, iki türlü su yutar ? (yumurta) Bir tencerem var kapaklı, etrafı saçaklı ? (göz) Bir yorganım var, toprağı tutar denizi tutmaz ? (kar) Burdan attım kılıcı, halep’te oynar bir ucu ? (şimşek) Çalı dibinde mum yanar ? (tavşan) Çıt demeden çalıya geçti ? (güneş ışığı) Dağ başında kara papak. (keçi) Elemez melemez, ocak başına gelemez, gelse de duramaz ? (yağ) Etten kantar, altın tartar ? (kulak-küpe)


Ey milidi milidi, dış kapının kilidi, yatsıdan sonra bize gelen kim idi ? (uyku) Ey yurtlar yüce yurtlar, yusuf’u yiyen kurtlar, tırnağından su içer, tepesinden yumurtlar ? (buğday) İki küçük mil taşı, dolanır dağı taşı ? (göz) Kabuğu var içi yok, sopa yer suçu yok ? (davul) Kat kattır ama katmer değil, kırmızıdır ama elma değil, yenir ama meyva değil? (soğan) Kokusu var gül değil, toz gibi ama kül değil, dağı taşı devirir dev değil ? (barut) Oniki oğlu, dört kızı var ? (yıl) Uçar kuş değil, karadır taş değil ? (tıstan böceği) Dağda tapılar suda çıpılar arşın ayaklı burma bıyıklı ? (balta, balık, leylek, tavşan) Kuyu, kuyunun içinde suyu suyunun içinde yılan yılanın ağzında mercan ? (gazlambası, gazyağı, fitil, ateş) Keser sapı kol, el, parmak, tırnaklar.) Gara dağ Gara dağın altında kalem dağ Kalem dağın altında ışıldar Işıldarın altında mışıldar Mışıldarın altında bir torba kıl ? (saç, baş, göz, burun, bıyık, sakal) Ata Sözleri Acı (yiti) sirke küpüne zarar verir. Bakan göze yasak olmaz. Çıkacak cana ceza olmaz. Dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz. (iki aile bir arada barınamaz) Deli dağdan, aşık sudan, akıllı yeşillikten hoşlanır. Eken biçer, konan göçer, cennetin kapısını cömertler açar. El karnı ağrıyınca kara donu giydirir. El yumruğunu bilmeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanır. En kötü koca bir dağdan iyi gölge verir. Gavur içinde din artmaz, yoksul içinde mal artmaz. Gönül halden bilmez, Erciyes’ten kar ister. Gurbette öğünmekle hamamda türkü söylemek kolaydır. Hak doğrunun yardımcısıdır, arşa çıkıncaya kadar. Hançer yarası geçer de dil yarası geçmez. Huylu huyundan vazgeçmez, ya öle, ya gebere. İşine (sanatına) hor bakan, boğazına torba takar. İtinen (itle) yatan bitle kalkar. Kadındır adamı deli eder, kadındır deliyi adam eder. Kadının yüklendiği göç şuraya varmaz. Kaynanalı gelin hatun gelin, kaynanasız gelin natır gelin (dir). Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü (olur). Kılıç kınını kesmez. Leyleğin ömrü lak lakla geçer. Mal biter malamatlık bitmez. Mart ayı dert ayı (dır). Meyvalı ağacı taşlarlar. Nasibi kesilen itin kurban bayramı arifesinde ayağı kırılır. Ne ekersen onu biçersin Nerde kazan kaynar orda maymun oynar. Oğlan anasını, inek danasını bilir. Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar. Paralı adamdan dağlar da korkar. Rahat koyun yerinden oynamaz. Rüzgâr eken fırtına biçer. Saç sefadan, tırnak cefadan uzar. Sağırın oğlu ağlamaz. Su aktığı yere yine akar Şalgam suya düşünce yağ oldum sanır. Toprağı işleyen, ekmeği dişler.


Yenenle yanana dağ bile dayanmaz. Zülm ile âbâd olanın, ömrü berbat olur. Ağustostan sonra ekilen darıdan Bal vermeyen arıdan Kocasından sonra kalkan karıdan Haram kazanılan paradan Kimseye hayır gelmez Allahümme ferden Sakın kelden körden İlle topaldan ille topaldan Altundan kupa olsa, susuz çeşmeden dolmaz Yiğit ne kadar mert olsa, düşenin dostu olmaz Ananın ilki olmaktansa dağlarda tilki ol. Aslı paktan kemlik gelmez şek Katıra güvenme babası eşek Ayağını sıcak tut başını serin Kendine bir iş tut düşünme derin. Deh demeden giden at Buyurmadan gören evlat Eve girince gülen avrat Gir oyna çok oyna. Deh demeden gitmeyen at Buyurmadan görmeyen evlat Eve girince gülmeyen avrat Gir ağla, çık ağla. Dostun sofrasında ben yemem deme, elin gitsin gelsin yemesen de. Dur dur durmuşa var Askerden gelmişe var Karısı ölene var Kıymetini bilene var (Kıymetini bilenle evlen) El oğlu hilebazdır kimse bilmez fendini Her kime iyilik edersen sakın ondan kendini. Ev yapayım dersen himinden (temelinden) başla Zengin olayım dersen durmadan işle Fakir olayım dersen uykuya başla Uyku seni bir kenara götürür. Geçme muhannet köprüsünden koy aparsın su seni Yatma tilki gölgesinde koy yesin aslan seni. Irmak kenarında ev yapma sel için Dağ başında harman yapma yel için Kocalıkta genç karı alma el için. Önce deveni bağla, sonra tevekkül et. Sev seni seveni, yer ile yeksân ise Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan ise Söz bilirsen söyle ibret alsınlar Söz bilmezsen sus ki adam sansınlar. Tarlada ekinim var deme ambara girmeyince Hayırlı evladım var deme el koynuna girmeyince Sadık dostum var deme başına bir hal gelmeyince Vefakâr karım var deme yok gününü görmeyince Unu eleyene, kızı dileyene vermeli Üzümünü ye, bağını sorma Yolcu isen er (erken) git Borçlu isen ver git Rençber isen herk et (toprak işle) Atalar sözü yerde kalmaz Ata dostu oğula mirastır Alışveriş güldür, çabuk solar Başın (canın) sağlığı, dünya varlığı Büyük evin nimeti, küçük evin ziyneti Ev sahibinin aşına değil, kaşına bakılır Ustasız zenaat haramdır Her adam bir olmaz, her çiçek gül olmaz İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı İnsanı bir gemi Akıl dümeni


Fikir yelkeni Kullan kendini Göreyim Kanma kötü sözüne bilse İyisini söyler Ağarmadık saç, ağrımadık baş olmaz Ağır taş yerinden kalkmaz, yuvarlanan taş yosun tutmaz Ağızdan burun yakın, kardeşten karın yakın (karın:insanın kendi, nefsi) Ev sahibinin nefesi eve direktir Ev dediğin evrendir, ucu dönmez kervandır Alma mazlumun ahını, gökten indirir şahini Ana baba ne demek bal ile kaymak yemek Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş Ar gitti Mısır’a, namus da ardı sıra Kağnı gider de Kayış ne çeker Araba devrilince yol gösteren çok olur Bana benden olur her ne olursa, başım rahat bulur dilim durursa Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır.


Sivas Mutfağı Sivas Kebabı Sivas Kebabı

· · · · · · · ·

Yarım kg. koyun eti tuz soğan kırmızı biber karabiber yarım kg. patlıcan yeşil biber domates

Koyun eti parçalanr, bunlar pirzola büyüklüğünde ayrılıp, tuz, soğan ve baharattan oluşan bir karışıma yatırılır. Bu etler bir ucu baston gibi eğik uzunca şişlere dizilir, alaca soyulup dilimlenmiş patlıcan, yeşilbiber ve domates de sırayla atrı şişe dizilir. Bu şişler bir tandırı andıran 1,5 metre derinlikte ve genişliğinde olan tuğlalardan örülmüş toprakla sıvanmış ocakta pişirilir. Ocağın üzeri açık olup asmak için bir tel vardır. Şişler ateş üzerinde dik asılarak pişirilir. İnce bulgur, salça soğan, biber, tuz ilavesiyle hazırlanan içle doldurulur.

Sivas Köftesi Sivas köftesinin özellikleri şöyle: “Sivas köftesini diğer kebap türlerinden ayıran en önemli özelliği üretiminde kullanılan etin doğal ortamda ve kendine has floraya sahip bölge yaylalarında yonca, fiğ, kekik otu ile beslenerek yetiştirilmiş sığır ve koyun etinden elde edilmiş olmasıdır. Ayrıca üretim tekniği ve ustalık da önemli ölçüde farklılık katmaktadır. Karışım hazırlanırken tuz haricinde salça, sebze, karabiber, iç yağı gibi hiçbir madde kullanılmaz. Sivas köftesinin servisi, tamamlayıcı unsurları olan yeşillik ve salata ile eksiksiz olarak yapılır.

HAZIRLANIŞI: TSE’den tescil alan Sivas köftesi şu şekilde hazırlanıyor:“Yaylalarda doğal ortamda yetiştirilmiş, en az iki yaşındaki dana, etinin kaburga, but, kürek kısmı ile koyunun but kısmından elde edilen karkas et sinir, damar ve zarlarından ayıklanır. Ayıklanan danaeti karıştırılarak kilo başına 20 gram tuz eklenip, kıyma makinesinde orta kalınlıkta 1 defa çekilir. Çekilen et karışım için herhangi bir katkı maddesi kullanılmaksızın bir defa yoğrulur. En az 12 saat dinlendirilir. Dinlendirilmiş et orta kalınlıkta kıyma makinesinde tekrar çekilir. Homojen hale gelmiş karışım 25 gram ağırlığında dilimlenir. Avuç içerisinde şekil verilerek 0.5 santimetre kalınlığında, 6-7 santimetre çapında oval bir görüntü oluşturulur. Köfteyi hazırlamanın en büyük özelliği avuç içinde kalınlığın ve büyüklüğünün dengeli olarak ovalleştirilmesidir. Dengeli ovalleştirme pişmenin önemli şartıdır. Ovalleştirme esnasında el suya batırılır. Ancak elde kalacak su miktarı gayet az olmalıdır. Su çok olursa et dağılır ve köftenin görüntüsü bozulur. Porsiyon olarak satışa sunulan köfte 7 adet, et miktarı ise 175 gramdan az olamaz.”

PİŞİRMESİ VE SUNUMU: Özelliklerine uygun olarak hazırlanan Sivas köftesinin pişirilip servis edilmesi de şöyle:“Hazırlanan köfteler alevsiz yoğun korlu meşe kömürü ateşinde, kısa aralıklarla çevrilerek her iki yüzünde pişmesini sağlayacak şekilde yeterli miktarda pişirilir. Pişirme derecesi, etin renginin kırmızıdan koyu kahve rengine dönme seviyesidir. Çok fazla pişirilmemesine özen gösterilir, fazla pişmiş köfteler sertleşir. Pişmiş köfteler, kuru, geniş ve yayvan porselen tabakta servis yapılır. Köfte, altına sıcak Sivas pidesi konularak servis edilir.


Patlıcanlı kebap

· · · · · · · · · · ·

Yarım kg kuşbaşı et 1 adet soğan 1 adet domates 2 adet sivri biber 4 adet patlıcan Yarım çorba kaşığı tereyağı Sıcak su Tuz ve karabiber Kızartmak için: Sıvı yağ Soğanı yemeklik doğrayın. Tereyağını büyük bir tencereye alarak eritin, önce eti, sonra da soğanı ekleyerek, soğanlar pembeleşene dek kavurun. Et, suyunu salıp çekince küp küp doğranmış domatesi ve doğranmış yeşil biberi etlere ilave edin. Üzerini biraz aşacak kadar sıcak su ekleyin. Tuz ve karabiberini ilave edip, suyunu çekene dek pişirin. Patlıcanları alacalı soyun. Halka halka doğrayın. Dilerseniz tuzlu suda bir süre bekletin. Çıkartıp kurulayın. Sıvı yağı bir tavada kızdırın. Patlıcanları kızgın yağda, fazla karartmadan kızartın. Her iki tarafı da sarannca, önce kağıt havlu üzerine çıkartıp, fazla yağını süzün. Tepsiye dizin. Kavurduğunuz eti patlıcanların üzerine dökün. Kaşıkla üzerini düzelttikten sonra orta dereceli fırına verin. 10 dakika kadar pişirin. Fırından çıkartıp, servis yapın. Yarım kilo kuşbaşı et,

Divriği Pilavı

· · · · · · · · · ·

4 su bardağı pirinç, 4 su bardağı su, 3 adet kuru soğan (ince doğranmış), 1 su bardağı nohut (haşlanmış), yarım su bardağı kuru üzüm, tuz, karabiber, yenibahar, 100 gram tereyağı, arzuya göre kavrulmuş çam fıstığı veya badem katılabilir.

Yapılışı Pirinç önceden tuzlu sıcak suda bekletilir. Etler haşlanır. Tencerede yağ eritilir, soğanlar ilave edilip kavrulur. Baharatlar eklenir. Üzerine haşlanmış et, nohut, üzüm, pirinç ve su ilâve edilir. Hiç karıştırılmadan kaynatılır. Kaynayınca altı kısılıp pişmeye bırakılır. Piştikten sonra 20 dakika demlenir. Pirinçler alttaki malzemeye dokunulmadan karıştırılır ve servis tabağına ters çevrilir veya arzu edilirse pilav tamamen karıştırılarak servis yapılır.

Hurma Tatlısı

· · · · · · · · · ·

Yarım paket margarin 1 çorba kaşığı tereyağı 1 çay kaşığı karbonat 1 fincan su, 3 su bardağı un Yarım limon suyu Şerbet için: 3 su bardağı şeker 3.5 su bardağı su 1/4 limon suyu


Yapılışı Orta boy bir tencerede 125 gram margarini ve 1 çorba kaşığı tereyağını eritin, içine unu ilave edin. Karbonat, limon suyu ve 1 fincan suyu ekleyin. Tüm malzemeleri elinizle veya tahta kaşıkla yoğurarak birbirine karıştırın. Malzemeler iyice yumuşayıp, kulak memesi yumuşaklığında bir hamur haline gelince, içinden kaşıkla ceviz büyüklüğünde parçalar alıp, elinizle yuvarlayın. Yassı köfte biçimi verin. Yağlanmış bir finn tepsisine hazırladığınız tatulan yan yana dizin. Orta dereceli fırında, tatlılar altın şansı renk alana dek 45 dakika pişirin. Bu arada şerbet için gereken su ve şekeri bir tencereye alın. Kaynamaya başladıktan sonra limonu sıkıp, tencereyi ocaktan alın. Şerbeti tatlının üzerine döküp, bir süre bekletin. Tatlı, şerbeti iyice emdikten sonra servis yapın.

Herle Aşı

· · · ·

1 çay bardağı pirinç Tepeleme 2 yemek kaşığı un 1 kase doğranmış Urfa peyniri 1 yemek kaşığı tereyağı

Yapılışı Pirinci yıkayın, bir tencereye koyup, bol suda haşlayın. Haşlarken üzerine 1 su bardağı suda ezilmiş unu yavaş yavaş karıştırarak ekleyin. Bozadan daha cıvık kıvamda bir çorba olması gerekmektedir. Pirinçler iyice piştikten sonra içine peynirleri katarak, 1-2 taşım daha kaynatıp, altını söndürün. Çorbanın üzerine kırmızı biberli kızgın tereyağı dökerek servise sunun.

Tırhıt

· · · · · · ·

1 çay bardağı pilavlık bulgur 1 çay bardağı kavrulmuş erişte 1 adet kuru soğan 2 yemek kaşığı salça 2 yemek kaşığı kavrulmuş kıyma 2 yemek kaşığı tereyağı 1 tatlı kaşığı kırmızı biber

Yapılışı Tencereye koyulan margarin eriyince ince kıyılmış soğanlar kavrulur, salça ve kıyma eklenir. 6 su bardağı su ilave edilir. Kaynayınca bulgur katılır, bulgur yumuşayınca eriştesi katılarak 10 dakika daha pişirilir (çorba kıvamında). Üstüne kızdırılmış tereyağı ve kırmızı biber dökülerek servis yapılır.

Madımak

· · · · · · · ·

Yapılışı

1 kg madımak 200 gr kıyma 2 çorba kaşığı tereyağı 1 çorba kaşığı salça 1 fincan bulgur 2 soğan tuz karabiber


Madımakların kök tarafındaki kırmızı kısımlar alarak ayıklayın. Yıkadıktan sonra süzün ve soğanları soyup yemeklik şeklinde doğrayın. Tereyağına soğanları pembeleşene kadar kavurun ve kıyma ilave ederek 4-5 dakika pişirin. Salça ve sekiz su bardağı su ekleyip kaynatın. Madımak ilave edip 10 dakika kaynattıktan sonra bulguru ekleyin. Tuz ve karabiber ilave edip tencerenin kapağını kapatarak 25-30 dakika kaynatın. Sıcak olarak servis edin. Fırın Katmeri İnce elek unu, su ve tuz ile yoğrulur ve yumakları ince açılarak sade yağ ile yağlanır.Yağlanan yufka hamur tahtası üzerinde birbiri üzerine gelecek şekilde toplanıp sonra kendi etrafında döndürülerek yumak haline getirilip fırında pişirileceği zaman açılır.Yüzüne yumurtası sürüldükten sonra ince bir şeyle baklava dilimi şekli verilir.Her zaman yapılabileceği bir hac’ca gidenlere de yolluk olarak hazırlanan yiyecekler arasındadır. Günümüzde çarşı fırınlarında hazır katmer ve çörekler satılmaktadır.

Patatesli Ekşi hamurlu (mayalı) olarak yoğrulur.Su, un, tuz ve maya konularak hazırlanan bu hamurun içine, haşlanıp ezilmiş patates, soğan, kıyma, tuz ve biberle karışık bir iç konulur. Yuvarlak açılan yumak içerisine patates harcı konduktan sonra kendi üzerinde katlanır. Yarım çörek büyüklüğünde olur. Eskiden bilhassa çok soğuk günlerde yapıldığında yenmek için ısıtıldığı zaman sanki fırından yeni çıkmış gibi olurdu. Aynı hamurun içine kıyma konursa ona da “kıymalı” denir.

Peksimet Kepekli undan mayalı olarak yoğrulur. Küçük somun büyüklüğünde yumaklar alınır, bu dörde bölünür. Parçalar birbirinden ayrılmaz, pişerken “içini çeksin” hamur olmasın diye. Piştikten sonra kavrulması için fırının soğuması gerekir. Fırının tavı şöyle ölçülür. Bir kimse fırının içine elini sokar kırka kadar sayar. Eğer eli dayanıyorsa tamam demektir. Yaklaşık iki gün fırında kalır, ara sıra karıştırılır. İyi pişmeyen ve kurumayan peksimetlerin içi düğüm düğüm olur ki makbul sayılmaz. Peskutan Çorbası Çorba için yerterli peskutan su ile karıştırılıp ayran kıvamına getirilir. Tencereye bir kepçe çekilmiş yarma ve yarım kepçe kadar da yeşil mercimek konulur, birkaç tane kemikli kıyma atılıp (kıymalık kavurma yapma sırasında üzerinde et olan kemiklerin kavrulması ile elde edilen kıyma) özelenen peskutan ilave edilir ve biraz daha yani kadar su ve tuz konulup pişirmeye terk edilir. Taşmaması için sık sık karıştırılır pişen çorbanın kesilmemesini sağlamak içinde bir parça ekmek kabuğu atılır. Yarma ve mercimeklerin pişmesi halinde çorbada artık pişmiş demektir. Küçük bir tavaya bir kaşık kadar sade yağ konulup içine bir kuru soğan küçük küçük doğranır. Soğanlar yağda pembeleşince kuru nane ilave edilip çorbanın yüzüne dökülür. Kelecoş Peskutandan yapılan bir yiyecektir. Tencereye üç dört soğan halka halka doğranır kıyma ve sade yağ konur ateşte soğanlar pembeleşince suda özenmiş peskutan katırlır. Bazı evler salçada koyar, birlikte pişer. Çorba kıvamındaki bu yiyecek pişince şöyle servis yapılır. Tabaklara kuru ekmekler küçük parçalar halinde doğranıp pişen kelocoş ekmekleri ısıtılacak kadar dökülür. Üzerine dövülmüş ceviz ve sarımsak ekilir. Keş Çorbası Yarma, nohut ve yeşil mercimek pişirilir. Sonra keş ezilip onun içine katılır. Küçük kareler halinde kesilen hamurlar kaynamış suyun içine atılır. Pişince ezilmiş keş veya peskutan ilave edilir. Yüzüne yağda soğan, nane sokarıcı yapıp dökülür. Pancar Çorbası Çekilmiş yarma su ile pişirildikten sonra pancar adı verilen bitkinin yaprakları ince ince doğranıp tencerenin içine atılır. Pancarlar pişince bir tarafta bir kaşık unla özelenmiş yoğurt karıştırıla karıştırıla çorbaya konur. Tuzu da atılıp bir taşım kaynatılır. Yoğurt konulduktan sonra kaynatılmaz çünkü yoğurt ekşi olmasın. Pişen çorbaya soharıç yapılır. Tavaya sadece yağ konur. Küçük soğan küçük küçük kareler halinde tavaya doğranır. Yağda soğanlar hafif pembeleşince üstüne nane ekilip çorbanın yüzüne konur. Sübüra Unun içine bir yumurta kırılır. Tuzu da atıp yoğrulur. Sonra alınan yumaklar 1 mm kalınlığında açılır. Biraz kuruduktan sonra un serpilip dörde bölünür. Parçalar üst üste konularak 6-7 cm lik şeritler haline getirilir. Onlarda önce boyuna sonra enine göre kesilip 5*5 mm kareler elde edilir. Bu hamurlar kaynamış suya atılır. Pişince üzerine biraz soğuk su atılıp süzülür. Üzerine de iyice özelenmiş sarımsaklı yoğurt dökülür. Sade yağ içine biraz kırmızı biber konup yüzünde gezdirilir. Hıngel Unun içine bir yumurta kırılır. Tuzu da atıp yoğrulur. Sonra alınan yumaklar 1 mm kalınlığında açılır. Biraz kuruduktan sonra un serpilip dörde bölünür. Parçalar üst üste konularak 6-7 cm lik şeritler haline getirilir. Onlarda önce boyuna sonra enine göre kesilip 5*5 mm kareler elde edilir. Eşkenar üçgenler biçiminde kesilen hamurlar kaynayan suda haşlanır. Süzüldükten sonra yoğurtlu sarımsak ve sade yağ dökülür. Ayrıca kare olarak kesilen hamurların içinr patates ve kıyma da konup üçgen şeklinde sıkılabilir.


Tel Helvası Un, tereyağında pembeleşinceye kadar karıştırılıp kavrulur. Topakları ezilip elenir ve bir tarafa bırakılır. Diğer taraftan şeker (2 ölçü şeker + 1 ölçü su) kaynatılarak minaye denilen koyuca macun kıvamına getirilir. Şekerin kristalleşmemesi için kaynaması esnasında içine limon suyu veya yeteri kadar limon tuzu atılır. Bir kaşık tatlı alınıp soğuk suya damlatılır. Durumu parmağın ucuyla kontrol edilir. Katılaşmış ise minaye tamam demektir. Hemen ateşten indirilip, her tarafı yağlanmış olan genişçe bir siniye (daha doğrusu bir leğenin içine) boşaltılır. Leğenin yağlanması , minayenin yapışmaması içindir. Bundan sonra tatlının soğuma faslı başlar. Tamamen soğuyunca donmuş minaye içeri getirilir. Bir bıçakla altı kavlatılır. Helvayı çekecek usta ve yardımcıları ellerini iyice yıkarlar. Sininin etrafına dizilip, sıka sıka inceltir ve uzatırlar. Arkasından katlanıp iki ucu bir araya getirilir. Aynı işlem yeniden tekrarlanır. Minaye sıcakken katlamak kolay olur. Asıl ustalık onu kırmadan yapmaktır. 15-20 kez yapılan bu işlem sonucu minaye epeyce incelir. Bu sefer uçlar birbirine yapıştırılıp halka yapılır. 15-20 kez de halkalar inceltilip genişletilir. Tekrar uçlar birleştirilip yeniden sıkılır. Minaye her işlemde ayrı bir kat haline geldiğinden rengi sütlü kahve den beyaza dönüşür. Bu defa yardımcılarda işe koyulur, inceltilmiş bu minaye leğeninin kenarına çeke çeke sağdan sola doğru itilerek sıkılır ve leğene sığmaz hale gelince katlanıp küçültülür. Aynı işlem usanmadan ve ara vermeden devam eder. Yapışmaması için üzerine sık sık un serpilir. İncelir… incelir… incelir… minaye bir saç teli haline gelince sıkma işlemine son verilir. Özenle leğenden alınıp, unları silkelenir ve tepsilere serilir. Soğuması için bir müddet beklenir. Eskiden kolay yutulması için çir (kayısı kurusu) veya üzüm hoşafıyla birlikte sofraya getirilirdi. Mirik Köftesi İçinde et olmadığı için bu adı olan yemeği de köftelere dahil edebiliriz. Mirik, cimri, kıyımsız, biraz da çingene anlamına gelmektedir. Belki etsiz hazırlandığı için de bu adı almış olabilir. İyice yoğurulan ince bulgur( tuz ve baharatla birlikte) avuç içine alıp sıkılır. Şekli aynen kabuklu fıstık gibi olur. Bunlar kaynamış suya atılıp haşlanır, süzülerek üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Kırmızı biber, sadeyağ içinde kızdırılarak yoğurtlanmış köfteler üzerinde gezdirilip sofraya getirilir. Sac Ekmeği Taze ve birkaç gün için içinde yenilmek üzere yapılan ekmek türüdür. Ekmeğin yokluğunda hemen yapıldığı için sac ekmeği, aç ekmeği demişlerdir. Fazla durmaz küflenir zaten az yapılır yani halkın deyişi ile “el ucu” veya “kelete”. Sac ekmeği un, su, tuz ve maya ile yoğrulur, üzeri sarılır, hamur ekşiyince (mayalanınca) yumaklar hamur tahtasının üzerine alınır. Önce el, sonra oklava ile 15-20 cm çapında ve 1 cm kadar kalınlıkta açılır. Sacın altı önceden küllenir ve sacın üzerinde önce bir yüzü sonra çevrilip diğer yüzü pişirilir. Buna “iki yüzlü” derler. Sac ekmeği dönek insanlarında sıfatıdır. Birde sac ekmeğinin bir yüzlü pişeni de vardır, “Söve Ekmeği” denir. Diğer yüzü sacın dibindeki ateşe karşı dayanan taşa dikilerek pişirilir. Taşa dayanmış ekmeğin altı sacda pişmiştir, söve ekmeğinin yüzüne yüzlük yani yumurta sürerler. Sac Katmeri Sacda pişen ekmeklerin sonu alınınca sacın altı da yavaşlamış olur ki, bu ateşte sac katmeri pişirilir. Gelen misafire de sac katmeri yapmak adettir. Hamuru, tuz, su ve un ile yoğrulup, unu ince elek undandır. Yufkaya yakın büyüklükte açılır ve önceden eritilmiş yağ ile hamur yağlanır. Eskiden sade yağ kullanılırdı bugün biraz zeytinyağı ve margarinde katılır. 1930’lu yıllarda zeytin yağ katmerleri bir tekerleme halinde çok söylenerek eleştirilmiş ise de bugün alışılmıştır. Yağlanan hamur uçları karşılıklı katlanarak kare şeklinde bohça yapılır. Bu iş bitince, önce yapılanların yağı donar, hafifçe oklava ile açılıp sac üstüne konur. Sade yağ ile sac üzerinde iki yüzlü pişerken yağlanırsa tel tel olur daha fazla “Tel döker”. Bu iş biraz zahmetli olduğundan, piştikten sonra tepsiye alınıp yağlanır. Belibak (Velibak) Aynı çökelikli hamuru gibi yoğrulup o büyüklükte yumak alınır, hamur hafif açılır. Hamurun ortasına halanmış ezilmiş patates soğan kıyma tuz ve biber karıştırılarak hazırlanan iç konulur, hamurun kenarları toplayıp tekrar bir yumak haline getirilir. Yumakların hepsine iç konarak hazırlandıktan sonra oklava ile 3-4 mm kalınlıkta açılıp sac üstünde çevrilerek pişirilir. Aynen çökelikli gibi yağlanır. Bad Sarma içlerinin daha suluca olup lahana veya asma yaprağına sarıp yenmesidir. Bunu hanımlar yapar ve yerler, öğün yemeği olmayıp bir arada eğlenmek amacıyla hazırlanır. İçine az et (çünkü çiğ etten yapılıyor) veya hiç et konmadan bol maydanozlu yeşil soğan ve biberli domates hazırlanır. Bad alışkanlığı olan hanımlar zaten yaprak ve lahana sarması yaparken sonunu sarmayıp bad olarak da yerler. Zaten sarma tek kişinin değil evde birkaç kişinin yardımıyla yapılan yiyeceklerdir. Mumbar Dolması oyunun bağırsaklarına Sivas’ta mumbar denir. Çok iyi yıkanarak ve yağlı dış kısımları içine çevrilir. Bu iş çeşme suyunun yardımıyla olur. Çekilmiş ete veya dövülmüş ete ince bulgur, salça, soğan, biber, tuz ilavesiyle hazırlanan içle doldurulur ve pişirilir. Mumbarın baştan 80-100 cm.lik kısımları makbuldür ki buna mumbar başı derler. Kurbandan veya kıymalık yapımından sonra mumbarlar doldurulduğu gibi özel olarak sakatatçılardan mumbar başlarını alıp dolma yapıldığı da çok görülür. Mumbar dolması özellikle yıkaması çok zahmetli olduğundan komşular pişirince birbirlerine verirler. Hatta çok samimi komşuların mumbar dolmasını gizlice alarak sonra pişiren ev ile birlikte yedikleri işittiğimiz latifelerdendir. İçli Köfte İnce bulgur, çok az un ile iyice yoğrulunca içine birkaç da yumurta kırılır. İsteyenler dışına çekilmiş et katabilirler. Bu şekilde yoğrulması daha kolay olur. Ayrıca köfte yapmadan birkaç saat önce ince bulgur, soğuk suyla ıslatılır ki kolay yoğrulsun. Köftenin ince yoğrulduğunu anlamak için elde sıkılan iç, hızlıca yoğrulma kabına atılır, dağılmıyorsa olmuş demektir. Köftenin içini hazırlamak için bir tavaya bol soğan (kare şeklinde doğranmış) yağ, kıyma, tuz, biber, baharat koyulup pişirilir. Soğuyunca kıyılmış


maydanoz dövülmüş ceviz katılıp, iyice donması beklenir. Genellikle evlerde biri yoğururken diğeri içi hazırlar. Hele bu işi gelinler yapıyorsa yoğuran maharetini göstermek için, iç hazırlanana kadar o işini bitirmiş olur. Evdeki talihliyi bulmak veya dilek dilemek için madeni bir para iyice yıkanıp köftenin içine konur.isteyenler aynı amaçla zeytin ve çeyrek altında koyabilir. Köftenin çok maharet isteyen bir yönü de iç konacak köftenin ince açılmasıdır, bu işi en iyi şekilde yapan hanımlar adeta meleke sahibi olmuşlardır. Avuç içinde yuvarlanarak açılan köftelerin içine bol iç koyulur. Bazı evler haşlanmış köfteleri yumurta, az un ve su karışımına (herleye) batırarak kızartırlar. Bazıları ise haşlanmış sıcak köftenin üzerine kızdırılmış tere yağ (sade yağ) ekip sofraya getirirler. Sivas’ta içli köftenin “işli köfte” gibi söylenmesi sanki bu yemeğinin işinin çok olduğunu hatırlatır gibidir. Turşu Mıhlası Bu yemek pancarın saplarından yapılan turşudan (ki buna pezuk turşusu denir.) yapılır. Sonbaharda pancarın dalları ince ince ayrılıp (sıpırtılıp) haşlanır ve küplere turşusu vurulur. Bu Sivas’ta en fazla yapılan turşu olup yemeklerin ve pilavların yanında yenildiği gibi mıhlaması da yapılır. Yıkanan turşu ince ince doğranır; yağı, kıyması, doğranmış soğanı ve tuzu koyulup kavrulur. Mıhlama sahanına alınır, sahanın büyüklüğüne göre üç veya dört yumurta kırılır. Kelle Tatlısı Tatlıya, tepsi içinde bütün olarak sofraya geldiği, bütünlük arzettiği için kelle denilmiştir. Kesildiği zaman dışı baklava, içi kadayıfa benzer şekilde, fındık, ceviz, üzüm vb. görünüşüyle gerçekten, çok değişik olan bu tatlı, lezzet olarak da her türlü övgüye şayandır. Eskiden Zara’ya gelen "ağır misafirlere", yapılan özel bir tatlıdır ve diğer davet yemekleri ile ikram edilir. Tanıtılması ve unutulmaması gereken bu orijinal tatlı şöyle hazırlanır . Malzemesi: (İçi için) 10 adet yumurta sarısı, aldığı kadar buğday unu, 250 gr fındık içi, 150 gr badem, 150 gr ceviz, 200 gr Besni/parmak üzümü, 200 gr çekirdeksiz üzüm, 50 gr kuş üzümü, iki tatlı kaşığı toz tarçını yarımşar çay kaşığı karanfil, kimyon ve zencefil (toz olarak), çeyrek çay kaşığı yeni bahar. (Baklava hamuru için) 1 su bardağı süt, 1 su bardağı su, yarım su bardağı zeytinyağı, 2 adet yumurta, aldığı kadar un, 500 gr tereyağı. (Şerbet için) 5 su bardağı toz şeker, 2 litre su, 1 çay kaşığı limon tuzu. Yapılışı: On yumurtanın sarısı, çok az tuz ile, aldığı kadar un konularak, erişte hamuru yoğurulur. Yumak alınır, oklava ile açılır, ince şeritler halinde, kıyılır. Kıyılmış parçalar, kadayıftan kalın, erişteden ise ince olmalıdır. Bu kıyılan hamur bol suda, yapışmaması için bir kaşık sıvı yağ ve çok az tuz konularak haşlanır, süzülür. Tereyağ eritilir, kızdırılır, haşlanmış bu malzeme, hafif ateşte tutularak, bol yağ ile yağlanır. Daha önceden, kavrulmuş fındık, badem ve ceviz, Besni üzümü ve ölçüde verilen diğer baharat katılarak hepsi yağlanmış malzemeyle karıştırılır. Ayrı bir yerde reçel kıvamında koyu bir şerbet hazırlanır ve bu harç içine atılarak 5-7 dakika ateşte tutulur. Böylece kellenin içi (harç) hazırlanmış olur. Baklava hamuru için; yukarda verilen ölçülerle yoğrulan hamur on iki yumak alınır, nişasta kullanılarak ince açılır. Dibi derin bir tencere, tuzu alınmış tereyağ ile yağlanarak, 11 adet yufka kenarları dışarı taşacak şekilde tencereye yerleştirilir. Daha önce hazırlanmış harç içine konur. On ikinci yufka üzerine örtülür ki buna duvak denir. Tencerenin kenarlarındaki fazla yufkalar kesilir, tencerenin üzerine yağ ekilerek 200 derece fırında 45 dakika kadar pişirilir. Eskiden fırın olmadığından tencerenin kapağı kapatılır, etrafına hamur yapıştırılarak mangalda, kıvılcım ateşinde pişirilirmiş. Pişme işleminden sonra, tencere ters çevrilerek, yayvan bir kaba alınır ve üzerine artan şerbet dökülür ve servise hazır hale getirilir.

Sarığı Burma Bayramlarda yapılırsa da daha çok özel gün yemeklerinde (buna yemek görme de derler.) yapılabilen bir tatlımızdır. Adı, başa sarılan sarığa benzetilmek suretiyle verilmişse de lezzeti, görünümü ve nefaseti ile, başımızın üzerinde her zaman yeri vardır. Yapılması için su (iki tek) tuz ve un ile biraz da süt konulup börek hamuru gibi yoğrulur. Çok büyük olmayan yumaklar ince ince açılır ve hafifçe çeksin (kurusun) diye yayılır. Sonra yufkaların üzerine dövülmüş ceviz ekilir ve yufka kendi üzerinde , kırıştırılmak suretiyle daire şeklinde adeta uzun bir şerit yapılarak ve sininin ortasından başlayarak , sarık sarar gibi dolanır. Eritilmiş, hekiri ve tuzu ayırılmış sade yağ bunun üzerinde bolca gezdirilir. Kızgın fırında pembeleşinceye kadar kızartılır. İkisi aynı ılıklıkta veya biri sıcak biri soğuk olarak kestirmesi ekilir. Sarığı burma güzel yapılırsa baklavayı aratmaz, neredeyse ondan da üstün olur. Hasuda (pirinç unu, bamya ve etle yapılan bir yemeğin Arapça adıdır.) Daha çok eski devirlerin ve günlerin hafif bir tatlısı olan ve Sivas’ta adına “hasuda” denilen bu yiyecek şöyle hazırlanır: Yeteri kadar un çok az tuz ve şeker (şekeri az olur, helva gibi tatlı olmaz) tava gibi geniş bir kapta su ile karıştıra karıştıra pişirilir. Kaynayıp göz göz olunca, fıkırdamaya başlar. İşte o zaman ateşten indirilip, yine genişçe bir sahana konur. Üzerine kaşıkla nakışlar yapılır. Daha sonra da taze yağ kızdırılıp ekilir. Çocukların sulu helva dedikleri bu tatlı, yaşlıların da çok sevdiği bir yiyecektir. Eskiden şeker yerine sulandırılmış pekmez de konulurdu. Aynı zamanda onun yerini nişastanın aldığı da olurdu. Hasuda fazla yapılmamakla beraber şu sözleri hatırda kaldı: Rast gelmezse adamın işi Hasuda yerken kırılır dişi


İlçeler AKINCILAR Mehmet Fatih YAKINOĞLU Kaymakam 1982 yılında Ankara’da doğdu. Elazığ’da başladığı ilk öğrenimini Ordu’da, liseyi ise Ankara’da tamamladı. 2003 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünden mezun oldu. 2004-2006 yılları arasında Maliye Bakanlığında Vergi Denetmenliği, 2006-2009 yılları arasında Sanayi ve Ticaret Bakanlığında İç Ticaret Kontrolörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra İçişleri Bakanlığınca yapılan kaymakam adaylığı sınavını kazanıp 2009 yılı Eylül ayında Kırşehir Kaymakam Adayı olarak Mülki İdare Amirliği mesleğine intisap etti. İl stajını Kırşehir Valiliğinde, mülkiye teftiş stajını Adana’da, Kaymakam Refikliği stajını ise Ankara’nın Beypazarı ilçesinde yaptı. Ordu ili Çatalpınar ve Perşembe ilçelerinde kaymakam vekilliği görevinde bulundu. 2010-2011 eğitim döneminde İngiltere’nin Portsmouth Üniversitesi’nde kamu yönetimi yüksek lisansını tamamladı. 16/03/2012 tarihi itibariyle Akıncılar Kaymakamlığı görevine başlamıştır. Mevlüt Albayrak Akıncılar Belediye Başkanı 1963 yılında Akıncılar'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akıncılar'da, liseyi İstanbul'da tamamladı. 1986 yılında Fırat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi jeoloji mühedisliğini bölümünü bitirdi. 1985 yılında karayolları genel müdürlüğünde staja başladı. 1986-1988 yılları arasında STFA inşaatla birlikte 2. boğaz köprüsü ve çevre yolları yapımında görev aldı. 1988 yılında vatani görevini tamamladı. 1990-1993 yılları arasında Bayındır İnşaat'ta Mühendis olarak çalıştı. Gümüşova-Gerede otoyolunu tamamladı. 1993-1994 yılları arasında Yerköy ayrımı Yozgat Sorgun devlet karayolları inşaatında Öngün İnşaat'la çalıştı. 1995 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mesken ve Gecekondu İşleri Müdürlüğünde vazifeye başladı. Sırasıyla Yol bakım ve Onarım müdürlüğü, Zemin ve Deprem inceleme müdürlüğü, Trafik müdürlüğünde, müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 2004 yılında Sivas Akıncılar Belediye Başkanı seçildi. 2009 yılında tekrar aday gösterilip Ak Parti Akıncılar Belediye Başkanlığı'na 2. defa seçildi. Evli ve 3 çocuk babası olan Mevlüt Albayrak, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

Hakkında

Bilgiler 5.077 İlçe nüfusu: (2011)[1] Şehir nüfusu:

2.647

Köy ve belde 2.430 nüfusu: Yüzölçümü:

550 km²

Rakım:

1114 metre


Koordinatlar

40°4′47″K, 38°20′53″D

Tarihçe [değiştir] Tarih şimdilik bize Anadolu’nun en eski sakinlerinin ETİLER olduğunu göstermektedir. Elde bulunan ve görülen bütün tarih ve haritalarda işaret edildiği üzere Etiler’in Kelkit ırmağı havzasını ihtiva eden bir sınıra sahip oldukları bilinmekte ve görülmekte olması sebebiyle Akıncılar ilçe ve köylerinin bulunduğu coğrafik bölgenin en eski sakinlerinin de Etiler olması ihtimali ve varsayımı kuvvetlidir. Sonrasında; Amazonlar, Kimriler, Medler Ve Persler, Pontlar, Sezar ve Roma İmparatorluğu, Danişmentliler, Mengüçoğulları, Selçuklular, İlhanlılar, Ertana Beyliği, Akkoyunlular Ve Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim olmuş, bu bereketli topraklar medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Akıncılarla ilgili en kesin bilgiler 1071 yıllarıyla başlamıştır. Orta Asya'dan göç eden Türkmen boylarının Anadolu’daki ilk yerleşim bölgelerinden biri olan Akıncılar; Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ ın kumandanlarından Emir Danişment’ in Kelkit Havzasını da içine alan geniş bir bölgeyi Selçuklu topraklarına kattığından bölgeye gelen Türkmen boylarından birini şimdiki Akıncılar İlçe Merkezinin 1 km. güneyindeki Söğütlüdere Mevkiine yerleştirmiştir Söylenen rivayetlere göre burada özellikle keçi besleyerek geçimlerini yapan Türkmen boyunu yapmış olduğu barınaklar ve keçi ağıllarının izlerine rastlanmaktadır. Aynı mevkiide bulunan ve simdi orman içerisinde kalan "Dümdüzleri" ve "Ali Tarlaları" adı verilen boş alanlarıda tarla olarak kullanmışlardır. Buralarda ektikleri mahsûller her nedense ilk yıllarda az olduğundan, kurdukları köy "Az-biter" adını almıştır. Türkçe bir kelime olan "Azbiter" daha sonraları "Azbider" ve "Ezbider" olarak söylenmeye başlanmıştır. l. Bölge şimdiki Akıncılar ilçe merkezinin bulunduğu iki ana bölgeye (Yukarı ezbider “Ezbider Bâla” , Aşağı Ezbider “Ezbider Zir”) ayrılmış durumdaydı. Karahisar-ı Şarki, bugünkü adıyla Şebinkarahisar; 16. yüzyılda, kendi adıyla anılan Karahisar-ı Şarki Sancağı’nın merkez kazasını teşkil etmekteydi. Sancağın kapladığı alan, günümüzde Giresun, Gümüşhane ve Sivas illerinde yer alan ilçelere tekabül ediyordu: Giresun ilinden Alucara, Şebinkarahisar ve Çamoluk; Gümüşhane ilinden Şiran ve Sivas ilinden Koyluhisar, Ortakent, Suşehri, Akıncılar, Gökçekent ve Gölova, Karahisar-ı Şarki sancağına dahil edilmişti. Coğrafi yönden de bir bütün, bir ünite teşkil eden bölge, idari bütünlüğünü, imparatorluk çapında yeniden düzenlemelerin yapıldığı 19. yüzyıla kadar korumuştur. Bununla beraber büyük seyyah Evliya Çelebide Ezbider'in: Şebinkarahisar toprağında, bağlı, bahçeli memur bir Türk köyü olduğunu yazmış ve Erzurum eyaletine bağlı olduğundan bahsetmiştir.•İlçe Merkezinde bulunan ve halk arasında "Gönen Çeşmesi" diye bilinen fakat asıl adının kitabesinde "Sultan Süleyman" Çeşmesi” olduğu belirtilen çeşmenin 1647 tarihli kitabesinde Ezbider'in o tarihlerde Şebinkarahisar'a bağlı bir köy olduğu belirtilmektedir. Osmanlıca yazılı olan bu kitabede;"Karahisar-ı Şarkiye bağlı Ezbider köyü Sultan Süleyman Çeşmesi, Allah ona rahmet etsin ve onu affetsin, bu çeşmenin yapılmasına sebep olan. Sultan İbrahim'in oğlu Sultan Mehmet'in Allah mülkünü ve saltanatım daim eylesin" yazılıdır. İlçe merkezine 1800’lü yıllarda Ermeniler yerleşmişler ve 1835’de kilise yapmışlardır. Bu Dönemin kalıntıları Manastır bölgesinde bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve Doğu Anadolu Bölgesinde yaşanan Ermeni tehciri sırasında, burada da Ermeniler tarafından karışıklıklar çıkarılmış ve sonunda Ermeniler kiliselerini ve manastırı yakarak doğuya kaçmışlardır. Bu kiliseler daha sonra 1939 Erzincan Depreminde yıkılmıştır. Mustafa Kemal ATATÜRK Erzurum'a gidişinde 29 Haziran 1919 da, Kongre dönüşünde ise 1 Eylül 1919 Pazartesi günü İlçe topraklarından geçmiştir. Yolda otomobiline aldığı zamanın Ezbider Mektep Muallimi olan, Sıyrındı'lı Hoca İsmail Efendiyle birlikte Suşehri'ne kadar beraber yolculuk etmişlerdir. 1860 yılında Suşehri ilçe olduğunda Akıncılar (Ezbider) Nahiye olmuştur. Akıncılar’da Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte küçük bir Belediye teşkilatının kurulduğu ve 1932 yılına kadar olan bu kısa dönemde, Hatipoğlu Ali Efendi ve Hüseyin Efendi ile Uğruncalı Tevfik Efendi'nin Reislik yaptıkları bilinmektedir. 1932’de Akıncılar (Ezbider) Sivas’a bağlanmıştır. Nüfus Memurluğu kurulmuş, 1974 tarihinde çıkan yangında Hükümet Konağının yanması nedeniyle Suşehri’ ne nakledilmiştir 1958 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. 1962 yılına kadar adı Yukarı Ezbider olan nahiyenin adı bu tarihte “Akıncılar” olarak değiştirilmiştir. Akıncılar 20/05/1990 tarih ve 3644 sayılı Resmi Gazete de yayınlanan kanunla Suşehri’nden ayrılarak ilçe olmuştur. KÜLTÜR ve YAŞAM kıncılar yöresi kültürel özellikleri, dilin kullanımındaki yöresel farklılaşma, yerel ağızlar, geleneksel müzik, yöresel yemekler, düğün nişan kız isteme gelenekleri, festivalden oluşur. 1. Dilin Kullanımındaki Farklılaşmalar ve Yerel Ağızlar


Akıncılar yöresi dil ve anlatım bakımından İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin geçiş bölümünde yer alması geçiş iklimine sahip olması nedeniyle bu iki bölgemizin özelliklerini taşır. Yerel ağız gelişme sürecinde geçirilen yönetsel ve toplumsan değişmelerden, bunların etnik yapıda doğurduğu karışımlardan izler taşır. Halkın kullandığı dil, kurallı Türkçe'den bölgesel ağız olarak farklılaşır. Ses bilgisi bakımından, halkın kullandığı dilde temel ünlü, ünsüz seslerin, farklı vurgu vetonlamalarından kaynaklanan çeşitleri bulunmaktadır. Yöremizde dil benzeşmesi güçlüdür. Yapılarının özelliği itibiriyle ses benzeşmesine uymayan kimi ekler de yerel ağızda dil benzeşmesinin etkisinde kalır. Örneğin, gel-i-yor-um (geliyrim), koş-u-yor-um(goşiyrım), getir-i-yor-uz(getüriyrük) gibi. "ile" edatının ses değişmesi ve hece kaynaşması ile oluşmuş " ına, ina, nan" gibi bir bölümü yada tümü ekleşmiş türleri de ses benzeşmesine uymuştur. Örneğin, şunun ile (şununan), tırpan ile (tırpan-ınan), (motor ile) motorunan gibi. Yerel ağızda ünlülerin değişmesi, ünsüzlerin ünlülere etkisiyle oluşur. Kalın ünlülerin incelmesi, ince ünlülerin kalınlaşması, düz ünlülerin yuvarlaklaşması, yuvarlak ünlülerin düzleşmesi, geniş ünlülerin düzleşmesi, geniş ünlülerin daralması, dar ünlülerin genişlemesi şeklinde gerçekleşen değişmeler yaşanır. Örneğin, serhoş(sarhoş), goley gelsin(kolay gelsin ), temam(tamam), ırahat(rahat), metire(metre) ıhtıyar(ihtiyar) gibi. "k" ve "g" seslerinin değişimi en bilinen ünsüz değişimidir ve yörede yaygındır. Ünsüzler yönünden görülen başlıca değişmelere örnekler şunlardır. K/g değişimi: Nagadar(ne kadar), gardaş(kardeş), gavuşmak (kavuşmak) gibi. K/h değişimi: Ahşam (Akşam), çıhar (çıkar), yumuşak(yumuşah) bahacan(bakacaksın) gibi Ç/ş değişimi: ağaşlar (ağaçlar), reşberlik (rençberlik) gibi. V/f değişimi: fişne (vişne), fites(vites) gibi. R/n değişimi: az soğna(az sonra) R/l değişimi: kelpetün(kerpeten) y/ğ değimişi: beğ (bey) Siğinmek (saklanmak), seğirtmek (koşmak) çit (yazma, eşarp), sitil(kova, bakraç), kokoroz(mısır koçanı), patik(patates), erük(kayısı), teşt (bir çeşit demir leğen), gelüç (orak), dekmük (tekme), demür (demir) mazut (mazot) keküç(çekiç), başın sağa gitmek (baş sağlığına gitmek) gibi örnekler ise yöremize özgü sözlerdir. 2. Geleneksel Müzik ve Halk Oyunları

Uzun ve kırık hava grubunda yer alan türküler yöreye özgü türkülerdir. Bu türküler herhangi bir enstrüman eşliğinde söylenebildiği gibi salt sözlerle de ifade edilebilmektedir. Kırık hava grubundaki müzikler daha çok düğünler, eğlence ortamlarının müziğidir. Yörede türkülere eşlik eden enstrümanlar, bağlama, davul, zurna, kemençeden oluşur. Halk oyunları sınıflamasında yöre halay grubuna dahildir. Halay karakteristiğinde sergilenen oyunlar, Dik, Düz, Hoş bilezik, Güzeller ve üçayaktır. 3. Yöresel Yemekler:

Akıncılar mutfağı yörede yetişen ürünler etrafında gelişmiş bir mutfaktır. Bu coğrafyada tarımsal ürünlerin çok çeşitli olmaması mutfağı ve beslenme alışkanlıklarını etkilemiştir. Yemeklerde kullanılan malzemeler ağırlıklı olarak yörede yetişen patates, buğday, nohut, fasulye gibi ürünlerden oluşmaktadır. Aynı zamanda pekmezin yaygın kullanıldığı görülmektedir. Tahıl (un) ve etten oluşan yemek çeşitleri yöre halkının damak zevkine uygun düşmektedir. Akıncılar'ın tüm yerleşimlerinde kışlık yiyecekler yazdan hazırlanır. Hazırlıklardan en önemlisi bulgur kaynatmadır. Bulgurun hazırlanışı kullanım biçimine göre iki türlüdür. Nispeten iri taneli bulgura "düğü", ince kırılmış bulgura "fıtı" denir. Diğer hazırlıklar pekmez yapımı, salça yapımı, meyve-sebze kurutmadır. Meyvelerin ince dilimlere ayrılıp kurutulmasına "kak" adı verilir. Bunlar kışın komposto vb. yapımında kullanılır. Başka bir hazırlık, turşu, yufka ev makarnası yapımıdır. Yufka yapımı, yardımlaşmaya ihtiyaç duyulan bir hazırlıktır. Kadınlar bir araya gelip her gün bir ailenin kışlık yuvfasını hazırlarlar.Yöremize has bir diğer kış hazırlığı ise fırınkuru dur. Fırınkuru halka haline getirilen hamurun kurutuluncaya kadar pişirilmesidir. Kalorisi düşük bir çeşit peksimet de denilebilir. Fırınkuru hazırlandıktan sonra tazeliğini uzun süre korur. Hafifçe ıslatılarak yanında peynir yada çökelek ile yenilir.


Yöresel yemeklerden en önemlileri fıtı çorbası(düğü çorbası), sütlü çorba, gatıhlı çorba, nohutlu yahni, üzüm dolması(sarma), keşkek, döğmeç, patatesli bulgur pilavı, toyga çorbası, yufkalı bulgur pilav, çiçek dolması (kabak çiçeği dolması) madımak ve pancar çorbası(ısırgan vb gibi bir çok bitkiyi içerir.), evelik dolması, turşu mıhlasıdır. 4. Düğün Nişan Kız İsteme Gelenekleri:

Söz Kesme: Kız isteme esnasında, gelenlere söz kesme işareti olarak erkek tarafından gelen şeker ikram edilir. Eksik Görme: Düğünden bir hafta önce erkek tarafının gelinin, kız tarafının da damadın ihtiyaçlarını almasına "eksik görme" denilmektedir. Yol: Gelin götürülmeden önce kız tarafına komşuları tarafından götürülen hediyelere yol denir. Çeyiz dizme: Gelinin baba evinden alınıp koca evine götürüleceği günden önce kız tarafının gelinin eşyalarını erkek evine götürülmesidir. Saçı: Gelin damat evine geldiğinde damat tarafından saçı denilen metal para, şeker ve kuruyemiş karışımı bir tepsiden gelinin üstüne doğru saçılır.

5. Festival Her yıl geleneksel olarak Ağustos Ayının son haftası ile Eylül başlarına denk gelen Cuma Cumartesi ve Pazar günlerinde 3 gün süre ile yapılan Kültür, Sanat ve Kavun Festivali yapılmaktadır. KÜLTÜR ve TURİZM FESTİVALLER; Her yıl Ağustos ayını son haftasında Akıncılar Kültür, Sanat ve Kavun yapılmaktadır. Festival, Kelkit vadisinin en uzun soluklu ve yaz mevsiminde bölgede en son yapılan şenliğidir. Bu yıla kadar 11.si yapılan festival 1995 yılından beridir, hem ilçe tanıtımı hem de gurbetteki insanla sıladaki insanı kavuşturup hasret giderme özelliği ile de vazgeçilmez olmuştur. Camiler; ilçe merkezi ve köylerinde tarihi ve kültürel değeri eskiye dayalı olmakla birlikte yeni camiiler mevcut olup, bunlardan İlçe merkezinde 3 camii vardır. Akıncılar Yukarı Mahallede bulunan Hatipoğlu Camii en eski camiidir. Türbeler; ilçeye bağlı Doğantepe Köyünde Bahattinşeyh Türbesi, Yusufşeyh Köyünde Yusufşeyh Türbesi vardır. - Bahattinşeyh Türbesi: Hicri 1320 (Miladi 1886) tarihli Sivas Salnamesinin 452. sayfasında; ( Meşhur Allah dostlarından Kara Yakup Gazi, Şeyh Bahaeddin Veli ve Çoban Dede�in türbeleri ismi geçen ilçede bulunup zaviyeleri hayatta ve faaliyettedir. Adı geçen Kara Yakup Ağa ilk dört büyük halifeden Hz. Ebu Bekri�-Sıddık (r.a.)�n temiz neslinden olup zaviyeleri hizmete amadedir. Şeyh Bahaaddin Veli�in çilehanesi dağın bitiğinde bulunup asasıyla çıkardığı suyun damlaları tesbih tanesi gibi farklı renklerde gözler önünde canlanır.) denilmektedir. Bir yazıya göre de Hazreti Peygamber efendimizin sahabelerindendir, Hazreti Peygamberimizin "Hepiniz bir ok atıp okların bulunduğu istikamete gidiniz ve orada İslamiyet� yayınız" emrine uyar. Şeyh Bahattin Hazretleri de okunu bu köyümüze gelir bulur. Civar il, ilçe ve köyler Bahattinşeyh�n Türbesine gelerek buralarda mevlit okuturlar. Mağaralar; Akıncılar merkezde "Deliklitaş" adında bir mağara ya da eskiden kiliseye bağlantısı olduğu sanılan yeraltı tüneli, Doğantepe köyünde Bahattinşeyh deresinde Çilehane adında bir mağara bulunmaktadır.


Kalıntılar; Göllüce Köyünde 1800�ü yıllrdan kalma Kilise kalıntısı, Aşağı Yeniköy sınırları içerisinde Çeçen Beyleri zamanından kalma Hamam Kalıntısı bulunmaktadır. Ayrıca İlçe Merkezinde bulunan ve halk arasında "Gönen Çeşmesi" diye bilinen fakat asıl adının kitabesinde "Sultan Süleyman" Çeşmesi�olduğu belirtilen çeşme vardır. 3- Sultan Süleyman Çeşmesi (Gönen Çeşmesi) (Akıncılar İlçe Merkezi) 1647 tarihli kitabesinde Ezbider'in o tarihlerde Şebinkarahisar'a bağlı bir köy olduğu belirtilmektedir. Osmanlıca yazılı olan bu kitabede; "Karahisar-ı Şarkiye bağlı Ezbider köyü Sultan Süleyman Çeşmesi, Allah ona rahmet etsin ve onu affetsin, bu çeşmenin yapılmasına sebep olan. Sultan İbrahim'in oğlu Sultan Mehmet'in Allah mülkünü ve saltanatım daim eylesin" yazılıdır.�BR> Kaleler; Doğantepe Köyünde Roma-Bizans devrine ait olduğu sanılan bir kale mevcuttur.Mesire Yerleri; Kılıçkaya Barajı göl alanı kıyısında Kayı boğazı mevkii, Akıncılar Karadağ'da Damdüzleri mevkii, Kılıçköy Koruluğu ve Kızıldağ'da Alaattin Çiftliği ve yöresi yaz aylarında piknik yerleri olarak kullanılır. Av Turizmi Ve Balıkçılık; Akıncılar ve çevresinde eti yenen av hayvanlarından; tavşan, keklik, ördek avı, ayrıca eti yenmeyen hayvanlardan; kurt, tilki, ve son yıllarda özellikle ziraat ürünlerine fazlaca zarar veren yaban domuzu avı yapılmaktadır. Kızıldağ'da alabalık, Kılıçkaya barajı gölü Kelkit ve Şeyhnigar çaylarında sazan ve yayın balığı avı yapılmaktadır. Sağlık (Kaplıca) Ve Dağ Turizmi; ilçemizde önemli bir kaplıca bulunmamakla birlikte yapılan araştırmalarda, Eskibağ köyünde Çermik mevkiinde bulunan bir maden suyu kaynağının böbrek ve idrar yolu hastalıklarına iyi geldiği söylenmektedir. Doğantepe Köyünde Bahattinşeyh Türbesi yakınında kaynak olarak çıkan ekşi suyun, içildiğinde böbrek ve idrar yolu hastalıkları, yıkanıldığında ise deri hastalıklarını iyileştirdiği söylenir. Kış aylarında dağ turizmi imkanları yoktur. Ancak yaz aylarında Kızıldağ gezilmektedir. ( Kaynak: Aslan USLU - Halk Egitimi Merkezi Müdürü) Ekonomik Durum İlçenin temel geçim kaynakları tarım, hayvancılık ve arıcılıktır.

Yeraltı zenginliklerinden Doğantepe ve Kılıçköy'de krom yatakları vardır. Ancak son yıllarda işletme durmuştur. DSİ kanal çalışmalarınd Akıncılar Hınterler mevkiinde linyit kömürüne rastlanmıştır. Akıncılar'da bir Ziraat Bankası Şubesi, Akıncılar Sulama Birliği, Tarım Kredi Kooperatifi, Köylere Hizmet Götürme Birliği, S.S. Akıncılar Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, S.S. Akıncılar Taşıyıcılar Kooperatifi faaliyettedir. Bu kuruluşların ilçenin ekonomik hayatına katkıları oldukça fazladır. Akıncılar’da her yıl Ağustos ayının son haftasında veya Eylül ayının ilk haftası “Kavun Festivali” yapılmaktadır.

İlçede genelde hayvancılığa dayalı tesisler gelişme göstermekte olup, mandıracılık ve süt entegre tesisi mevcuttur. Ayrıca demircilik, oto tamirciliği de yapılan işler arasındadır. İlçede küçük sanayi sitesi bulunmamaktadır. ULAŞIM Akıncılar’a yılın her mevsiminde karayolu ile rahatlıkla ulaşılabilir. İlçe Erzincan-Tokat karayolunun 4 km güneyindedir. Bazı doğu illerinin İstanbul ile bağlantıları bu yoldan yapılmaktadır. Bu da ulaşımda kolaylıklar sağlamaktadır. Ayrıca İran’dan gelen araçlar çoğunlukla bu yolu kullanmaktadırlar. İlçe merkezindeki otobüs işletmesi Ankara ve İstanbul'a her gün düzenli sefer düzenlemektedir. Her gün Sivas’a dolmuş seferleri başlamış olup, haftada iki gün Erzincan’a otobüs çalışmaktadır. Suşehri ile her gün ortalama karşılıklı dört sefer vardır. İlçe Sivas’a Gemin Deresi geçidinden 144 km, Suşehri Karabayır geçidi üzerinden 173 km, Kızıldağ üzerinden 210 km’dir ALTINYAYLA 1980 yılında Ankara-Çubuk'ta doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. 2003 yılında Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu.


Meslek yaşamına 2004 yılında Maliye Bakanlığı Vergi Denetmen Yardımcısı olarak başladı. İçişleri Bakanlığı'nın açmış olduğu kaymakam adaylığı sınavını kazanarak 2005 yılında Bolu Kaymakam Adayı olarak Mülki İdare Amirliği mesleğine intisap etti. Denizli-Beyağaç ve Manisa-Köprübaşı ilçelerinde kaymakam vekilliğinde bulundu. İçişleri Bakanlığı tarafından bir yıl süreyle gönderildiği İngiltere'de yabancı dil eğitimi yanında İngiliz Yönetim Sistemi üzerine çalışmalarda bulundu. Antalya Gündoğmuş İlçesinde iki yıl görev yaptı. 2010 yılında Akdeniz Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim dalında Yüksek Lisansını tamamladı. Özlem Kıyak ile evli olup, 1 çocuk babası olan Kaymakamımız Sayın Cemil ÖZTÜRK, 27 Temmuz 2010 Tarihli ve 27654 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Kaymakamlar Kararnamesi ile Altınyayla Kaymakamı olarak atanarak, 13 Ağustos 2010 tarihinde ilçemizde görevine başlamıştır.


Sivasspor

1967 Mart ayında Nusret Akça, Hüseyin Yıldırım, Hüseyin Pala, Nurettin Tarıkahya, Yalçın Özden gibi isimler ilk olarak o günün Belediye Başkanı Ahmet Durakoğlu'na ve dönemin Valisi Vefik Kitapçıgil'e giderek durumu anlatırlar. Vali olaya çok sıcak yaklaşır ve kurulacak olan kulübün yalnızca sportif açıdan değerlendirilmemesi gerektiğini dile getirerek bu oluşumu şehrin kültürel, ekonomik ve sosyal hayatına da büyük bir hareketlilik getireceğini belirtir. Valinin dile getirdiği son derece olumlu sözlerini duyan kurul üyeleri sevinirler. Sivasspor kurulacaktır. Hemen kuruluş hazırlığına başlanır. Çünkü 1967-1968 sezonuna Sivasspor yetiştirilmelidir. Mayıs ayının ilk günlerinde hazırlıklar hemen hemen tamamlanmıştır. Takımın renkleri konusuna da açıklık getirildikten sonra, 9 Mayıs 1967 tarihli gazeteler Sivassporun kurulduğunu yayınlamaya başlar. "Osman Paşa Caddesi, numara 1" Sivasspor'un kulüp binası olarak belediyeden 50 liralık sembolik bir ücret karşılığında kiralanır. Kulübün ilk telefon numarası da 2283'tür.

Sivasspor tarihinde ilk Yönetim Kurulunu oldukça zor görevler beklemektedir. Kollar sıvanarak büyük bir heyecanla işe başlanır. Bu kulübü kuranlar başlangıçta takımın doğrudan ikinci lige alınacağını düşünürler. Ama evdeki hesap çarşıya uymaz ve bu iş göründüğü kadar kolay olmayacaktır. Kulübün ikinci lige alınması isteminin iletilmesi için, Kulüp Başkanı Ahmet Durakoğlu, Genel Sekreter Nurettin Tarıkahya, Kulüp Amiri Hüseyin Yıldırım ve yönetim kurulu üyeleri Nusret Akça, Yalçın Özden (Tüccar) ve Hüseyin Pala'dan oluşan bir heyet Ankara'ya gider. Ankara'da başvuru yapılır. Bu başvuru sonrasında o günün Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak, bir kurulla incelemelerde bulunmak üzere Sivas'a gelir. Sivas dönüşü yazılan rapor hem Yönetim Kurulunu, hem de tüm Sivas'lı sporseverleri büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Zira raporda tesis ve altyapı yetersizliğinden istemin yerine getirilemeyeceğinin belirtilir. Yönetim Kurulu kısa süreli bir şok yaşadıktan sonra harekete geçer. Bütün yollar denenecek ve Sivasspor mutlaka ikinci ligde oynayacaktır. Başta Vali Vefik Kitapçıgil olmak üzere şehrin ileri gelenleri Ankara üzerinde baskı oluşturur.


Yönetimde bulunan Nusret Akça ve Hüseyin Yıldırım gibi aynı zamanda siyasi partilerin İl Teşkilatında görevliler aracılığıyla baskı siyasi bir boyut kazanır. Spor Bakanı Kamil Ocak'la görüşülür. Sivas milletvekili Rıfat Öçten dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'den yardım ister. Bu isteğin içinde üstü kapalı bir tehdit de vardır. "Ya Sivasspor'u ikinci lige alırsınız; ya da Sivas'tan oy almayı unutursunuz." Bu istek yankı bulmakta gecikmez. Aynı günlerde Futbol Federasyonu bir de Şekerspor olayı ile uğraşmaktadır. Birinci ligden düşürülen Şekerspor, idare mahkemesine açtığı davayı kazanmış ve mahkeme kararı ile 1967-1968 sezonunda birinci ligde oynama hakkını elde etmiştir. Bu karar ikinci lig beyaz grupta Şekerspor'a ayrılan yeri boş bırakmıştır. Bu kadar olumsuzluk içinde şans ibresi Sivasspor'dan yana dönmüştür. Demirel'in talimatına zamanın federasyon başkanı Orhan Şeref Apak daha fazla direnemez ve Sivasspor 1967-1968 sezonunda Türkiye ikinci ligi beyaz gruptaki takımlar arasında yerini alır.

2005 yılına kadar bu ligde oynayan Sivasspor 2004-2005 sezonunda Turkcell Süper Lig'e çıktı. İlk iki sezonunda ligi 8.sırada bitirdi. 2007-2008 sezonunda ise büyük bir başarı göstererek şampiyonluğu kıl payı kaçırdı ve o sezonu averajla Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin gerisinde 4.bitirdi ve UEFA Inter-toto Kupası'nda Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı. 2008-2009 sezonunda ise bir önceki sezonda sergilediği grafiği devam ettirdi ve ligi şampiyon Beşiktaş'ın 5 puan arkasında 66 puanla ikinci bitirdi ve UEFA Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazandı.


Sivas Bizim