Page 1

. KITA P GEÇEN HAFTA

Aydınlık

70,003

OKURA ULAŞTIK 29 Mart 2013 Cuma Yıl: 2 Sayı: 57

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Kendine ait bir yolculuğun yok mu?

Zamanın kusuruna bakmayın

Milliyetçilerin yolu hangisi Sürgün yazarın ekmeği

Yollar bazen, fikrî yollar


Aydınlık KİTAP İÇİNDEKİLER

s. 4

Fırlat o eğreti giysiyi uzaklara

s. 5

Sürgün yazarın ekmeği

s. 6

Yollar bazen, fikrî yollar

s. 7

Kâtibe Bartleby’den seyirlik anekdotlar

s. 8 s. 9

Zamanın kusuruna bakmayın

s. 10

‘İstasyon şefi’ne övgü düzmek Ezilen milletlerin sosyalizm değeri

s. 11

Milliyetçinizi söyleyin size kim olduğunuzu söyleyeyim

s. 12-13 s. 14-15

Yeniden kurulmayı bekleyen enternasyonalizm

s. 16

NATO milliyetçiliği ve solculuğu

s. 17

s. 18-19

Yeni Çıkanlar

3

‘Türkün olan Türkmen eli çökünce!

Kendine ait bir yolculuğun yok mu?

Türk Milliyetçiliğinin İlerici rengi

29 MART 2013 CUMA

Çocuk-genç: Bu hafta kendine sihirli bir kütüphane bulmalısın!

s.20

Heidegger’i Türkçede Anlamak

s.21

Alıntı Test-Bulmaca

s.22

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Yayın Yönetmeni Haldun Çubukçu Yazıişleri Müdürü Damla Yazıcı damla@aydinlikgazete.com

Editör Pınar Akkoç pinar@aydinlikgazete.com

Yazıişleri İrem Halıç, Cenk Özdağ Sayfa Sekreteri Ebru Baysan

Kitabın kapağındaki fotoğrafında “Türk Milliyetçisi”nin üniformasına bakın... Almanlar Nazi dönemlerinin anılarından kurtulmak için albümlerini yok etmiş, III. Reich’dan kalan ne varsa hiçliğe ve unutmaya gömmeye çabalarken, hizmetkarları insanlığın giydiği o en rezil ve kanlı üniformayla kitap kapaklarında görünmekten ar etmemiş. Bir kez yabancının eline düşüp, kiralanmayasınız; ar damarınız çatlamıştır. Sovyet orduları faşist sürülerini kovalayıp, Berlin’e kızıl bayrağı dikerken, uşak başka bir efendinin hizmetine girmekte an tereddüt etmiyor. Kölelik ruhuna sinmiştir bir kere. Artık daha büyük bir efendinin, ABD’nin emrindedir… Onun üniformasını giyer. Daha temkinlidir, fotoğrafı kolay bulunmaz artık. Bunu “Türkçülük” için yaptığı iddiasındadır. Nasıl yapıyor? Bağımsızlık isteyen ülkelere, kurtuluş isteyen milletlere, devrim isteyen halklara karşı efendisinin verdiği emirleri yerine getiriyor. Toprak isteyen köylüye karşı ağanın, emeğinin kurtuluşu için mücadele eden işçiye karşı patronun , “Bağımsız Türkiye” haykıran öğrenciye ve bütün halka karşı emperyalizmin emrinde saldırıyor. Endonezya'da, İran'da, Doğu Bloku ülkelerinde “Türkçülük” için değil, ABD çıkarları adına çalıştı. Katıldığı operasyonlar veya ölümüne neden olduğu insanların Türkçülüğe karşı bir şeyleri yoktu, ilgileri ve bilgilerinin bile olduğu söylenemez; ama bir şey kesindi: hepsi ABD karşıtıydı. *** Onunla aynı tarihten, soydan, coğrafyadan kök bulmuş “Milliyetçiler” var öte yandan. “İstiklal-i tam” ilkesi için var olmuşlar, dövüşmüşler, uğrunda ölmüşler. Milletlerin gerçek kurtuluşunun toplumsal devrimde olduğunu zerre kadar ıskalamamışlar… Mir Sultan Galiyev, Molla Nur Vahidof, Mustafa Suphi… Ruzi Anayurt Savunması yapan halkına ihanet edip işgalcilerin emrine girerken, Molla Nur Vahidof Kırım – Kazan Sovyeti uğruna, emperyalist işgalcilerin Çek lejyonlarına karşı direnişi örgütlüyordu. Savaşırken esir düştü ve 19 Ağustos 1918’de idam edildi. İki “Türk”, iki tavır, iki yol… *** Kitaplar ve öğretenler bir tuhaf tarih üretiyorlardı. Türkçü olmaktan gurur duyan ama fazla okuyup, araştırmayan iyi niyetli bir kitle Türklük aşkına Osmanlıyı baş tacı edebiliyor. Hele bugünlerde ne moda! Oysa Osmanlı için Türk, göçebe Türkmen kitleleri, Kı-

zılbaşlar ve anlayışı kıt, Marsıvanın eşeği, boyun eğmez avamdı… Türk için de Osmanlı “kaypak”, sözüne güvenilmez, asalaklardı: “Aşağıdan akça çığın ötünce Katar başı mayaların sökünce Türkün olan Türkmen eli çökünce Kaypak Osmanlılar size aman mı” Koçaklamasında Dadaloğlu da böyle söylüyordu işte. *** Atatürk,Türklerin kaderini değiştirmiş en büyük devrimci ne demiş: “ Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor.”1922 (Atatürk'ün Bütün Eserleri, Cilt 20 - Nutuk II) *** Şimdi, padişah ordusu işgal güçlerinin kucağında Ankara’yı ele geçirmiş. Sevr ilk kez yürürlüğe konabiliyor, yeni adı “Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi” Ve egemenlik Türk milletinin elinden sökülüp alınıyor, Cumhuriyeti gibi… *** Doğan Kitap’ın Ruzi Nazar kitabı bir ibret belgesi olabilir mi? Hayır. Muhtemelen işi bitmiş, kenara kenara konmuş ajanın hissettirmeye çalıştığı gizli bir şeyler, açıkça da Amerikancılık propagandası var. Tanrı Türkü en başta bu “Türkçülerden” korusun! Peki o zaman “Türk Milliyetçisi” ne yapacak? Sayfalarımızda Hikmet Çiçek, Ali Rıza Özkan ve Arda Odabaşı, Enver Altaylı'nın kitabı üzerinden bunu tartışıyor... Gösteriyorlar, Türkçülerimizin, Milliyetçilerimizin önünde iki yol duruyor: Ya Ruzi Nazarların “Cia Türkçülüğü”yle hedeflerini ve sonuçta feleklerini şaşıracaklar… Ya da Büyük Gazi’nin yolunda, yeniden ve hatta eskisinden çok daha güçlü bir milli demokratik devrimle Cumhuriyeti yeniden kazanacaklar...

Sahibi

Reklam Servisi

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. Genel Müdür: Yalçın Büyükdağlı Genel Yayın Yönetmeni: Mustafa İlker Yücel Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt Tüzel Kişi Temsilcisi: Metin Aktaş Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22

Mir Seyit Sultan Galiyef ile noktalayalım: “Millet bir olsun, milletler eşit olsun” HALDUN ÇUBUKÇU

Genel Müdür Yardımcısı Saynur Okuroğlu saynur@aydinlik.com.tr

Müşteri Temsilcisi Kamile Karakadılar kamile@aydinlik.com.tr

kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

Eer Portekizli yazar José Saramago’nun anlatt gibi bir “körlük” yaamyorsak, kendimize ait yolculuu kefedip, tamamlayp gideceiz. Sonras m? Öncesini ne kadar baarabildin ki? SEZA ÖZDEMİR sezaozdemir@mynet.com Seni nasıl bir geleceğin beklediğini kim bilebilir? Ne kadar zamanın kaldı, yazgın ne (varsa tabii), kim bilebilir? Bu arada sen hala kendi yolculuğuna çıkamadıysan, bundan kime ne? Dünyanın ise umurunda olmayacağı besbelli. İşte, bir karaağaç dalı yine yeşerdi, güneşin kendini bir gösterip bir çektiği günlerde, erik çiçekleri tomurcuklanmak için kuliste sıra beklerken; bir düşün, gelecek yıl kış yine gelecek ve sonra yine bahar olacak. Kendini her şeyin nedeni sayacak kadar önemsemenin anlamı ne? Eğer Portekizli yazar José Saramago’nun anlattığı gibi bir “körlük” yaşamıyorsak, kendimize ait yolculuğu keşfedip, tamamlayıp gideceğiz. Sonrası mı? Öncesini ne kadar başarabildin ki? Girişteki ilk iki cümle, aslında Saramago’nun (1922-2010) “Yitik Adanın Öyküsü” adlı kitabının son cümlelerinin bizim için dönüştürdüğümüz hali. Böylece, Kırmızı Kedi Yayınları’nın art arda bastığı Saramago romanlarına Mart ayında eklediği “Yitik Adanın Öyküsü”ne (A Jangada de pedra / 1986) sondan başlamış olalım.

Ç ÇE K ÇEMBER Sadece usta işi anlatıları başkasına anlatamazsınız. Yazarın bugüne kadar okuduğumuz diğer kitapları (“Kabil”, “Bütün İsimler”, “İsa’ya Göre İncil”, “Körlük”) arasında, “Yitik Adanın Öyküsü” en anlatılamaz olanı. İber Yarımadası’nın günün biJosé Saramago

rinde Pireneler’in ortasından kopup anakara Avrupa’dan ayrılmasıyla başlayan yolculuğu; birbirini tanımayan beş kişinin bir sürü tesadüf (?) sonucu bir araya gelip yaptıkları yolculukla birleşiyor. Kopan yarımada (artık ada) önce batıya, sonra kuzeye, sonra da güneye doğru giderken; Joana Carda, Joaquim Sassa, Pedro Orce, José Anaiço ve Maria Guavaria’nın (ve bir de sonradan adı Sadık olacak bir köpeğin) hikayesi de kendi içinde bir rota izleyecek. Karakterlerin yolculuğunun zamansal izleğine baktığınızda, kimi zaman uygarlıkta geriye doğru bir gidiş hissedebilir ve bu gidişi modern yaşamla yitirdiğimiz insani özelliklerimize bir yaklaşma olarak ele alabilirsiniz. Ancak bu; yazarın empatiyi elden bırakmayan yanı sayesinde, asla ilkel-modern karşıtlığına dönüşmüyor. Karakterlerin kendilerini aynı kaderin eşlikçisi saymakla başlayan dostlukları; birlik olma, cinsellik, şevkat, kıskançlık, bencillik, acıma, sabır, sağduyu, keşfetme, anlama, bağlılık gibi pek çok dönüşümü geçirdikten sonra belki de tek “sabit” olan gerçekle, ölümle buluşuyor.

DÜNYA NE ALEMDE? Saramago, karakterlerini yaratırken onları her zamanki gibi toplumdan ve siyasetten ayrı düşünmemiş. Artık bir ada olan İber’in kendine has yolculuğu karşısında; Avrupa’nın, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’nin, Sovyetler Birliği’nin ve halkların tepkileri ne olabilir? Örneğin İberliler, tam Amerika’ya yaklaşırken birden yön değiştirip

okyanusta Latin Amerika ve Afrika arasına doğru yöneldiğinde; ABD Başkanı’nın yumruğu masaya neden vuracaktır? Ya da Avrupa’daki öfkeli gençlik, sokaklarda “Biz İberliyiz” sloganlarıyla eylemleri tırmandırmışken, acaba gerçekten İberliler’i mi düşünüyorlar ve Avrupa buna nasıl yaklaşıyor? Roman, bu anlamda beşerin uygarlık yolculuğunda zamansal birer öncü mekan olan eski ve yeni kıtaların karakteristik özellikleri hakkında da düşündürücü. Ama ne yazık ki Portekizli yazar, Asya’nın zamanına yetişemeden aramızdan ayrıldı. Saramago bugün hala yaşıyor ve bugünün dünyasında olan bitenleri bir romanına arka plan yapıyor olsaydı, acaba neler yazardı diye merak etmemek elde mi? Bir de Saramago’ya gerçeküstücü derler!...

insanoğlu, insanoğlu, yalnızca bir kez yaşıyor, bir daha asla.” Zira kendi yolculuğumuzu keşfedip, onu tamamlamak için sadece bir hakkımız var!

Dünyadan bir kalem, buradakilere ne hatırlatabilir?

“Yitik Adanın Öyküsü”nü tam sevinçle elimize almış, ilk sayfadaki “Her gelecek heyecan vericidir” (Alejo Carpentier) alıntısını okumuştuk ki; aklımıza bir soru takıldı. Türk edebiyatının seçkin yazarları artık neden üretmiyor ya da üretemiyor? Sonra Aydınlık Kitap’ın 15 Mart sayısında AhANLATININ ANATOMSN met Oktay’ın söyledikleri aklımıza ÇIKARMI geldi. O yüzden tüm yazarlarımıza ve Saramago, fantastik senaryolarını her zayazar adaylarımıza bu kez şöyle soruman gerçekle ustaca yoğurmuş bir kalem. yoruz: Kendi hikayelerinizi yazmaktan “Yitik Adanın Öyküsü”nde, buna kendi topniye korkuyorsunuz? raklarının İspanyol yazar Cervantes’ten “Barış, barış” derken en büyük sabaşlayan çağdaş anlatıcılık geleneğini de ekvaşı yaratacak olanların sözde haklaliyor. İber Yarımadası’nın tarihi ve kültürünü rını savunduğu insanlar, yoksulluk ve de yedirdiği roman, onağa zulmü yüzünden bugün larca farklı okuma yapabile köylerinden göçmek zobileceğiniz bir derya gibi. runda kalırken; siz neler yazıYazar burada kendi anyorsunuz? Çoruh kenarındalatısının da bir anatomiki köylünüz suyu için kendini sini sunmuş. Nasıl yazdıvincin önüne atarken, siz neyi ğını, hangi diyalogu/kayazıyorsunuz? Ada vapurunrakteri/tasviri neden ve daki 3 çocuklu kadın, aylardır nasıl okura sunduğunu bir pazarını çocuklarına ancak da açıklıyor. Böylece, yaayırabilmişken ya da bir orman zar / yazar adaylarının bu köylüsü, Silivri’deki çıplak dağ gözle de okuyabilmesi başında vatan nöbeti tutarken için ayrı bir kapı aralıyor. siz neyi yazıyorsunuz? Soka1969’dan ölümüne ğınızda araba çarpmış kediledeğin Portekiz Komünist rin yüzüne kimsenin bakmaYitik Adann Öyküsü, Partisi üyesi olan yazar, dığı bir kentte yaşıyorsanız; José Saramago, aynı zamanda bir aydın neyi yazıyorsunuz? Doğu’nun Krmz Kedi Yaynevi, kimliğine sahip olduğunu sessizlik ve sabır kültürü içinÇev: Dost Körpe, 320 s. bilerek yaşamış biri. Belde acıya dönüşen ama hayatın ki de o yüzden, 1998’de önünde sonunda güldüğü aşıkNobel Ödülü’nü aldığı zaman, bir röportajda ların hikayeleri hala bir yerlerde gerödülü nasıl değerlendirdiği sorulunca şöyçekse; sanal buluşma mekanlarındaki hangi “aşk”ları kurmacayla sevdaya le demiş: “Hayatımda aldığım en büyük ödül dönüştürebiliyorsunuz? Sahi, siz niye karım Pilar’dır. İşin aslına bakılırsa en büyazıyorsunuz? Anlayacağınız, aynı soyük devrim aşktır” ruları Jean Paul Sartre şöyle sormuşHazır dünya kendi çemberini yineler ve tu: “Niçin yazıyoruz? Kimin için yazıyenilerken, “Yitik Adanın Öyküsü”yle biz yoruz?” de, yine insanın varoluşuna, kendini dünİşte Saramago’nun “Yitik Adanın ya üzerindeki konumlandırışına, topluÖyküsü”, daha ilk cümlesiyle ülkemima, siyasete, bilime, kimliklere, çağdaş zin yitik kalemlerinin öyküsünü hatıryaşama (kent yaşamına, modern uygarlığa) lattı. Bir okur olarak tek bildiğimiz, onve Tanrı’ya bakışımızı muzipçe bir sorguların da tıpkı Saramago’nun taştan salı lamadan geçirebiliriz. Ama Saramago uya(İber) gibi kendi yönünü önünde sorıyor, “… çemberlerin kendini nasıl yinenunda bulacakları. İyi okumalar ve ayleyip durduklarını hala öğrenemeyense dınlık günler dileğiyle…


Aydınlık KİTAP

5

Fırlat o eğreti giysiyi uzaklara DAĞHAN DÖNMEZ daghan_donmez@mynet.com Goethe, “Şiirin ihtişamı Doğu’da öğrenilir. Bu şiire saf insanlık, asil gelenekler, neşe ve aşk girmiştir. Herkes insanlığın kurtuluşunun şiirde gerçekleşeceğine inanmıştır,” der. Onu, bu sözleri söylemeye iten ve aynı etkileşimin izlerini sürerek “Doğu-Batı Divanı”nı yazdıran İranlı şair Şirazi’dir. 14.yüzyılda yaşayan ve Farsçanın en büyük şairlerinden kabul edilen Şirazi’yi, Alman Romantizminin büyük ustası Goethe; “benzerim” diyerek niteler. Şirazi’nin etki sahasının, Goethe’yle sınırlı kalmadığı ve Osmanlı coğrafyasında dönemin birçok Divan şairi başta olmak üzere, Yahya Kemal’e kadar uzandığı görülür. Yanı sıra etkileşim, şiir ekolleri düzeyinde de yaşanmıştır. Esasen sarmal bir yapıdır bu. İçinde bulunulan yaşam iklimi, nasıl ki değişen ve gelişen sosyal hayatın alt kümesi ise, şiir de; doğduğu yaşam ikliminin bir alt kümesi, bir parçasıdır.

bu farklılaşma, anlaşılması zor, musikiye yakın şiir algısını derinden sarsmış ve muhtelif tezahürleri olsa da, şiirde öz peşinde koşan yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri de, İran’da “Beyaz Şiir” adıyla nam salan, şiir hareketidir. Fars ve Türk Edebiyatında, aynı dönemde yaşanan değişim ve etkileşimin son halkası olan “Garip ve Beyaz Şiir” akımının benzerliklerinden dem vuran bir giriş yazısıyla daha da anlam kazandı. Kendisi de bir şair olan Efe Murad’ın yayına hazırladığı kitap, Muşhiri’nin dizelerinin ışığında, İran şiirinin de karanlık sularında kulaç atmamıza olanak sağlıyor.

TEKNKTEN AZADE ÖZ

Giriş yazısında şunları söylüyor Murad: “Feridun-i Muşhiri, her ne kadar Ahmed-i Şamlu’nun yaşça akranı sayılsa da tam olarak bir Beyaz Şairi değil; o, “Yeni Şiir” de denen Nima-Şiiri ile Beyaz Şiir arasındaki geçişte, geleneğe yakın durmayı seçmiş bir şair… Garip Akımı’nın anlayışına paralel bir DOU RNN HTAMI düşünceyle, Nima, İran Edebiyatına şiirin asOsmanlı’da Farsçanın kültür dili işlevini len “teknik”ten azade bir “öz” olduğu inansürdürmesi ve hanedanın, iktidar erkine sa- cını getirmişti. (Benzer şekilde Selahattin Hilav, “Lautreamont ve Ötekiler” hip olması; az evvel bahse konu adlı yazısında Garipçiler’in yaşam iklimini tek çatı altında şiiriyet’ten kaçarak bulduklatoplamıştır. İki kültür arasında rı “eda”nın aslen şiirin özüne farklı ve fakat uyumlu bir şiir hasığınmak olduğunu savunyatı süregelmiştir. 17. yüzyılmaktadır.) Bu anlamda artık larda baş gösterdiği rivayet ediNima’ya göre, şiirin biçim teklen, Farsça yazan ozanların kaniğini oluşturan “vezin” ve leminde vücut bulan “Sebk-i “kafiye” gibi sanatlar, o şiirsel Hindi” akımı da bunun bir başözü taşıyıcılıklarını kaybetmiş ka örneğidir. Edebiyat tarihçive buna karşın, adeta kendilerinin deyimiyle, “Sebk-i Hinlerini şiirin asıl özü yerine dî etkisindeki şairler günlük koymuşlardır. Bunun nedeni, yaşamdan iyiden iyiye uzaklaştekniğin ya da şiirsel sanatın, mışlar; açık ve düz olan anlatım Seçme iirler, şairlerin aslen kendilerini meşyerine kapalı, mecazlı, güç anFeridun-i Muhiri, rulaştırdıkları bir araca dölaşılır bir şiir söylemişlerdir.” Pan Yaynclk, 143 s. nüşmüş olmasından çok, içDoğu şiirine dair en belirgin özellik, metnin başında alıntıladığımız; eriğin derinleşebilme ve farklı açılardan Goethe’nin de hayranlığının nedeni olan, şii- kendisini ifade edebilme özelliğini yitirmere insanlığın kurtuluşu gözüyle bakılması ve sinden kaynaklanmaktadır.” şiirin, ihtişamlı dizelerle örülü olmasıdır. Ta Dilerseniz bir alıntı da Orhan Veli’den yaki, Doğu coğrafyasında iktidar koltuğunun, palım: “Şiir bir söz sanatıdır. Söz ne hubulü savhanedan yerine sektelerle olsa da; halka terk tiyeden çıkan ses demektir, ne de yazının kaedilişine kadar… Bir başka deyişle, yaşam ik- ğıt üzerindeki görünüşü. Sözün hikmeti vülimindeki hava değişimine kadar! cudu, manalı oluşuna bağlıdır. Bu itibarla şiir Özdemir İnce bu tarih akışını şöyle ve mana arasında münasebetlerin en azamiözetler: “…Geleneksel şiir sesle, çağdaş si bulunacaktır.” (Cumhuriyet Dönemi Türk şiir ise sözcüklerle oluşmaktadır. Gele- Şiirinde Garip Hareketi, Hakan Sazyek, Türneksel şiirde, şiirin ses katmanı, çağdaş şi- kiye İş Bankası Yayınları, s. 84) irde ise şiirin anlam katmanı ağır basar. Şiirin anlam ya da ses itibariyle gitgide, yine Yani birincisi yatay, ikincisi ise yatay-di- içinde bulunduğumuz yaşam iklimine paralel; keydir.” (Tabularasa, Özdemir İnce, İmge bencilleştiği ama bireyselleşmediği bir atKitabevi, s.18 ) mosferde, böylesine bir şiir hazinesini dilimiŞiirin altında bulunduğu gök kubbede- ze kazandırdığından Pan Yayınları’na kendi paki değişim ve sosyal hayatta meydana gelen yıma teşekkür ediyorum.


6

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

Her satrn sonunda anlyorsunuz ki ekmek; hayatn insana yakr bir ekilde geçmesi için gereken, vazgeçilmez bir unsuru. Bar art ve sava nedeni, umut göstergesi ve umutsuzluk sebebi... ELİF SEDEF ÇELİK elifsedefcelik@windowslive.com

tüyle ya da geçmişte gördüğünüz ekmekle farklı olması durumunda hissettikleriniz; sabah fırına gittiğinizde burnunuza gelen taze ekmek kokusu… Bunların hepsi bedeninizin ekmekle kurduğu duyusal ilişkilerdir. Ağzınıza attığınız her lokma ekmekte bu bütünlük yer alır ve ekmek bedeninizle buluşur, bedeninize dönüşür. Yazar bunu, Kapadokya-Nyssalı Gregorius adındaki bir düşünürün “Ekmekte sahiden bedeni görebiliriz. Çünkü ekmek bedene girdiğinde, gerçekten insanın bedenine dönüşür” sözünü alıntılayarak gözler önüne sermiştir. Ekmek ve bedenin bir ortak özelliği de ölümlülüktür. Yazara göre buğday da beden gibi yaşlanır. Her ikisi de en sonunda birbirine benzer şekilde ölür. “Ekmek bedeni de tıpkı insan bedeni gibi ölümlüdür.” Yazar, insanların ölümlü oluşuna rağmen sürekli büyüyerek gelişen, insanlığın ortak akıl mirasını da ekmekle ilişkilendirmiştir: “Ekmek; bayatlar, sertleşir, küflenir. Çağlarca seyahat eden aslında tohumdur, deneyim ve ihtiyaçtır.”

Predrag Matvejevic

“Doğup büyüdüğümüz ülke, bize ekmeğinin tadını vermiştir. Kader bizi başka bir toprağa sevk ya da sürgün ettiğinde, bu tadı beraberimizde, içimizde götürürüz. Bu tadı yitiren, kendi ülkesinden ve kendinden bir şeyler yitirmiştir.” Yugoslavya’daki kardeş kavgasına karşı çıktığı için ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış bir yazar olan Predrag Matvejevic, ülke özlemini, ‘sürgün ve sığınma’ yerinden bu sözlerle dile getirmiştir. Yazarı bu kitabı yazmaya sevk eden en önemli etmen de, çocukluk günlerinde onu çok etkileyen iki anısının başrol oyuncusu: Ekmek. Bu kitapta ekmeği, varoluş serüveni ve tüm özellikleriyle yakından tanıyabiliyorsunuz. Ekmek, bilinen özellikleriyle karşınıza çıktığında insan hayatının ne kadar büyük bir parçası olduğunu yeniden fark ediyorsunuz. Hiç bilmediğiniz bir tarafıyla karşılaşınca da, yakın bir dostun beklenmedik bir yanını keşfetmişçesine şaşırıyorsunuz. Her satırın sonunda anlıyorsunuz ki ekmek; hayatın insana yakışır bir şekilde geçmesi için gereken, vazgeçilmez bir unsuru. Barış şartı ve savaş nedeni, umut göstergesi ve umutsuzluk sebebi...

FARKLI KÜLTÜRLERN FARKLI EKME VAR

zamanda Antik Mısır uygarlığı, Sümerler, HeHer kültürün yaşayış lenler, Romalılar, Rotarzı, giyimi, coğrafyasımenler ve Müslüman nın iklimi nasıl farklılık toplumların kültürleri gösteriyorsa ekmeği de o hakkında da ekmekle kültürün tarzına bükesiştiği ölçüde şaşırtıcı rünmüştür. Yazar bunu bilgiler bulmanız müm“Yolculuğa çıkanlar ve kün. yolculuktan dönenler naKitabın bir bölüdiren aynı ekmekten münde de Türk kültüyer,” sözüyle özetliyor. rüne rastlıyorsunuz. Kitapta ekmeğin klasik Açıkçası yazılan bilgileEkmeimiz, işlevinden öte farklı şerin ne kadar detaylı ve ne Predrag Matvejevic, Yap Kredi Yay., killerde kullanımlarınkadar büyük bir araştırÇev: Meryem Mine Çilingirolu, 194 dan da bahsedilerek, her manın ürünü olduğu gers. kültür içerisinde farklı çeğiyle en iyi orada yüzve önemli bir yere sahip olduğuna deği- leşiyorsunuz. Ekmek tarihimizi okurniliyor. ken bir yanda iftar vakti sıcacık yiyebilAyrıca kitapta ekmeğin serüvenini mek için uzun kuyruklarda beklediğimiz okurken, çeşitli kültürler hakkında da bil- Ramazan pidesiyle ilgili detayları öğregi alıyorsunuz. “Ekmeğimiz” bu yanıyla, nirken, bir yanda da somun ekmeğinin özellikle dinler tarihi ve kelimelerin eti- Fars kökenli bir kelimeden geldiğini öğmolojik kökenleri konusunda ilgi sa- reniyorsunuz. Sonrasında da “…ince ve hiplerine önerilebilecek bir kitap. Aynı esnektir, buğday unundan elde edilir,

EKMEK VE FAKRLK

onunla tatlılar, börekler yapılır” cümlesiyle tanıtılan yufka ile karşılaşıyorsunuz. Yazar aynı bölümde kültürlerin iç içeliği ve kardeşliğinden de bahsediyor. Kitabında anlattığı âdetlerin yalnızca Türk ulusu tarafından değil, Osmanlı İmparatorluğu döneminde birlikte yaşadığımız Balkan ulusları tarafından da korunduğunu dile getiriyor. Ekmek kültürünü yansıtan bazı sözcükleri, son Balkan savaşına dek Bosna’da, Hersek’te ve Kosova’da yalnızca Müslüman ailelerden değil, Hıristiyan ailelerden de duymanın mümkün olduğunu belirtiyor. Bu sözcüklerin susturulmasının sebebini ise, savaş dönemi bunu engelleyecek miktarda “ekmek, umut ve barış” olmamasına bağlıyor.

EKMEK VE BEDEN Ekmekle kurduğunuz temas, kabuğunun pütürlü mü, içinin yumuşak mı sert mi olduğu; ekmeğin hatıralarınızda yer eden tadı; görünüşü ve bu görünüşün hayallerinizde canlandırdığınız görün-

Kitapta bu adda bir bölüme ayrıca bir yer verilmemiştir her sayfanın bazı cümlelerinde çocukluğunu yoksulluk içerisinde geçirmiş yazarın bu konudaki düşünceleri ve taşlamaları yer almaktadır. Her biri ayrı bir özdeyiş niteliğinde olan bu tarzda cümlelerle genellikle Çingene atasözlerine yer verilen bölümlerde karşılaşacaksınız. Okurken en çok dikkatimi çeken cümlelerden biri bunun en güzel örneğini oluşturmakta: “Fakiri ekmekle dövseler, fakir yine de dövenin ellerinden öper.” Bir diğeri de bir lokma ekmek bulmanın, tüm toplumsal sorunların çözümünün anahtarı olacağına dair bir Çingene atasözü: “Yeryüzünde herkes için ekmek olsaydı, kilise ve mahkemeler boş kalırdı.”  Ekmek, çağlar boyunca insanlığın serüvenine eşlik etmiştir. Yaşayışını şekillendirmiş, kültürünün gelişiminde önemli yer oynamıştır. Ekmek tarihinin eski ve köklü oluşu kitabın en büyük malzemesidir. Kitabın yazılış amacı ise; kitabın ilk sayfalarında yer bulan bu cümlenin doğurduğu merak ve gizemle özetlenebilir: “İlk buğday başağının nerede ve ne zaman filizlendiği, belki de daima bir sır olarak kalacaktır.”


Aydınlık KİTAP

7

Yollar bazen, fikrî yollar Roman, parlayan güçlü deneme tadna, oradan adeta dilini yutmu, diyalogunu unutmu bir tiyatrocunun konumalarna, o konumalardan dökülen atmalara, kavgalara ve “Oyuncak Dünya”ya üniversite yllarndan damlayan aclara uzanyor neme tadına, oradan adeta dilini yutmuş, diyalogunu unutmuş bir tiyatrocunun konuşmalarına, o konuşmalardan döküDünyanın en büyük sayfaları, sahne- len atışmalara, kavgalara ve “Oyuncak leri ve beyaz perdeleri toplu taşıma araç- Dünya”ya üniversite yıllarından damlalarının camlarıdır. Kafasını cama yaslayıp yan acılara... camdan dünyaya bakan Düşünün, “Bir tiyatyolcunun zihninde de roya gittin ve yalnızca bir yolculuk başlar. Bu oyuncuları buldun. Tiyatyolculukta hatıralar, kızronun tiyatroda kapı dışarı gınlıklar, kırgınlıklar, edildiğini gördün. Tiyatro pişmanlıklar, yarım kalkovulmuştu. Oyuncuların mışlar, tamamlanmışoyunların mezar kazıcılalar, onaylanmışlar ve rı, definecileri olduğuna daha nice başı sonu beinandın. Oyuncular tiyatlirsiz duraklar vardır. roya tiyatroyu kovmak için Kimi zaman gülümsetir giderler. Ellerine metinler zihin yollarından gealırlar ve tıpkı dua okur çenler, kimi zaman çatgibi, defalarca bıkıp usantırır kaşları, etrafa memadan tiyatronun ruhunu rak saldırır. Ama çoğu kovana kadar okurlar.” dizaman bu yollarda yalyen bir tiyatrocu karaktenızlıktan gelen bir kalarin zihninde gördüğü oyun Fars, Fatih Balk, balık, sessizlikten çağve oyuncular sizi ve zihniCan Yaynlar, 112 s. layan bir gürültü varnizi doksan beş sayfada dır. nerelere taşırlar... Geçenlerde “Fars” isimli, bir küçük roman kondu avcuma. Mutlaka oku, FARS’TAN RAYLAR dendi, bu kitap özel bir kitap. İlk bakışBalkış’ın zihni dağıta toplaya yürüten ta “Fars”ı İran Farsı sandıysam da, kapağa romanının bir solukta okunup bitirileve yazara bakınca anladım ki, bir tiyatro bilmesinin tek sebebi sayfalarının “hacterimi olan, tiyatrodaki abartılı güldürü- men” yüzü geçmemesi değil elbet. Sebep yü anlatan farsmış bu fars. İstanbul Üni- onun ince, ipince gözlemleri, çıkarımlaversitesi’nde Dramaturji ve Tiyatro Eleş- rı, bu çıkarımların ders niteliğinde detirmenliği okuyan, sonra Bahçeşehir Üni- nemeler gibi değerli oluşu ve bu farsa hiç versitesinde Sanat ve İletişim üzerine yük- sırıtmayarak oturuşu olsa gerek. Yoksa sek lisans yapan Fatih Balkış’ın farsıymış. nasıl çekerdi bizleri Fatih Balkış’ın treni, Kitap eki takipçilerinin çeşitli gazeteler- hayat denen gidişatın “Fars”tan rayladen hatırlayacağı Balkış’ın “Yerçeki- rında. mi”nden sonra yayımlanan romanı. Ve kitaptan bir alıntı nokta olsun MURAT HATUNOĞLU murathatunoglu@yahoo.com

TIKIR TIKIR AKAN SAYFALAR Fars bana tren camının kitap sayfalarına değil, kitap sayfalarının tren camına dönüşünü izleme şansını tattırdı. Yazarın tıkır tıkır akan sayfaları, kısa süre sonra, tren camına yansıyan bir “rüyanın” gelgitlerle dolan, göndermelerle taşan sayfalarına, oradan da takır takır işleyen duygularına ve paldır küldür yaşanmış yaşantılarına gitti. Nerelere uğranmadı ki bu yolculukta... Romanda parlayan güçlü de-

bize: “Yazdığı altı romanla ve çektiği parasızlıkla, ülkemin yazarlık timsali olarak karşımda duruyordu. Bu ülkede yazarlar, diye düşünmüştüm, kısa zamanda kendilerinden bekleneni veremezlerse göz ardı edilirler. Yazarlar ortamı onları alıkoyduktan sonra, güdümlülük ilişkilerinin en alçaltıcısı böylece başlamış olur. Kafası çalışan bir yazar kendini bütünüyle onlardan uzak tutmalı. Kafası gerçekten çalışan bir yazar bu soytarılığa kendini kaptırmışsa vasatlıktan başka çaresi kalmaz.”


8

29 MART 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

KÂTİBE BARTLEBY’İN SEYIR DEFTERİ

Yapmamayı yeğlerim!

Şöyle bir düşününce her ne kadar yaratanların savaşçı ve asi olanlarını sevsem de fiktif yaratılardaki karakterler arasında en sevdiklerim bir şekilde kahraman olmaktan en uzak maraziler; tutulmuşlar, düşmüşler, kalmışlar, gidememişler, ölmüşler, kaybetmişler, istememişler, saklanmışlar, uyuyakalmışlar. Kanımca, onların en yücesi Melville’nin “Kâtip Bartleby”sidir. Tanışmış olduğunuzu düşünüyorum. New York’ta bir hukuk bürosunda yazmandır ama hiçbir şey yazmadığı gibi yapmaz da Bartleby. Biraz uzaktan dolu bir çöp poşeti, bir kaya, bir kütük, evde artık istenmeyen bir eşya sanabileceğiniz bir “kütle”dir ve her derde deva tek cümlesi vardır: “Yapmamayı yeğlerim.” Hele bu cümle yapmanız için ücret ödeyen patrona söylendiğinde iyice devasalaşır, bir özgürlük mottosu olur. Davranışını pasif direniş, ret ya da itaatsizle açıklamak yetersiz olur. Çünkü her üçünde de itki salt bilinçtir. Bartleby çoğu kez özel bir tercihi olmadan yapmamayı yeğler. Hareketsizlikten mallar mülkler ve en kötüsü aşklar kaybeden Oblomov ya da gencecik bir teğmen olarak birkaç aylığına gittiği Bastiani Kalesi’nden daha konakladığı ilk gece bir an evvel kurtulmak gerektiğine inandığı halde hiçbir zaman saldırmayacak düşmanları bekleyerek, kalede 54 yaşına giren Tatar Çölü’nün Giovanni Drogo’su gibi abuli de değildir üstelik... Moby Dick’in uğradığı başarısızlık, aldığı ağır eleştiriler, yayımcısının sonraki romanını basmaması, yoksullaşma

ULİ Sözcük defteri: AB in azalması en ad İr İstenç yitimi. k olması durumu; veya tamamen yo kluk, psikomotor sık görülür bir bozu pmak gerektiğini bir gerileme; ne ya mamak hastalığın bilip de bunu yapa iye tutulmuş hasayırıcı niteliği; abul e geçemeden, dütalar bir türlü eylem akla oyalanır ve şünmekle, danışm mazlar. hiçbir sonuca vara

olan Kafka da iş yaşamı, aile ilişkisi, aşkları ve yaratıları düşünülünce bir Bartleby’imsi.

K DKÇ KIZ ve KAFKA Simyacılar Sokağı, No.22, Prag adresinde tek göz oda evinde Bay Franz Kafka da paralel bir düşünceyle 16 Aralık 1910 tarihinde Günce’sine şu notu düşüyor: “Okuduğum öykülerde, oyunlarda, vb. gibi sözü edilen ikincil önemdederken Melville de Bartleby’leşip 19 sene New York’ta bir küçük ofiste memurluk (gümrük müfettişliği) yapıyor ve edebiyat dünyasında neredeyse unutuluyor. Bu dönem gümrükten fazla bir eşya geçişi olduğuna pek olasılık vermiyorum. Öfkeli bir Melville’in “on kaplan gücünde” olduğuna dair söylentiler var ve Melville de bunu kanıtlarcasına sıkı dostu Hawthorne’ye şöyle yazıyor: “Reddetmek harikuladedir, çünkü hoş ama daima verimli bir alandır. Çünkü evet diyen tüm insanlar yalan söyler, hayır diyenlere gelince, nasıl demeli, Avrupa’da gezen aklı başında seyyahların mutluluğu içindedirler. Sonsuzluğun sınırlarını yalnızca bir bavulla, yani egolarıyla geçerler. Oysa evet diyen tüm ayak takımı bir yığın bagajla yolculuk eder ve lanet olsun ki, gümrük kapılarından asla geçemeyeceklerdir.” Hava karardıktan sonra Prag sokaklarında, köprülerinde sözcüklerini arayarak süzülen melon şapkalı bir karartı

ki kişilere şu tutkunluğum. Onlara içimde duyduğum bu özdeşlik duygusu sonra. …’da gelin için giysi hazırlayan iki dikişçi kızdan söz edilmekte. Bu iki kıza ne olur? Nerede yaşarlar? Ne etmişlerdir ki oyunun bir parçacığı bile olamayıp tıpkı Nuh’un gemisi dışında yağmur seli altında boğulurken, salt ön sıra izleyicileri orada bir karaltı görebilsinler diye, tek bir kez yüzlerini kamara penceresine baktırmak için durup sıralarını beklerler?”

Ernest Kruschev’in bronz heykelini yaptı 1975 sonları...

Kruschev ve Neizvestny Moskova Sanatçılar Birliği, üyelerinin geçmiş otuz yıl içinde yaptığı çalışmaları sergiler. Sergilenen heykeller halkın yirmi senedir görmediği gibidir. Özellikle genç kuşak heykelleri ilgiyle karşılar. Kruschev, sergi binasından içeri yetmiş kişilik bir heyetle girer. Hiç beğenmediği sergiden ünlü heykeltıraş Neizvestny sorumlu tutulur. Aralarında sert bir tartışma geçer. Bir ara Kruschev sanatçıya, heykellerini yapabilmek için bronzu nereden bulduğunu sorar. Neizvestny yanıtı sadedir; “Çalıyorum.” ( John Berger / Sanat ve Devrim) Neizvestny’e bu yanıtı verdikten hemen sonra yapmış olabilir ‘intihar’ heykelini, kim bilir! NECİP FAZIL… ANLATTIKLARI HEP BOŞ “Ruhsallıklarını ben ruhsallık olarak görmüyorum. Psikolojik şair derler ya hani. Onlar ruhsallık değil aslında. Rasim Adasal vardı. Psikiyatristti. Heyecanlı heyecanlı konuşur; anlattıkları hep boş ama. Kısakürek de öyle. Herhangi bir gencin kolaylıkla yaşayabileceği şeyler; kadın bulamıyor, para bulamıyor, imkân bulamıyor, işte onlar. Derinlik yok.” Ece Ayhan’ın Necip Fazıl ve şiiri için düşünceleri (Aynalı Denemeler)

Ece Ayhan


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

9

Zamanın kusuruna bakmayın M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com “Ölme zamanım geldiğinde ölecek olan benim, o yüzden bırakın da hayatımı istediğim gibi yaşayayım.” – Jimi Hendrix Her yazarın ölümü, zamansız gelen bir ölümdür. Daha yazılacak onlarca eser, sarf edilecek binlerce kelime, eskitilecek günler, yıpratılacak kâğıtlar, biriktirilecek düşler onu beklemektedir. Şüphesiz bu yoldan gidilince, denilebilir ki her sanatçının ölümü de zamansız gelen bir ölümdür. Rest! İstisnasız her insanın ölümü zamansızdır; sulanacak bir çiçek, başı okşanacak bir kedi, sarılıp sarmalanacak belki bir evlat, ötüşü dinlenecek bir kuş, girilecek bir göl, göğsüyle karşılayacağı bir rüzgâr ve öğrenilecek yüzlerce öykü onu beklemektedir. Hangi istatistiğe dayandırıldığı pek belli olmayan 60 yıllık bir ortalamanın zihinlere çakıldığı bir çağda, erken gelen her ölüm Félix Francisco Casanova şoktur, yıkımdır, tsunamidir, ateştir, yastır ve en çok da elemdir. Aklımızdaki kazıntıdan ve gerildiğimiz çarmıhtan inip de bir nehrin kenarında, bir taşın üzerinde bir mesaj bulsaydık; taşta kaç yıl yaşayacağımız yazsaydı… On beş mi, otuz mu, kırk mı? Ne yapardık? Hırslarımızı, amaçlarımızı, ideallerimizi bırakıp da bir kenara, günün, dakikanın, saniyenin tadını mı çıkarırdık? Belki bir masa etrafına dizilip ziyafet verirdik örneğin. Kuş kovalar, ağaç sayıklar, deniz kusardık. Bir balıkçı kayığında uykuya dalardık. Yoksa tersine, kısa zamanın farkına varıp da projelerimize, ertelediklerimize, kazanacaklarımıza, kaybedeceklerimize hız mı kazandırırdık? Belki bir başka hayatın düşleri tek amacımız olurdu, seccade üzerinde alın, mumlar etrafında tütsü olurduk. Veya daha hızlı yıkardık örneğin, daha hızlı üretirdik, daha hızlı küserdik,

KUSURSUZ BR HAYATTA

daha fazla hırslanırdık. Belki hayata sürtüne sürtüne ateşi yakardık. Yoksa “ne gün, ne dün, ne yarın,” deyip göğüslenemeyecek baharı düşlemekten, görünemeyecek yaz için tohum ekmekten vazgeçip de her şeyi koy mu verirdik?

KUSURSUZ BR ZAMANDA Belki de göreceğizdir. Taşta ya erken bir ölüm değil de uzun bir ömür müjdelendiyse? Varsayalım beş yüz yıl. Nasıl olsa zaman benim diyerek, dönemin, değişecek toprakların, yıkılıp kurulacak şehirlerin tadına mı varırdık? Yıllar içinde bir bir yitireceğimiz insanlara daha fazla mı kulak verirdik? Kaybedeceğimiz için hiçbirine bağlanmak, hiçbirini sevmek istemezdik belki. Kemikleşirdik. Bir zamanı belgelemek istercesine resim çizer miydik? Sürreal zaten hayatımızken, sürreali kusmaya gerek görür müydük? Atları

İnsanın kendine verdiği cevaplar acımasızdır elbette. İster az, ister çok ömür, her iki durum için de verilen cevapların, çoğunlukla birbirine benzemesi düşündürücüdür. Neysek oyuzdur, bizi tanımlayan ne ölümlü bir makine oluşumuz, ne yaşadığımız dönem, ne de yaşadığımız süredir. Kürsüden sallanan parmak, üstüne atılan toprak ve Camus’nün son tükürüğü… Varlık ve öz, zamana karşı dokunulmazdır. Félix Francisco Casanova, 1956 yılında Santa Cruz de la Palma’da doğdu. Hayata ve edebiyata karşı erken yaşta bir farkındalık geliştirdi. “Bok Takımı” (Equipo Hovno) adında bir Rock grubu ve edebiyat hareketi kurdu. 17 yaşında Julio Tovar şiir ödülünü kazandı. Ona İspanya’nın Rimbaud’su dediler. Günlüğündeki bilgilere göre, yine on yedi yaşındayken bir ölümsüzün öyküsünü anlattığı “Vorace’nin Yeteneği” (El don de Vorace) romanını, kırk dört günde yazdı. Romanında aralara serpiştirdiği bir ölümsüzün gördüğü rüyalar akla kazınır. Deneysel şiirlerinin izleri romanına da yansır. Estetik homurtulara, doğayı betonlara bir zevk bahşeteslim ederken canımıza kıyder. (Öyküsünü mak ister miydik? Artık zihnibir başkasına mize kazınan yeni çarmıhta, cadeğil, kendisine nımız daha tatlı hale gelir miyanlatır gibi omdi? Düşün ki otuzundasın, yazunun üzerinşayacağın daha dört yüz yetmiş den bakan rusene var? Korkmaz mıydın? Her hunu ve şiirsel şey kendini savunmaktan ibaret anlatımını, kuolurdu belki. Herkes Brütüs’tü, sursuz yansıtaherkes hançer. Belki Bastian bildiği için kitaBalthazar Bux’a dönüşürdün. bın çevirmeni Dünyayı battaniye gibi sarınıp da Seda Ersavcı’yı beş yüz sene boyunca, hayatı kutlarım.) Ve okuyup duracağın iki yönlü bir Casanova, 1976 öykü sanırdın. Gülmeye de ağVorace’nin Yetenei, yılında, 19 yalamaya da daha çok vaktin olurFélix Francisco Casanova, şındayken, Sandu. Uzun ömrünün bilinciyle, zathaki Yaynlar, ta Cruz de Teten bıraksan bir süre sonra haÇev: Seda Ersavc, 155 s. nerife’de, ölümyattan silinecek canlara kıyabisüzlüğüne kavulir miydin? Hayatında hiç sinek veya böcek öldürdün mü? Kan kusan şarak hayata gözlerini kapadı. Banyovahşi tabiatında, hiçbir canlıyı etini da, gaz kaçağı dediler. Kusursuz bir hayemek için boğazladın mı? Uzun öm- yatta ve kusursuz bir zamanda öldü. ründe yoksa dünyayı da mı boğazlar- Çünkü okur, her şey zamanından önce dın? Kendi ideallerini, kendi geleceği- başlar ve zamanından önce biter. ni şekillendirmek için ölümlülere bütün Kitaptan bir alıntıyla, haftaya gööfkeni boca eder miydin? Hırstan ku- rüşmek dileğiyle: “…eğitilmiş vahşi durur muydun? Kendini yalnız hisseder bir hayvanın uğultuları bunlar, kendi miydin? En önemlisi, arkana hiç döner nefesinden kaçan evcil bir ejderhayım miydin? ben.”


10

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

‘İstasyon şefi’ne övgü düzmek Gençliimizde birine “Amerikanc” demek en büyük hakaret saylrd. imdi ise 12 yl süreyle (1959-1971) Ankara'da “istasyon efi” olarak görev yapan bir CIA ajanna övgüler düzen kitaplar yazlyor. Türkiye'nin haline bakar msnz? Kızıl Ordu kimliğini çıkarıp Alman üniforması giyiyor, Nazi savaş makinesinin paralı askeri oluyor. Artık Ruzi, 300’er ve birkaç küçük rütbeli subaydan oluşan bir bölüğün komutanıdır. (s.123) Vatan savunması terk edilmiş yerini işgalcilerin işbirlikçisi olmak almıştır. 1943 yılının ortaları, savaşın olduğu kadar Ruzi Nazar’ın hayatında da bir dönüm noktasıdır. Sovyet hücumu ile birlikte o da Almanya’ya kadar kaçacaktır.

HİKMET ÇİÇEK Düşünebiliyor musunuz, Ankara’da “istasyon şefi” olarak görev yapan bir CIA ajanına övgüler düzen kitaplar yazılıyor! Kitabın yazarı da eski bir MİT ajanı! Yani tam bir körlerle sağırlar durumu. Enver Altaylı’nın kitabının adı “Ruzi Nazar: CIA’nın ilk Türk Casusu”. Türkiye’nin haline bakar mısınız? Şimdi biraz gerilere gidelim… 26 Nisan 1998 günü yapılan Büyük Birlik Partisi’nin (BBP) 3. büyük kurultayının onur konuğu, Almanya’dan gelen Enver Altaylı’ydı. 3 Mayıs 1998 tarihli Aydınlık’ta, BBP kurultayında alkışlarla karşılanan Altaylı hakkında “MİT’te çalıştım, CIA ile tanıştım” başlıklı bir haber çıktı. Haberde Altaylı, Ruzi Nazar hakkında şunları söylüyordu: “Ben Ruzi Nazar’ı akıllı ve haysiyetli biri olarak tanıdım. Ben MİT’e girerken elbette MİT benim Ruzi Nazar ile olan dostluğumu biliyordu. Onun evinde bir yığın insan tanımışım. Mesela sayın Aclan Sayılgan, rahmetli Fethi Tevetoğlu hatırladıklarımdan bazıları. Ruzi Nazar merhum Türkeş’in dostu.” Şimdi gelelim bugüne Altaylı’nın bu kitabının yayımından bir süre sonra Milliyet gazetesinde Nuri Gündeş, Hiram Abas, Cevat Öneş, Mehmet Eymür, gibi eski MİT yöneticilerinin “efsanevi hocası” Fuat Doğu’nun 12 Mart anıları yayımlandı. (“12 Mart’ın Gizli Tarihi”, Oktay Pirim- Süha Abacıoğlu, Milliyet, 3-9 Mart 2013) Enver Altaylı’ya 1967 yılında “teşkilat”a girmesini teklif eden dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’dur. Fuat Doğu’ya Altaylı’yı tavsiye eden ise Alparslan Türkeş! Enver Altaylı, MİT okulunda istihbarat eğitimini tamamladıktan sonra Almanya’da “Sovyetolog” olarak göreve başlarken, CIA’nın Ankara istasyon şefi de Ruzi Nazar’dır.

AABEY-KARDE LKLER Türkistan göçmeni Altaylı ile Özbek Türkü Ruzi Nazar’ın 40 yılı aşkın yakınlığını Altaylı kitabında “bir ağabey- küçük kardeş ilişkisi” olarak tarif ediyor. Ama aynı yıllarda CIA ile MİT ilişkilerinin de bir “ağabey- kardeş” ilişkisi olduğunu unutmayalım! Altaylı’nın, “MİT’e girdiğimde Ruzi ve ben artık iki ayrı servisin mensubuyduk. Ve bu süre zarfında hiç görüşmedik. Servis terbiyesi ve kurallar öyle gerektiri-

AMERKANIN SES RADYOSU

Ruzi Nazar 1945’te Nazi faşistlerinin üniforması içinde efendilerine hizmet ederken yordu.” (s.13) sözlerini ise bir “latife” olarak anlamak uygun olur.

tında çalışan örgütün Ankara Maltepe’deki merkezinin bir katı CIA’ya tahsil edilmiştir.

TAVSYE EDENLEREDLENLER

NAZ’LERN PARALI ASKER

Altaylı’yı MİT’ e alması için Fuat Doğu’ya tavsiye eden Türkeş bir başka tanışmanın da aracısıdır. 1950’li yılların başlarında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda görevli Kurmay Yüzbaşı Fuat Doğu, “istihbarat eğitimi” için ABD’ye gönderilir. Fuat Doğu Ruzi Nazar’la orada tanışır. Onları tanıştıran ise o sırada ABD’de olan Türkeş’tir. (s.355) Enver Altaylı, Ruzi Nazar, Fuat Doğu ve Türkeş arasındaki yakın ilişki Doğu ve Türkeş’in ölümüne kadar sürecektir. Fuat Doğu, 1962 yılında Kurmay Albay rütbesindeyken MAH Reisi olur. 1965 yılında MİT yasası çıkana kadar MAH (Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti – MİT’ten önceki istihbarat teşkilatı) adı al-

Enver Altaylı “sol görüşlü Türk aydını için Ruzi, Türkiye’de 1959-1971 yılları arasında görev yapmış bir CIA ajanıdır,” diyor. Altaylı’ya göre bu “tarihi şahsiyet” hiç öyle değildir. Ruzi, bütün hayatını “Türkiye’nin bağımsızlığına” adamış bir “dava adamı”dır. Fakat Altaylı’nın kitabında bir başka “şahsiyet” çıkıyor karşımıza. İkinci Dünya Savaşı başlarında asteğmen rütbesiyle Kızıl Ordu saflarına katılan Ruzi, Alman işgaline uğrayan Ukrayna’da safını değiştirmekte tereddüt etmiyor. Ukrayna’da Almanlar tarafından esir edilen Türkistan, Tatar-Başkırt ve Azerbaycanlı Müslüman Türklerden Almanların oluşturduğu lejyonlara katılıyor.

Savaştan hemen sonra Sovyetler Birliği’ne karşı casusluk, terör, sabotaj, psikolojik savaş ve kara propaganda silahlarının kullanıldığı “Soğuk Savaş” yılları başlar. 1947 yılında CIA kurulur. 1949 yılında ABD’nin “Hür Avrupa Radyosu” nun (Radio Liberty – Özgürlük Radyosu) yayınları başlar. 1951’de Nazar, Almanya’dan ABD’ye göçer. “Amerikanın Sesi” radyosunun Özbekçe yayınlarında çalışmaya başlar. “Serbest gazeteci” Ruzi, 1954’ten sonra CIA mensubu olur. (s.303) Ruzi Nazar, 1959’un Aralık ayında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde istihbarat görevlisi olarak vazife yapmaktadır. 27 Mayıs, Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimleri ve 12 Mart 1971 müdahalesinin yakın tanığı olacak ve Ankara’da çok sayıda siyasetçi, bürokrat, işadamı, gazeteci ve askerle yakın “dostluk” kuracaktır. Bu arada şunu belirtelim 27 Mayısçılar arasında, aralarında Türkeş’in de bulunduğu 14’lerin tasfiyesi sırasında, 14’leri kurtaranın Ruzi Nazar olduğu iddiası, Altaylı’nın uydurduğu bir söylentidir. Gene Altaylı’nın 1960’ta Türkeş’in tasfiyesi ve 1971 yılında Fuat Doğu’nun MİT müsteşarlığından alınmasını, “Sovyetler Birliği’nin oynadığı rol” ile açıklaması da (s.364) ciddiye alınamaz.

STHBARATI “MLL” OLMAKTAN ÇIKARAN Özbek Türkü Ruzi Nazar, Türkistanlı Enver Altaylı. Biri CIA, öteki MİT ajanı. Bu isimlere MİT’in “efsane patronu” Fuat Doğu’yu da ekleyin. Onların varoluş nedeni antikomünizmdir. Onların gözünde Türkiye solu, Sovyetler’in “5.kolu”dur. Amaçları Türkiye’yi “Sovyet uydusu” yapmaktır. Ve gene onların gözünde CIA ve MİT “ağabey- kardeş” gibi olmalı ve hep öyle kalmalıdır.


Aydınlık KİTAP

11

Ezilen milletlerin sosyalizm değeri Galiyev’in dünyaya ve ezilen uluslara bak ve öngörülerinin zaman içinde gerçeklemesi onun yeniden tartlmasn dayatmaktadr rın da yazarı. “Galiyev’i Tanımak” kitabı Cem Çe“Millet bir olsun lik, Nihat Genç, Hasan Basri Gürses, KeMilletler eşit olsun” mal Ergin, İbrahim Horoz, Dr. Erel Tel(Mir Seyit Sultan Galiyev) lal, Dr. İkram Çınar, Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı ve İsmet Bozdağ gibi değerli Mir Seyit Sultan Galiyev ile ilgili ge- kalemlerin katkılarını içermenin yanı rek ona sahip çıkanların, gerekse karşı sıra ve kendi kaleminden Galiyev’i de taolanların ortak bir yargıları vardır: “Ga- nımanın olanağını veriyor. liyev anlaşılamadı”… Mir Seyit Sultan Galiyev’in “Ulus”, Türkçüler Galiyev’i, Sovyetler’de ile- ”Enternasyonalizm”, ”Üçüncü Dünya” ri bir konuma geldiği ve özellikle ezilen gibi temel kavramlara kattığı bilimsel ulusların bağımsızlık ve “Kendi kaderle- tanımlar bugün daha da çok tartışılmayı rini tayin hakkı” mücadelesinde ilkesel tu- hak etmektedir. Peki, ezilen uluslar neden tumu ve sosyalist literatüre katkıda bu- Galiyev’i tanımalı? Galiyev Türkçü mü lunuşundan dolayı bir döneme kadar sa- sosyalist mi? Galiyev ideolojik, teorik ve hiplenemediler. Sosyapolitik anlamlarda ezilist çevreler ise Galilen dünya uluslarına ne yev’in, Orta Asya Türk kattı ki “Galiyev’i TaBirliği hedefini, “Tunımak” bu kadar önem rancılığın farklı bir kurarz etti? Bu ve bunun gusu” olduğu gerekçegibi çoğaltılacak sorusiyle reddettiler. İslami lara verilen karşılıklar çevrelere göre ise Ga“Galiyev’i Tanımak” kiliyev materyalizm saftabının derleniş amacılarından farklı bir dünı oluşturuyor. Galişünür idi. Sibernetik yev’e günümüz koşulmateryalizmi savunularındaki yaklaşım biyordu, dolayısıyla genel çimleri ve değerlendiranlamıyla dine karşıymelerin öğrenilmesi yadı. Yakın tarihimize nında, Galiyev’in tahkadar “tanınamayan” lillerinin emperyalizm Galiyev, her üç temel çağını değerlendirirken Galiyev'i Tanmak, çevre ve ana akım taalgımıza ve tarihe nasıl Cem Çelik, rafından bir türlü kaışık tuttuğunu görmek Y Yaynevi, 208 s. bullenilemedi. de mümkün hale geliAslında tarihin prayor. tiğine, ezilen ulusların ve sınıfların em“Galiyev’i Tanımak” kitabı bize, ulus peryalizme ve sömürgeciliğe karşı kurtuluş ve sosyalizmin vücut bulduğu tanım olan mücadelelerine baktığımızda, ulusal kur- “Proleter ulus” tanımını, Lenin ve Galituluş savaşlarını bilimsel temellerde ana- yev bağlantısını, “Sömürgeler enternasliz ettiğimizde, karşımıza Galiyev’in tes- yonalizmi”ni, Doğu’nun ve Asya’nın yükpitleri çıkar. Galiyev’in düşünceleri, dün- selişini, Atatürk ve Galiyev bağlantısını, yaya ve ezilen uluslara bakış açısı, de- devrimler tarihinde, Mustafa Suphi’lerin, ğerlendirme ve öngörülerinin zaman Atatürk’ün, Latin Amerika’nın birliği içinde gerçekleşmesi onun gündeme ye- için savaşanların, Asya’nın devrimci önniden dahil edilmesini, tartışılmasını da- derlerinin ve bu gün de ALBA gibi öryatmaktadır. neklerin Galiyev’i haklı çıkardığını bir kez Bu nedenle Y Yayınevi’nden çıkan, daha hatırlatıyor. farklı akademisyen, hukukçu ve yazarın Aydınlanma sağlayan, birleştirici üsdeğerlendirmelerini düşünsel bütünlük lubuyla herkesi kucaklayan, diyalektik içerisinde derleyen ve kendi “Milli Kur- mantıkla yaşama bakan ve bugüne kadar tuluşçu” bakış açısını da net bir şekilde ka- hazırlanmış en ayrıntılı kitap olma özeltan Cem Çelik’in derlemesi. Çelik “Ça- liği taşıyan “Galiyev’i Tanımak” bu sakkallar Pençesinde Türk Toprakları” adlı lanmak istenen devrimciyi ön yargılardan incelemenin ve “Atçalı - Kel Mehmet uzaklaşarak ve yalnızca diyalektik bilimi Efe”, “Elif, Kamer, Şems” adlı romanla- esas alarak incelemeyi öneriyor. MİTHAT AKAR


12

29 MART 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

BANA MİLLİYETÇİNİZİ SÖYLEYİN

Size kim olduğunuzu söyleyeyim Kitap, yaynlanmadan önce, ABD Ulusal Güvenlik Kurulu’na sunulmu ve “yaynlanmasnda saknca bulunmadndan” baslmasna izin verilmi. Bu bilgi bile bunlar “Türkçülük” için deer sanp peinden giden aymazlara ibret olmal ALİ RIZA ÖZKAN alirizaozkan@gmail.com “Milliyetçi” saflarda Ruzi Nazar adı belirli bir efsane niteliğindedir. Uzun yıllar ABD emrinde ajan olarak çalışan Nazar, Türkiye’de Alpaslan Türkeş’den başlayarak, en önemli ülkücülerin yakın dostu, akıl hocası ve hatta yetiştiricileri oldu. Özbekistan kökenli Nazar’ın emperyalist devletler hesabına çalışmasının öyküsü, Orta Asya’da ipekçiliğin en gözde kentlerinden Margilan’da başlar, Taşkent’ten Ukrayna steplerine, oradan Almanya’nın içlerine, hatta İtalya’ya kadar uzanan Nazi subaylığının sonunda meslek hayatı Washington’da CIA emrinde çalışan bir ajan olarak “sonlanır.” Böyle olunca, Ruzi Nazar’ın yaşamını anlatan bir kitabın merak uyandıracağı muhakkaktır. Yine MİT tarafından eğitilip, CIA için çalışmış başka bir Türk “milliyetçisi”olan Enver Altaylı tarafından kaleme alınan “Ruzi Nazar: CIA’da Bir Türk Casusu” adlı kitap Nazar’ın nedamet getirdiğini veya katıldığı operasyonları vs. anlatacağını düşünenler için büyük bir hayal kırıklığı. Nazar, ne Nazi subayı olarak, ne de sonrasında CIA görevlisi olarak katıldığı veya bilgisi olduğu hiçbir operasyon hakkında bilgi vermiyor. Tersine, bütün insanlığa zulüm odağı olmuş bu devletlerin kirli savaşları hakkında bildikleri ve duyduklarını “mezara götürmeye” kararlı bir ajanın saçtığı “şöhret tozu”ndan oluşan bir dezenformasyon, kitabın yine bir “görev” olduğunu işaret ediyor.

ACA, NAZAR LKS VE ABD OPERASYONLARI Sayfalar dolusu Ruzi Nazar’ı baş kahraman gösteren “Tahran Operasyonu” veya Nazar’ın TSK’daki solcu cuntaya karşı mücadelesi, Alpaslan Türkeş’i “ipten alması” hikayeleri “iliştirilmiş hikaye” izlenimi veriyor. Ben Affleck’in yönetmenliğini yaptığı “Argo” 2013 Oscar töreninde ödülleri ABD’nin “resmi filmi” sıfatıyla topladı.

Film, devrim sonrası İran’da rehin alınan ABD büyükelçilik görevlilerinin kurtarılış hikayesiydi. Ruzi Nazar’ın da aynı konuda kendince senaryosu var! 4 Kasım 1979’da Tahran’da rehin alınan ABD büyükelçilik görevlileri 20 Ocak 1980 tarihinde serbest bırakıldılar. Nazar, kendisi olmasa, bu operasyonun yapılmasının mümkün olamayacağını söylüyor: “Merkezden birinin Tahran’a gitmesi ve orada bir süre çalışması gerekiyordu. … Bu zor ve tehlikeli görevi, örgütünde Ruzi’den başka hakkıyla yerine getirebilecek tek kişi yoktu.” Ne ki, 80’lerde CIA’nın örtülü ope-

başladı. Mehmet Ali Ağca ise 25 Kasım 1979’da kaldığı askeri hapishaneden kaçırıldı. Ağca Papa’ya suikast suçuyla İtalya’da tutuklu olduğu sırada, yargıç Martella’nın huzurunda, Türk yargıç Binbaşı Önder Ayhan ve askeri savcı yardımcısı Tevfik Tunç Onat’a verdiği ifadede şunları da söylüyor: “1980 Nisan’ına kadar İran’da çok rahattım. (…) 23 Nisan’da Amerikalıların Humeyni rejimi tarafından rehin alınan vatandaşlarını kurtarmak için giriştikleri ve başarısızlıkla sonuçlanan harekâttan sonra, İranlılar yabancılara kuşkuyla bakmaya ve çok sıkı kontrollere tâbi tutmaya başladılar. Ben de, yakalanmak ve bunun sonuçlarına razı olmak -ki o zamanki havaya göre bu idam bile olabilirdi- korkusuyla, Türkiye’ye dönmek için harekete geçtim.” Ağca ifadesinde Ocak 1980 ortalarında Ankara’dan ayrıldığını söylüyor. Ruzi Nazar: Ruzi Nazar da, CIA’nn Türk Casusu, (Tahran OperasEnver Altayl yonu Ocak Doan Kitap, 542s. 1980’de), aynı dörasyonlarıyla, Sovyetler ve sonrasında Rus- nemde İran’a giderek 11 gün kaldığını söyya’daki faaliyetlerin merkezinde bulunan lüyor. Gerçi, kitabın bir başka yerinde “Tahran Operasyonu”nun da başında ol- 1979 sonunda Nazar’ın İran’da üç hafta geduğunu bildiğimiz CIA şeflerinden Tony çirdiği belirtilse de, sonuçta bu dönemin Mendez’in anılarında, Ruzi Nazar hiç geç- Aralık 1979 ile Ocak 1980 arasında olmamemektedir. Nazar’ın kendisini “oldu- sı çok muhtemel. ğundan biraz fazla” önemsediğine hükKendisini MİT’in yeniden örgütlenmedebiliriz. mesini başlatan kişi olarak tanımlayan ve Ancak, burada çok önemli bir ayrıntı ayrıca Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetvar. Ruzi Nazar kendi rolünü öne çıkarmak leriyle ülkücü komando eğitimlerinin baş aktörü olarak nam salmış birisinin, İran’da isterken, önemli bir ifşaatta bulunuyor! Kendisiyle, Ağca’nın Papa’yı vurmadan bir diğer namlı ülkücü Ağca ile irtibatlı olönce İran’da bulunduğu dönemler çakışı- duğunu, Nazar’ın pekala Ağca’nın “görevine” hazırlanması işini örgütlediğini düyor! İran’da rehine krizi 4 Kasım 1979’da şünebiliriz.


Aydınlık KİTAP MLLET VE HALK DÜMANI PYONLAR 1917 Bolşevik Devrimi Orta Asya halklarında genellikle sevinçle karşılanmış ve onaylanmıştı. Ruzi Nazar da bunu kabul ediyor, hatta kitabının farklı bölümlerinde olumlu olarak değiniyor. Ancak, Nazar’ın onaylamadığı Devrim’in getirdiği değişimdir. Okurken, Nazar’ın hangi nedenlerle insanlık düşmanı faşist Nazi’lerin saflarına geçtiği onun karakterini de ortaya çıkarmaktadır: “…büyük toprak sahiplerinin çoğu ‘halk düşmanı’ ilan edilerek tutuklandı; sahip oldukları topraklar topraksız köylülere dağıtıldı… Binlerce baş hayvana sahip her bir göçebe, boğaz tokluğuna devletleştirilen kendi sürülerinin çobanı olmaya mecbur edildi.” Orta Asya’da millet açlık sınırında yaşarken, üretilen bütün zenginliği bir avuç toprak ve mal sahibinin sahiplenmesi, o güne kadar Ruzi Nazar’ı hiç ilgilendirmemiş ama, Sovyet hükümetinin zenginliği paylaştırma girişimi “fena halde” rahatsız etmiş. Bardağı taşıran damla da bu siyasete “direnenlerin yargılanması” olmuş. Nazar hayatının en önemli kararını vermiş: Sovyet sistemine kızgınlığının sonucu olarak “vatanını” işgal eden Nazi ordusuyla iş-

birliği yapacaktır. O artık, Başçavuş Baumann’ın emrine girmiş, yabancı servisler elinde bir “milliyetçi”dir. Ruzi Nazar öz vatanına ihanet etmesinin “hafifletici nedenlerini” yer yer Ankara’nın politikalarında da bulmaya çalışıyor. “Şecaat” arz ediyor, Turancıların Almanların hizmetine girmek için nasıl çırpındıklarını ifşa ediyor. Milliyetçiliklerinde halkçılık ve anti emperyalizm bulunmayanlar için ne hazin bir ibrettir.

TÜRKÇÜLÜK ADINA AMERKA’NIN EMRNDE ÇALIANLAR Ruzi Nazar, CIA operasyonlarındaki işlevi kadar, ülkücü çevrelerle yoğun mesaisi ve teması nedeniyle de pek önemsenen bir isim. Anılarını kaleme alan Enver Altaylı ile ortak yanları hayli fazla: Özbek kökenli olmak (!) CIA’da ve MİT’de çalışmış olmak, “Türkçü” olmak! MHP’nin ABD emrinde bir örgüt olduğunu, içindeki varlıklarıyla tartışmalarının odağına taşımış bu iki isim, aynı kitapta bir araya gelip Türkçülük adına ABD emrinde çalışmanın kötü bir şey olmadığı konusunda birilerini ikna etmeye çabalıyorlar. Kitabın yazarı Enver Altaylı açıklıyor:

29 MART 2013 CUMA

“Rahmetli MİT Müsteşarı Fuat Doğu’ya beni tavsiye edenlerden birisi de Ruzi Nazar’dı.” Burada tabii tavsiyeden çok CIA’nın MİT’i görevlendirmesi demek daha doğru olur. Enver Altaylı devam ediyor: “Beni ve Ruzi’yi dost yapan ve bu dostluğun yarım asırdır sürmesini sağlayan temel sebep de her ikimizin aynı gayeye, Türkistan fikrine inanmış olmamızdır.” “Türkistan” fikrini, bunlara ABD’nin soktuğunu görmemek için aptal olmak bile durumu kurtarmıyor. Kitabın asıl “kahramanı” Ruzi Nazar ülkesini terk edip önce Nazi işbirlikçisi, sonra da çıkarlarını her şeyin üstünde tutacağına dair yemin ederek ABD vatandaşı olup, CIA emrine girerken, Türkiye’de ve görevli olduğu ülkelerde ABD uğruna en iğrenç ve karanlık operasyonlara katılırken vs. aklındaki hep “Türkistan”mış! ABD emrinde “Türkçülük” fikrini yaymak ve uluorta savunabilmek için herhalde en uygun koşulların bugünkü AKP iktidarıyla sağlanmış olduğunu düşünmeliler ki, CIA ajanları bu kadar patavatsızlaşmışlar. Tıpkı Nazi Almanyası gibi ABD’de de emperyalist çıkarları için dünyanın her yerinde, “ilk vazifesi” kendisine hizmet edecek uşaklar bulacaktır. Bu hizmetkarların da en az bir “makul” gerekçesi vardır elbette. Ancak, bu milletine ihaneti ve al-

13

çaklara hizmeti, “Banker Bilo” filmindeki Şener Şen’in unutulmaz repliğindeki gibi, “Yaptım ama, hele bir sor niye yaptım?” şeklinde, her şeyi Türkistan aşkı ile açıklamaya kalkışmak, sanırım her şeyden önce kendisini “Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan kesimlerin aklına ve zekasına hakaret olacaktır.

SON SÖZ ÜLKÜCÜLERE Nazarların, Altaylıların yaptıklarını doğru bulan bir kısım ülkücünün bugün de yeniden bir sınavın önünde durdukları da bir gerçek: “Yeni Büyük Oyun”da dağıtılan rolleri kim sahiplenecek? Bir yanda ABD, NATO ve İsrail enerji kaynakları ve yollarında hakimiyeti ele için Rusya, Çin ve Şanghay İşbirliği Örgütü (Türk Cumhuriyetleri) üyelerine meydan okumaktalar. Bölge ülkelerinin ve halklarının çıkarlarının, başını ABD’nin çektiği haydutlar çetesi ile işbirliği yapmaktan geçtiğini savunmak, “Yeni Büyük Oyun”da piyon olarak kullanılmayı baştan kabul etmek değil midir? Sözümona “milliyetçi stratejistler” yüreği Türk dünyasının mutluluğu için atan insanlara siyaset olarak bunu sunuyorlarsa, o halde “ülkücü camia”nın da, bulunduğu yeri ve mekanizmayı tarihinden ve o tarihi kimlerin oluşturmuş olduğundan başlayarak sorgulaması gerekmez mi?

‘Yahudi ne müthiş ve ne güzel bir isim’ Ruzi Nazar’ın hayatında Yahudilerin çok özel bir yeri var. Öylesine ki, Özbek pilavından Orta Asya Yahudilerinin ünlü yemeği Samsa’nın, ülke ülke tariflerine kadar detaylandırılmış ritüelleri gibi. Ama daha da ilgi çekici olan, Nazar’ın Enver Altaylı tarafından aktarılan yaşamının en kritik anlarındaki hep Yahudi katkı ve desteği. Kendisi de bir Yahudi olan Albert Kaganovitch, Orta Asya Yahudileri üzerine yaptığı araştırmalarıyla Ruzi Nazar ve ei Ermelinda

tanınıyor. Kaganovitch, Buhara’nın, Orta Asya’da binlerce yıldır yerleşik Yahudi topluluğunun merkezi olduğunu yazıyor. Tüm Orta Asya Yahudileri bu nedenle “Buhara Yahudileri” olarak anılıyor. M.Ö. 6. yüzyılda “Babil Sürgünü”nden dönmeyen İssakar, Naftali ve Efraim kabilelerinden oluştuğu varsayılan Buhara Yahudileri’nin yanı sıra, İslam’ı “kabul etmiş gözüken”, ancak içlerinde Yahudi ritüellerine göre ibadet etmeyi sürdüren ve Özbekler tarafından “Çala” adı verilen grup daha var. Ruzi Nazar’ın doğduğu kent olan Margilan’da da “Çala” Yahudilerinin yoğun olarak yaşadıklarını Albert Kaganovitch’in “The Muslim Jews in Central Asia” (Orta Asya’da Müslüman Yahudiler) adlı makalesinden etraflıca öğreniyoruz. Kaganovitch’in bilgilerini, aynı konuda çalışmış olan Uşak Üniversitesi’nden Prof. Dr. Durmuş Arık da doğruluyor. Arık ayrıca, A. Horoşin ve B.A. Golender’den aktararak, bölgede yaşayan “Yahudilerin ipek kumaşı imalatı, boyacılığı ve satışıyla uğraştıklarını” bildiriyor. Kaganovitch de, en önemli Yahudi mesleklerinden ipekçiliği anıyor. Ruzi Nazar’ın babası Cemşit Umirzakov da kuşaklar boyu aile mesleği ipekçilik yapmıştır. Almanların esirler arasındaki Yahudi kökenlileri kurşuna dizdiklerinin anlaşılması üzerine, pek çok esir askerin sünnetli olmaları nedeniyle, Müslüman olarak tanıtıldığını aktaran Nazar, kitabın bu bölümünü, Özbek şair Gulam Gafur’un Yahudiliğe güzelleme mahiyetindeki şiirinden alıntı ile bitiriyor: “ Yahudi ne müthiş ve ne güzel bir isim Fakat her yerde dertler ve belalar En büyük akılları yetiştiren bu millet Yağdı üstüne dert ve felaket”

Nazar Yahudilere sempatisini hiç saklamıyor ve bu elbette kınanacak bir şey değil. Ancak, hayat çizgisinin kritik mevkilerde bulunan bazı Yahudi kökenli kişiler tarafından nasıl belirlendiği fark edilince, daha dikkatli bakmak gerekli oluyor. Yalçın Küçük’ün önerdiği “adbilim” verilerini kullanacak olursak, Nazar’ın eşinin adı Ermelinda, Avrupa Yahudileri tarafından kullanılan bir isim. Aynı şekilde eşinin baba soyadı olan “Roth” da, özellikle Doğu/Orta Avrupa’da, kırmızı bir başlık giymek zorunda bırakıldıkları için, çoğunlukla Yahudilerin kullandığı, ayrıca Tevratik bir ad. Kendi ad ve soyadının da Ruzi (Rudi, Ruuse, Ruze) ve Nazar’ın yine Yahudilerce ve gizli Yahudilerce kullanıldığını biliyoruz. Ancak, en önemlisi ABD’nin köklü Yahudi ailelerinden Roosevelt ailesinin Ruzi Nazar’a yardımları. Nazar’ı CIA için çalışmaya Archibald Roosevelt’in nasıl ikna ettiğini anlayamıyoruz. Dahası Archibald’ın, ülke dışında olduğu dönemde, Ruzi Nazar ve ailesiyle ilgilenmesi için ablası Ethel Roosevelt’i görevlendirmesi. Archibald Roosevelt’in her CIA ajanına aile koruması ve ilgisi sunduğunu sanmıyorum. Enver Altaylı’nın aktardığı anılarından, hayatının sonuna kadar Yahudi kökenli üst düzey politikacı, asker vs. kritik yardımları aldığını öğrendiğimiz Nazar’ın kendisini Türkçü-Turancı ideallere adadığını iddia etmesi gülünç ve ancak salakları kandırabilir. Neredeyse bütün varlığını Yahudilere borçlu olan Nazar bu borcu nasıl ödemiştir acaba, sormak “ülküdaşları”na düşmektedir.


14

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

“MİLLİYETÇİLİK” KİTABI ÜZERİNE ÇALIŞAN MEHMET ULUSOY:

NATO milliyetçiliği ve solculuğu DAMLA YAZICI damla.yazici@msn.com Ulusalcılık-milliyetçilik tartışmaları, Türk Milleti kimliğinin Anayasa’dan çıkarılmak istenmesi, Tayyip Erdoğan’ın “milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” açıklaması, son günlerin önemli gündemini oluşturdu. Bu tartışmanın kökeni nerede? Milliyetçiliğin, gerek fikri bir tartışma olarak, gerekse siyasi düzlemde önemli bir gündem oluşturması, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1990’lardan sonraki süreçle ilgilidir. Ulusal devletleri yıkmayı birincil hedef alan ABD merkezli küreselleşme projesi ve operasyonları bu süreci belirledi. Türkiye’nin 1999’da AB kapısına bağlanması, ardından Büyük Ortadoğu Projesi ile ulusal bağımsızlık ve ulusal bütünlüğümüzün ortadan kaldırılma tehdidi ile karşı karşıya kalması, milleti ve milliyetçiliği (ulusalcılığı) temel tartışma alanlarından biri haline getirdi. Soğuk Savaş döneminin gerici milliyetçi yapılanmaları, emperyalist küreselleşme ile ulusal bağımsızlık ya da gerici ve devrimci (Atatürkçü) milliyetçilik ekseninde ciddi bir tartışma /ayrışma yaşadı, yaşıyor. Şöyle ki, Soğuk Savaş döneminde Amerikancı gerici milliyetçilikte mevzilenen MHP merkezli ülkücü milliyetçilik, bugün, Atatürkçü-laik milliyetçilik ve küreselleşmeci-muhafazakar milliyetçilik olarak ayrışıyor. Soldaki saflaşma ise, küreselci emperyalizm solu ve ulusalcı/vatansever sol biçimindedir. Bu saflaşma, 1970’lerden sonra Batı merkezli sosyal demokrasinin bir uzantısı haline gelen ve “Altı Ok”tan “Milliyetçilik” ilkesi bir kenara atılarak etkisiz hale getirilen CHP’de Atatürkçü ve antiemperyalist ulusalcı çizgi ile AB’ci neoliberal programın uzantısı Sosyal Demokrat çizgi biçiminde yaşanıyor. Niye ulusalcılık terimi tercih ediliyor? Soldaki bölünmenin eksenini ABD’nin başını çektiği küresel karşıdevrime karşı tavır oluşturdu. Bu tavır da kuşkusuz milliyetçilik/ulusalcılık ve vatanseverliğin denek taşında sınanıyor. Liberal sol kesim, küreselciliğin “enternasyonalizm” oltasına takılarak her tür-

Kemalistlerin zaferi, bugün Üçüncü Dünya olarak adlandrlan ülkelerde hatr saylr bir yank bulmu, Üçüncü Dünya bu zaferi, ezilen halklarn kurtuluunun balangc olarak görmütür

Türk

ARDA ODABAŞI

lü milliyetçiliği ve ulusalcılığı reddetti. Diğer devrimci kesim ise, geniş bir Atatürkçü kitlenin de benimsediği, (devrim, Kemalizm ve sosyalizm düşmanlığıyla kirlenmiş “milliyetçilik” kavramı yerine) “ulusalcılık” kavramını tercih etti. Ama sonuçta, her iki kavram da aynı içeriktedir ve önemli olan da budur. Milliyetçilik, Türk milletinin, bugün saldırı altında ve tehlikede olan, bağımsızlığını, bütünlüğünü savunmaktır. Özellikle Teori dergisinde bu konularda yazıyorsunuz. Öte yandan, emperyalizm milliyetçiliği ya da gerici milliyetçilik ile devrimci milliyetçilik karşıtlığını inceleyen bir de kitaba çalışıyorsunuz! Milliyetçilik konusundaki farklı, hatta karşıt içerikteki düşünce ve siyasetler, elbette sadece değişik kavramlaştırmalarla sınırlı değil. Böyle olsa, sorunun çözümü kolaydı. Sorun karmaşık ve ideolojik. Milliyetçiliğin bugün neredeyse her sınıfa ve siyasete göre kullanılan, farklı yorumlara kaynaklık eden iki temel yaklaşımı var: Birincisi, emperyalistleşmiş Batı’daki gerici ve saldırgan milliyetçilik ile ülkemizin de içinde olduğu ezilen dünya ülkelerindeki emperyalizme karşı devrimci milliyetçilik arasındaki farklılığın kavranmamış olmasıdır. İkincisi ise, Türkiye’nin 150 yıllık uluslaşma sürecinde, emperyalizm merkezli ve ortaçağ güçlerince birçok devrimci kavramın büyük çarpıtmalara uğratılmasıdır. Bunun, ulusal ihanete varan çarpıcı örneklerine bugün fazlasıyla tanık oluyoruz. İşte, üzerinde çalışmakta olduğum kitabın öncelikli amacı, gerek solda, gerek sağdaki derin bilgisizlikten kaynaklanan yanlışlıkları, emperyalizm merkezli çarpıtmaları ortaya koymak, kavramları Türk Devrimi tarihi içindeki gerçek yerine oturtabilmektir.

Özellikle 1940’larda içine girdiği yol ayrımı, Türk milliyetçiliğinin doğuş ve ilk gelişim dönemine ilişkin algılama ve sunumda belirgin bir sapma veya çarpıtmayı da beraberinde getirmiştir. Bu süreçte, sözü edilen dönemin ve akımın “esas” unsurları gölgelenirken “tali” unsurları ön plana geçmiş, kimi öncüleri ve aydınları neredeyse tümüyle unutulmuş, bazıları ise öne çıkarılmalarına karşın, (gerek hayat hikâyeleri ve gerekse düşünceleri bakımından) çoğu kez tarihsel gerçeğe tekabül etmeyen bir şekilde sunulmuşlardır. Bunun hem nedenlerinden ve hem de sonuçlarından biri olarak, Türk milliyetçiliği 1940’lardan itibaren kendi tarihsel köklerinden kopmuş ve hatta ona karşıt bir hâl almıştır. En kaba şekliyle ifade edilecek olursa, devrimci bir akım muhafazakâr ölçütlere uygun şekilde yeniden kurgulanmıştır. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin doğuş ve gençlik devresine ilişkin bilimsel çalışmalara duyulan ihtiyaç, gün geçtikçe azalacağı yerde, artmaktadır. Bu türden nitelikli çalışmaların gerek yurtiçi gerekse yurtdışında yeterli niceliğe ulaştığını söylemek henüz mümkün görünmemektedir. “Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri - Yusuf Akçura” adlı eseriyle söz konusu alana daha önce önemli bir katkıda bulunmuş olan Fransız bilim adamı François Georgeon’nun bir dizi makalesinin bir araya getirildiği “Osmanlı-Türk Modernleşmesi (19001930)” başlıklı kitabı da Türk milliyetçiliğinin erken dönemine ve ulusal Türk Devleti’nin kuruluşuna ilişkin bazı dikkate değer tahliller ve tespitler içermektedir. Bunların ancak küçük bir kısmına – sözü esas itibariyle yazara bırakarak – burada kısaca değinmeye çalışacağız.

MPARATORLUKTA MLLYETÇLK ETKSNE GREN SON HALK Georgeon’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk kimliği, İslam aidiyeti ile maskelenmiştir. Türk olmak hiçbir ayrıcalık sağlamaz. Türk teriminin aşağılayıcı bir anlamı vardır. Türkçülük, önce Hıristiyanlar, sonra da Türk olmayan Müslümanlar arasında milliyetçi hareketlerin ortaya çıkması karşısında şekillenmiştir. Türk milliyetçiliğinin gelişimi şaşırtıcı bir hızla gerçekleşmiştir. Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun milliyetçilik etkisine girmiş en son halkı olarak gözükmektedir. Bu gecikmenin nedeni, Türklerin, imparatorluğun Hristiyan unsurları kadar sınıfsal farklılaşmaya uğramamış olmasıdır. 1908’de Türkler arasında da bir burjuvazi filizlenince, milliyetçilik vücut bulmaya başlamıştır. Bu gecikmeye rağmen, Türk milliyetçiliğinin ilk formülasyonları ile 1923’te ulusal Türk devletinin kuruluşu arasında ancak çeyrek yüzyıl kadar bir zaman dilimi söz konusudur. Türk milliyetçiliği ırkçı olmamıştır. Örneğin Gökalp ırk kavramına dayalı ulus anlayışını reddetmiştir. Bazı aşırılar dışında, “saf ırk” ya da “üstün ırk” düşüncesi yandaş toplayamamıştır.

TARHSEL BAKI OLARAK: LAKLK Türk milliyetçiliğinin ve kimliğinin oluşumunda kayda değer bir yeri bulunan Türkoloji çalışmaları, Türklerin tarihi içinde İslam’ın artık diğerlerinden farklı olmayan bir dönem olarak görülmesini sağlamıştır. Türkoloji’nin, Türklüğü İslam’dan ayırmak ve Türk


Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

15

Milliyetçiliğinin ilerici rengi

Birçok sosyalist ve komünist milliyetçi saflardan çkmtr ve bunun balca örnei de Mustafa Suphi’dir

halklarının geçmişine yönelik tarihsel ba- ğının anladığından çok daha “demokkışı “laikleştirmek” gibi bir katkısı ol- rat”tır. muştur. Gökalp’in öncülüğünde tarihe yeni Diğer pek çok milliyetçiliğin aksine, bir bakış yerleşmiştir: Artık Türkler BaTürk milliyetçiliği bir ruhban kesimden tılı kroniklerin göçebe ve barbar fatihleri ya da bir kiliseden destek alamamış, hat- değil, devletler kuran, İran, Çin ve Tita Türk milliyetçiliği bir ölçüde dine ve bet’le girdikleri ilişkiler içinde parlak uyözellikle de ulemanın Müslüman üm- garlıklar yaratan insanlardır. Bu tarih anmetinin birliğini sürdürme iddiasına layışında Türklerin İslamlaşması, evkarşı çıkarak şekillenmek zorunda kal- rimleri içindeki bölümlerden sadece bimıştır. Arnavutluk dışında, İslami gele- ridir. Bu tarihin altın çağı Kanuni Sultan nekten gelip laik milliyetçilik modelini Süleyman dönemi değil, 13. yüzyılda benimsemiş tek ülke Türkiye’dir. Türk-Tatar halklarını birleştiren Cengiz II. Meşrutiyet yıllarına (1908-1918) Han dönemidir. gelindiğinde İslam, aydınların ve Türk milliyetçiliğinin saflarını dolduran genç- BR MSTK ÜTOPYA: PANTÜRKZM liğin gözünde, artık aşılmış bir formüldür. Din hakTürklük bilincinin şekındaki modernleştirikillenmesine koşut olarak Türk ci söylemi laik aybazı aydınlarda Panmilliyetçilii bir dınlar üretmektetürkizm (Türklerin ruhban kesimden ya dir. Bunun örnekbirliği) düşüncesi geda bir kiliseden destek lerinden olan lişmiştir. 20. yüzyılın alamam, hatta Türk Ziya Gökalp, İsbaşında Pantürlam’ın modernite kizm yeni bir fikirmilliyetçilii bir ölçüde dine ve içindeki yerinin dir ve Türk milliözellikle de ulemann giderek daraldıyetçiliğinin oluşum Müslüman ümmetinin birliini ğını düşünmüş, aşamasında önemli  kar na sürdürme iddias hatta işi din ile devbir rol oynamıştır. çkarak ekillenmek leti birbirinden ayırPantürkizm diğer zorunda kalmtr mayı tasarlamaya ka“pan” hareketlerden (ördar vardırmıştır. Millineğin Panslavizm ve Panyetçilerin söyleminde dini recermenizm’den) bazı önemli ferans giderek zayıflamıştır. Mesela noktalarda ayrılır. Bugün Türkiye’nin saGökalp’in ulus kavramında 1909’dan dece aşırı sağ grupları içinde yaşayan 1918’e din unsuru giderek önemini yi- Pantürkizm başlangıçta ilerici (burjuva tirmiş, kavram giderek laikleşmiştir. Ay- liberal) bir içeriğin taşıyıcısı olmuştur. 20. rıca Gökalp, onu kendisine mal etmek- yüzyıl başının Türkiye’sinin siyasi yelten hiç vazgeçmeyen bugünkü Türk sa- pazesinde Pantürkizm tartışmasız bir

Ziya Gökalp, onu kendisine mal etmekten hiç vazgeçmeyen bugünkü Türk sann anladndan çok daha demokrattr

biçimde “solda” yer almıştır. Ancak Mustafa Kemal’in Pantürkizmi mahkûm etmesinden sonra “sağa” çark edecektir. Ayrıca Pantürkizm, Türkiye’nin topraklarının genişlemesini sağlayacak bir yayılma ilkesi olma yerine, Türk ve Müslüman göçmenleri ülkeye çekmeye yaramıştır; yani aslında “bir tür tersten Pantürkizm” söz konusudur. Üstelik Osmanlı toplumunun temellerinin çöktüğü bir zamanda, Türkün umutlarını ayakta tutan bir “mistik anlayış”, bir ütopya oluşturmuştur.

ANTEMPERYALZM VE SOSYALZM Türk milliyetçiliği, ezilen halkların

Avrupa egemenliğine karşı isyanıyla bağlantılıdır. Türk milliyetçiliği, Çin ve İran milliyetçilikleri gibi, ezilen halkların isyanının habercisidir; ilk kurtuluş hareketidir. Kemalistlerin zaferi, bugün Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkelerde hatırı sayılır bir yankı bulmuş, Üçüncü Dünya bu zaferi, ezilen halkların kurtuluşunun başlangıcı olarak görmüştür. Emperyalist Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki denetimi karşısında tepkiler dönemlere ve ortamlara göre değişmiştir. Avrupa’nın ağırlığı arttıkça tepkiler de güç kazanmıştır. 1905 Rus Devrimi gibi dış olaylar Türkler arasındaki Avrupa karşıtı akımı güçlendirmiştir. Birçok direniş biçimi söz konusu olmuştur. Örneğin Jön Türkler bazı işçi grevlerini desteklemiş; boykotlar, halk toplantıları, protesto mitingleri düzenlemişlerdir. 1914’te Almanya yanında savaşa girilmesi, Fransız-İngiliz emperyalizminin cenderesini gevşetme isteği olarak da yorumlanabilir. Üstelik savaşa girmeden hemen önce Jön Türkler kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırmışlardır. Antiemperyalizm, Türk gençliğinin ve aydınlarının en gözde izleklerinden biri olmuştur. Türk aydınlarına bir emperyalizm kuramı sunan ilk kişi Parvus’tur (tanınmış Marksist Alexander Helphand). O dönemde milliyetçilik ile sosyalizm birbirine çok yakındır. Birçok sosyalist ve komünist milliyetçi saflardan çıkmıştır ve bunun başlıca örneği de Mustafa Suphi’dir. Sosyalizmle milliyetçiliğin bu buluşması Türk milliyetçiliğine ilerici bir renk kazandıran bir diğer etkendir. Türk milliyetçiliğinin anlaşılmasında bu antiemperyalist renk büyük önem taşımaktadır. Türkiye’de özellikle 1945’ten sonra Batı ve Avrupa yanlısı eğilim çok öne çıktığı için, bu antiemperyalist renk genellikle unutulmaktadır.

HALKA DORU VE HALKÇILIK Halkçılığın Türk milliyetçiliğiyle olan bağlarına işaret etmek gerekir. Aydınlanmayı halka taşıma kaygısı milliyetçi akımdan daha önce başlamıştır ama asıl II. Meşrutiyet yıllarındaki “halka doğru” sloganı, Rus Narodniklerini çağrıştırmaktadır. Nitekim 1913’te çıkarılan “Halka Doğru” dergisi, (Akçura, Gökalp, Halide Edip, Hüseyinzade Ali gibi) dönemin bütün büyük Türkçü aydınlarını bünyesinde toplamıştır. Özellikle Rusya’dan göçen Türk aydınları, Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bağlar kurulmasına yardımcı olmuşlardır. Milliyetçilik ile halkçılık el ele gitmiştir.


16

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

GÜLDEN TERAZİ

Yeniden kurulmayı bekleyen enternasyonalizm Alfabe tartmalar, Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra daha da younlaarak ilericilikgericilik tartmas eksenine oturdu. Türkiye’den delegelerin de katld 1926’da Bakû’da toplanan 1. Türkoloji Kurultay’, Rusya’daki tüm Türk halklar için Latin harflerine dayanan yeni bir alfabe oluturma karar ald MECİT ÜNAL mecitunal@aydinlikgazete.com Budizmi Çin’den aldık, Maniheizmi İran’dan. İslâm Arabistan’dan geldi; Meclis, cumhuriyet ve şapka Fransa’dan. Meşrutiyet Selanik’ten, 31 Mart İngiltere’den geldi. 141 ve 142’yi İtalya’dan getirdik. Tüylü fötr ile teyp Almanya’dan geldi. Pantolonu Mısır’dan aldık. “Gözlüklü yılan” Hint’ten, Gladyo Amerika’dan geldi… 1989’a kadar hep sol fikirler için söylenildi ama, bu teraneyi tekrarlayıp duranların kendilerini içine soktukları tarif –Türkçülük/milliyetçilik- ile bununla bağlı Latin alfabesi bize Rusya’dan geldi! O zamanlar, Türkiye’de henüz esamisi bilinmezken Çarlık Rusyasının işgal ve zulmüne karşı önce dinsel, sonra giderek buna ilaveten milli planda karşı koyuşlar geliştirmeye çalışan ilk Türk milliyetçileri (Türkçüler), “Usul-i Cedid”çiler ile bunların yetiştirdiği “Maarifçi” aydınların arasından çıktı.

ALFABENN ISLAHI VE YEN BR ALFABE Modern Azerbaycan edebiyatının ilk büyük temsilcisi sayılan Mirze Feteli Ahundzade (1812-1878) ilk “Usul-i Cedid”çilerden biriydi. Tiflis’te sürgün bulunan Dekabristlerle tanışıp görüşen, onlardan etkilenen Ahundzade, İslâm’da köklü reformlar yapılması fikrini savunmuş, tiyatro eseri olan “Temsilat” ile özellikle de “Kemalüddevle Mektupları”nı bu amaçla yazmıştır. Azerbaycan’ın tüm toplumsal meseleleriyle yakından ilgilenen Ahundzade’nin en önemli çalışmalarından biri, Arap alfabesinin ıslahıdır. Ahundzade’ye göre, İslâm dünyasının geri kalmasının asıl nedeni, okunması ve yazılması zor olan Arap alfabesidir. Bu

amaçla hazırladığı, Arap harflerini kendi esaslar içinde ıslah etmeyi düşündüğü bir layihayı 1857’de İstanbul’a gönderir, ancak cevap alamaz. 1863’te kendisi kalkıp gelir. Layihası, kendisinin de katıldığı Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniyye’de bir komisyonda görüşülürse de, kitap basmadaki zorlukları gideremediği, okuma-yazmayı kolaylaştırmadığı gerekçesiyle reddedilir. İstanbul’dan hayal kırıklığı içinde ülkesine dönen Ahundzade alfabe ıslahı üzerinde çalışmayı sürdürmüştür. 1873’te İstanbul’da yayımlanan “Hakayık” adlı gazeteye gönderdiği mektupta bu konuda söz ettiği iki projeden biri ıslah, ikincisi Latin harflerine dayalı yeni bir alfabe kabul edilmesidir. Ömrünün son yıllarında Arap harflerinin tümüyle atılıp Latin esaslı yeni bir alfabe kabul edilmesi fikrine varmıştır; bugünkü nesil olmasa bile gelecekteki nesiller bu işi mutlaka yapacaklardır!

LERCLK GERCLK TARTIMASI Rusya Türkleri arasında alfabe çalışmaları Ahundzade’den sonra da sürdü. 1879’da Mehemmedağa Şahtahtlı “Tekmilleştirilmiş Müselman İsmail Gaspıralı E l i f b a s ı ” n ı , 1902’de de “Savti Şark Elifbası”nı yayımlar. 20. yüzyıl başında alfabe konusu Rusya Türkleri arasında Türkiye’de olduğundan çok daha fazla ve açık bir şekilde tartışılmaktadır. 1910’dan itibaren İdil-Ural Tatarları fonetikleştirilmiş bir alfabe kullanmaya başlarlar. İsmail Gaspıralı, Tercüman gazetesinde bu alfabeyle yazılar yayımlar. 1912’de Ahmet Baytursunoğlu’nun, Arap harflerini Kazakçanın ses özelliklerine uyarladığı “Okuv Kuralı” adlı okuma ki-

tabında geliştirdiği alfabe Özbekler arasında da kabul görür. Özbekler, 1923’te dokuz ünlüye dayanan ıslah edilmiş bir Arap alfabesi kullanmaya başlarlar. Alfabe tartışmaları, Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra daha da yoğunlaşarak ilericilik-gericilik tartışması eksenine oturdu. Alfabede ıslahı savunanlar gerici, Latin esaslı yeni bir alfabe oluşturulmasını savunanlar ise ilerici sayıldı. Türkiye’den delegelerin de katıldığı 1926’da Bakû’da toplanan 1. Türkoloji Kurultay’ı, Rusya’daki tüm Türk halkları için Latin harflerine dayanan yeni bir alfabe oluşturma kararı aldı. Türkiye ancak 1 Kasım 1928’de Latin harflerine geçmeye karar verdi. Rusya’da oluşturulan bu ortak alfabeyi de göz önünde tutarak Latin esaslı yeni bir alfabe kabul etti. 1938’de Tüm Türk Sovyetleri ayrı Kiril alfabesine geçme kararı alacak böylece Alfabe birliği yeniden bozulacak ve oluşmakta olan ortak Türkçenin önüne yeni ve daha büyük bir engel dikilecektir.

GRT’TE SAVAMAK STEYEN K KAFADAR 1867’de iki askeri lise öğrencisi Odesa’da vapura pasaportsuz binerken yakalandılar. Rus makamlarının hiç haberi olmadı belki ama; iki kafadarın amacı Girit’te katledilen Türklerin yanında savaşmaya gitmekti. Moskova askeri lisesi yönetiminin okuldan attığı bu iki kafadardan biri Litvanya Tatarlarından Mustafa Mirza, diğeri ise, Kırım Tatarlarına mensup İsmail Gaspıralı idi… Genç Gaspıralı, salt kendi halkı için değil, tüm Türk halkları için mücadele etmeyi bir yaşam biçimi yapacaktır. Bu yüzden sonraki yıllarda ona Paris’te Turgenyef’in yazılarını temize çekerken, Rusya’da “Rusya Müslümanları Kongreleri” düzenlerken, Türkiye’de İttihat Terakki Merkezine seçilirken rastlamak şaşırtıcı olmayacaktır.

TÜRK ENTERNASYONALST İsmail Gaspıralı (1851-1914) Rusya Türkleri içinde Türkçeyi bir bayrak gibi elden ele en uzak köylere kadar geçir-

Mirze Feteli Ahundzade

meyi başaran “maarifçiler”in başında gelir. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Gaspıralı kadar bir yanı Ural’da ise bir yanı Girit’te, bir yanı Bahçesaray’da ise bir yanı İstanbul’da olan bir başka Türk enternasyonalisti daha yoktur. İzin almak için 1879’da başvurduğu ve ancak 1883’te yayımlamaya başlayabildiği Tercüman gazetesini 35 yıl boyunca Rusya’daki Türk aydınlanması ve özgürlük mücadelesinin gazetesi yapmıştır. Kuşkusuz, o çağdaki Türk aydınlarının pek çoğu Anadolulu, Azerbaycanlı, Kırımlı ya da Kazanlı, nereli olurlarsa olsunlar Gaspıralı gibi birer Türk enternasyonalisti idiler. Gaspıralı’nın ayrıcalığı bunu dil aracılığı ile çok daha geniş bir coğrafyada ve kültür alanında başarmış olmasıdır. Gaspıralı’nın Tercüman’da kullandığı dil, İstanbul Türkçesidir. Gaspıralı bu Türkçeyi Türk dünyasının en uzak köşelerine kadar ulaştırmayı başarmıştır. Bugün bu enternasyonalizm yeniden kurulmayı bekliyor.


Aydınlık KİTAP

17

Tarlakuşu’nun şarkısı tekler, mektuplarıyla da ilgisini gösterir. Ama aşkları platonik olmaktan öteye Dostoyevski’nin de gömülü olduğu, geçmez. Rastlantısal birkaç karşılaşma St. Petersburg’daki Tikhvin Mezarlı- dışında birbirlerini görmezler bile. Nağı’nda ilginç bir mezar daha var. Biri elin- dejda onun ilham perisidir. “Yeni bir ilde kitap okuyan, diğeri haç taşıyan iki ham geldiğinde, o beni canlandırır. İçimmeleğin arasında, mezar yazıtının kaidesi de bir şekle girmeye başlar. O anda duyüzerinde duran büst Pyotr İlyiç Çay- duğum sonsuz mutluluğu kelimelerle ankovski’dir. Bu mezar Çaykovski’nin. latmaya çalışmak boşunadır.” 7 Mayıs 1840’ta Ural Dağlarının Çaykovski ilhamı notalarla anlateteklerinde bulunan Vyatka eyaletinde, mayı yeğler. “Her şeyi unutur, çılgına döşimdiki küçük bir maden şehri olan Vot- nerim. (...) Ama bu büyülü ortamı bir şey kinsk’te doğdu. Babası İlya Petroviç bir böler, beni uyurgezer halimden sıyırır. O maden mühendisi. Annesi Aleksandra zaman hepsi biter, yerini güçlü bir iç çaAndreyevna Fransız asıllı ve İlya Petro- tışması alır. Bu kaçınılmazdır.” viç’in ikinci eşi. Aleksandra’nın çocuk“Patetik Senfoni”yi bestelerken de larına ilgi göstermediği ileri sürülür. “Tarifsiz bir melankoliyi sürekli içimde Petroviç ailesinin altı çocuğu var. Anne taşıyorum. Öyle bir duygu ki, kelimelerle bunalmış ve hepsine yetişeaçıklanamaz. Korkuyla karımemiş olabilir. Poznansky ise şık, ne olduğunu ancak şeytan tam karşıtını ileri sürer ve bilebilir...” ruh halini dışa vuAleksandra’nın özellikle rur. Kabul etmese de depresPyotr’a aşırı düşkünlüğünü yon onda kalıcı, derin ve onasöyler. rılamaz melankolik izler bıBeş yaşında piyano derslerakmıştır. rine başlar. Mürebbiyesinin 1890'da koruyucusu, plaetkisiyle Fransız yazınına ilgi tonik aşkı Von Meck ile ilişkisi duyar. Üç yıl içinde piyano bittiğinde; depresyonu, medersi verecek kadar yetkinleşlankoliyi, sevdiklerini hep yimiştir. Ailesinin hobi olarak tirme duygusunu yoğun bir Tarlakuu’nun desteklediği müzik tutkusu, biçimde yaşar.. Esrik dolaştıarks, Çaykovski’nin yaşam biçimine ğı Avrupa ve Amerika’daki (Pyotr lyiç dönüşmesi üzerine, St. Peyorucu turnelerden sonra St. Çaykovski), tersburg Hukuk Okuluna gönPetersburg’a döndüğünde, koLevent Özübek, derilir. Adalet Bakanlığı’nda lkim Ozan Yaynlar, lera salgını vardır. Kahvaltı yüksek düzeyli bir memur olamasasında senfonisine ad be200 s. rak görev alır. 1854’te, kolerağendiğinde, birden kalkarak, dan, annesi Aleksandra’yı yitirir. Ömrü musluktan doldurduğu suyu kaynatmaboyunca depresyona eğilimli olması bu dan son damlasına kadar içer. Bu bir inyüzden… Anneyi yitirmek, Çaykovs- tihar mıdır? 53 yaşında koleradan ölürki’nin ruhunda derin yaralar açacaktır. ken Nadejda Von Meck’in adını sayıkİlk bestesini yaptığında 14 yaşındadır. lıyordur. Rus Müzik Kurumu’nda müzik eğitimi“Tarlakuşunun Şarkısı”nda Levent ni sürdürür. Özübek, Pyotr İlyiç Çaykovski’nin hüNikolai Rubinstein’ın davetiyle zünlü öyküsünü anlatıyor. “O bir tarla1865’de Moskova Konservatuvarı’nda kuşuydu… Canlılığın, coşkunun, varomüzik öğretmenliğine başlar. “Alınya- luşun simgesi” diye anar onu. Çünkü ömzısı” senfonik şiiri, özgün müziğinin rünü bir tarlakuşu çabukluğu ile geçirbaşlangıcı olacak, tutkulu, özlem dolu miştir. Özübek “tarlakuşu”nu kitabına ad şarkılar besteleyecektir. Eşcinsel olduğu söylenmeye başla- olarak koyarken, Çaykovski’nin çağdadığında, 1877’de, aynı konservatuvardan şı Apollon Maykov’un aynı adlı şiirinden öğrencisi olan Antonina Milyukova ile esinlenerek piyano için bestelediği şiirin evlenir ama birliktelikleri yalnızca dokuz de adı olduğu için koymuştur: hafta sürecektir. Bu “mantık evliliği” “Rüzgârda eğilirken kır çiçekleri, mutsuzluk ve intihar girişimini getirir. Gökyüzünden süzülen ışık, Moskova’yı ve eşini kaçarcasına terk etTarlakuşunun şarkısıyla mavileşir.” miş olur. Özübek, Tarlakuşunun Şarkısı’nda, 1878’de varlıklı bir müziksever olan Çaykovski’nin büyülü ezgileriyle maviNadejda Von Meck ile yolları kesişir. Na- leşen bir gökyüzü, rüzgârın taşıdığı kır çidejda Çaykovski’yi parasal olarak des- çeklerinin kokusunu duyumsatıyor. HALİT PAYZA


18

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

YENİ ÇIKANLAR

Dilde, Fikirde ve te Birlik

Kün

Romantik

Roman Gibi

Kaan Turhan, Dou Kitabevi

Sezgin Kaymaz, letiim Yaynevi, 479 s.

Rüdiger Safranski, Kabalc Yaynevi Çev: Ali Nalbant, 450 s.

Daniel Pennac, Metis Yaynlar, Çev: Mustafa Kandemir, 136 s.

Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı: hem uzak hem yakın aydınlar! Dil, din, kadın, fikir, toplumsal eleştiri, Osmanlı’ya eleştiri ve geleceğin bağımsız ülkesini kurmak için gösterilen çaba! Bu çalışma, tarihe yön vermiş yapıtları ve mücadeleleriyle; dört Türk aydınının, Türkiye’nin sarpa sarmış, karmaşıklaşmış ve emperyalizme sonuna kadar bağımlılaşmış yapısına karşı, tarihin ardından attıkları çığlıklarına tercüman olmak. Bu üç büyük Türk aydını, tarihte Türklerin umudunun bittiği, çöküş sürecine girildiği dönemde yol gösterici olmuştu. Ve her daim, Türkiye’nin tam bağımsızlığı için yol göstermek üzere aramızdalar.

“Kün”, yani “Ol”... Neleri neleri olduran bir roman, “Kün”. Ölülerin daha da ölebildiği -ya da tam ölemediği-, cami imamıyla ateistin birbirini “aydınlatabildiği”, köpeklerin (hem de Konya ağzıyla!) konuşabildiği, el kadar oğlanın kendisine el kaldıranı haşat ettiği bir âleme kapı aralıyor. Şerefsizler şerefsizliğin gözüne vuruyorlar, “iyiler” canını dişine takıyor, feleğin zarı hepyek de gelse bir bakıyorsunuz altı kapı alıyor. Sezgin Kaymaz, kendine özgü üslûbu ve hâlesiyle, yine eğlenceli ve ürpertili bir hikâye anlatıyor. Anlattığı hikâyenin heyecanıyla anlatışın neşesi yine birbirini coşturuyor.

Bu kitapta söz konusu edilen, romantizm ve romantikliktir. Romantizm bir dönemdir; romantiklik ise bu dönemle sınırlı olmayan tinsel bir tavırdır. Bu tavır romantizm döneminde en mükemmel ifadesini bulmuştur, ama bu çağla sınırlı değildir; romantiklik bugüne kadar sürmüştür. Sadece Almanlara özgü bir olgu da değildir, ama Almanya’da özel bir biçim kazanmıştır, öyle ki Alman kültürü yurt dışında bazen romantizmle ve romantiklikle özdeşleştirilir. Romantik ruhun yapısı çok çeşitlidir, müzikseldir, arayıştadır ve arayıcıdır. Yaşlı Goethe’nin dediği gibi, “romantiklik hastalıktır”. Ama o da romantiklik olmadan edememiştir.

İlk basımını 1998’de yaptığımız “Roman Gibi”, Daniel Pennac’ın kitaplara ve okuma eylemine dair nev-i şahsına münhasır fikirlerini okuyucularla paylaştığı çok güzel bir küçük kitap. İşte Pennac’ın başta gençler olmak üzere tüm okurlara bahşettiği haklar: 1. Okumama hakkı. 2. Sayfa atlama hakkı. 3. Bir kitabı bitirmeme hakkı. 4. Tekrar okuma hakkı. 5. Canının istediğini okuma hakkı. 6. “Bovarizm” hakkı. 7. Canının istediği yerde okuma hakkı. 8. Çöplenme hakkı. 9. Yüksek sesle okuma hakkı. 10. Susma hakkı.

Yaln Bir Adm

Bilek Kesenler

Hayali ehir

Yalnz Kurt ve Yavrusu: Düen Kaplann Isl

Harlan Coben, Mart Kitabevi, Çev: Derya Engin, 430 s.

Etgar Keret, Siren Yaynlar, Çev: Avi Pardo, 105 s.

Bülent Özeker, Edmon Sefer, Yeim Tetik, Espas Kuram Sanat Yaynlar, 194 s.

Goseki Kojima Kazuo Koike, Marmara Çizgi, Çev: Emre Yavuz, 304 s.

Anne sevgisinden mahrum büyümüş Brenda, yıllar içinde kendini geliştirmeyi başarmış, zeki ve güçlü bir basketbol yıldızıdır. Fakat kariyerinde hızla zirveye doğru yol alırken babasının ortadan kaybolmasıyla yapayalnız kalır. Ünlü spor menajeri Myron, başarılı olduğu kadar güzelliğiyle de dikkat çeken bu oyuncunun yaşamında bir şeylerin gizli kaldığını düşünerek, ailesinin geçmişini araştırmaya başlar ve kendisini esrarengiz olayların içinde bulur. Çünkü ortada birilerinin saklamak için öldüğü, diğerlerinin ise bunu korumak için öldürdüğü bir sır vardır. Peki, bu sır Brenda’yı yeni bir hayata mı yoksa derin bir hiçliğe mi sürükleyecektir?

“Bilek Kesenler”, mucizelere inanmaktan vazgeçmeyenlere, can sıkıntısından ölüp ölüp dirilenlere ve umuttan umudu kesmeyenlere dair, hınzır ve hüzünlü bir öykü anlatıyor. Aşk, yaşamda da ölümde de, hedefi damardan ve doğrudan, tam on ikiden vuruyor. Yürekteki yaralar bir türlü iyileşmiyor. İnsanlar hep tökezliyor, kırık kalpler bitişmek bilmiyor. Goran Dukic’in yönetmenliğinde sinemaya da uyarlanan “Bilek Kesenler”, çağımızın yalnızlıklarını ve yanlışlıklarını, bu defa çizgi romanda ölümsüzleştiriyor.

Şehrin sadece saklanan, baskılanan, görünmez kılınan insanlarının çehrelerini görmüyoruz bu resimlerde, aynı zamanda bir sürü hâllerini, âdetlerini, eğlenme biçimlerini, ancak birbirlerine tutunarak hayatta kalabilmelerini ve neticede, ne olursa olsun “yalınkılıç” mücadelelerini de görüyor, hissediyoruz. Her gün belediye otobüsünde karşılaştığımız, aş için, iş için, devletle, merkezle, kamuyla çarpışmak için, belki sağlığına kavuşmak, belki de sağlığını kaybetmek için şehrin çeperlerinden kopup gelen insanların hayatlarındaki sergüzeşti de hayal ediyoruz resim resim.

“Yalnız Kurt ve Yavrusu”, serinin yaratıcısı Kazuo Koike’nin çarpıcı yazarlığı ve Goseki Kojima’nın çığır açan sinematik görselleri sayesinde dünya çapında kabul görmüş bir mangadır. Olağanüstü güzelliklerin, devinimsel şiddetin ve içgüdüsel kuvvetin unutulmaz betimlemelerini barındıran destansı samuray macerası, hem Japonya’daki hem de Batı’daki görsel hikaye anlatıcılarının belli bir kuşağını etkilemiştir. “Koike ve Kojima, hikayelerini sanatsal bir ustalıkla anlatıyorlar ve bunu yaparken de bir adamı, bir çocuğu ve cehenneme giderlerken onlara eşlik eden bir ülkeyi resmediyorlar.” -Frank Miller-


YENİ ÇIKANLAR

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

19

Arkadalarn Öldür

Dünya ve Enerji

Gökkuana ki Bilet

Müslüman Kültürü

John Niven, Aylak Kitap, Çev: Avi Pardo, 312 s.

Vural Altn, Boaziçi Üniversitesi Yaynevi, 328 s.

Attila enkon, Cumhuriyet Kitaplar, 112 s.

V. V. Barthold, Ayrnt Yaynlar, Çev: M. Fatih Karakaya, 96 s.

2012 yılında beklenmedik şekilde aramızdan ayrılan Prof. Dr. Vural Altın’ın bilim yazılarının büyük bölümünü kapsayan “Dünya ve Enerji”, dünyanın iç yapısını, yeraltı kaynaklarını, atmosferini, sera gazlarını konu alan ve güncelliğini kolay kolay yitirmeyecek temel meselelerin yanı sıra devr-i daim makinelerinden Manhattan Projesi’ne, fotovoltaik güneş panellerinden alternatif kaynaklı konut güç sistemlerine uzanan birçok meraklı konuyu açık ve sade bir dille ele alıyor.

“Gökkuşağına İki Bilet’, darbelerin ilkini kundakta, ikincisini ne olup bittiğini tam olarak algılayamadıkları çocukluk çağlarında karşılayan, ama 12 Eylül’ü yüreklerinde hisseden bir kuşağın hikâyesi. Attilâ Şenkon son derece ekonomik bir dille otuz yıllık bir zaman dilimini aktardığı romanında bu dönemin neredeyse bütün karakteristiklerine yer vermeyi başarmış.” -A. Ömer Türkeş-

Üçün Biri

Radetzky Mar

Alman deolojisi

Neal Cassady, Altkrkbe Yaynlar, Çev: Gonca Gülbey, 222 s.

Joseph Roth, Can Yaynlar, Çev: Ahmet Arpad, 416 s.

Friedrich Engels, Karl Marx, Evrensel Basm Yayn, Çev: Olcay Geridönmez, Tonguç Ok, 600 s.

“Salt Lake City/Utah’da doğan Neal, legal olarak üç defa evlendi ve Jack Kerouac’ın ‘Yolda’sında Dean Moriarty olarak beat edebiyatı ve yaşamında ölümsüzleşti -ki Kerouac neredeyse tüm kitaplarında onu anlattığı gibi bazı eserlerinde sadece onun cümlelerini kullanarak kitap yazdı. Genel olarak, araba hırsızlığı ve küçük çaplı dolandırıcılıkla yaşamını kazanmaya çalıştı. Cassady, yaşamının hatırı sayılır bir kısmını gözetim altında geçirdi. Kerouac, Birleşik Devletler ve Meksika’daki birçok yol tribinde Cassady’ye katıldı ve birlikte yol boyunca başlarından geçenleri yazdılar. Bu anlatısal yol tripleri Yolda’yı oluşturan ana noktalardı.” -Şenol Erdoğan-

“Radetzky Marşı”, AvusturyaMacaristan İmparatorluğu’nun çöküşünü öyküler. 1859 Solferino Meydan Savaşı’nda Slovenyalı genç bir teğmen, İmparator I. Franz Joseph’in hayatını kurtarır. Köylü atalarının geleneklerine veda ederek büyük Tuna monarşisinin ayrıcalıklılar sınıfına katılan Trotta ailesinin öyküsü de işte böyle başlar. XIX. yüzyılın sonu, Habsburg hanedanının tarihte son defa parladığı dönemdir: İmparator güçlü, bünyesinde çok sayıda halkı barındıran imparatorluk büyüktür. Oysa bu görkemli tablonun ardında bir yalanlar silsilesi gizlidir ve son çok yakındır...

“Alman İdeolojisi”, Marx ve Engels’in kendi görüş açılarıyla “Alman felsefesinin ideolojik bütün tarzları” arasındaki uzlaşmaz farklılığı göstermek üzere, birlikte giriştikleri zorlu bir çalışmanın sonucu olarak doğmuştur. Marksizmin kuruluşunun ilk yapıtaşları bu çalışma sırasında temele konmuş; materyalist tarih teorisinin ilk ve en geniş açıklaması da burada gerçekleştirilmiştir. “Alman İdeolojisi”, artık “Komünist Parti Manifestosu”nu kaleme alacakları olgunluğa ulaştıkları düşünsel birikimi ve teorik bütünleşmeyi ifade etmektedir. Bu bakımdan eser, Marx ve Engels’in eski felsefi görüşleriyle hesaplaşmalarının son noktasıdır.

“Arkadaşlarını Öldür”, şaşırtıcı, sarsıcı ve psikopat bir karakter aracılığıyla müzik sektörünün arka planına ışık tutuyor. Stelfox karakteri hem müzik sektörünün hem de o dönemde dünyanın içinde olduğu politik ve kültürel atmosferin bir yansıması olarak da okunabilecek bir panorama sunuyor. Ateşli ve pervasız üslubuyla okuyucuyu kendine bağlıyor. Aynı zamanda, gülünmeyecek şeylere güldürecek kadar komik. Eleştirmenler tarafından büyük övgüyle karşılanan “Arkadaşlarını Öldür”, kendisi de eski bir yetenek avcısı olan yazarın gerçek deneyimlerine de dayanıyor.

V. V. Barthold’un, 20. yüzyılın başlarında, yani yaklaşık yüz yıl önce kaleme aldığı bu eser, Müslüman dünya, özellikle de İran ve Türkistan araştırmalarında toplumsal tarihyazımına ve antropolojiye öncülük eden bir çalışma olmanın yanı sıra, oryantalist bakışın çarpıklığını düzeltme adına ilk onurlu çabalardan biridir. “Müslüman Kültürü” kitabıyla Barthold, tarih yazımı ve tarih, coğrafya, kültür ve sıra dışı kişilikler arasındaki bağlantı ve dinamikleri araştırma tutkusuyla sadece zamanı için yeni bir bakış açısı değil, çağdaş araştırmalar için bugün bile geçerli bir yöntem sağlıyor.

David Lynch Tekinsiz’in Sinemas

Chris Rodley, Agora Kitapl, Çev: Selim Özgül, 416 s.

“İkiz Tepeler”, “Mulholland Çıkmazı”, “Düz Hikaye”, “Vahşi Duygular” gibi kült filmleriyle sinemaseverlerin ilgi odağı olan David Lynch, Chris Rodley’in kendisiyle yaptığı söyleşilerden oluşan bu kitapta, kendi sinema anlayışını anlatıyor: “Sinema, açıklanan değil, deneyimlenen bir şeydir; o yüzden, kelimeler bize engel olur, kelimeler elimizi ayağımızı bağlar, biz malzemenin kendini konuşturmasından yana olan sinemacılarız.”


20

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

ÇOCUK - GENÇ

Bu hafta kendine sihirli bir kütüphane bulmalısın! lk kez kaç yanzda “gerçek” ama “sihirli” bir kütüphaneye gittiniz? ECE ATAER heceataer@gmail.com

bı raflarda görünce, bu kitapların oraya nasıl geldiğini, kimlerin aldığını, hepsinin okunup okunmadığını düşünüyor, hayretle etrafına bakınıyordu.

HER KÜTÜPHANE SHRLDR

Hepimizin bildiği gibi Mart ayının son pazartesi günü “Kütüphaneler Haftası”nın başlangıcıdır. Esra Tuncer’in yazdığı, Reha ÖYKÜ, KÜTÜPHANE Barış’ın resimlediği Final Kültür Sanat Yayınları’ndan çıkan “Sihirli Kütüphane” bu KURALLARINI ÖRENYOR hafta için biçilmiş kaftan. Kitabımızın bu bundan Aklıma ilk kez kütüphaneye ne zaman gittiğim geldi. Sanırım ben de kahramanı- sonraki bölümünde tatlı mız Öykü gibi 7 yaşlarındaydım. Benim ilk bir didaktik tavır etkisini kütüphanem Öykü’nünki gibi sihirli değildi. gösteriyor. Döner kapıdan geçerken Ceren’in göO çok şanslı. Size anlatayım: Öykü, oldukça meraklı ve geniş bir ha- revliye kimliğini bırakması, yal gücüne sahip sevimli bir kız. Babası ga- görevlinin defterine bir şeyzeteci. Ablası Ceren edebiyat fakültesinde ler yazması, ablasının Öykü’yü alçak sesle konuşmaöğrenci. Kahramanımız da bir ması için uyarması, Öyan önce onların burunlarından Resimleyen: kü’nün raflardaki kitapdüşüp yazar olmak istiyor. Reha Barış lardan başka depolarda Bir ilkbahar sabahı Ceren, başka kitapların da olduğunu onu uykusunun en tatlı yerinde öğrenmesi, alfabetik kart sistemi, uyandırdı. Ona bir sürprizi varkütüphanelerin sınıflama sistemi dı. Kendisinin sıklıkla gittiği şev.b. Kısaca küçük bir çocuğun kü- dan yapılmış, rengârenk bir odaya götürdü. hir kütüphanesine kardeşini de tüphane için bilmesi gereken Öykü’yü bu güzel odada bırakıp gitti. Kahgötürecekti. Öykü bu kütüphaher şey. neyi hep merak ediyordu. Sürekli ramanımız resimli kitaplarla odada baş Ceren, bir süre sonra Öy- başa kalmıştı. meşgul olan ablasının kendisine kü’yü kütüphanede kendi haline zaman ayırmasına çok sevindi. Sevimli arkadaşımız, eline kırmızı ciltBeşiktaş’a vapurla geçerken Sihirli Kütüphane, bıraktı. O da aradığı resimli ki- li, süslü, kocaman bir kitap aldı. Tam kitabın Esra Tuncer, tapları bulmak için rafların ara- sayfalarını çevirmeye başlamıştı ki, o kitahayalperest Öykü, bir martıyla Final Kültür Sanat sında kayboldu. Birden karşısına konuşarak ona simit verdi. Haybın içinden kimler çıkmadı ki! Külkedisi, Yaynclk, 60 s. kitaptan bir kuleyle kütüphane Bilge Baykuş, Beyaz Tavşan, Şahmeran, Pivanlarla konuştuğunu hayal eden görevlisi Bilge Hanım çıktı. Bilge nokyo, Çizmeli Kedi, Don Kişot… Bir anda bir kardeşe sahip olmak Ceren’i şaHanım, işini seven, komik ama unutkan bi- hepsi cam odanın içine dolmuştu. Öykü heşırtmıyordu. Nihayet, şehir kütüphanesinin önüne gel- riydi. Öykü’yle karşılaştığında başının üs- pimizin bildiği bu kitap kahramanlarının diler. Kütüphanenin büyüklüğü Öykü’yü çok tündeki gözlüğünü arıyordu. Resimli kitaplar burada ne işi olduğunu onları şaşkınlıkla şaşırttı. İçeriye girdiklerinde binlerce kita- arayan Öykü’ye yardımcı oldu ve onu cam- dinlerken öğrenecekti.

Asl ve Can “Aslı ve Can” dizisi, çocuğunuzun öğrenme ve algılama yeteneğini geliştiren kitaplardır. Eğitmen ve pedagoglardan oluşan özel bir kurul tarafından dört yaş ve üzeri çocuklar için hazırlanmıştır. Dizinin içindeki alıştırmalar ve oyunsal sunu alanları öğretmenleri ve anne babaların çocuklarla birlikte çözümlemeleri üzerine kurgulanmıştır. İşte, Aslı ve Can bu bakışla hazırlanmış örnek bir çalışmadır. Alışılmış öğretim metodlarının dışında, ezberci eğitimi dışlayarak, Kolektif, görsel algının öne çıkarıldığı ve Marsk sözcüklerin onlarla pekiştirildiği Yaynclk, 32 s. bir yol benimser.

Memur Kedisi İlköğretim yıllarındaki çocuklara hitaben yazılmış ancak büyüklerin de keyifle okuyabileceği bu kitapta, yazarın çocukluk deneyimlerinin de yer aldığı kısa öyküler bulunmaktadır. Yazar öykülerinde insana, hayvana, ülkeye ve doğaya duyulan derin sevgiyi sade bir dil ve akıcı bir üslupla anlatırken; çocuklara çevre, ülke, doğa ve aile bilincini aşılayıp, okuma sevgisini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Aynı zaAtiye Güner manda yetişkinlere de çocukların Tümüklü, yaşadığı kaygı ve sevinçleri onlaP Kitap rın gözünden görebilme ve çocuk Yaynclk, dünyasında keyifli bir yolculuk fır152 s. satı sunmaktadır.

“Sihirli Kütüphane” özellikle ilk defa okullarının dışında bir kütüphaneye gidecek ve tanıyacak küçükler için hem öğretici hem de merak uyandırıcı bir kitap. Sanırım kitap yazılırken çocukların kütüphaneler hakkındaki önyargılarını değiştirmek hedeflenmiş. Kitabın sonuna da kısa kısa sorularla şekillendirilmiş etkinlikler, bulmacalar ve bir de küçük yazılı anlatım çalışması eklenmiş. Bu hafta Öykü’nün “Sihirli Kütüphanesi”ne giderseniz belki Masalcı Teyze, Öykü’ye anlattığı gibi size de bir masal anlatır. Belki Külkedisi ayağında bir teki olmayan camdan ayakkabısıyla, Pinokyo iyice uzamış burnuyla, Don Kişot da Sanço Panza’sıyla yanınızda beliriverir.

Dünyann Ucundaki Fener Estados Adası, sert Antarktika rüzgârları, dev dalgaların egemen olduğu ıssız kumsalları, gemilerin parçalandığı, denizcilerin can verdiği kasvetli kayalıklarıyla Güney Amerika’nın en uç noktasında yer alıyordu. Artık medeniyet hâkimiyeti eline almaya cesaret ettiğinde, dünyada kalan en son ve en vahşi sahiller bir deniz feneriyle aydınlandı... Fakat bu önemli ışığın koruyucusu Vasquez, iki arkadaşını öldüren ve onu vahşi doğaya süren tehlikeli ve gözü kara Kongre çetesini hesaba katmamıştı. Tek başına, hiçbir donanımı Jules Verne, olmadan Kongre’nin hain planlarına Bilgi Yaynevi, engel olabilecek miydi acaba? Sürükleyici bir hırs ve azim öyküÇev: Yasemin Yener, 232 s. sü...


Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

21

Heidegger’i Türkçede anlamak Heidegger’in çetrefil dilini, ar felsefi betimlemelerini ve dier filozoflarn eserlerine yapt üstü örtülü göndermeleri aan Bolt, Heidegger'i avamlatrmadan aktarabilmi CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

lıklı eserlerini okumaya geldiğinde Türkçe okur çok şanssızdır. Sartre’ın felsefi başyapıtı olan “Varlık ve Hiçlik” yayımlanalı yalnızca birkaç yıl olmuştur. Heidegger’in başyapıtı olan “Varlık ve Zaman”a gelince ise durum iyice karmaşıktır. Eseri, önce Aziz Yardımlı çevirisiyle 2004 yılında İdea Yayınevi yayımlamış; ardından, eserin telif hakkı üzerinde yürütülen çeşitli tartışmalar sonucunda İdea Yayınevi’nin yayımlamasının önüne geçilmiş ve eserin satışı engellenmiş. Bir süre “Varlık ve Zaman”ı sahaflar ve üniversite kütüphaneleri dışında bulamayan okur 2011 yılında “muradına ermiş”. Bu kez Kaan H. Ökten’in çevirisiyle Agora Kitaplığı tarafından yayımlanan eser yepyeni bir tartışmanın odağı oldu. Aziz Yardımlı’nın TDK önerilerine dayanan Türkçe kökenli sözcük seçimine karşı Kaan Ökten’in Osmanlıca kökenli sözcükleri seçmesi okuyucunun işini kolaylaştırmadı (bu konuda Newsweek’te yer alan bir haber ve Yardımlı’nın buna yanıtı internetten okunabilir: Tartışmaların Heidegger’in terminolojisi üzerine odaklanıp üretken hale gelme şansı varken, sözcük seçimine ilişkin politik çekişmelerin önü açıldı. Her iki çevirmenin de siyasi görüşlerinden bağımsız olarak taraflar seçildi ve bildik dil tartışmaları tekrar etti.

Heidegger

“Heidegger” adı bizi ne anlatıyor? Adının sessel çağrışımları yine bir “Alman”la karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Leibniz, Wolff, Kant, Schelling, Fichte, Hegel, Feuerbach, Marx, Frege derken Avusturyalı ve Almanyalı bir dizi filozof aklımıza geliyor. Biraz daha derine indiğimizde Heidegger’in hangi dönemde yaşadığını kimlerle ilişkide olduğunu öğreniyoruz. Günümüzün moda kavramlarından “Sıradan Kötülük”, “Totalitarizm” gibilerini literatüre çivileyen liberal Hannah Arendt’in hocası olduğunu, Frankfurt Okulu’nda toplanan filozoflarla karşıtlığını ve NAZİ partisi üyeliğini öğreniyoruz hakkında yazılanlardan.

DÖNEMN YEN PARADGMASI: PRATK’E DÖNÜ VE VAROLUÇULUK Kitle algısı açısından her biri önemli olan bu özelliklerin ardında keşfedilmeyi bekleyen büyük bir filozof yatmaktadır. Heidegger’in ortaya çıktığı bağlam düşünüldüğünde felsefesinin özgün yanları ve bir insan olarak Heidegger’in yapıp ettiklerini aşan içeriği görülmeye başlanabilir. Wang Nanshi’nin “Marksist Pratik Materyalizm” adlı eserinde 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında teorik alandan pratik alana yönelen felsefi iklimin düşünürleri arasında Heidegger’in de adı geçer. Söz konusu iklimi yaratan paradigma değişimine “Pratiğe (Praxis anlamındaki Pratik’e) dönemin neden bir Dönüş” desek yanlış olmaz sanırım. paradigma değişiHegel’in köle-efendi diyalektiği ve mi olarak nitelensomut olanın felsefesini sunma çadiğini gözler önübalarını daha da derinleştiren Marks ne sermeye yeter ve Engels’in pratik materyalizmi; de artar bile. bambaşka bir koldan ilerleyerek sonrasında yerini varoluşçuluğa bıHANGS rakan Nietzsche ve KierkegaDAHA ard’dan, Wittgenstein’ın “dile döANLAILIR? nüş”ten sonra kültürün belirleyiciliğine kapı aralayan ikinci dönemiHeidegger’in ne dek pratiğe yönelişin lehine deanlaşılması, SartYeni Bir Bakla Heidegger, lil sunabiliriz. Özellikle de Frankfurt Barbara Bolt, Kolektif Kitap, re’ın ve CaOkulu’nun, Sartre ve Camus’nun ormus’nun anlaşılÇev: Murat Özbank, 176 s. taya çıktığı bir bağlamda onlardan masından çok çok ayrı bir biçemle ve teorik mirasa da- daha zordur. Bu zorluk filozofların düşünsel yanarak beliren Heidegger bu yeni para- miraslarına dayandığı kadar düşünceleridigma inşasının işçilerinin başında gel- ni ifade etme yollarından da kaynaklanmektedir. NAZİ partisi üyesi bir filozofun maktadır. Heidegger’i Kıta Felsefesi geleda bulunduğu akımın (varoluşçuluğun) neğinin sistem inşa eden filozoflarına yaadının Fransız Komünist Partisi üyesi bir kınlaştıran da işte bu ifade etme seçimi olsa filozof ve edebiyatçıya (Sartre’a) ait olması gerek. Söz konusu ifade tarzıyla, Heideg-

HEDEGGER’N GÜNCELL

ger, Alman İdealizminin üvey evladı gibi görünür. Heidegger’in dilinde “Hiç, hiçer”, Dünya’da olmaklık ile fırlatılmışlık ya da oradaki-varlık olma (Dasein) gibi kavramlar okuyucuya sarhoş eder, kısacası alışıldık dil kullanımları iflas eder. Dolayısıyla, Heidegger’in anlaşılması zorlaşır. Ancak, dilin bu biçimde zorlamalı kullanımı Heidegger’in söylediklerini üstün körü geçip bildik ifadeler arasında atlayarak “Aaaa Ne güzel de yazmış adam” türünden anlama sanrılarından kurtarır okuyucu. Bu türden sevinç nidaları ve kartpostal felsefesine indirgenme talihsizliği Sartre ve Camus’nun durumunda birer klişe haline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında Heidegger’in mi yoksa Sartre ve Camus’nun mu daha zor anlaşıldığı açık değildir.

YARDIMLI-ÖKTEN ÇEVRLER İş bu varoluşçu filozofların felsefe ağır-

Türkçe okurun Heidegger’i anlama çabası filozofun kendi eserleriyle sınırla kalmadı. Barbara Bolt’un filozofun sanat hakkındaki görüşlerine odaklanan eseri Murat Özbank’ın çevirisiyle ve “Yeni Bir Bakışla Heidegger” adıyla 2012 yılında Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Eserin özgün yanı Heidegger’in düşüncelerini çağdaş sanat eserleri ve popüler konular üzerinden okuyucunun gündelik deneyimiyle ilişkilendirerek aktarması. Böylelikle Heidegger’in çetrefil dilini, ağır felsefi betimlemelerini ve diğer filozofların eserlerine yaptığı üstü örtülü göndermeleri aşan Bolt, Heidegger’i avamlaştırmadan aktarabilmiş. Kültürel göreliliğin tartışıldığı ve kültürel hakların her şeyin başına konduğu çağımızda Heidegger’in fırlatılmışlık kavramının olanca yalın bir dille ele alındığı eserde filozofun kullandığı kavramlara ilişkin bir sözlük de yer alıyor. İnsanların daha da atomize olduğu ve varoluşsal kaygının daha derinden hissedildiği bir ortamda Heidegger’i anlatmak ve anlamak varoluşsal sorunlarla baş etmemize yardımcı olacak bir uğraş.


22

Aydınlık KİTAP

29 MART 2013 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? Birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. Sonra yeşil öldü benim için, sonra kahverengi. Sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. On iki yıl geçti,susmak ne kısaymış. Sen, “böyle ne güzel sonsuza kadar susalım,” diyorsun. Sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim, bunu da biliyorsun. Sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

a) Aslı Tohumcu - Taş Uykusu b) Emrah Serbest - Paramparça Hikayem c) Murat Menteş - Dublörün Dilemması d) Şenol Erdoğan - FÜG: İntihar Notları e) Levent Şentürk - Kış Dönencesi

2

“Her ilerleme, daha yeni edindiğimiz alışkanlıkların biraz daha ötesine attı bizi, gerçekten daha yurdunu kuramamış göçmenleriz biz. Yeni oyuncakları karşısında şaşırıp kalmış yabanıl çocuklarız hepimiz. Uçak yarışlarımızın başka hiçbir anlamı yok. Şu daha yükseklere çıkıyor, şu daha hızlı gidiyor derken, onu neden koşturduğumuzu unutuyoruz. Yarış, geçici olarak, amacı gölgede bırakıyor.”

a) Vahşi İnsanlar - Dirk Wittenborn b) İnsan Ne İle Yaşar - Lev Nikolayeviç Tolstoy c) İşte İnsan - Konrad Lorenz d) İnsanların Dünyası - Antoine de Saint-Exupery e) Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

3 Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün. -Haydi iç de çay koyayım.

a) Ahmet Telli b) Ah Muhsin Ünlü c) Edip Cansever d) Oktay Rifat e) Orhan Veli Kanık

Bu haftann doru yantlar:

1-(b) 2-(d) 3-(b)

1

BULMACA her biri 5. Balca içeceimiz - Stanislaw Lem’in bir eseri - Yerleim alanlar dnda kalan yerler - Ya küçük olduu halde sözleri ve davranlar büyükmü gibi olan çocuk 6. Kalça kemii - Hiyerarik bir düzende önemli bir görev, makam - nce kam, hasrotu - Ate 7. Hz.Muhammed’i övmek amacyla yazlan kaside - Enerji 8. Dansl, zengin sahne gösterisi Verme, ödeme

9. sim - Altn - Maden, tahta vb.’nin pürüzlerini düzeltmek için kullanlan, üzeri pürtüklü, sert, ensiz, çelikten yaplm araç Vilayet 10. Bir yanc ve bir yakc maddenin sürekli olarak yanmasndan doan iti gücü ile hareket eden düzenek - Dikite kullanlan pamuk iplii 11. Çocuu olan kadn - Kimi zaman - Ailesinin geçimini salayan 12. Küçük maara - Birkaç çobann ak, kr hayatnn güzellikleri vb.

üzerine karlkl konumalar biçiminde yazlan, küçük bir piyesi andran iir türü - ki yandan büyük enenmi erkek keçi 13. Islak - Büyük yolcu istasyonu - Bir peygamber ad - Afrika’da bir nehir 14. Osmanl devletinde taht yeri, saltanat makam anlamnda kullanlan bir sözcük - Evlerde oda kaplarnn açld geni hol Kolayca duygulanp incinen, duygulu, hassas 15. (Z BIRAKIR ) Resimdeki yazarn bir eseri - lave Yukardan aaya 1. “... Ayhan” (air) - Resimdeki yazarn bir eseri 2. Kl, tüy - Arap edebiyatnda bir iir türü - Tavlada “iki” says - “... King Cole” (Amerikal caz piyanocusu ve arkc) 3. Bir nota - sviçre’de bir nehir - Fas’ta bir rmak - Eski bir ran veya Afgan hükümdar unvan 4. Eski bir Hindu tapna tipi - Mzrap, çalgç - Berilyum’un simgesi 5. Snr, uç - Bir nota - Bir balaç Roma yma toprak inaat

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ

Soldan saa 1. Resimdeki yazar - Uykusu hafif kimse 2. Bakr’n simgesi - Bir dilek art eki - Tantal’n simgesi - Fizik, kimya, matematik ve biyolojiye verilen ortak ad - Fas’n plakas 3. Ses - Kayak - “Ouz ...” (yazar) 4. Öç almay amaçlayan gizli dümanlk, garez - Parça ya da ezme et ya da sakatata çeitli harçlar katlarak hazrlanan bir arküteri ürünü - Kar ile kocadan

6. Terzilikte yrtmaç - Lantan’n simgesi 7. Msr’n plakas - Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs - Bel ksmn ince göstermek için kullanlan esnek bir iç giysisi 8. Türk müziinde bir makam Gümü’ün simgesi - Toparlak kemik ucu 9. Bir tür tatl çörek - Bir ii, bir görevi yerine getirme 10. Engerek ylan - Hararet - Rütbesiz asker - Bir eyin özünü oluturan ana öe, temel 11. Tavlada “üç” says - Seciye, karakter - plik eirmekte kullanlan, aaçtan yaplm bir alet - “... Güler” (fotorafç) 12. Bir meyve - Bir sorunun çözümünü bulmaya yönelik felsefe yöntemi Alamet, nian 13. Türk Standartlar Enstitüsü (ksa) Radyum’un simgesi - Beddua 14. Japonya’da buda rahibesi - Bir kömür türü - ridyum’un simgesi plik kangal 15. ( ERKEN … )Resimdeki yazarn bir eseri - Lakin, ama


2013 03 29martkitapeki  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you