Issuu on Google+

. KITA P GEÇEN HAFTA en az Aydınlık

22 Şubat 2013 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 52

63,635

OKURA ULAŞTIK YILMAZ ERDOAN YAZDI

Sevgili Rütü ve Mediha…

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Rüştü Onur’un mektupları, şiirleri ve fotoğrafları TURNALAR BİRLİKTE UÇAR


Aydınlık KİTAP İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Stefan Zweig s. 4 İlham perileri peşinde koşarken s. 5 Behçet Necatigil s.6 Musa’nın beş kitabının birinci cildi s.7 İçerik ve sunuş gerilimi s.8 Çizgi-roman cephesinde yenilikler s.9

Sözcükleriyle imge tufanları yaratan şair: Hüseyin Haydar s.10

Kederle başa çıkabilir misin, kaderle? s.11 Kapak: Turnalar birlikte uçar s. 12-13-14 Sessiz yaşam manzaraları s. 15 Arakablo: Estetik değer keyfimizin dışında oluşur s. 16 Haydarpaşa’dan İzmir’e bir yolculuk s. 17 Yeni Çıkanlar s. 18-19 Çocuk-Genç: İlk soru: Mu ni? s. 20 Yeni sömürünün bileşenleri s. 21 Alıntı Test-Bulmaca s. 22

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Yayın Yönetmeni Haldun Çubukçu Editör Pınar Akkoç pinar@aydinlikgazete.com

Yazıişleri Müdürü Damla Yazıcı damla@aydinlikgazete.com

Yazıişleri İrem Halıç, Deniz Antepoğlu Cenk Özdağ Sayfa Sekreteri Ebru Baysan

22 UBAT 2013 CUMA

3

“DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK” Hani, “Önce ekmekler bozuldu sonra her şey,” demişti ya büyük usta Oktay Akbal, aslında bozulanın insan olduğunu gösterme eylemini, yaşamak için hava ve su kadar gereksindiğimiz üçüncü nesnenin imgesi üzerinden kurmuştu. Bir yerde bozulma varsa orada çirkinlik vardır ve çirkinlik gericiliktir. Akbal’ın öykülerine konu olan günler sıkıntı ve yokluk günleriydi. Yerkürenin tanık olduğu en büyük savaş vardı. Bütün dünya bozulmuştu. İnsanlar çirkinleşmişti ve en korkunç çirkinlik büyük insanlığın üzerine faşizm halinde çullanıyordu. Türkiye savaş dışı kalmaya çabalıyordu nice akıl almaz zorluk ve baskı içinde. İsmet İnönü bütün bedelleri yükleniyordu, nice savaşlardan, nice kandan, ateşten, dumandan çıkıp gelmiş sahici savaşçıların, savaşın ne menem şey olduğunu geriye kalan herkesten çok daha iyi bildikleri üzere… Damla Yazc Bu yoksul ama onurlu ülke sıtma, trahom, cüzzamla mücadelenin başarılı bir evresinde savaş dışı kalma ve savaşa hazırlanmanın maliyetini ödüyordu. Verem, yokluk, sıkıntı, darlık günlerinde tırpanını destursuz sallıyordu. Çirkinlik güzelliği yiyordu… Faşizm mikrobu bütün mikroplardan daha tehlikeli ve öldürücüydü. Mikropların en çirkiniydi. Yoksul hastalığıydı verem, içkiye, sigaraya da gelemiyordu. Ama valinin kızı da aynı illetten ölebiliyordu. O günlerde Zonguldaklı gencecik şairler, edebiyatçılar peş peşe bu sayrılıktan gittiler. Daha başka kimler… Şiirleri kaldı, mektupları kaldı, kitaplar halini aldı. Yaşamları filme konu oldu. Kapağımız: Rüştü Onur’un, eşi Mediha Hanım’a duyduğu aşkın yadigarı olan bir kitap. Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22

"Mektupların Avcumda". Şiir, fotoğraf ve mektuplardan oluşan bu kitapla, film aynı zamana denk geldi. Yılmaz Erdoğan yönetti. "Kelebeğin Rüyası." Umarız güzelliklerde buluşurlar. Çirkinlik… O günlerde kazanamadı. Başını Sovyetler Birliği’nin, Çin halkının çektiği ve en büyük bedellerini ödediği direniş, yani güzellik on milyonlarca kurban pahasına zafer kazandı. Faşizme ve emperyalizme karşı savaşan insanlığın güzelliğiydi dünyayı belirleyen… Bugünler… Bugünlerde de çirkinliğin görülmemiş ölçüde ve taktiklerle, küresel saldırısı karşısında bu ülke, bu vatan, bu millet tarihinin en ağır bedelini ödemekle karşı karşıya. Yok olmakla var olmak arasında, çirkinlikle güzellik arasında en kesin ve dönülmez seçimini yapacak. Kitap, edebiyat, bilim, sanat, entelektüel dünya, ilişkileri, ürünleri bunun dışında mı? Sait Faik "Dünyayı güzellik kurtaracak," demişti. Göreceğiz. Kurtaracak.  Yazı İşleri Müdürümüz Damla Yazıcı. En çok çaba harcayanımız… 1990 İstanbul doğumlu. Kocaeli Anadolu Lisesi’nden 2008’de mezun oldu, aynı yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandı. Öğrenciliğin ilk senelerinde yaz aylarında bahçe sinemaları düzenlemekten tutun da bulaşıkçılığa kadar pek çok işte çalıştı. Üniversitenin son senesinde “öğrenci akbilini kaybetmemek için” Açıköğretim Fakültesi, Medya ve İletişim Bölümü’ne kaydoldu. İngilizce biliyor. Üniversite 4. sınıftayken Aydınlık Kitap ekinde çalışmaya başladı.  Bu sayımızla yoğun emekle, sizlere layık olmak çabasıyla dolu bir yıl geçmiş oluyor. Gelecek sayımızda yepyeni bir görünüm, üzerine daha da koymuş bir içerikle karşınızda olacağız. Alabildiğine her yeri kaplayan çirkinliğe karşı daha güzel karşı koymak için… Beğeneceğinizi umut ediyoruz. HALDUN ÇUBUKÇU Reklam Servisi Genel Müdür Yardımcısı Saynur Okuroğlu saynur@aydinlik.com.tr

Müşteri Temsilcisi Kamile Karakadılar kamile@aydinlik.com.tr

kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

22 UBAT 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

HAFTANIN PORTRES

Stefan Zweig (28 KASIM 1881- 23 ŞUBAT 1942) Zweig’n yetkin olduu alanlardan biri kukusuz biyografidir. Balzac, Dickens, Dostoyevski ile ilgili eserleri hâlâ önemini korumaktadr

Avusturyalı ünlü yazar ve gazeteci Stefan Zweig, 20. yüzyıla, özellikle de 1920’li ve 30’lu yıllara damgasını vurmuştur. Viyana doğumlu yazar, küçük yaşlardan itibaren edebiyat alanında eğitim görmüş, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Latince öğrenmiştir. İlk şiirlerini lise yıllarında yazan Zweig, Hugo von Hofmannsthal’ın ve Rainer Maria Rilke’nin eserlerinden etkilenmiştir. 1901 yılından sonra Paul Verlaine ve Baudelaire’in şiirlerini Almancaya çevirdi. 1907 ve 1914 yılları arasında Hindistan’dan Kanada’ya kadar pek çok ülkeyi gezdi. Savaş patlak verince gönüllü olarak Viyana’da savaş karargâhında arşivde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya’ya dönerek Salzburg’a yerleşti. 1920 yılında Frederike Von Winternit ile evlendi. Burada 20 yıl yaşadı ve Avrupa’nın düşünsel birliği için çeşitli makaleler yazdı, konferanslara katıldı ve aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu. 1922 yılında “Amok” kitabı yayımlandı. “Nietzsche” isimli biyogrofi kitabını 1925 yılında kaleme aldı. 1927’de Almanya’da “Duygu Karmaşası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı. Aynı yıl meşhur “Rilke’ye Veda” konuşmasını yaptı. 1928 yılında Tolstoy’un 100. doğum günü etkinlikleri sebebiyle Sovyetler Birliği’ne gitti. Bu dönem Thomas Mann,

James Joyce gibi isimler Zweig’ın yanında yer aldı. Marie Antoinette hakkındaki biyografiyi ise 1932 yılında yayımladı. Pek çok alanda eser veren Zweig, roman ve şiirin yanı sıra dram ve trajedi türünde tiyatro oyunları yazdı. Zweig’ın yetkin olduğu alanlardan biri de kuşkusuz biyografidir. Balzac, Dickens, Dostoyevski ile ilgili eserleri hâlâ önemini korumaktadır. Biyografiye olan merakı Freud ve psikolojiye olan ilgisiyle açıklanmaktadır. 1933 yılına gelindiğinde ise Naziler kitaplarını yakmaya başlamıştı. Yahudi kökenli olması nedeniyle 1934 yılında evi Nazilerce basıldı ve arandı. Bunun üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Önce İngiltere’ye gitse de memnun kalmadı ve Brezilya’ya kadar uzanan sürgün hayatı başladı. 1939’da “Kalbin Sabırsızlığı” adlı romanı yayımlandı. Aynı yıl Lotte Altman ile evlendi. II. Dünya Savaşı sırasında New York’a, Arjantin’e, Paraguay’a ve Brezilya’ya gitti. Brezilya’ya yerleşmeye karar verdi. Ünlü “Satranç” kitabını yayımladı. 1941’de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve “Dünün Dünyası - Avrupa Anıları” adlı otobiyografisini kaleme aldı. Ancak Avrupa’ya dair inancını yitirmesi ve Hitler’in kalıcı olduğunu düşünmesi sebebiyle 1942 yılında karısı Lotte ile intihar etti.

Tarihin dilinden Cengiz Han tun’u bir Merkitli’den kaçırmıştır. Moğol Birliği’ni gerçekleştirmeyi çoCengiz Han’ın kurduğu ve tarihte en kısa cukluğundan beri düşünen Temuçin’in, zamanda, en büyük yüzölçümlere yayılan Cengiz Han’a dönüşmesi; Yesügey’in ölümü Moğol İmparatorluğu; Çin, Moğolistan, ile iki çadıra düşmüş, tarihin derinliklerinKore, Rusya, Ukrayna, İran, de yitti yitecek bir kabileden, Azerbaycan, Ermenistan, gelmiş geçmiş en büyük sıGürcistan, Irak, Türkiye, nırlara sahip devlete dönüKazakistan, Kırgızistan, Özşecek olan Moğol İmparabekistan, Pakistan, Macatorluğu’na giden yolun başristan, Polonya, Tacikistan, langıcı olacaktır. Afganistan, Türkmenistan, Temuçin Kerayit ve Moldova, Kuveyt coğrafyaCaciratların da yardılarından oluşuyordu. Sırbismıyla Merkitler’i yeniltan, Hindistan, Bulgaristan’a giye uğratacak, Buirnor da uzanmış, yer yer kanlı saTatarlarını ortadan kalvaşlarla içlerine de girilmişti. dıracak, Toğrul Han ile Bu dev imparatorluğun birlikte Moğolistan’da büyük kurucusu Cengiz imparatorluğa dönüşeHan’ın gençliğine ilişkin bilcek bir birliktelik kuran gi içeren çok az belge var. Bozkırın Oğlu Cengiz Ha caktır. Cengiz, bu birCengiz Han’ın yaşam öyküsü Hakan Bayrakçı likteliğe karşı çıkan kan s. 522 ap Kerasus Kit hakkında bilinen en önemli ve kardeşi Camuha ile de gerçekçi kaynak “Moğolların savaşacak, Çağan ve Alçi Tatarları üzeGizli Tarihi”dir. Yazarı bilinmeyen kitap 1240 rine yürüyecek, ittifakı bozan Toğrul yılında tamamlanabilmiştir. Han ile de savaşmak zorunda kalacaktır. Kırgızlar Orhun-Yenisey’de 840’da Uygurları ortadan kaldırdılar. X. yüzyılda güç- GERÇEKLEEN DÜLER lenmeye başlayan Moğol Kabileleri, diğer Temuçin’in düşleri, gerçekleşmiştir. BüTürk soylu kabilelerin siyasal bir birlik oluştün komşu ve öc alması gereken oymaklaturamamaları, kendileri için ciddi bir tehlira karşı kazandığı zaferle aynı yıl Türk ve ke olmamalarına karşın kendileri de siyasal Moğol kabilelerinin katıldığı bir kurultay gerbir birlik oluşturamadıkları gibi, birbirleriyçekleştirilir. Kurultayda Temuçin Cengiz adıle de sürekli savaşmışlardır. XII. yüzyılda en nı alacak ve en büyük han ilan edilecektir. güçlü Moğol Kabileleri Orhun-Tula boyla1206’da Cengiz Han’ın yönetiminde birlerında yaşayan Kerayitler, Baykal gölünün güşik bir Moğol İmparatorluğu vardır. neyinde yaşayan Merkitler ve Irtis civarındaki Hakan Bayrakçı; tarihin bir dili olduğunu Naymanlar’dır. Cengiz Han’ın doğduğu Kiyazıyor, “Bozkırın Oğlu Cengiz Han”da. yat soyuna ait kabile küçük bir topluluktur. “Konuşur, anlatır. Hepimiz kendimize göre Kiyat’lar da Onon-Kerülen boylarında daanlarız, dinleriz onu… Aslında bu nedenle ğınık bir biçimde yaşamaktaydılar. önemli olan tarihin anlattığı değil, bizim ne ve nasıl anladığımızdır.” Bayrakçı “Bozkırın BRLE GDEN YOL Oğlu Cengiz Han”ı, Temuçin’in Cengiz A. Hakan Bayrakçı “Bozkırın Oğlu Han’a dönüşmeye başladığı yaşlarda yazCengiz Han”da, Temuçin’in çok az bilinen maya başlamış. Kişiliğinden etkilendiği Teçocukluk ve ilk gençlik döneminden başla- muçin’in yaşam öyküsünü, tarihin kuru soyarak, uzun soluklu bir serüveni ustalıkla an- luğundan kurtararak, kendi diliyle, kendi allatmaya girişiyor. 1155’de avuç içinde bir kan gıladığı biçimiyle can vererek bir kez daha pıhtısı ile dünyaya gelen çocuğa babası Ye- anlatmayı deniyor. sügey, o doğduğu gün esir aldığı Tatar reiYalçın Küçük, Cengiz Han ve Moğollar sinin adını verir: Temuçin. için “Atom bombasından önce atom bomTemuçin’in elindeki kan pıhtısı, şamanik bası” tanımını yapar. Bayrakçı bütün buninançlara göre, onun yiğit bir savaşçı, büyük ların ötesinde Cengiz Han’ı en insancıl yengiler kazanacak bir lider olacağının işa- yanlarıyla gösteriyor. retidir. Temuçin’in babası Yesügey Bağadır Cengiz Han öldüğünde, kırk Moğol satöre gereği oğluna eş olarak seçtiği Börte’nin vaşçısı onu götürüp bilinmeyen bir yere kabilesinden dönerken, Tatarlar tarafın- gömdü. Bayrakçı, “Yokluktan gelmişti ve dan zehirlenerek öldürülür. Yesügey’in ölü- yokluğa gitmeliydi” diye yazıyor. Öyle de mü kabilenin dağılması ile sonuçlanır. Art oldu. Onu gömenler, sırrı saklamak için birarda acılar gelmeye başlar: Temuçin’in ka- birlerini öldürdüler. Bu yüzdendir ki, Morısı Börke, kız kardeşi Temulun, Kiyatlara ğolların tanrılaştırdıkları ulu ataları Cenkin güden Merkitler tarafından kaçırılır. Ba- giz Han’ın mezarının nerede olduğu halen bası Yesügey Bağadır da eşi Hogelun Ha- bilinmemektedir. HALT PAYZA


Aydınlık KİTAP

5

İlham perileri peşinde koşarken Güney Afrika’y rkçlk, artan suç oranlar, fahielik, beyazlarn tekelindeki parann dönüü, ülkenin yerli halknn zenginlikten pay alabilmek için bavurduu her türlü yol ilginizi çekecek DENZ ANTEPOLU denizantepoglu@hotmail.com En hafif adlandırmayla ırkçılık “Apartheid” uygulamalarının kara derili halkın mücadelesiyle son bulduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’nde “renkler” savaş, açlık, yokluk ve bir o kadar da bolluk, zenginlik ve refahın kime ait olduğunu imlerdi. İşte, 1990’lardaki dönüşüm ve beraberinde gelen tüm karışıklığı anlatmaya çalışan “Sahtekâr” daha önce “Doktor” adlı romanıyla tanıdığımız yazar Damon Galgut’un bu alt üst oluşa dair yeni anlatısı.

Damon Galgut

ranın dönüşü, ülkenin yerli halkının zenginlikten pay alabilmek için başvurduğu her türlü yol kitapta akıcı dille verilmiş. Sorun, yazarın başlarda izlekle kurgunun beraber yol almasını sağlamışken sonradan bu dengenin bozulması. Ülkedeki sisteme dair eleştiriler ve ahlak sorgulamaları havada kalıyor, tam olarak ne söylemeye çalıştığı bulanıklaşıyor, öfkelenmeniz gereken şeyler sessizce kabullenişe dönebilecek bir onay algısı yaratabiliyor. Varsa böyle bir amaç iyice tartışılır hale geliyor.

BENZER BR ROMAN

Kitaba dair belirtilmesi gereken bir diğer husus ise Hunter S. Thompson’ın “The Rum Roman, Güney AfriDiary” romanını anımka’da yaşayan beyaz bir adasatması. Thompson’un mın hayatını değiştirmek için romanı 1960’lı yıllarda yaşadığı şehirden ayrılıp ülyazılmış, ancak basımı kenin küçük bir kasabasına t, lgu Ga n 1998 gibi oldukça geç bir mo yerleşmesiyle başlıyor. Ana Sahtekâr, Da arı, ınl Yay edi Kr ı tarihte olmuş. “The Rum Yap karakter işinden ayrılmış, ygu Akın, 260 s., Du v: Çe Diary” ise Porto Riko’da evinden olmuş ve şehrin keşgeçiyor. Yine beyazların zenkemeşinden uzaklaşıp şiir yazcilere egemenliğinin olduğu bir bölgede… mak için ilham arayan amatör bir şair. GitAna karakterlerin büyük şehirlerden katiği kasabada hayatına beklenmedik bir süreçte dâhil olan eski bir arkadaşıyla kar- çışı, yeni bir başlangıç yapmaları ancak işşılaşıyor ve böylece şiir yazabilmesi için ye- lerin bekledikleri gibi gitmeyip ülkede döterince etmen olan bir macerada buluyor nen kirli işlere bulaşmaları benzer nitekendini. Aşk, aldatma ve aldatılma ve her likte. İki karakterin de yaşadığı aşk benzerliği özellikle dikkat ��eken kısım bana türlü “pis” işlerle örülü bir macera… Romanın kurgusu başarılı. Ancak so- kalırsa. Tek fark birinin sonunun masalrun sayılabilecek nokta mesajlarda! Yazar, sı, diğerinin hüsranla bitmesi. Her iki kiGüney Afrika doğumlu ve beyaz. (Bunu tabın sonu da yine benzeşiyor. Büyük şehbelirtmemdeki neden “rengin” ülkede re geri dönme, işe başlama ve yaşananönemli bir yere sahip oluşu. Özellikle be- ları unutmaya çalışma… Kitabın konusundan ve mesajlarından yazların yüzyıllarca süregelen egemenliğini düşünürsek, ülkenin edebiyatında sıyrılıp biraz da dilinden ve hatalarından da önemli bir yer kaplıyor.) Dolayısıyla, bahsetmek gerekiyor. Dili akıcı ve kuşGüney Afrika’yı ırkçılık başta olmak üze- kusuz bu çevirmenin başarısından. Ancak re, diğer pek çok sorunuyla beraber an- kitapta YKY titizliğine gölge düşürecek latma çabası öne çıkıyor. Artan suç oran- az da olsa yazım yanlışları olduğunu beları, fahişelik, beyazların tekelindeki pa- lirtmek gerek.

ZORAK ARN PS LER


6

22 UBAT 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

Orta halli insanımızın içtenlikli, sesi: Behçet Necatigil Bir tablete yüzlerce, hatta binlerce kitab sdryor, tonlarca yer ve toz tutan kütüphaneleri tertemiz bir ekilde çantanza atyorsunuz. Bu da demek oluyor ki, artk ciltli kitap da son çan yayor MURAT HATUNOLU murathatunoglu@yahoo.com Geçenlerde bir elektronik eşya mağazasında bilgisayar-telefon-tablet ürünlerini inceliyordum. Gördüğüm şey beni başta şaşırttı, sonra düşündürdü; cd sürücüsü yoktu yeni çıkan bilgisayarların. Hayır, sadece taşınabilir ve küçük bilgisayarların değil, masaüstü bilgisayarların da cd sürücüsü yoktu. Demek oluyor ki; artık cd’nin de sonu geliyor, ataları olan silindir, plak, kaset ve disketler gibi. Çünkü artık insanlar müziklerini, filmlerini, programlarını cd aracılığıyla kullanmak yerine, internetten indiriyorlar. Bilgisayardan bilgisayara veri taşımak içinse cd’den çok daha pratik çalışan usb çubuklarını kullanıyorlar. Yani hantal ve işlevsiz olan bir

solgun bir gül oluyor dokununca Çoklarından düşüyor da bunca Görmüyor gelip geçenler Eğilip alıyorum Solgun bir gül oluyor dokununca. Ya büyük şehirlerin birinde Geziniyor kalabalık duraklarda Ya yurdun uzak bir yerinde Kahve, otel köşesinde Nereye gitse bu akşam vakti Ellerini ceplerine sokuyor Sigaralar, kâğıtlar Arasından kayıyor usulca Eğilip alıyorum, kimse olmuyor Solgun bir gül oluyor dokununca ...

cihaz daha tedavülden kalkıyor, kullanıcının dolaylı talebiyle. Bu araç değişiminin bizi yakından ilgilendiren bir örneği de kitaplar üzerinde yaşanıyor. Mağara duvarları, tabletler, papirüsler, parşömenler derken bugün önümüzde duran ciltler de gidici. Artık elektronik kitaplar var ve bu kitaplar “tablet”ler aracılığıyla okunuyorlar. Şöyle ki, giriyorsunuz internetteki elektronik kitapçıya, buluyorsunuz aradığınız kitabı, tıklayıp satın alıyorsunuz; evden çıkmadan, kitap kokusu duymadan kitap alıyor, tabletle okuyorsunuz. Hem de bunu yaparken rahatlıkla kitaptan alıntılar yapıyor, elektronik cihaza notlar alıyor, gerekli gördüğünüz yerlerin altını çiziyorsunuz, gözünüzü kitaptan ayırmadan. Ayrıca, bir tablete yüzlerce, hatta binlerce kitabı sığdırıyor, tonlarca yer ve toz tutan kütüphaneleri tertemiz bir şekilde çantanıza atıyorsunuz. Bu da demek oluyor ki, artık ciltli kitap da son çağını yaşıyor. Ve yavaş yavaş koleksiyon ürünü hâline geliyor. Tıpkı o eski plaklar gibi.

ÖZEL KOLLEKSYON KTAPLARI Yapı Kredi Yayınları bu tür bir koleksiyona yönelik kitaplar çıkarıyor. Hayır, yıllardır çıkardığı “bütün öyküleri” ya da “bütün şiirleri” gibi dizileri kastetmiyorum. Özdemir Asaf’ın kendi şiirlerini seslendirdiği cd ile beraber gelen, “Sen Bana Bakma Ben Senin Baktığın Yönde Olurum” gibi, Nâzım Hikmet’in çizgi filmlerinin yer aldığı “Hanene Huzur Dolsun Sevdalı Bulut” gibi ya da Genco Erkal üstadın seslendirdiği Nâzım Hikmet şiirlerinden oluşan “Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni” gibi kitap-cd bileşimlerini diyorum. Cd’nin de kitabın da son yıllarında biriktirin biriktirebildiğiniz kadar, doldurun vitrinlerinizi doldurabildiğiniz kadar, dercesine güzel tasarımlı ve sağlam kapaklı kitaplar çıkıyor YKY’den. Geçen ay, “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca” dedi YKY ve bize Behçet Necatigil’in şiirlerini kendi sesinden dinletti. Şairin yetmişlerde Almanya’dan aldığı kasetli teybe kendi kaydettiği, aralarında, Kadındılar, Solgun Bir Gül Dokununca, Nilüfer, Bunalım, Tat, Kuru Çay, Unutmak, Mat, Uğrak, Siper, Kandı, Flüt, Kalıt, Yadsı, Uzak Kapı gibi

re adım atamıyorum, yani oraya kendimi layık görmüyorum... Ama orta hâlli, hiç kimsenin kimseyle ilgilenmediği halk gazinoları... Oralara rahatlıkla giderim. Çünkü öbür tarafa gitmek birtakım görgü kurallarına boyun eğmeyi gerektiriyor, rahat edemiyorsun.”

GERÇEKTEN TANIMAK ÇN

Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca Behçet Necatigil Yapı Kredi Yayınları, 96 s.

şiirlerin de yer aldığı tam 48 şiiri... “Benim şiirlerimi kesik kesik okumalı. Dura dura. Sözcükler arasında gerekli boşlukları bıraka bıraka. Benim şiirim eskilerin deyimiyle inşâda gelen bir şiir değil, yüksek sesle okunacak bir şiir değil. Ancak havasına girdikten sonra o havanın gerektirdiği kollayışlara dikkat ederek okunması icap eden bir şiir. Yani tabii her şairin şiirinin okunma biçimi başka başkadır. Bu da iyi bir şey. Başka başka olmalıdır. Çok vakit, bütün şairlerin şiirlerini aynı tonda okumak şairin aleyhine olur.” diyen Necatigil kendi şiirlerini tam da söylediği ve olması gerektiği gibi okumuş. Sesi, altmışlı yaşlarında olmasına rağmen, genç ama sakin bir tonda. Tam da şairin hayatı gibi: “Ben şiirlerimde genellikle orta vatandaşın sesiyim. Yani orta hâlli ailelerin yaşam biçimleri, hayat savaşımları... Çevre benim için dar bir alandır, geniş çevrelerin adamı ben hiçbir zaman olamadım. O çarşılar, pazarlar, sokaklar... Öğretmenken iş dönüşü alışverişler... Akşam saatlerinin dolduran kalabalıkları, bir an önce eve gidip biraz dinlenebilmek telaşları... Gözüme hep bunlar çarptı(...) Mesela dostlarla bir akşam bir lokantaya gitmek, biraz sohbet etmek, biraz içki içmek gerekirse, önce gidilecek yeri düşünüyorum. Lüks yerle-

Özünün ne denli samimi ve güzel olduğunu gösteriyor. Ne mutlu ki, şairin söyledikleri bunlarla kalmıyor ve kitabın ve cd’nin son bölümüne konulan “Bir Sanatçının Günlüğü (Kendi Sesinden Hayat Hikâyesi)” bölümünde şairin Güneş Buharalı ile yaptığı radyo programının kaydı bulunuyor. Bu sayede “Şu senede şurda doğdu. Şurda şu işleri yaptı. Şu şu yıllarda şu şu akımlara eserler verdi. Şu şu eserleri şu şu ödülleri aldı.” gibi tatsız ve aslında şairi gerçek anlamda tanıtmaktan hayli uzak ifadelerle boğulmaktan kurtulmuş oluyoruz. Düşünün, bir insanı, “Lüks yerlere adım atamıyorum, yani oraya kendimi layık görmüyorum.” gibi bir söz mü daha iyi tanıtır, yoksa nereyi nasıl bitirip nerede ne ödül aldığı bilgisi mi... Bize Necatigil’i Necatigil gibi gösteren kitapta üstadın daha nice hafızalara kazınası sözü bulunuyor... Yazımı üstadın bugünün toplumcu sanatçılarına örnek olması gereken bir sözüyle bitiriyorum: “Toplumcu yanı vardır şiirin. Ama nedense bizde toplumcu şiir dendi mi başka bir şiir biçimi anlaşılıyor. Yani, büyük kitlelerin bayraktarı olan şiir, bir koro şiiri... Ben bu görüşe katılmıyorum. Çağın tanığı olmak terimi ya da deyimi, bir şair ister bireyci olsun, ister toplumcu, şiirine koyabildiği gerçek oranında değer kazanır(...) Geleceklere yönelik tek dünya gibi bir tasavvura ya da belli dünya görüşlerine bağlı kimsenin ütopik hayalleri de çağı saran, dünyayı sarsan olayların yansıması olduğu için bir çağ tanıklığıdır. Ama kesmeliyiz, parça parça ele almalıyız durumu. Onlar çağ tanığı oluyor da yaşadığı küçük, dar hayatı başarılı yazan birisi niye çağ dışı olsun? Ben çağın tanığı olmayı ya da toplumcu olmayı bu şekilde yorumluyorum.”


Aydınlık KİTAP

7

Musa’nın beş kitabının birinci cildi Belki serinin ilk kitab olmas dolaysyla romandaki kargaa sonraki kitaplarla çözülebilir fakat tek bana önü arkas açk, babo braklm bir metin hissi uyandryor DLAN ÖZTÜRK dilanozturk@gmail.com

miş bir bölgeye, Newyork’un çirkin, karanlık, dejenere şehrine yerleştirilir ve her şey yoluna girdiğinde geri dönecekleri söylenir. Fakat zamanla şehre şüpheli suç veya siyasi geçmişleri olanlar bir daha dönmemecesine gönderilir. Şehrin kaynakları sınırlıdır; insan doğası da nitekim... Kahramanımız Uli, bir yandan bu şehirde neler olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da dış dünya ile bu dünyanın bağlantısını aramaya çalışmaktadır. Roman boyu Uli’nin kim olduğu, bu tuhaf şehre geliş nedeni, bu şehir ve içindeki insanların hikâyeleri çözülmeye çalışılacaktır.

“Unutulmuş Adanın Kararsız Seçmeni”, Newyorklu ‘Newyork’ yazarı Arthur Nersesian’ın yedinci romanı. İlk romanı “The Fuck Up” ile yeraltı (edebiyat!) dünyasında büyük bir etki yapan ve Irvine Welsh’in “Trainspotting”i ile kıyaslanan yazar “Unutulmuş Adanın Kararsız Seçmeni” ile hem yedinci romanına imza atıyor hem de “Five books of Moses” (Musa’nın beş kitabı) serisinin ilk kitabına. Kitap, sosyo-politik bilimkurgu türünde yazıldığından yazarın, önceki romanlarından daha farklı sularda yüzdüğü söylenebilir. Kitaba yö- BAIBO METN nelik temel eleştiri de çıkış noktası da Roman karışık, çok karışık. Zaman, Nersesian’ın kendi cümlelerinde: olaylar, gerçekte ortaya çıkmamış so“Bu Amerika değildi, herhangi bir zanuçlar, tarihsel sapman diliminde, herhangi bir tırmalar, Ermeni zaman diliminde kurgulanYürüyüşü, Newmış değildi. Hikâye çok seryork’ta patlayan best yüzüyordu ve kitapla ilbombalar, çölün orgili sorun da buydu. Ben Ertasında bir hiçlik meniyim ve farklı kültürden ülkesi, politik oyunbir ev sahibinin merhametine lar, şehrin dışına kalmış bir grubun üyesi olanakledilen alt sırak, bunu diğer ülkelerde ve nıflar ve bir çöle diğer insanlarda da gördüm, sürülen sorgulanaAmerika’daki Kızılderililer ve bilir geçmişe sadiğer alt grupları, etnik ya da hip bireyler, afet cinsel baskı görmüş diğer alt mağdurları... Angruplar gibi; ana fikir; sadece latılmak istenenbir grubun izolasyonu ve kenden ziyade anladi içinde yalnızlaşması konuşılmak istenenin Unutulmuş Adanın sunda çalışmaktı.” ötesini vermeyeKararsız Seçmeni, cek bir kargaşa... Arthur Nersesian, ÇÖLÜN ORTASINDA Öyle ki Dan Corı, ınla Ayrıntı Yay HÇLK ÜLKES s. 272 l, she Dir xon’un roman ak Baş da Fun Çev: Romanda zaman alışılagelhakkındaki şu dik çizgisinde yürümüyor. Kahcümlesine katılmamak işten değil: “ ramanımız Uli kendisini hem tanıdık ‘Unutulmuş Adanın Kararsız Seçmeni’ hem de çok yabancı gelen bir New- filozofik ve politik bir eser olarak başayork’ta, Nevada çölünün ortasında di- rılı fakat bir roman olarak değil”. Belki zayn edilmiş “ilk kurtarılmış şehir”de serinin ilk kitabı olması dolayısıyla robuluyor. Kafasında sürekli dönen bir sui- mandaki kargaşa sonraki kitaplarla çökast planından başka, ne kim olduğunu, zülebilir fakat tek başına önü arkası ne nerede olduğunu, ne de kendisine ya- açık, başıboş bırakılmış bir metin hissi pılan bu hipnozun neye hizmet ettiğini uyandırıyor. biliyor. Bundan önceki romanları ile yeraltı 1980’lerin Newyork’unda bombala- edebiyat dünyasında çok ses getiren yarın patlamasıyla yaşanmaz hale gelen zar, kendi alışıldık rutinlerinin ve kaşehrin özellikle belli kısımlarında yaşa- rakterlerinin dışına çıkarak farklı bir tür yan halk, Nevada çölünde Vietnam sa- denemiş fakat bu romanıyla benzer bir vaşından sonra askeri üs olarak inşa edil- ilgi çekeceği kuşkulu.


8

22 UBAT 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

50 SORUDA DİL FELSEFESİ:

İçerik ve sunuş gerilimi Dil felsefesinin ve dilbilimin anahtar kavramlar netletirilemeden, Türkçe karlklar açk bir ekilde ortaya konulmadan ilerleyen eser, içerii yalnlatrmada baarsz kalyor CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com Okuyuculara gün geçtikçe ilgi çeken felsefe eserlerini anlamalarında yardımcı olmaya yönelen kitapların önünde ciddi bir sorun bulunuyor. Bu eserlerin yazarları söz konusu konuları bir yandan olabildiğince yalın bir şekilde sunmaya çalışırken öte yandan konuların içeriğini oldukça kapsamlı bir şekilde korumaya çalışıyorlar. İçeriği korumada ve bu içeriği yalınlaştırarak okuyucuya sunmada ulaşılmaya çalışılan bu iki hedef, içeriğin zenginliğini koruma ve pedagojik tarzda sunma, arasında bir denge tutturma çabası yazarları belli ki zorluyor. Bu tür bir zorlanmanın son örneğini değerli akademisyen Atakan Altınörs’ün Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıkan 50 Soruda serisinin “Dil Felsefesi” adlı eserinde görebiliyoruz. Bilindiği gibi 50 Soruda serisi tüyüzyıl öncesindeki düşünürlerin dile ründen yayınlar genelde başlık altına düyaklaşımlarını oldukça derli toplu bir şeşen çeşitli temaları yalın bir şekilde kilde sunuyor. okuyucuya sunmaya çalışır. Dolayısıyla, bu tür eserlerde yazarlar öncelikle ka- AÇIKLANMADAN baca çerçevesini sunmaya çalıştıkları GEÇLENLER konuyu çeşitli temalara böler 50 Soruda ve böylesine ve bu temaları sorulaşkısa bir kitapta dil felsefetırırlar. Bu sorulara çesi gibi bir konuyu yalın bir şitli eserlere göndermeşekilde sunmanın zorluğu de bulunarak yalın ve kendini gösteriyor. Dil felaçıklayıcı yanıtlar versefesinin ve dilbilimin meye çalışırlar. Atakan anahtar kavramları netAltınörs de benzer bir leştirilemeden, Türkçe çabayla, eserini, “felsekarşılıkları açık bir şekilde fenin dile yaklaşımı”, “dil ortaya konulmadan ilerfenomeni”, “dilin kökeni leyen eser, içeriği yalınsorunu”, “anlam sorunu”, laştırmada başarısız kalı“antikçağ felsefesinde yor. Söz gelimi, semantik, dil”, “ortaçağ felsefesinde leksikal, referans, kopudil”, “yeniçağ felsefesinla gibi sözcükler/kavuda Dil Felsefesi Sor 50 de dil”, “yakınçağ felseAtakan Altınörs ramlar açıklanmadan ve fesinde dil” ve “ülkemizBilim ve Gelecek Kitaplığı, kimi zaman Türkçe karde dil felsefesi” başlıkları 208 s. şılıkları verilmeden kulaltında 9 bölüme ayırıyor. lanılıp geçiliyor. Ayrıca kimi İlk dört başlık altında dil eserlerin (s. 188’de geçen Skinner’in Verfelsefesinin çeşitli temalarını sunuyor. bal Behavior adlı eseri) Türkçe karşılıSonraki bölümlerdeyse yukarıda sayılan dönemlerin belli başlı filozoflarının dil ğı verilmeyip geçilmiş (bunun yanında felsefesinin içeriği hakkındaki düşün- Türkçe basımları olan birçok eserin celerini özetliyor. Dil felsefesi gibi uzun Türkçe karşılıkları okuyucuya sunulyıllar başka başlıklar altında tartışıl- muş). mış, düşünülmüş, yazılmış bir alanı 19. FLOZOF SEÇMLER yüzyıl öncesindeki kavranışıyla ele almak Altınörs, eserinde zor bir işe girişmiş. ciddi bir emek gerektiriyor. Altınörs, 19. Dil felsefesinin temel tartışmalarının su-

nulmasının yanı sıra bu alanda eserler vermiş belli başlı filozofların dil felsefesindeki görüşlerini dil felsefesinin konularını tartışırken değil de ayrı bölümler altında sunuyor. Bu da ciddi bir sorunu, tekrarı ve eklektik bir anlatımı beraberinde getiriyor. Bu konuda diğer bir sorun böylesi bir ��abada seçil(e)meyen filozofların düşüncelerinin sunulamamasıdır. Eserde Saul Kripke, Wilfred Sellars, John McDowell, Keith Donnellan, John Buridan, Kant gibi filozofların düşüncelerinin sunulamaması (bu filozofların çoğu dil felsefesinde, eserde adı geçen Bergson’dan çok daha önemli bir yer kaplamaktadır) önemli bir kayıp. Esasında bu kayıp diğer filozoflara bu denli geniş yer ayrılmasaydı ortaya çıkmayacaktı. Bu nedenle belki de sorun bu filozofların seçilmemesinden çok böylesi bir eserde kimi filozofların ayrı ayrı sunulmasında yatmaktadır. Eserin belki de en zayıf yanı 40. soruya (Marksizm dile nasıl yaklaşır?) verilen yanıttır. İşin ilginç yanı, bu yanıtın doyurucu olmamasına karşın, yazar burada bir ilk yaparak, Nikolay Marr’ın felsefi duruşunu dönemin siyasi iklimiyle ilişkendirerek tarihselliği ön plana çıkarıyor. Benzer bir tutum eserin başka hiçbir bölümünde görülemiyor. Marr’ın görüşleri Stalin’in Sovyetleri “Ruslaştırma ideali” ile ilişkilendirerek sunuluyor. Benzer bir ilişkilendirme ne yazık ki burjuva demokratik devrimlerinin filozofları olan Rousseau, Leibniz için ya-

pılmıyor. Ya da yine aynı şekilde burjuvazinin gericileşme döneminin başat felsefesi olan pozitivist felsefenin filozoflarıyla dönemin siyasi iklimi arasında bir bağ kurulmuyor. Bu bağların zorunlu olarak eserde yer alması ne derece gereklidir bilinmez. Ancak yazar böylesi bir bağı konu Marksizm olunca gerekli görüyor.

TÜRKÇENN SÖZ DAARCII ÜZERNE Eserin en zorlama sorusunu oluşturan 50. soruda (“Dil felsefesi açısından bakıldığında Türkçemiz hakkında neler söylenebilir?), yazar, kendi görüşü dışında hiçbir görüşe yer vermeden Türkçe’nin diğer dillerle etkileşimi ve yabancı sözcüklerin gündelik kullanımları hakkındaki görüşlerini paylaşıyor. Oysa bu konu dil felsefesinin konusu değildir. Dahası, diller arası etkileşim, gündelik kullanım ve akademik kullanım ayrımları (jargonla gündelik kullanım arası ayrımlar), dilde sözcük yaratma gibi konular hakkında daha temel bazı düşünceler, dünyada bu konudaki pratikler ve olgular sunulmadan böylesi bir konuda hangi tutumun doğru olduğu sağlıklı bir şekilde ele alınamaz. Yazarın eserde kullandığı sözcükler (sevke tabi, heyecansal, müdrike, gramatikal, sübjektivizm, kopula türünden sözcükler) 50. soruya verdiği yanıta eserin tamamında örtülü olarak işaret ediyor.


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

9

Çizgi-roman cephesinde yenilikler M. SALH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com “Bir kafesin içinde dünyaya gelen dan) geçti. Bu fanzinler hakkında toplu bir kuşlar, uçmanın bir hastalık olduğunu tanıtım ve bilgilendirme yazısını ilerleyen düşünür.” – Alejandro Jodorowsky tarihlerde yazacağım. Diğer yandan, ardı Geride bıraktığımız ay içerisinde ardına dilimize kaçizgi-roman yayıncıları, zandırdıklarıyla çizseriler başta olmak üzegi-roman severlerin re yeni ciltlerini raflara kalbinde taht kuran sundular. Lal Kitap Marmara Çizgi ise “Mister No,” “Martin “Yalnız Kurt ve Mystere,” “Zagor,” “BüYavrusu”nun 2. cilyülü Rüzgâr” gibi klasik dini (çizgi-roman serilerin yeni ciltlerini sutarihi için oldukça narken, Hoz Yayınları, önemli olan bu se“Kit Taylor,” ve “Zemrinin tanıtım yazısı bla” serilerine devam etti. için bkz. 30 Kasım YKY ise bir yandan Red 2012 tarihli yazı) Kit serisinde 64. sayıya ve ülkemizde de ulaşırken, diğer yandan bir hayli takipçisi Joel Alessandra’nın “Yübulunan “Yürüzüncü Ad”ının ilk cildini ve yen Ölüler”in Jean Dufaux’un “Haçlı Se12.cildini raflara feri”nin tercümelerini yataşıdı. Bu hafta yınladı. Gerekli Şeyler ise ele alacağımız çizis nço Fra jandro Jodorowsky ve “Bleach” mangası ve “Wol- Bouncer, Ale gi-roman ise yine s. 120 gi, Çiz ara Boucq, Marm verine” haricinde oldukça Marmara Çizhareketsizdi. Çok fazla satış noktasına gi’nin birinci cildini yayınladığı “Bouncer.” ulaşamamakla birlikte, yayın dünyasına henüz yeni giriş yapan Flaneur, “Gibrat’ın AVANGART SNEMANIN Bekleyişi”ni ve bir Reinhard Klast klasiği KÜLT SM olan “Cash”i (bir döneme damgasını vuİlk bölümü orijinalinde 2001 yılında yaran, sıra dışı bir adamı, Johnny Cash’i iş- yınlanan ve son olarak 2012 yılında 8. böliyor) okura sundu. Yerli çizgi sahnesinde lümüne ulaşan Bouncer’ın, Marmara Çizise bir durgunluk hâkimdi ve Mürekkep Ba- gi’nin bize sunduğu ilk cildinde ise öyküsın Yayın’dan çıkan Fırat Budacı’nın “Ken- nün ilk iki bölümü bir arada bulunuyor. Sedimi Durduracak Değilim”inin 2. cildi rinin orijinal yayıncısının, çizgi dünyasınharicinde yayımlanan pek bir şey ne yazık da adı saygıyla zikredilen Les Humanoiki yok. Yerli çizgi-romanın son bir aylık sü- des olduğunu belirtmekte fayda var çünreçte biraz daha yeraltına çekildiğini, yeni kü bir vahşi Batı öyküsü olduğunu öğreisimlerin ve yaratıların arayışında olduğu- nince geri durabilecek okurun da dikkanu söylememiz mümkün. Özellikle çizgi- tini çekebilecektir. Serinin yazarlığını, Şili roman üzerine son dönemde yayınlanan asıllı, Fransız Alejandro Jodorowsky üstyerli fanzinlerin kalitesi, pek çok yönden lenmiş. Avangart sinemanın kült ismi olaana akım yayınların içinde bulunduğu ça- rak kabul edilen (özellikle bkz. El Topo ve ğın çok ötesine (gerek kurgusal, gerek sa- The Holy Mountain), sürrealin görsel natsal açı-

Alejandro Jodorowsky aktarımını mistisizm ile birleştirebilen, yazdığı tiyatro oyunları ve kitaplarıyla da çok yönlü (özellikle 1995 tarihli, hâlâ tercüme edilmemiş olmasına şaşırdığım “Las ansias carnivoras de la nada” romanına dikkat), “Borgia” ve “Metabarons” gibi algıda tahribat yaratabilen, alışılagelmişin dışında pek çok çizgi-romanın yazarlığını yapmış bir isim söz konusu. Çizgi-roman kariyeri boyunca özellikle dikkat çeken unsurlardan biri, Moebius’tan Milo Manara’ya, Geroge Bess’ten Zoran Janjetov’a kadar çizgi-roman türünün en saygın sanatçılarıyla çalışmasıdır. Milo Manara ile çalıştığı “Borgia”, Marmara Çizgi tarafından daha önce dilimize kazandırılmıştı. Moebius ile çalıştığı “L’Incal” serisinin (Avant L’Incal ve Final Incal’da farklı sanatçılar söz konusu) ilk cildi “L’Incal Noir” (1981) ise 2000 yılında İthaki Yayınları tarafından “Kara Incal” adıyla tercüme edilmiş fakat ne yazık ki serinin devamı gelmemişti. “Bouncer”da ise bu sefer, “Face de Lune”da da birlikte çalıştığı François Boucq’un illüstrasyonlarıyla karşılaşıyoruz. Boucq ise daha çok sürreal maceralar içeren çizgi-romanlarıyla tanıdığımız bir isim (özellikle “Les Aventures de Jérome Moucherot” serisi ile). Bu nedenle harika bir eşleşme gibi duruyor.

KAN VE ÇAMURLA “Bouncer”, bilindik bir intikam öyküsü olarak başlıyor: ailesi katledilen ve sağ kurtulan bir çocuk, intikamının peşine düşer ve kendisini bu amaç için eğitecek bir ustayı bulur (yani Bouncer’ı). Yayımlanan ilk cildi taki-

ben ilerleyen ciltlerde öykünün çok daha farklı noktalara gideceğini şimdiden belirtmeliyim. Jodorowsky’nin bunun dışında, klişeleşmiş hale gelen bir intikam öyküsünü, yarattığı birbirinden farklı karakterler ve düğümlerle az da olsa sürreal bir boyuta taşıdığını gözlemliyoruz. Bu taşıma, okurun aklını kurcalamasın, çünkü öyküsünü geçirdiği planı, yani vahşi Batı’yı ise pek çok emsaline ders verircesine ele alıyor. Onur kavramının pek ele alınmadığı, Kızılderilileri veya kovboyları tek tipleştiren, anti-kahramanlara ve çok yönlü karakterlere yer vermeyen bezerlerinin aksine, “Bouncer”, vahşi Batı’yı tam da olduğu gibi, kanın, çamurun, ölümün ve kaosun hâkim olduğu, kasvetli ve düzenbaz bir tuzak haliyle ele alıyor. Ana hikâyenin bütün masalsı yapısı içinde, iyilik peşinde koşan tekdüze masal karakterlerine asla izin vermiyor. Boucq’un çizimleri ise bu atmosferi harika bir şekilde yansıtıyor. Her yerinden estetik fışkırıyor fakat çizimlerin güzelliğinden ziyade asıl beğendiğim renklendirmesi oldu. Özellikle seçtiği ve kullandığı renk paleti, hem günün saatlerindeki ışığı hem de iç mekân ışığını oldukça olumlu yansıtıyor. Bunun da ötesinde, özellikle 62. sayfa ilk kutuda iyice belirgin hale gelen, görüş açısında harekete dahi olanak sağlayan, mekânın altında karakterleri sömürmeyen, tersine, her hareketi ve canlıyı da sahne planı ile kaynaştıran bir uyuma yol açıyor. Çizgi-roman tutkunlarının, bu seriyi keşfedip, tükenmeden koleksiyonlarına katmasını tavsiye ediyorum. “Borgia”da daha önce karşılaşıldığı üzere, baskısı tükenince ve bulamayınca üzülme ihtimaliniz yüksek. Haftaya görüşmek dileğiyle…


10

22 UBAT 2013 CUMA

Aydınlık KİTAP

Sözcükleriyle imge tufanları yaratan şair: Hüseyin Haydar çeklik içinde şair, bütün ağırlığıyla üstünde diklendiği toprağın ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal vs. yer çekimine bağlıdır. Sonra da insanlığın evrensel değerlerine (acı, hüzün, sevinç, korku, sevgi, fedakarlık, adanma vb.) bağlıdır. “Acı” duygusunu ele alırsak, bu duygunun önce kişisel olarak güncelin içinde yaşanması zorunludur. Ardından kişisel duygunun yerel karakterinin ve evrensel (insanlığa ait) boyutunun olması gerekir.

AHMET ÖZER “Acı Türkücü” bir ilk kitap, 1981 Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü kazandırıyor sana. Genç bir şairsin ve zor bir ödülü kazanıyor, şiirin devlerinden övgüler alıyorsun. Seni o yaşta iyi şiirler yazmaya yönelten birikimi nereden, nasıl aldığını anlatmanı isterim. “Acı Türkücü”deki şiirler 12 Eylül öncesinin karanlık, kaygılı, ölümcül yıllarında yazıldı. O dönemin olaylarının içinde yaşadım, gençlik örgütlerinde görev aldım ve bunları yaparken şiirin içinden hiç çıkmadım. Çok iddialıydım, şiirlerim yayınlanınca hemen farkedilsin istiyordum. Acele etmedim. Kitap değil yapıt olsun istedim. Bir de Türk şiiri, dünya şiiri dönemlerinden ve kuramlarından haberdardım. Bütün bu sonradan kazanılanları, çocukluktan beri kazandığım derin dünyanın içinde düşününce belli bir birikimden söz edebiliriz.

Cemal Süreya’nın ünlü “Folklor şiire düşman” sözünden hareket edersek, dil anlam, anlatım, insan ve folklor çerçevesinde yöresel “türkü”ler söylüyorsun kitapta. O yıllardan bugüne Hüseyin Haydar’ın şiirinde MEELERN KALP ATILARI esen rüzgârla ilgili neler söylemek istersin? “Acı Türkücü”de doğduğun, yaşadığın Türküler başlı başına tarihsel bir yükyörenin belirgin izleri var. Bu; sadece doğa sekokul. Modern şairin türkülerde akılolarak, dağ, deniz, yağmur, bitki örtüsü olalanması, delilenmesi sonra arınıp temizrak değil, “İnsan Manzaraları” açısından lenmesi gerekir. Bir nevi kırklanmak gibi. da öne çıkıyor. Kitapta “Ben böyle ölümleri Şair bu aşamadan geçecek. Cemal Süreyazmak ister miydim hiç… Böyle şiirleri…” ya’nin sözü bir tuzağa işaret ediyor. “Halkdiyorsun peki bu şiirleri sana yazdıran ne bilimi yapıtlarının özgül ağıroldu? lığı o kadar yoğundur ki sizi Şu “insan manzaraları” dekendine çeker, edilginleştidiğin var ya, işte benim için en rir,” demek istiyor olabilir! önemli, en büyülü söz. Sanat taAcı Türkücü, türküleri bilip rihi doğrudan bir insan manzasöyleyip sonra onları unutan raları değil midir? Doğanın fışve dönüp kendi türküsünü kırdığı, insanların dayanışma söylemeyi deneyen şairin içinde hayat mücadelesi verdiği kitabıdır. Bugün şiirimde kalabalık bir evde geçti ilk çohangi rüzgar esiyorsa, bucukluğum. Gülüşmeler, bağırtınun esintileri kırk yıl öncelar, ağıtlar, sövgüler, dualar, türsinden havalanmıştır. Tuküler, fısıltılar yayılan büyük bir tarlıdır. Bağlandığım daev. Annem fındıklıklarda türkü Acı Türkücü marın dışına hiç çıkmaAl gökyüzü sakla bu anıları söylerdi. Tepelerdeki evlerden dım, ama arayışı da elden Hüseyin Haydar duyulurmuş sesi: “Kıymet yine s. 88 bırakmadım. rı ınla Kaynak Yay türkü söylüyor!” der, oturup dinHüseyin Haydar’ı “Zor lerlermiş. İnsanlar ile karayemişlerin, mısır Günlerin Şiirleri”nde bir savunman, bir tarlalarının, dolunayla komar çiçeklerinin muhalif, bir tutanakçı, ülkenin nabzını arasında her mevsim, doğrudan bağlar var- tutan bir şair olarak görüyoruz. Günlük dı. Meşelerin kalp atışıyla bizimki birdi, ay- olayların yaşanılan baskıların, siyasal danıydı. Her ikisi de coşkundu… Benim ku- yatmaların karşısında onca insana sahip lağımda kemençe ezgileri olduğu kadar çıkma bilincini geliştiriyorsun. Şiirlerinden “yurttan sesler” de vardı. Ölüm için değil, hareket ederek şairin toplumsal görevini yeyaşam için çınılanırdı her şey. Ama ben, olur niden tanımlayabilir misin? olmaz ağlardım da. “Acı Türkücü”deki Özdemir İnce bir televizyon prograölümlerin hepsi de yan yana yürüdüğüm mında buna vurgu yaptı. “Hüseyin Haydar, devrimci arkadaşlarımın, mezara kollarım- bu şiirleri bütün şairler adına, bizim adımıza da indirdiğim kardeşlerimin sesli resimle- yazıyor,” dedi. Sağolsun. Bu söz, usta bir şairin yüce gönüllü duruşunu gösterir. Olayların ridir.

BUGÜNÜ BELRLEYEN TARH

Hüseyin Haydar ve Ahmet Özer ortasındaysanız orada size de bir görev düşer. Doktor, mühendis, siyasetçi, hukukçu, işçi, çiftçi vs. ya da şair. Doktor nasıl yaralının yanını koşuyorsa, şair de aynı hızla yaralının başında olmalıdır.

MESELE HANG POLTKA Şair politikanın neresinde olmalıdır? Şairler diğer sanatçılar gibi durmaksızın kendi dillerinde ideoloji üretir. Yani sanatın kendi kuralları, estetik zorunlulukları içinde. İdeoloji yoksa politika da yoktur. İdeoloji karışıksa politika karmakarışıktır. Politikalar belli ideolojilerin uygulayım alanlarıdır. Mesele politik olmanın ötesinde, “hangi politika” meselesidir. Sanat yapıtları kafaları karıştırmak için değil, bellekleri canlandırmak için ortaya konulur. Şair, ideolojik ve politik donanımıyla, toplumsal mücadelenin hedefine yönelik mevzilenir… Engels bir eleştiri mektubunda şöyle diyor: “Tragedyanın babası Aiskhylos ve komedyanın babası Aristofones, ikisi de, çok partizan şairlerdi. Dante ve Cervantes de partizanlıkta onlardan geri kalmamışlardır.” Politikanın yani siyasetin savaşla süren bir mücadele biçimi olduğu düşünülürse şiir, bütün süreçlerde onunla aynı süreci paylaşmıştır. Güncelin şiirini yazarken şairi bekleyen tuzaklar nelerdir? Sen bu konuda neyi, nasıl yapıyorsun? Şiiri bir enerji patlaması olarak düşünürsek, benim için o etkin “üç faz”dan oluşur. Bu “üç faz” bir araya geldiğinde sanatın güneşi parlar, tuzaklar bozulur. Nedir bunlar? 1- Kişisellik, 2- Yersellik, 3- Evrensellik. Bu unsurlar birbirinin önüne geçmeden, bir arada iç içe geçerek birbirini tamamlayarak şiiri başarıya ulaştırır, şiire dayanıklılık kazandırır. Kişisel olan bizim algı ve tepkilerimizin toplamıdır. İçinde yaşadığımız, bireyi olduğumuz toplumsal ger-

“Doğu Tabletleri” tarihe uzun uzun gönderme yapıyor. Bu kitabı yazarken “ders”ine nasıl çalıştın? “Acı Türkücü”den başlayarak ben ne yazdıysam, büyük ölçüde olgusal durumlar üzerine yazdım. Bu olgulara kendi kişisel yaşamımdaki olaylardan ulaştım. “Doğu Tabletleri”nde olgulaşan sorunsal, insanlığın, yaşadığım çağda, yaşadığım toplumda, algılayabildiğim coğrafyadaki özgün mücadelesinin tarihsel gereğidir. Ge��miş, bütün olanaklarıyla bugün için vardır. Tarih “bugün” işe yararsa tarihtir. Bugüne (sonsuz bugüne) müdahale etmeyen tarih “bilgisi” beni ilgilendirmiyor. Çözüm masasını tarihin içine kuruyor, bütün ataları oraya katkı yapmaya davet ediyorum. Hiçbiri “işim var gelemem!” demiyor. Şiirinde “Türklük” bilinci tarihsel kökenlerinden itibaren irdelenirken Doğu ve Ortadoğu’daki halklara da selam gönderiliyor. Şiirlerindeki kurgu bir yana, seçtiğin sözcükler okur için imge tufanı yaratıyor. Biçime özü doldururken gözettiğin gerçek ne oldu? Nazım Hikmet şöyle diyor: “Ben bir insan, / ben Türk şairi Nazım Hikmet ben / tepeden tırnağa iman / tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben.” Ben de aynı yüksek bilinçle, Türk şairi olarak kendimi ortaya koyuyorum. Bunu yaparken, yaşadığım dönemin, insanlık isyanının merkezinde olmak istiyorum. O merkezde bir örgüt var. Sanki onlar yıllarca benim için çalışmışlar ve sanki ben yıllarca onlar için çalışmışım. Buluşmuşuz. İsyanın beynine sökün eden söz varlıklarını ayırım yapmadan, hurafeye kapılmadan bağrıma basıyorum. Yeni bir gerçeklik gözettiğimi söylesem fazla mı ileri gitmiş olurum... Ancak, benden önceki büyük şairlerin ruhları etrafımda dolaşır çoğu zaman ve garip, büyülü bir gözaltı yaşarım. Sonra onlar kaybolur, kendime geldiğimde neredeyse onları unuturum ve ataların yüzünü kara çıkarmayacak imgeler ararım. Yeni bir bireşim, yeni bir gerçeklik biçimidir belki de ardına takıldığım.


Aydınlık KİTAP

Mutlaka okunması gereken bir kitap Hasdal’da tutuklu bulunan Kurmay Albay krami Özturan, hukuksuzluklar, tanklklar ksacas bütün yarglanma sürecinde yaadklarn bir kitapta toplad ENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com

sızlığın mağdur edilen insanların yüzüne karşı ifadesi çok zor olsa gerek. Kâtibi vasıtasıyla avukatlarıma haber göndererek kararı iletti.” Bunun dışında Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’a yazdığı ancak, yollamadığı mektubu da yayınlamış Özturan.

“Keşke bizler de, bugüne kadar kör bir kurşunla veya hain bir mayınla şehit düşseydik de, bu günleri görmeseydik. Ne çare ki; kaderde bunları yaşamak da varHASDAL MÜZK GRUBU mış…” Ergenekon, Odatv ve Balyoz davalaİlginç çeşitli istatistiksel bilgiler verı tutuklularının külliyatına yeni bir eser riliyor kitapta. Balyoz’a giden süreç daha eklendi. Balyoz davasından Has- 2001-2010 ve 2010-2011 olmak üzere iki dal’da tutuklu bulunan ve 16 yıl hapis ce- bölümde günü gününe aktarılıp, gözler zasına çarptırılan Kurmay Albay İkrami önüne seriliyor. Sanıkların sayısı, statüÖzturan, hukuksuzlukları, tanıklıkları leri, rütbe dağılımı, görevleri vb. aktarıkısacası bütün yargılanma sürecinde ya- lırken; darbederler, hukuk gazileri de anşadıklarını bir kitapta topladı. Kitabının latılıyor. adını “akrostiş tekniği”nden yaGünlük yaşama ilişkin rarlanarak oluşturmuş; “Elbazı ayrıntılara da değiniyor birliğiyle Vatanında Esir Özturan. Zamanı nasıl geDüşürülen Askerler” yani çirdikleri sorusuna yanıt ELVEDA. veriyor. Tutukluları sporHikâyesini ise şöyle ancular, kitap kurtları ve akalatıyor: demisyenler, ehli keyifler “Tutuklandıktan bir ay diye üç ana grupta toplusonra, Hasdal Cezaevi avluyor. Ve müzisyenler… Gisunda volta atarken, o güntar, klavye, bağlama, sakkü durumumuzu özetlemek safon, akordeon, yan flüt, için benzer sözcükler ifade ney, ud gibi enstrümanetmiştim. Durumumuzdan lardan oluşan Hasdal bahsederken, biraz da kızMüzik Grubu… gınlıkla olsa gerek!”. Teğmen M. Ali ÇeleElveda bi’nin tahliye edildiği İkrami Özturan SAVCININ YÜZE Bilgi Yayınevi günü ise “150 kişi onu 520 s. OKUYAMADII heyecan, sevinç, gurur KARAR ve dualarla uğurladı. Duygulananları Kitabın yazımına, topluca tutuklan- görünce ‘O Hasdal’ın rütbece en küçük dıkları 11 Şubat 2011 günü Silivri mah- ama yüreği en büyük tutuklusudur’ dekeme salonunda başlamış Özturan ve ka- dim” sözleriyle anlatıyor. Bazı bölümlerine değinmeye çalıştırarın açıklandığı 21 Eylül 2012 günü tağımız kitabı için “Hasdal Dam Ünivermamlamış. Bir yandan yaşanan süreci anlatırken sitesi’nde halen tahsil görmekte olan diğer yandan da kendisi gibi esir düşen çaylak bir öğrencinin ilk denemesidir” dibazı subaylarla yaptığı röportajlara yer ve- yor İkrami Özturan. Bana sorarsanız bu “çaylak öğrenriyor. Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel, Kurmay Albay Cengiz Köylü, ci”nin doktora tezi kıvamında, ama bir Deniz Piyade Kurmay Albay Mücahit solukta okunup bitirilen kitabını mutlaErakyol, Piyade Kurmay Albay A. Rıza ka okumalısınız. Sözen ve tutuklandığı günden beri kim*16. yüzyıl sonlarında Fransız ve Yuseye röportaj vermeyen Orgeneral Bilgin Balanlı. Balanlı Özturan’a verdiği rö- nan yazarlar tarafından kullanılan ve orportajın bir bölümünde şunları söylüyor: jinali “acrostic” olan bu teknik kelimele“Savcı tutuklama talebiyle mahke- rin baş veya son harflerinden yararlanameye sevk kararını yüzüme karşı söyle- rak, başka anlamlı bir kelime üretmek esamedi. Böyle bir hukuksuzluğun ve hak- sına dayanıyor.

22 UBAT 2013 CUMA

11

Kederle başa çıkabilir misin, kaderle? Ölümle nasl baa çklr? Ölen için çok zor olmasa gerek; peki yas tutmak zorunda kalan için? ntihar düünmek bir çözüm mü? Goldman öyle olmadn düünmü olmal MELİS YALÇIN vmelisyalcin@gmail.com

UMUT VAAT EDEN YAZAR

"Belki de hafızaya gereğinden fazla değer veriliyordur. Belki de unutKeder kocaman, karman çorman mak daha iyidir. (Unutuşun Probir şey. Paylaşılması kolay, ama anla- ust’unu getirin... onu hemen okuyaşılabilmesi neredeyse imkânsız. Hele yım.) Tüm bu hatıraları canlı tutmaseni gerçekten anlayabilecek tek in- ya çabalarken, bazen kendimi yüz sansa kaybettiğin, 358 sayfa bile yet- binlerce kristal küreyi aynı anda hamez içini dökmeye. İyisi mi, bir mek- vada döndürüyormuşum gibi hissetup yaz sevgiliye, bir şişenin dibinde diyorum. İçlerinden biri yere düşüp yolla denize. Biri bulur diye... paramparça olduğunda, içimde başÜnlü roman yazarı Francisco ka bir çatlak beliriyor, esGoldman ilkini yapkiden olduğumuz şeyin mayı tercih etmiş, eşi bir parçası daha onun içiAuro Estrada’nın kayne düşerek sonsuza dek bını sayfalara sığdırkayboluyor." maya çalışmış. 2011 FeAura Estrada umut mina En İyi Çeviri Rovaat eden bir yazarmış. man Ödülü’nü alan ki1977’de Meksika’da dotabı bizim için Sevinç ğan Estrada, yalnız bir Kayır çevirmiş, Kolektif anne tarafından büyüKitap da yayımlamış. tülmüş. Columbia ÜniAura Estrada ve versitesi’nde İspanyol Francisco Goldman Dili üzerine doktora Ağustos 2005’te Meksiyapmak için Amerika ka’da evlenmişler. EvliBirleşik Devletleri’ne Sevgiliye Veda, Francisco liklerinin ikinci yılında, taşınmış. Sayısız İspanGoldman, Kolektif Kitap, gecikmiş balaylarını kutyolca inceleme ve kısa s. 360 Çev: Sevinç Kayır, ladıkları sırada, Aura öyküleri yayımlanan korkunç bir sörf kazasınEstrada İngilizce de yazmada, boynu kırılarak, ölmüş. “Kade- ya başlamış – bu dilde ilk çalışması ölrinde yazılı olmak… Acaba benim meden bir ay önce “Boston ReviAura’nın hayatına girmem de kade- ew”da yayımlanmış. rinde yazılı mıydı, yoksa bana ait olSonra kendinden yaşça büyük bir mayan bir alana izinsiz girerek onun adama âşık olmuş. Belki de Aura’nın önceden belirlenmiş yolunu mu de- ailesinin kızlarının ölümünden Goldğiştirmiştim?” Böyle demiş Gold- man’ı sorumlu tutmalarının sebebi en man, Aura’yla evliliğini, onun tutku- başından beri -aralarındaki yaş farlu kişiliğini ve kendi kederini anlattığı kından dolayı- kızlarının bu adamla “Sevgiliye Veda”da. evlenmesini istememeleriymiş. Ölümle nasıl başa çıkılır? Ölen için çok zor olmasa gerek; peki yas “Aura. tutmak zorunda kalan için? İntiharı Aura ve ben düşünmek bir çözüm mü? Goldman Aura ve annesi öyle olmadığını düşünmüş olmalı ki, Annesi ve ben ölüp öldürmek yerine “Sevgiliye Bir sevgi-nefret üçgeni ya da her Veda”yı yazmaya başlamış ve adeta neyse hayatının aşkını yeniden hayata dönMi amor, bu olanlar gerçek mi? dürmüş. Où sont les axolotls?*”


12

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

KAPAK

EŞİ MEDİHA HANIM’A YAZDIĞI MEKTUPLARI VE ŞİİRLERİ İLE “RÜŞTÜ ONUR”

Turnalar birlikte uçar Rüştü Onur, 22 yaşında veremden ölürken büyük olasılıkla böylesi anımsanacağını hiç düşünmemişti. Salah Birsel’in, Rüştü Onur’un şiirlerini kitap haline getirmesinin ardından şimdi de mektupları, el yazısı şiirleri, özel fotoğrafları gibi pek çok belgenin bulunduğu önemli çalışması “Bilinmeyen Mektupları ve ŞiirleriMektubun Avcumda” Kaynak Yayınları ilk kez bir araya getiriyor. Hoş bir rastlantıylaYılmaz Erdoğan’ın son filminin Rüştü Onur’un kısacık hayatı ve Mediha’ya olan derin aşkını anlattığı “Kelebeğin Rüyası” da bu tabloyu tamamlıyor. Yılmaz Erdoğan’ın kitaba yazdığı önsözü sizlerle paylaşıyoruz. LEYLA AHN Rüştü Onur, genç ölümüyle 1940’ların başından bu yana Türk şiir dünyasının ilgi alanı içinde olmuştur. Arkadaşları Salâh Birsel, Necati Cumalı, Oktay Rifat ve gene kendisi gibi genç ölen Zonguldaklı arkadaşları Muzaffer Tayyip Uslu, Kemal Uluser ve gene Zonguldak’tan edebiyat öğretmeni ve şair arkadaşı olan Behçet Necatigil, onu edebiyatın gündeminde tutmuşlardır hep. Şair, oyuncu, yönetmen Yılmaz Erdoğan “Kelebeğin Rüyası”yla Rüştü Onur’u bir kez daha gündeme getirmiştir. Salâh Birsel’in Rüştü Onur için “1940 yılında Rüştü’yü tanıdığım vakit o, şiir devleriyle olan savaşına çoktan başlamıştı. Yenilmemek için elden geleni yapıyor, şiirin sırtını yere getirmek için sağlığını bile savaş meydanına sürmekten çekinmiyordu,” diye yazar. S. Birsel’le pek çok şeyi paylaşmıştır ama, önce şiiri! Yenilikleri anlama, sezme konusunda yetenekli bir gençtir Rüştü. Has şairlerin hepsinde vardır bu. “Mektubunuzu ve Orhan Veli’nin “Garip” adlı eserini aldım. Bugün benim için bayram oldu. “Garip” çok güzel. O,

benim kitabım oldu. Ve ben onu parasız herkese dağıtmak gibi bir his duyuyorum. Bir gün limanda ve istasyonda kucağımda bir yığın “Garip” olduğu halde beklesem. Ve yeni çıkan yolculara, bu şehrin insanlarını tanımaları için birer tane versem. Ondan herkes de olsa. (…) Evet artık ben Garip’im. Süleyman Efendi’yle akrabalığımız anadan geliyor,” diye yazar Salâh Birsel’e.

1940’lar bütün bir dünya için olduğu kadar Türkiye için de önemli yıllardır. Alman faşizmi, doğusu-batısı, kuzeyi-güneyiyle kıta Avrupa’sını kasıp kavurmakta; insanlık İlkçağ’dan bu yana gördüğü vahşetin en ağırını yaşamaktadır. Türkiye bu savaşın dışında görünse de, Hitler (Führer) orduları Yunanistan’a çoktan inmiş, Balkanlar’ı da çoktan pençesine alum Avc bun ktu Me FEDALER mış ve Edirne sınırıHazırlayanlar: Leyla Şahin İbrahim Tığ MANGASI na kadar dayanmışKaynak Yayınları tır. Genç CumhuriBenim asıl söylemek isyet, cepheye asker sürmetediğim, Rüştü Onur’un genç ölümüyle yarım kalan şarkısı üze- mişse de yorgun ve yoksuldur. Birinci rinedir. Yetenekli, atılgan ve içli bu ruh- Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış bir la, çok daha derinlikli ve toplumsal izlekli halk, Batılı akbabalar tarafından paşiirler yazabilirdi. Ruhunda, zihninde var ramparça edilmiş bir ülke. İşte bu nokolanı bütünüyle açmaya ömrü yetme- tada “Kurtuluş Savaşı” başlamıştır. Yokmiştir. Yirmi iki yıllık ömrünün üç-beş yılı sul ve yorgun Anadolu çocukları yeni ve zaten hastalıkla pençeleşerek geçmiş; daha çetin bir savaşın çağrısını ruhlasevdiği kızla evliliği bile, eşinin ölü- rında, zihinlerinde duymuşlardır. “Cummüyle erkenden bitmiş ve kendisi de pe- huriyet” külünden doğan bir ‘anka’dır! Genç Cumhuriyet’in şairleri, yazarları, şinden ölmüştür!

dünyada olup bitenin içindedirler. Nâzım Hikmet şiirlerinde bütün alanlarıyla işlemiştir İkinci Dünya Savaşı’nı örneğin. Yeniden Rüştü Onur’a dönecek olursak: 1940 kuşağı geniş bir yelpazedir. Türk şiirinde bir yanda Garip (Birinci Yeni), öbür yanda, toplumcu, devrimci şairler topluluğu. Attila İlhan’ın “Fedailer Mangası”, Mehmed Kemal’in “Acılı Kuşak” dediği şairler. Enver Gökçe, Ahmet Arif, Niyazi Akıncıoğlu, Attila İlhan, Arif Damar, Şükran Kurdakul ve elbette Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Hasan Hüseyin. Rüştü Onur, Salâh Birsel’e yazdığı mektupta, “Süleyman Efendiyle akrabalığımız anadan geliyor” derken, kendi dışında olup bitene de baktığını duyurur bize. “Dört Yol Ağzı” adlı şiiri önemlidir. Bu şiir bende her şiirinden daha fazla burukluk bırakır: “Dört yol ağzına oturmuşum Mektup yazıyorum isteyene. İnce belli bir kapatma, Hovardalığından şikâyetçi dostunun. Sarışın bir kadın, Mektup bekliyor askerdeki kocasından. İşçi karısından şikâyetçi Garson patronundan. Ve bütün insanların derdi bana düşüyor


KAPAK

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

13

Yılmaz Erdoğan’ın “Mektubun Avcumda” adlı kitaba yazdığı önsöz

Sevgili Rüştü ve Mediha… 14 Şubat 2013 (tarihe bak sen!) Sevgili Rüştü ve Mediha…

bağışladığınızı biliyorum.) Belki de sizden özür diliyoruz bu film yoluyla.

Şimdi mektuplarınızın kitaplaştığını görmek, sizin ulaşmak Sizinle yedi yıl önce başlayan istediğiniz insanlara ulaşmanıza öykümüz şimdi bir film oldu ve sebep olmak, bütün bunlar çok Mektubuma ben size bu mektubu filmin ga- gurur verici ama daha da önemson verirken Kelasından bir hafta önce -bir lap- lisi biz, yani bütün film ekibi lebeğin Rüyası … size âşık olduk. top bolluğu içinde- yazıyorum. filmini de, genç Muzaffer ve Suzan’ın (ve tabii çiftimize çok geMektuplara ve şiirlere sığdırılmış kısa ömrünüz ve büyük Behçet Hoca’nın) tanıklığında cikmiş bir düğün aşkınız için yapılan bu filmde ça- maceranızı ve aşkınızı anlatır- hediyesi olarak lışan tüm arkadaşlarımın size ken size sevdalandık, aşkınıza kabul etmenizi diliyorum. çok selamı var. (Bilhassa Farah ile âşık olduk. Mert’in tabii) Sizi seviyoŞimdi gerçek öykünüzü öğrum. Siz ve biz artık ebediyen ak- rendikten ve bir düş bahçesinde Sizi çok seviyeniden yaşadıktan sonra hepimiz rabayız. yorum. şapkamızın altında sessiz ve ağArkadaşınız Ben bir senarist olarak, ger- lamaklıyız. Yılmaz… çeğin tamamının anlatılamayaÖnemli Not: Sizin hüznünüz bizi ağlatıyor cağını bilerek, “başınıza gelenleSevgili Muzaffer’e de çok çok ri” araştırarak ama daha çok ru- ama üzmüyor. selam ediyor, bu vesileyle üçüUmutlu bir keder. hunuzun başına gelenlere odaknüzü de yeniden kucaklıyoruz. lanarak yedi yıl geçirdim. (Bu ara“Kelebeğin Rüyası Film EkiPamukçukların ve şehirlerin da öykünüzün “çarpıttığım” böbi” lümleri için beni anladığınızı ve kıymetini hatırlayan bir keder.

bunu daha iyi anlayabilmek için, Mediha Sessiz’e yazdığı mektuplara bakBu şiiri yirmi yaşında yazan bir mak gerekir. Orada, şairin asşair, şiirini daha başka yerlere talında şarkısını tamamşıyabilirdi. “Kenar Dilberi” ladığını görebilirsiadlı öyküsüne bir göz ataniz. Şairin eşine lım: Yetenekli, yazdığı mektup“Onu seviyordum, atlgan ve içli bu lar okunmadan ama sadece seviyorla, çok daha ruh Rüştü Onur’u dum. O bunun farkına sal lum top ve dünyasını ve i derinlikl vardığı gün boynuma di. bütünüyle anilir ab izlekli iirler yaz sarılmış beni “öpmüşlamak mümtü” Kedi gibi sokulRuhunda, zihninde var kün değildir. muştu bana. O zaman olan bütünüyle R ü ş t ü ben hiçbir şey söylemeaçmaya ömrü Onur üzerine, miş, sadece içimden ona yetmemitir 1990’ların başınkarşı ömrüm boyunca unudan bu yana düşütamayacağım bir sıcaklık duynüyorum. Salâh Birmuştum. sel, Arif Damar, Ahmet Şimdi ben bir kenar mahallenin bir Necdet’le de konuşurduk zaman zakenar dilberini seviyorum. Ben bir man. Şimdi üçü de yok! fabrikada çalışıyorum. Çalıştığım fabRüştü Onur için 1990’ların başında rika denize karşı, yarın fabrikadan ilk yazımı yazdım: Şarkısı Yarım Kaldöndüğümde koltuğumda kar gibi iki mış Bir Şair. 2010-2013 arasında iki yazı somun ekmek olacak. Bakkala, kasadaha yazdım (Biri İbrahim Tığ’ın Rüşba uğrayacağım. Ocağım yanacak. Ve tü Onur adlı kitabında yer aldı) Ayrıartık şu örümcekli dört duvar arkasında ca, Rüştü Onur’u anma etkinlikleri içinbunalıp kalmayacağım.” de açık oturumlara, panellere katıldım. Şair düzyazıda da yeteneklidir; ama Şairin 70. ölüm yıldönümünde bir paAkşam olunca…”

nel yönettim, bir oyun yazdım. Lirik ve Hüzünlü bir Hayat: Rüştü Onur adlı oyun, Devrekli tiyatrocularca sahnelendi. Farklı zamanlarda ve farklı kanallarda iki kez Rüştü Onur üzerine konuştum. Ayrıca Sanat Cephesi’nde Hüseyin Haydar’la 45 dakika Rüştü Onur’u konuştuk. Asıl şunu söylemek istiyorum: Rüştü’nün eşine yazdığı mektuplardan sonra daha başka bir Rüştü Onur var bende. Avcumda Mektubun bana çok şey söyledi ve İrfan Yalçın’ın İlkyaz Ölümleri’yle birlikte okunmalı bu kitap.

BR KTABIN HKAYES Avcumda Mektubun’u Sabahat Sessiz Hanımefendi’ ye borçluyuz. Mektupları, şiirleri, fotoğrafları saklayıp edebiyat tarihimize kazandırdığı için kendi adıma ve Türk Şiiri adına teşekkür ederim kendisine. Bu güzel kitapta benim katkı payım çok azdır. Sabahat Sessiz, dosyayı bana ve İbrahim Tığ’a teslim etti. İbrahim, aylardır ilgiliydi bu dosyayla, önemli çaba sarf etti. Sabahat Hanım, “Leyla Şahin’ de olursa veririmdosyayı” dediği için, halen yönetiminde olduğum Tür-

Ve tabii Behçet Hocamıza da… Usta’ya söyleyin; hâlâ solgun bir gül oluyor, dokununca. Saygılarımla


14

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

KAPAK

Şiirle ve sevgiyle karşı koyuş Ülkeleri ve toplumları derinden etkileyen birçok hastalık gibi verem de sanat ve edebiyatın ele alıp işSalâh lediği konulardan oldu. Eski çağlardan beri bir saBirsel, Onur için natçı hastalığı kabul edilen melankolinin da“1940 ylnda Rütü’yü yanağı, en somut haliyle veremde anlamını bultandm vakit o, iir du. Veremliyi duyarlı, yaratıcı ve naif kabul a an sav n ola yle leri dev eden 19 ve 20. yüzyıl (ilk yarısı) edebiyatı(…) ek em ilm Yen t. lam ba tan melankolik, naif kahramanlarla doludur. çok

için elden geleni yapyor, iirin Moliere, Keats, Charlotte Bronte ve Franz srtn yere getirmek için Kafka veremden ölen yazarların ilk akla gea sav bile saln lenleri. Lord Byron, Guy de Maupassant, meydanna sürmekten Schiller, Çehov, Chopin, R.Loui Stevenson ile çekinmiyordu,” diye D.H.Lawrence, Albert Camus, Panait Istrati, John yazar. Reed, Paul Éluard, Maksim Gorki ise bu hastalığa yakalananlardan bazıları.

Bizde ise verem ilk kez Abdülhak Hamid’in 1886’da yazdığı “Finten” adlı tiyatro oyunuyla edebiyatımızdaki yerini aldı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” romanında bu hastalıktan ölen başkahraman Adnan dışında bir kaç veremli kahraman daha vardır. Mahmut Yesari, Cahit Sıtkı, Peyami Safa, Memet Fuat ise edebiyatımızda hayatının bir döneminde vereme yakalanmış yazar ve şairlerden bir kaçı. Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu, Kemal Uluser veremin “1 numaralı ölüm nedeni” olduğu yıllarda göz göre göre hastalığa kurban giden üç genç ve güzel şairimiz.

Rüştü Onur’un Zonguldak’taki evi

İrfan Yalçın son kitabında (İlkyaz Ölümleri) bu üç şairin vereme ve ölüme şiirle ve sevgiyle karşı koyuşlarını anlattı.

(MECİT ÜNAL, 17 Ocak 2012 Aydınlık)

Mediha ve Rütü Onur’un evlilik cüzdan

kiye Yazarlar Sendikası’nın bürosunda teslim etti dosyayı. Yazarlar Sendikası’nı buluşacağımız yer olarak Sabahat Hanım belirledi. Kitapta adımın olmasını da kendileri ve yayınevi istediler. Leyla Şahin imzasının bulunması koşuluyla basıldı kitap. Sonuçta kitap Rüştü Onur’undur. İbrahim’le ben dosyayı teslim alan şairle-

riz.Büyük bir sabır ve özenle mektupları 70 yıl saklayan, Mediha Hanım’ın kız kardeşi Sabahat Sessiz’indir. Rüştü Onur’a sahip çıkan Devreklilerin, Rüştü Onur Sanat ve Kültür Derneği’nindir. ROSAK’ın kurucuları ve halen yönetimde olan değerli insanların, Dernek Başkanı Avukat H.Yusuf Öztürk ve değerli Devrek Belediye Başkanı Mustafa Semerci’nin tasarrufunda olabilir ancak. İbrahim Tığ da ROSAK bünyesinde bir insan olarak telif ona da uygundur diye düşündüm. Ben Leyla Şa-

hin olarak yayınevinin verdiği telif sözleşmesini kabul etmedim, imzalamadım; böyle bir beklentim olamaz. Ben sadece değerli bir insanın, Sabahat Sessiz ‘in isteğini yerine getirdim. Bu zarif ve kültürlü Hanımefendi mektupları saklamakla hepimize kederli bir güzellik sundu zaten. Konuyu Hüseyin Haydar’la paylaştım. Kaynak Yayınları’nın yönetmeni Sadık Usta kitaba büyük özen göstererek çalışmaya koyuldu. Rüştü ile Mediha iki turna olup göçtükleri yerden geri döndüler bize böylece!


Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

15

Sessiz yaşam manzaraları UTKU ÖZBAY utku.ozbay@gmail.com Görece geç tanıştım onunla. Masalla gerçeğin iç içe geçtiği, zamanın dıştalanıp mekânın yok edildiği ve merkezinde acının olduğu öykülerini geç okudum. Acıydı evet; bu topraklarda, yüzyıllardır yaşanan ve üzerine konuşulmaya çekinilen, hep bastırılarak yüreklerde büyüdükçe büyüyen öykülerdi yazdıkları. Onun öykülerinde sevgi vardı. Bütün çıplaklığıyla insan vardı. Kadın vardı: bastırılmışlığı, ötelenmişliği, yok sayılmışlığıyla kadın. Töre vardı mesela; bugün anlamı bilinmeden üzerine uzun uzadıya tartışmaların yaşandığı olgu, tüm vahşiliğiyle gözlerimizin önündeydi. Ete kemiğe bürünmüş masallar, kendini bundan belki yüzlerce yıl sonra duyacak kulakları arıyorlardı. Belki de Nietzsche’nin “Deccal”de avaz avaz bağırarak anlatmaya çalıştığı en azlar vardı. Öldükten sonra doğanlar, zamanın ve zamansallığın ötesinden haykırarak tiz ve kısık seslerini duyurmaya çalışırlar günümüz okuruna.

Ayşegül Çelik

SÖZÜN DELMEN DEVNGENL Kolay değil çöllerin, sonduğu gibi öyküsuz denizlerin, kadınların, lerde de metin yalisan tamircisinin, kocası ölzıyla doğrudan mesin diye bedeni toprağın en içkindir. dibine kadar köklenen kadının MASALLAR hikâyesini, Sitare’nin öyküNÇN sünü, kaçakçı Samet Ağabey’i, ANLATILIR? Yezidiler’i, mayınları, Afsun’u... Dedesi yaşlı bir arkada“Sen kâğıdın şını buhran anında öldürdü Kâğıt Gemiler, sesine fütursuzca Ayşegül Çelik, diye zorla götürülen; zamanla kulak kabartan n Yayınları, 96 s. Ca bir kadına dönüştürülecek kookur… Bilmelicaman yürekli bir kızı anlatmak sin ki bu satırların yazanı bir kolay değil. kadındır. Elinde tuttuğun sayfaya, kaleYazı belirli kurallar gerektirir çünkü; min kondurduğu işaretler, bir kadının anlatılmış ya da anlatılmamış masalları avaz avaz bağıran avuçlarında kaynıyor.” önceden belirlenmiş sistemlere hapse- Bu satırlar Kâğıt Gemiler’in ilk sayfalader; sözlü kültürün delişmen devingen- rından alındı. Bir kadının elinden çıkan liğini yitirmesine sebep olur; tonlamayı, hüzünlü öykülerin anlatıldığı öykülejest ve mimikleri geri plana atarak ma- rinde Çelik, kâğıt gemilerimizi uzakların salı ya da öyküyü bir parşömene, kil tab- merhamet dolu coğrafyalarına sürmenin lete, kâğıda ya da bilgisayar ekranına belki de o kadar zor olmadığını anlathapseder. Edebiyatın sürekliliği ve de- maya çalışıyor ilkin. Masalların aslında vingenliği içerisinde görece kısa metin- hep iyi olanı anlatma durumunun gerler olan öyküler, bu anlamda yazılması çeği yansıtmadığını, onların da hüzünlü en zor metinlerdir. Belirli bir birikim ge- öyküleri anlatabileceğini belirtiyor. rektirir öykü. Niceliği bir anlamda kısıp Çelik, masallarla harmanladığı öyküleniteliğe ağırlık vermeyi gerektirir. Yazı- rinde, gerçeği yüzümüze tokat gibi vuranın o kahredici hapsediciliği içinde olay, rak veriyor. Okur, belki erken belki geç durum ve kahramanları sonsuz bir bilinmez, kendine şu soruyu soruyor uzamda uçurabilmeyi gerektirir. Bu da ister istemez: “Masallar aldanmak ve yazarın hüneriyle doğrudan ilişkilidir. sert realitenin içerisinde uykuya dalarak Bu yüzden tüm yazınsal metinlerde ol- olağanüstü yaratıkların var olduğu ke-

yifli öykülere sığınmak için anlatılmaz mı?” Kurulu düzene, normlara ve (genelde) erkek egemenlerin ve bir anlamda hâkim ideolojinin karşısında bir kadın olarak Çelik’in bu soruya verdiği yanıt oldukça net: “Yeni bir hayat kuracağım ben. Kurgulu düzenleri değil, vicdanı, umudu kutsayan, gerçek bir hayat. Bunu yapabileceğimi biliyorum. Eğer taş üstüne taş koymayacaksak, omuzlarımızdaki kuvvet ne işe yarar? Birbirimizi yerden kaldırmayacaksak neye uzanacağız bu kollarla? Merhamet bile hatırımıza gelmeyecekse, içimizde oturan iyiliğin anlamı ne? Ben olması gereken bir hayat inşa edebilirim. Boyumdan büyük işlere kalkıştığım yok, insan zaten hünerlidir.” “Kâğıt Gemiler”deki birbirleriyle bağlantılı ve birbirleriyle var olan 10 öykü şu şekilde sıralanıyor: Afsun, Kuşlar, Kelimeler Masalı, Gökteki Kara Boncuk, Toprağın Öyküsü, Beyaz Kelebek, Çöl Gemileri, Ah, Seni Bahtsız Yalnız, Deli Orman, Son Hikâye. KELMELER TAIYAN KULAR Motifsel bağlamda da oldukça güçlü bir eser “Kâğıt Gemiler”: beyaz kelebekler, büyülü bir seccade, bir sayfa arasına konan reyhan yaprağı, yüreği taşlaşmış olanlara kapalı delişmen, yabanıl, hayalî bir orman, afsunlanıp

uyuyan, sonra başka parmaklarda canlanarak devinen kelimeler, lisan tamircisinin biriktirdiği kelimeler, harfler; lisan tamircisine yardımcı olan ve kelimeleri farklı coğrafyalara taşıyan kuşlar, melekler, kutsal kitaplarda sıkça rastladığımız yaratılış efsaneleri, çöller, denizler, bedevîler, inşaat işçileri ve bunlara çok yukarılardan bakarak homurdanan hâkim ideoloji, sonra ıstıraplı bir anlatıcı/yazar… 2010 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü Yekta Kopan ile paylaşan Ayşegül Çelik’in “Kâğıt Gemiler”i, çok katmanlı yapısı, sürekliliği içinde zamanı artzaman ve eşzamana hapsetmeden ötelemesi, mitoloji ve mitik anlatılardan (bu anlatılarda doğal olarak Türk mitolojisinden, bunun dışında örneğin Hint ve Çin mitolojilerinden beslenildiği anlaşılmakta) çokça beslenilmesi, masalları gerçek boyutuyla işlemesi ve masalların büyülü dünyasını, öykünün devingen diliyle harmanlayarak merkeze “gerçek” ve “hüzün” temlerini koymasıyla öykü geleneğimizde çok önemli bir yeri işgal ediyor. Sonunda, Çelik, öykü yazıcısıyla öykü-kahramanı-öykü-yazıcısının, Afsun’un, Reyhan’ın ya da kelime işçisinin aynı kişi olup olmadığını sorgulatıyor okura. Soru işaretinin imine reyhan yaprağını koyarak bitirmek en doğru olanı.


16

22 UBAT 2013 CUMA

SEYYT NEZR

Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

Estetik değer keyfimizin dışında oluşur Mapushane çemesi her iirde yandan akar. Çünkü onda zindan koullarna boyun emeyi anlam vardr. Direnme geleneinin vazgeçilmez kalp imgesidir seyyitnezir@yahoo.com Her gerçek şiir, geleneğin için- masının ardından, bu kez “Şeyh den yıkıcı bir ilişkiyle gelişir. Geç- Bedreddin Destanı”nda geleneğin mişle gelecek arasındaki kesiş- tornasında kabuğunu soyarak Türkçenin en yalın söyme noktası olarak lenişindeki şiirsel gizilan, şimdi, geleceği, gücü dışarı atar. Özelyeniyi kurmaya ellikle, “Kurutulmuş baverişli ve zorunlu lığa benzer kadınların birikimin ivme gümemesi” ve “Serez çarcüyle belirlenir. Şiişısı kapatmış elleriyle ri moderne açmayüzünü” dizelerinde nın kalıplar birikimi doruklaşan bölümler, olarak gelenek, sözGarip şiirine yalınlık lü kültürde billurçabasında ilk uçları sağlaştığı oranda yazılayacaktır. Nitekim Cenın işi güçleşir, mîri mal Süreya “folklor şiimalını özümseyeA. Kadir re düşman” dediği sırek yeniden kurma girişimi köklü çaba ve kopuşlar ge- rada, Nâzım’ın yer yer uzun atlayışlarla geleneğin barutundan tureksinir. Mehmet Emin Yurdakul’la tuşturduğu ateş, “Saman Sarıgelişen memleket şiiri sonrasında, sı”na çoktan sıçramıştı. Açıkçası, halk ve divan şiirlerinin sözlü ge- Nâzım’ın dışarı nasıl çıkacağını talenekte kemikleşen yapılarını mo- sarlamak üzere kıyılarında dodern şiire kazanma girişimleri laştığı gelenek, 1940 toplumculaNâzım’da ve Garip’te yıkıcı bile- rı için zaman zaman küçük keşifşimler oluşturabiliyorken, Yeni ler yapmak üzere etrafında doEdebiyat dergisiyle bir ara kuşak laştıkları, ama asıl, burjuva edeolarak belirip güçlenen 1940 ger- biyat salgınlarından korunduklaçekçiliği, arınma niyeti taşımak- rı müstahkem kale olmaktan öte sızın şiirde yaygınlaştırdığı sözlü geçememişti. kalıplarla kendi kösteklerini yaratır. 1940 şiiri halklaşmayı deyim AKINCIOLU’NUN ve mazmunlarla daha bir derin ve FORMATI! dayanıklı kılmaya yöneldikçe “GaCafer Yıldırım, Aydınlık Kirip”leşirken, Orhan Veli, Melih tap’taki, “Niyazi Akıncıoğlu: Cevdet ve Oktay Rifat, Umut şiirlerinin “Her şey birdenbire unutulmuş şairi” oldu” güzergâhıyla Peryazısında, 1940 çemli Sokak’ta kelimelekuşağı ve gelenek ri “konuşma dilindeki konusunu tartıgündelik düzeninden” şırken öyle yanlış yeni ve yazıya ait bir bosonuçlara varıyor zunumla bireysel özgünki, yer yer irkilelük ve aşırılıklara uzatarek okudum. rak “gerçeği unuttuğuAynı duyguya muz yüzüyle” kurgusal başka şairlerin ve düzeyde yeniden yakaşiirseverlerin de lamaya yönelir. kapıldığını öğreRıfat Ilgaz nince konuyu irFOLKLOR RE delemek gereği doğdu. Şöyle diDÜMAN MI? yor Yıldırım: “... 1940 kuşağı şaNâzım, Halk ve Divan şiirle- irlerinin önünü açmış, 1940 kuşağı rinin yüzyıllar içinde oluşturduğu şiirinin oluşumunda bir öncü olhazır duyarlığı aşırılıklara zorla- muştur. Toplumsal hayatı ve ya-

şanan gerçekliği Marksist felse- dan korunmak isterken şiirden fenin bakışından yorumlayan, halk uzaklaştı. ... Gene de şiiri erken bıkültüründen ve halk dilinin ola- rakmasına büyük üzüntü duyulan naklarından yararlanan bir şiir bir şair olarak antolojilerde hep formatını ilk kez o ortaya koy- yer aldı.” (Çağdaş Türk Şiiri Ant., muştur.” s. 29, Adam Y., 1985) Doğrusu bu cümlelerde tutarlı bir tek yargı yok. Şöyle ki, EDEBYAT TARH 1940 Kuşağı, Yeni Edebiyat Der- UNUTMU MU? gisi’nde doğmuştur; Yıldırım, olgudergi şiir düzleminde ları zamandizine her ne kadar, TKP’den özen göstermeksiistifa etmiş olan Nâzin istiflerken, zım’ın yerine, Hasan Mehmed Kemal’in İzzettin Dinamo’yu yargılarına da yaskoyma niyeti taşıyorsa lanır: “Kimsenin da, Nâzım’ın etki alacesaret edemeyenından uzakta bir şiire ceği sözleri, kavne Dinamo, ne de öteramları, deyimleri kiler varabilmiştir; hele mısralarına katmahele Akıncıoğlu, bu şiisını bilmişti. ... Bir H. İzzettin Dinamo rin öncüsü bile değildir, şiir dili kurmayı beona eklemlenmiştir. cermişti. Ama dili Marksist felsefeden esinlenmişse geliştirmek, daha çok işlemek dide, o bakışla bir yorum gücünü he- rencini gösteremedi.” (Bu alıntı, nüz edinmiş değildir (Kaldı ki bu 3. basımını benim yayımladığım çok zor işi, Türk şiirinde Nâzım dı- “Acılı Kuşak” [De Y., mayıs 1985] şında kimsenin başardığını he- kitabında yer alır / s. 328 – 329; ilk nüz söyleyemiyoruz). Öte yan- basımının tarihi Aralık 1967’dir.) dan bir şairin sığabileceği şiir Mehmed Kemal, edebiyat tarihi “format”ından söz etmek kadar içinde hak ettiği yeri şairin er geç şiir dışı ve haksız bir niteleme ola- alacağını da belirtir. Nitekim Remaz. Böyle bir şey varfik Durbaş ve Absa, zaten kimin kime dullah Özkan’ın öncülüğünden söz edi“Cumhuriyet’ten lebilir ki? Günümüze Türk Memet Fuat; YağŞiiri Antolojisi”nde mur Duası (1941), Bur(Boyut Y., 1999) sa (1943), Edirne Akıncıoğlu [d. (1945), Kuş Kanadın1916?] Selam, İçdan (1948), Uzaktan lenme, Nağme, Sevgilerle (1972) ve Mutluca Şiir’le yer H. İzzettin Dinamo 1950’lerdeki Garip etalır. Çok daha önce, kisinde şiirlerinden örneklerle Türkiye Yazıları (1977), ardındeğerlendirdiği şair için şöyle di- dan Sanat Emeği dergisi (1980) yor: şairin yerini teslim eder. “Niyazi Akıncıoğlu [1916? Şükran Kurdakul, hazırladığı 79]... Şeyh Bedreddin Desta- edebiyat tarihine “Umut Şiirlenı’ndan aldığı etkiyle, Divan şiiri ri”nden (Hacan Y., 1985) üç şiir söyleyişlerine yaslanarak çok be- alırken söyledikleriyle yaşarlığını ğenilen şiirler yazmıştı, ama gör- vurgular: “Niyazi Akıncıoğlu’nun düğü büyük ilgi bile onu sanat [d. 1919?] destansı özellikler tadünyasında tutamadı. Toplum- şıyan şiirleri halk ve divan şiirini salcı şairlere yönelen baskılar- özümsediğini gösteren öğelerle


Aydınlık KİTAP donanmıştır. Ama bir neoklasik sayamayız onu. Çizim anlayışı ile, insana, dönemine yaklaşımı ile çağdaştır. “Yapıtları içinde ayrı yerleri olan Bursa ve Edirne şiirleri doğrular bu kanıyı. ... Akıncıoğlu’nun başka şiirlerinde aynı erişkin düzeyde görünmez bu özellik.” (Çağdaş Türk Edebiyatı / Cumh. Dönemi, s. 323, Broy Y., Mart 1987) Kurdakul, bu iki şiirin yanı sıra “İtiraf-ı Aşk” şiirini de okura taşır.

MAPUSHANE ÇEMES Peki Yıldırım’ın şu (hem içerdiği yargı hem de biçem yönünden sorunlu) cümlesi hangi verilerin sonucudur?: “Akıncıoğlu’nun unutulmuş şiirinin bütün ruhuyla Ahmed Arif’in dolaşımda gezen şiirinde yaşadığını söylemek hiç de abartı sayılmaz.” Yıldırım’ın savlarının tersine, şairin hiç de öyle Niyazi Akıncıoğlu unutulmadığı, şiir haritasında yerinin en az kuşağının öteki şairleri kadar özenle gösterildiği ortadadır. Peki yazar yine de onun hakkının yenmişliğini öne sürerken sözüm ona bu haksızlığı Ahmed Arif’in üstüne nasıl ve niye yapıştırmak ister? Yazar, “iki şair arasındaki ilişki”yi şiirlerinin doruklaştığı dizelerde değil, ortak kültürden yansımalarda örnekler. Nitekim benzerlik olarak verilen ilk mazmun da mîri malıdır. Mapushane çeşmesi her şiirde yandan akar. Çünkü onda mapushane koşullarına boyun eğmeyiş anlamı vardır. Direnme geleneğinin vazgeçilAhmed Arif mez kalıp imgesidir. Kaynağı türkülerdir. Yıldırım, 1940 kuşağının “ilişki” kalıplarını modern şiir bağlamında irdelemek istiyorsa işe ortak dil verilerinin ve hazır kalıpların aşıldığı yerden başlamalı, ucuz yargılardan kaçınmalıdır. Çünkü estetik değer keyfimizin dışında oluşur.

22 UBAT 2013 CUMA

17

HAYDARPAŞA’DAN İZMİR’E

Zaman içerisinde bir yolculuk Arkan, kitabnn balnn seçiminin özel bir gönderme tadn ifade ediyor. Toplumca yaadmz, yaamakta olduumuz bir felaketten alyor adn bu çalma HÜSEYİN HİKMET ALAZ

eşiğine nasıl geldiğini, Zeki Arıkan Hoca’nın yazılarında değindiği Vedat Zeki Arıkan’ın tarih söyleşilerinin Günyol, Fuat Köprülü, Doğan Kuüçüncüsü olan “Haydarpaşa’dan İz- ban, Şerafettin Turan, Orhan Burian’nın yanı sıra öğrencimir’e Tarih Söyleşileri” leri Halil İnalcık ve Muskitabı Tarihçi Kitabevi tafa Akdağ gibi aydınetiketiyle yayımlandı. lanmacılardan, Mehmet Kendisi bir Tarih Başaran gibi Köy Enstiprofesörü olan Arıkan, tülü şair ve yazarlardan kitabının başlığının seöğreniyoruz. çiminin özel bir gönBunların yanı sıra o derme taşıdığını ifade yıllardaki aydınlarımıediyor. Toplumca yaşazın eserlerinden, çok dığımız, yaşamakta olsayıda önemli dünya duğumuz bir felaketten yapıtının kendi dilimize alıyor adını bu çalışma. büyük bir hızla kazanİki yıl önceki tarihi ir’e dırılmasından da söz İzm dan şa’ rpa yda Ha Haydarpaşa Garı’ndaki edilen kitapta Yücel, Tarih Söyleşileri yangından söz ediyor ArıZeki Arıkan Ufuklar vb. dergilerin kan. Belli ki bu yangın Tarihçi Kitabevi, 312 s. kültür yaşamımızı naonu bir hayli etkilemiş. sıl değiştirip dönüştürdüKitabın girişinde bir yandan garın tarihinden söz ederken ğünü keyifle okurken, bu birbirinden diğer yandan da duygularını; “Yangın, değerli çalışmaların sonrasında nasıl Haydarpaşa Garı’nın tarihi binasını ortadan kaldırıldığına tanıklık edialevler içinde bıraktı. Hepimizin içi yorsunuz. yandı, kavruldu,” sözleriyle dile geGEÇMTEN GÜNÜMÜZE tiriyor. Anadolu’nun uzak bir dağ köÜlkemizin 1940’lı yılları için Röyünde doğup, Haydarpaşa Garı’na ilk nesansın eşiğindeki bir ülke diyen ve ayak basışını, ilk kez denizle karşıkültür hayatındaki büyük bir değilaşmasını, uzakta yükselen İstanşimden söz eden Arıkan, ilerlemeye bul’un minarelerini ve vapura binişini inandığını; bu ilerlemenin çağımızın anlatıyor Arıkan. Ve sonrasında İzulaştığı teknolojinin katkısıyla daha mir’de karar kılışını… da ileriye varacağımızın göstergesi olRÖNESANSIN ması gerektiğini belirtiyor ama, bir de ENDEK BR uyarıda bulunuyor: “Teknolojinin ÜLKENN FOTORAFI insanı tutsak etmesi de ayrı bir soEge Üniversitesi’nden emekli run”. Kitabını; Atatürk ve Cumhuriyet, olan ve halen İzmir’de ikamet eden Kültür ve Sanat, Aydınlanma YoArıkan, çalışmasında İzmir’in tarihilunda, Gündelik Yaşam, Okuduklani de geniş bir şekilde ele alıyor. rım ve Yitirdiklerimiz başlıkları alDiğer yandan da hem güncel tında ortaya koyan Arıkan’ın bütün olayları hem de 1940 ve sonrası kültür hayatının temelini atan bazı ay- bunların yanı sıra ülkemizde son dınlarımızın çalışmalarını, hayatları- dönemde tartışılan Muhteşem Yüznı ve kişiliklerini renkli bir üslupla or- yıl dizisinden de söz ettiğini görüyoruz. taya koyuyor. Zaman içerisinde 312 sayfalık Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Âli Yücel’in öncülük ettiği çok bir yolculuk “Haydarpaşa’dan İzyönlü aydınlanma hareketiyle ülke- mir’e Tarih Söyleşileri”. Siz de yerimizin 1940’lı yıllarda Rönesans’ın nizi şimdiden ayırtın.


18

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

YENİ ÇIKANLAR

Her ey Geçip Gider

Srkran

Büyük Düünenler

Lüzumsuz Adam

Vasili Grossman, Can Yaynlar, Çev: Aye Hachasanolu, 264 s.

Gürgenç Korkmazel, Yap Kredi Yaynlar, 120 s.

Sylvia Nasar, Altn Kitaplar, Çev: Berna Gülpnar, 656 s.

Sait Faik Abasyank,  Bankas Kültür Yaynlar, 108 s.

“Her Şey Geçip Gider”, Rusya tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan zorunlu çalışma kampları döneminin sonrasını anlatıyor. O kamplarda otuz yıl geçirdikten sonra Moskova’ya dönen İvan Grigoryeviç, artık tamamen yabancısı olduğu bir toplumda yerini aramakta, geçmişiyle hesaplaşmaktadır. İvan’ın hikâyesi, vicdanı ile kariyeri arasında bir seçim yapmak zorunda kalan bilimadamı Nikolay, utanç içinde yaşamını sürdürmeye çalışan ihbarcı muhbirler ve son olarak da, sevgilisi Anna Sergevya’nın yaşadığı derin acılarla kesişerek, bu eski mahkûmu tarihin en büyük trajedilerinden birinin simgesi haline getirecektir.

Kitapları Kıbrıs'ta yayımlanan Gürgenç Korkmazel'in öykülerini topladığı “Sırkıran” Türkiye'de basılan ilk kitabı. Korkmazel, Türkiye'de daha çok dergilerde yayımladığı şiir ve öyküleri, çeviri ve derleme kitaplarıyla tanındı. Adeta şiirsel gücün beslediği bu ikinci öykü kitabı birbirinden çarpıcı öykülerle dolu. Bir kere, keder sık sık yerini ironiye bırakıyor. Sonra, doğa, yaşam, yalnızlık, sevgi, ölüm, cinsellik gibi konular sert bir dille, çarpıcı bir anlatımla işlenirken sanki hayatın ve insan ilişkilerinin sıradanlığı vurgulanıyor. Kısacası, başka bir kavrayışla okuru dinginliğe çağıran bir kitap, “Sırkıran”.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında dünyanın en zengin, en göz alıcı kenti Londra’da bile, yoksul çoğunluk korkunç bir sefalete mahkûmdu. Ve bu sefaleti çarpıcı tespitlerle gözler önüne seren Charles Dickens ve Henry Mayhew, yepyeni bir mücadelenin fitilini ateşledi. Bayrağı devralan Marx, Engels, Alfred Marshall, Beatrice ve Sidney Webb ile Amerikalı Irving Fisher ise, fikirlerin dünyayı nasıl değiştirebileceğini gösterdi. Dünya savaşları, devrimler, ekonomik krizler ve buhranlar atlatan bu sıra dışı insanlar, kendi yaşamlarındaki krizlere rağmen mücadele etmeye devam etti.

“Sait Faik’e geceleri sinemalarda rastlardım. Tanışmazdık. Sinemanın ön sıralarına oturur, koltuğuna iyice gömülürdü. Koyu yeşil bir pardösüsü, çok dar kenarlı, kafasının biraz üstünde kalan kahverengi bir şapkası vardı. Sinema dönüşü dalgın, Beyoğlu’nun gece yarısı kalabalığına dalar, çeker giderdi. Sinemada bulunanlar arasında bu gedikli birinci mevki müşterisinin yazısını okuyan var mıdır acaba, diye çok düşünmüşümdür. Kuşkusuz, yoktu. Sait Faik, edebiyattan hoşlanacak bir okur topluluğunu hazır bulan talihli yazarlardan değildi. Okurunu yetiştiren, eğiten, okuruyla birlikte oluşan bir yazardı. Gerçek talihinin de bu olduğu söylenemez miydi?”

Güz Düüncesi

B.Rahmi Eyübolu’nun Penceresinden Halk Kültürü

Mit ve Anlam

Ölümden Önce Hüzünden Sonra

Emel Koar, E Yaynlar, 128 s.

Claude Levi-Strauss, thaki Yaynlar, Çev: Gökhan Yavuz Demir, 94 s.

Cengiz Madenci, Potkal Kitap Yaynlar, 112 s.

Bedri Rahmi Eyüboğlu, halk kültüründe farklı şekillerde yer alan çeşitli unsurları, şiirlerinde kendine özgü bir şekilde kullanarak yeniden üretmiş ve böylece folklor ile gelenek zincirine eklenmiştir. Bu eklenme bir taklit düzeyinde kalmamış, tam tersine özgünlüğün yol açıcısı olmuştur. Resimde ve şiirde sanat anlayışını Anadolu folkloru üzerine kuran şair, bu yönüyle hem yaratıcı bir sanatkâr hem de bir kültür taşıyıcısıdır. Şair Emel Koşar “Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Penceresinden Halk Kültürü” adlı kitabında Bedri Rahmi’nin şiirlerinde, halk kültüründen nasıl faydalandığını örneklerle ortaya koyar.

Genel okura hitaben yazılmış bu kitapta, yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Claude Lévi-Strauss, insan varoluşuna dair can alıcı sorular üzerine harcanmış bir ömrün kazanımlarını paylaşıyor. “Kaosun bir anlamı olabilir mi?” “Modern bilim mitlerden neler öğrenebilir?” “Yapısalcılık nedir?” gibi sorulara verdiği cevaplarda, Lévi-Strauss, açık ve kesin bir dille, insan zihninin potansiyelleri hakkında daha fazla şey öğrenmek isteyen okurlara bir yol haritası sunuyor. “Bazı düşünürler etkilidir, bazılarıysa bir ekol yaratır; fakat çok azı bir çağa damgasını vurur.” (Profesör James Redfield, Chicago Üniversitesi)

“Yoğun bakım ünitesinin soğuk ve kasvetli odasında her tarafından sarkan borularla yatarken aklından film şeridi gibi hayatı geçiyordu. Kalbinin zayıf tik takları beyninden gelen hatıraların yükünü taşımakta zorlanıyor ve her şeye isyan edercesine bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Hemşirelerin ve doktorların bir sis bulutunun arkasındaymış gibi görünen suretleri, uğultulara karışmış anlamsız sesleri bir hayal gibiydi. Demek böyle olacakmış, diye düşündü. Altmış iki yıl böyle noktalanacakmış. Peki ne vardı son dakikalarında, altmış iki yılın ardında kalan? Zorlukla hatırlamaya çalıştı ve birden gözlerinde güçlü bir parıltı uyandı.”

Ahmet Aydoan, Say Yaynlar, 112 s. “Güz Düşüncesi” her şeyin şirazesinden çıktığı bir dünyada, ferdî hakikatini aramaktan vazgeçmemiş ve belki de bunun bir armağanı olan vicdanlarıyla duyulması gerekene duyarlı kalmayı başarmış kimselerin yakasını bir türlü bırakmayan o meşhur “ne yapmalı?” sorusuna eğiliyor. Bir araya gelme, bir araya geldikten sonra gelenleri bir arada tutacak ve onları bir gaye uğruna dağılmadan dağıtmadan omuz omuza mücadele etmeye sevk edecek şey, bu çerçeve içerisinde “sohbet”in yeri ve değeri, “söz”ün gücü ve güçsüzlüğü gibi meseleler ele alınıyor ve sonunda hayali bir muhavereyle bu teorik çerçeve farazi olarak sınanıyor.


YENİ ÇIKANLAR

Yahudi Tarihi

David B. Ruderman, nklap Kitabevi, Çev: Lizet Deadato, 288 s.

Aydınlık KİTAP

Aktan da Üstün 50 Film Daha

Kolektif, Krmz Kedi Yaynevi, 212 s.

Yahudi tarihinde modernliğin başlangıcı genellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Haskala’nın ortaya çıkmasıyla bağdaştırılır. “Erken Modern Dönem Yahudi Tarihi” kitabı,1492 senesinde Yahudilerin İspanya’dan sürülmesiyle başlayan erken modern dönemdeki Yahudi dünyasına yeni ve cesur bir bakış açısı getiriyor... Krakow ve Venedik’ten Amsterdam ve İzmir’e, Avrupa genelindeki çeşitli Yahudi topluluklara özgü tarihi ve kültürel olguları, bu toplulukların birbirlerine olan etkilerini, ekonomik, sosyal ve dini bağlantılarını inceleyen yazar, değerlendirmelerinde beş önemli faktörü göz önünde bulunduruyor.

“ ‘Son On Yılın En İyi Filmleri’, ‘En İyi Türk Filmleri’, vesaire listelerine hep kuşkuyla yaklaşmışımdır. Güncel filmlerle ilgili bir liste görünce korkarım. Sinemanın en kötü hastalıklarından biri ‘torpil’dir. Ama filmlerin üstünden birkaç yıl geçince, pazarın gürültüsü dinip ortalık biraz sakinleşince, kim gerçekten değerli ve kalıcı, kim sadece kuru gürültüden ibaret, belli olmaya başlayınca yapılan listeler ilgimi çeker. Reklamdan, şişirmeceden, ‘hype’tan arınmış filmler, yıllar içinde neredeyse yaratıcılarından bağımsız bir şekilde, kendi başlarına pırıldamaya başlarlar. Bu 50 filmlik liste sevdiğim ve değer verdiğim listelerden biri oldu.” (Ümit Ünal)

Atatürkçüyüz Suçluyuz

Emevi Siyaseti Dinin Saltanata Dönümesi

Hüseyin Özalp, Tanyeri Kitap, 352 s. -ABD ve AB neden Atatürkçülüğü hedef seçti? -Mason Atatürkçüler ile Gülencilerin, ABD güdümündeki darbe girişimi nasıl önlendi? -Mason üstadına “Atatürkçü derneklere sızdık” mektubunu hangi sahte Atatürkçü yazdı? -11 yıl önce hazırlanan belgelerde, Ortadoğu projesi çerçevesinde Atatürkçülüğün yok edilmesi planı nasıl yer aldı? -Ergenekon süreciyle Atatürkçülük nasıl suç haline getirildi? Cumhuriyet, laiklik ve çağdaş yaşamı savunanlar nasıl sindirildi? -Atatürk nasıl Ergenekon lideri ve “bir numara” ilan edildi? Atatürkçü dernekler nasıl terör örgütü oldu?

22 UBAT 2013 CUMA

ifrepunk

Julian Assange, Metis Yaynlar, Çev: Aye Deniz Temiz, 176 s. WikiLeaks’in genel yayın yönetmeni ve fikir babası olan Julian Assange, bugün şifrepunk felsefesinin dünya çapında öndegelen savunucularından biridir. Burada kendisi gibi internet uzmanı olan Appelbaum, Müller-Maguhn ve Zimmermann ile birlikte insan özgürlüğündeki yerini, geleceğini tartışıyor. Assange’a göre elimizdeki en önemli özgürleşme aracı olan internet, totoliterliğin bugüne dek görülmedik düzeyde tehlikeli bir yöntemi haline geldi; hatta insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor.

19

Londra: Bilmek stediiniz Her ey

Klay Lamprell, NTV Yaynlar, Çev: Duygu Akn, 96 s. Elinizdeki kitap dünyanın en ünlü şehirlerinden Londra’nın içyüzünü anlatan gerçek bir hikâyedir. Burada hem iyi hem de kötü şöhretli insanlar, tüyler ürpertici yeraltı mekânları, tarihin karanlık köşeleri ve tuhaf şahsiyetler hakkında çok sayıda büyüleyici hikâye bulabilirsiniz. Öldürülen prensler, graffiti sanatçıları ve dünyanın dört bir yanındaki insanlarla ilgili şahane öykülere bakmadan geçmeyin. Karşınıza kraliyet şahsiyetleri, punklar, dedektifler ve akıl almaz derecede acayip yiyecekler çıkacak. İşte size hiç bilmediğiniz bir Londra.

Yazg

Çizgideki Gladyatör

Poyraz Ülger, Altn Bilek Yaynlar, 546 s.

Metin Kurt, Yazlama Yaynevi, 250 s.

“Yazgı”, Güldünya’nın yaşam öyküsünü anlatıyor bize. Bu toprakların insanlarının bir türlü yenemediği töre kurallarının, üstüne eklenen törenin, cehaletin ve tüm hayatlara mâl olan hataların içinde yaşayan, bu topraklarda doğan talihsiz ve kaderi baştan beri kara yazılmış nice kızların öyküsü... Töre evliliklerinin, berdel evliliklerinin ve başlık parası ile yapılan evliliklerin toplumda yarattığı kalıtsallığın öyküsü... “Güldünya zaten güzeldi. İnce uzun bedenine yakışan sarı saçlarını, bir omzuna dökerek, bir topuz yaparak, sokakta yürürken, Mardin’in yabancısı olduğu, her halinden belliydi. Yürüyüşü güzeldi. Sarı saçları ve başını, yürüyüşüne uygun sallayışı güzeldi...”

“Doğru söze kıymet verip savunanlar; bu yüzden dokuz köyden kovulanlar; yılmadan onuncu köyü arayanlar; sportmence sizin sesiniz, sözünüzdür. Spor kılıflı bu bataklığı biz yaratmadık, ama biz kurtaracağız. Sivrisineklerden bir gün mutlaka kurtulacağız... Yazanlar, çizenler, eli kalem tutanlar; düşüncesini midesinin sansüründen geçirmeyenler, yüreğinde iyilik, doğruluk, güzellik meşalesi sönmeyenler... Bulamadıysak eğer sizleri, siz bulun bizleri... Yitirilecek zamanımız yoktur; gün naz değil, görev günüdür... Sporda söylenmeyen ne varsa biz söyleyeceğiz. Caymayız, caydıramazlar. Sapmayız, saptıramazlar. Yürüyoruz doğru bildiğimiz yolda; alnımız açık, başımız yukarıda...”

hsan Özkes, Tekin Yaynevi, 312 s. Bu kitapta Emeviler’in tarihini okurken, aslında İslam’ın ve Müslüman toplumların bugününün ve kaderinin nasıl çizildiğini göreceksiniz. Şayet, “şeytanın dahi aklına gelmez” diyebileceğiniz entrikalarla karşılaşıyorsanız ve bunların 1400 yıl önceki Emevi versiyonunu biliyorsanız, asla şaşkınlık içinde olmazsınız. Günümüzde yaşananlarla ilgili sanki “kimi siyasetçiler Muaviye ile sabah akşam görüşüyorlar mı?” diye düşünebilirsiniz. Emevilerin uygulamalarıyla günümüz politikalarının bu kadar örtüşmesine “tarih tekerrür ediyor” diyebilirsiniz. Emeviler dönemini bilmeden, özelde ülkemizi genelde İslam dünyasını anlamak mümkün değildir.


20

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

ÇOCUK - GENÇ

İlk soru: Mu ni? Sorduklar sorulardan bazlar yaama, evrene, insanla dair hepimizin aklna gelmi, üzerinde düündüümüz sorular olsa da, bazlar hakikaten ‘iyi ki u an Profesör bilmemkimin yerinde deilim’ diye ükrettiimiz sorular: “Su neden slaktr?” REM HALIÇ irem.halic@hotmail.com Oğlunun Ay’ı göstererek “Mu ni?” diye ilk sorusunu sormasının ardından paniğe kapılan Gemma Elwin Harris, çocukların ilginç sorularıyla, büyük bilim insanlarını buluşturacağı bir projeye girişmiş. Londra’daki birkaç ilkokulla kurduğu bağlantılarla, bu okullardaki öğrencilerden farklı konular çerçevesinde bugüne kadar merak ettikleri bütün soruları yazmalarını istemiş. Ardından bu soruları dünyaca tanınmış büyük bilim insanlarına, sanatçılara, yazarlara, sporculara sormuş. Cevaplar da eline ulaştığında bütün bunları derleyip kitap haline getirmiş. İşte çoğu zaman etrafımızdaki çocukların sormaya başladıkları an ortalıktan kaybolduğumuz soruları ve bu sorulara çok ünlü profesörlerin verdikleri cevapları okuyacağınız, adı da bir hayli uzun olan kitap: “Küçük İnsanlardan Büyük Sorular, Hayli Mühim İnsanlardan Basit Cevaplar”

ARI ARIYI SOKAR MI? Pastanın neden bu kadar tatlı olduğunu merak eden masum çocuklardan, yazarların karak-

terlerini nasıl yarattıklarını merak eden sanatçı çocuklara, “Tanrı kimdir?” diye soran filozof çocuklardan, çişinin neden sarı olduğunu merak eden sidikli çocuklara, “Büyük İskender kurbağaları sever miydi?” deyip koskoca tarihçiyi olduğu yere mıhlayan çocuklardan, “Arı arıyı sokar mı?” diye soran politikacı çocuklara, koca koca adamlara ter döktüren küçük canavarlar var bu kitapta. Sordukları sorulardan bazıları yaşama, evrene, insanlığa dair hepimizin aklına gelmiş, üzerinde düşündüğümüz sorular olsa da, bazıları hakikaten ‘iyi ki şu an Profesör bilmemkimin yerinde değilim’ diye şükrettiğimiz sorular: “Su neden ıslaktır?”

BR CEVAP DA NOAM CHOMSKY'DEN Şaka bir yana, bu büyük bilim insanlarının verdiği cevaplar, sorgulayıcı çocuklarına cevap veremeyen ama aynı zamanda sorgulayıcılıklarını da yitirmelerinden korkan ebeveynlere ve eğitimcilere yol gösterici olabilir. Cevapların sadeliği, anlaşılırlığı, çocukların küçük yaşamlarına, eşyalarına, ilişkilerine indirgenerek verilen örnekler, tarihi kişiliklerin

renklendirilmesi, çocukların verilen yanıtları mantıklı bulmasını sağlıyor. Aynı zamanda onları doğru yönlendirmeleri de mühim. İnsan beyninin yeryüzündeki en güçlü şey olduğunu anlatırken, aynı zamanda bu beynin aslında küçücük hayvanlardaki yeteneklere sahip olmadığını da anlatıyorlar. “Neden hayvanlar bizim gibi konuşamaz?” diye soran bir çocuğa ünlü dilbilimci ve filozof Noam Chomsky yanıt verirken, bizim de hayvanların yapabildiği pek çok şeyi yapamadığımıza vurgu yapıyor. Mesela arıların bi-

Varolmayan övalye “Varolmayan Şövalye”nin kahramanı Agilulfo, çok yiğit ve soylu bir şövalye olmakla beraber, bir tek kusuru vardır: Varolmamaktadır. Daha doğrusu parlak, gösterişli bir zırhtan ibarettir, ama ne yazık ki zırhın içi boştur. Soğuk bir zırha bürünmüş, korkusuz, idealleri olan, ama bir boşluktan ve bir bilinç varlığından başka bir şey olmayan Agilulfo ile karşı karşıyayızdır. Onun karşı kahramanı ise bedensel varlığa sahip, ama akıldan yoksun Gurdulù'dur. Biri bedensel varlıktan, diğeri bilinçten yoksun bu iki kahraman aslında varolan ile varolmayanın çatışmasıdır. “Varolmayan Şövalye”, Italo Calvino'nun “İkiye Bölünen Vikont” ve “Ağaca Tüneyen Baron”dan sonra Atalarımız üçlemesinin son halkası olarak yayımladığı kitaptır.

Italo Calvino Yap Kredi Yaynlar Çev: Neyyire Gül Ik, 152 s.

zim taklit bile edemeyeceğimiz bir dansla, arkadaşlarına bir çiçeğin ne kadar uzakta olduğunu anlatabildiklerinden bahsediyor. Dolayısıyla çocuğu “Neden hayvanlar bizim gibi konuşamaz?” yerine “Neden hayvanlarla aynı dili konuşmuyoruz?” sorusunu sormaya yönlendiriyor. Ve işte kitabın kapağındaki ineği de meşhur eden meşhur soru: “Bir inek bir yıl boyunca osurmayıp biriktirdiği gazı bir kerede osursaydı uzaya fırlar mıydı?” Eğlenceli okumalar diliyoruz.

Küçük İnsanlardan Büyük Sorular Hayli Mühim İnsanlardan Basit Cevaplar, Kolektif Domingo Yayınevi, 300 s.

Kozmik Liam her açıdan normal bir çocuktu, yalnızca boyu biraz uzundu. İlk kez karşılaşanlar onu yetişkin biri sanıyordu. Bu sayede istediği yerlerde dolaşabiliyor, lunaparkta çocuklara yasak oyunlara katılabiliyor, okulundaki görevlileri öğretmen olduğuna ikna edebiliyordu. Hatta bir keresinde satıcının biri ona araba satmaya bile çalışmıştı. Neyse ki anne babası çok anlayışlı ve sevgi dolu insanlardı ve başı her sıkıştığında Liam'ı kurtarıyorlardı. İyi de, acaba Liam rotasından çıkmış bir roketle uzayın derinliklerine doğru yol alırken, onu kim kurtaracaktı? Liam'ın maceralarını okurken kahkahalarınızı tutamayacaksınız!

Frank Cottrell Boyce,  Bankas Kültür Yaynlar, Çev: Özlem Gayretli Sevim, 345 s.


Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

21

Yeni sömürünün bileşenleri “nsan haklar ve devlet kavramlar, uygar/barbar toplumlarn birer maskesi mi? Bat uygarl, Batl barbarlarla, Dou medeniyetinin çatmasndan m dodu?” KAAN TURHAN Okan Gökay Emgengil, Asya Şafak Yayınları’ndan çıkan, “Türkiye Devrimi’nin Yol Haritası ve Avrasya Rotası” kitabının ardından, ilk kitabın tamamlayıcısı niteliğiyle “Barbarlıktan Uygarlığa Politika ve Devrim” başlıklı oylumlu kitabını çıkardı. Emgengil, bu kitabında tarihsel bir perspektif sunuyor. Devrim, uygarlık, barbarlık, politika, siyasal erk, Batı ve Doğu gibi, siyaset/sosyoloji/felsefe/tarih kavramlarının tarih sürecinde uygulana gelen yönlerini, örnekleriyle saptıyor. Emgengil’in yapıtının, belki de en önemli noktası; tarihselliğin günümüze yansımalarını, çarpıtılmış kavramların neoliberalliğin bakışıyla içinin boşaltılmasını, ulusal ve uluslararası çarpıcı örnekleriyle örmesi. Emgengil’in yaptığı şu sorgulama, kitabın temel ereğini de ortaya koyan niteliktedir: “…ortaya çıkan uygarlık nasıl bir uygarlıktır? Uygarlıkların beşiği olarak kabul edilen Avrupa uygarlığı, emperya- ANAYASA list dönemde Doğu ile yüzleşmesinde ger- TARTIMALARINA IIK çek kimliğini bulmuştur. ‘Biz’ ve ‘öteki’ ay- TUTUYOR rımı, Avrupa ve Doğu arasında, Avrupa taGünümüz anayasa, siyasal istikrar rafından çizilen bir değerler sistemini ya- gibi tartışmalara da ışık tutan çalışmaratmış: Onlara göre Batı, uygarlığın ve de- sından Emgengil; siyasal iktidarın meşmokrasinin beşiğidir; Doğu barbardır, ruiyetini aldığı anayasayı ve toplumun, despottur, geridir. Aztek ve İnka uygar- ülkenin ‘kurucu iradesi’ne karşı, işleyen lıklarını talan eden; Amerikalı ve Afrika- sermaye müdahalesini açığa çıkartlı yerlileri yok eden; Doğu’nun değerleri- maktadır: “Siyasal iktidarın kaynağında ni çalan; Vietnam, Kamboçya ve Ceza- ‘eşitsizlik’ yatmaktadır. Bu kaynak, tarihsel süreç içinde, tanrı, kral yir’de katliamlar yapan; veya halk olabildiği gibi, bir ‘demokrasi’ havarisi kıbaşka güç de olabilir. Günülığında Irak’a girip, kamüzdeyse, iktidarı belirleyen dınlara tecavüz eden, güç ‘sermaye’dir. Sermayenin Libya ve Afganistan’da el değiştirmesi, gelecek iktisivilleri öldüren Batı ne darı belirler ve yeni iktidar serderece ‘uygar’ sayılır? maye grubuyla birlikte başa Acaba, toplumlar uygargeçer ya da iktidara geldikten lıktan, tekrar barbarlık sonra kendi sermaye grubunu aşamasına mı dönmekoluşturur… Siyasal iktidar tedirler? Yoksa ‘demokiçin, eşitlik ilişkisi değil, hirasi’, ‘insan hakları’ ve yerarşik bir ilişki söz konu‘devlet’ kavramları, uysudur. (s.63) Ülkenin kuruluş gar/barbar toplumların biaşamasında, ülkenin anayarer maskesi midir? Bize Barbarlıktan sasını temelden yapan güç, anlatılanların tersine, Batı Uygarlığa Politika ‘kurucu irade’dir. Devrim uygarlığı, Batılı barbarlarve Devrim, Okan anayasalarıyla kurulan ülla, Doğu medeniyetinin Gökay Emgengil, kelerde de, toplumsal uzçatışmasından mı doğBerfin Yayınları, laşma beklenmez, ‘kurucu muştur?” (s.20) 452 s.

irade’ devrimci anayasaların yapıcısıdır. Bolivarcı Venezüella Anayasası, Çin Anayasası, Küba Anayasası ve Türkiye’nin 1921/1924 Anayasaları; emperyalizme karşı tam bağımsızlık hedefiyle yapılmış, devrim anayasalarıdır… Günümüzdeki anayasa tasarılarıysa; liberal anayasacılık esaslarına göre hazırlanmıştır. Böylelikle ‘en fazla demokrasi için en az devlet’ yani ‘devlet yalnızca özgürlükleri koruyarak, küresel sermayenin emrinde ideolojisiz bir anayasa düzenlemelidir” felsefesine dayanmaktadır. (Ss.66-69) Dolayısıyla ‘neoliberal yapılanma’nın, sermayenin kayıtsız ve şartsız egemenliğini gerçekleştirmek amacıyla, sipariş üzerine yapılan felsefeler eşliğinde hayata geçirildiğini vurgulamaktadır. (Ss.150-152)”

FASTLEEN DEVLET: POLS BA AKTÖR Tarih, devleti faşistleştiren birçok siyasal erki hafızasına kazımıştır. Emgengil, eğer bir ülke faşizme evriliyorsa, bunun en önemli karinesi ülkedeki “polis gücü”nün siyasallaşmasıdır, demektedir. Diğer pek çok faşizm teorilerinde de ortaya konulduğu gibi, polis siyasal erkin gücü haline dönüşürse, bilinir ki faşizm güç toplamaya başlamıştır. Tıpkı, günümüz koşullarında, Türkiye’de po-

lisin siyasallaşarak siyasal erkin copu olduğu gibi “Devlet aygıtındaki faşistleşme süreci, devlet aygıtı kollarının yeniden düzenlenmesiyle gerçekleşir. Bu kol ne ordudur, ne de idari bürokrasidir. Bu kol siyasi polistir.” (s.184) Devletin faşistleşme süreciyse, şöyle işler: “Büyük ekonomik krizler ve artan yoksulluk ortamında dallanıp budaklanır. İktidara hukuk kuralları içinde, parlamenter devlet biçimiyle gelir. Güvenlik ve istihbarat örgütünü yeniden kurar. Kitle iletişim araçlarını satın alarak kendi medyasını oluşturur. Sermayenin el değiştirmesiyle kendi sermayesini yaratır. Anayasal kurumlar kutuplaştırılarak devlet içinde istikrarsızlık sağlanır. Yürütmenin ve idarenin artan baskısıyla her türlü muhalefet susturulur. Halk, korkutulur/yalnızlaştırılır. Devlet teslim alınır: Faşizm!” (s.197) Emgengil kitabında; siyasal ideolojiler ve devrimlere geniş yer ayırmış İngiliz, Amerikan, Fransız, Rus, Türk, Çin, Küba, Bolivarcı devrimler üzerinde durmuştur. Kitabın son bölümündeyse; uluslararası ilişkiler alanında jeopolitik, strateji, diplomasi kavramlarının, NATO’ya, Batı’nın barbar politikasına nasıl bulaştığını ve bölgesel ittifaklarla bu çapraşık ilişkileri nasıl aşacağımızı ortaya koymuştur.


22

Aydınlık KİTAP

22 UBAT 2013 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

a) b) c) d) e)

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, namazında niyazında başörtülü bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Arada bir yüreğinin kenarında bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık hissediyordu, o kadar.

Semaver - Sait Faik Abasıyanık Eskici ve Oğulları - Orhan Kemal Eşeğin Gölgesi - Haldun Taner Koltuk - Aziz Nesin O / Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü

2

“Güzel. Yani, anlayacağın, kafamızı bozarsan, yapmayacağımız kötülük yoktur sana. İstersek ortadan kaldırırız seni. Hem de bu odada, bu odada, şimdi. Leşini de bir çukura atarız. Çıkarırız en üst kata, açarız camı, bırakıveririz hooop güm. Gidersin. Yedinci kattan aşağı uçmak, ha, ne dersin? Çıkarma bunu aklından. ‘Kendini camdan attı,’ deriz ailene de. Anladın mı?”

a) b) c) d) e)

Dalgalar – Demir Özlü

3

a) b) c) d) e)

Bıyık Söylencesi – Tahsin Yücel Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar Yaralısın – Erdal Öz Parasız Yatılı – Füruzan

İçinden doğru sevdim seni bakışlarından doğru sevdim de ağzındaki ıslaklığın buğusundan sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de beni sevdiğin gibi sevdim seni kar bırakılmış karanlığından...

Nâzım Hikmet Cemal Süreya Nilgün Marmara Ece Ayhan Edip Cansever

Bu haftann doru yantlar:

1-(a) 2-(d) 3-(e)

1

BULMACA Neodim'in simgesi 4. Hz.Muhammed'i övmek amacyla yazlan kaside - Zeybek - Cennette bulunduuna inanlan, kökü yukarda, dallar aada büyük bir aaç türü 5. Gözlem - Negatif, menfi 6. Türk liras (ksa) - Hasret brakma Ordu (ksa) - Tantal'n simgesi 7. Kimononun üstüne taklan, biçimi ve boyutu cinsiyete, yaa, mevkiye ve bölgeye göre deien, bir düümle birletirilen geni ipek kuak - Bir

hayret ünlemi - Milimetre (ksa) lemelerde kullanlan, gümü görünümünde parlak srma ya da metal tel iplik 8. Kudret, iktidar - En ksa zaman parças, lahza 9. sim - “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) - Boyun een - “Arka” kart 10. Bir taknn asl süslemeye taklan mücevher, madalyon vb. bölümü Bas says 11. sviçre'de bir nehir - Divan edebiyatnda gazelin son beyti - Akl

12. Köy evi - En iyi, en yüce yer Tavr, davran-Birbirinin ayn olan, birbirini tamamlayan iki eyden her biri 13. Notada duraklama iareti - “eri” kart - gezegenimizin uydusu Dolayl anlatm 14. Baya, sradan - Türkü,ark Rütbesiz asker - Metal üzerine kazda ya da ahap tornasnda kullanlan çelik kalem 15. Resimdeki yazarn bir eseri Yukardan aaya 1. Yapa krnts - Bir ii yapmaya hazr 2. At ayakl - Bir cismin  yanstma gücü - Esasi 3. Yabanc bir arlk ölçüsü birimi ridyum'un simgesi - Ad, ün - Tavlada “iki” says 4. Yaplan iler, uygulamalar - Hayali karate - Devlet statistik Enstitüsü (ksa) 5. Bir haber ajans - “Ouz ...” (yazar) - Kalabala kar söz söyleyenlerin üzerine çktklar yüksekçe yer 6. Dünya zevklerini hogören, dünyaya önem vermeyen, kalender -

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ

Soldan saa 1. Resimdeki yazar - Yunan mitolojisinde ocak tanrças 2. Bir dilek art eki - Din, yasa, töre, vb. bakmndan ilenmesinde, yaplmasnda saknca olmayan, yaplp ilenmesine izin verilen - Bir ite yardmc olarak çalan erkek 3. Antiseptik ve dezenfektan özellikleri olan bir element - 250 yldan fazla Türk egemenliinde yaam 1828'de Fransz egemenliine geçmi Venedik ehri -

çinde yatak, yorgan vs. tanan büyük torba Yiyecek, besin, gda 7. Üye - Osmiyum'un simgesi Mendelevyum'un simgesi - Bir nota 8. Bir çocuun her türlü durum ve davranlarndan sorumlu olan kimse - “... Güler” (fotorafç) 9. Ceylan yavrusu - Tavlada “bir” says 10. Eskiden saray ve konaklarda kadnlara ayrlan bölüm - Resimdeki yazarn bir eseri - Bir cetvel türü Rutenyum'un simgesi 11. Bir tembih sözü - Katksz - Yar mat bir tür yaz kad 12. Tellerine bir çift küçük tokmakla vurularak çalnan çalg - Japonya'da buda rahibesi - lemler 13. Takm (ksa) - e yatkn, becerikli - Kalay'n simgesi - Balca içeceimiz - Mesafe 14. Niyobyum'un simgesi - Boru sesi - Çounlukla ku tutmak için kullanlan yapkan ve cvk bir madde - Doktor (ksa) 15. Resimdeki yazarn bir eseri - In



2013 02 22subatkitapeki