Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

35 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 1461

28 Aralık 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 44

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Şiddeti kutsamayan polisiye

I Ğ I L P A T İ K 2012

Kitaplarla aydınlığa

Bir şiirin düzyazı halini almış romanı…

Uğur’suz 20 Yılın Özeti: “İçimden Geçen Zaman”

Kapitalist aklın filozofu: Kant

Yaşar Kemal’e yolculuk


KAAN ARSLANOĞLU


Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Zeliha Sevim Burak

s. 4

Şiddeti kutsamayan polisiye

s. 5 Yılın sonuna doğru genellikle sene içinde olup bi-

Uğur’suz 20 yılın özeti: “İçimden Geçen Zaman”

tenlere şöyle bir dönüp bakılır. Çok klasik olduğu kabul

s. 6

edilmekle birlikte yayın organlarından beklenti çoğun-

Öykücülüğümüzün yuları taifei nisa ve bir sapma

s. 7

Eğitim devriminde bir ütopya inşası

s. 8

lukla bu yöndedir. Yılsonuna doğru okurda hafızayı tazelemek istercesine geçen 365 günü gözden geçirme arzusu belirir. Ya da biz belirmiş olabileceğini düşündük.

Babil Balığı: Apati ve Empati

s. 9

Kapitalist aklın filozofu: Kant

Ve sizlere bu haftaki kapak dosyamızı hazırladık. 2012'de yayımlanan kitaplardan bir seçme hazırladık.

s. 10

Bunu yaparken daha çok “hatırlatma” amacı güttük.

Yaşar Kemal’e yolculuk

s. 11

Okurlarımız için 2012'den kalanları derleyip toparladık. Gözden kaçırdıkları olduysa vakit kaybetmeden “ya-

Kapak: Kitaplarla aydınlığa

s. 12-14

kalasınlar” diye...

“Tanpınar, 27 Mayısçılara, Atatürk’ü örnek almalarını söyler”

s. 15

Hikmet Burcunun Şairi: Behçet Necatigil

s. 16

onların gözünden okuyacaksınız. Ahmet Yıldız'ın bu yıl

Araba Sevdası: “Alafranga Züppe”liğin geçmişine yolculuk s. 17

yaşananları daha geniş bir çerçeveye oturtan yazısı yine

Yeni Çıkanlar

lerin sizin için seçtikleri var. Onları da dikkatinize su-

Dosyada yayınevi temsilcilerinin 2012 değerlendirmelerini bulacaksınız. Bu yıla damgasını vurmuş kitapları

iç sayfalarımızda yer alıyor. Bir de yazıişleri olarak biz-

s. 18-19

nuyoruz. Keyifle okumanızı ümit ediyoruz.

Çocuk-Genç: Boy ölçme taşı

s. 20

Sahaf: Mehmet Akif kitapları

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

2013'ün aydınlık bir yıl olması dileğiyle...

ÖneriYorum

KAAN ARSLANOĞLU

. KITA P

Son yıl okuduğum kitaplar arasında hangileri bu yıl basılmış şu anda bilmiyorum, o bakımdan benim ilgimi özellikle çekenleri ilk basıldığı yıla bakmadan sıralamak istiyorum. Bazen kitapları biraz geç değerlendirebiliyoruz. Örneğin Nihat Genç’in eserleriyle adamakıllı tanışmak bu yıla kısmet oldu. Genç büyük bir edebiyatçı. “Bu Çağın Soylusu”, “Dün Korkusu”, “Arkası Karanlık Ağaçlar”, “İhtiyar Kemancı” gibi yapıtları çok çok güzel. Hal-

Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

dun Çubukçu'dan “Allahın Adamı” adlı romanı da çok beğendim. Onu bana Özdemir İnce tanıtmıştı. Taylan Kara’nın yine çok yeni olmayan “Poe’nun Kuzgunu” adlı kısa romanı yetkin bir kurguyla yazılmış güzel bir yapıt. Basılan ilk kitabı olmasına karşın Gülümser Heper’in “Kedi Anaları” adlı hikaye kitabı güzel ve ilerisi için beklenti yaratıyor. Alan Sokal ve Jean Bricmont’un “Son Moda Saçmalar” adlı kitapları kuramsal alanda çok önemli bir

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22

www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com

Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ Genel Müdür Yardımcısı (Reklam): Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

işlev görüyor üfürükten uyduruktan sağlı sollu liberal düşüncelere karşı. Bu kitabın devamı olan yine Sokal’dan “Şakanın Ardından” adlı kitabı da keza öyle. M. Bülent Kılıç’ın “Saklı Rönesans” adlı yapıtı eski kitabının genişletilmiş, gözden geçirilmiş yeni bir baskısı. Sol sanat kuramı açısından önemli. Keza Mehmet Yılmaz’dan “Sanatın Günceli Güncelin Sanatı” adlı kitabı sanat düşüncesine ilgi duyanlara önerebilirim.

Saynur Okuroğlu

Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

Tavanarasına gizlenmiş anılar

HAFTANIN PORTRES

Kitap, yazarn merak edilen hayatna k tutmakta ve bilinmeyenleri esprili ve gerçekçi anlatmyla dönemini en iyi ekilde yanstmaktadr. Okurken, hayranlk duymamanz içten deil ECE ATAYURT

Sevim Burak (29 HAZİRAN - 30 ARALIK 1983) Öykülerini bilinç ak tekniiyle yazan Burak, bu alanda baarl örnekler vermitir. Genellikle kadn sorunlarn anlatt yaptlarnda iirsel bir dil kullanmtr Ünlü yazar Sevim Burak, öykücülüğüyle tanınıyor olsa da tiyatro, roman, anı, mektup gibi türlerde de eser vermiştir. Dönemindeki hiçbir edeyat topluluğuna dahil olmayan yazar, kendi edebiyat dilini oluşturmaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Öykülerini bilinç akışı tekniğiyle yazan Burak, bu alanda başarılı örnekler vermiştir. Genellikle kadın sorunlarını anlattığı yapıtlarında şiirsel bir dil kullanmıştır. 26 Haziran 1931’de İstanbul, Ortaköy’de dünyaya gelen yazarın annesi Bulgaristan’dan göçmüş bir Yahudidir. Çocukluğunu ve gençliğini Kuzguncuk’ta, babaannesi ve dedesinin yanında geçiren yazar, yaşıtlarından çok ihtiyar komşu ve akrabalarıyla bir arada bulunmuştur. Yirmili yaşlarına kadar Kuzguncuk’ta yaşayan yazar, hem annesi hem de yaşadığı yerin etkisiyle öykülerinde azınlık kültürünün yaşlı insanlarına önem vermiştir. Ortaokulu Alman Lisesi’nde okuyan Burak, daha sonra eğitim hayatını sürdürmemiştir. 18 yaşında mankenliğe başlamış, ABD’ye kültür etkinlikleri kapsamında gitmiş ve buradan dönüşünde modaevi ve atölye açmıştır. Orhan Borar ile evlenen Burak, Peyami Safa ile aşk yaşar ve eserlerinde bu ilişkinin izleri görülür. Öykülerinde kahramanları da bu ilişkidekine benzer şeyler yaşar. 1950’li yıllarda Ulus, Yeni İstanbul, Milliyet gazeteleriyle Yenilik ve

Türk Dili gibi dergilerde hikâyeleri yayımlanır. Düşsel öğelerden oluşan, kendini kolay ele vermeyen ve etkileyici hikâyelere imza atar. Altmışlı yıllardan sonra işleri bozulur, atölyeyi ve modaevini kapatıp sadece öykülerine yönelir. İlk hikâye kitabı “Yanık Saraylar”ı 1965’te yayımlanmıştır. Kapalı ve alışılmadık biçimsel üslubu nedeniyle kitap tartışmalara neden olmuştur. Sait Faik Ödülü’ne aday olduysa da ödülü kazanamamıştır. Kitabının afaroz edildiğini düşünen Burak, bu kitaptan sonra on yedi yıl boyunca edebiyat piyasasından çekildi. Bu süre boyunca “Mach 1” adını verdiği romanı üzerinde çalıştı. Çocukken geçirdiği kalp romatizması nüksettiği için yetmişli yıllarda ameliyat oldu. Ancak ölümüne de sebep olacak bu sağlık sorunu sürmeye devam etti. Eşinin işi sebebiyle bir buçuk yıllığına Nijerya’ya taşındı. Burak, 1982 yılında “Sahibinin Sesi” adlı oyunu yayımladı. Aynı yıl “Palyaço Ruşen” isimli öyküsüyle Sabahattin Ali Öykü yarışmasına katıldıysa da hak ettiğini düşündüğü bu ödülü alamadı ve tepki olarak öykülerini yayımlanacak antolojiden çekti . 1983’te “Afrika Dansı” adlı öykü kitabı yayımlandı. Çok farklı teknikler denediği bu kitap, edebiyat dünyasında büyük tartışmalara neden oldu. Aynı yıl “Everest My Lord (İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar)” adlı kitabını yayımladı.

New York doğumlu, aynı zamanda başarılı bir senaryo yazarı olan Syrie James ünlü televizyon kanallarıyla çalıştıktan sonra ilk romanı olan “Jane Austen’in Kayıp Anıları” kitabıyla edebiyat dünyasına giriş yapmıştı. Yayımlandıktan kısa süre sora en çok satanlar listesinde hızlı bir yükselişle oldukça ses getiren kitabı, 2008 yılında En İyi İlk Roman Ödülü’nü de kazandı. James'in bu kitabı 2012’nin son günlerine geldiğimiz bu günlerde Everest Yayınları tarafından Figen Bingül çevirisi ile Türkçeye kazandırıldı. Jane Austen romanlarının günümüzde de severek okunduğu ve gizemli hayatının merak edildiği bir gerçek. Bekar bir kadın olarak bilinen yazarın bu kadar iyi aşkı ve ilişkileri anlatması kafa karıştırmıştır. Hayatını gizemli yaşaması ve herkesten uzak sakin bir hayat sürmesi nedeniyle yaşamı hakkında bilgiler sınırlıdır. Ancak tavanarasında yıllardır saklı kalmış anıları ortaya çıkınca ketumluğunu bir kenara bırakmış, uzun süredir kalbinde saklı aşkının detaylarını okuyucuyla paylaşan bir yazarla karşılaşıyoruz. Bu sebeple kitap bir yandan dünyanın sayılı öykü anlatıcılarının birinden yeni bir öykü okuma fırsatı veriyor ve şunları diyor: “Hayır, asla unutmadım. İnsan kendi ruhunun bir parçası olmuş birini nasıl unutabilir ki? Aramızda geçen her düşünce, her bakış ve duygu aklımda şimdi; yıllar sonra, sanki daha dün olmuş gibi taze. Bu hikâye anlatılmalı; diğer hepsini açıklayacak bir hikâye...” 19. yüzyıl her zaman ilgimi çekmiştir. Özellikle İngiliz edebiyatı. Bunun nedeni romanlarında geçen sayısız ritüelleri. O zamanın giyimi, nezaketi, partileri ve aşkları. Gözümde canlanan, bayanların korseli elbiseleri, güneş şemsiyeleri, bukleli ya da örgü saçları ve erkek egemenliğine bağlı yaşamları. Erkeklerin ise birbirleri arasındaki güç savaşları. Şimdiki zamandan çok farklı bir yaşam. Benim gibi 19. yy edebiyatını ve biyografi kitaplarını seviyorsanız kesinlikle “Jane

Jane Austen

Austen’ın Kayıp Anıları”nı okumanızı tavsiye ederim. 19. yüzyılın en özgün ve başarılı kadın yazarının, yazdıkları ve yaşadığı aşkları filmlere esin kaynağı olmuştur. Ülkemizde de haklı bir hayran kitlesi bulunan yazarın, en çok bilinen kitabı elbette ki farklı oyuncularla birkaç kez sinemaya uyarlanan “Aşk ve Gurur”dur.

YAZILARLA YENDEN KEFEDLEN YAZAR Kitap, yazarın merak edilen hayatına ışık tutmakta ve bilinmeyenleri esprili ve gerçekçi anlatımıyla dönemini en iyi şekilde yansıtmaktadır. Okurken, hayranlık duymamanız içten değil. Jane Austen’in tesadüfen bulunan yazı taslakları, merak edilen yaşamına ilişkin en çok merak edilen konulara ışık tutmaktadır. Bu taslaklar Jane Austen Edebiyat Vakfı izniyle Syrie James tarafından biyografik roman haline getirilmiştir. 1815-1817 yılları arasında Jane Austen’in yaşadığı zorlu hayat mücadelesi, yaşadığı kalp kırıklıkları ve yazma serüvenine tanık olacaksınız. Kadının toplumdaki yeri ve her zaman ketum tavrını ve güçlü olmak için verdiği mücadeleleri, günümüzde de pek değişmemiş olsa da, kitabı okurken kendinizden parçalar bulacağınıza eminim. Bay Ashford’un Jane Austen’ı yazmasına desteklemek için söylediği; “Yapmak istediğimiz ya da yapmaya korktuğunuz şeyi ertelemek için her zaman bir sebep buluruz; yarına kadar, haftaya, gelecek aya, gelecek yıla kadar… Ta ki sonunda hiçbir şey tamamlamayıncaya kadar...” “Sözleri beni sarstı. Ayağa kalktım ve biraz uzağa yürüdüm, birden biraz utanarak. Bunca yıldır benim en sevdiğim uğraştan zevk almamı engelleyen ve şimdi bile alıkoyan gerçekten de korkumuydu?” Jane’i düşünmeye iten ve yazmaya teşvik eden bu sözlere hayranlık duymamak elde değil. Keyifli okumalar… (Jane Austen’in Kayıp Anıları, Syrie James, Everest Yayınları, Çev: Figen Bingül, 280 s.)


Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

5

Karin Slaughter

Şiddeti kutsamayan polisiye Karin Slaughter’ dier çok satan, popüler yazarlardan ayrmak gereken bir nokta var. Yazar tüm kötü olaylar anlatrken insan olduunuzu unutturmuyor. iddeti destekleyici, sadece bundan keyif alc bir ekilde romann ilemiyor DENİZ ANTEPOĞLU denizantepoglu@hotmail.com

Ünlü polisiye yazarı Karin Slaughter’ın yeni romanı “Paramparça” Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıktı. Kitabın olay örgüsü bir cinayet ve peşi sıra gelişen bir kaçırma olayı etrafında şekilleniyor. Roman esasen, yazarın internet sitesinde belirttiği üzere “Will Trent Serisi” içerisinde yer alıyor. Ülkemizde daha evvelki romanları farklı yayınevlerince yayımlandığı için bu son romanın seriye dahil olduğuna dair bir ibare kitapta yer almıyor. Ancak serinin Türkçeye son kazandırılmış romanı olduğunu belirtmekte fayda var. Yazar, kitabın arka kapağının da bize söylediği gibi dünya çapında çok satan romanlara sahip. Sırrının ne olduğunu soracak olursanız, herhangi popüler polisiyelerden aşırı farklı yanları olduğunu söyleyemeyeceğim. Bence kitaptan yola çıkarak esas sorulması gereken polisiyelerin neden ilgi gördüğü ve genelde neden ABD kökenli yazarlarla karşılaştığımız? Geçen hafta ABD’de gerçekleşen okul baskınını düşündüğümüzde sanırım bu tarz romanların ilgiyle karşılanmasını daha rahat anlayabiliriz. ABD’de sık sık bu tarz toplu katliamlar yaşanıyor ve bireysel silahlanmanın arttığını hepimiz biliyoruz. Şiddet bizim ülkemizde oldukça fazla olsa da, ülkemizde yaşanan şiddetin daha farklı nitelikte olduğunu, en azından ABD’de yaşanan toplu katliam ve seri katil olaylarına benzer şekilde olaylarla çok karşılaşmadığımızı da kabul etmemiz gerek. Yani edebiyatın hayatla bağlarının çok güçlü olduğunu düşünürsek polisiyelerin konularının ve neden bazı ülkelerde özellikle yaygın olduğunu anlamak da o kadar kolaylaşıyor. Daha net bir örnek de kuşkusuz ABD polisiyeleri arasındaki kıyaslamadan geçiyor. Daha evvel burada da yazdığım Hammett, Chandler gibi yazarları dü-

şünürsek eski zaman polisiyeleri para, mafyatik ilişkiler, hırsızlık gibi konular etrafında dönüyor. Ancak şimdikiler seri katiller, çocuk kaçırma olayları, pedofili ve her türlü cinsi suçtan oluşuyor. Yani şiddetin ve suçun değişimini daha iyi gözlemlemek için birebir.

POLSYEDE NSAN DUYGULAR Karin Slaughter’ı diğer çok satan, popüler yazarlardan ayırmak gereken bir nokta var. Yazar tüm kötü olayları anlatırken insan olduğunuzu unutturmuyor. Şiddeti destekleyici, sadece bundan keyif alıcı bir şekilde romanını işlemiyor. Aksine durumdan faydalanıp bunu romana çevirdiğini düşünmüyor ve bir yerlerde ülkesinde yaşanan şiddet olaylarına itirazının olduğunu hissediyorsunuz. Bunun yanı sıra ABD’de yaşanan kimi şiddet dışı olaylara da tepkisini gösterdiğini, en azından aksaklıkları yazdığını gözlemleyebiliyorsunuz. Roman bir seriye ait olsa da yazar, tek karakterle romanı ilerletmiyor. Romanda mağdur olan aileler de önemli bir yere sahip. Üstelik her seferinde onların neler hissettiklerini ifade etmeye çalışan ve bunu gerçekten önemseyen bir yazar da var. Seriye adını veren dedektifin çalışma arkadaşları da hayatları ve hisleriyle beraber romanın temel taşlarını oluşturuyor. Ayrıca tüm olay çözüldükten sonra roman hemen bitmiyor. Olaylar sonrasında insanların hayata tutunma çabalarını ve olayı atlatma sürecini az da olsa anlatıyor, yine insan olduğumuzu tekrar hatırlatmak istercesine. Bu sebeple geri kalan popüler polisiyelerden bir adım önde “Paramparça”. (Paramparça, Karin Slaughter, Kırmızı Kedi Yayınevi, Çev: Ali Cevat Akkoyunlu, 387 s.)

Bir şiirin düzyazı halini almış romanı Vergilius’un kendi içinde yapt sessiz konuma ve düüncelerden olumakta. Dolaysyla airin kendi hayatyla ve bu hayatn ahlaki açdan düzgün oluuyla; yanll ve iire adanan bir yaamn sanatnn yerindelii ve beyhudeliiyle giritii bir çatma ele alnmakta ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com

2012 yılının bu son yazısını edebiyatımızın önemli bir olayına ayırmayı düşündüm. Bu olayın mimarı Ahmet Cemal. Tam kırk yıl süren çabasıyla bir başyapıtı Türkçeye çevirdi. Hermann Broch’un “Vergilius’un Ölümü”nden söz ediyorum. Bu yapıtı hayli uzun zaman bir sürede okumanın hem mutluluğu hem de üzüntüsü içerisindeyim. Sevincim; böyle güçlü, felsefeyi şiirden yararlanarak sanat boyutuna ulaştırma arzusundaki bir yazarın eserini okumuş olmamdan. Üzüntüm ise kısa sürede ikinci baskısı yapılan bu romanı okuma sürecimin hesapladığımdan daha da uzun sürmesi... Klasik edebiyatın Homeros’tan sonra en büyük ismi olduğu söylenen, M.Ö. 70-19 yılları arasında yaşamış Romalı şair Publius Maro Vergilius’un hayatının son on sekiz saatini ele alıyor roman ve dört elementin “Su-Varış”, “Ateş-Çöküş”, “Toprak-Bekleyiş” , “Hava-Eve Dönüş” başlıklar halinde sunulduğu toplam dört bölümden oluşuyor. “Aeneis” isimli eserine son şeklini vermek amacıyla Yunanistan’a giden Vergilius’un dönüşte hastalanarak Brunsdisium Limanı’na gemi ile dönüşüyle başlıyor roman. Ünlü destanı “Aeneis”te Vergilius; Homeros’un İlyada ve Odyssei’inden ilham alarak Yunanlıların işgali sonrasında Truva’yı terk eden Ankhises’le Afrodit’in oğulları Troyalı kahraman Aeneas’ın yaşamını ve İtalya kıyılarına ulaşarak sonradan Roma olacak “Lavinium” kentinin kurulmasını anlatır. ARN YAAMI VE SANATININ HESABI Antik çağın önde gelen bir şairi olan ve “İlahi Komedya”da, Dante’nin cehennemdeki rehberi şeklinde de gördüğümüz Vergilius, kölelerin taşıdığı bir tahtırevanın üzerinde insan kalabalığıyla yüklü sokaklarda yürümeye çalışır. Bu kalabalıktan kaçan kafile, kısa yol-

dan gitmeye çalışırken, kentin yoksullukla boğuşan, sefaletin pençesindeki semtlerinden birisine girer. Kadınların olmadık hakaret ve küfürlerine maruz kalan Vergilius, yüzünü örtmek zorunda kalır ve her şey işte o zaman başlar. Halüsinasyonlar içinde, kendi geçmişi ve hayatıyla bir hesaplaşmaya giren Vergilius, bir yandan da şiir, edebiyat, sanat, gerçek, bilgi, yaşam ve ölüm, kitle ve iktidar üzerine engin bir sorgulamaya girişir ve diğer insanların aksine eserinin (Aeneis’in) yakılmasını istemekte, dostu Augustus ise onu bu karardan geri çevirmeye gayret etmektedir. Çünkü O’na göre bu eser artık Roma’ya mal olmuştur. Evet, oldukça güç bir metin “Vergilius’un Ölümü”. Üçüncü bir şahsın anlatımıyla örülen roman aslında Vergilius’un kendi içinde yaptığı sessiz konuşma ve düşüncelerden oluşmakta. Dolayısıyla şairin kendi hayatıyla ve bu hayatın ahlaki açıdan düzgün oluşuyla; yanlışlığı ve şiire adanan bir yaşamın sanatının yerindeliği ve beyhudeliğiyle giriştiği bir çatışma ele alınmakta. Tabi bütün bunların yanı sıra Ahmet Cemal’in ömrünün yarısından fazlasını bu eserin çevirisine harcamış olmasını vurgulamakta ve teşekkürlerimizi belirtmekte fayda var. Yayınevinin de kitap kapağının içlerine Cemal’in çeviriye ilk başladığı 1970’li yıllardan el yazısı metinleri eklemesi de hayli güzel olmuş. 20. yüzyılın önde gelen kalemlerinden biri olan ve sanatı ve sanat üzerinden ölümsüzlüğü sorgulayan Avustralyalı yazar Hermann Broch’un 1935’te (52 yaşındayken) yazmaya başladığı ve ilk kez 1945 yılında basılan “Vergilius’un Ölümü”; özenli bir şekilde okunması gereken ama mutlaka bir fırsat yaratılıp okunması gereken bir eser. Buna fazlasıyla değeceğine inanıyorum. (Vergilius’un Ölümü, Hermann Broch, İthaki Yayınları, Çev: Ahmet Cemal, 479 s.)

KTAPTAN: “ (…) Vergilius bugüne kadar neyi yazdıysa ve neyi şiirleştirdiyse hepsinin yakılmasını buyuruyordu, ah, evet, bütün yazıları yakılmalıydı, hepsi ve bu arada Aeneis de yakılmalıydı; buydu Vergilius’un duyulmazlıkta duyduğu, fakat daha o binanın

saçaklarına, orada hareketsiz tünemekte olan bir dizi sahte kuşa dikili bakışlarının çekim gücünden kendini kurtaramadan, rengini kaybetmiş tüylerin üstünden sanki belli belirsiz bir dalga geçti, akıcı ve hava gibi esen bir şey, bir dalga ve sonra biri daha…”


6

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Uğur’suz 20 yılın özeti: “İçimden Geçen Zaman” Mumcu’nun yazlarndan seçmeleri okuyunca, terörün hedefi tam 12’den vurduu bir kez daha anlalyor. Güldal Mumcu’nun tank olarak verdii ifade tutanaklar ise insann cann actyor BARIŞ DOSTER

Bir ay sonra Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin üzerinden 20 yıl geçmiş olacak. En geniş anlamıyla Uğur’suz 20 yılı geride bırakmış olacağız. Kendi deyimiyle bu kalpaksız Kuvayı Milliyeci’nin uğrunda mücadele ettiği, ölümü göze aldığı, sonunda da şehit düştüğü ilke ve değerlerin, Cumhuriyet’in, Atatürkçülüğün, emeğin, aydınlanmanın, bağımsızlığın, eşitliğin kavgasını verenler kalpten anacaklar onu. Çoğunluğunu sözüm ona solda siyaset yapanların oluşturduğu politikacılar ise beylik laflarla, içi boş söylevlerle geçiştirecekler 24 Ocak tarihini. Yürüyüşler düzenlenecek, paneller yapılacak. Meydanlarda “Uğurlar Olsun”, “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor” türküleri söylenecek. Gençler ellerindeki metinden “Vurulduk Ey Halkım” diye seslenecekler. Ve bir 24 Ocak daha geçecek. Sonra…

“ANLATILANLAR GERÇEKTR…” Sonrasını Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’dan okuyalım. Kısa adı um:ag olan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları’ndan çıkan “İçimden Geçen Zaman” adlı kitabında anlatıyor Güldal Mumcu, 24 Ocak 1993’ten bu yana yaşadıklarını. Çocukları Özgür ve Özge’ye ithaf ettiği kitabının hemen başında şunu vurguluyor, özenle, öncelikle ve özellikle: “Bu kitapta anlatılanlar gerçektir.” Anılarını, gözlemlerini, yaşadıklarını, tanıklıklarını anlatıyor. 24 Ocak 1993’ten başlayarak belleğinde birikenleri kısa tümcelerle, yalın, içten, akıcı bir üslupla aktarıyor. Eşinin vefalı dostlarına, yoldaşlarına, meslektaşlarına yer verirken, onunla bir şekilde tanışmış olan, ama onu hiç anlamayan isimleri de es geçmiyor. Mesela Adil Özkol bunlardan biri. Özkol, henüz Mumcu’nun bedeni toprağa verilmeden Güldal Mumcu’ya gelip, Uğur Mumcu’nun

son çalışmasını Sabah gazetesine vermesini öneriyor. Neyse ki, Mumcu’nun Sabah gazetesi ve onun temsil ettiği zihniyet hakkındaki düşüncelerinin ne olduğunu Güldal Mumcu çok iyi biliyor. O dönem DİSK’in başkanlar kurulu üyesi olan Ömer Çiftçi de, tuhaf davranışları, çelişkili açıklamalarıyla yer ediyor Mumcu’nun belleğinde. Onun açıklamaları sonraki dönemde Güldal Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesiyle ve bazı DİSK yöneticileriyle tartışmasına da neden oluyor. Cinayetten hemen sonraki günlerde bazı “sosyal demokrat” belediye yöneticilerinin kabalıklarından, duyarsızlıklarından da örnekler veriyor Güldal Mumcu. Mumcu’nun, uğruna yaşamını verdiği ilke ve değerleri koruyamayan, korumak ne kelime Mumcu’nun amansızca mücadele ettiği “Kürtçülerle”, numaracı cumhuriyetçilerle kolkola giren siyasetçilerin, solculuktan geçinen politikacıların, Mumcu’nun cenazesi sonrasında topluma mesaj vermek, öne çıkmak, bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için ne önerilerle geldiklerini anlatıyor. Söz buraya gelmişken, terör örgütünün siyasi uzantısı olan partiyle ittifak yapıp Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Murat Karayalçın’ı, bakanlığı döneminde Mehmet Altan’ı başdanışman yapan, Kanada’daki bir sahte haham, şimdilerde PM üyesi olduğu partiye söverken TV ekranlarında gülümseyen Fikri Sağlar’ı da unutmamak gerekiyor.

NSANIN CANINI ACITAN TUTANAKLAR Mumcu’nun yakın dostu Ali Sirmen’in şu sözleri, büyük devrimcinin çalışkanlığını ve dürüstlüğünü özetliyor: “Uğur öte tarafta da yolsuzluklarla uğraşıyordur. Sahte belgeyle cennete gidenlerin peşine düşmüştür muhakkak.” Yurtsever-

Güldal Mumcu

liğinin bedelini, özgürlüğünden mahrum kalarak ödeyen Tuncay Özkan ise morgda gördüğü Mumcu’yu çocuklarına şöyle aktarıyor: “Çocuklar, babanız çok güzeldi, yüzü gülüyordu. Her zamanki gibi…” Güldal Mumcu, cinayetten sonra ilk kez ne zaman, kimin sözleriyle gülümsediğini anımsıyor: “Üç gün hiç uyumamıştım. Yavaşça, uzun bir süre yatmayacağım yatağımıza uzandım. Beni uyandırdıklarında iki saat geçmişti ve ben hayatımın en derin, en koyu, en yoğun uykusunu uyumuştum. Salona geçtim. Berin Nadi gelmişti. Çok güzel şeyler söylediğini hatırlıyorum. Bir ara güldüm. Babam, 'Olaydan bu yana ilk defa güldüğünü görüyorum. Onu güldürdünüz,' dedi.” Kitap, Uğur Mumcu’nun terör örgütü PKK’ya karşı verdiği savaşımdan, uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili çalışmalarına, MOSSAD-Barzani ilişkisinden, irticayla ilgili yazılarına kadar pek çok cephede verdiği kalem kavgalarını da anımsatıyor. Hem İsrail Büyükelçisi’nin hem de MİT yöneticilerinden Hiram Abas’ın Mumcu’ya, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sorduklarını, Mumcu’nun eşine, PKK’yı kastederek, “Bunlar beni öldürecekler” dediğini, Harp Akademileri Komutanlığı’nda verdiği konferanstan sonra kurmay subaylar tarafından ayakta alkışlandığını okuyoruz bir kez daha. O konferansı izleyen Ali Sirmen şöyle takılıyor dostuna: “Seni sakıncalı piyade yapan ordu, şimdi ayakta alkışlıyor. Ne tuhaf!..” Bu

konferans, Mumcu’nun TSK bünyesinde verdiği ilk ve son konferans oluyor. Otopsi raporunda Mumcu’nun siyah saçları ak, ela gözleri ise mavi olarak kayda geçiriliyor. Güldal Mumcu, bu konuda dönemin DGM Savcısı Ülkü Coşkun ile yaptıkları tartışmayı anlatıyor. Coşkun’un görüşmesi sonrasındaki şu sözü dikkat çekici: “Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer.” Politikacılarla, emniyet bürokrasisiyle, sosyal demokrat liderlerle yaptıkları sonuçsuz görüşmelere yer veriyor Mumcu. MİT Müsteşarı’nın kendisine “Hizbullah diye bir örgüt yoktur” dediğini belirtiyor. 1993-2006 yılları arasını içeren kitabın sonunda Uğur Mumcu cinayetinden bu yana görev alan başbakanların, adalet, milli savunma, içişleri bakanlarının, emniyet bürokrasisinin isimlerini okuyunca, insanın içi buruklaşıyor. Mumcu’nun yazılarından seçmeleri okuyunca, terörün hedefi tam 12’den vurduğu bir kez daha anlaşılıyor. Güldal Mumcu’nun tanık olarak verdiği ifade tutanakları ise insanın canını acıtıyor. Ve yazar noktayı şu tümceyle koyuyor: “Yıllar boyunca tüm bu olayları yaşarken, üstümden akan zamanla, içimden geçen zaman bir değildi. Biri yaşamam gereken hayatı bana sunarken, diğeri sonsuzluğun içindeki beni bana gösterdi.” (Güldal Mumcu, İçimden Geçen Zaman, um:ag Yayınları, 228 s.)

Anılarını, gözlemlerini, yaşadıklarını, tanıklıklarını anlatıyor. 24 Ocak 1993’ten başlayarak belleğinde birikenleri kısa tümcelerle, yalın, içten, akıcı bir üslupla aktarıyor


Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

7

Öykücülüğümüzün yuları taifei nisa ve bir sapma “Dübozumu” isimli öyküsünü hariç tutuyorum, dier öyküler, anlalabilir yalnlkta. Dili, basitçe yourduu söylenebilir. Adeta gözü kapal yazyor Neslihan Önderolu ve dolaysyla kolay okunuyor. lk kitabnda böylesine ustalkla dert anlatyor olmas dikkate alnmal FERHAT EMEN

Öncelikle yaptığım küçük bir araştırmadan bahsedeyim ve peşinen söyleyeyim, tüm diğerleri gibi benim iddiam da istatistik tarafından hem doğrulanır hem yalanlanır. Meşhur Beş Öykü dergisinin son sayılarına, yaratıcı yazarlık atölyelerinin ikisinin son iki dönem katılımcılarına ve iki edebiyat sitesinin son bir aylık okuyucu yorumlarına şöyle bir göz attım. Kabaca, katılımcıların yüzde yetmişinin kadın ve kalanının erkek olduğunu gördüm. Şaşırmadım, zaten beklentim bu yöndeydi. Buradan hareketle ülkemizde en azından incelediğim yayınları takip eden okuyucuların cinsiyetleri hakkında da benzer oranları tahmin etmek, güç olmasa gerek. Demek ki, öykücülüğümüzün bu bölüğünü ki ehli dünya olarak tanımlayacak olursam, oluşturan insanların büyük çoğunluğu kadın. (Öbür bölük, muhafazakâr olan, bütünüyle farklı bir sosyolojik dalgaya bindiği için bu yazının konusu dışındadır.) Edebiyatın aynı zamanda sektör olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursam, büyük bir alışveriş merkezinin ayakta kalması için kadın beğenisini dikkate alması zorunluluğunu hesaba katmak gerektiği sonucuna ulaşırım. Devam. Böylece lahmacundan ziyade fajita sunan lokantalar ve incik boncuk satan mağazalar var merkezde ve ne hikmetse bu çarşıda birkaç giysi bir türlü demode olmuyor. Bu manada ister at deyin ister yular, öykücülüğümüzü yola sokan lokomotif, taifei nisadır. Buradan hareketle, bayat mı bayat şu tespite değineyim, Türk yazınının, mutfağı Türk öykücülüğüdür. Elbette ben böyle düşünmüyorum, doğrusu, öykücülüğümüz, matbuatımızın naftalin kokulu bohçasıdır. Belki yapılmıştır, benim için hayli ilginç bir edebiyat yüksek lisans tezidir bu mevzu. Mekteplilere tavsiye ederim. MECAZLA FNGRDEMEYEN BR DL Sevim Burak’ın anıldığı, adından da anlaşılacağı üzere dilin plastikleştiği “Düşbozumu” isimli öyküsünü hariç tutuyorum, diğer öyküler, anlaşılabilir yalınlıkta. Dili, basitçe yoğurduğu söylenebilir. Sanki acıkmış da karnını doyuracak. Ne yapmalı, domates, biber, yumurta, ekmek ve kola. Sırayla pişir. Bu kadar. Çözebildiğiniz soru kolaydır. Adeta gözü kapalı ya-

zıyor Neslihan Önderoğlu ve dolayısıyla kolay okunuyor. Antrenmanlı. İlk kitabında böylesine ustalıkla dert anlatıyor olması dikkate alınmalı. Mecazla fingirdeşmeyen bir dil. Örteceğine, açıyor. Ne âlâ. Amerikalıların şahane örnekler sunduğu ve “narrative” dediği cinsten hem de. Bol miktarda hikâye var. Her satırda olay. Kesilip, pekâlâ başka herhangi bir öyküye yapıştırılabilecek “dolgu cümlelerinin” neredeyse tamamının ayıklandığı, ambalajsız, pırıl pırıl bir dil. Tam olarak, abid dili. Türkçe tek kelime bilmeyen biri bile zikir niyetine okuyabilir metni. Sadece bir iki söz numarasına tahammül eden, anlatıcının hatırasını gün yüzüne çıkarmak adına istisnai olarak zamanı kaydıran, derli toplu ve israftan kaçındığı için de, ne kastettiğinden haberdar raportör bir dil. İşte bu özelliğiyle sıratı müstakimden sapıyor ve yukarıda andığım istatistiğin hangi cinsine dâhil olacağını şaşırıyor. Benim açımdan hayırlı bir sapma bu elbette. Anlaşılacağı üzere söylemeye çalıştığım, gayrı bahsedeceği konu olmadığından, sıkıntısını yazıya çalmak niyetiyle, dönüp, kederden nasırlaşmış kendi iç dünyasını faş etmek ya da tecrübe ettiği şehirleri anmak yerine, kahramanları üzerinden bir kişilikler galerisi oluşturuyor. Öyle bir galeri ki müntesiplerinden hiç birinin kendinden başka temsil kabiliyeti olmayan. Dolayısıyla filanca öyküdeki falanca çocuk başka kimsenin değil, ancak kendi namına yaşıyor. Ezcümle bir mucize gerçekleşse ve Ruhül Kudüs, “İçeri girmez miydiniz?”e üflese, fanilerinin nasıl davranacağının kestirilemediği dört başı mamur bir şahadet âlemi ortaya çıkar.

YÖNETMENLERE TAVSYE: ÖNDEROLU’NUN OTANTK DRAMASI Yazar olarak kendini saklaması metnine bir hayli mesafeli kalabilmesini sağlamış. Senaryo sıkıntısı çeken yerli kısa film yönetmenlerine tavsiyem, Önderoğlu’nun draması otan-

tik öykülerine el atmaları. Yine de kimi yerlerde, özellikle kadın kahramanları üstünden okuyucuyla değil de kendisiyle konuştuğu anlamak kolay. Ama dert etmemeli. Teknik bir marazdan kurtulmanın çaresi külfetli de olsa mümkün. Mesafe sorununu çözmek adına, kişisel okuma ve yazma serüveninde kendine ait bir takım vasıtalar geliştirebilir ki bu ihtimal dâhilindedir. Bu manada metninin harici bazı efektlere ihtiyaç duyduğunu zannedersem yazar da anlamıştır. Çıtlatayım, yeni çalışmalarında, öykünün aksiyonundan bağımsız olarak metne, sözgelimi tevafuklar ilave etse, ihtiyaç duyduğu metalik tınıyı yakalayabilir. Bu sayede okuyucu bağlantıların peşi sıra eğlenirken yazar da anlatısının nesnelliğini koyultabilir. Kitaptaki öyküleri tematik olarak üç bölümde incelemek mümkün. Detaya girmeyeceğim, üçünün otobiyografik, üçünün deneysel ve kalanının kurgusal olduğunu belirtmekle iktifa edeceğim. Böylelikle yazarın hafızasının bir nehir halinde farklı üç koldan ilerlediğini ve nihayetinde aynı mütereddit havzaya döküldüğünü söylemeliyim ve bu durumun Önderoğlu’nun yazarlık kariyerinin en samimi devresine denk geleceğini tahmin edebilirim. Biçem sorununu büyük oranda hallettiği dikkate alınırsa, Allahu âlem, müteakip eserlerinin daha yoğun üçüncü koldan münferiden sürüp gideceği yalnızca benim kehanetim.

KÖTÜMSER ATMOSFER VE ZAAFLAR Genel anlamda kötümser bir atmosfer yarattığını söyleyebilirim. Özellikle öykülerin finalleri böylesi bir havanın oluşmasına katkı sunuyor. Ayrıca kahramanlar hayatlarının dönüm noktalarında karşımıza çıkıyor ve neredeyse katı bir çaresizlik içinde geleceğe evriliyorlar. Böylece kırılan hayatları farklı bir yoğunluğa meylediyor olsa gerek, bilmiyoruz. Kahramanların determinizmden alakasız bu yazgısı, dilin sadeliğiyle çelişiyor

derseniz, size katılırım. Ama yazarlık işleri böyledir, ilk kitapta temayüz eden “çarpıcılık”, ikincide ve giderek dozunu kaybederek üçüncüde, dördüncüde yerini hayli terbiyeli bir söyleyişe bırakır. Olgunlaşma emarelerinin hatrına, bu zaafını Önderoğlu’nun nazar boncuğu saymaya hazırım. Öykülerin aksaklıkları üzerine de kafa yordum. Şunu söylemeliyim sevgili yazarımıza, okuyucuyu etkilemek kolaydır. Hadi şöyle diyeyim, kalabalıkları etkilemek marifet değildir. İş, dört tele, bir yaya ve iki kulağa bakar. Ama derler ki, lafın asili tıpkı kadının asili gibi muhtemelen muhatabını eler. Sözüm meclisten dışarı, önüne her gelenle düşüp kalkmaz. Ta ki kıymetli bir kucağa tesadüf eder. Ve illaki titreteceği bir kalp bulur. Bu bir. İki, birkaçı dışında, ansiklopedik bilgi açısından metin yüzeysel sayılır. Bu nevi malumatın öykülerde görülmesinin elan ayıp karşılandığı bir edebi kültürde olduğumuzu dikkate alırsa, bu yeniliğin Neslihan’ın yeni kitabında yine de kendisine nasip olabileceğini bilmesini isterim. Ayrıca yapılan eşleşmeler bir miktar klişe. Üç örnek vermekle yetiniyorum, oğlan çocuğu bekleyen baba-üç kızdan sonra oğlan doğurunca rahatlayan anne, mahkum-devsol-seksenler ve orgazm numarası yapan kadın-maçın ikinci yarısını seyretmeyi sevişmeye yeğleyen erkek. Sonuç itibariyle, öyle görünüyor ki ilk kitabında karavana atmayan Neslihan, bir diğerinde göbekten vuracak. (İçeri Girmez miydiniz?, Neslihan Önderoğlu, Alakarga Sanat Yayınları, 120 s.)

Kitaptaki öyküleri tematik olarak üç bölümde incelemek mümkün. Detaya girmeyeceğim, üçünün otobiyografik, üçünün deneysel ve kalanının kurgusal olduğunu belirtmekle iktifa edeceğim. Böylelikle yazarın hafızasının bir nehir halinde farklı üç koldan ilerlediğini ve nihayetinde aynı mütereddit havzaya döküldüğünü söylemeliyim


Aydınlık KİTAP

8

Eğitim devriminde bir ütopya inşası Frsat verildiinde, enstitülere geldikleri ilk gün sorulan sorulara “h, evet” gibi karlklar verebilen köylü çocuklarnn nasl bir ütopyann kahraman olabilecek kadar önce kendilerini, sonra toplumu ve yaam kucaklayabileceklerinin kantdr Köy Enstitüleri deneyimi TAŞKIN PELİVAN

Ankara Hasanoğlan Yüksek Köy Ensti- yor kitabında ve bizleri özgün bir sistem olatüsü Yapı Kolu, Güzel Sanatlar Kolu’yla birlikte enstitünün bahçesini heykellerle donatmıştı. Rehberliğini diğer öğretmenlerle birlikte Sabahattin Eyüboğlu yapıyordu. “Tohum Eken Adam” heykelinin yapılmasında Çifteler Köy Enstitülü ve Yüksek Köy Enstitülü Abdullah Özkucur model olmuştu. Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerinden İsa Öztük bir edebiyat gecesini şöyle anlatıyor anılarında “Bir gün de, Batı Edebiyatı öğretmenimiz Sabahattin Eyüboğlu Ankara’daki şairleri, yazarları toplayıp getirmişti. Cahit Sıtkı, Melih Cevdet Anday, Cahit Külebi, Necati Cumalı, Yaşar Kemal ve Mehmet Kemal. Şairler şiirlerini okudu. Edebiyat konuları üzerinde tartıştılar. En ateşlileri Yaşar Kemal’di. O gün bize de şiir okuttular. Şairler o gün okulda yattılar. Ertesi gün enstitünün üstü çadır bezli kamyonuna doluşup Ankara’ya döndüler. Çok sevmişlerdi Hasanoğlan’ı.” Önce yapılarını inşa ettiler köy enstitüler; okullarını, yatakhanelerini, yemekhanelerini, revirlerini, hatta müzelerini… Bir eğitim öğretim kurumu olmanın yanı sıra, bir işletme olarak yürütürler okullarını; kendi tüketimleri için ürünler ürettiler. Sonra kendilerini inşa ettiler, bir demokrasi geleneği içinde, evrensel bir dünya görüşünü ahlaki erdemleriyle yoğurarak yaşama, insana, doğaya duyarlı dünya insanı oldular. Yani, fırsat verildiğinde, enstitülere geldikleri ilk gün sorulan sorulara “hıı, evet” gibi karşılıklar verebilen köylü çocuklarının nasıl bir ütopyanın kahramanı olabilecek kadar önce kendilerini, sonra toplumu ve yaşamı kucaklayabileceklerinin de kanıtıdır Köy Enstitüleri deneyimi. Yazar Güler Yalçın, ilkeleri, kurgusu, eğitim ve öğretim yöntemi, işleyiş ve işlevi ile bir eğitim devrimi olan köy enstitülerini anlatı-

rak Köy Enstitülerinde izlenilen eğitim felsefesinin, neden bugün de izlenilmesi gerektiği hakkında düşünmeye davet ediyor. Gerçekten Köy Enstitüleri günümüz koşullarına uyarlanabilir mi? Enstitülerin bugünkü hayatta karşılığı var mıdır? Neden o dönemin öğrencilerinden bir kaynak gibi, bu ülkenin çok uzun yıllar edebiyat, sanat ve bilim hayatına damga vurmuş sanatçılar, bilim insanları çıkmıştır? Koşullar ve bireyin kendini gerçekleştirmesi arasındaki o derin bağda bu kurumların işlevleri nelerdir? Bugünkü eğitim sistemimize ve hayata bakışımıza çok güçlü ışık tutacak bu soruların cevapları, aynı zamanda bağnazlık ve karanlığa karşı çok güçlü bir eleştiri de yöneltiyor. Yazarın sempozyum bildirileri, gazete yazıları ve dergi yazılarından oluşan kitap içeriği aynı zamanda tek parti döneminin siyasal atmosferinde, çok güç koşullar, olanaksızlıklar ve sınırlamalar içinden çok büyük bir bilgelikle bu özgün sentezi çıkarabilmeyi başarmış olan İsmail Hakkı Tonguç’a bir saygı niteliğinde. Kitap, ülkesinin eğitim ve yurt sorunları üzerine düşünmeyi yaşam felsefesi haline getirmiş ve adeta bir misyoner tavrıyla çözümler üreten Tonguç’u kaybedişimizin 52. yılında yayınlandı. O, Bulgaristan’ın Tataratmaca Köyü’nden Türkiye’ye gelmiş, inatla okumaya karar vermiş, bunu başarmış bir delikanlı, iyi yetişmiş bir Cumhuriyet aydınıdır. Kitap, o ve ekibinin gerçekleştirdiği eğitim devriminin izlerinin sürülmesinin, tek partili dönemden çok partili döneme geçiş yıllarının yarattığı travmanın günümüze uzayan sorunlarını çözmede rehber olacağını da vurgulamaktadır. E Yayınları tarafından çıkan kitap, okurları güzel bir ütopyanın inşasına sokuyor. (Canlandırılan Ütopya Köy Enstitüleri, Güler Yalçın, E Yayınları, 216 s.)


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

28 ARALIK 2012 CUMA

9

Apati ve Empati M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com çıkacak bir karakter, romanın tamamına zararlı olabileceğinden, Lamb’in yoğun şekilde psikolojik tırmalamalara gerek duymayan, bu nedenle de Clegg’e oranla hafif kalan gömlek ağırlığı olumlu bir karakter yaratımı olarak görünüyor. Dolayısı ile asıl öykü, bazı durumlarda belirgin eşit manzaraları resmetse de farklı ışığı ve farklı açıyı kullanıyor.

“Sana, okuyucu, bizi hayal etmen için ihtiyacım var; eğer sen yapmazsan biz gerçekten var olmayacağız.” Vladimir Nabokov, Lolita

Bu hafta ilk romanıyla, 2011 Flaherty-Dunnan İlk Roman Ödülü’nü kazanan Bonnie Nadzam’e yer vereceğiz. Öyküleri ve şiirleri daha önce çeşitli dergilerde yayımlanan Amerikalı yazar Nadzam’in şu ana dek yayımlanan tek bir romanı bulunuyor: İthaki Yayınları’nın dilimize kazandırdığı “Lamb.” Henüz ikinci bir romanı yayımlanmamış –ki ben de Nadzam’in sırada nasıl bir şey sunacağını deli gibi merak ediyorum, bir yazarın ilk romanından fazlasıyla etkilenip, adını ve kitabını bütün bir köşeye taşımamın birden fazla nedeni mevcut. Kitap, başlı başına taşıdığı önemin dışında, yayıncılık ve tercüme alanlarında da farklı önemlere sahip. Hepsi için adım adım ilerleyelim. Kitap temel olarak, ellili yaşlarında, narsist ve çıkarcı bir erkek olan David Lamb’in, evliliğinin dağılmasını ve babasının ölümünü takiben geçirdiği haftalarda, Tommie adında 11 yaşındaki bir kız çocuğunu, rızası dâhilinde kaçırdığı, toplamda yaklaşık iki haftayı konu ediniyor. Ellili yaşlarındaki bir adamla bir kız çocuğunun arasındaki yakınlaşma, romanın sonuna kadar içinize hem karanlık hem aydınlık akıtıyor. Her sayfada bocalamanıza yol açıyor. “Bunda ne yanlışlık var ki?” ve “bunda doğru olmayan bir şeyler var” şeklindeki iki cümle size sürekli musallat oluyor. Bütün tutkularına ulaşmak için manipülasyonlarını olabildiğince etkileşimlerine saçmakta sakınca görmeyen, aslen kendi isteklerinin peşindeyken amaçlarına giydirdiği iyilik maskesinden ödün vermeyen Lamb’in, aynı zamanda bu ikiyüzlü tutumunda sürekli olarak altta yatan bir dürüstlük ve tek bir yüz fışkırıyor. Tıpkı küçük bir kızı kandırmak için başvurduğu manipülasyonlarında olduğu gibi, genç sevgilisi Linnie üzerinde de aynı yönlendirmeleri kullanması, kişisel sisinin büyümesi adına yaş sınırını da ortadan kaldırıyor. Roman boyunca Lamb’in güvenilirliğine ve kullandığı yüzlerin oluşturduğu itkilere karşı okurda oluşan bocalama, aynı zamanda bu manipülasyonların karakterlerle sınırlı kalmayıp okura kadar taştığını gösteriyor. Bu anlamda roman, genel toplumsal kanıları alaşağı ediyor. Apati tuzağından uzaklaştırmaya çalıştığı Tommie gibi, Lamb, okuru da empatiye var gücüyle zorluyor. Kolayca verilen yargıların içerisinde ne kadar fazla detayın yattığını gösteriyor ve yargılamanın hiç de zannedildiği kadar kolay olamayacağını gözler önüne seriyor. Üstelik bunun için didaktik hiçbir şablona ve kurgu çatısına gerek duymuyor. Anlatıda

GERÇEK VE KOLAY ARASINDA

Bonnie Nadzam

izahlardan özenle kaçınıyor. Lamb’in çocukluğuna ve gençliğine kısaca değindiği kısımda okurun, yargılamak ve anlamlandırmak için sıklaşan nefesi de hevesi gibi kursağında kalıyor. Öyküye katkı sağlamayacak yan karakterleri nedensizce genişletmiyor ve günümüzde çoğu yazarın hastalık gibi saplandığı üzere, yan karakterleri belirli katmanlar için işaret fişeğine indirgemiyor. Karakter olarak Lamb, yönlendirmeleri için öykülerini sıklıkla kullanıyor ve bundan zevk aldığı her halinden belli oluyor. Aynı şekilde Nadzam’in de roman boyunca okuru bir sağa bir sola sallamasına şaşmamalı.

NABOKOV VE FOWLES Bu sallantıların arasında okurun aklına ister istemez daha önce okuduğu bazı eserler de gelecektir. Nabokov’un Lolita’sı gelecektir örneğin. Lolita anımsaması eleştirmenler için harika bir tuzak ve bu tuzağa şimdiden pek çoğu düşmüş görünüyor. Gerçek şu ki Lamb, Humbert olmadığı gibi, Tommie de Lolita değildir. Humbert’ın öze balıklamasına dalan ruh

halinden Lamb de eser yoktur. Lamb kırılıp çözülmesi daha zor ve okura daha uzak, mesafeli bir karakterdir. Altında yatan arzusunu maskelemek ve belki de derinlere gömmek için kullandığı, Tommie’ye yardımcı olma ve kendi hayatında ıskaladığı her şeye karşı onu hazırlama rolünde inandırıcı ve gerçekçi bir yan vardır. Her yönlendirmesinde güzel bir şeyleri de kavrayıp su yüzüne çıkarır. Tommie ise Lolita’nın aksine daha çocuktur. İkinci ve üçüncü planlarla fazla ilgilenmez, umrunda olmaz ve geç keşfeder. Lolita’nın Humbert’ı kendi özüne yolculuğa çıkarmak üzere kurgulanmış ekleme ve fazlalıklarından da eser yoktur (biliyorum şimdi ne kadar üç-beş klasik romanı okuyup edebiyatı, kurguyu çözdüğünü sanan aydın(!) varsa bana Nabokov’un kurgusunu savunan e-postalar atacak ama söylemeden de edemedim). Aynı şekilde romanın tutsaklığı andıran yapısı, zaman zaman John Fowles’un The Collector (Koleksiyoncu, Ayrıntı Yayınları, 2011) romanını da akla getiriyor. Ancak Lamb’de, Frederick Clegg’in psikanalize bir hayli gönderme içeren karakter yapısı bulunmuyor. Konunun ve dikkat çeken temaların üstüne fazlasıyla

Romanın doğaya ve güzelliklerine açılan yönü ise romanın kurgusuna birden fazla katman ve duyumsama kazandırıyor. İnsanın doğayla yeniden yaklaşmasına yönelik çıkarılabilecek ayrımsamalar okurun Lamb’in yalınlığına olan yatkınlığının da altını çiziyor. Okura duyumsatılan şehrin kolaylığı karşısında doğanın gerçekliği ve güzelliği de tıpkı David Lamb’in manipülasyonları gibi, “gerçek,” “kolay,” “kolay-yargı/önyargı” ve “yalın/saf/öz” arasında kalmışlığı “fiziksel” kılıyor. Kitabın son çeyreği ise rahatsızlık ve huzursuzluk duygularını doruğa çıkarıyor. Nadzam’in belli ki oluşturmak istediği kalıcı etkiyi sağlamakta önemli rol oynuyor. Romanın kurgusal olarak başka ne şekillerde bitebileceğini uzun süre düşündüm. Aklıma gelen hiçbir son, Nadzam’in sonu kadar gerçek ve kalıcı değildi. Zor soruları ele alan herhangi bir romanın, oluşturulması en zor yanının kalıcı ve okumanın ardından okurla yolculuk eden bir son olduğu gözden kaçırılmamalıdır. İthaki Yayınları’nın dilimize kazandırdığı “Lamb” öncelikle harika bir keşif. Üzerinden yıllar geçse dahi okunacak, muazzam bir klasik adayını, orijinal dilinde yayınlanmasından bir yıl sonra, güncel şekilde okura sunabilmek büyük başarı. Daha da önemlisi bunu, okumaya doyulamayacak bir tercüme ile gerçekleştirmiş olmaları. Özlem Yüksel’in tercümesi, bir kitabın nasıl tercüme edilmesi gerektiğine dair ders niteliğinde donelerle dolu. Dil yakınsamalarından hiç kaçınmayarak, soluksuz okunabilir, çeviri kokmayan bir tercüme sunduğu gibi “yakınsama” adı altında, kitabın total diline ve anlatımına zarar vermekten de ustaca kaçınmış. Kitabı bir seferde okuyup bitirmenize olanak sağlayan, “ben bu işi yıllardır yapıyorum,” diye bağıran bir denge kurmuş. Gösterdiği bu özen için kendisine teşekkür edelim. Haftaya görüşmek dileğiyle, kitaptan bir alıntıyla vedalaşalım… “Sakın benimle gördüklerini unutma. Seni bu kurtaracak. Granit şehrin kül renkli binaları arasında bir elma ağacı olacaksın.” (Lamb, Bonnie Nadzam, İthaki Yayınları, Çev: Özlem Yüksel, 204 s.)


10

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Kapitalist aklın filozofu: Kant “Bugün ahlak dediimiz her ey dünyann organizasyonu meselesiyle iç içe geçer. Hatta doru hayat araynn doru siyaset biçimi aray olduunu bile söyleyebiliriz.” CENK ÖZDAĞ ozdagcenkgmail.com

AHLAK FELSEFES DERSLER ÇN KANT’IN SEÇLMES Thomas Schröder tarafından yayıma hazırlanan “Ahlak Felsefesinin Sorunları”nda Adorno’nun 1963 tarihinde Kant’ın ahlak felsefesinden hareketle verdiği on yedi ders bir araya getirilmiş. Adorno’nun ahlak felsefesinin sorunlarını sunarken Kant’ı seçmesi göründüğü denli keyfi değildir. “Aydınlanma Nedir?” adlı makalesiyle burjuvazinin “devrimci” döneminin isim babası olan Kant’ın seçilmesi, felsefesinin bu dönemin burjuva ülküsüne ve ruhuna uygunluğuna da indirgenemez. Kant’ın seçilmesi böylesi bir uygunluğun da ötesinde burjuvazinin siyasi tarihinin hakikatini yakalamasında yatmaktadır denebilir. “Özgürlük, Kardeşlik ve Eşitlik” (Liberté, Egalité et Fraternité) sloganıyla özgürlüğü, ülküsü olarak belirlediğini ilan eden burjuvazinin özgürlüğe yeni bir biçim verdiği ve böylelikle de devrimin kesintiye uğradığı bir sürecin felsefi ruhunu yansıtır Kant. Üstelik Kant burjuvazinin Fransa’daki ya da İngiltere’deki zaferinin yaşanmadığı bir ülkede ve bu zaferin az önce söylendiği gibi henüz biçim değiştirmediği bir dönemde yaşamıştır. Bu gerçeği Adorno şu sözlerle dile getiriyor: “Kant’ın zamanında burjuva koşulların Almanya’da diğer Batılı ülkelerde olduğu kadar gelişmiş olmadığını unutmamak önemlidir. Düşünce alanında bütün burjuva kategorilerinin ve fikirlerinin yaratılmış, hiç değilse ima edilmiş oldukları, canlı oldukları doğrudur, ama ekonomik gerçekliğin burjuvazinin özgüvenine ayak uydurmamış olduğuna ve burjuvazinin, İngiltere ve Fransa’da elde ettiği iktidar konumlarına burada henüz ulaşamamış olduğuna hiç şüphe yoktur.”(s. 151). Kant’ın felsefesinin burjuva karakterini mekanik bir biçimde içinde bulunduğu ülkenin somut şartlarına hapsetmenin yanlışlığını göstermek için bu sözler yeterli olacaktır. Fakat aynı ölçüde çok daha organik bir biçimde içinde bulunduğu çağın özelliklerini yansıtan bir filozof olduğu ve belki de bu özellikleri en net bir bi-

çimde yansıtan filozof olduğu da bir gerçektir.

ADORNO’NUN KAMETGAHI Adorno’nun Kant’ı seçme nedenlerini ele alıp da Adorno’nun kendisini konumlandırdığı ve içinde bulunduğu ortamı sunmamak, hatalı olmasa bile, eksik olacaktır. Adorno sözü edilen kitabın içeriğini oluşturan dersleri 1960’ların başında vermiştir. Bu da demek oluyor ki II. Dünya Savaşı’nın ve Hitler Almanyası’nın küllerinin koklandığı bir iklimde yaşanmaktadır. Dahası, sosyalist hareketten kopulmuş, sosyalizm ve özgürlük adına mevcut sosyalist pratikler kıyasıya eleştirilmiş, sosyalizmin günah keçisi olarak Stalin ve Stalin dönemi damgalanmıştır. Totalitarizm başlığı altında sosyalizm, nasyonal sosyalizmle eşitlenmiş, “ideoloji” adı altında tüm mücadele biçimleri lanetlenmiş ve bu başlığın etrafından sinsice ilerleyen liberalizme sinik bir tavırla göz yumulmuştur. Adorno’nun ikametgahı nasyonal sosyalizmi yendiğini, sosyalizmin ise bilinmeyen bir özne tarafından (kendi kendine çökeceğini yahut kapitalizm tarafından yıkılacağını) yenileceğini ilan eden bir mahallededir. Adorno’nun Kant’tan hareketle geliştirdiği tüm eleştiriler işte böylesi bir bağlamda sözcüklere dökülmüştür. Bu nedenlerle liberalizm eleştirisi açıktan değil de çok daha çekimser bir tavırla “günümüz”, “hayat”, “çağımız” sözcüklerinin etrafında gezinerek yapılmıştır. Adorno’nun ruhunun anlaşılması için kullandığı utangaç dili böyle okumak çok da yanlış olmayacaktır.

AHLAK FELSEFESNN VAZGEÇEMEDKLER II. Dünya Savaşı sonrası yaygınlaşan varoluşçuluğun itirazı ahlaki katılığa, ahlakın kaynağına ve toplumun gelenek ve göreneklerine yönelmiştir. Tüm bunların dayanağı olarak görülen Hıristiyan ahlakı ve ulus-dev-

letlerin ahlak anlayışları eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin örneklerini Sartre’dan Camus’ya ve oradan E. E. Cummings’e dek çeşitlendirebiliriz. Adorno ahlakın katılığına karşı olan bu varoluşsal tepkileri sorunlu bulmaktadır (s. 22). Toplumun hakim değer yargılarına karşı negatif bir biçimde sunulan özgürlük anlayışı ahlakın toptan reddi anlamına gelmektedir ve “Doğru hayat, doğru eylem fikri... kişinin zaten nasılsa öyle davranması gerektiği anlayışına indirgenmektedir.” (s. 22). Bu indirgeme eleştirdiğini örtük bir biçimde de olsa savunmak anlamına gelmektedir. Verili olan ahlaki değerlere karşı kişilerin verili ahlaki duruşları savunulduğunda ortaya oldukça sorunlu bir tablo çıkmaktadır. Ahlaki görecelilik sorunu bir yana tam anlamıyla bir çelişki belirmektedir. Ahlak yasalarını reddedip doğru olanı olumsuz bir dille dile getirme çabası kişilerin mevcut değer yargılarını savunmakta kendini tüketir. Böylelikle karşı çıkılmak istenen savunulmuş olur: Ya dürtülerin egemenliği ya da çeşitli neden-sonuç ilişkileri sonucunda bir şekilde kişinin “benim değerlerim” dediği fakat herhangi bir düşünce sürecinden geçirilmemiş değer yargıları hakim olur. İşte, bu teslimiyet tam da Adorno’nun ele almaya çalıştığı sorunlu yaklaşımdır. Daha geniş bir kavramlaştırmayla Kant’ın yaderklik dediği tam da budur. Yaderklik kişinin dışından gelen (ona verili olan) emirlere uyması anlamına gelmektedir. Yaderklik karşısında Kant’ın önerdiği “özerklik”tir. Esasında yaderkliközerklik çatışması Adorno’nun da söylediği üzere zorunluluk-özgürlük çatışmasına koşuttur. Bu çatışkılar biçimsel açıdan toplumsal olan ile bireysel olan karşıtlığı biçiminde görüldüğünde ortaya en numuneliğinden bir liberal öğreti çıkacaktır. Öte yandan özgürlük meselesi yaderkliközerklik çatışkısı çerçevesinde ele alındığında bir yandan içsel dürtüleri, doğal ihtiyaçları ya da toplumsal dayatmalar tarafından belirli bir biçimde eylemeye itilen öznenin iç ve dış özgürlüğü sorunu doğacaktır, öte yandansa bu yaderklik karşısında özerkliğin nasıl korunacağı ve özerkliğin dayanağının ne olacağı sorunu belirecektir. Tam da bu keşmekeş içerisinde verili kültürün ahlakı, doğal ihtiyaçlar ve dolayısıyla bilimde gördüğümüz katı nedenselliğin bir sonucu olarak iyi ile kötünün anlam-

Theodor W. Adorno

sızlaşması (deyim yerindeyse “iyi” ve “kötü” sözcüklerinin birer boş gösteren haline dönüşmeleri) söz konusu olacaktır. Diğer bir yandansa böyle bir nedensellikten muaf ya da ona tabi olsa bile bir biçimde ahlaki eylemi gerekli kılan özgürlüğe erişmeye yetenekli olup olmadığımız tartışması ahlak felsefesinin sorunları arasında boy gösterecektir. Adorno, Kant’a da katılarak bu ikinci sorun hakkında daha temel bir düşünceyi dile getirmektedir: “İnsanlığın herhangi bir anlamı varsa, bu anlam insanların doğal yaratıklar olarak dolaysız varoluşlarıyla özdeş olmadıklarının keşfinden ibarettir.” (s. 24). Uzun lafı kısası, insan ve ahlak doğaya (doğallığa) indirgenemez. Aksi takdirde ahlaki eylemden söz açmak da mümkün olmayacaktır. Çünkü katı bir nedenselliğin hakim olduğu doğallıkta “ben, özgürlük ve sorumluluk” kavramlarının yeri olmayacaktır. Bu mantıksal sonuç bir kez kavrandığında, ahlak karşıtı olarak beliren varoluşçu yaklaşımın toplumsal kısıtlara ve ahlaki emirlere karşı çıkışı yoluyla örtük olarak savunduğu kendiliğindenliğin ya bir önceki dönemin toplumsal normlarına ya da doğal ihtiyaçların dayatmasına hapsolacağını görmek kolaydır. O halde bir ahlak felsefesinden söz edebilmek için öncelikle öz-

Toplumun “akıldışı” örgütlülüğü bireyin çıkarlarını herkesin çıkarlarıyla çatıştırmakta dır. Belki de sırf bu nedenle ahlak felsefesinin sorunları ahlak alanından çok politik alanın sorunlarıdır


Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

11

Yaşar Kemal’e yolculuk Bir yazarn nasl yazar olduunun, mucizevi anlatmlarnn aslnda nerelerden gelen sularla çaladnn ve arayann o membalar nasl bulabileceinin de anlatmdr bu kitap MURAT HATUNOĞLU murathatunoglu@yahoo.com

Kant

gürlüğün mümkün olduğunu (insanın doğallığa indirgenemeyeceğini), ahlak yasalarının veya ahlaki düsturların bilinebileceğini ya da en azından belirlenebileceklerini ve tüm bu ahlaki yasaların bir dayanağı (akli bir dayanak) olduğunu varsaymak gerekecektir.

BURJUVAZNN AHLAK FELSEFES Kant’ın ahlakı birçoklarınca “ödev ahlakı” olarak adlandırılır. Hıristiyanlığın ahlakının bir ıstırap, bir çile ahlakı olduğu denli uygun olan bu adlandırma Kant’ın felsefesinin politik dayanağını da serimlemesi bakımından son derece uygundur. Ödev, verilen göreve işaret etmektedir ve işi çağrıştırmaktadır. Ödevi kişiye yaptırmanın bir yolu da feragatta bulunacağı eylemler için ona bir karşılığın sunulmasıdır. Yararcı ahlakta açık bir biçimde dillendirilen böylesi bir kredili ödeme, Kant’ta açık bir dille bulunmasa da bireyin ahlaki eylemlerinin kamusal bir yaşam için önerilmesi bireysel geri ödeme yerine toplumsal faydadan yararlanma hakkı biçimine bürünür. Adorno’nun da söylediği gibi: “Kant’ın etik ilkelerine misal olarak verdiği örnekleri düşündüğünüzde görürsünüz ki bunlar her zaman, tabiatıyla kendi menfaatlerini gözetecek olan ama burjuva-öncesi diyebileceğimiz yöntemlere, kötü anlamda geleneksel yöntemlere başvurmaktan uzak durması gereken tüccarın hayatından alınmışlardır... Kuşkusuz Kant etiğinin rasyonalitesinin... somut tarafından biri de, burjuva rasyonalitesi modeline, yani mübadele kuralarına kesinlikle uyarak davranmamız gerekmesidir.” (s. 117). Ahlaki davranışın güdüsü olarak meta mübadelesi mantığının yanı sıra bu davranışı gerçekleştirmede bir işlev yüklenen irade de, Kant’ın kavrayışındaki haliy-

le, burjuva tahakkümünden derin izler taşır (s. 130). Bu tahakkümün gereği ise tahakkümün uygulanacağı bireylerin sistem tarafından nasıl görüldüğüyle yakından ilgilidir. Bireyleri çalıştırmak için ücreti yahut sopayı gerekli gören bir anlayışta, bireyin kendiliğinden davranışının tembellik olduğu açıktır: “Kant’ın radikal kötülükle kastettiği şey, aslında tembellikten, burjuva toplumunun bu (çalışma) gereğini yerine getirememekten başka bir şey değildir.” (s. 131). Buna uygun olarak Kant’ın tam da burjuva diktatörlüğünün filozofu olduğunu söylemek mümkün olur. Bireylerin emirlerine uyacağı uzaklıkta ve emirlerinin haklılığına inanacağı “nesnellikte”, öznel çıkarlardan uzakta bir akıl tanımlanmalıdır ve emirler oradan gelmelidir. İşte böylesine her taraftan uzak “nesnel” bir kapsayıcı arayışı “özne” olmayan bir özne bulur ki bu Burjuva devletidir, hukukun üstünlüğü ilkesiyle bu sözümona nesnel çıkarlarını gizleyebilsin. Devletin akıl biçiminde emirler yağdırıp bireyleri ıstıraba sürüklemesinin ardında esasında bireylerin kendi “öznelik”lerinin üstünü çizmeye koşullanmalarının bulunduğu bir toplumsal örgütlenme biçimi vardır. Ahlak işte böyle bir biçimin egemen olduğu bir ortamda ete kemiğe bürünmektedir. Toplumun “akıldışı” örgütlülüğü bireyin çıkarlarını herkesin çıkarlarıyla çatıştırmaktadır. Belki de sırf bu nedenle ahlak felsefesinin sorunları ahlak alanından çok politik alanın sorunlarıdır. Adorno’nun da dediği gibi: “Bugün ahlak dediğimiz her şey dünyanın organizasyonu meselesiyle iç içe geçer. Hatta doğru hayat arayışının doğru siyaset biçimi arayışı olduğunu bile söyleyebiliriz.” (s. 172). (Ahlak Felsefesinin Sorunları, Theodor W. Adorno, Metis Yayınları, Çev: Tuncay Birkan, 208 s.)

Feridun Andaç hocamdır, ustamdır. Yazmak için mi yaşıyor, yaşamak için mi yazıyor; karar veremediğimdir. Bildiğim şey, onun yaşamın lezzetini yazıda bulduğudur. Kitap okur, yazar; film izler, yazar; okur, yazar; gezer, yazar; dinler, yazar; öğretir, yazar; yazar da yazar… O yüzdendir ki -kendisi sayılara takılmasa da- elli altmış civarında eseri vardır. Ve hâlen harıl harıl yazmaktadır. Onu yazına bağlayan şey -ki buna rahatlıkla “aşk” diyebiliriz- oldukça merak uyandırıcıdır. Bu aşk nerede, nasıl doğmuş, nasıl bu kadar güçlü ve kalıcı olmuş... Bu soruların yanıtlarının tamamını burada vermek pek mümkün değil; zira bu mevzu başlı başına bir kitap olur (umarım yakın zamanda)... Ancak, bu ustayı bu aşka saran kollardan birinden söz edebiliriz burada: yazınsal eserleri koklamaktan, sonra onları tatmaktan, onları özütmekten ve varlığının tamamına dağıtmaktan alınan haz. O kolun başparmağı Yaşar Kemal’dir. YAAR KEMAL’LE BESLENEN BR HAYAT Feridun Andaç daha ilk gençliğinde Yaşar Kemal’in kitaplarını okur. Hatta, “Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döğen ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır...” diye devam eden o meşhur İnce Memed’in pek çok yerini ezbere bilen bir hayranı olur Yaşar Kemal’in. Ve ilk kez yirmi bir yaşındayken görür üstadı. Hayatına sadece eserleriyle dokunan üstad, o günden sonra o gencin hayatını bambaşka yerlere çeker. “Öyle ki, hiç yapmayı düşünmediğim öğretmenliğe başlamamda Yaşar Kemal’in etkisi vardı. Maraş’a gidip, orada Andırın Akifiye'deki okulu gördükten, Yaşar Kemal’in de dostu Arnavut Durdu’yu ve Çerkesleri tanıdıktan sonra karar vermiştim; bir süre, onun romanlarını yazdığı bu coğrafyada kalıp yaşayacaktım,” der Andaç ve sahiden de gider. O coğrafyayı adım adım gezer, gezdiği her yerde âdeta Yaşar Kemal’i seyreder. Kim bilir, belki de o dünyayı yaşarken ustanın hayatını ve dünyasını yazmayı hayal eder. Hatta öyle etmesi kuvvetle muhtemel, çünkü kendisi şöyle söyler: “Yaşar Kemal

okurluğum zaman içinde ona dair yazma duygumu besledi sürekli. İlk okuduğum anlatılarıyla yol alırken notlar tuttuğumu hatırlıyorum. Onu benim gözümde farklı kılan o güne değin okuduğum yerli yazarların yansıttığı dünyanın çok ötesinde bir insan/toplum/doğa gerçekliğini getirip gözler önüne sermesi; bunu yaparken de kullandığı dil, anlatım biçemi.” Ve gün gelir, dediğini yapar, Yaşar Kemal’in hayatını yazar. Hem de öyle ki, yürüdüğü yollara adım adım bakar, her adımını ustayı daha iyi kavrayacak şekilde atar. O yolların insanlarıyla sohbetler eder, o yörelere ait ne varsa peşinden gider. Sonra döner, gördüklerini, duyduklarını, kokladıklarını, hissettiklerini evindeki “Yaşar Kemal Kitaplığı” ile besler. Bir de üstüne üstün çözümlemelerini serper ve biz okurlara Yaşar Kemal’i gerçekten tanımak adına büyük, çok büyük bir hazine hediye eder. Aslında sadece Yaşar Kemal’i tanıtmaktan da ötedir Andaç’ın “Yaşar Kemal - Sözün Büyücüsü” adlı çalışmasının okura kattıkları. Zira bir yazarın nasıl yazar olduğunun, mucizevi anlatımlarının aslında nerelerden gelen sularla çağladığının ve arayanın o membaları nasıl bulabileceğinin de anlatımıdır bu kitap.

BELGESEL BENZER KTAP Çok keyifli bir belgesel izliyormuş hissi vererek sürer “Yaşar Kemal - Sözün Büyücüsü”. Fevkalade lezzetli sözcüklerle bezenmiştir belgeseldeki kareler. Ve okur bu sayede kendini Yaşar Kemal’e yaklaşmış hisseder. Bir yandan Andaç’ın sözcükleri, bir yandan Ceyhun Atuf Kansu’dan JeanPierre Deleage’ye onca yazın insanının söyledikleri okuru masalsı bir gerçekliğe sürükler. Sonra Andaç’ın çözümlemeleri Yaşar Kemal’in “yazın tomografilerini” çeker. Derken, okur kitapta keyifle ve merakla ilerlerken, devreye ustayla yapılan söyleşiler girer. Ve ustanın gürül gürül sözlerini önümüze serer. Bu dopdolu kitabın sonuna gelip Yaşar Kemal’in yaşam öyküsünü, yapıtlarının ve onun üzerine verilen yapıtların listesini gören okurun kafasında beliren, “İyi de, bu kitaptakiler Yaşar Kemal’i anlamaya yeter mi?” sorusunun yanıtını ise Andaç’tan gelir, okura Yaşar Kemal’i anlamaya giden bu yazı yolculuğunun “Söz Tufanı” isimli yeni kitabıyla süreceğini müjdeler. Bize de bu merak durağında “Söz Tufanı”nı beklemek düşer. (Yaşar Kemal - Sözün Büyücüsü, Feridun Andaç, Kavis Yayınları, 280 s.)


12 28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık

KAPAK

2012 KİTAPLIĞI

Kitaplarla aydınlığa Yayneviyle, yazaryla, çevirmeni ve editörüyle, düzeltmeniyle koskoca bir üretim alan kitap dünyas. Bu havuzda okuyucunun iini kolaylatrmak kitap eklerinin görevlerinden biri. Kimseye neyi okuyup neyi okumayacan söylemek gibi bir derdimiz olmamakla birlikte fikrimizi sunmaktan da çekinmiyoruz AYDINLIK KİTAP kitap@aydinlikgazete.com

2 Mart tarihinde okuyucuyla buluşan Aydınlık Kitap, 2012'nin son sayısını hazırladı bu hafta. İlk iki ayı kaçırmış olsak da her hafta okurlarımıza kitap dünyasının haftalık bir fotoğrafını sunduk. Sürekli bir devinim halinde olan kitap dünyası bitmek tükenmek bilmeyen bir derya ve her yıl bu deryaya daha da çok eser ekleniyor. Anlattıklarıyla, anlatım tarzlarıyla, hissettirdikleriyle eserler, fikir dünyamızda yeni kapılar açıyor. Elbette her birinin niteliğinin birbiriyle aynı olduğunu söylemek imkansız ve elbette ilgi alanları okunulan kitapları belirlemede önemli bir role sahip. Kitap ekleri insanların çeşitli yönelimlerini hesaba katarak pek çok alanda üretilen pek çok eseri ve eserlerin niteliklerini okurlarla paylaşarak hem okura bir ön bilgi sağlar hem de zaman kaybının önüne geçer. Yayıneviyle, yazarıyla, çevirmeni ve editörüyle, düzeltmeniyle koskoca bir üretim alanı kitap dünyası. Bu havuzda okuyucunun işini kolaylaştırmak kitap eklerinin görevlerinden biri. Kimseye neyi okuyup neyi okumayacağını söylemek gibi bir derdimiz olmamakla birlikte fikrimizi sunmaktan da çekinmiyoruz. Yaklaşık bir yıldır hem eleştiri kültürüne katkı sunma ve geniş yelpazede kitapları incelemenin peşine düştük. Fakat bir kitap ekinin ömrünün çok da uzun olduğu söylenemez. Bir kitap gibi kitapçı raflarında aylarca durmaz. Haftalık çıkan bir ekin ömrünün haftalık olduğunu bile söylemek bir gerçekçilik olmaz bazen. Alındığı gün bakılan ve hafızada kalanlarla kenara bırakılan bir yayın olarak bakarsak bütün bir yılın hafızalarda kalmasının da imkanı yok elbette. İşte bu nedenledir ki 2012 biterken biz de Aydınlık Kitap olarak yılın gözlemini size sunmak ve bir okuma listesi oluşturmanıza katkı sağlamak isteriz. Dikkatinizi çekeriz ki listenizi oluşturmak değil, listenize bir katkı sunmak niyetimiz. Sevdiğiniz bir yazarın, bir süredir yeni bir eserinin çıkmıyor ve sizin onu sabırla bekliyor oluşunuz herhalde gelecek olan eserin heyecanını fazlasıyla arttırıyordur. 2012 için beklenilen kitapların yılı olduğunu söylemek yanlış olmaz. İhsan Oktay Anar'ın beklenen kitabı “Yedinci Gün” ve Yaşar Kemal'in Bir Ada Hikayesi'nin son kitabı “Çıplak Deniz Çıplak Ada” okurla buluştu. Eserler daha henüz yayımlanmadan tadımlık sayfalar sunuldu, yayımlandıktan sonra ise bu eserler yayıncılık dünyasını bir süre meş-

gul etti. 2012 öykücüler açısından verimli geçen yıllardan oldu. Oldukça fazla öykü kitabının yayınevlerince sunulduğu bu yılda öykücülüğün başlı başına güçlenmesinin, bu alana özgü yazarlar vaad etmesinin sevindirici olduğunu belirtmeliyiz. Tabii bu kadar fazla öykü kitabı çıkınca birtakım sorular da akıllara gelmeye başladı; bu artışın nedeni öykü alanında, tekniklerinde ve üslubunda kendini bulan yazar sayısının artması mı, yoksa güçlü bir roman çatısı kurmakta zorlanan yazarların öykücülüğü derinlikten uzak, kolaycı bir yapı olarak algılaması mı? Bu, yıl içerisinde tartışılan sorulardan biriydi... Köşe yazılarının internet ve ona bağlı olarak sosyal medyadaki paylaşım ağlarının kullanımıyla önemi ve bilinilirliği belirgin bir noktaya ulaştı. Bu yayılmayla birlikte 2012'de oldukça fazla, köşe yazılarının toplanarak kitap halinde okura sunulması formatı kullanıldı. Yıllardan beri varolan bir format aslında bu derlemeler fakat önceden internetin olmadığı ve ona bağlı olarak yoğun bir yayılım bulamayan yazıları bir arada görmek isteyebilirdi okuyucu. Ayrıca gene aynı nedene bağlı olarak arşivlere ulaşımın büyük zorluğundan bahsedebiliriz. Oysa bugün internetin cebimizde olduğu bir dönemde, bütün yazılı arşivleri indirmek mümkünken köşe yazılarının kitaplaştırılmış halleri oldukça yüksek satış tirajlarına ulaşabiliyor. Yılmaz Özdil, Can Dündar, Elif Şafak, Levent Kırca, Mustafa Mutlu 2012'de köşe yazılarını kitaplaştıranlardan. 2012'nin en çok satan kurgu dışı kitaplarına baktığımızda ülkenin siyasi arenasına bağlı olarak ortaya çıkan kitaplar okuyucu tarafından yoğun ilgi gördü. Ülke gündeminden düşmeyen “Ergenekon” ve Siliviri'deki aydınlar, gazeteciler ve askerler tarafından kaleme alınan eserler bugün “Silivri Kitaplığı” olarak anılmaya başlandı. Hem dava sürecine hem de Türkiye'nin tarihine önemli belgeler olarak geçecek bu eserler çok satanlardan uzun süre düşmedi. Bu çerçevede Aydınlık Kitap olarak size hem yerli kurgu edebiyattan hem yerli araştırma-inceleme eserlerden öneriler sunuyoruz. Ayrıca yayın camiasından editör ve yazarlardan da 2012'de okunmadan geçilmemesi gereken kitap önerilerini sizlerle paylaşıyoruz. Umarız yeni yıl daha huzurlu kitap okuyacağımız günler getirir.

MURAT CEYİŞAKAR: (Kabalcı Yayınevi) Benim 2012 kitabım Birgül Oğuz'un Metis Yayınları'ndan çıkan “Hah” isimli kitabı. “Hah”, insanın var olmaya çalıştığı bilinen o belalı denizde, vücut hatları gergin ama kendisini önemsemeyen, öne çıksa bile olayların hatta dalgaların içinde yeniden kaybolan, tam kayboldu derken de tekrar ortaya çıkan en sıradan kahramanların hikayelerinin insanı sıkmadan anlatıldığı kısa ama etkileyici bir eser... Birgül Oğuz kendinden en uzak insanları tanımlarken bile kendisinden kopamıyor; deyim yerindeyse kendisine sadık kalıyor, bu da onun anlatımlarınının doğallığını koruyor ve içtenleştiriyor.

SUAT DUMAN: (Yazar) Öncelikle 2012'nin tüm yerli eserlerini okuma olanağı bulamadığımı söylemeliyim. Bu nedenle tam ve sağlıklı bir değerlendirme yapamayacağım. Yine de en azından okuduklarım arasından öne çıkan kitapları paylaşmak isterim. Tek bir eser adı veremeyeceğim. Zira bazı kitaplar yazarının okurda oluşturduğu beklenti nedeniyle taşıdıkları öznel değerin ötesinde bir ağırlık taşırlar. Bu yıl da, en azından benim görebildiğim kadarıyla iki romancımızın kitapları bu yıla sizin deyişinizle "damgasını vurmuş" görünüyor. Hiç şüphe yok ki Yaşar Kemal'in "Çıplak Deniz Çıplak Ada"sı ve İhsan Oktay Anar'ın "Ye-

dinci Gün"ü. Yazarlarının edebiyat dünyamızdaki şılmaz yeri ve kitaplarının okurla bulu sında yayıncılarının gösterdiği takdire şayan çaba bir yana, her iki kitap da r lıkla yayınlandıkları yıla iz bırakacak ğerde. Yine de onlardan geri kalmayan ve 2012'nin kıymetini pekiştiren başka k lar okumadık mı? En azından adların mazsak haksızlık edeceğimiz üç kitap saymak isterim. Faruk Duman'ın son dolu aslanına adanmış "Ve Bir Pars H zünle Kaybolur" isimli kısa romanı; B Bıçakçı'nın bekleyenleri hayal kırıklığ uğratmayan "Sinek Isırıklarının Müe ve genç yazar Bora Abdo'dan yeni bir kücü kuşağını haber eden "Öteki Kış tabı" bu yılın ıskalanmaması gereken eserleriydi bana kalırsa.

NAZLI BERİVAN AK: (April Yayıncılık)

2012'de okuruyl luşan genç bir y yirmi öyküden o kitabını önemsiy rum: Melida Tü noğlu imzalı “A Bir Robot Doğu İlk kitabı Ambu Dünya Turu'nun kapağına da taş mız Gündüz Vassaf'ın cümlesini hatı makta fayda var bu noktada: "Dünya yeni bir yazar geldi, beraberinde yen dil getirdi." Dilin sınırlarını zorlayan nik, cüretkar ve yoğun anlatımıyla ye edebiyatın habercisi olan Tüzünoğlu anlatısı, şiir ve öyküye 'sıkıntı' ile yak


lık KİTAP

aki tartıbuluşmakdire da rahatcak de-

ve ka kitaplarını ankitap daha son Anars Hünı; Barış ıklığına Müellifi" i bir öyKışın Kiken

ruyla buir yazarın en oluşan msiyoa Tüzü“Annem Doğurdu”. mbulansla u'nun arka taşıdığıhatırlaünyaya yeni bir yan, irola yeni bir oğlu'nun yaklaşan

28 ARALIK 2012 CUMA

KAPAK

13

“Silivri Kitaplığı” Kimisi beş yılı aşkın süredir tutuklu bulunan silivri tutsakları üretmeye devam ediyor. Zindanlarda her şeye rağmen üretmeye devam eden aydınlarımızın kitapları bu yıl da en çok ilgi gören kitaplar arasındaydı. O kadar yoğun bit üretim faaliyeti ki bu, kısa sürede yayın hayatımıza “Silivri kitaplığı” kavramı yerleşti. Koşullar araştırma yapmaya elverişli değil, araştırmayı bırakın bilgisayar ya da daktilo olmadığı için herhangi bir düşünceyi kağıda dökmenin zorlaştırıldığı bir ortamda yazılıyor bu kitaplar. Buna rağmen bilgiye ve bilime duyulan aşk sebebiyle olsa gerek çok daha uygun ortamlarda yapılan çalışmalara taş çıkartıyor her biri. İşte bu yıl raflarda yerini alanların bir listesi: Yalçın Küçük: “Sosyalist Açıdan Ekonomi Politik (Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Kuruluşu)”, “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü”

günümüz edebiyat ortamına isabetli bir salvo. Zaman, mekan ve kimlik algısının değiştiği bir dünyada, dili de değiştirme ve dönüştürme çabasını öyküler üzerinden deneyimlemek özel bir durum olacak zannediyorum okur için. Formüller, güvenli alanlar ve olmazsa olmaz kuralları farkında olma, bu tıkız iklime karşı kendi havasını yaratma çabası dikkate değer son dönemde ve raflarda 'ben buradayım okur!' diye seslenen yazarların sayısı artıyor gün geçtikçe. Tek bir kitap üzerinden gitmeliyse yanıtım, evet, çatışkan bir yazarın, edebiyat üzerinden özgürlük alanları açma halini, 'performans'ını ve risk alma cesaretini editör ve okur olarak kışkırtıcı buluyorum, tam da bunun için 2012 kitabım “Annem Bir Robot Doğurdu”

Öne çıkanlar Çıkan kitap sayısına bakılırsa edebiyat alanında verimli bir yıl olduğunu söylemek mümkün. Uzun süredir yeni kitabı beklenen isimlerin eserleri bu yıl okuyucuyla buluştu. Bunun yanı sıra çok sayıda genç yazar öykü ve romanlarıyla kitap raflarında yerlerini aldılar. Hepsine yer vermek mümkün değil elbette ama bu yıldan kalan romanlardan bazıları şöyle: İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün

ÖNER CİRAVOĞLU: (Remzi Kitabevi) Bence 2012 yılına damga vuran aslında iki yapıttan öz edebiliriz. Yaşar Kemal'in “Çıplak Deniz Çıplak Ada”: Bu roman yazarın kendine özgü diliyle bir kreşendo havasında... Ülkemizin yüzleşmemiz bir gerçeğiyle bizi karşılaştırırken şiirsel anlatımın dorularına götürüyor okuru… Bir de Enver Aysever'in “Yazgıcılar”ı. Yaşadığımız izlenme, dinlenme çağına tanıklık eden, özgürlüğümüzü kuşatan bu sisli havayı bir kent sitesi ekseninde başarıyla kuran bir edebiyatçıyla karşı karşıyayız.

Doğu Perinçek: “Arkadaşım Deniz Gezmiş”, “Türkiye’nin Anayasa Birikimi”, “Og’dan Ogura

Devletin Oluşması Sürecinin Türkçedeki İzleri”  Ergin Saygun: “Balyoz” Mustafa Balbay: “Gülümsemek Direnmektir”, “Denizlerin Davası”, “O Mektubu Yazan Bendim” Soner Yalçın: “Samizdat” Barış Pehlivan , Barış Terkoğlu: “Sızıntı” İlker Başbuğ: “20. Yüzyılın En Büyük Lideri: Atatürk (1923'ten 1938'e)/ (1881’den 1923’e)”, “Mustafa Kemal Atatürk” (2 Cilt) Mehmet Bedri Gültekin: “Kürtçe Eğitim Sorunu” Müyesser Yıldız: “Vatan Yahut Silivri” Tuncay Özkan: “Anne Hiç Canım Acımadı”

Araştırma – inceleme Kuşkusuz bu yıl da çok sayıda araştırmacı farklı alanlarda önemli incelemeler yapıp kitaplaştırdı. Okur açısından değerlendirecek olursak özellikle tarih kitaplarına olan ilgide bir artış gözlendi. Televizyon programlarından dergilere kadar tarih merakı kendini hissettiriyor. Bu sevindirici. Tabii araştırma kitapları yalnızca tarih alanıyla sınırlı kalmıyor. Araştırma – inceleme kitaplarından sizin için seçtiklerimiz:

Türkiye ve İran (Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim), Tolga Gürakar Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji, Zafer Toprak AKP ve Emekçiler, Yıldırım Koç Jön Türkler ve Komplo Teorileri, Haluk Hepkon

Ahmet Ümit - Sultan'ı Öldürmek Yaşar Kemal Çıplak Deniz Çıplak Ada

Murat Gülsoy Baba, Oğul ve Kutsal Roman

Cumhur OrancıAcı Düşler Bulvarı


14

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

2012 Yılında açık/gizli süren mücadele 2012 ylndaki gelimeler, Türk edebiyatn, “ahlaki yetileri zayf, tüccar politikac” edebiyat anlaylarnn toplumsal meruiyetinin zayflad, yazar ve airlerinin bu zengin dili, Türkçeyi yaratan halkn yannda yeniden yerini almasn salayan gelimeler olduunu söylemek fazla iyimserlik saylmaz AHMET YILDIZ (YAZAR/ELEŞTİRMEN) www.gercekedebiyat.com Yayın Yönetmeni 2012 yılı, edebiyatımızda bir umudun başlangıcı bir yıl değildi. 12 Eylül 1980 "Kültür Komuta Konseyi"nin tahrip ettiği ve yarattığı "yeni" edebiyatın etkilerinin kırılması bilinci bile yoktu. Aslında Washington Uzlaşması'nda açıklanan ve Şikako Okulu'nda temelleri atılan neoliberal saldırı, tüm dünyada edebiyatın temellerini sarsmıştı. Türkiye'nin kısa tarihinde yazar olmanın bedelini hapislerle, hücrelerde çürümeyle ödemiş devrimci, demokrat, ilerici yazarların hepsi bu dönemde ya görmezden gelinerek ya da "ideolojiye eklemlenerek yazar/şair oldular" diye alçakça suçlanıp adeta "güdümlü yazarlar" olarak aşağılanarak kara propaganda yapıldığı "Eylülist yazarlar" döneminin yazarlarının küresel efendilerinin hizmetkârları olduğu, 2012 yılında daha da açığa çıktı. Bugün, Türkiye'nin malı mülkü yok pahasına satılırken, tüm demokratik ilerici birikimi siyasi ve ekonomik olarak tarümar edilirken ve ülke, komşu bir ülkeye emperyalist, gerici bir saldırı üssü haline gelmişken bu yazarlar ve şairlerin kalbi buz kaplamış gibiydi, sesi hiç çıkmadı. Ancak anadilde eğitim talebiyle yapılan cezaevi açlık grevlerinde birden ortaya çıkıverdiler. Halkına önderlik etmesi gereken bir "aydın" olarak Adalet Ağaoğlu'nun "Yetmez ama evet," diyerek yanıldığını söylemesi, hayretle karşılandı ve Adalet Ağaoğlu ve ilişkileri üzerine kuşkuyla düşünülmeye başlandı. Yalçın Küçük'ün müthiş tanımı olan "maydın" tavrı sergileyerek yaptığıi bu çıkışıyla, Başbakan Erdoğan politikalarına saldırması, aslında Abdullah Gül'den yana bir destek olduğu yorumlarına neden oldu. Fransa Cumhuriyeti Kültür Bakanı adına Sanat ve Edebiyat Şövalyesi nişanı Temmuz 2012'de Beyoğlu’ndaki Fransız Sarayı’nda düzenlenen törenle Elif Şafak’a verildi. Törende Fransız Büyükelçinin "Romanda, Ermeni Soykırımı’nın unutulması konusunu büyük bir incelikle ele aldığınız bölümlerden dolayı geçirdiğiniz bu zor zamanlar, Türk toplumunun bilinçaltı üzerine çalışmanıza devam etmek konusunda cesaretinizi kırmadı," diyerek bu yazarların halkının değil emperyalist merkezlerin ilgisine mazhar "embedded" benzeri yazar olduklarını itiraf etmiş oldu. Tam bu tören konuşulurken, Orhan Pamuk ve benzeri birkaç yazar ta-

rafından Fransız Liberation'da yayımlanan, Nobel almış bir yazara yakışmayacak fütursuzluktaki mektup her şeyi tartışmasız açığa çıkardı. Mektup, okuyanı hayrete düşürdü. Mektupta bağımsız bir ülkenin Devlet Başkanı Esat'a Kaddafi benzetmeleri yapılıyor, çoluğunun çocuğunun bile parçalanacağı dile getirilerek emperyalist vandalların ağzıyla konuşuluyordu. Böylece 12 Eylül yönetimince, yalnızca edebiyatla ilgilenen, politikayla ilgilenmeyen edebiyatçı tipine örnek gösterilen bu grubun, boğazlarına dek emperyalizmin politikalarının birer aleti oldukları ortaya çıkıyordu. Yalçın Küçük'ün o dönemde yazdığı ünlü kitabı “Küfür Romanları”nda saptadığı gibi: “Türk solculuğunu günah keçisi saymak, dinciliği yasallaştırmak, bellek silmek” çabasını taşımışlar ve edebiyatımızın gerçek damarına karabasan gibi çökmüşlerdi. Edebiyatın artık siyasetin emrinden kurtulduğu, edebiyatın özgürleştiği -12 Eylül darbesiyle oluyor bütün bunlar elbet!- propagandasının nasıl büyük bir kandırmaca olduğu 2012 yılında -geç de olsa!- açığa çıkması edebiyatımız açısından en olumlu gelişmeydi. 2012 yılı içinde Mustafa Yıldırım'ın “Ortağın Çocukları” kitabında, İngilizce belgelerden, hangi Türk yazarlarının Amerikan bursuyla, generaller gibi ABD'de eğitildiklerinin belgeleriyle sergilenmesi, edebiyatımız açısından gerçekleri görmede, kimin kim olduğunu anlamada devrim gibi bir gelişme oldu. 2012 yılındaki gelişmeler, Türk edebiyatını, “ahlaki yetileri zayıf, tüccar politikacı” edebiyat anlayışlarının toplumsal meşruiyetinin zayıfladığı, yazar ve şairlerinin bu zengin dili, Türkçeyi yaratan halkın yanında yeniden yerini almasını sağlayan gelişmeler olduğunu söylemek fazla iyimserlik sayılmaz. Artık edebiyat alanının asla masum olmadığını biliyoruz. Bir zamanlar(!) düşünce özgürlüğü için mücadele, halka sömürüyü, “gerçek”leri anlatma mücadelesiydii. Yukarıda söz ettiğimiz elemanlarca araya sokulan “düşünce özgürlüğü sınırsız bir haktır” iddiası ve mücadelesi ise, özgürlükçülük postuna bürünmüş emperyalist yalanları savunmanın elbette en alçak biçimiydi. Bu anlayış, tuttuklarını becerir anlayışıyla aldatabildikleri kadar sürüyor; ama bunu biliyoruz; bu önemlidir.

2012 yılında özellikle edebiyat dergileri arı gibi çalıştılar, dünyanın en zor işlerinden biri olan edebiyat dergiciliği, büyük yayınevlerinin bürokratik yapısının dışında, Türkiye'ye özgü olduğunu düşündüğüm tekil kahramanlar tarafından çıkarılan dergilerin, hareketli sayılar yaşadığını ve çok yeni öykü ve şiirler yayınladığını gördük. Ulusal kültür yerine yerelcilik, kimlikçilik, etnisite, kaybolmuş kültürler, kitapların ve dergilerin bir numaralı konusuydu. Bundan uzaklaşma eğilimi sergilendiğini,Türkçe ve Türk halkı üzerine (de!) düşünüldüğünü gördük. Şair Abdülkadir Budak'ın çıkardığı Sincan İstasyonu, Veysel Çolak'ın yıllardır çıkan dergisi Dize, Kapadokya'da Fuat Çiftçi'nin Şiiri Özlüyorum dergisi, Turgay Fişekçi'nin Sözcükler dergisi, Ahmet Özer/Ali Mustafa'nın bitmez emeği Kıyı, Özgür Edebiyat, Roman Kahramanları, Özcan Karabulut'un Dünyanın Öyküsü, Ankara'da sessiz sedasız çıkan Kalem gibi onlarca dergide önemli şiirler ve yazılar yayınlandı. Türkçenin, edebiyatımızın asıl damarı buralarda büyük bir emek ve kahramanlıkla sergilendi. Edebiyatımızın, yayınevi, eleştiri kurumu, yayın yönetmenlerinin (şimdilerde "editör!" oldu) seçimi, nitelikleri, dergilerimizin durumu, en önemlisi edebiyat ortamımızdaki düşünsel ortam, tartışmalar -ya da hiç tartışma niye yok- yayıncılığın teknik sorunları, “kağıt fabrikaları niçin kapatıldı?” gibi açık açık tartışılması gereken yaşamsal sorunları var. Bunların 2013 yılında tartışılacağını umuyorum.

Bugün, Anadolu'nun en ücra yerlerinde ve büyük kentlerimizde yüzlerce edebiyat yapıtı yazılıyor. Yazar ve şairlerimiz önemli yapıtlar yaratıyor, yayınlıyor; bu kuşatmayı Türçeyi en iyi biçimde kullanarak iyi öyküler iyi şiirler yazarak -raf memurlarının gözüne giremeseler de- yarmaya çalışıyorlar. Artık "büyük" yayınevleri önemli değil; yeni kurulmuş bir yayınevi de var olabiliyor. Hüseyin Haydar'ın bağıran şiiri, Ataol Behramoğlu gibi şairlerin örgütlü enerjisi en son binlerce sanatçının "Reddediyoruz" başlığı altında Aralık ayı sonunda İstanbul'da bir araya gelip buluşması çok önemli hareketlerdi. Bütün dünyada aynı sorunlar yaşanıyor demiştik. Kabul etmek gerekir ki; artık iki edebiyat olacak dünyada. Biri, bu yüzeysel, derin olmayan günlük dille yazılmış palavra edebiyat, ikincisi Orhun Yazıtları'ndaki ikinci yeni dilinden, Dede Korkut'tan, Karacoğlan'dan, Balzac'tan, Dostoyevsi'den, Gorki'den, Fakir Baykurt'tan beslenen bizim bildiğimiz, değer verdiğimiz gerçek edebiyat. Bütün bunların bilincine varmanın yaygın görüş haline gelmesi çok önemli bir gelişme olarak 2012'ye damgasını vurdu. Artık biliyoruz ki karşımızdakiler kağıttan birer kaplandır ve her zaman "gerçek edebiyat" kazanacak. Neoliberal kuşatma önce kültürel ortamı, entelejansiyayı ele geçirerek işe başladı. Yine edebiyatla yıkılacak. Bu anlamda 2013 yılına umutla bakıyoruz.

Dünyanın en zor işlerinden biri olan edebiyat dergiciliği, büyük yayınevlerinin bürokratik yapısının dışında, Türkiye’ye özgü olduğunu düşündüğüm tekil kahramanlar tarafından çıkarılan dergillerin, hareketli sayılar yaşadığını ve çok yeni öykü ve şiirler yayınladığını gördük


Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

SEYYT NEZR

28 ARALIK 2012 CUMA

15

“Tanpınar, 27 Mayısçılara, Atatürk’ü örnek almalarını söyler” “Cumhuriyet Halk Partili idi. Gizlenmek deil, yok saylmak istenen de, Tanpnar’n bu yönü idi.” seyyitnezir@yahoo.com

Aydınlık Kitap Eki’nin 14 Aralık günlü 42. sayısında, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kimi yazılarının gizlenmesinde”, Turan Alptekin’in de sorumluluğu bulunduğunu ima ettiğim gerekçesiyle, Tanpınar hakkında önemli bir başvuru kitabı hazırlamış bulunan bu yazarın mektubunu yayımlama isteğini haklı görüyor ve bu uzun mektuptan (sayfamızın elverdiği ölçüde) önemli, belirleyici kesitleri buraya alıyorum. Öte yandan, Tanpınar’ın düşünce ve kişiliğini bütünleyen öğeleri ve noktaları Sayın Alptekin’in gözden kaçırdığı kanısındayım. Bunları önümüzdeki yazıda göstermek istiyorum... Cumhuriyet Bilim Teknik’in 2. sayfasında, yıllardır şiarcasına yinelenen şu paragraf hep göz önünde olursa, sanırım yanılgıya düşmeyiz: “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor; milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümleri getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. / Mustafa Kemal” Tanpınar’ın kimliğini tanımlamada “Atatürk” ve “kişilik” kavramını yan yana getirirken ben bu paragraftan yola çıkmıştım. Şimdi mektubu okuyalım: TANPINAR ATATÜRKÇÜ MÜYDÜ? TURAN ALPTEKN Mersin, 17 Aralık 2012 Kardeşim Seyyit Nezir Bey, Aydınlık Kitap Eki’nde yayımlanan yazınızda, “... Tanpınar’ın Atatürkçü kişiliğinin atlanması ya da gizlenmesi konusundaki genel ısrar çözümlenmeye değer. Durumu bilmekle birlikte sözgelimi Alptekin, ‘Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir Kültür Bir İnsan’ kitabının hiç olmaz-

sa son basımında bu bilgilere yer vermemekle, toplumsal sorumluluktan geçtik, hocasına karşı doğru mu yapmıştır?” cümleleriyle bana kitabımı savunma fırsatı verdiğiniz için size yürekten teşekkür ediyorum. Bir konuyu karartmak, olgunun bir yanını atlamak ya da gizlemek, yönetim ve yargı gibi, yazar ve bilim adamı için de öncelikle bir “ahlâk” sorunudur. Ve “ussal”laşmamış topluluklarda masumca yaygın bir olguya dönen bu durumun, “ethik” olduğu ölçüde “lojik” sonuçlarının da bulunduğunu, “gerçek olmayan” üzerine kurulu bir “düşünce sistemi” öyküsüyle eğitilmiş insanların görmeleri de bence beklenemez. [...] Tanpınar’ın “Atatürkçü kişiliğinin atlanması ya da gizlenmesi” söyleminde “Atatürkçü kişilik” kavramının gerçeğe dayanmadığını, “Atatürkçü düşünce sistemi” gibi, “Atatürkçü kişilik” söyleminin de “reel” bir karşılığı olmadığını düşünüyorum. İnsan ancak kendisi olduğu zaman bir “kişi”dir. Ve “kişi”, dayandığı kültürlerin, aldığı etkilerin zenginliği ile değerlenir. “Gen”ler, daraldıklarında “cüce”ler yaratırlar. [...] Yaşadığımız ülkeyi, Cumhuriyet’i, kurucusunu ve onun arkadaşlarını sevmemek, bu sebeple bizim aklımızdan bile geçmemiştir. O günlerin değerini anlamak için Arthur Koestler’in “Toprağın Tortusu” adı ile Türkçeye çevrilmiş olan romanında anlattığı, Alman çizmesi altında Fransa betimlemesine bir göz atmak yetecektir. Bizler, bize bir barış yaşamı sağlayanlara, yürekten bağlılık duyarak büyüdük. Yoklukların eşitlediği, haksızlıkların kitleselleşmediği, küçük burjuva dar görüşlülüğünün geniş halk bilgeliğini, imparatorluk kalıtı halk sağduyusunu yok edemediği bir çevre içinde “Atatürkçü kişilik”, “Atatürkçü düşünce sistemi” gibi dogmalarla, “Ortaçağ dünya görüşü” ile biçimlenmiş dinsel “nass”larla, tümden gelimci mantığı tek düşünce biçimi olarak almış beyinlerle ufkumuz kapanmadan, sanatın ve bilimin aydınlığıyla yıkandık. Ancak lise sınıflarında uzaktan adlarını duyacağımız Nâzım Hikmet’ten, Kemal Tahir’den, Ruhi Su’dan, Sabahattin Ali’den, Doğu ve Güneydoğu halklarından, geçit vermeyen Zap suyundan, 1915 olaylarından ve gökleri

uluslara bayrak olmuş uzak Asya’dan habersiz bir ulusallık içine kapanmış olsak da...

BLM VE SANAT DORUYU ER GEÇ GÖSTERR [...] Tanpınar, Erzurum Lisesi’ni ziyaretinde devletin kurucusunun elini öptüğünü, kendisiyle konuştuğunu anlatıyor. Atatürk’ü sevmeyen bir yazar olsaydı bu karşılaşmayı anmadan geçerdi. Atatürk’ün Çanakkale savunmasının sonuçlarını anlattığı bir derste, bize bunu söylüyor. Fakat Tanpınar hiçbir zaman “Atatürkçü bir kişilik” olmadı. Evinde birkaç kez karşılaştığım İlhan Şevket, Atatürk’ün elini öpmeyenlerdendi. Bilim de, yazarlık da, özgür, eleştirici, “fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür” kişiler istemektedir. Tanpınar’ın, “Atatürkçü düşünce sistemi” söyleminin yanına konabilecek tek bir cümlesi yoktur. Ancak Namık Kemal’i ve Tevfik Fikret’i örnek birer kahraman olarak görmesi, onu Mustafa Kemal’le birleştirir. 27 Mayıs’tan sonraki yazılarından birinde yönetime el koyan askerlere, Atatürk’ün “meziyet”lerini örnek almalarını söylüyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet Halk Partili idi. Gizlenmek değil, yok sayılmak istenen de, Tanpınar’ın bu yönü idi. Bir gün, fakülte dışından bir uyarıcı, “Tanpınar’ın bir kusuru var, Halk Partili olması!” diyerek beni uyarmaya çalışmıştı. [...] Tanpınar, Türkiye Cumhuriyeti’ni seviyordu. Cumhuriyet’i ve devrimleri Tanzimat sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyordu. Bu Cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nin bir sonucu olduğunu, Malazgirt’ten sonra Anadolu’da doğan, biçimlenen, Osmanlı ile yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşan, temeli İslâm’la yoğrulmuş, bir “ulus” kavramını savunuyordu. Bu görüşler onu Yahya Kemal’le birleştiriyordu. Fakat estetiği Yahya Kemal’den çok Ahmet Haşim’e yakındı. Baudelaire ve “Sembolistler” her üç şairin de ortak çizgileriydi. Köylünün “işçi” olması düşüncesi de onu André Malraux ile birleştiriyordu. Özgürlükçü idi. Bir gün bana, “Kitaplığında Marx’ın Kapital’ini bulamadığınız bir üniversitede felsefe yapılabilir mi?” demişti. Hocası Yahya Kemal gibi, Jaurès’yi seviyor ve bize de

sevdiriyordu. Fikret’i Hegel’le birlikte tanıyor, Ali Kemal’i, gelen devrimden habersiz, öncüleriyle birlikte, onları tanımadan Bibliothèque Nationale’de aynı salonda, kitap okur buluyorduk.

CHP’NN FAST LAN ETT BR ADAMIM Bana gelince, aşağı yukarı bu görüşlerin izinde, o dönemde her iki yana kol kucak açarak yaptığım hocalığımla yönetimdeki CHP’li kadrolarının “faşist” ilan ettiği (Cumhuriyet, 13 Mayıs 1978) bir adamım. Tanpınar’ın 27 Mayıs’tan sonraki yazıları üzerine üç yazı yazdım: “Ahmet Hamdi Tanpınar”, Evrensel Kültür, Şubat 2009; “Bir İç Dinginliği”, Evrensel Kültür, Haziran 2011; “Suçüstü”, Evrensel Kültür, Haziran 2012. Kitabımda da (Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir Kültür, Bir İnsan, İletişim Y., İstanbul 2001, s. 60-61, 64) atlanan öbür yazılarla birlikte, bu yazıların yayımlanması gerektiğine değindim. Kitaplık’taki söyleşimde de konu üzerinde durduğumuzu anımsıyorum. Benim görüşüm, Tanpınar’ın ölümünden sonraki yayınlarda eseri üzerine serilen örtü, günlükleri çevresinde kişiliğini hedef alan söylemler, şairin ölümünden önceki bir yıl içinde yaşadıklarının günümüze uzanan gölgeleri olduğudur. Ben, yayımcı hakları dolayısı ile ve ailesinden de bir istek gelmediğinden Tanpınar’ın herhangi bir yazısını kitabıma almamam gerektiği düşüncesi ile, yazarın eseri dışında kalmış ve benimle birlikte yitip gidecek düşüncelerine dayalı bir Tanpınar monografisi ortaya koymaya çalıştım. Kitabımı bu düşünceye göre tasarladım. Necip Fazıl Kısakürek’in ve Tanpınar’ın ortak öğrencileri [olan] bir arkadaşım gazetesinde yayımlamasa idi, bugün böyle bir kitap da olmayacaktı: Tanpınar’ın bir kitabının hazırlıkları dolayısıyla bürosuna birçok kez gittiğim, bir zamanlar pek güler yüzlü bir yayımcımızın, Tanpınar’ın ölümünden sonra, bilmediğim bir sebeple kapıyı yüzüme kapattığını bir çevre karakteri olarak anmak isterim. Bu sebeple, kimsenin bana: “Neden bunları yapmadın?” deme hakkı olduğunu sanmıyorum. Saygılarımla ve değerli eleştirileriniz için tekrar teşekkürlerimle.


16

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Hikmet Burcunun Şairi: Behçet Necatigil Necatigil’in iiri yeni ekonominin, yani kapitalist ilikiler alanna dâhil edilmi yerel ekonominin kentin sosyal hayat ve insan ilikileri üzerinde yaratt çözülmenin bir atdr CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com “Kürsünün üstünde bir resim: Gözleri denizlerden mavi Bakışları güneşlerden sıcak, Dört mevsim. Kürsünün üstünde : Atatürk’ün arkasında al bayrak, Kollarını kavuşturmuş göğsünde. Bu resimle başlar bizim günümüz, Karşımızda Atatürk’ü gördükçe Kıvançla dolar, taşar gönlümüz. Öğretmenimizin kürsüde Verdiği dersi Dinler bizimle birlikte Atatürk’ün resmi.”

İncecik kollarımızla taşıdığımız odunlarla ısıtılan, birkaç sınıfın bir arada bulunduğu ilkokullarımızda, o ilkokul yıllarımızda “Resim” şiiriyle yaşamımıza girmiş, daha sonra başka şiirleri ve bambaşka duyarlıklarıyla bizimle yol arkadaşlığını sürdürmüş ender şairlerimizdendir Behçet Necatigil. Yaşı artık elliye dayanmış olanların çocukluk anılarında sımsıcak bir yer edinmiş olması, onun şiir dünyasına girebilmemiz, şairlik kimliğini anlamamız için de kuşkusuz anahtar değerinde bir olgudur. “R YÜKSEKLK KORKUSU YAAR.” İlhan Berk’e aittir bu söz. Aslında bir dizedir, İlhan Berk’in Behçet Necatigil için yazdığı “Behçet Necatigil” şiirinde geçen. Ve her dize gibi tabii ki yorum alanı içindedir. Şöyle mi anlamalıyız? Behçet Necatigil’in şiiri büyük davaların, sarsıcı tarihsel olayların, dramatik toplumsal serüvenlerin, alt üst olmuş hayatların şiiri değildir. Kuşkusuz başka türlü anlama ve anlamlandırmalar da mümkündür. Gerçekte Necatigil şiiri öğretmenlik yaşamına paralel bir sakinlik halinde ve denge içinde akar, nereye giderse gitsin aynı sakinlik içinde ve sükûnetle ilerler. “Şimdi siz söyleyin Ne zaman ve nasıl Kolay mı görmek Önce bazı şeyleri” (Karışık Tarife) Necatigil önemsenmeyenleri, sı-

radanlık içinde atlananları hatta Bu süreçte yeniye uyum sağlayanüzerine basılıp geçilenleri, yani gö- larla sağlayamayanlar arasındaki rülmesi kolay olmayanları gören bir çelişkiler de fısıltı halinde söylenen şairdir. Ve bu manada onun şiiri ke- ağıtın bir parçası olmuştur. nar duyguların, tenhalıklardaki düBehçet Necatigil dersini çalışmış şüncelerin, tekrar tekrar yaşandığı bir öğrenci olarak sunum yaparken halde kimsenin farkına varmadığı ya gösterişten uzak, çığırtkanlığa prim da üzerinde durmadığı, es geçtiği vermeyen, halk avcılığına yönelmegüncel hallerin, hislenişlerin şiiridir. yen bir anlatımı tercih etmiştir. Bu Behçet Necatigil okurunu sık tercih gerçekte şair olmakla “şairim sık uyarır. Bu uyarı aslında yaşama, demek” arasındaki bir tercihtir ve yaşamı özenli yaşamaya dönük bir günümüzde şiir jürilerinin birinci öldavettir. çütünün bu olması gerekir. “Serviler evet evet Kolay değildir ayrıntıların izini Sallanır sevince say sürmek. Toplumun bütün bireyleri Eksilir sayılar adına sanatçılar omuzluyor bu işi. TaAltı, beş, dört, … üçe say!” bii ki her sanatçının hassasiyet dere(Çömlek) cesi, hassasiyet alanı farklı farklı. Bu Gerçekte sıradan dünyalılar ola- çok normal ve doğal da bir durum. rak yaşamımız sınırlıdır ve bu dünŞiir ve Behçet Necatigil söz koyanın gerçek sıradan insanları nusu olduğuna göre şairimizin biolarak bu sınırın farkında zim adımıza böylesi bir olmamız gerekir. Az yükümlülüğe talip ololanı ayrıca kendi duğunu söylememiz Necatigil kusurlarımızla gerekiyor. O mutönemsenmeyenleri, azaltmak, bir bafakların sıcaklısradanlk içinde kıma yaşamımığını, sokaklara atlananlar hatta üzerine zı eksiltmektir. ait saygıyı, insan Aynı şekilde duilişkilerindeki inbaslp geçilenleri, yani yarsızlıklarımız, celiğin değerini, görülmesi kolay özensizliklerimiz hoyratlığın yine olmayanlar gören de bir başka hayatinsan ruhunda açbir airdir ta yankısını bulmakta tığı gizli yaraları, içki ve o başka hayatları bimasalarındaki sohbetzim hiç aklımıza gelmeyen lerin mecalini, iç âlemini, kobiçimlerde incitmekte, örselemek- puşların incinişini ve daha neleri netedir. Bakın şu içtenliğe. Bu içtenlik leri bizim adımıza takip etmiş ve buaynı zamanda yüzümüze tutulmuş nunla yetinmeyerek ayrıca estetik bir bir aynadır en hasından: formda kayda geçirmiştir. “Bendim geçen önünüzden Görevini layıkıyla yerine getirNe sandal ne deniz diğini biliyoruz. Bir çiçek güneşsiz Behçet Necatigil’in şiirinde sevAlmak istemediniz. gi, sevmenin erdemi, kırılganlık, Sakınarak avucumun içinde uzaklaşma, aile içi duygu atmosferi, Bir ateş böceği sokağın ahlakı, sokak kültürü, eşGöresiniz yalarla kurulan duygusal bağlar, paGörmek istemediniz. ranın parasızların ruhundaki etkileri Neler olduğu dışarıdan ve benzer biçimde sayabileceğim Görülmeyen dükkânlar birçok temadan, tematik açılımdan Silin biraz şu camları söz edebilirim. Ama onun şiirinde Silmediniz!” bütün bu söz edilişlerin altında bir Necatigil’in şiiri yeni ekonominin, dip sızısı, bir derinlik tasası ve gideyani kapitalist ilişkiler alanına dâhil rek billurlaşan bir kaygı olarak ölüm edilmiş yerel ekonominin kentin sos- duygusu sürekli varlığını hissettirir. yal hayatı ve insan ilişkileri üzerinde O yaşanmış ama değeri bilinyarattığı çözülmenin bir ağıtıdır. memiş günlere, sevinçlere, kırılışlaŞairimizin ağıtı kaybolan insan- ra, farkına varılmadan işlenmiş kalık ve insanlık değerleri üzerinedir. bahatlere hatta umut etmelere ve Tabii ki bu ağıtın edası fısıltıdır. umut kesmelere sürekli olarak işa-

Behçet Necatigil

ret parmağını yöneltirken aslında “hayatın bir gün son bulacağı” gerçeğine dikkatimizi çekmek istemektedir. Demektedir ki sonunda yaşadıklarımız kalacaktır geriye. Hayatın sonlu olduğuna sürekli vurgu yapması, bir bakıma yaşamın doğru yaşanmasına bir vurgudur. Yaşamın geçiciliğinden söz eden bir şairin tabii ki zaman kavramını görmezden gelmesini bekleyemeyiz. Hayatın faniliği sonuçta zamanla ilgili bir gerçekliktir. Zaman geçiyor ve insan ömrünün mümkün sınırlarına ulaşıyor. Sonrası ise ölümdür. Orta sınıf insanın gündelik hayatındaki ayrıntıları zaman ve ölüm kavramlarıyla bağlantılı ve bütünlük içinde kavrayan Behçet Necatigil bu düzlem üzerinden aslında genel insanlık değerlerini de gözler önüne sermektedir. 16 Nisan 1916’da İstanbul’da başlayıp 19 Aralık 1979’da yine İstanbul’da son bulan altmış üç yıllık yaşamının kırk dört yılını şiire adamış bir şiir işçisi olmanın yanında Behçet Necatigil, deneme ve sözlük alanındaki çalışmalarıyla da seçkinliğini ortaya koymuş bir edebiyatçıdır.

Onun şiiri kenar duyguların, tenhalıklardaki düşüncelerin, tekrar tekrar yaşandığı halde kimsenin farkına varmadığı ya da üzerinde durmadığı, es geçtiği güncel hallerin, hislenişlerin şiiridir


Aydınlık KİTAP

GÜLDEN TERAZİ

28 ARALIK 2012 CUMA

17

CAHİL, MÜSRİF, GÖSTERİŞ MERAKLISI, KÖKSÜZ VE HAYALCİ…

Araba Sevdası: “Alafranga Züppe”liğin geçmişine yolculuk Fabrikann yüz yl öncesine götüren havasndan belki, belki makinalarn eskiliinden zihnim, Tanzimat dönemi edebiyatna çalrken okuduum romanlarla fabrikada gördüklerim arasnda anlalmaz balar kuruyor. Cebimde “Araba Sevdas”yla bahçeye çktmda gösterili bir lando görürsem armayacam sanmam da herhalde bu yüzden MECİT ÜNAL mecitunal@aydinlikgazete.com “Ayvalık’tan başladık, kapata kapata buraya kadar geldik” diyor Mengeneci Cemil Usta… İki genç işçinin doldurup doldurup üst üste dizdikleri hamur dolu torbalar konuldukları teknede yükseldikçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça da gözeneklerden önce damla damla süzülen, sonra giderek minik bir şelale halinde akmaya başlayan ürünün ilk yağı birikiyor. Zeytin çiftçisi bu ilk yağa hiç su verilmeden kendi ağırlığıyla sızdığı için çiğ yağ diyor. Daha sonra zeytin hamuru dolu bu çuvalların hidrolik preste sıkılmasıyla elde edilecek ikinci kısım yağ, bu amaçla yapılmış bir havuza yollanıyor. Son işlem, çuvalların içine sıcak su verilerek yeniden sıkılması. Bu şekilde elde edilen yağdan kalan pirina, katı yakıt olarak kullanılan bir posa.

MENGENEDEN KONTNÜYE 70 yaşlarındaki Cemil Usta işte bu presleme işinin erbabı. Her yıl bu zamanlar Balıkesir-İvrindi’den bir ekiple gelip yüzlerce ton zeytin sıkıyor. 40-50 yıl öncesine kadar zeytin taş değirmenlerde halhamur edilip, büyük mengenelerde sıkılırmış. Şimdilerde ne taş değirmen var ne de mengene. Zamanla taş değirmenin yerini metal kırıcılar, yıkılan mengenelerin yerini de büyük hidrolik presler almış. Ama artık onlar da yok denecek kadar azalmış durumda. Sulu baskının yerini her yerde “kontinü”denilen, zeytinin dane olarak girip el değmeden yağ, kara su ve pirina olarak çıktığı bir sistem almakta. Ayvalık’tan Çanakkale’ye bu çeşit sadece iki fabrika var. Yine de zeytinci, alışkanlıkla mengene demeyi sürdürüyor zeytinyağı fabrikalarına.

BR 19. YÜZYIL ROMANINDA... Makinaların uğultusu ile yağlı, sarı ve kısık bir aydınlık karşılıyor ilkin. Birbirine karışmış keskin bir zeytin, zeytinyağı, kara su kokusu ve buğu; Bir 19. yüzyıl romanında, hikâyenin başındasınız sanki. Kim kimdir, ne nedir, belli değil; önünüz karanlık, yer kaygan. Ne var ki, ilk sayfalardaki tedirgin el yordamıyla ilerleyiş yerini daha emin adımlara bırakacak; az sonra da insanın gözü karanlığa nasıl alışırsa, burnu ve kulağı da bu koku, buğu ve uğultu karışımına öyle alışacak. Zaman geçip de zincirin her bir halkasını; presten çıkan yağla karışık suyun havuzlara doluşunu, burada dinlenip üste çıkan yağın tabakçı ustası tarafından tabakla toplanarak ayrıştırıcıya ko-

nuluşunu ve ayrıştırıcının bir yanından karasuyun bir yanından yemyeşil zeytinyağının akışını görüp kavradıkça o ilk algı kayboluyor… Kayboluyor belki ama, anısı capcanlı: İşte, çamur içindeki fabrikanın bahçesi zeytin çuvalları yüklü atlar ve arabalarla dolu. Bir köşede yanan ateşin başında biriken ırgatlar aralarında bir şeyler konuşup gülüşüyorlar. Bir başka köşede zeytin çuvallarının arasında birbirlerine sokulmuş uyuyanların üzerinden geçen yosun kokulu hafif rüzgâr, yamaçlardaki zeytin ağaçlarının arasında kaybolurken fabrikanın bahçesine akşam iniyor. Mengenenin yüz yıl öncesine götüren havasından belki, belki makinaların eskiliğinden (artık çalıştırılmayan bir seperatör yenisinin yanında mahzun bir halde) zihnim, Tanzimat dönemi edebiyatına çalışırken okuduğum romanlarla fabrikada gördüklerim arasında anlaşılmaz bağlar kuruyor. Cebimde “Araba Sevdası”yla bahçeye çıktığımda kapıda bir traktör yerine gayet süslü ve yeni bir lando görürsem şaşırmayacağımı sanmam da herhalde bu yüzden.

LK ROMANIN YÜKLEND ÖZVER Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat” adlı romanı yayımlandığından bu yana aşağı yukarı 140 yıl geçmiş. 140 yılda tütünü, buğdayı, pamuğu, demiri ve kömürü anlatmış da romancılarımız; zeytin ve mengene işçisine uzaktan bakmış her nedense… “Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat” ilk Türk romanıdır ve elbet ilk olmanın bu ve başka tüm kusurlarını taşıma özverisini de yüklenmiştir sessizce. İlk roman örneklerinin hemen hepsi bu özverinin bir kısmını ortaklaşa üstlenmişlerdir. Kapı Yayınları bir süredir, Tanzimat dönemi edebiyatımızın roman alanındaki bu ilk örnekleri yayımlıyor. Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat”ı bunlardan biriydi. Namık Kemal’in “İntibah”, Nabizade Nâzım’ın “Zehra”, Recaizade Mahmud Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanları yayınevinin yayımladığı diğer ilk örnek romanlar. Bu romanlar ve daha

başkaları -Ahmet Mithat Efendi’nin “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”, Samipaşazade Sezai’nin “Sergüzeşt”, Mizancı Mehmet Murat’ın “Turfanda mı Turfa mı” adlı romanları- birçok eksiklikleri, kurgu yanlışları ve basitliklerine rağmen klasik romanlarımızın en başında gelirler.

LK GERÇEKÇ ROMAN 1889’da yazılmış olmasına karşın, ancak 1896’da Servet-i Fünun’da tefrika edildikten sonra kitap olarak yayımlanabilen “Araba Sevdası”nı bu romanlardan ayıran en önemli özellik, Bihruz Bey’in başına gelen traji-komik olayların gerçekçi bir anlayışla yazılmış olmasıdır. Roman, o yıllardaki romantizm-realizm tartışmasının üzerine gelmiş, tartışmanın realizm tarafında yer almıştır. Recaizade Mahmud Ekrem, roman kitap olarak ilk defa yayımlandığında “Erbab-ı Mütalâya” başlığı altında yazdığı önsözde de vurgular bunu: “İnsanlığa ilişkin olarak akıp gitmekte olan ibret verici olay ve durumlara şiir ve hikmetle karışık bir gözle bakılırsa hepsi az çok hazin görünür. Bunlardan birtakımının üzüntülü gözyaşlarıyla, bir kısmının da garipseyen gülümseyişlerle karşılanmasındaki fark, olup bitenlerin kendisindeki trajikliğe değil algılanışına ilişkindir. Gerçeklik ve olabilirlik çerçevesinde kurgulanıp betimlenme koşuluna bağlı olan büyük, küçük hikâyeler ise insanlığa ilişkin olay ve durumların birer ibret verici aynasıdır.” (Araba Sevdası, Recaizade Mahmud Ekrem, Kapı Yayınları, İstanbul, Eylül 2012, sf. 2).

ALAFRANGALIK HASTALII Araba Sevdası’nın bir diğer özelliği ise, romanın cahil, müsrif, gösteriş meraklısı ve hayalci bir genç olan Bihruz Bey’in şahsında alafranga meraklısı köksüz tiplerle alay etmesidir. Ahmet Mithat Efendi’nin “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”si de Batı hayranı böyle bir tipi anlatmaktadır; ancak, Recaizade, alaycı bir dille anlattığı bir mirasyediden başka bir şey olmayan bu alafranga tipe gerçekçi bir görünüm ve karakter vermiştir.

Yazar, alafranga meraklılığını romanın ilerleyen bölümlerinde Bihruz Bey’in iş arkadaşı Keşfi Bey’i anlatırken genelleştirerek toplumsal bir hastalık olarak niteler: “Araba Sevdası”nın konu ettiği olayların geçtiği zamandan “yirmi beş, otuz sene önceleri Avrupa görmüş bazı gençlerden, önce incelikten hoşlanan kibar çocuklarına ve sonraları durumu ve gelir düzeyleri ikinci derecede bulunan memur çocuklarına bulaşan alafrangalık hastalığı”dır bu. “Frenk tarzında süslü gezmek, Fransızca okumak, ‘bonjur! bonsuvar! vuzalle biyen?’ demek için Beyoğlu’nda adam aramak, Türkçe söylerken araya Fransızca sözler katmak, koltuğunun altında roman taşımak, israf ve sefahate, borç etmeye özenmek ve Türkçeyi edebiyatsız, kaba bir dil sayıp bu dilin cahili bilinmekle övünmek gibi alafrangalığın o zamanca ve belki hâlâ bile kural ve gereklerinden sayılan düşünce, davranış ve bilgide, kısacası ulusal geleneklerden olabildiğince sıyrılmak” bu tipin belli başlı marifetlerindendir. (S. 159-160).

ALAFRANGA ZÜPPELN TARHNE YOLCULUK Araba Sevdası’nın başkişisi Bihruz Bey bu alafranga züppe tipinin en süzülmüşüdür. Paşa babasının ölümüyle büyük bir servete konan az okumuş Bihruz Bey, dönemin modasına uyarak kendisine bir Fransızca hocası tutar, gösterişli bir araba alır, bir de süslü bir arma yaptırır. MB; yani Monsieur Bihruz. Vaktiyle babasının yerleştirdiği devlet dairesine arada bir uğrayan Bihruz Bey, zamanını daha çok berber veya terzide geçirir. Birçok kitap alır ancak hiçbirini okumaz. Şık giyinmek, gösterişli arabasıyla eğlence yerlerinde dolaşmak en büyük eğlencesidir. Yeni açılan Çamlıca Halk Bahçesi’ne gittiği bir gün tüm dünyası değişecek, hayalci ve romantik Bihruz Bey, gerçekte ahlakça düşkün bir kadın olduğunu bilmediği Periveş adlı bir kadına aşık olacak, babadan kalan tüm serveti de bu arada kar gibi eriyip gidecektir. Romanın 1889’da yazıldığını hatırlarsak, “Araba Sevdası”, bizi “alafranga züppe” tipinin tarihsel geçmişine götüren bir nitelik de taşıyor bugün. O zamandan bugüne birçok değişiklikler geçirerek gelen alafranga züppe tipi, bugün de var çünkü ve en çok da aydınlar arasında… (Konuyu haftaya da sürdüreceğiz).


18

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

Siyah Sardunyalar

Esrar Üzerine

Arzu Mimarl

Kar zleri Örttü

Nilgün imek, Yitik Ülke Yaynlar, 350 s.

Walter Benjamin, mge Kitabevi Yaynlar, Çev: Suat Kemal Ang, 204 s.

Nur Altnyldz Artun, Roysi Ojalvo, letiim Yaynevi, 319 s.

Kolektif, Krmz Kedi Yaynevi, 300 s.

Unutulmaz bir dramın romanı: “Siyah Sardunyalar”. Nilgün Şimşek o etkileyici hikâye kitabından sonra, şimdi de çok emek verildiği her haliyle belli olan bir romanla çıkıyor karşımıza. Burada insanın içine dokunan bir duygu tarihi nefes alıp veriyor. Sabırla işlenmiş bir dil, çarpıcı bir kurgu. “Son paralel, son nokta! Ne fark eder? Sözden dönmenin yükü her yerde aynı Şafak! Kötü biten bir kahramanlık oyunu, sıfırı tüketmiş anneler, babalar, telef olmuş çocuklar, çiçek bahçesinde uyuyan bir güzel, masal kahramanlarının derdine düştüğü rüyalarda. Rüyaları gerçek olsa. Gerçek bir zehir. Ne demişti? ‘Dürüstlük ve sevgi ne kadar yalnız kelimeler...”

Şiirin izlerini takip eden “bu sıra dışı ve büyüleyici metin”, “edineceği bilginin hatırına” “kontrollü bir uyuşturucu yolculuğu”na çıkan Walter Benjamin’in esrar ve diğer uyuşturucular üzerine tüm yazdıklarını bir araya getiriyor. “Gerçekten istisnai” bir çalışma olarak tanımlasa da, bu malzemenin çok az bölümü Benjamin hayattayken yayımlanmıştır. Bu kitabın gövdesi, 1927 ile 1934 yılları arasında Berlin’de, Marsilya’da ve İbiza’da gerçekleştirilen bir dizi uyuşturucu deneyi sırasında “ya da sonrasında” kaleme alınan Uyuşturucu Deneylerinin Tutanakları’ndan oluşmaktadır. Bu kayıtlar, esrarın etkisi altında Benjamin ve arkadaşları tarafından tutulan notlardır.

Bu derlemede, hayalle hakikatin arasında gidip gelerek, kurulmuş yapıları bozan, yeni dünyalar kuran Piranesi var. Bir gezginin düşsel kentlere pusulasız yolculuklarını anlatan Italo Calvino ile göçebeler için geçici, değişken, kurmaca kent temsilleri üreten Constant var. Onların kurguladığı sonsuz labirentler var. Babil Kulesi ile Yeni Babil var. Mimarlığın sabit anlatılarının yerine ötekiliği, başkalaşımı, kesintisiz bir oluş halini koyan Derrida var; Deleuze ve Guattari var. Mimarlığı düş imgeleri olarak gören sürrealistler; onu “hayatı dönüştürmenin bin yolu üzerine deney yapmanın aracı” haline getiren sitüasyonistler var. Bir nadire kabinesi, bir hafıza sarayı, bir özerklik abidesi, “erotik ıstırap katedrali” ile Kurt Schwitters var.

Üç öğe etrafında örülmüş tam yirmi öykü, yirmi farklı hikâye. Kimi uzun kimi kısa ama birbirine hiç benzemeyen bu öykülerin her biri sizi yazarının hayal gücüyle dokunmuş alışılmadık dünyalara, farklı olaylara, tuhaf insanlara götürecek. Kâh bir otobüste bir suça tanık olacaksınız kâh aşk yüzünden işlenen bir cinayete; kâh sevdiğinizi öldüreceksiniz kâh bir romanın içinde cinayet işleyip katil olacaksınız ya da çocuk katiller göreceksiniz. Fantastik dünyalara götüreni de var, çamlar altında romantik bir ortama da. Ama hepsinde kar yağıyor, hepsinde cinayet işleniyor, ister istemez. Eski bir yüzyılda geçeni de var, rüyalarda işleneni de bu cinayetlerin. Yağan karın romantikliğine ya da donduran soğuğa kanın kırmızısı karışıyor hep.

Hayatla Bütünlemek

Petrol Deil Toprak

lk Gece

Bulac Salaklk

Eckhart Tolle, Artemis Yaynlar, 184 s.

Vandana Shiva, Sinek Sekiz Yaynevi, Çev: Özge Olcay, 208 s.

Marc Levy, Can Yaynlar, Çev: Aykut Derman, 432 s.

Fevzi Demir, Phoenix Yaynevi, 168 s.

Dünü ve yarını unutup bugünde yaşayacaksınız... İçsel amacınız uyanmak. İşte bu kadar basit. Bu amacı gezegendeki bütün insanlarla paylaşıyorsunuz. İçsel amacınız, evrenin ve bütünün önemli bir parçası. Sizi siz yapan ve insanlığı birleştiren tek güç. Dışsal amacınız ise zamanla değişebilir. İnsandan insana farklılık gösterebilir. Dışsal amacınıza ulaşmanın temelinde içsel amacınızı bulmak ve onunla uyum içinde yaşamak yatar. Gerçek başarının sırrı budur.

“Petrol Değil Toprak”, ekoloji, feminizm ve küreselleşme hakkında en ilham verici metinleri kaleme alan Hintli yazar ve aktivist Vandana Shiva’nın en son eseri. Vandana Shiva, sürdürülebilir olmayan, indirmegeci ve mekanik dünya görüşünün bizi sürüklediği noktayı vurgularken, iklim, enerji ve gıdada yaşanan üçlü krize dikkat çekiyor. “Büyüme ve kalkınma ilüzyonuna kapılarak çıktığımız yolculuğun bir geleceği yok. Şu an çok kritik bir dönemeçteyiz: Yıkım, çözülme ve imha süreçlerinin böylece sürüp gitmesine izin verebilir ya da yaratıcı enerjilerimizle sistematik bir değişim yaratıp, insan türü olarak, gezegenin bir parçası olarak geleceğimizi yeniden kazanabiliriz. Artık uyanma vakti.”

On beş yıl sonra karşılaştılar... İki eski sevgili Keira ve Adrian. İkisi de ayrı yollardan aynı hedefe yürüyen iki biliminsanıydı. Evrenin bilinmeyenlerini keşfetmek, bilinenleri tersyüz ederek çok ötelere ulaşmak... Biri ilk güne, biri ilk insana... Uzun bir serüven başladı; ölüm, her adımda onların yolunu gözlüyordu... “Yaptığınız keşifleri açıklayacak olursanız, ilk gün, dördüncü dünya ülkelerinde yüz binlerce insan ölecek, ilk hafta içinde de üçüncü dünya ülkelerinde milyonlarca insan ölecek. Ertesi hafta, dünyanın göreceği en büyük göç dalgası başlayacak. Bir milyar aç insan, kendilerinde olmayana el koymak amacıyla kıtaları aşmak için denizlere açılacak. Herkes gelecek için ayırdığı birikimiyle günü kurtarmaya çalışacak. Beşinci hafta, ilk gece başlamış olacak.”

Bulaşıcı salaklık; zihinsel işlevlerde bozulmaya yol açan, hastanın ve hasta grubunun doğal ve kültürel çevre içinde yaşamını sürdürme ve geliştirme yeteneğinin azalması ve yitimiyle de sonuçlanabilen, kültürel temas yoluyla bulaşan, memetik kaynaklı ilerleyici bir zihin hastalığıdır. Çağımızda bu hastalık öncelikle insanlar tarafından biçimlendirilmiş ortamların ve yine insanlar tarafından çizilmiş sınırların içine yerleşmiş bulunmaktadır. Her türlü sınır çizme girişiminin doğasında bu hastalık etkenin rüşeym halinde bulunduğu tahmin edilmektedir. Salaklıktan korunmanın birinci kuralı birinci kural üzerine düşünmektir. Tarihçi Fevzi Demir cici, uslu ve edepli bir bilim, toplumbilim ve tarih yazımına ve anlatımına mizah yoluyla itiraz etmeye kalkışmış.


Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

28 ARALIK 2012 CUMA

19

Kaygl Yllar

Gazzali

Türkiye’de Milli ktisat

Prometheus

Salahi R. Sonyel, Remzi Kitabevi, 480 s.

Hasan Aydn, Bilim ve Gelecek Kitapl, 432 s.

Zafer Toprak, Doan Kitap, 800 s.

Carl Kerenyi, Pinhan Yaynclk, Çev: Tacbaht Türel, 176 s.

Osmanlı topraklarında üstünlük, etki ve çıkar sağlamak için yarışan ve çatışan yayılmacı devletler, Büyük Savaş’tan yenik çıkan İstanbul Hükümeti’ne Mondros Bırakışması’nı dayatmışlardı. Amaç Anadolu’nun işgali ve Türklerin geldikleri bölgeye, Orta Asya’ya sürülmesiydi. Sevr Antlaşması’yla ise can çekişen Osmanlı Devleti’ne son darbenin vurulması planlanmıştı. Ancak Türk ulusal güçleri, korkunç bir tehdit oluşturan bu oldubittiye karşı halkı coşturarak direnişi başlatacaktı. Anadolu’da yaşanan bu kaygılı yılları, gizli İngiliz belgelerine dayanarak ele alan Salâhi Sonyel’in yeni araştırması, yakın tarihimize ışık tutuyor.

Kitap birbiriyle ilintili üç temel amacı gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bunlardan ilki, Gazzâlî’nin Tanrı’ya, Tanrı-evren ilişkisine, insana ve topluma yönelik düşüncelerini geliştirirken kullandığı argümanlarını bilgikuramsal ve varlıkbilimsel temelleri ışığında ortaya koymaktır. İkincisi, klasik dönem İslam düşüncesine nüfuz ederek, Tanrı’ya, insana, topluma ve bir bütün olarak evrene ilişkin temel düşünsel çerçevenin görülmesine analitik bir katkı sağlamaktır. Üçüncü amaç ise, Gazzâlî’de en sistematik ifadesini bulan, klasik İslam düşüncesinin günümüze yansıyan yönlerinin izlerini sürmektir. Bu çaba, İslam düşünürlerinin moderne yönelirken takındıkları tavrın tarihsel kökenlerini görme açısından oldukça hayatidir.

Türkiye tarihinin kırılma noktalarından biri olan II. Meşrutiyet (1908) ekonomik ve toplumsal birçok değişim ve dönüşüme sahne oldu. İttihat ve Terakki yönetimi iktisadi ve toplumsal alanda aktif rol oynadı. Milli iktisat, hem Müslüman bir orta sınıfın yaratılması, hem de savaş ekonomisi içinde ülkenin iaşe sorununu, para politikasını, sanayileşmesini çözmeye yönelik bir çözüm olarak gündeme geldi. Zafer Toprak, bu kapsamlı çalışmasında dönemin iktisat politikasını, birincil el kaynaklarla ve ayrıntıyla ele alıyor. Osmanlı’nın son döneminde bankacılık, para politikası, millî şirketler, kapitülasyonlar gibi temel konular çerçevesinde dönemin iktisat tarihini inceliyor. Basında çıkan tartışmalarda zamanın ruhunu ortaya koyuyor.

Eski Yunanlar için Prometheus’un salıveriliş miti ilkel bir varoluş yasasını ve insanoğlunun kaderini yansıtmaktadır. Carl Kerenyi, Prometheus’un öyküsünü ve bu bağlamda ilk işlevini ortaya koymaya çalıştığı mit yaratımı sürecini incelemekte; ilk olarak Yunan imgeleminde sonra da Batı geleneğinin romantik şiirinde bu ilkel öykünün nasıl evrensel bir kader anlayışıyla donatıldığını bulma arayışındadır. Kerenyi, bu evrim geçiren mitin eski Yunan’da Hesiodos ve Aischylos’tan başlayarak Batı destan geleneğinde nasıl işlendiğini görmek için Goethe ve Shelley’e kadar izini sürmekte, daha sonra miti insan cüretkârlığının bir arketipi olarak Jungçu psikoloji perspektifinden ele almaktadır.

Dünyay Deviren Kentler

Osmanl Sosyalist Frkas ve tirakçi Hilmi

Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktn Yönde Olurum

Bir Ses Böler Geceyi Çplak Ayaklyd Gece

Korkut Köseolu, nsancl Yaynlar, 152 s.

Hamit Erdem, Sel Yaynlar, 342 s.

Kolektif, Yap Kredi Yaynlar, 120 s.

Ahmet Ümit, Everest Yaynlar, 376 s.

Bu yapıtta okuyacağınız “Edebiyat ve İnsan” adlı yazısının bir yerinde şöyle der, Korkut Köseoğlu. “Burjuvazi, bireyi koruma yalanıyla insanı iyice insansızlaştırdı”. Doğru bir saptamadır bu. Ama ben bu saptamayı değil de, bu doğruyu görebilmeyi önemsiyorum. Korkut Köseoğlu doğruyu görebilen gerçekçi bir yazardır. Böyle dönemlerde gerçekçiliğe, ekmek kadar, su kadar, gereksinmemiz var. Korkut Köseoğlu, bu yapıtıyla gerçekçiliği gösteriyor. Gerçekçiliğin elini tutuyor, bir anlamda sizin, insanın elini tutuyor. Yalnız değilsiniz. Ben varım, biz varız.

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in hemen öncesinde kurulan ilk sosyalist partiler, Osmanlı Sosyalist Fırkası ve ardından aynı çevrenin kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası’dır. Bu partiler, 1910-1922 yılları arasında İstanbul’da faaliyet göstermiş; dönemin bütün ideolojik ve siyasi rüzgârlarından etkilenmiş, hem İttihatçı diktatörlüğüne direnmiş hem de işgal ordularının denetimindeki İstanbul’da sosyalizmin “Osmanlı amele sınıfıyla” buluşmasına öncülük etmiş özgürlükçü hareketlerdir. Bu araştırma, Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Türkiye Sosyalist Fırkası’nın var olduğu tarihsel dönem içinde; hareketin faaliyetlerini, programlarını, diğer partilerle ilişkilerini o günün belgelerine başvurarak ele almaktadır.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan “Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum” kitabı ve bu kitapla birlikte verilen CD, Özdemir Asaf’ın kızı Seda Arun’un babasının sesini kaydettiği kayıtlarından oluşuyor. Bu kayıtlarda Özdemir Asaf’ın kendi sesinden dinleyeceğimiz şiirleri ve bir de İstanbul Radyosu’nda yapılan röportajı bulunuyor. Kitabın önsözlerinden birini yazan gazeteci Doğan Hızlan ise kitap ve şairin ses kayıtlarının bulunduğu CD için “Şimdiye kadar birçok şiiri, şairin kendi sesinden dinlediyseniz, Özdemir Asaf’ın ne kadar iyi bir şiir seslendiricisi, okuyucusu olduğunu anlayacak ve onun şiirlerine, sesine bir kere daha hayran kalıp, ayrı bir gözle değerlendireceksiniz” yorumunu yapıyor.

Dolunayın ışığında bir köy mezarlığı... Mezarlığın duvarına çarpan bir cip. Issız köyün ortasında kocaman bir cem evi. Konuğunu yitirmiş bir mezar. Cem töreninde arınmayı bekleyen bir ölü. Bu olanların sessiz tanığı, bir araştırma görevlisi. Yıkılan idealleriyle, sürüp giden yaşamı arasında sıkışıp kalmış bir adam. Alevi inancına farklı bir bakış. Mistik bir gerilim romanı... Ülkenin en kararlı, en özverili, en iyimser çocukları. Sert, acımasız, zalim günler. Zor günlere inat gülümsemelerini korumaya çalışan gençler. Demokrasi ateşini, diktatörlüğün en karanlık döneminde yakmaya çalışanların serüveni. 12 Eylül darbesine direnen insanların gerçek yaşamlarından çarpıcı öyküler.


20

28 ARALIK 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Boy ölçme taşı “Her hikâyenin bir resmi olduuna ve her resmin bir dili olduuna inanyorsan aramza katlmalsn” sloganyla balatt resim ve öykü atölyesinde, 6-12 ya aras çocuklara çizgiler ile öyküler arasnda ba kurmay öretiyor Simla Sunay İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com “Çocuk çocukken Kollarını sallayarak yürürdü Derenin ırmak olmasını isterdi Irmağın da sel Ve su birikintisinin de deniz olmasını Çocuk çocukken Çocuk olduğunu bilmezdi Bağdaş kurup otururdu Sonra koşmaya başlardı Saçının bir tutamı hiç yatmazdı Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi” Peter Handke - Çocukluk Şarkısı

Remzi Kitabevi’nden kocaman bir kitap var elimde bu hafta. Kitabın yazarı Simla Sunay, 1976’da İstanbul’da doğmuş. Babasının mesleği gereği Anadolu’yu gezerek büyümüş. Öğrenimine Erzurum’da başlayıp, İstanbul’da devam etmiş. 1995 yılında ilk çocuk öyküleri yayımlanmaya başlamış. Ardından 2006 yılında benim de çok sevdiğim “Güneşten Sarı Baldan Tatlı” adlı çocuk romanını yazmış. Remzi Kitabevi’ndeki biyografisinde yazarın anneannesinin hâlâ bu kitabın bir yemek kitabı olduğunu zannettiği yazıyor. Varlık, Kırmızı Fare, İyi Kitap gibi dergilerde öyküleri ve kitap tanıtımları yayımlanan yazar, şu an Remzi Kitap gazetesinde “Güneşli Kütüphane” adlı çocuk sayfasını hazırlıyor. Asıl mesleği mimarlık olduğu için, çocuklara kent ve çevre bilinci aşılamak amacıyla birçok proje hazırlamış. Elimdeki kitaptan başka, “Dağ Kaşındı”, “Yürüyen Çınar”, “Kafrika’nın Gölgeleri” gibi ilginç konulara ve kurgulara sahip kitapları var Simla Sunay’ın. KM BU ÇEME? Çizimleri Reha Barış’a ait olan “Çeşme ve Rüzgâr”ın konusuna gelince; kahramanımız Rüzgâr, küçüklüğünden beri mahallenin orta yerindeki lahana başlı çeşmeyi “boy ölçme taşı” zannederken, bu tarihi çeşme “yorulunca yaslanma taşı”, “ayakkabı bağcığı bağlama taşı”, “poz verme taşı” gibi hallere giriyor. Farklı görevlerde rol alırken aslında her insana farklı şeyler anımsatıyor, çeşmeye bakan herkes, bir zamanlar bu çeşmeyle paylaştıkları anları hatırlıyor. Rüzgar’ın dedesi, arkadaşlarıyla oynadıktan sonra yüzünü yıkadığı, babası çift kale maçtan sonra kana kana su içtiği, babaannesi kömür taşırken kararan ellerini yıkadığı, çiçekçi amca küçükken babasıyla çiçek kovalarına su doldurduğu çeşme olarak anım-

sıyor onu. Herkes için özel olsa da Rüzgâr için yeri bambaşka. Rüyalarına kadar giren bu çeşme onun için aslında bir “boy ölçme taşı”, yani Rüzgâr’la birlikte adım adım o da büyüyor. Ve bir gün Rüzgâr’ın gökyüzüne uzaması gibi, çeşme de gökyüzünün derinliklerine yükselip gidiyor. “Her hikâyenin bir resmi olduğuna ve her resmin bir dili olduğuna inanıyorsan aramıza katılmalısın” sloganıyla başlattığı resim ve öykü atölyesinde, 6-12 yaş arası çocuklara çizgiler ile öyküler arasında bağ kurmayı öğretiyormuş Simla Sunay. Atölyesinin internet sitesinde programları hakkında detayları bulabilirsiniz. Ben birbirinden güzel çocukların fotoğraflarına bakmaya doyamadım. Kullandıkları malzemeleri sıralarken kullanmadıkları malzeme olarak silgiyi göstermiş yazar. “Silgi çocuğu yaratıcılıktan uzaklaştırıyor” diyor. Atölyede her hafta farklı bir etkinlik düzenliyorlar, öyküler, minyatürler, çizimler, yerli ve yabancı ressamlarla ilgili araştırmalar, heykeller, eşya tasarımları, kent mimarisi gibi bir sürü farklı çalışma. Bu atölyeye katılan güzelcecik çocukların yazdığı öykülerden çok hoşuma giden bir tanesi:

SNEK VE YALI MUCT DEDE “Bir zamanlar bir dede varmış ve etrafında sürekli aynı sinek dolaşırmış. O sinek öyle inatçıymış ki dedeyi geceleri hiç uyutmazmış. Bir gün dede arabasıyla dolaşırken bu sorun ile ilgili aklına bir çözüm gelmiş. Sineğin en hoşlanmadığı şey alkış sesiymiş. Bunu bilen dede kendisi sürekli alkışlamaktan yorulduğu için ellerini çırpabilen bir robot icat etmiş. İnatçı sinek geceleri robot yüzünden gerçekten kaçışıp duruyor dedeye yaklaşamıyormuş. Ne var ki mucit dede bu sefer de alkış sesinden geceleri uyuyamaz olmuş. Buna bir çare bulmak için sadece sineklerin duyabileceği alkış sesleri çıkarabilen yeni küçük bir robot yapmış. Gerçekten de işe yaramış. Sinek gelmez olmuş. Derken bu icadı çok ilgi görmüş. Dede, zamanla herkesin tanıdığı bir mucit olmuş. Gündüzleri kapısı insan kaynıyormuş. Ancak bu sefer de yaşlı mucit dede geceleri sessizlikte uyuyamaz olmuş.” Yazanlar: Kuzgun (7), Emek (7), Zeynep (8), Simge (8) (Çeşme ve Rüzgâr, Simla Sunay, Remzi Kitabevi, 40 s.)

ÇOCUK - GENÇ

Gölgelerin Hükümdar Vampirler diyarındaki nefes kesici macera tüm hızıyla devam ediyor! Korku edebiyatının büyük ustası Darren Shan’ın “Saga” olarak adlandırdığı on iki kitaplık vampir serisinin sabırsızlıkla beklenen on birinci kitabı “Gölgelerin Hükümdarı” raflardaki yerini alıyor. Tüm dünyada milyonlarca hayranı bulunan, onlarca farklı dile çevrilen ve 2009 yılında beyazperdeye uyarlanarak tüm dikkatleri üzerine çeken “Ucubeler Sirki” serisinin on birinci kitabıyla büyük finale sadece bir adım kala, tüyler ürpertici yepyeni bir serüven, dizinin ritmini doruk noktasına taşıyor. Darren Shan, Tudem Darren Shan sıradan bir öğrenciydi; ta Yaynlar, Çev: Arif Cem ki yakın arkadaşı Steve’le birlikte Ucubeler Ünver, 184 s. Sirki’ne gidip orada bir vampirle karşılaşana kadar... Hayatları sonsuza dek değişecekti çünkü aynı gece Darren, “karanlığın çocuğu” olarak yeniden doğmuştu... Serinin ilk altı kitabı, Darren’ın Vampir Prensi’ne dönüşmeden önceki hayatından kesitler sunarken, dizinin diğer kitapları ise bir prens olan Darren’ın hayatla ve Vampanez Lordu’yla olan amansız mücadelesini anlatıyor. Darren Shan yıllar sonra evine dönüyor; dünyası da cehenneme... Eski düşmanlar pusuda bekliyor. Zaman hesaplaşma zamanı. Kaderinin onu yok edeceği kesin gibi; Gölgelerin Hükümdarı ise dünyayı mahvetmeye geliyor... Gölgelerin Hükümdarı dünyayı cehenneme çevirmek için kollarını sıvadı...Gölgelerin Hükümdarı’nın gazabından artık kimse kurtulamayacak! Zaman hesaplaşma zamanı: Kaderi, Darren’ı yok edebilir mi? Kız kardeşi Annie’nin oğlu Darius aslında kim? Darren Shan, Vampenez Lordu’nun alçakça tuzaklarından hem kendini hem geleceği kurtarabilecek mi?.. Heyecan dolu bir maceraya hazır olun! Vampir Prensi Darren Shan’ı dehşet dolu bir dünyada ölümcül bir sınav daha bekliyor.

Son Çocuklar Çocuklara kıymayın efendiler! Yolculuk her zamanki gibi başladı. Gökyüzü berraktı, muhteşem bir yaz havası… Her şey yolunda derken, önce bir alev topunu andıran bir ışık ve ardından gelen fırtına ile herkesin hayatı birdenbire, saniyeler içinde değişti.Gördüklerinin bir atom bombası olduğunu anlamaları uzun sürmedi. Lakin peşi sıra kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini asla bilmiyorlardı. Açlıkla, yoksunlukla ve hepsinden önemlisi radyoaktif zehirlenme ile mücadele ettiler. Her şeye rağmen güçlü olmalıydılar. “Son Çocuklar” anlayış, hoşgörü, barış içinde yaşayan bir nesil yetiştirmenin erdemi üzerine, çocuk edebiyatının modern klasikleri arasında yer alan bir roman...

Gudrun Pausewang, Çizmeli Kedi Yaynevi, 184 s.

Kayp ey ALMA ve Hugo ödüllü yazar Shaun Tan’ın “Kayıp Şey” kitabı, kendini arayan bir çocuğun hikâyesi... Bir gün isimsiz bir çocuk sahilde şişe kapağı toplarken tuhaf görünüşlü bir yaratıkla karşılaşır. Çocuk gündelik hayatta kimsenin önemsemediği ve hatta farkına bile varmadığı bu “kayıp” yaratığın nereye ait olduğunu bulmaya çalışır... Pek çok ülkede yayımlanan ve çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çeken bu başyapıt en temel felsefi sorulardan birini soruyor: Biz kimiz ve bu dünyada ait olduğumuz bir yer var mı?

Shaun Tan, thaki Yaynlar, Çev: Sinan Okan, 32 s.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

28 ARALIK 2012 CUMA

21

Mehmet Akif kitapları Milli air Mehmet Akif’i anlamak için, onun en yakn arkadalar ve aratrmaclarn eserlerini mutlaka okumak gerekiyor. Mithat Cemal Kuntay, Eref Edip, Hasan Basri Çantay ve Zeki Sarhan’n eserleri bunlardan birkaç... ERCAN DOLAPÇI

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u, 27 Aralık 1936 günü İstanbul’da kaybettik. 63 yaşındaydı. Hep de o yaşta ölmek istiyordu. Çünkü Peygamberimiz de o yaşta ölmüştü... Dindardı ama asla gerici değildi. Vatanseverdi. Çanakkale ve İstiklâl Marşları bir destandır. Onlar gerçekten bir daha yazılmaz. Zaten İstiklâl Marşı’nı “milletin malıdır” diyerek Safahat adlı eserine almamıştır. İstanbul’un miskin havasından, Ankara’nın direnişçi havasına sığınarak kurtulmuştur. İşgale ilk bayrak açanlardandır. Eylemcidir. Anadolu’yu gezip halkı Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında toplamaya çalışmıştır. Yaptığı konuşmalarla heyecan yaratmıştır. Kastamonu konuşması muazzamdır. “Bolşeviklerle ittifakı” bile dile getirmiştir. Sade yaşamı vardı. 1922’deki zaferden sonra İstanbul’a sessizce gelmiş ve Mısır’a da sessizce gitmiştir. 1936’da geldiğinde ise -o da biliyordu ki- vatan toprağına ölmeye gelmişti. “Biraz daha kalsaydım delirecektim” sözleriyle her şeyi anlatmıştır. Biz de “keşke hiç getmeseydi de, çok istediği ‘devrimin de marşını’ yazsaydı!” diyoruz... SYAN BAYRAINI LK AÇANLARDANDI Bir yarısı Arnavut, bir yarısı da Kırım Türkü bir ailenin çocuğu olarak İstanbul Fatih’te dünyaya geldi. Dini semtin mistizmiyle büyüdü, ancak akılcılıktan da uzaklaşmadı. Baytar Mektebi’ni bitirdi. Pasteur’un resmini öpüp yatanlardandı. Bilime de inanmıştı. Devrimci bir ruha sahipti. Edirne’de Talat Paşa’yla tanıştı. İttihatçı oldu. Abdülhamit ve Vahdettin’den nefret etti. Mustafa Kemal Paşa’nın yanına geldiğinde kendini buldu. Tarihe mal olan eyleme öncülük yapanlardandı. Mısır’da tam manasıyla “gönüllü sürgün” hayatı yaşadı. Onu kimse göndermemişti. 1925’in havasından ürkmüştü... Çünkü dergisi kapanmış; arkadaşı Eşref Edip tutuklanmıştı. Orada hem sağlığını hem de sanatını kaybetti desek yanlış olmaz. Kur’an çevirisiyle uğraştı; onu da teslim etmeden öldü. Onunla harcanan vaktini şiire adasaydı nice güzel şiirlere imza atardı.

BU KTAPLAR OKUNMADAN AKF ANLAILMAZ Bu hafta istedik ki Mehmet Akif meraklılarına, onu en iyi anlatan kitapları tanıtalım. Birincisi hemen ardından yazılan; 35 yıllık arkadaşı şair Mithat Cemal’in

GERCLER NASIL KOVDU Hasan Basri Bey’e göre Akif’in en büyük düşmanı riyakârlık ve din adına yapılan maskaralıklardır. Ankara’da iken bir gün “Cemiyet-i Diniye” namı altında bir teşekkül kurmak isteyenlerden birisi, fakirhanesinin kapısını çalar. O, bu teklifi duyar duymaz yerinden fırlar ve “Anadolu’da da bir 31 Mart mı çıkartmak istiyorsunuz? Böyle bir teşebbüs halinde karşınızda evvela Akif’i bulursunuz! Haydi defol şuradan!” der. (Çantay, s.40) (Âkifnâme, Hasan Basri Çantay, Erguvan Yayınları, İstanbul, 2008, 510 sayfa)

Mehmet Akif yazar ve air arkadalar ile yemekte...

“Mehmet Akif” isimli kitabı. Semih Lütfi Kitabevi tarafından 1939 yılında basılmış. (Sanırım yeni baskısı da yapıldı.) Harika bir kitap. Akif’i çok iyi anlatıyor. İkinci kitabımız Akif’in arkadaşı Hasan Basri Çantay’ın 1966 yılında basılan “Akifnâme (Mehmed Âkif)” isimli kitabı. Bu eser Erguvan Yayınevi tarafından 2008 yılında tekrar basıldı. Yine Akif’in arkadaşı Eşref Edip’in yazdığı “Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları” isimli kitap. Bu da Beyan Yayınları tarafından 2010 yılında Fahrettin Gün’ün hazırlamasıyla basıldı. Akif üzerine en iyi araştırma eser ise hiç kuşkusuz değerli araştırmacı Zeki Sarıhan’ın “Mehmet Akif” isimli Kaynak Yayınları’ndan 1996 yılında çıkan kitabı. Son eserimiz ise Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi tarafından hazırlanan “Mehmet Akif Ersoy’un Aile Mektupları” isimli eser. İsminden de anlaşılığı gibi, bugüne kadar bilinmeyen mektupları gün yüzüne çıktı. İçinde çok ilginç bilgiler var. Akif’in Mısır’daki günlerini aydınlatıyor. Eseri Dr. Nihat Karaer hazırlamış ve 2010 yılında basmış. Tabi ünlü eseri “Safahat”. Bunu da bir çok yayınevi bastı basıyor... Kitaplardan önemli satırlar:

ÖLECEKSEK BRLKTE ÖLELM Ankara’da Burdur vekili iken bir ara bakanlık teklifi edilir. O ise “daha fazla üs-

tüme gelmeyin bunu da bırakırım” diyerek geri çevirir. Halkçı karakterli Mehmet Akif, Ankara’nın soğuğunda üstüne giyecek bir paltosu bile yokken Milli Marş yarışmasına para ödülü nedeniyle katılmaz. Zorla ikna edilir ve bir çırpıda marşı yazar. Verilen ödülü ise yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere açılan Darülmesai’ye verir. Can yoldaşı Hasan Basri Bey’in kitapta aktardığına göre, Yunan ordusu Ankara kapılarına dayandığında istifini hiç bozmaz ve etrafına hep moral verir. Ailesini birçok kişi gibi Kayseri’ye gönderir ancak oğlu Emin’i ise yanında alıkoyar. “Öleceksek birlikte ölelim” der.

TOPLUMCU AKF Hasan Basri, Akif’in karakterini ise şu satırlarla anlatıyor: “Akif hayatında bir kere bile kendisini düşünmedi, hep cemiyeti için yaşadı, insaniyet ve milleti için yaşadı. Şiirlerini de bu doğrultuda yazdı. Onun en çok sinirlendiği şey vatan, millet gibi mukaddesatına sövmekten ibarettir. Bu sahada affı yoktur. Müthiş bir kış günündeyiz. Akif’i kır bir ceketle görüyoruz. Üşüyor. Hissettirmemeye çalışıyor. Tahkik ettim; paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş!”

ÇIKARDII DERG RUSYA’YI RAHATSIZ ETT Meşruti Devrim sonrası Mehmet Akif Bey de arkadaşı Eşref Edip Bey’le birlikte Sırat-ı Müstakim isimli haftalık dergiyi 27 Ağustos 1908 günü çıkardı. Akif başyazardı. Dönemim önemli isimleri de yazılar yazmaya başladı. Dergi siyasi dedikodudan çok, ilmi yazılara yer veriyordu. Akif de ilk nüshasında “Fatih Camii” isimli şiirini yayımladı. Büyük ilgi gören dergi Rusya’ya bile gönderildi. Çarlık Rusyası, Türkler üzerindeki etkisinden rahatsız oldu ve derginin girişini yasakladı. Akif’in dergisi, ünlü Türkçüler Yusuf Akçura, Gaspıralı İsmail, Ayaz İshaki ve Ağaoğlu Ahmet Beylerin ilgisini çekiyor; onların gönderdikleri yazıları da yayımlıyordu. İstanbul’a geldiklerinde de Akif’in yanından ayrılmadılar... (Eşref Edip, Mehmet Akif, Beyan Yayınları, 2010, s.65, 110, 120, 123)

31 MART HADSESNDE DERGS KAPANDI İlginçtir özgürlük havasında çıkan dergi, “31 Mart” 1909 irtica hadisesinde İstanbul’un yakılıp yıkılması sırasında baskına uğradı. Ancak 3 Mayıs 1909 günü tekrar yayımlana bildi. Bu sayıda irticai eylem hakkında uzun bir yazı yayımlandı. Meşruti devrim savunuldu. Akif’in dergisi daha sonra ismini Sebülürreşad olarak değiştirdi ve uzun yıllar bu isimle yayınına devam etti. Mütareke yıllarında Milli Mücadele’nin sesi oldu. İstanbul’un havası çekilmez olunca da 10 Nisan 1920 günü oğlu Emin’i de yanına alarak Ankara’nın yolunu tuttu. Mustafa Kemal Meclis kapısında “İman cephemizi kuvvetlendirdiniz” diyerek karşıladı. (Eşref Edip, s.67)


22

Aydınlık KİTAP

28 ARALIK 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? Sıradan olmayan bir iş yaptığında, şeylerin her günkü görünüşü biraz değişebilir. Şeyler sana daha önce olduğundan farklı görünebilir. Ben bu tecrübeyi yaşadım. Ama görünüşün seni aldatmasına izin verme. Her zaman sadece tek bir gerçeklik vardır.

a) Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma b) Yukio Mişima - Yaz Ortasında Ölüm c) Cuniçiro Tanizaki - Anahtar d) Haruki Murakami - 1Q84 e) Pai Kit Fai - Cariyenin Kızı

2

Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?

a) Tahsin Yücel - Peygamberin Son Beş Günü b) İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası c) Amin Maalouf - Doğunun Limanları d) Kemal Tahir - Kurt Kanunu e) Nabizade Nazım - Karabibik

3

Tanrı’nın huzurunda kurumuş bir çeşme, delik bir kova gibi duruyorum. Kaç defa kendimi yerlere atıp başının üstündeki göğün tunç gibi kaskatı durduğu ve toprakların susuzluktan çatladığı zamanlar yağmur isteyen bir çiftçi gibi Tanrı’ya bana gözyaşı vermesi için yalvardım.

a) Goethe - Genç Werther’in Acıları b) Stephen Zweig - Satranç c) Tolstoy - Savaş ve Barış d) Alexandre Dumas - Monte Cristo Kontu e) Dostoyevski - Beyaz Geceler

Bu haftann doru yantlar:

1-(d) 2-(b) 3-(a)

1

BULMACA SOLDAN SAA 1. Resimdeki yazar - Peru’nun plakas 2. ehzade eitmeni - Kiloamper (ksa) - Serbestlikten yana olan 3. Verme, ödeme - “Art” kart - Galyum’un simgesi - Burun 4. Danma kurulu - “... Farrow” (aktris) - Fizik kondisyonu iyiletirmeyi amaçlayan etkinlikler 5. Yücelme, yüksek bir dereceye ulama Hava basnc birimi - Saç olmayan 6. Vilayet - Sorumluluk - Bilinen en eski atalardan yaayan torunlara kadar aile sras 7. San Marino’nun plakas - Bir haber ajans Numara (ksa) - Bir bilgiyi temsil eden semboller sistemi 8. Tanzanya’nn plakas - Mezopotamya panteonunda tüm

tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs Germanyum’un simgesi 9. Erba sralamasnn ilk basama - Milimetre (ksa) 10. Koucu devekuu - Yunan mitolojisinde “bar tanrças” 11. Dar ve kalnca kesilmi tahta - Kuruntuya düürme Bir bulunma hali eki - Yabanc 12. lkel bir silah - Yanllk - Trnak boyas - Baklk salamak için vücuda verilen, ilgili hastaln mikrobuyla hazrlanm eriyik, telkih 13. Mahalle (ksa) - Tantal’n simgesi - “... Güler” (fotorafç) Stanislaw Lem'in bir eseri 14. eytani, ifritçe niyet, kötü düünce - Haber veren, haberci 15. Bir kimsenin ölümünden sonra yaplmasn istedii ey -

Sanca, yelkeni ya da sereni aa alma Berkelyum’un simgesi YUKARIDAN AAIYA 1. Büyük süzgeç, kevgir - Resimdeki yazarn bir eseri 2. Motor güç birimi - Düzgün konuan “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) 3. Eyere altrlmam binek hayvan - badethane, tapnak Özgü, mahsus 4. Sodyum’un simgesi - Erdemleri bakmndan çok büyük Açgözlülük - Çok eski ve bilinmeyen bir tarihi anlatan bir söz 5. Ürdün Bat eria’da 1967’den beri srai igali altnda olan kent Bir iaret sfat - “Ouz ...” (yazar) 6. Eski bir arlk ölçüsü birimi - Çocuk bakcs kadn Çabucak gönderme, acele yollama 7. Dogma, inak - Berilyum’un simgesi - Bir gayret ünlemi Msr’n plakas 8. Dolayl anlatm - Bir binek hayvan 9. Arnavutluk’un plakas - Kar ile kocadan her biri - nci Aral'n “Orhan Kemal Roman Ödülü”ne layk görülmü kitab 10. Letonya’nn bakenti - Tövbe etme - Avrupa resim sanatnda günlük yaam, ev yaamn, festivalleri ya da içki sahnelerin betimleyen yaptlara verilen ad 11. Göçebelerin konaklad yer - Genetik olarak birbirinin ayn olan canllar - Fikir, düünce - Gezegenimizin uydusu 12. Bir balaç - Sada - Hac mevsiminin dnda Kabe’yi ve Mekke’ nin mübarek yerlerini ziyaret etme Yünden dövülerek yaplan kaba ve kaln kuma 13. Oyuncunun, sözü karsndakine brakrken söyledii son söz - Kuzu sesi - Baya, sradan 14. Üzerine not, tantma katlar, vb. tutturmak için hazrlanan levha - Ta silindir -Sevinç 15. Michael Haneke tarafndan filme alnm “Piyanist” adl eserin Avusturyal yazar

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


2012 12 27aralikkitapeki  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you