Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

35 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 1202

26 Ekim 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 35

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Aşkın Hünkârı Hacı Bektaş Veli

Türkiye’nin ilk bilgisayar korsanı Tamer Şahin anlattı...

Sanal âlemin getirisi “hacker”lık

Eco ile günümüz toplumlarına ve siyasete dair

Aklın uykusu canavarlar

Türk Korsanları ve Osmanlı’nın Akdeniz’e çıkışı

Zamanı büken adam


Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Nikos Kazancakis

s. 4

Umberto Eco ile günümüz toplumlarına ve siyasete dair

s. 5

Türk korsanları ve Osmanlı’nın Akdeniz’e çıkışı

s. 6

Aklın uykusu canavarlar yaratır

s. 7

15-16 Haziran’ı anlamak

s. 8

Güney Afrika’yı bir de böyle okuyun

s. 9

Komünizmi gökyüzünde aramak

s. 10

Zaman, değiştirir...

s. 11

Kapak: Tamer Şahin anlattı: Sanal dünyanın getirisi “Hacker”lık

s. 14-15

İç seslerin şairi: Behçet Aysan

s. 16

Tanpınar’ı solculardan kurtarma ve koruma çabası sürüyor

s. 17

Yeni Çıkanlar

s. 18-19

Çocuk: Zamanı büken adam

s. 20

Sahaf: Atatürk’ün Genel Sekreteri’nin anıları s. 21 Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

İyi bayramlar! Bu hafta kapak dosyamızı “hackerlık” konusuna ayırdık. Özellikle Redhack grubuna dava açılmasıyla beraber hackerlık meselesinin tartışıldığı bir ortamda Tamer Şahin’in kitabı yayımlandı. Şahin’le yaptığımız söyleşide konuyla ilgili çarpıcı ayrıntılar var. İlginizi çekeceğini umuyoruz. Söyleşi boyunca çok sayıda İngilizce sözcük kullandık; yine giriş yazısında İngilizce ifadeler var. Aydınlık okurları bilir. Türkçemizi doğru kullanmak gazetemizin üstlendiği görevlerden biridir. Fakat mevzubahis bilgisayar olunca ister istemez dilimizde karşılık bulmayan ya da henüz karşılığı olmayan kelimeler kullanılıyor. Bu konuda okurumuzun anlayışına sığınıyoruz. *** Bu yıl Cumhuriyet Bayramı ile Kurban Bayramı aynı döneme denk geldi. Kardeş Suriye’de ve tüm Ortadoğu’da yaşanan zulüm her ne kadar buruk bir bayram geçirmemize neden olsa da Cumhuriyet Bayramı ile son bulacak bayram günleri geleceğe umutla bakmamıza sebep olacak. Kitap ekimiz baskıya girerken Ankara’da ve tüm Türkiye’de hazırlıklar devam ediyordu. Heyecanı kitap ekimizin çalışma odalarına doldu. *** Koyunlar keçiler ve koçlar için Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı Bu barış var ya, bu barış Cephedekiler için o kadar barış Can Yücel’in “Bayramlık” şiiriyle veda edelim. Haftaya görüşmek dileğiyle. Bol kitaplı bayramlar...

ÖneriYorum 1)

2)

RENAN BİLEK

. KITA P

3)

Mustafa Kemal ve Selanik Yaşamı, Hristos K. Hristodulu (Telos İnternational) Çağdaş Türkiye düşüncesinin ilham kaynağı olan Selanik’teki hayat ve Selanik’in Mustafa Kemal’deki etkileri üzerine, değerli Yunan yazar Hristodulu’nun zevkle okunan bir eseri olduğu için Marx’ı Anlamak, Jon Elster (Liberte Yayınları) Tüm dünyadaki yoğun neoliberal baskılara rağmen (belki de özellikle bu yüzden), yeniden ve yeniden Marx’ı ve Marksizmi gözden geçirmek amacıyla, akademik bazlı bir okuma için Yalan, Tahsin Yücel (Can Yayınları) Ustanın keyifli kaleminde, günümüzde yoğunluğu-

Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

nu daha da fazla hissettiğimiz “yalan” üzerine bir roman olduğu için

4)

Arap Baharı Aldatmacası, Alper Birdal/Yiğit Günay (Yazılama Yayınevi) Arap ülkelerindeki hareketliliği birer demokratik devrim gibi algılatmaya çalışanlara karşın, emperyalizmin “bahar” yalanını teşhir etmekteki başarılı çabası için

5)

Dörtlükler, Ömer Hayyam (Türkiye İş Bankası Yayınları) Fazıl Say’a açılan, akıl ve izan dışı, trajikomik “İslam’a Hakaret” davasıyla yeniden akıllara düşen Ömer Hayyam’ı, kendi dizeleriyle anlamak için

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com

Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

Nikos Kazancakis (18 ŞUBAT 1883- 26 EKİM 1957)

Aşkın Hünkârı Hacı Bektaş Veli “Akn Hünkâr Hac Bekta Veli / ahdiz” kitabnda çana damgasn vuran, ortamn yaanlabilir duruma getirmek için çözümler üreten, araylar içerisine giren, koullar toplumun yarar dorultusunda deitirmek için zorlayan birisini bulacaksnz DENİZ TOPRAK deniztoprak20@gmail.com

Kazancakis’in en ünlü eseri “Zorba”dr. Eser, 1964 ylnda filme aktarlm ve Kazancakis’in ününü daha da arttrmtr Ünlü Yunan yazar, şair ve siyasetçi Nikos Kazancakis 1883 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Girit’in Kandiye şehrinde doğdu. Doğduğu dönemde adada bağımsızlık için ayaklanmalar yaşanmaktaydı. Eğitimi hakkında net bilgi olmasa da 1902 yılında Atina’da hukuk eğitimini bitirdikten sonra 1907 yılında felsefe çalışmalarını yürütmek üzere Paris’e gitti ve Henri Bergson’la çalışma imkanı oldu. Balkan Savaşları çıkınca orduya katıldı ve savaş bittikten sonra felsefeye dair eserleri Yunancaya çevirmeye başladı. 19141916 arası Yunan Hıristiyan kültürünün geliştiği yerleri Angelos Sikelianos ile gezdi. Gezi esnasında Sikelianos’un milliyetçiliğinden de etkilenmiştir. 1922 yılından vefatına kadar pek çok ülkeyi gezdi ve gezi yazıları kaleme aldı. Berlin’e gittiğinde komünizmle tanıştı ve sıkı bir Lenin hayranı oldu. Tamamen komünizme bağımlı olmadı ve Sovyetler Birliği’ni ziyareti sırasında sol muhalefet yanlısı yazar ve politikacı Victor Serge ile çalıştı. Stalin’in yükselişine şahit oldu ve Sovyet komünizminden soğudu. Daha evrensel ideolojilere kaydı. 1945 yılında Yunanistan’da sol bir partinin başkanlığını yürüttü ve hükümette 1 yıl bakan olarak görev aldı, ancak görevinden istifa etti. 1957 yılında Albert Camus ile Nobel ödülüne aday

gösterildi ve bir oy farkla kazanamadı. Eserlerinden bahsetmek gerekirse Kazancakis’in en ünlü eseri “Zorba”dır. Eser, 1964 yılında filme aktarılmış ve Kazancakis’in ününü daha da arttırmıştır. Yazın hayatına öykülerle başlayan Kazancakis, 1909 yılında “Komedi” isimli tek perdelik oyununu çıkarmıştır ve bu eserde erken dönem varoluşçu izlere rastlamak mümkündür. 1924’te başladığı ve 1938’e kadar defalarca yeniden yazdığı “Odeyssia: Devam Kitabı” en önemli eseri sayılmaktadır. Eser, Homeros’un “Odeysseia” adlı eserini kaldığı yerden yapısını muhafaza ederek tamamlamayı amaçlamıştır. Diğer önemli iki eseri 1954 yılında yayınladığı “Günaha Son Çağrı” ve “İsa Yaniden Çarmıha Geriliyor”dur. Her iki eser de filme çekilmiş ve Kazancakis bu eserler sebebiyle kiliseden aforoz edilmiştir. 1957 yılında lösemiye yakalanan Kazancakis, Japonya ve Çin’e son bir gezi düzenlemiştir. Dönüş esnasında rahatsızlığı ilerlemiş ve Almanya’nın Freiburg kentinde vefat etmiştir. Kilisenin izin vermemesi sebebiyle mezarlığa defnedilemeyen Kazancakis’in mezarı Kandiye’yi çevreleyen kale burçlarından birinin altına gömülmüştür. Mezar taşında eseri “Çileci”den alıntı bulunmaktadır: “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.”

Hacı Bektaş Veli hakkında çok şey söylendi çok şey iddia edildi. O’nun sıradan bir şaman dervişi olmasından tutun da büyük bir mutasavvıf, bir din âlimi, ilim adamı olduğuna kadar çeşitli görüşler ileri sürüldü. Her iddia sahibi, kendi görüşlerini sağlama almak için, kendince bazı bilgileri, delil ve kaynak göstermeye çalıştı; fakat kim ne söylerse söylesin Hacı Bektaş Veli’nin büyük bir Türk düşünürü ve milyonlarca insanın sürükleyicisi olduğu bir gerçektir. Ve yazar Kemal Derin tam da bu tartışma ortamında Destek Yayınevi’nden çıkan “Aşkın Hünkârı Hacı Bektaş Veli / Şahdiz” romanıyla Hacı Bektaş Veli’ye çok farklı bir pencereden bakıyor. Yazar kitapta Hacı Bektaş Veli’nin doğumundan gençlik dönemine, Anadolu’ya gelmesinden dönemin siyasi ve toplumsal yapısına kadar çok önemli bilgiler veriyor. Bu bilgileri verirken de okuyucuyu o döneme; Hacı Bektaş Veli’nin yanına götürüyor. Kitabı okurken kendinizi Hacı Bektaş’la aynı havayı soluyor, aynı aşı paylaşıyor, aynı suyu içiyor gibi hissedecek, “Aşkın Hünkârı”nın ilim sohbetlerinde bir köşede kendinize bir yer bulacaksınız. ERDEML BR NSANIN III Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde İbrahim Sani’nin oğlu Bektaş’ın dünyaya gelişi, çocukluk dönemi, yaşanan savaş ve karışıklıklar, Şahdiz Kalesi’ne göç ve en sonunda Alamut Kalesi’nde Bektaş’ın eğitim alışı ele alınıyor. İkinci bölümde ise eğitimini tamamlamış Bektaş’ın artık bilgisini, ışığını yayma vaktinin geldiğini görüyoruz. Anadolu Selçuklu Devleti’nin üzerinde kara bulutların dolaştığı, siyasi, ekonomik ve kültürel düzeninin bozulmaya yüz tuttuğu, taht kavgalarının başladığı, bölünmelerin ve parçalanmaların meydana geldiği bir dönemde Bektaş, Anadolu’ya gelerek düzeni sağlamaya çalışır. O’nun giriştiği bu çabaları bir nefeste okurken, çağına damgasını vuran, ortamını yaşanılabilir duruma getirmek için çözümler üreten, arayışlar içerisine giren, koşulları toplumun yararı doğrultusunda değiştirmek için zorlayan erdemli bir insanı tanımanın mutluluğuna erişeceksiniz.

“AKIN HÜNKÂRI”NIN ZN SÜREREK HAZIRLANMI BR KTAP Eserin ortaya çıkış sürecine baktığımızda ise yazar Kemal Derin’in kitabını hazırlarken Hacı Bektaş’ın yolunu izlediğini görüyoruz. Sırasıyla Nişabur, Yezd, İsfahan, Şahdiz, Şiraz, Kazvin, Alamut, Laleş, Şam, Masyaf, Adana, Afşin, Amasya, Haraşna ve Hacıbektaş’ı dolaşan yazarın gittiği her yerde Hacı Bektaş’ın izlerini sürdüğünü ve topladığı bilgiler ışın-

da bu kitabı ortaya çıkarttığını öğreniyoruz. Yazar, Şahdiz’in yazılış öyküsünü ise şöyle anlatıyor: “Bu kitabı hazırlama fikri, bir kongre çıkışı zihnimde yer etmişti. Oysa ilk şimşek Eylül 2007’de, Nevada’nın Reno şehrinde bir sohbet sırasında çakmıştı. 2008 yılının Nisan ayından itibaren yazmaya başladım. Hacı Bektaş Veli’nin 800. doğum yılına, 2009’a yetiştirmeye çalıştım. Zira 1209 yılının üzerinden tam 800 yıl geçmişti. UNESCO 2009 yılını Hacı Bektaş Veli Yılı ilan etmişti. Dolayısıyla 2009’da yayımlanması bir armağan niteliği taşıyacaktı, ancak yola çıktıktan sonra; menzile varmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim; ihtiyaç duyduğum kaynaklara çabuk ulaşmam mümkün olmadı. Elde ettiğim kaynakların, halkın yüzyıllardır dilden dile, anlata geldiği biçimine uygunluğunu denetlemek, kaynakların güvenilirliğine, birbirine zıt görüşlere ve bu görüşler ya da tezler arasında tercih yapmak hiç de kolay olmadı. El vurduğum denizde hayli zaman bocalayıp durdum ama yalnız başıma da olsam yönümü bulmam gerektiğini biliyordum. Aksi durumda, başlamadan bu serüven bitecekti. Onun da ayırdındaydım. Yönümü bulduktan sonra, nihayet aradığım gemiye binebildim. Sonuçta o gemi beni gitmem gereken limanlara sağ salim ulaştırdı. Elinizde tuttuğunuz bu roman; o isimsiz geminin güvertesinde, uğradığı her limanda, köpüklü dalgalarının serinliğinde, başucumdan hiç ayrılmayan martıların koruyucu kanatlarının altında biriktirilen sözcüklerin bir araya getirilmesi sonrasında yazıldı.” Kemal Derin’in çıktığı ve zaman yolculuğundan süzülen izlenimlerini bu romanda buluşturduğu serüvene kısa bir süreliğine de olsa siz de çıkmaya ne dersiniz? Şahdiz işte tam da böyle bir eser. (Aşkın Hünkârı Hacı Bektaş Veli/Şahdiz, Kemal Derin, Destek Yayınevi, 560 s.)


Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

5

Umberto Eco ile günümüz toplumlarına ve siyasete dair Yazarn “medyatik popülizm” diye tanmlad rejimin çözümlemesini yapt bölümler özellikle aydnlatc. Bu bölümlerde Berlusconi döneminin talyas’na çevrilir gözler ve öncelikle toplumsal hayattaki çürüme ilenir. letiim araçlar artk yaam tamamen karnaval haline getirmitir TUNÇ AKKOÇ

Umberto Eco, eski çağların bilginlerini anımsatır. Birikimi ve çok yönlülüğü ile okuyucusunu kendine hayran bırakır. Bilginin adeta her telinden çalar. Bu yüzden tek bir tanım onu anlatmak için yeterli gelmez. O bir edebiyatçı, tarihçi, yazar, dilbilimci, filozof, bilim adamı, Ortaçağ uzmanı… Halihazırda Bologna Üniversitesi’nde profesör olarak ders veren Eco, Batı dünyasında en fazla itibar gören düşünürler arasında yer alıyor. Öyle ki, İngiliz Prospect dergisinin okuyucu anketi ile oluşturduğu “Dünyanın İlk 100 Entellektüeli” listesinde, 2008 yılında 14. sırada yer almıştır. Türkçeye çevrilen son kitabı ise merak uyandıracak cinsten çünkü kitap tamamen günümüz toplumlarına ve siyasete dair. Eco'nun 2000-2005 yılları arasında yazdığı makale ve konferans metinlerinden oluşan kitap, yeni binyılın eşiğinde yaşanan gelişmeleri irdeliyor. Afganistan ve Irak Savaşları sonucunda değişen dünya dengeleri, savaşların yürütülüş biçiminin farklılaşması ve baskıcı medya rejimleri ile yönetilen Batı toplumları bir başlık altında toplanıyor: “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” “ABD, Pasifik ülkesi olma yolunda ilerlemektedir” diyerek uluslararası ilişkilerin dinamiklerini inceleyen Eco, “Avrupa, ortak dış siyaset ve savunma araçları geliştirmezse Guatemala olur” diyerek de Avrupa Birliği’nin geleceğini tartışıyor kitabında. Öte yandan bazı makalelerde günümüzde bilimsel düşüncenin egemenliği sorgulanıyor. Hız çağında yaşadığımızı, insana her şeyi hemen veren teknolojiye olan bağımlılığın ise bilimin özü olmadığını anlatan Eco, kullanıcının teknolojiyi sihir gibi yaşadığını ve sihir zihniyetinin hâlâ çok etkili olduğunu açıklıyor.

MEDYATK POPÜLZM REJM Yazarın “medyatik popülizm” diye tanımladığı rejimin çözümlemesini yaptığı bölümler özellikle aydınlatıcı. Bu bölümlerde Berlusconi döneminin İtalyası’na çevrilir gözler ve öncelikle toplumsal hayattaki çürüme işlenir. İletişim araçları artık yaşamı tamamen karnaval haline getirmiştir ama Eco'ya göre “Büyük Karnaval’ın arzuları tat-

min etmediği, bilediği üzerine düşünmemiz gerekir.” Tatminsizlik, mutluluğa erişemeyen Batı insanının duygularını kemiren bir kurt gibidir. Diğer bir olgu, medya, internet ve teknoloji sayesinde insan hayatına ilişkin gizliliğin ortadan kalkmasıdır. Ancak isteyerek gizlilikten vazgeçince, teşhircilik ortaya çıkar. Olan da budur. Bugün dedikodu konusu olmak, sosyal statü simgesine dönüşmektedir. Eco’nun yaptığı şu tespit çarpıcı değil mi?: “Çirkinlik bile güzel kabul edilmektedir, yeter ki ekrana taşınsın. Özel yaşamın gizliliğinden bilerek vazgeçildiği olayların altında öyle korkunç çaresizlikler yatmaktadır ki, aslında acıma duygusuyla görmezden gelmemiz gerekir. Ama teşhirci – dramı da işte buradadır – utancını görmezden gelmemize izin vermez.” “Medyatik popülizm” rejiminin diğer yönü, yöneten-yönetilen ilişkisidir. Bu ilişkiyi belirleyen çok çeşitli unsurları inceler Eco: Yalancı retorikler, komplo sendromları, İtalya’da 2001 seçim kampanyasında kullanılan reklam teknikleri, “adayın ne olduğunun değil, başkalarına nasıl göründüğünün önemli olduğu” ve tam bir gösteri haline gelen seçim kampanyaları, “yıllarca sadece başarıya ve kolay kazanılan zenginliğe gösterilen dikkatle yaratılmış” olan “büyülenmiş seçmenler”… Basın kuruluşlarını kontrol eden Berlusconi, bir CEO gibi ve bir satıcı edasıyla iletişim kurar vatandaşla. Kışkırtma yöntemiyle ise muhalefetin tepkilerini denetleyip yönetir. Özetlemek gerekirse: “Popülist lider halkın isteğiyle ilgili sanal bir görüntü yaratır. Kendi planlarını halkın isteğiyle özdeşleştirir. Popülizm, kitlelerin beyinlerine kök salmış sabit düşünce ya da önyargılara seslenmeyi öngören bir yöntemdir. Berlusconi’nin kurmakta olduğu medyatik popülizm rejiminde, başkan ile halk arasında kitle iletişim araçları sayesinde doğrudan bir ilişki kurulur, böylece parlamentonun yetkisi ortadan kalkar.”

Umberto Eco

Bu rejim, dışarıdan göründüğü gibi renkli, eğlenceli, çok sesliliği teşvik eden türde değildir. Aksine özgür düşünceyi ve özgür insan iradesini yok eder. Halkı aptallaştırır. Bu rejim baskıcıdır ve bu yüzden Eco onu bir açıdan faşizmle benzeştirir. “Günümüzde meydana gelebilecek diktatörlükler, siyasi değil medyatik diktatörlükler olacaktır. Faşizm basın özgürlüğünü ortadan kaldırmıştı, oysa medyatik Berlusconi rejimi o kadar ilkel ve geri kalmış değil. Kamuoyunun en inandırıcı enformasyon araçlarını denetleyerek idare edebileceğini biliyor.” Tüm bu konuları işlediği bölümlerde Eco, muhalefete tüyo vermek ister gibidir. Çünkü Berlusconi’nin yıkılmasını canı gönülden ister. Ama mücadele edenlerin yanlış bir yol izlediklerini düşünür: “Yeni rejimi eleştiren cephe, yalnızca bu eleştirilere gereksinimi olmayan dinleyicilere ulaşmaktadır. Hükümet şunu, bunu yanlış yaptı dersen, insanlar haklı olup olmadığını anlayamazlar. Ama onlara senin şunu, bunu yapmak istediğini anlatırsan, düşüncen çok kişiyi etkileyip ilgi çekebilir ve akıllarda hü-

kümetin aynı şeyi neden yapmadığı sorusunu uyandırır.”

BATI AYDINININ ÇIKMAZI Ne olursa olsun, tüm birikimine ve yukarıda belirttiğimiz fikirlerine rağmen Umberto Eco, tipik Batılı aydına özgü fikirlerin de savunuculuğunu yapar maalesef. Çözüm önerileri getiremeyince, geleceğe ışık tutamaz ve ufku dar gibi görünür. Örneğin terörizmi bitirme hedefiyle Atlantik ittifakının başlattığı savaşların başarıya ulaşma ihtimalinin olmadığını söylese de, emperyalist savaşı koşulsuz olarak reddetmez kitabının hiçbir yerinde. Diğer taraftan Nazi faşizmi ile Sovyetler’i özdeş gören bayat “totalitarizm” söylemini tuttururken, emperyalist saldırı altında olan ülkelere de “diktatörlük” suçlamasını yöneltir. Sonuç olarak Batı uygarlığının temel ilkelerini özgürlük ve eşitlik düşüncesi, modern bilim mirası, kapitalist üretim biçimi, devletin laikliği, hukuk anlayışı ve adalet fikri olarak sıralayan Eco için hareket noktası tabii ki “parlamenter demokrasi” diye tabir edilen kapitalist-emperyalist sistemdir. İşte temel çelişkisi de burada yatmaktadır. Eğer medyatik popülizm rejimi hüküm sürüyor ise, “parlamenter demokrasi” dediğiniz sistem ve hatta Avrupa uygarlığı çökmüş demektir. (Yengeç Adımlarıyla Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm, Umberto Eco, Doğan Kitap, Çev: Şemsa Gezgin, 384 s.)

Ne olursa olsun, tüm birikimine ve yukarıda belirttiğimiz fikirlerine rağmen Umberto Eco, tipik Batılı aydına özgü fikirlerin de savunuculuğunu yapar maalesef. Çözüm önerileri getiremeyince, geleceğe ışık tutamaz ve ufku dar gibi görünür


6

26 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Türk Korsanları ve Osmanlı’nın Akdeniz’e çıkışı Kololu, Türklerin denizcilii nasl örendiklerini, Akdeniz’de nasl etkili bir güç olduklarn, deniz gücü olmadan büyük imparatorluk olunamayacan ne zaman anladklarn, Garp Ocaklar’n nasl kurduklarn anlatm BARIŞ DOSTER

Ülkemizin en seçkin, en üretken tarihçilerinden olan Orhan Koloğlu, tek başına bir üniversite gibi çalışmayı sürdürüyor. Kısa süre önce piyasaya çıkan kitabında da yine ilginç bir konuyu işlemiş: Türk korsanlarını. Türklerin denizciliği nasıl öğrendiklerini, Akdeniz’de nasıl etkili bir güç olduklarını, deniz gücü olmadan büyük imparatorluk olunamayacağını ne zaman anladıklarını, Garp Ocakları’nı nasıl kurduklarını anlatmış. Üstelik Koloğlu, diğer çalışmalarında olduğu gibi, bu çalışmasında da geniş, zengin bir arşiv çalışması yapmış. Tek bir arşive, sadece Osmanlı arşivlerine bağlı kalmamış. Doğudan batıya, Afrika’dan Avrupa’ya 18 ülkenin arşivlerinde çalışarak derlediklerini, biriktirdiklerini, öğrendiklerini aktarmış.

KORSANLIA GEÇ Orta Asya ovalarından çıkıp Akdeniz sahillerine varan Türklerin haramilikten korsanlığa geçişini anlatan Koloğlu, 400 yıl süren deniz egemenliğinin kilometre taşlarını da özetliyor eserinde. Mesela, denize Orta Asyalı gibi değil Akdenizli gibi bakmayı başaran Çaka Bey’in Bizanslılara esir düştükten sonra Bizans İmparatoru’nun hizmetine girişini, sonra İzmir bölgesinde kendi beyliğini kuruşunu, Bizans örneğinden esinlenip ilk Türk donanmasını inşa edişini, Bizans’a karşı ilk deniz savaşını kazanışını aktarıyor. Ve şu noktaya dikkat çekiyor: “Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan, Anadolu’yu denetimine almak isteyen Çaka Bey’i öldürttü. Böylece zamanla Türklerin denizciliğe daha 1092’de yönelmesini sağlayabilecek bir girişim de suya düştü”. 1095’te tüm Avrupa’yı harekete geçiren Haçlı Seferleri’nin ilk etkisinin Selçukluları sahillerden uzaklaştırmak olduğuna değinen Koloğlu, deniz haydudunun karşılığı olarak kullanılan korsanlığın Avrupa’nın icadı olduğunu vurguluyor. Orta Asya’dan gelen Türklerin hayvan beslemede, ata binmede, kısmen ziraatta iyi olduklarını ama denizciliği bilmediklerini belirtiyor. O yıllarda ticaretin gemiyle yapıldığı en geniş alan olan Akdeniz’de Avrupa ticaretinin korsanların elinde

olduğunu ifade ediyor. Esir ticareti başta olmak üzere her şeyin ticaretini yapan korsanların başlarına buyruk olduklarını ama Haçlı Seferleri’nde orduların nakli ve Arapların Sicilya’ya çıkışı sonrasında korsanlığın şeklinin de değiştiğini yazıyor. Çünkü korsanlar devlet aygıtının çatısı altında çalışmaya başlıyorlar.

OSMANLI’NIN DENZLERDE YÜKSEL Avrupa’da Ortodokslar ile Katolikler arasındaki anlaşmazlıktan yararlanan Osmanlı Devleti Ortodoksları destekliyor. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla deniz ticaretinde de iddialı hale geliyor. Osmanlı ile kıyaslanmayacak kadar küçük olan Venedik’in, Ceneviz’in bütün deniz ticaretini yönettiğini bilen Fatih, İstanbul’u alınca, deniz ticaretiyle uğraşan gayrimüslimlere dokunmuyor. Onlardan yararlanmaya çalışıyor. Kemal Reis, Oruç Reis, Barbaros gibi korsanların ortaya çıkmasına koşut olarak Cezayir’de, Tunus’ta etkili olmaya başlayan Osmanlı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasıyla daha da öne çıkıyor. Bununla birlikte Avrupa ile girdiği ticari rekabete Kudüs sorunu da ekleniyor. Oruç Reis’in, Barbaros’un Osmanlı egemenliğine girip, hem devletin donanmasında görev alıp hem de korsanlığa devam etmeleri, Osmanlı’nın bu model konusunda Avrupa devletlerini örnek aldığını ortaya koyuyor.

GARP OCAKLARI Koloğlu, kendi ailevi köklerinin de geldiği (Kuloğlu Aşireti Ocağın karadaki icra gücüdür. 500 atlı savaşçıyı hemen hazır hale getiren bir aşirettir. Koloğlu’nun babası Sadullah Koloğlu, “Arap Kaymakam” lakabıyla çok sevilen bir yöneticidir. Aynı zamanda bir Kuvayı Milliye kahramanı olan Sadullah Koloğlu,

Mülkiye mezunudur ve Libya’nın ilk başbakanıdır) Garp Ocakları’nı (Cezayir, Tunus, Trablusgarp) anlatırken, bu bölgelere Anadolu Türkleri arasından seçilen delikanlıların yollandığını belirtiyor. Araplarda devlet örgütlenmesinin olmadığını, aşiret düzeninde yaşadıklarını, Tunus ve Cezayir’in ise biraz daha derli toplu olduğunu söyleyen Koloğlu, “Garp Ocakları’nda tamamen ve sadece Türkçe konuşan delikanlılar vardır. Yerli kadınlarla evlenip halka karışmaları yasaktır. Bu nedenle Osmanlı’da genelev yasak olduğu halde, Tunus’ta ocak için genelev açılmıştır. Ancak zamanla oraya yollananların yüzde 70’i savaşlarda ölünce ve sakat kalınca, geriye kalanlar da bir şekilde halka karışmışlardır. Ocaklılara dayanan bu sistem 1500’lerden itibaren 300 yıl işlemiştir. Yerli halkın da seferber edilmesiyle ocakların olduğu yerde kentler daha canlı hale getirilmiştir. Ocakların olduğu her yerde Türk çarşıları kurulmuştur. Bulundukları bölgede siyasi ve iktisadi açıdan özerk olan bu ocaklar kapatıldıkları güne dek devlete tam bağlı kalmışlardır. Sefer söz konusu olunca gemileriyle savaşa katılmışlardır” diyor.

“OSMANLI AFRKA’YA PRAGMATK YAKLAMITIR” Osmanlı’nın Afrika’ya pragmatik açıdan yaklaştığını, bu kıtanın ortalarını fethetmeyi hiç düşünmediğini, sahilleri tutmayı yeterli gördüğünü anlatan Koloğlu, yerli halka da, politikaya bulaşmadığı sürece hiç müdahale edilmediğini anımsatıyor. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bölgelere de, devlet işlerine karışmamak ve başkaldırmamak kaydıyla, dinsel hoşgörüyle yaklaşıldığını ifade ediyor ve ekliyor: “O nedenledir ki Suriye’de Hıristiyanlar Arapça konuşurlar ve aralarında ‘Abdullah’ adını alan çok

Orhan Kololu

kişi vardır. O nedenle sonradan Müslüman olan Kılıç Ali Paşa, Barbaros’tan sonra devletin en büyük kaptan-ı deryası olmuştur. Mimar Sinan’a Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’ni yaptırmıştır. Öte yandan İtalyan asıllı olan bu denizcinin doğduğu kasabada da onun adına geleneksel kutlamalar yapılıyor”. Koloğlu, Navarin’de Osmanlı donanması yakıldıktan sonra devletin Akdeniz’deki etkisinin silindiğini belirtiyor. Fransızların Cezayirlilerle anlaşıp 15 bin Ocaklıyı gemilerle Anadolu’ya yolladıklarını yazıyor. 1830’lardan sonra ocakların işlevinin sürmeyeceğini anlayan Osmanlı’nın da o bölgeleri vilayet olarak düzenleyip vali yollamaya başladığını vurguluyor. Kitabında dönemi anlatan şiirlere (özellikle Türk delikanlıların Arap sevgililerine yazdıkları yarısı Türkçe yarısı Arapça şiirler çok ilginç) yer veren Koloğlu’nun çalışması sadece tarih bilgimizi derinleştirip pekiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda tarihin toplumsal yönünü, sıradan insanların günlük yaşamını, gereksinimlerini, acılarını yansıtarak, meraklısına yeni ufuklar açıyor. (Türk Korsanları, Orhan Koloğlu, Tarihçi Kitabevi, 192 sayfa)

Koloğlu, diğer çalışmalarında olduğu gibi, bu çalışmasında da geniş, zengin bir arşiv çalışması yapmış. Tek bir arşive, sadece Osmanlı arşivlerine bağlı kalmamış. Doğudan batıya, Afrika’dan Avrupa’ya 18 ülkenin arşivlerinde çalışarak derlediklerini, biriktirdiklerini, öğrendiklerini aktarmış


Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

7

Aklın uykusu canavarlar yaratır Richard Kearney

DENİZ ANTEPOĞLU denizantepoglu@hotmail.com

“Öteki” günümüzde en çok tartışılan, uğruna savaşların çıktığı, her geçen gün toplumlar arası bölünmeyi derinleştiren kavram. “Öteki” uluslararası sistemi de son yirmi yılda oldukça etkiledi ve toplumların ayrışmasında hala etkin bir rol oynadığı görülmekte. Felsefi ve siyasi boyutlarını görebildiğimiz ve yorumlayabildiğimiz bu kavram farklı yönleriyle ele alınarak İrlandalı felsefe profesörü Richard Kearney’nin Metis Yayınları’ndan çıkan “Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar” isimli son kitabının da konusunu oluşturmakta. Kitabın ilgi çeken yanı “öteki” kavramını dini ritüeller ekseninde inceleyerek, psikolojik yanlarına değinmesi ve edebiyat, sinema ve resim gibi sanatın çeşitli dallarındaki etkileriyle konunun farklı yönlerini de göstermeye çalışması. Kitap, öncelikle antik çağlardan ortaçağa ve hatta modern zamanlara kadar gerçekleşen dini ritüellere özellikle de “kurban etme” törenlerine dikkat çekerek ötekileştirme üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Yazar, kurban etme törenlerinde bir kurban bulunduktan sonra toplumun tüm günahlarının ona yüklendiğini ve toplumun kurbanın ölümüyle veya sürgünüyle tüm günahlarından arınmaya çalıştığını vurguluyor. Toplum kurbana, yani tüm günahların vücud bulmuş hali olan “öteki”ye karşı dayanışma içersine girer. Toplumun dayanışma ruhunu, toplum bilincini pekiştiren unsur kurbandır. Yani yazar, toplumlarda yüzyıllardır süregelen dini ritüellerin dahi temelinde ötekileştirme kavramıyla karşılaştığımızı belirtmektedir. Canavar mitine geldiğimiz zaman, yazar yine bunun da ötekileştirmeyle ilişkisi olduğunu söyleyerek, kelimenin kökünün dahi “öteki ve tamamen akıl almaz olanın zuhur etmesi şeklinde” konuyla ilgisine dikkat çekmektedir. Kutsal kitaplardaki canavar ve şeytan-

ların da öteki kavramıyla ilgili olduğunu anımsatarak, tasvir edilen canavar ve şeytanların genelde boynuzlu olduğunu söylemekte ve burada bir geri dönüş yaparak kurban etme törenlerine atıfta bulunmaktadır: Koyun her şeyi kabullenir, kurban edilmeye giderken de sessizdir, ancak keçi tam tersi inatçıdır.

BLEMEMEZLMZ VE TEKNSZLMZ Kitapta dini ritüellerle ilgili bölümlerin yanı sıra Freud’a da atıflar yapılarak psikolojik olarak öteki ve yabancı kavramları irdelenmiştir. Yazar, öteki ve yabancı olarak görme çabamızı, bilememezliğimize ve tekinsizliğimize bağlamaktadır. İnsanın kendisinin de karanlık yanlarının olduğu, kendini tamamen tanıyamadığı fikrinden yola çıkarak yaşadığımız “tekinsiz” dünyada kendimize yabancılaşmamız nedeniyle ötekiyi şekillendirdiğimizi düşünmekte. Kitapta “öteki”nin karanlık ve bilmek istemeyeceğimiz yönlerimizin ikizi olduğu vurgulanmakta. Yazar, bilinmezliğe ve tekinsizliğe dair fikirlerini filmlerden alıntılar yaparak da aktarmakta. Özellikle uzaylı ve yaratık figürleri içeren filmlerin hem kendimize yabancılaşmamızla hem de tekinsizlik hissimizle alakalı olduğunu belirtiyor. “Yaratık” serisi ve “Kıyamet” filmiyle şeytanların, yani ötekilerimizin yakın zamanda tekrar nasıl hortladığını anlatıyor. Örneğin “Yaratık” serisinde karakterlerden Ripley yaratığın tecavüzüne uğrar ve hamile kalır. Yani yabancı hem dıştadır hem de insanın ta içindedir. Ripley içindeki yaratıktan ancak kendini de yok ederek kurtulabilecektir. Bu tarz filmlerde genelde dış dünyaya ait varlıklar günah keçileri olarak gösterilse de yazar esasen yıkımın kaynağının insanın güç isteğiyle ilgili olduğunun filmlerde vurgulanmaya çalıştığını belirtmektedir. Esas suçlular savaş teknolojisini geliştiren ve genetiği değiştir-

me imkanına sahip insanlardadır. En çok yabancılaşan ve yabancılar yaratan insanoğlunun kendisidir!

11 EYLÜL’ÜN ÖTEKLETRMEYE ETKS Dini ritüeller ve bilimkurgu filmlerinin ardından modern toplumun ötekilerine geçtiğimizde ulus devlet süreciyle beraber millet tanımının dışındaki insanlarla karşılaşmaktayız. Ötekilik kavramının modern dünyayı sürüklediği savaşları da göz önünde bulundurunca 11 Eylül ve terör olaylarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor ve yazar kitabında bu konuya bir bölüm ayırmış. Yazar, Baudrillard’ın simülasyon kuramından da faydalanarak bu olaylar neticesinde Amerikan halkının ve hükümetinin Afganistan ve Irak Savaşı’na varan ötekileştirme söylemlerini psikolojik boyutlarıyla da irdelemektedir. “Medeniyetler Çatışması” ve “Tarihin Sonu” tezlerine de atıf yapan yazar, Amerikan halkının en başta hükümetin söylemleriyle, ardından kuşkusuz medyanın da desteği ve paradigmal boyutta zaten çoktan oluşturulmaya başlanmış ötekileştirme söylemlerinin kıskacına girdiğini belirtmiştir. Ayrıca Başkan Bush’un da “haydut devlet ve biz” ayrımı ile tüm dünyaya ötekileştirme empoze edilmeye çalışarak çıkacak savaşların safları belirlenmeye çalışılmıştır. Yazar Baudrillard’ın “televizyondan izlenen savaş” vurgusuna dikkat çekerek ve ABD Savunma Bakanlığı’ndan da yapılan siber savaş açıklamalarına değinerek savaşın değişen boyutunu felsefi boyutunun yanı sıra askeri boyutunu da belirtme gereği duymuştur. 11 Eylül’le beraber gelişen öteki algısını iki boyutuyla incelemenin önemine değinen yazar, Amerikan halkı için 11 Eylül’ün milli ve dini bir mesele olarak bilinçlere yerleştiğini ancak El-Kaide ve onu destekleyenlerce dini bir mesele olarak algılandığını belirtmektedir.

KAVRAMA DORU BAKABLMEK Sonuç olarak kitabın “öteki” tanımına farklı bir boyut kazandırmaya çalıştığı ve düşündürmeyi amaçladığı kesin. Hatta hepimizin ötekileştirme isteminin kendimize dair bilmek istemediğimiz, tekinsizlik ve bilinmezlik hislerine dayandığını vurgulayarak olaya bireylerin de dahil edilip olayı salt toplumsal ve siyasi yönleriyle incelememesi, kitabı bu kavram üzerine yazılanlardan daha farklı kılmakta. Yazar, bunların bilincine vararak ötekileştirmeme yapmaktan kurtulacağımızı ve toplumlarda ve dünyada yaşanan ayrışmaların aşılabileceğini savunmakta. Ancak bu noktada sormadan edemiyorum. Bir kavramın ezeli ve ebedi olarak gösterilmesi ve bunun için salt siyasi ve felsefi değil, psikolojik boyutlarının da devreye sokulması “öteki” kavramını da küreselleşme kavramı gibi çağlardır insanlığa hükmediyormuş algısı oluşturulmakta. Yazar, bu kavram vesilesiyle savaşların yaratıldığını kabul etmekte, ancak kavramın araç olarak kullanıldığını tam olarak vurgulamamakta. Kavramın öne çıkması kuşkusuz kimi güçlerin yararına olacaktır. Ancak yazarın izlediği tutum, “kavram mevcuttur, kökenleri de çok eskilere dayanmaktadır, bizim psikolojimizde var. Kabullenip birbirimizi anlamaya çalışacağız”dan öteye gitmemekte. Kendisi kavramın tehlikesini görse de kabullenici anlayışın kitabın bütününe hakim olduğunu hissettim. Kitabın tam olarak ötekileştirmeye karşı dimdik durabildiğini düşünmüyorum. (Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar/ Ötekiliği Yorumlamak, Richard Kearney, Metis Yayınları, Çev: Barış Özkul, 352 s.)

Yazar esasen ykmn kaynann insann güç isteiyle ilgili olduunun filmlerde vurgulanmaya çaltn belirtmektedir. Esas suçlular sava teknolojisini gelitiren ve genetii deitirme imkanna sahip insanlardadr. En çok yabanclaan ve yabanclar yaratan insanolunun kendisidir


8

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

15-16 Haziran’ı anlamak Fazla gerilere gitmeye gerek yok! Türkiye içi snfnn son yüz yllk tarihine öyle göz ucuyla baktmzda özellikle sendikal alanda önemli ve ses getirebilen ölçekte etkili eylem ve etkinliklerin yaand görülecektir

SÖNMEZ TARGAN 68’liler Birliği Vakfı Başkanı

Fazla gerilere gitmeye gerek yok! Türkiye Alpdündar’ın dışındaki Kemal Türkler, Rıza işçi sınıfının son yüz yıllık tarihine şöyle göz ucuyla baktığımızda özellikle sendikal alanda önemli ve ses getirebilen ölçekte etkili eylem ve etkinliklerin yaşandığı görülecektir. Bunları burada sıralamak gerekmez, çünkü bunlar ayrı bir yazının ya da araştırmanın konusu olabilir ancak. Ama usumda kalan birkaç işçi eylemine değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar genellikle bizim 68 devrimci gençlik kuşağına okulluk etmiş, bizleri Türkiye gerçekleriyle buluşturmuş toplumsal olaylar olması nedeniyle ayrıca bir önem kazanmaktadır. Sıralamaya 27 Mayıs Devrimi ve onun hukuksal bir beratı olan 61 Anayasasının getirdiği demokratik ortamla başlarsak, 31 Aralık 1961 yılında, yaklaşık 150 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen Saraçhane mitingi 60’lı yılların en görkemli işçi etkinliklerinin ilkiydi. Bir de destanlara, türkülere, öykülere konu olmuş bir işçi eylemi vardı ki bu da Kavel direniş ve greviydi. 28 Ocak 1963’te İstanbul İstinye’de Kurulu Kavel Kablo Fabrikası'nda çalışan 170 Maden İş Sendikası işçisi ikramiyelerinin ödenmemesi üzerine pasif direnişe geçmişler, direnişi örgütleyen işçi temsilcisi arkadaşlarının işten atılması nedeniyle fabrikayı işgal etmişlerdi. Bu işgal ve direniş ülke çapında yankı bulmuş, Türkiye’nin bir çok iş yerinde işçiler dayanışma etkinlikleriyle Kavel'e destek vermişlerdi.

DRENLERLE GELEN KAZANIMLAR Türkiye ölçeğinde yankılanan bu olaylardan etkilenen dönemin siyasal erki, 24 Temmuz 1963 günü toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt konularını da kapsayan 274 ve 275 sayılı sendikalar yasasını çıkarmak zorunda kalmıştı. Gerçekten de bu, gücünü üretimden alan işçi sınıfının sendikal ve siyasal alanda o güne değin elde edemediği bir büyük utkuydu. Sendikal alanda sağlanan bu kazanım siyasal alana da sıçramakta gecikmedi. 1965 yılında yapılan genel seçimlerde, 1961'de sendikacılar tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekiliyle Türkiye'nin politik tarihinde bir ilk olarak meclise girdi. Evet, artık işçi sınıfı Türkiye'de de yürümeye başlamıştı. Sendikal örgütlerinin de sınıf esasına dayanan bir nitelik kazanmasının zamanının geldiğine inanıyorlardı. İşte bu amaçla sınıf ve kitle sendikacılığı ilkelerine dayanan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 13 Şubat 1967 kuruldu. Kurucuları arasında TİP üyesi sendikacılar ağırlıktaydı. Bunlardan Mehmet

Kuas, İbrahim Güzelce, Kemal Nebioğlu TİP’in kuruluşunda da yer almış sendikacılardı. Aynı zamanda Türkiye Maden-İş Sendikasının da başkanı olan Kemal Türkler DİSK’in de genel başkanı oldu. Özellikle işbirlikçilerden oluşan Türkiye’deki büyük sermaye işci sınıfının gerek sendikal, gerekse siyasal alanda elde ettiği bu kazanımları hiç bir zaman hazmedemedi. 1970 yılında dönemin iktidar sahibi Adalet Partisi, 274 ve 275 sayılı yasaları geriye götürmeyi amaçlayan yeni bir sendikalar yasa tasarısının hazırlanması için bir komisyon kuruldu. Çoğunluğu AP’lilerden oluşan komisyonda CHP’li Abdullah Baştürk de vardı. Büyük bir gizlilik içinde hazırlanan yeni tasarı meclise getirilip tartışmaya açılınca asıl hedefin TİP ve DİSK olduğu açıkça görünecekti. Nitekim, tasarının yasalaşmasına karşı çıkan TİP İstanbul Milletvekili ve Disk’e bağlı Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas mecliste yaptığı konuşmada bunu açıkça dile getirdi ve özetle şu görüşlere yer verdi: “Bu kanun Anayasayla taban tabana zıttır. Türk-İş diktası getirilmek isteniyor. Sendikaların denetlenmesini Türk-İş devretmektedir. Bu antidemokratiktir. Türk işçi hayatının elini kana bulamaya sevk etmek istemektesiniz. Demokratik hayatın dibine dinamit koymak niyetindesiniz. Çalışma bakanı DİSK’i kapatmak istediklerini Erzurum’da Türk-İş kongresinde söylemiştir. Disk, anayasal haklarını kullanarak direnecektir. Sorumluluk bu kanunu çıkarana aittir.” Kuas’un sözleri bir kehanet değil, işçi sınıfının geleceği ve örgütlenme özgürlüğüne darbe vurmak isteyenlere bir uyarı niteliği taşımaktaydı. Nitekim dediği gibi de oldu. Ne mi oldu? Ne olduğunu, gelin, içeriği resim ve belgelerle de zenginleştirilmiş bir kitaptan öğrenelim. 68 devrimci gençlik kuşağının öğrenci önderlerinin yaşam öykülerini kaleme almasıyla ünlenmiş Turhan Feyizoğlu, tarihe 15-16 Haziran işçi eylemleri olarak geçen bu süreci tüm boyutlarıyla “15-16 Haziran Türkiye’yi Sarsan İşçi Direnişi” kitabında ele almış. Çıngı Yayınları’ndan çıkan kitabın kapağının fonuna kırmızı renk damgasını vurmuş. Ön kapağa direnişten bir resim konarak bu büyük işçi direnişi adeta bayraklaştırılmış. Daha da ilginci, kitabın arka kapağına yayınevinin sahibi şair Süleyman Ekinci’den de bir şiir alıntısı konarak bu yazılı ürün efsaneleştirilmiş! (15 - 16 Haziran Türkiye’yi Sarsan İşçi Direnişi, Turhan Feyizoğlu, Çıngı Basım Yay., 205 s.)

Dikbaş’tan çok tartışılacak bir kitap… ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com Çok tartışılan bir yazar Yılmaz Dikbaş. Özellikle de kitaplarında sunduğu bilgiler ve iddialar tartışmalara neden oluyor. Yine kritik süreçlerde kendi sitesinden yaptığı açıklamalarla da tepki topluyor. Tepkinin nedeni en çok da zamanlamaya ilişkin. Söylenenlerin gerçek olduğunu kabul etmiş olsanız bile söyleniş zamanı tepkinin odak noktası oluyor. Bu tartışmaları bir kenara bırakıp devam edelim. “Avrupa Birliği: Tabuta Çakılan Son Çivi”, “İğfal”, “Saralı Ünlüler Epilepsi ve Deha” gibi kitaplarını okuma fırsatına da eriştiğim Dikbaş, yine çok tartışılacak bir esere imza attı. Kitabının adı “Atatürkçüler Yenildi”. Tam 700 sayfa, deyim yerindeyse “tuğla gibi”. Bir süredir elimdeydi, ancak yeni bitirebildim. 60 YILLIK TESLMYET… Ön sözünü Orhan Ayber’in yazdığı ve beş bölümden oluşan kitaba ilişkin notlar aktararak devam edelim. Yazar, ilk bölümde “Her Yerde Ajan Var” diyerek başlıyor ve çeşitli davalardan yargılanıp cezalara çarptırılan askerlere “esir alınmadılar, teslim oldular” diyerek devam ediyor. Tarihten örneklerle sürdürülen kitapta sık sık Türkiye’nin NATO’ya giriş süreciyle birlikte teslimiyet sürecinin başladığı ve süregeldiği vurgulanıyor. ABD ve CIA belgelerinden aktarımların da yer aldığı kitabın ikinci bölümünde “Masonluk”tan ve cumhuriyet hükümetlerindeki masonlardan söz ediliyor. Üçüncü bölümünde “Yeni CHP”nin ele alındığı kitabın dördüncü bölümünde yazarın da içerisinde yer aldığı Suriye gezisine ve izlenimlere değiniliyor. Beşinci ve son bölümde ise Atatürkçülerin bir kurtarıcı bekledikleri eleştirisi başta olmak üzere genel bir eleştirinin de yer aldığı sonuç kısmı aktarılıyor. Kitapta özetle sivil ve asker Atatürkçülerin 60 yıl öncesinden başlayarak adım adım yenilgiye doğru yürüdüklerinden hareketle özelleştirmenin asıl amacının ekonomik olmasından öte siyasi olduğunu kavrayamadıkları, AB’nin bir “manda” anlamına geldiğini anlayamadıkları, halkı aşağılayıp küçük gördükleri, ilkelerin değil yücelttikleri kişilerin takipçisi ve savunucusu oldukları, NATO’nun ne tür bir örgüt olduğunu kavrayamadıkları, istisnalar olsa da kapitalizme ve emperyalizme karşı savaşmadıkları, Kemalist olamadıkları, küreselleşmeye kanmaları vb. belirtiliyor. Ve devam ediyor: “Acı gerçeği itiraf edelim, Atatürkçüler yenildiler. Belki daha da acısı Atatürkçüler yenildiklerini farkında değiller. Ve yenilen Atatürkçüler Kemalistler değil.” ACIMASIZCA ELETRLER Dikbaş’ın özetle yukarıda sıraladığı tespit-

lerinin yer aldığı kitabına ilişkin dikkatimi çeken bazı bölümleri belirtmeden geçemeyeceğim. 27 Mayıs’a darbe diyen Dikbaş, onların mason ve CIA’cı olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Amerikancıdırlar, devrimci değillerdi.” ADD eski Genel Başkanı Rahmetli Suphi Gürsoytrak için “ABD’ye teslim olmuş komutanlarımızdandı” diyen Dikbaş, Kurmay Albay Talat Aydemir için de “Amerika’nın vesayeti altında darbe tasarlayan, ABD’ye teslim olmuş komutan” ifadesini kullanıyor. “Son 60 yılın bütün komutanları ABDNATO-AB’ye teslim oldukları için Atatürkçüler yenildi” vurgusunu yapan Dikbaş, emekli Tuğamiral Türker Ertürk’e de “60 yıldır CIA ajanlarının ordu içinde cirit attığını ya bilmiyor ya da biliyor ama hedef saptırıyor” diyor. Kitabı okurken dikkatimi çeken en önemli nokta Dikbaş, Balyoz ve diğer davalardan tutuklu komutanlara yönelik eleştirisinin dozu… 28 Şubat’a “ABD’nin onayı ve yönlendirmesiyle kotarılmış bir İsrail Operasyonu” diyen Dikbaş’ın kullandığı üslubun son derece üst perdeden olduğunu da belirtmek istiyorum. Yine Ergenekon tertibiyle Silivri’de tutulan Mehmet Haberal’a yönelik kullanılan “Masondur, Erasmus Profesörüdür, gençlerimizin ulusal kimliklerini yok etmekle görevlendirilmiştir” sözlerinin yorumunu ise sizlere bırakıyorum. “Sarı Saçlım Mavi Gözlüm” türküsünün (Özellikle Cumhuriyet mitinglerinde çalınan ve hep bir ağızdan söylenen) söylenmesini küçümsemek; Ataol Behramoğlu, Hulki Cevizoğlu, Turgut Özakman, Ali Sirmen ve rahmetli Server Tanilli’nin yaptıkları konuşma ve bazı ifadelerinden çıkarsamalarla onları acımasızca eleştirmek ne kadar doğru bir tavır, bunu da sormadan edemiyorum. UMUDU BÜYÜTMENN ZAMANIDIR Böylesi bir süreçte doğru da olsa yapılan eleştirilerin ve aktarılan bilgilerin vatanseverlere ve cumhuriyetçilere bir katkı sunması elbette en büyük beklentidir. Sakın söylediklerimden kimseyi eleştirmeyelim, kimse hakkında bir şey söylemeyelim, bir durum varsa onu açıklamayalım, örtbas edelim vb. iması oluşmasın, ancak “bu ülkede her şey ABD eliyle yapılır, onlar her yerde, her noktaya nüfuz etmiştirler” karamsarlığı ve bunun sonucunda oluşan algı bizlere nasıl olumlu bir etki yapabilir. Bu arada tırnak içinde Atatürkçüler gerçekten yenildiyse; Atatürkçüler yenilmedi! 19 Mayıs’ta örneğini görmüştük. Şimdi de 29 Ekim’de göreceğiz. Şimdi umudu büyütüp, birleşmenin ve büyümenin zamanı. Kaybettiğimiz mevzileri yeniden kazanmanın zamanıdır… (Atatürkçüler Yenildi, Yılmaz Dikbaş, Enki Yayınları, 704 s.)


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

9

Güney Afrika’yı bir de böyle okuyun M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com “Bir yazar, ülkesindeki insanlar için bir aynayla sürekli dolaşıp durmamalıdır; kendi toplumu ve zamanıyla alakalı daha önce kimsenin düşünemediği şeyleri söylemelidir.” Stanislaw Lem

Geçen haftaki Neil Gaiman yazısından bir önceki hafta Babil Balığı’nda Güney Afrika edebiyatına Zakes Mda üzerinden bir giriş yapmıştık. Güney Afrika edebiyatı daha önce de belirttiğim üzere pek çok dili ve türü barındırdığından, incelemesi de bu nedenle hem zor hem de zaman alıcı. Bu sebeple burada yeniden tekrarlanmayacak olacak diğer bilgileri hatırlamak isteyen veya merak eden okurlar için, Aydınlık gazetesi internet sitesinin Kitap Eki arşivinden bir önceki yazıya ulaşmak da mümkün. Tıpkı Zakes Mda gibi eserlerini İngilizce kaleme alan, bu sefer Güney Afrika’nın beyaz bir yazarını sayfamıza konuk edeceğiz: Lauren Beukes. Beukes’un yazım tarzı da içerdiği konular bakımından ülkesini her ne kadar yakından ilgilendiriyor olsa da, ülkesinde yaygın bulunan ne beyaz ne de siyah edebiyatının yaygınlığıyla pek bağdaşmıyor. Eserlerinin çoğunluğunu bilim kurgu alanında veriyor. Benim bildiğim dünyaya açılmayı başarabilen ve inceleme fırsatı bulabildiğim Güney Afrikalı sadece üç bilim kurgu yazarı bulunuyor. Bilim kurgunun sıklıkla mizahi alanında eserler kaleme alan Dave Freer (dikkatli okur için özellikle “Slow Train to Arcturus”u tavsiye olunur), özellikle kısa öyküleriyle ses getiren Henrietta Rose-Innes

ve nihayetinde dilimize de İthaki Yayınları tarafından “Hayvanlılar Şehri” (Zoo City) ile kazandırılan Lauren Beukes dışında Güney Afrika kökenli bir bilim kurgu yazarı bilmiyorum. Elbette Afrikanca bilmememe bağlı olarak, bir takım keşif sorunları nedenleri ile karşılaşıyor olma ihtimalimiz de yüksek. Fakat elimdeki Güney Afrika edebiyatına yönelik kaynak kitaplarda da bir başka bilim kurgu yazının izlerine rastlayamadım. Bir yazarın dünyaya açılmasındaki zorlukları tekrar hatırlamakla beraber, bilim kurgu alanında ise bunun neredeyse imkânsızlığa sürüklendiğinin altını çizelim. Örneklemek gerekirse Polonyalı yazar Stanislaw Lem’i hemen her bilim kurgu okuru bilir de, bir başka Polonyalı, en az Lem kadar değerli bilim kurgu yazarı Janusz Zajdel veya Rafal Ziemkiewicz’i herkes bilmez. (Bu vesileyle “Kayıp Rıhtım” edebiyat ekibinin, yeni haberdar olduğum ve Andrzej Sapkowski’nin tercümelerini görmek istedikleri serzenişlerini de hatırlayalım ve selamlayalım.)

“HAYVANLANAN” NSANLAR 1976 doğumlu Beukes, henüz yeni sayılabilecek kariyerinde romancı, gazeteci, senaryo yazarı ve çizgi roman yazarı olarak tanınıyor. Güney Afrika’nın geçmişindeki sıra dışı kadınları incelediği Maverick (2005) kitabının ardından, 2008 yılında siberpunk türünün deha ismi William Gibson’ın da övgüyle bahsettiği ve siberpunk türünün yanı sıra yoğun şekilde distopya öğelerini de barındıran “Moxyland” kitabını yayınladı. 2010 yılında ise ona 2011 yılında şüphesiz en büyük bilim kurgu taçlarından biri olan Arthur C. Clarke Ödülü’nü kazandıran (her ne kadar verildiği yıl, favorim Tim Powers - “Declare” isimli kitabına dikkat çekmek gerekli- olsa ve Beukes’un ödülü kazanmasına biraz içerlemiş olsam da) ve bu vesileyle de dünya çapında okuyucuya buluşturan “Hayvanlılar Şehri” gelir. Önümüzdeki yıl yayınlanacak olan “The Shining Girls” romanı, yazarın gelecek için planları hakkında edindiğimiz tek bilgi. Daha fazla vakit kaybetmeden yeni tercüme edilen kitabına geçelim. “Hayvanlılar Şehri”nin kurgusunda, özetle, bir suç işleyen herkes büyülü şekilde bir hayvanla bütünleşiyor. Bu şekilde cezalandırılan kişilere “hayvanlanmış” deniliyor. Romanın ana kahramanı, Zinzi kardeşinin ölümüne yol açtıktan sonra bir tembel hayvan ile “hayvanlandırılıyor”. Kayıp şeyleri bulmada ustalaşan Zinzi üzerinden bir yandan Güney Afrika’nın derin sorunlarına doğru esasında tam da bir alternatif kurgu (tür ayrımına birazdan geleceğiz) romanının inceleyebileceği bir yolculuğa çıkıyoruz. Kitap sorgulamalar zinciriyle örülü. Bunu kurarken yazar en

Lauren Beukes

çok da okuyucunun vicdanını yönlendirmekten bir hayli keyif alıyor. Tembel hayvan seçimi de bu açıdan ilginç bir faktör oluşturuyor. Zinzi’nin yakasını bırakmayan suçunun, vicdanı tembelliğinin veya içindeki durumun daha da derine git gite batmasını temsil ediyor olabilir mi?

GÜNEY AFRKA BENZER KURGU Hayvanlılar şehri temel olarak Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinin Hillbrow kısmından esinleniyor. Tıpkı Güney Afrika’nın yapısı gibi kurgusunda da pek çok türün iç içe geçtiğini ve kaynaştığını görüyoruz. Sistematik çevrede distopya ve bilim kurgu öğeleri taşıdığı gibi, insani faktörleri açıklamada ve imgeler oluşturmada fantastik kurgunun yapısal bütünlüklerine uyum sağlıyor. Romanın işler kurgusu ve düğümleri ise daha çok Noir veya Katı Öykü (Hard-boiled Crime) olarak adlandırılan polisiyededektiflik kurgularının yapısına uyum gösteriyor. Özellikle Frank Miller’ın Noir kurguların kahramanları hakkındaki “Noir kahraman, kanla kaplı zırh giyen bir şövalyedir. Alçaktır ve bütün zaman boyunca bir kahraman olduğu gerçeğini inkâr etmek için elinden geleni yapar.” sözünü hatırlayalım. Distopyaların ve Noir türünün karanlık atmosferini harika şekilde bir araya getiriyor, bu açıdan barındırdığı karanlık kimi zaman şiddetli seviyelere varacak alt-konuları sebebi ile aslında romanın neredeyse mükemmel bir çoğunlukla yetişkinlere yönelik olduğunu söylemek mümkün. Yazarın bütün ağır konularını dengede tutarak okuyucuyu yormama gayreti pek çok eleştirmen tarafından (elbette genel okunulabilirliğe pozitif katkı sağlaması nedeniyle) olumlu karşılansa da bu açıdan, herhangi bir kurgunun

patlamakta olan faktörlerini geride tutmaya veya baskılamaya karşı ben ve birkaç eleştirmen daha antipati besliyor. Tabi ki dünyanın gerçekliğinde, hala linç kültürü yaygınken, siyasi-ideolojik söylevleri de eğer bir kurgusal iş barındırırken nedense siyasetle azıcık ilgili birilerinin dahi çıkıp kurgusal işler hakkında söz söylemeyi kendinde hak gördüğü yaygın bir düzenekte kalemlerin biraz geride durması da kaçınılmaz bir refleks halini alıyor. En azından bu geri çekilişi ve dengelemeyi ana konularında uygulamıyor olması ise cesareti için övgüyü hak etmesinde yeterli.

SIRADANLIKTAN KURTULMAK Sonuçta yeni pop-kültürün dayattığı sabun köpüğü kurgusal işlerin yanında kaç tane böylesine ciddi konulara değinen bir kitapla karşılaşıyoruz ki? “Hayvanlılar Şehri”, özenli çevirisi, Freudyen okumalara açık, “hayvanlama” olarak adlandırılan ve paranormal kurguda yeni bir eşsizlik örneği gösteren kurgusu, Güney Afrika’nın ruhsal ve fiziki sorunlarına dikkat çeken yapısı ve yine Güney Afrika’nın katmanında yatan alt kültür öğelerini de sergileyen enfes alternatif kurgusuyla raflarda, okuyucuları bekliyor. Bu hafta da pek yakında, çizgi roman konusunda okurlarımızı memnun edecek bir çalışmanın içerisinde olduğumuzun müjdesiyle ve Arthur C. Clarke’dan bir alıntıyla vedalaşalım: “Ama lütfen hatırlayın: bu sadece kurgusal bir eserdir. Gerçek ise, her zaman olduğu gibi, daha da tuhaf olacaktır.” (Hayvanlılar Şehri, Lauren Beukes, İthaki Yayınları, Çev: Nur Küçük, 352 s.) Not: Başta “Eskimeyen Kitap” ekibi olmak üzere, geçen hafta yazdığım Neil Gaiman yazısına yönelik göndermiş olduğu yüzlerce e-postadan ötürü, bütün okurlara teşekkür ederim. Hepsini cevaplamaya fırsat bulamasam da hepsini okuduğumun bilinmesini isterim.


10

26 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Komünizmi gökyüzünde aramak CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

1917 Büyük Ekim Devrimi’nin 95. yıl dönümünde, 5 Ekim 2012 günü “Komünizm Fikri” Türkiye okuruyla buluştu. Metis Yayınları’nın Türkçemize kazandırdığı metin, 2010 yılında Almanya’da yapılan bir toplantıdaki sunumları içeriyor. Alain Badiou, “Komünizm Kelimesinin Anlam ve Kullanımları Üzerine İkinci Uluslararası Toplantı” başlıklı yazısında bu serüveni şöyle anlatıyor: “Komünizm” kelimesiyle ilgili ilk toplantı 2009’da Londra’da gerçekleşmiş, sunulan bildilerin tamamı yayımlanmıştı. Dört Alman dostumuzun (Gernot Kamecke, Frank Ruda, Henning Teschke ve Jan Völker) düzenlediği ikinci oturum ise 2010’da Berlin’de, ünlü bir tiyatronun (Volksbühne) ev sahipliğinde gerçekleşti.” (s. 9) Sözü edilen ilk toplantı, “Bir İdea Olarak Komünizm” adıyla Ahmet Ergenç ve Ebru Kılıç’ın çevirileriyle Ayrıntı Yayınları tarafından 2011 yılında Türkçeye kazandırılmıştı. İkinci toplantı ilkinin bir devamı niteliğinde olsa da Badiou’nun ve Negri’nin son yıllarda yazdıkları ve bu toplantıda sundukları zıt görüşlerin çarpışmasına da sahne olduğundan bir yenilik taşıyordu. KOMÜNZM FKR’NDE TESELL BULMAK Badiou ve Negri gibi hayatı kitle mücadelesinde geçmiş filozoflar dahi bu toplantı kapsamında gökyüzünün üzerinden dünyaya bakmanın dayanılmaz hafifliğine ortak olmuşlar. Söz gelimi Badiou kaleme aldığı sunuş yazısında toplantının amaçlarından birini şu şekilde betimliyor: “20. yüzyılda ‘komünist’ olduğunu iddia eden devletlerin şekil-

lendirdiği figürün içerdiği terör dozu dolayısıyla, ‘komünizm’ kelimesinin bütünüyle idealleştirilerek, her türlü gerçeklik ilkesinden uzaklaştırılarak, özellikle de her türlü iktidar yaklaşımından kopartılarak rehabilite edilmesi.” (s. 10) İktidar yaklaşımından koparılacak olanın kitlelerin iktidar mücadelesine rehberlik edecek bir ideanın, dahası iktidar mücadelesinin sonlandırılmasının adının kısacası komünizm olduğuna dikkat çekelim. Komünizm kavramının zıddı olan iktidarsızlığın bu kavramın merkezine yerleştirilmesi Badiou’nun felsefesiyle dahi uyumlu değildir. Komünizm tarih içerisinde, Fransız Devrimcilerinin söyleminde doğmuş, “Paris Komünü” adıyla, Paris Belediyesi’nin ele geçirilmesinde cisimleşmiş (Paris üzerinde hakimiyet kurulmasıyla yeryüzüne inmiş) ve sonrasında Sovyet Devrimi ve bu devrimi takip eden devrimlerle dünyalılaşmış bir akımın ve bu akımın amacının adıdır. Böyle bir adın içerisinden iktidar yaklaşımı çıkarıldığında geriye Marx ve Engels’in Ütopik Sosyalizm olarak adlandırdıkları bilimsel olmayan bir sosyalizm anlayışının çıktığını tekrarlamaya gerek yoktur. Radikal bir Maocu olan Badiou’nun bu tutumu yine Mao’nun bir sözüne dayandırması çok vahim bir durumda olduğuna işarettir. Badiou, “... Mao’nun şu meşhur sözüydü: ‘Komünist hareket olmadan komünizm de olmaz’. Dikkat buyurun: Hareket olmadan diyor, devlet veya parti değil.”(s. 19). Mao’nun sözünü bu şekilde okuyup şiddetten ve iktidardan ayıklanmış bir komünizm tasavvurunda bulunurken, Mao’nun çok daha ünlü bir sözünün unutulması ironiktir. Mao, iktidarın namlunun ucunda olduğunu söylemiştir. Bu şiarı mücadelesinin bütününe yayan bir devrimcinin sözlerini seçerken bu

Burada, komünist mollalarn ruh çarma ayinine ahit oluyoruz. Marx, Komünizm hayaletinden bahsediyordu. Hayalet arayanlar, kanyla canyla savaanlar göremiyorlar

Alain Badiou

gerçeği atlamak olsa olsa Avrupa’nın içinde bulunduğu düşünsel krizin bir sonucudur. KOMÜNZM BUGÜN HER ZAMANKNDEN DAHA ULUSAL, DAHA ENTERNASYONALDR Badiou, yukarıda anılan hatasının üstüne daha da büyük gaflar yapmaktadır. Eserlerinde sıklıkla sistemin sözde insan haklarıcılığına, demokrasi savaşçısı görünümü altındaki emperyalist politikalarına karşı çıkan ve emperyalizm karşısında mücadele veren yönetimlerin devrimciliğine vurgu yapan Badiou, bizleri şaşırtıyor: “...Biliyorum ki artık ulusal temsilci heyetlerinden oluşmayan, ulusal çıkarlara (isterse ‘sosyalizmin yeni vatanı’nın çıkarları olsun) tabi kılınmamış (çünkü ‘Proleterlerin vatanı yoktur’ düsturunu yeniden kabul eder ve hayata geçirirsek ‘sosyalizmin vatanı’ gibi bir

ifadenin hiçbir anlamı kalmaz) bir siyasal enternasyona olacak. Bu enternasyonal de komünizm fikrinin paylaşım ve hareketi ile bu fikrin ışık tuttuğu siyasal süreçler arasındaki kalıcı doğrudan bağı kuracak; siyasal mekanların enternasyonali olacaktır.” (s. 21) Evet, proleterlerin vatanı yoktur. Bu verili durumdur. İşte mücadele bu nedenle haklıdır ve meşrudur. Proleterlerin canlarıyla kanlarıyla besledikleri vatan onların olmalıdır. O nedenle proleterlerin üzerinde zafer kazandıkları toprakları “sosyalizmin vatanı” olacaktır. Sosyalizmin vatanı elbette ki emperyalizmden pay alan ve onunla uzlaşan bir işçi sınıfının ikametgahında kötü bir anı olacaktır. Oysa aynı vatan, dünyanın tüm emekçilerine, direnen halklarına, emperyalizme karşı savaşan milletlere bir ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. O vatanın varlığında, Türkiye bağımsızlığına kavuştu,

İktidar yaklaşımından koparılacak olanın kitlelerin iktidar mücadelesine rehberlik edecek bir ideanın, dahası iktidar mücadelesinin sonlandırılmasının adının kısacası komünizm olduğuna dikkat çekelim. Komünizm kavramının zıddı olan iktidarsızlığın bu kavramın merkezine yerleştirilmesi Badiou’nun felsefesiyle dahi uyumlu değildir


Aydınlık KİTAP Araplar demokrasiyi kurdular, Hindiçini ve Uzak Asya’da milyonlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldular. Bugün bile o vatanı yıkanlar, Türkiye’nin bağımsızlığına, Arapların demokrasisine kast ediyorlar. Demek ki o vatan bugün hâlâ enternasyonal bir değer taşıyor ve tüm ulusal kurtuluşçulara ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Söz konusu kitapta tartışılan “komünizm” sözcüğü Doğu Almanya topraklarındaki sosyalist bir tiyatronun duvarlarındaki afişte tarihe gülümsüyor. Bu gülümseyen gözler o vatanı arıyor, o vatanı özlüyor. Bu kez geçmişin hatalarını gidermiş ve daha gerçek bir komünizmi gözlüyor. Yukarıda betimlenen siyasi tarihin gösterdiğine bakarsak, ulusal kurtuluş mücadeleleri sürmektedir hatta öylesine sürmektedir ki dibimizde Suriye’de bir savaş yaşanmaktadır. Daha dün Libya’da savaşın bir aşaması bitmiş ve halen Afganistan’da ulusal kurtuluş farklı biçimlerde sürmektedir. Çin ile ABD arasındaki yarışta, esasen iki üretim-paylaşım şekil arasında, iki politika arasında bir çarpışmaya sahne oluyor tarih. Bütün bunlara baktığımızda Çin’deki, Rusya’daki tepkiler Suriye’yi etkiliyorsa, Suriye’de üstü örtülü bir dünya savaşı yaşanıyorsa ulusal kurtuluş ve uluslararası dayanışma sürüp gitmektedir denebilir. Hal böyleyken ulusal iktidarı gözardı eden, ulusal mücadeleye çelme atıp hayali bir enternasyonal arayanlar aradıklarını bulamayacaklardır. Burada, komünist mollaların ruh çağırma ayinine şahit oluyoruz. Marx, komünizm hayaletinden bahsediyordu. Hayalet arayanlar, kanıyla canıyla savaşanları göremiyorlar. Gerçek insanların gerçek mücadelesini göremeyenler onların taşıdıkları ruhu da göremezler. Komünizm fikri ya da ruhu, dünyadan çıkacak. Mitolojideki gibi tanrıların arasında yaşayan Prometheus’un onlardan çalacağı ateşle gelmeyecek komünizm. SOMUT DURUMUN SOMUT TAHLL Bu çok bilindik Marksist reçete hâlâ iş görmektedir. Komünistler somut durumun somut tahlilinden kaçtıklarında egemen ideolojinin tartışmaları içerisinde kaybolup gitmektedirler. Maalesef, sözü edilen kitapta, bu önermeye en yakın duranın anarşizan bir komünist olan Negri’nin olduğunu görüyoruz. Negri, Badiou’nun aristokratik tutumunun eleştirisini veriyor: “Badiou için özne ve devrimci kopuşun ontolojik koşullarının nerede durduğunu anlamak çok zor. Çünkü ona göre her türlü kitle gösterisi hep bir küçük-burjuva

‘performansından’ ibarettir; maddi veya bilişsel emekle, sınıf veya ‘toplumsal emekle’ ilgili her türlü dolaysız mücadele güçten yoksundur... Bizi ancak bir ‘olay’ kurtarabilir: Kendisini belirleyebilecek her türlü öznel varoluşun ve kendi düzeneğine dönüşecek her türlü stratejik pragmatiğin dışında kalan bir olay. Badiou için olay (İsa’nın çarmıha gerilmesi ve dirilmesi, Fransız Devrimi, Çin Kültür Devrimi, vb.) hep a posteriori olarak tanımlanır; dolayısıyla devrimci olay, paradoksal biçimde, İsa’sız, Robespierre’siz, Mao’suz var olur.” (ss. 169-170). Negri’nin bu karşı çıkışına yenilerini eklemeyip kararı okuyucuya bırakıyoruz. Avrupa’nın seçkin Marksist filozoflarının tartışması bir hayli ilgi çekici ve birçok açıdan verimli. Türkiye solunun bu tartışmaların dışında kalması ne denli yanlışsa bunları takılıp kalması da o denli yanlış olacaktır. Bu kitaba yansıyan soruların en can alıcılarını Negri’nin ağzından ekleyerek daha devrimci bir teorinin peşinden gidenlere sunuyoruz: “Bugün bulunduğumuz noktada, paradoksal şekilde cevaplamamız gereken soru şu: Hala işçi sınıfı diye bir şey var mı? Kapitalizm eleştirisinin merkez öznesi olan bir işçi sınıfı? Yani sosyolojik nesne değil siyasal özne olarak işçi sınıfı var mı? Sanayiden hizmet sektörüne, Slavoj Zizek ücretli emekten kendi işine, maddi emekten bilişsel emeğe, sosyal güvenceden güvencesizliğe, iş beğenmemekten iş bulamama durumuna geçen emeğin ve emekçi figürünün yaşadığı dönüşümlerin siyasal anlamı ne? Ayrıca teorik anlamı ne?” (s. 173). Negri bu soruların yanıtlarını daha önce bu sayfalarda tanıtımını yaptığımız “Duyuru” adlı eserinde örtük olarak da olsa veriyor. Negri’nin sorduğu sorulara ek olarak, çalışanlar ve aydınlar üzerindeki teslimiyeti, ataleti ve konformizmi nasıl ele alacağımızı, kapitalizmin yeni işbölümünde yaratılan yaka renklerinden oluşan ayrım ışığında işçi sınıfının nasıl örgütleneceğini, arazi rantına karşı geniş halk kitlelerini nasıl seferber edebileceğimizi, ulusal kurtuluş mücadelesini emek mücadelesiyle içsel olarak nasıl bağlayacağımızı ekliyoruz. Bu sorular etrafında yapılacak tartışmalar ve yanıtları Türkiye’nin siyasi yaşamında yanıt bulmak zorundadır. Bu yanıtları bulmak için bir okuma uğrağı olarak “Komünizm Fikri” ilham verici tartışmaları açısından faydalı olabilir. (Komünizm Fikri, Alain Badiou, Slavoj Zizek, Metis Yayınları, Çev: Haluk Barışcan, Okan Doğan, Savaş Kılıç, 280 s.)

26 EKM 2012 CUMA

11

Zaman, değiştirir... Ya bir eylerden kaçyor, ya da bir eyleri kovalyoruz. Ve zamann yetersizliinden, yapmak istediklerimizi yapamamaktan ikayet ediyoruz. Zaman kavramnn önemsizliini kitaptaki kahramanlarn yaam öyküleri ile bize yaadmz ann önemini anlatyor

Engin Geçtan

SEVİLAY ATAİBİŞ sev_halleri@hotmail.com

Çok kitap yazılan bir dönemde psikiyatri alanında sesini duyurmayı başarmış, aynı zamanda da romancı kimliğini kanıtlamış ve “iyiler”de yerini alması gereken bir yazardır Engin Geçtan. Romanı okuyup bitirdiğimde; roman süresince bağlı olduğum radyo frekansından çıkıp, bir daha oradaki hayatların devamına ulaşamayacak olmanın burukluğu içindeydim. Kitabı okurken, birçok karakteri kendiniz, bir çoğunda aileniz, sevgiliniz ve çocuğunuzu buluyorsunuz. Türkiye’nin gündeminin inceden alaya alındığı romanda, karakterler çok çeşitli. Karakterlerin isimleri ise o kadar güzel ki kitaba duyduğunuz yakınlık artıyor. Karanfil, Şeyhekul, Hamasettin, Hükümet, Takiye, Beyhude, Otuz. Aynı zamanda şehrin semtleri için kullanılan isimlerde, okurken zihninizi sürekli çalıştırıyor. Kitapta bir kedi var, isminden hoşnut olunmadığı için bir vaftiz töreni ile değiştirilmek isteniyor. Kimi zaman da roman ile gerçeği karıştırıyorsunuz. Romanda herkes aynı bütünün parçası halinde ve okurken buna dahil olmak son derece keyifli. “Bu şehir ipini koparanın geldiği bir yer oldu artık, bu Maydanoz da kimin nesi?” “O mu? Hurdacılara gidip bir şeyler alıyor, sonra onları birleştirip, istasyon gibi bir adı var ya, bilemedim işte, ondan yapıyor.” “Enstalasyon mu?” Takiye, okuduğu romandaki insanların yaşamış ya da yaşamamış olmalarının önemi olmadığı sonucuna varıyor. Yazarın bir röpörtajında, Takiye’nin düşüncesine yanıtı “Bence yaşamak, irademiz dışında başlayan bir döngüyü tamamlamak. Yani başladığımız yerle yeniden buluşuncaya kadar geçen zamanda yaşananlar. Hiçten varolup hiçe dönmek. Yaşanmakta olan an ve yaşanmak üzere

olan ana geçişin dışında, geçmiş ve gelecek aslında kendi kurgumuz. Bu nedenle, ben de Takiye’nin ulaştığı sonucu paylaşıyorum” oluyor. Ya bir şeylerden kaçıyor, ya da bir şeyleri kovalıyoruz. Ve zamanın yetersizliğinden, yapmak istediklerimizi yapamamaktan şikayet ediyoruz. Zaman kavramının önemsizliğini kitaptaki kahramanların yaşam öyküleri ile bize yaşadığımız anın önemini anlatıyor yazar. “Mimoza onu iki yıl öncesinden, yani kendisinin de olması gereken zamandan aramıştı. Kendisi şu anda iki yıl sonrasında ise, nasıl olup da geldiği zamandan biri kendisini arayabilmişti? Farklı zamanları birlikte mi yaşıyordu? Yoksa zamanın bir anlamı yok muydu?” Roman, ülkenin durumunu inceden zekice eleştiriyor. İnsana hüzün ve acıyı bir anda yaşatıyor. Üretilmiş trajedilere bakıldığında komik yanlarını da göz ardı etmemek lazım. Engin Geçtan’ın son kitabı “Mesala Saat Onda” Metis Yayınları’ndan çıktı. 1956’da İ. Ü. Tıp Fakültesini bitiren yazar, psikoloji ve nöroloji sahalarında ABD’de New York ve Colombia Üniversitelerinde uzmanlık eğitimi görmüş (1956-1961). 1968’de doçentliğe, 1974’te profesörlüğe yüksen Gençtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara Üniversitelerinde öğretim üyeliğinde de bulunmuş. Romanları: “Kırmızı Kitap” (1993), “Dersaadet'te Dans” (1995), “Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz?” (1997), “Kırmızı Palamutun Kokusu” (2001). Denemeleri: “Kimbilir?” (1998). Meslekî yapıtları: “Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar” (1974); “Psikanaliz ve Sonrası” (1980), “İnsan Olmak” (1982), “Varoluş ve Psikiyatri” (1987)’dir. (Mesela Saat Onda, Engin Geçtan, Metis Yayınevi, 280 s.)


14

26 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

KAPAK

TÜRKİYE’NİN İLK BİLGİSAYAR KORSANI TAMER ŞAHİN ANLATTI:

Sanal dünyanın getirisi “Hacker”lık

Hacker hep görünenin ardndakini aratrp, irdeleyerek bilinenin, beklenenin dnda bir yaklamla hareket ediyor. O yeri geliyor bol sfrl çekleri reddediyor, yeri geliyor ele geçirdii bilgileri menfaat için kullanmyor, yeri geliyor susuyor, yeri geliyor hakszlklara kar sesini yükseltip bir yerleri hackliyor DAMLA YAZICI damla.yazici@msn.com

Bilgisayarın dizlerimizin üstünde her ortamımıza bizimle birlikte girdiği bir dönemdeyiz. İnsanların kaslarını daha az çalıştıracakları bir dünya kurarak bütün işlerimizi sanal bir alemde klavye tuşlarıyla yaptığımız, benliklerimizdeki ego kavramlarını kaşıyarak bütün kişisel bilgi, beceri ve ilgi alanlarımızın gbtsinin alındığı ve kılıçların yerini tüfeklere, tüfeklerin yerini ateşli uçaklara artık uçaklarınsa yerini sanal alemde kaydolan istihbarat bilgilerine bıraktığı bir dönem... Sıcak savaş, soğuk savaş derken şimdi de “siber savaş” arenasında bulduk kendimizi. Büyük güçlerin ulaşılamazlıklarına ulaşıp, perdenin arkasında neler olabileceğini gözlerimizin önüne seren silahşörler “hacker” olarak karşımıza çıkana kadar belki de nasıl bir savaşın içinde olduğumuzu anlamamıştık. Gizli bilgilerin izinsiz bir şekilde ele geçirilip ele geçiren tarafından olumlu- olumsuz kullanılması hackerlığın ahlaki olup olmadığını da sorgulatmaya başladı. Hacktivist, siyah şapkalı, beyaz şapkalı, gri şapkalı, yazılım korsanı, phreaker, script kiddie, lamer gibi yaptıkları hackleme şekillerine ve amaçlarına göre değişik isimler de alan bu kişiler ülkemizde de dünya kamuoyunda da oldukça şaşkınlık ve merakla karşılandılar. Son dönemde büyük eylemleriyle hayatlarımıza giren ünlü hacker grupları Anonymous ve Redhack, Wikileaks belgelerini dünyaya duyuran Julian Assange gibi isimler dışında ülkemizin ilk hackerı olma sıfatını taşıyan Tamer Şahin Doğan Kitap’tan çıkan biyografik kitabı ile bilinmeyen pek çok şeyin cevabını veriyor. 2002 yılında Microsoft bilgisayar sistemlerine giriş yaparak Bill Gates ve Steve Ballmer’ın e-posta yazışmaları, Hotmail ve diğer projeler ile ilgili dökümanları internette yayınlayan, Türkiye’nin ilk tamamı yerli bilgi güvenliği yazılımı olan Mindwall IDS’in geliştiricilerinden olan Tamer Şahin ile Aydınlık Kitap olarak röportaj yaptık ve “hacker”lığı konuştuk.

Tamer ahin

YA HACKLEMEYE DEVAM YA HAPS Orta öğrenim yıllarınızda bilgisayara meraklı ve hevesli bir çocukken, Türkiye’nin ilk hacker’ı olma ve bugün çok önemli şirketlere güvenlik programları hazırlayan ünlü bir işadamı haline gelme sürecinize bakıldığında, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bazen bir mucize gibi geliyor mu bütün bunlar? Planlanmamış bazı süreçlerin beni getirdiği noktadayım aslına bakarsanız. Çok büyük riskler aldım ve bugün bakınca heyecanlı anılar gibi gözüken şeyler aslında o dönemde epeyi bir yıpranmanıza yol açıyor. Benim kırılma noktam uyarılar aldıktan sonra önümde iki yol olmasıydı. Bunlardan birinde hacklemeye devam edecektim ve hapse girecektim. Diğerinde ise iş yaşamına yönelerek bu işi etik hacker olarak sürdürecektim. Ben etik hacker olmayı seç-

tim ve bunu bir iş haline çevirdim. Şimdi de sistemleri hackliyorum. Fakat firmalarla yasal anlaşmalar yaparak, onların izinleri ile. Güvenlik açıklarını bulup, çözüm önerileri ile onlara sunuyorum. Bu hem kendimi teknik olarak zinde hissetmeme, hem de bir şeylerin gelişimine katkıda bulunarak manevi açıdan doyuma ulaşmamı sağlıyor. Hacker’lık serüveniniz ailenize de bazı sıkıntılar yaşatmış ilk başlarda. Evinizin bir sabah polis tarafından basılması gibi… Anne ve babanız, şimdi neler düşünüyor, o günleri nasıl anıyorlar. Gerçekten çok sıkıntılar çektiler. Olay benim küçük odamda, bilgisayarımın başında geliştiği için erkenden bir şeylerin farkında olamadılar. Ancak benim huzursuz hareketlerim ve üstüne evi polis basınca siber dünyadaki farklı kimliğim ile yüzleştiler. Bunu ilk etapta olumsuz tepkilerle karşıladılar.

Daha sonra ben bunu iş haline getirince biraz daha rahatladılar. Fakat şimdi kitapta yaşadıklarımdan bahsettiğim için tekrar tedirginler. Kitap pek çok insanı, örgütü rahatsız edebilecek tarzda anılardan oluşuyor

ÜLKE MENFAATLER Rus istihbarat örgütünden MİT’e kadar pek çok kurum sizinle ilişki kurmaya çalışmış, yardım talep etmiş. Gizli servislerin internete ilgisi konusunda neler söyleyebilirsiniz? Artık top, tüfekle yapılan savaşlar devri kapandı. Her ülke elinden geldiğince siber dünyada savaş araçları geliştirerek bunlarla diğer ülkelere saldırma, istihbarat peşinde. Bunların başında Amerika geliyor. İran’ın nükleer araştırmalarını senelerce geriye götürebilecek kadar etkili virüsler yazabiliyorlar. Diğer yandan Suriye muhaliflerin

Her ülke elinden geldiğince siber dünyada savaş araçları geliştirerek bunlarla diğer ülkelere saldırma, istihbarat peşinde. Bunların başında Amerika geliyor. İran’ın nükleer araştırmalarını senelerce geriye götürebilecek kadar etkili virüsler yazabiliyor


KAPAK

Aydınlık KİTAP

bilgisayarlarına girebilecekleri zararlı yazılımlar üretip etrafa dağıtıyor. Çin keza Amerika’lı ünlü silah üreticilerini hackleyerek çeşitli askeri sırları ele geçiriyor. Burada herkes bir pozisyon almış durumda. Mesele bizim nerede bulunduğumuz. Bizde henüz bu konular çok yeni. MIT benimle irtibat kurduğunda bir işadamı aracılığı ile iletişim kurmuştu. Bu tarz adamlar da herşeyden önce kendi menfaatlerini düşünüyorlar. Ülke menfaatleri bazen onlar için ikinci planda kalabiliyor. Bu kabul edilemeyecek bir durum. Beni bir işadamı aracılığı ile dışarıdan taşeron olarak kullanmak istedi MİT. Ben de bu tarz bir çalışmayı kabul etmedim.

Siz kendi bilgilerinizin değerinin farkında olmayabilirsiniz ama dijital yeraltı dünyasında sizin bilgilerinizin pek çoğu para edebiliyor. İnternetin yeraltı dünyasında bu bilgiler kötü niyetli kişiler tarafından ücret karşılığı satılıyor. İnternetin bu özgür, kontrol edilemez yapısı güçlü yanı olduğu kadar zayıf yanını da oluşturuyor

GÜÇ DENGES Ateşin keşfi ya da tekerliğin bulunuşundan itibaren insanlık tarihinde “demir çağı”, “buhar çağı” vb. denilen, insanlığı ileriye taşıyan dönemler söz konusu. Şimdi de bilgisayar ve internet çağında yaşadığımız söylenebilir mi? Kimlik bilgilerimiz, finansal bilgilerimiz, soy ağacımız, seçmen bilgilerimiz, alışkanlıklarımız, zevklerimiz aklımıza gelebilecek her şey ya devlet sistemlerinde ya da Twitter, Facebook gibi sosyal ağ sitelerinde depolanıyor. Bunların büyük kısmının kullanım hakkını Amerika ile paylaşıyoruz. Kitapta detaylı olarak bahsettiğim üzere Facebook ve Twitter başta olmak üzere sosyal ağ siteleri Amerika ile uç noktada sayılabilecek bilgi paylaşımında bulunuyorlar. Artık bu çağda “bilgi = güç” ya da suçlular için “bilgi = para” olarak kabul edilebilir. Siz kendi bilgilerinizin değerinin farkında olmayabilirsiniz ama dijital yeraltı dünyasında sizin bilgilerinizin pek çoğu para edebiliyor. Internet’in yeraltı dünyasında bu bilgiler kötü niyetli kişiler tarafından ücret karşılığı satılıyor. Internet’in bu özgür, kontrol edilemez yapısı güçlü yanı olduğu kadar zayıf yanını da oluşturuyor. Örneğin ateşin yararlı ve zararlı kullanımları gibi, bilgisayar ve internetin de “zararlı” kullanımından söz edilebilir mi? Elbette bir cerrah nasıl neşterini şifa dağıtmak için kullanabilirse aynı neşter kötü niyetli birinin elinde öldürücü bir silah olabilir. Bu şekilde düşününce iyiyle kötünün arasında görünenden de ince bir çizgi olduğunu farkediyor insan. Artık biri-

nin sokakta peşine takılmak yerine internet üzerinden takip yani “stalking” yapılıyor. İnsanlar birbirini buradan beğeniyor, iletişime geçiyor ve yer yer zarar görüyorlar. Internete haddinden fazla kişisel bilgi verip daha son-

ra zarar görebiliyorlar. Kontrollü bir internet kullanımı benimsememiz gerekli. “Açılamayacak kilit yoktur” dendiği gibi, hack’lenemeyecek sistem olmadığı da söylenebilir mi? Her bilgisayar sisteminin güvenlik açıkları vardır. En güvenli sistemlerin bile. Bu açıklar sadece orada duruyor ve keşfedilmeyi bekliyorlar. Bugün dünya üzerinde kırılamayacak herhangi bir sistem yok. Quantum kriptosu tekniği bile lazerler kullanılarak kırıldı ve büyük şaşkınlık yarattı. İnsanoğlu varoldukça hackerlar da varolacak ve onlar bu gelişimi sağladıkları gibi zayıf noktaları da farkederek insanlığa katkıda bulunacaklar. Wikileaks konusunda, genel algının tersine “bunlar çok önemli şeyler” değil gibi bir yaklaşımınız söz konusu. Bir oyun ya da dünya kamuoyuna yönelik bir manipülasyon mu sizce tüm sızdırılanlar? Önemli bir konu Wikileaks. Benim kitabımda detaylı bahsettiğim şey bize sadece önemsiz kısımlarının yansıtıldığı. Jullian Assange’ın kendi hayat sigortası gibi gördüğü şifreli bir dosya internete konuluyor, halen de şifresi verilip insanların görmesine izin verilmiyor. Yayınlanan bilgilere bakıyorsunuz gizlilik derecesi en düşük de-

26 EKM 2012 CUMA

15

recede bilgiler ve bilgi notları. Bunlar bazı görevlilerin kendi izlenimlerini yansıtıyor çoğu zaman. Spekülasyon yapılan bölgelere bakıldığında da geneli ortadoğu, Türkiye merkezli. Burada bir oyun oynanıyor. Gerçek belgeler açıklanmayarak insanlar manipüle edilmeye çalışılıyor. Ben bunu “bir yalanı kabul ettirmek için 10 doğru söyleme” taktiği olarak değerlendiriyorum. Son dönemde Wikileaks oluşumu iyice Jullian Assange’ın tek kişilik şovuna dönüşmüş durumda. Bu yüzden Anonymous da rahatsız olarak desteklerini kestiklerini açıkladılar. Jullian Assange karanlık bir adam. Bilderberg toplantılarına katılan üst düzey işadamları ve Soros tarafından finanse edildiğine dair de ciddi iddialar var.

HACKER KÖLELEMEY REDDEDYOR “Bir hacker’ın, her şeyden önce bir insan olmanın dışında savunduğu şey, paranın ve kapitalist düzenin kölesi olmamaktır” diyorsunuz. Bunu ve “hacker’lık etiği” konusunda genel yaklaşımınızı biraz daha açar mısınız? Sistem sizi elinden geldiğince öğüterek çark içerisinde ufak bir dişli olmaya yöneltiyor. Daha az okuyup, düşünerek, daha az sorun çıkartmamızı sağlayıp bunun karşılığında toplumsal normlara göre bir hayat yaşamamızı sağlıyor. Hacker ise hep görünenin ardındakini araştırıp, irdeleyerek bilinenin, beklenenin dışında bir yaklaşımla hareket ediyor. O yeri geliyor bol sıfırlı çekleri reddediyor, yeri geliyor ele geçirdiği bilgileri menfaat için kullanmıyor, yeri geliyor susuyor, yeri geliyor haksızlıklara karşı sesini yükseltip bir yerleri hackliyor. Aslında bu felsefe toplumsal normların direttiği bireyin sahiplenilerek köleleştirilmesini reddediyor diyebiliriz. Hacker’lık önerilebilecek bir uğraş mıdır? Hacker olmak isteyenlere önerileriniz nedir? Bu pek fazla önerilebilecek bir şey değil. Hackerlık herhangi birine teknik birkaç şey öğretilerek, araştırılarak elde edilebilecek bir yetenek değil. Bu ya içinizde vardır, ya da yoktur. Herhangi birinin içerisine bunu koyamazsınız. Tamamen farklı bir çerçeveden hayata bakmak anlamına geliyor ve bu kendiliğinden oluşan, gelişen bir bakış. Kitabınız “Hacker’ın Aklı” kısa sürede üçüncü baskısını yapıyor. Okurların bu ilgisini neye bağlıyorsunuz? Bir odada tek başınıza oturup yazdığınız kitabı binlerce kişininin okuması, epostalar gönderip “hayatımı, bakış açımı değiştirdin”, “en son Cin Ali okumuş olmama rağmen kitabı elimden bırakamadım, esir oldum” demesi eşsiz bir mutluluk. Özellikle anlatılan maceraların yaşanan şeyler olması, herkesin gazetelerden, tvlerden takip ettiği ama ayrıntılarını tam olarak bilmediği meseleler olması insanlara daha çekici geliyor. Sadece hackerlığa ilgi duyanlar değil, bir şekilde internete giren herkesin ilgisini çekiyor kitap. Aynı zamanda teknik terimlerden arındırılmış ve sürükleyici bir tarzı olduğuna dair de övgüler alıyorum. Olabildiğince çok insana hikayemi anlatabilmek beni mutlu ediyor. (Hacker’ın Aklı, Tamer Şahin, Doğan Kitap, 196 s.)


16

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

İç seslerin şairi:

BEHÇET AYSAN Behçet Aysan’n bütün bir iir toplamnda gördüm ki “yarn diye bir ey vardr”. Zaten onun ölüm yolculuu olan kültürel etkinlikler içinde yer almas da bu inancyla ilgilidir CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com

1949 yılında Ankara’da doğmuştu. Sivas’ta öldüğünde kırk dört yaşındaydı. Bu bilgiler, edinenin zihninde mistik bir dalgalanma yaratabilir kuşkusuz, nereden nereye… Ve aynı duygunun bir başka türevi: İnsan bir kuş misali… Bir lanetleme çağrısına uyarak bir araya gelmiş insanların insan gerçekliğinden çıktığı, cahilane bir algının ağzından tekbir ve bağırtıların birbirine karıştığı, küfür ve haykırışların beden diliyle bütünleşip köpük köpük savrulduğu, binlerce parçadan oluşmuş karanlık bir ulumanın madeni bir duvar oluşturmuş olan asker silahlarında yankılandığı, hoşgörü kaynağı olarak yüceltilen bir din adına o güruhun kaskatı bir hınçla insan düşüncesine saldırmakla yetinmeyip o düşüncenin bedenini de parçalamak için paralandığı Sivas Katliamı’nda can veren otuz yedi aydın içindeki üç şairden birisi de Behçet Aysan’dı. Ölüm tarihi aynı zamanda toplumsal tarihimizdeki en hunhar, en bayağı ve kalleş aydın katliamlarından birinin de tarihidir: 2 Temmuz 1993. YARINA NANMAK Behçet Aysan’ın bütün bir şiir toplamında gördüm ki “yarın diye bir şey vardır”. Zaten onun ölüm yolculuğu olan kültürel etkinlikler içinde yer alması da bu inancıyla ilgilidir. İş kazalarının olmadığı, işçi çocukların bulunmadığı, küflü hücre duvarlarına çakıyla özgürlük tarihlerinin kazınmadığı, gri duvar diplerinde görüş günlerinin beklenmediği ve daha nice masum niyet o yarın içindedir. Toplumsal mutluluğun “yarın diye bir şey olan” günlere ait bir olgu olarak düşünülmesi, yarın kurgusunun yeni bir toplum düzenin inşaası anlamına da gelmektedir: “bilirim yarın diye bir şey var çeliğin su katılmamış yanı ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek bir yanı var ömrümüzün belki bir gün gülecek. selam verip

selam alacak barışa kardeşliğe hep tok yatan çocuklar görecek el ele aşklar, omuz omuza dostluklar ne dikenli teller olacak ne tanklar tüfekler ne tüberküloz kalacak ne lösemi ne işsizlik ne banka ne borsa süt gibi duru ve ak ekmek gibi sıcak bizim de bizim de günlerimiz olacak.” Tam da bu biçimdedir, içsel bir şiirdir Behçet Aysan’ın şiiri. Ya kendisi ile konuşma, bir çeşit sesli düşünme halinde oluşur ya da yaşanmışlıkların anımsanması biçiminde akışını sürdürür: “tahta pancurlu taştan evin penceresi nar ağacına bakardı eski tersanenin yamacında dalları sarkmış o nar ağacı on beş yıl önce o yalnız nar ağacının dibinde oturup geleceği konuştuğumuz çocuklar şimdi yok bir çoğu başka sokaklarda yürümekteler” Başka sokaklarda yürüyen çocuklardan birisi de aslında kendisidir. Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiştir. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi’nde Askeri Tıp öğrencisi olarak tamamlamıştır. Ve tabii ki yolu, hayatının bütün ana kavşaklarında edebiyatla kesişmiştir. Behçet Aysan sağlığında dört şiir kitabı yayımlamış. Bunlardan üçü ödüle değer görülmüş. Bir şair için bundan daha fazlasını istemek lüks olmalı. “Sesler ve Küller”: 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü. “Deniz Feneri”: 1987 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü. “Eylül”: 1988 Ceyhun Atıf Kansu Şiir Ödülü. “Düello” diye bir kitabı daha var Aysan’ın, sanırım tamamlanmamış şiirlerinden oluşuyor, ölümünden sonra yayımlanmış. Behçet Aysan “gelincik açmış tarlalardan, koşan marallardan,

çam selleri ve dağ çeşmeleri”nden söz etse de hatta şiirinde kırsal motiflere, onun şiirinin kırsal kökenli bir şiir olduğunu düşündürecek kadar yoğunluklu olarak yer verse de bütün bu kırsal ögeler onun şiirinde imgesel bir işleve sahiptir, birer metafordur. Behçet Aysan’ın şiiri özünde şehirli bir şiirdir. Bu tespitim ne bir yergileme ne yüceltme manasını içermektedir. Ve devam edersek Behçet Aysan’ın şehirli şiirinin odağında da işçi sınıfı vardır: “kocaman bir yalnızlıktır izmit denize doğru gittikçe büyüyen saçak altlarındaki sessiz yağmur ve vardiya düdüklerinde keder. kocaman bir yalnızlıktır izmit solgun fotoğraflarda gülümseyen kurumuş incir ağacı ve hatmi hep işçi bıyıklarıyla terleyen.”

RNDEK ZLER Behçet Aysan’ın her şair gibi aşkı, ölümü, özellikle ayrılığı anlattığı tematik şiirleri de vardır. Fakat ağırlıklı olarak onun şiirinde birimler dağınık izlekleri birbirine bağlayan lifler üzerinden bütünleşir. Toplam olarak baktığımızda, şiirinin arkasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik platformun 12 Eylül Askeri Yönetimi tarafından belirlenmiş olan tarihsel-toplumsal süreç olduğunu görüyoruz. Bu dönemin bir özelliği olan ve günlük hayatın da her hücresine sinmiş bulunan “çaresiz ve sahipsiz hüzün” duygusu, o dönemde yazılmış birçok şiirde olduğu gibi Behçet Aysan’ın şiirinde de kendini hissettirir. Şiirin iç yapısındaki müzik gibi âdeta ve hatta bir müzik olarak süreklilik arz eder. Dili su kadar duru, anlatımı yumuşak ve içlidir. Behçet Aysan’ın anlatımındaki doğal akış sözcük seçimindeki çabasını gizlese de onun sözcükleri, kuyumcu terazisinde günler ve gecelerce tarttığı, anlatımındaki yumuşak ve içli akışın temelinde teraziye koyduğu, bu özen ve dikkatinin bulunduğu her okuru tarafından ilk fark edilecek özelliğidir. Şairlerin sezgilerinin ne denli güçlü olduğunu biliyoruz. Tarihimizin daha uzak duraklarına gitmeye gerek yok. Namık Kemal’den

Behçet Aysan

başlayarak da bunu delillendirebiliriz. Ardından Tevfik Fikret geliyor ve ona bir müneccim desek yeridir. Bu birikim üzerinde Nazım Hikmet yükseliyor. Namık Kemal’i, Fikret’i ve Nazım’ı okumak bugünün Türkiye gerçekliğini okumak; onlara sadık kalmak, varlığımızı savunmak anlamına geliyor. Behçet Aysan’ınki böylesine toplumsal ölçekli bir durum değil tabii ki ama şair sezgisinin bir örneği olduğu için aktarmak istiyorum. Diyor ki o: “sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm” Biz onun şiirlerini okurken ve aklımızda hiç yokken o başka bir şehirde can verdi. O şehir ne iyi ki Mustafa Kemal’in bağımsızlığı, aydınlanmayı, yurttaşlık bilincini ve bütün bunların ifadesi olan cumhuriyeti örgütlediği şehirdi. Ulusal Kurtuluş Savaşı mücadelemizin harlandığı şehirdi. O ise yeni bir ulusal kurtuluş savaşının ışık neferi olarak gitmişti oraya, üstelik Ankara’dan. Son nefesini orada verdi. Kimse diyemez ki şehir şairimize yakışmadı.

Behçet Aysan’ın anlatımındaki doğal akış sözcük seçimindeki çabasını gizlese de onun sözcükleri, kuyumcu terazisinde günler ve gecelerce tarttığı, anlatımındaki yumuşak ve içli akışın temelinde teraziye koyduğu, bu özen ve dikkatinin bulunduğu her okuru tarafından ilk fark edilecek özelliğidir


Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

26 EKM 2012 CUMA

17

Tanpınar’ı solculardan kurtarma ve koruma çabası sürüyor SEYYT NEZR

Ömrü boyunca kendine rahat vermemi, yazdklaryla bu ülkenin düünen kafalarn kurcalayp durmu bir yazara onu rahat brakma cezasn hangi hakla verirsin? seyyitnezir@yahoo.com

M emet Fuat, YAZKO Edebiyat’ın yazı kurulu toplantılarında (1980-84) genç yazarların eleştiri ve incelemelerini değerlendirirken Tanpınar’a göndermede bulunanları daha bir önemser, “bunda çürük basamak olmaz” derdi. Hüseyin Ferhad’ın yazılarını da kendi okumak üzere ayırırdı... Aslında Tanpınar’ı önemsediğini çok önceden bilirdik. TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayımladığı Ahmet Hamdi Tanpınar kitabında (2010) Hilmi Yavuz da anımsattı (s. 151): Memet Fuat, Fethi Naci’nin Yeni Dergi’de Huzur romanı üstüne eleştirisini yayımladıktan sonra (Mart 1973), günlük Yeni Ortam’da Selahattin Hilav’ın da “Tanpınar Üzerine Notlar”ı çıkmaya başlamış (31 Mart-9 Nisan 1973), Nisan ayı dergilerinde Konur Ertop ve Adnan Özyalçıner’in yazılarını Yavuz’un “Yeni a”da “Tanpınar’ın Solculuğu Efsanesi” başlıklı inceleme ve polemiği izlemişti (Mayıs 1973). Memet Fuat, gelişmekte olan tartışmanın önemini Yeni Dergi’nin haziran sayısında, “Dergilerde” başlıklı yazısında şöyle belirtmişti: “Yeni a Dergisi’nin mayıs sayısında Hilmi Yavuz ‘Tanpınar’ın Solculuğu Efsanesi’ başlıklı incelemesiyle Selâhattin Hilâv’ın Yeni Ortam’da yayımlanan ‘Tanpınar Üzerine Notlar’ına karşı çıkıyor. İncelemenin bütünü, yayımlanamamış bu sayıda sürecek. Yayımlanan bölümün sonunda şöyle diyor Hilmi Yavuz: “Görülüyor ki Tanpınar, hayranı olduğu Proust gibi, geçmiş zamanın ardında koşan, kültür problemlerimize yaklaşımında, üretimin sosyal ilişkilerini değil, bu ilişkilerle belirlenen ahlakı ölçü alan, bir ‘ruh saltanatı’nın ancak bu yoldan gerçekleşebileceğine inanan, ideolojik ve idealist bir romancıdır; altyapı çalışmalarının getirdiği tarihsel dönüşümler yerine, emeği ve üretimi bilimsel bağ-

lamından soyutlayarak ‘çalışkan insanlar cemaati’ gibi dayanaksız ve çürük bir utopyaya bağlayan bir düşünürdür.” “Selâhattin Hilâv’ın notları Tanpınar’a yeni bir bakışı içeriyordu, Hilmi Yavuz’un incelemesi ise yazar için yerleşmiş kanıyı destekliyor. “Bu tartışmanın yüksek bir düzeyde süreceği, Tanpınar’ın yapıtları üzerinde yeni çalışmalara yol açacağı anlaşılıyor. Şair, romancı, denemeci, edebiyat tarihçisi olarak, uzaktan bakıldığında, çelişik görünümleriyle insanı şaşalatan bir yazarın böyle bir tartışmayla ele alınması, çok iyi oldu.” Ve sayfanın altındaki dipnotta Memet Fuat’ın duyurusu: “Yeni Dergi’nin gelecek [temmuz1973] sayısında, Selâhattin Hilâv’ın Yeni Ortam’da çıkan incelemesini, Hilmi Yavuz’a vereceği karşılıklarla birlikte yayımlayacağız.” Marksist genç yazarların o sırada Tanpınar adının geçtiği yerde kimin nereden neyle ve nasıl ateş edeceğini merakla beklediğimizi düşünüyorum da, birden, Shakespeare’le birlikte, “nerde bıldır yağan kar şimdi” diye nicedir bugünü bıldırki mevsimlerin peşinde aradığımızı fark ediyorum. Tam yeri: Hey gidi günler! Düşünebiliyor musunuz, o günlerden beri edebiyatımızda önemli yerler edinmiş yazarlar, çağdaşlığın kökleri ve uzanımları arasında bugünü yakalamaya çalışan Tanpınar’ı capcanlı ve kapsamlı polemiklerle tartışıyorlar! Bu bütün bir yıl sürüyor. Derken, Selim İleri ve Mehmet Ergün gibi daha genç yazarlar da tartışmanın bir başka ucundan tutuyor ki, o günden beri Tanpınar, edebiyatımızın hiç çekiştirilmeyen, ama Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Oğuz Atay’la birlikte, en çok anılan yazarları arasında yer alıyor. Hilmi Yavuz’un da be-

lirttiği gibi, “hakkında sadece 2000 yılında yazılan yazı sayısının sağlığında yazılanların toplamından fazla (50’ye 40) oluşu”, üstünde 40 yıldır kesintisiz tartışılmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bu tartışmalar süresince, Hece’nin 10 yıl önce (Ocak 2002) yayımladığı özel sayının “Hangi Tanpınar?” başlıklı sunusundaki küçümseyici değinmeleri saymazsak, ondaki siyasal yönelimler üstünde pek durulmamış, dahası saklanmış demesek bile, gözden kaçırılmış ya da atlanmıştır. Burada, “küçümseyici” sıfatının altını özellikle çizmek istiyorum, Hece’nin sunusunda şöyle deniyor çünkü: “... aidiyet sorunlarını aynen Tanpınar da yaşamıştır. Kendisini bir yerlere koymaya, düşünsel olarak cirmini tanımlamaya çalışır: ‘İnkılapların taraftarıyım ve bir adım bile geriye dönmek istemem... Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım bilmem.’ ... Evet, hangi Tanpınar? Herkes bir Tanpınar...” Edebiyatı ve düşüncesi aslında hep tartışılan Tanpınar’ın siyasal yönelimlerinin özenle göz ardı edilmesini mazur göstermeye çalışan yazar, onu solcuların gölgesinden korumakta kararlıdır: “Siyasal hayatımızın en daraltıcı, yanıltıcı, karıştırıcı, hattâ bunaltıcı yaftalamalarından olan ‘sağcı mı?’ yoksa ‘solcu mu?’ sorularıyla gölgelenen yazdıklarının edebiyat ve düşünce değerleri, gereği gibi tartışılmamıştır.” Tanpınar’ın düşünce dünyasının sözüm ona “çelişkili görünümleri”nin içeriğindeki özü ve mayayı görmezlikte ısrar eden nice yazar, bu tür sığ yaklaşım ve yavan değerlendirmelerle açıyı politika dışına daraltmaları yüzünden yazarı küçümseyerek ya da suçlayarak işin içinden çıktıklarını, başka de-

yişle, onu politik belirlemelerden esirgediklerini düşünüyor olsa da, bu gerçeğe dokunmadan edemiyor. Nitekim Oğuz Demiralp, Bakanlığın Tanpınar kitabında yazısını şöyle bitiriyor: “Tanpınar’ın ölümünün üzerinden elli yıla yakın zaman geçti. Biz halâ onu çeşitli öbekler arasındaki çekişmelerin konusu yapabiliyoruz. Artık Tanpınar’ı rahat bırakalım. ‘Huzur’ içinde yatsın.” Yasakçı filistenliğin böylesine pes doğrusu! Kimse de dönüp: “Yahu sen ne diyorsun? Ömrü boyunca kendine rahat vermemiş, yazdıklarıyla bu ülkenin düşünen kafalarını kurcalayıp durmuş bir yazara böyle bir cezayı hangi hakla verirsin?” Belli ki burada, 50 yıldır olduğu gibi, onun siyasal tavrını gizlemeyi ısrarla sürdürme art niyeti var. Tanpınar için “Bir Kültür Bir İnsan” (Nakışlar Y., 1975) kitabını yazan Turan Alptekin, bu köşede geçen hafta “Suçüstü” yazısından parçalara yer verişimiz üstüne gönderdiği elmekte şöyle diyor: “Tanpınar'ın bir yazar, bir şair, bir düşünce adamı olarak yönetimlerle karşı karşıya gelmeleri olmuştu. Ölümünden sonra, bu çatışmaları gösteren yazıları önce yok sayıldı. Eleştirilerimizle, o yazılar kitaplarında yer almaya başlayınca, bu kez yönetimi savunanlarca ‘sureti haktan’ bir görünümle, anısı ağır söylemlerle gölgelenmek istendi. Ne yazık ki, yazarlar bunları susarak, – bir bölümü de bu durumlarda her zaman yapıldığı gibi destekleyerek– izlediler. Konuya el attığınız için, sizi kutluyor ve bir yazar olarak bu sebeple teşekkürlerimi sunuyorum. Umarım sendikamız yönetimi de sizden bir ders alacaktır.” (Sanırım burada TYS kastediliyor / SN) Turan Alptekin, Bakanlığın Tanpınar kitabındaki “Şairin Ölümü” yazısında da çarpıcı, her anlamda enine boyuna tartışılması gereken olgu ve gerçeklere yer vermişti. Hilav’ın Tanpınar üstüne son yıllarda hiç değinilmeyen vurgu ve saptamalarını anımsatarak, Tanpınar’ın başka siyasal yazılarını ele almayı, düşünsel ve sanatsal dünyasının tarihsel, toplumsal, ideolojik ve politik bağlamlarını göstermeyi sürdüreceğiz.


18

26 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

Sar Zeybek

Sfr Tolerans

Capelo Bahçesi

Ruh banda

Can Dündar, Can Yaynlar, 224 s. (DVD'li)

smail Saymaz, letiim Yaynlar, 334 s.

Javier Vasconez, Everest Yaynlar, Çev: Yldz Ersoy Canpolat, 130 s.

Franco Bifo Berardi, Metis Yaynclk, Çev: Frat Genç, 200 s.

“Kitap, geçen 20 yıl içinde Çinceden Makedoncaya kadar değişik dünya dillerine çevrildi. Türkiye’de de onu, yazıldığından hayli farklı bir konjonktürde yeni(den) okuyacak olanlarda, bambaşka duygular uyandıracağını ve Atatürk’ü yüreklere daha da yaklaştıracağını umuyorum. Atatürk’ü ölüme götürecek hastalığının geçmişi, tedavi süreci, Gazi’nin ayakta kalmak için umutsuz ama yiğitçe verdiği mücadele ve o henüz gözlerini kapatmadan başlayan iktidar kavgası...” “Sarı Zeybek”, Atatürk’ün son 300 gününü, tanıklıklar ve en yakınındakilerin anıları ışığında anlatarak, Büyük Önder’in ardındaki insanın belki de en gerçekçi, en insani, en dokunaklı portresini çiziyor. Kitabın arkasında “Sarı Zeybek” belgeselinin DVD’sini de bulacaksınız.

Eylemde, sokakta, karakolda polis şiddeti... “Dur” ihtarına uymadıkları gerekçesiyle kafalarından vurulanlar, polisin eline sağ salim düşüp hayatlarını yitirenler, felç olanlar, sakat bırakılanlar, işkencelerden geçenler... Son beş yılda polis kaynaklı ölümlü vaka sayısının sadece kitap yayına hazırlanırken 124’ten 127’ye çıkması bile nasıl bir dehşet tablosuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. İsmail Saymaz, İstanbul’dan Ankara’ya, Antalya’dan Diyarbakır’a polisin karıştığı otuz beş adli olayı derinlemesine inceleyerek işkenceye ve kötü muameleye “sıfır tolerans” vaadinin hayatta hiçbir karşılığı olmadığını gözler önüne seriyor. “Sıfır Tolerans” Festus Okey’ler, Şerzan Kurt’lar, Çayan Birben’ler, Baran Tursun’lar ve niceleri unutulmasın, tekrarlanmasın diye...

Annesini küçük yaşta kaybeden Manuela, babasının teklifi üzerine aileye ait olan fakat senelerdir kaderine terk edilmiş Capelo’yu ziyarete gider. Bir zamanlar içinde yaşayanların hayaletleri ve âdeta bir hayale dönmüş bekçisi ile “Capelo Bahçesi”, artık eskiden olduğu gibi gizli bir cennet değil, tekinsiz bir harabedir. Javier Vasconez, yazın yaşamındaki olgunluk ürünlerinden bir olan “Capelo Bahçesi”nde içinde mahkûm olunan cennet ve cehennemi, günümüz ve geçmiş arasında mekik dokuyarak işliyor. “Manuela, düşüşün aşk bittiği zaman başladığını ve bunun sevilmiş olana duyulan nefretin ilanı olduğunu düşünürdü. Bu süreç; madem ki önüne geçilmez bir şekilde yıkıma kadar gidiyor, nedenini kanın akış hızında ve yaşama bağlılığın eksikliğinde aramak gerekir.”

“Ruh İşbaşında” kendisini “psikopatoloji” alanında yapılmış bir deney olarak görüyor ve kolektif ruhumuzda bir şeylerin nasıl ele geçirilmiş olduğunu tarif ediyor: ağır, kalın, opak, engelleyici bir dünya hali. Bifo’nun yanıtlamak istediği soru şu: İşçi mücadelelerinden işin psikolojik ve duygusal yatırımların merkezi alanı haline geldiği bugünkü duruma nasıl geldik? Nasıl oldu da işçilerin gücünün işi reddetmeleriyle, kapitalist süreçlerden özerk olmalarıyla ve kendi örgütlenme biçimleriyle tanımlandığı toplumsal antagonizmalarından çıkıp, işin kimliğimizin merkezi öğesi haline geldiği, yalnızca ekonomik anlamıyla sınırlı kalmayıp benliğimizin kuruluşunda hayati bir unsura dönüştüğü son yılların deneyimine geldik? Kısacası, nasıl oldu da işten kaçarken onunla özdeşleşir olduk?

Rakm Sfr

Fotorafçnn Zihni

Denizat Vadisi

Jerusalem

Enis Batur, Krmz Kedi Yaynevi, 292 s.

Michael Freeman, Remzi Kitabevi, Çev: Deniz Güzelgülgen, 192 s.

Selim Erdoan, Nota Bene Yaynlar, 200 s.

Ahmet Ali Gökdemir, Levent Ünalan, Melek Yaynlar, 192 s.

“Denizatı Vadisi”nin iyi bir bilimkurgu romanı olmasının en önemli nedeni gelecekle ilgili ilginç simülasyonlarının olması. Thomas Malthus’un kehanetini yeniden yorumluyor. Ona bilim-kurgu dedik çünkü matematikteki Mandelbrot kümesinin görselleştirilmesinden doğan harikulade bir ortamı kâbus senaryosunun sahnesi olarak kullanıyor. Bir diğer önemli nedeni de okuyucu kahramanın içinde bulunduğu ortamı adım adım keşfetmesini izlerken, suç ve ceza kavramlarının gelecekteki olası evrimine tanıklık etmesi. Kısacası, “Denizatı”na bindiğinizde gelecek yolculuğunuz başlayacak ve yazar bu yolculukta sizi son derece sürükleyici bir dünyaya götürecek. Bu kısa bilim-kurgu romanı bir solukta okuyacağınıza emin olabilirsiniz.

Tarihsel ve kültürel bağları bakımından Türkiye’nin gündemini yoğun şekilde etki altına alan Ortadoğu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türk dış politikasının belirleyici unsurlarından biri haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgeye hakim olan İngiliz ve Fransız sömürge güçleri ile kıtasal ölçekte çatışmaya girmemeye çalışan bir politik bakış açısına sahip olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrası gerek konjonktürel gerekse bölgede tarihsel bağlarının bulunduğu toplumların milli bağımsızlıklarını ilan etmesiyle Ortadoğu’da aktif bir dış politika vizyonu geliştirmiştir. Dış politikasını, uluslararası alanda daha etkin olmaya yönelik adımlar atan Türkiye, stratejisini bölgesel güç olma yolunda geliştirmeye devam etmektedir.

“Aklımı ve ruhumu başkalarına teslim edecek raddeye dayanmak korkularımın başında gelir; elverişli, kırılgan bir bünyem olduğunu düşündüğümden değil, zaman zaman eşiğe yaklaşma olasılığını besleyen iç kalkışımlarım yüzünden, dengeyi yitirmek, sallanışımı denetleyememek kaygısı benliğimi kaplar, her korkak gibi başımı sokacak yer ararım. Yazı benim sığınağım cümlesini benimsemeyecek, abartılı bulacak, uğraşımı böyle tanımlamayı yakışıksız sayacak olanlara bir sözüm yok, nasıl olsun; genellemeye gitmiyorum, yazma ediminin özünü burada gördüğümü söylemiyorum, kırk yıllık masa yaşantımı benim algılayış biçimim bu, hem yanılıyor olsam ne değişir: Hepimizde yanlışlarla doğruların bir ortalaması kazılı.” (Enis Batur)

Daha başarılı dijital fotoğraflar için yaratıcı düşünme… Tüm dünyada çok satan ve ülkemizde kısa sürede 2. basıma ulaşan “Fotoğrafçının Gözü” adlı kitabın devamı niteliğindeki “Fotoğrafçının Zihni”nde Michael Freeman, bir fotoğrafın yaratılma sürecindeki sır perdesini aralıyor. Fotoğrafçılık, yeni görüntüler ve yeni yorumlarla izleyicinin ilgisini sürekli olarak çekmeyi ve şaşırtmayı bütün diğer sanat formlarından daha fazla gerektirir. Freeman, başarılı bir fotoğrafı ortaya çıkaran unsurları açıklarken, deneyimli fotoğrafçıların bu hedefe tekrar tekrar ulaşmalarını sağlayacak yolları da gösteriyor.


YENİ ÇIKANLAR

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

19

Nietzsche: Felsefede Çr Açan Bir Dahiyi Anlamak çin Çizgibilim

Sherlock Holmes’ün Anlar

Sanatn Gerçeklikle Estetik likileri

Nikolay Gavriloviç Çernievski, Evrensel Basm Yayn, Çev: Levent Can Ylmaz, 136 s.

Laurence Gane – Piero, NTV Yaynlar, Çev: Erkal Ünal, 176 s.

“Beş Macavity, dört Agatha, bir Anthony, bir Shamus Ödülü kazanmıştır. Bu dört ödülü kazanan tek yazar konumundadır.” (Nancy Pickard) Jody Linder, güzel bir yaz gününde sarsıcı bir haber alır: Babasının katili olarak hapis yatan adam salıverilmiş, Kansas’taki küçük Rose kasabasına geri dönmektedir. Babasının vurularak öldürüldüğü, annesinin ise kaybolduğu ve cinayete kurban gittiğine hükmedildiği fırtınalı gecenin üzerinden yirmi üç yıl geçmiştir. Hayatını babasının masumiyetini kanıtlamaya adayıp avukat olan oğlu Collin’in çabaları sayesinde Billy Crosby artık serbesttir. Bu mücadele ve zorluklara rağmen daha iyi bir geleceğe, hatta belki de aşka dair umutlar besleme cesaretini gösterir.

Arthur Conan Doyle, Alakarga Sanat Yaynlar, Çev: Boaziçi Üni. Çeviri Kulübü, 304 s. Daha önce yayımladığımız “Sherlock Holmes’ün Maceraları”nın ardından, yazım sırasına uygun olarak şimdi de on bir öyküden oluşan “Sherlock Holmes’ün Anıları”nı sizlere sunuyoruz. Sir Arthur Conan Doyle, tüm zamanların en meşhur karakteri aracılığıyla Britanya İmparatorluğu’nun simlerini döküp buharın, kömürün, fabrikanın toza, tere, sefalete buladığı bir yüzyılın gizli tarihini kaleme alıyor. Sherlock Holmes, rasyonalizmin hurafe ile boğuştuğu bir tarihsel dönemecin Don Kişot’u adeta. Dr. Watson’ı da yanına alarak halk düşmanlarını alt ediyor. Polisiye edebiyatın baş tacına kitaplığınızda yer açın. Yeni çevirileriyle bütün eserleri yayına hazırlanan Sherlock Holmes külliyatına kütüphanenizde özel bir yer ayırın.

Çernişevkiy’in “Sanatın Gerçeklikle Estetik İlişkileri” isimli tezi felsefe ve estetikte materyalizmi, sanatta gerçekçiliği savunan bir tez. Etkinlik gösterdiği bütün alanlarda devrimci ve yenilikçi olan Çernişevskiy, bilimi devrimci mücadeleden ayırmadı. Çernişevskiy’in tez savunması büyük bir toplumsal olay oldu. Devrim yanlısı gençlik temsilcileri, Çernişevskiy’in konuşması sırasında onu onayladıklarını ve takdir ettiklerini açıkça gösterdiler. Çernişevskiy, tezine karşıt düşüncelerle itiraz eden akademisyenlere sıkı ve kuşkuya yer bırakmayacak yanıtlar verirken, profesörlerin oturduğu koltuklarda gözle görülür bir hareketlenme yaşanıyordu. Tez, idealist estetiğin taklitçilerine korkunç bir darbe vurdu.

Tanrı öldü mü? Ahlak kullanışlı bir hata mı? Bilim her şeyi açıklayabilir mi? 1889’da sahibi tarafından kamçılanan bir atı kucakladıktan sonra akıl sağlığını kaybeden Friedrich Nietzsche hiç kuşkusuz son 150 yılın en önemli, en etkili, en muammalı ve en tartışmalı düşünürüdür. Çalışmaları zor, kimi zaman çelişkili ve anlaşılmazdır. Düşünceleri Naziler tarafından benimsenmiş ama bunun yanında varoluşçuluğun, psikanalizin, yapısökümün ve postmodernizmin habercisi olmuştu. Özlü felsefi sözlerle aforizmaların üstadıydı. “Tanrı öldü”, “Beni öldürmeyen acı güçlendirir” cinsinden sözleri ise ününe ün katmıştır. Acaba deliliğinin metodik bir yanı da var mıydı?

Roman Medyadan Önce Gelir

Dünyaya Neden Bat Hükmediyor

Türkiye’de Medya Ekonomisi

Kutadgu Bilig’den Seçmeler

Orhan Duru, Yap Kredi Yaynlar, 356 s.

Ian Morris, Alfa Yaynclk, Çev: Gül Çaal Güven, 828 s.

Michael Kuyucu, Esen Kitap, 685 s.

Yusuf Has Hacip, nklap Kitabevi, 221 s.

“Roman Medyadan Önce Gelir”, 1950 Kuşağı’nın öncü yazarlarından Orhan Duru’nun dergi ve gazetelerde yayımlanmış ancak daha önce kitaplaşmamış yazılarından oluşuyor: 1950’li yılların baskıcı ortamında, bir edebiyat kurma çabasıyla toplumu değiştireceğine inanan Duru’nun ilkgençlik yazılarından gezi notlarına, öykü üstüne denemelerinden portre yazılarına ve kitap eleştirilerine uzanan kapsamlı bir derleme. Getirdiği çözümlerle, birbirinden ilginç saptamalarla güncelliğini sürdüren yazılar, gerçek edebiyat okurları ve edebiyat tarihimiz için birer kaynak niteliğinde. Sahiciliği hiçbir zaman kaleminden düşürmeyen usta bir yazarın öykü dünyasının ardındaki birikimi ve çabayı ortaya koyan bir kitap.

“Son 10 bin yılda, bilinen tüm halkların başına gelmiş her türden önemli olayın heyecan dolu sıra dışı bir anlatısı; üstüne bir de gelecekte neler olabileceğine dair bilgi ve deneyimine dayanan bir öngörü. Okuyan, öğrenin ve tadını çıkarın!” (Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik”in yazarı) “Hepimizin öğrenmek isteyeceği gibi, bütün yaklaşımları birleştiren bir tarih kuramına en çok yaklaşan çalışma, lan Morris, tarihsel soruların en büyüğünü ele almak amacıyla, antikçağ tarihinin yeni yaklaşımlarını ve anlayışlarını ince bir zekâ ve bilgelikle kullanıyor: Batı nasıl oldu da diğerlerine boyun eğdirdi? Çok beğendim.” (Niall Ferguson, “Uygarlık: Batı ve Ötekiler”in yazarı)

Gazetelerin akşam baskılarından, dijital - online medyaya kadar Türk medyasının tarihi bu kitapta. Türk medyasının başrol oyuncuları ve medya kariyerlerinin hikâyeleri... Gazetesini yayınlayan ve sermayesini kendisi yaratan patronlardan, farklı sektörlerden elde ettiği gelirlerle medya holdinglerine sermaye aktaran medya patronlarına kadar geçen tarihsel sürecin hikâyesi... Türk medyasının ekonomik ve mülkiyet yapısı ile ilgili yapılan bu akademik incelemede medyanın tarihsel hikâyesinin yanı sıra ekonomik gelişimine de yer verildi. Üniversitelerin İşletme ve İletişim Fakültelerinde kaynak kitap olarak da okutulacak olan bu eser bir arşiv niteliğindedir.

“Kutadgu Bilig” 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınmış bir mesnevidir, bir siyasetname, bir nasihatname; kutluluğa ulaştıran bir tiyatro örneği, bir münazara hatta bir manzum roman. O, hükümdardan vezire, zanaatkârdan hizmetçiye okuyup anlayabilen herkesin bir şeyler bulabileceği bir felsefe kitabıdır. Eserin tamamında insanı kutlu kılacak değerler, akıl, bilgi, adalet, doğru kanun, dürüstlük ve bunlara sahip olması gereken yöneticilerin vasıfları üzerinde durulur. Bunlarla “Kutadgu Bilig” yani “kutlu edecek bilgiler” anlatılır. Hayat tamamı tamamına üç gündür; bundan ötesi birkaç rüya ve gecedir. Bu üç günden biri yarındır, biri dündü geçti; bugünkü hayat acaba yarına ulaşır mı?

Frtna Kokusu

Nancy Pickard, Ephesus Yaynlar, Çev: Süreyya Çalkolu, 368 s.


20

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

Zamanı büken adam Bir gün Miranda ilginç bir mektup alyor: “Hem arkadan hem kendimi kurtarmak için geliyorum.” Ve ortalkta devaml gülen bir adam dolayor, etrafa tekmeler saçarak. Sanki gelecekte gördüü bir ann provasn yapar gibi İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com

Miranda, annesiyle yaşayan bir genç kız. taki deyimle “gözümüzün önündeki tülü kalHer gün haberlerde hırsızlık, cinayet gibi olayların konuşulduğu karmaşık bir şehirde yaşamanın getirdiği bir alışkanlıkla son derece tedbirliler ve insanlara fazla güvenmiyorlar. Dolayısıyla Miranda ne kadar az insanla iletişime geçerse o kadar güvende olacak. Zaten tek arkadaşı Sal adında bir genç. Bir gün Miranda ilginç bir mektup alıyor: “Hem arkadaşını hem kendimi kurtarmak için geliyorum.” Kim, nereden, kimi kurtarmak için geliyor? Miranda’nın hiçbir fikri yok. Ta ki Marcus isminde daha önce görmedikleri bir genç Sal’in karnına okkalı bir yumruk indirene kadar. Sonrasında “kitap, torba, cep ve ayakkabı” ipuçları etrafında olaylar ardı ardına gelişmeye başlıyor. Fakat olayın kilit noktasını oluşturan mektubun yazarı son ana kadar kimliğini saklı tutuyor. Ve ortalıkta devamlı gülen bir adam dolaşıyor, etrafa tekmeler saçarak. Sanki gelecekte gördüğü bir anın provasını yapar gibi...

ZAMANDA YOLCULUK Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Beni Bulduğun Zaman” adlı gençlik romanına, arka kapaktan edindiğim bilgiyle “casusluk” konulu bir kitap olduğunu düşünerek başladım. Ama “fantastik bir bulmaca” ayrıntısı gözümden kaçmış. Meğer kitap “zamanda yolculuk”la ilgiliymiş. Ancak bu konu bir genç kızın arkadaşlarıyla ve annesiyle olan ilişkilerinin arasına serpiştirildiği için olsa gerek, yumuşak bir rengin üstüne şirin bir genç kızın etrafında nesnelerin uçuştuğu bir kapak tasarlanmış. Nesnelerin dairesel döngüsü kitabı bitirdikten sonra anlam kazanıyor ama konuyu bilmeden okumaya başlayan bir okur için belki arka kapakta “zamanda yolculuk”la ilgili bir vurgu yapılsaydı ilgi çekici olabilirdi. Çünkü ben dahil çoğu genç okur için adı geçtiğinde bile heyecanlandığımız bir konu bu. Einstein’a göre sağduyu bir düşünce alışkanlığıdır ve gerçeği görmemize engel olur. Dünyanın düz olduğu ve güneşin dünyanın etrafında döndüğü de sağduyuya dayalı düşüncelerdi. Neyse ki Kopernik önyargılarından kurtulup gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü söylemiş. Sağduyudan (common sense) arındığımız zaman kitap-

dırmış” oluruz ve farklı boyutları görürüz. Einstein’ın gözünden zamanı görmek için de gerekli olan bu. Einstein’a gelmeden, bu kitabı okurken Miranda’nın süslü püslü arkadaşı Julia’nın dediklerini anlamanız için de gerekli bu tülü kaldırmanız. Çünkü Julia pırlantalı yüzüğünü çıkarıp diyor ki: “Bu yüzüğün üstünü kaplayan pırlantaların hepsi birer ‘an’ ve hepsi ‘aynı anda’ yüzüğün üstündeler. Biz sadece bir pırlantadan diğerine zıplayan canlılarız. Çünkü hareket etmek zorundayız.”

ÇOCUUN ZHNNDEK “ZAMAN” Kitabı araştırırken, internet üzerinden çocuk kitaplarını takip edenlerin çok iyi bildiği bir site olan “Bir Dolap Kitap” üzerinden “Çocuklarda Zaman Algısının Gelişimi” başlıklı bir makaleye ulaştım. Prof. Dr. Mustafa Safran ve Dr. Ahmet Mek’in hazırladığı bu makale, soyut ve karmaşık bir kavram olan “zaman”ın çocuklarda nasıl algılandığı üzerine ilginç saptamalar içeriyor. Buradaki bilgilere göre, 2-4 yaş arası bir çocuk akşam yemeğinin ne zaman yeneceği, babanın eve ne zaman geleceği, ne zaman yatılacağı gibi günlük etkinlikleri zamanla bağdaştırmaya çalışıyor. Sonra 8 yaşına dek saat ve takvim bilgisini kazanarak zamanla ilgili somut gereçleri kavramaya başlıyor. Friedman’a göre başlangıçta çocuk algısında “geçmiş, şimdi ve gelecek”, “önce, sonra, şimdi ve daha sonra” ifadeleriyle ayırt edilmekteymiş. Bu yüzden gelişmiş ülkelerin eğitim sisteminde “saat, takvim ve kronoloji”nin çocuklara sırasıyla anlatılmasına özen gösterilirmiş. Sonuç olarak bir çocuğun “zaman” kavramını kafasında tamamen oturtabilmesi için 8 yaşını beklemesi gerekiyor. Eğer bu yaşı çoktan aştıysanız kitabı okumaya başlayabilirsiniz. İyi okumalar diliyoruz. (Beni Bulduğun Zaman, Rebecca Stead, Kırmızı Kedi Yayınevi, Çev: Serim As Özdemir, 192 s.)

ÇOCUKLAR İÇİN

Popüler Kopyam Fisher Bas, Nobel Ödülü almış bir anneyle babanın, biraz anti-sosyal ve ergenlik sorunları yaşayan on iki yaşındaki oğludur. Bir dâhi olmasına karşın okulunda hiç de popüler değildir. Hatta her gün, Vikingler adını verdiği kaba saba bir grup tarafından itilip kakılmaktadır. Sonunda bütün bir hafta sonu evindeki laboratuvara kapanıp, annesinin çığır açıcı Hızlı Büyüme Hormonu’nu kullanarak kendisini klonlar. Artık gerçek Fisher evde oturup bilgisayar oyunları oynayarak ve patates cipsi yiyerek son buluşları üzerinde çalışırken, kendisinin yerine kopyası Fisher2 okula gidecektir. Bu mükemmel planı başlarda çok işe yarasa da, kopyası ondan daha popüler olup Dr. X adındaki şeytani bilim adamı tarafından kaçırılınca her şey altüst olur. Fisher genetik benzerini kurtarmak için destansı bir maceraya atılmak zorunda kalacaktır.

M. E. Castle, Altn Kitaplar, Çev: Burcu Bingöl, 256 s.

Bal Avcs Küçük Piti Piti’nin en sevdiği yiyeceklerden biri baldır. Tek başına balık tutmaya giden, ağaçlara tırmanabilen Piti’nin neşesine diyecek yoktur. Neden mi? Tırmandığı koca koca ağaçlarda bulduğu kovanlar balla doludur. Ama Piti’yle arkadaş olmak isteyen arıkuşu onun kafasını karıştırır. Piti nasıl bala bayılıyorsa, arıkuşu da arılara bayılmaktadır çünkü. “Bal Avcısı Küçük Piti” kitabıyla çocuklar arıların hayatımızda nasıl bir yeri olduğunu, arılar olmasa dünyanın halinin ne olacağını da öğrenecekler. Şaşı Arı hem Küçük Piti’ye çok önemli bilgiler verecek hem de onun en yakın dostu olacaktır. “Küçük Ayının Uzun Yolculuğu” ve “Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı”ndan sonra Yalvaç Ural’ın çocukların yine çok severek okuyacakları “Bal Avcısı Küçük Piti” kitabını Buket Topakoğlu resimledi.

Yalvaç Ural, Yap Kredi Yaynlar, 36 s.

Avantia Günlükleri Canavar Peşinde macerası başlamadan çok uzun zaman önce, iyilikle kötülüğün savaşı vardı. Ölümcül Canavarlar... Korkunç bir savaş... Avantia'ya hoş geldiniz... Avantia, büyük bir tehlikenin eşiğindedir. Kötü bir komutanın yönetimindeki karanlık ordular, Avantia sınırlarına yığılmıştır. Ancak kader, bu tehdide karşı koyması için sıra dışı bir kahramanı seçecektir. On beş yaşındaki Tanner, sıradan bir çocuk değildir. Babası öldürülmüş, annesi kaçırılmıştır ve zor bir hayatı vardır. Ancak o, Alev Kuşu Firepos’un Seçilmiş Binicisi'dir. Ülkesini tehdit eden savaşı engellemek, yalnızca Tanner’ın elindedir.

Adam Blade, Beyaz Balina Yaynlar, Çev: Rose Mary Samanolu, 184 s.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

26 EKM 2012 CUMA

21

Atatürk’ün Genel Sekreteri’nin anıları ERCAN DOLAPÇI

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı karşılıyoruz. Bu hafta Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü ve Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın “Atatürk’ten Hatıralar” kitabını tanıtacağım. Atatürk meraklıları için çok özel bir kitap. Hasan Rıza Bey, 11 yıl bu görevde bulunmuş. Haliyle özel sırlara sahip. Bunları da uygun bir şekilde 2 ciltlik kitapta yazmış. 1973’te basılan kitap, 2004 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından tekrar basıldı. Atatürk’ün günlük yaşamı, davranışları, ruh hali, siyasi olaylara karşı tutumu burada yeralıyor. Atatürk dönemindeki önemli siyasi olaylar hakkında da bilgiler var. Okumadan o konulara değinmek eksik kalır. Bunlar İsmet Paşa ilişkisi, Menemen hadisesi, Montrö Antlaşması, Hatay meselesi, kadın sorunu ve daha nice olay ve bilgi. Atatürk’ün uykusuz kitap okuması ise ayrı bir yazı konusu. Soyak’ın anlatımına göre Atatürk bir kitabı ilgiyle okuyorsa onu bitirenen kadar günlerce uyumazmış... İşte kitaptan bazı önemli olaylar ve Atatürk’ün düşünceleri: “SMET PAA ARTIK YORULDUN” İsmet Paşa’nın 1937’de Başbakanlıktan istifası: “İsmet Paşa’nın, işi can-ı yürekle yürütmemesine daha fazla tahammül etmedi. Artık işler böyle gidemezdi. İsmet Paşa’nın da son günlerde bir hayli canı sıkkındı. Erkek kardeşi Hayri Temelli’yi de feci bir kazada kaybetmişti. Yorgundu… Gazi İsmet Paşa’yı Çankaya’ya davet etti: ‘Gö-

rüyorum ki sen çok yorgun ve hatta hastasın, uzun zaman dinlenmeye ihtiyacın var; bu itibarla mesai arkadaşlığımıza bir müddet ara vermemiz muvafık olacaktır… Şimdi karar verelim, yerine kimi tavsiye edersin?’ diyordu. İsmet Paşa ise işin sonuna gelindiğini anlayarak; ‘Sen kimi emreder ve zahir olursan o muvaffak olur’ cevabını verdi. Celal Bayar uygun bulunmuştu. Artık iş formaliteye gelmişti. 20 Eylül 1937 günü Anadolu Ajansı vasıtasıyla şu emir yayımlandı: “Başvekil Malatya mebusu İsmet İnönü’ne talep ve ricası üzerine, Reisicumhur Atatürk tarafından bir buçuk ay mezuniyet verilmiş ve Başvekâletine, İktisat Vekili Celâl Bayar tayin edilmiştir.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1973, C.2)

KORUMA ORDUSU STEMED Bugünkü siyasiler bir ordu korumayla geziyorlar ya. Bakın Atatürk nasıl geziyormuş: “Sen olsan ve buraya gelip benimle görüşmek istesen, iki yanı süngülü askerlerle tutulmuş bir yoldan geçmek hoşuna gider miydi? Nasıl olursa olsun iyi bir şey değil. Esasen buna lüzum da yok; bir daha yapılmamalı. Hatta kapıdaki resmi elbiseli polisleri de istemem. Lazımsa onların yerine siviller kullanırsınız. Hiç unutmayın; alınacak koruma tedbirleri halkı hiçbir suretle ürkütmeyecek ve rencide etmeyecek şekilde olmalıdır.” (Soyak, s.66)

PARA VE MALA MEYL YOKTU Atatürk hayatı boyunca mala mülke önem vermeyen bir mücadele adamıdır. Soyak onu şöyle anlatır: “Şahsi gelir ve masrafları ile de hiç alâkadar olmazdı. Bu hususta katlandığı tek külfet, maaş senedini imzalamaktan ibaretti. Dairenin resmi masrafları üzerinde –tam aksine- çok titiz davranırdı.” (Soyak, C.2, s.683)

“MENEMEN’ DAITIN!” “Hükümet ilk anda vakayı mevzii ve münferit bir olay olarak karışlamıştı; garip bir önsezi ile zaten huzursuzluk içinde bulunan ve hadesiden son derecede müteessir olan Atatürk ise, başka türlü düşünüyor, bu canice teşebbüsü daha şumullü bir tertibin ilk belirtisi telâkki ediyordu. Görüşünü hükümete bildirmişti. Tahkikat ilerleyince hakiki durumun, O’nun tahmin ettiği gibi olduğu meydana çıkmıştı.” (Soyak, C.2, s.451-452) “Hadiseden ve bilhassa şehit Kubilay’ın başı kesilirken bu vahşet sahnesinin orada toplanan halk tarafından alkışlanmış olmasından Büyük İnkılâpçı o kadar acı duymuştu ki ilk günlerde, devrimci cumhuriyet aleyhinde bulunanlara tesirli bir ibret olmak üzere, menemen halkını etrafa dağıtarak kasabanın tamamen boşaltılmasını düşünmüş ve ifade etmiş idi; fakat sonradan sükûnete gelince durumu tekrar muhakeme etmiş olacak ki, bir daha bu düşünce ve ifadesini tekrar etmemiştir.” (age., s.454)

Hasan Rza Soyak

SES - SÖZ

“Bir bitmeyen susuzluk çekeriz her zaman; bunu gidereceğimiz duru kaynaklar gösterilmedi bize. İnsanın ölümsüzlük susuzluğudur bu. Onun sürekli varoluşunun hem sonucudur hem de kanıtı. Pervanenin yıldıza duyduğu özlemdir. Yalnız önümüzdeki güzelliğe değer biçme değil, üst güzelliğe ulaşmak için gösterilen büyük çabadır. Mezar ötesi görkemlerin insanı esriten önbilisinden esinlenip türlü yollar deneyerek, ögeleri belki de sonsuzluğa bağlı olan bu güzelliğin bir bölümüne erişebilmek için, zamanın düşünceleriyle nesneleri arasında çabalayıp dururuz. Böylece, kimi zaman da şiirsel durumların en büyüleyicisi olan müzik bizi gözyaşına boğar; ama bu yaşlar aşırı hazdan değil, şiir yoluyla ya da müzik yoluyla, ancak belirsiz, uçucu görüntülerini sezer gibi olduğumuz o tanrısal ve esritici zevkleri, bu yeryüzünde, şimdi ve her zaman bütünüyle kavrama yetersizliğimizden ileri gelen sabırsız, sinirli bir acıdan kaynaklanır.” Edgar Allan Poe böyle diyordu “Örneklerle Şiirin İlkesi” kitabında (Çev: Sait Maden). Poe müziği hayatında böyle konumlandırıyordu. 1 yaşındayken babasını bir yıl sonra da annesini kaybeden yazar, manevi babasının peşinde İngiltere’ye sürüklenmiş ve ça-

tışmalarla dolu bir çocukluk geçirmişti. 13 yaşında karısı olacak olan yeğenini 22 yaşında kaybetmiş, okul hayatında tanıştığı alkol ve kumar yüzünden büyük sıkıntılar yaşamıştı. Bu çalkantılı hayat yazarın şiirde, korku edebiyatta, polisiyede etki kurmasının temellerini oluşturmuştu belki de. Puslu bir havanın hakim olduğu çocukluğu romatizm akımının öncüsü sıfatına kavuşması ve bu etkinin kendi eserlerinden taşarak başka sanatçılara ilham olmasını getirdi. Müzik bağı bu ilhamların göstergeleriyle kuruluyor. Yazarın en önemli eserlerinden olan bilinç ve bilinçaltı bağdan yola çıkıp sevgilisi öldükten sonra deliliğe doğru ilerleyen bir adam ile bir kuzgunun konuşmasından oluşan öyküleyici şiiri “Kuzgun” (The Raven) 1960’larda The Velvet Underground üyesiyken rock müziğine yeni ufuklar açmış ve bu türü derinden etkilemiş olan Lou Reed’in 19. solo albümünün ismi olmuştur. Albümün içerisindeki şarkılara baktığımızda “The Tell-Tale Heart”, “Annabel Lee - The Bells”, “Edgar Allan Poe”, “The Fall of the House of Usher” gibi parçalarda Poe hayranlığını kolayca görürüz. Alan Parsons Project’in Tales of Mystery and Imagination isimli albümünün tamamı Poe’nun metinleri ve şiirlerinden oluşur.

Edgar Allan Poe’nun polisiye güçlü polisiye eseri The Murders in the Rue Morgue (Morgue Sokağı Cinayeti) kitabının ismi 1981’de çıkan Iron Maiden albümü olan Killers’ta bir parçanın adıydı. Tüylerinizin ürpermesine sebep olan eser bir Maiden parçası olarak da okuyucuyu etkilediği kadar dinleyiciyi de etkilemekte. 1997’de Poe anısına Closed On Account of Rabies isimli bir albüm yapıldı ve pek çok şarkıcı, sinemacı bu albümde Poe eserlerini seslendirdi. Diamanda Glass yazarın “Kara Kedi” adlı öyküsünü albümde otuz altı dakika boyunca okudu. Marianne Faithfull, Iggy Pop, Jeff Buckley gibi pek çok isim yazarın eserlerini albüme okudu ve tarihe unutulmaz bir sanat karması çıktı. Beatles’ın gelmiş geçmiş en iyi albümler içinde gösterilen albümü Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’ın kapağında pek çok tarihi kişinin – ki grubun ilham aldığı kişiler bunlar, arasında Poe’nun da olduğu görülür. Yazarın sanatçılar üzerinde bahsettiklerimiz dışında bulamadığımız veya bilemediğimiz daha pek çok görünen ve görünmeyen etkisi elbette olabilir. Edebiyatın besleyiciliği illa görünür olmak zorunda da değildir. Edgar Allan Poe’nun rüzgarı hem sözlerde hem de müzikte yüzümüze vuruyor.

Lou Reed

Tales of Mystery and Ima gination

DAMLA YAZICI damla.yazici@msn.com

Closed On Acco unt of Rabies

Karanlık ruhun rüzgarı: Poe


22

Aydınlık KİTAP

26 EKM 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? ...yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışında bütün günahlar hırsızlığın çeşitlemesidir. “Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun” dedi baba. “Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.”

a) Haruki Murakami - Zemberekkuşu’nun Güncesi b) Amin Maalouf - Çivisi Çıkmış Dünya c) Nergis Yazgan - Avcı Babam ve Ben d) Romain Gary (Emile Ajar) - Uçurtmalar e) Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) - Uçurtma Avcısı

2

Düşlerimiz hadım edildi. Hiçbir yere ait değiliz. Demir almış, dalgalı denizlere yelken açmışız. Hiçbir kıyıya çıkmamıza izin verilmeyebilir. Kederlerimiz asla yeteri kadar üzüntü vermeyebilir, sevinçlerimiz asla yeteri kadar mutluluk vermeyebilir, hayatlarımız da asla yeteri kadar önemli olmayabilir. Hiç önemli olmayabilir.

3

a) Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı b) Terry Pratchett - Küçük Tanrılar c) Laurent Gounellem - Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer d) Alan Lightman - Bay Tanrı e) Ron Currie, Jr. - Tanrı Öldü

Hayatım boyunca hep sıkı sıkı giyinmişim, soğuk alma korkusuyla. Kısacası Dr. İgor, yüzümde yağmuru hissedeyim, hoşuma giden herhangi bir erkeğe gülümseyeyim, bir kahve ısmarlamak isteyen herkesin önerisini kabul edeyim istiyorum. Sonra annemi öpmek, onu sevdiğimi söylemek, duygularımı açık etmekten utanmaksızın dizinin dibinde ağlamak... Duygular hep vardı, ama hep gizlenmek zorundaydı.

a) Robert Silverberg - İçeriden Ölmek b) Paulo Coelho - Veronika Ölmek İstiyor c) Albert Camus - Mutlu Ölüm d) Agatha Christie - Ölüm Oyunu e) Lev Nikolayeviç Tolstoy - Ölüm Manifestosu

Bu haftann doru yantlar:

1-(e) 2-(a) 3-(b)

1

BULMACA SOLDAN SAA 1. ( CAHT ... ... ) Resimdeki yazar - Yunanca’da bir harf 2. Bir peygamber ad - Satürn gezegeninin beinci uydusu Baryum’un simgesi - Rodyum’un simgesi 3. Hrvatistan’da bir liman kenti - Yardm paras - Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs 4. Fizikte direnç birimi - Bir resmi sulandrlm renklerle boyama ya da gölgeleme biçimi - Hücre bölünmesi 5. Kadmiyum’un simgesi - Japon folklorunda saatleri düzenleyen on iki cinden biri - Yarlar ve koular için özel olarak düzenlenmi yer 6. Scak madenleri tel haline getirmekte kullanlan ve çeitli çapta delikleri olan çelik alet - Paylama, itap - Adet

7. Avrupa Futbol Birlii (orijinal-ksa) - Matematikte 3.14 says Çalma, meslek 8. nci Aral’n “Orhan Kemal Roman Ödülü”ne layk görülmü kitab - Çinko’nun simgesi - Eski Türklerde “totem”e verilen ad 9. Daha çok radyo için hazrlanm, genellikle güldürü niteliinde ksa oyun - Kasaplk hayvanlarn kesilmi aya 10. Letonya’nn bakenti - Lübnan’n plakas - Islak 11. tterbiyum’un simgesi - Ölümlü, gelip geçici Denize atlan içi mektuplu ie 12. Madun - El skma - Bir nota - srail’in plakas 13. Bir kundurac aleti - Kuzu sesi - “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) - Latife 14. Helyum’un simgesi - Bir geçmi zaman eki - talya’da bir

rmak - Esirgeyici, merhametli 15. Resimdeki yazarn bir eseri - Bir bulunma hali eki YUKARIDAN AAIYA 1. lemelerde kullanlan, gümü görünümünde parlak srma ya da metal tel iplik - “Noam ...” (ABD’li dilbilimci) Öksürme sesi 2. Sahip - Evin bir bölümü - lkel bir silah - Devlet memurlarnn maalarnn derece ve tutarlarn düzenleyen sistem, çizelge 3. Bahçelerde çiçek dikmek için ayrlan yer - “Albrecht ...” (Alman ressam ve gravürcü) - Nazi polis örgütü 4. Bir ii yapmaya hazr - Birbirini tamamlayan iki tekten oluan - Tavlada “iki” says 5. Kar ile kocadan her biri - Hastalk annda gelen titreme Galyum’un simgesi - Sadece jest ve mimikler kullanlarak gerçekletirilen bir gösteri sanat 6. Yücelme, yüksek bir dereceye ulama - Bir dönem Franszca sözcüklerle konumaya özenen çevrelerde “memnun oldum, tantmza sevindim” anlamnda kullanlan bir sözcük 7. Bir haber ajans - “... Güler” (fotorafç) - Jüpiter’in bir uydusu Peru’nun plakas 8. Bir eye karlk olarak alnan veya verilen ey Karklk, kargaa 9. Klaptan ipekle ilenmi, kaln ve iri desenli bir tür kuma - Temiz 10. Ekmek - Praseodim’in simgesi - Ksaltlmadan kvrcklk verilmi saçlarn ba çevresinde geni bir yn oluturduu saç biçimi için kullanlr - Su yolu, kanal 11. Bir tembih sözü - Kurun’un simgesi - Limited (ksa) Altn’n simgesi 12. Türkü, ark - çine alma, kapasite miktar - Paralel 13. Üstelik, hem de, bile - Büyük ve sert ta kütlesi Balama, mazur görme 14. Numara (ksa) - Nikel’in simgesi - Yan yan giden 15. Resimdeki yazarn bir eseri - Laka ile cilalanm

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


2012 10 26ekimkitapeki  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you