Issuu on Google+

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

30 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 1167

19 Ekim 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 34

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Hayalgücünün şöhreti: Neil Gaiman

Karanlık

Kuyuya atılan ilk taş… Kadro!

Yağmur hayvanat bahçesinde

Ustanın dönüşü

‘Uçurumun Kenarında Dış Politika’


Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Jack Kerouac

s. 4

İnsan aklının ve bilimin boşinanca yanıtı: Varlık kendiliğindendir

s. 5

Ustanın dönüşü

s. 6

İnancını ismine taşıyanların örgütü…

s. 8

Fantastik kurgudan siyasete Bu hafta her zamankinin aksine tek bir kapak konumuz yok. Birkaç farklı dosyayla karşınızdayız. Fantastik ve bilim kurgu alanında yazan Salih Kurt arkadaşımız Neil

Kuyuya atılan ilk taş…Kadro!

s. 9

Fantastik edebiyatın okur kitlesinin genişlediği bir dönemde bu alanda en sevilen isim-

“Zikzaklı politikalar Türk Dış Politikasının güvenilirliğini zedeledi”

s. 10-11

Kapak: Hayalgücünün şöhreti: Neil Gaiman

s. 12-14

lerden biri olan Gaiman'ı okurlarımıza tanıtmayı uygun gördük. Bu alanda vurgu kuşkusuz hayalgücüne. Fakat unutmayalım ki, bu eserlerde kurgulanan dünyadan yola çıkarak gerçek hayata dair çıkarsamalar yapmak mümkün. Fantastik diye adlandırılan türün anlamı da burada başlıyor. Türkiye'nin deneyimli siyasetçilerinden Onur Öymen'le yaptığımız söyleşide Türk Dış

“Demokrat Parti iktidarı 10 yıllık cürüm yönetimidir”

s. 15

Bir yalnız adam: Attila İlhan

s. 16

Politikasının son on yılını masaya yatırdık. Öymen kitabında yakın dönemde yaşanan gelişmelerden yola çıkarak geleceğe yönelik saptamalarda bulunuyor. Yaşar Kemal'in son kitabına dair küçük bir değerlendirmeyi iki hafta önce bu köşeden yapmıştık. Bu sayıda ise etraflı bir inceleme yazısı bulabilirsiniz.

Sadakat ve vicdan; nerede olsa gelip yerini bulan iki sözcük Yeni Çıkanlar

Gaiman'ın Türkçeye çevrilen son kitabı vesilesiyle geniş bir Gaiman dosyası hazırladı.

s. 17 ***

s. 18-19

Yazarımız Seyyit Nezir bu hafta köşesinde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir makalesine yer veriyor. Tanpınar'ın 1960'ta Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Suçüstü” baş-

Çocuk: Yağmur hayvanat bahçesinde

s. 20

Sahaf: İstanbul’a isyan eden Bakan Tepeyran’ın anıları!

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

lıklı yazısı, dönemi anlamak için önemli bir kaynak olduğu gibi içinden geçtiğimiz günlerde yaşananlarla büyük benzerlik gösteren meseleleri işliyor. Seyyit Nezir köşesini, Tanpınar'ın aydın sorumluluğuyla kaleme aldığı bu makaleye ayırarak günümüz aydınlarına yol gösteriyor! Haftaya görüşmek dileğiyle...

ÖneriYorum 1)

GÜVENÇ DAĞÜSTÜN

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

2)

Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry Sandıkların içindeki koyunları görebilmeyi öğrenmek için. Uzun Ömürler Şehri, Kıvılcım Vafi Sevinçleri şehir şehir bir dünya doğurmak için.

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

3)

Dönekler, Hasan Yalçın Etraftaki dansözleri görebilmek için.

4)

Struma, Halit Kakınç Unutturulmuş bir katliamı hatırlamak için.

5)

Samizdat, Soner Yalçın Ağlanacak halimize gülmek için.

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com

Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

Jack Kerouac (12 MART 1922 – 21 EKİM 1969)

“stediim her eyi yazabilecek kadar özgür olmak, aç kaldklarnda dostlarm besleyebilmek ve annem için endielenmeme lüksüne sahip olabilmek istiyorum”

Bob Dylan’ın yıllar sonra “Herkes gibi benim de hayatımı değiştirdi” dediği kitap, “Yolda”nın yazarı Jack Kerouac, “Beat Kuşağı” akımının kurucusu kabul edilen ABD’li romancı ve şairdir. Kerouac ABD’nin fabrika kentlerinden Lowell, Massachusetts’te FransızKanadalı bir göçmen ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Evde Fransızca’nın Joules ağzı kullanıldığı için Kerouac İngilizceyi ancak altı yaşında öğrenmeye başladı. Dört yaşındayken abisini bir romatizmal hastalık yüzünden kaybetti. Katolik okullarında eğitim alırken, futboldaki yeteneği sayesinde spor bursu kazanıp Columbia Üniversitesi’ne gitti ve takma isimlerle romanlarında yer vereceği arkadaşları Allen Gingsberg, Neal Cassady ve William S. Burroughs’la bu sıralar tanıştı. Ağır bir sakatlık ve antrenörüyle sürtüşmeleri sonucu üniversiteden ayrılan, şizoid bir kişiliği olduğu gerekçesiyle askerlik yaptığı Deniz Kuvvetleri’nden uzaklaştırılan, arkadaşı Lucien Carr’ın işlediği bir cinayete Burroughs’la birlikte adı karışınca tutuklanan Kerouac, kefaletle serbest bırakıldıktan sonra 1950’de, ilk kitabı “The Town and the City”yi yayınladı. Kitap, eleştirmenlerden olumlu tepkiler alsa da çok az sattı. Ardından 1951’de yazdığı, fakat dönemin toplumsal yapısına aykırı bulunduğu için, isimler değiştirilip, bazı düzeltmeler yapıldıktan sonra ancak 1957’de yayımlanabildi. Arkadaşı Neal Cassady ile Amerika’nın dört bir yanına ve Meksika’ya yaptığı yolculukları anlattığı kitap caz, cinsellik, uyuşturucu, alkol gibi temaları işlediği için büyük yankı uyandırdı. Kitapta “Beat nesli” ifadesini Moriarty gibi arabayla ülkeyi dolaşıp tuhaf işler, kızlar ve zevkler peşinde koşan adamları betimlemek için kullanan Kerouac, terimin batı yakası solcu grupları tarafından “Beat isyanı”,

Karanlık Dedektif Sheppard’n gerçek hayattaki Dr. Sheppard’la büyük benzerlik gösteren hikayesi ile anlyoruz bir kez daha; tüm evlilikler birbirine benzer, bilhassa en karanlk taraflarnda DİLAN ÖZTÜRK dilanozturk@gmail.com

“Beat başkaldırısı” gibi saçma anlamlar yüklenerek kendi politik ve toplumsal amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıldığını söyledi. Caz ritimlerinin hakim olduğu roman iki yurtsuz adamın öyküsünü anlatırken istemeden, Soğuk Savaş Amerikasının denetim ve sansür yoluyla oluşturduğu, tektipleştiren değerlerle bezeli kültürüne karşı bir “karşı - kültür” olarak benimsendi ve isyancı gençliğin el kitabı haline geldi. Amerika’nın büyük kitabevlerinde raflara değil kasanın arkasına konmasının, İncil’den sonra en çok “araklanan” kitap olmasından kaynaklandığı söylenir. Bugün Amerika’nın modernizmi ile post-modernizmi arasında köprü kuran “Yolda” için Jack Kerouac Marlon Brando’ya bir mektup yazmış ve ünlü oyuncudan kitabın film haklarını alarak beyaz perdeye taşımasını istemişti. Christie’s tarafından açık arttırmada satılan mektupta Kerouac şunları yazmıştı: “Benim istediğim Amerikan tiyatro ve sinemasını yeniden yaratmak, spontane bir hava katmak, ‘durum’la ilgili var olan önyargıları ortadan kaldırmak ve insanların gerçek hayatta yaptıkları gibi abuk subuk konuşmalarına izin vermek. Bu işten tek beklentim istediğim her şeyi yazabilecek kadar özgür olmak, aç kaldıklarında dostlarımı besleyebilmek ve annem için endişelenmeme lüksüne sahip olabilmektir.” O zaman geri çekilen bu teklifin ardından film bu yıl Walter Salles yönetmenliğinde gösterime girecek. Meksika’ya yaptığı yolculukta Margarita’nın en sevdiği içki olduğunu söyleyen Kerouac, 1969’da St. Petersburg, Florida’da sirozdan kaynaklanan şiddetli iç kanama nedeniyle kırk yedi yaşında hayata gözlerini yumdu. Yazarın diğer kitapları “Zen Kaçıkları”, “Beat Kuşağı”, “Yeraltı Sakinleri”, “Yalnız Gezgin”, “Paris’te Satori” ve “Pic”tir.

Evliliğin doğasının belki de temeli olan şiddet ve aşkın kolkola yürüyüşüne şahit oluyoruz “Bay Fıstık”ta. Yazar henüz ilk satırlarından niyetini gösteriyor ve insanın iç dünyasına ilişkin açık, dürüst ve böyle olmakla sert bir roman ortaya çıkarıyor: “David Peppin karısını ilk defa öldürmeyi hayal ettiğinde, bunu kendi işlediği bir cinayet olarak değil, tesadüfi bir gelişme ya da ilahi bir takdir olarak gözünde canlandırmıştı.” David ve Alice Peppin on üç yıllık evliliklerinde Alice’in obezite ve depresyonları ve başarısız rejim denemelerini içinde yaşarlarken Alice’in birdenbire değişmesi ve bir daha almamak üzere verdiği yetmiş kilo ile evliliklerinin de değişmesi sürecini anlatıyor ta ki Alice birkaç fıstık ile kocasının eli boğazında anafilaktik şok geçirip ölene kadar. Peki Alice, David’in söylediği gibi intihar mı etti yoksa David karısına alerjisi olduğunu bildiği halde zorla bir paket Bay Fıstık marka fıstığı kendi mi yedirdi? İşte bu noktada devreye dedektif Hastroll ile Sheppard ve tabii ki eşleri Hannah ve Marilyn giriyor, her ikisinin de evlilikleri David ve Alice’inkinden farklı değil. Dedektiflerin isimlerine de bu noktada dikkat çekmek gerekiyor: Ward Hastroll. Alfred Hitchcock’un “Arka Pencere” isimli romanındaki Lars Thorwald karakterinin bir anagramı* olarak ortaya çıkarken, Sam Sheppard ise 1954 yılında Ohio’da karısını öldüren bir doktorun ismi ki kitabın başında ifadesinin bir kısmına yer verilmiş:

“Geriye dönüp merdivenlerden yukarıya çıktım ve karıma baktım, boynuna dokunup nabzını kontrol ettim ve öldüğüne kanaat getirdim. Zihnimin karıştığını, tuhaf bir rüyanın kurbanı olduğumu, yolunu yitirmiş birine dönüştüğümü düşündüm” Dedektiflerimiz Alice’in ölümü etrafındaki sır perdesini aralama çabaları bir kenara, kendi evliliklerinde Hastroll’ün karısı Hannah’nın beş ay boyunca yatalak bir hastaymışçasına yataktan çıkmayışı örneğin ve Dedektif Sheppard’ın gerçek hayattaki Dr. Sheppard’la büyük benzerlik gösteren hikayesi ile anlıyoruz bir kez daha; tüm evlilikler birbirine benzer, bilhassa en karanlık taraflarında… Adam Ross pek çok gazetede çeşitli köşe yazıları yayınlanmış New Yorklu bir yazar. “Bay Fıstık” yazarın ilk romanı. The Newyorker’a göre 2010’un en iyi kitaplarından. Sahiden de ilk roman için biraz fazla erkek gözünden (kitabın büyük bir bölümü kocaların gözünden, onların cümleleriyle anlatılıyor) evliliklere şahit olsak da, gerek işlediği konu, gerek iç dünyamıza ilişkin düşünüp de dillendiremediğimiz pek çok şeyi dürüstçe anlatmasıyla gayet başarılı bir roman. Ayrıca roman anlatım şekli, formu ile de bizleri şaşırtıyor, pek çok noktada gerçek ile kurmaca, rüyalar, alternatif sonlar ile içine hızlıca girip, sürüklenmekten kendinizi alamayacağınız bir eser. *Edebiyatta bir sözcüğün harflerinin değişik düzenle başka bir sözcüğü oluşturması

(Bay Fıstık, Adam Ross, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Erhun Yücesoy, 468 s.)

KTAPTAN “- o sırada değil ama daha sonra yaşadığı dehşet saatlerinde- cinayette çok kritik bir orta nokta, sadece disiplin ve kararlılıkla aşılan bir geçiş noktası, bir boşluk olduğunu ve daha önce denenmemiş herhangi bir işte olduğu gibi (bir sporu öğrenmek ya da roman yazmak gibi), ayrıntılarının ya da üstesinden gelmenin gerekliliklerinin ve bunun için gerçekten ihtiyaç duyulan zamanın (saniyeler, dakikalar ya da yıllar), eylem bizzat tanımlanmadan ve suç işlenmeden açığa çıkmadığını fark etti.”


Aydınlık KİTAP

5

İnsan aklının ve bilimin boşinanca yanıtı: Varlık kendiliğindendir Abdullah Rza Ergüven, kitabnda, dinsel söylenin, gelenek ve göreneklerde yaayan ilkel inanlarn karsna bilimin ve akln öyküsüne yer veriyor CENK ÖZDA ozdagcenk@hotmail.com “Yeryüzünde her şey insanın, insan düşüncesinin yapıtıdır.” 20. yüzyılın sonlarından üçüncü binyılın ilk on yılına değin bilimin ve düşünce dünyasının üzerinde yepyeni bir iklim hissediliyor. Soğuk Savaş sonrasının ilk on yılında yaşanan tek kutuplu dünyanın hakimi ABD’nin estirmeye çalıştığı köktenci, bilimdışı ve mistik iklimin karşısında akıla ve bilime dayanan düşünce akımları dirayetli bir biçimde bu boş inanç merkezine savaşmaktadır. TÜRKYE’DE BONANÇ KARISINDAK ÖNCÜLER 90’lı yılların Türkiyesinin düşünsel ikliminde Aziz Nesinler, Turan Dursunlar, Abdullah Rıza Ergüvenler, Bahriye Üçoklar, İlhan Arseller dinin gündelik yaşamı düzenleme girişimine ve bu alandaki hakimiyetine karşı bilimi merkeze alan, hatta kimi zaman aşırılıklara varan bir hava estirmişlerdir. Dönemin antidemokratik ve bilimdışı görüşlerine karşı bu çabalar önemli başarılar elde etmiş ve başta Bilim ve Ütopya dergisi olmak üzere çeşitli yayınlar Türkiye’nin düşün insanlarını etkilemiştir. Neoliberalizmin yükselişinin ve postmodernizmin küreselleşmenin zemini üzerinde kazandığı mevzinin sonucu olarak boşinançlar bilimsellik kisvesi altında tekrar ortaya çıkmış ve yeni bir düşünsel iklim yaratmıştır. Şimdilerde Türkiye televizyonlarında bilimsellik kisvesi altında bu yeni düşünsel iklimin ürünleri tanıtılmakta Dr. , Doç. , Prof. Dr. ünvanı taşıyan şarlatanlar tarafından bu ürünler halka dayatılmaktadır. Türkiye’de Caner Taslaman, Ender Saraç gibi uzmanlar tarafından savunulan yaratılış mitleri, new age dinleri, tamamlayıcı tıp adı altında ortaya çıkan modernleştirilmiş koca karı reçeteleri ekranlarda baskın durumdadır. Yine bu dönemde bir TV kanalında Evrim karşıtları bilim adamlarıyla bilim jargonunu kullanarak tartışmalar yürütmüş ve halk bu programları ilgiyle izlemiştir. KÜRESEL SAVA TÜRKYE’DE DE CEPHELERN GENLETYOR Tam da bu ortamda Harun Yahya lakaplı Adnan Oktar gibilerle Richard Dawkins gibi evrim biyologlarının tartışmaları yepyeni bir anlam kazanmaktadır. Bilimin yol göstericiliğine karşı bilimdışının ve dolayısıyla egemenlerin gündelik hayatı belirleme çabalarına sahne olan bu sa-

vaşta, evrenin tarihçesi, canlılığın kökeni, hayatın anlamı gibi konular yeni cephelerin konularını oluşturmaktadır. Turan Dursunların izinde yürümüş olan Abdullah Rıza Ergüven’in “Evren-Doğa Varlığın Kendiliğindenliği” (Berfin Yayınları) başlıklı çalışması böyle bir ortamda okuyucuyla buluşuyor. Sözü edilen düşünsel savaşın aydınlanmacı cephesinde savaşan Stephen Hawking, Richard Dawkins, Walter Lewin, Carl Sagan gibi küresel aktörlerin yanı sıra Türkiye’den de Abdullah Rıza Ergüven, A. Celal Şengör, Saffet Murat Tura gibi aralarında ciddi ayrılıklar bulunan aydınlar karşılarında savaşan bilimdışının mücahitlerine karşı önemli başarılar elde ediyorlar. EVRENN KENDLNDENL Abdullah Rıza Ergüven, kitabında, dinsel söylenin, gelenek ve göreneklerde yaşayan ilkel inanışların karşısına bilimin ve aklın öyküsüne yer veriyor. Richard Dawkins, “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabında kutsal metinlerin Tanrı anlayışına karşı argümanlarını sıralarken bu inanışların dayanaklarını ve kaynaklarını yeterince ele almamış ve dahası bunlara karşı bütüncül bir bilimsel açıklama ya da anlatı sunmamıştır. Zaten böylesi bir boşluğun tek bir kitapla ya da tek bir yazarla doldurulması oldukça güç. Ancak yine de kimi temel noktalar Ergüven’in eserinde yer almaktadır. Dilin ve söylenin kökeninde insanın üretim süreçlerini, çeşitli antropologların ve dilbilimcilerin eserlerine gönderme yaparak; canlılığın k��kenine ilişkin bilimin elde ettiği bulgulardan oluşan bilimsel anlatıya biyologların ve nörologların eserlerine değinerek; evrenin kökenine daha doğrusu kendiliğindenliğine ve sürekliliğine ilişkin saptamalarını fizik ve kimyadaki bulgu ve kuramlara göndermede bulunarak okuyucuyla paylaşan Ergüven’in çalışması birçokları için temel bir başvuru kaynağı niteliğindedir. BAZI GÜÇLÜKLER VE EKSKLKLER İçinde bulunduğumuz düşünsel savaşta kitabın önemini ve özgünlüğünü inkar etmek mümkün değil. Ancak kitabın eksikliklerinin ve yetersizliklerinin böylesi bir savaşta bir an önce giderilmesi gerekmektedir. Öncelikle, varlığın kendiliğindenliğini ortaya koymak için bilimin sözü edilen sorunlara ilişkin açıklamalarını anmak ya da bilimin karşısında en

güçlü konumu elinde bulunduran kutsal metinlerin açıklamalarının dayanaklarını boşa çıkarıp bunların gerçek kökenlerini bilimsel bir açıdan ele almak yeterli değildir. Varlığın kendiliğindenliği bilimsel değil felsefi bir sorundur. Zira bilim düzleminde kalındığı sürece varlık ya da daha doğrusu varolanlar hali hazırda verilidir ve onların ortaya çıkmadığı ya da var olmadığı bir dönemi kurgulamak zaten bilimin alanının dışına düşmektedir. Dolayısıyla varlığın kendiliğindenliğini varlığın yaratılışına ya da Büyük Patlama kuramına karşı savunmak felsefi bazı soru ve sorunlara yanıt vermeyi gerektirmektedir. Böylesi bir yanıtın da felsefenin varlıkbilim alanına ve sonrasında da bunun bilinebilirliği sorunlu gözükeceği için bilgi kuramı ve zihin felsefesi alanlarına eğilmeyi gerektirdiği açıktır. Kitap bu zorunlu işlerin üstünden atlamaya çalıştığı ölçüde iddia ettiği tezi savunmada zorluk çekmektedir. Kitapla ilgili daha teknik bazı aksaklıklardan da söz etmek yerinde olacaktır. Kitabın dizgesel bir bütün olmayışı ve konuların dağınık bir biçimde ele alınışı tezin ve tezin dayanaklarını anlamada güçlük yarattığından yazar hedeflediği sonuca ulaşmada okuyucusunu zor bir durumda bırakmaktadır. Bunların dışında yazarın seçtiği sözcükler gündelik dilin dışına düşmekte ve bu nedenle de kitabın takip edilmesinin önünde bir engel teşkil etmektedir. Dileriz, kitabın ileriki baskılarında bu sorunlar giderilir. Bütün bu aksaklıklara rağmen, Ergüven, eserini yazarken oldukça geniş bir yelpazeden ve çok farklı alanlardan yararlandığından, boşinanç karşısında mücadele etmek isteyenlere faydalı bir bilgiler demeti sunmaktadır. Kant’ın ünlü “Aydınlanma Nedir?” başlıklı bildiri niteliğindeki yazısında belirttiği gibi bilmek için aklını kullanmaya cesaret edenlerin mücadele bayrağını daha da yükseklere çıkartmaya çalışan Abdullah Rıza Ergüven’i, bu vesileyle, ölümünün 11. yılında minnetle anıyoruz. (Evren-Doğa Varlığın Kendiliğindenliği, Abdullah Rıza Ergüven, Berfin Yayınları, 180 s.)


6

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YAŞAR KEMAL’DEN ON YIL SONRA GELEN ESER: “ÇIPLAK DENİZ ÇIPLAK ADA”

Ustanın dönüşü Umut ve birlik hissinden sonra kitapta vurgulanan dier önemli unsur savalarn yaratt felaket. Savan ve vahetin yaand her güne inat Yaar Kemal adasyla bir kez daha hatrlatyor bize insan olmay ve her eye ramen insan sevebilmeyi DENZ ANTEPOLU denizantepoglu@hotmail.com

Efsane sona erdi, on yıl sonra beklenen kitap okuyucuyla buluştu. Yaşar Kemal’in yıllardır beklenen kitabı “Bir Ada Hikâyesi” serisinin dördüncü kitabı “Çıplak Deniz Çıplak Ada” Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Ustanın son kitabı da her kitabı gibi edebiyat dünyasını yine sarstı. Toplumcu gerçekçi roman akımının öncülerinden Yaşar Kemal, “İnce Memed” romanıyla edebiyat dünyasına atılır. Anadolu'daki halkın sefaleti, cahil bırakılmışlığı ve ağalık sistemi eleştirilir. Hem de bunu o kadar mükemmel bir dille yapar ki; roman yazmaz, efsane anlatır. Anadolu’nun artık sesi vardır. Doğa betimlemeleriyle, türküleriyle, efsaneleriyle Anadolu konuşuyordur bizlerle. “İnce Memed”in ardından “Dağın Öte Yüzü” üçlemesiyle pamuk ırgatlarının yoksulluklarıyla tanışırız. Batıl inançlarına, efsanelerin nasıl doğduğuna ve nasıl çöküğüne şahit oluruz. EFSANENN DOUU Ancak sadece Çukurova yoktur Yaşar Kemal’in romanlarında. Yeri gelir efeleri öğrenirsiniz, yeri gelir Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mübadeleye dahil olursunuz. İşte “Bir Ada Hikayesi” de mübadelenin öyküsüdür. Yaşar Kemal yayınevi aracılığıyla verdiği röportajda dörtlemenin doğuşunu şöyle anlatıyor: “Bizim köyümüzde okul yoktu. İlkokulu okumak için Kadirli’de bir akrabamızın evine gittim. Bir süre orada kaldım. Ama o evde kalmak istemediğim için okula kendi köyümden yürüyerek gidip gelmeye başladım. Yürürken hep bir köyden geçiyordum. Bu köyle ilgili bazı şeyler duymuştum. Bu bölgeye yabancı insanlar gelmiş, yerleşmişler. Sıt-

madan ölmüşler, etraftan çeşitli kötülükler görmüşler. İlkokulun sonuna kadar o köyden hep geçtim. Hep hikayelerini duydum, dinledim. Biraz büyüdüm, ilkokulu bitirdim. Köyün önünden tekrar geçtim. Büyük bir baca gördüm. O bacayı Ceyhan Irmağı’ndan topladıkları taşlarla yapmışlar. Kalın yüksek bir baca... Ortaokula geldiğim zaman Hemite köyünde babamın akrabalarından annemin de arkadaşı bir kadın bana o köyde ne olduğunu anlattı. Birlikte ormanın içine gezmeye gittik. Kadın, ‘Bak oğlum. Burada göçebeler, mübadiller vardı. Bunlar Yunanistan’dan gelen Türklerdi. Böyle üç köy vardı Anavarza’nın yanında. Çok güzel köyler.’ Bu köyü, hikayesini öğrendim. O köye yerleştiklerinde çok güzel evler yapmışlar, köyü güzelleştirmişler. Etraftaki köylüler bu insanlara zulüm yapmışlar. Bu insanlar ‘Bir gün gideceğiz’ deyip gitmişler. 15-16 yaşıma geldiğimde bu insanların nereye gittiklerini bulmaya çalıştım. Bulamadım. Bulamadığıma çok üzüldüm. Abidin Dino’ya bu Çukurova’daki köyün, mübadillerin hikayesini anlattım. ‘Ne duruyorsun, en güzel konu bu. Bunu şimdiye kadar hiç kimse doğru dürüst yazmadı. Doğru dürüst diyorum ama belki de kimse yazmadı’ dedi… …Ben ‘Bir Ada Hikâyesi’ romanlarımda mübadeleyi yazdım. Benim için mübadele sadece bu romanlarda anlattığım mübadele demek değil. Benim ailem de mübadele yaşamış. Ruslar Van’a geldiği zaman bizimkiler sürgün olmuşlar. Bütün Anadolu’da gezmişler, Çukurova’da bu köye yerleşmişler. Bu mübadele hikayesini bu hırsla yazdım. Bu dörtlü belki de roman gibi roman değildir, acılarımı, üzüntülerimi, öfkemi, sevinçlerimi, sevgimi döktüğüm belki başka bir anlatım çeşididir.”

MÜBADELENN ÖYKÜSÜ Serinin birinci kitabı “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” mübadele sonucu boşaltılmış Rumların yaşadığı bir adaya (Karınca Adası), savaşlar sonucu yerini yurdunu yitirmiş insanların yerleştirilmesiyle başlar. Kitabın ana karakterlerinden Poyraz Musa, Sarıkamış’ta hayatta kalmayı başarmıştır ama savaş sonrası kanlıları peşine düşer ve Karınca Adası’na sığınır. Adada tek değildir. Mübadeleden kaçan Rumlar ve savaşın evsiz bıraktığı Anadolu’dan her kökenden insanlar da adaya sığınmıştır. Kitap, savaş mağduru bu insanların ortak bir yaşam kurma çabalarını anlatır. Ancak bu umutsuzluğun romanı değildir, her Yaşar Kemal romanı gibi kötü şeyler yaşansa bile her zaman umut vardır. İkinci kitap “Karıncanın Su İçtiği” ise beklemenin ve sabrın romanıdır. Bir yandan savaştan dönmeyenler beklenir, bir yandan sürgünler yurtlarını hayal ederler. Denizciler balıkları, aşıklar kavuşmayı bekler ve sabreder. Üçüncü kitap “Tanyeri Horozları”nda yeni bir yaşam kurma çabası, özlem, umut, sabır ve geçmişin acılarının yanı sıra sevgi vardır. Her şeye rağmen sevmek, aşık olmak. Gelelim son kitaba… Efsane bu kitapla son buluyor. Adaya yeni gelen çift Kerim ve Peri, Poyraz Musa’nın kanlıları tarafından gönderilmiştir. Kerim’e Poyraz’ı öldürmeden gün yüzü yoktur, kanlılar onun da peşindendir. Ya Poyraz’ın canını alacaktır ya da kendi canından olacaktır. Okuyucuyu bekleyen en önemli olay kuşkusuz bu. Onun haricinde sevdalılar birbirlerine kavuşacaklar. Ancak Hristo Reis’in başına beklenmedik bir olay gelecektir. On yıldır beklenen kitap için daha fazla şey söylemek haksızlık olur.

HER EYE RAMEN UMUT Dörtlemeye henüz başlamamış okuyucular için serinin tamamına dair bir şeyler söylemek gerektiği kanı-

Yaar Kemal

sındayım. Yaşar Kemal’in her romanında her serisinde hissedeceğiniz efsane dinliyormuşsunuz havasını veren mükemmel dili bu seride de karşınıza çıkıyor. Betimlemeler, insanın doğayla özdeşleşmesi, doğanın insanla uyumu yine dikkat çeken özelliklerden. Yaşar Kemal yine okuyucuya mesaj vermeden de geçmiyor. İlk kitabın ismi Yezidilerin uğradığı kıyım sonucu Fırat nehrinin kırmızıya boyanmasına dikkat çekiyor. Mübadelenin insanları, özellikle de savaşın insanları yok edişini güçlü gözlem gücüyle gözler önüne seriyor. Bence dörtlemede en çok dikkat çeken adada her etnik kökenden insanın bir arada yaşamayı becerebilmesi. Şu günlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz birlik duygusunun Karınca Adası’nda sağlandığını görebilmek mutlu ediyor insanı. Yaşar Kemal’in kitaplarda verdiği umut – her şeye karşın ortak yaşama çabası- okura da tesir ediyor ve umutla doluyor, düşünüyorsunuz. Umut ve birlik hissinden sonra kitapta vurgulanan diğer önemli unsur savaşların yarattığı felaket. Savaşın ve vahşetin yaşandığı her güne inat Yaşar Kemal adasıyla bir kez daha hatırlatıyor bize insan olmayı ve her şeye rağmen insanı sevebilmeyi. (Çıplak Deniz Çıplak Ada/Bir Ada Hikayesi-4 , Yaşar Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 272 s.)

Kitap, savaş mağduru bu insanların ortak bir yaşam kurma çabalarını anlatıyor. Ancak bu umutsuzluğun romanı değildir, her Yaşar Kemal romanı gibi kötü şeyler yaşansa bile her zaman umut vardır


8

Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

İnancını ismine taşıyanların örgütü… Milli Mücadele’nin örgütleri olan ve faaliyetinden çok snrl olarak söz edilen “Karakol”un meydana gelii ve kimler tarafndan oluturulduu biliniyordu, ancak kadronun ortaya çk ve biti evreleri tam olarak ortaya konulmamt

Ülkemizin önemli tarihçilerinden, özellikle de sosyal ve siyasal tarih denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisidir Ergun Hiçyılmaz. Bir süre önce Milli Mücadele’nin en önemli gizli örgütü “Karakol”u anlatan bir kitabı yayınlandı. Bugüne kadar kaleme aldığı yetmişi aşkın kitabın içinde özel kuvvetler ile gizli servislere de ilgisiz kalmayan Hiçyılmaz’ın “Karakol: Türk Devriminde Bir Gizli Örgüt” eseri “Teşkilat-ı Mahsusa”nın da bütünlüğünü sağlar durumda. Tanıyanlar bilir; hem derin bir tarih birikimine sahiptir hem de sıkı bir Fenerbahçelidir Ergun Hiçyılmaz. Hiçyılmaz’ı arkadaşım Deniz Toprak’la birlikte 6. Beyoğlu Sahaf Festivali’ndeki standında ziyaret ettik. Aynı zamanda yarım asırlık bir gazetecilik geçmişine sahip olan ve Beyoğlu Tokatlıyan Pasajı’nda bir sahaf dükkânı bulunan usta tarihçi Ergun Hiçyılmaz’la “Karakol: Türk Devriminde Bir Gizli Örgüt” eseri üzerine konuştuk. Söyleşimizi keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Milli Mücadele’de “Mim Mim” , “Teşkilat-ı Mahsusa” gibi bir çok örgütten sıkça bahsedilirken “Karakol” örgütünün adının çok fazla dillendirilmediğini görüyoruz. Sizce bu durum neden kaynaklanmaktadır? Bence bu biraz da konuyla ilgilenen insanların tembelliğinden kaynaklanıyor, açıkça söyleyeyim. Bizde araştırmalar oldukça meşakkatlidir, çok zaman alır. Altyapısı da yoksa eğer zor bir iştir. Dönelim isterseniz Karakol örgütüne; “Kara” ve “Kol” . Hatta Vasıf Bey de bunu soyadı olarak almıştır. Bu çok ilginç bir şeydir. Hiçbir İngiliz’in MI5 ya da CIA soyadı aldığını göremezsiniz. Ya da Mossad soyadlı birisini göremezsiniz. Ama Türkiye’de “Karakol” soyadını almış, inancını ismine taşımış insanları görüyorsunuz. Burada sadece başlangıç kısmı-

nı yaptım. Yakında yayınlanacak olan kitabımda Karakol örgütünün talimatnamesini verdim, ancak burada vermedim. “Karakol Örgütü” bizde Karakol örgütüdür ama bazı kumandanlar “Mim Mim Grubu” ismini de kullanır. Vatansever bir kurum olarak çeşitli isimler kullanılır. Fakat Karakol örgütü dediğimiz zaman Teşkilat-ı Mahsusa’nın yapısından kaynaklanan daha doğrusu İttihat ve Terakki’den kaynaklanan bir birimin ana kollarından birisidir. Peki, sizce nedir Karakol Örgütü? Bana göre Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı niteliğindedir. Bu arada biz buna Karakol Örgütü derken Sovyetler ise “Karakol İhtilal Örgütü” der. İşte Sovyetleri cezbeden de budur. Ankara Hükümeti adına ilk anlaşmayı da Karakol Örgütü ile yapmışlardır. Ekim İhtilali’ni yapanların Anadolu İhtilalini yapanlar ile birlikte bir anlaşma yapması son derece cezbedici gelmiştir. Yani bağımsızlığı yok eden emperyalist Avrupa’ya karşı olmaları onlara çok cazip gelmiştir. Ve o sırada da Karakol en önde bir kurumdur.

“TTHATÇILARLA AYNI YEMN; FARKLI YÖNTEM” Karakol’u inşa edenler İttihatçıdır diyorsunuz. Karakol’un yemini İttihatçılarla aynı ama yöntem farklı… Belki de İttihat ve Terakki’nin iç ve dış politikasını ortaya koyacak bir savunma sistemi üzerine yemin ediyorsunuz. Ordunun veya ülkenin bağımsızlığı konusunda gerektiği gibi çalışmayanı, sorumluluk üstlenmeyeni, kaçanı, işbirlikçilik yapanı vururum diyen bir yemin sistemi vardır. Diğerinde de vardır ama o daha incedir. Karakol örgütü bunun şiddet ve cebir yoluyla yapılmasını ortaya koymuştur. Dolayısıyla Karakol dışında veya içinde olup da o zamana kadar bu örgütle fazla bağıntı kurmamış olan Mustafa Kemal’in yakınlarındaki

Fotoraf: Deniz Toprak

ENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com

bazı kişilerin dikkatini çekmiştir. Demişlerdir ki; “Bizim Milli Mücadelemizin kumandanı kimdir?”. Çünkü, Karakol bunu söyler orada. Siz misiniz, Mustafa Kemal Paşa mı, yoksa bir başkası mı? Bu soruyu sormakla oradaki ölüm fermanının ortaya konmasını istemişlerdir. Bunun üzerine Mustafa Kemal orta bir yol bulunmasını düşünmüştür. Hepsini asıp kesmemiştir veya mahkemeye sevk etmemiştir. Sadece Karakol örgütünü kapatalım, yeni bir örgüt bir kuralım demiş, böyle bir denge istemiştir. Mesela Sovyetler Birliği’yle anlaşmayı ilk defa Karakol örgütü yapmıştır. Ama onlar çok iyi bir niyetle yaptılar bunu. Sovyetler Birliği’ni keşfedip, silah yardımını sağlamak ve Anadolu hükümetine tanıtmak için yaptılar. Yoksa bu anlaşmayı yapıp da Anadolu hükümeti temsilcisi olarak çıkmadılar oraya.

“KARAKOL BÜTÜN ÖRGÜTLERN ANASIDIR” Yani bir bakıma durumdan vazife çıkarmışlar diyebilir miyiz? Yani evet. Sonuçta Karakol örgütü Milli Mücadelenin yapılaşmasında, silahlanmasında Teşkilatı Mahsusa’dan sonra daha derli toplu çalışmıştır. Kendinden sonra gelmiş olan “Mim Mim” veya “Felah Grubu”na yol açmışlardır. Yoksa bu örgütler silah kaçırmasını nereden bilecekler? Karakol’un adamları istihbarat anlamında da “Cin” gibiler. Bu istihbaratı da yapmış olmaları Milli Mücadelenin kazanılmasındaki en büyük unsurdur. Onun

Ergun Hiçylmaz enol Çark’n sorularn yantlyor

için Karakol örgütünü ben yurtsever bir örgüt görmek durumunda değil, zorundayım. Tam olarak söylemek istediğim şey Milli Mücadele sırasında kurulmuş bütün örgütlerin ana yeridir. Onların hepsi Karakol örgütünden çıkmıştır. Yani ben isim listelerinden Felah Örgütü’nden gösteriyorsam, bu Karakol örgütünden olmadığı anlamında değildir. Dolayısıyla Karakol örgütüne hizmet edenler içerisinde Boğazlar kumandanı da vardır, Cambaz Mehmet de. Bunlar hep Karakol içerisindedir. Bu hususiyetlerle birlikte Karakol devrini tamamlamadan yeni bir devrin açılması için defteri kapatılmış bir örgüttür. Bu güzel sohbet için size teşekkür ediyoruz. Son olarak şunu sormak istiyorum: Yeni bir kitap hazırlığınız var mı? Evet, “Çerkez Ethem ve Yeşil Ordu Bolşevik Taburu” adlı bir kitap hazırlıyorum. Bu kitapla Karakol örgütü daha da ortaya çıkacak. Ben burada Karakol örgütüne ve Sovyetlere temas ederken belli bir yerde çok fazla açıklama yapmadım. O ayrıntı Doğu Şurası konusunda ortaya çıkacak. Konu kapanmamak üzere açılmıştır. (Gülerek) (Karakol: Türk Devriminde Bir Gizli Örgüt, Ergun Hiçyılmaz, Destek Yayınevi, 415 s.)

Milli Mücadele sonrasının Ankara’sında yeni bir başlangıca yol açmıştır Karakol örgütünün sonu. Tartışmalar İttihat ve Terakki'den yola çıkılarak Meclis'e aksedecek ve iktidar ile muhalefetin mücadelesi olarak yansıyacaktır


Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

9

Kuyuya atılan ilk taş…Kadro! Sa, sol, liberallik, muhafazakarlk vb. kavramlar iç içe geçmi; yön/iz bulunmaz bir hal almtr. “Kadrocular” böyle bir atmosferde ortaya çkan, Türk düünce tarihinde fikri manada özgün olmas bakmndan önem arz eden bir aydn zümresidir DAĞHAN DÖNMEZ daghan_donmez@mynet.com Efendiler, …Dış politikamızca, milletin yararına gerekli bulunan esasları içine alan tamamen bağımsız ve bağlantısız bir politika izleyeceğiz… (Atatürk’ün 1921 Meclis açılış konuşması )

Psikiyatr Engin Geçtan, “İnsan Olmak” kitabında, “Yirminci yüzyılın ilk yarısında, toplum normlarına uyma oranının normalliği, bu kurallardan sapma oranının ise normaldışını belirlediği görüşü egemendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, toplumların da bazen hasta olabileceğinin fark edilmesi üzerine bu görüş geçerliliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Hasta toplum, bünyesindeki normal bir davranışı normaldışı olarak yorumlayabilen toplumdur.” der. İçinde yaşadığımız toplumu “hasta” olarak tarif etmek, ölçüsüz bir sav olarak değerlendirilebilse de; marazlı olduğunu söylemek, zannımca aynı algıyı yaratmayacaktır. Şüphesiz ki her toplum bir çelişki ve çekişme yumağıdır. Gelin görün ki, Anadolu coğrafyası hem jeopolitik konumu, hem de üzerinde yaşayan halkın göçebe genetiği nedeniyle, her daim havadan nem kapmaya müsait; bir maraziyet sathıdır. Göçebe vurgusu şundandır: Koca bir imparatorluk haline gelmiş Osmanlı’da dahi, yerleşik hayata geçmemek için direnen, yeri geldiğinde devlet ricaline kafa tutan bir halkın torunları, bugünün giderek kentleşen hayatında da tam anlamıyla kentli olamamakta; kural ve kaideleri dikkate almak yerine, tıpkı bir göçebe gibi anlık hareket etmektedir. Tabir-i caizse; gündelik yürüyüş her defasında kaldırımı bırakıp, ana yola taşmaktadır. Bu yüzdendir ki Türk insanı, artık mizah programlarında espri konusu olabilecek ölçüde, kuralsızlığın,kolaycılığın ve pratik zekanın simgesi haline gelmiştir. Ancak bu kural tanımazlığın, biraz dikkat edildiğinde örgütlü bir hal almadığı fark edilecektir. Toplumun genelinde, muhalif ve eylemci bir meleke oluşmamıştır. Peki bu so-

nucu doğuran tek neden göçebe genetik midir? Elbette ki hayır! Dini gerçeklerden yola çıkarak değil de, geleneğin yarattığı din anlayışından ilham alarak toplumsal hayatımıza giren bazı klişeler vardır. Bunlardan biri de, şeytanın sol omzumuzdan bizi izlediği inanışıdır. Bu basit görülebilecek batıl itikat, esasında Türk siyasi ve sosyal hayatında “sol düşünce”nin makus talihini de özetler. Sol her daim, şeytan icadı veya gavur işi olarak görülegelmiştir. Bu sebeptendir ki Türk siyasi hayatında, Aziz Nesin’in “Zübük” adlı eserini doğrularcasına; iktidar hırsı içinde olanlar muhafazakarlığı şiar edinmiş ve dini jargonları siyasetin ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Halbuki uygulamada, tam bir tezatlar silsilesi ortaya çıkmaktadır.

DAVOS’UN EKONOMK BOYUTU “Davos benim için bitmiştir” sözüyle maruf Davos Toplantısı'nda, bilindiği üzere İsrail ile ilişkiler gerilmiş ve hatta bu ilişkilerin dondurulması bile gündeme getirilmiştir. Oysa, 31 Ocak 2012 tarihli Habertürk gazetesinin ekonomi sayfasında, iki ülke arasındaki ilişkinin geldiği nokta şu şekilde özetlenmiştir: “Türkiye ve İsrail arasındaki ekonomik ilişkiler siyasi kriz tanımıyor. Siyasi gerginliğe rağmen İsrail'in Türkiye'ye ihracatı 2011 yılında yüzde 42 artarak 1,85 milyar dolara tırmandı. Aynı şekilde Türkiye'den ithalatı da yüzde 20 artış göstererek 2,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.” Yine halk kitlelerince mütedeyyin olması ile takdir edilen Başbakan Erdoğan’ın, kendisini “Büyük Ortadoğu Projesi'nin Eş Başkanı” olarak tanımlaması, takriben üç yıl önce; vizeyi dahi kaldırdığımız ve Başbakan’ın kardeşim Esad diye hitap ettiği Suriye hükümeti ile gelinen bugünkü ahval, Amerika ile su sızmaz ilişki biçimi, büyük tezatın diğer parçalarıdır. Türkiye, Müslüman bir ülkeye savaş açma pahasına, son konjonktürde “Müslüman Dünya”nın li-

derliği konumuna soyunmuştur. Geçtiğimiz hafta ölüm yıldönümünde andığımız Attila İlhan, 2004 yılında Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazısında bakın neler söylüyor: “…on yıl kadar önce, Türkiye’yi ziyaret eden, Graham Fuller adındaki zat -ki CIA ile ilişkisi müsellemdirdemişti ki, ‘Türkiye’de İslamın otomatik bir tehlike olarak kabul edilmesi yanlıştır. Son elli yılda, yapay olarak baskı görmesinin bazı meşru sebepleri olabilir, ama artık Türkiye kendisiyle barışmalıdır. Geçmişte Türkiye, Ortadoğu için bir modeldi, bugün de olmaya devam ediyor. Hele demokrasi ile İslamı bir arada yaşatacak bir formül bulunursa, İran’a ve Arap alemine büyük bir öncülük yapmış olacaktır.’ Bu ne demek? Türkiye’de Müslümanlığın, Batı’nın demokrasi ve değerlerine dönüştürülmesi demek! Hem de ABD ve İngiltere’nin anladığı manada!...” Attila İlhan’ın yazısında dem vurduğu Graham Fuller’in 2008 yılında “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adıyla dilimize çevrilen kitabında, Müslüman Dünya’da Türkiye’nin konumu, iktidarın ve cemaatin rolüne ilişkin görüşleri, bugün gelinen noktada neredeyse müneccimlik olarak değerlendirilebilecek bir öngörü dehasını ifade etmektedir. Köşe yazısında yer verilen görüşler ise, 1990 yılına aittir. Yoksa bu bir dehanın değil de, başarıya ulaşmış bir stratejinin mi göstergesidir?

ÖZGÜN BR AYDIN ZÜMRES Hasılı, Türkiye’nin zihinsel belleği kavram çöplüğü haline gelmiştir. Sağ, sol, liberallik, muhafazakarlık vb. kavramlar iç içe geçmiş; yön/iz bulunmaz bir hal almıştır. 1947 yılında solu ve antiemperyalizmi temsil etmesi beklenen CHP’nin de Marshall Planını tatbiki bir başka manidar vakadır. İşte “Kadrocular” böyle bir atmosferde ortaya çıkan, iyi ya da kötü; ister beğenilsin, ister eleştirilsin Türk düşünce tarihinde fikri manada özgün olması bakımından önem arz eden bir aydın zümresidir. Teorilerini emperyalist stratejilerden değil, bizatihi kendi coğrafyasından oluşturan bir harekettir; Kadro… Kadro Hareketi ve içinde bulunduğu siyasi iklimin, birçok karşıt görüşe gebe olması sebebiyle Merdan Yanardağ’ın Destek Yayınevi’nden çıkan “Kadro Hareketi” isimli kita-

Merdan Yanarda

bı da meskun saflarda yerini alacaktır. Kitap, kanaatimce konuyla ilgili diğer çalışmalar gibi yoruma açıktır. Özellikle kitabın, Kadro’nun üçüncü yol arayışı ve Sultan Galiyev ile düşünsel temasını içeren bölümleri kayda değerdir. “Üçüncü Yol” kavramını, ekonomik açıdan ele alan Sadi Özdemir’in Yayınevi Yayıncılık’tan çıkan “Atatürk ve 3.Yol” kitabı da meraklısı için tamamlayıcı ve tavsiye edebileceğim bir başka eser olacaktır. Hareketin, 60’lı yıllarda ortaya çıkan Yön dergisinin ve yine bugünlerde çığ gibi büyümekte olan Ulusalcı Kemalist gençlerin fikri dayanağı olduğunu söylersek sanırım mübalağa etmiş olmayız. Kadro meselesi, bugünün Türkiye’sini yorumlamak manasında; -bu teorik akrabalığı içermesi sebebiyle de- öneme haiz bir konudur. Yazıyı, eser sahibinin yerinde sözleriyle nihayete erdirelim; saygıdeğer okuyucu: “Sonuç olarak bu kitabın, Türkiye’nin geleceğinin tartışıldığı bir tarihsel dönemeçte hem siyaset, hem tarih, hem de siyaset felsefesi tartışmalarında önemli bir açılım sunacağını düşünüyorum.” (Kadro Hareketi, Merdan Yanardağ, Destek Yayınevi, 224 s.)

Türk siyasi hayatında, Aziz Nesin’in “Zübük” adlı eserini doğrularcasına; iktidar hırsı içinde olanlar muhafazakarlığı şiar edinmiş ve dini jargonları siyasetin ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir


10

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

“Zikzaklı politikalar Türk Dış Politikasının güvenilirliğini zedeledi” D politikada süreklilik, tutarllk, güvenirlilii ve istikrar çok önemlidir. Hükümetler deise bile ülkelerin ulusal çkarlar düünülersek saptanm olan politikalar sürdürülür. Ne yazk ki AKP iktidarnda bu ilkelere çou zaman uyulmad ve ülkemiz defalarca uçurumun kenarna getirildi ENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com

Emekli Büyükelçi ve CHP eski milletvekili Onur Öymen, milletvekili olarak görev yaptığı süreçte dış politikamızda meydana gelen önemli gelişmeleri kitaplaştırdı. Öymen’in 2002-2011 yılları arasındaki dış politikamıza mercek tutan ve Remzi Kitabevi etiketiyle raflarda yerini alan “Uçurumun Kenarında Dış Politika” kitabında 1 Mart Tezkeresinden Kofi Annan Planı’na, terörle mücadelenin dış boyutundan “Kürt açılımı”na, Ermenistan’la imzalanan protokollerden daha birçok konuya ilişkin eleştiri ve uyarıları yer alıyor. Onur Öymen’le Türkiye’nin on yıllık dış politikasını tarihe not düştüğü yeni kitabıyla ilgili konuştuk. Uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmış, müsteşarlığa kadar yükselmiş deneyimli bir diplomatsınız. Yine CHP’de dış politikadan sorumlu bir isimdiniz. Geride kalan bu 10 yıllık dış politikamızı nasıl yorumluyorsunuz? Dış politikada süreklilik, tutarlılık, güvenirliliği ve istikrar çok önemlidir. Hükümetler değişse bile ülkelerin ulusal çıkarları düşünülersek saptanmış olan politikalar sürdürülür. Ne yazık ki AKP iktidarında bu ilkelere çoğu zaman uyulmadı ve ülkemiz defalarca uçurumun kenarına getirildi. “Uçurumun Kenarında Dış Politika” isimli kitabımda bunun örnekleri anlatılıyor. Örneğin hükümet Kıbrıs’ta 30 yıldır yanlış politikalar izlendi diyerek Türkiye’nin kararlılıkla sürdürdüğü doğru politikalardan ayrılacağının işaretini verdi ve çözümsüzlüğün sorumlusunun önceki Türk Hükümetleri ve Denktaş olduğu izlenimi verdi. Taviz politikası uygulayarak bu sorunu çözebileceğini sandı ve Türkiye’ye baskı uygulamak isteyen ülkelere umut verdi. Annan planını destekleyerek çok yanlış bir adım attı ve öteden beri

savunduğumuz egemen eşitlik ilkesinden uzaklaştı. Bereket Rumlar bu planı reddetti ve plan uygulanamadı. 2005 yılında hükümetin imzaladığı Kıbrıs’la ilgili protokol tek taraflı taviz anlamına geliyor ve Rumların Kıbrıs’ın tek meşru temsilcisi olarak kabulünün yolunu açıyordu. Halkın ve muhalefetin tepkisi üzerine bu protokol yedi yıldan beri Meclisin onayına sunulamadı. Ermenistan’la şimdiye kadar savunduğumuz ilkelerden vazgeçilerek iki protokol imzalandı. Orada da Azerilerin haklı tepkileri üzerine bu protokollerin Mecliste onaylatılmasından vazgeçildi. Bu zikzaklı politikalar Türk dış politikasının güvenilirliğini zedeledi ve ülkemize itibar kaybettirdi. Ülkemiz için önemli konulardan birisi olan Kıbrıs konusunda hükümetin, daha evvel eleştirmiş olmasına rağmen, Rauf Denktaş çizgisinde bir politika izlediği izlenimi yaratılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Kıbrıs konusunda başlangıçta izlenen politikaların yanlışlığının sonunda hükümet tarafından da anlaşıldığını, adil ve kalıcı bir barışa ulaşılmasının Türk tarafında değil Rumlarca engellendiğinin görüldüğünü umuyorum. Ama Hükümetin bu konudaki yanlış politikaları ve söylemleri dış politikamız üzerinde yeterince tahribat yaptıktan sonra arşivlerde yerini almıştır. Yine bir dönem yürütülen Ermeni açılımının ülkemize bir yararı oldu mu sizce? Ermenistan konusunda Türkiye'nin uzun yıllardan beri izlediği tutarlı ve isabetli politikalar vardı. Bunlardan biri, Ermenistan işgal ettiği Azeri topraklarından geri çekilmedikçe Türkiye’nin sınırı açmayacağı ilkesiydi. Cenevre'de im-

Onur Öymen

zalanan protokollerde bu ilke bir tarafa bırakıldı. Türkiye açısından büyük önem taşıyan Kars Antlaşmasına atıfta bile bulunulmadı. Türkiye’nin Doğusundaki bazı bölgelerimizi Batı Ermenistan olarak gösteren Ermeni Anayasasının değiştirilmesi sağlanamadı. Ermenilerin Türkiye aleyhindeki soykırım iddiaları engellenmedi. Buna rağmen Protokollerin Ermeniler tarafından istendiği şekilde imzalanması kabul edildi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in tepkisi ve Mecliste muhalefetin yaptığı güçlü eleştiriler sonucunda bu protokoller rafa kaldırıldı.

“ARAP CORAFYASINA STKRARSIZLIK HÂKM” Arap baharıyla birlikte dış politikamızda değişiklikler yaşandı. Gerek Libya, gerekse de Suriye. Nasıl yorumluyorsunuz bu değişiklikleri, Arap Baharı’nın etkisi hangi oranda yansıdı dış politikamıza? Arap baharı bölgedeki bütün eski ölçüleri ve dengeleri değiştirdi. Belirli eğilimdeki otoriter rejimler birer birer devrildi. Ancak

onların yerine daha demokratik, çağdaş, laik rejimler gelmedi. Bölgeye genelde bir istikrarsızlık hâkim oldu. Müslüman Kardeşler gibi, evvelce yasaklanmış olan örgütler meşruluk kazandı, kendi siyasi partilerini kurdular, seçimlere girdiler ve bu seçimlerde başarılı olarak ülkelerinin yönetiminde etkili oldular. Türk dış politikası da bu durumdan etkilendi. Türkiye başlangıçta bu gelişmelere yön vermeye çalışan öncü devlet rolünü üstlenmeye çalışsa da iç dinamiklerin etkisiyle bölge ülkeleri kendi yollarını kendileri seçmeyi tercih ettiler. Türkiye’nin Mısır, Libya ve Tunus’a laik devlet modelini önermesi sonuç vermedi, bölge ülkeleri genellikle dine dayalı yönetimler kurmaya yöneldiler. Tunus’ta olduğu gibi, bazı yerlerde, daha radikal eğilimli Selefiler Müslüman Kardeşlerin de çizgisini aşan eylemlere kalkıştılar. Mısır’da parlamento feshedildi. İstikrarlı bir yapı kurulamadı. Bu karışık ortamda Türkiye Mısır ve Libya gibi ülkelere parasal yardım yaparak etkinlik kazanma arayışına girdiyse de bunun somut meyveleri henüz görülemedi. Türkiye’nin Orta Doğu

Türkiye’nin Suriye politikası bir hatalar zinciri halinde gelişti. İki yıl öncesine kadar Suriye yönetimiyle çok yakın ilişkiler kuran Türkiye bir anda Suriye’nin neredeyse en büyük düşmanı haline geldi


Aydınlık KİTAP politikasını Amerika’nın doğrultusunda yönlendirdiği izlenimi ortaya çıkmaya başladı. Bu da Türkiye’nin etkinliğini azaltıcı bir etki yapmaya başladı.

“SURYE POLTKAMIZ BR HATALAR ZNCR” Özellikle son dönemde gündemde olan ve savaşın eşiğine geldiğimiz Suriye meselesine değinecek olursak; Türkiye'nin Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin Suriye politikası bir hatalar zinciri halinde gelişti. İki yıl öncesine kadar Suriye yönetimiyle çok yakın ilişkiler kuran, vize muafiyeti dahil, pek çok antlaşmaya imza atan Türkiye bir anda Suriye yönetiminin neredeyse en büyük düşmanı haline geldi. Bu yeni politikanın ABD’nin etkisiyle yürütüldüğü izlenimi yaygınlaşsa da son zamanlarda Amerika’nın bile Türkiye’yi silahlı maceralara atılmaktan vazgeçirmeye çalıştığı izlenimi ortaya çıktı. Türkiye’nin Alevi Beşir Esad yönetiminin devrilip yerine Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir Sünni devlet kurulmasına yardımcı olma gayreti içine girdiği izlenimi yaygınlaştı. Türk hükümetinin Esad görevi bırakırsa yerine kimin geleceğini tayin etme gibi gayretlerin içine girdiği görüldü. Türkiye’nin beklentilerinin aksine, NATO’nun Washington Anlaşmasının 5. Maddesini işleterek Türkiye’nin karışabileceği askeri çatışmalara katılmaya istekli olmadığı görüldü. Amerika’nın bile Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleye istekli olmadığı anlaşıldı. Türkiye’nin Suriye konusunda adım adım yalnızlığa doğru sürüklendiği ve sınırda neredeyse süreklilik kazanan ateş teatilerinin ve askeri müdahaleye yetki veren bir tezkerenin Mecliste kabulünün dünyada kaygıyla karşılandığı görüldü. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikasını daha ölçülü ve daha dikkatli bir yaklaşımla sürdürmesi gereği yurt içinde ve dışında paylaşılan bir görüş oldu. 1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçmemişti. Siz de o esnada Meclis’teydiniz, ancak Suriye tezkeresi Meclis’ten geçti. O günden bu güne ülkede neler değişti sizce? Suriye’ye müdahaleye olanak tanıyan tezkereye ret oyu veren ana muhalefet partisinin Irak’tan kaynaklanan terör saldırılarını engellemek için bu ülkeye askeri harekâta izin veren tezkereyi desteklediği görüldü. Hükümetin dikkatinin daha çok Suriye’ye çevrildiği bir dönemde Irak’tan kaynaklanan esas tehdidin bir ölçüde göz ardı edildiği ve Hükümetin Irak’a kara kuvvetleriyle müdahale yapmasını amaçlayan tezkerenin verdiği yetkinin uzun bir zamandan beri kullanılmadığı ve terör örgütünün bundan kazançlı çıktığı görüldü. Terörle mücadeleden çok müzakereyi tercih eden bir yaklaşımın ön plana çıkması ve bunun bazı iç ve dış çevrelerce desteklenmesi, hatta ana muhalefet partisinin bile bu müzakere sürecine ilke olarak karşı çıkmaması dikkat çekici oldu.

11

“FÜZE KALKANI PROJES LKLER GERD” İran’la bile düşman olduk. Türk dış politikası gündelik rüzgârlara göre belirleniyor eleştirileri yapılıyor. Katılıyor musunuz? Türkiye’nin İran’a yönelik politikasında da değişiklikler oldu. Yaklaşık bir yıl öncesine kadar İran’la yakın ilişkiler sürdürmeye özen gösteren, hatta Birleşmiş Milletlerdeki bazım oylamalarda Batı ülkelerinden farklı bir tutum sergileyen Türkiye, daha sonra Füze Kalkanı projesinin radarlarının Kürecik’e yerleştirilmesine izin vererek İran’ın tepkisini çeken bir çizgiye geldi. Muhtemel bir İsrail-İran savaşında önemli rol oynaması beklenilen bu radarların konuşlandırılması İran yetkililerinin kuvvetli tepkisine yol açtı. Böyle bir savaşın Türkiye’yi çok olumsuz etkileyebileceği açıklıkla anlaşılıyor. Çokça tartışılan ve sizin de çeşitli platformlarda sıkça dile getirdiğiniz “eksen kayması” konusunu biraz daha açabilir misiniz? Eksen kayması sözünden kastımız Cumhuriyetin kuruluşundan beri benimsenen temel değerlerden ve dış politikada izlenen temel çizgilerden uzaklaşılmış olmasıdır. Örneğin Atatürk’ün Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi, 7 Ekim 2003 tarihinde, Irak’a Amerika’nın öncülüğündeki Koalisyon Güçleriyle birlikte savaşmak üzere Meclisten çıkarılan yetki tezkeresiyle açık biçimde ihlal edilmiştir. Daha sonra Amerikalıların taleplerini geri almaları nedeniyle uygulanagelmiş olsa da Türkiye’nin başkalarının telkinine savaşa girebileceğinin bir göstergesi olmuştur. Laiklik, hukukun üstünlüğü, çağdaşlık gibi alanlarda da Cumhuriyetin temel değerlerinden büyük ölçüde sapılmış ve Atatürk’ün gösterdiği yoldan uzaklaşılmıştır. Son olarak neler belirtmek istersiniz. Ülkemizi önümüzdeki süreçte neler bekliyor? Önümüzdeki dönemde, bölgedeki ciddi ve tehlikeleri gelişmeler nedeniyle Türkiye’nin ciddi sıkıntılarla hatta risklerle karşılaşması ihtimali artmıştır. Bu durumdan çıkmanın yolu ülkemizin bir yandan bölgedeki askeri çatışmalardan kaçınması, diğer yandan da, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları bağlamında ilkeli bir tutum izlemesidir. Bu politikaların tutarlı olması ancak Türkiye’nin özgürlükler, demokrasi ve insan hakları alanlarında kendi eksiklerini ve yanlışlarını giderecek kapsamlı bir yargı reformu yapmasıyla mümkün olabilir. Ancak böyle bir politika Türkiye’yi içine sürüklenmekte olduğu yalnızlıktan kurtarabilir ve yeniden bölgesinde etkili bir devlet haline gelmesine yardımcı olabilir. Bu konularla ilgili daha ayrıntılı bilgiler, “Uçurumun Kenarında Dış Politika” adlı yeni kitabımda yer almaktadır. (Uçurumun Kenarında Dış Politika, Onur Öymen, Remzi Kitabevi, 288 s.)


12

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

MODERN ZAMANLARIN ÖYKÜCÜLERİ VE MASALCILARI

Hayalgücünün şöhreti: Neil Gaiman

Öykülerinde içinizdeki bir eyi yakalyor, öyküleri birden fazla eyi anlatyor, öykülerinden bir cümleyi ne çkarabiliyor, ne de ekleyebiliyorsunuz. Her ey bir anlama bürünüyor. Gaiman’ iyi bir yazar yapan da bu unsur M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Ben bir çocukken, yetişkinler bana bir şeyler uydurmamamı söyler ve eğer uydurursam neler olabileceği hakkında uyarırlardı. Şimdiye kadar söyleyebilirim ki pek çok yurt dışı seyahatine ve sabahları çok erken kalkmak zorunda kalmamaya yol açıyor.” Neil Gaiman, Smoke and Mirrors

Modern zamanların öykücüleri ve masalcıları denilince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Neil Gaiman’dır. Popülerliği öyle noktalara ulaşmıştır ki ona “Edebiyat dünyasının Rock yıldızı” lakabını getirmiştir. Üstelik bütün bu şöhretini ne kimi yazarlar gibi kazandığı ödüllere -ki Gaiman’ın kariyeri Hugo, Nebula, Bram Stoker, Locus ve daha birçok ödüllerle doludur- ne enteresan skandallara, ne sıklıkla kendini televizyon vb. medya organlarında göstermesine borçludur (hatta çoğu Gaiman kitabı sessiz, sedasız, reklâmsız raflardaki yerini alır). Popülerliğinin tek ama tek nedeni, kendisine ölesiye bağlı, çok az yazarın ulaşabildiği bir okur kitlesine sahip olmasıdır. İlginç olan tercümelerde olağan şekilde yaşanan kayıplardan Gaiman’ın hep galibiyetle ayrılmasıdır. Hangi dile tercüme edilirse edilsin Gaiman’ın çalışmaları, etrafında her zaman inanılamayacak derecede bağlı bir hayran kitlesi toplamıştır. Eğer politik konuları tartışmanın zorlu ve çetin olduğunu düşünüyorsanız, herhangi bir Gaiman hayranıyla, Gaiman’ın edebiyatını tartışmayı ve en ufak bir eleştiri getirmeyi deneyin. Şimdi biraz daha her şeyin öncesine gideceğiz ve Gaiman’ın yazma hikâyesi ile birlikte, eserlerine bakacağız. Bu ünün hak edilmiş olup olmadığının kararına sizin varmanızı istiyorum. GAMAN’IN YAZMA SERÜVEN 1960 yılı, İngiltere doğumlu olan Gaiman’ın ailesi Polonya’ya ve Doğu Avrupa Yahudi kökenlerine dayanıyor. Gaiman ise Yahudi inanışıyla bir bağının olmadığını, bunun ailesinin dini inanışı olduğunu söylüyor. Çocukluğundan itibaren okumaya merak salan Gaiman,

en çok kendisini bir çocuk olarak Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” serisinin etkilediğini söylüyor. Onu yazma serüvenine hazırlayan bir başka eser ise, yedi yaşındayken

hediye olarak edindiği C. S. Lewis’in “Narnia Günlükleri” kitabı. Lewis’in kitabında parantez içi yorumlarla okuyucu ile iletişim kurmasının onu büyülediğini ve o anda gerçek birilerinin kendisi okusun diye kitaplar yazdığının farkına vardığını söylüyor. 1956’da Carnegie Madalyası ile ödüllendirilen “Narnia Günlükleri” gibi, 2010 yılında aynı ödülü aldığında ise şu açıklamayı yapıyor: “Eğer yedi yaşındaki kendinizi mutlu edebiliyorsanız, iyi iş çıkarıyorsunuz demektir – bu tıpkı yedi yaşında-

ki kendinize mektup yazmaya benziyor.” Gaiman, yine çocukken favorilerinden birinin “Alice Harikalar Diyarında” olduğunu ve “Batman” çizgi romanlarını okumaktan keyif aldığını söylüyor. Bu denli renkli ve hayal gücü yüksek eserlerin bugünkü Gaiman’ı şekillendirmesi de kaçınılmaz bir sonuç gibi görünüyor. Gaiman hakkında hayran-

lık duyulacak şeylerin başında sahip olduğu çocuk ruhunu ve hayal gücünü sürekli (hem de bu dünyada) koruyabilmiş olması geliyor. Okurlarıyla da sıkça yakından ilişki içinde bulunan ve bunun için modern dünyanın araçlarını kullanmaktan çekinmeyen Gaiman’ın Twitter hesabında (@neilhimself) kendisi için şu ifadeyi kullandığını görüyoruz:

“Er ya da geç büyüyüp, gerçek bir iş edinecek. O zamana kadarsa, bir şeyler uydurmaya ve bu şeyleri yazmaya devam edecek.”

GAZETECLKTEN ÇZG ROMANA Gaiman yirmili yaşlarına girdiğinde, gazeteciliğin izlerini sürmeye de başlamıştı. Röportajlar yapıyor, kitap tanıtımları yazıyordu. Bunun, yayın dünyasını tanımakta ve ileride kitaplarının yayımlanması için ilişkiler edinmekte önemli olacağını düşünüyordu. Bu ne yazık ki pek çok iyi kalemin akıl edemediği veya yeterli tutkuyu gösteremediği, fakat yayın dünyasında ilerleyebilmek için ise oldukça geçerli bir yöntemdi. Çoğu zaman işe yaramadığı da olurdu ancak Gaiman için az da olsa işe yaramıştı. İlk öyküsünü 1984 yılında Imagine Magazine’de yayınlatmayı başarmıştı. Öykü “Tüy Macera” adını taşıyordu. Aynı yıl, onu asıl şöhretine kavuşturan “Sandman” çizgi roman serisine (Sandman, Türkçesi önce Arka Bahçe Yayıncılık, şimdi ise Laika Yayıncılık tarafından dilimize kazandırılıyor) kadar yol açacak olaylar dizisi de başlamıştı. Victoria istasyonunda tren beklerken, Alan Moore’un yazdığı “Bataklık Canlısı” adlı çizgi romanın bir kopyasını gördü. Dikkatle okudu. Alan Moore’un çizgi romanlara bu yeni ve yaratıcı yaklaşımı sonrasında hayrete kapıldı ve Gaiman için bu bir kırılma noktası oldu. Kendisine çizgi romanları, diğer öykü anlatma formlarından neden daha fazla sevdiği sorulduğunda şu cevabı veriyordu: “Bu bakire bir alandı. “Sandman” üzerinde çalışırken, kendimi elime bir pala alıp, balta girmemiş bir ormana dalmış gibi hissediyordum. Roman yazarken acı verici şekilde kendimi, insanların ağzı açık bırakacak denli işler ortaya


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI koyduğu, 3000 yıllık tarihi olan bir şeyde vasat bir şeyler ortaya koyar gibi görüyordum. Ama çizgi romanlarla ise, hiç kimsenin daha önce yapmadığı şeyleri yapabilecekmişim gibi hissediyordum. Hiç kimsenin daha önce düşünmediği şeyleri yapabilirdim.” Belki de kendi yazısına artık yoğunlaşmak içindir, tam bilinmez ama 1987 yılına gelindiğinde Gaiman, “artık İngiliz gazetelerinin istedikleri her şeyi uydurup, gerçeklikmiş gibi yayınlamasından,” dolayı olduğunu söyleyerek gazetecilik kariyerini sonlandırır. Çizgi romanlarının başarısında, net şekilde anlaşılır bir lisan kullanmasına rağmen, derinlemesine ve göndermelerle dolu vurucu cümlelerinin ve sınır tanımayan hayal gücünün bulunduğunu söylemek doğru olur. Başarısındaki bir başka önemli etken, son derece yetenekli çizer ve sanatçılarla (bkz. Dave McKean, Sam Kieth, Mike Drigenberg vb.) çalışmasıdır. Bir başka faktör, öyküleri satmaktan ve bir pazarlama aracı görmektense, her birini zevkle anlatmaya duyduğu sevgidir. Büyük ses getiren ve dünya çapında büyük bir başarıya sahip olan “Sandman” serisi 75 sayının ardından sonlandığında bir söyleşide Gaiman, insanların “Sandman” serisini neden bitirdiğini kendisine sorduğunu belirtiyor ve devam etmesinin zorlamaktan başka bir şey olmayacağını ifade ediyor. “İnsanların yeni sayılara baktığında ‘ne yazık, ben bu seriyi eskiden çok severdim’ demesine yol açacak yeni vasat sayılar üretmektense bitirmeyi tercih ettim,” diyor. Henüz ilk sayısını yazdığında serinin nasıl biteceğini bildiğini söylese de son yıllarda aklına yeni fikirler gelmiş olacak ki 2013 yılında “Sandman”in tekrar döneceğinin ve yeni öykülerini okuyacağımızın müjdesini de verelim. Sadece “Sandman” değil elbette, diğer pek çok gerek kurgusu kendisine ait gerek temeli kendisine ait olmayan çizgi roman serisinin ve tek sayılık grafik romanların (bkz. Black Orchid, Books of Magic, Violent Cases, Midnight Days, Mr. Punch vb.) yazarlığını yapan Gaiman’ın fantezi ve bilim kurgu edebiyatında hem çocuklara hem yetişkinlere verdiği eserlerden de biraz bahsedelim.

19 EKM 2012 CUMA

Neil Gaiman’ın çocuklara ve gençlere yönelik kaleme aldığı kitapları ele almak ise biraz zorlu. Gaiman’ın kendine ve taşıdığı ruha has kaleminden dolayı, kitaplarını kesin bir çizgiyle gençlere yönelik diyerek sınıflandırmak bir hayli güç çünkü her kitabı yetişkinler için de oldukça cazip ve ilgi uyandırıcı

Neil Gaiman

GENÇLER CEZBEDYOR 1988 yılında hayranı olduğu Douglas Adams’ın “Otostopçu’nun Galaksi Rehberi” serisine (Kabalcı Yayınları) ve yazarına yönelik muazzam bir inceleme ve yenileme niteliği taşıyan “Paniğe Kapılma” (Kabalcı Yayınları, 2012) kitabını yayımlar. Özellikle “Diskdünya” serisi ile (seriyi İthaki Yayınları dilimize kazandırıyor) ünlü İngiliz mizahi fantazyasının muazzam kalemi Terry Pratchett ile 1990 yılında birlikte kaleme aldıkları “Bir Kıyamet Komedisi” (2007, Salyangoz Yayınları ve “Kıyamet Gösterisi” 2012, İthaki Yayınları) ilk Neil Gaiman romanıdır. 1996 yılında BBC için

kısa televizyon dizisi olarak yazdığı “Yokyer”in (İthaki Yayınları, 2012) roman versiyonu gelir. 1999 yılında daha sonra sinema uyarlaması da yapılan “Yıldız Tozu”yla (İthaki Yayınları, 2000) fantezi okurunun gön-

lünde taht kurmaya başlar. Kitabın herkesin anlayabileceği yalın dili, çocuk masallarını her açıdan kıskandıran kurgusu sebebi ile okurlarında aynı zamanda “demek ki böyle de olabiliyormuş, ben de böyle yazabilir miyim ki?” sorusunu sordurarak, yeni kuşağın yazma hevesine de pek çok yönden katkısı olur. 2001 yılında ise fantezi edebiyatına asıl kalıcı vuruşunu yapacağı ve Hugo, Nebula, Locus ödüllerini süpüreceği “Amerikan Tanrıları” (İnkılap Yayınları, 2002 ve İthaki Yayınları, 2011) kitabını yayımlar. Kitap dünya çapında ses getirir. Antik ve modern mitolojik öğeleri, Tanrıları günümüz Amerikasında yeni bir yaşantıya yerleştirerek durumlarını okuyucuya sayfa-

13

NEIL GAIMAN’DAN 8 İYİ YAZMA KURALI 1. Yaz. 2. Bir kelimenin ardına bir diğerini ekle. Doğru kelimeyi bul ve yerleştir. 3. Yazmakta olduğun şeyi bitir. Bitirmen için ne gerekiyorsa yap ve bitir. 4. Bir kenara bırak. Sanki daha önce okumamışsın gibi oku. Görüşlerine saygı duyduğun ve yazdığın türde şeylerden hoşlanan arkadaşlarına göster. 5. Unutma: İnsanlar bir şeylerin yanlış olduğunu veya kendilerinde işe yaramadığını söylediklerinde, neredeyse her zaman haklıdırlar. Tam ve kesin olarak neyin yanlış olduğunu ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini söylediklerinde ise neredeyse her zaman hatalıdırlar. 6. Düzelt. Unutma ki er ya da geç, mükemmelliğe ulaşmadan evvel yazdığın şeyi bırakmak, yoluna devam etmek ve sonraki yeni şeyi yazmaya başlamak zorundasın. Mükemmeliyet, ufku kovalamak gibidir. Hareket etmeye devam et. 7. Kendi şakalarına gül. 8. Yazmanın temel kuralı, eğer yeterince kendine güven ve inançla yaparsan her şeyi yapabilirsin. (Bu yazmak için olduğu kadar hayat içinde bir kural olabilir. Ancak yazmak için kesinlikle doğrudur.) Bu yüzden öykünü yazılması gerektiği gibi yaz. Dürüstçe yaz ve yapabileceğin en iyi şekilde anlat. Bir başka, gerçekten önemli bir kural olduğunu sanmıyorum.


14

19 EKM 2012 CUMA

larca süren kompleks bir drama yapısıyla aktaran Gaiman, kitaptaki yan karakterlerden birinin (Mr. Nancy) izini süren bir yarı-devam kitabı niteliğindeki “Anansi Boys”u da (2005) okuyucusuyla buluşturur. 2013 yılında yayınlanacağı duyurulan “The Ocean at the End Of The Lane” (Yolun Sonundaki Okyanus) romanı ise merakla beklenmektedir. Neil Gaiman’ın çocuklara ve gençlere yönelik kaleme aldığı kitapları ele almak ise biraz zorlu. Gaiman’ın kendine ve taşıdığı ruha has kaleminden dolayı, kitaplarını kesin bir çizgiyle gençlere yönelik diyerek sınıflandırmak bir hayli güç çünkü her kitabı yetişkinler için de oldukça cazip ve ilgi uyandırıcı. Çocuk ve gençler için olduğunu bir önceki uyarıyla birlikte söyleyebileceğimiz kitapları arasında başlıca “Koralin” (2003, ODTÜ Geliştirme Vakfı ve “Koralin ve Gizli Dünya”, İthaki Yayınları, 2009, kitabın bir de Henry Selick imzalı film uyarlaması bulunuyor), “The Wolves In The Walls”, “Melinda”, “Odd and the Frost Giants”, “M is for Magic”, “Mezarlık Kitabı” (2012, İthaki Yayınları) ve dilimize yeni kazandırılan, Michael Reeves ile birlikte kaleme aldıkları “Ara Dünya” (2012, İthaki Yayınları) bulunuyor. Özellikle “Ara Dünya” sınıflandırma konusunda bir örnek teşkil ediyor. Hem bilim kurgu hem de fantezi unsurları taşıyan kitabın ana karakteri, yön duygusundan mahrum, kendi evinin içinde bile kaybolmayı başarabilen bir lise öğrencisi. Paralel evrenler ara-

Aydınlık KİTAP

sında geçiş yapabildiğini keşfetmesiyle de macera başlıyor. Kitap, bilimsel öğelerde derine inmiyor, karakterler arasında ciddi bir çatışma yaşanmıyor veya herhangi yetişkinlere yönelik bir drama faktörü barındırmıyor. Özellikle genç okuru cezbedecek türden. Ama (!) kitap bu haliyle dahi yetişkinleri de kıskacına alacak ve kendilerine bir şeyleri anımsatacak tonlarca unsuru barındırıyor.

CANLILAR ÖLÜLERDEN DAHA KORKUNÇ Eleştirmenlerin bir kısmı Gaiman’ın çocuklara yönelik kitaplarının çok fazla korku öğesi taşıdığını söylüyor. Örneğin “Mezarlık Kitabı”nda ailesi öldürülen ve mezarlıktaki ölüler tarafından büyütülen bir çocuğun macerasını okuyoruz. Özellikle “Koralin” ve “Mezarlık Kitabı”nda doruğa çıkan bu korku öğelerine karşı Gaiman’ın verdiği cevap çok makul ve haklı. Gaiman bir söyleşide şöyle diyor: “Çocuk edebiyatında her zaman bir parça korku unsuru bulunmuştur. Önemli olan kitabın ne anlattığıdır. “Mezarlık Kitabı”, hayat ve hayatın yaşamaya değer olduğu hakkındadır. Ben burada sadece korku öğesini değiştiriyorum, benim kitabımda korkunç olan ölüler değil canlılar. Canlıların, ölülerden daha korkutucu olduğunu söylüyorum.” Eğer biraz hafızanızı yoklayıp, kurt tarafından yenilmek üzere olan “Kırmızı

Başlıklı Kızı”, cadı tarafından yenilmek üzere olan “Hansel ve Gratel”i ve bunlar gibi tonlarca örneği anımsarsanız, aslında korku öğesinin çocuk masallarının neredeyse değişmez bir parçası olduğunu da göreceksiniz. Bütün bu antikorku saçmalığı maalesef çağımızın hastalığı ve çocukların ilgisini en çok korku faktörünün çektiğinin, bu nedenle ilk gençlik yaşlarındaki çocukların korku filmlerine müptela olduklarının, zararı dokunmayan adrenalin artışının, genç enerjisini tatmin edebildiğinin ve üstüne yaratıcılığı olumlu yönde etkilediğinin sanırım farkında değiller. Yüzlerce yıl önceki masal anlatıcıları dahi bu gerçeği kavramışken çağımızda bu tip şeylerin, akıl tutulması yaşanır gibi tartışılması ne acı…

NE BR EKSK NE BR FAZLA Bütün bu romanlarının, çizgi romanlarının yanında Gaiman aynı zamanda bir senaryo yazarı. Pek çok televizyon dizisinin ve sinema filminin senaryo ekibinde de bulunuyor (bkz. MirrorMask, Beowulf, Babylon 5, Doctor Who vb.). Bir Sandman hayranı olan ve daha sonra dostlukları da pekişen Tori Amos’un şarkılarından da Neil sıklıkla çıkıyor ve el sallıyor. Sevdiğiniz bir yazar hakkında yazmak zor derler ya… O nedenle Gaiman hakkında en sevdiğim şeyi en sona sakladım. Şüphesiz kısa öyküleri! Gaiman’ın farklılığı ve yazım tarzı en vurucu ve belirgin halini kısa öykülerinde alıyor. Şahsen iki öykü toplaması “Smoke and Mirrors” ve “Fragile Things”in dilimize ne zaman kazandırılacağını deli gibi merak ediyorum. En ayırt edici faktörlerden biri, eğer bir ya da iki Gaiman öyküsü okuduysanız ve bir yerlerde bir başka Gaiman öyküsüne rastlarsanız, bunun ta-

BABİL BALIĞI

mamen ona ait olup olmadığını hemen söyleyebilmenizdir. Hayalgücü mü? Evet. Kurgu mu? Evet. Ancak başka bir şey daha var, öykülerinde içinizdeki bir şeyi yakalıyor, öyküleri birden fazla şeyi anlatıyor, öykülerinden bir cümleyi ne çıkarabiliyor, ne de ekleyebiliyorsunuz. Her şey bir anlama bürünüyor. Gaiman’ı iyi bir yazar yapan da bu unsur. Gaiman’ın çalışmalarının yüksek derecede ima ve göndermelerle dolu olduğu biliniyor. Özellikle Viktorya dönemi peri masalları ve kültürüne, William Shakespeare, G.K.Chesterton gibi yazarlara kadar mitolojik öğelerden fazlasıyla besleniyor. Eleştirmenler tarafından Gaiman’ın kurgusal yapısının, Joseph Campbell’ın karşılaştırmalı mitolojiye yönelik ve mitolojilerdeki ilktip kahraman yolculuğu teorisini sergilediği kapsamlı çalışması “The Hero With A Thousand Faces” (1949) kitabındaki mono-mit yapısının bir örneğini teşkil ettiğini söylüyor. Gaiman ise bu kitabı okumaya başladığını fakat yarım bırakıp bitirmek istemediğini, bunun nedeninin de bunu yapma yolunun nasıl olduğunu öğrenmektense, kazara bu şablona oturmuş bir şey yarattığının söylenmesini tercih edeceğini belirtiyor. Yaratıcı zekânın, kendi yolunu çözümledikten sonra çökmesinden veya bunun kendi kurgusundaki bir şeylere zarar vereceğinden çekinmiş olmalı. Gaiman’ın yazını hakkında anlatılacak ve alıntılanacak daha çok şey var elbette ancak bu haftalık yerimizin sonuna yaklaşıyoruz ve Gaiman’dan şu alıntıyla yazıyı sonlandırmak istiyorum: “Hayat bir hastalıktır; cinsel yolla taşınır ve her zaman ölümcüldür.” ( Ara Dünya, Neil Gaiman/ Michael Reaves, İthaki Yayınları, Çev.: Nurcan Başer, 216 s.)


ARAKABLO

SEYYT NEZR

Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

15

“Demokrat Parti iktidarı 10 yıllık cürüm yönetimidir” seyyitnezir@yahoo.com

Eskiyle yeni, Doğu’yla Batı arasında, farklı sınıflardan da olsa insanın aynı yurtta, aynı acı ve umutlarda, aynı uygarlıkta birleştiği bir ülke ve toplum düşü Ahmet Hamdi Tanpınar’ın modernleşme anlayışının özünü verir. Sağcılar kafalarındaki yeniyi eskiye, Doğu’ya, İslâm’a tâbi kılma niyetlerinin donanımını ete kemiğe bürünmüş olarak onda bulduklarını sanırken, solcular onu genellikle zoraki benimseyip ideolojiden yoksunluk ve kendine kapanmakla suçladılar. Tanpınar’ın Cumhuriyet’te (14.06.1960) “Müşahedeler” köşesinde yayınlanıp kitaplarına sokulmayan aşağıdaki ibret dolu yazısı, yalnızca Demokrat Parti’yi sergilemiyor; Kabakçı Mustafa ve Abdülhamit kırması, Hitler özentili nice siyasi çete ve elebaşının her dönemde halkı ve ülkeyi tehdit edebileceğinin tarihsel gelenek ve köklerini de gösteriyor. Bir gazete yönetiyor olsaydım, Tanpınar’ın yarım yüzyıldır özellikle unutturulmak istenen bu “Suçüstü” başlıklı yazısını Kılıçdaroğlu’nun “ezber bozma” haberlerinin yanında manşetten verir, tam sayfa yayımlardım. Böylece “hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” ezberi ve tarihin tekerrür ettiği yâvesi büsbütün boşa çıkardı. Tanpınar 60 yıl önce sanki iddianame yazmıştı. Ben bu ibret dolu metni anımsatmak üzere, bu köşenin elverdiğince, içinden kimi cümleleri öne çıkartıyorum. Nicesinin yanı sıra, tekbir ve tehlilli cenaze törenleri düzenleyen bakanların kulağı elbet çınlayacaktır. İşte Tanpınar’ın anımsattığı gerçekler [Köşeli parantezler bana aittir / SN]: SUÇÜSTÜ AHMET HAMD TANPINAR Demokrat idarenin macerası gerçekten korkunç ve ibret alıcı oldu. Sahte havari ağızlarıyle geldiler, Kabakçı Mustafa’nın bile hayalinden geçmiyecek bir katliâm teşebbüsünü arkalarında hüccet [tanıt] olarak bırakıp tarihin öbür kapısından geçtiler. Filhakika bu idarenin insanları parada milyondan aşağısını, itisafta [yolsuzluk] binler ve hattâ on binlerden azını düşünmezlerdi. [...]

KÖTÜLÜÜ MEYDANA ÇIKARAN IIK! Üniversiteye, matbuata, orduya ve Harbiye gençliğine, millî hayatın her sahasında kasteden bu teşebbüs, milletimizin on senedir yaşadığı faciaya kendi elleriyle tuttukları en sarahatli [apaçık] ışıktır. On senelik kaatil saltanatlarının icraatı, paramızı ve millî hayatımızı temelinden sarsan suiistimaller, Anayasa dışı hareketler, millî serveti millî iti-

barla beraber yıkan ve bizi milletlerarası camialarda o kadar değişik bir çehre ile tanıtan 6/7 eylül faciası, bütün o darmadağın, sonuçsuz ve faydasız, oy avcısı ve sade israf, sözde kalkınma ve hakikatte içten yıkılma teşebbüsleri, şehirlerimizi ve manzaralarımızı altüst eden mantıksız, bilgisiz ağaç ve refah düşmanı –kim bilir hangi kompleks!– imar çılgınlıkları bütün vuzuhu [açıklık] ile ancak böyle bir teşebbüsün ışığında görülebilirdi. Tarih on sene boyunca Büyük Millet Meclisi kürsülerinde ve miting meydanlarında söylenen nutukları, bütün o irinli hücumları ve sar'a nöbeti müdafaaları satır satır bu ışığın altında okuyacak. [...]

HER GÜN YEN BR CÜRÜM! Demokrat idaresinin tarihi, cürümden cürüme her an sürati ve kudreti, savleti [saldırı] demeliydim, artan bir cürümdür. Daha iktidarlarının başında Meclis reyini hiçe sayarak, hattâ bir Meclis mevcudiyetini inkâr ederek Anayasa’ya karşı irtikâp [kötülük] ettikleri o affedilmez cürüme çok rastlarız. ... Kırşehir rezaletini az kalsın unutacaktım. Bütün bir vilâyet halkına, “reyinizi bize vermediniz!” diye yapılan bu şümullü te'dip [herkese boyun eğdirme], Anadolu tarihinde, Moğol ordularından sonra eşine pek rastlanmıyacak cinayetlerden biridir. Bu idarenin adamlarını Türk münevveri ve Türk ordusu tam on sene kalp bir akçe gibi elinde evirdi, çevirdi, suçlu psikolojisinden başka bir hükme varamadı. [...] bilhassa çalma ve hükmetme hırsları Demokrat idareyi dünyanın en zalim, kör ve sağır cihazı haline getirdi. Son devirleri ise gerçekten kıstırılmış bir yaban domuz sürüsünün savletleriyle geçti. Öyle ki ordu imdadımıza yetişmeseydi Türk milletinin beli bir daha doğrulamazdı.

EN BÜYÜK CNAYETLER, HARBYE’Y MHA... [...] Harbiye talebesini öldürmek... Damat İbrahim Paşa’dan İkinci Mahmut’a kadar Türk devletini idare edenlerin kuruluşunu tek ümit gibi bekledikleri bu ilk garplı müessesemizi yıkmak, Türk milletinin elinden müdafaa silahını almak, böyle bir şeyi medenî âlemde hakikaten düşmanımız olanlar varsa onlar bile tasavvur edemezlerdi. Fakat sabık [devrik] sayınlar Harbiye’yi ve bütün gençliği imhayı düşündüler. Zaten hakikatte, yavaş yavaş, renkten renge girerek, bütün bu on sene içinde yaptıkları neydi? Tekbirli, tehlilli, kurbanlı kalabalıklar önünde ağızları köpüre köpüre verdikleri nutuklarla, fi-

Ahmet Hamdi Tanpnar 60 yl önce sanki iddianame yazmt: “Bütün bu kark ve sefil ruh hali ve bilhassa çalma ve hükmetme hrslar Demokrat idareyi dünyann en zalim, kör ve sar cihaz haline getirdi.” kir hayatımızın şîni [ek] olan birkaç gazetede sahte peygamberlere, yalancı ahlâkçılara yazdırdıkları yazılarla hazırladıkları şey bugünün münevver Türkiye’sini bir Ortaçağ memleketi yapmaktan başka bir şey mi idi?

KURULAN POLS DEVLET... Pek az idare, bu kadar korkunç şekilde, muhafazasını ve ilerlemesini cihan karşısında tekeffül ettiği [kefil olduğu] cemaate ihanet etmiştir. İktidarlarının daha ikinci senesinde, hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni polis devleti haline getirmişlerdi. [...]

YEN BR CELÂL DEVR... Hakikatte bu idare, bir devlet idaresi olmaktan çoktan çıkmıştı. O Ojyas’ın [Augias] ahırları idi. Ordumuz uyanıklığı ve iyi niyetiyle bu şenaatten [kötülük], bu taaffünden [çürüme] milletimizi kurtardı. Vatanda esen sevinç havası beyhude değildir. Bu bayram, en güzel bayramlarımızdan biridir. Tarihimizde döviz devri diye anılacak şenî [ayıplı] bir devir açan bu idareyi Atatürk’le başlıyan Cumhuriyet tarihimiz kolay kolay içine alamıyacaktır. Burada bütün kronolojiler iflas eder. Sâbık idare ve bu taaffün [çürüme], doğrudan doğruya Osmanlı tarihinin en kötü taraflarının nüksüdür [geri dönüş]. Onlar Bektaş Ağa’ların, Muslu’ların, Patrona ve bilhassa Kabakçı’ların, hülâsa cefakeş milletimize bir türlü kendisine lâyık bir seviye yaratmıya imkân vermiyen, her güzel ve doğru şeyi başından önliyen insanların kim bilir hangi atavizm [atacılık] ile bugüne sıçramış bir devamıydı. [...] Hükümet ekip işidir. Sâkıt [düşük] idare korkunun ve suçun birbirine kenetlediği bir intifa [çıkar] çetesiydi. Çete kanunlarıyle yaşadılar ve hüküm sürdüler. Çalmak, servet yığmak onlara yetmezdi. Fakirin alkışı, duası ve gözyaşı da lâzımdı. [...]Bir idare tasavvur edin ki devlet

Ahmet Hamdi Tanpnar

reisi ve hükümet başvekili bir numaralı âmili [etken] iğtişaş [bozuk] sıfatıyle ellerinde kin meşalesi vatanın içinde on sene dolaşsınlar, insan çürütmiye, vicdan satın almıya çalışsınlar! Olacak şey değildir, fakat oldu. [...] Celâl Bayar - Adnan Menderes idaresi ise hemen hemen başından itibaren maarifi, okuryazarı, fikir hayatını, üniversiteyi âdeta nişangâh gibi almıştı. Milletimizi behemehal bulunduğu seviyede bırakmak, hattâ bu seviyeyi biraz aşağıya düşürmek için âdeta tabiat kanunlarıyle yarışa girdiler.

TÜRK BASINININ MACERALI DESTANI Filhakika bizi eşya halinde görmek ve öyle kullanmak istiyorlardı. İnsanı susturmıya çalışmak, eşya haline getirmektir. [...]Bu çürütme üstadları, para ile çürütemediklerini hapishane köşesinde çürütebilmek için adalet mekanizmasını karakuşi [mantıkdışı] kanunlarıyle âdeta felce uğrattılar. Fakat ne hâkimi korkutabildiler; ne matbuatı susturabildiler. Hak ve hürriyet fikirde, vicdanlarda sönmedi. Atatürk inkılâplarının tuttuğuna en büyük misali, sivil ve asker Türk münevverinin, Türk halkının bu idareye gizli açık mücadelesinde aramalıdır. Türk basını hapishaneleri doldurdukça, üniversitelerimiz karşılarına hürriyetin hakiki kaleleri gibi dikildi. Hiçbir isyan 27 nisanda başlıyan gençliğin hareketi kadar güzel, temiz ve asil değildir. Gün geçtikçe en ummadığımız köşelerde ortamektep çocukları bile ağabeylerinin hareketine iştirak ettiler. [...] Kaçmak üzere iken ve suçüstü... Ağzı köpüklü Adnan Menderes, kin çıkını ve Anayasa hırsızı Celâl Bayar, hepsi öldürmiye, yakıp yıkmıya ve servet ve sâmanlarıyle [düzen] kaçmıya her an hazır yaşıyorlarmış. Hayır, biz ordumuza sadece tam yerinde ve zamanında bir kurtarmayı değil, bütün bu unutulmıyacak manzaraları da medyunuz [borçlu].[...]


16

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Bir yalnız adam: Attila İlhan En temel meselelerde en çarpc ve dönemi içinde en aykr yorumlarda bulunmaktan, tartmann önünü açan, yeni açlmlara yol açma olana salayan kkrtc fikirleri ileri sürmekten çekinmedi. Denemelerinde, an yazlarnda ön açc tavrn ve üslubunu daima sürdürdü CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com

Sadece şair değildi, Türk edebiyatında en yetkin romanlara da imzasını attı. Kitleleri ekrana kilitleyen senaryolar yazdı. Sahnede, düşünce adamı kimliğiyle de kendini gösterdi. “Hangi Sol?” dedi, “Hangi Batı?”, “Hangi Seks?” dedi. En temel meselelerde en çarpıcı ve dönemi içinde en aykırı yorumlarda bulunmaktan, tartışmanın önünü açan, yeni açılımlara yol açma olanağı sağlayan kışkırtıcı fikirleri ileri sürmekten çekinmedi. Denemelerinde, anı yazılarında ön açıcı tavrını ve üslubunu daima sürdürdü. Fakat biz onu en çok şair kimliğiyle tanıdık ve sevdik. 1925’te Menemen’de doğmuştu. Babası kaymakamdı. Bu nedenle Anadolu’nun birçok bölgesini tanıma fırsatı oldu. Anadolu’nun değişik bölgelerini, bölgelere has kültürünü tanıması tabii ki şiirinde ona beslenebileceği bir damar açtı. Türkiye üzerine yazdığı güzellemelerin seçkinliği bu durumla ilgilidir.

nıfta, yirmi iki yaşında adı bütün Türkiye’de bilinen bir şairdi artık. Kız arkadaşına yazdığı mektupta yer alan Nazım Hikmet şiirinden iki ay tutuklu kaldığı yıl aynı zamanda Attilâ İlhan’ın ilk şiirinin yayımlandığı yıldır. “Balıkçı Türküsü” adlı şiiri Yeni Edebiyat gazetesinde çıkmıştır. Bu şiirin ilk yayımlanan şiir olmasından daha önemli özelliği ise seksen yıllık ömrünün ürünü olan bütün bir “Attilâ İlhan şiiri”nin ana kodlarının bu şiirde bulunmasıdır. On altı yaşındaki bir çocuk için her haliyle özgün olan bu şiir aslında bütün bir “Attilâ İlhan şiiri”nin genetik şifresini taşımaktadır. Dize yapılanması, uyaklardan yararlanma becerisi, imge kurma yeteneği, tematik yaklaşım, kelime seçimi, ses değeri ve müzikalite bu genetik şifrenin ana başlıklarıdır.

“DUVAR”IN ÖYKÜSÜ

Attilâ İlhan 1941’den 1948’e dek çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler ya16 YAINDA yımlar fakat çehresini MAHPUS BR AR bütünlüklü olarak okura ilk kez Küçük yaşlarda şiir yazmaya baş- 1948’de kendi olanaklarıyla yaladığını biliyoruz. Ne var ki yaşına yımladığı “Duvar”la gösterir. Eseoranla büyük belalar da başına şiir rin sonuna eklediği ve daha sonra her şiir kitabının sonunda yer yüzünden geldi. Henüz on altı alacak olan “Meraklısına yaşındayken kız arkadaNotlar”dan öğrendişına yazdığı bir mekToplumcu ğimize göre “Dutupta geçen Nazım gerçekçilii yeni var”da yer alaHikmet şiiri necak şiirlerin seaçlm ve yönelimlere deniyle iki ay tumde biçi çiminde çok cak tuklu kaldı. O olanak salaya nin dikkatli daviiri rak yaşta öğrenim yeniden yorumlaya ranmıştır. Bu  arn yoll hakkı elinden tematik zenginleme konuda bakın aki alındı. Yıl açm, dil ve anlatmd kendisi ne di 1941’di. Önde alanndaki deneysel çabalar yor: “Duvar’ın zeytin ağaçları için kendine özgürce ilk basımı buyoktu fakat mevdavranabilecei bir nun aşağı yukarı sim ihtimaldir ki alan yaratmtr üçte biri kadar, ufasonbahardı ve Attilâ cık bir kitaptı. Böyle İlhan adlı çocuk demir olmasının, birkaç nedeni parmaklıklar ardındaydı. var. Onu annemin verdiği bin lirayla Elinden alınan okuma hakkına Daçıkarıyordum, boyutlarının bu panıştay kararıyla ancak üç yıl sonra kavuşabildi. 1946 yılında yirmi iki ranın gerektirdiği ölçüde kalması yaşında ve lise son sınıf öğrencisi zorunluydu. Bu bir, ilk kitabım oliken Nazım Hikmet şiiri yüzünden duğu için ortalığa en iyi şiirlerimle onu tutuklayan ve öğrenimden men çıkmak isteyişim beni acımasız bir eden CHP’nin açtığı şiir yarışma- elemeye sürüklemişti, iki; o sırasında ikincilik ödülünü aldı. Birin- larda hazırladığım destanı ayrı bir cilik o ünlü “Otuz Beş Yaş” şiiriy- kitap yapmayı tasarladığımdan bu kitaba ondan hiç şiir almamıştım, le Cahit Sıtkı Tarancı’nındı. On altı yaşında başına belalar üç!” Attilâ İlhan’ın unuttuğu fakat açan, suç kaynağı ve delili olan şiir bu söylediklerinden bir sonraki pabu kez onun Türkiye çapında ta- ragrafta sözünü ettiği bir dördüncü nınmasını ve itibar kazanmasını neden daha vardır: “(Duvar’ın) sağlıyordu. Attilâ İlhan lise son sı- ikinci basımı yapılırken boyutları ge-

nişlettim: “Gavur Dağlarından Rivayet”in bazı beğenmediğim bölümlerini de, ilk basıma toplumcu eleştirmenlerin şerrinden korkarak koyamadığım bazı aşk şiirlerini de ekledim…” Attilâ İlhan’ın gayret, özen, dikkat ve titizliğinin ödülünü fazlasıyla aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. O sadece şair olarak değil, senarist, romancı ve düşünce insanı olarak da her dönem merak odağı olan, üzerinde söz söylenen, tartışılan, eleştirilen ya da savunulan konumdaydı. Popülerliğini sürekli kılmayı başaran az sayıdaki toplumsal figürlerimizden birisi oldu. Popülerliğinin kaynağı kuşkusuz yazınsal üretimiydi ve bu üretim içinde de ana gövdeyi şiiri oluşturmaktaydı.

DÜNYA RNDEN ESNTLER Attilâ İlhan’ın halk edebiyatından olduğu kadar divan edebiyatından da yararlanma çabası süreklilik arz eder. Bu çabasının sonucudur ki hem halk hem divan edebiyatının estetik unsurlarını modern edebiyat anlayışıyla yeniden üretebilmiştir. Türk şiir geleneğine olduğu kadar kapılarını başta Fransız şiiri olmak üzere dünya şiirinin etkilerine de açık tutmuştur. Toplumcu gerçekçiliği yeni açılım ve yönelimlere olanak sağlayacak biçimde yeniden yorumlayarak şiirinin tematik zenginleşme yollarını açmış, dil ve anlatımdaki alanındaki deneysel çabaları için kendine özgürce davranabileceği bir alan yaratmıştır. 1980’lere kadar etkili olan Öztürkçecilik akımının sınırlayıcı tutumundan uzak durmuş, dilin toplumsal ikliminin sunduğu olanaklardan azami ölçüde yararlanarak Türk insanının kulağına hitap eden bir ses değeri oluşturmuştur. Bütün bu özelliklerin yanında Attilâ İlhan şiirinin yaygın bir okur kitlesi kazanmasında imgelerindeki çarpıcılığın da önemli bir rolü vardır kuşkusuz. Bireyi sosyal çevresi ve yaşadığı mekân içinden toplumsal bir algılayışla yansıtması da onun şiirinin belirgin çizgilerindendir. Türk toplumunun ruhunu, Türk insanının sosyal gerçekliğini ve iç dünyasını bütünlüklü olarak kavradığı, kavrayışını ustaca estetize ettiği için insanımız onun şiirlerinde daima kendinden bir parça, sesin-

Attila lhan

de ise kendinden bir avaz buldu. Böylesi bir iletişimde Attilâ İlhan duyarlığının geniş bir okur tabanı kazanmaması mümkün değildi. Fakat Attilâ İlhan bu okur tabanını hiç yitirmeme maharetini de gösterdi.

YENLKLERLE BULUMAK Buradaki sırrı ise Metin Celal’in tahlili bence bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır: “Attilâ İlhan şiiri bir sürekli yeniliği arar ve sunarken kazandığı değerleri, faydalı unsurları terk etmez. Hep varolanın üzerine yeni yeni ekler yapar. Şiirinde elli yıldır süren bütünlüğün nedeni de bu olsa gerek… Onun şiirinde tüm kolları aynı anda akan bir nehri görürüz.” Attilâ İlhan ölüm sonrasındaki hayatına inanmadığı dünyaya 2005 yılının sonbaharında göç etti. Kanlıca’daki evinde öldüğü günün tam tarihi 11 Ekim 2005’tir. Bir gün sonrasının tarihini taşıyan “Cumhuriyet” gazetesinde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın onun ölümüyle ilgili verdiği demeçte şöyle bir cümle var: “İlk haberi duyduğum zaman ölü bulunması olayı beni çok üzmüştür. Ölümünün acısını bana iki kat duyurmuştur.” Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın üzüntüsünü tabii ki anlayabiliyoruz. Fakat Attilâ İlhan’ın yalnızlığı seçilmiş bir yalnızlıktır. Onun üretimindeki ana dinamo da seçtiği bu yalnızlık olmuştur.

Attilâ İlhan’ın gayret, özen, dikkat ve titizliğinin ödülünü fazlasıyla aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. O sadece şair olarak değil, senarist, romancı ve düşünce insanı olarak da her dönem merak odağı olan, üzerinde söz söylenen, tartışılan, eleştirilen ya da savunulan konumdaydı


GÜLDEN TERAZİ

Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

17

MAZİ DEYİNCE…

Sadakat ve vicdan; nerede olsa gelip yerini bulan iki sözcük nsan geleceksiz de yaayabilir belki bir yere kadar, ama geçmisiz yaanamayacann en büyük kant, hafzalarn yitirmi olanlarn ona bir an önce kavumak için, kafalarn patlatncaya kadar hatrlamaya çalmalardr MECİT ÜNAL mecitunal@aydinlikgazete.com

George Orwell’ın bir ülkenin ve onun halkının diktatörlük altında ne hale gelebileceğini ele alan bilimkurgu romanı “1984”, bugün çok daha iyi anlaşılmakta, romanda anlatılan distopik dünyada olan biten birçok şey birer gerçeklik halinde karşımızda durmaktadır. Tam da Soğuk Savaş’ın başlamak üzere olduğu yıllarda yayımlanan romanın “Avrupa’daki Son Adam/The Last Man in Europe” olan adı satış kaygısıyla değiştirilmese belki bu denli çok okunan bir kitap haline gelmeyecekti. Oluşturduğu kendine özgü terminoloji içinde “Büyük Birader” ve “Düşünce Polisi” gibi kavramları da gündelik tartışmalara sokan bu kara ütopya romanı, burjuva ideologlarının iddialarının tam tersine, durmadan bir savaştan ötekine geçen ve dünyayı iki kez kan gölüne çeviren kapitalizmi eleştirmektedir. Bunu, bir ara kitabın sosyalizm karşıtı olduğu yolundaki iddialara “Yeni romanımda sosyalizme ya da İngiliz İşçi Partisi’ne bir saldırı kastetmedim,” diyen Orwell de kabul eder. Yazar, hikâyenin İngiltere’de geçmesi dolayısıyla da, kitabı, “İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve baskıcı rejimlerin karşı konulmadığı sürece herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak için” yazdığını belirtir.

ANADOLU’NUN KARANLIK DÖNEM İlk okuduğumda da, şimdi de kitabın benim ilgimi çeken yanı, toplumsal hafızanın durmadan, her gün, her saat, her an silinerek halkın mazisizleştirilmesiydi. Bugün dost olan bir ülke yarın düşmandı. Düşman olduğu anda da bir gün önce dost olduğu bilgisi derhal silinmekteydi. Bu silme-oluşturmasilme düzeninin ne kadar zamandır sürdüğünün de bilinmediği bir dünya da tek tek bireylerin de birer mazisinin olamayacağı açıktır. Ekrem Akurgal, “Anadolu’nun Kültür Tarihi” adlı kitabında Troya savaşlarından sonra Anadolu’nun, ne olup bittiğinin bilinmediği yaklaşık beş yüz yıl süren bir karanlık dönem yaşandığından söz etmektedir. Daha çok Tarihçi ve kazıbilimcileri yakından ilgilendiren böylesi bir durum, ibre günümüze yaklaştıkça tüm toplumu ilgilendiren bir önem kazanacaktır. Sözgelimi Türkiye’nin 2000 yılından başlayarak geriye doğru, yüz yı-

lının silindiğini varsayalım, bu tüm toplumun hafızasının da yüz yıl silinmesi demektir. Nerde doğduğumuzu, bulunduğumuz yere nereden geldiğimizi, gerçekte kim olduğumuzu bilmediğimiz bir vaziyet… Diktatörlükler, cebir, şiddet, medya ve çeşitli eğitim ve kültür kurumları aracılığıyla kavramlar ve anlamlarla, tarihsel olaylarla, doğrudan ve dolaylı gerçekliklerle bazen gizli gizli, bazen açıktan oynayarak bunu yapmaktalar.

MAZSN SLEN PART 12 Eylül düzeninin şiddete dayalı depolitizasyon politikasıyla yaptığı da buydu. En basitinden, köylerin, mahallelerin cadde ve sokakların adlarını değiştirerek bile toplumun hafızasıyla oynayabilir, mazisinin o kısmını silebilirsiniz. 12 Eylül şiddeti bundan çok daha fazlasını yaptı; toplumumuzun kendi geçmişine duyduğu saygıyı yok etti. 12 Eylül’ün, toplumsal bünyemizde oluşturduğu en büyük kanser tümörü budur. Bundan her sınıf ve tabaka, her siyasal düşünce nasibine düşeni aldı. Ama en çok ve en çabuk etkilenen de, düzenin cebir ve şiddeti doğrudan sola yöneldiği için sol oldu. Türkiye’de solcular, -sadece “dönenler” değil, “dönmeyenler” de, hatta partiler bile; örneğin CHP, sahip olduğu sol değerlerin tümünü mazisinden çıkarıp atmıştır,- toplumsal cv’lerini, hayatlarının bir dönemini –bazen tüm maziyi,- biyografilerinden çıkararak oluşturuyorlar. Utanıyorlar o dönemlerinden veya korkuyorlar ya da en iyi kendileri biliyor nedenini!

SIFIR NOKTASINA DORU Bunu en ilkin, 12 Eylül’ün zoru altında dönenler yaptı. Medyadaki dönek takımının biyografilerinde bir zamanlar solcu olduklarını gösteren hiçbir iz bulamazsınız. Özenle temizleyip yok etmişlerdir tüm “delil”leri. Bu işin pîri de, Oral Çalışlar’dır. Çalışlar, şimdi bulunduğu “sıfır noktası”na, cv’sine en önce, bir zamanlar Aydınlıkçı olduğunu yazmayarak geldi. Sonra giderek bu dönemi biyografisinden de tümüyle çıkardı. Ancak bu büyük bir yanılsamadır; Çalışlar, insanın isterse bir teyp bandının tümünü ya bir kısmını silebileceğinin ama kendi yaşamının tek bir anını bile silemeyeceğinin kanıtıdır. Bu şundan da böyle; kendisini şimdiki Oral Çalışlar yapan o zamanki şeyler o denli güçlü,

edindiği tüm bilginin yüzde elliden çoğu öylesine o yıllara ait ki, bir örnek vermesi gerektiğinde dahi şimdi inkâr ettiği geçmişine ait bilgilere başvurması –geçenlerdeki bir yazısında AKP’nin demokrasi ve Kürt meselesi konusundaki politikasını tanımlamak için Lenin’in devrimle ilgili ünlü Nevski Bulvarı benzetmesi, “devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz değildir” sözünü, onu da “düz ve engebesiz değildir” yaparak örnek vermişti,- dönekliğin tabiatı gereği.

DOU KORKUSU Geçmiş deyince aklıma bununla ilgili dar bir çevrede bilinen bir anekdot geldi. Bana anlatılanlara göre, aralarında bu Oral Çalışlar gibi isimlerin de bulunduğu “eski Aydınlıkçılar” belli aralıklarla bir araya gelip yemek yiyip, sohbet ediyor bir yandan da çoktan vazgeçtikleri o geçmişi anıyorlarmış. Bu toplantılardan birinde herkes yemeğe ve aralarında koyu bir sohbete dalmışken muziplik kimin aklına gelmişse, biri birden bağırmış: “Doğu geldi! Doğu geldi!” Bütün sesler anında kesilmiş. Havada tüy uçsa duyulacak bir sessizlik… Çok doğal! Çünkü “Doğu”, simgeleşmiş mazi demek bu kimseler için. Korktukları, karşılaşınca yollarını değiştirdikleri geçmiş! İnsan geleceksiz de yaşayabilir belki bir yere kadar, ama geçmişsiz yaşanamayacağının en büyük kanıtı, hafızalarını yitirmiş olanların ona bir an önce kavuşmak için, kafalarını patlatıncaya kadar hatırlamaya çalışmalarıdır. Bu bana filme de çekilmiş olan “Köpek” romanını hatırlatır hep. Konusu Güney Amerika ülkelerinden birinde geçen romanda, cezaevinden firar eden bir devrimci tüm takipçilerinden kurtulsa da, bu iş için yetiştirilmiş polis köpeğini bir türlü atlatamaz. Uzun bir kaçıp kovalamaca boyunca yaşadığı çelişki ve ikileme de tanık olduğumuz kahramanın artık geçmişinden, düşüncelerinden vazgeçtiğini anladığımız son sahnede köpek de kovalamayı bırakacak, kahramanı serbest bırakacaktır. Çalışlar ve her kesimden benzerlerinin geceleri kâbuslarla uyandığına şüphe yok!

SADAKAT VE VCDAN İnsanın kendi hayatının tümünü ya da bir bölümünü unutmak istemesi, silip atması yine

de anlaşılır bir şey. Hayat onun hayatı, ister hiçbir anını unutmaz, ister her anını silip atar, sonra da gidip köprü altında yatar… da diyebiliriz! Burada itiraz hakkına sahip değiliz. Ama iş başkasının hayatına geldi mi durum değişir. Buna itiraz hakkımız doğar. Hele bir de bu bizim arkadaşımız, dostumuz, yoldaşımızsa itirazımızın şiddeti misliyle artar. Konuyu buraya getirmemin nedeni Erkan Yücel ve Kağan Güner’e ilişkin yazılan bazı yazılarda her iki devrimci sanatçıya yapılan haksızlık ve densizlik konusunda 11 Eylül günlü Aydınlık’ta yazdığım “Emanete hıyanet diye işte buna derim ben!” başlıklı yazıya aldığım sözlü ve yazılı tepkiler… Bu tepkilerden biri de Kağan’ın yakın arkadaşı ve kuzeni M. Kürşat Bozkurt’a aitti. Bozkurt, buraya ancak birkaç cümlesini aktarabildiğim mektubunda şunları yazmış: “Kağan eğer yaşam öyküsünü yazmak ile Asaf'ı (Güven Aksel) görevlendirmişse ona yardımcı olmak gerekir. Bu durumda Asaf'ın öncelikle başvuracağı üç insan vardır: Babası Ercan Güner, Annesi İmren Güner ve sülalesindeki ilk komünist olan ben kuzeni M. Kürşat Bozkurt. Bu üç insan ile ayrıntılı görüşmeler yapmadan Kağan'ın kişiliğini, sınırsız sevecenliğini, emekçilerin dünyasına olan müthiş sadakatini, bilimsel dünya görüşünün oluşum sürecini, kısaca Kağan Güner'i anlamak ve anlatmak olanaksızdır.” Bozkurt’un, 16 yaşında devrimciliği seçen Kağan Güner’i “genç devrimcilere, sanatçı adaylarına büyük yüreği ve vicdanı ile doğru aktarmak dileği” ile bitirdiği mektubundaki iki sözcük dikkatimi çekti: Sadakat ve Vicdan. Şimdilerde pek az bulunan bu iki niteliğin, Kağan’da fazlasıyla var olduğu anlaşılıyor. Öyle ki, bu iki sözcük, sadakat ve vicdan, yaşamı ve kişiliğinden birkaç cümleyle söz edilebilen bir mektupta bile gelip yerini buluyor.

KTAPTAN Acı Türkücü, Şiir, Hüseyin Haydar, Kaynak Yayınları, Temmuz 2012, İstanbul; Serüvenci, Toplu Şiirler, Turgay Değirmenci, Gelişim Sanat, Haziran 2012, Ankara; Sadi Şirazi, Gülistan, çev. Hicabi Kırlangıç, Kapı Yayınları, Haziran 2012, İstanbul; Nal Çakan, Öykü, Mustafa Kırış, Ürün Yayınları, Ankara 2011.


18

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

Yargölge

Çeyiz Sand

Protestodan Direnie

Göl Da

Uwe Timm, Can Yaynlar, Çev: Melike Öztürk, 232 s.

Ebru Tuay Üzümcü, Remzi Kitabevi, 160 s.

Ulrike M. Meinhof, Sel Yaynclk, Çev: Levent Konca, 184 s.

Metin Köse, Doan Kitap, 284 s.

Alman yazar Uwe Timm, ülkesinin tarihine farklı bir açıdan ışık tuttuğu “Yarıgölge”de, okuru Berlin’deki Gaziler Mezarlığı’na götürüyor. Önemli şahsiyetlerin yattığı mezarlar dile geliyor, ölüler kendilerini anlatmaya başlıyor. Almanya’nın ilk kadın pilotlarından Marga von Etzdorf da onlardan biri. 1931’de Almanya’dan Japonya’ya tek başına uçan ilk kadın pilot olarak tarihe geçen Etzdorf, büyük yankı uyandıran bu uçuştan sonra Alman diplomat ve eski savaş pilotu Christian von Dahlem’le tanışır. Marga von Etzdorf’un sıradışı hayatının izlerini sürerken Almanya’nın adım adım İkinci Dünya Savaşı’na sürüklenişine, karanlığa gömülmeden önce “Yarıgölge”ye girişine de tanıklık edecek okur.

İlişki terapisi alanında uzman olan Ebru Tuay Üzümcü, ilk kitabı “Bir İlişki 50 Günde Nasıl Kurtulur?”un ardından bu kez evlilik öncesinde yaşananları ve mutlu bir evliliği kurmak için farkında olunması gerekenleri öykü tadında mercek altına alıyor. Herkes karşısındakine “beni anla!” dediğinde ikili ilişkiler tıkanıyor, geriye “seni anlıyorum” diyecek kimse kalmıyor! “Çeyiz Sandığı”nın kahramanı ise babaannesinin ona öğütlediği gibi, önce karşısındakini anlamayı sonra da kendini anlatmayı başardığında gerçekten büyümeye, olgunlaşmaya başlıyor. Gençlerin ve aile ilişkilerini önemseyen ebeveynlerin mutlaka yararlanacağı bir anlatı “Çeyiz Sandığı”.

Savaşın antikomünizm sosuna bulanmış diplomatik ataklarla sürdürdüğü, nükleer silahlanma politikalarının bir tehdit olarak gündemde tutulduğu, tüm dünyayı etkisi altına alacak “68 ruhunun Vietnam Savaşı”na tepki olarak biriktiği yıllarda; sendikaların burjuva basınla kolkola girerek yangın söndürücülük görevi üstlendiği toplumsal muhalefetin ve öğrenci hareketlerinin filizlenmeye başladığı bir dönemi tüm hatlarıyla yansıtan “Protestodan Direnişe” aynı zamanda meclise giremediği için değil, kendini sokağa ait gördüğü için sokağa çıkan radikal bir muhalefetin doğuşuna ve aralarında Ulrike Meinhof’un da bulunduğu kendisi küçük ama etkisi büyük bir azınlığın yeraltında silahlı mücadeleye atılmasına da tanıklık ediyor.

“Ufuk belli belirsizdi! Havanın kararmasına epey vakit olmasına rağmen, kapkara bulutlar yüzünden ortalık kararmıştı. Hep böyle olurdu Zonguldak’ta, aydınlığı ve karanlığı günün uzunluğu ve kısalığı değil, kara bulutlar belirlerdi. Ortalık sabahın erken saatlerinde ya da öğle üzeri birden kararıverir, ardından aynı günde ikinci bir gün yaşanırcasına aydınlanırdı. Bazen de, hava hep kara olduğundan gün hiç yaşanmazdı. Nasıl olduysa, sanki yeraltındaki kömürün karası gökyüzüne dolaşmaya çıkmıştı. Yeraltı, yer ve gök kömür karasıydı. Buna bir de, yaz kış dinmeyen nem eklendiğinden, insanlar hep ıslaktı. Şehir ise, hem kara hem ıslaktı.”

Hah

Saatçi Peygamber

Kayp Mürit

Düzyazdm

Birgül Ouz, Metis Yaynlar, 88 s.

Necati Göksel, Altn Kitaplar, 264 s.

Julia Navarro, Pegasus Yaynlar, Çev: Deniz Torcu, 704 s.

Sina Akyol, Krmz Kedi Yaynevi, 296 s.

“Çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda: okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik para.” Birgül Oğuz’un kitabı yas üzerine. Ancak yalnızca kişisel bir kaybın yasını tutmuyor Hah. Hafızalardan silindi silinecek “yılbindokuzyüzeylül” devrini şimdiye fırlatmak arzusunu da duyuyor. Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor. Zamanın yas’a müdahalesi, halden hale geçen öykülerin dilinde buluyor karşılığını.

Halepli bir tüccarın oğluyken, korsanlar tarafından esir alındı. İtalya’da satılarak vaftiz edildi. Efendisi Giovanni, ülkenin en usta saatçilerindendi. Ustasının gözdesi oldu. Harran şehrine geldiğinde 15 yıldır diyar diyar gezmekteydi. Hiçbir dini reddedip yok saymadan, tıpkı kendinden önceki yol erbabı gibi her inançtan insana kucak açtı. Ardındaki kitle büyüdükçe onun ufku da büyüdü. Öyle ki, zamanın en güçlü hükümdarı Timurlenk’e yöneltti bakışlarını ve lanetini. Doğu’nun ilk saat kulesini yaptı. Saat çınladıkça fani hayatın ninnisi her yerde yankılansın istedi. Bu romanda, İtalya’da köle olarak satılan bir Müslüman çocukken, yıllar sonra menkıbesini Doğu’da aramaya başlayan Kınalı Peygamber’in ilginç ve gizemli öyküsünü bulacaksınız.

Hıristiyanların Kutsal Cuma gününde, İtalya, İspanya ve İsrail’de Hz. İsa’ya ait kutsal emanetler eşzamanlı olarak tahrip edilecektir. Bu komployu düzenleyenlerin planları bununla da sınırlı değildir. Topkapı Sarayı’nda bulunan Hz. Muhammed’e ait Kutsal Emanetler de hedeflerinin arasındadır. Böylece İslam ve Hıristiyanlık arasında büyük bir savaş başlayacaktır. Engizisyon döneminden günümüze uzanan bir zaman aralığına yayılan ve yerleşik inanca kafa tutan kahramanların hikâyesini anlatan “Kayıp Mürit”, dünyanın farklı yerlerindeki farklı hayatlara dokunuyor. Oksitanya’dan Filistin’e, Nazi Almanyası’ndan İstanbul’a birçok farklı yer ve zamanda geçen hikâyeleri barındıran Kayıp Mürit, dünya tarihine şahitlik ediyor.

“Yazı ilerlemiyor, öyleyse burada ara vereyim. Hem işe yarayacak, elle tutulur, somut, pratik, hayırlı bir iş eyleyeyim, hem de böylece işbu yazı hayata daha çok değsin diye, sobanın ‘akşamdan kalma’ kovasını boşalttım, sonra kömürlüğe gittim, az biraz kömür kırdım, kırdığım kömürleri kovaya doldurdum, en üste de odun milletini dizdim, götürüp yerli yerine yerleştirdim kovayı ve yeniden işbu yazıya döndüm.” Sina Akyol 1950’de Ankara’da doğdu. TRT’de program yapımcısı olarak çalıştı. Şiirleri “Sanat”, “Dost”, “Varlık” gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Akyol 1997’de “Cemal Süreya Şiir Ödülü”ne layık görüldü.


Aydınlık KİTAP

19

Son yi Sava

Antigone

Bekir Bülend Özsoy, E Yaynlar, 328 s.

Jean Anouilh, Agora Kitapl, Çev: Yaar Avunç, 96 s.

Tarih, geçmişteki olaylara ait ayrıntıların keşfi, derlenmesi ve bir araya getirilmesi; aklın yol göstericiliğinde yorumlanarak yaşananların nedenini anlamlandırma çabasıdır. Bu kitapta gerçeklikten uzaklaşmadan, aklın rehberliğindeki tarih bilinciyle yaklaşık yüz yıl öncesine ait olayların ayrıntılarını bulacaksınız. Birbirinden kopuk gibi görünen olayların ve insanların birbirleriyle aslında var olan bağlarını ve sebep-sonuç ilişkilerini görecek; insan anlayışının ve davranışlarının gidebildiği uç yerlere tanık olacaksınız. Bekir Bülend Özsoy’un gazete yazılarından derlenen bu kitap, farklı yaklaşımı ve anlatımıyla olayların yaşandığı şekliyle anlaşılmasına yardımcı oluyor; getirdiği yeni bakış açısıyla bugüne ve geleceğe ışık tutuyor.

20. yüzyılın büyük tiyatro yazarlarından Jean Anouilh’in “Antigone” oyunu, Yaşar Avunç’un çevirisiyle yayınlanıyor. Klasik mitologyanın vazgeçilmez eserlerinden birisi olan “Antigone” oyunu, Antigone’nin kardeşinin ölüsünü gömdürmek için kendini feda ederken, kendini masum da görse iktidar sahiplerinin ve bir kralın, ne kadar pis bir iş yaptıklarını ve bu rollerini bizzat kendilerinin tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Nazilerin Fransa’yı işgali sırasında, Anouilh açık bir şekilde iki tarafın da yanında yer almadı. O günlerde yayınladığı “Antigone” en ünlü oyunu kabul edilir. Oyun kinayeli bir şekilde Naziler ile yapılan işbirliğini eleştiriyor. Anouilh, çoğunlukla politikayla ilgilenmemiş olmasına rağmen 1950’lerde Charles de Gaulle’e muhalif olmasıyla tanınır.

Varlk Tutulmas: Sartre Tiyatrosunda Varlk ve Hiçlik

nsan Yüreine Yolculuk

Ahmet Bozkurt, Ayrnt Yaynlar, 160 s. İstanbul’un asude semtlerinden birinde küçük bir park. İki haftadır her gün parka gelen, aynı ağacın altında durup aynı yöne bakarak sigara üstüne sigara yakan beyaz elbiseli bir adam... Ve ansızın, güpegündüz patlayan, beyaz elbiseyi kırmızıya boyayan silahlar... Ama sonra herkes unutuşa terk edecek olayı. Cem ile Gencer hariç. Cem bir tünelde geriye doğru koşuyordu o sırada, ayrıntı peşinde. Benzemez bir tünelde avare dolaşan Gencer ise hep unutmaya içiyor. Sadece onlar merak ediyor vurulan kişinin hikâyesini. “Beyaz Elbiseli Adam”ın kim olduğunu keşfetmeye çalışırken bir uçurumdan aşağı baktıklarını fark ediyorlar. Ve soru: Hayatta daha avutucu ne vardır dostluktan başka?

Emin Özdemir, Bilgi Yaynevi, 296 s. Bana göre yaratılarının dokusuna yüreklerin sesini, sıcaklığını sindirememiş olanlara gerçek anlamda sanatçı denemez; diyenler olmuştur; olmuştur ya, bunların hiçbirinin soluğu, yaşadığı günlerin ötesine geçmeye yetmemiştir. Oysa öykülere, romanlara, oyunlara, şiirlere, kısaca yazınsal yaratılara baktığımızda, tümünün ortak bir özelliği olduğunu görüyoruz: Bize, bizi anlatmak; insanoğlunun yüreğinde oluşan cenneti ya da cehennemi betimlemek. Yüreklerden yüreklere giden ince yollar açmak. Emin Özdemir, bu denemesel anlatısında, okurluğunu yazarlığıyla da besleyerek, başka yazarların ısıttığı yolda gördüklerini, gözlemlerle, yorumlarla, düşünsel ve düşsel üretimlerle aktarıyor bize.


20

19 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Yağmur hayvanat bahçesinde Yamur’un snf hayvanat bahçesine bir gezi düzenliyor

Her gezide bir örenci kaybolur ya, bu snfta da kaybolsa kaybolsa Yamur kaybolur

İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com

Yağmur’un maceraları devam ediyor! Funda Özlem Şeran’ın ilkokul çocuklarına armağan ettiği “Derslerle Başım Dertte” adında rengarenk serinin ikinci kitabı elimde. Ben daha bunu okuyup bitirene kadar üçüncü kitap çıkmış bile! Yağmur’un ilk kitabı “Şifreli Mesajlar Gizli Ajanlar”dan bahsetmiştim size. Dilinin sade ve anlaşılır, çizimlerinin ve yazı karakterlerinin rengarenk olmasının dışında her çocuk kitabı için önemli olan soru: “Bu kitapları neden alalım?” Funda Özlem Şeran genç bir yazar, 1984’te İstanbul’da doğmuş. Eğitim, ilgi alanlarının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğu için söylüyorum; Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans yapmış. Bu ciddi ve zorlu eğitimin arasında açıkçası çocuk edebiyatıyla ilgilenmesi beni şaşırtmış ve hoşuma gitmişti, özellikle belirtmemin sebebi bu. Eğitimine devam ettiği sırada fantastik ve bilimkurgu türündeki öyküleri çeşitli yarışmalarda ödüller almış. Dolayısıyla genç olmasına karşın yazın dünyasında tecrübeleri olan bir yazar. TÜRKÇEY SEVDRYOR Funda Özlem Şeran Türkçeyi bilinçli olarak düzgün ve anlaşılır kullanıyor yazılarında, bunun nedeni kitabı sadece anlaşılır hale getirmek değil, çocuk okurların kelime haznelerine katkıda bulunmak. İlk kitapta özellikle bazı deyimlere yer vermişti yazar ve bunu eğitici öğretici bir biçimde değil de, öykünün içinde harmanlayarak,Yağmur’un ağzından günlük yaşamda karşılaştığı olaylar karşısında verdiği tepkilerde kullanarak yapmış, dolayısıyla çocukların algılarına daha kolay yer etmesini sağlayacak teknikler kullanmıştı. İkinci kitapta da aynı uygulama devam ediyor. Ayrıca son sayfalarda okurun kitapla olan ilişkisini hemen bitirmemek için, okuduklarını anlama, okuduklarıyla kendi hayatını karşılaştırma ve Türkçenin inceliklerine ilişkin çeşitlikli etkinliklere yer veriliyor.

Çizimlerin yanısıra kitapta yer yer renkli bulutlar ve yazı karakterleri kullanılmış. Dolayısıyla çocuğun dikkatini dağıtma sınırına ulaşmayacak bir şekilde eğlenceli bir okuma sağlanmış. Çocuk kitabında renklilik, uyumu bozmadığı sürece önemlidir, kitap okumayı eğlenceli bir oyun haline getirir. Çünkü çoğu çocuğun algısında “kitap okumak” sıkıcı bir eylemdir. Funda Özlem Şeran Yağmur’un ağzından çeşitli öyküler anlatırken, okurun canının sıkılmasına izin vermiyor. Gereksiz ayrıntılar, tasvirler kullanmadan, olayları akışına bırakıyor. Dolayısıyla çocuk için okuduklarını zihninde bir macera filmi gibi canlandırması zor değil.

GERÇEKÇ BR KARAKTER Elbette Yağmur’un bir Türk çocuğu olması da önemli. Türk eğitim sistemi, Türkçe deyimler ve espriler, isimler, anne-babalar ve öğretmenler, hepsi çocuğunuzun aşina olduğu bir dünyanın parçası. Bu kitaplarda aslında en sevdiğim şey de gerçekçi olmaları. Çocukları “sevgi dolu bir dünya”ya ikna etmeye çalışan çıtır pıtır kitaplardan değil en azından. Zaman zaman anne babası Yağmur’u azarlıyor, abisiyle pek iyi geçinemiyor, işleri her zaman yolunda gitmiyor, dersleri de harikulade değil. Tipik bir öğrenci Yağmur. Okurken çocuğunuza arkadaşlık edebilecek bir öğrenci. Kısacası ilk okuma dönemi için eğlenceli bir karakter yaratmış Funda Özlem Şeran. Devam etmesi için yeterli malzemesi de var yazarımızın, yeter ki çocuklarınız okusun. Elimdeki bu ikinci kitapta Yağmur’un sınıfı hayvanat bahçesine bir gezi düzenliyor. Her gezide bir öğrenci kaybolur ya, bu sınıfta da kaybolsa kaybolsa Yağmur kaybolur. Eğlenceli okumalar diliyoruz. (Derslerle Başım Dertte 2 – Hayvanat Bahçesinde Neler Oluyor?, Funda Özlem Şeran, Final Kültür Sanat Yayınları, 72 s.)

ÇOCUKLAR İÇİN

Bilgeba Masal Ayla Çınaroğlu, geleneksel masal öğelerini modern mesajlarla birleştirdiği “Bilgebaş Masalı”nda; bilginin, düşünmenin önemi, boş inançlar ve cinsiyet ayrımcılığı gibi pek çok önemli konuyu ele alıyor. Zamanlardan bir zaman, bir adam yaşarmış. Üç kızı olan bu adamcağızın tek derdi bir oğlan çocuk sahibi olmakmış. Bu uğurda mumlar dikmiş, adaklar adamış. Gün gelmiş, adamcağızın dileği gerçeğe dönüşmüş. Dört gözle yolunu gözlediği oğlunu kucağına aldığı gün tüm derdi tasası uçup gitmiş. Her şey güzelmiş, hoşmuş da oğlunun kafası azıcık büyükçeymiş. Mutluluktan gözü hiçbir şey görmeyen adam bunu da iyiye yormuş. Oğlum akıllı olacak, büyük adam olacak; diye düşünmüş ve böylelikle çocuğuna Bilgebaş adını vermiş. Bilgebaş büyüdükçe başı daha da bir büyüyormuş. Aklıysa kafasına göre birazcık kısa kalmış. Günlerden bir gün, Bilgebaş yine yaramazlık peşindeyken ayağı takılıp yere düşünce bir de başına ne gelsin? Koca kafası tencere kapağı gibi ortadan ikiye ayrılıvermiş. Telaşa kapılan ev ahalisi şaşkınmış: Yaramaz Bilgebaş’ın kafasının içi züğürt çanağı gibi bomboş çıkmış! Uzun zamanadır canı sıkılan Akıl Perisi de fırsat bu fırsat diyerek uzaklara kaçmasın mı? Acaba Bilgebaş şimdi ne yapacak? Boyu uzun aklı kısa kalakaldı oracıkta... Ödüllü yazar Ayla Çınaroğlu, geleneksel masal öğeleri ile bezediği bu etkileyici eserinde, bilginin ve düşünmenin önemini vurguluyor; batıl inançlar ve cinsiyet ayrımcılığı gibi önemli sosyal konulara eleştirel bir dille değinerek günümüz yaşamına ayna tutuyor. ALMA’ya aday gösterilen ilk Türk illüstratör Mustafa Delioğlu’nun birbirinden güzel resimleriyle renk kattığı bu etkileyici masal, usta yazar Ayla Çınaroğlu’nun şiirsel anlatımı ile her yaştan çocuğun kalbini fethedecek bir çalışma olarak okurlarını selamlıyor.

Ayla Çnarolu, Tudem Yaynlar, 32 s.

Yeil Saha Krmz Perde Özgür’ün en büyük isteği, yeşil sahalarda okulun gözdesi bir futbolcu olmaktır. Bu yüzden, her gün kan ter içinde koşturur okulun arkasındaki futbol sahasında. Ama işler umduğu gibi gitmez ve kendini okulun tiyatro kursunda bulur Özgür. Bu kursa, neredeyse bilgisayara gömülmüş olarak yaşayan kuzeni Deniz de katılır gönülsüzce. Onlarla aynı apartmanda oturan, kardeş gibi beraber büyüdükleri Özge ise, zaten okulun tiyatro kursundadır. Bu arada mahallenin sıra dışı tipi Aşıkolucu, evine garip giysili hırsızların dadandığını söyleyerek girer olayların akışına. Mahalledekilerin inanmadığı Aşıkolucu’ya özellikle Özgür inanır. Deniz ve Özge de Özgür’le birlikte hırsızların peşine düşer. Böylece başlayan kırmızı perdeli tiyatro serüveni, iki soruyla devam eder: Hırsızlar gerçek midir ve okullararası tiyatro yarışmasında sonuç ne olacaktır? “Kendinizi hikayenin ta içinde hissettiren kanlı canlı sözcükler... Heyecan, macera, içten bir gülüş! Kalbinize dokunan sıcak bir el! Ne hoş: 'Kışın leğenle yokuş aşağı kaymak.’ Mutlu bir çocukluk böylesi güzel anılar olmadan anlatılabilir mi? Gerçek güzelliklere gözümüzü kapattığımız şu evrende “Aşıkolucu” tüm doğruları bize ters yüz ettirmiyor mu? İstediklerimizi elde edemiyorsak, yola devam etmek için her zaman ‘B’ planımız olmalı, siz ne dersiniz?” (Dönüş Uçar – Türkçe Öğretmeni)

Renan Özdemir, Kelime Yaynlar, 144 s.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

19 EKM 2012 CUMA

21

İstanbul’a isyan eden Bakan Tepeyran’ın anıları! ERCAN DOLAPÇI

Mütareke yıllarında Ali Rıza Paşa kabine- günleri olayları, Mustafa Kemal’le temas, Biga li havasından kaçıp devrimci Ankara’ya atar kensinde İçişleri Bakanı olan Ebubekir Hazım Tepeyran’ın anıları bugün ayrı bir anlam taşıyor. Türkiye’nin tekrar o günlere benzeyen duruma düşmesi, o günleri öğrenme ve bugün de ona göre tedbir alma ve mücadele etme açısından önemli olsa gerek! Mülkiye mezunu olan Tepeyran kaymakamlık ve valiliklerden sonra Dahiliye Nazırı da olur. “Herkese nasip olmaz” denilir ya, bu kısmet ona işgal günlerinde gelmiş! Pek de yaramamış. Bakanlıktan cezaevine giden bir süreci yaşar. Sonra da Ankara’nın yolunu tutar. Mücadele Anadolu’sunda valilikler de yapar. Tarihi olaylara tanık olur. Kirli değil, ak sayfalara ismi yazılır...

OKTAY AKBAL’IN DEDES “Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları” ismini taşıyan 160 sayfalık kitap, Çağdaş Yayınları tarafından 1982 yılında basılmış. Yazar Oktay Akbal’ın dedesi olan Tepeyran, 1947 yılında İstanbul’da hayatını kaybedene kadar 50 yıl kamu görevinde bulunur. Dürüst ve haksızlığa isyan eden bir ruha sahip olması ona ayrı bir değer katıyor. Anılarda, Dahiliye Nazırlığı öyküsü, işgal

olayı, Padişah Vahdettin’e söyledikleri, Müttefiklerin Millî kuvvetlere karşı faaliyetleri, Ankara yolculuğu, Koçkiri hadisesi; bu olayda Nurettin Paşa’nın tutumu, Sivas ve Trabzon valiliği günleri ile tarihimizde hep tartışılan Kayıkçı Kâhyası Yahya olayı yeralıyor. Yahya ve Koçgiri olayında görevi, olayların sonlanmasını beklemeden bitmiş. İnsan, “keşke görevinden ayrılmasaymış da sonucu ne olduğunu öğrenseydik” diye merak ediyor. Yine de önemli bilgiler içeriyor.

DEVRMC VAL Tepeyran ismi size Ermeni soyisimlerini çağrıştırmasın. Niğde Tepeviran’dan geliyormuş. Halk “Tepeyran” diye andığı için onu tercih etmiş. Tepeyran, üretken bir insan. Yaşadıklarını yazmış. Bundan başka kitapları da var. Kitabı hazırlayan Sadi Borak, onun için şunları yazıyor: “Sebat, inat, ısrar ve takip fikri onun bellibaşlı vasıflarındandı. Bilgisini daima aklın, mantığın emrinde ve delâletinde kullandı. Bununla beraber alçakgönüllü bir insandı. İdare hayatında hiçbir zaman masa adamı olmamış, halk içinde devamlı bir hareket ve faaliyet altında bulunmuş.” Zaten böyle olduğu için İstanbul’un kir-

dini. İdare-i maslahatçılardan olmamış. O günlerde Ankara’ya giderek devrimciliğe terfi etmiş!

VAHDETTN HBAR ETT TUTUKLANDI Tepeyran o günler için şunları yazar: “Halbuki ben, düştüğü tehlikeli uçurumdan memleketi çıkarmak mucizesini ancak Kuvayı Milliye teşkilatının başaracağına ve bundan başka hiçbir çaresi bulunmadığına inanıyorum.” Kabine’nin istifasından 20 gün sonra tutuklanır. Tıpkı bugün Ergenekon tertibine benzer bir tertiple içeri atılır ve hakkında idam kararı verilir. Bunun sebebini de yukarıdaki ifadelerine bağlar. Anadolu’da Millî kuvvetlere dayanmanın tek çare olduğunu Padişah Vahdettin’e bile açıklar. Vahdettin “Ben de böyle düşünüyordum zaten” der. Vahdettin’e ayrıca Damat Ferit’in tutumunu da eliştirir. Vahdettin daha sonra da konuşulanları bir güzel Ferit’e anlatır. Bir anlamda ihbar eder. Bundan sonraki süreçte de Ankara’nın yolunu tutar... Böyle insanları tanıyınca, Mustafa Kemal’in yanındaki insanları ve o dönemi daha iyi anlıyorsunuz. Ne zengin insan malzememiz varmış meğer... Saygıyla anıyoruz...

SES - SÖZ

Bozkırkurdu’nun Melodisi Herman Hesse’nin en sevilen romanlarından “Bozkırkurdu” müzikle harmanlanmış bir kitap. Klasik müzik ve caz kitabın pek çok yerinde karşımıza çıkıyor. Harry karakterinin saksafoncu Pablo ile müzik üzerine söyleşmesi yazarın müzik üzerine söyleyecek çok sözünün olduğunun kanıtıdır. Kitap boyu kahramanımız Harry’nin iç çatışmasını, bu çatışmadaki karmaşayı bir müzik eşliğinde okuyormuşsunuz hissi bile bu kitabı müzikle bağlamaya yetiyor. Mozart’ın “Menekşe” ve “Sihirli Flüt”, Schubert’in “Kırları Ovaları Dolduruyorsun Yeniden” ve Bach’ın “Matthäus Passion” ezgilerini kitapta duymak mümkün. Özellikle yazarın Mozart ve Goethe üzerine yazdığı kısımlar Harry karakterinde kendisini ele vermekte.

Herman Hesse’nin “Bozkırkurdu”ndaki son cümlesi belki de kitabın içindeki müziğin gücünü bize ispatlıyor. “Bir gün gelecek, gülmesini öğrenecektim. Pablo beni bekliyor, Mozart beni bekliyordu.” Hermann Hesse’nin 21 yaşında yayımlanan ilk şiir kitabı “Romantik Şarkılar” ismini taşır. Şair, yaşamı boyunca, daha çok romanlarıyla tanınsa da şarkılar ve şiirler yazmayı sürdürmüştür.* Küçük yaşta keman çalmaya başlayan Hesse için müzik, insanın içinde bulunduğu çelişkileri aşmasına yarayabilecek, onu uyumlu kılabilecek bir güçtür. Yazar bu gücü kullanmaya teşebbüs eden birçok grup ve müzisyeni etkilemeye devam etmektedir. 60’lar Hesse’nin yükseliş dö-

nemiydi. Bu dönemde üniversitelerde öğrenci örgütlenmeleri başlamış, ABD’nin Vietnam’a girmesi beklenenin tersine hem içeride hem de dışarıda olumsuz tepkilere yol açmıştı. Psychedelic müzik büyük bir yükselişe geçmişti. Hippi dönemi barış istemleriyle konserlerde ve ayinlerde çığlıklar atıyordu. Askere çağrı kağıtları gençler tarafından yırtılıyordu. “Hoşgörü” Hesse’nin yapıtının anahtar sözcüğüydü ve barışı benimsemiş insanlar için Hesse önemli bir yazar konumuna yükselmişti. Bu dönemde Hesse gençlik hareketinin muhalefetine önderlik etmeye başladı. İsmini “Bozkırkurdu” romanından alan Steppenwolf (romanın Almanca ismi) adındaki müzik topluluğunun ün

kazanması, kıtada yazarın ismini iyice duyurmuştu. Progressive Rock’ın özellikle 70’li yıllarda ses getiren gruplarından Yes,1972 tarihli albümü “Close to the Edge”de Hesse’ye sevgisini belli ediyordu. Bir başka progressive rock grubu Marillion’ın çok okuyan solisti Fish de Hesse’den çok etkilendiğini defalarca söylemiştir. İngiliz indie rock grubu James ise “Crash” isimli şarkısında şöyle der: “Hermann’ı Hesse’den ayırın!...” James’den pek de uzak olmayan brit pop grubu Blur’ün bir şarkısı da ismini bütünüyle Hesse’nin bir kitabından alır: “Strange News from Another Star” (Başka Bir Gezegenden Tuhaf Haberler). Ayrıca Siddharta isimli bir Türk, bir de Sloven rock grubu kurulmuştu.*

Herman Hesse

* Şarkılardaki Şiir, Hilmi Tezgör, İletişim Yay.

Mozart


22

Aydınlık KİTAP

19 EKM 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

1

Sonradan görme insanlar maymunlara benzerler. Onlarda bir maymun becerikliliği vardır. Bakarsınız yukarılara tırmanıyorlar, tırmanma sırasındaki çevikliklerine hayran olursunuz, ama tepeye ulaştıkları zaman artık yalnız ayıp yerleri görünmeye başlar.

2

Doğrular, her zaman insanların ayaklarını açıkta bırakan bir battaniye gibidir. Yayarsın, çekiştirirsin, ama hiçbirimizi tamamen örtemez. Tekmelersin, yerden yere vurursun, ama yetmez. Ağlayarak doğduğumuz andan itibaren, öleceğimiz ana kadar, ağlarken, bağırırken ve çığlık atarken yalnızca başımızı örter.

3

“Ve eğer özgür iradeniz olduğuna gerçekten inanıyorsan Tanrının bizi aslında kontrol edemeyeceğini de bilirsin” diyor Seth. Seth ellerini direksiyondan kaldırarak derdini anlatmak için havada sallayıp duruyor. “Madem Tanrı bizi kontrol edemiyor” diyor, “o halde, tek yaptığı bizi izlemek ve sıkılınca da kanalı değiştirmek.”

a) Lev Nikolayeviç Tolstoy - Savaş ve Barış

a) J.K. Rowling - Ozan Beedle’ın Hikâyeleri

a) Chuck Palahniuk - Görünmez Canavarlar

b) John Steinbeck - Fareler ve İnsanlar

b) N. H. Kleinbaum - Ölü Ozanlar Derneği

b) Philip K. Dick – Ubik

c) Aleksandr Sergeyeviç Puşkin - Yüzbaşının Kızı

c) Stella M. Trevez - Ölü Oyuncaklar

c) Nick Cave - Ve Eşek Meleği Gördü

d) Jack London - Martin Eden

d) Jean-Christophe Grange - Ölü Ruhlar Ormanı

d) Hubert Selby Jr. - Bir Düş için Ağıt

e) Honoré de Balzac - Vadideki Zambak

e) Dostoyevski - Ölü Bir Evden Hatıralar

e) Andrea G. Pinketts - Lazzaro, Dışarı Çık

1-(e) 2-(b) 3-(a)

Bu haftann doru yantlar:

BULMACA SOLDAN SAA 1. ( MEMDUH ... ... ) Resimdeki yazar 2. Bir kimsenin veya ailenin içinde yaad yer, konut, hane Kulak iltihab - Bir haber ajans - Hz.Muhammed’i övmek amacyla yazlan kaside 3. Dokumaclarn kulland kam - Jüpiter’in bir uydusu - Ata Vilayet 4. Radyum’un simgesi - Sodyum’un simgesi - Din ile devlet ve yönetim ilerini birbirinden ayr tutan, dini kurulularn yetkisi dnda kalan - Kekliin boynundaki siyah halka 5. Germanyum’un simgesi - Bizans Devletinde vali ve derebeylerin unvan - Düzgün konuan 6. Medeni Kanun (ksa) - Resimdeki yazarn bir eseri - Bir binek hayvan

7. Bir nota - Galyum’un simgesi - eytan 8. Mayalanm ekerli svlarn damtlmasyla elde edilen uçucu ve yanc sv - Kuzu sesi - Ulusal bir parayla yabanc bir para birimi arasndaki deiim oran 9. Kr kousu - Allah’tan hayr dileme 10. Japonya’da buda rahibesi - Ayak - Dökme demir - Platin’in simgesi 11. Danma kurulu - Sazn en kaln teli ya da kirii - Ahap, mermer ya da ta levhalar kafes biçiminde oyarak bezeme 12. Tesir - Msr’n plakas - Doum iini yaptran kadn 13. srail’in plakas - Altn’n simgesi - Müzik aletlerinde ses ayar - Hayvanlarda semizlik 14. Motor güç birimi - Bir meyve - Cam, kristal - Bir soru sözü 15. Esnek - Çin porseleni

YUKARIDAN AAIYA 1. Sevinçli, neeli - Gadolinyum’un simgesi - (... ... KRACILARI) Resimdeki yazarn bir eseri 2. Üç-dört yana kadar olan dii manda - Lübnan’n plakas Kl, tüy - Dilsiz 3. Bir hayret ünlemi - Kiralanm yük hayvan - Tantal'n simgesi 4. Damzlk erkek koyun - Takm (ksa) - Ordu (ksa) - Cet 5. Plesanta, meime - Lamba karpuzu - “Rikkat ...” (bir tezhip sanatçmz) 6. Boru sesi - Kars yöresinin bir halk oyunu - Dul kalan kadnn sadakatini göstermek üzere kendini kurban etmesi eklinde bir Hindu gelenei - Eek sesi 7. Hitit - Çok eski ve bilinmeyen bir tarihi anlatan bir söz - Su yolu, kanal 8. “Peki” anlamnda bir sözcük - Savunucu 9. Sümerler’de su tanrs - “... Güler” (fotorafç) - Birkaç türü birletiinde çeitli kimyasal birleikleri yani molekülleri, bir tek türü ise bir kimyasal öeyi oluturan parçack 10. Kurtulmu, esenlie ermi - lemelerde kullanlan, gümü görünümünde parlak srma ya da metal tel iplik Prometyum’un simgesi - Fas’ta bir da 11. Ya küçük olduu halde sözleri ve davranlar büyükmü gibi olan çocuk - Ei benzeri olmayan, mükemmel bir eyi icat eden - talya’da bir yanarda 12. Kutsal saylan bir ey üzerine kutsal saylan bir varlk tank gösterilerek verilen söz, edilen yemin - Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta - Kartal takmyldznn eski dildeki ad - Tel, sicim veya iplikten kafes eklinde yaplm örgü 13. Lantan’n simgesi - Üstübeç sabun ve alkm karm askeri temizlik malzemesi - Tepkili uçak 14. En küçük sosyolojik birim; familya - Balca içeceimiz Plutonyum’un simgesi - Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs 15. Sütun görevi yapan erkek heykeli - ngiliz av köpei

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ



2012 10 19ekimkitapeki