Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

35 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 1032

21 Eylül 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 30

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Genç yazar Melida Tüzünoğlu ile son kitabı ‘Annem Bir Robot Doğurdu’ üzerine...

“Sanatta muhafazakârlığa ve mumyalaşmaya karşıyım”

Eski Avrupa’yla beraber çöken Zweig

Renkler hiç bu kadar kirli olmamıştı

Afrika’nın dramı mı, insanlığın utancı mı?

Galatasaray Üniv. Hukuk Fakültesi Öğr. Gör. Doç. Dr. Rıdvan Akın yazdı:

Klasik bir kamu hukuku çalışmasından öte bir kitap

“Zevk Toplumu”nun “Fena” hali


Aydınlık KİTAP

21 EYLÜL 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Pablo Neruda

s. 4

Vatanı bütün dünya olanlar…

s. 5

Renkler hiç bu kadar kirli olmamıştı

s. 6

Eski Avrupa’yla beraber çöken Zweig

s. 7

“Zevk Toplumu”nun “Fena” hali

s. 8

Efsaneler devam etmeli

s. 9

Geçmişin yeniden inşası olarak ideoloji

s. 10

Afrika’nın dramı mı İnsanlığın utancı mı?

s. 11

Kapak: “Böyle koşullarda toz pembe, tek düze metinler yazamam”

s. 12

Modern tarih tasarımından kopuş

s. 14

Ortadoğu halkları ülkelerinin ve kendilerinin öznesi olabilecek mi?

s. 15

Bedri Rahmi Eyüboğlu: Dol Kara Bakır Dol

s. 16

Klasik bir kamu hukuku çalışmasının ötesi

s. 17

Yeni Çıkanlar

s. 18-19

Çocuk: Oyuncaklar çocuklara koşuyor

s. 20

“Yine de İyimserlik” Aydınlık Kitap çıkmaya başladığından bu yana “Portre” başlıklı köşemizde edebiyat alanında çok büyük öneme sahip fakat günümüzde maalesef kıyıda köşede kalmış isimlere yer vermeye çalışıyoruz. Her hafta birbirinden ilginç yazarı, sanatçıyı anıyoruz; onların bugün açısından önemini vurguluyoruz. Kuşkusuz ufak bir köşede ayrıntılı bir yazıya yer vermek mümkün değil. Amacımız bu isimler hakkında merak uyandırmak. Kitap eki ekibi olarak önemsediğimiz “Portre” köşesini bu hafta “Sunu”dan duyurarak dikkatlerinize sunuyoruz. Ölüm yıl dönümü sebebiyle bu hafta bu köşede yer bulan Şilili şair Pablo Neruda'yı okuyanlara yeniden okumalarını, okumayanların ise zaman kaybetmeden bakmalarını öneririz. *** Birkaç haftadır Aydınlık Kitap ekini hazırladığımız saatlerde hep şehit haberleri geldi ofisimize. Ne kadar da kolay söylenen bir kelime “ölüm”. Oysa kaybolup giden bir hayat, yok olan umutlar, yaşanacak onca güzel günü yaşayamayacak olmak... Bahsettiğimiz ne bir masa ne bir sandalye, yok olan şey “insan”. Karanlık çukurlara gömülen “insan”, karanlık çukurlara gömülen “toplum”, karanlıklara gömülen “zihinler”... Bir melodi ve sözleri geliyor aklımıza; Nasıl başlarsa fırtına Öyle diner birdenbire Bir ışık parlar yeniden Karanlıklar arasından Umudu kesme yurdundan Zor günlerden geçtiğimiz bu dönemde Aydınlık Kitap olarak, zihinlerde parlayacak olan ışığın kitaplardan çıkacağını umuyoruz. Nazım Hikmet'in “Yine de İyimserlik” şiirinde dediği gibi:

Sahaf: Devrimci bir öğretmenin hayatı ve şiirleri

s. 21

“...kardeşim sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana onların dedikleri çıkacak eninde de sonunda da...”

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

Haftaya görüşmek dileğiyle.

ÖneriYorum 1) Orhan Karaveli, Kendi Heykelini Yapan Adam:

ÖNER YAĞCI

İlhan Selçuk Aydınlanmamızın penceresi İlhan Selçuk’u daha derinliğine kavramamız için gazeteci dostu Orhan Karaveli yazmış.

2) Orhan Tüleylioğlu, Merdivende Üç Şair

Yakın tarihimizin dönüm noktalarından Sivas katliamının aydınlık birikimimize verdiği zararı belleklere bir kez daha kazıyor Tüleylioğlu.

3) Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İlhan Erdost

. KITA P

Devrimci, erdemli, dost, dirençli bilgemiz Muzaffer İl-

han Erdost’u, bir bilge aydın Vecihi Timuroğlu aydınlık okurlarla buluşturuyor.

4) Yıldırım Koç, TÖS

Yakın tarihimizin antiemperyalist öğretmen örgütü TÖS, devrimci eğitim politikalarının can alıcı gereksinmesini yaşadığımız şu günlerde Yıldırım Koç’un kalemiyle anımsatılıyor.

5) Montaigne, Bütün Denemeler

Bir düşünce klasiği, “eskimeyen eski” deyince akla ilk gelen Montaigne’nin aydınlanma başvurusu denemelerinin tümü Hüsen Portakal’ın Türkçesiyle.

Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

21 EYLÜL 2012 CUMA

Komşuda patlayan PABLO NERUDA “dost bombalar” HAFTANIN PORTRES

Özgürlük götürme bahanesiyle igal edilen Irak’ta bir buçuk milyon insan hayat kaybetti. Bölgede oynanan siyasi ve ekonomik oyunlarn faturas tabii ki sivil halka çkt. Milyonlarca yaral ve evsiz insan ile buralara nasl bir “özgürlük” geldiini tüm dünyaya gösterdi

12 TEMMUZ 1904 – 23 EYLÜL 1973 Bugün hala doum günlerinde dünyann pek çok ülkesinde adna düzenlenen etkinliklerle anlan bu büyük air için 100. doum yl dönümünde, ili’de dünyann en uzun iiri yazlmtr. Ölümünün 39. yl dönümünde bu büyük airi özlemle anyoruz

DENİZ TOPRAK 2003 yılındaki Irak işgalinde Amerikan ordusunda tercüman olarak görev yapan gazeteci Ahmet Alpan’ın yaşadıklarından esinlenerek kaleme aldığı “Dost Bombalar” kitabı Destek Yayınevi’nden çıktı. Bursa’da yerel gazetelerde muhabirlik, istihbarat şefliği ve yazı işleri müdürlüğü gibi çeşitli görevlerde bulunduktan sonra bir süre gerek muhabir, gerekse de yönetici olarak televizyonculuk deneyimi yaşayan Alpan’ın “Dost Bombalar” adlı çalışması, imza attığı ilk kitap olma özelliğine sahip.

IRAK GALNN AYAK SESLER

1971 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Şilili şair Pablo Neruda 1904 yılında doğdu. Demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin oğlu olan Neruda, yaşamındaki halkçı tavrını buradan almıştı belki de. Gerçek adı Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto olan Çek şair Jan Neruda anısına “Pablo Neruda” takma ismini kullanarak şiirlerini yayımlamaya başladı. İlk şiirlerini 1917’de yazmaya başlayan Neruda, Santiago Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1919'da ilk şiir kitabı olan ve kendisine büyük ün kazandıran “Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı”yı yayımladı. 1927-1945 yılları arasında çeşitli ülkelerde Şili Konsolosluğu yaptı. 1936 İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaştı. Bu dönemde yazdığı şiirlerini “Kalbimdeki İspanya” kitabında topladı. Cephede basılan bir kitap olması açısından oldukça önemlidir. 1945’te senatoya seçildi ve Şili Komünist Partisi’ne katıldı. Madencilerin grevde maruz kaldığı baskılara karşı çıktığı için 1948’den 1953’e kadar sürgünde yaşadı. “Postacı”(İl Postino) filminde bu sürgün döneminde bir postacı ile kurduğu iletişim anlatılır.

1948’de Pablo Picasso ve Paul Robeson’la birlikte Dünya Barış Ödülü’nü, 1953’te Lenin Barış Ödülü’nü aldı. Ayrıca Nazım Hikmet adına da Barış Ödülü almıştır ve Nazım Hikmet için “O’nun yanında biz şair bile olmayız” cümlesini kurmuştur. Şair yurduna döndükten ve Şili’de Allende iktidarının devrildiği Pinochet darbesinden sonra evinde gözaltına alındı ve 23 Eylül 1973 tarihindehayata gözlerini yumdu. Bugün hala doğum günlerinde dünyanın pek çok ülkesinde adına düzenlenen etkinliklerle anılan bu büyük şair için 100. doğum yıl dönümünde, Şili’de dünyanın en uzun şiiri yazılmıştır. Ölümünün 39. yıl dönümünde bu büyük şairi özlemle anıyoruz. Ağırdı Sessizliğin Çuvalı bilmek acı çekmektir ve bildik; karanlıktan çıkıp gelen her haber gereken acıyı verdi bize: gerçeklere dönüştü bu dedikodu, karanlık kapıyı tuttu aydınlık, değişime uğradı acılar. gerçek bu ölümde yaşam oldu. Pablo Neruda

Şubat 2003’de, ABD Başkanı George Bush; “Irak’ta bir diktatörün Ortadoğu’ya hâkim olmasını ve medeni dünyayı sindirmesini sağlayacak silahları üretip, gizliyor olmasını kabul edemeyiz” demiş ve Irak’ın işgal edileceğinin sinyalini vermişti. ABD ve Birleşik Krallık öncülüğündeki koalisyon kuvvetleri “Irak’ı kitle imha silahlarından arındırmak, Saddam Hüseyin’in teröre verdiği desteği kesmek ve Irak halkını özgürleştirmek” adıyla dünyanın en zengin petrol rezervlerinden birine sahip olan Irak’a göz dikmişlerdi. Dünya’nın en büyük teknoloji üreticisi olan ABD, bu üretim için dış kaynağa bağımlıydı ve bunu da dünyanın önemli petrol kaynaklarına sahip Irak’tan temin etmek istiyordu. Bu petrol ticaret ile değil kan yoluyla alınacaktı. Özgürlük götürme bahanesiyle işgal edilen Irak’ta bir buçuk milyon insan hayatı kaybetti. Bölgede oynanan siyasi ve ekonomik oyunların faturası tabii ki sivil halka çıktı. Milyonlarca yaralı ve evsiz insan ile buralara nasıl bir “özgürlük” geldiğini tüm dünyaya gösterdi.

AMERKAN ORDUSU TARAFINDAN IRAK GALNE BAKI Gazeteci Ahmet Alpan da Amerikan ordusunda yaptığı tercümanlık görevinde yaşadıklarından esinlenerek “Dost Bombalar” adlı romanı yazdı. Romanın kahra-

manı Cemil, eski bir gazeteci. İşini bırakıp Marmaris’e yerleşir. Ülkedeki ekonomik kriz ve işlerin kötüye gitmesi Cemil’i başka bir işe yönlendirir. Irak’ın işgaline yakın bir zaman aldığı tercümanlık teklifini kabul eden Cemil, Marmaris’ten Mardin’e gider ve Amerikan ordusundaki işgal hazırlığında bulur kendini. Tabii bu askerlerin Türk topraklarında hazırlık yapması ilginçtir; çünkü yakın zamanda TBMM’den Amerikan ordularının Türkiye üzerinden işgale girişmesine izin çıkmaz. Bu meşhur 1 Mart tezkeresidir. Wikileaks belgeleriyle tekrar gündeme gelen işgal hakkında çok şey konuşuldu, çok şey söylendi ve söylenmeye de devam ediyor. Evet, 2003 Mart’ında herkes televizyonlara kilitlenmişti ancak sınırda olanları pek az kişi biliyor. İşte o günlerde Amerikan ordusunda tercüman olarak sıcak bölgede görev yapan gazeteci Ahmet Alpan sınırda ve ötesinde yaşananları kalem aldığı bu eserde şu sorulara da yanıt veriyor: “Amerikalılar PKK’dan değil de hangi örgütten korkuyorlardı? Amerikan istihbarat subayı neden Türk Albay’ın elini öpmek istedi? Türk komandosunun eğitimi karşısında Amerikan askerleri ne yaptı? Sınırın öte yanında kimleri gördü? Kuzey Irak’a gitmek için hangi ülkeden vize aldı? Savaş başladığında Amerikalı üs komutanının ilk tepkisi ne oldu? Saddam’ın nerede saklandığını ihbar etmeye gelen kimdi?” Tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği bu işgalin ABD cephesinden görünümü, Amerikan ordusu içindeki aşırı disiplin ve disiplinsizlik ile savaş sırasında yaşananların da gözler önüne serildiği soluksuz okuyacağınız bu kitabın girişinde yazarın okuyuculara yaptığı şu uyarıyı aktarmakta da fayda var: “Ben bütün bu yazdıklarımı hayalimde canlandırdım. Hiçbirinin gerçekle ilgisi yoktur, olmamalıdır. Kişi ve olayların gerçek dünyayla benzerlikleri varsa tamamıyla tesadüflerden ibarettir.” (Dost Bombalar, Ahmet Alpan, Destek Yayınevi, 103 s.)


Aydınlık KİTAP

5

Vatanı bütün dünya olanlar… ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com Bu kitabı elime alışım ile Erkan Can’ın oynadığı ve Köy Enstitüleri’nin öyküsünü anlatan “Toprağın Çocukları” filminin gösterimi aynı döneme rastladı. Kötü bir tesadüftü bu! Film gerici-faşist bir güruh tarafından, sıtmayı yaydıkları savıyla bir grup Çingene’nin çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden öldürülüp, üzerlerine kireç dökülmesiyle başlıyordu. Bu trajik sahnede ülkemizdeki kimi gerici-faşistlerin İkinci Dünya Savaşı yıllarının “Nazi Almanyası”nda Hitler faşizminin yaptığı Çingene katliamlarından esinlenişi; cehaletin nefret ve kinle yoğurulup, canilikle karşımıza çıkışı gösteriliyordu.

“ÇNGENE” MSN, YOKSA “ROMAN” MI? “Roman Olup Çingene Kalmak”; Osmanlı’dan günümüze gelen ve halen yaygın bir biçimde kullanılmakta olan “yetmiş iki buçuk millet” ifadesindeki “buçuk millet”le yani Çingenelerle ilgili yeni bir çalışma. Vatanı her yer, bütün dünya olan Çingeneler… Yerleştikleri ülkelerde gelenek ve göreneklerini devam ettiren, kültürel, sanatsal ve mesleksel varlıklarını korumuş, yaşam biçimlerini her türlü baskı ve sindirmeye karşı günümüze kadar sürdürmeyi başarmış bir halk. Evet, tarihte çoğu zaman zulüm gören, itilen ve horlanan Çingenelerin tarihini ne kadar biliyoruz? Onlara ilişkin anlatılan hikâyelerin ne kadarı gerçeği yansıtıyor? Lozan Antlaşması ve azınlıklar denildiğinde ülkemizde ilk akla gelen isimlerden biri olan akademisyen Levent Ürer, Çingenelerin başta ülkemiz olmak üzere Avrupa ve Rusya’daki yeri ve kimlikleri üzerine makalelerin yer aldığı derleme bir yayına imza attı. Ürer, bu eserin ortaya çıkış sürecini kitabın önsözündeki şu ifadelerle anlatıyor: “Türkiye’de yaşayan Roman vatandaşlarımızın sorunları üzerine yürüttüğümüz tartışma sırasında ve sonrasında bu konuda yapılmış akademik araştırmaların özellikle de saha çalışmalarının son derece eksik ve yetersiz olduğunu düşünüp yola çıktık.” Ülkemizde “Roman” ya da “Çingene” diye adlandırılan grup hakkında başta Levent Ürer olmak üzere, Namık Sinan Turan, Aydar Garaev, Begüm Kurtuluş, Burcu Sunar, Can Kakışım, Gizem Bilgin Aytaç, Gül Pınar Erkem Gülboy, Marina Fomina, Pınar Özden Karaca, Serap Yolcu, Tülin Yanıkdağ ve Yeliz Akın Onay tarafından yazılmış makalelerin yer aldığı ve iki yıllık bir zaman diliminde şekillendirilen bu çalışmada, yaratıcı bir sonuç geliştirmekten ziyade bir durum tespiti yapmak amacının güdüldüğü gözleniyor.

“ÖTEKLETRLME”NN KURBANLARI Ortaçağ’dan beri “veba” hastalığı mikrobunu taşıyıp yaydıkları gerekçesiyle İspanya, Avusturya, Macaristan gibi ülkelerde dışlanan, öl-

dürülen ve sınır dışı edilen Çingeneler, İkinci Dünya Savaşı’na katılmamalarına karşın, savaşta en çok kurban veren halklar arasında yer aldı. Hitler faşizmi sırasında Nazi imha siyasetinin kurbanı olan Çingeneler, insanlık dışı bir anlayışla tıp deneylerinde kobay olarak kullanılmış ve bazı ülkelerde de kısırlaştırılmışlardır. Yüzyıllar boyu hep itilmiş ve aşağılanmış olan Çingeneler için çıkartılan uğursuz söylenceler de vardır. Bunların en başında da “Çin” ve “Gene” adlı iki kardeşin beraber olup, bu birliktelikten “Çingene” adlı bir çocuğun doğması gelmektedir. Kitapta ayrıca, Almanya’nın işgal ettiği ülkeler olan Yugoslavya, Romanya ve Hırvatistan’daki tüm Çingenelerin, hükümetlere karşı anti-faşist güçlerle işbirliği yaptıkları ve savaştıkları gerekçesiyle “toplama kampları”na gönderildikleri bilgisine de rastlıyoruz. Bütün bunların dışında Sosyalizm Yugoslavyası’nda ise onlara vatandaşlık hakkının verildiğini, kültürel ve anayasal açıdan haklar edindiklerini ve zorla yerleşik hayatın benimsetilmesi yerine, eğitimli, entelektüel bir Çingene sınıfı oluşturulduğunu öğreniyoruz. Yine kavramsal ve kurumsal bir bakış başlığı altında Çingenelerin kökenleri, sorunları, örgütlenmeleriyle birlikte; “Soğuk Savaş dönemi Doğu Avrupa Çingeneleri”, “Çingenelerin statüleri”, “Çingeneler ve Avrupa örneği”, “Evliya Çelebi’nin İstanbul anlatısında Çingene ya da Kıpti tasvirleri”, “Türkiye’de yaşayan Romanların sorunları” gibi birçok başlık altında incelemeleri de kitapta bulabiliyoruz.

“DB DELK BR BUDAY ÇUVALI MSAL GÖÇ” Çalışmada ayrıca, sayıları Avrupa’da yaklaşık 12 milyon, ülkemizde yaklaşık 500 bin, tüm dünyada ise yaklaşık 30-40 milyon olduğu tahmin edilen Çingenelerin anavatanlarından göçleri, Avrupa’ya gelişleri, yerleşik düzene geçişleri; Nazım Alpman’ın deyişiyle “dibi delik bir buğday çuvalı gibi, geçtikleri yörelerde dökülerek” yaşamlarını buralarda devam ettirişlerine de değiniliyor. Kendilerini bu ülkenin kurucu unsurları arasında sayan ve elbette bunda haklı olan Çingenelerin sorunları devam etmektedir. Unutmadan hatırlatalım, ilki 10 Aralık 2009, ikincisi ise 14 Mart 2010’da “Roman Açılımı” adıyla buluşmalar gerçekleştirilmiş, Romanların sorunları geniş katılımla ve doğrudan Hükümet yetkililerine iletilmişti. Sonrasında TOKİ tarafından sosyo-kültürel kimliklerine uygun konutlar yapılacağı vaat edilmişti; ancak süreç “kentsel dönüşüm projeleri”yle devam etti. “Sulukule’” örneğinde de görüldüğü gibi ailelerinden kalma evlerinden çıkartıldılar. Gerek eğitim düzeylerinin yetersiz oluşu gerekse birçoğunun nüfusa kayıtlı olmayışı gibi nedenlerden dolayı yaşadıkları yerlerde hak sahibi olduklarını dahi kanıtlayamadılar ve mağdur edildiler. (Roman Olup Çingene Kalmak, Levent Ürer, Melek Yayınları, 387 s).


6

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Renkler hiç bu kadar kirli olmamıştı Suçlular iledikleri suçun niteliine göre krmz, mor, mavi, yeil, sar olarak renklendirilmekte ve resmi televizyonda ibreti âlem olsun diye her an gösterilen bir aylk hücre cezasndan sonra vücutlarna enjekte edilen virüs yüzünden renklenen vücutlar ile toplum içine salnmaktadrlar. Suçlar tüm vücutlarndan okunan bu kiiler toplum tarafndan dlanmakta, saldrya uramakta, cezalandrlmaktadrlar DİLAN ÖZTÜRK dilanozturk@gmail.com “Uyandığında, yakın bir gelecekte, din devleti haline gelmiş bir ABD’de geçiyor.” Yahut 1920’lerin ırkçı ABD’sinde, belki de eleştirmenlerin kara ütopya olarak tabir ettikleri “Uyandığında” henüz birkaç ay öncenin Türkiye’sinde geçiyor, geçmekte… Türkiye’de Haziran ayında muhtemelen salt politik gündemi değiştirmek adına yapılan talihsiz bir açıklamayla başladı kürtaj tartışmaları, her ne kadar yaşamın kutsallığından yola çıkılsa da yasaklananın evlilik dışı ilişkiler/sevgiler olduğu (bu çağda!), Türkiye’nin en batısından en doğusuna dedikodularla, şikayetlerle oluşturulan, ateş dahi olmayan yerden duman çıkaran toplum baskısı, ısrarla birbirine karıştırılan sap ve saman, yaşamın kutsallığının salt nefes almakla gerçekleşmediğinin farkında olan onurlu insanların kendilerine doğru kaçışı, izolasyonu … Hemen arkasından bir siyasi partinin yaptığı harika pozitif ayrımcı! Pembe metrobüs önerisi.. Bir türlü mağdurunun suçu olmaktan çıkamayan tecavüz davaları, cezaevlerindeki yer azlığından yargı paketleri çıkartılarak salıverilen cinsel taciz, istismar sanıkları, pembe renklendirilmiş metrobüslere binerek bu sapkın zihniyeti değiştirmek şöyle dursun onu kabullenmek zorunda bırakılmak istenen, üstelik uğradığı tacizlerden sonra bile o pembe kutulara girmek isteyen kadınlar.. “Uyandığında”dan, yakın bir gelecekte geçen kurmaca bir romandan bahsediyorduk değil mi, ziyanı yok aklın yolu bir: “İçine konduğu kutuları birer birer gözünde canlandırdı: İyi kız kutusu ve iyi Hristiyan kutusu. Garajın üstündeki küçük dikiş odası. Bütün o birbirinden farksız otel odası kutularının içinde oynanıp bitirilen

metres kutusu. 122 numaralı dairedeki bunaltıcı oda. Hapishane hücresi, sorgu odası, mahkemedeki sanık kürsüsü. Kötü evlat ve düşmüş kadın kutusu. Aydınlanma odası, Mrs. Henley’in salonu. Susan’ın ve Stanton’ın evlerindeki kilitli odalar. Tahta sandık. Ve şimdi ikinci kez bir araba bagajı. Ve acı veren bir berraklıkla, o kutuların her birini ya razı olarak ya da karşı koymayarak kendi eliyle yaptığını şimdi anlıyordu. İçerlemeye hakkı yoktu, o kutulara kendi girmişti. Ve yemin etti, o kutulardan çıkacaktı.” Hannah Payne yaşadığı evlilik dışı ilişkiden hamile kalmış ve kürtaj yaptırdıktan sonra yakalanmıştır. Dönem ABD yasaları kürtajı cinayetle eş tutmakta(her nedense)! Memlekette artan ve hapishanelerin kapasitesinin yetmediği suçluların cezalandırılması için yeni düzenlemeler yapılır. Buna göre suçlular işledikleri suçun niteliğine göre kırmızı, mor, mavi, yeşil, sarı olarak renklendirilmekte ve resmi televizyonda ibreti âlem olsun diye her anı gösterilen bir aylık hücre cezasından sonra vücutlarına enjekte edilen virüs yüzünden renklenen vücutları ile toplum içine salınmaktadırlar. Suçları tüm vücutlarından okunan bu kişiler toplum tarafından dışlanmakta, saldırıya uğramakta, cezalandırılmaktadırlar. Hannah ne aşkının ne de kendisine kürtaj yapan doktorun adını vermemekle, 16 yıl boyunca kırmızı olmayı kabullenir. Küçük bir çocukken sokakta gördüğünde dehşet içinde kaldığı “renklilerden” birisidir artık. Hannah hücresinde uyandığında kırmızıdır, annesini geri kazanabileceğini düşünerek girdiği “Doğru Yol Merkezinde” hastalıklı tedavilere tabi tutulduğundaki isyanı ile uyanır, ablası Becca’yı hamile iken döven, renklileri öldüren/cezalandıran Yum-

ruk çetesinden eniştesine karşı ayakta durduğunda uyanır. Mağazaların kapısında renkliler giremez tabelalarını gördüğünde hayır hayır ne sebeple olursa olsun geçmişte değil, günümüzde değil “yakın gelecekte”ki kara ütopyanın içinde uyanır. Kendisini Kanada’ya kaçırıp renklendirme işlemini tersine döndürecek feminist Kasımcılarla tanıştığında uyanır, bu kişiseldir; roman boyu Hannah’nın yazarın bir röportajında da söylediği gibi gerçek, dini, ruhsal, entelektüel ve cinsel uyanışlarına şahit oluruz. Hillary Jordan ilk romanı “Mudbound” ile Amerika’nın büyük edebiyat ödüllerinden Bellwether Roman Ödüllü’ne 2006 yılında layık görülmüş. Ödül, yazarı ve romanlarını açıklar nitelikte, nitekim ödül “sosyal adalet” konularını işleyen romanlara veriliyor. Yazar ikinci romanı “Uyandığında”yı Nathaniel Hawthorne’un “Kırmızı Leke” isimli romanındaki temel hikâyeyi daha modern bir söyleyiş katarak yazdığını söylüyor. 1995 yılında filmi de çekilen Kırmızı Leke’de de bir kasabaya yeni taşınmış kocası askerde bir kadınla, kasabanın papazı arasında gelişen aşkı ve kadının hamile kalması sonucu “A” harfi ile damgalanışı anlatılıyor. Roman işlediği konu itibariyle vurucu- renkler hiç bu kadar kirli olmamıştı- iliştiği kavramlar (din, muhafazakarlık, ayrımcılık, feminizm, erkek egemen toplum, teşhir, özgürlükler) itibariyle de her halukarda okunması, üzerinde kafa yorulması gereken bir meseleyi tartışıyor; fakat belki de yazarının on beş yıl boyunca reklam metni yazarı olması itibariyle bir film senaryosunu andıran, tüm bu kavramlara değen -biraz ondan biraz bundan- fakat yeterli derinlikten yoksun bir macera anlatımına dönüşüyor. Yaratılan “renklikara” dünyanın daha sarsıcı, daha karanlık olması daha yakıcı olması gerekirdi diye düşünmekten kendini alamıyor insan.

Hillary Jordan,

Fakat yine de çok satan, az derin, yakın gelecek, az geçmiş gündem diye bakmadan Hannah’nın uyandığı renkli dünyasındaki kız arkadaşı Simone’un şu güzel cümlelerini okumak gerek: “Yaratıcı Tanrı ise, Tanrı kainattaki her şeyi kapsıyorsa, öyleyse Tanrı her şeydir ve her şey de Tanrı’dır. Tanrı yeryüzüdür, gökyüzüdür, göğün altında topraktan çıkan ağaçtır, kuşun gagasındaki solucandır, o solucanın karnındaki topraktır. Tanrı hem kadındır hem erkektir, düzcinseldir, eşcinseldir, siyah ve beyazdır ve de,” Simone Hannah’nın şüpheci bakışına karşılık empatik bir tavırla, “kırmızıdır-evet öyledir de” dedi “ve yeşildir,mavidir, diğer bütün renklerdir. Ve bu yüzden beni kadınları sevdiğim için küçük görmek ya da seni bir kadınla yatan bir kırmızı olduğun için küçük görmek yalnızca O’nun yarattıklarını küçümsemek değil, O’ndan nefret etmek olurdu. Benim Tanrım o kadar aptal değil.” Ve bir kere daha kimseler duymasa da çığlığı esirgememek: benim bedenim, benim hayatım, benim kararım!... (Hillary Jordan, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Özlem Yüksel, 312 s.)

“Uyandığında, yakın bir gelecekte, din devleti haline gelmiş bir ABD’de geçiyor.” Yahut 1920’lerin ırkçı ABD’sinde, belki de eleştirmenlerin kara ütopya olarak tabir ettikleri “Uyandığında” henüz birkaç ay öncenin Türkiye’sinde geçiyor, geçmekte…


Aydınlık KİTAP

7

Eski Avrupa’yla beraber çöken Zweig Eser, Avrupa’nn çöküünü, savan vahetini, savan insanlar, özellikle de Yahudiler üzerindeki etkisini ünlü yazar Stefan Zweig’n hayat üzerinden anlatan, Zweig’n canna kymadan önceki son alt ayndan balayarak intihar sürecine nasl geldiini anlamamz salamaya çalan, gerçeklere dayal bir kurmaca DENİZ ANTEPOĞLU denizantepoglu@hotmail.com Laurent Seksik’in son romanı “Stefan Zweig’ın Son Günleri” Can Yayınları’ndan çıktı. Roman, Zweig’ın son altı ayına eşlik etmemizi sağlıyor. Eser, Avrupa’nın çöküşünü, savaşın vahşetini, savaşın insanlar, özellikle de Yahudiler üzerindeki etkisini ünlü yazar Stefan Zweig’ın hayatı üzerinden anlatan, Zweig’ın canına kıymadan önceki son altı ayından başlayarak intihar sürecine nasıl geldiğini anlamamızı sağlamaya çalışan, gerçeklere dayalı bir kurmaca. Stefan Zweig, Avusturyalı Yahudi bir yazar. Her iki dünya savaşını da yaşamış ve İkinci Dünya Savaşı’nın hangi boyutlara varabileceğini önceden görmüş. Evinde silah arandığı zaman, bir hümanist olan kendisinin böyle bir hakarete uğramasını kabullenememiş ve ülkesini terk etmiş. Ve ardından, önce sekreteri sonra ikinci karısı olacak Lotte ile sürgün hayatına atılmış. Kitap, sürgünün son durağı Brezilya’da başlıyor ve geri dönüşlerle Zweig’ın hayatını öğrenme imkânı tanıyor. Zweig’ın hayatıyla beraber Yahudilerin eski Avrupa’da nasıl bir hayat yaşadığını, savaşta gördükleri zulmü, sürgünün insana neler hissettirdiğini anlıyoruz.

BR NTHAR ROMANI Öncelikle romanın tamamen kasvetli bir havada geçtiğini söylemek yerinde olacak. Çünkü kitap bir intihar kitabı, yani Zweig ve karısının ölüme nasıl gittiğinin öyküsü. Yer yer boğucu olduğunu da kabul etmek lazım. Ancak Zweig gibi önemli bir yazarın ölüme nasıl sürüklendiğini görmek savaşın vahşetini yüzümüze vuruyor. Öte yandan kitap, Zweig’dan yola çıkarak Yahudilerin neler yaşadıklarını, dahası savaş nedeniyle geleceği kalmayan insanların ölüme koşuşunu da gözler önüne seriyor. Brezilya’ya gelen Zweig ve karısı tamamen karamsarlar. Savaşın bitmeyeceğini düşünüyorlar. Ailelerinden, dostlarından aldıkları haberler de oldukça korkunç. Zweig sürekli olarak geçmişle hesaplaşıyor. Kaçtığı, korkak gibi davrandığı için, mücadele etmediği için pişman. Dostları, Almanların eline geçmektense ölmeyi

tercih ediyorlar, bu bile onlar için bir onurken Zweig bunu da yapmıyor, kitap yazmaya çalışıyor. Karısı Lotte ise astımlı ve sürgün onu resmen yaşlandırmış durumda. Zweig’ın ruh hali yani umutsuzluk, ölüme yakınlık, onda da mevcut. Geçmişle savaşmak, “savaş”la savaşmak her ikisini de ama özellikle Zweig’ı tüketiyor. Lotte ise onu koşulsuz seviyor her haliyle, Zweig ona bir kere bile seni seviyorum dememiş olsa da. Ve Lotte’nin de Zweig’la ölüme gidişi bu sebepten, onunla ebediyete gitme arzusundan. Zweig ve karısının ayrı ayrı karakterleri, aşkları, ölüme gidişleri psikolojik açıdan kitapta gayet güzel işlenmiş. Hatta kitap savaşın onlar üzerindeki etkisini de iyi işlediğinden ölümden başka çare bulamamalarını da anlayabiliyorsunuz, intiharın mantıki boyutunu değerlendirmiyorsunuz. Zaten kitap bunu eleştirmek amaçlı değil, yazarla karısının ruh halleri üzerine temellendirilmiş. Savaşın korkunç gölgesinin daima arka planda olması kitaba ayrı bir atmosfer katıyor ve karakterlerin zaman zaman aldığı haberlerle savaş vahşetini hatırlatmayı ihmal etmiyor. Kitabın dili de iyi, betimlemelere boğulmuş değil, fakat tek kusuru (kusur denilir mi bilemiyorum) kasvetli havası.

YAHUDLERLE BERABER VAHETTEN PAYINI ALANLAR Kitaptan yola çıkarak beni düşünmeye sevk eden, İkinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğrayan diğer halkların ne sinemada ne edebiyatta Yahudilerin yaşadıkları felaketler kadar yer bulamaması oldu. Kuşkusuz en büyük zulümle Yahudiler karşılaştı. Ancak Yahudiler dışında soykırıma uğrayan, en az onlar kadar vahşete maruz kalan Polonyalılar, Çingeneler, Sırplar ve hatta sakat ve akıl hastası insanlar var. Sadece Yahudilerin yaşadıklarının hatırlanıp diğer insanların yaşadıklarını unut(tur)mak büyük bir haksızlık bence. (Stefan Zweig’ın Son Günleri, Laurent Seksik, Can Yayınları, Çev: Sosi Dolanoğlu, 165 s.)


8

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

“Zevk Toplumu”nun “Fena” hali Kitabn kahraman Theo, kendisi bir bana, “Zevk Toplumu”nun karanlk ve aydnlk yönlerini temsil ediyor. Ama biz gerçek insanlar da Theo gibi, daha büyük zevkler ve daha büyük aclar peinde bu toplumun içinde kaybolmu durumdayz DENİZ ANTEPOĞLU Atila Özer’in Doğan Yayıncılık’tan çıkan “Fena” isimli romanı okuyucuyla buluştu. Roman, uç noktalarda yaşayan bir ressamın, yaşadığı hayatın anlamsızlığını fark edip nefret etmesi ve yaşadığı toplumu “Zevk Toplumu” olarak nitelendirip, bu toplumu yok etmek için örgüt kurmasını anlatıyor. Roman, yaşadığımız topluma dair tespitlerde bulunup, hepimizin zevk amacıyla yaşamımızı sürdürdüğümüzü savunuyor. İlgi çeken olay örgüsü ve “Zevk Toplumu” kavramıyla dikkat çekiyor “Fena”. Aydınlık Kitap olarak biz de sizler için yazarla bir röportaj yaptık. Keyifli okumalar. Kitabınızın ana karakteri 24 yaşında uç noktalarda yaşayan ve yaptığı eserlerle oldukça ünlenmiş bir ressam. Ressamın yaşadıklarıyla tüketim toplumunun çürümüşlüğünü gösteriyorsunuz. Hatta kitabınızda günümüz toplumunu “Zevk Toplumu” olarak tanımlıyorsunuz ve tüketim toplumunun tek bir amacı olduğunu belirtiyorsunuz: Zevk almak. Ve ana karakter düzenin işleyişinden nefret edince, sürdürdüğü yaşantının anlamsızlığını fark edince bir örgüt kuruyor ve sistemi yola getirmeye çalışıyor. Ve kendini Tanrı ilan ederek, Tanrı’nın her türlü çürümüşlükten kurtulmanın yolu olduğunu söylüyor. Tanrı’nın buradaki görevi tam olarak nedir? Dinin uygun gördüğü biçimde bir ahlak anlayışına mı geri dönmeyi uygun görüyorsunuz? Zevk toplumundan kurtuluşu pornonun, pedofilinin veya seksin tanımının daha farklılaşmasıyla mı gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Bunların değişmesi sistemin değişmesi için yeterli unsurlar mı? Bu romanı yaşadığımız dünyanın değişmesi gerektiğini vaaz etmek bir yana, onu suçlamak amacıyla bile yazmadım. Tarihin tüm dönemlerinde, ateist ya da dindar her türden devrimci, sistemi insanlığı özgürleştirmek için değiştirdiğini iddia eder ve sonuç olarak değişen şey sadece zorbalığın çehresi olur. Bence, insanlık durumu genelde çok yavaş değişim geçiriyor ve bunda politikanın pek bir etkisi yok. Bizi değiştiren

şey; teknolojik, sanatsal, bilimsel ya da felsefi yeniliklerdir. Ben “Fena”yı yazarak, sadece günümüz insanının durumunu resmetmek istedim. Ve başkahramanım Theo, bu yüzden bir ressam. Bu hikâyede Tanrı, tüm resmin sadece bir parçası. Herkesin ve özellikle de Türklerin bildiği gibi, günümüz toplumu dinin güçlü bir şekilde yeniden yükselişiyle olduğu kadar tüketici hedonizmin gelişmesiyle de damgalandı. “Fena”, bu iki fenomeni birleştiren bağları, belki gerçekte birbirinden ayrılmaz olan ama görünürde çelişik olan durumları inceliyor. Zevk toplumundan kurtulmanın nasıl gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Örgütlenme ve gerektiğinde şiddete başvurma çözüm yollarının neresinde? “Zevk Toplumu”ndan kısa vadede kurtulabileceğimizi sanmıyorum. Öte yandan bunun istenir bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Bu toplumun kökleri arzuya, cinsel içgüdüye uzanıyor ve bu içgüdü, şu anki biçimde insan olmaya son verilmedikçe, değiştirilemez. Totaliter partiler ve organizasyonlar her zaman insan doğasını değiştirme fikrinden yana oldular. Örneğin; “arî ırk” ortaya çıkarmak, “özgür işçi” yetiştirmek, insanı “ahlaklı” ve “dindar” bir varlık haline getirmek… Ama nihayetinde, bu organizasyonlar başarısızlığa uğruyor, çünkü yarattıkları illüzyonla gerçeği karıştırıyorlar. Çünkü gerçeklik onların illüzyonlarıyla uyum göstermiyor; bu tür örgütlenmeler şiddeti ve terörü kullanıyorlar. Ama terör, aptallığın ve zayıflığın politikasıdır. Terör asla yapıcı değildir, sadece kötülüğü derinleştirir. Sistemden rahatsız olan ve onu değiştirmek isteyen gençler olduğunu düşünüyor musunuz? Gençlerden umutlu musunuz? Gençlerin sistemi değiştirmek istemeleri normal. Hiçbir sistem, bireyselliğini ifade etmeye çalışan genç bir kadın ya da erkek için yeterince iyi değildir. Ama gençler, aynen yaşlılar gibi, bazen hatalar yaparlar. Kurtuluşu gençlikten umut etmek naiflik olur. Hem zaten kur-

tuluş diye bir şey yok; sadece mükemmel olmayan, kaotik dünyamız var. Ve sanatın ya da edebiyatın görmemizi sağladığı şey, bu dünyanın aynı anda hem korkunç hem de güzel olduğu. Romanınızın ana karakteri her şeyi uç noktalarda yaşayan biri. Hatta sıradan insanlara kıyasla yer yer abartılı olduğunu düşünüyorum. Sizce siz ve bizler “Zevk Toplumu”nun neresindeyiz? Theo elbette bir abartılı bir karakter, özgür bırakılmış bir içgüdünün vücut bulmuş hali. Ama aynı zamanda, olmak istediğimiz veyahut da olmaktan nefret edeceğimiz halimize karşılık geliyor. Zira Theo, kendisi bir başına, “Zevk Toplumu”nun karanlık ve aydınlık yönlerini temsil ediyor. Ama biz gerçek insanlar da Theo gibi, daha büyük zevkler ve daha büyük acılar peşinde bu toplumun içinde kaybolmuş durumdayız. Yaşadığımız ekonomik Atila Özer zorlukları, savaşları “Zevk Toplumu”na göre nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünya felaket bir karmaşadan iba- Yazmak, güzel cümleler kurmak ya ret. Onu tek bir kavrama indirge- da “gerçek edebiyat”ın savunucumek haksızlık olur. Zaten “Zevk larının beklentilerine uymak değil, Toplumu” kavramı, romanda sa- dünyayı tarif edecek yeni bir yol buldece Taşeron ve onun ekibi tara- mak meselesidir. Bizler, pornografından kullanılıyor. Yani, ekonomik fi çağında yaşıyoruz. Çünkü özellikle ve sosyal çatışmalar hangi ölçüde tüketici hedonizminin var olmak zevk takıntısına ve ticarileştirilmiş için “soft” ya da “hard”, bu portatmin olma takıntısına bağlanabi- nografiye ihtiyacı var. Reklamlara, lir, bilmiyorum. Bununla birlikte medyaya, filmlere, dizilere bakın. bana öyle geliyor ki, dünyanın her Sürekli olarak, cinsellik, cinselliğin yerinde, içinde bulunduğumuz sistemin doğurduğu yoksunluklar özel- bastırılması ya da özgürce ifade likle de manevi yoksunluklar, bir çö- edilmesi söz konusu değil mi? Yani zümmüş gibi sunulan ama global diyeceğim o ki, sizin tabirinizle medyanın şovu ile sadece sistemi “pornografik dil”, öyle ya da böyle, doğrulayan ve güçlendirmeye ya- bence gerçek bir edebi gereklilik. Ama her zaman tam tersini de yarayan aşırı dinciliği besliyor. Kitapta “pornografik dil” oldukça pabiliriz: gözlerimizi dünyaya kayoğun, bu dilin edebiyattaki yerini, patabilir ve bilgisayarımızın klavkullanımını nasıl değerlendiriyor- yesini ahlaki önyargıları onaylamak sunuz? için kullanabiliriz

Dünyanın her yerinde, içinde bulunduğumuz sistemin doğurduğu yoksunluklar özellikle de manevi yoksunluklar-, bir çözümmüş gibi sunulan ama global medyanın şovu ile sadece sistemi doğrulayan ve güçlendirmeye yarayan aşırı dinciliği besliyor


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

21 EYLÜL 2012 CUMA

9

Efsaneler devam etmeli M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Suçlu yaratıcı sanatçıdır, dedektif ise sadece eleştirmen.” G. K. Chesterton Edebiyat tarihinin şüphesiz en ilgi çekici konularından biri yarattığı ölümsüz karakterlerdir. Drakula, Conan, Sherlock Holmes, Don Kişot, Üç Silahşörler ve daha sayamayacağımız pek çokları… Yıllar, yıllar geçmesine rağmen eskimezler, yıpranmazlar, başlarına gelebilecek en kötü şey olsa olsa fazla kullanılmaktır. Nedir bunları ölümsüz kılan? Elbette bu soruya ve aranan cevabına pek çok akademik makalede, eleştiri yazısında, kitapta rastlamak mümkün. Ben kendi çıkarımıma hafifçe değinip aradan çekileyim. İnsani bir özü, ele alıp, -bu sürekli kimliğinize yapışmış olan fakat kaçınılan bir şey de olabilir, öykünmek istediğiniz bir şey de olabilir, esas olan kaçmak veya kovalamaktır- bunu bir karakterde ete ve kemiğe büründürmelisiniz. Bununla da bitmez, karakteriniz olabildiğince basit gereksiz detaylardan da arındırılmalıdır, esas aldığınız şeylere odaklanmalıdır. Değişimi ki gerçekleşmesi çok nadir olsa da kimi zaman artık hastalık derecesinde sayılabilecek bu obsesif tutumuyla tutarlı olmak zorundadır. Eğer yeterince samimiyseniz, öz benlik tespitiniz tam yerine oturuyorsa ve bunu karakterinize yansıtmayı tam anlamıyla başarabilmişseniz ölümsüz bir karakter yaratmışsınız demektir. Çok basit bir şeymiş gibi anlattım, biliyorum. İş yapmaya gelince başarı şansı neredeyse milyonda birdir. Öze biraz daha değinelim. Conan’ı ele alalım; maskulen bir karakter, asi bir ruh, yenilmez bir savaşçı, kadınlara hiç güvenmez ama kadınlar konusunda başarılıdır, düşmanlarının hepsini parçalar –yenmez, parçalar. Bütün medeni kalıplar kaldırıldığında bütün erkeklerin yüreklerinde, Barbar Conan’ın ta kendisi bulunur. Bu nedenle de üstünden çağlar geçse de

Conan Doyle

ölümsüzdür, öykünme katsayısında hiçbir azalma görülmez. Hatta sonra benzeri bulunan her barbar karakter de Conan’la özdeşleştirilecek kadar saf, katıksız bir ruhu taşır. Dracula’ya bakalım. İçinde ölüdür, sonsuza kadar yaşamayla lanetlidir ama buna rağmen varlığından vazgeçemeyecek bir canavardır. Karakter metaforunu her şeye çekmek mümkündür. Hatta zorlarsanız sistemin aynısı olduğunu bile bulabilirsiniz. Gerçek kötülüğün, duruma indirgenmemiş saf halidir. Ölümsüzdür. Sherlock Holmes’a gelelim; kıvrak, aldatılamayacak bir zeka, her şeyi bir bulmaca olarak görebilme ve bulmacaları çözmekte üstün bir yetenek, sadık bir dost, harika bir iç ve öngörü. Katıksızdır. Bu nedenle efsaneler ölmezler, devam ederler, şekil değiştirirler, yeni sunum araçlarından faydalanırlar, hatta bazen mahlaslar kullanırlar ama ölmezler. Robert E. Howard’ın orijinal romanı dışında pek çok yazar Conan romanı, öyküsü kaleme aldığı gibi, çizgi romanları da yıllardan beri, günümüzde de hala devam etmektedir. Filmleri tekrar tekrar yapılmaktadır. Yine aynı şekilde Sherlock Holmes’un yeni filmlerinde, dizilerinde aslına tematik olarak kısmen bağlı kalınsa da yeni yorumlamalarda bulunulmuş öyküler genişletilmiş, yeni formlara sokulmuştur. Çoğu kişinin aksine bu yeni yorumlamalardan memnuniyet duyduğumu ifade etmeliyim. Hatta Conan Doyle vakfının 125 yıl sonra ilk kez onayladığı ve Anthony Horowitz imzası taşıyan yeni Sherlock Holmes kitabının da bir hayli geciktiğini düşünüyorum. Neden karşı olmadığımı karman çorman anlatmak yerine, karşı olanların fikirlerinden gidelim. Tez 1: (ki en sık kullandıkları tezleridir), yeni yetme yazarlar, yapımcılar vs. her ne iseler artık, eski büyük yaratımların adından ve şöhretinden faydalanmak ve pay kapmak istiyorlar. Yanlış. O halde Sherlock Holmes’un da Edgar Alan Poe’nun “Dupin”inden esinlendiğini hatırlatalım. Tersine bu şekilde efsaneler aslına sadık kalındığı müddetçe (asıl yazarının ölmüş veya artık yazamayacak durumda olması şartından bahsetmeme gerek yok sanırım), okuyucuların asıl efsaneye duyduğu açlığı bastırmasına da birebirdir. Çünkü bu mevcut ölümsüz efsanelerin ortak bir yan etkisi vardır, asla azıyla yetinemezsiniz, ne kadar yazılsa o kadar okuyacaksınızdır. Elbette ki orijinali kıymetlidir, ama aslı zaten durmaktadır,

Anthony Horowitz

kimse yok etmiyor ki… Kaldı ki tamamen söz gelimi Conan’dan esinlenip, Barbar Mahmut adında bir kitap yazmak, daha mı etik olacaktır? Tez 2: Aslının tadını asla veremez. İşte bu kadar saçma, önyargıdan başka bir şey ifade etmeyen çarpıtma olamaz. Elbette verebilir, hatta fazlasını da barındırabilir ama koca bir fiyasko da olabilir. Bu nedenledir ki bazı uyarlamalar hiç sevilmez (bkz. R.Jordan’ın Conan denemelerini son derece başarısız bulurum). Fakat bazı uyarlamalar ise neredeyse aslıyla eş değer tutulur. Hali hazırda muhteşem bir kariyeri bulunan Horowitz’in Sherlock Holmes kitabı, “İpek Evi” bende tamamen sevgiyle kucaklama hissi yarattı. Bunun iki nedeni var, birincisi Sherlock Holmes okumaya duyduğum özlem, ikincisi ise kitabın, efsanenin hakkını fazlasıyla verecek kadar iyi yazılmış olması. Bazen Doyle mezarından kalkmış gibi hissettiğim kitabın her muhteşem sayfasında, kendimi başımı onaylar şekilde sallar ve elimle pipo aranır buldum. (Pipodan nefret ederim.) Önce Horowitz’den bahsedelim. 1956 İngiltere doğumlu yazar, en çok Alex Rider serisi ile tanınıyor, serinin kendine ait bir çizgi roman serisi de mevcut ve her ikisi de Pearson Education Yayıncılık tarafından dilimize kazandırılıyor. Bir başka meşhur serisi “The Gatekeepers” (Altın Kitaplar tarafından dilimize kazandırılıyor). “Diamond Brothers” ve “Groosham Grange” adında iki serisi daha mevcut. Televizyon dizilerine senaryo yazarlığı da yapıyor. Çoğu aksini iddia ediyor ve beklenmedik bir şey değil diyorsa da Horowitz’in neden bilmem bu kadar başarılı bir Holmes kitabı ortaya koyacağını ben beklemiyordum. Öncelikle Doyle’un orijinal işine karşı inanılmaz bir ilgi ve sevgi beslediği çok ortada. Holmes, Lestrade, Watson’un karısı Mary, Mycroft romanda karşılaşacağınız kişilerden bazıları. Bütün Holmes öykülerindeki karanlık ve sisli Londra atmosferi varlığını sürdürüyor. Kurgu Holmes’un ölmüş olduğu ve Watson’ın bazı maceraları kaleme aldığı haliyle baş-

lıyor ve başından sonuna kadar hiç sıkmayan, sürekli artan bir tempoyla devam ediyor. Ve her Holmes hayranının mutlaka bekleyeceği şey olan, kusursuzca kurgulanmış, her şeyi birbirine bağlayan ve hiçbir şekilde önceden sezilemeyen (şüpheleriniz oluyor ama sıklıkla vazgeçiyorsunuz) sona ulaştığınızda ise gerçek bir Holmes öyküsü okuduğunuzu anlıyorsunuz. Kitaptan ve çarpıcı sonundan sonra en çok dikkatimi çeken unsur gerçek bir efsaneye yakışır şekilde, bir başka Holmes öyküsü daha yok mu diye aranmak oldu. Bunu yaptığına inanamıyorum Anthony Horowitz! İngilizce aslı 2011 Kasım’ında yayınlanan “İpek Evi”, İthaki Yayınları tarafından, Murat Özbank’ın özenli ve harika çevirisi ile dilimize kazandırılıyor. Eğer benim gibi efsane açlığı çekiyorsanız ve Holmes’u özlediyseniz, “İpek Evi”ni şiddetle tavsiye ediyorum. Arthur Conan Doyle’un “Korku Vadisi”(Valley of Fear) kitabından bir alıntıyla vedalaşalım: “Vasatlık kendinden daha yükseğini bilmez; ama yetenek dehayı hemen tanır.” (İpek Evi, Anthony Horowitz, İthaki Yayınları, Çev: Murat Özbank, 296 s.)

Sherlock Holmes


10

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Geçmişin yeniden inşası olarak ideoloji CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

“Bellek anlatıları da tarih kadar ideoloji yüklüdür” BOLUKLARI DOLDURMAK YENY YARATIR Bir gezintiden gelen hemen herkese söylenen beylik bir laftır “Yediğin, içtiğin senin olsun gördüklerini anlat’’. Kişinin anlattıklarıyla yepyeni bir “orası” inşa edilir. Anlatıya konu olan “orası” o kadar mesafelidir ki oraya bu anlatılanları dinleyerek giden daha da yeni bir yeri keşfetmiş olur, anlatılanların göz ardı ettiği ve çarpıttığı başka birçok yönü keşfeder. Her şeye rağmen anlatanın samimiyetine ve tanıklığına güvenilir. Gezgin ise anlattıkça, yeni yaşanmamış ayrıntılarla doldurur anımsadığı anıların aralarını. Bu eklemeler daha tutarlı, daha bütünlüklü bir anlatı yaratma uğruna kasten de farkında olunmadan da yapılabilir.

GEÇMN BUGÜNÜ VE BUGÜNÜN GEÇM: YARATILANIN K YÖNÜ Gezginin gördükleri şimdiki zamana çağrılır ve geçmiş yeniden inşa edilir. Esasında, geçmişe dönüş, bu açıdan geçmişin dönüşüdür. Geçmiş bugünde yeni bir biçime kavuşur ve böylelikle bugünü de yorumlamış olur. Geçmişin bugünü istilası, salt anlatı olarak ya da hukuki sonuçlarıyla birlikte, Beatriz Sarlo’nun “Geçmiş Zaman-Bellek kültürü ve özneye dönüş üzerine bir tartışma” başlığıyla orijinal dili olan İspanyolcadan Peral Bayaz Charum ve Deniz Ekinci tarafından çevrilerek Metis Yayınları tarafından 2012’nin Ocak ayında yayımlanmış. Eserde, Sarlo, Arjantin ve diğer Latin Amerika ülkelerinde yaşanan diktatörlük dönemlerinin tanıklıklarına başvurarak “demokrasiye geçiş sonrası” geçmişle hesaplaşma dönemini ele alıyor. Bu çerçevede II. Dünya Savaşı döneminde Almanya’daki toplama kamplarına ve holokost’a (Yahudi Soykırımı) da yer veriyor.

GÜVENLR TANIKLIIN ÖLÇÜTÜ: MADURYET Kitabın arka kapak yazısında da belirtildiği gibi Sarlo, tanıklıkları ele alışı esasen Devlet terörü karşısındaki öznel anlatının sınırlarıyla ilişkisi bağlamında ele almaktadır. Öznel tanıklığın neyin karşısında durduğu Sarlo açısından tanıklığın güvenilirliği tartışması nedeniyle çok önemlidir. Tanıklığın doğruluğu ve tanıklığın sorunlarına nasıl yaklaşılacağı açısından, hele bir de cunta sonrası dönemin hukuki sonuçları da düşünüldüğünde, devlet terörüne karşı olan öznel anlatının zorunluluğunda yatmaktadır. Bu doğruluk her ne kadar arzu edilen bir şey olsa da, Sarlo, bu konuda yöntemsel bir kuşkuculuğu

ve bu kuşkuculuğun zeminini oluşturan evrensel tarih anlayışına karşıtlığı benimsemektedir.

HATIRLAMA DEOLOJKTR Yazar güvenilir ve nesnel olan bir tarih yazımı ile “özne’nin dönüşü” diye adlandırdığı olgu arasındaki ilişkiyi şöyle dile getirmektedir: “.... Tarih anılara her zaman güvenemez, bellekse hatırlama haklarını (yaşam, adalet, öznellik hakları) merkeze almayan bir yeniden inşadan kuşku duyar” (s. 9). Güvenilir olanı arayan bu iki kuşkuyu gidermekle karşı karşıyadır. Yazar, evrensel tarih anlayışına karşı çıkan Nieztsche’yi de anarak, öznelliği hiçe sayan bir tarih anlayışına karşı olduğu kadar öznelliğe saptanan ve bu yanıyla kişisel bir anlatıya sarılan tarih anlayışına da mesafelidir. Bu bağlamda anılara özel bir anlam yükler: “Anılar ısrarcıdır, çünkü bir noktada egemendirler ve (her anlamda) kontrol dışıdırlar” (s. 9). Anıların ortaya çıkışının kişi açısından kontrol edilemediğini vurgulayan yazar, kişisel anlatılarla ortaya çıkan bir başka anlamda da kontrolsüz olduğunu vurgulamaktadır: “İçinde yaşadığımız toplumların simgesel boyutu piyasa tarafından örgütlendiği için, ölçütler başarı ve tüketicilerin sağduyusuyla çakışmaktır” (s. 14). Bunun anlamıysa yaratılan kişisel anlatıların hem pazar düzeneği tarafından yontulduğu hem de kişinin belirli bir ortamın içinde geçmişi hatırlayabildiği için ve bu anlamda bugün geçmişi şekillendirdiği için kişiselin ötesinden beslendiğidir. Bu anlamda kişisel anlatılar, her ne kadar samimi ve çevreden bağımsız görünseler de ideolojiktir.

DEOLOJK OLANIN ARDINDAK Geçmişi yakalamanın önüne geçen bu kontrol dışılığın yanı sıra yöntemsel ve bilgikuramsal açıdan da kimi engeller bulunmaktadır: “Geçmişi içsel mantığı açısından anlama fikri (tarihyazımını harekete geçiren ütopyadır bu) iki sorunla karşılaşır. Birincisi, geçmişi anlamak uğruna yeniden inşa edilmek istenenin karmaşık yapısının basite indirgemek pekala mümkündür. İkincisi, geçmişe bir öznenin perspektifinden bakıldığında ve öznelliğe belli bir yer tanındığında 19. yüzyıl ortalarından beri edebiyatta denenen birinci tekil şahıs anlatısı ve dolaylı serbest söylemin yol açtığı olanaklar doğar.” (s. 16). Bu iki engelden birincisi indirgemeciliği diğeriyse nesnelliğe kavuşmakta zorlanan romantik bir anlatıyı yaratmaktadır. Yazarın yaklaşımının izini sürünce, “ütopya” denenin ulaşılamaz bir hedef ve motivasyon olduğu görülmektedir. Yazarın konumu karar vericinin kenara atıldığı bir mahkemede davacının konumudur. Müvekkil, kendisini mağdur eden sistemin simgesel varlığı olan hakimin huzurun-

da sistemin karşısında hakikati sunmaya çalışır. Bu süreçte mağdurun istediği devletin kendi öznel anlatısını, gardiyanların, cuntanın anlatılarına karşı ayrıcalıklı yaklaşılmasıdır. Yazar, yar- Beatriz gılama işlemini nesnel bir Sarlo karar alma süreci olarak görerek mahkemenin mekanını göz ardı etmektedir. İdeolojik olanın ardında gerçek olanı arama çabası yazarı, tarihi basit bir dil oyununa indirgemeye itmektedir: “Tarih biliminde “olgu” denen şeyler birer “epistemolojik mit”tir, bir erekbilim yönlendirdiği anlatı aracılığıyla olayları birbirine bağlayarak şeyleştirir ve olası hakikatlerini geçersiz kılar” (s. 24). Benzer bir süreç, esasında, öznel anlatılarda da söz konusudur. Zaten bu açıdan bakıldığında, yazarın alıntılanan ifadeleri tarihi kolektif bir öznel anlatıya indirgemektedir. Kişi ya da kolektif içinde bulunduğu ortamı ve siyasi hedeflerini esas alarak geçmişi bu eksende kurmaktadır. Kurmacanın uğrak noktaları ise “olgu” denen köşe noktalarıdır. Anımsama bu noktaları hortlatır ancak aralarındaki bağ ideolojiktir. Bu açıdan kolektif olan ile öznel olan arasında bir fark bulunmaktadır. O halde fark nerededir? Fark yazarın hiçbir şekilde değinmediği toplumsal pratikte ve siyasi mücadelededir. Dolayısıyla ideolojik olanın ardındakine ancak ideolojik bir mücadeleyle ulaşılabilir.

TARHE STSNALARIN KATILMASI AÇISINDAN ÖZNEL ANLATI Anlatının tutarlılığı ve noktalardan kurulan bütünün sürekliliği, özne durumunda, “ben”in sürekliliği şeklinde ifade edilebilecek bir mit iken, evrenselci tarih anlayışında mit bu kez bir özne olarak kavranan tarihin ta kendisidir. Özne ile kolektifi ayırt eden yan o halde nesnellikte ya da ideolojide bulunmamaktadır. Zira, yazar da, Derrida’ya ve Paul de Man’a atıfta bulunarak “hakiki bir anlatının hakiki bir öznesi olduğunu iddia edecek bir özne mevcut değildir. Konuşan özne bir maske ya da imzadır.” demektedir. Dahası, bu ikisi (öznel olan ile nesnel olan – tarihsel olan) arasındaki benzerlik ve birlik bu kadarla da sınırlı değildir. Özneyi içinde özümseyen ve bir özne olarak kavranan tarihin negatifidir özne. Yalın bir şekilde ifade edersek, öznel olan istisna olarak belirmektedir ve bu açıdan tarihe düşülen şerh niteliğindedir: “Bellek sadece” alışılmışın dışındaki, ilgi çekici ya da korkunç olayları “ayıklayıp dışa vurur” (s. 31). Alışılmışın dışındakini tarihe malzeme olarak sunmasıyla, öznellik tarihin özümsemesinden kurtulmak bir yana bu sürece katkı sunar.

Öznel olan “kurgu olmayan” olarak sunan yazar (s. 33), özneyi ideolojiden uzaklaştırsa da bu sadece farklı bir ideolojik varlık olarak anlaşılma hakkı saklı tutulduğunda kabul edilebilirdir. Bu yanıyla bile öznel olanın kabul edilebilirliği yazar tarafından sorgulanmaktadır: “İktidarın şiddeti yüzünden yitirileni kurtarma isteğinin ahlaki ve psikolojik meşruiyeti, aynı derecede tartışmasız bir entelektüel meşruiyeti sağlamak için yeterli değildir.” (s. 37). Burada önemli bir ayrım yapan yazar “Hatırlama hakkı ile hatırlananın hakikatini doğrulama eş anlamlı değildir.” (s. 38) demektedir.

DEOLOJK GÖREV: DEOLOJNN AILMASI Sözlü tarihe ve toplumsal belleğe özel bir anlam yüklenen günümüzde, öznel anlatıların önemini vurguladığı ölçüde, bunların hakikatini sorgulayan yazar, “Bir olayı, bir olayörgüsü içine sokmak, anlaşılabilir-olan, dolayısıyla özgül-olan bir şeyi dile getirmek demektir” (s. 46) diyerek tarih yazımının “ütopyası”na uzanmakta ısrar etmektedir. Bu “ütopya” gerçek ütopya olan iktidar değişiminden bağımsız değildir. Öznelliğin kurtarılması tarih yazımının ütopyasına da hizmet edecektir. Öznelliğin kurtarılması ise öznelliği kuşatan “nesnel” ve verili ortamın dönüştürülmesi anlamına gelen gerçek ütopyaya (devrime) karşılık düşmektedir. Belleğin kontrol dışı olmadığı bir dünya için belleğin ideolojik olarak çarpıtılmasına yol açan sistemin aşılması gerekmektedir. Yazarın da dediği gibi “Bellek anlatıları da tarih kadar ideoloji yüklüdür” (s. 61). Tarih yazımının ideolojik bir aygıt olarak işleyemeyeceği bir dünya için tarihin değiştirilmesi gerekmektedir. Yazarın etrafında gezindiği yalın gerçek budur. Yazarın vurguladığı sorun ise gerçekte günümüzün sözlü tarih ve toplumsal bellek çalışmalarının güvenilirliğini sorgulama ve kişiselin de devletin tarihinde olduğu gibi ideolojiye çalım atamayan bir anlatısı olduğudur. Günümüzün tarih ve sosyoloji tartışmaları bağlamında sağlam sorular soran ve sorgulamalar yapan bu kitap akademinin darboğazını betimlemesiyle önem kazanmaktadır. (Geçmiş Zaman, Beatriz Sarlo, Metis Yayınları, Çev: Deniz Ekinci, Peral Bayaz Charum, 112 s.)


Aydınlık KİTAP

11

Afrika’nın dramı mı, insanlığın utancı mı? “Köle Gemisi”ni, Afrika’daki köle ticareti dehetini anlatan dier kitaplardan farkl klan özellik, kölelerin çaltrld büyük çiftliklerin -plantasyonlar- deil de Afrikal insanlarn köleletirilme sürecinin ve gemide yaanan dramlarn anlatlmas GÖKAY ALBUZ gokayalbuz@gmail.com Bir gün ortadan kalkacağı kesin olan “sömürü” insanoğlunun tarihinde çok uzun süredir var. Ancak 15.yüzyıl ile 19.yüzyıl arasındaki köle ticareti insanlığın hafızasında. Özellikle de Afrika insanında çok derin ve tedavisi zor izler bıraktı. Amerikalı ordinaryus tarihçi Marcus Rediker Afrikalı halkların yaşadığı bu dehşet yıllarını, “Köle Gemisi” adlı Alfa Yayınları’ndan çıkan Dilek Şendil’in dilimize kazandırdığı kitapta inceliyor. Uzmanlık alanı Atlantik Tarihi olan Marcus Rediker, “Köle Gemisi”nde farklı bir tarih anlatısıyla bu dehşet yıllarını inceliyor. “Köle Gemisi”ni, Afrika’daki köle ticareti dehşetini anlatan diğer kitaplardan farklı kılan birinci özellik, kölelerin çalıştırıldığı büyük çiftliklerin -plantasyonlardeğil de Afrikalı insanların köleleştirilme sürecinin ve gemide yaşanan dramların anlatılması. Kitabı farklı kılan diğer bir özellik ise olayların kronolojik bir şekilde sıralandığı ve tahlil ağırlıklı tipik bir tarih anlatısıyla karşılaşmıyoruz. Rediker, “Köle Gemisi”ni yazarken o dönemi bizzat yaşamış ve bu durumun bir şekilde tarafı olan kölelerin, kaptanların, denizcilerin bıraktıkları notları ve mahkeme kayıtlarını inceleyip çıkardıklarıyla bir tarih anlatısı oluşturmuş. Dolayısıyla olayı bizzat yaşamış kişilerin hikâyeleriyle bezenmiş bir tarih anlatısıyla, bu dehşet yıllarına, dehşeti çok derinden hissederek bakabiliyorsunuz. Ancak 12.4 milyon insanın -dile kolay- köle gemileriyle Atlantik köle ticaretinin parçası olduğu düşünülürse bilmediğimiz milyonlarca ayrı dramın olduğu da bir gerçek.

NSANLIIN UTANCI 12,4 milyon insanın dramını bilemeseniz de o dramları Rediker’in kitapta anlattığı hikâyelerle hissedebiliyorsunuz. Örneğin Afrika’nın iç kesimlerinde ailesiyle birlikte yaşayan Louis Asa-Asa adında 13 yaşında bir Afrikalı’nın bir gün bütün köyünün yakılıp yıkılıp bir daha göremeyeceği ailesinden koparılıp; hiç bilmediği, hiç görmediği hatta hayal bile etmediği bir dünyaya gittiği hikâyeyi ya da yine bir şekilde köleleştirilen bir Afrikalı kadının köle gemisinde sırf di-

ğer köleleştirilenlere ibret alsınlar da isyan etmesinler diye vücudunun yarısının denize sokulup köpekbalıklarına yedirilmesini okuduğunuzda diğer hikâyelerin nasıl olduğunu öğrenmek istemiyorsunuz. İşte bu dehşet ortamını daha birçok hikâye üzerinden anlatan Rediker, köleleştirilen insanların çoğunun sıradan halk olduğunu ve yüksek mevkilerde olup da köleleştirilenlerin çok az olduğunu belirtiyor. Bu durumun da Afrika’daki sıradan halk ile egemenler arasındaki çelişmeyi keskinleştirdiğini ve dolayısıyla egemenlerin kurumlarına olan inancının zayıfladığını ifade ediyor. Köleleştirme yöntemlerinde kullanılan haksız yere mahkum etme ve bu şekilde insanların gelen köle gemilerine verilmesinin de bunu pekiştirdiği Rediker’in altını çizdiği diğer bir gerçek.

ZULÜM GEÇ Köle gemilerinde de bir çok direniş patlak veriyor. Ancak bunlardan başarıya ulaşan pek fazla yok. Gemide köle olarak diğer ülkelere götürülen insanların isyan etmesini engellemek için büyük zincirlerle ve boyunlarına geçirilen halkalarla birbirlerine bağlanıyorlar. İsyan edenler ise ibret olsun diye çeşitli işkencelere tabi tutuluyorlar ya da gemilerin peşlerinden ayrılmayan köpekbalıklarına atılıyorlar. O dönemdeki köle ticaretini araştıran tarihçilerin “Ara Geçiş” diye isimlendirdikleri Afrikalı insanların köle gemileriyle diğer ülkelere taşındığı dönem, köleleştirilen insanlar açısından her türlü zorluğun,zulmün ve aşağılamanın olduğu bir dönem. Çok az ve sağlıksız yemeklerin verildiği, daracık yerlerde haftalarca belki de aylarca “yolculuk” yapılan bir dönemi ifade ediyor. Köleleştirilen insanların böylesi bir baskıya ve kötü muameleye karşın yine de hayatta kalmaları, yine de yaşayabilmeleri ise Marcus Rediker’in, Hugh Crow adında bir kaptanın seyir defterinden alıntıladığı satırlarda yatıyor: ‘‘Tayınları kafi gelmediği zamanlarda onları gördüm, son lokma eti lif lif ayırıp aralarında bölüşürlerdi.’’ ( Köle Gemisi, Marcus Redeiker, Alfa Yayınları, Çev: Dilek Şendil, 480 s.)


12

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

KAPAK

“STANDARTTAN SAPAN” BİR YAZAR; MELİDA TÜZÜNOĞLU İLE “ANNEM BİR ROBOT DOĞURDU” ÜZERİNE

“Sanatta muhafazakarlığa ve mumyalaşmaya karşıyım” Yaadmz karmaada bir kurgu oturtmaya çalmak Tanr’y oynamak demek. Sokaa çktmda kafama düecek bir tabela benim dilimi bozuyor. Her an bir bombann patlayacan düünmek de öyle. Bu dili, içinde yaatan koullar oluturdu DAMLA YAZICI damla.yazici@msn.com

Düz yolda gider gibi okunmayan kitaplar vardır ve iyi,samimi bir karmaşa tutturabilmişse eğer okuyanı, yeni bir şey keşfetmenin mutluluğunu duyar. Melida Tüzünoğlu’nun son kitabı “Annem Bir Robot Doğurdu” tam da böyle bir kitap olarak yerini aldı kitaplığımda. Değişik bir dil, karmaşık cümleler derken güzel bir melodinin içinde buluyor insan kendini. Jazz gibi, sıradan ve standart olmayan bir akış içinde ilerleyen kelimeler yeni şeyler aratıyor akla. Sürekli yeni şeyler düşüyor yolunuza, sürekli kıvrılıyor yol başka yollara. Kelimelerin uyum ve zıtlığını aklın kıvrımlarında güzelce eritmeyi başarmış yazar. Karmaşa heryerimizde, herşeyimizde. Karmaşa yaşadığımız şehrin adı, kullandığımız beynin adı. Karmaşa ölümün ve de doğumun adı. O halde Melida Tüzünoğlu bizi yansıtmış diyebiliriz kitabında. Edebiyatta alışılmışlıkları yıkmak biraz cesaret biraz deli işi. Toplum, şartlar, iktidarlar hep belli kalıplara sokmaya çalıştı bizi ve artık bu, edebiyat konusunda pek de işlemiyor gördüğüm kadarıyla. Biz de Aydınlık Kitap olarak “standarttan sapan” bir yazar; Melida Tüzünoğlu ile April Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Annem Bir Robot Doğurdu” üzerine ve yazmaya dair bir söyleşi gerçekleştirdik. “Ambulansla Dünya Turu” romanının ardından çoğunu lise yıllarında kaleme aldığınız “Annem Bir Robot Doğurdu” öykü kitabınızla okurlarla buluştunuz. Son dönemde öykü kitaplarında bir artış görülüyor. Neden roman değil de öyküyü tercih ettiniz ikinci kitap olarak? Aslında öykü kitabım dört senedir hazır şekilde bekliyordu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Kitaplık dergisinde yayınlanıyordu yazılarım uzun zamandır. Kitabımın içinde yer alan öykülerin bir çoğu

orada yayınlandı. Derginin editörlüğünü de yapan yazar Murat Yalçın hikayelerimden oluşan bir kitap dosyası hazırlamamı söylemişti. Böylece YKY’nin yayın kuruluna sunacaktı. Sundu. Ama kuruldan geçmedi. Bir sene daha bekletip, yine sundu. Yine geçmedi. Yazarlar bazen fazla alıngan oluyorlar, bu yüzden kitap dosyamı kenara kaldırdım. Çünkü üzülmüştüm. Neyse ki, öykü yazmama engel oluşturmadı bu durum. Yazıma inandım. Hatta o kadar çok inandım ki, içimde roman yazma isteği oluştu. Reddedilmenin verdiği zayıflığı, varoluşumu yeniden yapılandırmak için kullandım. Tam tersi sonuç aldım, çünkü güçlendim. Ve bu bana öyküden romana evrilen bir yol açtı. O yolda yürümekten çekinmedim ve ortaya “Ambulansla Dünya Turu”nu çıkardım. Sonra onun için uğraşmaya başladım. Yine YKY’ye yolladım. Murat Yalçın yine kurula sundu, yine oradan geçmedi. Bu kez bir sene daha beklemeyecektim, çünkü mücadeleyi öğrenmiştim. Başka yayınevleri araştırmaya başladım. Dosyamı yolladım. Hepsinden “hayır” yanıtını aldım. Sonunda edebiyatta yeniliğe inanan, sözün başka türlü söylenmesinden korkmayan, kitabın satışı konusunu kafasına çok takmayan bir yayıneviyle karşılaştım: April. “Ambulansla Dünya Turu”na April inanmasaydı, iki kitabım da yayınlanmayacaktı. Yani, ilk kitabımın ikinci olarak yayınlanması bu mücadelenin zamansal neticesi. Kitap, dili dolayısıyla pek çok alışılmışın dışında bir yol izliyor. Kelimelerin karmaşık anlamlar oluşturması ama bir ritimle ilerlemesi kitabı elimizden bırakmamamızın en önemli sebebi. Neden böyle bir tarz? Herkesin alışkanlıkları vardır ama herkesin alışkanlığı aynı değildir. Örneğin bazı insanların gün içinde hiç su içmediğini görüyo-

Melida Tüzünolu

dim. Hatta kendime rum. Bazı insanlarınsa ve topluma yabanher gün ağır makyajToplumsal cılaştım. Çünkü lı dolaştığını... n, ola amac durum, görünGündelik hayatıarn dürüst bir yaz tüsünün çok mızda bunlar “kalplara uygun bir ey ötesinde. Algibi alışılmışın yazdm sonunda!” tını eşeledikdışında birçok diyebileceini sanmyorum. çe neler çıkımasum örnekTurgut Uyar, Edip lerle karşılaşıyor. Konuşan yoruz. Biraz kişi, darbe zaCansever, Ahmet Hamdi manında yadaha ileri gideTanpnar kalbna saklanmış. Topyim örneklemede. m rak ura uyd lumsal cinsiyetini Geçenlerde, çok izr? yazdla değiştirmiş. Her şeye lenen bir televizyon rağmen şarkısını da söyprogramında Bülent Erlemeye devam etmiş. Üzerine soy’un programa telefonla bağlanıp, nasıl dondurma yediğini uzun kuş tüylü taşlı tuvaletler geçirmiş. uzun anlattığını gördüm. Bu olay as- Ama şu an, TV’de dondurma seanlında o kadar karmaşık kodlara sa- sı veriyor. Bir bağlamı yok, sanki her hiptir ve o kadar sıradışı bir olaydır şey sıfır noktasında. TV, sosyolog Piki, bu kadar sıradan bir şekilde erre Bourdieu’nün de bahsettiği vuku bulması neredeyse korkunçtur. gibi bir sansasyon aracıdır. Bu olay Travestilere ya da trans-gender de- özellikleri itibarıyle sansasyon oldiğimiz insanlara saygının çok az ol- malıdır, ama değildir. Sıradanlaşmış duğu bir ülkede yere göğe sığdırıla- ve normalleşmiştir. Benim içinse, hiç mayan bir tek-örneğin, bir saat bo- de normal ve alışılmış bir şey değil. yunca dondurmayı yalayarak mı ısı- Bu kişinin intikama benzeyen davrarak mı yediği, bunu en feminen se- ranışları ve tutumlarındaki aşırılık siyle anlatıp alttan alta döver gibi er- nedir, ne anlama gelir diye soruyokini ispat ettiği ve bunu programın rum. Sonra, bu toplum bunu izlesunucusunun uzun uzun sesini çı- mekten neden hoşlanıyor diye sokarmadan dinlediğini hayretle izle- ruyorum. Acaba bu sıradışı ve aynı

Beni etkileyen çok yazar, çok teorisyen, çok müzisyen, çok ressam oldu. Fakat bunlar içinde hayranlık duyduklarım hep çizgiyi aşanlar, birden fazla alanı bir araya getirebilenler ya da zamanının öncesinde iş yapanlardı


KAPAK zamanda gerçekdışı bir “gerçek” mi diye soruyorum. Ve bu sorular uzayıp gidiyor. Neticede gerçek denilen ya da alışılmış denilen şeyden bahsetmek çok zor. Çünkü bu düzenli bir tutarlılığı mecbur kılıyor. Ve bunu başarmak çok güç. Tutarsızlık bir norm halini alıveriyor hemen her yerde, sokakta, TV’de, internette... Bilim dahi geçici olarak başarabiliyor tutarlı olmayı. Bir mumyayı çözmeye çalışmak gibi bu. Mumyayı o kadar merak ediyoruz ki, onu çözmeye başlıyoruz. Ve onu çözdüğümüz an sapır sapır dökülüyor. Mumya yok oluyor. Sonuç olarak, sanatta ve tüm ifade biçimlerinde muhafazakarlığa, mumyalaşmaya ve sıradanlaşmaya karşıyım. Bu özgün tarzda “dil”in “anlam”ın önüne geçip okuru kaybetmenize neden olacağı gibi bir korku duydunuz mu? Hayır duymadım. Biz dil tarafından yapılanan canlılarız. Dilimiz neyse, biz de oyuz. Hatta insanları ölçen bir makine olsaydı, tek kriter dil olurdu diye düşünüyorum. Hayallerimiz de, rüyalarımız da, bakışımız da o. Ben Türkçe’yi çok seviyorum. Muhteşem bir dil bana göre. Başka diller bildiğim için karşılaştırabiliyorum. Türkçe, uçucu, üretken, yanıltıcı, kıvrak, açık, kavrayıcı. Ben bu durumun üzerine gidiyorum. Türkçenin beni özgürleştirdiğini fark ettiğimden beri bunu yapıyorum. Mesela “Felaket Bey ile Raket Efendi” adlı öykümden, eski dille yeniyi birleştirdiğim bir örnek vereyim. Öyküde, “Madalyalarım bugün sayenizde Alışveriş Kartı yerine geçiyor, kelimelerimse Vecize-i Garp!” diyorum. Siz vecize-i garp diye bir şey duydunuz mu? Ben daha önce duymamıştım ama yazdım ve bir anlam kazandı. Bu anlam o metnin içinde. Geçmişle ve şimdiyle alaka kurabilmesinde. Bunu yazan kişi bu toplumun, bu toplumun tarihinin ve kültürünün bir parçası. Ve tüm bunların parçası olarak yaptığı üretimle bunların tamamına referans veriyor. Okur burada kaybolmamalı. Biraz muhakeme etmeye çalışmalı. Ben bazen kitap ya da makale okurken bir cümleyi dört kez okuyorum. Şikayet ettiğimi hatırlamıyorum. Edebiyatta kalıpları kırmaktan yana mısınız, kendinizi Türk yazarlar arasında bir avangard olarak görüyor musunuz? Kendimi bir yere konumlandırmıyorum. Bir tahtım, koltuğum olsun istemiyorum. Sadece anlatmak ve yapmak istediklerim var. Onlara yoğunlaşmak istiyorum. Herhalde her yazar kendi içinde kalıpları kır-

Aydınlık KİTAP

Melida Tüzünolu’nun kendi çizimi...

dığını düşünüyordur. Toplumsal amacı olan, dürüst bir yazarın “kalıplara uygun bir şey yazdım sonunda!” diyebileceğini sanmıyorum. Turgut Uyar, Edip Cansever, Ahmet Hamdi Tanpınar kalıbına uydurarak mı yazdılar? Hayır. Kalıp yok kanımca. Sıradanlık var. Kalitesizlik ve fikirsizlik var. Kitabı da bir ürün olarak kabul edersek; kitabınızın adı oldukça kolay içinden çıkılabilecek, hemen çağrışım uyandıran bir metafor iken, içeriğinde kimi öykülerde o kadar da kolay olmayan bir dille karşılaşıyoruz. Deneyselleşme ve arayış gayreti uğruna bir bakıma ürününüzü alanlara, yani okuyucuya haksızlık ettiğinizi düşünüyor musunuz? Okurun bana haksızlık ettiğini düşünüyorum! Şaka bir yana, hak ve haksızlık meselesi olarak değerlendirmeyelim. İçinden çıkılamayan siyasi bir gündemimiz var. İçinden çıkılamayan bir dünya sistemi oluşmuş durumda. Bataklıkta mıyız, cennette miyiz karar veremiyoruz. Sürekli koşullar değişiyor, kafalar allak bullak oluyor. Böyle koşullarda toz pembe, tekdüze metinler yazamam. Olan bitenin benim kafamdaki kar-

şılığı böyle bir dil. Ben aslında sadece bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu karmaşada bir kurgu oturtmaya çalışmak Tanrı’yı oynamak demek. Sokağa çıktığımda kafama düşecek bir tabela benim dilimi bozuyor. Her an bir bombanın patlayacağını düşünmek de öyle. Bu dili, içinde yaşatan koşullar oluşturdu. Pek çok sanatçının güncel bir eser vermeden önce geleneksel yöntemleri neredeyse ezberlediğini biliyoruz. Basit bir örnekse Picasso... Peki Melida Tüzünoğlu konvansiyonel yolları çoktan aştığını ve edebiyatın o tarafında da oldukça iyi bir eser verebileceğini nasıl kanıtlayacak? Çünkü henüz böyle bir eseri yok. Hal böyle olunca geleneksel olana karşıtlığı eleştirmenlerin gözünde çok havada kalıyor... Havada olmak benim uçmam için gerekli. Bundan zevk almam gerek ki, zamanı geldiğinde karaya konabileyim. Sırada yeni kitaplar okuyucularınızı bekliyor diyebilir miyiz? Tabii. Yeni kitabımın nasıl olacağını düşünmekle geçiyor zaman. Seyahat ediyorum şu sıra, çünkü yer değiştirmek göreceli olarak gözlerimin daha iyi görmesine, ku-

21 EYLÜL 2012 CUMA

13

laklarımın daha iyi duymasına vesile oluyor. Yazarlık altyapınızın oluşması sürecinde sizi en çok etkileyen yazarlar kimler olmuştur ve neden? Etkileyen çok yazar, çok teorisyen, çok müzisyen, çok ressam oldu. Fakat bunlar içinde hayranlık duyduklarım hep çizgiyi aşanlar, birden fazla alanı bir araya getirebilenler ya da zamanının öncesinde iş yapanlardı. Örnekse, Adorno bir sosyal bilimcidir. Ama dili o kadar şiirseldir ki, o disiplinize edilmiş artistik stili, hem entelekti hem de duyuları harekete geçirir. Nazi Almanyasının insanları hangi yöntemlerle sindirdiğine ve uyuttuğuna dair yöntemlerden bahsederken ve kızarken bile, zarafetini konuşturur. Hieronymus Bosch’un 16. yüzyılın hemen başlarında yaptığı sürreal resimler insanı titretir. Philip Glass’ın ve Debussy’nin müziği, Freud’un ve Foucault’nun psikoloji analizleri de beni etkiliyor, Virginia Woolf’la Fatma Aliye arasında bağ kurmak da. Ülkemizden çok örnek var beslendiğim. Tanzimat edebiyatı da, konvansiyonel edebiyat da, yeni edebiyat ürünleri de bana çok şey katıyor. Ahmet Mithat Efendi’den de, Sabahattin Ali’den de, Füruzan ve Yusuf Atılgan’dan da öğreniyorum. Leyla Erbil’i ve Orçun Türkay’ı da eklemeliyim, son dönem okuyup etkilendiklerim listesine. Melida Tüzünoğlu'nun hayatla derdi nedir? Hayatla derdim, içinde ölümün olması. Kitapta öyküler arasındaki resimler sizin kendi çiziminiz. Buradan hareketle Melida Tüzünoğlu yazarlık dışında nelerle ilgilenir? Öykülerimdeki imgeleri çiziyorum. Bir terziden özel ders alıyorum ve dikiş yapıyorum. Okuyorum ve seyahat ediyorum. Müzikteki trendler konusunda araştırma yapıyorum. Tabii, tüm bunlar birer kural değil, şimdilik böyle...

KTAPTAN Simsiyah bu zeytinli çekik gözlerim filme çekilsin istiyorum ki iyice çekikleşsin. Göz göz olmuş çiğ balıkları, yağlı pulları ve gri yüzgeçlerimi sopalarla yemek istiyorum. Gözlerine sokmak istiyorum gözlerimi. Burnumu sokmak istiyorum burunlarına. Kollarım kopsun mesela. Hezeyanlarım kovuşsun. Parmaklarıma oyunculuk dersleri, sopaları kullanma sevgisi öğretmeliyim. Örtmenim. ... Ilık sular dökeyim üstüme. Yoğrulayım. İki şiş elin kiri olayım, kirpiklerime asılsın kirli pelerinleri. Pelerinlerimi makineye atayım. Ilık suda bekleteyim. Merdaneden Çin işkencesi öğreneyim. Örtmenim. Kağıt gibi açılayım, bembeyaz. Bir yumurta gibi. Pelerinde yumurta lekesi. Kağıtlarda mürekkep.


14

Aydınlık KİTAP

Modern tarih tasarımından kopuş Vattimo, içinde bulunduumuz yüzylda geldiimiz noktay ve yaadmz toplumu yorumlama çabasnda ilk olarak modernliin sonuna geldiimizi ileri sürerek giriyor söze IRAZ MAYA İki büyük Alman filozofu, Nietzshe ve Heidegger’in düşüncelerini izleyerek yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplarla yakın dönem felsefecileri arasında özgün bir yer edinen, buna rağmen ülkemizde ancak sınırlı çevrelerce tanınan Gianni Vattimo, 1936 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğar. Çocukluğu ve ilk gençliği savaş yıllarının faşist ortamında geçer. İtalyan kültürünün özgür düşünce ortamından yoksun yıllarından sonra yeni ve kozmopolit bir kültür yaratma amacıyla ortak çalışmaların sürdüğü bir ortamda, onun şansı Pareyson gibi bir filozofun önce öğrencisi, sonra asistanı olmasında yatar. Ardından Heidelberg Üniversite’sinde Heidegger’in öğrencileri olan Hans-Georg Gadamer ve Karl Löwith’le birlikte felsefe çalışmalarını sürdürür. Henüz otuzlu yaşlarındayken yaptığı çalışmalar uluslararası alanda tanınmasının yolunu açar. Bilimsel çalışmalarının yanı sıra döneminin toplumsal pratiklerine de katılan Vattimo, Radikal Parti’nin güncel politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynamış, seksenli yıllar boyunca İtalya’da üstünde durmaya değer bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Çağdaş felsefede yaşanan bunalımın, bir bunalım felsefesi ürettiğini açıklamaya ve düşüncenin geldiği tıkanıklık durumundan kurtulmaya yönelik düşüncelerini açıkladığı “Modernliğin Sonu: Postmodern Kültürde Yoksayıcılık ve Yorum Bilgisi” adlı çalışmasından sonra kaleme aldığı “Şeffaf Toplum” adlı kitabı geçtiğimiz günlerde dilimize kazandırıldı. Vattimo, içinde bulunduğumuz yüzyılda geldiğimiz noktayı ve yaşadığımız toplumu yorumlama çabasında ilk olarak modernliğin sonuna geldiğimizi ileri sürerek giriyor söze. Ona göre modernlik, artık tarihi tek doğrultulu olarak kavramak olanaklı görünmediğinde sona erer. Tek doğrultulu tarihten kast edilen, tarihin egemen gruplar ve toplumsal sınıflarca inşa edilen bir geçmiş temsili olmasıdır. Geçmişten aktarılanlar gerçekleşen şeyler değil, yalnızca uygun görülenlerdir. Tarih, zamanında iktidarı ele geçiren soyluların, egemenlerin ya da orta sınıfın önemsediği olayları anlatmakta, yoksullara ve yaşamın alt/aşağı kabul edilen boyutlarına yer vermemektedir. Avrupalılar buna ilaveten tarihi belli bir merkezden ele almakta, örneğin Batı dışındaki hiçbir unsuru önemsememektedir. Oysa tek bir tarih yoktur, yalnızca geçmişin farklı bakış açılarından yansıtılan imgeleri söz konusudur.

Tarihteki bu bunalım, ilerleme düşüncesinde ikinci bir bunalımın doğmasına sebep olur. İnsanlığın yaşadığı olaylar tekdoğrultulu, kesintisiz bir bütün oluşturmuyorsa, bu olaylar bir amaca doğru ilerleme, ussal bir gelişme, eğitim ve özgürleşim amacının gerçekleştirilmesi olarak kavranamazlar. Dahası, modernliğin olayların gidişatına yön verdiğini kabul ettiği bu amacın kendisi de belirli bir insan ülküsüne göre oluşturulmuştur. Örneğin, aydınlanmacı düşünürlerin hemen hepsi tarihin anlamını uygarlığın gerçekleştirilmesinde, yani Batı Avrupalı insan tasarımının ete kemiğe büründürülmesinde bulmuşlardır. Oysa gerçek bunun tam tersi olmuş, “üstün” Avrupalılarca, gelişmiş uygarlık adına sömürgeleştirilen “ilkel” halklar ayaklanmıştır. Böylece Avrupalı insanlık ülküsünün diğer ülkülerden bir üstünlüğü olmadığı anlaşılmıştır. Tarih düşüncesinin çözülmesinde ve modernliğin sona ermesinde sömürgeciliğin ve yayılmacılığın sonlanışıyla birlikte belirleyici olan bir diğer etken de iletişim toplumunun gelişmesidir. Buna göre: a) Kitle iletişim araçları, postmodern bir toplumun doğmasında belirleyici bir rol oynamaktadır. b) Kitle iletişim araçları, bu postmodern toplumu daha “şeffaf” değil, daha karmaşık, hatta kaotik hale getirmektedir. Özgürleşim umutlarımız kesinlikle bu görece kaosta yatmaktadır. Adorno ya da Horkhaimer’in öne sürdüğünün aksine, kitle iletişim araçları toplumun türdeşleşmesine yol açmamış, sermayenin egemenliğine karşın, her şeyin iletişim nesnesi olmasının bir sonucu olarak giderek daha çok altkültürün kendi söz hakkına sahip olmasının önünü açmıştır. Giriş bölümünde yer alan bu kısa tanımlamalardan sonra Vattimo, şeffaf toplum düşüncesini, “insanbilimleri ve iletişim toplumu; yeniden keşfedilen söylem; sanat ve salınım; ütopyadan aykırıütopyaya; ütopya, karşıütopya, ironi; büyü bozumu ve çözülme; iletişim etiği mi, yoksa yorum etiği mi?” başlıklı bölümlerde açıklamaya çalışıyor. Modernliğin ve onun tarih tasarımının sona ermesinin özgürleşim bağlamındaki önemini anlamamız için bize açılımlar sağlayan Heidegger ve Nietzsche’den sonra, bu konuda sağlanan ilerlemeleri görmek ve Gianni Vattimo’yu daha yakından tanımak için iyi bir fırsat “Şeffaf Toplum”. (Şeffaf Toplum, Ümit Hüsrev Yolsal, Say Yay., 144 s.)


Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

SEYYT NEZR

21 EYLÜL 2012 CUMA

15

Ortadoğu halkları ülkelerinin ve kendilerinin öznesi olabilecek mi? Dou-Bat çatmas kavram, karmza emperyalist bir cilayla medeniyetler çatmas olarak çkarldnda, Bat sözlüünde bunun, “önce kendine cihat aç, sonra cihat terörizmiyle sava” anlamna geldii uyarlar bugün hakl çkt, ama cehaletin bendinden boanm azgnln kim tutabilir SEYYİT NEZİR seyyitnezir@yahoo.com Tarihin birçok döneminde yüklendiği devasa katalizör rolü Ortadoğu’ya bugün de dayatılıyor. Dünya satranç tahtasındaki uzun çaprazı ele geçirme tasarımı olarak Berlin-Bağdat demiryolu ağını örmelerinden beri emperyalistler Ortadoğu’yu Doğu ve Batı’nın çatışma merkezi olarak görüyorlar. İşin ilginci, Doğu’yu ele geçirme sürecinde kendi aralarındaki rekabet ve savaşın muharebe alanı da yine Ortadoğu. Batı, hem kendi halklarını, hem de dünyayı çatışma ve saldırıya razı etmek üzere dinsel çatışmayı bin yıllık hazır bir imkân olarak kullanıyor; ama bunu dünyaya, Batı uygarlığını tehdit eden Öteki’nin demokrasi kültürü kazanması mecburiyetinden yaptığını duyuruyor. Bir yandan bu çatışmayı körüklüyor, bir yandan da dönüp sızlanıyor: “İşte görüyorsunuz! Bıraksak vahşet ve ölüm kol gezecek...” Oysa vahşeti yaratıp azdıran, bütün bir Ortadoğu’yu mahşerin dört atlısının ayakları altına seren de emperyalizmin ta kendisi! Devletlerin Birleşmiş Milletlerce belirlenen yasal çerçevede şiddet kullanma yetkisini, “Batı ve gerisi” (the West and the rest) söz konusu olduğunda rafa kaldırarak Doğu’ya korsanca uygulamaları reva gören ABD, Öteki’ye demokrasi adı altında her türlü kötülüğü taşıyıp aşılamayı da meşru sayıyor. Kemal Tahir’in emperyalizme karşı mücadelenin kesintisiz ve hep ivedi oluşunu vurgulamak üzere kullandığı Doğu-Batı çatışması kavramı, karşımıza emperyalist bir cilayla medeniyetler çatışması olarak çıkarıldığında, Batı sözlüğünde bunun, “önce kendine cihat aç, sonra cihat terörizmiyle savaş” anlamına geldiği uyarıları bugün haklı çıktı, ama cehaletin bendinden boşanmış azgınlığını kim tutabilir?! Silah tekelleri ellerini ovuşturuyor: Bütün Ortadoğu coğrafyasında terörle iç içe geçmiş bir savaş yürürlükte.

DOU VE EVRENSELLK Oryantalizm, Çin Devrimi’nden sonra, devrim yeteneğinden yoksun halklar tanımını Ortadoğu’yla sınırlamaya yöneldi. Max Weber toplumsal evrim dinamiğini zihniyet kalıbına dökerek bunu Ortadoğu’da bir yandan İslâm’ın akıldışı özüne dayandırırken, bir yandan da toplumsal yapının ekonomik yaşamla bütünleşik örgüsünü içsel bağlarla kısıtlı bularak yeni yönelimlerin

ve medeniyetler çatışmasının önünü çoktan açmıştı. Samir Amin’in artıdeğere yönetici sınıflarca el konuşunun tarih boyunca haraç biçiminde gerçekleştiği ve bu tek evrensel biçim olan Haraççı Üretim Tarzı’ndan (HÜT) çıkışın Batı’da erken başlamasının eşitsiz gelişme yasasına bağlanabileceği savı ise (Avrupamerkezcilik [1988], Çiviyazıları Y., 2006) içsel ve dışsal nedenleri yeterince vurgulamaktan yoksundur. Kaldı ki, Japon tarihçisi İon Banu’nun önerisiyle (1966) HÜT konusu, azgelişmiş ülkeleri tanımlamak üzere Jean Chesneaux tarafından da (1968) ATÜT yerine kullanılmıştı (Asya Tipi Üretim Tarzı, Ant Y., 1970, s. 23-68 ve s. 313-344). Bu, vaktiyle savunulan, Feodal Üretim Tarzı (FÜT) ya da Köleci Toplum’a ATÜT’ten çıkışın evrenselliği savlarını haliyle akla getiriyor... 70’lerde Bryan S. Turner’ın da vergi/rant ve kapitalizm öncesi eşitsiz gelişme tartışmasına girdiğini (Marx ve Oryantalizm [1978], Kaynak Y., 1984) görüyoruz. Turner’ın asıl vurgusu ise, tartışmanın sömürgecilik üstünde yoğunlaşarak Marksistlerin Ortadoğu’da oryantalizme son vuruşu indirmesinde toplanır. Sömürge sonrası üretim tarzının ortaya çıkardığı sınıf çatışmasına dikkat çeker.

HALKLARIN ÇIKI YOLU DEVRM Turner’a göre, sömürgelerin dünya ekonomisine katılmasını kendi genişlemesine bağımlı kılan Kapitalist Üretim Tarzı (KÜT), endüstriyel gelişmeyi “geriye dönük” biçimde işletir. Sömürge Üretim Tarzı’nın (SÜT) “varoluş koşulları”na, devlet üzerinde toprak sahipleri, komprador burjuvazi ve –bir türlü ulusal nitelik kazanıp da bunu korumayı beceremeyen– yerli sermaye ittifakının egemenliğiyle süreklilik kazandırır (s. 119-121). Karşısında ise, zayıf bir işçi sınıfı ve emeğe dayalı kent nüfusu ile geniş köylü kitlelerinin yanında konumlanan asker sivil bürokrasi yer alır. Ne ki Turner, oryantalizmi sona erdirmek üzere Marksist kuramcıları iş başına çağıradursun

(s. 135), mesele, Samir Amin’in çalışmaları ve Edward Said’in “Şarkiyatçılık” kitabı sonrasında (1978; Metis Y., 1999) büsbütün çatallanıp emperyalizm tartışmasının merkezine yerleşecektir. Kaynağı Marx’ta bile olsa oryantalist yaklaşımların reddi yönünde Turner’ın getirdiği ısrarlı tutum, her türlü Avrupamerkezci eğilimle savaş tutumunu katılaştırır. Bugün mesele, yüz yıl öncesine göre daha yakıcı biçimde kendini dayatıyor: Ortadoğu halkları ülkelerinin ve kendilerinin öznesi olabilecek mi? Başka deyişle, devrim için gerekli nesnel ve öznel koşulları kendinde cisimleştiren bir önderliği örgütleme becerisini enternasyonal dayanışma düzeyinde yaratabilecek mi? Bu arada dünya, nicedir, küresel çapta bir başka tartışmanın, evrensel ölüm kalım savaşımının yaygınlaştığı bir sürece girmiş bulunuyor. Dünyanın geldiği noktada ilerleme her şeyi çözmeye yetiyor mu? Ekonomik anlamda olduğu kadar politik anlamda da dünyanın proletaryası olmayı yükümlenmiş bulunan Çin, kölelikten kurtuluşun öncülüğünü başararak dünyayı yok oluşun eşiğinden de döndürebilecek mi? Dünyayı sırtında taşıyan Atlas, dünyaya kurtuluş savaşlarının ateşini dağıtan ve Kavimler Kapısı’nda emperyalizmin kayasına bağlı Promete’yi bağlarından kurtaracak köklü sarsıntıya el verebilecek mi? Burada, daha sonra yeniden dönmek üzere, meseleyi Doğu - Batı ekseninden çıkarıp yeni bir bağlama, M. Celal Şengör ve Bozkurt Güvenç’in başlattığı yerden Rousseau’ya, ilerlemenin günümüzde yarattığı kaygılar düzlemine taşımakta yarar var. ARAKABLO’YA GELEN KİTAPLAR / MASA ÜSTÜNDEKİLER: Umut İlkesi 2, Ernst Bloch, çev.: Tanıl Bora, fels.-polt., İletişim Y., haziran 2012; Sencer Divitçioğlu Anlatıyor, haz.: İ. Ekinci - H. Güldağ, söyleşi, YKY., mayıs 2012; Yeter ki Kararmasın, Onat Kutlar, mektup, YKY., nisan 2012; Anıların Akşamı Yok, Aydın Öztürk, şiir, Berfin Y., nisan 2012; Yalnızlığın Kuşluk Vakti, Ahmet Zeki Muslu, şiir, Afrodisyas S. Y., nisan 2012; Akıl Tamircisi, Veysel Boğatepe, mizah, Koru Y., nisan 2012; Osmanlı İmp. Tarihi, Suraiya Faroqhi, araştırma, Tarih Vakfı Yurt Y., mart 2012; Son Gözyaşı, Selami

Şimşek, şiir, Etki / Dize Y., mart 2012; Kartal Gözüyle Milliyetçilik, Cazim Gürbüz, araştırma, Berfin Y., mart 2012; Göğü Azalan Kuşlar, Fatma Aras, şiir, Etki / Dize Y., mart 2012; Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar, roman, Dergâh Y., mart 2012; Fotoğraf Aralığından, Yunus Yaşar, anı, Gelişim S. Y., şubat 2012; İkinci, Güven Turan, toplu şiirler, YKY., şubat 2012; İnsan ve Uygarlık, Cafer Tiryaki, araştırma, Berfin Y., şubat 2012; Bir Gökyüzü Sohbetinden, Tahsin Şimşek, şiir, Afrodisyas S. Y., şubat 2012; Küreselleşme ve Ulusal Devletler, Orhan Özkaya, araştırma, Berfin Y., şubat 2012; Kırık Aşk Öyküleri, Orhan Tez, öykü, Etki Y., şubat 2012; Kürecik’te Güneş Geç Doğar, Hasan Çerçioğlu, roman, Berfin Y., ocak 2012; Uçurtmalar, Nazmi Bayrı, öykü, Kanguru Y., ocak 2012; Sanat Manifestoları, der.: Ali Artun, derleme, İletişim Y., 2011; En Güzel Gün İçin, Evin Okçuoğlu, şiir, Koru Y., kasım 2011; Ekmekarası Umut, İdris Atmaca, şiir, Dönence Y., ekim 2011; Kartal Gözüyle Milliyetçilik, Cazim Gürbüz, araştırma, Berfin Y., mart 2012; Arap İsyanları, haz.: Mukaddes Erdoğdu Çelik, makale, Akademi Y., 2011; Şiir Kanadında Mektuplar, A. Behramoğlu - M. Demirtaş, mektup, Evrensel B. Y., haziran 2011; AKP’leşen Türkiye Türkiyeleşen AKP, Adnan Bingöl, araştırma, Kendi Y., mayıs 2011; Geceyi Kanatan Karanfil, Zeki Karaaslan, şiir, İlya Y., mayıs 2011; Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, Suraiya Faroqhi, araştırma, Tarih Vakfı Yurt Y., mayıs 2011; Düş İskelesi, Mine Ömer, şiir, İlya Y., nisan 2011; Sonsuz Karanlık, Fikret Sezgin, şiir, İlya Y., mart 2011; Zehirli Zaman, Mustafa Işık, şiirler, Broy Y., mart 2011; Tarih, Kültür ve Kahramanlar, Atsız, makaleler, Ötüken Y., şubat 2011; Aşk’ı Yeniden Okumak, B.Keçik - N. Y. Gürsoy, inceleme, Emre Y., ocak 2011; Sağlıklı Yaşamın İksiri: Gümüş Suyu, Kemal Tuna, alternatif tıp elkitabı, De Y., ocak 2011; Akla Kara: Türkler Nasıl Ölür, Emil Galip Sandalcı, haz.: Recep S. Tatar, köşe yazıları, Su Y., ocak 2011; Amerika! Amerika!, Adnan Bingöl, araştırma, Kendi Y., 2010; Aşk Lirikleri, Emine Erbaş, şiir, Artshop Y., ekim 2010; Bizans, Selçuklu ve Haçlılar Dönemi / Bithynia, F. Yavuz Ulugün, araştırma, KYÖD Y., mayıs 2012;Aşk Kapısı, Mehmet Sadık Kırımlı, şiir, Mühür Y., nisan 2010; Bir Demet Karanfil İzi, Özer Turan, şiir, BenceKitap Y., nisan 2010; Kalaylı Pusu, Mustafa Akyürek, şiir, Phonix Y., mart 2010; Bilim Bizi Öldürmeyecek, Orhan Tez, deneme, Etki Y., ocak 2010; Osmanlı, Ümit Hassan, araştırma, İletişim Y., 2009; HepYaşarmış Çocuklar, İdrisYiğit, öykü, İnsancıl Y., ekim 2009; Alevilik ve İslâm Fanatizmi, Yusuf Ziya Bahadınlı, araştırma, İnsancıl Y., şubat 2012; Oyunculuk Elkitabı / Stanislavski Sistemi, Sonia Moore, şiir, bgst Y., haziran 2009; Kadın Sosyal Sınıfımız, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, araştırma, Sosyal İnsan Y., mart 2009.


16

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

ÖLÜMÜNÜN 37. YIL DÖNÜMÜNDE SAYGIYLA ANIYORUZ...

Bedri Rahmi Eyüboğlu: Dol Kara Bakır Dol Bedri Rahmi kendi dönemi içindeki iir geleneklerinin etki alan dnda kendi iirini kurabilmi ender airlerimizdendir. Özgün kavramn bütünüyle karlamaktadr ve bu anlamda en mükemmel örnektir. Onu etkileyen bir iir atmosferinden çok Anadolu’nun kültürel ve doal motiflerinden, folkloründen, insan malzemesinden yararlanarak kendine has bir iir kurmutur CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com “Herifçioğlu Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal’ı Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası Cebinde dört dilberin telefon numarası Bir elinde telefon, bir elinde kesesi Uyy!... yesun oni ninesi Yesun oni ninesi.” “Sakal Makal yahut Aferin Oğlum Ahmet Bu Yolda Devam Et” şiirinde Avrupa’ya öğretim için gönderilmiş ama memleket gerçekliğine ve kendi değerlerine yabancılaşmış öğrencileri eleştirir Bedri Rahmi Eyuboğlu. Bu eleştirinin özü aynı zamanda Avrupa hayranı aydın tipine de yöneliktir ve bu tip aydınları da kapsar. Bedri Rahmi’nin şiir sanatının sınırları içindeki yalın, gerçekçi ve mizahi eleştirisi bunların yanında, kendisinin memleket sevgisinin de bir göstergesidir. Bedri Rahmi memleket dediğinde ise Anadolu’yu anlamak gerekir. O her haliyle Anadolu tutkunu bir şairdir. Dişinden tırnağına dek Anadolu sevgisiyle donanmıştır. Onun Anadolu’ya yaklaşımı Memleketçi şairler grubunun pastoral odaklı ve abartılı Anadolu övgüsüyle benzerlik göstermez. Bedri Rahmi şiirinde Anadolu çiçeklerinden ırmaklarına, giysilerinden meyvalarına, toprağından insan sıcaklığına, sevdalarından küfürlerine, türkü ve deyişlerine dek bütün unsurları ve değerleriyle yer alır. “Kirazın derisinin altında kiraz Narın içinde nar Benim yüreğimde boyluboyunca Memleketim var Canıma ciğerime dek işlemiş Canıma ciğerime Sapına kadar Elma dalından uzağa düşmez Ne yana gitsem nafile

Memleketin hali gözümden gitmez Binbir yerimden bağlanmışım Bundan ötesine aklım ermez.” Anlatımındaki samimilik ve ideolojik yararcılıktan uzak tutumu onun Anadolu’ya yaklaşımında diğer şairlerden farklı bir yer edinmesini sağlamıştır. Bedri Rahmi şiirinde ideolojinin izlerini ancak bir tül perde inceliğinde bulabiliriz. Bunun anlamı şudur: O tabii ki sol bir duruş içindedir. Ama bu duruşu Marksist öğretiye inanmışlığın ürünü değil de sol değer ve şahsiyetlerden etkilenme sonucu edinilmiş izlenimi vermektedir. “Zindanı Taştan Oyarlar”, “Bir Tane Daha” ve “Marifet” şiirlerinde hayata soldan doğru bakışının hayli yoğunluk kazandığı görülür. Ama genel anlamda o hümanist bir tutum içinde, her kelimesinden yaşama sevinci taşan, özelde ise Anadolu'ya ve Anadolu insanına tutkun bir şairdir. Yerel değerleri gerçekçi ve samimi bir benimseyiş ve eda ile şiirine taşımış olması da onun ayırıcı özelliklerinden biridir. “Üç Dil Bileceksin” ve “Lorca’ya” gibi şiirlerinde evrensel açılımlar yapsa da Bedri Rahmi bütünlüklü olarak Türkiye’nin, Anadolu’nun yani bizim şairimizdir. Şi-irinde yer alan “can eriği, Denizli horozu, desenli yazmalar, nakışlı kilimler, lor peyniri, nakış işleyen, kilim dokuyan kızlar, Âşık Veysel, tiftik, Şile bezi, tezek” gibi birçok yerel motif buna tanıklık eder. Bedri Rahmi’nin Anadolu’ya yaklaşımı yıllarca bebek bekleyen ve

sonunda bu arzusuna kavuşan bir ailenin tutumuna benzer. Bu tutum özlemle dağlanmış yılların biriktirdiği sevgiyle birlikte kavuşmanın coşkusunu da içerir. Bedri Rahmi resim sanatında yoğunlaşmış, yaşadığı dönemde ressamlığıyla ön plana çıkmıştır. Fakat o edebiyatı da ihmal etmemiştir. Gezi, deneme ve özellikle şiir alanında verdiği eserler onun ressamlığı kadar edebiyatçılığının da güçlü olduğun kanıtıdır. Bedri Rahmi yazdığı şiirleri ilk kez “Yaradana Mektuplar” adıyla 1941 yılında yayımlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda yayımlanmış bu eserinde özellikle varlık - yokluk ikilemi, Tanrı sorgulaması ve gündelik tatlar, keyifler üzerinde durduğunu görüyoruz. Aynı yıllarda şiir yayımlayan 1940 Kuşağı şairlerinin antifaşizm, savaş karşıtlığı, köylü ve işçi sömürüsü gibi yoğunluklu olarak işledikleri temalar onun şiirlerinde yer almıyor. Bedri Rahmi’nin Anadolu’ya yaklaşımının Memleketçi şairler grubuyla benzeşmediğini daha önce söylemiştim. Bu benzeşmezliklere şunu da eklemek isterim: Bedri Rahmi’nin 1952’de yayımlanan “Tuz”daki şiirleri de o yıllarda şekillenmiş olan İkinci Yeni şiirlerinden bütünüyle farklıdır. “Tuz”un ilk şiirinden ise şairimizin sanat görüşünü bütün açıklığıyla öğreniyoruz: “Ben arıya arı demem Arının balı olmalı Ben güzele güzel demem Güzel faydalı olmalı Güzel dediğin işe yaramalı Kadın mı? Hamur yoğurmalı Çocuk doğurmalı Ağaç mı? Meyve vermeli Çiçek mi? Kokmalı” Bütün bunlardan sonra belirt-

Bedri Rahmi Eyübolu

mem gerekir ki; Bedri Rahmi kendi dönemi içindeki şiir geleneklerinin etki alanı dışında kendi şiirini kurabilmiş ender şairlerimizdendir. Özgün kavramını bütünüyle karşılamaktadır ve bu anlamda en mükemmel örnektir. Onu etkileyen bir şiir atmosferinden çok Anadolu’nun atmosferidir. Anadolu’nun kültürel ve doğal motiflerinden, folkloründen, insan malzemesinden yararlanarak kendine has bir şiir kurmuştur. Yalın, açık ve dobra anlatımını yerel algıda yer etmiş nüktelerle süslemesi, samimi söyleminin yarattığı duygu sarmalı içindeki okuyucuya gülümseme ve soluklanma imkânı vermektedir. Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun altısı şiir, üçü gezi, ikisi deneme ve biri de monografi olmak üzere on iki kitabı bulunmaktadır. 1913 GiresunGörele doğumlu olan şair 21 Eylül 1975’te İstanbul’da vefat etmiştir. Ölümünün otuz yedinci yılında onu anımsamanın ve anmanın en güzel biçimi bütün şiirlerinin toplandığı “Dol Kara Bakır Dolu”okumak değil midir?

Bedri Rahmi şiirinde ideolojinin izlerini ancak bir tül perde inceliğinde bulabiliriz. Bunun anlamı şudur: O tabii ki sol bir duruş içindedir. Ama bu duruşu Marksist öğretiye inanmışlığın ürünü değil de sol değer ve şahsiyetlerden etkilenme sonucu edinilmiş izlenimi vermektedir


Aydınlık KİTAP

21 EYLÜL 2012 CUMA

17

DOĞU PERİNÇEK’TEN “TÜRKİYE’NİN ANAYASA BİRİKİMİ”

Klasik bir kamu hukuku çalışmasından öte

Anayasalar ideolojisiz olmaz. Anayasa Hukuku en ideolojik hukuk alandr. Anayasa hiçbir ideolojinin mührünü tamamal düüncesi sinsi bir ideolojidir. Türkiye son dönemde bu sinsi ideolojiden beslenen milli devleti ve orduyu tasfiye etmek isteyen iddetli bir taaruz altndadr. Perinçek çalmasnn önemli bir ksmn Türkiye’nin devrimci anayasa birikiminin tarihi urak noktalarna ayrm DOÇ. DR. RIDVAN AKIN (GALATASARAY ÜNİV. HUKUK FAKÜLTESİ ÖĞR.GÖR.) İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Anayasa tartışmalarına bir kitap yayınlayarak Silivri’den katıldı: Kitap “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” başlığını taşımakta. Yayının TBMM Başkanlığı’na sunulması dikkat çekici. Perinçek’in son kitabı klasik bir kamu hukuku çalışması değil; Türk Devriminin tarih perspektifi içinde genel bir değerlendirmesi de yapılmış. Kitabı temel olarak iki ayrımda ele almak mümkün. Ayrımlardan ilki Türkiye’nin anayasacılık alanındaki tarihi birikiminin irdelenmesine, ikincisi ise yazarın alternatif anayasa önerisine ayrılmış. Perinçek çalışması boyunca birçok görüş öne sürmüş; bunların dikkat çeken başlıcalarını şöyle özetlemek mümkün:

ANAYASACILIK ALANINDA TARH BRKM 1876 Kanunu Esasisi’nden başlayarak 1909, 1921, 1924 ve 1961 Türkiye’nin demokratik devrim sürecinin aşamalarıdır. 1945’ten sonra bağlanılan Atlantik sisteminin dayattığı bir karşıdevrim sürecidir. Bu süreç 1980’den sonra başlayan dünya kapitalizmi ile bütünleşme programı dönüşerek Gladyo-Mafya-Tarikat üçgeni içinde iyice pekiştirilmiştir. Anayasalar ideolojisiz olmaz. Anayasa Hukuku en ideolojik hukuk alanıdır. Anayasa hiçbir ideolojinin mührünü taşımamalı düşüncesi sinsi bir ideolojidir. Türkiye son dönemde bu sinsi ideolojiden beslenen milli devleti ve orduyu tasfiye etmek isteyen şiddetli bir taaruz altındadır.

TANZMATTAN YAKIN DÖNEME ANAYASALAR Perinçek çalışmasının önemli bir kısmını Türkiye’nin devrimci anayasa birikiminin tarihi uğrak noktalarına ayırmış; bu konuya yaklaşımı ise şöyle: Yakın dönemlere kadar Türkiye’nin siyasal gelişmeleri dört süreç iki direnç olarak gruplanabilir. İlericilik literatüründe çok övülen Tanzimat aslında feodal bir reform girişimidir. Tanzimatı getiren asıl dinamik Batı kapitalizmidir.

Tanzimatın ruhu Sultan Mahmut reformları ile İvan ve Petro türü feodal reformculukta yatar. Tanzimat Nizamı Cedid’in devamıdır. Yusuf Akçura’nın “Tanzimat liberal demokrat bir inkılap değildir” ifadesi ile, İlber Ortaylı’nın da “1838-1920 arası dönemde devlet sömürgeleşme sürecine girmiştir” teşhisleri önemsenmelidir. Türkiye’de yenileşme hareketlerinin yukardan aşağıya, halktan kopuk olarak gerçekleştiği iddiası yanlıştır. Birinci Meşrutiyet’ten itibaren bütün devrim hareketleri aşağıdan dinamiklerle gerçekleşmiştir. Bu konuda Dr. Kıvılcımlı’nın meşhur “her devrim o toplumun etine buduna göre olur” ifadesi gerçeği ortaya koymaktadır. Kuleli Vakası Jön Türk Devrimi’nin avagardı, öncüsü niteliğindedir. Yani, Kanunu Esasi özünde bir padişah iradesi veya lütfu değil, Türkiye koşullarında aşağıdan bir hareketin ürünüdür. 1908 Meşrutiyet Devrimi 150 yıllık milli demokratik devrim sürecinin ikinci halkasıdır. İttihat ve Terakki Hürriyet Devriminin öncü partisidir. Türkiye’de emperyalizm yandaşları ve gericilerin İttihat ve Terakki’ye ve Kemalizme düşman olmalarının nedeni budur. 1909, 27 Nisan'ında Millet Meclisi kararı ile padişahın devrilişi milli hakimiyet ilkesine geçişin en önemli aşamasıdır. Türk devriminin modeli burada hayat bulmuş ve devrime önderlik eden öncü parti geleneği buradan doğmuştur. Hürriyetin ilanı Kemalizme basamak oluşturmuştur, hatta Lozan’ın imza edildiği günün 24 Temmuz olarak belirlenmesi de bir tesadüf değildir. Türk Devrimi dünyanın kapitalizme geç uzanan coğrafyasında gerçekleşen milli demokratik devrimlerden biridir. Yirminci yüzyılda kapitalizmin merkez ülkeleri dışında 1905 Rus, 1909 İran, 1908 Jön Türk, 1910 Meksika, 1911 Çin Sun Yat Sen dalgasını, 1917 Rus Bolşevik, 1920 Kemalist Türk Devrimi, 1927-49 Çin sosyalist devrimleri olmuş, bunları Küba, Cezayir, Vietnam ve Kamboçya devrimleri izlemiştir. Türk Devrimini bu

perspektifte değerlendimek gerekir. Perinçek 1920-1945 arası dönemi Kemalist Devrim olarak tanımlıyor, bu döneme ilişkin şu görüşleri ileri sürüyor: Atatürk’ün 19 Ocak 1923 tarihli İzmit konuşmasında “Bizim hükümetimiz bir halk hükümetidir. Tam bir şura hükümetidir” tanımlaması önemlidir. Bu sözler İsmet Paşa’nın Fransız Radikal Sosyalist Partisi lideri Herriot’a hitaben söylediği 1921 Anayasası'nın esin kaynağının Paris Komünü olduğunu söylemesi ile birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır. Yani Kemalist devrimin temel felsefesi halkçılıktır. Kemalist Devrim’in neden Fransız, Sovyet ve Çin devrimlerinde olduğu gibi ortaçağ güçlerinin mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldıramadığını irdeleyen yazar, Fransız devriminin burjuvazi önderliğinde feodal mülkiyete karşı gerçekleştiğini, Çin'de ise on milyonlarca yoksul köylünün feodal lordlara karşı ayaklanarak devrimin gerçekleştiğini, oysa bizim kurtuluş savaşımızın mütegallibenin desteği ile başarıldığını vurguluyor. Devrimin zeminindeki bu ittifak devrimin sınırlarını belirlemiştir. Türkiye’de Çin ve Sovyetlerdeki kadar devrime destek olabilecek bir köylü sınıfının olmaması temel belirleyicidir. Türkiye’de bazı siyaset bilimciler Kemalizmi anti demokratik bir diktatorya rejimi olarak nitelemektedirler. Bu Batılı kavramlarla Türkiye’ye bakmaktır. Oysa, Kemalizm Türk demokratik devrimi ile özdeştir. Demokrasi İngiltere’de, Fransa’da, bütün Avrupa’da burjuvazi tarafından genel oyla değil devrimle inşa edilmiştir. Ortaçağ güçlerine karşı devrimci bir diktatorya uygulanmaksızın, o güçler tasfiye edilmeden gerçek bir demokrasi kurulmamıştır.

ATLANTK UZLAMASINA DAYALI ALT DÖNEM Perinçek, 1946-80 arasını Atlantik uzlaşmasına dayanan bir alt dönem olarak görüyor, şöyle analizleri var: İnönü ya Kemalizmi devrimlerle sürdürmek ya da yeni oluşan sermaye sınıfının partileşmesini kabul etmek

zorunda idi. İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkış koşulları etkileyici olmakla birlikte, Türkiye’de çok partili rejim sınıf zemini üzerinde yükseldi. İç dinamikler belirleyici oldu. “Küçük Amerika programı”nın ilanı Türkiye’nin yeni rejime girişinin miladı oldu. 27 Mayıs 1960 değerlendirmesine gelince, 27 Mayıs bir genelkurmay darbesi değil bir devrimdi. Bir halk hareketinin ürünü idi. Kemalizmi rotasına sokmaya çalıştı, ama tam bir sınıf pusulasının olmaması 1961 Anayasasının Atlantik uzlaşmasının anayasası olarak doğmasına yol açtı. 1961’in sosyal hukuk devleti kapitalizmin bir keşfi idi ve Kemalist halkçılığı karşılayan bir kavram değildi. Perinçek’e göre, halkçılık ve devletçilik ezilen dünya halklarına model oluşturan türk devrimine has bir çözümdür. 12 Mart ara rejimi konusunda ise, bu dönemi sermayenin ve gericiliğin isteklerini karşılayan karşı devrim sürecinin başlangıcı olarak yorumluyor. 60’ların sonunda patlak veren uluslarası ekonomik bunalımın Türkiye’yi bu noktaya getirdiğini düşünüyor. 12 Mart’ın DİSK’e dava açmazken TÖS yöneticilerini tutuklamasını anlamlı buluyor.

12 EYLÜL VE SONRASI Perinçek’in 12 Eylül analizi ise şöyle: 24 Ocak kararları zaten uluslarası sermaye ile bütünleşme kararlarıydı. İthal ikameciliğinin sonu ve KİT’lerin özelleştirilmesi bu programın temelini oluşturuyordu. Bunun olağan parlamenterizm ile uygulanması olanaklı değildi. 12 Eylül rejimi bu işlevi gördü. İktidara hakim zümre daraltıldı. Sanayici ve tüccar kenara atıldı. Ülke, dünya ekonomisine açılıyor görüntüsü altında emperyalist tekellerin acentalarına teslim edildi. 1982 Anayasasını Türkiye’nin ilk karşı devrim anayasası oldu. 12 Eylül’den sonra Türkiye’de doğrudan ABD tarafından belirlenen yöneticiler devri açıldı. 6 Eylül 1983 seçimi ile iktidar bütünüyle neo liberal bir

Kitabı temel olarak iki ayrımda ele almak mümkün. Ayrımlardan ilki Türkiye’nin anayasacılık alanındaki tarihi birikiminin irdelenmesine, ikincisi ise yazarın alternatif anayasa önerisine ayrılmış


18

21 EYLÜL 2012 CUMA

Nakşi müride ülke teslim edildi. Karşı devrimin dünya görüşü bu idi. Milli kültür siyaset belgesi adı altında Türk İslam sentezi devletin yeni resmi ideolojisi olarak yerini aldı. 90’lı yıllarda, İkinci Cumhuriyet projesi öne sürüldü. Türkiye’nin Kemalizm'den kurtulamadığı için bunalıma girdiği tezi alttan alta işlendi. Bu görüşün asıl sahibi kuşkusuz ABD güdümlü neo liberal çevrelerdi. Tansu Çiller Özelleştirme Yasası'nı çıkardıktan sonra son sosyalist devleti de yıktık diyebiliyordu.

KNC CUMHURYET PROJES İkinci Cumhuriyet yeni dünya düzeninin Türkiye’ye biçtiği roldü. İkinci Cumhuriyetçilik yeni Osmanlıcılık ambalajına sarılarak piyasaya sürüldü. Bu politikalarla ekonomide KİTlerin tasfiyesi ve dünya kapitalizmi ile bütünleşme amacı güdüldü. Rand Corporation daha 1996’da DYP ve ANAP’ın tasfiye edilerek Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığa getirileceğini ilan etmişti. AKP iktidarı, bir ABD projesi olarak gündeme geldi. 2004 Anayasa değişiklikleri ise, dıştan dayatıldı. İşbirlikçi medya tarafından AB üyeliği, Kopenhag kriterleri, AB müktesebatı, AB standartları gibi gerekçelerle perdelendi. Bu Anaya değişikliği ile Türkiye Tanzimat çizgisine geri döndürüldü. Devletin tekliği ve toprak bütünlüğü ilkesinin altı oyuldu. Bunu hukukilik sağlayan 4 Haziran 2003 tarihli ikiz sözleşmeye destek vererek CHP ve MHP ihanete alet oldu. 21 Temmuz 2007 seçimleri Kemalist devrimi yıkma sürecinin tamamlanmasına yolunda son dönemeç oldu. Buradan aldığı destekle AKP, Özbudun ekibini bir anayasa taslağı yapmakla görevlendirdi. Vatandaşlık tanımından Türk sözcüğünü çıkartan ve Türk milleti kavramı ile kavgalı olan taslak, günümüze uzanan süreci başlattı. Bundan sonra Türkiye üzerinde Gladyo denetimi olağanüstü arttı ve TSK üzerinde operasyonlar başladı. Emniyet aygıtı içinde örgütlenen Gladyo, CIA ve MOSSAD desteği ile son kertede Türkiye’nin ABD tarafından güdülmesini sağlacak devlet mekanizmalarını birer birer kurdu ve kendi saklı anayasasını inşa etmeye başladı. Devleti ayakta tutan Merkez Bankası, KİT’ler, SSK, milli eğitim, kitle iletişim araçları gibi aygıtlar dağıtılarak iktidarın emrine verildi. Bunlar karşı devrimin yeni anayasa girişimi öncesi mevzilenmeleri idi. Bu arada Türkiye’de bir ruhban sınıfı diktatörlüğü oluşturuldu. Cumhuriyet devrimi karşıtı bütün gerici semboller göklere çıkarıldı. Şeyh Sait’in, Seyit Rıza'nın heykelleri dikilip, İskilipli göklere çıkarıldı. Kürt sorununa gelince, bu sorun AKP döneminde uluslararasılaştırıldı. Türklerin ve Kürtlerin tek bir millet, ortak bir vatan ve cumhuriyet halinde kaynaşma süreci emperyalist müdalehaleye uğradı. AKP ve BDP Avrupa yerel yönetimler özerklik şartında anlaştılar. Kürt özerkliği işinde mayınları neo-liberal CHP’ye patlatarak, AKP anayasasının önü daha da açılmış oldu. Oysa ki Kürtler, Anadolu Türklerine ortak tarihleri dikkate alınırsa Orta Asya Türklerinden hem kültür hem kan bağı olarak daha yakındırlar; özerlik Kürtlere ikinci sınıf statü verecektir. Azınlık olmak statü kazanma değil, statü kaybıdır. Önemli bir gerçek PKK’nın anlaşma dili Türkçedir. Bu gerçek Kürt dili ile kamusal hayata katılmamanın mümkün olmadığını göstermektedir. Kürtler bağımsız bir devlet kur-

Aydınlık KİTAP salar bile resmi dilleri Türkçe olmak zorunda olacaktır. Kürtçenin resmi dil olarak kabul edilmesi kaynaşmayı değil ayrışmayı, bölünmeyi getirecektir. 14 Mart 2008 günü Cumhuriyet başsavcısı “AKP kapatılmazsa Türkiye karşı devrimin altında kalır” demişti. Gerçekten de öyle oldu. Bireysel özgürlük parolası ile başlatılan karşı devrim atağı Türkiye’yi yeni ortaçağa götürmüş oldu. Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya, Hindistan gibi ülkeler kamucu politikalara yönelirken, Türkiye bütün dünyada çöken neoliberal politikaların içine çekildi. Bu politikalar Türkiye’ye dikte edildi.

ALTERNATF ANAYASA ÖNERS Mevcut gelişim sürecini bu şekilde analiz eden Perinçek, çalışmasının sonuna ayrıntılı bir “Devrimci Cumhuriyetin Temel Kuruluşu” bölümü koymuş, bu gerçekte alternatif bir anayasa önerisi ve ilgili çevrelere bir çağrı niteliği taşıyor. Perinçek’in alternatif anayasası aslında bir siyasal eylem planı görünümü veriyor; planın ana çizgileri şöyle: Yasama görevi TBMM ve yerel halk meclislerinde gerçekleştirilecek, yerel halk meclislerinin varlığı siyasi manada özerklik anlamına gelmeyecek, bu meclislerin anayasaya aykırı uygulamaları üstün otorite olan TBMM kararı ile iptal edilebilecek. Yerel meclislerin iptal kararları karşısında anayasa mahkemesi nezdinde dava açma hakları olacak. Siyasal sistem Gladyo bağlantılarından tamamen temizlenecek, ordunun birliği ve dünya merkezlerinden bağımsızlığı sağlanacak, enerji üretimi, haberleşme, demir yolları, deniz yolları, limanlar ve savunma sanayi kamu mülkiyeti altına alınacak, özelleştirilen kamu malları yine kamu mülkiyetine döndürülecek. Kamu hizmetlerinin kamu eliyle yapılması esası benimsenecek, kamu hizmetleri özel sektörün rant alanı olmaktan çıkarılacak. Türk devriminin önemli kazanımlarından biri olan yabancılara Türkiye topraklarında mülk edinme yasağına geri dönülecek. Tarikatlara ait eğitim kurumları kamulaştırılacak, üniversiteler gerçekten özerk ve bilimsel kuruluşlar haline getirilecek. 1980’lerden sonra büyük kentlerde egemen olan neo-liberal vatansızlık politikası, varoşları ve taşrayı esir alan ortaçağ ideolojisi tasfiye edilerek milli demokratik kültür yurtaşlarımıza sunulacak. Böylece Türkiye dervişler, müritler ve şeyhler memleketi olmaktan çıkarılacak. Perinçek’in zor koşullarda tamamladığı son çalışması yeni Anayasa tartışmalarının hararetle devam ettiği bir ortamda masanın özellikle muhalefet kanadına önemli mesajlar içeriyor; bunlardan birincisi bulunduğunuz mevzi yanlış, iktidara karşı yanlış yerde tahkimat yapıyorsunuz mesajı bu. İkincisi ise, Anayasa müzakereleri gerçekte kapanmakta olan karşı devrim makasını perdeleme işlevi görüyor dikkat edin. Kitap Perinçek’in 1968’den beri savunduğu Kemalist devrimi tamamlama ve Milli Demokratik Devrim tezi ile büyük ölçüde örtüşüyor. Kitap aslında siyasi iktidar karşısında bulunan bütün milli güçlere, Türkiye’nin “zinde kuvvetlerine” yönelik bir manifesto niteliği taşıyor. Dikkatle okunması ve irdelenmesi gereken bir çalışma. (Türkiye’nin Anayasa Birikimi, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, 384 s.)

YENİ ÇIKANLAR

Maf

Northanger Manastr

Andrew O’Hagan, Tembel Hayvan Yaynlar, Çev: Cihat Taçolu, 307 s.

Jane Austen,  Bankas Kültür Yaynlar, Çev: Hamdi Koç, 252 s.

Yıl 1960. ABD’nin ilk Katolik başkanı Kennedy görev yemini etmek üzere; Soğuk Savaş hız kazanmış, Küba krizi eşikte; ırk ayrımı tartışmaları en üst düzeyde; edebiyat ve sanat dünyası kimlik arayışlarıyla boğuşuyor; uzay yarışı başlamış; Hollywood tam gaz ilerliyor. İşte bu ortamda ünlü aktris Natalie Wood, Frank Sinatra’ya minik bir köpek verir, o da yavruyu Marilyn Monroe’ya hediye eder. Şirin Malta teriyesine “Mafya Şekerlemesi” adı verilir ama herkes ona kısaca “Maf” der. Bu kitapta görebileceğiniz gibi köpekler, sandığımızın ötesinde entelektüel yeteneklere sahip. Bunu Maf’ın davaya kendini adamış bir Troçkist olmasından da anlayabiliyoruz. Yazdıklarına ister inanın, ister inanmayın...

Jane Austen (1775-1817): Kırk iki yıllık sade ve gözden uzak yaşantısına karşın yazdıklarıyla İngiliz edebiyat tarihinin bir kült romancısı olmayı başardı. Eserlerinde sıradan insanların gündelik yaşamını derin bir gözlem gücüyle ele aldı. Taşra hayatını, genç kız masumiyetini ve aile değerlerini zarif olduğu kadar ironik üslubuyla işledi. Güçlü kadın karakterlerin başrolü oynadığı romanlarının tümü sinemaya uyarlandı. “Northanger Manastırı”, Jane Austen’ın yayımlanmak üzere tamamladığı ilk romanıdır. Yapısal sağlamlığıyla çağdaş eleştirmenlerin de hayranlığını kazanan eser yazarın ölümünden sonra 1817 yılında yayımlandı.

Kara Leke

arkdaki iir

Jussi Adler Olsen, Epsilon Yaynlar, Çev: Gökhan Yücel, 468 s.

Hilmi Tezgör, letiim Yaynlar, 172 s.

Rorvig’deki bir yazlık evde iki ceset bulunur. İki kardeş feci bir şekilde öldürülmüştür. Şüpheler lüks bir özel yatılı okulun, kutladığı şiddet dolu eğlencelerle tanınan bir grup genç öğrencisi üzerinde yoğunlaşmış, cinayetten ancak yıllar sonra aralarından biri her şeyi itiraf etmiştir; hem de tam yirmi yıl sonra. Soruşturmayı yürütenler, en yüksek merciler tarafından dosya üzerinde çalışmaları yasaklanınca, işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlarlar. Olayların izleri bir yandan toplumun en yüksek katlarına, borsa komisyoncularının, armatörlerin ve estetik cerrahların dünyalarına kadar uzanmakta; diğer yandan çok aşağılara, sokaklarda yaşayan Kimmie’ye kadar inmektedir. Dışarıdan bakıldığında granit kadar sert olan, ama ruhu kanayan bu kadın, son derece etkili üç adamı bir faciaya götürebilecek şeyleri biliyordur.

Hilmi Tezgör önce dünyaca ünlü, haklarında çokça yazılıp çizilmiş ozan/şarkıcılar ve folk, rock, punk, dub şairleri üzerinde duruyor. Onların şiirleri ya da şiirsel nitelikteki şarkı sözleriyle popüler müziğin edebi yüzünü örneklendirmeye çalışıyor. Daha sonra ise belli başlı yazar, şair ve edebi akımlardan yola çıkarak bunların popüler müzik tarihindeki etkilerini değerlendiriyor. Yüz yılı aşan popüler müzik tarihinin edebiyatla ilişkisine genel ama mümkün olduğunca kapsayıcı bir bakış getiren “Şarkıdaki Şiir”, Bob Dylan’dan Brecht’e, Leonard Cohen’den Camus’ye, Led Zeppelin’den Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede, ses ile sözün birbiriyle bütünleşmelerini ele alıyor.


YENİ ÇIKANLAR

Aydınlık KİTAP

21 EYLÜL 2012 CUMA

19

Sessiz Saatler

Grinin Elli Tonu

Bulut Kuram

Sert Oyun

Gaelle Josse, Sel Yaynclk, 106 s.

El James, Pegasus Yaynlar, 576 s.

Hubert Damisch, Metis Yaynlar, Çev: E. Burak aman, 320 s.

Sara Paretsky, Artemis Yaynlar, Çev: Bülent Erta, 516 s.

17. yüzyılda Hollandalı ressam Emmanuel De Witte oturma odasında klavsen çalan sırtı dönük bir kadını resmeder. 21. yüzyılda Fransız yazar Gaëlle Josse resimdeki kadının hayatını kurgular. Ona bir isim, bir ev ve içinde fırtınalar kopan bir kalp verir. Magdelana Van Beyeren varlıklı bir adamın kızı olmasına rağmen o dönemde kadınların ticaretle uğraşması hoş görülmediği için çalışma hayatına giremez. Evlendiğinde kendisini eve hapsolmuş bulur. Yaşamı artık çocuklarını yetiştirmek ve bireyselliğini gizlemekten ibarettir. Tekdüze geçen günleri eşinin bir gün kendisine yaptığı açıklamayla farklı bir boyut kazanır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır...

Bu roman dengenizi sarsacak, sizi ele geçirecek ve ebediyen sizinle kalacak! Edebiyat ögrencisi olan Ana Steele, genç girişimci Christian Grey’le röportaj yapmaya gittiğinde son derece çekici, zeki ve sinir bozucu bir adamla karşılaşır. Toy ve masum Ana, bu adama duyduğu arzu karşısında şaşkına döner ve adamın gizemli doğasına rağmen ona yakınlaşma arzusuyla yanıp tutuşur. Ana’nın güzelliği, zekâsı ve özgür ruhuna direnemeyen Grey de onu istediğini kabul eder, ancak şartları vardır. Grey’in sıra dışı erotik istekleri karşısında şoka uğayan ama bir yandan da heyecana kapılan Ana tereddüde düşer. Büyük başarısına rağmen Grey şehvete esir olmuş ve hükmetme hırsı olan bir adamdır. Çift, cüretkâr ve tutkulu bir fiziksel ilişkiye yelken açarken, Ana, Christian’ın karanlık sırlarını ve kendi gizli arzularını keşfeder.

Sanat göstergebilimi alanında ilk ve hâlâ en önemli çalışmalardan biri olan “Bulut Kuramı”, Batı resminde bulut “göstereninin” kullanımlarını hem eşzamanlı hem de tarihsel perspektiflerden ele alıyor; Coreggio’nun ünlü Parma kubbelerinden yola çıkıp Leonardo da Vinci’ye ve Turner’a, hatta Çin resmine kadar uzanıyor. Çalışmanın amacı, bulutun işlevlerini açıklamaktan ziyade, bu örnek üzerinden resim dilinin incelemesine yönelik bir keşfe çıkmak ve sanatta anlamın oluşumu üstüne evrensel kapsamlı bir düşünme serüvenine atılmak. Sanat tarihi alanında bugün klasikleşmiş bir yöntem kitabı olan “Bulut Kuramı”, sanat tarihi ve felsefesinin yanı sıra göstergebilimle de ilgilenenlerin severek okuyacağı özgün, felsefi açıdan zengin ve ufuk açıcı bir çalışma.

Chicago’da en sevilen oyun beyzboldur. Fakat işin içine politika, ticaret ve yasalar girdiğinde oyunun adı “sert oyun” olur. Warshawski’den, Lamont Gadsden adında, kırk yıldır kayıp bir adamı bulması istendi. Dedektifin bir sonuca varmayacağını düşündüğü bu soruşturma, beklenmedik biçimde ölümcül bir hal alacaktı. Şehrin ırkçılık dolu, utanç verici geçmişi ve beklenmedik bir anda ortaya çıkan aile sırları ise Warshawski’yi derinden sarsacaktı. Birilerinin Warshawski’nin ofisine zorla girmesinin ardından Petra ortadan kaybolacaktı. Kayıp Petra’yı arama çalışmaları sonuç vermezken, Warshawski bir yandan da Lamont’ın izini sürmeye devam ediyordu. Araştırmaları sırasında babasıyla ilgili korkunç sırrı öğrenmesi de işini kolaylaştırmayacaktı!

Cennetin Yüzkaras

Uzun Gölgeli Cüceler

Dersim Olay ve Dersim’in Türklüü Üzerine

Anka Kuu Erdal nönü Anlatyor

Halis Çiçek, Cinius Yaynlar, 262 s.

Derya Krc, Tanyeri Kitap, 384 s. Doan Doan, Uyum Yaynlar, 384 s.

İlyas bu kez, yanında üç kadın ve dört erkekle gelmişti Osman’ın konukevlerine. İlkbaharın akşam karanlığı çökmek üzereyken kurbağalar korosunun karşıladığı bu kişiler, meslek hayatları boyunca yaşadıklarını dile getirerek belleklerini konuşturmak isteyen seksüel terapistlerdi. Daha açıkçası, meslek yaşamlarında kendilerine gelen Türkiyeli hastalarının düşünce yapılarını ve yaşam biçimlerini yeterince öğrenmek; “günah, namus, şeref, evlilik, bakirelik, cinsellik, taciz” gibi konuları konuşup tartışmak ve Hıristiyanların Paskalya yortusundaki tatil günlerini fırsat bilerek biraz da stres atmak istemişlerdi.

Romanda, mesleğine ve kariyerine ölesiye tutkun ünlü sinema sanatçısı Selma’nın yolunun ASALA ile kesişmesiyle, tüm sahip olduklarından vazgeçerek örgütün izini sürmesi anlatılıyor. Rolünü gerçek hayatta oynamaya devam ederek örgütün çökertilmesinde görev alan Selma, terörün çirkin ve karanlık yüzünü deşifre ederken, bin yıldır etle tırnak gibi yaşamış iki toplumun nasıl kan davasına sürüklendiğini de gözler önüne seriyor. Sadece kariyerini değil özel hayatını da feda etmek zorunda kalan Selma’nın hikâyesine, platonik bir gönül yarası da eşlik ediyor.

- Dersim’e Tarihsel Bakış - Dersim Adının Kaynağı - Dersim Tarihi - Dersim’in Coğrafi Yapısı - Dersimli Alevilerin Türklüğü Hakkında - Dersimli Alevileri Kürtleştirme Politikaları - Kürt Ayaklanmalarına Genel Bakış - Aleviler ve Kürtler - Dersim Olayı veya İsyanı - Dersim’e Genel Bakış Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası

Can Dündar, Can Yaynlar, 472 s. Bu son söyleşisinde, onun kamuoyunun yakından bildiği özelliklerine ilaveten dünyaya, inanç sistemine, ölüme dair fikirleriyle tanışıp filozof yanını da keşfedeceksiniz. 12 Eylül siyaseti, işte böyle bir insanı veto etti. Siyasetin bugünkü kısırlığından yakınırken, unutmamamız gereken bir ayrıntı bu. Anka Kuşu, Can Dündar’ın Erdal İnönü’yle yaptığı son söyleşi. Çocuk gözüyle Atatürk ve İsmet İnönü arasındaki ilişkiye tanık olmuş; İkinci Dünya Savaşı ve demokrasiye geçiş dönemini, darbeleri yaşamış; bilimsel çalışmalarının yanı sıra çok kritik dönemlerde büyük üniversitelerde de kanlık ve rektörlük gibi görevler üstlenmiş; siyasete atılarak Türk soluna önemli katkılar yapmış kibar, tevazu sahibi, nüktedan ve filozof Erdal İnönü, kendini anlatırken, tarih yazıyor.


20

21 EYLÜL 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Oyuncaklar çocuklara koşuyor Çocuun duygularndan emin olan hiçbir oyuncak onun hisleri karsnda kaytsz kalmaz. Francesco o oyuncaklara kavuamad için üzgünse, oyuncaklar ona giderler. Onlar tüm ehri dolatracak trenleri de hazrda beliyor: Mavi Ok

ÇOCUKLAR İÇİN

Hiç Adil Deil Tipsiz, Gerzek ve Şişko... Basmakalıp anlayışları yalancı çıkaran üç genç! “Kolaysa Ağlama” ve “Ötesi Yok” kitaplarıyla tanınan, roman ve öykülerinde gençlik hallerini işleyen yazar Suzan Geridönmez yeni kitabında, günümüzün genel geçer kabullerini mizahi bir dille tartışıyor. Genç okurları yaşam - ölüm, güzellik - çirkinlik ve idealler gibi yaşamın temel kavramlarını düşünmeye davet ediyor. Roman, görünenin ötesine geçmenin zorluklarını vurgularken, hesapta olmayan bir araya gelişlerin bazen yaşamı ne Suzan denli anlamlandırabildiğini de yansıtıyor. Yaşamında, adından başka hiçbir şeyin adil olmadığı- Geridönmez, Gün nı düşünen Adil, kendini ne yakışıklı, ne de yeteKitapl, 176 s. nekli bulmaktadır. Yeni başladığı okulda, kendisi gibi standart güzellik anlayışına uymayan aşırı kilolu Mina ve ölümcül bir hastalığın pençesindeki Ferhat'la tanışır. Ferhat’ın tedavi için yurtdışına gideceğini öğrendiklerinde, üç arkadaş hayatlarının macerasını yaşamak üzere el ele verirler.

Red Kit 13 – Ovada Ak Bakadr

İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com Önceki sayılarda Rodari'nin iki kitabını daha okuyup paylaşmıştım: “Masal İçinde Masal” ve “Bir Telefonluk Masallar”. Bu hafta elime “Mavi Ok” geçince dayanamadım, bir kez daha Rodari'ye yer vermek istedim. Sizi bilmem ama, ben hiçbir masal kitabında Rodari'nin üslubundaki tadı alamadım. Okuduysanız hatırlayacaksınız, Rodari’nin modern dünyaya uyarlanmış masallarında, bilim adamları uzayı araştıradursun çocuklar uzayda tur atıp dönüyorlar, üstelik uzay aracıyla da değil: atlıkarıncayla. Rodari'nin ülkelerinin birinde iğne, bıçak gibi ucu sivri olan hiçbir alet yok mesela. Tek başına kuzey kutbunda açan bir menekşe, ileri geri yürümeyi keşfeden minik bir yengeç, çizgi roman diliyle konuştukları için hemcinsleriyle anlaşamayan çizgi roman kedisi ve faresi, herkese ev yapan ama kendi evi olmayan adamcıkları var. Eğitici şekerlemeler var: Zooloji öğreten balıkyağı, Tarih öğreten nar şurubu. Bir denizyıldızı ya da yunus olmak için tek yapması gereken şey denize girmek olan Alice, bir bastonla ata, deveye ya da yarış otomobiline binebilen Claudio ve bu bastonu ona veren yaşlı amca var. Sonra hiç olmadık bir zamanda trafik lambalarında “gökyüzü için yol açık” işareti veren mavi renk yanar, bir adamın burnu, kendisini hoyratça sildiği için sahibine küsüp alıp başını gider, çocuklar kendileri için yeni sayılar oluştururlar: “Bin yeni kilometre, bir eski kilometre, yedi minik çikolata”.

FRANCESCO’NUN GÖZYALARI Şimdi de Befana’nın oyuncakçı dükkanında bütün oyuncaklardan daha güzel olan “Mavi Ok” isimli tren ve ona sahip olamadığı için vitrinin önünde gizli gizli gözyaşı döken Francesco var. Oyuncaklar

şaşkın, şimdiye dek böyle bir olaya tanık olmamışlar ve çocuğun gözyaşını görünce “bin ıslak balina bedeni” demiş Oyuncak Yarımsakal. Çocuğun duygularından emin olan hiçbir oyuncak onun hisleri karşısında kayıtsız kalmaz. Francesco o oyuncaklara kavuşamadığı için üzgünse, oyuncaklar ona giderler. Onları tüm şehri dolaştıracak trenleri de hazırda beliyor: “Mavi Ok” Francesco karakteri Rodari’nin küçüklüğü sanki. Annesi evlere temizliğe gidiyor, babası üşütüp hastalanınca Francesco onun yerine çalışmak zorunda kalıyor. Rodari’nin öyküsü de aynı, dokuz yaşında babasını kaybediyor, İkinci Dünya Savaşı’nın en korkulu anlarına tanık oluyor. Evlere özel ders vermeye giderken ilkokul öğretmeni oluyor. Gazetecilik yapmaya başladıktan üç sene sonra da ilk çocuk kitaplarını yayımlıyor. 1920 – 80 yılları arasında yaşayan Rodari, İtalya’nın yetiştirdiği en büyük masalcılardan biri kabul ediliyor. Çocuklarına ya da öğrencilerine kitap seçerken, içindeki cümlelerin, resimlerin sade ve anlaşılır olmasını tercih eden ebeveynler ve eğitimciler, algılarınızın bir çocuğunkinden farklı olduğunu kabul edin. Kendi sezilerinizle çocuğunuzun kitabı anlayıp anlamayacağına, resimlerin onu ürkütüp ürkütmeyeceğine karar vermeyin. Bu şekilde sadece onların hayal gücünü sınırlarsınız. Sedat Girgin’in mavi gölgeli kuklaları çocukların gözüne size göründüğü gibi görünmeyecek. Bu modern, yaratıcı ve şirin çizimler, okuduklarının yanında apayrı bir ilham kaynağı olacak onlara. Eğlenceli okumalar diliyoruz. (Mavi Ok, Gianni Rodari, Can Yayınları, Çev.: Eren Cendey, 172 s.)

Red Kit ile Düldül bir gün yolda giderken Molly ile Connie’ye rastlar. Hem İrlandalı hem iriyarı hem de korkusuz kardeşler, kendileri gibi İrlandalı nişanlılarının yanına gitmektedir. Ancak Vahşi Batı’nın bütün yolları gibi onlarınki de uzun, tehlikeli ve sürprizlerle doludur. Okur için olmasa da kız kardeşler için en büyük sürprizlerden biri de yakışıklı, soylu, becerikli, korkusuz, bir o kadar da yalnız bir kovboyla tanışmak olur. Buram buram aşk kokan yeni macerasında Red Kit’in işi her zamankinden de zordur. Çünkü bu defa yol arkadaşlarını tehlikelerden koruması yetmeyecek, karşılarına çıkacakları da kızıl saçlı kardeşlerin gazabından koruması gerekecektir.

Bertrant Ferrier, Yap Kredi Yaynlar, Çev: Orçun Türkay, 88 s.

Uçurtmayla Balk Tutmak Elindeki kitabın içine düşmek üzere olan bir çocuk gördüm. “Ne yapıyorsun yavrum?” diye sorunca, “Uçurtmayla balık tutuyorum amca” dedi. “Deminden beri izliyorum seni. Yüzün bir gülücüklerle doluyor, bir durgunlaşıyor, epeyce ilginç olmalı?” “Bu kitap yaşamı anlatıyor ama bildiğin bir sıradanlıkla değil. Burda gökyüzü de var, deniz de. Balık da var, şiir de. Yani yaşamın kendisi var bu kitapta. Annem ve babam da bu kitabı okusa keşke. Büyüklerin yaşamındaki eksik parça bence bu kitap!..” Sustum. Düşünerek uzaklaştım yanından. Şimdiki çocuklar ve gençler ne şanslı! Düş dünyasından yola çıkarak yaşama ve sevgiye ulaşmayı öğreniyorlar. Şimdi ben nereye mi gidiyorum?.. Uçurtmayla balık tutmaya gidiyorum! (H. Hüseyin Yalvaç)

Halime Yldz, Evrensel Yaynevi, 62 s.

Dünyay Kurtaran Çocuk Bir çocuk dünyayı kurtarabilir mi? Tanıştığı masal cüceleri sayesinde maceralara sürüklenirse neden olmasın? Özgür seçilmişlerden biridir. Onu bekleyen görevle hem uzayda yolculuk edecek, hem bütün dünya tarihini öğrenecek, hem de gezegenini kurtaracak. Uzay gemiler, yanardağlar, dinozorlar. Sürprizlerle dolu bu macerayı kaçırmayın çocuklar!

Bilgin Adal, Nemesis Kitap, 107 s.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

21 EYLÜL 2012 CUMA

21

Devrimci bir öğretmenin hayatı ve şiirleri ERCAN DOLAPÇI İbrahim Olcaytu. Meşruti İnkılâp döneminde başlayan öğretmenlik hayatı, Cumhuriyet döneminde sürmüş. Tabi zorluklar içinde… Ama o kadar da umut dolu ve vatansever! Zaten başka türlü çekilir mi? İbrahim Olcaytu, 1881 yılında Malatya’nın Darende ilçesinde doğdu. 7 yaşında Medrese’de Arapça dersler aldı. 1902 yılında öğretmenini kaybedince İstanbul’a gelerek Darül Muallim (Öğretmen Okulu)’na başlar. 1904 yılında hem okur hem de özel bir okulda öğretmenlik yapar. Okulunu bitirdikten sonra da 1907 yılında Tunceli Pertek’e öğretmen olarak atanır. Daha sonra sırasıyla Elazığ, Adıyaman, Besni, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Darende, Sivas ve Antakya’da görev yapar. Başöğretmenlik ve müfettişlik de yapan Olcaytu, 1933 yılında yaşadıklarını ‘Bence’ isimli eserde kaleme alır. 1946 yılında emekli olur, duygularını şiirlere de aktarır.

‘HAYATIM VE RLERM’ Olcaytu’nun hayatını anlatan ve şiirlerinden oluşan “Hayatım ve Şiirlerim” isimli eser, Kalan Yayınları tarafından 1999 yılında yayımlandı. Kitabı hazırlayan da damadı -Adalet Partisi’nin 4 dönem Erzincan Milletvekili ve eski Yargıtay Başsavcı Yardımcısı; hukukçu-

Sadık Perinçek. Perinçek, kitabı bana 6 Eylül 2000 günü imzalayarak verdi. İkinci cildini eksik getirmişti. Çok üzüldü. “Bir dahaki gelişimde getiririm” dedi. Getiremedi. Çünkü 13 Eylül günü acı haberi geldi. Sabah erkenden kalkmış, Atatürk’ün Bütün Eserleri ekibini davet ettiği yemeğin hazırlıklarını yapıyordu. Evde beyin kanaması geçirdi ve hayatını kaybetti. Kitabı hazırlarken şiirlerin bir kelimesine takılmıştı. Bir türlü çözemiyordu. Osmanlıca yazıldıkları için çevirisini o yapıyordu. Koluna girdim Beşiktaş’ta ATABE’nin Osmanlıca çevirilerini yapan Hüsnü Baki’ye götürdüm. İki tatlı ihtiyar birbirini görünce hemen kaynaştılar. Sanki 40 yıllık ahbaptılar. Hüsnü Baki Bey sohbet sırasında şiirin okunamayan kelimesine de baktı. Çözmüştü… Sadık Amca’nın sevincini hiç unutamam. Osmanlıca bu, adama kök söktürür…

DEVRMN ÖRETMEN Devrim çocuğu olan Olcaytu, sıkıntıları halka dayanarak aşan, onları da işin içine katan halk adamıydı. Her şeyi yukardan bekleyen bürokrat olmaz. Yeri gelir cebinden harcar. Halk çocuklarının okuması için canla başla çalışır. Yeri gelir soruşturmalara uğrar, Başöğretmenlikten ve müfettişlikten alınır. Ama asla Cumhuriyet’e olan inancını kaybetmez. Dev-

rimler hakkında konferanslar verir. İyi de hatiptir. Anlattıkları zevkle dinlenir. Başarısının sırrını ise şöyle anlatır: “Dürüstlük, tatlı dil, halkın ruhunu okşayarak tarihi örnekler gösterip sözlerimi ayet ve hadislerle belgelemek, halka saygılı olmak, onları sevmem ve sevilmem idi.” Mesleğine 38 yıl emek verir. Nice Cumhuriyet neslinin yetişmesine emek harcar. Ayrıca Semiye, Dahiye, Lebibe, Orhan ve Turhan’ın da babasıdır. Lebibe Hanım Sadık Perinçek’le evlenir. Doğu Perinçek’in de kayınpederidir. Torunlarından Emcet Olcaytu Aydınlık yazarı hukukçu, Gürbüz Tüfekçi de üniversitede İnkılap Dersi hocasıydı. Onların doğum günlerinde adlarına şiirler yazar. İbrahim Hoca’yı 3 Kasım 1951 günü kaybettik. İstedik ki eğitim öğretim yılının başında onun analım. Işıklar içinde yatsın. Onlara çok şey borçluyuz…

UMUT DOLU RLER Şiirlerinden: “Türk Köylüsü”: Evimizde boş duran yok, tembelimiz yok bizim/Saat gibi işleriz biz, şimdi halı dokurlar. “Benim Bayrağım”: Bayrağım kıpkırmızı/Bağrında ayyıldızı/Taşır bir iman gibi/Hem iman, hem can gibi/Dalgalanır,

göklere/Onur verir Türklere. “Cumhuriyet Bayramı Onuncu Yıl Şarkısı”: En ulu günlerdir tarihte Türklerin/Sorunuz! Tarihlere, görmüş mü böyle bir gün!/Dünya dünya olalı olmuş mu böyle düğün?/Öz malı ve özcanı, alın teri ve kanı/Bahasına alındı Türk de budur öz sanı/Olcaytu bundan başka bir şey bilmez, düşünmez/Onda bu ülkü varken hiç kimseye yenilmez. “Bir zamanlar” şiirinde Osmanlı’nın baskıcı halini şöyle tarif eder: “Nasıl olmuş, susmuşlar da, hiç sesleri çıkmamış/Çin seddini yıkan kuvvet, o kuvveti yıkmamış.” “Özlü içli bir yenilik” isimli şiiri: “Vazgeç şu eskilikten, seni bekler yenilik/Bitpazarı değil yurt, sen de göster bir mertlik .” 17 Haziran 1943 günü torunu Doğu Perinçek’in birinci yaş günü için şunları yazar: “İlkbaharın zevk feyza feyzine benzer Doğu/Özge izhar melahat dembedem arzeder o/Doğucuğum bülbül âsâ, bir kafestir aşiyan/Seyredenler halin anın, hayret engüşt berdehân/Bihuruf ve bimahariç eyler ifham meram/El sıkarak, baş ve gözle vererek asri selam/Serfûru bekler muhitinden, yoksa diktatörlenir/Çığlığı ile titretir etrafı böbürlenir/Giryeside, handeside pek mut’adır oğlumun/Kurretül ayn enisidir bu ol Olcaytu’nun.”

ANADOLU’DAN KİTABEVİ

MERDİVEN KİTABEVİ/ ZONGULDAK

Emeğin başkentinde emekçi sahaf TOLGA TOY

Kapıyı araladığınızda içinize dolan bir sıcaklık hissedilir. Odaları dolaşırken; merakı, heyecanı, mutluluğu beraberinde getiren duygu yumağı kaplar kitapseverlerin, kitap aşıklarının içini. Merdiven Kitabevi’ne girdiğinizde Zonguldak caddelerini, maden ocaklarını görür gibi, oralarda gezinir gibi olursunuz. Bundan olsa gerek insanın içini ısıtan sıcaklık. Emekli maden işçisi Recep Adıgüzel’in 2003’te faaliyete açtığı sahaf kitabevinde 10 - 15 bin kitap bulunuyor. Bunların içinde dünya devrim tarihi kaynakları ayrı

bir öneme sahip. Burada felsefeden sosyolojiye, romandan öyküye, şiirden çocuk kitaplarına varan geniş bir yelpazeden kaynağa ulaşmak mümkün. Ayrıca kapsamlı bir dergi ve gazete arşivi de (yerel ve ulusal) mevcut. Çok sayıda yazarı imza günlerinde okuyucuyla buluşturan kitabevini bugüne kadar 30u aşkın yazar ziyaret etmiş. Kitabevinde bir okuma salonu da bulunuyor. İsteyen buraya gelip saatlerce araştırma yapabiliyor. Merdiven Kitabevi’ni henüz görmeyelenlere en kısa zamanda burayı ziyaret etmelerini öneririz...


22

Aydınlık KİTAP

21 EYLÜL 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? “...Nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insan yüreğide zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanamayan zaman da öyle boşuna gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır nice yürekler vardır.”

a) Samet Behrengi- Bir Şeftali Bin Şeftali b) José Mauro De Vasconcelos- Şeker Portakalı c) Edmondo de Amicis- Çocuk Kalbi d) Michael Ende- Momo e) Jules Vern- İki Yıl Okul Tatili

2

“Dildeki bu ikiyüzlülük beni sinirlendiriyor. Üstelik bu dil ikiyüzlülüğümüz gittikçe yayılıyor, yani bir anlama gittikçe sözde kibarlaşıyoruz. Çocukluğumda dona herkes don derdi ve don demek de ayıp sayılmazdı. Şimdilerde çok ayıp, Frenkçesi “külot” dersek kibarlaşıyoruz. Don, kıçımızı örtüyor da külot neremizi örtüyor?”

a) Ferhan Şensoy- Kalemimin Sapını Gülle Donattım b) Aziz Nesin- Nah Kalkınırız c) Muzaffer İzgü- Donumdaki Para d) Rıfat Ilgaz- Şeker Kutusu e) Haldun Taner- Yaşasın Demokrasi

3

“Utanacak, gizlenecek bir şey yok. İnsanlarda benim önümde soyunuyor, bana yaralarını, idrarlarını, dışkılarını gösteriyorlar... İnsan kendisine yardım edilmesini istiyorsa, lafı dönüp dolaştırmamalı ve hiçbir şey gizlememeli...”

a) Thomas Mann- Büyülü Dağ b) Heinrich Böll- Ve O Hiçbir Şey Demedi c) Albert Camus- Veba d) Jean Paul Sartre- Bulantı e) Stefan Zweig- Amok Koşucusu

Bu haftann doru yantlar:

1-(d) 2-(b) 3-(e)

1

BULMACA SOLDAN SAA 1. Resimdeki yazar 2. Çok sk dokulu ve sert bir seramik hamuru türü - Sazn en kaln teli ya da kirii - Düman toprana yama için yaplan akn 3. sim - Kira - Büyük Britanya’da akarsu - Berilyum’un simgesi 4. Toplant yeri - Antiseptik ve dezenfektan özellikleri olan bir element - Sürekli yamurlardan veya eriyen karlardan oluan, geçtii yerlere zarar veren takn su 5. Japonya’da buda rahibesi - Parça ya da ezme et ya da sakatata çeitli harçlar katlarak hazrlanan bir arküteri ürünü - Antalya’da bir plaj 6. Yünden dövülerek yaplan kaba ve kaln kuma - Bir veya

iki ya arasnda koyun - Yok etme, tüketme 7. En ksa zaman parças, lahza - Satürn gezegeninin beinci uydusu - Trnak boyas - Yabanc 8. Hayvanlarda semizlik - Voltamper (ksa) - Kaliforniyum’un simgesi 9. Öütücü di - Radyum’un simgesi - Sohbet, muhabbet, içki meclisi 10. Dokumada çözgüler arasndan enine geçirilen iplik Gerçek 11. Galyum’un simgesi - Sütun görevi yapan erkek heykeli Üç tekerlekli Alman motorsikleti 12. Resimli duvar ilan - srail’in plakas - Yardm paras - Sahip 13. Otopark - Üzüm veren bitki - Geri; pe

14. Altn kökü - çinde alkol bulunan içecek - Mililitre (ksa) 15. Dökme demir - Düman, hasm - Bir örgüte gizli olarak bal olan kimse YUKARIDAN AAIYA 1. Tedavi - “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) - Resimdeki yazarn bir eseri 2. srail kuzusu da denilen tavan iriliinde bir memeli hayvan - rade zayfl, dayanamama - Matematikte 3.14 says 3. Cva’nn simgesi - Uyku - Genellikle uluslararas karayolu tamaclnda kullanlan büyük kamyon - nce deerli bir kuma türü 4. “... Kaptan” (ressam) - “... Güler” (fotorafç) - Buzalarn analarndan ayrlarak konulduu bölme 5. Soylu, soyu temiz - Kur’an’dan seçilmi ve her zaman okunan dualar - Demiryolu 6. Eyere altrlmam binek hayvan - Norveçli yazar Knut Hamsun’un dünyaca tannmasn salayan ünlü roman 7. Bulut - Boru sesi - Arnavutluk’un plakas - plik eirmekte kullanlan, aaçtan yaplm bir alet 8. Lantan’n simgesi - Ya alnm sütten ya da yourttan yaplan peynir - Zaviye 9. Yapm - Türk veren Sendikas Konfederasyonu (ksa) 10. Bir tek atn katld kou - Derin 11. Klasik Yunan’da bir sitenin halk meydan - Jamaika’nn plakas - talya’da bir yanarda 12. Ekmek - Akcier - Siperlii olmayan, yumuak bir balk türü - Bir nota 13. Türkü,ark - Katksz, halis - Hat sanatnda iri ve kaln yaz - Eski Türkler’de kullanlan bir unvan 14. Ksa kepenek - Hastalk annda gelen titreme - Yerleim alanlar dnda kalan yerler 15. Satlarda araclk yapan kimse - Tüm büyük yorumculara ya da tüm bestecilere verilen ad

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


2012 09 21 eylul kitap eki