Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

24 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 927

31 Ağustos 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 27

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Devam etmek için jeton atın

Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri

Endüstri mi, Akademi mi? Görüşleriyle... İnci Aral Murat Gülsoy Irmak Zileli Semih Gümüş Feridun Andaç Mesut Varlık

Tasarım mı, Rastlantı mı ?

“Münzevi ve müstebit” bir hükümdarla geçen 30 yıl

Nighthawkslara…

“Anlatılmayacak olanı” anlatmaya yemin ederken boşlukta süzülüvermek


Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: İlya Ehrenburg

s. 4

“Münzeyi ve müstebit” bir hükümdarla geçen 30 yıl

s. 5

Ayaz ve ateş arasındaki bir kadının romanı: “Taş ve Ten”

s. 6

Tasarım mı rastlantı mı?

s. 7

Bizi insan yapan becerimiz: İşbirliği

s. 8

Devam etmek için jeton atın

s. 9

Son dönem şiirinin militan sesi

s. 10

“Buldum” dediğin zaman kaybettiğin şey...

s. 11

Kapak: Yaratıcı yazarlık atölyeleri; Endüstri mi, akademi mi?

s. 12/13/14

Kemal Tahir’in büyük aldanışının kaynağı

s. 15

“Anlatılmayacak olanı” anlatmaya yemin ederken boşlukta süzülüvermek

s. 16

Karşı devrim tezlerine Orhan Kemal Ödülü ! s. 17 Unutulmuş eser: “Jön Türk”

s. 18

Yeni Çıkanlar

s. 19

Çocuk: Matemetik dersi piyasa gibidir

s. 20

Sahaf: Şair Hasan Hüseyin’in kaleminden “Bağdat”

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

“Kitaplarla sevişme” Bu hafta sunumuzun başlığı Hasan Yalçın’dan. Aydınlık okurları Hasan Yalçın’ı yakından tanır. 90’lı yıllarda başlayıp 2002’ye kadar her hafta dönemin Aydınlık dergisinde yayımlanan “çiviyazıları” bizlerin tanıklık ettiği döneme rastlıyor. Daha önceki yazılarını ise Kaynak Yayınları tarafından basılan kitaplarda bulabiliyoruz. “Dönekler”, “Aydın Rantı”, “68’in Sırrı”, “Medyamızın Halleri”, “Romanda Aydın Tipleri”, “Zaman ve Aşk”... Tamamını buraya almamız mümkün değil. Bir de Selim Uslu var tabii. Hasan Yalçın’ın en sevdiğimiz yüzü. Gülmekten karnımıza ağrılar sokan yazıları, bunların içinde birdenbire hüzünlendiren paragrafları vardır Selim Uslu’nun. Usta kalemdir. Usta kalem olmanın yolu süphesiz okumaktan geçiyor. Okumak, çok okumak. O kadar ki, daha çok okuma fırsatı bulabileceği için yeniden cezaevine girme durumuna sevinmek... “Gecenin çok geç saatleridir. Dünya, perdeleri ardına kadar açık pencerelerden içeri dolmaktadır. Zaman enlemesine doğru sınırsız gibidir ama, uzunluğu bir romana başlamak için bile son derece yetersiz. Olsun! Diyelim, Şato’nun ilk paragrafı bile insanı Kafka’nın dünyasına götürebilir. Me-ti’nin özdeyişlerinden birkaç bölüm... Yeniden. Calvino’yu, Kişon’u, Pappini’yi, Aziz Nesin’i tabii, sonra Kitabı Mukaddes’i, yeniden okumak için ne yapmalı? Ligaçev’in “Kremlin’in Sırları” kitabını okumamız kesin zorunlu. Peki gerekli zamanı nereden bulmalı?” {...} “Kitaplar cezaevini cennete dönüştürür. Okuyanın atılabileceği cezaevi yoktur. Perdeleri ardına kadar açık pencerelerden dünya odama dolmaktadır, raflarda sevdiğim kitaplar... İstersem mıncıklayabilirim, istersem sevişebilirim.” İşte böyle tarif ediyor Hasan Yalçın kitaplara olan aşkını. Hasan Yalçın’ın yapıtları her biri ayrı önemde, ayrı güzellikte. Fakat başlıkta andığımız bu yazı Aydınlık Kitap ekibi olarak bizlere ayrı bir şevk katıyor. Hasan Yalçın’ı ölümünün onuncu yılında hasretle anıyoruz. Haftaya görüşmek dileğiyle...

ÖneriYorum 1) Hakan Günday, “Kinyas ve Kayra”,

SEVİNÇ ERBULAK

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri: Damla Yazıcı

Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

“Az”, “Ziyan” Çünkü dünya döndükçe Günday yazmalı biz okumalıyız olduğu için

2) Murattan Mungan’ın seçkisiyle

“Bir Dersim Hikayesi” Çünkü’sü yok, kitaptaki yazarların Dersim’ini okumak için.

3) Berrak Yurdakul,

“Konuşmayan Tavuskuşu Camio” Mama Nono’yu tanımak için.

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

4) Ferhan Şensoy,

“Başkaldıran Kurşunkalem” Ferhan Şensoy nihayet yeni kitap çıkardığı için... Okurken aynı zamanda sinema filmi de izlettiği için...

5) Patrick Süsskind, “Koku”

Daha derin koklayabilmek için.

6) Samed Behrengi, “Küçük Kara Balık” Bu dünyadan Behrengi geçtiği için...

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Nighthawkslara…*

HAFTANIN PORTRES

İlya Ehrenburg

Cumhur Oranc “Ac Düler Bulvar”nda öylece gemici düümleri atyor kurguya, sanki bir gemicinin düümünü kendinden bakasnn çözemeyeceini bilmezmi gibi

(1891 – 1967) Paris’te bulunan Ehrenburg tekrar Sovyetler Birlii’ne döndüünde “Paris Düerken”i yazmaya balad. Bu eser yazarn dünyaca ünlü üçlemesinin ilk kitabdr. “Paris Düerken”, “Frtna” ve “Dipten Gelen Dalga”dan oluan seri yazarn en büyük eseri saylr. Üçleme 1930’lu yllardan 1950’lere kadar olan süreci tüm çarpclyla iler

İlya Ehrenburg Kiev’de Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Gençlik yıllarında Rusya’daki devrimci harekete katıldı. Henüz onyedi yaşındayken siyasi faaliyetlerinden ötürü tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra Paris’e göç etti. Burada da örgütlü hayatını sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş muhabirliği yaptı. 1917’de yurda döndü. Çeşitli Sovyet gazetelerinin yurtdışı sorumlusu olarak Avrupa’ya gönderildi. Bu süreçte İspanya İç Savaşı’na katıldı. Sonrasında uzun yıllar Paris’te bulunan Ehrenburg tekrar Sovyetler Birliği’ne döndüğünde “Paris Düşerken”i yazmaya başladı. Bu eser yazarın dünyaca ünlü üçlemesinin ilk kitabıdır. “Paris Düşerken”, “Fırtına” ve “Dipten Gelen Dalga”dan oluşan seri yazarın en büyük eseri sayılır. Üçleme 1930’lu yıllardan 1950’lere kadar olan süreci tüm çarpıcılığıyla işler. Ehrenburg bu kitaplarda savaşın ayak seslerinin duyulduğu yıllardan soğuk sa-

vaş rüzgarlarının esmeye başladığı döneme kadar Avrupa’da yaşananları anlatır. “Paris Düşerken”de Hitler faşizminin işgali altındaki Paris anlatılırken, burada yaşayan farklı toplum katmanlarının içinde bulundukları durum gözler önüne serilir. İkinci kitap “Fırtına”da Sovyetler Birliği’nde Nazi güçlerine karşı verilen mücadele anlatılır. Savaşın küçük ayrıntıları bir tarihçi titizliğiyle işlenir. “Dipten Gelen Dalga” ise İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünyayı anlatıyor. Savaş bitmiştir ama bu kez farklı bir savaş başlamıştır... Ehrenburg bu çok bilinen ve tüm dünyada milyonlara ulaşan üçleme eserinin yanı sıra verimli ve üretken bir yazarlık hayatı geçirdi. Çok sayıda öyküye imza attı. Başlıca eserleri: “Julio Jurenito”, “On Üç Pipo”, “Tröst”, “Jana Ney’in Aşkı”, “Paris Düşerken - Fırtına - Dipten Gelen Dalga”, “Buzların Çözülüşü”, “Ve İnsan Otomobili Yarattı”.

DİLAN ÖZTÜRK dilanozturk@gmail.com “İlk tümce, kendi kendine gelir. Her zaman, her yöne çekilen bir anlam taşır. ‘Demir kapıdan girdiler.’ yazmaya oradan başlarım, bir daha da unutmam, nasıl başladığımı, çünkü, bütün çabam, sonuna kadar devirmemektir o tümceyi. İlk tümce, hikâyemin alınyazısıdır.”** “Acı Düşler Bulvarı” bir süre Aydınlık Gazetesi için Avrupa muhabirliği yapmış yazar Cumhur Orancı’nın Türk Edebiyatı’nın ilk “urban-fantezi” romanı olan “Saydam” adlı kitabından on altı yıl sonra Ayrıntı Yayınları’nın Yeraltı Edebiyatı serisinden basılmış son romanı. Pop müziğe TRT’nin isimlendirdiği gibi Türkçe sözlü hafif batı müziği denmesi ile aynı sebepten, polisiye kurgulu romanların hafif sözlü edebiyat sayıldığı, bazen o bile sayılmadığı bir kültürün yetiştirdiği bir okur olarak “Acı Düşler Bulvarı”ndan da “hafif söz”, “basit kurgu” beklemek olur şey değil.. Denizle kum arasına sıkıştırıp çok da zihni yormadan bir cinayet romanı okumaksa saik, bu romana dokunmamak gerek.. Ama illa ki dokunmak, “Acı Düşler Bulvarı”nı illa ki okumak, bununla da yetinmemek romanda(n) bir şekilde adı geçen, dizesi geçen, tablosu geçen, kendisi geçen Sevim Burak’ı, Edip Cansever’i okumak, Edward Hopper’a bakmak gerek. Hem yeniden okuma olarak şifa niyetine hem de romanın ve yazarının bir parçası, belki tamamlayıcısı olarak. Cumhur Orancı’yı bir kere okuduktan sonra kitaplarıyla neden daha önce tanışılmadığına, neden daha önce okunmadığına hayıflanmamak elde değil. Uzun yıllar denizcilik yaparak dünyayı dolaşan yazar “Acı Düşler Bulvarı”nda öylece gemici düğümleri atıyor kurguya, sanki bir gemicinin düğümünü kendinden başkasının çözemeyeceğini bilmezmiş gibi. “Bir insanın trajik sonunun başlangıcında, bambaşka bir insanın, hırsı yüzünden, bambaşka bir zamanda neden olduğu trajik bir eylem yatar.” İlk sayfasından itibaren ayrıntılı betimlemeleriyle okuyanın hemen sahnenin kıyısındaki tabureye ilişivermesine neden olan, karakterleri tanıtırken yine onların

gündelik alelade düşüncelerinden, düşüncelerine yansımış hırslarından yola çıkan yazar bütün bunları yaparken de tek bir sözcük fazladan etmiyor, özlü anlatımından hiç taviz vermiyor. Gerçeküstü ve biraz da trajikomik karakterlerinden mi, yoksa “olağan” bir cinayetin benzersiz anlatımından mı kaynaklandığı bilinmez Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi”sini okurkenki o ruh hali yıllar sonra “Acı Düşler Bulvarı”nın satırlarında da sarıp sarmalıyor insanı.. Polisiye bir romanın olmazsa olmazı merak bu romanda da peşini bırakmıyor insanın ama “katil kim?” sorusunun yanıtı değil merakınızı hep canlı tutan daha çok nasıl, neden, peki ya ben soruları. Çünkü bu öyle bir roman ki hem herkes maktul, hem herkes katil, hem herkes dedektif kendi sorularına. Nasıllar ve nedenlerin yanıtlarını teker teker çözerken bir de bakmışsınız sahnenin kıyısında değil, ortasındasınız artık; harıl harıl araştırıyorsunuz Agop Mercekyan’ın yanında(n), ondan fazlasını; ondan daha önce bilmenin rahatlığıyla. Fakat bu dahi “Peki ya ben?” sorusuna “ben katil, ben maktul, ben okur, ben yazar” derken sizi ondan daha iyi bir dedektif yapmıyor. Selim İleri’nin roman ve yazarı hakkındaki şu haklı cümlelerini okurken: “Bugünkü yarı edebiyat yarı ticaret ortamında bu romanın üzerinde durulacak mı, kestiremiyorum. Çünkü ticaretin payını yazar baştan yadsıyor, baştan zor, çetin olanı seçiyor.” Bir yandan yaşlı bir erkek sesinin, “ne çıkar siz bizi anlamasanız da/ evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar/eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da”*** dediğini duyar gibi oluyoruz. * Ressam Edward Hopper’ın “Nighthawks - Gecekuşları” isimli tablosu. Kitap bu tabloyla başlayıp, bu tabloyla sona eriyor. ** Sevim Burak *** Edip Cansever/Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka (Acı Düşler Bulvarı, Cumhur Orancı, Ayrıntı Yayınları, 176 s.)


Aydınlık KİTAP

“SULTAN ABDÜLHAMİD”

31 AUSTOS 2012 CUMA

5

‘RASTLANTI VE ZORUNLULUK MODERN BİYOLOJİNİN DOĞA FELSEFESİ’ ÜZERİNE

“Münzevi ve müstebit” Tasarım mı, rastlantı mı? bir hükümdarla geçen 30 yıl Nobel ödüllü ünlü Fransz biyokimya bilgini Jacques Monod, “Rastlant ve Zorunluluk” adl bu denemesinde evrim teorisine, canlln oluumuna ve bu konularla ilgili söyleyecek sözü olduunu iddia eden baz ideolojilere ilikin görü ve eletirilerini okuyucuya sunuyor

CANSU YİĞİT Tanzimat’ın ilanı ile başlayan süreçte Osmanlı Devleti’nin klasik yapısı her alanda büyük bir değişimin içine girmiştir. Daha önce padişahların inisiyatifi ile gerçekleştirilen reformların düzenlenmesinde bu dönemde sadrazamlar, nazırlar öne çıkmış öyle ki tam olarak bir “Babıâli Yüzyılı” yaşanmıştır. İmparatorluğun Batı karşısında gerileyişinin sebepleri nedir sorusuna Tanzimat kadrolarının bulduğu cevap; devlet nizamının bozulması ve Batı’nın askeri üstünlüğü olabilmiş, bürokratlar, meseleyi Batı’dan alınacak yeni usullerle devlet kurumlarının sağlamlaştırılması olarak görmüşlerdir. Bu nedenledir ki bu kadrolarca, Osmanlı toplumunun temel değerlerinin, egemen üretim biçiminin ve siyasi yapısının tartışılması söz konusu olamamıştır. Amaç oldukça nettir: mevcut yapının iyileştirilmesi ve sağlamlaştırılması. Nitekim bu anlayışa muhalefet de gecikmemiş, hem padişahın geleneksel otoritesine karşı çıkan hem de Tanzimat’ın “kopyala-yapıştır” usulünü eleştiren aydınlar birlikte hareket etmek amacıyla dernekler kurmuş, basın yoluyla eleştirilerini dile getirmeye çalışmışlardır. Bir Kanun-i Esasi’nin kabulü ile ülkenin içine sürüklendiği kaostan kurtulacağını düşünen bu aydınlar V. Murat’ın ardından Abdülhamid’i tahta geçirmiştir. Yusuf Akçura üzerine yayınladığı kapsamlı kitabı ile tanıdığımız François Georgeon, “Sultan Abdülhamid” eserinde Abdülhamid’i tüm yönleri ile ele alıyor. Padişahlık makamında oturduğu 30 yıl boyunca “Büyük Güçler”in değişen siyasetleri ile birlikte Abdülhamid’in kurmaya çalıştığı dengeyi, imparatorluğun geçirdiği dönüşümleri ve sarsıntıları inceliyor. Georgeon, Abdülhamid’i “Ulu Hakan” ya da “Kızıl Sultan” olarak değil, imparatorluğun parçalandığı, ulus-devlete geçiş sancılarının yaşandığı bir sürecin aktörü olarak ele aldığını, “Osmanlı Cenneti”ni yüceltmeye ya da “Kızıl Sultan”ı aklamaya çalışmadığını belirtiyor. Yazar, Abdülhamid’in söylemlerinden, eylem ve hareketlerinden yola çıkarak karakterinin genel çizgilerini ortaya koymaya çalışıyor ve şu yargıya varıyor: “Abdülhamid ayrıcalıkları konusunda aşırı titiz, kendi yetki alanına girilmesini asla kabullenmeyen otoriter bir çehre, hiçbir ahlaki bir kaygı taşımayan bir dalavereci, usta bir diplomat” Kanun-i Esasi’nin kabulü ve Meclis-i Mebusan’ın açılması Rusya ile bir savaş gündeme geldiği sırada olmuştu. Tershane Konferansı’nın toplandığı gün Avrupa’nın reform bahanesiyle içişlere müdahalesi için ilk Osmanlı Anayasası büyük bir gürültü ile ilan edilmişti. Açılan meclis konferansın kararlarını kabul etmeyince iyice ısınan ortamdan yararlanan Abdülhamid İngiliz temsilcisi ile görüşüp kendisinin kon-

feransın kararlarına “belirleyici bir itirazı” olmadığını ancak vekillerine söz geçiremediğini söyleyerek, tahta oturan ama yönetim yetkisi olmayan kral rolü yapmıştı. Nitekim bu rolü benimseyen İngiltere’nin yanına Fransa’da eklenmiş ve Avrupa kamuoyu Abdülhamid’in lehine dönmeye başlamıştı. Birkaç ay sonra Kanun-i Esasi’nin mimarı Mithat Paşa görevinden alınarak sürgüne gönderilmişti. Abdülhamid için asıl tehlike anayasa değil, Mithat Paşa idi. Mithat Paşa gittikten sonra Kanun-i Esasi’nin bir önemi kalmamış, salnamelerin başına yazılan bir yazı olmaktan öteye gidememişti. Zaten Abdülhamid meşruti bir rejim kurulmasına, Rusya ile savaş tehdidi kapıya dayanmışken Avrupa ile olan ilişkileri dikkate alarak razı olmuştu, o sırada bir İngiliz desteği aradığı çıkışı sağlayabilirdi. Ancak, Nisan 1880’de İngiltere’de iktidara, Türkleri “insanlığın insan olmayan örneği” diye tanımlayan Gladstone’un gelmesi Abdülhamid’in son çelişkilerini de yok etmiş, artık İngiltere’nin gözündeki imajı hakkında kaygı duymasına gerek kalmamıştı. Bu koşullarda meclisi yeniden toplamaya gerek duymaz. Abdülhamid meclisten kurtulduktan sonra Tanzimat devrinde sadrazamlara, nazırlara kaptırılan iktidarı kendisi adına geri almaya başlamıştır. Ülkenin dört bir yanında kol gezen muhbirler, hafiyeler sayesinde sıkı bir denetim kurmuş, ulemayı kontrol altına almış, bürokrasiyi susturmuştur. Basına sansür uygulanması ve kendine karşı yükselen en kısık ses için bile sürgün olağan hale gelmiş, 1881’e gelindiğinde Abdülhamid’in tahta çıkmasına yardım eden herkes saraydan uzaklaştırılmıştır. Böylece çevresinde sadece, bulunduğu mevkiyi onun lütfuna borçlu olanlar kalmıştır. Abdülhamid’in özellikle “Sarıklı İhtilalci” tarafından kendisine yöneltilen darbe girişimi sonrasında sürekli taşıdığı tahtan indirilme ve suikast korkusu onu “münzevi” bir hayat yaşamaya ve “müstebitçe” içine kapanmaya itmiş, ülkeyi paranoyak bir yönetime mahkûm etmişti. “İstanbul Yıldız’dan, Yıldız İstanbul’dan korkar” olmuştu. Abdülhamid, her türlü sansüre, baskıya, sürgüne rağmen bu kez daha örgütlü bir biçimde üstelik ilk muhalefetin aksine ordu içinden gelen muhalefet karşısında Makedonya’da başlayan bir devrim ile1908’de ikinci defa Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda kalacaktır. Bu süreçten sonra, Abdülhamid gerici bir takım ayaklanmalara adı karışsa da miladını doldurmuş bir sultan olarak derin bir iz bırakarak tarihteki yerini alacaktır. (Sultan Abdülhamid, François Georgeon, İletişim Yayınevi, Çev: Ali Berktay, 648 s.)

EMRE ALPER

Jacques Monod

Jacques Monod’nun bu klasik eseri düzeltilmiş ve gözden geçirilmiş çevirisiyle yeniden Türkçeye kazandırıldı. Yeryüzünde yaşamın oluşumuna dair bilim dışı düşünce akımlarının giderek güçlendiği günümüzde bu eserin tekrar Türk okuruyla buluşması oldukça önemli.

KENDLERN NA EDEN MAKNELER Nobel ödüllü ünlü Fransız biyokimya bilgini Jacques Monod, “Rastlantı ve Zorunluluk” (Le Hasard et la Necessite) adlı bu denemesinde evrim teorisine, canlılığın oluşumuna ve bu konularla ilgili söyleyecek sözü olduğunu iddia eden bazı ideolojilere ilişkin görüş ve eleştirilerini okuyucuya sunuyor. Bunu yaparken de birçok bilimsel disipline dair temel kavramları bir araya getirmekten çekinmiyor. Canlılık - cansızlık kavramlarını irdeleyerek ve maddenin cansızlıktan canlılığa geçiş sürecini “kendilerini inşa eden makineler”e benzeterek başlattığı düşünsel yolculuk, yazarın yaratıcı düşünce deneyleri ve felsefi göndermeleri ile ilerleyerek yer yer okuyucuyu zorlayan fakat felsefi anlamda doyurucu bir okumaya dönüşüyor.

EVRMN ÜRÜNLER: TASARIM MI, RASTLANTI MI? “NSAN” EVRMSEL SÜRECN ZORUNLU BR SONUCU MUYDU? Okuyucusunun zihninde cevaplardan çok yeni sorular üreten tarzı ile Monod, modern bilimin temel direklerinden nesnellik ön kabulünün, anlamı gereği içinde öznellik taşıyan “tasarı” düşüncesi ile çeliştiğini vurgulayarak günümüzde de etkisini sürdüren “akıllı tasarım” düşüncesine karşı da öne sürülebilecek son derece geçerli savlar ortaya koyuyor. Yazarın kitabın başından sonuna öne sürdüğü savların tümü, “tasarı”nın varlığı açıkladığı ve varlığın yalnızca tasarısıyla bir anlam kazandığı tüm düşünce sistemlerine genel bir eleştiri olarak da okunabilir. Doğayı yorumlama biçimimizde öznelliğe - insan merkezli yanılsamaya yer verildiğini düşünen yazar, bu anlamda kitabın birçok bölümünde söz konusu yanılsamaya ilişkin eleştirilerini okuyucuyla buluşturuyor.

EVRENN MDK HAL TEK SEÇENEK MYD? Maddesel ve doğal uzantısı olarak biyolojik, hatta toplumsal evrimin önceden belirlenmiş bir yolu -bilinçli bir tasarımıolduğu ve mutlak bir hedefe doğru ilerlediği yönündeki anlayışa karşı çıkıyor Monod. Bu tavrıyla dinlerin dogmatik yaklaşımının yanı sıra katı bilimsel determinizmi de karşısına alıyor. Mesleki biyokimya bilgi ve denemiyle örtüşen çıkarımlarını, kuantum belirlenemezciliği ve Kaos Teorisinin savlarıyla harmanlayarak okuyucuya yansıtıyor. Bu temel üzerinden, yazar hesaplaşmasını animizm (bağımsız bir ruhsal varlığın insanda ve doğa nesnelerinde yerleşik olduğuna inanan ilkel görüş) ve vitalizm (dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel, kimyasal güçlerle değil de özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti) kavramlarıyla yapıyor. Bununla birlikte, bilinçli veya bilinçsizce söz konusu öğretileri içinde barındıran ideolojiler de yazarın eleştirilerinden nasibini alıyor. Kitabın proteinlerin karmaşık yapısını ve enzimsel faaliyetleri anlatan bölümleri teknik bilgi sahibi okuyuculara hitap ettiğinden ilgili olmayan okuyucular tarafından atlanabilir. Monod, kitabının önsözünde biyolog olmayan okuyucular için ilgili kısımların atlanabileceğini belirterek bir bakıma kitabın esas içeriğinin bilim felsefesine ait çıkarımları olduğu mesajını veriyor. Alfa Yayınları tarafından tekrar Türkçeye kazandırılan bu klasik eser, konunun ilgilileri ve günümüz sözüm ona özgür düşünsel ikliminde araştırmayı ve düşünmeyi seven popüler bilim okuyucularına hitap eden değerli bir derleme. (Rastlantı ve Zorunluluk Modern Biyolojinin Doğa Felsefesi, Jacques Monod, Alfa Yayınları, Çev: Elodie Eda Moreau, 126 s.


6

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Ayaz ve ateş arasındaki bir kadının romanı: “Taş ve Ten” Bireysel yaamlar müthi bir nesnellikle aktarmadaki ustal ve salam kurgusuyla ilmek ilmek ördüü “Ta ve Ten” hem ülkemizde birçok insann yazgsn belirleyen bir dönemi ve insanlarn, hem de yurdundan ayrlmak zorunda braklmay, sürgün ve göçmenliin kahreden yalnzlna tanklk ediyor ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com “İnsan, oluşturduğu kimliğin değersizliği kendi gözünde ortaya çıktığında yıkılabilir.” Edebiyatımızın önemli isimlerinden, kadın yazarlar arasında tartışılmaz bir yere sahip İnci Aral’ın “Taş ve Ten” romanı Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle yeniden raflarda. Eserlerinde yoğun bir şekilde kadını, kadının duygu ve düşünce dünyası yanında var olma savaşımını işleyen Aral, bu romanında Ulya’nın yaşam serüvenini ele alıyor. Kadın kahramanlarını çoğunlukla toplumda saygın yeri olan, güçlü ve güzel kadınlardan seçen İnci Aral’ın “Taş ve Ten”deki kahramanı Ulya da bir ressam ve heykeltıraş. Ona göre bir heykeltıraş düşünen biri, sessizce konuşur. Ona estetik kimlik ve evrensellik kazandıran ise yaratıcısının hayatı kavrama biçimidir. Ve bir heykel sergisi açmak üzere Almanya’ya giden Ulya, yıllardır birlikte yaşadığı Haluk’la yol ayrımına vardığının farkına varır. Ruhsal yalnızlığını sanatla doldurmaya çalışan Ulya, aşktan korunan ancak yüreğini çoraklaştıran bu beraberliğe bir son vermeye karar verir. İşte tam da böyle bir anda karşısına çıkar Sina… Sanki bir zaman tüneli, sanki yeniden geçmişe bir yolculuk olur. Derin uykudaki ruhunu uyandıran, bedeninin varlığını yeniden ona hatırlatır. Ulya, 1970’li yılların başında “B.”yle tanışır. Bu genç adamın ne olursa olsun sonraki hayatını etkileyeceğini bilir. Böyle de olur ve B. onun hayatını bütünüyle değiştirir. Henüz genç yaşında, çocuğunun babası olan “B.”yi kaybeder. Çok acı bir kayıptır bu. 12 Eylül öncesi sol bir örgüt içerisinde önemli bir konumda yer almış, sonra yurtdışına kaçmış olan ‘B.’, yeniden Türkiye’ye döndüğünde aynı aktif halini sürdürür. Ve bir gün kontrgerilla onu alıp götürür, bütün arama çabalarına rağmen ölü ya da diri bulunamaz. Bir daha hiçbir haber alınamaz. Ulya’nın onunla geçirdiği dört yıl bütün ayrıntılarıyla belleğinin derinliklerinde durur. Sahi adı neden B.’ydi. Gerçek adı

neydi? Sevilen birini terk edebilmek kahramanca bir eylem miydi, bunu yapabilmek için insanın çok mu güçlü olması gerekiyordu?

MUTLU OLMAK ÇN ÖNGÖRÜLÜ MÜ OLMALI NSAN? Ve Haluk… Ulya’nın en zor günlerinde “B.”ye her türlü yardımda bulunmuş bir avukat. Ulya’yı iyileştiren bir insan. “B.”nin kayboluşundan iki yıl kadar sonra 1979 yılı sonbaharında dostluğun aşıldığı bir yere varırlar, “B.”yi kesin olarak kaybettiğini anladığında kucağında ağladığı ve hayatının güzel yıllarını verdiği adamla. Ve kayıpların bir türlü dengelenemediği, giderilemediği zamanlar… Ve Haluk’tan kopuş… Ve birbirini kovalayan düşünceler… “İnsan, oluşturduğu kimliğin değersizliği kendi gözünde ortaya çıktığında yıkılabilir. Bencil, ölçülü yaşamlarımıza birbirimizi uzaktan ortak ettik ve onun bana verdiği en önemli şey akıl oldu. Bir insanı tanımak ve anlamak ne kadar uzun sürüyor bazen. Yalnızlık bana kendi dünyama sahip çıkmayı öğretti.” Acılar, çözümsüzlükler, anlık sevinçler ve ruh dinginlikleriyle günlük kaygılar arasında akıp giden insanlar, hatalar, pişmanlıklar, özlemler, sevinçler, sevgiler, aşklar, düşmanlıklar… “Yanlış yaşadım, en azından eksik bir hayattı benimki. Kendimi küçük şeylerin çekiciliğine, rahata bıraktım, çok zaman kaybettim.” diyen bir kadın her şeyin tekrara dönüştüğü bir anda geniş mekân ve zamanlarda gezinen bir serüvene yol alır.

BR MEKTUP NEY DETREBLR K? Ve Sina… Sanki bir zaman tüneli. Sanki yeniden geçmişe yolculuk. Dünde bu-

nci Aral

günü var eden ve geleceğe taşıyacak sihirli bir el sanki. Her yeni aşk, insanı eski bir aşkın küllenmiş anısına çeker mi peki? İzler, yinelemeler, gidiş gelişler, bağlantılar zinciri içerisinde benzerlikler yaşar insan ve hemen hemen aynı tuzaklara düşer. Hamburg’taki bir sergide başlayan ve sadece dört gün süren, adeta bir asırlık hikaye. Elli yaşındaki bir kadınla, ondan on yaş daha genç bir erkek arasında, acıya tanıdık, birbirine yabancı ve aykırı olmanın baştan çıkarıcı duygu ortamında yaşanan, içten ve yoğun sessiz bir macera. Kaldığı yerden yeniden yazılacak mı? Bu soruya yanıt olacak ve gelmeyen bir mektup. Onu beklerken bekleyişin ta kendisi halini almış, gelecek olan zarfı kutsamış, bir ayinin dar, tutuk, anlamını yitirmiş kendinden geçişine kapılmış bir kadın. Nazım’ın Piraye’den beklediğine benzer: “buruşuyor hala gelmeyen mektubun avucumda…” Zor günlerin haftaları, haftaların ise ayları kovalamaktan yorulduğu anlarda yollandıktan altı ay sonra beklendiği avuçlarla buluşan bir mektup. Zamanında gelse ne değişirdi

peki, bir mektup neyi değiştirebilir ki? İnci Aral’ın özgün, yalın ve zengin dili; bireysel yaşamları müthiş bir nesnellikle aktarmadaki ustalığı ve sağlam kurgusuyla ilmek ilmek ördüğü “Taş ve Ten” hem ülkemizde birçok insanın yazgısını belirleyen bir dönemi ve insanlarını, hem de yurdundan ayrılmak zorunda bırakılmayı, sürgün ve göçmenliğin kahreden yalnızlığına tanıklık ediyor. İnci Aral’ın bu romanını mutlaka okumalısınız. (Taş ve Ten, İnci Aral, Kırmızı Kedi Yayınevi, 258 s.)

Eserlerinde youn bir ekilde kadn, kadnn duygu ve düünce dünyas yannda var olma savamn ileyen Aral, bu romannda Ulya’nn yaam serüvenini ele alyor

KTAPTAN “İnsan gerçek anlamda, umutsuzca sevebiliyor ancak. Çocuksu bir masumiyet ve korkuyla. Körü körüne. Seyirci değil kahraman olarak. Tanrı değil kurban olarak. Ne büyük yalnızlık!” “Beni kabullenişi ve acıma ortak oluşundan ötürü sevdim onu. Yanında, huzursuzluk ve korkularımdan kurtuldum, bencillikten, tutkularımdan vazgeçmeye çalıştım, seyirlik pencerelerin önünde durmayı öğrendim ve beklenebilir ve beklenmedik durumlardan uzak kaldım. Sevecenliğiyle, bocalayıp duran duygusal yaşamımı dengede tuttu çok uzun zaman ve şimdilerde bana tenin geçiciliğini hatırlatıyor…”


Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

7

“BİLMEK VE İSTEMEK” ÜZERİNE

Schopenhauer ile karmaşık düşünceler M. ŞADİ ERKILIÇ Say Yayınları bu yakınlarda Schopenhauer Kitaplığı’nın on ikinci kitabı “Bilmek ve İstemek”i yayımladı. Adından da anlaşılacağı üzere kitap Schopenhauer felsefesinin temel meselesini, yani “irade ve tasavvur”u ele almakta, ancak bunu aynı isimle anılan eserinde ortaya konulduğu tamlık ve bütünlükte değil de daha çok ona bir hazırlık olarak ve onun anlaşılmasını kolaylaştıracak metinlerle birlikte ele almaktadır. Batı felsefesi, Antik Yunan’dan beri, insanın bilen olmasını onun özü olarak görmekte ve onu düşünen canlı şeklinde tanımlamaktadır. Böylece insanın iradesi bilgisine bağlanmakta; diğer bir ifadeyle iradesi bilgisi yanında ikincil ve tali kabul edilmektedir. Arthur Schopenhauer “Bilmek ve İstemek” isimli eserinde, insanın aslının onun iradesi olduğunu, düşünme ve bilmesinin iradesinden sonra geldiğini, dolayısıyla bilgisinin irade karşısında ikincil bir konumda olduğunu ifade etmek suretiyle bu tanıma karşı çıkmakta; Batı düşüncesinin bu tavrıyla insanın özüne ve hakikatine bigâne kaldığını söylemektedir.

mekte, varlıkların özleri ya da kendinde şeyleri tasavvurun dışında kalmaktadır.

BLMENN SINIRI: KENDNDE EY

Üçüncü bölüm kendinde şeyin bilinebilirliği ve irade olarak kendinde şey üzerinde durmaktadır. Kant kendinde şeyin bilinemeyeceğini söyler. Schopenhauer’e göre, insanın bu bilinci dolaysız olsaydı o, kendinde şeyin bütünüyle uygun bilgisine sahip olabilirdi. Fakat insanın bu bilgisi –öncelikle– bilen ve bilinen ayrımıyla, –ikinci olarak da– onun kendisine dair bilinçten ayrılmayan zaman formuyla kayıtlı ve sınırlıdır. Dolayısıyla insan fenomenal bilginin formlarından tam olarak kurtulamaz ve kendinde şeye dair tam uygun bir bilgiyi idrak edemez. Fakat filozofumuz, insanın dışarıdan nüfuz edemeyeceği bu öze, onun kendi özü hakkındaki kendi bilinciyle ulaşabileceğini ve bu şekilde onun kendisini harici duyu aracılığıyla uzvi bir form, deruni duyu aracılığıyla da irade olarak idrak edeceğini düşünmektedir. Schopenhauer, insanın kendisi veya KENDNDE EY VE FENOMEN kendinde şeyi nesnel olarak bilmeye çalışKARITLII masının kendi içinde çelişik bir şeyi arzu et“Bilmek ve İstemek” beş bölümden mey- mek olduğunun farkındadır. Fakat yine de dana gelmekte, ilk iki bölümde koo, Kant’ın algıdan çıkarılmamış kavnuya hazırlık olarak kendinde ramların boş olduğu tezini kabul; şey ile fenomen karşıtlığı ve fakat bunun insanın kendi kendinde şey olarak irairade etmesi hakkında sa’a uer nha ope Sch de ile bedenin ilişkisi iship olduğu bilgi için gegöre, insan ölünce temek üzerinde duçerliliğini reddetmekteözne ile nesne rulmaktadır. İkinci dir. Çünkü, ona göre, arasndaki kartln bölümün sonuna kobu bilgi ne bir algıdır, nulan ekte, ayrıca, ne de boştur. Bilakis o ortadan kalkt ilk asli k, ece Henri Bergson’un fisalt formel bilgi gibi a dön i ger una um dur zik ve metafizik bilgi priori değil, fakat tain nen bili ile n yani bile türleri üzerine ünlü mamen a posterioridir e tam özdeliin konuşmasından bir böve dolaysıyla sair her türyükselmi lüm yer almaktadır. lü bilgiden daha fazla gerolacaktr Kendinde şey, münferit çektir. varlıklardan veya algılanan Schopenhauer, bu tezlerinfenomenlerden bağımsız olarak deki çelişkinin farkındadır. Ancak, mevcut olan hakiki ve asli varlığı veya bu ona göre, kendinde şey zaman dışındaki dimünferit varlıkların hakikatini ifade eder. ğer formlardan azade olarak peçesinden büKendinde şey bizim bilgimizin dışındadır; yük ölçüde sıyrıldığında kendini irade oladolayısıyla biz varlıkların hakikatini değil, rak göstermekte veya bu irade, ayrıca, insadece onların fenomenal görünüşlerini bi- sanı kendinde şeyin hakikatine ulaştıran yelebiliriz. Schopenhauer, fenomene daya- gâne dar kapıyı meydana getirmektedir. narak kendinde şeyi tasavvur etmeye çalışmayı, birbirine taban tabana zıt iki şek- BLMEK, STEMEK ve ÖLMEK li birbiriyle örtüştürme gibi asla muvaffak Schopenhauer, dördüncü bölümde gerolunamayacak bir çabaya benzetmekte- çek varlığımızın ölümden sonraki durudir. Çünkü bilgi, özne ile nesne ayrımı ol- munu ele olmaktadır. Bu kitap ve özellikmaksızın gerçekleşmemektedir. Ayrıca il- le bu bölüm dizinin bir önceki kitabı olan let, mekân ve zaman formlarından bağım- “Ölümün Anlamı”nın bir devamı olarak da sız bir bilgiden de bahsedemeyiz. Dolayı- okunabilir. Ona göre, insanın ölümsüzlüğü sıyla insanın bilgisi bu ayrımın ve formla- onun ruhu veya bilinci ile bedeni arasındaki rın ötesinde şeyin özüne nüfuz edeme- sözde karşıtlıkta aranmaktadır; fakat in-

sanın bilinci onun zihnine, zihni de bedene bağlıdır, yani insanın bilinci onun hayvani yani ikincil doğası tarafından belirlenmektedir. Bu sebepten ötürü bilincin bedenin ölümüyle sona ereceğine kuşku yoktur. Dolayısıyla, filozofumuza göre, asıl karşıtlık onun zaman nedir bilmeyen ve iradeyle özdeş olan özü ile zaman ve mekânda tezahür eden kişisel varlığı arasındadır. Bu asıl varlığımızın zaman üstü devamlı varlığını idrak etmemiz zordur. Çünkü böyle bir hakikati bize kavratacak her türlü algı ve sezgiden yoksunuz. Fakat bunu inkâr da edemeyiz. Aksi takdirde bu dünyadaki sonumuzun bir yok olma olduğunu düşünüyoruz demektir. Böyle bir kimse de, bu durumda, kendisinin bu dünya hayatı dışında bir hiç olduğunu tasavvur etmektedir. Schopenhauer’a göre, insan ölünce özne ile nesne arasındaki karşıtlığın ortadan kalktığı ilk asli durumuna geri dönecek, yani bilen ile bilinenin tam özdeşliğine yükselmiş olacaktır. Filozofumuz bu tasavvuruyla kişisel ölümsüzlüğü temellendirmiş olmamaktadır. Dolayısıyla burada şu ve benzerleri sorulabilir: Bu tür bir ölümsüzlük insanın bu konudaki sorularına ne kadar cevap olabilir?

SCHOPENHAUER VE DOU DÜÜNCES Kitap Moira Nicholls’in Hint düşüncesinin Schopenhauer’in kendinde şey öğretisine etkisini değerlendirdiği beşinci bölüm ile sona ermektedir. Kitabın bu bölümü Schopenhauer felsefesinin doğu düşüncesiyle ilişkisinin doğru şekilde anlaşılmasına Türkçe’de erişilebilecek en büyük katkılardan birini yapmaktadır. Birçok yorumcu Schopenhauer’in 1818 sonrasında kendinde şey hakkındaki düşüncesinde önemli değişiklikler olmadığı iddiasındadır. Nicholls ise bu tez karşısında, mezkûr tarihten sonra –filozofumuzun Hint düşüncesine dair bilgi ve hayranlığındaki artışa bağlı olarak– kendinde şey öğretisinde önemli değişiklikler olduğunu savunmaktadır. O, bu değişiklikleri (1) kendinde şeyin bilinebilirliği; (2) kendinde şeyin özü veya doğası ve (3) kendi öğretisiyle doğu öğretilerini zımni olarak meczetme çabası ile alakalı olarak üç başlık altında toplar. Schopenhauer zaman formuna dayalı olarak kendinde şeyin irade olduğu iddia-

sındadır. Fakat –birçok yorumcunun da işaret ettiği gibi– kendinde şeyin doğasını, çok sayıda fenomenal formdan ziyade daha küçük sayıda fenomenal formda ifşa edeceğine inanmak için yeterli sebep yoktur. Dolayısıyla kendinde şeyin irade olduğu iddiasının sağlam bir temele dayandığı söylenemez. Schopenhauer de, –müellife göre– “İrade ve Tasavvur Olarak Dünya”nın ilk cildinin yayınlanması takip eden yıllarda kendinde şeyin irade olduğu iddiasının beraberinde getirdiği güçlüklerin giderek farkına varmıştır. Filozofumuzun –daha sonra– kendinde şeye değinirken peçe mecazını kullanması ve benzeri tereddüt taşıyan ifadeler, onun bu noktadaki tedirginlik veya huzursuzluğuna bir delildir. “Bilmek ve İstemek”i ve Moira Nicholls değerlendirmesini şu soru ile beraber okumamız halinde hakikatin özüne yaklaşma ihtimalimiz biraz daha yüksektir: Acaba biz kendinde şeyi irade olarak adlandırmakla, bizi hakikate ulaştıracak yegâne dar kapıyı bulmuş olmakta mıyız; yoksa o dar kapı başka bir yerde midir? (Bilmek ve İstemek, Arthur Schopenhauer, Say Yayınları, Çev: Ahmet Aydoğan, 144 s.)


8

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Bizi insan yapan becerimiz: İşbirliği Sadece emperyalistler ve hainler ibirlii yapmazlar, halklar ve emekçiler de ibirlii yaparlar. Emekçiler kendilerini soyutlayp “biz” ve “onlar” dediklerinde bu rasyoneldir, hakldr. CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

NSAN DOASI TARTIMASINA DEVAM EDYORUZ Bir süredir bu sayfalarda “insan doğası”na ilişkin sözü olan yazarların kitaplarından hareketle insan doğası üzerine bir tartışma yürütüyoruz. Marshall Sahlins’ten Zupancic’in eserine, daha öncesinde de LeviStrauss’tan Schopenhauer’e dek insan doğası çeşitli bağlamlarda ele alınmaya çalışıldı. Bu kez, insan doğası üzerine tarihsel ya da tarih üstü bir bakış açısından değil de, günümüz toplumunun yapısını ele alarak eğilmeye çalışacağız. Ünlü sosyolog Richard Sennett’in “Beraber” adlı çalışması İkbay Özküralpli tarafından çevrilip Ayrıntı Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Esasında bu kitap Richard Sennett’in tasarısına göre üç ciltlik bir çalışmanın ikincisi: Sırasıyla, “Zanaatkar”, “Beraber” ve şu an üzerinde çalıştığı “Şehir Planlaması’’ üzerine bir kitap. Sennett, bu eserinde, modern yahut “ilkel’’ toplumun olmazsa olmazının, dahası insanın olmazsa olmazının işbirliği ve işbirliğini kurmak için geliştirdiği diyalojik becerisi olduğunu savlıyor. Dolayısıyla, geliştirilen insan ilişkileri, alışkanlıkları, Sennett’e göre, bu diyalojik becerinin iş gördüğü ortamın koşullarına bağlıdır. Bu koşullar da yine aynı şekilde insan ilişkilerinden, alışkanlıklarından ve insanın becerilerini kullanmasının sonuçlarından etkilenir. Bu açıdan bakıldığında kendisini sürekli olarak değiştiren ama evrimsel-kültürel bir eğilim olarak toplumsal olan bir insan doğası kavrayışına ulaşılır.

BRL: BZE-KARI-ONLAR Beraber’de yazarın odaklandığı temel kavram “işbirliği’’dir. Kitapta işbirliği hem zorunluluk sonucu ola-

rak doğan bir yeti hem de bu yetinin etkin bir biçimde kullanılmasıyla ulaşılan sonuç olarak betimleniyor. Bu yeti, yazarın Aristoteles’e yaptığı atıflarla, aynı zamanda bir yetenek olarak da sunuluyor: “Beraber’de odak noktam, karşılıklı konuşmalardaki dinleme yeteneği olduğu kadar, diğerlerine yanıt verme yeteneği ve işyerinde ya da topluluk içinde bu yeteneğin pratik olarak uygulanmasıdır... Bu bağlamda işbirliğini bir zanaat olarak araştırdım. Bu zanaat, birlikte hareket edebilmek için anlama ve yanıt verme becerisini gerektirir.’’ (s. 8) Görüldüğü gibi insanın doğal bir eğilimi ve zorunluluk sonucu yapmaya giriştiği bir etkinlik olarak ele alınıyor işbirliği. İşbirliğinin sağlanması ise çocuğun gelişiminden, modern yaşam ve çalışma koşullarına dayanıyor. İşbirliğinin ilk elden gözlenebildiği daha ilkel üretim biçimlerinden modern yaşama evrilen insanlık tarihi süresince nasıl esnediği ve karmaşıklaştığı işte bu koşullarla ilişkilendirilerek anlatılıyor. Kabilecilik ya da şehrin arka sokaklarındaki etnik-dini veya bir başka aidiyet duygusuyla kenetlenmiş toplulukların “bize-karşıonlar durumu’’nu ele alan Sennett, kitabında, günümüz insanının ihtiyaçlarına ve yeteneklerine uygun bir işbirliği biçiminin izini sürüyor. Sennett, kabileciliğin ardındaki bilişsel önyargıyı Aristoteles’e atıfta bulunarak açığa çıkarıyor: “Şehir farklı cinslerde insanlardan oluşturulur, birbirine benzeyen insanlar bir şehri var edemez’’ ve Sennett devam ediyor: “Böylece şehir, insanları, farkıl bağlılıkları olan insanlar hakkında düşünmeye ve onlarla ilgilenmeye mecbur bırakmış olur. Açıktır ki karşılıklı saldırganlık bir şehri bir arada tutamaz; ama Aristoteles bu öğretiyi daha da incelikli hale getirir. Kavimcilik, der, bilmediği halde, diğer insanların neye benzediği-

Richard Sennett

ni bildiğini düşünmekle ilgilidir’’ (s. 15). Yazar, yine de çekincelidir, çünkü “bize-karşı-siz durumu’’ sadece “siz’’i oluşturan insanlara ilişkin bir cehaleti barındırmaz. Kişiler gerçekten de karşısında durduklarını tanıyabilirler ama farklılıktan kaçmak adına kendilerini izole edebilir, diğerini izole edebilir ya da son tahlilde (Hitlervari bir “çözüm’’ yolu denenmezse) diğerine karşı bir kayıtsızlığı seçebilir. Bu kayıtsızlığı, yazar, Robert Putnam’ın “kış uykusuna yatmak’’ ifadesiyle dile getirir. Dolayısıyla ya farklılık görmezden gelinecek ya da farklılık gözlerin önünden alınacaktır. Göz önünden atılamayan farklılıktan kurtulmak için geriye gözleri duyarsızlaştırmak kalır.

GERÇEK ORTAKLIK VE BELRLEYC FARKLILIKLAR Yazar, farklılık-farksızlılık sorununda, egemen anlayışın aksine salt etnik-dini farklılığı ele almamaktadır. Dahası, yazara göre, kimi farklılıklar işbirliğini zayıflatıcı etkiler üretebilirler ve “bu zayıflıkların en doğrudan olanı eşitsizliğe ilişkindir” (s. 18). Sınıfsal uçurumun artması, Sennett’e göre, beraberliğin önünde ciddi bir engeldir. Sennett’i bu noktada yanlış anlamamak gerekir: etnik-dini farklılıklar ile sınıf-

sal farklılıklar aynı düzlemde değildir. Hatta yaratılan ve benimsenen “biz” içerisinde gerçek ve rasyonel ayrımın sınıfsal ayrım olduğunu çok net bir biçimde ifade etmektedir: “Elit, toplumdan uzaklaşır; kamyon şoförü ve bankacının beklentileri ve mücadeleleri çok küçük bir ortak temel paylaşır. Bu türden mesafeler sıradan insanları haklı olarak kızdırır. Bu noktada, bize-karşı onlar düşüncesi ve davranışı rasyonel bir sonuçtur” (s.18).

BZM BZE AT BR BRLMZ VAR 1 Eylül’de Dünya Barış Günü’nü, kutlayacağız. Teslimiyet biçimindeki savaşmazlığı değil de gerçek Barış’ı isteyenlerin bu işbirliği damarına sarılması gerekmektedir. Sadece emperyalistler ve hainler işbirliği yapmazlar, halklar ve emekçiler de işbirliği yaparlar. Emekçiler kendilerini soyutlayıp “biz” ve “onlar” dediklerinde bu rasyoneldir, haklıdır. İşte bu kendilerine “biz” ve kendilerinden sandıkları onlara “onlar” dediklerinde görünecek ufukta gerçek Barış. (Beraber, Richard Sennett, Ayrıntı Yayınları, Çev: İlkay Özküralpli, 352 s.)

“Beraber’de odak noktam, karlkl konumalardaki dinleme yetenei olduu kadar, dierlerine yant verme yetenei ve iyerinde ya da topluluk içinde bu yetenein pratik olarak uygulanmasdr...”


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

9

Devam etmek için jeton atın M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com da ‘tüketim’ geleneğinin bir parçasıdır. Durun şimdi. Aynayı size çevirelim. Eğer Babil Balığı’nı ücretsiz şekilde bir internet Mahatma Gandhi blogu halinde yazsaydım kaçınız okurdu? Kaçınız ciddiye alırdı? Dahası geçen hafGeçen hafta çeşitli nedenlerden dolayı Ba- ta olduğu gibi, “bu hafta neden yazınız bil Balığı’nı yazamadım. Çok da büyük bir yok?” mealinde e-postalarla karşılaşırdım? kayıp değil. Bu köşe de dâhil, bütün süreli Dürüst olunuz. Bu hafta bir sanatçı-yazarla beraber yayınların yazarlarının, günlük yayınlanan olacağız: Douglas Coupland. 1961 yılınyazıları, zor bela gerçeklikte mevcuttur. Bir da Almanya’da doğan Kanadalı yazar gün için yaşarlar ve yok olurlar. Varlıklaaynı zamanda aktif bir sanatçı. Özellikle rı günlük içilen bir bardak su kadardır. En da görsel sanatlardaki başarısı dikkat çefazla bir tokat etkisi yaratır, ertesi gün unukici. Çoğu eleştirmene göre son yüz yılda tulur. Kitaplar ise bunun tam tersidir. Bir Kuzey Amerika’dan çıkan en yetenekli sakütüphaneye girebilen bir kitap uzun yılnatçısı olmasından da öte, “tüketim” küllar boyunca varlığını devam ettirebilir. Üstürü üstüne de en iyi hicivcisi. Elbette, tütelik köşe yazıları gündeliktir, örneğin bu ketim eleştirisine dayanan yazılar kaleme köşedeki hiçbir yazı asıl amacı belirli alan pek çok yazar var, biliyoruz. Nedir edebiyat türlerini incelemek ve bu türlerde Coupland’ı farklı kılan? İlk olarak sanırım, çıkan eserleri okuyucuya tanıtmak olsanat geleneğini hakkıyla taşımasından masına rağmen, hiçbir zaman on yıl sonolsa gerek, bir şeyi anlatmanın ve gösterra dahi hangi eserin yazılabileceğine dair menin bin bir farklı yönünden en çarpıcı bir şey barındırmaz. Yayınlanan üzerinden olanını yakalıyor olması, diyebiliriz. Ankonuşabilir. Fikir yürütmez. Satırları ya- latmak istedikleri için kurguladığı form ve zılırken dökülür. Yazıldığı anda ne olur- yapılar gerçekten ilgi uyandırıcı ki aynı çarsa olsun gün sonunda kâğıt geri dönüşü- pıcılığı sanat eserlerinde de görmek mümmüne yollanacak bir ölüdür. Bu hafta in- kün. Örneğin, aslı 2010 yılında yayınlanan celeyeceğim kitap hakkında en olmadık ve İthaki Yayınları’nın dilimize yeni kasaçma sapan şeyleri yazsam dahi yarına zandırdığı (Oyuncu 1) romanını ele alahiçbir etkisi kalmayacaktır. Bu nedenle lım. Kitap aslında Massey Konferanslavarsa da içeriğinde bulunan birkaç fikir de rının 2010 yılında ve içerdiği beş bölüm 5 sınırlı sayıda insana şöyle bir dokunduk- farklı yerde olmak üzere bir saatlik kotan sonra ya bir gülümseme ya da bir baş nuşmalar şeklinde okundu, daha sonra ise sallamanın ardından kaybolup gider. Bir kitaplaştırıldı. Massey konferansları Kabakıma süreli yayınlarda yazmak “yok nada’da yılda bir kez düzenleniyor ve ileolma” sanatıdır. Bu açıdan bakınca da her- ri gelen aydınlarının politik, kültürel, felhangi bir şekilde süreli bir yayına yazmak sefi ve sosyolojik konularda konuşmalarından oluşuyor. Roman, bir havaalanı barında yolları kesişen 4 karakteri (Karen, Rick, Luke, Rachel) ve bütün olaylara bir bilgisayar oyununu oynayan gözlemci gibi yeniden yorumlarda bulunan “Oyuncu 1” ile toplamda beş karakteri takip ediyor. Beş bölümün her biri olayların birer saatlik bölümünü kapsıyor ve her bölümde kendi içinde beş bölüme ayrılarak her parçada yaşananları bir başka karakterin gözünden anlatıyor. Yazarın daha önce de denediği (bkz. Generation A) apokaliptik, büyük bir felaket meydana gelmekteyken birbirleriyle etkileşimde Coupland’n “Monument to the War of 1812” isimli çalmas bulunan karakterler va-

Douglas Coupland

“Önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle kavga ederler ve sonunda sen kazanırsın.”

sıtası ile de alt metinde Coupland’ın üstünde durmayı sevdiği konular gün yüzüne çıkıyor. Aslında Türkçe’ye daha önce X Kuşağı (Parantez Yayınları), Mikroserfler (Resif Kitap), Komadaki Sevgilim (Punto) ve Eleanor Rigby (Artemis Yayınları) kitapları da tercüme edilmişti fakat X Kuşağı ve Mikroserfler’in yeni baskısına ulaşılamadığından Coupland’ı tekrar hatırlatmakta fayda var. 1991 yılında yayınlanan X Kuşağı (Generation X), yeni bir nesil kavramının oturmasında yardımcı olduğu kadar bu kitabı ile birlikte devamında da Coupland’ın anlatısı şekillenmeye başladı. Pek çok kitabında aynı temaları tekrar tekrar kullanmasını biraz sıkıcı bulsam da her seferinde üstüne ekledikleri bir hayli hoşuma gidiyordu. Bu bakımdan “Oyuncu 1” Coupland’ın söylencesinin büyük bir kısmını oluşturuyor ve diğer kitaplarını eğer istemiyorsanız, okumasanız da olur. Din, iletişim, tüketim, modern çağ, ölümden sonra hayat, kültür, kimlik ve öz bilinç Coupland’ın temel temalarını oluşturuyor. Ancak bu kavramların etrafına koca bir daire çizip etrafına da “Post-modernizmden sonra nereye gideceğiz?” sorusunu yazıyor. Onun bütün bunalımının ve arayışının buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Yazarın diğer kitaplarına gelirsek, henüz tercüme edilmemiş romanları; Shampoo Planet (en beğendiğim kitabıdır), Miss Wyoming, All Families Are Psychotic, God Hates Japan, Hey Nostradamus!, jPod (yayından kaldırılmış olsa da bir televizyon dizisi de mevcuttu), The Gum Thief ve Generation A; romanlarının dışında bir öykü derlemesi mevcuttur ve iki farklı öykü derlemesinde ise öyküleri yer almaktadır. Ayrıca kurgu dışı 8 kitabı da bulunmaktadır. Oyuncu 1’in okuması son derece eğlenceli ve açıkçası deneysel yaklaşımı çok da rahatsız edici değil. Aksi halde söylenebilecek şeyler, karakterlerin neredeyse hiçbirisinin ilgi çekici olmaması, karton düz karakterler olması (yalnız, karakterlerinin bu düzlüğü bir açıdan da okuyucunun karakterlerden birini seçip kendini özdeşleştirmesi için, bu tip bir anlatıya uygun olmuş), hikâyenin son derece durağan ve yazarın fikirlerini aktarmakta paravandan öteye gidememesi gibi pek çok

sorun da mevcut. Zaten ayrım da burada başlıyor, birer saatlik konferans konuşmaları şeklinde kurgulanan, beş karakterin gözünden olayları anlatan bir romanı bir iletişim eseri olarak takdir mi etmeli, yoksa “iyi de zaten toplasan 60 cümlede özetleyeceğin fikirlerin için vakit kaybı yaratmışsın, sanatın iletişimine ters değil mi bu?” diyerek eleştirmeli mi bilemiyorsunuz. Şahsen kitabı okurken, yazarın deneyselliğe açıklığından haberdar olduğumdan şöyle bir yöntem izledim, Kendimi 2. oyuncu olarak atadım. Okurken 1. oyuncuya eşlik ettim ve hikâyenin kendime ait bir tarafını da oluşturdum. Bu şekilde ilerlemek gerçekten harikaydı. Kitabın orijinalinde de bulunan arka kapak yazısında ise Coupland’ın J.G.Ballard ve Kurt Vonnegut geleneğine yakın olduğu söyleniyor. Böyle bir yakıştırmayı kim yapmış bilemiyorum. Belki Coupland’ın da en sevdiği ve özendiği yazarlar da olabilir anca Coupland’la bu iki yazarı aynı kefeye koymak açıkçası çok komik olmuş. Öncelikle Coupland’da Vonnegut’ın kurguculuğundan, karakter, mekan yaratımından eser olmadığı gibi bilim kurgu öğelerini de Vonnegut gibi zengin, drama ve eleştiri faktörleriyle iç içe kullanmak yerine, tam anlamıyla anlatısına zemin oluşturmak için kullanan deyim yerindeyse ‘kaçak’ bir yazar. Ballard ise distopya, içi boşaltılmış insanlar ve teknolojinin psikolojik etkileri üzerine hem derinlemesine hem de harikulade bir edebi dille yazan bir yazar. Açıkçası Coupland’ı okumak zevkli olabilir ancak karşılaştırdıkları yazarların yanında elinden şekeri alındığı için ağlayıp sızlayan bir çocuktan öteye gidemiyor. Coupland’ın görsel sanatını bilemem ancak edebi kariyerinin Vonnegut veya Ballard’la aynı kefeye konulabilmesi için yazması gereken en az on romanı daha var (bir fırın ekmek yemekten bahsetmedim inatla, kendimi kutluyorum). Bu arka kapak yazısını göz ardı edip, beklentilerinizi olmayacak yerlere çekmemenizi tavsiye ederim. İyi vakit geçirebileceğiniz, sizi düşünmeye sevk edecek, az da olsa bilim kurgu temasını barındıran bir roman istiyorsanız, Oyuncu 1 sizleri bekliyor. (Oyuncu 1, Douglas Coupland, İthaki Yayınları, Çev:Sinan Okan, 240 s.)


10

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Son dönem şiirinin militan sesi: Soysal Ekinci

CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com

Cümle yaps, imgelerinin orijinallii, söyleminin yenilii Soysal Ekinci iirinin ayrc özelliklerindendir. Hapishane kökenli, çou yat olan birçok airde görülen devrimci kavramlarla taral duyarln harmanlanmasndan oluan avlayc, popüler tuzaklara onun iirinde rastlanmaz.

“Biri Yitik İki Ülke” adlı kitabının arka kapağında bir fotoğrafı vardır. Elini sağ yanağına destek yaptığı bu fotoğrafında dünyaya öylesine dalgın bakmaktadır ki içinde yaşadığı gerçeklikten kopmuşluğu bütünüyle yansımıştır objektife. Bu görüntünün objektife verilmiş bir poz olmadığını Soysal Ekinci’yi tanımış olan herkes bilir. Kitabının kapağına taşımış olduğu dalgınlık halinin şiirindeki karşılığı insanseverliği ve toplumsal duyarlığıdır. İnceliği ve nezaketidir. Haksızlık ve adaletsizlik karşısındaki tahammülsüzlüğüdür… “Biri Yitik İki Ülke”de tutuklu bir şairin insani ve politik duygulanımlarını yansıtmakla birlikte, Güney Afrika halkının özgürlük mücadelesi ile Kürtlerin kimlik arayışları da onun ilgi alanı içindedir: “ZİNDZİ, sen siyah incisi MANDELA’nın, AFİKA’nın bir ucunda bense ülkesi yitik, tutsak bir şairim METRİS ZİNDANI’nda … ZİNDZİ dört yıl önce getirdiler bu tutsakevine beni dört yıl önce bu tutsakevinin apoletli bekçileri gönüllü fedaileri sayarak kendilerini değişmez bir buyruğun buldukları bütün şiddet ateşleriyle yüzlerce kere saldırdılar içimdeki özgürlük atmosferine” (Biri Yitik İki Ülke) “Çağrı”da Kürt halkının kültürel ve demokratik talepleri yine özgürlük ve devrim mücadelesi temelinde sahiplenilir.“Yıkıntılar Altında” ise bütünüyle Filistin halkının varoluş mücadelesiyle ilgilidir. Soysal, uzun şiire eğilimlidir ve şiiri uzun cümlelerden kurulu, militan tavırlı, coşkulu bir anlatıma sahiptir. Anlatımında hiç sekteye uğramayan lirizm militan sertliği dengelediği gibi slogansı katılıkları da yumuşatarak estetize etmektedir. Şiirinin, sık sık uyaklardan yararlanılmış olması dışında Türk şiirinin geleneksel unsurlarıyla dolaysız bağlantı kurulabilecek bir özelliği ön plana çıkmamaktadır. Belki şunu belirtmeden geçmemek gerekir: Şairin çocukluğunun geçtiği kırlarla ilgili aktardığı ayrıntılar, çiçek adları, kınalı taşlar, çağıldayan ırmaklar halk şiiri ile pastoral bir yakınlık oluşturmaktadır. Soysal Ekinci aramızdan ayrılalı on sekiz yıl oluyor. Toplumcu gerçekçi şiir on sekiz yıldır onun soluğundan yoksun bulunuyor. Fakat katkılarıyla teselli bulabilecek durumdayız. Soysal’ın en önemli katkılarından birisi yeni bir sentaks düzeni üzerinden geliştirmiş olduğu söylemdir. Zaman zaman mensur şiir biçi-

minde vücut bulan bu söylem kitleleri harekete geçirici, coşku ve heyecanı yoğunlaştırıcı işlevi bakımından toplumcu gerçekçi şiir geleneğini zenginleştirmiştir. Cümle yapısı, imgelerinin orijinalliği, söyleminin yeniliği Soysal Ekinci şiirinin ayırıcı özelliklerindendir. Hapishane kökenli, çoğu yaşıtı olan birçok şairde görülen devrimci kavramlarla taşralı duyarlığın harmanlanmasından oluşan avlayıcı, popüler tuzaklara onun şiirinde rastlanmaz. Soysal Ekinci 1954 Kars doğumludur. Kars’ın şimdi Ardahan’a bağlanmış olan Hanak ilçesindendir. İlkokulu Ardahan’da, ortaokul ve liseyi de Kars’ta yatılı olarak okudu. İstanbul Üniversitesinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden ikinci sınıfta iken ayrılarak çalışma hayatına başladı. 12 Eylül 1980 sonrası İstanbul cezaevlerinde toplam altı yıl tutuklu kaldı. Soysal’ın şiirinin beslendiği ana damarlar kendi hayatı ve içinde yer aldığı toplumsal mücadele pratiği ile bu toplumsal mücadelenin arka planındaki tarihsel-kültürel atmosferdir. Toplumsal mücadelenin yoğunluk kazandığı197080 arası dönemin siyasal argümanlarını, taraflarını, çatışma alanlarını, duygu, duyarlık ve sonuçlarını onun şiirinde bulmak mümkündür. Soysal’la 1990 yılı Mayısı’nın ikisinde tanışmışız. Tanışmamıza vesile olan adıma imzaladığı kitaptaki ithaf yazısının altında bu tarih var. Herkesten bir sır gibi sakladığı zihnindeki ölüm düşüncesini gerçek kıldığı 4 Eylül 1994 gecesinin akşamında da onunla birlikteydik. Mecit Ünal, eşim Birsen, ben ve Soysal Mis Sokak’taki bir kafenin önünde akşamı karşılamıştık. İlk kitabının arka kapağındaki aynı dalgın bakış daha bir yoğunlaşmış, daha bir uzaklara dönük haliyle Soysal’ın yüzünde yine asılı duruyordu. Oturduğumuz bir buçuk iki saatlik süre içinde sadece bir cümle kurduğunu anımsıyorum. Oysa konuşmayı seven birisiydi. Artık söylecek sözü mü kalmamıştı, hiçbir sözün kâr etmeyeceğine mi kanaat getirmişti yoksa konuşmak onun için bir ağırlığa mı dönüşmüştü, bilinmez. Bütünüyle susmuş, kendi içine dönmüş, kendine kapanmıştı. Suskunlukla sarmaladığı kararını o gece gerçekliğe dönüştürdüğünü iki gün sonra öğrendik. Gerçek Sanat dergisinin Ekim sayısında onun için yazdığım yazıyı bir kez daha paylaşmak isterim: “ ‘Bir insanın özgürlüğü için bin insanı acılar içinde bıraktım. Beni affedin. ‚ İstiklal Caddesi, Başağa Sokak, 13 numaralı evin bodrum katı. 4 Eylül 1994. Pazarı paraztesiye bağlayan gecenin kimbilir hangi saati...

Elyazısıyla yazdığı son cümlesi bu. Süreğen duyarlıkların çocuğu, ölümü için sevenlerinden özür diliyor titrek harflerle: ‘Beni affedin. ‚ Devrimin ve devrimci ahlakın bozulmayan künyesi olmakta inat etti daima. Vicdanını reklama dönüştürmeyen bir ‘redci ‚ olarak kaldı. Banka borsa reklamı yapan eski yoldaşlarının bir sokak ötesinde... Yalnız, işsiz... Ve şair. İmzası yetkin şiirlerin altında. Biri Yitik İki Ülke (1989), Çağrı, (1990), Yıkıntılar Altında (1991). Adsız, ünsüz... Bütün bunların sonucunda mutlak ölüm müydü payına düşen? Cuntanın işkenceli sorgularından geçti. Faşizmin cezaevlerinde altı yıl yattı. Dünya ile varlığı arasındaki canlı ilişkiyi, yetmiş seksen santimlik çamaşır ipiyle kopartmadan iki ay önce eşiyle ayrıldılar. Bir ay sonra en sevdiği kardeşini yitirdi. ‘Herşey üst üste gelmişti. ‚ Üst üste gelen her şey izini hiç bırakmayan ekonomik yoksunluğun ağır kuşatmasında onu arayıp buluyordu üstelik. Emeğini en ucuzundan olsun pazarlayabileceği bir alan yoktu yıllardır içinde bulunduğu çevrenin geniş coğrafyasında. Sevgisinden hapisler yattığı ülkesinde. İnceydi. İstemiyordu. Alnında çizgi çizgi düşünceler... Alnı hep derin. Bir yanı bunun için belki daima dalgındı. Bütün bunların sonucunda mutlak ölüm müydü payına düşen? Onun ölümü toplumsal yıkım halinin de bir anlatımı değil midir? Onun trajik sonunda toplumsal psikozun izlekleri, bu psikozun ulaştığı sınır görülmüyor mu? Onun ölümünde deforme olmuş değerlerimizin, bencil keyiflerimizin, daha ötesi insansız ilişkilerimizin suç izlerini arayıp bulmak çok mu zor..? Soysal Ekinci varlığını umutlarımızın, umutsuzluklarımızın dünyasından alıp gitmekle kalmadı,Türk edebiyatını da güçlü bir şiir soluğundan yoksun bıraktı. ‘Beni affedin‚ sözü gerçek anlamına belki işte burada kavuşuyor. Hayatla olan alışverişindeki son tavrı, muhakkak ki şiirinin altını da çarpıcı bir biçimde çizdi. Yaşamı şiirdi. Ölümü şiirin karşısına durdu. „ Ölümünün on sekizinci yılında yokluğunu hâlâ hissediyoruz, onu özlemle bir kez daha anıyoruz.


Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

11

HASAN YALÇIN’IN AŞK TANIMI

“Buldum” dediğin zaman kaybettiğin şey... Yalçn’a göre ak, bitmesi kaçnlmaz olana ilikin bir sonsuzluk varsaymdr. Sonsuz zaman bilincidir. Yani sonsuzluk isteinin, snrl insan ömrüne isyandr. Bir saniyelik süreye sonsuzluu sdrma çabasdr. Geni zaman kipinin insanla kurduu acmasz bir tuzaktr ONUR ÇAĞLAYAN Twitter: @onur_cglyn “Nereye koşuyorsun öyle? Hangi rüzgardır seni oradan oraya savuran? Hangi kırbaç omzunda? Neyi elde ettiğin zaman duracaksın? Okula yetişiyorsun. İşe geç kalmamalısın. Maaşının veya ücretinin artmasını bekliyorsun. Askerde veya cezaevinde gün sayıyorsun. Uygulamakta olduğun planlar var. Emekli olunca bir ev alabilmeyi umuyorsun. Bankadaki paranı çekip, karlı bir iş kurmayı düşünüyorsun. Hiçbir şeye zamanın yetmediğinden yakınıyorsun. Yorgunsun. Bir “oh” diyebilmeyi çok özlüyorsun”

ZAMAN SSTEMN TA KENDS Hasan Yalçın, bütün insanların yerine koyar kendini ve bütün insanlara yönelttiği bu sorulara yanıt arar: “Sırtımda her an şaklayan kırbacın acısını duyuyorum” diye o sorulara cevap verir ve o kırbacın adını koyar: “Zaman!” “Ne işverenin, ne müdürün ne jandarmanın ne de bir başka gücün kölesiyiz. Sadece zamandır, bizim efendimiz… Kırbaç kendini para sorunu, geçim sıkıntısı, evladı ayal düşüncesi, işten atılma korkusu olarak dile getiriyor” diye de devam ettirir. Verilen cevaptan anlıyoruz ki; zaman, sistemin ta kendisidir.

Yalçın’ın da bütün mücadelesi o “zaman”a köle olmamak, fakat ona hükmedebilmektir. O öyle bir zamandır ki; insana bir an olsun düşünme fırsatı vermediği gibi bizi birbirimizden alır götürür. Kat kattır hayatımızın içinde. Zaman, sabah işe yetişme telaşıdır. Gözünüzün saatten ayrılamamasıdır. Cep telefonunuzun çalması, şehrin trafiği, patronun kulaklarda çınlayan sesi, hastanede tedavi sırası, okulda kitap parası, ödenmeyi bekleyen kredi kartı… İç içedir hepsi. Her alanda, her adımda esir düşersiniz. Geriye size ait bir şey kalmaz. Artık hepsi zamanındır. Hasan Yalçın, aşka işte böyle bir zaman kavramı içerisinden bakar. Yalçın’a göre aşk, bitmesi kaçınılmaz olana ilişkin bir sonsuzluk varsayımıdır. Sonsuz zaman bilincidir. Yani sonsuzluk isteğinin, sınırlı insan ömrüne isyanıdır. Bir saniyelik süreye sonsuzluğu sığdırma çabasıdır. Geniş zaman kipinin insanlığa kurduğu acımasız bir tuzaktır. Sıradan cümleye yüklenen özel anlamdır. Anlamın bulanıklığına verilen özel isimdir yada masum cümleciklerin başlattığı olasılıklar cümbüşü. Yaşanmamış kadın erkek ilişkilerinin bir tasarımı.

EN BÜYÜK AK: ARAYI Gerçek aşkın, yaşanan değil anlatılan kısmı olduğuna öylesine emindir ki her türlü tartışmayı bıçak gibi kesip atacak kanıtları vardır: “İnsanlığı sarsagelmiş aşk hikayelerinin hepsi yaşanmamış ilişkilere aittir; alın bakalım Kerem ile Aslı’yı, Ferhat ile Şirin’i, genç Werther’i, Anna Karannina’yı. Hiçbiri yaşanmamış veya tam olarak yaşanmamış; böyle olduğu için sürekli anlatılmışlardır. Yaşanmış aşkı anlatan bir tane güzel türkü yoktur. Gazetelerin üçüncü sayfaları bile, aşk haline gelip insanları öldüren yaşanmamışlıklara ayrılır.” İnsan düşünmeden edemiyor!

Peki, aşkı böylesi tanımlayan birinin hiç aşkı olmamış mıdır? Yazar, her ne kadar aşkı ipe sapa gelmez bir şey olarak nitelese de onu, zamanın içerisinde aramaya devam eder. O’nun aşkı, bazen “Erzurum çarşı pazar” türküsünün içinde, bazen kızının okul çantasınının içerisinden çıkan “seni seviyorum” notunda, bazen de “faydasız işlerin hayattaki yeri”ndedir. İşte, Hasan Yalçın’ın en büyük aşkı da budur: Aramak! Bu, O’nun için en büyülü, en çekici sözcüktür. Thomas Edison’un da, Kristof Kolomb’un da, Evliya Çelebi’nin de aşkı en sonunda Hasan Yalçın’ın aşkına çıkar. “Arayış somut bir nesneye, bir yere, bir zenginliğe değil, bilinmeyene özlem oluyor demek ki. Bulmak umuduna yönelik bir yolculuk.” Yalçın, sadece bilim adamları ve gezginleri değil, romancıları, şairleri, ressamları; kısacası bütün sanatçıları “arayış” kavramının eksenine yerleştirir. “Arayış” tüm hızıyla devam etmektedir: “Romancı tabii ki kitabını mutlulukla okşar. Ama bir tür vedadır bu. Bir tür doyum anı. Doyum ise, bir tür bitiştir. Artık yeniden başlamanın heyecanı özlenmektedir. Yeni serüvenin çağrısı vardır kulaklarda.” Yalçın’a göre şair ise, her seferinde gene de bulamamış olmak gibi bir duyguyla bitirir şiirini ve yenisine bu duyguyla başlar. Hasan Yalçın bir kere kararını vermiştir: Arayış, bulmaktan çok daha önemlidir ve bir bakıma insanoğlunun yaşam serüvenin özetidir, itici gücüdür. Yalçın’a bu da yeterli gelmez. Koparır, aramak ve bulmak arasındaki ilişkiyi. Daha da ileri gider: “Bulmak, aramanın ölümüdür. Bulmaktaki mutluluk bu yüzden donuk, heyecansız, solgundur” der. “Bulmak” Yalçın’da öyle bir yer etmiştir ki; neredeyse en korktuğu şey haline gelmiştir: "Aşk, tarafların birbirlerini karşılıklı elde etmeleriyle

Hasan Yalçn

Türk Devriminin seçkin önderlerinden, 68 Gençlik hareketinin liderlerinden, çi Partisi Genel Bakan Yardmcs, örnek bilimsel sosyalist, Aydnlkçlarn aabeyi deerli Hasan Yalçn’ 29 Austos 2002’de, 30 Austos Zaferi’nin arifesinde yitirdik. Ölümünün 10. ylnda saygyla anyoruz. biter. Bundan sonra yaşadıkları aşka benzer şey, sesin yankılanması gibi, arayışın ruhlarda oluşturduğu dalgacıklardır. Durulacaktır. Bu nedenle arayış, aşkın özüdür, onu kapsar. Aşka büyüsünü veren arayıştır.” Hasan Yalçın’daki aşk öyle nicedir ki; zamana egemen olabilme arzusu, toplumu değiştirme mücadelesindeki rolü, sınıfsız toplum özlemi O’nu en sonunda aydınların aydını yapmıştır. (Zaman ve Aşk, Hasan Yalçın, Kaynak Yayınları, 104 s.)


12

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

KAPAK

YAZAR, ATÖLYE KATILIMCISI VE AKADEMİSYEN GÖZÜYLE YARATICI YAZARLIK ATÖLYELERİ

Endüstri mi, akademi mi? AYDINLIK KİTAP Günümüzde yaratıcı yazarlık atölyelerinin sayısı giderek artıyor. Haliyle “yaratıcılık veya yazarlık kurslarda öğrenilecek bir şey midir?” sorusu da akıllarda yerini alıyor. Kimileri bu atölyeleri olumlu karşılarken kimileri de bir anlam ifade edemeyeceğini söylüyor. Bizler de Aydınlık Kitap’ın bu sayıdaki kapağında bu konuyu ele almaya karar verdik. Konuyla ilgili yaratıcı yazarlık atölyeleri yönetmiş yazarlara, katılımcı öğrencilere ve bu konu üzerine yoğun araştırma içerisindeki akademisyenlere bazı sorular yönelttik.

“Yazarlık atölyelerinin işlevi nedir? Bu tür atölyelerden beklenti nedir - bu atölyelerin asıl verebilecekleri nelerdir? Yazarlık kurslarda öğrenilir mi? Yazı yazmanın altyapısını oluşturacak çalışmalar nelerdir? Bu atölyelere ilginin artması edebiyatımız açısından nasıl bir gelişmedir; sadece bizde değil, tüm dünyada var olan yazarlar arası usta - çırak ilişkisini yeniden canlandırır mı? Yoksa yazarlık kursları yazarlığı bir piyasa ürünü haline mi getiriyor?” Edebiyat dünyasına bir fikir sunmak amacıyla açtığımız bu dosya umarız zihinlerde bir tartışma filizlendirir.

Sonunda herkes kendi yolunu kendisi yürüyecektir SEMİH GÜMÜŞ/ YAZAR Yaratıcı yazarlık atölyelerinin yazar adaylarına önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum. Bu çalışmalar içinde edindiğim deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Sonunda yazarlık yolunun başında bulunanlar kendi başlarına, kendi yollarını herhangi bir destek almadan yürüyor. Atölyeler onlara hangi yoldan, nasıl yürüneceğini anlatarak gerçek katkılar yapabilir. Ben bugüne dek Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne gelen hiç kimsenin oradan yazar olarak çıkmayı beklediğini görmedim. Aklı başında hiç kimse de böyle düşünmez. En önemli beklenti, yazdıklarının nasıl olduğunu bilmek ve nasıl olması gerektiğini öğrenmektir. Dolayısıyla bunun için neler yapılması gerektiği konusunda kendilerine somut katkılarda bulunulması beklenir. Yaratıcı yazarlık çalışmaları da bu beklentilere aynıyla karşılık vermeye çalışır. Ciddi yapılırsa, verir de. Benim anlayışım da yararlılığı öne koyan bir anlayış içinde, hep böyle olmuştur. Yazarlığın altyapısını okumak oluşturur.

Her şeyden önce okumak ama doğru ve eleştirel biçimde okumak. Ben kendi bulunduğum atölyelerde yazmakla doğru bir okuma biçimi edinmeyi birbirine özdeş iki yol olarak değerlendirmeye çalışırım ve böyle yapılmasını öneririm. Doğru bir okuma biçimiyle yoğun olarak okumayı sürdüren herkes, yazmaya kararlıysa, sonunda yazar. Bundan da kuşku duymam. Usta-çırak ilişkisi eskisi gibi olmuyor artık. Günümüzde yaşadığımız hayat bu tür ilişkilere pek izin vermiyor. Aslında en doğrusu da çırakların hiç kimsenin yardımını almadan, kendi yollarını bulmasıdır. Ben kendi bulunduğum atölyede her zaman belirtirim bunu. Atölye çalışmalarına katılıyorsunuz, evet, bir yere kadar gerekli olabilir, ama nereye kadar. Sonunda herkes kendi yolunu kendisi yürüyecektir.

Yaratc Yazarlk bir sanat eitimidir MURAT GÜLSOY/ YAZAR Elbette yazarlık öğrenilebilir ve öğretilebilir bir sanattır. Bugün kalem oynatan tüm yazarlar da bunu bir şekilde öğrenmişlerdir ve yazdıkları sürece öğrenmeye de devam ederler. Ancak bu tür konuların çok yüzeysel şekilde ele alındığı ortamlarda kestirmeci bir yaklaşımla denir ki “Marquez olmak öğretilir mi? İnsan Yaşar Kemal olmayı öğrenebilir mi?” Elbette böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü Yaratıcı Yazarlık bir sanat eğitimidir ve sanatçı adayına o alanın teknik ve kuramsal bilgilerini aktarmak, yazar adayına çalışabileceği atölyeyi sunmakla sorumludur. Tıpkı resim sanatını öğreten akademiler gibi... Akademide de kimseye Picasso olmak öğretilmez. Sanat insanın kendini ve dünyayı keşfetme macerasıdır... Ancak eğitimle ve çalışmayla sanatı yan yana düşünemeyen zi-

hinler için yazarlık da diğer tüm “yetenekler” gibi doğuştan gelir. Bu yaklaşımsa insanı hiçbir yere götürmez. Orhan Pamuk’un dediği gibi roman yazmak için belli sayıda iyi roman okumak yeterlidir. Yani yazarlık temelde okuyarak öğrenebileceğiniz bir sanattır. Ama kendi kendine doğuştan gelen bir yetenek değildir. Doğuştan gelen potansiyellerimizdir, yetenekler bu potansiyellerin eğitimle yeteneğe dönüştürülmesidir. Yazmayı başka yazarlardan öğreniriz. Elbette okuyarak, düşünerek ve yazarak... Ama kimleri okuyarak öğrendiğimize bağlı olarak bizim yazarlığımız da farklılaşır. Benzer bir durum Yaratıcı Yazarlık atölyeleri için de söz konusudur. Burada deneyimli bir yazarın ya da eğitimcinin rehberliğinde başkalarıyla beraber öğrenirsiniz. Atölyenin bir işe yarayıp yara-

madığı kim tarafından nasıl yürütüldüğüne bağlı olarak değişir. Günümüzde insanların bu konuya bir talebi olduğu için çok sayıda atölye açılıyor. Ama bunlar ne derece yetkindir, ne tür bir eğitim veriyorlar, iyi araştırmak gerekir. Bu atölyeyi yürüten kişinin yetkinliği çok önemli. Ben bu tür bir atölye çalışmasını yaklaşık on yıldır yürütüyorum; ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölümü’nde ders olarak da açıyorum. Neler yaptığımı, derslerde anlattıklarımı kitap haline getirdim. Okurlar neler yaptığımızı Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adını taşıyan kitabımda ayrıntılarıyla buluyorlar. Atölyeye gelemeyenler sadece bu kitabımı okuyarak yararlandıklarını söylüyorlar ve bu da beni mutlu ediyor. Yazarlığa bu ilginin artması elbette edebiyatımız için

sevindirici bir gelişmedir. Nicelik her şey demek değildir tabii ama belirli bir niteliğe sıçrayabilmek için nicel bir değişim de şarttır. Ancak yaratıcı yazarlık atölyelerini usta-çırak ilişkisine de benzetmemek gerekir. Bunu çok doğru bulmuyorum. Eğitimi veren yazarın kendine benzer yazarlar yetiştirmesi değildir, olmamalıdır. Eğitimi veren yazarı bu konuda uyanık olması, kendini sürekli izlemesi gerekir. Amaç, eğitimi alanın kendi yolunu bulmasında rehberlik etmektir. Kendine müritler yetiştirmek değil.


Aydınlık KİTAP

KAPAK

31 AUSTOS 2012 CUMA

13

Yaratc yazarlk: Kötü bir fantezi! MESUT VARLIK/ AKADEMİSYEN Türkiye’de yaratıcı yazarlık endüstrisi, 1980 Darbesi’nin ardında bıraktığı entelektüel ortamda, 1990’lar itibariyle ortaya çıkmaya başladı. Önceleri çeşitli dergi çevrelerinde “yaratıcılık”tan, “yaratıcı yazarlık”tan dem vuruldu, çok geçmeden de kurslar açılmaya başladı. XX. yüzyılın başlarında ABD’de gerekli görülen pedagojik bir müdahalenin, zaman içerisinde dünya edebiyatını handiyse tamamen etkileyecek bu sonuca varacağını kimse tahmin etmemişti. Bugün, bırakın Türkiye’yi ABD’de dahi bu dersleri verenlerin arasında yaratıcı yazarlık endüstrisinin tarihinden ve ortaya çıkardığı sonuçlardan haberdar olan çok az kişi bulunuyor. Dünyada (özellikle ABD’de) “yaratıcı yazarlık”ı öğretme iddiasında sayısız kitap varken, ona eleştirel yaklaşan yahut tarihine odaklanan sayılı eserin bulunması, bunun bir göstergesi. Bu endüstrinin kurumsallaştığı ve kendi dışında nefes alacak yer bırakmadığı ABD ve kurumsallaşma sürecinde hızla ilerleyen Batı ülkelerinin yanında, Türkiye’nin bu konudaki “gecikmişliği”ni gerçek bir şans olarak görüyorum. Kültür endüstrilerinin nispeten hâkimiyeti altına alamadığı yegâne alan olan edebiyat, yaratıcı yazarlık endüstrisinin gelişimiyle birlikte, tıpkı ABD’de olduğu gibi

bütün bütüne piyasanın isterleri etrafında örgütlenen bir yapıya doğru ilerliyor. Dünyada edebiyat adına binlerce yıldır ortaya konan eserler usta-çırak ilişkisi içerisinde oluşturuldu. Oysa yaratıcı yazarlık endüstrisinin içinden konuşan herhangi bir ders kitabını elinize alın (bunun en son örneği, Semih Gümüş’ün, ismiyle müsemma kitabı Yazar Olabilir miyim?’dir); okurda değiştirilmeye çalışılan ilk intibaın usta-çırak ilişkisine dair olduğunu ve bu yolla edebî üretimde bulunmanın neredeyse zararlı olduğunu altını çizerek söylediklerini göreceksiniz. Ama bu kitapların hiçbiri, usta-çırak ilişkisiyle binlerce yılda edebiyatın geldiği noktayı açıklayabilmekten uzaktırlar. Çünkü usta-çırak ilişkisi; edebiyatı piyasanın isterlerine emanet edebilmek, hızlı/çok yazmak, yayımlamak, ajanslara bolca malzeme sunmak, dolaşıma elden geldiğince fazla kitap sokmak… gibi amaçlara yanıt vermekte yetersiz kalmaktadır. Oysa öğretmen-öğrenci ilişkisi -çok uzun zamandır olduğu gibi- bütün bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik ideal yöntemdir. Usta-çırak ilişkisinde gün gelir usta, çırağına uzaklaşması gerektiğini söyler. Hasan Ali Toptaş-Bekir Yıldız ilişkisi buna iyi bir örnektir. Oysa bugüne kadar kendi derslerinin bir yazar adayına za-

rar verdiğini söyleyerek artık dersleri takip etmemesini söyleyen bir “öğretmen-yazar” oldu mu? Grup çalışmasıyla edebî üretim iddiasında bulunmanın kötü bir fantazi olduğunu görmek gerekiyor. Yaratıcı yazarlık endüstrisi nedeniyle, genelde dünya edebiyatı, özelde ise Türkçe edebiyat, yazıyla “faydacı” bir mantıkla kurulan “araçsal” ilişkinin sonucunda, doğaya karışmak bilmeyen “plastik” bir yapıya doğru “ilerliyor”. Edebiyatın iki yanı vardır: Biri, üretimin toplumsal yansıması ve ortaya çıkardığı ilişkiler ağı bağlamında toplumsal yanı; diğeri ise metin ile -yazar dâhil herhangi bir- okur arasında kurulan ilişkiden mütevellit şahsi yanı. İlkine yapılan nefes aldırmaz müdahalenin nasıl sonuçlar verdiğini edebiyat tarihinde çokça gördük. İkinci-

sine yapılan müdahalenin sonuçlarını ise Türkiye’de de hızla görmeye başladık. Bu konu üzerine, şahsi sohbetler haricinde, eleştirel yaklaşım geliştiren bir elin parmakları kadar dahi ismin olmayışı, edebiyatımız adına, her şeyden daha çok düşündürücü geliyor bana.

Hiçbir kurs insan yoktan yazar yapamaz İNCİ ARAL/ YAZAR Bireysel kavrayışlar, sistemin getirdiği iç-dış dünyaya ilişkin duygu ve yaşantılardaki yetersizliklerle engeller, bir çok insanı yaratıcı alanlara ve yazma uğraş ve arayışlarına yöneltti. Yazarlığın çekici bir meslek olarak görülmeye başlanması, farklı deneyimlerin yazına dönüştürülme arzusu ve kitapların daha kolay yayımlanır oluşu da ilgiyi arttırdı. Yazmak isteyen ve yazmakla ilgili soruları olan her yaştan insan yazarların yönettiği yazı atölyeleri ve kurslara katılmaya başladılar. Yazma sanatına yakından bakmak, yazma korkusunu yenmek, söyleyecek sözü olup olmadığını anlamak ya da yazmaya nereden, nasıl başlanacağını öğrenmek için kurslara katılanlar var. Yazma arzusunun gerçekçi olup olmadığını görmek ya da oldum olası yazmak isteyip de sürekli ertelenmiş özlemini denemeye en sonunda fırsat bulmuşlar da olabilir. Yazmanın terapi olduğuna inananlar, kültürel yarar sağlamak, okuma yazma birikiminin boyutunu ve bunu nasıl kullanılabileceğini öğrenmek amacıyla kurs almak isteyenler de çıkabilir.

Yaratıcı Yazarlık Kursları olarak anılan etkinlikler, yazmanın temel dinamiklerini kavramak açısından belli ölçüde yararlı olabilir ama hiçbir kurs insanı yoktan yazar yapamaz. Teori ile edebiyat içinde var olabilmek zordur. Yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir. Sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer. Bütün yazma hevesleri ve girişimleri yazdığının bir anlamı olup olmadığı kuşkusu ile başlar. Yazmak bireysel bir eylem olmakla birlikte başka gözlere ve görüşlere sunulamayan her çalışma - yazana güzel de gelse- kesinlik kazanmamış görünür. Yaratacağı etkiyi görmeden yazdıklarımıza inanamaz çoğu kez umutsuz kalırız. Yazma eylemi ancak başkalarıyla iletişim yoluyla anlam kazanır. Kurslar bu konuda ufuk açabilir. Güvenilir bir usta ya da hoca size ne yaptığınızı söyleyebilir. Yazarlığa ve yazarlık kurslarına ilginin Türk edebiyatına yararı gençlerin edebiyat ortamını ve yazarları izleyerek daha çok kitap okumaları olabilir. Ancak kurs

verdiğim dönemde bu umudumun pek yerinde olmadığını da gördüm. Kursiyerlerin büyük bölümü Türk ve Dünya edebiyatından büyük ölçüde habersizdiler ve çok satar kitaplar dışında ne okuyacaklarını bilmiyorlardı. Edebiyatta bire bir usta çırak ilişkisine inanmıyorum. Yazarın ustaları dünyanın önemli yazarları olmalıdır. İnsan nasıl yazacağını her şeyden önce çok fazla ve nitelikli kitaplar okuyarak öğrenir. Okumadan kesinlikle yazılamaz. Ayrıca nasıl ve neyi yazacağını insan kendisi keşfetmek zorundadır ve bu iş birkaç haftalık bir atölye çalışmasıyla öğrenilebilecek bir zanaat değildir. Yazarlığın

bütün bir ömre yayılan sistemli bir çalışma, özverili bir kendini yeniden inşa etme eylemi olduğunu bilmeyen kişi yazmaya heves etmemelidir.


14

Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

Formül ararken ablonlara saplanma ihtimali IRMAK ZİLELİ/ YAZAR Yazarlık atölyelerine hiç katılmadım. Açıkçası oralarda ne anlatıldığını, nasıl bir çalışma yürütüldüğünü bilmiyorum. Bilmeden de üzerine söz söylemek bir hayli güç. Yine de bu tür yazarlık atölyelerine mesafeli durduğumu söylemek zorundayım. Yazarlığın tek okulu vardır bana göre, çok okumak. Okumanın içine yalnızca kurmacayı değil, kuramsal okumaları da katıyorum. Kurmacalar edebiyat çıtamızı geliştirir. İyi ile kötüyü ayırt etme yetisini çok okuyarak kazanabiliriz. Edebiyata bakışımız, edebiyat zevkimizle birlikte gelişir. Kuramsal okumaları ek-

sik bırakmadığımızda da kurmaca metinlere ilişkin değerlendirmelerimiz beslenir ve derinleşir. Sezgisel olarak edindiğimiz beğeni değerlendirmeleri, birikimin üzerinde yükselmeye başlar. Kuramsal okumalar bizi edebiyat üzerine daha çok düşünmeye zorlar. Dil, kurgu, karakter oluşturma, metnin felsefesi gibi konuları bu kuramsal okumalar ışığında tartışarak, kendi poetikamızı da adım adım oluşturabiliriz. Okuduğumuz kurmacalar üzerine yaptığımız eleştirel okumaları yazıya dökmek de bence yazma eylemimizi geliştireceği ve yazıyı aynı za-

manda bir düşünme yöntemi olarak besleyeceği için iyi bir yoldur. Metinlerimizi fikirlerine güvendiğimiz arkadaşlarımızla paylaşmak ve açık, mert, cesur eleştirel okumalara, tartışmalara açık olmak da bence yazarlık okulunun olmazsa olmazıdır. Yazarlık atölyelerinde tüm bunlar sağlanıyorsa eğer mutlaka yararlıdır, ama eğer yazmanın formülleri verilmeye çalışılıyorsa ya da buralara gidenler yazarlığın formülünü arıyorlarsa boşa bir çabadır bu. Aksine formül ararken şablonlara saplanma ihtimali çok daha yüksektir. Bu da herhalde, eğer öyle bir şey varsa, ya-

“Doru yönetici” kavram oldukça önemli

Edebiyata ve sanata atfedilen kutsallk bir yanlg SEMRA BÜLGİN/ ATÖLYE KATILIMCISI Yaratıcı yazarlık atölyelerinde amaç, katılımcıları yazıyla bir arada tutmak, kör okumalar yerine daha bilinçli okumalar yapmalarını sağlamak, ne yazıldığından ziyade nasıl yazıldığına bakmayı ve dilin kullanılışını öğretmek. Bir atölyeye giderek yazar olunabileceği fikri, çocuksu bir hayal ama bu yolda yürümek için cesaret verecek bir ilk adım olabilir. Çoğunluğunu orta yaş ve üzerindekilerin oluşturduğu katılımcıların, bu atölyelerde öğrendiği diğer bir şey ise eleştirmek ve daha önemlisi eleştirilmek. Bu, sadece edebiyat alanında değil yaşamın pratiğinde de, mutlak doğrular inancından sıyrılıp özgürleşmemizi sağlayacak değerli bir kazanım. Atölye sayısının artması sevindirici bir gelişme. Şüphesiz, bütün atölyeler ticari bir kay-

zarlık “yeteneğine” en büyük öldürücü darbe olur. Formüller ve şablonlar özgünlük değil, aynılık yaratır. Aynılığın ise “yaratıcı yazarlık”a gidecek yolun taşlarından biri olabileceğini sanıyorum.

EMEL TELCİ/ ATÖLYE KATILIMCISI

gı taşımaktadır. Aksini düşünmek fazlaca romantiklik olur. Belki de gene bu ticari kaygı, atölyeleri daha iyi olmak, gelişmek yönünde zorlayacaktır. Yeni olan karşısında yargılayıcı, engelleyici olmak yerine, kararı zamana bırakmak, katılımcıların seçimine güvenmek gerektiğini düşünüyorum. Yazarlık atölyeleri dili ve yazım tekniklerini öğretmesinden daha çok, yazmanın bir insan eylemi olduğunu, emek verilirse ve istenirse her insanın yazabileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. Hiçbir eylem kutsal değildir ve seçilmişlere bahşedilmemiştir. Edebiyata ve sanata atfedilen kutsallık, bu alanlarda otorite olanların, sessiz onamalarıyla zihinlerimizde yer etmiş bir yanılgı. Bana göre, edebiyat atölyelerinin, zihinlerdeki bu yanılgıyı ortadan kaldırmaya başlaması bile gereklilikleri için yeterli.

Katılımcı olarak bulunduğum yaratıcı yazarlık atölyelerinde bir “hobi bahçesi” kavramı keşfettim. Emekli olmuş, evde yalnız kalmak istemeyen, “arkadaş edinirim belki” diyen kişilerin yazmaya ve okumaya dair “gerçek” yeterliliklerinin yönetici tarafından zerre ölçüme tabi tutulmadan yazar olma yoluna sokulduğu bir “entellektüel uğraş” ortamı olarak tanımlıyorum kendi gittiğim yaratıcı yazarlık atölyesini. Yazmak, okuma uğraşının sağlamlaşmasıyla ilerler ve pratikle birlikte doğru bir noktaya gider. Bu tür atölyeler, yazma konusunda “cevher” taşıyan kişilerin yönetici yazar tarafından keşfedilmesiyle, onun koçluğunda kurulan bir ortamda fikirlerin, yazıların, eleştirilerin çarpıştırılmasıyla yeni bir

bilinç ve güçlü bir yazma biçimi kazanmasına önayak olabilir. Fakat “doğru yönetici” kavramı oldukça önemli bu noktada. Kendine, kendi asalağını yaratmaya çalışan bir yönetici değil, ekiptekilere kendi yollarını bulmalarını sağlayacak savaş meydanını yaratan bir yönetici. Yazma konusunda temellenmiş bir öğrencinin pratik alanının ve zihin dünyasının gelişmesinde yazarlık atölyeleri doğru işletilebilir ve “para gelsin” mantığından uzaklaşırsa önemli katkılar sağlayabilir.

Yazarlk öretilemez ama yazmak baka yazarlardan örenilebilir FERİDUN ANDAÇ/ YAZAR Elbette ki bu tür atölyelerde “öğrenmek” esastır. Usta-çırak ilişkisi ön plandadır. Resim yapmayı, yazı yazmayı, herhangi bir müzik aletini çalmayı siz öğrenebilirsiniz; bunların öğretilebilir/ öğrenilebilir yanları vardır. İyi bilen birinin yanında ona bakarak/ onu gözleyerek/ ona sorarak bunların zanaat yanını öğrenebilirsiniz. Yaratıcılık yanı ise öğretilemez, bu tür atölyelerde edindiğiniz disiplin, yol/ yordamla sizin içinizdeki yaratıcılık ortaya çıkabilir. İşte bu noktada da bunu nasıl geliştirebileceğinizin disiplinleri öğretilir size atölyelerde. Kendi payıma, yaklaşık yirmi yıldır üniversitelerde, kültür merkezlerinde, sanat işliklerinde “yaratıcı yazarlık dersleri” verirken oluşturduğum programlarda öncelediğim de budur.

Yazmak her şeyden önce bir içdisiplin işidir, öncelikle bunu öğrenebilmek için iyi bir okur olmak gerekir. Bu nasıl sağlanacaktır? Düz bir okurluktan düşünceli okurluğa, oradan da yazar okurluğuna nasıl geçilecektir, vb. Bunların yolunu yordamını göstermeye çalışırım. Belirli metinleri çözümleyerek, belli başlı yazarları okuma biçimlerini anlatarak/ tanıtarak/ çözümleyip yorumlayarak yol almalarını sağlarım. Öte yandan izlettiğim filmlerle de yaratıcı dünyalarının ufkunun nelerle/ niçin beslenmesi gerektiğini hatırlatmaya çalışırım sürekli. Tüm bunlar bir anlamla usta-çırak ilişkisine benzer bir yolculuğu içerir. Kendi yazarlık tutumumu “empoze” etmektense, kendi deneyimlerimi de aktarma-

yı göz ardı etmiyorum elbette. Hem yazarken, hem okurken, hem de yaşarken edindiklerime de yer yer değinirim. “Kimse sizden yazı yazmayı istemez, önce kendiniz için yazmalısınız” derim. Kendinizi yazmaya inandırmalısınız. Orada ilk göreceğiniz şey şudur: Peki ben nasıl bir okurum, nasıl bir hayat yaşıyorum, ne yazmak istiyorum ve niçin yazmak istiyorum gibisinden sorular da üşüşecektir zihninize… İşte tüm bunların ve daha birçok şeyin yanıtını ararız biz atölye çalışmalarında. İlk sözüm ise hep şu olmuştur: Yazarlık öğretilemez, ben bunu yapacak değilim zaten; ama yazmak başka yazarlardan öğrenilebilir; onların yazdıklarından. Burada da bunun yolunu/ yordamını göstermeye çalışacağım…

Diğer yanına gelince: Buradan edebiyatçı çıkar mı? Çıkar, çıkanlar var. Bir dönem edebiyat dergileri ve edebiyat ödülleriydi bunun arenası. Ama giderek işlevselliklerini, hatta güvenilirliklerini yitirdi bunlar. Gene de, ben, edebiyat dergilerinin her zaman edebiyatın mutafı/ laboratuarı olduğu görüşüne sadığımdır.


Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

31 AUSTOS 2012 CUMA

15

TÜRKİYE’NİN RUHUNU ARAYAN AYDIN: KEMAL TAHİR / 5 SEYYT NEZR

Kemal Tahir’in büyük aldanışının kaynağı seyyitnezir@yahoo.com Bu toplumda maddi ve manevi tüm acıları yaşanmadıkça kapitalizmin sökülüp atılması olanaksızdır. Batı’da birkaç yüzyıla sığan bu acılarıysa, çok daha kısa bir sürede emperyalizmin her anlamda yedeği durumundaki AKP iktidarı en zorba biçimiyle yaşatacak. “Hece” Dergisi’nce “yerlilik” vurgusu öne çıkartılarak, Kemal Tahir’in edebiyat ve düşünüşünde Batı karşıtlığı ve Marksist yönelimin tarışıldığı özel sayı (S: 23 / 181) üstüne değinme ve eleştirilerimizi bu bölümde noktalıyoruz. Hece yazarlarının çoğu, K. Tahir’in yapıtlarında Batı karşıtlığının dine ve Osmanlı’ya dönük çizgiler taşıdığı umarıyla “yerlilik” açısından derinliğini irdelerken, onun özellikle din karşısındaki tavrını olumsuz ve “yerlilik” boyutunu zedeleyici bulmaktalar... Derginin sunu yazısında bu çok açık vurgulanıyor: “Türkiye’de İslâm, her zaman yerli düşüncedir; yerleşmeyi / yerlileşmeyi başarmıştır. ... sosyalizmin yerli düşünce olması halâ imkânsız görünmektedir.” (Hece, s. 11)

“ALLAH ARISI”NIN DELL OLUR MU? Demek ki Hececilerin yerlilik kavramına Batılılaşma ve en kaba Kemalizm karşıtlığı dışında yükleyebildikleri derin anlamlar 1400 yıllık İslâmi değerleri aşamıyor. Ama dönüp her biri, yüz yıllık Cumhuriyet’in yerleşmemişliğini ve çökmekte oluşunu ima edebiliyor, K. Tahir üzerinden, halkçı, laik ve yurtsever Cumhuriyet’i, “sığ, köksüz Kemalizmi” ideolojik bağlamda yerle bir etmeyi umuyor. Hece yazarlarının K. Tahir konusunda ortak kaygısını ve vardığı sonucu en açık anlatanlardan Ömer Aksay’ı da entelektüel düzeyde her şeyden çok ilgilendiren durum, insanların Tanrı’yla kendileri arasında kalması gereken inancın türü ve delili: “Kemal Tahir’in de ‘bir Allah ağrısı’ çektiğine inanalım mı, yeterince inanacak delile sahip miyiz?” (s. 507) Ne yazık ki deliller sanığın aleyhindedir: “Kutsal emanetler için ‘süprüntüler’ diyen Kemal Tahir, dinî değerlere çok rahat dil uzatabilen bir kişiliğe sahiptir.” (s. 512) İslâmi Osmanlıcıların çok değer verdikleri S. Fehmi Ülgener ve üstadı Max Weber de İslâmiyet’le ilgili herhangi bir tartışmaya girer gibi olunca

kuşku ve soğukluk yaratır, güven yitimine uğratırlar... Bilim adamının temel referansı Kur’an olunca hangi bilimsel tartışma yapılabilir ki? Bir yazısında Ülgener vesilesiyle aydının entelektüel yetisini ve yaratıcılığını tartışan Şerif Mardin, bu sorumuzu ilginç bir saptamayla yanıtlıyor: “İslâm (resmî) kültüründe (tasavvuf dışında kalan Ortodoks Şeriatçılıkta) ve bu arada Osmanlı kültüründe, ‘Daemon’ [içrek muhalefet /SN], ‘şer-şeytan’la bir tutulduğundan, yaratıcı bir güç olarak ortada yoktur.” Mardin’in “gerek Osmanlı aydınında gerekse bugünkü aydınlarımızda” iç hesaplaşmadan yoksun “yüzeysellik” aşılmadıkça, aydın, en geniş zamanlı sorunların tartışılmasında bile derinlikle karşılaşınca, entelektüel serüvene dalmaktansa, sınaşık olduğu dayanakları ve sığ suları seçmede ikircikli davranmayacaktır. Yerlilik sorunu, K. Tahir için malzeme olarak önemlidir, amaç olarak değil. Nitekim düşünsel yönden dergideki en üretken yazarlardan Kenan Çağan, onun bu tutumunun farkındadır: “Kemal Tahir’in yerliliği evrensel nosyonlardan kopan, kendini dar sınırlara hapseden, indirgemeci, küçültücü bir yerlilik değildir. ... sağ ideolojik yapılanmanın dışında, sosyalist referanslarla keşfedilip inşa edilen bir şeydir. O referansların başında Marksizm’in bütün ideolojik ilkeleri ve diyalektik yöntemi gelir.” (s. 61-62) Ali K. Metin, bu bağlamda çok daha açık, kesin ve sahicidir: “Marksist kökeni sebebiyle dünya görüşü bakımından yerlici olarak tanımlanamayacak bir konumda durur.” (s. 159) Ne ki Marksizmde evrenselcilik, yerelliği yoksayan bir tutum içermez; evrenselin bileşeni olabilecek değerdeki yerel ayrıntıyı insanın gündemine taşımakta inatçıdır. Başından beri aydın ve sanatçılardan, insanlığı her türlü manevi üretim ve yaratıcılıkla tarihsel bağlamda buluşturmasını militan bir yüklenmeyle ister.

TÜRKLÜK VE OSMANLILIK Lütfi Bergen, Levent Köker’den alıntıyla, aydının öncü işlevini yerel ahlaki çerçevede pek güzel sınırlıyor (s. 110): “...münevverin halka telkin edeceği mefkûreler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı.” Peki, “mefkûreler, halkın ruh ve vicdanında” varsa, aydınların onu alıp yeniden halka telkin etmesinin anlamı ne? Halkın bu aydına gereksinmesi ne? Gerçek şu ki her türlü bilinç yenilenmesi bunu kavramış

olmakla, yani yukardan aşağıya gerçekleşir. Mefkûre halkta yoktur, mayadır o; mayanın tutacağı ham bilgi, içe doğuş olarak değil ama, tarihsel birikim olarak halktadır. Halkın dalkavuk palyaçoya değil, onu cesaretle eleştirip yanlışlarından arınmaya kışkırtacak öncü tavrına gereksinimi var. Haksızlık etmeyelim; Bergen, görüşlerini dergide ayrıntıcı, en açık ve çaplı düzeyde savunan yazarlardan biri olarak, K. Tahir’deki “Anadolu Türk ırkı” savının temel değerlerini anımsatmakla girişimci bir tartışma örneklediği kadar, verdiği alıntıyla, Osmanlıcılık beklentilerini de yanıtlıyor: “Anadolu Türkçülüğünü, ırkçıTurancı Türkçülükle karıştırmak, çıkmazda debelenerek ölmüş Osmanlı Türkçülüğü, kısacası Osmanlılık yapmaktır. Anadolu Türkleri, Ortaasyalılıkla bütün ilgilerini –fizyolojik ve psikolojik bütün benzerliklerini– yitirmiş yeni bir ırktır.” Bergen, K. Tahir’in Osmanlılık tanımını da okura taşıyor: “Osmanlılık; ne bir kabile federasyonunun meydana getirdiği bir göçebe akını, ne bir yoğun idareci kadronun bir eski devleti ele geçirişi, ne bir din yapıcılar, silahşör dervişler kurumudur. Osmanlılık, Gibbons’un dediği gibi, yeni bir ırktır.”

KEMAL TAHR’N BÜYÜK ALDANII Kemal Tahir’in özgün ve büyük ölçüde tutarlı bakış açısındaki temel yanılgıyı, büyük tarihsel aldanışının kaynağını Anadolu’da halkın ekonomik gerçekliği üstüne şu saptamasında buluyoruz (Kenan Çağan anımsatıyor; s. 6870): “Anadolu Türk toplumunun ekonomik temelindeki mülkiyet anlayışı özelliği onu her bakımdan sosyalizme zorlar.” Demek ki, halkın özel mülkiyetle bağları zayıf ve yüzeysel. Ortaklaşmacı yaşam ve mülkiyet anlayışı, illa yerlilik ve eskilik aranacaksa, Türklerin kaç bin yıllık geleneğinde ve ruhsal özünde sürüp geliyor. Yani, K. Tahir’e göre, sosyalizme tarihsel yatkınlığı var. Öyleyse ruhundaki közlerin küllerini üfleyerek, gerekirse zorlayarak halkı modern sosyalizme taşımalı! Oysa başka yerde, büyük çiftlikleri, Osmanlı, “küçük aile işletmelerine çevirmiş ... kişisel mülkleri de türlü yollardan vakıflaşmaya zorlamıştır” diyen de Kemal Tahir (L. Bergen; s. 121). Nitekim özellikle Fatih döneminde servet birikiminin belli ellerde toplanması

önlenerek bir çift öküzle işlenebilecek tarla büyüklüğünü temel alan hane üretiminin yaygınlaştırılması sağlanmış, devlete rakip olacak büyük mülkiyet sahipliğinin ve sosyal güçlerin oluşması engellenmiş, Kanuni döneminde ise Ebussut’la birlikte özel mülkiyetin vakıflar üzerinden yerleşme ve yaygınlaşmasının hukuku yaratılmıştır... Öte yandan, S. Fehmi Ülgener, bu dönemde, tam tersinin gerçekleştiğini, halktaki özel mülkiyet eğilimlerinin özellikle öldürülüp yok edildiğini öne sürer. Peki aynı olgudan iki zıt sonuca nasıl ulaşılabiliyor?

MARX NE DYORDU? Gerçek şu ki, Marx’ın da öngördüğü gibi, “toprağın özel mülkiyeti Asya toplumlarının en güçlü ve gizli arzusudur”. Türk toplumunun modern aşamada kamusal mülkiyet ve sosyalizm karşıtlığının kökleri çok derinlerdedir; ancak bu, gelişip büyüme ve toplumsal ilişkilerde ticari rekabete dayalı bir dönüşümü sağlayıcı yönde mülk olmaktan çok, ortak mülkiyet üzerinde kişisel yetki ve güç gaspının gerçekleşmesi düzeyinde kalır; üretim sürecinde emek sömürüsüne dayalı özel mülk edinme niteliğinden, giderek kapitalizmi hazırlayıcı mülkiyet ilişkilerinden de yoksundur. Kişinin mülkiyetle kurduğu ilişki üretken değildir, yağma, talan, haraç geleneğinin uzantısıdır, türevidir (Devlet malı deniz, yemeyen domuzdur); en çoğu ranta ve tefeciliğe varır. Toplumun tüm kişi ve kurumları, birbiri üstünde angarya ve haraca dayalı güç uygulayarak, ailedeki hiyerarşik yapıyı sıkı ya da gevşek bir ilişkiler ağıyla tüm toplumsal birimlerde devletin küçültülmüş modeliyle yürütür. Hakçası, bu toplumda maddi ve manevi tüm acıları yaşanmadıkça kapitalizmin sökülüp atılması olanaksızdır (Bu acılarıysa, öyle görünüyor ki, emperyalizmin her anlamda yedeği durumundaki AKP iktidarı en zorba biçimiyle yaşatacak, Türk toplumu tarih boyunca yaşamadığı değer yitimi ve yozlaşmayı hem de mafya kapitalizmiyle yaşayacak). “Kemal Tahir’in durumun farkında olan ve olmayan takipçileri” yazısında Kurtuluş Kayalı’nın ayrıntılı biçimde gösterdiği gibi (s. 322), herkes kendi K. Tahir’ini yorumlamayı sürdürecektir. Toparlayacak olursak, Hece, kimi saptırma niyetleri dışarda tutulacak olursa, kapsamlı ve yararlı girişimiyle özgün ve tutarlı çabaları yüreklendirmiştir.


16

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

“Anlatılmayacak olanı” anlatmaya yemin ederken boşlukta süzülüvermek Konusu hiç önemli olmakszn kitaplarn vermek istedii bir mesaj vardr bence. Yazmaktaki amaç budur, yazan kiinin bir derdi vardr muhakkak. Hele yazan kii yaynlamaya karar verdiyse artk dünyaya duyurmak istiyordur derdini. Verdii mesajn konusu yazara baldr. Ama bu kitapta yazarn vermek istedii mesaj ben bulamadm DENİZ ANTEPOĞLU deniz_antepoglu@hotmail.com Sibel K. Türker’in yeni romanı “Hayatı Sevme Hastalığı” raflardaki yerini aldı. Can Yayınları’ndan çıkan romanın konusu iki kadının dost olup hayata dair her konuyu irdelemelerinden oluşuyor. Yetimhanede büyümüş, annesiyle geç yaşta tanışmış ve annesinin ölümüyle onu mavi kazağıyla ölümsüzleştiren baş karakterimiz, güzel sesi sayesinde seslendirme yaparak hayatını sürdürmektedir. Yeni edindiği dostu yani komşusu ise intihara eğilimli bir bankacıdır. Tamamen farklı hayatlardan gelen bu iki kadının dostluğu da hayata dair her konuyu irdelemeleri de oldukça renkli olacaktır. Annesinin ölümüyle mavi kazağın dirilişi esnasında bir de ayrılık acısı çeken baş karakterin ateşli bir hastalığa yakalanmasıyla kapı komşusuyla tanışır ve iki karakterin hayatları kesişir. Romanın Haziran ayında çıkmasının hemen ardından aynı ay içersinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Irmak Zileli’nin kitaba dair eleştirisi ve bir hafta sonrasında ise aynı ekte yazarın (kendi tanımladığı şekliyle) savunusu yayınlandı. Bu bilgiler aklımızın bir köşesinde bulunsun. Takdir edersiniz ki bu şekilde bir olaya konu olan kitabı insan daha da merak ediyor. Ama merakımı dizginleyerek sadece yazılara internet üzerinden ulaşıp bilgisayarın bir kenarında sakladım ve önce kitabı okumaya karar verdim. Genelde tavsiye ile veya elime bu şekilde geçmiş kitapların arka yazılarını da okumayı sevmem. Aynı muameleyi bu kitaba da gösterip kitabı okumaya başladım. Kitaba başlayınca ilk satırlarda, ilk sayfalarda gerçekten duyarlı ve size bir şeyler anlatmak için emek harcayan ve romanını bunun için oluşturmuş bir yazarla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Yazarın üslubunun gerçekten güzel oluşu kitabı daha da sevmeye başlamanıza sebep oluyor. Yer yer nükteli ve o kadar sıradan, çekilmez olan şeyleri bile esprili bir şekilde ifade edişi kitabı daha da güzel kılıyor. Ancak kitapta hissettiğim sıkıntı kitabın kurgusunun ve yazarın anlatmak istediklerinin birleşememesi. Daha doğ-

rusu yazarın anlatmak istediklerinin sarmalanıp olay örgüsü içinde tam olarak eritilememesi. Okurken iki ayrı konu varmış hissine kapılıyorsunuz. Bir olay örgüsü var takip etmeniz gereken. Bir de arada ana karakterin ağzından dökülüveren yazarın anlatmak istedikleri. Açıkçası olay örgüsüyle anlatılmak istenilenlerin kaynaşamamasından bir süre sonra sadece olay örgüsüne odaklandığınızı fark ediyorsunuz. Belki de tam olarak kitabın hakkını veremeden bitirivermiş oluyorsunuz. Sanırım kitabın olay örgüsü kısmının da beklenildiği sonu size vermemesi ve yazarın anlatmak istediklerinin de olay örgüsüyle zaman zaman örtüşememesi sonunda sizi boşluğun kollarına yuvarlayıveriyor. En azından bende oluşan his bu oldu: Boşlukta süzülüvermek. Kitap bende tutunacak, hatırlayacak, “Vay be!” dedirtip düşüncelere sevk edecek hiçbir şey bırakmadı. Kitap bittikten sonra arka kapaktaki yazıyı okuyunca bir kere daha ikaz ediliyordum mesaj ileten bir kitap okuduğuma dair, lakin ben inatla boşluktaydım.

OKUYUCUSUYLA KAVUAMAYAN KTAP Konusu hiç önemli olmaksızın kitapların vermek istediği bir mesaj vardır bence. Yazmaktaki amaç budur, yazan kişinin bir derdi vardır muhakkak. Hele yazan kişi yayınlamaya karar verdiyse artık dünyaya duyurmak istiyordur derdini. Verdiği mesajın konusu yazara bağlıdır. Burada biz okuyuculara herhangi bir söz düşmez, takdir yazarındır. Ama bu kitapta yazarın vermek istediği mesajı ben bulamadım ve alamadım haliyle. Irmak Zileli’nin de eleştirisi bu tarzda. Ancak yazar kendi savunusunda Zileli’nin bu isteğini “solcu bir kitap” beklemek olarak nitelendiriyor ve kendi hayatından bazı şeyler anlatıyor ve ideolojik öğeler içermeyen kitap yazma kaygısında olduğunu, darbe dönemi edebiyatından sıkıldığından dem

vuruyor. O dönem siyasetle ilgilenmeyen ailelerin neler çektiğini anlatmaya çalıştığını ve “anlatılmayacak olanı” anlatma çabasında olduğunu söylüyor. Burada eleştirileri bir kenara bırakıp şunu sormadan edemiyorum: Kitabın ne maksatla yazıldığını anlamayı istemek, konusu ne olursa olsun mesajını bulmaya çalışmak, kitaptan kendine bir şeyler katmaya çalışmak okuyucunun hakkı değil midir? Benim okuyucu olarak beklentim bu. Olay örgüsü ve anlatılmak istenilenin (mesajın) kitapta tam olarak kaynaşamamasına dair sıkıntıma eleştirilerde yanıt buldum gibi. Kitapta bizzat yazarın ağzından şu cümleye rastlıyoruz: “Böylesine odak noktasının bozulup çarpıtıldığı ve haince yok edildiği anlatılara postmodern anlatılar, diyoruz ve başımıza vura vura belletilen çekiç misali eski odak noktalarını özlüyoruz.” Irmak Zileli de bu cümleye atıfta bulunmuş eleştirisinde. Bu cümle benim de aklımda birtakım şeyler uyandırdı. Belki de yazarın farklı bir amaçla yazmaya çalıştığına dair bir ipucu olabilirdi. Gerçekten de postmodern bir anlatı seçmiş olabilir yazar. Ancak kitapta anlatılmak istenilenle (yazarın derdiyle) olay örgüsü kavuşamamışken böyle bir tarz denendiyse, okurla da kavuşamamış durumda. Anlatılmak istenen okura ulaşamamış oluyor. Ve evvelden de belirttiğim gibi her kitabın bir mesajı vardır ve mesajın konusu önemli değildir. Ama mesaj alınamayan kitap bir sorun teşkil eder bence. Yazar mesaj vermek istemiyorsa, belli bir derdi yoksa neden yazar? Veya yazsa bile neden yayınlama ihtiyacı duyar? Birilerine ulaşma kaygısı olan birinin hayatla bir derdi de vardır demek ki. Ve bunu biz okuyucularla paylaşmaması haksızlık kanımca.

OKUYUCUSUNA 233 SAYFA FAZLADAN OKUTMAK İkinci önemli husus ise yazarın savunusundaki bir cümle. Kitap eleş-

Sibel K. Türker

tirisine dahil edilmemesi gerekir belki de ancak biz okuyuculara karşı yazılan ifadenin hoş olmadığı kanısındayım. Birebir aktarıyorum: “Bir roman başlangıç cümlelerinden anlaşılamaz. Bence benim romanım sadece ve sadece 223, 224 ve 225. sayfalardan ibarettir. Fazlasını okuyan herkese buradan teşekkür etmek isterim.” Madem üç sayfa yazar için önemliydi geri kalan sayfaları neden bizimle paylaştı diye merak etmemek elde değil. “Kitap esasında üç sayfaymış, kandırıldım mı acaba?” diye sormadan edemiyorum. Kaldı ki ben yazarın konusuna ve mesajına karışmıyorsam ve kitabını alıp okuyorsam, kendisinin de benim okuma aşamamda hangi sayfaların kıymetli olup olmadığını bana belirtme hakkı yoktur. Ben belki de ilk sayfada veya kırk beşinci, yetmiş ikinci sayfada keyif alıyorum ve bu sayfalar benim için bir şeyler ifade ediyor. Kitabı yazan bile olsa bende uyandırdığı hislere karışamaz. Kitap artık kendine ait olmaktan çıkmıştır. Biz okuyucular da mesaj alanlar, alamayanlar, değer biçip biçmeyenler o kitaba dahil olmuşuzdur. Yazar, eğer biz okuyucuları kısıtlamaya çalışıyorsa kitabı yayınlamaması daha yerinde olur kanımca. (Hayatı Sevme Hastalığı, Sibel K. Türker, Can Yayınları, 236 s.)

Bir olay örgüsü var takip etmeniz gereken. Bir de arada ana karakterin azndan dökülüveren yazarn anlatmak istedikleri. Açkças olay örgüsüyle anlatlmak istenilenlerin kaynaamamasndan bir süre sonra sadece olay örgüsüne odaklandnz fark ediyorsunuz. Belki de tam olarak kitabn hakkn veremeden bitirivermi oluyorsunuz.


Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

17

Karşı devrim tezlerine Orhan Kemal ödülü ! Yiit Bener’in heyulas, devrimden ve örgütlü mücadeleden vazgeçeli yllar olmutur. Örgütlü mücadeleden ve örgütten nefret etmektedir. “Tam bir heyula kozas” olarak tanmlad Heybeliada’ya kaçmtr. Tek bana da düzene boyun ememenin mümkün olduu iddiasndadr. “O sadece kendi yolunda gidendir.” YALÇIN BÜYÜKDAĞLI

Yiğit Bener’in “Heyulanın Dönüşü” romanını 41. Orhan Kemal ödülünü aldıktan sonra okudum. Ödülün Orhan Kemal adına ve Tahsin Yücel, Osman Şahin, İnci Aral, Özdemir İnce, Erol Şadi Erdinç, Turhan Günay, Nazım Kemal Öğütçü gibi isimlerden oluşan Seçici Kurul tarafından verilmesi ilgimi çekmişti. Romanın öznesi Yiğit Bener’in kendisidir. 12 Eylül öncesi gençlik hareketi içinde Bilimsel Sosyalizmi benimsemiş, müdahale sonrası Avrupa’ya gitmek zorunda kalmış daha sonra tekrar Türkiye’ye dönmüş. Dönmüş ama bir hayalet olarak. O artık başka bir şeydir. Ekim 2011’de NTV’de yayınlanan söyleşide romanın esin kaynağının, Robin Campillo’nun “Geri Döndüler” ( Les Revenants) filmi olduğunu belirtiyor. O filmde Paris yakınında bir kasabada son on yılda ölmüş insanlar mezarlarından çıkıp geliyorlar. O kasabada 13 bin kişi gelmiş ve geri gelenler nasıl uyum sağlayacaklarını bilemiyorlar. Yiğit Bener, geri dönüş ve toplumdan uzaklaştırılmış insanların yaşamları üzerine düşünmekteyken izlediği bu filmin romanı yazmasında tetikleyici olduğunu söylüyor. Emperyalist merkezlerdeki bunalım ve gelecekten umutsuzluk, gerçek dışı film ve sanat ürünlerinin artmasıyla da kendisini gösteriyor. Yazarın esin kaynağının aynı ortam olması bir tesadüf değil. Bener, esin kaynakları arasında Komünist Manifesto’daki başlangıç cümlesinin bulunduğunu da belirtmiş: “Avrupa’da bir hayalet kol geziyor- Komünizm hayaleti.” Bener çevirilerdeki “hayalet” yerine “heyula” kelimesini kullanıyor. Marks ve Engels cümlenin de-

vamında Yaşlı Avrupa’nın bütün gerici güçlerinin bu hayaleti kovmak için kutsal bir sürek avında el ele verdiğini yazarlar. Bu hayalet, gericiliğin devrim korkusunun ifadesidir. Bütün Avrupa’yı saran 1848 Devriminin yarattığı korkudur. Devrim, emekçiler için ise geleceği fethetme mücadelesi ve büyük umuttur. Ancak Yiğit Bener’in heyulası, devrimden ve örgütlü mücadeleden vazgeçeli yıllar olmuştur. Örgütlü mücadeleden ve örgütten nefret etmektedir. “Tam bir heyula kozası” olarak tanımladığı Heybeliada’ya kaçmıştır. Tek başına da düzene boyun eğmemenin mümkün olduğu iddiasındadır. “O sadece kendi yolunda gidendir.” Türkiye’deki mücadelenin köksüz olduğu iddiasındadır. Cumhuriyet öncesi işçi hareketini Osmanlı Ermeni işçi hareketi olarak tanımlamakta ve tehcir sonunda silindiğini savunmaktadır. Üstüne üstlük birde Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz’de boğdurulunca tarihsel miras olarak bir şey kalmamıştır. Hayalete göre bunun sonucu olarak gözler köylü mücadelelerine ve Kuvayı Milliye’ye çevrilmiş, birinden mistisizm diğerinden militarizm alınmıştır. Marksizmden de Stalinist bürokratik harç alınınca ortaya skolastik bir bulamaç çıkmıştır. Birinci Meşrutiyet Devrimiyle ilk büyük atılımını yapan, 1908 Devrimi ile çağdaşlığa uzanan, 1914-22 yılları arasında emperyalizme karşı insanlık tarihinin zaferle sonuçlanan ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen Cumhuriyet Devrimimizle mazlum dünyaya esin kaynağı olan ve büyük bir gelişmiş toplumsal birikim yaratan yakın tarihimizin büyük mücadele süreci kitapta

yoktur. Türkiye’nin Bilimsel Sosyalist Hareketi, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının vahşice katledilmelerine rağmen varlığını sürdürmüştür. Ülkemizdeki Bilimsel Sosyalist örgütlenme 23 Eylül 1919’da Dr. Şefik Hüsnü Değmer önderliğinde İstanbul’da kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi ile başlar. Bakü’de 10 Eylül 1920’de Mustafa Suphi önderliğinde kurulan TKP ile TİÇSF Şefik Hüsnü önderliğinde birleşmiştir. Cumhuriyetin aydın hareketinde Bilimsel Sosyalist Hareketin büyük bir ağırlığı vardır. Cumhuriyet döneminin pek çok düşün, kültür ve sanat insanı sosyalizmin Türkiye’ye kazandırdığı büyük değerlerdir. Bu isimleri çekin alın Cumhuriyet neredeyse aydınsız kalır. 1960’dan sonra ise toplumun emekçi kesimlerine de kollarını uzatan kitleselleşmiş bir sosyalist hareket ortaya çıkmıştır. Üstelik bu hareket Kemalist Devrimin yarattığı büyük birikimle aynı mecrada birleşmekteydi. Ardından bu süreci önlemeyi amaçlayan 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve son olarak halen süren 2002 AKP Amerikancı karşı devrim darbeleri geldi. Son darbe alt edildiğinde Türkiye’nin devrim sürecinde ne kadar ileri bir noktada olduğu açık olarak görülecektir. Yiğit Bener’in köksüzlük iddiası, emperyalist karşı devrimin ileri sürdüğü tezlerden birisidir. Diğer tezleri de aynı niteliktedir. Hayalete göre dünyadaki pek çok halk hareketi sönmüştür. Devrimler yenilgiye uğramıştır. İktidarı ele geçiren devrim hareketleri ise yozlaşmış, faşizmi aratmayan canice işlere girişmişlerdir. Kapitalist şirketler topluluğunun başına geçtiğini iddia ettiği ÇKP’nin ABD ile emperyalist rekabeti olarak görmektedir. Ulusalcılık ve AKP’ye karşı mücadele ise sürekli olarak aşağılanmakta ve 12 Eylülcülüğün devamı olarak görülmektedir.

Ordu hedef tahtasındadır. 12 Eylül darbecileri ile Cumhuriyet Devrimini savunan askerler aynılaştırılmaktadır. AB Temsilcisi Karen Fogg Türklerin tarihiyle hesaplaşmasını sağlamalıyız demişti. Emperyalizm bu görevi yerine getirmek için aydınlar içinde yoğun bir faaliyet yürütmektedir. Roman, karşı devrim saflarından 12 Eylül’den bu yana emperyalist merkezlerde üretilen tezlerle Türkiye’nin bağımsızlıkçı, halkçı, laik birikimine saldırmaktadır. Dünyada ne kadar ilerici hareket varsa “Heyula”nın hedef tahtasındadır. Emperyalist programlarla uyum halinde bir görevi yerine getirmektedir. Romanda Türkiye ve Dünya gerçekleri yoktur. Üretilen sanal bir alem üzerinden insanlığın büyük ilerleyişi yok sayılmakta, demokratik ve sosyalist devrimler hedef alınarak Cumhuriyet Devrimimize karşı yürütülen tasfiye harekatı desteklenmektedir. Romanın edebi bir değeri yok. Yaşam ve ölüm tartışması da doğru ve yanlışın ötesinde felsefi bir zenginliğe sahip değil. Üslup ve içerik oldukça yüzeysel ve zayıf. Orhan Kemal ülkemizin en büyük edebiyat insanlarındandır. Ayrıca sosyalist, halkçı, devrimci bir kişiliğe sahiptir. Bu kişiliğini eserlerinin her köşesinde görürüz. Toplumsal gerçeklik, eserlerine damgasını vurmaktadır. Onun adına verilen ödülün “Heyulanın Dönüşü”ne layık görülmesini anlamak mümkün değil. Seçici Kurul’da bulunan değerli aydınlarımız, hangi gerekçelerle bu ödülü verdiler? (Heyulanın Dönüşü, Yiğit Bener, Can Yayınları, 360 s.)

Yiit Bener


18

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Unutulmuş eser: “Jön Türk” Sanrz “Vatan Yahut Silistre”yi bu kadar özel klan dier bir neden, Türk uluslamasnn erken dönemlerinde patlama yapan sanat eserlerinin çok fazla aratrlmam olmasdr. te Tahsin Nahid’in “Jön Türk” adl tiyatro eseri aratrma eksikliinden kaynaklanan unutulmu eserlerden birisi CEYHUN İLSEVER

“Jön Türk” 1909 ylnda, II.Merutiyet’in üzerinden bir yl geçmeden yazlm üç perdelik bir tiyatro oyunu.

“Vatan Yahut Silistre”yi bilmeyen yoktur. Namık Kemal tarafından 1873 yılında yazılmış olan tiyatro oyunu, vatan kavramının işlendiği ilk eserlerden ve çağdaş batı sanatının Osmanlı’daki öncü örneklerinden biri olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Sanırız “Vatan Yahut Silistre”yi bu kadar özel kılan diğer bir neden, Türk uluslaşmasının erken dönemlerinde patlama yapan sanat eserlerinin çok fazla araştırılmamış olmasıdır. İşte Tahsin Nahid’in “Jön Türk” adlı tiyatro eseri araştırma eksikliğinden kaynaklanan unutulmuş eserlerden birisi. “Jön Türk” 1909 yılında, II.Meşrutiyet’in üzerinden bir yıl geçmeden yazılmış üç perdelik bir tiyatro oyunu. Oyunun ilk iki perdesi meşrutiyetten önce, üçüncü perdesi ise hemen sonrasında geçiyor. Oyunun konusunu özetlersek; Nihad Bey, Kazım Bey’in kardeşinin oğludur. Babasını kaybettiği küçük yaşlardan beri Kazım Bey’in yanında yaşayan Nihad Bey ile Kazım Bey’in kızı Leyla birbirlerini sevmektedirler. Nihad Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılarak Osmanlı’nın bölünmesine, rüşvetlere, istibdada, sürgünlere karşı mücadeleye girişmiştir. Bu süreç saltanatçı Kazım Paşa ile yollarını ayırmasına neden olur. Bu kurgu üzerinde şekillenen oyun meşrutiyetin ilan edilmesi sonrasında

Kazım Paşa’nın tutuklanması ve hürriyet nidalarıyla son bulur.

DÖNEMN ESERE YANSIMASI Eser yazıldığı dönemin politik atmosferini taşımaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekli toprak kaybettiği, devletin halkını besleyemediği, rüşvetin ve yolsuzluğun yaygınlaştığı, Batı’nın büyük bir hızla geliştiği ve aksine Osmanlı’nın çöküşe gittiği bu dönemde, gidişata isyan eden aydınların Osmanlı’yı kurtarmak çabası görülmektedir. O dönemin vatanseverlerindeki baskın fikir osmanlıcılıktır. Vatanı kurtarmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde örgütlenen aydınlar sürekli olarak saltanat baskısı altında sürgüne uğramaktadırlar. Eser boyunca İttihatçı Nihad ilericiliği, yeni olanı, ufukta görüleni simgelerken, padişahçı Kazım Paşa gericiliği, çöküşü, despotluğu resmediyor. Nihad Bey’in bu niteliklerine bir de umutsuz çırpınışı eklemeliyiz. Nihad Bey’in Leyla ile tartışmaları arasında sarf ettiği “(yurdu) öldürüyorlar... Dün Mısır, bugün Girit, yarın Selanik, bütün Makedonya gidiyor”, “keşke eski Türkler gibi bilgisiz ama saf, bozulmamış, iyi yürekli kalsaydık” sözlerinde vatanseverliğin yanı sıra dönemin devrimci aydınlarında bulunan ve gerçekleşmesi mümkün olmayan Büyük Osmanlı’ya dönüş çabasını görmekteyiz. Öte yandan, günümüzde ittihatçılığa yapılan saldırıların cevabını “Jön Türk”de bulabiliyoruz. Bu saldırılardan birisi olan “İttihat ve Terakki halktan kopuk elitlerin örgütüdür” tezine karşı eserde, ittihatçılardaki halkçılığı görüyoruz. Nihad Bey’in yöneticilerin rüşvet ve yolsuzluklarına karşı isyanı, halkın yoksulluğunu büyük dert etmiş olması dönemin halkçı fikirlerinin yansımasıdır. Osmanlı’dan ayrılarak kendi devletini kurmak isteyen halklardan söz ederken dahi Nihad bey o halkları değil, çürümüşlüğünden, yolsuzluklarından dolayı halkı doyuramayan ve ülkenin küçülmesine neden olan saltanatı hedef alır. Yine günümüz tezlerinden “jakobenler gibi İttihatçılar da önüne geleni kesti” çarpıtmasının cevabını ittihatçı Necip Bey’in paşayı tutuklarken söylediği şu sözlerde buluruz: “Kork-

mayınız, millet adaletlidir. Kötülüklerinizi unutmaya çalışacaktır. Hayatınıza, İttihad ve Terakki Cemiyeti adına kefiliz. Saygıdeğer cemiyetin en büyük isteği, kan dökmemektir. Sizi, kazandığınız düşmanların saldırısından esirgemek için hükümet, koruması altına alıyor.” Aydınların sürgüne gönderilmesi hakkında Nihad Bey ve Leyla Hanım’ın yaptığı tartışma günümüzde Ergenekon tertibi ile ilgili olarak toplum içindeki iki farklı duruşu hatırlatmaktadır. Nihad Bey, “Bütün kötülükleri bildiğime göre [...] hürriyet için kurban olanlara katılırım”, “Birleşmeli [...] Hükümetin yaptığı her türlü işi geçersiz kılacak güçlü bir birleşme” görüşündedir. Leyla Hanım’ın buna cevabı ise, “Arabistan’ın, Anadolu’nun en büyük parçası sürgünlerle doldu [...] İstibdada bu kadar kurban yeter” olacaktır. Günümüzle ne kadar benzer değil mi? Sonuç sürgünlerin sonlanması ve sürgüncülerin cezalandırılması olmuştur!

SANAT TOPLUMA YOL GÖSTERMELDR Sahne sanatlarının ülkede henüz gelişmeye başladığı bir döneme denk geldiğinden ötürü “Jön Türk”ün özgün bir sanatsal dili olduğunu söyleyemeyiz. Kesin olarak politik bir tiyatro eseri olan yapıtta baştan aşağı didaktik bir anlatım tercih edilmiştir. Bunda, tiyatroculuğun yeni yeni keşfedilmeye başlanıyor olmasının yanı sıra dönemin hareketli politik atmosferinin de etkisi olduğu düşünülebilir. Öyle ki eser, “Yaşasın hürriyet, yaşasın eşitlik, yaşasın Osmanlılar” sloganlarıyla sonlanmaktadır. İttihat ve Terakki Partisi’nin bir üyesi olarak Tahsin Nahid dönemin edebiyat akımı olan Fecri Ati’nin de kurucularındadır. “Sanat kişisel ve saygındır” ilkesiyle kurulan akımın dergisi olan Servet-i Fünun’un bildirgesinde onun da imzası vardır. 1887-1919 yılları arasında yaşayan Tahsin Nahid’in, Şahabeddin Süleyman ile kaleme aldıkları ve dö-

neminde büyük ilgi gören “Kösem Sultan” oyunu başta olmak üzere oniki tiyatro eseri, Fransızcadan çevrilen dört tiyatro uyarlaması ve çok sayıda şiiri bulunmaktadır. Nahid’in, ünlü yazar ve çevirmen Mina Urgan’ın babası olduğunu da belirtelim. Yayınevi, “Jön Türk”ün yazarlarından Tahsin Nahid ve Ruhsan Nevvare’nin 28 Ekim 1908 yılında kaleme aldıkları “Tiyatro Üzerine Düşünceler” adlı bir makaleyi kitabın girişine almış. Bu metindeki fikirler en az eser kadar çarpıcıdır ve dönem aydınlarının dünya görüşünü yansıtması açısından değerlidir. Sanatın toplumu etkileyen en önemli üç araçtan biri olduğunu (diğer ikisi öğretim ve basın) belirten yazarlar, ancak herkesin aydınlanmış olduğu bir yerde sanatın estetik kaygıyla yetinebileceği, bugün ise toplumu aydınlatma görevi olduğundan söz etmektedirler. “Önce zenginleşelim sonra sanatla ilgileniriz” düşüncesinin yanlış olduğu, Avrupa’da sanat yoluyla despotik hükümetlerin yıkıldığı ve ekonomik gelişmenin önünün açıldığı yine yazarlar tarafından vurgulamaktadırlar. Türk jakobenizmine saldırının had safhaya vardığı günümüzde “Jön Türk”, çarpıtılan gerçeği keşfetmek ve dönemin devrimci politik havasını solumak için okunabilir. Eseri, günümüz ile taşıdığı benzerlikler açısından da okurlara salık veriyoruz. Ulusal gelişimimizdeki öncü tiyatro eserlerinden biri olması nedeniyle sanat çevresi tarafından incelenmelidir. Aslında sanatsal patlama yaşanan dönemin bir de bu açıdan araştırılması dönem tarihçilerinin önünde bir görev olarak duruyor. Örneğin biz, kısıtlı araştırmamızda yazarlardan Ruhsan Nevvare hakkında bilgiye ulaşamadık. Kitap içinde de yazara değinildiğini göremedik. Yayınevi tarafında osmanlıcadan günümüz türkçesine anlaşılır bir dille çevirisi yapılan “Jön Türk” her yaşın rahatlıkla okuyabileceği bir eser. (Jön Türk,Tahsin Nahid-Ruhsan Nevvare, Bordo Siyah Yayınları, Hazırlayan: Sibel Ercan, 80 s.)


Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

31 AUSTOS 2012 CUMA

19

ran Mitolojisi

Hacyatmaz

Tuvalet Dili ve Edebiyat

Göçmen

Nimet Yldrm, Pinhan Yaynclk, 592 s.

Kurt Vonnegut, April Yaynclk, Çev: Ekin Uakl, 232 s.

Clou Zett, Destek Yaynlar, 256 s.

(Ah Balkanlar Vah Anadolu) akir Balk, Gürer Yaynlar, 264 s.

Kökeni, kaynakları, ana temaları, diğer dünya mitolojileriyle ilişkileri ve daha birçok özellikleriyle İran mitolojisini konu alan bu kitap, alanında ülkemizdeki ilk çalışma niteliğine sahiptir. Eserde, değişik bakış açılarıyla mitolojinin genel tanımı, mitoloji türleri, kökeni, mitlerin yorumlanması, işlevleri, dünya görüşleri, mitolojinin kahramanlık anlatıları ve efsanelerle ilgisi, benzerlik ve farklılıkları gibi konulara yer veren giriş bölümünden sonra asıl konuya geçilir. İran ulusu konusu ele alınarak, İranlıların ataları Aryalara, dinsel inanışlarına, tanrılarına, geleneklerine, mitsel değerlerine ve İran ulusal tarihine yer verilir. Devamında da Eski İran’da dinler, Zerdüşt ve öğretisi, Zerdüşt inanışının temel öğeleri, Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta, “İran Mitolojisi”nde dönüşüm evreleri vb. anlatılmakta.

“Bahar aylarındayız. Akşamüstü. Ölüm Adası Manhattan’daki Empire State Binası’nın lobisinin zemininde yanan ocağın dumanı, bir aylandız ağacı cengeline dönüşmüş olan 34. Sokak’ın üzerinde asılı. Mavi gözlü, uzun çeneli, iki metre boyunda, yüz yaşında bir adam, vaktiyle taksi olan bir şeyin arka koltuğuna yerleşmiş, cengelin içindeki küçük bir açıklıkta oturuyor. O adam benim. Adım Dr. Wilbur Nergis-11 Swain. Amerika Birleşik Devletleri’nin eski başkanıyım. En son Başkan, en uzun boylu Başkan, Beyaz Saray’da ikamet ederken boşanan tek Başkan, en hilkat garibesi Başkan.” Yakın gelecek ABD. Herkese bir göbek adı vererek “genişletilmiş yapay aileler” ve ‘kardeşlik kastları' oluşturulmuş. 21. yüzyıl edebiyatının son ilham kaynağı Kurt Vonnegut tüm metinleriyle Türkçede, April'de...

Araştırmacı-Yazar Clou Zett, Türkiye’ye geldi, araştırdı ve tuvalet kültürümüz üzerine muhteşem bir kitap yazdı... Şöyle diyor Zett; “Uzun yıllar Türkiye’de yaşadım ve genel-özel her türlü tuvalete girip çıktım. Türkiye’deki tuvaletlerin temizlik sicili pek parlak olmamasına karşın, Türklerin tuvaleti ve temizliği bütün dünyaya öğrettikleri noktasında kesin ve şaşırtıcı bir yargıları var. Biz şu millete öğrettik bu millete kurs verdik diye övünmelerine karşın, bir türlü kendilerinin öğrenememeleri manidardır.” Clou Zett bu çalışmasında Türkiye’de yazılı olmayan genel tuvalet kurallarından tuvalet mimarisine, tuvalet kültüründen tuvalet dili ve edebiyatına, taharet musluğundan tuvalet terliklerine, tuvaleti fayansla kaplamanın nedenlerinden tuvalet kağıdının icadına pek geniş bir alanda kısa paslaşmalar yapıyor. En eğlencelisi ise tuvalet yazıları derlemesi.

“Göçmen”, Çanakkale, Kafkas ve Bağdat cephelerinde savaşan, Birmanya-Myanmar Esirler Kampı’nda elemli yıllar geçiren; unutulmuş, kaybolmuş bir askerin sekiz yıl sonra Balkan’daki köyü Globoçiça’ya dönen Tâfiloğlu Emin’in hikâyesidir. Bir Balkan köyü Globoçiça’yı; Birinci Dünya Savaşı’nı, Birmanya’daki o “Esir Kampı”nı; işgal İstanbulu’nu, Selimiye Kışlası’nı ve 1930’ların o Beyoğlu gizemini, Bulgar Kralı III. Boris’in Bandırma’ya gelişini, Erkin gemisi ve Nâzım Hikmet olayını, Hitler’in savaşan dünyasını, 1950’lerin siyasal ve toplumsal olaylarının yansımalarını da dile getirmiş bulunuyor bu roman. Şakir Balkı, yaşanmış olan bu “tragedya”yı yalın, duru ve akıcı diliyle anlatarak sahneye alıyor.

Turquetto

Yollar Ayrlrken

Siyaset Bilimi

Japon Edebiyat Tarihi

Metin Arditi, Can Yaynlar, Çev: Aysel Bora, 288 s.

Timur Kuran, Yap Kredi Yaynlar, 448 s.

Atilla Aytekin, Gökhan Atlgan, Yordam Kitap, 540 s.

uiçi Kato, Boaziçi Üniversitesi Yaynevi, Çev: Ouz Baykara, 880 s.

1519’da Osmanlı topraklarında, Konstantiniyye’de dünyaya gelen Eli, resim yapma tutkusuyla yanmaktadır. Ancak o bir Yahudi’dir ve dini, resim yapmasını yasaklamıştır. Tutkusunun peşinden gitmeyi seçen delikanlı, özgürce resim yapabilme hayaliyle bir gemiye atlayıp Rönesans’ı yaşayan İtalya’ya, Venedik’e kaçar. Sanatı için her şeyden, hatta kimliğinden bile vazgeçen, Venedik’in en büyük ressamlarından Eli ya da üstadı Tiziano’nun verdiği adıyla Turquetto, İtalyan Rönesansı’nın en parlak döneminde yarattığı eserlerini, Katolik Kilisesi’nin katı kurallarının kurbanı olmaktan kurtarabilecek midir? Peki ya, büyük usta Tiziano’ya ait olduğu sanılan Eldivenli Adam isimli tablo, Turquetto lakaplı bu Osmanlı Yahudisinin eseri olabilir mi?

Bu kitapta İslami kurumlar ve Ortadoğu ekonomileri konusunda dünyanın önde gelen bir uzmanı, Sanayi Devrimi’nden beri tartışılan bu sorulara yeni yanıtlar sunuyor. 1000 yılında Ortadoğu ekonomisi Avrupa ekonomisinden daha az gelişkin değildi; ama 1800 yılına varıldığında gerek yaşam standartları, gerek teknoloji, gerekse ekonomik etkinlik bakımından çarpıcı düzeyde geriye düşmüş durumdaydı. Batı dünyası çağ atlarken, Ortadoğu ekonomisi modernleşme sürecinin emekleme dönemindeydi. Ortadoğu’yla Batı’nın ekonomik gelişim yolları neden ayrıldı? Ortadoğu niçin 21. yüzyılda bile azgelişmiş bölge konumunda? Timur Kuran, Ortadoğu’da ekonomik gelişimin tıkanmasını ne bölgenin coğrafi konumuna ne de emperyalizme bağlıyor; dinle ilintili tutumların da bu süreçte kritik bir rol oynamadığını gösteriyor.

Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler, işte bu boşluğu kapatmaya çalışıyor. Büyük çoğunluğu Türkiye ve dünyanın köklü üniversitelerinde bulunan 32 yazarın yazdığı toplam üç kısım ve 37 bölümden oluşuyor. Birinci kısım, “Siyaset Biliminde Temel Kavramlar” başlığını taşıyor. Siyaset, iktidar gibi daha genel nitelikli kavramlardan kimlik ve hegemonya gibi daha özel kavramlara uzanan bu kısımda kitap, siyaset bilimi disiplininin temel kavramsal gereçlerini okuyucuya tanıtıyor. İkinci kısımda yazarlar, temel “Siyasal İdeolojiler”i irdeliyorlar. Liberalizmden İslamcılığa, anarşizmden Marksizme kadar 10 farklı ideolojiyi inceleyen yazarlar, aynı zamanda ideolojinin ve modern siyasal ideolojilerin 18. yüzyıldan bugüne uzanan serüveninin bir bilançosunu çıkarmış oluyorlar.

Bu eser, İngilizceye çevrildiğinde uzman Batılı eleştirmenler bile bu konu hakkında ne kadar az şey bildiklerini anlamışlardı. Kitap ayrıca Profesör Kato’nun düşünce ve kıyaslamalarındaki derinlik ve kozmopolit bakış açısıyla da dikkat çekmektedir. Kato, Japon edebiyatına hem Japon gözüyle içeriden hem de yabancı gözüyle dışarıdan bakabilmeyi beceren bir edebiyat tarihçisi ve eleştirmendir. Akıcı bir Türkçe ve ustalıklı şiir çevirileriyle Türk okurunun karşına çıkan bu kitap; sizi güzel yazılarıyla, şiirleriyle ve zekice edebi buluşlarıyla hayranlık uyandıran yazarlarla tanıştıracak ve hakkında çok fazla bir şey bilmediğiniz Japonya’nın sadece 1500 yıllık edebiyat serüvenini değil aynı zamanda tarihini ve kültürünü de yakından tanımanızı sağlayacaktır.


20

31 AUSTOS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Matemetik dersi pırasa gibidir

ÇOCUKLAR İÇİN

Uçurtmam Bulut imdi

Derste arkadanzla ifreli mesajlarla yazan örencilerden misiniz? O zaman Yamur da sizden biri. Umarm, mektuplarnz sevmediiniz bir arkadanzn ya da öretmeninizin eline geçmez!

(Sevim Ak, Resimleyen: Behiç Ak, Can Çocuk, 84 s.) Çocuk okurlarıyla çok kolay ilişki kurabilen, çocuk edebiyatımızın usta yazarlarından biri. Yazdığı kitapları okuyan genç okurlarından o kadar çok mektup alıyor ki. Yazdığı romanlar, öyküler, her yaşta çocuğun dünyasını süslüyor. Yazar, genç okurların yarattığı o büyülü ortama bir anda çekiveriyor. “Uçurtmam Bulut Şimdi”de birbirinden güzel öyküler var. Babasının yaptığı ilk uçurtmayı elinden kaçıran çocuk, kitapçılık yapmaya kalkan iki çocuğun başına gelenler, yağmurun gizini bulmaya çalışan kü-

İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com Bu hafta elime geçen kitaplar arasında rengarenk bir kitap dikkatimi çekti. Yazarının 1984 doğumlu gencecik bir yazar olduğunu öğrenince bir solukta okuyup bitirdim. Beklediğimi bulduğum için çocuklarınıza bu kitabı tavsiye etmek istedim: “Derslerle Başım Dertte – Şifreli Mesajlar, Gizli Ajanlar” Funda Özlem Şeran’ın ilk kitabı olduğunu düşünmüştüm önce ama genç yaşına rağmen aslında, “Anne – Kız Diyalogları”, “Baba – Kız Diyalogları” ve “Öğrenciliğin Kitabını Yazdık, Üstelik Kopya da Çekmedik” isimli, çocukların büyüklere anlatamadıkları dertleri üzerine çocukların gözünden yazdığı üç tane daha kitabı olduğunu öğrendim ve açıkçası çok özendim. Funda Özlem Şeran İstanbul’da doğmuş ve erken yaşlarda Edebiyatla ilgilenmeye başlamış. Marmara Üniversitesi’nde benim de bitirmiş olduğum bölümü; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmiş. Bu arada kısa hikayeler ve romanlar yazmaya başlamış. Fantastik ve bilimkurgu türünde yazdığı öyküler katıldığı yarışmalarda ödüller almış. Kitaba gelince; içimizden biri olan Yağmur, sekiz yaşında ve ikinci sınıfa gidiyor. (Sekiz yaşındaysanız hayat gerçekten çok zor) Yağmur’un evde uğraşması gereken, aslında yaşça kendisinden büyük olmasına rağmen, olgunlukta Yağmur’un seviyesine ulaşamamış bir abisi var. Bilgisayar bağımlısı bu abinin, onun hayatını ne kadar zorlaştırdığına kimseyi inandıramıyor Yağmur, özellikle de öğretmenini. Abisi bir kenarda dursun, sınıf arkadaşı Toprak da ayrı bir dert. Yine içimizden biri olan Toprak, he-

pinizin sınıfında bir adet bulunan, defteri yıldızlarla, aferinlerle dolu, hiç de dost canlısı olmayan bir öğrenci. Tabi Yağmur’un dersleri onun kadar iyi değil, çünkü Yağmur’un tek derdi dersler değil. O, kafasını derslerden başka her şeye yoruyor. Bir akşam anne ve babasından ilk insanların nasıl iletişim kurduklarını, telgrafı, telefonu ve mors alfabesini öğrenince Yağmur’un aklına yine yaramaz bir fikir geliyor. En yakın arkadaşı Damla’yla, en sevmediği ders Matematik’te, ikisinden başka kimsenin anlamayacağı şifreler oluşturup yazışmak. “Sevgili Göl, Pırasadan nefret ediyorum. Çamur ise pırasaya bayılıyor. Aman zaten Çamur da çok sıkıcı!” Başlarda çok eğleniyorlar tabi ama elbet bir gün öğretmen fark edecek değil mi? Fark edince Yağmur ne yapacak dersiniz? Kitabın sonuna da, çocuklarınızın kitabı ne derece anladığı ve sevdiğine ilişkin ya da kendileri ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerini anlamalarını ve anlatmalarını sağlayacak sorularla, bulmacalar ve deyimlerle, çocukların okudukları ve sonra okuyacakları kitaplara olan ilgisini arttırmaya yönelik güzel etkinlikler hazırlanmış. Kitap da zaten rengarenk kelimeler ve resimlerle dolu, çocuğunuzun ilgisini çekmeme ihtimali yok gibi. Çocuğunuzdan önce sizin de okumanızı tavsiye ederim, Funda Özlem Şeran’ın gıpta ettiğim güzel Türkçesi ve esprili anlatımını siz de takdir edeceksiniz. Eğlenceli okumalar diliyoruz. (Derslerle Başım Dertte, Funda Özlem Şeran, Final Yayınları, 72 s.)

çük kız, elişi kağıtlarıyla resim yapmaya çalışan kızın şaşkınlığı, deprem korkusu yaşayan iki kardeş, beden eğitimi dersinde neler neler yapmak isteyen cılız çocuk, anneler gününde hediye almaya çalışan sevimli kız, yemiş vermeyen dut ağacını korkutan, annesinin çalıştırdığı dersten geçer not alamayan, herkesin gökyüzünde bir yıldızı olduğunu öğrenen, yeni giysi almak için dükkan dükkan dolaşıp üzülen, yaşlılar haftasında bir teyzenin ağır filesini taşımaya kalkan küçük çocuk; çocuklar.

Serüven Avclar Gizli Plan

ki Gözüm Üzümüm

(Jeanne Birdsall, Çev: Gülden en, Altn Çocuk, 256 s.)

(Necdet Neydim, Gün Kitapl, 92 s.)

Penderwick kardeşler Gardam Sokağı’ndaki evlerinde yeni maceralara yelken açmaya hazırlanıyorlardı. Ne yazık ki düşledikleri gibi bir macera yaşamaları olanaksız görünüyordu; çünkü kız kardeşi, Bay Penderwick’e evlenmesi için aday bulmakta kararlıydı. Bu da dört kız için felaket demekti. Bunun üzerine Rosalind, Skye, Jane ve Batty hemen babalarını kurtarmak için zekice kurgulanmış, cesurca uygulanabilecek komik bir plan yaptılar. Eh, ne de olsa bu tür yaramazlıkları ancak Penderwick kardeşler düşünebilirlerdi. Tüm bunların yanında dört kız kardeşin çözmesi gereken bambaşka sorunları, uygulamaları gereken planları ve hayalleri vardı... Sevgi, aile bağları, arkadaşlık ve kahkaha fırtınası ile dokunmuş naif bir aile romanıyla Penderwick kardeşler yine huzurlarınızda!

Çocuklarla şiir arasında yeni bir köprü! Necdet Neydim’den çocukluğun duru sesini taşıyan yeni şiirler! Sen Islık Çalmayı Bilir misin?’den sonra yine şiirleriyle okurlarına sürpriz yapan Necdet Neydim, çocukluğun neşeli sesini, meraklı gözlerini, kaygılı sorularını, hatta korku dolu bakışlarını yansıtıyor dizelerine. Bazen büyümenin hüznü karışıyor şiirlerine, bazen yaşlılığın iç sesi. Eşseslilik ve anlam yakınlıkları üzerine kurguladığı sözcük oyunlarıyla çocuk okurda iz bırakan çocuk okurda iz bırakan şiirlerinde, çocuğun ağzından konuştuğu kadar, yetişkinin içindeki çocuğu da konuşturuyor Neydim. Çocuklarla büyükler arasında hoş köprüler kurulmasını sağlayan kimi şiirinde unutulmaya yüz tutmuş deyimler hayat bulurken, kiminde de bir şairin ünlü dizelerine göndermeler sürpriz oluveriyor.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

31 AUSTOS 2012 CUMA

21

Şair Hasan Hüseyin’in kaleminden Bağdat ERCAN DOLAPÇI Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Bağdat Basra Yollarında” isimli kitabını, 2003 yılında Irak’ın işgali günlerinde okumuştum. Bombaların yağdığı günlerde gözümün önünden, Korkmazgil’in Dicle nehri kenarında yaptığı edebiyat sohbetleri ve Irak’ın umut dolu insanları geçti. Medeniyetin başkenti Bağdat’ın, tarihi değerlerinin yağmalandığı günleri de yaşadık. İçimiz parçalandı. Bir de direnen insanlarını gördük... Umut dolduk. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip olan ABD’nin 10 yılda nasıl tası tarağı toplayıp ta gittiğini de yaşadık. Acıları hissettik. Bir de onları yaşayanlara sormak gerekir kuşkusuz... Onları anlatan kitaplar pek piyasada yok henüz... Hele Türk yazarlarının kaleminden...

“YALAN ORDA KALDI IRAKLIM” “Bağdat Basra Yollarında” kitabı Konuk Yayınları tarafından 1974 yılında basılmış. Bu-

gün nerede bulunur bilmem ama; bulunduğunda okunması gerekiyor. Bir şairin kaleminden, harap olmadan önceki Irak’ı ve insanlarını anlatıyor. Kitabın ismine, Baas Partisi’nin meşhur sloganı “Birlik-özgürlük-sosyalizm” de eklenmiş. Irak’ın Arap Sosyalist ideolojiyle yol almasının öyküsü de var... Kitabın girişinde Korkmazgil’in güzel bir şiiri sizi karşılıyor: “Yalan orda kaldı Iraklım/soygun o yanda/vurdun beline yalanın ve soygunun/devrim bu yanda/güzel günler çiçeklenmiş dallarda/tok tok vurur yüreği ortadoğu’nun/kahpelik öte yanda Iraklım/devrim bu yanda/aydınlığın ürkütüyor sömürge kargalarını/ bırakmağa gelmez ucunu kurtuluşun/sıkı durmazsa eğer Iraklım/sen o yanda kalırsın/ devrim bu yanda”

SADDAMLI IRAK Korkmazgil, Mart 1974’te Basra’da düzenlenen 3. Mirbed Şiir Mihricanı’na da-

vetli olarak gitmiş Irak’a. Türkiye’de pek bilinmeyen Arap yazar ve şairlerle tanışmış. Bir de Irak’ın sıcak insanlarını yakından tanıma fırsatı bulmuş. Boş da dönmemiş, hem bu kitabı hem de Irak üzerne şiirler yazmış Şair! Ahmed Hasan El Bekir’in Irak Devrim Komuta Konseyi Başkanı, Saddam Hüseyin de yardımcısı olduğu günler... Korkmazgil, Bağdat’a 25 km mesafedeki bir zamanlar Türk askerinin İngilizlere karşı kahramanca savaştığı- Selman Pak’a da uğrar. Hurma merkezi Basra’yı “30 milyon hurma ağacı varmış Basra’da. Dünyanın dörtte üçünü Irak karşılıyor. Ağaçlar 7 yıllık olunca meyve verir” diye tanıtır. Korkmazgil devam eder: “Irak topraklarını ve oraların insanını gördükten sonra, emperyalizme ve emperyalist niyetlere sövmemek olanaksız! Canına okumuşlar koca Irak toprağının! Iraklılar bugün ne

kadar sevinip tepinseler yine az! Hergün bayram yapmak, onların hakkı! Londra’nın, New York’un, Berlin’in, Paris’in o şımarık zenginliği, Irak gibi ülkeler halklarının açlığı, çıplaklığı, perişanlığı pahasınadır. Halkların ve insanların bu perişanlığı karşısında duyduğum öfke, su gibi terletti beni.”

ACIMA KARIMI IRAK Sanki bugünü anlatıyor koca Şair! Son on yılın acılarını görseydi ne derdi acaba? Onu da adaşı Hüseyin Haydar şiirleriyle dile getirmedi mi... Yeter ki şairlerin vicdanı donmasın. 300 sayfalık kitabı Korkmazgil şu satırlarla bitirir: “Geçmişi geçmişime, dili dilime, türküsü türküme, acısı acıma karışmış Irak, benim için, bir Almanya’dan, bir Fransa’dan, bir İngiltere’den daha ilgi çekiciydi. Bu kitapla, hızlı çevrilmiş bir filmin izlenim ve izlerini bulacaksınız.”

ANADOLU’DAN KİTABEVİ

FETHİYE, MUĞLA/ SAHAF-KİTABEVİ

Gökyüzüne uzanan kitap aşkı ÖZGÜR BURSALI Akdeniz ve Ege iklimlerinin birbiriyle kucaklaştığı Fethiye’nin, uzun ve güzel kordon boyunda, denizle, balıkçı takalarıyla, teknelerle ve o iklimin sıcak insanlarıyla buluşmuş bir sahaf. Kitabevi sahibi Cumhur Durmaz, yıllar önce sadece 37 kitap ve sonsuz bir kitap sevgisiyle kendini bu işe adadığını belirtiyor. Şu an Fethiye’nin en büyük sahafı olmayı başaran Fethiye Sahaf-Kitabevi, yerli ve yabancı binlerce kişiyi, bu güzel ve mütevazı mekânda kitapla buluşturuyor. “Gökyüzünden yıldızları isteyin, kitapsa getirelim” gibi özel bir amaçla yola çıkan sahaf, her kesimin ilgisini çekeceği, çok derin ve geniş bir kitap kaynağına sahip. Birinci el ve ikinci el, pek nadir rastlanan

kitapların yanı sıra, akademik araştırma kitapları ve Fethiye’ye gelen turistler için oluşturulmuş farklı dillerde kitapların olduğu bölüm de dikkatimizi çekiyor. Ayrıca Sahafın yanı başında bulunan, özel olarak oluşturulmuş sahil manzaralı okuma bantlarında, çayınızı yudumlarken, çok farklı kültürlerden insanlarla tanışıp, sohbet etme imkânına da sahipsiniz. Ticari hiçbir kaygı gütmeyen Cumhur Durmaz, Fethiye içinde kitap sevgisini büyütmek için katıldığı birçok sosyal faaliyetle de içinde bulunduğu işin büyük sorumluluğunu yerine getiriyor. Gökyüzüne uzanan kitap aşkıyla dolu bu sahaf, yolu düşen herkeste mutlaka bir kitap izi bırakacaktır.


22

Aydınlık KİTAP

31 AUSTOS 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? “Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku… Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur – artık hiçbir yerdesin.”

a) Tezer Özlü/Kalanlar b) Sevgi Soysal/Tutkulu Perçem c) Ayşe Kulin/Adı Aylin d) Nezihe Meriç/Korsan Çıkmazı e) İnci Aral/Mor

2

“Gözü ‘daha yükseklerde bir yerde’ olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini hesaba katmalıdır. Nedir göz kararması? Düşme korkusu mu? Peki ama gözetleme kulesinin sapasağlam trabzanları da olsa bu korkuya kapılırız; neden? Yok, göz kararması düşme korkusundan farklı bir şey. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesidir göz kararması; düşme arzusudur, bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız.”

a) Kazuo Ishiguro/ Beni Asla Bırakma b) Jose Saramago/ Bütün İsimler c) Milan Kundera/ Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği d) Harper Lee/ Bülbülü Öldürmek e) Herman Hesse/ Bozkırkurdu

3

“Saplantılarımın nedenini de biliyorsunuz. Şu an hiçbir umudum yok ve sizin gözlerinizde de kocaman bir sıfırım. Bu yüzden ağzıma geleni söylüyorum. Nereye gitsem, ne söylesem sadece siz varsınız. Bütün mesele bana kayıtsızlığınızdan kaynaklanıyor. Size niçin ya da ne şekilde aşık olduğumu bilmiyorum. Sebebi sizin bana hep aşağılık bir varlıkmışım gibi bakmanız da olabilir. Biliyor musunuz, yüzünüzün güzelliği konusunda bile emin değilim. Aynı şekilde kalbinizin pek de çekici bir kalp olmadığı ve aklınızın tamamıyla fesat olduğu muhtemeldir.”

a) Tolstoy / Diriliş b) Dostoyevski/ Kumarbaz c) John Steinbeck/Fareler ve İnsanlar d) Ernest Hemingway/Çanlar Kimin İçin Çalıyor e) Charles Dickens/Antikacı Dükkanı

Bu haftann doru yantlar:

1-(a) 2-(c) 3-(b)

1

BULMACA SOLDAN SAA 1. “Sait ... ...” Resimdeki yazar 2. Balca içeceimiz - Erkek evlat, zade - Hava basnc birimi 3. Yunanca’da bir harf - Kötülük - Raz olma, isteme Kayak 4. ki ylda bir yaplan sanat etkinlii - Gösteri, fiyaka Toparlak kemik ucu 5. Yetke, otorite - Kuruntuya düürme - Gelecei örenmek, ans ve ksmetini anlamak amacyla oyun kad, kahve telvesi, avuç içi, vb.’ye bakarak anlam çkartma, bak 6. “... Güler” (fotorafç) - Keskin bir eyle, bir darbeyle vücutta oluan derin kesik veya zedelenme - Yunan

mitolojisinde Uranos ile Gaia’nn olu 7. ki ey arasnda ya da bir ey önünde perde olan, bir engel oluturan ey için kullanlr - Gelenek 8. Erimi, ulam - Edebiyatla uraan, edebi eser üreten kimse, yazar 9. srail’in plakas - Yeryüzünün üzerini kaplayan mavi ve kubbemsi boluk - Voltamper (ksa) - Japonya’da buda rahibesi 10. Yrtk, yark - Fas’ta bir rmak - Otlar - ikar 11. Yal ve verimsiz kimse - Becerikli, giritii her ii baaryla sona erdiren kimse - Yayvan sepet 12. Gümü’ün simgesi - Gelir - Buzuldan kopmu buz parças 13. Yersiz ve beceriksizce söz veya davran, pot -

Kripton’un simgesi - Tantal’n simgesi - Üst yan açk boru 14. “Tok” kart - “... Ayhan” (air) - Argoda “esrar” Büyüteç 15. Resimdeki yazarn bir eseri - Rubidyum’un simgesi YUKARIDAN AAIYA 1. Kara tatlarnda yolu aydnlatan çok kl fener Resimdeki yazarn bir eseri - Bedevi Araplar’n bal olan kefiyeyi tutturmakta kullanlan düümlü kordon 2. Doymak bilmeyen - Bir gemiye veya kyya göre açk deniz taraf 3. Duman lekesi - Allah sevgisiyle söylenip, makamla okunan iir - Kiloamper (ksa) - Elektrik geriliminde evre 4. Gemilerde kullanlan yatak - Su yosunu - Boru sesi Krgzistanda bir nehir 5. Bön, avanak, budala - Kendi kendisini serbestçe kendi yasalaryla yöneten bölge, ülke ya da kurulu, muhtar, otonom 6. Bir rüzgar türü - Bir ey üzerinde younlaan dikkat, ilgi - Mitolojide “sava tanrs” 7. Tel, sicim veya iplikten kafes eklinde yaplm örgü Mitolojik bir çalg - Bir binek hayvan - Bakr’n simgesi 8. Kale duvar - Bir gayret ünlemi - Çabuk, süratli 9. Suyu scak olarak yerden çkan hamam, kaplca - Kaba baston 10. Eriyii yaptrc olarak kullanlan cams bir madde Üç-dört yana kadar olan dii manda - Ate 11. Eski Türklerde “totem”e verilen ad - Radyo dalgalar araclyla cisimlerin yerini ve uzakln belirleyen cihaz - Bir gemi veya uçan gidi yönü, izleyecei yol 12. Sodyum’un simgesi - Ses tellerinden ses çkmamas Esasi 13. Kar ile kocadan her biri - Bir taze fasulye türü - Obur 14. Sütun - Ticaret eyas - Ulusal bir parayla yabanc bir para birimi arasndaki deiim oran 15. lemelerde kullanlan, gümü görünümünde parlak srma ya da metal tel iplik - Resimdeki yazarn bir eseri Kurun’un simgesi

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


2012 08 31 agustos kitap eki  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you