Issuu on Google+

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

37 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 600

22 Haziran 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 17 Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Büyülü bir yolculuk

Genç yazar Serhat Çelikel:

Kitap yayımlatmak ölümcül bir süreç

“Aşk bir ütopyadır”

Yaşama kitapla tutunan çocuk

Gazeteci-yazar Mustafa Mutlu:

Kırık ayna süreci yaşıyoruz


Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

İÇİNDEKİLER

SUNU

Haftanın Portresi: İsmail Hakkı Tonguç

s. 4

İnce Memed’le Raskolnikov’un ardında ...

s. 5

Mustafa Mutlu: “Kırık ayna süreci yaşıyoruz”

s. 6

Alanı bulunamayan kamu

s. 8

Güldürmeyin beni

s. 9

Ne kadar gerekliyse, o kadar duygu...

s. 10

Ege mavisi iki kitap

s. 11

Serhat Çelikel: Kitap yayımlatmak ölümcül bir süreç

s. 12-14

Maşenka, rüyama sızan ışık!

s. 15

Bodrum Kitap Şenliği’nden parantezler

s. 16

Becerikli Bay Ripley

s. 17

Yeni Çıkanlar

s. 18-19

Çocuk

s. 20

İki kadın, bir general

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

Sine Ergün . KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç Yazıişleri: Damla Yazıcı Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

3

E-kitap hızla yaygınlaşıyor Evrim, bizzat tanıklık etmenin ve gözle görmenin mümkün olmadığı uzun bir süreçtir. Bununla birlikte, adına “kitap” dediğimiz nesnenin bir evrim geçirmekte olduğu ve buna tanıklık edebildiğimiz de bir gerçek. E-kitap, “yazar” dışında, belki de kitap denilince akla gelen pek çok kavramı; okuru, yayımcıyı, dağıtımcıyı, matbaayı ve kâğıdı “değiştirerek” ağırlığını daha çok hissettiriyor her geçen gün. Kâğıda basılı kitaplar hiçbir zaman (ya da yüzyıllarca daha) yok olmayacak elbette ama “okurken sayfaları çevirmeliyim… kağıdın kokusunu almalıyım… satırların altını çizmeliyim…” türünden klasik alışkanlıklar da yavaş yavaş terk edilecek, şimdiden söylemek gerekirse. Eğer, kitap okumanın başlıca amacı “içerikle” baş başa kalmaksa, sayfaları, uçlarını kıvırarak işaretlemenin çok da önemi kalmayacak bir süre sonra. Amerika Yayıncılar Derneği’nin 2012’nin ilk dört ayına ilişkin raporu, ABD’deki e-kitap satışlarının basılı kitap satışlarını geride bıraktığını gösteriyor. Verilere göre ekitap sektörü geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28.4’lük bir büyüme göstererek 283 milyon dolarlık bir hacme ulaşmış. Basılı kitaplar ise aynı dönemde 229 milyon dolarlık bir ciro yakalamış durumda. Büyüme oranıysa yüzde 2.7… Önemli bilgilerden biri de e-kitap sektöründeki büyümenin itici gücünün çocuklar olduğu… Yani, teknolojiye en yakın ve en çabuk uyum sağlayan kesim olan çocuklar, e-kitap konusunda da lokomotif rolünü üstlenmiş durumda. E-kitap satışlarının (ABD’de de olsa) basılı kitaplarınkini geçmesi, çok önemli bir olay ve bu açıdan tarihi bir noktada bulunduğumuzu, çok değil, kısa süre sonra daha iyi anlayacağız. Peki Türkiye’de durum ne? Ülkemiz e-kitap konusunda yolun henüz başında ama sessiz ve derinden gidildiği de söylenebilir. Özellikle bazı büyük yayınevlerimizin, bir süre kâr amacı gütmeden bu alana yatırım yapmakta olduğunu, e-kitap kavramının çok daha yaygınlaşacağı günlere hazırlandığını söyleyebiliriz. Yoksa şu andaki veriler pek iç açıcı değil ama gidişat da fena sayılmaz. 2012 verileri yok elimizde ama 2010’da yayımlanan e-kitap sayısının 646 olduğu ülkemizde 2011’de bu sayı 1314’e ulaşmış durumda. Yani bir yıl içinde yaklaşık yüzde 100’lük bir artış söz konusu. Tabii, satışın ne kadar arttığı da aynı ölçüde önemliyse de o konuda şimdilik güvenilir rakamlar elde etmek pek kolay değil. Ne olursa olsun, e-kitap formatının Türkiye’de de hızla yaygınlaşacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Haftaya buluşmak üzere, bol kitaplı günler dileğiyle…

ÖneriYorum 1) “Üzgün Sardunyalar”

Wolfgang Borchert Yıkımı olabildiğince yalın anlattığı için.

2) “Yıldızlar ve Sen”-Mario Benedetti

Bir coğrafyanın kültürü ve politik yapısından doğan bambaşka bir biçem keşfetmek için.

3) “Alice Yatakta”-Susan Sontag

Her okumada başka bir şey söylediği için.

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

4) “Sandman”

Neil Gaiman Düş, Ölüm, Kader, Yıkım, İhtiras, Umutsuzluk ve Hezeyan'la tanışmak için.

5) “Kendine Ait Bir Oda”

Virginia Woolf Gerekliliğini çok iyi açıkladığı için.

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Yalçın Koreş Cad. No: 12/A Bodrum Kat Bağcılar / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

İsmail Hakkı Tonguç (1893-1960) 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Kanunu çktktan sonra açlmaya balayan enstitülerle çok yakndan ilgilendi. 1946’da görevden alnna dein, enstitüler için canla bala çalt. Cumhurbakan smet nönü tarafndan 25 Eylül 1946’da görevinden alnara

“Ak bir ütopyadr” Ak bir tasardr, kusursuzluu olanaksz olsa da durmakszn kusursuzlatrlabilen belirsiz bir tasar. nsanlama süreci halen devam ediyor, ak bu seyri takip ediyor. Bir zaman sonra, insan sevdiinden emin olarak sevmeyi muhtemelen becerebilecektir

TUNÇ AKKOÇ

Eğitimbilimci, köy enstitülerinin mimarı ve dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, bugünkü Bulgaristan’ın Silistre iline bağlı bir köyde dünyaya geldi. Kendi köyünde dört yıllık ilkokulu ve üç yıllık rüştiyeyi bitirdi. Oradaki öğrenimi sırasında aynı zamanda köyde değişik işlerde çalıştı, tarımla uğraştı. 1914 yılında öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul’a gitti. Maarif Nazırı Şükrü Bey tarafından “leyli meccani” (parasız yatılı) öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebi’ne gönderildi. 1916’da naklen İstanbul Muallim Mektebi’ne geldi, okulu bitirdikten sonra 1918’de daha üst öğrenim için Almanya’ya gönderildi. 1919’da Anadolu’ya dönerek, Eskişehir Muallim Mektebi’nde resim ve elişi ile beden eğitimi öğretmeni olarak göreve başladı. 1921’de Yunan işgalinden hemen önce Ankara’ya atandı, 1922’de yeniden öğrenim görmek üzere Almanya’ya gönderildi. Dönüşünde, 10 Temmuz 1926 ile 26 Ağustos 1926 tarihleri arasında, ilköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara’da açılan “İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu”nda, yabancı öğretim üyeleriyle birlikte çalışarak, daha sonra köy enstitülerinin temel ilkesi, haline gelecek “iş için iş içinde işle eğitim” anla-

yışını geliştirdi. 3 Ağustos 1935’te köy enstitülerini kurmasına yarayacak İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekâleten getirildi. Dönemin Kültür Bakanı Saffet Arıkan’a, köy enstitülerinin temelini oluşturacak bir rapor sundu. Atatürk’ün desteğiyle o dönem Türkiye’deki okur-yazar oranı yüzde 10’dan az olduğundan, okur-yazar sayısını artırmak için eğitmen kurslarında altı aylık bir eğitimle, askerliğini okuma yazma bilen çavuş olarak yapmış gençler eğitmen olarak yetiştirildi ve köylerine eğitmen olarak gönderildi. 1938'de ilköğretim kurumlarını incelemek üzere Bulgaristan’da, Macaristan’da ve Almanya’da bulundu. Hasan-Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra, vekâleten yürüttüğü İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine asaleten atandı. 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılmaya başlayan enstitülerle çok yakından ilgilendi. 1946’da görevden alınışına değin, enstitüler için canla başla çalıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından 25 Eylül 1946’da görevinden alınarak, Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirildi ve ardından Türkiye'nin değişik yerlerinde sürgün olarak öğretmenlik yaptı. 1954’te kendi isteğiyle emekli oldu. 24 Haziran 1960’ta yaşama veda etti.

Aşkın tanımını yapmaya çalışan eserlere sıkça rastlarız. Çoğu kez uzak dururuz, bu işin bir tanımı olmadığını düşünerek. Ya da “herkesin kendine göre yorumladığı bir şeydir aşk” diye düşünüp bu konuda açıklamalar yapmaya çalışan metinlere mesafe koyarız. Monokl Yayınları’ndan adı tam da uzak durmayı öğütleyen bir kitap yayımlandı: “Aşk Üzerine”. Dionys Mascolo'nun Türkçeye çevrilen tek kitabı. Sadece bu tür çalışmalarıyla bilinmiyor yazar. Alman işgali boyunca Fransa’da direnişin içinde yer almış. 1960’ta Cezayir Savaşı’na karşı bir manifesto yayınlayan Dionys Mascolo, 1968 hareketlerini de desteklemiştir. Yaşadığı fırtınalı özel hayatın da etkisiyle, sıra dışı bir yaklaşım sergiler gönül dünyasına ilişkin. Aşka en başta yücelik atfeden her türlü düşünceyi reddeder Dionys Mascolo. Ona göre, “kusursuz, yüce, Dionys mutlak, saf, tam, Mascolo eksiksiz, tüm, bütün, kesin aşk hiçbir zaman var olmamıştır…” Aşkta mutlak olan tek bir yön vardır, o da çelişki. Her şeyden önce, mutlak olanı uyandıran aşk, onu tatmin etmez ve bizi sürekli olarak bir arayış ile hayal kırıklığı arasında sürükler. Hatta “aşk trajiktir”, çünkü karşıt kuvvetlerin eşitliğinden ileri gelen bir “çatışmalı denge” iklimi vardır.

KAVRAMSALLIK OLMAZ “Bu alanda hiçbir şey kavramsal bir biçim alamaz. Aşk çıkmazının alanıdır bu. Bu çıkmaz tüm nihai tanımlama denemelerini başarısızlığa uğratır.” diyor Mascolo. Bu gerçek ona göre, aşkın öncelikle çelişkili karakterinden ileri gelir. Öte yandan bileşenlerinden dolayı rastlantısal olan niteliği ve trajik olma özelliği, aşkta genelleme yapma imkânını ortadan kaldırır. Hatta Dionys Mascolo şu çarpıcı ifadeyi kullanıyor: “Bir yüce varsa, o sev-

menin ne olduğunu asla tanımlamaya kalkışmayan yalınlıktadır.”

AKIN UNSURLARI Yıldırım aşkını, hovardalığı, sadakati ve kıskançlığı özetle açıklayan Dionys Mascolo, aşkı var eden unsurları betimliyor. Çoğu zaman korkuyla başlayan bu süreçte, insanın öncelikle özerkliğini kaybedişinin, tabi olma durumunu da beraberinde getirdiğini söylüyor. “Aşkı bulduğumda kendimi kaybederim” tabiri son derece vecizdir. Korkunun etkisini yitirmesiyle birlikte başka bir evreye geçilir. İki tarafın da kendini karşılıklı olarak kayıtsız şartsız verdiği, bunun hem bir ödev hem de bir amaç olduğu bir evre. Genel kabul gören bir doğru gibi algılanan bu yaklaşımı sorgulayan Mascolo, kendini tamamıyla vermenin özünde bencil bir eylem olduğunu iddia ediyor ve “verme eyleminde peşinde olunan şey, diğerini zenginleştirmekten çok kendini kendinden kurtarmaktır” diyor.

SIKINTI VE PANZEHRLER Sıkıntı kavramı, Dionys Mascolo’nun düşünce sisteminde merkezi bir yer tutuyor. Yaşamımızda en derin biçimde üzüntü yaratan ve üstesinden gelinmesi en zor şey olan sıkıntıdır ona göre. Sıkıntı ile aşk arasındaki ilişkiyi irdeliyor Mascolo. Aşk, yaşama sıkıntısını iyileştirmelidir ve en ikna edici aşk sözcüğü, “seninleyken sıkılmıyorum” dur ona göre. “Mutlak düşman” olarak nitelendirdiği sıkıntıyı aşmak için panzehirler vardır. Arzuya ek olarak, sırdaşlık / suç ortaklığı, itibar, dostluk, şefkat, güven, saygı, hoşgörü ve merhamettir bunlar. Zaten “tüm bu bileşenler, çürümez bir sezgi içinde kaynaşırsa, yalnızca o zaman kusursuz aşktan bahsedebiliriz…” (Aşk Üstüne, Dionys Mascolo, MonoKL, Çev: Atakan Karakış 104 s.)


Aydınlık KİTAP

İnce Memed’le Raskolnikov’un ardında bir büyülü yolculuk Melis Yalçın melisyalcin89@hotmail.com Sanatçı, tanrının eksik bıraktığını tamamlar. VINCENT VAN GOGH “Türk edebiyatında bir ilk! Emin Özdemir'in, içinde dolaşırken nerdeyse bütün roman kahramanlarıyla özgürce bağlantılar kurduğu kurmaca kent, gerçekler üzerine temellenmiş düşlemsel bir kent. Ölümün, kapısından içeri girmediği bir kent. Gelecek zamanın olmadığı, geçmiş zamanın, şimdiki zaman içinde yaşandığı bir kent...” Emin Özdemir’in ilk romanı “Kurmaca Kişiler Kenti” Mayıs 2012’de Bilgi Yayınevi’nden çıktı. Ancak bu Özdemir’in edebiyatla ilk tanışması değil. Özdemir, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin unutulmaz hocalarından biri, bir dilbilimci. Okuma-yazma üzerine ciltlerce kitap yazmış bir bilim insanı. Dilimize “bilgisayar” ve “seçenek” gibi kelimelerin girmesini sağlamış, belki siz “Bir Kelime, Bir İşlem”den de hatırlarsınız onu. “Kurmaca Kişiler Kenti”nde kimler yok ki! “Moby Dick”in kahramanı Kaptan Ahab’dan Madam Bovary’ye, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’inden Oblomov’a, Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümsüz şövalyesi Don Kişot’tan Anna Karenina’ya ve daha nicelerine rastlıyoruz bu kentte. Emin Özdemir’le bu aslında “var olmayan” kentin sokaklarında dolaşırken Ahmed Arif’in, Nazım Hikmet’in ve Bertolt Brecht’in dizelerini, Rodin’in yontularını ve Picasso’nun fırça darbelerini de görüyoruz kimi zaman. E daha ne olsun? “İçeri girince anlatılmaz bir sevinç doldurdu içimi. İsteğim gerçekleşmişti. Günlerdir yüz yüze gelmeyi, konuşup dertleşmeyi düşlediğim roman, öykü, oyun kişilerinin yaşadığı kentteydim. İlk çalacağım kapı kentin bir numaralı yurttaşı olduğunu sandığım Don Kişot’un evi olacaktı. Aramaya başladım. Kanal boyunca yürüdüm ilkin. Yanımdan gelip geçenler vardı. Şemsiyeli, etekleri yeri Emin Özdemir

süpüren, uzunca boylu, saçları topuz bir kadına sorayım dedim, hiç oralı olmadı. Yüzüme bile bakmadı. Yan sokaklara saptım. Evlerin yanından geçerken bir şey dikkatimi çekti: Kimi evlerin önünde irili ufaklı heykeller, kimilerinde de kapılara işlenmiş, kuş, böcek, çiçek türünden, değişik renkte resimler vardı. Belli ki, o evlerde oturanlarla ilgili birer göstergeydi bunlar. Öyleyse kolayca bulabilecektim aradığım evi. Az sonra şatoyu anıştıran büyük bir evin önünde at üstünde, gözlerini maviliklere dikmiş, mızrağını eliyle sıkı sıkıya kavramış şövalye heykelini gördüm, ‘Tamam’ dedim, ‘İşte Don Kişot’un evi!’” Don Kişot’la samimi bir söyleşiyle başlayan yolculuğumuz dünya romanının evrensel kişileriyle sürüyor. Neden yaratıcısı Lev Tolstoy, Anna Karenina’yı Moskova garında Vronski’yle karşılaştırdı, niye evliliğini yerle bir etti? Bir de Anna’ya soruyoruz bunu. Sonra Zebercet’in evini aramaya başlıyoruz. Yaratıcısı Yusuf Atılgan, onu aşağılanan, horlanan, ayrıksı biri olarak yarattı; acaba Zebercet hiç “Neden beni böyle yarattı” diye kızmış mıdır yaratıcısına? Peki ya hakkında kitaplar yazılan, üniversitelerde tezler hazırlanan Selim Işık? “Bana bir kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir. Şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot'a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: ben kendimi Don Kişot sanıyorum.” diyen Selim Işık, Don Kişot’la tanışmış mıdır acaba bu kentte? Kitabın sayfalarını çevirdikçe Emin Özdemir’le “Kurmaca Kişiler Kenti”nin sokaklarını arşınlıyoruz. Ünlü romanların kahramanlarına soruyoruz, aklımızdaki soruları. Kimi zaman cevabı kahramanın kendisinden alıyoruz, kimi zaman da derinlerden bir ses, yaratıcının sesi, cevaplayıveriyor bizi. (Kurmaca Kişiler Kenti, Emin Özdemir, Bilgi Yay., 280 s.)

22 HAZRAN 2012 CUMA

5


6

22 HAZRAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

GAZETEC-YAZAR MUSTAFA MUTLU’YLA “MARATON’DA SONA DORU” ÜZERNE

“Kırık ayna süreci yaşıyoruz” Bu çalma günlük gazete yazlarnn tarihe karmasn engelliyor. Bu sayede onlar çkarp yeniden deerlendiriyorsunuz. Yazlar çkarp sorguladm. Ayn yazlar 10 sene sonra bir daha sorgulayabilirim. Bu sefer 2022'den bakabilirim. Yam elverdii sürece, belleim, gözüm elverdii sürece dönüp dönüp bu yazlar yeniden sorgulayabilirim meslektaşım aynı şeyi hiç gocunmadan yapacaklarını söylediler. Bu çalışma günlük gazete yazılarının tarihe karışmasını engelliyor. Bu sayede onları çıkarıp yeniden değerlendiriyorsunuz. Yazıları çıkarıp sorguladım. Aynı yazıları 10 sene sonra bir daha sorgulayabilirim. Bu sefer 2022'den bakabilirim. Yaşım elverdiği sürece, belleğim, gözüm elverdiği sürece dönüp dönüp bu yazıları yeniden sorgulayabilirim.

PINAR AKKOÇ

Mustafa Mutlu, “Maraton'da Sona Doğru” adlı son kitabında gazetecilerden alışık olmadığımız bir şey yapıyor ve geçmiş yazılarıyla “hesaplaşıyor”. Bu yüzden kitabın alt başlığı “Hesaplaşma yazıları, Yazı hesaplaşmaları”. Yıllar önce kaleme alınmış yazılar bugünden bakılarak değerlendiriliyor. Böylece yeni bir kitap türü çıkıyor karşımıza. Mutlu'yla Etik Yayınları'ndan çıkan yeni kitabını konuştuk.

YAKINMAYA HAKKIN YOK!

Köşe yazılarının derlenip kitap haline getirilmesi sıkça rastlanan bir şey ama bu kitap bununla kalmıyor. Sadece seçme yazıların sıralanmasından oluşmuyor kitap. Her bir yazıdan sonra “2012'den Bakınca” başlıklı bir bölüm var. Bir tür değerlendirme yazısı. Peki, 2012'den 2005, 2006 tarihli bu yazılara bakınca ne görüyoruz? Bu kitabın alt başlığı “Yazı hesaplaşmaları, Hesaplaşma yazıları”. Bu yazıları seçerken ciddi bir araştırma süreci geçirdim. Ben uzun yıllardır Vatan gazetesindeyim. Bu kitap için sadece Vatan gazetesinde son 7 - 8 sene içinde çıkmış bazı yazılarımı seçtim. Evet, dediğiniz gibi, bu bir yazı toparlaması değil. Yazılar seçildi ve bir araya getirildi. Neye göre seçtim bu yazıları? Ben bu yazıyı beğendim, kitaba bunu koyalım şeklinde değil. Belli ölçütler var. Artık hangi yazının ne kadar ilgi gördüğüni tespit etmek mümkün. İnternette görebiliyorsunuz. Paylaşılan ve çok konuşulan yazılar orada anlaşılıyor. Bu kitabı hazırlarken çok konuşulan yazılara önem verdim. Bir şekilde yazıldığı dönem, sürece müdahale etmiş yazılarımı seçmeye çalıştım. Bu kitaptaki yazıların, yayınlandıkları zaman hepsinin bir etkisi olmuş. Bu önemliydi. Günlük gazete yazılarının biliyorsunuz 24 saatlik bir ömrü var. Sonra unutulup gidiyor. Aynı konuyu 2 3 gün üst üste işlersiniz belki. Ama sonrası yeni yazılar, yeni konular. Türkiye'de süreç çok hızlı ilerliyor, olaylar peş peşe gelişiyor ve gündem çok hızlı değişiyor. Bir konuya ilişkin görüş bildirdiğiniz bir yazıya bakıyorsunuz. Üzerinden bir hafta geçmeden yanıldığınızı anlıyorsunuz. Kimi zaman bir konu hakkında çok az yazdığınızı, meseleyi eksik bıraktığınızı anlıyorsunuz. Ya da fikirlerinizde o kadar haklı çıkıyorsunuz ki, “ben dememiş miydim” diyebiliyorsunuz. O yüzden Türkiye gibi gündemin çok hızlı değiştiği ülkelerde ve yazarın da özellikle iktidara yanaşmak, iyi geçinmek zorunda bırakıldığı ülkelerde iddia ediyorum ki bir yazarın kendi yazısını belli bir süre sonra bırakın burada olduğu gibi hesaplaşmayı ya da yayınlamayı, okuması bile çok zor.

Mustafa Mutlu

Tahammül etmek zor. Şarkı söylemek gibidir. Çıkarsın bir yerde şarkı söylersin, ama kasetten dinlemeye dayanamazsın. Hiçbir şarkıcı kendi sesini kayıttan dinlemek istemez çünkü dinledikçe yeteneğinden şüphe eder. Daha iyi okuması gerektiğini düşünür. Ben bu cesareti gösterdim. Yazılarımı okudum. Okumakla kalmadım, değerlendirdim. Kitapta var; Mesela 7 sene önce bir köşe yazısında ele aldığım, o gün çok ses getirmiş, çok tartışma konusu olmuş bir olayı 7 sene sonra araştırdım. Örneğin haber değeri taşıyan bir davayı mahkeme aşamasında inceleyip duyurmuşum. Daha sonra bırakmışım. Mahkeme ne olmuş, nasıl sonuçlanmış? Kitaptan bir örnek vereyim. Kız öğrenci yurtlarıyla ilgili bir idari soruşturmayı işlemişim. Dönemin kaymakamı idari soruşturma izni vermiyor. Söz konusu yurt, Fethullah Gülen'in kız yurtlarından biri. Ben bu olayı işliyorum, çok ses getiriyor. İlerleyen süreçte unutulmuş. Peki, nerede kaldı diye baktığımızda bu kız öğ-

renci yurtlarını koruyan, Fethullah Gülen cemaatini koruyan kaymakamın görevi bitince AKP'den iki defa milletvekili adaylığını görüyoruz. Bu durumdan çıkarılacak dersler var. Birincisi, haksızlıkların hukuksuzlukların peşine düşmek ve bırakmamak gerektiğini görüyoruz. İkincisi, Türkiye'nin hızla nasıl değiştiğini, nasıl kuşatıldığını ve nasıl geriye götürüldüğünü görüyoruz. Bu açıdan bu yazıları seçip bir araya getirmek benim için heyecanlı bir macera oldu. Bu kitabın başka bir özelliği daha var. Yeni bir kitap türü yaratıyor bu kitap. Bugüne kadar yapıldığı gibi köşe yazılarını ardı ardına sıralamıyor. Türkiye'de ilk defa denediğim bu yöntem artık yazılarını okuyamayan yazarlara o malzemeyle yeni yazılar üretmeye yol açacak. Toparlama yazılar gibi “yeniden derleme yazıları” ya da “hafıza yazıları” gibi yeni bir tür oluşacak. O yüzden bu türün oluşmasına öncülük ettiğim için de mutluyum. Birçok arkadaşım, kitabı ulaştırdığım ya da alıp okuyan birçok

Siz bu hesaplaşmayı yaparken okurdan ne bekliyorsunuz? Okurun da yapmasını istiyorum. Benimle beraber okuyan da yapıyor, ister istemez yapıyor. “Keşke o zaman biz bunu önemseseydik. Biz neden o zaman meydanlara dökülmedik. Biz neden bu adamın kapısının önüne gidip de hakkımız aramadık.” Yaşanan süreçte gazeteci olarak benim payım olduğu kadar sessiz kalanların da sorumluluğu var. Zaten kitabın en başında bir cümle var ki buna yürekten inanıyorum: “Dayatılanlar karşısında sadece yakınıp oturanlar yaşadıklarını hak etmiş demektir.” Okura, “o dönem bir şey yapmadıysan bugün de fazla yakınmaya hakkın yok” demek istiyorum. Bugün Türkiye'de okurla basın yayın kuruluşları arasında nasıl bir etkileşim var? Türkiye'de okurların gazetelerden beklentisi nedir? Gazeteci aynadır. Gazeteci toplumda olup biteni yansıtmakla ve yorumlamakla mükelleftir. Yansıtmak kısmı haberdir, gazetecinin haber verme görevidir. Yorumlamak kısmı da işte gazetecinin aydın rolünü gösterir. Biz son on yılda, muhalefetin sindirildiği, siyasi partilerin cemaatler tarafından ele geçirildiği, doğru siyaset yapmak isteyen partilerin yöneticilerinin içeri tıkıldığı, sivil toplum örgütlerinin sindirildiği, susturulduğu bir dönemde; özetle muhalefetin yok edildiği bir ortamda sadece gazetecilik yapan, doğru haber veren ve haberi doğru yorumlayan bir avuç insan, sıyrılıverdik. Yani misyon değişimine uğradık. Bizim misyonumuz doğru siyaset yapmak ya da kitlelere önderlik etmek falan değil. Gazetecinin böyle bir misyonu yok. Zaten o misyon sahibi olursa gazetecilik vasfını yitirmiş olur. Gazetecinin sadece yapması gereken ayna tutmaktır. “Bak arkadaş durum budur” demektir. Kimse bu aynayı tutamadığı için ve ayakta kalan belli bir kesim devam ettiği için otomatik olarak bize siyasi lider, önder muamelesi yapılmaya başlandı. Son iki senedir televizyonlara çıkmıyorum o yüzden bu açıdan değerlendirmeyeyim. Onun yerine son iki yıldır konferanslara, söyleşilere


Aydınlık KİTAP katılıyorum. İnsanların bu konferansların sonunda bana söyledikleri şaşırtıcı. Ben demokrasinin neresinde olduğumuzu anlatıyorum. Onlar geliyorlar, “İyi ama Mustafa Bey, bunların hepsi doğru, çözüm ne?” diyorlar. Şimdi bir gazeteci çözümü göstermek durumunda kalırsa ya mesleğini bırakmalı, ya da o ülkeye acımalı. Yani eğer gazeteci çözüme işaret etmek durumunda kalırsa ve de aynı zamanda mesleğini yapmaya devam edecekse zaten orada sapla saman birbirine girmiş demektir. Gazetecinin yapması gereken fotoğrafı doğru çekmek. Benim objektifimin yöneldiği yer bir çöplükse, o çöpü kaldırmak benim işim değil. Ama yetkilileri harekete geçirmek için o çöpün fotoğrafını korkmadan yayınlamak gerekir. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Dediğim gibi, sapla saman karıştı. Biliyorsunuz, siyasetçiler haberciliğe soyundu, haberciler siyaset yapıyor. Seçimlere giriyorlar, seçilemiyorlar, tekrar dönüp köşe yazarlığı yapıyorlar. Ben 30 yıldır gazetecilik dışında tek bir iş yapmadım. Siyaset yapmaya karar verirsem - ki asla ve asla düşünmüyorum - bu mesleğime ilelebet veda edeceğim anlamına gelir. Çünkü siyasete soyunduktan sonra gazetecilik yapılmaz. Gazeteciler bildirgesini 10 bin meslektaştan belki bini okumamıştır. Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ni bilmediği için hak ve sorumluluklarını da bilmez. Neyi yapıp yapamayacağını bilmez. Gazeteci örneğin haber kaynağıyla oturup kalkamaz, sırdaş olamaz. Onun ödediği yemeği yemez. Onun özel uçağına atlayıp seyahat etmez. Bunlar son derece kesin hükümlerdir. Ama biz Türkiye'de öylesine bir yozlaşma sürecinden geçiyoruz ve değerlerimiz öylesine tahrip ediliyor ki. Gazetecilik ilkelerini falan unuttuk. Sadece geçmiş ne olursa olsun topluma bakıp ahlaklı fotoğraf çekebilen insanları gereksiz yüceltiyoruz. Bugün çok yücelttiğimiz insanların bile zamanında özellikle meslek hayatlarında nasıl insanlar olduklarını duysanız inanamazsınız. Bu süreç yanlış bir süreç. Kırık ayna süreci. Kırık

bir şeyin yayınlanmasını istemiyorum.” Bu liste bir kabarıyor: “Özelleştirmeyle ilgili istemiyorum. Ülkedeki dinci gidişle ilgili istemiyorum.” Şunu istemiyorum, bunu istemiyorum. Bunlar da habercilere, özellikle de yazarlara gazetelerin yönetimi tarafından uygun bir dille MUHALEFET DEL, anlatılıyor. “Bu gazeteden şu kadar kişi GAZETECLK YAPIYORUZ ekmek yiyor. Aileleriyle beraber şu kadar Türkiye'de sansür uygulanıyor mu? eder, sektörde çalışanların saysı 40 bin, 50 bin, 100 bin... Bize bir vergi cezası gelir, Nasıl uygulanıyor? Kaynağı ne? Türkiye'de sansür yok. Kavramları birbi- Doğan Holding gibi, herkesi yakarsın. O rinden ayırmak lazım. Sansür 12 Eylül yüzden kahramanlık yapma. Gel sen şu döneminde vardı. Ben o günleri de yaşa- işlerden vazgeç de başka şeylerle uğraş” tembihleri bolca geliyor. Ama mış bir gazeteciyim. Gazeteyi hatabii kime geliyor? Etkili zırlamışsınız. Tam matbaaya olacağını bildikleri kişigirmek üzeresiniz. İki tane Belli konularda lere geliyor. Susturabisubay gelir. Kalıplar vardı. medya patronlarna leceklerini, etkili Tam gazete baskıya giçizgiler çekiliyor. Kimi olabileceklerini bilrerken yazılar kalıptan dikleri kişilere gelibüyük gazetelerin tirajnn çıkarılır, yazıların yeri boş çıkardı. Bu sansüryüzde 50'sini elinde tutanlar yor. Örneğin ben bu anlamda madür. Eğer bir yazının zaten tarikat liderleri. Dier hallenin deli ya da engellenmesi talimatla holding patronlar da göbekten yaramaz çocuğu ya da doğrudan müdaolduğum için iktidara bal. Çünkü gazetecilik haleyle sağlanıyorsa, böyle telkinler bu sansürdür. Türkidndaki faaliyetlerini ye'de doğrudan “şu ada- sürdürebilmeleri gerekiyor. benim için söz konusu olmuyor. mın yazısını çıkarın” diye Bunlar ihalelere Çünkü ben her dubir şey kimseye söylenmirumda yazmaya devam giriyorlar yor. Dolaylı sansür ve otoedeceğim. Peki ben nasıl sansür yapılıyor. Açık sansür yazmaya devam ediyorum? yok. Dolaylı sansür nedir? Belli koOkur desteğiyle. Okur işte o zaman devnularda medya patronlarına çizgiler çekiliyor. Kimi büyük gazetelerin tirajının reye giriyor. Birinin bir gazeteden çıkarılyüzde 50'sini elinde tutanlar zaten tarikat ması durumunda daha önce çeşitli liderleri. Diğer holding patronları da gö- gazeteler örneğinde neler olabileceğini bekten iktidara bağlı. Çünkü gazetecilik gördük. O gazete çok büyük tiraj kaybına dışındaki faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve prestij kaybına uğruyor. Okurun yapgerekiyor. Bunlar ihalelere giriyorlar. On- ması gereken tam da budur. Yazarına ları alabilmek için... Aynı şekilde yatırım sahip çıkmaktır. Aydınına sahip çıkmakizni, teşvik vs. Onlar için o kadar önemli tır. Eğer biz bugün hâlâ birkaç kişi - üsşeyler ki. Dolayısıyla iktidara direnme tüne basarak söylüyorum - muhalefet şansları yok. Böyle bir durumda onlara değil gazetecilik yapabiliyorsak, bu sayeörneğin “Mustafa Mutlu'nun, Yılmaz dedir. Bu vurgu önemli: Muhalefet değil Özdil'in yazısını çıkar” denmiyor. Şu de- gazetecilik yapıyoruz. Benim hakkımda niyor: “Benim ailem hakkında yazı yazıl- en çok dava açan CHP'dir. Ama iktidar masını istemiyorum. Ya da İstanbul yanlıları beni CHP'li olmakla suçluyorlar. Büyükşehir Belediyesi, Ankara Büyükşe- Yedi tane davam vardı CHP'lilerle, hephir Belediyesi'yle ilgili suistimale ilişkin sini kazandım. Ben gazeteci olarak yaza-

aynalar tüneline girerseniz hiçbir görüntüyü yakalayamazsınız. Ayağınız burnunuzun yanına gelir. Görüntüyü doğru alamazsınız. Biz şu anda bir kırık aynalar sürecinden geçiyoruz. Bütün görüntüler birbirine karışmış vaziyette.

Mustafa Mutlu editörümüz Pnar Akkoç ile birlikte...

22 HAZRAN 2012 CUMA

7

bilmeyi okurun tavrına borçluyum. Kitaba dönelim. Toplam 26 farklı kalemden çıkmış sunuş yazıları var. Hepsi Türkiye'nin saygın gazetecileri. Nasıl bir araya geldiler? Neden onlar böyle bir sunuş yazdılar, neden ben onlardan böyle bir ricada bulundum? Bu kitap benim meslekte 30. yıl kitabım. Ben bir yığın konferanslara gidiyorum, imza günleri yapıyordum diğer kitaplar için. İnsanlar hep şunu söylüyor. “Siz çok az kişi kaldınız. Sizin gibi sadece 4-5 kişi kaldı.” Ben özellikle mesleğimin otuzuncu yılında bu insanlardan benim kitabıma yazı yazmalarını rica ederek “bakın, sandığınız kadar az değiliz” demek istedim. O listeyi okuduğunuzda gazetecilik ilkelerine yürekten bağlı, namuslu insanlar görürsünüz. Bu kısaltılmış liste. Burada gerçekten dik duran aydınlara, gazetecilere bir saygı duruşunda bulunmak istedim. Benim kitabımda beni onurlandırmalarını rica ettim. Sunuş yazılarında Mustafa Mutlu gazeteciliğini yorumladılar ama benim bunu koymaktaki amacım şuydu: “Bakın biz hiç az değiliz ve güçlüyüz” demek.

GÜNDÜZ GAZETECLK, GECE EDEBYAT Sizin bir de edebiyatçı kimliğiniz var. Yayımlanmış bir romanınız var... 1960 doğumlu olduğum için belki şanssız bir neslim. 80'e kadarki serüvenim hep mücadele içinde geçti. 80'den sonra darbeyle mücadeleyle geçti. 90'dan sonra da irticayla mücadeleyle geçti. Mücadele eden insanın bilinçli olmaya ihtiyacı var. Bilinçli olması için okumaya ihtiyacı var. Ben 17 yaşıma geldiğimde Türk ve dünya klasiklerinin çok büyük bir kısmını okuyup bitirmiştim. Ailemde bir de edebiyat hocası var, ablam, onun da yönlendirmesiyle ciddi bir edebiyat okuru olmuştum. O dönemde zaten yazmaya da başladım. Şiirle başladım, öykü yazdım. Şiir öykü karışık denemeler yaptım. Romanlar yazdım. Yayımlanmamış sekiz tane kitabım var. Gazetecilik faaliyetim sırasında da gazeteciliğin objektifliğine ters düşse de bu duygusallık, yaratı ya da kurgu gerektiren eserler. Ben gündüz gazeteci, gece edebiyatla uğraşan adam olmaya çalıştım. Benim gazetecilik tarafımı da etkiledi bu. Duygusallığımı hiç kaybetmedim. Evet, nesnelliğimi korudum ama duygusallığımı da kaybetmedim. Gerektiği zaman bir yangına gittiğimde fotoğrafını çekerken, oradaki insanlar, içerdeki insanlar da her zaman beni ilgilendirdi. Depreme gittim, çadır kurdum, onlar gibi yaşadım aylarca. Aralarında artık akrabam kadar yakın olanlar var. Gazetecilikle edebiyatçılığı kendi beceri ölçümde hep iç içe tutmaya çalıştım. Baktığınız zaman, beni sevmeyenlerin dediğine göre, ikisini de beceremedim. Sevenlerse sağolsunlar, ikisinde de belli bir yere geldiğimi söylüyorlar. Tabii zaman istiyor. Edebiyata zaman harcamadan olmuyor. Bakıyorsunuz, on yıllar boyunca adını sanını duymadığınız insanlar aradan yıllar geçtikten sonra yazdıkları tek kitapla yeniden gündeme geliyorlar ve tarih belirliyorlar. Ama artık o sıra kendileri dünyada olmuyorlar. O yüzden edebiyata çok önem veriyorum ve çok seviyorum. Yazmaya devam edeceğim. Şu anda bir roman üzerine çalışıyorum. Umarım seneye bu zamanlar bu romanı konuşur, anlatırız Aydınlık Kitap okurlarına...


8

22 HAZRAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Alana sığmayanlar ve alanı bulunamayan kamu Kiilerin durumunun kendine özgülüünü yok eden standartlama, onlar gerçek insanlardan, kurgulanm insanlar topluluunun herhangi bir üyesine çeviriyor, iletiim özgürlüü ve etkinlii kamu çkarn gözetmeyen (gözetmesi kavramsal olarak da mümkün olmayan) kurum ve kurulularn filtrelemesiyle özel çkar dayatyor. Dolaysyla kamusal alan, kendisi kitle iletiim araçlarnn ekranlarnn, katlarnn ardna gizlenmi özel çkarlarn genilemesiyle, özel alan tarafndan igal ediliyor CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

Türkiye kamuoyu, ''kamusal alan'' kavramını, en çok, ''türban / başörtüsü'' tartışmalarıyla duydu. Kamusal alanın sınırlarına ilişkin yapılan tartışmalarda kamusal alanın dışındaki ''alan''ın ne olduğu derli toplu tartışılamadı. Ancak genel kanı, kamusal alanının dışında kalan alanın ''özel alan'' olduğu yönündeydi. İnanç, vicdan ve ifade ''özgürlükleri'', bu kamusal alanın dışına yerleştirildi. Hal böyle olunca ''özgürlükleri'' savunduğu söylenenlerin taktiği, kamusal alanın sınırlarını daraltıp özel alanı genişletmeye çalışmaktı.

HERKES VARDI, FELSEFECLER YOKTU Kamusal alan – özel alan tartışması, sorun ''türban / başörtüsü'' konusundan hareketle ortaya çıkmasından dolayı, siyaset bilimciler, hukukçular, ilahiyatçılar, sosyologlar ve politikacılar tarafından yürütülmekteydi. Siyaset bilimciler tuttukları ideolojiye göre bu alanların sınırlarıyla oynuyor, hukukçular pozitif hukuka uydurmak amacıyla içtihatlara, emsal kararlara ve daha önce görülen AİHM ve Anayasa Mahkemesi davalarına atıfta bulunuyor, ilahiyatçılar Kur'an-ı Kerim'deki hükümleri bulundukları konumlara göre yorumluyor, sosyologlar vatandaşın algısının ve türban eylemlerinin analizini yapıyor, politikacılarsa ''halkın değerlerini incitmeden'' propaganda yapmaya çalışıyorlardı. Hemen herkes vardı, ''kamusal alan'' kavramını ortaya atan felsefecilerden başka. Ünlü filozof Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir Sorusuna Yanıt adlı eserinde ''Aklın kamusal kullanımı''ndan bahsetmiş ve ''kamusal Eric Dacheux

alan'' kavramını somutlaşmıştı. Kavram sonraları, sivil toplum kavramıyla birlikte tekrar gündeme gelmiş ve son olarak Habermas'ın da bu kavramı ele almasıyla iyiden iyiye yaygınlık kazanmıştır. Kamusal alan kavramı Ayrıntı Yayınları'nın Schola Ayrıntı Dizisi'nin ''Kamusal Alan'' başlıklı, 2012 basımlı kitabında ayrıntılarıyla tartışılıyor. Bu yeni çıkan eser esasında geçmişte yazılan kimi makalelerin derlenmesi ve yeniden elden geçirilmesiyle ortaya çıkmış. Hermès adlı derginin ilgili konuda yayımladığı makalelerden Éric Dacheux tarafından derlenmiş. Kitap, Fransızca'da 2008 yılında basılmış, 2012'de ise Türkçe'ye çevrilip basılmış. Kitapta makaleleriyle yer alanlar, Éric Dacheux, Peter Dahlgren, Bernard Floris, Tierry Paquot, Étienne Tassin ve Dominique Wolton'dur. Yazarlar, yazılarını, sorunu her ne kadar felsefi açıdan da ele alsalar, daha ziyade iletişim kuramları, sosyoloji ve özel olarak da Habermas ve onun eleştirisi ekseninde bir yaklaşımla kaleme almışlar. Yazılarda basının ve medyanın evrimi ve son olarak 1980 sonrası dünyadaki konumu, iletişim ve kimlik arasındaki ilişkiler, kamusal alan, özel alan ve politik alan arasındaki ayrım ve ilişkiler genişçe yer buluyor. Hermès, kamusal alan kavramını eleştirel bir tavırla ele almakta ve fakat, yine de, ''demokrasi'', ''anti-totalitarizm'' gibi kavramlar etrafında kümelenildiğinden liberal düzenin bir unsuru olarak kamusal alan kavramını yeniden yaratmaktadır. Éric Dacheux, yazısında, kamu ve kamusal alan kavramlarının, kullanımlarından kaynaklanan bulanıklığa dikkat çekiyor ve bu bulanıklığı gidermek için kavramın tarihini araştırıyor. Kamu ve kamusal alan kavramları hem betimleyici hem de normatif bir bağlamda kullanıldıklarından sıklıkla kafa karışıklığına yol açmaktadır: ''Öncelikle bu kavram (kamusal alan), somut bir toplumsal tarihi gerçekliği ifade eder; ancak demokratik yaşamda normatif bir kavramsallaştırmaya gönderme yapar''. Yazar, bu kavramla taşınan liberal değerlere işaret ederek, kavramın normatif yanını da ortaya koyuyor. Dahası, kamusal alan – politik alan ayrımında her ikisi de burjuva ideolojisinin farklı kanatları içerisinde yer alan Cumhuriyetçi ve Liberal bakış açıları arasındaki zıtlığa işaret ediyor. Birincisi için, yurttaşlık, ikincisi gibi salt haklardan ibaret olmayıp, aynı zamanda yükümlülükler taşıyan bir kimliktir. Yine de, Dacheux, liberal değerlerle yüklü ''kamusal alan'' kavramına ilişkin yapılan bir eleştiriyi

anımsatarak ''proleterya kamusal alanı'' ya da ''muhalif kamusal alan'' ya da bu ikisi üzerine Habermas'ın adlandırmasıyla ''plebyan kamusal alan'' gibi genelin soyutluğuna sığmayan ve emperyalist-kapitalist sistemin egemen sınıfının yarattığı ''herkese ait'' olan kamusal alana karşı duran gerçek insanların, sistemin köşesine itilmişlerin gerçekliğine uyan bir kamusal alanı da okuyucunun dikkatine sunuyor. ''Serbest'' pazarın serbestliği ortadan kaldıran yapısından hareketle, kamusal alanın, hiç de öyle, nötr bir alan olmadığını, Dacheux, başarılı bir şekilde ortaya koyuyor.

HABERLERN EMPERYALZM Hermès'in kurucusu olan Dominique Wolton ise ''Medyatik Kamusal Alanın Çelişkileri'' başlıklı makalesinde, kimliklerle iletişim arasındaki ilişkileri açıklamaya girişiyor. Burada bileşenleri ve çelişmeleri başarıyla ortaya koyuyor: ''özgürlük ve enformasyonun çoğulculuğu; bireyin değeri; standartlaşma ve sayıyla ifade edilen bir toplum''. Çoğulculuk görüntüsü altında dayatılan rengarenkliğin esasında nasıl bir standartlaşmaya ve tektipleşmeye gittiği kavramsal açıdan ve örneklerle açıklanıyor. Bu çerçevede, canlı yayının, toplumu nasıl biçimlendirdiği ve elitlerle halk arasındaki ayrımın nasıl derinleştiği irdeleniyor: ''İlk paradoks, tüm zamansal ölçeklerin olayın ölçeklerine ‘indirgenmesi’dir. Bu, canlı yayının (doğrudanlığın), anlık olanın, haberlerin emperyalizmidir. Enformasyonun zamanı, harfiyen anlık olanın biricik süresine indirgenmiştir. Birdenbire beliren şey vardır sadece''. İşte bu, birdenbire beliren şey, tüm arkaplandan, tüm gerçeklikten yoksundur. Canlı yayının bu paradoksal yönüne, algılara hitabet bakımından gerçekçi fakat tekil olayın gerçekliştiği tüm arkaplandan yoksunluk anlamında sürreal (gerçeküstü) karaktere, vurgu yapan yazar, ''her şey hakkındaki her şeyi bilme'' şeklinde kendini gösteren yüzeyselliğin insanı gerçek anlamda bilgiden uzaklaştırdığı ve apolitikleştirdiğini söylüyor: ''… Bugün düne oranla çok daha ''karışık'' ve sayıca daha fazla olan, aynı kültürel seçkinliğe ait olmakla hakkında çok fazla bilgilenilmiş olunsa dahi gerçekliği daha iyi tanımak arasında hiçbir dolaysız ilişki yoktur... Seçkinler, her şeyi bilme duygusuna, temel şeyleri bilmekten daha az sahiptir … Düşünebilmiş olduğumuz şeyin aksine, enformasyonun her yerdeliği, seçkinlere gün gittikçe daha karmaşık bir gerçeklik duygusu ver-

mez, tamamıyla ters duygular yaratır... Enformasyon doygunluğu karşısındaki tepki, aynı zamanda medyanın ve ''medyatik – politik – entellektüel sınıf''ın reddine kadar bile varır'': Bu açıdan bakıldığında, gerçeklikten, bilgiden kopuk, izleyicinin zihninde işlenmemiş aksine işlenip hazır hale getirilmiş enformasyonların bombardımanı kişiler arasındaki farkları, sanal olarak yok ediyor ve algıları çarpıtıyor. Kişilerin durumunun kendine özgülüğünü yok eden standartlaşma, onları gerçek insanlardan, kurgulanmış insanlar topluluğunun herhangi bir üyesine çeviriyor, iletişim özgürlüğü ve etkinliği kamu çıkarını gözetmeyen (gözetmesi kavramsal olarak da mümkün olmayan) kurum ve kuruluşların filtrelemesiyle özel çıkarı dayatıyor. Dolayısıyla kamusal alan, kendisi kitle iletişim araçlarının ekranlarının, kağıtlarının ardına gizlenmiş özel çıkarların genişlemesiyle, özel alan tarafından işgal ediliyor.

MAHREMYET VE MEDYA Kitaptan seçtiğimiz iki yazar üzerinden, kitaba ve kitaba kaynak oluşturan Hermès adlı derginin duruşu ve kamusal alana ilişkin girdiği tartışmalara değinmeye çalıştık. Araştırmacıların, politikacıların, dahası kendi alanlarını bilmek isteyen tüm yurttaşların ilgisini genişleteceğini ve daha ileri okumalara sevk edeceğini düşündüğümüz bu başarılı çalışma, kamusal alan çerçevesinde birçok başka kavrama ilişkin çok temel sorular soruyor, yeni araştırmalar için okuyucunun iştahını kabartıyor. Bu tartışmayı alevlendiren ve derinleştiren Ayrıntı Yayınları'na ve özel olarak Schola dizisi editörlerine ve bu kitabın çevirmeni Hüseyin Köse'ye teşekkür ediyoruz. Hüseyin Köse, ayrıca, yine benzer bir konu ile ilgili olarak, yine aynı dizinin bir kitabı olan Medya Mahrem'in de editörlüğünü üstlenmiş. Bu eserde de özel alanın bir kodlaması olarak anabileceğimiz Mahremiyetle, kamusal alanın bir bileşeni, belki de en etkin bileşeni olan Medyayı bir araya getirerek özel alan – kamusal alan çatışması ele alınıyor. (Kamusal Alan, Der.Eric Dacheux, Ayrıntı Yay., Çev:Hüseyin Köse, 93s.)


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

9

Güldürmeyin beni M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Fantastik kurgu, gerçeklikten kaçış değil, onu anlama yoldur.” Lloyd Alexander

Bu haftaki yazı öncekilerden biraz farklı olacak değerli okur. Bunun nedeni bu hafta incelemeyi düşündüğüm kitaplarla ilgili karşılaştığım sorunlardır. Köşeyi takip edenler fark etmişlerdir ki çoğunlukla her hafta fantastik kurgu, bilim kurgu, alternatif kurgu, çizgi roman, korku, gerilim edebiyatının bir alt türünü detaylıca işliyor ve o alt türe ait örnek teşkil edebilecek, yeni yayımlanmış, tavsiye edebileceğim bir kitabı tanıtıyorum. İlk olarak Remzi Kitabevi’nden çıkan John Grisham’ın “Davacı” kitabını tanıtmayı düşündüm. “Suç-kurgu”nun bir alt türü olan “Yasal Gerilim” (Legal thriller) türünün en önemli isimlerinden biri olmasına karşın John Grisham’ın kitabını tanıtmak için biraz daha fazla metin taraması yapmam gerektiğini fark ettim, yazarın okumayı unuttuğum iki kitabı daha mevcuttu. Yarım bilgiyle karşınıza çıkmak haksızlık olacaktı. Tam bir yaz kitabı sayılabilecek, Doğan Kitap’tan çıkan Jean-Christophe Grangé’ın “Sisle Gelen Yolcu”su ise zaten çıkar çıkmaz hayran kitlesi tarafından kapılmış, pek çok yerde yorumlaması ve açılımı yapılmıştı ve kendimi “Gizem” (Mystery) kurgularına çok da yakın hissetmiyordum. Geriye sadece Lian Hearn’in Everest Yayınlarından çıkan “Otori Efsaneleri” üçlemesinin ilk kitabı kalıyordu. Kitabı orijinal lisanında yayımlandığında fark etmemiştim, arka kapağındaki yazıları da görünce ve özellikle “kitabın hayali bir Japonya’da geçtiğini, fantastik kurguya yeni bir soluk getirdiğini” vb. görünce heyecanlanmıştım. Çünkü aklıma ilk olarak Robert Jordan’ın efsanevi serisi “Zaman Çarkı” gelmişti. R. Jordan gerçeklikten ve mitolojiden temel aldığı kurgusunu eğip büküyor ve yepyeni bir gerçeklik yaratıyordu.

FANTASTK KURGU ÇABA GEREKTRR Beklentimi neden bu kadar yüksek tuttuğumu bilmiyorum. Baştan uyarayım, bu yazı “Otori Efsaneleri” hakkında şiddetli eleştiri içermektedir, fakat kitabı mademki değerlendiriyoruz, o zaman kitabı “asla yapılmaması gerekenler kılavuzu” olarak kullanalım. Robert Jordan’dan Lian Hearn’e gelelim. Kitap hakkında söylenecek ilk şey şu olmalıdır: hayali bir mekân yaratıp karakterleri içine atmak bir kitabı fantastik kurgu kategorisine sokmaz. Fantastik kurgu bundan fazlasıdır. Daha fazla çaba gerektirir. Velev ki kitap ilk olarak 2002 yılında yayımlanmışken, 2012’de tercümesi yapılan kitabın on yıllık ömrüne, “yeni soluk” denmez. Hele de kitap daha önce yüzlerce kez yapılmış bir kurgu inşasını kullanıyorsa

ponya’da değil, insanların Japon isimlerini kullandığı tamamen hayali bir yerde geçmektedir. Kitabı bu şekilde kabul edip kurguya ve karakterlere odaklanarak okumayı deneyelim.

hiç denilmez. Yazarın gerçek adı Gillian Rubinstein’dır ve aslen çocuk edebiyatı ile uğraşmaktadır. Yetişkinlere yönelik kitabı (genç yetişkin demek sanırım daha doğru) “Otori Efsaneleri”ni ise kitapta geçen “Heron”lara veya daha büyük olasılıkla Lafcadio Hearn’e gönderme bağlamında Lian Hearn mahlasıyla yayımlatmıştır. Kitabın en büyük iddiası, hayali feodal Japonya’da geçmesidir ve ben buna bir hayli takıldım. Neden hayali Amerika değildir veya Madagaskar değildir? Demek ki kurgu boyunca Japon kültüründen, tarihinden ve coğrafyasından pek çok done önümüze çıkacaktır, çıkması gerekir. Bu türde daha önce denemelerde bulunan pek çok eser, kurgulandıkları mekânlarda, metaforlarına ve anlatıya uygun değişimlere ve uyarlamalara gitmişlerdir. Eğer temel aldığı yer ile ilgili hiçbir bilgi barındırmıyorsa da öyle oldukları iddiasıyla yayımlanmamışlardır. Peki, “Otori Efsaneleri”nde böyle bir uyum var mıdır? Maalesef hayır, Japon kültüründen alıntıladığı her şey saçma sapan ve eksik bilgilerle doludur. Bu bağlamda kitabın bir temeli mevcut değildir. Kitaptaki sözde hayali Japonya’dan, kurgudan ve gerçeklikten biraz bahsedelim. Öncelikle hiçbir zaman Japonya, çoğunluğu Hıristiyan bir toplum olmamıştır. Hearn’ün yarattığı dünya ise çoğunlukla Hıristiyan veya Hıristiyan Tanrı inanışına benzer tanrılara tapan karakterlerle doludur. İntihara bakış açısı ise inanılamayacak derecede kültürel bir çarpıtmadır. İnsanların konuşma şekilleri ise hiçbir şekilde yansıtılamamıştır. Kitabı orijinalinden okuyorum ve umarım çevirmenler insafa gelip yazarın kuramadığı dili kurabilmişlerdir. Japonya’da geçen pek çok eser, insanların bir şeyi söyleyip bir başka şeyi ifade ettikleriyle karakterize konuşmalarını oldukça güzel şekilde portrelerken, Hearn bunu ancak deneyebilmiş, son derece yüzeysel, alt metni olmayan diyaloglarla gerçekçilikten uzak, duygusuz, zayıf bir dil geliştirmiştir. Feodal konuşmalar ise acınası boyutlardadır.

Coğrafya ve tarihi mahvetmek imkânsız gibi görünse de Hearn bunu da başarmıştır. Hearn sanırım Japonya hakkında bilgi aldığı tek kaynak olan Google’daki aramaları sonucunda Japonya’da sıklıkla deprem meydana geldiğini öğrenmiş olmalı. Roman boyunca mekân sallanıp duruyor ve anlattığı hikâyeyi durmadan bölüyor. Bu tipte bir bilgiyi doğru yerlerde kullanmayarak bir öykünün nasıl rezil edilebileceğinin örneğini çok güzel sunuyor. Çünkü durumun mekân hakkında bilgi veya gerçekçilikle uzaktan yakından alakası yok. Karakterler her tuvalete gittiğinde yazılması ne kadar rahatsız edici ve hikâyeden koparıcı bir faktörse ikide bir hikâyeyle alakası olmayan depremler de o kadar rahatsız edici. Bu tip bilgiler öykünün dışında verilmelidir, içinde değil.

BRAZ KOMK! Kitaptaki Yaegahara savaşı ise açıkça gerçekteki Sekigahara savaşından alınmıştır. Ancak ne savaşın içeriği, ne de metinleri hakkında en ufak bir bilgisi olmadığı açıkça ortadadır. Başındaki “Seki”yi atıp “Yae” eklemek ise bir başka alay konusudur. O zaman bizler de hemen hayali bir Amerika’da geçen bir öykü yazıp Pearl Harbor baskını yerine “Mörl Harbır” baskını falan diyerek, fantastik kurgu yaratalım. Durumun komikliğini sizler de anladınız. Zaten açıkça ifade edebilirim ki bu kitabı bir Türk yazar yazmış olsa hiçbir şekilde yayımlatamaz, hatta alay konusu olurdu. Kültürden yaptığı alıntılar da eksik bilgilerle doludur. Açıkça “Çay Seremonisi” hakkındaki bilgilerinin turistik seviyede kaldığı görülmektedir. Sırf “Zombi” filmi olarak anılmasın diye inatla filminde “Zombi” kelimesi yerine “hastalıklılar”, “yürüyen ölüler” kelimelerini kullanan yönetmenler gibi Samuray, Ninja, Ninjitsu vb. kelimeleri, kitap tamamen onlar hakkında olsa da inatla kullanmaktan kaçınan Hearn, hakkında çok az kişinin bilgisi olabilecek “fief” kelimesini kullanmaktan kaçınmayacaktır. Ve yine örnek olarak tahta eğitim kılıcının adı “boken”dır, sopa değildir. Kitap bu şekilde örneklerle doludur ve görünen odur ki kurgu hayali bir Ja-

RUHSUZ ANLATIM Kitap birinci şahıstan anlatıma rağmen, düz, içeriksiz, ruhsuz bir anlatıma sahiptir. Hiçbir duygu gelişmeye uğramaz. Romantizm bile iki boyutludur ve geliştirilerek yazılması zor olduğundan “ilk görüşte aşk” kavramı altında buruşturulup atılmıştır. Yan karakterlerin arasında meydana gelen romantizm bile daha etkileyiciyken o da yarım bırakılıp üstü örtülmüştür. Karakter zaten kusursuz olmak üzere inşa edildiğinden, hiçbir kişisel öykünmeye, gelişime yer vermeyecek şekilde kaba hatlı ve kartondur. Öykü sürekli olarak “şuraya gittiler,” “bunu yaptılar,” şeklinde devam etmektedir ve gerçek bir olayla çok az karşılaşılmaktadır. Karakterlerin çoğunun geçmişi hakkında da mekânın geçmişi hakkında da bilgi verilmemektedir –ki başarılı fantastik kurguların en büyük dayanağı karakterlerinin başarıyla inşa edilmiş arka planlarıdır. Macera duygusu sıfıra yakındır. Hiçbir şekilde yaratamadığı merak duygusunu “kafa uçurmalar” ve “şiddet” sahneleriyle geçiştirmeye çalışmıştır. Kurgusal hatalar göze çarpmaktadır. Bkz. nasıl oluyor da ormanda bir tapınakta yaşayan bir rahip, ana karakterin işitmesi hakkında bilgi sahibi oluyor. Ya da karakterin yüzüne bakan herkes onun bir suikastçı olduğunu nasıl anlıyor? Bir suikastçının bütün olayı “görünmemek” üzerine inşa edilmez mi? Tabii o zaman ciddi ciddi oturup yazmak gerekir değil mi? Kitap bu haliyle ucuz kurgu örneklerini arka arkaya sıralamaktadır. “Fantastik edebiyata yeni bir soluk getirme” durumuna tekrar gelirsek… Babası ünlü bir suikastçı olan bir çocuk, köyünün yakılıp yıkılmasıyla bir Lord’un himayesine giriyor, gücünü keşfediyor. Büyü yapan ninjalar (ninja kelimesi kullanılmasa da) var. Ne kadar muazzam “yeni bir soluk” değil mi? Hatta kitabın arka kapağında The Times (UK)’dan şöyle bir alıntı var: “Bu sene yayımlanan en ilgi çekici roman.” Yorum tamamen sizin… (Otori Efsaneleri-1. Kitap Bülbül Döşemeler, Lian Hearn, Everest Yay., Çev: Levent Yılmaz, Zeynep Yılmaz, 346 s.)


10

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

ÖZDEMİR İNCE ŞİİRİ ÜZERİNE DEVAM...

Ne kadar gerekliyse, o kadar duygu...

Özdemir nce

CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com SUSAN DENİZİN SESİYLE “Bu mu? -Bu has bahçedir! Bu mu?-Bu has gümüştür! Bu mu?- Bu has ekmektir! bunlar gözpınarları bunlar göz yaylası kan çanağı güneş yanığı gül dövmasi kağıt ve kalem akıl ve yürek! Bu mu?-Başlamak onun adıyla yeşersin diye elma! Bu mu? -Bu başlamak onun adıyla yenilensin diye doğa! Bu mu? Bu başlamak onun adıyla yalın bir söz olsun diye sonsuz bir söz olsun diye başlamak onun adıyla usul usul ama hiç durmadan usul usul ama çoğala çoğala” “Kiraz Zamanı”ndan (1969) aldım bu dizeleri. Özdemir İnce şiirinin Türk şiiri içindeki toplumcu gerçekçi şiir geleneğine ses, söyleyiş, içerik kodlamaları bakımından en fazla yaklaştığı şiirler bu eserinde yer alıyor. Bu çizginin “Karşı Yazgı” (1974), “Elmanın Tarihi” (1981) ve 1982’de Bulgarca yayımlanan “Bir Ananın Heykeli”yle yeni açılımlar kazanarak sürdüğünü söyleyebilirim. “Susan Denizin Adıyla” başlığı altında toplanmış ve toplu şiirlerin ikinci cildini oluşturan şiirler ise şairin kendi tarzını bütünüyle kurduğunu gösteriyor. Geleneğin etkilerinden arınmış, aynı dönemde yazılmış şiirlerden tamamen farklı, bütün zorlamalardan kurtulmuş, doğaçlama söyleşin rahatlığını gösteren ve kendi yatağında akıp giden bir şiirle buluşuyoruz artık. Bu şiir, yolu üzerindeki, uğrak yerlerindeki bütün nesnelere dokunuyor, etrafındaki yaşantılardan kesitler içeriyor ve insana dair sürekli sorular sorup cevaplar arıyor. Sonunda insan temelli sürekli bir arayışın evrensel nitelikli yazınsal karşılığı oluyor. “Keçi sürüsü, harman, cemre, Deli Cemil, Seher” sözcükleri de yer buluyor Özdemir İnce’nin anlatımında; tansık, pruva, göktaşı, Adonis bahçeleri, Marcel Cachin Alanı, Nation Metrosu” da. Yerelle evrensel sürekli iç içe bulunuyor ve yerelin rengi evrensel dokunun bir parçası olarak işlev görüyor. Bu yönüyle bütün zamanlar içinde anlamı yeniden üretilecek, her okumada yeni anlalar yüklenebilecek

bir açılım özelliğine sahip onun şiiri. Bu şiirin besleyici ana kaynaklarını ise çok cepheli kültürel birikim ve derinlikli bir tarih bilgisi oluşturuyor. “Her şiirin kendi rüzgârı vardır her şiirin kendi güneşi vardır her şiirin kendi toprağı, kendi yurdu. Her şaiirin bir sabahı vardır kendi tohumu, kendi atası, kendi suyu her şiirin kendi ozanı vardır. Dört mevsimle nişanlanmıştır bir ayağı güzde durur, öteki ilkyazda boynndadır üç zamanın muskası” “Kentler (1981)”den aktardığım “Dünyayı değiştiren” adlı bu şiir, hatta bundan da kısa şiirlerin yanında “Siyasetname” (1984) gibi destan uzunluğunda şiirler de var Özdemir İnce şiirinin toplamı içinde. Fakat bütün şiirlerinde ne düşüncelerin ağırlığına, ne duyguların coşkusuna ne de hayallerin parıltısına iltimas geçiliyor. Kalemi tutan el, ki bu akıl oluyor, ne kadar gerekliyse o oranda duygu, o oranda düşünce ya da hayal sızdırıyor şiirin gözeneklerine. Bu şu anlama geliyor: Gerçeklik neyse şiir onu yansıtıyor. Ayrıca şunu da eklemek isterim: Onun şiiri dozu kaçırılmış duygu hallerinden olduğu kadar düşünce yoğunluğunun yarattığı kuruluktan da azadedir. Akıl ile kalbin dengesinin kurulduğu bir anlatım düzleminde bir saat seriliğinde işlemektedir. Özdemir İnce şiirinin en son İtalyancaya olmak üzere, Fransızca, Bulgarca, Yunanca, Makedonca gibi dillere çevrilmiş ve bu dillerde birçok baskılar yapmış olmasının belirleyici nedenin bu özelliği olduğunu düşünüyorum. Özdemir İnce şiirleri, şiir çevirileri, şiirle ilgili kuramsal yazıları ve siyasal yazılarıyla tabii ki Türk edebiyatında bir yoğunluğun ismidir. 1954’ten 20012’ye, 18 yaşından 75 yaşına uzanan edebi yaşamının bütün ürünlerinin etraflı bir kritiğe tabi tutulması gerekir. Özellikle şiiri için böylesi bir çalışmanın mutlaka yapılması gerekir. Özdemir İnce, Aloysius, Betrand, Lautréament, Rimbaud, Kavafis, Seferis ve Ritsos’tan çeviriler yapmıştır. Bu şairlerle şiir kardeşliğinin irdelemesi de onun şiirini anlama ve çözümlemede yol gösterici olacaktır. Ben kendi adıma Türk edebiyatının en özgün şiir ırmağına yaklaşmaya, esin ve birikim kaynaklarını bulmaya, beslendiği kanalları keşfetmeye çalışıyorum. Bu çabam devam edecek.

Dinin doğası ve genetiği nsanlar, kendi toplumlarnn dilini ve dinini örenmek için doutan gelen içgüdülerle domulardr. Ancak, her iki durumda da kültür, örenilen eyin içeriini salamaktadr. Tapsa da insanlar sana verecek ilahi adlar, Deyip İsa ya da Yehova Sen yine de Oğlusun yorgun gecenin sabahındaki annenin Düşüsün tepenin ardındaki kayıp gezginin. William Blake EMEL TELCİ New York Times yazarı Nicholas Wade, insanların dinsel davranışlarını incelemek ve bunun kişisel ya da toplumsal ilişkilere yansımasını anlamak üzere çalışmaya başladığında yöntem olarak evrimsel bir bakış açısını benimsemenin en iyi yol olduğuna karar verir. Kaygıları yok değildir. Bu yaklaşım ile ortaya çıkabilecek bazı imaların inananlar ya da ateistler tarafından hoş karşılanmayabileceğini düşünür. Ona göre inançlı insanlar, zihnin dini kavrayış gücünün evrimle şekillendirilmiş olduğu görüşüne sıcak bakmayabileceği gibi, dini rasyonel ilerleme için gerici bir engel olarak görenler de, dinsel davranışın, antik toplumlara ve onların haleflerine önemli faydalar sağladığı için evrim geçirdiği düşüncesini benimsemeyebilirler. Bu anlaşılır tutumlara rağmen, dine evrimci bir yaklaşımın, ne inananların ne de ateistlerin merkezi konumlarını mutlaka tehdit etmeyeceğine karar verir. Wade’e göre inananlar, Darwin’in kuramının, açıkladığı biyolojik süreç için hiçbir amaç belirlemediği ve dinlerin, yaşamın anlamı ile ilgili söyleyecekleri ne varsa, bu kuramın ona karşı gelemeyeceği görüşünü benimsemekte haklıdırlar. Evrim, insan vücut ve davranışının nasıl şekillendiğini açıklar, ancak bu sürecin arkasında yatan herhangi bir nihai amaç hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyi yoktur. Hayatta kalmak adına gerekli tüm fonksiyonlar için biyolojik dürtüler insan beyninin içindedir. Dinsel davranış için bir içgüdünün bu ihtiyaçlardan biri olması, inançlı insanlar için kesinlikle bir skandal olmamalıdır. Zihnin, tanrılara inanmaya evrimle hazırlandığı gerçeği, onların varlıklarını ne kanıtlamakta ne de çürütmektedir. Ateistler, kendi açılarından, dinsel davranışların ahlaki dokuyu güçlendirdiği, toplumsal bağlılığı artırdığı ve ilk insan toplumlarının hayatta kalması için merkezi öneme sahip olduğu, öyle ki, dinsel davranışa sahip olmayan toplumların yok olduğu düşüncesini hoş karşılamayabilirler. Ancak, bu bakış açısı bile onları, insan değerlerini şekillendirmekte bir tanrının eli olduğunu kabul etmeye mecbur etmez. Sonuç olarak dinsel davranış için var olan içgüdünün aslında insan doğasının evrim geçirmiş bir parçası olduğu fikrinden hareketle “İnanç İçgüdüsü”nü yazar. Say

Yayınları tarafından yayınlanan “İnanç İçgüdüsü”, dinin evrim geçirmiş bir davranış olmasının neden muhtemel olduğunu ilk olarak dil ile olan ilişkisi üzerinden açıklama çabasına girişir. Wade’e göre dil gibi din de genetik olarak şekillendirilmiş bir öğrenme mekanizmasının tepesine inşa edilmiş, karmaşık bir kültürel davranıştır. İnsanlar, kendi toplumlarının dilini ve dinini öğrenmek için doğuştan gelen içgüdülerle doğmuşlardır. Ancak, her iki durumda da kültür, öğrenilen şeyin içeriğini sağlamaktadır. İşte bu yüzden diller ve dinler, bir toplumdan diğerine bu kadar büyük farklılık gösterirken, temel biçimleri çok benzer kalmaktadır. Yine de dinsel davranışların neden evrim geçirmiş olduğunu, dinin manevi memnuniyet dışında ne gibi faydalar sağladığını, dinsel davranışların doğal seçilimin tek ölçütü olan fazla döl bırakma üzerinde nasıl değişiklikler yaratabildiğini anlamak için daha fazla düşünmeye ihtiyaç olduğu ortadadır. Wade buradan hareketle bilinebilen ilk insan topluluklarından başlayarak dinin doğasını, ahlak içgüdüsünü, dini kuralların belirlenmesinde müziğin, dansın ve transın katkısını ele aldıktan sonra dinin toplum yaşamı içindeki belirleyiciliğini ahlak, güven ve ticaret üzerinden açıklamaya çalışıyor. Din ekolojisi kavramını, din ve savaş, din ve uluslaşma sürecini bu bağlamda anlama çabalarından sonra son bölümde dinin geleceğini masaya yatırıyor. Son söz olarak, günümüzde modern insanın, özellikle yüksek eğitim alanların her geçen gün dine ilgisi azalsa da, dinin her zaman varolacağını Rappaport’tan şu alıntılarla destekliyor: “Antropoloji ya da tarihte bilinen hiçbir toplum, hatta onun kökünü kazımak için kasıtlı girişimlerde bulunan Sovyetler Birliği gibileri bile, mantıklı gözlemcilerin din olduğunu kabul edecekleri şeyden yoksun değillerdir... Eğer bu kadar maliyetli bir girişim yalnızca boş ve hayali olsaydı, kesinlikle seçici baskılar tarafından mağlup edilirdi... Din, insan adaptasyonu için yalnızca bir öneme değil, aynı zamanda bir hayati değere de sahip olmuştur.” (İnanç İçgüdüsü, Nicholas Wade, Say Yay., Çev: Müge Sözen, 400s.)


Aydınlık KİTAP

22 HAZIRAN 2012 CUMA

11

“KIRIK AK ÖYKÜLER” VE “ZMR BASIN ÂLEMNDEN FIKRALAR”

Ege mavisi iki kitap Orhan Tez de ksa öykü denemeleri yapan, yazdklaryla umut verici bir gelimeyi sezdiren yazarlarmzdan… Nejat Yada ise yllarn meslee vermi, zmir’in en deneyimli gazetecilerinden biri… duyurduğu o özel zamanları anlatırken AYDOĞAN YAVAŞLI hep belli bir uzaklıkta durur ve durduğu Kısa öykünün ne olup ne olmadığı ve sorunları, başka ülkelerde olduğu gibi ülke- uzaklıktan, yaşananlardaki insani özü başarılı bir biçimde aktarır. Orada, tam da mizde de çok konuşuldu, tartışıldı. Burada yeniden tartışacak ya da ileri-geri orada, cinselliğin doruklarında, insan debir şeyler söyleyecek değilim. Ancak kısa nilen varlığın gerçek yüzüyle karşılaşırız. öykünün zaten yoğunluk isteyen öyküden O, hep var olmak ister; bunun için de her daha da çok yoğunluk gerektirdiğini, zor- türlü çılgınlığı göze alır. luğunun da buradan kaynaklandığını heORTA YA ÖZLEMLER pimiz biliyoruz. Kısa öykü, yazarı kısa “Kırık Aşk Öyküleri”, yöre insanının yazdığı için “kısa öykü” değildir. Yani yaşama bakışını, algılayışını, yorumlayı“boy” kısalığı, hiçbir öyküyü gerçekten şını ve kendi yaşamına uyarlayı“kısa öykü” yapmaz. Hele hele başını kahramanlarının kısa zılarının yaptığı gibi, çarpıcıama vurucu diyaloglarıyla sarsıcı bir son cümleyle Kolay okunan, başarılı bir biçimde bitirilmiş olmasının hiçbir ilek, akp giden bir yansıtıyor. Öyle ki, kıymet-i harbiyesi yokdili var Orhan Tez’in. tıpkı aşkları gibi, kotur. Kısa öyküyü gerÖyle “edebiyat yapacam” nuşmaları, bakışları, çekten de kısa öykü kılan, hemen her oku- kaygsyla kasmyor; brakm susmaları da kırık dili, yatanda usul bir dere onların… Sanki bir nuşunda yeni çağrışımları besleyebilme gibi akyor. Kitaba adn veren şeylere küskünler, kırgınlar, yıkıkyeteneğidir. öyküsünde iki sevgilinin lar… İstediklerini Kendi payıma, oralardan kaçmak için alamamışlar, düThomas Bernhard’ın bulutuklar an bakn öyle şündüklerini yaşa“Ses Taklitçisi”ni, her yamamışlar, hep o anlatyor: “Sessizlik, okunuşunda yeni tatlar, özlemin yakıcılığıyla yeni çağrışımlar yarattığı aramzda saklambaç koskoca ömürlerini tüiçin kısa öykünün en yetkin oynuyordu” ketmişler. Öykü kahraörneklerinden biri sayarım. manlarının bazıları, artık Çehov’un, O’Henry’nin de biriyiden iyiye umutsuz… Geçmiş o çok öyküsü buna eklenebilir. geçen günler, aylar, yıllar… Geçmiş ve Bize gelince… Bizde kısa öykünün bir daha hiç gelmeyecek. Tanık oldukları işleri müdürlüğü yapmış. Aynı zamanda dünya çapında ustalarını görmek, beni Gazetecilik ve Halkla İlişkiler her zaman gönendirmiştir. Memduh Şev- kimi aşk sahnelerinde kendilerinin eksikliğini duyumsuyorlar. O elleri Okulu’nda steno, haber tekniği ket Esendal’dan Ömer Seyfettin’e, Sait tutan, o gözlere bakan, o ve kompozisyon dersleri Faik’ten Haldun Taner’e, oradan Murat tenlere dokunan kendileri “zmir Basn veren Yada, “Ege EksYalçın’a, Cemil Kavukçu’ya, B. Nihan olmak istiyorlar. Fakat pres” ve “Demokrat Eren’e… O kadar çok ve nitelikli kısa Âleminden Fkralar”, artık bunlar için çok İzmir” gazetelerinde öykü yazarımız var ki! bir takm fkralarn geçtir ve aşk onlara birinci sayfa sek-reteri SESSZLKLE SAKLAMBAÇ çoktan veda etmiştir. toplanp derlendii sradan olarak da çalışmış. Orhan Tez, orta Orhan Tez de kısa öykü denemeleri şeref kartı sabir kitap deil. O “fkralar” ki, Basın yapan, yazdıklarıyla umut verici bir geliş- yaş kırgınlarını, özhibi de olan Nejat her biri birer ders lemleriyle, tutkulameyi sezdiren yazarlarımızdan biri… Yada’nın kitabında rıyla ve işte o “Duyan da Bir Şey Yaptığımızı Sanacak” niteliindedir; arka plannda kimler yok ki… ile “Şövalye Adası” adlı kitaplarında bes- “kırık”lıklarıyla iyi Ege’nin basın Türkiye’nin yaad bütün dünyasında tanımış, iyi yazmış. belli ki ısınma turlarını atmış, belli bir önemli çalkantlar okuru derin yolu kat etmiş; şimdi “Kırık Aşk Öyküyer tutan Cemil DevHÜZÜN VE NEE leri”yle karşımızda. rim, 1950’li yılların derin Hemen belirteyim: Kolay okunan, ünlü foto muhabiri “Nejat Yada, eski bir düündürecektir Şahap Mete, Sabri Süpişlek, akıp giden bir dili var Orhan gazeteci” diyeceğim ama Tez’in. Öyle “edebiyat yapacağım” kaygı- dilim varmıyor; çünkü handağlı, Yaşar Aksoy, Erkin sıyla kasmıyor; bırakmış dili, yatağında Usman, Attilâ İlhan, Güngör 1952’de “Ege Güneşi” gazeteusul bir dere gibi akıyor. Kitaba adını Mengi ve daha niceleri… sinde başladığı mesleğini halen sürdürüveren öyküsünde iki sevgilinin oralardan Anılar, fıkralar, küskünlükler, şakalaşyor. Çeşme’de yayımlanan “Gazetem kaçmak için buluştukları anı bakın şöyle malar, kalem kavgaları, sabahın ilk saatleÇeşme”de fıkralar yazıyor. “Stenografi” anlatıyor: “Sessizlik, aramızda saklambaç adlı bir de kitabı var. rine değin süren rakılı balıklı dost oynuyordu.” Sonra… Sonra sevişir sevgisöyleşileri ve elbet basın dünyasının küçük Bu kitabı yazmaktaki amacını şöyle liler ve Orhan Tez o anları şu cümlelerle sırları… açıklıyor Yada: “Bu kitabı hazırlarken, betimler: “Yalnızca o, beni ilk kez geziNejat Yada, bazı ünlü, adı efsaneye çıksonbaharda ağaçlardan dökülen yapraklar yordu. Ama gezmeyi çok iyi biliyordu. mış gazetecilerin de ne kadar ulaşılmaz misali aramızdan ayrılan gazetecileri anAcelesiz, tadı damağımda, çapkın (…) olurlarsa olsunlar, “insan” olduklarının almayı, İletişim Fakültesi öğrencileri ile gaGezmenin çıplak efendisi olmak bu oltını çiziyor. Sözgelimi, Attilâ İlhan’dan söz zeteciliğe meraklı gençlerin İzmir basın malıydı.” hayatı hakkında kaynak kitap ihtiyaçlarını ederken, “… genellikle koltuğunun alOrhan Tez’in önceki kitaplarını okutında Paris’ten gelen dergilerle, Karşıyaka az da olsa karşılamayı ve bu arada sizlere yanlar bileceklerdir: Cinsellik, onun öykü keyifli anlar yaşatacak fıkraları anlatmayı vapuruna binerken veya inerken gördüğüve anlatılarında önemli bir yer tutar. müz bir gazeteciydi. Onu nadir olarak arhedefledim.” Ege’nin ya da Akdeniz’in ışıltılı sularında kadaşları ile neşe içinde görürdük. Ona Nejat Yada, 1965’e kadar on üç yıl huzurlu zamanları yaşayanların tuzlu ben de pek çok muhabir arkadaşım gibi, “Yeni Asır” gazetesinde muhabirlik, setenleri, nemli sıcakta birbirlerine değdikreter yardımcılığı ve spor müdürü olarak kalabalıktan, konuşmaktan kaçan üstün ğinde kimi zaman öykü olur, kimi zaman çalışmış. Daha sonra “Ege Ekonomi” ga- bir gazeteci olarak bakıyordum. Demokşiir… Tez, cinselliğin kendini alabildiğine zetesinin ortakları arasında yer alıp yazı rat İzmir gazetesinde istihbarat şefiydi

ama haber alırken veya basın toplantılarında hiç görmüşlüğüm yok” diyor. Cemiyet başkanlarından Sabri Süphandağlı’nın İzmir’in kültür yaşamına renk kattığını ve Konak Meydanı’nda bulunan Hasan Tahsin Anıtı’nı onun yaptırdığını belirten Yada, İsmail Sivri’nin kişiliğinde İzmirli gazetecilerin saygınlık kazandığının da bilinmesini istiyor.

BASIN GERYE GTMEZ! “İzmir Basın Âleminden Fıkralar”, bir takım fıkraların toplanıp derlendiği sıradan bir kitap değil. O “fıkralar” ki, her biri birer ders niteliğindedir; arka planında Türkiye’nin yaşadığı bütün çalkantılar okuru derin derin düşündürecektir. Hadi bunlardan bir tanesini buraya alalım: Zamanın başbakanı Menderes, birkaç bakanı ile birlikte İzmir’e gelmiştir. Toplantılar, konuşmalar, görüşmeler bittikten sonra sıra bir anı fotoğrafı çektirmeye gelmiştir. Menderes ve yanındakiler toplanıp poz verirler. Ünlü foto muhabiri Şahap Mete, gözünü makinesinden ayırmadan karşısındakilerin bir adım geriye gitmesini ister. Onlar da giderler. Mete, bununla da yetinmez “Bir adım daha geriye… Bir adım daha geriye…” diyerek özellikle Başbakan’dan rica eder. Sürekli bir adım geriye gitmekten bıkan Menderes, “Biz kalabalığız, sen geriye git” der. Şahap Mete yanıtı hemen patlatır: “Basın geriye gitmez!” Ne demiştim? Bu kitap, yalnızca bir fıkra derlemesi değil, ders kitabıdır. (Kırık Aşk Öyküleri, Orhan Tez, Etki Yayınları, 176 s.) (İzmir Basın Âleminden Fıkralar, Nejat Yada, Etki Yayınları, 160 sf.)


12

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

KAPAK

SERHAT ÇELKEL’N “PENCERE”S VE GENÇ BR YAZAR OLMAK

Kitap yayımlatmak ölümcül bir süreç MURAT HATUNOĞLU murathatunoglu@yahoo.com

Çoğu yazarın ilk kitabı insanoğlunun ergenlik çağına benzer. Ne özengen kişinin sevimli çocuksuluğu vardır, ne de deneyimli yazarın olgunluğu. Sesi çatallanır, anlatısında çatlak sesler duyulur; burnu biçimsizliğiyle göze çarpar, yazıda göze çokça batan biçim hataları bulunur; yüzü sivilce doludur, neredeyse her sayfasında kısa çizgi ya da dipnot konuludur; sık sık çatal sesli ergen bağırtısı duyulur, yazı dengesi pek tutmayan “başkaldırı” ve “farklılık”larla doludur ve tabii ki “içe kapanık” ve “özel” zamanlara bolca ihtiyaç duyulur, yazı bazı odalarında kıvamı kaçık sevişme sahneleri bulundurur. Hoyrattır, çirkindir; ama güzelliği, güzellik potansiyeli içindedir. Bir gün, Türk edebiyatının önemli isimlerinden, elliyi aşkın eseri bulunan hocam Feridun Andaç(son konuştuğumuzda elli civarındaydı yazdığı kitap sayısı, belki altmışa merdiven dayamıştır şimdi), “İlk kitaplarıma dönüp bakmam bile” minvalinde bir söz edip, ilk kitabını ortaya koymaya çekinen yazar adayı arkadaşlarımın yüreğine su serpmişti. Sahiden de böyledir ilk yazılar. Hatta ilk yazılar bile değil, üzerinden uzunca bir süre geçtikten, yazar ile yazanın arasındaki bağ gevşedikten sonra okunan çoğu yazı bir garip gelir yazana. Kimi zaman bir çocuğun sakladığı ve unuttuğu oyuncağını bulduğunda duyduğu lezzet gibidir, kimi zamansa ergenlikte işlenen bir kabahati hatırlayıp mahcup olmak gibi. Ama yine de bir nahiflik, bir sevimlilik bulunur içlerinde. Bir de, bunlardan farklı olarak, “proje” olduğu belli olan, içeriği saçma sapanlıklarla, ekseriyetle sapıklıklarla dolup taşan “ilk kitap”lar var. Benzerleri eskiden beri bulunan, çıktığı zaman çok satan, zamanının az sonrasında ise yok olmaya mahkum olan kitaplar bunlar. Tıpkı şimdiki çoğu televizyon dizisi ya da pop şarkısı ya da “sosyal” medya şöhretleri gibi. “Sosyal” tırnak içinde, zira bunlar ne sosyal ne toplumsal. Bu akıntının şimdi sürüklediklerinde ise, “Dizüstü Edebiyat” var. “Dizüstü Edebiyat”ın “edebiyat”ı, “edebiyat” sözcüğünün yan anlamlarından birine tekabül ederken, “dizüstü” kısmı ise hem anatomik açıdan hem de içerik açısından “bel altı”na karşılık geliyor. Benim şimdiye kadar gördüğüm ve ancak kısmi olarak okumaya tahammül edebildiğim “Dizüstü Edebiyat” kitapları maalesef böyleydi. Umarım, pıtır pıtır yeni kitap eklenen ve çok satan bu seriye doğru düzgün kitaplar da eklenir ya da benim haberim yokken eklenmiştir. Tabii bunların yanında bir de, ergenliğini olgunluğu sayesinde güzel yaşayan ilk kitaplar var. Onlar, popüler çirkinliklerin yarattığı hastalıklı toplumlara Krishnamurti’nin “Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir.” yaklaşımıyla bakan insanlara ilaç gibi geliyor. Zira böylesi yazarların hâlen var olduğunu ve daha ilk eserlerini ortaya

Serhat Çelikel

koyduğunu bilmek, aklıselim insana umut veriyor. Serhat Çelikel adlı genç yazarın yazdığı “Pencere” de bu kitaplardan. Fırlatıp attığım, atar atmaz yazar adına mahcup olduğum, ama Türk yazını adına umutsuzluğa kapılmaktan da kendimi alamadığım bir kitabın ardından açıldı önümde Serhat Çelikel’in “Pencere”si. Arka kapağında fevkalade etkileyici ve merak uyandırıcı sözler yazılıydı: “Pencere Serhat Çelikel’in ilk öykü kitabı ama bir olmuşluk ve ustalığı ürünü. Kitapta birbirinden farklı yerlere ve zamanlara yirmi dört pencere açılıyor. Gözlem, betimleme ve düş gücü, zamanın akışına yüklediği derin anlamlar, parlak buluşları, insanı ve hayatı kavrayıştaki özgünlüğü, yaşanmışlara bakış açısındaki dinginlik, benzetmelerindeki keder ve ironi, kişilerin tuhaf özelliklerini sergileme yeteneği, duyguları dile getirişindeki şiirsellik ve elbette söz dağarının genişliği... Kısacası klasik öykücülüğümüze yeni tatlar getiren has bir yazarla karşı karşıyayız.” Bu sözleri okuyunca ve kitabın yüz otuz dokuz sayfacık olduğunu da hesaba katınca, vakit kaybı olmasından korkmadan başladım kitaba. İlk öykü “Avize” bende pek hoş bir etki uyandırmadı, zihnimi fazla uzaklara taşımadı, ama devam ettim oku-

maya. İkinci öykü “Beklerken”e başlayınca, yazıdan aldığım keyfin artışı da başlamış oldu. Her ne kadar bazı cümleler aşırı uzun, bazı ara sözler gereğinden fazla olsa da, bu da okuma zevkini azaltmışsa da, yine devam ettim okumaya. Üçüncü öyküye gelmeden hemen önce, “acaba” dedim kendi kendime, “bu öyküler, çoğu sanatçının ilk eseri gibi, fazla mı otobiyografik?” Cevabımı torun tombalak sahibi bir büyükanneyi konuşturan üçüncü hikâyeden, “Yıldönümü”nden aldım. Ayrıntıları adeta dantel gibi işlemiş, öykünün örtüsü niyetine yazının her bir yerine serpmiş yazar. Dördüncü öykü olan, “Tramvay”ı ise büyük bir itimatla başladım okumaya. Boşa da çıkmadı güvenim. Zaten ilk paragrafı şöyle olan bir yazı nasıl hayal kırıklığına uğratır ki insanı: “Her şey öyle sessiz, öyle güzeldi ki o an ölebilirdim. Kafamı kaldırıp onu gördüğüm ilk andı bu. Beyazıt Kütüphanesi’ndeki görevliye bir şeyler sordu, adam bir yerleri işaret etti, o da o şanslı yerlere doğru yavaşça yürüdü, ben seyrettim. Rafların arasından yürürken bir görünüp bir kayboluyor, arada bir güzel yüzü kitapların arkasında kalıyor, sonra okunmayı bekleyen bir kitabın tüm renkleri ağırlayan kapağı gibi tekrar görünüyor ve beni, gerçekten var mı, yoksa kitaplardan fırlamış, gece yarısı da tekrar o kitaplara dönmesi gereken bir cin mi diye çocukça -ve haliyle güzel- düşüncelere dal-

dırıyordu. Bazen saçlarının turunculuğu kitaplara değer, koskoca kütüphane birden uçsuz bucaksız bir mısır tarlasına dönüşür, gördüğüm bütün kitaplardan, turuncu saçları püskül gibi çıkar, ben de o tarlada sonsuza dek o turuncu mısır püsküllerinin gölgesinde uzanmak isterdim. Bembeyaz burnunun çevresindeki çiller bir yemeğe son anda tuz atan birisinin aceleciliğiyle, yaratılışının son aşamasında güzelliğini tamamlasın diye serpiştirilmiş gibi dururdu, çillerin dağılışındaki bu acemiliği severdim, her birini ayrı ayrı öpebilmek isterdim.” Bu öykünün lezzetli son(suzluğ)unu da okuyunca, koydum kitabı yanıma. Okumayayım, dedim, daha fazla. Zira şimdi okursam bu hikâyeleri, kitabını sonuna doğru bir tatlı hüzün almaya başlayacağım yazanlardan. Bari zamana yayayım ki öyküleri, bu muhteşem bütünün parçaları ve onların gitgide artan hazları zamana yayılsın. Ama dayanamadım sonunda. Şeker gibi, çikolata gibi yazıları, başladım tekrar okumaya. Çocukken de elime güzel bir şeker ya da çikolata geçtiğinde hapur hupur bitiriverirdim; eme eme, bekleye bekleye tadını çıkarmayı pek denemezdim. O hesap, yumuldum kitaba. Sonra, dedim, bu böyle olmayacak, irtibata geçelim, söyleşelim bu kıymetli genç yazarla. Ve ortaya birazdan okuyacağınız röportaj çıkmış oldu.


KAPAK Genç bir yazar olarak, ilk öykü kitabınız “Pencere”yi okuyucuya sundunuz. Yazdıklarınıza bakılacak olursa, yazın yolculuğunuz “Pencere”den epey öncelere dayanıyor olsa gerek, diyorum. Yanılıyor muyum? Aslında ilk kez bir şeyler karalamaya, yazmaya, bir nevi işin üretim kısmına geçişim üniversitenin ilk yıllarına uzanıyor. Uzun bir dönem, hiçbir edebi kaygım olmadan, tam bir samimiyetle birkaç okur için –sınıftan arkadaşlarım; tuhaf, çetrefilli bir durum- şiir yazmayı denediğim bir dönem bu ve aklımın ucundan da bu yazdıklarımı bir yerlere göndermek geçmiyor, böyle bir odaktan çok uzağım, ayrıca bu yetkinlikte işler de değiller zaten. Edebiyata dair en kaygısız zamanlarım bu dönem aslında, bu iş bir yerlere varır mı, başka okurum olur mu gibi en ufak bir düşünce yok. Yazıyorum, kapak hazırlıyorum, spiralletip o birkaç okura sunuyorum. Dergilere yollayayım, bir fanzin çıkaralım gibi bir şey de yok. Bende başlayıp bende, biten, yoğun öykünmelerle dolu karalamalar. Tam olarak böyle, bilinçsiz ama keyifli bir süreç.

ÇE SNME SANCISI Dile ve sözcüklere olan bağınız ne zaman güçlendi, hatta başka bir deyişle, kördüğüm hâline geldi? Bu kaygısız süreç daha fazla okuma yapmayla eşgüdümlü bir biçimde ilerliyor. Ustaları okuyorum, aslında bir kitaplığım bile oluşmuş değil, üniversitenin de pek adamakıllı bir kütüphanesi yok. Dersten sonra Kadıköy Alkım'a gidiyorum, belki kapanana kadar şiir okuyorum ama yazdıklarımda bir okura ulaşma fikri, edebiyatın mafyasına dönüşü olmayan giriş bu zamanlara tekabül ediyor. Çünkü okuduklarımı çok kıskanıyorum, bunun beğeninin en üst basamağı olduğunun da bilincinde değilim, yazdıklarım benim için çok şüpheli bir hal alıyor ve daha kısıtlı, daha kaygılı geçecek bir yazma sürecine giriyorum. Artık yazdıklarımın içe sinmesi çok daha zorlaşıyor, hatta bu hiçbir zaman hakkıyla tamamlanamayacak, hep eksik kalacak bir his olarak kalıyor. İşin tuhaf yanı asıl bağlanma da bu dönemde başlıyor çünkü bir mücadele bu, bir belirsizlik var bunda, bu hissin, yani hep bir içe sinme sancısı, hezeyanı taşıyacak bu topyekûn halin de edebiyatın temel dinamiği olduğunu anlamasam da besbelli hissediyorum. Yazın serüveninizi edebiyat dergilerine ve yarışmalarına açma fikri sizde ne zaman belirdi, bunu neyin üzerinde gerçekleştirdiniz? Tam da sonrasında, içe sinmenin vesveseleri kendini gösteriyor, “evet, bu yazdığımı az çok beğendim ama bunu gerçek bir okur kitlesine ulaştırabilir miyim, ulaştırırsam ne olur, daha da önemlisi bunu nasıl yapabilirim, ne yapmam gerekir?” soruları bu noktada belirginleşiyor. İşte burada devreye edebiyat dergileri giriyor, ben bunu ilk olarak “Yokluk” isimli artık devam etmeyen bir fanzinle gerçekleştiriyorum. Bir-iki sayısında şiirlerim yayımlanınca, ilk kez -her ne kadar bunun çok çok sınırlı bir sayı olduğunu kestirsem de- bir okura ulaşma fikri, belki imgesi bu şekilde oluyor. Yazdığım bir şeyi, kendi defterimde, bilgisayarımda değil de bir başkasının hazırladığı, okurların beğenisine sun-

Aydınlık KİTAP duğu bir mecrada görmek beni çok mutlu etmişti, bunu hiç unutmuyorum. Bugünkü edebiyat dergilerinin yeni yazarların önünü açma konusunda yeterince faydalı olduğunu düşünüyor musunuz? Evet, düşünüyorum. Elinizde dosya hacminde bir şey yok ama birileriyle paylaşma ihtiyacımız var. Kitap olarak sunamadığınız ürünlerinizi dergiler aracılığıyla okura ulaştırıyorsunuz. Bu, geçmişteki-bugünkü ayrımı yapmadan edebiyat dergilerinin temel işlevlerinden. Günümüz için bu işlevi hakkıyla yerine getirenlerden aklıma ilk gelenler Kitaplık, Varlık, Yasakmeyve gibi dergiler. Edebi zevkine güvendiğiniz birilerinin, sizin yazdığınız şeyleri de dergilerinin bir yerinde yayımlamaları yazana elbette güven, istek sağlıyor. Ben yolun en başındaki hallerimi düşününce –ki pek mesafe kat etmiş sayılmam- yazıya küsme gibi ihtimallerin, kırılganlıkların bu tarz bir yer edinme arayışındaki hayal kırıklıklarına bağlı olduğunu düşünüyorum. Defalarca ret yemiş yazar ya da şair, istemsiz bir şekilde yazdıklarını fazlaca sorgulayacaktır, bu bir ölçüde iyi bir şey. Tehlikeli olanı ise elde olmayan, kaçınılmaz bir değersizlik duygusu olacaktır. Elbette, gidilecek yol, yılmamak, yazmaya devam etmek, yazıyı yazmanın nihai mükâfatı olarak görüp bu düsturla ilerleyebilmek fakat insanız, kırılganız. Kısacası dergilerin arada küstürdükleri yazarlar olmuştur elbette ama bence yazılarını sınamak isteyen yazarlar için belki tek adres olma özelliklerini koruyorlar ve koruyacaklar gibi de geliyor bana. Burada yanlış anlaşılmak istemediğim için, tek geçerli ve önemli sınama kriterinin gene yazarın kendi yaşadığı içe sinme süreci olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Belirli miktarda edebiyata maruz kalmış kişi, eğer kendi kendisini kandırmıyorsa ürünün kalitesini üçüncü bir mecra olmaksızın kendisi belirleyebilecektir. Peki sizce yeni yazarların gelişebilmeleri ve gelişimlerini sergileyebilmeleri için tek çıkar yol bu dergilerin ve yarışmaların yolu mudur? Tek çıkar yol demek elbette iddialı olur, özellikle yarışmalar asla tek çıkar yol olamaz. Bu arada benim için yarışmaların yegâne işlevi de yayıncı yayıncı dolaşmak zorunda kalmadan dosyanızı kitap haline getirebilmektir. Bunun dışındaki işlevleri, örneğin kitabın daha çok okura ulaşmasını sağlamak, “akreditasyon” ve saire durumlar kesinlikle arka planda kalan ya da kalması gereken şeyler. Dergiler de aynı şekilde tek çıkar yol değil, ben daha asosyal sayılabilecek bir yazar olarak edebi çevre diyebileceğimiz küçüklü büyüklü oluşumların içinde bulunamadım ya da bulunmadım, hâlbuki bunu gerçekleştirecek olan genç yazar ve

şairler kendi fanzinlerini çıkararak, dağıtarak kendi poetikalarını –ve hadi söyleyelim- manifestolarını oluşturabilir, ortak bir payda da buluşabilirler, burada hem okura ulaşma, hem de bunu bizzat ulaştıran olma ayrı ayrı tatmin edici unsurlar olarak edebiyatla uğraşanları yüreklendirecektir ve soruda bahsettiğiniz gelişimlerini sergileme için de eşsiz bir fırsat sunacaktır.

YAYINEVLER RSK ALIYOR “Büyük” yayınevlerinin genç yazarlara desteğini nasıl buluyorsunuz? Aslında genç yazarlar yayınevleri için ister istemez risk taşıyorlar, buna rağmen yazınımızda bunca genç yazar varsa yayınevleri de bu riski az çok alıyorlar demektir. Bence bir yazar için en ölümcül süreç kitabı yazarken değil bastırmaya çalışırken başlıyor, zaten yazma sürecinde onca şeyle cebelleşmeniz yetmezmiş gibi bir de yayıncı bulmak zorundasınız. Kendi deneyimim –ki çok şanslı hissediyorum bu açıdannispeten kolay oldu. En kötü ne olabilir ki diyerek, dosyamı YKY’ye, Murat Yalçın’a götürdüm ve benim için yayın süreci başlamış oldu. Bu açıdan oldukça profesyonel çalıştıklarını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, bunu söylemeyi de bir borç biliyorum hatta, benden istedikleri, yayın takvimi, her şey en başından belliydi, ne çok ümit veren, ne de çok temkinli olma gibi bir durum vardı ve bu süreç olumlu bitti benim açımdan, çok da mutluyum. Bence büyük yayınevleri hâlihazırda zaten kazanç getiren yazarları sayesinde yeni yazarlara kapılarını açabiliyorlar, bundan Can da, Metis de, İletişim, YKY ve benzeri yayınevleri de çekinmiyorlar, iyi ki de bu riskleri alıyorlar yoksa edebiyatımız haliyle bir kısırdöngü, bir yerinde saymadan ibaret olabilirdi. Çok çok iyimser bir tablo olmadığının bilincindeyim fakat iyi edebiyata eninde sonunda fırsat verileceği gibi naif bir inancım da yok değil. Edebiyatın toplumdan ve toplumculuktan kopup içe, hem yazarın hem bireyin içine dönüyor olduğu görüşü hakkında ne düşünüyorsunuz? Dürüst olmak gerekirse edebiyatı hep bireyin içe dönük faaliyeti olarak gördüm, en başından beri toplumcu edebiyatla aram pek iyi olmadı diyebilirim. Bence edebiyat bir dönem böyle toplumcu bir işleve ihtiyaç duyduysa bile –ki bu bile çok fazla kabullendiğim benimsediğim bir durum değil- artık bu ihtiyacı karşılayacak, yani insanlığın dertlerinden bahsedecek başka mecralar var, benim görüşüm ve yapmaya çalıştığım şey de edebiyatın bu mecralardan biri olmadığı belki de olmaması gerektiği yönünde. Edebiyat, bir birey, birey olmasının sonucunda, bir temsil öğesine, araca dönüşmeden, salt bir birey olarak neler

22 HAZIRAN 2012 CUMA

13

hisseder, ne tür sıkıntılar yaşar, ne tür çelişkilerle ve hezeyanlarla baş etmek zorunda kalır, bunun birey üzerindeki yapıcı/yıkıcı etkileri neler olabilir meselesini, aslında bunu bile dert edinmeden aktarmak üzerine olmalıdır diye düşünüyorum, biraz da büyük konuşuyor olduğumun bilincinde olarak. Edebiyatın başlangıcı, süreci ve vardığı nokta kendisidir, dönüşlülükten beslenen bir döngüdür diyelim laf ebeliği de yaparak. Tetikleyici hareket bizde duygulanım oluşturmuş, oluşturmakta olan yazılara benzer şeyler üretme fikri sonrasında, bu sürecin bireysel düzeyde kutsanması, ardından da edebiyat hanesine yazılan +1’dir, bireyin yazma süreci. Edebiyatın, açık veya gizil bir amacı olması gerekliliği şöyle dursun, istemsiz olarak böyle bir ürün ortaya çıkaran kıvılcım bile benim için tehlikelidir.

SOSYAL MEDYA ÜRKÜTÜCÜ Şu sıralar popüler olanın hakimiyetine güç katan teknoloji ve onun getirisi olan sosyal medya sizce bir gün gerçekten kaliteli olanı popüler yapabilecek kıvama gelebilecek mi? Bu bir öngörüsüzlük olabilir belki ama ben bu kıvama gelebileceğine inanmıyorum. Sosyal medya başlı başına tehlikeli, iyiyi ayıklamanın çok çok zor ve de zahmetli olduğu bir mecra, insanların egolarını okşayacak fırsatlar sunan, bunu alenen yapan, hatta yegâne dinamiği bu olan gerçekten ürkütücü bulduğum bir ortam. Şöyle ki, kullanıcı kitlesi oluşturmayı başarabilmiş tüm sosyal medya girişimleri, bireyi olduğundan çok daha farklı –sözgelimi daha ünlü, sevilen, popüler- hissettirmeye yarayan girişimler, söylemleri bile bunun için özenle seçilmiş gibi “beğenmek” “takip etmek” “check-in” yapmak –ki check-in en ilginci, çay bahçesine bile gitseniz size Ritz Carlton’da kral dairesine yerleşmişsiniz muamalesi yaparak bu tehlikeli yanılsamayı besliyor- gibi. Böyle bir girizgâhtan sonra bunun edebiyattaki yansımalarıysa bence paralel gidiyor. Zaten kaliteli, takip edilesi yazarların ya bu mecrada hiç olmadıklarını ya da şöyle bir merak edip çıkmış izlenimi uyandırdığını görüyorum. Yazar, meramını öyküsüne, romanına yedirmektedir, biz onun ne hakkında ne düşündüğünü az çok ürünlerinden zaten anlarız, böyle bir açıktan iç dökmeye ihtiyaç duyması abes değilse bile bence beyhude bir çaba oluyor. Elbette bunu olumlayan kullanımlar da yok değil örneğin Amerikan romancı John Wray, Lowboy romanındaki “Citizen”in yeni maceralarını twitter vasıtasıyla anlatma yolunu seçmiş. Bence bu oldukça yaratıcı bir kullanım ama kötü örnekler, yani aynı sosyal medya aracı üzerinden gereksiz ve başarısız aforizma yazarlığı, yazar olandan olmayana herkes için çok daha geniş çaplı bir salgın gibi gözüküyor. İletişim kurmak, okurla aradaki mesafeyi sıfırlamak girişimlerini ise anlamlandıramasam da olumsuz görmüyorum diyebilirim. Sosyal medyadan söz açmışken, sosyal paylaşım sitelerinde birer ikişer dizesi paylaşıla paylaşıla mıncık mıncık edilen şiirler ve özlü sözler sizce şiire ve diğer söz söyleme sanatlarına nasıl bir etki bırakıyor? Her söyleneni özetleme ve birer ikişer cümleye sığdırma “kültürü” acaba has olanın seri katili mi oluyor?


14

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

keyfine varamayanın edebiyata bir katkısı da olamaz.

Aslında burada tuhaflık, tam da sınırlı olmak zorunluluğunun, yani gerçekte bir yazarı daha yaratıcı olmaya itecek olan şeyin, klişesiyle anacak olursak “kısa yazmaya vaktim yoktu uzun yazdım” halinin bu şekilde tezahür etmiş olması. Kişi daha yaratıcı olması gereken, iddialı bir işe kalkışıyor ama bunun altından kalkamayarak kelimenin tam manasıyla kitsch bir üretim daha doğrusu sözde üretim ortaya koyuyor. Bunun alıntılama kısmını ise ayrıca samimiyetsiz buluyorum, günlük yaşantısında edebiyatla haşır neşir olmak şöyle dursun uzaktan yakından ilgisi olmayan herhangi birisi, böyle porsiyonluk, içeriğinden koparılmış, manasızlaşmış sayılabilecek alıntılarla, zahmetsizce bu duruşa, söyleme ortak olduğunu sanıyor ve yüzeysel olmaktan daha da kötüsü riyakâr olmaktan da kaçamıyor.

“TANPINAR’I GÖRSEM SARILIR ALARIM” Gelelim öyküye, sizin Türk öykücülüğüne büyük katkı yapacağınız aşikâr; elimizde sanatın bir gelenekle, gelişimini çırağına -yanında olsun olmasınaktarma geleneğiyle devam ettiği genellemesi de var; o hâlde, sizin “usta”nız, “ustalar”ınız kimdir? Bu iyimser görüşünüz için öncelikle teşekkür ederim. Edebiyatın, yazmaya çalışan kişi için, ilk evrelerde öykünmeden, ben de böyle şeyler yazmalıyım düşüncesinden kaynağını aldığını, bir süre bu doğrultuda ilerlediğini, bunun da olağan ve de olumlu bir süreç olduğunu düşünenlerdenim. Her ne kadar öykü yazıyor olsam da ağırlıklı olarak romancılardan etkilendiğimi söylemem gerek. En başta Proust'taki zamana övgü, ayrıntıda incelikler bulma, salt yazmanın keyfi için yazma gibi şeylerden çok etkilenmişimdir, Proust okumadığım ardıl üç gün geçmez, ters bir şey olmamışsa. Kafka'daki en deli saçması şeyleri anlatsanız bile bunda edebi, insani bir yan olabileceği, karanlığın ille de karamsarlık olması gerekmediği düşüncesini severim. Orhan Pamuk'tan mağrur hüznü, edebiyatın belki sanattan çok zanaat olduğunu, bundan gocunmamayı öğrenmişimdir, Pamuk'u yazdığı dilden okuyor olmak benim için başlı başına gurur meselesidir, kim hakkında ne düşünürse düşünsün, her ortamda göğsümü gere gere sevgimi dile getiririm. Tanpınar'ı görsem sarılıp ağlarım, ona, ifade edemeyeceğim, tuhaf bir bağlılığım var. Klasikler konusunda ben en çok Tolstoy'cuyum. “Diriliş”ten öncesi Tolstoy'da hayatın, kainatın, insanların iyiliği, iyimserliği, yaşama arzusu, inceliği beni çok etkilemiştir. Levin'in Kiti'ye olan aşkı edebiyat tarihinin ben açımdan en güzel anlatılmış aşklarındandır, buz pateni sahnesini ara ara hatırlar, açar tekrar okurum. Marquez'in ritmini, Llosa'nın oyunbazlığını kıskanırım. Başkan “Babamızın Sonbaharı” ve “Julia Teyze”nin yeri ayrıdır. Çehov'un bitiriciliğini, olmadık zamanlarda olmadık şeyler yapmasını, Gogol'un kara mizahını hep sevmişimdir. Mann, Naipaul, Faulkner, Calvino, Poe uzattığım için hiç değilse adlarını zikretmek istediklerimden. Aslında tüm bu yazarlardan, neyi, nerede, ne zaman, nasıl yazarsanız yazın insanlığın her yerde benzer şeyler yaşadıklarını, benzer kırılganlıkları, kederleri, sevinçleri olduğunu öğrendim. Edebiyat benim için, hepimiz

KAPAK

her yerde aynıyız, insanız fikrini pekiştiren, kaynağını da buradan alan bir uğraştır. Albertine’e duyulan aşkın bir benzerini belki yüz yıl sonra Combray’den binlerce kilometre uzakta Anadolu’da bambaşka birisine karşı hissetmek edebiyatın ne kadar güçlü olduğunu, bütüncül olduğunu gösterir.

ÖYKÜ VE ROMAN HSS Son zamanlarda Türk öykücülerinin yavaş yavaş romana taşındıklarını görüyoruz. Sizin bu konudaki fikriniz ve kendiniz hakkındaki öngörünüz nedir? Hiçbir zaman bunu bir basamak olarak görmedim, bu mesele kısa metraj-uzun metraj film çekişmesinde de vardır ama uzun metraj ticari norm olduğu için ister istemez bir aşama, uzun metraja kayma zorunluluğu doğuyor sinemada. Edebiyatı bu açıdan çok daha şanslı buluyorum, tek bir öykü de yazsanız, yedi ciltlik bir epik de yazsanız okura ulaşacak bir mecra hep var. Öykü ve romanın dinamikleri birbirinden elbette farklı, öykü daha rafine bir format, kesitinizi çok iyi ayarlamanız, sunuşunuzu çok kararında yapmalısınız, en soyut öykü de bile okuyucuyu “Eee?” demek durumunda bırakmamanız gerekiyor. Öykü bir romanın, bir bölümü gibi olursa sunduğunuz kesit kendi içerisinde anlamlı değilmiş de bir bütüne tamamlanmaya ihtiyacı varmış hissi verebilir, tehlikeli bu. Kısaca öykü ve romanda hacimsel değil, hissiyat açısından büyük bir ayrım var. Genç yazarların roman formatına kayması bence daha çok okura ulaşmayla ilgili haklı gördüğüm bir motivasyon. Şiir ve öykü -doğru veya yanlış- hep daha rafine formlar olarak kabul edildi, hatta şiir ve öykü okurlarının zaten şiir ve öykü yazmayla uğraşan kimseler olduğunu düşünüyorum. Roman okuru ise daha genel, geniş bir okuyucu kitlesi. Her ne kadar Poe'nun “tekil etki” dediği, bir çırpıda okunacak hacimde olması, öyküyü günümüz hızlı yaşamına daha uygunmuş gibi gösterse de günümüzde insanlar aynı

zamanda yapmanın süreci ve keyfi değil yapmak için yapma eğiliminde de olduğu için okumuşken bari şu romanı okuyayım da aradan çıksın düşüncesinde olabiliyorlar. Burada yazarı da okuru da anlıyorum. “Tramvay” öykünüzde, ki bu benim en sevdiğim öykülerinizden biri oldu daha ilk paragrafta, her şeyden elini eteğini çekmiş, kendini kitaplara gömmüş bir karakteri yaşattınız. O kadardı ki, âşık olduğu insanla bile konuşmuyor, onu adeta bir edebiyat malzemesi gibi takip ediyor ve bundan büyük keyif alıyordu. Bu -yanılmıyorsam- birçok yazarın ortak tercihi. Peki sizin için bu durum nasıldır, hayattan elinizi eteğinizi çektiğiniz ve tamamen sözcüklerde gezindiğiniz bir döneminiz oldu mu? Hayattan el etek çekme dönem dönem oldu, yine olacağını da biliyorum hatta topyekün, süresiz bir içe kapanma döneminin özlemini içten içe hissetmeden edebiyatın gerçekleşmesini pek mümkün bulmuyorum. Kafka’nın el yazmalarını gördüğümde, “keşke hiç çalışmasam, kapanıp yazsam” gibi düşüncelerin sıklıkla tekrarlandığını fark edince kendimden de bir şeyler bulmuştum, hiç değilse hissiyat olarak. Bahsettiğiniz öyküden yola çıkarak konuşacak olursak, en kallavi aşk bile tatminle noktalandığında artık gerilimi tırmandıracak şeyler ortadan kaybolduğunda –ki buna eli mahkum- bir imparatorluk gibi gerileme sürecine giriyor. Diğer taraftan en kallavi edebiyatın bile böyle bir tatmini yaşamadan ölmesi çok daha muhtemel. Belki hiçbir yazar çok güzel yazıyorum, bravo bana diyemeden ölüyor, tam anlamıyla bunun tatminini yaşamadığı için -hani ilahi aşka dönen klasikler vardır- yazma da bunun gibi bir yol buluyor kendine, tam tatmin, içe sinme olmayınca, ulvi bir hale geliyor belki ve içe kapanma, el etek çekmeyi de beraberinde getiriyor. Yalnız kalmaktan korkan adam yazmasın, bunun azaplı

Edebi membanız daha çok hayatın kendisi midir, hayattan çağlayan yapıtlar mıdır? Edebiyatın bende çıkış noktası, ağırlıklı olarak, yaşadıklarımı anlatmalıyım güdüsü değil, hayatı bu okuduğum kitaplardaki gibi anlatmalıyım düşüncesi oldu. Güzel anlatılmış, güneşli bir öğleden sonrasını, uzun, karlı, mavi bir kış akşamını her zaman kendi yaşadığım benzerlerine tercih etmişimdir. İyi edebiyat iyi anılardan daha etkilidir benim için. Yazmak, büyük yazarlara duyduğum şaşkınlık, hayranlık, kıskançlıktan –bazen gıpta bile değil haset- doğmuştur. Elbette yaşadıklarınız, hayatın kendisi dediğimiz şey de bu öykünmeden sonra çıkacak yazar sesinin tonunu belirleyecektir, bu ikisi iç içe süreçlerdir diyebiliriz zaten, melankolik eğilimleriniz varsa elbette buna yakın yazarların izinden gideceksinizdir, sesinizi oluşturmaya çalışırken. Yani ikisinin harmanlanması gibi şöyle bir durum: Ben de böyle güzel bir kış sabahı geçirmiştim Bay Tolstoy ve sizin anlattığınız gibi anlatabilmeyi de çok isterim. Otobiyografik olmamanın hakikiliği baltaladığını hiç düşünmem hatta yaratıcılığı da körükler, sonuçta edebiyat bir hissiyattır, bunu anlatabilecek samimiyete sahip olmaktır.

RN KEND KOULLARI VAR “Pencere”den önce “Renkzaman” isminde bir şiir kitabınız yayımlanmıştı. Şiirden uzaklaşmanın ya da kopmanın pek mümkün olmadığını düşünerek soruyorum, yeni şiirlerinizi ne zaman okuyabileceğiz, var mı yeni bir tasarınız? Şiirle, başlangıç noktasındaki samimiyetle, en ufak bir yayımlama arzusu, düşüncesi olmadan uğraşıyorum, hatta daha bile ötesi, artık kendimden başka bir iki okurum bile yok. Bunları da sanırım hiçbir zaman yayımlamayacağım, benim şiirde karar kıldığım nokta şiirin hakkını vermek için zaten epifanik olan bu sürecin, kişinin kendisinde kalması gibi abuk sayılabilecek bir hal aldı. Şiirin kendi koşulları var, oturup yazılan değil, oturtup kendini yazdıran bir şey. Bunu ulvi bir şeymiş, şaşılası bir olaymış gibi söylemiyorum ama şiire dair düşüncem bu, yazıyorum kendim okuyorum, iyi mi kötü mü diye kafa yormuyorum, bir kenara koyuyorum, biriktirmiyorum bile, tam anlamıyla bir kenara koyuyorum, o hisle hesaplaşıp işimi bitirmiş oluyorum, çok sık yazmıyorum da zaten. Velhasıl, sanırım başka bir şiir kitabım ya da dergilerde şiirlerim olmayacak. Sırada ne var? Sırada üzerinde bir yıldan fazladır çalıştığım bir roman var. 1800’lerin sonundan 1900’lerin ortasına kadar gelecek, Tabip Paşa dedesinin Kadıköy’deki konağında, yazar olmaya çalışan yirmilerinde bir gencin ağzından anlatılacak, niyet olarak yazmaya övgü ve aile hayatının inceliklerini, Kadıköy’deki yazar çevrelerindeki çekişmeleri, dayanışmaları anlatacak bir roman. İki yıl kadar bir zamana ihtiyacı var, yarıladım diyebilirim. Bunun dışında öyküye de devam ediyorum, eş zamanlı olarak bitecek bir öykü dosyası da var. Ben de merakla bekliyorum açıkçası neler olacağını. Yazma dışında bir B planım yok hayata dair. Size ve Aydınlık Kitap’a bu söyleşi için çok çok teşekkür ederim.


Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

15

Maşenka, rüyama sızan ışık! Ruhsal tatminsizliin, insani kalabalklar ve tensel zevklerle ikame edilmeye çalld çan gündelik yaantsnda, akn ayn bedende kalabalklamak / topluluklar içinde yalnzlamak olduundan dem vuran, moda tabirle “nostaljik rüzgarlar” estiren bu kitap, günümüzün yüzeysel dünyasnda nefes alan okuyucuya hararetle tavsiye edilir DAĞHAN DÖNMEZ daghan_donmez@mynet.com

Nabokov

Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş Sersem Ben seni beklerken ölmem ki Beklersem Aşk, tarihin karanlıklarına gömülmüş eski bir uygarlık olsa; kalıntıların altından Özdemir Asaf’ın bu dizeleri çıkacakmış gibi gelir bana…Ölene dek beklenecek veya beklendikçe ölüme direnilecek döngüsel bir ulviyet… Biraz insan abartısı belki de! Kimi zaman iç güdülerden sıyrılarak, ruhu evrimleştirmek; kimi zamansa iç güdülerinin esiri olup, tutkulu canavarlara dönüşmek… İtalyan yazar Cesare Pavese ise, “Yaşama Uğraşı”nda aşk ile ilgili tek cümlelik şu tanımlamayı yapar: “Dinlerin en ucuzudur aşk.” Belkileri çoğaltmak mümkün… Belki de salt “beklemektir” aşk. Kavuşamama halinde, arzunun ve duyguların artan taşkınlığı… Asaf ’ın “ölmem ki” dediği, bekleme zamanı… Ne vakit bu meseleye kafa yorsam, aklıma Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun”da anlattığı o bilindik hikaye gelir: Mecnun, kendini Leyla uğruna çöllere vurduğunda, Nevfel isimli namı yiğitlikle yayılmış bir savaşçı; Mecnun’un kara talihine acıyarak, Leyla’nın kabilesine karşı onun yanında savaşmaya karar verir. O güne değin sırtı yere gelmemiş Nevfel, kabilenin elinden Leyla’yı cebren alarak, aşığı Mecnun’a teslim edecektir. Kaderin işine bakın ki, Nevfel bir türlü savunmayı aşamamakta ve Leyla’ya ulaşamamaktadır. Nice sonra, işin kerameti anlaşılır. Uzak bir tepede savaşı izleyen Mecnun, gözyaşları içinde Leyla’nın kabilesine dua etmektedir. Nevfel bunun sebebini sorduğunda, Mecnun’un cevabı: Leyla’yı savunan ordular varken, ben senin için nasıl dua ederim; olacaktır. Bu destansı hikayede asıl vurgu, aşkına uzak- İki-üç gün boyunca diline bir şarkı dolanırdı, sontan bakarak; onu acıyla büyütmek isteyen Mec- ra onu unutur, bir başkasına geçerdi. … Tagore isimli, hoş kokulu, ucuz bir nun’a yapılır. Benzer bir tutum, Nabokov’un parfüm kullanırdı. Ganin, sonbaharda yarattığı Ganin karakterinde de sezilmektedir. Tutkusuz, kımıltısız haya“… nanlmaz parkın taze kokularına karışan o kotında, günlerini sevmediği bir kadı- derecede neeli bir kuyu yeniden yakalamaya çalışıyordu şimdi; ama bilindiği gibi, nın kollarında yarı baygın geçiren kzd, alay etmek için bellek her şeyi yeniden yaşama Ganin, her ne kadar keskin ve iradeli bir kişilik olsa da, Lyudmila’yı deil, ince bir mizah döndürebilir, ama kokuları asla; terk edememekte; ruhunun aç- duygusuyla gülerdi. Te- hem de, hiçbir şey geçmişi, bir lığını, bedensel hazlarla uyuş- kerleme, bulmaca, kelime zamanlar kendisiyle bağlantılı turmaktadır. Beraberinde yaşa- oyunlar ve iir severdi. ki- olan bir koku kadar iyi ve tam dığı tiksinti duygusu gitgide ağır- üç gün boyunca diline bir olarak canlandıramadığı halde. “ (Maşenka, sayfa: 79) laşmakta, odanın içinden geçen ark dolanrd, sonra Ganin’in, zihninin tenhalatren gürültüsünü dahi bastırmaktadır. Ta ki, tesadüfi bir haber onu unutur, bir ba- rında yaşattığı sevgilisinin geleceği gün pansiyonu terk etmesi ise, hayatının seyrini değiştirene ka- kasna geçerdi.” onun talihini diğer destansı aşıklardar… Henüz on altı yaşında, kollarıla birleştiren karar olur. na aldığı tutkulu aşkı Maşenka’nın, kal“ … Ama artık anılarını tüketmişti, ondığı pansiyonun yan odasındaki yaşlı Alfyorov’un eşi sıfatıyla pansiyona geleceğini öğren- lara doymuştu artık; ölmekte olan yaşlı şairin hayaliyle birlikte Maşenka’nın hayali de o hayaletler mesiyle… Bu andan itibaren, hayal dünyasındaki dalga- evinde kalmıştı; ki evin kendisi de daha şimdiden lanmalara kendini bırakan Ganin; Maşenka’nın ge- bir anıdan başka bir şey değildi. O hayalden başleceği güne kadar, birlikte geçirdikleri tatlı anları ka bir Maşenka hiç var olmamıştı ve zaten var olamazdı.” sanki tekrar tekrar yaşayacaktır: “Maşenka”, 1899’da st. Petersburg’ta doğan ya“… İnanılmaz derecede neşeli bir kızdı, alay etmek için değil, ince bir mizah duygusuyla gülerdi. zarın ilk romanı… 1926 yılında, Berlin’de basılıTekerleme, bulmaca, kelime oyunları ve şiir severdi. yor. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Nabokov, Bolş-

evik devrimiyle birlikte ailesiyle önce Londra’ya, ardından da Berlin’e göçüyor. Yazar, bu kitaptaki Ganin karakteriyle, kendi yaşamını birebir örtüştürmüştür. Hatta Nabokov’a göre, “Maşenka”; yazarın hayat hikayesini anlattığı eseri “Konuş, Hafıza”ya göre kendi kişisel gerçekliğiyle daha çok hesaplaşmalarla doludur. Özellikle bu sebepten dolayı, yazarı yakından tanımak isteyecekler açısından önemli bir kaynak “Maşenka.” Bunun yanı sıra, kült eser konumundaki “Lolita” romanının yazarı Nabokov’un, belki de belleğindeki “genç kız” imgesinin filizlerinin atıldığı kitap… Ruhsal tatminsizliğin, insani kalabalıklar ve tensel zevklerle ikame edilmeye çalışıldığı çağın gündelik yaşantısında, aşkın aynı bedende kalabalıklaşmak / topluluklar içinde yalnızlaşmak olduğundan dem vuran, moda tabirle “nostaljik rüzgarlar” estiren bu kitap, günümüzün yüzeysel dünyasında nefes alan okuyucuya hararetle tavsiye edilir. “Maşenka”, öncülleri Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i ve Turgenyev’in “İlk Aşk”ına nazaran farklılıklar arz etse de; aynı çizginin devamı sayılabilecek nitelikte… Kitabın girişinde yer verilen Puşkin’in dizeleri; eserin naifliğini işaret ediyor: “Geçmiş gönül serüvenlerini hatırlamışken, hatırlamışken geçmiş bir aşkı…” Yorum sizin saygıdeğer okuyucu! (Maşenka, Vladimir Nabokov, İletişim Yay., Çev: Esra Birkan, 142 s.)


16

22 HAZRAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

Bodrum Kitap Şenliği’nden parantezler

SEYYT NEZR

Son akamn gün batm kzllnda Muazzez lmiye Ç yaayan son Sümer kraliçesi olarak okurlaryla imza ve söylei için buluup akl ve efkat dolu sözcükleriyle içimizi deniz meltemi eliinde serinletiyordu Belediye Başkanı dokuz arkadaşıyla birlikte tutuklanınca, doğrusu, Bodrum Kitap ve Kültür Festivali’nin daha doğmadan öleceği korkusuna kapıldık olayı öğrendiğimizde kente iner inmez. Çünkü sorduğumuz hiç kimsenin herhangi bir kültür şenliğinden haberi bile yoktu. Herkes Başkanın tutuklanmasını konuşuyor, yönetimde oluşacak boşluğa kafa yoruyordu. Belediyenin önüne geldiğimizde yüzlerce kolinin orada burada öbek öbek bahçeye kargolarca bırakıldığını gördük. Kafamızdaki belirsizlik bir parça giderilmişti. Bodrum’un daha 1 Haziran der demez hem de henüz sabah saatlerinde kente karşı saldırıya geçen kavurucu sıcağında neye tutunacağımızı düşünerek dev palmiye ağaçlarının koyu gölgesi altındaki banklara serilmeye başladık. Biraz serinleyip de gözlerimizle iskeleyi aradığımızda, oradan oraya koştururken nasıl olup da buharlaşmadığına şaştığımız Funda Önkol’u gördük. Bütün bir alanı kaplayan tedirginliğimiz şimdi biraz daha azalmış, Funda’nın yüzü kadar kalmıştı ki, o, kendinden son derece emin biçimde, işçilere talimatlar yağdırıyor, alnından yüzüne, boynuna süzülüp duran ter damlalarına aldırmaksızın, stand çadırlarının bir an önce bitirilip teslim edilmesi için yumurtası gelmiş tavuk misali kaçınıyordu. Bu çırpınış karşısında, “boşuna mı geldik?” sorusu anlamsızlaşıyor... Hepimiz işin bir ucundan tutarak, alanın fuar açılışı için hazırlanmasına katılıyor, doyurucu bilgi almak üzere aralarındaki gergin fısıltıların sona ermesini beklediğimiz belediye görevlilerini kendi kaygılarıyla baş başa bırakarak alana yöneliyor, belirlediğimiz yerlere taşımak üzere kolileri sırasıyla omuzluyoruz... Standlar iki günden fazla süren bu yorucu çalışma sonrasında tüm yayınevlerine teslim edilÇ

zete.com seyyitnezir@aydinlikga

diğinde ise, şenliğe katılmayı pazar tezgâhı açmak ve varsa yoksa satış olarak düşünen kimi yayınevleri halkın kayıtsızlığına bakarak alanı terk edince, boşalan standları yeniden düzene sokup da ancak 3 Haziran pazar akşamı ve Nâzım’ı anarak başlayabildik etkinliklere: Bugün Pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ertesi gün, yerleşmeyle geçen üç günü geri kazanma telaşı başladı herkeste. Demirtaş Ceyhun’un kardeşi avukat Turan Ceyhun’un encümen üyelerine derdimizi anlatmasıyla, onlar kendi dertlerinden bizimkini düşünmeye fırsat buldu da şenlik 10 Haziran’a uzatıldı. Ardından maliyenin soluk aldırmayan vergi denetimleri, kültür müdürlüğünün sertifika yoklamaları, emniyet mensuplarının günde üç posta –Bodrum’daki personeli yetmeyip Muğla’dan takviye kuvvetlerle– kitap kitap bandrol incelemeleri yayıncılar üzerindeki karşı etkinlikler olarak caydırıcı izler bıraktı. Mı? Seneye festivalin ikincisi düzenlenirse katılımlardan belli olacak! Bodrum’da tanıdığım, bende iz bırakan yüzler arasında özellikle Petkim’li Hasan ve gazeteci Mecit’i unutamayacağım. Hemen her akşam düzenlediğimiz şiir etkinliklerinin öncesinde ve sonrasında ülkenin durumu üstüne Bodrum’un en yıldızlı gecelerindeki söyleşilerimizde Silivri ve Hasdal’ın umut bekçilerini yüreğimizden eksik etmedik. Yayıncı arkadaşlar, sık sık anılar aktardılar Kaynak Yayınları’nın cefakâr emekçisi Nizamettin’den. Onun özverili, dayanışmacı yönünü vurguladılar. Son gün, 68 Kuşağı’nın önderlerinden, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin’le birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’ni kuranlardan, günümüzün yurtsever hukuk savaşçılarından, TGB’nin 19 Mayıs Yürüyüşü’nde bir ara omuz omza geldiğimiz Mustafa İlker Gürkan da uğradı Kaynak, Sis Çanı ve Broy Yayınevi’nin ortak standına. Epeyi kitap aldı. Aydınlık’taki pazar yazılarımı hiç atlamadığını, ama Kitap Eki’ndeki “Keyfin Bedeli Cehalettir” başlıklı son yazıyı (08.06.12) çok tıkız bulduğunu, “belli ki bir tiyatro eleştirmeniyle polemiğe girdiğimi ama açık etmemek için zorlandığımı” söyledi. Deleuz’den alıntı yapmaksızın adını anmakla yetinmeninse okuru zora koşmak olduğunu ima etti. Yine de, halk arasındaki, “İnsanda ne arar, keyif eşekte var” sözünü anımsattığı için olumlu bulduğunu, hakçası konuyu bir daha dönüp açmamı söyledi. Şimdilik son paragrafı buraya almakla yetiniyorum: “Hazla gezilen bir resim sergisi, doyurucu bir dinleti, ‘keyif alarak izlenmesi gereken bir oyun’

ya da film önerisi getiren sanat değerlendirme yazıları yerine, insanda trajedisini yaşama ve aydınlanma coşkusu, dönüşüm umudu ve estetik beğeniyle yüklü bir eylemlilik isteği uyandıran, okuru silkeleyen yazıların daha anlamlı ve işlevsel olacağı açıktır.” Okur ve dinleyicilere de yeniden anımsatıyorum: “Değerli sanatçılarla keyifli sohbetler” yaklaşımı, aydınlanmacı sanat ilkesiyle bağdaşmaz. Tiyatroyu ve sanatı keyif işi olarak gören, keyif aracına dönüştüren anlayış postmoderndir, sanatı afyon ya da alkol kullanımıyla bir tutar. Nâzım’ın politik yüklemi etkili şiirlerini yüksek bir ritim, vurgu ve tonlama gücüyle okur Gürkan, dinlemelisiniz... Nitekim politikadan şiire pek çok konuya değindik. Bir ara söz yönsüzlüğe gelip dayanınca Burhan Şenatalar’dan bir anekdot aktardı: “Adını anımsayamadığım bir İngiliz tarih ve toplumbilim kuramcısı, 1980’lerin sonlarında Türkiye ve Avrasya ülkelerinde gözlemlerde bulunmak üzere Şenatalar’ın konuğu olur. Adam hep çok küçük ayrıntılarla uğraşır. Ama bunları hangi amaçla buluşturacağı konusunda hiç renk vermez. Bir ara Sovyetler’in ne olacağını sorar Şenatalar. Şu yanıtı alır: Yönünü yitirdi. Yönsüzlük dağılma getirir.” Sonra sözü ABD’nin yönsüzleşmesine getirdi. Aynı günlerde, Hasan Bögün’den öğrendiğimize göre, Der Spiegel’de ABD için şu değerlendirme çıktı: “Enerjisini tüketmiş, toplumu karamsarlığın ağır örtüsü altında nefes almakta zorlanan, iç bütünlüğü kaybolmuş, yoksul ve çözümsüz bir ülke. ... Sırf büyük bir ülke olmanın enerjisi sayesinde her şeyin bir biçimde işlediği eski günler sona yaklaşıyor. ABD’nin süper değilse bile güçlü bir ülke olarak kalmak için bir gelecek planı yok.” Son akşamın gün batımı kızıllığında Muazzez İlmiye Çığ yaşayan son Sümer kraliçesi olarak okurlarıyla imza ve söyleşi için buluşup akıl ve şefkat dolu sözcükleriyle yüreklerimizi ürpertirken aydınlığın sönmeyen anıtlarından birinin karşısında olmanın verdiği yaşama sevinci içimizi deniz meltemi eşliğinde serinletiyordu. Toplanırken, Funda Önkol’un verdiği kapanış kokteylinde tüm yayıncılar, etkinliklere katılan şair ve yazarlar, Bodrum kültür ve kitap şenliğinde, açık ya da gizli tüm engellere karşın mayanın tuttuğunu düşünüyor, gelecek yılı inatla şimdiden tasarlamaya koyuluyor...


Aydınlık KİTAP

BİR KİTAP BİR FİLM

PATRICIA HIGHSMITH’IN ROMANINDAN, CLEMENT VE MINGHELLA’NIN FLMLERNE:

22 HAZRAN 2012 CUMA

17

ADORNO’NUN NEGATIF DYALEKT VE ZZEK’N LACANVAR MKÂNSIZ DEVRM

Becerikli Bay Ripley Çin’de Batı Marksizmi araştırmaları

Okurun acma duygularna hitap eden, yoksul ama zeki bir genç olan Ripley, para uruna en yakn arkadan öldürür ve onun kimliine bürünür

DENİZ KIZILÇEÇ TUNCA ARSLAN 1995’te 74 yaşındayken ölen ABD’li polisiye-gerilim yazarı Patricia Highsmith, öncelikle Alfred Hitchcock tarafından sinemaya uyarlanan “Trendeki Yabancı” (Strangers On A Train) romanıyla tanınır ama en unutulmaz karakteri ise hiç kuşkusuz Tom Ripley’dir. Okurun acıma duygularına hitap eden, yoksul ama zeki bir genç olan Ripley, para uğruna en yakın arkadaşını öldürür ve onun kimliğine bürünür. Gerçekten kötü ve “şeytani” birisidir, vicdansızdır, yalan dolanı iyi bilir ama Highsmith ilginç biçimde okurun onunla özdeşlik kurmasını ve onu anlamasını sağlar, adeta Ripley’in avukatlığını yapar. Genç ve hüzünlü Ripley, bir hiç olarak yaşamaktansa, başkasının hayatını çalarak önemli biri gibi yaşamayı tercih eden bir psikopattır! Lüks içinde yaşamanın kendisinin de en doğal hakkı olduğuna inanır. “Ripley Karanlıkta”, “Ripley’in Oyunu” gibi iki maceraya daha damga vuran bu sıra dışı kahramanı anlatan ilk roman “Becerikli Bay Ripley” (The Talented

Mr. Ripley), 1955’te yayımlandıktan sonra 1960’ta Fransız yönetmen Rene Clement tarafından sinemaya aktarılmıştı. Tom Ripley ve yerine geçtiği Philippe Greenlaf karakterlerini Alain Delon’ın canlandırdığı “Kızgın Güneş” (Plein Soleil), sinema tarihine “Kaçak Âşık”, “Paris Yanıyor mu?”, “Yağmurla Gelen Adam”, “Devlerin Yarışı” gibi önemli filmlerle geçmiş olan Clement’in, bu müthiş romanın hakkını mümkün olduğunca verdiği, hayli etkileyici bir yapıttı neresinden bakılsa. Fakat, Higsmith’in romanını okuyanlar için biraz zayıf ve “yetersiz” kaldığı da aşikârdı. Clement, “Becerikli Bay Ripley’i”, dönemin gözde akımı Yeni Dalga yorumuna uğratmış, Sartre-Camus dozunu sanki biraz fazla kaçırmıştı. 1999’da Anthony Minghella’nın çektiği Hollywood versiyonu ise ne yazık ki ilk uyarlamanın da çok gerisinde kalan, tipik bir “Amerikan gerilimi” olmaktan öteye gidemeyen bir yapım oldu ne yazık ki. Fiyasko demeyelim ama Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Jude Law ve Cate Blanchett’lı kadro, Highsmith’in atmosferine ayak uydurmakta başarısız kalmışlar, daha doğrusu yönetmen Minghella, bu atmosferi bir türlü kuramamıştı. Burjuva ahlakına ilginç bir saldırı niteliğindeki “Becerikli Bay Ripley”, görünen o ki seyir zevki açısından çıtayı aşan ama ruh olarak özgün metnin gerisinde kalan iki filmle temsil ediliyor, edebiyat ve sinema işbirliğinde. Diğer Ripley maceralarından yapılan uyarlamalar şimdilik bir yana, umalım ki Patricia Highsmith’in ve ünlü kahramanının ruhlarına nüfuz edebilecek beceride yeni bir yaratıcı-yönetmenle karşılaşma fırsatı buluruz.

Nanjing Üniversitesi’nin Başkan Yardımcısı ve Marksist Toplum Teorisi Araştırmaları Merkezi’nin Başkanı Zhang Yibing’in metin çözümlemesi yöntemiyle hazırlamış olduğu eserin birinci cildi, 1960’lardan itibaren yeni bir döneme giren Batı Marksizmi'nin önde gelen düşünürlerinin başyapıtlarını ele almakta. Çalışmada bir yandan bu düşünürlerin getirdikleri yeni düşünceler incelenirken öte yandan onların Marks ve Marksizm üzerine düşünceleri üzerine odaklanılmış. Birinci cilt postMarksizm’in vaftiz babası Adorno’nun “Negatif Diyalektik” eseri ile Zizek’in “İdeolojinin Yüce Nesnesi” adlı eserinin analizini gerçekleştiriyor. İkinci cilt ise Baudrillard’ın “Üretimin Aynası”, Derrida’nın “Marx’ın Hayaletleri-Borç Durumu”, “Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonali”ni ve Guy Debord’un “Gösteri Toplumu”nu ele alıyor. Yazara göre postmarksist düşüncenin gelişme tarihi kavranmaksızın, Marksist düşünceyi zenginleştirmek olanaksızdır. Çin’de Marksist felsefe üzerine çok yönlü araştırmaların 1980’lerle birlikte yeni bir ivme ve derinlik kazandığı, özellikle daha önce bir tabu olarak görülmüş olan Batı Marksizmi ve post-Marksizm üzerine çok yönlü araştırmaların derinleştiği bilinmektedir. Türkiye’de iyi bilinen ve izlenen Batı Marksizmi üzerine, Çinli bir yazarın elinden çıkmış bir eser ilk kez Türkçeye çevrilmiş durumda. Çin’de felsefe çalışmaları birbirleriyle bağlantılı üç sacayağı üzerinde oturmaktadır, Marksist felsefe, Batı felsefesi ve Çin felsefesi; bunun yanı sıra Latin Amerika, Hint ve Rus felsefesi ve Rus Marksizmi önemli araştırma alanlarını oluşturmaktadır. Batı Marksizmi üzerine felsefe ve ideoloji araştırmaları Marksizm araştır-

malarının en önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Yazar Zhang Yibing, Çin’in önde gelen Batı Marksizmi araştırmacılarındandır, metin çözümlemelerinde kendi geliştirdiği “teorik konumlandırma“ yöntemi çerçevesinde Batı Marksizmi, Marx’ın ve Lenin’in felsefesi üzerine çok sayıda kitap ve makaleleriyle yankı uyandırmış, kılı kırka yaran bir araştırmacı olarak dikkati çekmektedir. Yazarın diğer bir önemli özelliği eserlerin tarihsel ve düşünsel arka planına ve felsefi soy kütüğüne özel bir dikkat göstermesidir. Zhang Yibing’in içinde bulunduğu üçüncü kuşak Marksist felsefecilerin önemli bir özelliği bu ülkede felsefi araştırmaların kaba bir biçimde politikleştirilmesi ve kumanda edilmesi davranışının son bulduğu bir dönemde araştırmalarına başlamış olmalarıdır. Bu kuşak aynı zamanda üniversite eğitimlerine ara vererek “Kültür Devrimi” için kırsal alanlara gittikten sonra geri dönüp sonradan eğitimlerini ve araştırmalarını sürdürmeye başlamıştır. Dikkatli okuyucu eserde yazarın Çin’in bugünkü gerçeğine keskin gözlerle bakan önermelerini yadırgamayacaktır. Yibing’in araştırması yalnızca eleştirel bir okuma çabasının ötesindedir; okuyucu onun metni ile birlikte en son araştırmalar ışığında Marx’ın felsefesi, diyalektiği, onun materyalizmi ve en temel kavram ve teorileri üzerine yeni bir deney içine girebilecektir. Kanımca bu eser aynı zamanda Türkiye Marksistlerinin 1970’li yıllardan bu güne kapitalizmin ve “yarı-demokrasinin” eleştirisi içinde kendiliğinden ve aynı zamanda bilinçli bir biçimde içselleştirmiş oldukları düşüncelerle yeniden yüzleşme olanağını da sunabilecektir. (Adorno’nun Negatif Diyalektiği ve Zizek’in Lacanvari İmkânsız Devrimi, Zhang Yibing, Kalkedon Yay., çev: Aylin Muhaddisoğlu, 236 s.)


18 22 HAZRAN 2012 CUMA Siyasal Düünceler Tarihi 3

Aydınlık KİTAP Devrimin lk Kartlar

Alev Cokun, Cumhuriyet Kitaplar, 302 s.

YENİ ÇIKANLAR

Can Güncem

Vietnam Günlüğü

Küçük skender, Sel Yaynclk, 296 s.

Mehmet Ali Aybar, letiim Yaynlar, 267 s.

Her bir cildi, yazarının akıcı üslubuyla bağımsız bir kitap gibi okunabilen "Siyasal Düşünceler Tarihi" dizisinin bu uğrağında Batı ve Osmanlı'daki ütopyalar, sosyalizm, komünizm ve anarşizm akımları, onları yükselten koşullarla birlikte ele alınıyor. Diğer bölümlerde Avrupa'da sosyalist eylemci düşünürler (Babeuf, Leroux, Blanqui), Batı dünyasında Anarşizm (Godwin, Stirner, Proudhon, Bakunin, Tolstoy, Kropotkin, Malatesta, Tucker, Thoreau), Sendikalizm (Pelloutier, Sorel), Bilimsel Sosyalizm (Marx, Engels) ve Osmanlı Devleti'nde sosyalist düşünce ve 1871 Paris Komünü'nün yankıları ve Şemsettin Sami özgün kaynaklara dayanılarak inceleniyor. Kitapta, her dönem için Türk Siyasal Düşüncesi'ndeki gelişmeler de ele alınıyor.

Özgürlükler ve demokrasi tarihimizin neredeyse 200 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Bu, bir çağdaşlaşma ve anayasal hakları elde etme tarihidir. Peki, tarihimizin bu yönü tam olarak biliniyor mu? Ne yazık ki hayır! Alternatif tarihçiler, yakın tarihimizi altüst ediyorlar; gerçekleri saptırarak yansıtıyorlar. Örneğin, yüz yıl önce yaşanan 31 Mart gerici ayaklanmasını, basit, sıradan bir olay olarak değerlendiriyorlar. Bu gerici kalkışmaya son veren "Hareket Ordusu"nu küçümseyen, aşağılayan yorumlarda bulunuyorlar... Oysa hiçbir tarihi olay, oluştuğu koşullar bir kenara itilerek irdelenemez. Böylesi bir yaklaşımla yapılan çözümlemelerin ayakları havada kalır. Bu kitap, bütün yerli-yabancı kaynaklar ve belgeler taranarak hazırlanmıştır. Özgürlük mücadeleleri tarihimizin gerçeklerini nesnel olarak ortaya koymaktadır.

Günleri, günlerin sürükleyip getirdiklerini bir savunma tutanağı hazırlarmış gibi kaydetmek, bazen hafızayı mutlu eder. Yaşadığınız şeylere yanıt verme hakkı ya da susmayı küçümsemek, hesaplaşmayı kolaylaştırıyor. Özgürlüğümüzün selameti için sözümüzü esirgemeden tanıklığımızı yapmamız en azından benzerlerimize umut ve moral vermez mi? Küçük İskender'in 1984-1993 yılları arasında doğaçlama tuttuğu yirmi defterden seçilen şiirseller, aforizmalar, deneysel değinmeler, karalamalar, o zamanlara dair kimi olaylar ve diğerleri. Kendi kişisel sansüründen geçen 648 maddelik bir günce. Şairin şiirine, serbest metinlerine, çıkış yaptığı döneme olduğu kadar gençliğine, özel hayatına da giden bir ara yol: Cangüncem. Yeniden raflarda...

Kritik ve Kriz

ehristan Rivayetleri

Bir Kapdan Gireceksin

Hayat Sevme Hastal

Reinhart Koselleck, Otonom Yay., Çev: Evrim Yolsal Murtaza, 264 s.

Serhat Poyraz, Krmz Kedi Yaynevi, 168 s.

Umut Tümay Arslan, Metis Yaynlar, 272 s.

Sibel K. Türker, Can Yaynlar, 240 s.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin önemli Alman tarihçilerinden Reinhart Koselleck'in bu eseri, Aydınlanma üzerine yapılan çalışmalara özgün bir katkı niteliği taşır. Koselleck, bir kritisizm çağı olarak anılan on sekizinci yüzyıl Aydınlanma'sını sadece fikir tarihi içindeki bir uğrak olarak ele almak yerine, onu modern egemenliğin krizi bağlamına yerleştirir. On yedinci yüzyılın mutlakiyetçi devleti, dini iç savaşların yarattığı krizi, ahlak ve politika arasında bir ayrım koyarak çözmüştür. On sekizinci yüzyılda ise o, tam da bu ayrım sayesinde dolaylı bir politik güce dönüşen Aydınlanma'nın temel hedefi haline gelmiştir. Bu güç savaşında kim galip gelecektir?

"Derler ki, ölümün bakışlarına müsadif olan ve hâlâ hayatlarını sürdürebilecek kadar talihli âdemoğulları, dünyevi olmayan o soğuk bakışların sahibi varlığın, fani ya da ruhani gözlerinde çoğu zaman merhametten iz bulunmadığına şahit olmuşlardır. Merhamet, ancak ihsan sahiplerine bahşedilmiş bir lütuftur. Bu haşiyede kendimle cebelleştiğim asıl sual şudur; her kim ki bir canı yaratıcısına döndürecek kadar gaddarlaşmıştır ve cezaya tabi olmamıştır, işte o âdemoğlunun, hayatın bir sonraki menzilinde dinmeyen bir azap ile cezalandırılacağını kim bilebilir?" Şaşaalı geçmişi, heybetli yapıları, masalsı güzelliğinin yanında gizli loncaları, düzenbazları, sokaklarda kol gezen ölümü ve zulmü barındıran bir diyar Şehristan.

Bir Kapıdan Gireceksin, yakın dönem Türkiye sineması üzerine on dokuz denemeden oluşuyor. Bu denemeler, Türkiye'nin uzak ya da yakın, kronik ya da yeni, can acıtıcı ya da kayıtsızlaştırıcı meselelerini sinemasal kurgu dolayımıyla düşünmeye, bu yolla farklı türden hakikatler keşfetmeye imkân tanıyor. Ama aynı zamanda bizleri bekleyiş, inanç ve arzu ile kapısı aralanan, sinemanın o sapkın ama mucizevi dünyasına bir kez daha sokuyor. Yan yana geldiklerinde bu denemeler, insanın bilgi ile inanç arasındaki salınımının, film seyretme deneyiminin de ta kendisi olan bu salıncağın, insan hayatının aptalca sıradanlığını, hatta bu sıradanlığın kimi zaman taş gibi görünen kalıcılığını, iç burkucu sefaletini nasıl aşındırabildiğini de gösteriyor. Rüyalarına sahip çıkmak isteyenler için.

Çetin Yetkin, Gürer Yaynlar, 416 s.

ABD'nin Vietnam'da işlediği savaş suçlarını araştırmak amacıyla filozof Bertrand Russell'ın girişimiyle oluşturulan "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi"nin bir üyesiydi. "Russell Mahkemesi" olarak da bilinen Mahkeme'nin bir tahkikat komisyonuyla Vietnam'da yaklaşık bir ay incelemelerde bulunan Aybar'ın tuttuğu günlük ilk defa yayımlanıyor. Russell'ın, Mahkeme'nin programının hazırlandığı ilk bir araya gelişte yaptığı konuşmayı ve Jean-Paul Sartre'ın Stockholm toplantısı sonrasında açıkladığı hükmü de içeren "Vietnam Günlüğü", sadece bir "süper gücün" acımasızca yürüttüğü savaşı tüm boyutlarıyla ortaya koymuyor, Aybar'ın sosyalizm anlayışından parçalar da sunuyor. 15 milletvekiliyle Meclis'e girmiş Türkiye İşçi Partisi'nin genel başkanı Aybar'ın her koşulda altını çizdiği bir gerçek vardı: "Sosyalizm insanlar içindir; insanlar sosyalizm için değil...

Yakalandığımız bütün hastalıkların tek bir kaynağı vardır: hayatı sevme hastalığı! Bu amansız hastalığın tek çaresi ise kaybetme korkusunun aşılmasıdır. O zaman insan soyunun acıları son bulacak, diğer bütün terk ediş ve terk edilişler anlamsız kalacaktır. Şükran, ördüğü mavi kazak melankolinin içinden çıkıp kadınca bir direnişin kahramanı olduğunda kızına bunları söyleyecektir. İntihara eğilimli bankacı Neşe, geçmiş ve geleceğin peşindeki tarot kartlarını açtıkça, Ayda'nın aşk acısı da artarak ilerler. İki kadın, karabasanlarını buluştururken siyaseten çarpışırlar ama bir damla kan akmaz. Sibel K. Türker'in yeni çalışması Hayatı Sevme Hastalığı, yalnızlıktan erkeklerle hesaplaşmaya, alkolden müziğe, ahlaktan aşka pek çok sorunu son derece kıvrak, esprili ve ritmik bir dille anlatan bir roman. Bir çağ manzarası.


Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

At Üstünde Frtna: Anadolu Selçuklular

John Freely, Doan Kitap, Çev: Neenur Domaniç, 224 s.

Aktör (Kerhane Ak)

Okay Güzelolu, Destek Yaynlar, 240 s.

Troya Savaşı'ndan İstiklal Harbi'ne: Anadolu'da Yunanlar adlı kitabından sonra, Freely bu kez Anadolu'nun Selçuklular tarafından fethedilme sürecini ve Anadolu'da Selçuklular, Bizans İmparatorluğu, beylikler arasında yaşanan iktidar savaşlarını ele alıyor. XI. yüzyıldan itibaren Doğu Anadolu'dan batıya doğru hızla ilerleyen Anadolu Selçukluları, başkenti Konya'da olan güçlü bir devlet kurdular. Bizans İmparatorluğu, Haçlılar, Moğollar ve Memluklar gibi güçlerle kâh savaşarak kâh bazılarıyla dönemsel ittifaklar oluşturarak XIV. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdüler. Vârisleri Türk beyliklerine, özellikle Osmanlılara, güçlü bir siyasi kültür bırakırken, inşa ettirdikleri saraylar, camiler, hanlar, köprülerle Anadolu'nun çehresini değiştirdiler.

Pazar günü tekrar kerhaneye gittim. Bu sefer kararlıydım. Doğru çalıştığı evine. Kapıyı çaldım, açtılar. O, yine aynı sedirde. İki kadının arasında oturan kapkara gözlerin önünde durarak, "kaç numara" dedim. Yüreğim sürgün gibi yerinden gitti gidecek, "dört numara" dedi. Kalktı önüme düştü, odasına çıktık... Kenarda bir sandalyeye eğreti oturdum, heyecanlıyım, onunla ne konuşacağım, düşünemiyorum, kalbim çarpıyor. "Bir kahve içer misin" diye sordu. Düşünmeden "evet" dedim. Sessizce odadan çıktı, birazdan bir fincan kahve ile döndü. Ben de bu arada o yokken odayı taradım, kenarda bir somya, iki sandalye, bir masa, orta halli bir ev odası gibi düzenli. Kahveyi verdi, karşıma oturdu. İkimiz de konuşmuyorduk. Birazdan sessizliği o bozdu, adımı sordu, sonra o da söyledi. "Sevda". İçimden, 'ne güzel bir ismi var' diye düşündüm.

Oracle

Catherine Fisher Pegasus Yay., Çev: Nazan Tuncer, 336 s. “Incarceron”un yazarı Catherıne Fısher'den yine bağımlısı olacağınız olağanüstü bir seri Yaptıklarıyla eski bir medeniyeti kurtarabilecek veya yok edebilecek bir genç kızın olağanüstü öyküsü... Akrepler cilalı bronzun üzerinde kayıyor, tıkırdıyordu. Öfkeyle koşuyor, sürünüyor, titrek kuyruklarındaki iğnelerini büyük bir öfkeyle, defalarca birbirlerine batırıyorlardı. Kâsenin içine zehir damlaları saçılmıştı. Mirany bakışlarını kaldırmadan yürüdü, yoldaki çukurlara takılıyordu, vücudu gerilmiş, tüm enerjisini gözlerine, ellerine ve dengede tutmaya çalıştığı hafif yana eğik kâseye yoğunlaştırmıştı... "Şok edici bir başlangıçtan şaşırtıcı doruk noktasına kadar son derece etkileyici bir şekilde kurgulanmış."

Koval Süvari

Franz Kafka Altkrkbe Yay., Çev: M.Kamil Utku, 216 s.

22 HAZRAN 2012 CUMA

19

Çakal Carlos'un Gizli Savalar

John Follain, Kar Yaynlar, Çev: Pelin Ünke, 344 s.

Brod tarafından yayıma hazırlanan öyküler, 1931'de “Çin Seddi'nin İnşası'nda” ve 1954'de "Bir Savaşın Tasviri" adlı kitaplarda yayımlanmıştır. Daha sonra diğer Kafka uzmanları tarafından da gözden geçirilen öykülerden, bu kitapta küçük oylumlular derlenmiştir.

Bir zamanlar Batı tarafından "Bütün zamanların en tehlikeli teröristi" olarak tanımlanan, asıl adı Ilich Ramírez Sánchez olan Venezüellalı 'Çakal Carlos', kendisini "profesyonel devrimci" olarak tanımlıyor. Filistin davasına adadığı yaşamında girdiği her eylemde duruşunu, soğukkanlılığını koruyan bir kişilik sergiliyor. Öyle ki çıktığı duruşmada kendisini gayri ciddi bulan hâkime, gülümseyerek tavrını koyuyor: ''Kırk sekiz yaşındayım. Sizin oturduğunuz yerde oturmuyorum ve burası hiç rahat değil.'', ''Dünya beni duymak zorunda, çünkü dünya da burada'' diyen Carlos, adresini soran hâkime "Bütün dünya." cevabını veriyor. Batı demokrasisine de şu sözlerle kafa tutuyor: ''Beni hayat boyu hapisle cezalandırabilirsiniz, bu beni korkutmuyor; çünkü ben Carlos'um".

22 / 11 / 63

Arap Bahar, Libya K

Uranyum Savalar

Stephen King, Altn Kitaplar, Çev: Zeynep Heyzen Ate

Vijay Prashad, Yordam Kitap, Çev: ükrü Alpagut, 256 s.

22 Kasım 1963'te Dallas'ta üç el silah sesi duyuldu, Başkan Kennedy öldü ve tarih yeniden yazıldı. Peki, ya geçmişi değiştirme şansınız olsaydı? Her şey Maine'deki Lisbon Falls kasabasında yaşayan edebiyat öğretmeni Jake Epping'e lokantacı dostu Al Templeton'ın verdiği bir sırla başlar. Aslında lokantasının kileri geçmişe, 1958'e açılan bir geçittir ve Al, Jake'ten saplantı haline getirdiği görevi devralmasını, Kennedy suikastını engellemesini istemektedir. Böylece Jake Epping, George Amberson olarak büyük arabaların ve fiyonklu çorapların dünyasında, herkesin her yerde sigara içtiği bir Amerika'da yeni bir hayata başlar. Boğucu Derry şehrinden, hayatının aşkıyla karşılaştığı sevgi dolu Jodie kasabasına, Lee Harvey Oswald'a ve Dallas'a uzanan bu romanda; geçmiş, geçmiş olmaktan çıkıp gerilim ve heyecan dozu yüksek bir maceraya dönüşüyor.

"İnsan keşke Kızılderili olabilse..." Kafka, ünlü oktav defterleri ve diğer kâğıtlara yazmıştır. Kafka'nın sağlığında açığa çıkarmadığı bu öyküler, yazarın ölümünden sonra Max Brod tarafından derlenmiştir. Öykülerin derlendiği özgün elyazmalarının bir bölümü İngiltere'de Oxford Üniversitesi Bodleian Kütüphanesi'nde, diğer bölümü İsrail'de bulunmaktadır.

Neydi "Arap Baharı"? Yozlaşmış gerici rejimlere karşı birikmiş öfkenin sübapları patlatması mı, emperyalist maniplasyon mu? Hangi etmenlerin tetiklemesiyle başladı, nasıl yayıldı, nereye evrildi? Tunus'ta bir yoksulun bedeninden sıçrayan kıvılcımla başlayan halk coşkunluğu Libya'da nasıl trajik bir kışa dönüştü? Dumanı üzerinde tüten olayların, engin bilgiye dayanan Marksist bir analizi... "Halkların tarih sahnesine görkemli bir biçimde çıkıp güçlü-silahlı-dış destekli zalimleri yıkmaya başladıkları ve fakat örgütlülük, önderlik, ideolojik vuzuh ve politik netlik bakımından zaaflı biçimde geçmişin bütün yüklerini taşıyarak yoluna koyuldukları kurtuluş serüveninin bugünkü uğrağında, Libya Kışı'nın ertesinde ve Suriye tufanının eşiğinde, bu kitap bir Bahar esintisiyle umutlarımızı ilmek ilmek işlenmiş bilgiyle tazeliyor..." Haluk Gerger-

Amir D. Aczel, Alfa Basm Yaym Datm, Çev: Bar Gönülen, 272 s. Çoğumuz II. Dünya Savaşı sonunda Hiroşima ve Nagasaki'yi yerle bir eden atom bombalarını biliriz. Ancak pek azımız bu dev uğraşa yol açan hikâyenin bütününe hâkimiz: Uranyum nasıl keşfedilmişti, özellikleri nasıl araştırıldı, bilimcilerin oluşturduğu değişik ülkelerden çeşitli gruplar arasındaki acımasız rekabet uranyumun daha derin bir kavranışına nasıl yol açtı? Uranyum elementinin atomunun, küçük bir atom-altı parçacık kendisine çarptığında, basitçe ikiye bölünerek fisyon denen alışılmadık bir sürece maruz kaldığını pek az sayıda insan bilmektedir. Aczel bu kitabında radyoaktivitenin keşfinden, günümüzde uranyum zenginleştirmenin yol açtığı politik sorunlara kadar nükleer enerji ve nükleer silahlanma olgusunu mercek altına yatırıyor.


20 22 HAZRAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Yaşama kitapla tutunan çocuk Gülsüm Cengiz’in on birinci basksyla Evrensel Yaynlar’ndan çkan roman “Aye’nin Günleri”, Tokat’tan stanbul’a göç eden ailenin çocuu olan Aye’nin hayallerindekinin aksine stanbul’da yaad çou kötü ve özlem dolu günlerini anlatyor. Eitimci, air, yazar ve gazeteci Gülsüm Cengiz’in bu roman Almancaya “Kediler Ykanmaz” ismiyle çevrilerek sviçre ve Avusturya’da da yaymlanm, Almanya’da Eselsohr Dergisi tarafndan “Fallt Aus Dem Rahmen” (Sradlk Ödülü) kazanmtr

ÇOCUKLAR İÇİN

Küçük Ay ile Ahlat Aac

Yalvaç Ural, Resimleyen: Feridun Oral, Yapı Kredi Yay., s.36, (3-8 yaş) “Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı” Yalvaç Ural’dan yine çok sevilecek bir kitap.. Resimler ise Feridun Oral’dan. “Küçük Ayının Uzun Yolculuğu” nun ardından çıkan macera “Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı”. Annesinin sözünü dinlemeyen Küçük Ayı koşarken düşer ve hızla yuvarlanarak gidip ahlat ağacına çarpar. Derdi bu kadarla bitmez. Çarpmasının hızıyla, olgun ve kocaman bir ahlat düşer kafasına. O sinirle bir tekme sallar ağaca Küçük Ayı. Başının zonklamasına mı yansın, ayağının acıdığına mı? Yalvaç Ural’ın ilk kez yayımlanan bu güzel okul öncesi kitabını Feridun Oral resimledi. Çocukların büyük bir keyifle okuyup kütüphanelerinde bulundurmak isteyecekleri bir kitap.

Martlara Simit Atacaktk Hani Gülsüm Cengiz günümüzün önemli kadın yazarlarından biri olarak adını hafızalarımıza işliyor. Gülsüm Ceniz

İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com Ayşe’nin günleri küçük, soğuk, tavanından su damlayan bir taş yığınının içinde, çalışmak için Almanya’ya giden annesini özlemekle geçiyor. Bu ağır yükün yanı sıra, yokluk yüzünden babasının okutamadığı ablası Aynur gibi olmamak için derslerine de çok çalışıp, ücretsiz yatılı okul sınavlarını kazanması gerekiyor. Yoksa babası aynı bahanelerle onu da okuldan alacak. Babaları evin ve çocukların tüm yükünü tek başına yüklenmek zorunda kaldığı gibi bir de Almanya’ya giden eşinden uzun süre haber alamayınca sinirli ve huysuz bir adama dönüştüğünden Ayşe’ye yeterli ilgiyi gösteremiyor. Anneanneleri de bir süre onlarla kaldıktan sonra dayanamayıp köyüne dönüyor, küçük kızlara bakabilecek başka kimse de yok. Aynur okuldan ayrılmanın üzüntüsüyle sessiz, içine kapanık bir çocuk oluyor, kardeşi henüz iş yapamayacak kadar küçük olduğu için ev işleriyle o ilgileniyor. Ayşe de annesizliğin, evsizliğin, fakirliğin ezikliğiyle okulunu bitirmeye çalışıyor. Oysaki İstanbul’a gelirken hayalleri çok başkaydı, İstanbul ona hiç böyle anlatılmamıştı. Şimdiyse komşularının avlusundaki kırık dökük bir kulübede yaşamak zorunda kalmış, eski püskü giysileri ve şivesiyle nedeniyle sınıf arkadaşlarının alay

konusu olmuş, üstelik annesi de bu zor günlerinde yanında olmamıştı. Fazla hüzünlü bir yazıya dönüşmeden belirtmek isterim, bu kitap; konusu bakımından çocukluğumuzda okudukça üzüntüden içimiz sökülen Kemalettin Tuğcu romanlarına benzese de anlatımı çok farklı. İlkokulda Gülten Dayıoğlu’nun “Dört Kardeştiler” romanını okumuştum. Gülten Dayıoğlu bir nesil yetiştiren, çocuk edebiyatında ilkleri yaşatan, değerli bir yazar. Yalnız, okuduğum Gülten Dayıoğlu romanlarında da Kemalettin Tuğcu romanları gibi art arda gelen üzücü, yıkıcı olaylar okuru perişan ediyordu. Köy korucusu olan babalarının ölümünden sonra dört kardeşin başına gelen olaylar “hayat ne kadar çekilmez” imajı uyandırmıştı bende ve böyle çocukların haline üzülmekten neredeyse komalara girerdik. Evet, bu tür romanlarda anlatılanlar gerçekte de halen yaşanmakta ve gerçekleri çocuklardan gizleyemeyiz, gizlememeliyiz de. Aylık çocuk kitapları gazetesi “İyi Kitap”ta “Edebiyatta çocuğa görelik nedir?” sorusuna yazar Gökçe Ateş Aytuğ’un verdiği cevap şöyle: “Çocuk kitaplarında çocuğun özne olamayacağı konuları bir yana ayırdığımızda, geriye kalan her şey ele alınabilir.” Gerçekten de hayatın kötü yanlarını çocuklardan saklayarak onları hayata hazırlayamayız. Ancak en azından, kitaplarımızda umudu eksik et-

memeliyiz. Gülsüm Cengiz de bu tür dramatik öyküleri hafif ve hoş bir üslupla çocuk bünyesinin kaldırabileceği hale getiriyor. Acıklı olaylar silsilesi yerine, hayatımız nasıl bir gün ölüm ertesi gün neşeyle geçiyorsa, arada bir umut dolu ayrıntılarla okurun nefes almasına izin veriyor. Zaten kitabın kahramanı Ayşe de ümidini hiç kaybetmeyen bir çocuk. Aklına kötü şeyler geldikçe hemen kafasını dağıtmak için babasının zar zor aldığı, kimi zaman kendi harçlıklarını biriktirerek aldığı ya da hediye gelen kitaplarını okuyor. Gecekondularının önüne ektikleri çiçekle, evlerine aldıkları ıslak kediyle, öğretmeninin başını okşamasıyla mutlu oluyor. Ayşe’nin diğerlerinden en büyük farkı da insanlar arasında ayrımcılık gözetmemesi. Çok iyi insanlar bile kulaktan kulağa gelen söylentilerle dilencileri ve Yahudiler yanlış tanıyıp dışlarken, Ayşe’nin gözünde onlar da herkesle bir. Zaten bu dedikoduların nerden niye geldiğini bir türlü anlayabilmiş değil. O, insanları dedikodularla değil, bir şeyler paylaşarak tanımayı tercih ediyor. Temiz kalbinin ödülünü de kitabın sonunda alıyor. İyi okumalar diliyoruz. (Ayşe’nin Günleri Yazan: Gülsüm Cengiz Resimleyen: Semih Poroy Evrensel Basım Yayın, s.256)

Irmak Aydın & Duygu Uzel Çitlembik Yayınları, s.223 Her çocuğun severek okuyacağı, her anne babanın ilgisini çekecek gerçek bir yaşam öyküsü… Belki de çocuklarımızın istediği şey, sorunlarına illa bir çözüm bulmamız değil, sadece oturup onları dinlememizdir… Çocuğunuz bu kitabı elinize tutuşturuyorsa, size anlatmak istediği bir şeyler var demektir. Irmak, çocukluk yıllarını neşe içinde geçirenlerden değil. Çünkü onunki sıradan bir çocukluk değil. Annesiyle babasının ayrılması ve her ikisinin de yeniden evlenmiş olması yetmezmiş gibi, cezaevindeki baba hasretiyle de yaşamak zorunda kalıyor. Annesi, ikinci babası ve kardeşiyle paylaştığı hayat baba özleminin gölgesinde yaşandığından bir şeyler hep eksik kalıyor. Irmak tüm yaşadıklarını tek dostu olarak gördüğü güncesi “Berfin Ceren”le paylaşıyor.


SAHAF

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

FRANSIZ OYUN YAZARI JEAN ANOUILH’DEN BR KOMED YAPITI: “TOREADORLAR VALS”

İki kadın, bir general General, görkemli bir kariyerin ardınkısa bir süre sonra da yönetmenle geçidan anılarını yazmaya karar verir. Ancak nemeyeceğini anlayarak gruptan ayrılyıllardır gizli bir aşk yaşadığı güzel Fran- mış. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız metresi Ghislaine'in evlilik konusunsa’nın Nazilerce işgali sırasında, Anouilh daki ısrarları ve karısının huysuzlukları açık bir şekilde iki tarafın da yanında yer General’e rahat vermez almamış. Fransız oyun yazarı Jean Marie LuciO günlerde yazdığı “Antigone” en en Pierre Anouilh (1910-1987), terzi bir ünlü oyunu kabul ediliyor ve oyun kinababa ile keman sanatçısı annenin yeli bir şekilde Nazilerle yapılan 1965’te oğlu olarak Bordeaux’da dünişbirliğini eleştiriyor. Sanatçı, Lütfi Ay’n yaya gelmiş, liseden sonra hupolitikayla pek ilgilenmemiş çevirisiyle Milli kuk okumuş, fakat reklam ve bu nedenle epeyce de Eitim Bakanl sektöründe karar kılmış bir Yaynlar’ndan çkan 123 tepki toplamış. Bununla isim. Sanatçının asıl tutkubirlikte savaştan sonra, sayfalk kitap, ünlü bir su ve sonradan ana uğraşı 1950'lerde Charles de GaFransz oyun yazar haline gelecek oyun yazar- Anouilh’i tanmak ve sonra ulle’e muhalif tutum alda filmi seyretmek için lığı ise 1929’da yazdığı ilk masıyla dikkat çekmiş. (dvd’si mevcut) iyi bir 1970 yılında “Prix Mondial oyunu “L’Hermine” ile baştramplen görevi lamış, 1932’de sahnelenen bu Cino Del Duca” ile ödüllengörebilir oyununun başarısız olması da dirilmiş. onu yolundan döndürememiş. Anouilh’in, küçük, karanlık, Anouilh, 1931 yılında oyuncu Monelle kasvetli bir sahafın “en ucuz” kitaplar Valentin ile evlenmiş, 1953’te ise ikinci rafında karşılaştığımız kitabı “Toreadoreşi Nicole Lançon ile hayatını birleştirlar Valsi”, çapkın general Leo Fitzmiş. john’un serüvenini anlatıyor. 1956’da kaAnouilh bir süre aktör ve yönetmen leme alınan oyunda General, görkemli Louis Jouvet’nin yardımcılığını yapmış, bir kariyerin ardından anılarını yazmaya

karar verir. Ancak yıllardır gizli bir aşk yaşadığı güzel Fransız metresi Ghislaine'in evlilik konusundaki ısrarları ve karısının huysuzlukları General’e rahat vermez. İki ateşli kadının arasında kalan General, kimi tercih edeceğine karar vermek zorundadır. Bu karar beklenmedik bir sürprizle ortaya çıkar. Anouilh’in oyunu, 1962’de John Guillermin’in yönettiği, Peter Sellers, Cyril Cusack, Danny Robin gibi tanınmış oyuncuların rol aldığı 104 dakikalık bir İngiliz komedi filmi olarak beyazperdeye aktarılınca hayli sükse yapmıştı. “The Waltz of the Toreadors”ın, Peter Sellers’a San Sebastian Film Festivali’nde en iyi aktör ödülü kazandırmış olduğunu da unutmadan ekleyelim. 1965’te Lütfi Ay’ın çevirisiyle Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkan 123 sayfalık kitap, ünlü bir Fransız oyun yazarı Anouilh’i tanımak ve sonra da filmi seyretmek için (dvd’si mevcut) iyi bir tramplen görevi görebilir.

21


22

Aydınlık KİTAP

22 HAZRAN 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

1

İşte şimdi münasip bir fırsat… Herkes onun çevikliğini, marifetini görecekti. Akrobatlığı, cambazlığı şöhretine şöhret, şanına başka bir şan ilave edecekti. Diyeceklerdi ki: Aman bu Jön Türk! Düz duvarı kedi gibi çıkıyor. Yüksekten, tehlikeden hiç korkmuyor. Ne cesaret ne cesaret! Evet, mademki fırsat düşmüştü, cesaretini göstermek lazımdı.

2

“Şu hale bak, sırtımı döner dönmez pek eğlenmişsin!” diyor Andre. Andre Hindistan seyahatinden döndü. Orayı beğenmiş, gidersem benim de seveceğime kefil, bilge olmaktan çok hep uçarı biri olan Andre, hayatımın kadınının oralarda bir yerde olduğundan emindi, delice âşık olduğu bir dansözle karşılaşmış, yakında onunla evlenmek için Mumbai’ye dönebilirmiş.

3

Gene içimden, Helene’in kendisini öldürmeyi başaramayacağını düşünüyordum. Böyle çok olay yaşadık biz, diyordum kendi kendime; o bana o kadar bağlıdır, beni öylesine derinden bir aşkla sever ki, imkânı yok eyleme geçemez. Ama bundan da gene kesinlikle emin olamıyordum. Derken bir gün, düpedüz benim kendisini öldürüvermemi isteyerek hepsinin üstüne tüy dikti!

a) Mehmet Fazlı / Afganistan’da Bir Jöntürk

a) Neslihan Kayalar / Hindistan Beni Çağırdı

a) Louis Althusser / Gelecek Uzun Sürer

b) Adnan Özyalçıner / Cambazlar Savaşı Yitirdi

b) E. M. Foster / Hindistan’da Bir Geçit

b) Haruki Murakami / İmkânsızın Şarkısı

c) Ömer Seyfettin / Efruz Bey

c) Patrice Leconte / Kısa Saçlı Kadınlar

c) Nedim Gürsel / Boğazkesen

d) Niyazi Özkan / Midilli’den Kaçış

d) Aylin Sayın / Hindistan Günlüğü

d) Ryu Murakami / Şeffaf Mavi

e) Alpagut Gültekin / Cesaret, Kaçalım!

e) Şebnem Şenyener / Dansözün Ölümü

e) Alan Garnar / Özgürlük

Geçen haftann doru yantlar: 1-(b)

2-(c)

3-(a)

Doru yantlar gelecek hafta bu sayfada…

BULMACA Soldan saa 1. Resimdeki airimiz 2. Bir yüzölçümü birimi - Japonya'da buda rahibesi - Dini tören - "... Gündüz Kutbay" (ney üstad) 3. "eik" kart - nci Aral'n "Orhan Kemal Roman Ödülü"ne layk görülmü kitab - Notada duraklama iareti Trabzon'un bir ilçesi 4. Ayn bölgede oturanlarn hepsi, halk - Favori - Tahtalarn yan yana getirilmesinden meydana gelen her türlü kaba kaplama 5. Paraguay çay - Kendi kendini serbestçe kendi yasalaryla yöneten bölge ya da ülke - Bir gayret ünlemi 6. Yüksekokul - Üzeri emayla kaplanm olan 7. Bizmut'un simgesi - Üzme, sknt verme - Zerdüt dininde "ate tanrs"

8. Ut çalan kimse - Medeni Kanun (ksa) - üphe - Boru sesi 9. çinde allandan az insan bulunan, kalabalk olmayan, ssz Felah bulan, muradna eren 10. Sava, harp - Döndürülerek bir yere sokulan burmal çivi 11. Edebiyatla uraan, edebi eser üreten kimse, yazar - Mercek - Kekliin boynundaki siyah halka 12. skambilde "papaz" - Hitit - Bilgin - Radyum'un simgesi 13. Toplanan süprüntüleri alp atmak için kullanlan teneke veya plastikten yaplm ksa sapl kürek - ki yandan büyük enenmi erkek keçi - "... King Cole" (Amerikal caz piyanocusu ve arkc) 14. Bilerek yaplan i ve fiil - Üstübeç sabun ve alkm karm askeri temizlik malzemesi 15. Kemal Tahir'in 1971 tarihli bir roman - Kemer, bele

balanan kuak Yukardan aaya 1. Puccini'nin üç perdelik operas 2. Ürdün Bat eria'da 1967'den beri srai igali altnda olan kent - Fikir, düünce - Allah'tan hayr dileme 3. Hayali karate - "Ada Zaman" adl romann yazar 4. Fas'n plakas - Kir izi - Her zaman, daima, sürekli olarak Japonya'da buda rahibesi 5. Halk dilinde amca - Çok gelimi - Cinsiyet 6. Eski Çin felsefesinde, evrenin birliini salayan düzen ilkesi Bir k veya s kaynandan yaylan nlarn topland yer, mihrak - Makam, mevki - Lavrensiyum'un simgesi 7. Yal ve verimsiz kimse - Devlet statistik Enstitüsü (ksa) 8. Kiloamper (ksa) - Katksz - Boyun een 9. Sahip, malik - Nikel'in simgesi - çine toprak konularak çiçek yetitirilen kap 10. erit halinde bezemeli çevre süsü - Piirilerek hazrlanm yemek - Oul, çocuk 11. Genilik - Divit, yaz hokkas - Engerek ylan - Amacyla, maksadyla 12. Ordu (ksa) - Silindirlenmi krma talarla oluturulan karayolu katman - lgi eki 13. Resimdeki yazar'n bir eseri - Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta - "... King Cole" (Amerikal caz piyanocusu ve arkc) 14. lkel bir silah - Türk müziinde bir makam - "... Güler" (fotorafç) 15. Bir tarm arac - Ürdün Bat eria'da 1967'den beri srai igali altnda olan kent - Hücum Bulmaca’nn doru yantlar 1 hafta içinde Aydnlk Kitap, stiklal Caddesi, Deva Çkmaz 7/5 Beyolu/stanbul (Damla Yazc) adresine gönderen okurlarmza brahim imek’in ‘Çamzn Lideri Mustafa Kemal Atatürk’ kitabn armaan edeceiz.

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ



2012 06 22 haziran kitap eki