Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

37 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 375

11 Mayıs 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 11 Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Tanrı olmak isteyen otobüs şoförüyle tanışın...

Vatanı, çöl mehtabını ve ölümü unutmak...

Yaşama sarılmanın kavramını veren filozof Spinoza

Buharlı buhran

Can Dündar’la “Aşka Veda” kitabı üzerine...

“Aşk, maliyetli bir iş haline geldi”

Tuhaf bir huzur almaya geldik


10

Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

Yaşama sarılmanın kavramını veren filozof Spinoza CENK ÖZDAĞ (ozdagcenk@hotmail.com)

UNUTULAN DÜMAN! Karl Popper ünlü kitabı “Açık Toplum ve Düşmanları”nda bu sözde düşmanlar arasında Platon, Aristoteles, Hegel ve Marx’a yer ayırmıştı. Popper’ın unuttuğunu sandığımız önemli bir ‘’düşman’’ daha vardı: Baruch Spinoza. Sofist göreceliliğe karşı Descartes’ın felsefesinin bir öğrencisi olması nedeniyle Descartes’tan devraldığı geometrik yöntemi (aksiyomlardan hareketle geometrik ispat yöntemlerini kullanarak doğruluğu şüphe götürmeyecek yargılara ulaşmak) kullanan Spinoza, metafizik sorunları etikle ve politikayla ilişkilendirerek toplumsal hayata ilişkin kesin yargılar getirdi. Bugünün ‘’çokkültürcü’’, ‘’göreceliliği savunan’’, ‘’muğlaklıktan güç alan’’ felsefesinin Spinoza’ya düşman olması kaçınılmazdı. Sofist eğilimin günümüzdeki yansıması olan ve demokrasi perdesinin ardına gizlenen hakikati oylamaya sunan egemen siyasetin kutsadığı çoğunluğun gücüne (azınlığın etkisiyle çoğunluğun görüşlerinin oluşturulduğu bir düzende) karşı hakikati savunan Spinoza’yı anmamasına şaşırmıyoruz. Duyu verilerinin, hazzın ve acının arasındaki hedonist savaşın, merkantalizmin dar bilim anlayışının yerine akla, bilgiye ve vicdana yönelen Spinoza, ortaya koyduğu felsefi yargılarının sonucu olarak mensubu olduğu Yahudi Cemaati ve sonradan dahil olduğu Hıristiyan Cemaati tarafından dışlandı.

SPNOZA’NIN FELSEFE TARHNDEK YER Spinoza Franciscus van den Enden’den Latince’yi ve Kartezyen felsefeyi öğrenmiştir. Hocası da kendisi gibi dini çevreler tarafından dışlanmış, eserleri yasaklanmış bir filozoftur. Dahası van den Enden Fransız Burbon Kralı 14. Louis’e karşı bir isyana katılmış, birçoklarınca demokrasinin gerçek savunucularından biri olarak görülen Ateist bir Kartezyendir. Kartezyen ikiciliği aşmak için kurmaya başladığı felsefi sisteminde, Antik Yunan filozoflarını andırır bir biçimde etik, politika ve metafizik konuları tek bir sistemde, “Ethica” adlı çalışmasında birleştirmiştir. Descartes’ın etkisiyle sağlam, kuşku götürmez bilgiye ulaşmak adına geometrik yönteme başvurmuştur. Spinoza bir açıdan (Tanrı’yı tek gerçek töz olarak görmesi ve varoluşu Tanrı’ya bağlaması açısından) koyu bir

çabas) Spinoza ortaya att Conatus (yaama sava, yaam sürdürme nlarn kavramyla Hegel’in Geist (Tin) kavramn öncelemi, dahas insa ve topluluklarn hareket ettirici ilkesi olarak bu kavram koymu ve di biyolojik hayatta kalma (survival) kavramna kout olarak buna mad line bir temel de vermitir. Bu açdan bakldnda tarihin maddi teme yapt vurguyla Marx’ da önceleyen bir filozoftur Spinoza ilahiyatçı, bir başka açıdansa (tüm varoluşun altında yatan maddi zemini ortaya koyması ve bir bakıma bu zeminle Tanrı’yı eşitlemesi bakımından) bir tür ateisttir (panteist bir Tanrı tasavvuruna rağmen). Spinoza’ya dair her iki yorum da çeşitli çevreler tarafından kabul edilmektedir. Spinoza’nın kabul edilen diğer bir yönü ise Hegel’in felsefesini öncelemesi, Leibniz’i etkilemesi ve Leibniz üzerinden Kant’ı etkilemiş olmasıdır. Spinoza ortaya attığı Conatus (yaşama savaşı, yaşamı sürdürme çabası) kavramıyla Hegel’in Geist (Tin) kavramını öncelemiş dahası insanların ve toplulukların hareket ettirici ilkesi olarak bu kavramı koymuş ve biyolojik hayatta kalma (survival) kavramına koşut olarak buna maddi bir temel de vermiştir. Bu açıdan bakıldığında tarihin maddi temeline yaptığı vurguyla Marx’ı da önceleyen bir filozoftur Spinoza. Ian Fraser’ın “Hegel ve Marx’ta İhtiyaç Kavramı” başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu ihtiyaç kavramının hareket ettiriciliğinin kökenini işte bu conatus kavramında bulabiliyoruz. Yine bu kavram kendine yeterlilik ve kendiyle sınırlılık ilişkisi açısından ele alınırsa Leibniz’in “Monadoloji” adlı eserinin temelini oluşturan Monad kavramına da dayanak oluşturmuştur. Töz, attributum (nitelik, yüklem ya da sıfat olarak çevrilebilir), modus (kip ya da tarz olarak çevrilebilir) kavramlarının birbirileriyle ilişkisini serimlerken, Spinoza, Hegel’deki olumsuzlama kavramını somutlamasıyla Diyalektik Felsefenin ustaları arasına çoktan girmiştir. Spinoza’nın Omnis Determinatio est Negatio (tüm belirleme olumsuzlamadır ya da her belirleme bir olumsuzlamadır) deyişi Hegel’in “Mantıkbilim” eserinin her satırında gizlenen bir şifredir adeta.

TÜRKYE’DE SPNOZA Türkiye’nin siyaset ve hukuk felsefesi yazınında Spinoza’ya en çok Cemal Bali Akal’ın eserlerinde rastlamışızdır. Akal’ın dışında felsefe alanındaki çalışmalarıyla Türker Armaner, Spinoza felsefesi üzerine çalışmalarıyla Spinoza’yı

Türkiye’de daha tanınır ve anlaşılır kılmıştır. 2012 Nisan’ında Kabalcı Yayınları Spinoza’nın “Ethica’sını Çiğdem Dürüşken’in çevirisiyle yayımladı. Spinoza hakkında okunmadan yapılan eleştirilerin, savunu ve saldırıların doğru bir zeminde tartışılması açısından bu çeviri büyük bir gereksinimi doyurmuştur.

ÇEVRYE DAR Çiğdem Dürüşken’in çevirisi, kendisinin Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Humanitas serisindeki Latince çevirileri de anımsandığında, Latince’den Türkçe’ye anlam aktarma açısından son derece başarılı. Çeviride yararlanılan Spinoza üzerine yazılmış ikincil metinler hem çevirinin niteliğinin artması hem de okuyucunun Spinoza’nın felsefesini anlaması bakımından çok yerinde. Çeviriyle ilgili yanlış ya da eksik denebilecek bir yeri görmek, sanırım olanaksız. Bu konuda bir yanlışlık varsa zamanla ortaya çıkacaktır. Yine de çevirideki sözcük seçimine ilişSpinoza kin yapılabilecek bazı eleştiriler mevcut. Özgün metindeki Attributum sözcüğü sıfat ile karşılanmış. Bu karşılığa gündelik kullanım açısından yanlış demek pek haklı olmaz. Ancak felsefe açısından bakarsak yüklem sözcüğü sıfattan daha iyi bir karşılık olacaktır. Belki de çevirmen yüklemi predicatum’a, sıfatı da attributum’a karşılık olarak kullanarak daha birebir bir çeviriye ulaşıyor. Yine de attributum’un sıfat olarak çevrilmesiyle sıfatın tözün kendisi olduğu düşüncesinin anlaşılması zorlaşıyor. Sıfat sözcüğü Türkçe’de, Spinoza’nın metni açısından, birçok uygunsuz çağrışımı beraberinde

getirmektedir. Hele ki çeviride modus’a karşılık olarak önerilen tarz’ı da beraberinde düşünürsek bu yanlış çağrışımlar artacaktır. Türkçe dilbilgisi terimi olarak da kullanılan yüklem ve kip ikilisinin, sırasıyla, attributum ve modus sözcüklerine karşılık olarak kullanılmaları sıfat ve tarz ikilisine kıyasla daha yerinde olurdu. Bunların hangisinin Spinoza’nın felsefesinin anlaşılması açısından daha uygun olacağı kullanımda sınanarak ortaya çıkacaktır. Sıfat ve tarz sözcüklerinin yüklem ve kip sözcüklerine oranla daha çok kullanılıyor olmaları birincilerin tercih edilmesine yol açabilir, fakat bunun Spinoza’nın kast ettiğinin anlaşılmasında yanıltıcı etkileri olabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Çeviride tutarsız olarak gördüğümüz bir nokta da fikir ve düşünce sözcüklerinin bir arada kullanılmalarıdır. Bu ikisinin anlamı aynıyken çevirideki kullanım nedeniyle farklı anlamlardaymış gibi kullanılmaları: conceptiones’e karşılık düşünce, Tanrı’nın bir edimi (düşünmesi) ve aynı zamanda Tanrı Düşüncesi anlamındaki idea’ya karşılık fikir sözcükleri kullanılmış. Bu kullanımlar zaman zaman birbiri yerine geçerek tutarsızlıklara da yol açmaktadır. Son olarak çevirinin sözlüğünde conceptus sözcüğünün açıklamasında kavrama uygun düşen bir söz kalıbının peşi sıra ‘’genel tasarım’’ ifadesi de eklenmiş. Genel tasarım ‘ın Spinoza’dan ziyade Kant’ın ‘’kavram’’ kavramına uygun düşeceği açıktır (Kant “Arı Usun Eleştirisi ve Mantık Üzerine Dersler” adlı eserlerinde kavramı ‘’nesnel genel tasarım’’ olarak tanımlıyor). Ethica, Spinoza, Kabalcı Yay., Çev: Çiğdem Dürüşken, 860 s.


Aydınlık KİTAP

BLM VE NSAN RUHU HAKKINDA KONUMALAR: “EINSTEIN’IN TANRISI”

Einstein’ın bilimine Tanrı karışır mı? Kitap boyunca fizikçileri daima göz önünde tutan Amerikalı yazar KristaTippett, kitabın son söyleşisini yine bir fizikçi olan ama daha sonra ilahiyatçı unvanı alacak bir eğitimden de geçen John Polkinghorne ile akıllı tasarım kuramını didik didik ediyor ELVAN BEŞİKÇİOĞLU Einstein: “Tanrı evrenle zar atmaz.” Tanrı: “Atarım.” Einstein: “Lütfen meseleyi kişiselleştirmeyelim.” Einstein tam da böyle kişileştirilmiş bir Tanrı fikrini kesinlikle reddediyordu. İnsanların her istediğini yapıp yapmamayı değerlendirmek için gökyüzündeki krallığında hüküm süren bir Tanrı fikri ona yabancıydı. YGS sınavına giren 1 milyon 837 bin öğrencinin ve yakınlarının dualarının kabul olması durumunda hiçbir öğrencinin elenemediği bir düzenin mimarı olması beklenemezdi Tanrı’dan. Einstein, kuantum fiziğinin düzensiz evren fikrine karşı çıktığında yukarıdaki şakadaki ilk cümleyi söylemişti. Yakın arkadaşı Niels Bohr ise “Einstein kim oluyor ki Yüce Rabbimize ne yapılacağını buyuruyor,” demişti. Ancak Tanrı’nın onun savunmasına ihtiyacı olmadığını da söylemiş oluyordu ve o da Tanrı’yı kişileştiriyordu.

KOZMK DNSEL DUYU HSS Amerikalı yazar Krista Tippett’ın “h2o kitap” yayınevinden çıkan Einstein’ın Tanrısı kitabı Einstein’ın reddettiği bu kişileştirilmiş Tanrı fikrinin içeriğini ve kapsamını ele alıyor ve Einstein’ın “kozmik dinsel duyuş” olarak adlandırdığı hissi sorguluyor. Çünkü Einstein fizik yasalarına karışan bir Tanrı fikrini eleştirirken diğer yandan bu yasaları usta işi buluyor ve hayranlık uyandırıcı kusursuzluklarına adeta tapınıyordu. Tippett sorgulamalarını ve incelemelerini tek başına yapmıyor. Pek çok farklı konuda uzmanlığı olan bilim adamlarıyla sohbetler gerçekleştiriyor. İlk olarak astrobiyolog, evrenbilimci ve kuramsal fizikçi Paul Davies ve kuramsal fizik profesörü Freeman Dyson ile Einstein ve tanrısı üzerine oldukça ufuk açıcı bir tartışma yürütüyor. Kitap boyunca fizikçileri daima göz önünde tutan Tippett kitabın son söyleşisini yine bir fizikçi olan ama daha sonra ilahiyatçı unvanı alacak bir eğitimden de geçen John Polkinghorne ile akıllı tasarım kuramını didik didik ediyor. Kardiyovasküler cerrah Mehmet Öz ile hastaların iyileşmesinde inancın rolü ve etkisi üzerine hararetli bir tartışma yürüten Tippett; romatolog Esther Stenberg ile bağışıklık sistemi ve şifa, Andrew Salomon ile depresyon hakkında oldukça öğretici sohbetler ediyor. Einstein’ın fizikte bulduğu o kusursuz yasaların tıp alanındaki benzerleri dolayısıyla sohbet ettiği bilim adamlarında da Einstein’dakine benzer bir hayranlığın olup olmadığını sorguluyor. Tüm bu bilim adamları insan vücudunun muhteşemliği konusunda hem

fikir. Ancak bu kusursuz “mekanizma” Tanrı vergisi mi doğanın eseri mi?

KUANTUM ÜZERNE TEKRAR DÜÜNMEK İşte böyle bir kıyaslama için Darwin’e kadar gitmek gerektiğini düşünmüş Tippett ve Türkçede de yayımlanmış olan 1000 sayfalık Charles Darwin biyografisinin yazarı James Moore ile bu konuyu tartışmış. Darwin, Tanrı’ya inanmıyor değildi ama yine de kuramını yıllarca saklamasına rağmen yayımlamadan edemedi. Darwin, inancı ile kuramı arasında nasıl bir tercihte bulunmuş olabilirdi? Bu sorunun cevabından oldukça etkilenen Tippett ayrıca fizikçi Janna Levin’in “rastlantısal bir şekilde bir olayın içine düşüyorsak, burada özgür iradeden nasıl söz edebiliriz” sorusu karışında kuantum üzerine tekrar düşünülmesi gerektiğini de fark ediyor. Hint asıllı bilim adamı V. V. Raman ile başka bir inanç sitemindeki “Tanrı” ve Tanrıların keşfine çıkıyor. Raman, Hinduizmin temel yapıtlarından Vedalar’dan bir ifadenin yol göstericiliğini tartışıyor: “Gerçek birdir ancak insanlar onu farklı şekilde adlandırırlar.”

HANG TANRI? Tippet ayrıca bir eğitimci Parker Palmer, bir şair ve psikolog Anita Barrows, cerrah Sherwin Nuland, psikoloji profesörü Micheal McCullough ile Tanrı, tanrı inancı ve bilim üzerine derin sohbetler gerçekleştiriyor. Tanrı acaba akıllı tasarımda özetlendiği gibi her şeyi başlatıp sonra bir kenara çekilmiş Einstein’ın Tanrısı mıdır; yoksa ne kadar geriye gidersek gidelim, ne kadar derine inersek inelim doğada her zaman matematiksel yapılar bulacağımız ve her seferinde hayranlık duyacağımız bir “eserin” sahibi Einstein’ın Tanrısı mıdır? CERN’de yapılan deneylerde Tanrı’yı kanıtlamaya çalışan bilim miydi yoksa inanç mı? Galiba bilim adamlarının Tanrı ile başı belada. Yoksa tersi mi? (Einstein’ın Tanrısı, Krista Tippett, h2o Kitap, Çev: Gizem Aldoğan, 272 s.)


12

Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

KAPAK

Can Dündar’la son kitab “Aka Veda”y konutuk...

“Aşk maliyetli bir iş haline geldi” Aşk üzerine de belgesel yapmıştım. “Yüzyılın Aşkları” serisinde geçen yüzyıla damgasını vuran aşk hikayelerini ekrana taşımıştım. Doğrusunu isterseniz neyi işlesem, neyi yazsam aslında toplumu anlamaya, anlatmaya çalışıyorum DAMLA YAZICI “Ben aşk tarifinin değil, o sorgunun peşindeyim” diyor Can Dündar. Âşık olmak neden bu kadar önemli? Aşkı neden bu kadar arıyoruz? Hayatı anlamlı kılan bütün duyguları içinde barındırdığından olsa gerek peşindeyiz aşkın. Somut olarak “insan” herhalde bir tek aşkta insan olduğunu anlayabiliyor. Her uzvu ve her duygusuyla vücudunu ve ruhunu en iyi ortaya koyabildiği durum aşk. Beyin, hormonlar, kalp, dolaşım sistemi ve bunlara bağlı olarak bütün bir vücut harekete geçiyor. Duygular mı? Hepsi karman çormanlıkta kendini en ön sıraya koymak için didinecekler. Heyecan mutluluğu kovalayacak, acı araya girmeye çalışacak zırt pırt. Bütün insan yapısı üzerine kurulmuş bilimler; psikoloji, kardiyoloji, üroloji vb. hepsi “aşk” hastalığında yer bulacak kendine. İnsan, insan olduğunu anlayacak bu hastalıkla. Bu nedenledir ki hayatın yansıdığı bir perde ve görünmeyenin aynası olan edebiyat aşkı hep bağrına bastı. Kara-

coğlan’ı, Nazım’ı, Cemal Süreya’sı, Atşarak geçiriyorlar, Allah Fatmagül’ü tila İlhan’ı sözcükleri bir sarraf özeniyle başımızdan eksik etmesin! seçtiler aşkı anlatmak için. Gül dediler, Tüm bu toplumsal modern değişimibülbül dediler, yar dediler... Sevgiliyi miz ve bu değişime bağlı olarak değişen sevme sözcüklerimiz oldu, sevgiyi an“aşk” kavramı Can Dündar’ın bu konulattığımız sözcüklerimiz... Mektupladaki gazete yazılarının toplandığı rımız vardı sevgiliye, postacı “Aşka Veda” kitabıyla Can eliyle verilen... Yayınları tarafından geçtiYazar ğimiz hafta okuyucuya için bir konu 140 KARAKTER! sunuldu. Kitabın kapabalndaki yazlar Bugün, PTT özelğının cesur vurguleştirildi ve banka bir arada okura sunmann sunu görerek ve oldu. İcra kağıtları içeriğinin, “aşkın bir toplu muhasebe ans ve kredi kartı borçmagazinel verdiini düünüyorum. ları taşıyan postacıyönü”nden öteye Ak da böyle… larımız var, aman geçtiğinin altını çiDeiik vesilelerle yazdm nazar değmesin! zerek Aydınlık yazlar bir arada Yeni Cemal Süreya Kitap olarak yazar olduğunu iddia Can Dündar’la güzel okunduunda, genel edenler edebiyata katbir röportaj gerçekleşgidiata dair bir kılarını twitter üzerintirdik. izlenim sunuyor den 140 karakterle Dürüst aşkın olduğu sunmaya çalışıyorlar, kolay mevsimler dileriz... gelsin! Çiftler birbirleriyle vakti, -“Aşka Veda” köşe yazılarınızperşembe günleri akşam 8 gece 12 dan oluşan bir derleme kitap. Bu yazıarası! yayınlanmakta olan Fatmagül’ün ları kitaplaştırma fikri nasıl doğdu? Suçu’nun Ne olduğunu anlamaya çalı-Daha önce de medya eleştirisi, Kör-

fez Savaşı, gençlik, çocukluk, sinema, veda yazıları, gezi izlenimlerimi bir araya getirmiştim. Bir yazar için bir konu başlığındaki yazıları bir arada okura sunmanın bir toplu muhasebe şansı verdiğini düşünüyorum. Aşk da böyle… Değişik zaman dilimlerinde değişik vesilelerle yazdığım yazılar bir arada okunduğunda, genel gidişata dair bir izlenim sunuyor. O zaman da tekil yazıların etkisini aşan bir çoğul anlamı oluyor.

AK, HAYATIN BR TEZAHÜRÜ Genellikle biyografik çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Bu alanda kitaplarınızın yanı sıra belgesellere de imza attınız. Bu kez farklı bir kitapla karşı karşıyayız. Konu aşk. Ya da aşk mı gerçekten? Aslında aşk üzerine de belgesel yapmıştım. “Yüzyılın Aşkları” serisinde geçen yüzyıla damgasını vuran aşk hikayelerini ekrana taşımıştım. Doğrusunu isterseniz neyi işlesem, neyi yazsam aslında toplumu anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Aşk, yaşadığımız


Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

13

(Aşka Veda, Can Dündar, Can Yay., 204 s.)

Can Dündar: Ben aşk tarifi yapmıyorum, nostaljik bir hayıflanma içinde değilim.

değişimin en temel sebepleri neler? Toplumsal bir savruluş, kadın erkek ilişkilerine, okul koridorlarına, düğün salonlarına, şarkı sözlerine, evlere, yatak odalarına da yansıyor. Kuşaktan kuşağa değişen iklim, birbirimizi sevme biçimlerimizi de belirliyor. Değişim kaçınılmaz; ama her değişim bir gelişim değildir. Üstelik değişimin yönü, biçimi de toplumdan topluma değişiyor. YERN ÇOK ÇABUK Örneğin 60’lardaki özgürlük rüzgaDOLDURULUR! rının Batı Avrupa’da ve bizdeki karşılanış biçimini düşünün: Aşkın, içinde yaşanan Orada aşkta serbestidöneme göre farklı yaToplumsal nin, kadın hareketinin şandığı vurgusu var bir savrulu, önünü açtı; Kilise’nin kitapta. Bir “eskiye kadn erkek etkisini geri çekti. övgü” var mı acaba? Bizde ise vahşice ilikilerine, okul Nostaljik bir habastırıldığı için şimyıflanma içinde dekoridorlarna, düün dilerde hayli gecikğilim. Çünkü salonlarna, ark sözlerine, meyle ve bence benim kuşağım da evlere, yatak odalarna da deforme olmuş bir son derece kurak yansyor. Kuaktan şekilde uç veriyor. bir iklimde yaşadı kuaa deien iklim, gençliğini… Bizden DZLERN öncekiler daha da birbirimizi sevme ZDÜÜMÜ kıstırılmıştı. Kadın ve biçimlerimizi de erkek, yakınlaşırsa infiKitapta sık sık günbelirliyor lak edecek birer patlayıcı delik hayatımızın nereolarak görülegelindi hep… O deyse merkezine oturmuş olan yüzden de mümkün olduğunca uzak dizilere ve bunların etkilerine değinitutuldular birbirlerinden… Ruhen sayorsunuz. Diziler artık herkesin aşk katlandık bu tecrit yüzünden… Şimdi rüyasını bile şekillendirir olmuşken, bariyerler yavaş yavaş yıkılıyor, yıllarca bunun gerçek hayattaki yansımalarıbeklemiş bir çağlayan çatlaklardan fış- nın olumlu olduğunu mu düşünüyorkırıyor. Bu kez de öbür uca savrulma sunuz? tehlikesi baş gösteriyor. Demet AkaDiziler mi hayata izdüşürüyor yoksa lın’ın şarkı sözleriyle özetlersem, onlar hayatın izdüşümleri mi; bilmiyo“Hemen yeni bir aşk bulunur/ yerin rum. Senaristler, konularını hayatın çok çabuk doldurulur” durumu… içinden damıtıyor. Olsa olsa abartıp Aşkta bir değişimden bahsediyorsu- çarpıttıkları söylenebilir. O yüzden benuz. Her yazıyı okurken bu değişimi lirleyen/belirlenen ilişkisi o kadar sarih yavaş yavaş hissedebiliyoruz. Peki bu değil. Ben dizilerin asıl etkisinin, kahayatın tezahürlerinden biri… Bir gün, gün boyu televizyon izleyerek de o toplumla ilgili bir yargıya varabilirsiniz; bir futbol maçındaki tepkilerinden yola çıkarak da… Kadın erkek ilişkilerinin kuşaklar içindeki kılık değişimi de bize kendimizi, gidişatımızı algılama, sorgulama açısından iyi bir fırsat sunuyor. Ben aşk tarifinin değil, o sorgunun peşindeyim.

dınların sıkı kilit altında tutulduğu taşra kent, köy ve kasabalarında filizlendiğini tahmin ediyorum. Oralarda rüyaları şekillendiriyor olabilir. Ekrandakinin evdekiyle farkı açıldıkça, mutsuzluk katsayısını artırma ihtimali yüksek.

LAN-I AK YETMYOR...

da farklı gösterip görücüye çıkıyor. Bu kimlik kargaşasından da elbette umulmadık neticeler doğuyor. Aşkın serbest pazarı… Ve her piyasa gibi, açgözlülükle daldığınız zaman sömürülme ihtimaliniz çok yüksek…

KADINLAR DRENYOR

Sistemin değer yargıları aynı zaSevgililer günü reklamları, hediye manda bir güzellik anlayışı da dayatısepetleri, mücevhercilerin önümüze yor. Dayatılan bu güzellik uğruna çıkan her sayfaya kondurdukları tek yapılmadık kalmıyor, kitapta örnekleri taş yüzükler... “Aşkın pazarlanvar. Bu hırs duyguyu bastırdı mı ması” çerçevesinde “aşk” sizce? kavramının içini boşalttı Duyguyu bastırmakla Ben mı? kalmadı, kişilikleri de dizilerin asl İçini boşalttı ve o söndürdü. Televizetkisinin, duygusallığı paraya yonda zayıflamak kadnlarn sk kilit tahvil etti. Ondan için verilen mücadealtnda tutulduu tara leyi izlemek bile, beridir de sevgiyi kanıtlamak, hayli hepimizin kişiliği kent, köy ve maliyetli bir iş hazayıflatmıyor mu? kasabalarnda line geldi. Artık bir Feodal bağların filizlendiini tahmin şiirle, bir resimle, sürdüğü ve bunun ediyorum. Oralarda bir besteyle ilan-ı sonucunda kadına rüyalar aşk ederek sevdiğini şiddet, töre cinayetekillendiriyor tatmin etmek zor. Yaleri, tecavüz, çocuk ratıcılığın körelmesinin yaşta kürtaj gibi uyguolabilir nedenleri de buralarda lamaların özellikle son aranabilir belki… yıllarda yapılan iktidar dü“Sanal âlemin modern körezenlemeleriyle birlikte azalacağına besi”. Bu tanım kitaptan bir alıntı... arttığı bir toplumda aşkı ne kadar yaİnternet ortamında, sosyal paylaşım si- şayabiliyoruz? telerinde doğan aşk öyküleri giderek Ben bu artıştan kaygı duymakla birartıyor ve sonu bazen bir çocukla, likte, bunda kadınların artık mevcut bazen cinayetle, bazen dolandırıcılıkla statülerine direnmesinin de rol oynadısonuçlanıyor. Bu körebe, aşkı nereye ğına inanıyorum. Eskisi kadar boyun sürüklüyor? eğmiyor kadın… Direndikçe de yükselen bir şiddetin hedefi oluyor. Aşkı yaAlternatif çoğalmasının da kamçıladığı bir memnuniyetsizlik dalgası hepişamanın bedeli her dönem yüksekti. mizi meçhulde arayışlara sürükledi. Ama sözünü ettiğiniz feodal bağların İnternet bunun yatağı… Orada herkes çözülüşü, biraz da bu direnişin sonuç kendini mümkün mertebe gizleyip ya vermesine bağlı…


14

Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

UFKUN ARKASINI DÜÜNEN ÇOCUKLAR, GELECEMZDR

Gazlı balonun ufka yolculuğu ve Tanpınar! Ahmet Hamdi Tanpınar, eskilerin deyimiyle şahsına münhasır bir yazar. Dellaloğlu’nun Tanpınar yorumu da buna bağlı olarak sübjektif. Fakat iyi eserlerin temel amacının soru işaretleri yaratmak olduğu düşünülürse, okuyucunun zihnini bir hayli meşgul edecek bir kitap “Modernleşmenin Zihniyet Dünyası”. DAĞHAN DÖNMEZ daghan_donmez@mynet.com Anımsar mısınız? Çocukluğumuzda gazlı balonlar vardı. Avuçlarımızın arasından kayıp, gökyüzünün cümbüşüne katılırlardı. Ve biz ardı sıra hayaller kurardık. Evreni düşlerdik; yıldızları, sonsuzluğu, balonun seyahatini düşlerdik. En güzel oyuncağımızdı gazlı balonlar; kahramanımızdı. Yerçekimine inat, göğün çengeline tutunan devrimcilerdi. Sahi devrimcilik, biraz da hayallerinin peşine yürümek değil miydi? Öğrencilik yıllarımda defterime “her başarılı solcu, sağa tekamül eder” önermesini yazdığımda, Adorno’dan bihaberdim! “Nedir diyalektik? Tez, antitez ve sentez. Bu bir üçleme olarak, hatta aşamalı bir üçleme olarak anlaşılıyor literatürde. Adorno da buna karşı çıkıyor ve negatif diyalektik diyor böyle olmaması için. Adorno üç aşamalılık yerine iki momentli, uğraklı negatif bir diyalektikten söz ediyor. Tez ve antitezin birbirine karşı karşıya durduğu anı, çelişki, özdeşsizlik, non-identity anını bir moment, sonra da sentez, yani bu özdeşsizlikten bir özdeşliğe, bir tür uyuma, armoniye kavuşulduğu anı da bir diğer

Ahmet Hamdi Tanpınar

moment olarak öne sürüyor. Bu ilişki aslında biraz paradoksal bir ilişki de aynı zamanda. Her diyalektik aslında bir paradoksu evcilleştirir.” (“Modernleşmenin Zihniyet Dünyası”, Besim F. Dellaloğlu, s. 151 ) Her diyalektiğin bir paradoksu evcilleştirmesi, diyalektik mantık temeli üzerine kurulmuş ve “sol” diye tabir edilen düşünce sisteminin; başarılı olması / gerçekleşmesi halinde evcilleşeceği, muhafazakarlaşacağı ve dolayısıyla sağa tekamül edeceği önermesini teyit ediyor gibi. Peki bu neyi ispatlıyor? Sağ ve sol kavramları arasındaki nitelik farkını mı yoksa sağın, sola nazaran daha evrimleşmiş bir düşünsel alana nüfuz ettiğini mi? Sanırım yanıt hiç birisi. Fikrimce bu yalnız, insanlığın, özellikle içinde yaşadığımız tüm kavramların içinin boşaltıldığı, post modernizm - görüntüler çağında, sağ ve sol adına ne kadar yaş tahtalara bastığının göstergesi.

POSTMODERN ÇADA SA VE SOL Ekranı flulaştırıp, 1789 yılına dönecek olursak; belki de söylemim tarihsel bir dayanak kazanacak: “Devrimin ardından oluşan yasama organlarında, aynı siyasal eğilimi temsil edenler, toplantı salonunda gruplaşarak oturmaktaydılar. Meclis Başkanı’na göre, Meclis’in solundaki sandalyelerde oturanlar, kralın devrilmesinden ve idam edilmesinden yana olanlardı. Bunlara Jakobenler denilmekteydi. Buna karşılık, daha tutucu bir çizgiyi temsil eden ve kral karşısında ılımlı davranma yanlısı olan Grondinler’den meydana gelen karşıt grup ise sağda oturmaktaydı. Böylece eşitlik ve adalet yönünde değişiklik isteyenlere solcu ve bunların siyasal çizgisine de sol denildi. Toplumda bu tür değişiklikler olmasına karşı çıkanlara, mevcut düzenin korunmasından ve sürdürülmesinden yana olanlaraysa sağcı denilmekteydi ve bunların temsil ettiği siyasal eğilimler de sağ olarak ifade edilmekteydi.” (“Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç”, Göksal Çetin, s. 44 ) Sizin de aklınıza muzip bir soru gelmiyor mu? Grupların oturduğu saflara, ön cephelerden değil de arka sıralardan bakılsaydı; bugünkü hal-i pür melalimiz acaba ne olurdu?

YÜZ YIL ARAYLA FES Belki de bakanlarımız vardır. Tıpkı İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabacılaşması” kitabında, “Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır” dediği gibi… Elbette buradaki çaba, yüzyıllar boyu gelişedurmuş ve köklerini bizatihi hayattan almış disiplinleri, düşünce sistemlerini kimliksizleştirmek değil… Aksine böylesine derinlikli hüviyetlerin, tüketim toplumunun tüketilebilir materyali haline dönüşmesine engel olmak… Benim açımdan ilginç bir anekdottur: Tanzimat Fermanı’nın ilanına müteakip, fesin kabul edilmesini tekbir sesleriyle protesto eden öfkeli kalabalığın bir benzeri, yaklaşık bir yüzyıl sonra; bu defa da fesin yasaklanmasını yine tekbir sesleriyle yuhalayacaktır. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de halihazırda sağı ve muhafazakarlığı temsil eden ve güncel deyimle “İslamcı” olarak tabir edilen iktidar erkinin, geçmişte Batı’yla ve onun değerleriyle yaşadığı zıtlaşmaya karşın; bugün aynı projeye eşbaşkan olabilmesi türdeş bir trajikomik durumu yaratıyor. CIA Türkiye Masası Eski Şefi Graham E. Fuller, “Yükselen Bölgesel Aktör: Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adıyla dilimize çevrilen 2008 basım tarihli kitabında, yine “İslamcı” tabiriyle, mevcut hükümeti bir demokrasi modeli olarak görmekte ve övmektedir. Oysa aynı ideolojinin, Müslüman coğrafyalarda yaptığı mezalim herkesçe malumdur. Fuller şunları söylüyor: “AKP aynı zamanda büyük ölçüde kentsel bir olgu iken, Gülen hareketi kırda ve daha güçlü köklere sahip olmuştur.Gülen cemaatinin birçok üyesi bugün artık, Gülen hareketinin bir tamamlayıcısı olarak, AKP’ye katılmıştır. İki taraf arasındaki bağların bu şekilde iyileşmesi, bu defa koyu Kemalistler arasında daha karanlık kuşkuların yükselmesine sebep olmuştur.” ( s.128 ) Bu dirsek temasının, kurcalandığında bir tezat oluşturmadığını ve çatışma ya da uzlaşmaya dayalı ilişkinin dinden bağımsız olduğunu İlber Ortaylı, “Gelenekten Geleceğe” kitabında sanki farklı bir yönden destekliyor gibidir: “Doğu – Batı kültürü kutuplaşması bizim toplumumuzda da modernleşme ile birlikte başladı. Bizim toplumumuzda da diyorum, çünkü Türkiye, modernleşmenin getirdiği bu gibi sorunlarla karşılaşan tek ülke olmadığı gibi, çatışmanın temelinde yatan asıl neden, İslamlık – Hıristiyanlık ayrılığı da değildir. Pekala Hıristiyan Rusya’nın ve Budist Asya’nın da aynı şiddetle bu problemi yaşadığını görüyoruz.” ( s.15 )

YIINLARA KARIMAMI MÜNZEV Bugün sanatın dahi muhafazakarlaştırılması bahis konusu olurken, burada muhafazakarlıktan kastedilen; esas itibariyle saf tutma anlayışıdır. Kendinden olmayanı veya kendinden olmayıp ram olmayanı yok sayma zihniyeti. Adını koymak gerekirse, cemaat kültürü de denilebilir. Bireylerin değil yığınların, fikirlerin değil tabuların olduğu bir kutuplaşma evreni! Oysa gazlı balonun peşinden hayaller kuran, ufkun arkasını düşünen o çocuklar geleceğimizdir. Her ne kadar bu çocuk benzetmesinden habersiz olsa da, zannımca Besim Dellaoğlu; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu çocuklardan biri olduğunu savlıyor. Entelektüel yalnızlık içinde, hiçbir kalıba sığmayan, “sanatçı yaptığı kadar da yıkar” diyebilen bir fikir adamını... Yığınlara karışmamış önce “birey” olmayı önemsemiş bir münzeviyi... Tanpınar’ın şu sözleri yine Dellaloğlu’nun kitabından: “Ben ne sağdanım, ne de komünist veya declare sempatizanıyım. Sadece demokratım, mümkün olursa, demokrat sosyalist bir teşekküle girerim ve memnun olurum. Fakat böyle bir teşekkülün mesuliyetini de üzerime almam.” Mustafa Kemal’in pek de anlaşılmayan veya anlaşılmak istenmeyen, “fikri hür, vicdanı hür” vecizinde kastettiği bu olabilir mi? Ahmet Hamdi Tanpınar, eskilerin deyimiyle şahsına münhasır bir yazar. Dellaloğlu’nun Tanpınar yorumu da buna bağlı olarak sübjektif. Fakat iyi eserlerin temel amacının soru işaretleri yaratmak olduğu düşünülürse, okuyucunun zihnini bir hayli meşgul edecek bir kitap “Modernleşmenin Zihniyet Dünyası”. Dellaloğlu Türkiye’de yaygınlaşan “ezber bozma” deyişini benimsiyor ancak eksik buluyor. Ona göre, kişi işe önce kendi ezberini bozmakla başlamalı. Okuyucu, Dellaloğlu’nun tespitlerini onaylayabilir veya reddedebilir; ezberinde dil sürçmesi yaşaması ise bir başka ihtimal!

(Ahmet Hamdi TanpınarModernleşmenin Zihniyet DünyasıBir Tanpınar Fetişizmi, Besim F. Dellaloğlu, Kapı Yayınları, 217 s.)


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

11 MAYIS 2012 CUMA

15

Buharlı Buhran M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Bilim, aslanım, hatalardan oluşur fakat yapılması faydalı hatalardır, çünkü adım adım gerçeğe götürürler.”– Jules Verne, Arzın Merkezine Seyahat Her şeye tersten başlayalım. Günümüzün teknolojik buluşlarını, led televizyonları, neon tabelaları, petrolden elde edilen enerjiyi, siber terimleri, tablet bilgisayarlarınızı, cep telefonlarınızı unutun. Jules Verne, H. G. Wells, Mary Shelley bilim kurgusunun çarklardan oluşan, buharla çalışan, homurdanan ve gümbürdeyen makinelerini, icatlarını gözünüzün önüne getirin. Bütün dünyadaki teknolojik ilerlemenin günümüze kadar çarklar ve buhar enerjisiyle taşındığını, yaşadığımız mimarinin ise Victoria dönemi mimarisinin, bakır ve pastel tonlarla rötuş yapılmış, buhar ve çarklarla karartılmış bir hali olduğunu, modamızın da eski Britanya kıyafetlerinin modern zamanlara bir uyarlaması olduğunu hayal edin. İsterseniz her yeri kuşatan bahsettiğimiz teknolojiye ek olarak büyü ve sihrin de hâlâ var olduğunu, en büyük sihrin teknoloji olduğunu da ekleyebilir, hatta bulunduğunuz dönemi ilerleterek post-apokaliptik bir çerçeveye veya Vahşi Batı’ya da yerleştirebilirsiniz. Şapkanızdaki mekanik gözlüğünüzün yükselme tuşuna basın. Bardağınızı otomatik dolduran ve buharlı teknolojisiyle çayınızı sürekli hoşlandığınız sıcaklıkta tutan demliğinizi kapatın. Çayınızdan bir yudum alın ve köstekli saatinizle göz göze gelin. Otomat üretim fabrikasında, raporlama departmanındaki işinize gecikiyorsunuz ve treniniz kalkmak üzere. Derin bir nefes alın, ceketinizi düzeltin ve pencereden dışarıya bakın. Hem bilim kurgunun hem de fantastik kurgunun bir alt kolu olan “steampunk” evrenine hoş geldiniz.

Steampunk kurgusunda, alternatif bir tarih kurgusu içinde anakronistik bir teknoloji mevcuttur. Bu nedenle çoğu zaman hem bilim kurgu hem de fantastik kurgu çerçevesinde değerlendirilebildiği gibi, spekülatif kurgu kapsamında da değerlendirmek mümkündür. Literatürünün sonucunda pek çok moda ve sanat akımına da ilham kaynağı olmuştur. Ufak bir internet araştırmasıyla pek çok kaynağa ulaşmanız mümkün. George Mann şöyle der: “Steampunk, hiç var olmamış bir şeyden nostalji zevki almamızı sağlayan, geçmişin keyifli bir fantezisidir. Macera, gösteri, drama, kaçış ve keşfetme için edebi bir oyun bahçesidir. Fakat hepsinden de çok, eğlencelidir!”

LHAM NEREDEN GELYOR? Bir kısım bilim kurgu okuyucusu steampunk evreninden oldukça hoşnuttur ve alternatif tarih kurgularının içinde kaybolmaktan büyük bir zevk alır. Bir kısım bilim kurgu okuyucusu ise baştan sona nefret eder ve steampunk yazarlarına çoğunlukla, Jules Verne, H. G. Wells gibi kült yazarların yarattıkları kurgulara karşı okuyucunun sahip olduğu nostaljik duyguları sömürdükleri eleştirisini getirir. Steampunk’ın da bu kült yazarların kurgularından beslendiği ve ilham aldığı doğrudur. Ancak eleştirilerinde anlam veremediğim ve sormak istediğim şey şudur; Madem ki öykünmek ve bir nostaljiyi canlandırmak edebi bir suç (onlara göre elbette), o halde H. G. Wells ve Jules Verne’i de insani merak ve şüpheciliği sömürmekle suçlamamız gerekmez mi? İlhamın nereden geldiğinden çok üstüne ne konulabildiğine dikkat edebilmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Elbette steampunk veya başka bir edebi türü sevip sevmemekte herkes özgür olmakla birlikte sevmediği türü eksik edebi eleştirilere maruz bırakmak ancak absürt bir akıl yürütmedir. Aksine -ve çoğunlukla da gözden kaçırılan şey- steampunk’ın bilim kurguyu temellerine döndürmek üzere oldukça önemli manevraları olduğudur. Ne Jules Verne, ne H. G. Wells, ne de Mary Shelley sadece bir bilim kurgu yazarı değildir. Kitaplarında yoğunlukla başka temalar vardır ve bilim kurguyu bu temaları işlemek için nasıl bir ustalıkla kullandıklarını ancak kitap bittiğinde anlarsınız. Kitap bittikten sonra damağınızda hayatınız boyunca sizinle devam eden şey ne zaman makineleri, ne keşifler, ne de Frankenstein’dır. Bunun yerini dönem ve çağ farkı gözetmeksizin insani olgular alır. Bruce Sterling’in “The Parthenopean Scalpel” kitabından şu bölümü hatırlayalım: “Hançer, Brütüs’ün asil silahıdır. Herkes zorbaların hançerlerle düşeceğini anlar. Bir bomba ise çok sayıda karmaşık parçası olan, alçak, modern bir cihazdır. Sadece mühendisler bombaları anlar.” Steampunk’ın hatırladığım en önemli yazarlarına gelirsek: türün adı dahi konulmadan steampunk temalarını yoğun şekilde “Titus Alone”

(1959) kitabında kullanan Mervyn Peake, türe adını veren K. W. Jeter, Tim Powers, James Blaylock, Michael Moorcock, Harry Harrison, Keith Laumer, daha genç kuşak yazarlardan ise Scott Westerfeld, Philip Pulman ve nihayet dilimize de Yordam Kitap tarafından “Perdido Sokağı İstasyonu” ve “Kral Fare” ile tercüme edilen China Miéville sayılabilir. “Perdido Sokağı İstasyonu,” 2000 yılında August Derleth Ödülü, 2001’de Arthur C. Clarke Ödülü, 2002’de Premio Ignotus Ödülünü kazanmış, Hugo, Nebula ve Locus’a ise aday gösterilmiştir. Steampunk evrenine girmek isteyen herkese oldukça iyi bir fırsat sunmasının yanı sıra Steampunk türünün nelere gebe olduğunun anlaşılması için de çok iyi bir örnektir. Kitapta elbette pek çok tema bulunmakla birlikte, çarpıcı olan, Miéville’in yarattığı dünyanın her ayrıntısındaki canlılıktır. Mekân nefes alıp veren bir canlıya dönüşür. Entelektüel birikimini ve siyasal görüşlerini okuyucunun üstüne kusmak yerine, mekânını harekete geçiren çarkların arasına gömer. Yarattığı karanlık dünyanın ve buhranın altında işleyen her çarkın tik-taklarını, kusursuzca yağladığı dişlileri hissetmek mümkündür. Kitabı pek çok şekilde ele almak mümkünken, en doğrusu yazarının anlatımına bırakmak olacaktır: “Basit olarak, Victoria dönemi teknolojisini barındıran bir ikinci dünya fantezisidir. Yani feodal bir dünya olmaktan çok, oldukça kirli, bir polis devletinin erken dönem endüstriyel kapitalist dünyasıdır.” Fantastik kurgu ve bilim kurgunun alt metinlerini deşme alışkanlığı için de okuyucuyu rahatlatacak şöyle bir söz söyler: “Fantastik kurgu ve bilim kurgu yalın olabileceği gibi mecazi de olabilir, dev mürekkep balığı gibi bir yaratığın, olduğu şey gibi tadını çıkarmakta bir yanlışlık olmadığı gibi metaforu aramakta da bir yanlışlık yoktur.”

nulduğunu da söylemek mümkün. Modern bir sanatçı olarak kabul gören China Miéville, Warwick Üniversitesinde yaratıcı yazarlık dersleri vermeye devam etmektedir ve klasikleşmiş kalıplara şiddetle karşı çıkar. Şöyle der, “Edebiyatın 12-adımlık bir programa indirgenmesi düşüncesini anlayamıyorum. Eğer birisi bir kitabı iyi insanların ödüllendirilmesini ve kötü insanların cezalandırılmasını görmek için okuyorsa, aslen istedikleri şey bir peri masalıdır.” Babil Balığı köşesinin bu haftadan itibaren artık iki haftada bir yerine, düzenli, haftalık hale geçtiği müjdesiyle ve “Perdido Sokağı İstasyonun”dan bir alıntıyla vedalaşalım: “Bana bir tek, duygular kaldı. Bir tanımlama olarak anımsıyorum hepsini. Genişliğinin ağırlığı kafamda değil artık. Beni tutsak eden şey, sadece onun solmuş anısı.” (Perdido Sokağı İstasyonu, China Mieville, Yordam Kitap Çev: Güler Siper, 736 s.)

BR TEK DUYGULAR KALDI Güler Siper tarafından dilimize kazandırılan “Perdido Sokağı İstasyonu” başarılı bir tercüme olarak kabul edilebilir. Ancak, yazarının en çok eleştiriyi (haklı veya haksız) aldığı “karmaşık” kelimeleri sıklıkla kullandığı, okurken sözlük gerektiren ve bu nedenle de okuyucu kitlesini ikiye bölen dili tam olarak yansıtılmış diyemeyiz. Kitabın yarattığı mekâna uygun oluşturulan ve kullanılan bu dil zaman zaman orijinal metinde romanın ruhuyla da kaynaşıyor, kavramsal bir bütünlük oluşturuyordu. Bu açıdan, tercüme esnasında da bu tipte kelimeleri tercüme ederken, çoğu okuyucunun anlaması için sözlük gereken, hatta gerektiği yerlerde aynı anlama gelen eski Türkçe kelimeler tercih edilebilirdi. Elbette bu şekilde tercümenin tercih edilmemesi nedeniyle de yazarın en çok tepkiyle karşılaştığı unsurdan arındırıldığını ve okuyucuya daha kolay bir okuma su-

China Mieville


16

11 MAYIS 2012 CUMA

SEYYT NEZR

Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

Zor Günlerin Şiirleri: Esneyen şiirin sıçraması Şiirler bir bütün olarak alındığında, yalnızca ülkemiz için değil, emperyalizmin dünyaya dayattığı sona karşı, tüm insanlık için “Ergenekon’dan Çıkış” ereğini üstlenir. Hüseyin Haydar, bu şiir kavgasının ön siperlerinde, her hafta, bir köşe yazarı, dahası bir köşe şairi olarak çıktı okurun karşısına Aydınlık’ta Türkiye, 1950’den beri emperyalizmin sürdürdüğü karşıdevrim programının 12 Eylül’de ablukaya ve AKP’yle birlikte işgale dönüşmesi sürecini yaşıyor. Turgut Uyar, 1960’larda, karşıdevrimci yayılmayı geriletmek üzere yurtsever emek saflarında başlatılan devrimci mücadeleyi anlatırken, “kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan” demişti. Bir başka şiirinde devrimcileri şöyle anlatıyordu: “Halk adına dökülen kan / Sapı gül dalı güzelliğinde bir bıçaktır”. Yunus Emre, insanın direnen emekçi yönünü şöyle vurgulamıştı: “Yanan kömür kızan demir / Örse çekiç salan benem”. “Zor Günlerin Şiirleri”nde, şiirimizin bu savaşçı sesi ve geleneği Haydar’ın dizelerinde şöyle boy veriyor (s. 9-10): “Şairim, asiyim: / Boynum Pîr Sultan Abdal’ın boynu / ... / Yıkacağım, / Müesses edebiyatınızı sizin, / Gök gürültüsünden ürken şiirinizi, / Ve tedbirli, teşvikli yazın dünyanızı.”

MÜSESSES EDEBYATA KARI

zete.com seyyitnezir@aydinlikga

“Müesses edebiyat”ın yıkılması, yaklaşık 10 yıldır, Haydar’ın şiirinin asıl meselesi. 12 Eylül sonrasında ülkemizde salgın olarak başlatılan yükselen değerler yaygarası, tüm dünyada postmodernizmle örtüşerek tüketim ve paranın belirlediği bir hayata boyun eğişle sonuçlandığında, edebiyat da bu çöküşten payını almıştı. Tam çeyrek yüzyıl önce bu gelişme karşısında şiiri evrensel siperlerinde savaşa sokmak üzere “Yenibütün Bildirisi” ile işe koyulan şairlerden biri de Hüseyin Haydar’dı. O bildiride beş şair modern şiirin kurduğu geleneğin savunulmasını yükleniyordu. Ne ki insanı hücrelerine kadar yeniden biçimlemeye yönelik akıldışı saldırısında postmodernizmin teknolojiyi de gaddarca kullanmasıyla birlikte sanat, felsefe, bilimler, ekonomi, politika, tüm hayat kuşatılmış, her şey hayatın karşısına geçmişti. Dünyada neyse de, ülkemizde bile, edebiyat geleneğinin en güçlü temsilcisi olan has şiir, bu saldırı karşısında yana çekilmiş, ortalığı, sanatsal ilişki ve örgütlenmelerin mafiyöziyle yönlendirildiği “soylu bir tüketim estetiği” kaplamıştı. Haydar’ın yıkılmasına çalıştığı müesses edebiyat, safsafa ve hurafeyi her eşyaya bulaştırma gayretindeki işte bu postmodern edebiyattı. Haydar’ın şiirinde içerik ve biçim diyalektiği başından beri özcü bir anlayışla tasarlanıp geliş-

tirildi. Şair, kitabın ilk şiirinde (s. 8) “Ey birbirinin kaburgasından olan halk” dizesinde, bizi Âdem’le Havva’nın yaratılışına gönderirken, evrensel seslenişinin her türlü hurafeyi topa tutmaya yöneldiğini de ima eder. Bu nedenle, şiirler bir bütün olarak alındığında, yalnızca ülkemiz için değil, emperyalizmin dünyaya dayattığı sona karşı, tüm insanlık için “Ergenekon’dan Çıkış” ereğini üstlenir (s. 123): “Çıkıyoruz buradan, bu demir kuyusundan, / Nasıl çıkarsa kılınç kınından.”

ANLAM ÖRGÜSÜNDE YENDEN YAPILANMA Ne ki bu, hiç de kolay değildir. Halk, birbirinden olma sürecini çetin karşıtlıklardan geçerek yaşayacaktır: “Celladına Oy Ver!” şiirinde (s. 48) şair bunu öfkeyle yoğrulmuş bir acı içinde haykıracaktır. Buna karşın, “Vardiya Bizde” şiirindeki (s. 16) “Sarı Efe’nin başı dik kızlarıyız” dizesindeki savaşkan umut hep yürürlüktedir. Nitekim, “Bekliyorum bense sağanak altında, / Bekliyorum, vahdetivücut gibi, / Hapse giren arkadaşlarımı.” (s. 53) dizelerinde, çekilen acı ve çileden oluşma insan yumakları tasavvufun vahdet-i vücut kavramıyla özdeş bir anlama iletilerek, okur, tarihsel bir derinlikte benliğiyle boğuşmaya atılır. Haydar, sık sık dinsel kavramları alışılmış yerlerinden uğratarak dilin anlam örgüsünde yeniden yapılanmaya zorlar: “İnsanlık Anıtı’nın Çığlığı”nda (s. 19), “Kâbe duvarında Hacerül Esved kesiyorlar. / Koparıyorlar halkın atardamarını” diyor. Burada da şair, gericillik ve hurafeye ödün veriyor olma kaygısı taşımaz... Hüseyin Haydar, bu şiir kavgasının ön siperlerinde, her hafta, bir köşe yazarı, dahası bir köşe şairi olarak çıktı okurun karşısına Aydınlık’ta (s. 12): “Eşbaşkan mal dağıtıyor, yetişen alıyor. / Gemiciği kendi oğluna veriyor, Eşbaşkan, / Açlık gemini vuruyor yetimin ağzına, / Toprakları Yedi Düvel’e veriyor, / Kara toprak dolduruyor Memet’in boğazına.” Üstelik bu şiirler her gün birçok kez Ulusal Kanal’da yayımlandı. Bunlar alışılmadık şeylerdi... Kimi şairlerce yadırgandı. Ama şiirler, onun amaçladığı işlevi gerçekleştirdi. Sonunda, başka şairleri de köşesinde politik şiirler yayımlamaya özendirdi.

KONUMA DLNN LRZM Şiirlerinde halk şiirinin ve günlük konuşma dilinin lirizmine da yaslanıyor Hüseyin Haydar. Özellikle “Tekel İşçisi Nişanlı Kızın Vasiyeti”nde bu çok belirgin ve başarılı bir yönelim olarak çıkıyor karşımıza (s. 22): “Benim bu Tekelden ölüm çıkacak, / Ölüm çıkacak, kesin. / Beni almak için nişanlım, / Üç bin ceset torbası getirsin.” Ahmed Arif’in Enver Gökçe’den esinlendiği “Saçlarına kan gülleri takayım” dizesine de selam gönderiyor (s. 24): “Zafer sabahı çıkacağım topraktan / Saçlarıma tütün gülleri takarak”. Karacaoğlan haykırışındaki “Gökdere’ye Güzelleme” (s. 94) şiirinde, bu geleneksel lirizmin doruktaki örneğini buluyoruz: Ey Ümmühan, ey ümmü, nereye? Güneş misin, yıldız mı, yoksa dolunay

Zülüflerin nokta nokta mineli, Döke döke, gitticeğin böyle nereye? Tüm şiirler içinde kanımca en etkilisi, Rıfat Ilgaz’ın “Aliş’im” şiiri gibi belleklerde yer edecek olan “Tersanede Ölüm - 2” şiiri (s. 29). Üstelik Cemal Süreya’nın ironisini de bir anda boca ediyor: “Yarım saat sonra öleceğini bilmiyor, / Ama kakaolu helva istiyor adam. / Yarım saat sonra, kara bir delikten, / Düşüp öleceğini bilmiyor ki... / Bakkala girmiş de helva istiyor / Bingöl’deki köyünden de yüz gram.” Ölüm duygusuyla ilk kez sarsılmış bir çocuğun saf şaşkınlığı içinde anlatıyor Haydar. Dahası hem şiir, hem sinopsis bu... Kitabı ilk çıktığı günlerde (Haziran 2011) şairle yaptığımız söyleşide ona yönelttiğim soruda bir noktayı özellikle vurgulamıştım: “Şiirimizin bugünlerde gereksindiği militan duyarlık, gerçeklik ve lirizm aşısı bu kitapta, özellikle bu şiirde var”... Haydar’ı “Acı Türkücü”den beri izliyorum. Şiirini bu bağlamda köklü biçimde dönüştürdüğü görülüyor.

MLTAN DUYARLIK Derin bir dostluğa ölümün akıttığı uçsuz bucaksız kederle dolu şu dizeler, Alp Er Tunga Sagusu’nun modern söylemde yeniden doğuşu sanki… “Onurun Adı Demirtaş Ceyhun” şiirine (s. 64) şöyle başlıyor: “Ne söyleyebilirim, ağabey, / Seni nasıl anlatabilirim ağlamadan. / Nasıl anlatılır savaşçının yayı, / Fırlatılan ok yeryüzüne çağrılmadan.” Kemal Özer için şiirinde (s. 83) gücünü yalınlığından alan bu lirik söyleyiş, bir sırrı açığa vurur gibi anlatılıyor: “Barış gömleğine sarılı silahı gömdük.” Dede Korkut’la Mevlâna arasında yayılan bir şiir ülkesinde yaşadığımızı anbean duyumsatıyor bize Haydar. Balaban’ın resmini anlatırken (s. 80) kullandığı şu dize olağanüstü etkili: “Hiç bunlara boya diyebilir mi insan?” Haydar’ın şiiri üstüne başka saptamalarıma, “Doğu Tabletleri” üstüne yazımda da yer vereceğim. Ama sözü militan duyarlığa ve Cemal Süreya’ya getirmişken bir çelişkiyi vurgulamadan geçemeyeceğim: Süreya, “önümüz albenili nesne-kitap dönemi” diyordu 1980’lerde. Sanırım, kullanım değerini yitirip kitaplıkta kişisel süs eşyasına dönüşmesini anlatmak istiyordu kitabın da gaz lambası ya da kilim gibi... “Zor Günlerin Şiirleri” de, “Doğu Tabletleri” de şiirler işlevini Ulusal Kanal’da ve Aydınlık’ta yerine getirdikten sonra kitaplığımızda bir “prestij” ve anı ürünü olarak yer alsın diye tasarlanmış sanki... Oysa 1960’larda, Nâzım’ın, Ahmed Arif’in kitapları, Ataol Behramoğlu’nun “Bir Gün Mutlaka”sı elden ele dolaşırken kapak hem lime lime oluyor hem de üstünde biriken el kiriyle deri gibi kalınlaşıyordu sanki... Militan şiirin doğasında kullanım değeri asıldır çünkü... Şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Kanıksanmış postmodern imge ve söylem dünyasında uzun bir uykuyu işaret eden uyuşma ve esneme halleriyle gözleri kayıp gitmekte olan şiirin bir anda sıçrayıp kendisine gelmesini sağlayan “Zor Günlerin Şiirleri”, içeriğiyle olduğu kadar, söylemde getirdiği tazelikle de kitaplıkta hep en kolay uzanacağımız rafta olacaktır.


Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

17

HERLIHY’NN ROMANI, SCHLESINGER’IN FLM: “GECE YARISI KOVBOYU”

İki ezilmişin ve bir şehrin hikâyesi TUNCA ARSLAN Milliyet Yayınları’nın Türkçeye 1970 yılında kazandırdığı “Gece Yarısı Kovboyu”, 1927 doğumlu Amerikalı yazar James Leo Herlihy’nin (ö: 1993) elinden çıkma, New York’ta geçen bir dostluk ve yoksulluk öyküsü anlatan unutulmaz bir romandır. “Gece Yarısı Kovboyu”nu dilimize çeviren isimse, günümüzün yaşlı kuşak film eleştirmeni ve sinema tarihçilerinden Giovanni Scognamillo… Ama nedense, (belki de bir yanlışlık sonucu) kitapta çevirmenin soyadı “Scongiomilo” biçiminde yazılmış. Akla “Fareler ve İnsanlar”ı getiren türden bir erkek dostluğu teması üzerinden gelişen romanda Joe Buck, umutlarının peşinde New York’a gelmiş, “kovboy” imajı çizerek kadınların aklını başından alacağına ve rahat bir yaşama kavuşacağını düşleyen taşralı

bir gençtir. Geçmişi, hayal kırıklıkları ve perişanlıkla dolu olan kahramanımızın tesadüfen tanıştığı, bir ayağı sakat, hastalıklı Ratso ise tam bir New York sefilidir. Ratso, hayatta kalabilmek için her şeyi yapabilecek “kurnaz bir sıçan” olarak betimlenir romanda. İşte bu iki insanın büyük kentin acımasızlığı içinde birbirlerine tutunma çabaları, Amerikan rüyasının gümbür gümbür çöküşünün yeni bir sanatsal karşılığı olarak sunulur Herlihy tarafından. Karşımızda, tam anlamıyla “toplumsal dibe vuruş” manzarası vardır. Kalabalıklar, bireysellik, özgürlük, uyuşturucu, yalnızlık, dışlanmışlık, suç, şiddet, güven,

hayaller gibi kavramlar üzerinden hüzünlü bir anlatıma sahiptir “Gece Yarısı Kovboyu”. Amerikan sinemasının sessiz ama derinden giden yönetmenlerinden John Schlesinger’ın (1926-2003) imzasını taşıyan aynı adlı film, başrollerde Dustin Hoffman ve Jon Voight’u kullanarak bu etkileyici öyküye beyazperdede de unutulmazlık katmıştır. En iyi film Oscar’ı kazanıp aynı ödülü Schlesinger’a da kazandıran, Hofman ve Voight’a ise Oscar adaylığı getiren film, sıradan insanların en basit hayallerini bile gerçekleştirmemeleri (Florida’yı görmek!) ve çarkın dişlileri arasında sıkışıp kal-

maları üzerine, özellikle finalinde sarsıcılık kazanan bir yapımdır. “Gece Yarısı Kovboyu”, özel olarak hiçbir değinmede bulunmadan Vietnam Savaşı’nın sürmekte olduğunu hissettiren, bunun yanında “kovboylar çağı”nın çoktan sona erdiğini ilan eden, bir çöküşün izlerini zerre kadar duygu sömürüsü yapmadan yansıtan bir filmdir. İki ezilmişin ve bir şehrin hikayesi, edebiyatta da sinemada da bu denli çarpıcı biçimde çok az anlatılabilmiştir. Film müziklerini de her sahneye uygun ve söz konusu sahneyi güçlendiren özellikler taşıdığını da belirtelim son olarak.


Aydınlık KİTAP

18 11 MAYIS 2012 CUMA Irina Poignet

Gabriel Garcia Marquez

Gerald Martin,  Bankas Kültür Yaynlar, çev. Zeynep Alpar, 700 s.

Kayıp Kız

D.H. Lawrence, letiim Yaynlar, çev. Murat Belge, 408 s.

YENİ ÇIKANLAR

Pigme

Chuck Palahniuk, Ayrnt Yaynlar, çev. Gökçe Çiçek Çetin, 256 s.

Dul bir kadın olarak hayata tutunmaya çalışan Maguy'in dengesi torununun hastalığıyla hepten bozulur. Ayakta kalmak için çalışmak ve hızla para kazanmak adına seçtiği işi ahlaksız olarak yaftalayanların kendi ilişkilerinin ikiyüzlülüğü toplumsal dışlamayı bertaraf edemeyecektir kuşkusuz. Ancak güçlü bir kadın olan Maguy mecburiyetle de kamçılanan bir özgüvenle kendi yolunu çizecek ve bataklıkların "normal" olandan çok daha temiz ilişkileri de barındırabileceğinin kanıtı olacaktır. Çağdaş Belçika edebiyatının yalın ve özgün örneklerinden olan bu roman Sam Garbaski tarafından “Irina Palm” adıyla beyaz perdeye taşındı. Maguy'i Marianne Faithfull canlandırdı.

Gabriel García Márquez, siyasi duruşuyla kıtasının iktidar sahibi diktatörlerini maruz bıraktığı soğuk duşlar, yazdıklarıyla okuyucusuna tattırdığı edebi hazlar ve çılgınlıklarıyla çevresine yaşattığı neşeli anlar sayesinde giderek büyüyen bir arkadaş çevresi edinmiştir. Latin Amerika'nın edebiyat patlamasının ve büyük bir isabetle büyülü gerçekçilik olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı kabul edilir. Ülkesine, kıtasına ve sola katkıda bulunmak için hayli çalıştıktan ve dünyanın en ünlü Nobel'lisi olduktan sonra, kendine saygı duyan her yazarın İngilizce bir biyografisinin yazılması gerektiğine ikna olmuş ve hayat öyküsünü kağıda dökmek isteyen Latin Amerika edebiyatı uzmanı ABD'li Gerald Martin'in önerisini kabul etmiştir. Önceleri sadece "müsamaha gösterdiği" Martin, aralıklı görüşmelerle on yedi yıla uzayan bir süreç içinde, kendisinin "resmi biyografi yazarı" statüsüne kavuşacaktır.

“Kayıp Kız” ahlaki değerleri sorgulamasının yanı sıra bir İngiliz maden kasabasının tüm toplumsal tabakalarını da ele alan tipik bir Lawrence romanı. İngiltere'deki bir maden kasabasının tanınmış tüccarlarından James Houghton'ın kızı Alvina taşra yaşamının durağanlığından ve gelenekselliğinden bunalmış, bu kapalı hayatına heyecan katmanın yollarını aramaktadır. Kendisine bir çıkış bulmaya çalışırken, babasına ait tiyatroya gelen gezici sanatçı grubundan bir İtalyan'a âşık olur ve kasabadaki korunaklı hayatını geride bırakarak bu tutkulu adamla birlikte kaçar. Bu kaçış, onun duygusal ve cinsel uyanışının gerçekleşmesini ve geçici bir özgürlük hissiyle tanışmasını sağlayacaktır. Ancak Alvina'nın girdiği bu yeni dünya da dışarıdan göründüğü gibi değildir.

Tüm kitaplarında, vahşi kapitalist sistemin ve bu sistemin parçası tüketim toplumunun ona damgasını vuran klişeleriyle birlikte en iyi eleştiren yazarlardan biri olan Chuck Palahniuk, “Pigme”de iki farklı sistemin, liberal kapitalizmin ve otoriter devletçiliğin adeta otopsisini yapıyor. Bunu yaparken de yine iğrenç, edepsiz, pervasız bir dil kullanmaktan, tüm putları teker teker kırmaktan, yüz kızartmaktan ve karın ağrıtmaktan çekinmiyor. Ancak bu defa, zekâ dozu çok yüksek hikâyesine mizahı da bolca katmış, hatta aranırsa içinde aşk bile var. “Pigme”yi okurken her zamanki gibi anarşist ruhunuz harekete geçecek. Ancak bu defa bolca eğleneceksiniz de. İçinizden kapitalizme, faşizme bir uçan tekme atmak geçecek, Pigme'nin her fırsatta yaptığı ya da yapmayı hayal ettiği gibi. Kısacası, her şey var bu kitapta, aşk, cinayet, kahkaha, ayaklanma, devrim ve ihanet...

Salı

Aphrodite

Söz

Kıyamet Gösterisi

Philippe Blasband, Sel Yaynclk, çev. Mesut Tufan, 120 s.

Cihat Taçolu, April Yaynclk, 504 s. Yeni bir dünya düzeni mümkün mü? İnsan kendini yıkıp, en baştan bir kez daha yaratabilir mi? Bir rüyayı son sürat kovalarken her şeyi kâbusa dönüştürebilecek tek bir hatanın farkına varılabilir mi? Yeni bir hayatın dönemecinde, gölgelerin kovaladığı ütopyacılar. İzbe'den yükselen kahkahaların çığlığa dönüşmesi. Düne, bugüne, geleceğe dair bir distopya, yanıbaşında kurulan yeni bir düzen, yıkılan kuralların yükselttiği bir ideal. Günlerden Salı. Peki saat kaçı gösteriyor? Cihat Taşçıoğlu anarşist bir manifesto kaleme alıyor. Bir hayalin tarihi, hataları ve doğruları sorgulanıyor, yaratıcılık yoğun bir ruhla birleşiyor. Bir dönem hesaplaşması, eylemde yarım kalmış yürekte hala canlı bir dava, gerçeküstü bir kalemde yeniden yorumlanıyor.

Isabel Allende, Can Yaynlar, çev. nci Kut, 368 s. “Bu erotik gezintileri, oynaşmayı seven sevgililere ve -neden olmasın- korkak erkeklerle melankolik kadınlara da adıyorum." Roman ve öyküleriyle tanıdığımız Isabel Allende, çok özel yaşamları daha da özel kılacak tarifler ve önerilere yer verdiği “Aphrodite”ye bu kışkırtıcı ithafla başlıyor. Bir yemek kitabı mı? Evet. Bir yaşam kılavuzu mu? Evet. Edebî bir anlatımı var mı? Evet. Bu kitabı okuduktan ve önerilerine kulak verdikten sonra, yaşamınız farklılaşacak mı? Kesinlikle evet. Öneri ve tarifleri ister uygulayın ister uygulamayın. Ama kitabı okuduktan sonra yaşama bakışınız değişecek. Sıradanlıktan çıkıp insanın ve yaşamın gizemlerini keşfetmenin tam sırası!

Kahraman Tazeolu, Destek Yaynlar, 204 s. Altını çize çize okuduğunuz kitaplar vardır. Koca bir romandan kalan altı çizili üç-beş satır size hayatın anlamını öğretmiştir. Kahraman Tazeoğlu, bu kitabında, altı çizili satırları cümlelelere dönüştürerek, sayfalar dolusu kitaba gerek bırakmadan okumanın rahatlığını sunuyor. Tazeoğlu, bu kitabında yalnızca yayımlanmış eserlerinden değil, yeni yazmış olduğu aforizmalarından da faydalanıyor. Her biri birer “Özlü söz” olan bu cümleler, kiminizin not defterinde, kiminizin duvarında, kiminizin de kişisel iletisinde yerini alacak ve başkalarına ulaşacak. Bu özlü sözlerin, özellikle genç kuşağın kendini ifade ettiği ama artık paylaşılmaktan yüzüne bakılmayan sosyal paylaşım sitelerindeki iletilere ve Internet dünyasına da taze kan getirebilir.

Neil Gaiman/ Terry Pratchett, thaki Yaynlar, çev. Niran Elçi, 416 s. 1655 yılında yazılmış ve şimdiye kadarki en doğru kehanet kitabı olan Cadı Agnes Çatlak'ın Dakîk ve Kat'î Kehanetleri'ne göre, cumartesi günü dünyanın sonu. Önümüzdeki Cumartesi. Akşam yemeğinden hemen önce. İyilik ve Kötülük orduları toplanıyorlar. Her şey Büyük Plan'a uygun ilerliyor gibi. Yalnız ufak bir pürüz var. Birazcık müşkülpesent bir melek ile sefahat düşkünü bir iblis yaklaşan bu coşku dolu anın gelişini hiç de iple çekmiyorlar. Ha unutmadan, birileri Deccal'ı yanlış yere göndermişe benziyor...


YENİ ÇIKANLAR

Gül Öksüren Melek

Aydınlık KİTAP

Tavşan Deliğinde Fiesta

Tekel'in Elleri

11 MAYIS 2012 CUMA

19

Balık Çocuk

N. Cemal, h2o Kitap, 200 s. lhan Durusel, Yap Kredi Yaynlar, 144 s.

Juan Pablo Villalobos, MonoKl, çev. Çidem Öztürk, 112 s.

“Gül Öksüren Melek”te yanardöner bir dil bekliyor okuru. Türkçenin sarp yerlerine çıkılıyor, işlenmemiş, yoz kalmış topraklarında geziliyor. Bu kitaptaki öykülerde kendi çizgisini derinleştiriyor Durusel, sokağın diliyle kuruyor yazınsal gerçekliği. Alaycı söylem öyküden öyküye tırmanıyor; nihayet "Tüyübozuk Hikayeler"deki dört öyküde tavana vuruyor. Durusel'in işlettiği bir öykü lunaparkı, “Gül Öksüren Melek”. Beşir Fuad var aşağı katta, en ücra köşede. Duvarında bir halı asılı. Geyiklerin gümüş bir dereden su içtiği manzara işlenmiş halıya. Beşir geyiklere bakıp anatomi çalışıyor. Kalemtıraş, makas falan var masasında. Yakınına biri gelse daha da aşağılara kaçmak istiyor, öylesine tiksinmiş insan ırkından. Bir ödül bu mutlak yalnızlık ona...

Bu kısa ama çarpıcı roman, karakterlerini Meksika başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde gittikçe yaygınlaşan uyuşturucu tacirlerinin ve yolsuzluk hikâyelerinin anlatıldığı popüler tür "narkoedebiyat"tan ödünç alıyor. Ama onları eski kıtayla yeni kıtayı birbirine bağlayan zengin edebiyat mirasının ortasına yerleştiriyor. Hikâyeyi bir çocuktan, Meksika'nın en büyük uyuşturucu tacirlerinden birinin oğlu Tochtli'nin ağzından dinliyoruz. Tochtli'nin tanıdığı insan sayısı on dört ya da on beş, bir sürü ölü de tanıyor, ama ölüler sayılmaz. Hayatta en çok istediği şey bir Liberyalı cüce suaygırına sahip olmak. Dünyanın her köşesinden gelen şapkaların bulunduğu devasa bir şapka koleksiyonu var. Yatmadan önce mutlaka sözlük okuyor, şapkadan tavşan çıkarır gibi sözlükten kelime çıkarıyor.

Durduk yere, kendiliğinden işçi sınıfını oluşturuyorlardı, diğer milyonlarca işçiyle beraber. Şu ya da bu etnik kökenden, dinden, mezhepten, dilden kadın ya da erkekler olarak diğerleriyle beraber kendi halinde işçi sınıfını oluşturuyordu TEKEL işçileri. Adeta otobüs durağındakilerin "otobüs durağındakileri" oluşturması gibi. Onlar aynı zamanda aile babası, çocuk annesi, apartman sakini, kiracı, ev sahibi, falanca takım taraftarı vb. statülere de sahiptirler ve bu kimlik ve statüleri kullandıkları sürece sınıf aidiyetlerini kolayca unutabiliyorlardı da.Tekel işçilerinin mücadele etmekten, direnmekten başka çareleri kalmamıştı ve bunun için sendikalarının yol göstericiliğine sığındılar. En sonunda Ankara'nın orta yerinde direndiler, sokakta yaşadılar... TEKEL işçileri yürüttükleri mücadele sonrasında, her sabah diğer işçilerle bekleştikleri otobüs duraklarındakilerden değiller artık, çok farklılaştılar...

Mesela Saat Onda

Hayalperestler

220 Volt

Engin Gençtan, Metis Yaynlar, 280 s.

Patti Smith, Domingo Yaynevi, çev. Emre Ülgen Dal, 92 s.

Psikiyatri üzerine yazdığı çok sevilen kitaplarından sonra, ardarda yayımladığı romanları ile edebiyat okurlarının sevgisini kazanan Engin Geçtan, dört yıl aradan ve Türkiye'de yaşanan süreçlere uzmanlık alanının perspektifinden bakan “Zamane” kitabından sonra, yeni romanı “Mesela Saat Onda” ile edebiyata döndü. Engin Geçtan yine mizahi ama sert bir eleştirellik ve her şeye rağmen koruduğu bir iyimserlikle bu kez İstanbul'un muhtelif semtleri, zamanları, kuşakları ve yaşamları arasında geziyor, Beyhude'nin, Hamasettin'in, Hükümet'in, Karamela'nın, Karanfil'in, Macun'un, Muhtelif Rivayet'in, Otuz'un, Ömrügüzel'in, Reçel'in, Takiye'nin, Tango'nun... hikayeleri üzerinden bize yine kendi hikayemizi anlatıyor.

"Bu kitapta yer alan her şey gerçek; aynen olduğu gibi yazıldı. Onu yazmak ölü toprağını üzerimden çekip aldı; umarım bir ölçüde okurun da içini nedensiz bir neşeyle doldurmayı başarır." -Patti Smith- "Çoluk Çocuk" ile ses getiren Patti Smith, bu küçük, adeta ışık saçan anı kitabında çocukluk yıllarına dönüyor ve yaşamının ilk kutsal deneyimlerini yeniden ziyaret ediyor. Anıları o denli canlı, o denli renkli, o denli parlak ki, çoğu kez gerçeküstünün eşiğinde dolanıyor. Hayalperestler, küçük bir kız çocuğunun hayalperestliğin anlamını ve uçuşan düşünceleri yakalayıp kurtarmanın sırrını keşfederek kendini bulma öyküsü. "Çoluk Çocuk" hiç bitmeseydi diyenler için...

Joseph Incardona, Everest Yaynlar, çev. Yaar lksava, 128 s. Ramon Hill, çok satan romanların ünlü yazarı, son romanını bitirmekte zorlanmaktadır. Beyaz sayfaya atılan uzun, boş bakışlar ve sonuç: Hiç. Yazmanın işkenceye dönüştüğü anda eşi Margot duruma el koyar. Ailesine ait köy evine gitmek, sessizlik ve uzaklık ona iyi gelecek, kitabını bitirmesi için gereken dikkati toplamasına yetecektir. Ne var ki sessizlik ve ıssızlığın uyandırdıkları bununla kalmaz. İnziva, sorgulamayı ve yüzleşmeyi tetikler. Yaklaşan tekinsizlik, bir roman yazmaktan fazlasının habercisidir... Gerilim ve kara roman denildiğinde Fransa'nın son günlerde en çok okunan yazarlarından biri olan Joseph Incardona, “220 Volt”ta karanlık bir aşk hikâyesi anlatıyor.

Lucia Puenzo, Doan Kitap, çev. Seda Ersavc, 152 s. Sinemaya da uyarlanan, yayınlandığı ülkelerde yankılar uyandıran bir roman. Toplumsal eşitsizlikleri yok eden, tabuları ezip geçen, saf, tutkulu bir aşkın hikâyesi... Kendi deyişiyle "siyah, maço ve kötü" bir köpek olan Serafim çevresinde olan biten her şeyin farkında. Hatta dile getirilmeyenleri bile biliyor. Buenos Airesli burjuva bir ailenin yeniyetme kızı Lala ile on yedi yaşındaki Paraguaylı hizmetçileri Guayi'nin yaşadığı büyük aşkın da birinci elden şahidi. İki genç kızın evdeki eşyaları gizlice satıp biriktirdikleri parayla Paraguay'a gitmeyi ve orada içinde bir balık çocuğun yaşadığı göl kıyısında bir ev yaptırmayı planladıklarını da biliyor. Henüz bilmediği şey ise, adaletsizliklerin olduğu bir dünyada ödenen bedellerin çok ağır olabileceği...

İsa'ya Göre İncil

Jose Saramago, Krmz Kedi Yaynevi, çev. E. Efe Çakmak, 388 s. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago, tartışmalara yol açan romanı “İsa'ya Göre İncil”de İsa'nın yaşamını ve Hıristiyanlığın hikâyesini kutsal kitaplardaki kronolojiye sadık kalarak, ancak farklı bir bakış açısıyla anlatıyor. Anne rahmine düşmesinden başlayarak bir çocuk, bir genç olarak zayıflıklarını, öfkelerini, heyecanlarını, kararsızlıklarını ve Mecdelli Meryem'le olan aşk ilişkisini romanına yansıtırken İsa'yı, Tanrı'nın oğlu ve bir peygamberden ziyade insan olarak gösteriyor. İsa'nın ve Tanrı'nın üzerindeki kutsallık örtüsünü kaldırıyor ve böylelikle soru sormanın, sorgulamanın önünü açıyor. Din ve inanç adına yapılan şiddet dolu eylemlerle karanlık bir mesel; şaşırtıcı zenginlikleriyle ve derinlikleriyle dünyevi bir İncil olan bu roman, Saramago'nun ülkesini terk etmesine yol açmıştı.


Aydınlık KİTAP

20 11 MAYIS 2012 CUMA

Hayvanları gerçek anlamı Filiz Özdem hayvanları, kitapları ve resmi seven çocuklara armağan ettiği “Kitap Kurtları İçin” dizisine beşinci kitabı ekledi: “Eşek Dersem Çık, Keçi Dersem Kaç”. Atasözleri ve deyimler aracılığıyla hayvanlara yüklenen olumsuz anlamları tersyüz etme ve hayvanlarla olan ilişkinizi bir oyuna dönüştürmek amacıyla yazan Özdem, kitabın önsözünde serinin kedigillerle devam edeceğini müjdelemiş İREM HALIÇ Meraklı ve hayvansever çocukların ilgiyle takip ettiği bu seriyi bilmeyenler için kısaca anlatalım: Bu kitaplarda eski çağlardan beri yeryüzünde var olan küçücük böceklerden kuşlara kadar bütün hayvanların bilmediğimiz ya da yanlış bildiğimiz yönleri anlatılıyor. Hayvanlar alemine Filiz Özdem’in gözleriyle bakan çocuklar hayvanlarla ilgili ders kitaplarında anlatılanlardan daha çok şey öğreniyorlar. “Bilgi dediğin portakal gibidir. Sıkıp suyunu içersin. Sonra içinde ne portakal kalır ne suyu. Gerekli vitamini aldığın her şeyi vücudundan atarsın” diyor Özdem. Bu yüzden kuru bilgiyi ezberletmekten ziyade karşılaştırarak, tarihten, felsefeden, coğrafyadan, mitolojiden ve günlük hayattan örnekler vererek, aynı zamanda eğlendirerek düşündürmekten yana. Böylelikle Buridan’ın Eşeği’ni, devetabanını, Atmeydanı’nı bir daha unutmuyoruz. Bu kitapla birlikte seriye eşek, deve, at, inek, keçi, koyun ve domuz ekleniyor. Şehirde yaşayan çocukların köydeki ninelerine gitmiyorlarsa kolay kolay göremeyecekleri bu hayvanların kim olduklarını öğreniyoruz önce. Sonra türlerini, aynı adı taşıyan bitkileri, efsaneleri, masalları, ünlü hayvanları, atasözleri ve deyimlerdeki yerlerini, rüyalardaki işlevlerini, kutsal kabul edilenlerini, sanat akımlarındaki rollerini, hatta içinde isimleri geçen şehirleri bile yazmış yazar. Biraz da kendi çocukluk anılarından serpiştirip eğlenceli hale getirince, hayvanlar ansiklopedisi gibi görünmesine rağmen, roman gibi okudukça okuyasınız geliyor. Her bölümün sonunda da büyüklere ve küçüklere ayrı ayrı kitaplar önermiş. Aziz Nesin’den, Rıfat Ilgaz’dan, Aristophanes’ten, Samed Behrengi’den ve daha birçok yazardan, içinde bu hayvanların isimleri geçen ve çocuklarınızın ilgisini çekecek kitaplar. Sadece kitap da değil, “Atları da Vururlar”, “Hayvanlar

Dünyasına Yolculuk” gibi etkilendiği film ve belgeselleri de önermiş. Carlo Collodi’nin YKY’den çıkan kitaplarını resimleyen Emine Bora bu seriye de el atınca kitap kocaman sevimli hayvanlarla dolmuş.

“SEN AA BEN AA NEKLER KM SAA” Eğlenceli bilgilerin yanı sıra yazarın en çok değinmeye çalıştığı noktaya gelelim. Şöyle diyor Filiz Özdem: “İnsan, hayvanlar alemiyle ilişkisinde onlara birtakım üstün ya da bayağı anlamlar yüklemiş. Büyük, yırtıcı, ehlileştirilmeyen ve güçlü hayvanlar çoğunlukla olumlu anlamlarla eşleşmiş. Birine tutup da ‘Aslansın, kaplansın!’ dediğimizde onu onurlandırdığımız anlamına gelmiş. Ama birine ‘ayı, eşek, öküz, manda’ diyecek olursak hakaret sayılmış. Ne tuhaf, aslında hepsi hayvan değil mi? İşin doğrusu kendi alemlerinde her birinin kendine özgü niteliği, güzelliği var. Onları ayırarak anlamlar yükleyen biziz.” Buradan yola çıkarak atalarımızın hayat tecrübeleriyle söyledikleri sözlerde de hayvanların nasıl kalıplara sokulduğunu göstermiş. Atasözleri ve deyimler bir dilin zenginliğidir şüphesiz. Çoğu zaman içinde bulunduğumuz durumu en iyi onlar ifade eder. En güzel gözlü varlık eşektir mesela ama “Eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış”. İnsanlar deveyle ilk karşılaştıklarında heybeti karşısında korkup kaçmışlar, atalarımız da “Devede boy var ama kervanı eşek çeker” demiş. “Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır”, “Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz” gibi yüzlerce atasözünü çocukların anlayacağı dilden açıklamalı olarak anlatmış Filiz Özdem. Takipçileri zaten kaçırmayacaktır, bilmeyenler için de bir an önce ilk kitaptan başlamalarını öneriyoruz ve eğlenceli okumalar diliyoruz. (Kitap Kurtları İçin 5: Eşek Dersem Çık, Keçi Dersem Kaç Yazan: Filiz Özdem Resimleyen: Emine Bora Yapı Kredi Yayınları, 146 s.)

Uzayda Bir Yatılı Okul Gençler için kaleme aldığı “Kolaysa Ağlama” ve “Ötesi Yok” adlı kitaplarından sonra ilk kez çocuklar için yazan Suzan Geridönmez’den zekice kurgulanmış muzip, şaşırtıcı bir uzay macerası! Uzak bir gezegende yaşayan uzaylı çocuk Yazu’nun başından geçenler çocukları eğlendirirken, günümüz dünyasının önemli sorunlarına mizahla eğiliyor. Farklılıkların uyumu ve anlamı üzerine düşündüren roman, ne olursa olsun canlılar arasında ayrım yapılamayacağını, her canlıyı kendi doğasıyla kabul etmenin önemini anlatırken, güldürmeyi de unutmuyor. Yetişkinlere, Dünya’nın sorunlarını çocuklarla farklı bir gerçeklik hayaliyle tartışma fırsatı veren roman, akılcı kurgusu ve hızlı temposuyla bir çırpıda okunuyor.

Uzayda Bir Yatılı Okul Yazan: Suzan Geridönmez Günışığı Kitaplığı, 176 s. (8-12 yaş)

Yedi Kapılı Kent Çocuk yazınının usta kalemi Ayla Çınaroğlu’nun çok sevilen “Yedi Kapılı Kent” öyküsünün tiyatro oyunu kitabı ilköğretim öğrencilerinin beğenisine sunuldu. Eski bir masal, yedi başlı bir canavar ve etrafı aşılmaz duvarlarla çevrili yedi kapılı bir kent. Duvarların arkasını merak eden hükümdarın oğlu Piti ve bahçıvanın oğlu Pata. Piti ve Pata ile birlikte gerçeğe ulaşmak uğruna çıkılmış esrarengiz bir yolculuk. Masalları ve öyküleriyle Türk çocuk edebiyatına yön veren yazarlardan biri olan Ayla Çınaroğlu, İzmir ve Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen ve 1982 yılında TOBAV Çocuk Oyunları Yarışması’nda başarı ödülüne değer görülen Yedi Kapılı Kent “Miğfer” adlı tiyatro oyunun yanı sıra; Yazan: Ayla Çınaroğlu “Boş Kaplumbağa”, “Hoşgeldin Esin Uçanbalık Yayınları, 80 s. (tiyatro) Perisi”, “Tembel Fare Tini”, “Kim Demiş Niye Demiş” ve “Kâğıt Şenliği” adlı oyunları da kaleme almıştır. Ayla Çınaroğlu’nun anaokulu ve ilköğretim öğrencileri için yazdığı tiyatro oyunları ile perdeler hiç kapanmasın, çocuklar hep sahne alsın!

Lumpi Lumpi Arkadaşım Ejderha: Hepsi Mavi Böğürtlenlerin Suçu

Pasaklı Kafadarlar: Çılgınlar Gibi Eğleniyor!

Sempatik ve yaramaz, sevecen ama birazcık da alıngan, pullu mu pullu ve masmavi. Kim hayali arkadaş olarak böyle bir ejderha istemez ki? Giampi bu defa dondurmayı fazla kaçırmıştı. Midesi çok bulanıyordu! Derken Lumpi Lumpi onu yeni bir macerayla oyalamak için çıkageldi. Yola koyuldular ve bir ormanın derinliklerinde Hansel ve Gretel’deki cadının evine çok benzeyen bir evle karşılaştılar. Kim bilir başlarına bu kez ne gelecekti?

Homur ve Dırdır, dünyanın en pasaklı ve en mide bulandırıcı canavarları! Kavanozlarda sümük biriktiriyorlar, küflenmiş peynir yiyorlar ve asla ama asla yıkanmıyorlar! Bu kitapta onların başlarına gelenleri okurken çok eğleneceksiniz. İki kafadar su parkında herkese su sıçratırken, iki küçük canavara bakıcılık yaparken, yaz kampında karmaşa yaratırken, lunaparkta dehşet yaşarken, köpekleri Pis'e dev bir dinozor kemiği bulurken ve bir beladan diğerine koşarken onların yerindeolmayı hiç ama hiç istemeyeceksiniz!

Silvia Roncaglia, Roberta Luciani, Can Çocuk Yay. Çev. Nükhet Amanoel, 48 s.

ÇOCUKLAR İÇİN

Tracey Corderoy, Epsilon Yay., 192 s. 7-10 yaş


Aydınlık KİTAP

SAHAF

11 MAYIS 2012 CUMA

21

1965'TEN BR ROMAN: “BR DEVN DÜÜÜ”

Maksim Gorki üzerinden anti-komünizm Ülkemizdeki basımı 1965'te Tifdruk Matbaası tarafından yapılan “Bir Devin Düşüşü”, dönemin anti-komünist rüzgarlarına uygun olarak yazılmış ve 50 kadar ülkede yayımlanmış, 317 sayfalık bir roman. Eski bir Sovyet istihbarat görevlisi olan ve 1945'te Kanada'ya göç eden yazar İgor Gouzenko, “edebiyat yapmayı” ihmal etmeden, kendi tanıklıklarını romana dönüştürdüğü iddiasında. Kitabı dilimize çeviren kişi ise, Ağası Şen. “Bir Devin Düşüşü”, ünlü devrimci yazar Maksim Gorki'yi odak alan bir serüven sunuyor. Belirttiğimiz gibi, anti-komünist bir kitap olmakla birlikte Gorki'ye doğrudan bir eleştiri yöneltmiyor, herhangi bir karalamaya başvurmuyor. Öte yandan Gouzenko, Stalin'i hedef tahtasına koymuş durumda. Ekim Devrimi'nin fikir babalarından, eserleriyle halkın devrime sempati duymasını sağlayan Gorki, romanda “Mihael Gorin” olarak geçiyor. Stalin'e bazı eleştirileri olan ama bunları açıkça dile getirmeyen Gorin, genç bir tarihçi olan Novikof'la tanışı-

yor. Novikof aslında, Gorin'i kontrol etmek ve doğru çizgiye çekmek için bizzat Stalin tarafından görevlendirilmiştir. Somut görevi de Gorin'e Korkunç İvan hakkında bir eser yazdırmak, “Stalin'in zalimce uygulamalarına” tarihsel dayanak bulmaktır. Gorin'in yazdığı eser büyük ilgi görür, parti ve devlet yazarı yüceltmektedir. Gorin ise yaptığı hatayı anlamakta gecikmeyecektir. 1950'lerden itibaren dünya genelinde Amerikan tarzı yaşam pompalanırken, Sovyetler, özellikle de Stalin dönemi çeşitli yollarla ideolojik-kültürel bir bombardımana uğratılmaktaydı. Örneğin İngiliz istihbaratı, George Orwell'a “1984”ü yazdırırken, “Bir Devin Düşüşü” gibi bu propagandaya mümkün olduğunca incelikli biçimde katılan kitaplar da hazırlanmaktaydı. İşin içine, Novikof'un

Gorin'in kızı Lida'ya aşık olması ve bu aşkın parti tarafından eleştirilere uğraması da katılınca “Bir Devin Düşüşü”, komünistlerin “duygusuzluğu” ve SSCB'deki günlük yaşamın dayanılmazlığı üzerine “örnek” bir eser olarak ortaya sürülmüştü. Herkesin herkesten kuşkulandığı, muhaliflerin zehirli iğnelerle öldürüldüğü, insanların en yakınındakilerin hatalarından korkar hale geldiği bir dünyayı betimlemek için, Maksim Gorki gibi büyük bir yazarın tramplen olarak kullanılması da neresinden bakılsa ilginç tabii. Öte yandan romanda Sovyet sisteminde dahi insani değerlerin kaybolmadığına dair bazı örnekler de verilmekte ama bu örneklerin de sol gösterip sağ vuran türden olduğunu söylemeye gerek yok. Novikof’un kardeşi Nikolai

bunlardan biridir. Gorin’le birlikte ona hizmet eden hizmetçi ile karısı da öldürülmüştür. Novikof, hizmetçinin oğlunu bir odada bulduğunda onu hükümete teslim etmez, çocuğu kardeşine gizlice vererek yetiştirmesini talep eder. Zira araları açık olmasına rağmen kardeşi merhamet, acıma, sevme, vefa gibi insani duyguları olan biridir. Bir masum çocuk da ancak öyle birine emanet edilebilir zaten. Nikolai, kardeşinin yüzüstü bıraktığı Lida'yla da evlenmiştir. Üstelik Lida kocası tarafından terk edildiğinde hamiledir. Novikof’un tek tesellisi oğluna, hiç sevmediği, sisteme yönelik eleştirilerinden dolayı daima hor gördüğü kardeşinin bakacak olmasıdır! Gorin’in katili olan Novikof akademi üyeliğine seçilirken, bu terfiyle Gorin’in ölümü arasındaki bağ kimsenin aklının ucundan bile geçmez. Washington’daki Sovyetler Birliği Büyükelçiliği'ne birinci sekreter olarak tayin edilir, ama asıl görevi istihbarat hizmetini idare etmektir.

ANADOLU’DAN KİTAPEVİ

Yaar Cevizli Maazalar/ Gaziantep

Yarım asırlık tecrübe ve zengin ürün yelpazesi MEHMET TALİP BATAN Gaziantep denilince akla ilk gelen hiç şüphesiz dünyaca ünlü mutfağı olsa gerek. Anadolu'nun lezzet başkenti olan Gaziantep gelişen dünya ve teknolojiyle birlikte artık sadece mutfağıyla değil sanayisi ve buna bağlı olarak eğitim kurumlarıyla da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Üniversitelerin sayısının artması Gaziantep’i bir kültür şehri yapma yolunda hızla ilerletiyor. Bundan 50 yıl önce kurulan Yaşar Cevizli Mağazaları yarım asırlık tecrübesiyle öyküden ekonomiye, romandan sosyolojiye, çocuk kitaplarından üniversite ders kitaplarına kadar herkesin ihtiyacını rahatlıkla karşılayabilecek zengin bir ürün yelpazesi sunuyor okuyucularına.Yaşar Cevizli Mağazaları bundan üç yıl önce YCM adıyla kendi yayınevini kuran ve bu konuda sadece kitap satan değil aynı zamanda kendi kitaplarını yayımlayan bir kuruluş haline dönüştü.YCM yayınevinin basmış olduğu kitaplar arasında “Kasım Düşü”-Pınar Atay, “Huzur Teknesi”-Muammer Karadeniz, “Bergüzar”-M.Yıldırım Katrancı, “Dört Mevsim Gaziantep Yemekleri”Özden Mermer Sabuncuoğlu, “Kayıp Yüklem” -Öner Çağlar, “Şiir Ola”-Mehmet Türkan gibi kitaplar bulunuyor. İkinci kuşak işletmecisi olan Taner Cevizli yarım asır önce kurulan ve babalarından miras aldıkları bu işi daha iyi bir noktaya getirebilmek ve Gazianteplilere kitap okumayı sevdirmek için sadece kitap satışıyla sınırlı kalmıyorlar, aynı zamanda yazarlarla imza günleri düzenleyerek dikkatleri bu yöne çekmeye çalışıyorlar.


22

Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

1

Başkentte yatılı bir lisede okumak istemişse de, psikoloğun biri ruh sağlığının yerinde olmadığını, aile ocağının güvenli ortamına gerek duyduğunu söylediği için annesi izin vermemişti. Ruh sağlığının yerinde olmaması onu hiç üzmüyordu. Aklı başka yerlerde olan dalgın, delimsi entelektüel pozuna bürünmek hoşuna bile gidiyordu. Entelektüel olduğu su götürmezdi; çok, çok entelektüeldi.

2

a) Ruth Rendell / Taştan Hüküm

Annen akıl hastanesine götürüldükten saatler sonra, ömrünün sonuna kadar iyi insan olmaya kardeşinin anısı üzerine ant içtin. Banyodaydın; bunu anımsıyorsun, gözyaşlarını tutmaya çalışarak banyoya kapanmıştın , iyi derken dürüst, iyi kalpli ve cömert olmayı kast ediyordun; kimseyle alay etmemeyi, kendini kimseden üstün görmemeyi, kimseyle kavga etmemeyi kast ediyordun.

3

Siz, ülküye, erdeme göre düşünüp karar veriyorsunuz. İstediğiniz her şeyi kabul etmeye razıyım ama bütün insancıl erdemlerin temelinde en derin bencillik bulunduğuna kesinlikle inanıyorsam elimden ne gelir ki? Bir davranış ne kadar erdemliyse, o kadar çok bencillik içerir. Benim tanıdığım tek kural: Kendi kendini sev. Yaşam bir pazardır.

a) Patricia Highsmith / Becerikli Bay Ripley

a) John Cheever / Yüzücü

b) M. Luisa Ferreros / Seni Korkularınla Seviyorum

b) L. Tolstoy / Hacı Murat

c) Paul Auster / Görünmeyen

c) F. Dostoyevski / Ezllenler

d) Elif Güney Pütün / Bir Odadan Bir Odaya

d) Kemal Tahir / Bir Mülkiyet Kalesi

e) Justin Cronin / Hiçlikten Gelen Kız

e) Orhan Pamuk / Yeni Hayat

b) Truman Capote / Başka Sesler Başka Odalar c) Murat Özyaşar / Ayna Çarpması d) Nedim Gürsel / Yine Bana Döneceksin e) Zülfü Livaneli / Leyla’nın Evi

Geçen haftann doru yantlar: 1-(e)

BULMACA Soldan sağa

1. "ABDÜLHAK ... ..." resimdeki air - Baya, sradan 2. Birleimindeki hidrojenin yerine maden alarak tuz oluturan hidrojenli birleik, hamz - Akümülatör (ksa) Osmanllar'da aknclar ocann komutan 3. Radyum'un simgesi - "... Gündüz Kutbay" (ney üstad) Üçgenlerle ilgili baz teoremleriyle tannan Yunanl gökbilimci, filozof ve matematikçi 4. Yabanc bir arlk ölçüsü birimi - Osmanl devletinde taht yeri, saltanat makam anlamnda kullanlan bir sözcük Bir seslenme sözü - Bir nota 5. Söz, kelime - Kir, pislik - Atn ekin yürüyüü 6. Yeniçeri kayt kütüü - Bir dernee belirli sürelerde ödenen üyelik paras

2-(a)

3-(c)

7. Yunan mitolojisinde "kr tanrs" - Bir nota - Üzüm, dut gibi meyvelerin kaynatlarak koyulatrlm suyu 8. Ayn rktan olan - Bir yüzölçümü birimi - Balama, mazur görme 9. ABD Havaclk ve Uzay Dairesi - Derin 10. Terbiyum'un simgesi - Söz, laf - Balangçta yer alan Nikel'in simgesi 11. Tanzanya'nn plakas - Nefes, ruh - sviçre'de bir nehir 12. Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs - Kemer alt, çardak - Gözde açk kestane rengi 13. Kekliin boynundaki siyah halka - Msr'n ünlü kentlerinden biri - Avusturya- Macaristan asll besteci Franz Lehar'n ünlü opereti

Doru yantlar gelecek hafta bu sayfada…

14. Otlar - Büyük palamut - Eek sesi 15. Resimdeki airin einin ölmü ardndan yazd iir Skandiyum'un simgesi -Alma, kaynama

Yukarıdan aşağıya 1. Saçma tiyatrosunun bir ustas olarak tannan, "Kapc", "Gitgel Dolap", "Issz Topraklar" adl eserlerin sahibi olan ngiliz oyuncu ve oyun yazar - laç, merhem 2. Eski bir Hindu tapna tipi - Dört tekerlekli bir kara tat "... Güler" (fotorafç) 3. Bir nota - Yunan mitolojisinde, geçen yolculara birtakm bilmeceler sorarak bilmeyenleri yuttuuna inanlan efsanevi yaratk - Osmanlda boama, boanma 4. Verme, ödeme - Sahip - Bayram ve enliklerde caddelere kurulan süslü kemer - Sodyum'un simgesi 5. Kaza ile, istemeyerek - Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs - Peru'nun plakas 6. badet - Ucunda alev çkartarak yanan bir madde bulunan, aydnlatmaya yarayan denek - Ok 7. Beyaz - Bir ngiliz biras - Daha çok radyo için hazrlanm, genellikle güldürü niteliinde ksa oyun 8. Mertebe, derece, paye - Milletvekili 9. Ak - Bir kimsenin veya ailenin içinde yaad yer, konut, hane - Türkiye Cumhuriyeti 10. Japonya'da buda rahibesi - Osmanllar'da tmar sahibi bir snf atl asker - Akam yemei 11. nleme - Kap - Laka ile cilalanm 12. Zeytingillerden, beyaz ve eflatun renkli, güzel kokulu çiçekleri olan bir aaççk - "... Gündüz Kutbay" (ney üstad) - At ayakl 13. Dingil - Tamamlama - Osmanl ordusunda yedee ayrlm asker 14. Bir nota - Kalay'n simgesi - Ardç aacnn meyvesi Lütesyum'un simgesi 15. Resimdeki airin bir oyunu - Göze çekilen sürmeyi yapma ya da sürme çekme sanat

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

İÇİNDEKİLER

SUNU

Haftanın Portresi: Rauf Mutluay

s. 4

Bir Zamanlar Savaşçıydılar

s. 4

Tanrı olmak isteyen otobüs şoförüyle tanışın... s. 5

İkinci Adamın Dünyası

3

s. 7

Vatanı ve çöl mehtabını unutmak...

s. 8

Hiç solmayan bir leylak gibi... Yunus Emre

s. 9

Yaşama sarılmanın kavramını veren filozof Spinoza

s. 10

Einstein’ın bilimine Tanrı karışır mı?

s. 11

Can Dündar’la son kitabı “Aşka Veda”yı konuştuk

s. 12-13

Buharlı buhran

s. 15

İki ezilmişin ve bir şehrin hikâyesi

s. 17

Yeni çıkanlar

s. 18-19

Çocuk

s. 20

Maksim Gorki üzerinden anti-komünizm s. 21 Alıntı test ve Bulmaca

s. 22

Türkiye’den ve hepimizden bir parça koptu Kitap, ak kat üzerine düürülen ilk harften, ilk sözcükten itibaren ayn zamanda insan demektir, emek demektir, aln teri demektir... 5 Mays’ta bir i kazas sonucu yitirdiimiz sevgili arkadamz, Kaynak Yaynlar çalanlarndan Nizamettin en, kitaplara aln terini ve insanln katan, prl prl bir emekçi, tertemiz bir kitap dostuydu. Kaynak Yaynlar Genel Müdürü smet Öütücü’nün deyimiyle, Türkiye’nin her yannda ayak izlerini brakmt Nizamettin. Düzenlenen törende, “Kars’ta var, Antalya’da var, Antep’te var, Malatya’da var... Her tarafta Nizamettin’in ayak izleri var. Nizamettin’in bu aln teri boa gitmedi. Bu aln teri o dolat yerlerde mutlaka topraa dütü” diyordu Öütücü. Nizamettin en’in yaam, emei, aln teri, kitaplar ve ayak izleri, ak kada da geçti. Aydnlk yazar air Hüseyin Haydar, “Nizameddin Ad”nda öyle diyor: “Yediveren gülü, kzl karanfil çiçei Açt deyin, soldu deyin, Öldü demeyin... Çünkü ölümsüzlük vard mayasnda, Türkiye’den bir parça. Demeyin, demeyin bana adn, Mart deyin, ahin deyin, Anka deyin, Uçtu deyin, kondu deyin, Öldü demeyin... Çünkü adanmlk vard kannda, Hepimizden bir parça.” *** Bu dizelerin yaratcs Hüseyin Haydar, Nizamettin en’in duyabilse çok mutlu olaca bir ödülün de sahibi oldu ayn günlerde. Yunus Nadi Ödülleri 2012’de iir dalnda Ataol Behramolu, Cevat Çapan, Muzaffer lhan Erdost, Doan Hzlan ve Özdemir nce’den oluan seçici kurul, Hüseyin Haydar’n “Dou Tabletleri” adl kitabn bu önemli ödüle deer buldu. Haydar’ ve dier ödülleri kazanan Irmak Zileli (Roman), Arda Odaba ve Burak Çelik (Sosyal Bilimler Aratrmas), evket Yalaz (Karikatür), Bülent Suberk (Fotoraf) gibi yazar ve sanatçlar da... Haftaya bulumak üzere...

ÖneriYorum

1) 2)

Tuncer Cücenoğlu

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç Yazıişleri: Damla Yazıcı Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Egemen Yamandağ

Ölü Canlar, Nikolay Vasilyeviç Gogol Bir başucu kitabı...

Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov Benim başucu kitabım.

Titanic Orkestrası, Hristo Boyçev Yalnızca Boyçev’in bu oyunu değil Çağdaş Bulgar oyun yazarların tümü okunmalı. Özel-

3)

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

likle Tsanev ve Stratiev’in oyunları incelenmeli.

4)

Aziz Nesin – Tüm Eserleri Ayrım yapmadan tamamı okunmalı.

5)

Nazım Hikmet – Tüm Eserleri Yine ayrım yapmadan söylüyorum; tamamı okunmalı.

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Yalçın Koreş Cad. No: 12/A Bodrum Kat Bağcılar / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

Rauf Mutluay (1925-1995)

Yazar, eleştirmen ve araştırmacı Rauf Mutluay, 1925 yılında Eskişehir’de doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’ni (1942), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdi (1947). Kastamonu, Edirne, İstanbul Fatih Kız, Atatürk Erkek ve Levent liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1974’te emekliye ayrıldı. İ.Ü. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü ile Devlet Güzel Sanatlar Yüksek Okulunda ders verdi. İlk yazısı “Bir Selam” 1946’da “Gün” dergisinde çıktı. “Hür Vatan”, “Dünya”, “Kim”, “Yön”, “Cumhuriyet”, “Dostluk”, “Varlık”, “Türk Dili”, “Yeni Ufuklar”, “Papirus”, “Yeditepe”, “Milliyet Sanat” gibi dergi ve gazetelerde değişik türlerdeki yazıları yayımlandı. “100 Soruda Türk Edebiyatı” (1969), “100 Soruda XIX. Yüzyıl

Türk Edebiyatı” (1970), “100 Soruda Edebiyat Bilgileri” (1970), “Türk Halk Şiiri Antolojisi” (1972), “100 Soruda Çağdaş Türk Edebiyatı 1908-1972” (1973), “50 Yılın Türk Edebiyatı” (1973), “Tanzimattan Günümüze Kadar Türk Şiiri” (1973) gibi antoloji ve incelemeleri; “Pas Demiri Yiyor” (1974), “Bende Yaşayanlar” (1977), “Sebiller Su Vermiyor” gibi deneme kitaplarıyla üretken bir aydın olarak tanındı. Fethi Naci, 14 Mayıs 1995’te yaşama veda eden yakın arkadaşı için şöyle demişti: “Rauf Mutluay ‘Dürüst’ bir insandı Rauf. Evet, düşünüyorum da, Rauf’a en uygun sıfat bu: ‘Dürüst’. ‘çalışkan’, ‘saygılı’, ‘vefalı’, ama hepsinden önce dürüst.” Rauf Mutluay’ı, ölümünün 17. yılında saygıyla anıyoruz.

DÖRTNALA GELDMZ TOPRAKLARA DAR: “MOOLSTAN GÜNLÜÜ”

BİR ZAMANLAR SAVAŞÇIYDILAR! REHA GÖNENÇ Cengiz Han döneminde tarihin gördüğü en geniş sınırlara yayılan bir imparatorlukken bugün yalnızca 3 milyon kişinin yaşadığı, dünyada kilometrekare başına en az insanın düştüğü, Ulan Bator adlı başkentin aynı zamanda ülkenin tek şehri olduğu, tuhaf, gizemli, büyüleyici ve biraz da melankolik bir ülke niteliğinde Moğolistan. Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin, Moğol kültürü, Moğol tarihi ve dili açısından çok daha özgün ve korunaklı kalabildiği; buna karşılık Moğolistan Cumhuriyet’inin önce uzun yıllar boyunca Rus kültürü ve Rusça, son 15-20 yıldır da Batı kültürü ve İngilizcenin etkisinde olduğu düşünülürse, Moğolların halen yaşadıkları “karmaşa”nın ve tabii ki yalnızlığın boyutu daha iyi anlaşılabilir. “25 yılı aşkın bir süredir ülkemizin çeşitli bölgelerini ve dünyanın yaklaşık 20 ülkesini gezdiriyorum” diyen rehber Yıldırım Büktel, 36 ayrı başlık altında işte bu ilginç ülkenin bugününü anlatıyor “Moğolistan Günlüğü”nde. Moğolistan bozkırları ve steplerden, Orhun Abideleri’ne; Göktürkler’den Budizm ve Şamanizm’e; Ulusal Tarih Müzesi’nden Moğol yemek kültürüne, Gobi Çölü’nden Dinozorlar Vadisi’ne, Moğol müziği ve müzik aletlerinden çöl ortasındaki buzullara kadar, merakla, ilgiyle, keyifle okunan bir gezi güncesi niteliğindeki kitap, Moğol bayrağının özellikleri vb. hoş ve ayrıntılı bilgiler de içeriyor. “Eğer biz Türklerin, heyecanlı maceramızın sonunda Anadolu yarımadası varsa, başında da Moğolistan bozkırları var. Aradaki binlerce kilometrelik ve 1000 yıllık ayrılığa, daha doğrusu kopukluğa rağmen bu toprakların bize ne

kadar yakın olduğunu anlıyorum. Anadolu’yu kendilerine vatan yapmak için ‘Dörtnala Uzak Asya’dan gelenlerin’ torunu olduğumu her yerde olabileceğinden daha fazla hissettiğim ülke oluyor” diyen Büktel, okuru da heyecan verici bir yolculuğa çıkartmış kadar oluyor, bu uçsuz bucaksız ülkede. (Moğolistan Günlüğü, Yıldırım Büktel, E Yay., 143 s. )

KTAPTAN Bir zamanlar Moğolistan bozkırlarında yaşayan bir savaşçı yiğit varmış. Olağanüstü hızlı koşan atı sayesinde halkının tüm savaşlarına ilk o çağrılıyormuş. Ancak onun hep uzaklarda olmasına dayanamayan nişanlısı bu hayvanı öldürtmüş. Kederli savaşçı bir ağaç dalı alarak unutamadığı atının

başı şeklinde yontmuş. Atının yelesinden elde ettiği kılları tel niyetine bu dala gergin bir şekilde tutturmuş. Ortaya “morin khuur” denilen müzik aleti çıkmış. Atının kahramalığına övgüler dizdiği şarkılar söylemiş. Ama bu öylesine bir melodiymiş ki dinleyenleri uzaklara taşır, duygulandırırmış.


Aydınlık KİTAP

ETGAR KERET TERMNALNDE BR DÜÜN FLOSU

Tanrı olmak isteyen otobüs şoförüyle tanışın... MURAT HATUNOĞLU “Ben anne olsam, çocuğumu hiç dövmezdim.” “Ben hocanın yerinde olsam, sınav yapmazdım, ödevle geçirirdim.” “Ben Aykut Kocaman’ın yerinde olsam, takımı 4-2-2-2 oynatırdım.” “Ben başbakan olsam, yabancı dilde eğitimi kaldırırdım.” “Ben ‘:’ olsam, yanıma bir nokta alır, yatardım aşağı: ‘...’ ” diye gider de gider. İnsan başkasının yerinde olmayı, başkasına akıl vermeyi ya da ona akıl veremeyecek konumda da olsa- ortalığa akıl dağıtmayı pek sever. Hatta iş bazen “ben tanrı olsam”a kadar bile gidebilir. Hatta bunun filmi bile çekilebilir: “Aman Tanrım!”

ORTADOU’NUN PARLAK YILDIZI Jim Carrey’nin oynadığı “Aman Tanrım!” filmini bilen bilir, sürekli tanrıyı suçlayan başkaraktere tanrısal yetenekler bir günlüğüne verilir; işin zorluğunuysa bir karakter, bir de Tanrı bilir. Geçen gün, bana kitap incelettirmeyi çok seven bir arkadaşım, “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”nü tutuşturdu elime. “Al” dedi, “bu kitap tam senlik.” İlk görüşte kitaba pek ısınamadım, ama kitabı elime alıp dünyanın sırrını çözüyormuşçasına bir ciddiyetle arka kapağı taramadan da duramadım. Henüz üç saniyede yarım sayfa okuyabilecek kadar fotoğrafik bir okuma tekniğim olmadığından, okuduğumun yarısını anlamadım. Ama yine de, tavsiye eden arkadaşımın zevkine güvenerek, kitabı yanıma aldım. Meğer Etgar Keret’in “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”ymüş bu, onlarca öyküsü kısa filmlere konu olan, animasyondan bağımsız sinemaya uzanan çok yönlülüğüyle bilinen, çağdaş yazında Ortadoğu’nun en parlak yıldızlarından görülen Etgar Keret’in. Matematik ve felsefe eğitimi alan İsrailli yazar, üniversitede öğrenciyken inşaatlarda ve bir plak dükkânında çalışmış. “Muhtemelen hayatımın en karanlık dönemiydi” dediği üç yıllık zorunlu askerlik dönemi, hayatının en önemli dönüm noktalarından birisi, belki de en önemlisi, olmuş. Zira askerdeyken adeta duvara toslamış, kim olduğunu, ne yapmak istediğini anlamış ve ilk öyküsünü, “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü” kitabında da yer alan “Borular”ı yazmış.*

GERÇEN AIRLIINI TAIMAK “Cennet’in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. Tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. Cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. Bana buraya kendini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için

dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor. Ama gerçekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. Hepsi değişik yollardan gelmişler Cennet’e.” diyor Keret, “Borular”da, “derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir” diyen Krishnamurti’yi selamlarcasına. Ve bize, fantastik ile gerçeklik arasında gezinen yazınında oyunbaz, insancıl ve duygusal ruhunu hissettiriyor. Duru dilinin söyledikleri gerçeğin ağırlığını taşırken zorlanmıyor, ama sözlerini okuyanlar bazen kısacık hikâyelerin açtığı derin düşünce çukurlara düşebiliyor. Bazen de hikâyenin sonunda kendi kendine soruyor okur, sanat filmi gösterilen bir sinema salonundan çıkmışçasına: “Tamam, bu hikâyeden bir şeyler anladım da, ne anladım?”

Etgar Keret Ve yanıtı, -her ne kadar kurgusal ve masalsı yörelere uğrasa da, küfrü satırlarından uzak tutmasa da, çok farklı karakterler yaratıp onları ikişerli üçerli sayfalara dağıtsa da ortadan kalkmayan- nezaket dolu bir biyografide, Keret’in öz yaşamında buluyor. *Kaynak: http://www.tramvayduragi.com/duvara-carpmadan-kim-oldugunu-bilemezsin/ (Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Etgar Keret, Siren Yayınları, Çev: Avi Pardo, 152 s.)


Aydınlık KİTAP HARUK MURAKAM’NN 1256 SAYFALIK ROMANI “1Q84” TÜRKÇEDE

Tuhaf bir huzur almaya geldik! REHA GÖNENÇ Kitapları, ülkesi Japonya’da da dünyada da milyonlarca satan Haruki Murakami, “post-modern edebiyat”ın tipik ve en ünlü temsilcilerinden biri olarak tanınıyor. Romanlarının adları bile, “gerçekçilik”ten uzak metinler okuyacağı konusunda okura yönelik uyarılar olarak algılanabilir: “Yaban Koyununun İzinde”, “İmkânsızın Şarkısı”, “Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında”, “Zemberekkuşunun Güncesi”, “Sahilde Kafka”, “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”…

1949’da Kobe’de doğan Murakami, 30 yaşındayken yayımladığı ilk yapıtından bu yana, herkesin, hatta ortaokul öğrencilerinin bile anlayabileceği basit bir dil kullanmayı tercih ediyor. Ancak bu dil, onun her kitabında insanlık durumuna dair yoğun mesajlar vermesine engel değil. Mükemmel ve ayrıntılı biçimde işlenmiş karakterlerin psikolojileri okura neredeyse bire bir geçiyor, bir romanını okumak her seferinde insanın Murakami’nin dünyasında “kaybolmasına” yol açıyor. İlk sayfalarından itibaren okuru içine, derinlere çeken metinlerin yazarı olan Murakami, belki örneğin Victor Hugo, Dostoyevski, Balzac ya da Jack London türünden bir edebiyat çizgisinde yürümüyor ama tek kelimeyle “muhteşem” bir edebi atmosfer kurduğu, romanlarını okuyanların adeta başını döndürdüğü ve okuma serüveninin sonsuza dek sürmesinin istendiği de bir gerçek. Geçtiğimiz günlerde ülkemiz okurlarıyla da buluşan “1Q84” Haruki Murakami’nin baş yapıtı sayılabilecek, 1200 sayfalık bir kitap. Yani, özel zevkleri arasında tek başına maraton koşmak bulunan yazar bizi gene mara-

ton gibi bir romanla baş başa bırakıyor. “1Q84”, George Orwell’in kült romanı “1984”e gönderme yapıyor. Japoncada Q harfi ve 9 rakamının okunuşları aynı. Orwell’in “1984”ü üzerine bol bol yazılıp çizilmiş “Big Brother” kavramını yaratmıştı. “1Q84” ise “Little People” ile tanıştırıyor okurları. Her zaman olduğu gibi çok katmanlı, kurgusu sağlam bir roman var karşımızda. Romanı, en genel haliyle birbirini 10 yaşında tanımış, hiç konuşmamış olsalar da bir kez el ele tutuşmuş bir kız ve erkeğin 30’lu yaşlarında birbirini bulma süreci olarak özetleyebiliriz. Ama salt bir aşk romanı olarak nitelenemeyecek kadar çok sesli, çok boyutlu bir yapı kuruyor Murakami. Kurgu iki kahramanın hayatlarını sırayla anlatmak üzere geliştirilmiş. Bölümler “Tengo”, “Aomame” şeklinde ilerliyor. Bir bölüm Tengo’nun hayatından, bir bölüm Aomame’den okuyoruz. Murakami kitaplarının tanıtımlarında “Japonya’ya dair bildiğiniz her şeyi unutun!” denir. “1Q84” de aynen öyle... Karakterler dışında Japonya’ya ve kültürüne ilişkin çok az şey var. Dünyaya “Batı’dan bakma” özelliğini bu romanında da sergileyen yazar, kütüphane, orman, hayvan vb. tipik takıntılarını da bir kez daha açığa vuruyor. Elbette ki gerek hacmiyle, gerek içeriğiyle zorlu bir roman “1Q84”... Ama insanın içindeki sıkıntıyı, yaşamın durağanlığını ve insanı adeta boğuşunu, çaresizliği, doğayı yalın biçimde ve evet, garip ama gerçek, tuhaf bir huzur vererek anlatmak gibi sıradışı bir niteliğe sahip olduğunu da önemle vurgulayalım. (1Q84, Haruki Murakami, Doğan Kitap, çev: Hüseyin Can Erkin, 1256 s.)


Aydınlık KİTAP DOÇ. DR. HÜNER TUNCER’DEN “SMET NÖNÜ’NÜN DI POLTKASI (1938-1950)”

İkinci Adam’ın dünyası… İnönü, savaşa fiilen katılmamakla birlikte, Türkiye’nin, sınırlarının ihlal edilmesi durumunda, tek başına da olsa, savaşa katılacağını savaşan tüm taraflara bildirmişti. CÜNEYT AKALIN Doç. Dr. Hüner Tuncer, bu kitabında, İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllar olan 1939-1945 döneminde ve 1950 yılına değin geçen sürede, Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün izlediği dış politikayı, savaşın genel seyrini göz önünde bulundurarak ve Türkiye’nin savaşan devletlerle ilişkilerini temel alarak değerlendiriyor. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet Paşa’nın diplomasi alanındaki becerisini ve başarısını Mudanya Ateşkes Anlaşması görüşmelerinde sınamış ve kurulacak olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ile ulusal sınırlarını Batılı devletlere kabul ettirmek üzere toplanan Lozan Konferansı’na başdelege olarak gönderilmesini kararlaştırmıştı. Lozan’da İsmet Paşa, diplomasi alanında gerçek bir utkuya imza atmış ve yeni Türkiye’nin ulusal çıkarlarını, hiçbir güçe boyun eğmeden, inatla sonuna dek savunmuştu. Atatürk’ün ölümü üzerine, o büyük liderin yerine geçebilecek tek adam konumunda olan İsmet İnönü’yü, TBMM, 11 Kasım 1938’de oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçti. Tarihimizde, “Birinci Adam” olan Mustafa Kemal’in ardından “İkinci Adam” olarak nitelenen İsmet İnönü, Avrupa’nın büyük devletlerinin baskılarına karşın, ülkemizi İkinci Dünya Savaşı dışında tutabilmeyi başarmış ve böylelikle, halkımızın büyük bir yıkıma uğramasını engelleyebilmiş olan bir devlet adamıdır. Hüner Tuncer, kitabında, İnönü’nün savaş yıllarında uygulamış olduğu diplomasiyi gözler önüne sermektedir. İnönü, İkinci Dünya Savaşı’nın başında İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması akdetmesine karşın, Batılı devletlerin cephesinde fiilen yer almamış; özellikle, İngiltere ve Fransa’nın diretmelerine karşı koyarak, Türkiye’nin askeri açıdan savaşa katılmaya hazırlıklı olmadığını, savaşa girebilmek için, bu iki devletin silah ve askeri malzeme yardımına gereksinmesi olduğunu vurgulamıştı. İsmet İnönü, bir yandan, Batı devletlerle ittifak ilişkisine girerken; öte yandan da, Sovyetler Birliği’yle iyi komşuluk ilişkilerini bozmamaya özen göstermişti. İnönü’nün bu politikası, savaş koşullarının egemen olmasına karşın, Atatürk’ün bütün devletlerle iyi ve barışçı ilişkilerin sürdürülmesi politikasının bir devamı niteliğindeydi. İnönü’nün, Nazi Almanyası ile Faşist İtalya’ya ilişkin görüşleri ise şöyleydi: “Nazilerin ve özellikle Faşistlerin Türkiye’ye karşı tutumlarını, fırsat bekleyen hırslı birer istila heveslisi olarak görüyordum. Habeşistan seferinin başında ciddi endişe geçirmiştik. Naziler, Balkanlar’a hemen hemen egemen olma yolundaydılar. Bizim selametimiz, Batı’yla birlikte olmaktı. Bu temel kanaat üzerine olayları ve ilişkileri geliştirecek-

tik.” İnönü, savaşa fiilen katılmamakla birlikte, Türkiye’nin, sınırlarının ihlal edilmesi durumunda, tek başına da olsa, savaşa katılacağını savaşan tüm taraflara bildirmişti. İsmet İnönü, ülkesi saldırıya uğramadığı takdirde, savaşa katılmama konusunda kararlıydı. İsmet İnönü’nün uyguladığı dış politika sayesinde, Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyarak çıkmıştı. İnönü’nün savaşın hemen ertesinde ABD’den askeri ve ekonomik yardım almasının gerekçesi ise, savaşta yıkıma uğramış olan diğer Avrupa devletleri gibi, devletin ayakları üzerinde durmasını sağlayabilmek amacıyla, savaştan en güçlü çıkan ABD’nin yardımına gereksinme duymuş olmasıydı. Türkiye, ancak 1950’de iktidara geçen Demokrat Parti Hükümeti döneminde, bilinçli olarak Batı’nın yanında yer alacaktı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaşın hemen ertesinde böylesine mantıklı ve akla dayanan bir diplomasi uygulayan İsmet İnönü, acaba Atatürkçü dış politika çizgisinden ayrılmış olmakla eleştirilebilir mi? İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldıktan sonra, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill, İnönü’ye 31 Mayıs 1950’de şu mektubu göndermişti: “Bana öyle geliyor ki, tarih general olarak kazandığınız zaferlerden başka, Türkiye Cumhuriyeti’ni, İkinci Dünya Savaşı’nın vahim tehlikeleri içinden nasıl sıyırıp geçirdiğinizi ve Mustafa Kemal tarafından sert mücadelelerle kurulmuş olan liberal ve gelişmiş hükümet sistemini nasıl koruduğunuzu hayranlıkla yazacaktır.” (İsmet İnönü’nün Dış Politikası (1938-1950), Hüner Tuncer, Kaynak Yay., 224 s.)


8

11 MAYIS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

SUUD YAZAR ABDURRAHMAN MÜNF’TEN “AAÇLAR VE MERZUK CNAYET”

Vatanı, çöl mehtabını ve ölümü unutmak... Roman kahramanı Mansur Abdüsselam’ı evinden uzaklara götüren bir tren yolculuğu anlatılıyor kitapta. Mansur Abdüsselam, Brüksel Üniversitesi’nde tarih yüksek lisansı tamamlamış, bir süre üniversitede hocalık yapmış, otuz beş yaşlarında bekâr bir adam. Siyasi görüşleri onu bu yolculuğu yapmaya mecbur bırakmış. MELİS YALÇIN Arap edebiyatında roman her zaman sorunlu bir yazın türü olmuştur. Tepki almış, sansüre uğramış, baskı altına alınmıştır. Arap yazarların kitapları en son kendi ülkelerinde yayımlanmış, bazen de hiç yayımlanamamıştır. Örneğin “Ortadoğu’nun Balzac’ı” Necip Mahfuz’un ünlü romanı “Awlad Haretna” (Sokağımızın Çocukları) İngiltere’de “Children of Gebelawi” adıyla çıktığında, Mısır’da sansürcü kurum Azhar Üniversitesi’nin tepkileri yüzünden yayımlanamamıştı. 1988’de Necip Mahfuz Nobel Ödülü’nü kazandı. 1989 yılında köktendinci Ömer Abdulrahman tarafından hakkında ölüm fetvası çıkarıldı, Abdulrahman, Salman Rüşdie olayının patlak vermesinden kısa bir süre önce açıklama yaptı. Ona göre, eğer 1959’da “Sokağımızın Çocukları”nı yazdığı için Mahfuz’u öldürmüş olsalardı, Rüşdi, “Şeytan Ayetleri”ni yazmaya asla cesaret edemezdi. Bu açıklama Mahfuz’un öldürülmesi için yeni bir fetva olarak kabul edildi. 1994’te saldırıya uğradı, suikast başarısız olmasına rağmen saldırgan yazarın boynuna bir bıçak saplayarak sağ kolunu felce uğrattı. Sadece Mahfuz’un değil, Arap edebiyatının sağ kolu felce uğramıştı.

ASLA ARKANA BAKMA Arap yazarlar hep “ölümü göze alarak” yazmak zorunda bırakıldılar. Necip Mahfuz bu konuda ne bir ilk oldu ne de son. Şimdi bir de Abdurrahman Münif’e kulak verelim: “Zayıflık gösterme, sana ne dediğimi işitiyor musun? Zayıflık gösterme. Benliğinde bir anı olarak kalan veya duygusal iz bırakan bu son şeyleri bırak. Köprüyü tamamen kendi başına geçtin. Hem şimdi sana ihtiyaçları yok, gözlerde o teslim olmuş üzüntüyü göreceksin de ne olacak? Onlar seninle konuşurken bile seni düşünmezler, sadece kendilerini anlatırlar. Her şeyi ardında bırak. Gücün yeterse, asla arkana bakma! Tamam, ne zaman yola çıkacağını kimseye söylemedin. Bunun onlara hâkim olacak lezzete daha yakın bir rahatlık olduğundan eminsin. Veda saatinde kafalarında dönüp duracak büyük laflardan onları kurtarmış oldun. Gelselerdi, her biri kendine has bir yolla bir şeyler diyecekti. İşte şimdi onlar uyuyorlar, evet uyuyorlar, sen bu geç saatte bininci kez ceplerini yokluyorsun, her şey yerinde mi emin olmak için: Pasaport, tren bileti, sağlık raporu, çalışma izni.” “Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti”, Suudi asıllı yazar Abdurrahman Münif’in ilk romanı. İbrahim Demirci ve Hasan Harmancı tarafından çevrilen

eser Yapı Kredi Yayınları’ndan, Nisan 2012’de çıktı. “Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti” aslında bir yol hikâyesi; roman kahramanı Mansur Abdüsselam’ı evinden uzaklara götüren bir tren yolculuğu anlatılıyor kitapta. Mansur Abdüsselam, Brüksel Üniversitesi’nde tarih yüksek lisansı tamamlamış, bir süre üniversitede hocalık yapmış, otuz beş yaşlarında bekâr bir adam. Siyasi görüşleri onu bu yolculuğu yapmaya mecbur bırakmış. İşten çıkarılmış, çevirdiği kitaplar yasaklanmış. Üç yılda ancak edinebildiği bir pasaportla ülkesinin dışına, arkeolojik kazılar yapacak bir Fransız ekibe çevirmenlik yapmaya gidiyor. Ve vatanını terk ederken öfkesine sevinç karışmış bir halde şöyle diyor: “Vatan toprağını bırakmama saatler kaldı. Evet, vatanı terk ediyorum, belki de sonsuza kadar. Dönmeyeceğim. Okulda öğrendiğim şiirlerin bütün beyitlerini unutacağım; özleyişi, yürüyüşleri, çöldeki mehtabı unutacağım. Yanaklarına düşen minik gözyaşlarını gördüğümde, beynimdeki hücrelerin tümünü dolduran sıkıntı duygusuyla ve hüzünle elimi çekerken kız kardeşime dedim ki: ‘Arkeoloji heyetinin işi iki yıldan çok sürmez, ondan sonra döneceğim, belki daha da önce dönerim... Şu an önemli olan bir iş bulmam cancağızım!’ Vatan dediğin nedir ki? Toprak mı? Çorak tepeler mi? İçindeki kinden eriyip kaybolan kasvetli gözler, kurşun, alaycı sözler? İnsanı aç bırakmak mı vatan? İş arasın diye caddelere salıvermek ve peşine muhbirler takmak mı?” Abdurrahman Münif, Suudi asıllı baba ile Iraklı annenin son çocuğu olarak 1933’te Ürdün-Amman’da doğdu. Üç yaşındayken babasını kaybetti. İlk ve orta öğrenimini Amman’da yaptı. 1952’de Bağdat’ta başladığı hukuk öğrenimini bitiremeden siyasal nedenlerle 1955’te oradan çıkarıldı, Kahire’ye yerleşti. 1958’de Belgrad Üniversitesi’nde iktisat okudu, 1961’de petrol ekonomisi doktoru oldu. Baas Partisi içinde siyaset yapmaya çalışan Abdurrahman Münif, 1962’deki Humus Kongresi’nden sonra siyasetten koptu. 1973’e

dek Suriye petrol şirketinde görev yaptı, sonra “el-Belâğ” dergisinde çalışmak üzere Beyrut’a geçti. 1981’de romanlarını daha rahat yazabilmek için gittiği Paris’te beş yıl kaldıktan sonra Şam’a döndü. 1968’de evlendiği Suad Hanım’dan dört çocuğu olan yazar, 24 Ocak 2004’te Şam’da kalp krizinden öldü.

KİTAPTAN

PETROL KRALLARINI KIZDIRMAK 20. yüzyılın en önemli Arap yazarlarından biri olan Abdurrahman Münif, aynı zamanda yaşadığı coğrafyanın politik karakterlerinden biri olarak da görülebilir. Vaktiyle Irak’ta bir petrol dergisinde yöneticilik yapan Münif, bu derginin yayınAbdurrahman ları nedeniyle Münif petrol krallarını kızdırmış; bu yüzden kitapları birçok ülkede yasaklanmış. Petrolün serüvenini anlattığı “Tuz Kentleri” üst başlığını taşıyan beş kitaplık roman dizisinin bu tepkilerde büyük bir etkisi olduğu söylenebilir. Ne yazık ki, Arap dünyasında yeni romanın öncüsü sayılan bu seri henüz dilimize çevrilmedi, Yapı Kredi Yayınları’ndan bu konuda adım atmasını bekliyoruz. Muhammed Dekrup “Abdurrahman Münif Roman Kuramına İlişkin” denemesinde yazarın roman anlayışını şöyle özetliyor: “Münif, dünya romanının farklı yapıtlarıyla canlı bir etkileşimi bir zorunluluk olarak görür; bu etkileşim Arap romanını zenginleştirme ve sanatsal olarak geliştirip ufuklarını açmanın en önemli kaynaklarından biridir. Ama Münif, aynı zamanda Batılı tekniklerle ve üsluplara boyun eğmeye mutlak bir şekilde karşı çıkar, onları taklit etmeyi ret ve hatta mahkûm eder. Yeni biçimleri taklit, modernlik değil, sadece taklittir ve tutuculuktur. Yani modernliğin karşıtıdır! Aynı zamanda taklit, özellikle taklidin bu hali, yaratıcılığın da karşıtıdır.” (Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti, Abdurrahman Münif, Yapı Kredi Yay. Çeviren: İbrahim Demirci, Hasan Harmancı, 312 s.)

Tren küçük bir istasyonda durdu, adı olmayan bir istasyon, orada durdu ve hareket etmedi. Pencereden treni çembere almış çok sayıda silahlı asker gördüm. Giderek kaybolan sesler işittim ve tehlike dolu bir hareket. Askerlerin iki kişiyi götürdüklerini gördüm pencereden. Otuz yaşlarında iki adam. Eski elbise satıcısı mıydılar? Kaçakçı mı? Silah tüccarları mı? Siyasiler mi? Azap ve sıkıntı dolu keskin bir gökyüzünden güneş kayıp gidiyordu. Adamların yüzlerine baktım, öfkeli ve hüzünlüydü, adamlar öfkeli ve hüzünlüydüler, küçük peygamberlerin güveniyle yürüyen iki adam öfkeli ve hüzünlüydü, treni ve iki adamı kuşatan askerler öfkeli ve hüzünlüydüler. Yere baktım, göğe baktım, karşımda oturan ve sahneyi izleyen iki kadına baktım. Her şey ağlatacak ölçüde hüzünlüydü. Pencereden baktım ve dedim ki: Şüphesiz bu ikisi yasaya aykırı bir şey yaptılar, belki kadere meydan okudular, bu iki adamı ölünceye dek kırbaçlamalı!


Aydınlık KİTAP

11 MAYIS 2012 CUMA

9

ORTAÇA’DAK “NSAN”IN SES: YUNUS EMRE

Hiç solmayan bir leylak gibi... CAFER YILDIRIM Eskişehir Belediyesi, geçtiğimiz haftayı, 2-6 Mayıs arasını “Uluslararası Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası” olarak ilan etti. Belediyenin etkinlik alanı popüler gösterilerden bilimsel bildirilere uzanan bir programı içeriyordu. Böylesi bir çabanın iyi ve güzel olduğu aşikârdır. Umarız ki belediyenin çabası sadece Yunus Emre’yi sahiplenme niyetiyle sınırlı değildir ve üzerinde en yoğun sis bulutlarının bulunduğu bu şahsiyetimizin, bizler için edebi hayatının olduğu kadar gündelik hayatının da biraz daha ışık, daha fazla bilgiyle aydınlanmasına vesile olur. Yunus Emre’nin muhtemel doğum ve ölüm tarihleri ayracındaki kesit (1238-1320) aslında Türk tarihinin en yoğunluklu dönemlerinden biridir. Anadolu Selçukluları, aktörler sahnesinden çekilirken Osmanlılar yeni bir devletin kozasını bir ipek böceği çabasıyla kurmaya başlamıştır. Anadolu Selçuklu iktidar sahiplerinin sıradan hayatlar içine karıştıklarına ve Osmanlıların sıradan hayatlar içinden çıkıp bir iktidar yıldızı olarak görünür hale geldiklerine Yunus Emre yaşadığı dönemde tanık olmuştur. Onun tanıklığına Moğolların Anadolu içlerine dek uzanan saldırılarını da eklememiz gerekir. Savaş makinesini andıran Moğolların önünden kaçan o dönemin Orta Asya ilim ve kitap ehlinin Anadolu’nun değişik bölgelerinde yer tuttuğunu, tasavvuf düşüncesini yaymak için çabaladıklarını ve bu anlamda da hayli mesafe kat ettiklerini biliyoruz.

HALKIN DLYLE SANAT Yunus Emre işte böyle bir ortamda yaşadı. Kaynağı, Ekim Devrimi ve Kurtuluş Savaşı’mızdan beslenen Nazım Hikmet kadar zengindir aslında. Yaşadığı dönemin gelgitlerini Nazım kadar ayrıntılı yansıtmamış olması beslendiği damarların güçlü olmadığı anlamına gelmiyor. Sultan Velet, Âşık Paşa, Hoca Dehhani, Gülşehri Yunus Emre’nin çağdaşı olan şairlerdir. Mevlana ile görüştüğünde 34-35 yaşında olabileceği öngörülüyor. Hoca Dehhani ile birlikte Divan Edebiyatı’nın kurucuları olarak sayılan Şeyyat Hamza ve Ahmet Fakih de Yunus’un yaşadığı yüzyılın şairleridir. Bu dönemde din ve ilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsçadır. Âşık Paşa’yı bugüne bırakan ünlü şiiri bütünüyle bu durumla ilgilidir: “Türk diline kimsene bakmaz idi Türklere hergiz gönül akmaz idi Türk dahı bilmez idi bu dilleri İnce yolı ol ulu menzilleri” Yunus Emre böylesi bir ortamda genel tutumun dışına çıkarak sanatını halkın dili üzerine kurmuş, Oğuz Türkçesine edebiyat dili olma yolunu açmıştır. Eski Anadolu Lehçesi de denilen Oğuz Türkçesinin en büyük şairlerinden biri olma fevkine böyle ulaşmıştır.

KÖPRÜLÜ VE GÖLPINARLI SAYESNDE Böyle olmasına rağmen kültürel hayatımızda Yunus Emre, 20. yüzyılda Mehmet Fuat Köprülü’nün çalışmala-

nanç ve ideal sahibi her air gibi Yunus Emre’nin sanat da düünsel dünyasyla bütünlük içindedir. Onun iirinin çerçevesini kukusuz yaad ça belirlemitir. Nazm Hikmet gibi gür kaynaklardan beslenmesine ramen yaad çan bütünlüünü yanstan bir air olmad gerçektir. Fakat bu durum Yunus’un yaad çaa srtn döndüü anlamna gelmiyor.

Onun ayırıcı özelliği, bu kavramların insanlık ahlakına içerilmeleri, içerik ve anlam değeri kazanmaları sürecine Anadolu’dan katılan bir emektar olmasıdır. “Keleci (sözü) bilen kişinin Yüzünü ağ ede bir söz” Sözü pişirip diyenin İşini sağ ede bir söz” Bu basit dizeler, şairin felsefesinin, coğrafyasının sınırlarını bir anda geçip söylenecek sözün herkes için geçerli niteliğine işaret ederken evrensel bir değer de kazanmaktadır. Toplumun en üst tabakasından en alt kesimine, profesöründen bakkalına, girişimcisinden işçisine, cahilinden bilginine dek herkes için geçerli ve herkese söylenmiştir bu sözler: “Söz ola kese savaşı Söz ola bitire başı (yarayı) Söz ola ağılı aşı Bal ile yağ ede bir söz” Yunus Emre

rıyla gündeme gelene dek yoktu. Adından ilk kez “İlk Mutasavvıflar”la haberdar olduk. “İlk Mutasavvıflar”daki onunla ilgili bilgiler yüzeyseldi. Sonra daha çok şiiriyle ve onunla ilgili daha çok bilgiyle buluştuk. Bu kadarı bile yeterliymiş, halkımız onu kendinden bildi ve onu daha çok tanımak istedi. Onun üzerinde en fazla çalışmış olan bilim insanımız ise Abdülbaki Gölpınarlı oldu. Kültürel hayatımızın gündemine girdikten sonra ne yazık ki Yunus Emre devletin de gücüyle sağın Türk- İslam sentezi ideolojisini doğrulamak için kullandığı bir figüre dönüştürülmek istendi. İnsan sevgisi üzerinden İslamın insanseverliği temsillenirken kullandığı dil üzerinden de Türklüğe vurgu yapılarak Türk-İslam sentezi denilen sentetik bir ideolojinin propagandası yapıldı.Tabii ki nesnellikten yana olan araştırmacılarımız da boş durmadı. Yeni yeni Yunus Emre çalışması yaptılar. Bize gerçek bir Yunus Emre fotoğrafı vermek için didindiler. Yunus Emre üzerindeki sır perdesi, bugün itibarıyla da bütünüyle aralanmış değildir. Ne hayatı hakkındaki bilgiler tamdır ne de şiirlerinin bütünlüklü bir tasnifi yapılabilmiştir. Umarız ki Eskişehir Belediyesi’nin “Yunus Emre Haftası” bu ihtiyaçlara cevap verecek bir içeriğe sahip olmuştur.

GERÇEKÇLK YOLU İnanç ve ideal sahibi her şair gibi Yunus Emre’nin sanatı da düşünsel dünyasıyla bütünlük içindedir. Onun şiirinin çerçevesini kuşkusuz yaşadığı çağ belirlemiştir. Nazım Hikmet gibi gür kaynaklardan beslenmesine rağmen yaşadığı çağın bütünlüğünü yansıtan bir şair olmadığı gerçektir. Fakat bu durum Yunus’un yaşadığı çağa sırtını döndüğü anlamına gelmiyor. Öyle ol-

700 YILLIK MRAS

saydı zaten büyük şair olamaz, asırların engebelerini aşıp bize kadar ulaşamazdı. O kendi içinde bulunduğu koşulların en muteber adı olmuştur. Onun döneminde Moğolların Anadolu’nun içlerine kadar at koşturduklarını biliyoruz. Moğollardan bir vakit önce ise Yesevi dervişleri ve bilimum tasavvuf ehli Anadolu’nun değişik yerlerinde kendilerine yer bulmuştur. Yunus Emre yaşadığı çağın işte bu gerçekliğinden etkilenmiş ve bu gerçeklik içinde yolunu seçmiştir. Bu nedenle düşünce evreninin özünü tasavvuf felsefesi oluşturur. Ana ereği bu felsefe aracılığıyla Tanrı’yla bütünleşmektir. Tanrı sevgisi ise onda dünyayı sevmekle eş anlamlıdır. “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü” dizeleri bu düşüncesinin tezahürüdür. Fakat Yunus bu süreçte dinin argümanlarıyla sınırlı kalmamış, birçok insanlık halini mesele edinmiş, o hallere kendi dilince değinmiş, ihtiyaç duyduğu dil malzemesini de konuşma dilinden almıştır. Yunus’u halka sevdiren, yüzyıllar içinden bir edebiyat yıldızı olarak ışımasını sağlayan içtenliği olduğu kadar dil tutumudur. Anadolu’nun kıraç bir bölgesinde hiç solmayan bir leylak gibi açan bu şair, ne iyi ki ömrünü bir ideale bağlamış, hatta bağışlamış; çağdaşı ve sonrasındaki birçok şair gibi kendi evrenin dar sınırlarında sıkışıp kalmamıştır.

NSANLIK AHLAKINA ÇERLMEK Eskişehirli dervişin gerçek anlamda büyüklüğü ve Türk popüler kültürüne malzeme olmasının anlamı tam da bu sınırda boy verir. Tabii ki Yunus sevginin, barışın, kardeşliğin şairidir. Fakat o bu kavramları sadece dillendiren, bu kavramların propagandasını yapan bir şair değildir.

Ekonominin savaş üzerine kurulu olduğu, fetihlerin, kırımların, kahramanlıkların çağında bir şairin dizelerindeki bu barış isteğinin berraklığı, bu uysal haykırış, bu sağduyulu mırıldanma onun insanlık değerlerini savunan değil sadece, aynı zamanda yaratan, kuran tarafına da tanıklık etmektedir. Yunus Emre Tanrı’ya doğru yürüdüğü uzun yolculuğundaki bütün adımlarını, yüksek insanlık değerleriyle kurduğu köprüler üzerinden atar. Bu anlamda bu değerler Yunus’u her adımda biraz daha Tanrı’ya yaklaştıran iyilik hâlleri olduğu kadar sonuçta Tanrı’nın toplamından parçalar biçiminde onun yokluk âleminde zuhur bulmuş tabii çizgileridir. Sözün özü, evrensel görüntüdür. Bu anlamda Yunus Emre bir yandan sanatını çatarken bir yandan da bugünün dünyasının evrensel dediğimiz değerlerinin oluşmasına Anadolu’dan güç vermiştir: “Kelecilerin pişirgil Yaramazını şaşırgil (ayıkla) Sözün us ile düşürgil Demegil çağada (çocuksu) bir söz” Neyi söylediğimiz kadar nasıl söylediğimizin de aynı oranda bir değer taşıdığı gerçeğini yedi yüz yıl öncesinden bize bir miras olarak bırakan da Yunus Emre’dir. Söylenen söz her şeyden önce olgunlaşmış olmalıdır. Olumsuzluklardan arındırılmalıdır. Bütün bunlarla birlikte söz mutlaka gerçeklikle yükümlü olmalıdır. Şairin söze ilişkin özdeyiş değerindeki her dizesi aslında şiirinin de temel değerlerini içinde barındırmaktadır. Yunus Emre şiir dilinin tarifini verirken şiirsel tavrını da fısıldamaktadır. Örneğin “sözün pişirilmesi” estetikle ilgili bir özelliktir. Fakat “sözün yaraları iyileştirmesi, ağılı aşı yağ ile bal etmesi” onun toplumsal alandaki işleviyle ilgilidir. Bu açıdan bakıldığında, bazı bölümlerini aktardığımız bu şiir şairin sanatsal manifestosu olduğu rahatlıkla görülebilir.

2012 05 11 mayis kitap eki  
2012 05 11 mayis kitap eki  
Advertisement