Issuu on Google+

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

33 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 294

27 Nisan 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 9 Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Zaman: Evrenin toz bezi

Seyyidhan Kömürcü’nün şiirleri: “Dünya Lekesi”

Ufuk Söylemez’den “Vicdanlı Kapitalizm Yoktur”

“Üç Maymun” ve “Söyleşiler”

Rüzgârı Dizginleyen Çocuk


Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

İÇİNDEKİLER

3

SUNU

Haftanın Portresi: Ignazio Silone

s. 4

“İşler ve Günler” ile “Tanrıların Doğuşu

s. 4

Yeterli bir hayat dersi!

Zaman: Evrenin toz bezi s. 5 Seyyidhan Kömürcü’nün şiirleri: “Dünya Lekesi”

s. 6

Giriş, giriş ve giriş s. 7 Zizek, Badiou ve çarpıltılmış gerçekliğe “Yamuk Bakmak”

s. 8

Babil Balığı

s. 9

Ufuk Söylemez’den “Vicdanlı Kapitalizm Yoktur”

s. 10

Nazım Hikmet ile Aşık Veysel’i buluşturan köprü s. 11 KAPAK: Hikmet Temel Akarsu’dan yeni ve farklı bir roman: “Konstantinopolis Kapılarında s. 12-14 Seyyit Nezir: Arakablo

s. 17

İşçi sınıfı partisine çağrının kitabı

s. 16

“Üç Maymun” ve “Söyleşiler”

s. 17

“Karanlığın Yüreği”nden “Kıyamet”e

s. 17

Yeni Çıkanlar

s. 18-19

Çocuklar için

s. 20

Sahaf ve Anadolu’dan Kitabevi

s. 21

Alıntı test ve Bulmaca

s. 22

Özdemir İnce

23 Nisan’n 92. yldönümünü, ehir Tiyatrolar’na, tiyatroya, sanata indirilen yeni bir darbeyle “kutladmz” söylenebilir. Sanata tükürülen, heykellerin bizzat babakann azndan “ucube” ilan edildii, yazlmam kitaplarn yasakland, cezaevindeki yazar ve gazeteci saysnn rekor krd bir hükümet döneminde, tiyatroya yönelik bu darbe, pek artc deil aslnda. Bir süredir sinema sanatna dair “ehliletirme” çarlarnn yüksek sesle dile getirildii, “muhafazakâr sanat” anlaynn hakim klnmak istendii düünülürse, kuatmann tiyatroyu da kapsamas kaçnlmazd. skender Pala’nn seyretmemi olduu “Günlük Müstehcen Srlar” adl oyunu “edepsiz ve müstehcen” ilan etmesi ve “yeterli hayat dersi vermiyor” demesinin, üstüne bir de “Muhafazakârn Sanat Manifestosu”nu açklamasnn ardndan Türkiye Yazarlar Birlii de ayn dorultuda bir bildiri yaymlaynca, ehir Tiyatrolar’nn belediye bürokratlarnn iki duda arasna braklan kaderi de çizilmi oldu. Saldrnn, kitaplara, yaynevlerine, yazarlara doru artarak süreceini söylemek, ne kehanet olacaktr, ne de karamsarlk... Yalnzca, “yeterli bir hayat dersi” veriliyor dersek, gerçei dile getirmi oluruz! *** air-yazar Güngör Gençay’ yitirdiimizi, dergimiz basma hazrlanrken haber aldk. ki aydr Taksim lkyardm Hastanesi’nde tedavi gören 78 yandaki Gençay, 23 Nisan’da Türkiye Yazarlar Sendikas’nda yaplan törenin ardndan Feriköy Mezarl’nda topraa verildi. Emek Partisi kurucularndan olan stanbul doumlu Gençay, Matbaaclk Okulu’nu bitirdikten sonra, 1960-1972 arasnda bir bankada müdür yardmcl görevlerinde bulunmu, emekliliinden sonra da Gerçek Sanat Yaynlar’n kurup yönetmiti. “Sabah Rhtm” (1965), “Balklar Ovas” (1967), “Oul” (1967), “Dövülü Yürek” (1968), “Vurgunsuz Sabahlara Uyanmak” (1988), “Barut Yüklü Yldzlar” (1988), “Annem Beni Yetitirdi” (1989), “Ksaca-lar” (1990), “Amalar” (1995), “Denize Akan Yangn” (1995), “Yaam Umuda Uyarl” (2000) adl iir kitaplar; “Düüncenin Musluundan” (1997), “Kuatlm Günler” (1998) adl deneme yaptlar ve “Askercilik” balkl bir an-öykü kitab bulunan Gençay, çeitli antolojilere de imza atmt. Yaknlarna ve okurlarna basal diliyoruz...

ÖneriYorum

1)

Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Büyük Devletler ve Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Kitap için söylenecek her şey adında özetleniyor).

2)

Domenico Losurdo, Köktendincilik Nedir?, Yordam Kitap (Okumak için adı yeterli.)

3) Henri Pena-Ruiz, Laiklik Nedir?, Gendaş Kültür. (Kitabı kitapçılarda, sahaflarda arayın. Bulamazsanız, kimde varsa ödünç alın ve mutlaka okuyun.) Fransızca bilenler için

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç Yazıişleri: Damla Yazıcı Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Egemen Yamandağ

kitabın adını yazıyorum: “Qu’est-ce que la laïcité?”, Folio/Gallimard

4)

Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

5)

Prof. Dr. Oktay Uygun, Federal Devlet, XII Levha Yayınları. (Özerklik, Federal Devlet, Bölünme konularında kül yutmamak için).

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk

Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, Beta Yayınları. (Anayasa tartışmalarında kül yutmamak için)

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Yalçın Koreş Cad. No: 12/A Bodrum Kat Bağcılar / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

“LER VE GÜNLER” LE “TANRILARIN DOUU”

Ignazio Silone (1900-1978) 14 yaşındayken tüm ailesini bir deprem sonucu kaybeden Silone, Cizvitler tarafından eğitildikten sonra 1921’de İtalya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı

Asıl adı Scondo Tranquilli olan sosyalist-gerçekçi İtalyan yazar Ignazio Silone (1 Mayıs 1900-22 Ağustos 1978) Mussolini dönemi İtalyası’nda özellikle güneyli yoksul köylülerin yaşamını anlatan romanlarıyla ülkemizde de iyi tanınır. 14 yaşındayken tüm ailesini bir deprem sonucu kaybeden Silone, Cizvitler tarafından eğitildikten sonra 1921’de İtalya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Faşizme karşı aktif mücadelesi sonucu ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Silone, Moskova’ya gitti ve 1930’da partiden çıkarılana kadar SSCB’de kaldı. Daha sonra İsviçre’ye yerleşen yazar, 1945’te İtalya’ya döndü ve sosyalist “Avanti” dergisinin yöneticiliğini üstlendi, Sosyal Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. Abruzzo bölgesinin kurak coğrafyası, köylülerin batıl inançları ve faşist polisin baskıları, Silone’nin sıkça kullandığı temalardır. “Ekmek ve Şarap” ile “Fontamara” adlı yapıtları dilimize çevrilmiş olan yazarın 1930’da yazdığı “Fontamara”, Sabahattin Ali tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. Can Yücel, “Fontamara”yla ilgili olarak şöyle demişti: “1920

sonlarından başlayarak Nâzım başta olmak üzere Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştır... Ignazio Silone, Sabahattin Bey’in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmağa başlamış ve sonunda André Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır. Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey’in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır...” Ignazio Silone’yi 112. doğum gününde saygıyla anıyoruz.

Ölümlülere yararlı kavga budur! NURİYE BİLİCİ Homeros’tan sonra Hellen şiirinin ikinci büyük şairi sayılan Hesiodos, Askra (bugünkü Yunanistan)’da doğmuş, MÖ 700’lü yıllarda yaşamıştır. Yaşamı hakkında çok fazla bilgi yoktur ancak, eserlerinin bazı bölümlerinden kendisi hakkında bazı bilgiler edinilebilmektedir. Hellen literatüründe yer alan ilk belirgin kişilik olarak kabul edilmektedir. Hesiodos’un iki büyük eseri olan “Tanrıların Doğuşu” ile “İşler ve Günler” aynı kitapta toplanarak, Furkan Akderin’in eski Yunancadan yaptığı çeviriyle Say Yayınları tarafından yayınlandı. “İşler ve Günler”de (Erga kai Hemeria) yer alan çiftçilik, denizcilik, ticaret ya da ev işleri gibi konular sayesinde Arkaik çağdaki yaşam hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Örneğin; “Birisi çift sürüp, ekin biçer Diğeri evini toplayıp zenginleşirken, Boşu boşuna beklenir mi? Sen de komşuna benzemek istersin, işte ölümlülere yararlı kavga budur. Çanakçı çanakçıyı, ağaççı ağaççıyı kıskanır.”

Tanrıların verdikleri sıkıntılarla karışık bir şekilde Birkaç ufak tefek zevk tadabilirler.” “Tanrıların Doğuşu”nda (Theogonia) Homeros’tan bildiğimiz son derece kalabalık olan tanrılar dünyasını düzenlemeye çabalamaktadır. Hesiodos’un bu çabasında özgür düşünceli bir düşünür olduğunu söylemek zordur; “Zeus’un kızları hangi krala önem verirse, doğum Sırasında hangi krala bakarlarsa İşte kralın diline sabah yağan çiğler dökülür. Söylediği şey büyük değer kazanır. Tüm insanların bakışları onun üzerinde olur, Doğru ve adil kararlar alırsa Doğru sözleriyle büyük mücadeleleri sonlandırır. Bir kralın akıllı olduğunu buradan anlarız. İnsanlar haksızlığa uğradılarsa onları sakinleştirir. Bunun için güzel sözler söyler.”

KAYETNAME

Tanrı’nın kutsamasını çalışkanlık ve üretkenliğe bağlamış, bu inançla yaşamıştır. Ahlakçıdır. Zeus’un iradesi altında insan ve hayvanların farklı kanunlara tabi olduğunu, insanlara adaletin, hayvanlara gücün hükmettiğini söyler. İnsanlara hakikati söyleme ve onları ahlaki bakımdan geliştirme çabalarına rağmen, geleneksel fikirlerin etkisinden kurtulduğu söylenemez. Eserde, ne topluma muhalefet ne de onun sınırlarından kurtulma çabasına rastlanmaz. Hem “İşler ve Günler”de hem de “Tanrıların Doğuşu”nda din sayılamayacak, ancak dünya görüşü olabilecek fikirlerini; Homeros’un eserlerinden büyük farklılıklar taşıyan bu kitaplarında “kahramalık”, “yiğitlik”, “savaşçı olma” gibi unsurlar geri planda kaldığını, işlerin zamanında ve tanrıların iradesi altında doğru olarak yapılması gibi düşüncelerin öne çıktığını görmekteyiz. Kısacası “insanlar” ve “eylemler” ön planda yer almaktadır. Yakından tanıdığımız Homeros’tan başka, hem de önemli bir Hellen şairini tanımak, yazdığı şiirleri iyi bir çeviriden ve güzel bir Türkçeden okumak, antik dönem yaşayışını gözlemlemek için iyi bir fırsat “İşler ve Günler/Tanrıların Doğuşu.”

Hesiodos eser boyunca kardeşi Perses’e öğütler verirken oldukça karamsar bir tablo çizmektedir. Yazdıkları öğütten çok zamanın olaylarından ya da insanlarından, yaptıklarından ya da yapmadıklarından şikâyetname gibidir. Ona göre “utanma ve adalet barınacak yer bulamamış, Olimpos’a kalkmıştır”. Eskiden her şey daha iyiyken giderek bozulmuştur. Bu eserde Hesiodos ayrıca ölümlüleri beş soya ayırmaktadır. Birinci soy olan “altın soy” tıpkı tanrılar gibi yaşam sürmüşlerdir; “Kronos göklerin hakimiyken ölümlüler altından yaratıldı. İnsanların hiçbir sıkıntıları yoktu, aynı tanrılar gibi. Acıları, dertleri yoktu, uğursuz yaşlılık da gelmiyordu.” İkinci soy olan “gümüş soy” insanları birinciye göre daha akılsız ve zayıftır. Aralarında anlaşmazlıklar, sürtüşmeler olmakta, ölünce ruhları da kendileriyle birlikte kaybolmaktadır. “Tunç soyu” kavgacı ve problemlidir. Dördüncü sıradaki “Tanrısal kahramanlar” soyu, Homeros’un şiirlerine de konu olan insanlardan oluşmaktadır. Beşinci soy ise Hesiodos’un kendisini de dahil ettiği demir soyu”dur. Bu soy, soyların en kötüsüdür. “Keşke daha önce doğsaydım ya da bu soydan gelmeseydim” der; “Beşinci soy demir soyudur. Gündüzleri çalışır, geceleri üzülürler.

NSANLAR VE EYLEMLER

(İşler ve Günler-Tanrıların Doğuşu, Hesiodos, Say Yay., Çev. Furkan Akderin, 126 s.)


Aydınlık KİTAP

Zaman: Evrenin toz bezi

MURAT HATUNOĞLU Geçenlerde internette gezinirken “The Scale of the Universe 2” adlı bir programa rastladım. Türkçesi “evrenin ölçeği” anlamına gelen bu program, bilgisayar faresi yardımıyla kullanılıyor, farenin kaydıracı aracılığıyla, evrende yer alan bazı varlıkların büyüklüklerini kıyaslamaya olanak tanıyordu. Kaydıraç ileri doğru itildikçe cisimler küçülüyor, geriye çekildikçe ise büyüyordu. Ben önce küçüklerin dünyasına girmeyi seçtim ve başladım onları izlemeye. İnsan, dodo kuşu, deniz topu, bıldırcın yumurtası, saç kılı derken, birden çıplak gözle görülemeyecek varlıkları görmeye başladım; bakteriler, virüsler, atomlar... Git git bitmeyen bu küçüklük, sonunda Kuantum Köpüğü’nü ve meşhur Sicim Teorisi’nin sicimini görene kadar devam etti. Tahayyül edebileceğimin çok ötesindeki küçüklükleri görüp –zihnimin verdiği imkân dahilinde- kıyaslamalar yapmanın tattırdığı merakın lezzeti, beni büyük cisimleri görmeye, elimi kaydıraçta geri vitese takmaya itti. İnsan, fil, dinozor, Boeing 747, peyk, Merkür, Dünya, Güneş, yıldızlar, gök adalar derken uzunca bir yolculuktan sonra tahmin edilen en büyük alana ulaştım ve düşünmeye başladım. Bilincimizden ne kadar bağımsız bir büyüklükte olduğumuzu, kâinatta neredeyse hiç kadar bir zamanda var olacak olan, hiç büyüklüğünde birer âlem olduğumuzu fark ettim. Kıyasın kafamda şişirdiği kocaman düşünce bulutu biraz aralanınca internette gezinmeye -belki de bir anlamda aranmaya- devam ettim ve merakımı tozutacak bir kitaba rastladım: “Tozun Gizli Hayatı - Evrenden Mutfak Tezgâhına Küçük Şeylerin Büyük Sonuçları.” TÜBİTAK’ın popüler bilim kitaplığının yeni üyesi olan bu kitap, hâlihazırda karmaşık olan düşünce bulutumu tozdan dumandan ferman okunmaz hâle getirdi. Neden mi? Çünkü bana en büyüğü bir kıl kalınlığının üçte ikisi kadar olan toz tanelerinin neredeyse her yerde ve tahmin edemediğimiz ölçülerde -sadece benim değil hiçbir bilim insanının da tahmin edemediği ölçülerde- olduğunu, bu “minik” devletin iklimleri ve yaşamı yönettiğini gös-

terdi. Mesela, her sene bitkilerin rüzgârda savurduğu organik toz yaklaşık bir milyar ton kadarmış. Bir milyar ton! Hepsini vagonlara doldursak, ekvatorun çevresini altı kez dolanacak uzunlukta bir tren eder. Bu tozlar, cansız tozlar, hatta değersiz sanılan çöl tozları olmasa ne şimdiki iklimler var olabilir, ne de kuşlar ötebilirmiş; zira canlılar yaşamlarını sürdüremezmiş. Ve toz can verdiği gibi can almasını da bilirmiş meğer. Yetmiş beş milyon yıl evvel dinozorları öldüren tozlar, bugün de yüz binlerce cana mal oluyormuş teker teker. Mesela Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl altmış bin kişinin çeşitli tozlar yüzünden can verdiği biliniyormuş. Bir de katili bilinmeyen, eceliyle öldüğü, hastalık kurbanı olduğu ya da uyduruk ölüm sebeplerinden yok olduğu sanılanlar var. Katil demişken, en önemli katillerden birinin sanayi tozları olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Hele ki az önce andığımız ülkeden dünyaya yayılan sanayi tozları ve onların akranları hem doğrudan öldürüyor insanları hem de dolaylı. Öldürmese de süründürüyor, hem gerçekten hem mecazen. Ölümden söz açmışken, kitaba göre, hem bizim ölümümüzün hem de Güneş’in ölümünün bizi toz olmaktan kurtaramayacağını da unutmayalım. Yaşarken de sürekli vücudundan ve giyeceklerinden toz döktüğü için bir tür toz halesiyle gezen bizler, ölünce ufalanmaya devam edeceğiz, mumyalanmış olsak bile. İşin garibi, Güneş söndüğünde Dünya’yı da kendine katıp o da toz olacak ve siyah bir havai fişek gibi evrene yayılacak. Söz konusu olan toz olunca, konu çok dağılıyor, zira tozlar neredeyse her yere dağılıyor. Konu daha fazla dağılmadan, seher yeli bizleri dağıtmadan, toparlanmalı kafalar. Ve teşekkür etmeli, düşünürken Sabahattin Ali’yi: “Döndüm daldan kopan kuru yaprağa Seher yeli dağıt beni, kır beni Götür tozlarımı buradan uzağa Yârin çıplak ayağına sür beni.” (Tozun Gizli Hayatı Hannah Holmes Tübitak Yay. Çev. Ebru Kılıç 337 s.)


6

27 NSAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

SEYYDHAN KÖMÜRCÜ’NÜN RLER: “DÜNYA LEKES”

Şair, yel değirmenlerine karşı 80 sonrası olarak nitelendirilen son otuz yıllık şiir serüveninde, şairler şiirlerini çoklukla kelimeye dayandırmaktadırlar. Alışıldık kelimeler ve o kelimelerin yarattığı imgelerle, çağa ayak uyduramayacağını düşünen şair, neredeyse kelime kazıcısına dönüşmüş; içten içe anlaşılmaz şiir iyi şiirdir yargısını zihnine nakşetmiştir DAĞHAN SÖNMEZ Yalnızca çekingen insanların susmaktan korktukları ve nasıl yanıtlayacaklarını bilemedikleri sorularla karşılaştıklarında, kendilerini gülünç duruma düşüren karmaşık cümlelere sarıldıkları bilinir. Milan Kundera, “Yavaşlık“ adlı romanında, eylemsizlik olarak kabul gören susma halinin, kimi zaman konuşmaktan daha gürültülü bir eylem olduğunu bu cümlelerle anlatır. Ahmet Hamdi Tanpınar ise “Edebiyat Dersleri” kitabında, “şiir susmaktır! “ diyecektir. Geniş caddelerin kocaman sesleri olur. Kelimeler kalabalıktır, dağınıktır. Yürürken devrik bir cümle geçer yanınızdan, bir küfür ısırır kulağınızı. İnsanlar kelimelerdir aslında, geniş caddelerde. Şairlerse, uzun susuşların sahibi… Tıpkı Kundera’nın kulağımıza fısıldadığı gibi, söylemle ilintisi olan susuşların… Bir şairin mürekkebinden damlayan şu dize, sanırım bu sırrı ele veriyor: “Suskunluğumda yürüyor, kelimelerimin orduları…”

dir. Galiba bütün iş kelimeyi ele alıp değerlendirişimizde düğümleniyor. Biçimci tutumda kelime bağımsız bir bütündür, kendi başına var olur, şiirsel değeri yarı yarıya ses yapısında, yarı yarıya anlam yapısındadır, çağrışım yükü önemini pekiştirir. Şairin biri tutar tek kelimeyi, ya da tek tek bağımsız kelimeleri, yan yana getirir, bundan bir mısra örgüsü çıkardığını sanır, ortaya belki mozaiğe benzer bir süs de çıkarır. Bu süs, adından da belli, gerçekte şiirsel olmaktan çok, dekoratiftir.“ ( sayfa, 366 )

ARN DERD

Şiirin kelimeye dayandırılması konusunda, referans genelde Cemal Süreya ve onun maruf “şiir geldi kesize de Don Kişot’un tahta mızrağını KELME KAZICISI limeye dayandı” sözü olmuştur. çağrıştırmıyor mu? 80 sonrası olarak nitelendirilen Ancak Özdemir İnce, “Tabula son otuz yıllık şiir serüveninde, şairHUZUR KAÇIRAN R Rasa”da konuyu şöyle aydınlatacakler şiirlerini çoklukla kelimeye datır: “Cemal Süreya, şiir geldi keliSeyyidhan Kömürcü, “Dünya Leyandırmaktadırlar. Alışıldık kesi” isimli şiir kitabının bir dizemeye dayandı dedi, ama şiirin dil kelimeler ve o kelimelerin yarattığı sinde, “dünya dünya / yalvarırım örtüsünü hiçbir zaman sözcüğe indirimgelerle, çağa ayak uyduramayacaartık bir gün beni uyandırma” diyegemedi. Cemal düzyazılarında çoğu ğını düşünen şair, neredeyse kelime rek, sanki bu güruha dahil olmak iszaman aforizma formunda söylediği kazıcısına dönüşmüş; içten içe anlatemediğini ilan ediyor. “Dünya şılmaz şiir iyi şiirdir yargısını zihnine tanımlamaları açıklamak gereği duyDOMADAN YARALANAN Lekesi” adı da oldukça manidar. Bir mazdı, çünkü düzyazılarında da şanakşetmiştir. Attila İlhan, “Hangi ARLER algılayış biçimini özetliyor, “zaten irdi. Söylediği cümlenin anlamını Edebiyat”ta şunları söyler: “ÇoğuŞairi ayrıksı kılan, şiirin susmaya dünyaya masalını düşmeye gelirmiş (şiir geldi kelimeye dayandı) genç muz şiiri bir kelime işi yakın; olanca az kelimeyle, birinsan” diyen bir şairin algışairler onun gibi düşünmediksanır. En uygun keliden çok anlam katmanına sını… Kent karmaşasınleri için, genç ağızlarda saif, meleri seçmesini, Na sızan muhtevasının yanı dan uzak, dingin bir “Dünya kızlaşan bu tanımlama en elverişli mısrasıra, şairin münzevi ruh krlgan buna sesi var ozanın. Şu Lekesi”, ları kurmasını şiirimizin başına çok halidir. Her şair, yaradize de ozana ait: karn uyarc / ’nün 2004 rcü mü Kö bileceksin! işler açtı.” (sayfa, 167) sıyla doğar. Hatta “iki kişiysek neden bir nlar ren Yay tü lk nü Mısra bir keVar dö da Seyyidhan Köyln doğmadan yaralaüç ağız tadımız n ana lime katarı olml in. yay ler an mürcü, “iyi duygularla iir fnd var tara s altyap nan şairler vardır! var.” duğuna göre, i rak son den iyi şiir yazılmaz; şairin ni”n Ayi el sar Kalabalıkların kı“Ha “Dünya LeKömürcü, düüns temel birim bn derdi olmalıdır” diyen; Kita b. yısı, bundan dolayı kita ikinci kesi”, Kömürlii olan; rin de olan kelimeyi belki de Aragon’un kat dik yazgıdır belki de. le cü’nün 2004 giriindeki cüm usturuplu seçirdelenmesi “Mutlu Aşk Yoktur” Gel gelelim şairin yılında Varlık Yaçekici: “bu kitap tin mi, mesele bir şiirine atıfta bulunarak, yalnızlığı, çağın bien rek ge yınları tarafından okuyann yok, önce mısreyci ve hedonist tutu“mutlu edebiyat yoktur” yayımlanan “Hasar metnin huzurunu kaçrsn raların, giderek mundan çok uzaktadır. diye de ekleyen bir ozan. Ayini”nden sonraki şiirin kurtuldu dediyedir.” yazar… Onunki bir tercihtir. Bir Kömürcü’nün, yukarıda deikinci kitabı. Kitabın gimektir. Kelimeye nevi Don Kişotluk! rişindeki cümle dikkat çeğindiğimiz şiirin kelime / imge, ağırlık veren şiir anlayışı, Postmodernizmin, “anı yaşa“ kici: “bu kitap okuyanın anlam / biçim dengesinde ne ölçüde kökeninde biçimseldir ya, bu elbette kültüyle evlerin odalarına girdiği huzurunu kaçırsın diyedir.” Melih konumlanacağını şimdiden kestiryaşam iklimimizde; modernitenin be- Cevdet’in “Rahatı Kaçan Ağaç” şiirini biçimsel olmayan şiir anlayışı kelimek zor olacaktır. Ancak “Dünya meyi önemsemeyecek demek değilşeriyete sunduğu aklın yerini arzular çağrıştırsa da, çok daha farklı bir Lekesi”, bilhassa “dedim belki de bir almış, her türlü tüketim; hayati dönruhun mahsulü bu cümle. yere üzgün üzgün bakmaktır günün bir parçası olmuştur. GörselliNaif, kırılgan buna karşın dünya” bölümündeki şiirleriyle, ğin doruklara ulaştığı, internet ve uyarıcı / dönüştüren bir anlamı önceleyen, mısrayı dumuadili teknoloji ürünlerinin deyim altyapısı var şiirlerin. Köyumsanması güç kutsal metinleryerindeyse insanı tutsaklaştırdığı mürcü, düşünsel derinliği den ziyade; okuyucuda sonra madem insan kal adında bir beladır çağda, insanlığın varoluşu kadar eski olan; irdelenmesi gereken insan dalgın bir belgedir kendisiyle hayat arasında çağrışımlar uyandıran bir dizgeye bir gelenek olan şiir ve onun şairi, bir metnin yazarı… “Başka neden eve dönmekten ibarettir hayat dönüştüren kitabın adı. Okuyabireddetmeye ve tüketmeye dayalı bu hayal girmeyince aşkın girneden bazen simsiyah bir doğruyla denilir len gözlere! yaşam biçiminin karşısına arkaik yamediği evlere / kapının sedevletin ve Allah’ın en iyi fikridir kış zıtlar gibi dikilmektedir. Duyguları, sine inanmak feci”, “Esna” bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba (Dünya Lekesi, Seyyidhan anlamı, estetiği dolayısıyla medeniye- adlı şiirinden belleğimize … Kömürcü, Everest Yayınları, 69 s.) tin tüm birikimlerini önceleyen şiir; düşen iki mısra…

Dünya Lekesi


Aydınlık KİTAP

Giriş, giriş ve giriş* MELİS YALÇIN Stanislaw Lem ismi telaffuz edilince çoğumuzun aklına “Solaris” geliverir hemen. Yazarın uluslararası alanda başarı sağlaması da 1961 yılında yayımlanan bu başyapıtla olmuştur zaten. Belki de hatırlamanın insanın en büyük trajedisi ve yine en büyük yeteneği olmasıyla ilgili yazılmış en iyi kitaptır “Solaris”; konu bilinçaltı değil, bellektir, onu durduramamaktır. Kitabı okumayanlar bile 1971’de ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovski tarafından sinemaya uyarlanan “Solaris”e aşinadır. Tarkovski’nin serbest bir uyarlaması olan film, ne yazık ki, kitabı okuyanların beklentilerini karşılayamamıştır; buna rağmen kitaptan bağımsız olarak düşünüldüğünde, usta yönetmenin elinin değmesi bile fimi izlenebilir kılmıştır fikrimce. 2002 yılında Steven Soderbergh tarafından yeniden çekildiğinde ise “Solaris”in, George Clooney’e rağmen, Hollywoodvari bir aşk filminden öteye gidemediği aşikardır. Soderbergh’in film hakkında söylediği, “Aşkı biraz daha ön plana çıkardık” lafı üzerine Stanislaw Lem’in, “O öykü aşk öyküsü olsaydı, ismini ‘Love in Outer Space’ koyardım, Solaris değil” dediği rivayet olunur. 1921’de Polonya’da doğan Stanislaw Lem, Doğu Bloku bilimkurgu yazarlarından olsa gerek, ülkemizde ve dünyada ana akım bilimkurgu yazarları kadar tanınmamıştır. Lem’in dünyaya açılmasına önayak olan kişilerden biri, kuşkusuz, kitaplarını Lehçe’den İngilizce’ye çeviren Amerikalı bilimkurgu yazarı ve çevirmen Michael Kandel’dir. Kandel iyi ki çevirmiştir; çünkü, Türkiye’de hiç

Lehçe çevirmen yokmuş gibi, Lem’in kitapları aslından değil de hâlâ İngilizce’den çevrilmektedir ülkemizde. Polonyalı yazar, doktor, filozof ve bilimkurgu analisti Stanislaw Lem din konusundaki fikirlerini şöyle dile getirmiştir; “Etik nedenlerden dolayı bir ateistim. Etik nedenlerden dolayı bir yaratıcıyı, yaratısından tanıyacağınız görüşünü savunanlardanım ve dünya bana öyle acı verici bir şekilde birleştirilmiş gibi geliyor ki, onun birisi tarafından kasıtlı bir şekilde yaratıldığını düşünmektense, herhangi biri tarafından yaratılmadığını düşünmeyi yeğlerim.” Son dönemlerini Varşova’da elektriği bile olS. Lem mayan bir evde, kendisiyle röportaj için gelen İran’lı bir gazeteciye -kendisi hakkında atılıp tutulan iddialardan olsa gerek- bilimkurgudan soğuduğunu belirten cümleler kurmuş ve daha önceki bir konuşmasında da “Ölümsüz olmanın ilk adımı ölmektir,” diyerek 27 Mart 2006’da aramızdan ayrılmıştır. Stanislaw Lem’in Pinhan Yayınları’ndan çıkan kitabı “Hayali Büyüklük”, Berna Kılınçer tarafından dilimize kazandırılmış. “Kusursuz Boşluk”ta hiç yazılmamış kitapları eleştiren Lem, okurlarını bir kez daha şaşırtacak gibi görünüyor. Bu sefer de bizi, arkasından hiç bir şeyin gelmediği, hiç bir sonuca bağlayamayacağımız karanlık, zekice ve her zamanki Stanislaw Lem alaycılığında girişler bekliyor. Erotik X-ışını fotoğrafçılığı, insanlar ve bakteriler arasındaki sözlü iletişim ve insan olmayanlara ait bir edebiyat; kısacası okuru rğlenceli bir yolculuk bekliyor. *Bu kitapta giriş, gelişme ve sonucun yerini giriş, giriş ve giriş almıştır. (Hayali Büyüklük, Stanislaw Lem Pinhan Yay., Çev: Berna Kılınçer, 232 s.)

KİTAPTAN Yazma sanatı nicedir hak ettiği takdiri görmeyi bekliyordu. Bu edebiyat biçiminin kırk yüzyıllık suskunluğuna son vermek ve varlığını borçlu olduğu yapıtlarla arasındaki zincirleri kırmak uzun süredir kendini ivedi bir ihtiyaç olarak hissettiriyordu. Bu soylu, ancak değeri bilinmemiş edebiyat türüne geç kalmış bağımsızlığını kazandırmak için ekümenilizm ya da deyim yerindeyse her şeye kadir mantığın çağından daha uygun bir zaman olamazdı. Aslında bu zorunu görevi bir başkasinin yerine ge-

tireceğine kesin gözüyle bakıyordum, çünkü bu hem estetik açıdan sanatın evrimsel rotasıyla uyumlu hem de ahlaki açıdan zorunlu bir görevdi. Ne yazık ki hesaplarımda yanıldım: İzleyişim ve bekleyişim sonuçsuz kaldı. Her nasılsa giriş sanatını kurtaracak hiç kimse çıkmadı. Bu durumda seçme şansım kalmıyor: İçte gelen bir dürtüden çok, bir görev duygusuyla Giriş yazılarının imdadına koşarak onları bağımsızlığına kavuşturan ve doğumlarında başrolü üstlenen kişi olacağım.


8

Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

ZZEK, BADIOU VE ÇARPITILMI GERÇEKLE “YAMUK BAKMAK”

Görünen ile gerçek bir olsaydı... İnsan haklarıcılığın ve liberal demokrasi savunuculuğunun sistemin yeni bir aracı olduğu konusunda Zizek ve Badiou mutabıktır. Stalin savunusu tam da burada önem kazanmaktadır. Ayrıntıları bu yazıyı aşacağı için Encore Yayınları tarafından basılan bir kitabın adını anmakla yetineceğiz: “Stalinizm ya da Stalin İnsanın İnsanlığını Nasıl Kurtardı?’’ CENK ÖZDAĞ Slavoj Zizek geçen aylarda Türkiye’ye geldi. Seveni sevmeyeni, okuyanı okumayanı, anlayanı anlamayanı hepsi cümbür cemaat Zizek’in “gizlenen” yüzünü açıklamaya çalıştı. Sistemin aydınları, gazetecileri bu gizemi Zizek’in verdiği örnekleri sündürerek; sistem karşıtı aydınlar ise sistemle aynı düzlemde buluşup örnekler üzerinden Zizek’i eleştirdiler. İki taraf da wikipedia’dan aldıkları malumatlarla bulundukları pencereden Zizek’in silüetlerine sarıldılar. Wikipedia’dan alınan malumatlarda Zizek’in Liberal Demokrasi Partisi’nden adaylığını görürken bu malumatın hemen üstündeki Komünist Parti üyeliğini ve çıkardığı komünist gençlik dergisini görmezden geldiler. Marks’ın özlü sözünü hatırlamamızın tam da zamanı: Görünenle gerçek bir olsaydı bilime gerek olmazdı! Zizek konusundaki hükümlerin ardındaki giz toplumsal pratiği ve bu pratiğin üzerinde yükselen teoriyi doğru anlamakla ortadan kalkacaktır.

AYNI ALINTILARDAN FARKLI SONUÇLAR ÇIKARMAK Zizek’in Kürtlere yönelik otonomi düşüncesini ve Türk Ordusu’nun operasyonlarını savunmasını ayrı ayrı ele alıp birincisini parlatan liberal aydınlarla buluşan Ulusalcılar, Zizek’i emperyalizmin işbirlikçisi olarak görürken, liberal soldan kimileri ikincisini görüp Zizek’i kaba antiemperyalist ilan etti. Zizek’i eleştiride buluşan Sungur Savran, Gün Zileli, Nuray Mert, Ekrem Kahraman ve Seyyit Nezir hemen hemen aynı alıntılardan farklı sonuçlar çıkardılar. Bu yazarların aynı kişiye karşı buluşmalarında bir terslik olduğu açıktı! Bu yazıda devrimci bir perspektifle, Zizek’in tutumunun özüne ilişkin saptamalarda bulunmaya çabalayacağız. Birçok Marksist’in Fukuyama’nın “Tarihin Sonu’’na gönderme yaparak ideolojiler ve politika sonrası döneme işaret ettikleri ve bu yaklaşımı eleştirdikleri şu dönemde, liberalizm ile devrimcilik arasındaki cephelerdeki tutumlar kritik sınırlar olarak belirleniyor: a) Örgütsüzlüğe, b) Şiddetsizliğe, insan haklarıcılığına ve demokrasiye, c) Robespierre’den Stalin, Mao ve Castro’ya dek devrim tarihine, d) Lider kültüne ve e) Emperyalizme karşı tutum.

Zizek

Badiou

Occupy Wall Street hareketine ve Arap Baharı’na yaklaşırken Zizek, Badiou (“Tarihin Uyanışı” adlı kitabında) ile hemfikirdir. Örgütsüzlüğün eninde sonunda sistemin ideolojik araçları tarafından kuşatılmayı, programsızlaşmayı, Turuncu Devrimleri, Batı yanlısı “laik’’ ya da “İslamcı’’ görünümlü iktidarları getireceğini belirtmektedir. Bu dönemde devrimci bir sınıfı, ailedeki yeri vb.) nedeniyle ideodisipline ve fedakarlık ruhuna yeniden lojik bir varlık olduğunu söylerken sarılmamız gerektiğini ve bunlarsız “doğal bakış’’ denenin tam da bu ideomağlubiyetin kaçınılmaz olacağını vur- lojik bakış olduğunu söylemektedir. gulamaktadır. Zizek ve Badiou oluştu- Bu anlamda ideolojinin Leninist anlarulacak yeni disiplinin nasıl olacağını mına sahip çıkmaktadır. Bu kullanımı net olarak yanıtlayamamaktadırlar. Marks’ın “çarpıtılmış gerçeklik’’ olaAncak tarihe baktıklarında Stalin’i, rak andığı kullanımla birleştirmekte ve Lenin’i ve diğer devrimci liderlerin ge- bu çarpıtılmış gerçekliğe “yamuk batirdiği mirası sahiplenmektedirler. Bu- karak’’ (Zizek’in “Yamuk Bakmak’’ günün kendine özgülüğünde nasıl bir adlı kitabında ayrıntılarıyla açıkladığı disiplin yaratılması gerektiği konugibi), yani sistemi yıkmaya çalışan bir sunda yapılacak teorik çalışmaların ideolojik çerçevede bakarak hakikatin pratik olmadan sonuç vermeyeceğini belireceğini savunmaktadır. ve bu açıdan eksik bile olsa tüm devrimci çabaların desteklenmesini savun- SSTEMN DDETNE KARI maktadırlar. Dahası Zizek “Komünist Bu anlamda şiddeti soyut olarak Ufuk’’ adlı eserinde Brecht’e gönele almaktansa devrimci ve gerici şidderme yaparak parti üyesinin partinin det olarak ikiye ayırarak devrimci teortak bilinciyle çatışması durumunda rörü savunmaya girişmektedir. Bunu parti içi mücadeleyi destekleyaparken de gerilla mücademekte ve partinin bu mülesinden öte bir şiddet anZizek cadele sonucunda layışını imlemektedir. “Komünist komünist mücadeÖrgütlü bütün, gerUfuk’’ adl eserinde leye daha da sıkı saçeği yeniden kavrarBrecht’e gönderme rılacağını ken ve nesnel yaparak parti üyesinin söylemektedir. gerçekliğe müdapartinin ortak bilinciyle Partinin “mutlak hale ederken sistebilgi’’sinin ne tür çatmas durumunda parti içi min şiddetine karşı bir bilgi olduğu savaşmak zorundamücadeleyi desteklemekte ve konusunda kafası dır. Dolayısıyla partinin bu mücadele nettir. Parti ortak st üni barış için savaşılkom nda ucu son görüşten farklı sk malı, şiddeti ortadan da a dah e eley mücad bakan iki gözle birkaldırmak için ör an lac sar likte binlerce göze sagütlü halk parti tarafındir ekte söylem hiptir. Liberalizmle dan seferber edilmeli, mücadelenin kişinin özdisipsisteme karşı devrimci şiddet liniyle, parti içindeki mücadeleyle uygulanmalıdır. Stalin savunusu tam ve esas olarak sisteme karşı örgütlü bir da burada önem kazanmaktadır. Aymücadeleyle birleştirilmesi (dahası rıntıları bu yazıyı aşacağı için Encore bunlardan ayrı bir şey olmadığını da) Yayınları tarafından basılan bir kitagerektiğini vurgulamaktadır. İnsanın bın adını anmakla yetineceğiz: “Staliörgütsüzken de sistemin ideolojik aynizm ya da Stalin İnsanın İnsanlığını gıtları ve kişinin yaşamsal uğraşısı (işi, Nasıl Kurtardı?’’

İnsan haklarıcılığın ve liberal demokrasi savunuculuğunun sistemin yeni bir aracı olduğu konusunda Zizek ve Badiou mutabıktır. Burada sorulması gereken 1980’lerin sonundaki Zizek’in mi yoksa NATO, İnsan Hakları örgütleri gibi araçlara düşman olduğunu söyleyen 2000’lerin Zizek’inin mi felsefesi açısından daha gerçek olduğu sorusudur. Bu iki zıddın birisine liberal medyanın alıntıları üzerinden sarılan, yanlış bir değerlendirme yapmış olacaktır. Robespierre’in devrimci terörü Batı’da hemen herkes tarafından kınanırken, Stalin düşmanlığı tavan yapmışken, Mao’ya burun kıvırmak entelektüel bir erdem haline gelmişken ve İslam karşıtlığı sağduyu gereği görülürken Batılı bir filozofun tüm bunlara aksine Arap Baharı, Wall Street işgali gibi olaylara devrimci bir gözle bakması alkışlanacak bir durumdur. Zizek’te bugünün çelişmeleri çerçevesinde görülmesi gereken esas yan bunlardır.

DEVRMC PRATK VE TEOR Saddam’ı, Esad’ı ve dahası Chavez’i bile eleştirirken, Türkiye’yi NATO mütteffiki olarak gördüğü halde Türk Ordusu’nun operasyonlarını savunması ve buna sempati duyması, ABD’nin Ortadoğu planlarına karşı eleştirdiği liderlerin cephesinde durması, soyut bir barış yerine aktif politikayı savunması emperyalizm karşısında doğru bir tutum aldığını gösterir. Her şeyi bir yana bırakalım TV programlarında ve Batı Dünyası’nda sergilenen karşıtlığa bakalım. Zizek ve Badiou gibi devrimci aydınları konuk eden FOX çalışanları, BBC muhabirleri sordukları sorularla Stalin, Chavez ve Ahmedinecad düşmanlıklarını bu aydınlara yöneltmektedirler. Bu saldırılara karşı yanıt vererek Batı’da Batı’nın yalan dünyasına “Yamuk Bakan’’ bu aydınlar önemli bir görevi yerine getirmektedirler. Son olarak Zizek ve Badiou’nun geleceğe ve bugün ne yaptıklarına ilişkin sorulara verdikleri samimi yanıtı hatırlatmakta yarar var: Halkların devrimci pratiği olmadan yeni bir teori ortaya atılamaz. Batı’nın düşünsel krizinin nedeni işte bu devrimci pratiğin yokluğudur. Bu aydınlar (özellikle de Alain Badiou) Garbın Afakından Doğu Halklarına seslenmektedir: Pratiğiniz devrimci teoriyi yaratacak!


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

27 NSAN 2012 CUMA

9

“DRAKULA”DAN “DANSE MACABRE”YE KORKUNUN KURGUSU

Korku edebiyatı, yalnızken okunur! M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur ve en eski, en güçlü korkusu ise bilinmeyenin korkusudur”– H. P. Lovecraft Bu köşede şu ana kadar bilim-kurgu edebiyatına yer ayırabilmiş, incelemeye söz verdiğim diğer türlere (fantastik kurgu, korku edebiyatı, süper kahraman harici çizgi romanlar) ise yer bulamamıştım. Bu yazıyla birlikte korku edebiyatına da kısaca girmiş olacağız. Korku edebiyatının kökenleri oldukça eski tarihlere uzansa da eski tarihli eser ve mitlerin, “korku” öğesini, tanımlama ve formülasyon dışında tutarak kullanması yüzünden türün, 18. yüzyılda Horace Walpole’un “Otranto Şatosu”nun yayımlanmasıyla beraber yeniden formüle edilişini başlangıç kabul ederek incelemek durumundayız. Korku edebiyatı, biçim, form ve kurgu bakımından, gerilim, gizem, tuhaf, canavar, karanlık fantezi, cinayet, suç, spekülatif, gore gibi alt kurgu türlerine bölünse de temel olarak iki gruba ayrılır: “doğa üstü korku” ve “doğa üstü olmayan” korku. Yazıldıkları dönemlerin korkularıyla paralel olarak, 18. yüzyılda korku edebiyatı, yalnızlık, insani özden uzaklaşma, delilik, sanrılar, mitolojik öğeler ve kâbuslar çevresinde şekillenirken, 21. yüzyılda şehirleşme, yalnızlıktan (somut anlamda elbette) uzaklaşma, korkuların mitolojilerden insan kaynaklı faktörlere evrimi, söylence ve ateş başı öykücülüğündeki azalma, teknolojinin günlük hayata şiddetli saldırısı gibi sebeplerle doğa üstü kurgudan gitgide uzaklaşmaya başladığını gözlemleyebiliriz. 18. yüzyılda elbette gotik korku edebiyatının da etkisiyle yazılan roman ve öykülerdeki epik, derin, drama faktörünü barındıran, karakterleri özenle yaratılmış, insani duyulara ve imgelere nokta atışı yapan

Machen

anlatımların yerini de çağımızda ne yazık ki daha basit, yüzeysel, çocukları dahi güldürecek, yapay anlatımlar, gün geçtikçe daha fazla almaktadır. Bir başka deyişle günümüzün korku edebiyatı kendi mitolojisini ve anlatısını bulmaktan çoğunlukla acizdir ve devamlı olarak eski eserlerin kurgularını sömürmektedir.

GERÇEKLN KESKN KORKUSU Bu nedenledir ki Bram Stoker’ın “Dracula”sından sonra yazılmış daha iyi kurgulu ve anlatımlı tek bir vampir öyküsü bulunmamaktadır. Çünkü Bram Stoker’ın klasik eserinde de görüleceği üzere kurguda önemli olan tek faktör ne Dracula’nın kendisi ne de korkudur. Üstelik kurguyu tamamladıktan sonra, anlatımı tamamen boş verip kurgunun çekiciliğine de sığınmaz. Kurgusuna anlatım formu yaratır. Eski korku edebiyatı ustaları ile günümüz korku edebiyatı yazarlarının en büyük ayrımı da bu noktada ortaya çıkar. Edgar A. Poe’nun şu sözü durumu özetlemek için yeterlidir: “Gerçekliğin keskin korkusu olmadan, kelimelerin aklı etkileyici bir gücü yoktur.” Bunda elbette, sinemanın sadece görsel anlatım vasıtasıyla heba ettiği yüzlerce korku kurgusunun ve bu kuşatma altında kalan izleyicinin, “korku edebiyatı ancak çocuklar içindir” hatalı varsayımlarının da rolü büyüktür. Üstelik kişisel gözlemim, kurgunun içine girebilmek için okuma esnasında mutlaka yalnız ve sessiz bir ortamda bulunmak mecburiyetinde olduğunuz tek tür, korku edebiyatıdır. Şehir yaşantısı içinde pek de sağlayamayacağımız bu okuma durumu da dış etkenler tarafından saldırıya uğramakta ve okuyucunun kurguyla kaynaşmasını engeller hal almaktadır. Daha fazla örneklerle inceleme için; korkunun kökenleri ve korku kurgularının günümüzün sinema, edebiyat ve televizyon dünyasında kullanımı hakkında okuduğum en çarpıcı inceleme olan Stephen King’in yarı otobiyografik kitabı “Danse Macabre” ile birlikte Gina Wisker’ın “Horror Fiction”, Noel Carroll’un “The Philosophy Of Horror”, S. T. Joshi’nin “The Evolution Of Weird Tale” ve “The Modern Weird Tale” kitaplarını tavsiye ederim. Doğa üstü korku edebiyatı üstüne bir başka güzel inceleme de Howard P. Lovecraft’in “Supernatural Horror in

Literature” makalesidir. Makale “http://www.hplovecraft.com/writings/t exts/essays/shil.asp”http://www.hplovecraft.com/writings/texts/essays/s hil.asp adresinden ücretsiz okunabilir.

YETERL TERCÜME YOK Daha önceki yazılarda tercüme bilim kurgu edebiyatı için dile getirdiğim veryansın, ne yazık ki korku edebiyatı için de geçerlidir. Elbette E. A. Poe, H. P. Lovecraft, Bram Stoker, Robert-Louis Stevenson, Mary Shelley gibi klasik yazarların yanı sıra modern korku kurgucularının da en azından “çok-satan” olanlarının tercümesine ulaşma şansına sahibiz. Fakat bilim-kurguda olduğu gibi korku edebiyatında da daha pek çok önemli ismin tercümesine ulaşamıyoruz. Bu nedenle, türün klasik isimlerinden sayılan ve daha önce Türkçeye sadece “Karanlıkta 33 Yazar” öykü derlemesi (İthaki Yayınları) ve Jorge Luis Borges’in “Babil Kitaplığı” (Dost Kitabevi Yayınları) kapsamında (22. kitap) tercüme edilen Arthur Machen’i, hem de alanında kült kabul edilen “Büyük Tanrı Pan”ı ile dilimize kazandırdığı için izninizle MonoKL yayınevi önünde şapka çıkarıyor ve yazarın diğer kitaplarını da (özellikle, başyapıtı olarak gördüğüm “The Hill of Dreams”) dilimize kazandırmasını umuyorum. Stephen King, “Büyük Tanrı Pan”ı “belki de İngiliz dilinde yazılmış en iyi korku öyküsü” olarak tanımlar. H. P. Lovecraft ise kitap için, “Supernatural Horror in Literature” makalesinde, hiç kimsenin, kitabın sahip olduğu, her paragrafı saran, giderek artan merak ve “korku”sunu anlatamayacağını belirtir. Kitap için eleştirisi ise neredeyse absürt sayılabilecek kadar fazla tesadüfü içermesidir. Machen, Borges’in de büyük yazar olarak kabul ettiği yazarlardandır. Işıl Yüce tarafından tercüme edilen “Büyük Tanrı Pan” kitap olarak yayınlandığı 1894 tarihindeki gibi “En Derindeki Işık” öyküsünü de içererek basılmış.

Y KTAPLARIN SIRLARI Machen’in Pan’ı ne Tom Robbins’in Pan’ı gibi (bkz. “Parfümün Dansı”, Ayrıntı Yayınları) eğlenceli bir karakterdir, ne de Lord Dunsany’nin Pan’ına (bkz. “The Blessing

of Pan”) benzer. Kitabın, H. P. Lovecraft’ın “Dunwich Horror” öyküsünde derin izleri görüldüğü gibi, Peter Straub’un “Hayalet Hikayesi”ne (İthaki Yayınları) de ilham olmuştur. Machen’in pek çok kitabı “korku” öğelerinin yanı sıra bilim-kurgu öğelerinin izlerini de taşır. Psiko-coğrafyanın öncülerinden biridir. Özellikle günümüzde, korku edebiyatıyla meşgul olan pek çok yazarın da eserlerinin türler arasında mekik dokuduğunu, fantastik kurgu ve bilim-kurguyla zaman zaman iç içe girdiklerini, “korku” öğelerini farklı kaynaklardan sağladıklarını söylemek mümkündür. “Büyük Tanrı Pan”ın tematik dokunuşları ilk okuyuşta tam olarak algılanamayabilir ve dahası ilham kaynağı olduğu diğer yazarların ve kitapların da okunmasıyla yerli yerine oturur. Stephen King’in de dediği gibi, “iyi kitaplar, bütün sırlarını bir kere de ortaya dökmezler.” Bilim-kurgunun aksine, korku edebiyatına yönelik önyargı ve yanlış bilgilerin, kısa bir yazıyla yıkılamayacağını bildiğimden ve tür için yanlış yönlendirmelerin yıllardan beri süregeldiği gerçeğinin omzuma bıraktığı büyük yük sebebiyle “korku edebiyatı”nın neden okunması ve üzerine titrenmesi gereken bir tür olduğuna değinmeyeceğim. Onun yerine, korku edebiyatına gönül veren herkesin de kabul edip, onaylayacağı ve önyargılara karşı oldukça kısa ve güzel bir cevap teşkil eden, Stephen King’den şu alıntı ile vedalaşalım: “Canavarlar gerçektir, hayaletler de öyle. İçimizde yaşarlar ve bazen kazanırlar.” Kısa-cevap: Gelen e-postalar için teşekkür ederim. Sıklıkla sorulduğu için, bu satırlardan yanıtlamam daha doğru olur. Okurlarımız, Türk bilim-kurgu edebiyatının var olup olmadığı tartışmaları bir yana, Türk edebiyatında bilimkurgunun yeri için kapsamlı bir araştırmanın mevcut olup olmadığını sıkça soruyorlar. Türk edebiyatında bilim-kurgunun varlığı, geniş bir tartışma konusu olduğundan, bu konuya şimdilik değinmiyorum ancak kaynak kitap olarak, sadece edebiyata yönelik yayımlanmış, tek araştırmanın Mazlum Akın’ın oldukça özenli ve açıklayıcı “Türk Çocuk Edebiyatında Bilimkurgu” kitabı olduğunu belirtmeliyim. Eğer gözümden kaçan başka bir araştırma kitabı varsa da bilmiyorum. (Büyük Tanrı Pan, Arthur Machen, MonoKL Yay., Çev: Işıl Yüce, 165 s.)


10

27 NSAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

UFUK SÖYLEMEZ’DEN “VCDANLI KAPTALZM YOKTUR”

Kumarhane kapitalizmi ve kirli para “Borsa yükselsin de, isterse Kbrs’ satalm; borsa yükselsin de yan bamzdaki Barzanici teröre ve kukla devlete göz yumalm; borsa yükselsin de Sorosçularn, yobazlarn, bölücülerin at koturduu bu aypl sözde demokrasi oyunu aynen sürsün” MUSTAFA SOLMAZ Üretimle uğraşan sanayici ve tüccarın sistemin kenarlarına sürüldüğü, sıcak para komisyonculuğu ve faiz gelirinin (büyük şirket gelirlerinin yüzde 80’ine yakınını oluşturuyor), mafya ve tarikat rantının egemen olduğu bir ekonomiye sahibiz. Emperyalizmin emrinde mafya-tarikat diktatörlüğünü yaşıyoruz. Acımasız, altta kalanın canının çıktığı, kuralsız, sınırsız, ölçüsüz ve miyop bir aç gözlülük söz konusu. Ufuk Söylemez de zaten kitabının adını “Vicdanlı Kapitalizm Yoktur” diye koymuş. “Kumarhane Kapitalizmi” olarak da adlandırabilecek bu sistemin baş aktörleri de sıcak para komisyoncuları, borsa vurguncuları, hortumcular ve tarikat rantçıları... Saltanatın sürmesi içinse içte medya ve hükümet eliyle yurtsever güçler ve TSK itibarsızlaştırılmış, içeri atılmış, emperyalizme direnecek olanlar telefon dinlemeleri, “sehven” kayıtlar, tutuklamalarla korkutulmuştur. Bir yandan da kamu kaynakları sadaka zihniyetiyle gıda, giysi, yakacak yardımlarıyla dağıtılarak, yoksul halk AKP’ye bağımlı kılınmıştır. Türkiye’nin bu duruma 2001’de IMF ve onun işbirlikçileri eliyle sürüklendiğini vurgulayan Söylemez, IMF’nin cari açığının milli gelire oranının en yüksek (yüzde 10) olduğu ülkemizi övmesini ise şaşırtıcı bulmuyor.

BR GECELK EKONOM Türkiye sıcak paranın egemenliği altında yaşıyor. Kısa vadeli sermaye hareketleri olarak da bilinen sıcak paranın gelmesi için dünyanın en yüksek faizini ödüyor ve en yüksek faiz dışı fazlaya da (yüzde 6,5) neden oluyor. Sıcak para sıfırdan yatırım, istihdam yerine mevcut karlı ve piyasa payı olan işletme ve kuruluşları devir ve satın alma yoluyla geliyor. Üretmeyen, gecelik-haftalık-aylık kısa vadeli fon girişiyle ekonomi, emperyalizmin dümenine giriyor. Sıcak paracılar, ABD’de yüzde 0,25, AB’de yüzde 1 olmayan faiz oranları karşısında, ülkemizdeki yüzde 89’dan gayet memnunlar. Türkiye ekonomisi uluslararası bankacılık dilinde bir gecelik işlemlerin gecelik faizleri için kullanılan “overnight” ekonomiye dönüştürülmüş durumda. Yazar, sıcak paranın denetlenmesi açısından ülkede kalış süreci ve miktarıyla olarak kademeli vergi öneri-

yor. Aksi halde sıcak parayla ve dış borçla, hemen her şeyi ithal eden, içeri de de insanları gelirleriyle orantılı olmayan şekilde borçlandırarak tüketimi pompalayan ekonomi, açmazla karşılaşacak. Cumhuriyet tarihinin en ağır cari ve dış ticaret açığı veriliyor. Üretimin yerini ise ithalat aldı. Özellikle ara malların ithalinde dışa bağımlılık arttı. Her 100 arabanın 70’i ithal. Ara malı ucuz dövizle ithal eden Türkiye, imalatı ve Küçük ve Orta Boy İşletmeleri (KOBİ) çökerterek işsizliği artırmıştır. Tüketim toplumuna dönüştürüldüğümüzün en somut kanıtı, 2 milyon insanın kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarından dolayı icralık olması.

gazabı üzerimize olmasın ” diyerek AKP’ye mecbur oluyor.

“SERMAYENN MLLYET YOKTUR” SÖYLEM

“Sermayenin milliyeti yoktur” söyleminin özelleştirmelerin meşruiyetinin gerekçesi olduğunu ortaya koyan yazar, emperyalizmin bu konuda nasıl ikiyüzlü olduğunu da sergiliyor. Yabancıya mal satışı “globalleşmenin gereği” olarak sunulurken ulusal çıkar “o da ne ola ki” denilerek küçümseniyor. Özellikle bankacılık gibi kritik bir sektörde yabancılaşmanın ayrı bir önemi var. Yabancı bankalar, üretimin, istihdamın, yatırımın esas aktörleri KOBİ ve yerel üreticileri değil, büyük sermayeyi desteklemekBORSA ÜZERNDEN tedir. Yabancı banka açısından ANTAJ önemli olan üretim ve istihdam değil, Pamuk ipliğine bağlı ekonomi en yüksek faizi sağlamak olunca sek“borsa ile tehdit” edilerek yönetiliyor. tördeki yabancılaşma da (AB’de yüzde 16 iken bizde yüzde 42) önemli Ekonomi ve borsa şantaj aracı olarak ordu ve millet üzerine baskı uygulanı- bir tehdit kaynağı oluyor. 2001’de IMF programının çökmeyor. Yazar, TSK’nın Cumhuriyet desiyle krize giren Türkiye, emperyalistğerleri, milli birlik yönündeki lerin isteğine uyarak piyasaya ve uyarılarının borsayı düşürdüğü bir bankalara mali destek sağlamamış, ekonomiden halka bir hayır beklemiyor. Vatandaşın yüzde 1’nin bile hisse çok sayıda bankanın batmasına sesahibi olmadığı İMKB, borsa vurgun- yirci kalmıştı. AB, ABD ve Japonya’da ise yabancı bankaların devlet cularının oyun alanına dönüşmüş dudesteğiyle ayakta kalabildiklerini görrumda. Söylemez, borsanın millet dük. Emperyalistlerin bu tutumu “reegemenliğine karşı hareketlerini de kabetçi piyasa”nın gelişmemiş yazar ironik bir şekilde dile getiriyor: ülkeleri kandırmaktan başka bir an“Borsa yükselsin de, isterse Kıbrıs’ı lamı olmadığını gösteriyor. AB satalım; borsa yükselsin de yanı ve ABD’de devletin ekobaşımızdaki Barzanici teröre nomideki payının bizve kukla devlete göz yuYabanc den yüksek olması da malım; borsa yükselsin banka açsndan bir başka kanıt. de Sorosçuların, yobazların, bölücülerin önemli olan üretim ve AB LE at koşturduğu bu istihdam deil, en MASKEL ayıplı sözde demoksek faizi salamak yük BALO rasi oyunu aynen eki törd BTYOR sek nca olu sürsün; borsa yükTürkiye’nin yabanclama da (AB’de selsin de sözde AtaAB üyeliğine de biz n türkçü, özde ike yüzde 16 karşı itirazlar da Cumhuriyet ve Atayüzde 42) önemli bir daha yüksek perdetürk düşmanı yobaz tehdit kayna den dile getiliriyor. düşmanı zihniyet Cumyor olu AB’nin motor gücü sahurbaşkanlığı makamını yılan Fransa ve Almanya, isterse işgal etsin, diye düşüTürkiye’nin bütün koşulları nen bir anlayış mı ülkemizde egeyerine getirse de üye yapılmayacağını men kılınmak isteniyor?” dile getirdiler. Halkımıza “medeniyet Sıcak paracıların aldıkları yüksek projesi”, “zenginleşme fırsatı” olarak faizlerin sürdürülmesi açısından “piyasalar ürkmesin” söylemi halkı kan- sunulan AB, hem Türkiye karşıtı faaliyetleri nedeniyle Türk insanın gödırmada önemli bir işleve sahip. zünden düşmüş hem de AB, Konut kredisi kullanan, kedi kartı Türkiye’yi istemediğini belirtmiştir. borcu olan, tüketici kredisi kullanan halk “istikrar bozulmasın, piyasaların AB’ye alınmayacak Türkiye uyuştu-

rucu ticareti, kaçakçılık, yolsuzluk, vb yasa dışı yollarla elde edilen kirli paranın rahatlıkla aklandığı bir açık pazar haline getirilen bir ülke olması isteniyor. Kumarhane kapitalizminin karşısında “kapalı bir devletçi kollektivist bir modeli” (sosyalist ekonomi) de önermeyen Söylemez, üçüncü bir yolu olanaklı görüyor. Ülkenin dinamiklerini, varlıklarını, insan kaynaklarını, jeostratejik konumunu, üretim gücünü odağa koyan bir yol öneriyor. İnsafın, vicdanın olmadığı bu düzenin kapitalizm olmadığını söyleyen yazar, 3. Yol’un kapitalizm dışında bir seçenek olmadığını ve “insaflı” olacağını da öngörmüş oluyor. Aslında kapitalist gelişmesi emperyalizm tarafından engellenen bir ülkenin ekonomisinin varacağını nokta da kumarhane kapitalizminden başka bir şey olamazdı. Emperyalizmin güdümünde, kuralın, insafın olmadığı bir vahşi kapitalizm... Ülkemiz için bundan sonra kapitalist bir yoldan gelişme olanağı emperyalizmin eşitsiz gelişme yasası gereği olanaklı görünmüyor. Çünkü emperyalizm, sermayesini yayarak, ülkemizde görüldüğü gibi sıcak para, dolar vurgunculuğu, borsa oyunlarıyla önemli bir kaynağı kendisine aktarıyor. Ayrıca kapitalizmi savunup da AB, ABD’ye direnerek üretimi artıracak, kapitalizmi daha “insaflı, eşitlikçi” uygulayarak üretici güçleri geliştirecek etkili bir siyasal aktör de yok. Bu bakımdan kapitalizmin insaflısını aramak boş bir çabanın ötesine geçemez. Kapalı bir ekonomi olmamakla beraber yazarın da vurguladığı gibi ülke kaynaklarını harekete geçiren, üretim esaslı, kamucu ekonomiyi bir an önce oluşturmamız gerekiyor. (Ekonomi ve Siyasette Üçüncü Yol Mümkün / Vicdanlı Kapitalizm Yoktur, Ufuk Söylemez, Destek Yay., s. 416)


Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

11

Nazım Hikmet ile Aşık Veysel’i buluşturan köprü Nazım’ın, hırçın sesini on yıllık bir gecikmeyle de olsa duyması ve üzerine alınması gereken şairin ise Veysel’den başkasının olmaması gerek. Sivas’ın uzak köylerinde Nazım’ın sesini duymamış, saz şiiri geleneğine vurduğu kılıç darbelerini âmâ ozanımızın hiç görmemiş olması ise işin sevindirici tarafıdır CAFER YILDIRIM Nazım Hikmet “Orkestra” adlı şiirinde, sazın, sazla oluşturulan müzikalitenin ve tabii ki saz eşliğinde söylenen şiirin artık ömrünü doldurduğunu, yeni hayatı anlatamayacağını savunur. Saz sanatını icra edenlere, saz sanatını şiirle buluşturanlara ciddi bir hırçınlıkla ve kafiyeli olarak şöyle seslenir: “Bana bak! Hey! Avanak!” Nazım, ünlemli üç cümlenin ardından üç telli sazı bir “zırıltı” olarak niteler. Nazım’ın gerekçesi, sosyal ve siyasal yaşamımızda sıkça rastladığımız o bildik gerekçedir: Değişim. Artık hayat değişmiştir. Milyonlarca insan ortak çıkarları ve ortak değerleri etrafında bütünleşmiştir. Bu insanlar yeni bir dünyanın temelini atmak için çırpınmaktadır. “Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz! Üç telli saz Yatağını değiştirmek isteyen köylerden, şehirlerden aldığı hızla milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz!” Nazım’ın, milyonlarca insanın ortak çıkarları etrafında buluşmasından, yeni bir dünyayı hedeflemesinden kastı, sosyalizm alanındaki gelişmelerdir. Bu yeni bir durumdur. Yeni durumların yeni enstrümanlara, yeni anlayışlara ihtiyacı vardır. Nazım “Orkestra” şiirini 1921’de

“Kara Haber”den Kimisi altı aylık, üç on dört kimisi sakalı ak, kimi on yaşında; kimi yola gidecek kimi mektup bekler ölüler… yan yana sırt üstü yatan lemedi, Yayıkta yağ vardı, dövü adı, lam ak peynir torbaya koyu hasret gitti ölüler dünyaya doyulamadı…

Nazım şiiri yanında bir aykırılık göstermemektedir. Nazım, “Kara Haber”in söyleyişinde halk şiirinin söyleyiş tekniğinden çokça yararlanmıştır. Halk yaşantısına ait motiflerin yoğunluklu olarak kullanılması, anlatımda sözsel şiire daha yakın durulması, denebilir ki Nazım’ı Veysel’e hayli yaklaştırmıştır.

TANIKLII SAHC KILMAK

yazmıştır. SOSYALZM VE Üç telli saza saldırırken hedefinde CUMHURYET belli ozanlar mı vardır yoksa gelenekNazım ile Veysel apayrı yaşam sel bir tutuma mı karşı çıkmakalanlarından gelmişti. Nazım tadır, bilemiyorum. Fakat kentli, Veysel köylüydü. 1931 yılında Ahmet ki Nazım Türk şiir biriKutsi Tecer öncülüdeerli sanat kiminin toplamına vağünde Halk Şairleinsanmz arasndaki kıfken Veysel sadece rini Koruma ayrlk noktalar daha da halk şiir birikimiyle Derneği’nin kuçoaltlabilir. Türk iirinin beslenmişti. Narulduğunu biliyoiki uzak bölgesinden zım’ın yabancı dili ruz. Ve bu dernek topraklarmza ses düürmü vardı ve dünya şiitarafından aynı n’la inca Erz in air iki bu n rini de iyi tanıyordu. ola yıl Halk Şairleri Nazım bütün ömilgili yazdklar iirleriyle Bayramı düzenlerünü sosyalizm müniyor. Bu faaliyetbirbirlerine ne kadar cadelesine vakfetmiş; lerle birlikte Âşık çok yaklatklarn coşkun, birikimli ve Veysel, âşık tarzı şiir ise aknlkla inatçı bir dava adamıydı. geleneğinin temsilcisi m etti fark Veysel ise minnet içinde olarak sivriliyor. Bu süCumhuriyet’e gönül düşürmreçte saz geleneği, millî kültürün ayağa kaldırılması adına Veysel üştü. İstenirse bu iki değerli sanat insanıüzerinden Veysel aracılığıyla devlet eliyle topluma sunulup yüceltiliyor. mız arasındaki ayrılık noktaları daha Ve Veysel yerel bir isim olmaktan da çoğaltılabilir. Türk şiirinin iki uzak çıkıp ulusal bir değere dönüşüyor. bölgesinden topraklarımıza ses düşürNazım’ın, zaten zayıf düşmüş bir müş olan bu iki şairin Erzincan’la ilgili sanat tarzı ve anlayışıyla cebelleş- yazdıkları şiirleriyle birbirlerine ne meye kalkmasının ardındaki gerçek kadar çok yaklaştıklarını ise şaşkınsebep büyük bir ihtimalle devletin bu lıkla fark ettim. Erzincan depremiyle ilgili şiirinde alandaki çalışmaları ve milli kültür adına saz şiirini yüceltme çabalarıdır. Veysel tabii ki hep durduğu yerdedir. Nazım’ın, hırçın sesini on yıllık bir Söyleyiş tekniği, kullandığı imgeler bir gecikmeyle de olsa duyması ve üze- yenilik, bir farklılık göstermez. Fakat rine alınması gereken şairin ise Vey- somut bir olayın ve olayla ilgili dusel’den başkasının olmaması gerek. rumların, duyguların yansıtılmış olSivas’ın uzak köylerinde Nazım’ın ması, halk şiiri formu içinde sesini duymamış, saz şiiri geleneğine belirginlik gösteren genel anlatım vurduğu kılıç darbelerini âmâ oza- çerçevesine bir sahicilik kazandırmışnımızın hiç görmemiş olması ise işin tır. Bu somutluk ve sahicilik özelliksevindirici tarafıdır. leriyle Veysel’in “Sam Değmiş” şiiri,

Bir şehri apansız kuşatan felaketin ölümün eliyle bıraktığı acı, her iki şairin ortak temasıdır. Fakat onları birbirine yaklaştıran özellik sadece temasal ortaklıkları değildir. Bu temayı işleyişlerinde gösterdikleri hüner ve hislerindeki samimiyettir. Büyük acıların, büyük hissedişlerin kaynağında tükenmez bir insan sevgisinin bulunduğunu ise biliyoruz. Tanıklığı sahici kılmak, kurduğu anlatım evrenine okuru çekebilmek, okuru yansıttığı duyarlıklarla buluşturabilmek şairlik yeteneğiyle ilgili olduğu kadar şairin gerçekliği samimiyetle kucaklamasıyla da ilgili değil midir? Tanıklık da böylesi bir ön koşuldan sonra anlam kazanır. Kurduğu duygu evrenine okuru çekemeyen, okuru estetik etki alanına sokamayan tanıklığın kime ne yararı olur. Deprem felaketi gibi evrensel bir temanın işlenişinde dahi farklı şairlerin gösterdikleri benzerlik, kurulan yüksek şiirsel yapıların temelindeki sırların açık edilmesi bakımından iyi bir örnek oluşturmaktadır. Görüyoruz ki yüksek şiir yapılarının anahtar kavramları insan sevgisi, samimiyet, doğallık, sahicilik ve bütün bunları kucaklayan toplumsal duyarlıktır. Aynı gerçekliği tersinden de dillendirebiliriz: Toplumsal duyarlık, ama harcı samimiyet, insan sevgisi, doğallık, sahicilik ve gerçeklik gözlemiyle yoğrulmuş olan toplumsal duyarlık.

“Sam Değmiş”ten Kimi ana vermiş kimi ba ba Nice yavru vermiş gelm ez hesaba Felek kor insanı ne kapta n kaba Tarihli felaket nişan Er zincan Bahar gelir güller açmaz bağında Kainat uykuda hep yatağ ında Bir seher vaktinde uyku çağında Feryadı dağlardan aşan Erzincan …


12

Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

KAPAK

HKMET TEMEL AKARSU'DAN YEN VE FARKLI BR ROMAN: "KONSTANTNOPOLS KAPILARINDA"

FOTORAFLAR: HAYDAR KILIÇ

“Türklerin özgürlük, kardeşlik ve paylaşım tutkusunu anlattım”

kendimize Hikmet Temel Akarsu: Biz kendi tarihimizden kaynaklanan özgün, naif, özgü dünyamzn anlatld romanlar aradmzda çok fazla bulamyoruz.

“Kendimize baktığımız zaman görüyoruz ki çok köklü bir tarihimiz var. Fakat bu tarihimizi tıpkı ortaçağdaki şövalye romanları gibi betimleyen çok fazla yapıt yok. Bunların bir kısmı hamasi söylemlerden öteye gitmiyor. Bir kısmı siyasi amaçla yazılmış. Ama tamamen edebiyatın yüce değerlerine adanmış, bizi anlatan, bizi betimleyen yapıtlar çok fazla yok. Ben böyle bir şey yapmak istedim. Bize ait bir şey yapmak istedim.”

PINAR AKKOÇ-DAMLA YAZICI Tarihte yaşananları ve çeşitli şahsiyetleri kurgulaştırarak anlatan yapıtlara, gerek ekranlarda gerekse kitap raflarında eskiye göre daha sık rastlıyoruz. Veriler, okurun ve izleyicinin bu tür yapıtlara ilgisinin yoğunlaştığını gösteriyor. Bu yapıtlarda tarihsel olayların yansıtılış şekli tartışıladursun, bunlara yenileri eklenmeye devam ediyor. Hikmet Temel Akarsu'nun yeni romanı "Konstantinopolis Kapılarında" tarihsel bir serüven kitabı. Malazgirt Savaşı'ndan kısa süre sonrasına odaklanan roman, Anadolu'da ilk Türk devletinin kuruluşunu ve Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'in kapılarına dayanmış Türkmen boylarının hikayesini sunuyor... Hikmet Temel Akarsu'yla daha önce yazdığı "İstanbul Dörtlüsü", "Kayıp Kuşak" başlıklı seri romanlarından çok farklı bir yapı ve anlatıma sahip yeni kitabını konuştuk. 2008'de çıkan "Özgürlerin Kaderi", önceki romanlarınız ve yazarlık çizginiz düşünüldüğünde oldukça farklı bir içerikteydi. Malazgirt Savaşı'nı anlattınız bu romanda. Sizi Türk tarihinin bu dönemini romanlaştırmaya iten neydi? "Özgürlerin Kaderi" ilk tarihi roman

denememdi. "Konstantinopolis Kapılarında" ikinci tarihi roman denemem oluyor. Dört cilt olarak tasarladığım ve "Türk Ortaçağı" adını koyduğum serinin bir romanı "Konstantinopolis Kapılarında". Tarihi romanlar konusuna neden girdiğimi soracak olursanız; bazı yazarlar tamamen edebiyatın tek bir alana münhasır olmak üzere sürekli eser verip durabilirler. Ama özellikle yüksek edebiyatla uğraşanlar daima değişik deneysel arayışlar içinde olmak isterler. Benim tarihi roman konusuna girişim, yazın dünyamdaki ilk değişiklik değil. Daha önce de mesela antikiteye dair alegorik romanlar yazdım. Bunlar "Ölümsüz Antikite" başlığı altında üç cilt olarak tasarlanmıştı. Ondan önce "Rock'n Roman" isimli rock dünyasını, 90'lı yılların depresyon dönemini anlattığım dört ciltlik çalışmalarım oldu. Ondan önce yine "Kayıp Kuşak" vardı. Bunların hepsi de farklı alanlardır. Normal olarak da bir yazarın kendine sürekli edebiyatın farklı alanlarında, ayak basılmamış alanlarında yeni dünyalar araması, söyleyecek yeni sözler bulması bence edebiyatın bir gerekliliğidir. İşte bu bağlamda son serüven tarihi romanlar ve özellikle Türk Ortaçağı. Neden Türk Ortaçağı da başka bir

dönem değil diye sorgulayacak olursak... Son dönemde Osmanlı dönemine dair fazlasıyla yazılıp çiziliyor. Aslında derin düşündüğümüz zaman bu yapıtlar popülerliğini büyük oranda harem – hadım – halayık üçlüsünden alıyorlar. Bir kısmı bir emperyal özlem, emperyal nostalji ile beraber gelişiyor. Oysa biz kendi tarihimizden kaynaklanan özgün, naif, kendimize özgü dünyamızın anlatıldığı romanları aradığımızda çok fazla bulamıyoruz. Mesela Kemal Tahir'in “Devlet Ana'sı gibi bir roman çok fazla yok. "Devlet Ana" kurucu metindir. O kadar güzel anlatmıştır,o kadar naif, soy bir şekilde yazmıştır ki Kemal Tahir, daha sonraki eserler boyunca hep bir ülker yıldızı gibi devamlı yol göstermiştir bize. Tarihimizde toplumları toplum yapan şeyler bu tip kurucu metinler. Mesela bir Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri olmadan İngiliz tarihi olur muydu? Jeanne D'arc efsanesi olmadan bir Fransa olabilir mi? Kendimize baktığımız zaman görüyoruz ki çok köklü bir tarihimiz var. Fakat bu tarihimizi tıpkı ortaçağdaki şövalye romanları gibi betimleyen çok fazla yapıt yok. Bunların bir kısmı hamasi söylemlerden öteye gitmiyor. Bir kısmı siyasi


KAPAK amaçla yazılmış. Ama tamamen edebiyatın yüce değerlerine adanmış, bizi anlatan, bizi betimleyen yapıtlar çok fazla yok. Ben böyle bir şey yapmak istedim. Bize ait bir şey yapmak istedim. Aslında tabii erişmem çok zor ama nasıl ki Kemal Tahir "Devlet Ana" gibi bir kurucu metin yazmış, gönlümüz işte bu tip kendimize ait şeyleri ölümsüzleştirecek edebi yapıtlar ortaya koymaktan yanadır. Kemal Tahir'in "Devlet Ana"sında muhteşem bir üslupçuluk ve aynı zamanda muhteşem bir mikrososyoloji vardır. Kemal Tahir'den de iki yüzyıl geriye gidip de Anadolu'daki ilk Türk devletinin kuruluş hikayesini anlatmak, dönemi mikrososyolojik açıdan ele almak daha da zor. Ben zaten tam olarak o tarz bir şey yapmak istemedim. Ben Ortaçağdaki insanların coşkuyla, tutkuyla okuduğu şövalye romanlarındaki gibi bir yapıt ortaya koymak istedim. Yani insanların otobüsten indiğinde elinden bırakmadığı, aralıksız okumak isteyeceği, nefes nefese takip edeceği, tutkulu, coşkulu, naif ve şövalye romanlarındaki gibi heyecan dolu, macera dolu ama bir yanıyla da bize ait değerleri ortaya koyan bir roman yazmak istedim. "Konstantinopolis Kapılarında"nın hikayesi bu.

Aydınlık KİTAP vunduğu, varsıllıkları eşit olarak paylaştığı ve özgür yaşadıkları, hiç kimsenin kimseye boyun eğmediği, kimsenin kimseye hükmetmediği bir toplum düzeninden bahsediliyor. Dünyanın özlediği düzen. Jean Paul Roux'nun bu tezinden hareketle kendi tarihimizin hümanist değerlerle, ilerici değerlerle, insancıl değerle ne kadar bütünleşik olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Roman boyunca da hep "bizimkilerin" özgürlük ve kar-

BAHADIRLARIMIZ, HALKIN EMRNDEDR! 292 sayfalık "Konstantinopolis Kapılarında"da da Türkmenlerden sık sık "özgürler" diye söz ediyorsunuz. Daha önce pek sık karşılaşılan bir tanımlama deşlik tutkusu, hep taşıdıkları imparadeğil sanki bu. Biraz anlatır mısınız bu torlara karşı boyun eğmeme kaygısı ve "özgürlük-özgürler" meselesini. Bir anözellikle paylaşım arzusunu yansıtmaya lamda Batılıların Türklere yönelik çalıştım. Mesela bizde soyluluk değer"barbar" tanımlamasının karşısına mı leri yok, yani kontlar yok, ruhban sınıfı koyuyorsunuz Türkler ve özgürlük ilişyok, şövalyelik yok. Dikkat ederseniz kisini? Sorunuz bu romanın ana kaygılarına, benim romanım, şövalye romanları formatında yazılmıştır. Ama bir fark vardır; ana ereklerine, amaçlarına denk gelen şövalyeler kimin emrindedir? Kralın, çok güzel bir soru. Gerçekten de bizim soyluların, ruhban sınıfının... Kısaca tarihimiz son derece fanatik, kimi zaman ırkçı birtakım sahiplerce ele alın- devletin emrindedirler. Oysa bahadırlarımız halkın emrindedir. Özgürlüğün, mış. Kimi zaman sağ fanatizmin oyunpaylaşmanın, dayanışmanın tarafındacağı haline getirilmiş. Kılıç kalkan, dırlar. Dolayısıyla burada şövalyelik vurdu kırdı konusu yapılmış, bu tür hikayelere malzeme olmuş. Oysa bizim ta- kavramına da bir antitez getirmiş oluyoruz. Şövalye romanlarının karşısına barihimize baktığınız zaman, özellikle hadırlık romanlarını koyuyoruz. Bunun köklerine indiğiniz zaman son derece sonucunda iyilik, aile sevgisi, ülke sevsade yaşayan, ülkesini, toplumunu, milgisi, paylaşım, özgürlük gibi kavramların letini seven ve özgür olmak ve paylaşön planda olduğu; soyluluk, maktan başka çok fazla şeyle asalet, ruhban sınıfının hizilgilenmeyen bir toplum yaKemal metinde olma, kralın pısı olduğunu görüyoruz. vlet emrinde olma gibi de"De ir'in Tah Gerek "Özgürlerin Sağerlerin ikinci an rom bir Ana's gibi vaşı" gerek "Konstanplanda olduğu bir vlet tinopolis çok fazla yok. "De durum çıkıyor orKapılarında" roAna" kurucu metindir. O taya. Bu nokmanlarında kenel anlatmtr,o güz ar kad tada şunu da dime arka plan ilde ek bir soy , eklemek gerek; naif ar kad yaptığım felsefi bu değerler yazmtr ki Kemal Tahir, daha bir temel var. O daimi değil. bir da şudur; Jean sonraki eserler boyunca hep Zaman içeriPaul Roux diye ülker yldz gibi devaml yol sinde bir imbir Fransız türkogöstermitir bize. Tarihimizde paratorluğun log var. Bu türkoele geçirilmesi toplumlar toplum yapan eyler loğun "Türklerin sela Me r. ve büyüyen bir tinle me ucu kur tip bu Tarihi", "Orta emperyal güç k arla Yuv ve ur Arth l Asya Tarihi", bir Kra haline gelinmen ada olm leri "Moğol Tarihi" ve Masa övalye siyle beraber topdaha birçok farklı ngiliz tarihi olur muydu? lumsal yapı başlıkla yayımladığı 8 D'arc efsanesi nne Jea bambaşka bir yöne – 10 ciltlik çok önemli devşiriliyor. Zaten şu olmadan bir Fransa çalışmaları var. Bu kitapanda popüler tarih anolabilir mi? ları okuduğumuz zaman latıcılarının yapıtlarında şunu görüyoruz. Temel mesele yaygın olarak Osmanlı dönemi, şu; Jean Paul Roux, Türklerin tarihemperyal dönem anlatılıyor. Bu roteki en eski özgürlükçü – paylaşımcı manda ise çok daha sade, soy, temiz, topluluk olduğunu iddia ediyor ve yüce değerlerin geçerli olduğu, paylaşıbütün temel meselesi buna dayanıyor. mın, özgürlüğün ön planda olduğu maÖzgürlük ve paylaşım... Yani adaletli paylaşım. İnsanların birbirini sevdiği, sa- salsı bir dünyadan yola çıkılıyor.

Buradaki arka plan da dediğimiz gibi Jean Paul Roux'nun Türkiye'nin tarihteki rolünün ortaya koyan yapıtlarıdır.

HÜMANST DEERLER

27 NSAN 2012 CUMA

13

gerekiyor. Mesela bu hikayede bahadırlar yeri geliyor, kaybediyorlar. Mistik öğelerle, dini öğelerle süslemeye kalktığınız zaman başka bir felsefi arka plan giriyor işin içine. Burada naiflik ve duygulardan hareket ederek yazmaktan yanayım.

Örnek vermek gerekirse şöyle bir ortamdan bahsedebiliriz; eskiden tabii savaşa gidiliyor sık sık. Dövüşüyorlar, OVENZM VE EMPERYAL GÜDÜ çarpışıyorlar. Türk savaşçılar arasında Türk tarihini, seferleri, savaşları, gözlemlenen bir şey var; bir Türk sakahramanlıkları vb. kurgulaştırarak ve vaşçı yaralısını asla bırakmıyor. Alıyor, macera-serüven yapısı içinde anlatmak gerekirse sırtında taşıyor, onun yarasını bugüne dek daha çok sağcı yazarların tesarıyor, gerektiğinde yemiyor, içmiyor... Ama onu yaşatıyor. Böyle bir dayanışma kelinde gibi görüldü, öyleydi de. Siz bildiğimiz kadarıyla sol değerlere inanan duygusu söz konusu, böylesine bir karbir yazarsınız. Bu konuda neler söyleyedeşlik duygusu... İşte bunlar bugünkü bilirsiniz, "Özgürlerin Kaderi" ve son rodünyada özlenen şeyler.. Zaman içinde tabii iktidar nasıl konumlanırsa toplum- manınızı sağ gelenekten çıkan romanlar içinde nereye koyuyorsunuz? lar da öyle şekilleniyor. İktidar kirletir Hümanist değerleri esas almak derler ya. Emperyal bir çizgiye girdiği önemli. Eğer bu roman bu toplumda sezaman o naiflik kendini gitgide patrivilip değer bulursa o zaman meseleyi monyal devletin, imparatorların sultası doğru bir bakış açısıyla ele almışız dealtında kaybolup gidiyor. Yani köklerimizde daha hoş, güzel, zarif, naif değer- mektir. Roman boyunca hep vurgulamaya çalıştığım bir şey var. Bizim ler olduğunu iddia ediyoruz ve roman toplumumuz hiçbir zaman ırkçı değerler boyunca da hep o naifliği, sadeliği aktarmaya çalışıyoruz. Aidiyetimizi hüma- taşımadı. Yerliyle bütünleşti, kardeş oldu. Beraber yürüdü. Yeter ki iyilikten, paylanist değerlerle barıştırma kaygısıyla şımdan, dayanışmadan yana ol. Gerisi yapıyoruz bunu. Eskiden böyle bakılzaten gelir. Hümanist bir şiar doğrultumazdı. Irkçı, şoven bir yaklaşımla ele sunda yaşadı bizim insanlarımız. Gerek alınırdı tarihimizdeki kimi olaylar. Halşövalye hikayelerinde gerekse bizim buki şunu söylüyoruz; hümaülkemizde yazılan kahramanlık hinist değerler bizde vardı. O kayelerinde bu hümanist değer kadar büyük bir zarafet yargıları bir kenara bırakılarak içinde yaşanıldı ki yılşoven bir şekilde yazılır, emlarca. Tabii ki, netiperyal güdü içinde gerçekcede bunlar leşir. Oysa bu romandaki ortaçağda yaşayan kahramanlar emperyal insanlar. Baktığınız güdü içinde olmak bir zaman savaşan, yana dursun; dünyada kaba saba, hoyrat, nerede bir boyun eğdövüşen, ter dirme çabası varsa onun kokan insanlar karşısında hissediyorlar bunlar. Fakat kendilerini. Zaten ben Batı edebiyatçıkendi toplumumuzu da ları tarafından öyle görüyorum. Komöyle bir stilize şusu aç yatarken yemek edilmiştir ki, şöyiyemeyen insanların valye dendiği başka türlü davranması zaman bambaşka mümkün olamaz diye dübir şey tahayyül edişünüyorum. Bu insanlar liyor. O anlatımdaki kardeşlik ve paylaşım üzeşövalyelere hayran rine kurulu bir yaşam sürdürolursunuz. İşte bu bir Desen: mektedirler. Dolayısıyla bu stilizasyondur. Şövalye Devrim Kunter romanın fanatik ve şöven, aşırı stilizasyonu... Bizim tarihisağ romanlardan çok ayrı, hümanist, miz ve edebiyatımızda bu stiliçağdaş bir yerde olduğunu düşünüyorum. zasyon eksiktir. Ben yapıtlarımda bahadırlarımızın konseptine bir stilizas"FETH: 1453"ÜN HAMASET yon yaptım. Bir zarafet, bir estetik kaygısıyla anlattım onları. Aynı şövalyelerin Son yıllarda Osmanlı tarihine yönelik dünyasında olduğu kadar zarif, şık ve al- tv dizilerinin, kitapların vb. sayısında benili bir tarih algısından yola çıktım. önemli bir artış var. "Fetih 1453" filmi de Hangi duygularla başlarsanız öyle göseyirci rekoru kırdı. Bu ilgiyi neye bağlırürsünüz bir şeyi. Burada şövayelerin yorsunuz? karşısına koyacağımız stilize bahadırlarKonunun çokça işlenmesi iyi bir şedan bahsediyoruz. O yüzden de bazı an- kilde yapıldığı zaman iyi bir şey olabilir. latılarda coşkunluk, naiflik Kendi toplumumuzun değerlerini bilsüblimasyonla yani yüceltiyle beraber mek, kendi öz kültürümüze, bilincimize gider. Temelde hep hümanist değerler bağlı olmak, sahip çıkmak, onunla barıve gerçekçilik vardır ama bazen iyi kalp- şık olmak, kendimizi sevmek, özgüven lilik, iyi yüreklilik, temel iyilik kavramı kazanmak açısından iyi olabilir. Fakat bu süblime bir şekilde yansıtılır. Süblimasbir eşiği aşıp fanatizm, ırkçılık boyutuna yon, edebiyatta çok kullanılan bir şeydir. varırsa tam tersi bir etkisi olabilir. "En Şövalye romanlarında olduğu gibi. Meüstün bizdik" gibi birtakım faşizan söysela Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Hilemlere bürünürse bu, kötü bir şey olkayeleri'ndeki gibi gerçekten masa maya başlar. Bu romanı bu tür etrafında şövalyeler var mıdır, sanıyorhassasiyetleri gözeterek yazmaya çalışsunuz. Oturuyorlardı da, kılıçlar vardı tım. Bu yüzden tüm o tür eğilimler taşıda, Kral Arthur kılıcını saplıyordu taşyan tarihi yapıtların ötesinde, apayrı bir lara da... Böyle şeyler var mıydı? Yazı yere koyuyorum. Çünkü benim temel hagüçlü, edebiyat güçlü, edebiyat güçlü ol- reket noktam, kendi toplumumu da ait duğu için de efsane 1500 yıl devam ede- gördüğüm yer, hümanist değerler, karbiliyor. İşte bizim de yapmamız gereken deşlik ve sevgi değerleridir. Bizim toplubu tip güçlü metinlerle tarihimizi anlatmumuzda bir kaynaşma ortamı vardır, mak. Bunu metafiziğe kaçmadan, inankardeşçe yaşamak vardır. Oysa bazı eserdırıcılığı elden bırakmadan yapmak lerde – buna "Fetih 1453" filmini de dahil


14

27 NSAN 2012 CUMA

edebiliriz – oldukça gerekçesiz bir hamaset var. Kontrolden çıktığı zaman sorun yaratabilecek bir şey bu. Filmde tabii başarılı kabul edilebilecek çalışmalar olmuş. Kostüm gibi başarılı sanatsal çalışmalar yapılmış fakat bu hamasi yönü daima felsefi erdemlerle kontrol altında tutmak gerekir. Ben romanımda bunu yapmaya çalıştım.

DÖRT CLT GEREKYORSA, DÖRT CLT Sizi genellikle "roman dörtlemeleri"yle tanıyoruz, neden "dizi" romanları tercih ediyorsunuz? Okur açısından yorucu olma riski yok mu bunun? "İstanbul Dörtlüsü"nü yazdım. Edebiyatımızda dörtleme tarzla yazılmış yapıtlar vardır. En önemlilerinden biri "İnce Memed"dir. Yaşar Kemal'in birçok eseri birkaç cilt şeklinde kurgulanmıştır. Fakat yaygın bir uygulama olduğunu söyleyemem. Bizim toplumumuz sanırım olaylara biraz şöyle bakıyor; bir seriden bir kitap okuduğu zaman onun ne olduğunu anladığını kabul edip gerisini okumaya gerek görmeyebiliyor. Dolayısıyla seri takip eden bu tip romanların markette başarısız olma ihtimali çok yüksek. Bu da tabii yayıncıları etkiliyor. Fakat ben bu gerçeği görmüş olmama rağmen bir seriyi tamamlamak adına, edebiyatın hakkını vermek adına, bir konuya girdiysem onu farklı perspektiflerden, çeşitli yönleriyle görüp insanlığa tanık olacak bir yapıt ortaya koymayı her zaman tercih etmişimdir. Bunun bedelini markette başarısız olmak, yayıncılar nezdinde puan kaybetmek olarak ödesem bile bundan vazgeçmedim. Dört cilt gerekiyorsa dört cilt yazıyorum, altı gerekiyorsa altı cilt yazıyorum. Mesela şu sıralar "Ölümsüz Antikite"nin dördüncü cildini yazıyorum. Bu defa "İlyada" gibi nazımsal yazıyorum. Bakalım ne olacak... Fakat böyle bir çalışmanın riskli olduğunu, kimi zaman yayıncıların hoş karşılamadığını söyleyebilirim. Kimi zaman piyasada da değer bulmadığını görebliyoruz. Fakat sizin de bildiğiniz gibi bir toplumun bir romanın gerçekten değerli olduğunu anlaması epeyce vakit alır. Dolayısıyla yüksek edebiyat alanında ürün veren yazarların sonradan üzülmemek adına acı çekmeyi göze alıp bir hikayenin hakkını vermeleri gerekiyor.

Aydınlık KİTAP yankı buldu, yayıldı. Bunların en çok yayıldığı alan da de kentli, duyarlı, gençlerin ortamı oldu. Duyarlı, donanımlı aynı zamanda en duygusal kesim, kötülüklere karşı en tahammülsüz olan kesim daima gençlerdir. Dolayısıyla o dönemde benim Kadıköy'de gördüğüm gençlik yadsıyıcı duyguyu ve depresyonu en yoğun yaşayan kesimdi. Ben bunun hikayesine ilk olarak "Kaybedenler Kulübü" adlı radyo programını yazarak başladım. Fakat aslında bu konuya burada tekrar girmek istemem. Çünkü daha sonra bunun filmi yapıldı ve popüler oldu. Benim yazdığım ve duygusal

sadece yazanı değil okuyanı bile ipe geriyorlardı. Böyle bir ortam vardı. Öyle birtakım sosyetikler gelir, motorsiklete binerler, kız arkadaşlarına hava atarken saçlarını savururlar... Böyle yeraltı edebiyatı olmaz. Dolayısıyla yeraltı edebiyatı göreli bir şeydir. Bir dönem başlar. Bir dönem yeraltı edebiyatı olan şey bugün Fransa'da ders kitabıdır. Dolayısıyla döneme göre belirlenir yeraltı edebiyatının ne olduğu. Yeraltı edebiyatı, edebiyatın en yaratıcı en yenilikçi alanıdır aynı zamanda. Hal böyle olunca "yeraltı edebiyatı yapıyorum" demek işte bu sebeplerden biraz yürek ister. O yüzden ben yeraltı edebiyatçısı olmadığımı düşünüyorum.

EGOSANTRK YAZAR PSKOLOJS

Jean Paul Roux, Türklerin tarihteki en eski özgürlükçü – paylamc topluluk olduunu iddia ediyor ve dünyama bütün temel meselesi buna hükmeden YERALTI dayanyor. Özgürlük ve yapıdan EDEBYATI çıktı, bampaylam... Yani adaletli paylam. başka bir BAKA BR EY! nsanlarn birbirini sevdii, ticari öğe ak olar eit  klar sll var , uu Yazarlık deneyimim savund haline açısından 90'lar önemli paylat ve özgür yaadklar, geldi. Doyıllar. "İstanbul Dörthiç kimsenin kimseye boyun layısıyla bu lüsü" 90'lı yıllardaki kaemedii, kimsenin kimseye konuda kopitalizmin büyük buhranı nuşmuyohükmetmedii bir toplum olan 1994 krizi ve 98 krirum artık. Bu den enin düz ziyle de Türkiye'de acı bir konuda hak n yan Dün şekilde yaşadığımız döbahsediliyor. iddia etmiyonemde Grunge akımını, özledii rum. Ben bu koGrunge Rock dönemini anlatır. düzen nunun dışındayım. 1990'ların Kadıköy kültürü, "Kaybedenlerin Hikayesi" romanınız ve Tolga Örnek'in aynı adlı filmi hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Rock, biliyorsunuz muhalif bir müziktir. 90'lı yıllardaki ilk antikapitalist çıkışlar, ilk itirazlar Seattle'dan patlak vermişti. Daha sonra Seattle kökenli Nirvana, Pearl Jam gibi bazı rock gruplarının ve oradaki yadsıyıcı gençlik gruplarının yaşamış olduğu duyguyu, antikapitalist, neoliberal politikalara karşı üretilen bir tür "neoexistentialism" ile başlayan duyguları bütün dünyada

büyük yaralar almış gençlerin yadsıyıcı duyguları vardı. Rock müziğinin temeli zaten muhalif ve yadsıyıcıdır. O dönemki neoliberal eğilimlere karşı buhranları yansıtır. Buradan hareketle o dönemki melankoliyi yansıttım. Bu romanlar uzun süre gençliği dalgalandırdı. Şu anda da hâlâ yeraltı edebiyatının temel taşları olarak görülüyorlar. Fakat ben bunları yeraltı edebiyatı olarak görmüyorum. Çünkü ben bir bar hikayesi, bir rock hikayesi, bir uyuşturucu hikayesi yazan birinin çıkıp bunu "underground" edebiyatı olarak adlandırmasına karşıyım. Gerçek "underground" edebi-

KAPAK

Ben kendi romanlarımdan mesulüm. Benim romanlarımda gerçekten o dönemdeki depresyonun, Grunge Rock duygusunun, o hüzün ve melankolinin ülkemizdeki yansımaları vardı. Sürekli kaybedenin yitirdiği, kazananın yukarı çıktığı ve sürekli toplumun birbirini kıra kıra ilerlediği bu toplumsal düzenden

yatı, gerçek yeraltı edebiyatı dediğiniz şeyi yayınlayamazsınız zaten. Farklı bir şey o. Abartmaya, bunun üzerinden hava atmaya gerek yok. Benim okurum da böyledir. Yapıtım önemlidir onlar için. Ben üç gün sonra yokum. Edebiyatın büyüklüğü de buradadır.

BEDEL ÖDEYEREK YAYIMLAMAK “Yeraltı edebiyatı” nedir peki o zaman? "Yeraltı edebiyatı" kavramı Türkiye'de de Amerika'da da ticari unsur olarak alınıyor, pompalanıyor, şişiriliyor, kullanılıyor. "Yeraltı edebiyatı" diye adlandırılan yapıtlar bütün her yerde ulaşılabilir durumda. Hatta en çok satanların başında geliyorlar. Bunların yazarları yemiş, içmiş, hayatını yaşamış insanlar. Yeraltı bu değil. "Yeraltı edebiyatı" dediğimiz şey nedir biliyor musunuz? Mesela 1930'lardaki Nazım'ın yapıtlarıdır. Çünkü yayımlama imkanın yok. Yayımlarsan ağır bedel ödersin. Mesela Luka, "İncil"in yazarları. Yeraltı edebiyatıdır. O dönemde

Beğenerek takip ettiğiniz yazarlar var mı? Yeni nesil konusunda biraz aykırı görüşlerim olduğunu söyleyebilirim. Postmodern diye adlandırılan dönemin sanatı yok etmeye yönelik bir yanının olduğunu düşünenlerdenim. Yıkım faaliyeti olarak değerlendiriyorum. Anlaşılmaz metinler, alıcıya uzak kavramlar, göndermeler vs. derken bir bakıyoruz, edebiyat o kadar yabancılaşmış, o kadar aykırı, absürd bir şeye dönüşmüş. Geniş halk kitleleri bugün yüksek sanat olarak adlandırılan şeyi sevmiyor. Çok da haklılar. Yapıntı bir edebiyat gerçek edebiyat gibi insanlara sunulmaya, kabul ettirilmeye çalışılıyor. Oysa 19. yüzyılda nasıldı? İnsanlar ailece sabaha kadar gözlerini dört açmış bir vaziyette roman okurlardı. Edebiyat konuşulurdu, tartışılırdı. Hikayeler coştururdu insanları. Ben bir anlamda "Konstantinopolis Kapılarında" kitabımda bunu yapmaya çalıştım. Egosantrik ve kendini büyük gören yazar psikolojisi hakim şu sıralar. "Ben öyle şey yazarım ki siz anlayamazsınız." İnsan okurken hikayenin ne olduğunu bile unutuyor kimi zaman. Bunun çağımıza özgü bir şey olduğunu düşünüyordum. Sonraları bunun neoliberalizmin sanat anlayışı olduğunu anladım. Geniş kitlelerin edebiyatın aydınlatıcı ve bilinçlendirici dünyasından çok fazla faydalanmaları istenen bir şey değil. Bunu çağdaş sanatta da yapıyorlar. Bugün bir Rembrandt yetişiyor mu? Neden yetişmiyor? Çağdaş sanat adına öyle bir şey yapılıyor ki, kitleler o sanatı reddediyor. Sanatın yaratıcı, yenilikçi, devrimci özellikleri kaybolmuş ve kitlelerle bütünleşmesi engellenmiş oluyor. Böyle düşününce Avrupa'da da çok önemli yazarların çıkmaması bir tesadüf değil. Bir süredir yayın koordinatörlüğünü yaptığınız "Roman Kahramanları" dergisiyle ilgili bilgi verir misiniz? O da alışıldık formatta bir dergi sayılmaz, nasıl gidiyor "Roman Kahramanları"? Belli bir alışkanlık yarattı görüldüğü kadarıyla... Orada yayın koordinatörlüğünü yürütüyorum. Az önce anlattığım gibi bu sunulmaya çalışılan sanat anlayışının yerine klasik edebiyat imgelerini içselleştirmiş, edebiyatın temel meselelerine doğrudan giren, insanlara metinler önermeye çalışan, edebiyatın gerçekten nitelikli eserlerini ön plana çıkaran bir dergicilik yapmaya çalışıyoruz. Dergimizin fikir annesi Irmak Zileli'dir. Uzun bir süre yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Kendisi farklı alanlarda yoğun çalışmaları sebebiyle devam etmedi. Sonraları ben yürütmeye başladım. İnsanların ilgisi bana şunu gösterdi ki edebiyatın ulvi değerleriyle buluşma arzusu hâlâ var ve bu bizi çok mutlu ediyor. Son sayımızda Arap Edebiyatı'nı işledik. Çok bilinmeyen bir konu ama bir o kadar da önemli.


ARAKABLO

SEYYT NEZR

Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

15

Pazarkaya, “Yazar, göçmen değil, yörüktür” diyor Doğan Hızlan’ın da dikkat çektiği ondaki ödev duygusunu Behçet Necatigil özellikle vurgular: “Pazarkaya, zor bir işin üstesinden tek başına gelirken, kendini millî bir ödeve adadı; yoksa başaramazdı.”

Yüksel Pazarkaya, daha “Koca Sapmalarda Biz Vardık” (İzlem Y., 1968) kitabıyla, Almanya’da yaşayan bir şair olarak ilgimi çekmişti. Şiirlerinde yurtdışındaki köy ve kent kökenli işçilerimizin yanı sıra, Onat Kutlar, Vasıf Öngören gibi sanatçı ve aydınların iç çelişkilerine, yurt toprağından uzaklığın acılarına, kendi toplumsal çelişkilerini yaban ellerinde katmerli yaşamanın getirdiği yarılmaya ilgi duymuş, o koşulların karmaşık duyarlığını anlatmaya yönelmişti: susamış güneş toprağın iter seni beni almanya’ya alman bira ve bulut özdeş susamak güzelleşir birayla sen içmezsin içmezsi TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda, karşılıklı söyleştiğimiz, okurların da soru ve katkılarıyla daha bir verimlilik kazanan “Demirtaş Ceyhun’da Edebiyatın Tarihe İzdüşümü” konulu panelde, bizi Ceyhun’un yapıtlarına ilişkin önemli saptamalarla bilgilendirir ve sarsarken, kimi anılarını da aktararak söyleşiyi renklendiriyordu. Onu dinlerken belleğimde Pazarkaya’nın geçel Yüks Demirta mişine dair benim de kimi anılarım Pazarkaya Ceyhun canlandı. 1980’ler sonrasında çıkardığım dergilere ne zaman bir yazı ya da şiirle katkıda bulunmasını, Almanya’daki arkadaşlar arasında derginin duyurulmasını, oradaki yazarların katkılarını sağlamasını istediysem çabasını esirgemedi. 1993’te Aydınlık’ın 2. Günlük Gazete Dönemi için başlatılan dayanışma seferberliğinin Avrupa’daki bölümünde M. Bedri Gültekin’in önerisiyle ben de görev almış ve kendisiyle birlikte Almanya’nın birçok kentinde düzenlenen etkinliklere katılmıştım. Köln’deki çalışmalarımız sırasında, 68 Kuşağı’nın örgütçülük yönünden efsane isimlerinden Ömer Özerturgut’un kitabevinde Pazarkaya’yla bu kez yüz yüze tanıştım. Bir kültür ataşeliği gibi işleyen bu Kitabevi’nde, Pazarkaya da, yalnızca bireysel düzeyde sanatsal dostlukları var edip yaşatmakla kalmıyor, onları kalıcılaştırmaya yönelik kurumsal bir işlev üstleniyor, gerçek bir kültür ataşesi gibi iş görüyordu. Doğan Hızlan, Enver Ercan’ın hazırlayıp TÜYAP’ın yayımladığı (2010) “Yüksel Pazarkaya: Sözcüklerin Doğasında Gezmek” kitabında onun “kültür elçisi” yönünü 1959’a götürürken, Almancada yayımladığı Modern Türk Şiiri (Moderne Türkische Lyrik, 1971) antolojisini değerlendirirken Behçet Necatigil, ülkesine karşı ondaki ödev duygusunu özellikle vurgular: “Pazarkaya, bu zor işin üstesinden tek başına gelirken ... kendini millî bir ödeve adadı; yoksa başaramazdı.” Deniz Kavukçuoğlu, 1964 yılında Pazarkaya’nın kapısını çalarken düşündükleriyle, onun bu yönünü politik bağlamda ve çok daha önce yakaladığını duyumsatır: “Stuttgart o yıllarda solcu öğrencilerin çok etkin ole.com zet kga inli ayd r@ ezi seyyitn dukları bir kentti. Stuttgart Türk Öğrenci Birliği, ilk sayısı 1959’da çıkmış, Yaprak adında, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Oktay Akbal, Ceyhun Atuf

Kansu ve daha birçok ünlü aydının yazılarına yer veren yıllık bir dergi yayımlıyordu. Stuttgart’taki sol çevrede Pazarkaya, Tanju Üner, Avni Aksu, Kenan Tezdiker, Mehmet Meriç, Erdoğan Uskunay ve Ergun Göknel öne çıkan adlardı.” O yıllarda, Alman edebiyat eleştirisinde şunlar söyleniyordu Pazarkaya için: “Yüksel Pazarkaya da metafor ve simgeler kullanıyor. Ama bunlar eskimiş ya da eski ustalardan aktarılmış değildir kesinlikle. Son şiirlerinde, Türk halk şiiri öğeleriyle Orta Avrupa üslup özelliklerini kaynaştıran Pazarkaya, yoğun bir şiirsellikle toplumsal eleştiriyi birleştiriyor. Onun gücü –şimdilik– bu şiirselliktedir.” (Klaus Eder, 1965) “Pazarkaya’nın şiirinde, Önasya’nın imge dolu Barok dil geleneği ağır basıyor.” (Thomas Löhner, 1968) “Pazarkaya bizi çağımız insanıyla dayanışmaya çağırıyor.” (Ralf Sziegoleit, 1968) “Genç şair Yüksel Pazarkaya (d. 1940), hümanizmi bütün ideolojik ölçütlerin üstünde tutan en umut verici yeteneklerden biridir.” (Magdalene Stüwe, 1973) Sonraki yıllarda Alman edebiyat çevrelerinde ona gösterilen ilgi artarak, derinleşerek sürdü. Pazarkaya, yıllar içinde kişisel saygınlığını pekiştirirken, ülkesiyle Türkçe edebiyatın Avrupa’da hakkettiği yeri kazanmasında sürekli çaba harcadı. Bir yandan da gurbet ortamında ülkesine özlemini anlattığı kendi şiir ve öykülerini ördü. Anımsıyorum da, “Sen Dolayları” kitabında, “Hiçbir çehre çocukluk arkadaşlarımı anımsatmıyor bana burda” dizesini okuduğumda çarpılmış, dönüp uzun uzun çocukluğuma bakmıştım. Benim burada çocukluk arkadaşlarım yok ki Ne asker oldum burda, ne gerdeğe girdim. Çayı rakıyı getirdim, kuru fasulyayı döneri Getiremedim kendimi bir türlü buraya. Demir Özlü, kitabın içerik ve biçim örgüsünü şöyle anlatır: “Sen Dolayları, bütünselliği olan küçük bir divandır. Hem halk tasavvuf şiirinin, hem divan biçimlerinin peteklerinden süzülerek gelmiş, çağdaş şiirle birleşmiş, onun yatağına kavuşmuştur. Hem şiirde, hem de bitmek tükenmek bilmez olan o kişilik olgunlaşmasındaki büyük bir aşamanın işaretidir. Özle dolarken, biçimce incelmiştir.” Pazarkaya, “Mutluluk Şiirleri”nde yaşama sevincini sapsade bir anlatımla içimizde kıpırdatır: Çay demleniyor dünya buyur diyor camdan Sevdiğim uyanacak birazdan Gün ışığı yağmur bulut kuş Çöp kamyonu yapı işçileri postacı Çaydanlığın fokurtusu gazetenin sayfaları Radyonun müziği dünya bu sabah da buyur diyor. Mutluluğun tüm dünyada yıkımla tehdit edilişinin onda uyandırdığı tepkiyi ise Günay Güner şöyle açımlar: “Pazarkaya şiiri, küreselleşmenin politik uzantısı olan yeni dünya düzeninin günümüz insanının içine düşürdüğü yabancılaşama felaketini, özüne düş-

man durumuna gelişini, özgür bilincin önündeki engelleri, yalnızlığı hareket unsurları içine katar. Genellikle gündelik dilden, her gün, her an süren yaşantıdan yararlanılır. Belirlenen anlayış canlı, etkin, devimsel bir şiiri yaratır.” Edebiyatımızda ilk kez Turgut Uyar’ın tam elli yıl önce vurguladığı “insanın çıkmazda oluşu” gerçeği, Pazarkaya’nın şiirinde, onca savaşımlardan sonra düş kırıklığı olarak belirir. Bu duygu, 2007 Yunus Nadi Ödülü kazanan “Yol Dolayları”nda bize şöyle yansır: bizim halimiz hiç sorma umutlar birer pusuymuş. Pazarkaya, kendi şiirini örmekle ve ülke şiirinin elçiliğini yapmakla da yetinmez, Alman şiirinin ustalarını ve en genç sözcülerini dilimize kazandırır. Rilke, Brecht ve W. Helmut Fritz’den çevirdiği şiirler bunun güçlü örnekleridir. Onun bu yöndeki çalışmaları ayrı bir yazı konusu... Sözü, Waltraud Messmann’ın Yüksel Pazarkaya ile Neue Osnabrücker Zeitung gazetesinde gerçekleştirdiği çok önemli söyleşide, günümüze ilişkin saptamasıyla bağlayalım: “Bu –Kemalistlerle İslamcılar arasındaki– çekişme, aslında 50 yılı aşkın bir süredir için için sürüyor. 1950, 60, 70 ve 80’li yıllarda bunun zeminini hazırlayan politikacılar, bugün gelinan duruma şaşıyorlar. Bugünkü durumlardan –yalnız İslamcılar değil– çeşitli partilerden birçok politikacı sorumlular...” “Edebiyatın Tarihe İzdüşümü” panelinde Demirtaş Ceyhun’un göçebeliğimiz üstüne söylediklerini tartışırken aynı konuda Pazarkaya’nın bulgusunu anımsamamak olmaz: “Bir yazar –sanırım– hiç hedefe varmaz. Bir yazar, ‘göçmen’ değil, bir yörüktür (Nomade [göçebe])! O, hiçbir yerdedir, ama her yerde evindedir. Birçok kişi de diyor zaten, benim yurdum dilim! diye.” Pazarkaya gurbetliği yaşasa da sürgünlük duyumsamıyor... Göçebelik olarak aydına ilişkin bir durumu niteliyorsa da, toplum olarak dışında olmadığımız bir konumu vurguluyor, şiirlerine yansıtıyor. “Göçebe” adlı büyük şiirin yazarı Cemal Süreya, aynı zamanda, “12 Eylül sonrasında aydının kendi yurdunda sürgün yaşadığını” yazmıştı. Erdal Atabek daha sonra bu temayı toplumsal psikoloji düzeyinde işleyerek, yazılarını “Kendi Yurdunda Sürgünsün” kitabında topladı. Demirtaş Ceyhun, Cadı Fırtınası romanından başlayarak, göçebeliğin toplumsal yapı ve alışkanlıklarımızdaki süreğenliğini vurguladı. Toplumumuzun göçebe alışkanlıklardan kurtulup yerleşik uygarlığa bir türlü tam olarak uyum sağlayamadığı konusu geçtiğimiz aylarda (Ocak 2012) Doğan Kuban ve ardından Bozkurt Güvenç tarafından yeniden tartışmaya açıldı CBT’de (Cumhuriyet Bilim Teknik eki). Şurası bir gerçek: Göçebe alışkanlıkları toplumsal genlerimizde var, tarih boyu sürüp geliyor. Dahası biz onlarla yerleşik uygarlığa girdiğimiz yerlerde açtığımız sökükleri dikip yırtıkları yamamışız; ne ki tarih, yazar ve düşünürlerimizin de altını çizdiği gibi, bizim attığımız dikişleri ikide bir patlatıyor.


16

27 NSAN 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YILDIRIM KOÇ’TAN “AKP VE EMEKÇLER”

İşçi sınıfı partisine çağrı Kitapta devlet verilerine dayanılarak 24 yıl içinde Türkiye İşçi Sınıfı sayısının 17,2 milyon, oranı ise yüzde 22,6 artmış olduğu belirtiliyor. Buna rağmen, sıcak para ekonomisine dayalı sistem işsizliğe çözüm bulamıyor. Yıldırım Koç, işçi sınıfının hakim sınıflar cephesinde gedik görmeden harekete geçmeyeceğini, gedik olmadan yaşanacak mutlak yoksullaşmanın çürümeye yol açacağını belirtiyor CEYHUN İLSEVER Türkiye tarihi bir dönemeçten geçiyorken Yıldırım Koç’un yeni kitabı “AKP ve Emekçiler” okurlarıyla buluştu. ABD süper güç, AKP yıkılmaz, bu halktan adam olmaz, işçiler cahildir (başbakanın tabiriyle “ayaklar baş olmaz”) gibi yargıların gündelik hayatın rutin birer parçası olduğu günümüzde, Yıldırım Koç son kitabıyla önyargıların kırılması adına önemli tespitlerde bulunuyor. Tespitin de ötesinde sınıf mücadelesini örgütlemenin koşullarının oluştuğunu belirtiyor. Koç, kitapta yaptığı tespitlere ve ulaştığı yargılara, duygusal arzularla değil, TÜİK raporları başta olmak üzere birçok veriye, sosyoloji, tarih, ekonomi, istatistik gibi bilim dallarının merceğiyle bakarak varıyor. 2002-2012 yılları arasındaki on yılın emekçiler cephesinden masaya yatırıldığı eserde, AKP iktidarının emekçiler aleyhine çıkarttığı kanunlar, uygulamalar ve sonuçları üzerinde ayrıntısıyla duruyor. Aynı ayrıntılı tespitler bu on yıllık süreçte sendikaların sorumsuzluğu, yetersizliği, sistemle kurduğu bağlar açısından da yapılıyor.

SSTEM KENDSN DÖNDÜREMYOR “Yanındayım mı diyordun, Elimde kartlar, boğazımda lokma, Bence yoktun. Kalmadı borçtan gayri, ilaç, lokma, Tut elimi, Pusulamı arıyorum.” Kitap, AKP’nin iktidar olduğu 20022012 yıllarını masaya yatırıyor. Aslında kitapta bu on yıla dair iki fotoğraf görüyoruz. İlk dokuz yıl ve 2012 ile birlikte başlayan yeni süreç. Yıldırım Koç’a göre; -Geçen dokuz yıl içinde tüketici kredileri ve kredi kartları ile işçiler, memurlar ve emekliler gelirlerinin çok üstünde harcamalar yaptılar. Bu dönemde araba ve konut satışlarında patlama oldu. Fakat 2012 yılıyla birlikte kredi ödemelerinde zorluklar başladı, bankaların kredi vermesinde ve kredi kartı dağıtımında önemli kısıtlamalar oldu. -AKP ilk dokuz yıl sağlık alanında izlediği politikalar ile sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştırdı. Fakat bunun maliyeti hükümet için kaldırılamaz hale geldi ve 2012’den itibaren sağlık hizmetlerine erişim zorlaşmaya başladı. Örneğin yeşil kart uygulaması kalktı. -Türkiye’nin her yerine üniversite açıldı. Aileler, üniversiteyi okuyunca çocukları iş sahibi olacak diye sevindi. Fakat gelinen durumda birçok üniversite mezunu işsiz... İşçi sınıfının harekete geçmesinin ön koşulu olarak mutlak yoksullaşmayı koyan Koç, AKP’nin iktidar olduğu dönemde mutlak yoksullaşma yaşanmadığını, hatta bazı toplum kesimlerinde (asgari ücretliler, emekliler) küçük rahatlamalar olduğunu ifade ediyor. 2012

yılından itibaren mutlak yoksullaşma yönünde bir gelişim başladığını, bu gidişat ile 2012 ve 2013 yıllarında önemli sınıf hareketlerinin gelişeceğini vurguluyor. Sendikalara ve siyasi partilere gelişmelere uygun mücadele yürütülmesi çağrısını yapıyor. Verilecek mücadelede çelişkilerin doğru tespit edilmesi gerektiğini vurgulayan Koç, karşı cepheyi şu şekilde tanımlıyor: “…emperyalistler ve ülkemizdeki büyük servet sahibi tekelci kapitalistlerdir. Onların yanı sıra aşiret reisleri, cemaat/tarikat şeyhleri ve toprak ağaları vardır…”

TARTIILACAK GÖRÜLER

Kitapta tartışılması gerek bazı fikirler bulunuyor. Yıldırım Koç, işçi sınıfının hakim sınıflar cephesinde gedik görmeden harekete geçmeyeceğini, gedik olmadan yaşanacak mutlak yoksullaşmanın çürümeye yol açacağını belirtiyor. Burada işçinin kendiliğinden bilincini merkeze alan bir bakış açısı bulunuyor. İşçi sınıfının harekete geçme koşullarının nesnel olarak oluşması, zaten sistemde gedikler oluşması anlamına geliyor. Tek tek işçiler “ben bunları yıkarım, bunlar zayıf, Ç ARTIYOR, harekete geçeyim” SZLK diye düşünmekAILAMIYOR tense, o zayıflığın Kitapta devlet veriyarattığı yeni koşullerine dayanılarak 24 lara dayanamama halinde eylemselliğe yıl içinde Türkiye İşçi geçer. İşçilerin başaSınıfı sayısının 17,2 rıya inançları elmilyon, oranın ise bette çok önemlidir yüzde 22,6 artmış olduğu belirtiliyor. Buna rağmen, sıcak para fakat bu işçinin kendiliğinden bilinci ekonomisine dayalı sistem işsizliğe çözüm değil, öncünün dışarıdan müdahalesi ile olur. bulamıyor. Yıldırım Koç işsizliğin seKoç, sıradan bir emekçi için bepleri olarak; özelleştirmeleri, bağımsızlık, özgürlük, eşitlik hipermarket kuşatması ile esKitaptan gibi kavramların önemi nafın kepenk kapatmasını, olmadığını, ancak geliri içi snf 24 Ocak Kararları ile iç azalırsa bunların pazarın dış rekabete önderleri ve içi snf önem kazanacağını açılmasını, AB Gümpartisinin u çary belirtiyor. Mutlak rük Birliği’ne girilerek yoksullaşmanın tek çkartmas gerektiini “rekabet edememe” belirleyici olduğu m ste sürecinin gelişmesini, düünüyoruz: “Si görüşü kitabın birdüşük kur yüzünden yolun sonuna geliyor. çok yerinde görülüihracatın zayıflayarak . Her zamanki nin ütle Örg yor. Ekonomik ithalatın artmasını, yükkoşulların belirleyici gibi deil, baarmak sek faiz nedeniyle borç önemine katılıyoruz vermenin üretmekten için, kazanmak için fakat burada toplumsal karlı olmasını, doğudan baörgütlenin!” birikimin tüm unsurlarıntıya göçü belirtiyor. İşsizliğin dan soyutlanmış olarak, salt sonuçları olarak da; yoksulluk, ceekonomiye indirgenmiş bir bakış maat-tarikatların dinsel bilincinin yaygın- açısı görüyoruz. Bugün AKP Suriye’ye mülaşması ve toplumsal çürümeyi gösteriyor. dahale etmekte zorlanıyor. Sebebi halkın Türkiye’de kapitalizmin yedek işgücü fakir olması mı? Binlerce yılda toplumuolarak tuttuğu bilinçli işsizliğin ötesinde muzda bağımsız yaşamak, mücadele etmek, bir işsizlik bulunuyor. Öte yandan işçi sa- devrimler yapmak, mazlumun yanında yısı artıyor. Bu ters orantılı gerçeğe dair olmak gibi bir kültür oluşmuş. Bunların hiç kitapta değerlendirme yapılmıyor. Kanı- mi değeri yok? Bu birikim devrimci öncümızca bu işsizlik, tarihsel olarak sistemin sünü de oluşturuyor. Bu devrimci öncü de mezar kazıcı öğelerinden birisi olsa da sosyal-kültürel-tarihsel altyapıya dayanarak AKP iktidarının on yıllık sürecinde ideo- dışarıdan bilinç ile (siyasal bilinç) toplumu lojik hakimiyet için kullanıldı. Gelen harekete geçiriyor. Yine dışarıdan bilinç sıcak paraların bir kısmı AKP örgütleri, vurgusunu yapıyoruz. belediyeler veya tarikatlar yoluyla işsizKatılmadığımız görüşlerin özünde öncü lere dağıtıldı. Böylece kontrol altında tu- parti teorisinin algılanmasındaki belirsizlik tulan kesimlerde sınıf bilincinin yerine yatıyor. Bu belirsizlik eserin sonuç bölüdinsel bilinç egemen kılındı, AKP de seç- münde şu şekilde kendisini ifade ediyor: menini elinde tuttu. Emperyalistler sıcak “İşçi sınıfımız … bu süreci yeterince kavrapara kesilebilir şantajı yaptığında Tayyip yabilmiş değildir; ancak onlara gerçekleri Erdoğan’ın neden yalvarmaya başladığını hayatın kendisi öğretecektir.” Oysa işçi sıaçıklayan bir göstergedir bu.

nıfına hayatın kendisi ancak isyan etmesi gerektiğini öğretir. Düşmanın gerçekte kim olduğunu ve ne yapılması gerektiğini işçi sınıfının öncü partisi gösterecektir. Koç, birçok yerde paragraflara “işçi sınıfı mücadelesinin gelişmesinde…” diyerek başlıyor. Aslında çerçeveyi bununla sınırlı tutunca kendiliğindenci çizgi fazla sırıtmıyor. Paragraflar “işçi sınıfının ve tüm emekçi sınıfların iktidarı ele geçirme mücadelesi…” diyerek başlanırsa dışarıdan bilincin, öncü örgütlenmesinin belirleyici önemi su yüzüne çıkacak. Özellikle günümüz Türkiye’sinde paragraflara ikinci şekilde başlamak gerekiyor. Gerek Yıldırım Koç’un belirttiği ekonomik göstergeler, gerekse kitapta yer almayan çok önemli siyasi gelişmeler bugünkü sihirli sözcüğün “mücadele” değil, “iktidar” olduğunu ortaya koyuyor. En doğrusu da “iktidar için mücadele”.

MONTAIGNE HAKLIYMI Yazıyı sonlandırırken Yıldırım Koç’un kişiliği hakkında da bir şeyler söylemeliyiz. Yıldırım Koç’un kişiliğini bilgiye duyulan aşk ve bilime bağlılık, alçakgönüllülük şeklinde özetleyebiliriz. Dünyanın gerçek sahipleri olan üreticilere adanmış bir ömür, yazılmış onlarca kitap, binlerce makale, mütevazı bir hayat, mülke değil emekçiye bağlılık, kendisi ile yüz yüze sohbet etmiş birisi olarak tespit ettiğimiz üzere iyi bir dinleyici, iyi bir öğretici… Montaigne şu tespitinde haklı çıkmış: “İnsanlar başaklara benzer, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler”. Ve ekşi sözlükte öğrencisinin Yıldırım Koç için yaptığı yorum: “Çocuğu olup olmadığını çok merak ettiğim, varsa çok şanslı olduğunu, olduklarını düşündüğüm yoksa da ‘size baba diyebilir miyim’ demek istediğim, insanı dehşete düşüren bilgi birikimi olan ve bunun yanında insanlığına da gönül rahatlığıyla 10 üzerinden 100 vereceğim değerli insan”.

SONUÇ “Yanındayım dedim, Elinde kartlar, boğazında lokma, Sarhoştun, görmedin. Kalmadı borçtan gayri, ne ilaç, ne lokma, Bu el yine uzanıyor sana, Zaten bu el senin, pusulan senin…” Büyük işçi-emekçi eylemlerinin Türkiye’yi beklediği tespitine bakarak “AKP ve Emekçiler” adlı eserin bir ‘umut kitabı’ olduğunu söylemek eksik ve yanlış olacaktır. Kitaptan işçi sınıfı önderleri ve işçi sınıfı partisinin şu çağrıyı çıkartması gerektiğini düşünüyoruz: “Sistem yolun sonuna geliyor. Örgütlenin. Her zamanki gibi değil, başarmak için, kazanmak için örgütlenin!”. Elimizde tutuğumuz kitabın “umut kitabı” değil, “örgütlenme kitabı” olarak incelenmesini Türkiyeli her devrimciye salık veriyoruz. (AKP ve Emekçiler, Yıldırım Koç, Epos Yay., 356 s.)


Aydınlık KİTAP

“ÜÇ MAYMUN” VE “SÖYLELER”

Nuri Bilge Ceylan’a dair iki kitap “Onun ilk filminden son filmine kadar geçen bunca yıl boyunca aslında hiç değişmediği, baştan beri belli bir melankoliyle cebelleşen kendi ruhuna karşı her zaman ne kadar sadık kaldığı kolayca görülebilsin istedim Cannes Film Festivali’nde ardı ardına kazandığı başarılarla sinemamızın son 10 yıldaki en önemli “uluslararası değeri” haline gelen Nuri Bilge Ceylan, az konuşmasıyla, televizyon ve gazetelere fazla röportaj ve demeç vermemesiyle tanınır. Kendisinin değil, filmlerinin ön planda olmasını, yapıtlarının tartışılmasını tercih eder. Ceylan’ı, sinemamızın diğer yönetmenlerinden ayıran özelliklerinden biri de ilk uzun metrajlı filmi “Kasaba”dan başlayarak tüm filmlerinin “kitabını” da sinemasever okurlara sunmuş olmasıdır. Bir anlamda, bu kitaplar aracılığıyla konuşmaktadır usta yönetmen. Geçtiğimiz günlerde çıkan iki kitap, Ceylan’ın bu özelliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. “Üç Maymun” alıştığımız anlamda bir “film kitabı”. Ancak bu kez öncekilerden çok daha hacimli; büyük boy, 473 sayfa, bol fotoğraflı... Ceylan’a 2008 Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü kazandıran, “Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” dedirten “Üç Maymun” filminin sinopsisini, senaryosunu; Cannes sırasında ve sonrasında iç ve dış basında çıkan yorumları; kurgu, yapım ve oyuncu güncelerini içeren kitap, bir filmin yaratım sürecine farklı pencerelerden ba-

kabilmeyi sağlıyor. Bunun yanında kitabın en büyük özelliğinin, özellikle senaryoya düşülen notlar ve kurgu güncesi sayesinde Nuri Bilge Ceylan’ın iç dünyasına nüfuz etme olanağı vermesi olduğu söylenebilir. Ceylan’ın yakın arkadaşı, “İklimler” filminin oyuncularından biri olan Mehmet Eryılmaz’ın derlediği “Söyleşiler” kitabı da ilk filminden bu yana yönetmenle yapılan değişik tarihlerde yapılan söyleşileri içeriyor. Dört söyleşi hariç tümü, yerli basında yayımlanmış söyleşiler bunlar. Eryılmaz, “bir bakıma ona olan borcumu ödemek istedim” dediği Nuri Bilge Ceylan’la söyleşiler kitabı hakkında şu notu düşmüş: “Onun ilk filminden son filmine kadar geçen bunca yıl boyunca aslında hiç değişmediği, baştan beri belli bir melankoliyle cebelleşen kendi ruhuna karşı her zaman ne kadar sadık kaldığı kolayca görülebilsin istedim. Sanatıyla bir siyam ikizi gibi zorunlu hale gelip gitmiş birlikteliğinin, filmleri ile hayatı ve görüşleri arasındaki kavganın sahiciliğinin, ‘hakikat’ denen şeyin her zaman aranıp bulunan değil, sanatçının kendisi tarafından ‘yaratılan’ da bir şey olduğu anlaşılabilsin istedim.” (Üç Maymun, Doğan Kitap, 473 s.) (Söyleşiler, derleyen: Mehmet Eryılmaz, Norgunk Yayınları, 212 s.)

27 NSAN 2012 CUMA

17

“Karanlığın Yüreği”nden “Kıyamet”e TUNCA ARSLAN Dante’nin cehennemde yaptığına benzer bir yolculuğu anlatır Joseph Conrad’ın 1902’de yayımlanan “Karanlığın Yüreği” adlı romanı. Malcolm Bradbury’ye göre modern edebiyatın en büyük örneklerinden biridir; kısaca “sömürgecilik ve ahlak” üzerine sarsıcı bir öykü anlattığı söylenebilir. Emperyalizm, emperyalin gözünden teşhir edilir. Conrad “Karanlığın Yüreğini” yazmadan 10 yıl kadar önce Kongo’da bir buharlı geminin kaptanlığını yapmış ve yolculuğu sırasında karşılaştığı zulüm sahnelerine dayanamayarak bu işi bırakmıştı. Roman, Conrad’ın bu dönemde tutuğu aldığı notlara ve günlüklerine dayanıyor. Batılı sömürgecilerin Afrika’yı cehenneme çevirmelerini, “medeniyet ışığından yoksun kalmış karanlık bölgelere ışık götürme idalinin” gerçekte maddi zenginlik elde etmekten öteye geçmediğini gösteren roman, insanın yüreğindeki karanlığın, “karanlığın yüreğine” gittikçe ortaya çıktığını vurguluyor. Romanın baş kişisi Kurtz üzerinden beyaz ırkın siyah ırka bakışının şiddet ve acımasızlık dolu analizini yapan Joseph Conrad, tanıklıklarını “siyahların da insan olabilme ihtimali”ni sorgulayan bir iç-ses aracılığıyla aktarır. “Dünya başka bir dünya gibiydi. Uysallaştırılmış, zincire vurulmuş bir canavara bakmaya çalışmıştık, oysa orada gördüğümüz, canavarca ama özgür bir şeydi. Dünya dışında bir şeydi. Dünya dışında bir şeydi, insanlar da hayır, insanlık dışı değildiler. En kötüsü de buydu anlıyor musunuz?İnsanlık dışı olmadıkları kuşkusu. Ağır ağır çöküyordu bu duygu insanın üstüne. Çığlıklar atıyorlar, sıçrıyor, oldukları yerde dönüyor,

yüzlerini korkunçlaştırıyorlardı; ama insanı heyecanlandıran, insanlıklarını- sizinki gibi olan insanlıklarınıve bu çılgın, coşkun kalabalıkla olan uzak akrabalığını düşünmekti. Çirkindi. Evet oldukça çirkindi; ama yüreğin varsa, o gürültünün korkunç sıcaklığının, içinde ufacık da olsa bir tepki yarattığını kabullenir; senin- ilk çağların gecesini böylesine uzak olan senin-kavrayabileceğin bir anlamı olduğundan uzakta uzağa kuşkulanabilirdin.” Kolonyal dönemdeki Avrupalı bakış açısını mükemmel biçimde yansıtan “Karanlığın Yüreği”, 1979’da Francis Ford Coppola’nın eliyle bir Vietnam Savaşı öyküsü olarak “Kıyamet” (Apocalypse Now) adıyla sinemaya aktarılmış, Cannes’daki ilk gösteriminde “sinemadan çok bir deneyim” olduğu söylenmişti. Film, Marlon Brando tarafından canlandırılan, bir tür yarı tanrı haline gelmiş asi asker, deli ve tehlikeli Albay Kurtz’u öldürme görevi almış genç Yüzbaşı’nın Vietnam ormanlarının, Kamboçya sınırındaki bataklıklarının içinde yaptığı dehşet yolculuğunu öyküler. Eleştirmen Barry Norman’ın deyimiyle, “Joseph Conrad’ın romanının modern bir paraleli olarak başlayan film, psikoloji ve mitos alanlarına da yayılarak savaşın dehşet ve deliliği içinde bir kabus yolculuğu, insanın ruhunda kök salmış kötülüğe dair bir inceleme halini alır.” Vietnam Savaşı üzerine gelmiş geçmiş en iyi film kabul edilen “Kıyamet”te Yüzbaşı’yı canlandıran Martin Sheen çekimler sırasında kalp krizi geçirmiş, çalışmalara uzun süre ara verilmiş ve basın filmden “Geciken Kıyamet” olarak söz etmeye başlamıştı.


Aydınlık KİTAP

18 27 NSAN 2012 CUMA Gözyaşı Entelektüel Bir Şeydir

Jerome Neu, Kabalc Yaynevi, Çev. Celal Cengiz Ceviz, Melike Çakan, 548 s. California Santa Cruz Üniversitesi’nde felsefe, psikoloji ve psikanaliz alanlarında çalışmalarını sürdüren Jerome Neu bu eserinde farklı konularda derlediği yazılarıyla duyguların farklı anlamlarına ve yorumlarına keyifli bir yolculuk yapıyor. Bu yolculuğun her durağında Neu’nun akademik bilgi birikimine karışan içten heyecanını duyumsayabiliyorsunuz. Neu bu heyecanla, Eskiçağ’dan Ortaçağ ve Rönesans’a, oradan da günümüze dek, insani duyguları anlamaya çalışmış olan büyük filozofların, düşünürlerin, edebiyatçıların ve akademisyenlerin görüşlerini olabildiğince önyargısız bir şekilde ve sade bir dille anlatırken kendisine “düşünmek bilinen şeyi değiştirebilir” düsturunu temel alıyor.

Bitmeyen Gece Roger Ackroyd’un Katli

Agatha Christie, NTV YAYINLARI, Çev.Sevin Okyay, Toros Öztürk, 108 s. Cinayetin kraliçesinden soluk kesen iki hikâye daha… Agatha Christie alışık olduğumuz tarzın dışında bir cinayet hikâyesi anlatıyor “Bitmeyen Gece”de. Yayımlandığı zaman, son dönem eserleri arasında en çok beğenilenlerden biri: Birbirini seven iki genç, Michael ve Ellen…Uğursuz bir arsa, Çingenelerin Arazisi ve kaçınılmaz bir ölüm. Emeklilik hayalleri ile geldiği kasabada bela, gizem ve cinayet HerculePoirot’nun yakasını yine bırakmıyor. Bu seferkinin gerçekten bir son olacağını söyleyen Poirot, gri hücrelerinin de yardımıyla kimsenin aklına gelmeyeni gözler önüne seriyor.

YENİ ÇIKANLAR

Goethe’nin İnfazı

Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti

Kimin Avrupası

Viktor Glass, Everest Yaynlar, Çev. Regaip Minareci, 200 s.

Abdurrahman Münif, Yap Kredi Yay., 312 s.

Attac, Metis Yaynlar, çev. Deniz Banolu, 296 s.

Dük’ün gizli danışmanı von Goethe, Weimar’a geleli yedi sene olmuştur. Önceleri sadece Dük’ün en yakın dostuyken şimdi prensliğin maliyesinden sorumludur, soyluluk mertebesine de yükseltilmiştir. “Genç Werther’in Acıları” elden ele gezmekte, okuyanları intihara sürükleyecek kadar etkilemektedir. Faust ise Dük’ün okumayı en sevdiği eserlerden olmuştur. Fakat artık “dehaya özgü bir imtiyaz” ile yaşadığı gençlik hayatı geride kalmış, sıra prensliği ortaçağ karanlığından çıkarmak için Dük’e yardım etmeye gelmiştir. Verilecek en önemli, fakat en zor kararlardan biriyse çocuğunu öldürdüğü iddia edilen Johanna’ya verilecek idam cezasıdır. Goethe’nin İnfazı, Goethe’nin çok bilinmeyen bir kararını ortaya çıkarmanın yanı sıra idam cezasının akla gelebilecek en acımasız yöntemlerle uygulandığı zamanlarda, bizi “genç Johanna’nın acılarına” ortak ediyor.

Hayat... bildiğin hayat dostum, bir kahramanlıktır. Evet, hayat bir kahramanlıktır ama gürültüsüz bir kahramanlık. İnsanın dürüst ve onurlu kalmak için her gün yaptığı davranışlardan oluşan küçük bir kahramanlık. Abdüsselam’ın yıllarca ve yıllarca düşlerini kurduğu ve gerçekleşmesini dilediği düşünceler, işte gerçek olmuştu ama başka türlü. Şimdi gördüğü sonuçlar onu çılgınlık derecesinde bir hüzne sürüklüyordu, çünkü o vatan adını verdiği bu topraklarda olabileceğini tasavvur etmediği şeyler görmüştü... Abdüsselam şimdi bir lokma ekmeğin peşinde koşarken aç, yabancılaşmış ve yorgundu. Evet, serabı andıran bir şeye dönüşen bir lokma ekmeğin peşinde. Oysa onun darağacına asılacağını kuranlar, hâlâ yerlerinde duruyorlar, tembel tembel uzanarak mehtabı seyrediyorlar, esrar ve viskiyle dolmuş, gözleri yarı kapalı kadınların duygularıyla eğleniyorlar!

“Avrupa, Avrupa duy sesimizi!”, artık Avrupa Birliği’ne kabul edilmeyen küskün ülkelerin kalbi kırık vatandaşlarının edebileceği bir laf olmaktan çıktı. Günümüzde bu laf, sağır Avrupa’nın tam ortasında, Avrupa’nın kendi vatandaşlarından işitiliyor. Atacağı her adımı ekonomik kâr zarar terazisinde tartan, çokuluslu büyük şirketlerin lobileriyle sarmaş dolaş olan, toplu taşıma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamusal hakları umursamak bir yana, bunları birliğin “parlak geleceği” için engel olarak gören bir ortak Avrupa fikri pek çok insanı kaygıya sürüklüyor. Attac gibi muhalif hareketler Avrupa’nın demokratik zaaflarını, cinsiyetçi alışkanlıklarını, çevreye olan duyarsızlığını yakın takibe alıyor.

İyi Uykular Sayın Seyirciler

Düşlemenin Poetikası

Özgürlük Kampı

Uur Dündar, Bilgi Yay., 216 s.

Gaston Bachelard, thaki Yay., Çev. Alp Tümertekin, 240 s.

Gerek Star Tv’den ayrılışım gerekse Nedim’in tutukluluk sürecinde uğradığımız iftiralar, İşte Hayatım’ın devamı niteliğinde olmasa da onu tamamlayan bir kitabın yazımını zorunlu kıldı. Çünkü çeşitli televizyonlara gazetelere ve internet sitelerine konuk olup yaşadığım serüveni ve maruz kaldığım saldırıların nedenlerini anlatmaya çalıştıysam da daha ayrıntılı bir açıklamanın görev haline geldiğine inandım. …O halde okuyanların “Vay canına Demek ki Uğur Dündar bunları da yaşamış ” diyecekleri çarpıcı gelişmeleri iğrenç tezgahları ve bazı ilginç olayları da yeni kitaba katmalıydım. İşte elinizdeki kitap bu düşüncelerin ışığında doğdu. Anlattıklarımla hafızanızı tazeleyip bilgi dağarcığınıza küçücük bir katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana.

Gaston Bachelard’dan hayal-gücünü bilgi teorisinin baskısından kurtarmaya, özgürleştirmeye dönük kapsamlı bir analiz… “Düşlemenin Poetikası” edebi-felsefi bir şölen! Şiir, hem düş-kuranı hem de düş-kuranın dünyasını inşa eder. Gece düşü bir ruhun düzenini bozabilirken, geceleyin denenen çılgınlıkları gündüze taşıyabilirken, güzel bir düşleme ruhun kendi durmasından gerçekten zevk almasına, kolay bir birlikten zevk almasına yardım eder. Psikologlar, kapıldıkları o gerçekçilik sarhoşluğu içinde, düş-kurmadaki kaçış özelliğinde fazla ısrar ediyorlar. Düşlemenin, düş-kuranın çevresinde yumuşak bağlar dokuduğunu, “bağlayıcı” olduğunu, kısacası düşlemenin düş-kuranı tam anlamıyla “poetikleştirdiği”ni her zaman kabul etmiyorlar.

Ferhan aylman, Bencekitap, 332 s. Roman, bir televizyon kanalında yayınlanan ve o sırada izlenirlik bakımından en yaygın programları bile sollayan hırçın ve gerilimli bir siyasal tartışma programını konu alıyor. Daha doğrusu böyle diye yola çıkılmış ama sonuçta yazar, programda tartışmacı olarak seçilmiş oldukça ilginç tiplerden daha çok, böyle bir TV programını kurgulayıp kotaran televizyoncuların kişiliklerini ve ilişki biçimlerini masaya yatırmış. Böylece aslında Şaylıman, “medya dünyasını” romanlaştırmaya soyunmuş. Bu dünyanın bir insanı olarak, içten bir özeleştiri çabasını da işin içine katarak.


Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

İçiyorum Öyleyse Varım: Filozofun Şarap Rehberi

Descartes’ın modern felsefenin temelini atmış şu meşhur sözünü duymamış olanımız yoktur herhalde: “Düşünüyorum öyleyse varım”. Felsefeci Roger Scruton ise bambaşka bir şey söylüyor: “İçiyorum öyleyse varım”. Şarabını yudumlayarak son derece akıcı ve nükteli bir üslupla hemen her büyük medeniyetin baştacı ettiği bu görkemli içkiyi anlatıyor bize. Platon’dan Nietzsche’ye, İbn Sina’dan Sartre’a, Schopenhauer’den Kant’a pek çok filozofla muhabbete giriyor, herbiriyle farklı bir şarabın tadına bakıyor. Elinden şarabı hiç düşürmeksizin antik çağlardan günümüze şarabın hikâyesini anlatıyor bizlere. Ama daha önce duyduklarımıza hiç benzemiyor bu hikâye.

Suskunun Gölgesinde

Suzan Samanc, Sel Yaynclk, 128 s. Suzan Samancı öykülerinde atmosfer yaratmada, çevre ve mekân kullanımında o kadar başarılıdır ki, yazdıkları kurgu olmasına rağmen okurda bir gerçeklik duygusu yaratır. Ve bu duygu o kadar güçlüdür ki, yakılan evler, boşaltılan köyler, sokak ortasında infazlar karşısında adeta taraf olmanızı da zorunlu kılar. Samancı, korku, şiddet, kuşku, işkence gibi insanlık dışı eylemler ile savaş, gerilla, terör, itirafçı, Newroz gibi kavramları haber bültenlerinin griliğinden sıyırıp edebiyatın yeşiline sararak bir nevi o “olağanüstü hal”lerin vicdanı oluyor. Küçük dünyaların, sıradan insanların hikâyeleri bunlar, büyük bir yoksunluk ve acıyla yoğrulmuş, hep uzakta kalmış…

19

Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti

Arap Baharı ve Suriye

Honore de Balzac, Can Yay., Çev. Aysel Bora, 688 s.

Barl Adbelli, IQ Kültür Sanat Yay. 320 s.

Bazen kendimi kimsesiz bir çocuk gibi hissediyorum… Evden çok uzaklarda. İkiye dört bir oda. Küçük bir pencere. Köşede bir tuvalet ve ayna. Işık, daima ışık, gözü yakan, gündüzü geceye katan. Bir hücrede tek başına bir adam; ama zihni kalabalık. Öyle kalabalık ve karışık ki ceza olsun diye kapatıldığı bu hücre, onun insanlardan, acımasız dünyadan kaçabildiği tek yer. Zaten onun tek arzusu da yalnız kalabilmek… “Brooklyn’e Son Çıkış” ve “Bir Düş İçin Ağıt” gibi kült romanların yazarı Hubert Selby Jr., bu defa sevgi ve şefkat duygularından yoksun, acımasız bir dünyanın ateşine düşmüş bir adamın zihninden geçen sadistçe, nefret fantezilerine ortak ediyor bizi. Adamın kafasının içini kemiren bu dehşet görüntüleri o kadar şiddet dolu, mide bulandırıcı ve rahatsız edici ki her sayfada en yakın pencereye koşup derin bir soluk alma hissi uyandırıyor.

Balçıkta debelenen küçük bir “fare”ydi, hamurunda yosmalık vardı gelecek vaat eden. Henüz eğitimle bozulmamıştı, okuma yazması yoktu. Çok güzeldi. Gübrenin içinde açan bir zambaktı... Çiçek tanrıçası Flora kadar güzel... Rüzgâr tanrısı Zephyros gibi yakışıklı Lucien’e âşık oldu. Böyle aşklara hak tanınmaz. Üstelik böyle âşıklar kendilerine de hak tanımaz. Hele Lucien’in arkasında, onu soylu ve zengin bir kızla evlendirerek sınıf atlatmak isteyen bir babası varsa... Lucien’i sevgilisinden ayırmak istediğini söylerse ikisini birbirine daha çok bağlayacağını bilen, gizlice Esther’i ayakaltından çekerek bir manastıra gitmeye ikna eden yalancı rahip bir baba: Herrera. Manastır, bir sokak yosmasından melek yaratmaz, sonuçta kibar bir fahişe çıkar kapıdan. Tarihi değiştiren meslektaşları gibi...

Suriye’nin tarihsel ve jeopolitik koşullarına değinilen kitapta, ‘Arap Baharı’ndan hareketle Suriye’nin hem bölge hem de Türkiye, ABD, Çin ve Rusya’yla olan ilişkileri ve Arap Baharı’nın bir “Amerikan Gazabı”na dönüşüp dönüşmeyeceği irdeleniyor ve şu tespit yapılıyor: “Türkiye, sahnelenen büyük oyunun son perdesi olan Arap Baharı bölümünde meydana gelen gelişmelerin ortasında kalmıştır. Esad rejiminin ortadan kalkması durumunda ise muhalifler Suriye’ye istikrar getiremeyecektir. Çünkü demografik yapı dikkate alındığında istikrar ortamı sağlayacak kadar güçlü bir muhalif yoktur. Dolayısı ile bu şu anlama gelmektedir: Suriye’de her grubun kendisine göre bir hedefi vardır ve bu hedefler Suriye’ye istikrar getirmekten çok uzaktır. İstikrarsız bir Suriye de bu coğrafyada en fazla Türkiye’ye zarar getirecektir.”

Köktendincilik Nedir?

Abi: Kabadayılar Mafya ve Derin Devlet

Sisli

Domenico Losurd, Yordam Kitap, Çev. Selin Dingilolu, 96 s.

Doan Yurdakul, Krmz Kedi Yay., 504 s.

Uluslararası Marx-Hegel Diyalektik Düşünce Topluluğu’nun başkanı Prof. Domenico Losurdo, bu kitapta sadece İslami değil, aynı zamanda Yahudi ve Hristiyan köktendinciliğinin tarihsel, sosyolojik ve siyasal kaynaklarını tartışıyor. Böylece indirgemeci ve tek taraflı yorumları ters yüz ediyor: Bir yandan güncel siyasal tartışmalarda birbirinin karşı kutbunda yer aldığı varsayılan farklı köktendincilikleri eleştirel bir gözle ele alarak, sadece farklılıklarına değil, aynı zamanda ortak noktalarına da işaret ediyor. Köktendinciliği İslam ve Doğu toplumlarına zimmetleyen “aydınlanmış Batı uygarlığı” iddiasını tarihsel ve güncel örneklerle eleştiriyor.

Rahmetli Sabahattin Eyüboğlu ile ilgili bir anım var. Birlikte yatıyoruz. 12 Mart dönemi. Şimdi Sabahattin Bey Amca bana soruyor çok zeki adamdı: Evladım Dündar, bizi buraya neden getirdiler? Ben de diyorum ki: Aaa! Hocam. Ben diyeyim altı ay, sen de on altı ay sonra seni çağırıp soracaklar: Kimsin? Sen diyeceksin ki Ben Profesör Sabahattin Eyüboğluyum. Hay Allah, bir yanlışlık olmuş. Biz pezevenk Sabahattini arıyorduk. Kusura bakma, deyip seni salıverecekler. İşte seni o zannediyorlar, onun için tutuyorlar Hocam... Bir kuşağın son temsilcisidir Dündar Kılıç. İlhan Selçukun ifadesiyle Külhanbeyi değil kabadayı, mafya babası değil kabadayıdır.

Hücre

Hubert Selby Jr., Ayrnt Yay., Çev. Çada Acar, 256 s. Roger Scruton, Aylak Kitap, Çev. Akn Terzi, 272 s.

27 NSAN 2012 CUMA

Necati Tosuner,  Bankas Kültür Yay., 116 s. Necati Tosuner’in öykü kitaplarının dördüncüsü. Bu kitapta yazarın İstanbul, 12 Mart ve Almanya öyküleri üç bölümde toplanıyor. Birbirinden farklı yer ve durumları anlatsa bile yazarın ince duyarlılığı sürekli hissediliyor. İsteyiş-kaçınış, bekleyiş-vazgeçiş ve hayatın her çarpıcı zıtlığı, Necati Tosuner’in harikulade dil ustalığıyla sergileniyor. Bir sayfada şenlik içinde coşan, yüreği sevinçten duracakmış gibi anlatılan insan, başka bir sayfayı saran ürpertiyle donup kalıyor. Alttan alta bir ölüm düşüncesi metin boyunca sisler içinde ilerliyor...


Aydınlık KİTAP

20 27 NSAN 2012 CUMA

Rüzgârı Dizginleyen Çocuk: William Kamkwamba İREM HALIÇ “Yaymaya Değer Fikirleri” yaymak amacı ile kurulmuş küresel konferans olan TED’e 2007 yılında, kendi icadı olan yel değirmenini anlatmak üzere 15 yaşında Afrikalı bir çocuk katılıyor, fakat anlatmak istediği çok şey olmasına rağmen heyecandan pek bir şey söyleyemiyor. Bir sonraki davetinde (2009) geliştirdiği İngilizcesi ve özgüveniyle şu konuşmayı yapıyor: “Bu hayatımı değiştiren basit bir makineydi. Daha öncesinde Malawi’deki evimden hiç ayrılmamıştım. Hiç bilgisayar kullanmamıştım. Hiç internet görmemiştim. O gün sahnedeyken çok heyecanlanmıştım. İngilizceyi unuttum. Etrafımda hiç bu kadar beyaz insan olmamıştı. O gün size bir hikayeyi anlatamamıştım, şimdi anlatmak istiyorum. Ailemizde yedi çocuk vardı. Benim dışımda hepsi kız. Bilimin harikalarını keşfetmeden önce yoksul çiftçiler ülkesinde bir çiftçiydim. 2001’de felaket bir kıtlık yaşadık. Beş ay içinde bütün Malawililer açlıktan ölmeye başladılar. Ailem günde bir öğün yemek yiyordu, o da gece. Her birimiz için sadece üç lokma mısır ekmeği. Açlık yüzünden okulu bırakmam gerekecekti. Babama ve o kuru tarlalara baktım. Böyle bir geleceği kabul edemezdim. Öğrenmek için her şeyi yapmaya karar verdim. Kütüphaneye gittim fizik ve İngilizce kitapları okudum. Bir kitap bana rüzgar türbininin su pompalayabileceğini ve elektrik üretebileceğini söylüyordu. Su pompalamak kıtlığa çözüm demekti. Gerekli malzemeleri bulup bir rüzgar türbini yapmaya karar verdim. Çoğu insan bana deli dedi. Bu küçük icadımdan sonra gazeteciler beni buldu. Sonra TED diye bir şeyden beni aradılar. Daha önce hiç uçak görmemiştim, hiç otelde kalmamıştım. İşte o gün Arusha’da, sahnede, İngilizcem kayboldu ve ancak şöyle bir şey söyleyebildim: ‘Denedim ve başardım’. Şimdi Afrika’da benim gibi mücadele eden yoksullar, Tanrı yanınızda olsun. Günün birinde belki bunu internetten izleyeceksiniz. Diyorum ki; kendinize güvenin ve inanın.” William 1988 doğumlu. Hayattan tek kazançları hayatta kalabilmek olan insanların yaşadığı Afrika’da yaşıyor. 2001’de öyle bir kıtlık görüyor ki etrafındaki insanlar gibi kendi de ölüme ilk kez bu kadar yaklaşıyor. Sadece Noel’de et yiyebilen William o Noel deri bulup kaynatabildiği için seviniyor. Çok sevdiği köpeğini ölüme terk etmek zorunda kalıyor. Seçimlerde herkese ayakkabı vaat edip sonra ‘herkesin ayakkabı

numarasını nerden bileyim’ diyebilen komik politikacıların yönettiği Malawi’nin ve tüm Afrika’nın yiyecek stokları, o sene IMF ve Dünya Bankası tarafından dış borçları kapatmak amacıyla alınıyor ve elde kalanlara da devlet bağlantısı olan seçkin tüccarlar tarafından el konuluyor. Çiftçileri gübre ve darı dağıtımı yapılamıyor ve sefalet diz boyu. “Hepimiz kilo veriyorduk. Göğsümüzdeki kemikler sayılıyordu ve kemer olarak kullandığım ip bir işe yaramıyordu. Artık ipi belime iki kez doluyor sonra turnike yapar gibi bir sopayla bağlıyordum. Ağzım hep kupkuruydu. Kollarım okaliptüs dalları gibi incelmişti ve sürekli ağrıyordu. Çok geçmeden yumruğumu sıkmakta da zorlanmaya başladım… Bir gün Coğrafya dersinde Bay Tembo bir dünya haritası açtı ve Afrika kıtasını gösterdi. Parmaklarımızı ülkemizin üzerinde gezdirdik ve dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında ne kadar küçük olduğunu görünce şaşırdım. Bütün hayatımın bu küçük toprak şeridinde geçtiğini düşünmek inanılmazdı. Haritaya bakarken orada on bir milyon insan yaşadığını ve tam şu anda çoğunun yavaşça açlıktan öldüğünü hayal edemezdiniz” William’ın tek istediği öğrenmek. Kıtlıkla nasıl baş edileceğini, hastalıktan ve açlıktan nasıl kurtulabileceklerini. Harcını ödeyemediği için okuldan ayrılınca öğrenimine ara vermemek için kütüphaneye gidiyor ve orda bilimle tanışıyor. Babasının anlattığı büyülü hikayelerle büyüyen William büyüden ölümüne korkarken, kütüphanede okuduğu kitaplarda, gerçeğin büyüden başka şeyler olduğunu öğreniyor ve on dört yaşına geldiğinde kendi yel değirmenini yaratıyor, adına da “Elektrik Rüzgarı” diyor. William Kamkwamba, Afrika Liderlik Akademisi’nde lise öğrenimini tamamlamış, şimdi de ABD’de Dartmouth College’de eğitim görüyor. 2007’de TED Küresel Üye ödülü aldıktan sonra Wall Street Journal’a konuk olmuş ve icatları Chicago Bilim ve Endüstri Müzesi’nde sergilenmiş. 2009 yılında yaşamını anlattığı “Rüzgarı Dizginleyen Çocuk” kitabı gerçek bir kahramanlık klasiği olma iddiasında. Küçük kafasında taşıdığı büyük aklıyla William’ın neler başardığını kendi ağzından bu kitapta öğrenebilirsiniz. İyi okumalar diliyoruz. (Rüzgarı Dizginleyen Çocuk William Kamkwamba Martı Yayınları, Çev: Selim Yeniçeri, s. 380)

Tembel Fare Tini DizisiKütüphane Yolunda Günlerden bir gün, Tini sevgili arkadaşı Şini’ye birlikte Büyük Kütüphane’ye gitme sözü verir. Söz ağzından çıktığı için tutacaktır mecburen. Ama taa kütüphaneye kadar da yürümeyi gözü almaz bir türlü. Şini’nin zorlamalarıyla kütüphaneye geldiklerinde Tini’nin dili tutulur adeta. Herhalde dünyanın bütün kitapları buraya toplanmış olmalı, diye düşünür. Binlerce kitap arasından hangisini ödünç alacağına bir türlü karar veremez. Kitaplar gözüne güzel görünür ama okuma fikri biraz yabancıdır onun için. Şini’nin girişimleriyle resmi bol bir dinozor kitabı seçip ayrılırlar kütüphaneden. Tini için yepyeni bir başlangıçtır o an. Yoksa Tini okumaya merak mı salacak dersiniz? Tabii bunun için öncelikle yolda kaybettiği kitabını bulması gerekiyor…

ÇOCUKLAR İÇİN

GÖKTE BİRİ VAR Peki ama kimdi bu teldeki adam? “Teldeki adam bakış açımı değiştirmişti. Konuşulanlardan çok konuşulmayanlar, görünenden çok görünmeyenler çekmeye başlamıştı ilgimi. Teldeki adam gözlüklüydü. Gözlüklerinin benimkinden ve babamın arkadaşlarınınkilerden farklı olduğunu anlamıştım. Kimsenin göremediği ayrıntıları büyüteç gibi büyütüyordu onunki. Yıkılma tehlikesine karşı boşaltılmış ahşap evin tahta oymalı kapı kolunu, çatı aralarındaki kuş yuvalarını, çocuk parkının köşesindeki, çevresini otlar büyümüş başı kopuk heykeli, fare deliklerini, eski binaların birindeki kirden pastan kararmış armayı o göstermese hangimiz görebilecektik?”

Sevim Ak Can Çocuk 120 s.

Ayla Çnarolu, Uçanbalk Yay., 32 s.

Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar? shak Reyna, Gün Kitapl, 200 s. Hazırladığı edebiyat seçkileriyle tanınan akademisyen, yazar İshak Reyna, bu kez Türk ve dünya edebiyatından deneme yazılarını gençler için özenle seçti. Birbirinden etkileyici 30 deneme yazısından oluşan seçkinin amacı, gençleri edebiyatın bu yenilikçi türüyle yakınlaştırmak. Daha önce hazırladığı Dikkat! Kırılacak Eşya ve Ay’ı Boyamak adlı öykü derlemeleriyle dikkati çeken Günışığı Kitaplığı, bu kez Türk edebiyatından 15, dünya edebiyatından 15 usta yazarın kaleme aldığı deneme yazılarıyla, genç okuru unutulmaz bir düşünce dünyasında dolaştırıyor. Gençlikteki zorluklardan aşka, futboldan sanata, mizahtan siyasete uzanan denemeler, okurun düşüncelerini de hayal gücünü de harekete geçiriyor. Kitapta yer alan yazarlar – İç Hatlar: Bilge Karasu, Çetin Altan, Fatih Özgüven, Ferit Edgü, Haldun Taner, Melih Cevdet Anday, Memet Fuat, Murathan Mungan, Nermi Uygur, Nurullah Ataç, Onat Kutlar, Oruç Aruoba, Perihan Mağden, Sabahattin Eyüboğlu, Selim İleri. Dış Hatlar: Albert Camus, Eduardo Galeano, Francis Bacon, Friedrich Nietzsche, Hermann Hesse, John Berger,

Jonathan Swift, Juan Goytisolo, Michel de Montaigne, Nick Hornby, Rainer Maria Rilke, Rolan Barthes, Umberto Eco, Ursula K. LeGuin, Virginia Woolf. İshak Reyna’nın “Merhaba” başlıklı giriş yazısından: “Kuşkusuz, ne yaşadığımız coğrafyadaki, hele ne de dünya üzerindeki deneme yolculukları, tadları buradakiler kadar. Elindeki kitap, bir tür “açılış partisi”. Dolayısıyla, bu partinin şeref konuğu olarak, burada tanıştıklarınla ilgili izlenimlerine de, okur ya da yazar, denemede bundan sonrasında çıkacağın yeni yolculuklara da elbette sen karar vereceksin… Yolun açık ve çeşitli olsun…”


Aydınlık KİTAP

SAHAF

27 NSAN 2012 CUMA

21

Tuhaf adam ve ilk kitabı aramak Besim Akımsar adına, birkaç satırla da olsa “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, “Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü” gibi kaynaklarda rastlamak mümkün. 1920’de Çeşme’de doğan ve yaşamını ticaret yaparak ve gazetecilikle kazanmış, 2001’de yaşama veda etmiş olan yazarın tek hikaye kitabı “Mehmet Efendi Tuhaf Adamdır”, 1959’da kendi kurduğu Kovan Yayınları’nın 2 nolu kitabı olarak çıkmış. Akımsar’ın çıkardığı “Kovan” dalı sanat dergisinin de “çığır açıcı” olduğu söyleniyor. Elimizdeki kitabın O zamanki fiyatı, 2 lira… Toplam 83 sayfalık kitapta 12 hikaye yer alıyor. En uzunu 10, en kısası ise dört sayfa. “Rampa” adlı öykü biraz “sabıkalı”ymış. Çok daha önceleri bir dergide yayımlandığında müstehcen olduğu ileri sürülmüş, Akımsar hakkında dava açılmış. Şu satırlar nedeniyle olmalı: “Baktım, esmer, ufak tefek bir kız… Smsiyah gözleri ışıl ışıl… Meşhur Halk Sineması’nın önündeydik. İskele alabanda diye korktum. Onu belinden yakaladım. Tıpkı sinema oyuncusu karılar gibi, gözlerini yarı kapadı ve hiç ses çıkarmadı. Tavana yakın locaların birine film seyretmemek üzere kapandık. Komşu bölmelerden acayip sesler ve iskemle gıcırtıları geliyordu.” Sonuç, beraat… Arka kapağında “Hikayelerin çoğu ‘eski’ olduğu halde ‘Mehmet Efendi…’ yazarın ilk kitabıdır. Kendisi, kırkından sonra saz çalmaya heveslenenlerin, çağımızda yadırganmadığı fik-

ANADOLU’DAN KİTABEVİ

Kayseri/ Kvlcm Kitabevi

Kitaplarla buluşabileceğiniz kitap cenneti AYKUTALP AVŞAR Sanayi şehri olan Kayseri kitabevleriyle de ünlü. Bunlardan sadece biri ise aynı zamanda kültür ve sanat merkezi olan Kıvılcım Kitabevi, tarihi dokusuyla kitap kurtlarına hizmet veriyor. 1988’de açılan Kıvılcım Kitabevi’nin hızla büyüyüp yayılmak için ismi Kıvılcım olarak verildi. Kayseri’de üç mağazası bulunmakta. Kitabevinde, okurlarına çok amaçlı hizmet vermek ve mekânda yorgunluğunuzu atabilmek için çay, kahve içebileceğiniz, kahvaltı yapabileceğiniz, hoş vakit geçirebileceğiniz bir ortam yaratılmış. İçinde bulunduğu binanın tarihi yapısı ise insana ayrı bir mutluluk veriyor. Kıvılcım Kitabevi’ne vardığınız zaman imza günlerinin düzen-

lediği, satranç turnuvalarının yapıldığı, şiir dinletileri gibi etkinliklerin gerçekleştiği bir mekân ile karşılaşacaksınız. Nejat Uygur, Ahmet Şafak, Mehmet Çoşkun Deniz gibi ünlü isimlerin de aralarında olduğu yazarların imza günlerinin düzenlenmesi kitabevini daha çekici kılıyor. Zemin katta her türlü kitap bulunmakta. ikinci kat ise kafeterya olarak kullanılıyor. İstediğiniz her kitabı bulabileceğiniz kitabevinin okurlarına ayrıcalığı da var. Verilen indirim kartları sayesinde kitapları daha uygun fiyata alma imkânına sahip olacaksınız.

rinde” biçiminde ilgi çekici bir not da bulunan kitaptaki “Pecos Bill”, “Battı Balık Yan Gider”, “Katır”, “Ahtapot” adlı öykülerin zamana dayanmış, eskimemiş olduklarını belirtelim. *** Yusuf Ziya Bahadınlı’nın yönetiminde 15 günde bir çıkan masal ve hikaye dizisi “Hür Çocuk”, 1964 yılının Şubat ayında altıncı kitap olarak “Kitabın Hikayesini” sunmuş küçük okurlarına. Dizinin “Kuşların Zaferi”, “Tavşanla Kirpi” gibi öteki kitaplarını bilemiyoruz ama “Kitabın Hikayesi”nin yalnızca küçüklere değil, büyüklere de seslenen bir yapısı var. Aydın Su’nın hazırladığı kitap, bütün amacı yazılan ilk kitabı bulmak olan bir adamın başından geçenleri anlatarak başlıyor. Adam, ömrünü bu yolda tüketmiş, bütün dünyayı dolaşmış, gezmediği kitaplık, karıştırmadığı raf kalmamış. Ama nafile… Sonunda da bir kitaplığın raflarına dayadığı merdivenden düşüp ölmüş. “Bu adamın ömrü yetseymiş, yüzyıl daha gezse, dolaşsa yine de ilk kitabı bulamazmış. Çünkü bu kitap canlıymış, yani insanmış” diyor Aydın Su. Broşür niteliğinde, toplam 16 sayfalık “öğretici” bir çalışma… Perslerin “düğümden harfleri”nden başlayıp; eşyalardan mektup, resimlerden yazı, balmumundan ve deriden kitap yapıldığı dönemlerden geçerek, en güzel kağıtların paçavradan yapıldığı günlere uzanan ilginç, sempatik bir “kitap”. 1964’ten bu yana kendi başından neler geçti acaba?


22

Aydınlık KİTAP

27 NSAN 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

1

Caine dört saat içinde 360 dolar kazandı. Başta hedeflediği 267’den yüz dolar kadar fazlasını yani. Kalkıp gitmesi gerektiğini bilse de yapamıyordu. Kendine hep aynı şeyleri söyledi: Şansı açılmıştı. Kardaydı zaten. Tüm kumarbazların söylediği en önemli cümleyi söyledi: Kötü eller geldiğinde masadan kalkacağım. Ama sonra aptalca oynayıp, 80 dolar kaybetti.

2

Fotoğraf albümlerinden, onun her fotoğrafı kopartılıp alınmıştı. İkimizin bir arada olduğu fotoğraflar kesilmiş, onun olduğu bölüm özenle çıkarılmış, benimki bırakılmıştı. Benim yalnız fotoğraflarım ya da dağların, ırmakların, geyiklerin ve kedilerin fotoğrafları, olduğu gibi bırakılmıştı. Yeniden gözden geçirilmiş bir geçmişe teslim olmuştu üç albüm.

3

Neden Gömleksizoğlu demişler bize? Sipahiler komutanı büyük derebeyi dedem gömleğini fakir fıkaraya verir de eve öyle yarı çıplak gelirmiş. Bu her zaman böyleymiş. Gözü bir fıkara görmesin dedemin, hemen sırtından gömleğini çıkarır fıkaraya giydirir gelirmiş. Şimdi bu Gömleksiz soyunu bir başıma sırtıma ben yüklenmiş götürürüm. Ağır bir yük ama ben taşırım kardaş, komutanım…

a) Haruki Murakami / Yaban Koyununun İzinde

a) Hasan İzzettin Dinamo / Kutsal İsyan

b) Refik Halid Karay / Bugünün Saraylısı

b) Erol Toy / Azap Ortakları

c) Malcolm Lowry / Yanardağın Altında

c) Hakan Günday / Az

d) Julio Cortazar / Cehennem Otoyolu

d) Ricardo Coler / Kadın Krallığı

d) Yaşar Kemal / Ölmez Otu

e) Armand Herscovici / Matematik Masalları

e) Patrice Leconte / Kısa Saçlı Kadınlar

e) Kemal Tahir / Köyün Kamburu

a) Dostoyevski / Kumarbaz b) Adam Fawer / Olasılıksız c) Paolo Giordano / Asal Sayıların Yalnızlığı

Geçen haftann doru yantlar: 1-(b)

BULMACA

Soldan sağa 1. Paris’in elence dünyasn, gece yaamn yanstan afi ve resimleriyle tannan ve özgün üslubuyla 20. yüzyl sanatn da etkileyen Fransz ressam 2. Msr’n plakas - Genilik - Kartal takmyldznn eski dildeki ad - Bir rüzgar türü 3. Bir seslenme sözü - Çplak - Arnavutluk’un plakas Köy evi 4. Msr köylüsü - Belde tanan su kab 5. lkel benlik - Ayak direme - Çamarlarn sert ve parlak olmas için kullanlan özel niasta - sim 6. Kimi zaman - Ba ve kanatlar kartal, gövdesi aslan biçiminde mitolojik yaratk - Ayakkabnn yumuak olan üst bölümü

2-(d)

3-(a)

7. Bal yapan böcek - Ya meyve ve sebze satan kimse 8. Eski Yahudiler’e verilen ad - laç, merhem - Bal yapan böcek 9. Bakml ve küçük orman - Mililitre (ksa) 10. Ksaltlmadan kvrcklk verilmi saçlarn ba çevresinde geni bir yn oluturduu saç biçimi için kullanlr - Eskimolar’n kendilerine verdikleri ad 11. Tanzanya’nn plakas - Mezopotamya panteonunda tüm tanrlarn babas ve kral olan gök tanrs - Yunan mitolojisinde annesini ve onun suç ortan öldürerek babasnn intikamn alan Agamemnon ile Klytaimnestra’nn olu 12. Takm (ksa) - Niastay ekere çeviren enzim -

Doru yantlar gelecek hafta bu sayfada…

Kavim, kabile 13. Aklla ilgili - Bön, avanak, budala - Kötü, fena 14. srail’in plakas - Toparlak kemik ucu - Kurtulmu, esenlie ermi - Kalsiyum’un simgesi 15. Hamarat, elinden i gelen - Resimdeki yazarn çocuklar için hece vezniyle yazd iir Yukarıdan aşağıya 1. Resimdeki yazar - Platin’in simgesi 2. Argoda “esrar” - Tavr, davran - “... Derek” (aktris) “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) 3. Yabanc - Doramac, marangoz - Yerleim alanlar dnda kalan yerler 4. Geceye özgü - Esirgeyici, merhametli - ki yan aaçl, dorusal, geni yaya caddesi 5. Bir say - Ünlü, anlm; mehur - stanbul’da bir semt 6. Hattatlarn kulland özel cila - nce alay - Ate 7. Kale duvar - Boru sesi - Bilginler 8. Bir ay ad - En ksa zaman parças, lahza 9. Lantan’n simgesi - Bir Afrika aac - iir yazan kimse, air 10. Bir tapnak ya da kutsal alann yalnz din adamlarnn girmesine izin verilen bölümü - Arlarn çkard bir tür salg - Islak 11. Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta Milimetre (ksa) - Sonuç 12. Terbiyum’un simgesi - Hrvatistan’da bir liman kenti Bir peygamber ad - ridyum’un simgesi 13. Üst üste halkalar oluturacak biçimde istiflenmi halat - Çözümlemeli 14. Otlar - Altn veya gümüte deer derecesi - El altndan yüksek faizle ödünç para veren kimsek, faizci 15. Maryland’da ABD bakanna ayrlan ve 1978’de Msr-srail ilikilerini belirleyen antlamalarn gerçekletirildii özel konut - Di köklerini kaplayan sert madde

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ



2012 04 27 nisan kitap eki