Issuu on Google+

1


VAMPİR AKADEMİSİ - 2

BUZ

RICHELLE MEAD

İngilizce’den Çeviren: Selim Yeniçeri

ÖPÜCÜK

ARTEMİS YAYINLARI

2


ABG/60 AB/207 A/55 BUZ ÖPÜCÜK Richelle Mead Orijinal Adı : Frostbite Genel Yayın Yönetmeni : Ilgın Sönmez Toydemir İngilizce Aslından Çeviren : Selim Yeniçeri Türkçe Düzenleme : Bige Turan Son Denetim: Alkım Irkad Yaratıcı Yönetim : photoRepublic Grafik : Melek Koç Mizanpaj : Hülya Fırat

BUZ

1. Basım : Ekim 2009 ISBN : 978‐605‐4228‐46‐1 Sertifika No : 10905 Richelle Mead© 2008 Bu kitabın Türkçe yayın hakları Kayı Telif Hakları Ajansı aracılığıyla Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.’ne aittir. Yayınevinden izin alınmadan kısmen ya da tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.

VAMPİR AKADEMİSİ - 2 RICHELLE MEAD

Baskı ve Cilt: Melisa Matbaacılık Tel: (212) 674 97 23 Faks: (212) 674 97 29 ARTEMİS YAYINLARI Ticarethane Sokak No: 53 34110 Cağaloğlu / İstanbul Tel: (212) 513 34 20 – 21 Faks: (212) 512 33 76 e‐posta: editor@artemisyayinlari.com www.artemisyayinlari.com Genel Dağıtım: Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti. Tel: (212) 511 53 03 Faks: (212) 519 33 00 Artemis Yayınları, Alfa Yayın Grubu’nun tescilli markasıdır.

ÖPÜCÜK 3


www.Mp3.GeyikHane.org

Edited by Foxit Reader Copyright(C) by Foxit Corporation,2005-2009 For Evaluation Only.

Kors(in)an

Giriş

Canlılar ölür ama her zaman ölü kalmazlar. İnanın bana, bi‐ liyorum. Bu dünyada, tam anlamıyla yürüyen ölüler olan bir

vampir ırkı var. Onlara Strigoi deniyor ve eğer kabuslarınız‐ da onları görmeye başlamadıysanız, başlamalısınız. Güçlü ve hızlı olmalarının ötesinde, hiç acımadan veya tereddüt etmeden öldürürler. Aynı zamanda ölümsüzler, bu da onla‐ rı yok etmeyi çok zorlaştırıyor. Bunu başarmanın sadece üç yolu var: Kalbe saplanacak gümüş bir kazık, başlarını kes‐ mek veya yakmak. Bunların hiçbiri kolay değil ama hiç se‐ çenek olmamasından daha iyi. Dünyada iyi vampirler de var. Onlara da Moroi deniyor. Canlılar ve dört elementin her biriyle ‐toprak, hava, su ve ateş‐ büyü yapabilmelerini sağlayan inanılmaz bir güce sa‐

hipler. (Şey, çoğu Moroi bunu yapabiliyor ama istisnaları daha sonra açıklayacağım.) Artık büyüyü fazla kullanmıyor‐ lar, ki bu da üzücü. Harika bir silah olurdu ama Moroiler büyünün kesinlikle sadece barışçıl amaçla kullanılması ge‐ rektiğine inanıyorlar. Toplumlarının en önemli kuralların‐ dan biri bu. Moroiler aynı zamanda ince uzun yapılılar ve güneş ışığına uzun süre dayanamıyorlar. Ama bunu telafi etmelerini sağlayan insanüstü duyulara sahipler: Görme, koklama ve işitme. İki vampir türünün de kana ihtiyacı var. Sanırım onları vampir yapan da bu. Ancak, Moroiler kan için öldürmüyor. Bunun yerine, küçük miktarda kan bağışlayacak insanlarla bir arada oluyorlar. İnsanlar buna gönüllü oluyor, çünkü vampir ısırığı vücuda insana kendini çok ama çok iyi hisset‐ tiren endorfinler salgılıyor ve bağımlılık yapabiliyor. Kişisel deneyimlerimden biliyorum. Bu insanlara besleyici deniyor ve temelde vampir ısırığı bağımlıları oldukları söylenebilir. Yine de, besleyicilerle bir arada olmak, Strigoilerin tar‐ zından çok daha iyi çünkü tahmin edeceğiniz gibi, onlar kan için öldürüyor. Bence bundan hoşlanıyorlar da. Bir Mo‐ roi kan içerken kurbanını öldürürse, bir Strigoi'ye dönüşür. Bazı Moroiler bunu isteyerek yapıyor ve ölümsüz olmak uğruna büyü güçlerinden ve ahlak değerlerinden vazgeçi‐ yor. Strigoiler güçle de yaratılabilir. Bir Strigoi kurbanın ka‐ nını içerse ve o kişiye karşılığında Strigoi kanı içirirse, şey... Yeni bir Strigoi elde edersiniz. Bu herkese olabilir, ne ol‐ dukları farketmez: Moroi, insan veya... dampir.

4


Dampir. İşte ben buyum. Dampirler yan insan, yarı Moroi'dir. İki ırkın da en iyi özelliklerine sahip olduğumuzu düşünüyo‐ rum. İnsanlar gibi güçlü ve sağlam yapılıyım. İstediğim ka‐ dar güneşte de kalabilirim. Ama Moroiler gibi, gerçekten güçlü duyularım ve hızlı reflekslerim var. Bunun sonucu olarak, dampirler en iyi muhafızlar olur, çoğumuz da öyle‐ yiz. Bize gardiyanlar deniyor. Bütün hayatımı, Moroileri, Strigoilerden korumayı öğre‐ nerek geçirdim. Moroiler ve dampirler için özel bir okul olan St. Vladimir Akademisi'nde bu konuyla ilgili özel ders‐ ler ve eğitimler aldım. Her türde silahı kullanmayı biliyorum ve sağlam tekmeler indirebilirim. Benim iki katım kadar iri ve güçlü erkekleri dövdüm, hem derste hem de dışarıda. Ve gerçekten, çoğunlukla erkekleri dövmek zorunda kalıyo‐ rum çünkü katıldığım derslerde fazla kız yok. Dampirlerin çok iyi özellikler miras almasına rağmen, almadığımız bir şey var. Dampirlerin diğer dampirlerden çocuğu olamaz. Nedenini sormayın. Genetik uzmanı filan değilim. İnsanlar ve Moroiler birleştiğinde, daima yeni dampirler ürer, biz de böyle doğduk. Ama bu artık olmu‐ yor, çünkü Moroiler insanlardan uzak duruyor. Yine baş‐ ka bir genetik tuhaflık yüzünden, Moroiler ve dampirler birleştiğinde, dampir çocuklar doğabiliyor. Biliyorum, bi‐ liyorum, çılgınlık. Üçte biri vampir olacak bir bebek do‐ ğacağını düşünürsünüz, değil mi? Hayır. Yarı insan, yarı Moroi.

Bu dampirlerin çoğu, Moroi erkeklerle dampir kadınla‐ rın birleşmesinden doğuyor. Moroi kadınlar Moroi bebek sahibi olmak istiyor. Bunun sonucu olarak, Moroi erkekler genellikle dampir kadınlarla bir ilişki yaşadıktan sonra uzaklaşıyor. Bu da tek ebeveyn olan bir sürü dampir anne anlamına geliyor ve bu yüzden birçoğu gardiyan olmuyor. Çoğunlukla çocuklarını büyütmeye odaklanıyorlar. Bunun sonucu olarak, sadece erkekler ve bir avuç kız gardiyan oluyor. Ama Moroileri korumayı seçenler, işleri konusunda son derece ciddi. Dampirlerin, çocuklanna ba‐ kabilmek için Moroilere ihtiyacı var. Onlan korumak zo‐ rundayız. Ayrıca, şey... bu onurlu bir davranış. Strigoiler kötü ve doğaüstü. Masumları avlamaları doğru değil. Gardi‐ yan olarak eğitim gören dampirler, daha yürümeye başla‐ dıkları andan itibaren bu anlayışla büyüyor. Strigoiler kötü, Moroilerin korunması gerek. Gardiyanlar buna inanıyor. Ben de buna inanıyorum. Ve dünyada herkesten çok korumak istediğim bir Moroi var: En iyi arkadaşım Lissa. O bir Moroi prensesi. Moroile‐ rin on iki kraliyet ailesi var ve kendi ailesinden kalan tek üye Lissa, Dragomirler. Ancak, en iyi arkadaşım olmasının yanı sıra, Lissa’yı özel kılan başka bir şey daha var. Her Moroi'nin dört unsurdan birini kullandığını söyledi‐ ğimi hatırlıyor musunuz? Görünüşe bakılırsa, Lissa'da daha önce birinin varlığını bile bilmediği bir element daha var: Ruh. Yıllar boyunca, büyü becerilerini asla geliştirmeyece‐ ğini düşünmeye başlamıştık. Ama sonra tuhaf şeyler olma‐

5


ya başladı. Örneğin, bütün vampirlerin başkalarını iradeleri İşte o zaman Victor asıl hamlesini yaptı ve Lissa'yı kaçı‐ altına almasını sağlayan ve zorlama denen bir yeteneği var‐ rarak isteklerini yerine getirmesi için ona işkence yaptı. Bu dır. Strigoilerde bu yetenek gerçekten çok güçlüdür. Mo‐ süreçte inanılmaz önlemler aldı, örneğin bana ve Dimitri'ye roilerde daha zayıftır ve aynı zamanda da yasaktır. Ama Lis‐ (öğretmenim, ona daha sonra değineceğim) şehvet büyüsü sa'nın gücü neredeyse bir Strigoi'ninki kadar büyük. Gözle‐ yaptı. Victor, Lissa'yı zihinsel açıdan tutarsızlaştırmak için rini birkaç kez kırğıştırır ve insanlar onun istediği her şeyi ruhu kullanmanın da bir yolunu buldu. Ne var ki bu bile, yapar. kendi kızı Natalie'ye yaptıklan kadar kötü değildi. Kaçışını Ama yapabildiği en güzel şey bu değil. gizlemek için, onu bir Strigoi'ye dönüşmeye teşvik Daha önce ölülerin her zaman ölü kalmadığını söyle‐ edecek miştim. Şey, ben de onlardan biriyim. Endişelenmeyin, bir kadar ileri gitti. Sonunda kız kazıkla öldürüldü. Daha son‐ Strigoi gibi değilim. Fakat bir defasında öldüm. (Hiç tavsi‐ rasında yakalandığında bile, Victor bu konuda pek fazla ye etmiyorum.) Bindiğim araba yoldan çıktığı zaman oldu. suçluluk duymuyor gibiydi. Ona baktıkça, babasız büyüme‐ Kazada benimle birlikte, Lissa’nın annesi babası ve nin çok da büyük bir kayıp olmadığını düşünüyorum. karde‐ Şimdilerde yine Lissa'yı Strigoilerden ve Moroilerden ko‐ şi öldü. Ama o kargaşanın bir noktasında ‐farkına bile var‐ rumak zorundayım. Ne yapabildiğini sadece birkaç yetkili madan‐ Lissa beni geri getirmek için ruhunu kullandı. Bu‐ biliyor ama onu kullanmak isteyecek başka Victorlar çıka‐ nu uzun bir süre bilmedik. Aslında, ruhun varlığını bile cağından eminim. Neyse ki onu korurken güvenebileceğim bilmiyorduk. fazladan bir silahım var: Geçirdiğim kazadan sonra iyileşir‐ Ne yazık ki bir kişi bizden önce bunu biliyordu. Ölmek ken, ruh sayesinde aramızda psişik bir bağ oluştu. Onun üzere olan bir Moroi prensi, Victor Dashkov, Lissa’nın güç‐ deneyimlediği şeyleri görüp hissedebiliyorum. (Ama sadece lerini keşfetmiş ve onu bir yere kilitleyerek kendi özel şifa‐ tek yönlü çalışıyor. O beni hissedemiyor.) Bu bağ cısı yapmak istemişti, bütün hayatı boyunca! Birinin onun sayesin‐ peşinde olduğunu anladığımda konuya kendim el atmaya de gözümü sürekli üzerinde tutabiliyorum ve başı dertte ol‐ karar verdim. Okuldan kaçarak insanların arasında yaşama‐ duğunda anlıyorum. Ancak, bazen başka birinin zihninin ya başladık. Kaçak hayatı yaşamak sinir bozucu olsa da, ay‐ içinde olmak tuhaf hissettirebiliyor. Ruhun yapabildiği daha nı zamanda da eğlenceliydi. Bu şekilde iki yıl boyunca kaç‐ birçok şey olduğundan eminiz ama henüz ne olduklarını tıktan sonra, nihayet St. Vladimir’den yetkililer izimizi bul‐ bilmiyoruz. du ve birkaç ay önce bizi geri getirdiler. Bu arada, olabileceğim en iyi gardiyan olmaya çalışıyo‐ rum. Kaçtığımız için eğitimimde geri kaldım, bu yüzden

6


kaybettiğim zamanı telafi etmek için fazladan ders alıyo‐ rum. Bu dünyada, Lissa'yı güvende tutmaktan daha çok is‐ tediğim bir şey yok. Ne yazık ki arada bir eğitimimi altüst edebilecek iki şey var. Biri, bazen düşünmeden hareket et‐ mem. Bundan sakınmakta giderek iyileşiyorum ama bir şey beni kızdırdığında, önce yumruk atıp sonra kime vurduğu‐ ma bakıyorum. Önem verdiğim kişilerin tehlikede olduğu durumlarda... şey, kurallar tercihe bağlı görünüyor. Hayatımdaki diğer sorun da Dimitri. Natalie'yi o öldürdü ve tam bir serseri. Aynı zamanda da çok yakışıklı. Tamam, yakışıklıdan fazlası. Çok seksi, sokakta yürürken aniden si‐ ze çarpacak bir arabayı bile umursamadan durup bakacağı‐ nız türden biri. Ama dediğim gibi, o benim öğretmenim. Ve yirmi dört yaşında. Bu iki nedenden dolayı, ona aşık olma‐ mam gerek. Yine de, dürüst olmam gerekirse, en önemli neden, mezuniyetinden sonra Lissa'yı Dimitri'yle birlikte koruyacak olmamız. Eğer birbirimizle ilgilenirsek, Lissa'yla kimse ilgilenmiyor demektir. Onu içimden atmak konusunda pek başarılı olamadım ve onun da bana karşı duygularının aynı olduğundan emi‐ nim. Bunu zorlaştıran şeylerden biri, şehvet büyüsüne gir‐ diğimizde ikimizin de çok fazla etkilenmiş olmamız. Victor, Lissa'yı kaçırırken dikkatimizi dağıtmak istemişti ve işe ya‐ ramıştı. Ben bekaretimden vazgeçmeye hazırdım ve Dimit‐ ri de almak için hevesliydi. Son anda büyüyü bozduk ama o anılar daima zihnimde kaldı ve bazen dövüş hareketleri‐ ne odaklanmamı zorlaştırıyor.

Bu arada, adım Rose Hathaway. On yedi yaşındayım, vampirleri korumak ve öldürmek için eğitildim, kesinlikle yanlış adama aşığım ve en yakın arkadaşım tuhaf büyü güç‐ leri yüzünden kafayı sıyırmak üzere. Hey, zaten kimse lisenin kolay olduğunu söylemedi ki.

7


1

Günümün daha da kötüJeşeceği aklımın ucundan

bile geçmiyordu, ta ki en iyi arkadaşım bana delirebile‐ ceğini söyleyene kadar. Yine. “Ben... Ne dedin sen?” Yurt binasının lobisinde duruyordum ve eğilmiş çizme‐ lerimden birini düzeltiyordum. Başımı aniden kaldırarak yü‐ züme düşen siyah saçlarımın arasından ona baktım. Okul‐ dan sonra uyuyakalmıştım ve kapıya zamanında ulaşabil‐ mek için saçlarımı tarama faslını atlamıştım. Lissa’nın sarı saçlarıysa gayet düzgün ve mükemmel görünüyor, ‐elbette‐ beni keyifle izlerken omuzlarından aşağı bir gelin duvağı gibi dökülüyordu. “Dedim ki ilaçlarım artık işe yaramıyor olabilir.” Yerimde doğrulup başımı savurarak saçlarımı yüzümden çektim. “Bu da ne demek?”diye sordum. Etrafımızda Moroi‐

ler ya arkadaşlarıyla buluşmak ya da yemeğe gitmek için hızla geçiyordu. "Sen..." Sesimi alçalttım. "Sen güçlerini geri kazanmaya mı başladın?" Başını iki yana salladı ve gözlerinde bir pişmanlık sez‐ dim. "Hayır. Büyüye kendimi daha yakın hissediyorum ama hala kullanamıyorum. Son zamanlarda farkettiğim şey büyük ölçüde diğer şeyler, bilirsin... Arada bir giderek da‐ ha depresif oluyorum. Öncekine asla yaklaşamadım bile," diye ekledi aceleyle, yüzümü görünce, ilaçlarını kullanma‐ ya başlamadan önce, Lissa'nın morali öylesine bozuktu ki herkesten uzak duruyordu. "Sadece biraz daha aşama kay‐ dettim sanırım." "Ya yaşadığın diğer şeyler? Anksiyete? Halüsinasyonlar?" Lissa beni pek de ciddiye almayarak güldü. "Son zaman‐ larda psikiyatri kitapları okumuş gibi konuşuyorsun." Aslında okuyordum. "Sadece senin için endişeleniyo‐ rum. İlaçların artık işe yaramadığını düşünüyorsan, birine söylememiz gerek." "Hayır, hayır," dedi aceleyle. "Ben iyiyim, gerçekten. Ha‐ la işe yarıyorlar... Sadece eskisi kadar değil. Henüz paniğe kapılmamız gerektiğini sanmıyorum. Özellikle de sen, en azından bugün.” Konuyu değiştirmesi etkili olmuştu. Bir saat önce, o gün Kalifikasyon sınavına gireceğimi öğrenmiştim. Bütün acemi gardiyanların St. Vladimir Akademisi’ndeki birinci yıllarında girmesi gereken bir sınavdı, daha doğrusu bir tür görüş‐

8


meydi. Önceki yıl Lissa'yla birlikte saklanıyor olduğumdan, "Lanet olsun," dedim. Haklıydı. Ona sarıldım. "Sonra gö‐ sınavımı atlamıştım. O gün kampüsün dışındaki bir gardiya‐ rüşürüz!" nın yanına giderek sınava girecektim. Haber verdiğiniz için "İyi şanslar!" diye seslendi arkamdan. teşekkürler, çocuklar. Kampüste hızla koşup bir Honda Pilot'un yanında öğret‐ "Benim için endişelenme," diye tekrarladı Lissa, gülüm‐ menim Dimitri Belikov'u buldum. Ne sıkıcı. Montana dağ seyerek. "İşler kötüleşirse sana haber veririm." yollarında bir Porsche'yle gitmemizi beklemiyordum ama "Tamam," dedim, isteksizce. en azından daha iyi bir şey olabilirdi. Ama güvenliği elden bırakmamak için, duyularımı aç‐ "Biliyorum, biliyorum," dedim, yüzünü görünce. "Üzgü‐ tım ve psişik bağımız aracılığıyla onu tamamen hissettim. nüm, geciktim." Doğruyu söylüyordu. Bu sabah sakin ve mutluydu, endi‐ O anda, hayatımın en önemli sınavlarından birini vere‐ şelenecek bir şey yoktu. Ne var ki zihnimin derinliklerin‐ ceğimi hatırladım ve aniden Lissa'yla ilaçlarını unutuverdim. de, karanlık ve huzursuz duygular hissettim. Onu tüketi‐ Onu korumak istiyordum, fakat liseyi bitirip onun resmi yor filan değildi ama yaşadığı bunalımları ve öfkeyi hatır‐ gardiyanı olamazsam, bunun bir anlamı olmayacaktı. latmıştı. Çok zayıftı, ancak hoşlanmamıştım. Hiçbir şey ol‐ Dimitri, her zamanki gibi muhteşem görünüşüyle oldu‐ mamasını tercih ederdim. Duygularını daha iyi hissedebil‐ ��u yerde durdu. Devasa, tuğla bina üzerimize uzun mek için biraz daha içeri zorladım ve aniden tuhaf bir do‐ gölge‐ kunma deneyimi hissettim. Mide bulandırıcı bir duygu ler yansıtıyor, şafak öncesi alacakaranlıkta saldırmaya hazır‐ benliğimi kapladı ve hemen zihninden çekildim. Bütün lanan bir canavarı hatırlatıyordu. Kar yağmaya başladı. Ha‐ vücudum ürperdi. fif, kristalimsi kar tanelerinin yavaşça süzülüşünü izledim. "Sen iyi misin?" diye sordu Lissa, kaşlarını çatarak. "Ani‐ Birkaçı Dimitri'nin siyah saçlarına konarak hemen eridi. den miden bulanmış gibi görünüyorsun." "Başka kim geliyor?" diye sordum. "Sadece... sınav yüzünden gerginim," diye yalan söyle‐ Omuz silkti. "Sadece sen ve ben." dim. Tereddütlü bir şekilde yine ona uzandım. Karanlık ta‐ Bir anda moralim 'neşeli'yi geçerek 'mutluluktan uçma' mamen yok olmuştu. Hiçbir iz yoktu. Belki de ilaçlarının bir noktasına ulaştı. Ben ve Dimitri. Baş başa. Bir arabada. sorunu yoktu. "Ben iyiyim." Bu Lissa duvardaki saati işaret etti. "Hemen harekete geç‐ gerçekten de sürpriz sınava değebilirdi. mezsen, uzun süre iyi olmayacaksın." "Ne kadar mesafede?" İçimden, uzun bir yolculuk olma‐ sı için dua ediyordum. Bir hafta mesela. Ve lüks otellerde konaklamamızı gerektirecek türden bir yolculuk. Belki kar‐

9


lı bir yerde mahsur kalırdık ve hayatta kalabilmek için bir‐ birimizi ısıtmamız gerekirdi. “Beş saat.” “Oh.” Umduğumdan biraz daha azdı. Yine de beş saat hiç yok‐ tan iyiydi. Ayrıca, karda mahsur kalma olasılığını da ortadan kaldırmıyordu. Karlı, loş yollarda insanların yön bulması zordu ama bi‐ zim dampir gözlerimiz kesinlikle zorlanmadı. Dimitri’nin tı‐ raş losyonunun arabayı içimi eriten bir kokuyla doldurma‐ dığını varsayarak yola bakıyordum ve yine Kalifikasyon sı‐ navına odaklanmıştım. Girmeden önce ders çalışabileceğiniz bir sınav değildi bu. Ya geçerdiniz ya da kalırdınız. Yüksek gardiyanlar bi‐ rinci yıllarında acemileri ziyaret eder, öğrencilerin gardiyan olmak konusundaki kararlılıklarını tartarlardı. Ne soruldu‐ ğunu tam olarak bilmiyordum ama yıllar boyunca söylenti‐ ler duymuştum. Daha büyük gardiyanlar kararlılığı ve kişi‐ liği tartar, bazı acemiler de gardiyan eğitimine devam etme‐ ye uygun bulunmazlardı. “Genellikle Akademi’ye gelmiyorlar mıydı?” diye sordum, Dimitri’ye. “Yani, yolculuk sorun değil, fakat neden biz onlara gidiyoruz?” “Aslında, onlara değil, ona.” Dimitri’nin konuşmasında hafif bir Rus aksanı vardı ve bu, doğup büyüdüğü yeri gösteren tek şeydi. Onun dışında İngilizce’yi benden çok daha iyi konuştuğunu söyleyebilirdim. “Bu özel bir durum

olduğundan ve bize iyilik yaptığından, yolculuğu biz ya‐ pıyoruz." "Kim o?" "Arthur Schoenberg." Başım bir anda yoldan Dimitri'ye döndü. "Ne?" diye haykırdım. Arthur Schoenberg bir efsaneydi. Yaşayan gardiyanlar arasında en büyük Strigoi katillerinden biriydi ve Moroileri korumak ve hepimiz adına kararlar almak üzere kurulmuş olan Gardiyanlar Konseyi'nin eski başkanıydı. Zaman için‐ de emekli olmuş, kraliyet ailelerinden Badicaları korumaya başlamıştı. Emekli olsa bile, hala ölümcül olduğunu biliyor‐ dum. Maceraları müfredatımın bir parçasıydı. "Başka... başka müsait biri yok muydu?" diye sordum, kısık sesle. Dimitri'nin gülümsemesini bastırdığını görebiliyordum. "Sorun yok. Ayrıca, Art seni onaylarsa, sicilin için harika bir referans olur." Art. Dimitri yaşayan en başarılı gardiyanlardan biriyle bu kadar samimi miydi? Elbette ki Dimitri'nin kendisi de çok başarılıydı, bu yüzden şaşırmamam gerekirdi. Arabaya sessizlik hakim oldu. Dudağımı ısırırken, aniden Arthur Schoenberg'in standartlarına uyup uyamayacağımı merak ettim. Notlarım iyiydi ama kaçmak ve okulda kavga‐ lara tutuşmak, kariyerimin geleceğiyle ilgili ne kadar ciddi olduğum konusunda onu düşündürebilirdi. "Sorun yok," diye tekrarladı Dimitri. "Sicilindeki iyiler, kötüleri gölgede bırakıyor."

10


Bazen zihnimi okuduğunu düşünüyordum. Biraz gülüm‐ sedim ve ona bir bakış attım. Hata etmişim. Uzun ve kaslı vücudu, otururken bile kendini belli ediyordu. Dipsiz gibi görünen koyu renk gözler. Arkasından atkuyruğu yaptığı, omuzlarına kadar inen kumral saçlar. O saçlar ipek gibiydi. Bunu biliyordum, çünkü Victor Dashkov bize şehvet büyü‐ sü yaptığında parmaklarımı saçlarına daldırmıştım. Büyük bir güçle kendimi yine nefes almaya zorlayarak bakışlarımı kaçırdım. "Teşekkürler, Koç," dedim, oturduğum koltuğa iyice yer‐ leşirken. "Yardım etmek için buradayım," diye cevap verdi. Sesi neşeli ve rahattı, ki bu onun için ender bir durumdu. Daha çok her an bir saldırıya hazırmış gibi gergin konuşurdu. Muhtemelen bir Honda'nın içinde güvende olduğunu düşü‐ nüyordu, en azından benimleyken olabileceği kadar. Ara‐ mızdaki romantik çekime aldırmamak konusunda zorlanan yalnız ben değildim. "Sence gerçekte neyin yardımı olur, biliyor musun?" de‐ dim, gözlerine bakmadan. "Söyle." "Şu saçma müziği kapatırsan ve Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra yayınlanmış bir şeyler çalarsan, iyi olabilir." Dimitri güldü. "En kötü dersin tarih ama her nasılsa, Do‐ ğu Avrupa'yla ilgili her şeyi biliyorsun." "Hey, şakalarım için malzeme bulmak zorundayım Yol‐ daş."

Dimitri gülümseyerek istasyon düğmesini çevirdi ve bir Country kanalına ayarladı. "Hey! Düşündüğüm şey bu değildi!" diye sitem ettim. Yine gülmek üzere olduğunu söyleyebilirdim. "Birini seç. Ya o ya da bu." İç çektim. "1980’lere geri dön." İstasyon düğmesini çevirdi ve Avrupalı bir grup, video‐ nun radyo yıldızını nasıl öldürdüğünü anlatan bir şarkı söy‐ lerken, kollarımı göğsümde kavuşturdum. Keşke biri de bu radyoyu öldürseydi. Aniden, beş saat, bana sandığım kadar da kısa görünme‐ meye başladı. Arthur ve koruduğu aile, Billings'e yakın küçük bir kasa‐ bada yaşıyordu. Yaşanacak yer konusunda Moroilerin görü‐ şü genel olarak farklıydı. Bazıları vampirlerin kalabalığa ka‐ rışmasına izin veren büyük şehirlerde yaşamanın en iyisi ol‐ duğunu düşünüyordu, böylece geceleri faaliyetleri pek faz‐ la dikkat çekmiyordu. Bu aile gibi diğer Moroiler, seni far‐ kedecek daha az insan olduğunda farkedilme olasılığının da azalacağına inanarak nüfusu düşük yerleri tercih ediyordu. Yolda Dimitri'yi yirmi dört saat açık bir restoranda dur‐ ması için ikna ettim ve bir de benzin almak için durduktan sonra, öğle civarı kasabaya ulaştık. Gri lekeli odundan ya‐ pılmış, güneş ışığını engellemek için renkli ve buzlu camlı büyük pencereleri olan tek katlı bina, genişlemesine inşa edilmişti. Yeni ve pahalı bir yere benziyordu, hiçliğin orta‐

11


sında olsa bile, neredeyse bir kraliyet ailesinden bekleyece‐ ğim bir eve yakındı. Pilot'tan indim ve iki santim kara gömülen çizmelerimle araba yolundan eve yaklaştım. Gün sessiz ve sakindi, arada bir esen rüzgar dışında hiçbir hareketlilik yoktu. Ön bahçe‐ yi kesen bir taşlı yoldan yürüyerek Dimitri'yle birlikte eve yaklaştık. İş tarzına geçtiğini görebiliyordum ama genel tu‐ tumu benim kadar neşeliydi. İkimiz de zevkli araba yolcu‐ luğundan hoşlanmıştık. Buz kaplı patikada ayağım kaydı ve Dimitri hemen uza‐ narak beni tuttu. Tuhaf bir déja‐vu yaşayarak tanıştığımız gece beni benzer bir düşüşten kurtardığını hatırladım. Ha‐ va ne kadar soğuk olsa da, paltomun katlarına rağmen eli‐ nin sıcaklığını kolumda hissettim. "Sen iyi misin?" Beni bırakmasından hoşlanmamıştım. "Evet," dedim, buzlu zemine suçlayan gözlerle bakarak. "Bu insanlar hiç tuz diye bir şey duymamış mı?" Şakayla söylemek istemiştim ama Dimitri aniden durdu. Ben de durdum. Yüz ifadesi gergin ve tetikteydi. Başını çe‐ virerek etrafımızı saran geniş, beyaz düzlüklere baktıktan sonra eve döndü. Sormak istediğim sorular vardı ama bir şey bana sessiz kalmamı söylüyordu. Yaklaşık bir dakika bi‐ nayı inceledi, buzlu yürüme yoluna baktı ve sonra bakışla‐ rını, sadece ayak izlerimizin göründüğü karla kaplı araba yoluna çevirdi. Temkinli bir tavırla ön kapıya yaklaşırken, ben de peşin‐ den gittim. Yine durdu ve bu kez kapıyı inceledi. Aceleyle,

kilitlenmeden kapatılmış gibi görünüyordu. Biraz daha in‐ celediğinde kapı kirişinin üzerinde sürtünme izleri gördü, sanki kapatılırken bir noktada zorlanmış gibiydi. Küçücük bir dürtme açmaya yeterdi. Dimitri kapının kirişle birleştiği yere parmaklarını hafifçe sürterken, nefesi soğuk havada hafif duman yaratıyordu. Kapının tokmağına dokunduğun‐ da kırıkmış gibi hafifçe sallandı. "Rose, git arabada bekle," dedi sonunda, alçak sesle. "Ama ned..." "Yürü." Tek kelime, ama güçle doluydu. O iki hecede, insanları havada savuran ve bir Strigoi'nin kalbine kazık saplayan adamı hatırladım. Yürüme yolunda tekrar kayma riskine gir‐ mek yerine, karla kaplı çimenlikten yürüyerek geri dön‐ düm. Dimitri olduğu yerde bekledi ve ben arabaya binip olabildiğince sessiz bir şekilde kapıyı kapatana kadar kıpır‐ damadı. Sonra, çok yumuşak hareketlerle, yerinde zor du‐ ran kapıyı itti ve içeride gözden kayboldu. Meraktan ölürken, ona kadar saydım ve arabadan indim. Onun peşinden gitmemem gerektiğini biliyordum ama bu evde neler olduğunu öğrenmek zorundaydım. İhmal edilmiş yürüme yolu ve araba yolu, birkaç gündür kimse‐ nin eve gelmediğini gösteriyordu, fakat aynı zamanda Badi‐ caların evden hiç çıkmadığı anlamına da gelebilirdi. Gizlice içeri giren insanlann kurbanı olmalarının mümkün olabile‐ ceğini düşündüm. Bir şeyin ‐Strigoiler gibi‐ onları korkutup kaçırmış olması da mümkündü. Dimitri'nin yüzünün bu ka‐

12


dar asılmasına neden olan şeyin bu düşünce olduğunu bi‐ mitri'yle başımın ciddi şekilde derde gireceğini biliyordum. liyordum, ancak Arthur Schoenberg görev başındayken Soğuğa rağmen ensemden süzülen teri hissettim. böyle bir şey pek mümkün görünmüyordu. Gün ışığı, gün ışığı, diye hatırlattım kendime. Endişele‐ Araba yolunda durarak gökyüzüne baktım. Işık az da ol‐ necek bir şey yoktu. sa vardı. Öğle saati yaklaşıyordu. Güneş en yüksek nokta‐ Terasa ulaştım ve koyu renk camı inceledim. Neyin kır‐ sındaydı. Strigoiler güneş ışığında dışarı çıkmazdı. Onlardan dığını kestiremiyordum. Hemen önünde kar içeri dolmuştu korkmama gerek yoktu fakat Dimitri'nin öfkesi için aynı şe‐ ve açık mavi halının üzerine biraz dökülmüştü. Kapının yi söyleyemezdim. tokmağını yokladım ama kilitliydi. O kadar büyük bir delik Evin sağ tarafından dolaştım ve neredeyse yarım met‐varken, bunun bir önemi yoktu. Camın keskin kısımlarına relik karın içinde ilerledim. Evde başka bir tuhaflık göre‐dikkat ederek açıklıktan uzandım ve kapıyı içeriden açtım. miyordum. Saçaklardan buzlar sarkıyordu ve camlar içe‐ Elimi dikkatle geri çektikten sonra, sürgülü kapıyı yana ite‐ riyi göstermiyordu. Ayağım aniden bir şeye değince yererek açtım. Ray üzerinde çok hafif bir ses çıkarsa da, o baktım. Orada, kara yarı yarıya gömülmüş halde, gümüşses‐ bir kazık gördüm. Toprağa saplanmıştı. Kaşlarımı çataraksizlikte fazla gürültülü gibi gelmişti. kazığı elime aldım ve üzerindeki karı temizledim. Bu ka‐ Kapıdan girip açık kapıdan süzülen güneş ışığında dur‐ zığın burada ne işi vardı? Sonuçta gümüş kazıklar çok de‐ dum. Gözlerimin içerideki loş ışığa alışmasını bekledim. Açık ğerli şeylerdi. Bir gardiyanın en ölümcül silahıydı ve kal‐terasta rüzgar esiyor, perdeler etrafımda dans ediyordu. Bir bine doğru tek bir hamleyle bir Strigoi'nin işini bitirirdi. oturma odasındaydım. Beklenebilecek her türlü sıradan Kazıklar yapıldığında, dört Moroi onları dört elementle eşya vardı. Kanepeler. Televizyon. Bir sallanan koltuk. büyülerdi. Henüz bu kazıkları kullanmayı öğrenmemiştim, Ve bir ceset. fakat elimde tutarken aniden kendimi daha güvende Bir kadın. Saçları etrafına yayılmış halde, televizyonun hissettim. önünde sırtüstü yatıyordu. Gözleri boş bakışlarla tavana di‐ Evin arkasındaki büyük kapı, yazları muhtemelen dışarı‐ kilmişti ve yüzü çok solgundu, bir Moroi için bile fazla da oyalanmayı çok eğlenceli hale getiren ahşap zeminli bir sol‐ terasa açılıyordu. Ama terasın camları kırılmıştı, öyle ki açı‐ gundu. Bir an için uzun saçlarının boynunu da örttüğünü lan delikten biri kolayca içeri girebilirdi. Buza dikkat ede‐ sandım ama sonra tenindeki koyuluğun kan olduğunu an‐ rek basamakları tırmanırken ne yaptığımı öğrendiğinde Di‐ ladım, kurumuş kan. Boğazı boydan boya yarılmıştı. Bu korkunç sahne öylesine gerçekdışıydı ki ilk anda gördüğüme inanamadım. Yatış şekline bakılırsa, uyuyor da

13


olabilirdi. Sonra diğer cesedi gördüm; Birkaç metre ötede, kanı etrafındaki halıya yayılmış halde bir erkek yan yatmış‐ tı. Kanepenin önünde bir ceset daha vardı: Küçük, çocuk büyüklüğünde. Odanın diğer tarafında, bir ceset daha. Ve bir tane daha. Her yerde cesetler ve kan vardı. Etrafımı saran ölümün boyutlarını aniden kavradığımda kalbim deli gibi atmaya başladı. Hayır hayır. Bu mümkün de‐ ğildi. Gündüz vaktiydi. Gündüzleri kötü şeyler olmazdı. Boğazımda bir çığlık yükselirken, aniden arkamdan uzanan eldivenli bir el ağzımı kapatınca sesim kesildi. Boğuşmaya başladığımda Dimitri'nin tıraş losyonunun kokusunu algıladım. "Sen," dedi, "neden hiç söz dinlemiyorsun? Hala burada olsalardı, şimdi ölmüştün." Hem ağzımdaki el, hem de yaşadığım şok yüzünden ce‐ vap veremedim. Daha önce birinin ölümünü görmüştüm, fakat asla böylesine büyük boyutlarda bir şeye tanık olma‐ dık. Yaklaşık bir dakika sonra, Dimitri nihayet elini çekti ama yanımdan ayrılmadı. Artık bakmak istemiyordum, an‐ cak gözlerimi önümdeki sahneden de ayıramıyordum. Her yerde cesetler vardı. Cesetler ve kan. Sonunda ona döndüm. "Gündüz vakti," diye fısıldadım. "Gündüzleri kötü şeyler olmaz." Sesimdeki umutsuzluğu kendim de duyuyordum, birinin her şeyin kötü bir rüya ol‐ duğunu söylemesi için yalvaran küçük bir kız gibi. "Kötü şeyler her zaman olabilir," dedi Dimitri. "Ve bu da gündüz olmamış zaten. Muhtemelen birkaç gece önce olmuş."

Cesetlere zorlukla bir bakış attım ve midemin bulandığı‐ nı hissettim. İki gün. İki gündür ölüydüler ve kimse öldük‐ lerini bilmiyordu. Bakışlarım, odanın koridora açılan kapı‐ sının yakınında yatan bir erkek cesedine döndü. Uzun boy‐ luydu ve bir Moroi olamayacak kadar yapılı görünüyordu. Dimitri baktığım yeri farketti. "Arthur Schoenberg," dedi. Arthur'un kanlı boğazına baktım. "Ölmüş," dedim, sanki bu açıkça ortada değilmiş gibi. "Nasıl ölmüş olabilir ki? Bir Strigoi, Arthur Schoenberg'i nasıl öldürebilir?" Bu mümkün görünmüyordu. Bir efsane öldürülemezdi. Dimitri cevap vermedi. Bunun yerine elini aşağı indirdi ve kazığı tutan elime sarıldı. Yüzümü buruşturdum. "Bunu nereden aldın?" diye sordu. Elimi çekerken kazı‐ ğı almasına izin verdim. "Dışanda. Toprağa saplanmıştı." Kazığı kaldırıp güneş ışığına doğru tutarak yüzeyini in‐ celedi. "Yüzüğü kırmış." Zihnim hala sersem gibi olduğundan, söylediği şeyi he‐ men anlayamadım. Sonra nihayet anladım. Sözünü ettiği şey, Moroilerin yaptığı sihirli yüzüklerdi. Kazıklar gibi, on‐ lar da dört element kullanılarak yapılırdı. Güçlü Moroi bü‐ yücülerin yapması gerekirdi ve genellikle her element için iki büyücü çalışırdı. Büyü yaşamla dolu olduğu ve Stri‐ goilerde hiç yaşam olmadığı için, yüzükler Strigoileri engel‐ lerdi. Ama yüzükler çok çabuk zayıflardı ve çok iyi bakıma ihtiyaç duyardı. Çoğu Moroi onları kullanmazdı, fakat belli

14


yerlerde saklarlardı. St. Vladimir Akademisi'nde çok sayıda yüzük vardı. Burada da bir yüzük vardı ama biri kazığı sapladığında kırılmıştı. Büyüleri birbirleriyle çatışmış, sonunda kazık ka‐ zanmıştı. "Strigoiler kazık kullanamaz," dedim. Mümkün olan ve olmayan şeylerle ilgili çok fazla cümle kurduğumu farket‐ tim. Temel inançların değişmesi kolay değildi. "Ve hiçbir Moroi ya da dampir bunu yapmaz." "Bir insan yapabilir." Dimitri'nin gözlerine baktım. "İnsanlar Strigoilere yardım etme..." Durdum. İşte yine söylüyordum. Genellemeler. Ama elimde değildi. Strigoilere karşı savaşımızda güvendi‐ ğimiz şeylerden biri, sınırlamalarıydı, güneş ışığı, kazıklar, yüzükler vs. Zayıflıklarını onlara karşı kullanırdık. Eğer on‐ lara yardım eden başkaları varsa ve o sınırlamalardan etki‐ lenmiyorlarsa... insanlar gibi... Dimitri'nin yüzü asıktı ve hala her şeye karşı hazırlıklıy‐ dı ama yaşadığım zihinsel savaşı algıladığında koyu renk gözleri anlayışla parladı. "Bu her şeyi değiştiriyor, değil mi?" diye sordum. "Evet," dedi. "Değiştiriyor."

2

bir telefon Dimitri

açtı ve gerçek bir SWAT ekibi geldi. Ama gelmeleri birkaç saat sürdü ve her dakika, bir yıl gibi geçti. Sonunda daha fazla dayanamayarak araba‐ ya döndüm. Dimitri evi biraz daha inceledikten sonra gelip yanıma oturdu. İkimiz de beklerken tek kelime etmedik. Evin içindeki iğrenç görüntü zihnimden silinmiyordu. Kor‐ kuyordum, kendimi yalnız hissediyordum ve bana sarılma‐ sına ya da rahatlatmasına İhtiyacım vardı Bunu istediğim için kendimi azarladım. Öğretmenim ol‐ duğunu ve nasıl bir durumla karşılaşırsak karşılaşalım, ba‐ na sarılmak gibi bir görevi olmadığını kendime bininci kez hatırlattım. Ayrıca, güçlü olmak istiyordum. İşlerin zorlaştı‐ ğı her seferde bir erkeğe ihtiyaç duymak istemiyordum.

15


İlk gardiyan grubu geldiğinde, Dimitri arabanın kapısını açtı ve bana baktı. "Bunun nasıl yapıldığını görmelisin." Açıkçası, o eve bir daha girmek istemiyordum fakat yine de peşinden gittim. Gelen gardiyanları tanımıyordum ama Dimitri tanıyordu. Zaten herkesi tanıyor gibiydi. Gruptaki‐ ler, olay yerinde bir acemiyle karşılaştıklarına şaşırdılar ama kimse varlığıma itiraz etmedi. Evi incelerken ben de onlarla gittim. Kimse bir şeye do‐ kunmadı, sadece cesetlerin başına eğilip kan ve kırık cam parçalarını incelediler. Görünüşe bakılırsa, Strigoiler eve gi‐ rerken ön kapıdan ve arka terastan fazlasını kullanmışlardı. Gardiyanlar ters bir tavırla konuşuyor, hissettiğim tiksin‐ ti veya korkuyu paylaşmıyorlardı. Birer makine gibiydiler, içlerinden biri, gruptaki tek kadın, Arthur Schoenberg'in ce‐ sedinin yanına çömeldi. Kadın gardiyanlar ender olduğun‐ dan, meraklanmıştım. Dimitri'nin ona Tamara diye seslendi‐ ğini duymuştum, yirmi beş yaşında gibi görünüyordu. Siyah saçları küt kesilmişti, omuzlarına değmiyordu. Kadın gardi‐ yanlar arasında yaygın bir özellik. Ölmüş gardiyanın yüzünü incelerken, gri mavi gözleri üzüntüyle kısıldı. "Ah, Arthur," dedi, iç çekerek. Dimitri gi‐ bi, o da bir sürü şeyi birkaç kelimeyle anlatabiliyordu. "Bu‐ günü göreceğim aklıma gelmezdi. Benim öğretmenimdi.” Yine iç çekerek ayağa kalktı. Yüzünde yine ciddi bir iş ifadesi vardı, sanki önünde ya‐ tan ceset, kendisini eğiten adama ait değilmiş gibi. Buna inanamıyordum. Tamara'nın öğretmeniydi! Kendini nasıl

böyle kontrol edebiliyordu? Bir an için, Dimitri'nin cesedi‐ nin önümde o şekilde yattığını düşündüm. Hayır. Onun ye‐ rinde olsam, asla sakin kalamazdım. Kesinlikle kendimi kaybederdim. Çığlıklar atar, etrafa tekmeler savururdum. İşlerin yoluna gireceğini söylemeye kalkan birine kesinlikle yumruğu yapıştınrdım. Neyse ki herhangi birinin Dimitri'yi indirebileceğine inanmıyordum. Hiç zorlanmadan bir Strigoi'yi öldürdüğünü gözlerimle görmüştüm. O yenilmezdi. Sert biri. Bir tanrı. Elbette ki Arthur Schoenberg de öyleydi. "Bunu nasıl yapabildiler?" diye patladım. Altı çift göz ba‐ na döndü. Bu davranışım için Dimitri'nin beni azarlayarak bakmasını bekliyordum ama sadece meraklı gözlerle baktı. "Onu nasıl öldürebildiler?" Tamara yüz ifadesini değiştirmeden omuz silkti. "Herke‐ si öldürebilecekleri gibi. Hepimiz gibi o da bir ölümlüydü." "Evet ama o... bilirsin, Arthur Schoenberg'di!" "Sen söyle, Rose," dedi Dimitri. "Evi gördün. Nasıl yap‐ tıklannı bize sen söyle." Hepsi beni izlerken, sonuçta bugün yine de sınava gire‐ bileceğimi anladım. Gözlemlediklerimi ve duyduklarımı dü‐ şündüm. İmkansızın nasıl mümkün olabileceğini anlamaya çalışırken zorlukla yutkundum. "Dört giriş noktası var, demek ki en azından dört Strigoi varmış. Buradaysa yedi Moroi vardı." Burada oturan aile bi‐ rilerini ağırlıyordu ve bu yüzden katliam daha da büyük ol‐ muştu. Kurbanlardan üçü çocuktu. "Ve üç gardiyan. Çok

16


fazla cinayet. Dört Strigoi bu kadar çok kişiyi öldüremezdi. Önce gardiyanlara saldırıp onlan hazırlıksız yakaladıklannı düşünürsek, en azından altı Strigoi olması gerekir. Aile kar‐ şılık veremeyecek kadar şaşkındı." "Peki, gardiyanları nasıl hazırlıksız yakaladılar?" diye sor‐ du Dimitri. Tereddüt ettim. Genel olarak gardiyanlar hazırlıksız ya‐ kalanamazdı. "Çünkü yüzükler kırılmıştı. Yüzükleri olma‐ yan bir evde, muhtemelen gece bahçede dolaşan bir gardi‐ yan olurdu. Ama burada bunu yapmadılar." Yüzüklerin nasıl kırıldığıyla ilgili soruyu bekledim. Ama Dimitri sormadı. Gerek yoktu. Hepimiz biliyorduk. Hepimiz kazığı görmüştük. Yine ürperdim. Strigoilerle çalışan insan‐ lar, büyük bir Strigoi grubu. Dimitri başıyla onayladı ve grup incelemesine devam et‐ ti. Banyoya geldiğimizde, bakışlarımı kaçırmak üzereydim. Daha önce Dimitri'yle birlikte burayı görmüştüm ve tekrar görmeye niyetim yoktu. İçeride bir erkek cesedi vardı ve kurumuş kanı beyaz karoların üzerine yayılmıştı. Aynca, burası evin daha iç kısmında olduğundan, açık teras kadar soğuk değildi. Ceset kokmaya başlamıştı. Henüz tam olarak kötü kokmuyordu, fakat iyi bir koku olduğu da söylene‐ mezdi. Ama bakışlarımı kaçırırken, aynada koyu kırmızı ‐daha doğrusu kahverengi‐ bir şey dikkatimi çekti. Olay yerinde‐ ki diğer şeyler dikkatimi çektiğinden, daha önce farketme‐ miştim. Aynada kanla yazılmış bir yazı vardı.

Zavallı, zavallı Badicalar. Çok azı kaldı. Bir kraliyet ai‐ lesi neredeyse sona erdi. Diğerleri de peşinden gelecek. Tamara tiksintiyle homurdandı ve aynadan uzaklaşarak banyodaki diğer detayları inceledi. Ama dışarı çıkarken o kelimeler zihnimde yankılanıyordu. Bir kraliyet ailesi nere‐ deyse sona erdi. Diğerleri de peşinden gelecek. Badicaların daha küçük kraliyet klanlarından biri oldu‐ ğu doğruydu. Ama burada öldürülenlerin sonuncu aile üyeleri olması pek mümkün değildi. Muhtemelen geri ka‐ lan iki yüz Badica olmalıydı. Elbette ki bir Ivashkov ailesi gibi değildi. Bu aile son derece büyük ve yaygındı. Ama diğer kraliyet klanlarına oranla, Badicaların da sayısı pek az değildi. Dragomirler gibi. Hayatta kalan tek Dragomir, Lissa'ydı. Strigoiler kraliyet soylannı kurutmak istiyorsa, onun pe‐ şinden gitmek en iyisi olurdu. Moroi kanı Strigoileri rahat‐ sız ediyordu, bu yüzden böyle bir isteği anlayabilirdim. Kra‐ liyet üyelerini seçmenin, zalim ve sadist doğalarının bir par‐ çası olduğunu düşünüyordum. Strigoilerin Moroi toplumu‐ nu yok etmek istemesi ilginçti, çünkü bir zamanlar birçoğu Moroi'ydi. Evde geçirdiğimiz sürenin geri kalanı boyunca, aynayı ve üzerindeki uyarıyı kafamdan atamadım. Korku ve şaş‐ kınlığımın yerini öfkeye bırakmaya başladığını hissettim. Bunu nasıl yapabilirlerdi? Bir yaratık, bir aileye bunu yap‐ mak için ne kadar sapkın ve kötü olmalıydı, bütün bir so‐

17


yu yok etmek isteyecek kadar? Bir zamanlar ben ve Lissa gi‐ biyken, bir yaratık bunu nasıl yapabilirdi? Lissa yı düşündüğümde ‐Strigoilerin onun ailesini de ku‐ rutmak istediğini düşününce‐ içimde korkunç bir öfke uyandı. Bu duygunun yoğunluğu neredeyse benliğimi sars‐ mıştı. Karanlık, kabaran ve içimde dönüp duran bir şeydi. Patlamaya hazır bir fırtına bulutu. Aniden elime geçirebile‐ ceğim bütün Strigoileri parçalamak istedim. Nihayet Dimitri'yle birlikte arabaya binip St. Vladimir'e dönüş yolculuğuna başladığımızda kapıyı o kadar sert ka‐ padım ki yerinden çıkmaması şaşırtıcıydı. Bana şaşkın gözlerle baktı. "Sorun nedir?" "Sen dalga mı geçiyorsun?" diye bağırdım. "Bunu nasıl sorabilirsin? Sen de oradaydın. Her şeyi gördün." "Gördüm," dedi. "Ama acısını arabadan çıkarmıyorum." Emniyet kemerimi takarken ona öfkeyle baktım. "Onlar‐ dan nefret ediyorum. Hepsinden nefret ediyorum! Keşke orada olsaydım. Hepsinin gırtlağını deşerdim!" Neredeyse avaz avaz bağırıyordum. Dimitri sakin bir yüzle bana bakıyordu ama bu patlamam onu şaşırtmıştı. "Gerçekten doğru olduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordu. "Strigoilerin orada yaptıklarını gördükten sonra, ger‐ çekten Arthur Schoenberg'den daha iyi bir iş çıkarabilece‐ ğini mi düşünüyorsun? Natalie'nin sana yaptıklarını gördük‐ ten sonra?" Duraksadım. Bir Strigoiye dönüştükten sonra Lissa'nın kuzeni Natalie'yle kısa bir mücadeleye girişmiştim ve Dimit‐

ri tam zamanında yetişip günü kurtarmıştı. Yeni bir Strigoi olmasına rağmen ‐henüz koordinasyonsuz ve zayıftı‐ beni oradan oraya fırlatmıştı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Aniden kendi‐ mi aptal gibi hissettim. Strigoilerin ne yapabildiğini görmüş‐ tüm. Düşüncesizce ortalıkta koşturarak günü kurtarmaya çalışmam, bana sadece hızlı bir ölüm getirirdi. Sert ve güç‐ lü bir gardiyan olacaktım ama hala öğrenmem gereken bir sürü şey vardı, örneğin, on yedi yaşında bir kızın, altı güç‐ lü Strigoi'ye karşı duramayacağı gibi. Gözlerimi açtım. "Afedersin," dedim, kendimi tekrar kontrol altına alırken. İçimde patlayan öfke dağılmıştı. Ne‐ reden geldiğini bilmiyordum. Asabiydim ve sık sık güdüsel hareket ederdim ama bu benim için bile çok zorlu ve çir‐ kindi. Tuhaftı. "Sorun değil," dedi Dimitri. Uzandı ve elini birkaç sani‐ ye için benimkinin üzerine koydu. Sonra geri çekilip araba‐ yı çalıştırdı. "Uzun bir gün oldu. Hepimiz için." Geceyansı sularında St. Vladimir Akademisine döndüğü‐ müzde herkes katliamı biliyordu. Vampirlerin okul günü yeni sona ermişti ve yirmi dört saatten uzun süredir hiç uyumamıştım. Gözlerim kızarmıştı ve Dimitri hemen yurt odama gidip biraz uyumamı emretti. Elbette ki kendisi uya‐ nık ve her şeye hazır görünüyordu. Bazen, hiç uyuyup uyu‐ madığını merak ediyordum. Saldırıyla ilgili diğer gardiyan‐ larla görüşmeye gitti ve ben de hemen yatağa gireceğime

18


söz verdim. Bunun yerine, o gözden kaybolur kaybolmaz, kütüphanenin yolunu tuttum. Lissa’yı görmem gerekiyordu ve aramızdaki bağ, bana onun kütüphanede olduğunu söy‐ lüyordu. Kaldığım yurttan okulun ikinci ana binasına giderken, taş yürüme yolu zifir karanlıktı. Çimenler tamamen karla kaplanmıştı ama kaldırımlardaki kar ve buz titiz bir şekil‐ de temizlenmişti. Badicaların ihmal edilmiş evini hatırla‐ dım. Ortak bina büyük ve gotik görünüşlüydü, bir okuldan çok, ortaçağ hikayesi anlatan bir filmin setine uygundu. İçe‐ rideki gizem ve antik tarih havası binayı daha da çok sarı‐ yordu: Süslemeli taş duvarlar ve antika tablolar, bilgisayar‐ larla ve floresan ışıklarıyla tezat oluşturuyordu. Modern teknoloji buraya girmiş ama asla hakim olamamıştı. Kütüphanenin elektronik kapısından geçtikten sonra, hemen coğrafya ve seyahat kitaplarının dizildiği arka köşe‐ lerden birine yöneldim. Gerçekten de Lissa orada yerde oturmuş, sırtını bir kitap rafına dayamıştı. “Hey,” dedi, bir dizine dayadığı açık kitaptan başını kal‐ dırarak. Yüzüne düşen birkaç bukleyi kenara itti. Erkek ar‐ kadaşı Christian onun yanında yere uzanmış, başını Lis‐ sa’nın diğer dizine dayamıştı. Başıyla beni selamladı. Bazen aramızda parlayan düşmanlık düşünülürse, beni ayı kapanı‐ na da atabilirdi. Lissa’nın hafif gülümsemesine rağmen, için‐ deki gerginliği ve korkuyu hissedebiliyordum, aramızdaki bağdan bunu algılıyordum.

"Duymuşsun," dedim, bağdaş kurup yanına otururken. Gülümsemesi silinirken, korku ve huzursuzluk duygusu yoğunlaştı. Psişik bağlantımızın onu daha iyi korumamı sağlaması hoşuma gidiyordu ama kendi sıkıntılarımın daha da büyümesine ihtiyacım yoktu. "Korkunç,” dedi, ürpererek. Christian kıpırdandı ve par‐ maklarını Lissa'nınkilere geçirip hafifçe elini sıktı. Lissa da aynı şekilde karşılık verdi. Bu ikisi birbirlerine öylesine aşıktı ve öylesine tatlı davranıyorlardı ki onlarla birlikte za‐ man geçirdikten sonra içimden dişlerimi fırçalamak geliyor‐ du. Ama şimdi mahzun görünüyorlardı ve bunun katliam haberiyle ilgili olduğu şüphesizdi. "Dediklerine göre... altı veya yedi Strigoi varmış. Ve insanlar yüzükleri kırmalarına yardım etmiş." Başımı bir rafa yasladım. Haber gerçekten de hızlı yayıl‐ mıştı. Aniden başım döndü. "Doğru." "Gerçekten mi?" dedi Christian. "Ben de evhamlıların paranoyası sanıyordum.” "Hayır..." Bugün nerede olduğumu kimsenin bilmediği‐ ni anladım. "Ben... Ben de oradaydım." Lissa'nın gözleri iri iri açıldı ve yaşadığı şoku hissettim. Christian ‐bilgiçlerin poster çocuğu‐ bile asık yüzlüydü. Olayların korkunçluğu olmasa, onu hazırlıksız yakaladığı‐ ma sevinebilirdim. "Dalga geçiyorsun," dedi, kararsız bir sesle. "Kalifikasyon sınavına gireceğini sanıy..." Lissa devam edemedi.

19


"Girmem gerekiyordu,' dedim. "Sadece yanlış zamanda yanlış yerde olmaya bir örnek. Bana sınav yapacak gardiyan orada yaşıyordu. Dimitri'yle içeri girdiğimizde..." Bitiremedim. Badicalann evindeki kan ve ölüm sahnesi yine zihnimde canlanmıştı. Lissa'nın yüzünde beliren endi‐ şeyi bağımız sayesinde de hissettim. "Rose, iyi misin?” diye sordu, sakince. Lissa en yakın arkadaşımdı ama bütün olanların beni na‐ sıl korkuttuğunu ve üzdüğünü bilmesini istemiyordum. Sert görünmek istiyordum. "İyiyim,” dedim, dişlerimi sıkarak. "Nasıldı?" diye sordu Christian. Sesinde merak vardı ama suçluluk duygusu da belli oluyordu, sanki böylesine kor‐ kunç bir olayla ilgili bir şeyler bilmek istemesinin yanlış olduğunun farkındaymış gibi. Yine de sormaktan kendini alamamıştı. Güdüsel hareketlerimizi kontrol edememek, ortak noktalarımızdan biriydi. "Ben..." Başımı İki yana salladım. "Bunu konuşmak iste‐ miyorum." Christian itiraz edecek gibi oldu ve Lissa bir eliyle onun siyah saçlarını okşadı. Bu nazik uyarısı, Christian’ı susturdu. Bir an üçümüz de sessiz kaldık. Lissa'nın aklından geçenle‐ ri bildiğimden, yeni bir konu bulmaya çalıştığının farkın‐ daydım. “Söylediklerine göre, bu olay bütün tatil ziyaretlerini al‐ tüst edecekmiş,” dedi bana, kısa süre sonra. "Christian'ın halası ziyarete gelecekti ama çoğu kimse yolculuk yapmak

istemiyor ve çocuklarının güvende olmaları için evde kal‐ malarını istiyor. Bu Strigoi grubu ödlerini patlattı." Böyle bir saldırının etkilerini düşünmemiştim. Noel'e bir hafta kadar vardı. Çoğunlukla yılın bu zamanında Moroi dünyasında muazzam bir hareketlilik olurdu, öğrenciler ai‐ lelerinin yanına döner, aileler çocuklanyla birlikte kalmak için kampüse gelirdi. "Bu olay birçok aileyi ayrı tutacak," diye mırıldandım. "Ve kraliyet toplantılarını da bozacak," dedi Christian. Kısa ciddiyeti silinmiş, her zamanki alaycılığı geri dönmüş‐ tü. "Yılın bu zamanında nasıl olduklarını bilirsiniz, en bü‐ yük partiyi kimin vereceği konusunda hep yarışırlar. Kendi başlarına ne yapacaklarını bile bilemezler." Buna inanıyordum. Hayatım savaşmakla geçiyordu ama Moroiler kesinlikle onların içsel çatışmalarını paylaşıyor‐ du, özellikle de soylular ve kraliyet üyeleri arasındakileri. Kelimeler ve politik ittifaklarla kendi savaşlarını sürdürü‐ yorlardı ve açıkçası, ben daha doğrudan dövüşleri tercih ederim. Lissa ve Christian da sorunlarla boğuşuyordu. İki‐ si de kraliyet ailelerinden geliyor, bu da Akademi'nin ge‐ rek içinde, gerekse dışında çok fazla dikkat çekmelerine neden oluyordu. Onlar için işler çoğu Moroi kraliyet üyesi için olduğun‐ dan daha kötüydü. Christian'ın ailesi, anne ve babasının gölgesi altında yaşıyordu. Ölümsüz olmak ve başkalannı öl‐ dürerek yaşamak için büyülerinden vazgeçerek kasıtlı bir şekilde Strigoi olmuşlardı. Anne ve babası artık ölmüştü

20


ama insanlar hala ona güvenmekte zorlanıyordu. Her an bir Strigoi’ye dönüşecek ve başkalarını da yanında sürükleye‐ cekmiş gibi davranıyorlardı. Sinir bozucu tavırları ve kara mizah anlayışı da pek yardımcı olmuyordu. Lissa'ya yönelen ilgiyse, ailesinin son üyesi olmasından kaynaklanıyordu. Diğer Moroiler arasında, ismi haketmek için yeterince Dragomir kanına sahip olan yoktu. Gelecek‐ teki kocası, muhtemelen çocukların Dragomir olmasına izin verecek kadar yakın biri olacaktı ama şimdilik ailesinin tek üyesi olmak, onu ünlü kılıyordu. Bunu düşünmek, bana aynaya yazılmış uyarıyı hatırlattı ve midem bulandı. O karanlık öfke ve umutsuzluk yine içi‐ mi sarmıştı ama bir şakayla bastırmaya çalıştım. "Sizler de sorunlarınızı bizim gibi çözmeyi denemelisi‐ niz. Arada bir birileriyle dövüşmek, size iyi gelebilir." Lissa ve Christian güldüler. Christian başını kaldırıp ba‐ na baktı ve sivri dişlerini göstererek sırıttı. "Ne dersin? Teke tek dövüşsek, eminim seni yenebilirim." "Deneyebilirsin," diye dalga geçti Lissa. Biraz daha neşe‐ lenmiş gibiydi. "Aslında isterim," dedi Christian, Lissa'nın gözlerine ba‐ karak. Christian’ın sesinde, Lissa'nın kalp atışlarını hızlandıran bir ton vardı. Kıskançlıkla sarsıldım. Bütün hayatımız bo‐ yunca Lissa en yakın arkadaşım olmuştu. Zihnini okuyabi‐ liyordum. Ama gerçek değişmiyordu: Christian artık dün‐ yasının büyük bir parçasıydı ve asla oynayamayacağım bir

role sahipti, tıpkı onun da Lissa'yla aramızdaki bağın rolü‐ nü oynayamayacağı gibi. İkimiz de gerçeği kabul ediyor‐ duk ama Lissa'nın ilgisinin bölünmesinden hoşlanmıyor‐ duk ve bazen, onun hatırı için sürdürdüğümüz ateşkes za‐ yıflıyordu. Lissa, Christian'ın yanağını okşadı. "Uslu ol." "Öyleyim," dedi Christian, buğulu bir sesle. "Bazen. Ama bazen uslu olmamı istemezsin..." Homurdanarak ayağa kalktım. "Tanrım! Sizi artık yalnız bırakayım." Lissa gözlerini kırpıştırdı ve aniden utanmış gibi görünen Christian'dan bakışlarını kaçırdı. "Üzgünüm," diye mırıldandı Lissa. Yanakları hafifçe kı‐ zardı. Bütün Moroiler gibi o da solgun olduğundan kızar‐ dığında daha güzel görünüyordu. Bu açıdan pek yardıma ihtiyacı olduğu da söylenemezdi ya. "Gitmek zorunda de‐ ğilsin..." "Hayır, sorun değil. Çok yorgunum," dedim. Christian gittiğimi gördüğüne pek rahatsız olmuşa benzemiyordu. "Yarın görüşürüz." Tam gitmek için dönüyordum ki Lissa bana seslendi. "Rose? Sen... iyi olduğundan emin misin? Bütün olanlardan sonra?" Yeşim rengi gözlerine baktım. Endişesi o kadar güçlü ve derindi ki içim acıdı. Ona dünyadaki herkesten daha yakın olabilirdim, fakat benim için endişelenmesini istemiyordum. Onu güvende tutmak benim işimdi. Onun beni korumakla

21


ilgilenmesi gerekmiyordu, özellikle de Strigoiler aniden kra‐ liyet üyelerine saldırmaya karar vermişken. Arsızca sırıtarak baktım. "Ben iyiyim. Gitmeden birbirini‐ zi soymaya başlamadığınız sürece sorun yok." “0 zaman hemen gitsen iyi olur," dedi Christian. lissa ona bir dirsek atarken, ben gözlerimi devirdim. "İyi geceler,” dedim. Arkamı döner dönmez, gülümsemem silindi. Bu gece rü‐ yalanmda Badicaları görmemeyi umarak, bozuk bir moral‐ le yurt odama yürüdüm.

3

Dersten önceki egzersizim için aşağı koştuğumda

yurt binasının lobisi çok kalabalıktı. Kargaşa beni şaşırtmadı. İyi bir uyku, dün geceki görüntüleri zihnimden silmişti ama Billings'in önünde olanlan ne be‐ nim, ne de sınıf arkadaşlarımın kolay kolay unutamayacağı‐ nı biliyordum. Ama diğer acemilerin yüzlerine bakarken tuhaf bir şey dikkatimi çekti. Önceki günden kalan korku ve gerginlik hala belirgindi ama yeni bir şey daha vardı: Heyecan. Ace‐ milerden bazıları fısıltıyla konuşurken özellikle çok neşeli görünüyorlardı. Benim yaşımdaki bir grup erkek, yüzlerin‐ de hevesli sırıtışlarla el kol hareketleri yapıyordu. Önceki gün olanlar kötü bir rüya değilse, burada kaçır‐ dığım bir şey vardı. Birine yaklaşıp neler olduğunu sorma‐ mak için kendimi çok zor tuttum. Zaman kaybedersem,

22


egzersize geç kalacaktım. Ancak, meraktan da ölüyordum. Strigoiler ve insan yardımcıları bulunup öldürülmüş müy‐ dü? Bu kesinlikle iyi haber olurdu ama içimden bir ses, konunun başka olduğunu söylüyordu. Ön kapıları açarak öğrenmek için kahvaltıya kadar beklemem gerektiğini dü‐ şündüm. "Hathaway, sakın kaçma," diye şarkı söyledi biri. Arkama bakarak sırıttım. İyi bir arkadaşım ve acemi öğ‐ rencilerden biri olan Mason Ashford koşarak bana yetişti. "Kaç yaşındasın sen, on iki mi?" diye sordum, spor salo‐ nuna doğru yürürken. "Neredeyse," dedi. "Dün güler yüzünü özledim. Nere‐ deydin?" Görünüşe bakılırsa, Badicaların evine gittiğimi pek bilen yoktu. Sır filan değildi ama kanlı detayları kimseyle tartış‐ mak istemiyordum doğrusu. "Dimitri'yle eğitimim vardı." "Tanrım," diye mırıldandı Mason. "Adam seni sürekli ça‐ lıştırıyor. Bizi senin güzelliğinden mahrum bıraktığını anla‐ mıyor mu?" "Güler yüz? Güzellik? Bu sabah biraz fazla uğraşmıyor musun?" dedim, gülerek. "Hey, sadece öyle olduğu için söylüyorum. Gerçekten, benim kadar kibar ve zeki biri seninle ilgilendiği için şans‐ lısın." Sırıtmaya devam ettim. Mason flörtöz biriydi ve özellikle benimle flört etmeye bayılırdı. Bunun bir nedeni, benim de bu konuda iyi olmam ve karşılık vermemdi. Ama bana kar‐

şı duygularının dostluktan fazlası olduğunun farkındaydım ve ben de hala bu konuda neler hissettiğime karar verme‐ ye çalışıyordum, ikimizin mizah anlayışı birbirine yakındı, ikimiz de sınıfta ve arkadaşlar arasında dikkatleri üzerimize çekiyorduk. Çok güzel mavi gözleri ve bir türlü boyun eğ‐ mez gibi görünen dağınık kızıl saçları vardı. Yakışıklı bir çocuktu. Ama Dimitri’yle yarı çıplak kaldığım zamanı düşünmeye devam ederken yeni biriyle çıkma düşüncesi bana biraz zor geliyordu. "Kibar ve zeki, ha?" Başımı iki yana salladım. "Bana, egon kadar önem verdiğini sanmıyorum. Birinin arada bir egonu kırması gerek." "Ah, öyle mi?" dedi. "Şey, yamaçlarda istediğin kadar deneyebilirsin." Birden durdum. "Nerede?" "Yamaçlarda." Başını yana yatırdı. "Bilirsin, kayaktan bahsediyorum." "Ne kayağı?" Burada kesinlikle kaçırdığım bir şey vardı. "Sen bu sabah neredeydin?" diye sordu, bana deliymişim gibi bakarak. "Yatakta! Daha beş dakika önce kalktım. Şimdi, başından başla ve bana neden bahsettiğini anlat." Hareketsiz kalınca üşümeye başladığım için ürperdim, "Ve yürümeye devam edelim." "Herkesin çocuklarının Noel için eve gelmesinden ne kadar korktuğunu biliyorsun," dedi, tekrar yürümeye başla

23


dığımızda. "Şey, Idaho'da özellikle zengin Moroiler ve kra‐ liyet üyeleri tarafından kullanılan devasa bir kayak kulübe‐ si var. Sahipleri orayı Akademi öğrencileri ve ailelerine, ay‐ rıca da gitmek isteyen diğer Moroilere açıyor. Herkes orada olacağı için bir sürü gardiyan olacak ve bu yüzden de son derece güvenli." "Ciddi olamazsın," dedim. Spor salonuna ulaştık ve içeri girdik. Mason başıyla onayladı. "Söylediklerim doğru. Orası ina‐ nılmaz bir yer." Sırıtarak bana bakarken, ben de gülümse‐ yerek karşılık verdim. "Kraliyet üyeleri gibi yaşayacağız, Ro‐ se. En azından bir hafta kadar. Noel'den sonraki gün gidi‐ yoruz." Heyecanlı ve şaşkın bir halde orada kalakaldım. Bunu hiç düşünmemiştim. Ailelerin güvenli bir şekilde bir araya gelmesine izin veren, harika bir fikirdi. Hem de nasıl bir yerde! Bir kraliyet kayak kulübesinde. Tatilimin büyük bö‐ lümünü burada kalıp Lissa ve Christian'la birlikte televizyon izleyerek geçireceğimi sanıyordum. Şimdi beş yıldızlı bir yerde konaklayacak, akşam yemeğinde ıstakoz yiyecektim. Masajlar, yakışıklı kayak hocaları..^ Mason’ın heyecanı bulaşıcıydı, içimde artan heyecanı hissederken aniden donup kaldım. Yüzüme dikkatle baktığından, değişikliği hemen farket‐ ti. "Sorun ne? Bu harika bir haber." "Öyle," diye itiraf ettim. "Ve neden herkesin heyecanlı olduğunu anladım. Ama bu gösterişli yere gitmemizin ne‐

deni, şey, birilerinin ölmesi. Yani, bütün bunlar tuhaf gö‐ rünmüyor mu?" Mason'ın ifadesi ciddileşti. "Evet ama biz hayattayız Ro‐ se. Başkaları öldü diye biz de yaşamaktan vazgeçemeyiz. Ve daha fazlasının ölmemesini sağlamak zorundayız. Bu yüzden böyle bir yer harika bir fikir. Güvenli." Yine gözle‐ ri parladı. Tanrım, buradan çıkmak için sabırsızlanıyorum. Olanları duyduktan sonra, sadece gidip birkaç Strigoi pa‐ taklamak istiyorum. Keşke hemen gidebilsek. Hiçbir nede‐ ni yok. Fazladan yardıma ihtiyaçları var ve bilmemiz gere‐ kenlerin çoğunu biliyoruz zaten." Sesindeki sertlik, dünkü patlamamı hatırlatmıştı ama be‐ nim kadar ateşli görünmüyordu. Harekete geçmek konu‐ sunda saf davranıyordu, oysa benim patlamam, hala tam olarak anlayamadığım tuhaf, karanlık bir mantıksızlıktan kaynaklanmıştı. Cevap vermediğimde, Mason bana soran gözlerle baktı. "Gitmek istemiyor musun?" "Bilmiyorum, Mase." Ayakkabılarımı inceleyerek onun‐ la göz göze gelmekten kaçınmaya çalıştım. "Yani, burada Strigoilerin insanlara saldırmasını da istemiyorum. Ve te‐ oride onları durdurmayı istiyorum... Ama, şey, henüz ha‐ zır olduğumuz kesinlikle söylenemez. Ne yapabildiklerini kendi gözlerimle gördüm... Bilmiyorum. Acele etmek çö‐ züm değil." Başımı iki yana salladım ve tekrar gözlerine baktım. Fazlasıyla mantıklı ve temkinli ‐kesinlikle Dimitri gibi‐ konuşuyordum. "Olmayacağı için önemli de değil

24


aslında. Sanırım sadece yolculukla ilgili heyecanlanmalı‐ yız, ha?" Mason'ın ruh hali çabuk değişirdi ve bir kez daha kolay‐ ca neşelenmişti. "Evet. Ve kayak yapmayı hatırlasan iyi olur çünkü burada egomu kırman için sana meydan okuyorum. Hoş, bunun olacağını da pek sanmıyorum ya." Yine gülümsedim. "Tanrım, seni ağlattığımda gerçekten üzüleceğim. Biraz suçluluk duyabilirim." Bilgiç bir cevap vermek için ağzını açtı ve aniden arkam‐ daki bir şey ‐daha doğrusu biri‐ dikkatini çekti. Omzumun üzerinden baktığımda spor salonunun diğer tarafından Di‐ mitri'nin geldiğini gördüm. Mason abartılı bir şekilde eğildi. "Lordun ve efendin. Sonra görüşürüz Hathaway. Kayak stratejilerini planlamaya başla." Kapıyı açıp dondurucu karanlıkta gözden kayboldu. Ben de dönüp Dimitri’ye katıldım. Diğer acemi dampirler gibi, ben de okul günümün yarı‐ sını o ya da bu gardiyan eğitimiyle geçiriyor, dövüş teknik‐ lerini, Strigoileri ve onlara karşı kendimi savunmayı öğreni‐ yordum. Acemiler bazen okuldan sonra da egzersiz yapardı. Ama benimki özgün bir durumdu. St. Vladimir’den kaçma kararımı hala yerinde buluyor‐ dum. Victor Dashkov, Lissa için çok büyük bir tehdit olmuş‐ tu ama uzayan tatilimizin bazı sonuçlan da vardı. İki yıl bo‐ yunca okuldan uzak kalmak, gardiyanlık derslerimde geri kalmama neden olmuştu ve okul yönetimi, derslerden ön‐ ce ve sonra fazladan egzersiz yaparak kaybettiğim zamanı telafi etmeme karar vermişti.

Dimitri’yle. Bana nefsime karşı mücadele etme konusunda ders ver‐ diklerini bilmiyorlardı. Ama ona duyduğum çekim bir yana, hızlı öğrenen biriydim ve onun yardımıyla diğer son sınıf öğrencilerine neredeyse yetişmiştim. Üzerinde mont olmadığından, bugün içeride çalışacağı‐ mızı anlamıştım ve bu iyi haberdi. Dışarısı buz gibiydi. Ama bununla ilgili hissettiğim sevinç, eğitim odalarından birinde hazırladığı şeyi görünce hissettiğimin yanında göl‐ gede kalmıştı. Karşı duvarın önünde, son derece canlı görünen egzer‐ siz kuklaları dizilmişti. Burada saman dolu çuval bezinden bebekler yoktu. Sıradan giysiler giymiş, lastik tenli, farklı saç ve göz renkleri olan erkek ve kadınlar vardı. Yüz ifade‐ leri de farklıydı: Mutlu, korkmuş, öfkeli... Daha önce baş‐ ka eğitimlerde de bu kuklalarla çalışmış, yumruk ve tekme egzersizleri için onları kullanmıştım. Ama Dimitri'nin elin‐ deki şeyle hiç çalışmamıştım: Gümüş bir kazık. "Güzel," dedim, heyecanla. Kazık, Badicaların evinde bulduğumla aynıydı. Alt kıs‐ mında bir tutma yeri vardı ve kabzaya benziyordu. Han‐ çerlerin aksine, düz bir bıçak yerine, yuvarlak ve kalın, sivri uçlu bir gövdesi vardı. Silahın tamamı, önkolumdan kısaydı. Dimitri doğal bir tavırla duvara yaslandı, neredeyse iki metre boyunda olmasına rağmen, bu her zaman iyi yaptığı bir hareketti. Bir eliyle kazığı havaya attı. Silah havada bir‐

25


kaç kez döndü ve aşağı inerken Dimitri yine sapından ya‐ kaladı. "Lütfen bugün bunu yapmayı öğreneceğimi söyle,” de‐ dim. Koyu renk gözleri neşeyle parladı. Sanırım bazen yanım‐ dayken yüzündeki ciddiyeti korumakta o da zorlanıyordu. "Bugün bunu tutmana izin verirsem bile şanslısın de‐ mektir, " dedi. Kazığı yine havaya attı. Silaha özlemle bak‐ tım. Zaten önceki gün böyle bir kazığı elimde tuttuğumu hatırlatacaktım ama böyle bir mantığın beni bir yere ulaştır‐ mayacağını biliyordum. Bunun yerine, sırt çantamı yere attım, montumu çıkarıp bir kenara bıraktım ve beklentili bir tavırla kollarımı göğ‐ sümde kavuşturdum. Belden büzgülü bol pantolon ve ka‐ püşonlu bir bluz giymiştim. Siyah saçlarımı başımın arkasın‐ da sıkı atkuyruğu yapmıştım. Her şeye hazırdım. "Nasıl işe yaradıklarını ve yakınındayken neden daima dikkatli olmam gerektiğini söylememi istiyorsun," dedim. Dimitri kazığı döndürmeyi bıraktı ve bana şaşkınlıkla baktı. "Haydi,” dedim, gülerek. "Şimdiye kadar senin çalışma sistemini çözmediğimi mi sanıyorsun? Bunu yaklaşık üç ay‐ dır yapıyoruz. Bana eğlenceli bir şey öğretmeden önce dai‐ ma güvenlikten ve sorumluluktan söz edersin." "Anlıyorum," dedi. "Şey, sanırım hepsini buldun. O hal‐ de derse tek başına devam et. Bana tekrar ihtiyacın olana kadar burada bekleyeceğim."

Kazığı kemerindeki deri bir kına soktu ve ellerini ceple‐ rine sokarak duvara rahatça yaslandı. Dalga geçtiğini d��şü‐ nerek bekledim ama başka bir şey söylemeyince ciddi ol‐ duğunu anladım. Omuz silkerek bildiğim şeylere geçtim. "Gümüşün herhangi bir büyülü yaratık üzerinde güçlü et‐ kileri vardır, yeterince güç verilirse, o yaratığa yardım ede‐ bilir veya canını yakabilir. Bu kazıklar gerçekten çok sıkı, çünkü dört farklı Moroi onları işliyor ve her biri bu süreçte bir elementi kullanıyor." Aniden aklıma gelen bir şeyle kaş‐ larımı çattım. "Ruh dışında. Yani bu şeyler aşırı güçlü ve kafa kesmeyenler arasında bir Strigoi'ye zarar verebilecek tek silah. Ama öldürmek için kalplerine saplanması gerek." “ Senin canını yakar mı?" Başımı iki yana salladım. "Hayır. Yani, şey, evet, kalbi‐ me saplarsan canımı yakar ama bir Moroi'yi inciteceği gibi incitmez. Bunlardan biriyle bir Moroi'nin vücudunu çizer‐ sen, ciddi şekilde zarar verirsin ama bir Strigoi'ye olacağı kadar değil. İnsanlara da zarar vermez." Bir an durdum ve Dimitri'nin arkasındaki pencereden dı‐ şarı dalgın gözlerle baktım. Cam kristalleşmiş buzla kaplıy‐ dı ama ben farketmemiştim bile. İnsanlardan ve kazıklardan bahsetmek, Badicaların evindeki görüntüleri yine aklıma getirmişti. Düşüncelerim kan ve ölümle doldu. Dimitri'nin beni izlediğini gördüğümde anıları zihnim‐ den atarak derse devam ettim. Dimitri arada bir başıyla onaylıyor veya netleştirici bir soru soruyordu. Zaman akar‐ ken bana işimin bittiğini ve kuklaları pataklamaya başlaya‐

26


bileceğimi söylemesini bekleyip durdum. Bunun yerine, on dakika kadar benimle konuştu ve sonunda beni kuklalar‐ dan birine yönlendirdi, sarı saçlı ve keçisakallı bir adamdı. Dimitri kazığı kınından çıkardı ama bana vermedi. "Bunu nereye saplayacaksın?" diye sordu. "Kalbine," diye cevap verdim, sinirli bir tavırla. "Bunu daha önce yüz kez söyledim. Artık alabilir miyim?" Hafifçe gülümsedi. "Kalp nerede?" Ona "Ciddi misin?" der gibi baktım. Omuz silkti. Aşırı bir vurguyla, kuklanın göğsünün sol tarafını işaret ettim. Dimitri başını iki yana salladı. "Kalp orada değildir," dedi. Elbette orada. İnsanlar ulusal marşı söylerken veya Bağ‐ lılık Yemini ederken ellerini oraya koyar." Bana beklentiyle bakmaya devam etti. Kuklaya dönüp inceledim. Zihnimin derinliklerinde, ilk‐ yardım eğitimimi ve ellerimizi nereye koymamız gerektiği‐ ni hatırladım. Kuklanın göğsünün ortasını işaret ettim. "Burada mı?" Bir kaşını kaldırdı. Normalde bunun hoş olduğunu dü‐ şünürdüm ama bugün sinirime dokunmuştu. "Bilmiyorum," dedi. "Orada mı?" "Ben de sana bunu soruyorum." "Bunu bana sormamalısın. Hepinizin fizyoloji dersi gör‐ meniz gerekmiyor mu?" "Evet. Birinci yılda. Tatildeydim, hatırladın mı?" Parıltılı kazığı işaret ettim. "Artık dokunabilir miyim lütfen?"

Kazığı yine havaya attı ve yakalayıp kınına soktu. "Bîr dahaki dersimizde bana kalbin yerini söylemeni istiyorum. Tam olarak nerede olduğunu. Ve önünde neyin okluğunu da bilmek istiyorum." Ona büyük bir öfkeyle baktım ama ‐yüz ifadesine ba‐ kılırsa‐ sandığım kadar sert bakamamıştım. Onu on kez görsem, dokuzunda Dimitri'nin yeryüzündeki en seksi şey olduğunu düşünürdüm, bir seferinde de böyle olur‐ du... Birinci derse, dövüş dersine bozuk moralle girdim. Di‐ mitri'nin önünde beceriksiz görünmekten hoşlanmamıştım ve o kazıklardan birini kullanmayı gerçekten ama gerçekten istiyordum. Bu yüzden, ders sırasında sinirimi, tekmeleyip yumruklayabileceğim kişilerden çıkardım. Ders sonunda kimse benimle partner olmak istemiyordu. Sınıftaki diğer kızlardan biri olan Meredith'e o kadar sert vurmuştum ki baldırındaki mindere rağmen hissettiğini farkettim. Bacağı çürüyecekti ve bana kasıtlı yapmışım gibi bakıyordu. Özür dilememin yararı olmadı. Sonrasında Mason yine yanıma geldi. "Ah, Tanrım," de‐ di, yüzümü inceleyerek. "Seni kim bu kadar kızdırdı?" Hemen gümüş kazık ve kalbin yeriyle ilgili hikayemi an‐ lattım. Güldü. "Kalbin yerini nasıl bilmezsin? Özellikle de kırdı‐ ğın onca kalpten sonra?" Ona da Dimitri'ye baktığım gibi baktım ve bu kez işe ya‐ radı. Mason'ın yüzü sarardı.

27


"Belikov, bu sabah sana karşı işlediği korkunç suç için kudurmuş yılanlarla dolu bir çukura atılması gereken kor‐ "Ah. şuna bak," dedi, gülerek, Beni nasıl hazırlıksız ya‐ kaladığını farketti. "Rose'un nutku tutuldu. Ashford 1, Hat‐ kunç, kötü, hasta bir adam." "Teşekkür ederim,,, dedim, soğuk bir tavırla. Sonra dü‐haway 0." "Hey, yolculuktan önce seni ağlatmak istemiyorum. Da‐ şündüm. "Yılanlar kudurabilir mi?" "Neden olmasın? Tüm canlılar kudurabilir. Sanırım." Çık‐ ha yamaçlara gelmeden bunu yaparsam, hiç de eğlenceli olmaz." mam için koridor kapısını açık tuttu. "Ama Kanada kazları Mason gülerken sınıfa girdik. Bu, koruma teorisiyle ilgi‐ yılanlardan daha kötü olabilir." Ona yandan bir bakış attım. "Kanada kazları yılanlardan li bir dersti ve bir egzersiz alanı yerine, gerçek bir sınıfta ya‐ pılıyordu. Bütün fiziksel gayretten sonra iyi bir değişiklikti. daha mı ölümcül?" "O küçük alçaklardan birini beslemeyi denedin mi hiç?" Bugün ön tarafta okul öğretmenlerinden olmayan üç gardi‐ diye sordu, ciddi görünmeye çalışarak ama başaramayarak. yan duruyordu. Tatil ziyaretçileri olduğunu düşündüm. Ai‐ "Berbattırlar. Seni yılanların arasına atarlarsa, çabucak ölür‐ leler ve gardiyanları, kayak merkezinde çocuklara eşlik et‐ mek amacıyla kampüse gelmeye başlamışlardı bile. İlgim sün. Ama kazlar? Günler sürer ve daha çok acı çekersin." "Vay canına! Bütün bunlan bildiğin için etkilenmeli mi‐hemen arttı. Konuklardan biri, yüz yaşında gibi görünen ama hala bi‐ yim, yoksa korkmalı mıyım, bilmiyorum," dedim. rilerinin işini bitirebileceği belli olan uzun boylu biriydi. Di‐ "Sadece onurunun intikamını almak için yaratıcı yöntem‐ ğeri Dimitri'nin yaşlarındaydı. Koyu bronz bir teni vardı ve ler geliştirmeye çalışıyorum, hepsi bu." vücudu o kadar etkileyiciydi ki sınıftaki kızlardan bazıları‐ "Bana hiç yaratıcı biri gibi görünmemiştin, Mase." İkinci dersin yapılacağı sınıfın önünde duruyorduk. Ma‐nın ağzının suyu akmaya başlamıştı bile. son'ın yüz ifadesi hala neşeliydi ama tekrar konuştuğunda Sonuncu gardiyan bir kadındı. Kumral dalgalı saçları kı‐ sesinde kışkırtıcı bir ton vardı. "Rose, senin yanındayken,sa kesilmişti ve kahverengi gözleri düşünceli bir tavırla kı‐ sılmıştı. Daha önce dediğim gibi, dampir kadınların birço‐ her türlü yaratıcı şeyi düşünebilirim." Hala yılanlara gülüyordum ve aniden durup ona şaşkın‐ ğu gardiyan kariyeri seçmek yerine çocuk yapmayı tercih lıkla baktım. Her zaman için Mason'ın tadı olduğunu düşün‐ ederdi. Bu meslekteki az sayıdaki kadından biri olduğum‐ müştüm ama gözlerindeki o ciddi bakışları gördüğümde dan, diğerleriyle karşılaşmak beni heyecanlandırırdı, Ta‐ mara gibi. gerçekten seksi olabileceği ilk kez dikkatimi çekti.

28


Ama bu kadın Tamara değildi. Yıllardır tanıdığım, baktı‐ ğım anda içimde gurur ve heyecandan başka duygular uyandıran biriydi. Onu gördüğümde kırgınlık hissederdim, kırgınlık ve kavurucu bir öfke. Sınıfın önünde duran kadın benim annemdi.

4

İnanamıyordum.

Janine Hathaway. Annem. Son derece ünlü ve asla yanımda olmayan annem. Arthur Schoen‐ berg'in dengi olamazdı ama gardiyan dünyasında olduk‐ ça sağlam bir ünü vardı. Daima çılgınca görevler yüzünden uzakta olduğundan, onu yıllardır görmemiştim. Ama şim‐ di... İşte Akademi’de, karşımda duruyordu ‐tam önümde‐ ve bana geleceğini haber vermeye bile gerek görmemişti. İşte anaçlığı buraya kadardı. Burada ne işi vardı? Cevabı çabucak öğrendim. Kampü‐ se gelen Moroilerin hepsi gardiyanlarını da getiriyordu. An‐ nem, Szelsky klanından bir soyluyu koruyordu ve o aileden birçok kişi tatillerde gelirdi. Elbette ki annem de onunla ge‐ lecekti. Sırama yerleşirken içimde yükselen şeyi hissettim. Sını‐ fa girdiğimi görmüş olduğundan emindim ama dikkatini

29


başka yere odaklamış gibiydi. Üzerinde kot pantolon, bej bir tişört ve hayatımda gördüğüm en sıkıcı kot ceket var‐ dı. Sadece 1.55 boyunda olduğundan, diğer gardiyanların yanında cüce gibi kalıyordu ama varlığını hissettiriyordu ve olduğundan daha uzun görünmesini sağlayan bir duru‐ şu vardı. Öğretmenimiz Stan bizi konuklarla tanıştırdı ve gerçek yaşam deneyimlerini paylaşacaklarını açıkladı. Konuşurken kalın kaşlarını çatarak sınıfın önünde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. "Bunun sıradışı olduğunu bili‐ yorum,” diye açıkladı. "Ziyarete gelen gardiyanlar genellik‐ le sınıflara uğramaz. Ama buradaki üç konuğumuz, son za‐ manlarda olanlarla ilgili konuşmak için bize zaman ayırdı‐ lar..." Bir an duraksadığında neden sözettiğini kimsenin söylemesine gerek yoktu. Badica saldırısını kastediyordu. Boğazını temizledi ve tekrar denedi. "Olanların ışığında, şu anda sahada çalışanlardan bir şeyler öğrenmenizin daha iyi olacağına karar verdik." Öğrenciler heyecanlandı. Hikayeler ‐özellikle de kan ve hareket dolu olanlar‐ dinlemek, sıkıcı bir ders kitabındaki teorileri analiz etmekten çok daha eğlenceli ve ilginçti. Gö‐ rünüşe bakılırsa, kampüsteki diğer gardiyanlardan bazıları da aynı şekilde düşünüyordu. Sık sık derslerimize gelirlerdi ama bugün her zamankinden daha kalabalık görünüyorlar‐ dı. Dimitri arkalarda bir yerde duruyordu. Önce yaşlı adam başladı. Hikayesini anlatırken elimde olmadan kapıldığımı farkettim. Koruduğu ailenin en küçük

oğlunun. Strigoilerin kol gezdiği halka açık bir yerde nasıl diğerlerinden uzaklaştığını anlatıyordu. "Güneş batmak üzereydi," dedi, ciddi bir sesle. Güneşin nasıl battığını göstermek istercesine, elini aşağı doğru kay‐ dırdı. "Sadece iki kişiydik ve nasıl ilerleyeceğimiz konusun‐ da bir karar vermek zorundaydık." Dirseklerimi sıraya koyarak öne eğildim. Gardiyanlar ço‐ ğunlukla ikili çalışırdı. Biri ‐uzak gardiyan‐ bölgeyi araştırır‐ ken, diğeri ‐yakın gardiyan‐ korunanlara yakın kalırdı. Uzak gardiyan göz temasını korurdu ama buradaki ikilemi anla‐ mıştım. Üzerinde düşününce, o durumda olsam, yakın gar‐ diyana aileyi güvenli bir yere götürmesini ve diğer gardiya‐ na da çocuğu aramasını söylerdim. "Aileyi bir restoranda bırakıp ortağımla birlikte bölgeyi araştırmaya başladık," diye devam etti adam. Ellerini bir ta‐ rama hareketiyle sallarken doğru düşündüğüm için kendim‐ le gurur duydum. Hikaye mutlu sona ermiş, çocuk bulun‐ muştu ve Strigoilerle karşılaşmamışlardı. İkinci adamın hikayesi, Moroilerin peşinde dolaşan bir Strigoi'yle karşılaşmasıyla ilgiliydi. "Aslında teknik olarak görevde bile değildim," dedi. Ger‐ çekten yakışıklıydı ve yakınımda oturan bir kız ona hayran‐ lıkla bakıyordu. "Bir arkadaşımı ve koruduğu aileyi ziyaret ediyordum. Evlerinden çıkarken gölgelerin arasında gizle‐ nen bir Strigoi gördüm. Orada bir gardiyan olmasını bekle‐ miyordu. Bloğun etrafından dolaştım, arkasından yaklaştım ve..." Yaşlı adamın hareketlerinden daha etkileyici bir şe‐

30


kilde, kazık saplama hareketi yaptı ve Strigoi'nin kalbine sapladığı kazığı çeviriyormuş gibi göründü. Sıra annemdeydi. Daha tek kelime etmeden kaşlarımı çattım, hikayesine başladığında kaşlarım daha da çatıldı. Hayalgücünün yetersizliğine inanmasam ‐son derece sıkıcı kıyafet seçimi, hayalgücünün ne kadar yetersiz olduğunu gerçekten gösteriyordu‐ yalan söylediğini düşünebilirdim. Anlattığı şey bir hikaye değil, insanı film yıldızı yapacak ve Oscar kazandıracak türden epik bir destandı. Koruduğu Lord Szelsky ve eşinin, başka bir kraliyet aile‐ sinden birinin verdiği baloya katıldığı geceden bahsediyor‐ du. Çok sayıda Strigoi pusuya yatmıştı. Annem birini keşfet‐ miş, hemen kazıklamış ve diğer gardiyanlara haber vermiş‐ ti. Onların yardımıyla, pusudaki diğer Strigoileri avlamış ve çoğunu da kendi öldürmüştü. "Kolay değildi," diye açıkladı. Başka biri olsa, bu ifade böbürlenme gibi görünebilirdi. Ama annem öyle biri değil‐ di. Konuşma tarzında bir netlik vardı ve gerçekleri resmi bir rapor verir gibi etkili bir şekilde anlatıyordu. Glasgow'da büyümüştü ve kullandığı kelimelerden bazılarında hala İs‐ koç aksanı seçiliyordu. "Orada üç kişi daha vardı. O dö‐ nemde, bu bir arada çalışma açısından büyük bir sayıydı. Ama Badica katliamı düşünülürse, bunun artık geçerli ol‐ madığı söylenebilir." Saldırıyla ilgili bu kadar rahat konuş‐ ması karşısında birkaç kişi yüzünü buruşturdu. Bir kez da‐ ha zihnimde cesetlerin görüntüsü canlanmıştı. "Diğerlerini alarma geçirmemek için, geri kalan Strigoileri mümkün ol‐

duğunca çabuk ve sessiz bir şekilde ortadan kaldırmak zo‐ rundaydık. Şimdi, sürpriz unsurundan yararlanırsanız, bir Strigoi’yi öldürmenin en iyi yolu, sessizce arkadan yaklaş‐ mak, boynunu kırmak ve ondan sonra kazık saplamaktır. Elbette ki boyunlannı kırmak onları öldürmez, ancak hare‐ ketsiz bırakır ve gürültü koparmalarına izin vermeden kazı‐ ğı saplamanızı sağlar. En zor kısmı, arkalarından sessizce yaklaşmaktır, çünkü işitme duyuları çok keskindir. Diğer gardiyanlardan daha hafif ve ufak tefek olduğumdan, çok daha sessizce hareket edebiliyorum. Bu yüzden, üçünden ikisini kendim öldürdüm." Yine, sessizlik becerisinden söz ederken doğal bir tavırla konuşmuştu. Sinir bozucuydu, o kadar ki ne kadar muhte‐ şem olduğu konusunda kibirli davransa o kadar rahatsız edi ci olmayabilirdi. Sınıf arkadaşlarımın yüzleri hayranlıkla par‐ ladı, görünüşe bakılırsa, annemin hikayecilik becerilerinden çok, bir Strigoi’nin boynunu kırma fikrinden etkilenmişlerdi. Hikayesine devam etti. Diğer gardiyanlarla biriikte geri kalan Strigoileri öldürdükten sonra gruptan iki Moroi'nin yakalandığını farketmişlerdi. Böyle bir davranış, Strigoiler arasında ender görülen bir şey değildi. Bazen daha sonra ‘atıştırmak’ niyetiyle Moroileri saklarlardı, bazen de düşük seviyeli Strigoiler, av getirmeleri için daha güçlü olanlar ta‐ rafından gönderilirdi. Ne olursa olsun, iki Moroi götürül‐ müştü ve gardiyanları yaralanmıştı. "Doğal olarak, o Moroileri Strigoilerin eline bırakamaz‐ dık," diye devam etti. "Strigoileri takip ederek saklandıkları

31


yeri bulduk ve grup halinde yaşadıklarını gördük. Bunun ne kadar ender bir durum olduğunu takdir ettiğinizden eminim." Gerçekten öyleydi. Strigoilerin kötücül ve bencil doğala‐ rı, kurbanlarının yanı sıra sık sık birbirlerine saldırmalarına da neden oluyordu. Saldırılar için organize olmak ‐kafala‐ rında kanlı ve acil bir hedef olduğunda‐ yapabildiklerinin en fazlasıydı. Ama birlikte yaşamak? Hayır. Bunu hayal et‐ mek bile neredeyse imkansızdı. "Kaçırılan iki Moroi'yi kurtarmayı başardık ama esir ola‐ rak tutulan başkalannı da keşfettik," dedi annem. "Ne var ki kurtardıklarımızı kendi başlarına geri gönderemezdik, bu yüzden, yanımdaki gardiyanlar onlara eşlik ettiler ve diğer‐ lerini bana bıraktılar." Evet, elbette, diye düşündüm. Annem cesur bir şekilde içeri tek başına girmişti. Bu arada yakalanmıştı ama kaçma‐ yı başarmış ve esirleri de kurtarmıştı. Bunu yaparken asrın gösterisini sergilemekten de geri kalmamış, Strigoileri her üç şekilde de öldürmüştü: Kazık saplayarak, kafalarını ke‐ serek ve ateşe vererek. "Strigoilerden birine kazık saplarken ikisi daha saldırdı," diye açıkladı. "Diğerleri üzerime gelirken, kazığı geri çeke‐ cek zamanım yoktu. Neyse ki hemen yakında açık bir şö‐ mine vardı ve birini onun içine ittim. Sonuncusu beni dışa‐ rı, eski bir kulübeye kadar kovaladı. İçeride bir balta vardı ve onu kullanarak kafasını kestim. Sonra bir bidon benzin alıp eve döndüm. Şömineye attığım Strigoi tamamen yan‐ mamıştı, fakat üzerine benzin dökünce çabucak tutuştu."

O anlattıkça bütün sınıf hayranlıkla dinliyordu. Öğrenci‐ lerin ağzı açık kalmıştı. Gözleri yuvalanndan fırlayacak gi‐ biydi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Etrafıma baktığımda herkes için zaman durmuş gibi geldi, benim dışımda. Annemin ür‐ kütücü hikayesinden etkilenmeyen tek kişi benmişim gibi görünüyordu ve başkalarının yüzündeki hayranlığı görmek içimi öfkeyle dolduruyordu. Hikayesini bitirdiğinde bir dü‐ zine el kalktı ve öğrenciler ona bir sürü soru yağdırdı: Han‐ gi teknikleri kullanmıştı, korkmuş muydu, vs. Yaklaşık onuncu sorudan sonra daha fazla dayanama‐ dım. Elimi kaldırdım. Beni farketmesi ve söz vermesi biraz zaman aldı. Beni sınıfta görmek onu biraz şaşırtmış gibiydi. Aslında beni tanıdığı için bile kendimi şanslı saymalıydım. "Eh, Gardiyan Hathaway," diye başladım. "Neden sade‐ ce mekanı kilit altına almadınız?" Kaşlarını çattı. Sanınm bana söz hakkı verdiği anda sa‐ vunmasını kaldırmıştı. "Ne demek istiyorsun?" Omuz silktim ve sıramda arkama yaslanarak sohbetvari konuşmaya ve doğal davranmaya çalıştım. "Bilmiyorum. Bana kalırsa işi berbat etmişsiniz. Neden önce mekanı göz‐ lemleyip içeride Strigoi olup olmadığına bakmadınız? Ben‐ ce kendinizi birçok gereksiz dertten kurtarabilirdiniz." Sınıftaki bütün gözler bana döndü. Annem bir an ne di‐ yeceğini şaşırdı. "Eğer bütün o 'dertlere' katlanmasaydık, dünyada yürüyen fazladan yedi Strigoi olurdu ve yakala‐ nan Moroiler ya öldürülür ya da şimdiye kadar dönüştürü‐ lürdü."

32


"Evet, evet, hepinizin günü nasıl kurtardığınızı anlıyo‐ rum, ancak burada prensiplere dönüyorum. Yani, bu bir teori dersi, öyle değil mi?" Bana son derece öfkeli gözlerle bakan Stan'e bir bakış attım. Sınıf tartışmalarıyla ilgili uzun ve sevimsiz bir geçmişimiz vardı ve biraz sonra bir tane da‐ ha patlak verecek gibi görünüyordu. "Yani sadece, başlan‐ gıçta neyin ters gittiğini anlamaya çalışıyorum.” Hakkını vermeliydim, annem kendini kontrol etmekte benden çok daha başarılıydı. Rollerimiz tersine olsa, şimdi‐ ye kadar üzerine yürüyüp suratına tokadı yapıştırırdım. An‐ nemse son derece sakin duruyordu ve onu kızdırdığımı gösteren tek şey, dudaklarının hafifçe gerilmesiydl. "O kadar basit değil,” diye cevap verdi. "Mekanın düze‐ ni son derece karmaşıktı. Davetten önce içeri girdik ve hiç‐ bir şey bulamadık. Strigoilerin davet başladıktan sonra gel‐ diğine inanılıyor, ya da bizim bilmediğimiz gizli geçitler ve‐ ya odalar olabilir." Gizli geçit fikrini duyunca öğrencilerden hayret nidaları yükseldi ama ben etkilenmemiştim. "Yani bu duruma göre ya ilk taramanız sırasında onları farkedemediniz ya da parti sırasında kurduğunuz 'güvenli‐ ği’ aşmayı başardılar, öyle ya da böyle, birileri çuvallamış.” Dudakları daha da gerildi ve ses tonu buz gibi oldu. "Sı‐ radışı bir durumda elimizden gelenin en iyisini yaptık. Sizin seviyenizde birinin tanımladığım şeyin karmaşıklığını kavra‐ mayabileceğini anlıyorum, ancak teorinin ötesine geçmeyi gerçekten öğrendiğinizde, dışarı çıktığınızda ve başkaları‐

nın yaşamları size bağlı olduğunda işlerin nasıl farklı oldu‐ ğunu göreceksiniz." "Şüphesiz," dedim, başımla onaylayarak. "Sonuçta ben kimim ki sizin yöntemlerinizi sorgulayacağım? Yani, sonuç‐ ta molnija işaretlerini kazanmışsınız, değil mi?" "Bayan Hathaway." Stan'in gırtlaktan sesi sınıfta yankı‐ landı. "Lütfen eşyalarınızı alın ve dışarı çıkıp dersin sonuna kadar orada bekleyin." Stan'e şaşkınlıkla baktım. "Sen dalga mı geçiyorsun? So‐ ru sormak ne zamandan beri yanlış bir şey oldu ki?" "Yanlış olan tavrınız." Kapıyı işaret etti. "Çıkın." Herkes, annemin hikayesini anlatırken olduğundan daha derin bir sessizliğe gömüldü. Gardiyanların ve öğrencilerin bakışları arasında sinmemek için elimden geleni yaptım. So‐ nuçta ilk kez Stan'in sınıfından kovulmuyordum. Aslında, Dimitri izlerken de bu ilk kez olmuyordu. Sırt çantamı om‐ zuma atıp kapıya doğru yürüdüm ‐o kısacık mesafe miller gibi gelmişti‐ ve yanından geçerken annemle göz göze gel‐ memekte direndim. Dersin bitmesine beş dakika kala annem sınıftan çıktı ve koridorda oturduğum yere yaklaştı. Bana tepeden ba‐ karak ellerini beline koydu, böyle yaptığında olduğundan daha uzun görünüyordu. Benden çok daha kısa boylu bi‐ rinin bana kendimi böylesine küçük hissettirebilmesi hiç de adil değildi. "Eh, görüyorum ki aradan geçen yıllarda davranışlann hiç düzelmemiş."

33


Ayağa kalktım ve gözlerine öfkeyle baktım. uBen de se‐ ni gördüğüme sevindim. Beni tanımana bile şaşırdım. Aslın‐ da, kampüse geldiğini bana söylememene bakılırsa, beni hatırladığını bile sanmıyordum." Ellerini belinden indirdi ve kollarını göğsünde kavuştu‐ rarak sanki mümkünmüş gibi, daha da ifadesizleşti. "Senin‐ le ilgilenme sorumluluğumu ihmal edemezdim." "İlgilenmek? Sorumluluk?" dedim. Bu kadın hayatı bo‐ yunca benimle ilgilenmemişti ki. Bu kelimeyi bildiğine bile inanamıyordum. "Anlamanı beklemiyorum. Duyduklarıma bakılırsa, aslın‐ da 'sorumluluğun' ne olduğunu bildiğini de sanmıyorum." "Ne olduğunu kesinlikle biliyorum," diye tersledim. Ka‐ sıtlı olarak kibirli bir sesle konuşuyordum. "Çoğundan çok daha iyi." Gözleri alaycı bir şaşkınlıkla iri iri açıldı. Bunu daha ön‐ ce birçok kişiye yaptığını görmüştüm ve bana da bu şekil‐ de bakmasından hoşlanmamıştım. "Ah, öyle mi? Son iki yıl‐ dır hangi cehennemdeydin?" "Sen son beş yıldır hangi cehennemdeydin?" diye sordum. "Biri sana söylemese, gittiğimden haberin olur muydu?" "Bunu sakın bana yıkmaya kalkma. Mecbur olduğum için uzaktaydım. Sense alışverişe çıkabilmek ve geç saatlere kadar ayakta kalabilmek için uzaktaydın." Kırgınlığım ve utancım, bir anda saf bir öfkeye dönüştü. Görünüşe bakılırsa, Lissa'yla kaçmamın sonuçlarıyla yüzleş‐ mekten asla kurtulamayacaktım.

"Neden gittiğim konusunda hiçbir fikrin yok,” dedim, se‐ simi yükselterek. "Ve hiçbir şey bilmezken hayatımla ilgili varsayımlarda bulunmaya da hakkın yok.” "Olanlarla ilgili raporları okudum. Endişelenmek için ne‐ denlerin vardı ama yanlış hareket ettin.” Sözleri resmi ve katıydı. Derslerimden birinde öğretmen olabilirdi. "Gidip başkalarından yardım istemeliydin." "Gidebileceğim kimse yoktu, somut kanıtım olmadan bu mümkün değildi. Ayrıca, burada bağımsız düşünmeyi öğre‐ niyoruz." "Evet," diye cevap verdi. “Öğrenmek. İki yıldır kaçırdığın bir şey. Bana gardiyan protokolleri hakkında nutuk çeke‐ cek pozisyonda değilsin." Tartışmalarda daima köşeye sıkışıyordum, bu, doğamın kaçınılmaz kıldığı bir şeydi. Bu yüzden, kendimi savunma‐ ya ve suratıma hakaretler savrulmasına alışkındım. Daya‐ nıklıydım. Ama onun yanındayken ‐onun yanında olduğum ender ve kısa zamanlarda‐ nedense kendimi üç yaşında gi‐ bi hissediyordum. Tavrı beni aşağılıyordu ve kaçırdığım eği‐ timime değinmesi ‐zaten hassas bir konuydu‐ bana kendi‐ mi daha da kötü hissettirmişti. Onu taklit ederek kollarımı göğsümde kavuşturdum ve kibirli gözlerle baktım. "Öyle mi? Şey, öğretmenlerim pek öyle düşünmüyor. Bütün o süreyi boşa harcadıktan sonra bile, yine de sınıfım‐ daki herkese yetiştim." Hemen cevap vermedi. Sonunda, düz bir sesle konuştu: "Gitmeseydin, onları geçebilirdin."

34


Askeri bir tavırla dönerek koridorda uzaklaştı. Bir daki‐ ka sonra zil çaldı ve Stan'in sınıfının geri kalanı koridora döküldü. Sonrasında Mason bile beni neşelendiremedi. Günün ge‐ ri kalanını öfkeli ve huzursuz bir şekilde geçirirken, herke‐ sin annemle benim hakkımda fısıldadığından emindim. Öğ‐ le yemeğini atlayıp fizyoloji ve anatomi üzerine bir kitap okumak için kütüphaneye gittim. Okuldan sonra Dimitri'yle eğitim saatim geldiğinde, egzer‐ siz kuklasına neredeyse koşar adım yaklaştım. Yumruğumu sıkarak kuklanın göğsüne vurdum ortasına ama hafifçe sola. "İşte burası," dedim. "Kalp burada ve önünde de kabur‐ galarla sternum var. Artık kazığı alabilir miyim?" Kollarımı kavuşturarak ona zafer yansıtan bir tavırla bak‐ tım ve yeni bilgilerim için beni övgü yağmuruna tutmasını bekledim. Bunun yerine, sadece başıyla onayladı, sanki bu‐ nu zaten bilmem gerekiyormuş gibi. Ve evet, aslında bilme‐ liydim. "Kaburgalarla sternumu nasıl aşabilirsin?" diye sordu. İç çektim. Bir sorunun cevabını vermiştim, ardından bir başkası gelmişti. Tipik. Egzersizin büyük bir bölümünü bununla geçirdik ve ba‐ na en çabuk ölümü getirecek birkaç teknik öğretti. Yaptığı her hareket hem zarif hem de ölümcüldü. Çaba harcamıyor gibiydi ama gerçeği biliyordum. Nihayet elindeki kazığı bana uzattığında önce anlayama‐ dım. "Onu bana mı veriyorsun?" diye sordum.

Gözleri parladı. "Geri durduğuna inanamıyorum. Şimdi‐ ye kadar alıp kaçacağını sanıyordum." "Sen daima bana geri durmayı öğretmiyor musun?" diye sordum. "Her konuda değil." "Ama bazı konularda." Sesimdeki çift yönlü anlamı duydum ve bunun nereden çıktığını merak ettim. Bir süre önce, onun hakkında roman‐ tik fikirlere kapılmamamı gerektiren bir sürü neden düşün‐ müştüm. Arada bir biraz kayıyordum ve onun da kayması‐ nı diliyordum. Hala beni istediğini, onu hala delirttiğimi bil‐ mek güzel olurdu. Şimdi onu incelerken, asla kaymayabile‐ ceğini, çünkü onu artık delirtmediğimi anladım. Bu üzücü bir düşünceydi. "Elbette,” dedi, derslerden başka bir şeyi tartışmadığımızı gösteren bir tavırla. "Diğer her şey gibi. Denge. Nelere koşacağını ve nelerden uzak duracağını bilmelisin.” Bu son cümlesine ağır bir vurgu yüklemişti. Bir an göz göze geldik ve bütün vücudumun elektrik‐ lendiğini hissettim. Neden sözettiğimi biliyordu. Her za‐ manki gibi, aldırmazlık ediyor ve öğretmenim gibi davra‐ nıyordu, aslında yapması gereken de buydu. Bir iç çeke‐ rek ona karşı duygularımı kafamdan attım ve çocukluğum‐ dan beri özlemini duyduğum silahı tutmak üzere olduğu‐ mu hatırlamaya çalıştım. Badicaların evindeki olayın anısı da zihnimde canlanmıştı. Strigoiler oradaydı ve odaklan‐ mam gerekiyordu.

35


Tereddütlü ve neredeyse saygılı bir şekilde, uzanıp ka‐ zığın kabzasını tuttum. Metal serindi ve tenimi ürpertmiş‐ ti. Daha iyi tutuş sağlamak için kabza kısmı oyulmuştu ama parmaklarımı geri kalanının üzerinde gezdirdiğimde yüzeyinin cam kadar pürüzsüz olduğunu gördüm. Kazığı elinden alarak kendime yaklaştırdım ve uzun süre incele‐ yip ağırlığına alışmaya çalıştım, içimdeki endişeli bir ses dönüp bütün kuklalara saldırmamı söylüyordu ama bu‐ nun yerine Dimitri'ye bakarak sordum: "Önce ne yapma‐ lıyım?" Her zamanki tarzıyla, önce temellere değindi ve kazığı tutuşumla, hareket ettirişimle ilgilendi. Daha sonra nihayet kuklalardan birine saldırmama izin verdi ve o noktada, bu işin gerçekten de çaba gerektirdiğini anladım. Evrim, kalbi sternum ve kaburgalarla koruyarak akıllıca bir iş çıkarmıştı. Ama Dimitri asla sabrını kaybetmedi ve bana her adımda rehberlik ederek en ince detayları bile düzeltti. "Kaburgalardan yukarı kaydır," diye açıkladı, ben kazı‐ ğın sivri ucunu kemiklerin arasındaki bir boşluktan geçir‐ meye çalışırken. "Saldırganlarının çoğundan kısa boylu ola‐ cağın için, bu daha kolay olur. Ayrıca, ak kaburganın kena‐ rı üzerinden de kaydırabilirsin." Egzersiz sona erdiğinde kazığı geri aldı ve başıyla onay‐ ladı. "Güzel. Çok güzel" Ona şaşkın gözlerle baktım. Çoğu zaman bu kadar öv‐ mezdi.

"Gerçekten mi?" "Sanki yıllardır yapıyormuş gibisin." Egzersiz odasından çıkacakken, yüzümde keyifli bir gü‐ lümseme belirdi. Kapıya yaklaştığımızda kıvırcık kızıl saçlı bir kuklayı farkettim. Aniden, Stan'in dersindeki bütün olay‐ lar aklıma geldi. Kaşlarımı çattım. "Bir daha sefere kazığı şunun üzerinde kullanabilir mi‐ yim?" Ceketini alıp sırtına geçirdi. Kahverengi deriden, uzun bir şeydi. Bir kovboy ceketine benziyordu ama bunu asla itiraf etmezdi. Eski Batı'ya gizli bir hayranlık duyduğunu bi‐ liyordum. Aslında anlayamıyordum ama sonuçta, onun tu‐ haf müzik tercihlerini de anlamıyordum ki. "Bunun sağlıklı olacağını sanmıyorum," dedi. "Gerçekte kendisine yapmamdan çok daha iyi olur," di‐ ye hırladım, sırt çantamı bir omzuma asarken. Spor salo‐ nundan çıktık. "Şiddet sorunlarının çözümü olamaz," dedi, bilge bir ta‐ vırla. "Sorunu olan o. Ve aldığım bütün eğitimin, çözümün şiddet olduğunu vurguladığını sanıyordum." "Sadece şiddeti önce sana getirenlere karşı. Annen sana saldırmıyor. Sadece birbirinize çok fazla benziyorsunuz, hepsi o." Olduğum yerde durdum. "Ben ona filan benzemiyorum! Yani... gözlerimiz benziyor ama ben çok daha uzunum. Ve saçlarım da farklı." Koyu ve gür kumral saçlarımın annemin

36


açık kumral buklelerine benzemediğini göstermek için at‐ kuyruğumu işaret ettim. Yüzünde hala keyifli bir ifade vardı ama gözleri sert ba‐ kıyordu. "Ben görünüşlerinizden bahsetmiyorum ve sen de bunu gayet iyi biliyorsun." Bakışlarımı o bilgiç gözlerden uzaklaşırdım. Dimitri’ye duyduğum çekim neredeyse karşılaştığımız anda başlamıştı ve nedeni sadece o kadar seksi olması da değildi. Kendimde anlayamadığım bir şeyleri anladığını hissediyordum ve ba‐ zen aynı şeyi benim de onun için yaptığımı düşünüyordum. Tek sorun, kendimle ilgili anlamak istemediğim şeyleri vurgulama eğiliminde olmasıydı. "Kıskançlık ettiğimi mi düşünüyorsun?" "Ediyor musun?" diye sordu. Sorularıma sorularla cevap vermesinden nefret ediyordum. "Eğer öyleyse, tam olarak neyi kıskanıyorsun?" Dimitri'ye baktım. "Bilmiyorum. Belki de ününü kıskanı‐ yorum. Belki de ününe benden daha fazla zaman ayırdığı için öfkeleniyorum. Bilmiyorum." "Yaptığı şeyin harika olduğunu düşünmüyor musun?" "Evet. Hayır. Bilmiyorum. Sadece... Bilmiyorum. Çok fazla hava atıyor gibiydi. Sanki bunu gösteriş için yapmış gi‐ bi." Yüzümü buruşturdum. "İşaretler için." Molnija işaretle‐ ri, Strigoi öldürdükten sonra gardiyanlara verilen dövmeler‐ di. Her biri yıldırımla işlenmiş minik bir X harfine benziyor‐ du. Enselerimize işleniyor ve bir gardiyanın ne kadar dene‐ yimli olduğunu gösteriyordu.

"Sence birkaç işaret için Strigoilerle savaşmaya değer mi? Badicaların evinde bir şeyler öğrendiğini sanıyordum." Kendimi aptal gibi hissettim. "Düşündüğüm şey bu de‐ ği...” "Hadi." Durdum. "Ne?" Kaldığım yurda doğru yürüyorduk ama şimdi başıyla kampüsün diğer tarafını işaret ediyordu. "Sana bir şey gös‐ termek istiyorum." "Nedir o?" "Bütün işaretler onur madalyası gibi değildir."

37


5

Dimitri'nin neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu ama itaatkar bir tavırla onu takip ettim. Şaşırtıcı bir şekilde, beni kampüsün sınırlarının dışına çı‐ kardı ve civardaki ormana soktu. Akademi'nin çok geniş bir arazisi vardı ve hepsi aktif şekilde eğitim amaçlarıyla kulla‐ nılmıyordu. Montana'nın uzak bir yerindeydik ve bazen okul vahşi doğayı zorlukla dışarıda tutuyormuş gibi görünü‐ yordu. Bir süre sessizce yürürken ayaklarımızın kalın, bozulma‐ mış kar üzerinde çıkardığı hışımlardan başka bîr şey duyul‐ muyordu. Birkaç kuş yükselen güneşi selamlarcasına ötü‐ yordu ama çoğunlukla gördüğüm şey, düzensiz, çarpık çur‐ puk çam ağaçlarıydı, özellikle kar beni biraz yavaşlattığı için, Dimitri'nin uzun adımlarına yetişmekte zorlanıyordum.

Çok geçmeden, ileride iri, karanlık bir siluet seçtim. Bir tür binaya benziyordu. "Nedir bu?" diye sordum. Ama Dimitri cevap veremeden, kütüklerden yapılmış küçük bir kulübe olduğunu anladım. Daha yakından baktığımda kütüklerin zamanla aşınmış ve bazı yerlerinin çürümüş olduğunu gördüm. Çatı da biraz sarkmıştı. "Eski bir gözcü kulübesi,” dedi. "Gardiyanlar kampüsün etrafında yaşar ve Strigoilere karşı tetikte dururlardı." "Bunu neden artık yapmıyorlar?" "Elimizde yeterince gardiyan yok. Aynca, Moroiler kam‐ püse yeterince koruma büyüsü yaptığından çoğu burada bi‐ rilerini tutmaya gerek olmadığını düşünüyor." Tabii insanlar yüzükleri kazıklamadığı sürece, diye düşündüm. Bir an için, Dimitri'nin beni romantik bir amaç için gö‐ türdüğünü düşündüm. Sonra binanın diğer tarafından gelen sesleri duydum. Tanıdık bir mırıltı kulaklarıma geldi, Lissa oradaydı. Dimitri’yle birlikte binanın köşesinden döndüğümüzde şaşırtıcı bir sahneyle karşılaştık. Oradaki küçük donmuş bir su birikintisinin üzerinde, Christian ve Lissa buz pateni ya‐ pıyordu. Yanlarında tanımadığım bir kadın vardı ama arka‐ sı bana dönüktü. Görebildiğim tek şey, zarif bir şekilde ba‐ şının etrafında savrulan simsiyah saçlarıydı. Lissa beni gördüğünde sırıttı. "Rose!" Christian omzunun üzerinden bana baktı ve romantik anlarını böldüğümü dü‐ şündüğünü hissettim.

38


Lissa göletin kenarına doğru dengesiz adımlarla yaklaştı Buz patenine pek alışkın değildi. Onlara şaşkınlıkla ‐ve kıskançlıkla‐ bakmaktan başka bir şey yapamadım. “Beni de partiye davet ettiğiniz için teşek‐ kürler.” "Meşgul olduğunu düşündüm," dedi Lissa. "Ve bu gizliy‐ di zaten. Burada olmamamız gerekiyor." Orasını ben de an‐ layabiliyordum zaten. Christian ona yaklaştı ve ardından o yabancı kadın gel‐ di. "Partiye sürpriz misafirler mi getiriyorsun, Dimka?” diye sordu. Dimitri'nin güldüğünü duyana kadar, kadının kiminle konuştuğunu merak ettim. Bunu pek sık yapmazdı ve bu yüzden şaşkınlığım artmıştı. "Rose'u olmaması gereken yer‐ lerden uzak tutmak zordur. Sonunda daima bulur." Kadın güldü ve uzun saçlarını bir omzunun üzerinden atarak olduğu yerde döndü, aniden yüzünü açıkça görebil‐ dim. Tepki vermemek için kendimi çok zorladım. Kalp bi‐ çimi yüzündeki iri gözler, Christian'ınkilerle aynı renkti, açık soğuk mavi. Dudakları gülümserken zarif ve güzel gö‐ rünüyor, yüzünün geri kalanını soluk bırakan bir pembelik‐ le parlıyordu. Ama sol yanağında, pürüzsüz olması gereken bir yerde, beyaz derisi kabarmış, morumsu yara izleri oluşmuştu. Bi‐ çimlerine bakılırsa, biri dişlerini geçirip yanağının bir parça‐ sını koparmış gibi görünüyordu. Gerçekten de öyle olduğu‐ nu anladım.

Zorlukla yutkundum. Kadının kim olduğunu aniden an‐ lamıştım. Christian'ın halasıydı. Ailesi Strigoi olmaya karar verdiğinde oğulları için geri dönmüşler, onu gizleyip biraz daha büyüdüğünde Strigoi'ye dönüştürmeyi ummuşlardı. Bütün detayları bilmiyordum, fakat halasının onları uzaklaş‐ tırdığını biliyordum. Ne var ki daha önce de gözlemlediğim gibi, Strigoiler ölümcüldü. Kadın, gardiyanlar gelene kadar onların dikkatini dağıtmıştı ama ellerinden zarar görmeden kurtulamamıştı. Eldivenli elini bana uzattı. "Tasha Ozera," dedi. ttSenin hakkında çok şey duydum Rose." Ben Christian'a tehlikeli bir bakış atınca Tasha güldü. "Endişelenme," dedi. "Hepsi iyi şeylerdi." "Hayır, değildi," diye itiraz etti Christian. Kadın sabırsızlıkla başını iki yana salladı. "Açıkçası, Christian'ın bu korkunç sosyal beceriksizliği kimden aldığı‐ nı bilmiyorum. Benden öğrenmediği kesin." Bence de açık, diye düşündüm. "Burada ne yapıyorsunuz?" diye sordum. "Bu ikisiyle birlikte biraz zaman geçirmek istedim." Kaş‐ larını çatınca, alnı hafifçe kırıştı. "Ama okulun etrafında ta‐ kılmayı pek sevmiyorum. Her zaman konuksever değil‐ ler..." Önce anlayamadım. Kraliyet üyeleri ziyarete geldiğinde okul yetkilileri onları memnun etmek için kendilerini parça‐ lardı. Ama sonra anladım. "Çünkü... Olanlar yüzünden sanırım..."

39


Herkesin anne ve bahası yüzünden Christian'a nasıl dav‐ randığını düşününce halasının da aynı dışlanmayla karşılaş‐ masına şaşmamam gerekirdi. Tasha omuz silkti. “İşler böyle yürüyor.” Ellerini ovuştura‐ rak nefesini verdi ve nefesi havada buzlu bir bulut yarattı. "Ama burada böyle dikilmeyelim, içeride ateş yakabiliriz." Donmuş gölete son kez özlemle baktım ve diğerleriyle birlikte içeri girdim. Kulübe oldukça çıplaktı ve toz tabaka‐ larıyla kaplıydı. Tek odası vardı. Köşede üzerinde örtüleri olmayan dar bir yatak ve bir zamanlar hiç şüphesiz eskiden yiyeceklerin konduğu birkaç raf duruyordu. Ama bir şömi‐ nesi vardı ve çok geçmeden küçük ortamı ısıtan bir ateşi‐ miz oldu. Beşimiz birlikte ateşin sıcaklığına sokularak otur‐ duk ve Tasha ateşte kızartmak için lokum çıkardı. Yapış yapış şekerlemelerle kendimize ziyafet çekerken Lissa ve Christian yine rahat bir şekilde sohbet ediyordu. Beni şaşırtan bir şekilde, Tasha ve Dimitri de uzun süredir tanışıyormuş gibi konuşuyordu. Anlaşılan birbirlerini ger‐ çekten uzun süredir tanıyorlardı. Dimitri'yi daha önce bu kadar heyecanlı görmemiştim. Bana şefkatle yaklaştığında bile ciddi davranmıştı. Ama Tasha'nın yanında kahkahalar atıyor ve espriler patlatıyordu. Kadını dinledikçe ondan daha çok hoşlanmaya başla‐ dım. Sonunda, sohbetin dışında kalamayarak sordum: "Ya‐ ni kayak gezisine sen de geliyor musun?" Başıyla onayladı. Esnemesini bastırarak bir kedi gibi ge‐ rindi. "Asırlardır kayak yapmadım. Zamanım yoktu. Bütün iznimi buna saklıyordum."

"İzin mi?” Ona merakla baktım. uBir yerde... çalışıyor musun?” "Ne yazık ki evet,” dedi Tasha ama o kadar da üzgün gö‐ rünmüyordu. “Dövüş sanatları dersleri veriyorum." Ona şaşkınlıkla baktım. Bir astronot veya telefonda psişik hizmet veren biri olduğunu söylese, o kadar şaşırmazdım. Kraliyet üyelerinin birçoğu çalışmıyordu ve çalışsalar bi‐ le, çoğunlukla aile servetlerini artırmak için yatırımla veya para getiren işlerle uğraşıyorlardı. Çalışanlarsa dövüş sanat‐ larıyla veya fiziksel çaba gerektiren işlerle ilgilenmiyordu. Moroilerin bir sürü harika yeteneği vardı: Sıradışı duyular ‐ koku, görme ve işitme‐ ve büyü güçleri. Ama fiziksel açı‐ dan uzun boylu ve ince yapılı, sıklıkla da ince kemikliydi‐ ler. Güneş ışığına karşı zayıftılar. Elbette ki bunlar birinin dövüşçü olmasını engellemezdi, ancak onlar için durum da‐ ha zordu. Zaman içinde bütün Moroiler en iyi saldırının iyi bir savunma olduğuna karar vermişlerdi ve çoğu fiziksel ça‐ tışma düşüncesinden bile uzak duruyordu. Akademi gibi sı‐ kı korunan yerlerde saklanıyor, daima kendilerini koruya‐ cak daha güçlü, daha sert dampirlere güveniyorlardı. "Ne düşünüyorsun Rose?” diye sordu Christian, şaşkınlı‐ ğımdan zevk aldığı açık bir şekilde. "Sence onu yenebilir misin?” "Söylemesi zor,” dedim. Tasha’nın yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. "Alçak‐ gönüllü davranıyorsun. Sizlerin neler yapabildiğinizi gör‐ düm. Benimki sadece bir hobi.”

40


Dimitri güldü. "Asıl alçakgönüllü davranan sensin. Bura‐ daki sınıfların yansına ders verebilecek durumdasın." "Pek sayılmaz," dedi Tasha. “Bir grup ergenin elinde da‐ yak yemek pek de hoş görünmez." "Bunun olacağını hiç sanmam," dedi Dimitri. "Neil Szelsky'yi nasıl benzettiğini hala hatırlıyorum." Tasha gözlerini devirdi. "İçkimi yüzüne fırlatmak pek de benzetmek sayılmaz, tabii takım elbisesi dışında. Giysi‐ leri konusunda ne kadar hassas olduğunu da hepimiz bi‐ liriz." İkisi sadece kendilerinin bildiği bir şeye güldüler ama ben yarı yarıya dinliyor, hala onun Strigoilerle mücadelesi‐ ni düşünüyordum. Sonunda kendimi daha fazla tutamadım. "Dövüş sanatla‐ rıyla ilgilenmeye yüzüne olanlardan önce mi, yoksa sonra mı başladın?" "Rose!" diye tısladı Lissa. Ama Tasha rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Çoğu za‐ man ailesiyle ilgili saldırı konusu açıldığında huzursuz ol‐ masına rağmen, Christian da rahatsız olmamıştı. Tasha ba‐ na düşünceli gözlerle baktı. Bu bana Dimitri'nin bakışlarını hatırlattı, onayladığı ama beklemediği bir şey yaptığımda böyle bakardı. "Sonra," dedi Tasha. Bakışlarını indirmedi ve mahcup da olmadı ama hüznünü hissedebiliyordum. "Ne kadarını bili‐ yorsun?" Christian'a döndüm. "Sadece temel şeyleri."

Tasha başıyla onayladı. “Biliyordum. Lucas ve Moira'nın neye dönüştüğünü biliyordum, fakat yine de hazırlıklı de‐ ğildim. Zihinsel, fiziksel ya da duygusal olarak. Olanları tek‐ rar yaşasaydım, yine de hazır olamazdım. Ama o geceden sonra kendime baktım ‐mecazi olarak‐ ve ne kadar savun‐ masız olduğumu anladım. Bütün hayatımı, gardiyanların beni korumasını bekleyerek geçirmiştim. "Gardiyanların beceriksiz olduğunu söylemiyorum. Dedi‐ ğim gibi, muhtemelen bir dövüşte beni yenebilirsin. Ama onlar ‐Lucas ve Moira‐ biz daha neler olduğunu bile anlaya‐ madan iki gardiyanımızı öldürdüler. Christianı almalarını ge‐ ciktirdim ama çok zorlandım. Diğerleri gelmeseydi ölebilir‐ dim ve o..." Bir an durup kaşlarını çattı. “0 şekilde ölmek istemediğime karar verdim, gerçekten savaşmadan kendimi ve sevdiklerimi korumak için elimden geleni yapmadan öle‐ mezdim. Bu yüzden her türlü savunma sanatını öğrenmeye başladım. Bir süre sonra, buradaki yüksek topluma uyum sağlayamaz hale geldim. Bu yüzden Minneapolis'e taşındım ve başkalarına ders vererek hayatımı kazanmaya başladım." Minneapolis’te yaşayan başka Moroiler de olduğundan emindim ‐nedenini sadece Tanrı bilse de‐ ama satır araları‐ nı okumuştum. Oraya taşınıp insanların arasına karışmış, Lissa ve benim iki yıl boyunca yaptığımız gibi diğer vampir‐ lerden uzak kalmıştı. Satır aralarında başka şeyler olup ol‐ madığını da merak ediyordum. Her türde savunma sanatı demişti, yani dövüş sanatlarından fazlası vardı. Saldırı sa‐ vunma inançları düşünülürse, Moroiler büyünün silah ola‐

41


rak kullanmaması gerekliğine inanıyordu. Uzun zaman ön‐ ce o şekilde kullanılmıştı ve bazı Moroiler bugün hala giz‐ lice bunu yapıyordu. Bildiğim kadarıyla Christian da onlar‐ dan biriydi. Aniden, bu şeyleri nereden öğrenmiş olabilece‐ ği konusunda sağlam bir fikir edindim. Ortama sessizlik hakim oldu Böyle üzücü bir hikayeyi dinlemek zordu. Ama Tasha, daima etrafındakilerin morali‐ ni yükseltebilecek türden biriydi. Bu yüzden ondan daha da hoşlandım ve zamanının geri kalanını bize komik hikayeler anlatarak geçirdi. Çoğu kraliyet üyesi gibi kibirli değildi ve herkes hakkında konuşabiliyordu. Dimitri onun sözünü etti‐ ği kişilerin çoğunu tanıyordu ‐açıkçası, böylesine antisosyal görünen biri, Moroi ve gardiyan toplumundaki herkesi nasıl tanıyabilirdi?‐ ve arada bir küçük detaylar ekliyordu. Tasha nihayet saatine bakana kadar bizi uzun süre güldürdüler. "Buralarda bir kızın alışverişe çıkabileceği en iyi yer ne‐ resi?” diye sordu. Lissa ve ben birbirimize baktık. "Missoula,” dedik, aynı anda. Tasha iç çekti. "Orası birkaç saat mesafede, ancak erken çıkarsam, dükkanlar kapanmadan belki yetişebilirim. Noel alışverişimde ne yazık ki çok geç kaldım." Homurdandım. "Alışverişe gitmek için neler vermezdim.” "Ben de," dedi Lissa. "Belki birlikte kaçabiliriz...” Dimitri’ye umutlu gözlerle bir bakış altım. "Hayır," dedi hemen. İç çektim.

Tasha yine esnedi. "Biraz kahve içeceğim, böylece ara‐ ba kullanırken uyuklamam." "Gardiyanlarından biri seni götüremez mi?” Başını iki yana salladı. "Hiç gardiyanım yok ki." "Hiç gardiyanın yok..." Kaşlarımı çattım. "Hiç gardiyanın yok mu?" "Hayır, yok." "Ama bu imkansız!" diye haykırdım. "Sen kraliyet üyesi‐ sin. En azından bir gardiyanın olmalıydı, daha doğrusu iki." Gardiyanlar, Moroiler arasında Gardiyan Konseyi tarafın‐ dan belli bir sistemle dağıtılırdı. Gardiyanlarla Moroilerin nüfus oranı göz önüne alındığında, aslında adil olmayan bir sistemdi. Kraliyet üyesi olmayanlar, çekiliş sistemiyle gardi‐ yan alırdı. Kraliyet üyeleriyse daima gardiyanlarla dolaşırdı. Yüksek seviyeli kraliyet üyeleri çoğunlukla birden fazla gar‐ diyan alırdı ama en düşük seviyeli kraliyet üyeleri bile gar‐ diyansız olamazdı. "Gardiyanlar dağıtılırken, Ozeralar ne yazık ki ön sıralar‐ da yer almıyor," dedi Christian. "Ailem öldüğünden beri... bir kıtlık yaşanıyor." İyice öfkelendim. "Ama bu adil değil. Annenin ve baba‐ nın yaptığı şey için sizi cezalandıramazlar." "Bu ceza değil Rose." Bana kalırsa, Tasha olması gerek‐ tiği kadar öfkeli değildi. "Sadece... önceliklerin düzenlen‐ mesiyle ilgili." "Seni savunmasız bırakıyoriar. Kendi başına dolaşa‐ mazsın!"

42


"Savunmasız değilim ki Rose. Sana daha önce de söyle‐ dim. Ve gerçekten bir gardiyan isteseydim, Konsey’in başı‐ na dert olurdum ve sonunda alırdım ama buna değmez. Şimdilik iyiyim.” Dimitri ona bir bakış attı. "Seninle gelmemi ister misin?" "Ve bütün gece seni ayakta mı tutayım?" Tasha başını iki yana salladı. "Sana bunu yapmak istemem, Dimka.” "Aldırmaz ki,” dedim hemen, bu çözüm karşısında heye‐ canlanarak. Dimitri, onun adına konuşmamdan hoşlanmışa benzi‐ yordu ve karşı çıkmadı. "Gerçekten aldırmam.” Tasha tereddüt etti. "Pekala. Ama acele etmeliyiz." Yasak partimiz bitti. Moroiler bir yönde giderken Dimit‐ ri’yle ben de diğer yöne döndük. Tasha’yla birlikte yarım saat sonra buluşmak için plan yapmışlardı. "Onun hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu Dimitri, yalnız kaldığımızda. "Ondan hoşlandım," dedim. Sonra bir an düşündüm. "Ve işaretlerle ilgili neyi kastettiğini anladım.” "Öyle mi?” Patikada yürürken ayaklarıma bakarak başımla onayla‐ dım. Patika tuzlanmış ve kürenmiş olmasına rağmen, hala yer yer kaygandı. "Yaptığı şeyi gösteriş için yapmadı. Yaptı, çünkü buna mecburdu. Tıpkı... tıpkı annemin yaptığı gibi.” İtiraf etmek‐ ten hoşlanmıyordum ama bu doğruydu. Janine Hathaway gelmiş geçmiş en kötü anne olabilirdi ama harika bir gardi‐

yandı, "işaretlerin önemi yok. Molnijalann ya da yara izle‐ rinin." "Hızlı öğreniyorsun," dedi, onaylayan bir tavırla. Övgüsü karşısında gururlandım. "Sana neden Dimka diyor?" Hafifçe güldü. Bu gece kahkahalarını bolca duymuştum ve daha fazlasını duymak istiyordum. "Dimitri'nin kısaltması." "Mantıklı değil. Dimitri’ye benzemiyor. Bence sana, bil‐ miyorum, Dimi veya benzer bir şey denmeli." "Rusça'da öyle değildir," dedi. "Rusça tuhaf bir dil." Rusça'da, Vasilisa'nın kısaltması Vasya'ydı ve bence bu da mantıklı değildi. "Senin dilin de öyle." Ona sinsi bir bakış att��m. "Bana Rusça küfretmeyi öğre‐ tirsen, dilinizi yeniden değerlendirebilirim." "Zaten çok fazla küfrediyorsun." "Sadece kendimi ifade etmeye çalışıyorum." "Ah, Roza..." İç çekti ve heyecanlandığımı hissettim. 'Ro‐ za' adımın Rusça'daki karşılığıydı ve Dimitri bu adı nadiren kullanırdı. "Kendini tanıdığım herkesten çok daha iyi ifade ediyorsun." Gülümsedim ve bir süre tek kelime etmeden yürüdüm. Kalp atışlarım hızlanmıştı, onun yanında olmaktan çok mut‐ luydum. Birlikte olmamızda bir sıcaklık ve doğruluk vardı. Ama üzerinde düşündüğüm başka bir şey zihnimi kemi‐ riyordu. "Biliyor musun, Tasha’nın yaralarında komik bir şey var."

43


"Neymiş o?" diye sordu. "Yaralar... yüzünü mahvetmiş," diye başladım, yavaşça. Düşüncelerimi kelimeye dökmekte zorlanıyordum. "Yani, daha önce çok güzel olduğu belli. Ama şimdi yara izlerine rağmen... bilmiyorum. Farklı bir şekilde güzelleşmiş. San‐ ki... yara izleri onun parçası gibi. Onu tamamlıyor." Kulağa gülünç geldiğini biliyordum ama doğruydu. Dimitri bir şey söylemedi, sadece bana yandan bir bakış attı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim ve göz göze geldi‐ ğimiz anda, eski çekimi yine hissettim. Çok çabuk kaybol‐ muştu ama görmüştüm. Yerine gurur ve onay gelmişti. On‐ lar da aynı derecede güzeldi. Konuştuğunda daha önceki düşüncelerinin yankısı gi‐ biydi. "Hızlı öğreniyorsun Roza."

6

Ertesi gün okul öncesi egzersizime gittiğimde içim

hayata karşı gayet olumlu hislerle doluydu. Önceki geceki gizli buluşma çok eğlenceli olmuştu. Sisteme karşı savaşmaktan ve Dimitri'yi Tasha'yla göndermekten dolayı kendimle gurur duyuyordum. Dahası, önceki gün gümüş kazıkla ilk çalışmamı yapmış ve başarıyla kullanabi‐ leceğimi kanıtlamıştım. Moralim o kadar yüksekken, daha fazla egzersiz yapmak için sabırsızlanıyordum. Her zamanki egzersiz kıyafetlerimi giydikten sonra, ne‐ redeyse koşar adım spor salonuna gittim. Ama başımı ön‐ ceki gün çalıştığımız egzersiz odasına uzattığımda içerisi ka‐ ranlık ve sessizdi. Dimitri'nin tuhaf, gizli bir eğitimle uğraş‐ tığını düşünerek içeri bakmak için ışığı yaktım. Hayır. Boş‐ tu. Bugün kazıkla çalışma yoktu. "Kahretsin," diye homurdandım.

44


"Burada değil." Bir çığlık atarak olduğum yerde neredeyse üç metre ha‐ vaya fırladım. Arkamı dönünce annemin kısılmış kahverengi gözleriyle karşılaştım. "Burada ne işin var?" Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz, giyim tarzı dikkatimi çekti. Kısa kollu lateks bir streç bluz giymişti. Altında benimkine benzer belden büzgülü bol bir eşofman vardı. "Kahretsin," diye tekrarladım. "Sözlerine dikkat et," diye tersledi. "Hiç terbiye alma‐ mış gibi davranabilirsin ama en azından öyle görünmeme‐ ye çalış." "Dimitri nerede?" "Gardiyan Belikov yatağında. Birkaç saat önce geri dön‐ dü ve dinlenmeye ihtiyacı vardı." Yine bela okuyacaktım ama son anda kendimi tuttum. Elbette ki Dimitri uyuyordu, insanlann alışveriş saatlerinde orada olabilmek için Tasha'yı gündüz vakti Missoula'ya gö‐ türmüştü. Teknik açıdan, Akademi’nin gece saatlerinde ayakta kalmıştı ve muhtemelen daha yeni geri dönmüş ol‐ malıydı. Ahh! Böyle bir sonuçla karşılaşacağımı bilseydim, Tasha'ya yardım etmesi için o kadar teşvik etmezdim. "Şey," dedim aceleyle. "Sanırım bu egzersizin iptal oldu‐ ğu anlamına geli..." "Sessiz ol ve şunlan giy." Bana bir çift egzersiz eldiveni uzattı. Boks eldivenine benziyorlardı ama o kadar kalın ve iri değillerdi. Ama aynı amaca hizmet ediyorlardı: Ellerini korumak ve rakibini tırnaklarınla yaralamanı önlemek.

"Gümüş kazıklarla çalışıyorduk,” dedim sinirli bir tavırla, eldivenleri giyerken. “Eh, bugün de öyle yapacağız. Haydi." Bugün yurttan gelirken bir otobüsün altında kalmış olma‐ yı dileyerek onun peşinden spor salonunun ortasına yürü‐ düm. Gözlerinin önüne düşmesini engellemek için kıvırcık saçlarını tokayla tutturmuş, boynunu açığa çıkarmıştı. Teni dövmelerle doluydu. En tepedeki yılan gibi bir çizgiydi; Gar‐ diyanlar St. Vladimir gibi bir akademiden mezun olduğunda ve hizmet etmeye hazır bulunduğunda verilen ödüldü bu. Altında, bir Strigoi öldürdüğü her seferinde gardiyana veri‐ len molnija dövmeleri vardı. Adını aldıkları yıldırımlar gibi çizilmişlerdi. Sayılarını tam olarak bilemiyordum, fakat an‐ nemin boynunda dövme yapılacak yer kalmamış gibi görü‐ nüyordu. Zamanında çok fazla Strigoi öldürdüğü kesindi. İstediği noktaya ulaştığında bana dönerek saldırı pozis‐ yonu aldı. O anda ve oracıkta hemen üzerime saldırmasını bekleyerek gardımı aldım. “Ne yapıyoruz?” diye sordum. "Temel saldın ve savunma teknikleri. Kırmızı çizgileri kullan." "O kadar mı?” diye sordum. Bana doğru bir hamle yaptı. Darbesinden zorlukla sıyrıl‐ dım ve bu arada kendi ayaklarıma takıldım. Aceleyle den‐ gemi tekrar buldum. "Eh,” dedi, neredeyse alaycı gibi gelen bir sesle. "Bana hatırlatmakta o kadar hevesli görünüyordun ama gerçekten

45


de seni beş yıldır görmedim. Ne yapabildiğin konusunda bir fikrim yoktu.” Yine hamle yaptı ve yine ondan kurtulmaya çalışırken çiz‐ gilerin arasında kalmayı zorlukla başardım. Kalıp çabucak oluşmuştu. Bana asla saldırma fırsatı vermiyordu. Belki de saldırma becerisine sahip değildim. Bütün zamanımı kendi‐ mi savunmakla geçirdim, en azından fiziksel olarak. Hoşuma gitmese de, iyi olduğunu kabul etmek zorundaydım. Ger‐ çekten iyiydi. Ama bunu ona söylemeye hiç niyetim yoktu. "Eh, bu ne şimdi?" diye sordum. "Anne olarak beni ih‐ mal ettiğin zamanı böyle mi kapamaya çalışıyorsun?" "Hayır, sadece böylelikle seni biraz kendine getirmeye çalışıyorum. Geldiğimden beri bana tavır almaktan başka bir şey yapmadın. Savaşmak mı istiyorsun?” Kolu aniden uzandı ve koluma indi. "O zaman savaşalım. Sayı.” "Sayı," dedim, yanlamasına geri çekilerek. "Savaşmak is‐ temiyorum. Sadece seninle konuşmaya çalışıyordum." "Sınıfta beni küçük düşürmeye çalışmak, gerçekten ko‐ nuşmak sayılmaz. Sayı." Darbesi yüzünden acıyla homurdandım. Dimitri’yle çalış‐ maya başladığımda kendimden daha uzun biriyle dövüşme‐ min adil olmadığı konusunda yakınıyordum. Bana kendim‐ den uzun bir sürü Strigoi’yle dövüşmek zorunda kalacağımı ve eski deyişin doğru olduğunu hatırlatmıştı: Dövüşte bü‐ yüklüğün önemi yoktu. Bazen bana boş umut verdiğini dü‐ şünürdüm ama annemin karşımda sergilediği performansı görünce ona inanmaya başlamıştım.

Kendimden daha ufak tefek biriyle hiç dövüşmemiştim. Acemi sınıflarındaki az sayıdaki kızlardan biri olarak, nere‐ deyse daima rakiplerimden daha kısa ve daha ince olacağı‐ mı kabullenmiştim. Ama annem benden de ufak tefekti ve ince vücudunda kastan başka bir şey olmadığını görebili‐ yordum. "Özgün bir iletişim tarzım var, hepsi bu," dedim. "Son on yedi yıldır haksızlığa uğradığın konusunda bir ergenlik yanılgın da var." Ayağı kalçama indi. "Sayı. Ger‐ çekte, diğer dampirlerden farklı bir davranışla karşılaşma‐ dın. Aslında sana onlardan daha iyi davranıldı. Seni kuzen‐ lerimin yanına gönderebilirdim. Kan fahişesi olmak mı isti‐ yorsun? İstediğin bu mu?" 'Kan fahişesi' terimini duyduğum her seferinde yüzümü buruştururdum. Bu, çoğunlukla gardiyan olmak yerine ço‐ cuklarını yetiştirmeye karar veren dampir anneler için kul‐ lanılan bir terimdi. Bu kadınlar Moroi erkeklerle kısa süre‐ li ilişkilere girerlerdi ve bu yüzden aşağılanırlardı, oysa gerçekte yapabilecekleri başka bir şey yoktu çünkü Moroi erkekler sadece Moroi kadınlarla evlenirdi. 'Kan fahişesi' terimi, dampir kadınların erkeklerin seks sırasında kanla‐ rını içmelerine izin vermelerinden doğmuştu. Bizim dün‐ yamızda, sadece insanlar kan verirdi. Bunu yapan bir dampir, kirli ve müstehcen bulunurdu, özellikle de seks sırasında olmuşsa. Sadece birkaç dampir kadının bunu yaptığından şüpheleniyordum, ancak terim ne yazık ki hepsi için geçerli olmuştu. Kaçtığımızda ben de Lissa'ya

46


kanımı vermiştim ve bu zorunlu bir şey olmasına rağmen, hala utancını taşıyordum. "Hayır. Elbette ki kan fahişesi olmak istemiyorum." Ne‐ fes alışım sıklaştı. "Ve hepsi öyle değil. Öyle olanlar sadece birkaç kişi." "Ünlerini kendileri kazandılar,” diye hırladı. Saldırısını sa‐ vuşturdum. "Ortalıkta dolaşarak Moroilerle düşüp kalkmak yerine, gardiyan olarak görevlerini yerine getirmeliydiler." "Onlar çocuklarını yetiştiriyor," diye homurdandım. Ba‐ ğırmak istiyordum ama ciğerlerimdeki oksijeni boşa harca‐ yamazdım. "Bu, senin hiçbir şey bilmediğin bir konu. Ayrı‐ ca, sen de onlar gibi değil misin? Parmağında bir yüzük gör‐ müyorum. Babam da seninle düşüp kalkmamış mıydı?" Yüzü sertleşti. "Bu," dedi, dişlerini sıkarak, "asıl senin hiçbir şey bilmediğin bir konu. Sayı!" Darbenin etkisiyle yüzümü buruşturdum ama damarına bastığım için memnundum. Aslında babamın kim olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey, bir Türk olduğuydu. Annemin kıvrımlı vücudunu ve güzel yüzünü almış olabilirdim ‐ama bugünlerde kibirli bir şekilde ondan daha güzel olduğumu iddia ediyordum‐ ancak geri kalan fi‐ ziksel özelliklerim babamdan gelmişti. Koyu renk saçlar ve gözlerle hafif bronz bir ten. "Nasıl olmuştu?" diye sordum. "Türkiye'de bir göreve mi gitmiştin? Onunla yerel bir pazarda mı karşılaşmıştın? Yok‐ sa daha da mı ucuzdu? Darwin'i izleyip çocuğuna savaşçı genleri vermesi en muhtemel adamı mı seçtin? Yani, beni

sadece görevin olduğu için doğurduğunu biliyorum, bu yüzden, gardiyanlara verebileceğin en iyi çocuğu vermişsin‐ dir diye düşünüyorum." "Rosemarie," diye uyardı, dişlerini sıkarak, "hayatında bir kez olsun çeneni kapa!" "Neden? O çok değerli ününü mü lekeliyorum? Tıpkı ba‐ na söylediğin gibi: Sen de diğer dampirlerden farklı değil‐ sin. Sadece onunla düzüştün ve..." "Gurur, aptalın düşüşünü getirir," sözü boşuna değil, kendi kibirli zaferime öylesine kaptırmıştım ki ayaklarıma dikkat etmeyi unutmuştum. Kırmızı çizgiye çok fazla yakın‐ dım. Dışarı çıkmam, ona bir sayı daha kazandırırdı, bu yüz‐ den aynı anda hem içeride kalmaya hem de hamlesini sa‐ vuşturmaya çalıştım. Ne yazık ki sadece biri işe yarayabilir‐ di. Yumruğu hızlı ve sert bir şekilde geldi, belki de en önemlisi, bu türde bir egzersizin kurallarının izin verdiğin‐ den biraz daha yüksekten. Yüzüme küçük bir kamyonun gücüyle indi ve arkaya doğru savrulup spor salonunun ze‐ minine önce sırtımın, sonra da başımın üzerine devrildim. Ve çizginin dışına çıkmıştım. Hastır! Başımın arkası acıyla gerilirken gözlerim karardı. Birkaç saniye içinde annem tepemde dikiliyordu. "Rose? Rose? İyi misin?" Sesi çatlak ve çılgınca çıkıyordu. Dünya etrafımda dönüyordu. Sonrasında başkalan geldi ve her nasılsa kendimi Akade‐ mi'nin revirinde buldum. Biri gözlerime ışık tuttu ve bana inanılmayacak kadar aptalca sorular sormaya başladı.

47


"Adın ne?" "Ne?" diye sordum, ışığa doğru gözlerimi kısarak. "Adın." Benimle ilgilenen kişinin Dr. Olendzki olduğunu farkettim. "Adımı biliyorsun ya." "Söylemeni istiyorum." "Rose. Rose Hathaway." "Doğumgününü biliyor musun?" "Elbette biliyorum. Neden bana böyle aptalca şeyler so‐ rup duruyorsun? Kayıtlarımı mı kaybettiniz?" Dr. Olendzki sinirli bir tavırla üfledi ve sinir bozucu ışı‐ ğını da alarak yanımdan uzaklaştı. "Sanırım iyi," dediğini duydum. "Akşama kadar onu burada tutmak istiyorum, be‐ yin sarsıntısı geçirmediğinden emin olmalıyız. Bugün gardi‐ yan derslerine girmesini kesinlikle istemiyorum." Bütün günü bir uyuyup bir uyanarak geçirdim, çünkü Dr. Olendzki çeşitli testler için beni sürekli uyandırıp dur‐ du. Bana bir buz torbası verdi ve yüzüme yakın tutmamı söyledi. Akademi'de dersler bittiği zaman benim de gidebi‐ lecek kadar iyi olduğuma karar verdi. "Yemin ederim, Rose, bence sürekli hasta kartlarından almalısın." Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. "Alerji ve astım gibi kronik sorunları olanlar dışında, başka bir öğ‐ renciyi burada senin kadar sık gördüğümü hatırlamıyo‐ rum." "Teşekkürler," dedim, bu onuru istediğimden pek emin olamayarak. "Yani, beyin sarsıntısı filan yok mu?"

Başını iki yana salladı. "Hayır, yok. Ama biraz ağrılann olacak. Bunun için gitmeden önce sana bir şey vereceğim." Gülümsemesi silindi ve aniden gergin göründü. "Dürüst ol‐ mam gerekirse, Rose, sanırım en kötü hasar, şey, yüzüne gelmiş." Yataktan fırladım. "Bu da ne demek?" Odanın karşı tarafındaki lavabonun üzerinde asılı duran aynayı işaret etti. Hemen oraya koştum ve kendi yansıma‐ ma baktım. "Orospu çocuğu!" Yüzümün sol yarısının üst tarafında morumsu kızıl leke‐ ler oluşmuştu, özellikle de gözüme yakın bir yerde. Umut‐ suzca doktora döndüm. "Yakında kaybolacak, değil mi? Eğer üzerine buz bastı‐ rırsam?" Yine başını iki yana salladı. "Buzun yardımı olabilir... ama korkarım gözün oldukça kararmış halde kalacak. En kötüsü yarın olacak, ancak bir‐iki hafta içinde geçeceğini tahmin ediyorum. Çok geçmeden eski haline dönersin." Klinikten çıkarken baş dönmemin yaralarımla bir ilgisi yoktu. Bir‐iki haftada geçmek mi? Dr. Olendzki bu konuda nasıl böylesine rahat konuşabilirdi? Neler olduğunu anlamı‐ yor muydu? Noel'de ve kayak gezisinin büyük bölümünde bir mutant gibi görünecektim. Mosmor bir gözle! Lanet ola‐ sıca morarmış bir gözle! Üstelik de bunu bana annem yapmıştı!

48


7

Moroi

yurduna açılan çifte kapıları öfkeyle itip geç‐

tim. Arkamda kar yağıyordu ve giriş katındaki bir‐ kaç kişi dönüp bana baktı. Tahmin edileceği gibi, birçoğu iki kez baktı. Zorlukla yutkunarak tepki vermeme‐ ye çalıştım. Sorun olmayacaktı. Delirmeye gerek yoktu. Acemiler sık sık yaralanırdı. Aslında yaralanmamak daha ender görülen bir durumdu. İtiraf etmem gerekirse, bu ço‐ ğundan daha göze batan bir yaralanmaydı, fakat iyileşene kadar bununla yaşayabilirdim, değil mi? Ve nasıl olduğunu kimsenin bilmesine de gerek yoktu. "Hey, Rose, annenin seni yumrukladığı doğru mu?" Donup kaldım. O alaycı soprano tonu her yerde tanır‐ dım. Yavaşça dönerek Mia Rinaldi'nin koyu mavi gözlerine baktım. O iğrenç gülümsemesi olmasa, kıvırcık sarı saçların çevrelediği bu yüz güzel olabilirdi aslında.

Bizden bir yaş küçük olan Mia, kimin diğerinin hayatını daha çabuk cehenneme çevirebileceği konusunda Lissa'yla ‐ve dolayısıyla benimle‐ savaş halindeydi, bunun, kendisi‐ nin başlattığı bir savaş olduğunu da eklemeliyim. Lissa'nın eski erkek arkadaşını çalmasıyla başlamıştı ‐Lissa sonunda zaten onu istemediğine karar vermiş olsa da‐ ve her türde söylentiler yaymıştı. Açıkçası, Mia'nın nefreti tamamen yersiz değildi. Lis‐ sa'nın ağabeyi Andre ‐teknik olarak beni 'öldüren' trafik ka‐ zasında o da ölmüştü‐ ilk yılında Mia'yı oldukça kötü şekil‐ de kullanmıştı. Şimdi böylesine kaltaklık etmese, aslında onun için üzülebilirdim bile. Andre yanlış davranmıştı ve Mia'nın öfkesini anlıyordum, ancak bunun acısını Lissa'dan çıkarmaya çalışmasının adil olduğunu sanmıyordum. Lissa ve ben teknik olarak savaşı kazanmıştık, fakat Mi‐ a açıklanamaz bir şekilde tekrar saldırmak için toparlan‐ mıştı. Bir zamanlar sahip olduğu seçkinlerle kaçmak yeri‐ ne, yeni ve küçük bîr arkadaş grubu kurmuştu. Kötü ni‐ yetli olsun ya da olmasın, güçlü liderler daima peşlerine birilerini takardı. Ne var ki karşılaşmalarımızın %90'ında, aldırmamanın en etkili yöntem olduğunu gözlemlemiştim. Yine de, az önce %10'luk kısma adım atmıştık, çünkü az önce annenin seni yumrukladığını bütün dünyaya duyuran birine aldırmazlık edemezdiniz. Olduğum yerde durdum ve ona döndüm. Mi‐ a bir meşrubat makinesinin yanında duruyor, beni gafil av‐ ladığını biliyordu. Annemin gözümü morarttığını nasıl öğ‐

49


rendiğini sormaya gerek duymadım, buralarda bir şeyler nadiren gizli kalırdı zaten. Yüzümü tam olarak görebildiğinde gözleri arsızca bir zevkle iri iri açıklı. "Vay canına! İşte bir annenin sevebile‐ ceği bir yüz!" Ha! Çok tatlısın! Başka birinden duysam, bu şakaya gü‐ lebilirdim. "Eh, sen yüz yaralanmaları konusunda uzmansın ya," de‐ dim. "Burnun nasıl?" Mia'nın buz gibi gülümsemesi biraz titredi ama gerileme‐ di. Yaklaşık bir ay önce burnunu kırmıştım ‐hem de bir okul balosunda‐ ve o zamandan beri burnu iyileşmiş olma‐ sına rağmen, şimdi belli belirsiz yamuk duruyordu. Muhte‐ melen estetik ameliyatla düzelebilirdi, fakat ailesinin maddi durumuyla ilgili bildiğim kadarıyla bu şimdilik mümkün gö‐ rünmüyordu. “Daha iyi," diye cevap verdi hemen. "Neyse ki bir akrabam tarafından değil, psikopat bir kaltak tarafından kırılmıştı." Ona olabilecek en psikopat bakışımla gülümsedim. "Çok kötü. Ailendekiler sana kazayla vurur. Psikopat kaltaklarsa çoğu kez yaptıklarını tekrarlar." Onu fiziksel şiddetle tehdit etmek işe yarardı, ancak şim‐ di etrafımızda o kadar çok insan vardı ki bundan korkması için bir neden görünmüyordu. Ve Mia da bunun farkınday‐ dı. Hoş, birine saldıracak olduğumda ortamı umursamazdım ‐bunu defalarca yapmıştım zaten‐ ama son zamanlarda dür‐ tülerimi kontrol altına almaya çalışıyordum.

"Bana pek kaza gibi görünmedi," dedi. "Sizlerin yüze vu‐ rulan yumruklarla ilgili kurallarınız yok mu? Yani, bu ger‐ çekten kural dışı görünüyor." Ona defolup gitmesini söylemek için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı. Haklıydı. Yaralanmam kesinlikle kural dışıy‐ dı, öyle bir dövüşte, boyundan yukarı vurmamak gerekirdi. Bu, yasak çizginin bir hayli üzerindeydi. Mia tereddüt ettiğimi gördü ve Noel sabahının onun için bir hafta erken geldiğini farkettim. O ana kadar, düşmanca süren ilişkimizde beni böyle ne diyeceğimi bilemez halde bıraktığı başka bir zamanı hatırlamıyordum. "Hanımlar," dedi, sert bir kadın sesi. Resepsiyon masasın‐ da oturan Moroi öne doğru eğildi ve bize sert bir bakış attı. "Burası lobi oturma odası değil. Ya yukarı ya da dışarı çıkın." Bir an için, Mia'nın burnunu tekrar kırmak dünyadaki en iyi fikir gibi görünmüştü, okuldan uzaklaştırılmak bile um‐ rumda değildi. Derin bir nefes aldıktan sonra, şimdi yapa‐ bileceğim en saygın şeyin geri çekilmek olduğuna karar verdim. Kızlar yatakhanesine çıkan merdivene doğru yürü‐ düm. Omzumun üzerinden, Mia'nın seslendiğini duydum: "Endişelenme, Rose. Zamanla iyileşir. Ayrıca, erkekler senin yüzünle ilgilenmiyor." Otuz saniye sonra, Lissa'nın kapısını o kadar sert vur‐ dum ki yumruğumun tahtayı delmemesi mucizeydi. Kapıyı yavaşça aralayıp bana baktı. "Tek başına mısın? Yanında bir ordu va... Aman Tan‐ rım!" Yüzümün sol tarafını farkettiğinde, kaşları saç dipleri‐ ne kadar kalktı. "Ne oldu böyle?"

50


"Daha duymadın mı? Okulda haberi henüz duymamış olan tek kişi muhtemelen sensin," diye homurdandım. "Bı‐ rak da içeri gireyim." Lissa'nın yatağına uzanarak o gün olanları anlattım. Do‐ ğal olarak çok şaşırdı. "Yaralandığını duydum ama sıradan bir şey olduğunu sandım," dedi. Acınası bir halde tavana baktım. "En kötüsü de, Mia hak‐ lıydı. Kaza değildi." "Ne? Annenin bunu kasıtlı yaptığını mı söylüyorsun?" Ben cevap vermediğimde Lissa dehşete ve hayrete kapıldı. "Haydi, sana böyle bir şey yapmaz. Mümkün değil!" "Neden? Çünkü o mükemmel Janine Hathaway olduğu ve kendini mükemmelen kontrol edebildiği için mi? Mesele şu ki o aynı zamanda dövüş sanatları ustası ve hareketleri‐ ni kontrol etmekte usta olan Janine Hathaway. Öyle ya da böyle, birinde çuvalladı." "Şey, evet," dedi Lissa, "bence kasıtlı olarak yapmaktan çok, ayağı kaydı ve yumruğunu ıskaladı. Gerçekten çok öf‐ kelenmiş olmalı." "Şey, benimle konuşuyordu. Bu, herhangi birinin öfke‐ den deliye dönmesine yeter. Ben de onu, en sağlam evrim‐ sel seçenek olduğu için babamla yatmakla suçladım." "Rose," diye homurdandı Lissa. "Neden ona böyle bir şey söyledin?" "Çünkü muhtemelen doğru." "Ama bunun onu üzeceğini bilmeliydin. Neden onu kış‐ kırtıp duruyorsun? Neden onunla barışamıyorsun?"

Doğrulup oturdum. "Onunla barışmak mı? Kadın gözü‐ mü morarttı! Hem de muhtemelen bilerek! Öyle biriyle na‐ sıl barışabilirim?" Lissa başını iki yana salladı ve makyajını kontrol etmek için aynaya yaklaştı. Bağımız sayesinde hissettiğim duygular hayalkırıklığı ve öfkeydi. Biraz beklenti de vardı. Şimdi içi‐ mi dökmeyi bitirmişken, onu dikkatle izleyecek kadar sabır‐ lıydım. Üzerinde lavanta rengi ipek bir gömlek ve dize ka‐ dar inen siyah bir etek vardı. Uzun saçları, bir saat saç ku‐ rutucusuyla ve dûzleştirici demirle sevişmiş gibi dümdüzdü. "Güzel görünüyorsun. Nedir bu?" Bana karşı öfkesi biraz yatışırken morali biraz yerine gel‐ di. "Christian’la buluşacağım." Birkaç dakika boyunca, Lissa'yla eski günlerimizi hatırla‐ dım. Sadece ikimiz, birlikte zaman geçirir ve sohbet eder‐ dik. Christian'dan sözettiğinde ve birazdan onunla buluş‐ mak için yanımdan ayrılacağını öğrendiğimde içim karanlık duygularla doldu… İstemesem de kıskançlık olduğunu iti‐ raf etmek zorunda olduğum duygular. Doğal olarak, kendi‐ me izin veremezdim. "Vay canına! Bunu haketmek için ne yaptı? Yanan bir bi‐ nadan öksüzleri mi kurtardı? Eğer öyleyse, binayı başlangıç‐ ta kendisinin tutuşturmadığından emin olmalısın." Christi‐ an'ın elementi ateşti ve en yıkıcı element olduğundan, ben‐ ce bu ona uygundu. Lissa gülerek aynadan bana döndü ve parmaklarımla şiş‐ miş yüzüme hafifçe dokunduğumu gördü. Yüzünde nazik bir gülümseme belirdi. "O kadar kötü görünmüyor."

51


"Her ne haltsa. Ne zaman yalan söylediğini bilirim, sen de biliyorsun. Ve Dr. Olendzki yarın daha da kötü olacağı‐ nı söyledi." Yatağa sırtüstü uzandım. "Muhtemelen dünya‐ da bunu gizleyecek bir şey yoktur, değil mi? Tasha ve ben, Operadaki Hayalet tarzı maskelere biraz para harcamak zo‐ runda kalacağız sanırım." Lissa iç çekti ve yatakta yanıma oturdu. "İyileştireme‐ mem çok kötü." Gülümsedim. "Güzel olurdu." Ruhun getirdiği çekicilik ve karizma muhteşemdi ama aslında en iyi yeteneği şifacılıktı. Yapabileceği şeyler inanıl‐ mazdı. Lissa aynı zamanda ruhun ne yapabileceğini de merak ediyordu. "Keşke ruhu kontrol edebilmemin başka bir yolu olsaydı... hala büyü kullanmama izin verecek şekilde..." "Evet," dedim. Harika şeyler yapıp insanlara yardım et‐ mek için duyduğu yakıcı isteği anlıyordum. Bu her yanın‐ dan yayılıyordu. Tanrım, bu gözün günler yerine bir anda iyileşmesini ben de isterdim. "Keşke." Yine iç çekti. "Ruhla şifa verebilmem ve başka şeyler ya‐ pabilmemden fazlası da var. Büyüyü de özlüyorum. Hala orada, sadece haplar yüzünden engelleniyor. İçimde yandı‐ ğını hissedebiliyorum. O beni istiyor, ben de onu. Ama ara‐ mızda bir duvar var. Tahmin bile edemezsin." "Aslında edebilirim." Doğruydu. Onun duygulannı genel olarak hissedebilme‐ min yanı sıra, bazen onun içine girebiliyordum. Açıklaması

zordu, dayanmasıysa daha da zordu. Bu olduğunda tam an‐ lamıyla onun gözlerinden görüyor ve onun yaşadığı şeyleri deneyimliyordum. Öyle zamanlarda o oluyordum. Birçok defasında, büyüyü istediğinde onun zihninin içindeydim ve sözünü ettiği yanmayı hissetmiştim. Geceleri sık sık uyanı‐ yor, artık ulaşamadığı güce özlem duyuyordu. "Ah, evet," dedi, hüzünlü bir tavırla. "Bazen bunu unu‐ tuyorum." İçi acıyla doldu. Durumunun yenik doğası kadar bana yönelmiş değildi. İçi öfke doluydu. O da benim gibi kendi‐ ni çaresiz hissetmekten nefret ediyordu. Öfke ve hayalkırık‐ lığı yoğunlaşarak daha karanlık ve çirkin bir şeye dönüşü‐ yordu, hoşlanmadığım bir şeye. "Hey," dedim, koluna dokunarak. "Sen iyi misin?" Bir an gözlerini kapadı ve tekrar açtı. "Sadece nefret edi‐ yorum." Duygularının yoğunluğu bana sohbetimizi hatırlattı, ben Ba‐ dicaların evine gitmeden hemen önce yaptığımız konuşma‐ yı. "İlaçların hala zayıflıyor olabileceğini mi hissediyorsun?" "Bilmiyorum. Biraz." "Kötüleşiyor mu?" Başını iki yana salladı. "Hayır. Hala büyüyü kullanamı‐ yorum. Kendimi daha yakın hissediyorum... ama hala en‐ gelleniyor." "Ama hala... ruh hallerin..." "Evet... değişken. Ama endişelenme," dedi, yüzümü gö‐ rünce. "Artık halüsinasyon görmüyorum veya kendime za‐ rar vermeye çalışmıyorum."

52


"Güzel." Bunu duyduğuma memnundum ama yine de endişeliydim. Büyüye hala dokunamasa bile, zihinsel duru‐ munun kontrolden çıkması fikrinden hoşlanmamıştım. Ya‐ pacak başka bir şeyim olmadığından durumun kendiliğin‐ den düzelmesini umuyordum. "Ben buradayım," dedim, gözlerine bakarak. "Tuhaf bir şey olursa... bana söyle, ta‐ mam mı?" Bunu söyleyince içindeki karanlık duygular kayboldu ve o anda bağımızda tuhaf bir dalgalanma hissettim. Ne olduğu‐ nu açıklayamıyordum ama gücü beni ürpertmişti. Lissa far‐ ketmemişti. Morali yine yükseldi , bana bakarak gülümsedi. "Teşekkürler," dedi. "Öyle yaparım." Eski haline döndüğünü görerek ben de gülümsedim. Sessiz kaldık ve bir an için, içimi ona açmayı düşündüm. Son zamanlarda kafamda çok fazla şey vardı: Annem, Di‐ mitri ve Badicaların evi. Duygularımı içime gömmüştüm ve beni paramparça ediyorlardı. Şimdi, uzun bir süredir Lis‐ sa'yla kendimi o kadar rahat hissederken, sonunda bir de‐ ğişiklik olarak kendi duygularımı onunla paylaşabilirdim. Ağzımı açamadan, düşüncelerinin aniden değiştiğini his‐ settim. Hevesli ve gergindi. Bana söylemek istediği bir şey vardı, yoğun bir şekilde üzerinde düşündüğü bir şey. Ona yine içimi dökemeyecektim. Konuşmak istiyorsa, onu ken‐ di sorunlarımla rahatsız edemezdim, bu yüzden hepsini ge‐ ri ittim ve konuşmasını bekledim. "Bayan Carmack'le yaptığım araştırmalarımda bir şey buldum. Tuhaf bir şey..."

"Öyle mi?" diye sordum, aniden meraklanarak. Moroiler genellikle uzman oldukları elementte güçlerini ergenlik çağında geliştirirlerdi. Sonrasında özellikle o ele‐ mentle ilgili büyü dersleri alırlardı. Ama bilinen tek ruh uz‐ manı olduğundan, Lissa'nın katılabileceği bir sınıf yoktu. Ço‐ ğu kimse aslında onun uzmanlaşmadığını, Bayan Carmack'la ‐St. Vladimir'deki büyü öğretmeni‐ sadece ruhla ilgili müm‐ kün olan şeyleri öğrenmek için buluştuklarını düşünüyordu. Mevcut ve eski kayıtları araştırıyor, diğer ruh uzmanlanna götürebilecek ipuçları arıyorlardı ve artık bazı işaretler ya‐ kalamışlardı: Uzmanlaşamama, zihinsel tutarsızlık vs. "Doğrulanmış herhangi bir ruh uzmanına rastlamadım ama ben... açıklanamayan bir fenomenle ilgili bazı raporlar buldum." Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Ne tür şeyler?" diye sordum, 'açıklanamayan fenomen’in vampirler için ne anla‐ ma gelebileceğini merak ederken. Lissa'yla birlikte insanla‐ rın arasında yaşarken, biz de açıklanamayan fenomenler olarak görülüyorduk. "Dağınık raporlar... ama mesela başkalarına orada olma‐ yan şeyleri gösterebilen bir adamla ilgili bir şeyler okudum. İnsanları canavarlar, yaratıklar, başka insanlar veya başka şeyler gördüklerine inandırabiliyormuş." "Bu dürtüsel olabilir." "Ama gerçekten güçlü bir dürtü. Ben yapamadım ve bil‐ diğimiz herkesten daha güçlüyüm, ya da daha güçlüydüm. Ve gücün ruhu kullanmaktan geldiğini biliyoruz..."

53


"Yani,” diye bitirdim, “bu illüzyonist adamın da bir ruh uzmanı olduğunu düşünüyorsun.” Lissa başıyla onayladı. "Neden onunla bağlantı kurup kendin öğrenmiyorsun?" "Çünkü hakkında hiçbir bilgi yok. Bir sır. Aynı derecede tuhaf olan başkaları da var. Örneğin, biri insanları fiziksel olarak tüketebiliyormuş. Yakınında duran insanlar zayıflıyor ve bütün güçlerini kaybediyormuş. Bazıları bayılıyor, bazı‐ ları ölüyormuş. Bir diğeri, kendisine fırlatılan bir şeyi hava‐ da durdurabiliyormuş." Yüzü heyecanla aydınlandı. "Havayı kullanan biri de olabilir,” diye vurguladım. "Belki,” dedi. İçindeki merakı ve heyecanı hissedebili‐ yordum. Sadece kendisi gibi başkalarının da olduğuna inanmak istiyordu. Gülümsedim. "Kim tahmin ederdi ki? Morailerin Roswell ‐ve 51. Bölge‐ tarzında konuları var. Aramızdaki bağ yüzün‐ den beni de bir yerlerde incelemedikleri için şanslıyım." Lissa'nın şüpheci tarzı, alaycılığa dönüştü. "Keşke ben de bazen senin zihnini görebilseydim. Mason’la ilgili neler his‐ settiğini bilmek istiyorum.” "O sadece arkadaşım,” dedim, konunun aniden değiş‐ mesine şaşırarak. "O kadar." Başını iki yana salladı. "Eline geçirdiğin her çocukla flört ederdin ve başka şeyler de var tabii.” "Hey!” dedim, gücenerek. "O kadar kötü değildim.” "Tamam... belki değildin. Ama artık erkeklerie ilgilenmi‐ yor gibisin." Erkeklerle elbette ilgileniyordum… şey, sadece biriyle.

"Mason gerçekten tatlı biri," diye devam etti. "Ve senin için deli oluyor." "Öyle," dedim. Stan'in sınıfının önünde onun seksi oldu‐ ğunu düşündüğüm anı hatırlayarak bir an zihnimde Mason'ı canlandırdım. Dahası, Mason gerçekten komik biriydi ve çok iyi anlaşıyorduk. Bir erkek arkadaş olarak kötü bir aday değildi. "Birbirinize çok benziyorsunuz. İkiniz de yapmamanız gereken şeyleri yapıyorsunuz." Güldüm. Bu da doğruydu. Mason'ın dünyadaki bütün Strigoileri temizlemek konusundaki hevesliliğini hatırladım. Ben buna hazır olmayabilirdim ‐arabadaki öfkeli çıkışıma rağmen‐ ama onun umursamazlığını paylaşıyordum. Ona bir şans vermek iyi olabilirdi. Onunla zaman geçirmek eğ‐ lenceliydi ve uzun zamandır kimseyle öpüşmemiştim. Di‐ mitri kalbimi sızlatıyordu... ama şey, sonuçta onunla ilgili olup biten başka bir şey yoktu. Lissa beni baştan aşağı süzerken, ne düşündüğümü bili‐ yor gibiydi, şey, Dimitri'nin dışında. "Meredith'in onunla çıkmadığın için salak olduğunu söylediğini duydum. Bunu söyledi, çünkü Meredith'e göre sen kendini Mason'a fazla iyi buluyormuşsun." "Ne? Bu doğru değil!" "Hey, ben söylemedim. Her neyse, Mason'ın peşinden kendisinin gideceğini de söyledi." "Mason ve Meredith mi?" Kaşlarımı çattım. "Bu bir fela‐ ket olur. Hiçbir ortak noktalan yok."

54


Gülünçtü ama Mason'ın daima üstüme titremesine alış‐ mıştım. Aniden, başka birini onun yanında düşünmek beni rahatsız etmişti. "Sahiplenicisin," dedi Lissa, yine düşüncelerimi tahmin ederek. Zihnini okumamdan dolayı bu kadar rahatsız olma‐ sına şaşmamak gerekirdi. "Sadece biraz." Güldü. "Rose, Mason olmasa bile, gerçekten tekrar biriy‐ le çıkmaya başlamalısın. Seninle çıkmak için cinayet işleme‐ ye hazır bir sürü erkek var ve hepsi de gerçekten hoş ço‐ cuklar." Konu erkeklere geldiğinde her zaman en iyi tercihleri yapamamıştım. Bir kez daha, içimi ve endişelerimi ona dök‐ mek istedim. Uzun süredir Dimitri hakkında konuşmaktan çekiniyordum, hatta bu sır içimi kavursa bile. Lissa'yla baş başa otururken onun en iyi arkadaşım olduğunu hatırladım. Ona her şeyi anlatabilirdim ve beni asla yargılamayacağını bilirdim. Ama daha önce olduğu gibi, kafamdakileri ona açıklama fırsatını yine kaçırdım. Komodinin üzerinde duran saate baktı ve aniden yatak‐ tan fırladı. "Geç kaldım! Christian'la buluşmam gerek!" Gergin bir beklentiyle, içi mutlulukla doldu. Aşk! Ne yapabilirsin ki? Çirkin başını göstermeye başlayan kıskanç‐ lık duygusunu bastırdım. Bir kez daha, Christian onu ben‐ den uzaklaştırıyordu. Bu gece içimi dökmem mümkün ol‐ mayacaktı.

Lissa'yla birlikte yurttan çıktık ve yarın konuşacağımıza söz vererek koşar adım yanımdan uzaklaştı. Ben de kaldı‐ ğım binaya döndüm. Odama girdiğimde aynanın yanından geçerken yüzümü görünce homurdandım. Gözümün etrafı mosmordu. Lissa'yla konuşurken, annemle yaşadığım olay aklımdan uçup gitmişti. Aynanın önünde durarak eğildim ve yüzüme daha yakından baktım. Belki megalomanlıktı ama güzel göründüğümü biliyordum. Kızların çoğunun sü‐ per modeller kadar güzel vücutlara sahip olduğu bir okul‐ da, bana gıptayla bakıyorlardı ve daha önce farkettiğim gi‐ bi, yüzüm de çok güzeldi. Herhangi bir günde, on üzerin‐ den dokuz alırdım. Ama bugün? Evet. Kesinlikle eksilerde geziyordum. Ka‐ yak gezisinde muhteşem görüneceğim şüphesizdi. "Annem beni dövdü," dedim, aynadaki yüzüme bakarak. Yansımam sempatik bir tavırla bana baktı. İç çekerek yatağa girme saatinin geldiğine karar verdim. Bu gece yapmak istediğim başka bir şey yoktu ve belki bi‐ raz fazla uyursam, daha çabuk iyileşebilirdim. Yüzümü yı‐ kayıp saçlarımı taramak için koridorun ucundaki banyoya yürüdüm. Odama geri döndüğümde en sevdiğim pijamala‐ rımı giydim ve kumaşın yumuşaklığının beni biraz rahatlat‐ tığını farkettim. Ertesi gün için sırt çantamı hazırlarken aniden Lissa'yla bağlantımda güçlü bir duygu patlaması oldu. Beni hazırlık‐ sız yakaladı ve savaşma şansım olmadı. Yüzüme aniden bir fırtına çarpmış gibiydi ve artık sırt çantama bakmıyordum:

55


Lissa'nın içindeydim ve dünyasını birinci elden deneyimli‐ yordum. O noktadan sonra her şey tuhaflaşmaya başladı. Çünkü Lissa, Christian'la birlikteydi ve işler gerçekten... kızışıyordu.

8

Christian onu öpüyordu ve... Vay canına, ne öpü‐

cüktü! Küçük çocukların görmesine izin verilmeyen türden! Tanrım, psişik bağlantı sayesinde deneyim‐ lemek bir yana, aslında kimsenin görmesine izin verilme‐ mesi gereken türden bir öpücüktü. Görünüşe bakılırsa, Lissa'nın içinde uyanan güçlü duy‐ gular bu fenomenin olmasına yol açmıştı. Ama daima, dai‐ ma, nedeni olumsuz bir duygu olurdu. Üzüldüğünde, öfke‐ lendiğinde, morali bozulduğunda, duyguları bana ulaşırdı. Ama bu kez? Üzgün değildi ki? Mutluydu. Çok ama çok mutlu! Ah, Tanrım. Buradan çıkmam gerek! Okulun şapelinin çatı katındaydılar, benim deyişimle, aşk yuvalarında. Burası onlar için sürekli bir mekandı, iki‐ sinin de antisosyal eğilimleri yüzünden kalabalıktan kaç‐

56


mak istedikleri zamanlardan beri. Zaman içinde birlikte an‐ tisosyal olmaya karar vermişlerdi ve bir şey diğerini getir‐ mişti. Açıkça çıkmaya başladıklarından beri, orada çok faz‐ la zaman geçirdiklerini sanmıyordum. Belki de eski günle‐ rin hatırına bunu yapıyorlardı. Gerçekten de bir tür kutlama söz konusuydu. Tozlu ye‐ re kokulu küçük mumlar yerleştirilmişti ve mumlar havayı leylak kokusuyla dolduruyordu. Kolay tutuşacak kutularla ve kitaplarla dolu öylesine küçük bir yerde bütün o mum‐ ların yanmasından dolayı endişelenebilirdim ama Christian muhtemelen kazayla çıkabilecek bir yangını kontrol edebi‐ leceğini düşünmüş olmalıydı. Delicesine uzun öpüşmelerine nihayet ara vererek geri çekildiler ve birbirlerine baktılar. Yanlamasına yere uzandı‐ lar. Altlarında birkaç kat battaniye vardı. Lissa'ya bakarken Christian'ın yüzü açık ve nazikti, açık mavi gözleri yoğun duygularla parlıyordu. Mason'ın bana bakışından çok farklıydı. Lissa'ya hayranlık duyduğu belliy‐ di ama Mason'ınki daha ziyade bir kiliseye girdiğinizde tap‐ tığınız ama pek anlamadığınız bir şeye duyduğunuz hayran‐ lık ve korkuyu andırıyordu. Christian kendi tarzında Lis‐ sa'ya tapıyordu, fakat gözlerinde bilen bir bakış vardı, bir‐ birlerini öylesine iyi anlıyorlardı ki iletişim kurmak için ke‐ limelere gerek duymuyor gibiydiler. "Sence bunun için cehenneme gitmez miyiz?" diye sordu Lissa. Christian uzandı ve onun yüzüne dokunup parmaklarını yanağında, boynunda gezdirerek ipek gömleğine kadar

kaydırdı. Onun dokunuşuyla, Lissa derin bir nefes aldı, böylesine hafif ve nazik dokunurken içinde muazzam bir tutku yaratabilmesine şaşmış gibiydi. “Bunun için mi?" Christian gömleğin kenarıyla oynadı ve parmaklarını hafifçe içeri soktu. "Hayır," dedi. "Bunun için." Etrafı işaret etti. "Burası bir kilise. Burada böyle şeyler yapmamamız gerekir." "Hiç katılmıyorum," dedi Christian. Nazikçe Lissa'yı sır‐ tüstü yatırdı ve üzerine eğildi. "Kilise alt katta. Burası sade‐ ce depo. Tanrı’nın aldıracağını sanmıyorum." "Sen Tanrı'ya inanmıyorsun ki," dedi Lissa. Ellerini Chris‐ tian'ın göğsüne kaydırdı. Hareketleri sevgilisininki kadar hafif ve kasıtlıydı ama Christian'ın içinde aynı güçlü karşılı‐ ğı uyandırdığı açıktı. Lissa'nın elleri gömleğinin altına ve karnına kayarken Christian mutlu bir şekilde iç çekti. "Sana ayak uyduruyo‐ rum." "Şimdi böyle diyorsun," dedi Lissa. Parmakları gömleğin kenarını yakaladı ve yukarı kaydırdı. Christian, Lissa'nın gömleği tamamen çıkarmasına izin verdi ve çıplak göğüsle genç kızın üzerine uzandı. "Haklısın," dedi Christian. Dikkatli bir şekilde sevgilisi‐ nin gömleğinin bir düğmesini çözdü, sadece birini. Sonra yine eğildi ve onu uzun uzun öptü. Nefes almak için başı‐ nı kaldırdığında hiçbir şey olmamış gibi devam etti. "Bana duymak istediğin şeyi söyle, ben de söyleyeyim." Bir düğ‐ meyi daha çözdü.

57


"Duymak istediğim bir şey yok," dedi Lissa, gülerek. Bir düğme daha çözüldü. "Bana istediğin her şeyi söyleyebilir‐ sin ama gerçek olmasını tercih ederim." "Gerçek mi? Kimse gerçeği duymak istemez ki. Gerçek asla seksi değildir. Ama sen..." Son düğme çözüldü ve Christian, Lissa'nın gömleğini iki yana açtı. "Sen gerçek ola‐ mayacak kadar seksisin." Sözleri yine her zamanki gibi kendinden emin ve kibir‐ liydi ama gözlerinden tamamen farklı bir mesaj okunuyor‐ du. Sahneyi Lissa'nın gözlerinden izliyordum, fakat Christi‐ an'ın ne gördüğünü tahmin edebiliyordum. Lissa'nın pürüz‐ süz, beyaz teni. İnce beli ve yuvarlak kalçaları. Beyaz bir dantelli sutyen. Lissa'nın dantelden dolayı kaşındığını ama buna aldırmadığını anladım. Christian'ın yüzünden açlık ve özlem okunuyordu. Lis‐ sa'nın içinden kalp atışlarının ve nefeslerinin hızlandığını hissedebiliyordum. Christian'ınkine benzer duygular bü‐ tün benliğini sarmıştı. Christian kendini biraz daha Lis‐ sa'nın üzerine bıraktı ve vücutları birbirine yapıştı. Du‐ daklarını yine Lissa'nın dudaklarına gömdü ve dilleri bir‐ birine değdiğinde hemen oradan çıkmam gerektiğini an‐ ladım. Çünkü artık anlıyordum. Lissa'nın neden öyle giyindiği‐ ni ve neden aşk yuvalarının bir mum mağazasının vitrinine çevrildiğini anlıyordum. Buydu! An! Bir aydır çıkıyorlardı ve artık sevişeceklerdi. Bildiğim kadarıyla, Lissa daha önce bu‐ nu eski bir erkek arkadaşıyla yapmıştı. Christian'ın geçmişi‐

ni bilmiyordum, ancak sinir bozucu karizması yüzünden birçok kızı tuzağına düşürdüğünden emindim. Ama Lissa'nın duygularını algılarken, hiçbirinin önemli olmadığını söyleyebilirdim. En azından o anda. O anda sa‐ dece ikisi ve birbirlerine karşı duydukları duygular vardı. Kendi yaşında birinin taşıması gerekenden daha fazla endi‐ şeyle dolu bir yaşamda, Lissa şu anda ne yaptığından kesin‐ likle emindi. İstediği şey buydu. Bu, Christian'la uzun süre‐ dir paylaşmayı istediği bir şeydi. Ve benim tanık olmaya hiçbir hakkım yoktu. Kimi kandırıyordum ki? Tanık olmak istemiyordum. Baş‐ ka insanları sevişirken izlemekten asla zevk almazdım ve Christian'la sevişmeyi deneyimlemek istemediğimden de emindim. Bekaretimi kaybetmiş gibi olacaktım. Ama Tanrı aşkına, Lissa zihninden çıkmamı hiç de kolay‐ laştırmıyordu. Duygularından uzaklaşmaya istekli görünmü‐ yordu ve duyguları derinleşip güçlendikçe, ben de daha fazla bağlanıyordum. Kendimi ondan uzaklaştırmaya çalışır‐ ken enerjimi kendime dönmeye odakladım ve elimden gel‐ diğince konsantre oldum. Daha da soyundular... Haydi, haydi, dedim kendi kendime, kararlı bir şekilde. Prezervatif mi? Iyyk!... Sen kendi basmasın, Rose. Kendi zihnine geri dön. Kolları ve bacakları iç içe geçerken, vücutları uyum için‐ de hareket etmeye başladı. Oros...

58


Nihayet Lissa'nın içinden çekilip kendime döndüm. Bir kez daha odamdaydım ama artık sırt çantamla filan ilgilen‐ miyordum. Bütün dünyamın şaftı kaymıştı. Kendimi tuhaf ve biraz... tecavüze uğramış gibi hissediyordum, Rose mu, yoksa Lissa mı olduğumdan emin değildim. Yine Christian'a karşı öfkeliydim. Lissa'yla sevişmek istemediğim kesindi ama artık dünyasının merkezi olmadığımı bilmenin öfkesi‐ ni ve hayalkırıklığını taşıyordum. Sırt çantamı bir kenara atarak doğruca yatağa girdim, kollarımı vücuduma sardım ve göğsümdeki sızıyı dindirmek için büzüldüm. Çabucak uykuya daldığımdan sonuç olarak erken uyan‐ dım. Çoğunlukla Dimitri'yle buluşmak için yataktan zor çı‐ kardım ama bugün o kadar erken gittim ki spor salonuna ondan önce ulaşmıştım. Onu beklerken, Mason'ı sınıfların bulunduğu binalardan birine giderken gördüm. "Hey," diye seslendim. "Ne zamandan beri bu kadar er‐ ken kalkıyorsun?" "Bir matematik sınavına tekrar girmek zorunda kaldığım‐ dan beri," dedi, bana yaklaşırken. Yaramazca bir tavırla gü‐ lümsedi. "Ama seninle birlikte zaman geçireceksem, onu da kaçırmama değer." Lissa'yla sohbetimi hatırlayarak güldüm. Evet, Mason'la flört etmekten daha kötü şeyler de yapabilirdim. "Hayır. Başın derde girebilir, o zaman yamaçlarda kime meydan okuyacağım?"

Hala gülümseyerek gözlerini devirdi. "Beni kolayca ye‐ nebileceğini düşünüyordun, hatırladın mı?" "Daha neye bahse gireceğine karar veremedin mi? Yok‐ sa çok mu korkuyorsun?" "Söylediklerine dikkat et," diye uyardı, "yoksa Noel he‐ diyeni vermeyebilirim." "Bana hediye mi aldın?" Bunu beklemiyordum. "Evet. Ama böyle konuşmaya devam edersen, başka bi‐ rine verebilirim." "Meredith gibi mi?" diye sordum, alaycı bir tavırla. "O senin dengin bile değil ve bunu sen de biliyorsun." "Bir gözüm morarmışken de mi?" diye sordum, yüzümü buruşturarak. "İki gözün de morarsa bile." Bakışlarında alaycılık yoktu. Sadece nazikti. Nazik, dost‐ ça ve ilgili. Gerçekten önemsiyordu. Yaşadığım onca stres‐ ten sonra, birinin beni önemsemesi hoşuma gitti. Lissa'nın beni ihmal etmesiyle, bana ilgi göstermek isteyen birine ih‐ tiyacım olduğuna da karar vermiştim. "Noel'de ne yapıyorsun?" diye sordum. Omuz silkti. "Hiçbir şey. Annem neredeyse geliyordu ama son anda iptal etmek zorunda kaldı... Bilirsin, bütün olanlardan sonra." Mason'ın annesi gardiyan değildi. Sadece çocuk yetiştir‐ meye karar vermiş bir dampirdi. Bunun sonucu olarak, an‐ nesini sık gördüğünü biliyordum. Ama durum tuhaftı, be‐ nim annem gerçekten buradaydı ve bütün isteğine rağmen, onun annesi gelemiyordu.

59


"Noel'i benimle geçir," dedim, aniden. "Lissa, Christian ve Christian'ın halasıyla birlikteyim. Eğlenceli olacak." "Gerçekten mi?" "Hem de çok eğlenceli." "Sorduğum bu değildi." Sırıttım. "Biliyorum. Sadece orada ol, tamam mı?" Yapmayı sevdiği gibi önümde eğildi. "Kesinlikle." Mason uzaklaşırken, Dimitri dersimiz için geldi. Mason’la konuşmak beni neşelendirmiş ve mutlu etmişti, onun ya‐ nındayken yüzümü hiç düşünmemiştim bile. Ama Dimit‐ ri'nin yanındayken, aniden huzursuz oldum. Onunla birlik‐ teyken mükemmel olmak istiyordum ve birlikte içeri girer‐ ken, tam olarak görmemesi için yüzümü gizlemeye çalıştım. Bu konuda endişelenmek moralimi bozdu ve bununla bir‐ likte beni üzen diğer şeyler de aklıma geldi. Kuklaların olduğu egzersiz odasına döndük ve bana sa‐ dece iki gün önceki manevraları tekrarlamak istediğini söyledi. Annemle dövüşmemden konuşmayacağına sevi‐ nip hevesli bir şekilde kuklalara odaklandım ve Rose Hat‐ haway'e bulaşırlarsa ne olacağını gösterdim. Dövüşürken sadece iyi yapma isteğinden fazlasıyla hareket ettiğimin farkındaydım. Bu sabah duygularımın kontrolünü kaybet‐ miştim, annemle dövüşmemden ve önceki gece Lissa'yla Christian'ın yaşadıklarına tanıklığımdan sonra, duygularım çok yoğun ve güçlüydü. Dimitri arkasına yaslanıp beni iz‐ ledi ve arada bir tekniğimi eleştirerek birkaç yeni taktik gösterdi.

"Saçların sana engel oluyor,w dedi bir ara. "Sadece görü‐ şünü engellemekle kalmıyor, aynı zamanda düşmanına sa‐ çını yakalama fırsatı veriyorsun.” "Gerçek bir dövüşe girdiğimde onları başımın arkasında toplarım," diye homurdandım, kazığı kuklanın kaburgaları‐ nın arasına sorunsuzca sokarken. Bu yapay kemiklerin ne‐ den yapıldığını bilmiyordum fakat işimi çok zorlaştırıyorlar‐ dı. Yine annemi düşündüm ve darbeme biraz fazla güç yük‐ ledim. "Bugün açık bıraktım, hepsi o." "Rose," dedi, uyaran bir tavırla. Ona aldırmadan tekrar saldırdım. Tekrar konuştuğu zaman ses tonu daha sertti. uRose! Dur!” Kukladan uzaklaşırken nefes nefese kaldığımı farkede‐ rek şaşırdım. O kadar sıkı çalıştığımın bilincinde değildim. Sırtım duvara çarptı. Gidecek yerim kalmadığından bakışla‐ rımı kaçırdım ve yere indirdim. "Bana bak,” diye emretti. "Dimitri..." “Yüzüme bak.” Ne kadar yakın olsak da, sonuçta öğretmenimdi. Doğru‐ dan bir emri geri çeviremezdim. Yavaşça, isteksizce ona döndüm, yüzümün yan kısımlannı gizlemek için başımı ha‐ fifçe öne eğerek saçlarımı aşağı sarkıtmıştım. Oturduğu san‐ dalyeden kalkarak bana yaklaştı ve önümde durdu. Göz göze gelmemeye çalışıyordum ama saçlarımı geri it‐ mek için elini uzattı ve aniden durdu. Nefesim de öyle. Kı‐ sa ömürlü çekimimiz sorularla ve sınırlamalarla doluydu

60


ama emin olduğum bir şey vardı: Dimitri saçlanma bayılı‐ yordu. Belki hala seviyordu. Saçlarımın harika olduğunu iti‐ raf etmeliydim. Uzun, ipek gibi ve siyah. Her seferinde do‐ kunmak için çeşitli bahaneler bulurdu ve birçok kadın gar‐ diyanın yaptığının aksine, kısa kestirmeme karşı çıkmıştı. Eli havada asılı dururken dünya hareketsiz kaldı, ne ya‐ pacağını görmeyi bekliyordum. Sonsuzluk gibi gelen bir sü‐ reden sonra, elini yavaşça indirdi. Her yanım hayalkırıklı‐ ğıyla sarsılıyordu ve aynı zamanda bir şey öğrendim. Tered‐ düt etmişti. Bana dokunmaya korkuyordu ve belki de bu ‐ sadece belki‐ hala dokunmak istediği anlamına geliyordu. Kendini geri tutmak zorunda kalmıştı. Göz göze gelebilmemiz için başımı yavaşça kaldırdım. Saçlarımın büyük bölümü geri çekilerek yüzümü açığa çı‐ kardı ama tamamen değil. Eli yine titredi ve tekrar uzanma‐ sını umdum. Ama bunu yapmadı ve heyecanım azaldı. "Canın yanıyor mu?" diye sordu. Tıraş losyonunun teriy‐ le birleşmiş kokusu burnuma geldi. Tanrım, bana dokun‐ masını ne kadar istiyordum. "Hayır," diye yalan söyledim. "O kadar kötü görünmüyor," dedi. "İyileşecek." "Ondan nefret ediyorum," dedim, bu üç kelimedeki zeh‐ re kendim de şaşırarak. Aniden tahrik olmama ve Dimitri'yi arzulamama rağmen, hala anneme duyduğum öfkeyi içim‐ den atamıyordum. "Hayır, etmiyorsun," dedi, nazikçe. "Ediyorum."

"Birinden nefret edecek zamanın yok," dedi, hala nazik bir sesle konuşarak. "Bizim mesleğimizde bu mümkün de‐ ğildir. Onunla barışmak zorundasın." Lissa da aynı şeyi söylemişti. İyice öfkelendim. İçimde‐ ki karanlık kendini hissettirmeye başladı. "Onunla barış‐ mak mı? Kasıtlı bir şekilde gözümü morarttıktan sonra da mı? Neden bunun ne kadar delice olduğunu gören tek ki‐ şi benim?” "Kesinlikle kasıtlı yapmadı o hareketi," dedi, sesini sert‐ leştirerek. “Ona ne kadar kızsan da, buna inanmak zorun‐ dasın. Bunu asla yapmaz ve o gün daha sonra onu gördüm. Senin için endişeleniyordu." "Muhtemelen birinin onu çocuk taciziyle suçlayacağın‐ dan korkmuştur," diye homurdandım. "Sence yılın bu zamanında bağışlayıcı olmak gerekmez mi?" Yüksek sesle iç çektim, "Noel özel programında değiliz! Bu benim hayatım! Gerçek dünyada, mucizeler ve iyilik ol‐ maz." Hala sakin bir şekilde beni izliyordu. "Gerçek dünyada, kendi mucizelerini yaratabilirsin." Öfkem aniden bir kırılma noktasına ulaştı ve kontrolü‐ mü korumaya çalışmaktan vazgeçtim. Hayatımda bir şeyler ters gittiğinde bana mantıklı olmamı söylemelerinden o ka‐ dar bıkmıştım ki... İçimde bir yerlerde, Dimitri'nin sadece yardımcı olmaya çalıştığını biliyordum, ancak iyi niyetli söz‐ lere katlanacak durumda değildim. Sorunlarımdan kurtul‐

61


mak istiyordum. Neyin beni daha iyi biri yapacağını duy‐ mak istemiyordum. Sadece bana sarılmasını ve her şeyin yoluna gireceğini, endişelenmeme gerek olmadığını söyle‐ mesini istiyordum. "Pekala, bir kez olsun şunu keser misin?" dedim, elleri‐ mi belime koyarak. "Neyi keseyim?" "Bütün şu Zen saçmalığını. Benimle gerçek biri gibi ko‐ nuşmuyorsun. Söylediğin her şey, yaşam dersi saçmalıkları. Gerçekten bir Noel özel programı!" Öfkemi ondan çıkarma‐ mın adil olmadığını biliyordum ama elimde olmadan bağı‐ rıp çağırıyordum. "Yemin ederim, bazen sadece kendi ko‐ nuşmalarını duymak istiyormuşsun gibi geliyor! Ve her za‐ man böyle olmadığını da biliyorum. Tasha’yla konuşurken son derece normaldin. Ya benimle? Sadece robot gibi hare‐ ket ediyorsun. Beni umursamıyorsun bile. Sadece o aptal öğretmen rolüne sıkışıp kalıyorsun." Beklenmedik bir şekilde şaşkın gözlerle bana bakakal‐ mıştı. "Seni umursamıyor muyum?" "Hayır, umursamıyorsun!" Gülünç davranıyordum, çok ama çok gülünç. Ve gerçeği biliyordum, aslında beni umur‐ suyordu ve bir öğretmenden fazlasıydı. Ama kendimi tuta‐ mıyordum. Kelimeler ağzımdan dökülmeye devam ederken parmağımla göğsünü dürttüm. "Senin için sadece herhangi bir öğrenciyim. Şu aptal yaşam derslerini anlatıp duruy..." Saçlarımı okşamasını umduğum el aniden uzandı ve göğsünü dürttüğüm elimi yakalayıp duvara dayadı. Gözle‐

rinde o yoğun duyguları gördüğümde şaşırmıştım. Öfke de‐ ğildi... Farklı türde bir hayalkırıklığıydı. "Bana ne hissettiğimi sakın söylemeye kalkma," diye gürledi. Söylediklerimin yarısının doğru olduğunu o anda anla‐ dım. Neredeyse daima kontrollü ve sakindi, dövüşürken bi‐ le. Ama aynı zamanda bana bir defasında nasıl kendini kay‐ bettiğini ve Moroi babasını nasıl dövdüğünü de anlatmıştı. Bir zamanlar gerçekten benim gibiydi, daima düşünmeden hareket etmenin, yapmaması gereken şeyleri yapmanın eşi‐ ğinde biriydi. "Sorun bu, değil mi?" diye sordum. "Ne?" "Daima kontrolü elinde tutmaya çalışıyorsun. Sen de be‐ nim gibisin." "Hayır," dedi, hala kendini tutmaya çalıştığı açık bir şe‐ kilde. "Kendimi kontrol etmeyi öğrendim." Yeni farkına vardığım bu gerçek, beni bir şekilde cesaret‐ lendirmişti. "Hayır," dedim. "Öğrenmedin. Herkese iyi görü‐ nüyorsun ve çoğu zaman kontrolü elinde tutuyorsun. Ama bazen bunu yapamıyorsun. Bazen..." Ona doğru eğildim ve sesimi kıstım. "Bazen bunu yapmak da istemiyorsun." "Rose..." Nefesinin ve kalp atışlarının hızlandığının farkındaydım. Üstelik geri çekilmiyordu. Bunun yanlış olduğunu biliyor‐ dum, birbirimizden uzak kalmamızın bütün mantıklı neden‐ lerini biliyordum. Ama tam o anda umursamaktan vazgeç‐

62


tim. Kendimi kontrol etmek istemiyordum. İyi olmak iste‐ miyordum. Neler olduğunu anlamasına fırsat vermeden onu öptüm. Dudaklarımız birleşti ve karşılık verdiğini hissettiğimde hak‐ lı olduğumu anladım. Üzerime doğru gelerek beni duvarla kendi vücudu arasına sıkıştırdı. Hala elimi tutuyordu ama diğer eli başımın arkasına dolandı ve saçlarıma kaydı. Öpüşmemiz çok yoğundu, öfkeli, tutkulu, ateşli... İlk geri çekilen o oldu. Benden sertçe uzaklaştı ve sarsıl‐ mış bir halde geriye doğru birkaç adım attı. "Bunu bir daha yapma" dedi, sertçe. "Sen de beni öpme o zaman," diye çıkıştım. Sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca bana baktı. "Ken‐ di konuşmalarımı duymak için 'Zen dersleri' vermiyorum. Herhangi bir öğrenci olduğun için bunu yapmıyorum. Bu‐ nu yapıyorum, çünkü sana kendini kontrol etmeyi öğret‐ mek istiyorum." "Harika bir iş çıkarıyorsun," dedim, alaycı bir tavırla. Bir an gözlerini kapadı, nefesini verdi ve Rusça bir şey‐ ler mırıldandı. Bana bir kez daha bakmadan dönüp oda‐ dan çıktı.

9

Sonrasında

Dimitri'yi bir süre görmedim. O gün daha sonra bir mesaj göndererek hızla yaklaşan kampüsten ayrılma planları yüzünden sonraki iki dersimizi iptal etmemiz gerektiğini bildirdi. Dersler zaten sona erecek di‐ yordu, egzersizlere ara vermek de mantıklı görünüyordu. Bence bu temelsiz bir bahaneydi ve iptal etmesinin asıl nedeninin bu olmadığını biliyordum. Benden uzak durmak istiyorsa, diğer gardiyanlarla birlikte Moroi güvenliğini plan‐ lamaları veya çok gizli Ninja hareketleri çalışmaları gerekti‐ ğini söylemesini tercih ederdim. Hikayesi ne olursa olsun, öpücük yüzünden benden uzak durduğunu biliyordum. O lanet olasıca öpücük. Aslın‐ da pişman filan değildim. Onu öpmeyi ne kadar istediğimi Tanrı biliyordu ama bunu yanlış nedenlerle yapmıştım. Üz‐ gün ve öfkeli olduğum, sadece ona yapabildiğimi kanıtla‐

63


mak istediğim için öpmüştüm. Doğru ve akıllıca şeyleri yapmaktan bıkıp usanmıştım. Son zamanlarda kontrolümü korumaya çalışıyordum, fakat bunu başaramıyordum. Bir defasında bana yaptığı uyarıyı unutmamıştım, birlik‐ te olmamızla ilgili sorun sadece yaş değildi. İşimizi engel‐ leyecekti. Onu öpücüğe zorlamakla... şey, zaman içinde Lissa'yı incitebilecek bazı sorunların alevini güçlendirmiş‐ tim. Bunu yapmamalıydım. Ama kendimi tutamamıştım. Bugün daha net düşünebiliyordum ve yaptığım şeye ina‐ namıyordum. Mason, Noel sabahı benimle buluştu ve birlikte diğerle‐ riyle zaman geçirmeye gittik. Dimitri'yi kafamdan atmam için iyi bir fırsattı. Mason'dan hoşlanıyordum, hem de çok. Ve onunla kaçıp evlenecek filan da değildim. Lissa'nın de‐ diği gibi, sadece tekrar biriyle çıkmam sağlıklı olacaktı. Tasha, Akademi’nin misafîrhanesindeki seçkin bir salon‐ da Noel kahvaltısı veriyordu. Bütün okulda bir sürü grup faaliyeti ve parti vardı ama Tasha'nın varlığının daima bir huzursuzluğa yol açtığını görmüştüm. İnsanlar ya gizlice ona bakıyor ya da ondan uzak durmak için her şeyi yapı‐ yordu. Bazen Tasha onlara meydan okuyordu. Bazen sade‐ ce gözden uzak duruyordu. Bugün, diğer kraliyet üyelerin‐ den uzaklaşmaya ve sadece kendisinden uzak durmayan‐ larla birlikte bu küçük, özel partinin tadını çıkarmaya karar vermişti. Dimitri de davetliydi ve onu gördüğümde kararlılığım bi‐ raz sarsıldı. Gerçekten de ortama uygun giyinmişti. Pekala,

bu biraz abartı olabilir ama ilk kez onu bu kadar seçkin giy‐ siler içinde görüyordum. Genellikle biraz kaba görünür‐ dü... her an bir savaşa dalabilirmiş gibi. Bugünse siyah saç‐ larını atkuyruğu yapmış, gerçekten düzgün ve titiz görün‐ meye gayret etmişti. Her zamanki gibi kot pantolon ve de‐ ri çizme giymişti ama tişört yerine güzel bir siyah bluz giy‐ mişti. Pahalı bir şey değildi, sadece sıradan bir şeydi ama çoğu zaman görmediğim derecede bakımlıydı ve ulu Tan‐ rım, muhteşem görünüyordu! Dimitri bana karşı ters filan değildi ama kesinlikle soh‐ bet etmek için de özel bir çabaya girmiyordu. Ne var ki Tas‐ ha'yla konuşuyordu ve daha önceki gibi rahat bir tavırla sohbetlerini sürdürürken onları hayranlıkla izliyordum. İlk görüşmemizden sonra, Tasha'nın uzak bir kuzeniyle Dimit‐ ri'nin yakın arkadaş olduğunu öğrenmiştim, birbirlerini de bu şekilde tanımışlardı. "Beş mi?" diye sordu Dimitri, şaşırarak. Arkadaşının ço‐ cuklarından konuşuyorlardı. "Bunu daha önce duymamış‐ tım." Tasha başıyla onayladı. "Bu çılgınca. Yemin ederim, ka‐ rısının çocuklar arasında altı aydan fazla beklediğini sanmı‐ yorum. Üstelik de kısa boylu, hamile kaldığında genişleyip duruyor." "Onunla ilk tanıştığımda asla çocuk istemediğine yemin etmişti." Tasha'nın gözleri heyecanla açıldı. "Biliyorum! Ben de inanamıyorum. Onu şimdi görmelisin. Çocukları için deli

64


oluyor. Çoğu zaman onu anlayamıyorum bile. İnan bana, bizim konuştuğumuz dilden çok bebek dili konuşuyor." Dimitri gülümsedi. "Şey... çocukların yetişkinler üzerin‐ de böyle bir etkisi olur." "Yine de bunun sana olacağını hayal edemiyorum," de‐ di Tasha, gülerek. "Sen her zaman ağırbaşlısın. Elbette ki... kimse anlamasın diye bebek dilini Rusça konuşacağından eminim." Buna ikisi de güldüler ve yanımda duran Mason'la konu‐ şabileceğim için sevinerek başımı çevirdim. Her şeyden uzaklaşmak için iyi bir bahaneydi, çünkü Dimitri bana hiç aldırmıyordu ve Lissa'yla Christian da kendi küçük dünya‐ larında sohbet ediyordu. Görünüşe bakılırsa seks birbirleri‐ ne olan aşklannı güçlendirmişti ve kayak gezisinde Lissa'yla birlikte hiç zaman geçirip geçiremeyeceğimi merak ediyor‐ dum. Sonunda Noel hediyemi vermek için Christian’dan uzaklaşıp yanıma geldi. Kutuyu açıp içine baktım. Kestane rengi bir dizi boncuk‐ la ve dışarı süzülen gül kokusuyla karşılaştım. "Bu da ne?" Boncukları kaldırdığımda ucunda sarkan ağır bir altın haç dikkatimi çekti. Bana bir chotki vermişti. Rahibelerin tespihlerine benzer bir şeydi ama daha küçüktü. Bilezik bo‐ yunda. "Beni dine döndürmeye mi çalışıyorsun?" diye sordum, yüzümde çarpık bir gülümsemeyle. Lissa bir din manyağı değildi, fakat Tann'ya inanırdı ve düzenli olarak kiliseye gi‐

derdi. Rusya ve Doğu Avrupa'dan gelen birçok Moroi ailesi gibi, o da Ortodoks Hıristiyan'dı. Ben mi? Ben oldukça muhafazakar bir Agnostik'tim. Tan‐ rı'nın muhtemelen var olduğuna inanıyordum ama araştır‐ mak için zaman ya da enerji ayırmıyordum. Lissa buna say‐ gı duyuyordu ve asla bana inanç empoze etmeye kalkma‐ mıştı ki bu da hediyesini daha tuhaf kılıyordu. "Arkasını çevir," dedi, şaşkınlığımdan zevk alarak. Dediğini yaptım. Haçın arkasında, altın üzerine çiçekler‐ le bezenmiş bir ejderha deseni işlenmişti. Dragomir amble‐ mi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. wBu bir aile yadigarı," dedi. "Babamın yakın arkadaşla‐ rından biri onun eşyalarının bulunduğu bir kutuyu saklı‐ yordu. Bu da içindeydi. Büyük büyükannemin gardiyanı‐ na aitti." "Lissa..." dedim. Şimdi bu chotki yepyeni bir anlam ka‐ zanmıştı. "Ben... bana böyle bir şey veremezsin. Bunu ka‐ bul edemem." "Şey, benim saklayamayacağım kesin. Bu bir gardiyan için yapılmış. Benim gardiyanım için." Boncukları bileğime geçirdim. Haç, tenime serin bir şe‐ kilde değdi. "Biliyor musun," dedim, dalga geçerek, "senin gardiya‐ nın olamadan okuldan atılma olasılığım bir hayli yüksek." Sırıttı. "Şey, o zaman iade edebilirsin." Herkes güldü. Tasha bir şey söyleyecekti ama kapıya ba‐ kıp sustu.

65


"Janine!" Annem her zamanki gibi gergin ve ifadesiz bir şekilde orada duruyordu. "Geciktiğim için üzgünüm," dedi. "Halletmem gereken işler vardı." İş. Daima iş. Noel'de bile. Dövüşümüzün detaylarını hatırlarken midem bulandı ve yanaklanm alev alev kızardı. O zamandan beri hiçbir haber veya mesaj göndermemişti, ben revirdeyken bile. Özür di‐ lememişti. Hiçbir şey. Dişlerimi sıktım. Bizimle birlikte oturdu ve çok geçmeden sohbete katıl‐ dı. Sadece tek bir konu hakkında konuşabildiğini uzun za‐ man önce farketmiştim: Gardiyan meseleleri. Herhangi bir hobisi olup olmadığını merak ediyordum. Herkes Badica saldırısını düşünüyordu ve bu yüzden sohbetin konusu, onun karıştığı benzer bir mücadeleye geldi. Mason'ın onun her kelimesini dikkatle dinlediğini görünce dehşete kapıldım. "Şey, kafa kesmek göründüğü kadar kolay değildir," de‐ di annem, doğal bir tavırla. Zaten kolay olduğunu hiç dü‐ şünmemiştim, ancak ses tonu herkesin bunun çantada kek‐ lik olduğunu düşündüğüne inandığını gösteriyordu. "Omur‐ gayı ve tendonları kesmeniz gerekiyor." Aramızdaki bağ sayesinde, Lissa'nın midesinin bulandı‐ ğını hissettim. Bu tür sohbetlerden hoşlanmazdı. Mason'ın gözleri parladı. "Bunu yapmak için en iyi silah hangisi?"

Annem düşündü. "Balta. Zaten ağır olduğu ve iki elle kullanıldığı için daha fazla güç yüklenebilir." Göstermek için bir savurma hareketi yaptı. "Harika," dedi Mason. "Tanrım, umarım balta taşımama izin verirler." Bu gülünç bir fikirdi, çünkü baltalar kolay ta‐ şınacak silahlar değildi. Bir an için Mason'ın omzunda bir baltayla sokaklarda dolaştığını düşününce biraz keyfim ye‐ rine geldi. Ama uzun sürmedi. Noel'de böyle bir konuda sohbet ettiğimize inanamıyor‐ dum. Annemin varlığı her şeyin tadını kaçırmıştı. Neyse ki parti çabuk bitti. Christian ve Lissa kendi yapacakları şeyle‐ rin peşinden giderken Dimitri'yle Tasha da ‐belli ki‐ başka şeylerle ilgilenecekti. Ben de Mason'la birlikte kaldığım yur‐ dun yolunu yarılamıştım ki annem bize katıldı. Hiçbirimiz konuşmadık. Yıldızlar karanlık gökyüzünde parlak ve keskin yüzlerini göstermişti. Pırıltıları etrafımızı saran bembeyaz kar ve buzlara uygundu. Yapay kürklü fil‐ dişi bir palto giymiştim. Vücudumu sıcak tutmam için ol‐ dukça işe yarıyordu ama yüzümü kavuran soğuk rüzgara karşı bir etkisi yoktu. Yürüdüğümüz bütün süre boyunca, annemin diğer gardiyan bölümlerine dönüp uzaklaşmasını bekleyip durdum ama bizimle birlikte yurt binasının içine kadar geldi. "Seninle konuşmak istiyordum," dedi sonunda. Tedirgin oldum. Yine ne yapmıştım? Bundan başka bir şey söylemedi ama Mason hemen me‐ sajı algıladı. Sosyal ipuçlarına karşı ne aptal ne de kayıtsız‐

66


dı ama o anda öyle olmasını dilerdim. Aynca, dünyadaki bütün Strigoilerle savaşmayı isterken annemden çekinmesi de bana komik geliyordu. Bana özür dileyen gözlerle bakıp omuz silkti. "Hey, be‐ nim, eee, bir yere gitmem gerek," dedi. "Sonra görüşürüz." O giderken arkasından üzgün gözlerle baktım çünkü ben de onunla gitmek istiyordum. Ama kaçmaya kalkarsam annem muhtemelen bana çelme takar ve diğer gözümü de morartırdı. Onun isteklerine boyun eğmek daha akıllıca ola‐ caktı. Huzursuz bir şekilde kıpırdanarak onunla göz göze gelmemeye çalıştım ve konuşmasını bekledim. Göz ucum‐ la, birkaç kişinin bize baktığını farkettim. Gözümün morar‐ dığını herkesin nasıl kısa sürede öğrendiğini hatırlayınca, aniden bana çekeceği nutuk sırasında etrafta tanık olmasını istemediğime karar verdim. "Şey, odama gitmek ister misin?" diye sordum. Şaşkın, hatta neredeyse kararsız gözlerle bana baktı. "Tabii." Yürürken aramızda güvenli bir mesafeyi koruyarak önü‐ ne düşüp merdivenden yukarı yöneldim. Aramızda rahatsız edici bir hava vardı. Odama ulaştığımızda bir şey söyleme‐ di ama bir yerlerde bir Strigoi'nin saklandığından şüphele‐ nirmiş gibi bütün detayları incelediğini gördüm. Ben yatağa oturup konuşmasını beklerken, o da ne yapacağına karar veremezmiş gibi odayı arşınlıyordu. Hayvan davranışları ve evrimle ilgili birkaç kitabın üzerinde parmaklannı gezdirdi. "Bunlar bir ödev için mi?" diye sordu.

“Hayır. Sadece konuyla ilgileniyorum, hepsi bu." Kaşları kalktı. Bunu bilmiyordu. Ama nereden bilebilirdi ki? Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. Benimle ilgili onu şaşırtan küçük şeylere daha yakından bakmak için du‐ rarak odayı incelemeye devam etti. Lissa'nın ve benim Ca‐ dılar Bayramı için giydiğimiz peri kostümleriyle çekilmiş bir resmimiz. Bir poşet şekerli çiklet. Sanki annem beni haya‐ tında ilk kez görüyormuş gibiydi. Aniden döndü ve elini bana uzattı. "Al." Şaşırarak ona eğildim ve avcumu uzattım. Elinden küçük ve serin bir şey avcuma düştü. Yuvarlak bir kolye ucuydu, küçücüktü. Çapı bir bozuk paradan daha geniş değildi. Bir gümüş temel üzerine renkli camdan düz diskler yerleştiril‐ mişti. Kaşlarımı çatarak yüzeyini okşadım. Tuhaftı ama daireler bir göz gibi görünüyordu. En içteki küçük, nere‐ deyse gözbebeği gibiydi. O kadar koyu maviydi ki siyah duruyordu. Etrafında daha açık mavi bir halka vardı ve onun dışında da başka bir beyaz halka yerleştirilmişti. En dıştaki kısım, çok koyu mavi renkle çevrelenmişti. "Teşekkürler," dedim. Ondan herhangi bir şey bekleme‐ miştim. Hediye tuhaftı ‐bana neden bir göz veriyordu ki şimdi?‐ ama sonuçta bir hediyeydi. "Ben... Ben sana bir şey almadım." Annem ifadesiz bir yüzle başıyla onayladı. "Sorun değil. Bir şeye ihtiyacım yok." Yine başını çevirdi ve odanın içinde yürümeye başladı. Oda bunu rahatça yapmasına izin verecek kadar geniş de‐

67


Ğildi, fakat kısa boylu olduğu için adımlan da küçüktü. Ya‐ tağımın kenarındaki pencerenin yanından her geçişinde, ışıkta saçları parlıyordu. İzlerken, onun da benim kadar ger‐ gin olduğunu anladım. Sonra aniden durdu ve bana baktı. "Gözün nasıl?" "İyileşiyor." "Güzel." Ağzını açtı ve neredeyse özür dileyeceğini his‐ settim. Ama yapmadı. Tekrar yürümeye başladığında hareketsizliğe dayanama‐ yacağıma karar verdim. Hediyeleri kaldırmaya başladım. Bu sabah bir sürü güzel şey almıştım. İçlerinden biri Tasha'nın verdiği kırmızı ipek bir elbiseydi ve üzerine çiçek desenle‐ ri işlenmişti. Odamdaki küçük dolaba elbiseyi asarken an‐ nem beni izliyordu. "Tasha çok nazik." "Evet," dedim. "Bana bir şey vereceğini tahmin bile et‐ memiştim. Ondan gerçekten hoşlandım." "Ben de." Şaşkınlıkla dönüp anneme baktım. Onun da yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Az önce bir konuda hemfikir olmuş‐ tuk! Belki de Noel gerçekten mucizeler zamanıydı. "Gardiyan Belikov onun için iyi bir refakatçi olacak." "Ben..." Neden sözettiğini anlamayarak gözlerimi kırpış‐ tırdım. "Dimitri mi?" "Gardiyan Belikov," diye düzeltti, kararlı bir tavırla, Di‐ mitri'ye ilk adıyla seslenmemden hala hoşlanmıyordu. "Ne... ne tür bir refakatçi?" diye sordum.

Annem kaşlarını kaldırdı. "Haberin yok muydu? Tasha ondan gardiyanı olmasını istedi çünkü gardiyanı yok." Yine yumruk yemiş gibi hissettim. "Ama o... burada gö‐ revli. Ve Lissa'yı koruyor." "Belli düzenlemeler yapılabilir. Ve Ozera'nın ününe rağ‐ men... sonuçta hala bir kraliyet üyesi. Biraz zorlarsa, istedi‐ ğini elde edebilir." Aptal aptal boşluğa baktım. "Şey, sanırım sonuçta arka‐ daşlar zaten." "Daha fazlası var... ya da olabilir." Bam! Bir yumruk daha! "Ne?” "Hmm? Ah. Tasha... onunla ilgileniyor." Annemin ses to‐ nundan, romantik meselelerin ilgisini hiç çekmediği belliy‐ di. "Tasha dampir çocuklar doğurmak istiyor ve eğer Beli‐ kov onun gardiyanı olursa, zaman içinde belli düzenleme‐ lere gidilebilir." Ah. Oh. Tanrım! Zaman durmuştu! Kalbim de öyle. Annemin bir cevap beklediğini anladım. Masama yaslan‐ mış, beni izliyordu. Strigoileri etkili şekilde avlayabilirdi ama duygularımı anlamakta kesinlikle başarısızdı. "Bunu... bunu yapacak mı? Yani Tasha'nın gardiyanı olacak mı?" diye sordum, zayıf bir sesle. Annem omuz silkti. "Henüz kabul ettiğini sanmıyorum, fakat elbette edecek. Bu büyük bir fırsat."

68


"Elbette," dedim. Dimitri neden bir arkadaşının gardiya‐ nı olma ve bebek yapma fırsatını geri çevirecekti ki? Sanırım annem sonrasında bir şey daha söyledi, ancak duymadım. Hiçbir şey duymuyordum. Dimitri'nin Akade‐ mi'yi ve beni terkedişini düşünmekten kendimi alamıyor‐ dum. Tasha'yla birlikte nasıl iyi anlaştıklarını düşündüm. Bunları düşündükten sonra, hayalgücüm gelecekle ilgili se‐ naryolar üretmeye başladı. Tasha ve Dimitri, birlikte. Birbir‐ lerine dokunurken. Öpüşürken. Çıplak. Sevişirken... Bir an için gözlerimi sımsıkı yumup tekrar açtım. "Gerçekten yorgunum." Annem bir şey söylerken lafı ağzında kaldı. Ne söyleme‐ ye çalıştığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. "Gerçekten yorgunum," diye tekrarladım. Kendi sesim‐ deki ifadesizliği duyabiliyordum. Bomboştu. Hiçbir duygu yoktu. "Göz... bu şey... için teşekkürler ama eğer sakınca‐ sı yoksa..." Annem şaşkınlıkla bana baktı. Sonra öylece, her zaman‐ ki soğuk profesyonelliği geri döndü. O ana kadar kendini ne kadar serbest bıraktığını anlamamıştım. Ama bunu yap‐ mıştı. Kısa bir süre için, kendini bana açmıştı ve şimdi yine kapalıydı. "Elbette," dedi, gergin bir tavırla. "Seni rahatsız etmek is‐ temem." Sorunun bu olmadığını söylemek istedim. Ona kişisel nedenlerle kendisini uzaklaştırmadığımı söylemek istedim. Hep hikayelerini duyduğum türde sevgi ve şefkat dolu, an‐

layışlı bir anne olmasını ne kadar dilediğimi söylemek iste‐ dim, belki de sorunlu aşk hayatımı anlatabileceğim, sırları‐ mı paylaşabileceğim türden bir anne. Tanrım! Aslında bunu keşke herhangi birine söyleyebil‐ seydim. Özellikle de şimdi. Ama kendi kişisel dramıma o kadar kapılmıştım ki ağ‐ zımdan tek kelime çıkmadı. Bir şey kalbimi yerinden sök‐ müş ve odanın karşı tarafına fırlatmış gibiydim. Göğsümde yanan bir acı vardı ve o boşluğu nasıl dolduracağımı bile‐ miyordum. Dimitri’yle birlikte olamayacağımı kabul etmek bir şeydi, başka birinin onunla birlikte olabileceğini kabul etmek başka bir şey. Anneme başka bir şey söylemedim, çünkü konuşma beceri‐ mi kaybetmiştim. Gözleri öfkeyle parladı, bir şeyden mem‐ nun olmadığında sık sık yaptığı gibi dudaklarını gerdi. Tek kelime etmeden, olduğu yerde dönüp odadan çıktı ve kapı‐ yı arkasından sertçe çarptı. Aslında o hareketi ben yapar‐ dım, sanırım sonuçta gerçekten bazı benzerliklerimiz vardı. Ama onu neredeyse hemen unuttum. Sadece orada du‐ rup düşünmeye devam ettim. Düşünüp hayal kurdum. Günün geri kalanını, daha fazlasını da yaparak geçirdim. Akşam yemeğini atladım. Birkaç gözyaşı döktüm. Ama ço‐ ğunlukla, yatağımda oturup düşündüm ve moralim giderek daha da bozuldu. Dimitri'yie Tasha'yı birlikte hayal etmek‐ ten daha kötü bir şey, kendimi onunla birlikte hatırlamaktı. Bir daha asla bana öyle dokunmayacak, bir daha asla öp‐ meyecekti... Hayatım boyunca geçirdiğim en kötü Noel’di.

69


10

Kayak

gezisi bu kadar kötü bir zamanda, bu kadar

erken gelemezdi. Dimitri ve Tasha'yı kafamdan at‐ mam imkansızdı, fakat en azından eşyalarımı hazır‐ larken beyin gücümün %100'ünü onlara odaklamaktan kur‐ tuldum. Şey, daha ziyade %95'ini odaklamıştım. İlgimi dağıtan başka şeyler de vardı. Konu bize geldi‐ ğinde Akademi ‐haklı olarak‐ aşırı koruyucu davranabilir‐ di, ancak bazen bu gerçekten çok iyi şeyler anlamına geli‐ yordu. Örneğin: Akademi'nin hizmetinde birkaç özel jet vardı. Yani bir havalimanında hiçbir Strigoi bize saldıra‐ mazdı ve aynı zamanda yüksek tarzda yolculuk yapabilir‐ dik. Her jet, ticari bir yolcu uçağından ufaktı ama koltukla‐ rı geniş ve çok rahattı. O kadar arkaya yatıyorlardı ki insan rahatlıkla uyumak için yatabilirdi. Uzun uçuşlarda, koltuk‐ larda televizyon izlememizi mümkün kılan monitörler var‐

dı. Bazen gösterişli yemekler bile veriliyordu. Ama bu uçu‐ şun film izlemek veya kaliteli yemek için fazla kısa olaca‐ ğından emindim. Ayın yirmi altısında geç saatte yola çıktık. Uçağa bindi‐ ğimde Lissa'yı aradım, çünkü onunla konuşmak istiyordum. Noel sabahı kahvaltıdan beri konuşmamıştık. Onun Christi‐ an'la birlikte oturduğunu ve rahatsız edilmek istemiyor gibi davrandıklarını görünce hiç şaşırmadım. Ne dediklerini du‐ yamıyordum, fakat Christian kolunu onun omzuna atmıştı ve yüzünde sadece Lissa'nın yaratabileceği rahat, flörtçü bir ifade vardı. Lissa'yla ilgilenmek konusunda asla benim ka‐ dar iyi bir iş çıkaramayacağından emindim ama onun da Lissa'yı mutlu ettiği belliydi. Mason'ın bana el salladığı kol‐ tuğa doğru yürürken yanlanndan geçtim ve gülümseyerek başımla onaylayıp selam verdim. Bunu yaparken, yan yana oturan Dimitri ve Tasha'nın da yanından geçmiştim ama ka‐ sıtlı olarak onlara aldırmadım. "Selam," dedim, Mason'ın yanındaki koltuğa yerleşirken. Bana gülümsedi. "Selam. Kayak iddiasına hazır mısın?" "Kesinlikle." "Endişelenme," dedi. "Sana çok yüklenmeyeceğim." Kaşlarımı çattım ve başımı koltuğa yasladım. "Kendini kandırıyorsun." "Mantıklı adamlar sıkıcıdır." Hiç beklemediğim bir şekilde elimi tuttu. Teni sıcaktı ve dokunduğu yerde tenimin ürperdiğini hissettim. İrkildim. Dimitri'nin birlikte olmak isteyeceğim tek erkek olduğu ko‐

70


nusunda kendimi sandığımdan daha fazla ikna etmiştim an‐ laşılan. Artık geçmişi geride bırakma zamanı, diye düşündüm. Dimitri'nin bunu yaptığı açık. Ben de uzun zaman önce yapmalıydım. Parmaklarımı Mason'ınkilere geçirirken onu hazırlıksız yakaladım. "Çok eğlenceli olacak." Öyleydi de. Bir trajedi yüzünden burada olduğumuzu, oralarda bir yerlerde bize tekrar saldırabilecek Strigoiler ve insanlar ol‐ duğunu kendime hatırlatmaya çalışıyordum. Ama diğerleri bunu hatırlıyor gibi görünmüyordu ve ben de zor zaman geçirdiğimin farkındaydım. Kayak merkezi muhteşemdi. Kütükten bir kulübe gibi görünecek şekilde inşa edilmişti, fakat öyle kulübelerin hiç‐ biri böylesine lüks olamaz veya yüzlerce insanı ağırlaya‐ mazdı. Tepeleri karla kaplı çam ağaçlarının arasında parlak, altın renkli kütüklerden üç katlı bir bina duruyordu. Yük‐ sek pencereler kemerliydi ve camlar Moroilere uygun şekil‐ de karartılmıştı. Kristal lambalar ‐meşale gibi görünen elek‐ trik lambaları‐ girişin her yanına asılmıştı ve bütün binayı mücevher gibi parıldatıyordu. Etrafımız dağlarla çevriliydi ‐güçlü gözlerim bile gecenin karanlığında zorlukla seçebiliyordu‐ ve ışıklar söndüğünde manzaranın nefes kesici olduğundan emindim. Bir taraf ka‐ yak bölümüne açılıyordu ve tepeler, asansörler, teleferikler

ve telesiyejler göze çarpıyordu. Tesisin diğer tarafında pa‐ ten sahası vardı ve kulübenin yanındaki paten partisini ka‐ çırdığım için bu özellikle hoşuma gitmişti. Onun yakınında, kızak için pürüzsüz tepeler uzanıyordu. Ve bu sadece dışarısıydı. İçeride, Moroilerin ihtiyaçlarını karşılamak için her şey düşünülmüştü. Günün yirmi dört saati karnımızı doyurmak için açık büfeler vardı. Yamaçlarda gece programları yapılı‐ yordu. Her yerde gardiyanlar ve öğretmenler dolaşıyordu. Kısacası, bir vampirin isteyebileceği her şey anlamına geli‐ yordu bu. Ana lobinin tavanı bir katedralinki gibiydi ve muazzam bir avize asılmıştı. Zemin mermer karolarla kaplıydı ve re‐ sepsiyon masası, her ihtiyacımıza cevap vermeye hazır şe‐ kilde yirmi dört saat açıktı. Tesisin geri kalanı, salonlar ve koridorlarda kırmızı, siyah ve altın rengi temalar kullanıl‐ mıştı. Koyu kırmızı hakimdi ve kana benzemesinin tesadüf olup olmadığını merak etmiştim. Duvarlara aynalar ve tab‐ lolar asılmış, oraya buraya süs masaları yerleştirilmişti. Açık yeşil ve mor orkidelerin bulunduğu vazolar, havayı baharat‐ lı bir kokuyla dolduruyordu. Lissa'yla paylaştığım oda, yurt odalarımızın toplamından büyüktü ve yine aynı renkler hakimdi. Halı öylesine yumu‐ şak ve derindi ki kapının yanında hemen ayakkabılarımı çı‐ karıp yalınayak yürümeye başladım. Futbol sahası büyüklü‐ ğünde yataklarımız vardı ve üzerine öylesine çok yastık konmuştu ki biri onların arasında kaybolsa bir daha bulu‐

71


namayabilirdi. Camlı kapılar geniş bir balkona açılıyordu ve en üst katta olduğumuz düşünülürse, dışarısı dondurucu derecede soğuk olmasa, çok keyifli olabilirdi. Ama balko‐ nun ucuna yerleştirilmiş iki kişilik jakuzinin soğuğu önle‐ mekte etkili olacağı şüphesizdi. Böylesine bir lükse dalınca, geri kalan şeyler bana çok doğal gelmeye başladı: Mermer küvet, plazma televizyon, çikolata ve atıştırma sepeti... Nihayet kayak yapmaya karar verdiğimizde kendimi odadan zorla çıkarmam gerekti. Muhtemelen tatilin geri kalanını burada geçirmekten asla rahatsız olmazdım. Ama sonunda dışarı çıktık ve Dimitri'yie annemi kafam‐ dan atmayı başarıp zevkli zaman geçirmeye başladım. Tesi‐ sin o kadar büyük olmasının da yararı vardı, onlarla karşı‐ laşma şansım düşüktü. Haftalardır ilk kez, nihayet Mason'a odaklanabilme fırsa‐ tını bulmuş ve ne kadar eğlenceli biri olduğunu anlamıştım. Lissa'yla da bir süredir olmadığı kadar çok zaman geçiriyor‐ dum ve bu da moralimi daha da yükseltmişti. Lissa, Christian ve Mason'la birlikte, iki çift durumunday‐ dık. Dördümüz ilk günün büyük bölümünü kayak yaparak geçirdik ama iki Moroi bize ayak uydurmakta biraz zorlan‐ dı. Mason ve benim derslerimizde aldığımız eğitim düşünü‐ lürse, cüretkar şeyler denemekten korkmuyorduk. Rekabet‐ çi doğamız bizi birbirimizi geride bırakmaya zorluyordu. "Siz intihar eğilimlisiniz," dedi Christian, bir noktada. Dı‐ şansı karanlıktı ve yüksek lambalar yüzünü aydınlatıyordu.

Lissa'yla birlikte yamacın aşağısında bekleyerek Mason’la inişimizi izliyorlardı, inanılmaz bir hızla hareket ediyorduk. Dimitri'den kontrolü ve mantığı öğrenmeye çalışan tarafım bunun tehlikeli olduğunu biliyordu, fakat bu umursamazlık ve gözüpeklik hoşuma gitmişti. İçimdeki isyankarlık eğilimi hala etkisini gösteriyordu. Karları etrafa saçarak kayıp dururken Mason sırıttı. "Hayır, şimdilik sadece ısınıyoruz. Yani, bütün bu süre boyunca Rose bana ayak uydurabildi. Bunlar çocukça şeylerdi." Lissa başını iki yana salladı. "Bu işi biraz fazla ileri götür‐ müyor musunuz?" Mason'la birbirimize baktık. "Hayır." Lissa başını iki yana salladı. "Şey, pekala, biz içeri giriyo‐ ruz. Kendinizi öldürmemeye çalışın." Christian'ın koluna girdi ve birlikte uzaklaştılar. Ben on‐ ların arkasından bir süre baktıktan sonra Mason'a döndüm. "Ben biraz daha oyalanacağım. Sen?" "Kesinlikle." Tepenin zirvesine çıkmak için bir asansöre bindik. Aşa‐ ğı yönelmek üzereyken, Mason bana döndü. "Tamam, şuna ne dersin? Şuradaki çıkıntıların arasından geç, şu sırttan atla, sert bir dönüş yap, şuradaki ağaçların etrafından dolaş ve tam şuraya in." İşaret eden parmağını izleyince en büyük yamaçlardan birindeki zikzaklı yolu gördüm. Kaşlarımı çattım. "Bu söylediğin gerçekten delice Mase."

72


"Ah," dedi, halinden memnun bir tavırla. "Nihayet pes etti." Ona öfkeyle baktım. "Hayır, etmedim." Önerdiği yolu tekrar inceledikten sonra başımla onayladım. "Pekala. Yapalım." "Önden buyur." Derin bir nefes alıp ileri atıldım. Kayaklarım karın üze‐ rinde sorunsuzca kayıyor, kavurucu soğuk rüzgar yüzüme çarpıyordu. İlk atlayışı düzgün bir şekilde yaptım ama par‐ kurun bir sonraki bölümüne doğru hızlanırken, bunun ger‐ çekte ne kadar tehlikeli olduğunu anladım. O anda bir ka‐ rar vermek zorundaydım. Eğer başaramazsam, Mason'ın di‐ linden kurtulamazdım ve ona gününü göstermeyi gerçekten istiyordum. Eğer başarırsam, kendi becerim konusunda iyi‐ ce emin olabilecektim. Ama dener ve mahvedersem... boy‐ numu kırabilirdim. Zihnimin derinliklerinde bir yerlerde, Dimitri'ninkine benzer bir ses bana akıllıca tercihlerden ve ne zaman geri duracağını öğrenmekten bahsediyordu. O sese aldırmamaya karar verdim. Bu bölüm gerçekten de korktuğum kadar zordu, ancak çılgınca hareketleri birbiri ardına dizerek kusursuz bir şekil‐ de tamamladım. Her keskin ve tehlikeli dönüşümde kar et‐ rafımda savruluyordu. Nihayet güvenli bir şekilde dibe ulaş‐ tığımda başımı kaldırıp baktım ve Mason'ın çılgınca kolları‐ nı salladığını gördüm. Yüz ifadesini seçemiyor, söyledikle‐ rini duyamıyordum, fakat neşesini hissedebiliyordum. Ben de el salladım ve parkuru bitirmesini bekledim.

Ne var ki bitiremedi. Mason yarıya ulaştığında atlayışlar‐ dan birini yapamadı. Kayaklan takıldı ve bacağı döndü. Ma‐ son yere yuvarlandı. Tesiste çalışan görevlilerle birlikte ben de yanına ulaş‐ tım. Neyse ki Mason boynunu veya başka bir yerini kırma‐ mıştı. Ayak bileğini ciddi şekilde burkmuştu ve görünüşe bakılırsa tatilin geri kalanında bir daha kayamayacaktı. Yamaçları izleyen öğretmenlerden biri öfkeli bir yüzle yanımıza koştu. "Siz çocuklar ne yaptığınızı sanıyordunuz?" diye bağırdı kadın. Bana döndü. "O aptalca hareketleri yaptığını gördü‐ ğümde gözlerime inanamadım!" Sonra Mason'a döndü. "Sonra sen de onun yaptıklarını tekrarlamaya kalktın!" Hepsinin Mason'ın fikri olduğunu söylemek istedim, fa‐ kat bu noktada birini suçlamanın anlamı yoktu. Sadece iyi olduğuna sevinmiştim. Ne var ki hep birlikte içeri girdiği‐ mizde suçluluk duygusuyla doldum. Sorumsuzca hareket etmiştim. Ya ciddi şekilde yaralansaydı? Zihnimde korkunç görüntüler canlanıyordu. Mason'ın bacağı kırılmış... boynu kırılmış... Ne düşünüyordum ki? Kimse beni o parkuru izlemeye zorlamamıştı. Mason sadece önermişti... ama ben de itiraz etmemiştim. Tanrı biliyor, bunu yapabilirdim. Biraz alaycılı‐ ğa katlanmam gerekebilirdi, fakat Mason benim için öylesi‐ ne deli olurken, biraz kadınca cilvelerle onu ikna edebilir‐ dim. Heyecana ve risk eğilimime yakalanmış ‐Dimitri'yi öp‐ tüğümde olduğu gibi‐ sonuçlan fazla düşünmemiştim, çün‐

73


kü o vahşilik eğilimi hala içimde gizleniyordu. Mason'da da aynı eğilim vardı ve beni bu yüzden baştan çıkarmıştı. Zihnimdeki o Dimitri sesi beni yine azarlıyordu. Mason güvenli bir şekilde otele döndükten ve ayak bile‐ ğine buz konduktan sonra, eşyalarımızı dışarıdaki depolar‐ dan birine götürdüm. Geri döndüğümde her zaman kulla‐ nılandan farklı bir kapıdan içeri girdim. Bu giriş, süslü ah‐ şap tırabzanları olan devasa bir açık verandadaydı. Veran‐ da dağın yan tarafına inşa edilmişti ve etrafımızı saran vadi‐ lerin, zirvelerin nefes kesici manzarası görülüyordu, tabii o soğukta hayranlıkla izlemeye meraklıysanız. Çoğu insan da bunu yapmıyordu. Verandaya çıkan basamakları geçip çizmelerimdeki karı temizledim. Havada baharatlı ve tatlı bir koku vardı. Bana bir şekilde tanıdık geliyordu, fakat daha ne olduğunu anla‐ yamadan, bir ses bana gölgelerin arasından seslendi. "Hey, küçük dampir!" İrkilerek baktım ve gerçekten de verandada birinin dur‐ duğunu gördüm. Bir adam ‐bir Moroi‐ kapıya yakın bir du‐ vara yaslanmıştı. Elindeki sigarayı ağzına götürdü, uzun bir nefes çekti ve izmariti yere attı. Üzerine basarak söndürür‐ ken bana çarpık bir gülüş fırlattı. Kokunun sigaradan geldi‐ ğini anladım. Adama bakarken temkinli bir tavırla durdum ve kolları‐ mı göğsümde kavuşturdum. Dimitri'den biraz kısaydı ama Moroi erkeklerinin göründüğü kadar ince uzun değildi. Üzerindeki uzun pardösü ‐muhtemelen inanılmayacak ka‐

dar pahalı kaşmir‐yün kumaştan yapılmıştı‐ vücuduna tam oturuyordu ve deri ayakkabıları daha da pahalı görünüyor‐ du. Özellikle biraz dağınık gösterildiği belli olan koyu kum‐ ral saçları vardı ve gözleri ya mavi ya da yeşildi, emin ol‐ mak için yeterince ışık yoktu. Yüzü yakışıklıydı ve benden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettim. Bir akşam yeme‐ ği ziyafetinden yeni çıkmış gibi görünüyordu. "Evet?" diye sordum. Bakışlarıyla beni baştan aşağı süzdü. Moroi erkeklerin dikkatini çekmeye alışkındım ama hiçbiri onun kadar ale‐ nen bakmazdı. Çoğunlukla da kışlık giysiler içinde ve tek gözü mor olmazdım. Omuz silkti. "Sadece merhaba dedim, hepsi o kadar." Daha fazlasını bekledim ama yalnızca ellerini pardösüsünün ceplerine soktu. Ben de omuz silkerek birkaç adım attım. "Güzel kokuyorsun, biliyor musun?" dedi. Yine durdum ve ona şaşkın bir tavırla baktım, sinsice gü‐ lümsemesi biraz daha yayıldı. "Ben... ne?" "Güzel kokuyorsun," diye tekrarladı. "Dalga mı geçiyorsun sen? Bütün gün terledim. Şu anda iğrenç durumdayım." Yürüyüp gitmek istiyordum, fakat bu adamda tuhaf bir çekicilik vardı. Bir tren enkazı gibi. Onu özellikle çekici bulmuyordum, sadece onunla konuşmak aniden bana ilginç gelmişti. "Ter kötü bir şey değildir ki," dedi, başını duvara yasla‐ yıp düşünceli bir tavırla gökyüzüne bakarak. "Hayattaki en‐

74


iyi şeylerden bazıları terlerken olur. Evet, çok fazla terlersen ve bayatlayıp kötü kokarsa, mide bulandırıcı olabilir. Ama güzel bir kadında? Hayır, baştan çıkarıcı olur. Eğer koku al‐ ma duyun bir vampirinki kadar gelişmişse, neden sözettiği‐ mi anlarsın. Çoğu kimse parfümle kendini berbat eder. Par‐ füm iyi olabilir... özellikle de kimyana uygun bir parfüm sü‐ rersen. Ama sadece çok azına ihtiyacın vardır. %20 parfüm‐ le %80 terini karıştırırsan... hmmm." Başını yana yatırarak bana baktı. "O zaman ölümcül derecede seksi olursun." Aniden Dimitri'yi ve tıraş losyonunu hatırladım. Evet. O da ölümcül derecede seksiydi, fakat bu adama böyle bir şeyden sözetmeye niyetim yoktu. "Şey, hijyen dersi için teşekkürler," dedim. "Ama parfüm kullanmam ve bu teri üzerimden atmak için gidip duş al‐ mak istiyorum. İzninle." Bir sigara paketi çıkarıp bana da uzattı. Sadece bir adım yaklaşmıştı, ancak üzerindeki başka bir kokuyu almam için yeterliydi. Alkol. Sigaralara bakarak başımı iki yana salla‐ dım, kendisi bir tane aldı. "Kötü alışkanlık," dedim, sigarayı yakışını izlerken. "Birçoklarından biri," diye cevap verdi. Derin bir nefes aldı. "St. Vladimir'den misin?" "Evet." "Yani büyüdüğünde gardiyan olacaksın." "Öyle görünüyor." Dumanı üfledi ve dumanın geceye dağılışını izledim. Güçlü vampir duyuları olsun ya da olmasın, o sigara duma‐ nının arasında bir şeyin kokusunu alabilmesi ilginçti.

"Ne kadar zamanın var?" diye sordu. "Bir gardiyana ihti‐ yacım olabilir." "Baharda mezun oluyorum. Şimdiden birinin gardiyanı olarak seçildim. Üzgünüm." Gözleri şaşkınlıkla parladı. "Öyle mi? Kim o?" "Vasilisa Dragomir." "Ah." Yüzünde dev gibi bir sırıtış belirdi. "Seni gördü‐ ğüm anda sorunlu olduğunu anlamıştım. Sen Janine Hatha‐ way'in kızısın." "Adım Rose Hathaway," diye düzelttim, annemle birlikte tanımlanmak istemediğimden. "Seninle tanıştığıma sevindim, Rose Hathaway." Eldiven‐ li ellerinden birini bana uzattı ve tereddütlü bir tavırla toka‐ laştım. "Adrian Ivashkov." "Ve benim sorunlu olduğumu düşünüyorsun," diye mı‐ rıldandım. Ivashkovlar bir kraliyet ailesiydi, en zengin ve en güçlü olanlardan biriydi. İstedikleri her şeyi elde edebile‐ ceklerine ve önlerine çıkan herkesi ezip geçebileceklerine inanan insanlardandı. Bu kadar kibirli olmasına şaşmamak gerek. Güldü. Gür ve neredeyse melodik bir kahkahası vardı. Aklıma bir kaşığın ucundan damlayan sıcak karamel geldi. "Elverişli, ha? İkimizin de ünü önümüze geçmiş." Başımı iki yana salladım. "Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun. Ve ben de sadece ailenin adını biliyorum. Se‐ nin hakkında bildiğin bir şey yok." "İster misin?" diye sordu, alaycı bir tavırla.

75


"Üzgünüm. Benden büyük çocuklarla ilgilenmem." "Yirmi bir yaşındayım. Aramızda kaç yaş var?" "Erkek arkadaşım var." Küçük bir yalandı. Mason henüz erkek arkadaşım olmamıştı ama müsait olmadığımı düşü‐ nürse, Adrian'ın beni rahat bırakacağını umuyordum. "Bundan hemen sözetmemiş olman ilginç," dedi Adrian. "Gözünü o morartmadı, değil mi?" Soğukta bile kızardığımı hissettim. Gözümü farketmeme‐ sini ummuştum ama elbette ki aptalca bir düşünceydi. O vampir gözleriyle, muhtemelen daha verandaya girdiğim anda farketmiş olmalıydı. "Bunu yapsaydı, hayatta olamazdı. Egzersiz sırasında ol‐ du. Yani, sonuçta bir gardiyan olmak üzere eğitim görüyo‐ rum. Derslerimiz bir hayli serttir." "Oldukça seksi bir düşünce," dedi. İkinci sigarasının iz‐ maritini de yere atıp üzerine bastı. "Gözümü yumruklamak mı?" "Ah, hayır. Elbette o değil. Yani seninle sertleşmek dü‐ şüncesi. Yakın dövüş sporlanyla ilgilenirim." "Eminim öyledir," dedim. Kibirli ve küstahtı ama bir tür‐ lü yanından ayrılamıyordum. Ayak sesleri duyunca döndüm. Mia patikadan gelip ba‐ samakları çıktı. Bizi görünce aniden durdu. "Selam, Mia." İkimize baktı. "Bir erkek daha mı?" diye sordu. Ses tonunu duysanız, kendi haremimi kurduğumu düşünüyor sanırdınız.

Adrian bana soran gözlerle baktı. Dişlerimi sıktım ve kar‐ şılık vermemeyi seçtim. Benden beklenmeyecek bir şekilde kibar davrandım. "Mia, bu bey Adrian Ivashkov." Adrian, benim üzerimde kullandığı etkileyiciliğiyle Mi‐ a'ya döndü ve elini sıktı. "Rose'un arkadaşlarıyla tanışmak benim için daima zevktir, özellikle de böylesine güzeller‐ se." Birbirimizi çocukluktan beri tanıyormuşuz gibi konu‐ şuyordu. "Biz arkadaş değiliz," dedim. Kibarlık buraya kadardı. "Rose erkeklerle ve psikopatlarla takılır," dedi Mia. Se‐ sinde her zamanki düşmanlığı vardı, fakat yüzünden, Adri‐ an'la açıkça ilgilendiğini gösteren bir ifade okunuyordu. "Eh," dedi Adrian, neşeli bir tavırla, "ben hem psikopat hem de erkek olduğumdan, neden iyi arkadaş olabileceği‐ miz açıklandı." "Seninle arkadaş değiliz," dedim. Güldü. "Her zaman zoru oynuyorsun, ha?" "Aslında o kadar zor biri değil," dedi Mia, Adrian'ın be‐ nimle daha fazla ilgilenmesinden rahatsız olduğu belli bir şekilde. "Okuldaki erkeklerin yarısına sorabilirsin." "Evet," diye çıkıştım, "diğer yarısına da Mia'yı sor. Eğer ona bir iyilik yaparsan, sana bir sürü iyilik yapar." Lissa ve bana savaş açtığında Mia birkaç çocuğa onlarla korkunç şeyler yaptığım yalanını bütün okula yaymalarını söylemiş‐ ti. İşin komik tarafı, bu yalanı söyletebilmek için onlarla kendisi yatmıştı.

76


Yüzünde bir utanç ifadesi belirdi ama geri adım atmadı. "Eh," dedi, "en azından ben bedava yapmıyorum." Adrian hafifçe güldü. "İşin bitti mi?" diye sordum. "Uyku saatin çoktan geçti ve şimdi yetişkinler konuşmak istiyor." Mia'nın çocuksu görü‐ nüşü onu rahatsız ediyordu ve ben de bunu sık sık kullanı‐ yordum. "Tabii," dedi. Yanakları kızarınca porselen bebek görün‐ tüsü daha da belirginleşti. "Zaten yapacak daha iyi işlerim var." Kapıya doğru döndü, sonra elini kapı tokmağına ko‐ yarak durdu. Adrian'a baktı. "Gözünü annesi morarttı, bili‐ yor muydun?" Ve içeri girdi. Gösterişli cam kapılar arkasından kapandı. Adrian ve ben sessizce durduk. Sonunda yine sigara pa‐ ketini çıkarıp bir tane daha yaktı. "Annen mi?" "Kes sesini!" "Sen de ya ruheşleri ya da ölümcül düşmanları olanlar‐ dansın, değil mi? Arası yok. Sen ve Vasilisa muhtemelen kardeş gibisinizdir, hım?" "Sanırım öyle." "O nasıl?" "Ne demek istiyorsun?" Omuz silkti, doğallığı abarttığını söyleyebilirdim. "Bilmi‐ yorum. Yani, sizin kaçtığınızı biliyorum... ve ailesiyle Vic‐ tor Dashkov arasında bir mesele vardı..." Victor'ın adı geçince gerildim. "Eee?" "Bilmiyorum. Sadece bununla başa çıkmasının zor olabi‐ leceğini düşündüm."

Neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışarak onu baştan aşağı süzdüm. Lissa'nın istikrarsız zihinsel durumuyla ilgili küçük bir söylenti başlamıştı, fakat çok iyi engellenmişti. Çoğu kimse konuyu ya unutmuştu ya da yalan olduğunu düşünüyordu. "Gitmem gerek." Şu anda uzak durmanın en iyisi olaca‐ ğına karar vermiştim. "Emin misin?" Biraz hayalkırıklığına uğramış gibi görü‐ nüyordu. Ama büyük ölçüde hala önceki kadar kibirliydi. Ondaki bir şey hala ilgimi çekiyordu ama her neyse, hisset‐ tiğim diğer şeylerle savaşmama veya Lissa'yla ilgili tartışma riskini göze almama değmezdi. "Yetişkinlerin konuşma saa‐ ti olduğunu sanıyordum. Aslında konuşmak istediğim bir sürü yetişkin konusu var." "Geç oldu, yorgunum ve sigaraların başımı ağrıttı," diye homurdandım?. "Sanırım bu adil." Sigarasından bir nefes çekip dumanı üfledi "Bazı kadınlar sigaranın beni seksi gösterdiğini dü‐ şünüyor.” "Sanırım içmenin nedeni, bir sonraki kurnazca cümleni düşünürken yapacak bir şey bulmak." Tam nefes alırken gülmeye başlayınca öksürdü. "Rose Hathaway, seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum. Yor‐ gun ve sinirliyken bu kadar etkileyiciysen, kayak giysileri içinde, gözün morarmışken bu kadar güzelsen, formunda olduğunda gerçekten yakıcı görünüyor olmalısın."

77


“Yakıcı derken hayatından endişe etmen gerektiğini kas‐ tediyorsan, evet, haklısın." Kapıyı sertçe çekip açtım. "İyi geceler, Adrian." "Yakında görüşürüz." "Hiç sanmıyorum. Sana söyledim. Kendimden büyük er‐ keklerle ilgilenmem." Binaya girdim. Kapılar kapanırken arkamdan seslendiği‐ ni duydum. "Evet, kesinlikle öyle."

11

Ertesi

sabah ben daha kıpırdanmadan Lissa kalkıp git‐ mişti ve bu da, güne hazırlanmak için banyoyu ken‐ dime ayırabileceğim anlamına geliyordu. O banyoyu seviyordum. Muazzam büyüklükteydi. Devasa yatağım içi‐ ne rahatça sığabilirdi. Üç farklı ağzı bulunan sıcak duş be‐ ni uyandırdı ama kaslarım hala dünkü efor yüzünden ağrı‐ yordu. Boy aynasının önünde durarak saçlarımı tararken çürüğün hala orada olduğunu görüp biraz hayalkırıklığına uğradım. Ama belirgin şekilde hafiflemişti ve sarımtırak bir renk almıştı. Biraz pudra ve fondötenle neredeyse tama‐ men kapatmayı başardım. Yiyecek bir şeyler bulmak için alt kata yöneldim. Yemek salonu kahvaltıyı yeni bitiriyordu, fakat garsonlardan biri bana birkaç şeftali çöreği verdi. Birini yiyerek yürürken Lis‐ sa'nın yerini bulmak için duyularımı açtım. Kısa süre sonra,

78


onu binanın diğer tarafında, öğrenci odalarından uzakta ya‐ kaladım. İzi takip ettiğimde üçüncü kattaki bir odaya ulaş‐ tım ve kapıy�� vurdum. Kapıyı Christian açtı. "Uyuyan Güzel gelmiş. Hoşgeldin." Beni içeri aldı. Lissa odadaki yatağın üzerinde bağdaş kurmuş halde oturuyordu ve beni gördüğünde gülümsedi. Oda benimki kadar genişti ama mobilyaların büyük bölümü yer açmak için kenara itilmişti ve o açık alanın ortasında Tasha duruyordu. "Günaydın," dedi. "Selam," dedim. Artık ondan uzak duramazdım. Lissa yanındaki yeri işaret etti. "Bunu görmen gerek." "Neler oluyor?" Yatağa oturdum ve son lokmalarımı bi‐ tirdim. "Kötü şeyler," dedi, yaramaz bir tavırla. "Senin onaylaya‐ cağın türden." Christian boş alana doğru yürüdü ve Tasha'nın karşısın‐ da durdu. Lissa ve beni unutarak birbirlerine baktılar. Gö‐ rünüşe bakılırsa bir şeyleri bölmüştüm. "Neden sadece tüketici büyüyle devam edemiyorum?" diye sordu Christian. "Çünkü çok fazla enerji gerektiriyor," dedi Tasha. Kot pantolonu ve atkuyruğuyla ‐ve dolayısıyla rahatça görünen yara izleriyle‐ bile, hala inanılmayacak kadar güzel görün‐ meyi beceriyordu. "Ayrıca, muhtemelen rakibini öldürmene neden olur." Christian kaşlarını çattı. "Neden bir Strigoi'yi öldürmek istemeyeyim ki?"

"Her zaman savaşman gerekmeyebilir veya onlardan bil‐ gi alman gerekebilir. Durum ne olursa olsun, her şekilde hazırlıklı olmalısın." Saldırı büyüsü çalıştıklannı anlamıştım. Tasha’yı görmek‐ ten dolayı duyduğum hoşnutsuzluğun yerini heyecan ve ilgi aldı. Lissa onlann 'kötü şeyler' yaptığı konusunda dalga geç‐ miyordu. Saldırı büyüsü çalıştıklanndan her zaman şüphe‐ lenmiştim ama... Vay canına! Bunu düşünmek ve şimdi kar‐ şımda görmek tamamen farklı şeylerdi. Büyüyü silah olarak kullanmak yasaktı. Cezalandırılması gereken bir suçtu. Bu büyülerle deneyler yapan bir öğrenci bağışlanabilirdi ve sa‐ dece ceza alabilirdi ama bir küçüğe bu büyüleri öğreten bir yetişkin... İşte bu farklı bir konuydu. Tasha'nın başı ciddi derde girebilirdi. Bir an için, onu ele verme fikrini düşün‐ düm ama bu fikri hemen kafamdan attım. Dimitri'ye yaklaş‐ tığı için ondan nefret edebilirdim, fakat bir açıdan, Christi‐ an'la yaptıkları şeye inanıyordum. Ayrıca, çok harika görü‐ nüyordu. "Dikkat dağıtıcı bir büyü de aynı ölçüde yararlıdır," diye devam etti Tasha. Mavi gözlerinde, büyü kullanırken sık sık Moroilerde gördüğüm yoğun bir dikkat belirdi. Bileği ileri doğru hızla hareket etti ve bir alev dalgası Christian'ın yüzünün yanın‐ dan geçti. Ona değmemişti ama yüzünü buruşturmasından, sıcaklığını hissettiğini anlamak kolaydı. "Sen dene," dedi Tasha. Christian bir an tereddüt etti ve sonra aynı el hareketini yaptı. Alev çıktı ama Tasha'nınki gibi tam bir kontrol altın‐

79


da değildi. Ayrıca, Tasha'nın nişancılığına da sahip değildi. Doğruca Tasha'nın yüzüne doğru gitti ama değemeden, sanki etrafında görünmez bir kalkan varmış gibi dağılıverdi, Tasha kendi büyüsüyle alevi engellemişti. "Fena değil, tabii az daha yüzümü yakabileceğin gerçe‐ ği dışında." Tasha'nın yüzünün yanmasını ben bile istemezdim. Ama saçları... ah, evet. O kuzguni siyah yelesi olmadan ne ka‐ dar güzel görüneceğini merak ettim. Christian'la birlikte bir süre daha egzersiz yaptılar. Chris‐ tian zaman geçtikçe daha iyi oluyordu ama Tasha'nın bece‐ ri seviyesine ulaşması için kırk fırın ekmek yemesi gereki‐ yordu. Onlar devam ederken, ilgim de giderek arttı ve ken‐ dimi, böyle bir büyü gücünün getirebileceği olasılıkları dü‐ şünürken buldum. Tasha gitmesi gerektiğini söylediğinde derslerini bitirdi‐ ler. Christian, bu büyüde bir saat içinde ustalaşamadığı için açıkça hayalkınklığına uğramıştı. Rekabetçi doğası neredey‐ se benimki kadar güçlüydü. "Hala onları tamamen yakmanın daha kolay olacağını düşünüyorum," dedi. Tasha saçlarını daha sıkı bir atkuyruğu yaparken gülüm‐ sedi. Evet. Kesinlikle o saçlar yok olabilirdi, özellikle de Di‐ mitri'nin uzun saçı ne kadar sevdiğini bildiğim için. "Daha kolay, çünkü daha az odak gerektiriyor. Ama ya‐ rım yamalak bir iş. Bunu öğrenebilirsen, uzun vadede bü‐ yün daha güçlü olur. Ve dediğim gibi, kullanacağın yerler olacaktır."

Onunla hemfikir olmak istemiyordum ama elimde değildi. "Bir gardiyanla omuz omza dövüşürken gerçekten yarar‐ lı olabilir," dedim, heyecanla. "Özellikle de bir Strigoi'yi ta‐ mamen yakmak çok fazla enerji gerektirdiği için. Bu şekil‐ de, sadece Strigoi'nin dikkatini dağıtmana yetecek kadar, küçük patlamalar halinde enerjini kullanırsın ve ateşten faz‐ lasıyla nefret ettikleri için de kesinlikle dikkati dağılır. Bir gardiyan o süreçte kazığı saplayabilir. Bu yöntemle bir sü‐ rü Strigoi'yi indirebilirsin." Tasha bana bakarak sırıttı. Bazı Moroiler ‐Lissa ve Adri‐ an gibi‐ dişlerini göstermeden gülümsüyordu. Tasha daima dişlerini sergiliyordu, özellikle de sivri olanları. "Kesinlikle. Seninle birlikte bir gün Strigoi avına çıkma‐ lıyız," dedi Tasha. "Hiç sanmıyorum," diye cevap verdim. Kelimeler başlı başına kötü değildi ama ses tonum kesin‐ likle öyleydi. Soğuk. Düşmanca. Tasha bir an için bu ani ta‐ vır değişikliğime anlam veremedi ama üzerinde durmadı. Lissa'nın hissettiği şokuysa, bağımız sayesinde hissettim. Yine de, Tasha rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Bi‐ zimle biraz daha sohbet etti ve yemekte Christian'la buluş‐ mak için planlar yaptı. Üçümüz birlikte lobiye uzanan dö‐ nen merdiveni inerken Lissa bana sert bir bakış attı. "Neydi bu şimdi?" diye sordu. "Ne neydi?" diye sordum, masum bir tavırla. "Rose," dedi, anlamlı bir ses tonuyla. Arkadaşın zihnin‐ den geçenleri nasıl okuyacağını bilirken aptalı oynamak ko‐

80


lay değildi. Neden sözettiğini kesinlikle biliyordum. "Tas‐ ha'ya karşı çok kötü davranıyorsun." "O kadar da değil." "Kabalık ettin," diye bağırdı, koşarak lobiye giren bir grup Moroi çocuğun yolundan çekilerek. Üzerlerinde palto‐ ları vardı ve arkalarından yorgun görünüşlü bir Moroi ka‐ yak hocası geliyordu. Ellerimi belime koydum. "Bak, sadece huysuzluğum üzerimde, tamam mı? İyi uyumadım. Ayrıca, ben senin gibi değilim. Her zaman kibar olmak zorunda değilim." Son zamanlarda sık sık olduğu gibi, az önce söyledikle‐ rime inanamıyordum. Lissa bana bakarken kırgından çok şaşkın görünüyordu. Christian, bana hırlamamak için ken‐ dini zor tuttuğu belli bir şekilde öfkeli gözlerle baktı. Tam o sırada Mason yanımıza geldi. Alçıya filan gerek olmamış‐ tı ama biraz topallıyordu. "Hey, selam," dedi, elimi tutarken. Christian bana karşı öfkesini bastırarak Mason'a döndü. "İntihar eğiliminizin nihayet başınıza iş açtığı doğru mu?" Mason bana döndü. "Adrian Ivashkov'la takıldığın doğ‐ ru mu?" "Ben... Ne?" "Dün gece ikinizin sarhoş olduğunuzu duydum." "Ne?" diye sordu Lissa, irkilerek. İkisinin de yüzüne şaşkınlıkla baktım. "Hayır, elbette ha‐ yır! Onu tanıdığımı bile söyleyemem." "Ama tanıyorsun," diye zorladı Mason.

"Pek sayılmaz." "Kötü bir ünü var," diye uyardı Lissa. "Evet," dedi Christian. "Bir sürü kızla çıkıyor." İnanamıyordum. "Biraz sakin olur musunuz? Onunla sa‐ dece... şey, beş dakika kadar konuştum! Bunun tek nede‐ ni de, içeri giriş yolumu tıkamasıydı. Bütün bunlar nereden çıktı?" Birden, sorumu kendim cevapladım. "Mia!" Mason başıyla onayladı ve mahcup gözlerle baktı. "Ne zamandan beri onunla konuşuyorsun?" diye sordum. "Sadece ona rastladım, hepsi bu," dedi. "Ve ona mı inandın? Söylediklerinin yarısının yalan oldu‐ ğunu bildiğin halde?" "Evet ama çoğu kez yalanların altında gerçek payı var‐ dır. Ve onunla gerçekten konuşmuşsun.'' "Evet. Konuştum. O kadar." Mason'la çıkmayı gerçekten ciddi olarak düşünüyordum, bu yüzden de bana inanmaması hoşuma gitmemişti. Okul yılının başlarında Mia'nın yalanlarını ortaya çıkarmama yar‐ dım etmişti ve dolayısıyla, şimdi onlarla ilgili paranoyak gi‐ bi davranmasına şaşırmıştım. Belki de bana karşı duyguları yoğunlaştıkça kıskançlığa eğilimli oluyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, yardımıma koşarak konuyu değiştiren Christian oldu. "Sanırım bugün kayak yok, ha?" Mason'ın ayak bileğini işaret etti ve kabaca bir tepkiyle karşılaştı. "Ne yani, bunun beni yavaşlatacağını mı sanıyorsunuz?" diye sordu Mason. Öfkesi hafiflemiş, yerine yakıcı bir kendini kanıtlama ih‐ tiyacı gelmişti, bu ortak noktalarımızdan biriydi. Lissa ve

81


Christian ona deliymiş gibi bakıyordu, oysa söyleyeceğimiz hiçbir şeyin onu durduramayacağını ben biliyordum. "Bizimle gelmek ister misiniz?" diye sordum, Lissa ve Christian'a. Lissa başını iki yana salladı. "Gelemeyiz. Conta ailesinin verdiği öğle yemeğine katılmak zorundayız." Christian homurdandı. "Hayır, sen gitmek zorundasın." Lissa ona bir dirsek attı. "Sen de öyle. Davetiyede, bir konuk getirmem gerektiği yazıyordu. Ayrıca, bu asıl büyük olay için bir ısınma olacak." "O hangisiymiş?" diye sordu Mason. "Priscilla Voda'nın muhteşem akşam yemeği daveti," de‐ di Christian, iç çekerek. Onu bu kadar sıkıntı içinde görün‐ ce gülümsedim. "Kraliçenin en yakın arkadaşı. Bütün züp‐ pe kraliyet üyeleri orada olacak ve ben de takım elbise giy‐ mek zorunda kalacağım." Mason bana dönerek sırıttı. Daha önceki düşmanlığın‐ dan eser kalmamıştı. "Kayak yapmak giderek daha zevkli görünüyor, değil mi? Çok fazla giysi kuralı yok." Moroileri orada bırakıp dışarı çıktık. Mason dünkü gibi benimle rekabet edemiyordu, hareketleri yavaştı. Ancak, her şey dikkate alındığında belirgin şekilde iyiydi. Yarası korktuğumuz kadar kötü değildi,, fakat son derece kolay parkurlarda devam edecek kadar sağduyu sahibiydi. Dolunay gecenin boşluğunda asılı duruyor, gümüşi be‐ yaz, parlak bir disk gibi görünüyordu. Elektrik lambaları ayın parlaklığını büyük ölçüde gölgede bırakıyordu ama

orada burada, gölgelerin arasında, ay parıltısını belli ediyor‐ du. Keşke civardaki dağları gösterecek kadar parlak olsay‐ dı, fakat o zirveler karanlığa gömülmüştü ve daha önce ha‐ va aydınlıkken onlara bakmayı unutmuştum. Parkurlar benim için inanılmayacak kadar kolaydı ama Mason'ın yanından ayrılmadım ve arada bir, bu kolay par‐ kurların beni uyutacağı konusunda onunla şakalaştım. Parkurlar sıkıcı olsun ya da olmasın, arkadaşlarımla birlik‐ te dışarıda olmak güzeldi ve hareketlilik soğuğa karşı ka‐ nımı yeterince ısıtmaya yetiyordu. Lambalar karı aydınlatı‐ yor, bembeyaz bir okyanus gibi gösteriyor, kar taneleri kristalimsi bir şekilde parlıyordu. Bakışlarımı yukarı çevi‐ rip lambaların ışığını görüş alanımdan çıkarabilirsem, gök‐ yüzündeki yıldızları da görebiliyordum. Dondurucu, temiz ve açık havada parlak ve kristal gibi görünüyorlardı. Gü‐ nün büyük bölümünü yine dışarıda geçirdik ama bu kez Mason'ın biraz dinlenebilmesi için yorgun olduğumu ba‐ hane ederek erken bitirdim. Yaralı ayak bileğiyle kayak yapmakta zorlanmayabilirdi, ancak canının yanmaya baş‐ ladığını görebiliyordum. Mason’la birlikte birbirimize yakın yürüyerek otele yö‐ neldiğimizde daha önce gördüğümüz bir şeyle ilgili şakala‐ şıyorduk. Aniden, göz ucumla beyaz bir şey algıladım ve daha ne olduğunu anlayamadan, Mason'ın yüzüne bir kar‐ topu çarptı. Hemen savunma pozisyonunda döndüm ve ge‐ ri sıçrayarak etrafıma bakındım. Depoların bulunduğu ve çam ağaçlarının gizlediği bir yerden kahkahalar yükseldi.

82


"Çok yavaşsın, Ashford," diye seslendi biri. "Aşık olmak sana yaramamış." Yine gülüşmeler geldi. Mason'ın en yakın arkadaşı Eddi‐ e Castile ve okuldan diğer birkaç acemi, ağaçların arasından çıktı. Arkalarında başka kahkahalar da duyuluyordu. "Ama takıma katılmak istersen, seni yine de aramıza alı‐ rız,” dedi Eddie. "Kız gibi hareket etsen bile." "Takım mı?" diye sordum, heyecanla. Akademi’de kartopu atmak kesinlikle yasaktı. Okul yet‐ kilileri açıklanamaz bir şekilde, kartoplarının içine cam par‐ çaları veya jiletler koyacağımızdan korkuyordu ama öyle şeyleri nereden bulabileceğimizi düşündüklerini anlayamı‐ yordum. Kartopu savaşı o kadar isyankar bir şey değildi, fakat so‐ nuçta son zamanlarda yaşadığım stresten sonra, insanlara bir şeyler fırlatmak aniden uzun süredir duyduğum en gü‐ zel fikir gibi görünmüştü. Mason'la birlikte diğerlerine katı‐ larak koşarken, yasak savaş düşüncesi ona yeni bir enerji vermiş, ayak bileğindeki acıyı unutturmuştu. Büyük bir ateşle savaşmaya başladık. Olabildiğince çok kişi diğerlerinin saldırısından kurtul‐ maya çalışırken, savaş çok geçmeden ciddi bir isabetçilik gösterisine dönüştü. İkisinde de sıradışı bir başarı sergiliyor‐ dum ve kurbanlarıma hakaretler yağdırarak çocuksuluğumu daha da kanıtlıyordum. Biri ne yaptığımızı farkedip bize bağırdığı sırada hepimiz katıla katıla gülüyorduk ve her yanımız kar içindeydi. Ma‐

Son'la birlikte tekrar binaya yöneldik, moralimiz o kadar yüksekti ki Adrian meselesinin çoktan unutulduğunu bili‐ yordum. Gerçekten de, içeri girmeden önce Mason bana baktı. "Daha önce, şey, Adrian'la ilgili sana çıkıştığım için özür di‐ lerim." Elini tutup sıktım. "Sorun değil. Mia'nın bazen oldukça inandırıcı hikayeler anlatabildiğini biliyorum." "Evet... ama onunla birlikte olsaydın bile... böyle bir şe‐ ye hakkım yoktu..." Her zamanki rahatlığının yerinde mahcubiyet görünce, düz düz ona baktım. "Yok muydu?" diye sordum. Dudakları hafifçe kıvrıldı ve gülümsedi. "Var mı?" Ben de gülümseyerek ona yaklaştım ve dudaklarından öptüm. Dudakları dondurucu havada inanılmayacak kadar ılıktı. Geziden önce Dimitri'yie paylaştığım türden yeri sar‐ san bir öpücük değildi ama tatlı ve nazikti, daha fazlasına dönüşebilecek arkadaşça bir öpücük. En azından, ben böy‐ le görüyordum. Mason'ın yüzündeki ifadeden, bütün dün‐ yasının sarsıldığı anlaşılıyordu. "Vay canına," dedi, gözlerini iri iri açarak. Ayışığı gözle‐ rine gümüşi bir mavilik katmıştı. "Gördün mü?" dedim. "Endişelenecek bir şey yok. Ne Adrian'la ne de başka biriyle ilgili." Nihayet birbirimizden uzaklaşmadan önce yine öpüştük ve bu kez daha uzun sürdü. Mason'ın morali belirgin şekil‐ de yükselmişti ‐olması gerektiği gibi‐ ve ben de yüzümde

83


bir gülümsemeyle yatağa girdim. Mason ve benim çift oldu‐ ğumuzdan tam anlamıyla emin değildim ama olmaya çok yakındık. Ancak uyuduğum zaman rüyamda Adrian Ivashkov'u gördüm. Yine verandada onunla birlikte duruyordum ama mev‐ sim yazdı. Hava sıcaktı ve güneş gökyüzünde parlıyor, her yeri ve her şeyi altın rengi ışığıyla yıkıyordu. İnsanlar ara‐ sında yaşadığımdan beri güneşe bu kadar çok maruz kal‐ mamıştım. Her tarafta dağlar ve vadiler yeşil ve canlıydı. Her yerde kuşlar ötüşüyordu. Adrian verandanın tırabzanına eğildi, etrafa bakındı ve beni gördüğünde tekrar baktı. "Oh! Seni burada görmeyi beklemiyordum." Gülümsedi. "Haklıydım. Temizken ger‐ çekten yakıcı görünüyorsun." Güdüsel olarak gözümün etrafındaki bölgeye dokundum. "Gitmiş," dedi. Kendim göremesem de, bir şekilde haklı olduğunu bili‐ yordum. "Sigara içmiyorsun." "Kötü alışkanlık," dedi. Bana bakarak başıyla onayladı. "Korkuyor musun? Üzerinde çok fazla koruma var." Kaşlarımı çatarak kendime baktım. Giysilerimi daha ön‐ ce farketmemiştim. Üzerimde bir kez gördüğüm ama ala‐ madığım işlemeli bir kot pantolon vardı. Tişörtüm kısa kesil��� miş, karnımı gösteriyordu ve göbeğimde bir küpe vardı. Hep göbeğime küpe taktırmak istemiştim ama bunun için hiç param olmamıştı. Şimdi taktığım tılsım gümüştü, sallan‐

tılıydı. Ucunda annemin bana verdiği tuhaf mavi göz asılıy‐ dı. Lissa'nın hediye ettiği chotki bileğime sarılıydı. Başımı kaldırıp Adrian'a baktım ve güneşin koyu kumral saçlarında nasıl parladığını izledim. Gün ışığında gözlerinin gerçekten de yeşil olduğunu görebiliyordum, Lissa'nın ye‐ şim rengi gözleri gibi değil, zümrüt yeşili gibiydi. Aniden aklıma şaşırtıcı bir şey geldi. "Güneş ışığı seni rahatsız etmiyor mu?" Rahat bir şekilde omuz silkti. "Yoo. Şu anda rüya görü‐ yorum." "Hayır, bu benim rüyam." "Emin misin?" Gülümsemesi geri döndü. Kafam karışmıştı. "Ben... bilmiyorum." Güldü ama bir an sonra gülüşü silindi. Onunla karşılaş‐ tığımdan beri ilk kez ciddi görünüyordu. "Neden etrafında bu kadar çok karanlık var?" Kaşlarımı çattım. "Ne?" "Etrafın karanlıkla sarılı." Kurnaz gözleri beni baştan aşa‐ ğı süzdü ama erkeksi bir tavrı yoktu. "Senin gibi birini da‐ ha önce hiç görmedim. Her yerinde gölgeler var. Bunu as‐ la tahmin etmezdim. Sen orada dururken bile, gölgeler bü‐ yümeye devam ediyor." Ellerime baktım ama sıradışı bir şey göremedim. Tekrar ona baktım. "Beni gölge öptü..." "Bu da ne demek?" "Bir defasında öldüm." Daha önce bu konudan Lissa ve Victor Dashkov dışında kimseye sözetmemiştim ama bu bir rüyaydı. Önemi yoktu. "Ve geri döndüm."

84


Gözleri şaşkınlıkla iri iri açıldı. "Ah, ilginç." Ve uyandım. Biri beni sarsıyordu. Gözlerimi açınca karşımda Lissa'yı gördüm. Duyguları bağımız aracılığıyla bana öylesine sert ve yoğun çarptı ki bir an için onun zihnine girip kendime baktım. 'Tuhaf kelimesi yeterli olmazdı. Tekrar kendi ben‐ liğime çekilerek ondan gelen korku ve tedirginliği anlamaya çalıştım. "Sorun nedir?" “Bir Strigoi saldırısı daha oldu."

12

yataktan Hemen

fırladım. Bütün tesis haberle sar‐ sılıyordu. İnsanlar küçük gruplar halinde kori‐ dorlarda toplanmıştı. Aile üyeleri birbirini bul‐ maya çalışıyordu. Bazıları dehşet içinde fısıltıyla konuşu‐ yor, bazıları yüksek sesle tartışıyordu. Hikayeyi tam ola‐ rak anlayabilmek için birkaç kişiyi durdurup sordum. Ne var ki herkes olanları farklı bir şekilde anlatıyordu ve ba‐ zıları konuşmak için durmuyordu bile. Sevdiklerini araya‐ rak veya başka bir yerde daha güvende olacakları inan‐ cıyla tesisten ayrılmaya hazırlanarak hızla yanımdan geçip gidiyorlardı. Farklı hikayeler yüzünden sinirlenerek sonunda ‐istek‐ sizce‐ bana sağlam bilgi verecek iki kaynaktan birini bul‐ mam gerektiğini anladım: Annem veya Dimitri. Yazı‐tura at‐ mak gibiydi. Şu anda ikisini de görmeye can atmıyordum.

85


Bir an düşündüm ve sonunda anneme ulaşmaya karar verdim, o en azından Tasha Ozera'yla kırıştırmıyordu. Annemin odasının kapısı aralıktı ve Lissa'yla birlikte içe‐ ri girerken orada derme çatma bir karargah kurulduğunu gördüm. Bir sürü gardiyan ortalıkta dolaşıyor, içeri girip çı‐ kıyor, strateji tartışıyorlardı. Birkaçı bize tuhaf gözlerle bak‐ tı ama hiçbiri durmadı veya bizi sorgulamadı. Lissa'yla bir‐ likte küçük bir kanepeye oturup annemin sohbetini dinle‐ meye başladık. Bir grup gardiyanın arasında duruyordu ve etrafındaki‐ lerden biri Dimitri'ydi. Artık ondan uzak duramazdım. Kah‐ verengi gözleriyle bana kısa bir bakış atınca bakışlarımı ka‐ çırdım. Şu anda ona karşı duyduğum karmaşık duygularla uğraşmak istemiyordum. Lissa'yla birlikte, çok geçmeden detayları öğrendik. Beş gardiyan ve sekiz Moroi öldürülmüştü. Üç Moroi kayıptı, ya öldürülmüş ya da Strigoi'ye dönüştürülmüştü. Saldırı bura‐ ya yakın bir yerde olmamıştı, kuzey California'da olmuştu. Yine de, böyle bir trajedi Moroi dünyasında kaçınılmaz bir şekilde çalkantı yaratmıştı ve bazıları için, iki eyalet ötesi bi‐ raz fazla yakındı. İnsanlar korkuya kapılmıştı ve çok geç‐ meden, bu saldırının asıl önemini keşfettim. "Son defakinden daha fazla olmalı," dedi annem. "Daha fazla mı?" diye haykırdı gardiyanlardan biri. 'O son grubun benzeri daha önce görülmemişti. Dokuz Stri‐ goi'nin birlikte çalıştığına hala inanamıyorum, daha da iyi organize olduklarına inanmamı mı bekliyorsun?"

"Evet," diye tersledi annem. "İnsanlarla ilgili herhangi bir kanıt var mı?" diye sordu biri. Annem tereddüt etti. "Evet. Başka yüzükler de kırılmış. Ve her şeyin oluş şekli... Badicaların evindekiyle aynı." Sesi sertti ama biraz yorgunluk da vardı. Yine de fiziksel yorgunluk değildi. Zihinsel olduğunu anlamıştım. Konuştuk‐ ları şey yüzünden gergin ve kırgındı. Hep annemin duygu‐ suz bir ölüm makinesi olduğunu düşünürdüm ama bunun onu çok zorladığını açıkça görebiliyordum. Üzerinde konuş‐ ması zor, çirkin bir konuydu. Fakat aynı zamanda, tereddüt‐ süz bir şekilde ele alıyordu, çünkü bu onun göreviydi. Boğazımda bir şeyler düğümlendi ve hemen bastırdım. İnsanlar. Badicaların evindeki saldırıyla benzerlikler. Katli‐ amdan bu yana, böylesine büyük bir Strigoi grubunun or‐ ganize olmasındaki ve insanları kendi emirlerine almasında‐ ki tuhaflığı analiz etmeye çalışmıştık. "Bir daha böyle bir şey olursa..." gibi belirsiz terimlerle konuşmuştuk. Ama bu grubun ‐Badicaların katilleri‐ tekrar harekete geçeceği ko‐ nusunda kimse ciddi olarak konuşmamıştı. Bir kez talihsiz‐ likti, belki bir grup Strigoi şans eseri orada toplanmış ve hep birlikte içeri girmeye karar vermişlerdi. Korkunç bir şeydi ama üstesinden gelebilirdik. Oysa şimdi... o Strigoi grubunun şans eseri oluşmamış olabileceği anlaşılıyordu. Bir amaç uğrunda birleşmiş, stra‐ tejik şekilde insanları kullanmış ve yine saldırmışlardı. Artık kalıbı biliyorduk: Büyük gruplar halinde av arayan Strigoi‐ ler. Seri cinayetler. Artık yüzüklerin koruyucu büyüsüne gü‐

86


venemezdik. Güneş ışığına bile güvenemezdik. İnsanlar gü‐ neş ışığında hareket edebilir, keşfe çıkabilir, sabotaj yapabi‐ lirdi. Işık artık güvenli değildi. Badicalann evinde Dimitri'ye söylediklerimi hatırladım. Bu her şeyi değiştiriyor, değil mi? Annem bir panodaki kağıtları karıştırdı. "Henüz adli ka‐ nıtlar bulunamadı ama aynı sayıda Strigoi'nin bunu yapma‐ sı mümkün değil. Drozdovlardan veya personellerinden hiç kimse kaçamamış. Beş gardiyan, yedi Strigoi'yi ciddi şekil‐ de uğraştırır ‐en azından geçici olarak‐ ve birilerine kaçış fırsatı yaratırdı. Karşımızda dokuz ya da on Strigoi var." "Janine haklı," dedi Dimitri. "Ve mekana bakarsanız... çok büyük. Yedi kişi her yeri tutamazdı." Drozdovlar, on iki kraliyet ailesinden biriydi. Çok yaygın ve zenginlerdi, Lissa'nın ölüme yakın klanı gibi değillerdi. Etrafta çok fazla aile üyesi vardı ama görünüşe bakılırsa, böyle bir saldırı hala korkunçtu. Dahası, onlarla ilgili bir şey zihnimi kurcalıyordu. Hatırlamam gereken bir şey vardı... Drozdovlarla ilgili bilmem gereken bir şey. Zihnimin bir parçası bununla uğraşırken, annemi hayran‐ lıkla izliyordum. Onu hikayelerini anlatırken dinlemiştim. Savaşırken onu görmüş ve hissetmiştim. Ama açıkçası, ger‐ çek bir yaşamsal kriz durumunda onu işbaşında hiç görme‐ miştim. Yanımdayken o sert ve sıkı kontrolünü her şekilde gösteriyordu ama burada, bunun ne kadar gerekli olduğunu görebiliyordum. Böyle bir durum kesinlikle panik yaratırdı. Gardiyanlar arasında bile, bazılannın fazlasıyla öfkelendiğini

ve ciddi birşey yapmak istediklerini görebiliyordum. Annem mantığın sesiydi ve onlara odaklarını korumaları, durumu tam olarak değerlendirmeleri gerektiğini hatırlatıyordu. O‐ nun duruşu herkesi yatıştırıyor, güçlü tavrı onlara ilham ve‐ riyordu.Bir liderin böyle davranması gerektiğini anlıyordum. Dimitri de onun kadar kontrollüydü ama işleri yönetme‐ yi anneme bırakmıştı. Kendime bazen onun en genç gardi‐ yanlardan biri olduğunu hatırlatmak zorunda kalıyordum. Saldırıyla ilgili başka şeyler de tartıştılar, Drozdovların saldı‐ rıya uğradıklarında bir ziyafet salonunda gecikmiş bir Noel partisi verdiklerinden sözettiler. "Önce Badicalar, şimdi de Drozdovlar," diye homurdan‐ dı gardiyanlardan biri. "Kraliyet ailelerinin peşindeler.” "Moroilerin peşindeler," dedi Dimitri. "Kraliyet ya da de‐ ğil. Farketmez." Kraliyet ya da değil. Aniden Drozdovlann neden önem‐ li olduğunu anlamıştım. Tepkisel dürtülerim beni ortaya çı‐ kıp hemen bir soru sormaya zorluyordu ama bunu yapma‐ dım. Bu gerçek bir durumdu. Mantıksız davranılacak zaman değildi. Annem ve Dimitri kadar güçlü olmak istiyordum, bu yüzden tartışma sona erene kadar bekledim. Grup dağılmaya başladı, kanepeden fırlayıp anneme yaklaştım. "Rose," dedi, şaşırarak. Stan'in sınıfında olduğu gibi, be‐ nim orada olduğumu farketmemişti. "Burada ne işin var?" Aptalca bir soruydu ve cevaplama zahmetine girmedim. Burada ne işim olabileceğini sanıyordu ki? Bu, Moroilerin başına gelen en büyük olaylardan biriydi.

87


Panoyu işaret ettim. "Başka kim öldürülmüş?" Alnı sinirden kırıştı. "Drozdovlar." "Ama başka kim?" "Rose, bunun için zamanımız yo..." "Personelleri vardı, değil mi? Dimitri kraliyet üyesi olma‐ yanlardan sözetti. Kimdi onlar?" Yine yorgunluğunu hissettim. Bu ölümler ona çok ağır gelmişti. "Hepsinin isimlerini bilmiyorum." Birkaç sayfayı karıştınp panoyu bana çevirdi. "İşte." Listeyi taradım ve moralim bozuldu. “Tamam," dedim. "Teşekkürler." Lissa'yla birlikte onları rahat bıraktık. Keşke yardım ede‐ bilseydim ama gardiyanlar kendi başlarına gayet etkili şekil‐ de çalışıyordu, ayakaltında dolaşan acemilere ihtiyaçları yoktu. "Bütün bunlar neydi?" diye sordu Lissa, tesisin ana bölü‐ müne yöneldiğimizde. "Drozdovların personeli," dedim. "Mia'nın annesi onlar için çalışıyordu...” Lissa zorlukla yutkundu. "Ve?" İç çektim. "Ve adı listedeydi." "Ah, Tanrım!" Lissa durdu. Gözyaşlarını tutmaya çalışa‐ rak gözlerini kırpıştırdı. "Ah, Tanrım," diye tekrarladı. Önüne geçip ellerimi omuzlarına koydum. Titriyordu. "Sorun değil," dedim. Korkusunu dalgalar halinde hisse‐ debiliyordum ama korkudan uyuştuğunun da farkınday‐ dım. Şok geçiriyordu. "Her şey yoluna girecek."

"Onları duydun," dedi. "Organize olarak bize saldıran bir grup Strigoi var! Kaç kişiler? Buraya geliyorlar mı?" "Hayır," dedim, kararlı bir tavırla. Bu konuda elbette ka‐ nıtım yoktu. "Burada güvendeyiz." "Zavallı Mia..." Buna verebileceğim bir cevabım yoktu. Mia'nın tam bir kaltak olduğunu düşünüyordum ama böyle bir şeyi kimse için dilemezdim, teknik açıdan Mia öyle olsa da, en kötü düşmanım için bile. Hemen bu düşünceyi düzelttim: Mia en kötü düşmanım değildi. Günün geri kalanında Lissa'nın yanından ayrılmaya da‐ yanamadım. Tesiste saklanan herhangi bir Strigoi olmadığı‐ nı biliyordum ama koruyucu güdülerim aşırı güçlüydü. Gar‐ diyanlar sorumlu oldukları Moroileri koruyordu. Her za‐ manki gibi, ben de Lissa'nın bu kadar endişeli ve üzgün ol‐ masından dolayı huzursuzdum ve bu yüzden, o duyguları dağıtmak için elimden geleni yapıyordum. Diğer gardiyanlar da Moroilere güvence veriyordu. Mo‐ roilerle yanyana yürümüyorlardı ama tesis güvenliğini artır‐ mışlardı ve saldırının gerçekleştiği yerdeki gardiyanlarla sü‐ rekli iletişim halindeydiler. Bütün gün iğrenç detaylarla dolu bilgiler aktı, buna Strigoi grubunun yeriyle ilgili söylentiler dahildi. Elbette ki bunların çok azı acemilere anlatılıyordu. Gardiyanlar en iyi yaptıkları işi yaparken Moroiler de ‐ne yazık ki‐ en iyi yaptıkları şeyi yapıyorlardı: Konuşmak. Ortalıkta o kadar çok kraliyet üyesi ve önemli Moroi var‐ ken, olanların ve gelecekte olabileceklerin tartışılması için

88


gece bir toplantı düzenlendi. Burada resmi bir karar veril‐ meyecekti, böyle kararların verilmesi için Moroilerin bir kraliçesi ve yönetici konseyi vardı. Ama herkes, burada top‐ lanan görüşlerin emir komuta zincirinden yukarı tırmanaca‐ ğını biliyordu. Gelecekteki güvenliğimiz, bu toplantıda tar‐ tışılanlara bağlı olabilirdi. Toplantı, tesisin içindeki muazzam büyüklükte bir yemek salonunda düzenlendi, bir kürsü ve çok sayıda oturma yeri vardı. Bir iş atmosferi olmasına rağmen, salonun katliam ve savunma görüşmelerinden başka şeyler için tasarlandığını kestirmek zor değildi. Halı kadife gibiydi ve gümüş tonlarıy‐ la siyah renklerde çiçek desenleriyle süslenmişti. Sandalye‐ ler cilalı siyah ahşaptandı ve sırtlıkları yüksekti, bütün orta‐ mın lüks bir yemek deneyimi için hazırlandığı belliydi. Uzun zaman önce ölmüş Moroi kraliyet ailesi üyelerinin tabloları duvarlarda asılıydı. Adını bilmediğim bir kraliçenin resmine kısa bir bakış attım. Üzerinde eski moda bir elbise vardı ‐be‐ nim için aşırı dantelliydi‐ ve saçları Lissa'nınki gibi sarıydı. Düzenlemelerden sorumlu olan bir adam, kürsüde duru‐ yordu. Kraliyet üyelerinin çoğu salonun önünde toplanmış‐ tı. Diğer herkes, öğrenciler de dahil olmak üzere, bulabil‐ dikleri yerlere oturmuşlardı. Christian ve Mason o zamana kadar benimle Lissa'yı bulmuşlardı ve hepimiz birlikte arka‐ larda bir yere oturduk. Lissa başını iki yana salladı. "Ben önde oturmak istiyorum." Üçümüz ona baktık. O kadar şaşırmıştım ki zihnine gir‐ mek aklıma bile gelmedi.

"Bakın," dedi, işaret ederek. "Kraliyet üyeleri orada, aile‐ leriyle birlikte oturuyor." Doğruydu. Aynı klanın üyeleri gruplar halinde toplan‐ mıştı: Badicalar, Ivashkovlar, Zekloseler... Tasha da orada oturuyordu ama tek başınaydı. Onun dışında oradaki tek Ozera, Christian'dı. "Orada olmam gerek," dedi Lissa. "Kimse orada olmanı beklemiyor ki," dedim. "Dragomirleri temsil etmek zorundayım." Christian kaşlannı çattı. "Bu sadece bir kraliyet saçmalığı." Lissa'nın yüzünde kararlı bir ifade belirdi. "Orada olmam gerek dedim." Kendimi Lissa'nın duygularına açtığımda bulduğum şey hoşuma gitti. Günün büyük bölümünü sessiz ve korku için‐ de geçirmişti, Mia'nın annesiyle ilgili gerçeği öğrendiğimiz‐ de olduğu gibi. O korku hala içindeydi ama sağlam bir öz‐ güven ve kararlılık, o duygunun önüne geçmişti. Hüküm‐ dar Moroi ailelerinden birinin bir üyesi olduğunu hatırla‐ mıştı ve gruplar halinde dolaşan Strigoiler düşüncesi onu korkutsa da, payına düşeni yapmak istiyordu. "Yapmalısın," dedim, alçak sesle. Christian'a başkaldır‐ ması fikrinden de hoşlanmıştım. Lissa bana bakarak gülümsedi. Sezdiğim şeyi anlamıştı. Bir an sonra Christian'a döndü."Sen de halana katılmalısın.” Christian itiraz etmek için ağzını açtı. Durumun korkunç‐ luğu olmasa, Lissa'nın ona emirler verdiğini görmek komik olabilirdi. Her zaman zor ve inatçıydı, onu bir şeylere zor‐

89


layanlar asla başarılı olamazdı. Yüzüne bakarken, Lissa'yla ilgili düşüncelerimi paylaştığını farkettim, Lissa'yı güçlü gör‐ mek onun da hoşuna gitmişti. Dudaklarını birbirine bastıra‐ rak yüzünü buruşturdu. "Tamam." Lissa'nın elini tuttu ve ikisi birlikte ön tarafa yürüdüler. Mason ve ben arkada oturduk. Toplantı başlamadan ön‐ ce, Dimitri benim diğer tarafıma oturdu, saçlarını atkuyruğu yapmıştı ve üzerinde deri bir ceket vardı. Şaşkınlıkla ona baktım ama bir şey söylemedim. Bu toplantıda birkaç gar‐ diyan vardı, çoğu hasar kontrolüyle meşguldü. Ve ben, iki erkeğimin ortasında sıkışıp kaldım. Kısa süre sonra toplantı başladı. Herkes Moroilerin nasıl kurtarılması gerektiği konusunda tartışmaya hevesliydi ama gerçekte en çok dikkati çeken iki teori vardı. "Cevap her yanımızda," dedi kraliyet üyelerinden biri, konuşma sırası geldiğinde. Oturduğu yerden kalkıp salon‐ dakilere baktı. "İşte. Burada. Bu tesis gibi yerlerde. St. Vla‐ dimir'de. Çocuklarımızı güvenli yerlere gönderiyoruz, sayı‐ sal açıdan güvende olacakları ve kolayca korunacakları yer‐ lere. Ve bakın burada kaç kişiyiz, çocuklar ve yetişkinler. Neden sürekli bu şekilde yaşamıyoruz?" "Birçoğumuz zaten öyle yapıyoruz," diye bağırdı biri ar‐ kalardan. Adam ona aldırmadı. "Orada burada birkaç aile ya da büyük Moroi nüfusu olan bir kasaba. Ama o Moroiler hala merkezden uzak. Çoğu kaynaklarını birleştirmiyor, kendi

gardiyanları, kendi büyüleri. Bu modeli yayarsak..." Elleri‐ ni iki yana açtı. "...bir daha asla Strigoiler için endişelenme‐ mize gerek kalmaz." "Ve Moroiler asla dünyanın geri kalanıyla paylaşıma gir‐ mez," diye mırıldandım. "Eh, insanlar ıssızlığın ortasında ge‐ lişen gizli vampir şehirlerini keşfedene kadar tabii. O zaman bir sürü paylaşımımız olur." Moroileri korumak için diğer bir teori, daha az lojistik sorun içeriyordu ama daha büyük kişisel etkisi vardı, özel‐ likle de benim için. "Asıl sorun, temelde yeterince gardiyanımız olmaması." Bu planın savunucusu, Szelsky klanından bir kadındı. "O halde cevap basit: Daha fazlasını bulmak. Drozdovların beş gardiyanı vardı ama yeterli değildi. Bir düzine Moroi'yi korumak için sadece altı kişi! Bu kabul edilemez. Bu tür şeylerin devam etmesinde şaşılacak bir şey yok." "Peki, daha fazla gardiyanı nereden bulmayı öneriyorsu‐ nuz?" diye sordu, Moroi toplumunu birleştirmeyi öneren adam. "Sınırlı bir kaynak bu." Benim ve diğer birkaç aceminin oturduğu yeri işaret et‐ ti. "Zaten elimizde bir sürü var. Onların eğitimini izledim. Ölümcül varlıklar. On sekiz yaşını doldurmalarını neden bekliyoruz ki? Eğitim programını hızlandırırsak ve kitaplar‐ dan çok dövüş egzersizlerine odaklanırsak, on altı yaşına geldiklerinde onları mezun edip gardiyan yapabiliriz." Dimitri'nin boğazından hoşnutsuz olduğunu gösteren boğuk bir ses çıktı. Öne eğilerek dirseklerini dizlerine, çe‐

90


nesini ellerine dayadı ve düşünceli bir tavırla gözlerini kısa‐ rak kadına baktı. "Sadece bu değil, aynı zamanda ziyan edilen bir sürü potansiyel gardiyanımız da var. Bütün dampir kadınlar ne‐ rede? Irklarımız iç içe, birbiriyle bağlı yaşıyor. Moroiler, dampirlerin hayatta kalmasını sağlamak için üzerlerine dü‐ şeni yapıyor. Neden bu kadınlar kendi görevlerini yerine getirmiyor? Neden burada değiller?" Cevap olarak uzun ve şehvetli bir kahkaha duyuldu. Bü‐ tün gözler, Tasha Ozera'ya döndü. Diğer kraliyet üyeleri en şık giysilerini giymiş ve takıp takıştırmışken, o her zamanki gibi rahat ve doğaldı. Üzerinde her zamanki gibi kot panto‐ lonu ve karnını biraz açıkta bırakan beyaz bir tişörtle, diz‐ lerine kadar inen mavi, dantelli bir örgü hırka vardı. Kürsüdeki yöneticiye bakarak sordu: "İzin verir misiniz?" Adam başıyla onayladı. Szelsky oturdu, Tasha ayağa kalktı. Diğer konuşmacıların aksine, herkes tarafından ra‐ hatça görülebilmek için doğruca kürsüye çıktı. Parlak siyah saçlarını atkuyruğu yapmıştı ve yara izlerini tamamen göz‐ ler önüne sermişti, bunu kasıtlı yaptığını düşünüyordum. Yüzü cesur ve asiydi. Dahası... güzeldi. "O kadınlar burada değil, Monica, çünkü çocuklarını ye‐ tiştirmekle meşguller, biliyorsun, yürümeye başladıkları an‐ da cepheye göndermeye hazır olduğun çocuklardan söze‐ diyorum. Lütfen, biz Moroiler üremelerine yardım ederek dampirlere büyük bir iyilik yapıyormuşuz gibi davranarak bizi aşağılama. Belki senin ailende durum farklıdır ama ge‐

ri kalanlarımız için seks eğlencelidir. Bunu dampirlerle ya‐ pan Moroilerin pek de fedakarlık yaptığı söylenemez." Dimitri şimdi yerinde doğruldu ve yüzünde artık öfkeli bir ifade yoktu. Muhtemelen yeni kız arkadaşının seksten sözetmesi onu heyecanlandırmıştı. Tepeden tırnağa öfkeyle doldum ve yüzümde cinayet işleyecekmiş gibi bir ifade olursa, insanların bunun bize seslenen kadına değil, Stri‐ goilere yönelmiş olduğunu düşüneceklerini tahmin ettim. Aniden, Dimitri'nin diğer tarafında, sıranın diğer ucuna yakın bir yerlerde Mia'nın tek başına oturduğunu gördüm. Onun orada olduğunu daha önce farketmemiştim. Oturdu‐ ğu yerde çökmüştü. Gözleri kızarmıştı ve yüzü her zaman‐ kinden daha solgun görünüyordu. Ona karşı asla duyacağı‐ mı tahmin etmediğim bir sızı içimi kapladı. "Ve bu gardiyanlann on sekiz yaşını doldurmalarını bek‐ lememizin nedeni, onları hayatlarının geri kalanını bizi ko‐ rumak için sürekli tehlikeyle geçirmeye zorlamadan önce, biraz hayattan zevk almalarına izin vermek. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak gelişmek için o fazladan yıllara ihti‐ yaçları var. Hazır olmadan onları cepheye sürersek, bir montaj bandının ürünleri gibi davranırsak, yarattığımız şey sadece Strigoi maması olur." Tasha'nın katı sözleri karşısında birkaç kişi zorlukla yut‐ kundu ama herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştı. "Diğer dampir kadınları da gardiyan olmaya zorlarsanız, daha fazla mama yaratırsınız. Onları istemedikleri bir yaşam sürmeye zorlayamazsınız. Daha fazla gardiyan yaratma yö‐

91


nündeki bu plan, düşmanın bir adım önünde ‐o da belki‐ kalabilmek için çocukları ve istemeyenleri tehlikeye atmaya dayanıyor. Eğer diğer planı dinlemiş olmasaydım, bunun hayatımda duyduğum en aptalca plan olduğunu söyleyebi‐ lirdim." Moroi toplumunu bir araya getirmeye çalışan ilk konuş‐ macıyı işaret etti. Adamın yüzü utançtan kıpkırmızı kesildi. "O zaman bizi aydınlat, Natasha," dedi adam. "Bize ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşündüğünü söyle, so‐ nuçta senin Strigoilerle çok fazla deneyimin var." Tasha hafifçe gülümsedi ama hakarete karşılık vermedi. "Ben ne mi düşünüyorum?" Soruyu cevaplarken herkesin yüzüne bakabilmek için kürsünün önüne geldi. "Bence ko‐ runmak için başka birine veya başka bir şeye güvenmeye dayanan planlardan vazgeçmeliyiz. Çok az gardiyan oldu‐ ğunu mu düşünüyorsunuz? Sorun bu değil. Asıl sorun, çok fazla Strigoi olması. Ve onların çoğalıp daha güçlü olması‐ na izin veriyoruz, çünkü bugünkü gibi saçma sapan tartış‐ malara dalmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Kaçıp dampir‐ lerin arkasına saklanıyoruz ve Strigoilerin dizginsiz kalması‐ na izin veriyoruz. Bu bizim hatamız. Drozdovların ölümü‐ nün sorumlusu biziz. Bir ordu mu istiyorsunuz? Pekala, iş‐ te bir ordu. Dövüşmeyi öğrenebilecek olanlar sadece dam‐ pirler değil. Asıl soru, Monica, bu savaşta dampir kadınların nerede olduğu değil. Asıl soru şu: Biz neredeyiz? Tasha artık bağırıyordu ve yanakları kızarmıştı. Gözleri ateşli duygularla parlıyordu ve güzel fiziğinin geri kalanıyla

birleştiğinde ‐yara izlerine rağmen‐ çarpıcı, etkileyici biri olup çıkmıştı. Çoğu izleyici gözlerini ondan alamıyordu. Lissa, Tasha'yı hayranlıkla izliyor, sözlerinden ilham alıyor‐ du. Mason hipnotize olmuş gibi bakıyordu. Dimitri'nin etki‐ lendiği açıktı. Ve onun diğer tarafında... Diğer tarafında Mia vardı. Mia artık koltuğunda çökmüş halde oturmuyordu. Sopa yutmuş gibi dimdik oturuyor, iri iri açılmış gözlerle izliyordu. Tasha'ya, hayattaki tüm soru‐ ların cevaplarını bilen tek kişi oymuş gibi bakıyordu. Monica Szelsky o kadar etkilenmemiş, bakışlarını Tas‐ ha'nın gözlerine dikmişti. "Strigoiler geldiğinde Moroilerin dampir gardiyanlarla birlikte savaşmasını önermiyorsun herhalde, değil mi?" Tasha ona tepeden baktı. "Hayır. Önerdiğim şey şu: Stri‐ goiler gelmeden önce, Moroiler ve dampir gardiyanlar on‐ lara birlikte saldırmalı." Ralph Lauren reklamından fırlamışa benzeyen, yirmili yaş‐ lardaki bir genç ayağa kalktı. Kraliyet üyesi olduğu konusun‐ da ciddi bir paraya bahse girebilirdim. Başka kimse o kadar mükemmel sarı altın takılara sahip olamazdı. Belindeki pa‐ halı bluzu çözüp sandalyesinin sırtlığına attı. "Ah," dedi, a‐ laycı bir tavırla, söz hakkı istemeden konuşarak. "Yani bize kazıklar ve sopalar verip savaşa göndereceksin, öyle mi?" Tasha omuz silkti. "Gereken şey buysa, Andrew, o za‐ man evet." Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi. "Ama kullanmayı öğrenebileceğimiz başka silahlar da var. Gardi‐ yanların kullanamayacağı silahlar."

92


Genç adamın yüzündeki ifade, bu fikri ne kadar delice bulduğunu göstermeye yetiyordu. Gözlerini devirdi. "Ah, öyle mi? Ne gibi?" Tasha'nın gülümsemesi sırıtışa dönüştü. "Bunun gibi." Elini salladı ve Andrew'un sandalyesinin sırtlığına attığı bluzu bir anda alev aldı. Çocuk şaşkınlıkla haykırdı ve bluzu yere atıp ayaklarıy‐ la çiğneyerek söndürdü. Bütün salonda kısa, toplu bir nefes alış duyuldu. Ve son‐ ra ortalık karıştı.

13

İnsanlar

ayağa kalkmış bağırıyordu ve herkes kendi fik‐ rini duyurmaya çalışıyordu. Ama çoğu aynı görüşteydi: Tasha yanılıyordu. Ona deli olduğunu söylüyorlardı. Moroileri ve dampirleri, Strigoilere karşı savaşmaya gön‐ dermekle, iki ırkın da sonunu getireceğini söylüyorlardı. Hatta bazıları, Tasha'nın asıl planının bu olduğunu iddia edecek kadar cüretkardı, bir şekilde Strigoilerle işbirliği ya‐ pıyor olmalıydı! Dimitri ayağa kalktı ve tiksinti yansıtan bir ifadeyle kar‐ gaşayı inceledi. "Siz de gidebiliısiniz. Artık yararlı bir şey ol‐ mayacak‐" Mason ve ben kalktık ama Dimitri'nin peşinden gidecek‐ ken, Mason başını iki yana salladı. "Sen devam et," dedi Mason. "Ben gidip bir şeyi kontrol etmek istiyorum."

93


Ayakta tartışan insanlara bakarak omuz silktim. "İyi şanslar." Dimitri'yie son konuşmamın üzerinden sadece birkaç gün geçtiğine inanamıyordum. Onunla birlikte koridora çık‐ tığımda, aradan yıllar geçmiş gibiydi. Son birkaç gündür Mason'la birlikte harika zaman geçirmiştim, fakat Dimitri'yi tekrar gördüğümde ona karşı duygularım eski yoğunluğuy‐ la geri dönmüştü. Aniden, Mason gözüme bir çocuk gibi göründü. Tasha'yla ilgili sıkıntım da geri dönmüştü ve ken‐ dime engel olamadan ağzımdan aptalca sözler döküldü. "Orada Tasha'yı koruman gerekmiyor mu?" diye sordum. "Onu linç edebilirler. O şekilde büyü kullandığı için başı ciddi şekilde derde girecek." Dimitri bir kaşını kaldırdı. "O kendi başının çaresine ba‐ kabilir." "Evet, evet, çünkü çok iyi bir karate biliyor ve büyü us‐ tası. Bu kadarını ben de anladım. Sadece, onun gardiyanı fi‐ lan olacağın için düşündüm de..." "Bunu nereden duydun?" "Kendi kaynaklarım var." Bunu annemden duyduğumu söylemek pek de cazip bir fikir gibi görünmedi. "Buna ka‐ rar verdin, değil mi? Yani, sonuçta iyi bir fırsat ve sana sağ‐ layacağı yan avantajlar da düşünülürse..." Bana ters ters baktı. "Onunla benim aramda olanlar seni hiç ilgilendirmez," diye cevap verdi. Onunla benim aramda sözleri canımı yakmıştı. Tas‐ ha'yla durumları net ve kesinmiş gibi konuşuyordu. Ve in‐

cindiğimde sık sık olduğu gibi, öfkeden kontrolümü kay‐ bettim. "Eh, eminim birlikte mutlu olursunuz. O tam senin tipin, kendi yaşında olmayan kadınlardan ne kadar hoşlandığını biliyorum. Yani, kaç yaşında? Senden altı yaş mı büyük? Ye‐ di mi? Ben de senden yedi yaş küçüğüm." "Evet," dedi, bir an sessiz kaldıktan sonra. "Öylesin. Ve bu konuşma devam ettiği her saniye, sadece gerçekte ne kadar çocuk olduğunu biraz daha kanıtlıyorsun." Ohh! Çenem yere yapıştı. Annemin yumruğu bile canımı bu kadar yakmamıştı. Bir an için gözlerinde pişmanlık gör‐ düğümü sandım, sanki sözlerinin ne kadar sert olduğunu kendisi de farketmiş gibi. Ama o an geçti ve yüz ifadesi yi‐ ne sertleşti. "Küçük dampir," dedi bir ses, yakınlardan. Hala şaşkın bir halde yavaşça döndüm ve Adrian Ivash‐ kov'la karşılaştım. Bana bakarak sırıttı ve Dimitri'ye dönüp hafifçe başıyla selam verdi. Yüzümün kıpkırmızı kesildiğin‐ den emindim. Adrian bunların ne kadarını duymuştu? Doğal bir tavırla ellerini kaldırdı. "Sizi rahatsız etmek fi‐ lan istemedim. Sadece zamanın olduğunda seninle konuş‐ mak istiyordum." Adrian'a peşinde koştuğu oyunla ilgilenmediğimi söyle‐ mek istiyordum, fakat Dimitri'nin sözleri hala etkisini göste‐ riyordu. Şimdi Adrian'a hiç de onaylamayan gözlerle bakı‐ yordu. Diğer herkes gibi, Adrian'ın kötü ününü onun da duyduğunu tahmin ediyordum. Güzel, diye düşündüm.

94


Aniden onun kıskanmasını istedim. Beni son zamanlarda incittiği gibi, ben de onu incitmek istiyordum. Acımı unutarak en dişi gülümsememi takındım, bir süre‐ dir tam anlamıyla kullanmadığım gülümsememi. Adrian'a yaklaşıp koluna girdim. "Şimdi zamanım var." Dimitri'ye başımla selam verdim ve kendisine yakın yürüyerek Adrian'ı oradan uzaklaştır‐ dım. "Sonra görüşürüz, Gardiyan Belikov." Dimitri'nin koyu renk gözleri bizi öfkeyle izliyordu. Son‐ ra döndüm ve bir daha da arkama bakmadım. "Senden büyük erkeklerle ilgilenmiyorsun, ha?" dedi Ad‐ rian, yalnız kaldığımızda. "Sen hayal görüyorsun," dedim. "Açıkçası, çarpıcı güzel‐ liğim zihnini bulandırmış gibi." O güzel kahkahalarından birini patlattı. "Kesinlikle mümkün." Ondan uzaklaşmak istedim ama kolunu belime doladı. "Hayır, hayır, beni kullanmak istedin, şimdi bunun sonucu‐ nu göreceksin." Gözlerimi devirdim ve kolumu çekmedim. Ondan ya‐ yılan sigara ve alkol kokusunu algılayabiliyordum. Şimdi de sarhoş olup olmadığını merak ettim. Ancak, sarhoşken ve ayıkken tavırları arasında pek fark olmadığını düşünü‐ yordum. "Ne istiyorsun?" diye sordum. Bir an beni inceledi. "Vasilisa'yı kapmanı ve benimle gel‐ meni istiyorum. Biraz eğleneceğiz. Muhtemelen mayonu da

getirmek isteyebilirsin." Bu olasılık onu hayalkırıklığına uğ‐ ratmış gibiydi. "Tabii çıplak yüzmek istemiyorsan." "Ne? Bir grup Moroi'yle dampir öldürüldü ve sen gidip yüzmeyi, eğlenmeyi mi düşünüyorsun?" "Sadece yüzmek değil," dedi, sabırlı bir tavırla. "Ayrıca, bunu yapmayı isteyecek olmanın nedeni de, kesinlikle o katliam." Buna karşı çıkamadan, köşede arkadaşlarımı gördüm: Lissa, Mason ve Christian. Eddie Castile da onlarla birliktey‐ di, ki bu beni şaşırtmadı. Ancak, Mia da yanlarındaydı ve bu gerçekten şaşırtıcıydı. Derin bir sohbete dalmışlardı ama beni gördüklerinde hepsi sustu. "İşte buradasın," dedi Lissa, soran gözlerle bakarak. Adrian'ın kolunun hala belimde olduğunu hatırladım ve ondan uzaklaştım. "Hey, millet," dedim. Aramızdaki o hu‐ zursuz sessizlikte, Adrian'ın içinden katıla katıla güldüğün‐ den emindim. Önce ona, sonra arkadaşlarıma bakarak sırıt‐ tım. "Adrian beni yüzmeye davet etti." Bana şaşkınlıkla baktılar ve zihinlerinde dönen spekülas‐ yonları neredeyse görebiliyordum. Mason'ın yüzü asıldı ama diğerleri gibi o da bir şey söylemedi. Homurdanmama‐ ya çalıştım. Adrian, benden diğerlerini de davet etmemi istedi. Onun rahat tavırlarıyla, aslında başka bir şey de beklemiyordum. Mayolarımızı aldıktan sonra onun peşine takılıp tesisin uç kısımdaki kanatlarından birindeki kapıya yürüdük. Aşağı doğru bir merdiven vardı ve indikçe iniyordu. Döne döne

95


inerken neredeyse başım döndü. Duvarlara elektrik ampul‐ leri asılmıştı ama ilerledikçe, boyalı duvarlar değişip oyma‐ lı taşlara dönüştü. Gideceğimiz yere ulaştığımızda Adrian'ın haklı olduğunu gördük, konu sadece yüzme değildi. Tesisin özel bir kaplı‐ ca bölümündeydik ve burası, en seçkin Moroiler tarafından kullanılıyordu. Şu anda, Adrian'ın dostları olan bir grup kra‐ liyet üyesine ayrılmıştı. Hepsi onun yaşında ya da daha bü‐ yük otuz kişi kadar daha vardı, hepsi de zenginlik ve seç‐ kinlik yansıtıyordu. Kaplıcada bir dizi sıcak mineralli su havuzu vardı. Belki bir zamanlar bir mağaradaydılar ama tesisi inşa edenler uzun zaman önce kaba görüntülerin hepsinden kurtul‐ muştu. Siyah taş duvarlar ve tavan, tesisteki diğer her şey kadar parlak ve gösterişliydi. Bir mağara olsa bile, gerçek‐ ten güzel, iyi tasarlanmış bir mağaraydı. Duvarlardaki rafla‐ ra havlular konmuş, masalarda egzotik yiyecekler dizilmiş‐ ti. Banyolar, dekorun geri kalanındaki seçkinliğe uygundu: Bir yeraltı kaynağı tarafından ısıtılan sıcak sular, taş döşeli havuzlara doldurulmuştu. İçerisi buhar doluydu ve havada hafif, metalik bir koku vardı. Partiye katılanların kahkahala‐ rı ve su sesleri ortamı dolduruyordu. "Mia neden yanınızda?" diye sordum, Lissa'ya, alçak ses‐ le. Mağarada yürüyor, kullanılmayan bir havuz arıyorduk. "Biz gitmek için hazırlanırken, o Mason'la konuşuyordu," dedi Lissa. O da alçak sesle konuşmuştu. "Bilmiyorum ama... onu geride bırakmak... biraz kabalık gibi göründü..."

Buna ben bile hak verebilirdim. Kızın yüzünde açık acı işaretleri vardı ama Mia en azından geçici olarak Mason'ın kendisine söylediklerine odaklanmış gibiydi. "Adrian'ı tanımadığını sanıyordum," diye ekledi Lissa. Sesinde ve bağımızda onaylamayan bir ton vardı. Sonunda biraz gözden uzak, büyük bir havuz bulduk. Karşı tarafta bir kızla bir çocuk sarmaş dolaştı ama bizim için yeterince yer vardı. Onlara aldırmamak kolaydı. Bir ayağımı suya soktum ve hemen geri çektim. "Tanımıyorum," dedim. Dikkatli bir şekilde ayağımı tek‐ rar yavaş yavaş suya soktum ve vücudumun geri kalanıyla devam ettim. Karnıma geldiğimde yüzümü buruşturdum. Üstümde kestane rengi bikinim vardı ve kaynar su karnımı hazırlıksız yakalamıştı. "Onu biraz tanıyor olmalısın. Seni bir partiye davet etti‐ ğine göre?" "Evet ama onu şimdi yanımızda görüyor musun?" Bakışlarımı izledi. Adrian, benimkinden biraz daha minik bikiniler giymiş bir grup kızla mağaranın diğer ucundaydı. Birinin üzerinde, bir dergide görerek imrendiğim bir Betsey Johnson mayosu vardı. İç çekerek başka tarafa döndüm. O zamana kadar hepimiz suya girmiştik. O kadar sıcak‐ tı ki kendimi bir çorba tenceresinde gibi hissediyordum. Ama şimdi Lissa benim Adrian'la bir meselem olmadığına inandığına göre, diğerlerinin sohbetine odaklanabilirdim. "Konu ne?" diye sordum, araya girerek. Dinleyip kendim anlamaya çalışmaktan daha kolaydı.

96


"Toplantı," dedi Mason, heyecanla. Görünüşe bakılırsa, beni ve Adrian'ı birlikte görmenin etkisinden kurtulmuştu. Christian, havuzun içindeki küçük bir rafa yerleşmişti. Lissa da onun yanına oturmuştu. Christian bir kolunu sahip‐ lenici bir tavırla Lissa'nın omzuna attı ve başını arkaya, ha‐ vuzun kenarına yasladı. "Erkek arkadaşın Strigoilere karşı bir orduyu komuta et‐ mek istiyor," dedi. Bunu beni kışkırtmak için söylediğinin farkındaydım. Mason'a soran gözlerle baktım. 'Erkek arkadaş' yorumu‐ nu sorgulamaya değmezdi. "Hey, bunu öneren senin halandı," diye hatırlattı Mason, Christian'a. "O sadece bizi tekrar bulmalarından önce bizim Stri‐ goileri bulmamız gerektiğini söyledi," diye karşı çıktı Chris‐ tian. "Acemileri savaşa sürüklemek gibi bir niyeti yoktu. Bu‐ nu söyleyen Monica Szelsky'ydi." O sırada içinde pembe içkiler olan bir tepsiyle garson geldi. Bunlar uzun saplı, seçkin görünüşlü kristal kadehler‐ di. İçkilerin alkollü olduğundan emindim ama bu partiye gelenlerden herhangi birinin ceza alacağından şüpheliydim. Ne oldukları konusunda hiçbir fikrim yoktu. Alkol deneyi‐ mim en fazla ucuz bira olmuştu. Bir kadeh alarak Mason'a döndüm. "Sence iyi bir fikir mi?" diye sordum. Dikkatli bir şekilde içkiyi yudumladım. Eğitimi süren bir gardiyan olarak, daima uyanık olmam gerektiğini düşünüyordum ama bu gece

içimden yine isyankar davranmak geliyordu. İçkinin tadı punch gibiydi. Greyfurt suyu. İçinde tatlı bir şey de vardı, çilek gibi. İçinde alkol olduğundan hala emindim ama uy‐ kumu kaçıracak kadar sert değildi. Başka bir garson, elinde yiyecek tepsîsiyle geldi. İçine baktığımda neredeyse hiçbirini tanıyamadım. Peynir doldu‐ rulmuş mantara benzer bir şey vardı, bir diğeri küçük ve yu‐ varlak et veya sosis parçalarına benziyordu. İyi bir etobur o‐ larak, o kadar kötü olamayacağını düşünerek bir tanesine uzandım. "O foie gras," dedi Christian. Yüzünde hoşlanmadığım bir gülümseme vardı. "O da ne?" diye sordum, temkinli bir tavırla. "Bilmiyor musun?" Sesi alaycıydı ve hayatında ilk kez, seçkin bilgisiyle tebaasındakileri aydınlatan gerçek bir kra‐ liyet üyesi gibi davranıyordu. Omuz silkti. "Şansını dene. Kendin bul." Lissa sinirli bir tavırla iç çekti. "Kaz ciğeri." Elimi hemen geri çektim. Garson devam ederken Chris‐ tian güldü. Ona öfkeli gözlerle baktım. Bu arada, Mason hala acemilerin mezuniyetten önce sa‐ vaşa girmelerinin iyi bir fikir olup olmadığıyla ilgili sorumu düşünüyordu. "Başka ne yapıyoruz ki?" diye sordu, asi bir tavırla. "Sen ne yapıyorsun? Her sabah Belikov'la koşuyorsun. Bunun sana ne yararı var? Ya da Moroilere?" Bana ne yararı vardı? Kalp atışlarımı hızlandırıyordu ve zihnimde edepsiz fikirler beliriyordu.

97


"Hazır değiliz," dedim, bunun yerine. "Sadece altı ayımız var," diye araya girdi Eddie. Mason başıyla onayladı. "Evet. Daha fazla ne öğrenebi‐ liriz?" "Bir sürü şey," dedim, Dimitri'yle çalışmalarımdan ne ka‐ dar çok şey öğrendiğimi düşünerek. İçkimi bitirdim. "Ayrı‐ ca, nerede bitiyor? Diyelim ki okulu altı ay erken bitirip bi‐ zi gönderdiler. Sonra ne olacak? Bizi biraz daha zorlamaya karar verip eğitimi bir yıl daha mı kısaltacaklar? Birinci sı‐ nıfları da mı kaldıracaklar?" Omuz silkti. "Ben savaşmaktan korkmuyorum. Daha bi‐ rinci yılımdayken bir Strigoi'yi öldürebilirdim." "Evet," dedim, ters bir tavırla. "O yamaçtaki kayak dene‐ yimin gibi." Mason'ın sıcaktan zaten kızarmış olan yüzü iyice kıpkır‐ mızı kesildi. Söylediklerimden hemen pişmanlık duydum, özellikle de Christian gülmeye başladığında. "Seninle herhangi bir konuda hemfikir olacağımı hiç dü‐ şünmemiştim, Rose. Ama ne yazık ki aynı fikirdeyim." İçki servisi yapan garson geri döndü ve hem Christian hem de ben içkilerimizi tazeledik. "Moroiler onları korumamıza yardım etmeye başlamak zorundalar." "Büyüyle mi?" diye sordu Mia, aniden. Oraya geldiğimizden beri ilk kez konuşuyordu. Ama so‐ rusu sessizlikle karşılandı. Sanırım Mason ve Eddie'nin ce‐ vap vermemesinin nedeni, büyüyle savaşmak hakkında bir şey bilmemeleriydi, Lissa, Christian ve ben biliyorduk ama

bilmiyormuş gibi davranmak için elimizden geleni yapıyor‐ duk. Mia'nın gözlerinde gülünç bir umut pırıltısı vardı ve bugün neler yaşadığını sadece hayal edebiliyordum. Uyan‐ dığında annesinin öldüğünü öğrenmişti ve sonra saatler bo‐ yunca savaş stratejileri ve politik tartışmalar dinlemek zo‐ runda kalmıştı. Burada yarı yarıya kendini kontrol eder hal‐ de oturması bir mucizeydi. Annelerini gerçekten seven in‐ sanların böyle bir durumda hareket bile edemeyeceklerini düşünürdüm. Kimse ona cevap vermeyecekmiş gibi görününce sonun‐ da ben müdahale ettim. "Sanırım öyle. Ama... bu konuda fazla bilgim yok." İçkimin geri kalanını bir dikişte bitirdim ve birinin soh‐ beti kaldığı yerden sürdüreceğini umarak bakışlarımı kaçır‐ dım. Kimse bunu yapmadı. Mia hayalkırıklığına uğramış gi‐ biydi ama Mason tekrar Strigoi tartışmasına geri döndüğün‐ de daha fazla konuşmadı. Bir içki daha aldım ve kadehi elimde tutarak suya olabil‐ diğince gömüldüm. Bu içki farklıydı. Çikolatalı gibi görünü‐ yordu ve üzerinde kremşanti vardı. Bir yudum alır almaz içindeki güçlü alkolü hemen farkettim. Ancak, muhtemelen çikolata onu hafifletiyordu. Dördüncü içkime hazırlanırken garson ortalıkta yoktu. Mason aniden bana gerçekten ama gerçekten çok yakışıklı görünmeye başladı. Benimle biraz daha romantik bir şekil‐ de ilgilenmesi hoşuma giderdi ama hala Strigoiler üzerine tartışmasına devam ediyor, gündüz saati yapılabilecek bir

98


saldırının lojistiği hakkında konuşuyordu. Mia ve Eddie onu ilgiyle dinleyerek başlarıyla onaylıyorlardı ve Mason şu an‐ da Strigoi avına çıkmaya karar verse, muhtemelen peşinden giderlerdi. Christian konuşmaya katılıyordu, fakat daha çok şeytanın avukatlığını yapıyordu. Tipik. Bir tür önceden sal‐ dırının, Tasha'nın dediği gibi, gardiyanların ve Moroilerin birlikte çalışmasını gerektireceğini söylüyordu. Mason, Mia ve Eddie, Moroiler buna uygun değilse, gardiyanların konu‐ yu kendi ellerine alması gerektiğini düşünüyordu. Heyecanlarının bulaşıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Ben de Strigoilerin üzerine çullanma fikrinden hoşlanmıştım ama Badica ve Drozdov saldırılarında, bütün gardiyanlar öl‐ dürülmüştü. Açıkçası, Strigoiler büyük gruplar halinde orga‐ nize olarak yardım almışlardı ama bunun bana anlattığı tek şey, bizim fazlasıyla dikkatli olmamız gerektiğiydi. Yakışıklılığı bir yana, artık Mason'ın savaş becerileriyle ilgili konuşmalarını dinlemek istemiyordum. Bir içki daha istiyordum. Ayağa kalkıp havuzun kenarından tırmandım. Dünyanın etrafımda dönmeye başladığını farkedince şaşır‐ dım. Banyodan veya saunadan çok hızlı çıktığımda daha önce de benzer deneyimler yaşamıştım ama dünya bir tür‐ lü dönmekten vazgeçmediğinde o içkilerin sandığımdan daha güçlü olabileceğini anladım. Dördüncünün iyi bir fikir olmadığına da karar vermiştim, fakat geri dönüp herkese sarhoş olduğumu anlama fırsatı vermek istemiyordum. Garsonun girdiğini gördüğüm bir yan odaya yöneldim. Belki bir yerlerde gizli tatlılar, kaz ci‐

geri yerine çikolatalı kekler bulabilirdim. Yürürken, kaygan zeminde düşmemek için büyük çaba harcıyor, havuzlardan birinin içine yuvarlanarak kafatasımı çatlatmamın bana ke‐ sinlikle ciddi eksi karizma puanına mal olacağını düşünü‐ yordum. Ayaklarıma ve sendelememeye o kadar odaklanmıştım ki birine çarptım. Ama neyse ki bu onun hatasıydı, çünkü bana doğru gerileyerek gelmişti. "Hey, önüne baksana," dedim, kendimi toparlayarak. Ama benimle ilgilenmiyordu. Bakışları başka bir gence odaklanmıştı, burnu kanayan bir gence. Doğruca bir kavganın arasına dalmıştım.

99


14

Daha önce hiç görmediğim iki genç adam, birbirle‐

rini tehditkar gözlerle süzüyordu. Yirmili yaşlarda gibi görünüyorlardı ve ikisi de beni farketmemişti. Bana çarpan, diğerini sert bir şekilde itti ve onu geriye doğ‐ ru sendeletti. "Korkaksınız!" diye bağırdı yanımdaki çocuk. Üzerinde yeşil bir mayo vardı ve siyahı ıslak saçları ensesine yapış‐ mıştı. "Hepiniz korkaksınız! Sadece malikanelerinize ka‐ panmak ve gardiyanlara kirli işinizi yaptırmak istiyorsu‐ nuz. Hepsi öldüğünde ne halt edeceksiniz? O zaman sizi kim koruyacak?" Diğeri elinin tersiyle yüzündeki kanı sildi. Aniden onu tanıdım, Tasha'ya Moroileri savaşa sürüklemek istemesi ko‐ nusunda bağırıp çağıran adanadı. Tasha ona Andrew diye seslenmişti. Bir yumruk atmaya çalıştı ama başaramadı, tek

niği kesinlikle yanlıştı. "Bu en güvenli yol. O Strigoi aşığını dinlersek hepimiz ölürüz. Bütün ırkımızın kökünü kazıma‐ ya çalışıyor!" "O bizi kurtarmaya çalışıyor!" "Bizi kara büyü kullanmaya geri dönmeye zorluyor!" ‘Strigoi aşığı’ Tasha olmalıydı. Yanımdaki çocuk, kendi küçük arkadaş grubum dışında Tasha'nın hakkında olumlu konuştuğunu duyduğum ilk kişiydi. Daha kaç kişinin onun görüşünü paylaştığını merak ettim. Andrew'a bir yumruk daha indirdi ve temel dürtülerim ‐veya belki de yumruk‐ harekete geçmeme neden oldu. Öne atılarak aralarına girdim. Hala başım dönüyordu. O kadar yakın durmasalar, muhtemelen düşebilirdim. İkisi de hazırlıksız yakalanarak tereddüt etti. "Çek git buradan!" diye bağırdı Andrew. Erkek ve Moroi olduklarından, benden daha uzun boy‐ lu ve ağırlardı ama muhtemelen tek başlarına ikisinden de güçlüydüm. Bundan yararlanabileceğimi umarak ikisini de kollarından tuttum, kendime doğru çektim ve olabildiğince sert bir şekilde ittim. Benden böyle bir güç beklemedikle‐ rinden, sendelediler. Ben de biraz sendelemiştim. Sıradan halktan olan, bana öfkeyle bakarak bir adım yak‐ laştı. Eski tarz biri olduğu için bir kıza vurmayacağına güve‐ niyordum. "Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?" diye bağırdı. Etrafımızda kalabalık toplanmıştı, heyecanla bizi izliyorlardı. Ben de öfkeyle bakarak karşılık verdim. "Siz ikinizin za‐ ten olduğunuzdan daha aptalca davranmanızı önlemeye

100


çalışıyorum! Yardım etmek mi istiyorsunuz? Önce birbiri‐ nizle kavga etmeyi kesin! Amacınız genetik havuzunuzdan aptallığı çıkarıp atmak olmadığı sürece, birbirinizin kafası‐ nı koparmanızın Moroilere hiçbir yararı olmaz." Andrew'a baktım. "Tasha Ozera, herkesi öldürmeye filan çalışmıyor, sadece kurban olmanızı önlemeye çalışıyor." Diğerine dön‐ düm. "Ve sana gelince, eğer görüşünü karşındakine ifade etmeye çalışıyorsan, daha kırk fırın ekmek yemen gerek. Büyü ‐özellikle de saldırgan büyü‐ çok fazla özdenetim ge‐ rektirir ve şimdiye kadar kendininkiyle beni hiç etkileye‐ medin. Benim özdenetimim seninkinden daha güçlü ve be‐ ni birazcık tanısaydın, gerçekte ne kadar çılgın olduğumu bilirdin." İki çocuk da şaşkınlıktan donakalmış halde bana bakı‐ yordu. Görünüşe bakılırsa en azından birkaç saniye etkili olabildim. Sözlerimin yarattığı şaşkınlık geçince yine birbir‐ lerine girdiler. Çapraz ateşte kaldım ve bir kenara itildiğim‐ de neredeyse düşüyordum. Aniden, arkamdan Mason yar‐ dımıma koştu. Karşısına ilk çıkan gence yumruğunu yapış‐ tırdı, sıradan halktan olan gençti. Çocuk geriye doğru savruldu ve büyük bir gürültüyle havuzlardan birinin içine düştü. Daha önceki kafatası çatlat‐ ma düşüncemi hatırlayarak bir çığlık attım ama bir an son‐ ra, çocuk ayağa kalkarak gözlerindeki suyu ovaladı. Mason'ın kolunu tutarak onu durdurmaya çalıştım ama beni silkeleyip Andrew'a saldırdı. Andrew'u sertçe itti ve onu kavgayı ayırmaya çalışır gibi görünen birkaç Mo‐

roi'nin ‐muhtemelen Andrew'un arkadaşlarıydı‐ üzerine savurdu. Diğer çocuk havuzdan dışarı fırladı ve bütün yü‐ zü öfkeyle gerilmiş bir halde Andrew'a saldırdı. Bu kez hem Mason hem de ben önünü kestik. İkimize de korkunç bir öfkeyle baktı. "Sakın!" diye uyardım. Çocuk yumruklarını sıktı ve ikimize birden saldıracakmış gibi göründü. Ama onun için fazlasıyla korkutucuyduk ve Andrew'un ‐bu arada o da küfürler savurarak zorla götürü‐ lüyordu‐ aksine, burada onun yandaşı olan kimse yoktu. Boğuk sesle birkaç tebdil savurduktan sonra, çocuk geri çe‐ kildi. O gider gitmez Mason'a döndüm. "Sen aklını mı kaçır‐ dın?" "Ha?" dye sordu. "Öyle bir kavganın ortasına atladın!" "Sen de atladın," dedi. Tartışacaktım ama birden haklı olduğunu farkettim. "Be‐ nimki farklıydı,” diye homufdandım. Bana doğru eğildi. "Sen sarhoş musun?" "Hayır. Elbette değilim. Sadece aptalca bir ��ey yapmanı önlemeye çalışıyorum. Bir Strigoi’yi öldürebileceğin konu‐ sundaa kendini kandırman, herkese saldırabileceğin anla‐ mına gelmez." "Kendimi kandırmak mı?" diye sordu, gergin bir tavırla. O anda midemin bulandığını hissettim. Başım dönerek yan odaya doğru devam ederken sendelememeyi umuyordum.

101


Ama oraya ulaştığımda sandığım gibi bir yiyecek veya içecek odası olmadığını anladım. Eh, en azından düşündü‐ ğüm gibi değildi. Burası bir beslenme odasıydı. Birkaç in‐ san, yanlarında Moroilerle saten şezlonglara uzanmıştı. Havada tütsülerden yayılan yasemin kokusu hakimdi. Sa‐ rışın bir Moroi çocuğun öne eğilip çok güzel bir kızıl afe‐ tin boynunu ısırışını, şaşkın bir hayranlıkla izledim. Bütün bu besleyiciler sıradışı bir görüntüye sahipti, ya model ya da aktris olmalıydılar. Kraliyet üyeleri için sadece en iyile‐ ri olabilirdi. Çocuk uzun ve derin bir sekide içerken, kız gözlerini kapatıp dudaklarını araladı ve kanına yayılan Moroi endor‐ finleriyle zevkten kendinden geçmiş bir halde yatmaya de‐ vam etti. Kendim de benzer bir zevki yaşadığım anı hatırla‐ yarak ürperdim. Alkollü zihnimle, her şey aniden aşırı ero‐ tik görünmeye başlamıştı. Hatta kendimi neredeyse rönt‐ genci gibi hissettim, sanki insanların seks yapışını izliyor‐ dum. Moroi işini bitirdğinde ve dudaklarından süzülen ka‐ nı sildiğinde kızın boynuna yumuşak bir öpücük kondurdu. "Gönüllü olmak ister misin?" Boynuma hafifçe sürünen parmakları hissederek irkil‐ dim. Döndüğümde Adrian'ın yeşil gözleriyle ve alaycı gü‐ lümsemesiyle karşılaştım. "Yapma," dedim, elini tersçe iterek. "O zaman burada ne işin var?" diye sordu. Etrafımı işaret ettim. "Kayboldum." Bana düz düz baktı. "Sarhoş musun?"

"Hayır. Elbette değilim... ama..." Midem biraz yatışmış‐ tı, fakat hala kendimi iyi hissetmiyordum. "Sanırım gidip otursam iyi olacak." Kolumu tuttu. "Burada oturma. Biri yanlış anlayabilir. Başka, sessiz bir yere gidelim." Beni farklı bir odaya sürükledi ve ilgiyle etrafıma bakın‐ dım. Burası masaj salonuydu. Birkaç Moroi masaların üze‐ rine yatmış, otel personeline sırt‐ ayak masajı yaptırıyorlar‐ dı. Kullandıkları yağ biberiye ve lavanta kokuyordu. Başka şartlar altında olsa, masaj fikri harika görünürdü ama şimdi yüzükoyun yatmak olabilecek en kötü fikir gibi geliyordu. Halı döşeli zemine oturarak sırtımı bir duvara yasladım. Adrian yürüyerek uzaklaştı ve elinde bir bardak suyla geri döndü. Yanıma oturarak bardağı bana uzattı. "Şunu iç. İyi gelir." "Sana söyledim. Sarhoş değilim," diye mırıldandım ama yine de suyu içtim. "Hı hım." Bana gülümsedi. "O kavgada iyi iş çıkardın. Sana yardım eden çocuk kimdi?" "Erkek arkadaşım," dedim. "Yani sayılır." "Mia haklıymış. Hayatında çok fazla erkek var." "Öyle değil." "Tamam." Hala gülümsüyordu. "Vasilisa nerede? Senin yanından aynlmayacağını sanıyordum." "O da kendi erkek arkadaşıyla." Adrian'ı inceledim. "Sesindeki ton ne? Kıskançlık mı? Çocuktan sen mi hoş‐ lanıyorsun yoksa?"

102


"Tanrım, hayır! Ondan hiç hoşlanmıyorum." "Kıza kötü mü davranıyor?" diye sordu Adrian. "Hayır," diye itiraf ettim. "Ona tapıyor. Sadece serserinin teki." Adrian bundan zevk almış gibiydi. "Ah, sen kıskançsın. O‐ nunla seninle olduğundan daha mı fazla zaman geçiriyor?" Buna aldırmadım. "Neden bana onun hakkında sorular sorup duruyorsun? Yoksa onunla ilgileniyor musun?" Adrian güldü. "Sakin ol, seninle ilgilendiğim şekilde ilgi‐ lenmiyorum." "Ama ilgileniyorsun." "Sadece onunla konuşmak istiyorum." Bana biraz daha su getirdi. "Kendini daha iyi hissediyor musun?" diye sordu, bardağı bana uzatırken. Oyma süsle‐ melerle kaplanmış kaliteli bir kristaldi ve sadece su içmek için fazla abartılı görünüyordu. "Evet... O içkilerin öyle sert olduğunu tahmin etmemiş‐ tim." "Güzellikleri de o," dedi, gülerek. "Ve güzellikten sözet‐ mişken... Teninin rengi güzelmiş." Yerimde kıpırdandım. Diğer kızlar kadar tenimi gözler önüne seriyor olmayabilirdim, fakat Adrian'a istediğimden fazlasını gösteriyordum. Yoksa yanılıyor muydum? Onda tu‐ haf bir şey vardı. Kibirli tavrı beni sinir ediyordu... ama yi‐ ne de onun yanında olmaktan hoşlanıyordum. Belki de içimdeki kurnaz kız, onun nazik ruhunu görmüştü. Sarhoş zihnimin derinliklerinde bir yerde, bir ampul yan‐ dı. Ama henüz kavrayamamıştım. Biraz daha su içtim.

104"Sanırım on dakikadır sigara içmedin," diye vurguladım, konuyu değiştirmeye çalışarak. Yüzünü buruşturdu. "Burada sigara içmek yasak." "Eminim onun yerine içkine bir şey atmışsındır." Yine gülümsedi. "Şey, bazılarımız içtiğini midesinde tu‐ tabiliyor. Kusmayacaksın, değil mi?" Hala başım dönüyordu ama artık midem bulanmıyordu. "Hayır." "Güzel." Rüyamda onu gördüğüm zamanı düşündüm. Sadece rü‐ yaydı ama aklıma takılmıştı, özellikle de karanlıkla sarılı ol‐ duğumu söylemesi. Ona bunu sormak istiyordum... aptalca olduğunu bilsem de. Sonuçta benim rüyamdı, onun değil. "Adrian..." Yeşil gözleriyle bana baktı. "Evet, hayatım?" Bir türlü soramadım. "Boşver." Bir an gülecek gibi oldu ama sonra başını kaldırıp kapı‐ ya baktı. "Ah, işte geldi." "Kim?..." Lissa içeri girerek etrafa bakındı. Bizi görünce rahatladı‐ ğını farkettim. Ama hissedememiştim. Alkol gibi gevşetici maddeler bağı etkileyip uyuşturuyordu. Bu gece böyle ap‐ talca bir riske girmemem için başka bir neden daha. "İşte buradasın," dedi, yanımda diz çökerek. Adrian'a bakarak başıyla onayladı. "Selam." "Selam, kuzen," dedi Adrian, kraliyet üyelerinin kendi aralarında kullandığı aile kelimesini kullanarak.

103


"İyi misin?" diye sordu Lissa, bana. "Ne kadar sarhoş ol‐ duğunu farkettiğimde, bir yerlere düşüp boğulabileceğin‐ den korktum." "Sarhoş deği..." İnkar etmekten vazgeçtim. "Ben iyiyim." Lissa'ya bakarken Adrian'ın her zamanki ciddi ifadesi geri dönmüştü ve bana yine rüyamı hatırlatmıştı. "Onu na‐ sıl buldun?" Lissa ona şaşkınlıkla baktı. "Ben, şey, odaları tek tek aradım." "Oh." Adrian hayalkınklığına uğramış gibiydi. "Aranızda‐ ki bağı kullanacağını sanmıştım." İkimiz de Adrian'a şaşkınlıkla baktık. "Sen bunu nereden biliyorsun?" diye sordum. Bu konu‐ yu okulda sadece birkaç kişi biliyordu. Adrian bağdan sö‐ zederken konu saçlarımın rengiymiş gibi rahat bir tavırla konuşmuştu. "Hey, bütün sırlarımı açıklayamam, değil mi?" dedi, gi‐ zemli bir tavırla. "Ayrıca, ikiniz birlikteyken belli bir şekilde davranıyorsunuz... açıklaması zor. Ama oldukça hoş... De‐ mek eski mitler doğruymuş." Lissa ona temkinli gözlerle baktı. "Bağ sadece tek yönlü işliyor. Rose benim düşündüklerimi ve hissettiklerimi algıla‐ yabiliyor ama ben yapamıyorum." "Ah!" Kısa bir süre sessizce oturduk ve ben bu arada bi‐ raz daha su içtim. Adrian yine konuştu. "Uzmanlık alanın ne, kuzen?" Lissa mahcup gözlerle baktı. Ruh güçlerini şifa yeteneği‐ ni kötüye kullanmak isteyebilecek kişilerden saklamasının

önemli olduğunu ikimiz de biliyorduk, fakat konuyu gizle‐ mek için herhangi bir uzmanlık alanı olmadığını söylemek onu daima rahatsız ediyordu. "Bir uzmanlık alanım yok," dedi. "Peki olacağına inanıyorlar mı? Yani yeteneklerinin geç gelişebileceğine?" "Hayır." "Ama diğer elementlerde muhtemelen daha yükseksin‐ dir, değil mi? Sadece herhangi birinde ustalaşacak kadar güçlü değilsin?" Abartılı bir teselli hareketiyle uzanıp Lis‐ sa'nın omzuna dokundu. "Evet, sen nasıl..." Adrian'ın parmakları omzuna değdiği anda, Lissa kor‐ kuyla yutkundu. Sanki başına yıldırım düşmüş gibiydi. Yü‐ zünde çok tuhaf bir ifade belirdi. Sarhoşken bile, bağımız‐ da yükselen mutluluk selini hissedebiliyordum. Adrian'a se‐ vinç ve merakla baktı. Adrian'ın bakışları da onun gözleri‐ ne dikilmişti. Birbirlerine neden öyle baktıklarını anlama‐ mıştım ama beni rahatsız etmişti. "Hey," dedim. "Kesin şunu. Sana bir erkek arkadaşı ol‐ duğunu söylemiştim." "Biliyorum," dedi Adrian, Lissa'ya bakmaya devam ede‐ rek. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Bir gün bi‐ raz konuşmamız gerekecek, kuzen." "Evet," dedi Lissa. "Hey!" Daha da afalladım. "Senin bir erkek arkadaşın var ve şurada duruyor."

104


Lissa gözlerini kırpıştırarak gerçeğe döndü. Üçümüz de dönüp kapıya baktık. Christian ve diğerleri orada duruyor‐ du. Birden, Adrian belime sarılmışken beni yakaladıkları anı hatırladım. Bu o zamankinden daha iyi bir durum de‐ ğildi. Lissa ve ben, Adrian'ın iki yanında oturuyorduk ve çok yakındık. Lissa suçlu bir ifadeyle ayağa fırladı. Christian ona me‐ rakla baktı. "Gitmeye hazırlanıyoruz," dedi. "Tamam," dedi Lissa. Bana döndü. "Hazır mısın?" Başımla onayladım ve ayağa kalkmaya çalıştım. Adrian kolumu tutarak bana yardım etti ve Lissa'ya bakarak gülüm‐ sedi. "Seninle konuşmak güzeldi." Bana dönüp çok alçak sesle mırıldandı: "Endişelenme. Sana söyledim, onunla o şe‐ kilde ilgilenmiyorum. Zaten mayoyla o kadar da çekici gö‐ rünmüyor. Muhtemelen çıplakken de daha güzel değildir." Kolumu sertçe çekip kurtardım. "Eh, bunu asla öğrene‐ meyeceksin." "Sorun değil," dedi. "Hayalgücüm sağlamdır." Diğerlerine katıldım ve birlikte binanın ana bölümüne yöneldik. Christian'ın Lissa'ya baktığı gibi, Mason da bana tuhaf gözlerle baktı ve Eddie'nin önüne doğru yürüyerek benden uzak durdu. Şaşırtıcı ve rahatsız edici bir şekilde, yanımda Mia'yla yürüdüğümü farkettim ama kızcağız acına‐ sı bir halde görünüyordu. "Ben... olanlar için gerçekten çok üzgünüm," dedim, so‐ nunda.

"Umursuyormuş gibi davranmana gerek yok Rose." "Hayır, hayır. Ciddiyim. Korkunç bir şey... Çok üzgü‐ nüm." Bana bakmıyordu. "Yakında babanı görecek misin?" "Anma töreni yapıldığı zaman," dedi Mia, gergin bir ta‐ vırla. "Oh." Başka ne diyebileceğimi bilmediğimden sustum ve bu‐ nun yerine dikkatimi merdivene çevirdim, binanın zemin katına ulaşmak üzereydik. Beklenmedik bir şekilde, sohbe‐ ti sürdüren Mia oldu. "O kavgayı ayırırken seni izledim," dedi, yavaşça. "Sal‐ dırgan büyüden sözettin. Sanki bu konuda bir şeyler bili‐ yormuş gibi." Ah! Harika! Şimdi de şantaj yapacaktı... Yapacak mıydı? O anda gayet uygar görünüyordu. "Sadece tahmini konuşuyordum," dedim. Tasha ve Christian'ı asla ele vermeyecektim. "Gerçekten pek fazla bilgim yok. Sadece duyduğum hikayeler." "Oh." Yüzü asıldı. "Ne tür hikayeler?" "Ah, şey..." Çok belirgin ya da çok belirsiz olmayan bir şey düşünmeye çalıştım. "O çocuklara dediğim gibi... Kon‐ santrasyon çok önemli, çünkü Strigoilerle bir savaşa girdi‐ ğinde her şey dikkatini dağıtabilir. Bu yüzden kontrolünü elinde tutmalısın." Bu aslında temel bir gardiyan kuralıydı ama Mia için ye‐ ni olmalıydı. Hevesli bir tavırla gözleri iri iri açıldı. "Başka? Ne tür büyüler kullanıyorlar?"

105


Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum. Büyülerin nasıl çalıştığını da bilmiyorum aslında. Dediğim gibi... sadece hi‐ kayeler. Sanırım elementini bir silah gibi kullanmanın yol‐ larını buluyorsun. Örneğin... ateş kullanıcılann bir avantajı var, çünkü ateş Strigoileri öldürür, dolayısıyla onların işi da‐ ha kolay. Hava kullananlar da insanları boğabilir." Lissa sa‐ yesinde sonuncusunu gerçekten deneyimlemiştim ve kor‐ kunç olduğunu biliyordum. Mia'nın gözleri daha da açıldı. "Ya su kullananlar?" diye sordu. "Su bir Strigoi'ye nasıl zarar verebilir?" Duraksadım. "Ben, ah, su kullananlarla ilgili hiç hikaye duymadım. Üzgünüm." "Peki bir fikrin var mı? Örneğin, benim gibi birinin savaş‐ mayı öğrenebileceği yöntemler?" Ah!Demek her şey bununla ilgiliydi. Aslında o kadar da deli‐ ce değildi. Tasha Strigoilere saldırmaktan bahsettiğinde Mi‐ a'nın toplantıda nasıl heyecanlı dinlediğini hatırladım. Mia, annesinin ölümü için Strigoilerden intikam almak istiyordu. Mason'la bu kadar iyi anlaşmalanna şaşmamak gerekirdi. "Mia," dedim, nazikçe, geçmesi için kapıyı açmaya uza‐ nırken. Artık neredeyse lobiye gelmiştik. "Nasıl bir şeyler yapman gerektiğini düşündüğünü biliyorum. Ama bence önce kendine biraz yas tutma fırsatı versen daha iyi olur." Kızardı ve aniden, her zamanki gibi öfkeli Mia'yı gördüm. "Beni küçümseme," dedi. "Hey, küçümsemiyorum. Ciddiyim. Sadece henüz acın tazeyken aceleci bir şeylere yönelmeni istemiyorum, hepsi bu. Ayrıca..." Devamını getiremedim.

Gözlerini kısarak bana baktı. "Ne?" Lanet olsun. Bilmesi gerekiyordu. "Şey, suyu iyi kullanan birinin bir Strigoi'ye karşı ne yapabileceğini gerçekten bil‐ miyorum. Muhtemelen onlardan biri üzerinde kullanılacak en az etkili element olmalı." Yüzü öfkeyle gerildi. "Sen gerçek bir kaltaksın, bunu bi‐ liyor muydun?" "Sana sadece gerçeği söylüyorum." "O zaman ben de sana gerçeği söyleyeyim. Konu erkek‐ lere geldiğinde tam bir aptalsın!" Dimitri'yi düşündüm. Pek de haksız sayılmazdı. "Mason harika biri," diye devam etti. "Tanıdığım en tatlı çocuklardan biri ve sen farkında bile değilsin! Senin için her şeyi yapar ve sen kendini Adrian Ivashkov'un kollarına atı‐ yorsun!" Sözleri beni şaşırtmıştı. Mia, Mason'a aşık olabilir miy‐ di? Ben de kendimi Adrian'ın kollarına atmasam da, o şe‐ kilde göründüğünü tahmin edebiliyordum. Doğru olmasa bile, Mason'ın kendini ihanete uğramış hissedip incinece‐ ği açıktı. "Haklısın," dedim. Mia bana bakarken onunla hemfikir olduğuma o kadar şaşırmıştı ki yürüyüşümüzün geri kalanında tek kelime da‐ ha etmedi. Binanın erkek ve kızların bölümlerine ayrılan noktasına ulaştık. Diğerleri yürümeye devam ederken, Mason'ı kolun‐ dan yakaladım.

106


“Dur bir dakika," dedim. Ona Adrian'la ilgili gerçekten gü‐ vence vermek istiyordum ama kendi içimde, bunu Mason'ı gerçekten istediğim için mi, yoksa beni istemesinden hoş‐ landığım ve bencilce bir şekilde bunun sona ermesini iste‐ mediğim için mi yaptığımı bilmiyordum. Durup bana baktı. Yüzünde temkinli bir ifade vardı. "Sana üzgün olduğumu söylemek istedim. Kavgadan sonra sana öyle bağırmamalıy‐ dım, sadece yardım etmeye çalıştığını biliyorum. Ve Adrian meselesi… onunla aramda hiçbir şey yok ve olmadı. Cid‐ diyim." "Hiç öyle görünmüyordu," dedi Mason. Ama yüzündeki öfke yatışmıştı. "Biliyorum ama inan bana, kendi kendine gelin güvey oluyor. Sanırım benden çok hoşlanıyor." Ses tonum inandırıcı olmalıydı, çünkü Mason gülümsü‐ yordu. "Eh, aksi olmaması pek mümkün değil." "Ben onunla ilgilenmiyorum," diye devam ettim. "Ya da başka biriyle." Küçük bir yalandı ama o anda bir önemi ol‐ duğunu sanmıyordum. Yakında Dimitri'yi arkamda bıraka‐ caktım ve Mia da Mason konusunda kesinlikle haklıydı. Ha‐ rika, tatlı ve yakışıklı biriydi. Bu fırsatı değerlendirmemek aptallık olurdu, değil mi? Kolunu tutmaya devam ederek onu kendime çektim. Pek fazla işarete ihtiyacı yoktu. Eğilip beni öptü ve bu ara‐ da sırtımın duvara yaslandığını hissettim, tıpkı Dimitri'yle egzersiz salonundaki gibi. Elbette ki Dimitri'yle hissettikle‐ rimden çok uzaktı ama yine de kendi tarzında güzeldi. Kol‐ larımı Mason'ın boynuna dolayarak daha da yakına çektim.

"Bir yere... gidebiliriz," dedim. Geri çekilip güldü. "Sen sarhoşken değil." "Ben... sarhoş değilim... yani o kadar değilim artık," de‐ dim, onu tekrar kendime çekmeye çalışarak. Dudaklarıma küçük bir buse kondurdu ve geri çekildi. "Yeterince sarhoşsun. Bak, kolay değil, inan bana. Ama ya‐ rın beni hala istersen ‐ayık olduğunda‐ o zaman gene ko‐ nuşuruz." Eğilip beni tekrar öptü. Kollarımı boynuna dolamaya ça‐ lıştım ama yine çekildi. "Sakin ol, kızım," dedi, koridora doğru gerilerken. Ona öfkeyle baktım ama sadece gülüp arkasını döndü. O uzaklaşırken öfkem yatıştı ve ben de yüzümde bir gü‐ lümsemeyle kendi odama yöneldim.

107


15

Ertesi

sabah ayak tırnaklarıma oje sürmeye çalışırkenbir şekilde akşamdan kalmayken hiç de ko‐ ‐berbat lay değildi‐ kapının vurulduğunu duydum. Uyandı‐ ğımda Lissa çoktan gitmişti, ayak tırnaklarımı mahvetme‐ meye çalışarak ve bu yüzden sendeleyerek kapıya yaklaş‐ tım. Kapıyı açtığımda otel çalışanlarından birini kollarında koca bir kutuyla karşımda dururken buldum. Yan tarafından başını uzatarak bana baktı. "Rose Hathaway'i arıyorum." "Benim." Kutuyu elinden aldım. Büyüktü ama o kadar ağır değildi. Çabucak teşekkür ettikten sonra kapıyı kapadığımda ona bahşiş vermem gerekip gerekmediğini düşündüm. Her neyse. Kutuyla birlikte yere oturdum. Üzerinde hiçbir işaret yoktu ve koli bandıyla kapatılmıştı. Bir kalem bulup banda

saplayarak deldim. Yeterince yırttıktan sonra kutuyu açıp içine baktım. İçi parfüm doluydu! Kutunun içinde en azından otuz küçük şişe parfüm ol‐ malıydı. Bazılarının adını duymuştum, bazılarınıysa duyma‐ mıştım. Bazıları inanılmayacak kadar pahalı, ancak film yıl‐ dızlarının kullanacağı türdendi, diğerleriyse her eczanede veya kozmetik ürün mağazasında gördüğüm türden ucuz şeylerdi. Eternity. Angel. Vanilla Fields. Jade Blossom. Mic‐ hael Kors. Poison. Hypnotic Poison. Pure Poison. Happy. Light Blue. Jovan Musk. Pink Sugar. Vera Wang. Şişeleri tek tek elime alıp üzerlerini okudum ve hafifçe kokladım. İşimi tam yarılamışken birden kafama dank etti: Bunlar Adrian'dan gelmiş olmalıydı! Böylesine kısa bir süre içinde hepsini otele ulaştırmayı nasıl başardığını bilmiyordum ama para neredeyse her ka‐ pıyı açardı. Yine de, zengin, şımarık bir Moroi'nin ilgisine ihtiyacım yoktu, görünüşe bakılırsa ona verdiğim işaretleri algılamamıştı. Üzüntüyle, parfümleri tekrar yerlerine yer‐ leştirmeye başladım ama sonra durdum. Elbette onları iade edecektim... ama bunu yapmadan önce geri kalanını da koklamaktan ne zarar gelirdi? Bir kez daha şişeleri tek tek çıkarmaya başladım. Bazıla‐ rını sadece kapağından kokluyordum, bazılarını havaya sı‐ kıyordum. Serendipity. Dolce&Gabbana. Shalimar. Daisy. Kokular tek tek burnuma doluyordu: Gül, menekşe, sandal ağacı, portakal, vanilya, orkide...

108


İşim bittiğinde burnum artık neredeyse işe yaramıyordu. Bunların hepsi insanlar için tasarlanmıştı. Onların koku al‐ ma duyusu vampirlerinkinden ve hatta dampirlerinkinden daha zayıftı, dolayısıyla bu kokular aşırı güçlüydü. Adrian'ın sadece çok az miktarda parfümün gerekli olduğunu söyler‐ ken ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Bütün bu şişeler benim başımı döndürürse, bir Moroi'nin nasıl ko‐ ku alacağını ancak tahmin edebilirdim. Duyusal yükleme, akşamdan kalma olduğum için ağrıyan başıma da hiç iyi gelmiyordu doğrusu. Bu kez parfümleri gerçekten yerlerine koymaya başla‐ dım ama özellikle hoşlandığım birine gelince durdum. Kü‐ çük şişeyi elimde tutarak bir an tereddüt ettim. Sonra kırmı‐ zı şişeyi çıkarıp tekrar kokladım. Net, tatlı bir kokusu vardı. İçinde bir tür meyve olmalıydı ama şekerlenmiş bir meyve değildi. Bir defasında kaldığım yurtta tanıdığım bir kızdan aldığım kokuyu hatırladım. Bana adını söylemişti. Vişne gi‐ bi bir şeydi... ama daha keskindi. Frenküzümü, evet, oydu. İşte şimdi bir parfümün içinde çiçeklerle birleştirilmiş hal‐ deydi. Karışımı ne olursa olsun, bana çok çekici gelmişti. Tatlıydı ama çok tatlı değildi. Kutuyu inceleyerek adına baktım: Amor Amor. "Çok uygun," diye mırıldandım, son zamanlarda yaşadı‐ ğım aşk sorunlarını düşünerek. Ama parfümü yine de ken‐ dime sakladım ve geri kalanını tekrar paketledim. Kutuyu kollarıma alarak resepsiyon masasına götürdüm ve tekrar kapatmak için seloteyp istedim. Sonra da Adri‐

an'ın odasının yerini sordum. Görünüşe bakılırsa Ivashkov‐ lar koca bir kanadı kendilerine ayırmışlardı ama Tasha'nın odasından çok uzak değildi. Kendimi kargo görevlisi gibi hissederek koridorda yürü‐ düm ve kapısının önünde durdum. Kapıyı vuramadan açıl‐ dı ve Adrian karşımda dikildi. O da benim kadar şaşkın gö‐ rünüyordu. "Küçük dampir," dedi, rahat ve samimi bir tavırla. "Seni burada görmeyi beklemiyordum." "Bunları iade etmeye geldim." İtiraz etmesine fırsat bı‐ rakmadan kutuyu ona doğru uzattım. Şaşkınca sendeleye‐ rek yakaladı. Kutuyu sağlam bir şekilde tuttuktan sonra bir‐ kaç adım geriledi ve kutuyu yere bıraktı. "Hiçbirini beğenmedin mi?" diye sordu. "Biraz daha al‐ mamı ister misin?" "Bana bir daha hediye gönderme." "Bu bir hediye değil, kamu hizmeti. Hangi kadının par‐ fümü olmaz ki?" "Bir daha yapma," dedim, kararlı bir tavırla. Aniden, arkasından bir ses yükseldi. "Rose? Sen misin?" Adrian'ın arkasına baktım. Lissa! "Senin burada ne işin var?" Baş ağrım ve Christian'la yaşadıklarım arasında, onu bu sabah elimden geldiğince zihnimden atmıştım. Normalde bir odaya yaklaştığım anda içeride olup olmadığını anlar‐ dım. Kendimi tekrar açtım ve şaşkınlığını hissettim. Beni orada görmeyi beklemediği belliydi.

109


"Asıl senin ne işin var?" diye sordu. "Hanımlar, hanımlar," dedi Adrian, alaycı bir tavırla. "Be‐ nim için kavga etmenize gerek yok." Ona öfkeyle baktım. "Etmiyoruz da zaten. Sadece bura‐ da neler döndüğünü bilmek istiyorum." Burnuma bir tıraş losyonu kokusu geldi ve arkamda baş‐ ka bir ses duydum: "Ben de öyle!" Durduğum yerde sıçradım. Arkamı döndüğümde, Dimit‐ ri'yi koridorda dururken gördüm. Ivashkov kanadında ne işi olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Tasha'nın odasına gidiyordu, dedi içimden bir ses. Dimitri hiç şüphesiz başımı her türlü derde sokacağımı düşünüyor olmalıydı ama Lissa'yı da orada görünce hazır‐ lıksız yakalanmıştı. Yanımdan geçerek odaya girdi ve üçü‐ müze baktı. "Erkek ve kız öğrenciler birbirlerinin odalarına giremez." Adrian'ın teknik olarak öğrenci olmadığını vurgulamanın burada bizi kurtarmayacağını biliyordum. Herhangi bir er‐ keğin odasında olmamamız gerekiyordu. "Bunu her seferinde yapmayı nasıl başarıyorsun?" diye sordum, Adrian'a öfkeyle bakarak. "Neyi?" "Bizi berbat bir duruma sokmayı!" Adrian güldü. "Buraya ikiniz de kendiniz geldiniz." "Onları içeri almamalıydın," diye azarladı Dimitri. "St. Vladimir'deki kuralları bildiğinden eminim." Adrian omuz silkti. "Evet, ama herhangi bir okulun ap‐ talca kurallarına uymak zorunda değilim."

111"Belki değilsin," dedi Dimitri, soğuk bir tavırla. "Ama yine de o kurallara saygı duymanı beklerdim." Adrian gözlerini devirdi. "Henüz reşit olmamış kızlarla il‐ gili nutuk çektiğini gördüğüme çok şaşırdım." Dimitri'nin gözlerindeki öfke pırıltılarını gördüm ve bir an için, onunla alay ettiğim kontrol kaybının bir örneğini gördüğümü sandım. Ama duruşunu değiştirmedi ve ne ka‐ dar öfkeli olduğunu göstermek için sadece yumruklarını sıktı. "Ayrıca," diye devam etti Adrian, "burada ahlaksızca bir şeyler olmuyordu. Sadece takılıyorduk." "Eğer küçük kızlarla 'takılmak' istiyorsan, bunu halka açık yerlerde yap." Dimitri'nin bize 'küçük kızlar' demesinden hiç hoşlan‐ mamıştım ve burada biraz aşırı tepki verdiğini düşünüyor‐ dum. Tepkisinin bir ölçüde, benim burada olmamdan kay‐ naklandığını da düşünüyordum. O anda Adrian güldü, tüylerimi ürperten türden, tuhaf bir kahkahaydı. "Küçük kızlar mı? Küçük kızlar mı? Tabii. Hem küçükler hem de büyükler. Hayatta daha neredeyse hiçbir şey görmediler ama aynı zamanda da çok fazla şey gördüler. Bir taraflarında yaşam, bir taraflarında ölüm... Ama sen onlar için mi endişeleniyorsun? Asıl kendin için endişelen, dampir! Kendin için ve benim için. Asıl küçük olan bizleriz." Üçümüz düz düz Adrian'a baktık. Onun aniden böyle bir çıkış yapmasını kimsenin beklemediğinden emindim.

110


Adrian sakinleşti ve yine eski haline döndü. Olduğu yer‐ de tur atarak pencereye doğru yürüdü ve bize doğal bir ta‐ vırla bakarak sigara paketini çıkardı. "Hanımlar, muhtemelen sizin gitmeniz gerek. O haklı. Ben kötü etki yaratıyorum." Lissa'yla birbirimize baktık. İkimiz de aceleyle çıktık ve Dimitri'nin peşinden lobiye gittik. "Bu... tuhaftı," dedim, birkaç dakika sonra. Açıkça görü‐ len bir şeyi ifade ediyordum ama şey, birinin bunu yapma‐ sı gerekiyordu. "Çok," dedi Dimitri. Öfkeli değil, daha çok şaşkın gibi görünüyordu. Lobiye ulaştığımızda, Lissa'nın peşinden odamıza döne‐ cektim ama Dimitri bana seslendi. "Rose," dedi. "Seninle biraz konuşabilir miyiz?" Lissa'dan gelen sempatik duygu akışını hissettim. Dimit‐ ri'ye dönerek odanın yan tarafına geçtim ve koridordan ge‐ çenlere izin verecek şekilde durdum. Elmaslar ve kürkler arasında bir grup Moroi, endişeli yüzlerle yanımızdan geç‐ ti. Komiler de bagajlarla peşlerindeydi. Oteldeki müşteriler hala daha güvenli yer arayışıyla ayrılıyordu. Strigoi parano‐ yası herkesi etkisi altına almışa benziyordu. Dimitri'nin sesiyle dikkatim tekrar ona döndü. "O Adri‐ an Ivashkov." Bu adı, diğer herkesin söylediği gibi söyle‐ mişti. "Evet, biliyorum." "Seni ikinci kez onun yanında görüyorum."

"Evet," diye cevap verdim. "Bazen karşılaşıyoruz." Dimitri bir kaşını kaldırdı ve başının kısa bir hareketiy‐ le geldiğimiz yönü işaret etti. "Odasında sık karşılaşıyor musunuz?" Verebileceğim bir dizi sert cevap zihnimde belirdi ve en iyisini seçtim. "Onunla aramda olanlar seni hiç ilgilendir‐ mez." Bunu söylerken, Tasha'yla kendisi hakkında konuş‐ tuğumuzda kullandığı ses tonunu taklit etmiştim. "Aslında, Akademi'de öğrenci olduğun sürece, ne yaptı‐ ğın beni yakından ilgilendirir." "Özel hayatım seni ilgilendirmez. Bu konuda hiçbir söz hakkın yok." "Henüz yetişkin değilsin." "Neredeyse yetişkinim. Aynca, on sekizinci doğumgü‐ nümde aniden, sihirli bir şekilde yetişkin olacak da değilim." "Orası kesin," dedi. Kızardım. "Demek istediğim o değildi. Demek istedi‐ ğim...” "Ne demek istediğini biliyorum. Ve teknik detayların ar‐ tık önemi yok. Sen bir Akademi öğrencisisin. Ben de senin öğretmeninim. Sana yardımcı olmak ve seni güvende tut‐ mak benim görevim. Onun gibi birinin odasında bulun‐ man... şey, güvenli değil." "Adrian Ivashkov'la başa çıkabilirim," diye mırıldandım. "Tuhaf... gerçekten tuhaf biri... orası kesin. Ama zararsız." Dimitri'nin kıskanıp kıskanmadığını merak ediyordum. Lissa'yı kenara çekip ona bağırmamıştı. Bu düşünce beni bi‐

111


raz mutlu etti ama sonra Dimitri'nin neden orada beklen‐ medik şekilde ortaya çıktığıyla ilgili düşüncemi hatırladım. "Özel yaşamlardan sözetmişken... Sanırım sen de Tas‐ ha'yı ziyaret etmek üzereydin, ha?" Gülünç olduğunu biliyordum ve 'seni ilgilendirmez' de‐ mesini bekliyordum. Ama beni şaşırtan bir cevap verdi. "As‐ lında, anneni ziyaret ediyordum." "Onunla da mı ilişkiye gireceksin?" Öyle olmadığını el‐ bette biliyordum, fakat bu fırsatı kaçıramazdım. Bunun o da farkındaydı ve bana bir kaşını kaldırarak baktı. "Hayır, Drozdov saldırısındaki Strigoilerle ilgili bazı yeni verilere bakıyorduk." Öfkem bir anda yatıştı. Drozdovlar. Badicalar. Aniden, bu sabah olan diğer her şey önemini kaybediverdi. O ve di‐ ğer gardiyanlar bizi ölümcül bir tehlikeden korumaya çalı‐ şırken, ben nasıl orada durup aşk tartışmasına girebilirdim? "Ne buldunuz?" diye sordum, sakince. "Strigoilerden bazılarının izini sürmeyi başardık," dedi. "Ya da en azından, onlarla birlikte çalışan insanların. Yakın‐ larda yaşayan bazı tanıklar, kullandıkları arabaları görmüş. Plakalar farklı eyaletlere ait, görünüşe bakılırsa grup dağıl‐ mış ve bunu muhtemelen işimizi zorlaştırmak için yapmış. Ama tanıklardan biri, plaka numaralanndan birini alabilmiş. Spokane'de bir adrese kayıtlı." "Spokane mi?" diye sordum, inanamayarak. "Spokane, Washington mı? Kim Spokane'de bir hücre evi ister ki?" Bir defasında oraya gitmiştim. Diğer tüm kuzeybatı şehirleri ka‐ dar sıkıcıydı.

"Strigoiler bunu istemiş gibi görünüyor," dedi. "Adres sahteydi ama diğer kanıtlar gerçekten orada olduklarını gösteriyor. Bir alışveriş merkezinin altında yeraltı tünelleri var. O bölgede Strigoiler de görülmüş." "O halde..." dedim, kaşlarımı çatarak. "Peşlerinden gide‐ cek misiniz? Biri bunu yapacak mı? Yani, Tasha'nın başın‐ dan beri anlatmaya çalıştığı şey buydu... Nerede oldukları‐ nı biliyorsak..." Başını iki yana salladı. "Gardiyanlar, daha tepelerden izin gelmeden bir şey yapamaz. En azından yakın bir za‐ manda böyle bir şey olmayacak." İç çektim. "Çünkü Moroiler çok fazla konuşuyor." "Dikkatli davranıyorlar," dedi. Yine öfkelenmeye başlıyordum. ''Haydi. Sen bile böyle bir şeyde dikkatli olmak istemezsin. Strigoilerin nerede giz‐ lendiğini tam olarak biliyorsunuz. Çocukları öldüren Strigoi‐ ler. Hiç beklemedikleri bir zamanda peşlerinden gitmek is‐ temez misin?" Şimdi gerçekten Mason gibi konuşuyordum. "O kadar kolay değil," dedi. "Gardiyan Konseyi'ne ve Moroi hükümetine karşı sorumluyuz. Öylece ortalıkta koş‐ turup canımızın istediğini yapamayız. Ayrıca, henüz her şe‐ yi bilmiyoruz. Bütün detayları bilmeden herhangi bir saldı‐ rı yapamazsın." "Yine Zen dersleri," dedim, iç çekerek. Elimle saçlarımı sıvazlayarak kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. "Bana bunla‐ rı neden anlatıyorsun ki? Bu gardiyanları ilgilendiren bir mesele. Acemilerin bilmesini istemezsiniz."

112


Söylediklerini düşündü ve yüz ifadesi yumuşadı. Daima inanılmaz görünüyordu ama onu en çok böyle beğeniyor‐ dum. "Birkaç şey söyledim... geçen gün ve bugün... söyle‐ memem gereken şeylerdi. Yaşını aşağılayan şeylerdi. On yedi yaşındasın... ama senden çok daha büyüklerin yapa‐ bileceği şekilde belli şeylerle başa çıkabiliyorsun." Birden kalp atışlarım hızlandı. "Gerçekten mi?" Başıyla onayladı. "Hala birçok açıdan küçüksün ‐ve öy‐ le davranıyorsun‐ ama bunu değiştirmenin tek yolu, sana bir yetişkin gibi davranmak. Bunu daha sık yapmalıyım. Bu bilgiyi aldığında ne kadar önemli olduğunu kavrayarak kendine saklayacağından eminim." Çocukça davrandığımın söylenmesinden hoşlanmamıştım, fakat benimle dengi gibi konuşması düşüncesi hoşuma gitti. "Dimka," diye seslendi biri. Tasha Ozera yanımıza geldi. Beni gördüğünde gülümsedi. "Selam, Rose." Yine moralim bozulmuştu. "Selam," dedim, düz bir sesle. Bir elini Dimitri'nin koluna koyup parmaklarını montun derisi üzerinde kaydırdı. O parmaklara öfkeyle baktım. Ona dokunmaya nasıl cüret edebilirdi? "Yine o şekilde görünüyorsun," dedi Tasha. "Nasıl yani?" diye sordu Dimitri. Benimle konuşurken yüzünde beliren sert ifade tamamen kaybolmuştu. Dudak‐ larında hafif, bilgiç bir gülümseme vardı. Neredeyse oyun‐ cu bir gülümseme. "Bütün gün görevde olacağını söyleyen görünüş." "Gerçekten mi? Benim öyle bir görünüşüm mü var?" Di‐ mitri'nin sesinde tatlı bir alaycılık vardı.

Tasha başıyla onayladı. "Nöbetin teknik olarak ne zaman bitiyor?" Dimitri gerçekten ‐yemin ederim‐ saf saf baktı. "Bir saat önce bitti." "Bu şekilde devam edemezsin," diye homurdandı Tasha. "Biraz ara vermen gerek." "Şey... daima Lissa'nın gardiyanı olduğumu düşünür‐ sen..." "Şimdilik," dedi Tasha, bilgiç bir tavırla. Kendimi önceki geceden daha da kötü hissettim. "Üst katta büyük bir bilar‐ do turnuvası var." "Yapamam," dedi Dimitri ama hala gülümsüyordu. "Uzun süredir oynamamış olmama rağmen..." Ne? Dimitri bilardo mu oynuyordu? Aniden, bana bir yetişkinmişim gibi davranmasıyla ilgili konuşmalarımız önemini kaybetti. Bir yandan, bunun ne kadar büyük bir iltifat olduğunun farkındaydım, diğer yan‐ dan, bana da Tasha'ya davrandığı gibi davranmasını istiyor‐ dum. Oyuncu. Alaycı. Doğal. Birbirleriyle o kadar yakın, birbirlerinin yanında o kadar rahattılar ki. "Haydi o zaman," diye yalvardı Tasha. "Sadece bir raunt! Hepsini yenebiliriz." "Yapamam," diye tekrarladı Dimitri. Pişman gibiydi. "Bü‐ tün bu olanlardan sonra olmaz." Tasha biraz ciddileşti. "Hayır. Sanırım olmaz." Bana dön‐ dü. "Umarım burada ne kadar zorlu bir rol modelin oldu‐ ğunu anlıyorsundur. Asla görevini bırakmaz."

113


"Şey," dedim, onun melodik ses tonunu taklit ederek, "en azından, şimdilik." Tasha şaşırmış gibi baktı. Onunla alay edeceğimi aklının, ucundan bile geçirmediğinden emindim. Dimitri'nin çatık kaşları bana neler döndüğünü tam olarak bildiğini gösterdi. Bir yetişkin olarak kaydettiğim ilerlemeyi boşa çıkardığımı anladım. "Burada işimiz bitti, Rose. Söylediklerimi unutma." "Evet," dedim, başımı çevirerek. Aniden odama girip bir süre tek başıma kalma isteği duydum. Bugün çoktan yorul‐ maya başlamıştım bile. "Kesinlikle." Mason'a rastladığımda pek uzaklaşmamıştım. Ulu Tan‐ rım! Her yerde erkekler! "Öfkelisin," dedi, beni gördüğü anda. Ruh halimi doğal olarak algılıyordu. "Ne oldu?" "Bazı... otorite sorunları. Bu sabah oldukça tuhaftı." İç çekerken, Dimitri'yi zihnimden atmakta zorlanıyor‐ dum. Mason'a baktığımda dün gece onunla ciddileşmek is‐ tediğim konusunda ne kadar kendimden emin olduğumu hatırladım. Gerçekten umutsuz vakaydım. Kimseyle ilgili karar veremiyordum. Bir erkeği kafamdan atmamın en iyi yolunun bir diğerine odaklanmak dduğunu düşünerek Ma‐ son'ın elini tutup onu sürüklemeye başladım. "Haydi. Anlaşmamız, bugün yalnız kalabileceğimiz bir yere gitmek değil miydi?" "Artık sarhoş olmadığını varsayıyorum," dedi, şakacı bir tavırla. Ama bakışları son derece ciddi ve ilgiliydi. "Etkisi ta‐ mamen geçti sanırım."

"Hey, ne olursa olsun sözümün arkasında dururum ben." Zihnimi açarak Lissa'yı aradım. Artık odamızda değildi. Baş‐ ka bir kraliyet davetine gitmişti ve Priseilla Voda’nın büyük ziyafeti için prova yaptığı şüphesizdi. "Haydi," dedim, Ma‐ son'a. "Benim odama gidelim." Dimitri'nin, birinin odasının önünden olmadık bir za‐ manda geçmesi dışında, kimsenin karma oda kullanımına karşı çıktığı yoktu aslında. Akademi yurdunda olmaktan farklı değildi. Mason'la birlikte üst kata çıkarken, Dimitri'nin Spokane'deki Strigoiler hakkında bana anlattıklarını ona ak‐ tardım. Dimitri bilgiyi kimseyle paylaşmamamı söylemişti, fakat ona yine öfkelenmiştim ve Mason'a anlatmakta her‐ hangi bir sakınca görmüyordum. Bununla ilgileneceğini tahmin etmiştim. Ve haklıydım. Mason gerçekten meraklandı. "Ne?" diye bağırdı, birlikte odama girerken. "Hiçbir şey yapmıyorlar mı?" Omuz silkerek yatağıma oturdum. "Dimitri dedi ki..." "Biliyorum, biliyorum... Seni dinledim. Dikkatli olmakla ilgili filan." Mason öfkeli bir tavırla odamda volta atmaya başladı. "Ama o Strigoiler yine başka Moroilerin peşinden giderse... Başka bir ailenin... Kahretsin! O zaman böylesine dikkatli davranmasaydık keşke diye dileyecekler." "Unut gitsin," dedim. Onunla yatağa girmeye hazırken hala savaş planları yapıyor olmasına biraz bozulmuştum. "Yapabileceğimiz bir şey yok." Olduğu yerde durdu. "Biz gidebiliriz."

114


"Nereye gidebiliriz?'* diye sordum, aptal aptal. "Spokane'e. Kasabada binebileceğimiz otobüsler var." "Ben... Dur bir dakika. Yani Spokane'e gidip Strigoilere saldırmamızı mı öneriyorsun?" "Elbette. Eddie de gelir... o alışveriş merkezine gidebili‐ riz. Organize filan olmayacaklardır, çünkü bir saldırı bekle‐ meyecekler. Orada bekleyip onları tek tek indirebiliriz." Ona dümdüz baktım. "Sen ne zaman bu kadar salaklaştın?" "Ah, anlıyorum. Bana bu kadar güvendiğin için teşek‐ kürler." "Güvenle hiçbir ilgisi yok," diye karşı çıktım, ayağa kal‐ kıp ona doğru yürüyerek. "İyi bir dövüşçüsün, bunu gör‐ düm. Ama bu... yolu bu değil. Eddie'yi alıp Strigoilere sal‐ dıramayız. Daha fazla adama ihtiyacımız var. Daha iyi plan‐ lamaya. Daha fazla bilgiye." Ellerimi Mason'ın göğsüne koydum. Ellerimi tutarak gü‐ lümsedi. Gözlerinde hala savaş ateşi vardı ama zihninin da‐ ha acil endişelere yöneldiğini görebiliyordum. Benim gibi. "Sana salak demek istemedim," dedim. "Özür dilerim." "Şu anda böyle konuşmanın nedeni, beni sakinleştirmek istemen." "Elbette," diye güldüm, onun rahatladığını gördüğüme memnun olarak. Bu sohbetin içeriği bana Christian'la Lis‐ sa'nın şapeldeki sohbetini hatırlatmıştı. "Şey," dedi, "benden yararlanmakta zorlanacağını sanmı‐ yorum." "Güzel. Çünkü yapmak istediğim bir sürü şey var."

Ellerimi yukarı, boynuna kaydırdım. Parmaklarımın altın‐ da teni ılıktı ve önceki gece onunla öpüşmekten ne kadar hoşlandığımı hatırladım. Aniden, durduk yerde, "Sen gerçekten onun öğrencisi‐ sin," dedi. "Kimin?" "Belikov'un. Daha fazla bilgiye filan ihtiyaç olduğunu söylediğinde bunu düşündüm. Tıpkı onun gibi davranıyor‐ sun. Onunla zaman geçirmeye başladığından beri çok daha fazla ciddileştin." "Hayır, ciddileşmedim." Mason beni kendine çekti ama aniden romantizmimi kay‐ betmiştim. Bir süre öpüşüp koklaşmak, Dimitri'yi unutmak istiyordum, onun hakkında konuşmak değil. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Mason'ın dikkatimi dağıtması gerekiyordu. Bir terslik olduğunu farketmedi. "Sadece biraz değiştin, hepsi bu. Kötü bir şey değil... sadece farklı." Bu konuda bir şey beni öfkelendirmişti ama karşılık ver‐ me fırsatı bulamadan, dudaklarını dudaklarımda hissettim. Mantıklı tartışmalar önemini kaybetti. İçimde karanlık bir öfke yükselmeye başladı fakat Masonla sarmaş dolaş yata‐ ğa devrilirken bu yoğunluğu fizikselliğe aktardım. Öpüşme‐ yi kesmeden onu yatağa çektim. Tırnaklarımı sırtına gömer‐ ken, o da ellerini enseme kaydırdı ve birkaç dakika önce topladığım atkuyruğumu serbest bıraktı. Parmaklarını saçla‐ rımın arasına daldırarak ağzını aşağı kaydırdı ve boynumu öpmeye başladı.

115


"Sen... inanılmazsın," diye mırıldandı. Ciddi olduğunun far‐ kındaydım. Bütün yüzü, bana duyduğu şefkatle parlıyordu. Dudaklarının tenime daha sıkı bastırması için başımı ar‐ kaya attığımda ellerinin gömleğimin altından girdiğini his‐ settim. Karnımdan yukarı tırmanarak sutyenimin kenarına kadar geldiler. Bir dakika önce tartıştığımız düşünülürse, her şeyin bu kadar hızlı gelişmesine şaşırmıştım. Ama açıkçası... umrum‐ da da değildi. Hayatımı böyle yaşıyordum. Benimle ilgili her şey hızlı ve yoğundu. Dimitri'yle geçirdiğim ve Victor Dashkov'un büyüsüne kurban gittiğim gece, Dimitri'yle de aramızda öfkeli bir tutku yaşanmıştı. Ama Dimitri kontrol edebildiği için bazen işleri yavaşlatabilmiştik. Ve kendi tar‐ zında harikaydı. Ne var ki çoğunlukla kendimizi tutmayı ba‐ şaramamıştık. Her şeyi tekrar hissetmeye başlamıştım. Elle‐ rinin vücudumda dolaşması. Derin, güçlü öpücükler. O anda bir şeyi anladım. Mason'ı öpüyordum ama zihnimde Dimitri'yle birliktey‐ dim. Sadece hatırlıyor gibi de değildim. Gerçekten Dimit‐ ri'yle birlikte olduğumu hayal ediyordum ‐tam o anda‐ ve o geceyi tekrar yaşıyordum. Gözlerimi kapadığımda rol yap‐ mak kolaydı. Ama gözlerimi tekrar açtığımda ve karşımda Mason'ın gözlerini bulduğumda benimle birlikte olanın o olduğunu anladım. Bana tapıyordu ve teni uzun süredir arzuluyordu. Fakat benim bu şekilde davranmam... onunla birlikteyken başka biriyle birlikteymiş gibi hayal etmem...

Doğru değildi. Ondan uzaklaştım. "Hayır... yapma." Mason kendi kişiliğinden bekleneceği gibi hemen durdu. "Çok mu ileri gittim?" diye sordu. Başımla onayladım. "Sorun değil. Bunu yapmak zorunda değiliz." Tekrar bana uzandı ve daha da uzaklaştım. "Hayır, sade‐ ce yapma... bilmiyorum. Burada keselim, olur mu?" "Ben..." Bir an ne diyeceğini bilemedi. "Yapmak istedi‐ ğin 'bir sürü şey'e ne oldu?" Evet... durum çok kötü görünüyordu ama ne diyebilir‐ dim ki? Seninle sevişemem, çünkü bunu yaptığımda gerçek‐ te istediğim başka birini düşünüyorum. Sen sadece onun yerini tutuyorsun. Kendimi aptal gibi hissederek yutkundum. "Özür dile‐ rim, Mase. Sadece... yapamam." Doğrulup oturdu ve bir eliyle saçlarını sıvazladı. "Ta‐ mam. Sorun değil." Sesindeki sertliği duyabiliyordum. "Kızdın." Öfkeli bir yüzle bana baktı. "Sadece şaşırdım. İşaretleri‐ ni okuyamıyorum. Bir an ateşlisin, bir an sonra buz gibisin. Bana beni istediğini söylüyorsun, sonra da yapma diyorsun. Birine karar versen sorun değil, fakat bana bir şeyi düşün‐ dürüyorsun, sonra da tamamen farklı yönde ilerliyorsun. Sadece şimdi de değil... her zaman." Doğruydu. Onunla bir ileri bir geri yapmıştım. Bazen flörtöz davranıyor, diğer zamanlarda ona aldırmıyordum bile.

116


"Yapmamı istediğin bir şey var mı?" diye sordu, ben ses‐ siz kaldığımda. "Bilmiyorum. Benimle ilgili kendini daha iyi hissetmeni sağlayacak bir şey?" "Bilmiyorum," dedim, zayıf bir sesle. İç çekti. "Peki, genel olarak ne istiyorsun?" Dimitri’yi, diye düşündüm. Bunun yerine aynı kelimeyi tekrarladım: "Bilmiyorum." Homurdanarak ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. "Rose, olabildiğince fazla bilgi toplamak istediğini iddia eden biri için, gerçekten de kendin hakkında öğrenmen gereken çok şey var." Kapıyı arkasından sertçe çarptı. Yüzümü buruşturdum ve Mason'ın az önce durduğu yere bakarken onun haklı ol‐ duğunu anladım. Öğrenmem gereken çok şey vardı.

16

O

gün daha sonra Lissa beni buldu. Mason gittikten

sonra yataktan kalkamayacak kadar keyifsiz oldu‐ ğumdan, uyuyakalmıştım. Lissa'nın kapıyı sertçe kapatmasıyla irkilerek uyandım. Onu gördüğüme mutlu oldum. Mason’la olanları anlat‐ mak zorundaydım ama bunu yapmaya fırsat bulamadan onun duygularını algıladım. O da benim kadar sıkıntılıydı. Her zaman olduğu gibi, onu kendimden önce tuttum. "Neler oldu?" Kendi yatağına oturdu, kuştüyü örtülere gömüldü ve hem öfkeli hem de üzgün bir yüzle bana baktı. "Christian." "Ciddi misin?" Daha önce hiç kavga ettiklerini duyma‐ mıştım. Birbirleriyle sıkça dalga geçerlerdi, fakat hiçbiri Lis‐ sa'nın gözlerini dolduracak kadar ileri gitmezdi. "Öğrenmiş... bu sabah Adrian'ın odasında olduğumu."

117


"Ah, vay canına," dedim. "Evet. Bu sorun olabilir." Aya‐ ğa kalkarak şifonyere doğru yürüdüm ve saç fırçamı bul‐ dum. Yaldız çerçeveli aynanın önünde durup ekşi bir yüz‐ le yansımama bakarak uyku sırasında darmadağın hale ge‐ len saçlarımı taramaya başladım. Lissa homurdandı. "Ama hiçbir şey olmadı! Christian bir hiç uğruna tantana koparıyor. Bana güvenmediğine inana‐ mıyorum." "Sana güveniyor. Ama bütün olanlar biraz tuhaf, hepsi bu." Dimitri'yle Tasha'yı düşündüm. "Kıskançlık insanlara aptalca şeyler yaptırıp söyletir." "Ama hiçbir şey olmadı ki," diye tekrarladı Lissa. "Yani, sen de oradaydın ve… hey, bunu hiç sormadım. Senin ora‐ da ne işin vardı?" "Adrian bana bir koli parfüm göndermiş." "Yani taşıdığın o koca kutu o muydu?" Başımla onayladım. "Amanın!" "Evet. İade etmek için odasına gitmiştim," dedim. "Ama senin orada ne işin vardı?" "Sadece konuşuyorduk," dedi. Bana bir şey söylemek is‐ ter gibiydi, fakat duraksadı. Düşüncelerin neredeyse zihni‐ nin uçlarına ulaştığını ama sonra geri itildiğini hissettim. "Sana anlatacak çok şeyim var ama önce bana senin neyin olduğunu söyle." "Benim bir şeyim yok."

"Her neyse, Rose. Ben senin gibi müneccim değilim, yi‐ ne de, ne zaman bir şeye sinirlendiğini anlarım. Noel'den bu yana bir tuhafsın. Neyin var?" Şimdi Noel'de annemin bana Tasha'yla Dimitri hakkında anlattıklarını aktarmanın zamanı değildi. Fakat Mason’la olanlan anlattım, tabii neden durduğumu açıklamadan. "Eh..." dedi, bitirdiğimde. "Bu senin hakkındı." "Biliyorum ama olanları bir ölçüde ben hazırladım. Öf‐ kelenmesine hak veriyorum." "Yine de aranızda çözebilirsiniz. Gidip onunla konuş. Senin için deli oluyor." Ama konu birbirimizi yanlış anlamış olmaktan fazlasıydı. Mason’la aramda olanlar o kadar kolay telafi edilemezdi. "Bilmiyorum," dedim. "Herkes sen ve Christian gibi değil." Lissa'nın yüzü asıldı. "Christian. Bu konuda böylesine aptalca davrandığına hala inanamıyorum." Aslında niyetim bu değildi ama elimde olmadan güldüm. "Lissa, ikiniz yarın öpüşüp koklaşmaya başlarsınız yine. Muhtemelen öpüşmekten fazlasını da yaparsınız." Kendimi tutamayarak ağzımdan kaçırdım. Gözleri iri iri açıldı. "Biliyorsun." Umutsuzca başını iki yana salladı. "El‐ bette biliyorsun." "Üzgünüm," dedim. Kendisi anlatana kadar ona seks ko‐ nusunu bildiğimi söylemek istememiştim. Bana şüpheyle baktı. "Ne kadarını biliyorsun?" "Şey, pek fazla değil," diye yalan söyledim. Saçlarımı ta‐ ramayı bitirmiştim, fakat onunla göz göze gelmemek için fırçanın sapıyla oynuyordum.

118


"Seni zihnimin dışında tutmayı öğrenmem gerek," diye mırıldandı. "Bu, son zamanlarda seninle 'konuşabilmemin' tek yo‐ lu." Yine kendimi tutamamıştım. "Bu da ne demek?" diye sordu. "Hiçbir şey... ben..." Bana sert bir bakış attı. "Ben... bil‐ miyorum. Artık eskisi kadar konuşmuyormuşuz gibi hisse‐ diyorum." "Bunun için iki kişi gerekir," dedi, yine nazik bir sesle. "Haklısın," dedim, kendisi sürekli erkek arkadaşıyla bir‐ likte olduğu için o iki kişinin bir araya gelmesinin müm‐ kün olamadığını hatırlatmadan. Doğru, bir şeyleri gizledi‐ ğim için kendi adıma suçluluk duyuyordum ama son za‐ manlarda birçok kez onunla konuşmak istemiştim. Ne var ki zamanlama bir türlü doğru olamamıştı, şimdi bile değil‐ di. "Biliyor musun, senin ilk olacağın hiç aklıma gelme‐ mişti. Ya da son sınıfta hala bakire olacağımı hiç düşün‐ memiştim." "Evet," dedi. "Ben de öyle." "Hey! Bu da ne demek?" Lissa sırıttı ama o sırada saati gözüne ilişti ve gülümse‐ mesi kayboldu. "Ah, Priscilla'nın ziyafetine gitmem gerek. Christian'ın da benimle gelmesi gerekiyordu ama şu anda aptal gibi davranmakla meşgul..." Bakışlarını umutlu bir ta‐ vırla gözlerime dikti. "Ne? Ah, hayır! Lütfen, Liss. O resmi kraliyet toplantıla‐ rından ne kadar nefret ettiğimi bilirsin."

"Ah, haydi," diye yalvardı. "Christian beni yarı yolda bı‐ raktı. Beni kurtların arasına atamazsın. Ayrıca, daha fazla konuşmamız gerektiğini kendin söylememiş miydin?" Ho‐ murdandım. "Üstelik, gardiyanım olduğunda, bu tür şeyleri her zaman yapman gerekecek." "Biliyorum," dedim. "Bu son özgür altı ayımın tadını çı‐ karabileceğimi düşünüyordum." Ama sonuçta, beni onunla gitmeye ikna etti ve bunu ya‐ pacağını ikimiz de en başından biliyorduk. Çok fazla zamanımız yoktu ve aceleyle duş almak, saç‐ larımı aceleyle kurulamak ve aceleyle makyaj yapmak zo‐ runda kalmıştım. Tasha'nın hediye ettiği elbiseyi son anda aklıma eserek yanımda getirmiştim ve Dimitri'yle yakınlığı yüzünden acı çekmesini istesem de, bu hediye için ona minnettardım. İpek kumaşı üzerime geçirirken, kırmızın��n tahmin ettiğim kadar etkileyici durduğunu farkettim. Yük‐ sek yakası ve uzun kenarı tenimin büyük bölümünü örtü‐ yordu, fakat kumaş üzerime yapışmıştı ve tenimin büyük ölçüde görünmesine oranla çok daha seksi duruyordu. Gözümün morluğu da şimdiye kadar neredeyse tamamen geçmişti. Lissa her zamanki gibi inanılmaz görünüyordu. Johnna Raski ‐ünlü bir Moroi tasarımcı‐ imzalı koyu mor bir elbise giymişti. Elbise kolsuzdu ve satenden yapılmıştı. Kayışlara yerleştirilmiş ametist benzeri minik kristaller solgun tenin‐ de parlıyordu. Saçlarını başının üzerinde gevşek bir topuz halinde bırakmıştı.

119


Ziyafet salonuna ulaştığımızda birkaç göz bize döndü. Kraliyet üyelerinin, bu Dragomir prensesinin böylesine uzun zamandır beklenen seçkin bir ziyafete yanında dam‐ pir arkadaşını getireceğini tahmin etmediklerinden emin‐ dim. Ama sonuçta Lissa'nın davetiyesinin üzerinde ‘ve ko‐ nuğu’ yazıyordu. Masalardan birinde, adlarını hemen unu‐ tuverdiğim bazı kraliyet üyeleriyle birlikte yerlerimizi aldık. Onlar bana aldırmazlık ederken, ben de bu tavırlarından memnundum. Ayrıca, daha bir sürü dikkat dağıtıcı şey vardı. Bu salon baştan aşağı mavi ve gümüş kaplıydı. Masaların üzerine se‐ rilmiş gece mavisi örtüler öylesine parlak ve pürüzsüzdü ki üzerlerinde yemek yemeye çekiniyordum. Duvarlara bir sü‐ rü mum asılmıştı ve bir köşede, vitraylı camla dekore edil‐ miş bir şömine çıtırdıyordu. Sonuçta ortaya çıkan görkemli bir ışık ve refik manzarası insanın başını döndürüyordu. Bir köşede, ince yapılı bir Moroi kadın, yüzünde hülyalı bir ifa‐ deyle çello çalıyordu. Kristal şarap kadehlerinin şıngırtısı, yaylardan yayılan tatlı melodileri tamamlıyordu. Yemek de aynı ölçüde inanılmazdı, oldukça seçkindi ama tabağımdaki (elbette ki Çin porseleniydi) her şeyi ta‐ nımış ve hepsinden hoşlanmıştım. Mantarlı somon, armut‐ lu salata ve keçi peyniri. Lezzetli bademlerle doldurulmuş hamur tatlıları. Tek şikayetim, porsiyonların fazla küçük olmasıydı. Yiyecekler sadece tabakları süslemek için kon‐ muş gibiydi ve açıkçası, on lokmada bitiveriyordu. Mo‐ roilerin kana ek olarak yiyeceğe ihtiyaçları olabilirdi ama

bir insan ‐ya da büyüme çağındaki bir dampir kız kadar‐ ihtiyaç duymadıkları da ortadaydı. Yine de, sadece yiyecekler bile buraya gelmeyi kabul et‐ meme değerdi. Ancak yemek sona erdiğinde Lissa bana gi‐ demeyeceğimizi söyledi. "Kaynaşmak zorundayız," diye fısıldadı. Kaynaşmak mı? Lissa rahatsız durumuma bakarak güldü. "Sen benden daha sosyalsin." Bu doğruydu. Çoğunlukla öne çıkan ve insanlarla ko‐ nuşmaktan korkmayan ben olurdum. Lissa daha utangaçtı. Ama bu ortamda yer değiştirmiştik. Burası benim değil, onun dünyasıydı ve kraliyet üyeleriyle, yüksek sosyeteden insanlarla nasıl rahat hareket ettiğini görünce şaşırmıştım. Mükemmel, parlak, cilalı ve kibar davranıyordu. Herkes onunla konuşmak istiyordu ve her zaman söylenecek doğ‐ ru şeyi biliyor gibiydi. Kesinlikle başkalarını kendine çeken bir hava yayıyordu. Sanırım bu bilinçsiz bir ruh etkisi ola‐ bilirdi. Yoğun sosyal ortamlar onun için zorlama ve stresli olsa da, şimdi etrafındakilerle rahat bir şekilde iletişim ku‐ ruyordu. Onunla gurur duyuyordum. Sohbetin büyük bö‐ lümü oldukça hafifti: Moda, kraliyet üyelerinin aşk hayatı, vs. Kimse çirkin Strigoi sohbetleriyle ortamı bozmak iste‐ miyor gibiydi. Ben de gecenin geri kalanı boyunca onun yanından ay‐ rılmadım. Bunun sadece gelecek için bir prova olduğunu, sonuçta yakın gelecekte onu sessiz bir gölge gibi izlemek

120


zorunda kalacağımı düşündüm. Gerçek şu ki bu ortamda kendimi çok huzursuz hissediyordum ve her zamanki rahat tavırlarımın burada işe yaramayacağını biliyordum. Ayrıca, konuklar arasındaki tek dampir olduğumun da farkınday‐ dım. Başka dampirler vardı, evet, ama onlar resmi gardiyan tavırlarındaydı ve sadece salonun etrafında bekleşiyorlardı. Lissa kalabalığın arasında ilerlerken, sesleri giderek yük‐ selen küçük bir Moroi grubuna doğru sürüklendik. Araların‐ dan birini tanımıştım. Ayırmaya çalıştığım kavgadaki çocuk‐ lardan biriydi ama bu kez üzerinde mayo yerine çarpıcı gö‐ rünen siyah bir smokin vardı. Biz yaklaşırken başını kaldırıp baktı ama görünüşe bakılırsa beni hatırlamadı. Bize aldır‐ madan tartışmasına devam etti. Tahmin edileceği gibi, konu Moroilerin korunmasıyla ilgiliydi. Moroilerin Strigoilere kar‐ şı saldırgan bir tavır izlemesi gerektiği fikrini savunan çocuk‐ tu bu. "Bunun bir 'intihar' olduğunu neden anlayamıyorsun?" diye sordu yakınlarda duran adamlardan biri. Beyaz saçlı, pos bıyıklı bir adamdı. Onun da üzerinde smokin vardı ama genç olan smokin içinde daha iyi görünüyordu. "Moroilerin asker olarak eğitilmesi ırkımızın sonu olur." "İntihar filan değil," diye bağırdı genç olan. "Yapılması gereken doğru şey bu. Kendi başımızın çaresine bakmaya başlamak zorundayız. Savaşmayı ve büyü kullanmayı öğ‐ renmek, gardiyanlar dışındaki en önemli silahlarımız." "Evet, ama gardiyanlar varken başka bir şeye ihtiyacımız yok ki," dedi Gümüş Saçlı. "Kraliyet üyesi olmayanları din‐ liyorsun. Onların kendi gardiyanları yok ve dolayısıyla el‐

bette ki korkuyorlar. Ama bu, hayatlarımızı tehlikeye atma‐ mız için bir neden olamaz." "O zaman atmayın," dedi Lissa, aniden. Sesi yumuşaktı ama küçük gruptaki herkes dönüp ona baktı. "Moroilerin savaşmayı öğrenmesinden sözettiğinizde sanki durum ya hep ya hiçmiş gibi davranıyorsunuz. Ama değil. Savaşmak istemiyorsanız, o zaman mecbur kalmamalısınız. Bunu ke‐ sinlikle anlıyorum." Adam biraz sakinleşmiş gibi görünüyor‐ du. "Ne var ki bu, siz gardiyanlara güvenebildiğiniz için mümkün. Birçok Moroi bunu yapamıyor. Ve onlar kendile‐ rini savunmayı öğrenmek istiyorlarsa, onların da istedikleri‐ ni yapamamaları için bir neden göremiyorum." Genç olan, Gümüş Saçlı'ya dönerek muzaffer bir tavırla sırıttı. "İşte, gördün mü?" "O kadar kolay değil," diye karşı çıktı Gümüş Saçlı. "Eğer siz deliler sadece kendinizi öldürtmek istiyorsanız, so‐ run değil. Ne isterseniz yapın. Ama bütün bu sözde savaş tekniklerini nereden öğreneceksiniz?" "Büyü kullanmayı kendi kendimize öğrenebiliriz. Fizik‐ sel dövüş tekniklerini de gardiyanlar bize öğretebilir." "Evet, gördünüz mü? Bunun nereye gittiğini biliyordum. Diğerlerimiz sizin intihar görevinizde yer almasak bile, ha‐ la sözde ordunuzu eğitmek için gardiyanlarımızı elimizden alacaksınız." Genç olan, sözde kelimesini duyunca kaşlarını çattı ve bir an yumrukların konuşmaya başlayacağını sandım. "Bu‐ nu bize borçlusunuz."

121


'Hayır, değiller," dedi Lissa. Meraklı bakışlar yine ona döndü. Bu kez ona zafer eda‐ sıyla bakan Gümüş Saçlı'ydı. Genç olanın yüzü öfkeden kı‐ zarmıştı. "Gardiyanlar sahip olduğumuz en iyi savaş kaynakları." "Öyle," dedi Lissa, "ama bu, size onları görevlerinden alı‐ koyma hakkını vermez." Gümüş Saçlı resmen parlıyordu. "O halde nasıl öğreneceğiz?" diye sordu genç olan. "Gardiyanların yaptığı gîbi," dedi Lissa. "Savaşmayı öğ‐ renmek istiyorsanız, akademilere gideceksiniz. Sınıflar oluş‐ turarak bütün acemiler gibi sıfırdan başlayacaksınız. Bu şe‐ kilde, gardiyanları aktif koruma görevlerinden çekmeniz gerekmeyecek. Akademiler güvenli ortamlar ve oradaki gardiyanlar da zaten öğrenci yetiştirmekte uzman." Bir an duraksadı. "Savunma tekniklerini şu anda akademilerde okuyan öğrenciler için standart müfredat haline getirerek işe başlayabilirsiniz." Şaşkın bakışlar ona dönerken benimkiler de bu bakışla‐ ra dahildi. Öylesine seçkin ve zekice bir çözümdü ki... Üs‐ telik etrafımızdaki herkes anlamıştı. Hiçbir gruba talepleri‐ nin %100'ünü vermiyordu ama kimseye zarar vermeden ge‐ reklerin büyük bölümünü karşılıyordu. Tam bir dehaydı. Diğer Moroiler onu merak ve hayranlıkla inceliyordu. Aniden herkes aynı anda konuşmaya başladı, bu fikir onları heyecanlandırmıştı. Lissa'yı aralarına çektiler ve çok geçmeden, öne sürdüğü planla ilgili tutkulu bir sohbet baş‐ ladı. Bu sırada ben kenarlara itilmiştim ve bundan mem‐

nundum. Tamamen geri çekilip kapıya yakın bir köşeye yü‐ rüdüm. Yolda yanımdan geçen bir ordövr tepsisine baktım. Kar‐ nım hala guruldarken şüpheyle inceledim ama kaplıcada yediğimize benzer bir şey göremedim. Yine de emin olama‐ yarak garsona sordum. "Şu kaz ciğeri mi?" Kız başını iki yana salladı. "Uykuluk." Kulağa kötü gelmiyordu. Uzandım. "O pankreastır," dedi bir ses, arkamdan. Hemen elimi geri çektim. "Ne?" diye sordum, sesim çatlayarak. Garson tepkimi reddediş olarak algıladı ve uzaklaştı. Adrian Ivashkov, halinden son derece memnun bir tavır‐ la görüş alanıma girdi. "Benimle dalga mı geçiyorsun?" diye sordum. "Uykulu‐ ğun pankreasla ne ilgisi var?" Bunun beni neden bu kadar şaşırttığını bilmiyordum. Moroiler kan içerdi, neden iç or‐ ganları da yemeyeceklerdi ki? Yine de ürpertimi zorlukla bastırdım. Adrian omuz silkti. "Aslında bir hayli iyidir." Tiksintiyle başımı iki yana salladım. "Ah, Tanrım. Zen‐ ginler gerçekten midesiz." Adrian daha da neşelendi. "Senin burada ne işin var, kü‐ çük dampir? Beni mi takip ediyorsun?" "Elbette hayır," diye çıkıştım. Her zamanki gibi mükem‐ mel giyinmişti. "Özellikle de başımızı soktuğun onca dert‐ ten sonra."

122


O baş döndürücü tarzıyla gülümsedi ve beni o kadar si‐ nirlendirmesine rağmen, yine ona yakın olma isteğiyle dol‐ dum. Neden böyle hissediyordum ki? "Bilmiyorum," dedi, alaycı bir tavırla. Şimdi son derece aklı başında görünüyordu ve odasında gördüğüm tuhaf davranışlardan eser yoktu. Ve evet, smokin içinde şimdiye dek gördüğüm diğer tüm erkeklerden daha etkileyiciydi. "Ne kadar sık karşılaşıyoruz! Bu kaçıncı? Beşinci mi oldu? Şüphe uyandırmaya başlayacak. Ama endişelenme. Erkek arkadaşına söylemem, ikisine de." İtiraz etmek için ağzımı açtım ama beni daha önce Di‐ mitri'yle gördüğünü hatırladım. Kızarmamak için kendimi zorladım. "Benim sadece bir erkek arkadaşım var. Sayılır. Belki de artık değil. Yine de ona söylenecek bir şey yok. Senden hoşlanmıyorum bile." "Öyle mi?" diye sordu Adrian, gülümsemeye devam ede‐ rek. Paylaşacak bir sırrı varmış gibi bana doğru eğildi. "O zaman neden sana hediye ettiğim parfümü sürdün?" Bu kez gerçekten kızardım. Bir adım geriledim. "Sür‐ medim." Güldü. "Elbette sürdün. Sen gittikten sonra kutuları say‐ dım. Ayrıca, üzerinde kokusunu alabiliyorum. Güzel, kes‐ kin ama tatlı bir koku, tıpkı gerçek kişiliğin gibi. Ve doğru kullanmışsın. Sadece biraz tat katacak ama kendi kokunu boğmayacak kadar." Bunları söylerken, 'koku'yu müsteh‐ cen bir kelimeymiş gibi kullanmıştı. Kraliyet üyeleri beni huzursuz edebilirdi, fakat bana kur yapan böyle ukala erkeklerden huzursuz olmazdım. Onlar‐

la sürekli karşılaşıyordum. Utangaçlığımı bir kenara atarak kim olduğumu hatırladım. "Hey," dedim, saçlarımı geri atarak. "Birini almaya her şe‐ kilde hakkım vardı. Onları sen gönderdin. Bu konuda beni yakalamış olmanın hiçbir anlamı yok. Hem de hiç! Ama pa‐ ranı akıttığın yerlere daha çok dikkat etsen iyi olur sanırım." "Ah, Rose Hathaway dişlerini göstermeye başladı." Du‐ raksadı ve yanımızdan geçen bir garsonun elindeki tepsi‐ den, şampanyaya benzer bir içki aldı. "İster misin?" "İçki içmem." "Doğru." Adrian yine de bana kadehi verdi ve garsonu gönderirken kendi içkisini yudumladı. Bu gece içtiği ilk ka‐ deh olduğunu hiç sanmıyordum. "Eh, görünüşe bakılırsa Vasilisa babama haddini bildirdi." "Bab... neyin?" Az önce yanından ayrıldığım gruba bak‐ tım. Gümüş Saçlı hala orada duruyor, el kol hareketleri ya‐ parak heyecanla konuşuyordu. "O adam senin baban mı?" "Annem öyle diyor." "Sen de babanla hemfikir misin? Yani Moroilerin savaş‐ ma isteğinin intihar olduğunu mu düşünüyorsun?" Adrian omuz silkti ve yine içkisini yudumladı. "Bu konu‐ da bir görüşüm yok aslında." "Mümkün değil. O ya da bu şekilde bir görüşün olmalı." "Bilmem. Üzerinde düşündüğüm bir şey değil. Yapacak daha iyi şeylerim var." "Benim peşimden koşmak gibi," dedim. "Ve Lissa'nın." Lissa'nın onun odasına neden gittiğini öğrenmeyi hala isti‐ yordum.

123


Yine gülümsedi. "Sana dedim ya, beni takip eden sensin." "Evet, evet, biliyorum. Beş kez..." Duraksadım. "Beş kez mi?" Başıyla onayladı. "Hayır, sadece dört oldu." Boştaki elimin parmaklarıyla saydım. "İlk karşılaştığımız gece, kaplıcadaki gece, odana geldiğim zaman ve şimdi." Muzip bir tavırla gülümsedi. "Öyle diyorsan." "Öyle diyorsam mı?" Ama devam edemedim. Adrian'la bir kez daha konuşmuştum. Yani sayılırdı. "Demek istediğin..." "Neymiş?" Gözleri ilginç bir şekilde parladı. Küstahlıktan ziyade umutluluk gibiydi. Rüyamı hatırlayarak yutkundum. "Hiçbir şey." Pek fazla düşünmeden şampanyamı yudumladım. Salonun diğer ta‐ rafında, Lissa'nın sakinliği ve memnuniyeti bana akıyordu. Güzel. "Neden gülümsüyorsun?" diye sordu Adrian. "Çünkü Lissa hala orada ve kalabalığı etkilemeye devam ediyor." "Bunda şaşırtıcı bir şey yok ki. Yeterince isterse etrafın‐ dakileri kolayca etkileyebilecek türden biri o. Hatta kendi‐ sinden nefret eden insanları bile." Adrian'a yandan bir bakış atUm. "Seninle konuşurken ben de aynı şeyi hissediyorum." "Ama benden nefret etmiyorsun," dedi, şampanyasının kalanını bitirirken. "Pek sayılmaz." "Senden hoşlanmıyorum da."

"Öyle deyip duruyorsun." Bana doğru bir adım attı, teh‐ ditkar bir tavrı yoktu, sadece aramızdaki mesafeyi daha ya‐ kınlaştırmıştı. "Ama bununla yaşayabilirim." "Rose!" Annemin sesinin sertliği havayı yardı. İşitme mesafesin‐ deki birkaç kişi dönüp bize baktı. Annem baştan aşağı öfkeli bir tavırla üzerimize yürüyordu.

124


17

Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye çıkıştı annem. Sesi hala fazlasıyla yüksekti. "Hiçbir şey. Ben..."

"İzninizle, Lord Ivashkov," diye hırladı annem. Sonra, beş yaşında bir çocukmuşum gibi beni kolumdan yakalaya‐ rak salonun bir ucuna sürükledi. Kadehimdeki şampanya çalkalandı ve elbisemin eteğine sıçradı. "Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdım, kori‐ dora çıktığımızda. Üzüntüyle elbiseme baktım. "Bu ipek. Kumaşı mahvedebilirdin." Elimdeki şampanya kadehini alıp yakındaki bir masaya bıraktı. "Güzel. Belki o zaman ucuz bir fahişe gibi giyin‐ mekten vazgeçersin." "Oha!" dedim, şaşırarak. "Biraz abartılı olmadı mı? Neden aniden bir anne gibi davranmaya başladın bu arada?" Elbi‐

seyi işaret ettim. "Bu kesinlikle ucuz değil. Tasha'nın bunu bana hediye etmesinin nazik bir davranış olduğunu düşün‐ müştün?" Çünkü bunu Moroilerin arasında giyip kendini gülünç duruma düşüreceğini tahmin etmemiştim." "Kendimi gülünç duruma filan düşürmüyorum. Üstelik vücudumu örtüyor." "Böylesine dar bir elbisenin açık saçık bir elbiseden far‐ kı olmaz," diye çıkıştı. Kendisi elbette ki gardiyan siyahı giymişti, terzi dikimi siyah pantolon ve uygun renkte bir ceket. Onun da vücudu gösterişli sayılırdı ama giysileri ka‐ patıyordu. “Özellikle de öyle bir grupla birlikteyken. Vücudun... fazla dikkat çekiyor. Morallerle flört etmenin de bir yararı olmaz." “Ben onunla flört etmiyordum." Bu suçlama karşısında çok öfkelendim çünkü son za‐ manlarda gerçekten iyi davrandığımı düşünüyordum. Daha önce Moroi erkeklerle sürekli flört ederdim ‐başka şeyler de yapardım‐ ama Dimitri’yle birkaç kez konuştuktan ve utanç verici bir olay yaşadıktan sonra, bunun ne kadar ap‐ talca olduğunu anlamıştım. Dampir kızların Moroi erkek‐ lerin yanında dikkatli olması gerekirdi ve bunu artık hiç ak‐ lımdan çıkarmıyordum. Aklıma komik bir şey geldi, “Ayrıca," dedim, alaycı bir tavırla,"yapmam gereken şey bu değil mi? Bir Moroi'yle bir‐ likte olup ırkımı devam ettirmek? Senin yaptığın buydu."

125


Bana öfkeyle baktı. "Senin yaşındayken değil." "Benden sadece birkaç yaş büyüktün." "Aptalca bir şey yapma, Rose," dedi. "Bebek sahibi ol‐ mak için çok gençsin. Yeterli yaşam deneyimin yok, çünkü kendi hayatını henüz yaşamadın. Yapmak isteyeceğin işi yapamazsın." Homurdandım. "Bunu gerçekten tartıştığımıza inanamı‐ yorum. Sözde flörtten bebek sahibi olmaya ne zaman geç‐ tik? Onunla ya da başka biriyle yattığım yok ve öyle olsa bi‐ le doğum kontrolünden haberim var. Benimle neden ço‐ cukmuşum gibi konuşuyorsun?" "Çünkü çocuk gibi davranıyorsun." Tıpkı Dimitri gibi ko‐ nuşuyordu. Ona öfkeyle baktım. "Yani şimdi de beni odama mı gön‐ dereceksin?" "Hayır, Rose." Aniden yorgun bir tavırla üfledi. "Odana gitmek zorunda değilsin ama oraya da dönmeyeceksin. Umarım çok fazla dikkat çekmemişsindir." "Orada kucak dansı yapmışım gibi konuşuyorsun," de‐ dim. "Sadece Lissa'yla birlikte yemek yedim." "Ne tür şeylerin dedikodulara yol açacağını bilemezsin,' diye uyardı. "Özellikle de Adrian Ivashkov'la." Bunu söyledikten sonra döndü ve uzaklaştı. Onu izler‐ ken içim öfke ve kırgınlıkla kavruldu. Aşırı tepki vermişti! Ben yanlış bir şey yapmamıştım. Annemin kan fahişesi pa‐ ranoyasını biliyordum ama bu onun için bile çok aşırıydı. En kötüsü, beni oradan çekip çıkarırken, birçok kişi de ta‐

nık olmuştu. Dikkat çekmememi istediğini söylerken, asıl dikkati o çekmişti. Adrian ve bana yakın duran birkaç Moroi dışarı çıktı. Ba‐ na bir bakış attılar ve yanımdan geçerken aralarında fısıl‐ daştılar. "Teşekkürler, anne," diye homurdandım, kendi kendime. Aşağılanmış bir şekilde aksi yönde yürüdüm ama nere‐ ye gittiğimden pek emin değildim. Hareketli ve kalabalık ortamdan uzaklaşmak istiyordum sadece. Sonunda koridor bitti ama sol tarafta bir merdivene açı‐ lan bir kapı vardı. Kapı kilitli değildi, merdivenden çıktığım‐ da başka bir kapıyla karşılaştım. Kapı fazla kullanılmıyor gi‐ bi görünen küçük bir terasa açılıyordu. Her tarafı karla kap‐ lıydı ama sabahın erken saatleriydi ve güneş her yeri pırıl pırıl parlatıyordu. Bir havalandırma sisteminin parçasına benzeyen kutu gi‐ bi bir şeyin üzerindeki karı silkeledim. Elbiseme aldırmadan üzerine oturdum ve kollarımı vücuduma dolayarak bakışla‐ rımı ileri dikip nadiren tadını çıkarabildiğim güneşe ve manzaraya baktım. Birkaç dakika sonra kapı açıldığında irkildim. Gelenin Dimitri olduğunu gördüğümde daha da şaşırdım. Kalp atış‐ larım hızlanınca bakışlarımı kaçırdım, ne düşünmem gerek‐ tiğinden emin değildim. Oturduğum yere yürürken çizme‐ leri karı çıtırdattı. Bir an sonra, uzun ceketini çıkarıp omuz‐ larıma örttü. Yanıma oturdu. "Donuyor olmalısın."

126


Donuyordum ama itiraf etmeye niyetim yoktu. "Güneş doğmuş." Başını arkaya atıp masmavi gökyüzüne baktı. Onun da güneşi benim kadar özlediğini biliyordum. "Öyle. Ama ha‐ la kışın ortasında bir dağın tepesindeyiz." Cevap vermedim. Bir süre rahat bir sessizlikte oturduk. Arada bir rüzgar esiyor, kar bulutlarını etrafa savuruyordu. Moroiler için geceydi ve çoğu birazdan yataklarına gidecek‐ ti, bu yüzden kayak pistleri sessizdi. "Hayatım bir felaket," dedim sonunda. "Felaket değil," dedi, kurulmuş yay gibi. "Partiden buraya beni mi takip ettin?" "Evet." "Orada olduğunu bile bilmiyordum." Siyah giysilerine bakılırsa, partide gardiyanlık görevinde olmalıydı. "Yani gösterişli Janine'in beni dışarı sürükleyerek kopardığı tanta‐ nayı gördün." "Tantana değildi. Pek kimse farketmedi bile. Ben gör‐ düm, çünkü seni izliyordum." Bu konuda heyecanlanmamaya karar verdim. "Ama an‐ nem öyle demedi," dedim. "Ona kalırsa biriyle neredeyse yatağa girmişim." Koridorda aramızda geçen konuşmaları anlattım. "Sadece senin için endişeleniyor," dedi Dimitri, sözlerimi bitirdiğimde. "Aşırı tepki verdi." "Bazen anneler aşırı koruyucu olur."

Ona dümdüz baktım. "Evet ama bu benim annem. Ve hiç de o kadar koruyucu görünmüyordu. Bence onu utan‐ dırdığımdan filan endişeleniyordu. O çok genç yaşta anne olma konuşmaları da çok saçmaydı. Öyle bir şey yapmaya niyetim yok." "Belki de senden sözetmiyordu," dedi. Yine sessizlik oldu. Ağzım açık kaldı. Yeterli yaşam deneyimin yok, çünkü kendi hayatını he‐ nüz yaşamadın. Yapmak isteyeceğin işi yapamazsın. Ben doğduğumda annem yirmi yaşındaydı. Bu yaş bana hep büyük görünmüştü. Ama şimdi... benden sadece bir‐ kaç yıl ötedeydi. Hiç de o kadar büyük sayılmazdı. Beni bü‐ yütürken daha iyi bir iş çıkaramamasının nedeni, o zaman aklının ermemesi miydi? İlişkimizin bu hale gelmesinden dolayı üzgün müydü? Ve... Moroi erkekleriyle yaşadığı ken‐ di kişisel deneyimlerinden ve hakkında yayılan dedikodu‐ lardan sözediyor olması mümkün müydü? Onun birçok özelliğini almıştım. Yani, bu gece ne kadar güzel bir vücu‐ du olduğunu ben bile farketmiştim. Güzel bir yüzü vardı, yani kırk yaşına yakın bir kadın için. Daha gençken muhte‐ melen çok ama çok daha güzel olmalıydı... îç çektim. Bunu düşünmek istemiyordum. Düşünürsem, onunla ilişkimi yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir‐ dim ‐hatta annemi gerçek bir kişi gibi kabul edebilirdim‐ ve zaten beni sıkıntıya sokan yeterince ilişkim vardı. Lissa dai‐ ma benim için endişeleniyordu, hatta şimdilerde iyi olması‐ na rağmen. Mason’la sözde aşk ilişkim paramparçaydı. Ve elbette bir de Dimitri...

127


"Şu anda kavga etmiyoruz." Kendimi tutamamıştım. Bana yandan bir bakış attı. "Kavga etmek mi istiyorsun?" "Hayır. Seninle kavga etmeyi sevmiyorum. Yani sözel olarak. Spor salonunda olanlara aldırmıyorum." Yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi. Bana daima yarım gülümserdi, o gülümsemesini tam olarak gördüğüm çok enderdi. "Ben de seninle kavga etmeyi sevmiyorum." Orada yanında otururken, içimde yükselen ılık ve mut‐ lu duygulara şaşırdım. Onun yanındayken kendimi çok iyi hissediyordum ve beni Mason'ın yapamadığı bir şekilde etkiliyordu. İnsan aşkı zorlayamazdı, aşk ya vardı ya da yoktu. Yoksa, kişinin bunu itiraf edebilmesi gerekirdi. Varsa, sevdiklerini korumak için insan elinden geleni yap‐ malıydı. Sonrasında ağzımdan dökülen kelimeler beni de şaşırttı çünkü hem bencillikten uzaktı, hem de samimiydi. "Kabul etmelisin." Kaşlarını çattı. "Neyi?" "Tasha'nın teklifini. Kabul etmelisin. Bu gerçekten bü‐ yük bir fırsat." Annemin çocuklara hazır olmakla ilgili söylediklerini ha‐ tırladım. Ben hazır değildim. Belki o da değildi. Ama Tasha hazırdı. Dimitri'nin de hazır olduğunu biliyordum. Çok iyi anlaşıyorlardı. Tasha'nın gardiyanı olabilir, onunla birkaç çocuk yapabilirdi... ikisi için de çok iyi bir karardı bu. "Böyle bir şey söyleyeceğini asla tahmin etmezdim," de‐ di, gergin bir tavırla. "Özellikle de..."

"Kaltak gibi davranışlarımdan sonra mı? Evet." Sırtımda‐ ki cekete daha sıkı sarındım. Üzerinde Dimitri'nin kokusu vardı. Baş döndürücüydü ve bir an sanki bana o sarılıyor‐ muş gibi gelmişti. Adrian koku gücüyle ilgili bir şeyin pe‐ şinde olabilirdi. "Eh, dediğim gibi, artık kavga etmek iste‐ miyorum. Birbirimizden nefret etmemizi istemiyorum. Ve... şey..." Gözlerimi sımsıkı kapadım ve tekrar açtım. "Bizim için ne hissedersem hissedeyim... senin mutlu olmanı isti‐ yorum." Yine sessizlik. Göğsüm sıkışıyordu. Dimitri uzandı ve kolunu omzuma attı. Beni kendine çekti, başımı onun göğsüne koydum. "Roza," dedi sadece. O şehvet gecesinden beri bana ilk kez gerçekten doku‐ nuyordu. Egzersiz odasında olanlar farklıydı... daha hay‐ vancaydı. Şimdikinin seksle ilgisi bile yoktu. Sadece değer verdiğin birine yakın olmakla, onun yanındayken içini dol‐ duran duyguyla ilgisi vardı. Dimitri, Tasha'yla çekip gidebilirdi ama ben hala onu se‐ vecektim. Muhtemelen onu daima sevecektim. Mason da benim için önemliydi. Ama muhtemelen onu asla sevemeyecektim. Sonsuza dek öyle kalmayı dilercesine Dimitri'ye sokula‐ rak iç çektim. Onun yanında olmak o kadar doğru geliyor‐ du ki. Ve ‐onu Tasha'yla birlikte düşünmek ne kadar canı‐ mı yaksa da‐ onun için en iyisini yapmak da bana doğru ge‐ liyordu. Artık korkak gibi davranmaktan vazgeçme ve doğ‐ ru olan bir şeyler yapma zamanıydı. Mason, kendim hak‐

128


kında öğrenmem gereken çok şey olduğunu söylemişti. Haklıydı. İsteksizce geri çekildim ve Dimitri'ye ceketini iade ettim. Ayağa kalktım. Huzursuzluğumu hissederek bana merakla baktı. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. "Birinin kalbini kırmaya," dedim. Dimitri'ye kısa bir an daha hayranlıkla baktım, o koyu renk, bilgiyle parlayan gözleri ve ipek saçları gözlerimle iç‐ tim. Sonra içeri yöneldim. Mason'dan özür dilemek zorun‐ daydım... ve ona aramızda asla bir şey olamayacağını söy‐ lemeliydim.

18

Yüksek

topuklar canımı yakmaya başlamıştı, bu yüz‐ den içeri girerken onları çıkardım ve yalınayak yü‐ rümeye başladım. Daha önce Mason'ın odasına git‐ memiştim, fakat bir defasında numarasını söylediğini hatır‐ lıyordum ve pek zorlanmadan odayı buldum. Kapıyı vurduktan birkaç saniye sonra, Mason'ın oda ar‐ kadaşı Shane açtı. "Selam Rose." Yana çekilerek yol verdi ve içeri girip etrafa bakındım. Televizyonda bir reklam filmi vardı ‐gece yaşamanın eksile‐ rinden biri, televizyonda iyi programlar bulmakta zorlan‐ maktı‐ ve neredeyse her düz yüzeyde boş meşrubat kutula‐ rı duruyordu. Ama Mason'dan iz yoktu. "Mason nerede?" diye sordum. Shane esnemesini bastırdı. "Seninle olduğunu sanıyor‐ dum."

129


131"Onu bütün gün görmedim." Yine esnedi ve düşünceli bir tavırla kaşlarını çattı. "Da‐ ha önce bir çantaya eşyalar dolduruyordu. İkinizin roman‐ tik bir kaçamak planladığınızı sanmıştım. Piknik gibi. Hey, güzel elbise." "Teşekkürler," diye mırıldandım, kaşlarımı çatarak. Çanta hazırlamak mı? Bu mantıksızdı. Gidebileceği bir yer yoktu ki. Gitmesi mümkün de değildi. Bu kayak mer‐ kezi en az Akademi kadar sıkı korunuyordu. Lissa'yla bir‐ likte oradan kaçarken onun büyü gücünü kullanmak zorun‐ da kalmıştık ve hala başımız dertten kurtulmamıştı. Ama bir yere gitmeyecekse, Mason neden çanta hazırlıyordu? Shane'e birkaç soru daha sordum ve kulağa delice gelse de, olasılığa göre hareket etmeye karar verdim. Güvenlik ve planlardan sorumlu gardiyanı buldum. Mason'ın en son gö‐ rüldüğü saatlerde tesisin sınırlarında nöbet tutan gardiyan‐ ların isimlerini aldım. İsimlerin çoğunu biliyordum ve çoğu‐ nun nöbeti bitmişti, dolayısıyla onları bulmak kolaydı. Ne yazık ki ilk ikisi Mason'ı bugün hiç görmemişti. Ne‐ den öğrenmek istediğimi sorduklarında, kaçamak cevaplar vererek oradan uzaklaştım. Listemdeki üçüncü kişi, Alan adında biriydi, bu gardiyan çoğunlukla Akademi'nin aşağı kampüslerinde çalışırdı. Kayaktan yeni dönüyor, malze‐ melerini kapının yanına bırakıyordu. Beni tanıdı ve gü‐ lümsedi. "Tabii, onu gördüm," dedi, botlarını çıkarmak için eğilir‐ ken.

Birden rahatladım. O ana kadar nasıl endişelendiğimi farketmemiştim. "Nerede olduğunu biliyor musun?" "Hayır. Eddie Castile ve... neydi adı, şu Rinaldi soyadlı kız, üçünün kuzey kapısından çıkmasına izin verdim ve on‐ ları bir daha da görmedim." Ona dümdüz baktım. Alan, pist şartlarını konuşuyor‐ muşuz gibi rahat bir tavırla botlarını çıkarmaya devam edi‐ yordu. "Yani Mason'ın ve Eddie'nin gitmesine izin mi verdin? Ve Mia'nın?" "Evet." "Hmm... Neden?" İşini bitirdiğinde başını kaldırdı ve bana mutlu bir ifa‐ deyle baktı. "Çünkü benden bunu yapmamı istediler." İçim buz gibi oldu. Kuzey kapısında Alan'la birlikte nö‐ bet tutan gardiyanın kimliğini öğrendim ve hemen onu bul‐ dum. O gardiyan da aynı cevabı verdi. Mason, Eddie ve Mi‐ a'nın gitmesine izin vermiş, hiçbir soru sormamıştı. Tıpkı Alan gibi, o da yanlış bir şey yaptığını düşünmüyordu. Ne‐ redeyse hipnotize olmuş gibiydi. Bu daha önce de gördü‐ ğüm bir bakıştı... Lissa ikna yeteneğini kullandığı zaman in‐ sanların gözlerinde beliren bir bakış. Özellikle, Lissa insanların bir şeyi pek net hatırlamasını istemediği zaman oluyordu. Anıyı zihinlerine gömüyor, ya tamamen siliyor ya da daha sonra hatırlamalarına izin veri‐ yordu. Ama Lissa bu yeteneğini o kadar iyi kullanıyordu ki

130


insanlara her şeyi tamamen unutturuyordu. Bu iki gardiya‐ nın bir şeyleri hatırlaması, üzerlerinde çalışan kişinin o ka‐ dar da etkili olmadığını gösteriyordu. Mia gibi birinin. Kolay bayılacak biri değildim ama bir an için olduğum yere yığılacağımı hissettim. Dünya etrafımda dönüyordu, gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Tekrar görebil‐ meye başladığımda etrafım daha olağandı. Tamam. Sorun yok. Bunu çözecektim. Mason, Eddie ve Mia bugün erken saatte tesisten ayrıl‐ mıştı. Sadece bu değil, gidebilmek için ikna yeteneğini kul‐ lanmışlardı ki bu kesinlikle yasaktı. Kimseye söylememişler‐ di. Kuzey kapısından çıkmışlardı. Tesisin bir haritasını daha önce görmüştüm. Kuzey kapısı, bölgedeki tek anayola bağ‐ lanan yoldaydı ve o anayol, on iki mil ötedeki küçük bir ka‐ sabaya uzanan küçük bir otobanla birleşiyordu. Mason'ın sözünü ettiği ve otobüs kalktığını söylediği kasaba. Spokane'e giden otobüsler. Spokane, hani şu gezgin Strigoi sürüsünün ve insan yar‐ dımcılarının yaşıyor olabileceği yer. Spokane, Mason'ın Strigoi öldürmekle ilgili çılgınca ha‐ yallerini gerçekleştirebileceği yer. Spokane, sadece benim yüzümden bildiği yer. "Hayır, hayır, hayır," diye mırıldandım kendi kendime, odama doğru neredeyse koşarken. Orada elbisemi çıkardım ve kalın kışlık giysiler giydim, çizmeler, kot pantolon ve kazak. Eldivenlerimle montumu

kaparak kapıya koştum ve birden durakladım. Düşünme‐ den hareket ediyordum. Ne yapacaktım? Birine söylemem gerekiyordu... Ama bu, üçlünün başını ciddi bir şekilde derde sokmak demek olacaktı. Üstelik Dimitri, olgunluğu‐ ma duyduğu saygının bir işareti olarak gizli tutacağıma inandığı için benimle paylaştığı bilgiyi bir başkasına açıkla‐ dığımı da öğrenecekti. Tesiste herhangi birinin yokluğumuzu farketmesi biraz zaman alacaktı. Tabii tesisten gerçekten çıkabilirsem. Birkaç dakika sonra Christian'ın odasının kapısını vur‐ dum. Kapıyı açtığında uykulu ve her zamanki gibi şüpheci görünüyordu. "Onun adına özür dilemeye geldiysen," dedi bana, "sa‐ dece git ve..." "Ah, kes sesini," diye çıkıştım. "Bu sizinle ilgili değil." Aceleyle olan bitenleri anlattım. Christian bile buna ve‐ recek ukalaca bir cevap bulamadı. "Yani... Mason, Eddie ve Mia, Strigoi avlamak üzere Spokane'e mi gitti?" "Evet." "Kahretsin! Neden sen de onlarla gitmedin? Aslında tam senin yapacağın türden bir şeymiş." Bir an içimden onu tokatlamak geldi. "Çünkü deli deği‐ lim. Ama daha da aptalca bir şey yapmadan onları bulmak zorundayım." Christian birden durumu kavradı. "Peki, benden ne isti‐ yorsun?"

131


133"Tesisten çıkmam gerek. Onlar bunu yapabilmek için Mia'nın ikna yeteneğini kullanmış. Senin de aynı şeyi yap‐ manı istiyorum, bu konuda egzersiz yaptığını biliyorum." "Yaptım," diye itiraf etti. "Ama... şey..." îlk kez mahcup görünüyordu. "Pek iyi olduğumu söyleyemem. Ve dampir‐ ler üzerinde bunu uygulamak neredeyse imkansız. Liss ben‐ den yüz kat daha iyi. Ya da herhangi bir Moroi'den." "Biliyorum ama onun başını derde sokmak istemiyo‐ rum." Güldü. "Ama benim başımın derde girmesi umrunda ol‐ maz yani?" Sırıtarak omuz silktim. "Öyle de diyebilirsin." "Gerçekten baş belasısın, biliyorsun, değil mi?" "Evet. Biliyorum." Beş dakika sonra, Christian'la birlikte kuzey kapısından çıkıyorduk. Güneş yükseliyordu ve bu yüzden neredeyse herkes içerideydi. Bu iyi bir şeydi ve kaçışımızı kolaylaştır‐ masını umuyordum. Aptal, aptal, diye düşünüp duruyordum. Bu iş canımızı fena yakacaktı. Mason bunu neden yapmıştı ki? Çılgınca atılgan tutumu olduğunu biliyordum ve gardiyanların son saldırıyla ilgili hiçbir şey yapmamasına kesinlikle öfkelen‐ mişti. Ama yine de... Gerçekten o kadar kaçık mıydı? Bu‐ nun ne kadar tehlikeli olduğunu bilmesi gerekirdi. Acaba... aramızda geçenler yüzünden bunu yapmasına neden ola‐ cak kadar mı öfkelendirmiştim onu? Bunu yapmasına ve Mia'yla Eddie'yi de yanına almasına yetecek kadar mı? O

ikisini ikna etmekte zorlandığını hiç sanmıyordum. Eddie, Mason'ın peşinden her yere giderdi ve Mia da dünyadaki tüm Strigoileri öldürmek konusunda en az Mason kadar gö‐ zükaraydı. Ama bu konuyla ilgili bütün sorularım arasında, özellik‐ le biri kesinlikle açıktı. Mason'a Spokane'deki Strigoilerden ben sözetmiştim. Bu benim hatamdı ve ben olmasam, bun‐ ların hiçbiri olmayacaktı. "Lissa her zaman göz teması kurar," dedim Christian'a, kapıya yaklaşırken. "Ve oldukça sakin bir sesle konuşur. Başka bir şey bilmiyorum. Yani, o da çok fazla konsantre oluyor, bu yüzden sen de dene. İradeni onlara kabul ettir‐ meye çalış." "Biliyorum," diye tersledi Christian. "Lissa'nın nasıl yap‐ tığını gördüm." "Güzel," diye çıkıştım. "Sadece yardım etmeye çalışıyo‐ rum." Gözlerimi kısarak baktım ve kapıda duran sadece bir gardiyan gördüm, kesinlikle büyük bir şanstı. Nöbet arasın‐ daydılar. Güneş yükselmişken, Strigoilerin ortaya çıkma ris‐ ki azalmıştı. Gardiyanlar hala görevlerini sürdürüyordu ama biraz rahatlayabilirlerdi. Nöbetteki adam bizi görünce o kadar da şaşırmadı. "Bu‐ rada ne işiniz var?" diye sordu. Christian yutkundu. Yüzündeki gerginliği görebiliyordum. "Kapıdan çıkmamıza izin vereceksin," dedi. Gerginliği yüzünden sesi biraz titriyordu, fakat onun dışında Lissa'nın

132


yatıştırıcı ses tonunu gayet iyi kullanıyordu. Ne yazık ki gar‐ diyan üzerinde bir etkisi olmadı. Christian'ın vurguladığı gi‐ bi, bir gardiyanı iradeyle ikna etmek neredeyse imkansızdı. Mia şanslıydı. Gardiyan bize bakarak sırıttı. "Ne?" diye sordu, alaycı bir tavırla. Christian tekrar denedi. "Çıkmamıza izin vereceksin." Adamın gülümsemesi biraz hafifledi ve şaşkınlıkla gözle‐ rini kırpıştırdığını gördüm. Bakışları Lissa'nın kurbanlarında olduğu gibi bulanık değildi ancak Christian onu biraz da ol‐ sa etkilemeyi başarmıştı. Ne yazık ki bizi bırakması ve olan‐ ları unutması için yeterli olmayacağını hemen oracıkta söy‐ leyebilirdim. Neyse ki insanları büyü kullanmadan etkileme yeteneğine sahiptim. Görev yerinin yakınında muazzam bir sarkıt duruyordu, yarım metre uzunluğunda ve en az üç buçuk kilo ağırlığın‐ daydı. Sarkıtı tutup kopardım ve başının arkasına hızla in‐ dirdim. Adam homurdanarak yere devrildi. Geldiğimi bile görmemişti ve yaptığım şeyin korkunçluğuna rağmen, böy‐ lesine muhteşem bir performansı öğretmenlerimin görüp değerlendirebilmesini dilerdim. "Ulu Tanrım," diye bağırdı Christian. "Az önce bir gardi‐ yana saldırdın." "Evet." Kimsenin başını derde sokmadan arkadaşlarımızı kurtarma düşüncesi buraya kadardı. "İkna yeteneğini kul‐ lanmakta ne kadar zayıf olduğunu bilmiyordum. Bu sorun‐ la daha sonra ilgileneceğim. Yardımın için teşekkürler. Şim‐ di bir sonraki nöbetçi gelmeden geri dönsen iyi olur."

Christian yüzünü buruşturarak başını iki yana salladı. "Hayır, ben de seninle geliyorum." "Hayır," dîye karşı çıktım. "Sana sadece kapıdan geçmek için ihtiyacım vardı. Bu konuda senin de başını derde sok‐ mana gerek yok." "Zaten başım dertte!" Yerde yatan gardiyanı işaret etti. "Yüzümü gördü. Her şekilde başım belada, o yüzden, en azından günü kurtarmana yardım edebilirim. Bu seferlik kapris yapmaktan vazgeç." Aceleyle kapıdan geçerken gardiyana suçluluk duygu‐ suyla son kez baktım. Ciddi bir zarar vermediğimden kesin‐ likle emindim; ve güneş yükselirken donacağını filan da sanmıyordum. Otobanda beş dakika kadar yürüdükten sonra, bir soru‐ numuz olduğunu anlamıştım. Güneş gözlüğü takmamıza ve vücudumuzu örtmemize rağmen, Christian ciddi şekilde et‐ kileniyordu. Güneş bizi yavaşlatıyordu ve birinin bayılttığım gardiyanı bulup peşimizden gelmesi uzum sürmezdi. Arkamızda bir araba ‐Akademi'ninkilerden biri değil‐ be‐ lirdi ve bir karar verdim. Otostopçuluğa kesinlikle sıcak bak‐ mıyordum. Benim gibi biri bile bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu bilirdi. Ama en hızlı şekilde kasabaya ulaşmak zorundaydık ve Christianla birlikte bize saldırmaya kalkacak birini etkisiz hale getirebileceğimize güveniyordum. Neyse ki araba yanımızda durduğunda içinde sadece or‐ tayaşlı bir çift bulduk ve onlar da her şeyden çok endişeli gözlerle bakıyordu. "Siz ikiniz iyi misiniz, çocuklar?" 134

133


Parmağımla arkamı işaret ettim. "Arabamız yoldan çıktı. Bizi kasabaya kadar götürebilir misiniz? Oradan babamı ara‐ yabilirim." İşe yaradı. On beş dakika sonra bizi bir benzin istasyo‐ nunda bıraktılar. Üstelik bize yardım etmeyi o kadar istiyor‐ lardı ki onlardan kurtulmakta zorlandık. Sonunda iyi oldu‐ ğumuz konusunda onları ikna edebildik ve birkaç blok öte‐ deki otobüs garına yürüdük. Tahmin ettiğim gibi, bu kasa‐ ba gerçek bir seyahat merkezi sayılmazdı. Kasabaya hizmet eden üç hat vardı: İkisi diğer kayak merkezlerine gidiyordu ve biri de Lowston, Idaho'ya uzanıyordu. Lowston'dan baş‐ ka yerlere gidilebilirdi. Mason ve diğerlerini, otobüsleri gelmeden önce yakala‐ yabileceğimi umuyordum. O zaman fazla sorun yaşamadan onları geri döndürebilirdik. Ne yazık ki üçünden de iz yok‐ tu. Tezgahtaki neşeli kadın kimden sözettiğimizi tam olarak anladı. Üçünün de Lowston üzerinden Spokane'e bilet aldı‐ ğını doğruladı. "Kahretsin," dedim. Kadın bana kaşlarını kaldırarak bak‐ tı. Christian'a döndüm. "Otobüs için paran var mı?" Yol boyunca Christian'la fazla konuşmadık, sadece ona Adrian ve Lissa'yla ilgili aptallık ettiğini söyledim. Lowston'a ulaştığımızda sonunda onu ikna etmiştim ve bu küçük bir mucize sayılırdı. Spokane'e kadar yolun geri kalanında Christian uyudu ama ben gözümü bile kırpamadım. Sürekli olarak olayın benim hatam olduğunu düşünüp duruyor‐ dum.

Spokane'e ulaştığımızda saat bir hayli ilerlemişti. Birkaç kişiyle konuşmamız gerekti ama sonunda Dimitri'nin bah‐ settiği alışveriş merkezinin yerini öğrenebildik. Otobüs ga‐ rından oldukça uzaktı ama yürüyerek ulaşmak mümkündü. Beş saat otobüs yolculuğundan sonra bacaklarım hala kas‐ katıydı ve hareket etmek istiyordum. Güneşin batmasına daha vardı ama artık alçalmış, vampirler için daha az zararlı hale gelmişti, bu yüzden Christian da yürümekte sakınca görmedi. Sakin bir.ortamda bulunduğumda sık sık olduğu gibi, Lissa'nın zihnine girdiğimi hissettim. Kendimi serbest bırak‐ tım çünkü kayak merkezinde neler olup bittiğini bilmek is‐ tiyordum. "Onları korumak istediğini biliyorum, fakat nerede ol‐ duklarını bilmek zorundayız." Lissa odamızdaki yatağının üzerinde oturuyor, Dimitri ve annem ayakta durarak ona bakıyordu. Konuşan Dimitri'ydi. Onu Lissa'nın gözlerinden görmek ilginçti. Dimitri'ye derin bir saygısı vardı ve benim yaşadığım inişli çıkışlı duygu yo‐ ğunluğundan çok farklıydı. "Size söyledim," dedi Lissa, "bilmiyorum. Neler olduğu konusunda hiçbir fikrim yok." İçini hayalkırıklığı ve öfke kaplamıştı. Onu o halde gör‐ mek beni üzdü ama aynı zamanda da kendisi konuya dahil olmadığı için rahatlamıştım.Bilmediği bir şeyi söyleyemezdi. "Gittikleri yeri sana söylemediklerine inanamıyorum," dedi annem. Sesi sertti ama yüzünde endişe belirtileri var‐ dı. "Özellikle de... aranızdaki bağla."

134


"Tek yönlü çalışıyor," dedi Lissa, üzgün bir tavırla. "Bili‐ yorsunuz." Dimitri onun önünde diz çöktü ve Lissa'nın gözlerinin içine baktı. Birinin gözlerinin içine dik dik bakmakta çok ustaydı. "Bir şey bilmediğine emin misin? Bize söyleyebile‐ ceğin hiçbir şey yok mu? Kasabada yoklar. Otobüs garında‐ ki adam onları görmemiş... ama oraya gittiklerinden kesin‐ likle eminim. Üzerinden devam edebileceğimiz bir şeye, herhangi bir şeye ihtiyacımız var." Otobüs garındaki adam mı? Bu da başka bir şanstı. Bize biletleri satan kadın evine gitmiş olmalıydı. Yerine gelen adam bizi tanımıyordu. Lissa dişlerini sıktı ve Dimitri'ye öfkeyle baktı. "Bilsem si‐ ze söylemez miydim sanıyorsun? Sence ben de onlar için endişelenmiyor muyum? Nereye gittikleri konusunda hiçbir fikrim yok. Hiç! Neden gittikleri konusundaysa... mantıklı görünmüyor. Özellikle de bütün insanlar arasında neden Mia'yla gitsinler ki?" Bağımızda bir kırgınlık hissettim, yap‐ tığımız şey ne kadar yanlış olursa olsun, kendisini dışarıda bıraktığımız için kırgındı. Dimitri iç çekti ve topuklarına yaslandı. Yüzündeki ifa‐ deden, Lissa'ya inandığı belliydi. Ayrıca, endişeli olduğu da belliydi, profesyonellikten öte bir endişeydi bu. O endişeyi görünce ‐benim için endişelendiğini biliyordum‐ içim eridi. "Rose?" Christian'ın sesi beni kendime getirdi. "Sanırım geldik." Plaza, bir alışveriş merkezinin önündeki geniş, açık bir alandan oluşuyordu. Ana binanın bir köşesine bir kafe ya‐

pılmış, masalar açık alana dağıtılmıştı. Binaya büyük bir ka‐ labalık girip çıkıyordu ve günün bu saatinde bile oldukça yoğundu. "Eh, onları nasıl bulacağız?" diye sordu Christian. Omuz silktim. "Belki Strigoi gibi davranırsak, bizi kazık‐ lamaya kalkarlar." Yüzünde küçük, isteksiz bir gülümseme belirdi. İtiraf et‐ mek istemiyordu, fakat şakamı komik bulmuştu. Birlikte içeri girdik. Her alışveriş merkezi gibi, burası da tanıdık zincir markalarla doluydu ve içimdeki bencil bir ses, grubu yeterince çabuk bulabilirsek, belki alışveriş yapacak zaman bulabileceğimizi söylüyordu. "Belki de yanlış yere geldik," dedim sonunda. "Ya da belki de onlar yanlış yere gitti," dedi Christian. "Başka bir yere gitmiş... bir dakika!" İşaret ettiğinde gösterdiği yere baktım. Üç kaçak, yemek katının ortasındaki bir masada oturuyor ve keyifsiz görünü‐ yordu. O kadar acınası bir haldeydiler ki neredeyse onlar için üzülecektim. "Bir fotoğraf makinem olması için neler vermezdim," de‐ di Christian, sırıtarak. "Hiç komik değil," dedim, gruba doğru hızlı adımlarla yürürken. Ama içten içe rahatlamıştım. Görünüşe bakılırsa Strigoilerle karşılaşmamışlardı, üçü de hayattaydı ve belki de başımız daha fazla derde girmeden hep birlikte geri dö‐ nebilirdik. Neredeyse yanlarına gelene kadar beni farketmediler bile. Eddie başını kaldırdı."Rose? Senin burada ne işin var?"

135


"Siz aklınızı mı kaçırdınız?" diye bağırdım. Yakınlardaki birkaç kişi bize şaşkın gözlerle baktı. "Başınızı ne kadar bü‐ yük bir derde soktuğunuzu biliyor musunuz? Ve bizim ba‐ şımızı?" "Bizi nasıl buldunuz yahu?" diye sordu Mason, kısık ses‐ le, bir yandan etrafına bakınarak. "Üçünüz hiç de ustaca düşünemiyorsunuz," dedim. "Otobüs garındaki bir muhbir sizi ele verdi. Ben de böyle‐ likle sizin anlamsız bir Strigoi avına çıktığınızı anladım." Mason'ın bana bakışları, hala öfkeli olduğunu gösteri‐ yordu. Neyse ki Mia cevap verdi. "Hiç de anlamsız değil." "Ah, öyle mi?" dedim. "Hiç Strigoi öldürebildiniz mi? Herhangi birini bulabildiniz mi?" "Şey, hayır," diye itiraf etti Eddie. "Güzel," dedim. "Şanslıymışsınız." "Strigoileri öldürmeye neden bu kadar karşısın ki?" di‐ ye sordu Mia, heyecanla. "Sen bunun için eğitim almıyor musun?" "Ben akıllıca, ciddi görevler için eğitim alıyorum, böyle saçma sapan, çocukça girişimler için değil." "Bizimki hiç de çocukça değil," diye bağırdı Mia. "Onlar annemi öldürdü! Ve gardiyanlar hiçbir şey yapmıyor. Aldık‐ ları bilgiler bile kötü. Tünellerde Strigoi filan yoktu. Muhte‐ melen bütün şehirde de yok!" Christian etkilenmiş gibiydi "Tünelleri buldunuz mu?" "Evet," dedi Eddie. "Ama Mia'nın dediği gibi hepsi boş."

"Gitmeden önce tünellere bir göz atmalıyız," dedi Chris‐ tian, bana dönerek. "İyi olabilir ve eğer bilgiler yanlışsa, za‐ ten bir tehlike yok demektir." "Hayır," diye tersledim. "Eve gidiyoruz. Hemen!" Mason yorgun görünüyordu. "Şehri tekrar araştıracağız. Sen bile bizi zorla geri götüremezsin, Rose." "Hayır ama kendilerini arayıp burada olduğunuzu söyle‐ diğimde okuldaki gardiyanlar bunu yapabilir." Adına ister şantajcılık, ister gammazcılık deyin, etkisi ay‐ nıydı. Üçü de bana aniden karınlarına bir yumruk atmışım gibi baktı. "Bunu gerçekten yapar mısın?" diye sordu Mason. "Bizi bu şekilde satar mısın?" Burada neden mantığın sesi olmaya çalıştığımı umutsuz‐ ca düşünerek gözlerimi ovaladım. Okuldan kaçan kız nere‐ deydi? Mason haklıydı, değişmiştim. "Bunun sizi satmakla ilgisi yok. Sadece ölmenizi engel‐ lemeye çalışıyorum." "Yani o kadar savunmasız olduğumuzu mu düşünüyor‐ sun?" diye sordu Mia. "Yani hemen öldürüleceğimizi mi sa‐ nıyorsun?" "Evet," dedim. "Tabii suyu silah olarak kullanmanın bir yolunu bulamadıysan." Mia kızardı ve hiçbir şey söylemedi. "Yanımızda gümüş kazıklar getirdik," dedi Eddie. Harika! Onları çalmışlardı kesin. Yalvaran gözlerle Ma‐ son'a baktım. "Mason. Lütfen. Şuna bir son ver. Geri dönelim."

136


Bana uzunca bir süre baktı. Sonunda iç çekti. "Pekala, tamam." Eddie ve Mia şaşkın görünüyordu, fakat Mason onların başında liderlik rolünü almıştı ve onsuz devam edecek güç‐ leri yoktu. Durumu en zor kabullenen Mia oldu ve onun için üzülüyordum. Annesi için yas tutacak zaman bile bula‐ mamıştı, acısıyla başa çıkabilmek için, bu intikam planının üzerine atlayıvermişti. Geri döndüğümüzde üstesinden gel‐ mesi gereken çok şey olacaktı. Christian yeraltı tünelleriyle ilgili hala heyecanlıydı. Bü‐ tün zamanını tavanarasında geçirdiği düşünülürse, o kadar da şaşırmamam gerekirdi. "Tarifeyi gördüm," dedi, yine bana dönerek. "Bir sonra‐ ki otobüsten önce bir hayli zamanımız var." "Strigoilerin inine öylece giremeyiz," diye karşı çıktım, alışveriş merkezinin ana kapısına doğru yürürken. "Orada Strigoi filan yok," dedi Mason. "Her taraf hade‐ melerin malzemeleriyle dolu. Hiçbir tuhaflık göremedik. Gardiyanların gerçekten kötü bilgi aldığını düşünüyorum." "Rose," dedi Christian. "Haydi gidip şu işin aslını öğre‐ nelim." Hepsi bana bakıyordu. Kendimi, bir markette çocukları‐ na şeker almaya yanaşmayan bir anne gibi hissediyordum. "Pekala, pekala. Ama sadece göz atacağız." Diğerleri Christian'la beni alışveriş merkezinin diğer tara‐ fına sürükledi ve üzerinde PERSONEL HARİCİ GİRİLMEZ yaz��lı bir kapıdan geçirdi. Birkaç hademeyi atlattıktan son‐ ra, başka bir kapıdan geçerek aşağı inen bir merdivene gel‐

dik. Adrian'ın kaplıca partisindeki merdiveni hatırlayarak bir tür deja‐vu yaşadım. Ama bu merdiven daha kirliydi ve oldukça pis kokuyordu. Merdivenin altına ulaştık. Tünelden çok, dar bir korido‐ ra benziyordu ve beton kirle kaplıydı. Duvarlar boyunca belirsiz aralıklarla çirkin floresanlar yerleştirilmişti. Koridor sola ve sağa doğru uzanıyordu. Sıradan temizlik kutuları ve elektrik malzemeleri her tarafı doldurmuştu. "Gördünüz mü?" dedi Mason. "Sıkıcı." İki tarafı da işaret ettim. "Koridorların ucunda ne var?" "Hiçbir şey," dedi Mia. "Size gösterelim." Sağa doğru yürüdük ve aynı manzarayla karşılaştık. Ben de durumun sıkıcı olduğunu düşünmek üzereyken, duvar‐ lardan birinde siyah harflerle yazılmış bir yazı gördüm. Du‐ rup baktım. Yukarıdan aşağı sıralanmış bir sürü harf vardı: D B C O T D V L D Z S I

137


Bazılarının yanlannda çizgiler ve x işaretleri vardı ama mesajın büyük bölümü anlaşılmazdı. Mia yazıyı incelediği‐ mi farketti. "Muhtemelen hademenin biri yapmış," dedi. "Belki de bir çete." "Belki," dedim, harfleri incelemeye devam ederken. Di‐ ğerleri huzursuzca kıpırdanıyor, harflerle neden bu kadar il‐ gilendiğimi anlamıyorlardı. Nedenini ben de anlamamıştım, fakat zihnimde bir ses konuşmaya çalışır gibiydi. Birden anladım. Badica’nın B’si, Zeklos’un Z’si, Ivashkov’un I’sı... Dümdüz harflere baktım. Bütün kraliyet ailelerinin so‐ yadlarının ilk harfi oradaydı. D harfiyle başlayan üç aile vardı ama bu sırayla okuduğunuzda, gerçekten büyüklük‐ lerine göre sıralandığını anlamak mümkündü. Daha küçük ailelerle başlıyordu ‐Dragomir, Badica, Conta‐ ve dev Ivashkov klanına kadar uzanıyordu. Harflerin yanındaki çizgileri ve diğer harfleri anlayamamıştım, ancak yanların‐ da x işareti bulunanları hemen farketmiştim: Badica ve Drozdov. Duvardan geri çekildim. "Buradan hemen çıkmamız ge‐ rek," dedim. Sesim beni bile biraz korkutmuştu. "Hemen." Diğerleri bana şaşkınlıkla baktı. "Neden?" diye sordu Ed‐ die. "Neler oluyor?" "Size sonra anlatırım. Sadece buradan gitmemiz gerek." Mason yürüdüğümüz yönü işaret etti. "Burası birkaç blok uzanıyor. Gara daha yakın."

Karanlık bilinmezliğe doğru baktım. "Hayır," dedim. "Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz." Dediğimi yaparken herkes bana deliymişim gibi bakıyor‐ du ama kimse henüz sorgulamaya başlamamıştı. Alışveriş merkezinin ön kapısından çıktığımızda güneşin hala tepede olduğunu görerek rahatladım ama büyük bir hızla ufuk çiz‐ gisinin ardına doğru alçalıyordu ve binaların üzerine kızıl turuncu ışıklar saçıyordu. Geri kalan ışık, Strigoilerle karşı‐ laşma tehlikesine düşmeden gara dönmemize yeterdi. Ve Spokane'de gerçekten Strigoiler olduğunu artık bili‐ yordum. Dimitri'nin aldığı bilgi doğruydu. Listenin ne anla‐ ma geldiğini bilmiyordum, fakat kesinlikle saldırılarla ilgisi vardı. Hemen diğer gardiyanlara rapor vermek zorunday‐ dım ve kayak merkezinin güvenliğine ulaşana kadar, buldu‐ ğum şeyi diğerlerine açıklayamazdım. Bunu yaparsam, Ma‐ son muhtemelen tünellere geri dönerdi. Gara kadar yürüyüşümüzün büyük bölümü sessizlik içinde geçti. Sanırım ruh halim diğerlerini etkilemişti. Chris‐ tian bile alaycı yorumlar yapmaktan kaçınıyordu, içimde duygularım birbirine karışarak dönüyor, her şeydeki rolü‐ mü düşünürken öfkeyle suçluluk duygusu arasında gidip geliyordum. Eddie önümde aniden durduğunda, neredeyse ona çar‐ pıyordum. Etrafına bakındı. "Neredeyiz?" Kendi düşüncelerimden sıyrılarak, ben de bölgeyi incele‐ dim. Bu binaları hatırlamıyordum. "Kahretsin!" diye bağır‐ dım. "Kayıp mı olduk? Kimse nereye gittiğimize bakmadı mı?"

138


140Ben de dikkatimi vermediğim için, bu aslında hiç de adil bir soru değildi ama öfkem bütün mantık sınırlarını aşmış‐ tı. Mason birkaç saniye beni inceledikten sonra işaret etti. "Buradan." Döndük ve iki binanın arasından geçen dar bir sokağa gir‐ dik. Doğru yöne gittiğimizi sanmıyordum, fakat daha iyi bir fikrim de yoktu. Orada durup tartışmak da istemiyordum. Bir motorun ve öten lastiklerin sesini duyduğumda çok fazla ilerlememiştik. Mia yolun ortasında yürüyordu ve da‐ ha neyin geldiğini anlayamadan, koruyucu şartlanmam dev‐ reye girdi. Onu kaparak yoldan geri çektim ve binalardan birinin duvarına dayadım. Erkekler de aynı şeyi yaptı. Camlarına renkli film çekilmiş büyük, gri bir minibüs kö‐ şeden dönmüştü ve bize doğru geliyordu. Sırtlarımızı düm‐ düz duvara yaslayarak aracın geçmesini bekledik. Ama geçmedi. Önümüzde kayarak durdu ve kapılar hızla açıldı. İri ya‐ rı üç adam dışarı fırladı ve güdülerim bir kez daha devreye girdi. Kim oldukları ya da ne istedikleri konusunda hiçbir fikrim yoktu, ancak hiç de dostça görünmedikleri ortaday‐ dı. Bilmem gereken tek şey de buydu. Biri Christian'a doğru hamle yaptığında, adama saldırıp yumruğumu indirdim. Adam neredeyse etkilenmedi bile ama yumruğumun gücünü hissettiğinde şaşırdığı belliydi. Benim kadar ufak tefek birinin ciddi bir tehlike olacağını düşünmemişti. Christian'a aldırmadan bana yöneldi. Mason ve Eddie'nin diğer ikisiyle ilgilendiğini gözucumla gördüm.

Mason gerçekten gümüş kazıklardan birini çıkarmıştı. Mia ve Christian, oldukları yerde donup kaldılar. Saldırganlar büyük ölçüde cüsselerine güveniyorlardı. Saldırı ve savunma tekniklerinde bizim aldığımız eğitime sa‐ hip değillerdi. Ayrıca, rakiplerimiz insandı ve biz dampir gücüne sahiptik. Ne yazık ki aynı zamanda duvarın dibine sıkışmış durumdaydık. Geri çekilebileceğimiz bir yer yoktu. En önemlisi, kaybedecek bir şeyimiz vardı. Mia. Mason’la karşılaşan adam bunu anlamış gibiydi. Ma‐ son'dan uzaklaşarak Mia'yı yakaladı. Namlusu zavallı kızın ensesine dayanmadan önce silahın pırıltısını zar zor göre‐ bildim. Kendi rakibime doğru ilerlemeyi kestim ve Eddie'ye seslenerek durmasını söyledim. Hepimiz bu tür ani emirle‐ re hemen karşılık verecek şekilde eğitim almıştık ve Eddie hemen saldırısını keserek bana soran gözlerle baktı. Mia'yı gördüğündeyse yüzü sarardı. Bu adamları ‐her kimlerse‐ haklamayı her şeyden çok is‐ tiyordum, fakat Mia'nın yaralanması riskini göze alamaz‐ dım. Adam da farkındaydı. Tehdidi dile getirmek zorunda bile kalmadı. Bir insan olmasına rağmen, Moroileri korumak için neler yapabileceğimizi biliyordu. Daha eğitimimizin ilk yıllarından itibaren zihnimize tek bir anlayış kazınırdı: Sa‐ dece onlar önemli! Herkes durdu ve bir adama bir bana baktı. Görünüşe ba‐ kılırsa, burada kabul edilen liderler bizdik. "Ne istiyorsu‐ nuz?" diye sordum, sert bir sesle.

139


Adam silahını Mia'nın ensesine daha fazla bastırdı ve kız inledi. Kavgayla ilgili onca atıp tutmalarına rağmen, Mia benden daha ufak tefek ve daha zayıftı. Üstelik kıpırdaya‐ mayacak kadar da korkmuştu. Adam minibüsün açık kapısını başıyla işaret etti. "Araba‐ ya binmenizi istiyorum. Sakın bir şey yapmaya kalkmayın. En küçük yanlışınızda, kız gider." Mia'ya, minibüse, arkadaşlarıma ve sonra tekrar adama baktım. Kahretsin!

19

Güçsüz

olmaktan nefret ederim. Ve savaşmadan ye‐

nilmekten de. O ara sokakta olanlar gerçek bir sa‐ vaş değildi. Öyle olsaydı... yenilerek teslim olsay‐ dım... şey, evet. Belki bunu kabul edebilirdim. Belki. Ama yenilmemiştim. Ellerimi bile kirletmemiştim. Bunun yerine, sessizce etkisiz hale getirilmiştim. Bizi minibüste yere oturttular, hepimizin ellerini plastik kelepçelerle arkadan bağladılar, malzeme plastikti ama me‐ talden yapılmış herhangi bir şey kadar sağlam tutuyordu. Sonrasında yolculuğumuz sessiz geçti. Adamlar arada bir birbirlerine bir şey söylüyorlar, duyamayacağımız kadar al‐ çak sesle konuşuyorlardı. Christian veya Mia söylenenleri anlıyor olabilirdi ama bizimle iletişim kuracak durumda de‐ ğillerdi. Mia en az sokaktaki kadar dehşet içinde görünü‐ yordu ve Christian'ın korkusu hızla yerini kendine has öf‐

140


kesine bırakırken o bile yakınındaki adamlara doğru bir hamle yapmaya cesaret edemiyordu. Christian'ın kendini kontrol edebilmesine sevinmiştim. Sorun çıkardığı takdirde bu adamlardan birinin onu yum‐ ruklayacağından şüphem yoktu ve ne ben, ne de diğer ace‐ mi gardiyanlar onları durdurabilecek durumdaydık. Beni asıl çıldırtan da buydu. Moroileri koruma dürtüsü içime öy‐ le derin yerleşmişti ki kendim için endişelenmek aklıma bi‐ le gelmiyordu. Sadece Christian ve Mia'ya odaklanmıştım. Bu durumdan kurtarmam gereken onlardı. Artı, bu sorun nasıl başlamıştı? Bu adamlar kimdi? Orası bir gizemdi, insandılar, fakat bir grup dampirin ve Mo‐ roi'nin şans eseri kaçırılmış olabileceğine bir an bile inana‐ mazdım. Hedef olmamızın bir nedeni vardı. Bizi kaçıranlar gözlerimizi bağlamaya veya izlediğimiz yolu gizlemeye gerek duymamışlardı, ki bence bu iyi bir işaret değildi. Acaba şehri yeterince tanımadığımızı mı dü‐ şünüyorlardı? Yoksa bizi götürdükleri yerden canlı çıkama‐ yacağımız için bunun önemli olmadığına mı karar vermiş‐ lerdi? Hissettiğim tek şey, bizi kasabanın merkezinden uzak‐ laştırdıkları, daha dışarıda kalan bir yere götürdükleriydi. Spokane tahmin ettiğim kadar ruhsuz bir yerdi. Bembeyaz karların örttüğü yerlerin aksine, sokaklar çamurlu gri su bi‐ rikintileriyle ve çimenliklere saçılmış kirli topaklarla doluy‐ du. Alıştığımdan da çok daha az çam ağacı vardı. Buradaki yapraksız, cılız ağaçlar, bakana iskeletleri hatırlatıyordu ve sadece yaklaşan felaket hissini daha da güçlendiriyordu.

Yaklaşık bir saatten sonra, minibüs sakin bir çıkmaz so‐ kağa girdi ve son derece sıradan görünen ‐ama büyük‐ bir eve yaklaştık. Yakınlarda başka evler de vardı ‐tipik banli‐ yö evleriydi‐ ve bu bana umut vermişti. Belki komşulardan yardım alabilirdik. Garaja girdik ve kapı kapandığında adamlar bizi aceley‐ le evin içine sürükledi. İçerisi çok daha ilginç görünüyordu. Antika kanepeler ve sandalyelerle doluydu. Büyük bir tuz‐ lu su akvaryumu vardı. Şöminenin üzerine bir çift kılıç çap‐ razlama asılmıştı. Ayrıca tuvalin üzerine atılmış birkaç aptal‐ ca çizgiden oluşan o modern sanat saçmalıklarından biri duruyordu. Kişiliğimin bir şeyleri parçalamaktan zevk alan kısmı bu kılıçları incelemekten hoşlanabilirdi, fakat asıl hedefimiz gi‐ riş katı değildi. Bunun yerine, üst kat kadar geniş bir bod‐ ruma inen dar bir merdivene doğru sürüklendik. Ama giriş katındaki geniş alanın aksine, bodrum koridorlar ve kapalı kapılarla bölünmüştü. Burası bir fare labirentine benziyor‐ du. Bizi kaçıranlar hiç tereddüt etmeden hepimizi beton ze‐ minli ve boyanmamış beton duvarlı küçük bir odaya soktu. İçerideki tek mobilya, çıta sırtlıklı ve rahatsız görünüşlü birkaç tahta sandalyeydi ama bu sırtlıklar ellerimizi bağla‐ mak içim uygun bir mekan sunuyordu. Adamlar Mia'yla Christian'ı odanın bir tarafına, biz üç dampiri de diğer tara‐ fa yerleştirdi. Adamlardan biri ‐görünüşe bakılırsa liderleriy‐ di‐ Eddie'nin elleri yeni plastik kelepçelerle bağlanırken dikkatle izledi.

141


"Özellikle dikkat etmeniz gerekenler bunlar," diye uyar‐ dı, başıyla bizi işaret ederek. "Bunlar savaşır." Bakışlarını önce Eddie'ye, sonra Mason'a, sonunda da bana çevirdi. Adamla birkaç saniye göz göze kaldık ve kaşlarımı çattım. Omzunun üzerinden yardımcılarından birine baktı. "Özel‐ likle şuna dikkat edin." Tatmin olacağı şekilde etkisiz hale getirildiğimizde sert tavırlarla birkaç emir daha sıraladı ve kapıyı arkasından gü‐ rültülü bir şekilde çarparak odadan çıktı. Merdivenden çıkı‐ şını ayak seslerinden anladım. Kısa süre sonra ortama ses‐ sizlik hakim oldu. Orada oturmuş, birbirimize bakıyorduk. Birkaç dakika sonra Mia inledi ve konuşmaya başladı. "Bize ne yapa..." "Kes sesini!" diye gürledi adamlardan biri. Mia'ya doğru uyaran bir adım attı. Mia yüzünü buruşturarak sindi ama başka şeyler de söyleyecekmiş gibi baktı. Bakışlarını yaka‐ ladığımda başımı iki yana salladım. Gözlerini iri iri açarak ve dudakları hafifçe titreyerek sessiz kaldı. Sana ne olacağını bilmeden beklemekten daha kötü bir şey olamaz. Kendi hayalgücün sana en zalim insandan da‐ ha acımasız davranır. Muhafızlar bizimle konuşmayacağı veya bizi nelerin beklediğini söylemeyeceği için, zihnimde her türlü korkusnç senaryo biçimleniyordu. Silahlar açık bir tehditti ve vücuduma giren bir merminin bana neler hisset‐ tirebileceğini merak ettim. Hiç şüphesiz acı verirdi. Peki, nereye ateş ederlerdi? Kalbime mi, yoksa başıma mı? Hızlı bir ölüm. Başka nereye? Karna? Bu yavaş ve acı verici olur‐

du. Kan kaybederek ölebileceğimi düşününce ürperdim. Bütün o kanı düşündüğümde, zihnimde yine Badicaların evindeki manzara canlandı ve bir an hepimizi boğazlarımız kesilmiş halde düşündüm. Bu adamların tabancaları dışında bıçaklan da vardı. Elbette ki neden hala hayatta olduğumuzu da merak ediyordum. Bizden bir şey istedikleri belliydi ama ne? Bilgi almak için soru filan sormuyorlardı. Üstelik insanlardı. İnsanlar bizden ne isteyebilirdi ki? İnsanlar arasında en korktuklarımız, çılgın vampir avcıları veya üzerimizde de‐ ney yapmak isteyenlerdi. Ama bunlar iki gruba da benze‐ miyordu. O halde ne istiyorlardı? Neden buradaydık? Aklıma gide‐ rek daha ve daha ölümcül, daha korkunç senaryolar geli‐ yordu. Arkadaşlarımın yüzlerindeki ifadeler, işkence konu‐ sundaki yaratıcılığını kullananın sadece ben olmadığımı gösteriyordu. Oda ter ve korkunun kokusuyla dolmuştu. Zaman duygumu kaybettim ve merdivende ayak sesleri duyduğumda aniden irkilerek korkunç hayallerimden uzak‐ laştım. Adamların lideri koridora girdi. Diğerleri gergin bir şekilde durdukları yerde dikleşti. Tanrım! İşte başlıyordu! Bizi bekleyen şey buydu! "Evet, efendim," dediğini duydum liderlerinin. "İstediği‐ niz gibi hepsi içeride." Sonunda anlamıştım. Bizi kaçırma eyleminin arkasındaki kişi. Tüm benliğimi bir panik duygusu kapladı. Kaçmak zo‐ rundaydım.

142


"Çıkarın bizi buradan!" diye bağırdım, bağlarımı zorlaya‐ rak. "Çıkarın bizi buradan sizi oro..." Durdum. İçimde bir şeyler donup kalmış, boğazım kuru‐ muştu. Kalbim durmak istiyordu. Muhafız, tanımadığım bir adam ve kadınla dönmüştü. Ama ne olduklarını hemen an‐ lamıştım... Strigoiler! Gerçek, canlı ‐şey, yani kendi tarzlarında‐ Strigoiler. Bir‐ den her şey yerleşti. Spokane'le ilgili istihbarat doğruydu ama bunun ötesinde, asıl korktuğumuz şey ‐insanların Stri‐ goilerle çalışması‐ de gerçekleşmişti. Bu her şeyi değiştirir. Artık gün ışığı güvenli değildi. Artık hiçbirimiz güvende de‐ ğildik. Daha da kötüsü, bunların haydut Strigoiler olması gerektiğini tahmin ediyordum, yani insanların yardımıyla iki Moroi ailesine saldıranlar. Yine zihnim korkunç anılarla doldu: Her yerde kan ve cesetler. Boğazımda bir şeyler dü‐ ğümlenirken düşüncelerimi geçmişten şimdiye aktarmaya çalıştım. Bu da güven verici değildi. Moroilerin tenleri solgundu, kolay kızarıp yanan türden bir ten. Ama bu vampirler... tenleri bembeyazdı! Sanki kö‐ tü bir makyaj yüzünden oluşmuş tebeşirimsi bir görüntü... Gözbebeklerinin etrafında, nasıl korkunç canavarlar olduk‐ larını kanıtlarcasına, kırmızı halkalar vardı. Kadın bana Natalie'yi ‐babasının zoruyla Strigoi'ye dö‐ nüşen zavallı arkadaşım‐ hatırlatmıştı. Benzerliğin kayna‐ ğını hemen yakalayamadım, fakat aslında birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Bu kadın kısa boyluydu ‐muhtemelen

Strigoi olmadan önce insandı‐ ve kötü meçli kumral saçla‐ rı vardı. Birden anladım. Bu Strigoi de Natalie gibi yeni dönüş‐ müştü. Onu Strigoi adamla karşılaştırana kadar bunu net bir şekilde anlayamadım. Strigoi kadının yüzünde biraz yaşam vardı ama onunkinde... Onunki ölümün yüzüydü! Adamın yüzünde hiçbir sıcaklık veya duygu yoktu. İfa‐ desi soğuk bir hesapçılık ve belli bir alaycılık yansıtıyordu. Dimitri kadar uzun boyluydu ve dönüşmeden önce Moroi olduğunu belli eden ince bir vücudu vardı. Omuzlarına ka‐ dar inen siyah saçları yüzünü çevreliyor, parlak kırmızı gömleğiyle belirgin bir kontrast oluşturuyordu. Gözleri o kadar koyu renkti ki kırmızı halkalar olmasa, gözbebekleri‐ nin nerede bitip irisin nerede başladığını kestirmek imkan‐ sız olurdu. Muhafızlardan biri beni sert bir şekilde itti, oysa sesimi bile çıkarmamıştım. Başını kaldırıp Strigoi adama baktı. "Ağzını bağlamamı ister misiniz?" Aniden, ondan olabildiğince uzak durmak için sandal‐ yemde iki büklüm durduğumu farkettim. Bunu o da anla‐ mış ve ince dudaklarında alaycı bir gülümseme belirmişti. "Hayır," dedi. Sesi yumuşak ve alçaktı. "Söyleyeceklerini duymak istiyorum." Bir kaşını kaldırarak bana baktı. "Lüt‐ fen. Devam et." Zorlukla yutkundum. "Hayır mı? Ekleyecek bir şeyin yok mu? Hmm. Aklına bir şey gelirse söylemekten çekinme."

143


"Isaiah," dedi kadın. "Onları neden burada tutuyorsun? Neden diğerleriyle bağlantı kurmadın?" "Elena, Elena," diye mırıldandı Isaiah. "Kendine gel. Bu iki Moroi'yle eğlenme fırsatını kaçıracak değilim. Ve şu..." Sandalyeme yaklaşıp beni ürperten bir şekilde saçlarımı kaldırdı. Sonra Masonla Eddie'nin enselerine de baktı. "...üç küçük kan içmemiş dampirin." Bu kelimeleri söyler‐ ken sesi o kadar mutlu çıkmıştı ki gardiyan dövmelerimiz olup olmadığına baktığını o an anlayabildim. Mia ve Christian'a yaklaşarak Isaiah bir elini kalçasına dayadı ve iki Moroi'yi inceledi. Mia bakışlarını kaçırmadan önce onun gözlerine sadece bir an bakabildi. Christian'ın korkusu da oldukça belirgindi ama Strigoi'nin bakışlarına karşılık verebilmişti. Onunla gurur duydum. "Şu gözlere bak, Elena." Elena yaklaştı ve Isaiah'nın ya‐ nında durdu. "O açık mavi. Buz gibi. Yeşilimsi mavi. Krali‐ yet ailelerinin dışında o rengi asla göremezsin. Badicalar. Ozeralar. Arada bir Zekloslar." "Ozera," dedi Christian, korkusuz görünmeye çalışarak. Isaiah başını kaldırdı. "Ciddi misin? Kesinlikle hayır..." Eğilerek Christian'a yaklaştı. "Ama yaşın uygun... ve bu saç‐ lar..." Gülümsedi. "Lucas'la Moira'nın oğlu musun?" Christian bir şey söylemedi ama yüz ifadesi açıkça onay‐ lıyordu. "Anneni ve babanı tanıyordum. Harika varlıklardı. Ben‐ zerleri yoktu. Ölmeleri utanç vericiydi... ama şey... kendi‐ lerinin kaşındığını söyleyebilirim. Onlara senin için geri

dönmemeleri gerektiğini söylemiştim. Seni o kadar gençken uyandırmak yazık olurdu. Sadece seni yanlarında tutacakla‐ rını ve biraz daha büyüdüğünde uyandıracaklarını söyledi‐ ler. Bunun bir felaket olacağı konusunda onları uyardım ama eh..." Isaiah omuz silkti. 'Uyandırmak' Strigoilerin dö‐ nüşümü tanımlamak için kendi aralarında kullandıkları bir terimdi. Kulağa dini bir deneyim gibi geliyordu. "Beni din‐ lemediler ve felaket onları farklı bir şekilde yakaladı." Christian'ın gözleri derin ve karanlık bir nefretle parlı‐ yordu. Isaiah yine gülümsedi. "Bunca zamandan sonra karşıma çıkman gerçekten çok ilginç. Belki de onların hayalini ben gerçekleştirebilirim." "Isaiah," dedi kadın ‐Elena‐ yine. Ağzından çıkan her ke‐ lime inilti gibiydi. "Diğerlerini ara..." "Bana emir vermekten vazgeç!" Isaiah onu omzundan yakaladı ve iterek uzaklaştırdı, o itiş kadını odanın karşı ta‐ rafına gönderdi ve neredeyse duvara gömüyordu. Kadın darbeyi engellemek için elini son anda kaldırabildi. Stri‐ goilerin dampirlerden ve hatta Moroilerden daha iyi ref‐ leksleri vardı, kadının beceriksizliği gerçekten hazırlıksız ya‐ kalandığını gösteriyordu. Ve aslında adam ona neredeyse dokunmamıştı bile. Hafif bir şekilde itmişti ama küçük bir arabanın çarpmasıyla eşit bir etki yaratmıştı. Aralarında sınıf farkı olduğu yönündeki gözlemim bir kez daha doğrulanmıştı. Adamın gücü onunkinin kat kat üzerindeydi. Kadın onun yanında bir sinek gibiydi. Stri‐ goilerin gücü yaşla artardı, tabii ne kadar Moroi kanı ve da‐

144


ha düşük bir ölçüde ne kadar dampir kanı içtiklerine de bağlıydı. Bu adam sadece yaşlı değildi, onu tanımlamak için en uygun kelime 'antik' olurdu. Ve yıllar boyunca çok faz‐ la kan içmişti. Elena'nın yüzü dehşetle gerildi ve korkusu‐ nu algıladım. Strigoiler sık sık birbirlerine saldırırlardı. Adam istese onun kafasını kolayca koparabilirdi. Kadın bakışlarını kaçırarak sindi. "Özür dilerim, Isaiah." Isaiah gömleğini düzeltti ama buruşmuş filan değildi. Se‐ sinde yine önceki gibi soğuk bir nezaket vardı. "Burada el‐ bette ki kendi görüşlerin var, Elena ve uygar bir şekilde on‐ ları ifade etmene saygı duyuyorum. Sence bu yavrularla ne yapalım?" "Bence onları hemen halletmelisin... yani halletmeliyiz. Özellikle de Moroileri." Yine inleyerek Isaiah'yı kızdırma‐ mak için özellikle çaba harcadığı belliydi. "Ancak... bir ak‐ şam yemeği ziyafeti daha vermeyeceksin, değil mi? Tam bir ziyan olur. Paylaşmak zorunda kalırız ve diğerleri kesinlik‐ le minnet duymaz. Asla duymuyorlar." "Onları ziyafet malzemesi yapmayacağım," dedi adam. Akşam yemeği mi? "Ama onları öldürmeyeceğim de. Sen çok gençsin, Elena. Sadece hemen tatmin olmayı düşünü‐ yorsun. Benim kadar yaşlandığında o kadar... sabırsız... ol‐ mayacaksın." Adam başını çevirince kadın gözlerini devirdi. Isaiah olduğu yerde dönerek bakışlarını benim, Ma‐, son'ın ve Eddie'nin üzerinde dolaştırdı. "Siz üçünüz korka‐ rım ki öleceksiniz. Bunun alternatifi yok. Üzgün olduğumu

söylemek isterdim ama... değilim. Hayat böyle. Ama nasıl öleceğinize kendiniz karar verebilirsiniz ve bunu da davra‐ nışlarınızla belirleyeceksiniz." Bakışlarını gözlerime dikti. Burada neden herkesin beni özellikle elebaşı olarak gördü‐ ğünü anlayamıyordum. Şey, belki de öyleydim. "Bazılarınız diğerlerinden daha acı verici bir şekilde öleceksiniz." Mason ve Eddie'nin benim kadar korktuklarını bilmek için onlara bakmama gerek yoktu. Eddie'nin inlediğini bile duyduğumdan emindim. Isaiah bir asker gibi topuklarının üzerinde döndü ve Mi‐ a'yla Christian'a baktı. "Neyse ki siz ikinizin seçenekleriniz var. Sadece biriniz öleceksiniz. Diğeri görkemli ölümsüzlü‐ ğe kavuşacak. Yeterince büyüyene kadar sizi kendi kanat‐ larım altına bile alabilirim. Yardımsever biriyimdir." Neredeyse gülecektim, kendimi zor tuttum. Isaiah dönerek bana baktı. Sessizleşip beni de Elena gi‐ bi odanın diğer tarafına fırlatmasını bekledim ama düz düz bakmaktan başka bir şey yapmadı. Bu yeterliydi. Kalp atış‐ larım hızlanmıştı ve gözlerimin nemlendiğini hissediyor‐ dum. Korktuğum için utanıyordum. Dimitri gibi olmak ister‐ dim. Hatta belki annem gibi. Uzun bir süre sonra Isaiah tek‐ rar Moroilere döndü. "Şimdi. Dediğim gibi, biriniz uyandırılacak ve sonsuza dek yaşayacaksınız. Ama sizi uyandıran ben olmayacağım. Uyandırılmayı kendiniz istemeniz gerek." "Hiç sanmıyorum," dedi Christian. O iki kelimeye olabil‐ diğince başkaldırı tonu katmıştı ama odadaki herkes, kor‐ kudan öldüğünün farkındaydı.

145


"Ah, Ozera ruhuna bayılırım," dedi Isaiah. Parlayan kır‐ mızı gözlerini Mia'ya çevirdi. Mia korkuyla sindi. "Ama onun seni geride bırakmasına izin verme, hayatım. Sıradanların kanı da güçlüdür. Ve buna şöyle karar verilir." Biz dampir‐ leri işaret etti. Bakışlanyla kanım dondu ve çürüme kokusu‐ nu algıladığımı hayal ettim. "Yaşamak istiyorsanız, yapma‐ nız gereken tek şey bu üçünden birini öldürmek." Moroilere döndü. "Hepsi o kadar. O kadar da sevimsiz bir şey sayıl‐ maz. Sadece bu baylardan birine bunu yapmak istediğinizi söyleyin. Sizi serbest bırakırlar. Dampirlerden birinin kanını içersiniz ve bizden biri olursunuz. Bunu ilk yapan özgür ka‐ lır. Diğeri Elena ve benim için akşam yemeği olacak." Odaya sessizlik hakim oldu. "Hayır," dedi Christian. "Arkadaşlarımdan birini öldür‐ mem mümkün değil. Ne yapacağınızı umursamıyorum. İlk ölen ben olayım." Isaiah elini havaya salladı. "Aç değilken cesur olmak ko‐ laydır. Başka bir şey olmadan birkaç gün yaşa bakalım… ve evet, bu üçü gözüne oldukça iştah açıcı görünmeye başla‐ yacak. Ve öyleler de. Dampirler çok lezzetlidir. Bazıları on‐ ları Moroilere tercih eder ve benim asla böyle inançlarım olmasa da, kesinlikle çeşitlilikten yanayımdır.” Christian kaşlarını çattı. "Bana inanmıyor musun?" dedi: Isaiah. "O halde kanıtla‐ mama izin ver." Odada bana doğru yaklaştı. Ne yapacağını anladım ve hiç düşünmeden konuştum. "Beni kullan," diye patladım. "Benim kanımı iç."

Isaiah'nın keyifli bakışlarında bir an tereddüt belirdi ve kaşları kalktı. "Gönüllü mü oluyorsun?" "Daha önce yaptım. Moroilerin benden beslenmesine izin verdim. Sorun değil. Hoşuma gitmişti. Diğerlerini rahat bırak." "Rose!" diye haykırdı Mason. Ona aldırmadım ve yalvaran bakışlarımı Isaiah'nın göz‐ lerine diktim. Onun benden beslenmesini istemiyordum, bu düşünce midemi bulandırıyordu. Ama daha önce kanımı vermiştim ve Eddie'yle Mason'a dokunmasındansa benim kanımdan litrelerce içmesini tercih ederdim. Beni baştan aşağı süzerken zihninden neler geçtiğini an‐ layamıyordum. Bir an için bunu yapacağını sandım ama bu‐ nun yerine başını iki yana salladı. "Hayır. Sen değil. Henüz değil." Eddie'ye yaklaşıp yanında durdu. Kelepçelerimi öylesine sert çekiştirdim ki bileklerim acıdı. Ama koparamadım. "Ha‐ yır! Onu rahat bırak!" "Sessiz ol!" diye tersledi Isaiah, bana bakmadan. Bir eli‐ ni Eddie'nin yüzünün yanına dayadı. Eddie o kadar titriyor‐ du ve o kadar solgun görünüyordu ki bir an bayılacağını sandım. "Bunu kolaylaştırabilirim ya da onun canını yaka‐ bilirim. Sessiz kalırsan, canını yakmam." Bağırıp çağırmak, Isaiah'ya hakaretler, küfürler, tehditler yağdırmak istiyordum ama yapamadım. Daha önce defalar‐ ca yaptığım gibi bakışlarım odanın içinde dolaştı ve bir çı‐ kış aradı. Ama yoktu. Sadece boş, düz beyaz duvarlar var‐

146


dı. Pencere bile yoktu. Odadaki tek kapının önünde her za‐ man bir muhafız vardı. Bizi minibüse çektikleri andan beri olduğum gibi çaresizdim. İçimden ağlamak geliyordu ve bunun nedeni korkudan çok öfkeydi. Arkadaşlarımı bile koruyamıyorsam, ne biçim gardiyan olacaktım? Ama sessiz kaldım ve Isaiah'nın yüzünde bir tatmin ifa‐ desi belirdi. Floresan ışığı tenine grimsi bir ton katıyor, göz‐ lerinin altındaki koyu halkaları vurguluyordu. İçimden ona yumruk atmak geliyordu. "Güzel." Eddie'ye gülümsedi ve onunla doğrudan göz te‐ ması kurabileceği şekilde yüzünü kendine çevirdi. "Şimdi, bana direnmeyeceksin, değil mi?" Dediğim gibi, Lissa ikna yeteneğini kullanmakta çok iyiydi ama bunu o bile yapamazdı. Birkaç saniye içinde, Ed‐ die gülümsemeye başlamıştı. "Hayır, sana direnmeyeceğim." "Güzel," diye tekrarladı Isaiah. "Bana boynunu özgürce sunacaksın, değil mi?" "Elbette," diye cevap verdi Eddie, başını arkaya atarken. Isaiah ağzını onun boynuna yaklaştırdı ve yerdeki yırtık pırtık halıya odaklanmaya çalışarak başımı çevirdim. Bunu görmek istemiyordum. Eddie'nin hafif, mutlu bir şekilde in‐ lediğini duydum. Beslenmenin kendisi aslında oldukça ses‐ sizdi, ağız şapırtıları filan duyulmuyordu. "İşte." Isaiah'nın tekrar konuştuğunu duyduğumda başımı yine ona çevirdim. Dudaklarından süzülen kanı diliyle yaladı.

Eddie'nin boynundaki yarayı göremiyordum, fakat kanlı ve korkunç olduğunu tahmin edebiliyordum. Mia ve Christian gözleri korkudan ve heyecandan iri iri açılmış halde bakı‐ yorlardı. Eddie hem kanına yayılan endorfinlerin hem de ik‐ na yeteneğinin etkisiyle yarı baygın bakıyordu. Isaiah olduğu yerde doğruldu ve Moroilere gülümseye‐ rek dudaklarındaki son kanı yaladı. "Gördünüz mü?" dedi, kapıya doğru yürürken. "İşte bu kadar kolay."

147


20

Bir

kaçış planına ihtiyacımız vardı, hem de en hızlı

şekilde. Ne yazık ki kendi fikirlerim kontrol edeme‐ yeceğim şeyleri gerektiriyordu. Örneğin, rahatça sı‐ vışabilmemiz için yalnız bırakılmamız gibi. Ya da kolayca kandırıp ellerinden kurtulabileceğimiz aptal muhafızların gelmesi gibi. En azından, güvenlik önlemleri azaltılabilirdi ve o zaman kurtulabilirdik. Ama bunların hiçbiri olmuyordu. Yaklaşık yirmi dört sa‐ at sonra, durumumuzda hiçbir değişiklik yoktu. Hala esir‐ dik ve sağlam bir şekilde gözleniyorduk. Bizi kaçıranlar, bir grup eğitimli gardiyan kadar dikkatiydi. Şey, neredeyse. Özgürlüğe en çok yaklaştığımız zamanlar, oklukça yakın şekilde gözlemlenen ‐ve utanç verici bir şekilde‐ tuvalet molalarıydı. Adamlar bize su veya yiyecek vermiyordu. Bu benim için zordu ama insan ve vampir karışımı olmak,

dampirleri güçlü kılardı. Rahatsız olmakla başa çıkabilirdim, hatta bir hamburger ve bol yağlı kızarmış patates için birini öldürebileceğim bir noktaya hızla yaklaşmama rağmen. Ama Mia ve Christian... şey, onlar için işler biraz daha zordu. Moroiler haftalar boyunca su ve yiyeceksiz yaşayabi‐ lirdi... eğer hala kan içebilirlerse. Kan içemezlerse, hastala‐ nıp zayıflamadan birkaç gün dayanabilirlerdi. Lissa ve ben kendi başımıza hayatta kalmayı bu şekilde başarmıştık, çün‐ kü onu her gün besleyemiyordum. Yiyeceği, kanı ve suyu ellerinden alırsanız, Moroilerin dayanıklılığı iyice azalır. Ben açtım ama Mia ve Christian aç‐ lıktan ölüyordu. Yüzleri çökük görünmeye, gözleri iştahlı bakmaya başlamıştı bile. Isaiah daha sonraki ziyaretlerinde durumu daha da kötüleştirmişti. Her seferinde yanımıza ge‐ lip alaycı tarzıyla konuşuyordu. Sonra, gitmeden önce Ed‐ die'nin kanını tekrar içiyordu. Üçüncü ziyaretinde, Mia ve Christian'ın ağzının sulandığını açıkça görebilmiştim. En‐ dorfinler ve yiyeceksizlik arasında, Eddie'nin nerede oldu‐ ğumuzu bile bilmediğinden kesinlikle emindim. Bu şartlar altında uyumam mümkün değildi ama ikinci gün, arada bir başım düşmeye başlamıştı. Açlık ve yorgun‐ luk bu etkiyi yapar. Bir noktada gerçekten rüya gördüm ve buna şaşırdım, çünkü böylesine çılgınca şartlar altında de‐ rin bir uykuya dalabileceğimi hiç sanmıyordum. Rüyamda ‐bir rüya olduğunu kesinlikle biliyordum‐ bir kumsalda duruyordum. Neresi olduğunu başlangıçta anla‐ makta zorlandım. Oregon sahilleriydi, kumlu, sıcak, ufuk

148


çizgisine kadar uzanan Pasifik görüntüsüyle. Lissa ve ben Portland'da yaşarken oraya gitmiştik. Harika bir gündü ama Lissa o kadar güneşe dayanamamıştı. Bunun sonucu olarak ziyaretimiz kısa sürmüştü, fakat orada daha uzun süre kalıp tadını çıkarabilmeyi hep istemiştim. Şimdi istediğim kadar ışık ve sıcaklık vardı. "Küçük dampir," dedi bir ses, arkamdan. "Zamanı gel‐ mişti.' Olduğum yerde döndüm ve Adrian Ivashkov'un bana baktığını gördüm. Üzerinde haki pantolon ve bol bir bluz vardı, ondan beklenmeyecek kadar rahat bir tarzdı bu. Ayaklarına ayakkabı giymemişti. Kumral saçları rüzgarla sa‐ lınıyor, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana bakarken el‐ lerini ceplerinden çıkarmıyordu. "Hala korunman üzerinde," diye ekledi. Bir an göğüslerime baktığını düşünerek kaşlarımı çattım. Ama sonra karnıma baktığını anladım. Üzerimde kot panto‐ lon ve bikinimin üstü vardı ve bir kez daha, göbek deliğimde o mavi göz boncuğu sallanıyordu. Chotki de bileğimdeydi. "Ve sen yine güneşe çıkmışsın," dedim. "Yani sanırım rü‐ ya görüyorum." "Bu bizim rüyamız." Ayaklarımı kumların arasında hareket ettirdim. "İki kişi nasıl bir rüyayı paylaşabilir ki?" "İnsanlar rüyalarını hep paylaşır Rose." Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Ne demek istediğini bil‐ meliyim. Etrafımda karanlık olmasıyla ilgili. Bu ne anlama geliyor?"

"Açıkçası, ben de bilmiyorum. Herkesin etrafında ışık vardır, senin dışında. Senin gölgelerin var. Onları Lissa'dan alıyorsun." Şaşkınlığım arttı. "Anlamıyorum." "Şu arada bu konuyu tartışamam," dedi. "Burada olma nedenim bu değil." "Burada olmanın bir nedeni mi var?" diye sordum, bakış‐ larım mavi gri suya dönerken. Hipnotize edici bir etkisi var‐ dı. "Sen sadece... burada olmak için mi buradasın?" Bana doğru bir adım atıp elimi yakaladı ve beni kendi‐ sine bakmaya zorladı. Yüzündeki neşeli ifade silinmişti. Son derece ciddiydi. "Neredesin?" "Burada," dedim, şaşkınlıkla. "Senin gibi." Adrian başını iki yana salladı. "Hayır, demek istediğim bu değil. Gerçek dünyada. Neredesin?" Gerçek dünya mı? Etrafımızdaki kumsal, netliği kaybolan bir film gibi bulanıklaştı. Bir an sonra her şey yine netleşti. Kendimi zorladım. Gerçek dünya. Görüntüler yakalıyor‐ dum. Sandalyeler. Muhafızlar. Plastik kelepçeler. "Bir bodrumda..." dedim, kısık sesle. Her şeyi hatırladı‐ ğımda tedirginlik anın güzelliğini aniden paramparça etti. "Ah, Tanrım, Adrian. Mia ve Christian'a yardım etmelisin. Ben..." Adrian'ın beni tutan eli gerildi. "Nerede?" Dünya yine be‐ lirsizleşti ve bu kez tekrar netleşmedi. Adrian bir küfür sa‐ vurdu. "Neredesin, Rose?" Dünya çözülmeye başladı. Adrian da onunla birlikte gi‐ diyordu.

149


"Bir bodrumda. Bir evde. Bir..." Ve Adrian gitmişti. Uyandım. Odanın kapısının açılış se‐ siyle gerçekliğe döndüm. Isaiah, peşinde Elena'yla içeri girdi. Kadını gördüğümde dişlerimi sıkmamak için zor durdum. Isaiah kibirli, sert ve baştan aşağı kötüydü ama bir lider olduğu için böyleydi. Hoşlanmasam bile, zalimliğini destekleyecek gücü vardı. Ya Elena? O sadece bir uşaktı. Bizi tehdit edip iğneleyici yo‐ rumlarda bulunuyordu ama bunu sadece yanındaki adama dayanabildiği için yapabiliyordu. Aslında yağcının tekiydi. "Selam, çocuklar," dedi Isaiah. "Bugün nasılız bakalım?" Öfkeli bakışlar onu cevapladı. Ellerini arkasında birleştirerek Mia ve Christian'a yaklaş‐ tı. "Son ziyaretimden bu yana fikir değiştirdiniz mi? Çok faz‐ la direniyorsunuz ve bu da Elena'yı üzüyor. Karnı çok acık‐ tı ama ‐sanırım‐ siz ikiniz kadar aç değildir." Christian gözlerini kıstı. "S.ktir git!" dedi, dişlerini sıkarak. Elena hırlayarak ona doğru atıldı. "Buna nasıl cüret..." Isaiah elini sallayarak ona geri durmasını işaret etti. "Onu rahat bırak. Sadece biraz daha bekleyeceğimizi söyle‐ meye çalışıyor ve açıkçası, bu bence eğlenceli bir bekleyiş." Elena öfkeli bakışlarını Christian'ın gözlerine dikti. "Açıkçası," diye devam etti Isaiah, Christian'ı izleyerek. "Hangisini daha çok istediğime karar veremiyorum: Seni öl‐ dürmek mi, yoksa bize katılmana izin vermek mi? İki seçe‐ neğin de kendine göre eğlenceleri var." "Bu sözlerini duymaktan kendin bıkmadın mı?" diye sor‐ du Christian.

Isaiah bir an düşündü. "Hayır. Pek sayılmaz. Bundan da bıkmadım." Döndü ve Eddie'ye doğru yürüdü. Zavallı Eddie, bütün o beslenmelerden sonra sandalyesinde dik durmakta bile zorlanıyordu. Daha da kötüsü, Isaiah'nın artık ikna yetene‐ ğini kullanması bile gerekmiyordu. Eddie onu gördüğünde yüzü aptalca bir sırıtışla aydınlanıyordu. Vampir beslemeye bağımlı hale gelmişti. Bütün benliğim tiksinti ve öfkeyle sarsıldı. "Lanet olsun!" diye bağırdım. "Yeter artık! Onu rahat bırak!" Isaiah bana baktı. "Sessiz ol, kızım. Seni Bay Ozera'nın yarısı kadar bile eğlenceli bulmuyorum." "Öyle mi?" diye hırladım. "Eğer seni o kadar öfkelendiri‐ yorsam, aptal görüşünü kanıtlamak için beni kullan. Beni ısır. Bana haddimi bildir ve bana ne kadar kötü, ne kadar güçlü olduğunu göster." "Hayır!" diye bağırdı Mason. "Beni kullan!" Isaiah gözlerini devirdi. "Ulu Tanrım! Ne soylu bir grup. Hepiniz Spartacus gibisiniz, değil mi?" Eddie'den uzaklaşarak bir parmağını Mason'ın çenesinin altına dayadı ve başını kaldırdı. "Ama sen," dedi Isaiah, "bu konuda ciddi değilsin. Sadece..." ‐beni işaret etti‐ "...onun için kendini öneriyorsun." Mason'ı bırakıp bana doğru yü‐ rüdü ve o siyah, karanlık gözleriyle bana tepeden baktı. "Ve sen... başlangıçta sana da inanmamıştım. Ama şimdi?" Göz‐ lerimiz aynı seviyeye gelecek şekilde önümde çömeldi.

150


Kendimi ikna yeteneği riskine soktuğumu bilmeme rağmen, bakışlarımı onun gözlerinden ayırmadım. "Bence sen ciddi‐ sin. Ve tamamen soyluluktan kaynaklandığı da söylenemez. Bunu istiyorsun. Daha önce gerçekten ısırıldın." Sesinde büyü var gibiydi. Hipnotize ediyordu. Tam olarak ikna ye‐ teneğini kullanmıyordu, ancak kesinlikle etrafında doğaüs‐ tü bir karizma örüyordu. Lissa ve Adrian gibi. "Bence bir‐ çok kez," diye ekledi. Bana doğru eğildiğinde, boynumda sıcak nefesini hisset‐ tim. Arkasında bir yerde, Mason'ın bir şeyler haykırdığını duydum ama bütün dikkatim, Isaiah'nın dişlerinin tenime ne kadar yakın olduğuna odaklanmıştı. Son birkaç aydır sa‐ dece bir kez ısırılmıştım ve bu da Lissa'nın bir acil duru‐ munda olmuştu. Ondan önce iki yıl boyunca haftada en az iki kez beni ısırmıştı ve ne kadar bağımlı hale geldiğimi an‐ cak yakın zamanda anlayabilmiştim. Dünyada Moroi ısırığı‐ nın insanın içine akıttığı mutluluk gibisi yoktu. Elbette ki her açıdan Strigoi ısırıkları çok daha güçlüydü... Aniden sık nefeslerimi ve hızlanan kalp atışlarımı farke‐ derek zorlukla yutkundum. Isaiah kısık sesle güldü. "Evet. Sen doğuştan bir kan fahişesisin. Senin için çok yazık, çünkü sana istediğini vermeyeceğim." Geri çekildiğinde sandalyemde öne doğru çöktüm. Isai‐ ah daha fazla beklemeden Eddie'ye dönüp kanını içti. Ba‐ kamıyordum ama bu kez nedeni tiksinti değil, kıskançlıktı. İçim özlemle yanıp tutuşuyordu. Vücudumdaki bütün sinir‐ ler, o ısırığa özlem duyuyordu.

Isaiah işini bitirdiğinde odadan çıkmak için döndü ama sonra duraksadı. Mia ve Christian'a dönerek konuştu. "Da‐ ha fazla gecikmeyin," diye uyardı. "Kurtarılma fırsatını ka‐ çırmayın." Başıyla beni işaret etti. "Burada gönüllü bir kur‐ banınız bile var." Sonra da gitti. Christian odanın karşı tarafından gözleri‐ me baktı. Her nedense, yüzü birkaç saat öncekinden de za‐ yıf görünüyordu. Bakışlarında açlık vardı ve kendi bakışla‐ rımın ona karşılık verdiğinin farkındaydım: O açlığı yatıştır‐ ma arzusuyla yanıyordum. Tanrım! Hepimiz boka batmıştık. Sanırım bunu Christian da benimle aynı anda kavradı. Du‐ daklarında acı bir gülümseme belirdi. "Daha önce gözüme hiç bu kadar hoş görünmemiştin Rose," dedi ama muhafızlar ona susmasını emretti. Gün içinde yine uyuyakaldım ama Adrian rüyalarıma dönmedi. Bunun yerine, bilincimin kenarında sürüklendim ve kendimi sürekli tanıdık bir aleme kayarken buldum: Lis‐ sa'nın zihni. Bu son iki gündür bütün olan biten tuhaflıklar‐ dan sonra, onun zihninde olmak eve dönmek gibiydi. Kayak merkezinin ziyafet salonlarından birindeydi ama içerisi boştu. Bir köşede sessizce oturuyor,dikkat çekmeme‐ ye çalışıyordu. Son derece endişeliydi. Bir şeyi bekliyordu, daha doğrusu birini.Birkaç dakika sonra Adrian yanına geldi. "Kuzen," dedi, selamlayarak. Lissa'nın yanına oturdu ve pahalı kumaş pantolonunun ütüsüne aldırmadan dizlerini kendine çekti. "Geciktiğim için üzgünüm."

151


"Sorun değil," dedi Lissa. "Beni görene kadar geldiğimi anlamadın, değil mi?" Lissa hayalkırıklığıyla başını iki yana salladı. Ben her za‐ mankinden daha şaşkındım. "Ve burada benimle otururken... gerçekten bir şey far‐ ketmedin mi?" "Hayır." Adrian omuz silkti. "Eh, neyse, yakında gelir. "Sana nasıl görünüyor?" diye sordu Lissa, meraklı bir şe‐ kilde. "Auranın ne olduğunu bilir misin?" "İnsanların etrafında uzanan renkli ışık şeritleri, değil mi? Yeni Çağ kavramı." "Öyle bir şey. Herkesin vücudundan yayılan bir tür ruh‐ sal enerji vardır. Şey, neredeyse herkesin." Adrian'ın tered‐ düdünü görünce, beni ve güya girdiğimi iddia ettiği karan‐ lığı düşünüp düşünmediğini merak ettim. "Rengine ve gö‐ rünüşüne bakarak bir kişi hakkında çok şey söyleyebilir‐ sin... şey, tabii gerçekten aurayı görebiliyorsan." "Ve sen görebiliyorsun," dedi. "Ruhu kullandığımı aura‐ ma bakarak mı anladın?" "Seninki büyük ölçüde altın rengi. Benimki gibi. Duru‐ ma bağlı olarak renk değiştirebiliyor ama altın rengi hiç kaybolmuyor." "Bizim gibi tanıdığın başka kaç kişi var?" "Pek fazla değil. Onları arada bir görüyorum. Çoğunluk‐ la kendi başlarına kalmayı tercih ediyorlar. Gerçekten ko‐

nuşabildiğim ilk kişi sensin. Elemente 'ruh' dendiğini bile bilmiyordum. Keşke uzmanlaşmaya başlamadığımda bu ko‐ nuda bilgim olsaydı. Sadece bir tür tuhaflık olduğunu düşü‐ nüyordum." Lissa bir kolunu kaldırdı ve etrafında parlayan ışığı gör‐ meye çalışarak baktı. Hiçbir şey göremedi. İç çekerek kolu‐ nu indirdi. O anda anladım. Adrian da ruhu kullanıyordu. Lissa'yla ilgili o kadar me‐ raklı olmasının, onunla konuşmak istemesinin, aramızdaki bağla ve Lissa'nın uzmanlığıyla ilgili o kadar soru sorması‐ nın nedeni buydu. Diğer birçok şeyi de açıklıyordu aslında, onun yanındayken bir türlü etkisinden kurtulamadığım o karizması gibi. Lissa ve ben odasındayken ikna yeteneğini kullanmıştı, Dimitri'nin kendisini rahat bırakmasını bu şekil‐ de sağlamıştı. "Yani sonunda gitmene izin verdiler mi?" diye sordu Ad‐ rian. "Evet. Nihayet bir şey bilmediğime karar verdiler." "Güzel," dedi Adrian. Kaşlarını çattığında, onu ilk kez ayık ve ciddi gördüğümü düşündüm. "Ve sen bilmediğine emin misin?" "Sana daha önce de söyledim. Bağı ben kullanamıyo‐ rum." "Hmmm. Şey, gitmem gerek." Lissa ona öfkeyle baktı. "Ne, senden bir şey gizlediğimi mi düşünüyorsun? Rose'u bulabilseydim, bulurdum!"

152


"Biliyorum ama açıkçası, aranızda güçlü bir bağ var. Rü‐ yalarında onunla konuşmak için bu bağı kullan. Ben dene‐ dim ama onunla yeterince uzun süre bağlantı..." "Ne dedin sen?" diye haykırdı Lissa. "Onunla rüyaların‐ da mı konuştun?" Adrian şaşkın gözlerle ona baktı. "Elbette. Bunu yapma‐ yı sen bilmiyor musun?" "Hayır! Dalga mı geçiyorsun? Nasıl mümkün olabilir ki?" Rüyalarım... Lissa'nın açıklanamayan bir Moroi fenomeninden, şifacı‐ lığın ötesine geçen ruhsal güçlerden, henüz hiçbir bilgi sa‐ hibi olunmayan şeylerden sözettiğini hatırlamıştım. Görü‐ nüşe bakılırsa Adrian'ın rüyalarıma girmesi tesadüf değildi. Belki de benim Lissa'nın zihnine girdiğim gibi, o da benim zihnime girmenin bir yolunu bulmuştu. Bu düşünce beni huzursuz etti. Lissa bile zorlukla kavrayabiliyordu. Adrian bir eliyle saçlarını sıvazlayıp başını arkaya attı ve düşünceli gözlerle tavandaki kristal avizeye baktı. "Pekala. Aura görmüyorsun, rüyalarda insanlarla konuşmuyorsun. Peki, ne yapabiliyorsun?" "Ben... ben… insanları iyileştirebiliyorum. Hayvanlan. Ve bitkileri. Ölenleri hayata döndürebiliyorum." "Gerçekten mi?" Adrian etkilenmiş görünüyordu. "Peka‐ la. Bunun için seni takdir ettim. Başka?" "Şey, ikna yeteneğini kullanabiliyorum." "Bunu hepimiz yapabiliyoruz." "Hayır, ben gerçekten yapabiliyorum. O kadar zor değil. İnsanlara istediğim şeyi yaptırabiliyorum, kötü şeyleri bile."

"Ben de öyle." Adrian'ın gözleri parladı. "Bunu benim üzerimde kullanmayı denersen neler olacağını merak edi‐ yorum. .." Lissa tereddüt etti ve dalgın bir tavırla parmakları kırmı‐ zı halının üzerinde dolaştı. "Şey... yapamam.” "Az önce yapabildiğini söyledin?" "Ben... şu anda yapamam. İlaç kullanıyorum... depres‐ yon ve diğer şeyler için... ve büyü yapmamı engelliyor." Adrian kollarını havaya doğru salladı. "O halde sana rü‐ yalarda yürümeyi nasıl öğretebilirim ki? Rose'u başka nasıl bulacağız?" "Bak," dedi Lissa, öfkeyle, "ilaçları almayı ben istemiyo‐ rum. Ama onları bıraktığımda gerçekten çok delice şeyler yaptım. Tehlikeli şeyler. Ruh kişinin üzerinde böyle etkiler yapıyor." "Ben hiçbir şey kullanmıyorum ve hiçbir sorunum da yok," dedi Adrian. Hayır, hiçbir sorunu yok değildi. Bunu Lissa da anla‐ mıştı. "Dimitri odana geldiği gün gerçekten tuhaftın," dedi Lis‐ sa. "Abuk sabuk şeyler söylemeye başladın." "Ah, öyle mi? Evet... arada bir oluyor. Ama gerçekten de pek sık değil. En fazla... ayda bir kez." Adrian samimi gö‐ rünüyordu. Lissa aniden her şeyi yeniden değerlendirerek Adrian'a dimdik baktı. Ya Adrian gerçekten yapabiliyorsa? Ya ilaçla‐ ra gerek kalmadan ve zararlı yan etkilerini görmeden ruh

153


elementini kullanabiiyorsa? Lissa'nın en çok istediği şey bu değil miydi? Ayrıca, ilaçların işe yarayıp yaramadığından da artık emin olamıyordu... Adrian onun ne düşündüğünü tahmin ederek gülümsedi. "Ne dersin, kuzen?" diye sordu. İkna yeteneğini kullan‐ masına gerek yoktu. Teklifi yeterince çekiciydi. “Büyüye tekrar dokunabilirsen, sana bildiğim her şeyi öğretebilirim. İlaçları sisteminden atman biraz zaman alacak ama bu ol‐ duğunda…”

21

Şu

anda ihtiyacım olan şey bu değildi. Adrian'ın yaptı‐

ğı diğer her şeyle başa çıkabilirdim: Lissa'ya kur yap‐ ması, onu aptal sigaralarını içmeye teşvik etmesi, vs. Ama bu değil. Lissa'nın o ilaçları bırakmasını gerçekten is‐ temiyordum. İsteksizce Lissa'nın zihninden çekildim ve kendi berbat durumuma döndüm. Adrian ve Lissa'nın arasında geçenleri daha fazla izlemek isterdim, ancak onları izlemek bana iyi gelmiyordu. Tamam. Artık gerçekten bir plana ihtiyacım vardı. Harekete geçmeliydim. Hepimizi buradan çıkarmalıy‐ dım. Ama etrafıma baktığımda kaçışa öncekinden daha ya‐ kın olduğumu göremiyordum. Sonraki birkaç saati hesap yaparak ve düşünerek geçirdim. Bu gün üç muhafızımız vardı. Biraz sıkkın görünüyorlar‐ dı ama yeterince gevşek değillerdi. Eddie yakınlarda baygın

154


halde oturuyordu ve Mason boş gözlerle yere bakıyordu. Odanın karşı tarafında Christian öfkeli gözlerle boşluğa ba‐ kıyor, Mia da uyuyordu. Boğazımın ne kadar kuru olduğu‐ nun farkındaydım ve ona su büyüsünün nasıl işe yaramaz olduğunu söylediğimi hatırlayınca neredeyse gülecektim. Bir dövüş sırasında çok fazla yararı olmayabilirdi ama biraz gücünü toplaması için her şeyimi... Büyü! Neden daha önce düşünememiştim? Çaresiz değildik. En azından tamamen değildik. Zihnimde yavaş yavaş bir plan belirmeye başladı, muh‐ temelen çılgınca bir plandı ama aynı zamanda da elimizde‐ ki tek seçenek gibi görünüyordu. Kalp atışlarım hızlandı ve muhafızlar yüzümden bir şey anlamasın diye hemen kendi‐ mi sakinleşmeye zorladım. Odanın karş�� tarafında, Christian beni izliyordu. Heyecanımı görmüş ve bir şey düşündüğü‐ mü anlamıştı. O da harekete geçmeye en az benim kadar hazır halde merakla beni izliyordu. Tanrım! Bunu nasıl başaracaktık? Onun yardımına ihtiya‐ cım vardı, fakat kafamdakini ona aktarmam mümkün değil‐ di. Aslında, bana yardım edip edemeyeceğinden de emin değildim, oldukça zayıf görünüyordu. Onunla göz temasımı sürdürerek bir şeyler olacağını an‐ lamasını sağlamaya çalıştım. Yüzünde şaşkınlık vardı ama aynı zamanda da kararlılık okunuyordu. Muhafızların hiçbi‐ rinin doğrudan bana bakmadığından emin olduktan sonra, bileklerimi hafifçe çekiştirerek belli etmeden kıpırdandım.

Elimden geldiğince arkama baktım ve sonra tekrar Christi‐ an'ın gözlerine döndüm. Kaşlarını çattığında, aynı hareketi tekrarladım. "Hey," dedim, yüksek sesle. Mia ve Mason şaşkınlıkla ir‐ kildi. "Bizi gerçekten açlıktan öldürecek misiniz? En azından su filan içemez miyiz?" "Kes sesini," dedi muhafızlardan biri. İçimizden biri ko‐ nuştuğunda verdikleri standart cevap buydu. "Haydi." Elimden geldiğince cilveli konuşmaya çalıştım. "Bir şeyler yudumlamamıza izin verin. Boğazım yanıyor. Alev almış gibi." Bu son birkaç kelimeyi söylerken Christi‐ an'ın gözlerine bir bakış attım ve yine konuştuğum muhafı‐ za döndüm. Tahmin ettiğim gibi, adam yerinden fırladı ve bana doğ‐ ru atıldı. "Beni tekrarlamak zorunda bırakma," diye gürledi. Şiddetli bir şey yapıp yapmayacağından emin değildim fa‐ kat henüz daha fazla zorlamaya niyetim yoktu. Ayrıca, ama‐ cıma ulaşmıştım. Christian ne demek istediğimi anlamamış‐ sa, yapabileceğim başka bir şey yoktu. Korkmuş gibi görün‐ düğümü umarak sustum. Muhafız yerine döndü ve bir süre sonra bana bakmak‐ tan vazgeçti. Yine Christian'a baktım ve bileklerimi çekiştir‐ dim. Haydi, haydi, diye düşündüm. Parçalan birleştir, Christian. Kaşları aniden kalktı ve inanamayan gözlerle bana bak‐ tı. Görünüşe bakılırsa aklına bir şey gelmişiti. İstediğim şey olmasını umuyordum. Ciddi olup olmadığımı anlamaya

155


çalışır gibi soran gözlerle baktı. Başımla onayladım. Birkaç saniye kaşlarını çatarak düşündü ve derin, sakin bir nefes aldı. "Pekala," dedi Christian. Herkes yine irkildi. "Kes sesini," dedi muhafızlardan biri, otomatik bir tavır‐ la. Bıkkın görünüyordu. "Hayır," dedi Christian. "Hazırım. İçmeye hazırım." Bir an ben dahil odadaki herkes donup kaldı. Kafamda‐ ki şey tam olarak bu değildi. Muhafızların lideri ayağa kalktı. "Bizimle oyun oynama‐ ya kalkma." "Öyle bir niyetim yok," dedi Christian. Yüzünde yorgun, umutsuz bir ifade vardı ve tamamen sahte olduğunu sanmı‐ yordum. "Bundan sıkıldım. Buradan çıkmak istiyorum ve ölmek istemiyorum. İçeceğim ve... şunu istiyorum." Başıy‐ la beni işaret etti. Mia tedirgin bir tavırla inledi. Mason, Christian'a döndü ve okulda olsak uzaklaştırılma cezası al‐ masına neden olabilecek bir şey söyledi. Kafamdan geçen kesinlikle bu değildi. Diğer iki muhafız soran gözlerle liderlerine baktılar. "Isaiah'yı çağıralım mı?" diye sordu adamlardan biri. "Burada olduğunu sanmıyorum," dedi lider. Birkaç sani‐ ye Christian'ı inceledikten sonra bir karar verdi. "Bu bir şa‐ kaysa, onu rahatsız etmek de istemiyorum. Bağlarını çözün de ne olduğunu görelim." Adamlardan biri keskin bir keski çıkardı. Christian'ın ar‐ kasına geçip çömeldi. Plastiğin kopuşunu duydum. Adam

Christian'ın kolunu tutarak sertçe ayağa kaldırdı ve onu ba‐ na doğru getirdi. "Christian," diye bağırdı Mason, korkunç bir öfkeyle. Bağlarını zorlarken sandalyesi biraz sallandı. "Sen aklını mı kaçırdın? Bunu yapmalarına izin verme!" "Sizler ölmek zorundasınız ama ben değilim," diye ters‐ ledi Christian, gözlerine düşen siyah saçlarını başının bir hareketiyle arkaya atarken. "Bunun başka yolu yok." Neler olduğunu gerçekten bilmiyordum, ancak ölmek üzereysem biraz daha duygu sergilemem gerektiğinin far‐ kındaydım. İki muhafız Christian'ın iki yanına geçti ve tem‐ kinli tavırlarla bana doğru eğilişini izlediler. "Christian," diye fısıldadım, korkuyormuş gibi görünme‐ nin ne kadar kolay olduğuna şaşarak. "Yapma." Dudakları sık sık olduğu gibi acı bir gülümsemeyle kıvrıl‐ dı. "Sen ve ben asla birbirimizden hoşlanmadık Rose. Birini öldürmem gerekiyorsa, bu sen olabilirsin." Kelimeleri buz gibi, net, inanılırdı, "Ayrıca, bunu istediğini sanıyordum." "Bunu değil. Lütfen, yapma..." Muhafızlardan biri Christian'ı itti. "Yap şu işi ya da san‐ dalyene dön." Christian o karanlık gülümsemesiyle omuz silkti. "Üzgü‐ nüm, Rose. Zaten öleceksin. Neden iyi bir neden uğruna ol‐ masın?" Yüzünü boynuma doğru yaklaştırdı. "Muhtemelen canın yanacak," diye ekledi. Canımın yanacağından şüpheliydim... çünkü gerçekten yapmayacaktı. Yapmayacaktı, değil mi? Huzursuzca kıpır‐

156


dandım. Her açıdan, vücudundaki bütün kan çekilirse, ay‐ nı zamanda bu süreçte acının büyük bölümünü silecek ka‐ dar endorfin salgılanırdı. Uykuya dalmak gibi olurdu. Elbet‐ te ki bunların hepsi söylentiydi. Sonuçta vampir ısırıkların‐ dan ölen insanlar geri dönüp olanları anlatamazdı. Christian dudaklarını boynumda dolaştırdı ve yüzünü gizleyecek şekilde saçlarıma gömdü. Dudakları tenimde do‐ laşırken, Lissa'yı öptüğü zaman hissettiklerimi hatırladım. Bir an sonra dişlerinin ucu tenime değdi. Ve acıyı hissettim. Gerçek acıyı! Ama ısırıktan gelmiyordu. Dişlerini sadece tenime daya‐ mıştı ama delmemişti. Dili boynumda yalar gibi dolaşıyor‐ du ama emebileceği kan yoktu. Bu daha çok tuhaf, sapık‐ ça bir öpüşe benziyordu. Hayır, acı bileklerimden geliyordu. Yakıcı bir acı. Chris‐ tian plastik kelepçeleri ısıtmak için büyüsünü kullanıyordu ve yapmasını istediğim şey de buydu. Mesajımı almıştı. Plastik giderek ısınırken, Christian hala kanımı içiyormuş gi‐ bi yapıyordu. Yakından bakan biri onun numara yaptığını anlayabilirdi ama saçlarımın büyük bölümü Christian'ın yü‐ zünü gizliyordu. Plastiğin erimesinin zor olduğunu biliyordum, ancak bu‐ nun ne anlama geldiğini ancak şimdi anlıyordum. Plastiğe zarar vermek için gereken sıcaklık inanılmazdı. Ellerimi bir lav birikintisine daldırmış gibi hissediyordum. Plastik tenimi korkunç bir şekilde yakıyordu. Acıyı rahatlatmayı umarak kıpırdandım. Bunu başaramadım ama plastiğin yumuşama‐

ya başladığını hissettim. Pekala. Bu da bir şeydi. Sadece bi‐ raz daha dayanmam gerekiyordu. Umutsuzca, Christian'ın ısırığına odaklanmaya ve dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Sa‐ dece beş saniye işe yaradı. Sonuçta vücuduma endorfin sal‐ gılamıyor, korkunç acıyla başa çıkmama yardımcı olmuyor‐ du. Ama inlememde sakınca yoktu, muhtemelen daha inan‐ dırıcı görünüyordum. "Buna inanamıyorum," diye mınldandı muhafızlardan biri. "Gerçekten yapıyor."Arkalarında Mianın ağladığını duydum. Plastik daha da ısınıyordu. Hayatımda böyle canımın yandığını hatırlamıyordum ve açıkçası çok şey yaşamıştım. Bayılmak giderek büyüyen bir olasılığa dönüşmüştü. "Hey," dedi muhafızlardan biri aniden. "Bu koku nedir?" Ne olabilirdi ki? Erimiş plastik! Ya da eriyen etim. Açık‐ çası farketmezdi, çünkü bileklerimi bir kez daha oynattı‐ ğımda yapış yapış erimiş plastik çözülüverdi. On saniyelik bir şaşkınlık fırsatım vardı ve onu iyi kul‐ landım. Christian'ı geri doğru iterek sandalyemden fırladım. İki tarafında birer muhafız vardı ve biri hala keskiyi elinde tutuyordu. Tek bir hareketle keskiyi adamın elinden kaptım ve yanağına gömdüm. Boğuk bir çığlıkla geri savruldu ama neler okluğunu görmek için zamanım yoktu. Şaşkınlık avantajım giderek azalıyordu ve zaman kaybedemezdim. Keskiyi bırakır bırakmaz, ikinci muhafızı yumrukladım. Ge‐ nel olarak tekmelerim yumruklarımdan daha güçlüydü, fa‐ kat yine de irkilerek sendelemesine neden olacak kadar güçlü bir yumruk indirmiştim.

157


O sırada muhafızların lideri harekete geçmişti. Korktu‐ ğum gibi hala tabancası vardı ve eli ona gitti. "Kıpırdama!" diye bağırdı, bana nişan alarak. Donup kaldım. Yumrukladığım muhafız öne çıktı ve ko‐ lumu yakaladı. Keskiyi yanağına sapladığım muhafızsa, yer‐ de kıvranıyordu. Liderleri tabancasının namlusunu benden ayırmadan bir şey söylemeye ve bağırmaya başladı. Taban‐ ca hafifçe kızardı ve elinden düştü. Eli kızarıp yanmıştı. Christian'ın metali ısıttığını anladım. Evet. Daha en başın‐ dan büyüyü kullanmalıydık. Buradan kurtulursak, Tasha'nın görüşünü kesinlikle savunacaktım. Moroilerin büyü kullan‐ mama geleneği zihinlerimize öylesine derin kazınmıştı ki bunu daha önce düşünememiştik. Aptalca bir tutumdu. Beni tutan adama döndüm. Benim boyutlarımda bir kı‐ zın böylesine bir mücadeleye girişeceğini beklediğini san‐ mıyordum, ayrıca, diğer adama ve tabancaya olanlardan dolayı çok şaşkındı. Biraz öne eğilerek karnına bir tekme indirdim, açıkçası, bu tekmeyle dövüş dersinden A alabilir‐ dim. Adam darbeyle homurdanarak tekmenin ivmesiyle ar‐ kasındaki duvara doğru savruldu. Neler olduğunu anlama‐ sına fırsat vermeden üzerine çullandım. Saçlarını yakalaya‐ rak başını yere vurdum, darbe onu öldürmeyecek ama ba‐ yıltacak kadar sertti. Hemen ayağa fırladığımda liderlerinin hala üzerime atla‐ madığına şaşırmıştım. Tabancanın ısınması onu o kadar ser‐ semletmiş olamazdı. Ama döndüğümde odaya sessizlik ha‐ kim oldu. Lider yerde baygın halde yatıyor, az önce serbest

kalmış Mason tepesinde dikiliyordu. Christian da bir elinde keski ve diğerinde tabancayla yakınında duruyordu. Taban‐ ca hala sıcak olmalıydı ama Christian'ın gücü onun sıcaktan etkilenmesini önlüyor olmalıydı. Tabancanın namlusunu keskiyi yanağına sapladığım adama çevirmişti. Adam bay‐ gın değildi, kanı az akıyordu, fakat o da benim gibi namlu tehdidiyle donup kalmıştı. "Kahretsin," diye mırıldandım, etrafa bakarak. Sendele‐ yerek Christian'a doğru yürüdüm ve elimi uzattım. "Birinin canını yakmadan onu bana ver." İğneleyici bir yorum yapmasını bekliyordum ama titre‐ yen elleriyle tabancayı bana uzattı. Hemen kemerime tık‐ tım. Biraz daha yakından baktığımda, Christian'ın ne kadar solgun olduğunu farkettim. Her an yere yıkılabilirmiş gibi görünüyordu. İki gündür açlıktan ölen biri için sıkı bir bü‐ yü gösterisi yapmıştı. "Mase, kelepçeleri al," dedim. Mason bize sırtını dönme‐ den muhafızların plastik kelepçeleri tuttuğu kutuya yaklaş‐ tı. Üç plastik şerit ve başka bir şey çıkardı. Soran gözlerle bana dönerek bir koli bandı rulosunu gösterdi. "Harika," dedim. Muhafızları sandalyelere bağladık. Birinin bilinci yerin‐ deydi ama onu da bayılanlar grubuna dahil ettik ve hepsi‐ nin ağzını koli bandıyla kapadık. Bir süre sonra uyanacak‐ lardı ve gürültü yapmalarını istemiyordum. Mia ve Eddie'yi de çözdükten sonra, beşimiz birlikte bir sonraki hamlemizi planladık. Christian ve Eddie zorlukla

158


ayakta durabiliyordu ama en azından Christian bulunduğu ortamın farkındaydı. Mia'nın yüzü yaşlarla ıslanmıştı ve emirlere uyabileceğinden emin değildim. Bunun sonucun‐ da, grupta gerçekten etkili olabilecek iki kişi sadece Mason ve bendim. "Adamın saatine bakılırsa dışarıda sabah," dedi Mason. "Dışarı çıkabilirsek bize dokunamazlar. En azından başka insan yoksa." "Isaiah'nın gittiğini söylemişlerdi," dedi Mia, zayıf bir ses‐ le. "Gidebilmemiz gerekir, değil mi?" "O adamlar saatlerdir dışarı çıkmadı," dedim. "Yanılıyor olabilirler. Aptalca bir şey yapma lüksümüz yok." Mason dikkatle odanın kapısını açarak boş koridora bak‐ tı. "Sizce buraya inen başka bir yol var mı?" "Bu işimizi kolaylaştırır," diye mırıldandım. Diğerlerine baktım. "Burada kalın. Biz bodrumun geri kalanını kontrol edeceğiz." "Ya başka biri gelirse?" diye haykırdı Mia. "Gelmeyecek," dedim, onu rahatlatmaya çalışarak. Aslın‐ da bodrumda başka kimsenin olmadığından neredeyse emindim, aksi takdirde bu gürültüye hepsi odaya doluşur‐ du. Ve merdivenden biri inmeye kalkarsa, önce biz onları duyardık. Yine de Masonla birlikte, birbirimizin arkasını kollaya‐ rak ve köşeleri kontrol ederek bodrumu sessizce taradık. İlk gelişimizden hatırladığım gibi gerçekten de bir fare labiren‐ tine benziyordu. Bir sürü kıvrımlı koridor ve bir sürü oda.

Tek tek kapıların hepsini açtık. Odaların hepsi, bir‐iki san‐ dalye dışında boştu. Bunların hepsinin hücre olarak kulla‐ nıldığını düşünerek ürperdim. "Bütün yerde tek bir pencere bile yok," diye homurdan‐ dım, taramayı bitirdiğimizde. "Yukarı çıkmamız gerek." Tekrar odaya yöneldik ama oraya ulaşmadan önce Ma‐ son kolumu tuttu. "Rose..." Durup ona baktım. "Evet?" Mavi gözleri ‐hiç görmediğim kadar ciddi pırıltılarla‐ ba‐ na pişmanlıkla baktı. "Gerçekten işleri berbat ettim." Bizi buraya sürükleyen olayları düşündüm. "İşleri birlik‐ te berbat ettik, Mason." İç çekti. "Umarım… bütün bunlar bittiğinde oturup ko‐ nuşabiliriz. Sana öfkelenmemeliydim." . Ona bunun olmayacağını, ortadan kaybolduğunda aslın‐ da aramızda bir şeylerin daha iyi olamayacağını söylemek için onu aradığımı söylemek istiyordum. Ama bir ilişkiyi sonlandırmak için uygun bir yer ve zaman olmadığından yalan söyledim. Elini tutup sıktım. "Umarım." Gülümsedi ve birlikte diğerlerinin yanına döndük. "Pekala," dedim. "Nasıl yapacağımızı anlatayım." Hemen bir plan yaptık ve merdivene doğru süzüldük. Ben en öndeydim, Mia, Christian'a yardımcı olarak arkam‐ dan geliyordu. Mason da Eddie'yi neredeyse sürüklercesine en arkadaydı. "Ben önden gitmeliyim," dedi Mason, merdivenin tepe‐ sinde durduğumuzda.

159


"Hayır," diye tersledim, elimi kapının tokmağına koyar‐ ken. "Ama ya bir şey olursa?" "Mason!" dedim. Oma sertçe bakarken, aniden annemin Drozdov saldırısının olduğu günkü görüntüsü zihnimde canlandı. Korkunç bir olayın ertesinde bile sakin ve kon‐ trollü. Bu grup gibi oradakilerin de bir lidere ihtiyacı vardı ve ben de elimden geldiğince annemi taklit etmeye çalıştım "Eğer bir şey olursa, onları buradan çıkar. Hızlı ve olabildi‐ ğince uzağa. Yanında bir gardiyan sürüsü olmadan da sa‐ kın geri dönme." "İlk sen saldırıya uğrarsın! Ben ne yapayım yani?" diye tısladı. "Seni burada mı bırakayım?" "Evet. Onları dışarı çıkarabilirsen beni unut." "Rose, ben..." "Mason!" Başkalarına liderlik etmek için güç toplamaya çalışırken yine annemi zihnimde canlandırdım. "Yapabilir misin, yapamaz mısın?" Diğerleri nefeslerini tutarken, sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca birbirimize baktık. "Yapabilirim," dedi sonunda. Başımla onayladım ve işi‐ me döndüm. Bodrum kapısı gıcırdayarak açılırken sesten yüzümü bu‐ ruşturdum. Nefes bile almaya çekinerek: merdivenin tepe‐ sinde hareketsiz durup dinledim. Ev ve ilginç dekorasyonu, ilk gördüğümüz gibiydi. Bütün pencereler panjurlarla kapa‐ lıydı ama kenarlarından, dışarıdan süzülen ışığı görebiliyor‐

dum. Gün ışığı hiç o anki kadar tatlı gelmemişti. Dışarı çık‐ mak özgürlük anlamına geliyordu. Hiçbir ses, hiçbir hareket yoktu. Etrafıma bakınarak ön kapının yerini hatırlamaya çalıştım. Evin diğer tarafındaydı, aslında çok uzak sayılmazdı ama şimdi yarım metre ötesi bi‐ le çok uzak geliyordu. "Benimle gel," diye fısıldadım Mason'a, arkayı kollama konusunda kendini daha iyi hissetmesini umarak. Bir an için Eddie'yi Mia'ya bıraktı ve ana oturma bölü‐ münde hızlı bir tarama yapmak için bana yaklaştı. Hiçbir şey yoktu. Buradan ön kapıya uzanan mesafe açıktı. Rahat bir nefes aldım. Mason yine Eddie'yi aldı ve hepimiz gergin bir şekilde ilerledik. Tanrım. Bunu başaracaktık. Bunu ger‐ çekten başaracaktık. Ne kadar şanslı olduğumuza inanamı‐ yordum. Felakete o kadar yaklaşmıştık ki... İnsanın hayatı‐ nı yeniden gözden geçirdiği ve bir şeyleri değiştirmeye ka‐ rar verdiği anlardan biriydi. Böyle anlarda insan ikinci bir şans verilse kesinlikle boşa harcamayacağına yemin ederdi. Önümüze çıkışlarını neredeyse aynı anda görüp duy‐ dum. Sanki bir büyücü Isaiah ve Elena'yı yoktan getiriver‐ mişti. Ancak işin içinde büyü filan olmadığını biliyordum. Strigoiler bu kadar hızlı hareket ederdi. Boş olduğunu san‐ dığımız zemin kat odalarından birinden çıkmış olmalıydılar, araştırarak daha fazla zaman harcamak istememiştik. Katın her santimini taramadığımız için içten içe kendime kızdım. Zihnimin derinliklerinde bir yerde, Stan'in dersinde annem‐ le alay edişimi hatırlıyordum: "Bilmiyorum. Bana kalırsa işi

160


berbat etmişsiniz. Neden önce mekanı gözlemleyip içeride Strigoi olup olmadığına bakmadınız? Bence kendinizi bir‐ çok gereksiz dertten kurtarabilirdiniz." Karma gerçekten de baş belasıydı. "Çocuklar, çocuklar," dedi Isaiah. "Bu oyun böyle oy‐ nanmaz. Kuralları çiğniyorsunuz." Dudaklarında zalim bir gülümseme belirdi. Bizi asla tehdit olarak görmüyor, kaçış ve direniş çabamızdan zevk alıyordu. Açıkçası, haklıydı. "Hızlı ve uzağa, Mason," dedim alçak sesle, bakışlarımı Strigoilerden ayırmadan. "Bak, bak... Bakmakla olsaydı..." Isaiah aklına bir şey gelmiş gibi kaşlarını kaldırdı. "İkimizi tek başına yenebile‐ ceğini mi sanıyorsun?" Güldü. Elena da güldü. Ben dişleri‐ mi sıktım. Hayır, ikisini birden yenebileceğimi sanmıyordum. Aslın‐ da, öleceğimden kesinlikle emindim. Ama aynı zamanda önce sağlam bir şekilde dikkatlerini dağıtmaya kararlıydım. Isaiah'ya doğru atıldım ama tabancayı Elena'ya çevirdim. İnsan muhafızların üzerine atılabilirsiniz ama Strigoilerle bu şansınız yoktur. Daha hareket etmeden ne yapacağımı anla‐ mışlardı. Yine de tabancam olduğunu düşünmemişlerdi. Isaiah saldırımı neredeyse hiç çaba harcamadan savuşturur‐ ken kollarımı yakalayıp beni tutmasına fırsat kalmadan Ele‐ na'ya ateş ettim. Tabancanın sesi kulaklarımda çınlarken, Elena acı ve şaşkınlıkla haykırdı. Karnına nişan almıştım ama kalçasından vurabilmiştim. Bu önemli değildi. İki hedef de onu öldürmezdi, ancak karnı daha çok canını yakardı.

Isaiah bileklerimi o kadar sıkı tutuyordu ki kemiklerimi kıracağını sandım. Silahı düşürdüm. Tabanca yere düşerek sekti ve yerde kaydı. Elena öfkeyle bağırarak beni pençele‐ meye çalıştı. Isaiah ona kendini kontrol etmesini söyleyerek beni uzaklaştırdı. Bu süre içinde olabildiğince çırpınıyor‐ dum ve amacım kaçmak değil, uğraştırmaktı. O anda: Olabilecek en tatlı ses. Ön kapının açıldığını duydum! Mason dikkati dağıtmamdan yararlanmıştı. Eddie'yi Mi‐ a'ya bırakarak benim ve Strigoilerin etrafımızdan koşmuş, ön kapıya ulaşmıştı. Isaiah yıldırım hızıyla döndü ve üzeri‐ ne vuran gün ışığıyla haykırdı.. Ama acı çekmesine rağmen refleksleri hala hızlıydı. Işıktan oturma odasına doğru çeki‐ lirken Elena'yla beni de yanında sürükledi, onu kolundan, beni boynumdan yakalamıştı. "Çıkar onları!" diye bağırdım. "Isaiah..." diye başladı Elena, Isaiah'nın elinden kurtul‐ maya çalışarak. Isaiah beni yere fırlatarak döndü ve kaçan kurbanlarına baktı. Boğazımı bıraktığı için artık rahatça nefes alabiliyor‐ dum, yutkundum ve dağılmış saçlarımın arasından kapıya baktım. Mason, Eddie'yi eşikten sürüklüyor, gün ışığının güvenliğine çıkarıyordu. Mia ve Christian çoktan gitmişti. Hissettiğim rahatlık duygusuyla neredeyse ağlayacaktım. Isaiah korkunç bir öfkeyle bana döndüğünde simsiyah gözleri ve uzun boyuyla tepemde dikiliyordu. Her zaman korkunç görünen yüzü, hayal bile edilemeyecek bir hal al‐ mıştı. 'Canavar' kelimesi yeterli olmazdı.

161


Beni saçlarımdan yakaladı. Acıyla haykırdım. Başını iyice aşağı indirdi ve yüzünü neredeyse benimkine yapış‐ tırdı. "Isırılmak mı istiyorsun?" diye sordu. "Kan fahişesi mi ol‐ mak istiyorsun? Eh, onu ayarlayabiliriz. Kelimenin her anla‐ mıyla. Ve hiç de hoşuna gitmeyecek. Uyuşturucu olmaya‐ cak. Acı verici olacak, hayatında hiç çekmediğin kadar acı çekmeni sağlayacağım. İkna yeteneği iki yönlü çalışır, bili‐ yorsun. Ölümünün de çok ama çok uzun bir zaman alma‐ sını garantileyeceğim. Bağıracaksın. Çığlık atacaksın. Ağla‐ yacaksın. Her şeyi sona erdirip ölmene izin vermem için ba‐ na yalvaracaksın..." "Isaiah," diye bağırdı Elena, sabrı taşarak. "Öldür şunu artık. Söylediğim gibi daha önce yapsaydın, bunlann hiçbi‐ ri olmayacaktı." Isaiah beni bırakmadı ama bakışlarını ona çevirdi. "Ka‐ rışma." "Melodramatik davranıyorsun," dedi Elena. Evet, gerçek‐ ten mızmızın tekiydi. Bir Strigoi'nin böyle olacağını tahmin bile edemezdim. Neredeyse komikti. "Yazık." "Bana karşılık da verme," dedi Isaiah. "Ben acıktım. Sadece onu..." "Onu bırakın, yoksa ikinizi de öldürürüm!" Hepimiz bu öfkeli ve kararlı sese döndük. Mason elinde düşürdüğüm tabancayla kapıda duruyordu. Isaiah birkaç saniye ona baktı. "Tabii," dedi sonunda. Bıkkın görünüyordu. "Denesene."

Mason tereddüt etmedi. Tetiği çekti ve bütün şarjörü Isaiah'nın göğsüne boşaltana kadar da ateş etmeyi sürdür‐ dü. Her mermi Strigoi'nin biraz yüzünü buruşturmasına ne‐ den oldu ama onun dışında adam ayakta kaldı ve beni bı‐ rakmadı bile. Demek güçlü ve yaşlı bir Strigoi olmanın an‐ lamı buydu. Kalçasına saplanan bir mermi, Elena gibi genç bir vampirin canını yakabilirdi. Ama Isaiah? Göğsünden de‐ falarca vurulmak bile onun için bir şey ifade etmiyordu. Bunu Mason da anlamıştı ve tabancayı indirirken yüz hatları sertleşti. "Git buradan!" diye bağırdım. Hala güneşte, güvendeydi. Ama beni dinlemedi. Koruyucu ışıktan çıkarak bize doğ‐ ru koştu. Isaiah'nın dikkatini Mason'dan uzaklaştırmayı umarak daha fazla çırpınmaya başladım. Başaramadım. Ma‐ son bize doğru yolu yarılayamadan, Isaiah beni Elena'ya doğru attı. Isaiah, Mason'ın saldırısını hızla karşılayıp onu kontrol altına aldı, tıpkı daha önce bana da yaptığı gibi. Ama bana yaptığının aksine, Isaiah onun kollannı tutmadı. Mason'ın saçlannı kavrayıp uzun, acılı bir ölümle ilgili the‐ ditler savurmadı. Sadece saldınyı durdurdu, iki eliyle Ma‐ son'ın kafasını tuttu ve hızla yana çevirdi. Sinir bozucu bir çatırtı duyuldu. Mason'ın gözleri iri iri açıldı ve öyle kaldı. Isaiah onu bıraktı ve cansız vücudu Elena'nın beni tuttu‐ ğu yere doğru fırlattı. Ceset aramıza düştü. Görüş alanım bulandı ve midem altüst oldu. "İşte," dedi Isaiah, Elena'ya. "Bu senin açlığını bastırır. Bana da biraz bırak."

162


22

Dehşet ve şaşkınlık bütün benliğimi kaplamıştı. O

kadar ki ruhum büzülüyor, dünyanın sonu gelmiş gibi görünüyordu, bundan sonra hayatım devam edemezdi. Kimse böyle bir şeyden sonra yaşamaya devam edemezdi. Acımı evrene haykırmak istiyordum. Eriyene ka‐ dar ağlamak istiyordum. Mason'ın yanına çöküp onunla bir‐ likte ölmek istiyordum. Onunla Isaiah'nın arasındayken bir tehdit oluşturmadığı‐ ma karar veren Elena beni bıraktı. Mason'ın cesedine döndü. O anda hislerim dondu. Sadece harekete geçtim. "Ona. Sakın. Dokunma." Kendi sesimi tanıyamamıştım. Elena gözlerini devirdi. "Ah, gerçekten sinir bozucusun. Isaiah'ya hak vermeye başlıyorum, sen gerçekten de ölme‐ den önce acı çekmelisin." Başını çevirerek yerde diz çöktü ve Mason'ın cesedini bez bebekmiş gibi sırtüstü çevirdi.

"Ona dokunma!" diye bağırdım. Onu ittim ama pek etki‐ li olmadı. O da beni itti ve neredeyse düşürüyordu. Yapabil‐ diğim tek şey dengemi tekrar bularak ayakta kalmak oldu. Isaiah bana keyifli bir ilgiyle baktı, sonra bakışları yere döndü. Lissa'nın hediyesi olan chotki montumun cebinden düşmüştü. Yere eğilip aldı. Strigoiler kutsal eşyalara doku‐ nabiliyordu, haçlardan korktukları hikayesi doğru değildi. Sadece kutsal alanlara giremiyorlardı. Haçın arkasını çevir‐ di ve parmağını ejderha kabartmasının üzerinde gezdirdi. "Ah, Dragomirler," dedi. "Onları unutmuştum. Çok da zor değil. Kaç tane kaldı? Bir mi? İki mi? Hatırlamaya bile değmez." O korkunç kırmızı gözler üzerime dikildi. "Her‐ hangi birini tanıyor musun? Bugünlerde birini görmek iste‐ rim. Çok zor olmazdı..." Aniden bir patlama duydum. Akvaryum patladı ve cam parçaları etrafa saçılırken içindeki su boşaldı. Parçalardan bir kısmı bana doğru uçtu ama neredeyse farketmedim bi‐ le. Su havada dönerek bir küre biçiminde Isaiah'ya doğru uçtu. Ona bakarken ağzım açık kalmıştı. Korkmaktan çok şaşırmış bir halde o da olanları izliyor‐ du. En azından yüzüne dolanıp onu boğmaya başlayana kadar. Mermi gibi havasızlık da onu öldürmezdi ama fazlasıyla rahatsızlık verirdi. Elleri yüzüne gitti ve umutsuzca sudan kurtulmaya çalış‐ tı. Yararı olmadı. Parmakları kayıp duruyordu. Elena, Ma‐ son'ı unutarak ayağa fırladı.

163


"Neler oluyor?" diye bağırdı. Isaiah'yı kurtarma çabasıyla onu tutup sarstı ama işe yaramadı. "Nedir bu?" Yine hissizleşmiştim. Sadece hareket ediyordum. Ellerim parçalanmış akvaryumdan uçan iri bir cam parçasına kaydı. Keskin, tırtıklı kenarlıydı ve elimi kesiyordu. Onlara doğru atıldım ve cam parçasını Isaiah'nın göğsü‐ ne sapladım, egzersiz odasında defalarca yaptığım gibi kal‐ bini hedeflemiştim. Isaiah suyun içinde boğuk bir çığlık attı ve yere çöktü. Acıdan bayılırken gözbebekleri yukarı kaydı. Tıpkı Isaiah, Mason'ı öldürdüğünde olduğu gibi, şimdi de Elena bana şaşkınlıkla bakıyordu. Isaiah elbette ölme‐ mişti ama geçici olarak etkisiz hale getirilmişti. Elena'nın yüzü, bunun mümkün olacağını hiç düşünmediğini açıkça gösteriyordu. O anda yapılacak en akıllıca şey, kapıya ve güneşin gü‐ venliğine kaçmak olurdu. Bunun yerine aksi yönde dön‐ düm ve şömineye doğru koştum. Antika kılıçlardan birini kapıp Elena'ya döndüm. Fazla hareket etmem gerekmedi çünkü kendini toparlamıştı ve bana doğru koşuyordu. Öfkeden hırlayarak beni yakalamaya çalıştı. Hiç kılıçla eğitim yapmamıştım, fakat bulabildiğim her türlü silahı kul‐ lanabilecek şekilde eğitilmiştim. Kılıcı aramızdaki mesafeyi korumak için kullanırken hareketlerim sarsak ama etkiliydi. Ağzındaki beyaz sivri dişler parlıyordu. "Sana bunun be‐ delini ağır..." "...mı ödeteceksin? Acı mı çektireceksin? Doğduğuma pişman mı edeceksin?"

Annemle dövüşürken nasıl daima savunmada kaldığımı hatırladım. Bu kez işe yaramayacaktı. Saldırmak zorunday‐ dım. Öne doğru atılarak Elena'ya bir darbe indirmeye çalış‐ tım. Şansım yoktu. Her hareketimi tahmin edebiliyordu. Aniden, arkamdan Isaiah'nın homurtusunu duydum, yine kendine geliyordu. Elena ona bir bakış atarken, bu fırsattan yararlanarak ileri doğru atıldım. Kılıç gömleğinin kumaşını delip tenini kesti ama başka bir şey olmadı. Yine de, yüzünü buruşturdu ve panikle yarasına baktı. Sanınm Isaiah'nın kal‐ bine saplanan cam parçasını hala çok iyi hatırlıyordu. Ve bütün ihtiyacım olan da buydu. Bütün gücümü toplayarak geri çekildim ve kılıcı savur‐ dum. Kılıcın ucu boynunun yan tarafına sertçe ve derinlemesi‐ ne gömüldü. Tüylerimi ürperten, korkunç bir çığlık attı. Ba‐ na yaklaşmaya çalıştı. Geri çekilip tekrar vurdum. Elleriyle boynunu tuttu ve daha fazla ayakta kalamadı. Tekrar tekrar vurmaya devam ederken, kılıç her seferinde boynuna biraz daha gömüldü. Birinin kafasını kesmek, sandığımdan daha zordu. Eski, kör kılıç da muhtemelen yardımcı olmuyordu. Ama sonunda kendime geldiğimde, artık hareket etme‐ diğini gördüm. Başı vücudundan ayrılmış halde orada du‐ ruyor, ölü gözleri olanlara inanamıyormuş gibi bakıyordu. Eh, ben de inanamıyordum. Biri çığlık atıyordu ve bir an için hala Elena olduğunu sandım. Sonra başımı kaldırıp odanın karşı tarafına baktım. Mia kapıda durmuş, kusacakmış gibi sararmış bir yüzle ve

164


iri iri açılmış gözlerle bakıyordu. O anda, zihnimin derinlik‐ lerinde, akvaryumu patlatanın o olduğunu anladım. Su bü‐ yüsü o kadar da değersiz görünmüyordu artık. Isaiah hala sarsılmış bir halde kalkmaya çalışıyordu. Ama bunu başarmasına fırsat vermeden üzerine çullandım. Kılıç her darbede kan ve acı yaratarak kendi şarkısını söylemeye başladı. Artık kendimi deneyimli bir profesyonel gibi hisse‐ diyordum. Isaiah yere devrildiğinde, Mason'ın boynunu kı‐ rışı hala gözlerimin önünden gitmiyordu ve elimden geldi‐ ğince şiddetli vurmaya devam ediyor, sanki her darbede o anıyı silmeye çalışıyordum. "Rose! Rose!” Nefretten gözüm kararmış halde, Mia'nın sesini zorlukla duyabildim. "Rose, o öldü artık!" Sersemlemiş bir halde son darbemi durdurdum ve ayak‐ larımın dibindeki şeye baktım, başı artık vücuduna bağlı değildi. Mia haklıydı. Isaiah ölmüştü. Gerçekten ölmüştü. Etrafıma bakındım. Her yerde kan vardı ama manzaranın dehşetini kavrayamıyordum. Dünyam yavaşlamış, sadece iki temel şeye odaklanmıştı: Strigoileri öldür, Mason'ı koru. Başka bir şeyi algılayamıyordum. "Rose," diye fısıldadı Mia. Korku dolu bir sesle konuşu‐ yor ve titriyordu. Strigoilerden değil, benden korkuyordu. "Rose, gitmemiz gerek. Haydi." Bakışlarımı onun yüzünden ayırarak Isaiah'nın kalıntıla‐ rına baktım. Kısa bir süre sonra, kılıcı elimden bırakmadan Mason'ın cesedine yaklaştım.

"Hayır,” dedim, sesim çatlayarak. "Onu bırakamam. Baş‐ ka Strigoiler gelebilir." Gözlerim yanıyor, umutsuzca ağlamak istiyordum. Diğer yandan, içim hala kan şehvetiyle doluydu ve hissedebildi‐ ğim duygular şiddet ve öfkeden ibaretti. "Rose, onun için geri döneriz. Başka Strigoiler gelecek‐ se, buradan gitmek zorundayız." "Hayır," diye tekrarladım, Mia'ya bakmadan. "Onu bırak‐ mıyorum. Onu yalnız bırakmayacağım." Boştaki elimle Ma‐ son'ın saçlarını okşadım. "Rose..." Başımı sertçe kaldırdım. "Git buradan!" diye bağırdım. "Git buradan ve bizi yalnız bırak!" Bana doğru birkaç adım attı ama kılıcı kaldırdım. Donup kaldı. "Git buradan," diye tekrarladım. "Diğerlerini bul." Mia yavaşça kapıya doğru geriledi. Dışarı koşmadan ön‐ ce bana son, umutsuz bir bakış attı. Ortama sessizlik hakim olurken kılıcı tutan elim gevşedi ama bırakmadım. Vücudum öne doğru sarktı ve başımı Ma‐ son'ın göğsüne koydum. Başka hiçbir şeyin farkında değil‐ dim: Etrafımdaki dünyayı, zamanı algılamıyordum. Saniye‐ ler geçmiş olabilirdi. Saader geçmiş olabilirdi. Bilmiyordum. Mason'ı orada öyle bırakamayacağım dışında hiçbir şey bil‐ miyordum. Dehşeti ve acıyı zorlukla kontrol altında tutan bir zihin durumuyla öylece kalakalmıştım. Mason'ın öldü‐ ğüne inanamıyordum. Ölümü davet ettiğime inanamıyor‐

165


dum. Ama olanları kabullenmiyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordum. Ayak sesleri duyduğumda başımı kaldırdım. Kapıdan bi‐ rileri giriyordu, bir sürü. Kim olduklarını seçemiyordum ama önemi yoktu. Hepsi, Mason'ı korumam gereken tehdit‐ lerdi. Birkaçı bana yaklaşırken kılıcı kaldırdım ve cesedinin başında koruyucu bir tavırla durdum. "Geri çekilin," diye uyardım. "Ondan uzak durun." Ama gelmeye devam ediyorlardı. "Geri çekilin!" diye bağırdım. Durdular. Biri dışında. "Rose," dedi yumuşak bir ses. "Kılıcı bırak." Ellerim titriyordu. Zorlukla yutkundum. "Bizden uzak durun." "Rose!" Ses yine konuştu, bu sesi her yerde tanırdım. Tereddüt‐ lü bir tavırla sonunda etrafımın farkına varmaya başladım. Karşımda duran adamı daha net görüyordum. Dimitri'nin o tanıdık kahverengi gözleri, kararlı ve nazik bir şekilde bana bakıyordu. "Geçti artık," dedi. "Her şey yoluna girecek. Kılıcı bıra‐ kabilirsin." Kabzayı tutmaya çalışırken ellerim daha da şiddetli titri‐ yordu. "Yapamam." Kelimeler canımı yakıyordu. "Onu yal‐ nız bırakamam. Onu korumak zorundayım." "Korudun zaten," dedi Dimitri. Kılıç ellerimden kaydı ve güçlü bir tangırtıyla yere düş‐ tü. Ben de onun peşinden yere, ellerimin ve dizlerimin

üzerine yıkıldım, ağlamak istiyordum ama hala yapamı‐ yordum. Dimitri'nin kolları beni sararak ayağa kalkmama yardım etti. Sesler etrafımızı sararken tek tek tanıdığım ve güven‐ diğim insanları seçebilmeye başlamıştım. Dimitri beni ka‐ pıya doğru sürüklemek istedi ama buna direndim. Yapa‐ mıyordum. Parmaklarım gömleğini yakalamış, buruş buruş sıkıyordu. Bir kolunu omzumdan ayırmadan diğer eliyle saçlarımı yüzümden çekti. Başımı göğsüne koydum ve Rusça bir şeyler mırıldanarak saçlarımı okşamaya devam etti. Tek kelimesini bile anlamıyordum ama nazik sesi be‐ ni yatıştırmıştı. Gardiyanlar eve doluşmuş, her santimini incelemeye başlamıştı. Birkaçı bize yaklaştı ve bakmayı reddettiğim ce‐ setlerin başında diz çöktü. "O mu yapmış? İkisini de mi?" "Bu kılıç yıllardır bilenmemiş!" Boğazımdan komik bir ses çıktı. Dimitri rahatlatıcı bir ta‐ vırla omzumu sıktı. "Onu buradan çıkar, Belikov," dediğini duydum bir ka‐ dının, arkamdan. Sesi son derece tanıdıktı. Dimitri yine omzumu sıktı. "Haydi, Roza. Artık gitme za‐ manı." Bu kez onu dinledim. Acıyla attığım her adımda beni tu‐ tarak evden çıkardı. Zihnim hala olanları kabullenmiyordu. Etrafımdakilerden gelen basit talimatlara uymaktan başka bir şey yapamıyordum.

166


Sonunda kendimi Akademi'nin jetlerinden birinde bul‐ dum. Motorlar gürüldedi ve uçak havalandı. Dimitri bir şey‐ ler mırıldanarak birazdan yanıma döneceğini söyledi ve be‐ ni koltuğumda yalnız bıraktı. Dümdüz karşıya bakıyor, önümdeki koltuğun detaylarını inceliyordum. Yanımda biri oturuyordu ve omuzlarıma bir battaniye ör‐ tüyordu. Nasıl titrediğimi ancak o zaman farkedebildim. Battaniyenin kenarlarını çekiştirdim. "Üşüyorum," dedim. "Neden bu kadar üşüyorum?" "Şok geçiriyorsun," diye cevap verdi Mia. Dönüp ona baktım ve sarı buklelerini, iri mavi gözlerini inceledim. Ona bakarken anılarım yine serbest kalmıştı. Hepsi geri geliyordu. Gözlerimi sımsıkı yumdum. "Ah, Tanrım," dedim. Gözlerimi açtım ve yine ona odak‐ landım. "Beni sen kurtardın, akvaryumu patlattığında beni sen kurtardın. Bunu yapmamalıydın. Geri dönmemeliydin." Mia omuz silkti. "Sen de kılıca uzanmamalıydın." Haklıydı. "Teşekkür ederim," dedim. "Yaptığın şey... hiç aklıma bile gelmemişti. Çok zekiceydi." "Onu bilmiyorum," dedi, yüzünde hüzünlü bir gülümse‐ meyle."Su o kadar da etkili bir silah sayılmaz, unuttun mu?" Eski sözlerimi o kadar komik bulmasam da, elimde ol‐ madan güldüm. Hayır, artık hiç komik bulmuyordum. "Su harika bir silah," dedim sonunda. "Geri döndüğü‐ müzde suyu kullanmanın yollarını düşünmeliyiz." Yüzü aydınlandı. Gözlerinde sert bakışlar belirdi. "Bu hoşuma gitti. Her şeyden çok."

"Üzgünüm... annen için çok üzgünüm." Mia başıyla onayladı. "Seninki hayatta olduğu için şans‐ lısın. Ve ne kadar şanslı olduğunu bilmiyorsun." Dönüp tekrar koltuğa baktım. Sonraki kelimelerim beni bile şaşırttı: "Keşke burada olsaydı." "Burada zaten," dedi Mia, şaşkın bir tavırla. "Eve dalan grupta o da vardı. Onu görmedin mi?" Başımı iki yana salladım. Sessiz kaldık. Mia ayağa kalkıp gitti. Bir dakika sonra ya‐ nımda başka biri duruyordu. Kim olduğunu bilmek için bakmama gerek yoktu. Sadece biliyordum. "Rose," dedi annem. Hayatımda ilk kez, sesinin o kadar da kendinden emin çıkmadığını görüyordum. Belki de kor‐ kuyordu. "Mia beni görmek istediğini söyledi." Cevap ver‐ medim. Ona bakmadım. "Neye... neye ihtiyacın var?" Neye ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Ne yapmam ge‐ rektiğini bilmiyordum. Gözlerim dayanılmaz şekilde yanı‐ yordu ve ne olduğunu anlayamadan ağlamaya başladım. Şiddetli, acı verici hıçkırıklar bütün vücudumu sarsıyordu. Uzun süredir tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımdan boşalı‐ yordu. Hissetmeyi reddettiğim acı ve korku sonunda ser‐ best kalmıştı ve göğsümü yakıyordu. Zor nefes alıyordum. Annem kollarını bana doladı ve yüzümü göğsüne göme‐ rek daha da şiddetli sarsılmaya başladım. "Biliyorum," dedi nazikçe, beni daha sıkı tutarak. "Anlı‐ yorum."

167


23

Molnija törenimde hava ılıktı. Aslında o kadar

ılıktı ki kampüsteki karlar erimeye, Akademi'nin taş binalarının yanından akmaya başlamıştı. Kış henüz bitmemişti, bu yüzden her şeyin birkaç gün içinde yine donup beyaza döneceğini biliyordum. Ama şimdilik bütün dünya ağlıyormuş gibi görünüyordu. Spokane olayından sadece birkaç küçük kesik ve çürük‐ le kurtulmuştum. Eriyen plastiğin bileklerimde yarattığı ya‐ ralar en kötüleriydi. Ama neden olduğum ve yarattığım ölümle başa çıkmakta hala zorlanıyordum. Bir yerlerde bü‐ zülüp yatmak, kimseyle konuşmamak istiyordum, belki Lis‐ sa dışında. Ama Akademi'ye döndükten sonraki dördüncü günümde, annem beni buldu ve artık işaretlerimi alma za‐ manımın geldiğini söyledi. Neden sözettiğini hemen anlayamadım. Sonra iki Stri‐ goi'yi öldürdüğüm için iki molnija dövmesini kazandığımı

hatırladım. İlk işaretlerim. Bunu anlamak beni şaşırtmıştı. Bir gardiyan olarak gelecekteki kariyerimi düşünerek geçir‐ diğim bütün hayatım boyunca, işaretlere bakıp durmuştum ve onları onur madalyası gibi görmüştüm. Ya şimdi? Sade‐ ce unutmak istediğim bir şeyi hatırlatacaklardı. Tören, gardiyanların binasında, toplantılar ve ziyafetler için kullanılan büyük bir salonda yapıldı. Kayak merkezin‐ deki büyük yemek salonuyla ilgisi yoktu. Bütün gardiyan‐ lar gibi sade, etkili ve pratikti. Halı mavimsi gri, ince ve sı‐ kı örgülüydü. Çıplak beyaz duvarlarda St. Vladimir'de yıllar boyunca çekilen siyah beyaz fotoğraflar asılıydı. Başka de‐ kor ya da süs yoktu ama anın ciddiyeti ve gücü neredeyse elle tutulur haldeydi. Kampüsteki bütün gardiyanlar ‐acemi‐ ler dışında‐ törene katılmıştı. Binanın ana toplantı salonun‐ da dolanıyor, gruplar halinde duruyorlardı ama konuşmu‐ yorlardı. Tören başladığında hiç konuşmadan düzenli bir şekilde sıralandılar ve beni izlediler. Salonun köşesindeki tabureye oturarak saçlarımı başımın önüne attım. Arkamda, Lionel adında bir gardiyan, elindeki dövme iğnesiyle enseme yaklaştı. Akademi'de geçirdiğim bütün süre boyunca onu tanımıştım ama molnija dövmeleri yapmak için eğitim aldığı hiç aklıma gelmemişti. Başlamadan önce annemle ve Alberta'yla mırıldanarak bir şeyler konuştu. "Umut işareti almayacak," dedi. "Henüz mezun olmadı." "Farketmez," dedi Alberta. "Strigoileri öldürdü. Sen mol‐ nijaları yap, daha sonra umut işaretini de alır."

168


Sık sık yaşadığım acı düşünülürse, dövmelerin bu kadar can yakacağı hiç aklıma gelmemişti. Ama Lionel işini yapar‐ ken ben dudağımı ısırıp sessizce bekledim. Hiç bitmeyecek gibi görünüyordu. Nihayet bittiğinde iki ayna çıkardı ve en‐ semi görebildim. Orada, iki küçük siyah dövme, kızarmış tenimin üzerinde yan yana duruyordu. Molnija, Rusça'da ‘yıldırım’ anlamına geliyordu ve bu tırtıklı şekil onu sembo‐ lize ediyordu. İki işaret. Biri Isaiah, diğeri Elena için. Ben onları gördükten sonra, Lionel dövmeleri bandajla‐ dı ve iyileşene kadar neler yapmam gerektiği konusunda birkaç şey söyledi. Çoğunu anlamamıştım ama daha sonra sorabileceğimin farkındaydım. Hala bütün olan bitenlerin şokunu yaşıyordum. Sonrasında, törene katılan gardiyanların hepsi tek tek ya‐ nıma geldi. Hepsi bana şefkatini gösterdi ‐kucaklama, ya‐ naktan öpme gibi‐ ve nazik sözler söyledi. "Aramıza hoşgeldin," dedi Alberta, beni sıkıca göğsüne bastırarak sarılırken. Kendi sırası geldiğinde Dimitri bir şey söylemedi ama her zamanki gibi bakışları kitaplar dolusu şeyler anlattı. Yü‐ zündeki gurura ve duygu yoğunluğuna bakarken gözyaşla‐ rımı zor tuttum. Bir elini nazikçe yanağıma bastırıp başıyla onayladı ve yürüyüp gitti. Sıra Stan'deydi, ilk günümden beri en çok tartıştığım öğretmenim. Bana sarıldı. "Artık bizden biri oldun. En iyi‐ lerden biri olduğunu hep biliyordum," dedi. Bayılacağımı sandım.

Nihayet annem karşımda durduğunda yanağımdan süzü‐ len gözyaşını daha fazla bastıramadım. Parmağının ucuyla sildi ve hafifçe ensemi okşadı. "Sakın unutma," dedi. Kimse 'Tebrikler' demediği için memnundum. Ölüm, he‐ yecan duyulacak veya tebrik edilecek bir şey değildi. Her şey bittiğinde yiyecek ve içecek servisi yapıldı. Büfeye yürüdüm ve kendime bir tabak hazırladım. Yerken yiyecek‐ lerin tadını pek algılayamadım, sorulan sorulara verdiğim cevaplarınsa yarısının bile farkında değildim. Sanki bir Rose robot olmuş, programlandığım şeyleri yapıyordum. Ensem hala dövmeler yüzünden acıyordu ve zihnimde Mason'ın mavi gözlerini, Isaiah'nın kırmızı gözlerini görüyordum. Büyük günümün daha fazla tadını çıkaramadığım için suçluluk duyuyordum, fakat grup nihayet dağılmaya başla‐ dığında rahatlamıştım. Diğerleri mırıldanarak veda ederken, annem yanıma geldi. Törendeki sözleri dışında, uçak yolcu‐ luğumuzdan bu yana hiç konuşmamıştık. Hala kendimi bi‐ raz tuhaf hissediyor, biraz utanıyordum. Hiç söze dökme‐ mişti ama ilişkimizde bir şeylerin değiştiğinin o da farkın‐ daydı. Arkadaş filan değildik... ama kesinlikle artık düşman da değildik. "Lord Szelsky yakında ayrılıyor," dedi bana, binanın ka‐ pısına yakın bir yerde durduğumuzda, konuştuğumuz ilk gün ona bağırdığım yerden çok uzak değildik. "Ben de onunla gidiyorum." "Biliyorum," dedim. Bu konuda şüphe yoktu. İşler böyle yürürdü. Gardiyanlar Moroileri izlerdi. Önce Moroiler gelirdi.

169


Kahverengi gözleriyle bana düşünceli bir tavırla baktı. Uzun bir süredir ilk kez gerçekten göz göze geldiğimizi his‐ sediyordum, bu kez bana tepeden bakmıyordu. Ondan bir‐ kaç santim daha uzun olduğumu da yeni farkediyordum. "İyi iş çıkardın," dedi sonunda. "Şartları düşünürsek." Bu yarım bir iltifattı ama daha fazlasını haketmiyordum. Isaiah'nın evindeki olaylara yol açan hataları ve yargı boş‐ luklarını şimdi daha iyi anlıyordum. Bazıları; benim hatam‐ dı, bazıları değildi. Keşke bazı davranışlarımı değiştirebil‐ şeydim, fakat annemin haklı olduğunu biliyordum. Önüm‐ deki sorunla elimden gelenin en iyisini yapmıştım. "Strigoi öldürmek hiç de sandığım kadar görkemli bir şey değilmiş,” dedim. Yüzünde hüzünlü bir gplümseme belirdi. "Hayır. Asla değildir." O anda ensesindeki bütün o işaretleri ve ölümleri düşün‐ düm. Ürperdim. "Ah, hey!" Konuyu değiştirmeye karar vererek elimi ce‐ bime attım ve bana verdiği mavi gözü çıkardım. "Bana ver‐ diğin bu şey... Bir nazar boncuğu mu?" "Evet. Nereden bildin?" Adrianla paylaştığım rüyadan sözetmedim. "Biri söyledi. Koruyucu bir şey, değil mi?" Yüzünde dalgın bir ifade belirdi ve bir an sonra iç çeke‐ rek başıyla onayladı. "Evet. Orta Doğu'ya has bir batıl inanç... Bazıları sana zarar vermek isteyenlerin nazarının değebileceğini veya sana lanet okuyabileceğini söyler. Na‐

zar boncuğu bu kötü etkiyi karşılar... ve takanlara genel anlamda koruma sağlar." Parmaklarımı taşın üzerinde gezdirdim. "Orta Doğu... yani... Türkiye gibi yerler mi?" Annemin dudakları titredi. "Evet, Türkiye gibi yerler." Bir an tereddüt etti. "Bu... bir hediyeydi. Uzun zaman önce al‐ dığım bir hediye..." Bakışları kendi içine döndü ve anıların‐ da kaybolduğunu hissettim. "Senin yaşındayken... erkekle‐ rin çok fazla dikkatini çekerdim. Başlangıçta onur verici gi‐ bi görünen ama sonunda hiç de öyle olmayan bir şekilde. Bazen farkı söylemek zordur, birinin seni gerçekten sevdi‐ ğini veya senden yararlandığını anlamak her zaman kolay olmaz. Ama doğru şeyi hissettiğinde... bunu bilirsin." Ünüm konusunda neden o kadar aşırı koruyucu davrandı‐ ğını nihayet anlıyordum daha gençken kendi ününü tehlike‐ ye atmıştı. Belki sandığımdan çok daha fazla yaralanmıştı. Bana nazar boncuğunu neden verdiğini de biliyordum. Bunu ona babam vermişti. Artık üzerinde konuşmak istedi‐ ğini sanmıyordum, bu yüzden sormadım. Belki, sadece bel‐ ki, ilişkilerinin sadece iş ve gen odaklı olmadığını düşüne‐ bilirdim. Veda ettik ve derslerime döndüm. O sabah nerede oldu‐ ğumu herkes biliyordu ve diğer acemiler molnija işaretleri‐ mi görmek istiyordu. Onları suçlayamazdım. Rollerimiz ter‐ sine olsa, ben de görmek isterdim. "Haydi, Rose," diye yalvardı Shane Reyes. Sabah egzer‐ sizimiz için dışarı çıkıyorduk ve atkuyruğumla oynayıp du‐

170


ruyordu. Ertesi gün saçlarımı açık bırakmaya karar verdim. Diğerleri de aynı ricayla yanımıza geldi. "Evet, haydi. Kılıç ustalığın için ne kazandığını görelim!" Gözleri heyecanla parlıyordu. Onların gözünde bir kah‐ ramandım, tatillerini berbat eden bir Strigoi çetesinin lideri‐ ni öldüren sınıf arkadaşları! Ama grubun arkasında duran, ne heyecanlı ne de hevesli görünen birinden bakışlarımı ayıramıyordum. Göz göze geldiğimizde yüzünde hafif, hü‐ zünlü bir gülümsemeyle baktı. Anlıyordu. "Üzgünüm, çocuklar," dedim, diğerlerine dönerek. "Ban‐ dajlı kalmak zorundalar. Doktorun emri." Bu cevabım karşısında yükselen homurtular, kısa süre sonra yerini Strigoileri nasıl öldürdüğümle ilgili sorulara bı‐ raktı. Kafayı kesmek, bir vampiri öldürmenin en zor ve en ender kullanılan yollarından biriydi, ne de olsa kılıç taşımak o kadar rahat değildi. Olanları açıklamak için elimden gele‐ ni yaptım ve bunu yaparken gerçekleri çarpıtmamaya, ölümleri görkemli göstermemeye dikkat ettim. Okul günü sona erer ermez, Lissa beni yurda geri götür‐ dü. Spokane'de olanlardan beri onunla pek konuşma şansı bulamamıştık. Bir sürü soruyu cevaplamam ve Mason'ın ce‐ nazesine katılmam gerekmişti. Lissa'nın da kampüsten ayrı‐ lan kraliyet üyeleriyle yapması gereken çok şey vardı ve bu yüzden benden daha rahat değildi. Ama ona yakın olmak bana kendimi daha iyi hissettirmişti. Her istediğimde zihnine girebilsem bile, sana gerçekten de‐ ğer veren biriyle fiziksel olarak yakın olmak farklı bir şeydi.

Odamın kapısına geldiğimizde yerde bir buket frezya buldum. İç çekerek kokulu çiçekleri aldığımda gönderenin kim olduğunu karta bakmaya gerek duymadan biliyordum. "Nedir onlar?" diye sordu Lissa, ben kapıyı açarken. "Adrian'dan," dedim. İçeri girdik ve birkaç buketin daha durduğu masamı işaret ettim. Frezyaları da yanlarına koy‐ dum. "Kampüsten ayrıldığında rahatlayacağım. Buna daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum." Şaşkınlıkla bana döndü. "Oh. Hımm, demek bilmiyorsun." Aramızdaki bağdan, söyleyeceği şeyden hoşlanmayaca‐ ğımı anlamıştım. "Neyi bilmiyorum?" "Şey, o gitmiyor. Bir süre daha kalacak." "Gitmek zorunda," dedim. Bildiğim kadarıyla, geri dön‐ mesinin tek nedeni Mason'ın cenazesiydi ve bunu neden yaptığından hala pek emin değildim, çünkü Mason'ı nere‐ deyse tanımıyordu bile. Belki de Adrian bunu sadece gös‐ teriş için yapmıştı. Belki de Lissa ve benim peşimde koşma‐ ya devam ediyordu. "O üniversitede. Belki de reform oku‐ lunda. Bilmiyorum ama bir şeyler yaptığından eminim." "Bir sömestr izin aldı." Dümdüz Lissa'ya baktım. Şaşkınlığım karşısında gülümseyerek başıyla onayladı. "Burada kalıp benimle çalşacak... ve Bayan Carmack'le. Bütün bu süre boyunca, ruhun ne olduğunu bile bilmiyor‐ muş. Sadece uzmanlaşmadığını ama tulıaf yetenekleri oldu‐ ğunu düşünüyormuş. Arada bir başka ruh kullanıcılarıyla

171


karşılaşana kadar kendine böyle diyormuş. Ama onların da bilgisi Adrian'ınkinden fazla değilmiş." "Daha önce tahmin etmeliydim," dedim. "Onda bir şey vardı... hep onunla konuşmak istiyordum, biliyor musun? Ben bunu... karizma olarak yorumluyordum. Senin gibi. Sa‐ nırım hepsi ruha, ikna yeteneğine vs. bağlı. Bu ondan hoş‐ lanmama neden oluyor ama aslında hoşlanmıyorum." "Hoşlanmıyor musun?" diye sordu, alaycı bir tavırla. "Hayır," diye cevap verdim, kararlı bir şekilde. "O rüya konusundan da hoşlanmadım." Gözleri iri iri açıldı. "Çok güzel," dedi. "Sen bende neler olduğunu hep bilebiliyorsun ama ben seninle iletişim kura‐ mıyorum. Sizin gitmenize çok memnun oldum... ama keş‐ ke rüya konusunu daha önce keşfedip size yardım edebil‐ seydim." "Ben değilim," dedim. "Adrian'ın sana ilaçlarını bıraktır‐ madığına memnunum ama." Spokane'den dönüşümüzden birkaç gün sonrasına kadar bunu öğrenememiştim. Anladığım kadarıyla Lissa, Adrian'ın ilaçları bırakma önerisini kabul etmemişti. Ama daha sonra, Christian ve ben daha uzun süre bulunamasaydık, pes ede‐ bileceğini bana açıklamıştı. "Son zamanlarda kendini nasıl hissediyorsun?" diye sor‐ dum, ilaçlarla ilgili endişelerini hatırlayarak. "Hala ilaçların işe yaramadığını mı düşünüyorsun?" "Hımm... şey, açıklaması zor. Hala kendimi büyüye daha yakın hissediyorum, belki de beni artık önceki kadar en‐

gellemiyorlar. Ama başka zihinsel yan etkiler algılamıyo‐ rum... moralim bozuk filan değil." "Ah, bu harika." Yüzü güzel bir gülümsemeyle aydınlandı. "Biliyorum. Sonuçta bir gün büyü üzerinde çalışmayı öğrenebileceğimi umuyorum." Onu bu kadar mutlu görmek beni de gülümsetmişti. O karanlık duyguların geri döndüğünü görmekten hoşlanma‐ mıştım ve nihayet kaybolmalarına seviniyordum. Nedenini veya nasıl olduğunu anlamıyordum ama kendini iyi hisset‐ tiği sürece... Herkesin etrafında ışık vardır, senin dışında. Senin göl‐ gelerin var. Onları Lissa'dan alıyorsun. Adrian'ın sözleri zihnimde yankılandı. Huzursuz bir şekil‐ de, son birkaç haftaki davranışlarımı gözden geçirdim. Öfke patlamalarımı. Asiliğimi, üstelik benim için bile sıradışı ölçü‐ de. Kendi karanlık duygularımın benliğimi kaplayışı... Hayır, diye düşündüm. Arada benzerlik yoktu. Lissa'nın karanlık duyguları büyü temelliydi. Benimkiler stresten kay‐ naklanıyordu. Ayrıca, şimdi kendimi iyi hissediyordum. Beni izlediğini gördüm ve sohbetimizin neresinde kal‐ dığımızı hatırlamaya çalıştım. "Belki de zaman içinde işe yaramasını sağlayacak bir yol bulursun. Yani, Adrian ru‐ hu kullanmanın bir yolunu bulduysa ve ilaçlara ihtiyacı yoksa..." Aniden güldü. "Bilmiyorsun, değil mi?" "Neyi?"

172


"Adrian da ilaç kullanıyor." "Kullanıyor mu? Ama dedi ki..." Homurdandım. "Tabii ki kullanıyor. Sigaralar. Alkol. Başka neler olduğunu Tan‐ rı bilir." Başıyla onayladı. "Evet. Neredeyse sürekli içinde bir şey‐ ler var." "Ama muhtemelen geceleri değil... bu yüzden rüyaları‐ ma girebiliyor." "Tanrım, bunu keşke ben de yapabilseydim," dedi Lissa, iç çekerek. "Belki bir gün sen de öğrenirsin. Ama bu süreçte alkolik olma lütfen." "Olmam," dedi. "Ama öğreneceğim. Ruh kullananların hiçbiri bunu yapamıyordu, Rose... şey, St. Vladimir dışında. Ben de onun yaptığı gibi öğreneceğim. Kullanmayı öğrene‐ ceğim ve bu süreçte kendime zarar vermeyeceğim." Gülümseyerek eline dokundum. Ona kesinlikle inanı‐ yordum. "Biliyorum." Akşamın büyük bölümünü konuşarak geçirdik. Dimit‐ ri'yle normal çalışma zamanım gelince Lissa'dan ayrıldım. Uzaklaşırken kafamı kurcalayan bir şeyi düşünüyordum. Saldırgan Strigoi gruplarının daha birçok üyesi olmasına rağmen, gardiyanlar Isaiah'nın lider olduğundan fazlasıyla emindi. Tabii ki bu gelecekte başka tehditlerin olmayacağı anlamına gelmiyordu, ancak takipçilerinin yeniden grupla‐ nıp organize olmasının bir hayli zaman alacağını düşünü‐ yorlardı.

Ama Spokane'deki tünelde gördüğüm listeyi düşünmek‐ ten kendimi alamıyordum, kraiyet aiielerinin büyüklükleri‐ ne göre sıralandıkları liste. Ve Isaiah, Dragomir adını kul‐ lanmıştı. Neredeyse tükendiklerini biliyordu ve onları biti‐ ren kişi olmaya kararlı görünüyordu. Tabii ki artık ölmüş‐ tü… ama aynı fikri paylaşan başka Strigoiler olamaz mıydı? Başımı iki yana salladım. Bu konuda endişelenemezdim. En azından, bugün değil. Hala yaşadıklarımın etkisinden kurtulmam gerekiyordu. Ama yakında düşünmeye başlaya‐ caktım. Yakında bu konuyu çözmem gerekecekti. Hala egzersiz yapıp yapmayacağımızı bilmiyordum ama soyunma odasına yine de gittim. Egzersiz giysilerimi giydik‐ ten sonra, spor salonuna yöneldim ve Dimitri'yi bir malze‐ me odasında sevdiği kovboy romanlarından birini okurken buldum. Ben içeri girerken başını kaldırıp bana baktı. Son birkaç gündür onu fazla görmemiştim ve Tasha’yla zaman geçirdiğini sanıyordum. “Uğrayabileceğini düşündüm,” dedi, sayfalar arasına bir ayraç yerleştirirken. "Esgzersiz zamanı geldi." Başını iki yana salladı. "Hayır. Bugün egzersiz yok. Hala kendini toparlaman gerekiyor." "Sağlığım gayet iyi. Çalışabilirim." Sesimde o alışıldık Ro‐ se Hathaway cüretkarlığını olabildiğince vurgulamaya çalı‐ şıyordum. Ama Dimitri bunlara kanacak biri değildi. Yanındaki san‐ dalyeyi başıyla işaret etti. "Otur, Rose."

173


Dediğini yapmadan önce bir an tereddüt ettim. Tam kar‐ şılıklı oturabileceğimiz şekilde sandalyesini benimkinin ya‐ nına çekti. O muhteşem koyu renk gözlere bakarken kalbim duracak gibi oldu. "Kimse ilk kez birini... birilerini... öldürdüğünde bunu kolay karşılayamaz. Karşındakiler Strigoi olsa bile... sonuçta teknik olarak hala birinin canını alıyorsun. Bu hazmedil‐ mesi kolay bir şey değil. Ve yaşadığın diğer her şeyden son‐ ra..." iç çekti ve uzanıp elimi tuttu. Parmaklan tıpkı hatırla‐ dığım gibiydi: Uzun ve güçlü, yıllar süren eğitimden dolayı nasırlanmış. "Seni o evde bulduğumuzda... ve yüzünü gör‐ düğümde... neler hissettiğimi bilemezsin." Zorlukla yutkundum. "Neler... neler hissettin?" "Yıkıldım.... acıyla sarsıldım. Hayattaydın ama görünü‐ şün… Bir daha toparlanabileceğini sanmıyordum. Ve bunları bu kadar gençken yaşadığını düşünmek kalbimi parçaladı." Elimi sıktı. "Atlatacaksın. Artık eminim ve bu yüzden memnunum. Ama oraya varmadın daha. Henüz değil. De‐ ğer verdiğin birini kaybetmek asla kolay değildir." Bakışlarımı yere indirdim. "Hepsi benim hatamdı," de‐ dim, kısık sesle. “Ne?” "Mason. Öldürülmesi." Duyduğu şefkati görmek için Dimitri'nin yüzüne bakma‐ ma gerek yoktu. "Ah, Roza. Hayır. Bazı kötü kararlar ver‐ din... gittiğini öğrendiğinde başkalarına haber vermeliydin... ama kendini suçlayamazsın. Onu sen öldürmedin."

Tekrar yüzüne bakarken gözlerim dolmuştu. "Neredeyse ben öldürdüm sayılır. Oraya gitmesinin tek nedeni... benim hatamdı. Kavga etmiştik... ve ona Spokane'den sözetmiş‐ tim. Üstelik benden bunu yapmamamı istemiştin..." Gözpınarlarımdan bir damla yaş süzüldü. Bunu durdur‐ mayı gerçekten öğrenmem gerekiyordu. Annemin yaptığı gibi, Dimitri de nazik bir şekilde yanağımı sildi. "Bunun için kendini suçlayamazsın," dedi. "Kararların‐ dan dolayı pişmanlık duyabilir, bazı şeyleri farklı yapmış ol‐ mayı dileyebilirsin ama sonuçta Mason da kendi kararlarını vermişti. Yapmayı seçtiği şey buydu. Kaynağı ne olursa ol‐ sun, oraya gitmek onun kararıydı." Mason benim için geri döndüğünde bana karşı duygularının yargı yeteneğini bu‐ landırmasına izin vermişti. Dimitri'nin daima korktuğu şey buydu, aramızda ‐veya koruduğumuz bir Moroi'yle‐ her‐ hangi bir ilişki olursa, bu bizi tehlikeye atabilirdi. "Keşke... bilmiyorum... bir şey yapabilseydim..." Gözyaşlarımı yine bastırmaya çalışırken, ellerimi Dimit‐ ri'nin ellerinden çektim ve aptalca bir şey söylememek için ayağa kalktım. "Gitmeliyim," dedim, ciddi bir tavırla. "Egzersizlere tek‐ rar başlamaya karar verdiğinde bana bildir. Ve... bu konuş‐ ma için teşekkürler." Gitmek için döndüm ama onun sesini duydum. "Hayır." Tekrar ona baktım. "Ne?" Bakışlarını gözlerime dikerken, aramızda sıcak, harika ve çok güçlü bir etkileşim oldu.

174


"Hayır," diye tekrarladı. "Ona hayır dedim. Tasha'ya." "Ben..." Çenemin neredeyse yere yapışacağını anladı‐ ğımda ağzımı kapadım. "Ama... ne‐neden?" diye kekeledim. "Bu hayatta bir kez karşına çıkabilecek bir fırsattı. Bir çocuğunuz olabilirdi. Ve o… biliyorsun, seninle ilgileni‐ yordu..." Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme görür gibi oldum. "Evet, ilgileniyordu. Hala da ilgileniyor. Ve bu yüzden ha‐ yır dedim. Karşılık veremezdim... ona istediği şeyi vere‐ mezdim... Ben..." Bana doğru birkaç adım attı. "Kalbim başka yerdeyken bunu yapamazdım." Neredeyse yine ağlamaya başlayacaktım. "Ama sen de onunla ilgileniyor gibiydin. Ve sürekli bana ne kadar ço‐ cukça davrandığımı söyleyip duruyordun." "Çocukça davranıyorsun," dedi, "çünkü hala çocuk sayı‐ lırsın. Ama bildiğin şeyler var Roza. Senden daha büyük in‐ sanların farkında bile olmadığı şeyler. O gün..." Hangi gün‐ den sözettiğini kesinlikle biliyordum, duvara yaslandığımız gün. "Haklıydın, kontrolü elimde tutmak için nasıl savaştı‐ ğım konusunda. Bunu daha önce kimse farketmemişti ve beni korkuttu. Sen beni korkuttun." "Neden? Kimsenin bilmesini istemiyor musun?" Omuz silkti. "Bunu bilip bilmemelerinin bir önemi yok. Önemli olan birinin ‐yani senin‐ beni bu kadar iyi tanıyor olması. Biri senin ruhunu görebildiğinde zordur. Seni açıl‐ maya zorlar. Savunmasız hale gelirsin. Sıradan bir arkadaşla bir arada olmak çok daha kolaydır."

"Tasha gibi." "Tasha Ozera harika bir kadın. Güzel ve cesur. Ama o..." "Seni anlamıyor," diye tamamladım. Başıyla onayladı. "Biliyordum. Ama yine de onunla iliş‐ kiye girmek istiyordum. Kolay olacağını ve Tasha'nın beni senden uzaklaştıracağını biliyordum. Bana seni unutturabi‐ leceğini sanıyordum." Ben de Mason’la ilgili aynı şeyi düşünmüştüm. "Ama bu‐ nu yapamazdı." "Evet. Ve... bu da bir sorun." "Çünkü birlikte olmamız yanlış." "Evet." "Aramızdaki yaş farkı yüzünden." "Evet." "Ama daha da önemlisi, Lissa'nın gardiyanları olacağımız ve birbirimize değil, ona odaklanmamız gerektiği için." "Evet." Bir an düşündüm ve gözlerinin içine baktım. "Şey," de‐ dim, sonunda, "bana kalırsa, henüz Lissa'nın gardiyanları olmadık." Bir sonraki cevabı için kendimi hazırladım. O tipik Zen yaşam derslerinden biri olacağını biliyordum. İçsel güç ve azimle ilgili bir şey, bugün yaptığımız tercihlerin gelecekte bize nasıl döndüğüyle veya başka saçmalıklarla ilgili bir şey. Onun yerine beni öptü. Uzanıp yüzümü ellerinin arasına aldığında zaman durdu sanki. Ağzını benimkine yaklaştırıp dudaklarını dudakları‐

175


ma değdirdi. Başlangıçta öpücük bile değildi ama çok geç‐ meden şiddetlendi. Sonunda geri çekildiğinde alnıma bir öpücük kondurdu. Kolları beni sıkıca sararken dudaklarını alnımdan birkaç saniye için çekmedi. Keşke o öpüşme sonsuza dek devam etseydi. Benden ayrıldığında parmak uçlarını saçlarımdan ve yanağımdan aşağı kaydırdı. Sonra kapıya doğru geriledi. "Sonra görüşürüz, Roza." "Bir sonraki egzersizimizde mi?" dîye sordum. "O dersle‐ re yine başlıyoruz, değil mi? Yani, hala bana öğretmen ge‐ reken şeyler var." Kapıda durarak bana baktı ve gülümsedi. "Evet. Bir sü‐ rü şey."

176


Vampir Akademisi 2 Buz Öpücüğü