Issuu on Google+

YIL 29 SAYI 339 ISSN 1300 - 1566

NñSAN 2007

Kıíta gelmiítin ama, soluklarında bahar, Bugün geçip gittiðin yollar bitevî güzâr; Mefkûren uðruna dolaímıítın diyâr diyâr, ìimdi bir yad-ı cemil oldun ey vefalı yâr.

Nerdesin ñkbâl, Mevlâna ve Pakistan Suyun “Tevhid”e Çaðrısı ñngiltere ìeyhülislâmı Abdullah Quilliam ñígücü Veriminde Mekân Nasıl Olmalı?


N

erdesin yıllarca hasretini çektiðimiz kahraman? Nerdesin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi? Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediðimiz nice günler vardır ki, kolumuz-kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düímanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalıðı íamataya boðuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye... Nerdesin ve ne zaman geleceksin esatîrî yiðidim! Billâhi, íu ölgün ruhların, pörsümüí gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eðer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetiímezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yapraðı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Baðbân gideli, bað bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediði günden bu yana, zemin bir baítan bir baía çöle döndü. Biz-

106 iki

339 / Nisan 2007

ler, uçsuz bucaksız bu beyâbanda gördüðümüz her kervana, Yusuf’un gömleðini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir “sabr-ı cemil” çekerek yeni doðuílar beklemeye koyulduk. Sessizliðin ve kimsesizliðin içimizi yalnızlıkla doldurduðu bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal, elsiz-ayaksız kötürümleri ñskender diye alkıíladık. Arkasından koíup durmadıðımız kafile kalmadı. Ama sen hiçbirinde yoktun! Karíılaítıðımız minare kametliler, parmak kadar düíünceye bir mum tutuíturacak kadar iradeye sahip deðillerdi. Ruh dünyaları karbonlaímıí, fikirleri harâbâtî, bakıíları miyop ve beyanları alabildiðine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları, kahramanımızın coíkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu… Zaman bizim için hep Muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efganıyla inliyor. Gözlerimiz, kararan ufuklarda hilâl arar gibi yolunu gözlüyor; her yüzde seni hayal etmek, her çıðlıkta senin muítunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..! Seni vefalı, seni hasbî, seni íuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sıðınan, kemlik gör-


medi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin aðlamasıyla aðladın, gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefaydın, yürektendin..! Kafdaðı’ndan aðır bir yükün altına girerken, ne yaptıðının íuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplıðı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende gevíeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiðin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize onur, bize gurur lazım deðil.” demiítin..! Hani bir keresinde, dostunun ayaðına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemiílerdi de, sen çılgına dönmüítün. Bin ruhun olsa, O’nun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb..! Ve yine bir defasında, senin kolunu-kanadını kırmıí ve budanan bir aðaç gibi yere sermiílerdi. Kala kala omuzlarının üzerinde kan kırmızı bir baíın kalmıítı. Sen, Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce baíı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan íöyle diyordun: “Bu baí bu omuzlarda olduðu müddetçe, O’na gelip çarpan íeyleri göðüslemezsem, vefasızlık yapmıí olurum.” Nerdesin Mus’ab..! Hatırlarsan, bir baíka zaman orduları arkana takmıí ve çok uzaklara açılmıítın. Kabına sıðmıyordun. Ateítin. Tufandın. Bir baítan bir baía yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına baðlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateígedelerin ülkesine ulaítın ve içlerine öyle bir vâveylâ saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve topraða gömülüyordu. Sonra tuttun, topuzunu Bizans’ın baíına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, ñlyas mıydın? Geçtiðin yerlerde güller bitiyor, ayaðını attıðın harabeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost-düíman kılıcının gökten indiðine inanıyor, orduların, seni insanlıðın tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam zaferlerinin böyle üst üste kaideleítiði ve senin bu müstesna kaide üzerinde âbideleítiðin bir dönemde, iltifat beklediðin bir aðızdan, vazifeden affedildiðini iíittin. Sarıðın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce aðızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin íahsında buluyor, hâlbuki...” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce idealin uðrunda yoluna devam ettin. Söyle Allah aíkına! Bütün bunlara nasıl katlandın?

Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadıðım, yiðidim, Halid nerdesin..! Bir baíka defasında da seni kardeíinle konuímaktan menetmiílerdi. Hani o güne kadar bir lâhza kendisinden ayrılmadıðın kardeíinle konuímaktan... Savaí meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduðun kardeíinle konuímayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıítı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduðun O Zât aíkına, söyle bana! ìu benim bilebildiðim “Bilmiyorum” sözünden baíka ona bir laf ettin mi!. Deðilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..! Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmıí cübbene, onun atının ayaðından bir damla çamur sıçramıítı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar... ñranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “ìîrler pençe-i kahrından olurken lerzân”1, sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Dervií misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey ìîrpençe nerdesin..! Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o naðmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.”2 Nazarlarımız ilk geldiðin yolda takılıp kaldı. Ve yıllar yıllı, bir daha geleceðinin ümidini içimizde besleyip durduk ve hayallerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her íafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracaðız. ñnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düímanlarımızın ha bire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir..! Bu uðurda belki bin defa aldanacak, bin defa ateí böceklerine koímalar dizeceðiz ama bir Mevlâna anlayıíı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armaðan etmeden geri kalmayacaðız... Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, íöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediði íu kara günlerde, aðzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme..! Dipnotlar 1. “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.” 2. “Ben öyle bir naðmeden coíup heyecanlanmıíım ki, onu terennüm ve ifadeye imkân yoktur.” * Bu yazı Sızıntı dergisinin Mart 1981 tarihli 26. sayısından alınmıítır. 339 / Nisan 2007

107 üç


Dr. Hasan Aydınlı skiden her an senin kokunu hissetmek ister- para ayırırdım. Hiç unutamıyorum, oðlum çikodim. Bana dâima yakın olasın diye, yıllarca lata istemiíti; ama ben alamamıítım. Buna sebep seni kalbimin üstünde taíıdım. Ellerime dost(!) sendin. Çünkü çikolata alsaydım, seni o gün göyaptım seni, onlarla hemdem oldun gece-gündüz, remeyecek, kokunu hissedemeyecektim. Oðlum yaz-kıí. Hakkında söylenen kötü íeyleri dikkate eve gözyaíları içinde gitmiíti. Seninle ilk karíılaítıðımız almadım, kulak asmadım, abargünü hatırlıyorum. Keíke demek tıyorlar dedim. Çünkü seni delicesine seviyordum. Senden ayrı- Bir gün ayaÌımda bir yara çözüm olsa, ‘Keíke o günü hiç yaíalamayacaðımı, ayrılırsam mutsuz çıktı. Uzun zaman geçme- masaydım!’ derim. Sevdiðim bir arolacaðımı düíünüyordum. Ama sine raÌmen yara bir türlü kadaíım tanıítırdı beni seninle. O, íu an ayrıyız. Benden uzaktasın. iyileÉmiyordu. Doktor seni gerçekten beni sevseydi seninle taAslına bakılırsa seni hiç özleme- bırakmazsam damar ya- nıítırır mıydı, bunu bilemem. Biliyor musun o arkadaíım bir hafta dim. Hattâ senden ayrıldıðıma o pımın bozulacaÌını, hatönce, akciðer kanserinden genç kadar memnunum ki, bunu sana tâ ayaÌımın kesileceÌini yaíta hayata veda etti. Geride onu anlatamam. söyledi. Bu ilk ciddi sinyal- çok seven bir eí ve baðımlı olarak Kurtuldum!.. Evet, senden tam mânâsıyla di. Ben ise; ‘Azaltıyorum, yaíayan çocuk bıraktı. Arkadaíımı kurtuldum... haftaya bırakacaÌım.’ gibi yaktıðın gibi, kalanları da yakmaMaddî bakımdan sıkıntıda olsözlerle kendimi oyalama- ya devam ediyorsun. Tanıítıðımız duðum zamanlarda bile senin için gün seni niçin elime aldıðımı ve

E

ya devam ettim.

108 dört

339 / Nisan 2007


niçin dudaðıma götürdüðümü hâlâ bilmiyorum. Özenti mi, taklit mi, yoksa bir arayıí mıydı?!. Seninle bir defa buluímanın sana baðımlı yapacaðını hiç kestirememiítim. Keíke senin zararlarını hakkıyla anlatan biri olsaydı. Gerçi öðretmenim, zararlarını okulun tuvaletinde beni seninle yakaladıðında biraz anlatmıítı. Gösterdiði gırtlaðı delinmií, bacaðı kesilmií hasta fotoðraflarının tesiri çabuk geçti. Sen her yerde karíıma çıktın arkadaílarımla kol kola. Gençlik hevesâtıyla, erkekliðin íanından kabul edildiðin için, senin zararlarını hiç düíünmedim ve seninle arkadaílıðım hep devam etti. Her sabah kalktıðımda temiz ve derin bir nefes alıyor, sonra seni görmek istiyordum. Arkadaí grubumuzla temiz havayı seninle kirletiyorduk? Niye etrafa katran, zehir, radyasyon yayıyorduk? Bunu anlamak mümkün deðil! Temiz bir íekilde nefes almak varken, niçin duman soluyorduk? Bir gün nefes alıp vermemin zorlaítıðını hissettim. Fakat bir yandan da kendi kendimi kandırmaya devam ediyordum. ‘Nasıl olsa bırakırım canım, bak Ahmet benden daha fazla içiyor, bir íey olmuyor, bir íey yapsa bu kadar adam içmez.’ gibi düíünceler farkında olmasam da yıllarımı ve özümü alıp götürüyordu... ñlk zamanlar ne zaman bir bardak çay içsem, elimde senin rahatsız edici kokunu hissederdim. Daha sonra kokuna da almıítım. Bu kokuyu baíkaları fark etse de, ben artık fark etmiyordum. Diílerim yavaí yavaí sararıyor, üzerinde bir katran tabakası oluímuí gibi gün geçtikçe kararıyordu. Bu yüzden sigara içmeyen arkadaílarımın yanında rahat konuíamıyor ve gülemiyordum. Derken öksürükler baíladı. Bu öksürükler sonumun yaklaítıðını haber veriyordu. Hayatımı alt üst eden bu öksürükleri üíütmeye, gribe baðlıyor senin sebep olma ihtimalini hep görmezden geliyordum. Bu kadar inkâr, sebep bulma, görmezden gelme, seni ne kadar çok sevdiðimi göstermiyor mu? Bu baðlılıðım olmasa benimle yıllarca birlikte olabilir miydin? Akíam olunca, küçük çocuklarımı düíünmeden elime alıyordum seni. Bir gün küçük kızım; ‘Baba seni seviyorum, bırak íu sigarayı, bizden daha mı

kıymetli?’ dediðinde, seni bırakmam gerektiðini biraz olsun anlamıítım. Artık balkonda buluíuyordum seninle, ama çocuklarıma kötü örnek olduðum hususu da aklımdan hiç çıkmıyordu. Çocukluk arkadaíım Amerika’dan gelmiíti. Cebimde Amerikan sigarasını görünce o kadar íaíırdı ki, bana; ‘Sen çocukluðunda akıllı adamdın, Amerika’da ancak düíük eðitimli insanlar sigara içiyor. Yazık deðil mi sana! Onlar hem senin paranı, hem de ülkenin geleceðini sömürüyor. Birçok insan sigara içiyor bu memlekette, nasıl kalkınacak bu ülke! Sigaraya verdiði para yetmiyor gibi bir de tedavi masrafları var. Sen o kadar zengin misin? Biz o kadar zengin miyiz? Sıhhatimiz,

ÖÌretmenim, zararlarını okulun tuvaletinde beni seninle yakaladıÌında biraz anlatmıÉtı. GösterdiÌi gırtlaÌı delinmiÉ, bacaÌı kesilmiÉ hasta fotoÌraflarının tesiri çabuk geçti. Sen her yerde karÉıma çıktın arkadaÉlarımla kol kola. Gençlik hevesâtıyla, erkekliÌin Éanından kabul edildiÌin için, senin zararlarını hiç düÉünmedim ve seninle arkadaÉlıÌım hep devam etti.

339 / Nisan 2007

109 beí


istikbalimiz bu kadar ucuz mu?’ dedi. Ama ben yine kendimi kandırmaya devam ettim. Bir gün ayaðımda bir yara çıktı. Uzun zaman geçmesine raðmen, yara bir türlü iyileímiyordu. Doktor seni bırakmazsam bütün damar yapımın bozulacaðını, hattâ ayaðımın kesileceðini söyledi. Bu ilk ciddi sinyaldi. Ben ise, ‘Azaltıyorum, haftaya bırakacaðım.’ gibi sözlerle kendimi oyalamaya devam ettim. ìu an bir solunum cihazına baðlı olarak yaíıyorum. Bacaðımı kurtardım; ama akciðerimi kurtaramadım. Kurduðun sinsi tuzak yüzünden akciðerlerimin o minik kesecikleri patlamıí, artık doðru dürüst nefes bile alamıyorum. Tedavi masrafları beni maddî olarak da bitirmií durumda. Senin bu kadar ciddi zarar vereceðin, bu kadar sinsice vuracaðın aklıma gelmezdi. ìimdi pili bitmií bir oyuncak gibiyim. Daralan damarlarımdan kan zor geçtiði için organlarım beslenemiyor. Kendi sonumu hazırladım, ellerimle kendimi tehlikeye attım. Kurtuldum senden, ama geç kaldım! Bundan sonraki hayatımı senin kötülüklerini sevdiklerime anlatmakla geçireceðim. Benim düítüðüm tuzaða baíkalarının düímemesi için çalıíacaðım. Senin ne kadar kötü olduðunu herkes bilecek. Senden nefret ediyorum eski arkadaíım!

110 altı

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

@ haydinli@sizinti.com.tr


ñKBÂL, MEVLÂNA ve PAKñSTAN

sizinti@sizinti.com.tr

M

Âdem Arıkanlı

uhammed ñkbâl-i Lahorî, 22 ìubat 1873’te Pencap eyâletinin Siyalkut íehrinde dünyaya geldi. ñkbâl’in ecdadında ñslâmiyet’i yaíama ve yaíatma aík ve íevkinin olduðunu, ñkbâl üzerindeki müessiriyetlerinden anlıyoruz. ñkbâl, Siyalkut’ta ilk tahsilini bitirdikten sonra Lahor’da yüksek tahsilini felsefe üzerine yapar ve bir müddet aynı fakültede hocalık yaptıktan sonra da, Avrupa’ya gider. Avrupa’da üç yıl tahsil görür ve doktora tezini Münih Üniversitesi’ne verir. Avrupa’dan döndükten sonra Mevlâna’nın yolunu tercih eder. ‘Mevlâna’nın en büyük müridi íüphesiz ki ñkbâl’dir.’ diyenler haksız deðildir. Mevlâna’nın dönemini, kendi dönemi ile karíılaítıran ñkbâl, íöyle der: “O geçmiíte fitneciliði bastırdı, ben de günümüzde aynı íeyi yapıyorum.’’ Muhammed ñkbâl’in oðlu Dr. Cavit ñkbâl, Mevlâna ile babasını íöyle kıyaslar: ‘‘Muhammed ñkbâl ve Mevlâna Müslüman birer íair olarak, íiirleriyle kendi çaðlarının mânevî irâdelerini tasvir etmeye çalıímıílardır. Her ikisi de okuyucuyu büyüler. Çünkü mesajlarındaki tazelik, zamanın akıíıyla tesirini yitirmemiítir. Her ikisi de olaðanüstü çalkantılı dönemler yaíamıí olmalarına raðmen, íaíkın insanlı-

Muhammed ñkbâl’in Anıt Mezarı

Muhammed Íkbâl’in oÌlu Dr. Cavit Íkbâl, Mevlâna ile babasını Éöyle kıyaslar: Muhammed Íkbâl ve Mevlâna Müslüman birer Éair olarak, Éiirleriyle kendi çaÌlarının mânevî irâdelerini tasvir etmeye çalıÉmıÉlardır. Her ikisi de okuyucuyu büyüler. Çünkü mesajlarındaki tazelik, zamanın akıÉıyla tesirini yitirmemiÉtir. Her ikisi de olaÌanüstü çalkantılı dönemler yaÉamıÉ olmalarına raÌmen, ÉaÉkın insanlıÌa umut ve huzur vermiÉlerdir. Hazreti Mevlâna’nın Türbesi

ða umut ve huzur vermiílerdir.” Mevlâna 13. yüzyılda görkemli ñslâm medeniyetinin yıkılıíına íahit oldu. Bu bir mânevî ve kültürel çöküí devresiydi. Bu dönemde ñslâm, en korkunç iki düímanıyla karíılaítı: Batı’da Haçlılar, Doðu’da Moðollar. Her tarafta ölüm ve tahribat vardı. ñlim adamları kendi canlarını korumak için, vatanlarından kaçıyorlardı. Ancak bu karıíıklık Konya’ya bulaímadı ve burası bunalımlı bir dönemde barıí beldesi olarak kaldı. ñkbâl’in yaíadıðı çað, yani 19. yüzyılın sonuyla, 20. yüzyılın baíı da, bunalımlı bir dönemdi. Osmanlı daðılıyordu. Balkanlardaki savaílar, Türkleri Avrupa’daki topraklarından mahrum etmiíti. Müslümanlar, Doðu Avrupa’dan kovuluyorlardı. Mısır, ñngilizlerin çizmesi altındaydı. Fransa, Fas’ı ele geçirmií; Çin ve Orta Asya’daki Müslümanlar, Milliyetçi Çin ñmparatoru ve Rus Çarı’nın esareti altındaydı. ñran çökmek üzere, Afganistan ñngilizlerin hâkimiyeti altındaydı. Hint Müslümanları ise, kaybettikleri özgürlüklerini tekrar kazanmaktan umutlarını yitirmiíler; ñngiliz hâkimiyeti altında ‘büyük azınlık’ durumuna düímüílerdi. ñtalya Trablusgarp’a saldırmıí; Rus339 / Nisan 2007

111 yedi


DüÉünce bakımından Íkbâl ve Mevlâna arasında birçok benzerlik vardır. Her ikisi de Íslâm tarihinin bunalımlı dönemlerinde yaÉamıÉ ve çürümekte olan çevrelere karÉı alıÉılmıÉın dıÉında bir tepki göstermiÉtir.

lar Meíhed’i bombalıyordu. Irak ise ñngilizlerin istilâsı altındaydı. ñstanbul bile, ñngilizlerin eline düímüítü. Suriye, Fransa’nın eline geçmií, Sevr Antlaíması uyarınca Türkiye parçalanmaya çalıíılıyordu. Diðer taraftan ideoloji alanındaki durgunluk, ulemanın sadece geriye bakmalarına sebep olmuí; düíünce hürriyeti kaybolmuítu. Çökmekte olan tasavvuf, hareket iradesini öldürmüí; hukukçular ‘içtihat’ kapılarını kapatmıítı. Böylece ñkbâl’in yaíadıðı çaðda, genellikle geçmiíte yaíayan ve sürekli olarak ‘savunmada olan’ Müslümanlar inisiyatiflerini kaybetmiílerdi. Mevlâna ve ñkbâl arasında 700 yıllık bir ara olmasına raðmen her ikisinin de kendi çaðlarındaki fitne ve karıíıklıkları bastırdıðı görülür. Düíünce bakımından ñkbâl ve Mevlâna arasında birçok benzerlik vardır. Her ikisi de ñslâm tarihinin bunalımlı dönemlerinde

Önce 7,6’lık bir zelzele ile sarsılan, sonra da çetin kıí íartları ile karíı karíıya kalan ñslâm dünyasının çilekeí coðrafyası Pakistan aðlıyor. Mevlâna Muhammed Ali’nin Comrade gazetesindeki; ‘‘Türklerden bizim için de dua etmelerini bekliyoruz, zîrâ sadece onlar bizim ızdırabımızı ve çilemizi tahayyül edebilirler’’ sözleri bizlerden bekleneni ifade etmeye yeter. Hani íu meíhur hikâyecikteki gibi: “Savaíın en íiddetli anlarında bir asker, en samimi arkadaíının az ileride kanlar içinde yere düítüðünü görür. Asker, teðmene koíar ve ‘Komutanım, arkadaíım yaralandı, müsaade ederseniz onu alıp gelebilir miyim?’ der. Komutan: ‘Gitmeye deðer mi? Arkadaíın delik deíik olmuítur. Yaíaması mümkün deðil, çoktan ölmüítür bile… Kendi hayatını da tehlikeye atmıí olursun, gitme!’ der. Asker ısrar edince teðmen: ‘Git o zaman!’ der. Vefalı asker, o korkunç ateí yaðmuru altında arkadaíına ulaíır. Onu sırtına alıp koía koía döner. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar. Teðmen, kanlar içindeki askeri muayene eder; sonrada onu sipere taíıyan arkadaíına döner ve ‘Sana hayatını tehlikeye atmaya deðmez.’ demiítim. ‘Bu zaten ölmüí.’ Bunu iíiten asker, ‘Deðdi komutanım, gittiðime deðdi, hattâ ölseydim, öldüðüme de deðerdi.’ der. Teðmen: ‘Nasıl deðdi? Bu adam ölmüí görmüyor musun?’ deyince vefalı arkadaí cevap verir: ‘Yine de deðdi komutanım. Çünkü yanına ulaítıðımda arkadaíım yaíıyordu. Her tarafından kanlar akıyordu; ama beni görünce çok sevindi, tebessüm etti; belki bir cümlelik canı kalmıítı, son nefesinde íöyle dedi: ‘Geleceðini biliyordum dostum! Geleceðini biliyordum.” Pakistanlı mazlum ve maðdur kardeílerimizin, maddîmânevî yardımlarına koímak boynumuzun borcu. Prof. Dr. Azmi Özcan’ın ifadesiyle: “Bu acıyı ancak biz hissedebiliriz. Sözün bittiði yerdeyiz. Vefa sırası bizde. Milyonlar, viraneler arasında bir ses bekliyor. Nice yetimler, baílarını okíayacak bir íefkat eli bekliyor. ìimdi hep birlikte

112 sekiz

339 / Nisan 2007

her nefeste Pakistan’a ‘Yalnız deðilsiniz!’ demenin ve yıllar içinde birikmií bir borcun ödenmesinin vaktidir. O Pakistan ki yüzyıllardır tarihi paylaítıðımız, ecdadımızın dilini ‘‘Urduca’’ konuían bir ülkedir. Ve halkı en sıkıntılı günlerimizde hep bizimle olmuí, gün gelmií yürekleri kendi dertlerini unutup bizim için çarpmıí, gün gelmií kendilerini Türkiye’nin bir vilâyeti olarak takdim edecek kadar bizimle olmuí, hattâ belki de yeryüzünde, eðer varsa, bizi bizden çok sevebilmií, dostluðun, kardeíliðin, kadiríinaslıðın, vefânın, fedakârlıðın dünya durdukça parlayacak en mümtaz misâllerini sergilemií çilekeí bir halktır.’’ Müslüman Türk milletinin kahramanlıðının samimi hayranlarından olan ñkbâl, Türk-Pakistan dostluðunun mümessillerindendir. ñtalyanlar Trablusgarp’a hücum ettiklerinde, Hint Müslümanları Lahor Meydanı’nda büyük bir miting düzenleyip, Batı’nın hak tanımaz tutumunu tel’in etmiíler ve Anadolu’daki kardeílerine yardım toplamıílardı. Topladıkları yardımlar Rusya üzerinde ulaítıðı için, bizimkiler yardımın Rusya tarafından yapıldıðını zannetmiíler. Daha sonra anlaíılmıí ki, bu yardımlar kardeí Pakistan halkının atalarının sırtındaki gömleðe, kolundaki bileziðe, kulaðındaki küpeye varıncaya kadar toplayıp gönderdiklerinden baíkası deðildir. On-

www.sizinti.com.tr

Zelzele Vesilesiyle Tekrar Birleíen ñkbâl ve Mevlâna Ruhu


sizinti@sizinti.com.tr

yaíamıí ve çürümekte olan çevrelere karíı alıíılmıíın dıíında bir tepki göstermiítir. ñkbâl’in Peyâm-ı Meírık (íarktan haberler) isimli eseri için; “ìark ve Garb’ın eski ve yeni fikir diyarlarını adım adım ve müstesna bir nüfuz ile dolaítıktan sonra, Konya’da Mevlâna’nın yeíil kubbesi üzerine yuva kuran bir devlet kuíunun içten gelen terennümleridir.’’ denir. ñkbâl eðitimini tamamlayıp memleketine döndüðünde müstemlekecilere karíı ittihat cephesini kurar. Yazdıðı íiirler ve yaptıðı konuímalarla halkını ülkesinin istiklâli için mücadeleye davet eder. Bir konuímasında íöyle der ñkbâl: ‘‘Benim destanımın iíitmeye ihtiyacı yoktur. Benim konuímam sükûttur. Dilim dilsizliktir. Papaðanlar, kumrular, bülbüller, gül bahçesindeki kuílar el ele verip benim feryat üslûbumu çaldılar. Ey vatanım, sana baktıkça gözyaíları döküyorum. Zîrâ senin masalın, masalların en

ları bu derece yardım için coíturan ñkbâl gibi hatiplerdi. O mitingde ñkbâl, konuímasını íöyle bitiriyordu: “Dünyanın insanı muzdarip eden hâllerinden çok sıkılmıí, baíka bir âleme göçmüítüm. Melekler, beni Hz. Muhammed’in (sas) huzuruna götürdüler. Peygamberimiz sordu: Bana o âlemden bir hediye getirdin mi? Dedim ki: ‘Yâ Rasulallah sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraíır. Dünyada huzur ve rahat kalmadı. Arzu ettiðimiz hayat, ele geçmiyor. Varlık bahçesinde binlerce lâle ve gül var; fakat hiç birisinde vefa kokusu yok. Asırlar var ki sana bir hediye getiremedik. Bedr’in aslanları, Uhud’un kahramanları gibi seni memnun edemedik. Buna raðmen huzurunuza hediye olarak bir íiíe getiriyorum. Bu íiíede o derece deðerli bir íey var ki, bunu cennette dahi bulmak imkânsızdır. Bu íiíede ümmetinin íerefi vardır. Bu íiíede Trablus íehidinin kanı vardır.’’ Müslümanların namusunu kurtaran bu fedakâr millete yardım boynumuzun borcu diyor ve yardıma davet ediyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi bir depremden sonra çok tedirgin olup íöyle demiíti: “Enkazın altında periían olmuí, kıí soðuðunda dıíarıda, evsiz-barksız, korku ve telâí içindeki insanlar.. yürekler parçalıyor. Onları görünce ben kendi dertlerimi unutuyorum, benim hastalıklarım çok hafif kalıyor. ìimdi zelzeleden sonra mazur duruma düíen çok insan var. Mazlûm gibi görünüyor-

ibret vericisidir. Bir an hâli ve istikbâli düíün, destanlar içinde senin derdine deva olacak neler vardır? Ey Müslümanlar, eðer kendinize gelmezseniz mahvolur gidersiniz. Dasitanınız da dasitanlar arasında silinip gider.’’ Bir íiirinde ñkbâl: ‘‘Bir mezar topraðından kulaðıma geldi ki, Yerin altında da yaíamak mümkündür. Baíkalarının istediði gibi yaíayan insan, Nefes alır, lâkin canı yoktur.’’ diyerek hür iradenin ehemmiyetini vurgular. ñkbâl, memleketini sömüren yabancı devletin hizmetinde bulunmamak ve onlarla mücadele yapmak için, devlet iílerinde vazife almayıp serbest avukatlıðı seçti. O çok iyi anlamıítı ki, hâkim yabancı devletleri tenkit etmek, esaret altında yaíayan bir milletin kurtuluíu için kâfi deðildir. Fertlerden baílayıp topyekûn halkın íuurlanması gerekir. Onun için Esrâr-ı Hodi

lar. Öyle periían, ayaklar altında, sefil... Bu manzara –Allah muhafaza– Zât-ı Uluhiyet’e karíı farklı mülâhazaların doðmasına sebep olabilir. Aslında mârûz kalınan bu felâketler mâsûm felâketzedelere çok íeyler kazandırıyor. Evet, keíke deprem hiç olmasaydı, o binalar iyi yapılsaydı, Rabbimizle münasebetimiz kavi olsaydı, el kaldırıp dua etseydik, o bizi siyanet buyursaydı.. bunlar tamam; fakat, baía gelmií bir íey, baðırıp çaðırma, íikâyetçi olma hiçbir iíe yaramaz ki artık. Aksine Rabbimizle münasebetimizi zedeler. Bunun, aklî-mantıkî bir kısım argümanlar deðerlendirilerek mutlaka anlatılması gerektiðine inanıyorum. ñnsanlar Zât-ı Uluhiyet’e karíı íikâyeti seslendirmeseler de, içlerine böyle vesveseler gelebilir. Hani, Hz. Bediüzzaman “ñkinci Cihan Harbi’nde o mâsûm çoluk çocuðun ölmesi, günahsız insanların öldürülmesi çok rikkatime dokunuyordu. Bu mesele ihtar edildi.” diyor ve bazı hususlar zikrediyor. O tür hisler herkesin içine gelebilir. Fakat, meselâ o insanlara deseniz ki; o gömülen mâsûm insanlar íehittir. Onların zâyi olan malları sadakadır. Arkada kalan kimseler cephede íehit vermií gibi kahramanlardır. Allah indinde o dereceyle anılırlar. El verir ki; Cenabı Hakk’a tam bir gönülle teveccüh etsinler ve sarsılmasınlar. Bu dünya fânîdir. ñnsanların ömrü ne kadar ki! Ama iníallah onlar ötede ebedî saadeti yakalayacaklar.” ‘‘Maksadım gülistandır; gülü terk et. Bu ziyan, senin menfaatinin ziynetidir. Her ne kadar gonca gibi kalbimiz kırıktır; lâkin biz ölürsek gülistanda ölürüz. Gülfidanının içine bakıyorum, orada açılmak üzere yola çıkmıí ne goncalar görüyorum.’’ diyen ñkbâl, ümitsizliðin Müslüman iíi olmadıðını anlattıktan sonra, âdeta bugünleri görüp Pakistanlı Müslümanların maddî–mânevî yardımına koían Gönüllüler Hareketi’ne sesleniyor: ‘‘Ey dost diyârını bilen tanıyan; bir müddet bizimle kal, zîrâ senden dostun kokusu geliyor. Sabredin baíka bir bahar, eski bahardan daha renkli bir bahar sizleri bekliyor.’’ 339 / Nisan 2007

113 dokuz


@ aarikanli@sizinti.com.tr

114 on

339 / Nisan 2007

CñHAN DEVLETñ OLMA YOLUNDA

BURSA’NIN FETHñ Söðüt ve civarını yurt edinmií olan Osman Bey; hem beyliðin emniyetini saðlamak, hem de yeni yerler fethetmek maksadıyla, Bizans’ın elinde bulunan Bursa’ya doðru harekete geçtiðinde yaíı oldukça ilerlemiíti. 1314 tarihinde kuíatıldıðında üç yanı Osmanlıların eline geçmií olan Bursa, etrafı surlarla çevrili olduðu için alınamamıítı. Bunun üzerine Osman Gazi, iki tarafa birer hisar yaptırarak íehre girií çıkıíları tamamen kontrol altına aldı. Bursa’nın fethi, aíiretten devlete giden yolda önemli bir adımdı. Yaklaíık dokuz yıllık bir muhasaradan sonra, hastalanan Osman Bey, íöyle bir vasiyetle idareyi oðlu Orhan Bey’e bıraktı: “Bizim kavgamız, mihnetle kuru kavga deðil; davamız, cihana hükmetme davası deðil; davamız, bütün bunlardan çok daha mukaddes olan i’lâ-yı kelimetullah davasıdır. Âdil ol, merhametli ol, dinin emirlerinden sapma, istiíareye ehemmiyet ver; ama, ehliyle istiíare et; var git, Bursa’yı fetheyle.” Bunun üzerine Orhan Bey, bir tarafında kılıç kuvvetini temsil eden Turgut Alp ve Köse Mihal, diðer tarafında mânevî kuvvetin sembolü ìeyh Edebali’nin torunu Ahi Hasan ve ìeyh Mahmut ile Bursa önlerine geldi. Orhan Gâzi, babasının vasiyetinde iíaret ettiði gibi ordunun ileri gelen komutanlarıyla istiíâre ettikten sonra, Bursa Tekfuru’na, íehri teslim etmesi için elçi gönderdi. ìehrin teslim edilmesi hâlinde halkın canına dokunulmayacaðı, íehirden çıkmalara müsaade edileceði gibi hususlarda tekfurla mutabakat saðlandı. Tarihler 6 Nisan 1326’yı gösterirken íehre girildi. Türklerin adâletli ve insâniyetli olmaları, baíta tekfur yardımcısı olmak üzere halkın bir kısmının íehirde kalmalarına vesile oldu. Fetihten sonra beyliðin merkezi Bursa’ya nakledildi. ìehirde dinî içtimaî müesseseler inía edildi. Bursa’nın fethi Moðol idaresine olan íekli baðlılıðı tamamen kopardı. Ertuðrul Gazi’den Osman Gazi’ye aíiret, ondan da Orhan Gazi’ye beylik olarak devredilen Osmanlı; Bursa’nın fethiyle, cihan devletine giden yolda önemli bir adım atmıí oldu. Gazneli Mahmud’un Vefatı -1030 Otlukbeli Zaferi -1471 Mora Zaferi -1770 Gazi Osman Paía’nın Vefatı -1900 Muhammed ñkbal’in Vefatı -1938 Fevzi Çakmak’ın Vefatı -1950 Fatih’in ñstanbul’u Kuíatması -1453 Sevgi ve Hoígörü Haftası

www.sizinti.com.tr

(benliðin sırları) ve Rumûz-u Bihodi (benlikten geçmenin remizleri) mesnevilerini yazmaya koyuldu. 1930 yılında Hint Müslüman Cemiyeti, ñkbâl’in baíkanlıðında toplandı. ñkbâl bu toplantıda yaptıðı müessir konuímasında ilk defa Pakistan fikrini ortaya attı: “Hint Müslümanları için, Müslümanların ekseriyeti hâiz oldukları eyâletleri içine alan ayrı bir devlet kurmaktan baíka bir çare yoktur.’’ Baðımsız Pakistan Devleti arzusunun o gün için birçok muhalifi olmuítur. Hattâ Muhammed Ali Cinnah bu fikre deðer vermiyor, Müslümanların hususî íartlarla bir çoðunluk olarak yaíayabileceðine inanıyordu. ñkbâl sarsılmadı bu fikrini ölünceye kadar savundu. Muhammed ñkbâl: ‘‘Dostlarımın denizi çið tanesi gibi; coímuyor. Hâlbuki benim çið tanem, deniz gibi tufanı sırtında taíıyor. Bir naðmeyim. Mızrapla alâkam yok. Ben yarının íairinin terennümüyüm.’’ diyordu. ñkbâl ömrünü hep milletinin istiklâli için harcamaya çalıítı. ñkbâl, 1934 senesinde gırtlak kanserine yakalandı ve dört yıl bu hastalıkla birlikte mücadelesini sürdürdü. 1938 Nisan’ının 21. gecesi vefatından yarım saat önce, ñkbâl çevresindekilere íöyle diyordu: “Geçip giden nâmeler geri gelir mi? Gelmez mi? Hicaz semtinden tatlı bir rüzgâr eser mi? Esmez mi? Bu fakirin devri sona erdi. Bir daha bu âleme sırra vakıf insan gelir mi? Gelmez mi?” Dostlarına ve sevdiklerine son sözleri íunlardır: “Ölüm, bir Müslüman için korkulacak bir íey deðildir. Ölüm bu cihan iílerinin bir tekâmülüdür ve taze bir hayatın kapılarını açar. ñnanmıí bir Müslüman, ölümü tebessümle karíılamalıdır.’’ Saðlıðında ñkbâl: “Ya Rabbi, yıldızıma uyanık göz ihsan et; Bana bir minarenin gölgesinde bir mezar nasip eyle’’ demiíti. Öyle de oldu. Kabri Lahor’da Mescid-i ìahi’nin minaresinin gölgesindedir. ñkbâl’in kabrinden alınan bir avuç toprak, Mevlâna Müzesi’nde yapılan sembolik bir mezarda durmaktadır.


Anlayabildiùimiz kadarıyla Allah, sevdiùi insanı mahkeme-i kübrâya getirinceye dek, önüne yer yer engebeler koymakta; onu âdeta deùiüik arınma havuzlarına sokup orada arındırmakta ve istediùi kıvama ulaütırmaktadır.

Evlerimiz

Kayarken…

* Saatte 60 km hızla hareket eden dev bir toprak kütlesi ile karíılaítıðımızda neler hissederiz? * Heyelanların diðer tabiî âfetlerden fazla zarar verdiðinin ne kadar farkındayız? * Tabiattaki tahribatların insana geri dönüíümü nasıl olmaktadır? * Karıncaların kaygan zeminli arazilere yuva yapmamasının sebepleri...

sizinti@sizinti.com.tr

M

Abdullah Sancak

edyada sadece meydana geldiði zaman hatırla- edebilir. Dengenin bozulmasına tesir eden unsurlar; nan heyelan, aslında, zelzele de dâhil, diðer ta- yamaç eðimi, yamaç topuðundaki aíınma, yamaçtaki biî afetlerden daha fazla can ve mal kaybına sebebiyet bitki örtüsünün tahribi, aíırı yaðıílar, âni kar erimeleri, zelzeleler, yeraltı su seviyesindeki âni deðiímevermektedir. Kâinattaki her sistemde olduðu gibi, toprakta da, ler neticesinde zeminin sıvılaíması, yamaç üzerine inía edilen yapıların hassas bir denge vardır. yükleri, volkanik patToprak malzemesinin lamalar, kazılar ve didenge hâlinin devamı; namit patlatma gibi zemini oluíturan tanegüçlü titreíimler oluíciklerin boyutu, íekli, turan insan faaliyetleri diziliíi, tane yüzeyleriYol kazı íeklinde özetlenebinin pürüzlülüðü, tane- çalıímalarından Kaya akması Aíırı yaðmur yaðması kaynaklanan leri birbirine baðlayan lir.2 Zeminin terkibini heyelan deðiítiren ve direnkalsit, kuvars veya kil cini azaltan faktörler gibi maddelerin cinDere yataðından çamur akması arasındaki bu girift si, miktarı ve tanelerin Kaya düímesi Nehir kıyısının münasebetler, eðimkimyevî terkibiyle baðaíınma neticesi Heyelan 1 li yamaçların íeklinin lantılıdır. Denge hâçökmesi lindeki bu malzemenin deðiímesine, yamaçterkibi tabiî veya sun’î taki toprak malzemeYamacın aíınması tesirlerle deðiíebilir ve nin eðim yönünde yer Deniz altı heyelanı Kaya Buz çaðı zeminin direnci azaladeðiítirmesine, diðer çökeltisi bilir. Bu faktörler tek bir ifadesiyle heyelana Kum baílarına veya beraber(toprak kayması) sece denge hâline tesir bep olmaktadır.3 339 / Nisan 2007

115 on bir


Heyelanın baílaması Heyelan tesadüfî bir hâdise deðildir, kâinattaki her íeyde olduðu gibi, belli sebeplere baðlı olarak ortaya çıkarılmaktadır. Su, literatürde heyelanın en önemli tetikleyicisi kabul edilmektedir. Aíırı yaðıílar neticesi suya doyan zemin daha da aðırlaíır. Ayrıca, zemin içindeki boílukları dolduran su, taneleri birbirine baðlayan baðı zayıflatır;4 bunun yanı sıra zemin içindeki su, baðlayıcı (çimento) malzemeleri taíıma veya eritme yoluyla topraktaki dengenin bozulmasına sebep olabilir. Böylece zayıflayan denge, yerçekimine dayanamaz ve zemin hareket eder. Zelzeleler neticesinde anlık veya sürekli titreíimler de zeminin geniílemesine ve zeminin tanelerini daðıtarak suyun hâkim unsur hâline gelmesine sebep olur. Bu süreçte suya doyan zeminde tanelerin dizilimi deðiíerek taneler arasındaki baðlayıcı güç zayıflar; böylece zeminin dengesi bozularak heyelan meydana gelir.

Heyelanlar ne zaman oluíur? Mevsimlere göre genel daðılımına bakıldıðında,

116 on iki

339 / Nisan 2007

Heyelanda insan tesiri? (ñnsanların kendi iíledikleri sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıítır... Rum 41.) Heyelanlara sebep olan hâdiselerin genel daðılımına bakıldıðında, su kaynaklı tesirlerden (% 42) sonra, insan kaynaklı tesirlerin de (% 26) göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduðu görülmektedir.6 ñnsanlar arazinin íeklini kendi ihtiyaçlarına göre hırsla deðiítirirken, heyelan riskinin artmasına sebep olmaktadır. Yamaç kayması; genelde yamaç topuðunda yük kaybına sebep olacak, aíırı yükleme-

www.sizinti.com.tr

Mevsimlere göre genel daÌılımına bakıldıÌında, heyelanların en çok ilkbahar aylarında görüldüÌü (yaklaÉık % 64) tespit edilmiÉtir. Bu mevsimde heyelanların sık görülmesinin sebebi, karların erimesi ve yaÌıÉların bol olmasıdır.

heyelanların en çok ilkbahar aylarında görüldüðü (yaklaíık % 64) tespit edilmiítir.5 Bu mevsimde heyelanların sık görülmesinin sebebi, karların erimesi ve yaðıíların bol olmasıdır. Birçok tetikleyici faktörün rol oynadıðı heyelanlar; birkaç saniye gibi kısa sürede meydana gelebildiði gibi, çevredeki unsurlara baðlı olarak uzun sürede de geliíebilmektedir. 2006 yılında Filipinler’de meydana gelen ve yaklaíık 1.700 kiíinin ölmesine veya kaybolmasına; Endonezya’da ise 80 evin toprak altında kalmasına ve en az 160 kiíinin ölmesine sebep olan heyelanlar, âni ortaya çıkanlara misâl verilebilir. Tetikleyici faktörlere baðlı geliíen heyelanlara; 2005 yılında Pakistan’da 30.000 civarında insanın ölümüne, 50.000 civarında insanın da yaralanmasına yol açan 7,6 büyüklüðündeki bir zelzelenin tetiklemesiyle oluíanlar misâl verilebilir. Bu zelzele neticesinde oluían heyelanlar yolların kapanmasına ve ulaíım güçlükleri olan bölgelerde ölü ve yaralı sayısının artmasına sebebiyet vermiítir. Heyelanların, tam olarak ne zaman ve ne sıklıkta oluíabileceði bilinmese de, bu tabiî âfetleri ilmin metotlarıyla takip etmek, önlem almak ve zararlarını en aza indirmek mümkündür. Günümüzde heyelanların nasıl meydana geldiðine ve heyelana hassas sahaların hangileri olduðuna dâir çalıímalar yapılmaktadır. Bu maksatla, hem yerinde saha çalıímaları, hem de uydu teknikleri kullanılarak ‘heyelan risk haritaları’nın hazırlanmasına hız verilmiítir.


den dolayı gerilimi artıracak, yüzey ve/veya yeraltı suyu akıí yönünü deðiítirebilecek iníaat faaliyetleriyle ortaya çıkmaktadır. Bilhassa yol yarmalarından dolayı arazide kısa süre zarfında kırılma ve kaymalar oluíabilmektedir. Maalesef birçok insan kendi yaptıðı uygulamalar neticesi heyelan riski ile karíı karíıya kaldıðından habersizdir. Dünyanın birçok yerinde mahallî idareler, ekonomik büyüme ve hızlı nüfus artıíını bahane ederek dað eteklerini ve dere yataklarını yerleíime açmıílardır. Ayrıca iníaat, yol vb. insan kaynaklı faaliyetler normalde tabiî bir dengeye sahip olan yamaçları heyelan riski olan sahalar hâline dönüítürmektedir. Ekonomik endiíe, ahlakî bozulma ve para kazanma hırsı, insanların düíünmeden diðer insanların can ve mal güvenliðini tehlikeye atmasına yol açmaktadır. Tabiat üzerindeki geliíigüzel tasarruflarının neticelerini kestiremeyen insanlar, maalesef yaíadıkları çevredeki dengeyi kendi elleriyle bozmakta ve bu problemli zeminlerde yapılaímaya giderek insan hayatıyla oynamaktadır.

Tabiat üzerindeki geliÉigüzel tasarruflarının neticelerini kestiremeyen insanlar, maalesef yaÉadıkları çevredeki dengeyi kendi elleriyle bozmakta ve bu problemli zeminlerde yapılaÉmaya giderek insan hayatıyla oynamaktadır.

Heyelandan korunmak mümkün mü? Heyelanlar, dünyanın her yerinde can ve mal kayıplarına yol açmaktadır. Amerika Jeolojik Araítırmalar Kurumu’nun (USGS) bir araítırma raporu neticesine göre Amerika’da 1985’in son üç ayında heyelanlardan dolayı ölen insan sayısı, son 20 yılda diðer jeolojik âfetlerden (zelzele, volkan patlamaları) ölen insan sayısından daha fazladır. Yine son 20 yılda heyelanlardan kaynaklanan mülkiyet zararları, zelzelelerden kaynaklananlara nispeten daha fazladır.4 Heyelanların sebep olduðu bu sosyal ve ekonomik kayıplar, hassas bir plânlama ve idareyle azaltılabilir. Heyelan riski mühendislik ve yerbilimleri araítırmalarıyla ve cemiyeti íuurlandırarak en aza indirilebilir. Bu çerçevede kanun ve yönetmeliklerle heyelanlı alanlara yapılaíma izni verilmeyeceði vurgulanır ve bu ciddi bir íekilde denetlenerek heyelanın zararları en aza indirilebilir. Yerbilimciler jeolojik harita yaparak, heyelan oluíması muhtemel alanları belirleyerek ve yüksek eðimli arazileri tespit ederek mühendislere, plânlamacılara, yapı denetim elemanlarına ve belde sakinlerine yüksek riskli alanlardan kaçınmaları için gerekli bilgiyi sunarlar. Bu íekilde; ev, okul, hastane, enerji hattı ve yol gibi yapılar muhtemel heyelan riskli alanlardan uzaða tesis edilebilir. Geçmiíte bizden daha düíük teknolojiye sahip olduðunu düíündüðümüz atalarımızın akıllarını nasıl doðru kullandıklarını bir karınca íöyle ifade etmektedir: “Atalarınız bu hususta daha dikkatli idiler. Yuva yapmadıðımız yere iníaat yapmazlardı. Çünkü bizlerin kaygan zeminli araziye yuva yapmadıðımızı fark etmiílerdi.”7

sizinti@sizinti.com.tr

@ asancak@sizinti.com.tr

Dipnotlar 1. Tarhan, F., Mühendislik Jeolojisi Prensipleri, Karadeniz Teknik Üniversitesi Basımevi, Trabzon, 1996. 2. Gökceoðlu, C., Aksoy, H., 1996, Landslide Susceptibility Mapping of The Slopes in The Residual Soils of Mengen Region (TURKEY) by Deterministic Stability Analyses and Image Processing Techniques, Engineering Geology, 44, 147-161. 3. Veder, C., 1981, Landslides and Their Stabilization, Erika Jahn, Springer-Verlag New YorkWien, ISBN 3-211-81627-5. 4. Plummer, C. C. and McGeary, D., Physical geology, Wm. C. Brown Publisher, ISBN 0-697-09826-5, 1991. 5. Flageollet, J. C., Maquaire, O., Martin, B., Weber, D., 1999, Landslides and Climatic Conditions, Geomorphogy, 30, 6578. 6. Zezere, J. L., Ferreira, A. B., Rodrigues, M. L., 1999, The Role of Conditioning and Triggering Factors in the Occurrrence of Landslides, Geomorphology, 30, 133-146. 7. Sarsılmaz, A., Karıncanın Ayak Sesinden, Sızıntı, Ocak 2003. 339 / Nisan 2007

117 on üç


Bilhassa idareciler, ne olursa olsun iktisatlı konuümalıdırlar. Evet onlar, bir düüünceyi kafasında evirip çevirmeli, acaba bunu kaç kelime ile anlatırım deyip onun hesabını yapmalı ve öyle konuümalıdır.

ültürümüzde kendine has bir yeri olan kahve, pek çok kiíinin vazgeçilmezleri arasındadır. Daha önünüze gelmeden kendini kokusuyla hissettiren kahve, bir dinlenme vesilesi ve sohbet bahanesidir. “Türk kahvesi” adıyla ilk milletlerarası markamız sayılabilecek kahve; güzel bir içecek olmasının yanı sıra pek çok deyime, atasözüne, íiire ve türküye de konu olmuítur.

Kahve aðacı Kahve aðacı, kökboyasıgiller (Rubiacceae) familyasına baðlıdır. Yasemin gibi kokan beyaz çiçeði, kiraza benzeyen kırmızı meyvesiyle kahve aðacı; bol yaðıí alan, ortalama sıcaklıðın 18–24 °C arasında bulunduðu ve don hâdisesinin görülmediði Ekvator kuíaðında yetiíir. Çalı görünümündeki kahve aðacı; koyu, parlak ve sivri yapraklara sahiptir; 18 metre kadar uzayabilir; ancak hasadı kolaylaítırmak için 2–3 metre olacak íekilde budanır. Fidanın meyve vermeye baílaması için 3–5 yıl gerekir. Kahve aðacı, yılda birkaç defa meyve verir. Tarımı yapılan ilk kahve türü, ‘Arabistan kahvesi’ mânâsına gelen ‘Coffea arabica’dır. Bu tür, dünyada üretilen kahvenin % 70’ini oluíturur. Bu türden sonra, % 29 ile ‘Coffea canephora’ (robusta kahvesi) ve % 1 ile geri kalan türler gelir (C. liberica, C. stenophyla).

Kahvenin tarihçesi Kahve, Habeíistan’da (Etiyopya) keífedilmií ve baílangıçta yiyecek olarak tüketilmiítir. Daha sonraları, meyvelerinin kaynatılan suyu tıbbî maksatlarla kullanılmıí ve kahve ‘sihirli meyve’ olarak adlandırılmıítır. 15. yüzyılın baílarında Yemen’de de tanınan kahve, yüzyılın sonlarına doðru bu coðrafyada yaygın olarak kullanılmıítır. 16. yüzyılın baílarında Mekke

118 on dört

339 / Nisan 2007

ve Kahire’ye götürülen kahve, aynı yüzyılın ortalarında ñstanbul’a getirilmiítir. Kahve ñstanbul yoluyla 17. yüzyılın ortalarından itabaren (ñkinci Viyana Kuíatması’nı takiben) önemli Avrupa merkezlerine ulaímıítır. Kahvenin bulunuíuyla ilgili meíhur bir rivayet vardır: Yemen’in yüksek yaylalarında yaíayan ‘Halidi’ adında bir çoban, keçilerinin bir aðacın kırmızı meyvelerinden yedikten sonra dinçleítiðini, hareketli hâle geldiðini ve geceleri çok az uyuduðunu fark eder. Çoban, daha sonra o meyvelerden hem kendisi yer, hem baíkalarına verir. Arapçada ‘uyaran, dinçleítiren’ mânâlarına gelen “kahveh” kelimesiyle isimlendirilen bu bitki, daha sonraları bir içecek olarak kullanılmaya baílanmıítır. Kahvenin, adını ilk bulunduðu yer olan Etiyopya’nın ‘Kaffa’ köyünden aldıðını iddia edenler de vardır. Kahve içme alıíkanlıðı, ilk olarak Yemenli sûfiler arasında baílamıítır; uyarıcı tesiri sebebiyle kahve, gece boyunca dua ve ibadet eden âbidlerin zamanla vazgeçemediði bir içecek hâline gelmiítir. Türklerin kahveyle tanıíması, Kanunî Sultan Süleyman devrinde olmuítur. Yemen Valisi Özdemir Paía tarafından kahve, ñstanbul’a getirilmií ve Türklerin kendilerine mahsus piíirme usûlünden dolayı da, ‘Türk kahvesi’ ismini almıítır. 19. yüzyıl sonlarına kadar Türk kahvesi, çið çekirdek olarak satılıyor, evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra, el deðirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; 1871 yılında Mehmet Efendi’nin, çið kahveyi kavurup öðüterek müíterilerine hazır olarak satmaya baílamasına kadar sürdü. Böylece ñstanbul Tahmis Sokak’ta taze

www.sizinti.com.tr

K

Zafer ñhtiyar


kavrulmuí kahvenin kokusu da çevreye yayılmaya baíladı. Kahveyi hazır olarak kahve severlere sunan Mehmet Efendi, kısa sürede tanınarak “Kurukahveci Mehmet Efendi” diye anılmaya baílandı. Tiryakileri tarafından ‘kara inci’ olarak nitelenen kahve, zamanla saray mutfaðının ve evlerin vazgeçilmezleri arasında yerini almaya ve çok miktarda tüketilmeye baílanmıítır. Türk kahvesinin lezzeti ve ünü gerek ñstanbul’a yolu düíen tüccar ve seyyahlar, gerekse Osmanlı elçileri sayesinde önce Avrupa’yı, sonra da bütün dünyayı sarmıítır.

Osmanlı’nın dünyaya hediyesi: Türk kahvesi Anadolu’dan Avrupa’ya kahveyi ilk olarak 17. yüzyılın baílarında Venedikli tüccarlar götürür. 18. yüzyılın ilk yıllarından itibaren kahve içimi Avrupa’da yaygınlaíır. Kahve, ñngilizcede “coffee”, Fransızcada “cafe”, Almancada “kaffe”, Macarcada “kave” olarak isimlendirilir. Kahvenin Avusturya’ya girií hikâyesi de oldukça enterasandır. 2. Viyana Kuíatması (1683) sonrası Osmanlı orduları geri çekilirken geride çuvallar dolusu kahve bırakır. Avusturyalılar, çuvalların içindeki kahveyi, baílangıçta hayvan yemi zanneder. Osmanlıları tanıyan Georg Kolschitzky, bu çuvalların kendine verilmesini ister ve bunları sermaye yaparak Viyana’da kahve içilen bir yer açar. Böylece Avusturyalılar da kahve ile tanıíır. Türk kıyafetlerinin Avrupalı hanımlar için model oluíturduðu, mehter müziðinin taklit edildiði o günlerde, 1669 yılında, Osmanlı Sefiri Süleyman Aða’nın Paris’in mümtaz íahsiyetlerine kahve davetleri düzenlemesi, Fransa’da kahvenin daha büyük alâka görmesini saðladı. Hoísohbet, nüktedan biri olan Süleyman Aða’nın elçilik konaðına kahve içmeye davet edilmek, Paris ileri gelenleri için büyük bir ayrıcalık sayılırdı. 18. yüzyıl Fransa’sında, Fransa Kralı XV. Lui’nin yakınlarından Madam Pompadur, Louvre Sarayı’nın bir odasını Türk odası olarak düzenler, bu odaya “À la Turca” yani “Türk usulü veya Türk üslubu” adını verir. Bu odanın en önemli özelliði saray hanımlarının Türk kadınları gibi giyinmesi, zarafet dili olarak Türkçenin konuíulması, içecek olarak da Türk kahvesinin içilmesidir.

sizinti@sizinti.com.tr

Kahvenin üretildiði yerler Kahve üretimi, 17. yüzyılın sonlarına kadar sadece Yemen’de yapılırdı. Kahve tüketiminin yaygınlaíması üzerine kahvenin üretim alanları geniíle-

Kahve aÌacı, kökboyasıgiller (Rubiacceae) familyasına baÌlıdır. Yasemin gibi kokan beyaz çiçeÌi, kiraza benzeyen kırmızı meyvesiyle kahve aÌacı; bol yaÌıÉ alan, ortalama sıcaklıÌın 18–24 °C arasında bulunduÌu ve don hâdisenin görülmediÌi Ekvator kuÉaÌında yetiÉir. Çalı görünümündeki kahve aÌacı; koyu, parlak ve sivri yapraklara sahiptir. miítir. Önce Seylan’da (Sri Lanka), sonraki yıllarda Cava Adası (1696), Surinam (1718), Martinik (1723), Brezilya (1727), Jamaika (1730), Küba (1779), Venezüella (1784), Meksika (1790) ve Kolombiya’ da (18. yy sonları) kahve ziraatına baílanmıítır. Kahve üretiminin zirvesinde bugün, bu iíe çok sonraları baílayan Brezilya vardır. Brezilya’yı sırasıyla Kolombiya ve Endonezya takip etmektedir. Kahve üreten diðer önemli ülkeler ise Meksika, Fildiíi Kıyısı, Etiyopya, Uganda ve Guatemala’dır. Bir zamanlar kahve üretimini elinde tutan Yemen, günümüzde ilk onda bile yer almamaktadır.

Kültürümüzde kahve Kahve ve kahvehanelerin sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olmasıyla birlikte, dünyada hiçbir içeceðin sahip olamadıðı yaygınlıkta bir kahve kültürü doðmuítur. ñlk kaynaklarda kahveden; “Türklerin içtiði, siyah renkli, yemeklere asla eílik etmeyen, aðır yudumlarla tadına varılan ve arkadaí toplantılarından eksik olmayan bir içecek” íeklinde bahsedilir. Türk edebiyatı ve folklorunda önemli yeri olan kahve ile ilgili pek çok söz söylenmií, íiir yazılmıí, “Kahve Yemen’den gelir” íeklinde türküler yakılmıítır. 16. yüzyıl íairleri, kahveyi “bâis-i cem’-i ârifan” ve “mürde cisme can katan” bir içecek íeklinde tanıttıkları gibi, Osmanlı tarihçileri de kahvehaneleri “mekteb-i irfan” ve “mecma-ı irfan” diye vasıflandırmıítır. ñstanbul’da ilk kahvehane Kanunî döneminde Hakem ve ìems adında iki Suriyeli tarafından açıl339 / Nisan 2007

119 on beí


Türk kahvesinin fayda ve zararları

mıítır. ñlk olarak Tahtakale’de açılan ve daha sonra bütün íehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk, kahveyle tanıímıítır. Kahvehaneler zamanla sadece halkın deðil, müderris ve kadı gibi okumuí kesimin, meíhur íair ve âlimlerin de buluíma noktası, sohbet yeri olmuítur. Bu yerler, kitapların okunduðu, íiir ve edebiyat sohbetlerinin, ilmî tartıímaların yapıldıðı mekânlar olması yönüyle aynı zamanda birer “kıraathane” (okuma evi) idi. Osmanlı’dan bu yana kız isteme esnasında, gelin adayı, kahveleri ikram edip elinde tepsiyle kahveler bitinceye kadar bekler; bu íekilde gelin adayı görücüler tarafından daha iyi görülür. Bazı yörelerde sabrını ölçmek için damada bol tuzlu kahve ikram edilir. Kahve, kültürümüzde mühim bir yere sahiptir. Günün ilk yemeðine ‘kahvaltı’ (kahve altı) denmesi de, sabahları kahve öncesi yenen yemek olmasındandır. Dilimizde kahveyle alâkalı “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır”, “Acı kahvesini içmek”, “Gönül, ne kahve ister ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane” gibi deyim ve atasözleri vardır. “Türk kahvesi”, klâsik müzikte de unutulmazlar arasına girmiítir. J. S. Bach, o ünlü Kahve Kantatı’nı bir kahve tutkunu olduðu için bestelemiítir. Türklere sevgisiyle bilinen Fransız romancı Pierre Loti, kahveye ve ñstanbul’a olan sevgisinden dolayı kahvehanelere sürekli gitmiítir. En sevdiði semt olan Eyüp’te bir kahvehane bugün onun adıyla anılmaktadır. 17. yy ve sonrasında Türk kahvesi tutkunu ünlü isimler arasında Victor Hugo, Alexandre Dumas, Molière, André Gide, Balzac da vardır.

120 on altı

339 / Nisan 2007

Türk kahvesinin yapılıíı ñyi bir kahve hazırlamak için suyun klorsuz ve soðuk olması gerekir. Kahve tiryakileri, kahvenin mangalda, küllü kömür ateíiyle 15–20 dakikada piímesi gerektiðinde birleíirler. Dibi kalın bakır cezvede soðuk suya salınan kahve, birkaç kere karıítırılarak ateíe konur ve fazla karıítırılmaz. Her fincan için iki çay kaíıðı kahve, iki çay kaíıðı íeker (arzuya göre) ilâve edilir. Köpüklenince ateíten çekilen cezvenin ilk köpüðü, fincanlara pay edilir ve kahve yeniden ateíe sürülür. Kalan kahve bir taíım daha piíirilir ve fincanlara boíaltılır. Türk kahvesinin en önemli özelliklerinden biri, bol köpüklü olmasıdır. Yumuíak ve kadifemsi köpüðü sayesinde kahvenin tadı damakta uzunca bir süre kalır. Ayrıca birkaç dakika íekli bozulmadan kalabilen bu leziz köpük, kahvenin bir süre sıcak kalması için örtü vazifesi görür. Kahveyi sade içmek, Türk kahvesinin gerçek tadını almak isteyen kahve tiryakilerinin birleítiði ortak noktadır. Kahve ile birlikte ikram edilen su, önceden aðızda kalmıí bütün tatların giderilip, sadece kahve tadının alınması içindir.

Osmanlı’da kahve ikramı Osmanlı’da kahvenin ikram edilmesi de, ayrı bir hususiyet arz ederdi. Bazı yerlerde misafirlere kahveden önce lokum veya íekerleme türü bir tatlı ikram edilir, onun tadı geçmeden acı bir kahve sunulurdu. Kahve, bayramlarda, kulpsuz fincanın kendine uy-

www.sizinti.com.tr

Kahve, HabeÉistan’da (Etiyopya) keÉfedilmiÉ ve baÉlangıçta yiyecek olarak tüketilmiÉtir. Daha sonraları, meyvelerinin kaynatılan suyu tıbbî maksatlarla kullanılmıÉ ve kahve ‘sihirli meyve’ olarak adlandırılmıÉtır.

Uzmanlar, bilhassa filtre edilmií kahvelerin çok fazla tüketilmesinin saðlıða zararlı olduðu konusunda birleímektedir. Oysa Türk kahvesinin (dozunda içildiði takdirde) saðlıðı tehdit edecek zararlı bir yanı yoktur. Sadece suyu içildiðinden, yani telvesi fincanın dibinde kaldıðından, Türk kahvesinden alınan kafein miktarı azdır. Bir fincan kahvedeki 50 miligram kafein, kısa sürede vücuttan atılır. Bu bakımdan Türk kahvesi fincanı, ideal ölçülere sahiptir. Dozunda içilen kahve zihin açılmasına, baí aðrılarının azalmasına, sindirimin kolaylaímasına vesile olur. Ayrıca uyarıcı, teskin edici ve dinlendiricidir. Yeíil kahve tanelerinde tanen, uçucu yað, sâbit yað ve % 0,8–2,5 oranında kafein alkaloiti bulunur. Kafeinden dolayı kahvenin beyin ve kalb faaliyetini uyarıcı, idrar söktürücü tesirleri vardır. Bu sebeple kavrulmuí kahveden hazırlanan sulu çözeltiler uyku giderici, kalb kuvvetlendirici, hazmettirici ve alkaloit zehirlenmelerinde panzehir olarak kullanılır. Kahve alzheimer hastalıðına karíı tedbir olarak tavsiye edilir. Hamileliklerde ilk sekiz ay kahve tüketilmemesi iyi olur. Ülserliler için, ilk yasaklardan biri kahvedir.


gun bir fincan zarfına konulmasıyla; diðer günlerde ise, tabaklı fincanlarda ikram edilirdi. Bazen, kahveye farklı bir tat kazandırmak için, kahvenin içine çiçek suyu, ‘ak amber’ veya ‘kâkule’ katılırdı. Sarayda kahve ikramı ise, çok daha önemli bir iíti. Saraya ilk olarak Kanunî döneminde girdiyse de, kahvenin saray içeceði olarak itibar kazanması, 4. Mehmed zamanında olmuítur. Sarayda sadece Yemen kahvesi tercih edilirdi. Kahve ikramı için kullanılan fincanlar, ñznik veya Kütahya çinisinden yapılır; bu fincanların etraflarında, elin yanmaması için kulp vazifesi gören gümüí veya altın bir zarf olurdu. Türk Kahvesi öteden beri çok özel bir içecek konumundadır. Kahve kavrulma, öðütülme, piíirilme ve ikram edilme usûlleriyle; emek, temizlik ve dikkat isteyen bir içecektir. Bu usûller, kahvenin lezzetini artıran unsurlardır. Bunca zahmet biraz da kahve ikram edilen kiíiye verilen deðerin bir niíânesidir. ñnsanımızın bu içeceði her hâliyle lezzetli bir kıvama getirmesi, insana verdiði deðeri göstermesinin yanında, meíru dairede kalarak sıhhatimize menfî tesiri olmayan güzel içeceklerin yapılabileceðinin de ifadesidir. Yiyecek ve içecekler, lisân-ı hâlleriyle kendilerini kullananların hayat tarzını, yeme-içme alıíkanlıklarını ve kendilerine nasıl bir mânâ yüklendiðini söyler. Türk kahvesi, diðer yiyecek ve içecekleri tüketmede olduðu gibi, insanımızın âdeta ‘nimete’ bir saygının gereði olarak lezzetini hissederek tükettiði bir içecektir.

sizinti@sizinti.com.tr

@ zihtiyar@sizinti.com.tr

Kaynaklar 1. ñslâm Ansiklopedisi, TDV, 24. cilt, Kahve maddesi, ñst., 2001 2. A. Yaíar Aydın, Bir Okuma Evi Olarak Kahvehaneler, Sızıntı, sayı: 290, Mart 2003 3. www.mehmetefendi.com.tr 4. www.e-kolay.net/yemek 5. www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/ekim/05/ yemek.html 6. www.tr.wikipedia.org 7. www.denizce.com/kahve.asp 8. www.bigglook.com 9. www.bugday.org 339 / Nisan 2007

121 on yedi


Mü’min, hayatını belli bir seviyede programlayıp Allah’la olan münasebetini kavi tuttuùu müddetçe Cenâb-ı Hak da onu boü bırakmaz ve onun en küçük hatalarını dahi çeüitli vesilelerle hatırlatır ve hedefinden sapmasına meydan vermez.

“De ki: ‘söyleyin bana: ĉayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size.” (Mülk, 67/30)

* Her kiíi, kurum veya sektör bir su kaynaðını istediði gibi plânlayıp yönetebilmeli mi? * Su kıtlıðı ve kirlilik problemleri nasıl çözülebilir? * Su kaynaklarının plânlanması ve yönetiminde genel kabul görecek bir yaklaíım var mıdır?

ñ

nsanın damarlarındaki kan, hayatının devamı ve saðlıðı için ne kadar önemli ise, canlı hattâ cansızlar için de su o kadar önemlidir. ñnsanlar ancak bol ve temiz su kaynaðı olan yerlerde rahatça yaíayabilirler. Bitki ve hayvanlar, ister yabanî, ister ehlî olsun, su sayesinde hayatlarını sürdürebilir. Onsuz bir hayat olamaz, gıdalarımız zincirleme ona baðlanmıítır, temizlik ve dolayısıyla saðlıðımız ancak o olduðunda korunabilir. Bilhassa bahar ve yaz mevsimlerinde bitki ve aðaçlarda Cemîl isminin tecellisi olarak gördüðümüz güzelliðin arkasında bir perde olarak o vardır. ñnsanlar, suyun olduðu yerlere mesire yerleri kurar. Tabiat ve peyzajdaki güzellik onun vesilesiyle yaratılır; o var ve temiz ise bedenimiz, evimiz, sokaklarımız, íehrimiz ve çevremiz temiz olabilir. O bizim enerji santralimizdir, kullandıðımız elektrik onunla üretilir. Topraðın verimine vesile kılınmıítır, balıkçılık ona baðlıdır. Tekstilden otomobile kadar her türlü sanayi ona muhtaçtır, fabrikalar onsuz iíle-

122 on sekiz

339 / Nisan 2007

tilemez. Taíımacılık ve seyahatlerde ondan faydalanırız. Bunların her birisinden ne bugün, ne de yarın vazgeçmemiz mümkün olacaktır. Eski medeniyetler su kaynaklarının etrafında kurulup geliítiði gibi, günümüz toplumları da su kaynaklarını plânlayarak, geliítirerek ve iyi yöneterek varlıklarını devam ettirebileceklerdir. Eskiden su kaynakları tek bir maksat için plânlanıyordu. Plânlama ölçekleri küçüktü ve dar sahalarla sınırlıydı. Plânlar ve hedefler kısa vadeliydi. Çevre faktörü göz ardı ediliyordu. Su üzerinde hak sahibi olanların (hissedârlar) ve kullanıcıların pek fikri alınmıyor, bütün kararlar üstten veriliyordu. Aynı su kaynaðını kullanan sektörler arasında önemli bir anlaímazlık, uyuímazlık veya rekabet yoktu. Bu durumda, su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi daha basit ve kolaydı. Su, içinde bulunduðumuz zaman diliminde çok daha önemli hâle geldi. Çünkü dünya nüfusu geç-

www.sizinti.com.tr

Prof. Dr. Harun Avcı


sizinti@sizinti.com.tr

Sele ndi Çay ı

Kum

Çay ı

Gör des Çay ı

miíe nazaran oldukça arttı, bu nüfusu beslemek Batı Anadolu Bölgesi denize dik uzanan daðlarla böiçin daha fazla sahanın sulanması, íehirlere içme ve lünerek Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz kullanma için daha fazla su saðlanması gerekti. En- ve Bakırçay havzaları yaratılmıítır. Bu havzaların her düstrinin geliímesi de su talebini artırdı. Bunu kar- birinde çeíitli kollardan beslenen ve aynı isimle anıíılamak için dünyanın hemen her tarafında barajlar lan bir ana nehir vardır. Meselâ, Gediz Nehri ñç Batı kuruldu, boru hatları döíendi, pompalar tesis edil- Anadolu’daki Murat ve ìaphane daðlarından doðar, di, kuyular açıldı. Ama su problemi bitmedi, aksine batıya doðru gittikçe bu nehre kuzeyden Kunduzlu, büyüdü. Temiz içme suyu bulamamaktan hâlâ her Selendi, Deliinií ve Demrek çaylarının, güneyden yıl milyonlarca çocuk hastalanıp ölüyor. Yıldan yıla Kula yöresinden gelen küçük derelerin suları katılır. artan gıda ihtiyacını karíılamak için yeni ziraat alan- Nehir, Salihli’nin kuzeydoðusundan Gediz Ovası’na larının sulamaya açılması hedefleniyor. Sınır aían girer ve güneyden Kemalpaía Ovası’ndan gelen Nif suların müíterek kullanıcısı olan ülkeler arasındaki Çayı’nı alarak Foça tepelerinin güneydoðusundan anlaímazlık ve çatıímalar giderek büyüyor. ñklim ñzmir Körfezi’ne dökülür. Gediz Nehri’ni besleyen deðiíiklikleri sebebiyle bazı yerlerde aíırı kuraklık bütün bu çay ve dereler Uíak, Kütahya, Manisa ve olurken, bazı yerlerde sel baskınları meydana geli- ñzmir il sınırları içerisine yayılmıí olup, su topladıkyor. Yeraltı ve yerüstü su kaynakları bütün canlıları ları saha 1.722.000 hektardır (Türkiye yüz ölçümütehdit edecek íekilde giderek kirleniyor. Aynı su kay- nün % 2.2’si kadar). Havzanın yıllık su hacmi 2,27 naðını kullanmaya tâlip sektörler arasındaki rekabet milyar metreküp, sulama alanı 109.263 hektardır. gün geçtikçe artıyor. Bütün bunlar, su kaynaklarını Diðer su havzalarında olduðu gibi, burada da irili plânlama ve yönetmenin gelecekte daha karmaíık ufaklı pek çok yerleíim yeri, sanayi tesisi, fabrikalar, tarım arazileri, ormanlar, meralar, bataklıklar, çehâle geleceðini göstermektedir. Yeryüzündeki tatlı suların kaynaðı yaðıílardır. Ya- íitli türde hayvan ve kuílar bulunmaktadır. Aslında ðıí suları yerin dibine çekilip gitmez. Yerüstü ve ye- böyle bir havzada doðrudan veya dolaylı olarak suyla raltı su kaynakları (nehir ve akiferler) yaðıílarla besle- alâkalı herhangi bir plân ve proje, tek idarî birimin nir. Kur’ân bu hakikatı, “Allah gökten su indirdi de onu (bir ilin valiliði, belediyesi, DSñ gibi bir devlet kuyeryüzündeki kaynaklara ulaítırdı.” (Zümer, 21) âyetiyle rumu) kararıyla yürütülmemelidir. Çünkü havza; ifade etmektedir. Kan damarlarının vücuekolojisi, insan faaliyetleri, du sardıðı gibi, nehirler de yeryüzünü satoprak ve su kaynaklarıyla racak íekilde yaratılmıítır. Nehirlerle akıp Su, içinde bulunduÌumuz bir bütündür ve havzadaki gitmeyen sular yeraltında büyük hacimde zaman diliminde çok daha her íey birbirine baðlıdır. depolanır. Eðer yüzlerce, hattâ binlerce önemli hâle geldi. Çünkü dün- Suyla alâkalı plânlamalarkilometre uzunluðundaki nehir yatakları da bu bütünlüðün dikkate (Fırat, Dicle, Kızılırmak, Nil gibi) ve bun- ya nüfusu geçmiÉe nazaran alınması âdeta mecburidir. ları besleyen küçük kollar dünyamızı bir að oldukça arttı, bu nüfusu bes- Allah her bir havzaya belgibi sarmasaydı veya büyük yer altı rezerv- lemek için daha fazla sahanın li sınırlar koyduðundan, leri olmasaydı ve insanlar bu ihtiyaçlarını havzalar münferit olarak sulanması, Éehirlere içme ve kendi imkânlarıyla karíılamaya çalıísaydı, ele alınabilir. Bu da suyla kullanma için daha fazla su buna insanlıðın ne malî, ne de teknik gücü alâkalı kiíi ve kurumlara, yeterdi. Suyun âdil íekilde taksim edilme- saÌlanması gerekti. Endüst- havzadaki su kaynaðı miksinde anlaímazlıklar çıkar, suya sahip olan- rinin geliÉmesi de su talebini tarlarını, ihtiyaç gruplarını lar onu çok pahalıya satarlardı. ìükredelim ve onların ihtiyaçlarını tesartırdı. ki, suyumuzu sürekli yenileyip tazeleyen pit edebilme, çeíitli faalisu devr-i dâimi (hidrolojik döngü) ve bu devr-i dâimle yeryüzünün her noktasına su iletilmesi gibi büyük ve müíkül bir vazife insana yüklenmemiítir. Bize sadece gücümüzün yeteceði ve aklımızın çözebilece- EGE DENñZñ Çayı inií UìAK Deli ði bir ií verilmiítir. Açık bir rahmet eseri GEDñZ NEHRñ MARMARA DEMñRKÖPRÜ Nif olarak, yeryüzü nehir havzalarıyla ve altÇay BRJ. GÖLÜ MANñSA ı Alaíe havzalarla bölümlere ayrılmıí; insanların hir Ç ayı ñZMñR su kaynaklarını plânlama ve yönetiminde mecburi olarak dikkate alacakları sınırlar KÜÇÜK MENDERES AVìAR BRJ. meydana getirilmiítir. Meselâ, Türkiye’nin BULDAN BRJ.

Gediz havzası 339 / Nisan 2007

123 on dokuz


yönetim anlayıíı, süreci ve plânı çerçevesinde birleítirilmesidir. Entegre havza yönetiminde sadece su temini ve taíkın kontrolü gibi problemlerle uðraíılmaz, suyun Su kaynaklarının plânlanmasında gâye miktarıyla birlikte, kalitesi de dikkate alınır. Mevcut Su kaynaklarının plânlanmasında esas maksat; ve gelecekteki problemler, çözümleri ve neticeleri çevre ve insan için uygun miktar ve kalitede su sað- dikkate alınarak; uzun vadeli sürdürülebilirlik helamak, atık suyu ve su kalitesini yönetmek, taíkın ve deflenir. Bu hedefler ancak sosyal, idarî, ekolojik ve sel baskınlarını kontrol etmek, hidroelektrik enerji coðrafî bütünlükle, disiplinlerarası iíbirliðiyle, topüretmek, taíımacılık, rekreasyon (gezinti) alanı, ba- lum ve hissedarların katılımıyla, kurumlararası ve lıkçılık yapmak ve yabanî hayatı korumaktır. ñnsana hattâ ülkelerarası koordinasyonla gerçekleítirilebilir. ve bilhassa su kaynakları plânlayıcı ve yöneticilerine Entegre havza yönetimi, sanayi, ziraat, eðitim, düíen ií, bu hususlar arasında dengeyi saðlamaktır. saðlık vb sektörleri; orman, yerleíim, mera, ziraat Türkiye’de yıllık ortalama 501 milgibi arazi kullanma íekillerini; çevrey3 yar m suya tekabül eden yaðıí olmaktale alâkalı meseleleri ve bunların müdır. Bu suyun 274 milyar m3’lük kısmı Su kaynaklarının plân- nâsebetlerini dikkate alan yaklaíımdır. buharlaímakta, geriye kalan 234 milyar lanması ve yönetimi, Plânlama ölçeði son derece geniítir. m3’ü ise ülkemizin toplam yenilenesadece mühendislerin Burada en önemli unsur, farklı kesimbilir yüzey ve yeraltı su potansiyelini lerin görüílerinin bütünleítirilmesidir. oluíturmaktadır. Ancak, günümüz halledeceÌi bir mese- Bu maksatla, suyla alâkalı bütün birimteknik ve ekonomik íartları çerçevesin- le deÌildir. Çünkü her ler dikkate alınarak “sosyal bütünlük”, su de, kullanılabilecek yerüstü ve yeraltı su kitlesi, etrafındaki kaynaðı bir sistem olarak ele alınarak suyu potansiyeli 112 milyar m3’tür. “ekolojik bütünlük”, idarî koordinasyon tabiatın (peyzaj) ve Halen bu suyun % 36’sı kullanılabilsaðlanarak “idari bütünlük” ve havza ekosistemin hassas mektedir. Geriye kalan kısmında su veya alt havzanın tamamı gözününtemini çalıímaları devam etmektedir. ölçülerle dengelenen de bulundurularak “coðrafî bütünlük” Ancak nehirlerimizin hemen hemen entegre bir parçası, saðlanmıí olur. En küçük bir havzada bile bu bütünlük saðlanamadıðında tamamı sanayi ve evlerden gelen kanaAllah’ın belli bir ölçü- suyla alâkalı ya bir çevre problemi, ya lizasyon sularıyla, tarımda kullanılan gübre ve ilâçlarla kirlenmií durum- ye göre indirdiÌi bir kullanıcılar arasında dengesizlik ve dadır. Bundan dolayı günümüzde su kaynak (Mü’minun, 18), adaletsizlik veya onun faydalı íekilde temini çalıímaları kadar, su kalitesinin sosyal ve ekonomik kullanılamaması ve israf edilmesi gibi korunması çalıímaları da önem arz etproblemler ortaya çıkar. Bundan dolayı bakımdan kıymetli bir bir havzada aðaçlandırma, orman korumektedir. metadır. Ínsanların ma, hayvancılık ve ziraat faaliyetleri su Entegre havza yönetimi yeryüzündeki birçok kaynaklarının yönetiminden baðımsız Su kaynaklarının plânlanması ve faaliyeti onunla alâka- düíünülemez. Çünkü orman olmazyönetimi, sadece mühendislerin hallesa yaðıí suları tutulmaz, sel olup akar deceði bir mesele deðildir. Çünkü her lıdır. gider. Aynı íekilde hayvanlar meralarsu kitlesi, etrafındaki tabiatın (peyzaj) da aíırı otlatılırsa, buralarda erozyon ve ekosistemin hassas ölçülerle denmeydana gelir ve neticede hem toprak gelenen entegre bir parçası, Allah’ın belli bir ölçü- verimsizleíir, hem de yaðıí suları tutulamaz. Ziraat ye göre indirdiði bir kaynak (Mü’minun, 18), sosyal ve arazilerinin sürülme íekli ve yetiítirilen bitki çeíidi ekonomik bakımdan kıymetli bir metadır. ñnsanların de erozyon üzerinde tesirlidir. Dolayısıyla havzadaki yeryüzündeki birçok faaliyeti onunla alâkalıdır. Ara- ormancılık, hayvancılık ve ziraat faaliyetlerinin suyun zide ve havada olan her íey ona tesir eder. Bu hu- muhafazasına yönelik çalıímalarla bütünleítirilmesi susiyetlerinden dolayı birçok araítırmacı, su kaynak- gerekir. Diðer yandan evde ve sanayide kullanılan sularının plânlanması ve yönetimi konusuyla meígul ların nasıl arıtılacaðı ve arıtılan suyun nereye gideceði olmuí ve bu hususta çeíitli yaklaíımlar geliítirmií- hususunda karar vermek için de havzadaki farklı ketir. Son yıllarda genel kabul gören yaklaíım; entegre simlerin görüílerinin alınması önemlidir. Meseleye havza yönetimidir. Buradaki esas düíünce, bir nehir sadece bu suyun arıtılması ve çevreyi kirletmemesi havzasında, çevre, ekonomi ve toplumla alâkalı bü- açısından bakılırsa, atık su, içindeki bitki besin madtün konuların bir sistem yaklaíımıyla bütüncül bir delerinden arındırılarak denize boíaltılabilir. Böylece

124 yirmi

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

yetlerin birbirlerine olan tesirlerini anlayabilme ve su kaynaklarını bir denge içinde yönetebilme imkânını verir.


sizinti@sizinti.com.tr

denizin kirlenmesi engellenir. Fakat havzada sulama suyuna ihtiyaç varsa, bu su israf edilmií olur. (Kısa bir süre önce Çiðli’de kurulan ñzmir Atık Su Arıtma Tesisi, arıttıðı suyu denize boíaltmakta, hemen tesisin yakınındaki Menemen Ovası’nda ise sulama suyu kıtlıðı yaíanmaktadır.) Halbuki íehir atıksuyu arıtılarak belli tedbirlerle ziraî sulamada kullanılabilir. Bu sular sadece sulamada deðil yeraltı sularının beslenmesinde, orman ve park-bahçe sulamasında da deðerlendirilebilir. Bundan dolayı belediyeler, atık suları ne yapacakları hususunda, ziraat ve orman sektöründen, çevre ve yeraltı suyu yetkililerinden baðımsız karar vermemelidir. Bütün bunlar yapılırken, saðlıkla alâkalı kuruluílar da plânlama ve yönetimin içinde olmalıdır. Aksi takdirde hastalıklara davetiye çıkarılmıí olur. Bir diðer mesele de havzadaki arazinin nasıl kullanılacaðıyla alâkalıdır. Yerleíim sahalarının ve bilhassa sanayi bölgelerinin yerleri su kaynaklarının korunması bakımından son derece önemlidir. ñçme suyu toplayan bir barajın su toplama havzasında suyu kirleten yerleíim yerleri ve sanayi tesislerinin bulunmaması gerekir. Dolayısıyla, sanayinin geliímesi ve yeni iskan yerlerinin açılması çalıímaları havzanın bütünündeki su kaynaklarının korunması çalıímalarıyla birlikte yürütülmelidir. Fakat, maalesef, pek çok ülkede olduðu gibi, ülkemizde de su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi çalıímaları entegre havza yönetimi anlayıíıyla yürütülmemektedir. Aynı havza içindeki iller birbirinden baðımsız yönetilmekte, aynı il içindeki birimler birbirinden habersiz kararlar alabilmektedir. Kararların alınmasında kullanıcıların fikri sorulmamakta, böyle olunca da yapılmak istenenler toplum tarafından benimsenmemektedır. Aslında, yeryüzünde ve hattâ kâinatta bütünlük ve birlik esastır. Allah hiçbir íeyi diðerlerinden kopuk ve baðımsız yaratmamıítır. Bütün oluí ve hâdiseler her an bu bütünlük içinde yürütülür. Bizim vazifemiz de bu bütünlüðü anlamak, ona göre plân yapmak ve bu plâna uygun bir hayat tarzı içinde yaíamak olmalıdır. Entegre havza yönetimine ait gerekçeler, böyle bir bakıí açısını kazanmamız adına önemli bir vesiledir. Ülkemizde GAP plânlaması, entegre havza yönetimine örnek teíkil edecek dünyadaki sayılı uygulamalardan biridir. Entegre yönetim için bir idarî mekanizma (GAP ñdaresi Baíkanlıðı) kurulmuí; fizikî, içtimaî, ekonomik, idarî vs. pek çok hedef ve unsur entegre biçimde ele alınmıí ve alınmaktadır. 1970’lerde Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki sulama ve hidroelektrik maksatlı projeler olarak plânlanan GAP, 1980’lerde çok sektörlü, sosyo-ekonomik bir bölge kalkınma programına dönüítürülmüítür.

Proje Kilis, Gaziantep, Adıyaman, ìanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt ve ìırnak olmak üzere dokuz ili içine almaktadır. Bu illerdeki kalkınma programları GAP idaresi tarafından bir bütünlük içinde yürütülmektedir. Kalkınma programı, sulama, hidroelektrik, enerji, tarım, íehir ve kırsal altyapı, ormancılık, eðitim ve saðlık gibi sektörleri ihtiva etmektedir. Su kaynakları programında 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1,7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapılması hedeflenmektedir. Proje, sürdürülebilir insanî kalkınma anlayıíı üzerine kurulmuítur. Kalkınmada adalet, katılımcılık, çevrenin korunması, istihdam, mekân plânlaması ve alt yapının geliítirilmesi GAP’ın temel stratejileridir.

DñYARBAKIR ADIYAMAN

SññRT BATMAN

ìIRNAK

MARDñN GAZñANTEP

ìANLIURFA

KñLñS

GAP (Güneydoðu Anadolu Projesi) sınırı

Netice olarak, suya hayata vesile olma vazifesi verilmiítir. Allah (cc) Kur’ân’da canlıları sudan yarattıðını (Enbiya,31; Nur, 45) beyan ederek, bize, sadece insanların deðil, bütün canlıların yaratılıíında, dolayısıyla nesillerinin devamında suyun esas unsur olduðunu, onu bize bulutlar arasından tatlı bir su olarak indirdiðini (Hicr, 22; Nahl, 10) bildirmektedir. Biz insanlar, onu çeíitli maksatlar için kullanırken, her canlının hukukunu gözetmediðimiz ve suyun kalitesini korumadıðımız için bugün suyla alâkalı pek çok problemle karíı karíıya gelmií durumdayız. Bunları aímak için, aynı su havzası içinde yaíayan her fert, her resmî kurum, her sivil toplum kuruluíu ve her ülke diðerini dıílamadan ortak bir fikir çerçevesi içinde suyun nerede, nasıl kullanılacaðına, ihtiyaçlarla kaynak arasında nasıl bir denge kurulacaðına karar vermek ve bu kararlara uymak zorundadır. Belki o zaman, tertemiz ve tatlı olarak verdiði su için Allah’a hakiki mânâda íükretmií oluruz. @ havci@sizinti.com.tr

-

Kaynaklar N. B. Harmancıoðlu, A. Gül, O. Fıstıkoðlu, 2003. Entegre su kaynakları yönetimi, Türkiye mühendislik haberleri, sayı 419 J. I. Matondo, 2001. Water resources planning and management for sustainable development: the missing link; 2nd WARSFA/ WaterNet Symposium: Integrated Water Resources Management: Theory, Practice, Cases; Cape Town, 30-31 October 2001 339 / Nisan 2007

125 yirmi bir


illetlerarası rekabetin Ínsana bahÉedilen baÉta giderek arttıðı günü- ömür ve saÌlık sermamüzde, iíletmeler pazarda yesi olmak üzere her tutunabilmek için, teknolojik yeniliklere ayak uydurmak ve türlü nimet verimli bir bilgi, sermaye, iígücü, ma- Éekilde kullanılmalıdır. kine, toprak gibi temel üre- Ísraf haram olduÌuntim faktörlerini en verimli dan ve nimetin berekeíekilde kullanmak mecburiyetindedir. ñígücünün íuur- tini azaltacaÌından, iÉgücü lu kullanılması, verimliliðin ve diÌer kaynaklarımızı verimli artırılmasında öncelikli bir bir Éekilde kullanmamız gerektiÌini yer tutar. Bilhassa çalıíma unutmamalıyız. Ortam Éartlarının çalıÉanın verimliliÌini artıracak Éemekânındaki íartların imkân kilde plânlanması, hem iÉ kazalarını azaltacak, hem de çalıÉanların dâhilinde optimize edilmesi, iígücü kapasitesinin yerinde saÌlıklarının tehlikeye girmesini önleyerek maddî-mânevî kayıpların kullanılmasına müspet tesir önüne geçecektir. eder. Bu íartlar aíaðıdaki gibi sıralanabilir: • Mekânın, yapılan iíin gerektirdiði geniílikte Mekân sıcaklıðı olması, Araítırmalar, çalıíma mekânı sıcaklıðının vücut içi • ñíe uygun sıcaklık, sıcaklıðı (37 oC civarında) üzerinde tesirli olduðunu • Havalandırma ve nemlilik, göstermektedir. ñnsan için en uygun çalıíma mekânı • Aerobik kapasite, sıcaklıðı 18,3 oC’dir. Bu sıcaklıðın alt ve üst limitleri • Çalıíma esnasında ihtiyaç duyulan enerji mikise 15,6 ve 20 oC’dir. Mekân sıcaklıðı bu sıcaklık detarı ve diðer metabolik ihtiyaçlar, • Mekândan kaynaklanan veya dıí meníeli gü- ðerlerinin dıíında ise, vücut sıcaklıðının ayarlanması bünyeye fazladan bir yük getirmekte, bu da insanın rültü, stres. çalıíma esnasında optimum vücut metabolizmasına menfî tesir etmektedir. ñnsana çevre sıcaklıðında Mekânın geniíliði Maliyeti azaltma mülâhazalarıyla, çalıíma mekâ- meydana gelen deðiímelere karíı vücut iç sıcaklıðını nının daraltılması genelde ií verimine menfî tesir sâbitleyecek mükemmel bir mekanizma bahíedileder ve hedeflerin gerçekleímemesine yol açar. Bu miítir. Çalıíanların fizikî aktiviteleri arttıkça vücut durum, bilançoya görünmeyen maliyetler cinsinden sıcaklıklarının sâbit kalması için mekân sıcaklıðının yansır ve menfî bir netice doðurur. Bundan dolayı, düíürülmesi gerekmektedir. Farklı ií kollarına göre mekânın geniíliði yapılan iíe uygun olmalıdır. ideal mekân sıcaklıkları íu íekilde belirlenmiítir:

126 yirmi iki

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

M

ìerafettin Kutlu


• Bürolarda veya daha az hareket gerektiren iílerde: 20 oC, • Çoðunlukla oturularak yapılan iílerde ve satıí yapılan kapalı yerlerde: 19 oC, • Çoðunlukla oturmadan yapılan iílerde: 17 oC, • Aðır çalıíma gerektiren iílerde: 12 oC. ñí yerlerinde ısı yayan kaynaklar varsa, bu ısı, mekânın ve dolayısıyla çalıíanların vücut sıcaklıðını artırır. Bu da çalıíanların verimliliðinin düímesine sebep olur. Bundan dolayı çalıíanların yüksek sıcaktan korunmaları saðlanmalıdır. Bunun yanında mekân yalıtımının iyi olmamasından kaynaklanan ısı kayıpları da yine çalıíanların vücut sıcaklıðı dengesinin bozulmasına sebep olabilir. Bu gibi ısı kayıplarının engellenmesi de çalıíanların verimini artırır. Aynı ií yerinde farklı çalıíma mekânları arasındaki sıcaklık farkının 4 oC’den fazla olmamasına özen gösterilmelidir. ñdeal sıcaklıðın saðlandıðı çalıíma mekânlarında verimlilik artıíının yanında ií kazalarında da azalma meydana gelmektedir.

sizinti@sizinti.com.tr

Havalandırma ve nemlilik Çalıíma mekânları için en ideal hava hareketi 150 mm/sn’dir. Hava hareketinin 510 mm/sn’nin üzerinde olduðu çalıíma mekânı esintili; 100 mm/sn’nin altında olduðu mekân ise, havasız olarak nitelendirilir. Hava hareketlerinin çalıíma verimi üzerindeki tesiri, hareket hâlinde olan havanın insan bedenine çarpması neticesinde deride meydana getirdiði sıcaklık deðiíikliðinden kaynaklanır. Eðer mekândaki hava hareketinin ısı seviyesi düíükse çalıíanların íikâyetleri artmaktadır. Bu yüzden ií yerlerindeki hava hareketi belirtilen sınırlarda tutulmalıdır. Bunun için çalıíma mekânı iyi yalıtılmalı, mekâna deðiíik yollardan soðuk hava giriíinin önüne geçilmelidir. Havasız bir mekân insanlar üzerinde nahoí bir tesir bırakır. Bunu bertaraf etmek için bir hava hareketi oluíturulacaksa, bu hareket, yerden yüksekliði 1-2 metre arasında olan bir kesit boyunca oluíturulmalıdır.

Bunun yanında çalıíma mekânında her bir çalıían için en az; • Ekseriyetle oturularak yapılan iílerde 12 m3, • Ekseriyetle ayakta yapılan iílerde 15 m3, • Bedenle ilgili aðır iílerde 18 m3 hacim hava bulunmalıdır. Çalıíma mekânının nemlilik derecesi, çalıíanların verimliliði üzerinde tesirli bir diðer faktördür. Bu yüzden mekânın havasının çok kuru veya nemli olmasından kaçınılmalıdır. Çok kuru havada burun içi, aðız boíluðu ve soluk yolları kurumakta ve bu durum çalıíanda rahatsızlıða sebep olmaktadır. Havanın fazla nemli olması ise, insanların burun ve boðazlarında dolgunluk duygusu, ciltlerinde ise yapıíkanlık oluíturmaktadır. Çalıíma mekânındaki havanın ideal nemlilik deðeri % 40–70 arasında olmalıdır. Çalıíma mekânının nemliliði istenen seviyede saðlanamıyorsa, çalıíanlara sık sık, uzun dinlenme süreleri verilmelidir.

Aerobik kapasite ñí yapmakta olan bir insanın deniz seviyesinde solunum yoluyla alabileceði azamî oksijen miktarı olarak adlandırılan ‘aerobik kapasite’ esas alınarak insanların yaptıkları iíler zorluk derecelerine göre; • Hafif iíler: Aerobik kapasitenin % 25’inden az, • Zor iíler: Aerobik kapasitenin % 25-50’si, • Maksimum kapasitenin altındaki iíler: Aerobik kapasitenin % 5075’i, • Maksimum kapasitedeki iíler: Aerobik kapasitenin % 75-100’ü ve • Bitkinliðe yol açan iíler: Aerobik kapasitenin üzerinde oksijene ihtiyaç duyulan iíler íeklinde sınıflandırılabilir. Maksimum kapasitenin altında kalan iíler fazla enerji gerektirmezken, üstünde olan iíler daha fazla enerji gerektirir ve bu tür iíler yorucu iílerdir. Bu nispet % 100’e yaklaítıkça iílerin zorluk derecesi artmaktadır. Bu gibi zorluk derecesi yüksek iílerde sık sık dinlenme aralarının verilmesi gerekir. 339 / Nisan 2007

127 yirmi üç


kaymayan, kolay temizlenebilen, toz tutmayan ve ısı yalıtımı iyi olan malzemeler kullanılmalıdır. Vücudun azot dengesinin saðlanabilmesi için • Çalıíma yerinde duvar ve tavanların, kapı ve pencerelerin kirlenmeyi, nemlengerekli olan günlük asgari protein 25 gramdır. meyi önleyecek, gürültü ve tozu Çalıían bir insanın günlük normal protein azaltacak íekilde kaplanması ihtiyacı ise 50–100 gram arasındadır. Bu veya boyanması saðlanmalıihtiyacın yarısının hayvanî proteinlerdır. den karíılanması gerekmektedir. Nor• Genel aydınlatma için mal iílerde çalıían bir kiíinin günlük kullanılan ıíık kaynakları yað ihtiyacı, vücut aðırlıðının her kiimkânlar elverdiði ölçüde logramına karíılık 1 gramdır. Orta yükseðe yerleítirilmelidir. aðırlıktaki (60 kg aðırlıkta) çalıían bir Iíıðın titreíimsiz olması, çalıíiíçinin günlük 3.500 kilokaloriye ihma yüzeylerinde yansımaların tiyacı vardır. Uzun süre bu deðerin olmaması, aydınlatmanın bütün altında beslenilmesi çalıíma verimini alanlara eíit yayılması, ıíık ve aydındüíürür. Aíırı beslenme ise, besinler AraÉtırmalar, sindirilene kadar çalıíanların iíte is- çalıÉma mekânı sıcaklı- latma yüzeylerinin düzenli aralıklarteksiz davranmasına ve dolayısıyla Ìının vücut içi sıcaklıÌı la temizlenmesi, yayılan ıíıðın gölverimde bir düíüíe sebep olur. (37 oC civarında) üzerin- geleme yapmaması saðlanmalıdır. Tekniðine uygun bir aydınlatma ile de tesirli olduÌunu gösiíler daha iyi görülür, üretim hızGürültü ve stres termektedir. Ínsan için lanır, çalıíanlarda yorgunluk azalır, ñíin ayrılmaz bir parçası olan veya çevreden kaynaklanan gürültü; gü- en uygun çalıÉma me- olması muhtemel baí aðrıları en aza o rültünün veya baíka faktörlerin yol kânı sıcaklıÌı 18,3 C’- indirilir. açtıðı stres, çalıíma verimini belli dir. Bu sıcaklıÌın alt ve • Çalıíma mekânında tozlanmanın nispette düíürür. Bu menfî durumu üst limitleri ise 15,6 ve mümkün olduðunca önüne geçilolabildiðince düíük seviyede tutmak 20 oC’dir. Mekân sıcak- melidir. için fizikî (kulaklık, mekânda yeterli lıÌı bu sıcaklık deÌerleKabiliyet ve motivasyon ses izolasyonu vs.) tedbirler almak Kiíi çalıítıðı alanda ne kadar kave gürültü girmeyecek íekilde ha- rinin dıÉında ise, vücut sıcaklıÌının ayarlanmabiliyetli olursa, o kadar verimli çalızırlanmıí dinlenme mekânları yapmak gerekir. Stresin azaltılması için, sı bünyeye fazladan bir íır. ñí verimi kabiliyetle doðru orankitap okunacak, film seyredebilecek, yük getirmekte, bu da tılıdır. Ayrıca eðitim ve tecrübe de sohbet edebilecek odalar ve zaman insanın çalıÉma esna- önemlidir. Kâfi derecede ií kabiliyetine sahip olan bir kiíinin, verimaralıkları plânlanmalıdır. sında optimum vücut liliðini belirleyen en önemli unsur, metabolizmasına menfî kiíinin iíteki motivasyon seviyesidir. Diðer faktörler tesir etmektedir. Motivasyon ile kiíi, ií kabiYukarıda sayılanların liyetine sahip, ancak iyi yanısıra, ií verimine motive edilmemií tesir eden baíka hubir çalıíandan daha suslar da íu íekilverimli olabilir. de sıralanabilir: Netice itibariy• Çalıíma alanıle, insana bahíenın taban kapdilen baíta ömür lamaları mümve saðlık sermayesi kün olduðunca olmak üzere her türahíaptan yapıllü nimet verimli bir íemalıdır. Eðer bu kilde kullanılmalıdır. ñssaðlanamazsa yüzeyi

128 yirmi dört

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

Çalıíma esnasında ihtiyaç duyulan enerji miktarı ve diðer metabolik ihtiyaçlar


raf haram olduðundan ve nimetin bereketini azaltacaðından, iígücü ve diðer kaynaklarımızı verimli bir íekilde kullanmamız gerektiðini unutmamalıyız. Mekân íartlarının çalıíanın verimliliðini artıracak íekilde plânlanması, hem ií kazalarını azaltacak, hem de çalıíanların saðlıklarının tehlikeye girmesini önleyerek maddîmânevî kayıpların önüne geçecektir. Kadîr-i Mutlak, insanı çevre íartlarına ve bunlardaki deðiíikliklere uyum saðlayabilen bir vücut sistemiyle yaratmıítır. ñnsanlar da kendilerine bahíedilen bu sistemlerin kıymetini bilmeli, hayatlarını her açıdan faydalı ve verimli kılmaya çalıíırken nimetlerin íükrünü de edâ etmelidir.

sizinti@sizinti.com.tr

@ skutlu@sizinti.com.tr

Kaynaklar 1. Akal, Z., 1997, ñí Etüdü, Millî Prodüktivite Merkezi Yayınları, 29, Ankara. 2. Erkan, N., 2003, Ergonomi: Verimlilik, Saðlık ve Güvenlik ñçin ñnsan Faktörü Mühendisliði, MPM Yayınları No: 373, Ankara. 3. Niemela, R., Hannula, M., Rautio, S., Reijula, K., Railio, J., 2002, The Effect of Air Temperature on Labour Productivity in Call Centres-A Case Study: Energy and Buildings. 34, 759–764. 4. Arifaðaoðlu, Ö. Vücut Isısındaki Harika Denge, Sızıntı Aylık ñlim ve Kültür Dergisi, Mart, 2003. 5. Kurt, M., Önder, H., ñklimin ñnsan Verimine Etkileri, MPM Yayınları 372, I. Ulusal Ergonomi Kongresi, Ankara, 1988.

Nihat Daðlı

Biz anne ve babalarımızdan, içine doðduðumuz yakın çevreden ‘inanç’ edinmií delikanlılardık. Anne ve babalarımız, yakın çevremiz gibi inanıyorduk. Bu inanç, kadîm bir geleneðin imbiðinden geçerek bize aktarılmıítı. Anne ve babalarımıza fazlasıyla yeten, onları hayatın içinde tutan, hayatı onlar için daha yaíanılır kılan ‘taklidî iman’ diyebileceðimiz bu inanç durumu, yolu okullara düímüí bizleri ne kadar tutacaktı, biz ne kadar bu inancın içinde kalacaktık? Çünkü íöyle bir gerçek vardı: Okullarımızda öðrendiklerimiz, evlerimizde inandıklarımıza yakın durmuyordu. Ev ile okul arasındaki görünen bir karíıtlıkta bölünüyorduk. Üstad Bediüzzaman’a gelip o can alıcı soruları soran delikanlılar olmuítuk. Zihnimize üíüíen yıðınlarca soru inançlarımızı taciz ediyordu. Bu durum bizi kadîm bir geleneðe, evlerimize, dahası anne ve babalarımıza yabancılaítırıyordu. Bu sorular çeíitlendikçe ve biz öylece cevapsız kaldıkça bir ‘dil’den oluyorduk. Anne ve babalarımızın anlamakta güçlük çektiði baíka dillere vurgu yapıyor, bilim diyor, Darwin’den bahsediyorduk. O çelimsiz yapılarımızla sahiplendiðimiz soruların çekilmezliði içinde erkenden düíüyorduk. ‘Yol’dan çıkmıí zamanların tereddütleri içimizi doldurmuítu. Soruyorduk. Veya bize sorduruyorlardı. Allah niçin kullarını bir yaratmadı? Kimini kör, kimisini topal olarak yarattı? Azrail (as) bir tane olduðu hâlde, bir anda vefat eden bir sürü insanın ruhunu nasıl kabzediyor? Bir tabiî âfette ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiítir? ìeytan cehenneme gireceðini bildiði hâlde niçin küfürde ısrar ediyor? O neydi öyle, sorudan soru yakılıyordu. Bir geleneðin içinden çıkıp gelen yakın çevremiz bu sorular karíısında öylece íaíakalıyordu. Ne oluyordu bizlere böyle!? Bir íeyler oluyordu iíte! Çocuklar ‘ev’lerini yitiriyorlardı, yakın çevrenin tarihinden düíüp kayboluyorlardı. ñíte böylesi bir ruh hâleti içinde Asrın Getirdiði Tereddütler’i okuduk. Aðrıyan taraflarımıza iyi gelsin diye eczaneden aldıðımız ilâçlar gibi olmuílardı. Bu kitap serisini oluíturan her bir soru bizim de sorduðumuz bir íeydi. Ve her bir soruya verilmií o cevaplar, ilk kez okuduðumuz íeylerdi. Cevaplar, hem soruların hem de geleneðin diline vâkıftı. Biz cevaplarda, hem íüphe merkezlerinin dillerine, hem de ailelerimizin konuítukları dillere bir vukufiyet görüyorduk. Güven duygusu içinde bu okumalara düítüðümüzü hatırlıyorum. Yavaítan içimizde kaybolmaya yüz tutan hisleri bize yeniden bulduran bir okumaydı bu. Hani bir íeylerinizi kaybeder, çok üzülürsünüz. Sonra karíınıza bir vesile çıkar, size kaybettiklerinizi getirir. Nasıl sevinirsiniz? Asrın Getirdiði Tereddütler, kaybettiklerimizi bize bulduruyordu. Yıllar sonra, Asrın Getirdiði Tereddütler’in yeni baskılarıyla karíılaíınca, öylesine karıítırdım. Sorulara bakıp, yeniden bir okumaya girií yaptım. Bu sefer íu soruyu sordum: ‘Eski’ bir kitabı okumak bir tekrar mıdır? ‘Tekrar okuma’larımdan biliyorum ki, biz bir kitabı her seferinde yeniden okuruz. Çünkü ellerimizin arasında duran kitap, bu kitabın ruhu, duraðan, küt bir íey deðildir. Çünkü ‘eski’ kitaplarına giden okuyucu aynı okuyucu deðildir. Adına ‘tekrar okuma’ dediðimiz fiilde, artık ‘baíka biri’ olmuí hâlimizle o kitaba gidiyoruz. Ve gittiðimiz kitap da, ‘baíka biri’ olmuí hâlimize karíılık gelen ruhuyla bizi karíılar. Yani ‘tekrar okuma’lar yapan okuyucu, her seferinde baíka biri olarak yeni bir kitaba gitmií oluyor. ñlk okumalarımdan yıllar sonra Asrın Getirdiði Tereddütler’i yeniden karıítırınca hissettiðim íey budur. Evet, tereddütler hep olacak! Çünkü hep yeniden yaratılan bir hayatın içinde yenilenip duran hâller yaíıyoruz. Evimizin önünde akıp duran ırmaða defalarca girmií olsak da, her seferinde yeni bir ırmaða girmií oluyoruz. Çünkü ırmak biteviye akarak ve biz de deðiíerek yenilenmiíizdir. Asrın Getirdiði Tereddütler’le ilk kez karíılaían okuyucular, bu kitap serisiyle sahiden ‘yeni’ cevaplar bulmuí olurken, bizim gibiler de ‘yeniden’ bir okuma yapmıí olacaklar.

339 / Nisan 2007

129 yirmi beí


8

B

Yolun bazı projektörleri-3

aíta “Latîfe-i Rabbaniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâd etmek, yani O’nun varlıðına dair delillerin mülâhazasıyla oturup-kalkmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı íeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düíünmek; sonra da O’nun cihan çapındaki rububiyet ahkâmını, bu ahkâm karíısında sorumluluklarımızla alâkalı meseleleri, emr u nehiyleri, vaad u vaîdleri, mükâfat u mücazâtları tefekkür etmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlık ve varlıðın perde arkası sırlarını araítırmak; bu araítırmalar esnasında basar ve basirete açılan uhrevî güzellikleri tekrar ber tekrar temâíâ etmek.. zerreden seyyarelere kadar her íeyin, “âlem-i kuds” hesabına atan birer nabız, “âlem-i lâhut”a nurefían birer tercüman ve “Hakîkatü’l-Hakaik”a birer menfez olduklarını tasavvur etmek… Evet, her zaman bir nabız gibi atan varlıðı duyabilenler, bir hatip gibi konuían âlem-i lâhutu dinleyebilenler ve bu menfezlerden celâl ve cemâl tecellîlerini temâíâya muvaffak olanlar, gözlerin görmediði, kulakların iíitmediði öyle ruhanî zevklere ulaíırlar ki, bu zevk zemzemesi içinde geçen hayatın bir saati, yüzlerce seneye muâdil gelebilir.. gelebilir ve bu kudsî seyahat, o zevkli sonsuzluðuyla, vâridât ve mânevî hazlar “salih dairesi” içerisinde köpüre köpüre devam eder gider. *** Yapılan her íeyi Cenâb-ı Hakk’ın gördüðünün íuuru içinde arızasız ve Cenâb-ı ìâhid-i Ezelî’nin nazarına arz edilebilecek íekilde, inanarak, duyarak, irade, his, íuur ve latîfe-i rabbaniye buudları ile yerine getirmek bir esas, bir temel prensip ve hakikat erlerince ulaíılması gerekli olan bir ufuk; baíkalarına karíı iyilik duygusu, iyilik düíüncesi ve iyi davranmak ise, insan ruhu ile bütünleímií böyle bir ihsan íuurunun zuhuru, taíması ve intiíarıdır ki; birinci íıkkın tabiî neticesi ve ihsana programlanmıí bir vicdanın programlandıðı íeyi ifade etmesinden ibarettir. ***

130 yirmi altı

339 / Nisan 2007

ñnsan simasından kâinat çehresine kadar her nokta, her kelime, her satır, “Elbette bunda basiret ve firaseti olanlar için ibretler vardır.” (Hicr sûresi, 15/75) gölgesinde seyahat edenlere çok mânâlı birer lafız, hatta birer kitaptır. “Mü’minin firasetinden korkun ve titreyin. Çünkü o, Allah’ın nuruyla nazar eder.”1 sırrıyla her tarafı görebilecek bir tarassut noktasına oturmuí bu yüksek kametler, eíyanın hakikatiyle temasa geçer, varlıðın perde arkası çehresine muttali olur, her íeyin gerçek yüzünü ortaya koyarak hâdiselerin yüzlerine nur saçar. Ve ömrünü karadelikler etrafında geçirenlere raðmen hep firdevsî yamaçlarda zevkten zevke koíar dururlar. Gözleri firasetle açılıp kapanan bir ruhun nazarında varlık, yaprak yaprak bir kitap, canlı-cansız bütün eíya bin bir mânâ ile ıíıldayan kelimeler, varlıðın çehresi ve insanların simaları aldatmayan birer beyan olur. Gönül erleri, o kitabın tekvînî âyetlerinden, o âyetlerin nurefían cümlelerinden, her gözün göremediði, her kulaðın iíitemediði öyle íeyler duyar, öyle íeyler görürler ki, en muhteíem dimaðlar dahi tasavvurundan âciz kalır. Her mü’minin derecesine göre, gözlerin görmediði, kulakların iíitmediði ve hiçbir insanın tasavvur edemeyeceði sürprizleri onlar her lâhza burada duyar, sezer ve zevk ederler. *** Sekîneye mazhar âhenk ve huzur insanı, davranıíları itibarıyla vakur, emniyet telkin edici, inandırıcı ve ciddî; iç âlemi itibarıyla ve Allah’la münasebetleri açısından da temkinli, dikkatli, benlik, çolpalık ve íatahat düíüncesinden uzak ve lâubalîce hezeyanlara karíı da hep kapalıdır. Her vâridât ve her iníirah veren esintiyi O’ndan bilir, edep ve íükranla iki büklüm olur, her huzursuzluk ve tatminsizliði de mahiyetindeki boíluklarla irtibatlandırır, kendini sorgular ve nefsiyle hesaplaíır. Sekîneye mazhar ruhlarda, yer yer ters akıntılar kendisini hissettirebilir, ama tuma’ninede her íey rayına oturmuíluk içinde cereyan eder; kalb tıpkı bir kıblenümâ gibi sürekli Hak hoínutluðunu gösterir ve vicdan ibresinde de en küçük bir sapma


olmaz. Bu öyle yüksek bir “yakîn” mertebesidir ki, bu mertebede seyahat eden ruh, her konakta ayrı bir “ñsterim ki kalbim itmi’nana ulaísın.” (Bakara sûresi, 2/260) gerçeðine íahit olur ve her menzilde ayrı bir vâridâtla taltif edilir. Dolaítıðı her yerde, “(Hak dostları için) ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar.” (Bkz. Bakara sûresi, 2/38, 62; Yunus sûresi, 10/62) nefehâtını duyar. “Onların üzerine melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, tasalanmayın! Size vaadolunan cennetle sevinin.’” (Fussilet sûresi, 41/30) biíaretini hisseder; “Biliniz ki, kalbler ancak, Allah’ın zikriyle huzura erer.” (Ra’d sûresi, 13/28) kevserini zevk eder, tabiat ve cismaniyet üzerinde yaíar. *** ñman íuuru ve ihsan hakikati, gözde ziya ve cesette can gibidir. Bu iki temel esasa baðlı olarak farz ve nafilelerin yerine getirilmesi ise, nâmütenâhînin semâlarına açılmada iki nuranî kanat mesabesindedir. Evet, insanı Allah’a yaklaítırma yollarının en emini, en kestirmesi ve en makbulü farzları eda yoludur. Ve gerçek mahbubiyet ve dolayısıyla da kurbet ise, sınırlı ve kayıtlı olmayan nafilelerin nâmütenâhî, engin ve vefa tüten ikliminde tahakkuk eder. Hak yolcusu, her an ayrı bir nafilenin kanatları altında sonsuza uzanan yeni bir koridorda kendini bulur, yeni bir mazhariyete ulaítıðını hisseder; farzları edaya daha bir iítihalı ve nafilelere karíı da daha bir iítiyaklı hâle gelir. Bu nokta ve bu mânâya uyanan her ruh, Allah’ı sevdiði ölçüde, vicdanında Allah tarafından sevildiðini de duyar.. ve bir kudsî hadiste ifade buyrulduðu gibi, artık onun iíitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doðrudan doðruya meíîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye baílar. Diðer bir ifade ile, farzlarla “kurbet”, insanın makam-ı mahbubiyete ulaímasının ve Hakk’ın sevip hoínut olduðu kimseler arasında bulunmasının ayrı bir unvanı, nafilelerle kurbet ise, onun hareket ve davranıílarının Zât-ı Hakk’a izafe edilmesi makamıdır ki, “Onları siz öldürmediniz, bilâkis onları Allah öldürdü, attıðın vakit de sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl sûresi, 8/17) gölgesinde herkese hususî bir iltifat ve teíriftir. *** Ârifler içinde bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken, bazıları çaðlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına aðlar, aðlar da ne âh u vâha ne de Rabbini senâ etmeye doymaz. Ve doymadan göçer-gider bu dünyadan. Bazıları da hep heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder-durur ve bu deryâdan ayrılıp sahile ulaímayı asla düíünmez. Bazıları tıpkı

toprak gibidir; gelip geçen herkes basar-geçer baílarına. Bazıları bulut gibidir; salih-talih alır herkesi íemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde bin bir rayiha ile eser-durur. Âlim geçinenler ilimleriyle emekleyedursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin; ârif, nurdan bir meníûr içinde hep huzur yudumlar ve huzur mırıldanır. Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldıðı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar.. ve âdeta gözleri aðlarken kalbi sürekli güler. Mârifet ehlinin kendine göre emareleri de vardır; ârif, Mâruf’tan baíkasının teveccüh ve iltifatını beklemez.. O’ndan gayrısıyla halvet olmaz.. göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan baíkasına açmaz. Gerçek ârifin, baíkasına teveccühü, baíkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine baíka hayalin girmesi onun için en büyük azaptır. Gerçek mârifete ermeyen, yârı-aðyârı tefrik edemez. Yâr’la hemdem olmayan, hicrandaki azabı bilemez... *** Muhabbet kanatlarıyla nefsini aían, aík u íevk buudunda Rabbine ulaían muhib, zahirî uzuvları, bâtınî duygularıyla gönlünün Sultanı’na ait hak ve mükellefiyetlerini yerine getirirken, kalbi de hep O’nu müíâhede ile meígul.. hüviyeti, Hakk’ın sübühât-ı vechiyle yanmıí ve hayrette.. dudaðında kâse-i aík ve önünde bir bir gayb perdeleri aralanırken o, bu perdelerin arkasından sızan baí döndürücü mânâların mütalâasıyla mahmur ve eriíilmez bir temâíâ zevki içindedir. Yürürken Hakk’ın emriyle yürür, dururken O’nun emriyle durur. Konuíurken O’ndan esintilerle konuíur, susarken de O’nun hesabına susar. O, kimi zaman “billâh”, kimi zaman “minallah”, kimi zaman da “maallah”tır. Muhabbet, Hakk’a nisbet edildiðinde ihsan, halka isnat edilince de baí eðme, söz dinleme, kayıtsızíartsız inkıyat etme mânâlarına da hamledilmiítir ki, Râbiatü’l-Adeviyye’nin: “Allah’a isyan edip durduðun hâlde O’nun muhabbetinden dem vuruyorsun.. kasem ederim bu anlaíılır gibi deðil! Eðer muhabbetinde sadık olsaydın O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiðine itaat eder.” sözleri bu mülâhazayı ifade etme bakımından oldukça ehemmiyetlidir. *** Kitap ve Sünnet’e ittiba üzerinde hassasiyetle durulup evrâd ü ezkârın teívik edildiði yolda sülûk edenler, her meselede Sünnet’i takip eder ve her iílerini Sünnet’le irtibatlandırmaya çalıíırlar. Hususî birkaç ism-i íerifi vird edinme yerine, Allah 339 / Nisan 2007

131 yirmi yedi


Rasûlü’nün ibadet, dua, zikir, fikir usulünü araítırır ve Allah’ı bütün esmâsıyla anarlar. Bu yolda yürüyenler, kılı kırk yararcasına íeriat ahkâmına riayet etmenin yanında, müríid ve rehberlerine de sımsıkı baðlanır, sonra da kendilerini aík u cezbenin gel-gitlerine salıverirler. Zaten aík u cezbe zuhur ettikten sonra, onların gözlerinde varlık kendine bakan yönleriyle bütün bütün silinir-gider; derken nefis ve enaniyet cihetiyle yokluða ulaíır; zevken ve íuhûden vahdeti duymaya baílarlar ki, bu noktada bir kere daha temkinle yüz yüze gelir ve sülûklarını tamamlamıí olurlar. Bu yolun en önemli esasları, ibadet, aík, cezbe, zikrullah ve sohbettir. Buradaki zikrullah, aynı zamanda müíterek mütalâa, müzâkere ve mübâhaseleri de ihtiva eder ki Sünnet de ħŽ ıƇ ĭƆ ĻŽ ÖƆ Īij Ɔ øƇ òÒƆ ïƆ ÝƆ ĺƆ 2 sözüyle bize bunu anlatır. *** ñnsanlar arasında, aíkla yanıp íevkle inleyenden daha ızdıraplı fakat aynı zamanda daha mesut kimse yoktur. O, vuslat mülâhazasıyla neíelenip coítuðu zaman o kadar ruhanîleíir ki, o esnada “Cennet’e gir!” deseler, ihtimal ki girmez. Ayrılık hasretiyle de öyle yanar-yakılır ki, Dost’la hemhâl oluncaya kadar, ateíini Cennet kevserleri bile söndüremez. Ne var ki, içinde bulunduðu o cehennemden kurtulmayı da hiç mi hiç düíünmez... Düíünmek bir yana, onun íevk u iítiyakına Cennet sarayları dahi mâni olsa, Cehennem ehlinin ateíten kurtulmak için feryatlar kopardıðı gibi o da çıðlıklar atar. Dünya insanları, íevki, íevk ehlini bilmez; íevk ehli de, kendini dünyaya kaptırmıí nâdânlara hayret eder ve onların hallerinden ürperir. Nasıl ürpermesin ki, Cenâb-ı Hak, Hz. Davud’a íöyle ferman eder: “Ya Davud, eðer dünyaya meyl ü muhabbet gösterenler, Benim onları nasıl beklediðimi, onlara olan íefkatimi ve günahlara baí kaldırmalarını nasıl istediðimi bilselerdi, Bana olan íevk u iítiyakla ölürlerdi.” *** Cezbe, bir istidat ve bir ilk mevhibedir.. Allah’ın bu ilk cebrî atâsı olmadıðı takdirde, hak yolcusu, mücerred riyazet, ibadet ve tasfiye ile ne o cezbeyi elde edebilir, ne incizaba erebilir ne de “ism-i Vedûd”dan süzülüp gelen ıíıkla kâinat çehresindeki cezb u incizap dalgalanmalarını görüp anlayabilir.. ve böyle birisine, “hiçbir íey deðil” denmesi doðru olmasa bile, ciddî bir íey olduðunu söylemek de oldukça zordur. Bazen de, cezbe ile riyazat ve ibadet arasında

132 yirmi sekiz

339 / Nisan 2007

“devir” gibi bir salih daire teíekkül eder; hak yolcusu, ibadet ve riyazeti ölçüsünde cezbe ile taltif edilir ve cezbesi nispetinde de kendini riyazet ve ibadete verir. ìer’î kıstaslar ibresinin gösterdiði istikamette hareket edildiði sürece de bu alıíverií ve bu doðurgan teselsül devam eder. Aksine, Miíkât-ı Muhammed’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) nurefían ikliminden uzaklaíıldıðı ölçüde de çeíit çeíit iltibaslar baí gösterir, lâubalîlikler zuhur eder ve íer’î mükellefiyetlerin hafife alınması gibi zulmanî hâllerle karíılaíma “fasit daire”leri içine girilir. *** Aslında insan, kendi acz, fakr ve ihtiyacını iman íuuruyla görüp sezmese bile bir realite olarak o hep âciz, fakir ve muhtaçtır ki, Cenâb-ı Hak, onun bu tabiî durumunu hatırlatma sadedinde íöyle buyurur: “Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, hiçbir íeye ihtiyacı olmayan bir Ganiyy u Hamîd’dir.” (Fâtır sûresi, 35/15) Evet insan, “mümkinü’l-vücûd” iken vücuda gelebilmek için O’nun tercih, takdir ve meíîetine muhtaç olduðu gibi, varlıðını devam ettirebilmek için de yine her lâhza O’nun feyz-i vücuduna muhtaçtır. ñnsanın fakr ve ihtiyacı, onun zilletine sebep deðildir. Aksine, fakrının íuurunda olduðu ölçüde izzetine vesiledir. Zira “Ganiy-yi Mutlak” olan Allah’a karíı fakr u ihtiyaç íuuru, gınânın ta kendisidir. Evet insan, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdâdı duyup, hissedip O’na yöneldiði nispette baíka íeylere muhtaç olmadıðı íuur ve idrakine ulaíır ki, böyle birisi tam bir fakir olduðu halde, hiç kimseye ve hiçbir íeye karíı ihtiyaç hissetmez. Ve yine böyle bir fakir, kendi varlıðı dâhil her íeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir ve sahip olduðu íeyleri O’nun vücudunun ziyasının bir gölgesi sayar ki, tevhid íuurunun bu seviyeye ulaímasına “fenâ fillâh” denir.. ve iki adım ötede de “beka billâh” vardır. Kuvvet O’nun, biz güçlüyüz O’nun namıyla ünlüyüz, Zirveler aíar yürürüz, Zorluklar âsândır bize. Malımız yok, pek ganîyiz, O’nun ile olduk aziz, Tefekkürdür mesleðimiz Yaí-kuru irfandır bize. Dipnotlar 1. Tirmîzî, Tefsiru’l-Kur’ân (15) 6; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 8/12. 2. Müslim, zikr 38; Tirmizî, Kırâât 10; Ebu Davud, Vitr 14. ñ’tizar: Kalb ve ruh ufkunda farklı bir buudda yeni bir seyahate sülûk etme iítiyakıyla beklerken Muhterem Hocamızın muhtelif makalelerinden istifadeyle hazırlanmıí bir derleme.


únsanın dünyada karüılaütıùı pek çok musibet ve âhirette defterini alacaùı ana kadar yoluna çıkan akabeler, zâhirde aleyhinde gibi gözükse de, hakikatte onu alıp firdevslere uçuran birer merdiven hükmündedir.

* Ufuk ötesi mesafelerde olan bir vericiyle-alıcı, saðlıklı íekilde nasıl haberleímektedir? * Yer dalgaları haberleímede nasıl kullanılmaktadır? * Yer dalgalarının haberleímeye saðladıðı bazı avantajlar… * Yer dalgalarının kara ve denizde farklı menzillere sahip olmasının sebepleri…

sizinti@sizinti.com.tr

H

Ahmet Eser

aberleíme, insanoðlunun en temel ihtiyaçlarından biridir. Habîr (her íeyden haberdâr) olan Allah, birbirleriyle haberleímesi için insanlara konuíma, duyma ve anlama nimetleri vermiítir. Herhangi bir vasıta olmadan, sadece sesinin yetiíebileceði yere kadar haberleíebilen insanoðlu, teknolojinin geliímesi ile binlerce kilometre uzakta bulunan insanlarla da haberleíme imkânına eriímiítir. Günümüzde haberleíme, kullanılan teknolojinin türüne göre deðiíik ortamlarda, deðiíik metotlarla gerçekleítirilmektedir. Bu haberleíme metotlarından biri, HF (high frequency – yüksek frekans) frekans bölgesinin üst bandından baílayarak VHF (very high frequency – çok yüksek frekans) ve UHF (ultra high frequency – oldukça yüksek frekans) bantlarında gök dalgalarıyla haberleímedir (ìekil 1). Bu frekans aralıðı, ancak alıcı veya vericinin ufuk ötesinde olmaması íartıyla kullanılabilir. Bu nedenle haberleíme ancak 50-100 km’lik mesafeler dâhilinde yapılabilir. ñnsanların hizmetine verilen haberleíme vasıtalarından biri de, gök dalgalarını yansıtan iyonosfer tabakasıdır.1 HF frekans bandında, dar bir frekans aralıðında yansıtıcı özellik gösteren bu tabaka, 30 MHz’in üstünde geçirgen özellik kazandıðından, bu frekansın üstündeki haberleímede kullanılamaz.

ñyonosfer tabakasından yansıyarak ilerleyen elektromanyetik gök dalgaları, vericiden Yer yüzeyialıcıya ulaíır. Bu tabakaya gönnin yalıtkanlık derilen radyo dalgasının çarpma (dielektrik) açısı belli bir deðerden düíük katsayısı da ise, bu dalga kırılırak iyonosfehavaya nispeten re girer. ñyonosferi kullanarak radyo haberleímesi ancak ‘kritik daha fazladır. açı’ denen açıdan daha yüksek Bu sebeple yer açılarda mümkün olmaktadır. dalgasının hava- Bu yüzden gök dalgası vasıtadaki kısmı yere sıyla belli bir uzaklıktan sonraki temas eden alt mesafelerden haberleíme için iyonosfer tabakasından faydalatarafına nispetle daha hızlı nılır (ìekil 2). Bu durumda, ‘Ufuk ötesi meilerler. safelerde olan bir vericiyle alıcı nasıl saðlıklı haberleíecektir? Antalya sa-

ìekil 1. Bazı Haberleíme Frekans Bantları 339 / Nisan 2007

133

yirmi dokuz


ìekil 3. Yer Yüzeyine Sürünerek ñlerleyen Dalgalar

hillerinde bulunan yer istasyonu, Malta açıklarındaki bir gemiyle nasıl irtibat kuracaktır?’ soruları akla gelmektedir. Bu problem ancak yer dalgaları kullanılarak aíılmaktadır. Yeryüzüne verilen ilginç bir özellik, insanoðlunu yer dalgalarıyla haberleíme imkânına kavuíturmuítur. Yer dalgaları, dünya yüzeyinde sürünüp ilerleyerek yakın(görüí açısındaki) ve ufuk ötesi haberleímeye vesile olan radyo dalgalarıdır. HF frekans aralıðında gök dalgalarının ulaíamadıðı nokta ile ufuk çizgisi arasında kalan alıcılara (ìekil 2) ancak yer dalgaları ile ulaíılabilir. Bu özelliði anlamak için çok güçlü bir fenerden çıkan ıíıðı düíünelim. Eðer

ìekil 4. Yer Dalgalarının Frekans Spektrumundaki Gösterimi

134 otuz

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

ìekil 2. Yer Dalgası ve Gök Dalgasının Kapsama Alanı

arazi düz ise, bu ıíıðı 10 km öteden dikkatli bir íekilde bakarsak fark edebiliriz; fakat 500 km uzaklıktan arazi düz olsa bile, bu ıíıðı fark edemeyiz. Çünkü Dünya, kürevî íeklinden dolayı eðimlidir ve ıíık düz bir çizgi boyunca ilerlediði için görüí ötesinde bulunan 500 km uzaktaki noktadan sapmıí olacaktır. Bilindiði gibi ıíık çok yüksek frekanslı bir elektromanyetik dalgadır ve havada düz ilerler. Fakat yine bir elektromanyetik dalga olan HF frekansındaki yer dalgaları daha sonra detaylı açıklanacaðı gibi eðilerek ilerlediði için 500 km ötedeki bu noktaya ulaíabilir (Aslında ıíık, havanın çok küçük kırılma indisinden dolayı bir miktar sapar; fakat burada bu sapma ihmal edilebilecek kadar düíük seviyededir.) ìekil 3’te görüldüðü gibi, verici istasyondan yayılan yer dalgaları yeryüzeyinin kürevî eðimini takip ederek alıcı devrelere ulaíır. Bu dalgalar, denize açılan gemilerin birbirleriyle ve karadaki istasyonlarla haberleímesinde önemlidir. Menzili deniz yüzeyinde 2000-3000 km’ye kadar çıkabilmektedir. Yer dalgaları elektromanyetik frekans spektrumunun HF frekans bandındadır (ìekil 4). Elektromanyetik dalgalar düíük yalıtkanlık gösteren ortamlarda daha hızlı ilerler. Vakumda -boíluk- yalıtkanlık en düíük olduðundan elektromanyetik dalgalar hızlı ilerler ve hızı ıíık hızına (3x108 metre/saniye) eíittir. Havadaki hızı da boíluktaki hızına oldukça yakındır. Yer yüzeyinin yalıtkanlık (dielektrik) katsayısı da havaya nispeten daha fazladır. Bu sebeple yer dalgasının havadaki kısmı yere temas eden alt tarafına nispetle daha hızlı ilerler. Bir elektromanyetik dalga olan yer dalgasının yeryüzüne temas eden kısmı, toprakta bulunan minerallerden dolayı havadaki kısmından daha fazla bir iletkenlik görür. Bu, yere indüklenen akım miktarının daha fazla olmasına yani alt tarafın daha fazla enerji kaybetmesine sebep olur.


ìekil 5. Eðilerek ñlerleyen Yer Dalgaları

Bu zahirî sebeplerden dolayı yer dalgası ilerledikçe eðilir ve yeryüzünün kürevî eðimini takip etmesine vesile olur, böylece ufuk ötesi haberleímenin Yer dalgalarının yapılması mümkün hâle gelir daha uzak me(ìekil 5). safelere ulaÉaYer dalgalarının daha uzak bilmesi için yer mesafelere ulaíabilmesi için yer yüzeyine dik yüzeyine dik íekilde kutuplanÉekilde kutupdırılmaları gerekir. Bunun için landırılmaları çeyrek dalga boyuna sahip ve yer yüzeyine dik pozisyonda gerekir. Bunun olan çubuk antenler kullanılır. için çeyrek dalYer dalgalarının menzili ga boyuna sahip yani vesile olduðu maksimum ve yer yüzeyine haberleíme mesafesi, ilerlediði yer yüzeyinin özelliðine göre dik pozisyonda deðiíir. Meselâ ihtiva ettiði tuz- olan çubuk andan dolayı denizlerde karalara tenler kullanılır. nispeten çok daha uzak mesafelerle haberleíme saðlanabilir. Burada tuzun önemi barındırdıðı sodyum ve klorür iyonla-

rından kaynaklanır. Çünkü suyun iletkenliði tuzla artar. Ayrıca karada dað tepe gibi yeryüzü íekilleri ve binalar sebebiyle bir zayıflama söz konusudur. Bu zayıflatma miktarı engelleyici cismin fizikî özelliklerine göre deðiíir. Zayıflayarak ilerleyen ve genlik modülasyonu ile bilgi taíıyan radyo dalgası alıcıya ulaíır ve demodülasyon ile bu bilgi elde edilir. Yer dalgasının zayıflaması birçok parametreye baðlıdır. Radyo dalgasının frekansı arttıkça dalga boyu küçülür, metre baíına düíen zayıflatma miktarı artar. Dolayısıyla maksimum haberleíme mesafesi düíer2 (ìekil 6). (1 mil yaklaíık 1609 metredir, grafik kara haberleímesi için verilmiítir.) ìekil 6’dan da anlaíılabileceði gibi, meselâ 30 MHz yerine 2 MHz’de yayın yapılarak 10 kat daha uzak mesafeyle haberleíme imkânına kavuíulabilir. Toprak yapısı, topraðın nemliliði, tarım arazisi veya bataklık olup olmaması gibi faktörler haberleíme mesafesine tesir eden diðer faktörlerdir. ñnsanoðlunun vazifelerinden biri Cenab-ı Hakk’ın esmâsını anlamak ve bunlara uygun hareket etmektir. Allah’ın bize ihsan ettiði atmosferi, yeryüzeyini, elektromanyetik dalgaları kullanarak farklı haberleíme kanalları araítırmak ve var olanları geliítirmek, Habîr ismine riayetin bir gereðidir. Atmosferin ve yer yüzeyinin sayılamayacak kadar vazifesinin yanında, insanoðlunun haberleíme ihtiyacını karíılayacak yapıda da yaratılması, tefekkür ehline íüphesiz çok íey anlatmaktadır. Bitkilerin, hayvanların, dünyanın, atmosferin insanın bütün ihtiyaçlarını görür bir hâl almaları, Müheymin olan Rabb’imizi kendi lisanlarıyla anlatmalarından baíka bir íey deðildir.

sizinti@sizinti.com.tr

@ aeser@sizinti.com.tr

ìekil 6. Karadaki Maksimum Haberleíme Mesafesinin, Yer Dalgasının Frekansı ñle Münasebeti

Dipnotlar 1. Sızıntı, Haziran 2004 2. Ground Wave Propagation Curves for Frequencies between 10 kHz-30MHz, ITU Radiocommunication Assembly 339 / Nisan 2007

135 otuz bir


BñR ÖïRETMENLñK

HATIRASI Talebelerin baÉarı durumlarını tartıÉtıÌımız öÌretmenler toplantısında, danıÉmanı olduÌum sınıftan bir talebenin davranıÉları birkaç toplantıdır gündeme geliyordu. Birçok arkadaÉ, bu talebenin uyumsuzluÌu, derslere yeteri kadar çalıÉmaması ve arkadaÉlarına kötü örnek olması sebebiyle dershaneden atılması gerektiÌini düÉünüyordu. kul müdürümüz, öðretmenler günü münasebetiyle bir konuíma yapmamı rica etti. Oldum olası bu tür konuímalardan sıkılırım. Hele bunları yazıya dökmek, konuímaktan da aðır gelir bana. Verilen vazifenin mesuliyeti ile zihnimi yoklamaya, ilk öðretmenlik yıllarımı hayal etmeye baíladım. Baíımdan bir sürü hâdise geçmiíti. Bunlardan hangileri arkadaílarımızın daha çok hoíuna gider, onlar üzerinde bir tesir meydana getirir diye, yaíadıðım hâdiseleri hayal süzgecimde elemeye baíladım. Bunları düíünürken yılların ne kadar çabuk geçtiðinin bir kere daha farkına vardım. Sonunda bir talebemle alâkalı hatıramı anlatmaya karar verdim. Öðretmenliðe bir üniversite hazırlık dershanesinde baílamıítım. Girdiðimiz ders saatlerine ilâve olarak dershane programı gereði etüt vb. faaliyetlerle bir hayli yoðunduk. Bütün bu yorgunlukların yanında talebelerin ümit dolu bakıíları, etrafımızda soru sormak için pervane oluíları, açıklanan bir soru sonrası mutluluklarının yüzlerine yansıması, bizlere íevk ve heyecan veriyordu. Talebelerin baíarı durumlarını tartıítıðımız öðretmenler toplantısında, danıímanı olduðum sınıftan bir talebenin davranıíları birkaç toplantıdır gündeme geliyordu. Birçok arkadaí, bu talebenin uyumsuzluðu, derslere yeteri kadar çalıímaması ve arkadaílarına kötü örnek olması sebebiyle dershaneden atılması gerektiðini düíünüyordu. Arkadaílarımızın haklı gerekçeleri vardı. Konuímalar sonrası bütün bakıílar bana yöneldi. Son söz söylenmeden, benden de bir fikir bekleniyordu. Söz konusu talebeyle geçen sürede arzu ettiðim samimiyeti tesis edememiítim. ìikâyetlerle alâkalı olarak talebeyle birkaç defa konuímuí-

136 otuz iki

339 / Nisan 2007

tum; ama ona pek tesir edememiítim. Dolayısıyla kendimi suçlu hissediyordum. Ayrıca sınıfımdan birinin bu durumda olması nefsime de aðır geliyordu. Arkadaílarıma íikâyetlerinde haklı olduklarını, fakat talebenin atılması kararını vermeden ona son bir íans daha verilmesini rica ettim. Arkadaílar talebeye bir íans daha vermeyi kararlaítırdılar. O gece talebemin rahatsız edici davranıílarından kurtulması için dualar ettim. Sabahleyin de onu yanıma çaðırdım. Talebemin anne-babası yurt dıíında çalıíıyordu. Ailesi, talebemi yurt dıíında ahlâkı bozulur diye, ilkokuldan itibaren dedesinin yanına göndermiíti. Talebem ve ailesi sadece yaz tatillerinde beraber olabiliyorlardı. Talebem, anne-babasından ayrı kalma ve dedesinin hoígörülü yaklaíması sebebiyle, biraz haylaz yetiímiíti. Odaya geldiðinde daðınık bir hâli vardı. Hâl hatır sorduktan sonra hemen konuya girdim. Bu sefer durumun ciddi ve dershaneden atılmasının söz konusu olduðunu söyledim. Ama benim ona inanıp, güvendiðimi belirttim. “Sen istersen baíarırsın. Annen ve baban senden neler bekliyorlar kimbilir? Onlar gurbet ellerde çalıíırken hep senin geleceðini düíünerek ümitle yaíıyorlar. Onların seni ne kadar sevdiðini, baíarısız olunca ne kadar üzüleceklerini tahmin edebiliyor musun?” dedim. - Bırak ya hocam, o kadar sevselerdi, beni küçük yaílardan itibaren Türkiye’de bırakmazlardı! - Olur mu öyle íey, anne ve babanın seni ne kadar sevdiðini asla tahmin edemezsin. Her anne ve baba çocukları için yaíar. Biraz gerçekçi düíün. Onlar seni özlemiyorlar mı sanıyorsun? Sen kendinle yaptıðın savaíı kazanmaya bak. Ben senin baíaracaðına inanı-

www.sizinti.com.tr

O

Hüseyin Özcan


sizinti@sizinti.com.tr

yorum. Sen de inan olmaz mı? Bir dene en azından. Hatırım için dene olmaz mı? Ben sana inanıyorum, güveniyorum. Sen istersen Allah’ın izniyle baíarırsın. Konuímamızın sonunda ikna olmuía benziyordu. “Deneyeceðim hocam!” dedi. Aradan geçen zaman içinde gerçekten dediklerini yapmıítı. Kaidelere uyan bir öðrenci oldu ve zaman içinde imtihanlarda aldıðı puanlar da yükseldi. Sonunda Anadolu’da bir üniversitenin kamu yönetimi bölümünü kazandı. Götürdüm, okula kaydını yaptırdım. Hattâ parası çıkıímadı, harc parasını da ben verdim. Kalacaðı yere yerleítirdim. Ertesi yıl tayinim baíka bir íehre çıktı. Baíka gündemler dolayısı ile talebemi bir daha ne arayabildim, ne de sorabildim. Aradan yıllar geçti. O da birçok talebe gibi sonu tatlıya baðlanan hatıralar arasında kaybolup gitmiíti, tâ ki bir gün cep telefonum çalana kadar. Telefonun öbür tarafında kendini tanıtmaya çalıíıyordu: - Hocam nasılsınız, beni hatırladınız mı? Hani íu haylaz talebeniz Yasin. Hani bana güvenmiítiniz. ñnanmıítınız ya, hani… Elbette hatırlamıítım. Meðer bizim delikanlı memleketimdeki eðitim hizmetlerine destek olan bir vakfın baíkanı olmuí. Fakir gençlere burs buluyorlarmıí. Çalıímaları esnasında karíılaítıðı babamın soyadı dikkatini çekmií. Ondan telefonumu alarak beni bulmuí. Öðretmenliðin herhalde en mutlu hâdisesi bir talebenizin sizi hatırlayıp vefa göstermesi olsa gerek. Hoíbeíten sonra konuímamız devam etti: - Hocam beni okula kaydettirirken ödediðiniz para vardı ya. Ben o borcumu ödemek istiyorum. Ama paranın deðeri epey düítü, deðerli bir metaa çevirmem lâzım sanırım. Hocam o paranızı burs olarak bizim derneðe aktarayım mı ne dersiniz? - Seni uyanık! Borcun falan yok! Benim íehrime iyi hizmet et, o zaman borcunu ödemií olursun. ñkimizi de tesiri altına alan derin bir mutluluk ve heyecanla telefon sohbeti sona erdi. Kaderin hoí bir cilvesi. Nereden nereye…! Memleketim dünün kabına sıðmayan yaramaz delikanlısına emanet. Az bir itmeyle ivme kazanmıí ve baíarmıítı. ñnanmak ve inandırmak yetmiíti onun için. Sanırım bu hatıramı öðretmen arkadaílarımla paylaíabilirdim. ìimdi öðretmenliðe olan inancım ve güvenim bir kez daha tazelenmiíti. Bu moralle konuímamı daha iyi hazırlayabilirdim. Kalemimi elime aldım, bu tatlı hatıranın verdiði íevkle baíladıðım yazıda önce, tarihteki bütün büyük kahramanların bir öðretmenin elinde yetiítiðini, öðretmenlerin kendi çaðlarına damgasını vurduðunu, milletimizin öðretmenlerine vefalı davrandıðını, öðretmenin bitmeyen bir tebeíir gibi gönüllere íekil verdiðini, mukaddes deðerlerin emanetçisi olduðunu, cehalet karanlıðına savaí açtıðını, milletini yaíatma duygusu ve adanmıílık hissi ile donanmıí olduklarını anlattım. Gece yarısında seslerin yerini sükûta bıraktıðı anlarda yazım da tamamlanmıítı. Sonra zihnimi yokladım. Bende iz bırakan talebelerimi düíündüm bir bir. Kim bilir íimdi neredeler? Yıldızlar gibi yurdun hattâ dünyanın deðiíik yörelerine serpilen talebelerimizle elbette bir gün bir yerlerde buluíacaðız.

Kötülüùe kilitlenmiü üerir kimselere, insanca davranarak onların üerleri önlenebilir. ‘únsan, iyiliùin kölesidir.’ sözü hatırlanmalı… *** Bazı gözyaüları pek çok gönlün fethedilmesine vesile olabilir. *** Çok yumurta ve civciviniz varsa, sakın hepsini bir sepete koymayınız..! *** Sakın tohum atmayı hasat mevsimine bırakma; iki mevsimdeki gayretin de boüa gider! *** Sadece kendilerini düüünüp baüka herkese karüı kapalı yaüayan kimseler, birer miskinlik örneùi ve ölümhayat arası sürüm sürüm öyle canlı cenazelerdir ki; ne hayatın sıcaklıùını duyabilirler, ne de yaüatmanın hararetini… ***

@ hozcan@sizinti.com.tr 339 / Nisan 2007

137 otuz üç


Prof. Dr. Arif Sarsılmaz

Hücre zarı 138 otuz dört

339 / Nisan 2007

Zarın iç kısmı

Hücrelerimizin enerji santrali olarak bilinen, uzun çubuk íeklinde iç içe geçmií iki zardan yapılmıí, krista adı verilen içteki zarının kıvrımlarında solunum enzim ve koenzimleri bulunan, mitokondrilere bir bakalım: Bir sinir hücresindeki mitokondri sayısı .............................................................10.000 kadar Bir karaciðer hücresindeki mitokondri sayısı .....................................................2500 Bir mitokondrinin ortalama çapı ........................................................................0,2 μm Bir mitokondrinin incebaðırsak hücresindeki çapı .............................................0,5-1,2 μm Bir mitokondrinin ortalama boyu .......................................................................5-6 μm Bir mitokondrinin incebaðırsak hücresindeki boyu............................................2 μm Karaciðer ve böbrek hücresindeki mitokondrinin ömrü .....................................5-12 gün Kalb kası hücresindeki mitokondrinin ömrü ......................................................10-31 gün Mitokondrinin hücre içindeki nispeti………ñnce baðırsak hücresinin .............%13,34’ü Karaciðer hücresinin ....................% 13,22’si Mitokondrideki protein nispeti ..........................................................................% 70 ñnsan hücresindeki toplam DNA’ya göre mitokondrideki DNA nispeti ..............% 1 Mitokondri içindeki taneciklerin (granül) çapı...................................................30-50 nm Mitokondri içindeki enzimlerin sayısı ................................................................100’den fazla Mitokondrinin kendisine ait ribozomların büyüklüðü........................................12 nm

www.sizinti.com.tr

Protein

Karbonhidrat

Zarın orta kısmı

ovilli’ler

Zarın dıí kısmı

Mikr

Geçen sayıda hücrelerimizin sayısı ve büyüklüðünden bazı hücrelerin ömürlerinden söz etmiítik. Gâyemiz Allah’ın yarattıðı en mükemmel varlık olan insanın vücudundaki sanat inceliklerinden hareketle Rabb’imizin kudretine küçük bir ıíık tutabilmektir. Bu yazıda, hücrelerin yapısında kullanılan parçacıklar olan ve herbirine farklı vazifeler yüklenen organellerle (küçük organlar) alâkalı bazı rakamlar vererek, biraz daha mikro dünyaya girmeye çalıíacaðız. Ancak bundan önce bir hücrenin genel kimyevî terkibine kısaca göz atacak olursak, hücre tipine göre kısmen farklılıklar olsa da, ortalama olarak íu rakamları görürüz: Su ........................................................................................................................% 70 Protein ................................................................................................................% 15-20 Yað......................................................................................................................% 2-3 Karbonhidrat ......................................................................................................% 1 Mineral tuzları ....................................................................................................% 1 Nükleik asitler ....................................................................................................% 10


Hücrenin içindeki önemli bir fabrika olan ve DNA’dan aldıðı íifrelere göre aminoasitlerden protein dediðimiz temel yapıtaílarını üreten ribozomlara da bir bakalım: Ribozomların üzerine yerleítiði endoplazmik retikulum zarlarının kalınlıðı.....7-8 nm Endoplazmik retikulumun iki zarı arasında kalan odacıkların geniíliði ...........40-70 nm Bir mililitrelik akciðer dokusundaki hücrelerin içindeki endoplazmik retikulum zarlarının toplam yüzey alanı ...............................................................................................10 m2 Bir ribozomun çapı .............................................................................................12-20nm Bir ribozomun inía süresi ...................................................................................6 saat Sitoplazmada ribozoma baðlanan mRNA’nın çapı .............................................1,5 nm Bir karaciðer hücresindeki ribozom sayısı..........................................................4 milyon Karaciðer hücresinde ribozom iníası..................................................................saniyede 180 tane Bir retikülosit (yeni yapılmıí alyuvar hücresi) içindeki ribozom sayısı ..............30.000 Hücre içinde salgı ürünü sentezleyip depolayan Golgi cihazı, sindirim organeli olarak çalıían ve içinde parçalayıcı enzimler taíıyan Lizozom ve Peroksizomlarla ilgili rakamlara bir bakalım: Bir golgi sahasındaki zar keseciklerin sayısı .....................................................5-10 Bir bez hücresindeki golgi sahalarının sayısı.....................................................100-200 Bir karaciðer hücresindeki golgi sahalarının sayısı ...........................................250 Golgi cihazının büyüklüðü ..................................................................................0,3-1,5 μm Karaciðer hücresindeki golgi cihazının bütün hücreye nispeti ............................% 2 Hücrede eksiksiz bir golgi cihazının yeniden iníası ...........................................20 dakika Golgi ile endoplazmik retikulum arasındaki taíıyıcı keseciklerin çapı…..yaklaíık 50 nm Bir lizozomun çapı ..............................................................................................0,2-0,5 μm Lizozom içindeki PH-deðeri ................................................................................5 Sitoplazmanın pH-deðeri ...................................................................................7 Lizozom içindeki farklı enzimlerin sayısı ............................................................40’dan fazla Peroksizomların çapı ..........................................................................................0,3-0,5 μm Bir karaciðer epiteli hücresindeki peroksisom sayısı .........................................yaklaíık 1000

Mitokondri Golgi cihazı

sizinti@sizinti.com.tr

Hücreleri koruyucu zarların özel bir yapısı vardır. Zarların üzerinde madde alıí veriíi için hazırlanmıí kapıcı gibi çalıían özel delikler (por), alıcı ve tanıyıcı (reseptör) moleküller yer alır. Hücre zarı, iki fosfolipid tabakasının yað asitlerinden yapılmıí kuyruk kısımlarının (hidrofobik) birbirine baktıðı, fosforlu baí kısımlarının ise (hidrofilik) aksi istikametlerde yer aldıðı üç tabakalı bir görünüme sahiptir. Sitoplazmayı dıí ortamdan ayıran bu mükemmel zarın ne kadar hassas yapıldıðına bir göz atalım: Hücreyi çepeçevre saran zarın (pasma zarı) toplam kalınlıðı ............................8 nm Zarın dıítaki fosforlu hidrofilik yapraðının kalınlıðı .........................................2,5 nm Zarın ortadaki yað asitlerinden yapılmıí hidrofobik kısmının kalınlıðı ............3 nm Endoplazmik vesikül Zarın içteki fosforlu hidrofilik yapraðının kalınlıðı............................................2,5 nm retikulum keseciði Hücre zarındaki ortalama karbonhidrat nispeti.................................................% 10’dan az Karaciðer hücresinde .................................................% 2 Granüllü lökosit hücresinde ......................................% 15 Hücre zarındaki yað nispeti................................................................................% 50 Ribozom Ortalama Protein/Fosfolipid nispeti...................................................................1:2 Farklı zarlardaki Lipid/Protein nispeti Endoplazmik retikulum Sinir liflerinin üzerindeki Myelin kılıfta .............................................................1:0,23 zarı Alyuvar zarlarında .................................................................................1: 1,1 Tümor hücresi zarında ...........................................................................1: 1,5 Mitokondrinin iç zarında .......................................................................1: 3,2 Bir hücre zarındaki ortalama hormon reseptörü (alıcısı) sayısı .........................yaklaíık 10.000 Hücre dıíı sahaya uzanan glikokaliks iplikçiklerin kalınlıðı .............................2,5-5 nm Zardan uzanan parmak íeklindeki çıkıntıların (mikrovilli) boyu .......................yaklaíık 100 nm 1μm (mikrometre)= 1/1.000 (10-3) mm 1 nm (nanometre)= 1/1000μm= 1/1.000.000 (10-6) mm

@ asarsilmaz@sizinti.com.tr 339 / Nisan 2007

139 otuz beí


ðretmenliðimin beíinci yılında, Orta Asya’da açılan Türk liselerinin birinde öðretmenlik yapacaktım. Uçaðım ñstanbul’dan kalkacaktı. Ankara’dan ñstanbul’a gitmek üzere otobüse bindim. Az sonra uzunca boylu, sakallı, yaílı bir amca selâm vererek yanıma oturdu. Kısa bir tanıímadan sonra, emekli bir din görevlisi olduðundan ve Ramazan ayını geçirmek üzere Almanya’ya gideceðinden bahsetti. Aramızda oluían samimi havayla sohbetimiz derinleíti. Onunla Orta Asya’daki son geliímeleri ve kardeílerimizin hürriyete kavuímasının güzelliðini konuítuk. Ben söz arasında büyük âlim Bediüzzaman’ın yıllar önce, Tiflis’te bir Rus polisi ile konuímasında bu geliímelere iíaret ettiðinden bahsettim. Onun Rus polisine; “Asya’da ñslâm âleminde üç nur birbiri arkasında geliímeye baílıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet geliíecektir. ìu baskı perdesi yırtılacak.” demesine karíılık Rus polisinin, “ñslâm parça parça olmuí.” demesi, bunun üzerine Bediüzzaman’ın; “Tahsile gitmiíler, ñíte Hindistan ve Mısır ñslâm’ın zeki ve kabiliyetli çocuklarıdır. ñngiliz mektebinde tahsil görüyorlar. Kafkaslar ve Türkistan ñslâm’ın iki bahadır oðullarıdır. Rus mektebi harbiyesinde tâlim ediyorlar.” íeklinde karíılık vermesini anlattım. Ben bunları aktarırken yaílı amca derin bir düíünceye dalmıítı. Ben onun dalıíını gözlerken o birden üstüne basa basa íunları söyledi: “ìu asilzâde evlâd, íehadetnâmelerini aldıktan sonra her biri bir kıta baíına geçecek, muhteíem âdil pederleri olan ñslâmiyet’in bayraðını âfâk-ı kemalâtta temevvüç ettirmekle kader-i ezelînin nazarında feleðin inadına nev-i beíerdeki hikmet-i ezelîyenin sırrını ilân edecektir.” ìaíırıp kalmıítım. O ise yine dalmıítı. Bu derin düíüncelerden uyandırırcasına íu soruyu sordum: - Hocam, siz Bediüzzaman’ı hiç gördünüz mü? Derin bir iç çektikten sonra: - Evet, onunla görüímek nasip oldu. Kendisini ñstanbul’da tanıdım. O zamanlar delikanlı idim. Zaman zaman Üsküdar’da onun sohbetlerine iítirak ederdim. Bir gün yakın talebelerinden Zübeyir Aðabey bana: “Baíına büyük tâlih kuíu kondu. Hocamız yanına bir ta-

140 otuz altı

339 / Nisan 2007

lebe alacak. Bunun için uygun olan iki kiíiden biri sensin. Bu büyük bir nimettir. Sana bunu teklif ederse, hemen kabul et. Ailenle görüí ve yarın sabah erkenden yanına git.” dedi. O zamanlar maalesef sigara tiryakisi idim. Yanına gideceðim sabah, Üsküdar’da çorba içtikten sonra, bir sigara yaktım. Az sonra Üstad’ın yanına gideceðim için sigaranın kokusu daðılsın diye, sahilde sıkça nefes alıp vererek biraz vakit geçirdim. Bir süre sonra Bediüzzaman’ın yanına gittim. Kapıda beni görünce, “Geç kaldın, içimden hangisi önce gelirse, onu yanıma alayım diye niyet etmiítim. Diðer arkadaíın senden önce geldi.” dedi. O an çok piíman oldum. Gecikmemin temel sebebi, sigaraydı. Sigara için harcadıðım zaman sebebiyle geç kalmıítım. Çok üzüldüm; ama yapacak bir íey yoktu. Sonra kendileri ñstanbul’dan ayrıldı. Daha sonra onu bir kere de Konya’da görebildim. Bundan baíka görüíme imkânım olmadı. Ama eserlerini hâlâ tekrar tekrar okuyup istifade etmeye çalıíıyorum. Sigaradan dolayı dünyada böyle bir saadeti kaybettim, âhirette ise daha büyük saadetleri elde etmeme engel olur endiíesiyle sigarayı bıraktım. Sigara tiryakiliðim yüzünden yaíadıðım bu hâdise aklıma geldikçe hâlâ hayıflanırım. Yol boyunca sohbete devam ettik. Bediüzzaman’ın eserlerinden hangi bölümden söz açsam, hemen orayı bana cümlesi cümlesine aktarıveriyordu. Âdeta Üstad’ın eserlerini ezbere biliyordu. Zaman zaman bir konu için Risalelerden tefe’ül yaptıðımı, içinde bulunduðum duruma uygun tevafukların geldiðini söyleyerek yaíadıðım bir hâdiseyi aktardım: Bir arkadaíımla bir ií plânlamasında aramızda ihtilâf oluítu. Bir anlaíma noktası bulamadık. Her ikimiz de uç fikirler ileri sü-

www.sizinti.com.tr

Ö

Bahadır Çelik


sizinti@sizinti.com.tr

rerek doðru düíündüðümüzü iddia - Sen nasıl bir delikanlısın? Sana ediyor, fikirlerimizi birbirimize kaisminle hitap etmek içimden gelmibul ettirmeye çalıíıyorduk. Sonunda yor; çünkü sen isminin hakkını veranlaíamayacaðımızı anlayınca, Risale miyorsun! YolculuÌun sonunda hakem olsun diyerek rafta bulunan - Anlamadım hocam, ne demek bu zâtın duasını Lem’alar adlı eserden bir tefe’ül yapistediniz? alarak ayrıldım. tık. Gözümüze iliíen ilk cümle “Bi- Hem ‘Yiðit’ ismini taíıyorsun, risi ifrat etmií, diðeri tefrit ediyor.” ifadesi hem de sigara gibi bir düímana maðErtesi gün yeni vazife idi. Bu hikmetli tevafuktan ikimiz de lup oluyorsun. Bu tezat deðil mi? Ya yerim olan Orta Asya dersimizi aldık ve orta yolu bularak bu ismi deðiítir veya ismine yakıíır ülkesindeki okulumda tartıítıðımız meseleyi tatlılıkla karara bir íekilde yaíayarak sigarayı bırak, vazifeye baÉladım. baðladık. yiðitliðini göster. Hem öÌretmenlik - Evet! Üstad bahsettiðiniz yerde Bu konuíma sonrasında biraz yapıyor, hem de müdür Mustafa Sabri ile Musa Bekuf için onuru incinen, biraz da utanan Yio ifadeyi kullanıyor. Bu tür tevafuk- yardımcılıÌı vazifesini îfâ ðit, baíını sessizce öne eðdi. Kendiların isabet etmesi sizin talebe olarak ediyordum. Bir toplantıda sine okul idaresinin kararının kesin kabul ediliíinizin iíaretidir iníallah. öÌretmenlerimiz okulda olduðunu, eðer bu alıíkanlıðı terk etmezse, okuldan ayrılmak zorunda Yolculuðun sonunda bu zâtın sigara müptelâsı bir duasını alarak ayrıldım. Ertesi gün kalacaðını ifade ettim. talebenin olduÌunu, yeni vazife yerim olan Orta Asya ül- Ben sana inanıyorum. Sen isterbütün ikazlara kesindeki okulumda vazifeye baílasen bunu baíarabilirsin. Sana inandıðım için, öðretmen arkadaílarımdım. Hem öðretmenlik yapıyor, hem raÌmen talebenin dan bir defa daha íans vermeleri için de müdür yardımcılıðı vazifesini îfâ bu alıÉkanlıÌından ricada bulundum. ediyordum. Bir toplantıda öðretmenvazgeçmediÌini söyledi. Beni dikkatle dinleyen talebelerimiz okulda sigara müptelâsı bir me daha sonra otobüste tanıítıðım talebenin olduðunu, bütün muhterem zâtın baíından geçen yuikazlara raðmen talebenin karıdaki hâdiseyi naklettim. bu alıíkanlıðından vazBu konuíma sonrasında elini cegeçmediðini söyledi. Öðretmenlerin teklifi bu talebenin bine atan Yiðit, çıkardıðı sigara paketini olanca gücü okuldan ayrılması yönünde idi. ile avuçlarında buruíturarak sehpanın üzerine bırakBirden otobüsteki o amca aklıma tı. - Tamam hocam, göreceksiniz, ismimin hakkını geldi. Gençliðinde sigara tiryakisi iken sonradan bu kötü alıíkanlıðı vereceðim. Aradan günler geçti. Yiðit bir daha sigara ile yakabırakarak hafız olmuí, diyanette vazife alarak güzel hizmetler yap- lanmadı. Bir gün odama gelerek: - Hocam ben artık sigara içmeyi bıraktım, öncemıítı. Öðretmen arkadaílara bu talebeye bir íans vermelerini rica likle bana güvendiðiniz için teíekkür ederim. Ayrıca ettim. Kendisiyle konuíup ikna et- benim böyle bir kötü alıíkanlıktan kurtulmama da meye çalıíacaðımı söyledim. Eðer vesile oldunuz. Artık ismimin hakkımı vermeye çalıbir daha okulda sigara içtiði tespit íıyorum, emin olabilirsiniz. edilirse, o zaman okuldan ayrılma- Tebrik ederim Yiðit. Adına uygun davrandın. sına karar verilebileceðinden bahset- Hayat boyu da böyle davranacaðına inanıyorum. tim. Neticede benim ricam üzerine Senden gelecekte çok yiðitlikler bekliyorum. ona bir íans daha verildi. O amca otobüste yanıma oturmasaydı, onun siErtesi gün, Yiðit ismindeki bu öð- gara ile olan o hatırasını öðrenmeseydim, belki ben renciyi odama çaðırdım. Karayaðız de bu talebeye karíı bu tür bir yaklaíımda bulunabir delikanlıydı. Odama geldiðinde mazdım. Galiba bu da bir tevafuktu. hâl hatır sorduktan sonra: @ bcelik@sizinti.com.tr 339 / Nisan 2007

141 otuz yedi


“Bu milleti, Avrupa’dan körü körüne ve i×reti alınan beĊ on düstûrla baĊka bir kalıba dökmeye kalkıĊmak, son derece gülünç bir hâldir.” Ahmet Hilmi

smanlı Devleti’nin son yıllarının yaíandıðı bir dönemde, münevverlerin büyük bölümü sosyal ve siyasî alanda kurtuluíu Batı’ya yönelmekte buluyordu. Bu dönemde hem Batı’yı hem de Osmanlı’yı seviyeli ve dikkatli bir gözle kritik edenlerden biri, ìehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi’dir. Babası íehbender (konsolos) olan Ahmet Hilmi (1865-1914), Bulgaristan sınırlarındaki Filibe’de doðdu. ñlköðrenimini Filibe’de yaptı. Filibe müftüsünden temel ñslâmî ilimler ve Arapça dersleri aldı. Galatasaray Sultanisi’nden mezun oldu. 1890 yılında, Duyûn-i Umûmiye idaresinde vazife aldı. Daha sonra Beyrut ve Mısır’da bulundu. Burada Terakki-i Osmanî Cemiyeti’ne girdi. 1901 yılında ñstanbul’a döndü; ancak bir jurnal üzerine siyasî suçlu olarak Fizan’a sürüldü. Fizan sürgün hayatı; Filibeli’nin tasavvufla yakından meígul olduðu, Osmanlı’nın temel meseleleri üzerine uzun uzun düíünme fırsatı bulduðu ve fikirlerinin olgunlaítıðı yıllar oldu. Meírutiyet’in ilânından sonra ñstanbul’a döndü ve Dârülfünûnda felsefe dersleri vermeye baíladı. Bu yıllarda birkaç tane süreli gazete (ñttihad-ı ñslâm ve Hikmet) çıkararak, bu gazetelerde devletin ñttihad-ı ñslâm (ñslâm Birliði) siyaseti üzerine çok yönlü yazılar yayımladı. 339 / Nisan 2007

ñttihat ve Terakki yönetimini tenkit eden yazıları dolayısıyla gazeteleri defalarca kapatılsa da, Mübahese, Coíkun, Kalender, Münakaía, Kanat ve Nimet adları altında neíriyatına devam etti. Fakat 1911’de hem gazetesi hem de matbaası süresiz olarak kapatıldı, kendisi de Bursa’ya sürüldü. 1912 yılında ñstanbul’a geri dönerek Hikmet gazetesini tekrar çıkarmaya baíladı. Sadece içerde fikir mücadelesi vermeyen Ahmet Hilmi; baíta ñslâm alemi olmak üzere bütün Doðu’nun maddî ve mânevî deðerlerine saldıran ve onları en az 100 küsür senelik buhrana sürükleyen fikir akımlarıyla mücadele eden birçok kitap yazdı, konferans verdi. Devrinde menfî akımlara karíı ñslâm ve Doðu referanslı düíünceleriyle zaman zaman tek baíına mücadele eden bu Osmanlı aydınının günümüzde hakkıyla bilinmemesi, eserlerinin yeni dilde yeterince basılmayıíına baðlanabilir. Filibeli’nin, ñstanbul Üniversitesi’nde gençlere verdiði ‘Milletimizi ve vatanımızı yükseltmek için hangi yolu seçelim?’ isimli konferanstan kitaplaítırılan eseri, usûl (metot) üzerine bir çalıímadır. Bu eserde, milleti Batı düíüncesindeki yanlıílıklardan kurtaracak, ñslâm’ın tefekkür mirasına dayanan bir usûl geliítirilmiítir. Mütefekkirin eserde ısrarla üzerinde durduðu düíünce; bize, medenî hayatta lüzumlü olan íeyin “fikirlerde ve iílerde’’ saðlam bir metoda tâbi olmak

www.sizinti.com.tr

O

Âdem Beyazıt


sizinti@sizinti.com.tr

olduðudur.1 Ayrıca Filibeli bu eserde, ñslâm âlemi- tarafından tercüme edilen5, o nin hâlihazırdaki en büyük eksikliðinin metotsuzluk dönemde Müslümanlar arasında olduðunu, bizde iyi-kötü herhangi bir metot bulun- öfke ve nefretle karíılanan “ñslâmimadıðını belirtir.2 yet Tarihi’’ adlı eseri6, ilmî bir tarzda Çaðının problemlerine çözüm yolları teklif eden reddetmektedir. Nitekim Ahmet HilAhmet Hilmi, toplum için en uygun felsefî doktrini mi, kendi eserini yazarken; Dozy’nin seçmede, uzunca düíünmenin, üstünkörü bir tak- eserinin temelindeki felsefî metodun litten çekinmenin, hiç olmazsa seçilecek doktrinin reddedildiði ve bu metotla tahrip edilen esaslarına vâkıf olmanın lüzumuna inanır.3 “Biz Av- veya deðiítirilen hâdiselerin gerçekliðe karupa sergisinden, muhitimizde büyüyüp geliímesi mümkün, vuítuðu an ñslâmiyet hakkında yazılan bu irsî istidatlarımızı geliítirici maddeleri almalı, Avrupalı için gibi yanlıí eserlerin de reddedilmií olacaðı zararlı olduðu muhakkak iken, bizi yok edeceði sezilenlere düíüncesindedir.7 Filibeli, ñslâm’dan aldıraðbet etmemeliyiz.’’4 ifadeleri onun bu konuda ne ka- ðı terbiye ile ve bizzat hocalıðını yaptıðı tarih, felsefe, içtimaiyat (sosyoloji) gibi disiplinler ıíıdar titiz olduðunu gösterir. Celal Nuri ve Abdullah Cevdet gibi düíünür- ðında, ñslâm Tarihi isimli eserini kaleme almıítır. lerin hemen hiçbir tenkit süzgecinden geçirmeden Bu eserinde yer verdiði din üzerine görüíler (Din nedir? Dinlerin tasnifi, din kavramı üzerinBatı’dan Osmanlı toplumuna, metodolojilede Müslüman, gayrimüslim ve inançsız riyle birlikte aktardıkları materyalist göfilozofların görüíleri), ñslâmiyet’in rüíleri, hurafe veya dogmalarla deðil, Devrinde doðuíundan bugüne Müslüman devrin realitelerine uygun íekilde akmenfî akımlara toplumların sosyo-politik açıdan len ve fennen çürütme çabası, FilibekarÉı Íslâm ve DoÌu hayatlarının incelenme íekli, araíli’nin hem taklitten uzak durduðutırmacılara yeni ufuklar gösterecek nu hem de müdaafa ettiði doktrine referanslı düÉünceleorijinalliktedir. vâkıf olduðunu gösterir. Filibeli riyle zaman zaman tek Batı’dan, bazen íuurluca bazen tahkîke dayalı bu usûlünü “HubaÉına mücadele eden bu íuursuzca ñslâm âlemine enjekte zur-u Akl ü Fende Maddîyyûn Mesedilen fikirlerin Müslümanların lek-i Dalâleti (Akıl ve Fen Önünde Osmanlı aydınının günümuhakeme mekanizmasını inSapkın Materyalizm Mesleði)” adlı müzde hakkıyla bilinmehirafa sürükleyeceðini, düíünce eserinde açık bir íekilde ortaya mesi, eserlerinin yeni kaynaklarını bin yıl geriye götürekoymuítur. Celâl Nuri’nin “Tadilde yeterince basılrih-i ñstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geceðini ve bize has bir metot geliítileceðin Tarihi I - Fikrî Problemler, rilmezse, ümitsiz hâlimizin devam mayıÉına baÌlana1913)” adlı eserinde ilmiliðini iddia edeceðini daha o günlerde vurgubilir. ederek Büchner’den aktardıðı, madde layan ñslâm mütefekkiri Ahmet Hilve kuvvet kavramları etrafında geliíen bimi’ye göre, geliítirilecek yeni metotlayolojik materyalist görüílerin, Batı’da henüz rın dayanacaðı temel, ñslâmiyet olmalıdır. geliíen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerle uyuíma- Çünkü din; íarkımızda hakim olan hakikat ve tedıðını, materyalizmin, bilimin hareket alanından çı- mel hissiyattır. Terakki ve tekâmülün en büyük kıp, taban tabana zıt olduðu metafizikle aynı sahada sebebidir.8 bulunduðunu ifade eder. @ abeyazıt@sizinti.com.tr Fikrî yönü kadar amelî yönü de dikkate íayan olan Filibeli’nin, çalıímalarında saðlam bir metodu Dipnotlar rehber edindiðini görürüz. Bunların baíında, o gün- 1. Hilmi, Ahmed. Milletimizi ve vatanımızı yükseltmek için hangi yolu seçelim? s.12 den bugüne, hâlâ, bir örneði daha verilememií, me2. a.g.e., s. 13 tot olarak üzerine çıkılamamıí ‘ñslâm Tarihi’ adlı eser 3. a.g.e., s.26 gelir. Bu eser, ne o güne kadar yazılmıí kronolojik 4. a.g.e., s.20 hâdiseleri rapor etme üslûbuna sıkıímıí eserlere, ne 5. Hilmi, Ahmet. ñslam Tarihi s.28; Ahmet Cevdet’in tercüme ettiði kitap, Dr. Dozy’nin Essai sur de o günlerde sadece Batılı müsteíriklerin kendi mel’histoire de l’islam adlı eseridir. totlarıyla yazdıkları ñslâm Tarihi gibi eserlere ben6. a.g.e. s.28 ziyordu. Ahmet Hilmi’nin ñslâm Tarihi, Hollandalı 7. a.g.e. s.29 oryantalist Dozy’nin, Yahudilik ve Hristiyanlık’a 8. Hilmi, Ahmed. Milletimizi ve vatanımızı yükseltmek için hangi yolu seçelim? uyguladıðı metotlarla oluíturup Abdullah Cevdet 339 / Nisan 2007


ñNGñLTERE

Abdullah

Bir ıĩık ver nurundan! Bütün gözlerin seninle açıldıþı ayan, Sensin bu dertli sinelere biricik derman; Sunuver kararan dünyaya yeni bir bürhan, Bitsin sensizlikle geçen bu aþır imtihan..! 144 kırk

339 / Nisan 2007

aklaíık yirmi sene önce elime “Dîn-i ñslâm” isminde Osmanlıca bir kitap geçti. Merak edip okudum ve onu lâtin harflerine aktardım. Bazı yazılarımda da ondan iktibaslar yaptım. Bu kitap, 1856’da ñngiltere’nin Liverpol íehrinde doðmuí olan William Henry Quilliam’ın idi. Kitapta Quilliam Müslüman olduktan sonra ñstanbul’a geldiðini ve Müslümanların Halifesi, Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret ettiðini yazıyordu. Ertuðrul Düzdað bana aríivinden William’ın hakkında araítırma yaptıðım günlerde onun ñstanbul’a geldiðinde çekilen ve dergilerde çıkan bir fotoðrafının fotokopisini de vermiíti. Abdullah William Quilliam’ın akıbeti ne olmuítu, bunu çok merak ediyordum. Dokuz sene önce ñngiltere’ye gittiðimde arkadaílarımdan onun hakkında bilgi istedim; fakat tatmin edici bilgilere ulaíamadım. Son ñngiltere seyahatimde ise önce ñngiliz mühtediye Betûl (Batool Al Toma) Hanımefendi’den bazı bilgiler aldım; sonra da Liverpol’daki araítırma merkezine gittim. William, saat imalatçısı bir babanın ve ev hanımı bir annenin evlâdı idi. Dedesi John Quilliam deniz kuvvetlerinde tanınmıí bir kaptandı. Köklü bir aileden gelen Henry daha küçük yaílarda güzel konuíması ve zeki tavırlarıyla dikkat çekmeye baílamıí. Öðretmenlerinin tavsiyesi üzerine hukuk okumuí. 1882’de Cezayir ve Fas’a yaptıðı

www.sizinti.com.tr

Y

Safvet Senîh


ìEYHÜLñSLÂMI

sizinti@sizinti.com.tr

Quilliam

bir ií seyahati Henry’e Müslümanların hayat tarzlarını tanıma fırsatını verecekti. Bu seyahatinde Henry, Müslümanların hiç de kendine anlatıldıðı gibi vahíi, medeniyetten uzak, ilkel insanlar olmadıðını gördü. Aksine Müslümanlar kendini medenî gören birçok Avrupalı’dan çok daha ufku genií ve engin bir kalb kültürüne ve mânevî iklime sahiplerdi. Bu seyahat esnasında gördükleri, yaíadıkları, Henry’nin dünyaya bakıíını deðiítirdi. 1887’de William Henry Müslümanlıðı seçti. Daha 31 yaíındaydı, ñslâm ve Müslümanlık için yapmayı plânladıðı çok íey vardı. 1889’a kadar seyahat için gittiði bu coðrafyada kaldı ve ñslâm hakkındaki bilgisini geliítirdi. Arapça öðrenmií ve ñslâm’ın temel prensiplerini akademik seviyede anlatabilecek kadar derin bir müktesebâta ulaímıítı. Artık hayatında tek istediði íey, kendi memleketindeki insanlara da tecrübesini aktarmak ve karanlıktaki ruhlara aydınlıða giden yegâne yolu gösterebilmekti. 1889’da doðduðu topraklara, döndü ve yaptıðı ilk ií evini ñslâmî bir merkez ve mescit hâline getirmek oldu. Annesine ve oðluna ñslâmiyet’i anlattı. Annesi 63 yaíında Müslümanlıðı kabul etti. Arkasından doktor olan oðlu da Müslüman oldu. 1890 yılında bir arkadaíı, Müslümanların baíı ve aynı zamanda Osmanlı Sultanı olan Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret etmesini söyledi. 1890 yılının sonbaharında ñstanbul’da 2. Abdülhamid Han ile görüítü. Sultan, ñngiltere’den gelen bu pırıl pırıl insanı hürmet ve ihtimamla karíıladı. Bir devlet reisi gibi aðırladı. Bir hafta misafir etti ve saltanat kayıðı ile ñstanbul’u gezdirdi. Gideceði vakit kendisine hediye ve ulufelerle birlikte bir padiíah fermanı verdi. Bu fermanda Padiíah ve Halife-i Rûy-i Zemin 2. Abdülhamid Han; William Henry Quilliam’ın Britanya’nın ìehülislâmı vazifesine getirildiðini ve isminin de bundan sonra Abdullah Quilliam olduðunu ifade etmiítir. William Henry bu onurlu vazifeyi kabul etti. O günden sonra Devlet-i Âliye’nin bir memuru olduðunu göstermesi açısından kafasından Osmanlı

William Henry 1932 yılında vefat ettiÌinde, geride hidayetine vesile olduÌu 600’ü aÉkın Müslüman Íngiliz bırakmıÉtır. Bugün Íngiltere’deki Müslüman Íngilizler vefa borçlu oldukları Abdullah Quilliam’i her yıl düzenledikleri bir anma gecesiyle yâd ederler. Anma gecesine katılan erkeklere giriÉte Osmanlı fesi daÌıtılır. Zîrâ Abdullah Quilliam hayatı boyunca bu fesi çıkarmamıÉtır. fesini hiç çıkarmadı. Osmanlı memurlarının giydiði esvabı giyerek ñngiltere’de dolaítı. Zîrâ o artık Devlet-i Âliye’nin ve Halife-i ñslâm’ın bir memuru idi. Quilliam hayatını, ñslâm’ı ñngiltere’de anlatmaya adamıítır. Önce iíe çevresinden baíladı. Mescit hâline getirdiði evini daha sonraki yıllarda bir vakfa dönüítürdü ve bu vakıf üzerinden ñngiltere’nin çeíitli yerlerinde mescit ve camiler açmaya baíladı. Önceleri çok mütevazı gayretler ile baílayan bu hizmet, çok çabuk netice vermeye baíladı. Her geçen gün Müslüman olan ñngilizlerin sayısı arttı. Durumdan rahatsız olan bir kısım medya William Henry Quilliam’i, Osmanlı casusluðu ve 339 / Nisan 2007

145 kırk bir


döneklikle suçladı. William Henry vesilesiyle Müslüman olanlara o yıllarda medyanın alay maksatlı verdiði bir isim vardı: “Turn to Turk.” (Türk oldu, Türk’e döndü) Bu alaycı ifade daha sonraları Müslüman olan ñngilizler tarafından benimsendi. Bugün Müslüman olan 15.000 civarındaki ñngiliz artık kendilerine “Turn to Turk” denmesinden hoílanır ve kendilerini ifade ederken bu kelimeyi özellikle kullanır. William Henry 1932 yılında vefat ettiðinde geride hidayetine vesile olduðu 600’ü aíkın Müslüman ñngiliz bırakmıítır. Bugün ñngiltere’deki Müslüman ñngilizler vefa borçlu oldukları Abdullah Quilliam’ı her yıl düzenledikleri bir anma gecesiyle yâd ederler. Anma gecesine katılan erkeklere giriíte Osmanlı fesi daðıtılır. Zîrâ Abdullah Quilliam hayatı boyunca bu fesi çıkarmamıítır. Bu seneki anma günlerinde bir sürpriz yaíandı. Abdullah Quilliam’ın torunu olan hanımefendi dedesinin yaptıðı iíleri dinledikten sonra, Türk olan eíinin de kendisinde bıraktıðı olumlu intibalar neticesinde ñslâmiyet’i seçti. Her hâlde vefatının 74. yı-

146 kırk iki

339 / Nisan 2007

lında Abdullah Quilliam’a bundan daha güzel bir hediye takdim edilemezdi. Liverpol’daki araítırma merkezinde Akbar Ali ve diðer vazifelilerle görüítük. Akbar Ali’nin anlattıðına göre; Abdullah Quilliam’ın vakfettiði bina, daha sonra belediyenin eline geçmií. Uzun seneler evlendirme dairesi olarak kullanılmıí. Mescit kısmını aríiv odası yapmıílar. Akbar Ali’nin kızının nikâhı da orada kıyılmıí. Akbar Ali, kızının nikâh merasiminde yaíadıklarını íöyle anlattı: “Camiye git ve belgeleri getir, dediklerinde íaíırmıítım. Ama niçin aríiv odasına ‘câmi’ dediklerini o zaman bilmiyordum. Sonradan buranın Abdullah Quilliam’ın ñslâmiyet’i yaymak için aldıðı binanın namaz kılınan bölümü olduðunu anladım. O, buradaki saldırılardan sonra Türkiye’ye gidince, bina belediyeye intikal etmií. ìimdi bu binayı belediye bize 125 seneliðine ücretsiz olarak verdi. Yalnız íart olarak hemen restore etmemizi istiyor. BBC ile ortaklaía, Abdullah Quilliam ve bu binayı tanıtıcı bir program yaptık... Torunu da konuítu...” Akbar Ali bize BBC’ ile yaptıkları programı videodan seyrettirdi. Binadaki ay yıldızlar hâlâ duruyor... Binanın câmi kısmında bir org vardı. Bunun sebebini Akbar Ali íöyle açıkladı: “Abdullah Quilliam zâten íairdi. Yeni Müslüman olan, kiliseler de müziðe alıíkın ñngilizlere, org ile güzel ñlâhî ve na’tlar söylüyor ve onların câmiyi yadırgamamalarını istiyordu.” Akbar Ali 1908’de dört yüz kiíinin yumurtalar atarak camiye saldırmasında gazetelerin rolünün büyük olduðunu belirtiyor. Benden Quilliam’ın “Dîn-i ñslâm” kitabını ve ñstanbul’daki dergilerde çıkan fotoðraflarını istediler. Onlar, bir Türk’ün Abdullah Quilliam üzerine doktora çalıíması yapıp hem ñngiltere, hem de Türkiye dönemlerini iyice ortaya çıkarmasını arzuluyorlar. @ ssenih@sizinti.com.tr

www.sizinti.com.tr

Sultan Íngiltere’den gelen bu pırıl pırıl insanı hürmet ve ihtimamla karÉıladı. Bir devlet reisi gibi aÌırladı. Bir hafta misafir etti ve saltanat kayıÌı ile Ístanbul’u gezdirdi. GideceÌi vakit kendisine hediyeler ve ulufelerle birlikte bir padiÉah fermanı verdi. Bu fermanda PadiÉah ve Halife-i Rûy-i Zemin 2. Abdülhamid Han; William Henry Quilliam’ın Britanya’nın Èehülislâmı vazifesine getirildiÌini ve isminin de bundan sonra Abdullah Quilliam olduÌunu ifade etmiÉtir.


Bulmacamızı çözerken; I'den IX'a kadar numaralandırılmıí ve belli bir puan verilmií ifadelerden size doðru (d) veya yanlıí (y) olanı oklarla takip ederek ve ilgili kutu içindeki sayıları da toplayarak, en üstteki harflerden birine ulaímaya çalıíacaksınız. Sonra, ulaítıðınız harfi ve toplam rakamı, aíaðıda belirttiðimiz adreslerden biriyle bize bildirebilirsiniz.

Bulmacamýzdaki sorular, dergimizin bu sayýsýnda yayýmlanan yazýlardan seçilmiþtir.

1 ñkbâl Siyalkut’ta ilk tahsilini bitirdikten sonra, yüksek tahsilini yapmak üzere Münih Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne yazılır? 2 Tabiî âfetler içinde en büyük mülkiyet zayiatı, zelzele sebebiyle meydana gelir? 3 Kahve üretiminin zirvesinde Yemen yer alır? 4 Türkiye’nin kullanılabilir su potansiyeli, yıllık ortalama 501 milyar m3’tür. Hâlen bu suyun % 36’sı deðerlendirilmektedir? 5 ñnsan için en uygun çalıíma mekânı o sıcaklıðı 23 C’dir? 6 HF frekans aralıðında gök dalgalarının ulaíamadıðı hiç bir nokta kalmadıðından, bu frekansta haberleíme imkânı sınırsızdır? 7 Yurt dıíında ahlâkı bozulur düíüncesiyle, dedesinin yanında bırakılan ve okulumuza gönderilen Yiðit, sigara içtiði için ‘okuldan uzaklaítırılma’ cezası aldı? 8 Doktor senden vazgeçmezsem saðlıðımın bozulacaðını, saðlıðım için seninle buluímaya devam etmem gerektiðini söyledi? 9 ñkbâl, Mevlâna’dan yedi asır önce yaíamıí, Pakistan’daki karıíıklık ve fitnenin bastırılması için gayret etmií bir âlimdir?

A

B y

5400 d

VIII

2100

780

d V

d IV

y III

400

260

180

d

100

67

24

d

0

III

y 12

d

IV

y d

d

8

I

V

y d

y

d

VI

y d

88

35

VII

y d

y d

y II

y

y

d

46

1000 VIII

d

d

200

110

IX

y

y d

y

79

8000

d

3000

y

120

d

y

y

150

d

y

d

y

d VI

9230

y

d VII

y

y

d IX

C

II

y I

sizinti@sizinti.com.tr

ìubat 2007'de yayımlanan bulmacının cevabı: C 13.415'tir.

Aralık 2006'da yayýmladýðýmýz bulmacada doðru cevabý bulan yarýþmacýlarýmýzýn adreslerine kitaplarý gönderilmeye baþlanmýþtýr. Ýlginizden dolayý tekrar teþekkür eder, yeni bulmacada baþarýlar dileriz. Bulmacayý çözüp, cevap veren bütün okuyucularýmýza teþekkür ediyoruz. Bulmacamýzý cevaplandýran okuyucularýmýz, bulduklarý neticeleri, isim–soyisim ve açýk adresleriyle birlikte, 871 Sk. No: 45/2 Konak / Ýzmir adresine; (0232) 441 52 38 nolu faksa; bulmaca@sizinti.com.tr elektronik posta adresine gönderebilirler. Ýsim–soyisim ve adresini bildirmeyen yarýþmacýlarýmýzýn cevaplarý deðerlendirmeye alýnmayacaktýr. Yarýþmaya son katýlma tarihi ise; 30 Nisan 2007'dir. 339/ Nisan 2007

147 kırk üç


Prof. Dr. ñ. Hakkı ñhsanoðlu-Yrd. Doç. Dr. Yusuf Demir-S.Rıza Sayın

Dií plâklarındaki bakteriler hem dií eti hastalıðına, hem de kalb hastalıðına sebep olabiliyor Diílerimizi plâklardan arındırmak gâyesiyle fırçalamak ve dií ipi kullanmak için bir sebep daha var: Plâk teíekkülünün yol açtıðı dií eti hastalıðı olanlarda kalb hastalıðına yakalanma riski daha fazla. Neticeleri Journal of Periodontology’de yayımlanan bir çalıímaya göre, diíte plâk teíekkülünü engellemek hem dií eti hastalıðına karíı korunma saðlıyor, hem de kalb damarlarını zararlı bakterilerden koruyor. Dií eti hastalıðı, diíi destekleyen doku ve kemiklerin iltihaplanmasıdır. Amerikan Dií Hekimleri Birliði’ne göre, yetiíkinlerin % 20-30’unda dií eti hastalıðının periodontitis adlı daha íiddetli bir íekli bulunmaktadır. Rahatsızlandıklarında, dií etleri diíten uzaklaíıp cepler meydana getirebilir, bakteriler bu ceplerden kana karıíabilir. Dií eti ceplerinde yerleíen bakterilerin araítırmaya katılan 20 hastanın 13’ünde koroner damarlarda, 10’unda koroner arterleri tıkayan plâklarda da bulunduðu tespit edildi. Dií eti ve kalb hastalıðının risk faktörleri ortak olduðundan, bu iki durum arasındaki baðlantıyı anlamak için daha fazla çalıímaya ihtiyaç vardır. (Village Total Health 22.02.2007)

Sarımsak kan kolesterol seviyesini düíürmüyor Neticeleri Archives of Internal Medicine’de yayımlanan bir çalıímaya göre, LDL ‘kötü kolesterol’ seviyeleri orta derecede olan insanlarda, sarımsak kolesterol profilini iyileítirmiyor. Araítırmacılar, LDL kolesterol seviyeleri orta derecede yüksek olan 192 kiíiye çið sarımsak veya iki farklı sarımsak hapı verdiler. Bu kiíilerin hiçbirinde kalb hastalıðı veya íeker hastalıðı yoktu, sigara içmiyor, kolesterol veya kan basıncı yüksekliðini tedavi için ilâç kullanmıyorlardı. Hangi sarımsaðı kullanırlarsa kullansınlar, altı ay sonra hastaların ortalama kan kolesterolünde veya diðer kan yaðlarında iyileíme görülmedi. Araítırma, kolesterol seviyelerinde meydana gelebilecek deðiíiklikleri tayin etmek için yeterince büyüktü ve uzun süreliydi. Çalıíma, diyetle makul miktarda alınan sarımsaðın veya sarımsak haplarının, LDL seviyeleri orta derecede yüksek olan kiíilerin lipit profillerinde müspet tesirlere yol açmadıðını göstermektedir. (WebMD Medical News 26.02.2007)

Siesta (gündüz uykusu) Akdeniz ülkelerinde ve bazı Lâtin Amerika ülkelerinde yaygın bir uygulamadır. Bu ülkelerde kalb hastalıklarından ölüm nispeti de düíüktür. Aradaki alâkayı araítıran ilk büyük çalıímaya (Archives of Internal Medicine) katılan ve ortalama 6,3 yıl takip edilen 23.681 Yunan, çalıímanın baílangıcında saðlıklıydı. Araítırmada diyet ve hareketsizlik gibi kalb hastalıðı risk faktörleri de dikkate alındı. Haftanın en az üç gününde ortalama en az 30 dakika siesta yapanlarda, hiç siesta yapmayanlara göre kalb hastalıðından ölme riski % 37 daha azdı. Bu tesir çalıían erkeklerde emeklilere göre daha belirgindi. Gündüz bir miktar uyumanın, stresi azaltarak kalb hastalıðı riskinin azalmasına vesile olabileceði düíünülmektedir. (Healthday News 13.02.2007)

148 kırk dört

339/ Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

Gündüz uykusu kalb hastalıðı riskinin azalmasına vesile olabilir


Güneí hücreleri yapımında geliímeler

sizinti@sizinti.com.tr

Güneí ıíıðından elektrik üretmek için kullanılan güneí hücreleri, bilim dünyasında üzerinde çalıíılan önemli konulardan biridir. Küçük hacimli, kolay üretilebilen, ucuz ve üzerine düíen ıíıðı yüksek verimle elektron akımına çeviren güneí pilleri üretmek, bilim insanlarının önemli projeleri arasındadır. Günümüzde kullanılan güneí hücreleri, silisyum temelli yarı iletkenlerden oluímaktadır. Bu hücreler oldukça kırılgandır. Büyük hacimleri, pahalı oluíları ve düíük verimleri sebebiyle bilim adamları bugün baíka çözümler aramaktadır. Daha ucuz madde kullanımının öne çıktıðı bu araítırmalarda, nano büyüklükte parçacıkların kullanıldıðı, nano parçacık temelli hücreler üretilmektedir. Boya sanayiinde beyaz renk ve dolgu maddesi olarak kullanılan titanyum dioksit (TiO2), bu hücrelerde kullanılan maddelerden biridir. Bu maddeyle hazırlanmıí hücreler üzerine ıíı-

Karbon nano borucukların taramalı elektron mikroskopu görüntüsü

Güneí hücreleri panelleri

ðın düímesiyle elektronlar harekete geçmekte, fakat bu akımın elektrotlara iletilmesinde güçlüklerle karíılaíılmaktadır. Oluían akımın parçacıklar arasında atlayarak elektrotlara gitmesi bu tür güneí hücrelerinin düíük verimle çalıímasına sebep olmaktadır. Notre Dame Üniversitesi’nden araítırmacı P Kamat, titanyum dioksit (TiO2) nanoparçacıklarından oluímuí ince bir filme, nano karbon borucuklar ilâve ederek yeni bir güneí hücresi elde etti. Kamat, bu yolla güneí ıíıðını daha verimli bir íekilde elektrik enerjisine dönüítürmeyi baíardı. ñyi iletken özelliklere sahip karbon nano borucukların nano titanyum dioksit temelli hücrelere ilâve edilmesi, ıíıðın çarpmasıyla harekete geçen elektronların kolaylıkla elektrotlara ulaímasına vesile olmaktadır. Bu yeni yaklaíımla, yalnız nano büyüklükte titanyum dioksit kullanılarak üretilmií hücrelere göre iki kat daha verimli bir íekilde ıíık, elektriðe çevrilebilmektedir. Bu yolla hazırlanan güneí hücresi henüz uygulamaya geçirilmií deðil. Güneíten gelen bütün renkleri verimli bir íekilde elektriðe çevirmek için daha fazla araítırma yapmak gerekiyor. Düíük maliyetli ve yüksek verimli güneí pillerinin üretimi için yeni araítırmalara ihtiyaç var.

-

Kaynaklar http://www.nd.edu/~pkamat/ http://www.technologyreview.com/Nanotech/

339/ Nisan 2007

149 kırk beí


Gül Sancısı Bekir Biçer Yaslı bir keman sesi gibi çek sızılarını yüzümden Hüznümden tenhâ yolların çilesi okunur Baðlar ellerimi dokunuíu gözlerinin Çiçekler açar düílerimde gülümsemelerin Vuslat desem her mevsim sonbahar olur Kalbimde üíür mavi yeíil bütün renkleri aíkın Dilenci bir rüzgâra kapılır düíerim Kirpiklerinde tutunan âsûde bir íebnem olurum Eski, isli bir tren olurum seferler düíleyen Sıyrılarak dumanların arasından daðlara doðru Uzak hep uzak ıíıklara íarkılar söyleyerek Medine’ye,Taíkent’e, Girne’ye, Kahire’ye… Gözlerinin köprülerinden geçip sonsuzluða Demir tekerlerinde kırılan gürültü gibi Yapma bir aíkı bırakıp vagonlarına hırpanî íimendiferlerin Ölmek isterim her geçtiðim istasyonun sensizliðinde Uzak, alabildiðine uzak ıíıklara müjdeler vererek Ale’l-rasi ve’l-ayn Taíımak isterim aíinâ bir gülü -saklayarak- kırgın kalbimde

Yıkılırsa eðer içimde sevdanın sütunları Belle ki ben ölmüíüm, kıtalar düítü ellerimden Küssün ırmaklar denize, kuílar gökyüzüne, meyveler aðaca Ve zaferler sabra Yıkılırsa eðer içimde sevdanın sütunları Adın bitsin çiçek gibi göðsümün göçüklerinden Üzerini yoksul karıncalar örtsün sırlarımın Yüreðimi sınaması son bulsun ikiyüzlü soruların Toprak okíasın âíina gülün yetim sürgünlerini Yıkılırsa eðer içimde sevdanın sütunları Belle ki ben ölmüíüm kıtalar düítü ellerimden

150 kırk altı

339 / Nisan 2007

www.sizinti.com.tr

Her çaðrıíımda baðırarak adını sokaklarına íehrin Hece hece bölerek hüznü Yaímak yaparım íiirlerimi yüzüme Dokunmak için bir kere nefesine Uzak, boyuna uzak ıíıklara ıslıklar çalarak Ellerinden akan tasalı bir su olurum ñstanbul’a, Varna’ya, Ulanbatur’a, Londra’ya… Eski, isli bir tren olurum seferler düíleyen


Karíı Yaka

Bu Sevda

Fatma Yıldız

Yaíar Beçene

Bir nokta koyunca bu hasta kalbim, Tek celsede biteceksin ey ömrüm! Çimenler yeíerdikçe eskiyen yüzüm, Bir yabancıdır íimdi dost albümlerinde.

Nice çiçek var; ama gül kokusu bir baíka, ìaha kalkan ruhlardan cemreler düíer aíka. Gök yarılır, yeryüzü ıíıða tez bürünür, Mesih soluklu günler ayan beyan görünür.

Azaldıkça ömrüm artan hülyalar, Siz yine burdasınız baíkaları için. Ne yüzünüz eskir ne cazibeniz, Kim bilir kime ne söylersiniz.

Dalıverir içime eflâtun renkli mehtab, Neíe, hüzün fark etmez, hepsi gönlüme hoí âb.

Ölüme koíarken hep doludizgin, Ömür koyduk bu koíunun adını. ñnce bir yola düítük gidiyoruz, Nerde baílar nasıl biter bilmeden.

Kurulur dost meclisi o güzel zamanlarda, Sohbet-i cânân olur o en kutlu anlarda.

Hüzün biniyor terkilerimize, ñnce bir aðıt akıyor kapı aralıðından, ìükür ki tanıdık mezar taíları, ìükür ki aíinasıyız ölümün, Bekleyenimiz var karíı yakada!

Bu sevda.. ah bu sevda, derman oldu bizlere, Bulundu yitik düíler mânâ geldi sözlere.

Asırlık ihmallerin bu son olma vaktidir, Ahde vefâ, bilenin vazgeçilmez akdidir. Yüreðim çaðlayandır ters aksa da ırmaklar, Sevdam yanar kor olur, bozulur bütün tuzaklar. Oyalayamaz íimdi bizleri çelik çomak, Tanyeri aðarıyor rüyalarım ak mı ak!

Efendim ñrfan Karabulut Remzin gül-i rânâ, tahtın Makam-ı Mahmud’dur Efendim! Ne olur bir kerecik cemâlini seyrettir Efendim! Nideyim dünyanın baðını, hem gülünü-bostanını, Sensiz, deðil dünya, cennet bile gurbettir Efendim! Kovma kapından, dîdelerinle nazar kıl yüreðime, Bir bakıíın, solgun gönlüme ziynettir Efendim! Dururum kapının eíiðinde, yok ki varacak yüzüm, Hiç olmazsa, ölmüí kalbime nûrunu hissettir Efendim! ñstemez gönül; baharın bülbülünü, dünyanın gülünü, Sensiz rûy-i zemin, yurt deðil, firkattir Efendim!

sizinti@ sizinti com.tr

Yüz binlere gelirsin, rüyada veya hâl-i yakazada Bana da gel bir gün, nûrun gönlüme sıyânettir Efendim! Ateílere at, gecelere sat, kızgın çöllere sal gedanı, Yeter ki bir gül, bu bana Hak’tan inâyettir Efendim! 339 / Nisan 2007

151 kırk yedi


Ilık bir eylül akíamıydı gurbet yolculuðuna çıkıíım... Aklımda okuduðum bir romandan íu satırlar kalmıítı: “Bir ayrılık vakti idi eylül.. iç sızısı ten buruíuðu idi. Elleri eylülde titremeye baílardı insanın. ìakaðına ilk ak eylülde düíerdi. Mevsim öksürür, gün yorulurdu eylülde... Eylül, ardına bakmadan gidenlerin seçtiði vakitti. Geçmiíin anıldıðı sofralar eylülde kurulurdu. Eylül hem bir hüznün, hem de bir umudun baílangıcı olurdu...” Bu romanın isimsiz kahramanı gibi hissediyordum kendimi. Ben de eylülü seçmiítim ayrılmak için gözümün nuru memleketimden, anacıðımdan, babacıðımdan, kardeílerimden ve can dostlarımdan! ñçine kitaplarımı, benim için deðerli birkaç eíyamı ve aralarına umutlarımı yerleítirdiðim valizimi elime alıp, ardıma bakmadan gidecektim. Daha otogara gitmeden bütün sevdiklerim yanımdaydı. Hepsinin gözünde inci gibi parlayan yaílar vardı. Küçük kardeílerim ñsmail ve Alparslan’ın gözlerinde bile yaílar vardı. Hâlbuki onlar daha çok küçüktü; ama anlamıílardı gideceðimi. Aslında onlardan ilk ayrılıíım deðildi; ama bu sefer baíkaydı; uzaklara, bilmediðim bir memlekete, bilmediðim insanların arasına gidiyordum. Ayrılık vakti gelmií, otobüsün hareket saati yaklaímıítı. Bütün sevdiklerim benimle beraber oradaydı. Hepsiyle teker teker vedalaítım ve otobüse bindim. Yol arkadaíım da Yozgat’tan geliyordu, o da benim gibi sevdiklerini geride bırakıp bir hicret yolculuðuna çıkmıítı. O da Romanya’ya gidiyordu, yani yol arkadaíım, kader arkadaíımdı. Ve yolculuk... Gece boyunca ñstanbul’a kadar uyumadan geldik. Daha önce ñstanbul’a gelmemiítim ve Boðaz Köprüsü’nü, Kız Kulesi’ni, ekranlarda gördüðümde bile huzur duyduðum o sanat eseri camileri görmeyi çok arzu ediyordum. Otobüsle Boðaz Köprüsü’nden geçtik, çok uzaktan Kız Kulesi’ni gördük. Gariptir belki ama, mutlu olmuítum; gördüðüm güzellikler içimi ferahlatmıítı. Havaalanına geldiðimizde, tedirginliðim biraz artmıítı sanki. ñlk defa uçaða binecektim. Ve Bükreí... Dilini bilmediðimiz insanlar arasındaydık artık. Her íey yabancı, her íey uzaktı bize. Yol arkadaíımla yollarımız burada ayrıldı. O Köstence bölgesine gitti. Hâlbuki destek olacaktık birbirimize, öyle anlaímıítık yolda. Ama olsun, neticede aramızda dört saatlik bir mesafe vardı, çok da uzak sayılmazdık birbirimizden. Alıímak kolay olmayacaktı bu yaban ellere. Dillerini bilmediðim bu insanların, ‘aík diliyle’ gönüllerine girmek düíündüðüm kadar kolay olmayacaktı galiba! Valizime umutlarımı da yerleítirirken hesaba katmadıðım bir íeylerin olduðunu anlamıítım. Birincisi hasretin bu kadar zor geleceði, ikincisi ise, dilini bilmediðim dört lise talebesiyle kalacaðım gerçeði... Korkularım artmıítı iyice, ama yine de kıpır kıpırdı yüreðim. Bir çiftçi, topraðın baðrına bin bir umutla ektiði tohumların yeíermemesi ihtimalini düíündüðünde yüreði titrer. Bendeki de böyle bir íeydi.

152 kırk sekiz

339 / Nisan 2007

Beraber yaíayacaðım talebelerle tanıíma vakti gelmiíti. Liseye yeni baílayacak talebelerdi bunlar. ñlk Cristina geldi annesiyle beraber. Geçen seneden tecrübeli bir arkadaíımla karíıladım onları. Onlara ‘Merhaba!’ bile diyememiítim ve çok utanmıítım. Cristina güler yüzlü sıcak bir kızdı, annesi de mütevazı bir insandı. Acaba hepsi Cristina kadar sıcak mıydı? Aynı gün, birkaç saat sonra Anita geldi yine annesiyle. Annesi, hem kızının kalacaðı evi merakla inceliyor, hem de arkadaíıma üst üste sorular soruyordu. Bense onların benim hakkımda ne düíündüklerini merak ediyordum. Çok geçmeden Diana da anne ve babasıyla geldi. Diana da sıcakkanlı bir kıza benziyordu. Çekingen bakıyordu bana. Anne ve babalar biraz sonra gittiler, kızlar da konuímaya, tanıímaya baíladılar. O gün Madalina’nın anne ve babası da gelmiíti; ama Madalina yoktu. O, yoldaydı ve gece yarısı gelecekti; çünkü bir imtihandan dönüyordu. Anne ve babası kızlarının eíyalarını bırakmak için gelmiílerdi. Madalina sayısal öðrencisiydi, olimpiyatlara hazırlanacaktı. Ben kızlarla nasıl anlaíacaðımı düíünürken, bir Türk talebenin de bizimle kalacaðını öðrendim. O da diðerleri gibi lise birinci sınıfa gidecekti. Bu habere çok sevinmiítim; çünkü diðer kızlarla anlaímam için bana yardım edebilirdi. Ve Madalina... Gece geç saatte geldi. Gözleri ıíık saçıyordu, her hâlinden zeki bir kız olduðu anlaíılıyordu. Geldiði gün de, daha sonraki günlerde de güldüðünü görmedim hiç. Nedense mutsuzdu, kimseyle konuímuyor ve devamlı aðlıyordu. Beni sevmediðini hissediyordum. Sonbahar kendini iyice hissettirmeye baílamıítı. Yapraklar sarıya dönmüí, birer birer düíüyordu dallarından. Sonbahar yaðmurları ıslatıyordu yeryüzünü. Hasret acısı yakıyordu yüreðimi. Memleket kokan bir bardak çay alıyor, hem yudumluyor, hem de memleketi düíünüyordum. Konuímak istiyordum kızlarla; ama olmuyordu. Dil bilmemek ne zor bir íeydi, kendimi ifade etmekten acizdim… Nasıl olur da girerdim onların gönüllerine. Çaresizlikti bu, tek çarem el açıp dua dua yalvarmaktı ‘Çaresizler Çaresine’ Bir gün, apartmanın giriíinde, merdivene oturmuí aðlarken buldum Madalina’yı. Elinde telefon hem konuíuyor, hem aðlıyordu. Konuítuðu kiíi annesiydi. Gözlerine baktım, neden aðladıðını bilmiyordum; ama korkarak elimi baíına uzatıp saçını okíadım. Kalkıp hızla eve çıktı, bense arkasından ıslak gözlerle öylece bakakaldım. Çok üzüyordu onun bu hâli beni, ama elimden bir íey gelmiyordu. Belki beðenir diye Türk yemekleri yapıyordum; ama o hiç dokunmuyordu bile yemeklere. Okula baílamamıítım henüz. Her gün gurbetin zor bir tarafıyla karíılaíıyordum. Dua dua yalvararak istediðim bu gurbet, íimdi ızdırap aðı olmuítu bana. Izdırap çekmeden olmayacaðının farkındaydım; ama artık anlıyordum ki, ızdırap çekmek de her yiðidin harcı deðildi. Bu duygular içinde adım adım yaklaítık Ramazan’a. Memleketim... Canım vatanım, Ramazan’ı sende yaíamak

www.sizinti.com.tr

Bir Gurbet Hatırası*


sizinti@ sizinti com.tr

vardı íimdi. Daha bir ıíıl ıíıldır memleketim Ramazanda. Hak katından inen rahmet, bereket hissedilir sanki. Ah memleketim! Bu Ramazan senden ayrı geçecek... Ezan sesi duymadan iftar etmek acı verecek bana, sıcak pide olmayacak soframda, cami de yok burada, teravihte beraber olamayacaðım eí dostla... Ya bayram... On bir ayın sultanı, rahmet ve bereket ayı gelmiíti. Buruk bir sevinçle geçiyordu mübarek Ramazan. Bir gün lisenin müdürü ve müdür yardımcısı evimizi ziyarete geldi. Okul müdürü Romenceyi çok iyi biliyordu, kızlarla konuímaya baíladı. Sıra Madalina’ya gelmiíti. Madalina aðlayarak konuíuyordu, íaíırmıítım, merak ediyordum neler söylediðini. Gamze kısık sesle neler söylediðini tercüme etti bana. Donup kalmıítım ve âdeta yıkılmıítım. Benim dil bilmediðimi, bunun kendisi için problem olduðunu, hiç olmazsa ñngilizce bilmem gerektiðini, evle alâkalı kurallardan hoílanmadıðını, bu íartlar altında burada ve okulda kalamayacaðını, ancak Romence bilen biriyle kalabileceðini söylemiíti. O an gözyaílarıma hâkim olamayıp terk ettim odayı. Öyle aðlıyordum ki, tek düíünce vardı aklımda, artık burada kalmak istemiyordum. Evet bu, her yiðidin harcı deðildi gerçekten de... Hicret arzusuyla geldiðim bu yerlerden gitmek istiyordum íimdi! Madalina’nın bu durumu, düíünceleri, diðer kızları da etkilemiíti. Hepsi aynı íeyi savunur gibi bir tavır almıílardı. Okul müdürü ise Madalina’ya eðer istemiyorsa gidebileceðini söyledi. O günden sonra artık daha da mutsuzdum. Bu sıkıntılarla geçiyordu Ramazan. Bayrama bir hafta kala Madalina’nın annesi Camelia geldi. O da çok sıcak deðildi bana karíı. Zaten kendisiyle konuíamıyordum. Sadece gülümsemekle yetiniyordum. Ramazan’ın 26. veya 27. gecesiydi, sahur hazırlamak için kalkmıítım. Gamze’yle sahur yapıp sabah namazını bekleyecektik. Karanlıkta mutfaða doðru ilerlerken koridorda Camelia ile karíılaítım, yerde kıvranıyor ve aðlıyordu. Hemen ıíıðı yakıp yanına yaklaítım. Üíümüítü besbelli. Telâílanmıítım, bana eliyle ‘sessiz ol’ iíareti yaptı. Kızının rahatsız olmasını istemiyordu, anne íefkatiydi bu. Irklara, dinlere, zamana ve mekâna göre deðiímeyen bir duyguydu. O da bir anneydi nihayetinde. Koluna girip kendi yataðıma kadar getirdim. Üzerini örterken ayaklarına dokundum, buz gibiydi, he-

men bir çorap giydirdim, üzerini sıkıca örttüm. Gamze’yi uyandırıp neyi olduðunu sordum. Meðer böbreklerinde taí varmıí, sancısı tutmuí. ñlâç kullanıp kullanmadıðını sordum, iðnesi varmıí, bana iðne yapabilir misin, diye sordu. Ben iðne yapan birisini görünce bile korkardım. Hiç böyle bir íeyle karíılaímamıítım. Çaresizce ne yapabilirim diye düíünürken, aklıma hemen karíı apartmanda oturan Ümmügülsüm Abla’yı aramak geldi, o bana bir yol gösterebilirdi. Arayıp durumu anlattım ve iðne yapabilir misin diye sordum, duyduðum cevap sevindirmiíti beni. ‘Olur, yaparım.’ demiíti. Hemen üzerime bir íeyler alıp Gamze’yle Ümmügülsüm Abla’yı evinden almak için çıktık. ñðne yapmak için gerekli olan malzemeleri de alıp geldi ablamız sað olsun. ñðnesi yapıldıktan biraz sonra daha rahat görünüyordu kadıncaðız. Sürekli teíekkür edip duruyordu. Bu sefer gördüðü bu manzara için aðlıyordu sanırım. Bu bizim için çok normal bir íeydi, kimin yardıma ihtiyacı varsa, onun yardımına koímak insanlık vazifesiydi. Ama o farklı düíünüyordu galiba. Biraz sonra ablamızı evine bıraktık. Döndüðümüzde ise uykuya dalmıítı Camelia. Aradan çok geçmeden uyandı, hem teíekkür etti, hem de bu olanlardan kızına hiçbir íekilde bahsetmememizi istedi. Kızının üzülmesini istemiyordu, haklıydı da. Çok ısrar ettim gecenin kalan kısmını da benim odamda geçirmesi için, ama artık rahatlamıítı ve kızının yanına dönmek istiyordu Sabah, hareketli geçen gecenin verdiði hafif yorgunlukla uyuyakalmıíım, bu sırada Camelia gitmií. Akíam kızlar okuldan geldiler, hepsi gülümsüyordu, Madalina ise elinde çiçekle geldi, bana uzattı çiçekleri, gözlerime baktı ve bir íeyler söyledi. Ben sadece teíekkür ettiðini anlayabildim. Boynuma sarıldı, muhteíem bir duyguydu bu. Belli ki annesi gece olanları anlatmıítı kızına. O gün sevdim Romanya’yı, o gün sevdim Bükreí’i ve o gün sevdim küçücük odamı. O gün, gitmekten vazgeçtim; çünkü sevgiye karíılık verebilecek kabiliyetler olduðunu keífetmiítim. O günden sonra Madalina, o gülümsemeyen kız, artık her fırsatta gülümsüyordu bana. Hattâ gün gelip bana ‘abla’ bile demiíti, hem de Türkçe... Bu kelimeyi Gamze’den öðrenmiíti, gerçi artık Gamze bizimle kalmıyordu. Belki de asıl zorluk bundan sonra baílayacaktı; ama daha ümitliydim artık. Elbette kolay deðildi aík diliyle gönüllere girmek... Izdırap çekmeden, gözyaíı dökmeden, dua dua yalvarmadan olmayacaktı. O gece nazlı nazlı aðlıyordu gökyüzü... Hasret, rahmet, bereket damlaları ıslatıyordu yeryüzünü. Kim bilir belki de o gece Kadir Gecesi’ydi. Kim bilir belki de Rabb’imin o gece saðanak saðanak yaðdırdıðı rahmet damlalarından biri de, benim avuçlarıma düímüítü. Rabbim! Sen’in her íeye gücün yeter, her íeyin en iyisi ve en güzelini Sen bilirsin. * Romanya’dan yazan ve isminin yayımlanmasını istemeyen bir okurumuzun hatırasıdır. 339 / Nisan 2007

153 kırk dokuz


NñSAN 2007 YIL: 29 SAYI:339

içindekiler

Aylık ñlim-Kültür Dergisi

MÜìTERñ HñZMETLERñ ñSTEK, DñLEK ve ìñKAYETLERñNñZ ñÇñN ARAYABñLñRSñNñZ.

www.sizinti.com.tr

444 0 361 Tüm GSM operatörlerinden dakikası 1 SMS/kontör Sabit telefondan 0216 alan kodu eklenerek aranabilir. T.Ö.V. Adýna Sahibi : Þerafettin Kocaman Genel Koordinatör : Dr. Kudret Ünal Genel Yayýn Yön. : Prof. Dr. A. Sarsýlmaz Danýþman : Osman Þimþek Sorumlu Yazý Ýþleri Müdürü : Sedat Þentarhanacý YAZI ÝÞLERÝ MÜDÜRLÜÐÜ Ýdarî Merkez: 871 Sk. No: 45/2 35250 Konak/Ýzmir Tel: (0232) 441 95 25; Faks: (0232) 441 52 38 E-posta: sizinti@sizinti.com.tr / http://www.sizinti.com.tr ABONE ve DAÐITIM MÜDÜRLÜÐÜ Bulgurlu Mh. Libadiye Cad. Haminne Çeþme Sk. No. 20 Üsküdar / ÝSTANBUL P.K. 72 Üsküdar / ÝSTANBUL Tel: (0216) 522 09 99 - Faks: (0216) 443 98 34 Bir yıllık abone bedeli KDV dahil 39 YTL'dir. Yurtdıíı abone bedeli, 1. Grup Ülkeler (Avrupa, Orta Asya, Orta Doðu ve Kuzey Afrika ülkeleri) 30€ 2. Grup Ülkeler (Uzak Doðu, Amerika, Güney Afrika ve Pasifik ülkeleri) 45$ 3. Grup Ülkeler (Avusturalya ve Yeni Zelenda) ise 50$'dır. Abone olmak isteyenlerin abone bedelini; Sürat Kargo Lojistik ve Daðıtım Hizmetleri A.ì. adına, her PTT íubesinden; 527 5370 nolu Posta çeki hesabına veya Bank Asya Merkez ìubesi'nin; TL olarak, 304 539-43 numaralı, $ olarak, 304 539-48 numaralı, € olarak 304 539-49 numaralı hesabına yatırıp, dekontun fotokopisini, açık isim, adres ve telefon bilgileri ile hangi sayıdan itibaren abone olacaklarını belirten bir yazı ile abone merkezimize posta veya faks ile bildirmeleri yeterlidir.

Nerdesin / 106

Yer Dalgaları / 133

Sızıntı

Ahmet Eser

Seni Hiç Özlemedim / 108

Bir Öðretmenlik Hatırası / 136

Dr. Hasan Aydınlı

Hüseyin Özcan

ñkbâl, Mevlâna ve Pakistan / 111 Âdem Arıkanlı

Evlerimiz Kayarken / 115

YAYIN TÜRÜ: Yaygýn Süreli DÝZGÝ-TASHÝH-GRAFÝK-MONTAJ: Sýzýntý Tel: (0232) 441 95 25 Fax: (0232) 441 52 38 BASIM YERÝ: Çaðlayan A.Þ. Sarnıç Yolu No:7 35410 Gaziemir/Ýzmir Tel: (0232) 252 20 97-8 Faks: (0232) 252 21 00 BASIM TARÝHÝ: 1 Nisan 2007 ISSN 1300-1566 BAYÝ DAÐITIM: DPP A.Þ. Fiyatý: 3.25 YTL YAZI KURALLARI * Yazýlar disketle veya e-posta ile (sizinti@sizinti.com.tr adresine) gönderilmelidir. * Yazarýn, e-posta dahil açýk adresi ve telefon (varsa faks) numaralarý verilmelidir. * Yazýlar en fazla dört sayfa olmalýdýr. * Varsa, yazý ile birlikte resimler (alt-yazýlarýyla birlikte) gönderilmelidir. Yoksa, yazýda kullanýlabilecek resimler hakkýnda bilgi verilmelidir. * Yazýlar, daha önce her hangi bir yer de yayýmlan mamýþ olmalýdýr. Yazý yeni bir geliþmeyi ele almalý, orijinal bir özellik taþýmalý veya daha önce yayýmlanmýþ bir konuya yeni bir bakýþ açýsý getirmelidir. Dergimizde konu ile ilgili yayýmlanmýþ önceki yazýlara dikkat edilmeli, yazý içinde atýfta bulunulan kaynaklar (kitap, makale) standart ölçülere uygun olarak sonda verilmelidir. * Yayýn ku rulu, der giye ge len yazýlar üze rinde, ge rekli gördüðü takdirde deðiþiklik yapabilir. * Dergimizde yayýmlanan yazýlar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. * Gönderilen yazýlar iade edilmez.

Prof. Dr. Arif Sarsılmaz

ñsminin Hakkını Ver / 140 Bahadır Çelik

Abdullah Sancak

Osmanlı'nın Dünyaya Hediyesi Türk Kahvesi / 118

Filibeli Ahmet Hilmi'de 'Usûl' Farkı / 142 Âdem Beyazıt

Zafer ñhtiyar

Suyun "Tevhid"e Çaðrısı / 122

ñngiltere ìeyhülislâmı Abdullah Quilliam / 144

Prof. Dr. Harun Avcı

Safet Senîh

Bölge Temsilcilikleri Ankara: (0312) 232 42 74, Antalya: (0242) 244 90 60, Bursa: (0224) 223 00 31, Diyarbakır: (0412) 228 80 09, Erzurum: (0442) 234 39 14, Gaziantep: (0342) 215 10 24, ñstanbul Anadolu: (0216) 492 85 41, ñstanbul Avrupa: (0212) 639 92 21, ñstanbul Boðaziçi: (0212) 272 01 11, ñstanbul Suriçi: (0212) 527 31 13, ñzmir: (0232) 483 90 38, Kayseri: (0352) 222 20 31, Konya: (0332) 353 39 63, Samsun: (0362) 432 71 78

ñnsan Denen Meçhul-2 / 138

ñígücü Veriminde Mekân Nasıl Olmalı? / 126 ìerafettin Kutlu

Saðlık-Bilim-Teknoloji / 148 Prof. Dr. ñ. Hakkı ñhsanoðlu Yrd. Doç. Dr. Yusuf Demir

Bir Hülâsa 8 Yolun Bazı Projektörleri-3

Bulmaca / 147

S.Rıza Sayın

/ 130 Damlalar / 150

111

118

126


DPP No: 112491-2007/4

Hep inandık duaya cevap veren biri var, ìimdi hülyalarımızda rengarenk bir bahar; Her yanda artık ılık ılık esiyor rüzgâr, Ve bir bir kabul ediliyor bütün dualar.

3.25 YTL


Sizinti Dergisi Nisan 2007