Page 1


BİLGİ YAYINLARI / ÖZEL DİZİ

:

37

ISBN 975 - 494 - 729 5 98 . 06. y. 0 1 05. 1 295 -

Birinci Basını Mart 1998

BiLGİ YAYINEVI

Meşrutiyet Caddesi, No: 46/A, Yenişehir 06420 ı Ankara Tell : (0-312) 431 81 22 - 434 12 71 - 434 49 98 - 434 49 99 Faks: (0-312) 431 n sa

http://www.bilgiyayinevi.com.tr e-mail: info @ bilgiyayinevi.com.tr .

BiLGi KİTABEVi

Sakarya Caddesi, No: 8/A, Kızılay 06420 I Ankara Telf : (0-312) 434 41 06 - 434 41 07 Faks : (0-312) 433 19 36

BiLGi DAGITIM

Nar1ıbahçe Sokak, No: 1711, Cağaloğlu 34360 I Telf : (0-212) 522 52 01 • 526 70 97 Faks: (0-212) 527 41 19

İstanbul


EKREM AKURGAL

Türkiye'nin

Kültür Sorunları ve Anadolu Uygarllklannın ..

Dünya Tarihindeki Onemi

BİLGİ YA YINEVİ


kapak düzeni

:

fahri

karagözoğlu

Kapağın ön yüzündeki resim:

Kutsal sancak, bronz, 23 cm. Alacahöyük. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara. Çevresi ışınlarla bezeli çember gökkubbeyi, yani dünyayı, alttaki çifte boynuz, bir öküzün boynuzlarını tasvir eder. Bir Türk masalına göre dünya, bir öküzün boynuzları üzerinde durur. Öküz başını sallayınca, deprem olur. Bu sancak Hattili bir usta tarafından M.Ö. 2000 sıralarında Hititli bir soylu için yapılmıştır.

Copyright © Meral Akurgal

baskı telf

pelin ofset ltd şti. 418 70 93 418 70 94 -


İÇİNDEKİLER

önsöz

.................................................................................................................

7

1. Bölüm

. 9 Tü rkiye'nin Kültü r Sorunları . 18 Tü rkiye'de Kültür Politikas ı n ı n Dünü ve Bugünü 23 Ulusal Kültürümüz 27 . Kültür Politikamız 29 Kültürlü müyüz? Ticaret ve Kültür Köprüsü 33 36 Hangi Düzeyde Dünya Uygarlığı nda Yerimiz 39 Doğulu muyuz, Bat ı l ı mıyız? 43 Batı Kültü rü ve Türkler . 47 51 Orta Asya Türk Sanatı 55 İslam Sanatı ve Türkler "Kendi Sanatımıza Sahip Ç ı kmıyoruz, 59 Tam Bir Umu rsamazl ı k İçindeyiz" . Atatü rk ve Osmanlı Tarihi . .. . . 62 Tarih İlmi ve Atatürk . 67 Tü rk Tarih Kurumu ve Atatürk Akademisi. . . .. . 80 Kürtlerin Kökeni ve Türkiye'nin Kültür Bütünl üğü . . . . 84 Türk Bahçesi ve Avrupa Etkisi.. . . . 88 Mimar Sinan ve Türk Yapı Sanatı 94 Ulusal Mimarlığımız . .. .. . 99 Tü rk İşlemecilik Sanatı .. . . . . . . . . . .. . 1 03 Tarih i Harabelerimiz .. ....... . .. . . ....... . . . . . . 1 06 Türk Kumaşları ................................................................................................ 1 09 Boğa Boyn uzun u n Üstü ndeki E v ren . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11 1 Tü rkiye'nin Dışa Tanıt ı l ması . . ..... . .. . . ....... . . . . . . . ...... . .......... .. ....... ... . . . ... 1 1 4 ...

...............................

............................................

...............................................

.................................................................................. . ..........

..........

....................................................................................

...................................... . ..........................................................

........................................ . . ........................................

..................................................................................................

...................... . ........ ........ .......................................

.................................. . .. .........................................

......

................................................................................

.......................................................................................

................................... . .................................................

........................................ . . . .........

.............................

.......

...

......

..... . .

.....................................

..

..................................................................................

..

...

......

...................................

......

...

....

..............................

...................

......

..........

................................

...

.....

..................... ................................................

..........

..

....

..

.

..

.

................

. . ..

..

.

..

. . . .

.......

...

.....

.

....

..............

.

...... ...................... .......................

.......

.

..

..

.

...

.

..

.

.................. .. . ......

...... ...................

.

..

...

...

..

......

..

.

.

.

5


. . . . . . . . . . .. .. .... . .. . 119 Ulaştığımız Düzeyi Geriletmeyelim .. . .. . . . ... ... .. .... ... ..... ....... .... . . . . . . . . . . ... . . . 122 Eski Eserler ve Turizm . . . . .... . .... .... .. ..... . . .... . ..... .... ... .......... . . . . . .. . . . ... .. . . 125

Kendimizi Tanıtmalıyız . .. .. . .

.

.

.

.... ............... ...... .. . . ... ....... .. ..... ..

.

.

..

..

.

.

.

..

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

. .

Eski Eser Kaçakçılığı . . . ... ... . . . . . . . . . . . ... ... ..... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .... . ............. . . . . . . . . . . . .... . . . .129

. . . . . .. .. .. .. ... ..... . . .. . . . . . Tarih Boyunca Din ve Devlet . . . . . . . . . . . . .. . . .. . . .. . . . . He ilen Tiyatrosu . . . . .. . .. . . ... .. ... .. .... Knidoslu Aph rodite . . . . . . . . . . . . . ... ... . . . .. Samsatl ı Lukianos . . . . . . . . . . . . . . . . . .... .. . .. Eski Yunan l ı larda Spor . . ..... . . . . . . . . Nasreddin Hoca . . . .

.....

.

.

...

.

.. .

..

.

.

.

...

..

..

..

...... . ..

.

............. . ..

.

.

...

.

....

.......

.

..

.

...

.

............

.

...

.... . ..............

.

.

.

.

.

..

..

.

....

.

....

.....

..

.

..

...

.....

.

... .

.

....

.. .

..........

..

.........

.

...

.

.

.

..........

...

.....

.

..

..

.

.

.

.

..

......

.

.

..

.

...

........

......

..

.....

. . ...

..

..

.

...

.

.. .. .

.

.

. . . . . 133

......

....

....

.

...

.

. ... . . . .142

.

...

...

...

.

.....

.

..

.

.....

..

...

.

...

. . ..

....

...........

............

.......... ..............

......

.

.......................

.......

.

.

...

..

.....

...

........

...............

.

..

. ..

....

...............

.

.

.

.

.... Artı k Bizim de Bilimler Akademimiz Var . Anadolu'nun Etnik Yapısı . . . . . . . . . . . .. .. .. . . .. Soph okles ve Antigone ..

..

...

.

.......

1 47 1 50 1 52 . . 1 56 .

.

.....

..

. ..

. . . . . 1 59 .. 1 61 . . 1 67 .

....

...............

.....

.

.

....

.......

.

il. Bölüm

. . 1 71 Anadol u Uygarlı kları n ı n Dünya Tarihindeki Önemi . . . .. .. .. .. . . . . 1 71 Yeni Taş Çağ ı . Maden - Taş Çağı (Khalkolitik Çağ) 1 73 Anadolu'da Tunç Çağı . .. . . . 1 73 Hatti Uygarl ı ğ ı . . . . . . . . 1 76 Hurriler 1 79 Hatti-Hitit Beylikleri Dönemi .. . . . . . 1 80 Hitit Devletinin Kuruluşu . . . . .. . 1 82 Troia Uygarlığı . . . ... ... . . . ... . 1 91 Demir Çağı . . .. . .. . . . . 1 93 Geç Hitit Uygarl ı ğ ı . . .. . . .. . . . . 1 94 U rartu, Frygia, Lydia, Karia, Lykia Uygarl ı kları . . . . . . . 1 96 Hellen Uygarl ı ğ ı . .. . . .. .. . . .. . . . . 1 98 Roma Çağı . . . . .... . .. ... . ... . . . 208 Bizans Uygarlığı . . . . . .. . . ... . . . . .. 21 2 . İslamiyet'ın Ge ı·ışt'ı rd·�· ... . . ıgı Ronesans . . . ... . Atıı ı m ı . . . . . 21 4 Sel çuklu Uygarlığı ... . .. . . ..... . .. .. .. ... ...... .. . 21 4 Osmanl ı Uygarl ı ğ ı . . . . . . . . ... .. . .. . . . . . . . . . . . . . . .. . . .... . .. . . . . 21 5 .. Türkiye C um h unye . t'ı D o ne mı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ..... . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 2 1 7 .

..............

.

.....

...

..

...

..

.......

....

.......

.......

..........................

.......

.......................

..........

............................. . ..................................

....................

....

.

......

.......................

.......................

...

.... .

.....

.........................

...

..........................

.... .....................

............................................................................................................

.........

........

..

....

.......

................

.................

....

..........

....

. . . ....

..........

........................

.

. . .. . . .

........

..............

...........

.............

................

....

.

..

..............................

...

....

......

.

6

........

..

. . ....

..

......

. . .....

......

.

.......

.

.

...

.... . .

.......

..

...

.

.

.

.

........

.

.... . .

.

.

.

.

.

....

......

...

...

.

...

.

...

.

.

...........

....................

.........................

...................... .........

......

...

.......... . ...

........

........

.......

............

....

..............

......

...

.

...

..................

.......

....

...........

..............

.

....................

..

..

....

..

.

........................

..

.

.

..................

..

.

.

.

. ... . .

....

.

...................

...

......

......

.

...

....................

... . ............ . .

....

...

.....

.........

.......

.

.

...

..

.

.

.

....

..

...

.

.

.

.........

.

.....


ÖN SÖZ

Uzmanlann yıllar boyunca yaptık/an araşttrmalardan elde ettikleri sonuçlan yayımlamalarmda büyük yarar vardtr. Böylece çeşitli alanlarda kazam/an izlenimlerin ve deneyimlerin birbirleriyle uzlaşması ile ülke ve dünya sorun/annm daha kolay ve belirleyici bir biçimde çözülmesi sağ­ lanmış olur.

Ulus, Za­ Varlık dergile­

Bu düşünceyle elinizdeki kitabm yazan 1942'den bu yana

fer, Cumhuriyet

ve

Milliyet

gazeteleriyle

Hayat, Ülkü

ve

rinde aydm kesime yönelik olarak yayımlanmış olan makalelerinin büyük bir bölümünü yeniden kamuoyunun smavma sunmayı, yapılması gerekli bir görev bilmiştir. Bu anlatılann yazan, aynca yine yurdumuzun aydm kişilerine yöne­ lik olarak "Anadolu Uygarlık/armm Dünya Tarihindeki Önemi" başlıklı bö­

lümde 60 yılı aşan çaltşmalarmm 50 sayfalık bir özetini vermiştir.

Ekrem Akurgal

İzmir!Karştyaka, Şubat 1998


1.

BÖLÜM

T Ü RK İ YE'N İ N K Ü LT Ü R SORUNLARI

Yaşadığımız dönem içinde Türkiye ' nin kültür sorunlarını üç başlık altında toplayabiliriz : 1 ) Türk kültürünün kökenleri ve etkilendiği uygar­ lıklar , 2) Türk kültürünü bugün besleyen kaynaklar, 3) Türk kültürünün geleceğ i .

T Ü R K K Ü LTÜRÜ NÜN KÖKEN LERİ VE ETKİLENDİGİ UYGARLIKLAR Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük aşamalara ulaşan Türk kültürü , Orta Asya, eski Anadolu ve Akdeniz-Ege kökenli olup büyük öl­ çüde İran , Arap ve Batı etkileri taşımaktadır.

Orta Asya Kökenleri

Türk kültürünün özünü bugün için bile Orta Asya'dan yaşayagelen değerler oluşturur. �ürkl�in dillerinden ba_şka_özellikle efsaneleri, töre­ leri ve adetl�rLO__rtQ _.L\şya_ kglsenlidir . Halıcılı k, kilimcilik, çinicilik ve minyatürcülük_g_il>l_her t_ü rlü ha!t_��!! a tını J:"ürkl� Orta Asya'da _ n birlikte getirmi�ler9_i!_· Söz konusu uğraşılardan ilk ikisi, _!:ıalıcılık. ve kilimcilik Tür!< yE r9� � ı dı r _Karagöz'ü de burada anmak gereki r . Çünkü s_ölg_e_oy�­ n� Ort��sya k_()��f1lid ir. Bunlara d ö nemlerinin birer büyük Türk buluşu _ olan yoğurt. pastırma, bulgur ve tarha na gibi "ko nserve" türündeki so­ mut kültür ürünlerini de eklemek yerinde olur. Selçuklu mimarlığının bir­ çok süsleme öğesi Orta Asya kökenli olup o nlara Orta Asya d aki Budist Türklerinin anıtsal duvar resimlerinde rastla nmaktadır. Kısaca söylemek _

_

_

_

_

.

'

gerekirse bugün yaşamakta olan Türk halk san atının büyük bölümü 9


_ uy­ Tür k l er i n i l k a n ayurt l arı n d a n g e tird i kleri kalıtım (mir a s) o lu p b u n l ar ga rlığ ı m ız ı n e n özgü n y an ı nı o luşturur l ar.

Eski Anadolu Kökenleri Türkle r 1071 'den s o n ra Anadolu'ya yerleşt ikleri s ı rada karşılarında bu ldukları türlü kavimlerin a rac ılığı ile yarımad a n ı n tarih ö n cesi çağlara giden birçok yerli geleneklerini tanıdıla r . Bunlar genellikle günlük yaşa­ mı oluşturan somut kültür ka lıntılarıd ı r . Sözgelimi Hitit tipi düz damlı ke rpiç evler, Güneybatı Anadolu'daki beşik çatılı, Lykia türü ağaç yapı­ lar. H i t itler'de n beri değişmeyen duvar te kniği, ya da h e r birini Hitit ça­ ğında g ö rdüğümüz üstü paralarla ve pulla rla süslü fes biçimli kad ı n başlı­ ğı , uzun mevlevi küla h ı, Karagöz ışkırlağ ı , sivri ucu kalkık çarık, kağn ı , kökeni Karia uygarlığından gelen iki yüzlü Be ktaşi baltas ı , kaynakları Fryglere değin giden halk e zgileri . . . gibi . Bütün bu yerli gelenek örnekleri günümüze değin gelmiş , ancak, ar­ tık yaşamı n ı yiti rmiş etnografik kal ıntılard ı r .

Akdeniz v e Ege Kökenleri Anadolu kıyılarında oturmuş olan ve Hint-Avrupa dili konuşan My ke nlerden (MÖ 1500-1200), Hellenlerden (MÖ 1200-30) ve Roma­ lılardan (MÖ 30 - MS 395) kalan maddi kültür mirası n ı Türkler Bizanslı­ ların (MS 395-1453) aracılığı ile almışlard ı r . Bunlar arasında köp rü , su kemeri , hamam gibi çeşitli yapı türlerin i ve bu arada bazı süsleme öğele­ rini a nabiliriz . Buna karşın , Yunan (Hellen) uygarl ığının felfese , edebi­ yat , tarih , t ı p , astronomi, matematik ve fizik gibi bilimlerini ise Türkler aşağıda g ö receğimiz üzere , İslam uygarl ı ğ ı aracılığı ile t a n ımışlar ve bu alanlarda büyük başarı g östermişlerdir .

İran Etkileri O rta Asya'd a çok özgün ve üstün bir uygarlık g e l işt irmiş ve o dö­ n e m lerdeki komşuları üzerinde güçl ü etkiler yapmış olan Tü rkler İslam din ine g i rd i kten sonra bu yeni i n a n c ı n ortaya ç ı k t ı ğı yöre l e re doğru göç

e t meye ve daha 8. ve 9. yüzyıllarda İ ra n'd a ve Me zo potamya'd a yerleş10


meye başlamışlard ı . Bu göçler sırasında Türkleri n ilk karşılaştıkları top­ luluk yüksek bir uygarlık düzeyinde bulunan lranlılar olmuştur. Türkler güçlü ve eşsiz bir mimarlık, genell ikle özgün bir sanat geliş­ tirmişlerdir. Şu var ki , mimarlıkta kubbeyi, eyvanı (an ıtsal medrese kapı ­ sını) ve sivri kemeri Türkler İranlılardan almışlar, çinicilik ve minyatürcü­ lük alanlarında , birçok küçük sanat kollarında onlardan büyük ölçüde esinlenmişlerdir. Ancak Selçuklu uygarlığının başlarında alınan bu etki ler çok yararlı olmuş , Türk sanatçıları bunlarla o denli yeni bir biçem {üslup) geliştirmişlerdir ki , 15. yüzyılda İran sanatına karşıt etkide bulu­ nacak bir düzeye ulaşmışlardır. Ne var ki , bilindiği gibi İran'a özenme Divan Edebiyatımızda giderek artmış ve bu tutku Türkiye'de aydınların işledikleri, kendimize öz, arık bir yazın sanatının gelişmesini önlemiştir . ­

Arap Etkileri Abbasiler çağında (7 5 0-1 258) Batıya akın eden Türklerin birçok bo­ yu İran'dan öteye , daha uzaklara , Suriye , Mezopotamya ve Mısır'a değin yayılmışlar, buralardan özgün ve etkin sanat akımları geliştirmişlerdir. 9 . yüzyılda Bağdat'ın yakınındaki Samarra kentinde Türk ordusu ile birlikte Türk sanatçıları yepyeni bir stil yaratmışlardır . Orta Asya'dan getirdikle­ ri "eğri yontma" tekniği ile Türk ustaları burada kendilerine öz bir süsle­ mecilik oluşturmuşlar, aşağı yukarı o dönemlerde , Mısır'da Türk komuta­ nı Ahmet İbni T olon , etkileri uzun süren ve Samarra'dakinin benzeri olan "Tulun Sanatı"nı geliştirmiştir. Böyle olmakla birlikte Türkler Araplardan sanat konularında büyük ölçüde esinlenmişlerdir. Kökeni Hellenistik olan peristyl tipi açık meka­ nı, yani üç ya da dört bir yanı odalarla çevrili medrese planını, çok di­ rekli cami tipini ve minare gibi önemli mimarlık unsurlarını , çeşitli süsle­ me öğelerini Türkler Araplardan almışlar ancak onların hepsine yeni bir Türk görünümü ve özgünlüğü kazandırmışlardır.

İ lk Rönesans Abbasiler döneminde Araplar, İran lılar ve Türkler antik çağdan kal­ ma kitapları okuyor ve bunlara dayandırdıkları çalışmalarıyla eski İonyalı düşünürlerin kurdukları felsefe , geometri , astronomi , tıp gibi bilimle re 11


kat kılarda b u l u n u yorl ard ı. Öy l e ki . İs l a m bil gin ler i geliştird i kl er i a r a ş tır m alarıyla kimya ve cebir g i b i evrensel b i li m i n i k i ön e m li d isipli n i n i d e k ur m u ş l a rd ı. Avrupa'daki Rönesans çağ ı ndan yarı m bin y ı l önce başlayan ve b i r kaç yüzyıl süren bu birinci Rönesans atılımı sı rasında Farabi, Biruni ve

­

­

İb n i Sina gibi Türk asıllı bilginler de ilk sırada yer alarak bundan tam bin

yıl önce ortak İslam biliminin oluşmasına yardımcı olurken Batı ülkeleri­ ne de örnek ve kaynak olmuşlardır. Doğu ülkelerindeki bu bilimsel çaba­ lar büyük ölçüde 1 3 . ve 14. yüzyıllarda da süregeldi ve Anadolu'da Sel­ çuk uygarlığını geliştirmekte olan Türkler bu çalışmalara ayak uydurmak­ tan geri kalmadılar. Ancak 15. yüzyıldan beri bütün Doğu dünyası dinsel tutumlu düşünürlerin etkisi altında bilimsel araştırmalardan koptular ve bugün bile düştükleri o ilkel durumdan bir daha kendilerini kurtaramadı­ lar. Doğuyu kendine örnek alan Türkler de giderek 1 6 . yüzyıldan sonra Atatürk dönemine değin bütün güçlerini öteki dünyaya , ölüler alemine hazırlık işlerine adamışlar, bugünkü geri kalmışlığa boyun eğmişlerdir. Oysa Avrupa ulusları 14. ve 15. yüzyıllarda İslam bilginlerinin araş­ tırmalarına ve onların eski Yunancadan Arapçaya yaptıkları çevirilere başvurarak Batının Rönesans atılımını başlatmışlard ı . Rönesans atılımı ile Avrupalılar kendilerini kiliseye bağlılıktan kurtararak uyanmışlar ve Sümerlerden gelen ve Hellenlerde yeni boyutlar kazanan özgürlükçü kül­ türü ben imseyerek onu daha da yüceltmişlerdir. Ne yazıktır ki Türkler özellikle İkinci Mehmed döneminde Batıya çok yakın oldukları sıralarda bu Rönesans atıl ımına katılamamışlar, bir dönemler Abbasiler çağındaki birinci Rönesans çalışmalarına büyük kat­ kıda bulunnuş oldukları halde Batı dünyasında olup bitenlerden , ikinci Rönesans atılımından uzak kalmışlardır.

TÜRK KÜLTÜ RÜNÜ BUGÜN BESLEYEN KAYNAKLAR İran ve Arap kaynakları özünde Türkiye i ç i n daha 1 6 . yüzyılda ku­

rumuş durumda idi . Her n e d e n l i Türkler 18. yüzyı l başına, hatta 20.

yüzyıl içlerine değin Doğulu bir karakter g östermekte ise de 1 6 . yüzyıl­ dan bu yana A rap ve İran ülkelerinden gelen etki yok gibidir. Çün kü o yüzyı ldan bu yana , yuka rıd a da d e ğ i n d i ğ i m i z üze re, bütün Müslümanlı k d ü nyası yerinde saymış ve daha l 7. yüzyıldan başlayarak geri kalmışlı­ ğın karanlı klarına g ö m ü l müşt ür. Müspet bi l i m l e r h e pt e n unutulmuş, ede12


bi y a t ve sanat a l a n l a r ı n d a ise büt ü n İs l a m ü l ke leri e s k i l erin b ıra k t ı ğ ı m i­ ra st a n g eç i n m e kle y e t i n m i ş l erd ir .

ve Arap kaynakları kurud uktan s o n ra Türkiye 18. y ü z­ başından , Y i rmis e k i z Mehmet Çe lebi'nin Fran sa'ya e l ç i olarak git­ yılın mesinden bu yana Batı kaynaklarından beslen meye başlamıştır. Çizdiği miz tabloya göre modern Türk kültürünün oluşmasına katkı­ da bulunmuş olan uyga rlıklar arasında bugün yalnız Batı etkilerinden ya­ rarlanmaktayı z . Buna karşılık Türk kültürünün özünü biçimlend irmiş olan O rta Asya ve eski Anadolu ile Selçuklu ve Osmanlı kültür hazinele­ rine sırtımızı çevirmiş bulunmaktayız . Oysa yeniden özgün bir kültür yaratmamız daha çok bu dört ana kaynaktan beslenmemize bağlıdır. N itekim Batılı yöntemlerle çalışan ve özellikle eski ya da yakın dönemlerin Anadolu ezgilerini işleyen besteci­ lerimiz uluslararası saygınlık ve beğeni kazanan eserler yaratmışlardır. Ressamlarımız arasında da özgünlüğe ulaşanların daha çok Anadolu ko­ nularını işleye nler arasından çıktığ ını görüyon'z . Buna karşıl ık mimarlarımızın büyük bir çoğunluğu Batının etkisi al­ tında eriyip gittiklerinin farkında bile değildirler . Oysa özgünlüğe ulaşa­ bileceğimiz konuların başında mimarlık gel mektedir. Nitekim evrensel üne ve saygınlığa ulaşan çağdaş mimarlarımız eski Türk yapılarından esinlenmesini bilenler arasından çıkmaktadır . Ancak ulusal kaynaklardan yararlanmak demek eski Türk ve Türkiye kültür mirasını olduğu gibi sürdürmek değild i r . TRT'de "Türk Sanat Müzi­ ği' ve "Türk Halk Müziği" adları altında icra edilen eserler özünde artık folklor alanına geçmiş yapıtlardır. Onlara günümü�ün yaratılan diye bak­ mak büyük bir safdillik olur . Bu sanatlar dönemlerini çoktan kapatmışlar­ dır. Batı dünyasının yüzyıllardan beri çoksesli musikiye sahip olmasına karşın bizim hala beş yüzyıl geri kalmış yöntemlerle çalışmamız , ulusal güç ve yeteneklerimizi umursamazlıkla harcamamız yazık değil midir? Bu nedenle doğru adı Türk! yani Türk biçimi demek olan türküle ri­ mizi (halk müziğimizi) ve yine gerçek adı Şarki yani Şark biçimi anlamı­ na gelen şarkılarımızı çağdaş düzeye ulaştırmak zorundayız. Türküleri­ mizde ve şarkı larımızda Türk olan onların yöntemleri değil ezgilerinin ses düzenid i r . Böylece çoksesli yö nteme geçme kle Türklük elden gitme­ yece k , tersine Türklük yücelecekti r . Bu iki müzik türünü icra eden ve özünde ço k yetenekli olan sana tçılarımız sahneye ço k kez smo kin ile , yan i ileri ölçüde Batılı olan bir giysi ile çıka rlar. Bir başka deyimle çağ­ daş kılık içinde ilkel yöntemli bir müz ik icra ede rle r . Bu çe lişkiye düşenBöylece İran

13


l e r g ö rü n ü şü ye n i ye u y d uraca klarına muzıgın i ç e r iğ i n i çağ daş uygarlık düz e y i n e çıkars a l a r d a h a iyi e t m e z l e r mi? A l ışı l m ış b i r m ü z i k t e n y a b a n c ı ses ve yö nt e m l e re u l us u m u z u n büt ü ­

nü ile geçişi elbetteki ç o k z or d u r A n c a k bu n u n da y o l l a rı vardı r . H ele .

televizyon g ibi b i r eğitim aracına sahip olduğumuz bu ç ağda.

TÜRK KÜL TÜRÜNÜN GELECEGİ Özgürlükçü demokrasiyi , dinsel düşünceden sıyrılmış bilimsel araş ­ tırmayı tanımayan ve yine dinsel davranışla sanat ve ticaret yapmak is­ teyen İslamcı tutum , her çeşit ilerlemeye engel olacağı için sakıncalıdır. Böyle bir kültür yaklaşımı ile ne öteki İslam ülkelerin in , ne de Türki­ ye'nin geri kalmışlıktan kurtulmalarına olanak vardır. İslam dünyası ile dostluklar , yakın ilişkiler ya da siyasal bağlar kur­ mak için Türklerin yeniden İslamcı davranışa dönmelerine hiç gerek yoktur . Te rsine eğer gerçek anlamı ile Batılı olabilirsek açık düşünceli , uyanık bir İslam ülkesi olarak İslam dünyasında daha büyük saygınlık ka­ zanabiliriz . Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Türkiye'yi yeni bir yörüngeye oturtmak isted iği gün Atatürk, karşısında tarih öncesi düzeylere düşmüş bir yoksullar ülkesi bulmuştur. Yurdunu kalkındırmak için gerekli kültür değerleri arayan büyük önder "bir lokma bir hırka" ile yetinen bir dünya görüşünden ve bütün gücünü ölüler ülkesi doğrultusunda harcayan bir tutumdan yararlanamazdı . Onun için o, Batının güçlü , bu dünyaya bağlı ve özgürlükçü dem Ô krasi ilkelerine dayanan bir yöntem kurarak son so­ luğunu vermek üzere olan Türk topluluğunu yeniden canlandırd ı . Türkiye'nin yüzyılı aşkın b i r Batılılaşma süreci içinde bulunmasına karşın yine de geri kalmışlıktan kurtulmamış olması çeşitli yorumlara ko­ nu olmaktadı r . Birçokları , daha doğrusu büyük bir çoğunluk başarı sağ­ lanmamış olmayı Avrupa taklitçiliğinde ve "ulusal uygarlıktan sapma" davranışında aramaktadır. Oysa Türkiye'de Batılılaşma atıl ımının bugün bile başarılı olamayışı­ nın birçok ned e n l e ri vardır: 1- Batılıla�manın düze��J nitelikt�_k_aLm� _ sı, Batılı davr�rı_ış _ye!in� s�d e_c e B�tUe k�iği nin _a!J!lma�!_ile_y�tinilm_iş_()L'!'_�s ;. fürkie r, yapmaları _

ger ek e n i n tam te rsini de nemişl e r . onun için ta klitten ileri gidememişler­ d ir. Ulu sal ruhu y i t i r m e k korkusu onları Bat ı l ı yönt e m i çinde yarat ıcı ol14


rnada en g e l l e mişti r . Ba tılı o l manın b i ri n ci koşulu d ü ş ü nce özgürlüğüdü r . Batı lıları n özgürl ü kçÜ tutumu t o p lulu kl a rına d � m ohasiyi. laikliği, bil i m· lış d e . sa natta ve ticare t t e yarışmayı (re kabeti) kaza ndırarak o n ları, yan n e n zama er h lı, bağ yaya n ü d bu k, za u ilkelerden nsel ina n ç lardan ve d i

en güzel ürünleri v e yapıt ları elde e t m e k davranışına g ötürmüştür. Ba tılı olmak için İ sla mlığı terk e tm e mi z i ö neren yoktur. Batılı davranışı b e ni m seyebilmek için gerçek bir Müslüman olmakta zarar değil ancak ya rar vardır. Yeter ki laik bir yaklaşımla dini devletten , t icaret ve kültür işl er ind en ayrı tutmasını bilelim, tıpkı ,L\ ra�!arın İsla-rı:_!ı� ın il _ k beş yüzyı­ lın da ve Osmanlıların da 14 . , 15. v�J6_. yüzy_ ı lLa rci� davrqndıklarİgib i . - 2-=- Ba_t ı!ıla_şma nın yalnız ayd ın çevrede hem de onun sınırlı bölümleri içi nde kalması; halka , �eniş topluluklara götürülememiş olması . Atatürk de vrimle rinin baş amacı B atıl ı l aş mayı ülke düzeyinde ulusal boyutlar için­ de uygu lamaktır. Büyük önderle başlayan bu akım hızını azaltmışsa da yi­ ne de canlıdır. Bütün iş Ba tıl ı davranışı , okuma ve yazmayı yüzde yüz gerçe kleştirm ekle sağlamaya çalışmaktır. Japonlar Avrupalılar gibi giyin­ mekte , onlar gibi düşünmekte olmalarına karşın özgürlüklerinden bir şey­ ler yitirmemişlerdir. Macarlar da öyle ; Batılılaşmış olmak onların sanatta kimliklerini korumalarını engellememiştir. Ruslar da bu konuda güzel bir örnek olarak gösterilebilirler. Büyük Petro'dan ( 1 67 2 - 1 7 2 5) bu yana Ba­ tılılaşmaya başlayan Ruslar , öz benliklerini yitirmemeleri bir yana üstelik Batı kültürüne her alanda büyük katkılarda bulunmuş bir ulustur. 3 Gere.kli ik_tisadi o_rtamm yaratıJlll<!.'!!!§...QJ_rrı_�� ı . � atılı davran ış , bi­ � rinci sırada çok çalışmayı, rekabeti ve özellikle iş yapma ve ticaret kur­ - mayı öngörür . 1960'1arda sanayileşmeye başlayan TÜrkiye'n i � Ö�e lff kle Japon örneğine bakarak yoğun çalışma ve rekabet yolu ile her çeşit alanda sanayileşmeyi gerçekleştirmesi gerekmektedir. 4 Batılılaşmak ya da gelişmek ve sağlıklı bir yaşam kazanmak is­ . teyen her ülke , her ko �� için ge � ekıi kurumları orta y a koymak ve onları ya Ş atmak zorundad ır. Bili �sel araştırmal � r yönün d� � duru.rnurnuz hala ilkel olÇüded i r . U� iversitelerimizde bilimsel araştırmalar çok sınırlı alan­ lar içinde kalmıştır . Batılı ülkelerin düzeyine, onların gittiği yoldan ve uyguladıkları y ö n­ temle ulaşıldığını artık bilmemiz gerekmektedir. iy i v e

-

-

-

Ü stün Düzeyde Sosyal Bilimler Lisesi

Yapılacak işlerin başında -fe n l isesi kurduğu m u z gibi- üstün bir sos_

15


ya l b i l i m l e r l isesi aç mam ı z g e l ir. T ü r kiye' n i n büt ü n o rtao ku l la rı nda n h e r y ı l m e z u n o l a n l a r aras ı n d a n se ç i lece k y üz ka d a r yet e ne k li çocuğ u para­ sız y atılı b i r l isede yoğu n b i r b i ç imde eğ i t m e k kısa sürede iste n ile n s onu­

cu vere c e k t i r. L ise n i n öğrenci l e r i en se ç k i n ö ğ re t me n l e r t a rafından, h a t ­ ta belirli sayıda ün iversite öğ ret i m üyel e r i n ce e ğ i t i l me l idir. Bu l isede bir

haz ırlık sın ıfı olmalı ve öğrenciye bu okulda sağlam b i r Türkçe , en azın­ dan bir mükemmel yabancı dil ile birlikte sosyal bilimler alanındaki çağ­ daş zihniyet ve bilgiler öğretilmelidir. Bu liseden çıkacak gençler , bilimlerle uğraşan fakültelere girere k oradaki çeşitli dallarda asistanlık sınavların ı kazanacak güçte olacaklar­ dır. Böylece üniversitelerimizdeki bütün sosyal bilim dalları yurdun her köşesinden gelmiş en iyi yetişmiş ve en yetenekli gençler tarafından bes­ lenecektir. Bu lisede yetişenler arasında Türk kültürüne yön verecek bi­ lim ve düşün adamları , yazarlar, diplomatlar, gazeteciler ve politikacılar da ye r alacaktır. Böyle bir sosyal bilimler lisesinin kurulması için yurdu­ muzdaki öğretim vakıflarının ön ayak olması temenni olunur . Unutma­ malı ki Osmanlılar, parlak dönemlerinde , öngördüğümüz üstün düzeyde sosyal bilimler lisesinin bir benzeri olan "Enderun Mektebi"nde okumuş kimseler tarafından yönetilmiştir.

Kültür Kurumu Bugün sayılarının artmış olmasına karşın Türk üniversitelerinde bi­ limsel araştırma gerilemiştir. Ün iversitelerimizde on yıldan beri kitap ödenekleri, gereksinmenin ancak küçük bir yüzdesini karşılamaktadır. Bu durumda yakın bir gelecekte Türk üniversitelerinde bilimsel araştır­ ma toptan kalkmış olacaktır. Oysa Türk öğretim üyelerinin en aşağı yüz­ de ellisi birinci sınıf araştırıcı düzeyinded irle r . Bu denli yetenekli bilim adamlarımızı körletmemek için bir an önce bir "kültür kurumu"nun ku­ rulması gerekmektedir . Türkiye'nin bugün ve önümüzdeki on yıl içinde üniversitelerimizin her birinde düzinelerce bilim dalı için kütüphane ve araştırma aracı sağlaması olanak dışıdır. Sadece gerekli kitapları içeren kütüpha nelerin kurulması milyarlara malolur. Bu nedenle daha varlıklı günlerimiz gelene değ in şimdilik hiç olmazsa Ankara'da bütün sosyal bi­ limleri kapsayan bir kültür kurumuna büyük gereksinme vardır. Türkiye'de bir an önce Türk kültürünün her dalında tam mevcutlu kütüph aneler ve zengin a rş iv l e r oluşturmak olanağına sahip organlar ku16


r u lma l ıd ır . Bu n l ar şu k onuları işl em e l i d ir: 1) Türk yazın ı ve Tür k yaz ı n t a r i h i 2) Tür k sa natı ve Türk san a t ta ri h i. 3 ) Fe lse fe. b i l im tar i h i, ps i k o ­ l oj i, sosyo l oj i, pedag oj i. so syal antr o p o l oj i . 4 ) T ü r k ve Türkiye fo l k l o ru ve et n og rafyası i l e Tür k mü z i k t ar i h i 5) Türk coğrafyası, 6) E s k i Anado­ l u dill eri ve kültürle ri (Kaf kas, Erme n i . vb dilleri ve tari hi konuları da bu .

,

b öl üm de araştırılmalıdır) , 7) Anadolu arkeolojisi (Prehistorik devirlerden Bi zans çağı sonuna değin), 8) Arap ve İran dilleri ve kültürleri , 9) Bal­ kan d illeri ve kültürleri , 10) Slav dilleri ve kültürleri . Bütün bu araştırma birimlerini ''Türk Kültür Kurumu" adı ile bir çatı a ltında toplamalıyız . Türkiye kurduğu her bir üniversite için milyonlarca do lar sarfed iyor . Türk ve Türkiye kültürünü toptan işleyecek bir büyük ara ştır ma kurumu için bir ün iversiteye ayrılan parayı verme k herhalde çok olmayacaktır. Buna karşılık Türkiye ancak böyle bir kurumla çağdaş kültür düzeyine ulaşmak olanağını bulacaktır. "Türk Kültür Kurumu"nun bilimsel kadrosu üniversite öğretim üyele­ ri ve yard ımcıları arasından seçilmelidir. Bu kişiler hem üniversitelerdeki derslerini verecekler, hem de "Türk Kültür Kurumu"nda belirli plan ve projelerin gerçekleştirilmesi üzerinde çalışacaklar, bu kurumdaki hizmet­ leri için hiçbir ücret almayacaklardır. Ancak onlara , tam mevcutlu kü­ tüphaneler, gerekli se kreter , arşivci ve kütüphanecilerle her çeşit araç ve gereç sağlanacaktır. Bu uzmanlar araştırmaları üç yıllık-beş yıllık planlar biçiminde gerçekleştirecekler; yararlı olmayanlara yeni projeler verilmeyecektir. Kültür kurumunun statik bir 9 rganizmaya dönüşmesini önlemek için böyle bir tutum zorunludur. Bu koşula uyulmayıp maaşlı seçim ya da tayin yapılırsa kurum kısa dönemde dinamikliğini yitirir, statik bir bünyeye dönüşür ve asalaklaşır. Bu çeşit kurumlar Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya'da ve Balkan ülkelerinde "akademi" adı altında çalışmaktadırlar . Ayrıca Fransa'da "Centre National de la Recherche Scientifique" ve Almanya'da "Fors­ chungsgemeinschaft" adları altında aynı işleri gören bil imsel organlar çalışmaktad ır. Türkiye bu konuda çok geç kalmıştır . Daha çok gecikme­ sind e büyük sakıncalar vardır. Ye niden üstün düzeyde bir kültüre ulaş­ m amız, sözünü ettiğimiz bilimsel çalışma me rkezlerinin kurulmasına bağ­ lıdır. Başka türlü geri kalmışlıktan kurtulmamız olanaksızdır. Ulusal Kültür (Kültür Bakanlığı) dergisi, Ankara, Temmuz 1978 17


T Ü RK İYE'DE KÜ LT Ü R POL İ T İ KASINI N D Ü N Ü V E BUG Ü N Ü

Her uygar ülkede kültür ve devlet ilişkileri önemli bir sorun oluştu­ rur . Toplumun sosyal ve ekonomik yapısı ile orantılı olarak kültür ku­ rum ve kuruluşları bağımsız ya da bağımlı olabilecekleri g ibi değişik öl­ çülerde , az ya da çok olmak üzere devlet denetimi ve desteği altında ge­ lişme olanağı bulabilirler. Türkiye'de Cumhuriyetin kurulmasından sonra Atatürk ve ardı sıra İnönü dönemlerinde kültür politikası bütünüyle devlet güçlerinin el indey­ d i . Bu durum 1 946'da çok partili döneme geçildikten sonra büyük bir hızla değişmeye başlamış ve kültür çalışmaları devletten çok özel kurum­ ların ya da özel örgütlerin eli ile hatta özel kişilerin güdümü ile yürütü­ len bir döneme girmiş bulunmaktad ır. Yeni hükümetin bağımsız bir "kültür kurumu" oluşturmak düşünce­ sinde olduğu şu sıralarda bu önemli konuya değinmenin yararlı olacağı kanısındayız.

" Altı Ok " lu Politika ve Ö tesi 1 92 3- 1 946 dönemi boyunca okullarda, üniversitelerde , Büyük Mil­ let Meclisi'nde, Cumhuriyet Halk Partisi merkez ve şubelerinde, Halkev­ lerinde , Türk Tarih Kurumu'nda ve Türk Dil Kurumu'nda olduğu gibi ba­ kan lıkların örgütlerinde , ordu birliklerinde, basın ve yayın organlarında her çeşit kültür hareketi devletin güdümü altındayd ı . O dönemde kültür politikasının özünü Atatürk devrimleri. özet olarak CHP'nin altı oku oluştur uyordu . Bugü n kü çok part i l i ve özgürlükçü demokrasi yaşamında "g üdümlü kültür politikası" kavramı ürkütücü bir e t k i yapmaktad ı r . A ncak. Osman­ l ı İmparatorluğu ' nun çöküşünde n sonra A nadolu'da yaşaya n v e ço k hete­ roje n olan topluluk. büyük ö l çüde "ta r i h öncesi" düzeydeydi. B i r ç ok dilin

18


ko n uş u ld u ğ u. ç e ş i t l i i l ke l. ç ağdışı i n a nışları n ege m e n old uğu A na d o l u 'yu coğrafya b a kım ında n olduğu g i b i . tarih ve dil y ö n ü n d e n de b irl iğe u l a ş­ tı rm a k i ç i n A t atür k. "Mi sak-ı M i l l i "y i i l a n ett i , l a i k l i ğ i n yasaya g i r m e s i n i

sağla dı. Tari h ve D i l K u ru m l a r ı nı kurdu. Be n imse n e n i l ke l e r i n doğrultusunda yarattığı yeni toplum, ulusçu ol­ ğu du ölçüde insancı (hümanist) bir inanış kazanmıştı . Bu aşamalarla Tür­ kiye'yi çağdaş düzeye ulaştırmak için gerekli temellerin hepsi atılmış olu­ yo rdu . Eğer Türkiye bugün Japonya ve Yunanistan'la birlikte Batı de­ mokrasilerinin yanında yer alan dünyanın üç ülkesinden biri olmuşsa , bunu Atatürk devrimlerine ve onların uygulanmasındaki güdümlü kültür politikasına borçludur . 1 946'dan bu yana çok partili düze n , yapısı gereği olarak çeşitli dün­ ya görüşlerinden kaynaklanan kültür odaklarının ve örgütlerinin oluşma­ sına neden oldu . Demokrasinin getirdiği düşünce ve örgütlenme özgürlüğü , Türkiye'de laik düşünceye karşı dinsel dünya görüşünün yeniden canlanmasına , ırk­ çılık ve turancılık gibi inançların güçlenmesine , ayrıca o güne değin ya­ saklanmış olan sol düşünce akımının yerleşmesine yol açtı . Gerçek şudur ki , dinsel ilkelere bağlı inanışların ya da sol ve sağ akımların Türkiye'de örgütlenmeleri , çağdaş dünyanın demokrasi düzeyine ulaşılmasını sağla­ maları açısından bir aşama olmuştur. Böylece çok partil i , özgürlükçü dü­ zen , başka deyişle , gerçek demokrasi Türkiye'ye girmiş oldu. Özgürlükçü demokrasi nin sağladığı ortam içinde , toplumun değişik eğilimleri hatta birbirine karşı inanış ve ilkeleri doğrultusunda çeşitli kül­ tür çalışmaları yapılmaya başland ı . Öyle ki , 1 946'dan bu yana otuz yıl­ dan az bir sürede kültür devletten çok halkın çabası ile yücelme yoluna gird i . Bugün devletin bir tek serg i salonu varsa , özel girişimle yaşatılan iki düzineye yakın büyüklü küçüklü galeri vardır. Yine bugün devletin ça­ lışmakta olan ancak iki ya da üç tiyatro salonu varsa , kişilerin işlettiği birçok tiyatro sahnesi vardır. Hele yayın alanında kişilerin özel girişimle­ ri övünülecek bir düzeye ulaşmıştır. Kültür Bakanlığının son on yıllarda­ ki yayınları , kişiler tarafından ortaya konan kültür çalışmaları yanında çok önemsiz kalır. Büyük gazete lerin ve büyük bankaların, bazı holding­ lerin, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu , Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bağımsız tüzel kuruluşların ve özellikle bireysel gi rişim­ lerin yazın , bilim, düşün ve sanat ala nla rı nda yayımladıkla rı a n s ik l o ped i ve k i t a pla r . n itel ik ve n icel i k y ö n ü n de n büyük bir aşama ol uştur u r l a r Gerçe kte n. devlet i n yayın a l a nında k i çabası . halkın uğraşısı yanı n d a ç o k .


c ıl ız kalır. Kırk y ı l d an be r i devle t i n çık a r m aya çal ıştığı es k i "İnönü"' şim· " diki "Tür k Ansi kloped is i n in ağır aksak g idişi yanınd a, kısa sü re le rle öze l

g ir iş i ml e ortaya konan ç e ş itl i kültür alanla rı n d a ki güzel bas kılı ans i k lope­ dil er övgüye değerdirler. Hal k ke s imin in bu denl i güçlü b ir kültür u ğra ­ ,

şısı vermesi toplumun sağlıklı bir yaşam içinde olduğunu kanıtlama kta­ dır . Bütün özgürlükçü demokrasilerde , yani Batı Avrupa'da , İngiltere'de , ve B . Ameri ka'da da kültür hareketleri büyük oranda halk kesimince oluş turu lma ktad ır . Kültür işlerinin önemli ölçüde halkın kendisi tarafından geliştirilme­ si , sağlıklı bir tutum olmakla birlikte , bu konuda devlete düşen büyük ödevlerin de bulunduğu kaçınılmaz bir gerçektir . Sözgelimi halkın büyük çoğunluğunun tutmadığı kültür konuları devletçe desteklenmezse , o top­ lumda yalınlaşma ve yozlaşma görünmeye başlar. Örneğin bale , opera ve bir bakıma klasik tiyatro , devlet yardımı olmadan hiçbir ülkede , en yüksek düzeydeki toplumlarda bile kendi başına gelişme olanaklarını bu­ lamaz . Bunun gibi kültürün kaynaklandığı bilimsel ve düşünsel çalışma­ lar da büyük ölçüde devletin desteğ ini gereksinirler. Örnek olarak, dev­ letin desteğ inden yoksun olan Türk sineması, nitelik yönünden güç ka­ zanamamıştır. Halk_ beğeni?inin gelişmesi , eğitimi'? sağlanır . Hiçbir ülke­ de halkın yaradılıştan yüksek düzeyde olması düşünülemez . Nasıl küçük yaşlarda okullarda eğitiliyor, yetiştiril iyorsak, büyüdükten sonra da eğitil­ mek zorundayız . Bir toplumun bireyleri okudukça , düşündükçe ve yeni bilgilerle yeni izlenimler edindikçe yücelirler. _6ir�i.rir:ı.1?. Q._zenmekıJ:?.irbi-=: riyle boy _öl_çüş111e_k,_y��-ışf!lak insanları olgunlaştırır. Eğitilmeyen, uyarıl­ mayan , devletçe yararlı bilgilerle beslenmeyen topluluk, kötü alışkanlık­ lara , içinde saklı olan ilkel dürtülerin baskısı ile kötü heveslere, yanlış yollara saptırılabilir . Bu nedenlerle , "devlet baba"nın yardımı gereklidir. Ancak bütün sorun , devletin yardım ve destek işlerinde bile , uzman kişi­ lerin önerileri doğrultusunda uygulama yapması, daha doğrusu tek başı­ na yargıya varmayara k kültür işlerini uzmanlardan oluşan bağımsız ve is­ tikrarlı örgütlere bırakmasıdır .

Batıda Neler Oluyor? K ısa d a olsa B atı demo krasilerinde kültür

ve devlet il işkilerine de­

ğ inmekt e yarar vard ır: B. Amer i ka 'd a genelli kle bü yük iş çevrel e r inin kurdu kl a rı ve devle t in 20


yönet i m inden uzak t utu l an k ü ltü r v akıf l a rı va rdı r. Fo rd ve Rockefe l le r vakıfla rı. bun l a rın e n g ü ç l ü ve e n ün l ü i k i ö rne ğ i di r. Böy le o l m ak l a b i r ­

likte liberal tut u m l u ol an Am e rik a lı l a r b i le boşl u k l a rı doldurma k, ihma l edilmiş meslek ve u ğ ra şı l a rı ya da rağbet görmeye n kültür konularını deste kleme k için 1 945'te iki büyük kültür kurumu oluşturmuşlardır. Bun­ lardan biri "National Endowment for the Arts", ötekisi "National Endow­ ment f or the Humanities" olup , her ikisi de özel kesimin bil inçli ya da bil inçsiz yardım etmed iği konuları ve çabaları özend irmeye önem ver­ mekted irler. 1978'de biri ncisinin bütçesi 150 milyon dolar, ikincisinin ise 1 45 milyon dolar olarak çıkacaktır. Ancak Amerikalılar haklı olarak bu parayı az görme kte ve devletin iki kuruma 600 milyon dolarlık bir bütçe ayırmasının gerektiğini öne sürmektedirler . İngiltere'de kültür , parlamentonun verdiği para ile "Arts Council of Great Britain" adını taşıyan ancak kesinl ikle bağımsız olan bir kurum ta­ rafından gel iştirilir . Bu kültür kurumunun 1977 yılı bütçesi 29 milyon lng iliz lirasıydı, fakat 1 978'de iki katına çıkarılması kararlaşmış bulun­ maktad ır. Demek ki , İngiltere'de çeşitli kültür hareketleri için 1978'de en azından 1 1 0 milyon sterlin harcanacaktır. Ayrıca, "British Council" bunun yarısına yakın bir ödeneği de İngiltere dışındaki kültür işlerine ayırmış bulunmaktad ı r . F. Almanya'da devletin beslediği v e i ş çevrelerinin desteklediği "Forschungsgemeinschaft" , ülke içi ; "Goethe Institut" , ülke dışı kültür hizmetleri görmektedir. Fransa'da ise güçlü bir Kültür Bakanlığı ve "Centre Nationa.I de la Recherche Scientifique " ile özellikle Fransız Aka­ demisi (l nstitut de Fra nce) gibi devlet kurumları hem içeride , hem dışarı­ da kültür alanında çaba göstermektedirler . Görüldüğü gibi Batı demokrasilerindeki b u kurumlar ulusal olmakla kalmayıp önemli ölçüle rde bütün dünyanın kültür sorunları ile uğraşmak­ tadırlar. Bugüne değin on binlerce Türk, Batı demokrasilerinin ad ı ge­ çen kurumlarından yararlanmışlardır. Sovyetler Birliği ve Balkanlar'da kültür çalışmaları devlet örgütleri yolu ile olduğu oranda, yine deı;ıletin yönetiminde bulunan bilim akade­ milerince yürütülme kted ir .

Güncel Görev 1 946'dan

bu yana hükümetlerin kültür sorunlarına hiç ilgi göster21


me me s i , Türkiye b a k ı m ı n d a n büyük b i r t a l i h s i z l i k o l mu ş t u r . Bu umursa ­ m az l ı ğ ı n b ı r a k ı l m a s ı ve h e m e n işe g i r i ş i l me s i g e re k me kted i r . Ö zgürl ü kçü Batı demo krasi l e r i n i n h e ps i n d e devl e t i n bes l e d iğ i ve d e s t e klediğ i kurumlar b u l u n m a ktad ı r ve b u n l a r ı n h e r b i r i büyü k ve yarar­

nedenle elektriği ye niden i cat etm eye ge­ rek yo ktur . Yaradıklarını kanıtlamış olan bu yöntemi Türkiy e'de bir a n önce uygulamak ödevi ile karşı karşıya durmaktayız . Türk ün iversitelerinde kültür alanlarının her birinde başarı ile çal ışa­ cak güçte uzmanlar bulunmaktad ır. Devletin 1 8 Türk üniversitesinin her birine yeterince araştırma ödeneği vermemesi nede niyle bu birinci sınıf bilim adamlarından gereğ ince yararlanılamamaktad ır. Böyle olduğuna göre , hiç olmazsa bir üniversiteye verilmesi gereken ödeneği bütün Tür­ kiye 'nin bilim ve kültür sorunları ile uğraşacak olan bir kültür kurumuna ayırmak yerinde olacaktır . Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları ·hem kendi fakültelerindeki derslerini verecekler, hem de bu kültür kurumunda ek para almadan belirli projeler üzerinde 3 yıll ık, 5 yıllık plan çerçevesi içinde çalışacaklardır. Türkiye , kurduğu her bir üniversite uğ­ runa yüz milyonlarca lira harcıyor . Türk ve Türkiye kültürünü toptan iş­ leyecek bir büyük kurum için iki üç üniversiteye ayrılan parayı vermek, çok ol mayacaktır. Buna karşılık Türkiye ancak böyle bir kurumla çağdaş kültür düzeyine ulaşmak olanağını bulacaktır. lı h i z m et l e r g ö rm e k te d i r

.

Bu

Milliyet, 17 Haziran 1 978


ULUSAL KÜ LT Ü RÜ M Ü Z

Ulusal kültürümüzün yitirilmesinden korkanlar, Batı ülkelerinin giysileri­ ne bürü ndüğümüze kızarlar, "Türklük elden gidiyor " diye kaygılanırlar. Oysa şapkad an önce giydiğimiz fesin i l . Mahmut döneminde ( 1 808- 1 839) bir çe­ şit giysi reformu olarak Osmanlı Ordusu'na sokulduğunu ve adının da , Fas'ta ya pıla n kırmızı çuhasından dolayı Fas sözcüğünden geldiğini unuturlar . Biz bugün pantolon giyiyoruz , ondan önce kaftan ve entari giyer­ dik, bilmezler ki daha önce Selçuklu döneminde ve anayurtlarında Türk­ ler pantolon giyerlerdi. Konya'da Karatay Medresesi'nde yer alan Çini Müzesi'ndeki Selçuklu tasvirlerine ya da onların birçok sanat kitapların­ daki fotoğraflarına göz atsalar, göreceklerdir. Pantolondan entariye geç­ tiğimizde Türklüğümüzü yitirmedik de bize yabancı olan , hatta soğuğa karşı koruyucu olmayan entariyi bırakıp ilk giysimizi , pantolonu yeniden giyince mi Türklük gitti?

11 Alafrangalık 11 Çarşafı atışımızı ahlak dışı bulanlar, bunun Türk geleneğine uymadı­ ğını söyleyenler bilmelidirler ki Türk kadını Turfan'daki duvar resimlerin­ de görüldüğü gibi Orta Asya'da İslamlıktan önce yüz örtüsü nedir bil­ mezdi ve bugünkü Batılı kadınlar gibi giyinird i . Şüphe y o k k i toplumumuza sokulmak istenen kimi yabancı adetler birçoklarımızı üzme ktedir. Sözgelimi alafranga el öpüş ya da yılbaşında za ten cılızlaşmış ormanlarımızdan kesilen çamlarla Noel'i kutlamak gibi züp peliklere rastlanmaktadır. Bununla beraber söz konusu davranışta bulunanlar çok küçük bir azın lıktır ve bu tür züppelikler he r toplumda bulunur . Bugün bir Türk yakın bir arkadaşı ile evli hanımın elini belki Avrupa usulü öpebilir. bu bir soysuzlaşma olmayabilir , ancak annesinin ya da babasının elini öpüp de alnına götürmeyen bir Türk şüphesiz gü· lü nç bir alafrangalık yapmış olur. 23


Buna karş ı l ı k Tür k l e r ve on l a r g i b i Yun an lı l a r h ayır an l a m ına b a ş l a ­ r ın ı yu kar ıya ka l d ırır l ar . B a tı lıl a r ise b aş l a rın ı i k i yana s a l l ar l ar . Ş i m d i b i z de d e b a ş ın ı i k i yana s a l l ayarak h ayır d iyen l er ç oğ a l d ı Ö nce l eri böy l e .

ya p a n lara b ı y ı k a l t ı ndan g ü l ü y ordu k B i l in mez , b e ş o n y ı l sonra belki de .

b u davra n ı ş ı mız keskin Ç

·

daha uygun bulacağ ı z . Ç ü n kü baş ı m ı z ı ka l d ı rırken ç ı ka rd ı ğ ı ­ (çık) sesi güzel bir izlenim bırakm ıyor.

Eski Töreler Türk yazın ında , özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönem­ lerde Batıdan gelen züppelikler çeşitli eleştirilere konu olmuştur. Örne­ ğin Ahmet H i kmet Müftüoğlu'nun "Yeğenim" adlı monoloğunda b u tür alafranga-alaturga ayrılıkları d ile getirilmiştir. Orada yazarımız Avru­ pa'dan yeni dönen yeğenine takılarak Türk ve Avrupa adetlerini karşı­ laştırır. Sözgelimi "Onlar ayakların ı , biz başımızı örteriz" , "Avrupalıların kabul salonu alt katta , yatma odaları üst katta , bizde bunun ters i , misafir odamız üst katta , yatak odalarımız alt katta" gibi . Sayfalarca tutan o ya­ z ı y ı bugün okumak ilginçtir . Ancak eski adetlerden artık hangisi geçerli olabilir. Bugün sokakta bile baş açık geziyoruz . İki katlı evlerde otura­ madığımıza göre misafir odası ya da yatak odaları için geçerli olan kural da artık söz konusu edilemez . Eve girerken ayakkabıları çıkarmak güzel bir Türk adeti idi . Hiç ol­ mazsa temizlik bakımından övünülecek bir adet olduğu halde bugün bu­ na uyanlar azdır. Çağ ımızda sokağ ın da ev kadar temiz olması amacı gü­ dülmektedir. Genel sağlık yönünden bu tutum daha da yararlıdı r . Ferdinand'm El ç isi Anlatıyor . . . Bunlara karşın Türk usulü e l öpme gibi adetlerin yaşatılması için herhalde çaba göstermemiz gerekme kted ir. 1 6 . yüzyılda Kral Ferd i­ nand'ın Büyükelçisi Busbe k'in Türkle rin karakteri ve adetleri konusunda büyük bir övgü ile yazd ıkları Türkiye'de pek a z bilinir. Aslı Latince yazıl­ m ı ş olan ve "Türkiye'den Dört M e ktup" adını taşıyan bu kitabın Avru­ pa'da b i r ç o k bas k ı s ı yapılmışt ı r . Türkçeye Fransızcadan H ü seyi n Ca h it Ya l ç ı n tara f ı n d a n çevri l m i şt i r . A n c a k y e n i d e n çevrilmesinde büyük yarar vard ır . O sm anl ı İ m p a ra t or l u ğ u n u düşman olarak adlandırd ı ğ ı halde bu

24

'


h üm a n i s t d i p l o ma t ı n T ü r k l e r ü ze r i n e sayfalar t ut a r ı n c a ya pt ı ğ ı övg ü l e r g e rç e kt e n a n ı l ma ya d eğ e r . Busbe k . T ü r k adetleri n i . davra n ışları n ı ve g e ­ le ne k l e r i n i Bat ı l ı l ar ı n k iy l e karşı l a ş t ı rarak k e nd i l e r i n i n k i le r i e l e ş t i rm e kte . Tü r kl e r i n k i n i ise beğe n i i l e a n la t m a k t ad ı r . Türkl e r i n a t k u l l a n mada , b i n i ­

sertleş t i r m e kt e sabırlı çalıştıkla­ rını, örf ve adetl e ri n i n b i r gereği olarak dile getirir. Türk toplumunda ik­ bal yolunun herkese açık olduğunu , çoban çocuklarının bile en büyük mevkilere yükseldiğin i , görevin soyluya ve nüfuzluya değil . yeteneği ve bilgisi olana verildiğini , her şeyin üstünde faziletin , disiplinin , sağlam karakterin rol oynadığ ını belirti r. Orada Türkleri sakin karakterli , terbi­ yel i , saygılı ; yaptığını ve söylediğini çok iyi bilen , kendine güveni olan vakur bir insan olarak görüyoruz. Büyüğün küçüğe şefkati , küçüğün bü­ yüğ e sayg ısı vardır. Selamı önce , küçük ya da genç olan değil , yaşça ve başça büyük olan verir . Busbek bunu büyük incelik taşıyan bir adet ola­ rak beli rtir. c i l i kte . o k atmad a , vücu t l a r ı n ı ç e l i k g i b i

Türklük Elden Gidiyor mu? Hiç şüphe yok ki , Busbe k'in sözünü ettiği yüksek karakterli Türk bu­ gün de yaşamaktadır. Ancak bugünkü tutumumuzla bu özelliğimizi yitir­ me miz tehlikesi belirmektedir. 1 930'larda Almanya'da , İtalya'da birinci­ likler' kazanan binicilerimiz umursamazlık yüzünden bugün geri plana atılmışlardır. l 940'1arda ve l 950'1erde bütün dünya şampiyonlarının sır·· tını yere getiren güreşçilerimiz yeterince ilgi ve yardım görmedikleri için bugünkü acıklı duruma düşmüşlerdir. Cirit oyunu ve okçuluk ise unutu­ lup gitmiş , yeryüzünün en ilginç spor alanı ok meydanı cahilliğimiz, ademse ndeciliğimiz yüzünden gecekondularla yok edilmiştir. "Türklük el­ den gidiyor" diyenler, her işten önce Türklüğü simgeleyen özellikleri ya­ şatmak için çaba göstermelidirle r . " M illi ruh"u , "ulusal gelenekler" i koru­ mak isteyen , onları oluşturan kaynakları beslemeli ve yaşatmalıdır. Geçmişteki kültür eserlerim ize toptan baktığımızda güçlü bir ulusal uy garlığ ımız olduğunu görüyoruz . Ancak bu özgün gücümüzü daha çok mimarl ı kta , halk sanatı nda ve halk edebiyatı nda , okçuluk , binicilik ve güreş gibi spor alanlarında ve mutfağımızda görüyo ruz . Halk müziğimiz ve divan musi kimiz ortaya koyuldukları dönemlerde büy ü k n i t el i kl e ri olan yaratı lar oluşturmuşlard ı r . Ancak bunların ikisi de ar tı k y ö n t e m l e r i ve ç a l g ı a l e t le ri bakımından geride kalmışlardır. Onları 25


o l d u k l a r ı g i b i y a şat m a k ye r i n d e s a y m a k d e m e kt ir . Buna karşı l ı k Adnan Sayg un , Y u n u s Em re O r a t o ry o s u ' nda ça ğd aş B a t ı m ü z i ğ i yönte m le r i n i k u l l a n d ığ ı ha ld e ortaya ç ı k a r d ı ğ ı b e st e n in ru h u v e b e n l i ğ i Türktür . O e z ­ g i l er d e Yunus'un sesi n i , A nadolu o z a n ı n ı n yüce va r l ı ğ ı n ı duyuyoruz .

Zembille Değil. . .

Dünyada gökten zembille inmiş ne bir mimarlık, ne bir heykelcilik, ne de herhangi bir başka kültür yaratısı vardır. Her yeni akım kend isin­ den önceki ile çevresindekilerinin çeşitli etkilerini taşır. Batılılar Romalı­ ların ve Hellenlerin; onlar ise Sümerlerin, Mısırlıların , Fenikelilerin ve Hititlerin mirasçıları olmuşlardır. Ulusal kültür ulusal güçle , çalışma , heves , merak ve çaba ile gelişti­ rilir. Etkiler nereden gelirse gelsin her topluluk çalıştığı ve çaba ·göster­ diği ölçüde özgün bir ulusal kültür yaratır. Ara p , İran ve Bizans, etkileri altı nda kalmış olan Selçuklu ve Osmanlı mimaris i , Türk halk sanatı ve edebiyatı ve bugün Türkiye'de yeşermekte olan Batı klasik müziği bunun canlı ve başarılı kanıtlarıdır. Milliyet, 1 4 Aralık 1 976


KÜLTÜR POLİTİKAMIZ

Özg ürlükçü. demokrasilerde belirli bir kültür pol itikası uygulamak g ç ok üçtür . Çü nkü on larda ulus topluluğunun çeşitli eğilimlerini karşıla·­ ya n değişik kültür akımlarına yer verilir. Pol itik sorunlar gibi, dil , yazın , sa na t ve her çeşit düşün konuları ortalıkta tartışılır. Özgür bir yarışma at mosf eri içinde her birey ya da örgüt doğru bildiği düşünceyi yurt yara­ rına sunmaya çalışır . Yurttaş , sözlü ve yazılı yayınlardan işittiğini ve gördüğünü anlayış ve seziş süzgecinden geçirdikten sonra kişisel kültür doğrultusunu ona göre biçimlendirir . Günümüzde kamuoyunun kültür konuları bakımından oluşturulması okullar ve üniversiteler dışında gazeteler, kitaplar, radyo ve özellikle te­ levizyon aracılığı ile sağlan ır. Gazeteler kamuoyunu oluşturmakta televizyon kadar güçlü değildir­ ler. Çünkü birçok kimse ilgili olduğu örgüt , ya da rastlantı yolu ile bağlı olduğu akım dolayısıyla, ya da sadece görenek neden iyle belirli gazetele­ ri okur. Böylece birçok kişi karşıt düşüncelerden ya da yansız davranışta olan yazılı yayınların uyarmasından yoksun kalır. Bu nedenle sağl�h �_!� kql11 !!0YJ.t.o1uş.tı.mna_k _için _k�siıı b_içi_'!l�e bağımsız �e _()z_gür _<?lan bir tele­ ­ vizyon yörıet_i_ı:ı_:ıi_ııe _g_� rek _vcudır. Televizyon Özg.ürlüğü .ve yansızlığ ; o ra� nında ulus için yara rlı olur . _ _

Ulusal _�_i.i_l_t_Qr(.i _<;> luşturmada_ gazete , radyo ve _ televizyon araçlarındar:ı baş ka bilimsel kurumların yayınları etkili olur . Bunların başında ü_niversi­ . . te ler gelir. Ü n ive rs ite ö§ re Üm üy ele�i araŞ t ır rrİa sonuçlarını herkesin ��­ . . . l a yablleceği il gi nç türd � bilimse 1 k ita p lar biçimind e yayımladıkla r ı t�·kdir·--- -· · .. de ulus"fa r·ı-iÇin ç � k y� r��, .- ol u rlar . ·-

..

. . --- - -

·-

Eksiklerimiz

Türkiye'nLn _en büyüli eksikliğ! onun ün iversiteler dışında bilimsel ku­ · ·· r u m lardanve al<ad-emi İ erden yok sun oluşudur . B at; dünyaSi.nda ulusal 27


kül türün oluş turulması nda b i l i m sel ku rum l a r ve b i l i msel de rn e kler b ü y ük ç a pta y ararlı olurlar. Ş_izde Türk T ari h K uru mu v e Tür k Dil K uru� bu anlamda bil imse l kurumlardı r . Onları n d ı ş ı n d a k i çeşi t l i �esle kleri temsil edeı:ı ��rn�J<le r ; arşivJ��den, tam me v cutlu b i r kütüphane de n v_e a raştır­ ma araç larından yoksun oldukl�rı için b � ! � sel olma ktar� uzakt ı �lar . Bu nedenle bilimin ve kültürün her kolunda güçlü kurumlara gerek vardır. İlk iş olarak TÜBİTAK'ı yani Türkiye Bi limsel Araştırma Kuru­ mu'nu daha da güçlü duruma getirmek ve onu Batıdaki benzer kurumla­ rın yöntem ve davranışı ile yürütmek zorundayız. İkinci iş olarak da TÜ­ BİTAK'ın yanı sıra bir "kültür kurumu " oluşturmak görevi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Konuya biraz daha girmek için şunları belirtmek gerektir : Bugün yurdumuzda Halk ve Divan Edebiyatları, Türk Sanat ı , Türk Coğrafyası ile Türk Bilim ve Felsefe Tarihi üzerinde çok başarılı çalışma­ lar yapılmaktad ır. Ancak yeterince kitap ve yeterince arşiv olmadığı için bilim adamlarımız sadece belirli ve sı nırlı konularla yet inmek zorunda kalmaktadırlar . Oysa bu dalların her biri için ayrı araştırma kurumları ol­ sayd ı Türk kültürü çok daha büyük çapta ve çok daha başarıl ı bir ölçüde işlenebilird i . Türkiye'de komşu kültürleri araştıran hiçbir kurum yoktur. Slav dil­ leri ve kültürle ri ile özellikle büyük komşumuz Rusların dili ve tarihi ile uğraşan hiçbir kurumumuz ya da enstitümüz mevcut değildir. Buna kar­ şılık yalnız Sovyet Rusya'da hakkımızda yılda yüzlerce yayın yapılmakta­ d ır. Bunun gibi yakın komşumuz Yunanistan ve uzun yıllar Türk etkisin­ de kalmış olan öteki Balkan milletlerin in dilleri ve kültürleri ile uğraşan bir tek organımız yoktur . _

Ne Yapmalı?

Yapılacak iş, "Türkiye'nin Kültür Sorunları" başlıklı yazıda belirttiği­ miz üzere üst düzeyde bir s2��!J� i li mler ]isesi , bir kültür kun,.ımu ve_�jr _9ka<!_e.!!l i kµr_ı.ılm;;ı_ş.ıd ı ı: . Ancak Türkiye bu konuda çok geç kalmışt ı r . Da­ ha çok geci kmesi nde büyük sakıncalar vard ı r . "Türklüğümüz elden gidi­ yor" diyenler bu ulusal davaya eğilmelidi rle r . Söz konusu bu büyük işin ele alınm ası , Devlet Planlama Teşkilatına sunulması ve gerçekleştirilme­ s i anc ak parlame nterlerimizin ilg isi ve çabası ile sağlanabilecektir . Cumhuriyet, 2 Aralık 1 976 28


KÜLTÜRLÜ MÜYÜZ? (Dikkat: Bu yazı 1 977 tarihinde yani 21 yıl önce yazılmıştır. Şimdi durumda bir ilerleme var. Demek oluyor ki, doğru yoldayız.)

Bir ü l kede kültürün ne denli yayg ın olduğu daha ilk bakışta belli olu r . Cadde lerde gezerken rastlayacağ ı n ı z kitabevl e r i bunun en güzel ölçüsüd ü r . Viyana'da , M ü n ih'te , Paris'te , Londra'da ya da bir kü çük Ba­ tı kentinde hatta kasabasında bizi şaşırtacak zeng i n l i kte ve büyüklü kte kitabevleri görürü z . Buna karş ı l ı k A n kara'da ya da İ stanbul'da kaç kita­ bev i n i n bulunduğunu göz önüne g e t i rirse n i z ü zülürsünüz . Sahaflar Ç a r­ şısı ile b irlikte koskoca İstanbul'da kitabevlerin i n sayısı bir düzineyi bul­ maz . Kaldı ki bunların hiçbirisi Avrupa'daki küçük b i r kentin kitabevle­ riyle ölçüşebilecek çapta değ ild i r . Ankara'da durum daha da acıklıd ı r . Başkentteki kitabevl e r i n i n sayısı yarım düzineyi b i l e bulmuyo r . Ü st e l i k bunlard a n iki üç t a n e s i n i n d ışındakiler y a r ı yarıya k ı rtasiye araçları sat­ maktad ırla r . Batıda gece yarı larına değin "Kios k, Kiosque" y a n i köşk a d ı n ı taşı­ yan köşe başı portatif dükkancı klarda gazete ve dergilerden başka oku­ yacak birçok kitap da bulursunuz . B i zde ise akşam 6'dan sonra günlük bir gazete al maya ka lksanız bulamazs ı n ı z , ancak Kadıköy İskelesine ya da genellikle yaban cıların kaldı ğ ı lüks ote l l e rden birine gitmeniz gere­ ki r . Bat ı dünyas ında e n çok sevilen armağan çeşidi kitaptır . Avrupa'da b ütün bayramlarda , ya da doğum ve evlen m e günlerinin kutlan masında en çok aranan ve sunulan hediyeler kitaplardan oluşurlar . Buna karşıl ı k bizde bayramlarda y a da kutlama günlerinde h a n g i ana-baba çocukları­ na, hangi karı-koca birbirlerine bir kitap sunarlar? Hiç şüphe yok ki son y ıllarda kitap okuyanları m ı z , hatta kitap armağan edenlerimiz çoğalm ış­ t ı r . Ancak bunların kırk m i lyonluk Türkiye 'deki ora n ı nedir? Hiç araştır­ masak daha iyi o l u r ! H e l e Türkiye 'de o kunan kitapların t ür ü g ö z ön ü n d e tutul ursa d u r u m u n d a h a d a a c ı o l d u ğ u görülü r . 29


Bö y l e c e k i t a p o ku n mayan b i r ü l ked e k ü l t ü r l ü ve t a m a n l a m ı i l e e n ­ t e l e k t ü e l o l a n l a rı n ne d e n l i a z o l d u ğ u k e nd i l i ğ i nd e n o rt aya ç ı k a r .

Kitap Okuma Alışkanlığı Yeryüzünün e n ucuz kita pları ve gazeteleri Türkiye'de basılmakta­ d ı r . H i çbir ürünümüz kitap ölçüsünde elverişli fiyatla s a t ı l ma z . Böyle olmasına karşın kitabın niye bunca az sat ı l d ı ğ ı n ı soranlara verece ğ i m i z yanıt yurttaş l a r ı m ı z ı n k i t a p o k u m a n ı n tad ına henüz v a r m a m ı ş olmalar ı , daha doğrusu o n l a ra kitap okuma a l ı ş ka n l ı ğ ı n ı n evlerde v e okullard a ve rilmemiş o l m a s ıd ı r . Kitap o k u m a tutkusunun b i r t o p l u m a aşılanması u z u n b i r oluşum sürecine bağlıd ı r . Bundan dolayı çok düzenli ve sürekli yay ı n yapma k , tükenen kitaplar yerine hemen yenilerini bastırmak g e ­ re k i r . G e r e k 1 94 0 ' 1 a rdan bu y a n a yayımlanmaya başlayan dünya kla­ s i k l e r i n i n g e re kse başka d i z i l e r i n hemen bütün yay ı n l a r ı tükenmişt i r . Kütü p h a n e l e rd e , arkadaşlarında ya d a komşula r ı n d a gördükleri kitapla­ rı almak isteye n l e r on lara sahip olmak zevki nden yoksundurla r . Zor sağlanan bu al ışka n l ığı körletmem e k yapılacak işl e r i n başında g e l m e k­ ted i r . B u n ed e n l e devlet kesiminin bugüne d e ğ i n yayımlad ı ğ ı kitapları , ö n ­ c e k i yazılarımızda önerd i ğ i m i z " kültür kurumu" g i b i uzmanları değişme­ yen bir organın yayımlaması gereki r . Özel kesimle işbirliği yapmak ko­ şulu ile çalışmaları , değişen iktidarlardan etkilenmeye n , bilimsel bir ku­ rum bu alanda çok olumlu işler yapacak d urumdad ı r . Okullarda kitap sevg isini d a h a somut , d a h a çekici bir biçimde v e d a ­ h a g e n i ş çapta uyand ırmak zorunluluğu vard ı r . Radyolarda v e televiz­ yonda yarışmaya kat ılanlara çoğunlukla kitap armağan edilmesi bugüne değin uygulanan e n olumlu yöntemlerd e n birid i r . Okuma sorunundaki en büyük aşamamız kitap yazman ı n v e satışı­ n ın kazanç sağla maya başlamış olmasıd ı r . Kitap ancak özel g irişimle y aygın l ı k kazan ır . Bedava dağıtılan kitabı kimse okumaz . Bu nedenle ki­ tap konusunda tekerlek dön müşt ü r . Bütün sorun bu gidişi yavaşlatma­ m a k . tersine h ı zland ırmaya çalışmaktad ı r .

Yeryüzü nün e n u cuz kitapların ın bizde gerçekleşt i r i l m i ş olduğ unu söy l e m i ş t i k . B u n a karşın yapıtları ortaya koyan yazarlara , o z a n lara ve sa n at ada m l a r ı n a teşekkür edece ğ i m i z y e rde onlard a n , sanki gereksiz 30


lü k s e ş y a üretiyor l a rm ı ş g i b i . b i r d e v e rg i ke siyoru z . B u g ü n b i r ressa m . b i r ya zar yarat t ı ğ ı ya p ıt t an a l d ı ğ ı p a ra n ı n ö n e m l i b i r b ö l ü m ü n ü ve r g i ola ­ ra k ö d e me k z o r u n d a d ı r .

T ü r k t o p l u m u n u o k u m a y a a l ı ş t ı r ı r k e n o n a z e n g i n ve ç e ş i t l i k i t a p ­ n a n k i t a p l a r , roma n l a r , büyük l a r su n m a k g e r e kt i r . En k o l a y o k u 'de e n a z b i l i n e n a d a m l arı n yaşa m l a r ı n ı anlatan y a y ı n l a rd ı r . Tü r k iye i m i z ç o k c ı l ı zd ı r . g l i b k o nu sa n att ı r . Ö z e l l i kle Tü r k s a n a t ı ü z e r i n d e k i ö r n e ğ i n a r a m ı z d a k a ç k i ş i O s m a n l ı m i m a r l a r ı n d a n S i n a n ' d a n başkas ı ­ n ı n ad ı n ı b i l i r ? B i l m e s i de bekle n e m e z ! Ç ü n kü okullarda okutu l ma z . B u n ede n l e ö z e l l i k l e sanat kita p l a r ı n ı n ulus topluluğu a r a s ı n d a büyük

ça pt a yay ı l m a s ı n ı sağlamak ödevi i l e karşı karşıyay ı z . S o n yıllarda bir­ ik i büyü k b a n ka m ı z ı n Türk s a n a t ı konusundaki güzel b a s k ı l ı kitapları ve d erg i l e r i bu a m a ç yolunda ya p ı l m ış e n yararlı h i z m e t l e rd e n b i rid i r .

Se da t H a kkı Eld e m ' i n 'Türk M i mari Ese rleri" a d l ı kitab ı n ı n yükse k f i ­ yatı na k a r ş ı n b o l s a y ı d a sat ı l m ı ş o l ma s ı sevin i l e c e k b i r aşamayı işaret etm e kt e d i r . Kültüre ne d e n l i önem verd i ğ i m i z i açığa vuran b i r ölçüte (kriter) da­ ha d e ğ i n m e k yerinde olur . Batı kentlerini gezenler görmüşlerd i r . Mey­ danları n , parkları n , a n ıtsal yapıların d ışları ve i ç l e r i heykellerle dolud u r . S o n y ı l l a rda bizde d e bankaların v e ç e ş i t l i res m i hatta b i rç o k ö z e l sektö­ re ait yapılar ı n , kimi otellerin ö n ü heyke l l e rl e , duvarları kabartmalarla , içleri d e m o z a i klerle süslüd ü r . A n c a k Batı ü l ke l e r i i l e karşılaşt ı rı l ı rsa biz­ deki durumun g ö z d o ldurucu olmaktan uzak olduğu besbe l l i d i r . Bununla birl i kte ö z e l l i kle son yirmi yıl içinde elde edilen sonuçların şaşırt ı c ı ol­ duğunu söyleme kte yarar va rd ı r . An kara Belediye Başkanı Vedat Dalo­ kay ' ı n S ı h h iye Meydanında d i ktirmekte olduğu "Güneş Kursu" bu yolda güze l ve anlamlı b i r aşamad ı r . Dikilecek anıt İ sa'dan önce b i r Orta Ana­ dolu kavmi olan " H atti"lere ait b i r eserin büyütülmüş kopyas ı d ı r ve ev­ re n i (kainatı) simgelemekted i r . Hattiler ke ndilerinden sonra Anadolu 'ya gele n H ititler üzerinde büyü k ölçüde e t k i l i olmuşlard ı r . H ititler adlarını da Hattilere borçludurlar . Y i n e bu çerçeve i ç i nde A n ka ra'da , İstanbul'da ya da İ z m i r'de b i r haf­ ta boyu n c a ve rilen konserl e ri n , konfe ransların . a ç ı l a n sergilerin sayısı bir Batı kentinde kilerle ka rşılaşt ırıld ı ğ ı nda ne ölçüde geri olduğumuz or­ taya ç ı kma ktad ı r . Bu üç ke n t i m i zde . yaba n c ı dil öğreten Batılı devletle­ rin k ü l t ü r e n s t i t ülerindeki serg i l e r . k o n feranslar ve konserler olmasa d u ­ r u m d a h a d a a c ı olurdu . 31


B u g ü n kü Türk t o p l u mu asl ı nd a kü l t ü r e s a y g ı d uy m a k t a d ı r. Ö rn eğ i n t i ya tro oyunl a r ı n ı n gördüğü i l g i b üyük t ü r Ü n ive rsi t e g e n ç l iğ i aras ında kl as i k Ba t ı m ü z i ğ i n i n t a d ı na v a r a n l a r ı n s a y ı s ı g ü n g e ç t i kçe a rt ma kt ad ı r . Ancak kültür ko n usunda devle t i n v e Kült ür B a k a n l ığ ı n ı n büyük çaba g ö s

­

termeleri g e rekmektedir . Kita p , müz i k sana t ve s p o r sevg i s i n i uy a nd ı r mak ve yaşa t m a k için her yoldan ya rarla n m a k , özel l i kl e ün iversitelere .

­

düşen bir g ö revd i r . Müzik ve kitap gençlik için s p or kad a r önemlid i r . U nutmayalım k i s p o r , vücud u ; kita p , müzik v e sanat kafayı v e r u hu bes­ le r .

Cumhuriyet, 22 Ocak 1 977


TİCARET VE KÜLTÜR KÖPRÜSÜ

Haritada Anadolu'nun Asya ile Avrupa arasında bir köprü gibi gö­ rü n m esi nedeniyle onun bu iki kıtayı ticaret ve kültür yönünden bağlad ı­

ğı sa nısı yayg ınd ı r . Oysa Anadolu tarihte ancak belirli dönemler ve kısa sü re l e r boyunca köprü görevin i yerine getirebilmişt i r . A nadolu'da büyük ve yükse k s ıradağ ların zor geçit verişi , i k l i m ayrı­ lıkları ve zorlukları , onun bütününü bir tek devle t i n kendi egemenliği al­ tına

almasına

olanak vermemişti r .

Hititler yal n ız O rta Anadolu'd a ,

Frygler O rt a Anadolu'nun bir bölümünde , U rartular, Lyd ialılar , Lykia lı­ lar ve daha birçok kavim Anadolu'nun ancak b i rer küç ük bölgesinde egemen olmuşlar, Yunanlılar ise genell ikle kıyılarda küçük kent devletle­ ri kurmuşlard ı r .

İ lk Doğu-Batı Bağlantısı İlk önce İranlılar M Ö 554-334 yılları arasınd a , sonra Romalılar ( M i ­ lattan ö n c e v e sonra bi rkaç y ü z yıl boyunca) . onların ardından da S e l ­ çuklular v e Osmanlılar Anadolu'nun bütününe egemen olmuşlard ı r . İ ranl ılar politik amaçlarını g e rç e kleştirmek i ç i n İran'dan E g e kıyıları­ na uzanan bir askeri yol inşa etmişlerd i . B u , Anadolu toprakları üzerin ­ de yapılan i l k düze n l i , sağlam zeminli ve güvenlikli yold u . Ondan önce Hititler çağında savaşta atlı arabala r kulla nılıyo r , ancak ticaret eşyası ö küz arabaları ile ve özell ikle hayvan sırtında taşı n ıyord u . İranlıların iş­ gal dönemine değin bu durum süregeld i . M Ö 5 . yüzyılın üçüncü d örtlüğünde ünlü kitab ı n ı yazan tarihçi H e ro­ dot'a g ö re Ege kıyılarında Ephesos'ta başlayan bu yol , Sard e s , Gordion ve A n kara üze rinden Kızılırmak'ı geçiyo r . o radan güneye yöne l iyor . Fı­ rat ve Dicle'yi de aşt ı ktan sonra Assur ülkesi üzerinden İ ran'da Susa'daki kr allık merkezine ulaşıyord u . "Kral Yolu" ad ını taşıyan ve izleri Polat· l ı ' daki G o rdion yakınında ortaya ç ı ka rılan bu büyük yolun " m akadam " 33


tü ründ e küçü k taş l arda n ya p ı l m ı ş s e r t v e s a g l a m z e m i n l i o lduğ u a n l a ş ı l ­ m ı ş t ı r . Herodot , yol boyu n c a be l i r l i a ral ı kla rl a p o s ta istasy o n l a rı n ın ve konak lama yerleri n i n b u l u nd u ğ u n u . ayrıc a o n u n g üve n l ik bakı m ı nd an i y i korundu ğunu anlatmaktad ı r . Herhalde i ki b i n k i l o m et reden u zu n ola n b u yolun b i r ucundan öbür ucuna Herodot'a göre yaya o l arak 93 g ünd e g i ­

d i l iyor d u . A n c a k , yine Herodot'tan öğrend i ğ i m i z ü zere . konaklama yer­ lerinde her yen i gün i ç i n ye n i atlar ve adamlar e m re hazır bul unuyordu . Bunlar, meşaleyi elden ele veren koşucular g i b i . istenilen b i r haberi e n

k ı s a sürede (tah m i n i mize göre 2 0 günde , hatta d a h a da k ı s a bir sürede) İran'dan Ege kıyılarına ulaştı rabil iyorlard ı . Romalıların yolları ç o k d a h a sağlam yapılı , y e r yer büyük parke taş­ la rıyla döşe l i yd i . Ayrıca yol boyunca mesafe leri gösteren mil taşları da bulunuyord u . Onlar g i b i Selçuklular d a , bugün ayakta duran görkemli kervansarayların kan ıtladıkları üzere , Anadolu'da güvence altında işleyen güzel ve sağlam yollar yapmışlard ı . Bilindiği gibi Osmanlılar da parlak g ünlerinde yaptıkları sağlam yolla r , güzel ve ustalıklı köprülerle ulaşımcı­ l ı kta örnek bir düzeye ulaşmışlard ı . Böylece İ ranlılar, Romalılar v e Türkler tarafından g e rçekleştirilen güve n l i ve rahat yolların bulunduğu sürece Anadolu gerçekten Doğu ve Batı arasında köprü görevin i yerine getirebilmişt i r . Bu üç dönem d ı şında ise Anadolu birçok uygarlığ ın yurdu olmuş ancak bu uygarlıklar kendi çağlarındaki dünya ile olan ulaşı mlarını deniz yolu ile yapmışlar ya da tek yanlı olarak sadece Batı ya da Doğu ile ilişki kurab i l m i şlerd i r .

Deniz Yolu mu, Kara Yolu mu? Osmanlıların çöküntü sürecinde bozulmaya başlayan yollar yuzun­ d e n Anadolu son yüzyıllar boyunca b i r t icaret ve kültür köprüsü olmak­ tan çıkmış; buha rla işleyen g e milerin ortaya çıkmasından sonra ise en ucuz , en çabuk ve e n güvenli ulaşım deniz yolu ile yapılmaya başlad ığın­ dan yurdumuz büsbütün ö n e m i n i yitirmişt i r . Ancak son otuz y ı l iç inde bütün dünyada karayo llarının v e kara taşıt araçlarının g e l işmesi ile den.i z yolu her bakımdan daha az elverişli duru­ m a düşmüştür . Öze l l i kle yükleme ve boşaltma bakımından ortaya ç ıkan zorluklar ve ayları bulan g e c i kmeler yüzünden d e n i z yolunun İ k i n c i Dün­ ya Savaşı sonuna d e ğ i n süregelen üstünlüğü o rtadan kalkmışt ı r . İ kinci Dünya Savaşı ' ndan sonra Türklerin e n ç o k başarı göste rd i kle34


r i al a n karayo l la r ı o l m uşt u r . Avru pa ve A m e r i ka boy u t l a r ı n d a o l m a m a kl a b e ra b e r yu rd u m u z d a g e rç e kt e n çağdaş g e r e ks i n m e l e r i ka r ş ı l ayacak ö l ç ü ­ de y o l ya p ı l m ı ş t ı r ve y a p ı l m a ktad ı r . En ö n e m l i s o r u n . Tü r k l e r i n . Se l ç u k­ l u la r d ö n e m i n d e ve O s m a n l ı Devlet i ' n i n yücel me süreci nde olduğu g i b i y e n i d e n yol ya pm a n ı n ö n e m i n i a n l a m ı ş o l m a ları v e gerekli uzmanları ye tiş t i rm iş bul u n ma l arıd ı r .

Yeni Olanaklar 1 9 Ocak 1 9 7 6 tarihli Cumhuriyet'te çok ilginç b i r İtalyan önerisin­ d en söz e d i ld i . Bu yazıda Edirne ile Ağrı a rasında 1 . 3 2 0 km . l i k i ki şeritli b ir sü rat yolunun uluslararası bir konso rsiyum tarafından iki buçuk yıl için de 7 5 milyar Türk Liras ına yapılabileceği anlatılmakta idi . Proje g e r­ çekleşebilirse Türkiye özlediği ekonomik kalkınma için gerekli en ö n e m l i

etkenlerden birini elde e t m i ş olacakt ı r . Atatürk devrimlerinin istenildiği o randa gelişmemiş olması büyük öl­ çüde i ktisat alan ındaki güçsüzlüğümüze bağlıd ı r . Bizden sonra çağdaşlaş­ maya başlayan Japonya birçok etken arasında özellikle endüstrileşmeyi kısa bir sürede ge rçekleşt i rebildiği için bugün ye ryüzünün dört-beş zen­ gin ve güçlü devletinden biri olmuşt u r . Türkiye'nin ekonomik ka lkınması ise her şeyden önce H ititler çağ ındaki duruma düşmüş olan yol sorunu­ nun çözümüne bağlı id i . Nite kim Türkiye 1 9 7 0'1erde elde etmeye başla­ dığı i ktisadi gelişmeyi 1 9 5 0 'den bu yana yapılan yollara borçludur . Böy­ lece ulaşım kolaylı kları Anadolu'nun dört bir yan ı n ı b i rbirine bağla m ış , yurtiçi al ışverişi kazançlı bir düzeye ulaşmışt ı r . Söz konusu Ed irne-Ağrı sü rat y o l u i s e Türkiye'ye yalnız TI R ka m­ yonlarının geçişinden yılda elde edilecek üç-d ört m i lyar TL'lık döviz ka­ zand ı rmakla ka lmayaca k , Anadolu'nun Doğu ve Batı arasında ulusla rara­ sı bir ticaret ve kültür pazarı olmasını sağlayacak , geri kal mışl ıktan kur­ tulmamıza büyük oranda yard ı mcı olacakt ı r .

Cumhuriyet, 3 1 Ocak 1 976

35


HANG İ D Ü ZEYDE?

Bir gün , biri mühendis , biri doktor, biri de filozof olan üç kişi yam­ yamlar arasına düşmüşler . Yamyamlar üçünü de yemek üzere iken mü­ hendis , teknik becerilerini göstererek, doktor da hastaları iyi ederek yenmekten kurtulmuş . Yamyamlar filozofu göstererek " Bunun da bir marifeti var mı?" diye sorunca doktor ve mühendis "Hem de çok, o bil­ ge kişidir" demişler. Yamyamlar "Pek iyi , söyleyin bakalım o ne işe ya­ rar? " sorusuna filozofun arkadaşları "O gerçekten çok yararlı bir kişidir, hepimize yol gösterir" yanıtını vermişler. Ancak yamyamlar "Olmaz öyle şey , onun hiçbir becerisi yok" diyerek filozofu kıtır kıtır yemişler . Türkiye'nin son on yıllarında sosyal bilimler konusunda göste rdiği umursamazlık bize yamyamların tutumunu anımsatıyor. Atatürk, sosyal bilimlere ve sanat konularına büyük önem vermiş ve bilindiği gibi Tarih ve Dil Kurumlarını kurarak Türk kültürünün en önemli iki alanında dü­ zenli bir çalışma yapma olanağını sağlamıştır . Buna karşılık onun ardın­ dan gelen dönemlerde ise Türk hükümetlerinin hemen hepsi Türk kültü­ rüne sırtlarını çevirmişlerdir. Kadrolarında çok iyi yetişmiş ileri görüşlü seçkin gençlerin bulundu­ ğu Devlet Planlama Teşkilatı'nın kültür konularına , yani sosyal bilimlere ve sanat alanlarına daha çok eğilmesini be kliyoruz. Çünkü bir topluluğa dünya ulusları arasında saygınlık kazandıran ve daha önemlisi ona bir özellik ve özgünlük sağlayan , o ulusun sosyal bilimlerde ve sanat konula­ rında ulaştığı başarılardır . Ankara Üniversitesi 1 9 5 9 yılında o dönemdeki Amerikan Cumhur­ başkanı Eisenhower'e "siyasal bilgiler " dalında doktora payesi ve rmişti . Ü nlü komutan teşekkür ederk en şunları söylemişti : "An kara Ü n iversite­ s i ' n i n b a n a sosyal bil imler alanın da b i r doktora vermesinden dolayı özel­ l i kl e mutluy um . Ç ü n k ü g ü n ü m ü z de sosyal bilimlere gerekl i önem veril­ m i y o r O ysa bu konunu n i h m a l i n d e n doğaca k kötü s onuçla r ancak yüz­ y ı l s o n ra g ö z ü k meye başla r . " .

Tem el b i l i m l e re ve t e k n i k k o n u l ara ö n e m

36

ve rilmesi doğald ır. Türki-


y e d e bu a l a n l arda o l u ş t u rduğu m u z ç a b a l a r ye r i nd ed i r . A n ca k sosyal b i ­ '

l i m le rd e ki eğ i t i m o n a p a r a l e l g i t m e l id i r . Ç ü n kü kültür a l a n ı n d a e ğ i t i l m e ­ m i ş , ç ağd a ş d ü n y a g ö rüşüne u l a ş a m a m ı ş b i r t e k n i k k i ş i mesleğ i nde b i le

y ar ar l ı o la m az . Türkiye 'yi te knik alanda çağdaş düzeye ulaştırma k için ayrıcal ıklı bir f en l ise si açılmış , teknik araştırmaları sağlamak amacı ile TÜBİTAK ( Türk iye Bil imsel Araştırmalar Kurumu) kurulmuştur. Her iki çabayı da c anda n alkışlamak gerekir. Ancak sosyal bilimler konusunu da önemle ele al mak zorundayız . Çünkü bir ulusun özelliğini ve özgünlüğünü (oriji­ nalliğini) oluşturanlar, ozanlar , yazarlar, filozoflar, mimarlar , ressamlar ve heykeltıraşlardır. Örneğin; Almanya teknikte çok ileri bir ülkedir: Ye­ tiştirdiği büyük fizikçi , kimyacı ve tıp adamları ile ün salmıştır. Bununla birlikte Almanya denilince akla ilk gelenlerin Goethe , Schiller gibi yazar­ lar, Kant , Hegel gibi filozoflar, Bach , Beethoven gibi besteciler, Dürer ve Holbein gibi ressamlar olduğu şüphesizdir. Unutmayalım ki , 5 0 0 yıldan bu yana , çok önemli bir Türk düşünürü olan Ziya Gökalp'in dışında bir filozoftan yoksun bulunuyoruz . Ancak bugün bile düşünür yetiştirmek konusunda hiçbir çaba göstermiyoruz. Günümüzde bir genç üniversitede o kumak isteyince genellikle teknik dallardan birine girmek ister; ancak temel bilimlerdeki bilgi olanakları yeterli değilse piyasadaki geçerlilik sırası ile iktisat ya da siyasal bilgilere ve hukuk fakültelerine başvurur; oralara da giremezse en son olarak bir edebiyat fakültesinde yer bulmaya çalışır; sosyal bilimlerin okutulduğu bu fakültelerde , ilkönce yabancı dillere , sanat tarihi ve arkeoloji gibi dal­ lardan birisine giriş yolu arar . Eğer buraları da kendisine kapılarını aç­ mazsa ancak ondan sonra tarih ve felsefe bölümlerine başvurur. Demek ki , toplumlarına yazılarıyla ve sözleriyle yön verecek olan tari hçiler ve filozoflar Türkiye'de bu gibi gençler arasından yetişiyor. Yükseköğretim konusunda o denli bunalmış durumdayız ki en önemli iş­ le ri düşünmeye ve uygulamaya fırsat bulamıyoruz . Gençlerin para getire n , gözde olan konuları seçmeleri doğal bir dav ranıştır. Ancak para getirmeyen bilim dalları için de seçkin ve yete­ ne kli gençler kazanmanın yolu vardır. Yapılacak işlerin başında, fen lise­ si k urduğumuz gibi, üstün bir sosyal bilimler lisesi açmamız gelir (Türki­ y e'nin Kültür Sorunları yazımıza bkz.). Yapılacak bir başka önemli iş de , yine aynı yazımızda belirttiğ imiz gibi . "TÜ BİTAK'a paralel olarak bir kültür kurumu "nun kurulmasıd ı r . Yan i Rusya'da v e Ba l k an l ar d a v e bütün B a t ı d ü n y a s ı n d a a k ademil e r a d ı '

37


a l t ı nda ç a l ı ş a n kuru m l a r g i b i . ö ğ re t i m ya p mayı p s ade ce a ra şt ı r mayla uğ ­ raşan b i l i m merke z l e r i o l uştu r m a k . S ö zü g e ç e n ya z ı m ı z d a ö n e r i l d i ğ i ü ze ­ re bu b i l i m yurt l a r ı n ı n kadro l a r ı n ı . e k üc ret a l ma k s ı z ı n ü n ive rs i te ö ğ re ­

tim üy eleri ve ya rd ı m c ı l a r ı o l u ş t u rm a l ı , a n ca k ken d i l e r i n e t a m mevcutlu kütüph anele r , gerekli araçlar ve gere çler sağlan malıdır . " Kültür kurumu" konusunda yaptığım yayınlar d o l ay ı s ı y l a gelen mektuplarda " Niye akademi değil de kültür kurumu?" d iye s o r u lmak t a ­ d ı r . Buna verilecek yanıt " h e r ikisi de" olacakt ı r . B i r a kad e m i n i n kurulması gerçekten yapılacak işlerin başında g e l i r . Yukarıda bel irtti ğ i m i z gibi bütün Batı v e B a l k a n ülkelerinde akademiler va rd ı r . B i rçoklarında ise bunlar bi rkaç yüzyıldan beri iş başındad ı r . A ka ­ d e m i s i olmayan ülkeyi uygar saymak güçtü r . Bu n e d e n l e bütün ödülleri beğenilme kten ve a lkışlan maktan oluşan sanat , kültür ve bilim adamları arasında e n başarılı olanlarını a kadem iye seçip onlara karşı böylece bü­ tün ulusun sevg i s i n i ve değerbilirliğini dile getirmek devlete düşen bir ödevd i r . Ancak bir akademi kurmak zor ve nazik b i r işt i r . H a ks ı z l ı kların ve yanlışl ıkların yapılacağı besbellid i r ; ancak bu çeşit isabetsizlikler h e r ü l k e d e olmuştu r . Bunlar yap ılmasın d iye akade m i kurma i ş i n i geriye at­ mak haksızlığın ve yanlışlığın e n ağırını işlemek olur . Kültür kurumu ise çok d a h a önemli bir e ksiğimizd i r . Gerçekten g e r i kalmışlıktan kurtulmak çaba m ı zda , önerdiğimiz " kültür kurumu" e n b ü ­ yük ödevi göre ce ktir . Üste l i k kültür kurumundaki a raşt ırmaları ücretsiz yapacak kişiler üniversite öğretim üyeleri ve yardımc ıları arasınd a n seçi­ leceği i ç i n bu işin g e rç e kleşmesi d e kolayd ı r . Parlamentoda part i l e rarası kurulacak yirmi-otuz kişilik karma komisyon "Türk Kültür Kurumu"nu yönetecek olan "Yönetim Kurulu"nu seçtiği ve g e re ken ödenekler sağ­ landığı gün Türkiye başıbozukluktan çıkmış , bilimsel ve çağdaş bir düzey üzerine oturtulmuş olacakt ı r . Ancak bu çaba n ı n g e rç e kleşmesi Devlet Planlama T eşkilat ı ' n ı n ve onunla birlikte parlamenterlerimizin gösterece­ ğ i ilg iye ve etkin g irişimlere bağ l ıd ı r .

Cumhuriyet, 1 Mayıs 1 977

38


D Ü NYA UYGARLI G INDA YER İ M İ Z ·•

Bir ulusun en aziz varlığ ı , onun tarih boyunca geliştirdiği uygarlık tlarıdır. Her ulus yetiştirdiği ozan , besteci, filozof , bilim adamı , mi­ yapı mar, ressam ve heykelci gibi kişilerin büyüklüğü ve bunların gerçekleştir­ diği çeşitli taşınır-taşınmaz yapıtların önemi ve zenginliği oranında yüce­ lir. Bu yapıtların birikimi ve kuşaktan kuşağa aktarılması ile ulusal miras oluşu r . Ulusal mirasın önemli b i r bölümünü taşınmaz nitelikteki yapıtlar oluşturur; bunlar her ulusun oturduğu ülkenin bir tür tapusu olan kent­ ler ya da tek başına anıtlar halindeki mimarlık yapıtlarıd ır. Ancak bu eserler bir ülkenin ulusal mirası olduğu gibi bütün insanlığın ortak uy­ garl ık ürünlerid ir. N itekim Anadolu'da Türklerin gelişinden önce yaşa­ mış uygarlıkların kal ıntıları da, Cumhurbaşkan ımız Sayın Fahri Koru­ türk'ün 1 97 3 Eylülünde Ankara' da toplanan Onuncu U luslararası Kla­ sik Arkeoloj i Kongresi'nin açılış konuşmasında ifade ettiği gibi , hem bizim , hem de bütün dünyanı n ortaklaşa kültür hazineleridir. Çünkü her ulusal uygarlık kendisinden önceki bir başka uygarlığın devamıdır ve ayrıca çevresindeki komşu uygarlı kların etkisi altındadır. Sözgelişi eski Hellen uygarlığı Doğu uygarlıklarının geliştirilmiş bir evresi , bu­ günkü Batı uygarl ığı ise onların i kisinin ve daha başka uygarlıkların bir sente zid i r .

1 9 7 5 : Avrupa Mimarlık Yılı Avrupa Konseyi ulusal uygarlıkları bütün insanlığın malı saydığı için he r ülkenin mimarlık eserlerinin korunması ve sevdirilmesi amacı ile 1 9 7 5 yılında bu örgüte üye ülkelerde bir uyarma ve eğitim kampanyası aç ılmasını kararlaştırmıştır. Türkiye bu konuya büyük bir önem vermek­ tedir. N itekim Kültür Bakanı Sayın Nermin Neftç i , bu uğurda yoğun bir ç alışma başlatmış bulunmaktad ır. 39


K o n u Türkiye için gerçe kte n ço k büyük bir ö ne m t a şı ma k tad ır.

Çünkü Türk u ygarl ı ğ ı n ı n e n g ü ç l ü kol un u, mimarl ı k o l u ştu r m ak t ad ır . M i ­ marlık eserler i m i z göz önünde görü n e n yaratı l ar o l d u k l arı i ç i n bugüne değin dış dünyanın en kolaylıkla t a n ı m a k fırsat ı n ı b u l d u ğ u sanat ürünle­ rimiz onlar olmuştur. Sözgelimi edebiyat alanındaki yapıtlarımız çeşitli nedenlerle yabancı dillere çevrilmemiş olduğu için onlar öteki ülkelerce hiç tanınmamışlardır. Şu var ki , Türkler besbelli en çok mimarlık alanın­ da dünya ölçüsünde aşamalara ulaşmışlardır.

En Güçlü Uygarlık Kolumuz Mimarlıktır Türkiyemiz şüphesiz mimarlık yapıtlarının güzelliği , anıtsallığı ve öz­ günlüğü (orijinalliği) bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biridir. Mimar Sinan , İstanbul'daki Süleymaniye ile yeryüzünün organik anlamlı en güzel eserini , Edirne'deki Selimiye Camisi ile de kare planın her noktasını örtmeyi başararak merkezi yapı tipinin tarihteki en büyük ve en uyumlu örneğini vermiştir. Sinan bu iki başyapıtı (şaheseri) ve da­ ha birçok eşsiz yapıtı ile yabancı sanat tarihçilerinin de söyledikleri gibi , dünyanın gerçekten en önde gelen birkaç mimarından biridir. Türklerin mimarlık alanındaki aşamaları yalnız Sinan dönemindeki başarılardan oluşmamaktadır. Ne var ki Türk mimarlarının birçok konu­ da dünyada önder oldukları gözden kaçmıştır. Oysa tarih boyunca yer­ yüzünün en büyük, en sağlam köprülerini ve su kemerlerini Romalılar ve Türkler ortaya koymuşlardır. 1 9 . yüzyılın sonuna değin hiçbir uygarlık Romalıların , Bizanslıların ve Osmanlıların bu alandaki başarılarıyla boy ölçüşecek boyutlara ulaşamamıştır. Uygar insanın en anlamlı sağlık kuruluşlarından biri olan hamamları eski Romalılar icat etmişler ve bu tür yapının en anıtsal , en güzel örnek­ lerini onlar geliştirmişlerdir. Sonra dünyanın en önemli hamamlarını Türk mimarları inşa etmişlerdir. Bu konuda da dünyanın hiçbir ulusu Romalıların ve Türklerin üstün düzeyine çıkamamışlardır. Bunun gibi anıtsal çeşme konusunda da yeryüzünün en güzel örnek­ lerini Romalılar, sonra İtalyanlar , onların arkasından da Türkler biçim­ lendirmişlerdir. Avrupalılar bu düzeye ancak Barok çağında fıskıyeli meydan çeşmeleriyle ulaşmışlar , an ıtsal çeşme yapısı bakımından ise yi­ ne de Romalıların ve Türklerin aşamalarına ayak uyduramamışlardır. Selçukluların " Darüşşifa" diye adlandırdıkları hastaneler Hellenlerin 40


v e R omalıların Sağlık T anrısı Asklepios adına yaptırd ı kları sağ lık yurtla­ rın dan sonra en eski ve e n güzel sağ lık ku ruluşlarıd ır . Türklerin dünya çapındaki eşsiz b i r başarısı da Selçukluların i nşa et­ ti k leri kervansarayla rd ı r . Bu konuda h i çb i r uygarlık Türklerin boyutları­ n a ve n iteliğine vara mamışt ı r . Bütün Anadolu'da ö ze l l i k le Orta Anado­ lu' da kıs men harabe halinde de olsa bu anıtsal oteller dünyanın konakla­

ma ala nınd aki en büyük , en eski ve en güzel örnekleridir. Yapıldıkları ça ğda herkese açık olan bu kervansarayların atlara ayrılmış ahırlarının bile olağanüstü güzellikte oluşu bugün Avrupalıları hayran bırakmakta­ dır. Uluslararası ticaretin güvence içinde yapılmasını sağlayan Selçuklu­ lar bu otellerde dünyanın dört bir yanından gelen insanlara kucak açı­ yordu. Böylece bu yapılar insancıl uygarlığın en parlak kuruluşlarından biri olarak özel bir önem taşırlar. Avrupa'nın bencil feodal şövalyeleri saraylar, şatolar; Hıristiyan Kili­ sesi ise sadece dinsel yapılar inşa etmekle yetinirken çağdaş Türk Beyle­ ri köprüler, su kemerleri , çeşmeler, hastaneler, hamamlar gibi toplum yararına hizmet eden eserler yaptırıyorlardı .

Topluma Yönelik Mimarhk Türkler, bu halka yönelik yapıları ile dünyada eşsiz durumdadırlar . Özellikle hastaneleri , çeşmeleri, Romalılardaki örneklerin tersine lükse kaçmayan hamamları ve kırsal bölgelerde yer alıp kapıları herkese açık olan kervansarayları bakımından Türkler gerçekten çok insancıl ve top­ lumcu bir tutum içinde idiler . İslam dininin sosyal adalete saygı gösteren ilkelerinden ve Türklerin Orta Asya'dan beri sahip oldukları toplumcu karakterinden gelen bu davranışları bugünkü dünyamıza örnek olabile­ cek bir nitelik göstermektedir:

Ulusal Mirasımızı Yitiriyoruz Mimarlık alanında bu denli büyük eserler yaratmış olmamıza karşın onları korumakta gösterdiğimiz umursamazlık çok acıdır. Avrupa'daki Orta çağ ve daha sonraki dönemlere ait saraylar, şato ve kaleler son taş­ larına değin onarılmış ve restore ed ilmiş olarak pırıl pırıl ayakta durmak­ ta , onları bekçiler ve me murlar korumaktadı r . Bizde ise eşsiz kervansa41


raylar yıkı k dökük harabeler halinde bakı msız ve bekçis i z , doğa n ı n ve in­ san elinin insafına terk edilmiş t i r . Kent lerimizdeki türbel er hatta bazı med reseler bile korunmadan ve bakımdan yoksundu rlar . Kırsal yö reler­ deki örenler ise b üs b ütü n o r t a l ı ğ a b ırakıl ıvermişlerd i r . Durumu , ilgili v e sorumlu kuruluşlar o l a n An ıtlar Yüksek Kurulu ile

Eski Eserler ve Müzeler Umum Müdürlüğü ve Vakıflar Umum Müdürlüğü çok iyi bilmektedirler. Bu kuruluşlar Maliye Bakanlığını, Planlama Teşki­ latını ve parlamentoyu yeterince uyarmaktadırlar . Ancak nedense gerek­ li yardım bir türlü sağlanamamakta , bu iş için gerekli para esirgenmek­ ted ir. Bu gidişle Türkiye dünya uygarlık tarihinde birinci derecede başa­ rılı olduğu bir konudaki üstün durumunu yitirecektir. Bütün aydınlar, özellikle parlamento , Planlama Teşkilatı ve Maliye Bakanlığı bu çok önemli sorunun çözümlenmesi için ele le vermelidir. Yoksa bu umursa­ mazlığın sonunda yurdumuzun tapusu elimizden gidecektir. Cumhuriyet, 26 Şubat 1 975


DO G ULU MUYUZ, BATILI MiYiZ?

Doğu ve Batı arasındaki büyük ayrılığa ilkönce Anadolulu tarihçi He rodo t işaret etmiştir . Goethe " Batı-Doğu Divanı" adını verdiği eserin­ de H a f ız'a ithaf ettiği bir şiirde Doğulu olmanın özelliklerini güzel ve il­ ginç bir şekilde dile getirmiştir. Atatürk Doğulu olmayı "bir lokma bir hırka ile yetinmek" ve "öteki dünya"ya bağlı olmak anlayışı ile tanımla­ ma ktad ır. 1 Ele aldığımız sorun tarih boyunca incelenirse Doğu ile Batıyı birbi­ rinden ayıran nedenlerin hepsini birden kapsayan ana etkenin özgürlük olduğu görülür . Gerçekten Doğu binlerce yıl genellikle özgürlükten yok­ sun kalmış, buna karşılık Batıda söz ve yazı özgürlüğü genellikle süregel­ miştir . Her ne kadar Doğuda , örneğin Sümerlerde , Hititlerde , Fenikeli­ lerde , daha sonra da Abbasilerde ve Selçuklularda özgürlük uygun bir ortam bulmuşsa da MÖ 2 5 0 0 yıllarında Akadlarla ortaya çıkan büyük ve güçlü "theokratik" ve "absolutist" devletlerle Doğu dünyasında uygarlık çalışmaları halkın elinden çıkarak devletin tekeline geçmiştir . Böylece yarışma , yani rekabet kalkınca uygarlı k hareketi dinamizmini kaybede­ rek statikleşmiş ve gelişme olanaklarından yoksun kalmıştır. 2

Batılı Dünya Görüşü Denebilir ki Batıda da bazı yerlerde ve dönemlerde theokratik ya da absolutist devletlerle katı dinsel ilkelerin egemen olduğu çevrelerde öz­ gürlük kısıtlanmıştır. Nitekim Roma İmparatorluğu'nun bazı dönemlerinde absolutist dev­ let düzeni , H ıristiyanlığın yayılmasından sonra da theokratik idare siste­ mi Doğudakilerin bir benzeri idi . Ortaçağ Avrupasında ise birçok yerler1)

Atatürk b u konulara Türk Tarih Kurumu'na gönderdiği bi r mektupta deği nmektedir. Aku rgal . Belle­ ten 1 956, s. 580.

2) E .

Aku rgal . The birth of G reek art, London

1 968 ,

s.

25

v.d.

43


de gerek theokratik gerekse absolutist devlet düzenleri egemen olmuş ve özgür düşünce büyük ölçüde engellenmişt ir. Bu arada lspanya'da ve ltal­ ya'da eng izisyon mah kemelerin i ve Gal ilei'nin 1 6 3 3'te bilimsel düşünce­ lerinden dolayı göz hapsine mahkum edilmesini hat ırlatmak yerinde olur . Bunlara faşist ve nazist rejimlerdeki korkunç özgürlük yoksulluğunu da ekleyebiliriz . Ancak Batıda bu kesintilere rağmen sözde , yazıda ve her türlü yaşantıda özgürlüğün sürekli olarak yaşadığı bir gerçektir. Bi­ lindiği gibi yanlış inançlardan sıyrılmış özgür düşüncenin tarihte ilk par­ lak ürünlerini , Batı Anadolu kentlerindeki İonialı doğa filozofları geliştir­ diler. Batı Anadolu düşünürleri insanlığa yeni bir davranış ve tutum ge­ tirmişlerdir. Bu dünya görüşü özgür düşünceye , özgür rekabete dayanı­ yordu. Devlet düzeni Tanrıya bağlanmadığı , yurt sorunları halk ve şehir meclislerinde olduğu kadar "stoa"larda ve tiyatrolarda bütün yurttaşlarla birlikte tart ışıldığı için herkes düşüncesini söyleyebiliyordu . Okuma ve yazma tarihte en yaygın durumuna ilk defa İonia'da, yani Batı Anado­ lu'da ve Atina'da ulaşt ı . Böylece Doğuda genellikle sarayın ve rahiplerin tekelinde olan okur-yazarlık halkın malı oldu . Yanlış inançlardan sıyrılmış, özgür düşünceye dayalı doğa araştır­ malarından müspet ilim doğdu . Şark, hastalıkları cinlerin, perilerin yar­ dımı ile tedavi etmek gafletini sürdürürken lonia'da l stanköylü Hippokra­ tes özgür düşünce ile hastalığın gerçek nedenlerini aramaya başladı ve tıp ilminin ilk esaslarını kurdu . Aynı özgür bilimsel araştırma yolunda yürüyen Karyalı Hexamyes'in oğlu Thales dünyada ilk defa bir doğa ola­ yını önceden hesaplayarak MÖ 2 3 Mayıs 585 tarihindeki güneş tutul­ masını oluşundan önce haber verd i . Yaşadığımız çağa adını veren atom sözü ve ka·ıramı da aynı tarihlerde Miletos'ta nazari olarak tespit edild i . O n u n gibi dinsel kurallardan kurtulmuş özgür düşünce yolu i l e Atina'da yine o yıllarda halk egemenliğinin temelleri ve iki kuşak sonra MÖ 508'de demokrasi kuruldu .

Sınırlı

ve

Şartlı Batılılaşma

Yurdumuzda uzun süre gazeteci olarak çalıştıktan sonra hakkımızda, "Türkler" adı altında , geçen yıl çok ilginç bir kitap yazan David Hotham , Türkçesi Milliyet Yayınları arasında çıkan bu eserinde Türklerin büyük ölçüde Batılı olduklarını öne sürmektedir. Gerçe kten Avrupa Konse­ yi' n in faal ve sevilen bir üyesi olan Türkiye'nin Batılı olmadığını söyle44


m e k , onun Doğululuğa döne bileceğ i n i düşünmek akla yakın gelmemek­ ted i r . Bununla birlikte çözülmemiş bir sorun g i b i bu konu günümüzde bi­ le aydın çevrelerde tartışılmakta ve genellikle iki çö z ü m yolu öne sürül-

m ek ted ir: 1) Hala çok popüler olan öneri , yani Batının yalnız tekniğini almak, b una karşılık özelliğimi zi korumak, 2) Atatürk tarafından uygulanan radikal biçimde Batılılaşma . Geçen gün , 2 3 Ocak 1 97 4 tarihli M illiyet'te Sayın Ali Gevgilili'nin "Tü rkiye'nin Sentezi ve Batı" yazısı çıkt ı . Oradan Londra'da yayımlanan Times gazetesinin 15 Ocak 1 97 4 tarihli nüshasında CHP ile MSP ara­ sında kurulacak ittifakın Türkiye'de yeni bir sentez olarak yorumlandığı­ nı öğr endim . Gerek Sayın Ali Gevgilili'yi gerekse Times'ın yazısını büyük bir ilgi ile okudum . Konunun çok önemli olduğu ve bugün için Türki­ ye'nin bir numaralı sorununu teşkil ettiği apaçıktır. Bu nedenle ilkönce Batı ve Doğu arasında bir sentezin gerçekleşmesinin mümkün olup ol­ madığını, sonra da Atatürk'ü köklü Batılılaşmaya götüren etkenleri araş­ tırmaya çalışalım .

Büyük İ skender'in Doğuluları Batılılaştırma Çabası Doğu ile Batıyı birbirine kaynaştırmak isteyenlerin başında Büyük İskender (MÖ 356-323) gelir. Filozof Aristo tarafından yetiştirilmiş olan Makedonyalı büyük kumandan o zamanki Doğu ve Batı kültürlerini bir­ leştirme k, bu iki dünyanın en iyi taraflarını alarak büyük ve birleşik fakat Hellenleştirilmiş bir alem yaratmak istiyordu . O çağlarda iki dünya ara­ sındaki durum bugünküne benziyordu; yani Bat ı , siyaset ve iktisat ala­ nında olduğu gibi teknik ve bir bakıma kültür yönünden de Doğuya üs­ tünd ü . Doğu ve Batı arasında dünyayı anlayış o denli başka idi ki bu ka­ rışımdan sentez yerine tarihçilerin "synkretizm" ded ikleri bir "kompro­ mi" çıktı . Yani birleşme ancak kalıp olarak gerçekleşti . Her iki tarafın dünya görüşü güçlerini kaybetmeden süregeldikleri için öz yönünden ya­ ni yaşam felsefesi bakımından bir kaynaşma olamad ı . Nitekim lskender, 'şark'ı Hellenleştirmeyi tasarlarken kendisi bir İranlı gibi giyiniyor, Doğu­ lu gelene klerini uyguluyor , Doğululara eteğini öptürüyor , Mısır' da kendi­ sini Tanrı Ammon'un oğlu olarak ilan ediyordu. İskender dönemindeki bu synkretizm Anadolu'da daha arkaik çağda , MÖ 7 . ve 6 . yüzyıllarda uygulanmak istenmiş ve özellikle iki tarafın tanrı45


lan birbirleriyle birleştirilmişti . Ö rneğ in es ki A nad olu tanrıçası Ky be le 'nin Hellen l i tanrıça Artemis'le bir olduğu ka bul edil miş ve heykell eri de ya rı şark lı yarı Hellen li kıyafe tte tasvir edilmey e başlanm ışt ı . Ancak h er iki ta ­ raf sade ce kalıp bakımından yeni olan bu t anr ıça tip inde kendi eski ta nrı­ sını gö rmekte devam etmiş ve böylece bir sente z değil , bir kompro mi or­ taya çıkmı ştı . Eski çağdaki bu şark garp bi rle şm e leri n de son olarak şark galip gelmiş ve şarklı bir dünya görüşü ile Doğuda ortaya çıkan Hıristi­ yanlık Batıya geçerek Batı aleminin dini olmuştur . Şu var ki Batılılar kök­

lü reform hareketleriyle Hıristiyan dinine , giderek Batılı, yani gerçekçi ve özgürlükçü dünya görüşüne uygun bir karakter vermeyi başarmışlardır .

. . . Ve Atatürk Tanzimattan Atatürk çağına kadar süregelen dönemde Türkiye aslın­ da Batının tekniği yanında farkına varmadan onun yaşam felsefesini de benimsemiştir. Ancak bu dönemde Batılılaşma sadece aydın kişiler arasın­ da oluyor, halk Doğulu dünya görüşü içinde yaşamaya devam ediyordu. Bunu gören Atatürk Türk toplumuna gerçekçi bir yaşam felsefesi kazandırmak amacı ile köklü Batılılaşmayı uyguladı . Doğulu komşuları­ m ıza bakılınca yüksek bir düzeyde bulunduğu muhakkak olan bugünkü durumumuzu büyük önderin köklü reform uygulamalarına borçlu olduğu­ muz şüphesizdir.

CHP

-

MSP Bir Sentez midir?

Sağı temsil ettiği bilinen MSP'nin koalisyon protokolünde Atatürk il­ keleri ile laiklik konusunda taviz verilmeyeceği şeklinde beyanlara imza atması Türk toplumunun sağlam bir bünye kazanmış olduğuna işaret et­ mektedir. Ancak bu bir sentez midir yoksa Doğu ve Anadolu tarihinde sayısız örneklerine rastladığımız bir kompromi midir? Bunu zaman gös­ tere cektir. Milliyet, 5 Şubat 1 974


BATI K Ü LT Ü R Ü VE T Ü RKLER

Batı kültürünün yaratıcı gücü özgürlükçülüğüdür . Başka bir deyimle Doğuyu Batıdan ayıran en büyük özellik, birincisinin özgürlükten yoksun oluşudur. Hemen söyleyelim ki Batı dünyasında da birçok dönemde , ör­ neğin Ortaçağ'da, hatta Rönesans'tan sonra bile bazı yörelerde özgürlük kısılmıştır. Ancak Batıda sıkıyönetim ya da devlet tekelciliği arada bir görünmüş , İonialılarla başlayan özgürlükçü tutum her defasında eski gü­ cüne ulaşmak olanaklarını bulmuştur. Buna karşılık Doğuda özgürlük an­ cak çok kısa dönemler boyunca Sümerlerde, Fenikelilerde , Hititlerde ve Selçuklularda görülmüş , ancak süreklilik kazanamamıştır. Bu özgürlükçü tutum Batı topluluklarına demokrasiyi , laikliği, bilim­ de , sanatta ve ticarette yarışmayı (rekabeti) kazandırarak onları yanlış inançlardan ve dinsel ilkelerden uzak, bu dünyaya bağlı, her zaman en iyi ve en güzel ürünleri ve yapıtları elde etmek davran ışına götürmüştür. Şimdi soralım : "Türklerin Batı kültürü ve Batılı dünya görüşü ile olan ilişkileri nedir?" ve bu soruyu yanıtlamaya çalışalım .

Batı Kültürüyle İ lişkilerimiz Türkler Batı kültürünün kökenini oluşturan eski Hellen düşüncesi ve bilimi ile ilk kez İslam uygarlığının parlak çağında ilişki kurmuşlardır. Bir yazımızda dünyada Birinci Rönesans atılımının Abbasiler döneminde (7 50- 1 258) Arapların , İranlıların ve Türklerin ortak uğraşılarıyla gerçek­ leştirildiğine ve Türk asıllı olan Birun i , Farabi ve lbni Sina'nın bu çabala­ ra önemli katkılarda bulunduklarına değinmiştik . Selçuklu Türkleri araştırmalara ve deneylere dayanan , cinlerden , perilerde n ve tanrısal güçlere bağlı görüşlerden uzak b i r tutumla "Birinci Rönesans" anlayışı içinde tıp medreseleri , sağlık evleri , rasathaneler gibi bilim yuvaları kurmuşlar , Asya ile Avrupa ticaretinin gerçekleşmesi için sağlam ve güvenli yollar , güzel ve görkemli kervansaraylar yapmışlardır. 47


Böylece dine sayg ılı bir topluluk olma kl a b ir l ikt e S e lçuklula r k en d il e rin i d ünyan ı n sorunlarına veren , bilim ve sa nat ko nul arınd a çağd aş d üz ey de v e "Batılı" anlamda uygarlık merkezleri olu ştu r mu şlard ı r . Osmanlıla r da 1 4 . ve 1 5 . ve bir ölçü de 1 6 . yü zyıl da Sel ç uk lul a r gibi Batılı dünya görüşüne uyan bir davranışta idiler . Ger çekten Türk le r bu yüzyılla rda akılcı bir politika uyguluyorlard ı . Fu at K öprülü O s m a nlı İm pa­ "

ratorluğu' nun Kuruluşu" adlı araştırmasında Osmanlılar ın başlangıçtaki bü­ yük başa rılarını sağlayan etkenlerden en önemlisini, onların İ slam din ini bir amaç değil ancak bir araç olarak görmüş olmalarında bulmaktadır. 1 Yükseliş sürecinde Osmanlılar sanatta olduğu oranda ticaret ve sana­ yi dallarında da girişimci ve canlı idiler . Düzinelerce Avrupalı ressamın tablolarında gördüğümüz üzere Türk halıları ltalya'da, Almanya'da, Avus­ turya ve Hollanda'da çok aranan bir Türk sanat ürünü idi . Yine Avrupa müzelerini dolduran güzel Bursa kadifeleri o dönemlerdeki Osmanlı "en­ düstri" ürünlerinin Batı dünyasında ne denli sevgi ve beğeni kazandığını açığa vurmaktadır. Sanat ve ticaret gelişmesi bir ülkenin sağlıklı bir yaşam içinde olduğunu gösterir. N itekim o çağda özellikle Fatih'in egemenliği sü­ recinde Osmanlılar "Batılı anlamda" kurulmuş bir düzen içinde idiler. Bilim tarihçilerimizden öğrendiğimize göre il. Mehmed 1 5 . yüzyılın ikinci yarısında lstanbul'u önemli bir bilim kenti düzeyine ulaştırmışt ı . Fatih'in b i r araya topladığı Ali Kuşçu, Sinan Paşa , Molla Lütfü g i b i bilim adamları matematik ve astronomide çağlarının en önde gelen araştırıcı­ ları idiler. Yine İstanbul'da büyük bilim adamı Takiyyüddin 1 6 . yüzyılın üçüncü dörtlüğünde kurduğu büyük rasathanede 2 o günlerin en ileri alet­ leri ile gökyüzünü inceliyor, geliştirdiği araştırmalarla Batılı astronomlar­ la atbaşı gidiyordu. Uyanık ve ileri görüşlü bir hükümdar olan Fatih, Arapça ve Farsça­ dan başka İtalyanca ve Rumca da biliyordu. Böyle bir ortamda Türklerin bir ikinci kez Antik Çağ ve Batı dünyası ile yakın ilişki kurmuş oldukları anlaş ılmaktadır . i l . Mehmed döneminde yaşamış olan Kritobulos adlı Rum tarihçi Türk Sultanının bir hayranı olarak onun çevresinde ve seferlerinde bu­ lun muş , hakkında da bir tarih kitabı yazmıştır. Tek nüshalı bir yazma olan bu eser yüzyıllar boyunca Topkapı Sarayı arşivinde unutulmuş ola­ rak kaldıktan sonra 1 9 1 2 yılında Osmanlı Devleti'nin İzmir Mebusu olan 1 ) M . Fuad Köprülü , Osmanl ı lmparatorluğu'nun Kuruluşu, 2 . baskı , s. 1 37 v . d . (Ankara 1 9 72 ). Sevim Tekeli , 1 6 . Ası rda Osmanlılarda Saat, Ankara 1 966 ; Sevim Tekeli , Nasirüddin , Takiyüddin ve Tycho Brahe'nin Rasat Aletlerinin Mukayesesi, Ankara 1 958.

2)

48


Karol id i tarafından Türkçeye çevri lmiştir . Bu yazmadan öğrendiğimize göre i l . M e h med , T roia savaşlarının yapıldığı İ lion kent i n i n bulunduğu y öreyi gezmiş ve burada t ı pkı Büyük İ skender gibi Akhilleus ile Ajax'ın mezarlarını aramış ve Ka roli d i' nin çevirisinde görüldüğü üzere "Şair Ho­

meros'un mazharı sitayişi olan bu zevatı ifa eyledikleri şayanı tebcil hize­ matı yad ve tehatturla haklarındaki tahassusatı takdir-karanesini izhar ve kendilerini methü sena eylemiştir . " Burada Kritobulos'un il . Mehmed'e atfettiği "Biz Asyalılar aradan bu denli dönemler ve yıllar geçtikten son­ ra Troialıların öcünü aldık"3 sözleri çok anlamlıdır. Çünkü bu sözler Fa­ tih'in eski Hellen kültürünü çok iyi bildiğini açığa vurmaktadır. Nitekim bü yük şarkiyatçı Franz Babinger, Fatih'in hümanist eğitimi almış İtalyan hocaları olduğunu ve onları savaşa çıktığında yanında bulundurduğunu anlatmaktadır. 4 Kritobulos ise il . Mehmed'in çevresinde tuttuğu Rum ay­ dınlarından biri olmalıdır. i l . Mehmed'in Türk bilginlerinden başka hümanist eğitim görmüş İtalyan hocalarla kendisine bağlı Rum aydınlarını çevresinde bulundur­ muş olması çok önemlidir. Ancak padişahın evrensel kültüre sahip ol­ ması kendi ülkesi için yararlı olamad ı . Çünkü bu uyanık hükümdar genç yaşta öldü ve onunla Türkiye'de kök salması düşünülebilecek olan hüma­ nist filizlenme ancak beş yüzyıl sonra yeşermek üzere kuruyup gitti. Batıda bugünkü evrensel kültüre katkıda bulunmuş hiçbir ülke yok­ tur ki orada devlet ve din işleri bir arada yürütülsün . Avrupa'da halkı di­ nine bağl ı olan birçok devlet vardır. Ancak bu demek değildir ki Batı uy­ garlığı din ile yönetilmektedir. Avrupa radyolarında bugün konuşan ra­ hipler Hazreti İsa'dan ya da Hazreti Meryem'den değil, daha iyi insan ol­ maya , yardımı ve doğruluğu sevdirmeye yönelik konulardan, yani genel ahlak sorunlarından söz etmektedirler. Oysa bizde dinin kötüye kullanıl­ ma davranışı hortlama belirtileri göstermektedir. Bankaları ve faizi gü­ nah sayıp bunları ortadan kaldırmak, "Turizm yabancı gezgin getirir, ama ahlak götürür" g ibi çağdışı ilkelerle bütün dünyanın yararlandığı olanaklardan Türkiye'yi yoksun kılmaya çalışmak, dört kadınla evlenme­ ye izin verileceği , ya da Arap harflerinin yeniden kullanılmasının sağla­ nacağı gibi vaatlerde bulunmak, bu geri kalmış dünya görüşünün su yü­ züne çıkan belirtileridir. 3 ) Tarihi Osmanı Encümeni İlaveleri 1 - 1 1 , 1 328 Kritobulos, Tarihi Sultanı Mehmet Hanı Osmani. Aynı konuda: P. Villard , Mehmet il et la guerre de Troie provence Historique 93-94, 361 -373; Pierre Vidal-Naquet, Homere lliade, Gallimard 1 975, s. 5 v.d. 4) Franz Babinger, Mehmet der Eroberer und seine Zeit, München 1 953, s. 224-225. 49


Batı Tekniği, Ulusal Ruh ! Türkiye 'nin yüzyılı aşkın bir B atılılaşma sürec i içinde bulu nmasına ka rşın yine de geri kalmışlı ktan kurtulamamış olması çe şi t l i yorumlara

k o n u olmak tadır. Birçokları , daha doğrusu büyük bir çoğu nluk başarı

sa ğla namamı ş olmasını Avrupa taklitçiliğinde ve "ulusal uygar lıktan sap­ ma" davranışında aramakta ve örnek olarak Japonya'yı göstermektedir. Gerçekten Japonya Batılılaşmaya bizden çok sonra başladığı halde bu­ gün yery üzünün belli başlı dört-beş ülkesi arasında yer alacak bir düzeye ula şmı ştır . Hemen belirtelim ki Japonya'nın Batıdan sadece teknik almış oldu­ ğu yolunda söylenenler aldatıcıdır. Japonya bilinmeli ki , laik davranışlı bir topluluktur. Ulusal törelere , geleneğe saygılı olmak Batılı davranışlı olmayı engellemez; yeter ki geleneği politikaya , ticaret ve kültür işlerine karıştırmayalım . Bugün yüksek, ileri ve seçkin boyutlarda aydın olan bir Türkün anası babası , okur-yazar olmayan kimseler olabilir. Bunun Türki­ ye'de örnekleri çoktur . Bu aydın kişinin anasına babasına saygı ve bağlı­ lık göstermesi elbette ki doğaldır. Ancak o aydın kişi mesleğinin , uz­ manlığının gösterdiği yoldan mı gidecektir, yoksa saygısı ve sevgisi son­ suz olduğu için anasının babasının çizeceği doğrultuda mı yürüyecektir. Yeryüzünün en dindar kişilerinden biri filozof Kant idi . Ancak o , dinle bilimi kesin biçimde birbirinden ayırmaya önem vermekle ün kazanmış­ tır. Japonyalı, töresine bağlılık ve saygı göstermektedir; ancak iş başın­ da , bir Batılı gibi davranmaktadır. Bu tutumu , yani laik dünya görüşü ile Japonyalı hemen işe girişmiş ve ilk amaç olarak sıkı ve düzenli bir çalış­ maya koyularak, sağlıklı bir topluluk için birincil koşul olan ticaret haya­ tını yaratmış ve ülkesinde sanayiin kurulmasını başarmıştır. Batılılaşmak ya da gelişmek ve sağlıklı bir yaşam kazanmak isteyen her ülke , her konu için gerekli kurumları ortaya koymak ve onları yaşat­ mak zorundadır. Bilimsel araştırmalar yönünden durumumuz hala ilkel ölçüdedir. Üniversitelerimizde bilimsel araştırmalar çok sınırlı alanlar içind e kalm ıştır . Batılı ülkelerin düzeyine , onların gittiği yoldan ve uyguladı kları yön­ temle ulaşıldığını artık bilmemiz gerekmekted ir. Cumhuriyet, 29 Nisan 1 976

50


ORTA ASYA T Ü RK SANATI

Asya'daki Eskiçağ Türk sanatı üzerinde son zamanlarda, özellikle Türk Tarih Kurumu'nun yardımları ile , bazı yazılar neşredilmiş , bu alan­ da bazı mühim temalar araştırılmıştır. Fakat aşağı yukarı 6 . yüzyıldan 1 1 . yüzyıla kadar süren beş yüzyıllık O rtaçağ Türk sanatı memleketimiz­ de pek az tanınmıştır. Bu yazıda, okuyucularımızı , bu devir sanatının bir-iki mühim meselesi ile bilgilendirmeye çalışacağız . Asya'nın ortasında Tarim adını taşıyan büyük ve çorak bölgenin et­ rafını , geçilmesi zor sıradağlar çevirir. Bu bozkırın yalnız dağ eteklerine gelen kısımlarında yeşil vahalara rastlanmaktadır . Tarihte eski çağlarda Çin ile İran'ı birleştiren meşhur İpek Yollarından biri Tarim çöl mıntıka­ sının kuzeyinden, diğeri de güneyinden geçerd i . Ortaçağ Türk sanatı iş­ te bu yollar üzerinde öbe k öbek serpilmiş olan sulak şehirlerde doğdu. Bir taraftan " Hellenistik" , İran ve Buda sanatlarının ; diğer taraftan da Çin tesirlerinin altında gelişen Ortaçağ Türk sanatı, devşirici (ekletik) tarzda çalışan yani bu değişik üslupları birbiriyle birleştiren bir başlan­ gıçtan sonra kısa bir zamanda kendisine has bir varlık kazand ı . O rta Asya Türk sanatının en başarılı eserlerini d i n i metinler ihtiva eden Manilik kitapları içinde işlenmiş olan minyatürler oluşturur. Mani ismindeki büyük ressam, İran'da "Ktesifon" şehrinde MS 3. asrın orta­ sında Zerdüşt , H ıristiyan ve Buda dinlerinin muvaffak olmuş terkibi ile bir din meydana getirdiği zaman bütün gönülleri fethetmişt i . Mani çeşit çeşit resimlerle süsled iği kitaplarını kendi icadı olan "gizli yazı" ile orta­ ya yayıyor , bu güzel yapraklar demet demet elde dolaşıyor, Mani dini böylece Ö nasya'da , Akdeniz memleketlerinde ve Çin'de geniş bir alemin güzelliğe ve ilahi duygulara susamış ruhlarını besl iyordu. Çin'de Mani di­ ni uzun asırlar yerleştikten sonra Uygur prenslerinden Bugug Han ( 7 5 97 8 0) Mani dinini tanıyarak ona bağland ı . Bugug Han'dan sonra , Uygur halkının büyük bir kısmının Buda din ine bağlı kalmasına rağmen , bütün Uygur hanları M oğol zamanına kadar bu dinin koyu taraftarları oldular . İslam d i n i ortaya çıkınca Manilik Önasya'da kuvvetini kaybetmişt i . Ona 51


karşıl ık Uygurların memle keti nde b i l hass a K uzey i pek Yolu üzerinde bu­ lunan Turfan yanındaki Hoç o şe hri , Ma ni d ininin ve minyat ürcülüğünün 8 . ve 9 . yüzyıllardaki me rkezi oldu . Uygur Tü rkleri , dini metinleri çini mü rekkebi ile beyaz kağıda , ipek veya deri üzerine ya zıyorlar , siyah ya­ zıları n arasına bazen kırmızı harfler ve kelimeler karıştırıyorlar, yaprak başla rını veya kenarlarını, bazen bütün bir sayfayı çeşit çeşit renklere boya nmış göz alıcı, gönül açan resimler ve çiçeklerle süslüyorlardı . Minyatür sanatının dünya ölçüsünde e n güzel örnekleri olan b u eser­ ler sanat tarihinde büyük bir rol oynadılar . lslam minyatür sanatı , doğu­ şunu , bu Uygur minyatürlerine borçludur. Çünkü , şurası muhakkak suret­ te sabit olmuştur ki Emeviler devrinde İslam sanatında kitap tasvirleri mevcut değildi. Vakıa Suriye çöllerinde " Kuseyriamra" g ibi köşklerde bir­ çok duvar resmi bulunmuştur; fakat bunlar tamamiyle " Hellenistik" sana­ tın devamı olup lslam minyatür eserleri ile hiçbir benzerlik göstermedik­ leri için onlar üzerinde bir tesir yapmış olmaları kabil değildir. Ayrıca şu nokta bilhassa mühimdir: ilk yazı sanatı ve minyatür resimlerini İslam sa­ natında Abbasiler devrinde buluruz . Abbasiler devri Türklerin lslam me­ deniyetine girişi ve hakim oluşu devridir. Bunların zamanında lslam sana­ tı büyük bir değişiklik gösterir ki bunun Türklerle meydana geldiğini ispat etmek mümkündür. Nitekim minyatür sanatının Abbasiler devrinde nasıl Mani kitaplarından lslam sanatına geçtiğini tarihi kaynaklardan öğreniyo­ ruz : Abbasiler devrinde Mani dini Önasya'da tekrar revaç buldu . Bu dini hoşgören Halife Memun'un (8 1 3-833) Suriye manastırlarında bulunan eski Mani metinlerini araştırıp incelettiği ve Arap diline çevirttiği tarihçe malumdur. Bu arada şarktan gelen Türk ressamları 9. asırda Bağdat sa­ natına tesir etmişlerdir. Her ne kadar tarihçe bu devirde Bağdat'ta Türk sanatkarlarının kullanıldıkları zikredilmemektedir, fakat biz bu tesiri baş­ kd bir yoldan kesin olarak anlayabiliriz . Hemen hiçbir İslam minyatürü yoktur ki, nerede yapılmış olursa olsun , badem gözlü yüzler göstermesin. Bu gerçek, tek başına, lslam minyatürünün kesin olarak Türk kavimleri tarafından meydana getirildiğini ispat eden en mükemmel delildir. Bu iti­ barla çekik gözlülükle hiç alakası olmayan Arapların ve İranlıların , resim­ lerini bu şekilde işlemiş olmalarını başka türlü izah etmek kabil değild ir. Nitekim İran sanatında , Sasaniler, Partlar veya Ahamenitler devrinde böyle bir "fizyonomi"ye (insan yüzüne) tesadüf etmemekteyiz . Bunlardan başka İslam minyatürlerinin birçokları manzara ve tezyini motifler bakı­ mından Şarki Türkistan ve Çin tesirleri gsöterirler ki bu da lslam minya­ tür sa natının Türklerin tesiri ile meydana geldiği ni anl atır . 52


i l k minyatür örnekleri n i n Uygur yüzü tipinde olması , bunda n sonra­ k i mi n ya t ü rc ülü k için değişmeyen bir kaide oldu ve bu m o da lslam sana­ tın da 1 5 . ve b azı y e r l e r de 1 6 . , 1 7 . asırlara kadar sürdürüldü .

O rta Asya Türk sanatında plastik eserler , demir, bakır, altın kaplar iş çiliğ i , kumaş ve halı işlemeciliği büyük rol oynard ı . Fakat kayalara o yul muş keşiş mağaralarını süsleyen 2-4 metre büyüklüğündeki duvar res imleri ve mağaranın zeminini bezeyen "fresko"lar sanat tarihi bakı­ m ın dan daha mühimdirle r . Kağıt üzerine çizilen resimler iğne ile delin­ dikte n sonra kömür tozu ile duvara geçirilir ve arkasından boya ile yeni­ de n işle nird i . Mevzu umumiyetle Buda'nın hayatını tasvir eden resimler ü zer inde toplanırsa da bunlar arasında çok ilginç sahnelere de tesadüf e dilir . Almanların bu yüzyılın başında birçok ilim heyeti göndererek yap­ tıkları araştırmalar neticesinde bu duvar resimlerinin en güzellerinden yüzlercesi toplandı ve Berlin'e taşınd ı . Bunlar bugün dikkatli bir şekilde "restore" edilmiş (üslubu değiştirilmeden tamir edilmiş) olarak teşhir edil­ mektedirle r . Almanların "Kuzey İpek Yolu" üzerinde doğuda Kuça , batı­ da Turfan ve Hoço şehirlerinde yaptıkları araştırmalara karşılık İngilizler ve Fransızlar daha fazla "Güney İpek Yolu"nun bazı şehirlerinde topla­ dıkları eserleri Londra ve Paris müzelerine götürdüler. Gene Rusların her iki yol üzerinde elde ettikleri buluntular da Leningrad Müzesi'ne nak­ ledilmiştir. M ağaraları süsleyen duvar resimlerinin en eskileri T o harların otur­ duğu Kuça merkezinde bulunmuş olup aşağı yukarı Miladın 5 . ve 7 . asır­ ları arasındaki zamana aittirler. Aynı duvar resimleri Uygur memleketle­ rinde , Turfan ve bilhassa Hoço şehrinde de bulunmuştur ki bunlar daha geç bir tarihte , 8. ve 1 1 . asırlar arasındaki zamanlarda işlenmişlerdir. Uygur resimlerinin gözleri fazla , Toharlarınki ise daha az çekiktir . Uy­ gurlarda portre temayülü Toharlara nispetle daha kuvvetlidir. Toharlar resimlerinde gölgeye , Uygurlar ise çizgiye ehemmiyet vermişlerdir. So­ nuncularda Çin tesiri daha açıktır . O rta Asya Türk duvar resimlerinin sanat tarihindeki rolleri çok önemlidir. Bu eserlerde mevcut birçok motif yardımı ile İslam sanatında Türklerin büyük yardımlarını tespit etmek kabildir . Abbasiler Emevilerin yerine geçtikleri zaman saray , Pers nüfuzu altına geçmiş, İslam medeni­ yeti İranlılaşmak tehlikesini göstermeye başlamışt ı . Bunu önlemek iste­ yen Abbasi halifeleri Türk kumandanlarının yardımına müracaat ettile r . Bunun neticesi olarak lslam medeniyeti ondan sonra tamamiyle Türk et53


kisi altında kald ı . Bu nüfuz ve te siri n izlerini Abba sil e r devrinde büyük bir değişiklik gösteren İ slam sanatı nda tespit etme k m ümkündür. 9. asır­ da İ slam sanatının yeni bir safh aya girişi ni ispat etm e k için Turfan ve Hoço şehirlerindeki minyatür ve duvar resimleri büyük del i ller vermekte­ dirle r .

Ülkü dergisi, sayı 8 , 1 942

Not :

Kuzey ve Güney ipek Yolları üzerindeki şehirlerin sanatları hakkında başlıca eserler şunlar­ d ı r: 1 - S I R AUREL STEIN, lnnermost Asia, 1 928. 2 P.PELLIOT, Les Grottes de Touen Houang, 1 924. 3 - A. G RÜNWEDEL, Alt-Kutscha, 1 920. 4 VON LE COO, Buddistische Spatantike 1 922/24. 5 VON LE COQ, Choço, 1 9 1 2/22. 6 WALDSMIDT, Gandhara, Kutsch, Turfan, 1 925. 7 J. HACKIN, Recherches archeologiquesen Asie Centrale, 1 936. -

-

-

-

54

-


İ SLAM SANATI VE T Ü RKLER

Türklerin İslam sanatındaki büyük başarıları , içinde bulunduğumuz üzyılın başından beri yapılan araştırmalarla belirmeye başlamıştır. Artık y bir zamanlar yapıldığı gibi İ slam sanatına "Arap sanatı" denilmemektedir. Şunu biliyoruz ki Türklerin İslam dinine girdikten sonra felsefe , matema­ tik ve tabiiye ilimlerindeki başarılarıyla bu kültürün gelişmesi ve olgunlaş­ ması yolunda çok büyük yardımları dokunmuştur . Türklerin sanat alanın­ daki çalışmalarından ise yakın bir zamana kadar habersiz bulunuyorduk. Çünkü Arap dilindeki yazılı vesikalar bize bu yönden pek az bilgi vermek­ tedirler. Bununla beraber yukarıda da dediğimiz gibi, 2 0 . yüzyılın başın­ da yapılan kazılar Türklerin İslam sanatındaki büyük rolünü ortaya atma­ ya yol açmıştır. Şu var ki Türklerin İslam sanatının gelişmesindeki büyük başarısı henüz değerince belirtilmemiştir . işte bugün bu büyük meselenin bazı mühim konularını okuyucularımıza tanıtmaya çalışacağız. İslam sanatının Emeviler devrini Abbasiler devri ile karşılaştırdığı­ mızda büyük ayrılıklar görüyoru z . İsa'dan sonra 9. yüzyılın başında İs­ lam sanatı birden o güne kadar görülmeyen bir renk ve görünüş kazan­ d ı . İskit sanatını ve işçiliğini çok andıran bir üslup ile yine o vakte ka­ dar tanınmayan geometrik motifler türedi . Bundan başka birçok yeni sanat şubesi ortaya çıktı . Bu değişmenin sebebi ne olabilirdi? Tarihten şunu öğreniyoruz ki Abbasiler devrine kadar İslam kültürünü her bakım­ dan yalnız Araplar temsil etmişti . Fakat İslam dininin yayılması ile İran­ lılar ve Türkler de bu dine girince kendilerine öz olan özelliklerle bu ye­ ni aleme büyük kuvvet verdiler. İşte İslam sanatında birdenbire gözüken büyük ayrılığı bu iki m illetin bu kültüre katılması ile anlatabiliri z . Şimdi bu derin değişmeyi Türklerin mi yoksa İranlıların mı yaptıklarını araştır­ mak gerekiyor . İ lkin tarihin yapraklarını karıştıralım : Arapların kendile­ rine öz bir kültürü olmadığı için , Abbasilerin daha ilk günlerinde , halife­ nin sarayında yükse k yerler alan İran büyüklerinin tesiriyle İranlılaşmak tehlikesi baş gösterd i . O sıralarda aynı sarayın nüfuzlu adamları arasın­ da Türkler de görünmeye başlamıştı . Bunlar ekseriya büyük subaylard ı . 55


İ şte Abbasi halifeleri bu Türk k om uta nlarının ya rd ımı i l e l r an te h l i kesi­ nin önünü almayı uygun buld ular . T ürk ırkını ve Türk memleket lerini b öylece her bakımdan kayırmak siyasetini güttüler . B irçok Türk bu su­ retle halifenin emrinde bü y ük kuvvetlerin başına ge çe b ildik ler i için Batı­

ya a kma ya başladılar . Abbasi halifeleri ise bu yüzden Türkl erin tesiri al­ tına girdiler. Memun gibi Mutasam'ın da annesi Türktü . Çocuklu ğunu Türk dayıları arasında geçiren , Türk terbiyesi alan M utasam memle keti­ ni ancak Türk askerlerinin eline vermekle koruyabileceğini biliyordu . Çünkü o , onların mertliğin i , temiz ahlakını v e yüksek kudretini sevmiş ve beğenmişti . Fergan bölgesindeki birçok Türk gencini türlü vesilelerle Bağdat'a çağırd ı ; ve onlardan bir hasse ordusu kurd u . Mutasam halifeli­ ğe geçtikten sonra , bu ordunun yetmiş bin kişiyi bulduğunu tarih bildir­ mektedir Türklerin Abbasi sarayındaki büyük nüfuzunu Fahri'nin bir fık­ rası ne güzel anlatır : M utasam halifelik tahtına çıktığı zaman kendisinin yakın dostları meclis kurmuşlar ve bir müneccim çağırarak ondan yeni halifenin yerin­ de ne kadar kalacağı ve ne kadar yaşayacağı yolunda kehanette bulun­ masını istemişler . Bu esnada oraya gelen bir adam söze karışarak "Ben bunu müneccimlerden daha iyi bilirim" demiş . Oradakiler heyecan ve merakla "Şu halde sen söyle, halifeliği ne kadar sürecek" diye rica et­ mişler . Adamın cevabı gayet kısa olmuş . "Türklerin istediği kadar" de­ miş . Türk askerlerinin İslamlığın merkezindeki bu hakimiyetleri Arap kı­ taları tarafından kıskanıldığı için zaman zaman yerli ve Türk kuvvetleri arasında çarpışmalar da oluyordu . Mutasam hem bunu önlemek, hem de Türk askerini Bağdat'ın o zamanki ahlakı bozuk muhitinden uzak tut­ mak için altmış kilometre kuzeyde Samarra şehrin i kurarak büyük ordu­ su ile oraya yerleşti (835) . 883 yılına kadar halifeliğin merkezi olan Samarra bir Türk şehri ol­ du. Burada her şey Türktü . Türk ırkını Araplıktan uzak tutmak kaygısıy­ la burada yalnız yeni politika değil yeni bir sanat da kök tutmaya başla­ d ı . işte Samarra şehri böylece bizim için lslam sanatında Türklerin başa­ rılarını aramak yolunda en güzel belgeleri verecek bir yer oldu . Bu şehir 1 9 1 1 - 1 9 1 3 senelerinde kazılmış ve buluntuların büyük bir kısmı İstanbul ve Ber t in müzelerine götürülmüştür . Türkler için kurulan bu şehirde bu­ lunan eserlerin de Türk karakterini göstermesini beklemek çok yerinde­ dir. Nitekim burada bulunan her çeşit sanat kalıntıları o güne kadar İs­ la m s anatında görülmeyen ve bulunmayan bir değimdedirler. Meselenin bu kada rı bile bize buradaki eserlerin Türklere ai t olduğunu göster meye 56


yete r . Kaldı ki Samarra'da çı kan sanat eserle rini O rta Asya'daki Ortaçağ Türk eserleri ile karşılaştırdığ ımızda arada çok büyük benzerlikler bulu­ yoru z . Daha önce O rtaçağ Türk sanatı n ı biraz an latmıştık . Orada İ slam minyatürlerinin doğuşunda Uygur Türkle rinin büyük etkilerini belirtmeye çalıştıktan başka keşiş mağaralarının içinde büyük duvar resimlerindeki birçok motifin bazı e rken İslam eserlerinde aynı ile bulunduğuna da işa­

ret etmiştik . İşte Samarra'da bulunan eserler, İslam sanatında ilk defa olarak, Orta Asya'yı birçok bakımdan düşündürmekte ve andırmaktadır­ lar . Şurasını önemle belirtmeliyiz ki Toharların ve Uygurların eserleri 8 . ve 9 . yüzyıllarda e n büyük devirlerini yaşıyord u . Ve Türklerin Batıya kü­ meler halinde akmaya ve sızmaya başladıkları zamanlar da bu günlere raslar . Böylece 835 senesinde kurulan Samarra şehri Orta ve Batı As­ ya'dan gelen Türklere kucak açmış bir yerdir. Şimdi Samarra'da çıkan ve bir bölümü İstanbul'da Çinili Köşk Müze­ si'nde yer alan eserlerde Orta Asya'ya bağladığımız etkilerin neler oldu­ ğunu anlatalım: Samarra'da en çok gözü çeken mesele yeni işçilik (tek­ nik)tir. Halifenin saraylarını süsleyen taştan , tahtadan ve stucco (mer­ mer tozu ile karışık alçı)'dan ibaret kabartmaların o güne kadar bu yer­ lerde hiçbir devirde tanınmayan meyilli yontma biçiminde işlendiğini gö­ rüyoruz . Kabartma işlerinde yontma biçimi Orta Asya memleketlerinden başka hemen her tarafta d ikine yarıklarla yapılır. Muhtelif Türk kavimle­ rinde ve bilhassa İskitlerde ise kabartmalar dikine değil meyilli yontulur . İskit bronz kaplarında ve Altay bölgesindeki eski Türk ziynet eşyasında bu biçim yontulmuş kabartmalara çok raslanır. Türk erleri ve subayları , silahları , eyer takımları ve beraber getirdikleri başka sanat eserleri ile bu çeşit kabartma biçimini Samarra'ya taşımış olmalıdırlar. Hiç şüphe yok ki aralarında bu işlerin sanatçıları da vard ı . ilk defa Samarra'da görülen bu teknik o günden sonra birçok lslam memleketine yayılmıştır. Samarra , İslam sanatının en meşhur ve en esaslı motifinin beşiğidir. Arabesk burada doğmuştur. Avusturyalı alim Strzygowski haksız yere Ara­ besk ismini taşıyan bu motife Türkesk demenin çok daha doğru olduğunu ileri atmıştır. Bunlar Samarra'da sarayların duvarlarını süslüyorlard ı . Üslup bakımından da Samarra eserleri o güne kadar İslam sanatın­ da bulunmayan bir tarz gösterirler. Arapların ve İranlıların süsleyici mo­ tifleri bitki şekillerini taklit ederler . Samarra eserleri ise süsleyici sanatta geometrik karakter taşırlar . Bu vasıf onları Ortaçağ Türk sanatına bağ­ lar . Tohar ve Uygur duvar resimlerinde de süs yerine k ullan ı l an motifler tamamiyle geometrik değimdedirler . Bunların birçoklarının Samarra'da 57


da bulunduğunu görüyoruz . Her i ki t arafın b ilhas sa cam , keram ik ve se­ defte n , küçü k mozai k işleri birbirin in a yn ı tesiri y apma k t adırlar . Samarra'da göze çarpan geometrik üslup , Arap ve İ ranlılara karşı esasen Türk süsleyici sanatlarının en öz vasfıdır . Bütün Türk süsleyici sa­ natları 1 5 . ve 1 6 . yüzyıllara kadar bu karakteri taşımışlardır. Hatta halı ve

kilim gibi halk sanatı eserlerinde bu karakter bugün bile yaşamaktadır. Samarra'nın Orta Asya ile ilgisini orada bulunmuş olan beyaz renk­ teki Seladon Çin vazoları diğer bir bakımdan ispat ederler . Yine üstü ka­ bartmalı keramik işleri de Çin ve Orta Asya Türk madeni kaplarının tesi­ rinden başka bir şey değildir. Türk sanatının bütün devirler içinde değiş­ meyen ve yine İskit sanatı ile birleşik bir karakteri de çiçek ve hayvan şekillerinin stilize edilmiş bir hale sokulmasıdır. İ ranlılarda ve Araplarda böyle bir üslup yoktu . İslam sanatında Türklerin meydana getirdiği işleri ayırıp çıkarmak için onların herhangi bir bölgeye ilk vardı kları günlerde yarattıkları eser­ leri bulmak gerektir. Eğer bu eserler orada yepyen i motiflerle yeni bir üslup meydana getiriyor ve bunlar Türk karakte ri taşıdığı muhakkak olan diğer Türk eserleri ile benzerlik gösteriyorlarsa o vakit bu yeni sa­ natın Türk başarısı olduğunu kesin olarak ispat etmiş oluruz . İslam dünyasında Samarra'dan başka böyle bir yer daha var mı? Yi­ ne tarihin yapraklarını karıştıralım : Yazılı vesikalar bize Ahmet İbni Tu­ lun isminde bir Türk generalinin M ısır'da bir Türk lslam Hükümeti kurdu­ ğunu anlatıyor (868-905) . Anavatandan gelen ve Samarra'da bulunmuş olan bu Türk komutan Samarra'da gördüğümüz üslubun tamamen aynını Mısır'a götürdü. Ve orada o güne kadar bilinmeyen bir sanatın doğmasını temin etti. İbni Tulun mimari bakımından çok önemli olan camiinin du­ varların ı , kemerlerini ve pencerelerini yukarıda Samarra'da da bulundu­ ğı ınu söylediğimiz kaplamalarla süsledi . Tahtadan , taştan ve 'stucco'dan olan bu kabartmalar da Samarra'daki gibi meyilli yontma biçimindedirler. Bir Türk şehri olan Samarra'daki eserlerin Orta Asya Türk eserleri ile benzerliği ve Samarra'daki eserlerin İbni Tulun devrinden başlayarak Mısır'da bulunması İslam sanatında Türkün hissesini gösteren örnekler­ dir. Yalnız , İslam sanatında Türklerin rolü bundan ibaret değildir. Biz burada başlangıç noktasını kestirip Türk-İslam sanatını araştırmada usu­ lün nasıl olabileceğ ini birer örnekle göstermeye çalıştık. Ülkü dergisi, sayı 9, 1 942 58


" KEND İ SANATIMIZA SAH İ P ÇIKMIYORUZ, İ TAM B R UMU RSAMAZLIK İ Ç İ NDEY İ Z "

Mısır, Roma , Yunan ve Hint sanatları üzerinde çağımızın e n güzel baskılı kitaplarını ortaya koyan Paris'teki Mazenod Yayınevi'nin şimdi "L'Islam et l'Art Musulman" başlığı altında daha önceki ciltlerinden de güzel ve görkemli olan büyük bir kitabı çıkmış bulunmaktadır. Yayınevi kitabın hazırlanışı sırasında bu satırların yazarına başvura­ rak Türkiye'de resim çıkarabilme konusunda yardım istemişti . Konunun önemini göz önünde tutarak Kültür Bakanını ve Kültür Müsteşarını ziya­ ret etmiş ve onların yardımını sağlamıştım . Ancak Mazenod ekibi oto­ mobil kazası geçirdiği için Türkiye'ye gelemeden Paris'e dönmüştü . Fo­ toğraf çekimlerini , bana yazdıklarına göre , adlarını kendilerine verdiğim ünlü Türk fotoğrafçılarına yaptıracaklard ı . Daha önceki ciltlerin olağa­ nüstü güzelliğini bildiğim için İslam sanatı üzerindeki bu eserin çıkışını merakla bekliyordum. Ancak kitabı n bir nüshasını bana gönderdikleri ve müellifin Pro f . Alexandre Papadopoulo olduğunu öğrendiğim an bütün sevincim yok old u . Çünkü hemen Türk sanatı ve Sinan bölümlerine baktım ve içim­ de uyanan kuşkunun ne yaz ı k ki doğruland ığı gerçeği ile karşılaştım . Xazara göre Sinan "Christod oulou" adlı bir Rumdur . O , yani Sinan , artistik ve gelenek yönünden d e Yunanlıd ı r . Papadopoulo'nun Türk mimarlığı üzerinde yazdığı 6 sayfa , bu tür dayancasız yargılarla sürüp g itmekted i r . Özünde , kitabın 3 8 0 sayfadan oluşan önemli ve büyük bölümünde Papadopoulo bütün Türk sanatı üzerinde bu 6 sayfa dışın­ da ya zmamaya önem vermiş görünmekted i r . N itekim 1 8x 3 0 ya da 2 3x 3 0 büyüklüğünde eşsiz güzellikteki renkl i levha arasında ise yazar Türk sanatına sadece 4 resim ayı rmakla yetinmiştir. Ancak Belgeler adını taşıyan bölümde önemli Türk ke ntlerinde ki mimarl ı k eserleri üze rine etüdlük n iteliğinde 6x9 büyüklüğünde 76 fotoğraf ve planın ye r aldığı görülmekted i r . Şu var ki , bu bölümü yayınevi sa hibinin eşi 59


Bayan Luci e n n e Maze nod h a z ı r l a m ış , yazar ise o n a ancak yard ı m et­ m işt i r . Papadopoul o ' n u n yazd ı kları n ı okuyup da ü z ü l m e m e k elden g e l m i ­ yor . Ö m rünü T ü r k sanatına adamış o l a n b ü y ü k Fra n s ı z b i l g i n i Prof . Gabriel Bursa , Orta ve Doğu Anadolu Türk M imarisi konusunda 6 bü­ yük cilt eser verm iş ve sanatımızın dış dünyaya t a n ıt ılmasın d a büyük

hizmetler görmüştü . Bugün Fransa'da böyle bir kitabın çıkmış olması gerçekten acıd ı r . insan ilk anda yayınevinin düşüncesizliğine hayret ediyor . Ancak yazar Alexandre Papadopoulo Sorbonne Üniversite­ si'nde lslam Sanatı Estetiği profesörüdür . Ondan başka Kahire ve İs­ kenderiye'de 20 yıl çalışmış, orada "Kahire Dergisi"ni idare etmiş olu p , Paris'te ayrıca lslam estetiği ile uğraşan merkezin kurucusu ve direktörüdür . Parisli yayınevinin bu nitelikleri taşıyan yanı başındaki bir kişiyi almakta herhangi bir kötü düşünce ile hareket etmiş olduğu söylenem e z . Kitap 50 b i n nüsha basılmıştır. Fiyatı 2 bin TL'sını aşkın olduğu hal­ de öteki ciltler gibi kapışılacaktır. Böylece Türkler üzerindeki haksız yar­ gılar geniş çevrelere yayılacaktır. Bu durumda ne yapılabilir? Kaleme sa­ rılıp polemik yapmak ilkel bir tutum olur . Çünkü şikayet ve yaygara hiç­ bir yarar getirme z . Tersine böyle bir tutum aleyhimize söylenenlerin da­ ha geniş çevrelere yayılmasına neden olur . Kanımızca yararlı bir davranışta bulunmak istiyorsak Türk sanatı ile daha yakından ilgilenmek ve bu konuda çaba göstermek zorundayız . Bu­ gün bile Sinan hakkında Türkler tarafından yazılmış bir eser yoktur . Oy­ sa yazacak bilginlerimiz az da olsa vardır. Ancak dört başı bayındır bir 'Sinan monografiası'nın ortaya çıkabilmesi büyük bir ekip işidir ve çok masraflıdır . Bu çabayı başarıya ulaştırmak ancak düzgün ve sürekli çalı­ şan bir kurum aracılığıyla sağlanabilir . N itekim bugüne değin Sinan ile ilgili en önemli araştırmalardan biri O rd . Prof. Ömer Lütfi Barkan'ın ka­ leminden çıkmış olup bilimsel çalışmaları ile yurdumuzda büyük hizmet­ ler göre n Türk Tarih Kurumu tarafından basılmıştır. Ne var ki , Sinan'ın ve dah a başka Türk sanatçılarının eserlerini layık oldukları önemde kü­ çü klü ve büyüklü ciltler halinde Türkçe ve yabancı dillerde yayımlama­ mız gerek mektedir. Türk kültürünün yayılması ile uğraşan Kültür Bakan­ lı ğ ı , T urizm ve Tanıtma Bakanlığı ile D ışişleri Baka n l ı ğ ın ı n ortaklaşa ça ­ lış mala rı gerekmektedir. Daha da iyis i , hepsinin bird e n bu işi, kurulm ası­ n ı bü yük bir özenle beklediğimiz "Türk Kültür Kur umu"na devret mel eri olu rd u .

60


Türk sanatı na Fransızlar, Almanlar , İ ngilizler ve daha birçok ulus bü yü k hizmetle r yap t ı kları halde biz Türkler uyuşuk olarak oturuyoruz . Kendi sanatımızı ne zaman önemseyeceğiz? !

Cumhuriyet, 23 Nisan 1 977

NOT :

23 Nisan 1 977 tarihli bu yazıdaki bazı temenniler bugün yerine getirilmiş olup Türkler tara­ fından Sinan üzerine birçok önemli eser yazılmıştı r. Yer darlığından burada ancak Abdul­ lah Kuran'ın ( 1 986) ve Metin Sözen, Sami Güner'in ( 1 988) Sinan üzerindeki eserlerini anı­ yoruz. 61


ATAT Ü RK VE OSMANLI TAR İ H İ

Bazı çevrelerde Atatürk'ün Osmanlı İmparatorluğu tarihine ilgi duy­ mad ığı kanısı vardır. Oysa Büyük Önder, Osmanlıların yalnız son üç yüzyıllık gerileme dönemindeki çağdışı kalmış , yoksul halinin ve teokra­ tik idaresinin , kurmakta olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne etkide bulunma­ sını istemiyordu . Buna karşılık Atatürk, Osmanlı Devleti'nin parlak çağı ile iftihar edi­ yor , "Sinan'ın heykelini dikiniz" direktifini veriyor, Selçuklu ve Osmanlı tarihinin araştırılması için Avrupa'ya öğrenci gönderiyordu . Atatürk dö­ neminde Avrupa'da Türk Tarihi alanlarında yetişen bir düzineyi aşkın genç , sonraki Türk Tarih Kurumu'nun üyeleri olmuşlardır. Yalnız rah­ metli olanları anarsak, başta Türk Tarihi araştırmalarında çığır açan Ömer Lütfi Barkan olmak üzere , Mükrimin Halil Yınan ç , Cavit Baysun, Tayyib Gökbilgin , Enver Ziya Karat gibi bilginleri sayabiliriz . Eski kuşa­ ğın temsilcileri olan Fuat Köprülü ve İ smail Hakkı Uzunçarşılı gibi büyük bilginler de yine Atatürk döneminde , onun çizdiği yolda , Türk Tarih Ku­ rumu çatısı altında Osmanlı Tarihi üzerinde eserler verdiler . Bugün işbaşında olanlar arasında birkaçı Orta Asya Türk Tarihi , bir­ kaçı Selçuklu Tarihi ve çoğunluğu Osmanlı Tarihi üzerinde çalışan de­ ğerli bilginlerimiz de Atatürk döneminde ve Atatürk'ün çizdiği plan için­ de yetişmişlerdir. Şimdiki Osmanlı tarihçilerimiz arasından bazıları , Amerikan üniversitelerinde ders vermektedirler . Böylece Atatürk döne­ minde ve Atatürk'ün öngördüğü proje içinde yetişenler dünya bilim çev­ relerinde de seçkinleşmişlerdir (temayüz etmişlerdir) . Tarihçilerimiz Tür­ kiye'de ve dış ülkelerde başarılı olmalarını , Atatürk'ün kurduğu Türk Ta­ rih Kurumu'nda her çeşit yardımı bulmuş olmalarına borçludurlar . Öyle ki , kurum üyesi olmayan araştırıcıları n , örneğin büyük bilgin rahmetli Necati Lugal ve daha birçok değerli tarihçinin eserleri de basılmakta idi ; ay rıca onların araştırmaları için gerekli bütün olanaklar da sağla nmakta id i .

62


İ nönü Dönemi ve Türk Tarih Kurumu l nönü dönemi nde Türk tarihi alanlarındaki çalışmalar Atatürk'ün ön­ g ör dü ğü çi zgide gelişmeye devam etti . İ n ö n ü , h e r fırsatta Türk Tarih Ku ru mu ile ilgil e n iyor , çalışmalarının başarılı o lması için çaba gösteri­ y o rd u . Bu dönem boyunca başkan olan Şemsettin Günaltay , genç bilim ada mları alarak bu önemli b i l i m ocağına taze kan verd i . Böylece seçkin

şa h siye tler olmakla beraber , asıl meslekleri tarih alanında olmayan üye­ le r öld ükçe ya da kendiliklerinden ayrıldıkça Türk Tarih Kurumu gerçek m eslek erbabının eline geçmeye başladı . Şemsettin Günaltay , Demokrat Parti döneminde d e her yıl yapılan s eçim lerde en yüksek oyları toplayarak başkanlığını sürdürdü ve Türk Ta rih Kurumu'nun gittikçe daha bilimsel bir kimlik kazanmasında etken ol du .

Bayar ve Menderes' in Tutumu Aslında Demokrat Parti , Tarih Kurumu'nun içinde birçok CHP'li po­ litikacının yer almasından ve başkanlıkta yine CHP'li bir eski başbakanın bulunmasından dolayı tedirgindi . N itekim daha 1 95 1 'de Adnan Mende­ res , Türk Tarih Kurumu'nun şimdi biri rahmetli olan üç genç temsilcisini (Halil Demircioğlu , Sedat Alp ve Ekrem Akurgal) milletvekili Dr. Sedat Barı aracılığı ile Büyük M illet Meclisi'ndeki odasına davet ederek kuru­ mun CHP'li üyelerden arındırılmasını istedi ; ancak o üç üyenin yaptığı açıklamalar sonunda Adnan Menderes , kurumun iyi ellerde olduğuna ve yararl ı çalışmalar yaptığına kanaat getirerek isteğinden vazgeçt i . Celal Bayar'ın tutumuna gelince : Demokrat Parti'nin Türk Tarih Kurumu'na karşı duyduğu hoşnutsuzluk sekiz yıl sonra 1 95 9'da bir kez daha , bu kez Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından dile getirild i . Bir g ün bu satırların yazarını Cumhurbaşkanlığı Genel Se kreteri rahmetli M unis Faik Ozansoy telefonla aradı ve "Sayın Cumhurbaşkanı sizinle g örüşmek istiyor" diyerek davetin Türk Tarih Kurumu ile ilgili olduğunu ekledi . O s ı rada Türk Tarih Kurumu'nun Genel Sekreteri id i m . Gerekli bilgileri ve n otları hazırlayarak b i ldirilen saatte K ö şk e gittim . Cumhur­ başka n ı b e n i Köşkün kütüphanesinde kabul etti ; yan ı nda M u n is Faik Ozansoy bulunuyordu . Bir-iki gönül alıcı sözden sonra oldukça se rt b i r ifade ile "Sekiz y ı l d ı r genel sekreters iniz . S i z b i r mesle k adamısı n ız , " de63


d i ve Şemsettin Gü naltay ' ı kast ede re k , " B i r bil im kuru lunun baş ında bir politi kacı n ı n bulunmas ı doğru m ud ur?" d iye e kled i . Asl ı nda Cumhurbaş­ kan ı bu uya r ıs ı nd a hakl ı idi . A ncak Şemsettin Günaltay , kurumda çok sevil iyor ve her yıl yapılan se çimle rde e n yüksek oyları topluyordu . Ay­

rıca kuruma gerçek meslek adamlarının alınmasında büyük hizmetleri olmuştu . Bunları ayrınt ılarıyla dile getirdim ve Şemsettin Günaltay'a karşı bir hareketin büyük tepki yaratacağ ını , böyle bir durumun Demok­ rat Parti bakımından iyi bir izlenim bırakmayacağı kanısında olduğumu söyl edim . Celal Bayar, açıklamalarım ı büyük bir sükunetle d inled i . Kendisine , Şemsettin Günaltay'ın Yönetim Kurulunda özel sohbetler sırasında "Ce­ lal Bayar aydın kişidir. Memlekette, özell ikle iktisat alanında büyük hiz­ metleri dokunmuştur," gibi beyanlarda bulunduğunu da anlattım . Bu sözler üzerine Celal Bayar üstelemedi ve bir başka konuya geçerek, "Tarih Kurumu , Türk tarihi üzerinde kalın ciltler yazıyor; bunlar ancak meslek erbabına yarayan kitaplar . Aydınlar için de kitap yazmak kuru­ munuzun ödevidir. Atatürk, Türk tarihinin herkes tarafından bilinmesini istiyordu . Niye herkesin yararlanabileceği kitaplar yazmıyorsunuz? Ör­ neğin bir cilt Selçuklu tarihi ve iki cilt Osmanlı tarihi çok yararlı olur. Bunu niye yapmıyorsunuz?" ded i . Şüphe yok ki Cumhurbaşkanı bu so­ rusunda da çok haklı idi . Ancak "bilimsel/popüler" kitap yayımlamak, büyük yatırım gere ktiren bir atılımd ı . Bu tür kitapların en aşağı 50 bin adet basılması zorunlu idi . Bu iş için gerekli kağıt parası ise kuruma ağır bir yük olurdu . Bunu anlattım, Cumhurbaşkanı, "Siz istediğim üç cildi yazın, gerekli parayı ben hemen temin ederim . Hükümet veremez­ se bankalardan bulurum , " dedi ve gerçekten ilk yardım olarak CHP dö­ neminde , hem de Şemsettin Günaltay'ın başkanlığı zamanında kesilmiş olan 390 bin Türk Liralık yıllık hükümet yardımını yeniden sağladı . Bu, o tarihte çok öneml i bir yardımdı . Celal Bayar'ın istediği bir ciltlik Sel­ çuklu ve iki ciltlik Osmanlı tarihi için yirmi kadar üye vazife taksimi yaptı ve çalışmalara başland ı . Ancak arkasından 27 M ayıs ihtilali oldu . Hükümet yardımı kesildi ve proje gerçekleşemedi . Bununla beraber iki cilt halinde olmasa bile Türk Tarih Kurumu on ciltlik Osmanlı tarihini hazırlad ı . Oldukça ucuz fiyata yüzde 40 indirimle 1 5 . 0 0 0 Türk Lirasına sat ılan bu ciltleri birçok aydın ve ortadirek mensubu satın almaktadır. Ancak bir gün iki ciltl ik Osmanlı tarihini yazmak Celal Bayar'ın dediği gibi Türk Tarih Kurumu'nun kesinlikle yapmak zorunda olduğu öneml i bir ödevdir. 64


AP Dönemi ve Türk Tarih Kurumu

Süleyman Demirel döneminde de Türk Tarih Kurumu huzur iç inde ak olanaklarını buldu ve değerli eserler yayımlad ı . Bu tarihlerde lışm ça T ürk Tarih Kurumu uluslararası düzeydeki başarıları nedeni ile Dünya A k ad emileri Birliği'ne üye seçild i .

İ nönü Sonrası CHP' liler v e Türk Tarih Kurumu Para sıkıntısı çeken C H P , kaynaklar aramakta idi . Bu arada, parti­ nin bazı "ileri gidenleri" gözlerini , Atatürk'ün Türk Tarih ve Türk Dil Ku­ rumlarına vakfettiği paraya diktiler. İş , mahkemelere düştü . Başkan rahmetli Enver Ziya Kara!, Genel Sekreter Sedat Alp ve Türk Tarih Ku­ rumu'nun Atatürk çizgisinde kalmasını sağlayanlardan birisi olan otuz yıllık Genel Müdür Uluğ İğdemir ile kardeş kurumun ('Türk Dil Kuru­ mu'nun) temsilcileri uzun yıllar çaba sarf ettiler . Sonunda adalet yerini buldu ve Türk yargı organları Atatürk'ün mirasını CHP'ye değil , Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarına bıraktığına karar verdiler .

Türk Tarihi Ü zerine Çalışmaların Bugünü ve Yarını Atatürk döneminde tarih konularında çalışacak gençler, bütün Tür­ kiye'nin en başarılı ve en yetenekli öğrencileri arasından seçilird i . Yirmi yıldan beri ise tarih bölümlerine en düşük puanlı öğrenciler girmektedir . Oysa iyi bir tarihçi olmak için üç Avrupa dilinden başka Arapça ve Fars­ ça bilmek zorunluluğu vardır. Orta Asya Türk Tarihi için ise ayrıca Rus­ ça , Çince bilmek gerektir. Bugün tarih bölümlerine giren öğrencilerin b üyük bir çoğunluğu saydığımız koşulları yerine getirmek olanaklarından yoksundurlar . Böyle olduğuna göre , Türk Tarihi çalışmalarının geleceği acınacak durumdadır.

Ö zal Hükümetinin Tutumu Başbakan Turgut Özal , edindiğimiz çeşitli izlenimlere göre , kültüre önem veren bir politikacıd ı r . Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçı65


oğlu da kabinenin en ayd ın ve en ge n i ş görüşlü kişileri arasında yer alır .

N itekim kendisi basından da olumlu not alan bir bakand ı r . Bununla bir­ likte Özal h ükümetinin hiç olmazsa şimdili k bazı kültür meselelerini ele alm aktan uzak durduğu gözlenmektedir . Öyle anlaşılıyor ki, Türk kültürü

bakım ından çok önem taşıyan bu konunun da çözü mü , yurt sorunlarına eğilen ve onlara Atatürk ilkeleri doğrultusunda yön vermeye çalışan C umhu rbaşkanımızın ilgisini beklemektedir. Cumhuriyet, 5 Ekim 1 985


TAR İ H İ LM İ VE ATAT Ü RK*

Atatürk'ün hayatı ve eserleri ve onları hazırlayan sebepler araştırıl­ dığı takdirde , bu büyük adamın tarihten daima ilham aldığını ve herhan­ gi bir meseleyi ele alırken onu tarihin ışığı altında mütalaa ettiğini gör­ mek mümkündür. Garp kültürünün benimsenmes i , inkılapların hazırlan­ ması , yurdun siyasi hudutlarının çizilmes i , Türk Tarih tezinin ortaya konması gibi meselelerde Atatürk her def asında tarihin iyi ve kötü ör­ neklerinden ders almıştır. Şimdi bu konuları teker teker ele alalım :

Şark ve Garp Kültürleri Karşısında Atatürk Tanzimattan beri memleketimizin en mühim meselesi Şark ve Garp 1 medeniyetleri karşısındaki durumumuz ve davranışımızdır. Ata­ türk kendisinden önceki Türk aydınlarının ve bilhassa devrinin büyük Bu yazı daha önce 20. 1 2. 1 954 tarihinde konferans şeklinde, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Prof. Ades Nimet Kurat tarafından tertip edilen kollokvium'ların biri olarak, umumi efkara sunul­ muş bulunmaktadır. Konferans buraya aynen nakledilmiştir. 1 ) Şarkla Garp arasında fark gözetme ve bugün Şarklı ve Garplı mefhumları ile ifade ettiğimiz dün­ ya görüşleri arasında mevcut olan ayrıl ıklara işaret etmek bilhassa 1 9. yüzyıl Avrupası nda revaç­ ta idi; meydana gelen mefhumlar Avrupalı düşünürlerin ortaya koydukları müşahede ve tetkiklere göre şekil kazanmışlardır. Bu hususta Fransa, Almanya, lngiltere ve İtalya'da büyük ölçüde neş­ riyat yapılmıştır. Avrupalı düşünürler hümanist, koyu Hıristiyan, emperyalist, sosyalist, ırkçı vesaire olduklarına göre Şarklıyı tarif edişleri değişir. Aynı şekilde Rönesans devrinde de Garplı­ ların Şark ve Şarklı hakkında enteresan müşahedeleri vardır. 1 6. yüzyılda Kanuni'ye sefir olarak gelen ve o devir Türkiyesi hakkı nda dört enteresan mektup yazmış olan Busbek bilhassa zikre şayandı r. Roma devrinde de Şarkla Garp arasında fark gözetildiğini birçok örnekle tespit etmek mümkündür. Fakat Şarkla Garp arasında en çok fark gözeten Yunanlılar olmuştur. Helenler ken­ dilerinin anlamadı kları dilde konuşan milletlere barbar derlerdi. Fakat bu sözle umumiyetle Şark­ lıları , yani Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'da mukim milletleri kastederlerdi. Anavatanda barbar sözünün manası menfi , Yunan kolonilerinde ise müspet idi . 4 . yüzyılda Stoa felsefesinin tesiri ile Yunan yarımadasında da barbar sözünün kötü manası kaybolur. Görüyoruz ki müspet olsun menfi olsun Garp dünyası Şark dünyasını kendisinden ayırdet­ mektedir. Şimdi biz kendi görüşümüze göre Şark ve Garp kültürlerinin birbirlerinden olan ayrı lık­ larına işaret edelim. Objektif bir mukayese yapabilmek için her iki kültür dünyasının kuwetli oldu­ ğu devirleri ele alalı m . Öyle zannediyorum ki Şarkın MÖ 9., 8., 7. ve 6 . ası rlar zarfındaki kültürü­ nü Yunanlıların aynı zaman zarfı ndaki kültürü ile mukayese etmek doğru olacaktır.

67


müte fe kkiri Ziya G ökalp' in Ş ark ve Garp zihniyetleri üzerindeki düşün­ ce lerinden muhakkak ki büyük i lhamlar alm ıştı . Fakat Türk Tarih inin e n m ü h i m içtimai hadisesini teşkil ede n in kılapları meydana getirmek Ata8. ve 7. asırlar zarfı nda Helenler Mısırl ılardan, Fenikelilerden, Asurlulardan ve Hititlerden bir­ çok sahada ders almaktadı rlar. Öyle ki sanat alanında tecrübi bilgi ile fikriyat sahası nda yetiş­ mek isteyen her aydın Helenli, eline bastonunu al ıp, Mısır, Mezopotamya ve Suriye'nin kültür merkezlerini karış karış geziyor, öğrendiklerini Hellas'da ve o zamanki bütün Yunan dünyasının Gymnasionlarında veya Agora gibi toplanma yerlerinde gençliğe ve geniş halk kitlelerine yayı­ yorlardı. Son zamanlarda kesin bir surette ispat edildiği gibi Hesiod'un Theogonie'si yani tanrıların meydana gelişi hakkı ndaki kitabı tamamiyle Hitit kaynaklarından mülhemdir. (Bu hususta bkz. G üterbock, Kumarbi Efsanesi, An kara 1 945, T.T.K.) Böylece Yunan mitolojisinin büyük bir kısmı Hititlerin malıdır. Sanat bakımından da Helenler 8. yüzyılın sonunda Şarkın tesiri altında­ dırlar. Fakülte yayımları arasında neşrettiğimiz bir kitapta Helenlerin sanat sahasında Hititlerden ilham ve örnek aldıklarını ortaya koymuş bulunuyoruz. (E.Akurgal, Spithethitische Bildkunst, Ankara 1 949.)Aynı durum kendisini daha başka sahalarda da göstermektedir. Helenlerin, he­ sap, hendese ve gökyüzü bilgilerinde olduğu gibi, sağlık bilgisinde ve umumiyetle fikriyat saha­ sında Mısır'dan ve Mezopotamya'dan büyük ölçüde istifade ettikleri eskiden beri bilinmektedir. Durum böyle olduğuna göre, bu çağdaki Şark kültürünü kendisini hemen takip eden Yunan kültü­ rü ile mukayese etmek yerinde olacaktı r. Mukayese bizi şayan-ı hayret neticelere götürmektedir. Şark milletleri Yunan kültürünün orta­ ya çıktığı tarihe kadar 2500 yıl zarfında zengin bir bilgi hazinesi meydana getirdiler. Fakat bütün iktisap edilen geniş ve büyük bilgiye rağmen ilmi düşünceye ve ilmi çalışmaya yani bugünkü müspet ilim zihniyetine ulaşamadılar. Buna mukabil Helenler Mısır ve Mezopotamya'dan öğren­ diklerini iki ası r boyunca işledikten sonra bugünkü medeniyet ilminin esaslarını kurdular. Helen mucizesi adını alan büyük hadiseyi bir tek cümle ile ifade etmek isteriz, o da şudur: "Helenler iki buutlu Şark kültürünü üç buutlu bir kültür haline yükselttiler. • Bunun ne demek olduğunu ifade edebilmek için bir iki misal zikretmek icap edecektir. Mısı rl ı lar hendese ve hesap bilgisine sahiptiler. Buna pratik yollardan erişmişlerdi. Bilfarz hesap bilgisinde toplamayı ve çıkarmayı öğrenmişlerdi. Fakat çarpı ameliyesini bilmiyorlard ı . 1 2 kere 1 2'yi bulmak için toplama yapıyorlard ı yani 1 2 tane 1 2'yi alt alta yazıp topluyorlard ı . Buna mukabil Yunanlılar bizim bugünkü hesap ve hendese ilminin bütün esaslarını kurmuşlard ı r. Euk­ lid hendesesi halen mekteplerde kullanılan jeometridir. Mısır'da ve Mezopotamya'da ampirik yol­ larla bazı hastalıklar tedavi edilmekte idi . Fakat Şarkta umumiyetle hastalı kların menşei kötü ruh­ lara irca edilirdi. Halbuki Yunanlı hekim Hippokrates hastalığın menşeini insan vücudunun kendi­ sinde, hücrelerin bozulmasında arad ı . Hepimizin mekteplerde öğrendiği gibi Anadolu'daki tabiat filozofları tabiat hadiselerinin hakiki sebeplerini aradılar ve böylece hurafeden, batıl itikaddan sıy­ rılmış bir serbest araştırma yolu ile müspet ilmin esaslarını kurdular. Mezopotamya'da gökyüzü bilgisi çok ileri bir durumda idi. Fakat bir güneş tutulma hadisesini vukuundan önce ilk defa Miletli Thales söyledi. Ve 28 Mayıs 585 tarihindeki meşhur güneş tutulmasını önceden hesaplayarak buldu. Archimedes'in "buldum buldum• dediği fizik kanunu da böyle bir ilmi araştı rma sonunda bir önce görüş ve önce hesap ediş ile ortaya konmuş bir tabiat kanunudur ki , bu çeşit bir yaratıcı araştırma örneğine Şarkta rastlanmamaktadır. Böylece Helenler Şarkın bilgisi yerine ilmi vazetti­ ler. Şark edebiyatında tiyatro bir nevi monologdu. Yunanlılar dünyada ilk defa olmak üzere hadi­ seleri hikaye etmeyip sahnede oynamaya başladılar ve bugünkü tiyatroyu kurdular. Şarkın hare­ ketsiz heykellerine Yunanlılar tabiilik ve canlılık verdiler. Şarkın iki buutlu resim sanatı yerine He­ lenler perspektif ile gölge ve ışığı icat ederek üç buutlu resim sanatını dünyaya hediye ettiler. Bütün bu yenilikler dünya tarihi için o kadar muazzamd ı r ki bunların Şark dünyasında üç bin yıllık bir medeniyet devri içinde bulunamamış olması cevapland ırılması lazım gelen bir mesele­ dir. E ski Yunanlı ları Şarklı lardan ayı ran ve onlara büyük mucizeyi yaptı ran nedir? Hemen cevap vere lim: Bunun sebebini Şarkın bütün tarihi boyunca demokrasiyi tanımamış olmasında aramak lazım d ı r. 68


türk' e nasip ol muştur . Atatürk'ü başarıya götüren iki mühim sebep var­ d ır . Bunlard a n b irisi onun Şark ve Garp kü ltürleri karşısında sarih ve ke­ s in kanaate sahip olma s ı , ikincisi d e e lde ettiği bu sarsılmaz inancını raDikkat edilirse beş bin yıllık Şark tarihinde bir tek demokratik devlet yoktur. Buna karşılık Garp aleminde demokrasi yani halk hakimiyeti çok eskidir. İyonya'da, yani Batı Anadolu'da hiç olmazsa 8. yüzyıldan beri , Atina'da ise MÔ 508 tarihinden beri demokrasi mevcuttur. Demokrasi hür düşünceye, hür harekete ve umumiyetle serbest çalışmaya meydan verdiği içindir ki müspet ilim Batı Anado l u ' n u n hür şehirlerinde doğmuştur. Nitekim, tabiat filozofları­ nın Hellas'da değil de Batı Anadolu'da yani demokrasinin daha önce tatbik edilmiş olduğu mu­ hakkak bulunan bir bölgede ortaya çıkması yine bunun bir izahıdır. Diktatörlükle ve mutlakiyetle idare edilen memleketlerde hürriyetin bulunmayışı , orada ser­ best düşünceye ve serbest çalışmaya imkan veremez. Bütün memleketin idaresi bir tek şahsın elinde olduğu takdirde, bize tarih binlerce örnekle anlatmaktadı r ki hürriyet en kısa bir zamanda ortadan kaybolmaktadı r. Halkı istismar eden kral veya Tyran kendi hükümranl ığını ebedi kılmak için bütün kötü yolları dener ve en korkunç usulleri tatbikten çekinmez. Eski devirlerde siyasi ida­ reyi elinde bulunduran tek kuvvet aynı zamanda dini otoriteyi de elinde tutuyordu. Hakimiyetini tarsin etmek için o dini de istismar edecektir. Bu korkunç menfaat düşüncesi ona en umulmaz şeytanlıkları ve hileleri de yaptıracaktır. Hastalı kların, afetlerin ilahi veya şeytani sebepten geldiğine insanoğlu inanmaya çok meyyal­ dir. Fakat halkın buna inanmasına mutlakiyet idaresi büyük önem verir. Hatta halka bunu telkin eder. Halkı ezer, kendisi rahat eder. Kezalik halkı esir olarak kullanabilmek için bir-iki vasıta da­ ha vardır. Onlardan biri bir lokma bir h ırka zihniyeti, diğeri de öteki dünyaya bağlılık ihtiyacının kamçılanmasıdır. insanlar yaradılışları itibariyle ölümden korkarlar. insanları avutmak için en tatlı teselli ona öteki dünyada saadetler vaadetmekle mümkün olabilir. Tecrübe göstermiştir ki insan­ lar buna kolaylıkla aldanmaktadı rlar. Binaenaleyh, dinlerin iyi bir niyetle icadettikleri bu teselliyi mutlak idarenin başındaki adam kendi menfaatine istismar eder. Üstelik bir h ı rka bir lokma zihni­ yetini aşılayarak halkı kanaatkar bir hale getirir ve ondan elde ettiği menfaati kendi şahsına ve ic­ raatını destekleyen Timokrat'lara yani zengin ve nüfuzlu kimselere, şeyhlere ve eşrafa hasre­ der. Eğer beş bin yıll ık Şark tarihi tetkik edilirse, durumun hemen her zaman böyle olduğu görü­ lür. Arada bir iyi kalpli bir hükümdar ortaya çıkmıştır. Fakat bu bir istisnadı r. Kaldı ki kurulmuş olan mekanizmayı adil bir hükümdar da değiştiremez. İşin garibi, esaretten kurtarmak istediği halkın kendisini, karşısında isyankar bulur. Şark böyle bir hava içinde doğmuş böyle bir hava içinde yaşamıştır. Böyle bir atmosferde ise serbest düşünceye imkan bulunmadığından Şark alemi Garp dünyasının platformuna yüksele­ memiştir. Şarkla Garp arasındaki bu farklı durum ortaya çıktıktan sonra Şark bir daha eski parlak gün­ lerine dönemedi. Garp demokrasiyi tatbik etmeye başladığı günden itibaren Şark Garbı takip et­ mek zorunda kalmıştır. Abbasiler devrinde, Türklerin de hissesi olan bir ilmi hareket neticesinde felsefe ve müspet ilimler sahasında büyük başarılar sağlandı . Cebir ve kimya ilimleri tedvin edil­ di. Avrupa ilimleri bugün o zaman konulan isimler altında adlandırılmaktadır. Fakat bütün bu ilmi faaliyet bilindiği gibi eski Yunan kaynaklarına dayanmaktadır. Bu yüzden buna bir Şark başarısı değil bilakis Garbin Şarktaki bir meyvesi, bir eseri olarak bakmak zorundayız ve bu devri de İlk Rönesans olarak vasıflandı rabiliriz. Şarkın tevekkül havası ve mutlakiyet idaresi altında bu ilmi hareket kısa sürdü. Buna benzer, kültür hareketleri diğer Şark milletlerinde ve bu arada Uygurlarda, Selçuklularda ve Osmanlı Devleti'nin parlak günlerinde göründü. Şu var ki bu hareketler ya eski Helen kültürüne dayan­ maktadı r veya Şarklı köklere gitse bile Garp kültürü ile ölçüşecek bir çap gösterememektedir. Denebilir ki kültürler arasında kıymet hükmü vermek, birisini ötekisinden yüksek veya alçak addetmek doğru değildir. Çin kültürü mü yüksektir, yoksa Hint kültürü mü yüksektir meselesinde bu düşünce yerindedir. Çünkü bu kültürler birbirlerinin benzerleridir. Fakat öyle kültürler vardır ki birinin diğerinden üstünlüğü zahi rdir. Bilhassa hukuk sahasında, yani adaletin mutlak olup olma­ masında ve müspet ilimlerde elde edilen iktisabat ile bu fark Şark ve Garp kültürleri arasında ba­ riz olarak mevcuttur. 69


dikal bir metotla ger çekl eştirmiş olm asıd ı r . At atürk tarih ten aldığı i l ham­ larla Türk milletinin madd i ve bilha ssa manevi sahada Garplılaş tırılması­ n ın bir zaruret olduğun u anlamış ve bunun ise ancak rad i kal icraatle ger­ çe k leşebi leceğin i düşünere k ona göre hareket etmiş ve böylece başarıya

ula şmı ştır . Garp kültürünü Şarka aşılamaya ilk çalışan Büyük lskender olmuş­ tur . Fakat o bu tecrübede muvaffak olamadı . Çünkü Şark alemini tanı­ mıyord u . Buna karşılık Atatürk teşhisini doğru koydu ve giriştiği büyük işte muvaffak oldu. Atatürk ne yaptı ve nasıl muvaffak oldu? Bunun ce­ vabını vermeden Büyük İskender'in ne için muvaffak olamadığını tetkik edel im : Büyük İskender Şark ve Garp kültürlerini birleştirmek, bu iki dünya­ nın en iyi taraflarını alarak, yeni, büyük ve birleşik, fakat Helenleştiril­ miş bir alem yaratmak istiyordu. Alman tarihçisi Droysen bu sebepten İskender'den sonraki Yunan tarihine haklı olarak Hellenismus adını koy­ du . 2 Bu , Şarkı Helenleştirme hareketi idi . Fakat bu iki dünya insanları arasında duyuş , görüş ve dünyayı anlayış o kadar başka idi ki ikisini bir­ leştirmek imkansızdı . Esasen Helenler bu işe razı olmamış ve her fırsatta İskender'e bunu hissettirmişlerdir. İran elbiseleri giyen Büyük İskender İran örf ve adetini de tatbik ediyor, İranlılara eteğini öptürüyordu . İsken­ der'in bu hareketlerini Helenli arkadaşları ve dostları esefle karşılıyor ve nefretlerini de ifade etmekten geri durmuyorlardı. 3 Filvaki başlangıçta MÖ 4 . yüzyılın sonunda ve 3 . yüzyıl boyunca Su­ riye ve Anadolu'nun hatta İran ve arkasının Helen kültürüne bağlandığı­ nı, Yunan kültür ve sanatının H indistan'a kadar yayıldığını ve bu tesirin MS 7 . , 8. yüzyıllara kadar Asya'nın birçok yerinde devam edip gittiğini müşahede ediyoruz . Fakat Şarkın Helenize edilmesi yanında Garbin de Şarklılaşması ha­ disesinin yavaş yavaş sessiz ve gürültüsüz başlamış olduğunu _ görüyoruz. O günkü Yunanlılar bunun farkında bile değillerd i . Çünkü dış görünüşte üstün gözüke n , siyasi idareyi ve hakimiyeti elinde bulunduran Helen kuvvetleri idi . Hellenismus devrindeki Garp üstünlüğü MÖ 8 . ve 9 . yüzyıllardaki Şark üstünlüğüne benzer . O zaman Doğu a lem i Batı alemine hocalık 2 ) J .G. Droysen, Geschichte des Hellenismus (Benno Schwabe, Basel 1 952). 3) Arrianos, Anabasis iV, 11, ı (Hayrullah Örs, lskender'in Anabasis'i, Maarif Vekaleti Y unan k lasikle­ ri tercümesi Nr. 63. s. 1 98-206). 70


e d iyordu . Fakat sonunda , yukarıda söylediğimiz g ibi , çıra k ustası n ı yen­ di . H ellenismus devrinde ise Garp öğretmenl i k isteği ile Şarka g itt i . Fa­ k at onun sihirli kucağı içinde kendisini esir buld u . Garp Şarkın e n kuytu y e rl erine girmiş, tesirler yapmış fakat sonunda Şark d i n i ve dünya görü­ şü Garbe hakim ol mu şt ur . iskender ve halefler i e ll e r i ndeki küçük Makedonyalı ve Yunan kuv­

vetleriyle Şark kültürünü Helenleştirmeye ve Şark milletlerini idare etme­ ye çalışı yorlardı . Fakat kültür Şarklılığını muhafaza ediyordu. Çok başka b ir atmosferde yetişmiş olan Şarklıları Helen dini ve düşüncesi okşamı­ yordu. Buna bir çare bulmak isteyen Helenler dış görünüşteki bazı ben­ ze rlik lere dayanarak kendi tanrılarını yabancı tanrılarla birleştirdiler . "In­ te rp retatio Graeca" ad ını alan bu yabancı tanrıları Helen tanrıları ile bir tutmak ve onları Yunan tanrısı gibi göstermek , yani kendi kendini aldat­ mak yoluna sapıldıktan sonra artık Yunan dini bütün kuvvetini kaybetti . Mesela Apollon-Mithra-Helios-Hermes tanrıları birbirlerine karıştırılmış bulunuyordu. Synkretismus dediğimiz bu hadise Helen dünyasının, farkı­ na varmadan Şark dinlerinin tesiri altına girmesi sonucunu vermiştir. Yunanlıların dinlerini böylece bozmalarına ve kaybetmelerine karşı­ lık idarelerindeki Şarklı milletler kendi akidelerini ve dinlerini muhafaza ettiler . Helenler Şarklı milletleri Helenize edeyim derken kendileri Şark­ lılaştılar . Şark dinleri Mısır'da, Anadolu'da, Suriye'de Yunanlı halk nez­ dinde yerleştikten sonra MÖ 2 . ve 3. yüzyıllarda Şark dinleri bütün Garp alemini sard ı . M ithra , Jüpiter Dolichenus , Kybele ve lsis gibi Şark tanrıları Garpte de yayılmaya başlad ı . Hellenismus çağından beri Avru­ pa'ya geçmeye başlayan Şark dinleri binnetice bir Şark dini olan Hıristi­ yanlığın doğuşuna da amil oldular . Böylece Büyük lskender'in teşebbüsü menfi bir netice vermiş oldu . Büyük İskender tarafından girişilen tecrübenin menfi netice verme­ s i n e mukabil Atatürk'ün kendi milletini Garplılaştırma hususunda teves­ sül ettiği çareler ve esaslar muvaffak olmuştur. Çünkü Atatürk çok iyi bildiği tarihten ders almış ve kendisinden öncekilerin kusurlarını keşfe­ derek işe koyulmuştur . Atatürk yeni bir millet meydana getirme k için işe başladığı zaman , ortaya çıkacak olan devletin coğrafi mekan vahdetini ve onun jeopolitik durumu ile ilgili olarak tarihin asırlar boyunca verdiği iyi ve kötü dersleri en ince teferruatına kadar tetkik etti . Atatürk siyase­ tinin ve inkılaplarının bütün çıkış noktaları Şark ve Garp kültürlerinin birbirleriyle müna s ebe t i n e ve Anadolu yarımadasının tar ih t e beliren jeo­ politik durumuna göre ayarla n m ıştı r . 71


Türkiye Hudutl ar ının Çizilmesi Bugünkü Tü rkiye' n in sın ırlarını Atatürk çizm işti r . El i m i zdeki toprak­ lar birinci büyük harpte n bize tesadüfen kalmış olan kısımlar değild i r . Bugünkü to p rak l arım ı z ın sın ırları t a b i r caizse , ne bir karış fazlası ne de bir karış eksiği ile olmamak üzere Atatürk'ün yeniden kurmak üzere ha­

zırlandığı devlet için kafasında tasarlad ığı , yani jeopolitik duruma uygun bir mekan vahdetine sahip olan bir kıta parçasıd ır. Harbin sonunda bize bırakılmak istenen , beş-on Orta Anadolu vilayetini ihtiva eden bir vatan parçacığından ibaretti . Milli Mücadele ile ve Lozan'da sulh yolu ile elde edilen topraklarsa bugünkü sınırlar içinde kalan ve ideal bir bütünlük gösteren bir ülkedir. Harp ve sulh yollarıyla bu sınırları Avrupa kıtasında veya Arap memleketleri içinde genişletmek isteyenler çoktu . Fakat Ata­ türk bunu istemedi . Çünkü böyle bir genişlemenin vatan bütünlüğüne za­ rar getireceğine inanıyordu. Evet , Atatürk tarihten aldığı derslerle Ana­ dolu'da oturan bir milletin onun dışına çıktığı zaman daima içinden sar­ sıldığını ve yarımadayı tam manası ile elinde bulunduramadığı takdirde sağlam bünyeli bir devlet kuramadığını görmüştü . Bunu anlayabilmek için Anadolu yarımadasının tarih boyunca jeopolitik durumunu kısaca gözden geçirmemiz faydalı olacaktır. 4 Anadolu'nun tabii coğrafya bakımından olan yapısı onun bir tek devlet tarafından idaresini çok zorlaştıran bir durum arzeder. Anadolu yarımadası birbirinden , aşılması güç dağlarla ayrılmış bulunan ve yekdi­ ğerine zıt olan birçok iklim bölgesini ihtiva eder . Bu yüzdendir ki Ana­ dolu yarımadasını bugünkü sınırları içinde elinde bulundurmuş biricik devlet Osmanlı lmparatorluğu'dur . Ondan önce hiçbir devlet Anadolu'ya bugünkü sınırları vüsati içinde sahip olamamıştır. H ititler, Frygler, Yu­ nanlılar, Romalılar ve Selçuklular ancak Anadolu'nun bir kısmına hakim olabilmişlerdir. Yarımadanın tabii arızaları bu devletlerin Anadolu'da hü­ küm sürdüğü sıralarda düzinelerle irili ufaklı devletçiklerin veya beylikle­ rin birlikte yaşamasını mümkün kılmıştır. Bu yüzdendir ki Anadolu dai­ ma istilalara uğramış, içeride sağlam ve birlik bir kuwet bulunmadığı için dıştan gelen etkilere diğer bütün kıtalardan daha az mukavemet edebilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da aslında Anadolu yarımadasını tam manası ile memleketin ana gövdesi addetmemiş ve bu yüzden onu ih m al etmiş olduğundan Anadolu'nun bu devirde de bir bütün telakki e dilmemiş olduğunu görüyoruz . 4) Aynı mesele hakkında bkz. Ekrem Akurgal , Phrygische Kunst. s. 72

1 1 4 ; Ankara

1 955.


Tarihte i l k defa Atat ürk Anadolu yarımadasının zayıf ve kuvvetl i ta­ r a fla rını sezmiş ve onun ancak bir bütün halinde zinde bir devlet ve ülke ol a b il e c eğ i n i görmüş ve bunu da gerçekleşt i rmişt i r . Atatürk A n kara'yı ba şkent seçerke n H itit ve Fryg devletle rinin misaline uymuş, devlet mer­

kezi ni yarımadanın ortasında kurarken onun ancak bugünkü sınırlarla çe vrili bir ülkenin başkenti olması lazım geldiğini düşünerek hareket et­ miş tir . Milli Mücahedenin gayesi bu idi . Atatürk bu hudutları temin ettik­ ten sonr a kurduğu devletin ideal vatanını bulduğuna kanaat getird i . s A rap memleketlerine sarkmak veyahut Türkler tarafından meskun olan B alk anl ar'a uzanmak anavatanın bütünlüğünü sarsacaktı . Onun için yurt­ ta sulh , cihanda sulh parolası verild i .

Atatürk İ nkılaplarını Hazırlayan Esaslar Vatan topraklarının ideal sınırları tespit edildikten sonra bu yeni ül­ kenin coğrafi güçlüklerini ve tarihin yüklediği manevi zorlukları yenmek kalıyordu . İklim farkları bakımından birbirine çok zıt bölgeleri ihtiva eden ve aşılması güç ve dağlarla ayrılmış olan coğrafi bölgeleri birleştir­ mek için ilk hamlede yolların ve bilhassa demiryollarının ele alındığını görüyoruz . Bunun arkasından ziraate ve hatta sanayie ait meselelerin de halline gidilerek Anadolu yarımadasının iktisadi hayat bakımından bir bütünlük haline getirilmeye başlandığını müşahede ediyoruz . Fakat bu yeni mekan birliği içinde bir kültür bütünlüğü de temin et­ mek gereki>·ord u . İşte o zaman Atatürk kendi eserleri olan inkılapları ve Türk tarih tezini ortaya koydu. Atatürk inkılapları , bir tek cümle ile ifade edilmek lazım gelirse , Türkiye'nin Şarklılıktan Garplılığa geçirilmesi demektir . Konuşmamızın başlarında Büyük İskender'in Şarkı Garplılaştırmak istediğini fakat bun­ da muvaffak olamadığını kaydetmiştik . Eski tarihteki tecrübeler ondan ibaret değildir. Anadolu'da birçok millet Şark ve Garp kültürlerinin etkisi altında kalmışlar fakat bu karşılıklı etkide daima Şarklı dünya görüşü pa­ sif bir mukavemetle Garplı dünya görüşüne gala be çalmıştır. 5) Anadolu yarımadas ı n ı n bütünlüğü için lüzumlu olan Hatay, önce Fransızlarla yapılan b i r anlaş­ maya göre sonradan ilhak edildi. Anadolu yarımadasının jeopolitik bütünlüğü bakımından bazı adalar da aynı manayı taşımaktadı rlar. 73


Atatürk h iç şüph e yok ki buna b e n zer misalle ri bil iyordu ve memle­ keti n i Garplılaştırmay a başlarken o gün e k adar kimse n i n sezemediği ve­ ya tatbik ede med iği es aslara dayanara k hareket etti . Şimdi bu esasları

bulma ya çalışa lım : Atatürk Anadolu topra kları içinde yer alan Türkleri bir kültür birliği altında manen müttehid bir kitle haline sokmak için çareler arad ı . Mem­ leket geri kalmıştı. Fakat bu gerilik yalnız iktisadi veya zirai değild i . Memlekette kültür buhranı d a vard ı . Eski Osmanlı kültürü hayatiyetini kaybetmiş , gelenekler sarsılmış , Tanzimatla başlayan Garplılaşma hare­ ketleri de , birçok yeniliğin memlekete girmesine rağmen , arzulanan se­ mereyi verememiş, satha sürülmüş bir ciladan ibaret kalmışt ı . Manzara tıpkı Hellenismus devrindeki Şark memleketlerinin aynı idi . Dış görünüş Avrupalı fakat ruh ve maya Şarklı idi . Bu durum karşısında Atatürk memlekette iki büyük manevi kıymetin eksikliğini sezd i . Türk milletinin benliği sarsılmış, kendi kendine itimadı kaybolmuştu . Osmanlı lmpara­ torluğu'nun son asırlarındaki devrede Türklük kaybolmuş hatta Türk ol­ mak bir nevi şerefsizlik ve aşağılık manasını almışt ı . M illi Mücadele gün­ lerini ve bilahare Türk tarih tezinin ortaya çıktığı günleri beraber yaşa­ yanlar veya o devirlerde yazılmış olanları okuyanlar hatırlayacaklardır ki Atatürk'ün birinci amacı Türk milletine benliğini kazand ırmak, onun da şerefli bir maziye ve büyük hasletlere sahip olduğunu kendisine anlat­ maktır. Atatürk'ün her tarafta Türklüğü öven ve "bir Türk yüz düşmana bedeldir" şeklindeki formüllere kadar giden sözleri hep bu manada sarf edilmiştir. Türk milletine benliğini kazandırdıktan sonra memlekette Osmanlı İ mparatorluğu'nun yükseliş çağlarında mevcut olan hürriyet havasını ye­ niden uyandırmak ve onu daha sağlam temellere dayandırmak için Ata­ türk demokrasinin kurulmasını lüzumlu gördü ve Cumhuriyetin ilanını ilk iş olarak gerçekleştird i . Böylece Yakın-Şark dünyasında ilk demokrasiyi Atat ürk kurmuş oldu . 6 Çok iyi tarih bilen ve bütün çalışmalarını ondan aldığı ders ve il­ hamlarla yürüten Atatürk Şarkta ke ndisinden önce demokratik bir hükü­ metin bulunmadığını çok iyi biliyordu. Nitekim lslam ve Arap tarihinde bazı devirleri cumhuriyet olarak mütalaa etmek isteyenlere karşı Atatürk henüz neşredilmemiş bir mektubunda 7 "Arap ve İslam tarihinde cumhu6) Uzak Şarkta Çin 1 9 1 2 tarihinde Cumhuriyet idaresini tesis etmekle Türklere tekaddüm etmiştir. 7) Bu mektup Türk Tarih Kurumu arşivinde sakl ıdır. 74


ri y et denecek bir dev ir yoktu" demekte ve böylece Şa rkta demokrasinin me vcut olmadığına e hemmiyetle işaret etme kted i r . Binaenaleyh Atatürk c u m h u r i y et idare s i n i , Avrupa devletlerinin benzeri bir devlet kurmuş ol­ mak i çi n değ i l , benliğine ulaştırdığı milletini hürriyete kavuşturmak için

k ur mu ştur. M illetine benliğini ve hürriyetini kazandırdıktan sonra Atatürk , inkı­ la p hareketl erine geçti . Bu hareketler daha önce de söyled iğimiz gibi Türk cemiyetinin Garplılaştırılması demektir. Şu var ki burada Ata­ tü rk 'ün Büyük İskender veya birçok Şark milleti tarafından bilerek veya bil mey erek takip edilen yolların ve metotların dışında bir usul takip etti­ ğin i görüy oruz . Atatürk Garplılaştırma hareketinde çok cezri (köklü) hareket etmiş­ tir. Ve onun için de muvaffak olmuştur. İskender'in Synkretismus yolu ile halletmek istediği konuda Atatürk, tarihin verdiği misallerden ilham alarak Şark ve Garp kültürlerinin bir dualizm halinde yan yana yaşama­ sını zararlı görerek cezri hareket etmiş ve Şarklı dünya görüşünü kökün­ den silece k inkılaplar yapmıştır. Konuşmamızın başında ifade ettiğimiz ve birçok örnekle de izah ettiğimiz gibi Şark ve Garp kültürlerinin bir arada yaşaması takdirinde daima Şark kültürü galip gelmiştir. Binaena­ leyh Garplılaşma hareketinde ortalama yol yoktur. Atatürk 1 93 1 yılında Türk Tarih Kurumu'na gönderdiği bir mektup­ ta Şarkın bir hırka-bir hurma zihniyeti ile tarih yazılamayacağına işaret etmektedir. Binaenaleyh mevzuubahis olan , Şarklı dünya görüşünün , öteki dünyaya bağlı olma ve bir lokma-bir hırka ile iktifa etme zihniyeti­ nin ortadan kaldırılmasıdır. Şark memleketlerinde hürriyetin bulunmayışını demokrasinin mey­ dana gelmemesi ile izah etmiştik. Fakat şu suale de cevap vermek lazım­ dır. Şarkta demokrasi niye doğmadı? Hiç olmazsa 508 tarihinde Ati­ na'da Kleisthenes tarafından kurulduktan sonra Şark memleketlerine te­ sir edebilird i . Sual çok mühimdir ve Şarkın makus talihi de bu sual için­ de saklıdır. Sualin cevabını Atatürk'ün icraatında ve inkılaplarında göre­ biliriz . Bir muhit herhangi bir hastalıkla , bir afetle kaplı olunca onu , mevzii veya yarı tedbirlerle değil ancak kökünden silen ve temizleyen hareketlerle ortadan kaldırmak mümkündür. Şarklı dünya görüşü de böyle bir hastalıktı r , manevi bir havadır. O ancak rad ikal tedbirlerle yok edilebilir. Rad ikal tedbirler Atatürk'e kadar alınmadığı için Şark, Şarklı dünya görüşünden k u rt u lam a m ıştır Tam manası ile Garp l ı laşma mevzuunda bazı ayd ınlarımız sakınca .

75


gösteri rler . Fakat bunun bir ve h i m he m d e çok kuru bir veh im olduğunu bir-iki m isal ile izah et me k mümkündü r . Bil farz musiki mevzuunda ala­ turka musikiyi terk ett i ğ i miz takd i rde mill i ka r a kte r i m i z i kay bedeceğimizi ile ri süre rler . Alaturka musiki n i n geri metoduna bağlanmak deme k bir

mimarın "Ben cedd im Sinan gibi kemerli ve kubbeli binalar yapacağım" demesi gibi bir şey olur. Adnan Saygun'un oratoryosu , veya diğer mo­ dern kompozitörlerimizin eserleri Avrupa metodu ile yazılmıştır , fakat bunların hepsi bütün ifadeleri ile birer Türk eseridir. Keza Borodin'in ve­ ya Rimsky-Korsakow'un Avrupa metodu ile çalışmalarına rağmen eserle­ rindeki her tonun Rus ruhunu aksettirmesi gibi . Avrupalılaşmanın milli karakteri bozmadığını gösteren en güzel örneğini Macar milleti vermek­ tedir. Eğer Garplılaşmak milletlerin benliğini yok etseydi bugün Avru­ pa'nın ortasında yerleşen Macaristan'ın kendine has kültürü , örfü ve adeti ile yaşamasına imkan olur muydu? Garplılaşma bizi kozmopolitleştirmeyecektir. Eğer çalışıyorsak ve bir Avrupalı kadar çok ve Garplı dünya görüşünün gerektirdiği kadar çok ve muntazam çalışıyorsak bizim de kendimize has yeni bir kültürü­ müz olacaktır. Atatürk'ün düşündüğü de bu idi . Atatürk bizi Şark itiya­ tından Avrupa itiyadına alıştırmaya dikkat ediyordu . Bu itiyat mevzuun­ da küçük bir hatıramı anlatacağım. 1 93 1 yılında birkaç gün için Yalo­ va'ya gitmiştim . Bir akşam geç vakit kaplıcanın yakınındaki çınarların al­ tında oturuyorduk . Bir aralık etraf kaynaştı . Ve "Gazi alaturka plakları istiyor" dediler. Bu benim üzerimde çok büyük tesir bırakmıştı . Avrupa musikisini memleketine örnek gösteren Atatürk kendi şahsı için alaturka musikiye ihtiyaç duyuyordu. Çünkü o, kafası ile bu memleketin çoksesli musikiyi kabul etmesini lüzumlu gördüğü halde kendisi zaman zaman alaturka musikiye ihtiyaç gösteriyordu . Çünkü o da bir insandı ve gençli­ ğinde alaturka musikiye çok alışmış olduğu için bu itiyadının tesirinden kurtulamıyordu. Bunu çok iyi anlayan Atatürk iki itiyadın bir arada gide­ meyeceğini bildiği için cezri hareketlere başvurmuştu . M uvaff akıyetinin sebebi de bu oldu .

Türk Tarih Tezinin Ortaya Konmasındaki Sebepler Belki bazılarımıza sorsanız "Atatürk milliyetçi olduğu için geleneğe bağ lıdır ve Şarkın da hayranıdır , " d iyeceklerdir. Hatta kendisi tarafından ort aya konan tarih tezini öne sürerek onun Hititlere , İskitlere ve Sümer76


(e re yani eski Şark kavimlerine Tü rkle rin ecdad ı demekle kökümüzü Şar­ k a b ağladığını ve böylece Şarka kıymet verd i ğ i n i söyleyeceklerd i r . A tatürk'ün tarih tezi ç o k başka sebe pler tesiri i l e ortaya çıkmışt ı r . Y e n i de n ş e k i l verd i ğ i Türk m i l l e t i n e Atatürk müşterek bir inanç kaynağı

övünmeye değer şerefli bir maziyi esas ald ı . Tarihi milli terbiye­ ni n en kuvvetli bağı olarak gördüğü için tarih çalışmalarını teşvik yolu il e geliş tirme çarelerini arad ı . Bunun için tarih tezini ve onun ilmi esas­ ları nı kurmak üzere "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti"ni tesis ett i . Türk Tarih tezinin en mühim v e alaka çekici tarafı koskoca Osmanlı imp aratorluğu ve eşsiz Selçuk ve Uygur medeniyetleri dururken Ata­ türk'ün İ skitlere , Hititlere ve Sümerlere gidişidir. Avrupa'da ve bazı yerli çevrelerde ten kit edilen bu nokta-i nazar aslında çok esaslı sebeplere da­ yanmaktadır: 1- Atatürk ihtilal yarattı . Bu , Osmanlı lmparatorluğu'nun son asır­ lardaki dünya görüşüne karşı meydana gelmiş bir Revolutiondur. Bu iti­ barla yeni bir ruhla techiz etmek istediği milleti için Osmanlı Tarihini ör­ nek tutamazdı . Zaten yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı siyasetinin ve zihniyetinin tasfiyesi mevzuu bahis olduğuna göre daha başka , yıp­ ranmamış , tenkitten uzak kalmış biraz da "dasitani ve mitolojik" olan bir tarihe ihtiyaç vardır. Onun için Atatürk eski , çok eski devirlere gitmek lüzumunu hissetti . 2 - Atatürk yeni tarih tezini aynı zamanda müstevlilere karşı manevi bir müdafaa silahı olarak kullanmak üzere ortaya atmıştır. Birinci büyük harpten sonra Türk yurdunu istila etmek isteyen kuv­ vetler bazı tarihi sebepler öne sürerek hareket ettiler . Bir zamanlar Batı Anadolu'da büyük bir medeniyet kurmuş olan Yunanlılara "Bu topraklar sizindir" d iyerek onları istilaya sevk edenler, tarihi emperyalist düşünce­ lere alet etmek istediler. Faşizm de aynı şekilde Akdeniz'e "Mare Nost­ rum" diyerek ve Anadolu'nun bazı kısımlarının bir zamanlar "lmperium Romanum"a ait olduğuna işaret ederek Anadolu kıyılarına göz dikmişti. Bunlara karşı Atatürk tarih tezini ortaya koydu. Ve eğer Anadolu'yu eski sakinlerinin çocuklarına vermek lazım gelirse bunu herkesten çok Türk­ lerin hak ettiğini bir mukabil tez olarak öne sürdü . Çünkü Anadolu'nun en eski sakinleri Hititlerdi ve H ititler de Türklerin ceddi idi . Böylece Atatürk düşmanının silahına ayn ı silahla mukabele etti . Fakat Atatürk yeni bir tarih tezi ortaya koyarken ve bunu da siyasi emellere karşı bir müdafaa silahı olarak vücuda getirirken hiçbir zaman ilmi metodda n , hakikatten ve mantıktan ayrılmayı düşünmemiştir. H eo l ar a k

77


nüz neşred ilmemiş i ki mü h im mektub u ndan Atatürk'ün tarih çalışmaları me vzuunda Türk Ta rih K urumu 'na verdiği dire ktiflerden bazılarını oku­ yac ağım . O satırlarda kendisi n i n ilim z i hniyetini bütü n berraklığı ile gör­

mek mümkündü r . O zamanki Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Sayın Tevfik Bıyıklıoğ­ lu'ya 1 93 1 senesinde yazdığı mektupta Atatürk şöyle demektedir: "Ta r i h yaz m a k i ç i n t u t u la n yo l u n m a n t ı k i v e b i l h assa i l m i o l m a s ı

şa r t t ı r. B u m ü nasebe t le y ü ksek heye t i n iz i n re i s i b u l u n a n z a t - ı a l i n ize h a t ı r la t ı rı m ki ye n i d ü n ya ufu k la rı n a açacağı n ı z yen i t a r i h sem as ı n ­ d a d i k k a t l i o l u n u z . S ü m m e t teda r i k b i r ese r v ü c uda ge t i rerek fe rda ­ s ı n da n a d i m o l m a k ta n sa h iç b i r eser v ü c u da ge t i rm e m e k , aczi n i i t i raf e t m e k e v ladı r. İ l i m s a h a s ı n da ves vese l i o l m a k , m is k i n m üessese /e r i n m ez u n la r ı n a i n a n m a k t a n e v ladı r. "

Mektupta , metoda ve sağlam vesikalara dayanmanın lüzumuna ait daha başka sarih mütalaalar da mevcuttur. Türkler aslen Şarklı zihniyet ve Şarklı dünya görüşüne yabancıdır­ lar . Uygurlarda , Selçuklularda ve yükseliş devrindeki Osmanlılarda hürri­ yetin büyük ölçüde mevcut olduğunu ve başkalarının düşüncelerine ve inanışlarına büyük bir yürek genişliğiyle müsamaha edildiğini birçok ör­ nekle göstermek mümkündür . Fakat Türkler tarih boyunca Şarkla yakın temasta bulundular ve asırlar boyunca İslamiyetin en büyük devleti ol­ mak münasebetiyle daima Garpla savaşmak mecburiyetinde kaldılar. Si­ yaset bakımından Batı dünyasının düşmanı olmamız bizi daima Garp dünyasından uzaklaştırmış ve Şark alemine bağlı kalmamıza büyük ölçü­ de sebep olmuştur . Bu jeopolitik durum neticesinde Şarklı atmosfer Türk ülkesine de yerleşti. Şayan-ı şükrandır ki Türklüğün asırlar süren bu bedbahtsızlığı şimdi yenilmiştir. Kore Harbine iştirak edip Batılılarla birlikte Şarklı dünya gö­ rüşünü ve hürriyetsizliği temsil eden kuvvetlere karşı mücadele etmemiz ve Atlantik Paktı'na girmemiz Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Biz artık Batı dünyasının bir uzvu ve Garp kültürünün kuvvetli bir mümessiliyiz . Atatürk inkılaplarından sonra Türklük adına elde edilen en b üyük muvaffakıyetlerden birisi, demokrasinin daha sağlam esaslara bağlanması yani Serbest Seçim Kanununun kabulü, öteki de Atlantik Paktı'na girerek fiilen Batılılar safına geçmemiz ve böylece Garplılaşma hare ketindeki iki çok mühim merhaleyi aşmış olmamızdır. Bun unla beraber , daha önümüzde yapılacak işler vardır. Onlar da k an aatimizce iki esas üzerinde toplanmaktadır . 78


1 - Anadolu yarımadasının tabiat güçlüklerini yenmek ve ona ideal bi r mekan büt ünlüğü ve rmek için devletin büyük önemle ge rçekleştirme­ y e ç a l ış tı ğ ı yol , liman ve baraj davaları ile ziraat ve endüstriyi geliştirme g ay re tlerini planlı bir ş e ki lde h ı z l and ı rma k .

2 - Memleket topluluğunun manevi birliğ ini sağlamak ve Türklüğün nü ileri memleketlerin dünya görüşüne ulaştırmak için "Şark ünü büt Garp Dualizmi"nden kurtularak Garplılaşma hareketinde Atatürk'ün çiz­ di ği radikal ve demokratik esas üzerinde yürümek. Belleten XX, 1 956, s. 571 -584


T Ü RK TAR İ H KURUMU VE ATAT Ü RK AKADEM İ S İ

Anayasa tasarısında Türk dili ve Türk tarihi konularını kapsamak üzere "Atatürk Akademisi" adı altında bilimsel bir kuruluşun öngörülmesi nedeniyle , ilgili çevrelerde Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun geleceği hakkında bazı tahminler yürütülmektedir. Kanımızca, kurulacak "Atatürk Akademisi"nin Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapması , "Türk Tarih Kurumu" ve "Türk Dil Ku­ rumu" gibi çok köklü iki değerli kuruluşun kapatılmasına neden olmaya­ caktır. Nitekim , dünyanın önde gelen ülkelerinde, eleştiriye uğrayan büyük hizmet görmüş kuruluşlar kapatılmamakta , ancak onlarda görülen ya da bulunduğu iddia edilen e ksiklikleri karşılayacak yeni kuruluşlar ortaya konmaktadır. Böylece , eski ve yeni kuruluş birbirini tamamlayıcı olarak yan yana yaşar , insanlık için yararlı olmaya çalışır. Örneğin Fransa'da üniversiteler dışında "Centre Nationale de la Recherche Scientifique" adlı büyük bir araştırma merkezi vardır. Her­ hangi bir sebeple üniversitelere girememiş değerli ve yetenekli gençlere bu kuruluşta belirli konularda ve belirli sürelerde araştırma olanağı sağ­ lanır. Böylece , üniversitelerin bazen statikleşen bünyelerinden dolayı ih­ male uğramış konular da ele alınmış olur. Ayrıca Paris'te bütün bunların üstünde beş bölümlü bir akademi vardır. Bu suretle Fransa'da ilim , güçlü kuruluşlarca olumlu ve dengeli bir rekabetle gel iştirilir. Almanya'da çeşitli ilim müesseselerinin birbirleriyle rekabet etmesi , daha dinamik bir sisteme oturtulmuştur. Sözgelimi , Münih Ü niversite­ si'nde bilimsel çalışmaları ile temayüz etmiş bir profesörü , herhangi bir başka Alman üniversitesi bünyesi içine almak olanaklarına sahiptir. İlgili ün iversite daha çok kitap alma , daha büyük oranda laboratuvar olanak­ ları sağlama, fotoğrafçı, laborant , asistan, sekreter gibi yardımcı eleman verme önerilerinde bulunarak o ünlü profesörü ke ndi üniversitesine mal­ ed er . Federal Almanya'da ün iversite kadroları bu yönte mle oluş turulur . 80


B u sebeple , bu rekabet sayesinde Alman ilmi dünyaca tanınan ününe ul a şmı şt ı r . Almanya'da Fransa'daki gibi belirli projeler ve bel irli süreler i çi n olanak sağlaya n büyük bir araştırma merkezi vard ı r . Adı "Vors­ ch un gsgemeinschaft''dır. Al manya'da ayrıca hemen her eyalette bir aka­ d em i b ulunduğu için , ilimde rekabet daha büyük boyutlara ulaşır. B ilindiği gibi Amerika'da en büyük ün iversiteler özel kuruluşlardır ve a ral a rında büyük yarışma vardır . Son zamanlarda devlet üniversiteleri de g eliş tir ild iği için bu yarışma daha da dinamik bir hüviyet kazanmıştır . Ro ckefeller ve Ford gibi vakıflar ise , ihmal edilmiş , unutulmuş sorunları el e ala rak boşlukları doldurmaya çalışırlar.

Bizde Nasıl Olmalı? ilerleme k istiyorsak, hele Atatürk'ün öngördüğü muasır , yani "çağ­ daş" uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak istiyorsak , tekdüze kuruluşlardan vazgeçmek, rekabeti , ticaret hayatında olduğu gibi yarışmayı sağlayacak dinamik bir yöntem içinde çalışmanın yollarını bulmak zorundayız .

Türk Tarih Kurumu Atatürk, tarih çalışmalarını ön planda tutmuş ve onları Kemalist il­ kelerin kaynağı yapmıştır. Kurumda çalışacak üyelerin yetenekli uzman­ lardan oluşmasına dikkat etmiş ve kurucu üyeleri doğrudan kendisi seç­ miştir. Kusursuz hiçbir kuruluş düşünülemez. Ancak önemli olan, başarı de­ recesinin oranıdır . Türk Tarih Kurumu hakkında yapılan eleştirilerin bir bölümü ilk bakışta haklı izlenimi uyandırmakla birlikte , gerçekte yersiz ve tutarsızdır. Örneğin, birçokları "Kurum üye sayısı neden sınırlıdır ve 40'tan fazla değildir?" diye sormaktadırlar. Bunun yanıtı şudur : "Dünya­ nın hiçbir yerinde akademileri oluşturan bilim dallarındaki üye sayısı 40'ı aşkın değildir de onun için . " Bir başka itham edici soru da şudur: "Türkiye'de Türk Tarih Kurumu'na seçilen üyelerin dışında değerli tarih­ çi yok mudur?" Cevap : "Elbette ki vardır. Ancak, her memlekette çeşitli nedenlerle akademi dışında kalmış büyük ve değerli ilim adamları çalış­ maktadır. Örneğin , Fransa'da tarih konusunda akademiye girmiş bilim adamının sayısı 2 0'yi geçmez , oysa o ülkede akademiye girebilecek da81


ha düzinele rle yete ne kli tarihçi bu l un maktad ı r . Bu , İ ngiltere'de , l tal ­ ya'da , Almanya'da ve daha başka me mle ketlerde de böyledir . " Bir b aşk a eleşti ri konusu d a , yaş üzerinedi r : "Tü rk Ta r ih Kurumu'nda yaşlı üye ler çoğun luktad ır, g enç lere yer v erilme m e kt e dir, diye ya kın ılmaktadı r . Bu "

da haksız bir eleştirid ir. Çünkü dünyanın her akademisinde ya da akade­ mi hüviyetini kazanmış kuruluşlarda, üyeler ak saçlı , yaşlı kimselerdir . Kaldı ki , Türk Tarih Kurumu'nda Atatürk'ün seçtiği kurucu üyeler dışın ­ da genç ve yaşlı üye sayısı yarı yarıyadır . Bir sorun daha var . Bir tarihçinin Türk Tarih Kurumu'na girebilm esi için onun Atatürk ilkelerine bağlı olması ve ilmi yazılarını o doğrultud a yapm ış olması zorunluluğu vardır. Niteki m , aslında değerli bir tarihçi ol­ duğu halde Atatürk ilkeleriyle bağdaşmayan davranışlarda bulunmuş olan eski bir üye Türk Tarih Kurumu'ndan çıkarılmıştır. Çok defa yöneltilen bir soruya özellikle yanıt vermek isterim : "Türk Tarih Kurumu bugüne değin başarılı olmuş mudur?" İlgililere ve Türk ka­ muoyuna aşağıdaki cevabı vermekle mutluluk duyarım .

Uluslararası Çapta Kurum Türk Tarih Kurumu'nun bünyesinde uluslararası çapta ilim adamları yer almaktadır. Birçok üyemiz yabancı üniversitelerde defalarca konuk profesör olarak ders vermiştir. Birkaç kurum üyemiz halen en büyük Amerikan üniversitelerinde daimi profesör olarak çalışmaktadır. Aramız­ da 5-6 Avrupa akademisine üye seçilmiş bilginler mevcuttur. Türk Tarih Kurumu üyelerinin birçoğunun Türkçe kitapları dışında yabancı ülkeler­ de yayımlanmış eserleri vardır. Hatta bunlardan bazılarının eserleri 5 ya­ bancı dilde ve yüz binlerce nüsha halinde basılmıştır. Türk ve Türkiye ta­ rihi hakkında kurumumuz üyelerinin yazdığı monografiler ve sentezler, dünya literatüründe kaynak olarak kullanılmaktadır. Türk ve Türkiye ta­ rihi üzerinde yazılmış hiçbir yabancı eser yoktur ki , onda Türk Tarih Ku­ rumu üyelerinin yazmış oldukları kitaplara ve makalelere başvurulmuş olması n . Ülkemizde hiçbir kuruluş Türk Tarih Kurumu'nun eriştiği ulus­ lararası bilimsel üne ulaşamamıştır. N iteki m , Türk Tarih Kurumu , akade­ mi unvanını taşımad ığı halde " Union Academique Jnternationale"e , yani U luslararası Akademi Birliği'ne üye seçilmiştir . Böyle ce Türk Tarih Ku­ ru mu , T ürkiye'nin biricik akademi hüviyetine sahip araştırma oca ğıdır . T ürk Tari h Kurumu'nun b u seçkin varlığına rağ men 'Türk Ta rihi 82


Ak ademisi'nin kurulmasında büyük yarar goruyoruz . Çünkü , yukarıda ör n ekleriyle aç ı kladığımız üzere dünyanın her uygar ülkesinde olduğu g i­ b i , biz de de aynı konuda değişi k aç ılardan organizmalara gereks i n me d uy ulm ak t adı r O zaman Türkiye'de de Fransa, Al manya , Amerika ve .

İta lya gibi uygar memleketlerde görülen olumlu yarışma ortamı yaratıl­ mış ola caktır . Yazımı b i r soru , daha doğrusu b i r temenni i l e bitirme k isteri m . Dil ve tarih akademilerini kuruyoruz da geri kalan temel ve sosyal bilimleri , örneğin felsefe , matematik, fizik, kimya , biyoloj i , edebiyat , sanat vs . gi­ bi dalları neden ihmal ediyoruz? Batı dünyasında komşularımız dahil hiç­ bir ülke yoktur ki , orada bütün ilim dallarını kapsayan bir akademi bu­ lunmasın . Dünyaya ayak uydurmak istiyorsak , çatısı altında bütün temel ve sosyal bilimleri bir araya toplayan bir "bilimler akademisi"nin kurul­ masını bir an önce gerçekleştirmeliyiz . Milliyet, 1 8 Ekim 1 982


K Ü RTLER İ N K Ö KEN İ VE T Ü RK İ YE' N İ N K Ü LT Ü R B Ü T Ü NLÜGÜ

Ana muhalefet partisi lideri Erdal l nönü'nün bir süre önceki girişim­ leri çok yararlı oldu. Çünkü Kürt sorunu tabu olmaktan çıkarılırsa daha kolay çözülür . Yoksa bir yandan yabancı dost devletlerin gösterdikleri aşırı ilg i , öbür yandan bizim ters doğrultuda davranışlarımız konuyu ge­ reksiz yere büyütmektedir. Aziz Nesin geçen gün ( 1 7 Şubatta) Cumhuri­ yet'te yanlış tutumumuzu açıklıkla dile getirdi: "Yanlış tarih tezimiz Kürt­ leri Türk saymaktadır. Bunun sonucu kendi kazdığımız kuyuya düşüyo­ ruz . Bu insanlara sen Türksün demekle Türk olunmaz . " Gerçekte ekono­ mik nedenlerden kaynaklanan Kürt sorunu, akılcı ve bilimsel yöntemler­ le ele alınmalıdır. Bunlardan birkaçına değinelim.

Kürtlerin Kökeni Kürtler tıpkı Hintliler, İranlılar, Hititler, Frigler, Ermeniler, Hellen­ ler ve Galatlar gibi tarihin değişik dönemlerinde Asya'ya ve Anadolu'ya göç etmiş Hint-Avrupa dili konuşan topluluklardan biridir. Kürtçe bilen bir Türk vatandaşına on beş-yirmi Türkçe sözcüğün Kürtçesini sorunuz . Dilbilimci olmanıza gerek yok; bildiğiniz İngilizce ya da Almanca veya Fransızca yardımı ile göreceksiniz ki Kürtçe , Hint-Avrupa dillerinin bir tür üdür . Bu kesin veriler karşısında bazı çevrelerin Kürtçeyi Türkçeymiş gibi gösterme çabaları geçersiz kalır. Böyle bir davranışla hem kendi kendi­ mizi aldatmış hem de gülünç duruma düşmüş oluruz . H iç şüphe yok ki Kürtler fiziksel yap ı , fizyonomi , yani beden ve yüz g örü nüm ü bakımından da ke ndilerine öz bir tip oluştururlar. Aslında bir H int- Avrupa dili konuştuklarına göre onların , aynı dil grubundan olan Sla vlar , Germenler ve Anglosaksonlar gibi sarışın ve açık ren k g özlü ol­ ma ları be klenird i . Ancak onlar bu "antropolojik" tipl erini Anadolu Türk84


te ri gibi bu ülkede eski çağlarda yaşamış olan Hattilere ve H urrilerle U r a r t ula r a ve d a ha birçok kavimlere borçludurlar. Kürtler gerçekten M Ö 1 3 . yüzyıla ait M ısır topraklarında tasvirlerini gördüğümüz Hatti askerle­ ri n e çok benzerle r . Bununla birlikte Doğu Anadolulu olup hiç Kürtçe bil­ me yen ve Orta Asya d an göç etmiş düzinelerle Türk boyları arasında da '

a yn ı etnik tipe bollukla rastland ığını belirtmekte yarar vardır. Çünkü Türkl er de Anadolu'ya geldikten sonra aradan geçen bin yıla yakın za­ man için de bu ülkenin eski halkları ile karışmışlardır. Böylece Türkler ve Kü rtler aynı halk topluluklarının torunları ya da kardeş çocukları olmuş­ la rdır .

Kürt Kültürü Hint-Avrupa kökenli olmalarına ve özel bir etnik tip göstermelerine karşın Kürtler kesin anlamı ile bütün Anadolu'ya öz olan kültürün içinde yer alırlar. Örneğin Yunus Emre , Fuzuli , Pir Sultan Abdal , Karacaoğlan ve Aşık Veysel , Türklere olduğu kadar Kürtlere de mal olmuş ozanları­ mızdır. Diyarbakırlı Ziya Gökalp ''Türkçülüğün Esasları"nı kuran düşünü­ rümüzdür . Malatya , büyük liderler yetiştirmiş bir kentimizdir. Her döne­ min Büyük Millet Meclisi'nde ve hükümetlerinde çok sayıda Kürt kökenli kişiler yer almıştır. Kürtlerin Türk müziğine katkıları büyüktür. Anadolu Türkleri yörele­ re göre değişiklikler gösterirlerse de bir bütün olarak müziğimiz türdeş (homojen , mütecanis) bir dokuya sahiptir. Doğu Anadolu'nun Kürtçenin çoğunlukta olduğu kent ve köylerinde bile okunan türküler sadece Türk­ çenin egemen olduğu Doğu Anadolu merkezlerinde söylenen ve çalınan ezgilerin aynısıdır. Bütün Anadolu'da olduğu gibi Doğu Anadolu'da da şarkı değil türkü söylenir. Dikkat edilirse söz konusu ezgi türünün adı "türki"dir; yani Türk biçimi anlamına gelen türküdür. Böylece Kürtler ez­ gilerini "kürdi" , yani Kürt biçimi değil bütün Anadolu ve Rumeli'de oldu­ ğu gibi türkü adı altında okurlar. Öbür kültür alanları ve din de hesaba katılırsa Kürtlerin Türklerden ayrı bir özelliği olmadığı söylenebilir .

Anadolu Türklerinde Kültür Bütünlüğü Türkler , Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İran , Arap , Bizans ve 85


Eski Anadolu uyga rlı kla rı etkisin d e kalarak öz ü T ürk olan özgün (orij i ­ nal) b i r kültür yarat mışla rd ı r . Daha Selçuklu d öne m i nde T ürkler Erzu­ rum 'dan İ zmir'e , Karad eniz'den A kd e niz'e kad ar yayıl m ış olan türdeş (mütecan is, homojen) bir sanat g e liş t irmişl e rd i r 1 0 7 1 'den bu yana Ana­ .

dolu'da Müslüman topluluklar arasında Türk sanatı d ışında başka hiçbir kavme ya da etnik gruba bağlanabilecek bir sanat türü mevcut değildir. Anadolu, eski çağlarda geomorf olojik yapısı bakımından kapalı böl­ geler içinde birbirinden çok farkl ı , düzinelerce yöresel kültürün yaşadığı bir ülke idi . MÖ 2. ve 1 . bin boyunca 60-7 0'i aşkın etnik topluluk ilginç bir uygarlık mozayiği oluşturuyordu. Ancak zaman içinde bunlar birbirle­ ri ile kaynaştılar. Bununla birlikte Türklerin hoşgörülü idareleri nedeni ile Osmanlı lmparatorluğu'nun son yıllarında ve Cumhuriyet dönemimi­ zin başlarında Türkiye'de Türkçenin dışında sayıları bir düzineyi aşkın başka diller de konuşuluyordu. Başta Rum , Ermeni ve Süryani gibi H ıris­ tiyan toplulukların dilleri ile Musevilerin konuştuğu dil geliyordu. İslam dinine mensup topluluklar arasında ise Türklerden başka Kürt , Laz , Çer­ kez , Abaza , Gürcü , Arnavut , Boşnak ve Pomak dilleri konuşuluyordu . Bunlar ge nellikle göçmen olarak Türkiye içinde dağınık bir durumda kü­ çük köyler ya da bucak, kasaba ve kentlerde mahalleler oluşturuyorlardı . İçlerinde yalnız Kürtler ve Lazlar ayrıca yöresel etnik grup halinde idiler. Göçmen durumunda olanlar aradan geçen yarım yüzyılı aşkın zaman içinde kendiliklerinden , yani devletin hiçbir zorlaması olmadan , eski ku­ şaklarla birlikte bugün kaybolmuş g ibidirler. Hiç şüphe yok ki, hala bazı evlerde , özellikle yaşlılar arasında , sözü edilen diller (Yunanistan'dan ge ­ ri göçmüş Türklerin bildiği Helence dahil olmak üzere) arada bir konu­ şulmaktadır. Ancak bu dilleri konuşanları elbette ki birer etnik grup ola ­ rak tanımlamak mümkün değildir.

Sonuç Demek oluyor ki bugün Türkiye'de Türkçe dışında sadece Kürtçe ve Lazca yöresel birer dil olarak konuşulmaktadır. Ancak Lazca konuştukla­ rı için Karadeniz'in bazı kent ve kasabalarındaki vatandaşlarımızı Türk­ lerden ayrı bir etnik grup saymak yapılacak haksızlıkların en büyüğü olur kanısındayız. Söz konusu vatandaşlarımız geri kalan Karadenizliler­ le birlik te Kuvayı M illiye'nin başlıca güçlerinden birini oluşturmuş kahra ­ m an lard ı r . Bugünkü Türkiye'nin ekonomi alanı ndaki gelişmesinde de 86


Ka r adenizlilerin payı büyükt ü r . Sa h ip oldukları değerli öze ll i kler Türki­ y e'ye renk ve güç kat maktad ı r . Bütün Anadolulular, ne değin Türk iseler K ar adenizliler de o ölçüde Türktürl e r . Kürtlere gelince , ayrı dilden , a y r ı cinsten bir t o pl u l uk olmalarına yukarda a n l a t ma ya çalıştığ ımız gibi o n la r da kültür bakımından rşın ka Tü rkiye'nin ayrılmaz bir parçasıdırlar . Birçok Kürt kökenli vatandaşımız d a böyle düşünmektedir. Kürtlerin Kürtçe konuşmaları , Türkleri bin yıla

yakın zaman boyunca olduğu gibi bugün de rahatsız etmemektedir. Nite­ kim başbakan son bildirisi ile bunu açık seçik dile getirmiştir . Yazımızın başında da dediğimiz gibi sorun aslında ekonomik nedenlerden doğmak­ tadır. Zaten Ö zal Hükümeti de Güneydoğu Anadolu Projesi ile bu yöre­ lerde geciken kalkınmayı gerçekleştirmeye önem vermektedir. Yabancı devletler hiç merak etmesinler, Türkler mert ve asil ruhlu Kürt kardeşle­ rinin değerini onlardan çok daha , hem de candan ve gönülden bilmekte­ dirler. Cumhuriyet, 8 Haziran 1 988


T Ü RK BAHÇES İ VE AVRUPA ETK İ S İ

Bir gün bir Avrupa şehrinde İngiliz ve Fransız bahçe sistemlerinin birleştirilmiş şeklinden meydana gelen bir bahçeyi geziyorduk . Aramız­ da bulunan ünlü felsefecimiz Macit Gökberk gülerek şöyle bir soru sor ­ du : " Fransız ve İngiliz bahçele rinden bahsediyorsunuz . Bir de Arnavut bahçesi vard ı . Bilir misiniz?" Gülümseyen felsefeci dostun yüzüne ba­ karken biz de gülüyorduk, fakat onun ne demek istediğini anlayama ­ mıştı k . O ; "Etmeyin can ım, bunu hepiniz bilirsiniz , " diyerek bize sözgelimi Bayazıt Meydanı'ndaki , Sultanahmet Meydanı'ndaki tarhlı ve göbekli bahçıvan uydurmalarını hatırlattı . Felsefeci dostun hakkı vardı . Barok sanatının tesiri altına giren Türk bahçeciliği soysuzlaşarak bu hale , gör­ güsüz ve zevksiz bahçecilerin elinde bu acıklı kılığa girmişt i . B i z bilmeyiz , fakat yabancılar o n u ç o k takdir ederler. Çiçek v e bah­ çe deyince Avrupa'da ilkönce hatıra gelen Türkler ve Türk bahçesidir. Yurdumuzu bir-iki kuşak önce gezmiş yabancı gezginlerin hepsi en çok ağaç ve çiçeğe olan sevgimizden ve bağcılığımızdan bahseder . Bir gün yabancı bir memlekette Rodos hakkında bir konferans dinliyordum . Adanın güzel bir manzarasını gösteren konferansçı, hiç unutmam , "Sol­ daki kısım, ağaçlığından ve yeşilliğinden anlayacağınız gibi Türk mahal­ lesidi r , " demişt i . Bugün bahçecilerin elinde b i r "Arnavut bahçesi" şekline girmiş olan Türk bahçesinin eski ve öz şekli nedir? Türkün kendine öz bahçe­ sini bir sanat tarihçisi değil , bir edibimiz, i ki-üç satır içinde tasvir etmiş bulunuyor: "Taymis Kıyılarında" kitabından şu birkaç satırı beraber o kuyal ı m : "Ka ra taş ta n yeş i l o t b i t i re n l n g i l i z z e v k i es k i Os m a n l ı ze v k i n d e n b a ş k a t ü r l ü değ i ld i r. Uza k Ta y m is k ı y ı la r ı n ı do laşı r k e n Göks u , Kôğ ı t h a ne, Ku rbağa l ı ­ de re göz ü m ü n ö n ü n e ge l i r. B iz i m çayı r ı m ı z l n g i l iz k ı rı i d i . Hayd 88


pa r k 'ta g r u p g r u p p i k n i k se p e t le r i ü z e r i n e ç ö m e l e n i n s a n la r Bey koz

a ı rı n ı n c u m a la r ı n ı h a t ı r la t ı yo r " 1 ç y

Evet , büyük ve gen iş çayırlıklar , eski ve güngörmüş yaşlı ve ağ ırbaşl ı ağ a çl ar . Bunlar Fransız bahçesinde olduğu gibi karşı karşıya bir sıraya , b i r diz iye dikilmemişlerdir. Onlar sanki tabiatın bağışladığı birer arma­ ğ a n gib i , rasgele şurada ve buradadırlar. Karmakarışık ve düzensiz de değ il . Fak at Latin ve Barok zevkinin "rationel" kalıplarından da başka . Biz bugün farkında değiliz . Fakat Avrupa Barok sanatı 1 8 . yüzyılın başı nda n beri bütün dünya zevkine hakimdir. Bir bahçe veya bir oda ta n zim ettiğimiz zaman , derhal bir sıra , bir hiza ve bir "tenazur" tertip et m eye gayret ederiz. Oysa ki Barok devrinden önce , Latin milletlerini b ir ya na bırakırsak, bütün Avrupa , eski Yunanlılar , Selçuklular ve Os­ ma nlıl ar bir diziye sıralamayı , karşılıklı (mütenazır) tertiplemeyi istemez ve sevmezlerd i . Bir eski Yunan mukaddes mahalline girdiğinizde yapılar arasında hiçbir "symmetrie" bulunmadığını görürsünüz . Mabet , tiyatro , gymnasion ve diğer bütün yapılar hiçbir şekilde sıra , hiza tenazura ria­ yet etmezler . Mabedin sol köşesinde bir tiyatro , onun bambaşka bir isti­ kametinde sırtını dönmüş bir gymnasion ve gene bunlarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi büsbütün ters bir yerde bir ikinci mabet veya başka bir ya­ pı ; bir stoa , bir altar veya bir heykel . Bu, Türklerde de böyledir. Birkaç Selçuklu yapısının bir arada bulunduğu bir plana , sözgelimi Konya'daki Alaattin Camisi'nin ve onun yanındaki yapıların tertibine bakarsak hiçbir tenazur, hiçbir sıralama görülmez . Osmanlı sanatındaki eserlere baka­ lım : Ayasofya'nın arka bahçesinde de öyle . Topkapı Sarayı'nı bir kere göz önüne getirmek yeter. Avludan avluya , salonlardan salonlara ve odalara geçilir, fakat bütün bunlar arasında tenazur ve 'axialite'den eser yoktur. Eski Türk evlerinde de sıralama ve karşılıklı dizme esaslarına gö­ re bir plan tertibi mevcut değildir. Barok görüşü ve duyuşu altında olan bizler bugün 'axialite' ve 'sy mmetrie'ye aykırı tanzim ve tert ibe adeta geri ve iptidai bir zevk diyo­ ru z . Fakat böyle yapıyorsak hiç şüphe yok ki aldanıyoruz. Axialie ve te­ n azu r ilkönce M ısır sanatında görülmüştür. Tarih boyunca Latinlere öz b ir ta rz olarak gözüken bu şekildeki tertip ve tanzimin eski Roma'ya Et­ rüksle rden geçtiği kabul olunmaktadır. Romalı sanatı , baştan aşağı koyu ve sıkı tenazur ve axialite kaidelerine bağlıdır. Avrupa'da Rönesans mey­ da na gelirken henüz Yunan eserlerinden pek az şey biliniyordu . Mimari , 1 ) Falih Rıfkı Atay, Taymis Kıyılarında, 'Londra ve İstanbul' başlıklı yazıdan. 89


heykel ve res im ad ına e lde bulunan ya doğ rudan doğruya R omalıları n elinden v e kafasından çıkmış veya Ro ma zevk i ne v e görüşüne uy durul­ muş Yun a n eserle rinin kopyalarından ibarett i . Onun i ç i n Avrupa Röne­ sansı Yunan tarzının tanınmasından çok onun Romalı gözü ile görülmüş bir şekli id i . Böylece Avrupa'da Rönesanstan sonra eski Roma'n ı n tesiri altında olan Latinler tarafından meydana getirilmiş Baro k sanatı doğdu . Ondan önce yalnız Latinlerde bulunan ve onlarca sevilen tenazur ve axi­ alite Barok sanatının dünyaya yayılması ile her tarafta tutundu. Bu yeni

tarz , büyük şehirlerin gelişmesine ve onlarda seyir ve seferi kolaylaştırdı­ ğı için 1 9 . yüzyılın şehirciliğinde de esaslı rol oynad ı . Hele bahçe tertibi Avrupa'da artık Barok sanatının kaidelerine göre yapılıyord u . Yalnız İngiltere bahçe tertip v e tanziminde Versailles'ın hendesi planlı bahçelerine rağbet göstermed i . İngiliz tabiat sevg isi ve "evde" ya­ bancılardan uzak oturmak zevki onu her taraftan görünen ve her tarafı göre n , tabiata hakim olan Fransız bahçesine bağlayamamıştı . Böylece bir tabiat bahçesi olan "İngiliz bahçesi" meydana geld i . İçinde hendesi tertip yok diye onu sanattan mahrum addetmek büyük bir yanlış olur. Çünkü "tabiat bahçesi" adını alan İngiliz çayırı ve parkı tabiatın kopyası değild i . Öyle olsayd ı , çalı ve otlarla dolu bir orman olması gerekird i . İn­ giliz bahçesinin de kendine göre bir nizamı vardır. Türk bahçesinin de öyle . Almanya, Kassel şehrindeki g ibi , büyük " kaskat"lı bahçeleriyle , İtal­ yan tesiri altında iken "Aufklarung" devrinde , yani Fransız tesiri altında kaldığı günlerde , Fransız bahçelerini taklit etmeye başlad ı . "Sturm und Drang" devrinde, yani Latin "rationalismus"undan kurtulup da , sanatta Winckelmann'ın açtığı yol ile eski Hellen kültürü istikametine yönelmeye başladığı günden sonra Latin tesirinden sıyrıld ı . Son zamanlara kadar daha çok Hellen duyuş ve görüşü hakim idi . Üçüncü Reich Almanyasın­ da ise , gene eski Latin zevkine dönen , tenazur ve 'axialite'yi kullanan eserler göründü. Fakat birçok sanatkarın bundan kaçındığını sezmek güç değildir . Türkiye'ye gelince , 1 8 . yüzyılın ortalarına doğru bahçecilik artık Ba­ rok sanatının tesiri altına girmeye başlamıştı. 1 7 2 4 yılında Fransa'ya fevkalade elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Çelebi adı ile anılan "Meh­ met Efendi" 8 0 kişilik maiyeti ile Paris halkının alkışları arasında büyük bir törenle karşılandı . Versailles'daki saray ve bahçelerin güzelliği ve azameti Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efend i'nin gönlüne o kadar teshir et­ mişti ki , İstanbul'a yazdığı mektuplarda onlardan uzun uzun bahsetti . 90


M e m le kete geri d öndüğ ünde i l i . A hme d'in damadı İbrahim Paşa'ya Pa­ ris'te gördüğü harikaları anlatt ı . İbrahim Paşa , zate n çiçek ve bah çe me­ r akl ı s ı olan i l i . A hmed' e nüfuz ederek Versai ll es'dakiler tarzında bahçele­

rin inşasına yol açt ı . Şimdi eski Türk bahçesini bulmak i ç i n 1 8 . yüzyıldan önceki "Türk bahçelerini" bilmek gerektir. Eski resimlerde ve yazılı vesikalarda bazı faydalı malumata rastlanabilir. Fakat şurası daha şimdiden söyle nebilir ki eski Türk bahçesi "Fransız bahçesi" şeklinde hendesi planlı bir bahçe d eğild i . Zaten Yirmisekiz Çelebi'nin Versailles'da gördüğü bahçeler ken­ disine yepyeni bir tarzda gözüktü ki onları beğendi . Yen i , bambaşka bir şey görmüş insan hali ile eskiyi birden küçümsedi ve bu yeniye aşık ol­ du. Mantık yolu ile vardığımız bu neticeye göre , eski Türk bahçesi hen­ desi şekilli bir sistemi tanımıyordu . Selçuklu ve Osmanlı mimari eserleri­ nin tertibindeki tarz da bu düşünceyi destekliyor. Üstelik Çırçır, Veli­ efend i , Kuşdil i , Beykoz çayır ve bahçeleri eski Türk bahçelerinin günle­ rimize kadar gelmiş örnekleridir. Fransızlar bahçe sanatını İtalyanlardan özenerek yapmaya başlamış­ lard ı . Fakat Versailles'da İtalya'da olduğu gibi, küçük tepeler, vadiler ve su kaynakları olmadığı için, yeni bir stil doğdu . Burada upuzun , ufukta kaybolan düz yollar ve bunların arasında karşılıklı havuzlar, heykeller ve çeşitli yapılarla , insanın tabiata hendesi bir nizam verdiğini görüyoruz . Biz de Fransızlara özendik. Fakat asıl ve öz Barok bahçeleri bizim memlekete giremed i . Lale devrinde İstanbul'da Versailles'daki gibi geniş ve uzun , ufukta son bulan "allee"lerin yapıldığını gösteren hiçbir iz yok­ tur . Zaten inişli yokuşlu l stanbul'da böyle "allee"lerin açılma s ına imkan yoktu . Paris'ten gelen etki, havuzlar , fıskiyeler ve bazı çiçek ve ağaç ne­ vinden ibaret şeylerdir. Fakat bunlarla beraber , hendesi planla "symmet­ rie" ve "axialite" uygun tarzda çalışma şekli de yurda girmiş oldu . Yalnız şu var ki Barok bahçesi demek Barok mimarisi demektir. İçindeki yapı­ ları çıkarıldıktan sonra Fransız bahçesinin bütün kıymeti kaybolur . Böyle olduğuna göre hakiki Barok bahçe sanatı Türkiye'ye girmemiştir diyebili­ riz . Çünkü Lale devrindeki ve daha sonraki Türk sanatında Barok tarzı­ nın yalnız süsleri görülmektedir . Değeri olmayan istisnalar bir tarafa bı­ rakılırsa , Barok sanatı hacim bakımından Türkiye'ye girememiştir . Çün­ kü o günkü yaşayış tarzımıza göre Barok mimariyi almamıza imkan yok­ tu. Böylece , mimarinin tabiata hakim oluşu demek olan , Barok sanatı91


nın " Fransız bahçeleri" bizim meml eke te bütünü ile , öz şekli ile gire me­ d i . Binalarda satı hların Barok örgelerle ( m otiflerle) süslen mesi g ibi , kü­ çük b ahçeler kol ay ve ucuz olduğu için tarhlı ve göbekli kılıklara sokul­ du. Şu var ki bu ucuz ve basmakalıp bahçecilik yanında eski Türk zev­ kin dek i büy ük çime nli, çayırlı bahçeler, aynı zamanda Türkün "Gaymn a ­ sio n"u , " Stadion"u , "Hipodrom"u , kısaca spor alanı olan bu "me sire" yerleri , bütün güzellikleri ile daha on beş-yirmi yıl öncesine kadar yaşı­ yorlard ı . Onlar, küçük örnekler halinde , bugün bile ölmemişlerdir. Ne yazık ki on ları çoğumuz tanımayız bile . Türk h alısınd aki geometrik örgelerin simetrik terkibine bakarak , es­ ki Türk bahç esinin planını ve şeklini oradan çıkarmak yanlıştır. Çünkü Türk halısı nın geometrik örgeleri onun dokuma tekniğinin icabıdır . Bu örgele rin simetri kaidelerine uygun olarak karşılıklı sıralanmasına gelin ­ ce , o da halının portatif ev eşyas ı , " mobilya"sı olmasından ileri gel ir. Çünkü bir tek halı yoktur. O yerine göre iki , dört veya daha fazla parça­ nın , "pafta"nın bir araya gelmesinden ortaya çıkar. Onun için gere kt i­ ğinde , mesela dört parçanın bir araya uydurulabilmesi için örgeler birbi­ rini tamamlayacak şekilde "mütenazır" olarak yer almışlardır. Böylece , halının , yani küçük sanatın tertibinden büyük sanat içi n , mimari için hü­ kümler çıkarmak doğru olmaz . Kaldı ki mimarlıkta bunu destekleyecek hiçbir ize rastlayamıyoruz. Louis Massignon'un dediği gib i : "Şark bahçelerinde en mühim şey mahremiyettir. Şark bahçeleri çokluk kısır bir toprak parçası canlandırı­ larak yapılır. Su getirilir ve kenarı tecessüsün aşamayacağı çok yüksek duvarlarla çevrilir . Bahçe içinde ise üçer üçer, beşer beşer tertip edilen ağaçlar, çiçek yatakları vardır ki muhitten merkeze gidildikçe daha ziya­ de sıklaşırlar. Nihayet merkezde köşk vardır. Bu peyzajlı bahçelerin ter­ sıne , öyle hulyalı bir tabiattır ki bizi birliğe ve fikirlerimizin göbeğine ve köküne sevk eder. Bu adeta düşüncenin kendi içinde dinlenmesidir. Yo ksa klasik bahçelerde (klasik bahçeden maksat , Barok tarzdaki Fran­ sız bahçesi) olduğu gibi derece derece hakimiyete , tabiatı fethetmeye gitmek değildir. " 2 Yanlış veya yarım olarak yurdumuza giren "Fransız bahçesi " , göbek ­ li tarhlı ve baklava şeklindeki örgeleriyle halkımızın zevkini öldürmekte­ dir . Basmakalıplardan kurtularak, tarihimize , mimarlığımıza ve sanat 2) Lou is M assignon, lslam Sanatlarının Felsefesi (Burhan Toprak, Din ve Sanat, s. 26-27. Suhulet Kitabe vi) .

92


ze vkimize yaraşır bir bahçeciliğe yakın da kavuşmayı dört gözle bekliyo­ ru z . Zevk duygumu z ve kafa anlayışımız Lat in ruhundaki Barok sanatın "symmetrie "sine yaban cıd ı r . Bizim çok eskiden beri , l ngilizlerde olduğu gibi , "evde" geçen , biraz içimize kapal ı bir hayatımız vard ı r . Yurdun ikli­ m i de bunu gerektiriyo r . Yarının bahçesi dünden örnek alarak, bir "tabi­ at bahçesi" şeklinde gelişece ktir.

Ulus, 5 Şubat 1 944


M İ MAR S İ NAN VE T Ü RK YAPI SANATI

Türk san atının en büyük ve en ünlü adı Sinan'dır. Ulusla rara sı b i r san at yarı şması düzenlense ve buna her ülkenin ancak bir tek san atç ı il e katılm ası istense , Türkiye'nin öne süreceği kişi Sinan olacaktır . B öyl e bir yarışm ada da Sinan'ın en ön sırada önemli bir yer alac ağı şüp he siz­ dir. 1 6 . yüzyılda başlıca Osmanlı kentlerine tek başına şekil ve anlam kazandıran Sinan , birçoğu ayakta olan eserleriyle o yüce imparatorlu­ ğun güçlülüğünü bugün bile göz önüne koymaktadır . Bu büyük sanat adamımız 1 6 . yüzyılın ortalarına doğru Türk mimar­ lığının yükseliş döneminde iş başına geçmiş ve olgunluk çağına ulaştıra­ rak Türk klasik stilini yaratmıştır.

Mekan Bütünlüğü Sinan , Şehzade Camii'ni ( 1 548) çıraklık, Süleymaniye'yi ( 1 557) kal­ falık ve Selimiye'yi ( 1 5 7 4) ustalık eseri sayar . Türk mimarlığının Selçuk­ lu döneminden beri gerçekleştirmeye çalıştığı amaç bilinirse , Sinan'ın bu sıralamasını kolayca anlayabiliriz . Türk yapı sanatı Selçuklu dönemindeki dağınık hacimlerden to plu bir mekana doğru bir gelişme yapmıştır. Gerçekten , Türk sanat tar ih çi si Mehmet Ağaoğlu'nun 1 9 1 5'te Avusturyalı mesle ktaşı H . Glück'le birli kt e ortaya koyduğu gibi , Türk mimarlığında Konya'daki Selçuk medres ele ri , Karatay ve İnce M inareli eserlerinden , Şehzade ve Selimiye cam ile ri n e değin üç yüzyıl içinde adım adım toplu ve bir kubbe örtüsü altına alın m ı ş yapı tipine doğru ilerleyen bir evrim geliştirilmiştir. İlk aşama olarak 1 3 . yüzy ıl ortalarında inşa edilmiş olan Karatay ve İnce M inareli yapıla rın ın dağı n ı k küçük odaları Bursa'daki Yeşil Cami'de ( 1 4 24) iki büyükçe k u b ­ be altı na toplanmıştır. Ne var ki , bu iki kubbe arasında oldukça a ğı r bir du varın bulunuşu, iç alanı kesin olarak ikiye bölmüştür . Böyle olm a k l a 94


bi rl ik te ne de olsa bu çözüm , meka n bütünlüğüne doğru atılan ilk adım­ dı . N ite kim bir süre son ra , İ stanbul'da Rumi Mehmet Paşa Cam ii { 1 4 7 1 ) i l e Ç e mb erlitaş civa rındaki At i k Ali Paşa Cam ii nde ( 1 49 7 ) güney yönde­ k i k u b be , yarım kubbeye çevrilerek Yeşil Cami'de görülen duvar kald ırıl­ mı ş ve böyl ece birbirinden ayrı iki oda yerine , bir tek iç alan elde edil­ miş tir . Aslında bu yen i planda iki kubbelik iç alan bir buçuk kubbelik iç al a na in miş, yani hacim küçülmüş, ancak buna karşılık mekan bütünlüğü sağ lan mışt ır. Bu, ikinci önemli adımd ı . Üçünc ü adım Bayezid Camii ( 1 506) i l e atılmıştır . Burada, güney yö nd e o lduğu gibi , kuzey yöne de bir yarım kubbe eklenerek iç alan bü­ yütü l mü ştür . Ancak bu yeterli değildi . Çünkü Bayezid Camii'nde batı ve doğu yö ndeki alanlar orta kubbenin , yani ana mekanın dışında kalmıştı . '

Çıraklıktan Kalfalığa işte Sinan işbaşına geldiğinde , Türk yapı sanatını bu gelişme çizgi­ sinde buldu ve bu evrimi son aşamasına ulaştırd ı . Bayezid Camii'nin biri güneyde , öteki kuzeyde olan iki yarım kubbesine karşılık, Şehzade Ca­ mii'nde ( 1 548) her dört yönde birer tane olmak üzere dört yarım kubbe görüyoruz . Böylece o güne değin batı ve doğu yönlerde büyük kubbenin örtü alanı dışında kalmış olan bölümler de aynı mekan bütünlüğü içine alınmış oldu . Bu aşama ile "cami" , Arapça sözcüğün tam anlam ı ile "cem" eden , yani bir araya toplayan yapı olarak ideal iç alanına kavuş­ muş , bütün "cemaat" bir tek kubbe altına "cem" edilmiş, toplanmış oldu . Yal nız bu aşama Şehzade Camii'nde küçük ölçüde uygulanmıştı . Onun iç in Sinan bu yapıtına "çıraklık işimdir" ded i . Büyük sanatçı , Süleymaniye'yi aynı amacın daha büyük çapta elde edil m esi için inşa ett i . Ancak bu camide Ayasofya tipini ele ald ı ve onu ço k daha başarılı bir biçimde işleyerek ustalığını ve gücünü göstermek iste di . Sinan , Ayasofya'nın doğu ve batı yönlerinde bir duvar görünüşün­ de ki iki katlı galeriler yerine , Süleymaniye'deki kubbeye kadar yükselen , ü st ta rafları bol ve geniş pencereli kemerler kullanara k , caminin iç alanı­ nı h e m aydınlattı , hem de onun uzun bir salon şeklindeki görünüşünü dah a merkezi bir yapı haline getird i . Ancak Şehzade Camii'nden çok da­ ha b ü yük bir iç alan elde edilmiş olmakla birlikte , doğu ve batı yönlerde­ ki b ölü mlerin büyük kubbenin örtüsü dışında kalışıyla , Sinan Süleyman i­ Y e 'de Türk yapı sanatının gelişme yolundan sapmış, adeta geri gitmiş ol95


du . Süleymani ye 'n i n , g ü ze l l i kte ve mükemmell i kte Seli m iye ile öl ç ü ş e n b i r m uhteşem anıt olmasına rağme n , Sinan tarafından kalfalık ese ri ol a­ rak sayılma sının nede n i n i belki de mekan bütünlüğü bakım ı ndan ist e n il e ­

ni ver memiş olmasında aramak gerekir.

İ sla m Dinine En Uygun İ badet Evi Nit ekim Sinan , Selimiye ile asıl amacına bir daha yönel di ve bu s o n aşa ması ile kendisinin ve onunla birlikte Türk sanatının en güz el ve e n b aşarılı eserini ortaya koydu. Bu yapıda Şehzade Camii'nin dört yö nd e ki büyü k yarım kubbeleri kalkmıştır, onların küçükleri köşelere geç mişt ir ve büyük kubbeyi köşelerdeki bu küçük dört yarım kubbe ile sekiz büy ük ayak taşımaktadır. Artık Sinan amacına ulaşmıştır. O bir tek kubb e il e böylece kare planın her noktasını örtmek olanağını bulmuştur. Sina n bu başarıs ı ile İslam dinine en uygun ve en elverişli ibadet evini geliştir miş­ tir. O bu yapıtla ayn ı zamanda dünya sanatının en güzel ve en ilginç merkezi planlı yapısın ı yaratmıştır. Denebilir ki , Sinan Türk mimarlığı­ nın amacı olan mekan bütünlüğünü Selimiye'de gerçekleştirdiği içindir ki bu yapıtını ustalık eseri saymaktadır .

Hangisi Daha Güzel? Sinan'ın neden öt ürü Selimiye'yi ustalık eseri saydığını söyledikten sonra yine de soralım : Hangi yapıtı daha güzeldir? Kendisinden sonra gelen Türk mimarlarının ele aldıkları cami tipine bakarsak, onların Şeh­ zade'yi Sinan'ın en önemli eseri saydıklarını söyleyebiliriz . Çünkü , Sul ­ tan Ahmed ( 1 6 1 6) , Yeni Cami ( 1 663) ve Fatih Camii ( 1 7 7 1 ) gibi es er­ ler, Şehzade Camii'nin plan ve tip bakımından birer tekrarıdırlar . Bö yl e­ ce Sinan'ın çıraklık eseri, Türk mimarlığının klasik örneği olmuşt ur . An­ cak Süleymaniye ve Se limiye o denli eşsiz ve bir defalık anıtlard ır ki , on­ ları k opya etmek gücü nü hiçbir mimar göze alamamış ve mekan bü t ü n­ lüğü bakımından güdüle n amacı yeterince sağlay a n Şehzade tipin i örn e k alma yı yeğ tutmuşlard ı r . Şimdi Süleymaniye m i , yo ksa Selimiye m i daha gü z eld ir sorusuna karş ılık vermeye çalışalım.

96


Eşsiz Süleymaniye

S üleyman iye' n in dünya çapındaki olağanüstü mükemmelliğ ini anla­ rrı a k içi n onu bir ya ndan Ayasofya _ ile öbür yandan çağdaşlarıyla karşı­ l a şt ır mak yetecektir. Karaköy'den Istanbul yakasına doğru gidelim ve kö p rü nün üstünde kısa bir süre için duralım . Solumuzda Ayasofya'yı, ka rş ı mı zda Yeni Cami'yi ve sağımızda da Süleymaniye'yi görürüz. Bizans ya p ıs ı n ın yatı k kubbesi , mimarlık bakımından cesaretli ve ustalıklı bir e ser . Ne var ki , depremlere dayanamayan bu kubbe tarih boyunca bir­ ç ok de fa yıkılmıştır. Bir eser iddialı olursa , gücünü de gösterebilmelidir. Kaldı ki Ayasofya'nın gövdesini oluşturan kitle , bu güzel ve muhteşem kubb eye yakışır, onu tamamlayıcı uyum düzeninden yoksundur. Güzel silueti ile bu yatık kubbe , kalın ve ağır duvarların kaba görünüşü nede­ n iyl e gösterişinden çok şey kaybediyor. Bir de Süleymaniye'ye bakalım: Orta kubbeyi batı ve doğu yönlere destekleyen yarım kubbeler ve köşelerdeki küçük , som taştan kub­ oğru d becikl erle çok başarılı , göz doldurucu bir uyum düzeni içindedir. Yarım kubbeler büyük kubbeden aldıkları ağırlığı yanlara geçirirken , onu taşıra­ cakmış gibi , iki yana doğru , adeta bir çeşit canlı, adali şişkinlik göster­ mektedir. Tıpkı bir gülleyi kaldıran bir kolun pazısındaki gerilme ve canlı­ lık gibi. Bu organik görünüm , Yunan dor sütunlarının ortasının biraz yu­ karısında görülen ve "entasis" adı verilen şişkinliği and ırıyor . Nasıl orada sütun taştan yapıyı bir gayret ve canlılıkla taşıyormuş etkisini bırakıyorsa , Süleymaniye'nin yarım kubbeleri de öyle , gerilen, karşı koyan ve yayla­ nan bir canlılık gösteriyor. Mimarlık sanatında bu organik ifade dünyada Süleymaniye'den başka yalnız Yunan dor sütunlarında bulunmaktadır ve diyebiliriz ki, bu konuda Türk sanatçısı yeni ve büyük bir aşama yapmış­ tır . Süleymaniye'nin yukarıya kat kat ve bir ehram biçiminde yükselen heybetli siluetinin gösterdiği uyum düzeninin mükemmelliğini anlamak için onu Mikelanj'ın büyük eseri Sen Piyer Kilisesi ile karşılaştırmak gere­ ke ce ktir . Sinan'da, hiçbir eleman , hiçbir ayrıntı , olması gerektiğinden ek­ si k ya da fazla değildir; tıpkı bir insan vücudunda olduğu gibi . Sinan'ın büyüklüğünü Selimiye'yi izlerken daha da belirgin olarak kav rıy oruz . Kubbenin ağırlığı içerde sekiz ayağa bölünmekle , dış kitlede­ ki d es tek ayakların kaba olmaktan kurtulmaları sağlanmıştır. Böylece ca­ rni da ha zarif bir görünüm kazanmıştır. Bu deste klerin üzerlerinde bulu ­ na n ve yan baskıyı karşılayan som taştan sekiz kubbecik ince ve uzun 9 ö rü n üşleriyle endamlı minarelere ayak uydurmuşlardır. 97


Sinan , Selimiye ile , m erke zi ya p ı t ipinin dün yad a k i en ba şa r ı lı e n uyu mlu ö rn eğini ortaya koymuşt u r . Selimiye'de yap ı y ı taşıya n aya kl a r ı dö rtten sekize çıkarmakla eserin i dört yanl ı olmaktan ç ı kar m ı ş ve o n u her yönden aynı şekilde g özü ken b ir anıt haline sokmuş ol ması eş siz b i r baş arıdır . Selimiye , Yunan sanatının gerçekleştirmek için çok çab a sa rf ettiği " Har monia"nın mimarlık alanındaki en güzel örnek lerinde n b iri di r . Sinan, Şe hzade ve Süleymaniye'de bunu istediğince gerçekleşt irem e m iş­ ti. Cam inin dört minaresi de kitleler arasındaki uyumu deste kliy or la r . Onla r kat kat aşağıya doğru genişleyen v e yayılan gövdenin meyi lli v e yuvarl ak kitlelerini destek ayakları üzerindeki küçük kubbecikl erle bir li k­ te topla yarak göklere çıkarır gibidirler. ,

Sanatın Doruğu Görüyoruz ki , Sinan'ın bu yapıtı, Türk mimarlığının Selçuklu döne­ minde n , Kanuni çağına değin süregelen üç yüzyıllık gelişmesi sonunda ortaya çıkm ıştır . Selimiye , iç ve dış görünüşündeki uyum mükemmelliği , göklere uzanan güzel ve etkili silueti ile Türk yapı sanatının doruğunda ve başlıca dünya şaheserlerinin arasında yer almaktadır. Milliyet, 7 Temmuz 1 974


ULUSAL M İ MARLI G IMIZ

S elç uklu ve Osmanlı dönemlerinde Türklerin en çok başarı göster­ di kle ri kü ltür alanı mimarlık olmuştur. 1 0 7 l 'den bu yana Türk mimarla­ rı nın ya rattığı anıtsal yapılar, camiler, medreseler, hastaneler, hamam­ la r, kö prüler, çeşmeler ve eşsiz güzellikteki yalılar , konaklar ya da sade­ ce e vler, dünya mimarlık tarihinde çok seçkin bir yer alırlar. Köklü bir geleneği olan Türk mimarlığının bugünkü durumu nedir? Selçuklu ve Osmanlı mimarları Arap , İran ve Bizans örneklerinden bü­ yük ölçüde esinlend ikleri halde çağlarındaki en özgün mimarlıklardan bi­ rini oluşturdular. O büyük ustaların çocukları olan bugünkü Türk mimar­ ları ne yapmaktad ırlar?

Yeni-Klasik Akımı Ziya Gökalp'le başlayan Türkçülük akımı özellikle Türk mimarlarını etkilemiş ve yeni klasik anlamda , eskiyi belirgin bir ölçüde kopya etmek biçimindeki bir ulusal mimarlığın doğmasına yol açmıştır. Bir dönemler çok eleştirilmiş olan bu mimarlık akımının örneklerine baktığımızda bu sürecin ne de olsa başarılı ve yararl ı olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten Mi mar Kemalettin'in İstanbul'daki Dördüncü Vakıf Hanı, Harikzedegan Ap artmanları , Ankara'daki Gazi Eğitim Enstitüsü, Evkaf Apartmanları g ibi eserler yeni-klasik stilde olmakla birli kte , kitle , mekan ve cephe dü­ ze ni yönünden özgünlük (orijinallik) gösteren yapıtlardır.

Batılılaşma Ancak Batı ile bütünleşmek isteyen ve bu doğrultuda çok önemli adı mlar atmış olan Türkiye'nin historismus yapması ve birçok mimarın e li nde öykünmeye (taklide) kaçan bu yeni-klasik akımını sürdürmesi bek99


lenemezd i . N itekim Türk mi marları değişen sosya l yap ımız ve yaş an t ın-ı ı ­ zın da etkisi ile Batı mim a r lığına yöneldiler . Yeni-klasik sürecini izl e yen bu Batılılaşma döne mi nde da ha Ç ok Türki ye'ye çağrılan yabancı mimarlar önayak oldular . Holzm eis te r ( Ba � kanlık lar , Merkez Bankası) , Egli (Ankara Kız Enstitüsü) , Bruno T au t ( D i l ve Tarih -Coğrafya Fakültesi) ve Paul Bonatz (Ankara'da Opera , M il li K ü ­ tüph ane , Saraçoğlu M ahallesi) gibi Avrupa'nın kalburüstü mima rla rı B a t ı mima rlığı nın Türkiye'deki ilk örneklerini ortaya koydular . Bu nlarda n ilk ikisi Avru pa'nın "kübik" akımını Türkiye'ye aktardılar . Taut ile Bo n a tz ise yukar ıda anılan yapılarıyla eski Türk sanatından esinlenm e y olu n u n güz el örn eklerini verdiler. Bunlardan Paul Bonatz, adları geçen öte ki ü ç mimar g ibi eski Türk mimarlığının hayranlarından biri olarak, dersl eri ve özel kon uşmalarıyla da yerli gelenekten kopmamanın önemini belirt me­ ye çalışıyordu .

Ulusal Mimarlık Akımı Türk mimarları kısa sürede yabancı mimarların yerlerini aldılar. Bu ulusal akımın başında Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat yer alırlar . Genç yaşta ölen Emin Onat , Sedat Hakkı Eldem ile birlikte ortaya koy­ duğu İstanbul Fen ve Edebiyat Fakülteleri , Orhan Arda ile ortak olarak yaptığı Atatürk Anıtkabir eserlerinde yeni Türk mimarlığına çağdaş ol­ duğu ölçüde ulusal bir benlik ve özgünlük kazandırmaya çalışmıştır. Anıtkabir yeni başlayan bu akımın en güçlü ve başarılı örneklerinden bi­ ridir. 'Ulusal Akım'ın , dersleri, yazıları ve an ıtsal yapıları ile en etkili ve en başarılı mimarı , büyük ustası Sedat Hakkı Eldem'dir. Emin Ona t'la birlikte yaptığını söylediğimiz İstanbul Fen ve Edebiyat Fakülteleri yap ısı büyük ö lçüde onun programını ve doğruluğunu taşır . Sedat Hakkı El ­ dem'i n Bonatz ve Onat'la ortaklaşa ortaya koyduğu Ankara Fen Fak ült e­ s i , ' Ulusal Akım'ın en başarılı yapılarından biridir. Bu yapıda Bonatz 'ı n ve 1 930'lardaki Alman mimarlığının etkisi sezilirse de yatay ve dikey bo­ yutların uyumluluğu, ge lene ksel süslemeleri ve özellikle anıtsal kapıla rı ­ nın oranları ve ayrıntılarıyla bu güzel yapıt belirgin bir Türk karakteri t a ­ şır. Eldem'in Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapıları çağdaş mimarl ı­ ğ ın Türk anlayışı içindeki güzel ve başarılı bir yorumudur . S edat Hakkı Eldem'in İstanbul'da Taşlık'taki Şark Kahvesi , eski Tü r k 1 00


eği n i canlandıran . e v i n i n çağdaş m i m arlık mal zemesi il e nasıl yaşatılabilec

b a ş a rı lı bir çözümd ü r . Yine onun Koç Vakfı adına Istanbul'da gerçe kleşKitap lığı Türk mi marlığı geleneğinde övgüye değer örnek ti rd i ğ i Atatürk b ir es e rdi r . Bu türde , eski Türk sanat ı ndan esinlenere k çağdaş yaşama u d uru lm uş bir eser, benzeri her yerde bulunan evrensel yapı tiplerin­

eden bir yapıdan yeğdir besbell i . Şark Kahvesi gibi ör­ d n b iri ni k opya n e kler in ye ni ev mimarlığımıza özgünlük kazandıracağı şüphesizdir. sağlamak isti­ D ü nyad a sa ygınlık kazanmak, başka ulusların beğenisini y orsa k esk i Türk evlerinden esinlenmek zorundayız, ancak eskiyi olduğu gi bi al ma mak, ona yeni bir biçim kazandırmak koşulu ile ; Hamit Kemali Sö ylem ezo ğlu'nun Bebek'teki Nuri Çapa Yalısı da bu anlamda başarılı b ir de ne medir . Çağdaş Türk mimarlığına özgünlük kazandırmak, ona yerli b i r görü­ nüm verm ek için çaba gösterenlerden biri de Turgut Cansever'dir. Onun Ankara 'daki Türk Tarih Kurumu binası bu akımın başarılı ve örnek bir te ms ilci sidir . Nezih Eldem'in Harbiye'de yapılmakta olan Askeri Müzesi esk i ile yeniyi en uyumlu biçimde kaynaştıran bir eserdir. Vedat Dalokay'ın Türkiye'de değerbilirlik bulamayan Kocatepe Ca­ mii projesi ile , Pakistan'da l slam Abad'ta yapılmakta olan cami p rojesi gibi eserlerinde ise Türk dinsel mimarlığının çağdaş ve başarılı bir yoru­ munu buluyoruz . Ulusal mimarlığın yaygınlaşması ve beğeni kazanması için devletin ve bizde henüz olmayan çeşitli bilim ve kültür kurumlarının yardım elini uzatmaları , belediye başkanlarının ve belediye meclisi üyelerinin , hiç ol­ mazsa turizm açısından ulusal mimarlığın gerekli olduğuna inanmış kim­ seler olması gerekir . Avrupa'da bir ülkede bulunan ve yöresel özellik ta­ şıyan yapı türünün süregelmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Sözgeli­ mi Alp bölgelerindeki güzel , yarı ahşap evlerin yaşayabilmesi için o böl­ ged e çimento kullanmak yasak edilmiştir. Avrupa memleketlerinde her b ölg ede ya da kentte " Eski Anıtlar M üdürlüğü" adı altında bilimsel mer­ kezl er bulunmakta , bunlar arkeologlar , sanat tarihçileri ve mimarlardan o lu şa n güçlü bir uzman kadrosu ile kendi yörelerinde ulusal ve evrensel kült ür mirasını korumakta , ayrıca yeni yapılacak yapıların kapkaççı ol­ m a mas ını , ölçülü bir tutumla yerli geleneğe saygı göstermelerini sağla­ m aya çalışmaktadırlar. Bugün Türkiye'de ulusal akımın yanısıra hiçbir yerli özellik göster­ meyen evrensel m imarlık akımı yerleşmekte , hatta o, daha da çok beğe­ ni ka zanmaktadır. Bu doğaldır. Türk mimarlarının ulusal oldukları oran1 01


da çağdaş ve evrensel ol maları da gere ki r . Gö kde len ler bütün düny ad a gözd ed i r . Türkiye' n i n bu akım d ışı nda kalması ola naks ızdır . N ite kim k i­ mi Türk yapılarının Batıdaki ben zerlerin in n iteliğ inde başarıl ı o ldu kl ar ı n ı görüy or ve bundan kıvanç duyuyoruz . B ütün yurt düzeyine y ayıl m am a k koş ulu ile evrensel mi marlı k yapıları n ın belirli merkezlerd e yer al m a s ı zorun lu dur. Ancak bu övgüye değer , yetenekli mimarlarımızda n e vre n s e l mima rlığa giderek bir Türk karakteri kazandırmaları nı bekliyo ruz . T ı p k ı Selçuk lular ın ve Osmanlıların , Arap , İ ran ve Bizans sanatlarınd a n ge n iş çapta esinle ndikleri halde büyük ve eşsiz bir mimarlık yaratmı ş o l ma lar ı gibi .

Cumhuriyet, 1 1 Temmuz 1 977


T Ü RK İ ŞLEMEC İ Lİ K SANATI

Türk zevkinin inceliğini ve olgunluğunu yakından tatmak ve anla­ ma k için Ankara Halkevi'ndeki Türk İşlemeleri Sergisi çok güzel bir fır­ satt ır. Son dört-beş yüz senelik Türk işlemeciliğinin az fakat öz örnekle­ rin i A nkaralıların sevgi ve ilgisine sunan Ankara Halkevi , çok uzun bir yaşı olan bu eski Türk sanatının canlanması ve yeniden kıymetlenmesi iç in bö ylece çok hayırlı ve başarılı bir adım atmış bulunuyor . Şimdilik en eski Türk işlemelerini Hunlar devrinden kalma eserler üzerinde buluyoruz. Doğu Moğolistan'da Noin Ula'da bulunan üzeri hay­ van savaşları resimleri ile süslü kumaş parçaları , İsa'nın doğumu yılların­ da yapılmış eserler olup eskiliklerinden başka işlenişlerindeki başarı ve şirinlik bakımından da önem kazanırlar . Onlardaki yüksek ve olgun tek­ nik, bu sanatın Hun devrinden evvelki Türkler tarafından da sevildiğine ve onun Türk ellerinde çok eski bir tarihe malik olduğuna güzel bir delil­ dir. Türk işlemeleri en bol olarak M S 7. 1 1 . asırlardaki Orta Asya şehir­ lerinde meydana çıkmıştır . Bu işlemelerin çoğu ipek üzerine yapılmış boya resimlerdir. Bundan 30-40 yıl önce , Asya'nın ortasındaki Tarim bozkırının güneyini ve kuzeyini dolaşarak İran'ı Çin'e bağlayan eski İpek Yolları üzerinde öbek öbek serpili sulak şehirlerde yüksek seviyeli kültür es er leri arasında büyük sayıda işlemeli kumaşlar da ele geçirildi . Kuzey İ pek Yolunda Turfan ve Koço şehirlerinde , Almanlar tarafından bulunan eşsiz eserler arasında işlemeli kumaşlar da derin ilgi uyandırd ı . Güney İ pek Yolu üzerinde Fransız ve İngilizlerin buldukları işlemeli kumaş par­ ça la rı daha az önemli değild ir . i pek üzerinde büyük tablolar halinde Bu­ da h i kayelerinin tasvirleri bulunduğu gibi birçok jeometrik örgelerle süs­ lü elbis e ve ev çamaşırı parçaları da ele geçmiştir. Bütün bu eserler L on dra , Pari s , Ber t in ve Leningrad Müzelerinde s aklıdırlar . Orta A s ya'daki kumaş ve işlemecilik sanatı Selçuklularla birlikte Ön As y a'y a ve Anadolu'ya geldi . MS 1 1 . yüzyılda Bağdat'ta Selçukluların iş b a şı na geçmesi ile yeni bir "ipek endü s tri s i"nin canland ığını ve parladığı-

1 03


n ı gö rüyoruz . Selçuklular d evri nde ö n A sya'da bi rço k İ slam şehri Av ru­ pa'ya işlemel i ipek kumaş lar ihraç etmekte id i . Avru pa l ı l ar ın " M u sse l in " ve "Ba ldachin "leri o günler in ticaret ini hatırlat ı r . Selçu klul a r ağırl ık m er ­ kezini A nadolu 'ya n a kled ince işleme l i ve resimli ipek kumaşların bu r ad a da büyük ölçüde imal edildiğ i n i görüyoruz . Lyon M üzesi' nde üze ri arm a vaziyet inde durmu ş aslanlarla süslü ipekten bir kumaş parça sın da S e l ­

çuklu beylerinden Keykubat'ın adı yazılıdır. Bu parçalar 1 3 . y ü z y ı l d a Ko nya'nın kumaş ve işlemecilikte dışarıya mal satan bir merkez ol duğ u­ na emsalleri arasında güzel bir belgedir. Türk kumaş ve işlemeciliği , diğer sanat dallarında olduğu gibi en bü­ yük günl erini 1 6 . yüzyılda Osmanlı devrinde yaşamıştır. Bursa yeni i şl et­ mele rin m erkezidir. Türk kadife ve ipekl ileri kumaş halinde veya çeş itli işlemelerle süslü olara k İtalya'ya ihraç edilmektedir. Bilhassa Venedik ve Genua Türk mallarını kapışmakta ve Türk örneklerini kopya etmektedir­ ler. Ankara Halkevi'ndeki sergiyi gezenler Osmanlı işlemeciliğinin mah­ dut fakat güzel örneklerini görmüşlerdir. Dört-beş asırlık Türk zevkinin en ince ve en başarılı sanat mahsulleri önünde insan saatlerce durmak­ tan kendini alamıyor . Topkapı Sarayı'ndaki işlemeli ve işlemesiz kumaş ve elbiseleri gö­ renler Osmanlıların bu alanda yaptıkları sade ve olgun , ince ve yüksek eserleri hayranlıkla seyretmişlerdir. Ankara Halkevi'nin sergisi onun ya­ nında çok mütevazidir. Fakat az örnek karşısında insan daha çok durabi­ liyor ve daha çok görebiliyor . Osmanlı Türkleri işlemeciliğinin çok geniş olan tatbik sahası hakkın­ da da çok güzel bir fikir veren serg i , Türk zevkinin ren k ve motif bakı­ mından ne kadar eşsiz olduğunu göz önüne sermektedir. Gerek kumaş­ larda ve gerekse işlemelerde öyle tatlı , öyle gönül okşayıcı sıcak ve se­ vimli renkler var ki onların önünde dururken öyle bir örtüye veya öyle bir yastığa sahip olabilmenin derin ve tatlı hasretini duymamak kabil de­ ğildir. Türk süs örgelerinin (motiflerinin) ne kadar zengin olduğuna ge li n­ ce , onu burada derin bir hayranlıkla kaydetmeden geçemeyeceğim . Ya l ­ nız bu sergide gösterilen işleme örgelerinin çeşitlerindeki zengi nli k . Tü rklerin bu sanatlarda tükenmez bir "repertuvar"a malik olduğunu g ös ­ ter mey e kafi gelmektedir. Değişmeye ehemmiyet veren ve tekrardan çok sakınan modern sanattan farksız bir ölçüde Osmanlı işlemec ili ğ i , her eser için yeni bir süs örges i , yeni bir şekil yaratmıştır. Bu eser le r i 1 04


g ö re nler bu sana t ı n ne derin bir hazin e olduğunu ve modern sanat için b u nd an ne kadar çok faydalanılabile ceğ ini anlamışlard ır . Sergideki eser­ l e ri bura da say maya ve tahl il etmeye imkan yok. Hepsi birbirinden gü­ z el , h epsi nin ayrı bir şirinliği , başka bir alımlı görün üşü var . Yalnız şu ka d arı nı söylemek isterim ki 1 6 . yüzyıl eserleri daha sonraki yüzyılların

e s er lerin den çok daha olgun ve başarılı gözükmektedirler . Sinan devri­ n i n , kla sik mimarinin büyüklüğüne yakışacak bir küçük sanatın mevcud i­ ye ti ni zaten kabul etmemiz lazımdır . A nkara Halkevi sergisini gezdikten sonra kendinizi bir an için Kapa­ t ıç ar şı'da veya Mahmutpaşa'da geziyor tasavvur edin iz . Sağlı sollu came­ ka nla rda "Türk İşlemesi" diye göz önüne serilmiş ucuz ve aşağılık malları b ir lahz a için hatırlayınız . O vakit Türk işleme sanatının bugün ne kadar dü şm üş olduğunu daha yakından hissetmiş olursunuz . Makinenin eski işlemeciliği öldürdüğü kanaatine , bugünkü alıcının pahalı maldan kaçtığı mütalaasına iştirak etmek safdillik olur. Pahalı fa­ kat güzel işi arayan alıcı dünyada hiçbir zaman e ksik değildir; yeter ki birinci sınıf eser bulunsun . Eski Türk örneklerinden ilham alındığı takdirde Türk işlemeciliğinin 1 3 . - 1 6 . yüzyıllarda olduğu gibi Avrupa pazarlarını yeniden fethetmesi hiç zor olmayacaktır. Sergide , geçmiş günlerin güzel eserleri arasında eski kadın elbise modelleri ile bu modellerden ilham alınarak çizilmiş sulu boya resimler görülmektedir. Bunların Maarif Vekilliği Teknik Öğretim Şubesi tarafın­ dan yaptırıldığını sevinçle öğrendik. Ayrıca İsmet Paşa Kız Enstitüsü ta­ lebelerinin hocaları ile beraber bu güzel işlemelerden büyük bir sevgi ve anlayışla örnek çıkardıkları görülüyordu . Sergi böylece en büyük vazife­ sini yapmış bulunmaktadır. Yarının "Ev hanımı" geçmiş günlerin güzel ör neklerinden ilham alarak yetişmektedir. Bugün kötü bir hale düşen iş­ le m eciliği , bu genç kızlar, ince ve olgun zevkli Türk kadınının çocukları , Ye nide n eski yüksekliğine çıkaracaklardır. Ulus, 30 Mart 1 944

1 05


TAR İ H İ HARABELER İ M İ Z

2 2 Eylül 4 Ekim 1 973 tarihleri arasında Ankara ve İz mir'de top lan an On uncu Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi, yurdumuzun eski eserle ri ve turizm sorunu bakımından çok önemli bir kültür hareketi olmuş tur. Onuncu Kongre'nin en önemli yönlerinden biri , ele aldığı ana ko n u­ dur. 1 9 7 1 yılı Ekim ayında Roma' da bu satırların yazarının da katıldığ ı bir toplantıda U luslararası Klasik Arkeoloji Birliği'nin Türkiye'de düzen­ lenecek olan Onuncu Kongre'nin ana konusunu "Antik Çağlarda Anado ­ lu" şeklinde tespit etmiş olması, yurdumuzun eski tarihi bakımından çok yararlı olmuştur. Böylece Türklerle birlikte 34 ulus adına sunulan 1 4 5 bilimsel bildiri Türkiye'de bütün antik çağlar boyunca gelişmiş olan uy­ garlıkların "Anadolu Özellikleri"ni ortaya koymuş bulunmaktadır. Yeryü­ zünün en seçkin arkeolog , eskiçağ tarihçisi ve dilcisi tarafından sunulan bu araştırmaları Türk Tarih Kurumu üç cilt halinde yayımlayarak yurdu­ muz ve insanlık tarihi için önemli bir hizmette bulunanlar için kongre tebliğleri yayımlamıştır. Xth lnternational Congress of Classical Archae­ ology , Ankara-İzmir . 3 . cilt (Ankara T . T . K . Yayınları 1 978). Bildiriler arasında son yılların en önemli buluntuları ve buluşları yer almaktadır. Türklerin U rartu uygarlığı üzerindeki çalışmalarını özellikle anmak gerektir. Yapılan konuşmalarda 8. yüzyılda H itit , Urartu ve Fryg uygarlıkları zaman ında Anadolu'nun Doğu ile birlikte Yunan dünyasına büyük bir et­ kide bulunmuş olduğu yeni delillerle bir daha ortaya konmuştur. Lykia'da köylülerin açtığı ve Amerikalıların İtalyan teknisyenle r a ra­ cılığıy la restore ettirdikleri duvar freskle ri ile Fransızların yine Ly kia 'd a gün ışığına çıkarttıkları ve Aram, Lykia ve Hellen dillerinde yazılm ış üç dilli kitabe çok büyük ilgi çekmiştir . Son yıllarda Foça, Bayraklı , Erythraı , Miletos , Didyma, Efes ve Sa r­ des'te elde edilen eserler MÖ 6 . yüzyılın ilk yarısında Anadolu'nun fe l s e­ fe ve müspet bilim alanında olduğu kadar mimarlık ve heykel sana tın d a da o zamanki dünyaya önderlik ettiğine tanıklık etmekted ir. -

1 06


Karia'da , Lykia'd a v e Efes'te mey dana çıkarılan mimarlık ve heykel b ul un t ul arı A nad olu 'nun Klasik Ç ağ da , yani M Ö 5 . ve 4. yüzyı llar d a en il e ri sanat merkez lerin i yaşattığını ortaya koymakta d ı r . A nadolu, bi l i n d iği gibi , Hellenistik d evirde , yan i İ ske nde r de n sonra­ ki üç yüzyılda özellikle M Ö 2 . yüzyılda mimarlık ve heykelcilik bakımın­ ,

'

da n ç ağının en önde gelen ülkesiydi . Bergama o zamanki dünyaya ön­ d erlik edi yordu. Kongrede , bu döneme ait az da olsa yeni sonuçlar su­ nul muştur .

Roma 'yla Rekabet

Efes, Side , Aphrodisias ve Perge kazıları ve burada bulunan eserler Türkiye'yi Roma devri eserleri bakımından da en ön plana getirmiştir. Bu d ört yerde son yıllarda elde edilen heykeller Anadolu'nun MS 2. ve 3. yüzyıllarda sanat bakımından Roma ile başarılı bir rekabet halinde ol­ duğunu açığa vurmaktadır. Bu döneme ait, Türklerin ve öteki milletlerin delegeleri tarafından su­ n ulan sentezler kongrenin en başarılı bildirileri arasında yer almaktadır. Bizans sanatının Anadolu'da gelişerek meydana geldiğ i , bu kongre­ e sunulan bildirilerle bir daha belirmiş bulunmaktadı r . d

Hala Taş v e Mermer Yığını

Onuncu Kongre eski eserler konusunda çok güç durumda olduğu­ muz bir sorun bakımından da önemli rol oynamıştır. Bilindiği g ibi Türki­ ye ye ryüzünün en zengin ve en çeşitli tarihi kalıntılarına sahiptir. Ancak ha rab elerimiz, ortaya çıkarıldıkları günde olduğu gibi , yıkık durumda, gerç ekten harabe halindedirler . Dünyanın hiçbir yerinde eski eser kalın­ t ıl arı bizde olduğu gibi bir taş ve mermer yığını halinde bırakılmamıştır. l ta lya , Yunanistan, Afrika ve Arap yarımadası ülkelerindeki mimari ka­ l ı n tı la rın hepsi restore edilerek eski hallerine yakın bir biçimde ayağa ka l dırı lmışlardır. Kongrenin koruyucu başkanı olan ve bir açış konuşması yapan Sa­ Y ı n Cumhurbaşkanımız bu husus üzerinde önemle durmuştur. Sayın Fah­ r i K orutü rk Türkçe ve İngilizce yaptığı ve bütün üyelere basılı olarak ve­ r i l e n konuşmasında şunları söylemiştir: 1 07


" M emleketimizde çal ışan yerli ve yabancı ark eologların büy ük b ir kısmı ortaya çıkard ıkları tarihi eserleri , restoras yon çalışmalarıy la , e s k i görün üşlerine yakı n bir atmosfer kaza nd ırarak herk es için cazip bir h a l e getirmekted irler. Eski eser sevg isini artıran bu yolun , bütün ilim he ye tl e ­ ri tarafından da benimsenmesi temenn iye şayand ı r" .

Onuncu Kongre dolayısıyla konuk bilim adamları yurdumu zun g ü z el ­ liği , harabelerimizin zenginliği yanında müzelerimizin mükemm elli ği n i de görmek fırsatını bulmuşlardır. Gerçekten Türkiye'de son yirm i yı l içinde inşa edilen büyüklü küçüklü 3 1 müze Avrupa ve Ame rika 'd aki benzerleri ayarında olup , bazıları onlardan da cazip görünü şte dir le r Özellikle Ankara Müzesi'ni yabancı meslektaşlar çok tatlı sözlerl e ö v ­ mektedirler. Plan ve inşa halinde olan mahalli ve bölgesel müzeler y a p ıl ­ dıktan ve Milli Müze de ortaya konduktan sonra Türkiye bu alanda g er­ çekten imrenilecek bir duruma ulaşacaktır. Onuncu Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi , Turizm ve Tan ıt ma Bakanlığ ı , Türk Tarih Kurumu , Devlet Bakanlığı Kültür Müsteşarlığı , Dışişleri Bakanlığı Kültür İşleri Genel Müdürlüğü , lzmir Belediyesi , An­ kara ve lzmir Üniversiteleri , Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlü ğü, Devlet Opera ve Balesi ve Türkiye'deki yabancı bilim heyetlerinin uyum­ lu işbirl iği sayesinde başarılı olmuş ve konuk üyelerin her fırsatta dile getirdikleri gibi gelecek kongrelere de örnek olacak nitelik kazanmıştır. Milliyet, 20 Ekim 1 973


T Ü RK KUMAŞLARI

Türk kumaşlarının bir zamanlar Avrupa pazarlannı fethetmiş oldu­ ğ unu yakında n görmek için Halkevindeki sergi bize güzel bir fırsat veri­ yo r. G eçen sene gösterilen Türk işlemelerinden sonra şimdi çeşitli Türk ku maşla rından az fakat öz örnekler sergilenmiş bulunuyor. Güzel tertip edil m iş salonu gezenler çok iyi intibalarla ayrılıyorlar . Yurdumuzda , Avrupa'ya satılan v e Avrupa sarayları tarafından kapı­ şılan kumaşları ilk defa Selçuklular dokumuşlard ı . Lyon Müzesi'nde , üze­ ri arma vaziyetinde aslanlarla süslü ipekten bir kumaş parçasında Sel­ çuklu beylerinden Keykubat'ın ad ı yazılıdır. Bu parça bize 1 3 . yüzyılda K o nya'da ne kadar güzel kumaşlar dokunduğunu anlatır. Konya'da geliş- . me y e başlayan dokumacılık Bursa'da 1 6 . yüzyılda en büyük olgunluğuna ulaşmıştı . Türk Tarihinin "Büyük Yüzyıl"ında mimarlık İstanbul'da , çinici­ lik lznik'te , dokumacılık Bursa'da klasik değeri idrak etmişti . Bursa "Mahkemeişeriye" sicilleri bize o günkü başarının sırrını haber veriyor: "Kumaşların eni, boyu , boyasının cinsi , hatta ipliklerinin sayısı kanunlar­ la tespit olunmuştu . Kimse eksik boy ve ende kumaş dokumazd ı . Hele i plik atlamaktan , pot yapmaktan çok çekinilirdi . " Bursa kadifelerinin 1 ve 1 6 . yüzyılda yurdun başka y erlerinde d e iş­ le n miş kumaşların motif zeng inliği bizi bugün hayrete düşürecek kadar eşsiz dir. Bir tek çiçek motifinin sayısız varyasyonları yapılıyor ve onlarla her ku maşta yepyeni bir kompozisyon, büsbütün başka bir ifade kazanı­ lıyo rdu . Renklerdeki olgunluk ve uygunluk ise bu kumaşları yeryüzünde eş le ri olmayan sanat eserleri değerine çıkarmıştır. Sergi yi gezerken klasik devir örneklerinin azlığını görüp üzülenler l o rnu ş tur . Fakat , ziyaretçiler için yazılmış rehberde de belirtildiği gibi , harp seneleri içinde bundan fazlasını yapmaya imkan yoktu . Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz'ün hazırladığı büyük "Türk Kumaşları" k i t a bı için ressam Sami Evrenos tarafından asıllarından kopya ed ilmiş . ::-----_ O l ) sman Şevki Uludağ, Bursa Kadifeleri , s. 750, Belleten 3-4.

1 09


re simler 1 6 . yüzy ıl kum aşların ı n güzel örnekle ri ol ar a k sergiyi geze nl e ­ rin g özlerini kendisine çe kiyor . 1 7 . yüzyılda hatta b iraz da 1 8 . y üzy ıl d a e ski kuvvetli geleneğin sür egeld iğini fa k at 1 9 . y ü zy ı l d a artık soy suz la ştı­ ğını bu sergi çok güzel dile getiriyor. Yalnız öyle zannediyorum ki , ör ­ neklerin altına , geçen yılın serg isinde olduğu gibi , kısa izah lar yaz ılm ı ş olsaydı, eserler daha çok şeyler söyleyecekti . Türk kumaşları 1 6 . yüzyılda bir yandan İran ve Çin'de bir ya n da n da Avr upa'nın dört bir yönünde hararetli alıcılar bulmuş , sanat tarih i n i n en güzel dokumacılık eserleridir. Unutmayalım ki 1 6 . yüzyıl Avrup a' nı n en parlak devirlerinden biri idi . Türk işçiliğinin ve sanatının Avrupa k ıta­ sını Ven edik'ten İsveç'e kadar fethetmiş olması, bizim için bugün ifti h ar vesilesi ve cesaret kaynağı oluyor. Ankara Halkevi Tarih ve Müze Kolu Başkanını ve sergiyi tertipleme­ de emeği dokunmuş üyelerin gayretlerini anmak bir borçtur . Türk ku­ maşları sergisi ve geçen yıl yine bu vakitler açılmış olan Türk işlemeleri sergisi başarılı ve faydalı olmuştur. Önümüzdeki yıllarda, Türk sanatının geri kalan kolları üzerinde de gençliği aydınlatmasını Ankara Halkevi'n­ den istemek yerinde bir temenni olur. ,

Ulus, 1 8 Mart 1 945


BO GA BOYNUZUNUN Ü ST Ü NDEK İ EVREN

An kara Belediyesi Başkanı Vedat Dalokay'ın başkentin Sıhhiye M e yd anı'n da diktirmekte olduğu "Güneş Kursu" çeşitli yorumların yapıl­ m asın a yol açtı . Bu konuda birbirine ters düşen bazı demeçler ve bunla­ rı n yan ı sıra büsbütün ayrı anlam taşıyan eleştiriler, konuya güncel bir n ite lik kaza ndırdı . Tartışmalara bir uzmanın katılmasında ve soruna bir arkeolog ve ta­ rih çi olarak yaklaşmasında yarar olduğu düşüncesindeyiz . Söz konusu anıt, Anadolu'da M Ö 2500-2000 arasında yaşamış olan Hatti krallarının egemenlik "alem"lerinden birinin büyütülmüş bir örneği­ dir. Anıta örneklik yapan bronz eserleri her Türk aydını okul tarih kitap­ larından tanımaktadır. Onları Atatürk'ün başlattığı ilk Türk Tarih Kuru­ mu kazılarından biri olan Alacahöyük'te Remzi Oğuz Arık ve Hamit Ko­ şay gün ışığına çıkarmışlardır. Şimdi Ankara'daki "Anadolu Medeniyetle­ ri Müzesi"nde yer almaktadırlar. Belleğimizi iyice yoklarsak, kimi ayrıntıları gümüş ya da altınla kaplı bu bronz alemlerde boğa ve geyik gibi hayvanların çelenk biçimli bir çerçeve üzerinde durdukları gözümüzün önünde canlanacaktır. Bunlar­ dan bir tanesinde bir çift boğa boynuzu üstünde türü pek belli olmayan bir hayvanın etrafını çeviren çelenkten , ışınlar çıkmakta olup, alemin to ptan görünüşünü andırmaktadır. Bu örnek göz önünde tutularak söz konusu eserlerin evreni canlan­ dırdık ları kabul edilmiştir. Nitekim, Anadolu'da daha sonra yaşamış olan ve ke ndilerini "güneş" olarak adlandıran Hitit krallarının güneş anlamına gele n hiyerogliflerinde etrafı ışınlarla süslü bir çember yer alır . Kaldı ki , ı ş ın sız çelenk biçimli alemler de gerçekten gökyüzü yuvarlağının çember biç im indeki görünümünü yeterince canlandırmaktadır. Bu evren çembe­ r i n in ortasında yer alan heykelciklerden her biri bir tanrıyı simgelemek­ te d ir ler. Boğalar en büyük tanrıyı , geyikler ise Hattilerin "Vuruşemu" di­ Ye a d landırdıkları en yüce kad ın tanrıyı temsil etme kteydiler . Rahipler d ins el törenler sırasında bir sopanın ucuna taktıkları bu simgeleri ala y 111


geçid i n i n önünde taşıyorl a rd ı . A lem le rin birçoğunda , evre ndek i yıl dı zl a r ı tasvir ettiklerini düşüneb ileceğimiz küçük boyda yuvarlak lev h a l a rd a n oluşan sallantılar da bulunuyordu . Rahipler sopanın ucundak i al e m i e rı sal l ad ıkları zaman bu sallantılar ses ç ı karmaktayd ı la r . Rahipl er b e l k i d e böyl ece d i kkatleri üzerlerine çe kiyorlar , yerine göre de bir dua nı n b it t ı· g- ı-. n i ya da başlayacağ ını vurguluyor lard ı . .

Bütün b u kral alemlerinin hemen hepsi, bir çift boğa boy nu zu üs­ tünde yer almakta , yani onlar tarafından taşınmaktadırlar. Bu dur u mu göz önün de tutan bu satırların yazarı söz konusu alemleri bu gün b il e Y a­ şaya n bir masala bağlamıştır. Hemen hepimiz bize anlatılan ma sa ll a r arası nda şu bir tanesini de dinlemişizdir: "Dünya bir ö küzün boy nu zl ar ı üze rinde durur ve öküz başını salladığında yer sarsıntısı olur. "

Hattiler Kimdi?

Hattiler, Hint-Avrupa ya da Sami dilleriyle ilişkisi olmayan öz bir dil konuşuyorlardı ve bütün görüntülere göre yerli bir Anadolu kavmiydiler. Çok yüksek bir uygarlık düzeyinde oldukları için MÖ 2 0 0 0 yı lla rı n da Anadolu'ya gelen ve kendilerini egemenlikleri altına alan Hititler'i büyük çapta etkilemişlerd i . Öyle ki , Hititler din ve mitoloji konuları nda bile önemli ölçüde Hattilerden esinlenmişler, devlet ve sarayla ilgili tören ku­ rallarını Hattilerden almışlar, Hattilerin kent, dağ ve kral adlarını kullan­ mışlar, Hatti sözcüklerini yalnız eklerle Hititleştirmişlerdir. Sözgelimi, Hititlerin merkezi olan Hattuşa sözcüğünün aslı Hattuş olduğu gibi , Hitit Kralı Hattuşili'nin adı da aynı Hattuş sözcüğünden gelir . Hatti etkisi o denli büyük olmuştur ki Hititler egemenlikleri altına aldıkları An ado­ lu'dan söz ederlerken bile "Hatti ülkesi" deyimini kullanmışlar ve bu yü z ­ den Boğazköy'de ele geçen metinlerde yalnızca bu ada rastlan dığı iç in ,

çözün bilim adamları aslında "Nesi" adını taşıyan b u Hint-Avrup alı kav­ mi " Die Hethiter" , "Les Hitites" , "The Hittites" biçiminde adla nd ı r m ı şla r ­ d ı r . Bizde de önce Et i sözcüğü kullanılmış , şimdi de H itit adı y er e tmiş­ tir. Demek ki , A n kara'da Sıhhiye M eydanı'nda dikilecek o l a n an ıt An�: d o l u' nun adı bilinen en eski ve yerli kavmi olan ve bu t o pra kla rd a MO e 2 500- 2000 tarihleri arasında büyük bir uygarlık yaratmış olan H a tt il e rl

ir ve H ititlerle ilgilid i r . Böyle olduğuna göre başkentimizde onlar la ilg ili b a n ı t ı n d i kilmesini eleştirmek yerine , a l kışlamak gerekmektedir . Bu top· 1 12


a bağlılığ ım ızı H att i uygarlığı n ı n m i ra s ç ı s ı olduğumuzu be l i rtmekle rak l ra a n l a m l ı bir biçimd e d ile getirmiş olu ruz . N ite kim Türk halkı Atatürk devrinde ortaya kon muş olan Etibank ö r n e ğine u y ar ak bu anlamlı davranışı çoktan benimsemişt i r . Kimi yiyee k gi ye c e k ve içeceğin , kimi kullanma aracının adı bugün Eti ya da Hi-

.. , ır. Hacettepe Universitesi'nin stilize edilmiş hayvan şımaktad ta ı dın a ti t b i ç i m i n de k i simgesi de Hatti örneklerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Y e rli ot o mobiller imizden birinin belirtgesi (alameti farikası), Hattilerin e n b üyük dişi tanrısı, Anadolu'nun adı bilinen en eski ilahesi, Vuruşe­ rn u'n un simgesi olan geyiktir . c

Y a Hititler?

Hint-Avrupalı kökenli olan Hititler Anadolu'ya MÖ 2 0 0 0 yıllarında gelmiş ve bu topraklarda büyük ölçüde Hatti uygarlığı temelleri üzerine kurdukları ve MÖ 1 2 0 0 yıllarına değin yaşayan özgün bir uygarlık oluş­ turmuşlardır. Hititlerin Türk olmadıkları kuşkusuzdur. Ancak Anado­ lu ' nun birçok yöresinde katıksız diyebileceğimiz H ititler bugün bile yaşa­ maktadırlar. Bugünkü Türk ulusu , eski Anadolu'da yaşamış kavimlerle Türklerin kaynaşmasından ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle Türkiye Türkleri , canları ve kanları ile Anadoluludurlar . Hiç bilinmez, belki de bu anıtın dikilmesini yadırgayan yazarlardan kimilerinde Hitit kanı bile bulu nabilir. Hattiler ve onlar ölçüsünde H ititler bizim atalarımız, biz de onların to runl arıyız . Böylece ırk bakımından bile bağlı olduğumuz eski Anadolu to p lul uklarının her çeşit kalıntısı bizim kültür mirasımızdır. Bu kutsal e man eti korumak, sevmek ve ona saygı göstermek ulusal ödevimizdi r . Milliyet, 8 Şubat 1 977

1 13


TÜ RK İ YE' N İ N DIŞA TANITILMASI

Bugün yazarlarımızın yapıtları yabancı dillere çevrilmekte , ro ma nl a­ rımız dünya ülkelerinde yüz binlerce kişi tarafından okunmak ta , ress a m­ larımızın tabloları Avrupa'da aranmakta ve iyi paralarla alıcı bul ma kta karikatürcülerimiz büyük ilgi toplamaktadır. Bilim adamlarımız B . Amerika ve Avrupa üniversitelerinde ders v er­ mekte , uluslararası projeleri yönetmekte ; bestecilerimiz, kemancı ve p i­ yanistlerimiz , ses sanatçılarımız , orkestralarımız ve balerinlerimiz yer yü­ zünün en ünlü müzik salonlarında alkışlanmaktadır. Böyle olmakla birlikte , gerçekçi bir gözle baktığımızda, dünya uy­ garlığındaki yerimizin Türk toplumunun yüceliği ile orantılı olduğunu söyleyemeyiz. 1 5 . ve 1 6 . yüzyıldan sonra davranışımıza egemen olan dinsel tutumun etkisi ile bütün eğitim ve öğretim ilahiyat konularından ibaret kalmış , temel bilimler bir yana itilmiş olduğu için Osmanlı İmpara­ torluğu dünyadan kopmuş ve giderek unutulan bir ülke durumuna düş­ müştür. Yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa'daki egemenliğimizin ve düşman sa­ yılan bir dinin baş savunucusu olmamızın yarattığı olumsuz duygusallığın etkisi altında Avrupalılar bizi barbar ve kültürden yoksun saymışlar, böy ­ lece yeryüzündeki saygınlığımız gittikçe azalmıştır. Oysa , kültür kaynak­ larımıza baktığımızda uygar olarak tanınan birçok ulustan daha yükse k bir düzeyde olduğumuz besbellidir. ,

Saygınlık İ çin . . .

Ancak kültür alanında saygınlık kazanamamış olmamızın birço k ne­ de n i vardır. Bunları gerçekçi bir tutumla araştırmamız yerinde olur . Ya­ rım y üzyıl önceye değin Batının bütün ansiklopedilerinde , sanat ta ri h l e ­ ri nde ve genellikle tarih kitaplarında Türkler , kültürü olmayan g e ri b i r top lum olarak tanımlanmakta y dı . Ancak Atatürk dönemi ile birl i k te 1 14


Tü r k l er sayg ın lık görmeye başla m ışlard ır . N itekim son yıllarda özelli kle S el çu klu ve Os ma n l ı sanatları Batının beğe nisini kazanmış bulunmakta-

d ı r.

Şu var ki , bugün bile tek ciltten oluşan Fransızların Larousse ya da A l ma nla rın Brockhaus gibi küçük ansiklopedilerinde hiçbir Türk sanatçı­

sı n ın , oz anı nın ya da kültür adamının adı geçmemektedir. Buna karşılık o n la rd a b ütün Avrupa ülkelerinin düzinelerce sanatçısı , ozanı, bilgini ya da d ü şün ürü yer almaktadır. A ncak Batı çevrelerinin bu davranışını din ayrılığının bir sonucu ola­ r ak da mg alamak doğru değildir; çünkü aynı ansiklopedilerde Arap ve lran o zan larından söz edildiğini eklemekte yarar vardır. Bu duruma üzül­ me mek e lden gelme z . Sorumluluğun bir bölümünün de kendimizde oldu­ ğun u kab ul etmek ve ona göre çaba göstermek zorundayız. Türkler ko­ n usu nda Batı yayınlarında rastlayacağımız yanlışları ve haksızlıkları dip­ lo matik notalarla, basınımızda tartışmalarla , keskin ve hırçın yazılarla düzeltmeye çalışmak verimsiz bir tutum olur. Bir ulusun kültürü onu oluşturan ozan, besteci , filozof, bilim adamı, heykeltıraş, ressam ve mimar gibi kişilerin yaratılan ile ün kazanır. Bir Türk aydını, örneğin ispanya kültürü söz konusu olunca ilkin Elhamra sarayların ı , Don Kişot'u ve onun yaratıcısı Cervantes'i anımsar . Sanat konusunda birkaçının adını duymuş , eserlerinden bazılarının fotoğrafları­ nı görmüştür. El Greco'dan, Velasques'ten ya da Murillo'dan haberi ol­ masa bile Goya'yı ve Picasso'yu duraksamasız bilir. Yine bu Türk aydını biraz olsun müzikle ilgili ise besteci De Falla'yı , çellocu Casals'ı ve Cas­ sado'yu , belki de piyanist Jose lturbi'yi dinlemiştir . Bir Avrupalı aydın ise İspanya konusunda daha çok bilgiye sahiptir . Bununla birlikte lspan­ yol sanatçılarının ve yazarlarının Türkiye'ye değin tanınmış olmaları on­ la rın dünya kültüründeki yerini açıklamaktadır.

Nasıl Tanıtırız?

Bir de gözlerimizi yurdumuza çevirelim ve kendi kendimize soralım : S el ç uklulardan bu yana Türk kültürünün uluslararası ün kazanmış büyük­ l e ri var mı? Bunlar kimdir ve ne denli tanınmışlardı r ? Gerçeği söylemek­ t e n ç ekinmezsek, bu kişilerin Nasreddin Hoca , Mevlana ve M imar Si­ n a n ' dan ibaret kaldığı görülür . Bunlara , ayrıca , Karagöz oyunumuzu da e l e yeb i i r i k l z Üstelik bu isimleri , Nasreddin H oca dahil , Türkiye d ışında .

115


tanıya nların sayısı d a çok s ı n ı rl ıdır . Oysa T ürk kü ltü rünün dünyad a bu­ gün art ı k tanınmayan , f akat bir zamanlar çok ünl ü ola n halıcılık, k u m a ş ç ı l ı k , ç i n ic i l i k gibi sanatlar ı vard ı . N itekim bunlard an biri n ci s i , ya ni h a lı­ cılık yüks ek n i tel i ğ i n i yitirmiş olduğu halde , hala yaş a m akta ve bu g ü n b i­ le Bat ı ülkelerinde büyük b eğe n i kazanmaktad ır. Bütün bunları n üs t ü n d e

­

bir halk edebiya tımız ve onun çok güçlü ozanları vardır . Başta Yu n u s Em re'yi anabiliriz . Ne var ki , bu eşsiz ve yüce ozanın yurdumu zda oku n­ maya başlaması bile çok uzağa gitmez . G erçekten Yunus Emre'yi Türk aydınlarına, 1 933 yılında yayı ml a dı ­ ğ ı , "Yunus Emre Divanı" ile Burhan Toprak tanıtmıştır. Onun dış ülkelerde duyulması ise özellikle Adnan Saygun'u n be ste le­ diği " Yunus Emre Oratoryosu" ile olmuştur. Oratoryonun 1 94 7'de be s ­ teci y önetiminde Fransızca olarak Paris'te , 1 958 yılında da ünlü müzik çi Leopold Stokovski yönetiminde İngilizce olarak New Y ork'ta yorumla n ­ mış olması, bu güçlü bestenin olduğu kadar büyük ozanımızın da milyo n ­ larca yabancı tarafından tanınmasını sağlamıştır . Ayrıca UNESCO milli komitemizin önerisi ile Yunus Emre'nin ölümünün 6 5 0 . yıldönümü dola­ yısıyla U N ESCO merkezince 1 9 7 1 yılında bütün dünyaya tavsiye edilmiş ve şiirlerinin Fransızcaya çevrilmiş olması , 1 Akbank'ın aynı yıl düzenledi­ ği uluslararası symposium ve Turizm Bakanlığımızca Paris'te yapılan re­ sitaller, Yunus Emre'nin dışarıda tanıtılmasında ve sevilmesinde yararlı olmuştur. Ancak Yunus Emre'nin dünyada gönlümüzce ün kazanması ve bir Batılı ozan derecesinde tanınması , onun eserlerinin yabancı basın ve yayınevlerince ele alınarak serbest piyasada satılan kitaplar halinde yayı­ na sokulmasından sonra olacaktır. M imarlık eserleri göze kolay görünen yapıtlardır; çünkü ortada , her­ kesin gözü önündedirler . Böyle olmakla birlikte M imar Sinan'ın dünya aydınları arasında ün kazanması da çok yenidir. Yeryüzünün sayılı mi­ marlarından biri olan bu yüce sanatçıyı bundan kırk yıl önce yaban cılar arasında sadece Doğuyu tanıyan sanatseverlerin küçük bir bölümü bili r­ d i . Dünyaya onun büyüklüğünü başta Al bert Gabriel olmak üzere H . Glück, Kühnel, Otto-Dorn ve Egli gibi yabancı mimar ve sanat tarih çil e­ r inin yazıları ve kitapları tanıttı . Atatürk'ün özellikle verdiği direktife ra ğ-

1 ) Yun us Emre'nin Fransızcaya yapılan çevirilerini özellikle aşağıdaki yazarlara borçluyuz: Sabahat­ tin Eyuboğlu, Bedrettin Tuncel, Mehmet Kaplan , Yves Regnier, S. Lemaitre, G.Challand, Nim e t Arzı k, Pertev Naili Boratav, Tahsin Saraç ve Azra Erhat. Bu konu üzerinde bkz. Bedrettin Tun c e l Fransızcada Yunus Emre, Ankara 1 97 1 . .

1 16


rnen bugün hala bir Sina n m onografisi b ile yapılmam ıştır . Oysa Sinan ko n u s unda yüzler ce araştırma n ı n Türkçe , düzinele rce yayı mı n da çeşitli y a ba ncı dille rde yapı l ması gerekird i . 2 O zanlarımızın yabancılara tanıtılması daha da zordur. Çünkü yazın y a p ı tla rı , mimarlık, heykel ve resim gibi y a b a ncıların kolaylıkla görebile­

cek le ri türden somut yaratılar değildir ; onların tadına varmak, güzellikle­ rin i , inc elik lerini kavrayabilmek için yazıldıkları dili iyi bilmek gerekir. Şi irin yaban cı dile aktarılması çok zordur; böyle olmakla birlikte Batı dil­ l e rin de öyle başarılı çeviriler yapılmıştır ki , asılları ölçüsünde güzel ve tu­ ta rlı dı rlar. Homeros'un ya da Ömer Hayyam , Sadi ve Hafız gibi büyük İ ra nlı oz anların İngiliz, Alman ve Fransız dillerindeki çevirileri gib i .

Olanaklarımız

Bütün bu sorunlar bizi bir yandan kendimize öbür yandan da dünya­ ya nasıl ve hangi yollarla tanıtabileceğimiz konusuna götürmekted ir. İl­ kin şimdiki durumu görelim : Bugün Türk kültürünün içeride yayılması ile Kültür Bakanlığı, dışarı­ da tanıtılması ile de Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma Bakanlıkları uğraşır­ lar . Kültür Bakanlığının ve bu işi daha önce yürüten Milli Eğitim Bakan­ lığının yayınları övülmeye değer başarılar elde etmişlerdir. Özellikle Ha­ san Ali Yücel'in başlattığı "Klasikler Serisi" Türk okuryazarlarını okuma­ ya alıştırmıştır. "Bin Temel Eser" kitapları da kapışılmış olup hemen hepsi tükenmiş durumdadır. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı ile Dışişleri Kültür İşleri Genel Müdürlüğünün bütün olanaksızlıklara ve formalite g üçlüklerine rağmen Türkiye'yi dışarıda tanıtmak bakımından elde ettik­ l eri b aşarı ise inanılmayacak boyutlara ulaşmıştır. Devlet kesim inin başarılı çalışmaları yanında büyük bankalarımızın kült ür hizmetleri çok etkin ve yararlı rol oynamaktadır. Bu çabaların ön­ cüsü ve halen de en başarılı uygulayıcısı olan Vedat Nedim Tör, güzel sa na tların içerde ve dışarda yayılmasına hizmet edenlerin başında gel­ mektedir. Özel sektörün yani özel kitap ve yayınevlerinin kültürümüzün içeri­ d e yayılması konusundaki uğraşısı son o t uz yılda verimli bir düzeye ulaş2) Şi mdi Sinan konusunda çok değerli bir kitap yayı mland ı : Aptullah Kuran, Sinan The Grand Old M aster of Ottoman Architecture , İ stanbul 1 987.

117


mışt ı r . Bugün baskıları r ahatlıkl a e l l i b i n i hatta yü z b i n lerce nü sh ayı bu­ lan kitaplar vard ı r . D o ğa n Kardeş Yayınevi'n i n , büyük gazet elerim iz i n bu ara da öze l l ikle " M i l l iyet" yayı n l arın ı n bu düzeyde o ldu ğ u nu b e l ir t m e k y e rin d e olur. Aslında , kültür , gen iş çevrelerde beğeni ka z andı ğı ölç ü d e _

g elişme olanağı bulur. K ü ltür Bakanlığı yayınlarının s ü rekli ve düzenli olm ayışı ve t ü ke n e n yay ınların yeniden basılmaması yüzünden , yurtta uyanmış ola n ok u rn a is teği ve sevgisi tam karşılanamamaktadır. Bu nedenle daha çok, iş ba ­ şında ki hükümetlerce düzenlenip yürütülen kültür çalışmala rına do ku n ­ mada n , onlara ve özel sektöre örnek olarak devletçe kurulacak bir "Kü l ­ tür K urumu"na büyük gere ksinme vardır. ("Türkiye'nin Kültür Soru nl ar ı" yazım ıza bkz . ) B u kurum, yurdumuzda TÜBİTAK'ta toplanmış olan temel bili mle ri n ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu'nca yürütülen dil ve tarih ça ­ lışmalarının dışında kalan konuları ele almalıdır. "Kültür Kurumu" Batı akademileri , yani Türk Tarih Kurumu niteliğinde olmalı, ancak maddi kaynakları ondan çok daha güçlü bir bilimsel organizma olarak gerçek­ leştirilmelidir. Bilim, sanat ve kültür alanlarında seçkinlik kazanmış yete­ nekli kişiler, Türkiye'de yapılacak çalışmaları planlamalıdır. Yapılacak iş­ lerin başında sanat , yazın, felsefe , kültür alanlarındaki çalışmaları destek­ lemek, yayınları güçlü ve sürekli olanaklarla gerçekleştirmek gelmektedir. Önemli olan kültür çalışmalarının süreklilik kazanması, yani kurum­ laşmasıdır. Yoksa bugüne değin yapıldığı gibi bu iş rastlantıya bırakılır, ancak başımız sıkıştığı , olaylar bizi zorladığı zaman işe koyulunur, ondan sonra yine umursamazlığa dönülürse , tutarlı sonuçlar almamız beklen­ memelidir. Batı tarihine ve kendi geçmişimize bakarsak, her başarılı işin ancak bir kurum yardımı ile gerçekleştirilmiş olduğunu görürüz. "Kültür Kurumu"nun gerçekleştirilmesiyle edebiyat, sanat, felsefe ve kültür alan­ larını kapsayan "Akademi"miz kurulmuş olacaktır. Batı dünyasında, Yu­ nanista n , Bulgaristan ve Romanya dahil olmak üzere , her ülkede bili m ve edebiyat akademileri vardır. Bir bizde yoktur. Unutmayalım ki , Ana­ dolu'ya yerleştiğimizden bu yana 9 0 0 yıl içinde bir tek filozof yetiştire­ medik. Bunun ne denli bir eksiklik olduğunu göz önünde tutarak, yurd un kültür işlerini sürekli ve yetenekli bir biçimde yürütecek ve onun doğrul­ tusunu çizecek olan bu kurumun bir an önce kurulmasında çaba göste r ­ memiz gerekmektedir. Milliyet, 1 Nisan 1 976 1 18


KEND İ M İ Z İ TANITMALIYIZ

B undan yarım yüzyıl öncesine değin dünya kamuoyu Türklerin ken­ d il er in e öz bir sanatı olduğundan habersizd i . Oysa gerçekte Türklerin bir sa n atı olduğunu bilen ve bunu yazan yabancı bilim adamları vardı . Ne va r ki b askıları çok sınırlı bilimsel dergilerde yayımlanan bu araştırmaları an cak uzmanlar okuyor, uluslararası entelektüel ortamda Türklerin adı b ile geçmi yordu . Ancak Atatürk'ün uyguladığı kültür politikası sonucu Türklerin de öz gün bir sanat geliştirmiş oldukları gerçeği yaygınlık kazanmaya başla­ dı . İlk kez -Birinci Dünya Savaşı sonlarında- Türk sanatından söz eden yabancılar Str z ygowski ve Glück olmuştur. Daha sonraları Kühne l , Reif­ sthal , Diez , Erdman n , Dalmann ve Otto-Dorn gibi bilginler Türk sanatı­ nın özgünlüğünü ortaya koymuşlardır. Özellikle uzun yıllar İstanbul'da Fransı z Arkeoloji Enstitüsü'nün müdürü olarak çalışan Albert Gabriel'in ya zdığı güzel kitaplarla yüksek n itelikte bir Türk sanatının bulunduğu g erçeği dünyaya yayıld ı . Bu ilk ve çok gerekli bir aşama idi . Daha önemli ikinci aşama olarak İstanbul ve Ankara Üniversitelerin­ de b irer Türk Sanatı Kürsüsü kuruldu ve bunları Ortadoğu Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi'ndeki bölümler ile Topkapı Sarayı Müze­ s i' nd eki yetenekli uzmanlar topluluğu izledi. Ü çüncü ve çok zorunlu aşama 1 958 yılında Suut Kemal Yetkin'in d ü z e nl ediği "Birinci Uluslararası Türk Sanatı" Kongresi oldu. Giderek Ye te rli bir bilimsel kadronun yetiştiğini gören Suut Kemal Yetkin , övgü i l e a n ıla cak bu ö nemli atılımı yaptı . Bu çabalar daha sonra Kültür Ba­ kanlı ğı müsteşarlarınca önemle sürdürüldü. Üç yıl sonra Münih'te topla­ n a c a k olan Beşinci Uluslararası Türk Sanatı Kongresi ' ni yine Kültür Ba­ ka n lığ ı dü z enleyecektir . Yukarıda sö z ü geçen bilim yuvalarında Türk sanatı üzerine çalışan 9 e nç Türk bilginleri şu anda z engin ve güçlü bir kadro oluşturmaktadır . K o n g relerde tebliğler veren ya da Batı dillerinde makaleler ve kitaplar 1 19


yazan genç bilim ada mla r ı mız yabancı bilginleri n ilgi sini ve semp ati sin i

çek mekte , başarıları he r yerd e övgü ve beğe n i ile an ılmaktad ı r . Bu parlak duruma ulaşıld ığı halde kend i mizi he nüz kesin likl e kab ul ettirmiş değiliz . Geçenle rd e elime geçen çok sayıda basılmış ve B iz an s sanatını konu alan bir kitapta "Yunan M imarı Sinan" sözlerin e ra st la ­

dım . Hemen kitabın baskı tarihine baktım ve 1 963'te yayımla nmış ol du­ ğun u üzüntü ile gördüm . Demek hala Türklerin hakkını teslim etme k is­ te meyen bilginler vard ı . Kitabın yazarı İslam sanatı uzmanı değildi , a m a zah met edip hiç olmazsa Avrupalıların yazdıklarını okuyab ilirdi . An ca k ka falara yerleşmiş yanlışlıkları çıkarmak çok zordur . Bu nedenle sist em ­ li , sabı rlı , bilinçli ve ustalıklı bir kültür politikası izlemek gerekir. Türk sanatının evrensel yaygınlığını sağlamak için birinci aşamada yapıldığı üzere bundan sonra da yabancı bilginlerin yardımına gerek var­ dır. Eğer bu işi tek başımıza becereceğimizi sanıyorsak aldanırız. Nite­ kim bu konuda komşumuz İranlılardan çok şey öğrenebiliriz . İran sanatı ve kültürü yüzyıllardan beri bütün dünyanın saygınlığını ve hayranlığ ını kazanmış olduğu halde onun daha çok tanıtılması için İranlılar ilginç ça­ lışmalar yapmaktadır. Örneğin İranlılar Oxford'da toplanan Altıncı İran Sanatı Kongresi'ne katılacak üyelere , bu arada özellikle bütün Türklere uçak bileti sağlamış , kongrelerinin en iyi biçimde organize edilmesi için gerekli bütün çabaları ve fedakarlıkları yapmışlardı . Ondan önce Camb­ ridge'de toplanan Üçüncü Uluslararası Türk Sanatı Kongresi'nin ve ar­ dından Oxford'da toplanan Altıncı Uluslararası İran Sanatı Kongresi'nin başkanlığını aynı kimse , Profesör Basil Gray yapmıştır. Böyle olmakla beraber Türk Sanatı Kongresi Cambridge'de seminer odalarında geçiştirilmiş ; İran Sanatı Kongresi Oxford'da gerçekten önemle , çok büyük bir bilim ve sanat olayı olarak organize edilmiştir. İran Sanatı Kongresi'nin çok parlak bir biçimde düzenlenmesi için İranlı­ lar gereken parayı kendileri vermiş olabilecekleri gibi onu İngiliz parası ile de sağlamış olabilirler . Önemli olan bu işi başarmış olmalarıdır. Biz, İranlıların bu ustalıklı çabalarını gıpta ile anıyor ve Türkiye'deki ilgililere bu çalışmaları örnek almalarını öneriyoruz . İranlılar kongre işini gerçek ­ ten çok sistemli yürütmektedirler . Kurdukları sürekli bir büro , yete ne kli bir bilim adamının yönetiminde olup sadece bu kongrenin geçmiş ve g e ­ lecek işleriyle uğraşmaktadı r . Yukarıda söylend iği üzere lran sanatı bütün dünyanın saygın lığ ın ı ç ok tan beri kazandığı halde bu denli uğraşı gösteril iyorsa , işin h e n üz ba şın da bulunan ve sanatı daha yeterince tanınmamış olan Türkiye 'n in 1 20


çok d aha büyük ç abala rda ve fedaka rl ı klarda bulun ması gerektiği bes­

b el l id ir . Tü rk Tarih ve Türk D il Kurumları dışındaki bütün b i l i msel kurumlaz r ı mı , ü niversitelerim iz , özellikle son yirmi yıldan bu yana dünyaya kaa lıdı r . Batı ünive rsitele rinde , ya da a kademi ve be n ze r i ku rum ları n da

düzenlenir. Avrupa'da bir fakülte yoktur ki her �e r amkşa mdakonferanslar iki-üç yabancı bilim adamı konferans vermesin . Bizim fa­

a kş a ora kü ltel eri mize haftada değil yılda bir-iki yabancı bilim adamını çağırmak b il e bir olay oluyor. Aslında buna parasal olanak yoktur. Çünkü eldeki tü z üğ e ya da süregelen gelenek ve göreneğe göre yabancı konferansçıya yol pa ra sı ya da herhangi bir biçimde i k amet parası vermek bir yana, ke nd isine konferans başına verilebilecek ödenek bile yoktur. Onun için Tür k üni versitelerin e , yurdumuzdaki yabancı kültür enstitülerinin getirt­ ti kleri yabancı bilim adamlarından yararlanmak kalıyor. Kimi durumda aya ğım ıza de k gelen bu uzmanlardan bile yararlanmaktan yoksun oluyo­ ruz . Bir fakültemizde "Türk sanatının İran sanatına etkileri" konusunda güz el bir konferans veren ünlü bir Batılı bilim adamının şerefine ilgililer bir çay bile veremedi . Bir tek üniversitenin kurulmasına yüz milyonlarca lira yatırıyoruz, ancak o üniversitenin öğretim kadar önemli görevi olan araştırmaları için gülünç ödenekler koyuyoruz . Ne Devlet Planlama Teşkilatı, ne par­ lamento , ne de üniversitelerin kendileri bu işi önemsiyorlar. Ondan son­ ra soruyorlar, "Dünya bizi, sanatımızı, kültürümüzü niye tanımıyor?" Bütün bu işleri gerçekleştirmek için ayrı bir yazıda belirtmeye çalış­ tığ ımız gibi, güçlü bir "Türk Araştırma Kurumu"nu bir an önce kurmamız gerek mektedir. Cumhuriyet, 27 Aralık 1 976

1 21


U LAŞTI G IMIZ D Ü ZEY İ GER İ LETMEYELİ M

Türk iye , Atatürk döneminden bu yana iş hayatı ve ticaret y ön ün d e n old uğu g ibi sanat, bilim ve genellikle kültür bakımından büy ük a ş a m a l a r yap mıştır. Gerç ekten son 5 0 yıl içinde ülkemiz , edebiyat , müzik, resi m , m i­ marlık, mühendislik ve ticaret alanlarında başarılı atılımlarda bulun m u ş­ tur. Romancılarımızın ve yazarlarımızın eserleri , Batı ülkeler inde , m il ­ yonla rca yabancı tarafından okunmaktadır. Bestecilerimizin eserleri dün ­ y a nın her bir yerinde çalınmakta , icracılarımız Avrupa'nın ve Ame ri ­ ka'nın en ünlü operalarında ve müzik salonlarında alkışlanmaktadır . · Şimdi ressamlarımızın tabloları Avrupa'da satılmakta , karikatürcülerimiz çeşitli ülkelerde büyük ödüller almaktadır. Tiyatro yazarlarımız ve oyun­ cularımız milli bir Türk temaşa sanatı yaratmış olmanın mutluluğuna ulaşmışlardır. İşadamlarımız , mühendis ve mimarlarımız uluslararası pro­ jeler gerçekleştirmekte , Türkiye biraz geç de olsa dünyada layık olduğu yeri almaktadır.

Bilimde Atılım

Türkiye bilim alanında da büyük ilerlemeler kaydetmiş, Türk ilm i üniver sitelerimizin kurulduğu 1 933 tarihinden bu yana altın çağını y aşa­ mıştır . Türk bilimi son 40-50 yıl içinde özellikle sosyal bilimlerin ön em li bi r bölü münde gerçekten Atatürk'ün öngördüğü çağdaş düzeye ula şm ıştır · Çünkü birçok sosyal bilim dalında 1 97 0'li yıllara değin üniversit elerd e yüz de yüz mevcutlu kitaplıklar vard ı . Bunun yanı sıra aynı tarihle rd e ü n i ­ ver sitelerimiz sosyal bilimler için gerekli araştırma araçlarını da s a ğl a m a ol a n ağına sahiptiler. Nitekim üniversitelerimiz sözünü ettiğimiz so sy a l b ilim dallarınd a uluslararası rekabette hala önemli bir yer almakt adı r . 1 22


K ita p sızlık Yüzünden T ür kl er bugü n f izik , ki mya , matema tik gibi konularda da uluslararası d e ğ e rd e b ilim adamlarına sah i pt i r . A ncak bu alanlardaki araştırmacıları­ z b ili m sel incelemelerini Türkiye'de değil , yabancı ülkelerde yapmak­

rn ı ü temel bilimler için gerekli araştırma araçlarından ülke­ t a d ı rl ar . Ç ünk bulu nma ktadır . rn i z y oksun A n cak n e yazıktır k i 1 O - 15 yıldan beri sos yal bilimlerde de durum m te mel bili lerdekine benze meye başlamıştır. Döviz darboğazına girdiği­ mi zd en beri , yani aşağı yukarı 1 5 yıldan bu yana yabancı ülkelerden ki­ ta p g et irt mek olanağı tamame n ortadan kalkmıştır. Kitap olmayınca ilim y a p m ak, dünyanın gidişine , ilerleyişine ayak uydurmak mümkün değil­ d ir. Bu gün için hala bilimsel araştırma yapanlar d ışarıya gidip oralarda ç alı şa b ile nlerdir. Bazıları da eksikleri fotokopilerle giderme çabasında­ dırl ar . Tarih, arkeoloj i , sanat tarihi konularında çalışanlar ise yurdumuz­ dak i Alman, İngiliz ve Fransız arkeoloji ve tarih enstitülerinden yararlan­ mak şansına sahiptirler. Eğer bu durum, yani bilimsel kuruluşların kitap satın alamamaları hali sürüp giderse 30-40 yıl boyunca Batı düzeyinde araştırmalar yap­ mış olan Türkiye'de bilimsel inceleme tamamıyla yok olacaktır.

Bir Ö nlem ve Ö neri

Bu korkunç duruma düşmemek için , başkentte 50 kadar bilim dalı­ nın yüzde yüz mevcutlu kitaplarını bir kurum içinde toplamak zorunda­ yız . Sayıları 2 7 'yi bulan üniversitelerimizin hepsini yüzde yüz mevcutlu kit ap lıklarla donatmaya hiç olmazsa bu yıllarda olanak yoktur. Çünkü bu uğ urda bugünkü rayiç ile en azından 200 milyara ihtiyaç vardır. Oysa bütü n bilim dallarının birer kitaplığı bir tek kurumda toplanırsa , bu iş 81 O m ilyar lira ile gerçekleşebilir. Kuruluş 5-6 yıl süreceğine göre mali Y üküm lülük yılda bir-iki milyardan ibaret olacaktır. Bu gün Türk ün iversitelerinde çalışan, kısmen de ayrılmış olan Türk ö ğ re tim üyelerinin yüzde ellisi 2-3 yabancı dil bilen birinci sınıf araştır­ ın a cı la rdır. Bu değerlerden yeterince yararlanmak ve 3 0 yıl boyunca Ç ağd aş düzeyde gerçekleştirilmiş olan bilimsel çalışma olanaklarının or­ t ad a n kalkmaması için bir bilim kurumunun ya da Türk İlimler Akademi­ s i 'n in oluşturulması gerekme ktedi r . Şüphesiz daha başka çözüm yolları 1 23


da m evcuttur . Sözgel im i Fede ral A l m a nya d a bilim dalları y ö rele re g ö r e taksim ed ilmekte ve her yörede bir ba şka bilim kolunun en y oğu n b ir b i ­ çimde ele alınması sağlanma ktadı r . Devlet in , bu konuları iyi v e y a kı n d a n bilen uzmanl arı toplayıp onların çeşitli önerilerini dinlemesi şar ttır . N e var ki birçok ön emli karar sadece belirli kuruluşlar tarafında n a lın m akt a , devlet in büyük paralar sarf ederek yetiştirdiği diğer "bilen ki şiler e " h i ç danışılma maktad ır. Bir başka önemli sorun da dış ülkelere yapılan beyin gö çü nü n ö n ­ lenmes idir. Bu sağlanmadığı takdirde , bugüne değin gerçekle ştir il en güçl ü kadro da yitirilmiş olacaktır. '

Sonuç

Kültür ve bilim çalışmalarına karşı gösterdiğimiz umursamazlık anla­ şılır gibi değildir. Oysa İbni Sina , Farabi ve Biruni ile başlayan ve o dö­ nemlerde dünyaya bilim yönünden doğrultu veren Türkler , bin yıldan bu yana , Fatih ve Kanuni çağları dahil bilimsel araştırmalar bakımından ta­ rihlerinin en parlak günlerini yaşamaktadırlar. Ulaştığımız düzeyden düş­ mek çok hazin olacaktır. Yitirileni yerine getirmek için en aşağı yarım yüzyıl belki de daha çok zaman gerekecektir. Buna karşın eriştiğimiz çağdaş düzeyi sürdürerek yakın bir gelecekte dünyada birinci sırada yer almamız olasıdır. Ekonomik önlemlerin alındığı şu sıralarda bilimsel çalışmaların da il­ gi göreceği ümidindeyiz . Cumhuriyet, 27 Ağustos 1 984

1 24


ESK İ ESERLER VE TUR İ ZM

U N ES CO 1 964 yılından beri azgelişmiş ülkelerin ekonomik kalkın­ ması na yardım cı olmak çabasındadır. Bu amaçla özellikle Türkiye , İran ve Pe ru ilk planda seçilmiş ve bu üç ülke için programlar hazırlanmıştır. lra n ve Per u'nun U N ESCO yardımı ile büyük yararlar sağlamış olmasına karşılık Türkiye bu konuda henüz hiçbir olumlu adım atamamıştır . UN ES CO yurdumuzdan birçok idareci ve uzmanı , bu arada bu satırların y azarı nı da, çeşitli toplantılara çağırmış , fakat program bir türlü işletile­ me miş tir . Bu konudaki dış yardımdan istifade edemememizin en büyük nedeni bakanlıkların çeşitli formaliteler yüzünden önemli teşebbüslere girişmek imkanından mahrum olmalarıdır. Eski eserlerin iktisadi kalkınmaya yardımcı olması bakımından iki ana problem özellikle önem taşımaktadır: 1- Kısa ve uzun amaçlı eğitim, 2- Harabelerin düzene sokulması .

Eğitim

Bugün Türkiye'de hemen herkes eski eserlerin turizm yönünden , ik­ tis a di ka lkınma bakımından taşıdığı anlamı biliyor. Ancak bu anlayış dü­ ş ü n ce de ve sözde kalıyor. Bir vilayette veya kasabada bir caddeyi geniş­ l et mek gerektiğinde , bir eski anıtın ortadan kaldırılması ilk akla gelen te d b ir o luyor. Çünkü devlet malı olduğu için tarihi yapıyı yıkmak kolay­ d ır ; ü st elik onun güzel kesme taşlarını yeni yapılarda kullanmak da m ümkü n dür. Kentin müze müdürü ya da aydın bir evladı konuyu ilgili m aka m la ra aksettirdiği zaman ise hemen oranın belediye başkanı , her '. ki Ya n ına devrin iktidar partisinden ikişer-üçer üye ve milletvekili alarak ı l gili g en el müdürün , müsteşarın ve bakanın karşısına çıkıp "zaten yıkıl ­ ak m üz ere olan" , "çirkin" eski eserin yerine "güzel ve modern" bir yapı­ n ı n i n şa edilmesi için baskılar yapmaya başlar. 1 25


Yurdumuz ayd ı nlar ı a r a sı nda ya p tığı m ı z çeş itl i anke tlerden a n la şıl d ı ­ ğı üzere Türkiye'de en az bi l i nen konu Tü rk sana tı ve Türkiye es ki es er ­ l e ridir. Edebiyat , müzik , tarih ve müs p et ilim ko nularında övül me ye d e ­ ğe r ge nel bilgiy e sahip olan Türk ayd ı nları arasında Mimar Sin an 'ı n d ı ­ şın da b ir Türk mimarının adını bilen ya da tarihi anıtlarla eski har a bel e r i gez miş kimse parmakla gösterilecek kadar azdır. Eski eserler kon us u n d a ilgisizliğ in ve bilgisizliğin nedeni liselerde ve yüksek okullarda san at t ar i ­ hi öğreniminin yapılmamasıdır. Bu itibarla liselerde çok yüklü bir p rog ­ ramla , ayrıca çoğunlukla sözlü anlatımla okutulan sanat tarihi der sl er i yerine , sanat ve eski eser sevgisini uyandıracak ve yaşatacak bir öğ reti ­ min uygulanması gerektir. Ne Yapmalı?

Bu nedenle güzel ve çeşitli fotoğraflarla resimlendirilmiş kısa bilgi­ lerden ibaret sanat tarihi kitaplarının ilk ve orta öğretimde okutulması zorunludur. Aynı şekilde kısa metinli , bol resimli sanat tarihi kitaplarının öğretmen okullarında, polis kolejlerinde , maliye meslek okullarında ve özellikle Harp Okulu, Siyasal Bilgiler Fakültesi , Hukuk Fakültesi gibi ida­ reci yetiştiren öğretim kurumlarında okutulması çok yararlı olacaktır. Ayrıca eski abidelerimizi ve sanat eserlerimizi canlandıran izahlı güzel fotoğraflar köy odalarında ve kahvelerinde duvarlara asılarak sanat sev­ gisi ve zevki süresiz yaşatılmalıdır. Aslında eski eserin korunmasında ve sevdirilmesinde doğrudan doğruya halkın kendisini görevli kılmak en doğru yoldur. illerde ve kasabalarda mahalli müze müdürlerinin iştirak i ile sanatsever seçkin kişilerden oluşan ve örneğin "Eski Eserler Ku rulu" g ibi adlar taşıyan fahri çalışma organları kurmak yararlı olacakt ır . Bu çeşit kurullar Batı memleketlerinde çok büyük hizmetler görmekt edirl er· Sel çukluların ve Osmanlıların , sanat alanında , özellikle mimarlıkta dün­ yanın en önde gelen milletleri arasında yer aldıklarını düşünürsek bu ­ günkü toplumumuzu eski eserler konusunda bilgisiz bırakmamızın ne b ü­ yük bir ihmal olduğu ortaya çıkacaktır. Gördüm, Kaçtım

Harabelerimizin bugünkü acıklı durumu : Birinci Dünya S a v a ­ şı'nd an önceki yıllarda Anadolu'yu gezen b ir İngiliz arkeoloğ u Z ile şe h rini de görmek iste r . Bilindiği gibi bu kasaba yakınında MÖ 4 7 y ı 1 26


r , Pontus Kral ı i l . Pharn e ke s'i y e n m i ş ve buradan Ro m a l ı rı d a Caesa i m , g ö r5 e rı a t osu na m e ş h u r me saj ı n ı g ö nd e r m işt i : "Ve n i vid i vi c i (geld . ü m . ye ndi m) . " Savaş a l a n ı n d a araştırma yapmak isteyen lngiliz ilim

d a d a mı gece yi kasabanın bir ha nında geçirir. Fakat ç eşitli haşarata al tı k ol ma yan üstelik de yaşlı olan yabancı arkeolog , bütün gece uyuya­ az , a şırı yorg unluktan e rtesi günü savaş alanını göremeden kasaba­ d a n ay rıl ır ; ancak gitmeden önce hanın duvarı üzerine küçük bir kita­ b e ya z maktan da kendini alamaz; "Veni vidi fug i , " yani "geld i m , gör­ d ü m , ka çtım . " İk inci Dünya Savaşı'na kadar harabe civarındaki geceleme problemi aşa ğı yuka rı Zile'dekinden pek farklı değildi . Ancak karayollarının sis­ te mli bir şekilde inşa edilmesi başladıktan sonra durum değişti . Güzel ve sağla m yollar, temiz ve konforlu otellerin yapılmasına yol açtı ve böyle­ ce aşa ğı yukarı on beş-yirmi yıldan beri Türkiye'deki tarihi kalıntılar ya­ b an cı turistlerin oldukça rahat bir şekilde gezebilecekleri yerler oldu . Hele son yedi-sekiz yıldan beri yol ve otel konularında çok büyük aşa­ malar yapıld ı . Yabancı turistler hiç olmazsa en önemli harabelerimize asfaltlı yollarla ulaşıyor ve civardaki güzel ve temiz otellerde kalabiliyor­ lar. Ancak bugün yeni bir problemle karşı karşıyayız . Eskiden , on beş­ mi yıl önce , iktisadi kal kınma kayg ısı ile ; "Güzel yollarımız olsa da yir yabancılar eski örenlerimizi gezebilseler" d iyorduk. Şimdi ise yine tu­ ristik kaygı ve düşünce ile ; "Sağlam ve tozsuz yollarımız, temiz, kon­ f orlu otellerimiz var , keşke harabelerimiz bakımlı ve temiz olsa da ya­ bancılar gezebilseler" demekteyiz . Bu sözlerde hiç mübalağa yok. Du­ rum gerçekten çok acıklıdır. 1 96 7 'de Papa Altıncı Paul Efes'i ziyaret ed ec ekti . Harabelerimizin korkunç derecede mühmel olduğunu bilen ve o tarihte milletvekili olan eski büyükelçilerden biri zamanın Dışişleri Baka nın ı ikaz etmişti . Derhal harekete geçild i . Zamanın Başbakanlık Mü st e şarı bazı imkanları seferber etti . İzmir Valisinin büyük ilgisi , Fuar M ü dü rünün yardımları ve özellikle İzmir'de görevli bir yüksek mühendi­ s i n şa hsi gayretleriyle bir hafta içinde Efes harabelerinin dış yolları as­ fa lt la n d ı . Müzeler Genel Müdürlüğü de Selçuk Belediyesi ile birlikte in­ san b oyunu aşan otları yoldurd u ; böylece güzel bir temizlik yapıld ı . Ne va r ki bir yıl sonra yurdumuzun en öneml i , en çok turist çeken bu ha­ ra be si nde otlar yine büyüdü ve güzel eserler bakımdan ve temizlikten Y o ks u n kald ı .

1 27


Kirli Bir Dünya Türki ye , harabe lerin in çeşitliliği ve çokluğu ba kım ı ndan düny ada b i­ rinci yeri işgal ede r . Bakı m ve temizlik yönünde n ise e n sonda gel ir . İt a l ­ y a ve Yuna nistan'ı h iç söz konusu et meye l i m . Kuzey Afrika ve Y akın d o ­ ğudaki bütün Arap memleketlerinde harabeler bizimkilerle muk a y e se

edilm eyecek derecede bakımlı ve temizdir. Tunus'un , Lübnan ve S ur i­ ye'nin harab eleri gerçekten pırıl pırıl olup birer temizlik örneğ idir . Buna karşılık bizim harabelerimiz eski yapılar, otlar ve bir çok ye r­ lerde de ağaçlar arasında kaybolmuş durumdadırlar . Yabancı turis tl e r örenlerin içinde çadır kurar ve otomobille gezerler. Festival günle ri ci­ vardan gelen vatandaşlarımız ise mermer duvarların dibinde yemek piş i­ rirler, öreni bir çöplüğe döndürürler . Pazar günleri ve tatillerde de yakı n vilayet veya kasabanın çocukları harabelerin düzlüklerinde top koşturur­ lar . Türkiye'de yabancı turistlerin gezdiği 1 5 0'den fazla eski şehir hara­ besi vardır. Bunların çoğu yüzlerce dekar büyüklüğünde eski şehir kalın­ tılarıdır. Maliyeden tahsisat koparabildiği takdirde Müzeler Genel Mü­ dürlüğü bunlardan yalnız beş-on tanesinin otlarını, o da kısmen olmak üzere , yılda bir kere yoldurur. Geri kalan harabeler bir mer'a , bazen d e bir nevi vahşi orman manzarası arz ederler . Bir kısım ören yerlerinin tu­ rizm gelişene kadar şimdilik otlarla ve ağaçlarla kaplı kalması bir bakıma hiç fena değil . Çünkü bu sayede taş ve mermer hırsızlığı daha az yapıl­ makta , genellikle korunma kendiliğinden sağlanmaktadı r . Ayrıca bazı harabeler otlar ve ağaçlar arasında başka bir güzellik kazanmaktadırlar. Böyle olmakla beraber birbirlerine yakın olan ve büyük turist kümeleri tarafından gezilen 50 kadar ören yerinin her yıl otlardan kurtarılması ve büyük bir titizlikle bakıma ve temizliğe tabi tutulması gerektir. Bu iş için gerekli birkaç milyon lirayı ilgili merciler esirgememelidir. Bütün mesele eski eserler sorununun Maliye Bakanlığı yetkililerince takdir edilmesi ve hükümetle birlikte parlamentonun da konuya sahip çıkmasıdır. Milliyet, 2 5 Mayıs 1 97 1

1 28


ESK İ ESER KAÇAKÇILI G I

Eğer Atina Akropolisindeki Parthenon eserleri , Arabistan çölündeki M ış atta Sarayı , Güneybatı Anadolu'daki Lykia mezarları , Bodrum'daki d ünyanın yedi harikasından biri olan M ausselleion , M iletos'un Agora ka­ pıs ı , Bergama'nın Zeus sunağı ve daha on binlerce büyüklü küçüklü eser dü nya müzelerine götürüleceklerine İstanbul'da toplanmış olsalard ı , bu­ gün British Museum'un dört-beş misli büyüklüğünde muazzam bir müze­ ler sitesine sahip olacaktık.

Ö nce Romalılar Başladı Aslında tarihi eser soygunculuğu eski M ısır devrinden beri mevcut­ tur . Hititler, Asurlular, İranlılar da savaşlarda yendikleri milletlerin eser­ lerini bir zafer nişanesi olarak götürmüşlerdir. Tarihin en insafsız eski eser soygunculuğunu Romalılar yapmış , ilkin MÖ 1 . yüzyılın ilk yarısın­ da diktatör Sulta ve onun arkasından birçok Roma İ mparatoru Anadolu ve Yunan yarımadalarından sayısız ölçüde değerli eseri Roma'ya naklet­ mişlerdir . Ancak bütün bu eser soygunculuktan zorla yapılmış, Osmanlı İmpa­ ratorluğu devrinde ise Batılılar naklettikleri eski eserleri bilgisizliğimiz­ den yararlanarak Sultanlardan sağladı kları fermanlarla elde etmişlerdir. Os man Hamdi gibi aydın ve bilgin bir kişinin çabalarıyla Osmanlı Devle­ t i'n in en güçsüz günlerinde bile eski eserlerin Batıya nakledilmeleri ön­ l e n miş bulunuyordu. Osmanlı devrinde elimizdeki hazinelerin değerini gerçekten bilmi­ yorduk . Öyle ki, yabancıların götüremedikleri birçok mabet , heykel ve kabartmayı aynı bilgisizlikle kireç kuyularında erittik. Anadolu'da bir za­ m a nlar ayakta duran eşsiz güzellikteki anıtlar , özel evler inşa edilmek ü z e re tahrip edild i . Gerçe kten arkeologlar her örenin birçok yerinde ki­ re ç kuyuları bulmuşlardır. 1 29


Yağma Ediliyor

Bugün mermer heykell eri ya da mabet ve sar ay kalıntıla rını art ık ki­ reç kuyularında eritmiyoruz. Anca k , Atatürk devrinden son ra , eski es e r­ ler tıpkı Osmanlı devrinde olduğu gibi , yine dışarıya götürülm ekte dir . O gün den bu yana bir tek değişiklik olmuştur. Eskiden devlet ida resini n b il­ gisizl iğinden giden eserler bugün , devlet ve millet olarak bu konuda g ö s ­ terd iğimiz tedbirsizlikten kaçırılmaktadır. Bugünkü durum bir bakım a e s ­ kisinden daha korkunç ve daha acıklıdır. Şimdi harabeler ve o eski an ıt­ lar h azine arayıcıları eli ile dinamitlenmekte , örenler yağma edilm e kt e­ dir. ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra zenginleşen birçok Avrupa ülkesin ­ de ve ayrıca Amerika'da eski eser toplama merakı büyük ölçüde artmış­ tır. Bu nedenle eski eser kaçakçılığı Türkiye'de iktisattaki "arz ve talep" kanununa uygun olarak gelişmektedir. Uluslararası şebekeler tarafından idare edilen "çarıklı arkeologlar" , ellerindeki büyük şişleri harabelerde toprağa batırıp içlerinde mezar hediyeleri saklı bulunan lahit ve küpleri aramakta , bazıları da sistematik olarak her çeşit eski kalıntı taharri et­ mektedir. Bunlardan bazıları manyetik maden arama aletleri de kullan­ maktadırlar . Aralarında para toplayarak "şirketler" kuran gruplar gecele­ ri çoban köpeklerinin himayesinde ve haberciliğinde lüks lambaları ile "arkeolojik" kazılar yapmaktadırlar . Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ve özellikle İsviçre'de faaliyet gösteren antikacıların mağazaları Türkiye'den getirilmiş eserlerle doludur . Neşre­ dilen kataloglarda bu eserlerin resimleri yer almakta , fiyatları ve bazen de Anadolu'da bulundukları yerler kaydedilmektedir. 2 ile 30 bin İsviçre frangına satılanlar yanında adları kataloglarda geçmeyen fildişi , gü müş ve altın eserler astronomik rakamlarla Avrupa ve Amerika müze lerin e akta rılmaktadır . Sadece bu on beş yıl içinde Türkiye'den kaçırılm ış eser­ lerle müstesna değerde bir müze kurabilirdik.

İ hracat Müsaadesi Kat ıldığım uluslararası bir toplantıda, bir resmi konuşma sır asın d a Tür kiye'den kaçırılan eserler konusunda yakındığımda Avrupa mü zele­ rin den birinin müdürü , "Elbette kaçırılacaktır, çünkü siz elin izdek i ese r­ le rden bize hiç vermiyorsunuz ; bizim müzelerimiz nasıl beslenece k?" d i 1 30


y e cevap verd i . H is lerini g izleyem eyen meslektaşıma gereken obje ktif kar şılığı ve rd im . H atta orada bul unan d iğer Avrupalı meslektaşlarımdan d a d e stek gördüm . Ancak nezaket gereği tarafımı tutan müze müdürleri­ n in de aslın da başka türlü düşünmed i klerini bilmemizde yarar vardır. N i­ t e k i m , " Milletle rarası Kazılar Yönetmeliğinin" hazırlanması nedeni ile bir T ü rk mesle ktaşımla birlikte katıldığım bir başka toplantıda Avrupa ve A me rik a müzelerini temsil eden arkeologların şiddetli baskılarına maruz kal mışt ık; o konuşmalarda hepsi birden Akdeniz memleketlerinden , ka­ n u ni yolla rdan , eski eser ihracına müsaade edilmesini istiyorlard ı . Türki­ ye 'n in böy le bir kararı kabul etmesi düşünülemezd i . ltalya delegeleri de kesi nlikl e red cevabı verdiler. Yönetmelik tabiatıyla bizim istediğimiz şe­ k il de çıktı . Avrupa ve Amerika müzelerinin Türkiye ve diğer Akdeniz ülkelerin­ de y apılan kaçakçılığı açık veya kapalı desteklediklerini bildiğimize göre çal ış malarımızı çok dikkatli yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde önceleri y üzyıllar boyunca cehaletimiz yüzünden alıp götürülen eserlerin arkasın­ dan şimdi yenileri tedbirsizlik yüzünden kaçırılacaktır. Kaçakçılık konusunda Müzeler U mum Müdürlüğü aslında çok güzel tedbirler almış bulunmaktadır. Eskiden kaçak kazılarla veya rastlantı bu­ luntularla elde edilen eserleri jandarma ve polis eli ile müsadere eden müzelerimiz şimdi devletin kendilerine verdiği ödeneklerle satın almakta­ dırlar . Bununla beraber bu ödeneği birkaç misline çıkartmak gerektir. Aksi takdirde bizim müzelere üçüncü , dördüncü sınıf eserler kalacak, önemlileri ve güzelleri dışarıya gitmekte devam edecektir. M illi Eğitim Bakanlığı'nın dışarıya kaçırılan eserlerin satışa çıkarıldı­ ğı yabancı ülkelere heyet gönderi p , bu eserlerimizin satın alınarak yur­ du muza geri getirilmesi yolundaki çalışmaları da dünya kamuoyu önün­ de ya rattığı anlamlı etki bakımından çok yararlı olmuştur. Müzeler Umum Müdürlüğü'nün eski eser müfettişlikleri tesis etmesi de çok yerinde bir tedbirdir. Ancak, sağlanan iki kadro büyük bir ülke ol a n Türkiye için çok yetersizdir. En aşağı on müfettişin her an daimi ş e kil de teftişte bulunmaları ve nakil vasıtaları kullanmak bakımından ra­ hat i m kanlara sahip olmaları gerektir.

Bekçiler Az Eski eser kaçakçılığını özellikle harabelerin turistler ve antikacılar 1 31


tarafından soyulması n ı ö nleyece k tedbir le rin başında harabe b ekçile r i ge lmekte d i r . Ne yazık ki , Müzeler U mum M üd ürlüğü'nün bütç e si y e t e r i ka d a r bekçi kullanmaya e lverişl i değildir . Her harabeye e n a ş a ğ ı 2 , b a z ı yerlerde 3 vey a daha fazla bekçi konması gerekt i r . H a ra be leri m i z i bu kad ar az miktarda , üstelik küçük maaşlı be kçilerl e koruduğu muzu öğ r e­

nen bir ltalyan arkeologu, "Sizin harabelerinizin yok olmadığ ına şa şıy o­ rum . Bizde bu kadar az bekçi olsa , taş taş üstünde kalmaz d ı . Biz ay rı c a harabel erimize memur da tayin ediyoruz, " demişti . Görülüyor ki , tedbirler aslında alınmış, ancak bütçe imkansız lıkla r ı n­ dan dola yı amaca ulaşılamamıştır. Eksiklerin bir an önce tamam lan ması­ nı candan diliyoruz . Milliyet, 1 4 Haziran 1 97 1


TAR İ H BOYUNCA D İ N VE DEVLET

in sa noğlu aklın ve duygunun etkileri altında yaşar . Akıl (us) duygu­ d an olu msuz baskı almadığı sürece gerçekçi olup doğayı ve olayları hep a yn ı biçim de ve yapıda algılar. Beş duyudan (görme , işitme , koklama , tat alm a ve dokunma) oluşan duygu ise aklın süzgecinden geçmediği tak­ di rde duyg usaldır. Ayrıca beş duyudan gelen etkilerin çokluğuna ya da a zlığı na göre zararlı ya da yararlı girişimlerin yapılmasına neden olur . Sözgelimi sevmek , saygılı olmak, beğenmek, özveride bulunmak gibi olumlu ya da nefret etmek, kıskanmak , aşağılamak, lanet etmek gibi olumsuz davranışlarda insanoğlu hep değişik tutum gösterir. Yani bazen "akıllı" , bazen de "akılsız" davranır. insanoğlu deprem, fırtına, yağmur gibi doğal felaketlerden ve saldır­ gan hayvanlardan , bir topluluğun içinde yer alarak korunma yolunu bul­ muştur. Böylece ana-baba, yakın ve uzak akrabadan oluşan kasabalar, kentler, beylikler, boylar ve ardından da devlet ortaya çıkmıştır. insanlar doğa felaketlerinden , ayrıca ölümden korktukları ve ölüm­ den sonra yaşam özleminde oldukları için kendilerine duygusal etkiler altında manevi , kutsal koruyucu aramışlar ve böylece dinler ortaya çık­ mıştır. Şimdi bu girişten sonra dünyada ve Anadolu'da d inlerin çıkışına ve oluşumuna bir göz atalım .

M ısır'da ve Mezopotamya'da Din insanoğlu yeryüzüne düşen göktaşlarına , güçlü hayvanlara tapma ol uy Y la kendine koruyucular aramıştır. İlk Kybele tasvirleri , Hellenli ta­ ri h ya zarı Strabon'dan öğrendiğimize göre , insan yapısına yakın biçim­ de , bir baştan ve gövdeden oluşan bir şekil gösteriyordu . Nitekim Af­ Y o n ka rahisar'da Yazılıkaya adıyla anılan Fryg kutsal anıtının nişinde t as vi r edilmiş olan tanrı kadın Kybele , ancak genel çizg ileriyle bir kadı n V ü c u dunu andırmaktad ır. Hayvanlara ve göktaşlarına tapınmanı n b i r 1 33


ileri evresi olarak erke k ve kadın kılığ ı nda ta nrıla ra tapma sürec i n in o r ­ taya çıktığı n ı görüyoruz . İ nsanoğlu M ezopota mya' da ve M ı s ır da y azın ın icadınd an , yani İÖ 3 0 0 0 yıllarından bu ya na adlarını bild iğimiz birç o k tanrıya tap ı nmak tay d ı B u çok tanrılı tapın ma türü Doğu dü nyası n d a Muse vi ve H ı ristiyanlık d i n l er i n i n ortaya çıkışına değin eg emen olm u ş­ tur . Tek tanrılı d i n i l k defa M ısır firavunu iV . Amenofis , yani Akh ena­ ton'un (İÖ 1 3 7 2 - 1 354) gelişiyle yalnızca Aton'a, yani güneşe tapma ol a ­ rak ortaya çıkmış, fakat rahipler sınıfının güçlü karşı çıkmasıyla başar ılı olam amıştır. Ancak aşağı yukarı 2 0 0 yıl sonra İÖ 1 2 . yüzyılda Peyg a m­ ber Musa'nın kurduğu Musevi dini ortaya çıkmıştır. Böylece tek tanrıl ı tapınma türü Mezopotamya'nın ortaya koyduğu bir inanç türü olmuştur . Böyle olmakla birlikte Musevi dini fazla yayılamamış; Hıristiyan dininin ortaya çıkışına değin Mısır'da ve Mezopotamya'da insan kılıklı çok tanrılı inanç egemen olmaya devam etmiş ve insanlığa büyük hizmette bulun­ muştur . Yukarıda dediğimiz g ibi doğa felaketlerinden, ölümden korkan ve öldükten sonra yaşama özleminde olan insanoğlu için dinsel inançlar büyük önem taşıyor ve onu rahatlatıyordu; ayrıca doğru , özverili, insan­ cıl bir kimlik kazanmalarını da sağlıyordu. Böylece d insel inançlar insan­ lar arasında barışı da sağlıyordu. Bu nedenle M ısır'da ve Mezopotam­ ya'da dinsel inançlar tarih boyunca devletin idare edilmesinde güçlü ve yararlı olmuştur. Ne var ki dinsel inançlara tutsak olan insanları , çıkar çevreleri siya­ set ve ticaret alanında sömürmüşlerdir. Ayrıca rahipler bizim bugün "tu­ rizm" dediğimiz konuyu , yani ülkelerine yabancı gezginleri getirtip ka­ zanç sağlamayı bir görev bilmişlerdir. Herodotos (1, 1 99) Babil kentinde­ ki her kadının bir yabancı gezginle para karşılığında cinsel ilişkide bu­ lunmasının zorunlu olduğunu anlatmaktadır. Her Babilli kadın başı örg ü­ lü bir türbanla tapınakta oturuyor ve yabancı gezginin isteği üzeri n e onunla tapınak dışında cinsel ilişkide bulunduktan sonra aldığı parayı ra ­ hiplere veriyor ve s ırasını savıyordu. Herodotos aynı paragrafta , Ba­ bil'dekine benzer bir geleneğin Kıbrıs'ta da egemen olduğunu anmakta­ dır. Mısır ve Mezopotamya devletleri çıkar çevrelerinin bencil davran ış­ larını önleyebildikleri sürece insanoğlu dinsel inançlardan büyük fayd al ar gör müştür . Ancak şeyhlerin , mollaların , tari kat liderlerinin dini siya s et e ve ticarete alet etmeleri durumunda ise halk toplulukları b ü y ük ölçü d e fela ketlere sürüklenmişlerdir. '

.

1 34


Anadolu ' da Çok Tanrılı Din ler

Ana dolu'da neolitik (İ Ö 8 0 0 0 - 5 5 0 0 ) ve kalkolitik (İ Ö 5500-3000) ça ğ la rda kadın tanrı ön planda yer al ıyorsa da erkek tanrının da tapın­ m a k onus u olduğu nu görüyoruz. Anadolu'nun ön tarih dönemi uygarlık­ la rın dan olan Hattilerin (İÖ 2500- 1 7 5 0) ve Hurrilerin (İÖ 2300- 1 245) ken dile rine öz dinleri var idiyse de her ikisi de büyük ölçüde Mezopo­ t a my a etki leri serg ilemektedirler. M ısır ve Mezopotamya uygarl ıklarında ol du ğu gibi Anadolu'daki Hattilerde ve Hurrilerde de devlet idaresinde din , ön sır ada yer alır. Krallar dine bağlıdırlar ve politikalarını din kural­ la rı na göre uygularlar. H itit Devleti'nin federal düzende olması onun din konusunda hoşgö­ rülü bir davranışta bulunmasını gerekl i kılmıştır. Hititler Anadolu'da da­ ha so nra Hellen ve Roma çağlarında gördüğümüz synkretism yöntemi­ ne , yani yabancı d inleri birbirleriyle kaynaştırma tutumuna başvurarak in anç dünyasını federatif bir anlayış içerisinde bütünlüğe ulaştırmanın yolunu bulmuştur. H ititler tabletlerde sık sık "Hatti Ülkesi'nin Bin Tanrısı"ndan söz ederler . Metinlerdeki uzun tanrı listeleri göz önünde tutulursa bu deyişin pek abartmalı olmadığı söylenebilir. Gerçekten Büyük Krallık Döne­ mi'nde, daha sonraki Anadolu'nun Roma Çağı'nda olduğu gibi aşırı bir çok tanrılık {politheism) egemendir. Ancak her beylikte değişik bir epit­ het (lakap=tanımlama) taşıyan bu tanrılar, özünde birkaç tanrı tipinin yerel çeşitlemeleridirler. Bunun gibi Hatti , Luvi , Pala , Hurri ve Mezopo­ tamya kökenli tanrılar bile başka başka adlarla anılmalarına rağmen bir­ birlerine koşut tiplerden oluşmaktadırlar. Örneğin Gök Tanrısı Teşup ile Hepat ve İştar gibi tanrılar birçok yörede değişik yerel tipler gösterdikle­ ri h alde , özünde aynı erkek ve kadın tanrıdan gelmektedirler. N itekim meti nlerde yer alan "bütün gök tanrıları" , "bütün Hepatlar" ya da "bütün İ şta rl ar" gibi deyimler bu gerçeği açığa vurmaktadır. Bu hoşgörülü dav­ ra n ış , Hitit halkının yerli topluluklar üzerindeki egemenliklerini sürdür­ m e le ri ni sağlıyord u . Yani din politikasında sadece hoşgörüye ve krallık çıkar la rına dayalı bir yol izleniyordu. N itekim Hattuşa başkentinin planı­ na b ir göz gezdirirsek görürüz ki Büyük Kale dışındaki bütün alan , baş­ t a n aş ağı kutsal yapılarla doludur . Bunlardan en büyük tapınak, kentin k uz ey ind , ayrıca 7 büyük tapınak kentin güneyinded i r ; onların da gü­ e yi nd ne eyse iki düzineyi aşan küçük tapınak yer almaktad ır. Öyle anlaşılı­ Yo r k i Hattuşa ş ehrinde , özünde bütün Hitit İmparatorluğu'nu temsil 1 35


eden beylikle rin tap ına kları ve rahiplerin ev leri yer alıyord u . Böyle c e Hattuşa kenti halkın ot u rduğu değil , tapınakl arın ve ra hip evleri n in bu­ lun duğu bir yapı manzume siydi . Başlıca tanrıların d e ğişik bölgelerde değişik sanlarla ve adlarla an ıl­

mala rından ve başkent Hattuşa'da düzinelerce küçük tap ınağın yer alm a­ sından anlaşılacağı üzere Hitit döneminde bölgeler ; şeyhler, mollala r ve tarikat lide rleri gibi rahip gruplarının egemenliği altında ydı . Yani her b0 1gede kendi başına buyruk bir tarikat lideri bulunmaktayd ı . Hitit kr all ar ı düzinele rce tarikat liderini synkretism yöntemiyle , hoşgörülü bir davr a­ nışla idare ettiği sürece H itit imparatorluğu İÖ 1 3 . ve 1 2 . yüzyılda dü ny a egemenliğini M ısır'la paylaşacak düzeydeyd i . Ancak synkretism yön tem i­ nin geçerliliğini yitirmesiyle imparatorluğun gücü de sarsılmaya başladı. Nitekim rahip olarak yetişen III . Hattuşili , bir Hurrili rahibin kızı olan eşi Puduhepa ile birlikte dini siyasete alet ederek Hurri inancını Hattuşa'ya soktular ve böylece H itit kimliğini yaraladılar. Onlardan önceki krallar ve kraliçeler, idarelerindeki Anadolu'da yaşayan dinleri saygı ve hoşgörü ile karşıladıkları gibi, kendi öz inançlarına, Hatti kökenli H itit dinine de sımsıkı bağlı idiler. Ülkelerine yeni bir din akımının girmesi ve onun siya­ sete alet edilmesi , imparatorluğun çözülme nedenlerinden biri oldu.

Hellenlerde Din llias destanı ile Hesiodos'un Theogonia'sını , yani tanrıların doğuşu­ nu o kumuş olanlar Hellen dini ve onu anlatan Hellen mitolojisi konu­ sunda yeterli bilgi edinmişlerdir. Hellenlerde din, aristokrat sınıfın yara­ tısıdır . İlias'taki kahramanların hepsi ünlü ailelerden gelmedir. Gerçek­ ten bir kralın yanı başında yaşayan soylular baş tanrı Zeus'un emrinde olan tanrıları anımsatırlar. Büyük ölçüde M ısır ve Mezopotamya dinlerinin etkisiyle oluştur ula n H ellen inancı antropomorf tur, yani tanrılar insan kılığındadır ve insan la r gibi güzel ve kötü işler yaparlar, söz gelimi Zeus yaman çapkındır. Ka rı­ sı Her a'yı sık sık aldatır. Hera'nın Zeus'la kavga etmesi gibi tanrılar d a birbirleriyle çok kez zıt duruma düşerler . Soylular meclisinde ileri gelen ­ lerden bazılarının birbirleriyle dalaşmaları gibi . . . Tanrılardan biri bazen Zeus'a bile karşı çıkabilir (soylulardan birinin krala ters düşmesi gibi} . A nca k son söz Zeus'undur. Yani soylular meclisinde son sözün kra ld a oluş u gibi . . . Tanrıların i n sanla r d a n biricik fark ı , ölümsüz o luşla r ıd ı r . 1 36


H ellenlerde rah i p l e r , özell i k le arkaik dönemde çok güçlü ve yetkiliy­ dil e r . Delphi 'deki , Anad olu'da Didyma' daki ve Claros'taki kahinler özel­ li k le uluslararası g üç te yd il e r Branchidle r , yani Didyma mabetindeki ra­ .

hi pler , babadan oğula geçen soylu kişilerden oluşuyordu. Branchidler keha netl eri ve dinleriyle Anadolu'da ticaret ve siyaset alanında egemen bi r rol oynuyorlard ı . "Turizm" yoluyla , yani yabancı gezginlerin uğrak y olu olan bu tapınaklar dini siyasete ve ticarete alet ediyorlard ı . Böylece k e ndi çıkarları için halkı sömürge gibi kullanabiliyorlard ı . A nadolu'da yaşayan Hellenlerde ayrıca orta v e fakir sınıf halkının ta ptığ ı ve dağlarda , ormanlarda büyük coşkularla tapındığı , yerli gelene­ ğ e bağlı bir inanç türü de mevcuttur. Tanrı kad ın Kybele'nin öncülük et­ tiği bu tür inançlar Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına değin Anadolu'nun aydın olmayan halk katmanları arasında egemen olmuştur . Kybele şö­ lenlerine paralel olarak özünde Mezopotamya ve Anadolu etkileri altın­ da olmakla birlikte daha çok Hellas'ta (Yunanistan'da) ortadirek ve fakir k atmanlar arasında yaygın olan , dinsel olduğu kadar erotik gösterileri de kapsayan Dionysos şölenleri de revaçtayd ı .

Akılcı v e Gerçekçi Dünya Görüşünün Ortaya Çıkışı En eski dönemlerden beri dinsel kurallara , ilkel düşüncelere dayalı yaşam biçimi yerine İÖ 650 tarihlerinde Ege'de yeni bir dünya görüşü­ nün ortaya çıktığını görüyoruz . Objektif yönteme ve özgür düşünceye bağlı Ege filozofları tarihte ilk defa olmak üzere M ısır ve Mezopotam­ ya'nın bilgisini bilime , astroloj isini astronomiye , üfürükçülüğünü ve mus­ kacılığını deneyimli tıp bilimine dönüştürdüler. M iletoslu Thales (İÖ 63 6-546) özgür düşünceye dayalı yöntemle İÖ 28 M ayıs 585 tarihinde o lag elen güneş tutulmasını tarihte ilk defa olmak üzere önceden hesap­ ladı . Efesli Herakleitos (İÖ 55 0-480) doğanın her an değiştiğini gören ve bunu belirgin bir biçimde dile getiren düşünürdür. "Panta rei" (her şey a kar) deyişi ile bunu belirgin bir biçimde ortaya koymuştur. Urlalı An a ksagoras (İÖ 50 0-428) dünyada ve evrende hiçbir şeyin yeniden do ğ madığını, her şeyin k endiliğinden var olduğunu vurgular. Böylece An a ksagoras , Avrupalı aydınlanma devri filozoflarının görüşlerini daha o za man dile getirmiş bulunmaktadır. Hellenler insana, insanlığa ve insan haklarına saygı ve önem göster­ mi şl erdir. Trakyalı Protagoras (İÖ 485-4 1 5) Hellenlerin bu eşsiz özelliği1 37


ni "anthropos metron pa nton " (insan he r şeyin ölçüsü) deyimi ile ç o k anlamlı ve etkileyici bir biç i mde d i le geti rmiş ve b u sözü ile ü n kaz an­

mıştır. Buraya kadar sıraladığımız akılcı ve gerçekçi ilkeler , düny ada ilk d e­ fa i ö 6 . ve 5 . yüzy ılda Ege'de çalışan doğa filozoflarının ortaya koy duğ u ye pyeni bir dünya görüşüdür. Ne var ki Egeli doğa filozoflarının akılcı dünya görüşü Atina h al k ı üze rinde etkili olamad ı ; çünkü çok tanrılı Hellen dininin insancıl yap ısı­ na karşı n , halkın üzerindeki etkisi çok güçlüydü . Atina'daki Akrop olis i ö 6 . ve 5 . yüzyıllar boyunca yalnızca tapınakların yer aldığı bir kutsal te­ peydi; tıpk ı yukarıda andığımız Hattuşa gibi . Bu yüzden Hellen tanrıl arı­ nın insa nlar gibi yanlış yaptıklarına, günah işlediklerine bakarak din sel inançların pek güçlü olmadığı kanaatine varmak yanlış olur . N itekim yu­ karıda andığımız Urlalı doğa filozofu Anaksagoras ve Trakyalı doğa filo­ zofu Protagoras'ın Atina'da bulundukları sırada Hellen dinini eleştirmiş olmaları ve şehri terk etmek zorunda kalmaları çok ilgi çekicidir. Bu , dünya tarihinde ilk defa olmak üzere idarecilerini topraktan yapılmış oy pusulalarıyla seçen , yani demokratik düzeye ulaşmış halkın bile dine çok bağlı olduğunun belirgin bir göstergesidir. Hele büyük filozof Sokrates'in adları geçen iki Egeli filozofun etkisiyle Hellen dinini eleştirdiği iddiasıy­ la zehirli şerbet içirilerek ölüme mahkum edilmesi , Atina halkının dinsel inançlarına ne denli bağlı olduğunu ortaya koyar. İnsanoğlu yüksek dü­ zeye ulaştığı zaman bile duygunun tutsağı olmaktadır. Atina'nın bu dav­ ranışında aristokratların dinsel duygularından yararlanan iş çevrelerinin de ayrıca büyük rol oynadığı şüphesizdir. Hellen dünyasında turizmin ne derece büyük rol oynadığını Knidos­ lu Aphrodite belirgin bir biçimde sergiler. İÖ 4. yüzyılın ikinci yarısında İstanköy adasından aşağıya , güneye doğru yelken açan gemiler, Bozda­ ğı'nın eteklerini dolaştıktan sonra birdenbire Knidos'un güzel mer me r yapılarıyla karşılaşırlar ve muhakkak orada demir atıp şehri gezmeye çı­ karlardı . Hellen denizi kıyısında , köpüklü dalgaların sesini aksettiren , beyaz mermerden bir mabedin tanrı odasındaki çıplak Aphrodite'yi her ­ kes ziyaret ederd i . Gerçekten Hellen dünyasının ilk çıplak kadın hey ke li­ ni dikmiş olmakla Knidos o dönemlerin en çok ilgi yaratan bir kültü r merkezi oldu . Böylece Knidos'taki Aphrodite tapınağı ve onun çıpla k tan rı kad ın heykel i , Hellen klasik çağında tapınakların ve dinsel dü şün­ cel erin ne denli e konomik görevlerde bulunduğunu gösteren en güze l örn eklerden birid ir . 138


Hellenlerde Dinsel Düşüncenin Gücünü Yitirmesi B üyük İ skender' in Anadolu'yu Perslerin işgal inden kurtarması so­ n un da He ilen istik dönemde , özellikle 2 . yüzyılın başından sonra dinsel ya pıla rın önemi n i yitirdiğini görüyoru z . Halk topluluklarını eğiten

g ym na sionların sayı bakımından artması , özellikle spor hare ketlerinin ya p ıldığ ı stadyu mların çoğalması , tiyatro alanlarında halk komedyasının gü ç kaz anması , ayrıca İskenderiye'de bilginlerin oluşturduğu bir bilimsel me rkezin oluşmas ı , din alanında bir zayıflaman ın ortaya çıktığını göste­ ri r . Artık büyük tapınaklar yerine büyük gymnasionlar, büyük açık hava ti yatr oları , odeonlar ve stadyumlar yer almaktadır. Böylece Hellas, yani A ntik Çağ Yunanistan'ı ve Anadolu'daki devlet idaresi dinsel kaygılardan ve ilkelerden büyük ölçüde sıyrılmış olarak akılcı ve gerçekçi bir tutum iç ine girmiş bulunmaktadır.

Roma Döneminde Din Bu dönemde de din birinci derecede bir güç olmamakla birlikte , in­ sanoğlunun başvurduğu kutsal özlemi besleyen bir güçtü . Bu süreçte de her bölgenin , hatta her küçük yerleşmenin bile kendine öz tanrıları var­ dı ; yani din devlete , siyasete , turizme araç oluyordu.

Peygamber İ sa' nın Kurduğu Hıristiyanlık Dini Peygamber İsa'nın kurduğu H ıristiyanlık dini , ortaya çıkışından an­ cak çok sonra İmparator Theodosius (İS 378-395) zamanında bütün Anadolu'ya yayılabilmiştir; çünkü hem Anadolu halklarının çok tanrılı in a ncı bırakması uzun sürmüş hem de ondan yararlanan çıkar çevreleri­ ni n güçlü e ngellemeleriyle karşılaşılmıştır. Nitekim St .John'un Efes'te H ıri stiyanlık dinini yaymak için yaptığı propaganda sırasında Efesli hey­ kel esnafı "Artemis yüce tanrı" sloganıyla karşı çıkmıştır . Böyle olmakla b ir likte en geç 4. yüzyılın sonundan itibaren bütün Anadolu Hıristiyanlık di n ine göre yönetilmiştir. Bu bağ lamda Hellenistik devirde büyük rol oy­ nay an sivil yapıların yerini yine dinsel binalar almıştır . Örneğin , İ S 394 tar i h i n de Olimpiyat oyunlarına son verilmiştir . H ı ristiyanlık daha sonra bütün Avrupa'nın taptığı d i n olm uş ve 1 5 ·

1 39


yüzyıl a , Rönesans atılı m ın ın gerçekleşmesi t arih ine değ i n , egeme n ol­ muştu r . Rönesans hare keti ve ondan sonra geli şe n Avrup a , d in ve dev­ leti a yırara k bizim laik dedi ğimiz hedefe ulaşm ıştır .

İ slam Dininde Akılcı Dünya Görüşü Bu arada genellikle bilinmeyen önemli bir olguya değinmekt e y ara r vardır. Mezopotamya' da Abbasiler (7 50- 1 258) döneminde İslam dü nya­ sında Ege filozoflarının dünya görüşünün yeniden ortaya çıktığını gö rü­ yoruz . IS 1 0 00 yılları civarında bu , dünya tarihinin ilk "Rönesan s" a kı­ mıdır . Arap ve İran düşünürleri ve bu arada Farabi (870-950), İbni Sin a (98 0- 1 0 37) ve Biruni (973- 1 05 1 ) gibi Türk kökenli bilim adamları, Eg e doğa filozoflarının kitaplarını Arapça'ya çevirmişler ve cinlerden , per i­ lerden, dinsel kaygılardan sıyrılmış, akılcı ve gerçekçi bir dünya görüş ü­ nü ortaya koymuşlardır. Bu akım Avrupa'daki Rönesans hareketinin de ilk adımı olmuştur. Ne var ki İslamcı filozof Gazali'nin ( 1 058- 1 1 1 1 ) öte­ ki dünyayı (ahreti ve cenneti) ön plana çıkarmasıyla İslam dünyası o ta ­ rihten günümüze değin Ortaçağ karanlığına gömülmüştür.

Selçuklu ve Osmanh Dönemlerinde Din ve Devlet IS 9 . yüzyılın ilk yarısında Mezopotamya'ya , M ısır'a göç eden ve 1 0 7 1 'den sonra Anadolu'ya yerleşen Türkler , İslam dinini benimsemiş­ lerdir. BüyCk Selçuklular döneminde (IS 1 040- 1 1 5 7 ) , Anadolu Selçuklu­ ları çağında (İS 1 0 7 7 - 1 308) ve Osmanlı İ mparatorluğu'nun yükseliş ev­ resinde (IS 1 2 99- 1 568) Türkler medreselerde din eğitimi yanında mate­ matik, geometri ve astronomi bilimlerini de öğretmekteydiler . il . Me h­ met 1 5 . yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'u önemli bir bilim kenti düz e yi­ ne ulaştırmıştır. Fatih'in biraraya topladığı Ali Kuşçu , Sinan Paşa , M o ll a Lütfü gibi bilim adamları matematik ve astronomide çağlarının en ön d e g elen araştırmacılarıydılar. Yine İstanbul'da büyük bilim adamı Taki y üd ­ din 1 6 . yüzyılın üçüncü dörtlüğünde kurduğu büyük rasathanede o g ü n­ lerin en ileri gelen aletleri ile gökyüzünü inceliyor, yetiştirdiği ara ştı r m a ­ cıla rl a Batılı astronomlarla atbaşı gidiyordu. Böylece din ve bili m ya n yana yürütülüyordu. Ancak 1 7. yüzyılla birlikte medreselerde fen bilimlerinin yer al ma 1 40


rnas ı , Avrupa'd a bilim ve felse fe alan ı n da ulaşılan d ü zeyden Osmanlı lm­ parat orluğu'nun h ab ersiz kalmas ı , şeriat ve irtica n ı n ö n plana çı kmasıyla T ürk iye 'de d i n , şeyh lerin , tarikatları n , zaviyelerin ve çeşitli çıkar çevre le­ r in in tutsağı olmuş ve Türkiye Atat ü rk dönemine kadar 300 y ı l ı aşkın b ir sü re boyunca çağdaş d ünyaya ayak uyd u r makt an yoksun kalmıştır.

Tarihten Alacağımız Ders Nedir? insanlar doğa felaketlerinden , ayrıca ölümden korktukları ve ölüm­ den sonra yaşam özleminde oldukları için , dinsel inançlara büyük gere k­ sinme duyarlar. Bu inançlar siyasete ve ticarete araç edilmedikleri süre­ ce insanlar huzura kavuşmuşlar, çıkar çevrelerinin tutsağı oldukları dö­ nemlerdeyse bunalımlara ve felakete sürüklenmişlerdir. Bu nedenle ba­ rış , mutluluk ve huzur içinde yaşamak istiyorsak dinsel inançlara saygı göstermek, buna karşılık Atatürk'ün çizdiği demokratik, laik davranışlar­ dan en küçük bir ödün vermekten kesinlikle kaçınmak zorundayız . 1 . U lusal Kültür Kongresi, İzmir, 4 Kasım 1 997


HELLEN T İ YATROSU

Hellen klasik çağının üç büyük trajedi üstad ı , Aischylos , Sophokles ve Euripides eserlerini güzel mermer tiyatrolarda değil , ahşap sahneler içinde oynatmışlard ı . Yıkıntılarına Anadolu'da ve Yunanistan'da bol bol rastladığımız şirin ve cana yakın taş tiyatrolar büyük eserlerin yazılma­ sından çok sonra yapılmışlardır. Atina'daki taştan Dionysos tiyatrosu an­ cak Likurg'un günlerinde (MÖ 330 yılında) tamamlandı . İlk Yunan tiyatrosu Orchestra adını alan yuvarlak bir alan ortasında oynanırd ı . Seyirciler bu alanın etrafına çepeçevre toplanırlard ı . Sonrala­ rı oturmak için ağaçtan sıralar yapıldığını bil iyoruz . Fakat ancak trajedi türünün ortaya çıkmasıyladır ki Yunan tiyatrosunun bir mimari şekil ka­ zanması mümkün olmuştur . Çünkü trajedi , arkası kapalı bir sahneye lü­ zum gösterdi. Böylece tiyatro yapısı bu sahneye uyarak seyircilerin oyun yerini görecek bir şekilde oturtulmasını gerektiren bir plan ald ı . Orc­ hestra , seyirciler ve sahne arasında , eski haliyle bırakıldı . Çünkü trajedi oynanmadığı zaman burada satyr dansları , horoz dövüşleri ve başka gös­ teriler de yapılıyordu. Yunan tiyatrosunda seyircilerin oturduğu yer, bir yamaç üzerinde inşa edilirdi . Romalılar düz yer üzerinde de tiyatro binası kurmak lüzu­ munu hissettikleri için "Ankara Stadyumu" şeklindeki tiyatro binası tarzı ­ nı buldular . Yunan tiyatrosunun dairevi Orchestra alanı ise Roma sena­ törlerinin oturmasına ayrılmış "hususi koltuk" haline dönüştü . Gene Ro­ malılar devrinde sahne kısmı ile oturma kısmı birleştirilerek ve etraf du­ varla çevrilerek bir bütünlük ve topluluk temin edild i . Böylece , Avr up a tiya tros unun meydana gelmesi için Romalılar elinde gelişmiş olan Yu ­ nan tiyatrosunun bir çatı ile örtülmesi işi kalıyordu . Hellen tiyatrosunda yalnız ön sıranın arkalıkları vard ı . Burada rah ip­ ler , y abancı memleket elçileri ve Hellen büyükleri otururlard ı . Geri kal an otur ma yerlerinin hepsi arkalıksızd ı . Arkadakiler , ayaklarını öndekin in otu rm a yeri üzerine koyard ı . Taşlar soğuk olduğu için seyirciler berabe r ­ le rin de bir de minder getirirlerdi . Bu Yunan tiyatrolarında en çok 1 5 - 2 0 1 42


b in kişi y e r al abi l ird i . Te msil veri ldiği gün , çoluk çocuk bütün ai le ye­ me kleriyle gel irl er ve sabahtan ak şama kadar tiyatroda ka l ırlard ı . Çün kü ç o ğ u n birkaç eser birden temsil ed i l i r ve t rajed i yazar l arı arasında mü sa ­ ba ka y ap ı l ırdı . Böyle b i r müsabakada Aischylos 488'de birinci gelmişti .

M e şh ur müsabakalardan biri de 468'de Aischylos'la Sophokles arasında y ap ıld ı . Bu karşılaşmada birincisi , genç olan ikincisi karşısında kaybett i . Fak at A isch ylos 458'de büyük eseri Oresteia ile yen iden Atinalıların g önlünü fethetti . Aischylos'un ölümünden sonra , Sophokles 440 yılında An tigone'si ile bütün Hellenlerin yüreklerini saran sevgi ve coşkunluk havası içinde birincilik kazandı . Trajik sahne oyununun doğuşu şarap tanrısı Dionysos'un şerefine yap ılan şenl iklerle ilgilidir . Bu şenliklerde teke postu giymiş satyrler (in­ san gövdeli , kuyruklu, hayvan kulakl ı , teke ayaklı hayali mahluklar) kılı­ ğına bürünmüş insanlar bir arada şarkı söylerler ve dans ederlerd i . Bu, Yunan tiyatroşunun ilk şeklidir. Yunan tiyatrosunun en büyük varlığı "Tragodia" işte bu satyr oyunlarından doğdu . Nitekim Yunanca tragodia sözü de (tragos = teke , ode = 'şarkı'dan anlaşılacağı gibi) buradan gel­ mektedir. Bu danslar yukarıda adı geçen Orchestra kısmında oynanırd ı . Fakat b u gülünç v e erotik kılıktaki insanlar tarafından oynanan danslar ve söylenen şarkılar trajedi olmaktan çok uzaktılar. Asıl trajedi , İsa'nın doğumundan 543 yıl önce Thespis ismindeki Yunanlının sahneye korodan başka tek başına konuşan bir artist (oyuncu) ilave etmesiyle or­ taya çıkmıştı . Böylece sahne durgunluktan kurtuluyor ve monolog yapan bir şahısla eser daha canlı bir şekilde gösterilebiliyord u . Çok geçmeden 480 senelerinde Yunanlılarca "trajed inin babası" adıyla anılan Aisch­ ylos , Thespis'in sahneye çıkarttığı bir şahsa bir ikincisini katarak tiyatro tarihinde büyük bir devrim yaptı . Bu iki sahne oyuncusu karşı karşıya geçip konuşuyor ve böylece hadiseler o güne kadar yapıldığı gibi anlatıl­ mıyor , oynanıyordu. Aischylos'un bu buluşundan önce ne M ısır'da ne Mezopotamya'da ne de Yunanistan'da edebiyat ve sahne , hikaye ve mo­ n olog tarzından ileri gidebilmişti . Fakat Aischylos'un buluşu ile asıl ama­ ca h enüz varılamamışt ı . İlk defa Sophokles iledir ki trajedi şu yaşadığı­ mız güne kadar olan gelişmesi içindeki en büyük adımını atmış oldu . Ais chylos'un iki oyuncusu her ne kadar sahneyi çok canlandırmış , hadi­ se ler i oynamayı kolaylaştırmışsa da henüz bir ideal durum temin edile­ m e mişt i . Vakaların iki boyut içinde oynanması yüzeysel kalıyor, henüz d er i nlik kazanılamıyord u . Sophokles bu eksikliği tamamladı . Antigo­ ne 'ni n müellifi sahneye bir üçüncü şahıs ilave edince tiyatro sanatı üçün1 43


cü boyuta da kavuşmuş old u . A rtı k en karışık h ad is elerin oynanması k a ­ bil olacaktı . N itekim tiyat ro o günden bugüne kad ar bu yönde esasl ı b ir devrim kaydetmemişt i r . Sop hokles'in bu buluşu At ina sitesinin en pa rl a k günlerine rast gelir. Ayn ı yıllar içinde (4 7 0-4 60) resim sanatın da da üçüncü boyut bulunmuş , i l k p erspektif esasları ortaya atılm ışt ı . Bu sı ra­ da ilim , tıp, felsefe de olgunlaşıyor ve gelişiyor böylece " klasik" dev ri n

kültürü her alanda şahikasına erişiyor, Aischylos, Eurip ides fakat en başta Sophokles bu beraber çalışmada trajediyi temsil ediy orlardı . Klasik çağın büyüklüğü ile uygun olarak bütün 5 . yüzyıl boyun ca g eli­ şen ve olgu nlaşan trajediye karşılık, Aristophanes'in keskin ve ince ze ka­ sıyla komedi de tarihteki en büyük tepe noktalarından birine çıkıyordu . Peloponez savaşları ard ından çıkan bir emirle , tiyatro hürriy eti az da olsa tahdide uğrayınca, değerinden kaybetmeye başlad ı . Zaten uzu n savaş yıllarında fakir düşen halk, büyük tiyatro temsillerinin masraflarını karşılayacak parayı artık veremiyordu. işte bu sırada Eubulos gibi adam­ lar Euripides'i "şaka tarzında" taklit ederek yeni bir komedya meydana getirdiler. Fakat Hellenismus devrinde (MÖ son 3 0 0 yıl içinde) burjuva komedisi adını alan tarz ile Yunan tiyatrosu yeniden büyük günler yaşa­ maya başladı . Hellenismus devrindeki komedi , o çağın sanatı gibi, gün­ delik konuları ele alıyor, insanın kaba saba taraflarını belirterek gülünç şekle sokuyor, hakikati çoğun pek "realist" bir ifade ile anlatıyor , "bur­ lesk" ve "grotesk" nevilerinin hepsinin en canlı ve en güzel örneklerini veriyordu . Gerek trajedi ve gere kse komedi Hellenlerin zamanında bizim bu­ gün birçok bakımdan yüksekliğine yetişemediğimiz değerde idiler. Tiyat­ roya bağlı birçok mesele , rej i , akustik, dekorasyon , jest ve teknik vasıta­ lar bakımından da Yunan tiyatrosu anlatılmaya değer başarılar göster­ miştir. Bu yönde , bugün bilinenlerden birkaç sözle bahsedelim: Yunan tiyatrosunun ilk günlerinde eseri yazanın aktörlük ettiği anla­ şılmaktadır. Fakat ilk defa Sophokles ile bu adet ortadan kalkmıştır. Sesi güzel olmayan Sophokles iki defa sahneye çıktıktan sonra bu işten vaz­ geçmiş ve o günden sonra hiçbir tiyatro yazarı eserini sahnede oynam a­ mıştı r . Eser sahiplerinin mühim b i r vazifesi daha vard ı . Trajedi yazarla rı D i ­ dask alos adı altında kostüm , dekorasyon ve oyunun idaresi üzerin de " r e­ jisör "lük ederd i . 5 . yüzyılda oyuncu (aktör) kıtlığı vard ı . Bu yüzd en b ir ada m birkaç rolü birden oynard ı . Kadın rolleri , b irkaç istisna hariç , b ü ­ tün antik devir boyunca erkekler tarafından oynanmıştır . 1 44


Oyuncular sah ned e maske takarla rd ı . Bu bakımdan bugün alışık ol­ yüz çizgisi , yüz ifadesi hareketleri Yunanlılarda yoktu . Fakat umuz d uğ Ais ch ylos'tan beri her rolün en tipik ve e n esaslı karakteri göz önünde t ut ul a rak maskelere mana ve ifade verilmiş olduğu ndan bugünkü "yüz i fa d es i " sanatının bir başka yönden hem de daha çok belirtili olara k

m e vcu t olduğunu gösterir. Hellenist i k devirde burjuva komedyasının t e ms illerin de jest bakımından çok sanatkarane ifadelere varıldığı , sanat e se rl erinin bize kadar kalmış örnekle rinden anlaşılmaktadır. D eko rasyon bugünkü anlamda olmasa bile gene mevcuttu . İmpara­ to r A ugus tus zamanında mimari hakkında bir kitap yazmış olan Vitruv , ti ya tr odan bahsederken de korasyon üzerine de enteresan bilgi vermek­ te dir . Or adan öğreniyoruz ki trajedi için saray , mabet gibi binaların re­ si mleri ; komedya için alelade ev resimleri ; satyr oyunları için de ağaçlar, mağ aral ar, dağlar vb . gibi manzara ile ilgili resimler "arkalık" yani fond ve dekor olarak kullanılırd ı . Bu manada olmak üzere Aischylos'un Ores­ teia'sı için Agamemnon'un sarayı, Sophokles'in Aias adlı eserinde kah­ ramanın çadırı gene Sophokles'in Philoktetes adlı eserinde , trajedi kah­ ramanının mağarası tasvir edilerek "arkalık" olarak kullanılmıştır. "Yerin­ den oynar" dekorların da kullanıldığı anlaşılmıştır. Tiyatroda sesin iyi işitilmesi , konuşulan sözün bir yere çarparak geri gelmemesi için uzun uzun denemeler ve araştırmalar yapıldığını , tiyatro içine seslere "renk" ve düzen vermek için madeni kaplar konduğunu ve daha birçok meselenin incelendiğini gene Vitruv'un adı geçen kitabında­ ki sayfalarca süren izahlardan anlıyoruz . Bugünkü tiyatroda mühim rol oynayan teknik vasıtalar ilkel bir şe­ kilde de olsa Yunan tiyatrosunda mevcuttu . Tanrıların gökte oturuşu , göklerden inişi sahneleri tekn ik vasıtalarla oynanıyordu. Şimşek ve gök g ürültüsünü taklit eden alet ve vasıtaların da kullan ıld ığını biliyoruz . Bu gibi tekn ik vasıtaların çoğu önce Aischylos tarafından düşünülmüş , Sop­ hokles ve hele Euripides tarafından da bol bol kullanılmıştır. Zamanımızın tiyatrosu ile karşılaştırıldığında görülüyor ki eski Yu­ n a n tiyatrosu bugün mevcut tiyatro problemlerinin hepsi ile meşgul ol­ m u ş ve zamanın imkanlarına göre bu yönde büyük başarılar göstermiş­ tir . Herhangi bir meselenin ilkel bir şekilde kalması Yunan tiyatrosunun d eğ erini küçültmez . Araştırıcı kafanın, yaratıcı zekanın çalışmış olması Y et er . Cristof Colomb Amerika'yı en ilkel vasıtalarla keşfetti . Lindberg'in A m erika'dan Avrupa'ya uçmas ı , bugü nk ü ölçülerimizle , daha şimdiden ba si t bir iş gibi gözükmekted i r . Fakat Colomb'un ve Lindberg'in başarıla-

1 45


rı hiçbir zaman unutul may ac akt ı r . Çünkü insan ara ştırıcı ve bulucu kafa­ ya , yaratıcı ze kaya ve f i kir peşinde koşa n adam la ra aşıkt ı r . Nasıl ki bi r Colom b ve Lindberg tarih te daima yaşayacaklars a ; Hellen sanat , edeb i­ y at ve ilmi yanında Yunan tiyatrosu da dünyada insan yaşa dıkça sevil e­ cek ve hayretle anılacaktır . Çünkü Yunan tiyatrosunun adamla rı bizi m için birer Colomb ve Lindberg'dirler .

Ulus, 15 Ocak 1 944


KN İ DOSLU APHROD İTE

Bir zamanlar Ege kıyılarının güneyinde İstanköy adasının karşısında ince bir sanat zevkine sahip küçük ve bağımsız bir Hellen şehri vard ı . Daha MÖ 6 . yüzyılda buranın halkı deniz ticareti i l e zengin olmuş , Adri­ yatik kıyılarında bir sömürge bile kurmuşlard ı . Kazandıkları para ile gü­ zel mermer mabetler ve yapılar inşa ediyorlar , bunların içini büyük sa­ natkarlara yaptırdıkları resimler ve heykellerle süslüyorlard ı . Knidoslular yurtları dışında d a güzel eserler meydana getiriyorlard ı . Hellen dünyasının kutsal merkezi olan Delphoi'da bütün Hellen şehirleri­ nin yaptırdığı " Hazine evleri" içinde en güzellerinden biri Knidoslularınki idi . 6. yüzyılın ilk yarısında inşa ettirdikleri bu küçük mermer evin içine Delphoi tanrısına adadıkları armağanları koyarlard ı . 5. yüzyılın ortaları­ na doğru ise gene Delphoi'da kendi adlarına büyük bir mermer salon yaptırdılar . Bunun duvarların ı , zamanın en büyük ressamına , perspekti­ fin kaşifi Polygnotos'a , Hellen mitolojisinin konularıyla süslettiler. Bura­ daki resimler Yunan sanatının bir daha unutulmayan ilk büyük eserlerin­ den biri oldu . Knidosluların bu yüzyıllarda kendi şeh irlerinde neler yaptıklarını pek bilmiyoruz. Fakat 4. yüzyılda zamanın en büyük heykeltıraşı Praxiteles'e bir çıplak Venüs heykeli yaptırdılar ve onunla tarihte bir daha unutulma­ yacak bir nam kazandılar . O zamanlar İstanköy adasından aşağıya , güneye doğru yelken açan gemiler , Bozdağı'nın eteklerini dolaştıktan sonra birdenbire Knidos'un güzel mermer yapılarıyla karşılaşırlar ve muhakkak orada demir atıp şehri gezmeye çıkarlard ı . Hellen denizi kıyısında, köpüklü dalgaların se­ s ini aksettiren , beyaz mermerden bir mabedin tanrı odasındaki çıplak Ap hrod ite'i herkes ziyaret ederd i . Bugün onun hakkında bize en son ha­ b e ri Lukianos verir. Müstesna bir sanat anlayışı , ince bir zevki olan bu An a dolulu düşünür, MS 2 . yüzyılın ikinci yarısında , sevgi dolu bir ilgi ile Şunl arı yazar: "Tanrı kadın, mabed in ortasında dikili duruyor. Paros adası merme1 47


rinden fevkalade bir s anat ese r i ; vakur ed alı , dudakları hafif bir gülüm se­ me ile açılmış , kendisi nin büt ün güzell i ğ i apa çık; onu h içbir elbise ör t ­ müyor . Yalnız bir eli insiy aki bir hareket ya par g ibi , önünü kapıyor. Sa ­ nat kudretini o kadar ileri vardırmış ki , bu sayede taşın inatçı ve sert ta ­ biatı vücudun her uzvu için uygun bir şekil almış . " Praxiteles 4 . yüzyılın ortalarına doğru bu heykeli yaptığı zaman b ü ­ tün Hellen alemini bir tecessüs dalgası dolaşmışt ı . Büyük sanatkar tarih­ te ilk defa olarak çıplak bir kadın tasvir etmişt i . O güne kadar yalnız er­ kek heykelleri çıplaktı . Kadın statüleri bol kumaşlara bürünür ancak ger­ danları veya tek göğüsleri açık gösterilirdi . Heykelin o kadar dillerde do­ laşması biraz da onun sanat tarihinde ilk çıplak kadın heykeli olmasın­ dan ileri geliyordu . Üstelik o bir tanrı idi . Praxiteles onu yeryüzündeki ölümlü bir kadının günlük ev kılığına sokmuştu . Knidoslular 4 . yüzyılda Eudoxos adlı büyük bir gök bilginini ve İs­ kenderiye'deki meşhur feneri , "pharus"u inşa eden mimar Sostratos'u yetiştirecek kadar refah içinde idiler. Fakat 3. yüzyılın sonuna doğru bütçelerinin sarsıldığını, birçok borca girdiklerini öğreniyoruz . O günler­ de zengin olan İzmit kralı Nikomedes, Knidosluların borcunu kapatacak­ tı . Yalnız buna karşılık onlardan Praxiteles'in Aphrodite heykelini isti­ yordu . Knidoslular tarihlerinin bu kötü gününde sıkıntıya katlandılar , fa­ kat yeryüzünün en güzel ve en meşhur heykelini elden çıkarmadılar . O , o kadar b u küçük Anadolu şehrinin malı i d i ki Horatius o n a iki yüzyıl sonra "regina cnidi" "Knidos'un kraliçesi" diye hitap etti. Eskiler bu heykeli övmekle bitiremiyorlard ı . "Praxiteles tanrı kadını kendi gözü ile görmüş olmalı" , "O , Troia Kralı Priamos'un oğlu Paris'e de daha güzel görünmemiştir" , "Taş adeta , bin insan teni olmuş" gibi mısralarla bütün Hellen ve Roma tarihi boyunca anılan bu meşhur ese­ rin kendisi günümüze kadar gelemed i . Fakat Romalılar onun birçok kop­ yasını yaptılar. Elimize bunlardan birkaç tanesi geçmiş bulunuyor. Ne yazık ki onlara , o kadar beğenilen ve sevilen orijinalin üstün değerin­ den pek az şey geçmiş . Hemen her sanat tarihi kitabında bulunan ve gövdesi kaybolan b ir kadın başı Knidoslu Aphrodite' in en güzel kopyalarından biridir . Bir Hellen heyke ltıraşının elinden çıkmış olan bu kopya , Praxiteles'in san a­ tında n bazı şeyleri yaşatıyor . Burada tanrı kadın genç bir kadının olg un­ luk çağı nda ; yüksek sivrice topuzlu başı, dolgun nispetli boynu üzerin d e bira z yana doğru eğilmiş ; gözleri Praxiteles'e mahsus bir çeşit nemlil ikt e hulyalı ve dalgın uzaklara bakıyor. Çehresinin beyziliğ i , alın kısmının ü ç 1 48


g e n şeklinde oluşu , çene nin tatlı ve to parlak hatları , boyun , ense ve ya­ n ak lardaki dolgunlu k ve gerginlik Prax i teles'in öteki eserlerini andırıyo r . H o mero s , Aphrodite'ye "gülümsem eyi seven" lakabını takmışt ı . Lukia­ n o s 'un da bahsettiği "hafif bir gülümseme ile açılm ış" dudaklar bu kop­ yada bütü n 4. yüzyıl eserlerinin hulyalı gülüşünü taşıyor. Eskiler Praxite­ le s 'in en büyük başarısını mermeri taze insan teni canlılığında gösterme­

s in de bulurla rdı . Biraz dolgun görünüşlü bu kopya eserlerde de genç bir kadın ın gergin yüzünü görür gibiyiz . Ro malı bir sanatkar tarafından yapılmış diğer bir kopyada da tanrı kadın ı bütünü ile karşımızda görüyoruz . O çıplak vücudu ile , tıpkı Lukia­ no s'un anlattığı görünüşte ; ayak uçlarına basıyor, hemen banyo yerine girecek veya üstüne bir örtü alacakmış gibi biraz ürkek ilerliyor . Ona ay­ nı vaziyette Knidos'ta bulunmuş paralar üzerinde de rastlıyoruz . Kopyaları dahi bu kadar güzel olan bu eserin kendisi ne yazık ki kaybolup gitmiştir. O nu belki bir Roma imparatoru l talya'ya götürdü . Belki de bir Bizans duvarı içinde kafası bir yerde, gövdesi başka yerde çürüyüp gitmektedir. Kim bilir belki de cahil bir el onu kireç kuyusunda eritmiştir bile . Ulus gazetesi, 1 0 Haziran 1 945


SAMSATLI LUK İ ANOS

Yuna n klasikleri serisi içinde Samsatlı Lukianos'tan tercüme ed ile­ rek "Seç me Yazılar" adı altında yayımlanan iki cilt eser, Hellen kültü rü ­ nü çok yakından aksettirmesi bakımından büyük ilgi ve etki uyandı ra cak bir değer taşımaktadır . Lukianos , İsa'dan sonra ikinci asırda , Roma dünyasının Hellen kül­ türünü sanat , edebiyat , ilim ve felsefede taklit ettiği bir çağda yaşamış­ tır. Fakat keskin zekasının müstesna görüşleri , kıvrak dilinin akıcı ifade­ si, serbest ruhunun alaycı edasıyla Lukianos o "ölmez" dünyanın gülünç taraflarını da anlatmasını bilmiş , tenkit ettiği halde kendisini sevdirmiş bir yazardır. Lukianos , imparator Hadrianus'un günlerinde aşağı yukarı lsa'dan 1 2 5 yıl sonra bugünkü Malatya'nın küçük bir kasabası olan Samosata'da fakir bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş, felsefe ve hitabet tahsil et­ miş, gezici bir bilgin olarak dünyayı dolaşmış , anlaşıldığına göre Atlantik kıyılarına kadar ulaşmış, bu gezilerde birçok para kazandıktan sonra , uzun zaman Atina'da ve onun arkasından M ısır'da yerleşerek 83 eser yazmıştır. Lukianos'un zeki ve ince görüşlü yaradılışına en çok tenkit yazıları yaraşıyordu . Yunanca ana dili olmadığı halde , kolay , çekici ve çok hoşa giden bir konuşma dili ile yazıyor, çoğu bir-iki sayfadan ibaret küç ük parçalara ayrılmış yazılarında, geçmiş günlerin batıl inanışlarını , Garplı Hellenlerin saf ve samimi düşüncelerini zeki ve gururlu bir Şarklı görüş ü ve anla yışıyla alaya alıyor, Yunan mitolojisinin zayıf ve gülünç taraflar ın ı kıvrak bir ifade içinde bütün çıplaklığıyla ortaya atıyor, tanrıları , tar ihin büyük adamlarını , filozoflarını konuşturarak onları birbirlerine acı ac ı tenkit ettiriyor, böylece hepsini birden sıradan geçiriyordu . Yazılarını çok renkli , sanat , edebiyat ve felsefe konularıyla , büy ük ada mla rın karakterlerini, fikirlerini , eksik taraflarını gösteren cümleler le ze nginl eştirmiş olması, onu Roma lmparatorluğu'nun en nükteli, en zek i ve en çok sevilen yazarı yapmıştı . 1 50


Lukianos eski Yu nan eserlerini ç o k iyi an lamış b i r adamd ı . Çeşitli es erlerin de her müna sebetle heyke l ve resimden ba hseder . Çocukluğun­ da biraz heykeltı raş l ı k ç ırakl ığı ya pm ış o lan Lukianos bize Fid ias, Praxi­ t e les gibi heykeltıraşl arı , Zeuxis gibi ressamları ve daha b ir ço k sanatka­ rı n elimize geçmeyen eserleri üzerinde e n güzel tasvir ve tahlilleri arma­

ğa n etmiştir . Walt Disney'in Fantazya'sını görenler, Altıncı Senfoni'ye dekor teş­ kil eden , başları ve göğüsleri insan , gövdeleri ve ayakları at şeklinde dişi ve erkek Kentauros'ların ormanda , dere kenarında sevişme sahnelerini hatırlayacaklardır. Bu sahneler büyük Yunan ressamı Zeuxis'in bize yal­ nız Lukianos'un kalemiyle malum olan meşhur " Kentauros Ailesi" adlı es eri nin, bir Amerikalı sanatkar tarafından ifade edilmiş modern bir tab­ losu id i . Lukianos bize Kentauros ailesinin ldylle'ini o kadar güzel tahlil ve tasvir etmiştir ki eseri karşımızda imiş gibi görebiliyoruz. Yunan heykeltıraşlığının bütün Hellen tarihi boyunca en çok heye­ can uyandırmış, şöhret kazanmış , sanat tarihinin ilk çıplak vücutlu Ve­ nüs heykeli n i , yani Praxiteles'in Knidoslular için yaptığı Aphrodite'ini Lukianos o kadar canlı ve o kadar anlayışlı tasvir etmiştir ki aslı elimize geçmeyen bu eser hakkındaki bilgimizi Samsatlı düşünüre borçluyuz . Romalılar çağında çok sevilen Lukianos , Avrupa'da da çok okun­ muştur . Büyük Fransız inkılabının ortaya attığı hür düşüncelerden sonra 1 8 . ve 1 9 . yüzyıllarda Lukianos , zekasının ve ruhunun hürlüğü ile kendi­ sini o günkü Avrupa'ya da sevdirmişti . Şüphe yok ki o bugünkü Türki­ ye'de sevgi ve ilgi kazanacaktır. Nurullah Ataç iki ciltlik "Seçme Yazılar" tercümesiyle bize Lukia­ nos'un eserlerinden henüz bir kısmını vermiş bulunuyor. Geri kalan eserlerinin de gene onun tarafından tercüme edilmesini temenni etmek yerinde olur. Çünkü N urullah Ataç "konuşma dili" tarzındaki üslubu , ser­ best görüşlü tenkitleri ve hatta mizaç bakımından bazı benzerlikleriyle Lukianos'a çok yakın bir edebi karakter taşır. Böylece eski Anadolulu dü şünür, eserlerinin en iyi bir şekilde tercüme edilmesi mutluluğuna ka­ vu şmuş bir yazard ır. Seçme Yazılar, okuyucuyu bir an eski He ilen kültür dünyası içinde yaşatıyor. Yunan mitoloj isin i , Avrupalılaşt ırılmış ve modernleştirilmiş kı­ l ıkta değil, Yunanlının okuduğu ve tanıdığı şekliyle , ele geçmiş eski kay­ n akların en güzelinden öğrenmek isteyenlere , Maarif Bakanlığı'nın bu i ki ciltlik eseri hararetle tavsiye olunur. Ulus, 8 Şubat 1 945 1 51


ESK İ YUNANLILARDA SPOR

Eski Hellenlerde sporun ahlak ve terbiye bakımından yüksek oluşu , beden hareketlerinin tanrıya yapılan bir ibadet gibi anlaşılmasından ileri geliyordu. Onlar aklın , ruhun , bedenin kendilerine tanrıdan bir vergi ol­ duğunu düşünüyorlar, bunun için bu üç kuvveti tanrının isteyeceği , be­ ğeneceği bir duruma çıkartmayı amaç biliyorlard ı . Bu yüzden bir Hellen­ li , bedeninin , ruhunun, aklının seçkinliği ile kendisini yaradana göster­ mek, sevdirmek için müsabakaya girerd i . N itekim bu müsabakalar hep tanrıların adına kurulan bayramlarda yapılırdı . Bu bayramların en meş­ huru Olympia'da (Mora yarımadasının kuzeybatısındaki tepede) yapılırdı . Orada bir zamanlar Zeus'un babası Kronos'a ibadet edilmişt i . Sonradan gökler tanrısı olan Zeus , babasını tahttan indird i , bütün tanrıların başka­ n ı , babası oldu . Yine mitolojinin bize öğrettiğine göre Herakles burayı babası Ze­ us'un şerefine kurban kesilmesi için kurdu. Ve bu yere , Olympia adını taktı . Burada ilk yapılan beden hareketleri dini merasimin şekillerinden doğmuştur. MS 3. yüzyılın başında yaşayan büyük spor müelliflerinden Philostratos bize beden hare ketlerinin dini merasimden çıktığını anlatır: Tanrıya kurban verme sırasında kurbanlık hayvan merasim masası üzeri­ :ıe konulur, aşağı yukarı 1 92 metre uzakta, elleri meşaleli koşucular du­ rur , verilen işaret üzerine yarışırlard ı . Bunlardan kurbana ilk ateş veren (eski Hellenler, kurban ı kesmez yakarlardı) Olympia birincisi ilan edilir­ d i . Philostratos'un anlattığına göre bu koşu sonradan dini anlamını kay­ betti ve 2 0 0 metrelik hız koşusu biçimine gird i . İlk Olympia bayramı lsa'nın doğumundan 7 7 6 y ı l önce yapılm ıştı . 7 2 4 sene sinde , yani 1 4 . Olympia oyunlarında gidip gelme yarışı de m ek olan Diaulos koşuldu. Bunu Dolichos (uzun koşu) takip etti . 7 0 8 yılın d a Pe nta thlon denilen beş oyunlu bir müsabakanın yapıldığını görüyo ruz . B u müsa baka koşmak , sıçramak , disk atmak , mızrak atmak , güreş me k­ te n iba rett i . Bunlar arasında en çok güreşe önem verildiği anlaşılma kta1 52


dı r . ' Beşoyun'la eski H e llenler vü cudun en iyi şekilde yetişt iğine inanır­ la rd ı . Aristotel es bu beşoyun gali plerini "en güzel insanlar" olarak anar . H a l k arasında bu nlar "Tanrıya yakın kimseler" olarak telakki olunurlard ı . V üc ut güz e l l i ğ i manevi kuvvet , iyi huy , kahramanlık b u gençlerin vasfı ,

id i .

Müsabakalar Gymnasion'larda yapılırd ı . Delikanlılar burada çıplak vü cutla çalışırlard ı . Yunancada "Gymnos" çıplak demektir. Jimnastik ke­ limesi de buradan gelir . Çıplak olarak vücut terbiyesi yapmak manasını ve rir . Helle nler bu müsabakaları ile tanrıya ibadette bulunduklarına inan­ dık ları için bu Gymnasion'lar hep mabetlerin civarında bulunur , onların sa yılırd ı . Dünyanın en büyük heykeltıraşları olan Hellen sanatçıları en gü zel eserlerini atlet mevzuları üzerine verdiler. Eski Yunan heykeltıraş­ la rının tunç heykelleri , güneşte yanarak tunçlaşmış genç vücutların tas­ virleridir. Hellenler aynı duygu ile hemen bütün tanrılarını da genç atlet­ ler şeklinde canlandırıyorlard ı . Yunan sanatında 7. ve 6 . yüzyıllarda (ar­ kaik devirde) sanatçıların kadın mevzuunu ihmal edip genç erkek tipini işlemesi de onların ilhamlarını Gymnasion'larda , oyun alanlarında alma­ larından ileri geliyordu . İsa'nın doğumundan sonra 2 . yüzyılda yaşayan Lukianos'un kitabın­ da Solon ile bir İskit konuşmaktadır. Solon ona sporun , vatandaşları uyanık, kuvvetli yaptığını, bu gibi adamların sulhta faydalı bir cemiyet meydana getirdiğin i , cenk srasında da yurdu canla başla koruduklarını anlatmaktadır. Gymnasion'lardaki bu oyunlar müzik ile beraber yapılırdı . Dış ve iç kuvvetler arasındaki birliği kurmak için bu vasıtayı kullanıyorlard ı . Filo­ zof Eflatun "Devlet" adındaki kitabında güreşten ve onun jimnastik ola­ rak "pedagoji" terbiye bakımından faydasından konuşurken müziğin ruh ile beden arasındaki muvazeneyi kurmasındaki önemini belirtmektedir . Büyük şair Pindaros ile çağdaş olan Simonides (5 . yüzyılın başında) b ir Olympia galibi için yazdığı bir şiirde onun yalnız kuvvet ile değil sa­ nat ve soğukkanlılıkla da savaştığını anlatmaktadır. 1 3 . Olympia müsabakaları arasına (MÖ 688) yumruk güreşi de gir­ di . Yumruklar deriden sırımlarla sarılı idi . Bu vakitler bu oyun sert oy­ n an mazd ı . Yunanistan'da spor ahlak kıymetini kaybettikten sonra , yum­ ru klar madenden tellerle sarılmaya başlandı . Yunan sporunda bunlar dı­ şı nda silahla koşmak g ibi başka oyunların yanısıra araba da koşturulur­ du . Buraya kadar kısaca Olympia oyunlarından , onların ahlak, terbi ye 1 53


ba kımından ehemmiyetle ri nde n bahsetti k . Ayn ı bak ı mdan bu bayram lar­ da yapıla n me rasim de ayrıc a anlat ılmaya değ er . Olympia oyunl arı nı n başlayacağı (her dört yıld a bir) yurtiç inde yayıld ık t an sonra gençler ge l ir , e ğ e r kabul edilirle rse , 3 0 g ü n hazırl ı k a l t ı n a s ok u l url a rd ı . Müsabaka gü­ nü g ençler Zeus 'autel'inin (d ini merasim y ap ıla n masa vey a ma h al)

önünde Olympia kaidelerini bozmayacaklarına , bu oyunlar için on a y hazırla nmış olduklarına yemin ederlerd i . İ l k i k i gün çocukların müsabakası yapılırd ı . Üçüncü gün erkekl eri n sava şması başlard ı . Olympia bayramının en büyük günü merasim gün ü­ dür. O gün bir geçit yapılır, kurban yakılırd ı . Son gün mükafat dağıtılır­ d ı . Mükafat Zeus mabedinin arkasında bulunan kutsi zeytin ağacından koparılmış bir daldan ibaretti . Bu dal bir çelenk halinde başa konulurdu . Eski Hellenlerin sporu ne kadar temiz manada anladıkların ı bize bir zey­ tin dalından ibaret olan bu mükafat gösterir. Eski Yunan tarihçisi Hero­ dot bunu çok güzel canlandıran şu küçük hikayeyi anlatır: " . . . İran ordusu Termopil'e kadar dayanmışt ı . Bir gün getirilen esir­ leri İranlı kumandanlar sorguya çekmişlerd i . Söz arasında oyunlardan konuşulurken galiplerin mükafat olarak yalnız bir zeytin dalı aldığını du­ yan kumandan hayret içinde kaldı ve başkumandana dönerek şunu söy­ led i : 'Ah Mardonios! (Dara'nın damadı ve Yunanistan'a ilk defa sefer eden ordunun kumandanı) Bizi kimlerle cenk etmeye sürüklüyorsun ! Mü­ sabakalarında altın ve gümüş için değil, erkeklik şeref ve kıymeti için dövüşen bu adamlara karşı mı?' " Şüphe yok ki bu hikaye yarı yarıya Herodot'un uydurmasıdır. Fakat asıl olan hikayenin doğru olup olmaması değil , bu yüksek spor terbiyesi­ nin Yunanlılarca ne kadar içten anlaşılmış bulunmasındadır. Olympia merasiminin en ehemmiyetli tarafı bu günler içinde bayra­ mın spordan fazla bir sanat ve kültür canlılığı yaşatmasıdır. Mükafat da­ ğıtılmasından sonra şarkılar , şiirler okunur, büyük bir yemek ile bayra­ ma son verilird i . Bu arada şiir, hitabet ön sırada gelird i . Şairler kazanan gençler için methiyeler yazarlar, bunları orada okurlard ı . Bu şairlerin en meşhuru Pindaros olmuştur . 14 büyük Olympia kasidesi yazmışt ı . Onun bu eseri Yunan edebiyatının en muhteşe m , en güzel abidelerindendir. Fil ozof Gorgias Hellenleri İranlılara karşı toplu cenge teşvik et me k içi n yazdığı hitabesini (MÖ 408) yine böyle bir spor bayramında oku ­ muş tu . Eski Yunanistan'ın başka yerlerinde de çeşitl i adlar altında spor ba y­ ra mlar ı yapılırd ı . Fakat Olympia bunların en önemlisi olmuştur . Bu yü z 1 54


d en buraya en meşhu r , en büy ük sanatç ıları n eserleri gönderilird i . Böy­ le ce , büyük s p or bayramı y a l n ı z en güze l , e n g üçlü e rleri değil , yurdun e n büyü k , en ünl ü şai rleri n i , sa natç ıları nı da yetişt iriyord u . Kad ınlar erkekleri n müsaba kalarına iştirak edemezl e r , fakat Pausa­ n ias 'ta n (MS 2 . y üz y ılın meş hur seyyahı) öğrend iğimize göre , seyirci ola­

bi lirle rd i . Bununla beraber kızlarla kadınlar Zeus'un eşi , ilahe Hera şere­ fin e her dört senede bir, oyunlar yapmak için toplanırlard ı . Pausanias Olym pia'yı anlatan kitabında kısa eteklikl i , yarı göğüsleri çıplak, düşük sa çlarla koşan genç kızlardan bahseder. Eski Hellen yurdunda spor ahlaka , te rbiyeye bağlı kaldıkça gençlik bundan fayda gördü. Fakat sonradan spor ahlakı düşünce , iş değişt i . Ar­ tık müsabakalar hayret uyandırmak , alkış toplamak için yapılıyordu. Mü­ sabakalarda arabaları , atların sahipleri değil , para ile tuttukları adamlar kullanıyordu. Daha sonra profesyoneller yetişmeye başlad ı . Bu suretle yüksek spor terbiyesi yerine para kazanmak hırsı doğdu . Fakat bundan sonra durumu kurtarmak kabil olmamıştır. Spordaki bu gerileme en bü­ yük tesirini Yunan cemiyet hayatı, terbiyesi üzerinde yapt ı . Mesleği ve diğer işleri yüzünden bir profesyonel kadar kendini spora veremeyen Yunanlı amatör, onunla boy ölçüşemiyordu . Bu yüzden müsabakaya g ir­ mek cesaretini, hevesini kendinde bulamıyordu . Vatandaşlar spordan ayrıldılar. O artık halkın işi ve malı olmaktan çıkmışt ı . Yunan istiklalinin ortadan kalkmasını doğuran amillerin önemlilerinden biri de halktaki bu spor terbiyesinin bozulmuş olmasıdır. Yunan medeniyetini ellerine alan Romalılar çok başka yaradılışta adamlar oldukları için Yunan spor terbiyesini hiç anlayamadılar. Roma imparatorlarının yaptırdığı Olympia oyunları ancak korkunç gösteriler g örmeye iştahl ı , barbarlaşmış bir sınıfın sinirlerini kırbaçlamaya, gıdıkla­ maya yarıyordu. İlk H ıristiyan krallarından olan 1. Theodosius Yunan geleneğine son darbeyi vurdu. 394 senesinde Olympia oyunlarını yasak etti. Böylece Yunan spor terbiyesi Hıristiyanlık elinde can verd i . Ülkü dergisi, sayı 1 7 (1 943)

1 55


NASREDD İ N HOCA

Aziz Nesin 'in amsına . . .

Timurlenk çekik gözleri olan , ancak güzellikten nasibini almamış asık suratıyla , pek ahım şahım bir adam değilmiş . Çevresindekiler ve Nasreddin Hoca, "Çok uzun olan saçlarını kestirirsen belki yakışıklı olur­ sun , " demişler. Bunun üzerine Timurlenk sarayın berberini çağırtarak bir kadınınki gibi uzun ve topuzlu olan saçlarını sıfır numara kestirmiş . Tıraş olduktan sonra berberin uzattığı aynaya bakan hükümdar bir de görmüş ki kabağa dönen başı daha da çirkin olmuş . Bu durum başbuğun canını çok sıkmış ve hemen ağlamaya başlamış . Çevresindekiler ve Nas­ reddin Hoca da ağlamaya katılmışlar. Timurlenk kısa bir süre ağladıktan sonra susmuş . Başbuğun sustuğunu gören saray mensupları da susmuş­ lar. Ancak Nasreddin Hoca'nın susmadığın ı , ağlamasını sürdürdüğünü gören Timurlenk, " Hoca ne ağlar durursun? Ben aynaya baktım , saçım kısaldıktan sonra daha da çirkin olduğumu görünce üzüldüm . Onun için ağladım . Sonra sustum . Sen ise hala ağlar durursun, buna ne gerek var?" demiş. Nasreddin Hoca'nın yanıtı kısa olmuş , "Sen aynaya bir kez baktın , ne denli çirkin olduğunu gördün , yarım saat ağladın . Ben ise se­ ni bu çirkin halinle hep karşımda görüyorum , onun için ağlıyorum , " de­ miş . Şimdi okuduğunuz , ancak Türkiye'de genellikle bilinmeyen bu öz­ gün Nasreddin Hoca fıkrasını Goethe , "Batı-Doğu Divanı" adlı kitabında anlatır. Ünlü Alman yazarı ve düşünürü onu , büyük tarihçi ve Türkolog Joseph Freiherr von Hammer Purgstall'ın ( 1 7 74- 1 856) eserinden almış­ tır . l 9 50'li yıllarda Ankara'da İran Büyükelçiliği'nin kültür ataşeliğ in i yap an , ancak aslında tarihçi ve edebiyatçı olan Dr. Menevi ile sıkça ya p­ tığ ımız tartışmalı söyleşilerin birinde , "Bizim Nasreddin Hoca" söz ün ü ku llan mam üzerine , "Ay , bizim Hace'ye de mi sahip çıkıyorsunuz?" di ye ka rşı çı kmışt ı . O zaman Dr . Menevi'ye , "Her ulusal kültürde , evren se l 1 56


k ültürün kat kı ları vard ır , örneğin bizi m N asreddin H oca'd a ki doğuran ve öle n kazanlardan söz ede n fı kral ar eski çağ kö ken l id i r . Sizin Hace n i z bir es ki ça ğ bilges i n i n Pers model i , bizim hocamız da onun Türk kimliğinde­ ki örne ği d ir yan ı t ı n ı verm iştim . Evet B er l i n d e Latince öğrenirken okuma kitabında N asreddi n Ho­ , "

'

ca'dan bildiğim doğuran ve ölen kazanların anlatısını görünce şaşırmış kalmıştım . Ancak bu doğaldır. Çünkü dediğimiz gibi birçok kültür yaratı­ lan evrenseldir ve uygarl ığın birinden öbürüne aktarılır. Nitekim Nasred­ din Hoca türü fıkraların bir başka benzerini de eskiçağ yazılı kaynakla­ rındaki şu örnekte buluruz : Adamın biri bir yaz günü yapacağı yolculuk için bir eşek kiralamış . Yolda , öğle sıcağında güneşten bunalan adam bakmış, yanı başında ya­ ya giden eşeğin sahibi , kendisinin ve eşeğin gölgesinde yürüdüğü için sı­ caktan hiç rahatsız olmuyor. Bunun üzerine eşeğin sahibine yer değiştir­ melerini önermiş . Ancak ondan , "Ben sana eşeğimi kiraladım, gölgesini değil , " olumsuz yanıtını almış . Ünlü siyasetçi ve konuşmacı (hatip) Çiçero (MÖ 1 06-43) , Roma Se­ natosu'nda önemli devlet sorunları üzerinde düşüncelerini öne sürdüğü sırada, senatörlerden birçoğunun kendi aralarında sohbet edip onu d inle­ mediklerini görünce , sesini yükselterek " Ey senatörler , şimdi size çok il­ ginç bir öykü anlatacağım , " diyerek yukarıda özetini verdiğim fıkrayı dile getirmiş ve hepsi kulak kesilen senatörlere , "Devlet sorunlarını önünüze serdim, ilgilenmediniz. Buna karşılık eşeğin gölgesi öyküsünü anlatınca hepiniz can kulağı ile dinlediniz . Ne olacak bu halimiz?" diye çıkışmış . Önemli olan Nasreddin Hocamızın bir Türk kimliği kazanmış olup olmamasıdır. Sözgelimi Timurlenk ile ilgili anlatılar, bu hükümdarın 1 5 . yüzyıl başında bir süre Anadolu'da kaldığı göz önüne alınırsa , Türk yara­ tısı dır. Gerçekten Nasreddin Hocamız ile ilgili anlatılar özgün bir kimlik ta­ şırl ar. Onlard a , insanoğlunun kötü, bencil yönleri çarpıcı ; ancak ölçülü ve saygılı bir biçimde dile getirilir. Cinsellik konuları kesinlikle işlenmez . Kaba saba sözler hiç kullanılmaz . Yanlışlar ve yanılgılar güzel bir mizah­ la vurgulanır. U N ESCO'nun 1 996 yılında bütün dünyada an ılacak değerli kişiler arasına Nasreddin Hocamızı da almış olması, Avrupa Birliği'ne aday T ü rkiye için büyük bir kazançtır. Bu konuda başarılı girişimlerde bulun­ muş olan Dışişleri mensupları ve U N ESCO ile ilgili bilim adamlarımızı n e denli övsek azdır. 1 57


Ö vüneceğ imiz bir ba şka başa rı Nasre dd in Ho ca üzerine yazılm ış e n kaps amlı ve en güzel a raş tırma n ın her za man olduğunun tersine yaba nc ı bir Türkoloğun değil , ünlü f olklorcu muz Prof . Dr . Pertev Naili Bora­ tav'ın k a leminden çıkmış olmasıd ı r . Ayrıca İ ş Ba nk a sı ' n ı n çıkard ığı " Kültür ve Sanat" dergis inde ( Ma rt 1 99 6 , s a y ı 2 9 , s . 1 3-23) ve Cumhuriyet gazetesinin Kitap ekinde (9

Ağ ustos 1 996) Nasreddin Hoca konusunda çok değerli araştırm ala rı n yapılmış olması , üstelik bir de İngilizce kitabın yayımla nması (NET Y a­ yınları , Nasreddin Hodja, İstanbul 1 996) çok sevindiricidir . Böyle olmakla birlikte Nasreddin Hoca konusunun "Yazarlar Derne­ ği" tarafından da ele alınmasında yarar vardır. Aziz Nesin sağ olsaydı bu çok önemli görevi üstlenirdi. Bu yazımı hayranlarından biri olarak onun adına sunuyo rum . Sözlerimi U N ESCO'nun 1 997 'de anacağı önemli kişilerden biri olan Hasan Ali Yücel'in Nasreddin Hoca fıkralarını andıran bir söyleşisi ile bi­ tiriyorum: Hasan Ali Yücel yaz aylarında lstanbul'da "Dragos Tepesi"nde otururdu . Büyükada ve Heybeliada karşısında yer alan bu tepe , o tarih­ lerde ağaçlardan ve yeşillerden yoksundu . Hasan Ali Yücel'in Büyük­ ada'da oturan dostları ona, "Sana acıyoruz, kel başlı bir tepede oturu­ yorsun , " diye takılmıştır. Yücel'in yanıtı kısa ve Nasreddin Hoca'vari ol­ muş : "Asıl ben size acıyorum . Ben burada sizin çam ormanınızı , bütün yeşilliklerinizi görüyorum ; siz ise her an kel başlı tepemizi seyrediyorsu­ nuz . "

1 58


ARTIK B İ Z İ M DE B İ L İ MLER AKADEM İ M İ Z VAR

Türkiye'de bir bilimler akademisi kurmak için Milli Eğitim Bakanlığı­ mı zın 1 98 1 ylında hazırladığı yasa tasarısının gerekçe bölümünde veri­ l en bilgi den öğrendiğimize göre , yurdumuzda daha 1 8 5 1 'de Fransız Akademisi'nden esinlenerek 40 üyelik Encümen-i Daniş kurulmuş ve bu kuruluşta o zamanın Hammer, Redhouse ve Bianchi gibi yabancı ünlü bilginlerine de şeref üyesi olarak yer verilmiş . Ancak bu bilim yuvası , kı­ sa yaşamlı olmuş, ondan sonra 1 8 90'da Mehmet Salahi Efendi'nin yeni girişimi de başarıya ulaşamamış. Yine aynı kaynakta belirtildiği üzere Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Milli Eğitim Bakanı olduğu sırada gösterdiği ve ayrıca büyük tarihçimiz Fuad Köprülü'nün 1 9 2 7 'de geliştirdiği çabalar sonuç vermediği gibi , 1 960'ta iki ayrı tasarı hazırlandığı halde onlar da amaçlarına erişeme­ mlşlerdir. Burada söz konusu ettiğimiz ; Milli Eğitim Bakanlığının 1 9 8 1 'de or­ taya koyduğu tasarı da itibar görmed i . Üstelik o sırada iktidarda olan hükümet , Türk Tari h Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nu da 1 983'te devlet kuruluşları durumuna dönüştürdü. Böylece yurdumuzda bir akademi kur­ ma yolunda yapılan bu ciddi ve bilimsel atılım önlendikten başka , Ata­ türk tarafından kurulan ve 1 933- 1 983 yılları arasında 50 yıl süre ile Ba­ tılı örnekler düzeyinde gerçek bir akademi gibi başarılı çalışmalar yapan i ki bilim ocağı da söndü . Söz konusu iki kurumun yan ı sıra Batılı anlamda projeler ve araştır­ ma la rı ile 1 960'1arda ve 1 9 70'1erde seçkinleşen TÜBİTAK da aynı çağ­ d ı şı atmosferde , 1 980'1erin ikinci yarısında, can çekişmeye başlamıştı. Türkiye'yi bu acıklı durumundan kendisi de başarılı bir bilim adamı ol a n Erdal İnönü , başbakan yardımcısı olduğu zaman kurtard ı . Erdal İ nö nü , bu kuruluştaki ilk düzeltme atılımını bakan Kemal Gürüz ve baş­ k a n yardımcısı Namık Kemal Pak döneminde , ikinci ve daha önemli ye­ nil eş meyi de başkan Tosun Terzioğlu zaman ında gerçekleştirdi . TÜBİ­ lAK şimdi Fransızların Centre National de la Recherche Scientif ique 1 59


{CN RS) ve A l ma n ları n For sch u ngsgeme ins cha ft a d l ı bilim odakları gib i çalışıyor . Erd a l İ nönü , T Ü B İ TA K 'a yeni ve canlı bir yaşam kazand ırdıkt a n s o n r a 1 3 A ğus tos 1 9 93'te d e T Ü BA'nın , yani Türkiye B i l i mler A ka d e ­

misi'nin kurulmasını sağlad ı . TÜBA , 9 şeref üyesinden , o y hakkı olan 30 asli üyeden ve 1 6 m u ­ habir üyeden oluşuyor . 3 0 asli üyeden 2 0'si fen , 6'sı da tıp ala nla rı n ı temsil ediyorlar . Unutulan bazı önemli bilginlerle tarih alanının ü nlü a d­ ları ve özellikle dünyaca ün yapmış Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gib i ya­ zarlarımız ise herhalde bundan sonra seçilecekler . Avrupa'dan yüzlerce , Balkan ve Asya Türk devletlerinden onlarca yıl sonra , bizde de artık bir bilimler akademisi var . Onun kuruluşu ve ya­ pısı bakımından yükselen eleştiriler doğru da olsa önemli değildir. Çün­ kü eksikleri tamamlamak , hatta yanlışları düzeltmek olanaklıdır. Önem li olan , çok geç de olsa ortaya konan bu kuruluşun desteklenmesidir. 1 85 1 'de kurulan Encümen-i Daniş devam etseydi bugün Türkiye'nin de Nobel Ödülü kazanmış bir yazarı ya da fizikçisi olurdu . TÜBA'ya yardım gerek. Bu nedenle Türkiye Bilimler Akademisi'nin başarıl ı olması için ona , devletin gerekli yardımı esirgememesi, en önemli koşuldur. SO'yi aşkın üniversitemiz ( ! ) var . Bu sayıyı 80'e, hatta 1 OO'e çıkarmak hevesindeyiz . Bu üniversitelerin kaçında yaratıcı bilimsel araştırma yapılmaktadır? Durum çok acıklı olduğuna ve üniversiteleri­ mizde uzun vadede , bilimsel çalışmalar yapılamayacağına göre 2-3 üni­ versitenin kurulması için gerekli ödeneğin TÜBA'ya verilmesi ulusal gö­ revimizdir. Yani düzinelerce yeni üniversite kurarken 3 tane eksik kura­ lım ve o parayı TÜBA'ya aktaralım . Bu destek yapılabilirse TÜ BA , ken­ di üyelerinin olduğu gibi üniversitelerde çalışan öğretim üyelerinin de araştırmaların ı gerçekleştirmek olanağını bulur . Bilim alanında çağdaş düzeye ulaşmak, özellikle dünya bilimi ne ka t­ kıda bulunmak istiyorsak TÜ BA'ya yardım, yapılacak işlerin başında ge­ lir. Cumhuriyet, 27 Aralık 1 9 94

1 60


ANADOLU ' NUN ETN İ K YAPISI

Anadolu 8 bin yıl önce Çatalhöyük, Çayönü ve Hacılar gibi yerleş­ melerle 2-3 bin yıl boyunca dünyanın en üst düzey kentlerini barındıran ülkeydi ; ancak ne yazık ki bu dönemde yarımadada yaşayan toplulukla­ rın hangi dili konuştuklarını bilmiyoruz . Adını ve konuştuğu dili bildiği­ miz ilk ulus Hattilerdir.

Hattiler (M. Ö . 2 500-2 000) Orta Anadolu'da MÖ 2 5 0 0 - 2 0 0 0 tarihlerinde küçük krallıklar halin­ de daha sonra da Hititlerin yönetiminde yaşamış olan Hattilerin kendile­ rine özgü yani başka benzeri olmayan bir dilleri vard ı . Hasanoğlan gü­ müş heykelciğinden anlaşılacağı üzere kavisli çok büyük burunlu idiler. (E.Akurgal Hatti ve Hitit uygarlıkları lev. 1 7 , 1 8) MÖ 1 3 . yüzyıldaki Mı­ sır kabartmalarında H itit krallarının düzgün burunlu , askerlerin ise Hasa­ noğlan gümüş heykelciğindekine çok benzeyen bir profil göstermeleri , Hattilerin Hitit İmparatorluğu döneminde de Orta Anadolu'da nüfusun ç oğunluğunu oluşturduklarına işaret etmektedir. Zaten Hitit krallarının ve krallık ailesi mensuplarının Hattili adlar taşımaya özel önem vermele­ ri ayrıca H itit İmparatorluğu'nun MÖ 1 1 0 0 tarihlerindeki çöküşünden sonra Orta Anadolu'da H itit geleneğinin bütünü ile kaybolması H itit nü­ fusunun azınlıkta olduğunu açıklamaktadır.

Hurriler (M Ö 2300- 1 2 7 0) Anadolu'da Hattilerden sonra adını bildiğimiz ulus H urrilerdir. Hurri iz le rine ilk kez MÖ 2 3 0 0 yıllarında yarımadanın güneydoğusunda rast­ l an maktadır. O nlar da tıpkı Hattiler gibi aşağı yukarı aynı döne mlerde 161


( M Ö 1 5 0 0 - 1 2 7 0 sıraları nd a) İ ndo-Avrupalı kra l süla le le ri tarafından i da ­ re ed ild ile r . Hurrilerin ve on ların bir devam ı olan U rartuların ( M Ö 8 6 0 5 8 0) d i l l er i de Hattilerinki gibi kendilerine ö zgü yani başka benz e r i ol­

mayan türdendi . Hurrilerin ve U rartuların ant r op oloj i k yapısına gelin ce ; onların d a b u dönemlerdeki bütün Güneydoğu Anadolu halkları gibi ka ­ visli büyük burunlu oldukları anlaşılmaktadır.

Doğu Avrupalı Boyların Anadolu'ya Gelişi Hat tilerin Orta Anadolu'da, Hurrilerin Güneydoğu Anadolu'da yaşa­ d ıkları çağlarda Batı Anadolu'da Doğu Avrupa kökenli ulusların oturduk­ ları görülmektedir. Örneğin Troya 1-11 yerleşmelerinde (MÖ 3 0 0 0 - 2 2 00) gün ışığına çıkan eserler Orta , ya da Güneydoğu Anadolu'da elde edilen­ lerden tamamiyle başka , buna karşın Doğu Avrupa'da ve Hellas'ta (Yu­ nanistan'da) bulunanlara çok benzer türded ir. Aynı durum Batı Anadolu'nun orta bölgelerinde de görülmektedir. Örneğin Bayraklı (Eski İzmir) Höyüğü'nde , Hayat Erkanal'ın Urla'da Li­ man Tepe'de, Armağan Erkanal'ın Kyme civarında Panastepe'de yürüt­ tükleri kazılarda ortaya çıkan eserler Troya 11-Vl'da (MÖ 2 2 0 0- 1 1 0 0) Adalarda ve Hellas'ta (Yunanistan'da) elde edilenlerin en yakın örnekle­ rindendir. Bu nedenle Batı Anadolu'nun daha MÖ 3 0 0 0 tarihlerinde Av­ rupa kökenli halk topluluklarının göç ettiği bir bölge olduğu anlaşılmak­ tadır.

Pelasglar ve Lelegler Batı Anadolu'da Assos, Xanthos gibi , adlar ssos ve nthos ile biten kentlerde erken ve Orta Tunççağı'nda (MÖ 3 0 0 0 - 2 2 00) oturan Pelasg­ lar da batı kökenli olmak gerektirler. Çünkü söz konusu kent adlarına Ege adalarında ve Hellas'ta da (Yunanistan'da) rastlanmaktad ır. Buna karşılık Güneybatı Anadolu'da sonradan Lydia , Karia ve Lykia adlarını alan bölgelerde oturan Leleglerle Lukkaların (Likyalıların) yerli ulus top ­ lulukları oldukları söylenebilir. MÖ 3 . binin sonuna doğru ise Anadolu'nun bütünü Avrupa çıkı şlı halk ların göçüne sahne olmuştur . Troya i l yerleşmesi MÖ 2 2 0 0 - 2 0 0 0 sür elerinde her biri Hititçe adlarıyla andığımız Avrupa kökenli boylar 1 62


olan N eziler Orta Anadol u 'ya , L u viler Batı ve Güney Anadol u 'ya , Pa l a l ar Saka rya Paphlagonya Bö lgesi'ne yerleşti ler . Böylece nerde ise bütün Anadolu M Ö 2 20 0 - 1 1 0 0 süres ince Avrupa ç ı kı ş l ı , İ n d o A v r u pa d i l g r u b u n a a it b o y l a r ın oturduğu bir ülke oldu . -

­

Hititlerin Antropolojik Yapısı Çok iyi korunmuş olan Hitit kabartmalarında ve heykellerinde belir­ gin olarak orta-kısa boylu, tıknaz, gen iş-dolgun yüzlü , büyükçe güzel kartal burunlu (bir çeşit orta büyüklükte Karadenizli burnu) insan tasvir­ leri görülmekted ir. (E. Akurgal , Hatti ve Hitit uygarlıkları , 2 . baskı , Net Ya yınevi , İstanbul , 1 996 Lev. 3 7 , 38 , 40 , 44-5 0 , 6 7 - 7 3 , 90-95)

Ege Göçü (M Ö 1 1 00 sıralarında) Tarihçilerin Ege Göçü adını verdikleri ve MÖ 1 1 0 0 tarihlerinde Av­ rupa'dan Anadolu'ya olan büyük halk akını ile yarımada bir kez daha Av­ rupa çıkışlı boylara yurt oldu. Ege göçü ile Anadolu'ya Hellas'tan (Yuna­ nistan'dan) Hellenler, Balkanlardan ise Frigler, Muşkiler geld i . Hint­ Avrupa dil grubuna mensup olan Ermenilerle Kürtlerin de Ege göçleri sı­ rasında Muşkiler gibi Anadolu'ya gelmiş oldukları düşünülmektedir.

Hellenlerin Gelişi (M Ö 1 050 sıralarında) Ege göçü ile Troya Krallığı ve Hitit İmparatorluğu'nun çökmesi üze­ rine Hellaslı Aiol , Ion ve Dor lehçelerine mensup halk toplulukları yakla­ şık MÖ 1 0 5 0 tarihlerinde Batı Anadolu'ya yerleştiler ve zamanla bütün yarımadaya yayıldılar. Böylece Anadolu baştan aşağı Hint-Avrupa dili konuşan bir ülke oldu .

Sami Dil Grubuna Mensup Boyların Güneydoğu Anadolu'ya Gelişi Hitit İ mp a r a t o rlu ğ u'nun ç ö k ü şün d e n s o n ra Gün ey d oğ u A nad o l u M e 1 63


zopotamya 'dan gelen Sami (Se m it ik) kö kenli u l u sları n işg a li ne sah ne ol­ muştu r . M Ö yaklaşı k 9 0 0 tari h le ri nde A ra m lıla r , M Ö 7 5 0 sıralarında is e Fen ikeliler bu bölgeyi sı zma yöntemi ile iskan etmişlerd ir . M araş , Ga zi­ ante p , Zincirl i , Sakçegözü , Malatya , Karatepe (Adana) ve İ vriz (K on ya civarı) gibi ye rlerde k avisli ve büyük burunlu boylar tarafında n k ısm e n

olsun semitik diller konuşulmuştur.

Pers İ şgali MÖ 5 45-333 tarihlerinde Anadolu bütünü ile Pers işgalinde kaldı . Ancak Persler de özünde Hint-Avrupa dili konuşan bir ulus oldu ğun a göre yarım adanın bu 2 0 0 yıllık döneminde de değişik türde olan "Avru ­ palılaşma" olgusu süregeldi .

Galatların Gelişi (M Ö 2 7 7 sıraları) Avrupa'dan Anadolu'ya en son olarak gelen halk topluluğu Ankara ve Sakarya bölgesine yerleşen Galatlardır (MÖ 2 7 7 sıraları) .

Anadolu'da Roma ve Bizans Egemenliği Anadolu'yu MÖ 30-MS 395 Romalılar, MS 395- 1 45 3 sıralarında Bizanslılar işgal ettiler. Böylece Anadolu bir daha Hint-Avrupa dillerine mensup halkların yaşadığı ülke olmakta devam etti .

Türklerin Gelişi 1 0 7 1 'den sonra Selçuklular Dönemi'nde (MS 1 0 7 1 - 1 299) ve Os­ manlılar Çağı'nda (MS 1 2 99- 1 9 2 2) Anadolu bütünü ile Türkler tarafın­ dan iskan edilmiştir. Bununla birlikte bu 7 0 0 yılı aşkın süreç içinde Ana ­ dolu etnik oluşum bakımından yen i bir "Balkanlaşma" sürecine girmiştir . O n u da kısaca anlatalım: İsm ail Hakkı Uzunçarşılı'nın Osman lı Tarihi ciltlerine göz atalım ve ö nce p adişahlara bakalım . 36 sultandan yalnız ikisinin annesi Türk as ıl 1 64


l ı , geri kalan 3 4'ün ün anneler i genell ikle Avrupa ya da Kafkas kö kenl i­ d i r . Veziri aza mlar (başbakanlar) konusunda da durum aynıd ı r . Başba­ kanların 1 24'ü Türk , l 9'u Arnavut , 1 4'ü Boşnak , 1 5'i Slav, 6'sı Ru m , 2 2 'si Gürcü , Çerkes v e Abaza olmak üzere Kafkaslı , ayrıca biri Erme n i , b i r i R u s v e birkaçı da bilinmeyen k ö ke n l idir. Yani Osmanlı İmparatorlu­ ğu'nu idare eden hükümet başkanlarının üçte biri Doğu Avrupalıdır. Ye­

niçerilerin ve devlet memurlarının devşirme yöntemi ile yine Balkanlar­ daki uluslardan seçilmiş olduğu göz önünde tutulursa Anadolu'nun 1 2 9 9- 1 92 2 süresince de büyük ölçüde Avrupa çıkışlı halk toplulukları tarafından iskan edilmiş durumda bulunduğu belirmektedir.

Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde Doğu ve Güneydoğu Halkları ( 1 O 7 1 - 1 9 2 2 ) Çeşitli Balkan kökenli halkların (yukarı bkz . ) oturduğu Doğu'ya ve Güneydoğu'ya , yeni bir göç halinde Türk boylarından Akkoyunlular, Ka­ rakoyunlular ve Avşarlar geldiler. Bütün Güneydoğu'da bu dönemlerde ayrıca Müslüman , Hıristiyan ve daha başka dinlere mensup olan, ancak Sami (Semitik) dilleri konuşan çeşitli halk toplulukları yer almakta idiler .

1 9 . Yüzyılda Balkanlardan Gelen Göçler Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimindeki Balkan Devletlerinin 1 9 . yüzyıl boyunca birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeleri sonucu , Avrupa kökenli oldukları halde Müslüman dinini kabul etmiş olan Arnavutlar, Boşnaklar ve Pomaklardan oluşan bir göç başlamış ve böylece Anadolu bir daha Avrupa kökenli göçlere sahne olmuştur .

Sonuç Yazılı ve görsel belgelerin ortaya koyduklarına göre MÖ 2 2 00-MS 1 0 7 1 tarihleri arasında Avrupa kökenli halkların 3 bin yıl s üre y l e yaşa­ dığ ı Anadolu'da 900 yılı aşkın süreçten beri Türkler oturmaktadır . A n ­ cak y u kard a beli rtt iğim iz g i b i yarımadanın nüfus bakımından "A vrupalı­ la ş m a olgusu Osmanlı lar çağında da artan bir biçimde süregitmişt ir . Bu"

1 65


na karşın H ititlerde (M Ö 1 7 0 0 - 1 1 0 0) g örülen insan hakla rı , soylul ar mecl isi ile meşruti kral l ı k, Hellen Ç ağı 'nda ( M Ö 1 0 5 0-3 0) geçerli ola n i nsan hakl arı , özgür düşünce ve bi l im sel çalışma Romalıla rın ( M Ö 3 0MS 3 95) , B izanslıların (395 - 1 4 5 3) ve Osmanlıların ( 1 2 99 - 1 9 2 2) Ana­ do l u s u nd a bütünüy le yok ol muştu r Beğenelim ya da beğenmeyelim , Türklerin büyük ölçüde Avrup a kö­ .

kenli halklarla Anadolu'da, İstanbul ve Rumeli bölgelerinde kayna şmı ş olmaları gözardı edemeyeceğimiz bir gerçektir. Ne var ki Avru palıla ra ve Avrupa kültürüne önem veren Osmanlılar Avrupalı dünya görüşünü , Sultan Fatih dönemindeki çabalarına karşın, benimseyemediler . Üsteli k Avrup alılara 1 683'te Viyana önünde yenildiklerinde hızlarını ve güçleri­ ni yitird iler. 1 7 . yüzyılda Avrupa'nın güçlenmeye başladığı evrede Os­ manlı Sultanları gittikçe şeriat kurallarına tutsak oldular ve böylece Av­ rupa'dan tam anlamıyla koptular . Osmanlıların silah gücüyle elde edemedikleri " Batılı düzeyinde ol­ ma" amacına ulaşmak istiyorsak "köşeyi dönme" kurnazlığı ile değil , Atatürk'ün açtığı yolda ticaret , sanat , kültür, bilim ve spor alanlarında nitelikli ve örnek ürünler yaratmak için sevgi ve özveri ile çalışmamız gerekiyor. Cumhuriyet, Bilim ve Teknik, sayı 502, s. 4-5.


SOPHOKLES VE ANT İ GONE

Sophokles İsa'dan 496 yıl önce doğmuştu . İlk defa 16 yaşında iken meşhur Salamis Zaferi'nin şerefine yapılan şenliklerde koroyu idare ett i . 4 6 8 senesinde yani 2 8 yaşında iken Aischylos'un da katıldığı b i r edebi müsabakada birinciliği kazand ı . 440 senesinde ise Antigone'nin parlak bir temsilinden sonra Sisam Adası'na karşı idare ettiği bir savaştan dola­ yı da "kumandan" unvanını ald ı . Sophokles çok az sanatkara nasip olan büyük bir refah içinde mesut bir hayat sürdü ve 9 0 yaşında Atina ahlakı­ nın en derin sevgi ve hürmeti içinde 406 senesinde öldü. Sophokles'in sahneye üçüncü şahsı sokması ile (bkz . 2 53-25 6 , Hel­ len Tiyatrosu) , hareket ve hadise bakımından yeni imkanlar doğmuştu . Bu arada karakter yaratan oyuncuların daha ziyade belirdiğini görüyo­ ruz . Korodaki elemanları Sophokles 1 2 'den 1 5'e çıkarmakla onu güçlen­ dird i . Onda lisan bakımından da Aischylos'un karanlık ifadesine karşı, vekar, azamet ve aynı zamanda harmoni taşıyan bir kudret buluyoruz . Sophokles'in 1 2 3 dram yazdığını Yunan kitaplarından öğreniyoruz. Fakat bugün elimize ancak yedi trajedisi geçmiştir. Antigone hiç şüphe yok ki onun en büyük eseridir. Bu eserde iki dünya görüşü trajik bir şe­ kilde çarpışmaktadır. Trajedinin kahramanı Antigone kardeş sevgisi yo­ lunda örf ve adete , "yazılmamış kanunlara" hürmet edilmesi için büyük bir taassupla savaşır. Eski Yunanlıların çok bağlı oldukları bir inançları vard ı : Dini merasimi yapılmayan ve gömülmeyen bir ölünün öbür dünya­ ya ulaşamayacağını sanırlard ı . Bir Yunanlı için en büyük felaket bu şere­ fe nail olamamakt ı . Antigone işte bu uğurda dayısı Kreon'un emrine (devlet re isinin yasağına) , kendi hayatı bahasına da olsa , karşı gelmek­ ten çekinmez . Kreon ise devlet nizam ve kanunlarını her şeyin üstünde tutar. Bir yanda ilahi hakların çiğnenmemesini isteyen Antigone öbür yanda devlet kanunlarına itaati emreden Kreon bulunmaktadır. Bu iki dünya görüşünün savaşında Sophokles Kreon'un hükmünü tatbik etmiş­ tir. Fakat sonunda anlıyoruz ki Sophokles Antigone tarafını tutmuştur . Hangi sebeple olursa olsun Kreon'un Antigone'yi kurtarmak istemesi bu1 67


nu gösterir. Fakat art ı k olan o l muş tur . A ntigone ipi b oy nuna geçir m iş ve inti har etmişt i r . Bu fe laketle ka rşılaşa n nişanlısı Ha im o n da kendi si n i babası Kreon'un gözü önünde öldü rür ; ve oğlunun hasr etine day anam a­ yan annesi Eurydike onu takip ede r . Ulus' un 3. 1 1 . 1 94 2 tarihli sayıs ı n ı n "Güzel Sanatlar" kısmında " A n ­

tigone" hakkında çıkan güzel bir yazıda enteresan bir noktaya dokunul ­ muşt u . Adı geçen yazının sayın muharriri , Antigone Comedie Françai ­ se'de olduğu gibi bizde de beyaz elbise ile sah neye çıkarılsaydı Yunan duygusuna daha uygun hareket edilmiş olacağını söylüyord u . Avru­ pa'nın muhtelif şehirlerinde Antigone temsillerini mesleğim icabı bir ­ çok defalar görmüş , bunların ekserisinde Antigone'nin beyaz elbise ta­ şıd ığını müşahede etmiştim. Fakat aslında, Yunanlıların matem reng i beyaz olmayıp siyah renklerdir. Bunu muhtelif Yunan yazılı vesikala­ rından çıkarabiliyoru z : Mesela Homeros'un İlias' ında Achilleus'un ölü ­ münü duyan Patroklos koyu mavi rengin en koyu cinsinden bir kumaşa bürünür . Nitekim Theseus-Aigeus efsanesindeki siyah yelken de ma­ tem alameti rolünü oynamaz mı? Ondan başka biliyoruz ki eski Yuna­ nistan'da matem elbisesine (melan himation) kara gömlek derlerd i . Ta­ rihçi Plutarchos'un Perikles ismindeki kitabında Atinalı büyük devlet adamının ölüm döşeğinde en üyük muvaffakıyetlerinden biri olarak hiçbir Atinalı vatandaşın kendi yüzünden kara gömlek g iydiğini söyle­ mekle iftihar ettiğini öğreniyoruz . Yine Plutarchos'ta Sokrates'in öldü­ ğünün ertesi günü Isokrates'in siyah elbiselerle göründüğünü okuyoruz . Şu var ki Yunanistan'da Argos şehri ve civarı ahalisi matem günlerinde beyaz elbise g iyerlerd i . Bu herhalde ölülerin beyaz bezlere sarılmasın­ dan ortaya çıkmış bir adettir. Bu arada hatırlatılabilir ki Çinlilerde de matem rengi beyazd ır. Hellenismus devrinde bazı Anadolu şehirlerinde Je beyaz rengin matem alameti olarak kullanıldığı menkuldür. Fakat beyaz rengin bu rolü münferit ve mahalli olarak kalmıştır. Avrupa sah­ nelerinde Antigone'nin beyaz elbise ile gösterilmesi ise başka bir sebe­ be dayanır. Bilindiği üzere Avrupa'ya Yunan kültürü Latin milletleri ile Romalılar yolundan geçmiştir. Romalılarda ise imparatorlar Devri'nde m atem rengi beyaz renk olarak bilinird i . N itekim Avrupa'da 1 8 . yüz yıl­ da bilhassa Winckelmann sayesinde Yunan kültürü doğrudan doğr uy a araş tırıl maya başlanınca haki ki Yunan duyguları da belirmek fırsa t ın ı bul d u . Fakat alışkanlık sonucu kökleşmiş olan bu yanlış görüş her ne­ de nse devam etti . İşte Antigone'nin de Avrupa sahnelerinde genellik l e bey az larla görünüşü bu nedenden olsa gerektir. Devlet Konservatuv a 1 68


rı n da A nt ig o n e' n i n siya h la r giyin m iş ol ması , bu itibarla Yun a n duyuşu­ na da h a ya k ı nd ı r . Ya l n ız şu da ilave e d ilmel id ir ki eski Yunan istan'da m atem bel i rtis i olarak kul l a n ı lan siya h re n k bizim b i ld i ğ i mi z , gerçek a nl amda kara re n k olmay ı p , da ha ç o k koyu maviye , hatta bazen koyu griye yakın koyu renklerd i . Ve bu da şüphe yok ki , Yunan tekniğinin

tam siyah rengi bulmada güçlük çekmesinden kaynaklanmıştır.

Varlık dergisi, sayı 209, 1 942


il. B Ö LÜ M ANADOLU UYGARLIKLARININ D Ü NYA TAR İ H İ NDEK İ Ö NEM İ

Anadolu, biri Yeni Taş Çağı (MÖ 8000-5000) , ötekisi doğa filozof­ ları döneminde (MÖ 65 0-45 0) olmak üzere iki kez dünya kültür lideri ol­ muş , çeşitli dönemlerde de ön sırada yer almıştır. Türkiye'nin kültür so­ runlarını ele aldığımız bu kitapta kısa da olsa Anadolu uygarlıklarının geçmişi konusunu incelemekte yarar vardır.

YENİ TAŞ ÇAGl (MÖ 8000-5000) İnsanoğlu iki ayağ ı üzerinde yürümeye , kollarını , ellerini ve par­ maklarını kullanmaya başlad ığ ı , yapısal (fiziksel) yeteneklerine ulaştığı halde , uygar denebilecek duruma ancak on bin yıl önce (MÖ 8 0 0 0 sıra­ larında) göçebelikten kurtulup yerleşik düzene geçtikten sonra erişmiş­ tir. Dünyanın birçok yerinde , örneğin Yakındoğu'nun Suriye , Mezopo­ tamya ve Mısır gibi ülkelerinde bu çağdan kalma küçük yerleşmeler gün ışığına çıkarılmıştır. Ancak Anadolu en eski ve en güzel örneklere sahip olup Çayönü, Çatalhöyük ve Hacılar, o zamanki dünyanın uygarlıklar önderliğini yapmaktaydılar. Bu yerleşmelerde oturanlar , Anadolu'nun en eski çiftçileridirler . Buğday yetiştirmesini , onu hasat etmesini ve öğütmesini biliyorlard ı . Bunu , ele geçen aletler kanıtlamaktadır. Tarı­ mın yanısıra hayvancılıktan da yararlanıyorlard ı . Sofralarında arpa ve mercimekten başka koyun ve keçi eti bulunuyord u . Köpe k , ilk evcil hayvandı . Kadın heykelcikleri ana tanrıçaya daha bu dönemde tapıldığı­ na işaret etmektedir.

171


Hasan Dağı ' m Patlama Sırasında Tasvir Eden Duvar Resmi Konya yakınlarındaki Çatalhöyük yerleş mesinde ise M Ö 6 5 0 0 5 5 0 0 yılları aras ı nda bin yıl sü re since ye ryüzünün ilk parlak uyg arl ığ ı ge lişm i ş , eşs iz güzel l i kte sanat eserleri yaratılmışt ı r . Tapına klar ın du var ­ ların ı süsleyen renkli kabartmalarla renkli freskler çok i y i korunm uş d u ­ rumdadırlar . Tasvirler arasında av, dans sahneleri , çeşitli insan ve ha y ­

van resimleri yer almaktadır. Fresklerden bir tanesi _tarihin en eski man­ zara resmi olup bir yanardağı , belki de civardaki Hasan Dağı'nı patlama sırasında tasvir etmektedir. Çoğunlukla dört-beş ev bir grup teşkil edi­ yor, bunların arasında bir tapınak odası bulunuyordu . Düşman saldırıla­ rını önlemek için sokakları olmayan bu yerleşmenin ev duvarları kerpiç­ tendi, kapıları yoktu ; herkes evine , taşınabilir ağaç merdivenlerle dam­ dan giriyordu. Duvarların en üst kısmında , çatıya yakın yerlerinde hava ve ışık için küçük deliklerden ibaret pencereler vard ı . Her odada kerpiç­ ten yapılmış sedirler bulunuyordu; bunların üstünde oturuluyor, öte-beri konuyor, ayrıca yatmak için döşekler serilebiliyordu. Bu kerpiç sedirle­ rin içine etleri güneşte kurutulmuş ölüler gömülüyordu, ölülerin yanına güzel hediyeler bırakılıyordu . Böyle bir mezarda bulunan Obsidien'den yontularak yapılmış ayna , şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müze­ si'nded ir. Yukarıda sözü edilen tapınak odasının duvarlarında ve sedirlerinin kenarlarında boğa başları ya da boynuzları gömülü bulunuyordu . Böyle­ ce bu devirde tarımın başlaması ile boğalara tapma inancının o rtaya çık­ tığı anlaşılrr.aktadı r . Yeni Taş Devri'nde olduğu gibi daha sonraki Ana­ dolu için de öküz ve boğa , yalnız doğa gücünün ve çoğalımın bir sembo­ lü değ i l , ayrıca toprağın sürülmesinde gördüğü büyük iş bakımından tarı­ mın da başlıca etkeniydi. Bununla birlikte Yeni Taş Devri Anadolusunda asıl tapı lan varlık, sonraları tarihi devirlerde Tanrı Ana adını taşıyan ve insan için bereket ve çoğalımın sembolü olan tanrıdır. Hacılar'da ve Ça­ talhöyük'te yapılan kazılarda Tanrı Ana'nın doğum yapma haliyle çok sık tasvir edilmiş olması, ona , özellikle insanlığın devamlılığını sağlayan , be rek et ve çoğalımın sembolü olarak tapıldığını anlatmaktadır. Çıp la k ta svir e d i l mi ş kadın heykelciklerine Yeni Taş Devri'nde , birçok Akd e n iz ve Y a kı ndoğu ü l kelerinde rastlanması , Ana Tanrı'nın yeryüzünün bu bö l ­ ge leri n de egemen olduğuna işaret etmektedir . Doğum yapma sıras ın da ­ ki T an r ı Ana'nın iki leopar arasında yer almas ı , sonraları H itit D e v1 72


ri' nde n Roma Ç ağı b itimine de ğin ras t layacağı mız Kybele adlı tanrı kadı ­ n ı n böylece il k şekl i ile M Ö 7 binde Orta Anadol u'nun güney bölgelerin­ d e ortay a çı kt ığ ı n ı anlatmakta d ı r .

KHALKOLİTİ K ÇAG (MADEN-TAŞ ÇAGI} (MÖ 5000-3000) Burdur'un yakınındaki Hacılar yerleşmesinin 5. katında , MÖ 5500 y ıllarında ilk bakır aletlerin ortaya çıktığını görüyoruz . Maden aletlerin yanında taş aletlerin devam etmesinden ötürü bu devire tarihçiler Taş ve Maden Devri anlamına gelen Khalkolitik Çağ adını vermektedirler. Madenin kullanılmaya başlaması ile insanlık için yeni olanaklar ve gelişme ler sağlanmış bulunmaktadır. Herkesin büyük ilgisini çeken bakı­ rı elde edebilmek için karşılığında başka değerli maddeler, dokuma ve seramik gibi mamul eşyayı değiştirme isteği ticareti doğurmuş , insan toplulukları arasındaki bu alışveriş istek listelerin in , envanter eşyasının tespitini ve karşılıklı haberleşmeyi gerektirmiştir. Bu nedenle semboller, resimli işaretler biçimindeki "hieroglyph" yani "kutsal yazı" anlamına ge­ len yazı ortaya çıkmıştır . Böylece MÖ 4. binin sonlarına doğru kentler oluşmaya başlamış , ticaret ve yazı ortaya çıkarak insanlık, bugünkü uy­ garlığın ilk büyük adımlarını atmış bulunmaktad ır. Yeni Taş Çağı'nda dünyanın en parlak uygarlığına sahne olan Ana­ dolu, Khalkolitik Çağ'ın sonlarında önderliği yitirmiş ve ticareti geliştire­ rek yazıyı icat eden M ısır ve Mezopotamya'nın gerisinde kalmıştır. Ana­ dolu'da yazı bin yıllık bir gecikme ile MÖ 2 . binin ilk dörtlüğünde (MÖ 2000- 1 7 50) kullanılmaya başladığı için, halk madenden eşyaya sahip ol­ duğu halde özünde Yeni Taş Çağı'nın ilkel "köy kültürü" düzeyinin üstü­ ne çıkamamıştır.

ANADOLU'DA TUNÇ ÇAGI (MÖ 3000- 1 2 00) Kalay ve bakırın karışımından oluşan tunç (bronz} , Anadolu'da Khal­ kolitik sonunda görülür . Ancak tunç madeninin alet ve kap yapılmasın­ da kullanılması 3. binin başlarına rastlar . Mezopotamya'da v e M ısır'da tunçtan eserlerin yapılmaya başlandığı sıralarda (MÖ 4 . bin sonu} yazı icat edilmiş bulunduğundan bu ülkeler iç in Tunç Çağı deyimi yerine yazılı belgelerden elde edilen kro n oloji ve 1 73


sını fland ırmalar kul la n ı l ı r . B una karş ılık yazıyı he nü z kull an mayan A na­ dolu, Hellas (Yunan istan) , Ba l kan lar ve A vrupa g ib i bölg eler için Tu n ç Ç ağı dey imi geçerl idi r . Tunç Çağ ı Anado lu'da 3 0 0 0 yılları nda başla r . Anadolu 'da Tunç Çağı üç evre gösterir : Erken Tunç Çağı (3 0 0 02 5 0 0 ) , Orta Tun ç Çağı ( 2 5 0 0- 2 0 0 0 ) ve G e n ç Tunç Çağ ı ( 2 0 0 0 - 1 2 0 0) .

Orta Anadolu 'da Erken Tunç Çağı (M Ö 3000-2 500) Bu evrede Anadolu özünde daha çok Khalkolitik Çağ'ın sadece ta rı­ ma dayalı "köy kültürü"nü sürdürür. Tunç aletler çok yaygın değil dir . Bu dönemin en büyük "teknolojik" buluşu dört tekerlekli arabadır. İlk örnek­ lerini Mezopotamya sanat tasvirlerinde gördüğümüz bu arabalar öküzler tarafından çekilmekte idi . Tekerlekler kağnılardaki gibi disk şeklindeyd i .

Orta Anadolu'da Orta Tunç Çağı (M Ö 2 5 00-2000) Anadolu uzun bir duraklama sürecinden sonra O rta Tunç Çağı'nda yeniden bir parlak dönem yaşar. Yazı henüz kullan ılmamakla beraber uygarlık üstün bir düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde şehircilik, mimarcılık, heykeltıraşlık ve çömlekçilikte Anadolu önder olmamakla birlikte o za­ manki dünyanın en başta gelen merkezlerinden biriydi . Orta Tunç Ça­ ğı'nda tunç eserler büyük bir bolluğa ulaşmış, ayrıca altın , gümüş ve iki­ sinin karışımı olan elektrondan yapılmış sanat eserleri de kral ve prens­ lerin saraylarında büyük ölçüde yer almaya başlamıştır.

Sanayileşmenin Doğuşu Orta Tunç Çağı'nın en büyük teknolojik aşaması , çömlekçi çarkının icat edil miş olmasıd ır. Bu , dünyada sanayileşmenin ve endüstrileşme atı­ lımını n ilk adımıdır. Çömlekler artık "makine" ile üretiliyordu (MÖ 2 2 5 0-2000) .

Orta Tunç Çağı Anadolusunda kentler oldukça gelişmiş olup theok­ ra tik beylikler tarafından yönetiliyordu . Bu devletçiklerin en önemli le ri Kızılırmak kavisi içindeki Hatti rahip beylikleri ile Çanakkale y akının da k i Troia Krallığı id i . Böylece Orta Tun ç Çağı'nda Anadolu'nun birçok mer1 74


ke zi , pre h i stori k dö nemden ç ı k mış , proto historik yani öntari h sürecine g irm işti r . A nadolu'nun O rta Tu nç Çağı'na ait en önemli merkezleri olan Troia Kr allığı ve Hatti Beyliklerin i kısa olarak ele alalı m .

Troia 1 Yerleşmesi (M Ö 3000-2 500) Erken Tunç Çağı Anadolusunun en önemli merkezi Çanakkale yakı­ n ındaki Troia 1 yerleşmesidir. Kent ancak bir bölümü ile ortaya çıkarılan 90 m. çapındaki bir surla çevriliydi ; evler megaron tipinde inşa edilmiş­ ti . Konutların duvarları taştan olup balık sırtı biçiminde örülmüştü. 1 02 sayılı ev çok iyi korunmuştur. Onun altındaki 1 03 numaralı konut da megaron biçiminde idi , ancak onun bir dar yanı apsisli yani kavisli idi . Amerikalı kazı heyeti Troia 1 evresinin o n kattan (la-lj) oluştuğunu sapta­ mıştır . Troia il Yerleşmesi (M Ö 2 500-2000) Troia il, Troia l'in yıkıntıları üzerine kuruldu . Yeni yerleşmede otu­ ranların da Troia 1 halkı gibi Balkan ve Ege bölgeleri uygarlı klarının bir temsilcisi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü sanat ve somut kültür eserleri , bir öncekinin benzerleri idi . Troia l'de gördüğümüz ve Beyce Sultan'da daha Khalkolitik Dönemde MÖ 4. binde rastladığımız megaron tipi ko­ nutlar Troia ll'de de kullanılmaktadır. Megaron ince uzun dörtgen biçim­ li bir yapıdır. Girişi hep bir dar yüzdedir. Odaları bir eksen üzerinde olup 2-3 tanedir. En büyük odasının ortasında bir ocak bulunur. Giriş önü açık bir yarım odadır. Hemen tamamı ortaya çıkarılan ve çok güzel korunmuş olan kent duvarının çapı Troia l'inkinden 20 m. fazlası ile 1 1 0 m . dir. Bu küçük kent de ancak kral ve ailesi ile ileri gelenlerin otur­ duğu 7-8 büyük konuttan oluşuyordu. Kralın, 40 m . uzunluğunda , 1 3 m . genişliğinde olan iki katlı megaronu tepenin ortasında yükseliyordu. Homeros'un destanlarını okuyup Kral Priamos'un hazinelerini bul­ mak için Troia Höyüğü'nü 1 8 7 0'te kazan Alman işadamı Heinrich Sch­ li emann Troia ll'nin kent duvarı iç inde gizli olarak saklanmış olan altın ve gümüş eserleri buldu . Sözü geçen hazine üç altın taç , altmış altın kü­ pe , b i r ç ok altın iğne ve altın takı , on beş adet alt ı n ve gümüş vazo , bir1 75


çok altın yüzük ve saç tokası , d ö rt l apislazul i ba lta , kur şundan bir ka d ı n idol , birçok taş idol ve yi ne bi rçok kolye taşın dan olu şuyordu . Sch lie ­ mann'ın A lmanya'ya götürdüğ ü ve Berlin 'de Völkerk und e Müzesi'n e k o ­ nan bu hazine, İ kinci Dünya Sav aş ı s ırasında Sovye t R usya'ya gö türü l m üş olup şimdi Puşkin Müz esi'nde sergil e nmekted ir. Türkiye' de bı rak ı l m ış ol a n bir kü çük bölüm eser ise lstanbul Arkeoloji Müzesi'nde ye r a lm a ktad ır .

HATTI UYGARLIGI (MÖ 2500-2000) Anadolu yarımadasının bugün için bilinen en eski adı "Hatti Ülkesi" idi . İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akkad sülalesi döneminde (MÖ 2350- 2 1 50) kullanılan bu adland ırma, M Ö 7 . yüzyıl Assur yıllıkla­ rında görüldüğü üzere , MÖ 630 tarihlerine değin süregelmiştir. Böylece Anadolu , en aşağı 1 50 0 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak tanınd ı . Bu ad 0 denli yerleşmişti ki MÖ 2 2 0 0 tarihlerinden itibaren Anadolu'yu istila et­ meye başlayan Hint-Avrupalı "Hititler" bile yeni yurtlarından söz ederler­ ken , Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Hattuşa (Boğazköy) tabletleri ­ ni ilk okuyan filologlar hep bu tabire rastladıkları içi n , bambaşka bir dil konuşan bu yeni kavme de Hatti adını taktılar. Oysa sonradan yine tab­ letlerden öğrenildiğine göre söz konusu Hint-Avrupalı halk kendini Nesi­ ce konuşan Nesililer olarak anıyordu. Ancak "Hitit" biçimindeki adlandır­ ma Eskiçağ tarihi çevrelerinde yayıldığı için onu değiştirmek güç olurdu. Kaldı ki kendilerini Nesili olarak adlandıranlar Hint-Avrupalı boyların sa­ dece Orta Anadolu'da oturan bölümü idi . Örneğin Anadolu'daki diğer ba­ zı Hint-Avrupalı boylar, Luwiler ve Palalar adı ile biliniyordu. Zaten filologlar söz konusu H int-Avrupalı kavim için " Hatti" sözcü­ ğünü olduğu gibi almayıp , onun Ahdi-Atik'de zikredilen " Heth" ve "Hit­ tim" şeklinden esinlenerek Almanca "die Hethiter" , İngilizce "The Hitti­ tes" , Fransızca "Les Hittites" ve İtalyanca "Gli lttiti" deyimlerini ürettiler. Türkçede önceleri Eti sözcüğü kullanıldı (Etibank gibi) . Şimdi ise Hitit deyimi yerleşti. Burada yanlış kullanılan bir adlandırmaya işaret etmek yerinde ola ­ ca ktır . Birçok bilim adamı bir zamanlar doğru olduğu sanılan , an ca k şimd i isabetsiz olduğu anlaşılan "Proto-Hitit" ya da "Proto-Hatti" de yim ­ lerini alışkanlık sonucu hala kullanmaktadırlar . Hatti yerine "Proto- Hi tit " tab iri kullanıldığı takdirde, Hititler'in Hattiler'den geldiği izlenimi ya ra tıl ­ mış olur. Oysa söz konusu iki halk birbirinden dil ve ırk bakımından ta1 76


mamiyle ayr ıd ı r . H ele adı Ha tti o lan kavmi "Proto-H atti " diye anmak b üsb ütün anla msızd ı r . Anadolu'd aki Hatti Beyli kler i bi r protohi storik (öntarih) uyg a rlığıdır . B aşka bir deyişle onlar henüz yazı kullanmadıkları için t ari h s e l sürece a it d e ğil d ir le r . A ncak bu beyliklerin konuştuğu d i l , taptığı din , yaşattığı örf ve a detleri ha kkında Hititler yolu ile birçok bilgiye sahip bulunmaktayız .

Bu nedenle Hatti Beyl ikleri öntarih (protohistorya) uygarlığının güzel bir örneğidir.

Hatti Dili

ve

Hatti Dini

Hattiler'in dili hakkında pek az bilgimiz var . Hattuşa'nın MÖ 1 4 . ve 1 3 . yüzyıllarına ait ibadet konuları üzerindeki tabletlerinden öğrendiği­ mize göre , H itit rahipleri d insel törenleri yönetirlerken arada bir kendi dillerinden olmayan alıntıları okuyorlard ı . Çevirileri satırlar arasında ve­ rilen bu deyişlerden önce "rahip şimdi Hattili (yani H attice) konuşuyor" açıklaması bulunmaktad ır. Bu tür alıntılardan başka dağ , nehir, kent, tanrı adlarından, bazı dinsel ve mitolojik konulu metinlerden de Hatti di­ li kalıntıları elde edilmiştir. Böylece Hattice Hint-Avrupa ve Sami dille­ rinden tamamiyle değişik, kendine özgü bir dildir . Özellikle prefix , yani ön ek kullanan bir dildir. Örneğin çoğul eki, kelimenin başına geliyordu. Söz gelimi şapu , tanrı demektir. Wa ön eki ile Vaşapu , tanrılar anlamı­ na geliyordu . H int-Avrupalı Hititler din, mitoloj i , töre ve örf bakımından büyük ölçüde Hatti etkisinde kalmıştır. H itit Pantheonu'nun başlıca tanrıları Hatti dininden alınma idi . Hattice adı Wuruşemu olan H ititler'in Güneş Tanrıçası, onun kocası Fırtına Tanrısı , çocukları , yani Nerik ve Zipplan­ da'nın fırtına tanrıları , kızları Mezullaş ve torunları Zentuhiş Hatti kö­ kenli idiler . H itit tanrısı Telipinus ve eşi Hatepinuş da Hattiler'den gel­ me idi . Bunlara lnaraş ve Zithariyaş ile Karziş ve Hapantalliyaş adlı tan­ rıçaları da ekleyebiliriz . Hititler' in İll u yan k a ve T elipinus efsaneleri de aslında Hatti uygarlığının ürünleri idiler.

Hatti Kökenli İsimler Hititler'de birer kral adı olan Tuthaliya , Arnu w anda ve Ammuna , 1 77


özünde Hatti köke nli dağ ad l arı dır lar . Yine b i r H itit kra l ı a dı olan Hattu ­ şi l i kolayca anlaşı lacağı g i bi " H atti" kökünden gelme kted ir . H attuş, Hit it başk enti Hattuşa' nın Hattice si'dir . H ititler b u köke H int-A vru pa d il lerin e öz birer nomina tif eki olan " a" ya da "aş" ilave ederek onu Hattuşa y a da H attuşaş şekline sokmuşlard ır . Hattuşili sözcüğü ise Hattuşlu anla mı ­ na gelmektedir. Sedat Alp'in saptadığı üzere Hititçe'deki ili , ala , ula su f­ fixleri de , Hattice'deki il , ul ve al'dan gelmektedirler. Hattiler'in okur-yazar olduklarını gösteren hiçbir belge ele geçme­ miştir . Bununla birlikte Mezopotamya ile ticaret dolayısıyla Hatti beyle­ rinin , Kaniş'de (Kültepe) olduğu gibi Assurca bilen katipler kullanmış ol­ maları muhtemeldir. Hattiler'in kendilerine öz bir yazısı ya da hiyeroglif­ leri olmadığı anlaşılmaktadır. Görünüşe göre Hattiler Anadolu'nun yerli bir halkı idi ve en aşa ğı MÖ 3 . binin ortalarından beri küçük krallıklar, beylikler halinde idare ediliyorlard ı . Bir çeşit kent-devlet olan bu beylikler MÖ 2 2 0 0'den sonra teker teker Hititler'in eline geçmeye başladılar. Bununla beraber Hatti­ ler, H itit Dönemi'nde de nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı. M ısır tapınaklarındaki Kadeş Savaşı tasvirlerinde " Hititli" olarak tanımla­ nan büyük burunlu askerler yine o tasvirlerdeki krallarından bambaşka bir etnik tip göstermektedirler. Söz konusu H itit askerleri MÖ 2 0 0 0 ta­ rihlerinde yapılmış olan Hasanoğlan gümüş heykelciğinin fizyonomisini andırmaktadır. İşaret ettiğimiz tip Teli Brak'ta bulunmuş heykelciklerin başlarına büyük yakınlık göstermektedir. Zaten H attiler'in Anadolu'nun daha çok orta bölgeleri ile güneydoğu çevrelerinde yerleşik oldukları an­ laşılmaktad ır. N itekim Emin Bilgiç'in saptadığı üzere Hattice yer adları­ na Güneydoğu Anadolu'da rastlamaktayız .

Hatti Sanatı Anadolu'nun Mezopotamyalılar tarafından Hatti Ülkesi adı ile anıldı­ ğını bildiğimize göre , M Ö 2 500-2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hattiler'e ait olması gerekir . ilk defa A . Goetze Alişar ve Ala cahöy ük'teki Erken Tunç Çağı tabakalarının Hattiler'le ilgili olduğ un u söy lemiş, arkasından Kurt Bittel de aynı düşünceyi ileri sürmü şt ür . 1 96 1 'de bu satırların yazarı konuyu ayrıntılı bir biçimde ele almış ve öz­ g ün bir Hatti sanatının mevcut olduğunu ortaya koymuştur (Akur g a L T he Art of the Hittites, London 1 962 , s . 1 3- 2 9 ) . Ö rneğin vazo biçi m le 1 78


ri , heyke lci k ti pl eri ve öze l l i kle bezeme çeşitleri çok be l i rgi n bir üslup bi rliği oluşturu rla r . HURRI LER Hurriler'e ilkönce MÖ 3 . binin son dörtlüğünde Güneydoğu Anado­ lu'da rastlanmaktadır. Hurri dilindeki en eski yazılı belge Mardin'in güne­ yinde bulunan Urkis şehrinde bir tapınağın kurulması ile ilgilidir ve şim­ di Louvre Müzesi'nde saklanmaktadır. Söz konusu yazıt tunçtan güzel bir aslan heykelciğin koruduğu bir taş levha üzerine arkaik çivi yazısı ile kazılmış olup MÖ 2300 yıllarına aittir. Adı geçen Urkis kenti Yukarı Fı­ rat ile onun bir kolu olan Habur Irmağı arasında, dağlık bölge içinde Mardin'in güneyinde yer almaktadır. Bir başka belgede bu kent Hurri tanrısı Kumarbi'nin oturduğu yer olarak anıldığına göre söz konusu yö­ renin Hurriler'in başlıca merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Hurriler'e , Orta Anadolu'da Neşa'da Karum i l yerleşmesinde bulu­ nan tabletlerde de rastlıyoruz . Emin Bilgiç on beş kadar Hurrili şahıs adı saptamış bulunmaktadır. Bunların Assurlular gibi , Anadolu'da işadamı olarak bulundukları anlaşılmaktadır. Hurriler önceleri MÖ 2. binin ilk yarısında kısa yaşamlı küçük bey­ likler kurmuşlardır. Ancak 2 . binin ortalarına doğru H int-Avrupalı boyla­ rın idaresinde kurulan ve halkının büyük çoğunluğunu Hurriler'in oluş­ turduğu Mitanni Devleti bir yüzyıl süresince o dönemlerde Yakındo­ ğu'nun Mısır'dan sonra gelen ikinci büyük siyasal gücü olmuştur. Böylece Hurriler'in MÖ 2. binin ortalarında , M itanni Devleti döne­ minde Güneydoğu Anadolu , Kuzey Mezopotamya ve Kuzey Suriye'de oturdukları anlaşılmaktadır. İkinci binin ortalarına doğru Hurriler batıya ve özellikle Akdeniz doğrultusunda yayılmışlar, Kilikya sınırlarına kadar uzanmışlardır. Mitanni Devleti'nin kralları Hint-Ari kökenli idiler . Öyle anlaşılıyor k i Hindistan'a giden Hint-Ariler'den bazı boylar Kafkaslar'dan ya da İran yaylasından Güneydoğu Anadolu'ya gelmişler ve orda yerli halk olan Hurriler'le kaynaşm ışlar , yani Orta Anadolu' da Hititler' in Hattiler'le kur­ d u kları symbiosis gibi , bir karma topluluk meydana getirmişlerd i . Yine Orta Anadolu'da olduğu gibi yerli halk dışarıdan gelen yabancılardan da­ h a yüksek bir uygarlık düzeyinde id i . Ancak yeni gelenler gen ç ve savaş­ çı bir halktı ve öyle anlaşıl ıyor ki Marianni adını taşıyan bu s oy l u ki şil e r 1 79


( Aristo krat sını f) sahip oldu kla rı at koşulu hafif sava ş ara baları ve at y e­ tiştirme k konusundaki bil gi ve te crübe leri ile zapte tt i kle ri ülkede ü stü n­ lük sağla mışlard ı . N it ekim Boğazkö y'de bulunan ve H ititçe yazı lm ı ş d ör t t ablette atların y e t iştiri l m es i terbiye ed ilmesi ve yaban cı bir i klime al ıştı ­ rılması konu sunu ele alan es er in asl ı Kikkuli adl ı bir M itannili tar afınd an ,

kale me alınmıştır. Aslı ele geçmemiş olan söz konusu eserin Hitit çe ç e ­ virisind e teknik terimler ve sayılar Sanskritçe verilmiştir . Zat en Mita n n i kra llarının adları da Sanskritçedir; örneğin , Suttarna , Barata rna , S au ş­ satar , Artatama ve Tuşratta adları . Bunun gibi M itanni krall arı İ ndr a , M itra , Varuna ve Nasatya gibi H int tanrıları üzerine yemin ederlerd i . M Ö 1 5 . yüzyılda, yani Eski Hitit Krallığı'nın 1 . Hantili'den i l . Huz­ zia'ya kadar olan ve bir yüzyıl süren güçsüz döneminde Assur devleti ile Güney Anadolu'daki Kizzuvatna Beyliği Mitanni egemenliği altında idi . M itanni kralları M ısır Kralı i V . Thutmosis , 1 1 1 . Amenophis v e iV . Ame­ nophis dönemlerinde yarım yüzyılı aşan bir süre boyunca Mezopotamya dünyasında dilediklerini yapacak güçte idiler.

Hurri Uygarlığı Hurriler özellikle mitoloj i , din ve yazın alanlarında önemli yapıtlar ortaya koymuşlardır. Hurriler aslında daha çok Sümer-Babil kültür gele­ neğinin yaşatıcıları olarak görünmekte iseler de bazı uygarlık alanların­ d a , kendilerine öz yaratılan da vardı ve aşağıda göreceğimiz gibi H itit­ ler'e önemli esin kaynağı olmuşlardır. Ne var ki Hurriler siyasal bir güç olarak ancak 200/2 5 0 yıl boyunca egemen olmuşlar, böylece bu kısa süre içinde gerekli gelişme ve olgunlaşma olanağını bulamamışlardır.

HATTİ-HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİ (MÖ 2 1 00- 1 700) Hint-Avrupa Boylarının Anadolu'ya Gelişi (M Ö 2 1 00-2000 sıralarında) Anadolu yerleşmelerinin Erken Tunç Çağı'ndan beri sürdürdü ğü ba ­ rış ya şam ı MÖ 2 0 0 0 yıllarına doğru korkunç bir saldırı ile son b ul muş ­ tur . Al acahöyük'te ve Boğazköy'de Erken Tunç Çağı uygarlığı kalı n b ir yang ın tabakası ile örtülmüştür. Al işar'da Erken Bronz Çağı'ndan s o n ra 1 80


oturma ya lnız A kropo l ' de sürdürü lmüş , şehirde ise bütünüyle son bul ­ muştu r . O rta Anadolu ' daki Bit i k , Karaoğlan , Dündartepe ve Karahöyük gi b i yerleşm elerde ise Erken Bronz Çağı tabakası bir düşman sal d ı r ıs ı n ı n b elir g i n ya ng ın izlerini gösterir. Ankara'daki Ahlatlıbel'le Eti yokuşu yer­ leş meleri d e Erken Tunç Çağ ı'ndan sonra terk edilmişlerdir. Böylece Er­

ken Tunç Çağı'nın Orta Anadolu'da silah zoru ile kapandığı anlaşılmak­ tadır. Söz konusu yangın tabakasının üzerine kurulmuş olan ye ni uygar­ lık aşağıda görüleceği üzerine Hint-Avrupalı dil grubuna giren Hititler'e aittir.

Assur Sömürgeleri (M Ö 1 900- 1 800) Beylikler döneminin en ilginç yönlerinden biri de Orta Anadolu'da bu süreç içinde Assurlu tüccarların ticaret sömürgeleri kurmuş olmaları­ dır. Anadolu'nun ilk tarihsel çağı olan Beylikler dönemi bu Assurlu tüc­ carların yazılı belgeleri yardımı ile daha belirgin bir biçim kazanmakta­ dır. Yarı efsane biçimindeki bir metinde Assurlu tüccarların Akad Kralı Sargon'dan (MÖ 2340- 2 2 84) Hatt i ülkesindeki Puruşhanda kentine se­ fer yapmasını istedikleri görülmektedir. İyi korunmuş olmayan metinde tüccarların başı : "D ü n ya n ı n Kra l ı Sa rgo n 'a adı i le ses le n d i k; b ize doğ­ ru i n s i n ; b i z g ü ç kaza n m a k i s t iyoruz; ç ü n k ü b i z s a va ş ç ı deği l i z " de­ mektedir. Metinde yolların bozukluğundan ve ulaşım zorluğundan da söz edilmektedir . Ancak kazanç isteği insanı güçlü kılmaktadır. Assurlu tüc­ carlar Anadolu'dan kereste , gümüş ve bakır gibi işlenmemiş hammadde almak, karşılığında da kendi üretim maddelerini satmak istiyorlard ı . Öy­ le anlaşılıyor ki birkaç yüzyıl düzensiz yürütülen bu alışveriş MÖ 1 9 . yüz­ yılda sistemli bir biçime sokuldu . Kültepe ll tabakasında bulunan binler­ ce tabletten anladığımıza göre Assurlu işadamları Orta Anadolu'da Ka­ rum'lar, yani bağımsız ticaret kolonileri ad ını verdikleri merkezler kur­ muşlard ı . Bunlardan birçoğunun adları metinlerde geçmekte ise de yer­ leri bilinmeme ktedir; örneğin ele aldığımız metinlerde adı sık geçen Pu­ ruşhanda bunlardan biridir. Bugüne değin yalnız Hattuş ve Neşa karum­ larının yerleri öğrenilmiştir. Ayrıca Assurlular'ın Mabartum (istasyon) adını verdikleri daha küçük ticaret merkezcikleri bulunuyordu . Assurlu işadamlarının tabletlerinden bir miktar Alişar'da da bulunmuş olduğuna göre buradakinin bir Mabartum olması mümkündür . 1 81


Al ışve r iş eşya mübad ele si y olu ile yapıl ıyordu . Ass urlu tüccar lar Anadolu ' da ucuz olduğu i ç i n ö ze l l i kle bakır a lıyor , kar şılığın da da ka lay ve kuma ş ve riyorlard ı . Alışv erişte a ltı n ve gümüş esas kab ul ediliy or d u . Perakende hesaplar gümüş , top tan ti caret ise altı n esas tutularak y a p ılı­ yord u . Altın gümüşten 8 kat değerli id i . İ yi kalite ba kırın 7 0 kilosu bi r kilo gümüşe eşdeğerli ydi . Amutum ad l ı bir maden gümüşten 40 kat da­

ha değ erliydi, yani bir kilo amutum elde etmek için 40 kilo gümüşe eş değe rde olan bir mal vermek gerekiyordu. Bu değerli mad en , o dön em ­ lerde yeni keşfedilen demir olmak gere ktir. Yollar arabaların kullanılmasına elverişli olmadığı için taşıma aracı olarak çoğunlukla kara lakabı ile andıkları eşek kullanıl ıyordu. Külte­ pe'de bulunan bir kabartma kalıbında bu önemli taşıt aracı iki tanrı ile bir arada görülmektedir. Anadolu halkı ile yaptıkları alışverişten Assurlu tüccarlar büyük ka­ zanç sağlıyordu. Çünkü onlar hem alıştan hem de satıştan ayrı yarar el­ de ediyorlard ı . Örneğin 20 gram kalayı bir gram gümüşle , bir gram gü­ müşü ise 1 O gram kalayla değiştiriyorlard ı . Assurlu tüccarlar okur-yazar oldukları için o dönemlerde yazı kullanmaya daha başlamamış olan Ana­ dolu kavimlerini böylece sömürüyorlardı . Her zaman olduğu gibi kentler ve özellikle ülkeler arası ticaret için yazışmak en gerekli koşuldu. Neşa Karumu Anadolu'daki geri kalan ticaret kolonilerinin merke­ ziyd i . Tahsin Özgüç'ün N imet Özgüç'le birlikte 1 948'den beri Kültepe'de karumda , yani Assurlu tüccarların oturmuş oldukları yerleşmede yaptığı kazılar çok önemli sonuçlar vermiştir. Bu yerleşmenin hemen bitişiğin­ deki höyükte yerli halkla Nesililer'in yani kendilerini Neşalı olarak tanı­ tan Hititler'in iskan yeri bulunuyordu. Ancak yukarıda değindiğimiz gibi kent halkının büyük çoğunluğu, Hattiler'den , yine önemli bir bölüğü de Hurriler'den oluşuyordu . Tahsin Özgüç son yıllarda höyükte de çalışm ış ve çok önemli yapılarla Kral Anitta'nın adını taşıyan bir bronz ka macı k bulm uştur. Her iki yerleşmede bulunan eşsiz değerdeki eserler An ka­ ra'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

H iTİT DEVLETİ NİN KURULUŞU Hatti-Hitit Beylikleri bölümünde ele aldığımız büyük prenslikler b i çi ­ mi ndeki gelişme , güçlü bir krallığın ortaya çıkmasına doğru ilk adı m d ı ge rçe kten . Anadolu'nun daha uzun süre dağınık ve küçük prenslik le rin 1 82


elinde kal mas ı dış a rıdan gelebi leceklere elverişli ortam yaratıyordu . Böy­ l ece dış teh l i ke ka rşısında Ana dolu beyl iklerinden bazıları nı n birlik olma­ lar ı doğal kabu l ed ilebilecek bir oluşmad ı r . N itekim beyl iklerin birbirleriyle yaptıkları savaşın sonunda Hattu­ şa 'da Eski Hitit Krallığ ı'n ın kurulduğunu görüyoruz .

Hititler Döneminde Dünyanın Başlıca Devletleri

Hititler zamanında dünyada egemen olan devletler şunlardır: Yakın­ doğu'da kuzeyden güneye Mitanni , Assur, Babil ve Mısır Devletleri , Orta Akdeniz Bölgesi'nde Girit'te Minos , bugün Yunanistan dediğimiz ülkede de Ahhiyawa Devletleri . M itanni Devleti MÖ 1 6 . ve 1 5 . yüzyıllar boyun­ ca Hititler'e üstün durumda iken 1 . Şuppiluliuma (MÖ 1 380- 1 345) za­ manında Hitit hükümranlığına girmiştir . Hammurabi Devrinde (MÖ 1 7 2 8- 1 686) çok parlak bir evre yaşamış olan Eski Babil Devleti , Babil'in 1 . Murşili tarafından tahrip edilmesinden sonra gücünü yitirmiş ve Kafkas kökenli Kassitler'in işgali altında sönük bir yaşam sürmüştür . Nitekim Babil , uzun süre Hitit krallarının çocukla­ rı , kardeşleri ve onların çocukları tarafından yönetilmiştir. Assur ve Mari uygarlıkları da altın çağlarını MÖ 1 7. yüzyılda yüksek bir düzeyde yaşarken MÖ 1 6 . yüzyıldan sonra önemli güç olmaktan çık­ mışlardır.

Hitit İ mparatorluğu M Ö 1 3 . Yüzyılda Dünyanın İ ki Süper Devletinden Biriydi Böylece Assur, Mari , Babil gibi uygarlık merkezlerinin MÖ 1 6 . yüz­ yıldan , Mitanni Devleti'nin ise MÖ 1 5 . yüzyıldan sonra politik güçten yoksun olmaları Hitit İmparatorluğu'nun yükselmesine yol açmıştır . Nite­ kim i l . Tuthaliya (MÖ 1 460- 1 440) ve özellikle 1. Murşili (MÖ 1 6301 600) tarafından başlatılan denize ve Mezopotamya'ya ulaşma politikası , sonraki krallarca da sürdürülmüş ve bu sayede Hitit Devleti siyasal ege­ menlikten başka kültür alanlarında da dünyada önemli bir yer edinmiştir . H itit Devleti 1 . Şuppiluliuma (MÖ 1 380- 1 345) , il . Murşili ( M Ö 1 3451 3 1 5) , Muwatalli (MÖ 1 3 1 5 - 1 2 8 2 ) , i l i . Hattuşili (M Ö 1 2 7 5 - 1 2 50) ve i V . Tuthaliya ( M Ö 1 2 5 0- 1 2 20) dönemle ri nd e yani bir yüzy ıl ı a ş k ın süre bo,

1 83


yunca , o tarihlerdeki Y ak ındoğ u'nun ve dünya n ın ege menliğini Mısır il e birlikte paylaşıyordu . M Ö 1 3 . yüzyıl boyunca yery ü zün ün iki süper de v le ­ t i nden birini oluşturan H ititler , geliştirdikleri hoşgör ülü, insancıl yas a la r ı ile Eski Çağ'ın en özgün u ygarl ıklarından birini ya rattı lar.

Hititlerde Tarım ve Ticaret Yazılı kaynaklardan öğrendiğimiz üzere Hitit lmparatorluğu'nda hal­ kın başlıca geçim kaynağı tarımd ı . Bununla beraber yine tabletlerden edin ilen bilgiye göre çeşitli mesleklerde çalışanlar çok olduğu gibi , tica­ ret yaparak zengin olanlar da az değild i . Ulaşım v e ticaret kağnılarda gördüğümüz disk şekilli dört tahta te­ kerlekli öküz arabaları ve özellikle eşekler ve katırlarla gerçekleştiriliyor­ du. Yolların bakımı saraya bağlı prenslikler ve beyliklerce yapılıyordu . iV. Hattuşili'nin bir mektubundan anlaşıldığına göre Hititler demir madenini topraktan çıkarmasını biliyor ve ondan çeşitli aletler ve mobil­ ya yapabiliyorlardı . Ancak aynı yazıda bildirildiği üzere bu iş uzun zaman alıyordu. Gümüş çubuklar Hatti, H itit Beylikleri Devri'nde olduğu gibi Hi­ titler'de de alışveriş aracı, yani bir çeşit para olarak kullanılıyordu .

Hitit Kültürünün Ö zellikleri H ititler yoğun Hatti , Mezopotamya ve Hurri etkilerine karşın, ken­ dilerine öz ve Yakındoğu'da benzeri olmayan yüksek düzeyde bir uygar­ lık yaratmışlardır.

Hitit Kültüründe Mezopotamyalı ve Hattili Unsurlar H itit kültürünün Mezopotamya'dan ve Hattiler'den dil , din ve san at ala nlarında ne denli etkilendiği , belirgin bir biçimde görülür . Anado lu 'y u H ititl er Dönemi'nde Mezopotamya'ya bağlı kılan en önemli etken , H at ­ tuş a'da Eski Krallık Dönemi'nden beri kullanılmaya başlanmış olan "Ç i v i Yaz ısı"dır. Hititler Mezopotamya'nın o denli etkisinde kalmışlard ır k i ke n di çivi yazılarında Akkadça ve Sümerce yazı işaretlerini oldukları g i b i 1 84


k ullanıyor lard ı . Zaten o dönemlerde Akkadça d iplomatik dil idi ve ulus­ la rarası yazışma larda , anl aşmalarda (muahede lerde) kullan ılırd ı ; nitekim Boğa zköy tabletleri arasında Sümer-Akkad-H itit lügatlerinden kırık par­ ça l a r bu l un m u ş tur Ayrıca Boğazköy'd e , bütün ya da bir bölümü Sümer­ .

ce veya Akkadça yaz ılmış yüzü aşkın metin ele geçmiştir. Bu bağlamda ö ze llik le Sargon'un ve Naram Sinn'in Anadolu savaşlarını, ayrıca Gılga­ me ş De stanı'nı anlatan tabletler örnek oluştururlar.

Hurri Etkileri Hititler mitoloji , din ve at yetiştirme alanlarında Hurri kültüründen yoğun biçimde etkilenmişler , Sümer ve Akkad uygarlıklarını belirli bir öl­ çüde de olsa Hurriler'in aracılığı ile tanımışlardır. ilk Hurri etkileri MÖ 1450 tarihlerinde başlar ve Hattuşili lll'ün (MÖ 1 2 75- 1 250) eşi Puduhepa döneminde en belirgin biçimine ulaşır . En çarpıcı Hurri etkinliği , Hitit prenslerinin Hurrice adlar almaları ile orta­ ya çıkar . Örneğin aşağıdaki adlar Hurricedir: Nikalmati , Arnuwanda l'in (MÖ 1 440- 1 420) eşi ; Aşmunikal, Tuthaliya lll'ün (MÖ 1 400- 1 380) eşi ; Puduhepa ve Hinti , Şuppiluliuma l'in (MÖ 1 38 0- 1 345) ilk iki eşi ; Malni­ kal , Şuppiluliuma l'in üçüncü eşi (?) ; Tanuhepa , Murşili il (MÖ 1 3451 3 1 5) , Muwatalli (MÖ 1 3 1 5- 1 282) ve Murşili ili (MÖ 1 282- 1 2 7 5) dö­ nemlerinin Tavanannası (yani Ana Kraliçesi); Puduhepa , Hattuşili l ll'ün (MÖ 1 2 7 5 - 1 2 5 0) eşi . Birçok prens adı da Hurricedir; örneğin, Şuppilu­ liuma l'in oğlu Kargamış Kralı Şarru-Kuşuh ile daha sonraki Kargamış krallarından Inı-Teşup ve Talmi-Teşup . Ayrıca yukarda değindiğimiz üzere ili . Murşili de prensliği sırasında Urhi-Teşup adını taşıyordu. Huttuşili llI'ün eşi Puduhepa Hurri kökenli olduğu gibi, prensesler­ den daha birkaçının da Hurri sarayından alınan gelinlerden olmaları ak­ la yakın gelmektedir. Buna karşın prenslerin hepsi doğal olarak H itit so­ yundandır. Özünde H urri adlarının gözde olmas ı , Hurri Uygarlığı'nın yüksek bir düzeyde bulunmasından kaynaklanıyordu. Ancak Hurriler'e duyulan sevgi ve saygı büyük ölçüde politik çıkarlara bağlı idi . Çünkü Hurriler'in oturdukları birçok toprak H itit egemenliğinde idi . Bu neden­ de Hattiler'e uyguladıkları sevecen davranmak politikasını Hurriler konu­ su nda da kullanıyorlard ı . Nitekim 9 . yüzyılda Orta Asya'dan g ö ç edip Pers , Arap v e Bizans ülkelerine gelen Türkler de yerli halklara sevgi ve saygı göstermeyi ulu1 85


sal polit ikaları saym ış lardı r . Ö rneğ in i ra n 'da ki Bü yük Sel çuklu ve a rd ın ­ d a n da Anadolu'daki Sel çuklu d önemleri nde beyl erin (h ükümdarla rı n ) P ers a dları taşımaları sev gi ve saygıya dayalı olduğu öl ç üde , p ol i t i k ç ı ­ ka r lar a da bağ lı id i . H ititler yoğun biçimde Hat t i , M ezopotamya ve Hurri etkileri altı n da

kalmış oldukları halde ulusal kimli klerini yitirmemişler , tersine bütü n b u esinlenme lerden yararlanarak özgün bir uygarlık yaratmışla rdır. Bir çok uygarl ığın karışımından oluşan başarılı bir sentez yüzyıllar sonra ki A na­ dolu'da bir daha gerçekleşmiştir . Gerçekten Türkler'in 1 6 . yüzyılda Pers , Arap , Bizans ve eski Anadolu geleneği ile kendi Orta Asya özelliklerin­ den ya rarlanarak yarattıkları Osmanlı Uygarlığı da böyle başarılı ve öz­ gün bir sentez örneğidir. (Hurri Uygarl ığı için bkz . E. Akurgal , Anad olu Uygarlıkları , 5 . baskı , İstanbul 1 99 5 . )

Hititlerde İ nsan Hakları H itit Uygarlığı'nı n , onu Yakındoğu'daki komşularından ayıran en önemli özelliği, insan haklarına duyulan saygıda belirginleşmesidir . Albrecht Goetze'nin saptadığı gibi Hititler, insan yaşamına ve kişilik haklarına büyük önem veriyordu. Onur kırıcı cezalar, Assur kanunların­ da görülen acımasız yargılar H itit hukukuna yabancı idi . Assurlular'ın uy­ guladığı düşman vücutlarının parçalanması , ateşte yakılması, esirlerin kazıklara oturtulması ya da derilerinin yüzülmesi , kesilmiş insan kaf ala­ rından piramitlerin oluşturulması çeşidinden davranışlar Hitit Ülkesi'nde söz konusu olamazd ı . N itekim bunun gibi işkencelerin yapılmış olduğu­ nu gösteren tasvirlere Hitit sanatında rastlanmamaktadır.

Kölelerin Bile Haklan Güvence Altındaydı Kölelerin bile hakları güvence altında idi . Örneğin köleler özgür ka­ dınlarla evlenebiliyorlar ve bu yüzden kadınlar özgürlük haklarını kaybet­ miyorlard ı . Ancak kölenin başlı k parası ödemesi zorunlu bir koşuldu . Böy le b i r evlilik bozulduğunda varlıklar v e çocuklar özgür vatanda şl a r iç in öngör ülen ilkelere göre paylaşılıyordu . Böylece varlık, kölelerin ö z ­ g ürlüğ üne yol açıyordu . Doğulu ülkelerde sıkça rastlanan kardeş evliliğ i , Hititler'de ölüm c e 1 86


zası ile yasaklanmışt ı r . Şuppilu liuma l 'in Hukka naş Muahedes i' ndeki söz­ l e ri bu yargıyı belirgin ol arak d ile getirir : "Be n g ü n e ş , sa n a eş o l a ra k verdiğ i m k ı z ka rdeş i m i n çeş i t l i d e rece l e rde k ı z ka rdeş l e r i va rd ı r. A r­ t ı k o n la r s e n i n de ka rdeş l e r i n o l d u la r, ç ü n k ü sen o n la rı n ka rdeş leri i le e v le n d i n . Ha t t i Ü l k es i 'n de ö n e m l i b i r i l ke va rd ı r. E r k e k ka rdeş k ı z ka rdeş i ya da on l a r ı n k ı z çoc u k la rı i le c i n s e l i l iş k ide b u l u n a m az . B u l u n u rsa Ha t t i Ülkesi 'n de s a ğ yaşaya maz, ö ld ü rü l ü r. A n c a k sen i n ü l kende e r ke k le r i n k e n d i k ı z ka rdeş l e r i v e k u zen leri i le s e v i ş m e k g i ­ b i k ö t ü ôde t le r i va rd ı r . B u Ha t t uşa 'da yasa k t ı r. Ş i m d i eğe r s a n a eşi­ n i n k ı z ka rdeş i , yarı ka rdeş i ya da o n la rda n b i ri n i n k ı z çoc u ğ u ge l i r­ se o n a y i yecek ve içece k ver. Yiy i n ve k ı va n ç l ı o l u n . A n ca k on u n la sev i ş m e k isteğ i n de n u za k d u r. B u n a iz i n yo k t u r, ö l ü m le ceza la n d ı r ı ­ lı r. "

Hititlerde Kadın Hitit Uygarlığı'nın en ilginç özelliklerinden biri de Mezopotamya'da erkeklerin baskısı altında yaşayan kadının Hitit Ülkesinde sahip olduğu saygınlıkta görülmektedir. Kraliçelerin nerede ise krallar kadar haklara sahip olmalarından anlıyoruz ki Hititler'de erkek ve kadın eş değerde idi . Harem yalnız kral sarayında vardı; halk arasında ise çok kadınla ev­ lilik (poligami) geleneği yoktu .

Hitit Kralları (Primus İ nter Pares) Sayageldiğimiz özellikleri ile H ititler Eskiçağ tarihinde seçkin bir yer alırlar. Onlar akılcı ve gerçekçi tutumları ile , dilleri ve dinleri birbirlerin­ den ayrı düzinelerce yerli halkla birlikte ulusal kimliklerini yitirmeden ya­ rım bin yıl süresince güçlü bir devlet ve özgür bir uygarlık olarak yaşadı­ lar . Hititler'in e n çarpıcı özelliklerinden biri , insan haklarına saygılı bir devlet kurmuş olmalarıdır. Hitit kralı devletin ve ordunun olduğu gibi din ve yargı işlerinin de başı idi . Yabancı devletlerle olan ilişkiler de onun buyruğu altında bulunuyordu . Federal bir devlet olan memleketin en mü­ him bölgelerinin idaresini yürütmek işini çocuklarına yaptırırd ı . Örneğin 1. Şuppiluliuma oğullarından Piyasilli'yi Kargamış'a , Telipinu'yu Halep 1 87


Krallığı'na atad ı . Kar g amış Krallı ğı'na kardeşi n i , 0 ölünc e onun oğlunu ; Halpa'ya (Ha lep'e) yeğeni Rimş arma'yı getirdi . Bunlar ı n g örevleri yolla ra , tap ınaklara bakmak, onları onarm a k , ulaşımda güvenceyi sağlamakt ı . H itit kralları devletin başın a , Kral Telipinu'nun s ağla dığı tahta çık ­ ma yasasına uygun olar a k kal ıtım (ve raset) yolu ile ç ı k ı yo r l ardı . Anc a k

her Hitit kralı , Yakındoğu'nun acımasız hükümdarlarının tersin e , bir "pri mus inter pares" , yani "eşitler arasında birinci" id i .

Pankus (Soylular Kurulu) I . Hattuşili'nin (MÖ 1 660- 1 630) politik vasiyetnamesinde gördüğü­ müz gibi , soylular kralın yargısına bağlı değillerd i ; tersine tartışmalı ko­ nular Pankus'ta (Soylular Kurulu'nda) ele alınır ve karara bağlanırd ı . Te­ lipinu (MÖ 1 535- 1 5 1 0) döneminde sağlanan "tahta çıkma yasası"nda soyluların hakları yüksek tutulmuştur. Bu belgede kral kesin deyişlerle uyarılmakta ve soylulardan hiçbirini öldüremeyeceği belirtilerek taht tar­ tışmalarında kararın Pankus tarafından alınacağı, kötü işlere kalkışan kralın bunu başı ile ödeyeceği bildirilmektedir .

Yeryüzünün En Eski Meşruti Krallığı H itit krallarının ülke sorunlarını Pankus adını taşıyan bir mecliste , yani bir çeşit senatoda karara bağlamaları zorunluğu, yeryüzünde ilk de­ fa Hattuşaş'ta olagelmektedir. Böyle olduğuna göre H itit İmparatorluğu dünyanın ilk meşruti krallığı olarak insanlık tarihinde eşsiz bir yer al­ ma ktadır. H itit kralları Mezopotamya hükümdarlarının tersine tanrılaştırılma­ mışlardır. Hitit metinlerinde ölen krallar için "o tanrı oldu" deyimi geç­ mektedir. Ancak Hitit Devleti'nin sonlarına doğru tahtta oturan iV . Tut­ haliya'nın (MÖ 1 2 50- 1 2 2 0) Yakındoğu krallarının davranışlarına özendi­ ğini görüyoruz. Boğazköy'de bulunan bir mühür baskısından öğrendiğ i­ mize göre i V . Tuthaliya kendini , Assur'da 1. Adad-N irari'den (MÖ 1 2 9 71 2 65) beri kullanılmaya başlanan "Evrenin Kralı" olarak anan ilk H iti t kral ıdır . Onun , kendi yaşam döneminde , Yazılı kaya Açıkhava Tap ın a­ ğı'n ın tanrılara ait A odasında kendisinin yaptırdığı şüphesiz olan bü yü k ka bart mada tanrılar gibi dağlar üzerinde durması , B odasında diğer b i r 1 88


kabartması ile bir heykel ini n yer almas ı , bu özentiyi belirgin biçimde açı­ ğa vurmaktad ı r . N i teki m Ugarit'te (Ras Şamra'da) bulunmuş olan bir mü ­ hür baskısınd a bu kra l , tanrılara öz olan , ucu sivri boynuzlu külahla g ö ­ rü lmekted ir. Yazılıkaya'daki söz konusu Tuthaliya kabartmaları ve hey­ kel, çökü n t ü dönemi nde 1 1 1 . A r nu w anda tarafından yaptırılmış olamaya­

caklarına göre , i V . Tuthaliya'nın kendini tanrılaştırmış olduğu anlaşıl­ maktadır. Hurri kökenli bir annenin çocuğu olan iV. Tuthaliya'nın bu Yakındoğulu davranışı , Hitit İmparatorluğu'nun son bulmak üzere oldu­ ğunu gösteren bir işaret olsa gerektir.

Hitit Sarayındaki Yaşam Hakkında Bildiklerimiz Meşruti bir krallık hüviyeti taşımasına ve kralların tanrılarına bağl ı , insan haklarına saygılı olmalarına rağmen Hattuşaş sarayının zengin bir haremi ve herhalde güzel cariyeleri vard ı . Sedat Alp'in sosyal sınıf NAM . RA'lar araştırmasından Hitit sarayın­ daki çeşitli yetkilere sahip protokol büyüklerinin Osmanlı sarayındaki yüksek rütbeli memurlar gibi yer aldığını görmekteyiz . Büyük Tapınak'ta sadece yarısı gün ışığına çıkan bir tabletten , 208 kişiden 1 8'inin rah ip , 2 9'unun çalgıcı , 1 9'unun tahta tabletlere yazı yazan katip, 35'inin kahin rahip , 1 O'unun hurrili şarkıcı olduğunu öğreniyoruz .

Hitit Kraliçeleri (Tavanannalar) Hitit sosyal yaşamının bir başka belirgin özelliğini kral eşlerinin sa­ hip oldukları saygınlıkta buluyoruz . Kral eşleri , Tavananna sanı ile yani "Anne Kraliçe" saygılanmasıyla anılıyorlardı . Bu saygın sanı , kocaları öl­ dükten sonra da, yani yeni kralın eşi döneminde de , ölene değin taşıyor­ lard ı . Böylece yeni kralın eşi Tavananna sanını bir önceki kral eşinin ölümünden sonra elde edebiliyordu. Dünyada başka bir eşi olmayan bu yasa ilginç olduğu ölçüde kaza­ nılmış bir hakkın koruyucusu olmak bakımından övgüye değerdir. Biriki­ mi ve deneyimi büyük olan eski kraliçenin yeni krala ve kraliçeye örnek olmas ı , onları böylece kısmen de olsa dengeleyebilmesi elbette ki yararlı oluyord u . Ancak bu yasadan bazı kralların rahatsız oldukları anlaşılıyor. Ör neğ in l . Hattuşili ke ndi krallığından önceki Tavananna'dan "O bir yı1 89


land ır" diye şi ka yet etm e kte dir . 1 1 . M u r ş ili' n i n ise Ta va nanna sı fatı ile egemen olan üvey annesi yüz ünden ya ş a m ı n ı n zeh red ilm iş olduğu bili n­ mekted ir. Bö yle olmakla birlikte Tavananna yasası 5 0 0 yıla yakın bir s üre b o­ yunca kesintisiz geçerli olmuştur . Kral içeler şölenlerde ve libationlarda , yani tanrılara içki ya da kur­ ban kanı sunma sırasında krallara eşlik ed iyorlar, hatta kral mühürl eri n­ de o nların da adları bulunuyord u . Örneğin , 1. Arnuwanda ile eşi Aş mu­ nikal , 1 . Şuppiluliuma ile birinci eşi Hinti, 111 . Murşili (U rhi-Teşup) ile Da­ nuhepa , 111 . Hattuşili ile Puduhepa adları aynı mühürde yer alıy ord u . Kral eşlerine gösterilen bu saygıyı fırsat bilerek ölçüyü kaçıran sad ece iki krali çeyi l . Arnuwanda'nın eşi Hurrili Aşmunikal'i ve 111 . Hatt uşili'n in eşi Hurrili Puduhepa'yı gösterebiliriz . Aşmunikal annesi yolu ile Eski Krallığın biricik varisi olmaktan yararlanarak hemen her belgeye kralla birlikte imza koymuştur.

Özet

Hititler Anadolu'da önce beylikler halinde (MÖ 2 0 00- 1 660), sonra bir krallık (MÖ 1 660- 1 460) , daha sonra bir büyük krallık kurarak (MÖ 1 460- 1 1 90) egemen olmuşlardır. Politikaları gerçekçilik üzerine kurul­ muştur . Yerli Anadolu kavimlerini özellikle Hattiler'i ve Hurriler'i hoşgö­ rü ve anlayışla yönettiler. Başlangıçta uygarlık yönünden kendilerinden çok üstün olan bu kavimlerden büyük ölçüde yararlandılar, onların gele­ neklerine , dinlerine saygı gösterdikleri gibi ülkenin adını bile değiştirme­ diler. Mezopotamya'dan çivi yazısını alarak uygar bir ulus olarak kendi çağlarının en ileri ülkelerinden biri oldular. Dış politikayı, tampon dev­ letçikler kurarak ve bunlarla aralarında evlenme yolu ile yakınlık sağla­ yarak idare ettiler. Yasalara , insan haklarına , anlaşmalara saygı göstere­ rek doğru olmayı bildiler. Ancak H itit İmparatorluğu düzinelerce küç ük kra llardan oluşan bir uygarlıklar mozayiği idi ; onu dengeli ve uyumlu bir p olit ika içinde yönetmek çok güçtü . Belki de Hattuşili Ill'ün , Kral Murş ili lll'e başkaldırması ve tahtı yasaları çiğneyerek zorla ele geçirmesi , ba ş­ kalarına , yani Hitit Devleti'nin yıkılmasına başlıca etken olan Batı Ana­ dolu Beyliklerine yol oldu ve böylece 800 yıllık koca devlet içte n ve dış ­ tan sald ıran güçlerle son buldu . 1 90


T RO İA U YG A RLI G I 111-V ( M Ö 2 0 0 0 - 1 8 0 0 ) Troia Höyüğü'nü n i l i , iV ve V'inci katları da O rta Tunç Ç ağı döne­ e min ait olup Troia J ve il yerleşmelerinin uzantısıd ır. Troia VI Uygarlığı (M Ö 1 800- 1 200) Troia VI döneminde yazı kullanılmadığından ötürü bu yerleşmeyi bir Ye ni Tunç Çağı (MÖ 1 8 00- 1 2 0 0) uygarlığı olarak tanımlıyoruz . Her ne de nli hiç olmazsa 1 3 . yüzyılda Troia krallarının , komşu krallarla yazış­ mak için çivi yazısı ve Linear B yazısını bilen saray katipleri kullandıkları şü phesiz idiyse de kalıntılar arasında hiçbir yazıta rastlanmadığı için Troia VI yerleşmesini dediğimiz gibi bir Yeni Tunç Çağı uygarlığı olarak sınıflandırmak gerektir. Orta Bronz Çağı Troia uygarl ığından sonra kurulan Troia Vl'nın Or­ ta Bronz Çağı kalıntıları , göçmen H int-Avrupalı kavimlerinin kurdukları ilk kent devletleri ile aynı döneme rastlamaktadır. N itekim Yunanistan'da Orta Bronz Çağı'nın aynı zamanlarda sona erişi ve Geç Bronz Çağı'nın başlaması bir rastlantı olmasa gerektir. Bu yeni ve birbiriyle çağdaş uy­ garlıkların eski dünyanın üç komşu bölgesinde aynı zamanlarda doğuşu , 3. binin sonlarına doğru başlayan ve 2 . binin başlarına değin süren bü­ yük Hint-Avrupa göçüyle ilişkili olmalıdır. Blegen, Troia VI halkı ile Yu­ nanistan'ın Orta Hellas Devletleri arasındaki gerçek ilişkiye haklı olarak değinmişt i . Hititler'in sürekli olarak kuvvetli bir Doğu etkisi altında kal­ malarına karşın , uygarlıklarının özellikle mimaride ve kent planlaması alanlarında Myken ve Troia VI ile belli ortak temel özell ikleri vard ı . Hitit yazılı kaynaklarının Vilusa Prensi Alexandu'dan söz etmesi ve onun da Priamos'un oğlu Alexandros'un adını anımsatması, Batı Anado­ lu'da bir ülke adı olan Vilusa'nın İlion ya da İlios'la , ayrıca yine Hitit metin­ le rindeki Taruişa'nın Troia sözcüğü ile benzerliği ilginçtir. Bununla beraber öyle anlaşılıyor ki T roia ile Hattuşa arasında doğrudan bağlantı çok azdı . Hitit çanak çömleğinin en ufak bir parçası dahi Troia'da bulunmamıştır. Her iki kültürün mimarlık ve seramik sanatlarında görülen benzer ö zelli kleri de aralarında doğrudan bir bağlantı olduğunu kanıtlamaz . Söz k onusu yakınlıklar daha çok bu üç uygarlığı n aynı kökenden gelmiş ol­ ması ile ilgili olsa gerektir. Kara ulaşımı emin ve sağlam olmad ığı içi n , Tro ia daha ç o k geleneği v e jeopol itik durumu i l e Batıya yönelmişt i . Hel1 91


las ve Kyklad kökenli ma t ça na k- çömle k ve M yke n k öke nli ürünler gö z e çarpanlard ı r . Ayrıca Troia'd a G i rit sanat ürünl eri ile Kıbrıs seramik p ar ­ ç aları da bulunmuştur . Bu nla r Troia VI 'nın den i z yoluyla dış dünya i l e ilişkiler kurduğunu da kan ıtla maktad ı r . Troia VI 'nın yerel çanak çö ml e ği te k renk, sade ve çok az dikkati çekecek niteliktedi r . Tr o i a VI'nın en g ü ­ zel sanat ürünleri eski yerleşim tabakalarında çok sayıda bu lun muş ola n M i nyas seramiği dir. Yunanistan'da yaşayan ç a ğd aşları gibi Troial ılar d a

bu tip çanak çömleği ortak oldukları ana vatanlarından berabe rle rin d e getirmiş olmalıdırlar.

Troia VI a-h (M Ö 1 800- 1 2 7 5) H itit ve Myken uygarlıkları ile çağdaş olan bu yerleşmede yazı bilin­ memekle birlikte kültür çok yüksek bir düzeye ulaşmışt ı . Onun en son katında yani Troia VI a-h'da (MÖ 1 8 00- 1 2 7 5) Homeros'un İlias ve Odysseia destanlarında söz ettiği, Priamos'un ünlü şehri bulunuyordu. Güzel bir taş işçiliği gösteren şehir duvarı bugün de çok iyi korunmuş durumdadır. Kral sarayı Roma Devri'nde yapılan inşaat ve Schlie­ mann'ın bilgisizce açtığı kazı çukuru nedeniyle ortadan kalkmışsa da prenslere ve ileri gelenlere ait megaronların taştan temelleri korunmuş­ tur. Kazılarda elde edilen vazolar ve daha başka sanat eserleri İstanbul Arkeoloji Müzelerindedir. Troia kentinin önemi, çok büyük olan stratejik yeri ve Myken'lerin büyüyen ekonomik hırsları , Troia savaşının nedeni olmuştur . İliada da büyük bir olasılıkla Akalar'ın Troia Vl'yı almak için giriştikleri ve sonucu başarısız olan savaşların poetik öyküsüdür.

Troia Vll a (M Ö 1 2 7 5- 1 240) Troia MÖ 1 2 7 5 tarihlerinde depremle yıkılmış ve bir kuşak bo yu kara nlık bir dönem yaşamıştır.

Troia Vll b 1 (M Ö 1 240- 1 1 90) Vll a katınd aki yanık tabaka 5 0 cm . ile 1 m . arasında deği şe n b i r 1 92


kal ı n l ık gösteri r . Bu korkun ç tahribe karşın Troia sakinleri yeniden kent­ lerine dönmüşler ve surla rla evleri ona rmışlard ı r . Kurşun renkli M inyas s era miği ve Tan seramiğinin ü retimi ne devam ederek yerli kültürü sür­ d ü rm üşl er di r .

Troia Vll b 2 (M Ö 1 1 90- 1 1 00) Troia'da VI . yerleşmeden beri ilk kez kültür değişikliğine Troia VII b 2 'de rastlanmaktadır. Bu katta Troia'da ilk kez buckelkeramik denilen ve benzerleri yalnız Balkan ülkelerinde bulunan kurşuni renkl i , yüksek kes­ kin kulplu ve karınları üzeri boynuzcuklarla süslü kaplar görülür. Duvar örme tekniği de değişmiştir . Duvarların dip kısımları orthostat şeklinde , yani dikey olarak konmuş büyük taş bloklarla güçlendirilmektedir. Bu tipte bir ev, VI U kapısının batısında A 7 karesinde , orthostatlı duvar kalıntıları da J-K 5 ve K 7 karelerinde görülmektedir. Troia VII b 2'de yerleşen Balkan kökenli halk, buraya zor kullanma­ dan gelmiş olmalıdır. Çünkü Troia VII b 1 ile bu kat arasında hiçbir yan­ gın ya da tahrip izine rastlanmamaktadır. Böylece 1 1 8 0 tarihlerinde Hattuşaş'ın tahribinde büyük rol oynayan ve 1 1 65 tarihlerinde Muşki adı altında Assur Kralı 1. Tiglatpileser ile çarpışan ve Arzava ile Karga­ mış'ı tahrip ettikten sonra III . Ramses (MÖ 1 1 98- 1 1 7 6) ile savaşan ka­ vimlerin arasında Troia VII b 2 'de oturan, Balkanlar'dan gelmiş kavimle­ rin de bulunduğu anlaşılmaktadır.

DEMİR ÇAGI (KARANLIK ÇAG) (MÖ 1 2 00-750) Troia VI h'nın ve Hattuşa'nın yıkılmasından sonra Anadolu yeniden 450 yıl boyunca ilkel bir düzeye düşer. Artık yazı kullanılmamaktadır. Zengin ve uygar kentlerin yerine yoksul yerleşmelerin gelmiş olduğu an­ laşılmaktadır. Çünkü bugüne değin Orta Anadolu'da kazılan ve araştırı­ lan düzinelerce örende MÖ 1 2 00- 7 5 0 tarihlerine girebilecek eserler saptanamamıştır. Hiç şüphe yok ki bu tarihler arasında da yerleşmeler mevcuttu . Ancak nüfus az ve uygarl ık düzeyi düşük olduğundan kalıntı­ lar da o oranda önemsizdir, onları bu nedenle teşhis etme k zorlaşmakta­ dır . N itekim Güneydoğu bölgeleri dışında bütün Anadolu'da MÖ 1 0 507 50 tarihlerine ait yerleşmeleri , bugüne değin ancak bizim kaz d ı ğ ı m ı z 1 93


Eski İ zmir ke ntinde sapta ma k o lanağı bulunm u ştur (E . A kurgal , Esk i i z­ mir 1 , Anka ra 1 9 8 3 ) .

Ege Gö ç ü - Balkan Kavimlerinin Anadolu'y a Gö ç leri Bugünkü Batı uygarlığı doğuşunu büyük ölçüde Anadolu toprakla­ rında M Ö 1 2 00'den sonra gerçekleşen kültür gelişmelerine borçludur. M Ö 1 2 . yüzyılın başında olagelen göçler Anadolu'nun tarihsel akışına yeni bir doğrultu vermiş ve M Ö 3 . binden beri Mezopotamya etkisinde bulunan yarımad a , söz konusu tarihten sonra yüzünü Batıya çevirmiş ve Roma Çağı'nın bitimine değin Batı dünyasının atmosferi içinde yaşa­ mıştır. Politika ve kültür alanlarındaki bu değişiklik daha sonra MÖ 6 5 0 -545 arasında Batı uygarlığ ının İon kentlerinde doğmasını sağla­ mıştır.

GEÇ HiTiT UYGARLIGI (MÖ 1 2 00-650) Hattuşa'nın M Ö 1 2 0 0 sıralarında tahrip edilmesinden sonra Ana­ dolu'da Hitit kültürü yaşamını yitirir . Çünkü kültür faaliyeti halka mal olmamış, yalnız saraya ve dar bir aristokrasi çevresine sınırlı kalmıştı . Buna karşılık daha M Ö 2 . binin i kinci yarısı boyunca H itit uygarlığının etkisine girmiş olan Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Mezopotamya'da Hitit geleneği süreg ider. Aslında Luvi kökenli halkın yaşadığı bu bölge­ de Hattuşa'da , Alacahöyük'te ve daha birçok Anadolu yöresinde tanıya­ geldiğimiz sanat eserleri değişik biçimlere bürünür. Düzinelerce kent d evletçiklerinden oluşan bu beyliklerde , başlıca dört sanat stili sapta­ mak olasıdır : 1 ) Geleneksel H itit Stili 1 ve i l . 2 ) Assurlaşmış Geç Hitit Stili . 3) Aramlaşmış-Assurlaşmış Geç H itit Stil i . 4) Aramlaşmış-Assurlaşmış-Fenikeleşmiş G e ç H itit Stili .

Ge ç Hitit Sanatının Hellen Sanatına Etkileri Hellenler MÖ 8 . yüzyılın başlarında gemiler inşa edip Doğu Akde1 94


niz'de ticaret yapmaya başlad ı kları zaman M ısır'ı n , Fenike'nin ve Gı:>ç Hitit Beylikleri 'n in yoğun e tkisi altında kald ılar . M Ö 3 000 tarihlerinden b eri yazı kullan an, din , mitoloj i , edebiyat ve sanat alanlarında yüksek bir d üzeye ulaşmış olan , ayrıca sağlık konularında, tarımda, gökyüzüne iliş­ kin konularda büyük bilgilere sahip bulunan Şark Dünyası , Hellenler'i b üyülemişti. O sıralarda (MÖ 8 . yüzyılın başında) hala okur-yazar olma­ yan Hellenler ilk iş olarak Fenike alfabesini aldılar, arkasından Şark'ın din ve mitoloj isinin cazibesine tutuldular . Örneğin Hurri kökenli Hitit ef­ s aneleri , Hellenler'e MÖ 8. yüzyılın ilk yarısında geçmiştir. "Göğün Kral­ lığı" (Theogonia) ve "Ejder İlluyanka" (Typhon) efsaneleri ufak değişiklik­ lerle Hellen mitoloj isine girmişlerd i . Hellenler Antakya'nın güneyindeki A l M ina kolonisini M Ö 7 5 0 ta­ rihlerine doğru kurarak Şark Dünyası'na ayak bastıklarında Geç Hitit Beylikleri ile karşılaştılar ve böylece onların eserlerini yakından ve yerin­ de tanıdılar. Kendileri o tarihlerde iki yüzyıldan beri işleyedurdukları ge­ ometrik stilden de artık bezmişlerd i . Böyle bir durumda iken önlerine se­ rilen altında n , gümüşten, bronzdan ve fildişinden yapılmış yüksek nite­ likli figüratif eserleri satın almaya ve daha sonra da onları taklit etmeye yöneldiler. Hellenler'in Olympia, Delphi, Atina , Sisam , M ilet , Ephesos, Erythrai ve Eski İzmir gibi merkezlerinde M Ö 8 . ve 7. yüzyıl H itit ve Şark kökenli eserler bol miktarda mevcuttur . Sanat alanındaki ilk Şark etkilerini MÖ 8 . yüzyılın ikinci yarısındaki Attika vazolarında buluruz . Onun hemen ardından MÖ 7 2 5- 7 0 0 tarihle­ rinde Korint vazolarında ilk Geç H itit etkileri görülmeye başlanır. H itit­ ler'in tektonik yapılı ve Mısır ile Fenike eserlerinde n daha az exotik gö­ rünüşlü figürleri , Hellen zevkine daha uygun düşüyord u . Özellikle aslan , grifon , sfenks , chimaira , siren , pegasos gibi figürler noktası noktasına taklit ediliyord u .

Daha Başka Etkiler Hellenler'in MÖ 8 . ve 7 . yüzyıl insan figürleri büyük ölçüde H itit modasının etkisindedir. Hellenler'in MÖ 8 . ve 7. yüzyıl kadın tasvirlerin­ de gördüğümüz yüksek , orta ve alçak boylu polosları , Hellen savaşçıla­ rında görülen çeşitli miğfer tipleri de Assur , Geç H itit ve U rartu örnek­ lerinden esinlenerek yapılmışlard ı r . Yine aynı yüzyıllardaki H e l l e n eserlerinde kad ın v e erke k figürleri 1 95


ya M ısır-Fenike köke n l i peru k t ip i ile ya da Ass urla şm ış ve Aramlaş m ış Geç H itit saç biçimi ile görü nürle r . Söz konusu uzun bu klelerde n oluşan saç de me ti Urartu sa n at ına da geçmiş ve Hellenle r'e kıs men o yolla da

intikal etmiştir. Türkçede keten , Hellenler'de c h iton adını taşıyan kumaştan yapıl­ mış entari , Akkadça katoni sözünden gelir. Hellen c hitonları genel likl e H itit kökenlidir. Onları süsleyen bezekler de Aramlaşmış Hitit örn ekl e­ rinden gelir . Hellenler'de MÖ 7 . yüzyılın sonunda görünmeye başla yan ve 6 . y üz­ yılda giysilerde büyük moda olan dikey kıvrımlar büyük bir olasılıkl a Fe­ n ikelile r'den değil , Aramlaşmış Geç H itit örneklerinden gelmedir. Çünk ü Sisam lı Cheramayes'i n Louvre'daki Hera heykelinde görülen bir özelli k, manto ucunun kemere sokulması da bir Geç Hitit modasıdır . (Akurg al, Kunst Anatoliens 1 2 1 9-243 ; Ramazan Özgan, Archaische Plasti k loni­ ens, Bonn 1 97 8) . Hellenler'de M Ö 7 . yüzyılda kullanılan üç giysi kemerinin üçü de Geç Hitit kökenlidir.

Sütun Altlıkları

ve

Sütun Başlıkları

İon sütun kaidesinin girintili çıkıntılı toruslardan ve trochiloslardan oluşan profili Aramlaşmış Geç H itit sanatının bir özelliğidir. İlk örnekle­ rini Eski lzmir kentinde gün ışığına ç ıkardığımız mantar biçimli lon baş­ lıkları da varlıklarını Geç Hitit mimarlığına (bkz . Akurgal , Anadolu Kül­ tür Tarihi, TÜ BITAK Yayınları, Ankara 1 998) borçludurlar. Buna karşı­ lık Aiol başlıkları bilindiği gibi Fenike kökenlidir.

URARTU , FRYGİA, LYDİA , KAR İ A , LYKIA UYGARLIKLARI Yukarda Hititler döneminde (MÖ 1 7 00- 1 1 0 0) Anadolu'da birbirle­ rinden dil , din ve yaşam biçimi açısından kesinlikle değişik halkların yan yana yaşamış olduklarını görmüştük. Uygarlıklar mozayiği diye adlandı r­ dığ ımız ve yarımadanın ulaşılması güç coğrafya yapısına bağlı bu durum , M Ö birinci binde de süregitmektedir. Gerçekten gün ışığına çıkan yaz ılı belgelerden öğrendiğimize göre birkaç düzineden oluşan Geç H itit Be y­ li kle ri ile yine bir-iki düzineden meydana gelen Doğu Hellen ke nt devl et1 96


çi klerden baş ka beş önemli uygar lığ ın aynı zamanda komşu olarak yer ald ıkları görü lmekt ed ir .

Urartu Uygarlığı (M Ö 860-580)

Urartular MÖ birinci binin başlarında Van gölü ve çevresinde önem­ li bir devlet kurdular . Meydana getirdikleri sanat eserleriyle hem kendi yaratılan hem de benimsedikleri bazı Geç H itit öğeleriyle Etrüsk ve Hel­ len sanatına etkide bulundular.

Frygia Uygarlığı (M Ö 7 50-650) Ege göçü sırasında Balkanlar'dan Anadolu'ya göç etmiş olan H int­ Avrupalı boylardan biri olan Frygialılar, MÖ 7 5 0 tarihlerinde güçlü bir devlet kurdular . Daha 8. yüzyılın ikinci yarısında yazıyı kullanmaya baş­ layan Frygler, MÖ 8. ve 7 . yüzyılda geliştirdikleri maden, tekstil ve ağaçtan yapılmış eserlerle Hellen sanatına büyük ölçüde etkide bulundu­ lar . Frygler özellikle makara biçimli kulplarla teknolojik buluşları olan yaylı çengelli iğne ile Hellenler'in beğenisini kazandılar ve onlara mimar­ lık ve müzik konularında da esin kaynağı oldular.

Lydia Uygarlığı (M Ö 680-545) Frygia devletinin 7. yüzyılın başlarında gücünü yitirmesiyle Lydialı­ lar onların yerine yarımadada egemen oldular. Lydia dili H int-Avrupa dil g rubunun bir lehçesidir. N itekim alfabesi Hellenler'in kine çok benze r . Lyd ia devleti , 7 . ve 6. yüzyıllar boyunca Anadolu'daki Hellen ke nt devletçikleri ile savaşmış ve MÖ 545 tarihin­ de Persler tarafından işgal edilere k son bulmuştur . Lydialılar, sanat alanında özellikle heykelcilik dalında Hellen etkisinde kalmış olmakla birlikte mimarlık ve müzik konularında Hellenle r'e et kide bulunmuşlar­ d ı r . Hellenler'le birlikte değerli madenlerden yapılmış parayı icat et­ mişlerd i r . 1 97


Karia Uygarlığı (MÖ 1 0 50-3 0) Karialılar D or kökenli olup Doğu Hellen uyg arlı ğın ın İ onia , Fryg ia ve Lykia tarafından çevrilen d ağlı k bölgesinde Helle n sanatın ı n özgün temsilcileriydile r . Karia sanatı bütün dönemler boyunca kesintisiz korun muştur. Di r mil'de gün ışığına çıkan tümülüs , Anadolu'daki e n eski Hellen mezar an ı­ ­

tıdır. Karia bölgesin de özellikle klasik çağ boyunca çok önemli eserl er yaratılmış olup dünyanın yedi harikasından biri olan Maossoleu m da bunlard an birisidir .

Lykia Uygarlığı (M Ö 7 00-334) H ititler döneminde MÖ 1 3 . yüzyılda Güneybatı Anadolu'da oturmuş olan Lukkalar'ın torunları olan Lykialılar, heykel sanatı bakımından be­ lirgin Doğu Hellen etkilerini göstermekle birlikte mimarlık ve diğer kül­ tür dallarında kendilerine öz bir kimliğe sahiptiler . Özellikle kaya mezar­ ları büyüleyici bir güzellik sergiler.

H ELLEN UYGARLIGI Hellen uygarlığı Anadolu'da 1 05 0 sıralarında özellikle Ege'de ve be ­ lirli ölçüde yarımadanın güney kıyısında, 650 tarihinden sonra İon yayı­ lışı biçiminde önce Karadeniz kıyılarında, Hellenistik dönemde ise bütün yarımadada gelişmiştir.

Altın Çağ 1 05 0 tarihlerinden itibaren Anadolu'nun batı kıyılarında yerle şm iş olan İonlar ve Aioller, 300 yıllık gelişme ve ilerleme sürecinden son ra 6 5 0 tarihlerinde başlayan bir altın çağına girdiler . Altın Çağ , doğuşunu üç önemli oluşmaya borçludur: Ticaretin ge l iş­ mesi , demokratik ortamın yaratılması ve özgür düşünceye dayalı yönte ­ mi n geçe rlil i k kaz anması .

K üçük beyliklerden oluşan Doğu Hellen ke ntlerinde , despotluk s öz 1 98


konusu ol ma yaca ğ ı iç in her alan da rekabet ve yarışma rahatlıkla sağlan­ makta , insa nlar huzur iç inde yaş ama ktayd ı la r . Bu yarışma sonunda de­ mokratik b ir ortam oluştu . Böylece ticaretten elde edilen maddi ve ma­ nevi güçle de mo krasi ve özgür düşünce doğdu .

Demokrasinin Doğuşu Dünyada demokrasinin ilk adımları Aiol ve İon kent devletçiklerinde atıld ı . Soylulara karşı orta sınıf halkla birlikte lyrik ozanların sert ve öf­ keli dizeleri , bazı tyranların olumlu davranışları ve özellikle ticaretin ge­ lişmesi gibi oluşumlar, Ege yöresinde daha MÖ 7 . yüzyılın ilk yarısında demokrasiye doğru bir yönelişin gerçekleşmesini sağladılar . Lesbos'ta Tyran Pittakos'un MÖ 7 . yüzyılın sonunda başlattığı girişimi başarı ile tamamladıktan sonra politikayı kendiliğinden bırakması örnek bir davra­ nış oldu . Böylece Ege Bölgesi , demokrasinin gelişmesinde ana vatan Hellas'a öncülük etmiştir. Gerçekten Hellas'ta ilk girişimi Atina'da MÖ 5 94'te archon olduktan sonra Solon gerçekleştirmeye çalıştı . Ancak oluşturduğu anayasa soyluları kızdırd ı , orta halli halkı ise düş kırıklığına uğratt ı . Bununla birlikte Solon'un başlattığı girişim zamanla olumlu so­ nuçlar verdi. Gerçekten MÖ 508 tarihinde ilk demokratik devlet Ati­ na'da Kleisthenes tarafından kuruldu . Hellenler çağındaki demokrasinin bugünkünden farkı çoğulcu olmayışı ve ondan sadece özgür Hellen yurt­ taşlarının yararlanmasıdır.

Ege'nin Dünya Ticaretine Katılması, İ oanların Karadeniz'de ve Akdeniz'de Koloniler Kurmaları İonlar önce Aiol kentlerini sızma yolu ile 9. ve 8. yüzyıllarda iskan ettiler, 7 0 0 sıralarında ise Propontis'te yavru kentler kurdular. Bu yayıl­ ma bir nüfus patlaması olduğu kadar bir ilerleme olgusu idi . N itekim he­ men 650 tarihlerinden sonra Karadeniz'de , Doğu ve Batı Akdeniz'de (İtalya'da, Fransa'da ve İspanya'da) kurdukları 40'ı aşkın yavru kentler ve ticaret kolonileri ile Egeliler, o zamanki dünya pazarlarını ele geçirdiler ve o dönemdeki (MÖ 6 5 0-545) dünyanın en önemli , en başarılı işadam­ l a rı o ld u l a r .

1 99


Bu evrede Ege'de çok oda l ı evlerin , görke ml i ta p ınakları n , banyo lu odaları n , güzel parkeli yoll arın , taştan çeşme b i na sın ın , anıtsal taş me­ zarların (tümülüslerin) yapıld ı ğı n ı ve il k defa olmak ü zere geometrik ke nt p l a n ı n ı n uygulandığı n ı g ö rüyoruz . Para da bu evrede Lydia ve Ege Bö l ­

gesi'nin ortak buluşudur.

Ö zgür Düşüncenin Doğuşu - Ege , Dünyanın Kültür Lideri Ticaret alanında geçerli olan yarışma yöntemi zamanla özgür dü­ şüncenin de doğmasına yardımcı oldu . Altın Çağ'da M iletoslu doğa filo­ zofları dinsel kaygılardan, yani mitolojik inançlardan sıyrılarak akılcı ve gerçekçi düşünceye dayalı araştırma yöntemi ile Mezopotamya ve Mı­ sır'dan aldıkları bilgiyi bilime dönüştürdüler. Egeli doğa filozofları böyle­ ce matematik, astronomi , geometri ve daha sonra tıp bilimlerinin ilk esaslarını kurdular .

Hellen Felsefesinin Kurucusu Miletoslu Thales (M Ö 62 5-545) Söz konusu özgür düşünce yöntemi ile Karyalı Hexamyes'in oğlu M iletoslu Thales , MÖ 2 8 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulması­ n ı önceden hesaplamıştır. Bu bir doğa olayının önceden hesaplanarak saptanmasının dünya tarihindeki ilk örneğidir. Bir başka deyişle MÖ 600 sıralarında dünyanın kültür l iderliği Ortadoğu'dan Batı Anadolu'ya geçmiştir.

Miletoslu Anaksimandros (M Ö 6 1 0-545) Miletoslu bir başka önemli düşünür olan Anaksimandros (MÖ 6 1 0545) güneş saatini keşfetmiş , kendi gününde bilinen karaları ve denizle­ ri gösteren bir harita yapmıştır. Anaksimandros sonradan "İskenderiy e O kulu"nca "Peri Physoes" (Fizik Üzerine) adı verilen kitabında , madde­ nin her şeye d ö nüşebilen bir n ite l i k (aperion) t aş ı d ığı nı dile getirmiş ve Thales g i b i dünya tari h i nde ilk ke z doğayı meta f i z i k , mistik ya da mito200


loj i k düş ünc ele re s apmada n , a kı l cı ve obje ktif b i r yö ntemle araştı rmış­ tı r .

Aiol v e İ on Mimarlık Yaratılan Zengin olan ve refah içinde yaşayan İonlar mimarlık, heykelcilik, seramik dallarında dönemlerinin örnek yapıtlarını yarattılar . Hellen ya­ pı sanatının Arkaik dönemdeki üç büyük mimari düzeni, yani Dor , Aiol ve İon düzeninden ikisi Batı Anadolu'da yaratıld ı . Gerçekten Fenike ve Hitit etkisi altında ilk ve en güzel Aiol tapınaklarıyla anıtsal örneklerine ulaştılar. Ephesos kentinin 5 5 x l 1 0 m. büyüklüğünde ve 1 8 m. yüksek­ liğindeki Artemis Tapınağı dünyanın mermerden inşa edilen ilk anıtsal örneğidir. 1 5 0 yıl boyunca Hellas'ta egemen olup klasikleşen ve 450 tarihlerinde artık kanıksanan Dor düzeninin yerini İon düzeni ald ı . Ör­ neğin Dor düzeninde olan ve İon etkileri taşıyan Atina Akropolisi'ndeki Athena Tapınağı'ndan sonra inşa edilen Erekhteion ve Nike tapınakları İon düzenindedir . İon düzenindeki yapı sanatı bütün dünyanın yüzyıllar boyunca beğenisini kazanmış olup günümüze değin yaşamıştır. Örne­ ğin , · washington'daki Beyaz Saray İon düzeninde inşa edilmiş bir yapı­ dır.

Pers İ şgali İon uygarlığı en parlak yıllarında Pers işgaline uğrad ı . Lyd ia Kralı Kroisos'un MÖ 546 tarihinde Kyros'la yaptığı savaşı kaybetmesiyle Egeliler'in doğusundaki tampon devlet ortadan kalkınca Batı Anadolu da Pers egemenliği altına girdi . Bu durum Büyük İskender'in MÖ 333'te İskenderun yakınındaki İssos'ta Dara'yı yenmesi tarihine değin sürdü . Bununla birlikte aşağıda göreceğimiz üzere Doğu Hellen kentle­ ri bu 2 0 0 yıllık Pers işgali boyunca da insanlık tarihinin ön sıralarında yer ald ı .

Akılcı Dünya Görüşü Devam Ediyor Pers işgaline karşın doğa filozoflarının özgür düşün cey e da y al ı çal ış20 1


malan klasik çağ ı n başlan g ıcı na , yan i M Ö 4 5 0 tari h ine değ i n , bir yüzyı l sü rdü ve Batı uyga rl ığ ı n ı yüc elt meye devam etti .

Eph esoslu Herakleitos (M Ö yaklaşık 5 50-480) Panta rei - Her şey akar i onia felsefe okulunun en önemli temsilcilerinden biri olan Ephesos­ lu Herakleitos , M iletoslu Anaksimandros'un görüşlerini ve kavramları nı geliştirmiştir. Herakle itos , doğanın her an değiştiğini gören ve bunu be­ lirgin bir biçimde dile getiren düşünürdür. "Panta rei" (her şey akar) de­ yişi ile Ephesoslu bilgin doğanın ve evrenin en gerçek ve en anlamlı özelliğini görmüş ve dile getirmiş olan ilk filozoftur.

Güney İtalya 'da İ on Kökenli Elea Okulu Anadolu'nun MÖ 545 sıralarında Perslerce işgal edilmesiyle kentle­ rini terk etmek zorunda kalan Phokaialılar'ın bir bölümü Güney İtalya'da Lucania'da, Napoli'nin güneyinde MÖ 540-535 tarihlerinde bugünkü adı Velia olan Elea'yı kurdular. Anayurtları İonia ile ilişkilerini sürdüren eski Foçalılar yeni kentlerinde Elea Felsefe Okulu'nu geliştirdiler. Söz konusu felsefe merkezinin başlıca üç temsilcisi Ksenophanes , Parmeni­ des ve Zenon adlı bilginlerdir.

Kolophonlu (Değirmendereli) Ksenophanes Mitolojiyi Eleştiriyor (M Ö 5 7 0-4 7 5) Gümüldür yakınındaki Kolophon (Değirmendere) adlı kentte doğan Ksenophanes, Anadolu'nun Pers işgalinde olmasından dolayı gençliğin­ de Elea'ya göç etti . Ksenophanes Elea'da İambik ve Elegeiak türde dize­ ler ve ayrıca doğa üzerine Hexameter vezninde bir eser yazdı. Thales ve Anaksi mandros gibi akılcı yöntemin temsilcisi olan Ksenophanes mitolo­ jiye karşı çıkmış, çok tanrıcılığ ı , tanrıların insan gibi düşünülmesini ve ruhların göç ettiği inancını eleştirmiştir.

2 02


Klasi k Evre 1 (MÖ 4 7 0- 400 )

Klasik Hellen sanatının idealist stili evresinde de Ege , o zamanki dünyanın en önde gelen kültür ve sanat merkezlerinin barınd ığı bir böl­ ge idi . Efes'teki Arte mis Tap ınağı'nın önüne dikilecek olan bir Amazon heykeli için Hellen sanatının dört büyük yontu ustası , Phidias , Polyklei­ tos , Kresilas ve Phradmon yarışmışlard ı . M iletoslu Hi ppodamos'un MÖ 5 . yüzyılın ilk yarısında gel iştirdiği geometrik kent planı Miletos'ta , Ati­ na'nın limanı Peiraieus (Pire) kentinde ve sonraları Priene başta olmak üzere birçok Batı Anadolu kentinde uygulan mıştır . Dünyada hala kulla­ nılan bu ızgara kent planı mimarlık tarihinin en önemli yaratılarından bi­ ridir. Bu evrenin sonunda MÖ 400 tarihlerinde Batı Anadolu'da ortaya konan Nereidler Anıtı , Lykia ve Satrap lahitleri zamanının seçkin eserle­ ri arasında yer alırlar.

Abderalı Sophist Filozof Protagoras (M Ö 4 8 5-4 1 5) " Anthropos Metron Panton ( İ nsan Her Şeyin Ö lçüsü) " İonia felsefe akımını!J. sürdürüldüğü diğer bir merkez de Hellas Thrakiası'ndaki Abdera kentinde bulunuyordu. Filozof Demokritos (MÖ 47 0/460-3 7 0) gibi ünlü Sophist düşünür Protagoras da (MÖ 485-4 1 5) Abderalı idi . Hellenler dünya tarihinde insana, insanlığa ve insan hakla­ rına saygı ve önem gösteren ilk ulus olmuştur . Photagoras Hellenlerin bu eşsiz özelliğini "anthropos metron panton" (insan her şeyin ölçüsü) deyimi ile çok anlamlı ve etkileyici bir biçimde dile getirmiş ve bu sözü ile ün kazanmıştır. Protagoras çalışmalarını genellikle Atina'da yapıyor, bilgisinin zenginliği ile Perikles'te n , hatta Sokrates'ten saygı görüyordu . Ancak mitolojiyi eleştirmesi ve tanrıların var olup olmadıklarının bi­ linmediğini söylemesi yüzünden dinsizlikle (asebeia) suçlanmış ve Ati­ na'dan sürgün edilmiştir. Atina'da aynı zamanda yaşayan ve benzer dü­ şünceler yürüttüğü için aynı suçlamaya uğrayan Klazomenailı Anaksago­ ras (MÖ 5 0 0-428) da sürgüne uğramıştı . Dinsizlikle ve gençleri yanlış yollara yöneltmekle suçlanarak ölüme mahkum edilen Sokrates ise dost­ larının hazırlad ığı kaçma fırsatlarını kullanmamış , savunmasını yaptıktan sonra MÖ 339 yılının baharında kendisine uzatılan bardağın içindeki ze­ hiri içmeyi yeğlemişti . 203


Klazo menailı Büyük D üş ünür Anaksagora s (MÖ 500/4 9 6 - 4 2 8 ) " Dünyada ve Evrende Hiçbir Şey Yeniden Doğmaz, Her şey Kendiliğinden Vardır "

Felsefe bilimini Atina'ya götüren Klazomenailı (Urlalı) Hesiboulos'un oğlu Anaksagoras Atina'da uzun süre yaşadı . Orada Perikles ile dost ol­ du ve drama yazarı Euripides'i , Sokrates'i ve tarihçi Thukydides'i düşün ­ celeri ile etkiled i . Anaksagoras doğa felsefesine Türkçe us , akıl diyebileceğimiz "Nous " kavramını getird i . Ona göre doğa nous ile biçimlenmektedir. Anaksago­ ras dünyada ve evrende hiçbir şeyin yeniden doğmadığını , her şeyin ken­ diliğinden var olduğunu vurgular. Böylece Anaksagoras Kant-Laplace na­ zariyesindeki görüşü daha o zaman dile getirmiş bulunmaktadır. Bütün İonia düşünürleri gibi Anaksagoras da akılcıdır. Plutarkhos'un anlattığı bir olay onun gerçekçiliğini yeterince belirtir. Atina'da Perik­ les'e karşı olanlar buldukları tek boynuzlu bir danayı öne sürerek Perik­ les'in diktatör olacağı propagandasını yaparlar. Anaksagoras kalabalık bir topluluk önünde söz konusu boğanın başını ameliyat ederek iki boy­ nuzun oluşmasını engelleyen anormalliği açıklar. M itolojik inançlara karşı çıkan ve her oluşumu akıl yolu ile araştıran düşünceleriyle Anaksagoras bir bölüm Atinalılarca dinsizlikle (asebeia) suçlandı . Ölümden kurtulmasını Perikles sağlad ı . Ancak para cezası öde­ mek ve Atina'dan ayrılmak zorunda kalarak Lampsakos'a (Lapseki'ye) g itti ve orada MÖ 4 2 8'de öldü .

Tıp Biliminin Kurucusu İ stanköylü Hippokrates (M Ö 460-3 7 0) Bütün dünyada olduğu gibi Hellas'ta da rahiplerin ve üfürükçülerin yürüttüğü muskacılık vard ı . Böyle olmakla birlikte daha MÖ 6. yüzyılda İ onialı hekimlerin , herhalde bilimsel yöntemle çalıştıkları için , Şark Dün­ yası'ndaki mesle ktaşlarından üstün olduklarını görüyoruz . Gerçekten MÖ 5 2 2-485 arasında kral olan Pers hükümdarı Dareios , Hellenli savaş tut­ sağı Demokedes'i , kendi sarayının bütün hekimlerine yeğ tutuyord u . İstanköylü Hippokrates insan vücudunu İonialı filozofların metodu ile , yani dinsel kayg ılardan , cinlerden ve perilerden sıyrılmış olarak , akıl204


cı ve gerçe kçi bir yönte mle anlam aya ç al ıştı , hastal ığın nede nini h ücre­ lerdeki bo zu klu kta aradı . Araştırm aların ı bugün kü h ekimler gibi çeşit l i de­ neyler yap arak y ürüttü . Kısaca diye bil iriz ki bugünkü tababet H ippokra­ t es'in açtığ ı y oldan gitmektedi r . N iteki m günümüz hekimleri diplomaları­ nı H ippokrates tarafından saptanm ış olan yemi ni y a para k a lmakta d ır lar.

Düzyazı (Nesir) Hellenler'de düzyazı da şiir gibi ilk defa Ege'de ortaya çıktı . Aiso­ pos'un (MÖ 560-540 sıraları) hayvan masalları ile Herodotos'un (MÖ yaklaşık 484-425) tarih kitabı dünyada düzyazı olarak derlenmiş eserle­ rin en güzel ve en önemlileridirler. Klasik Evre il (M Ö 400-300) Bu evrede de Ege Bölgesi ön sırada yer almayı sürdürmüştür . Ger­ çekten klasik sanatın realist evresi döneminde gelişen Priene , Miletos , Knidos, Labranda kentleri MÖ 4 . yüzyıl mimarlık ve yontu sanatı bakı­ mından Hellen uygarlığının en güzel temsilcileridir. 4. yüzyılın en büyük yontu ustası Praxiteles'in ünlü çıplak Aphrodite'sini Knidoslular elde etti­ ler. Ün kazanmak için MÖ 356 tarihinde Herostratos adlı çılgın tarafın­ dan yakılan Efes Artemis tapınağının yeniden inşa edilen yapısı o denli beğenildi ki Hellenistik dönemde dünyanın 7 harikası listesine alınd ı . Yüksekliği 42 metreyi geçen v e 4 . yüzyılın ortasında inşa edilen Karia Kralı Maussollos'un görkemli mezarının kabartmalarını MÖ 4. yüzyıl Klasik Çağı'nın en büyük yontu sanatçıları Skopas , Timotheos , Leokha­ res ve Bryaxis yapmışlardır. Romalı yazar Plinius'un (MS 23-7 9) Natura­ lis H istoria adlı kitabından bu görkemli mezarın , antik çağda dünyanın yedi harikasından biri olarak tanımlandığını öğreniyoruz .

Hellenistik Dönem Ege 'nin İ kinci Altm Çağı (M Ö 3 3 4-3 0) l s k ender' in " Hellespont"u geçtiği 334 yıl ı , Hellen Uygarlığı ve bütün dünya için büyü k önem taşıyan y en i b i r d ö ne m i n ba şla n g ıcı olmuştur . Alman t ar i h ç i Droyse n 'd e n beri " He ll en i stik Ça ğ " olarak bilinen ve Au205


gustus ile son bulan bu tarihs el d ö nemde , H ellen u yg arl ığı Asya ve A fri­ ka'y a değin yayılmışt ı r . İ skend e r'i n kültür politikası Şark dünyası n ı n dü­ şünc esine saygı göstermiş ve bö ylece Doğu ve Batı arasınd a bir b i rle ş m e eğilimi yaratmıştı r . Doğunun H ellen uygarlığı ile kayn a şma s ından d ış görünümü ile Hellenli , ancak özüyle Doğulu olan bir dünya görüşü orta­ ,

ya çıkmıştır . İskender'e Mısır'da Tanrı Ammon'un oğlu olarak tapınılmış­ tır. İskender, İ ran'da bir Persli gibi giyinmiş ve karşısındakilerin kendi önünde kapanıp saygısını belirtmesine izin vermiştir . Böylece kökeni ay­ rı olan iki düşüncenin bağdaşması , Doğulu dinlerin galip gelerek Hıristi­ yanlık yolu ile Avrupa'ya yayılmasına neden olmuştur. Ege MÖ 65 0-545 tarihleri arasındaki altın çağı ölçüsünde olma­ makla birlikte Hellenistik Dönemde ikinci bir parlak süreç yaşamıştır. Bu evrede Pergamon , Priene, M iletos ve Maiandros Magnesiası başta olmak üzere Teos , Klaros, Smintheos gibi kentler o zamanki dün­ yanın en parlak sanat ve kültür merkezleri idi . Pergamon eski Anadolu kent planı ile eşsiz bir Akropol , Priene ve Miletos ise H ippodamos'un ız­ gara biçimli kent planının en görkemli temsilcileri olarak sanat tarihinde çok önemli yerler alırlar. Bergama Zeus Sunağının yontu eserleri , Helle­ nistik dönemin olduğu ölçüde dünya heykelciliğinin en başta gelen şahe­ serlerinden biridir. Hellenistik uygarlık Anadolu'da gelişip büyümüştür . Burada daha önceleri Hellen kültürünün sağlam bir temeli vardı . Anadolu-lon sentezi, kalıntıları bugün dahi bütün dünyayı derin bir şekilde etkileyen ileri bir uygarlığın doğup gelişmesini sağlamıştır.

Doğululaşmış Hellen Krallıkları Hellenistik Dönem boyunca Anadolu'yu iki değişik tipte kral yönet­ miştir. Aiolia'da ve İonia'da egemen olan Bergama kralları (MÖ 283 1 33) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucularıdır. Bithyn ia kralları da (MÖ 3 2 7 -7 4) He ilen uygarlığının önderleri olmuşlardır. Buna karşılık Pontus kralları (MÖ 3 0 2 -36), lskender'in dış görünümüyle Hel­ lenli olan ancak Doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir . Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcilerid irler. Hellen dünyası , Hellenistik Dönem boyunca bir e konomik atılım yapm ışt ı r . Doğu dünyası ile il işkiler sayesinde ayrıca İskende riye , Ro­ do s , Bergama ve Efes gibi kültür merkezlerinin önderliğinde canlı b i r 206


t icaret g e l işti rmişlerdir . Bu d ö n e m boyunca fen b il imlerinde de b i r iler­ l em e g ö rü l me kted ir . İ o n ia fi lozofları tarafından 6. yüzyı lda kurul an as­ to no m i ve geometri g ibi fe n bi l imleri , l skende riye 'de H e l le n istik Dö­ n em süre c inde yeni boyutlar kazanm ışlard ı r . Z e n g i n kütüphanesi ile B erg ama , b u döne m lerin büyük b i l im ve e ğ i t i m merkezlerinden biri ol­

mu ştur .

İ skenderiye Okulu Miletos'ta MÖ 600 tarihlerinde başlamış olan müspet (exact) bilim çalışmaları Anadolu'nun Persler tarafından işgal edilmesi üzerine önce İtalya'da çeşitli merkezlerde ve daha sonra Klazomenailı Anaksagoras'ın gelmesi ile Atina'da Perikles döneminde devam etmiştir. Böyle olmakla birlikte Sokrates , Platon ve özellikle Aristoteles daha çok metafizikle uğ­ raştıkları için matematik, geometri , fizik ve astronomi çalışmaları durak­ lamıştır. Ege'de başlamış olan temel bilim çalışmaları Atina'daki bu durakla­ madan sonra İskenderiye'de altın çağını yaşamıştır. Büyük İskender'in kumandanlarından Mısır'a kral olan Ptolemaios Soter (MÖ 323-283) İs­ kenderiye'de bir çalışma merkezi kurmuş ve zamanın en değerli bilginle­ rini buraya toplamıştır. İskenderiye Okulu adını alan bu bilim ocağında M iletos'ta başlatılan çalışmalar yeni boyutlar kazanmıştır. Bunlardan İs­ kenderiye'de doğmuş olan Eukleides (MÖ 3 2 0 - 2 7 0) dünya tarihinin ilk geometri ders kitabını yazmış, Sisamlı Aristarkhos (MÖ 3 1 0-250) güne­ şin sabit olduğunu, dünyanın hem kendi ekseni hem de güneş etrafında döndüğünü saptamış , Sicilyalı Arkhimedes (MÖ 2 8 7 - 2 1 2) ise ünlü Arşi­ med Kanununu ortaya koymuştur. İskenderiye okulunun uzmanları tarih boyunca yazılmış bilim kitap­ larını ya da o zamana d�ğin korunmuş bölümlerini toplayarak gözden geçirmişler ve onların yeni editionlarını yapmışlardır. Bu sayede birçok eser yok olmaktan kurtarılmıştır.

Hellenistik Dönemde Dinsel İ nançlar İ kinci Planda Hellenler'de d i nsel i nançlar 7 5 0-333 tarihleri arasında birinci plan­ da yer alıyor, tapınaklar anıtsal yapılar halinde yükseliyordu . Ö rneğ i n , 207


Efes'teki Artemis T apınağ ı SS x l 1 0 m . boyutları nd a olu p dünyanın e n ö ne mli mimarlık eserlerin den b iriyd i . H e l le n istik Dö ne mde ise büt ün kut sal yapılar küçük boy eserler h al inde inşa ed i l iyo rdu . Bu dönem de a nıtsal tapı na klar yeri n e , a n ıtsa l tiyatrola r , odeonlar , g ym n as ionl ar , sta­ diu mlar, belediye binaları , hamamlar insan topluluklarının hizm etinde y­ diler. Odeonlarda müzik, tiyatrolarda komed iler o y n anı yo r ve eski d ö­

nemlerde olduğu gibi ozanlar ve bilim adamları konuşmalar yapıyorlardı . Böylece bugün "çağdaş" dediğimiz yaşam tarzının ilk örneklerini Helle­ nistik dönem eserlerinde görüyoruz .

ROMA ÇAGI (MÖ 30-MS 395) MS 1 . ve 2. yüzyıllarda Anadolu kentleri o dönem uygarlıklarının en zengin ve en önemli sanat merkezleri arasındayd ı . Bu kentlerin büyük çoğunluğu güzel ve etkileyici birer ören yeri olarak günümüze değin ko­ runmuşlardır. Bunların birçoğu kazılmış olup diğerleri de halen araştırıl­ maktadır.

Doğu Hellen Geleneği Sürüyor Roma Çağı'nda da Anadolu-Hellen geleneği kısmen kesintisiz olarak devam etmiştir . Bu gelenek öncelikle Anadolu'nun orijinal yerel mimari­ sinde yaşamaktadır. Gelenekteki bu devamlılığa karşın Anadolu mimari­ sinde uygulanan yeni yapı teknikleri ve mühendislik yöntemleri tama­ men Roma karakterini yansıtırlar . Bergama gibi birkaç büyük kentte bile Hellenistik Dönem mimarları , çoğu yapılarında yalnız süslemeli bölüm­ lerde mermer kullanmış , diğer kısımları andezit ile inşa etmişlerdir. Ro­ ma Çağı'nda ise bunun tam tersine mermer, yapıların ana malzemesi ol­ muştur . Bu dönemde yeni yaratılan bir i nşaat malzemesi olan harçla bir­ birine tutturulmuş tuğla , ilk kez işlevsel yapılarda kullanılmış ve bu yapı ­ ların dış yüzleri de mermer levhalarla kaplanmışt ı .

Beşik Kemer v e Tonoz Ge niş b i nalar artık eskiden olduğu g i b i taş yığınları , teraslar y a d a 208


bir yükse kl ik üzerine i nş a edi lmeyip b eş i k kemer veya tonoz üzerine ya­ pılıy ordu . A ynı şekil de Roma Çağı' nda tiyatrolar, Hellen Dönemi'nde ol­ d uğ u gibi tepe yam açlarına dayanmayıp ke merle r ve tonozlar üzerine kuruluyordu . Bununla beraber yine de Anadolu mimarlarının çoğu , tiyat­ rolarını yamaçlara dayamayı yeğlemişlerdir . Aspendos Tiyatrosu bunun tipik bir örneğidir. Bu yapı tonozlar ve kemerlerle desteklenmekle birlik­ te yin e de yamaçta kurulmuştur. Açık b ir şekilde görülmektedir ki mi­ mar, eski gelenek olan yamaca tiyatro inşa etme sistemine bağlı kalmayı ye ğ tutmuştur. Bununla birlikte Anadolu'daki tiyatro yapıları da yine Roma inşa si stemini uygulamışlardır. Hellenistik Dönem'de inşa edilen Bergama , Efes ve Milet'teki g ibi tiyatrolar yeni doğmakta olan akıma uydurulmuş­ lardı r .

Yapıların Isıtılması MÖ 80 yıllarında Romalıların , döşeme altından ve duvarlardaki de­ likli tuğlaların içinden sıcak hava geçirerek buldukları merkezi ısıtma sis­ temi, büyük termal yapıların inşasına yol açmıştır. Çoğu kez gymnasion­ larla birleştirilmiş olan bu geniş hamamlar Anadolu'nun her kentinde bu­ lunuyordu. Efes'teki Vedius Gymnasion'u , Milet'teki Faustina Hamamı ve halen Side'de müze olarak kullanılan termal hamam bunların en gü­ zel örnekleridir.

1

Taş Köprüler

işlevsel mimari ve mühendisliğin diğer örnekleri arasında taş köprü­ ler ile su kemerlerini (Aquadükt) belirtmek gerekir. Hellen taş köprü ör­ neklerinden yalnızca birkaçı ayakta kala b ilmiştir . Bergama'da ortaya çı­ kartılan çok güzel bir taş köprünün kalıntıları He ilen Dönemi'ndendir . Ancak, Roma Çağı'ndan olan gösterişli örneklere oranla küçük ölçüde­ dirler. Su kemerleri özellikle Roma buluşudur . Bunların , Anadolu'daki en eski ve en güzel örneklerinden b iri Efes'in hemen dışında Selçuk­ Ortaklar Söke yolu üzerinde bulunmaktadır. 209


Amph itheaterler

Bunlar gibi tamamen Ro ma buluşu olan am ph it heaterler Ana d o­ lu'da çok yayg ın değildi rle r . Buralarda yapılan glady atör karş ılaş m ala r ı ve hayvan döğüşleri Hellen anlayışına yabancı kalıyordu . Anad olu 'd a bu güne değin aya kta kalmış örneklerin hiçbiri iyi durumd a değ ild ir.

Zafer Amtları Diğer tipik bir Roma yapısı olan zafer anıtı da Anadolu'da çok az­ dır. Buna karşın kent giriş kapıları Roma Çağı'nda Anadolu'da çok yaygınd ı . Antalya , Patara ve Perge'nin kemerli yapıları , zafer anıtları olmayıp Hellenistik kemerlerden geliştirilmiş kent kapılarıdır. Prie­ ne'de agoraya uzanan tek kemerli giriş ve Bergama'daki tiyatro terası­ nın çift kemerli girişi bunların ilk örnekleridir.

Cepheleri Düzenleme Yöntemi Roma Çağı'nın tipik özelliklerinden biri de kütüphane cepheleri­ nin, çeşmelerin ve sahne gerisindeki duvarların çok süslü oluşlarıyd ı . N işler , alınlıklar v e sütunlar gibi girintili çıkıntılı mimari özelliklerden oluşan cephe düzenlemesi tamamen Romalı bir anlayıştır . Alınlığın düz ve yuvarlak bölümleri arasındaki simetrik atlamalı düzen bunun en ti­ pik örneğidir. Tektonik öğelerin değiştirilmeleri ya da çeşitlendirilme­ leri Romalı sanatkarların Hellenler'den ayrı , yeni mimari kavramlar ya­ ratmak için giriştikleri atılımlardır.

D ikeyleme Yöntemi Hellen ve Roma mimarisi arasındaki ayrıcal ık, Hellenistik Dön em yap ı ön y üzlerinde egemen olan yatay düze nlemeye karşın Roma Ça ğ ı ce phele rinde dikeyliğe önem verilmesid ir. Roma yapılarındaki bu dikey özelliklerin be lirgin olarak ortaya çı ­ kış ı n ın ilk de neyleri , Roma'da Marcellus Tiyat rosu'nda ve Colo ss e­ um 'd a y apılmışt ı r . Bu a n ıtların etkin olan yatay Hellen çizgileri üst ka t 21 0


!ardaki sütunların a l t ı na kaide (pedest al) konulmasıyla hafifletilmişti r . Bu yatay çizgiler böylece aralıklı o larak bölünmüştü r . Bununla beraber her kat aras ındaki saçakl ık korn işinin süre kli bir yatay çizgi halinde gö­ rünmesi , yatay etki nin henüz tamamen terk edilmediği kanısını uyan­ d ırmaktad ı r . Dikey etki Roma'daki Titus ve Ancona'daki Trajan zafer anıtları nda daha belirgin olarak sağlanmıştır. Bunlarda saçakl ıklar , sü­ tunların çıkıntılarını dik açılar oluşturarak takip eder ve dışarıya doğru dönerler . En kuvvetli dikey etki MS 3 1 2 yılında yapılan Konstantin Za­ fer An ıtı'nda sağlanmıştır. Burada sütunların üzerindeki çıkıntılı saçak­ lık, dikey çizgilerin anıtın tepesine kadar hiç kesilmeden çıkmasına yol açar. Roma modellerine dayanan dikey elemanların yaygın kullanımına karşın , Anadolulu mimarlar, ön cephelerdeki yataylığı bir dereceye ka­ dar koruyorlard ı . Anadolu'da çıkıntı yapan saçaklıklar Roma'daki gibi bir sütun genişliğinde olmayıp sütunlar arası açıklık genişliğindeyd i . Bunun yanısıra M ilet'te pazar yeri girişinde olduğu gibi her katın arası­ na yatay görünümler konularak, dikey ve yatay elemanlara dengeli bir uyum kazandırılmıştır. Antalya'da kentin giriş kap ısı Roma etkisinin güzel bir örneğidir. Bu yapıdaki saçaklığın önemli bölümleri , tipik Ro­ ma modası olan yüksek pedestallı (kaideli) sütunlar tarafından taşın­ maktadır. Bununla beraber bu giriş geniş cepheli ve tek katlı olduğu için , sütunların güçlü dikey görünümleri ve saçaklığın bunların üstün­ deki çıkıntılı bölümleri göze çarpmazlar . Burada mimar, moda olan di­ key Roma biçimleriyle yerli yatay Hellen çizgileri arasında denge l i , hoş bir uyum kurarak büyük bir başarıya ulaşmıştır. Roma mimarisinin en önemli yenil iklerinden birisi, oldukça etkile­ yici bir görünümü olan ke mer (zafer tak' ı) ile kemerli sütunları geliştir­ miş olmasıd ır. Kemerlerin sıra halinde kullanılışı Roma anıtlarına ta­ mamen özgün bir dış görünüm kazandırmışt ı r . Özellikle ön yüzlerde kullanıldı kları zaman sağladıkları canlılık ve rici ve aydınlatıcı etkilerin­ den ötürü ke merli sütunlar, Aspendos Tiyatrosu gibi yapılarda önemli bir yer tutmakta idile r . Keme r , A nadolu'da daha ö n c e M Ö 2 . yüzyılda pazar yeri ya da sur kapılarında kullanılmışt ı . Yukarıda da kısmen bahsedildiği g ib i , Prie­ ne'de pazar yeri g i rişinin kemeri , He rakle ia'daki kent duvarının kapısı , Sillyum'daki kapı odasının kulesi ve Bergama tiyatro terasının çift ke­ merli girişi bu yapı öğesinin kullanıldığı ilk örneklerd i r . Kubbe v e t o n o z u kullanarak Romalı mühendisler mimarinin e n gü21 1


zel örn e kleri n i yaratm ışla rd ır . R o m a 'daki Pant he on , a nt ik ça ğ ı n üstün bir başarısıd ı r . Bergama'd aki Askle p i o s Tapınağı' n ı n Pant he o n g ib i s i­ l i n d i r b i ç i m l i b i r taşıyı c ı gö vdesi bulu n maktad ı r . B u ta p ı na k büyü k Ro­ ma modelinin küçük bir kopy asıd ı r .

Ü stü Kapalı Yaya Yolları insanları güneşten ve yağmurdan koruyan sütunlu yol yapma tek­ niğ i , Roma mimarisinin güzel bir buluşudur. Sütunlu yol , kent planla­ masındaki büyük ilerleyişi temsil etmekte , ayrıca kent yaşamına özel ve törensel bir karakter vermekteyd i . Anadolu'nun birçok kentinde bu sütunlu yolların büyüleyici güzellikteki kalıntıları halen ayakta durmak­ tad ır . Korint başlığı Roma mimarisi tarafından Hellenistik örneklerden alınan ana elemanlardan biridir. Esasen Anadolu m imarları , her ne ka­ dar Romalılar tarafından ortaya çıkarılan yeni modayı uygulamaya özen göstermişlerse de kendi yerli geleneklerini Roma Çağı'nda da sür­ dürmüşlerdir. Bu şekilde kompozit başlık ilk olarak Titus Zafer Ta­ kı'nda kullanılmıştır. Söz konusu yeni tip , Korint başlığı ile !on başlığı volütlerinin bir karışımıdır. Roma'da Caracalla Dönemi'nde oldukça çok görülen başlar, büstler ve figürlerle süslenmiş olan bezemeli başlık­ lar Anadolu'da sık sık kullanılmıştır . Bunların kökeni Anadolulu ve Ya­ kın Doğuludur. Roma sanatının en öneml i başarılarından biri de işlevsel yapıların an ıtsal boyutlar bulmuş olmasıd ır. Örneğin Hellenistik dönemde t iyat­ roların 3-5 bin kişilik oturma yerleri , nüfus artışı nedeniyle Roma ça­ ğında 1 5 - 2 5 bine ulaşmıştır .

BiZANS UYGARLIGl (MS 395- 1 453) En eski çağlardan beri zengin bir uygarlıklar mozayiği oluşturan Anadolu sakinle ri , H ı ristiyanlığı kabul ettikleri halde bile çok uluslu değişik inançların tutsağı olmaktan kurtulama mışlard ı r . Çünkü bütün ye n iliklerden ve ilerlemelerden sadece soylular yararlan ıyor , fakir halk kesimi ise ağaların , beylerin , rahiplerin sömürüsünden kurtulamıyo r­ du. 21 2


B i z a ns sa nat ı Roma D ö n e m i son unda Anado l u'da doğd u . Yarıma­ da n ı n kent l e ri nde M S 3 . yüzy ı l ı n b iti m i n d e R o m a sanatı heyke lcilikte ve m i mari süslemede yozlaşma evres i n e g i r d i ğ i sırada erken H ı risti­ yanl ı k ustaları ona ca n l ı l ı k ve ye n i b ir anlam kazand ırdılar . Diyebiliriz

ki Erken Hıristiyan ve Bizans eserleri Geç Roma sanatının bir expres­ sionist yorumudur. M imarlıkta ise mekan sorunu bakımından Erke n H ıristiyan ve Bizans sanatı , dünya tarihinde yeni bir aşama ve geliş­ medir . Anadolu'da Sardes, Efes, Aphodisias , Hierapolis, Sid e , Perge , An­ takya gibi kentlerde belirmeye başlayan bu yeni stil akımının geliştiği ve olgunluğa ulaştığı merkez, İmparator Konstantin tarafından MS 330 sıralarında kurulmuş olan Konstantinopolis kent i , bugünkü İstan­ bul oldu . Konstantinopolis MS 330-565 tarihleri arasında iki buçuk yüzyıl boyunca dünyanın en önemli kültür ve sanat merkezi durumuna gel­ miştir. Erken H ıristiyanlık uygarlığı e n parlak dönemini İmparator Jus­ tinian (MS 5 2 7 - 565) devrinde yaşamıştır. Merkezi kubbeli bir bazilika olan Aya Sofya (MS 5 3 2 - 5 3 9) Bizans sanatının şaheseri olup dünya tarihinin en ünlü ve en önemli eserlerinden biridir. Aya İrini Kilisesi , Quatman ailesinin restore ettirdiği Efes'teki St . John Bazilikası (Justinian dönemi) ile M aria Kilisesi (MS 4 . ve 6 . yüz­ yıllar) ve Güney Anadolu'daki Alahan Kilisesi (MS 5 . , 6. yüzyıl) Bizans dinsel yapılarının en önemlileri ve en iyi korunmuş olanlarıdır. İstan­ bul'daki Fethiye Camii yani St . Mary Pammakaristos (MS 1 3 1 0) ve Ka­ riye Camii yani Chora Kilisesi Geç Bizans döneminin hem en iyi ko­ runmuş hem de en güzel temsilcileri arasında yer alırlar . Bu yapılarda­ ki çok kubbeli örtü ile üç kat kemerden oluşan duvarların birbirleriyle kaynaşması çok uyumludur . İstanbul'daki Tekfur ve Laskaris saraylarının hala ayakta duran bir bölüm kalıntıları ile yer yer güzel korunmuş olan kent duvarı , çok renkli tuğla işçilikleri ile göz alıcı bir görünüş sergilerler. Sultanahmet'teki büyük sarayın yer mozaikleri, Aya Sofya , Fethiye ve Chora kiliselerindeki duvar mozaikleri yükse k nitelikte ve eşsiz gü­ zelliktedi r . Güney Anadolu'da Fin i ke yakınında bulun muş o l a n gümüş kaplar ve daha başka gümüş ve altın eserler, Bizans kuyumculuğunun ne denli yükse k bir düzeyde olduğunun kanıtıdırlar. 21 3


İ SLA M İ YET' İ N G EL i ŞTI R D I G I R Ö N ESA NS A T I LI M I

lskende riye O kulu ' ndan sonra e n b üyük b i l i m a tıl ım ı n ı İslam dün­ yasında Abbasiler döneminde g örürüz ( M S 7 5 0 - 1 2 5 8 ) . Bu evrede Arap , İran ve Türk kökenli bilim adamları ant i k çağdan kalma kitapları okuyor ve bunlara dayandırdıkları çal ışmalarıyla İ o nialı düşünürlerin kurdukları matematik, geometri , astronomi, tıp gibi bilimlere katkıda bulunuyorlard ı ; öyle ki aralarında Farabi , Biruni ve İbni Sina gibi Türk kökenli bilginlerin de bulunduğu bu Müslüman düşünürler yaptı kları araştırmaları ile evre nsel bilimi gel iştirdiler ve 1 4 . , 1 5 . yüzyıllarda Av­ rupa'da gerçekleşen Rönesans oluşumuna ön ayak oldular Rönesans atılımının yarattığı özgür ortam içinde Batıl ılar kendileri­ ni kiliseye bağlı olmaktan kurtararak laik ve a kılcı bir yöntemle bugün­ kü bilgisayar çağına ulaşmışlardır.

SELÇUKLU UYGA RLIGI (MS 1 0 7 1 - 1 3 00) Tarihte Anadolu'yu bütünü ile ilk iskan edenler Türkler olmuşlar­ d ı r . H ititler , Fryg ialılar ve Yunanlılar kendilerinden önceki öteki ka­ vimler gibi yarımadanın ancak bir bölümünde oturmuşlardır. Her ne denli ilk defa İranlılar (MÖ 545-333) ve daha sonra Romalılar (MÖ 30MS 3 95) Anadolu'nun bütününü ellerine geçirmişlerse de onlar ülkede yerleşmemişler, orayı politik idareleri altında bulundurmuşlardır. Türkler Anadolu'ya Orta Asya'dan süre kli akınlarla ve göç yolu ile gelmişlerdir. Türkler hoşgörüye dayanan idareleriyle büyük bir bölümü H ind-Avrupa köke nli olan Anadolu halklarının sevgisini kazanmışlar­ d ı r . Müslümanlığı kabul edenler birbiriyle uzlaşıyor , böylece 1 0 7 1 'den başlayarak Türkler'le yerliler kaynaşıyordu . Bu suretle 900 yıl içinde g iderek şimdiki Türkiye oluştu . Demek oluyor ki bugünkü Türkler Ana­ dolu tarihinde yaşamış bütün kavimlerin çocuklarıdırlar . Türkler bu ne­ denle ülkelerindeki eski uygarlıkları yalnız kendi ulusal varlıkları değil , aynı zamanda bütün insanlığın ortak mirası olarak kabul etmekted irler . Selçuklular yukarda İon uygarlığı bölümünde sözü edilen ve lslam dünyası içinde M S 9- 1 2 . yüzyıllarda oluşturulan ilk Rönesans hareketi­ nin a nlayışı içinde yüksek düzeyde bir hümanist kültür geliştirdiler . 1 3 . yüzyılda Konya'da M evlana Celalettin Rumi , değeri özell ikle modern 214


çağ ımızd a ta kd ir edilen gerçe k a n la m d a bir h ümanist d ünya görüşünü öğretiyo r v e yazıyord u . H emen her Selçuklu kentinde bulunan büyü k hastanele rde t ı p , rasathane lerde ise astronom i üzerinde çalışmalar ya­ pılıy ordu . Roma çağında olduğu gibi Selçuklular Anadolu'nun sıradağlarla ve

çok değişik ikli mlerle birbirlerinden ayrılmış olan bölgelerini sağlam , bakımlı yollar ve taş köprülerle bağlamışlard ı . Üstelik ticaret kervanları Selçuklu döneminde her biri göz alıcı güzel birer mimarlık yapıtı olan kerva nsaraylarda konaklayabil iyorlard ı . Selçuklular, Arap v e İran sanat v e kültüründen büyük ölçüde esin­ lenmekle birlikte kendilerine öz orijinal bir uygarlık geliştirdiler . Sel­ çuklu sanatının özgünlüğünü anavatanlarından getirdikleri Orta Asyalı öğeler oluşturmaktadır. Çinicilik, maden-ağaç işçiliğ i , minyatür sanatı önemli oranda Orta Asya etkileri taşır . Eğri yontma tekniği , kökeni ls­ kitler'e değin g iden bir Orta Asya çalışma yöntemidir. Selçuklular kendi yaratılan olan kervansaraylarda olduğu gibi ca­ mi, türbe ve medrese yapılarına da A nadolu'nun iklimine uygun yeni hacimler ve mekanlar kazandırdılar. İran kökenli eyvanları n , yeni anıt­ sal giriş kapılarının mimarlık süsleri , Türk sanatının en cazip yaratıla­ rından birid i r . Gerek bu yükse k giriş kapıları gerekse onların süsleme öğeleri Go­ tik kiliselerini a nımsat ırlar. Kuzey Avrupa'da görülen tuğlalarla i nşa edilmiş Gotik mimarlık yapıları Selçuklu kökenli olup oralarda Haçlı seferleri sonunda moda olmuşlardır. Konya , Kayseri , Niğde , Sivas , Divrik, Amasya , U rfa , M alatya gibi kentlerde bakılmaya doyulamaya­ cak güzellikte Selçuklu yapıları bulunmaktadı r . Müzelerimizde Selçuklu sanatının kendine has özelliklerini yansıtan çin i , ahşap , maden türleri­ nin seçkin örnekleri yer almaktad ır.

OSMANLI UYGARLIGI ( 1 2 9 9- 1 9 23) Anadolu, İslam dünyasının altı yüzyıl boyunca önderl}ğini yapm ış bulunan büyük Osmanlı lmparatorluğu'nun güç kaynağını oluşturmuş­ tu . Osmanlılar, Selçuklu Türkleri'nin kültürünü ve sanatını geliştirerek ona yeni boyutlar kazandırdılar . M imarlık konusunda Bizans sanatın­ dan da esinlenerek yaptıkları yeni atılımlar ve aşamalarla sanat tarihi­ nin en özgün mimarilerinden birini yarattıla r . 21 5


Türk yapı sanatı S elçu kl u D ö nemi'nd eki dağı n ı k h a ci mlerde n toplu mekana doğ ru bir g e lişm e y a p m ıştı r . Ge rçekten Türk m i marlığında Konya'daki S e l ç u k medresel eri , Karatay ve İ nce M i n a re li eserlerind e n , Şeh zade ve Selim iye camilerine d e ğ i n üç yüzyıl içinde adım adım toplu ve bir kubbe örtüsü altına alınmış y a p ı tipine doğru i l e rleyen bir evrim geliştirilmiştir. İlk aşama olarak 1 3 . yüzyıl ortalarında inşa edilmiş

olan Karatay ve İnce M inareli yapılarının dağınık küçük odaları Bur­ sa'daki Yeşil Cami'de ( 1 424) iki büyükçe kubbe altına toplanmışt ı r . Ne var ki bu iki kubbe arasında oldukça ağır bir duvarın bulunuşu , iç alanı kesin olarak ikiye bölmüştür. Böyle olmakla birlikte ne de olsa bu çö­ züm mekan bütünlüğüne doğru atılan ilk adımd ı . N itekim bir süre son­ ra İstanbul'da Rumi Mehmet Paşa Camii ( 1 4 7 1 ) ile Çemberli taş civa­ rındaki Atik Ali Paşa Camii'nde ( 1 49 7 ) güney yöndeki kubbe , yarım kubbeye çevrilerek Yeşil Cami'de görülen duvar kald ırılmış ve böylece birbirinden ayrı iki oda yerine tek bir iç alan elde edilmiştir. Aslında bu yeni planda iki kubbelik iç alan bir buçuk kubbelik iç alana inmiş , yani hacim küçülmüş , ancak buna karşılık mekan bütünlüğü sağlanmıştır. Bu ikinci önemli adı md ı . Sinan iş başına geldiğinde , Türk yapı sanatını bu gelişme çizgisin­ de buldu ve bu evrimi son aşamasına ulaştırd ı . Bayezid Camii'nin biri güneyde , öteki kuzeyde olan iki yarım kubbesine karşılık Şehzade Ca­ mii'nde ( 1 548) her dört yönde birer tane olmak üzere dört yarım kub­ be görüyoruz . Böylece o güne değin batı ve doğu yönlerde büyük kub­ benin örtü alanı dışında kalmış olan bölümler de aynı mekan bütünlüğü içine alınmış oldu . Kendisinden sonra gelen Türk m imarlarının ele aldıkları cami tipi­ ne bakarsak , onların Şehzade'yi , Sinan'ın en önemli eseri sayd ıklarını söyleyebiliriz . Çünkü Sultan Ahmet ( 1 6 1 6) , Yen i Cami ( 1 663) ve Fatih Camii ( 1 7 7 1 ) gibi eserler Şehzade Camii'nin plan ve tip bakımından bire r te krarıd ırlar. Böylece Sinan'ın çıraklık eseri , Türk mimarlığının klasik ö rneği olmuştur . Ancak Süleyman iye ve Selimiye o denli eşsiz ve bir defalık an ıtlardır ki onları kopya etmek gücünü hiçbir mimar gö­ ze alamamış ve mekan bütünlüğü bakımından güdülen amacı yeterince sağlayan Şehzade tipini örnek almayı yeğlemişlerd i r . Sinan , Selimiye i l e merkezi y a p ı tipinin dünyadaki en başarıl ı , en uyumlu örneğini o rtaya koymuştur . Selimiye'de yapıyı taşıyan ayakları dörtten sekize yükseltmekle , Sinan , eserini dört yanlı olmaktan çıkar­ mış ve onu her yönden aynı şekilde gözüken bir anıt haline eşsiz b i r 21 6


başarı ile so kmuşt ur . S inan , Ş e h zade ve Süleymaniye'de bunu isted i­ ği n ce ger çekleşt i re m emişt i . Cam i'n i n d ört m i naresi de kitleler arasın­ daki uyumu destekliy o r . O n l a r kat kat aşağıya doğru g e n işleyen ve ya­ y ıl a n gövde n i n meyilli ve yuvarlak kitleler i n i destek ayakları üzerindeki

k üçük kubbecikle rle birlikte toplayarak göklere çıkarır gibidirle r . Seli­ miye , iç ve dış görünüşündeki uyum mükemmelliğ i , göklere uzanan gü­ zel ve etkili silueti ile Türk yapı sanatının doruğunda ve başlıca dünya şaheserlerinin arasında yer almaktadır. Osmanlı mimarisi, türbe , medrese , kütüphane , köşk , kona k , sa­ ray , hamam , işhanı ve özellikle su kemeri ve köprü inşasında hem mi­ marlık hem de mühendislik bakım ından eşsiz eserler ortaya koyuyordu . Yalıar dünya sanatının en cazip yapıları arasında yer alırlar . Müzelerimizde Osmanlı sanatı minyatürden başka çini, halı , ku­ maş , maden ve ahşap sanatı ile kuyumculuk konularındaki eserlerden seçilmiş gözalıcı örneklerle temsil ed ilmektedi r . Yükseliş sürecinde Osmanlılar f e n bilimleri alanında da ön sırada yer alıyorlard ı . i l . Mehmed 1 5 . yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'u önemli bir bilim kenti düzeyine ulaştırmıştı . Fatih'in bir araya topladığı Ali Kuşçu , Sinan Paşa , Molla Lütfü gibi bilim adamları matematik ve astronomide çağlarının en önde gelen araştırıcıları idiler . Yine İstan­ bul'da büyük bilim adam ı Takiyyüdd in 1 6 . yüzyılın üçüncü dörtlüğünde kurduğu büyük rasathanede o günlerin e n i leri aletleri ile gökyüzünü inceliyor, geliştirdiği araştırmalarla Batılı astronomlarla at başı gid iyor­ du. N e var ki 1 7. yüzyıldan beri medreselerden matemati k , geometri , astronomi gibi bilim dalları çıkarılmış , bütün önem dinsel konulara ve­ rilmiştir . Böylece yurttaşlar yaşadıkları dünyaya değil , kend ilerini ölüm sonrası kavuşacaklarını umdukları yaşam konularına bağlamışlardır.

TÜRKİYE C U M H U RİYETİ DÖNEMİ Selçuklu ve Osmanlı dönemleri nde Anadolu'da yan yana yaşayan Hıristiyanlık ve Müslüma n l ı k , "Uygarlık M ozayiği"nin çeşitliliğini ikiye indirme yolunda bir ad ım ol muştu r . Ancak Anadolu'nun kültür birliği­ ne ulaşması , Cumhu riyet döneminde gerçekleşmişti r . Atatürk laik bir devlet kurarak ve çağdaş Avrupa uygarl ığını örn e k alarak aynı dili k o­ nuşa n , Anadolu tari h i n i kendi milli miras ı gören bir ulus yarat mak la 21 7


kültür bi rliğin i sağlamışt ı r . Böylece Avrup a ' n ı n yüzyı lla r boyunca uğra­ şarak ve savaşlar yaparak sağlad ığı R e n a issance , Re fo rm ve ayd ınlan­ ma atılımları , Türkiye'de kısa bir süreç i ç i n de gerçekleşt i r il m işt i r . Ata­ türk'ün ölümünden sonra onun ç izd i ğ i yol üzerinde Tü rk Devleti son yarım yüzyıldan kısa bir süre i ç i nde inşa ett i ğ i yollar ve limanlarla ula­

şım sorununu da büyük ölçüde çözmüş , barajlarla da tarım ve endüstri­ nin gel işmesi yolunu açmıştır. Anadolu bugün jeomorfolojik koşulların doğurduğu güçlüklerden sıyrılmış, böylece mekan ve kültür birliği bakı­ mından tarihinin en uygun ortamını bulmuştur.

---

o()o---


EKR E M AKURGAL' I N KI SA YAŞAMÖYKÜ SÜ

O rd . Prof. Dr. Ekrem Akurgal 30.03. 1 9 1 1 'de İstanbul'da doğd u . 1 930/ 31 'de İstanbul E rkek Lisesi'ni bitird i . Devlet imtihan ı n ı kazanarak Almanya'da arkeoloj i öğrenimi gördü . 1 94 1 'de Ankara Ün iversitesi Dil ve Ta ri h-Coğrafya Fakü ltesi'nde önce asistan ve doçent, 1 949'da p rofesör, 1 957'de o rdinaryüs profesör old u . 1 958/59'da Dil ve Tarih-Coğ rafya Fakültesi'nde dekan l ı k göre­ vinde b u l u n d u . Ege'de Foça, Çandarl ı , E rythrai v e İzmir a n t i k kentlerini o rtaya ç ı karm ı ş­ tı r. Avru pa'da dört yabancı dilde (İ ngiliz, Alman, Fransız ve İtalyan d i l leri nde) yüksek tiraj l ı eserleri yayı m la n m ı şt ı r. Orient and Occident kitab ı n ı n dört ya­

bancı d i ldeki baskıları yüz elli bindir. Ancient Civilizations and Ruins of Tur­ key

ad l ı kitabı 8 baskı , Anadolu Uygarlıkları kitabı 5 baskı yap m ı şt ı r. 1 994

yı l ı nda Eski Çağ 'da Ege ve İzmir eseri , 1 995'de de Hatti ve Hitit Uygarlıkları kitabı çı km ı şt ı r. Avru pa' n ı n 7 akademisinde üyed i r. Fransız Akade misi Es kiçağ Bölü­ mü'ndeki koltuğu yaşam ı boyunca Aku rgal ad ı n ı taş ıyacaktı r. Aku rgal Amerika'da Pri nceton ( 1 96 1 ), Almanya'da Be rl i n ( 1 971 ), Avus­ turya'da Viyana ( 1 981 ) ü n ive rsitelerinde b i rer yıl konuk p rofesör olarak ders vermiştir. Bordeaux Ü n iversitesi ( Fransa 1 96 1 ) , Ati na Ü n iversitesi (Yunanistan 1 988) , Lecce Ü n iversitesi ( İtalya 1 990) ve Anadolu Ü niversitesi ( 1 990) ken ­ disine Şeref Doktoru san ı n ı tevc i h etm işlerd i r. E krem Akurgal , Federal Al manya Büyük Liyakat N işan ı Y ı l d ı zl ı Rütbesi ( 1 979) , Goethe Madalyas ı ( 1 979) , T. C . Kü ltü r Bakanl ı ğ ı ' m ı z ı n Büyük Ödü lü ( 1 981 ) ve İtalyan Commandatore N işan ı ( 1 987) ve Fransa C u m h u rbaşkan ı taraf ı ndan verilen Leg ion d'Honneur Officier rütbesi ( 1 990) sah i b i d i r. Aşağ ı daki yabancı b i l i m kurumları n ı n şeref üyesid i r: Londra

Berl i n

Hel lenic S oc iety

A l man

( 1 954) ,

Arkeoloj i Enstitüsü

Avusturya Arkeoloji

E nstitüsü

Was h i ngton Arkeoloj i E n stitüsü

( 1 96 1 ) ,

Ellen Arkeoloj i E nstitüsü

( 1 983) ,

( 1 979) ,

( 1 987) . 22 1


1 960' 1 a rd a n bu y a n a A k u rg a l İ n g i l i z , F ra n s ı z , A l m a n , Y u n a n ve İ s pa n y o l

t e l e vi zyo n l a rı n d a söyleş i l e rd e b u l u n m u ş ve be l g e s e l p ro g ra m l a rd a ye r a l m ı ş ­ t ı r. Akurgal, D i l ve Ta r i h - C oğ rafya F a k ü l t e s i ' n d e dekan l ı ğ ı s ı ras ı nda Tü rk Sanatı Tari h i , Tiyatro ve Kütüphanec i l i k B ö l ü m l e ri i l e E pi g rafi da l ı n ı kurmuş, fakü lte n i n önündeki Sinan heyke l i n i d i ktirmiştir. E k rem Akurgal, Tü rkiye'deki A l man K ü ltür me rkez leri n i n İstişare K u ru ­ l u ' n u n 20 yı l süre i l e ( 1 974- 1 994) Genel Başkan l ı ğ ı ' n ı v e Tü rkiye-Yu nanistan Dost l u k Derneğ i ' n i n Başkan l ı ğ ı ' n ı ( 1 988 - 1 995) yapm ı şt ı r.

YAYINLARI - G riech ische Re l i efs aus Lykie n , DAi Berl i n 1 942 . - Remarques Styl istiques s u r les re liefs H ittites , Anka ra 1 945 . - Spathethitische Bild kunst, An kara 1 948. - Ph rygische Ku nst, Tü rk Tari h K u ru m u , Ankara 1 955.

- Die Ku nst Anatoliens von Homer b i s Alexander, W. de G ruyte r, Berl i n 1 96 1 . - Die Ku nst der H eth ite r, Max H i rmer, M ü nchen 1 96 1 , 1 976; The Art of the H ittites , Thames and H udso n , London 1 962; A rte deg l i lttiti , Sanson i Fi­ renze 1 962. - Orient und Okzident, Holle, Baden Baden 1 966, 1 98 1 ; The Birth of G reek Art, Methuen, London 1 968; O rient et Occident, Albin Miche l , Pa ris 1 969; The Art of G reece , lts Orig ins, C row n , New York 1 968; Oriente e Occiden­ te , i l Saggiatore, M i lano 1 969. - Treasu res of Tu rkey (Aku rgal, Mango, Etti nghause n ) , Skira , Geneva- N ew York 1 966 (Al manca, Frans ı zca, İtalyanca ve İspanyolca bas k ı l a rı da var­ d ı r) . - U ra rtaische und altiranische K u n stzentre n , Tü rk Tarih K u r u m u , A n ka ra 1 968.

- Th e A rt and A rc h itectu re of Tu rkey, Oxfo rd U n ivers ity P ress 1 980; K u nst i n der Türke i , Office d u Livre , Fribou rg ve Würzbu rg 1 980; L'Art en Turqu­ ie, Office d u Livre , F ribourg 1 98 1 . - Alt-smyrna, An ka ra 1 983. - G riechische und römische Kunst i n der Tü rke i , M ü nchen 1 987. - Ancient Civi l i zations and R u i n s of Tu rkey , N ET Yay ı nları , İ stanbul 1 993, 222


8 . B as k ı ; C i v i l i s atio n et s ites A n t i q ues de T u rq u i e , İ s t a n b u l 1 98 6 .

- T u rq u i e , E . A k u rg a l , R o b e rt M a nt ra n , J e a n - P a u l R o u x ; P . B o rd a s , Pari s 1 9 90 (A l m a nca n ü s h a s ı d a va rd ı r) .

- A n ado l u U y g a rl ı kl a r ı , N ET Yay ı n l a r ı , 5 . Bas k ı , İ s t a n b u l 1 9 95 .

- Es kiçağ'da E g e ve İ z m i r, Yaşa r H o l d i n g Ya yı n l a r ı Dağ ı t ı m N ET Yayı nevi , İ stanb ul 1 9 9 3 . - H atti ve H itit Uygarl ı kları , Yaşar Holding Yayı nları , Dağ ı t ı m N ET Y ay ı nev i , İ z m i r 1 995 . ,

- H isto ry o f H u manity , U N ESCO , Paris 1 996 , Vol . l l 'de Anatolia Bölümü , s. 205-223.


Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal 30.03. 1 9 1 1 '

de İstanbu l'da doğdu. 1 930/31 'de İstanbul Erkek Lisesi'ni bitird i . Devlet imtihanını ka­ zanarak

Almanya'da

arkeoloji

öğrenimi

görd ü . 1 94 1 'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde önce asistan ve doçent, 1 949'da profesör, 1 957'de ordi­ naryüs profesör old u . 1 958/59'da Dil ve Tarih-Coğrafya

Fakülfesi'nde

dekanlık

yaptı; Amerika, Almanya ve Avustu rya'da profesör olarak dersler verdi. Federal Al­ manya Büyük Liyakat Nişan ı Y ı ldızlı Rüt­ besi ( 1 979) , Goethe Madalyası { 1 979), TC Kültür Bakan l ı ğ ı ' n ı n Büyük Ödülü { 1 98 1 ), İtalyan Commandatore Nişanı { 1 987) ve Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verilen Legion d'Honneur Officier rütbesi ( 1 990) sahibidir.

Birçok kuru m ve derneğin baş­

kanl ı ğ ı n ı yapm ı ş_. üyeliğinde bulunmuştur.

• U lusal Kültürümüz • Kültürlü müyüz? • Dünya Uygarl ı ğ ı nda Yeri m iz • Doğulu muyuz, Bat ı l ı m ıyız? • Batı Kültürü ve Türkler • Artık Bizim de Bilimler Akademimiz Var • Türk Bahçesi ve • Sanayileşmenin Doğuşu • Hitit İmparatorluğu MÖ 1 3 . Yüzyılda Dünyan ı n İki Süper Devletinden Biri • H ititlerde İnsan Hakları • Yeryüzünün En Eski Meşruti Kra l l ı ğ ı • H itit Sanat ı n ı n Hellen Sanatına Etkileri • Demokrasinin Doğuşu • Ege Dünya Ticaretinde Lider • Özgür Düşüncenin Doğuşu • Ak ı lcı ve Gerçekçi Dünya Görüşü . . . E K R E M AKURGAL' ı n

TÜRKİYE 'NİN K Ü LT Ü R SORUNLAR! VE ANADOLU UYGARLIKLARININ DÜNYA TARİHİNDEKİ ÖNEMİ adl ı yapıtında . . . ISBN 975 - 494 - 729 - 5 98 . 06 y . 0 1 05 . 1 295 .

KDV d a h i l 2600000 Lira

Ekrem akurgal türkiye nin kültür sorunları  
Ekrem akurgal türkiye nin kültür sorunları  
Advertisement