Page 1


'

·y

.

PLA"'l.�X

.


SAYILARIN İCADINDAN SİCİM TEORİSİNE •

BiLiMiN 4000

YILLIK RESİMLİ ••

SERUVENI JOHN LANGONE BRUCE STUTZ ANDREA GIANOPOULOS

SOLDA: Teşrih edilmiş bir insan beyninin tabanını gösteren bir suluboya (yaklaşık 1826)


JOHN LANGONE'NIN ANISINA Geri kalmayacağız araştırmaktan Ve tüm araştırmalarımızın sonu Başladığımız yere varmak Ve orayı ilk kez tanımak olacak.

-T. S. Eliot, "Little Gidding," Dört Kuartet


GİRİS .:>

R

adyonun ya da televizyonun

günlük kullanımdaki gibi "spekülas­

düğmesine

yon" ya da

bastığımızda,

hastalıklardan

Bilimsel bir teori, olgunun bir sunu­

için aşı olduğumuzda, yeni

mudur. Teoriye bilimsel yöntemle

doğan günle birlikte yükselip alçalı­

ulaşılır, bilimsel yöntem ise bilimci­

yor gibi gözükse de gerçekte Gü­

lerin bir hipotezi dikkatli gözlemler,

neş'in değil, Dünya'nın hareket etti­

deneyler ve ölçümlerle denemeye ta­

ğini hatırladığımızda... işte tüm bu

bi tuttukları, kabul görmüş bir man­

anlarda aslında yerkürenin fiziksel

tık metodudur. Yanlışlığını kanıtla­

ve biyolojik fenomenlerini anlaya­

maya yönelik her girişimin karşısın­

bilınek uğruna insanlık tarafından

da ayakta kalınayı başaran tek bir ve­

sarf edilen binlerce yılhk çabanın

ya bir dizi hipoteze teori adı verilebi­

ürünlerinden yararlanıyoruz. Kimi

lir. Yani kütleçekiın teorisi ya da ev­

sırlar hala gizemini korusa da, bizler

rim teorisi birer varsayun değildir.

üstünde yaşadığımız gezegenin ve

Bu teoriler tıpkı Newton'un hareket

onun ötesindeki evrenin doğası hak­

yasaları, Boyle'un gaz yasaları, Men­

kında çok şey öğrendik. İşte bu bilgi

del'in kalıtım yasaları ve enerjinin

arayışına "bilim" diyoruz. Bilim söz­

korunumu yasası gibi yerküre üs­

cüğünün Yunanca kökü yalnızca

tündeki yaşam hakkındaki temel ol­

"bilmek" değil, aynı zamanda "ayırt

guları tanımlarlar.

etmek" ya da "bir şeyi diğerinden

Bir teorinin yanlışlığı kanıtlanabi­

ayırmak" anlamına da geliyor. Bili­

lir mi? Eğer bilim teoriyle çelişen bir

nün amacı ise sadece olguları keşfet­

bulguya ulaşırsa ve teste tabi tutul­

mek değil, genel gerçekliğe ulaşmak

duktan sonra sözkonusu bıılgunun

ve temel yasaları ortaya çıkarmaktır.

sağlamlığı kanıtlanırsa, o zaman ilgi­

Bilimciler bu türden entelektüel ya­

li teori yeni bulguya uygun şekilde

pılandırmalara "teori" diyorlar. Bilim dünyasında "teori" sözü,

8

"fıkir" anlamına gelmez.

korunmak

değiştirilir veya geçerliliğini yitirir. Teori, yapısı itibarıyla yanlışlanabilir


olmalıdır -yani prensipte bulgularla

BÜYÜK SAAT

yanlışlığı kanıtlanabilir önermeler­

1 1 . yüzyılda Çinli

den oluşmalıdır- çünkü varsayımla­

mühendisler, insan

rın ya da fikirlerin aksine, teorinin

boyutundan büyük

kanıtlanabilmesi ya da çürütülebil­

mekanik aksama sahi p

mesi için doğruluğu test edilebilme­

bu saat kulesini

lidir.

tasarladılar ve inşa

Her ne kadar -belli kurallara uy­

ettiler.

gun araştırma yöntemleriyle yürütü­ len ayrı bir disiplin anlamında- gü­ nümüz bilimi yalnızca birkaç yüzyıl­ dan bu yana varlığmı sürdürse de, mevcut bilgimiz geçmişte edinilenle­ ri de içeriyor. Bilimin kaynağını oluşturan kimi bilgileri artık bilim olarak dahi algılamıyor olabiliriz

önce gelenin kavrayışı üstüne inşa et­

çürıkü dünyaya ve bilgiye olan bakı­

tiği kesintisiz bir süreç -<laha büyük

şımızı değiştiren de bilimin ta kendi­

aydınlanmaların yolwm açan küçük

si. Bilimsel teorilerin tarihini incele­

keşifler silsilesi- gibi görünebilir, oysa

yen bu kitap, bir anlamda insanın

durum bundan çok daha karmaşık­

dünyaya bakışının ve onu algılayışı­

tır. Bu kavrayışların çoğuna giden

nın da bir tarihi olarak görülebilir. Bu tür bilgilere ender olarak dra­

yol, sayısız çıkmaz sokakla ve yanlış ya da kısmen doğru olup, ısrarla sa­

matik birtakun "evreka" anlarında,

vunulan görüşlerle doludur. Bu tür

beklenmedik keşifler biçiminde ula­

görüşler sözde doğruluklarıyla kimi

şılır; tıpkı hipotezden, çığır açan keş­

zaman gerçeği gölgeleyebilirler.

fe doğru giden yola ender rastlandığı gibi.

Bilim

her neslin, kendisinden

Bir kavramlar dizisinin ya da sıra­ dışı zekaya sahip bir düşünürün an-

9


B i LiMiN SERÜVENİ

şirni üzerinde ayrı ayrı roller oynadı.

FİKİR DEVRİMİ

Teknolojik yenilikler de öyle. Bu

Tıpkı Alben Einstein

tarafından ifade edilen

kitap, bir teknoloji taril1İ olduğunu

iki teori gibi kimi teoriler

iddia etmiyor belki ama baştan sona

bilimin her alanına ve

dek, bilimsel sürecin lokomotifi sa­

daha ötelere ilham

yılabilecek cihazlar, aletler ve teknik­

dalgalan göndenr ve

lerden örnekler sunuyor. Teleskop

yeniden tanımlamaların

ve mikroskop bilimcilere görülme­ miş dünyaların kapılarını araladı.

önünü açar.

Elektrikli jeneratörler, röntgen ci­ hazları ve bilgisayarlar, yoklukları halinde gerçekleşmesi olanaksız ke­ şiflerin önünü açtı. Bazı yenilikler ise bilimi hazırlıksız yakaladı. Barut ve buhar makinesi, henüz ikisinin de ilimi tam olarak anlaşılamadan tari­ hin yönünü değiştirdi. Öte yandan,

10

sızın ortaya çıkışı, normal bilimsel

radyonun ve elektrikli jeneratörün

süreci temsil etmez. Yüce zihinler

icadı, bilimde kaydedilen ilerlemele­

çoğu zaman başka birçok eserden

rin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

yararlanırlar. Yüce bir zihne ve bü­

Yenilik ve buluş, bilimi daima

yük bir egoya sahip biri olan lsaac

ilerletmiş ve aynı zamanda bilim ta­

Newton,

rafından teşvik edilmiştir. Bundan

"İleriyi

görebiliyorsam,

devlerin omuzları üstünde durdu­

iki milyon yıl önce, insanın uzak ata­

ğum içindir" demişti. Bazı devlerin

larından Homo habilis, ağaç ve taştan

isimleri bizlere daha tanıdık gelen

yapılan araç gereçleri geliştirdi. Bu el

Newton, Faraday ya da Einstein'ın

yapımı araçların düzgün biçimleri

yanında anılmasa da, onlar, bu tanı­

Taş Devri insanlarının, tutarlı so­

<lık a<llarııı bilim yukuluklarıııı ger­

nuçlar ün::Lt:ıı bt:ıızcr lt:kııik.lerin <lt:­

çekleştirmelerine yardımcı oldıılar.

ğerini kavradıklarını ortaya koyuyor.

Bilimin tarihi etkilediğine şüphe

Nispeten kısa bir süre öncesine

yok ancak bunun tam tersi de doğru.

dek insanlar, avcı-toplayıcı varlıklar­

Ticaret, kültürel alışveriş, keşif sefer­

dı. MO 8000 civarında, son buzul

leri, savaş, din ve sanat, bilimin geli-

çağının tehditkar buzulları çekilir-


GiRiŞ

ken, ekin ekme ve yetiştim1e, yaban

yeşermeye başladı.

hayvanlarından yararlanma beceri­

Tahıl stoklarının sayımı, bir kile­

lerini geliştirdiler. Zaman içinde bit­

nin ağırlığını ya da belli bir arazinin

ki ve hayvanlardan yararlanmayı

boyutlarını ölçme ve kaydetme gibi

öğrendiler. Çok sayıda deneme-ya­

gereksinimler, numaralama sistem­

nılmanın ardından birbirini izleyen

lerini doğurdu. İlk başlarda balçık­

yüzyıllar içinde, dünyanın çeşitli yer­

tan birtakın1 sembollerin ötesine ge­

lerinde yeni melezler ve türler geliş­

çemeyen bu sistemler, zamanla yazı­

tirdiler.

lı sayı sistemlerine dönüştü.

6000'lere gelindiğinde Orta­

2400'lere gelindiğinde, Mezopotam­

doğu'daki Bereketli Hilal'in halkı,

ya' da yaşayan Sümerler sembollerin

çok daha verimli yabani arpa ve buğ­

konumuna dayalı, anlamlı bir sistem

day türleri yaratmayı başarmıştı.

geliştirdi. "Konumsal yazın1" denen

Şimdi Meksika diye bilinen bölgenin

bu yöntem, saY1 sayn1aY1 ve matema­

halkı ise modem mısırın atası olan

tiği oldukça kolaylaştırdı ve mate­

teosinte'yi yetiştirme sürecine gir­

matiksel düşüncenin daha karmaşık

mişti. Günümüz Peru'sunda, Orta

hale getirilebilmesini sağladı.

Afrika'da ve Doğu Çin'deki insanlar

Mezopotamya numaralama siste­

ise hayvan yetiştiriyordu. Bu tarım

mi ve daha ileride bu sistemden ge­

devrimi, dünya üzerinde yayıldıkça,

liştirilerek bölgede yaygın kullanıma

tüm insan kültürlerinin geleceğini

geçen çeşitli modeller, 60'lık tabana

değiştirdi.

dayalıydı. Bizim aritmetik sistemi­

İnsanlar göçebe yaşamdan vazgeç­

miz 1 O'luk taban sistemini, yani on­

meye, kalıcı yaşam alanlarında ha­

dalık sistemi kullansa da, eskiye ait

yatlarını sürdürmeye başladılar. Bu

60'lık sistemin izlerine gündelik ya­

alanlar zaman içinde şehirlere dö­

şamımızda hala rastlamamız müm­

nüştü. Yerleşik yaşam merkezleri ço­

klin. Ortadoğu'ya has bu 4000 YJllı k

ğaldıkça, kaynakların paylaşunı daha

kullanım alışkanlığı sayesinde, bir

verimli hale gd<li. Kaynak paylaşıını

saal

aynı zamanda bilginin de paylaşıl­

yeye denk düşüyor ve daire hali\ 360

60 <lak.ikaya, bir <lak.ika 60 sani­

n1ası ve karşılaştırılnwsı anlamına

derece. Ne var ki hiçbir Mezopotam­

geliyordu. Eski dönemlere ait yerle­

ya kültürünün -Sümerler, BabiUiler

şim bölgelerinde, Babil ve Mezopo­

ya da Kıldaniler- geliştiremediği şey,

tamya gibi yerlerde, temel bilinuer

sıfır kavramı ve onu temsil edecek


BiLiMiN SERÜVENi

ÖNCEKİ SAYFALAR 17. yüzyıl ressamı Paul

olan bir şifreydi.

İlk Ytuıan düşünürlerinden bin yıl

War 365 günlük bir takvim geliştir­ mişlerdi. Bu takvimin yılı, tarun için

Rubens, MO 5. yüzyıl

kadar önce, henüz MO 1800'lerde,

büyük bir önem teşkil eden bir tarib­

düşünür ve bilginlerini,

Mezopotamyalı düşünürler karma­

le, yani Nil nehrinin taşmasıyla baş­

sayılarının çoklu�u

şık bir geometri geliştirmiş ve ikinin

lıyordu. Zodyak ise -yıldızların ko­

nedeniyle ünlü tablosu

kuvvetlerine eşdeğer denklemleri

num ve hareketlerini gösteren tablo­ 1600 civarında, Kıldaniler tara­

"Atina Okulu"nda

çözmeye başlamışlardı. Ayrıca gü­

MO

gerçekçi bir şekilde

nümüzde "Pisagor üçlüleri" diye bi­

fından oluşturulmuş ve sistematik

resmedebilmişti.

linen tabloları da oluşturmuş, yani

olarak tanımlanmıştı. MO 750'1erde

Bu detayda elinde bir

dik üçgenin kenarlarmuı uzunluğu­

Babilliler ı,>"iineş ve ay tutulmalarının

kitap tutan Pisagor ile

nu temsil edebilecek sayıları bul­

kaydını tutmaya başladılar. Aynı dö­

yalnız başına oturan

muşlardı. Bu uzunlukların birbirle­

nemde Çinliler de, ileride

Herakleitos

riyle bağıntılarını ortaya koyacak

yüzyıl gökbilimcilerinin kuyruklu­

görülmektedir.

olan -ve düşünür Pisagor'a atfen

yıldız devirlerini doğnılamakta ya­

"Pisagor teoremi" diye anılan- genel

rarlanacakları ayrıntılı ve karmaşık

teorem ise Yunanların dönemine

gökbiliınsel kayıtları tutuyordu.

dek ortaya çıkmayacaktı.

Gökbilim çalışmaları büyük bir

Sayısal biçim düzenleri, doğal ola­

entelektüel çabanın yanısıra, ilk göz­

rak büyük ölçüde insanın yaratımıy­

Jemevleri denebilecek yapıların inşa­

dı ancak insan yaşamında sık sık tek­

sı için muazzam bir fiziksel emek de

rarlanan biçim düzenlerine çok daha

gerektiriyordu. Örneğin MO yaklaşık

temel başka bir örnek vardı: Gü­

2500'lerde, İngiltere' de şimdi Stone­

neş'in günlük rotası ve Ay ile yıldız­

henge diye bilinen bölgede, işçiler

ların gece izledikleri seyir. Güneş'in

320 kilometrelik mesafeden 4 metre

konumu ile birbirini takip eden

boyunda, 30 ton ağırlığında taş blok­

mevsimler, insan yaşamını doğru­

lar taşıyorlardı. Amaçları yakındaki

dan etkiledikleri için, erken dönem­

Salisbury Ovası'na taş sütunlardan

lerde dikkatli kayıt tutma alışkanlığı

oluşan bir çember inşa etmekti_ Sto­

ilk bu iki konuya yönelik olarak baş­

nehenge'in modern anlamda gökbi­

ladı. Böylece gökbiliın kendi içinde

lime hizmet edip etmediği halen bi­

iyi bir düzen oturtmayı başaran ilk

linmiyor. (Günümüzde pozitif bir

bilimlerden biri oldu. MO 3000'lere gelindiğinde, Mısır-

14

l 9. ve 20.

bilim olan gökbiliın ile astroloji de­ nen sözde bilim arasında belirlediği-


GiRiŞ

STONEHENGE Bazıları 19. yüzyılın ba�nda yapılan bu

sanat eserinde olduğu gibi, lngiltere'nin Salisbuıy CNa•'ndaki

Stonehenge'de ger(ekle;tirilen eski ritüel!eri canlandırdı. Batıl inançlar bir yana, büyük taş (ernberi inşa

etmek �in dogal dünya hakkındaki ayrın�lı bilgiler elzemdi.

ıniz aynın, o zamanlar henüz belir­

ne aynı notayı duyacaksınız ama to­

leıunemişti ve binlerce yıl boywlCa

mı farklı, daha tiz olacak. Telin bo­

da belirlenmedi.) Her ne kadar he­

yunu bir kez daha yarılarsanız, yine

def, göklerde olduğuna inanılan iyi

aynı notayı, bu kez daha da tiz du­

ya da kötü alametleri bulmak olsa

yarsmız.

da, gökyüzü gözlemleri aksatmadan yürütüldü. Ancak Mô 6. yüzyıla gelindiğinde,

Mô 6 ya da 7. yüzyıl civarında, bir

telin boyu yarıya indirildiğinde çı­ kan sesin tam bir oktav yükseldiği

Yunanistan'ın yeni yeni filizlenen şe­

keşfedildi. (Günümüzde telin iki ka­

hir-devletlerinde insan gelişiminin

tı frekansla titreştiğini biliyoruz.)

gidişatuu temelden değiştirecek yeni

Aynı oran flütün içindeki borunun

bir düşünce türü doğdu. Günümüz­

uzunluğu için de geçerliydi. Yu­

de fazla akıl yormadan benimsediği­

nanlar oktavı bölebileceklerini anla­

miz küçük bir bilgiyle bu yeni dü­

dılar: boyut üçte ikiye indirildiğinde,

şünce şeklini açıklamak mümkün:

ton bir beşli aralığı kadar yükseliyor;

iki nokta arasına bir tel gerin ve teli

boyut dörtte üçe indirildiğinde ise

çekip bırakın. Telin boyunu yarıya

bir dörtlü yükseliyordu.

indirin ve yeniden çekip bırakın. Yi-

Farklı bir müzik gamı geliştirmiş

15


BİLİ M İ N S E R Ü V E N i

olsalar da Çinliler de aşağı yukarı ay­

(Sokrat), Platon (Eflatun), Hipokrat

nı dönemde, aynı şeyin farkına var­

(Hippocrates), Eudoxos (ôdoksos),

dılar. Aynca keşfettikleri bu yeni bil­

Aristoteles, Euclid (Ôklid), Batlam­

giler için pratik bir kullanım alanı da

yus (Ptolemeus), Arşimet- özgün­

yarattılar. İnsan bedeninin çeşitli

lükleriyle gökbilim, yerbilim, coğraf­

öğelerine dayalı ölçümleme sistemi­

ya, biyoloji, tıp, geometri, fizik ve

ni, akort düdüklerinin uzurıluğuna

psikoloji gibi çok çeşitli bilimlerin

dayalı bir sisteme çevirdiler. Tahıl

temeUerini atan isimleri anmadan

ölçümünde kuUanılan kabın hacmi,

geçmediler.

kap boşken bir yere çarptığmda çı­

Döneme ait çalışmalar, Bağdat ve

kardığı sesin tonuna göre belirleni­

Kahire gibi endüstri ve l i im merkez­

yordu. Eski Çincede tahıl ölçümü

lerine sahip İslam dünyasının alim­

için kullanılan sözcük aynı zamanda

leri, bilginleri ve matematikçileri ta­

şarap kabı ve zil anlamına geliyordu.

rafından korundu, gözden geçirildi

Pisagorcular bu kadar pratik de­

ve geliştirildi. Rönesans döneminin

ğillerdi ama sesin matematiksel ola­

araştırmacı ve kaşifleri -yalnızca ge­

rak tammlanması fikri, doğal feno­

miyle denize açılaıılar değil, aynı za­

menlerin yalnızca spekülasyona ve

manda eğitim merkezleri ve kütüp­

gözleme değil, aynı zamanda nicel

hanelerde vakit geçirenler- kendile­

analize de tabi olabileceğinin kav­

rinden önce gerçekleştirilen buluşla­

ranması yolunda önemli keşiflerden

rın üzerine yenilerini inşa ettiler.

biriydi. Klasik Yunan bilimi çağı ar­

Baskı makinesinin icadı ise bu çağa

tık başlamak üzereydi.

maceralı deneyler ve yeni fikirlerle

Doğa felsefesinin doğuşu MO 6.

dolu, kendine özgü bir ruh kattı. Ke­

yüzyıl başlarmda, İyon şehri Milet'te

şif seferleri kadar teleskop ve mik­

gerçekleşti. Çalışmaların ilgi ve etki

roskop da bilimin sınırlarını geniş­

alanı gitgide genişledi ve yaratıcılık

letti ve tüm bu buluşlar yepyeni araş­

dolu bu dönem,

MS 1.

yüzyıla dek

sürdü. Bilim tarihinin bu evresiyle ilişkilendirilen kişiler ise -Thales, Anaksimander

16

tırma yöntemlerine dııyıılan gereksi­ nin1i ortaya çıkardı. Farklı dallara ayrılmış çalışma

(Anaximandros),

alanlarından oluşan şimdiki anla­

Herakleitos (Heracleitus), Pisagor

mıyla bilim, 16. ve 17. yüzyıllarda

(Pythagoras), Parmenides, Socrates

gelişmeye başladı. Ancak 19. yüzyıla


GiRiŞ

gelindiğinde, bilimleri birbirinden

NEWTON

ayıran sınırların önceden sanıldığı

Başına bir elma düşmüş

kadar keskin

olmayabileceği kavran­

VE ELMA

olsun ya da olmasın,

dı. lsı, ışık, elektrik ve manyetizm

lsaac Newtoıı'un

kuvveıJerinin hemen hemen aynı ol­

gözlemleri ve doc)al

keşfedildi. Moleküller ve atomları ilgilendiren kuwetler ise gezegenl er ve yıldızlar arasındaki kuwetleri a ndırıyordu. 20. yüzyılda DNA moleküllerinin keşfiyle birlikte canltların da evreni yöneten kimi ya ­

dünyaya ait ölçümleri

duğu

onun matematik ve mekanik alanındaki çalışmalanna ı�k tuttu ve kendisinden sonra gelerı tüm bilimcileri

salara tabi oldukları ortaya çıktı.

aydınlattı.

Tüm bunları birleştiren bir teori var

mıydı? Bu

soru 21.

yüzyılda hala ya­

nıtını arıyor, tıpkı yeni keşiflerle bir­ likte doğan gizemler gibi: virüsler, priortlar, okyanusların derinliklerin­

de yaşayan eski çağlardan kalma hücreler.

da bilimsel düşünceyi şekillendiren

Her bilimin kendine özgü, ilginç

katkıları olmuştur, tıpkı Galileo, da

bir keşif öyküsü var. İşte bu yüzden elinizdeki kitap, altı ayrı tarih anlatı­

Vinci, Newton, Bacon, Descartes, Lavoisier, Lyell ve Faraday gibi. Her

sına ayrıldı: Gökler, İnsan Bedeni,

bölümün içindeki makaleler, teori­

Madde ve Enerji, Yaşamın Kendisi, Dünya ve Ay, Zihin ve Davranış.

deki ve biyolojik ve fizik dünyanın kavra nış ındaki dönüm noktaları

Tüm bu tarih öyküleri Antik Yu­

üzerine odaklanıyor. Bilgi kutuları

nan'a ve Ortaçağ İslam bilimi, mate­

ve -biyografik ve tarihsel- zaman çi­

mat iği ve felsefesiııe dek u zanan or­

zelgeleri önemli olayları ve gelişme­

tak köklere sahip. Bu nedenle oku­

leri vurguluyor. Son olarak çapraz

yucu, çok geçmeden adları sıkça tek­

referanslar, öykülerin birbirleriyle birleştikleri noktalara dikkat çekiyor;

rarlanan doğa felsefecileri ve bilimci­ lerine aşinalık kazanacaktır. Orneğiıı

yani bilimcilerin bitmek bilmez ara­

Platon ve Aristoteles'in birçok alan-

yışlarının ta kendisine.

17


BiLİMİN SERÜVENi

ÖNCEKİ SAYFALAR

Ancak antik kalıntıların kanıtladı­

rin otlak alanını değiştirmek için en

Gökyüzünün küçük bir

ğı bir şey varsa o da, gözleme dayalı

doğru zamana ilişkin emareleri ya­ kalaya bil mek için gözlerini gökten

parçasına odaklanan

gökbilimin temellerinin binlerce yıl

Hubbl e Uzay

öncesine dayandığıdır. Eski çağlara

ayırmayan çobanlar geliyordu. Ço­

Teleskobu'na ait

ait yapılar -İngiltere'deki Stonehen­

banlar gökyüzünü izl eyerek noktacık

fotoğraf. yerküreden

ge ya da Meksika'daki Chichen 1tza

görünümlü yıldızları birleştiriyor,

milyarlarca ışık yılı

Maya piramidleri gibi- tarih öncesi

hayali şekiller oluşturuyorlardı: ayı­

uzaklıktaki farklı

kültürlerin ytldtzlı göklere atfettiği

lar ve yılanlar, krallar ve kraliçeler gi­

türlerde g ökadala rı

önemin kanıtlarını gözler önüne se­

bi. Ayrıca bu karakterler için şatafat­

gözler önüne seriyor.

riyor.

lı öyküler de düzmüşlerdi. Çok geç­

Her antik kültürün, evrenin baş­

meden öykülerin tanrı ve kahra­

langıcına ilişkin öyküsü birbirinden

manları, insanın başı üstünde yükse­

farklıdır. Çoğu kültürde astronomi

len gökte, kendi kültürel efsanelerini

bilgileri rahiplerin himayesindeydi

sahnelemeye başladtlar.

ve ne zaman eltin ekeceklerini, ne za­

ilk gökyüzü izlenimleri yerini göz­

man hasat yapacaklarını halka onlar

leme ve kayıt tutmaya bıraktı. Gök­

söylerlerdi. Örneğin antik çağ Mı­

yüzü olaylarına ilişkin dünyanın en

sır'ında kimi ytldızların konumuna

eski kayıtlarından bazıları Çinlilere

bakılarak, tarımsal faal i ye tlerin plan­

ait. Çinliler MO 2679'da aniden par­

lanmasında kilit rol oynayan Nil'in

layan bir yıldızı, yani novayı; MO

taşma dönem ine ilişkin tahminlerde

2316'da ise bir kuyrııkluyıldızı kayda

bulunulurdu. Tutulma, gezegenlerin

geçirdiler. Çinli gökbilimciler ayrıca

kavuşumu veya kuyrukluytldız geçi­

Mô 1 !. yüzytlda kış gündönüınüncle

şi gibi gökbilim olayları, genelde

güneşin Beta Aquarü ytlclızının yakı­

yaklaşan dünyevi olayların bir işareti

ıuncla olduğunu kaydettiler. Bu ko­

olarak algılanırdı.

num, güneşin günümüzde Gamma

BABIL'İN GÖKYÜZÜ

numuna 40 derecelik mesafedeydi.

Sagittarii yt!clızının yakınındaki ko­ Ytldızlarla ilk ilgilenenlerin başında,

Babilliler de yaratılış efsanelerinde

gecelerini sürü güderek geçiren ve

önemli yer teşkil eden güneş, ay ve

mevsim dönüşümlerine veya sürüle-

gezegenlerin hareketlerini düzenli

MÖ 3000 - MS 150 Mô 3000 civarı lngiltere'de güneşe göre konumlandırılmış Stonehenge inşa edildi.

MÖ 2686·2345

Mısır'ın muhteşem piramitleri inşa edildi. Piramitlerin konumlandırıl· malarına dayalı, gökbilim· sel bir önemleri oldugu düşünülüyor.

20

MÔ 1361 Çinli gökbilimciler ilk kez ay tutulmasını kaydettiler.

MÖ 750 civarı Ayın evrelerine dayalı ilk almanaklar Babilli gökbilimcilcr torofından yaratıldı.


GÖK LE R

BABIL' IN SiNiR TAŞI Kudurrus isımli antik Babil'e ait siyah kireçtaşından bu heykel, kendı döneminde sınır hattını belirliyordu. lran, Susa'da bulunan bu kudurru,

Mô 12.

yüzyılda yaşamış Kral il. Melishishu'nun (elinde arp tutan) kızını, sağl ık ve deva tanrn:;ası Nanai ile tanıştırmasını resmediyor.

MÖ 340 civarı

MÖ 270 civarı

MÖ 240 civarı

MS 150

Yunan düşünür Aristoteles

Samoslu Aristarkos güneşi

Halley kuyrukluyıldızının

Batlamyus hazırladıgı

civarı

evrendeki her şeyin yerküre

merkez alan ve dünyayı

Çinli gökbilimciler

yıldız kataloğunda 48

etrafında uyum içinde

onun etrafında dönen

tardfırıddrı lululmu�,

dUel ldk ı ıııyıldlll li>leledi

döndügünü oğretti

gezegenlerden biri olarak

bilinen ilk kaydı.

ve "geocentric"

gösteren "heliocentric"

(yermerkezli) evren

(güneşmerkezli) sistemi

modelini öne sürdü.

öne sürdü.

21


BİLİMİN SERÜVEN\

olarak haritaya döktüler. Hammura­

Bu

tür h atalara rağmen Babilliler

bi'nin hükümdarlığı ile başlayan MO

bilimin gelişimine önemli katkılar­

1700 ile ı 600 arasmdaki Eski Babil

da bulwıdular. Hem pratik hem de

dönemine ait epik şiirler yaratılış öy­

dini önem taşıyan astronomik göz­

külerini anlatJyordu. Bu öykülerden

lemler, 13abil toplumsal sisteminin

Enııma Elish'de aym evrele­

bir parçasıydı. Bireysel gözlemlerde

rinden ve hareketleri ile görünümle­

bazı hatalar olsa da, uzun bir döne­

biri olan

ri yılın çeşitli dönemlerine karşılık

me yayılan gözlemlerin analizinden

gelen 36 yıldızdan bahsedilir. Şiire

elde edilen biçim düzenleri, bir ob­

göre Mezopotamya panteonunun

jenin geceleyin gökte ne şekilde ha­

baş tanrısı Marduk "yüce Lanrılar

reket edebileceğine ilişkin bir tablo

için mevkiler hazırlamış" ve "onlara

çıkardı ortaya. 13u kapsamlı bakış,

karşılık gelen takımyıldızlar oluştur­

gök cisimlerinin hareketleri halla belki de ortaya çıkışlarıyla ilgili te­

AY

muş"tur. Mardtık ayrıca "yılı belirle­

A'(rıorır,,.

yerek bölümlere aytrmış" ve " üç yıl­

orilerin geliştirilmesine zamanın­

�tunnı 1ilmamlaması 27322

dızın her birini on iki aya paylaştır­

dan çok sonra dahi büyük katkılar

n11ş"tır.

sağladı.

� !Üla'. � süre iı;irde ,.,, blc;inindo degiılcllt � glıi bir izlenim

Hemen hemen aynı dönemde

Eski çağ bilginleri zamanla yerkü­

ilk

re üstündeki olaylar ile gökyüzü

gözleml erini gerçekleştirdiler. MO

olayları arasında ilişki kurmaya baş­

gökbilinKiler Venüs gezegeninin

1600'\ü yıllarda Babil'de Hammura­

ladılar. O dönemde, gözlem yapan

yaaııın biıbr;

bi'nin tonınu Ammisaduka hüküm

gökbilinıciler ile tahminlerde bulu­

evı1!dırı geı;w:

sürüyordu. Onun döneminde Venüs

nan astrologlar arasmda belirgin bir

dokrıırf, eıtcen dokrıırf, ilk dl:ııtüı. ilk hlal. )W1İ art ı.ıı. !00 hlal. !00 dOdrı 111! geç dokrıırf. Ayrı

gezegeninin doğuş ve batış vakti 21

ayrım yapılmamıştı. Jüpiter'in nor­

yıllık bir süre boyunca gözlemlendi.

malden daha parlak göründüğü za­

Sonunda elde edilen bilgi, bir erken

manlarda bir taşkın meydana gelse,

dönem yazı biçimi olan çivi yazısı ile

gezegenin bir sonraki parlak döne­

günümüzde Ammisaduka'nın Ve­

mi, yaklaşan taşkının alameti olarak

yörirıgedeki dOrilŞ

nüs tabletleri diye bilinen tabletleri­

yorumlanıyordu.

SÜA!5İ le kendi elcseılİ

nin üstüne kaydedildi. Tarihsel açı­

MO 1570 ile ı 155 arasmda 400 yıl­

elr.ılındllddOrilŞ SÜA!5İ eıit oldugwıden dürYl)e bakan yrızo

dan önemli olsalar da bu gözlemler

dan fazla süren Kassit hanedanlığı

daimaır;nıdl'.

tam olarak doğru değildi. Aslında

boyunca bir grup yazman, tamanu­

kayıtlardan birkaçı gözleme değil,

na

geliş tirilmekte olan teorik hesaplara

laşık 70 adet tablet üretti. Bu eserler

dayalı idealize edilmiş doğuş ve bat ış

içlerinde, gökyüzüne bakarak yo­

vakitlerinden oluşuyordu. O zaman­

rumlanan binlerce kötü alameti ba­

lar Babilliler Venüs'ün gökteki hare­

rındırı yordu. Tapmak gökbilinıcileri

ketleri üzerine teoriler geliştirmek­

gözlemler yapıyor, bilgi edinmek

teydi. Bu teorilerden yararlanarak

için tabletlere başvuruyor, sonra da

gezegenin sabah ya da akşam ufkun­

tahminlerini krala bildiriyordu.

da hangi vakitte ve nerede görünece­

22

Enuma Anu Erılil adı verilen yak­

Babillilere ait en seçkin astronomi

Mul Apin denen

ğini ya da gözden kaybolacağını tah­

metinlerinden biri

min etmeye çalışıyorlardı.

birkaç kil tablet biçiminde karşımıza


GÖ K LER

çtktı. Tablet ismini, Sümerceden

ANTİK YUNAN'DA GÖKLER

ANTiK ÇAClA AiT

"Saban Yıldızı " diye çevrilen şiiri n

Akademisyenlere göre Mııl Apin'in

BİR BETİMLEME

açılış sözcüklerinden alıyordu.

ilk kopyasının ortaya çıkışı, Yunan

Babillilerin göklere,

Babillilerden kalma en önemli

edebiyatının ünlü sözlü destanları n­

gökyüzüne ve

gökbilim metni olan Mul Apin tab­

yada ile Odise'nin yeni yeni doğduğu

yerküreye ait bu

letleri, yıldı z ve takımyıldızların

döneme rastlıyordu. Takımyıldızlara

betimlemesinin

isimleriyle başlıyor ve takımyıldızlar

ve onlarla ilişkilendirilen mitlere

ardında, gökyüzü

ile yıldızların ufukta yükseldikleri

atıfta bulunan Homeros, Yunanların

tanrısı Enlil'in, gökler

vakitlerle, eşzamanlı doğan ve batan

astronomi bilgisinin Babiliilerinki

tanrısı An ıle yerküre

yıldız ve takımyıldızların isimleriyle,

kadar derin olmadığını ileri sürmüş­

tanrısı Ki'nin

belli takımyıldızların sabah gökte

tü. Hesiodos'un İşler ve Günler adlı

birleşmesinden

yükselişleri arasındaki zaman aralığı

eseri, MO 7. yüzyıl gibi geç bir dö­

d�dugunu söyleyen

nemde bile Yunanların, göklerin dö­

mitleri yatıyor olabılir.

bilgisiyle devam ediyordu. Var olan en eski kopya MO 700'e

nüşünü yalnızca mevsim lerle ilişki­

ait, ama bu metin hem Venüs tablet­

lendirdiklerini gösteriyordu. Bahar

lerinden hem de Enuma Amı En­

yaklaşınca ufuk çizgisinin altma dü­

lil'den alıntıların bir derlemesi. Yani

şen takımyıldızları sayan Hesiodos

orijinali bundan çok daha eski bir ta­

eserinde, "Pleiades (Ülker yıldız kü­

rihe ait olabilir. Mu/ Apin metni He­

mesi), Hyades (Öküz kümesi) ve

lenistik çağlara dek çoğaltılarak yeni­

kudretli Orion (Avcı takımyıldızı)

lendi ve mevcut örnekler arasında

battığında, unutma ki ekim vakti

çok küçük farklar mevcutlu.

gelmiştir" demişti.

23


BiLiMİN SER ÜVENİ

Yunanlar bilgilerini Mısırlıların

gün ekliyorlar."

değişen gökyüzüne ilişkin birikimle­

Mısırlılar ayrıca güneş ssatini ve

ri üzerine inşa ettiler. Mô 5. yüzyılda

su saatini geliştirdiler ve Mô 13. yüz­

yaşayan Yunan tarihçisi Herodot,

yıla gelindiğinde 43 takımyıldızı ile

Mısırlıların her biri 30 günden iba­

5 gezegeni ayırt etmeyi başardılar:

ret, on iki ay bazlı yıllık sistemlerine

Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Sa­

hayranlığını dile getirmişti. "Yılı ilk

türn. 13unların her birine kendi mi­

icat edenlerin MısırWar olduğu söy­

tik yorumlarını kattılar. Mars genel­

lenir. Onlar bir yılı on iki bölüme

de şahinle temsil edilen ve şekil de­

ayırdılar ve l dört] mevsimi oluştur­

ğiştirebilen tanrı "Işıltılı Honıs"la

dular. 13ence bu noktada Mısırlıların

ilişkilendirilirdi. Venüs ilk başta ye­

hesabı Yunanlarınkinden daha akla

raltı dünyasının tanrısı Osiris'in ge­

yatkın çünkü Yunanlar mevsimlerin

zegeni olarak düşünüldü. Ancak

düzenini bozmamak için üç yılda bir

sonraları Mısırlılar gezegenin gök­

takvime bir ay eklerken, Mısırlılar

yüzündeki hareketini kavradıkça

on iki aylarmın her birini otuz gün­

Sabah ya da Akşam Yıldızı kimliğini

den hesaplıyor, her yıl fazladan beş

kazandı.

TA KVİ M L E R

l .

lk Babil takvimleri kameri ayı,

yen takvimi son şekline MS 8 civa­

yani birbirini izleyen iki dolu­

rında, imparator Augustus döne­

nay arasındaki 29,5 günlük döne­

minde kavujtu. O dönemde tak­

mi temel alan bir sistemdi. Bu dön­

vim halen 1 1 dakika, 14 saniye

güye göre 365,24199 gün olarak

hatalıydı ve tasarım şekli yüzün­

gözlemlenen ortalama güneş yı­

den hata miktarı yüzyıllar içinde

lından daha kısa, 354 günlük bir ay

artış göstermijli.

yılı (kameri yıl) ortaya çıkıyordu. Güneş yılına dayalı takvimi ilk gelijtirenler, eski çağ Mısırlılarıy-

1 582'de Papa Xlll. Gregory iki Mô 7. yüzyıla ait bu Babil takvimi

u{lur1u ve ugursuz günleri gösteriyor.

dı. Mısı�da yaşam Nil taşkınlarının etrafında dönüyordu. Gece göğünün en parlak yıldızı

24

aşamalı bir takvim reformu ger­ çekleştirdi. Öncelikle on günlük tutarsızlığı ortadan kaldırarak 21

Mart tarihinin ilkbahar ekinoksuyla örtüşmesini sağladı.

Sirius (Akyıldız), her yıl Nil'in taştığı zamanlarda, gün

Bunu da Kutsal Roma lmparatorluğu'nun her yerinde

doğumundan hemen önce parlıyordu. Mısırlılar takvim-

geçerli olacak bir duyuruyla, 4 Ekim 1 582'den sonraki

!erini bu olayın etrafına yapılandırdılar. Mayalar da za-

günün 15 Ekim olacağını ilan ederek sağladı.

manın kaydını tutmakla ilgileniyorlardı ama takvimleri-

Ardından, artık yılları belirleme kuralını değijlirdi. O

ni yıllık periyotla ilişkilendlrmemişlerdi. Onlar hem geç-

td rilıte ıı itibaren 400'e bölünebilen yüzyıl seneleri hariç,

mişe hem de geleceğe yönelik bir takvim sistemi kur-

dörde bölünebilen tüm yıllar "artık yıl" olacak, Şubat

muşlardı. Modern takvimlerin temeli ise 8. yüzyılda atıl-

ayına bir gün eklenecekti. Bu sistem 3300 yılda yaklaşık

dı. Bu takvimler MO 46 yılında Juli"' Caesar tarafından

1 günlük düzeltme gerektiren ve 365,2425 güne denk

kullanıma sokulan Roma Jülyen takvimine dönüjlü. Jül-

düşen ortalama bir Gregoryen yılını meydana getirdi.


G Ö KLER

Romalı yazar Cicero 1. yüzyılda Mısırlıların, Venüs ve Merkür'den "güneşin yoldaşları" diye söz ettil<le­ rini yazmıştı. Bu takına ismi b'Ünü­ müzde fiziksel anlamıyla kavrama­ mız daha kolay çünkü söz konusu iki gezegenin güneşe dünyadan daha yakın olduklarını, bu yüzden de dünyevi bakış açunıza göre güneşten uzağa sapmadıklarını biliyoruz. MO 1 . yüzyılda yazan Yunan tarih­ çi Diodorus Siculus (Sicilyalı Dio­ dor), eski Mısır'ın en büyük kentle­ rinden Teb'de rahiplerin tutıılmaları tahmin edebildil<lerini söylüyordu ki bu da ileri derecede matematik ve gökbilim bilgisi gerektiren bir ente­ lektüel beceriydi. Yunan düşünürler Babil ve Mı­ sırWardan esinlenerek astronomi bi­ limi diye adlandırabileceğimiz ilme ilk şeklini verdiler. Miletli Thales'in ise MO 28 Mayıs 585 tarihine denk düştüğü tahmin edilen güneş tutul­ masını öngördüğü söylenir. Hero­ dot'a göre güneş tam da öngörüldü­ ğü üzere, iki rakip şehir-devletin sa­ vaşı esnasında tutulmuştu. Gündüz vakti çöken gece ve Thales'in şaşkın­ lık yaratan tahmini savaşı sona erdir­ miş ve Thales'e yalnızca Herodot'un değil Platon ve Aristoteles'in de yazı­ larında onurlu bir yer kazandırmıştı. Thales astronomi bilgisinin çoğu­ nu büyük olasılıkla, MO 8. yüzyılda Nabonassar'ın hükümdarlığı sıra­ sında gökyüzü gözlem becerilerini önemli ölçüde geliştiren Babillilere borçluydu. Babillilerin özenle işlen­ miş kayıtları tutulma yıllarında bazı biçim düzenlerinin varlığını, özellik­ le de aşağı yukarı 18 yıllık (223 ka­ meri ay) bir döngüyü ortaya koyıı-

yordu. Babil yöntemleriyle ay tutul­ maları oldukça doğru tahmin edili­ yordu ama aynı şey güneş tutulmala­ rı için geçerli değildi. Belki de Thales bilginin yanısıra biraz da şanstan ya­ rarlanmıştı. Düşünür Platon'un en ünlü ve üretken öğrencisi Aristotcles, doğaya yönelik çalışmalarda gözlemin temel prensip olarak benimsenmesi konu­ sunda ısrarcıydı . Çalışmalarından ikisinde, yani De Caelo (Gökler Üze­ rine) ve Meteorologica'da (Meteoro­ loji) Aristoteles yıldızların, gezegen­ lerin ve aym belirgin hareketlerini açıklamıştı. Aristoteles'in MO 4. yüzyılda geliş­ tirdiği model, bilgirılerin o güne dek temel aldıkları özelliklerin çoğunun hatalı olduğunu öne sürüyordu: onun modeli "jeosantrik" yani yer­ merkezli bir evren modeliydi. Gök­ lerdeki her şeyin kusursuz derecede sabit, dairesel devinimlerle hareket ettiğini varsayıyor, kütlesi olan obje­ ler arası etkileşimin fiziğini göz önü­ ne almıyordu. Gözlemlerinin sonucunda Aris­ Loteles, sabit ve hareketsiz bir yerkü­ re merkezli 56 küreden oluşan kar­ maşık bir evren modeli yarattı. Ona göre dünya kendi etrafında dönü­ yorsa, yukarı doğru fırlatılan bir nes­ ne fırlatıldığı noktaya düşemezdi. Ayrıca dünya güneşin etrafında dö­ nüyorsa, yıldızların yıl içinde ko­ numlarının değişmesi gerekirdi. Ne var ki yıldızlar çok uzakta olduğu için bu türden değişil<lil<ler çıplak gözle algılanaınıyordu. Oysa günü­ müz gökbiliıncileri "yıldız paralaksı" denen bu küçük kaymayı artık ölçe­ biliyor ve onu, yerkürenin uzaydaki

25


BİLİ M İ N S E R Ü V E N İ

nispeten yakın objelerle arasındaki mesafeyi ölçmede kullanıyorlar.

ne arasındaki mesafeyi bilen Era­

çekleştiren Aristoteles, edindiği bil­

tostenes, yerkürenin çapını yaklaşık

giyi hatalı bir evren modeli oluştur­

8326 mil olarak hesapladı. Bu sonuç

makta kullanmış olsa da, aynı za­

günümüz ölçümüyle yaklaşık 7926

manda geleceğin bilimi tarafından

mil olan sonuca şaşırtıcı derecede

doğruluğu kanıtlanacak ve yararla­

yakındı.

Hipparkos kusursuz gözlemleriyle yıldızların parlaklı�ını sınıflandıran ve günümüzde hala kullanılan bir skala geliştirdi ve 850 yıldızlık, bilinen ilk gökler katalogunu oluşturdu.

26

Bir sonraki büyük Yunan gökbi­

Öncelikle dünyanın küre şeklinde

limci Samoslu Aristarkos, Mô yakla­

olması gerektiğini kavradı. Bu çıka­

şık 3 1 0 ile 230 arasında yaşadı. Aris­

runı yapmasmın nedeni diğer birçok

tarkos'un ünü daha çok dünya ile

kanıtm yanısıra, dünyanın ay tuttıl­

güneş ve ay arasındaki mesafeyle il­

ması sırasında ayın üzerine kavisli

gili tahminlerinden ileri gelir. Gök­

bir gölge düşürmesiydi. Bu varsa­

bilimci 675 kadar yıldızı katalogla­

yımdan yola çıkan Aristoteles, dün­

mış, dünyanın eğik bir eksen üzerin­

yanın çapını hesapladı ve 5100 kilo­

de döndüğü hipotezini öne sürmüş­

metreye denk bir son uca ulaştı.

HİPPARKOS

göz önüne aldı. İskcnderiye ile Sye­

Ayrıntılı gökyüzü gözlemleri ger­

nılacak bazı sonuçlara da ulaştı.

Yunan gökbilimd

genin uzunlukları arasındaki farkı

tü. Aristarkos ayrıca "helyosantrik",

Aristoteles'in hesapları gerçeği

yani güneşmerkezli evren modeliyle

yansıtmaktan uzaktı ama 3. yüzyılda

de bilinir. Bu modele göre yıldızlar

yaşayan Yunan Eratosten es sonuca

ve güneş, güneşi merkez alan devasa

oldukça

bir küre üstünde sabit ve hareketsiz­

yaklaşmıştı.

Eratostcnes

dünyanın ölçüsünü hesaplarken,

di, dünya ise bu kürenin içinde da­

yaz gündönümünde öğle vakti gü­

iresel bir yörüngede dönüyordu. An­

neşinin İskenderiye'de yarattığı göl­

cak modeli az sayıda insan benimse­

genin uzunluğu ile Mısır şehri Sye­

di, hatta bazıları dinsizlik olarak algı­

ne'de (şimdiki Asvan) yarattığı göl-

ladı. Güneşmerkezli modelin Batı


biliminde Kopernik sayesinde yeniden ön,safla­

iLK GÖKBILIMCILER

ra yerleşmesi için aradan 1 .700 yıl geçmesi ge­ rekti. Aristarkos'un çalışmalarını temel alan Hip­

Gökyüzünün ilk gözlemcileri

parkos MO 2. yüzyılda dünyanın dönme ekse­

Mô 624 civarı

nindeki hafif kaymayı açıkladı ve güneş ile ayın

Miletli Thales dogdu.

hareketlerini açıklayan matematiksel modeller geliştirdi. Ancak Hipparkos'a astl ününü kazan­ dıran, ytldızlann görünür parlaklıklarını ölçme­ ye yarayan yöntemiydi. Gökbiliınci, ytldızları al­ tı kategoriye ayırarak, en parlak olanları birinci kadirden saymıştı. İnsan gözüyle güçlükle ayırt edilebilen, en sönük yıldızları ise altıncı kadir olarak sını nandırdı. Bu parlaklık skalasını kulla­ nan Hipparkos 850 kadar ytldızı katalogladı. Modern gökbilimciler halen bu temel skala­ dan yararlanırlar. Ancak skala günümüzde gü­ neşi ve J-Jipparkos'un çıplak gözle göremeyece­ ği kadar sönük gök cisinllerini de içerecek şekil­ de genişletildi. Hipparkos'un orijinal skalasında

MÔ 585

Miletli Thales'in öngördügü güneş tutulması 28 Mayıs'ta gerçekleşti.

Mô 547 civarı Miletli Thales öldü.

Mô 432 Metan ve Euktemon Atina'da yaz gündönümünü gözlemlediler.

Mô 384 civarı Aristoteles, Yunanistan, Stagira'da dogdu.

MÔ 367 Aristoteles, Auna'daki Platon Akademi�' ne katıldı.

birinci kadir sın ıfındaki ytldızlar, altıncı kadir

Mô 350

yıldızlardan yaklaşık 100 kat daha parlaktı r. Di­

Aristoteles Gökler Üzerine adlı eserini tamamladı.

ğer bir deyişle bir obje ne kadar parlaksa, görü­ nür parlaklığını temsil eden sayı o kadar küçük­ tür. Günümüz skalası da 100 kat parlaklık fark ı

MÔ 322 Arıstoteles Yunanistan'daki Chalcis şehrinde öldü.

için beş kademelik kadir farkı kullanır ama çok

Mô 310 civarı

parlak ytldızları tanımlamak için negatif saytlar

Samostu Aristarkos dogdu.

kullanır. Örneğin Sirius yıldızı (Akytldız) - 1 .42; güneş -26.5 kadir olarak sınıflanrnışllr. Hubble Uzay Teleskobu gibi araçlar +28 kadirden daha

Mô 285 civarı Aristarkos Lyceum'da çalışmalanna başladı.

sönük objeleri belirleyebilir ki bu, çıplak göz ile

MÔ 190

algıl ayabileceğimiz herhangi bir şeyden 440 kat

Hipparkos bugünkü lznik'te dogdu.

daha sönüktür. Büyük antik Yunan gökbilimcilerinin so­ nuncusu, MS 100 ile 170 arasında yaşayan ve Batlamyııs (Ptolemeus) diye de bili nen Claudi­

Mô 150 civarı Hipparkos

Aratus ve Eudoxus Üzerine Yorum adlı eserinı

tamamladı.

us Ptolemaeus'du. Batlamyus tıpkı Aristote­

MS 100 civarı

les'in modeli gibi dünyayı evrenin merkezine

Batlamyus dogdu

yerleştiren, yermerkezli bir güneş sistemi geliş­ tirdi. Ancak bu sistem, Aristoteles modelinin aksine ay, güneş ve gezegertlerin hareketlerini, bir derecelik bir hata payı içinde oldukça doğru öngörebiliyordu. Pergalı Apollonius da MO 3.

MS 150 civarı Batlamyus Almagest adlı eserini tamamladı.

MS 170 Ba�amyus öldü.


BİLİMİN SERÜVENi

BATIAMYUS ikinci yüzyılda Batlamyus gezegenlerin, güneşin ve ayın hareketlerini bir derecelik bir hata payı içinde öngörebilen yermerkezli bir güneş sistemi modeli geliştirdi.

1543 - 1705 1543

1572

1608

1609

Mikolaj Kopernik

Tycho Brahe dünya

Johannes Kepler gezegen

güneşmerkezli evren

atmosferi dışında yeni bir

Hollandalı gözlük imalatçısı

teorisini yayımladı.

yıldız, bir süpernova gözlemleyerek göklerin değişebildiğine ilişkin kanıt elde etti.

28

Hanı Lippershey, ilk kırılmalı teleskobu üretti. icadı gökbiliminde kaçınılmaz bir çığır açtı.

hareketler inin yasalarını açıklayan ilk çalışmalarını yayımladı.


GÖKLER

yüzyılda benzeri bir model önermiş­

rebilen başka bir model mevcut de­

ti. Hipparkos bu modeli geliştirmiş,

ğildi. Batlamyı.ı s'un görüşleri astro­

Jıakkında dalıa

Ballamyus ise tamamlamıştı.

nomik düşünce üzerindeki hakimi­

fazla içiıı bkz.

yetini 1 500 yıl kadar sürdürdü.

sayfa 318.

Batlamyus'un evren anlayışına gö­ re gezegenler "dış çember" denen

I\atlamyus'un en büyük eseri Al­

çemberler içinde hareket ediyor ve

magesı 'di. Almagest Arapçadaki Yii­ ce Kitap'ın Latince çevirisiydi. M.S 150 civarında kaleme alınan eser, an­

her dış çember de "merkezi taşıyıcı" denen dairesel bir yörüngeyle yerkü­ re etrafında dönüyordu. Ancak bu

tik Yunan gökbilim belgelerinden

basil çemberler, gökyüzünde görü­

günümüze dek ulaşan tam ve anlaşı­

len hareketlerle pek uyuşmuyordu.

lır tek eserdir. Aristarkos ve Hippar­

Durumu telafi etmek için Batlam­

kos dahil, önde gelen birçok klasik

yus, yerküreyi merkezin biraz dışına

gökbilimcinin orijinal eserleri za­

yerleştirdi. Ayrıca "ekuant" (denge

manla kayboldu. Ancak Batlam­

noktası) denen noktalar yarattı. Her

yı.ıs'un Almagesı'i sayesinde hem

Batltımyus

dış çember merkezinin sabit bir hız­

onun, hem de diğer gökbilimcilerin

USTURLAP

la uzaklaşır gibi göründüğü nokta­

çalışmaları ve başarılardan haberdar

Usturlabın 6. yuzyılda

lardı bunlar.

oldıık.

Kadıyla birlikte

Batlamyusçu model özünde farklı

g6kbılımcik!r, ufka ve

boyutlarda olup, farklı hızlarda ha­

KOPERNIK DEVRiMİ

boylama kıyasla

rekel eden birkaç düzine çemberden

Batlamyı.ıs'un düzenli ve yermerkez­

güneş ve yıldızların

ibaret karmaşık bir sistemdi. Bu mo­

li evren tablosu 1 6. yüzytla dek be­

konumunu

del yüzyıllar boyu göklerin standart

nimsenmeyi sürdürdü. Ancak 1 6.

hesaplayabıldık!r

tasviri olarak kabul edildi. Ancak

yüzytlda Rönesans'la gelen dini, po­

Daha üstün bır yön

gökbilimciler model bazlı tahminleri

litik ve entelektüel devrimle birlikte,

belirleme aracı olan

gerçek gözlemlerle karşılaştırdıkça,

günümüzün evren anlayışını şekil­

sekstantların icadına

belirlenen hataların sayısı zamanla

lendirecek olan kültür yaratıldı. Bi­

dek, usturlaplar ilk

arttı ve Batlaınyı.ısçu model nispeten

limsel düşüncede kısa süre sonra or­

denizök!r tarafından

kusurlu kabul edilmeye başlandı. Ne

taya çıkacak olan değişimi tetikleyen

yaygın olarak

var ki hatalarına rağmen bu modelin

kişi, umulmadık biriydi; Mikolaj

kullanıldı.

dışında, gezegen hareketlerini öngö-

Koperııik. Herkes tarafından sessiz

1610

1687

1705

Galileo Galilei güneş

Sir lsaac Newton

Edmund Halley

lekeleri, ay kraterleri ve

yayımlanan Principia adlı

hesaplamalarıyla bir

Jüpiter' in dört ayı ile ilgili

çaltşrna�ırıdd evreıı�I

kuyıukluyıldızın yeniden

bulgularını açıklayarak,

yerçekimi teorisini ve üç

görüleceğini öngördü.

evrendeki her şeyin

hareket yasasını anlattı.

Kuyrukluyıldız 1758 yılında

dünyanın çevresinde

görüldü9ünde ona

dönmedigini kanıtladı.

Halley'in ismi verildi.

r

.,,r:-•�ı

I � rı .., ı 1 1 � 1 ı 1 1 t ı " ı ı ı ıı �.!· , ı u� lt-P: S l!I J. ; ) • • .,4tııı� ı. .lıC �.. '"'.; ' ..l '·':·t·/...:;J· -. · � ·

29


B i LiM i N SERÜVE N i

sakin ve duyarlı bir vizyoner olarak görülen Kopernik, zamanı için ol­ dukça radikal ve devrim niteliğinde

masını yayunlamamaya karar verdi

bir evren görüşüyle ortaya çıktı.

ve yalı1ızca yakınları arasında elden

Kopernik 19 Şubat 1473'te, Polon­

ele dolaştırdı.

ya'nın Torun şehrinde varlıklı bir ai­

Belki de yeni fikirlerinin dünyayı

lenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

ne kadar rahatsız edeceğinin farkın­

Babası tacir, annesi ise zengin bir ai­

daydı. Yorum Kopernik'in zamanına

lenin üyesiydi . Kopernik on yaşına

göre oldukça yeni ve tehditkar sayı­

bastığında babasını kaybetti. Bunun

labilecek, dünyanın sabit bir güneş

üzerine -bir Katolik piskoposu ve

etrafında dairesel hareketlerle dön­

ilk kez dile

akademisyen olan Lukasz Watzenro­

düğüne ilişkin görüşünü

de adlı- dayısı, genç Mikolaj'ı kanat­

getirdiği çalışmasıydı. Bu görüş çok

ları altına aldı. O dönemde Kolomb

geçmeden bilimsel düşüncede bir

Atlantik'e yelken açmış, Kopernik ise

paradigma kayınası yaratmakla kal­

Cracow Üniversitesi'nde öğrencilik

mayacak, topyekün bir ideolojik

yapıyordu. Kopernik ayrıca İtal­

devrimin de a}'11ası olacaktı.

ya'daki Bolonya Üniversitesi'nde de kilise kanunu ve tıp eğitimi alıyor, as­

Bundan

ancak

iki

yıl

önce,

1 5 12'de, Martin Lutlıer din bilimi

ilmini araştınnaya başlıyor­

doktorasını tamamlamıştı. Koper­

du. l 503'te Ferrara Üniversitesi'nden

nik'in Yorıımıı'u kaleme aldığı dö­

kilise kanunu doktorluğu unvanını

nemde Luther, Alınaııya'nın Wit­

tronomi

aldı ve Doğu Prusya' daki Heils­

tenberg Üniversitesi'nde ders veri­

berg'de piskoposluk mevkisinde bu­

yordu. Çalışkan ve tövbekar bir genç

lunan dayısının çevresi için hekimlik

olan Luther, kendisini İncil ve erken

yapmaya başladı. Kraliyet üyeleri ve

dönem kilise çalışmalarma adamıştı.

yüksek mevkilerdeki din görevlileri,

Çalışmaları onu Katolik Kilisesi'nin

Kopernik'in hekimliğine başvursalar

Hıristiyanlığın birkaç temel niteliği­

da o, vaktin i fakirlere yardım ederek

ni (özellikle de, aklanmanın yalnız

geçinneyi tercih ediyordu.

30

Devinimine İlişkin Teoriler Osıı:ine Yorıım. Ne var ki Kopernik bu çalış­

imanla gerçekleşebileceği doktrinini;

Hukuk ve tıp eğitimi aldığı halde

Tanrı'nın lütfCına eylemle değil, hat­

Kopernik'in başlıca ilgi alanları as­

ta "bağışlama belgesi" yoluyla ve ki­

tronomi ve matematikti. Eski çağ

lise üyelerine maddi ödemeler yapa­

Yunanlarına ait eserleri okumuş,

rak değil, in1anla kavıışulabileceği

1 5 1 3 Mart'ında kendi gözlemevini

fikrini) yitirdiği sonucuna vardır­

inşa etmek için 800 adet tuğla ve bir

mıştı. O dönemde Roma'daki Aziz

fıçı kireç satın alınıştı. Bundan bir yıl

Peter Bazilikası'nın yenilenmesine

sonra kendi evren görüşünü net bir

katkı sağlamak amacıyla Katolik pis­

şekilde oluşturmuş ve ilk astronomi

koposlar tarafmdan bağışlama bel­

tezini yazmıştı. Tezin başlığı De

geleri satışa çıkarılmıştı.

hypothesibııs motuum coelestiıım a se constiıutis commentariolııs'du, yani Konumlarına Göre Gök Cisimlerinin

modelinin son rötuşlarını sessiz se­

Kopernik güneşmerkezli evren dasız tamamlarken, Lutlıer ve takip-


GÖKLER

KOPERNİK 16. yüzyılda Mikolaj Kopemik güneş sisteminin merkezinde güneşin yer aldıgını ve dünyanın da onun çevresinde döndü�ünü ileri sürerek, evrene bakışımızı temelden

d�iştirdi.

çileri de kilise reformu için baskı ya­

roluş içinde buhu1dukları varsayımı­

pıyorlardı. Bu iki adamın çalışmaları

nı benimsemişti. Bu bakış açısı Hı­

ilk bakışta birbirinden farklı görünse

ristiyanlığın yukarıda cennet, aşağı­

de, devrim niteliğindeki görüşleri ni­

da cehennem modelini onaylıyor gi­

hayetinde ortak bir dili yakaladı. Klasik yermerkezli evren modeli

biydi. Modelde değişikliğe gitmek yalnızca Aristoteles ile Batlamyus'a

en mükemmel alanın, en dıştaki kü­

değil, aynı zamanda kiliseye ve Hıris­

reyle temsil edilen ve ayın ötesinde

tiyan doktrinine de meydan okumak

yer alan kürenin kapladığı alan oldu­

anlamına geliyordu.

ğu; merkezdeki dünyaya yakın küre­

Kopernik'in kiliseyle sağlam bağ­

lerin ise daha az mükemmel bir va-

ları vardı: dayısı piskopostu, kendisi

31


BİLİMİN

SERÜVENi

de 24 yaşında kilise özel h eyet üyesi

na tabi, herhangi bir gezegendi.

olmuştu. Gökyüzü gözlemlerinin ki­

Kopernik'in görüşleri bilimsel dü­

lise doktrini ile çeliştiğinin bilincin­

şünceyi günümüz arılayışma yaklaş­

deydi ama yine de hararetle ve sesini

tırdı ama kısıtlı yönleri de yok değil­

yükseltmeden yermerkezli evren gö­

di. Batlamyus'un sistemi gibi Koper­

rüşüne karşı çıkıyordu. "Biz güneşin

nik sistemi de gezegenlerin sabit bir

etrafmda dönüyoruz," demişti Yo­

hızla dairesel yörüngelerde döndü­

rum' da, "tıpkı diğer gezegenler gi­

ğünü varsayıyordu. Ne var ki bu sis­

bi." Çalışması aslında papalık mecli­

tem, güneşe daha yakm gezegenlerin

si tarafından olumlu bir tepkiyle kar­

yörüngelerinde daha hızlı döndükle­

şılanmış, hatta övgüler alınıştı. Bu­

ri fikrini ilk kez ortaya atmıştı. Örne­

nun üzerine Papa X. Leo, Kopernik'i

ğin yerküre, güneşin daha uzağuıda­

takvim reformuna katkıda bıılun­

ki gezegenlere kıyasla, yörüngesinde

ması için Roma'ya davet etti.

daha hızlı hareket ediyordu. Bu yeni

Kopernik fikirlerinin

hipotez Kopernik'in, bazı gezegenle­

skolastik

dinbilimciler kadar halkın da tepki­

rin neden gökyüzünde tersine hare­

sini

farkındaydı.

ket edermiş gibi göründüklerini

Ömrünün 16 yılını ilk kez Yorum'da

açıklamasına yardımcı oluyordu.

çekebileceğinin

açıkladığı evren modelini kimseye

Söz konusu hareket, geçmiş ve gü­

duyurmadan mükemmelleştirmeye

nümüz gökbiliıncilerinin "geri hare­

adamıştı. 1 530'a gelindiğinde çalış­

ket" dedikleri optik bir yanılsamadır.

masını tamamlamış ama yayımlan­

Batlaınyus modelinden daha zarif

ması için henüz onay vermemişti.

olsa da, sabit dairesel yörünge varsa­

De revoluıionibus orbium coelestiıım (Gök Cisimlerinin Devinimleri Üzeri­ ne) adlı eseri nihayet Almanya, Nu­

yımı nedeniyle Kopernik modelinin

remberg'de, Kopernik'in

dört katına!- varan hata payıyla yan­

öldüğü

1543 yılında yayımlandı.

de, gezegen hareket ve konurrılannı, iki dereceye -yani dolunay çapının lış öngördüğü zaman içinde arılaştldı.

De revolutionibus gezegenl erin gözlemlenen hareketlerinin işleyen

DEVRİMİN REFORMU

bir geometrik modelini ortaya koyu­

Kopernik modelinin benimsenmesi

yordu, yani Babilliler ile Aristarkos

uzun zaman aldı. De revolutioni­

gibi antik Yunanların yapılandırma­

b ııs 'un basımını altmış yıl takiben, 16. yüzytlın sonlarında dahi Koper­

ya çalıştıkları modeli. Merkezinde

32

güneş olduğu halde işleyen bir model

nik'in haklılığını açıkça kabul edebi­

sunan Kopernik, dünyanın ve insa­

len az sayıda entelektüel vardı. Son­

nın evrendeki yerine ilişkin yaygın

raları güneşmerkezli evrenin sözcü­

bakış açısını sarstı. Yerküre artık etra­

sü kabul edilecek olan GaWeo GaWei

fında itaatkar bir şekilde dönen gök­

bile Kopernikçiliği henüz açıkça des­

leriylc, evreni sapa�ağlam bir merke­

teklememişti.

ze bağlayan odak noktası değildi. Ak­

meslektaşı johannes Kepler'e yazdığı

1597'de gökbilimci

sine, güneşin yörüngesinde dönen

bir mektupta, bu türden bir kabul­

diğer gezegenlerle aynı fizik yasaları-

lenmenin yol açabileceği suçlamalar-


dan çekindiğini itiraf etmişti. Ancak teleskobuy­ la gördükleri, bundan on yıl sonra güneşmer­ kezli modeli açıkça destekleme konusunda ikna olmasını sağladı. Galileo Galilei 1 5 Şubat 1 564'te, İtalya'nın Pi­ sa şehrinde, bir müzisyen ve tacirin oğlu olarak dünyaya geldi. Pisa Oniversitesi'nde tıp eğitimi aldı ama ilk aşkı matematikti. Sonunda öncelik­ le Pisa'da, ardından 1 592'den itibaren Pado­ va'da matematik profesörlüğü yaptı ve bu göre­ vini 18 yıl sürdürdü. Genel inanışın aksine teleskobu icat eden Ga­ lileo değildi. Galileo ı 609 yazında Venedik'te, nesneleri yakın gösteren ve "casus cam" diye tercüme edilebilecek boru dürbününü üreten bir HoUandalı'dan bahsedildiğini duydu. Bu alet, içine iki adet bombeli cam parçası monte edilmiş bir tüpten oluşuyordu. O dönemde bombeli camın, tıpkı bombeli ayna gibi görün­ tüyü bükebileceği biliniyordu. Galileo, sözü ge­ çen aletin içindeki iki adet bombeli camm, bü­ külmeyi arttırmak için kullanıldığını tahmin ediyordu. Bu görüşünü test edebilmek için ken­ di dürbününü, yani "kırılmalı teleskop"unu yaptı. Aynı yılın ağustos aymda Galileo, Vene­ dik'te teleskobunu sergiliyordu. Galileo'nun teleskobu cisimleri çıplak göze kı­ yasla yaklaşık 30 kat yakınlaştırıyordu. Gali­ leo'nun teleskopla baktığı ilk gökcisinllerinden biri aydı. Ay yüzeyinde görülen girinti ve çıkın­ tıların tepeler, vadiler ve maria yani deniz adını verdiği oluşunllardan kayılaklandığuu düşünü­ yordu gökbilimci. Ayı teleskopla izleyen Galileo, uydu yüzeyindeki dağların düşürdüğü gölgele­ rin uzunluğunu ölçtü ve elde ettiği bıtlgıtlarla dağların yüksekliklerini hesapladı. Ayrıca teles­ kobunu gece gökyüzü boyunca uzanan bulanık ışık şeridine, yani Samanyolu'na doğntlttu ve onun, gözle görülemeyecek kadar sönük ışıklı, sayısız yıldızdan oluştuğunu doğruladı. Son ola­ rak Galileo teleskobunu gezegenlere çevirdi. Parlak Jüpiter'i izlerken etrafında, gezegen oldu­ ğunu düşündüğü dört gök cisminin döndüğünü

MİKOLAJ KOPERNİK Gökbilimci, güneşmerkezli sistem kuramcısı 1473 19 Şubat'ta Polonya. Torun'da döğdu.

1491-1494 Cracow Ünivmitesi'nde beşeri bilimler egitimi aldı.

1496-1500 ltalya'daki Bolonya Üniversitesi'nde büyük gökbilimci Domenico Maria de Novara'nın öğrencisi olarak ı?gitim aldı; birçok gökyüzü gözlem çalışmasına tanıklık ve asistanlık etti.

1501-1503 ltalya'daki Padova Üniversitesi'nde tıp egitimi aldı.

1503 ltalya'daki Ferrara Üniversitesi'nde kilise kanunu doktorasını tamamladı.

1504 Evrendeki devinimler üzerine teorileriyle ilgili gözlemleri derlemeye ve fikir toplamaya başladı.

1507 Güneşmerkezli evren modeline ilişkin görüşünü ilk kez dile getirdigi Commentariolus adlı çalışmasını elden ele dolaştırdı.

1522 Grudziadz'da Prusya Kraliyet Üyeleri Kongresi'nde madeni para basımı üzerine tezini sundu.

1539 Wittenberg'de matematik profesörlügü yapan Georg Joachim Rheticus tarafından ziyaret edıldi. Rheticus, Kopernik'in guneşmerkezli teorisini öğrenmeye ve daha ayrıntılı bir

tez

yayınlanması için yardımcı olmaya gönüllüydü.

1543 Kopernik'in güneşmerkezli evren modeline kanıt sunan en önemli tezi De revolutionibus orbium coelestium Nuremberg'de yayınlandı.

1543 Günümüz Polonya·�ndaki Frombork şehrıne karşılık gel n Prusya' da, Frauenburg'da 24 Mayıs'ta öldu.

Dogu


GÖKLER

BiLiMiN SERÜVENİ

GALİLEO VE TELESKOP Kendi yaptı�ı teleskobuyla Galileo Galilei, 161 0'da Jüpiter'in etrafında dönüyor gibi görünen dört ışık noktasını gözlemledi. Galileo Jüpiterin en büyük dört uydusunu keşfetmişti: lo, Europa, Ganymede ve Callisto. 19. yüzyıla ait bu gravür, Galileo'yu gözlemlerini bir grup Venedikli meclis üyesiyle paylaşırken resmediyor.

34

35


BİLİMİN SERÜVENİ

GÖKLERİN GEOMETRiSi

fark etti. Bugün artık bu cisimlerin

Galileo Sidereus nuncius

şiyle Jüpiter'in en büyük dört uydusu

(Yıldızlann Habercisi)

olduğunu biliyoruz.

adını verdigi çailjlTlasıyla

Galileo uyduları, yani bilicilerin deyi­

Galileo'nun gözlemleri, gök ci­

Jüpiter uydularının

simlerinin ve hareketlerinin kusur­

keşfini açıkladı ve tüm

suz geometrik özelliklere sahip oldu­

gökcisimlerinin yerküre

ğunu söyleyen Aristocu varsayunla

etrafında döndügüne

çelişiyordu. Örneğin ayın, kusurlu

dair Aristocu inancı

yapıdaki yerküre üstündekileri andı­

sarstı.

ran girinti ve çıkıntıları vardı. Galileo'nu n Jüpiter gözlemleri gü­ neşmerkezli evren modelini de des­ tekliyordu. Bazı yorumcular şimdiye dek aydan hiç uzaklaşmadığı için, yerkürenin hareket etmesinin ola­ naksız olduğunu ileri sürüyordu. Ancak zaten güneşin çevresinde dö­ nen Jüpiter'in kendi yörüngesinde

yıda insan bu lekelerinin aslında yü­

de uyduları olduğunu keşfeden Gali­

zeysel özellikler değil, güneşin uydu­

leo, dünya ve uydusunun da birlikte

ları olduğunu öne sürdü. Ancak Ga­

güneş etrafında dolaşabileceği sonu­

lileo düzenli gözlemleriyle güneş le­

cunu çıkardı. Jüpiter'in çevresini

kelerin hareketlerinin de kaydını tut­

turlayan Galileo uydularının varlığı

tu ve güneş döndükçe, lekelerin de

bile, tüm gökcisimlerinin dünyanın

onunla birlikte döndüğünü gördü.

çevresinde döndüğü inancmı sars­ maya yetmişti.

36

Galileo teleskop gözlemleriyle ay­ rıca Satürn'ün uzantıları olabileceği­

Teleskobu ürettikten ancak birkaç

ni düşündüğü bir şeyi de keşfetti:

ay sonra 1 2 Mart 1 6 1 0'da Galileo, Si­

arada bir gözden kaybolan ve aylar

dereus nııncius, yani Yıldızların Ha­ bercisi başlıklı çalışmasıyla gözlemle­

kım öbekler. Ne var ki gözlemciler,

sonra yeniden beliren, gizemli birta­

rini yayımladı. Kitap, başlığı haricin­

Galileo'nun ölümünden ancak 17 yıl

de Latince değil, İtalyanca yazılmış

sonra, yani 1 659'da, Satürn'ü kuşa­

ve böylece İtalya'da çok daha geniş

tan bu ince, düz kuşağa dikkat çekti­

bir kitleye hitap ederek, büyük başa­

ler. Hollandalı fizikçi Christiaan

rı sağlamıştı. Beş yıl içinde Çinceye

Huygens, 1 659'da yayımlanan Syste­

bile çevrildi. Galileo ise gözlemlerini

ma saturnium isimli kitabında yeni

sürdürerek, evrene ilişkin geleneksel

görüşünü duyurdu. Huygens yıllar

varsayunları bir bir yıktı. Sözde hiç

süren titiz gözlemlerinin sonucunda

değişmeyen ve kusursuz güneşin yü­

Satürn'ün yüzeyinden ayrı, ince bir

zeyinde, yani fotosfer denen "dış ta­

halkayla çevrelendiği sonucuna var­

baka"da, günümüzde güneş lekesi

mıştı. Dünya ve Satürn güneş yörün­

dediğimiz karaltıları keşfetti. Çok sa-

gesinde dönerken, halkaların görün-


düğü açı değişiyordu. Dünyadan bakışumzla halkalar tam yan hizaya geldiklerinde kaybol u ­ yorlardı. Satürn bize veya aksi yöne doğru eğil­ dikçe ise halkalar gezegen çeperinin iki yanmda çıkıntı şekli nde beliriyordu. Galileo'nun, Satürn uzantılarma ilişkin kuşkularmı açığa kavuşt ur­ mak isteyen Huygens, gözlem ve mantığa baş­ vurmuştu. Galileo yine teleskobuyla, tıpkı ay gibi Ve­ nüs'ün de görünümünde değişiklik olduğu izle­ nimini yaratan bazı evrelerden geçtiğini keşfet­ ti. Bizler ayı gördüğümüz gibi, Venüs'ü de gü­

GALİ LEO GALİLEİ Gökbilimci, fizikçi 1564 1 5 Şubat'ta ltalya, Pisa'da doğdu.

1581 ltalya'daki Pisa Üniversitesi'ne başladı.

1592 Padova Üniversitesi'nde matematik kürsüsüne kabul edildi.

neşe kıyasla değişik açılardan görürüz. Böylece

1604

güneşin ışmları farklı zamanlarda, gezegenin

Eğimli bir arazide ivmeli hareket deneylerine başladı.

farklı bölümlerini aydınlatır. Satürn'ün bizim görüş alanımıza giren ve güneş ışığı almayan bölümleri, karanlık gecenin fonunda gözden

kaybolur. Yerküre bakış açımızla Venüs, hilal­ den dolunaya kadar çeşitli evrelerden geçer. An­ cak dolunay evresinde konumu güneşin uzak tarafında olduğu için dünyadan görülemez. Teleskobuyla gerçekleştirdiği dört yıllık gök­ yüzü gözlemlerinin ardından Galileo, Koper­ nik'in haklı olduğuna kanaat getirdi ve 1 6 1 3'te

Kopern ik yandaşı olduğunu ilan etti. Bunu Ro­ ma Katolik Kilisesi'nde yoğun çalkalanmalann yaşandığı bir dönemde gerçekleştirdi. Orılarca yıl önce, 1542'de, Papa ili. Paul inancı korumak ve desteklemek için bir kardinaller konseyi ol uş­ turmuştu. Sonuçta ortaya çıkan Engizisyonlar­ la, Katolik yetkililer durmaksızın dinden sapan­ ları aramış, Hıristiyan dogmayı tehdit edebile­ cek yazıları sansürlemek için tüm yayınları göz­ den geç irmeyi sürdürm üştü . 1 6 l 6'da kilise yetkilileri Kopernik'in evren görüşünü dinsizlik olarak tan ımlıyordu. Başpis­ kopos Roberto Bellarınino, Galileo'yu güneş­ merkezli modeli bir olgu olarak öğretmekten vazgeç mesi konusunda uyardı . Kopernik'in ki­ tabı, resmi olarak "düzeltilene dek askıya alın­ mış"tı. Engizisyonun kitapları incelemekten so­ rumlu kolu olan İndeks, De revolutionibııs'da itiraz gerektiren pasajlar bulmuşru. Özellikle de

1609 Teleskobu geliştirerek onu, ciddi gökyüzü gözlem çalışmalarında kullanan ilk kişi oldu.

1610 Teleskopla Jüpiter'in dört uydusunu, daha sonra da Venüs'ün evrelerini gözlemledi.

1613 Kopernik sistemini desteklediği Güneş Lekeleri Üzerine Mektuplar'ı yayımladı.

1616 Güneşmerkezli evren modelini gerçek model olarak öğretmesi, Katolik Kilise yetkilileri tarafından yasaklandı.

161�618 Jüpiter uydularının hareket ve tutulmalarını çizelgeye döktü.

1632 Batlamyusçu ve Kopemikçi evren modelleri üzerine tartışmaları içeren iki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar'ı yayımladı.

1633 Kutsal Engizisyon Mahkemesi'nce yargılandı; dinden sapmaktan suçlu bulundu, güncşmcrkezli evren teorisini açıkça ilan etti.

1642 8 Ocak'ta ltalya, Arcetri'de öldü.


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N i

yazarın Kutsal Kitap'ı güneşmerkez­

ceği uzun bir yola sevk edecekti.

li modele göre yorumladığı ya da bu

Tycho (ilk adının Latince söyleni­

modeli tam anlamıyla doğru ilan et­

şi) Brahe, 14 Aralık 1 546'da, günü­

tiği bölümlerde.

müzde İsveç sınırlarına dahil olsa da,

Sonraki birkaç yıl boyunca GaWeo

o dönemde Danimarka'da yer alan

ilgisini bilimin diğer alanlanna yo­

Skane'de, asil bir ailenin çocuğu ola­

ğunlaştırdı. 1623'te Papa VTII. Ur­

rak dünyaya geldi. Henüz 13 yaşında

ban unvanını alan arkadaşı Maffeo

Kopenhag'daki Lutheran Üniver­

Barberini, Galileo'ya güneşmerkezli

sitesi'nde eğitime başladı. Aynı za­

model hakkında yazması için izin

manda vasisi olan amcası onun hu­

verdi. Tek şart, modeli bir olgu değil,

ktıkçu olı11 asını istiyordu ama tanık­

varsayım olarak anlatmasıydı. So­

lık ettiği güneş tutulması Tycho'yu

nuçta 1632'de ortaya iki Büyiik Dün­

öylesine etkilemişti ki o günden iti­

ya Sistemi Üzerine Diyaloglar adlı ya­

baren kendisini gizliden gizliye gök­

1IUlllCllPUR

pıt çıktı. Galileo kitabını üç kişi ara­

bilime ada1111ştı. Harçlığını gökbilim

Tellstqıllr

sında geçen konuşmalar şeklinde

kitaplarına harcıyor, gece geç saat­

Galllo'IUI

kurgulamıştı: Kopernik sisteminin

lerde gizlice dışarı çıkarak gökyüzü­

Blllllndln bu )Wlil

savunucusu, Salviati; Aristotelesçi

nü gözlemliyordu.

olıMı;I geliıller �­

sistemin sadık savunucusu, Simpli­

1563 yazında Tycho, Jüpiter ile

cio; ve her ikisinden bilgi edinen Ve­

Satürn'ün kavuşumunu, yani buluş­

Slj'llıılıillCl metak

nedikli asilzade, Sagrado.

masını izledi. Birbirine gitgide yakla­

ve lrtl1lllldln )'llldlıwı opılc

Kitabın yayımlanmasından kısa

şan ve 24 Ağustos'ta neredeyse tek

süre sonra GaWeo, Roma'ya çağrıldı.

bir noktada birleşen iki gezegenin iz­

telıııkqıllıll )Wllllla,

Arkadaşı artık onu, görüşlerini ya da

lediği yolu geceler boyu kağıda dök­

aı1ık hemen her

kitap yayımlama özgürli.iğüni.i sa­

tü. Gözlemleri sırasında Batlam­

dılga bcır,uıdlki

vunmaya gönüllü değildi. Katolik

yus\ın evren modeli kullanılarak ha­

ııınm �

yetkiWer Galileo'nun papayla ilişki­

zırlanan astronomi tablolarındaki

il;iı ıldjo, ,......

sinde yanılım davrandığından, hatta

hataların farkına vardı. Bu hataları

kitapta onunla dalga geçtiğinden

düzeltmeye karar verdi.

gllllll llll llt kızılOllsi

lı!leslııoplaıı

k�

şi.ipheleniyorlardı. Uzun süren mah­ kemenin

sonunda,

22

Haziran

1633'te, 70 yaşındaki Galileo, dini

den

sapkınlıktan suçlu bulundu. Sözünü

gökbilim eğitimi almaya başladı. Si­

geri almaya zorlandı, kitabı yasaklan­

Wittenberg

Ü n iversitesi'nde

nir bozucu ve kibirli olduğu söylenen

dı ve Toskana'daki villasından çık­

kişiliği, 20 yaşındaki küstah delikan­

maktan men edildi. Galileo 8 Ocak

lının bir düelloya girmesine neden

1642'de, yani Kopernik'in ölümün­

oldu. Sonuçta burnunun bir parçası­

den 99 yıl sonra, bu villada öldü. Galileo ile aynı dönemde, genç bir Danimarkalı hayatının ilk güneş tu­

38

Amcasının 1 565'teki ölümünü ta­ kiben Tycho, gizliliğe gerek görme­

nı kaybetti ve ömrünün geri kalanı boyunca yüzüne metal bir burun protezi yapıştırmak zonmda kaldı.

tulmasını izliyordu. Bu özel gün,

1 1 Kasım 1 572'de Tycho "parlak­

genç Tygre Brahe'yi, gökyüzü olayla­

lığıyla diğer tüm yıldızları gölgede

ruu izleyerek ve kaydederek geçire-

bırakan yeni ve sıradışı bir yıldızın"


GÖKLER

tam tepesinde ışıldadığını fark etti. Günümüzde bu yıldızın Cassiopeia (Kraliçe) Takımyıldızı'ndaki muaz­ ı,am bir süpernova olduğunu -patla­ yan, olağanüstü büyük yıldız- bili­ yoruz. Yıldız -4 kadir değerine ulaşa­ rak 18 ay boyunca büyüleyici bir şe­ kilde parladı. Tarihçilerin deyişiyle Tycho'nun bu yıldızı, kusursuz, değiştirilemez ve değişmez gök anlayışını temel alan Aristocu inanca sahip tüm gök­ bilimcileri hayrete düşürecek bir olaydı. Bu klasik bakış açısına göre, gökte görünen ve gözden kaybolan bu tür yeni yıldızların ve kuyruklu­ yıldız gibi cisimlerin, aya değil, dün­ yaya yakın olan daha alttaki ve ku­ surlu kürelerde yer alınası gerekiyor­ du. Tycho'nun keşfi ise bunun aksi­ ne işaret etmekteydi. Sadık bir gözlemci olan Tycho, yıldızı

iki yıldan uzun bir süre göz­

lemledi ve Avrupa'da yaşayan diğer

nimarka Boğazı'ndaki Hven adasın­

GÖZLEM EVİ

gözlemcilerden veri topladı. Sonun­

da bir gözlemevi vermeyi teklif etti.

Prag'daki Belvedere

da yıldızın konumunun değişmedi­

Hamisinin sağladığı fonlarla Tycho,

Şatosu'nun terasındaki

ğini arıladı; nereden gözlenirse göz­

Uraniborg (Gökler Şatosu) ve Stjer­

rubu tahtalan Tycho

lensin, Cassiopcia takımyıldızının

neborg (Yıldızlar Şatosu) isimli iki

Brahe ile Johannes

aynı noktasında yer alıyordu. Bturnn

şato inşa etti. Burada 20 yıldan uzun

Kepler'ı bekliyor.

üzerine Tycho, bu parlak yıldızın

bir süre, sekstantlar ve büyük duvar

dünya ile ay arasındaki kusurlu kü­

rubu tahtası da dahil çeşitli görkem­

renin değil, dıştaki kusursuz kürenin

li aygıtlarla gözlem yaparak yaşamını

bir parçası olı11ası gerektiğine karar

sürdürdü.

verdi. Gözlemleri onu yerınerkezli

Hven'de yaşadığı dönemde Tycho

modeli gözden geçirmeye itiyordu.

yıldız paralaksını, yani bir yıldızın

Galileo henüz dokuz yaşındayken,

görünen konumundaki hafif kayma­

yani 1573'de, Tycho elde ettiği so­

yı ölçmeye çalıştı. Ancak böyle bir

De Stella Nova ( Ye­ ni Yıldız Üstüne) adlı kısa kitabını

sabit olduğuna karar verdi ve Koper­

yayunladı.

nik modelinin hatalı olduğunu ilan

nuçları derlediği

kayına tespit edemeyince dünyanın

Şöhret Tycho Brahe ve yıldızmın

etti. Günümüzde artık dünyanın gü­

peşini bırakınadı. !576'da Danİn1ar­

neş etrafında dönmesinden kaynak­

il. Frederick, Tycho'ya Da-

lanan yıldız paralakslarının gerçek-

ka Kralı

39


B İ L İ M İ N SERÜVE N i

ma İmparatoru

il. Rudolph'un ya­

nında imparator matematikçisi ola­ rak görevine başladı. Tycho Brahe elindeki yılların biri­ kimi verilerle kendi "Tychonik" ev­ ren modelini geliştirmek istiyordu. Gerekli hesapları yapmaları için ya­ nına birkaç gökbilimci ve matema­ tikçi aldı. Onlardan biri Johannes Kepler'di. Her iki bilimcinin de gök­ bilim tarihinde önemli yer teşkil et­ mesi kaçınılmazdı. Kasım 1 60l'de, Galileo'mın teleskobunu üretmesin­ den henüz sekiz yıl önce, Tycho Bra­ he yatağa düştü. Ölüm döşeğindey­ ken il. Rudolph'u, kendi yerine Kep­ ler'i görevlendirmesi için ikna etti. Kepler, Tycho'nun tam zıttıydı . Altı kardeşin en büyüğü olan Kepler, 27 Aralık 157 !'de, günümüz güney­ batı Almanya'sına dahil olan Weil kasabasında, yoksul bir Protestan ai­ lenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Bölge o dönemde ağırlıklı olarak Ka­ tolikti. Kepler'in babası güvenilmez

GÖKLERİN MODELİ

ten de gözlemlenebilir ve ölçülebilir

ve tembel, annesi ise ahlaki kişiliği

Johannes Kepler güneş

olduğunu biliyoruz. Ancak bu para­

tartışılabilir biriydi. Kepler ilerleyen

sisteminin karmaşık bir

lakslar Tycho'nun elindeki aygıtlarla

yıllarda cadılıkla suçlanan annesini

matematiksel modelini

tespit edebileceği herhangi bir şey­

uzun süren mahkemede başarıyla

çıkardı. Bu modelde

den 1 00 kat daha küçüktü. Ancak yi­

savundu.

birbiri üstüne kurulu bir

ne de Tycho, teleskoptan yararlan­

Çelimsiz, sessiz ve çalışkan bir ço­

dizi küre ve aralannda

maksızın 777 yıldızın konumlarını

cuk olan Kepler, maddi durumu yü­

da geometrik katmanlar

ölçmeyi başardı. Titiz gözlem alış­

zünden yoksulların okuluna gitti ve

vardı. Kepler'in

kanlığı ve kendi tasarladığı devasa

başarısıyla okulda parladı. 1587'de

Mysterium

aygıtlar sayesinde tespitlerinde, bir

burs kazanarak dinbilim eğitimi al­

Cosmographicum adlı

derecenin altmışta biri dahilinde

dığı Tübingen Üniversitesi'ne girdi.

kitabından alınan

yüksek bir doğruluk derecesini tut­

Oldukça dindar bir Lutl1erci olan

resimdeki renkli ahşap

turabilyordu.

Kepler, Tanrı'nın eserini evren me­

model, bu sistemi açıklıyor.

40

il. Frederick'in 1 588'deki ölümü­

kaniğinde görüyor ve takdir ediyor­

n ün ardından Tycho, fevri kişiliği

du. Tanrı'nın zihnini araştırır gibi,

dolayısıyla yeni kralın desteğini ka­

gezegen hareketlerini incelemeyi dü­

zanamadı. Aygıtlarını ve notlarını

şündü.

toplayarak Prag'a gitti ve Kutsal Ro-

Avusturya, Graz'daki, Lutl1erci okııl-

Tübingen'den

ayrılarak


da ders vermeye başladı.

TYCHO BRAHE

Matematik ve ahlak profesörlüğü görevini sürdürürken, Kopernik sistemini daha da geliş­

Gökbilimci, matematikçi

tirdi. Geometrik cisim biçimindeki -küp, tetra­ hedron (dört yüzlü şekil), dodekahedron (on iki

1546

yüzlü şekil), ikosahedron (yirmi yüzlü şekil) ve

1 4 Aralık'ta Danimarka, Skane'de doğdu.

oktahedron (sekiz yüzlü şekil)- ara katmanla­ rııı, bilinen altı gezegenin (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn) yörüngelerini birbirinden ayırdığını ileri sürdü. Yaptığı hesap­

1559-1562 Kopenhag Üniversitesi'nde retorik ve felsefe eğitimi aldı, bir güneş tutulmasını izledikten sonra gökbilimle ilgilenmeye başladı.

lara göre bu beş adet çokyüzlü şekil, gezegenle­

1564

rin güneşe olan uzaklık farklarını açıklıyordu.

Bir çift tahta kumpastan oluşan ilk gökbilim aygıtını üretti.

Ayrıca teorisinde altı gezegen olmasının ilahi mantığını da görebiliyordu çünkü kusursuz olan ancak bu beş geometrik biçimdi. Kepler 1 596'da yayımladığı Mysterium cos­

mograp/ıicum, yani Evrensel Gizem' de karmaşık matematiksel modelini açıkladı. Ancak yayım­ ladıktan sonra bile modelden tam anlamıyla memnun kalmadı. Daha iyi verilere gereksinimi

1566 Kendisi gibi bir oğrenciyle g irdi�i düelloda burnunun b ir parçası koptu, daha sonra metal protez kullandı.

1572 Cassiopeia takımyıldızındaki yeni bir parlak yıldıza, yani süpernovaya tanıklık etti. Bu yıldız göklerde değişikligin varlı�ına kanıt oluşturdu.

vardı, bu nedenle de Mysterium cosmograp/ıi­

cum 'un bir kopyasını zamanının önde gelen

1576

gözlemcileri Galileo Galilei ile Tycho Brahe'ye

Kral il. frederick ona Hven adasında bir gözlemevi verdi. Ada

gönderdi. Galileo' dan destek talep etti ama

Tycho'nun gökbilim gözlem merkezi haline geldi.

1597'de bu büyük İtalyan gökbilimcisi bile Kopernik modeline olan inancını yitirmişti. Böylece Keplerin entelektüel yandaş talebi kar­ şılıksrz kaldı. Galileo'nun Kopernikçiliği destek­ lemesi için aradan bir on altı yıl daha geçmesi gerekiyordu. Bir Lutherci olan Kepler için Avusturya'da yaşam zordu. Tycho Brahe 1600'de onu Prag'a davet ettiğinde, ünlü gözlemciyle çalışma şansı­ nı yakalayan Kepler, Graz'dan memnuniyetle ayrıldı. Ne yazık ki Tycho ile kişililderi taban ta­ bana zıttı ve birlikte çalışmakta zorlanıyorlardı.

1582 Hven'deki gözlemevi şatosuna büyük duvar rubu tahtası inşa edildi.

1598 Astronomiae instauratae mechanica yani

Geliştirilmş i Mekanik

Gökbilim ' i yayımladı. Kitapta yıldızları incelemek için icat ettigi makineleri anlattı.

1599 Birkaç yıl seyahat ettikten sonra Prag'a yerleşti ve imparator il. Rudolph'un sarayında, imparatorluk matematikçisi oldu.

Kendi evren modelini geliştirmeye çalışan

1600

Tycho, gözlemlerini Kepler ile paylaşmaya gö­

Johannes Kepler'i asistan olarak yanına aldı ve ona, ölümünden

nüllü değildi. Ancak neyse ki Tycho sonunda

sonra çalışmalarına devam etme görevini verdi.

Kepler'in dehasının farkına vardı ve ölümün­ den hemen önce aygıtlarını ve gözlem kayıtları­ nı Kepler' e vererek "Tychonik" evren modeliJ1i daha da geliştirmesini istedi.

1601 24 Ekim' de Prag'da öldü.


BiLiMiN SERÜVENİ

JOHANNES KEPLER

YENi TEORiLER Johannes Kepler

Gökler mekaniğinin kaşifi

gezegen hareketlerine

il�kin üç yasasını, 15. yüryıl sonları ve

1571

16. yüzyıl başlarında

27 Aralık'ta, Almanya, Weil der Stadt'ta d�u.

Bohemya kralı,

1589

Macaristan kralı ve

Tübingen Üniver>itesi'nden mezun oldu.

Kutsal Roma imparatoru olan sponsoru ll.

1594

Rudolph'a açıklıyor

Avusturya Graz'daki Protestan okulunda matematik ve gökbilim dersleri vermeye başladı.

1596 Kopernik sisteminin savun usunu yayımladı.

1600 Tycho Brahe'nin Benathy şatosundaki mecti�ne davet edildi.

1601 imparatorluk matematikçisi olarak, imparator il. Rudolph'un sarayında Tycho Brahe'nin yerine atandı.

1604 Sonradan "Kepler'in yıldızı" dıye adlandırılacak olan önemli bir süpernovayı gözlemledi; görüntü ve ışık üzerine bir çatışma yayımladı.

1605 Gezegenlerin hareketlerine ilişkin ilk yasasını duyurdu.

1609 Kendisine ait ilk iki "gezegen hareketleri yasası"nı açıklayan

i nova 'yı yayımladı. Astronoma

1610-1611 Kepler, Tycho'nun Mars'la ilgili

42

zegenin yörüngesel hızının, güneşe

len bu ilkeleri özetledi.

Galileo Galilei ile Jüpiter' in uyduları, optik ve teleskop hakkında yazışmalar yaptı.

gözlemlerinden elde ettiği bulgularla

olan mesafesine bağlı olarak değişti­

Kepler gökbiliın çaLşmalarma ve Kopemik'in

özel olarak ilgilendi. Aristoteles'in

ğini de doğruladı. Yörünge izleği gü­

evren modelini geliştirmeye devam etti. 1619' da

1619

kusursuz çemberler ve sabit hareket

neşe yaklaştıkça gezegen hızlaı ııyur,

/-larmonice mundi 'yi (Dünyanın Ahenkleri) ya­

Di�er konuların yanısıra, kendisine ait üçüncü gezegen

teorisine duyulan 2.000 yıllık inanca

uzaklaştıkça yavaşlıyordu. Kepler

rağmen Kepler, Mars yörüngesinin

1609'da yayımlanan Asıronomia no­

eliptik olduğu ve gezegenin hareketi­

va (Yeni Gökbilim) başLklı çalışma­

yodunun (bir lam deviri tamamlaması için ge­

nin de sabit oLnadığı sonuca ulaş­

sında, günümüzde gezegen hareket­

1630

mayı başardı. Aynı zamanda bir ge-

lerinin ilk k i i yasası olarak kabul edi-

çen süre) karesi, güneşten ortalama uzaklığının

1 5 Kasım'da Almanya, Regensburg'da öldü.

yınıladı. Kitapta üçüncü gezegen hareketleri ya­ sasmı özetliyordu: bir gezegenin yörünge peri­

küpüyle orantılıdır. Kepler' in üç yasasıru, önyar-

hareketleri yasasını da içeren

Harmonice mundi (Dünyanın

Ahenkleri) kitabını yayımladı.


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N İ

gılı kavramlardan

ya da teorileıiler­

da astrolojik tahminlerde de bulun­

den değil, Tycho Brahe'nin verilerin­

dular ki bu da yaşadıkları dönemin

den türettiğini unutmamak gerekir.

değişen yüzünü net bir şekilde yansı­

Kopernik, Galileo, Tycho ve Kep­ ler büyük entelektüel, kültürel ve di­ ni değişimlerin gerçekleştiği bir dö­ nemde yaşadılar. Çalışmalarıyla ev­ rene bakışımızı uzun süre benimse­

tıyordu. Dinin, mistisizmin ve bili­ min içiçe yaşadığı bir dönemdi bu.

DEVLERİN OMUZLAR! ÜSTÜNDE

nen yermerkezli modelden -kusur­

!642'de, Galileo Galilei'nin öldüğü

suz küreler, sabit hareket ve ilahi dü­

yıl, İngiliz İç Savaşı patlak verdi ve

zene benzer, değişmez bir hiyerarşi­

geleceğin dünya ile gökler üstüne

tutulmaları, uyduları, çukurları ve

tüm çalışmalarını etkileyecek olan

benzeri özellikleriyle dinamik bir gü­

Isaac Newton hayata gözlerini açtı.

neşmerkezli modele doğru değiştir­ diler. Galileo ile Kepler

aynı zaman-

Newton, re'daki

İngiltere, Lincolnshi­

Woolsthorpe

Malikane-

N EWTON 'UN H A REKET YASALARI şılık eşit miktarda ve ters yönde

ilimde bir dönüm noktasını

B teşkil eden çalışması Philo­

bir tepki oldu9unu söyler. Bu teo­

sophiae natura/is principia mat­ hematica 'da (Doğa Felsefesinin Ma tematiksel ilkeleri) lsaac New·

rak eşit" ve "birbirinin zıttı" şek­

ton, üç hareket yasasını ve evren­

ne işaret eder. Newton bu yasala­

sel yerçekimi yasasını anlattı.

rı, Johannes Kepler'in keşfetti9i

ri, tüm kuwetlerin "karşılıklı ola­ linde çiftler halinde gerçekleşti9i­

Birinci hareket yasası, yani

gezegen yasalarıyla birlikte kulla­

"eylemsizlik yasası" daha çok

narak, gezegen yörüngelerini

"momentum korunumu" ifade­

analiz etti.

siyle bilinir. Yasaya göre herhan­

Son olarak Newton'un evren­

gi bir kuwet uygulanmadıkça bir

sel yerçekimi yasası, evrendeki

cisim ya hareketsiz kalır ya da düz bir çizgi üstünde sabit hare­ ketine devam eder. Di9er bir de-

Birbirine çarpan bilardo toplan, Newton'un hareket hakkındaki kavramlarının ç�unu açıklar.

yişle, dıştan gelen bir kuwet zorlamadıkça, cisimler yap­ tıkları

�i sürdürürler.

lerini ve uygulanan kütleçekim kuweti miktarının, cismin kütle­

siyle do9ru; etkileşen iki cismin arasındaki mesafenin karesiyle ters orantılı oldu9unu söyler.

ikinci hareket yasasına, yani "kuwet yasasına" göre,

Bu teori F=Gm,m/r' denklemiyle ifade edilir. Burada

bir cismin momentumu yalnızca dışarıdan gelen bir et­

"F", merkezleri "r" mesafesi ile birbirinden ayrılmış

kiyle df9işir. Bu df9işimin miktarı ve do9rultusu, dışar­

"m1" ve "m2" ile temsil edilen iki küresel cisim arasında­

kuwetle do9ru; cismin kütlesiyle ters

ki kütleçekimsel kuwettir. "G" ise kütleçekim sabitini

ıdan uygulanan

orantılıdır: Kuwet eşittir kütle çarpı ivme (F=ma). Üçüncü yasa, yani "etki-tepki yasası", her etkiye kar-

44

tüm cisimlerin birbirlerini çektik­

temsil eder.


si'nde, 25 Aralık 1 642'de -ve dönemin takvim­ sel karışıklığmdan kaynaklanan bir anormallik yüzünden 4 Ocak 1 643'te- doğdu. Günüm üzde kullandığımız Gregoryen (mila­ di) takvim, 1582'de papalık hükmüyle kullanı­ ma girmişti. (İsmini, takvimi Roma İmparator­ luğu'nda kullanıma sokan )ulius Caesar'dan alan) eski Jülyen takvim, 1 1 dakikalık bir hata içeren tahmini güneş yılını temel alıyordu. 1600

ISAAC NEWTON Büyük İngiliz Fizikçi 1642 25 Aralık'ta lngiltere, Linconshire'da, Woolsthorpe Malikanesi' nde d�du.

1661 Cambridge, Trinity College'a yazıldı; felsefeyle ve fikirlerle

yıllık kullanımın ardından bu küçük kaynıa,

tanışınca etrafını kuşatan dünyanın fizik ve mekaniğini

günleri kapsayan bir hataya dönüşmüştü. Papa

sorgulamaya başladı.

Xlll. Gregory, yeni ve geliştirilmiş bir takvim yaratmaları için gökbilinıci ve matematikçiler­ den oluşan bir panel düzenletti. Katılımcıların çalışmalarının ardından -zaman içinde biriken hatayı düzeltme amacıyla- Papa, 4 Ekim

l 582'den sonraki günün 15 Ekim olacağını ilan etti. Ancak Protestanlığa yeni geçen İngiltere,

1665 Salgın Avrupa'da yayılınca Woolsthorpe'a döndü; Trinity College geçici olarak kapandı.

1666 Woolsthorpe'da üç farklı alanda çığır açacak nitelikte fikirler geliştirdi: hesap, ı�k ile optik ve evrensel kütleçekim gücü.

bu emre uymadı ve kullanımdan kalkan ) ülyen takvinıi takip etmeyi sürdürdü. Bu nedenle ta­

1672

rih, İngiltere' de 25 Aralık 1642 iken, Katolik Av­

Londra Kraliyet Akademisi'ne seçildi.

rupa' da 4 Ocak 1643'tü. İngil tere ve kolonileri

l 752'ye, Ortodoks Rusya ise Bolşevik Devrimi 1 9 1 ?'ye kadar, Gregory'nin hazırlattığı

sonrası

takvimin üstün lüğünü resmi olarak kabul et­ mediler.

1672 Kraliyet Akademisi Sekreteri Henry Oldenburg'a ilk "Işık ve Renkler Üstüne Mektup"u gönderdi. Mektup Akademi üyelerine okundu ve seçkin lngiliz fizikçisi Robert Hooke tarafından eleştirild i.

Newton'un, okwna yazma bilmeyen ama sa­ kin tabiatlı bir çiftçi olan babası, o doğmadan üç ay önce ölmüştü. Newton üç yaşında geldiğinde, annesi yeniden evlenerek North Witham'a ta­ şındı ve oğlunu Woolsthorpe'de ebeveynlerinin bakımına terk etti. İlerleyen yıllarda Newton, terk edilmekten dolayı duyduğu kırgınlık ve öf­ keyi dile getirecek, sonraları ise "ölmeyi dilediği­

1679 Robert Hooke ile gezegen hareketleri sorunu üzerine yazışmaya ba�adı

1687 i principia En büyük çalışması Pfıilosophia natura/s mathematica'yı yayımladı. Krtapta hareket yasalarını ve evrensel kütleçekimi yasasını açıkladı.

ni ve ölümü beklediğini" itiraf edecekti. Tek başına, yalnız bir yaşam sürdü. Ancak Newton

1703

hep meraklı ve mekaniğe yatkın biri olmuştu ve

Londra Kraliyet Akademisi'nin başkanlığına seçildi.

okunıayı, deney yapnıayı çok seviyordu. 1 1 yaşı

na geldiğinde, yani 1653'te, İngiltere Grant­ ham'da ilkokula başladı. Genç deha makine ya­ pımı konusundaki yeteneğini burada keşfetti. )ohn Bate'in yazdığı Doğanın ve Sanatın Giz­

leri adlı eseri okuduktan

sonra kendisini zaman

1704 ışığın d�asına ilişkin deney ve keşiflerini açıkladığı Opticks'ı yayımladı.

1727 20 Mart'ta Londra'da öldü.


BiLiMİN SERÜVENi

YiTiRiLEN DEHA Ünlü lngiliz şahsiyetleri hayali canlandı rmalarla

resmeden tablolar serisinin parçası Sir lsaac

N<wton Adına Alegorik Anıt'da Minerva ile Bilimler, NeıNton'un

küllerini taşıyan çanagın ba�nda aglarl:en

görülüyor.

ve hareket üzerine düşünmeye veren

sarladı ve uçurdu. Ote yandan, ma­

Newton, bir ayak değirmeninde ko­

halle eczanesini işleten ailenin ya­

şan farenin çalıştırdığı bir yeldeğir­

nında kaldı ve burada kimya ile sim­

meni modeli gelişLirdi. Ayrıca insan­

yaya duyduğu ilgi tetiklendi.

ları ürküten, kuyruklarına fener iliş­

Newton, 1 9 yaşında Cambrid­

tirilmiş birtakım uçurtmalar da ta-

ge'deki Trinity College'a girdi. Oku-

1800 - 1923 1800

1843

1868

Wılliam Herschel bir

Alman gökbilimci Heinrich

Wılliam Huggins

Schwabe "güneş leke

yıldızlardaki kırmızıya

prizma ve termometre ile i lk yürı� tayfı çalışmasını gerçekleştirdi ve renk

çevrimi" keştini anlattı.

kaymayı ölçmek için sogurma çizgilerini

tayfının ötesindeki

kullandı. Böylece yıldızların

görünmez kızılötesi

ne kadar hızlı hareket

enerjiyi keşfetti.

ettigini ortaya koyan ilk bilgiler elde edildi.

46


CÖKI 1 K la, çeşitli hizmetlere karşılık yatacak

sel ve felsefi düşüncelerle geçirdi.

yer ve eğitim ücreti alan öğrenci sta­

Cebir ilmini geliştirmesi, ışığın do­ ğasmı araştırması ve hareketin fizi­

tüsüyle girmişti. M ütevazı yaşam şartları Ncwton'un daha da içine ka­ panmasına neden oldu. Öğrenci ve

ğiyle ilgili düşüncelerini şekillendir­ mesi de bu döneme rastlar. Kütleçe­

öğretmenlerinden uzak duruyor,

kiıni ve ayın yörüngesi konulannda

vakti ni odasında, günde 18 saat, haf­ tada 7 gün çalışarak geçirmeyi tercih

aydınlanmasını sağlayan dünyaca ünlü cimanın da yine bu dönemde

ediyordu. Çalışkanlığı yaşam boyu

düştüğü söylenir. Kendisinin ilerleyen yıllarda an­ lattığı hikayeye göre Newton, Wo­

süren bir alışkanlığa dönüştü. Haya­ tının son günlerinde Ncwton, 1 .600 ila 1.800 kitaplık bir kütüphanenin sahibi olmuştu.

olsthorpe'nin meyve bahçesinde yü­ rürken yere bir elma düştüğünü gö­

Trini ty College'ın temel eğitim

rür. Bunun üzerine elmayı yere doğ­

programı, Aristocu bakış açısına ya­

ru çeken kuvvetin, ayı dünyaya çe­ ken ve onu yörüngede tutan kuvvet­ le aynı olup olmadığuu düşünür. So­

kmdı. Newton ise defterine yazdığı ünlü sözleriyle ifade edilebilecek bir yaklaşımı benimsemişti: "Platon ve Aristotcles benim arkadaşlarım. En iyi dostumsa gerçek." Eğitiminin ilk yılı ardından New­ tnn matematik çalışmaya başladı ve

nunda ister elma ile dünya, ister ay ile dünya söz konusu olsun, iki cisim arasmdaki mesafenin karesi arttıkça bu kuvvetin gücünün azaldığı sonu­ cunu çıkarır.

çok geçmeden kendi görüşlerini ge­

Newton bu kuvvetin işleyişini an­

liştirerek, sonradan ünleneceği ma­

lamaya çalışarak uzun zaman geçirdi ama nihai kararma ancak 20 yıl son­ ra ulaşabildi.

tematik dalı olan "cebir"de uzman­ laşma yoluna girdi. 1665'te veba salgını İngiltere'de

Trinity Collegc'a yeniden dönen

iyice yayıldı ve Trinity College'ın ka­ pıları iki yıllığına kapandı. Newton bunun üzerine Woolsthorpe'ye

dehasını çoktan fark etmiş olan akıl hocası lsaac !3arrow ile paylaştı.

döndü. Orada günlerini matematik-

Emekliliği yaklaşan Barrow, yerini

Newton, b u lglılarını öğrencisinin

1901

1905-1907

1923

Alman fizikçi Kari

Ejnar Hertzsprung, renk ile

Edwin Hubble, Andromeda

Schwarzschild, ilk karadelik

kadir derecesi arasındaki

bulutsusunda (ya da

teorisi çalışmalarına

ilişkiyi göstererek, yıldızların

gökadasında) bir degişen

parlaklıgı için ölçüm

yıldız keşfetti ve bizim

standardı yarattı

gökadamızın dışında da

başladı.

gökadalar oldugunu kanıtladı.

47


Bİ L İ M i N S E R Ü V E N İ

HALLEY Önde gelen lngiliz gökbi limci Edmund Halley. lsaac Newton'un

Principia 'yı yazmasında kilit bir rol oynadı. Halley, Newton'u eserini yayınlaması i çin cesaretlendirmekle kalmadı, kitabın baskı masraflarını da

. ··�. � y- ı., ,. .·

1 ..

l-

l

' >

r'· .

olmadığını merak ediy ordu . üç kuy­ rukluyıldız da güneşin çevresinde, gezegenlerin tersi yönde dönüyordu. Bu kuyrukluyıldızların aynı olduğu­ nu kanıtlayabilmek için Halley'in doğru bir yörünge hesaplama yönte­ mine gereksinimi vardı. Birkaç ay önce Halley, her ikisi de Londra Kraliyet Akademisi üyelerin­ den olan iki seçkin bilimciyle tanış­ mıştı: Aziz Patı! Katedrali'nin ünlü mimarı Christopher Wren ve New­ ton'un eski rakibi Robert Hooke. Üç bilimci, gezegenlerin yörünge üze­

karşıladı.

rindeki hareketlerini düzenleyen ya­ Newton'un alması için yandaş topla­ dı ve 1 66 9'da Newton, Cambridge

Stephen Hawkiııg'le ilgili daha fazla bilgi içiıı bkz. sayfa 229.

48

Trinity College'a Lucasian Matema­ tik Profesörü olarak atandı. Bu un­ vanın günümüzdeki sahibi fizikçi Stephen H awking'di r. 167l'e geli nd iğin de Newton ilk yansıtmalı teleskobu kurmuş, ışık ve renk üzerine makaleler yayımlamış­ tı. Bu m akalel er büyük tartışmalara yol açtı, özellikle de seçkin İngiliz fi­ zikçisi Robert Hooke'un ( 1 6351 703) eleştirilerine hedef oldu. Hooke'un Newton'un bulgulanna karşı çıkmasının nedeni, bulguların renk üzerine gerçekleştirdiği kendi çalışmalarından bazılarıyla çelişme­ siydi. Öfkelenen Newton iyice içine kapandı ve çalışmalarınt bir daha ya­ yımlamamaya yemin etti. Başka bir İngiliz fizikçi, Edınund Halley, 1684'te ziyaretine gelene dek, Newton teorilerini kimseyle µaylaş­ madan geliştirmeyi sürdürdü. Bun­ dan henüz iki yıl önce gökte çok par­ lak bir kuyrukluyıldız görülmüştü. Halley bunun 153 l 'de ve 1607'de görülen kuyrukluyıldızla aynı olup

salar üstüne hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Tartışmanın ortasında Hooke, gezegenleri yörüngede tutan kütlcçekiminin, güneşten yayılan bir kuvvet olduğuna dair Kepler yasala­ rından kanıt elde ettiğini ilan etm i ş­ ti. Ancak bu kanıtı paylaşmayı red­ dediyordu. Hooke'un yaklaşımından rahatsız olan Halley, Newton'u Cambrid­ ge'de ziyaret etmeye karar verdi ve iki bilimcinin bu buluşması ortaya tüm zamanların en büyük bilimsel çalışmalarını çıkardı. Halley buluş­ mada Newton'dan, "Güneş'e yöne­ lik çekim kuvveti eşittir, bir bölü o gezegenin Güneş'e olan mesafesinin karesi" şeklinde tanımlanabilecek bir gezegenin, yörünge şeklinin nasıl olacağını düşünmesini istedi . New­ ton anında yanıtını verdi: "Elips şeklinde." Kepler'in üçüncü yasasmm mate­ matiksel sağlamasmı bu kadar kısa sürede yaptığını iddia eden Newton karşısında hayrete düşen Halley ona, yörünge şeklinin elips olacağını ne­ reden bildiğini sordu. Newtoıı bu


hesabı üç yıl önce yaptığını söyleyerek, notlarını

EDMUND HALLEY

aramaya koyuldu. Bulamaymca da çalışmayı ye­ niden tamamlayarak Halley'e göndereceğine

Gökbilimci, kuyrukluyıldız kaşifi

söz verdi.

Bundan üç ay sonra kanıtlar, Halley'in Lon­ dra yakınlarında bulunan Islington'daki evine ulaştı. Halley notları yayımlaması için New­ ton'a ısrar ettiyse de o, çalışmanın henüz eksik­

1656 8 Kasım' da lngiltere. Londra yakınlarındaki Haggerston.

Shoreditch"de dogdu.

1673

leri olduğunu düşünüyordu. Ocak 1685'te, "Hazır üstüne eğilmişken, makalemi yaymıla­

Oxford'taki Queens College'da egitime başladı.

madan önce memnuniyetle bu konunun derin­

1676

lerine inebilirim" diye yazmıştı Halley'e. New­ ton bundan sonraki 18 ayuu, gece gündüz bu

Güney Yarımküre'nin yıldızlarını kataloglamak için Güney Atlantik'teki Saint Helena adasına gitti.

problemin üstünde çalışarak geçirdi. Çoğu za­ man yemek yemeyi unutarak, birkaç saatlik uy­

1678

kuyla yetindi. Sonunda ortaya, genelde kısaca

Principia diye anılan başyapıtı Philosophiae na­ tura/is principia mathematica, yani Doğa Felsefe­ sinin Matematiksel İlkeleri çıktı. Newton tara­ fından kaleme alınan bu kitap, çevremizi kuşa­ tan dünyaya bakışunızı sonsuza dek değiştire­ cek keşiflerle doluydu. Halley'in maddi desteğiyle 1687'de yayımla­ nan Principia yepyeni bir hareket fiziğinden ve kü tleçekimi kavramından söz ediyordu. New­ ton, dünya üstündeki hareket yasalarının, gök­ lerdeki hareket yasalarıyla ayıu olduğunu varsa­ yarak, ve sonra da bunu kanıtlayarak düşünce sistemine birkaç basamak birden atlatmıştı. Böylece belli bir düzene göre işleyen ve anlaşıla­ bilir bir evrende yaşadığımızı ortaya koyan ma­ tematiksel kanıtlar sağlamışt1. Bilimciler yörün­ ge hesapları yaparken ve diğer gezegenlere uzay aracı gönderirken hala Isaac Newton'un üç yüz yıl önce keşfettiği hareket ve evrensel kütleçeki­ mi yasalarının temel ilkelerinden yararlanır. Newton'un çalışmaları eskiye ait çok sayıda gökyüzü gözlem, keşif ve teorisini birleştirdi, antik Yunan düşünürlerinin yüzyıllar önce baş­ lattığı arayışı çözüme kavuşturdu. Robert Hooke'a yazdığı 5 Şubat 1675 tarihli mektubun­ da Newton, "Eğer (başkalarından) daha ileriyi görcbildiysem, devlerin omuzları üstünde dur-

Güney yıldızları katal�unu yayımladıktan sonra Kraliyet Akademisi'ne seçildi.

1684 lsaac Newton'u ilk kez ziyaret etti, bu ziyaret kütleçekim

çalışmalarındaki önemli rolünün başlangıcı oldu.

1686 ilk meteorolojik haritayı yayımladı; yaygın rüzgarları gösteren bir dünya haritası.

1698 Bilimsel amaçlarla planlanan ilk deniz seyahatinde Paramour Pink adlı gemiye kumanda etti.

1701 Atlantik ve Pasifik bölgelerinin ilk manyetik harita�nı yayımladı.

1704 Oxford'ta Savilian Geometri Profesörlügü'ne atandı.

1705 Kuyrukluyıldız Astronomisnin i Özeti'ni yayımladı; sonradan kendi ismini alacak olan kuyrukluyıldızın dönüşü üzerine d()(')ru öngörüde bulundu.

1720 Greenwich Kraliyet Gözlemevi'ne, kraliyet astronomu olarak John flamsteed'in yerine atandı.

1742 14 Ocak'ta lngiltere, Greenvvch'te öldü.


BiLiMiN SERÜVENİ

HERSCHEL VE KIZ KARDEŞİ

duğum içindir" demişti. Yorum

Ders verdiği ve enstrüman çaldığı

Principia'dan öncesine aitti; New­

yıllarda Herschel, gökyüzüne olan

Gökbilimci William

ton'un optik teorilerine atfen söylen­

merakını hiç yitirmedi. Bu merak bir

Herschel uzun saatlerini,

mişti ve büyük olasılıkla J-Jooke'un

süre için yıldız izleme hobisinden

telekobunun göz

kambur duruşuna ve minyon yapısı­

öteye gitmese de, 35 yaşına geldiğin­

me<ce!)indeıı

na gönderme yapıyordu. Ancak bu

de, yani l 773'te Herschel bir teles­

gökyüzünü izleyerek

sözleri Ncwton'un çalışmalarının

kop yapmaya karar verdi. Bu amaçla

geçirirdi. Kız kardeşi

bütününe yönelik bir yorum olarak

evinin neredeyse tüm odalarını atöl­

Caroline ise onun

düşünmek de mümkün. Pisagor,

yeye çevirdi.

gözlemlerini sabırla

Kopernik, Galileo, Kepler, Brahe ve

4 Mart 1 774'te Herschel yeni ta­

kaydederdi.

diğerleri olmasa, Newton böyle hey­

mamladığı 1,6 metrelik yansıtınalı

betli görünmeyebilirdi. , Isaac Newton a ((Sirn

unvanı

Göz merceğinde gördüğü cisim Ori­

1705'te Kraliçe Anne'in eliyle veril­

on Bulutsusu'ydu. İşte o an, Williaın

teleskobuyla

ilk kez göklere baktı.

di. Newton'un yaşamının geriye ka­

Herschel'in tarihe geçen gökbilim

lanı türlü çekişmelerle gölgelense de,

kariyerinin başlangıcı oldu.

şöhreti zamana direndi. Sir lsaac

Herschel daha sonra birkaç teles­

Newton 20 Mart 1727'de, Londra'da

kop daha üretti. İçlerinde en büyüğü

öldü. Westminster Abbey'de büyük

1 25 cm'lik aynası dahil, 12 metrelik

bir törenle toprağa verildi. Yalnız bir

boya sahipti. 1 3 Mart

yaşam sürdüren Newton , çalışmala­

chel teleskoplarmdan biriyle bir gök

l 78l 'de Hers­

rıyla milyonları etkiledi ve miras

cismi yakaladı. "Hgeminorum'un

olarak geride, modern bilim ve tek­

yakın çevresindeki küçük yıldızları

noloji için hayati önem taşıyan fizik

incelerken, diğerlerinden bariz şekil­

yasaları ve matematiksel yöntemler

de büyük görünen bir yıldızı fark et­

bıraktı.

tim" diye not aldı. Gördüğü şeyin kuyrukluyıldız olduğunu sanmıştı.

İLK GEZEGEN AVCILARI

50

Birkaç gece izledikten sonra Sa­

Newton'un ölümünden on bir yıl

türn

sonra Friedrich Wilhelm Herschel,

eden bu cismin, yeni bir gezegen ol­

yörüngesi

ötesinde hareket

Almanya, Hanover'de mütevazı ama

duğunu anladı. William Herschel as­

müziksever bir ailenin çocuğu olarak

lında Uranüs'ti keşfetmişti: kayıtlı

dünyaya geldi. (William şeklinde İn­

tarihte belirlenen ilk yeni gezegeni.

gilizleştirilen adıyla) Wilhelm, ço­

Herschel gezegene ilk başta İngil­

cukluğunda babasıyla birlikte gece­

tere Kralı ili. Gcorge'un onuruna,

leri gökyüzünü izleyerek saatler geçi­

Georgium Sidus, yani Georgiyen Yıl­

rirdi. Gökbilirne büyük bir merak

dız aduu vermişti. Ancak daha sonra

duyuyordu ama meslek hayatına

gezegenlere Yunan mitolojik tanrıla­

müzikle başladı. Herschel 1757'de

rının isimlerini verme geleneğini iz­

İngiltere'ye taşındı. Önce müzik

leyerek, Uranüs adını kullanmayı

dersleri verdi, dokuz yıl sonra da

tercih etti. Bir sonraki yıl kral Her­

Bath şehrindeki Octagon şapelinde

schel'i kraliyet gökbilirncisi nlarak

org müzisyenliği görevini kabul etti.

atadı. Bu unvanla birlikte mütevazı


GÃ&#x2013;KLER


GÖKLER

BiLiMİN SERÜVENi

li çalışmasını yayımladı. Çalışmada gezegen yörüngelerinin düzenli ara­

ULUSLARARASI ARAŞTIRMA

lıklara sahip oldukları anlatılıyordu.

(Resimde görülen.

1766'da ise (Titius şeklinde Lıtin­

yaklaşık 181 5-20 tarihli)

celeştirilen ismiyle) Johann Daniel

Fransız Kraliyet

Tierz, Grcgory'nin hesaplarını elden

Gözlemevi. Mars ile

geçirdi ve J 772'de çalışmalar gökbi­

Jüpiter arasındaki

limci Johann Elert Bode'ye ulaştı.

gezegeni araştırma

Gregory'nin hesaplarını temel alan

çalışmalarına katılacak

Bodc, gezegenlerin hangi aralıklarla

gökbilimcilerin

yer aldıldarmı ifade eden matematik­

görevlendirildi�i

sel bir denklem geliştirdi. Bu denkle­

gözlemevlerinden

me günümüzde "Bode yasası" denir.

yalnızca biriydi.

Yaptığı çalışmayla Bode, Mars ile Jüpiter arasında, başka bir gezegenin güneş çevresinde döndüğüne ikna olmuştu. Herschel'in dokuz yıl son­ ra keşfettiği Uranüs'ün yörüngesi, Bode'nin yasasıyla öngörülen güneşe uzaklık

mesafesiyle

uyuşuyordu.

Şimdi de Mars ile Jüpiter'in yörün­ geleri arasındaki kayıp gezegen aran­ maya başlanmıştı. Gotha dükünün saray astronomu Baron Franz Xaver von Zach, bir grup Alınan gökbilim­ ciyi topladı ve Avrupa'daki gözle­ mevlerinde çalışan araştırmacıları da araştırmaya dahil etti. Varlığına inanılan gezegeni bul­

52

IUİILEÇEldMI

mak üzere sarf edilen toplu çabadan

Slandart

habersiz, Sicilya başkenti Palermo'da yaşayan Giuseppi Piazzi de 1 Ocak

k� degeri (sıfır mette rakım Ye 45 den!c!lik

bir aylık da alan Herschel'in müzis­

için Tanrı'nın bu kadar boş alan bı­

kütleçekimsel kuvvetler, genci yapıyı

yenliği sürdürmesine gerek kalma­

raknuş olması anlaşılmaz bir du­

sarsma potansiyeline sahipti, o yüz­

1801 gecesi kendi gözlemini gerçek­

nuştı. Kendisini tamamen gökbiliın

rumdu. Bunw1 üzerine Kepler, ara­

den de bu iki gezegen ilahi düzen ta­

. leştiriyordu. O gece sekizinci kadir

enlemde) 9 81

araştırmalarına adadı. Güneş siste­

daki boşluğun henüz keşfedilmemiş

rafından dış çepere atılmıştı. New­

sınıfına giren bir cismi fark etti. Bu

mlsn''dir. Ayn

minde altıdan fazla gezegen olabile­

bir gezegenin yörüngesini içeriyor

ton'a göre Mars ile Jüpiter arasındaki

gökcismi, birbirini takip eden gece­

olabileceği fikrini değerlendirmişti.

kü1leQ!kini ıse

ceği fikri, Uranüs'ün keşfinden 200

boşluk, Tann'ıun özenle kararlı bir

lerde diğer yıldızların konumuna kı­

dünyanın albcla

sistem yarattığının kanıtıydı.

yasla hareket ediyor gibiydi. Ancak

biridir. Yani

yıl öncesine kadar uzanıyordu. Geze­

Bundan bir yüzyıl sonra -yine din­

genleri hareket ettiren mekanizmala­

dar biri olan- Newton da evrenin

18. yüzyılın başlarında, Princi­

Piazzi bunun bir yıldız olı11ad1ğını

dünyada 60 lcilo

rın peşine düşen Johannes Kepler,

öngörülebilir ve tanımlı mekanikler­

pia 'nın yayımlanmasından 15 yıl

anladı. Güneş sisteminin yeni bir

le işleyen kararlı bir sistem olduğu

sonra, Oxford Üniversitesi'nde gök­

gelen birisi, ayda

Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri ara­

üyesini keşfetmişti. Uzaklık hesapla­

yalnızı:a 10 kilo

sında orantısız bir boşluk olduğunu

varsayınunı ele aldı. Büyük kütleli Jü­

bilim profesörlüğü yapan David

rına göre gezegen Mars ve Jüpiter

piter ve Satürn'ün sisteme kattığı

Gregory, Astronomiae elementa isin1-

gelecektir.

keşfetınişti. Kepler gibi dindar biri

yörüngesi arasındaydı. Piazzi bu gök

53


Bİ L i M i N S E R Ü V E N İ

Y I L D I Z L A R I N YASAM I >

Y

ıldızlar hidrojen ve helyumdan oluşan ve ışınım

meyi sürdürür ve kabu9u ısınarak daha fazla enerji üre­

yayan gaz küreleridir. Çekirdeklerinde var olan

tir. Yaşamının bu evresinde ışınım basıncı, kütleçekimi­

tüm maddenin yapı taılarını barındırırlar. Amerikalı

nin neden oldugu çöküje üstün gelir ve yıldız genişle­

gökbilimci Cari Sagan'ın bir zamanlar söyledigi gibi,

yerek bir "kırmızı dev"e, hatta "süperdev"e dönüşür. Bundan sonraki birkaç milyon yıl boyunca çekirde9i ya­

"Hepimiz yıldızlardan geldik." Bir yıldızın izledi9i yol, boyutuna, dolayısıyla da küt­

vaş yavaı çöken ve ısınan yıldızın hidrojen-kabu9u yanmaya devam eder. ısısı 100 mil­

leçekimsel gücüne ba9ldır. Maddeler yeni oluşan yıldızın çekirde­ gine dajru ilerler; ısı ve basınç

.

yükselir. lsı, nükleer reaksiyon

yon kelvine (su 373 kelvinde kay­

+f·

nar) ulaşan bir yıldızın çekirde9i­

"!

. ····•�

başlatacak kadar yükseldi9inde ise bir yıldız do9ar. Yeni yıldızlar.

.

çökmelerine neden olabilecek amansız kütleçekimini savuştura­

#

.

.

.

. •·

laması" denen bir patlama mey­ dana gelir ve üç helyum çekirde9i birleşerek bir karbon çekirde­ gini oluşturur. Sonunda helyum tüketilir. çe­

bildikleri sürece hayatta kalırlar. Güneşimiz gibi yıldızlar eneri­

kirdek bir kez daha söner ve kar­

lerini, hidrojeni helyuma dönüş­

bon çekirdegin etrafını bu kez

türen proton-proton zincir reaksi­ yonuyla üretirler. Bir helyum çe­

kirdeginin kütlesi, onu oluştur­ mak için gerekli dört hidrojen çe-

••

••

helyum yakan bir kabuk sarar. Bu evrede yıldızın durumu biraz kararsızdır. Yıldız nabız atışı gibi atmaya başlar ve dışarıya gaz içe­

kirdeginden yaklajık yüzde 0.7

ren maddeler püskürtür.

daha azdır. Reaksiyon bu kütle

maddeler sıcak çekirdegin etra­

farkını enerjiye dönüştürür. Gü­ neş her saniye, aşa91 yukarı 700 milyon ton hidrojeni, 695 milyon

Ülker (Pleiades) yıldız kümesi, Taurus (BOOa) takımyıldızındaki sıcak, mavi ve genç yıldızlardan oluıan bir kümedir.

Bu

fında bir halka, yani gezegen ne­ bulası meydana getirir. Güneş ça­ pındaki yıldızlar için bu son evre-

ton helyuma çevirir. Geriye kalan

dir. Çekirdek yavaş yavaş karbon-

5 milyon ton madde do9rudan

dan bir "beyaz cüce"ye dönüşür.

enerjiye dönüjür ve çekirdekten dışarı dajru ışıyarak, yıldızın kütleçekimsel çöküşüne karşı koyar. Bu kütleçekimi-ışınım basınç dengesine "hidrostatik denge" denir.

54

nin derinliklerinde "helyum par­

Milyonlarca yıl sonra da beyaz cüce sajuyarak "siyah cüce" halini alır. Kütlesi güneşin en az 20 katı olan bir yıldız ise, çekirde9indeki tüm helyumu karbona dönüştürdükten son-

Çekirdf9indeki hidrojenin tamamını helyuma dö-

ra büzüımeye başlar. Çekirdek ısısı 600 milyon kelvine

nüştüren yıldızın ateji söner. Nükleer reaksiyon olma-

ulaştı9ında karbon yakma ijlemi, yıldızı paramparça

d19ında, dışa yönelik ıjınım basıncı da ortadan kalkar

edebilen bir patlamayla başlar. Bu devasa süpernova

ve kütleçekimi yıldızı çökertmeye başlar. Bunun üzeri-

patlamasını takiben yıldızın dıj katmanları uzaya saçılır.

ne yıldızın çekirdegi büzüjür ve ısınmaya başlar. Çekir-

çekirdegi ise sıkışarak "nötron yıldızı"na dönüşür. Yıldı-

degin dııındaki taze hidrojen reaksiyona girerek, hid-

zın kütlesi daha da büyükse, çekirdek bir karadelik oluı-

rojen yakan bir kabuk oluşturur. Bu arada yıldız büzüş-

turabilir.


GÖKLER

cismine, hasat tanrıçası Ceres'in (Si­

yörüngesinin Newton'un hareket ya­

cilya'nın baş tanrıçası) adım verdi.

salarına uymadığını gösteriyordu.

Ceres ilk başlarda güneş sistemj­

Bu uyuşmazlığı açıklamanın bir

nin yedinci gezegeni olarak düşünül­

yolu, Uranüs'ün yörüngesi dışında,

dü. Ancak büyük teleskobuyla göz­

henüz keşfedilmemiş bir gezegenin

lem yapan Herschel, onun dünya

kütleçekimsel gücünün etkisine da­

uydusundan küçük olduğunu keş­

yalı bir hipotez öne sürmekti. Adams

fetti. Ceres'in keşfinden bir ytl sonra,

böyle bir gezegenin yörüngesi ve ko­

yörüngesi dünyaya hemen hemen

numunun nerede olabileceğini he­

aynı mesafede olan bir başka küçük

sapladı ve

Eltim 1845'te hesaplarını

PLÜTON'UN KEŞFi 24 yaşındaki Clyde

gök cismi görüldü. Heiıırich Wil­

Greenwich'deki Kraliyet Gözleme­

Tombaugh. ev yapımı

helm Matthaus Olbers, keşfettiği bu

vi'ne gönderdi. Tahminleri ciddiye

23 santimlik Newtonyen

cisme Pallas admı verdi. Herschel,

almayan karaliyet gökbilimcisi Sir

teleskobunu gururla

Pallas'ın çapının 1 80 kilometreden

George Biddell Afry, eline geçen ka­

sergil�r. Tombaugh.

az olduğunu hesaplamıştı, yani geze­

ğıtları bir kenara koydu. Bu arada

bu foto\)rafın

gen olamayacak kadar küçüktü.

Fransız gökbilimci Urbain-Jean Jo­

�ekilm°'nden bir ay

Aslında Ceres de Pallas da ne ge­

seph Leverrier de aynı hesapları ya­

önce Plüton gezegenini

zegen ne de yıldızdı. Bunlar Her­

parak, doğrulama için Bedin Gözle-

keşfetmişti.

schel'in asteroid diye adlandırdığı, yörüngede dönen küçük cisimlerdi. Alman gökbilimci Kari Ludwig Har­ ding, 1 Eylül !804'te bir asteroid da­ ha keşfetti ve ona Juno adını verdi. Bundan üç yıl sonra Olbers de Ves­ ta'yı keşfetti. Kayıp bir gezegenin ol­ ması gereken yerde tespit edilen tüm bu asteroidleri açıklayabilmek için Olbers, onların bir zamanlar orada bulunan gerçek boyutlu bir gezege­ nin parçaları olabileceği görüşünü ileri sürdü. Genç İngiliz gökbilimci John Co­ uch Adams, keşfinin üstünden alt­ mış yıldan fazla zaman geçen Ura­ nüs'ün yörüngesini analiz elmeye başladı. Herschel Uranüs'ü 178l'de umulmadık şekilde keşfetmişti ama bundan yüz yıl kadar önce gökbilim­

ciler gezegen i görmüş ve yıldız olarak kaydetmişlerdi. Bu

ilk gözlem bulgu­

larının yanısıra, bir gezegen olarak belirlenmesinin üzerinden geçen 60 yıl içinde elde edilen veriler, Uranüs

55


BiLiM i N S E R Ü V E N i

mcvi'nden Johann Gallc'nin yardı­ mını istedi. Leverrier'in tahminlerini aldığı 23 Eylül 1846 günü, Gaile te­ leskobun başında yalnızca 30 dakika geçirdikten sonra Neptün'ün yerini saptadı. Adams'ın tahmini sadece iki derece şaşmıştı. Meraklı bir Mars gözlemcisi ve Arizona, Flagstaff'daki Lowell Göz­ lemevi'nin kurucusu olan Percival Lowell, Neptün'ün hareketlerindeki düzensizlikleri kullanarak, Nep­ tün'ün de gerisindeki bir gezegenin konumunu tahmin etti. Lowell, Adams ile Leverrier'in Neptün'ü bul­ mak için yararlandıkları matematik­ sel yöntemlere başvurdu ama bir so­ nuç elde edemedi. Plüton'un konu­ munun Clyde William Tombaugh tarafından belirlenmesi için aradan bir çeyrek yüzyıl geçmesi gerekti . Tombaugh amatör bir gökbilim­ ciydi. Henüz 22 yaşında, kendi ürettiği 22.8 cm'lik teleskobuyla, ai­ lesinin Kansas'taki çiftliğinde göz­ lem yapmaya başlamıştı. 1928 son­ baharında Tombaugh, Mars ile Jü­ piter'i gözlemledi ve haritalarını çı­ kardı. Tombaugh o geceyi şöyle an­ latıyor: "Bütün gece uyumadan jü­ piter'i gözlemlediğimi anımsıyo­ rum. ilk bir saatte işaretli noktaların disk boyunca hareket ettiğini fark ettim! Çok heyecanlanmıştım. Ek­ seni üstünde dönen bir gezegeni iz­ liyordum." Tombaugh profesyonellerden yardım alabilmek ümidiyle, aynı yı­ lın sonlarına doğru çizimlerini Lo­ well Gözlemevi'ne gönderdi. Aldığı yanıt umduğundan hayli farklıydı; gözlemevinin yeni fotoğrafık teles­ kobuyla çalışabileceği bir görev tek-

56

lif ediliyordu. Tombaugh hemen Flagstaff, Arizona'ya tek yön gidiş bileti aldı. Çok geçmeden gece gö­ ğünü fotoğraflamaya başlamıştı bile. Gözlemevi direktörü Tomba­ ugh'dan, Lowell'in Plüton'u bulma­ yı beklediği alanı fotoğraflamasını istemişti. Tombaugh her gece teles­ kobu ve ona bağlı 35x43 cm'lik fo­ toğrafık cam plakalı kamerayı kulla­ narak gökyüzünü görüntüledi. Gündüzleri bu plaka çiftlerinden, birkaç gün arayla pozlanmış olanla­ rı derliyordu. Plakalar bir makineye monte ediliyordu. Makine sayesinde bir plakada izlenen bir noktadan başka bir plakadaki ayıu noktaya ge­ çiş yapılabiliyordu. Değişen görün­ tüde yıldız ve gökada gibi uzak ci­ sintler sabit kalıyor ama gezegenler, her bir plakanın pozlaması arasında geçen birkaç güıtlük süre içerisinde hareket ediyordu. Tombaugh, pla­ kalar arasında geçişler yaparak, göz kırpan ya da konumunu değiştiren herhangi bir şeyin olup olmadığına bakıyordu. !930'da bulutlu bir şubat sabahı Tombaugh, birkaç hafta önce fotoğ­ rafladığı iki plakayı eline aldı. Plaka­ lardan biri 23 Ocak'ta, diğeri ise 29 Ocak'ta fotoğraflanmıştı. Bir plaka­ dan diğerine geçiş yapan Tombaugh, hareket eden bir nokta belirledi ve kendi kendine "İşte bu!" diye düşün­ dü. Araştırmalarının başlangıcından on ay sonra Clyde Tombaugh, Plü­ ton'u bulmuştu. Percival Lowcll'in tahmininden yalnızca altı derece uzaktaydı. Ancak daha ileride yapı­ lan analizler Plüton'un, Neptün yö­ rüngesindeki düzensizlikleri yarata­ mayacak kadar küçük olduğunu or-


GÖKLER

taya koydu. LoweU'in, Plüton'un ye­ rini tahmin etmek için kullandığı sa­ yılar, tesadüfi gözlem hatalarının bir sonucuydu. Tombaugh'nun Plü­ ton'u, LoweU'in tahmin ettiği konu­ mun bu kadar yakınında bulması ta­ mamen şans eseriydi. 19 Ocak 2006'da NASA ilk Plüton seferini başlattı. New Horizons (Ye­ ni Ufuklar) isimli 480 kiloluk, piya­ no boyutlarındaki uzay aracı, Plüton ve aylarını yakından inceleyebilmek için yaklaşık beş milyar kilometre yol kat edecek. Planlanan varış tarihi ise 2015 Temmuz'tı. Uzay aracının taşı­ dığı yükler arasında Clyde Tomba­ ugh'nun küllerinin küçük bir kısmı da yer alıyor. Günümüzde çoğu gezegen avcısı dikkatlerini güneş sistemi dışına yö­ neltiyor. Bugüne dek djğer yıldızla­ rın çevresinde yaklaşık 200 gezegen keşfedildi.

BAY EINSTEIN'IN EVRENİ 20. yüzyılın başlarında Albert Einste­ in, uzay ve zamanın özeUiklerinj ve Newton'un hareket yasaları ile kütle­ çekiıninin nasıl etkileşeceğini düşün­ meye başladı. Yıllardan 1902 idi ve Einstein İsviçre Patent Bürosu'nda denetçi olarak çalışıyordu. Bir yan­ dan başvuruları titizlikle inceleyen Einstein, bir yandan da farklı fiziksel referans noktalarında yer alan göz­ lemciler üstüne kafa yoruyordu. Biri hareket eden, diğeri etmeyen iki kişi aynı olayı nasıl algılardı? Einstein 1905'te, özel görelilik te­ orisini ilk kez sundu. Teoriye göre fi­ zik yasaları, hızlan sabit olduğu sü­ rece tüm gözlemciler için aynıydı. Örneğin, bir trende uyuyarak gittiği-

nizi düşünelim. Uyanıp pencereden dışarı baktığınızda yanınızdaki tre­ nin ağır ağır hareket ettiğini görü­ yorsturnz. Bir an için kendi trenini­ zin mi, diğerinin mi hareket ettiğini anlayamayabilirsiniz. Görelilik ill:e­ sine göre hareket edenin sizin treni­ niz mi, diğer tren mi olduğuna karar verebilmek için gerçekleştirebilece­ ğiniz hiçbir deney yoktur. Bütün hareketler görelidir. Cisim­ lerin hareketlerini ölçerek, diğer tre­ nin durduğunu ya da sabit hızla ha­ reket elliğini anlamanın ruçbir yolu yoktur. Özel görelilik, temelde hare­ ketsizlik kavramını anlamsız kılar. Buna göre ışık hızının herhangi bir gözlemciye göre ölçümü de, gözlem­ cinin ışık kaynağına kıyasla hareke­ tinden bağımsız olarak, daima aynı olacaktır. Kısa mesafelerde düşük hızla ha­ reket eden cisimler için Einstein'ın özel teorisi, Newton'tın hareket ya-

Albert Eifısteirı lıakkmdtı dalıa fazln bilgi için bkz. sayfa 219-26.

GÖRELiLİK Parlak bilimsel teorilerinin yanısıra, mizah anlayışıyla da tanınan Albert Einstein, 1933"te, Califomia, Santa Barbara'da keyifle bisikletine biniyor.


Bi Li M İ N S E R Ü V E N İ

salanyla aynı sonuçları verir. Yalnız­

hareketlerini kontrol ediyordu.

ca çok uzun mesafelerde ya da (ışık

Uzay-zamanı bir çerçeve içine ge­

hızma yakm) çok yüksek hızlarda bu

rilmiş lastikten bir kumaş gibi düşü­

iki teori üstüne kurulu tahminler

nün. Tam ortaya bir Lıovling topu

farklılık gösterir. Newton'un teorisi

yerleştirirseniz lastikten

uzay ve zamanı ayn ayrı ele alıyor

uzay-zaman kumaşı eğrilir, gerilir ve

ama hareket ile kütleçekimini birleş­

topun kütlesine göre bükülür.

yapılma

tiriyordu. Einstein'ın teorisi ise üç

Şimdi de bir golf topunu aynı las­

uzay boyutunu zaman boyutuyla

tik kumaş boyunca düz bir çizgide

birleştirdi.

yuvarladığınızı düşünün. Hızı yete­

Einstein 'ın özel görelilik teorisi

rince yüksekse golf topu bovling to­

ayrıca enerjiyi, kütle ve ışık hızıyla

punun kütleçekim çukurundan kur­

birleştiren bir formül de üretiyordu:

tulabilir. Ancak hızı düşükse golf to­

E=mc' ("E", jul denen birimle ölçü­

pu, bovling topuna dof,'fu yuvarlanır

len enerjiyi, "m" kilogramla ifade

ve onun kütleçekim çukuruna yaka­

edilen kütleyi, "c" ise saniye/metre

lanır. Eğer golf topu ortalama bir hı­

cinsinden ışık hızını temsil eder). Bu

za sahipse, o zaman bovling topu­

jul ilzerine dalıa

denkleme göre evrendeki tüm mad­

nun etrafında dolanabilir ve ilk hare­

fazla bilgi içitı bkz.

deler bir enerji biçimidir ve tüm

ket hattına doksan derecelik açıyla

sayfa 205-206.

enerjilerin de bir kütlesi vardır.

(ya da

ilk hatla doksan derecelik açı

Einstein 1 9 1 5'te daha genel bir gö­

arasındaki bir açıyla) hareket eder.

relilik teorisi öne sürdü. Bu teori ar­

Madde uzay-zamanı büker, uzay-za­

tan bir hıza sahip referans noktasın­

man ise maddenin hareket şeklini

daki gözlemciyi ele almış ve kütleçe­

belirler.

kimine yeni bir tanım getirmişti.

Einstein uzak bir yıldızdan gelen

Einslein, Newton'un kütleçekimine

ışığın, büyük kütleli güneşin yanın­

bir çekim kuweti olarak yaklaşması­

dan geçerken eğrileceğini tahmin et­

nı sorguladı ve onun yerine kütleçe­

mişti. Astrofizikçi Sir Arthur Stanley

kimin uzay-zamanm dokusımu bük­

Eddinf,>tOn, bunu kanıtlamaya karar

tüğünü ya da eğdiğini öne sürdü. Bu

verdi. 19 Mayıs 1919'da, Batı Afri­

bükiüme, uzaydaki cisimlerin doğal

ka'da bir tam güneş tutulması ol-

1957 - 1 995 1957

1961

1965

1967

Rus uydusu Sputnik 1

Rus astronot Yuri Gagarin,

"Arkaplan ışınımı"

Jcx:elyn Beli Burnell ve

uzaya gönderildi ve ABD

dünyanın çevresini turlayan

ile Sovyetjer Birliği arasındaki uzay yarışı başladı.

ilk insan oldu.

keşfedildi; bilimciler bu

Antony Hewish ilk pulsarı,

ışınımın, evrenin

yani mdyo dalgaları

başlangıcında gerçekleşen

yayarak hızla dönen nötron

"büyük patlama"nın bir

yıldızını keşfettiler.

kalıntısı olduğuna karar verdiler.

58


GÖKLER

EÖLENCE İÇİN MATEMATİK Einstein bir keresinde

şöyle demişti:

·Aklımı

meşgul edecek belli bir problem bulamad�ım zamanlarda, uzun süredir bild�im matematik ve fizik teorem leri k;in yeni kanıtlar geliştirmeye bayılırım. Özel bir amacım yoktur, yalnızca düşünmenin keyfine varmak için bir fırsattır bu bana göre •

muştu. Güneş karardığında yıldızlar

sı yaver gitti: güneş tutulması gökyü­

göründü. Eddington tutulan güne­

zünün uzaklardaki Hyades yıldız kü­

şin dış hattı yakınındaki yıldızların

mesini de içeren ve Eddington'un

fotoğraflarını çekti. Ardından çektiği

deyişiyle, "şimdiye dek karşılaşılan

fotoğrafları inceleyerek her bir yıldı­

en iyi yıldız alanı" olan bölümünü

zın konumunu belirledi ve herhangi

kapsıyordu. Böyle olmasa Einste­

bir açı farkı olup olmadığına baktı.

in'ın öngörüsünün doğrulanması

İşe yarayacak sonuçlar elde edebil­

yıllar sürebilirdi.

mesi için Eddington'un yalnızca gü­

Genel görelilik teorisi ayrıca Eins­

neşin yakınındaki değil, aynı zaman­

tein'ın, Merkür yörüngesindeki kü­

da daha uzaktaki yıldızları da içeren

çük sapmaları hesaplarken bu teori­

bir fotoğrafa gereksinimi vardı. Şan-

den yararlanmasıyla da kaıutlanmış

NASA'nın

1990 Magellan adlı uzay aracı

iniş yaptı; Neil Armstrong

1979-1989 Voyager adlı uzay aracı Jüpiter, Satürn,

Venüs'e ulaştı ve gezegen

ile Buzz Aldrin ayın

Uranüs ve Neptün'ün

yüzeyinin yaklaşık %98'ini

yüzeyini inceleyen ilk

yakından çekilen

radarla haritaladı.

insanlar oldular.

fotoğraflarını gönderdi.

1969 Apo l lo

1 1 uzay mekigi aya

1995 Gökbilimciler güneş sistemimiz dışı ndaki ilk gezegeni keşfettiler

59


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N i

Stanley Ecldington

oldu. Johannes Kepler, Merkür yö­

!arın konumları ve kadir sınıfın ı göz­

lıakkıııdll dalıa

rüngesinin eliptik olduğunu biliyor­

lemleyen ve kataloglayan gökbilim­

fazla bilgi için

du ancak yörünge ekseninin "eksen

ciler, eski çağlarda başlatılan bir ça­

bkz. sayfa 64.

sapması" denen hareketini zihninde

lışmayı sürdürüyordu. Tycho'nun

canlandıramamıştı. Gökbilimciler

1 572'de, Kepler'in ise 1 604'te göz­

Merkür'ün

hareketinin

leınlediği yıldız patlamaları, yıldızla­

Newton yasalarının öngördüğünden

rın değişebileceği görüşünü ortaya

yörünge

daha hızlı olduğunu fark etmişlerdi.

çıkardıysa da, gökbilimciler geçen

Einstein öncelikle güneş kütlesi­

yüzyıllar içinde yıldızlar hakkında

nin, Merkür yörünge alanına giren

lıdlJ 'WILDIZ lkii yıklıı, Olllk bir

çok az şey öğrenebilmişti.

uzay-zamanı ne kadar büktüğünü

1 8 1 4'te Münih'te yaşayan optikçi

hesaplayarak problemi ele aldı. Ar­

Joseph von Fraunhofer, ilk basit

dından Merkür'ün bu alan içinde

spektroskobu (tayfölçer), yani ışığı

nasıl hareket ettiğini hesapladı. So­

ayrıştıran aygıtı geliştirdi. Güneş ışı­

n unda Merkür yörüngesinin uzay­

ğı spektroskobun dar kesiğinden içe­

zaman bükülmesi yüzünden ileri

ri giriyor ve bir prizmadan geçiyor­

kütleQ!kim ıı..m elıalındl dllnen ld )'llılırıı dn.

doğru kaydığını keşfetti. Günümüz­

du. Prizma ışığı kırarak 600 adet ka­

de artık Venüs, Dünya ve İkarus aste­

ranlık çizgisi olan bir güneş tayfına

GakblmciB'

roidi yörüngelerinin güneş yakının­

dönüştürüyordu. Fraunhofer'in keş­

SamanJıılu �

daki uzay-zaman bükülmesi yüzün­

fi, fizikçi ve kimyagerler kadar gök­

den öne doğru kaydığuıı biliyoruz.

bilimciler arasında da büyük ilgi

ytizllılı )'11111

Einstein'm genel görelilik teorisi­

uyandırdı.

)lllaıırwı bir iki yöz

nin bir diğer sonucu da "kütleçekim

Alman fizikçi Gustav Kirchhoffve

veya ı;oklu yöz SİSlllllÖI Ü)'OISİ oıooıı- llhmin

dalgaları" kavramıydı. Einstein, küt­

arkadaşı kimyager Robert Bunsen,

ect,u.

leçekim kuwetinin ışık hızıyla yayı­

I 859'da her bir karanlık çizgi setinin,

lan, aşırı zayıf ve dalgamsı etkiler ya­

beUi kimyasal elementlerle ilişkili ol­

rattığını öngördü. Tıpkı okyanustaki

duğunu keşfetti. İkili birçok metalin

dalgalar gibi kütleçekim dalgaları da

çizgilerini belirledi ve bu arada iki

uzay-zaman dokusunda oluşan dal­

yeni elementi keşfetti: sezyum ve ru­

gacıklardı ve bir kütle hızlandığında,

bidyum. Mavimsi gri ve kırmızı an­

salındığında ya da aşırı bir etkiye

lamına gelen bu isiınler Latinceden

maruz kaldığında ortaya çıkıyorlar­

türetilmişti.

dı. Doğanın en zayıf kuvvetlerinden

Daha sonraki deneylerde Kirc­

kütleçekim dalgalarının tek belirle­

hhoff karanlık çizgilerin nasıl ortaya

nebilen türü, büyük kütleli cisimler

çıktığını anlamaya başladı. Güneş

tarafından üretilenlerdi. Örneğin

tayfını sarı sodyum alevinden geçir­

muazzam kütleli nötron yıldızını

di. Parlak alevin güneş tayfındaki ka­

içeren ikili sisleıııler, karadelikler ya

ranlık çizgileri doldurmasmı bekli­

da süpernovalar.

yordu. Ancak çizgiler aksine dal1a da karardılar. Kirchhoff böylece tıpkı

YILDIZ IŞIGI, PARLAK YILDIZ

60

sodyum alevi gibi güneş atmosferi­

19. yüzyılın başlarında dikkatlerini

nin de sodyum buharı içerdiği sonu­

güneş sistemine odaklayarak, yıldız-

cunu çıkardı. Buhar, ışığın sarı dal-


GÖKLER

TUTULMA SÜRECİNİN TASVİRİ Modem çizimler 1 748'de Londra'dan izlenen güneş tutulmasını açıklamaya yardımcı oluyor.

gaboyunu soğuruyordu. Günümüz­

yıldızımızın tabiatına ilişkin sorula­

de bu karanlık tayf çizgilerine "so­

rın sayısı da arttı. Tam güneş tutul­

ğurma çizgileri" diyoruz.

ması sırasında, ayın karanlık diski

Kirchhoff'un soğurma çizgisi an­

çevresindeki parlak, beyaz, lifli koro­

layışına göre, güneşin etrafinı kuşa­

n ayı (güneş tacı) gözlemleyenler,

tan bir sıcak gaz atmosferi olması ge­

gördükleri karşısında şaşkınlığa düş­

rekiyordu. Laboratuvar deneyleri sı­

müşlerdi. Aynı dönemde daha bü­

cak-beyaz cisimlerin, ya da ergimiş

yük aygıtlar da güneş üstündeki dev

metallerin kesintisiz beyaz-ışık tayfı

alevleri, çeperin ötesinde parlak iz­

oluşturduklarını ortaya koyınuştu.

düşümler biçiminde patlayan gaz şe­

Ancak güneş lekeleri, "plaj" (ya da

ritlerini belirlediler. Bu oluşumlar

eski adıyla "parlak flocculi") denen

güneşin üstünde mi yer alıyordu,

parlak bölgeler veya durmaksızın de­

yoksa ayı kuşatan atmosferin özellik­

ğişen fılamentler gibi birtakım yüzey

leri miydi? Fizikte kaydedilen ilerle­

özellikleri, aşırı sıcak katı cisim ya da

melerin yanısıra, süregiden spek­

sıvı metal kaynaklı değil atınosferik

troskobik gözlemler de zaman içinde

tabiatlı gibi görünüyorlardı. Deney­

söz konusu oluşumların, güneşin

sel fizikçiler ilerleyen zaman içinde

farklı katmanlarında meydana gelen

yüksek basınç altındaki sıcak gazla­

fiziksel süreçlerin sonuç.lan olduğu­

rın da kesintisiz tayf ürettiklerini

nu ortaya koydu.

keşfettiler.

ı 866'da İngiliz amatör gökbiliınci

Gökbilimciler sayıları gittikçe ka­

)oseph Narman Lockyer, güneşi ay­

baran aygıtlarını güneşe yönelttikçe,

rıntılı bir şekilde gözlemlemenin ba-

61


B İ Li M i N S E R Ü V E N İ

sit bir yolunu keşfetti. Güneşin teles­

don'daki bahçesinden gözleınlerini

kopik bir görüntüsünü, bir spektros­

yürüten Lockyer, sonunda aradığı

Los Angeles.

kobun önünde duran ve üstünde in­

şeyi buldu. O günü, "Alanın içinde

California'nın Hollywood

ce bir kesik olan perdeye yansıttı.

aydınlık bir çizginin parladığını gör­

Tepeleri'nde kurulu

Kesiği, güneşin farklı oluşumların­

düm" diye anımsıyor Lockyer. Gör­

Griffıth Gözlemevi'nde.

dan gelen ışığı içinden geçirebilecek

düğü çizginin özelliklerini analiz

dünya tarihinin büyük

şekilde hareket ettirebiliyordu. Ka­

eden gökbilinıci, güneşteki dev alev­

gökbilimcileri anısına

ranlık güneş lekelerine baktığında

lerin ağırlıklı olarak hidrojenden

dikilmiş bir anıt yer

tayfçizgilerinin yoğunluğu, lekelerin

oluştuğu sonucuna vardı.

BÜYÜKLERiN ANISINA

alıyor.

hemen dışındaki bölgelere baktığın­

Ağustos 1868'de Fransız gökbi­

da görülenden daha düşük oluyor­

limci Pierre Jules Cesar lansen, bir

du. Tayf çizgisi yoğunluğu ısıya bağ­

tutulma sırasında güneş tayfında

lı olarak değiştiğinden, Lockyer gü­

parlak sarı bir çizgi fark etti. Bundan

neş lekelerinin görece daha soğuk

iki ay sonra aynı çizgiyi Lockyer de

bölgeler olduğu sonucuna vardı.

belirledi. O güne dek böyle bir çizgi

Gtıneş çeperinde dev ale v tarama­

62

gözlemlenmediği için Lockyer bu­

sı da yapan Lockyer, bu belirgin kır­

nun yeryüzünde bulunmayan ya da

mızı alevlerin aslında sıcak gaz oldu­

belirleıunemiş bir elemente ait oldu­

ğu teorisini öne sürdü. Sözkonusu

ğu kanaatine vardı. İngiliz kimyager

gazın parlak çizgilerden oluşan, ken­

Edward Frankland daha sonra bu

dine özgü bir tayfı vardı. Wimble-

elemente, Yunancada güneş anlamı-


GÖKLER na gelen /ıelios'tan türettiği "hel­ yum" adını verdi.

toğraf plakalarını incelemeyi sürdür­ dü. Cannon, tayfını analiz ettiği her

1 9. yüzyılın ikinci yansında pek çok yeni gözlemevi kuruldu ve fo­ toğrafla ma, gökbilimde düzenli ola­

yıldızın sınıfını bir asistana bildiri­ yor, asistan ela bilgiyi kayda geçiri­ yordu. Cannon'un elinden olağa­

rak kullanılmaya başladı. 1 840'da

nüstü hızlı ve doğru iş çıkıyor, daki­

İngiliz gökbilimci )ohn William Draper tarafından çekilen ayın ilk

kada üç yıldızı smıflandırabiliyordu. 1 9 1 5'ten 1 924'e kadar Henry Draper

fotoğrafı bir "dagerreyotipi" idi.

Kataloğu adı verilecek kataloğun üs­

Draper'ın oğlu Amerikalı gökbilimci Hcnry Draper, Lyra (Çalgı) takım­ yıldızında yer alan parlak yıldız Ve­

tünde çalışan Cannon, 225.300 yıldı­ zın tayfını çıkararak düzenledi. Can­

ga'nın tayfını fotoğrafladı. Daha çok sayıda yıldız tayfı elde edildikçe, bi­ limciler çeşitli yıldızların genel bile­

non'un -baş harflerinden dolayı, İn­ gilizcededeki "Oh, İyi Bir Kız/Erkek 01 Ve Beni Öp!/Oh, Be A Fine

şimi ve ısısına ilişkin bir tablo elde

Girl/Guy, Kiss Me!" deyişini akla ge­ tiren O, B, A, F, G, K, M biçiminde­

etmeye başladılar. İtalyan gökbilimci Pielro Angelo Secchi'nin çalışmalarmdan yararla­

ki- suuflandırma sistemi, bugün ha­ li\ gökbilim öğrencilerine öğretiliyor. 1 9 1 0'a gelindiğinde Cannon'un

nan Draper, yıldız tayflannı 16 gru­ ba ayıran bir sistem geliştirdi.

benimsenmişti. Gökbilimciler bir

1882'deki zamansız ölümünün ar­

yıldızın mutlak parlaklığının, tayf ti­

dından eşi, Draper'in çalışmalarının Harvard College Gözlemevi'nde sür­

piyle ilişkili olabileceğini düşünmeye başladılar. 1 9 l l'de gökbilimci Ejnar

dürülmesi için fon sağladı. Gözle­

Hertzsprung ile Hans Rosenberg,

mevi yöneticisi Edward Charles Pic­ kering ise tüm gökyüzünün spek­

Taurus ( Boğa) takımyıldızındaki Pleiades (Ülker) ve Hyades (Öküz)

troskobik taramasını başlattı. Picke­

yıldız kümelerinin üyeleri arasında

ring proje üstünde çalışmaları için, çoğunluğu kadınlardan oluşan çok

bu tür bir ilişki olduğunu ortaya koydular. Çok geçmeden Princeton

sayıda asistanı işe aldı. l 880'lerin so­ nunda, kadınlar henüz oy verme hakkına sahip değilken, gözlemevin­

aynı çalışmayı mesafe ölçümleri gü­ venilir olan yıldızlar için yaptı.

sınıflandırma sistemi yaygın şekilde

gökbilimcisi Henry Norris Russel da

de 15'in üstünde çalışan vardı. Saat başına 25 seni alan kadınlar, yıldızla­ ra ve yıldız tayflarına ait binlerce fo­ toğrafı analiz ettiler. Analiz çalışma­ ları sırasında her yıldızın konumu ve bileşimini belirlemek amacıyla kar­ maşık hesaplar yapıldı. Pickering'in ölümünden sonra bu kadınlardan biri olan Annie )ump Caırnon, yıldız tayflaruu içeren fo-

Bu koordineli çalışmanın sonuçla­ n

ortaya Hertzsprung-Russell çizel­

gesini çıkardı. Çizelge bir yıldızın (ısı göstergesi olan) tayf tipi ile parlaklığı arasında.ki ilişkiyi sergiliyordu. Parlaklık dikey eksende, ısı ise ya­ tay eksende belirtiliyordu. Sol üstte­ ki yıldızlar sıcak, genç ve mavi dev yıldızlardı; sağ üsttekiler ise daha so­ ğuk kırmızı devler ve yaşamının so-

63


Bi LiM i N S E R Ü V E N i

nuna yaklaşmış süperdevlerdi. Sol

geldiği tezini savunuyordu. Haklıydı

alttakiler çok sönük ve yaşam dön­

da: Güneş her saniye 700 milyon ton

gülerinin sonuna varmış sıcak, kü­

hidrojeni 695 milyon ton helyuma

çük yıldızlar olan beyaz cücelerdi.

dönüştürüyordu. Geriye kalan (Ni­

Çizelgenin ortasında, sol üstten sağ

yagara Şelaleleri'nden bir saniyede

alta kadar olan bölümde, ana seri yer

akan suyun yaklaşık 600 katı ağırlık­

alıyordu ve tüm yıldızların yaklaşık

taki) beş milyon tonluk madde ise

yüzde 90'ı bu bölüme dahildi.

saf enerjiye dönüşüyordu.

Ne var ki gökbilimciler hala bir ytl­

MDlllR

dızın nasıl parladığına ilişkin çok az

KOZMiK BiLMECELER

şey biliyordu. 1917' de Eddington, bir

Eddington ile 13ethe yıldızların iç ya­

yıldızın enerji üretimi ve evrimini

pılarını araştırırken, Edwin Powell

açıklayan bir teori üstünde çalışmak­

Hubble da evrenbilim için yepyeni

taydı. Sağlam bir gökbilim, fızik ve

bir sahne hazırlıyordu. Bir avukat ve

matematik altyapısına sahip ve atom

sigorta aracısının oğlu olan Hubble

KATAl.Oiu

fiziği ile özel görelilik konularına ha­

Marshfield,

Mesı;ier lr.ııtıılcgıı 109

kim olan Eddington, ısının yıldız ışı­

1906'da Chicago Oniversitesi'ne gir­

Missouri'de

doğdu.

adtt sabit dlıin-uıay

nımıya iletildiğini ortaya koydu. Ay­

di, Rhodes bursuyla Oxford, Queens

cismiıin bir llslesklr.

rıca ytldızların özünde rastlanan yük­

College'a devam etti ve doktorası

lislt, gObdalan. bukJtııjaıı ve jlldız

sek ıstlarda, elektronların çekirdekle­

için 1 9 1 4'te Chicago'ya dönerek,

rinden ayrılarak, fızikçilerin bugün

Yerkes Gözlemevi'nde sönük bulut­

kümelerini de

"plazma" diye adlandırdıkları şeyi

sular üstüne çalıştı. 1. Dünya Sava­

oluşturdukları çıkarunını da yaptı.

şı'nda, ABD piyade sınıfında geçirdi­

Eddington ayrıca bir yıldızın küt­

ği iki yılın ardından Hubble, Mount

lesi ile parlaklığı arasındaki ilişkiyi de

Wilson Gözlemevi ekibine katıldı.

yaraıtı bir ıetm

kavradı. Ytldız kütlesinin, Einste­

Kariyerinin geri kalanını burada, 100

6zı!llgiıe sahip bu

in'ın E=mc2 formülü gereğince ener­

i nçlik (254 cm) teleskobun başmda,

kalıılog Oıaıles

jiye dönüştürüldüğünü ileri sürdü.

bulutsuları gözlemleyerek ve smıf­

M5ier ve Piene

Bulgularuu 1926 tarihli

landırarak geçirdi.

Mechain tıırafından

Yapısı adlı kitabında yayımladı. Ed­

Önce Charles Messier, ardından

1717 ile 1786

dinb'fon yıldızların hidrojeni helyu­ ma dönüştürdüğüne inanıyordu

William Herschel tarafından kata­

� olmayan gOldıimciler iı;in

arasırda deıtendi.

Yıldızlamı İç

rm yapısına ilişkin, o dönemde iki

bu

teori vardı. Kamplardan biri, sözko­

dönüşü m ün

mekanizmasını

açıklamaya yeterli değildi. Bilimciler ancak 1 939'un sonla­

64

loglanan bu sönük ve bulanık alanla­

ama dönemin atomaltı fizik bilgisi,

nusu alanların Samanyolu'ndaki yıl­ dızlararası gaz bulutları olduğuna

rında, Hans Albrecht Bethe'nin "Yı­

inanıyor, diğer kamp ise onların, Sa­

dızlarııı Enerji Üretimi" adlı çalış­

manyolu dışıdaki gökadalar olduğu­ düşünüyordu. Sonuçta her iki ta­

masını yayımlamasıyla birlikte, yıl­

dızların enerji kayı1akları hakkında

rafın da haklı olduğu ortaya çıktı,

bilgi sahibi oldular. Bethe, güneş

çünkü iki türdeki gök cisin1leri de,

enerjisinn i yüzde 98'den fazlasmın,

geniş anlamıyla "bulutsu" diye nite­

hidrojenin helyuma dönüşümünden

lendiren sınıfa giriyordu. l 922'de


GÖ K LE R

bulut­

l 91 2'de, Pickering'in asistanların­

su"larını sınıflandıran ilk kişi Hubb­

dan biri olan Henrietta Swan Leavitt,

KATALOGLARKEN

le oldu. Hubble dağınık bulutsuları

Samanyolu gökadanuzın uydu gö­

Harvard College

ikiye ayırdı; yansıma bulutsusu, sal­ ma bulutsusu. 4 Ekim 1 923'te

kadası Küçük Macellan Bulutu'nda­ ki Cepheid değişen yıldızlarının sayı­

Gözlemevi'nin fota<)raf

Hubble, günümüzde Andromeda

smı belirlemekle meşguldü. Peru'da

Cannoo. 300.000

Gökadası olarak bilinen gökadadaki yıldızları belirledi. Bundan dört ay

çekilen fotoğraf plakalaruıa bakan

fota<)raf plak�ndan

Leavitt, Cepheid değişen yıldızları­

sorumluydu. Cannon bu

nm periyotlarının, ortalama parlak­

plakalan kullanarak

lıkları ile ilişkili olduğun u fark etti: periyotları daha uzun olan yıldızlar, kısa olanlardan daha parlaktı. Ma­ cellan Bulutu'ndaki bütün yıldızlar

225.300 yıldım tayfını

Samanyolu'nun

"dağınık

sonra Andromeda'da bir "Cepheid değişen yıldızı"nı keşfetti. İlk önce İngiliz gökbilimci John Goodricke tarafından 1784'te belirle­ nen Cepheid değişenleri, büyük, na­ bız gibi atan sarı yıldızlardır. Parlak­ lıkları O. 1 ile 2 kadir arasında değişir. Parlaktan sönüğe, tekrar parlağa doğ­ ru değişen atma periyodlan 2 ila 60 gün arasında değişiklik gösterebilir.

YILDIZLARI

küratörü Annie Jump

sınıflandırdı.

dünyaya yaklaşık aynı mesafede ol­ duklarından, mutlak parlaklıkları uzaklıkları değil, periyotları ile ilinti­ li olmalıydı. Amerikalı

gökbilimci

Harlow

65


BİLİMiN SERÜVENİ

Sharpey bu periyot-parlaklık ilişkisi­ nin önemini kavramıştı. Sharpey, küresel kümelerdeki -her biri on binlerden milyonlara dek değişen, birbirine yakın yıldızları barındıran büyük küreler- yıldızları araştırma­ ya koyı.ıldu. Cepheid değişenlerine "fener kulesi" adını verdi ve onları, küresel kümelerin dünyaya olan uzaklıklarını belirlemede kullandı. Hubble ise Cepheid değişenleriyk il­ gili bulgulardan yararlanarak, bulut­ su diye adlandırılan şeylerin aslında Samanyolu'ndaki tüm cisimlerin ötesinde yer alan gökadalar oldukla­ rııu kanıtladı. Andromeda'daki Cep­ heid değişenlerin i gözlemleyen

Hubble, Andromeda'nın dünyadan 490.000 ışık yılı mesafede olduğunu

hesapladı. Einstein'ın genel görelilik teorisi düşünlıldüğünde Hubble'ın gökada gözlemleri, sanılandan da fazlasını ifade ediyordu. Dönemin gökbiliın­ cileri evrenin durağan mı, genişleyen mi yoksa büzülen bir evren mi oldu­ ğunu sorguluyordu. Hubble 46 gö­ kadanın tayfını ölçerek, tayfın kırmı­ zı ucuna doğru bir kayma olduğunu, yani "kırmızıya kayına"yı keşfetti. Kırmızıya kaymayı anlayabilmek için trenyolu kavşağında oturarak, yaklaşmakta olan bir treni bekledi­ ğinizi hayal edin. Tren size doğru

BÜ Y Ü K PATLAMA ( B I G BANG) üyük Patlama teorisi genel­

ile doluydu. Evren genişledikçe,

likle evrenin oluşumunu ta­

gamma ışınlarının dalga boyları

nımlayan model olarak kabul

uzadı, enerjileri düştü ve evrenin

B

edilir. Aslında bu varsayım, ev­

ısısı azaldı. Sıcak gazlar ve ışınım­

rende gözlemlenen olguların üs­

lardan oluşan bu karışım soğu­

tüne kurulmuştur. Teori ilk şekli­

maya devam ederken, nükleer

ne, Alexander Friedmann ve

parçacıklar ve ardından atom çe­

Abbe Georges Lemaitre ile birlik­

kirdeği oluştu. Evrenimizdeki

te,

1 920'de kavuştu. Sonra

maddenin yapısını meydana ge­

1940'1arda, George Gamow tara­

tiren proton, nötron ve elektron­

fından gözden geçirildi. "Büyük Patlama" adı, 1950'1erde, teoriy­ le ilgili kuşkularını dile getiren gökbilimci Fred Hoyle'nin alaycı

lar, büyük patlamadan sonraki Sanatıılar, büyük patlamanın ya da karadeliklerin ancak hayali canlandırmalannı resmedebiliyorlar.

bir sözüyle ortaya çıktı. Büyük Patlama öncesinde evrenin fiziği bilinmedi­

66

ilk dört saniye içinde oluştular. 30 dakikalık bir süre içinde tüm bu nükleer reaksiyonlar sona ermişti. Evren kütlesinin yak­

laıık yüzde 25'i helyumdan, yüzde 7S'i ise hidrojenden

ğinden, evrenbilimciler varsayımlarına, patlamadan

ibaretti. Bugün yaılı yıldızlarda görülen helyum-hidro­

sonra saniyenin birkaç on milyonda birlik bir süresi için­

jen oranı da aynıdır. Evren, oluıumundan bir milyon yıl

de evrenin neye benzediğini sorarak başladılar. Evren o

sonra soğudu ve çekirdekler ile elektronlar birleşerek

sırada, on milyar kelvinlik derecelerde ve atom çekirde­

atomları oluşturdu. O zamana ait fotonlar günümüzde

ğine yakın yoğunlukta, yüksek enerjili gamma ışınları

hala görülür. Onlara "kozmik arkaplan ışınımı• diyoruz.


GÖKLER GÖKYÜZÜ ARAŞTIRMASI Edwin Hubble. Ca1ifornia, San

Diego"daki Palonnar Gözlemevi'nde yer alan 48 inç'lik (121.9 cm"lik)

teleskobu inceliyor. National Geographic Society'nin sponsorlu�unu yaptı�ı

1 958 gökyüzü araştırmasının son hazırlıklannı tamamlıyor. Bu araştırmanın sonunda ilk güvenilir fot�rafik

gökyüzü haritası elde edildi.

yaklaştıkça düdük sesi yükselir, ya­

nir. Açlını, bu etkiyi ilk kez l 842'de

nınızdan geçerken ise alçalır. Aslın­

tanımlayan

da düdük etrafa, çem berle r halinde

Christian Doppler'den alır. Bu ta­

hareket eden ses dalgalarıyla, sabit

rihten altı yıl sonra Fransız fizikçi

Avusturyalı

fizikçi

bir ton yayar. Sesin tonundaki yük­

Hippolyte Fizeau ışık dalgalarının

selip alçalmaya neden olan şey, tre­

da aynı şekilde hareket ettiği görü­

nin hareketidir. Tren ilerlerken her

şünü ileri sürdü; haklıydı da.

yeni

ses dalgas ın ı n

merkezi

de

Hubblc

l

929'da evrenin genişle­

onunla birlikte hareket eder. Düdü­

mekte olduğun u duyurdu. Teorinin

ğün ses dalgaları, trenin hareket yö­

kaıutı olarak Belçika doi'.,'llml u Kato­

nünde (yüksek frekans) salınır ve

lik rahip ve gökbilimci Georges Hen­

iki ytl önce

arkaya doğru yayılır (alçak frekans).

ri Lemaitre tarafından

Bu fenomene "Doppler etkisi" de-

yayunlanan çalışmayı gösterdi. Eins-

67


B İ L İ M İ N SERÜVEN İ

tein'ın genci görelilik teorisinden ya­

Hoyle'ydi. Teori o günden sonra bu

rarlanan Lemaitre de aynı sonuca

isimle anıldı.

,, "Durağan Duru111 evren ınodeli,

varmıştı. Lemaitre'in teorisinin başlıca ra­

evrenin bir başlangıcı olınadığını ve

kibi, Fred Hoyle ve diğerleri tarafın­

hiç sonlanmayacağını iddia eder.

dan l 948'de ileri sürülen "Durağan

Modele göre uzay sabit bir oranla

Durum" teorisiydi. Aslında Lemait­

"düz" bir evrenin içinde genişler.

re'in teorisine alaycı bir yaklaşımla

Durağan durum modelinde, evren­

"Büyük Patlama" ismini veren de

deki tüm noktalar herhangi bir anda

B U L U TS U LA R

C

irrus (Sirrus) bulutlarının incecik filizlerinin yüksek

lıklı olarak iyonlaşmış hidrojenden oluşan bu bulutsular,

atmosfer rüzg�rları etkisiyle birbiri içine geçişini,

genç yıldızlardan yayılan morötesi ışınımların, hidrojen

ya da sıcak bir ikindi vakti, dalgalar halinde kabaran

atomlarının elektronlarını ayırmasıyla ortaya çıkarlar.

cumulus (kümülüs) bulutlarının oluşumunu izlerseniz,

Bu sürece foto-iyonizasyon denir. Tıpkı bir neon lamba·

nebulaları, yani bulutsuları daha iyi anlayabilirsiniz. "Nebula" Latincede bulut anlamına gelen sözcükten

sı içindeki uyarılan gaz atomları gibi, salma bulutsular da uyarılan atomlar ve iyonların ışı9ıyla parlar. Foto-iyo­

türetilmiştir. Yıldızlararası bu gaz ve toz bölgeleri, yeni

nizasyon süreci yüksek miktarda enerji gerektirdi9in·

yıldızları dajuran, y19ınlar halindeki devasa moleküler

den, ancak en sıcak yıldızlar bir bulutsuya parlaklık ve·

bulutlara dönüşebilir veya yıldızla·

recek sayıda morötesi fotonları üre·

rın vahşet dolu ölümünün zarif bi·

tebilir. Salma bulutsuları genellikle sı·

rer kalıntısı olabilirler. Bulutsular yıl·

cak, genç, mavi yıldızların çevresinde

dızların, gökadaların ve gezegenle­

görülür.

rin yaprtaşlarıdır. Kompozisyonları

Samanyolu boyunca karanlık böl·

ve hoş görünümleriyle, içlerinde

geler biçiminde görülen so9urma bu·

oluşan yıldızın yapısına ya da kendi·

lutsuları ya da karanlık bulutsular,

sini meydana getiren yıldızın ölü·

gazı iyonize edecek sıcak, genç yıldız·

müne ilişkin ipuçları verirler.

ları içlerinde barındırmayan ya da ışı·

Üç çeşit bulutsu vardır: yansıma, salma ve sogurma bulutsusu. Yansı· ma bulutsusu yakın yıldızların da9ı· nık ışıklarıyla parıldar. Gaz bulutu

9ını yansıtabilecekleri yakın yıldızlara Cassiopeia (Karliçe) takımyıldızındaki NGC 281 salma bulutsusunda küçük bir açık yıldız kümesi de yer alır.

lutsuları, Samanyolu'nun ya da par·

olarak görürüz.

vi ışı9ın kısa dalgaları, kırmızı ışı9ın uzun dalgaboyun·

En küçük karanlık bulutsulara, Hollanda asıllı Ameri·

dan daha etkin bir şekilde da9ıldı91 için, çaju yansıma

kalı gökbilimci Bart Bok'un adına ithafen "Bok kürecik·

bulutsusu mavi görünür. Oldukça donuk bir görüntüle­

leri" denir. Bart Bok, 1930'1arda bu cisimler üstünde ilk

ri oldu9undan birço9u yalnızca gökyüzünün uzun süre·

kez çalışan gökbilimciydi. Küçük karanlık bulutsuların

li foto-grafik pozlamalarıyla belirlenebilir.

çapı üç ışık yılından kısadır, kütleleri ise güneşin 10 ila

Salma bulutsuları sıcak, belirgin bulutsulardır. A9ır·

68

lutlarıdır. Bunun yerine karanlık bu· lak bulutsuların fonundaki siluetler

içindeki toz parçacıkları yıldız ış19ını da9ıtarak bulutsuya donuk bir parlaklık kazandırır. Ma·

sahip olmayan yajun gaz ve toz bu·

100 katı kadardır.


GÖKLER

aynı gözükür. Bu da evrendeki mad­

ya da İngilizcedeki kısaltmasıyla

denin sabit bir ortalama yoğunluğa

CMB ışmunının varlığı, Büyük Pat­

sahip olduğu sonucuna işaret eder.

lama teorisiyle de öngörülmüştü.

Genişlemeyi telafi etmek için mad­

1 989'da NASA tüm uzaydaki bu

denin sürekli sabit bir oranda yaratı­

ışınımı haritalamak için Cosmic

lıyor olınası gerekir.

Background Explorer/Kozmik Ar­

"Büyük Patlama" evren modeline

kaplan Araştırıcısı'nı (COBE) uzaya

göre ise tüm madde ve ışınım, teorik

fırlattı. COBE arkaplan ışmm1ında

bir başlangıç noktasmdan kaynakla­

çok küçük farklıJıklar buldu. Bunlar

nır. Bu noktada hem yoğunluk, hem

ortalama sıcaklıktan bir derecenin

kütleçekim kuvveti, hem de uzay-za­

ancak 30 milyonda biri kadar daha

man bükülmesi sonsuzdur. "Teklik"

sıcak ya da soğuk dalgalanmalardı.

denen bu noktanm bir yarıçapı ya da

Dalgalanmalar,

boyutu yoktur. Tekliğin kütleçekinı

tuğu zamanlarda var olan yapılara

kuvveti öyle güçlüdür ki uzay-za­

işaret ediyor, Büyük Patlama teorisi­

man dokusu kendi üzerine bükülür.

ni daha da doğruluyordu.

Teklikte bildiğimiz fizik kuralları ge­ çerliliğini yitirir. Bazıları

bu

teorinin ,

evrenin

ilk gökadaların oluş­

KAYMASI

NASA'nın 30 Haziran 200l'de fır­

Bu ike bir cisimden

latılan Wilkinson Microwave Ani­

yayılan

sotropy Probe/Wilkinson Mikrodal­

elek1romanyetil

"merkez"inde bir yerlerde, ya da

ga

Anizotropi

Uzay

Sondası

"herhangi" bir noktada, bir patlama

(WMAP) bizi evrenin başlangıç dö­

frekansında.

olduğu anlamına geldiğini düşünür.

nemine ilişkin koşullar hakkında bil­

gözlemciyle bagıntılı

dalgaların

o cismin

Ardından her şey genişleyerek uzayı

gilendiren sinyallerin bir dökümünü

haıel<eti yüzünden

doldurmuştur. Ancak bu yorum

çıkarıyor. WMAP kozmik mikrodal­

meydana gelen

yanlıştır. Büyük Patlama teorisi ev­

ga arkaplan ısısındaki küçük deği­

icayma'tı açıklar. Cisim

renin tamamını içerir: zamanı, uza­

şimleri

ak;alt bir 1"kansa

yı, her şeyi. Kısa bir an içinde tüm

maddesel içeriği, yaşı, geometrisi,

neden olarak

uzay ve zaman hızla genişlemeye ya

geçmişi ve belki de geleceği hakkın­

gözlemciden

da şişmeye başlamış ve bunu sürdür­

daki soruları yanıtlıyor.

ıaaJdaıır1<eıı,

ölçerek, evrenin boyutu,

müştür; evren halen genişlemekte­

Üç yıllık kesintisiz gözlemler so­

dir. Bu genişlemeyi üzümlü ekmek

nucunda WMAP, büyük patlama

kırmızıya ka'jllla meydana geir /'ıfr"

hamuru gibi hayal edin. Hamur

zamanında yalnızca genişleyen değil,

ıekide cisin yOksek

uzay-zamanın dokusudur ve içinde­

aynı zamanda hızlanan bir evren an­

frelcansa neden

ki mayanın etkisiyle kabarmaya baş­

layışını destekler bulgular elde etti.

olarak gOzlemdıe

ladıkça, üzümler (gökadalar) her

WMAP gözlemlerine göre, oluşu­

Yaldaıır1<en. maviye

yönde birbirinden uzaklaşırlar.

munu izleyen ilk birkaç saniye içinde

b'ıma oluıur.

Birbirine zıt bu iki teori arasında­

ki çekişme 20 yıl kadar ortalığı kasıp

evren 1 050 katı kadar -yani !'in yanı­ na 50 sıfır büyüdü!

kavurdu. Ancak l 965'te Bell Labora­

Zaman içinde kütleçekinı kuvveti

iki mühendis,

genişlemeyi yavaşlatmaya başladı.

tuvarları'nda çalışan

evrenin ilk zamanlarından kalına

Evrendeki tüm görünür maddeyi

"arkaplan ışınımı"nı kazara keşfetti­

(yıldızlar, bulutsular, gökadalar vb.

ler. Bu kozmik mikrodalga arkaplan,

gibi görebildiğimiz maddeler) ve ka-

69


BİLİMiN SERÜVENi

ranlık maddeyi (varlıklannı ancak

gibiydiler. Bu bulgular evrenin ge­

kütleçekimsel etkileriyle anlayabildi­

nişleme hızının yavaşlamayı bırak,

ğimiz görünmeyen maddeler) düşü­

arttığını gösteriyordu! Evrenin ge­

nünce, kütleçekimin halen fren etki­

nişleme hızı artıyorsa, ortada bir tür

si yarattığını sanmak çok normal.

karşı-kütleçekimsel kuvvet olmalıy­

Ancak durum böyle değil.

dı. Bazı bilimciler bu itici gücü, derin

1 990'ların ortasmda

iki ayrı araş­

tırma ekibi -Süpernova Evrenbilim

uzaydan yayılan "karanlık enerji"nin oluşturduğuna inanıyor.

Süpernova

Karşı-kütleçekimsel kuvveti ilk

Araştırma ekibi- sözkonusu yavaşla­

kez Albcrt Einstein, genel görelilik

Projesi

ve

Yüksek-Z

mayı ölçmek için çalışmalara başla­

teorisiyle ortaya atmıştı. Evrensel sa­

rlı. Her iki ekip de genişleme oranını

bit denen ( Hubble sabitiyle karıştı­

ölçmek için çok uzak süpernovaları

rılınamalı) bu itici kuvvet, evreni

kullandı ve sonuçlar herkesi şaşırttı.

kendi kütleçekimine karşı dengele­

Süpernovalar mevcut teorilere gö­

meye yardımcı olan, matematiksel

re olmaları gerekenden daha uzakta

bir sabitti. En basit anlatımıyla, genel

U Z A Y-ZAMAN I N BÜ K Ü LM ES İ ewton evrenin düz bir

genişlemesi eninde sonunda

geometrisi

olduğunu

duracak, evren kütleçekimle

varsaymıştı; Einstein ise böyle

çökmeye bajlayacaktır. Çök­

bir varsayımda bulunmadı. As­

me, uzay ve zamanın sonsuz

N

lında Einstein'ın genel görelilik

büküldüğü bir noktaya dek

teorisi, evrenin tamamının ge­

devam edecektir. Büyük patla­

nel bir bükülmeye sahip oldu­

manın tam tersi olan bu son

ğunu öngörür.

noktaya "büyük çökme" de­ nir. Bazıları evrenin genişleme

Evrenin üç olası biçimi var­ dır. Bu yapıların gerçek şekille­

ile çökme arasında gidip geldi­

rini zihnimizde canlandırmak

ğini düjünür ki buna da "bü­

bizim için kolay olmasa da, on­ ları düz bir kağrt üzerine çizil­ miı iki boyutlu uzay biçiminde

Kapalı bir evrenin pozitif bükülümü, sonlu bir hacme sahip ve köşesiz bir evren meydana getirir.

düjünebiliriz. "Kapalı evren" denilen ilk biçim, pozitif bükülüme

70

yük zıplama" denir. ikinci olası biçim olan "açık evren"in bükülümü ise nega­

tiftir. Negatif bükülümlü bir hiperbole benzeyen bu evren, kendi dışına doğru bükülür. Bunu iki boyutlu bir

sahiptir. Bu yapı köşesizdir, sonlu bir hacmi vardır ve iki

eyere benzetebiliriz. Kütleçekimi bu tür bir evreni dur-

boyutlu düşünülürse küresel görünümlüdür; tıpkı dün-

durmaya yetemeyecek kadar zayıftır.

yanın düz bir fotoğrafı gibi. Yine dünya yüzeyinde ol-

Üçüncü olası geometrik biçime "düz evren" denir ve

duğu gibi, kapalı evrende de düz bir çizgide hareket

sıfır bükülüme sahiptir. Bu evren de sonsuzdur ve geniı-

edebilir ve sonunda bajladığınız noktaya dönebilirsiniz.

lemesi sonsuza dek sürer. Ancak genijleme, açık evren-

Yeterli kütleye sahip olduğu sürece bu tür bir evrenin

de olduğundan daha yavaı gerçekleşir.


GÖKLER

görehlik teorisi evrenin ya genişle­

!anacak. Öte yandan karanlık enerji

mesi, ya da büzüşmesi gerektiğini

dinamikse, zaman içinde yavaşlaya­

öngörüyordu. Ancak Einstein evre­

cak ve bir çekim kuvvetine dönüşe­

nin durağan olduğuna inaıuyordu.

rek, evreni yeniden içine çekecek. Bu

Bu evrensel karşı-kütleçekimsel sa­

durumda büyük patlamanın tam ters i, yani "büyük çöküş" yaşanacak.

biti eklemek, de nkleme eşitlik ka­ zandmyordu. Lemaitre'in evrenin genişlediğini

ileri sürmesin in ve Edwin Hubble'ın de bu ge nişlemeyi gözlemlemesinin

GÖK KÜ RELERDEN KOZMİK ÇÖKÜŞE Gökbilimciler antik çağlardan Röne­

ardmdan Einstein evrensel sabit gö­

sans'a dek vakitlerini, gözlem sonuç­

rüşünü, evrene ve onun fizik yasala­

larını kataloglayarak, sonuçları dün­

rına uygulamaktan vazgeçti. İlk ge­

yevi olaylarla ilişkilendirerek ve göz­

liştirdiği denkleme bu terimi eklemiş

lemledikleri hareketleri açıklamak

olmaktan pişmanlık duydu ve bunu

için geometrik modeller geliştirerek

"en büyük bilimsel gaf'ı olarak gör­

geçirdiler. Kepler'in gezegen hare­

H llmlEDM

düğünü dile getirdi.

ketleri yasalar ı bu hareketlerin ardın­

a6RONOM Hulılıle Ulay

Ne var ki şimdi bakmca Einstein'm

daki kuvvetlere yönelik araştırma.lan

doğru iz üstünde olduğu anlaşılıyor.

tetikledi. Newton'un kütleçekim ya­

tele5lcobıı 1990'dl

Hubble Uzay Teleskobu ve WMAP ile kısa s ll re önce yapılan gözlemler,

saları ise pek çok dağınık teoriyi bir­

gOnMne beılldı

leştirerek, etki-tepki ilişkisini ortaya

Araç. )'lldaıılt 600

evrenin ağırlıklı olarak karanlık ener­

koydu ve uzayı yöneten fizik yasala­

kilometre yOlııekt9,

jiden meydana geldiğini gösteriyor.

rının, yerküre üzerindeki fızik yasa­

97 dalcbdıı bir

Günümüzde evrenin

larıyla aynı olduğunu gösterdi.

dünyanın �

kütle-enerji

oranıııa ilişkin talunin.ler, karanlık

Newton'un yasaları ayrıca mate­

enerjinin yüzde 70 civarında; görü­

matikçilere ve bilimcilere bir kesinlik

nür ve karanlık maddenin ise yüzde

duygusu kazandırdı. Ne var ki 1 9.

30'dan az olduğu yönünde. Kısacası,

yüzyılın başlarmda küçük çatla.ldar

il)9tlan arasında w odalda'fan wı bOyOlı!n aynlim

evrenin büyük bir bölümü, hakkında

yüz göstermeye başladı. 20. yüzyıla gelindiğinde Einstein'ın özel ve genel

yanısn, laımlllllr 1111

neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir şeyden oluşmakta.

görelilik teorileri, Newton yasa.ları­

Karanlık enerjinin yapısı, evrenin

llll1 sağladığı kesinliğin gündelik ya­

kaderini yakından ilgilendirir. Eğer

şamlarımıza uygulanabileceğini an­

karanlık enerji sabitse, evren sonsuza

cak çok büyük ya da çok küçük dün­

dek genişlemeye ve luzlanmaya de­

yalara, bilimin günümüzde en bü­

vam edecektir.

Sabit değilse, evren

yük keşifleri gerçekleştirdiği alanlara

en sonunda dağılıp gidebilir. "Büyük

uygulanamayacağını açıkça gösterdi.

turlu)'or. Hubble'lıı

� (� dl '/fll alıyor.

kopma" adı verilen bu kıyamet se­ naryosu, uzay-zaman dokusunun

yırtıl arak kopmasına neden olacak oranda hızlanan bir evreni resmeder. Senaryoya göre kopma öyle bir nok­ taya ulaşacak ki, atomlar dahi parça-

71


BiLiMiN SERÜVENi

ÖNCEKi SAYFALAR

TIBBIN YÜKSELiŞi

Myron'un

İnsan bedeni denen yapıyı, karmaşık

burun deliklerinden çıkarırlardı; ar­ dından kol ve bacaklarda kesikler

·oiscotxılus�unun antik

bir makine parçasıyla -ve günümü­

açarak kasları alırlardı; sonra da boş

Roma kopyalarından

zün elektronik yönelimli toplumun­

derinin içini reçineye batırılmış pa­

birine ait bu detay,

da sıkça yaptığımız gibi, beyni de bil­ gisayarla- kıyaslamak aslında gayet

pirüs ile doldururlardı. Uzuvlar, iç organlar ve kalp damarları sol bö­

anlaşılır bir şey. Ne de olsa bizler, olağanüstü bir organik enerjinin

ğürde açılan bir yarıktan boşaltılırdı. (Daha eskiden kalp yeriııde bırakılır­

muazzam makineleri, mekanik ve mimari tasarım ve verimliliğin baş­ yapıtlarıyız. Ancak makinelerle iliş­

dı ama bu gelenek zamanla değişti.) Erken dönem Mısır rahipleri, bir

insan bedenine ilişkin klasik idealin bir amblemi.

kileri kısıtlı olan ilkel insanlar için beden, gerçek bir mucize, gizemleri yavaş yavaş su yüzüne çıkan büyüle­ yici bir yapıttı. Bu gizemler ancak sa­ vaş yaralarının ve çürümenin yol aç­

kaynağa göre sayıları 70 milyonu bu­ lan cesedi mumyalasalar da, dene­ yimlerinden çok azını ardlarında bı­ raktılar. Ancak antik Mısır'ın tıp ta­ rilıindeki yerini açıkça kanıtlayan,

tığı bedensel durumların gözlemlen­

papirüslere yazılı bir tıp hazinesi bı­ rakmayı ihmal etmediler. Tıbbın

mesi, ölü hayvanlarm iııcelenmesiyle

serpildiği değil ama filizlendiği dö­

çözülebiliyordu. Aslında anatomi

nemin izlerine hiyeroglif elyazmala­ rında ya da rahiplerce kullanılan kı­

bilgisiniıı, en basit haliyle de olsa ilk kez, kemik, kan, et, organlar ve

saltmalı hiyerogliOerde açıkça rastla­

uzuvların gözler önüne serildiği top­

mak mümkün.

lu yemeklerle birlikte başladığını

Bu antik belgelerin en önemlile­ rinden biri "Ebers Papirüsü" denen

söylemek zor değil. Mısırlı rahip-mumyacılar, İsa'dan 2000 yıldan fazla bir zaman önce, kendi amaçları için de olsa anatomik bilgiyi ilerlettiler. İnsan bedenini defne hazırlama yöntemleri sevim­ sizdi belki ama oldukça özenliydi. Öncelikle demir bir kancayla beyni

ve söylenene göre bir mumyanın ba­ cakları arasına gömülüp, J 872'de Al­ man M ısırbilimci Georg Ebers tara­ fuıdan ortaya çıkarılan papirüstür. M. O. yaklaşık 1550 civanna tarihle­ nen bu tomar, 20 metreden uzundu ve sık yazılmış yazılarla doluydu. Gi-

MÖ 2600 - MS 145 MÖ

2600 civarı

1550 civarı

1400 civarı

Antik Mısır şifacı�

Ebers Papirüsü'nde, eklem

lmhotep, tüberl<üloz ve

romatizmasından diyabete,

kültürüne dek uzanan ve

parazitik enfeksıyonlardan

bütünsel yaklaşıma dayalı

apandisit de dahil çeşitli hastal ıkları tanımladı ve

şifalarını listeledi.

timsah ısırı�ına dek

Hindu �stemi olan

Mısırlıların çeşitli tıp

"Ayuıvedık tıp" ortaya çıktı.

yöntem ve bilgilerinin bir dökümü yapıldı .

74

Kökleri erken Vedik


i N SAN B E DE N İ

ŞiFALAR 700 kadar şifa tarifinden oluşan Mısır Ebers Papirüsü'nün (MS 1 550 ci varı) bir baş şifacı tarafından yazmana dikte ettirildigi düşünülüyor. Baş şifacı. �fa maddelerini toplayan ve hazırlayanlara resimdeki gibi talimatlar veriyordu.

riş bölümü, belgenin erken döneme

ne ayırnuş olsa da, çok sayıda has­

ait bir bilimsel doküman olarak de­

talığın, vak.anın ve 700 kadar şifa­

ğerini ortaya koyuyordu. Bu bö­

nın ayrıntılı bir listesini içeriyordu.

lümde şöyle deniyordu: "Bedenin

Bu belgede ağrılı şişliklerden "kol

bütün bölümlerine yönelik ilaçların

ve bacaklardaki" romatizma! "sert­

hazırlanması üzerine yazılan kitap

leşmelere", parazitik enfeksiyonlar­

burada başlıyor."

dan tümörlere, diyabete, doğum

Ansiklopedik bir kapsama sahip

kontrolüne ve kulak, göz ve burun

olan Ebers Papirüsü, I OO'den fazla

rahatsızlıklarının,

sayfasını hastalıklar için büyü tarifi-

timsah ısırıklarının tedavilerine dek

MÖ 420

civarı

220 civarı

Yunan hekim Hipokrat insan

Keoslu Erasistratus beynin

bedenini incelemeye ba�adı

ve sinir sisteminin

ve tıp ilmini büyük ölçüde

bülürııleıini tdnımladı .

geliştirdi.

MS

yanıkların

100 civarı

Efesli Rufus, nabzı ve böbrek ve mesane hastalıklarını d�ru olarak tanımladı.

ve

MS

145 civarı

Yunan hekim Claudius Galen, 1 .400 yıl boyunca hüküm süren, insan

saglıgı ve hastalıklarına ilişkin vücut sıvıları teorisini geliştirdi.

75


BİLİMİN SERÜVENi

HİPOKRAT Efsanevi Yunan Hi pokrat şefkatli, bu işe kendini adamış ve analiti k fizikçi modelini oluşturur. H ipok rat hastal ı�ı. bilinebilir tedavi nin konusu olarak ele aldı.

76

her konuda bilgiye rastlamak müm­

tüğünde ortaya çıkacaktı. Ayrıca tıb­

kündü.

bı, disiplinlerinin bir dalı olarak gö­

(Yazıldıkları zaman düşünülürse,

ren bir grup doğa felsefecisi de araş­

tıp bilgilerini içeren etkileyici papi­

tırma ve şifa sanalı çalışmalarında

rüsleriyle) antik Mısırlıla.r, önemli

rahipler ile hekimlere eşlik ediyordu.

bir dönüm noktasının eşiğindeydi

Du düşünür-bilginlerden biri de,

belki ama anatomi ve fizyolojide uz­

Mô SOO'lerde Pisagor'un öğrencisi

manlaşmış değildi. Du konuların uz­

olan ve "daha ulvi

manları ancak yüzlerce yıl sonra, in­

lerin" merkezinin beyin olduğunu

san bedeninin açılıp incelenmesi di­

ilk kez öne süren matematikçi Alc­

ni bir muhafaza töreni olmaktan çı­

maeon'du. Alcınaeon gibileri, hasta­

bedensel faaliyet

karak, bedeni ve işleyişini anlamaya

lıkları kaderin bir uzantısı, astrolojik

yönelik bilimsel bir yönteme dönüş-

kazalar ya da doğaüstü etkiler olarak


i N S A N BEDENi

gören geleneksel düşünce sistemini

el ve tırnak temizliğinin önemini

yıktılar.

kavramıştı. Hastalarma titiz ve saygı­

Hastalığa tamamen fiziksel bağ­

lı yaklaşımıyla, başucu hekimliği uy­

lamda yaklaşmaya çalışan yenilikçi

gulamasını ilk başlatan kişi olması da

Alcmaeon, insan bedenini açımlayan

mümkündü. Hipokrat, "Hekimlik

belki de ilk kişiydi. Hastalıkların, be­

sanatının sevildiği her yerde insanlık

denin birbirine zıt bazı özellikleri

sevgisi de vardır," demişti.

arasındaki temel dengesizlikten kay­

Bu tür duyarlılıklarının ve heki­

naklandığı teorisini ileri sürdü. Ör­

min bir meslek hizmetkarı olduğuna

neğin, sıcaklık ve soğukluk, ya da ıs­

inanmasının yanısıra Hipokrat'ı baş­

laklık ve kuruluk dengesindeki bo­

kalarından ayıran en önemli şey,

zulmalar. Alcmaeon, Pisagor'un bey­

hastalıkların sözde ruhsal nedenleri­

nin merkeziliğine ilişkin görüşünü

ni tamamen reddedişi ve tek nede­

paylaşıyor, buna ek olarak yine bey­

nin tanrılar olduğu varsayımına kar­

nin sinirlerin kaynaklandığı yer ol­

şı çıkışıydı. O, hastalıkları daha çok

duğu görüşünü ileri sürüyordu. Alc­

pratik şekilde anlaşılabilecek doğal

maeon göz sinirini ve ileride östaki

olaylar olarak görürdü.

ANTiK D6NEMDE ANATOMi Hindulann ölü

borusu diye adlandırılacak olan, bo­

Hipokrat'ın tedavi yöntemleri,

ğaz ve burnu orta kulağa bağlayan

dönemin yaygın anlayışını, yani tüm

yasak oldugu için,

ilk

hastalıkları vücut sıvılaruun bir bo­

Antik dönem

olarak kafasının geliştiğini öne sürdü.

zukluğu sayan "dört vücut sıvısı te­

Hirıdistan'ında insan

Alcmaeon'un ismi herkesce bilin­

orisi"ni, ya da vücut sıvıları patoloji­

anatomi bilgisi

mese de, Hipokrat için aynı şey söy­

sini takip ediyordu. Vücut sıvısı şek­

oldukça kısıtlıydı.

lenemez. Hipokrat antik dönemin

linde ifade edilen "humor" sözcüğü

Antik döneme ait bir

en ünlü hekimi sayılır ve genelde tıb­

uzun süredir bitki ve hayvarılarda

belgeye göre ölüler

bın babası olarak tanınır. Aslında ya­

görülen tüm sıvıları tanımlamak için

yedi gün bajunca bir

şamı hakkında bilinenler azdır. Hat­

kullanılıyordu. Teoriye göre sağlık,

nehıe yannl<. tıttıteıE

ta ona atfedilen yazıların, farklı dö­

dört vücut sıvısının eşit derecedeki

uzuvlar, kesilmeden

nemlerden birkaç kişiye ait olma

etkisinden kaynaklanıyordu. Bu da

bedeııden a)Tlimış

olasılığı da vardır. Söz konusu yazı­

Yunan fiziğinde benimsenen dört

olurdu.

boruyu keşfetti; ayrıca fetüsün

lar bu nedenle çoğu zaman yalnızca

elemente benziyordu: toprak, hava,

Hipokratik Koleksiyon diye anılır.

su ve ateş. Pisagor'un, nesnel bir

Ancak ister bilinmez bir kişilik ol­

dünyada sayıların işlevsel önemi

sun, ister bir kahraman, Hipokrat'm

üzerine geliştirdiği eski bir teorinin,

kendisini, hastalarını gözlemlemeye

vücut sıvıları teorisinde ve antik dö­

ve hastalıkları anlamak için gerekli

nem hastalık tedavi yöntemlerinde

bilgileri derlemeye adadığı şüphesiz­

de önemli bir yeri vardı. Sözkonusu

di. Onun hüneri, doğanın gücünden

teori, temel elementlerin sayısı ko­ ,, nusunda "dört rakamının önemini

yardım ve destek alan şifa sanatıydı. Tıpkı Alcmaeon gibi Hipokrat da

bedenini kesmeleri

vıırgııluyordu.

beynin merkezi işlevine inanıyordu.

Gizli bir formüle göre elementler

Dinlenmenin, yara temizlerken kay­

mevsimlerle, rüzgarlarla ve sonuç

namış su ktıllanmanm ve hekimlerde

olarak dört vücut sıvısı ile ilişkiliydi.

77


BİLİMiN SERÜVENİ

Bu sıvılar kan, balgam, kara safra ve

açıktı: dört vücut sıvısı arasındaki

sarı safra idi. Teori sıvıların dört

kusursuz denge bozulduğu anda

önemli orgarıla -kalp, beyin, karaci­

hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin, te­

ğer ve dalak- ve nihayetinde dört

oriye göre aşırı balgam, sara hastalı­

mevsimle ve insanın dört dönemiyle

ğına neden olabiliyordu. Tedavi

bağlantılı olduğunu söylüyordu: ço­

yöntemi ise bir yandan diğer sıvıları

cukluk, gençlik, olgunl uk ve yaşlılık.

tetiklerken, bir yandan da aşırı aktif­

Bu tıbbi teori ne kadar çağdışı gö­

leşen sıvıyı kontrol altına almaya ça­

rünse de, temel yaklaşımı oldukça

lışmaktı.

VÜ C U T S IVI L A R I TEO R İ S İ il

H

ümoralizm" diye de anılan, gelmiş geçmiş

fazla kan (sıcak) kişiyi iyimser, fazla balgam (ıslak ve so­

tüm bilimsel modellerin en kalıcılarından

guk) uyuşuk ve duygusuz yapıyordu. Yiyeceklerin de bu

"vücut sıvıları teorisi"nin, Mô 5. yüzyılda, konuşma sa­

formülde belli bir rolü vardı: soguk yiyecekler balgam,

natının da kurucusu olarak ünlenen Yunan düşünür ve

sıcak yiyecekler ise sarı safra üretiyor, dolayısıyla "sıcak"

politikacı Empedokles ile birlikte ortaya çıktıgı düşünü­

hastalıklara neden oluyordu. Her tür hastalıgın kaynagı,

lüyor. Konuşma sanatı geregince ikna ve abartı yetene­

vücut sıvıları arasındaki dengesizlikti. Dengeyi yeniden saglamak için uygulanması gereken te­

ginden nasibini almış olsa da, vücut sı­ vıları teorisi etkisini yüzyıllar boyu sür­

davi ise "enantiopati" idi. Yani bir sıvı­

dürdü.

nın fazlalıgını, digerini çogaltarak gi­ dermek. ôrnegin, ateşi tedavi etmek

Teori, özet olarak, tüm hastalıkların

için soguktan yararlanmak.

dört temel vücut sıvısıyla açıklanabile­ cegini söylüyordu: kan, balgam, öd (sa­

"Dört Mizaç ilkesi" diye de anılan

rı safra) ve melankoli (kara safra). Sıvı­

hümoralizm miras olarak ardında, gü­

lar dört elemente ka�ılık geliyordu:

nümüzde de kabul gören "homeosta­

kan ateşe, balgam suya, sarı safra ha­

sis" kavramını bıraktı. Bu kavrama gö­

vaya ve kara safra da topraga. Empe­

re dış çevrede bir degişiklik oldugun­

dokles'e göre bunlar "her şeyin dörtlü

da, bedenin biyolojik sistemleri, fizyo­ lojik süreçlerini düzenleyerek dengeyi

temeli"ydi. Sıvılarla eşleşen bir diger şey de mevsimler ve özellikleriydi. Bu özelliklerin, her bir sıvının oluşumu üzerinde belli bir etkisi olduguna ina-

ı 6. yüzyıldaki bir Alman

savaş rehberi, vücuttaki yaraları gösteriyor.

nılıyordu. Kış mevsimi yaşlılıgı temsil ediyor, balgamla

Vücut sıvıları teorisi, deneysel fizyo­ lojinin kurucusu Claudius Galen tara-

fından desteklendi. Galen'in tıp bilimi üzerindeki etkisi

ilişkilendiriliyordu; ilkbahar: çocukluk, sıcaklık ve kanla;

2. yüzyıldan 16. yüzyıla dek sürdü. Hastalıkların sıvısal

yaz: gençlik, kuruluk ve sarı safrayla; sonbahar ise yetiş­

degil, çevresel temelli oldugu görüşünü savunan lsviçre­

kinlik, soguk, melankoli ve kara safrayla ilişkiliydi. Vücut sıvılarından herhangi birinin miktarındaki ar­

78

korumaya çalışır.

li simyacı Paracel)U), )ıvılar teorisine ilk karşı çıkanlar

arasındaydı. Teori nihayet 1800'1erde, Rudolf Virc­

tışın, zihni ya da bedeni etkiledi9i düşünülüyordu. De­

how'un hücresel patoloji teorisiyle tamamen çürütüldü.

mevi, safravi, balgamı ve melankolik sözcükleri ruh ha­

Hücresel patoloji teorisi, hastalıkların başıboş (serbest)

line ya da davranışlara gönderme yapıyordu. ömegin,

hücrelerden kaynaklandıgını söylüyordu.


İNSAN BEDENİ

inanması güç olsa da, sıvısal pato­

ğil, havayla doluydu.

loji, insan düşünce tarilü içinde kalı­

Ancak Aristoteles yine de olağa­

cılığını uzun süre devam ettiren te­

nüstü birtakım çıkarımlara ulaştı.

orilerden biri oldu ve tamamen terk

Kümes

edildiği

embriyonun ilk günden itibaren son

1 8. yüzyıla dek, nesiller boyu

hayvanlarını

inceleyerek,

hekimleri etkisi altına aldı. Dengenin

biçimini kazandığını söyleyen yaygın

sağlık için zorunluluk olduğu görüşü

anlaY1şı çürüttü. Hayvan bedeni üs­

ise günümüze dek yaşatıldı. Bu kav­

tünde yaptığı çalışmalarla, civciv kal­

ram artık "homeostasis" ( denge)

binin, döllenmeden sonraki dör­

ARİSTOTELES

olarak biliniyor; yani, organizmanın

düncü güne kadar gelişmediğini or­

Aristoteles, dogal yaşam

fizyolojik süreçlerini düzenleyerek,

taya koydu. Aristoteles'e göre sper­

üstüne yürüttü�ü çok

içsel dengesini koruması.

ma, döllenmeyi başlatan ve geliştiren

sayıda çalışmayla.

etkendi. Dişi ise yumurtasıyla, em­

bedenin yapı� ""

ARISTOTELES VE GALEN Hipokrat'tan sonra insan bedenine

briyonun temel maddesin i sağlıyor­

işlevlerini analiz etmeye

du. Aristoteles'in, vücudun çeşitli

çal�tı.

ilişkin kavrayışımıza katkıda bulu­

uzuvlarına yönelik tanımları ve on­

nan, klasik dönemin belki de en bü­

lara verdiği isimler de dikkat çekiciy­

yük bilimci Aristoteles'di. Düşünür

di. Aort adını bulan oydu, erkek

Aristoteles teorileriyle yalnızca man­

ürogenital sisteminin şemasuu çı­

tık, metafizik, politika, fizik, mate­

karmış, hatta kedibalığı plasentasını

matik ve gökbilimi değil, aynı za­

eksiksiz resmetmişti.

manda yeni doğmakta olan biyoloji, zooloji, embriyoloji, fizyoloji ve kar­

Aristoteles'in

biyoloji bilimine

belki de en büyük katktlarından biri,

ştlaştırmalı anatomi bilimlerini de

cinse ve türe dayalı geliştirdiği sınıf­

etkiledi. Kendisi hekim olı11asa da,

landırma sistemiydi. Bu sistem yaşa­

bir hekimin oğlu olan Aristoteles,

yan türleri ayırt etmede temel alındı.

modern bilim ve anatominin babası

Örneğin, Aristoteles yavrularını do­

olarak anılageldi.

ğuran ve emziren yunus balıklarının

Aristoteles'in insan bedeni konu­

balık değil, memeWerden olması ge­

sundaki bilgimize katkıları, insan

rektiğini tahmin etti. Yaşamın evri­

değil, hayvan bedeni üzerinde yaptı­

mi üzerine yaptığı öngörülü yoru­

ğı incelemelerden gelir. Her ne kadar

munda ise şöyle demişti: "Doğa can­

insan anatomisi ile ilişkilendirdiği

sız şeylerden hayvansal yaşama doğ­

sonuçların kimileri sonradan hatalı

ru öylesine küçük adımlarla ilerler

bulunsa da, deniz yaşamı üzerine

ki, aradaki geçiş çizgisini, ya da ara­

yaptığı çalışmaları da, yakın gözlem­

yapuun nerede yer aldığını tam ola­

leriyle şaşkınlık uyandıracak nitelik­

rak belirlemek olanaksızdır."

tedir. Örneğin, Aristoteles, bedenin

Aristoteles'ten sonra daha az bili­

kontrol merkezinin kalp olduğunu

nen birçok Yunan ve Romalı hekim,

ve beden ısısını atmak amacıyla ne­

hekimlik dışı meslek sahipleri, cer­

fes aluup verildiğini ileri sürmüştü.

ralı.lar, anatomi bilginleri, tıp eserle­

Aristoteles ve antik çağ Yunanlarınm

rinin yazar ve çevirmeıı.leri beden

inancına göre atardamarlar kan de-

üzerinde çalışmaY1, günümüzde an-

79


BİLiMiN SERÜVENi

cak tıp tarihçilerince bilinen çeşitli

jan'ın döneminde yaşayan Yunan

teoriler üretmeyi sürdürdüler. Te­

hekim Efesli Rufus, nabız ve kalp atı­

orilerden biri hastalık nedeni olarak

şını doğru şekliyle açıklayan bilgileri

tahrişi öne sürüyor, bir diğeri hasta­

kağıda döktü. Rufus, göz merceği

lıkların bedensel sıvı, katı ya da gaz

üzerine ayrıntılı bir çalışma da dahil,

bileşenlerindeki bozulmalardan kay­

vücudun çeşitli kısımlarını anlatan

naklandığını iddia ediyordu. Bir baş­

etkili bir tez hazırladı.

kası ise hastalıkları vücudun belli bir

Ancak iyi de olsa, kötü de olsa ya­

bölümüne kan akışındaki artışa bağ­

rattığı rakipsiz etki 17. yüzyıla dek

lıyordu.

sürecek olan kişi, deneysel fizyoloji­

Ancak bunlar

arasında

önemli bulgular da yok değildi.

nan hekimi Claudius Galen'di. İm­

duğu düşünülen, anatomi bilgini

parator Marcus Aurelius'un saray

Erasistratus, kalbi bir pompa gibi

hekimi ve �ok sayıda açık yara ve

düşünmüş, dolaşun sistemini çöz­

travmaya maruz kalmasına neden

meye çok yaklaşmıştı. (Ne var ki sis­

olan göreviyle- gladyatörlerin iyileş­

temi yanlış anlamıştı: kanın atarda­

tiricisi olan Galen, antik dönemin

mar ve diğer damarlarla karaciğer­

Hipokrat'tan sonra en büyük he­

den kalbe ve akciğere taşındığını ile­

kimlerinden biriydi. Çağdaşlarma

ri sürmüştü.) Duyusal sinirler ile

göre rahatsız edici derecede bencil

motor sinirleri ilk kez ayırt eden ve

biri olsa da Galen, aynı zamanda ola­

"trake"ye (soluk borusu) adını veren

ğanüstü yetenekli ve parlak zekalı bir

de yine Erasistratus'du. Daha da

deney insanıydı.

önemlisi, vücut sıvıları teorisine kar­ şı çıkmıştı. MS 1. yüzyılda, İmparator Tra-

GALEN Bergama arenasında yaralanan gladyatörlerin tedavisini yapctn

2. yüzyıl Yunan hekımı Claudius Galen, günümüz insan anatomisi ve fizyolojisinin temellerini attı.

80

sinin kurucusu, ikinci yüzyılın Yu­

Örneğin, Aristoteles'in torunu ol­

O dönemde insan ölüsü üzerinde çalışmak yakışıksız görüldüğü ve ta­ bu sayıldığı için Galen maymunları,


insansı maymunları, besi domuzlarını, hatta fil­

CLAUDIUS GALEN

leri inceledi ve gözlemlerini insanlarla ilişkilen­ dirdi. Ancak bu uygulama çoğu zaman hatalı sonuçlara neden oldu. Örneğin Galen, kanın

Deneysel fizyolojinin kurucusu

mide tarafından sağlanan bir madde ile karaci­

MS 129 civan

ğerde üretildiği sonucuna vardı. Sinirleri ten­

Cladius Galenus ya da Galen, Anadolu'daki Bergama, Misya'da

donlarla karıştırdı ve ha yvanlarda görülen belli bazı yapı ve damarların insanlarda da olması ge­ rektiği varsayım ında bulundu. Ancak yöntem­ leri mantıkl ıydı ve (kırsal kesimde ele geçirebil­ diği ve inceleme şansını bulduf,'U insan iskeletle­ rinin de yardımıyla ) elde ettiği sonuçların bü­ yük kısmı, modern tıbbın gelişimi için bir baş­ langıç noktası oldu . Aynı

zamanda üretken bir yazar olan Ga­

len'in kaleme aldığı bulguları arasında hatasız olanlar, günümüz doktorlaruu dahi hayrete dü­ şürecek nitelikteydi . Galen, iskelet ve kafatasım eksiksiz biçimde tanımlamış, solunum meka­ nizmasını hatasız açıklamış ve atardamarların hava değil, kan taşıdığuu deneysel yöntemle ka­

dO<ldu.

145 Smyrna'da (şimdiki lzmir) tıp okumaya başladı ve ardından lskenderiye, Mısır'a gitti.

157 Gladyatörlere hekimlik yapmak için Bergama'ya döndü. Burada açık yaraların tedavi� ve ameliyat konularında deneyim kazandı.

162 Roma'ya seyahat etti ve orada halka açık anatomi der.;leri verdi ve uygulamalannı sergiledi. Şöhreti kısa sürede yayıldı.

168 Lucius Verus ve Marcus Aurelius"un, lta�a'daki askeri seferberligine katıldı.

nıtlayarak, kabul görmüş eski bir teoriyi altüst

169

etmişti. Ayrıca zatürree ile zatülcenp arasındaki

Lucius Verus'un ölümünden sonra Roma'ya döndü .

farklılıkları da sıralamıştı . Galen kranial (kafata­ sı) si nirleri ve sempa tik sinir sistemini de tanım­ layan ilk kişiydi. Galen tüm bunların yanında, sesin akciğer

191 Yazılarının büyük kısmı yangında hasar gördü. Sonraki yıllarda yazmayı sürdürdü.

değil, gırtlak tarafından üretildiğini ortaya ko­

216 civan

yarak eski inançları sarstı. Denek olarak yarar­

Yaşamının tahmini sonu; ölüm zamanı ve yeri hakkında az şey

landığı hayvanlarda, omuriliğin kesilmesi yo­

bilıniyor.

luyla felcin tetiklenebileceğini gösterdi. Kendi­ sinden öncekilerin, özellikle de Hipokrat ve Aristoteles'in tıbbi görüş ve başarılarını, eserle­ rinde ve yazılarında tutarlı bir bütün haline ge­ tirdi. Dört vücut sıvısı teorisine kucak açtı ama, fiziksel ve zihinsel hastalıklara yönelik kendi te­ orilerini de ekleyerek onu geliştirdi. Ga l en kişin i n mizacını belirleyen şeyin fizik­ sel durumu kadar -soğuk ve sıcak, nem ve ku­ nıluk gibi koşullarla birlikte-- dört vücut sıvısı­ nın farklı kombinasyonları olduğu fıkrini sa­ vundu. 13u görüşe göre, tüm etkenlerin kusur­ suz oranlarda bileşimi, bireyin hem zihinsel

Etkileri 850 civan 1 OO'den fazla e�azması Arapçaya çevrildi ve lslam tıbbını büyük

ölçüde etkiledi.

1543 Anrlreas Vesalius. Galen'in anatomik ögretilerindeki çok sayıda hatayı düzelterek Fabrica 'yı yayımladı.

1628 Wılliam Harvey, Galen'in ögretilerini reddetti ve kan dolaşım sistemini d<><lru şekliyle açıkladı.


Bi Li M i N S E R Ü V E N i

hem de bedensel anlamda ideal dü­

Gerçeğin izini süren İslam hekim­

zeye ulaşmasını sağlıyordu. Böylece

lerinden biri de, batıda Rhazes diye

kişi bol kanlı (iyimser), sarı safralı

tanınan, uzun adıyla Ebu Bekir Mu­

(kolay sinirlenen, hırslı ve kinci),

hammed ibni Zekeriya er-Razi idi.

balgamı (heyecansız) ya da melan­

Dokuzuncu yüzyılda Bağdat'm önde

kolik olabilirdi. "Melankoli" sözcü­

gelen hastanesinin başhekimi olan

ğü aslında Yunancadaki kara safra­

Persli er-Razi, ampirik bir bilimciy­ di. Deneyselliğe inanır, hastalaruu ti­

dan gelir.

tizlikle gözlemlerdi. Er-Razi dengeli

Miislüma11foruı

ORTAÇAG

bilime katkıları

Galen öyle nüfuzlu biriydi ki, zama­

sağlığı koruma ve hastalığa direnme

lwkkmda dalıa faz1"

nında kimse onun görüş ya da bul­

konusunda kilit rol oynadığını anla­

bilgi içirı

gularını sorgulamaya cesaret edeme­

mıştı. Bu gerçek ona göre, vücut sıvı­

mişti. Bu suskunluk 16. yüzyıla dek

ları teorisine dayalı herhangi bir te­

bkz. sayfa

900

171.

-

bir diyetin ve bedensel aktivitenin

sürdü. Neyse ki bu ara dönemde bir­

daviye fazlasıyla bel bağlamaktan

kaç bağımsız düşünür çıktı. Arala­

çok daha önemliydi. Er-Razi'nin te­

rında vizyoner Yahudi hekimler ve

davi teorisini birkaç sözcükle ifade

özellikle kimya ve şifa alanındaki ye­

etmek mümkündü: "Bir hastayı te­

tenekleriyle tanınan Arap bilginler

davi ederken ilk düşünceniz onun

vardı. Bazı hatalar yapmış olsalar da

doğal direncini güçlendirmek ol­

bu erken dönem bilimcileri, insan

sun," demişti bir yazısında.

bedenine ilişkin bilgileri sistemleştir­

Kendinden öncekiler ve çağdaşla­

meye, hastalıkların organik nedenle­

rıyla kıyaslanamaycak öngörüsüyle

rini anlamaya ve büyük Yunan gele­

er-Razi, sağlık ve hastalığın basit sı­

neğini korumaya ve geliştirmeye ça­

vılara ve hava, ateş, su ve toprak gibi

lıştılar. Galen'in katkılarının çoğunu

elementlere dayalı bir formülle, am­

takdir etseler de, dogmacılığını eleş­

pirik olarak açıklanamayacağını bili­

tirdiler ve hatalarını belirlediler. Bu

yordu. Pek çok vakayı göz önüne

sayede Galen'in görüşlerine eşlik

alan er-Razi, hastalık nedenleri ya da

eden katiyctin giderilmesine yar­

tedavilerinin kati ya da birbirinin ay­

dımcı oldular.

nısı olmadığmı anlamıştı. "Hastalık

1573

900 civarı

1000 civarı

1025 civarı

1040

Müslüman hekim Ebu Bekir er-Razi, dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin saglık ve hastalıklarda önemli rol oynadıgını ögretti.

Arap bilgini Ebu Ali el­ Hasan bin el-Heysem başta gözler ve görme yetenegi olmak üzere, insan bedeninin birçok özelligini inceledi.

Pers hekim lbni Sina Tıp Kanunu isimli tıp ansiklopedi;irıi uluşturdu.

ltalyan Petrocellus ayrıntılı bir tıp eseri olan Practica'yı yazdı.

82


İ N S A N BEDENİ

hastadan daha güçlüyse, hekimin o

İBNI SINA

hastaya yardımcı olması olanaksız­

11 : yüzyılın eşi�inde,

dır. Öte yandan, hastanın gücü has­

"hekimlerin prensi" Pers

talığa baskınsa, o zaman da hekime

lbni Sina, dört sıvının

gerek olmaz. Ancak bu ikisinin eşit

analizi yerine, bulgulann

olduğu durumlarda hastanın gücü­

gözlemlenmesini teme!

nü destekleyecek ve hastalığa karşı

alan sistematik bir

savaşmasma yardımcı olacak bir he­

tedavi yöntemi geliştirdi.

kime gereksinim vardır.'> Galen'den daha tartışmalı bir şöh­ ret sahibi olan kişi ise yine bir Pers olan İbni Sina idi. Batıda Avicenna olarak bilinen İbni Sina MS 980 ile

1037 arasında yaşadı. "Hekimlerin Prensi" adıyla anılan İbni Sina, teori­ lerin deneyle doğrulanması gerektiği konusunda ısrar eden, açık sözlü bir ampiristti. Herhangi bir otoritenin körü körüne kabullenmesine itiraz ederdi. (Çoğu Arap hekim gibi) teori bağlamında Galenci olsa da, teşhise olan titiz ve sistematik yaklaşımıyla,

rici bir gelişme 12. ve 13. yüzyıllarda

Hipokrat' a daha yakındı. Yüzlerce

hastanelerin ortaya çıkmasıyla yaşan­

yazılı eseri, kendisine verilen prens

clı. Hastalara yardım amacıyla başla­

wıvanını haklı çıkarıyordu: tıp, hij­

tılan ve Katolik Kilisesi tarafından

yen, ilaçlar ve bulaşıcı hastalıkların

yönetilen hastaneler, zamanla klinik

temel özelliklerini özetleyen muaz­

eğitim merkezlerine dönüşerek, ün­

zam bir bilim ansiklopedisi yazmıştı.

leriyle batının en eski tıp okulu Saler­

Örneğin, kızamık ve çiçek hastalığı

no'yu (İtalya) bile gölgede bıraktılar.

arasmdaki farkları sıralamıştı.

Avrupa'nın tamamen tıbba ayrılan

Tıp uygulamalarında yüreklendi-

bu

ilk eğitim merkezlerinin -İta!-

1347-1351

1536

1543

1573

H ıya rcık lı veba, Avrupa nüfusunun üçte birinin

Venedikli anatomi bilgin i

Flaman hekim Andreas

İtalyan hekim Girolamo

Vesalius De humani corporıs fabrica (insan Vücudunun Yapısı) adlı

anatomisini anlattıgı De

ölümüne neden oldu.

Niccolo Massa, scrcbrospinol sıvıyı (beyin omurilik sıvısı) tanımladı.

Mercu riali , göz sinirin in

nervis optics'i i yayımlad ı .

çalışmasını yayımladı.

83


BİLiMiN SERÜVENi

İ Ç GÖRÜNÜM

lcrinc başvurdu. Galen'in insan ya­

Hayali de olsa, lbni

pısma ilişkin hataları yüzünden te­

Sina'nın insan anatomisi

oride kısıtlanmış da olsa Liucci, ka­

çizimi, bir�ok �ru

rın boşluğu, göğüs ve kafatasım aça­

yönüy� dikkat çek�r.

rak yaptığı gözlemleri kayda geçirdi. Hatta bir bakire ile çocuk doğurmuş bir kadının uteruslarııu karşılaştıra­ bilmek için iki dişi kadavrası üzerin­ de çalışmalar yaptı. Eserleri öyle po­ pülerdi ki, yazıldıktan sonraki iki yüzyıl boyunca tıp okullarında resmi kitap olarak okutuldu. Bedenin karmaşık bir mekanizma olarak yorumunu benimseyen Leo­ nardo da Vinci, diseksiyonlarını çok güzel ayrıntılandırılmış çalışmalara

SAlSINO

ya'daki ünlü Padova, Pisa ve Bolog­

dönüştürdü. Bunlar bir yandan bir

lslam aleminde tıp

na; Fransa'daki Paris ve Montpellier

mekanik mühendisinin zihninden

çalışmaları

enstitüleri-salonlarında Ortaçağ tıb­

taşan, bir yandan da insan anatomi­

filizlenmeye

bı, Hipokrat ve Galen'in analitik mi­

sini bir sanat olarak sergileyen çalış­

başlarken, batının ilk

rasına kucak açmaya başladı.

malardı. Da Vinci ne denli başarılı

bp okulu ltalya,

1 300'lerde

diseksiyon

(teşrih)

olsa da, insan anatomisi üzerine ça­

Salemo'da

derslerine katılım, tüm tıp fakültele­

lışmaları bilim seviyesine yükselt­

kurulmuştu. Salemo

rinde zorunluluk haline geldi. (Gü­

mek Andreas Vesalius'a düştü.

ltalya'dalci

nümüzde insan diseksiyonu çalış­

1 5 1 4'te Belçika'da doğan Vesalius,

Padova ve Bolo!Jıa.

malarının o dönemde elini yasağa ta­

darağacmdan ceset kaçırma alışkan­

Fransa'dalci

bi olduğuna ilişkin yaygın bir dü­

lığını edinmişti. Bu alışkanlık Fran­

Montpellier ve Paris

şünce olsa da, bu aslında Ortaçağ

sa'dan sınırdışı edilmesine neden ol­

de dah� d9'< birçok

dönemine ait çok sayıda mitten biri­

du. Vesalius, mümkün olan her yer­

okulun do9uıuna

dir.) insan vücudunun derinlerinde

den "malzeme" topluyor, üzerinde

okulu,

önayak oldu.

yer alan gizemli yapılar, eskilerin ha­

çalışmak ve c\iseksiyon gerçekleştir­

1200'1ere

yal bile edemeyecekleri bir serbest­

mek için odasına getiriyordu. Disek­

gelindiginde

likle incelenmeye başlandı.

A'lllJPil'rwı en İ'jİ tıp okulu olmuştı.ı.

84

siyonları kendisi yapıyor -<;oğu mes­ lektaşı gibi- angaryayı bir öğrenciye

Montpellier okulu.

BİR SANAT OLARAK ANATOMİ

ya da Galen'in hatalı olabilecek tali­

Gelişen anatomi çalışmaları ve sa­

na kulak vererek çalışan bir berbere

matlarını yüksek sesle okuyan uzma­

natla edebiyatın canlanmasıyla bir­

bırakmak yerine, bedeni kemfoi kı­

likte, Rönesans bilginleri bedeni bir

sım kısım kesiyordu. Vesalius'un

mekanizmalar sistemi olarak görme­

kesme ve doğrama çalışmaları hiç

ye başladılar. Bologna'lı Mondino

kuşkusuz pek çok bilinmeyeni açığa

dei Liucci, diseksiyon üzerine bir el

çıkardı. Ancak bu çalışmalar bakteri­

kitabı yazmak için Galen'in gözlem-

lerin, virüslerin ve onların neden ol-


iNSAN BEDENi

RÖNESANS ADAMI Flaman hekim Andreas Vesalius, insan diseksiyonu çalışmalannt dikkatle gözlemledi ve kayıtlarını tuttu. 16. yüzyılda yayımlanan De hurnani corpori fabrica

adlt eseri, insan bedeninin işlev ve organlanna ilişkin genel bilgiyi geliştirdi.

85


BİLiMiN SERÜVENİ

VESAUUS Andreas Vesalius, çalışmalarını

Galen'inkilerden ayıran insan diseksiyonu derslerini 1 540'ta,

Bologna Ünivffiitesi'nde başlattı. Bundan ü� yıl

sonra bu �l�malann sonuçlannı De humani corporis fabrica libri septern

Onsan Bedeninin

Yapısı Üzerine Yerli Kitap) adlı eserinde

yayımladı.

86

duğu hastalıklarm henüz bilinmedi­ ği bir dönemde, tehlikeli ve kanlı iş­ lerdi. Cesetler çoğu zaman çürümüş ve hastalıklı oluyordu. Diseksiyon odasında temizliği sağlamak olanak­ sızdı. Ancak Vesalius için bedenin gizemlerini çözmek, tüm bu risklere değiyordu. Sonuç olarak Vesalius ardında ilk elden titiz gözlemlerle dolu saygın bir çalışma bıraktı: De humurıi curporis fabrica. Yazılara Flaman sanatçı )an Stephanus van Kalcker'in unutulmaz gravürleri eşlik ediyordu. Oldukça ayrıntılı ve muazzam bir çalışma olan kitapta, iskeletin yalnızca bedenin ça-

tısı ve hareket ettiricisi olarak değil, içindeki hassas organların zırhı ola­ rak önemi ilk kez ortaya kondu. Fabrica başka bir amaca daha hiz­ met etti; o güne dek Vesalius dışında kimsenin aklından geçirmeye cesaret edemediği bir amaca. Eser, anato­ mik bilgisini Galen'in hayvan disek­ siyonları üstüne temellendirmeyi sürdüren herkes için adeta bir uyan­ dırma çağrısıydı. Vesalius, diğer bazı Galenci görüşlerin yanısıra, kanın karaciğerde üretildiği, kalbin sağ ka­ rıncığına taşındığı ve ardından bir şekilde sol karıncığa geçerek havayla karıştığı görüşünü de çürütmeyi ba-


şarmıştı. Galen kanın tüm vücudu dolaştığını

ANDREAS VESALIUS

anlayamamıştı. Bu gerçek, Vesalius'un zama­ nından yarını yüzyıl sonra, İngiliz bir çiftçinin oğlu, William Harvey sayesinde ortaya kona­

Modern anatominin babası

caktı. Harvey, kalbin pompaladığı kanın atarda­

1514

marlardan damarlara geçtiğini, sonra yeniden

Andre Wesele Crabbe adıyla 31 Aralık'ta Brüksel'de döğdu.

kalbe döndüğünü şüphe götürmez biçimde gösterdi. Anatomi sonunda kendisini bulmuş, Ga­

1529 louvain Üniversitesi'nde okumaya başladı.

len'in tüm hatalı gözlemleri düzeltilmişti. Vesa­

1533

lius, Pabrica 'da şöyle diyordu: "Diseksiyon pro­

Paris Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı.

fesörlerinin kolaylıkla lider olarak benimsediği Galeıı'e, şimdiye dek takipçisi olan hekimler ve anatoınistlerce ne çok şey atfedildi; hem de ço­ ğu zaman mantığa aykırı şekilde ... Doğrusu Ga­ len ve diğer anatomistlerin yazdıklarına duydu­

1537 louvain Üniversitesi tıp dalından mezun oldu. Padova Üniversite­ si'nde tıp eğitimine devam etti ve doktorasını tamamladı. Aynı üniversitede anatomi ve cerrahi dersleri vermeye başladı.

ğum aşırı güvene ve aptallığıma kendim bile

1537

hayret ediyorum."

ilk kitalı4 olan, Er-Razi 'nin Dokuzuncu Kitabının Yonımu'nu yayımladı.

GALEN'İN GÖMÜ LMESi Çoğunlukla yanlış iz üstünde olduğunu göste­ ren çok sayıda kanıta rağmen, Galen'in bazı da­ yanak noktaları, özellikle de vücut sıvıları teori­ si hükmünü sürdürdü. Artık daha kal ıcı bir et­ kiye gereksinim vardı ve işte tanı da bunu ger­ çekleştirecek olan gösterişli karakter, Theop­ hrastus Bombast von Hohenheim isimli İsviçre­ li hekim ve simyagerdi. Voıı Hohenheim, ken­

1538 Galen'in öğretilerini temel alan saygın anatomi yazılarını sorgulamaya başladı ve Galen'in ortaya koydugu insan anatomisinin, insansı maymun bedeni çalışmaları üzerine kurulu oldugundan kuşkulanmaya başladı.

1543 insan anatomisinin ayrıntılı çizimlerini de içeren en ünlü eseri De humani corporis fabrica (insan Bedeninin Yapısı Üzerine) yayımladı.

disine Paracelsus takma admı verdi. Bu isimle,

1553

antik dönem hekim ve yazarı Celsus'tan da iyi

Brüksel'de özel muayenehane açtı.

olduğunu ima ediyordu. Bir hekimin oğlu olan Paracelsus, Alpler'in Tirol bölgesindeki madenler ve dökiimcülerde metal ve mineraller hakkında bilgi edindi. Çin­ geneler, cellatlar, berberler ve ebelerden, astro­ loji ve geleneksel hekimliği; babasının kütüpha­ nesinden ve bir 1-Tipokrat çevirmeninden ise tıb­ bı öğrendi. Kendine has kibrini vurgulayan söz­ leriyle, "Ben aldatıcı ve küstah kelimelerle yazıl­ mış şatafatlı ve hileli eserlerin yarattığı tüm fan­ tazileri yok etmek, silip süpürmek üzere Tanrı tarafından seçildim," diye kükrüyordu bir yazı­ sında. "Bu kelimeler ister Aristoteles'in, Ga-

1555 Fabrica'nın elden geçirilmiş bir baskısını yayımladı. Kitapta damar kapakçıklarının tanımı gibi önemli yeni görüşlere de yer veriliyordu.

1559 Özel muayenehanesini bıraktı, ispanya kralının hekimi oldu.

1561 Gabrielle Fallopio 'nun Anatomik Gözlemlerinin incelenmesi adlı kitabı yazdı.

1564 1 5 Ekim'de Yunanistan'ın Zakinthos adasında öldü


BiLiMiN SERÜVENİ

biriydi. Tıpkı Hipokrat gibi Paracelsus da, hastalık deneyiminin coğrafyaya gö­ re farklılık gösterdiğini gözlemle­ mişti ancak bir maden topluluğu­ mın hekimi olarak çalıştığı sırada, karşısına çok değişik akciğer hasta­ lıkları çıkmıştı. Bu gözlemler tüm hastalıkların vücut içi sıvı dengesiz­ liğinden kaynaklanamayacağına işa­ ret ediyordu. Paracelsus hastalıkla­ rın vücuda dışarıdan giren ve vücut içinde gelişen etkilerden kaynaklan­ dığına inanıyordu. Vücudun, dört sıvının karışımından çok daha kar­ maşık kımyasal bir sistem olduğunu iddia ediyor ve her hastalığın kimya­ sal bir nedeni, kendine ait bir teda­ visi olduğunu düşünüyordu. Dola­ yısıyla tıp da kimyanın bir dalıydı ve hastayı iyileştirebilmek için, bmya­ sal dengesini yeniden sağlamak ge­ rekıyordu. Bu mantığın devamı olarak, orga­ nik maddeler kadar, inorganik mad­ delerin de iyileştirici etkJsi olabilirdi.

PARACELSUS

len'in, İ bni Sina'nın olsun, isterse de

Paracelsus, civa, çinko, sülfür ve de­ mirden yapılma çeşitli ilaçlar üretti.

Kendi�ne Paracelsus

onların takipçilerinin dogmaları. Siz

adını veren. küstah ve

beni takip edeceksiniz, ben sizi değil.

Bunların bir kısmı ümitsizdi ama bir

kibirli lsviçreli hekim,

Düşün haydi şimdi peşime."

kısım da, yanlış nedenlerle verilmiş

Alçakgönüllülükten yoksun olma­

de olsa, şaşırtıcı derecede işe yarıyor­

vücut sıvılarını

sı ve tuhaf bazı karışımlar içeren gi­

du. Örneğin demir, güçlü savaş Tan­

gösterenleri şiddetle

zemli şifa tariflerine rağmen -örne­

rısı Mars ile ilişkilendirildjği için, hal­

kınadı. Paracelsus vücut

ğin, at gübresinde dört ay "dinlendi­

siz hastalara demir tuzu veriyordu.

hastalık nedeni c>arak

kimyası çalışmalarını

rilen" altın talaşı, öğütülmüş anti­

Bugün artık kan ve vücuttaki demir

temel alan bir ilacı

mon, şarap ve tuzdan oluşan bir ka­

eksikliğinin anemiye ya da halsizliğe

rışım- Paracelsus çoğunlukla doğru

neden olabileceğini biliyoruz. Ayrıca

iz üstündeydi. Kendisine <lalıa

kas zayıflığınuı yetersiz potasyum alı­

tanıttı.

88

son­

radaıı yakıştırılan şarlatan sıfatını

muıdan kaynaklanabileceğini, çinko­

hak etmiyordu. Vücut sıvılarının

mın gelişimde önemli rol oynadığını

önemine karşı saldınları, çevresel

ve manganez ile kromun kalbe iyi ge­

hastalık teorisi djye adlandırılabile­

lebileceğini de biliyoruz. Bugün bile

cek, en etkileyici kampanyalarından

Paracelsus'un etkisini görmek için


İNSAN BEDENi

bir multivitamin şişesinin üstündeki

HARVEY'NİN ZAFERİ

etikete bakmak yeterli.

insan organizmasına mekanik yakla­

Paracelsus ve çağdaşlanna ait ba­

şını, 18. yüzyıl Fransız düşünür ve

şarıların kaza eseri gerçekleştiği söy­

matematikçisi Rene Descartes tara­

lenebilir belki ama, eskilerden daha

fmdan desteklendi. Doğaya ve içe­

dikkatli analizler gerçekleştiren b u

riklerine oldukça mekanik bir bakış

insanların, kurulu tıp düzenini te­

açısıyla yaklaşan Descartes, insan be­

melden sarstığı şüphesizdi. Paracel­

deninin temelde -daha sonraları

sus'un Ortaçağ tıp araştırmacılarınm

"makinedeki hayalet" diye adlandı­

itici gücü olarak düşünülebilecek

rılacak olan- ruh tarafından işgal

sözleriyle ifade ettiği gibi, "Bir şeyi

edilen bir dizi mekanizmadan oluş­

kanıtlamak istiyorsam, bunu nüfuz­

tuğunu ileri sürdü. Madde ile zihni

lu kişilerden alıntılar yaparak değil,

ilk kez net bir biçimde ayırt eden

deneyle ve mantık yürüterek gerçek­

Descartes, maddenin bölünebilir ol­

leştiririm."

ması gerektiğini ve canlı bedenin,

KAIMVRA

Aynı yolu izleyen öncülerden biri

cansız madde yasalarmca idare edil­

AllAYIŞI

de 17. yüzyılda yaşayan ve Sanctori­

diğin i düşünüyordu. Zihin ise fark­

Tıp okulannın

us diye de bilinen, Padovalı profesör

lıydı. Bölünmez bir yapısı vardı ve

kadawa geıeksinimi

Santorio'ydu. Tıbbı ve fizyolojik sü­

maddi dünyanın dışındaki yasalarla

reçleri açıklamak için sırtmı daha

yönetiliyordu. Descartes kalbi bir

� mezar ""J'QUOOllugu

çok kimyaya yaslayan Paracelsus'un

motor olarak görüyordu ve geliştir­

18. W! 1 9. yilzyılaıda

aksine Santorio ve takipçileri fizyo­

diği kas hareketi teorisi, bir hidrolik

8üyük Brilanya'da

lojik durumları fizik yasalarıyla iliş­

sistem üstüne kuruluydu.

had safhaya ulaştı.

kilendirdiler. Santorio'yu belki de en

İtalyan matematik profesörü Gio­

ünlü yapan şey, metabolizmanm fiz­

vanni Borelli ise kas ve organ hare­

kadavralarını kendileri

yolojisi ile ilgili teorisiydi. Bu teoriye,

ketlerini, kaldıraç, dayanak noktası,

bulmak zaurıda

Ô\)enciler Ql\)unlulda

titiz deneysel kayıtları derleyerek ve

yay ve pompa ilkelerinin ışığı altında

kalıyor. bu nedenle

ateş ile nabzı ölçmek için ak:ıllıca

açıklamayı hayatının amacı haline

de mezar

yöntemler geliştirerek ulaşmıştı.

getirmişti. Bedenin, ayaklar üzerinde

ve içtiği her şeyin ağırlığmı büyük bir

ruyuşunu inceleyen Borelli, onu bir

özenle tarttı ve sonuçları idrar ve

ağırlıklar ve makaralar sistemi olarak

dışkısının ağırlığıyla karşılaştırdı. Ni­

düşündü. Kuvvet ve karşı kuvvet sis­

� � Tu1Uldanrnak1ln kcıtoın ögıencier, qıgunlukla kl!ıdlai

hayetinde vücuttan atılanın, alınan­

temlerinin tanımlamasmı yaparak,

yeme i$i )'lplllllaıı

dan çok daha hafif olduğunu keşfet­

yürüme, koşma ve zıplama hareket­

için �

ti. Aradaki farkı açıklamaya çalışarak

lerinin matematiksel modellerini

özel yapım tartısının üstünde saatler

oluşturdu. Bu biyomekanik modeli,

lciralıyorllıdı . Cill'jl!le tıaıwran da oktpdu.

Santorio otuz yıl boyunca yediği

ağırlık merkezini düzenleyişi ve ko­

geçirdi. Sonunda kayıp kütleyi açık­

midenin sindirim sırasındaki öğüt­

lamak için "fark edilmeyen terleme"

me ve ezme hareketlerinin yorum­

teorisini ortaya attı. Getircliği açıkla­

lanmasında bile kullandı.

ma yanıltıcı olsa da, Santorio'nun ampirik kullanıldı.

metodolojisi

yüzyıllarca

Bedene mekanik yaklaşımın belki de en abartılı örneklerine, bir diğer Fransız teorisyen, Julien de la Met-

89


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N i

HARVEY lngil� hekim Wılliam Harvey, kan akışını göstermek için bir denegin kolunu sarg�la sardı. Sargıyı �kılaştınp gevşeterek ve akışı çeşitli noktalarda durdurarak, damarların i<;indeki kapak\ıkların, kanın tek bir yönde, kalbe doğru akmasına izin verd�ini ortaya koydu.

trie'nin eserlerinde rastlandı. La

kan dolaşımını fizik kurallarını Lakip

Mettrie'nin 1 747 tarihli Makine İn­

eden, hayati bir süreç olarak tanım­

san adlı kitabı, bedenin tamamen

lamıştı. Bu görüş, kalbin kanı, kara­

mekanik olduğunu öne süren marji­

ciğerden akciğere taşıdığını iddia

nal (ve zamanı için inanılmaz dere­

eden Galen'in görüşüyle ters düştü­

cede ateist) bir görüşü dile getiriyor­

ğünden, zamanı için fazlasıyla radi­

du. La Metlrie, insan davranışının

kaldi. Harvey, kariyerinin çok büyük

temelde uyarıcılara karşı verilen bir

bir bölümünü kendi meslektaşlarını,

dizi tepkiden ibaret olduğunu, insan

günümüzde temel bir fizyolojik sü­

düşüncesinin ise, tıpkı karaciğerin

reç olarak benimsediğimiz şeye ikna

ürettiği safra gibi, beyin tarafindan

etmeye çalışmakla geçirdi.

salgılandığını öne sürdü. Bu hayli

vey'nin

mekanik bakış açısının karşısında,

sonra kanıtlanabildi.

Har­

teorisi ölümünden yıllar

gitgide yandaş kazanan "vitalist"

William Harvey, Padova Üniver­

(yaşamsalcı) ya da "anirnist" yaşam

sitesi'nde okumuştu. O dönemde

teorisi duruyordu. Söz konusu teori­

üniversiLede profesörlük yapan Gali­

ye göre, insan bedeninin birçok işle­

Jeo Galilei ile tanışmış bile olabilirdi.

vi yalnızca bir ruhun varlığıyla açık­

Harvey, bugün çok basit gibi görü­

lanabiliyordu.

nen kan

hareketine ilişkin olağanüs­

Kalbin zonklayan, metalik bir

tü teorisine, çok sayıda titiz hayvan

Willitmı Hnrvey

pompa olarak algılanışı, tıpta yepye­

diseksiyonu, yılanlar üzerinde yapı­

hakkı11da dalıa fazltı

ni bir çağın müjdecisi oldu. Bu çağ,

lan deneyler, otopsiler ve klinik göz­

bilgi içi11

anatomist Wiliam Harvey'nin kan

lemler sonucu ulaşmıştı. Keşifleri

bkz. sayfcı 251.

dolaşımını keşfiyle başladı. Harvey,

fizyolojiyi gerçek anlamda dinamik

90


bir bilime dönüştürecek, öne sürdüğü teori ise pek çok sonuçlar doğuracaktı. Borelli kalp fonksiyonlarını bir pompa silin­ dirinin pistonu gibi düşünmüş, hatta kan dola­

WILLIAM HARVEY Kan dolaşım sistemini bulan kişi

şımını sağlamak için gereken basıncın miktarını

1578

hesaplamıştı. Harvey, kalbin dolaşun için kanı

1

pompaladığını, atardamarlar üzerinden bede­

1593-1599

nin her yerini dolaştırdıktan sonra, damarlarla yenjden kalbe döndürdüf,>linü göstermişti. Aort

Nisan'da lngiltere, Folkestone, Kent'te do\)du.

Cambridge, Caius College'da tıp egitimi aldı.

ve damar kapaklarının işlevini açıklamış, nabzın

1600

kalp kasılmalarını yansıttığını kanıtlamıştı.

Tıp e<)itimini ltalya, Padova üniversitesi'nde sürdürdü. Burada büyük anatomist Fabricius'un ö()rencisi oldu.

Günümüzde doğallıkla benjmsedjğimiz tüm bu bulguları ortaya koyabilmek, Harvey gibi ye­ tenekli biri için bile cesaret isteyen bir işti. Kal­ kıştığı şeyin hayal edilemeyecek kadar zor oldu­ ğunu düşünüyor, bazen kuşkulara kapılıyordu.

1602 Padova'da tıp doktorluğu unvanını aldı.

1607

Bir keresinde kalp hareketlerinin "ancak Tanrı

Kraliyet Doktorlar Koleji üyesi seçildi.

tarafından anlaşılabileceğini" düşündüğü za­

1610

manlar olduğunu yazmıştı. Daha sonraları, ke­ şitlerinill yaratacağı etkilerden endişe duydu ve "bir avuç insanın kıskançlığı yüzünden" incin­ mekten, "insanlığın" onu kutsal doktrini altüst etmekle suçlamasından korktu. Ancak çalışma­ sı tamamlandığında bu tür b'Üvensizliklerden

kurtulmuş gibiydi. Hayvanlarda Kalp ve Kan

Devinimi Üzerine adlı kitabmda şöyle diyordu: "Nihayetinde zarlar attldı ve ben gerçeğe duy­ duğum aşka, işlenmiş zihinlerin tarafsızlığına güveniyorum." Harvey'nin kan dalaşını teorisinin savunu­ cularından Malpighi'ye göre, dolaşım sistemi gerçekten kapalı bir sistemse, kanın atardamar­ dan toplardamar sistemme dönebilmesi için, aşırı ince birtakım kan damarlarınm bulunması gerekiyordu. İnsan akciğer dokusunu mikros­ kopla inceleyen Malpiglıi, bu görüşü doğruladı. İncelemede atardamarları toplardamarlarla bir­ leştiren, gözle görlÜür, lifırnsi damarları keşfet­ ti. Günümüzde burılara kılcal damar diyoruz. Harvey'nin teorisi böylece tamamlandı. Ancak iş bu noktada son bulmadı. J-Jar­ vey'nin zaferinden sonraki ytllar boyunca me­ raklı araştırmacılar dikkatlerini kana ve kardi-

Hayvan diseksiyonu yaparak kalp ve kan dolaşımı üzerinde çalışmaya başladı.

1610.1623 Kraliyet Doktorlar Koleji'nde cerrahi dersleri verdi.

1618 lngiltere Kralı 1. James'in hekimi olarak atandı.

1625

Kral ı. Charles'ın hekimi olarak atandı.

1628 Hayvanlarda Kalp ve Kan Devinimi Üzerine Anatomik fnceleme'yi yayımladı ve dolaşım sistemini do\)ru tanımlayan ilk kişi oldu.

1645 Oxford, Merton College'a müdür olarak atandı.

1651 Karşılaştırmalı embriyoloji çalışması Hayvanlarda Üreme'yi yayımladı

1654 Kraliyet Doktorlar K�eji'ne başkan seçildi ama kabul etmedi

1657 3 Haziran'da Londra yakınlarında öldü.


BiLiMiN SERÜVENi

yovasküler sisteme (kan ve damar

1 700'1erin başında kanla ilgili baş­

sistemi) çevirdiler. Kimse dolaşımın

ka keşifler de yapıldı. Bunların ara­

ne anlama geldiğini tam olarak bile­

sında, ilk başlarda kaba yöntemlerle

miyordu. Harvey de kanın neden

gerçekleştirilen, hayvanlarda kan ba­

vücutta dolaştığını bilmiyordu. Mal­

sıncı (tansiyon) ölçümü de yer alı­

pighi ise akciğer dolaşımını ilk belir­

yordu. Bir tüp doğrudan atardamara

leyen kişi olsa da, nedeninden haber­

sokuluyor, tüpün içine dolan kanın

sizdi. Britanyalı d inbiliınci ve kimya­

eriştiği yükseklik kaydediliyordu.

joseplı Priestley

ger Joseph Priestley'nin

1 774'teki

Aynı dönemde demirin kandaki var­

lıakkırıda dalıa fazla

keşfine dek kanın taşıdığı hayati

lığı da keşfedildi. Yaşıyor olsa bu ke­

bilgi için

madde oksijen tespit edilmemişti.

şif Paracelsus'u son derece heyecan­

bkz. sayfa 273.

Bu nedenle de kan dolaşunına ilişkin

landıracak türdendi.

çok sayıda teori mevcuttu. Bun.lann

Kanın, hekimlerde yüzyıllar boyu

bazıları dalaşını amacının ısıyı vücu­

ilgi uyandıran bir özelliği de kişiden

da yaymak olduğunu düşünüyor,

kişiye aktanlabihne olasılığıydı. Söz­

KALP

bazılan ise onun bir soğutma sistemi

konusu uygıılaınaya ilişkin belgeler

Yetişkın kalbi

olduğunu iddia ediyordu.

Mısır papirüslerine dek gider. Ayrıca

Solunum bilgisinden yararlanarak

dinlenme

Romah şairlerin eserlerinde de bu

halindeyken

nefes ahp vermenin hava ile kan ara­

uygulamaya üstü kapalı değinilmiş­

dakikada ortalama

sındaki gaz değişimini sağlamaya ya­

tir. Güvenilir tıp kayıtlan başlangıç

72 kere atar.

radığını anlayan kişi, parlak zekalı

tarilıi olarak 1 665'i gösterir. Bu ta­

Ortalama bir yaşam

ama daha az tanınan İngiliz fizyolog

rilıte Richard Lower isimli İngiliz

süresince kalp

ve kimyager John Mayow'du. Ma­

fizyolog, iki köpeğin damarlarını

yaklaşık 2.5 milyar

yow'a göre havada buluaan hayati

birleştirerek, hayvandan hayvana ilk

defa atar. insan

bir şey kana karışıyordu. "Nitro-ha­

kan naklini gerçekleştirdi. Başarılı

vücudunda yaklaşık

vasal bir öz" koyıı renl<li toplarda­

uygulamayı, hayvan kanını insana

5.5 litre kan vardır

mar kanını açık kırmızıya dönüştü­

aktarmaya yönelik başarısız birtakım

bu kan her

rüyordu. Mayow farkında değildi

girişimler

dakika vücudu üç

ama oksijeni ve onuıı insan bedenin­

1667'de, Fransız hekim jean-Baptis­

kez dolaşır.

deki hayati rolünü keşfetmeye çok

te Denis, üç hastasına şırıngayla ko­

yaklaşmıştı.

yun kanı nakletti. Hastalardan biri

ve

1628

-

takip

etti.

Örneğin

1900

1628

1674

1735

lngiliz hekim William Haıvey, kanın insan vocudundaki dolaşırrıırıı açıkladı.

Hollandalı mikroskopist Antoni van Leeuwenhoek, alyuvarların ilk doğru tanımını yayımladı.

lngiliz cerrah Claudius Amyand, ilk

92

b<ış.:ırılı opandisit

ameliyatını gerçekleştirdi.


i N SAN B ED E N İ

nesininkiyle uyumsuz olan bir be­

kısa süre sonra öldü. İnsandan insana doğrudan kan

bekte ciddi hastalığa yol açabiliyor­

nakli daha sonra denendi. Deneme­

du. Kanı Rh-negatif olup, Rh-pozitif

lerin birkaçında belli oranda başarı

kan nakledilen insanlarda yeni Rh

elde edildiyse de, kan yapısı bir yana,

faktörüne karşı antijen geliştiriliyor,

kan tiplerinin dahi bilinmediği dü­

bu antijenler de alyuvarlara saldıra­

şünülürse, bu nakillerin hemen hep­

biliyordu.

si hayvandan insana kan nakli kadar

18. yüzyı.lm başlarında gerçekle­

riskliydi. Ancak bu bilgi düzeyi

şen kanla ilgili keşifler, doğal olarak

1900'lerin başında, Avusturya asıllı

onu vücutta dolaştıran organa, yani

Amerikalı bağışıklık uzmanı Kari

kalbe olan ilgiyi tetikledi. Kalbin kar­

Landsteiner'le birlikte keskin bir de­

maşık yapısı ve mekanizmaları hak­

ğişime uğradı. Landsteiner kimyasal

kında çok az şey biliniyordu. Kalp

maddeler kullanarak farklı kan tiple­

atışının ya da tansiyon ile kalp atış

rini, her hücrenin yüzeyinde taşıdığı

hızı arasındaki ilişkinin önemini az

antijenleri belirledi. Kin1i hücrelerde

kişi kavrayabilmişti ve kalbi tehdit

A antijeni, kimilerinde ise B antijeni

eden çok sayıdaki hastalıktan az kişi

vardı. Bazıları her iki antijene sahip­

haberdardı. Kalp fısıltılarırun meka­

ken, bazılarmda hiç antijen yoktu.

nizması ancak 1 809'da tanımlana­

Landsteiner antijeni olmayanlara O

bildi. Edinilen bilginin bir kısmı, he­

admı verdi. llelli bir kan tipi, başka

kimlerin hasta göğsüne kulak daya­

kan tipine sahip birine verilirse, has­

maya yönelik standart uygulamaları­

tanın bağışıklık sistemi, onu müda­

nın bir sonucuydu.

hale olarak algılıyor ve saldırıya geçi­ yordu.

1 8 1 6'da parlak bir buluş, kalbin sesini çok daha duyulur hale getirdi.

On yıl sonra Landsteiner önemli

Stetoskop, birçokları tarafından gö­

bir başarı daha elde ederek, kandaki

ğüs hekimliğinin babası olarak kabul

Rhesus (Rh) denen faktörü ayrıştır­

edilen Rene-Theophile-Hyacinthe

dı. Landsteiner'in deneylerinde kııl­

Laennec'in beyninin ürünüydü. Bu

landığı Rhesus türü maymundan

buluş kalp ve damar hastalıklarının

admı alan Rh faktörü, kan grubu an-

tanı ve tedavisini büyük bir dönüşü-

1796

1842

1870

1900

lngiliz cerrah Edward Jenner çiçek hastalığı için aşı geliştirdi.

Amerikalı hekim Crawford Williamson Long. anestezi kullanılan ilk ameliyatı gerçekleştirdi.

Mikrobiyolog Louis Pasteur, Joseph Lister ve Robert Koch, hastalıgın mikrop teorisini geliştirdiler.

Avusturya dogumlu Amerikalı patolog Kari Landsteiner farklı kan tiplerini belirledi ve onları daha sonra A, B, AB ve O şeklinde sınıflandırdı.

93


B İ L İ M iN S E R Ü V E N i

ve malzemeden geliştirilmiş model­ ler üretildi ve yeni bir tıp terimi doğ­ du: "aygıttı oskültasyon".

İ Ç ORGANLAR İtalyan epidemiyolog Giovanni Maria

Lancisi'nin 1728 tarihli ve MKalbin Hareketi ve

Anevrizmalar" başlıklı tezinde kalbi kuşatan sinirleri resmeden bir kesit yer alıyordu.

SONRAKİ SAYFALAR lngiliz fizyolog Claude Bernard, memeli metabolizması, sindirim sisteminin i�eyişi ve endokrin organlarıyla ilgili çok sayıda keşif gerçekleştirdi. Bir canlı hayvan deneyini

resmeden t 899 tarihli bu ıasvirde, soldan

dördüncü kişi, insan solunum sisteminin rakıma göre dengelen�ini ilk kez belgeleyen İng il iz fizyolog Paul Bert

(1833-1883)

94

me uğratacak, çok daha karmaşık ta­ nı teknolojileri geliştikten sonra bile temel tıp için önemini koruyacaktı. Bronşit, zatürree ve zatülcenp b�bi hastalıkların tartışmasız uzmanı olsa da, Laennec'in ismi tıp tarihinde da­ ha çok stetoskobun icadı ve bu ica­ dın öyküsüyle anılacaktı. Laennec'in kalp hastalarından biri dolgun yapılı genç bir kadmdı. Doktor görgüsün­ den dolayı kadının heybetli göğsüne kulağını dayamaktan kaçınmıştı ya da kendi deyişiyle "hastanın yaşı ve cinsiyeti nedeniyle doğrudan oskül­ tasyon (kulakla dinleme) olanaksız­ dı." Temel akustik biliminin ilkele­ rinden yararlanan Laennec, birkaç parça kağıdı kıvırarak bir silindirin içine koydu ve silindirin bir ucunu hastanın göğsüne, diğerini kendi ku­ lağına dayadı. Yöntem şaşırtıcı dere­ cede işe yaradı ve kalp sesini, Laennec'in çıplak kulakla duyabile­ ceğinin çok daha ötesinde yükseltti. Çok geçmeden çeşitli boyut, biçim

HASTALIKLARIN NEDENi Laennec'in kalp hastalıklarına "ku­ lak vermesinden" çok önce, her tür hastalığm nedeni ya da nedenlerini bulabilmek için birçok kişi duyula­ rından yararlaıunıştı. Aristoteles bu arayışı, yüzyıllar boyu hatırlanacak olan şu sözleriyle özetledi: "Vicdanlı ve titiz hekimler, hastalıkların ne­ denlerini doğa yasalarına bağlar, us­ ta bilginler ise temel ilkeler için tıbba döner." Ancak vücut sıvıları, kimya, doğa, uyuşukluk ve şeytanlara yöne­ lik geliştirilen onca teoriye rağmen, insan sağlığ111J tehdit eden zanlılar, 18. yüzyılda yaşayan Britanyalı ana­ tomist )ohn Hunter'm dediği gibi, "bilinmeyen ya da rastlantısal görü­ nen koşullarda" görünmezliklerini korudular. Galen'i, takipçilerini ve "her şeyi kapsayan" türden teoriler üreten diğerlerini gözardı etsek bile, hastalılc nedenlerinin aslında tartış­ ma götürür, karınaşılc ve belki de çok cepheli oldukları inkar edilemez. Bulaşıcı bir faktör olarak mikrop anlayışı, 1 800'lere kadar kanıtlana­ mamış olsa da, hastalıkların gerisin­ de dış etkenlerin yattığı inancı yüz­ yıllar öncesine dek uzaıuyordu. He­ nüz 1 546'da (ayı1ı zamanda yerbi­ limci, gökbilimci ve şair olan) İtal­ yan patolog Girolamo Fracastoro, bazı bulaşıcı, fiziksel ve cansız kim­ yasal faktörlerin enfek�iyona, hatta şap hastalığı gibi salgınlara yol açtığı­ nı ileri sürmüştü. Yüzyıllar boyu hü­ küm sürecek (ve büyük olasılıkla Hipokrat'm kötü kokulu hava şlip-


hesinden kaynaklanan) daha popüler bir görüş

ANTONI VAN LEEUWENHOEK

ise miasma teorisiydi. Miasma teorisine göre zararlı kötü hava ya da

Mikroorganizmalan gören ilk bilimci

buhar, kol era gibi hastahkların patlak vermesi­ ne neden oluyordu . Bulaşıcı hastahklar kötü ko­ kular üretebilen, sağlıksız ve kirli ortamlarda

1632

daha kolay yayılabildiği için, bu görüşte beUi bir

24 Ekim' de Hollanda, Delft'te d�du.

doğruluk payı vardı. Ancak teori nihayetinde yerini, ileride "hastalığın mikrop teorisi" diye anılacak olan görüşe bıraktı. Aslında nıiasma teorisi, 1 854'te Londralı he­

1648 Warmond şehrinde aldığı temel eğitimin ardından bir manifaturacıda çıraklığa başladı.

kim John Snow tarafından, şehrin Soho bölge­

1652

sinde patlak veren kolera salgınının ardmdan

Delft'te kendi kumaş işini kurdu.

çürütülebilirdi. Snow, koleranın su kaynaklı ol­

1660

duğunu ve vücuda kirli suyla temas yoluyla alındığını ileri sürdü. Ayrıca Broad Caddesi Tu­

Delft defterdar müdürlüğüne atandı. Bu görev, bilime yönelik hedeflerini gerçekleştirmede mali destek sağladı.

lumbası'nın kolu iptal edilirse, salgının duraca­ ğını da söyledi. Haklıydı

ela.

Ancak eğer kolera sudan geliyorsa, o zaman suyun taşıdığı şey neydi? Fracastoro, I SOO'lerde bu sorunun yanıtıyla flört etmişti. Tıpkı bundan yüzyıl kadar sonra, bir kumaş taciri ve kostüm­ cü olup, usta bir mercek ve mikroskop üreticisi­ ne dönüşen HoUandalı Antonie van Leuwenho­ ek gibi. Van Leuwenhoek, öyle eşi görülmemiş boyutlarda büyütebilen aygıtlar geliştirmişti ki, günün birinde incelediği yağmur suyunun için­ de, sonraları "hayvancık" diye adlandırılacak

1671 Önceleri kumaş inceleme amacıyla lens kesmeye ve mikroskop üretmeye başladı.

1673 Kraliyet Akademisi ile mikroskobik keşiflerine yönelik yazışmalara başladı. Bu ilişki hayatının geri kalanında devam etti.

1674 Yağmur suyu ve salya içindeki "çok küçük hayvancıklar' şeklinde tanımladığı bakterileri ve protozoayı (tek hücreliler) keşfetti.

olan canlıları gördü: gözle görülebilen en küçük

1677

sinekten binlerce kez küçük birtakım yaratıklar.

Hayvan ve insan spermatozoasını (sperm hücreleri) gözlemledi ve tanımladı.

Bu mikroskobik hayvancıklar küçücük ayakları ve kuynıkları ile su damlalarının içinde gezini ­ yor gibiydi . Van Leeuwenhoek hastayken kendi ağzından

1680 Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi.

aldığı tükürüğün içinde başka hayvancıklar da

1683

keşfetti. Bunların yapıları da suyun içindekiler­

insan kılcal damarlarını keşfetti ve onları ilk �ru tanımlayan kişi oldu.

le benzeşiyordu ama hareketleri farklıydı . Ya­ ka l andığı hastalığın taşıyıcısı olabilirler miydi? Leeuwenhoek, h iç şüphesiz hastalıklara yol

açan mikroorganizmaları belirlemenin, aynı zamanda mikrop teorisini geliştirmenin eşiğine gelmişti. Van Leeuwenhoek ayrıca mikroskop altında

1716 Bilimsel başanlarına ka�lık Louvain College of Professors tarafından gümüş madalya verildi.

1723 26 Ağustos'ta Delft'te öldü.


B İ LiM i N S E R Ü V E N i

M İ K RO P TEO R İ S İ ilimciler mikroorganizmaların önemini kavrayana

Mikropların çürümeye etkisini ortaya koyan Pasteur'ün,

"Hayvancık" adını verdiği bu organizmaları keşfeden

gun değildi. Bir cerrah olan Lister ise çalışma alışkanlığı,

Hollandalı mikroskopist Antoni van Leeuwenhoek,

yara temizleme, giysileri sıkça değiştirme ve yaraları te­

bakterileri belirlemeye ve bir mikrop teorisi geliştirme­

miz tutmak amacıyla gümüş iplik kullanma gibi konu­

ye ne denli yaklaştığını fark etmemişti.

larda oldukça titizdi.

B dek, insan hastalıkları tam olarak açıklanamadı.

kendi sterilizasyon teknikleri cerrahi müdahelelere uy­

Yüzyıllar boyu vücut sıvıları teorisinin yanısıra yaygın

Pasteur'ün ısıtma yoluyla sterilizasyon yönteminin

görüş, kötü kokulu havanın -miasma ya da duman- bir

cerrahiye fazla yararı olmadığını fark eden Lister, asit

etken faktör olduğu yönündeydi.

fenik gibi kimyasal antiseptiklere

Ayrıca kimyasalların, kötü beslen­

yöneldi. Enfeksiyonların bakteri­

menin, benzeri dış etkenlerin,

lerden kaynaklandığını ve anti­

hatta çeşitli permütasyonlarıyla

bakteriyellerle kontrol altına alı­

fizik yasalarının ve yıldız etkileri­

nabileceğini kanıtladı. Lister böy­

nin de önemli olduğuna inanılı­

lece cerrahi tıpta büyük gelişme­

yordu.

lerin önünü açtı.

Mikroskobik bulaşıcı etkenle­

Ancak özel olarak hazırlan­

rin hastalığa neden olabileceğini

mış, besin zengini ortamda, mik­

öne süren devrim niteliğindeki

roorganizmalardan saf kültürler

teori, aslında tek bir kişinin ürünü

elde etmenin yeni yöntemlerini

değildi. Mikrop teorisi daha çok

geliştiren kişi, Robert Koch'du.

1 SOO'lerde yaşayan birkaç araştır­

Cerrahların Lister'a kulak asma­ dığı -ve ağız ve başlarını örtme­

macının çıkarımlarının bir sonu­ cuydu. Bu bilimciler bazı hastalık türlerinin gerisinde henüz belir­ lenmemiş varlıkların olduğundan

Fransız bilimci Louis Pasteur hastalıklara ve şarap yapımına mikroorganizmalann yol açtıQını

kanıtladı.

yon gerçekleştirdikleri- bir dö­ nemde, ortam kirliliğinin tehlike-

şüpheleniyordu. Ancak mikrop

leri konusunda bilinçli olan Koch,

teorisi özellikle 19. yüzyıl sonla-

steril laboratuvar koşulları talep etmişti.

rında yaşayan üç kişiye atfedilebilir. Louis Pasteur, Joseph Lister ve Robert Koch.

Koch, Pasteur'ün bulyonu yerine, kültürler için doğ-

Pasteur, fermantasyon deneyleriyle süt ve şaraptaki

ru jel ve jeloz -deniz yosunundan üretilen ve bakteri

çürümenin (yaygın inanış olan) doğal bir bozulmadan

kültürlerinde kullanılan jelatinimsi bir madde- kombi-

değil, havadaki mikroorganizmalardan kaynaklandığını

nasyonunu buldu. Geliştirdiği yöntem işe yaradı ve yal-

gösterdi. Söz konusu mikroorganizmalar temasta bu-

nızca antraks basilini değil, zatürreeden sorumlu bakte-

lundukları sıvıları bozuyorlardı. Pasteur ayrıca sütü belli

riyi de ayrıştırmayı başardı. Koch dikkatini sıtmaya yo-

bir dereceye kadar ısıtarak, tüberküloz ve tifonun yayıl-

gunlaştırırken, araştırrnacıları da tifo ve difterinin et

masının da engelleneceğini keşfetti. Bu da, organizma

kenleri üzerinde çalışmayı sürdürdü. Koch 1905'te fizyo-

etkilerinin bastırılabildiğini kanıtlıyordu.

loji, yani tıp dalında Nobel ödülüne layık görüldü ve

Lister'in teoriye katkısı, özellikle cerrahi müdahele durumunda kullanılan mikrop öldürücü bir antiseptikli.

98

den gündelik giysileriyle operas­

bakteriyolojinin ve mikrop teorisinin yaratıcılarından biri olarak tarihe geçti.


kendi spermasını da inceledi ve bir kez daha çok

LOUIS PASTEUR

küçük canlılarla karşılaştı. Ancak bu sefer baş kısmına benzer bölgeden uzanan aynı tipteki kuyruklarıyla, gördüj;'li canlıların hepsi birbiri­

Mikrop teorisinin savunucusu

ne benziyordu. Kanını mikroskopta inceledi­

1822

ğinde ise daha başka ufak canlıları fark etti. Biz

27

onlara günümüzde "alyuvar" (kırmızı kan hüc­ releri) diyoruz. Bir diğer Hollandalı bilimcinin önerisi üzeri­ ne van Leeuwenhoek, çalışmalarının sonuçları­ nı uzun ve ayrıntılı mektuplarla İngiliz Kraliyet Akademisi'ne bildirdi. Yaklaşık elli yıl boyunca bunun gibi 200 kadar mektup gönderdi ve ba­ tı dünyasının en ünlü araştırmacılarından biri oldu. Van Leeuwenhoek büyük olasılıkla hastalık­ laru1 temel nedenlerini keşfetmeye ne denli yak­ laştığının farkına varmadı ama sonraki 150

yıl

içinde başka araştırmacılar, bu tür organizmala­ ru1 vücuda nasıl saldırdığını açıklayan bir mik­ rop ve hastalık teorisi geliştirdiler. Gerçekten de

Aralık'ta Fransa, Dole'de döğdu.

1843 Fen fakültesinden mezun oldu ve Paris'teki öğretmen okulu Ecele Normale Superieure'ye girdi.

1847 Moleküler asimetri üzerinde çalışarak, kristalografi, kimya ve optik ilkelerini birleştirdi. Bu çalışma, yeni stereokimya biliminin temelini oluşturdu.

1849 Fransa. Strasbourg'da kimya profesörü oldu.

1857 Paris'teki Ecole Normale'de fen bilimleri başkanı oldu, fermantasyon ve kendiliğinden-oluşum üzerinde çalışmaya başladı.

1 9. yüzyıla gelindiğinde, farklı yerlerde ortaya

1862

çıkan bağlan tılı birtakım keşiflerin de eşlik etti­

Fen Bilimleri Akademisi' ne seçildi.

ği mikrop teorisi iyice yaygınlaşmıştı. 1847'de Macar doğum uzmanı İgnaz Sem­ melweis, Viyana'da genç bir stajyer olarak ta­ nıklık ettiği olayları düşünmekteydi. Birden şaş­

1865 Ekşimeyi önlemek için, günümüzde pastörize işlemi olarak bilinen ısıtma işlemini geliştirdi.

kmlık verici bir şeyi keşfetti: ha�tanelerin do­

1868

ğum koğuşlarmda, doğum sonrası (ya da lohu­

Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi.

sa) hummasından ölüm oranı çok yüksekti.

1870

Semmelweis bu fenomene, doktorların ve has­ tane personelinin gözünden kaçan bir açıklama getirdi: cerrahlar genellikle otopsiden sonra doğrudan hamilelerin yanına gidiyorlardı ve bu dikkatsiz alışkanlık da enfeksiyona yol açıyordu. Semmelweis'm bu soruna düşündüğü çare, hastane çalışanları arasında el yıkama ve çama­ şır suyuna benzer, klorlu kireç diye acUandınlan madde ile dezenfekte etme alışkanlığmı yaygm­ laştırmaktı. Alınan önlemlerle birlikte ölüm oranı hemen hemen sıfıra düştü. Semmelweis sonuca bir açıklama getireme­ mişti ama bizler onun mikropları kontrol altın-

lpekböceklerinn i Hastalıkları üzerine Bir Çalışma adlı kitabını yayımladı.

1881 Antraks (şarbon) aşısını buldu.

1885

Kuduz aşısını buldu ve kuduz hastalığı olan bir köpek tarafından ısırılmış dokul yaşındaki biı çocugun hayatını kurtardı.

1888 Paris'te Pasteur Enstitüsü' nü kurdu.

1895 28

Eylül'de Paris yakınlarında öldü.


BİLiMiN SERÜVENi

Atıtonie van Leeuweıılıoek lıakkmda tlalıa fazltı bilgi için bkz. sayfa 257-59.

da tutmayı başardığını biliyoruz. O dönemde miasma teorisi hala yay­

tüyle taşındığını keşfettiler. Analiz için bakterileri boyama teknikleri ge­

gın olduğundan, Semmelweis'ın ye­ ni uygulamalara yönelik önerileri küstahlıkla suçlanarak reddedildi.

liştirildi ve bakterileri biçim ve yapı­ larına göre sınıflandırılmaya başlan­ dı. Hatta William T. Helmuth, "Ba­

Cesareti kırılan genç doktor, Louis Pasteur'ün antraksa (belli bir hasta­

sile Ovgü"yü yazdı. "Ey, kudreili ba­

lık) antraks basilinin (belli bir orga­ nizma) yol açtığını ortaya koyma­ sından on yıl önce, J 8SO'de Viya­ na'dan ayrıldı. Semmclweis bir akıl hastanesinde öldü. Mikrop teorisinin 19. yüzyıl son­ larında gelişimi ve benimsenmesin­

sil," diyordu Helmu th, "Nasıl da hayretle doldurursun içimizi, her gün! Takdire şayan hedeflerin peşine düşmüş, Tıp dedektifleri, Takip ederken oyununu." Cerrahlar gitgide mikroorganiz­ maların sorun yaratan, halla ölüm­ dil potansiyelinin farkına vardılar.

llllDEVE

de-joseph Lister ile Robert Koch'un

1860'larda ameliyat sonrası kan ze­

AÇllM IW'I

hirlenmesinden doğan enfeksiyon ve ölümler yaygınlaşmıştı; hastaların

Aleıcis St. Mallin,

yanısıra- en büyük rol oynayan kişi­ lerden biri, Fransız kimyager ve mikrobiyolog Louis Pasteur'dü.

rnideıindal .......

Gerçekleştirdjği bir dizi klasik testle

ancak nu:iııe eseri

Pasteur'ün çalışmalarından etkile­ nen İngiliz cerrah Joseph Lister, enf­

1 822'de 19 yeırıdald

ancak yarısı hayatta kalabiliyordu.

1ı.,.ıta kllııll'1'

Pasteur, bira, şarap ve sütteki fer­ mantasyon ve pütrefaksiyon (çürü­

ba$aıdı. St. Manin'in

me) işlemine mikropların neden ol­

üzerine çalışmalar yapmaktaydı. Ha­

mide5i i';ilepe de, aQlln delik \calıcııdı.

duğunu gösterdi.

vadaki mikropların cerrahi enfeksi­

Dak1ıır Wililın

(dönerilln yaygın inanışına göre) ne doğrudan bozulma işleminin kendi­

niyordu.

si tarafından, ne de yalnızca oksijen tarafından üretilcliğini söyledi. Fer­

ğı olan bir çocuk üzerinde dezenfek­

Belumont bu delik saıeıiıde St. Manln'in mide hnkederlni lnCl!lodi. llelumcnl'oo St. Mlrtin ilmindeki

deneyleri. sindilm konusınll Q!lır açtı. Aleıcis St. Mallin, 83 yaıııa dek ııa.,,aın

süıdOıdiı.

Pasteur söz konusu mikropların

mantasyon aslmda sıvılar havadaki bakterilerle temasa geçtiğinde ger­

yonlara neden olduğundan şüphele­ Lister, 1865'te bacağında açık kırı­ siyon tekniklerini denemeye karar verdi. Yıkadığı yaranın üstüne keten tohumu yağı ve asit fenik püskürttü.

çekleşiyordu. Bunu Paris, Sorbon­ ne'da, 1 864'te verdiği tarihi bir kon­

(Günümüzde fenol diye adlandırılan madde, lizolün ve diğer dezenfek­

feransta kanıtlayan Pasteur, şöyle demişti: "Kendiliğinden oluşum doktrini, bu basit deneyden aldığı

tanların etken maddesidir. Lister'in zamanında bu madde, lağım suyu ıs­

ölümcül darbeyi asla atlatamaya­ cak." Böylece bakteriyoloji tıp sözlü­ ğiindeki yerini aldı. 19. yüzyılın bu üretken yıllarında çok şey başarıldı. Fransız doktor Ca­ simir-Joseph Davaine, bir mikroor­ ganizma olan antraks basilini tespit etti. Başkaları tüberkülozun inek sü-

100

lamasyon (yangı) ve yara cerahati

lahında büyük başarı sağlamıştı.) Lister temizlediği yaranın üstünü ka­ palı tuttu ve çocuk enfeksiyonsuz iyileşti. Benzeri birkaç başarmın ardından Lister, antiseptik yönterrılerini teşvik eden çalışmalar yayımladı. Bu yazıla­ ru1da mikropların enfeksiyorılara yol açtığını ve iyileşme sürecinin normal


iNSAN BEDENİ

ve gerekli bir sonucu olarak görülen

ÜRETKEN HİPOTEZ

cerahatin, mikroplu enfeksiyonların

Her ne kadar ço\)u

bir sonucu olduğunu ileri sürdü.

bilımci Mhomunculus"a

Her zamanki gibi eski yöntemler ko­

(spermatozoa �indeki

lay terk edilmedi: J 890'lara kadar

küçük insan) folklorik bir

cerrahlar maske ya da kep kullanma­

unsur olarak yaklaşsa

dılar ve bazıları gündelik giysileriyle

da, 17. yüzyılın insan

çalışmayı sürdürdü.

üreme teorisyenleri

Pasteur ile Lister mikrop teorisi­

aralannda ovistler ve

nin geliştirilmesi ve benimsenmesin­

spermistler olarak ikiye

de büyük rol oynadı. Bakteriyolojiye

ayrılmışlardı.

bir o kadar önemli katkılarda bulu­ nan başka bir öncü de onlara eşlik etti. Aslında teori en iyi ifadesine Al­ man doktor Robert Koch'un eserle­ rinde kavuştu. Hindistan ve Mısır'da kolera üze­ rine çalışmalar yürüten Koch, Paste­ ur'ün üstünde çalıştığı antraks (şar­ bon) bakterisini ayrıştırarak, saf bir kültür elde eden ilk kişiydi. Koch, bakteriyi, etrafını kuşatan sıvıdan ayırdı. Mikrobun konakçısı dışın­ dayken, normal formuyla yaşayama­ dığını gözlemledi. Mikrop hayatta kalabilmek için sporlar oluşturuyor, böylece toprakta, bir tür kış uykusu

duyarlı hayvanlarda görülmeli; ve

içinde yaşayabiliyordu.

hastalığı taşıyan bu hayvanlardan,

Koch 1 882'de tüberküloza neden olan bakteriyi belirledi ve bu başarısı

orijinal organizmayı saf kültürde üretmek mümkün alınalı.

ona bir Nobel Ödülü getirdi. Koch yaşamının geri kalanını, TB bakteri­

HÜCRE

sini kontrol altına almaya çalışarak

Malpighi'nin mikroskobunu kılcal

geçirdiyse de, başarılı olamadı. An­

damarlarda kan dolaşımına odakla­

cak önemli bir şeyi başararak, ünlü

dığı dönemde, başka bazı bilimciler

"Kocl1 postulatlarını" ortaya koydu:

da aynı aleti kullanarak hayvan ve

bir organizmayı bir hastalığın ne­

bitki dokularına göz atmaya başla­

densel etkeni olarak belirleyebilmek

mıştı. İnceledikleri şey hücreydi; ya­

için karşılanması gereken koşullar

ni her canlıyı meydana getiren kü­

dizisi. Koch'un kuralları arasında

çücük torbalar, organizmanın ba­

şunlar vardı: organizma hastalığın

ğımsız olarak işlevini yürütebilen en

tüm vakalarında bulunmalı; saf kül­

küçük yapısal birimi. Hücre henüz

türle aşılama sonucunda hastalık

1 665'te İngiliz bilimci Robert. Hoo-

101


BiLiM i N SERÜVENİ

H Ü C R E TEO R İ Sİ ynı zamanda bir mekanik deha olan lngiliz fizik­

A çi Robert Hooke, 1 665'te mikroskobuyla incele­

Araştırmacılar, bitki ya da hayvan, her canlının, yaşa­ mının temeli olan genetik kodu sayesinde, kendine öz­

di9i bir mantar parçasının içinde garip birtakım yapılar

gü ve önceden belirlenmiş bir kromozom sayısına sahip

gördü. Hooke bunları "birbirinden farklı küçük kutu­

oldu9unu keşfettiler. Bu sayı farelerde 42, bezelyede

cuklar ya da hücreler" şeklinde tanımladı ama konuyla

14, mısırda 20, meyve sine9inde B ve tek hücreli bir can­

ilgili çalışmalarını sürdürmedi. Bu kü­

lı olan kökbacaklıda, ilginç bir şekil­

çük hücrelerin tüm bitkisel yaşamın

de l SOO'dür. insanlarda ise, bir ters­

temel yapısal birimleri olarak belir­

lik olmadı91 sürece 23 çift kromozom

lenmesi ancak 1838 yılında gerçekleş­

bulunur. Anne ve babanın her birin­

ti. Söz konusu hücreler biraraya gele­

den 23 adet alınan kromozomların

rek sebze dokularını oluşturuyor, ve

toplam sayısı 46'dır. insan kromo­

her biri içlerinde bir çekirdek barındı­

zom sayısını kökbacaklınınkiyle kar­

rıyordu. Çekirdel)in yaşamda oynadı-

şılaştırmak, insanın karmaşıklı9ını

91 önemli rol ise kısa süre sonra keşfe­

açıklamak için tek başına kromozom

dilecekti. Alman bilimci Theodor

sayısının yeterli olmad191nı gösterir. Hücreyi inceleyen araştırmacılar,

Schwann, bitkiler kadar hayvanların da hücrelerden oluştu9unu buldu. Hücreler ve onları oluşturan çok sa­

Theodor Schwann'a göre hücre yaşamın temel birimiydi.

rak gerçekleşen tüm del)işiklikleri

kalmaz, yaşamın bürünece9i pek çok

102

ları 100.000'i aşan bu çalışkan kimyasal işçiler, vücudumuzda düzenli ola­

yıda unsur, canlıları birarada tutmakla biçimi de şekillendirir. Hücrelerin içinde organizmanın

orada enzimlere de rastladılar. Sayı­

hızlandırır. Hücre düzenleyici enzim aktiviteleri olmasa,

hem amacı hem de yaşam süresi şifrelenmiştir; biyolojik

yediklerimizi sindirmemiz, kan hücrelerimizin yenilen­

araştırmanın merkezini onlar oluşturur. canlıların ba-

mesi, yeni dokuların oluşması, hatta nefes almamız ola­

9ımsız olarak işlev görebilen en küçük yapısal birimi

naksızlaşırdı.

hücreler, etraftaki organik parçacıkları emen bakteriler

Modern hücre biyolojisiyle belki de en çok ilişkilen­

ve protozoalar (örnel)in amip) gibi başlıbaşına bir orga­

dirilen iki isim, James Watson ve Francis Crick'di.

nizma olabilirler. Özelleşmiş hücreler ise biraraya topla­

Watson ve Crick, DNA'nın ikili sarmaldan oluşan karma­

narak dokuları ve organları oluşturur.

şık moleküler, kimyasal yapısını tanımlamışlardı. Sar­

Elektron mikroskobunun icadıyla birlikte biyologlar,

mal, hücre yaşamının iki önemli eylemini gerçekleştirir­

hücreyi bir kılıf gibi saran ince, gözenekli zarı nihayet

ken kendi kendisinden ayrılabilen, bükülmüş bir merdi­

net bir şekilde görebildiler. Hücrenin karaltılı iç kısmın­

ven gibiydi. Söz konusu eylemler, tam anlamıyla ikiye

da, yaşamın kendisini barındıran çeşitli yapılarla, çalış­

bölünerek ç09alma, yani mitoz bölünme ve protein

kan bir mikrodünyayla karşılaştılar. Nükleik asitler pro­

üretimiydi. Sonuçta DNA'nın canlı ve cansız varlıklar

teinin; karbonhidrat/polisakkaritlerin; temel kimyasal

arasındaki kayıp biyolojik halka oldu9u anlaşıldı. Hücre

DNA içindeki genetik kodu oluşturan uzun nOkleotid

teorisi, biyolojide, tıpta, ve canlıları anlama konusunda

zincirlerinin; ve RNA'nm üretimini kontrol ediyordu.

önemli bir sıçramaydı.

Hücrenin içinde ayrıca birbirine dolanmış biçimleriyle

Bunu en güzel ifade eden kiıi belki de Friedrich Ni­

çift sarmallı DNA'nın ipli9imsi molekülleri, yani gen ta­

etzsche'ydi: "Bedende, en derin felsefeden daha yüce

şıyıcı kromozomlar vardı.

bir bilgelik saklıdır."


İNSAN BEDENi

ke tarafından gözlemlenmiş ve ad­

şaran kişi olarak, Alman bitkibilimci

landmlmıştı. Hooke, mantarın ve

Matthias Jakob Schleiden'in adı ve­

ilgili dalıa fazla

yeşil bitkilerin içinde gördüğü bu

rilebilir. Schleiden, sebze dokuları­

bilgi için

mikroskobik yapıları manastır oda­

nın grup hücrelerden geliştiğini ve

bkz. sayfa 279.

larma benzettiği için onlara bu ismi

oluştuğunu gördü. Çekirdek ise her

Hücre teorisiyle

hücrede en önemli rolü oynuyordu.

vermişti. Bu küçük kompartmanların yapı

Schlciden'in çıkarımları oldukça id­

ve amacına yönelik temel bazı soru­

dialıydı ama o, güçlü bileşik mikros­

ların yanıtına zaman içinde ulaşıldı.

koplarla gerçekleştirdiği yıllar süren

MlllROIKOPIAR

İskoçyalı bitkibilimci Robert Brown,

gözlemleriyle sözlerini destekleyebi­

1 9. yüzyılda hücre araştırmalarının

lecek durumdaydı. Schleiden, mad­

Mikroskcıılarda gözlem Ye aııalz

ön saflarında yer alıyordu. Mikros­

delerin hücre içindeki hareketini in­

amacıyla kil<;Ok

kobuyla bir sıvı içindeki maddecikle­

celemişti. Her ne kadar hücrelerin

nesnelerin

ri inceleyen Brown, başka birçok şe­

bölünmek yerine, yüzeyden filizlen­

görüntüsünü büyüt1!lıimek için bir

yin yanısıra, gördüğü maddelerin

diği görüşünde yanılmış olsa da, en

durmaksızın titreştiklerini de fark

azından bitkibilim çalışmalarına,

dizi lens kulanılır.

etti. Günümüzde "Brown hareketi"

ileride hücre biyolojisi teorisine dö­

Faıtclı mikıaskqı

diye adlandırılan bu titreşimlerin

nüşecek olan sağlam temeli kazan­

tipleri vardır: basit ...

nedeni, sıvıdaki görünmeyen mole­

dırdı. Teorinin hayvan hücrelerine

bileşik mikroskop,

küllerle gerçekleşen çarpışmalardı.

uyarlanması ise bundan birkaç ay

elektron mi1croskolıu.

Brown l 83 J 'de bitki hücrelerinin de

sonra, Schleiden'in arkadaşı Theo­

stereoskopik

bir iç bileşeni olduğunu gözlemledi

dor Schwann tarafından gerçekleşti­

mikroskop.

ve ona çekirdek admı verdi. Bu göz­

rilecekti.

polarizas)<llı mikroskobu, ıaıaınıılı

lem, hücresel süreçleri anlamaya ça­

Alman fizyolog Schwann, hayvan

lışan geleceğin araştırmacıları için

fizyolojisi de dahil, çeşitli alanlarda

optik mil:roıkop.

çok büyük bir önem teşkil edecekti.

önemli çalışmalar yürütmüş, embri­

yansıtmalı mlknıstııp,

Birkaç yıl sonra Çek fizyolog )an

yonların tek bir hücreden, ya da döl­

akustik Ye uıramalı

Evangelista Purkinj e, ilk kez mitoza,

lenmiş yumurtadan geliştiğini ortaya

tünel1eme

yani hücre bölünmesine tanıklık etti.

koymuştu. Ayrıca dokuların besinli

Bu işlem sırasında hücre, çekirdeğin

bileşenlerden

aktif katılımıyla, iki kardeş hücre

açıklamak için "metabolizma" teri­

ol uşturarak bölünüyordu. Oluşan

mikroskobu

mini de bulmuştu. Ancak ileride

Mikroıkobu icat olmasa da An1lıni "'" leelMenhoek. ırıgdl n

hücrelerin her biri, orijinal hücreyle

modern hücre teorisinin temelini

analtik �

aynı genetik materyalleri içeriyordu.

oluşturacak olan bilime en büyük

ilŞkiendiıllen ile

Purkinje ayrıca, hücrelerin içini dol­

katkısı, 1839'da yayunladığı kitabı

bilimcidir.

duran ve onların yaşamsal içeriğini

Hayvan ve Bitkilerde Yapı ve Gelişi­ min Benzerliği Ozerine Mikroskobik Araştırmalar ile gerçekleşti.

oluşturan,

maddenin,

yarı-akışkan yan i

yapıdaki

protoplazmanın

içindeki birkaç farklı hücre tipini de tanımladı.

meydana

geldiğini

Schwann tüm hayvan ve bitkilerin hücrelerden ve onların türevlerin­

fan Purkinje

Ne var ki hücrenin tüm bitki yaşa­

den oluştuğunu ilan etti. Şöyle di­

lıakkrnda dalıa

mının temel yapısal birimi olarak ta­

yordu: "Birbirinden ne denli farklı

fazla bilgi için

nımlanması 1838'i buldu. Bunu ba-

olursa olsun, tüm organizmaları n te-

bkz. sayfa 277.

103


BiL i M İ N S E R Ü V E N i

mel yapılarını ilgilendiren evrensel

"yaşamsal birimler", yani hücreler

bir gelişim ilkesi mevcuttur.

"bütünü"ydü. "Bu birimlerin her bi­

de hücre oluşumudur."

O

ilke

Bu yeni gö­

ri, yaşamın tüm özelliklerini baru1-

rüş, canlı organizmalarm gelişim ve

dmyor"

yaşayışmın, kolektifbir yaşamsal ruh

da yaln ızca

gibi

belirsiz tek bir

ilkeyle yönetildi­

du.

Virchow, hastalıkların

bozulan hücrelerden kaynaklandığını söyledi ve zamanla

ğine ilişkin tüm inanışları yok etti.

hücrelerin anormal koşullara, hasta­

Schwann'a göre fizyolojiyi anlama­

lığa neden

nın

yolu, hücrenin kendisinden ge­

olan

anormal

ürünler

üretmeye başlayarak tepki verdiğine

çiyordu. "Temel kısımların her biri­

inandı. Hücreleri "toplumsal bir dü­

nin kendine

zenin ya da

özg ü

bir gücü, kendine

ait bir yaşamı var," diyordu. "Orga­

nizmanın bütününün teker

kısımlarm teker

toplumun" özerk vatan­

daşlarına benzetti. Düzen içinde her

varlığı ancak

birey,

ve birbiriyle

manın refahını arttıracak şekilde ha­

bağlantılı işleyişiyle mümkün."

komşusunun ve tüm

organiz­

reket etmek zorundaydı.

kimliği olduğunu, ancak hepsinin

Ancak ba­ zen bunu yapmıyordu ve ortaya çı­ kan düzensizlik hastalığa neden olu­

ortak amaç uğruna hareket ettiğini

yordu. Yıllar sonra Virchow'un bazı

söylüyordu.

Günümüzde artık insan vücudundaki 50 ila 75 trilyon arasm­

görüşleri, hücre

daki hücrenin tüm yaşamsal aktivi­

önemli rol oynayacaktı.

Scwhann, her hücrenin ayrı bir

yüğü

olan

isyanlarının

en bü­ açıklamada

kanseri

teleri gerçekleştirdiğini, çoğunun da vücut için enerji sağladığını biliyo­ ruz. Bir grup hücre biraraya

geldi­

Kısıtlı araştırma olanakları ve bera­

ğinde dokuyu oluşturur; dokular

berinde gelen sağlam

birleştiğinde ise organları.

yüzünden 1 9. yüzyıl bilimcilerin,

Peki hücre nasıl ortaya çıktı?

Bu

bilgi eksikliği

hücreleri hastalıkla ilişkilendirme

noktada Schleiden ile çağdaşları vita­

yolundaki tüm girişimleri varsayım­

lizme (yaşamsalcılık) dönüyordu:

dan ibaretti ve

hücrelerin,

kimyasal ve diğer fizik kuvvetlerden farklı yaşamsal bir

lerinin ötesine gidemiyordu. Öte yandan mikropların

kuvvet tarafından yönetildiğine ve

oynadıkları role ilişkin kanıtlar art­

Virchow'un hipotez­ hastalıklarda

jelatinimsi hammaddelerden kristal­

tıkça,

leştiklerine inanıyorlardı.

hastalıkları tedavi edebilmek için

Ancak Polonya asıllı

zeki ve

araş­

i'asteur gibi araştırmacılar

dikkatlerini

bu sevimsiz hayvancık­

tırmacı anatomist ve patolog Rudolf

ların gelişimini baskılamaya yönelt­

Virchow, aynı fikirde değildi. Virc­

tiler. Aslında Pasteur kendisini daha

how 1858'de

<la

vitalizm

teorisine

sal­

y üce

bir

aınaca adamış gibiydi.

dırnuş, "tüm hücrelerin hücrelerden

1 884'te, Paris'teki bir konuşmasın­

kaynaklandığmı" açık ve net bir şe­

da, "Bir hastalık üzerinde düşünür­

kilde ilan etmişti.

104

ÖNLEYiCi BiLiM

Ona göre organiz­

ken, o hastalığın

tedavi si n i değil, ara­

maları şekillendiren merkezi bir ya­

onu engellemenin bir yolunu

şamsal kuvvet yoktu. Canlılar bir

rm1," demişti.


iNSAN BEDENi

Engellenıeııiıı bir yolıı. Bunlar iki temel faktöre dayalı kilit sözcüklerdi:

amaçla onlardan yararlanıyordu. Jcnncr,

s ığı r

çiçeğine -süt sağ­

Birincisi, bağışıklık bilimi -hastalık­

makla yayılan hafif bir hastalık- ya­

larıı1 vücudu neden ve nasıl ele ge­

kalanan insanların, ölümcül çiçek

çirdiğini ve vücudun onları nasıl sa­

vuşturduğu inceleyen bilim; ikincisi,

bu bilim sayesinde ortaya çıkan ön­

leyici aşılar. Pasteur, kendisinden

önce yaşayan Edward Jenner'in ça­

hastalığına yakalanmadığını fark et­ mişti. Aynı gözlem Fransa ve Al­

manya'da başkaları tarafından da

gerçekleştiril m işti . Jenner bunun

LENSTEN

anlamını düşünmeye başladı: sığır

GÖRÜNEN

lışmalarını temel alarak, tıbbın en

çiçeğine yakalanmak,

büyük zaferlerinden birini elde ede­

lık kazandırıyordu.

ne dek, bu iki faktör yeterince anlaşı­

lam adı. Söz konusu zafer aşılamaydı .

Aşıyı ilk kez 1796' da İ ngiliz köy dok­

toru Jenner keşfetti. Lister hayat kur­ tarmak için kendisini mikropları öl­

dürmeye adamışken, )enner de aynı

J

cesur

Hücrelerin yaşamın yapıtaşları oldu�unu

bir deney

öne süren Alman

yapmaya karar verdi: sığır çiçeğine

fizyolog Theodor

maruz kalmak, insanları çiçek hasta­

Schwann.

sığır çiçeği döküntüsünden sıvı alı­

küçük birimlerin resmini

nıp, hastalığı olmayan birine aktarıl-

çizdi.

lığından koruyorsa, o zaman neden

mikroskobuyla görd�ü

"

i'l,

..

'J

Sonunda jenner

kişiye bağışık­

1

I'

,. '�

\o,,

�.

�.� ,. . ;·

!

�·

I

't

., .: ı ,

'j - 4· .::::===

�--- � � � 105


Bİ L İ M i N S ER Ü V E N İ

ınasın ve o kişi çiçek hastalığına ma­ ruz bırakılmasm? Riskli görünse de

ğır sözünün karşılığı olan vacca'dan , türettiği İngilizce "vaccination ,, yani

deney öyle titiz ve dikkatli gözlemle­

aşılama admı verdi. İki ay sonra jen­

re dayanıyordu ki, Jenner başarma

ner çocuğa, normalde ölümcül so­

konusunda şüpheli olsa, büyük ola­

nuçlar yaratabilecek miktarda çiçek

sılıkla buna kalkışmazdı. Planından,

hastalığı mikrobu aşıladı ama çocuk

eski öğretmeni John Hunter'a bah­

hastalığa yakalanmadı. Jenner'in bü­

setti. İngiliz anatomist ve cerrah

yük rol oynadığı bu başarılı önleyici

Hunter, lenfatik -bakteriyi vücut

yöntemin haberi kısa sürede dünya­

dokusundan atmak için lenf sıvısı­

ya yayıldı.

nın dolaşımı- ve enfeksiyonlu doku­

Haber, her zamanki gibi kuşku ve

da cerahat oluşumu deneyleriyle

eleştiriyle karşılandı. "Hassas sığır çi­

Jenner'in eğitimine katkıda bulun­

çeği konusundaki düşüncelerim du­

muştu. "Düşünme, dene" dedi Hun­

yulduğunda, en aydın tıp şahsiyetle­

AŞI

ter Jenner'e. "Sabırlı ol ve hatadan

ri arasmda dahi görülen kuşkuculuk,

lngiliz doktor Edward

kaçm."

gerçekten takdire şayandı," demişti

Jenner. 1 796'da sekiz

j enner'in ilk deneği, sekiz yaşında­

Jenner bir yazısmda. "Hem böyle ye­

ya�ndaki James Phipps'i

ki James Phipps'ti. Süt sağmakla gö­

nilikçi, hem de tıp tarihinde eşi ben­

çiçek lıasıol�ına karşı

revli bir kızın elinden alman sığır çi­

zeri görülmemiş bir öğretinin doğ­

aşılayarak önleyici tıpta

çeği cerahati çocuğa dikkatle enjekte

ruluğunu, stk.ı bi.r incelemeden ge­

yeni bir çıgır açtı.

edildi. Jenner bu işleme L1tincede sı-

çirmeksizin kabul etmek, tabii ki cü-

106


EDWARD J ENNER

retkarlık olurdu." Pasteur, )enner'in kazandırdığı ivmeyi devam ettirdi. Araştırmacı (fermantasyonun yalnızca kimyasal bir olay olduğunu öne süren) yaygm

Aşının mucidi

fermantasyon teorisini çoktan çürütmüş, asıl

1749

nedenin mikroorganizmalar olduğunu ortaya

1 7 Mayıs'ta lngiltere, Berkeley, Gloucestershire'da dogdu.

koymuştu. Ayrıca havadaki mikroplarla temas etmediği sürece, steril bir sıvmm kirlenmeyece­ ğini de göstermişti. Sütü belli bir dereceye kadar

1763 14 yaşında kasaba cerrahı Daniel Ludlow'a asistanlık yaptı .

ısıtmanın, tifo ve tüberküloz mikroplarının ya­

1772

yılmasını engelleyeceğini söylemişti. ileride pas­

Londra, St. George's Hastanesi'nde tıp egitimini tamamladı.

törize etme şeklinde anılacak olan bu yöntem, kısa sürede ve yaygm şekilde uygulanmaya baş­ landı ve gerçekten de sayısız hayat kurtardı. Ancak Pasteur, en dikkat çekici keşiflerinden birini 1880'lerde gerçekleştirdi. Tıpkı Jenner'in çiçek hastalığını, sığır çiçeği aşısıyla tedavi ede­ bileceğini keşfettiği gibi, Pasteur de kültür orta­ mında yetiştirilmiş bir miktar kolera bakterisine maruz bırakılan tavukların, hastalığı ağır bir şe­ kilde atlatmaktan kurtulabileceğini keşfetti. Pasteur bu görüşünü, bir antraks kültürünü ayrıştırarak da test etti. Antraks (şarbon) hem hayvanları hem de insanları tehdit eden ölüm­ cül bir hastalıktı. Pasteur kültürü kullanarak

iki

düzine koyunu aşıladı, sonra koyunları eşit sayı­ da aşılanmamış koyunla biraraya getirdi ve ta­ mammı öldürücü dozda antraksa maruz bırak­ tı. Aşılanmayan lıayvanlarm tamamı öldü; aşıla­ nanlarm ise tamamı hayatta kaldı. Sonuç Paste­ ur'e uluslararası şöhret getirdi. Pasteur 1 868'de preparatlarmdan birini insan üstünde denemeye karar verdi. Büyük kimyager bir süredir kuduz aşısı üzerinde çalışmaktaydı. Kuduz hastalığı sıcak kanlı hayvanlarda görülen ve merkezi sinir sistemine saldıran ölümcül bir vira] hastalıktı. Pasteur'ün, antraks ve kolera aşıları için kullandığı teknikle hayvanlar üzerin­ de gerçekleştirdiği deneyler, kuduzun önlenme­ sinde başarı sağlamıştı. O günkü bilgi birikimiy­ le virüsü ayrıştıramadığı için, Pasteur'ün hasta­ lığı hayvandan hayvana geçirmesi gerekiyordu. Araştırmacı hayvanlarla deneylerini sürdürür-

1772 Berkeley'e dönerek pratisyen hekimlik ve cerrahlık yaptı.

1783 Parazıtji hastaların tedavisinde kullanılan bir kimyasal olan potasyum tartarat a�dini arıtmak için yöntem geliştirdi.

1789 Guguk kuşunun yuva yapma alışkanlıklarını açıklayan bilim makalesi sayesinde Kraliyet Akademisi' ne seçildi.

1796 Sekiz yaşındaki James Phipps'i başarıyla aşılayarak, çocugu sıgır çiçegi hastalıgından hazırlanan aşıyla, çiçek hastalıgına ka�ı korudu.

1798 "Çiçek Aşısının Nedenleri ve Sonuçları Üzerine Araştımna"yı yayımladı ve burada hastalıgın önlenmesinde sığır çiçegi aşısı kullanımını açıkladı.

1804 Tıp alanında elde ettigi başarılarına karşılık Napolyon'dan özel madalya aldı.

1809 Yerbilim, yerküre bilimi ve fosilleşme alanlarındaki bilgisi sayesinde Yerbilim Akademisi' ne seçildi.

1819 Günümüzde plesiosaur diye adlandırdıgımız hayvanın fosil kalıntılarını buldu.

1823 26 Ocak'ta lngiltere, Berkeley'de öldü.


Bi L i M İ N S E R Ü V E N İ

108


İ NS A N B E D E N İ

ken, yakın bir kasabada yaşayan do­

açan şey, o dönemde bilinen tüm

kuz yaşındaki Joseph Meister, kudu­

bakterilerden daha küçüktü: Beije­

su

za yakalanmış bir hayvan tarafından

rinck buna "virüs" adını verdi. (Jen­

yüzyılda yıkıcı

s u ÇİÇEGİ çiçegi salgını 18.

ağır şekilde yaralandı. Meslektaşları­

ner de sığır çiçeğine neden olan

enfeksiyon ve ölüm

nın uyanlarına rağmen Pasteur ço­

maddeye "virüs" demişti ama ona

oranlarıyla dünyanın

cuğu aralıklarla 13 kez aşıladı. So­

göre bu sözcük yalııızca zehirli bir

büyük bir kısmını etkisi

nuçta çocuk hayatta kaldı ve kuduz

maddeyi ifade ediyordu.)

altına aldı. Jenner'in

hastalığına yakalanmadı.

Günümüzde filtrelenebilen virüs

aşısıyla birlikte hastalık

biçiminde anılan -ince gözenekli la­

kontrol altına alındı ve

HASTALIKLAR iÇiN YENi BiR NEDEN: ViRÜSLER

boratuvar filtresinden geçebilen- vi­

günümüzde hemen

rüsler, ayak izlerini her yerde bırakı­

hemen ortadan kalktı.

BeUi bazı bakterilerin belli hastalıkla­

yorlardı. İçinde saklandıkları sıvılar

ra yol açtığı anlaşıldıktan sonra, sıra­

dikkatle incelendiğinde, neden ol­

daki hedef virüslerdi. Alışılmış mik­

dukları tahmin edilen hastalıkların

roskoplarla görülemeyecek kadar

sayısı da artıyordu. Vira! enfeksiyon

küçük olan virüsler, bakterileri yaka­

araştırmaları, araştırmacıların gö­

layan filtreleri bile aşabiliyordu. On­

zünde gitgide daha büyük bir önem

ların varlığını tahmin eden araşhr­

kazandı.

mactların daha fazla bilgi edinebil­ mek için tek yapabildikleri, virüs

1897'de Alman doktor

Paul

Frosch, filtrelenebilir bir virüsün

içerdiği bilinen maddeleri bir hayva­

hayvanlarda şap hastalığına yol açtı­

na enjekte etmek ve olanları izle­

ğını ortaya koydu. Böylece

mekti. Ayrıca şüpheli maddeler döl­

bir hayvan hastalığına filtrelenebilir

ilk kez,

lenebilir tavuk yumurtalarma aştla­

bir virüsün neden olduğu kanıtlan­

nıyor ve gelişen embriyondaki deği­

mış oldu.

şimler gözlemleniyordu.

SÜR çlçE6I

Peki virüslerin insan sağlığı ve

5ıgır Qçegi hastalıgı

Gözle görülemeyen virüslerin var­

hastalığındaki rolü neydi? Soru, Pas­

lığını akla getiren şey neydi? Sonı­

teur'ün genç Joseph Meister üstünde

yOzyıllardır, sıgııtaıın memesiıde olııan ülser dolayısıyla

mın yanıtı basit: patojeni bulunama­

gerçekleştirdiği kuduz deneyiyle bir­

yan çok sayıda hastalık vardı ve bu

likte yanıtlanır gibi olmuş, buna ek

biliniyordu. insanlar

hastalıkların başlangıç, gelişim ve

kanıtlara da 1 900'de bir ABD ordu

sıgııdan sıgır Qc;egi

sonlanması, mikroplarla ilintili bir

patoloğu olan Walter Reed'in labo­

kaptıklanndıı virüs bir

etkenin varlığına işaret ediyordu.

ratuvarında tılaşılmıştı.

1800'lerin sonlarında Hollandalı

Reed'in hedefi, yüksek ateş ve sarı­

keshn ya da

Qzikten vOcııda

bitkibilimci Martimıs Beijerinck, vi­

lıkla ortaya çıkan bulaşıcı bir tropi­

giri)'ı>'. Olsen! neden

rüsü tespit edemese de, varlığmı or­

kal hastalık, yani sarı huınmaydı.

oluyıııdu.

taya koyan şaşırtıcı bir deney gerçek­

Mississippi Vadisi'nde ve Amerika

leştirdi. Bcijcrinck, şekil bozukluğu­

kıtalannda binlerce kişi san hununa

Ataştımıacılar 1980'1oıdıı insanların

na yol açan "tütün mozaik" hastalı­

salgınında yaşamını yitirmişti. Has­

kenıııııenıonıen de

ğına yakalanmış tütün bitkilerinin

talıktan en çok etkilenen bölgelerden

suyunu çıkardı. Elde ettiği sıvıyı

biri de Küba'ydı. Geleneksel teoriye

sıQır Qc;egi k.apalıilclderi ortaya

mikroskopla incelediğinde herhangi

göre sarı humma, bakteriyi taşıyan

kajW.

bir bakteriye rastlamadı. Soruna yol

giysi ve kumaşlarla bulaşıyordu. Da-

109


B i Lİ MiN SERÜVENİ

BAG I Ş I K L I K S İ STEM İ işinin bakteriyel ya da viral bir enfeksiyonu kap­

K ması ya da onunla savaşmayı baıarması, bedeni­

düğümlerde lenf bakteriden ve diğer yabancı parçacık­ lardan ayrııtırılır.

nin do�al savunma mekanizmasının durumuna, yani

Dalaktaki lenfositler de aynı iılevi yerine getirir. Mi­

insan bağışıklık sistemini oluşturan hücre ve hücre yan­

denin sol tarafında, bol damarlı lenfoid bir organ olan

ürünlerinin bütününe bağlıdır.

dalak, kandaki yabancı maddele­

Bu sistemin ön saflarında

ri filtreler. Ayrıca kan depolar ve

"protein molekülleri" yer alır; ya­

kanı yaılı hücrelerden arındırır.

ni antijen denen diğer protein

Sistem çok iyi işler ama bazen

maddelerini taşıyan iıgalci pato­

de otoimmünite (ôzbağışıklık)

jenleri yok eden veya baskılayan,

olaylarıyla, yani vücut içi sivil sa­

alyuvarlar tarafından üretilen an­

vaşla, kendi kendini sabote eder.

tikorlar. Antikor-antijen denen

Bazı durumlarda normal hücrele­

reaksiyonu gözlemlemenin en iyi

rin aleyhine dönen T hücreleri,

yolu, ciltteki açık bir yaradan içeri

onlara yabancı madde gibi dav­

giren bakterilerin dokulara yer­

ranarak çeşitli hastalıklara neden

leıtiği

olurlar. Bu hastalıklar arasında

durumları

izlemektir.

Sözkonusu durumda vücut anın­

cildi, eklemleri ve diğer vücut sis­

da koruyucularını harekete geçi­

temlerini etkileyen Tip 1 diyabe�

rir ve onları yaraya gönderir. Ya­ raya giden koruyucular iıgalcileri bir yabancı olarak algılar ve saldırıya geçer.

pernisyöz (kötücül) anemi, roma­ Sırasıyla mavi ve kırmızı renkteki T ve B hücreleri ba{lışıklık sisteminin lenfositlerini oluşturur.

zaman otoimmün hastalıkları denetim altına almak ya da nak­

Ardından bağışıklık sistemi

ledilen organların reddedilmesi­

özelleşmiş hücreleri devreye so­

ni önlemek için, bağışıklık siste­

kar, örn�in, antijenleri tanıyan

minin yararlı aktivitelerinin ışınla

lenfositleri ve iıgalcileri yutarak

ya da ilaçlarla bastırılması gere­

yok eden fagositik makrofajları.

kebilir.

Normal bir yetişkinde alyuvarların yaklaşık yüzde 22 ila

Böbrek ya da kalp nakli durumunda bağışıklık siste­

2B'ini teşkil eden lenfositler, iki tip hücre içerir; B hücre­

mi yeni organı yabancı olarak algılar ve bu yabancı do­

leri ve T hücreleri. Bu hücreler kemik iliğinde ortaya çı­

kuyu reddetmek için hastalıkla savaıan kuwetlerini

kar ve olgunlaşır. Ardından kana karııarak, dalaktaki

devreye sokar. Güçlü immünosüpresif (bağışıklık sistemi

zarımsı lenfoid bağdoku ağına ve diğer yapıların arasın­

baskılayan) ilaçlar bu süreci yavaşlatabilir ama aynı za­

daki lenf düğümlerine yerleşirler.

110

toid artrit ve lupus yer alır. Kimi

manda vücudun savunma sistemini öyle zayıflatır ki,

Sistemin merkezinde, alyuvarları barındıran akışkan

nakledilen organın yanısıra, enfeksiyona yol açan et­

sıvı, yani lenfin kendisi yer alır. Lenf, lenfatık sistem için­

kenler de herhangi bir engelle karıılaıııı•t. Öle yandan,

de dolaşır ve kana ulaıır. Lenfatik sistem kanallar, boş­

genlerinin ancak yarısı annesi ile aynı olan fetüsün, do­

luklar ve damarlardan oluıan, birbiriyle bağlantılı bir

kuz ay boyunca rahimde güvenle taşındığı hamilelik du­

düzenektir. Lenf düğümleri -lenfositleri içeren küçük

rumunda, reddetme fenomeninin devreye girmemesi

oval yapılar- lenfatik damarlar üzerine dağıtılmıştır. Bu

de ilginçtir.


İ N S A N BEDE N İ

iki denek hasta­

ha yakından incelenen yayılma ör­

şekilde olınak üzere,

nekleri bir böceğe, özellikle de sivri­

lığa yakalandı. John Hopkins Üni­

sineğe işaret edince, bu görüş öne­

versitesi'nde proje üstünde çalışan

mini yitirdi.

Dr. )esse Lazear ise o kadar şanslı de­

Salgının daha da yayılmasmdan endişe eden

ABD sağlık bakanı, has­

talığın araştırılması için bir komis­

ğildi: büyük olasılıkla deneysel bir ısı­ rıktan dolayı sarı hummaya yakalan­ dı ve yaşamını yitirdi.

LOUIS PASTEUR

yon topladı ve Reed'i de başına getir­

Sonraki deneylerde farklı sivrisi­

Pek az bilimci kendi

di. Reed'e göre sorumlunun sivrisi­

nek türleri kullantldı ve daha fazla

döneminde Pasteur

nek olduğunu kanıtlamanın en iyi

vaka elde edildi. Yakaların

yolu, "daha etkin çalışmaların önü­

talık taşıyan ısırıklardan, diğerleri ise

oldu. Öldügü yıl

14'ü

has­

kadar şöhret sahibi

nü açabilmek için" insan denekler

hastalığm erken safhasmdaki gönül­

yayımlanan bir Fransız

üzerinde çalışmalar yapmaktı. Has­

lülere ait filtrelenmiş kan serumun­

dergis i nin ka�ındaki

talık hayvanları etkilemediğinden,

dan dolayı hummaya yakalanmıştı.

bu resim, Pasteu r'e

insan denekler büyük önem teşkil

Toplamda 30 kadar gönüllü sarı

gösterilen i lginin bir

ediyordu. Küba'ya gönderilen Reed,

hummaya yakalandı, beşi öldü.

kanıtı.

araştırmalarına başladı. Düzenlediği deney, "iyi bir amaç uğruna her yol mubahtır" anlayışı­ nın belki de en cesur bilimsel örnek­ lerinden biriydi. Deneyin temel aldı­ ğı varsayıma göre, bir sarı humma

Le Petit Jour nal

t. htıl � ı..ı...ı-ıı_:

hastasını sokan sivrisinek, sağlıklı bi­ rini soktuğunda hastalığı o kişiye bu­ laşLırabilirdi. Gönüllü İspanyol göç­ menlere 100 dolar karştlığı altın öde­ niyordu, hastalanırlarsa 100 dolar daha alıyorlardı.

Deneye katılan

ABD askerlerine ise ödeme yapılmı­ yordu. Yöntem hayli acınıasızdı. Sivrisi­ nekler test tüplerine yerleştiriliyor, tüpler sarı humma hastalarının kol­ ları üstünde ters çevriliyordu. Böyle­ ce sinekler hastanın kanını emiyor­ du. Hastalık etkeninin sinek içinde olgunlaşması için yeterli olduğu dü­ şünülen iki haftalık sürenin sonunda, aynı tüpler sağlıklı gönüllülerin kol­ larına yerleştiriliyor ve sivrisineklerin yeniden kan emmesine izin veriliyor­ du. İlk deneylerde, biri ağır ve hemen hemen ölümcül, diğeri ise daha hafif

A LOUIS PASTEUR

111


BiLiMiN SERÜVENi

Deney, Küba'da sarı hummanın

na işaret eden bir diğer önemli deney

kökünü kurutan bir "sivrisinek yok

de, Reed'ten sonra, ı 9 1 0'da New

etme" programına önayak oldu ve

Yorklu patolog Dr. Francis Peyton

filtrelcnebilir bir virüsün, ya da en

Rous tarafından gerçekleştirildi. Ro­

azından ultra mikroskobik bir tür

us bir tavuktaki sarkomdan -bağ do­

organizmanm insanlara sivrisinek

kulannda gelişen habis ur- elde etti­

ısırığıyla aktarıldığını kanıtladı. An­

ği fil trelenmiş sıvıyı başka tavuklara

cak eleştirilere hedef olmaktan da

enjekte etti. Deneyi birkaç kez tek­

ilk

rarladı. Sonuçlar her seferinde ay­

deneyler, gönüllülerin resmi onayı

nıydı: İğne yapılan tavuklarda sar­

kurtulamadı. Her şeyden önce,

t '

alınmadan gerçekleştirilmişti. Reed,

kom gelişiyordu. Bu da hücrelerden

riskleri açı ki ayan protokolü daha

arındırılan sıvının, hastalığı bulaştı­

sonra düzenlemişti. Ayrıca Reed'in

rabilen bir virüs taşıdığmı kanıtlı­

katılımı konusu vardı. Reed -Lazear

yordu. Dr. Rous'un günümüzde da­

gibi- kendini denek olarak kullan­

hi büyük önem atfedilen deneyi ken­

mayı kabul etmişti, ancak -yaşamuıı

di zamanında şüpheyle karşılandı

yitiren Lazear'ın aksine- sonradan

çünkü genel kanıya göre kanseri ak­

deneye katılrnaımştı. Bu karar mes­

tarabilen tek etken, kanser hücresi­

lektaşlaruıın eleştirisine yol açtı.

nin kendisiydi.

İşin ahlaki yönü bir yana (tabii,

Tüm bu çalışmalar büyük ölçüde

insan sağlığını ilgilendiren herhangi

etkili olsa da, bilimcilere virüslerin

bir teori ve uygulama geliştirirken

yapısı hakkında çok az şey söylüyor­

ahlakı bir yana bırakmak mümkün

du. Ancak Dr. Rous'un deneyinden

olsaydı), sarı humma deneyleri ve

birkaç yıl sonra Amerikalı biyokim­

hastalığın ortadan kaldırılışı, gelece­

yager Wendell Stanley, tütün moza­

ğin habercisiydi. Gelecekte zatürre,

ik virüsü de dahil çeşitli virüsleri saf­

grip, hepatit A ve B, suçiçeği ve kıza­

laştırarak ve kristalize ederek incele­

mık gibi pek çok vira! hastalığa karşı

meyi başardı. Böylece virüslerin mo­

önlemler alına hayali gerçeğe dönü­

leküler yapılarını ortaya çıkardı. Da­

şecekti. Sonunda hiç kimse virüs

ha sonraları çocuk felcine karşı can­

kaynaklı hastalıklarla sekteye uğra­

lı-virüs aşısı geliştirecek olan Ameri­

mış bir sosyal yaşamı deneyimlemek

kalı

zorunda kalmayacaktı. Sarı humma

1 934'te, bir maymun tarafından ısı­

korkusunun

Albert

Sabin,

sürdüğü

rıldıktan sonra omurilik iltihabın­

l 793'te bir Amerikalı doktor bu de­

dan ölen biruıin merkezi sinir siste­

neyimi şöyle dile getiriyordu: "in­

minden virüsü ayrıştırmayı başardı.

hüküm

sanların öldüğü evlerin yanlarından

Patojenlerin, içlerinde nükleik asit

geçerken hastalık kapmamak için

barındıran sağlam bir protein kılı­

çoğu kişi kaldırundan değil, yolun

fından başka bir şey olmadılclan so­

ortasından yürüyordu. El sıkışma

nunda anlaşıldı. (Araştırmacılar da­

adeti öyle gözden düşmüştü ki, el

ha ileride bu yapının, hücre işlevleri­

uzatmak'hakaret sayılıyordu."

ni ve kalıtunı denetleyen, sarmal ya­

Hastalığa virüsün neden olduğu-

112

bakteriyolog

pılı genetik şifre taşıyıcısı DNA veya


İNSAN BEDENi

RNA olduğunu

anlayacaktı.) Bu

gözlem ortaya büyük bir sorun çıka­

nırlıydı. 1 930'ların sonuna gelindiğinde

SARI HUMMA Dean Cornwell'in "Sarı

rıyordu. Görünüşe bakılırsa virüsler,

bakteriyel filtrelerden sızabilen bu

Humma FatihleriN adlı

bakteri ve diğer hücreler gibi canlı

küçücük ajanJ.aru1, varlıklarını sür­

tablosu, hastalıgın

olmadıkları halde gelişebiliyor ve ço­

dürebilmek için bir konakçı hücreye

nedeni ve tedavisini

ğalabiliyorlardı.

gereksinim duydukları; bunun için

bulmak üzere

Araştırmacılar canlılıkla cansızlık

de hücrenin normal kopyalanma

oluşturulan danışman

arasındaki gri alanda gezinen virüs­

komutlarıyla birlikte mekanizmasını

grubunu resmediyor.

lerin nasıl hayatta kaldıkları sorusu­

ele geçirdikleri biliniyordu. Virüsün

Solda, sivil giysileri

nu sormaya başladılar. Ne şekilde

komutlarıyla şaşırtılan ve genetik

içinde Kübalı doktor

bulaşıyorlardı? Virüsler, elektron

bilgileri değiştirilen veya silinen ta­

Carlos Finlay; sagda,

l 940'lardaki icadı­

lihsiz hücre ise ya kendisini yok et­

merdivende ise ABD

na dek fotoğraflanamadığı için, araş­

meden önce normal protein yerine

ordu patalogu Walter

tırmacıların verebileceği yanıtlar sı-

birılerce yeni virüs üretmeye zorlanı-

Reed görülüyor

mikroskobunun


BiLiMİN SERÜVENi

yordu, ya da yeni ve hatalı halinden

ettiler ancak bu tedavilerin bir kısmı

sonsuz kopyalar üretecek türden bir

aynı zamanda mikroplu dokuya da

dönüşüme ui:,>Tuyordu. Gasp edilen

zarar veriyordu. Asıl gereksinim du­

bir bakteri hücresi tüm metabolik

yulan şey, yalnızca bakteriye bağla­

fonksiyonlarını birkaç dakika içinde

narak, hücredeki belli bazı molekül­

yitirirken, insan memeli hücresi bir­

lere reaksiyon gösterecek bir mad­ deydi. Tıpkı günümüzün ileri dere­

kaç saatte yitiriyordu. Araştırmacılar sonw1da çoğu vi­

cede spesifik monoklonal antikorları

rüsün, bir şey tarafından -ilaçlar,

gibi. Böyle bir şey, o dönemde de

çevresel atıklar ya da biyokimyasal

mevcuttu ama Alman kimyager ve

bir değişinl- uyandırılana dek hücre

bakteriyolog Paul Ehrlich'e kadar

içinde sessizce uyuyabildiğini, uyan­

kimse bunu fark etmedi. Ehrlich'in

dırıldıktan sonra hücrenin genetik

karmaşık, organik moleküllerde yan

komutlarında hastalığa yol açan de­

zincir teorisi, bağışıklık ve serum re­

ğişiklikler yarattığını görmeye başla­

aksiyonları bilimini büyük ölçüde

dılar. İşin ilginci --0 dönemde bilin­

geliştirdi.

mese de- AIDS'e neden olan virüs

Ehrlich bakterileri mikroskop al­

insana büyük olasılıkla ilk kez bu yıl­

tında görünür kılmak için kııllanılan

larda geçti.

boyayıcı maddeler üstünde çalışıyor­ du. Mikropları öldürebilen bir kim­

İLAÇLAR VE ANTİBiYOTİKLER

yaya sah.ip, bu boyalara benzer bir

Virüs ve bakterilerin neden olduğu

madde bulunabilseydi, antinl.ikrobik

hastalıklara karşı verilen savaş ile te­

tedavinin

davi ve önlem geliştirme çabaları ön­

1910'da yüzlerce deneyden sonra

celiklerini hiç yitirmediler. Ancak

Ehrlich'in laboratuvarında frengiye

temelleri

atılabilirdi.

Pasteur'ün zamaıunda (bugün de ol­

neden olan spirili ortadan kaldırabi­

duğu gibi) antiviral geliştirmek zor­

len bir bileşim --{506 numara- belir­

du çünkü düşman hem görünmez

lendi. Cinsel yolla bulaşan hastalık­

hem de karmaşıktı. Pasteur ve diğer­

lardan biri olan frengi, hemen her

leri bazı maddelerin, mikrop gelişi­

durumda ölümcüldü ve çoğunlukla

mini engeller gibi göründüğünü fark

da ölüm öncesi deliliğe yol açıyordu.

1922 - 1960 1922

1928

1940'1ar

1943

Kanadalı doktor Frederick Bantirıg, Charles Best ve John Macleod, diyabetik hastalara ilk kez insülin verdi.

lskoçyalı bakteriyolog Alexander Fleming, stafilokok bakterisiyle deney yaparken penisilini keşfetti.

Kansere karşı etkin bir tedavi yöntemi olarak kerııoleıapi geliştirildi.

Amerikalı mikrobiyolog Selman Waksman, tüberküloza neden olan bakteriye karşı etkili ilk antibiyotik olan streptomisini aynştırdı.

114


i N SA N B E D E N i

Çok geçmeden benzeri "sihirli

birine istemeden mikrop bulaştırdı.

kurşunlar" -hastalıkları tedavi eden

Ancak tamamen bakteriyle kaplan­

Bu çagdaş ahşap

ya da önleyen ilaçlar- keşfedildi.

ması gereken kültür kabında, stafilo­

gravürde, Hindistan'daki

Bunlardan biri de, diğer birçokları

kok mikrobunun bulunmadığı geniş

Üçüncü Gu rka lar. 1 893

gibi kaza eseri bulunmuştu. 1 928'te

alanlar vardı. Görünüşe bakılırsa bu

salgınında kolera aşısı

stafilokok bakterisinin kültürleriyle

alanları, güçlü bakteri öldürücü

olurken resmediliyor.

deney yapan Britanyalı araştırmacı

özelliğe sahip bir küf kaplamıştı. Kı­

Sir Alexander Fleming, kaplardan

sa süre sonra bu küfe Penicillium no-

1953 Amerikalı genetikbilimci James Watson ve Britanyalı biyolog Francis Crick, DNA'nın çift sarmallı yapısını ve işlevini çözdü.

1954

ilk başarılı organ nakli, bir böbrek nakliyle, Amerikalı cerrah Joseph Murray tarafından, Bostan Massachusetts'de tek yumurta ikizleri üzerinde gerçekleştirildi.

1955 Amerikalı doktor Jonas Salk'ın 1 952'de geliştirdigi çocuk felci aşısı ABD'de kullanıma girdi.

AŞILAR

1960

ilk dogum kontrol hapı Enovid-1 0 ABD'de geliştirildi ve pazarlandı.

115


BiLi M İ N SERÜVENİ

ANTIBAKTERİYEL BAŞARI Bakteri öldüren bileşenler ya çok sayıda denemelerin sonunda ya da kaza eseri keşfediliyordu. Tıpkı Alexander Fleming'in kültür kabındaki stafilokok mikroplannı öldüren penisilin küfünü keşfetmesi gibi.

tatum adı verildi. Fleming'in penisi­

Gcrhard Domagk, streptokok bakte­

lin diye isimlendirdiği madde, birkaç

risini öldüren bir boyayıcı madde

biyokimyager tarafından geliştiril­

keşfetti. Madde hem Doınagk'ın

dikten sonra, on yıl içinde tedavi

kendi kızını, hem de Başkan Frank­

amaçlı kullanılmaya başlandı. Kısa

lin D. Roosevelt'in oğullarından bi­

süre sonra da 20. yüzyılın en çok adı

rini 'ağlığına kavuşturdu. Çok geç­

geçen antibiyotiği oldu.

116

meden maddenin (sonradan Pron­

Ancak penisilinin ilaç olarak kul­

tonsil marka adını alan) etken bi l e­

lanıma girmesinden çok önce, bir

şeni sulfanilamid ayrıştırıld1 ve bak­

başka madde türü etkisini kanıtla­

teriyel gelişimi engelleyen bir dizi bi­

mıştı.

leşen üretmek için kullanıldı. Bu bi-

1 932'de Ehrlich'in yurttaşı


leşenlerin tümüne günümüzde "sülfa ilaçları"

ALEXANDER FLEMING

deniyor. Elde edilen tüm bu baş döndürücü başarılara rağmen, antibiyotik saldırısına inatla direnen

Penisilinin kaşifi

ciddi bir mikrop vardı: akciğere ve vücudun di­

1881

ğer dokularına zarar veren, yaygın ve ölümcül

6 Agustos'ta lskoçya Lochfield, Ayrshire'da dogdu.

tüberküloz hastalığının basili. ! 600'1erden beri çok sayıda araştırmacı dikkatlerini bu hastalık üstünde yoğunlaştırmıştı. Sözkonusu araştır­

1906 Londra, St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu.

macılardan biri olan İngiliz doktor Benjamin

1918

Marten, 1720' de akciğer tüberkülozu için bir

1. Dünya Savaşı'nda askeri sıhhiyede görev yaptıktan sonra ders

teori geliştirdi. Teori hastalığa yol açan etkenin

vermek ve araştırma yapmak için St. Maıy's'e döndü.

bir mikroorganizma olduğu varsayımına daya­ nıyordu. Bundan bir buçuk yüzyıl kadar sonra Koch tüberkülü keşfetti. Tüberküloz için altın içeren karışımlardan,

1921 Antibiyotik aktivite sergileyen ve belli bazı hayvan doku ve salgılarında görülen lizozom adlı enzimi tespit ettı ve ayrıştırdı.

diyaframı felce uğratan sinir ameliyatlarma dek

1928

çeşitli tedaviler denendi. Nihayet l 943 'te, Rus

Stafilokok bakterisini incelerken Penicillium

asıllı ABD'li biyokimyager Selman Waksman, streptomisin adlı maddeyi üreten bir küfü ayrış­ tırdı. Bu madde tüberküloz bakterisi için öldü­ rücüydü. Tamamen yok edilemese de, insan sağlığını tehdit eden enfeksiyonlardan birinin daha tedavisi bulunmuştu.

VİRÜS SORUSU HALA YANIT ARIYOR Vira! hastalıklar henüz alt edilebilmiş değildi. Sorunun temelinde onları arılayabilmek yatı­ yordu ki, günümüzde kimi hastalıklar için hala aynı şey geçerli. Tıpkı antiviral maddeleri geliş­ tirme konusunda olduğu gibi. Virüs bazlı bir enfeksiyonun mutlaka hastalı­ ğa dönüşmesi gerekmez. Aslrnda bazı virüslerin

notatum adlı küf

türünün, etrafındaki tüm bakterileri öldürdügünü fark etti. Böylece penisilin keşfedildi.

192.8 Kraliyet Cerrahlar Koleji'nde "Arris ve Gale Okutmanlıgı" görevine seçildi.

1943 Kraliyet Akademisi üyeligine seçildi.

1944 Tıp alanındaki çalışmalarına ka�ılık şövalyelik unvanı aldı.

1945 Ernst Boris Chain ve Howard Walter Florey ile birlikte fizyoloji, yani tıp alanında Nobe Ödülü'ne layık görüldü.

1948

hiçbir zararı yoktur, bazıları ise arılaşılamayacak

Londra ünıver>itesi'nde emekli bakteriyoloji profesörü ünvanını

kadar hafif etkiler yaratır. Gerçekten de tedavi

aldı.

edilen her çocuk felci vakasına karşılık, fark edilmeyen yüzlerce vaka vardır. Bunun yanmda insan bağışıklık yetmezliği virüsü HIV'in tek başına, dünya çapında milyonlarca insanı etki­ lediğini ve yılda üç milyondan fazla ölüme ne­ den olduğunu vurgulamak gerekir. Vira! genetik bilgisi 20. yüzyılda gelişme gös­ terdi ve bilimciler virüslerin, konakçı hücrenin

1951-1954 Edinburgh Üniversitesi rektörlügüne getirildi.

1955 1 1 Mart'ta lngiltere, Londra'da öldü.


B i L i M İ N SERÜVEN i

iç kimyasını yeniden düzenleme

rüs, işgal ettiği hücrenin çekirdeğin­

yöntemlerini anlamaya başladılar.

deki kimyasal komutları yeniden

Ancak tüm engeller aşılmış değildi.

yazdırmış oluyordu.

En büyük sorunlardan biri, çoğu vi­

Belli hepatit tiplerine neden olan

rüs türünün ONA değil yalnıza RNA

virüsler gibi pek çok virüs, bilimi ye­

içermesiydi. RNA ise hücre çekirde­

nilgiye uğratmayı sürdürdü. Ancak

ğinin dışında faaliyet gösteriyordu.

sonunda çocuk felci virüsü aşı ile ne­

Öyleyse bu tür virüsler konakçı

redeyse

tamamen

yok

edildi.

hücrenin DNA'sını nasıl etkiliyor­

1977'de, dünya çapında yürütülen

SAVAŞ DÖNEMİ

du? Sonuuın yanıtı "ters transkrip­

aşı kampanyaları sayesinde, binlerce

ILACI

taz" (ters kopyalama) denen bir hüc­

yıl yeryüzünde kol gezen ölümcül çi­

Önceki savaşlarda

re enzirninde yatıyor. Enzim, fizyo­

çek hastalığına yakalanan son kişi de bulundu ve tedavi edildi. Dünya

askerlerin ölümüne yol

loji, yani tıp dalında 1975 Nobel

açan enfeksiyonlarla

Ödülü'nü kazanan Amerikalı viro­

Sağlık Örgütü, dünyadaki tüm labo­

başa çıkan penisilin,

log David Baltimore tarafından keş­

ratuvarlarda (ABD'deki bir labora­

il Dünya Savaşı

fedildi. Baltimore'un araştırması,

tuvar ile Sovyetler Birliği'ndeki bir

meydanlarında önemini

ters transkriptaz'ın bir RNA zinciri­

laboratuvar hariç) stoklanan çiçek

kanıtladı. Savaştan

nin, kendisini yeniden DNA'ya kop­

hastalığı virüslerinin yok edilmesini

sonra ilacın seri

yalamasını sağladığını gösterdi. Böy­

kabul etti.

üretimine geçildi.

lece (artık retrovirüs adını alan) vi-

118

Haber genel olarak olumlu karşı-


iNSAN B E D EN i

BAKTE R İ L E R VE Vİ R Ü S L E R akteriler ve virüsler önemli farklara sahip olsa da,

B sarsıcı hastalıklara neden olma özellikleri ortaktır.

Bakteriler genelde eıeysiz, nadiren �li üreyen, tek

nikol gibi geniş sprektrumlu antibiyotikler. Zamanla ti­ fo,

bogmaca ve tüberküloza kal}ı aşılar ve başka önle­

yici yöntemler gelijlirildi.

hücreli mikroorganizmalardır. içlerinde, yarı-akıcı, say­

Aşılar, bagışıklık sisteminin önceden maruz kaldıgı

dam bir yaşamsal madde olan sitoplazmayı barındırır­

bir durumu hatırlama becerisine dayalıdır. Vücuda sah­

lar. Bakteriler yararlı olabilecekleri gibi, patojenik hale

te bir düşman göndererek, bagışıklık sistemini hastalıga

gelerek, enfeksiyon taşıyarak ya da enfeksiyona yol

yol açan saldırılara kal}ı korurlar. Aşının içindeki sahte

açarak zararlı da olabilirler. Bak­

düşman zayıflatılmış ya da öldü­

teriler agızdan, şırınga ile ya da

rülmüş virüstür. Virüs lenfositleri

harici olarak alınabilen antibiyo­

tetikleyerek antikor üretmelerini

tiklerle öldürülebilirler, ya da ge­

saglar, ama hastalıga neden ol­

lişimleri engellenebilir.

maz. Hastalı9ın kendisi ortaya

Virüsler ise bakterilerden kü­

çıktıgında vücut artık hazırdır.

çüktür, mikroskopla görülemez­

Ancak hastalık yaratan bazı

ler ve canlı oldukları söylenemez.

mikroorganizmalar mutasyona

Sitoplazmadan degil, bir protein

ugrayarak antibiyotiklere kal}ı dirençli hale gelirler. Böyle bir

kılıfıyla kuşatılmış ONA ya da RNA özünden yapılmışlardır. Bünye­ sinde yaşamın temelini barındır­ dıgı halde bir virüs tek başına var­

Her yerde bulunan E. cali bakterisi faydalı, zararsız ya da son derece

zehirli olabilir.

durumda ilaç dirençsiz mikropla­ rı öldürerek, mutasyona ugra­ yanların ç<>galmalarına ve ilaç di-

lıgını sürdürme kapasitesine sa-

rençlerini arttırmalarına neden

hip degildir. Bunun için, yaşayan

olur. Gereginden fazla antibiyo­

bir hücrenin içine girmesi gerekir.

tik alımı dirençli türlerin ortaya

Virüs, içine girdigi hücrenin kop-

çıkmasına katkıda bulunur.

yalanma komutlarıyla birlikte

Bugün kızamık. grip, kuduz.

mekanizmasını ele geçirir ve ha-

herpes ve çocuk felci de dahil

sar yaratan parazitik işlevlerini

pek çok vira! hastalıga kal}ı aşı

gerçekleştirir. Antibiyotikler vi-

gelijlirildi. Bazı antiviraller, hüc-

rüslere kal}ı etkisizdir. Virüsleri yok edebilen ya da bü­

renin reseptör proteinlerine, yani çeşitli maddelere baQ­

yüme ve çogalmalarını engelleyen antivirallerin kulla­

lanan moleküler yapılara müdahale ederek. virüsün

nılması gerekir.

hücreye girişini engeller. Kimi antiviraller virüsün hücre­

Antibiyotik (ya da bakterinin neden oldu9u hastalık· lara kal}ı aşı) üretmek. antiviral üretmekten çok daha

yi ele geçirme kabiliyetini yok ederken, kimileri de virü­ sün üreme kapasitesini hedef alır.

kolaydır. ilk antimikrobiyaller nispeten basitti: küften

Bir hastalıgın farklı türlerine ait genler birleıerek. ye­

elde edilen penisilin, seyreltilmiş asit fenik ve diger an­

ni ve bazen daha ölümcül bir tür oluşturdu9unda, tıpkı

tibioytik maddeler. Sonraları kimyagerler yarı-sentetik

antibiyotikler gibi, antiviraller de etkinliklerini yitirebi­

ve sentetik antibiyotikleri

ürettiler: örnegin, tüberküloz

lir. ôrnegin, grip virüsü tür degijlirmekle ünlüdür. Belli

tedavisinde kullanılan Streptomisin, ya da Aureomisin,

bir grip türüne kal}ı koruma saglayan bir aşı, bir di9eri­

Teramisin ve özellikle tifoid ateşe kal}ı etkili Kloramfe-

ne kal}ı etkili olmayabilir.

119


B i Li M i N S E R Ü V E N i

AIDS'IN NEDENİ

landı ama herkes tarafından kabul

mayacağını görmek için biraz zama­

Bu fotO\)rafta gerçek

görmedi. Tüm çiçek hastalığı virüs­

na ihtiyacıınız var."

boyutunun 26.000 katı

lerinin yok edilmesi gerektiğini dü­

"Prion" adlı bozuk bir proteiı1in,

olarak görülen insan

şünen bilimcilerden Baltimore, içine

Amerikalı nörolog Stanley B. Prusi­

�ı�klık Yetmezligi

düşülen açmazı şöyle özetliyordu:

ner tarafından keşfiyle birlikte daha

Virüsü (HM, edimsel

"(Virüsün) varlığuu sürdürmesinin

fazla dikkat çeken başka güçlükler de

bagı�klık yetmezligi

tek nedeni, kimi insanların çiçek

varlığını sürdürüyor. "Prion", ya da

sendromunun (AIDS)

hastalığı konusunda duygusallığa

"virino" denen büyük olasılıkla me­

nedenini araştıran

kapılınası. Özellikle çevreciler yaşa­

lez parçacık, kimi korkunç hastalık­

uzmanları uzun süredir

yan türleri ortadan kaldırmamamız

lann sorumlusu gibi görünüyor.

u�raştırıyor. Virüs

gerektiğini düşünüyor. Elbette bu

Bunlar arasında (koyun ve keçilerde

bugüne dek antMral

sıkça yaşanan bir durum ama bu se­

sinir sistemini etkileyen) "scrapie"

tedavi türlerine karşı

ferki bilinçli bir tercih olacağı için,

hastalığı ve Britanya sığır endüstrisi­

direncini korudu.

kimilerinin gönlü razı olmuyor."

ni 1990'1arda duraksama noktasına

İşin aslı pek çok virolog, incelen­

getiren deli dana hastalığı yer alıyor.

me potansiyeline sahip bir nesnenin

Tüın bu bulgular 19. yüzyıldan bu

yeryüzünden silinmesini istemiyor­

yana ilk yeni enfeksiyon ilkesiı1in or­

du. Dahası, çiçek hastalığı biyolojik

taya çıkışına önayak oldu. Varlığı

saldırı amaçlı kullanılsa bile, saldırı­

hala kiıni bilimcilerce sorgulansa da

ya uğrayan ulusun aşı hazırlamak ve

prion, yoğun araştırmalara konu ol­

halkı korıın1ak için belli bir stoğa ge­

mayı sürdürüyor ve güı1ün birinde

reksiniıni olacaktı.

yeni tedavi ve aşıların müjdecisi ol­

Antiviral araştırmaları sayesinde

ma potansiyelini koruyor.

yalnızca çiçek hastalığı ve çocuk fel­

120

cine karşı değil, grip, kızamık ve ka­

BESLENME VE METABOLIZMA

bakulak gibi başka birçok hastalığa

Tıp kimyasının 19. yüzyıldan itiba­

karşı etkili aşılar geliştirildi. Ne var ki

ren kaydettiği gelişmelerle birlikte

özellikle AlDS'e karşı etkili aşı geliş­

pek çok hastalık belli ölçüde kontrol

tirmekte halen zorluk yaşanıyor

altma alınabildi. Günümüzde artık

çünkü karmaşık birtakım nedenler­

kiıni bilimciler dikkatlerini, normal

den dolayı bağışıklık sistemi şimdilik

gelişim ve bedensel aktivitelerde

diğer virüsler gibi, HJV'i kontrol al­

önemli rol oynadığı anlaşılan belli

tına alamıyor. Dünyanın çeşitli yer­

bazı organik maddeler üzeriı1e yo­

lerindeki laboratuvarlar gen terapisi­

ğunlaştırıyor. Bu maddeleri "vita­

ni araştırıyor. Olumlu sonuç yarata­

min" adıyla tanıyoruz.

bilecek bu terapiye göre, virüsün ge­

Beslenme ve metabolizma -<:anlı

lişimine müdahale edilebilecek ge­

bir organizmanın yaşamını sürdür­

netik bileşenler taşıyan basit bir

mesinde hayati önem taşıyan kimya­

AIDS virüsü, hasarlı hücrelere gön­

sal ve fiziksel süreçler- dünyada bü­

derilecek. Baltimore'un konuyla ilgi­

yük ilgi uyandırdı. Vitaminlerin ro­

li yorumu şöyle: "Sözkonusu tedavi

lüne ilişkin belki de ilk görüş,

laboratuvarda işe yarıyor ama insan­

1 8 8 J 'de, İsviçreli fizyolog N. Lu­

larda da aynı sonucu yaratıp yarat-

nin'le birlikte ortaya kondu. Lunin


iNSAN BEDENi

yapay süt diyetinin hayvan gelişimi­

!erin,

ni yavaşlattığını, taze sütün ise arttır­

"amin"ler olduğu varsayın1ıyla yola

organik

bileşenlerden

dığını buldu. Lunin'e göre, kimyasal

çıkılarak, çok geçmeden "vitamine"

açıdan saf yiyecekler, gelişim ve yaşa­

sözcüğü ortaya atıldı. Gizemli mad­

mı sürdürme üzerinde önemli rol

delerin aminler olmad1ğı anlaşılınca

oynayan, biliıunez bir etkenden yok­

da, e harfi düştü ve "vitamin" sözcü­

sundu. Söz konusu gizemli madde-

ğü kullanılmaya başlandı. İsmi bu-

121


Bi LİM İN S E R Ü V E N İ

lunmuştu ama neydi bu vitaminler?

denizciler limonun suyunu biraları­

ve hayvansal besinlerden doğal yolla

na karıştırdılar. Bu doktor şöyle

elde edilebilen maddeler oldukları

yazıyordu: "En büyük eğlencelerin­

anlaşıld1. Bu gizemli maddeleri ay­

den biri de birbirlerine limon kabu­

rıştırmak, tanımlamak ve nihayet

ğu fırlatmaktı, bu yüzden de güver­

sentezlemek için deney üstüne deney

te daima likörle ıslanmış ve hoş ko­

yapmak gerekiyordu. En

iyi sonuç

kulu olurdu. işin iyi yanı da amira­

getiren çalışmalar ise vitamin eksik­

lin denizcileri vatanlarına sağlıcakla

liğinden

teslim etmesiydi."

kaynaklanan

hastalıklar

üzerinde yapılanlard1: raşitizm, is­ korbüt, beriberi ve pellagra.

Barajın duvarları 1920'lerde yıkıl­ dı ve birbiri ardına vitaminler bu­

Daha çok çocukları etkileyen raşi­

lundu, ayrıştırıldı ve yokluklarında

tizm hastalığı bir süredir bilinmek­

ortaya çıkan hastalJklarla ilişkileri

teydi ve İngiltere'de ciddi bir sorun

kuruldu. Pirinç cilasında, sinir ilti­

halini almıştı. Hastalık kemik gelişi­

habına karşı bir etken bulw1du: gü­

mini geciktirerek kemiklerde şekil

nümüzde bu maddeye B- 1 vitamini

bozukluğuna ve mineral kaybına yol

diyoruz. D vitaminiyle zenginleşti­

açıyor, vücudu kemik kırılmasına

rilmiş süt, pazara 1925 yılında girdi.

yatkın hale getiriyordu. Yetersiz di­

Buğday tohumunun E vitamini içer­

yetle besledikleri hayvanlarda deney

diği 193 I'de keşfedildi, C vitamini,

amaçlı raşitizm geliştiren araştırma­

yani askorbik asit 1933'te sentezlen­

cılar, güneş ışığı ve balık yağının has­

di. Market rafları henüz şişelenmiş

talığa iyi geldiğini keşfettiler. 1 918'de

vitamin takviyelerinin ağırlığı alun­

"raşitizm önleyici etken" olarak be­

da ezilmiyordu belki ama, keşifler

l 932'de ayrıştırıldı.

sayesinde, süt, yumurta, taze meyve

lirlenen vitamin,

122

mon İngiliz gemilerine yüklendi,

Zamanla vitaminlerin bitkilerden

Beslenme düzenindeki yokluğuyla

ve yaprak!J sebzeler içeren koruyucu

hastalığa neden olan organik mad­

ve dengeli besleıunenin yararlarına

deleri "A Etkeni", "B Etkeni" biçi­

karşı insanların gözü açılmıştı. Belli

minde tanımlayan araştırmacılar,

ki Jonatllan Swift'in "En iyi ilaç,

söz konusu vitamine "O vitamini"

mutfaktan gelen ilaçtır" sözünde

ismini verdiler.

doğruluk payı vardı.

Uzun süredir bilinen ve diş etle­

Vitamin hikayesinin ilginç bir yö­

rinde gözenekli yapıya, kanamaya ve

nü de mevcuttu. Nobel Ödülü ver­

halsizliğe yol açan iskorbüt hastalığı,

mekle yükümlü komite, vitamini

ilk kez 1250'de tanımland1. 1 6 1 7'de

keşfcdenleri uzun süre ihmal etti.

İngiliz cerrah John Woodall, hastalı­

Tahminlere göre vitaminlerin aslın­

ğı önlemek için limon ve miskel li­

da çeşitli bozuklukları açıklamakta

monu yenmesini önerdi. Bu öneri

kullanılan

iskorbütün C vitamini eksildiğinden

maddeler; belirlenemeyen organik

birtak.im

varsayımsal

kaynaklandığını ortaya koyan araş­

gıdalar oldtıklarını düşünen üyeler

tırma bulgularının habercisi niteli­

komiteye hakimdi. Bir bilimcinin

ğindeydi. Sonuçta sandıklarca li-

vitaminlerden söz ederken ifade et-


iNSAN BEDENi

tiği gibi, "Kimse onları görmemişti."

de doğrulanacaktı.

Ancak I 926'dan sonra her şey değiş­

komitesi nihayet Hollandalı bilimci

ÇeşWi gül türlerinin

ti. Hollandalı

üzerinde yetişen kuşburnu

1 929'da

Nobel

ViTAMiN KAYNAGı

iki bilimci B.C.P. lan­

Christiaan Eijkman ile İngiliz biyo­

sen ve W.F. Donath, sonunda pirinç

kimyager Gowland Hopkins'i, vita­

isimli meyve, ek bir C

cilasından saf B- 1 vitamini kristalle­

minlerin hastalık, sağlık ve metabo­

vitamini kaynagı olarak

ri elde etmeyi başardı. Kristal mad­

lizma üzerindeki etkilerine yönelik

uzun süredir toplanıyor ve

denin yüzde bir miligramı bile vita­

çalışmalarından dolayı ortak ödüle

şuruba ya da günümüzde

min eksikliği olan bir güvercini te­

layık buldu.

davi etmeye yetmişti. Bu bulgu ileri-

oldugu gibi vitamine dönüştürülüyor.

123


BİLİMİN SERÜVENi

HORMONLARIN ROLÜ

hipofiz ve böbreküstü bezi gibi) en­

Keşfedilen vitaminlerin listesi uza­

dokrin (iç salgı) bezleri tarafından

dıkça, araştırmacılar bu kez dikkat­

salgılanan bu maddeler, doğrudan

lerini diğer bir gizemli maddeler

kana karıştyordu. 1 905'te onlara Yu­

tıpkı vitaminler

nanca "uyarmak" anlamına gelen

gibi metabolizma, gelişim ve genel

sözcükten yola çıkarak "hormon"

olarak sağlık üzerinde etkili olduğu

adı verildi. Hormonlar gürünüşe ba­

anlaşılan

kılırsa çeşitli organların tepkisini te-

grubuna

yöneltti:

"vücut

salgıları". (Tiroid,

By his M A

� lzNiYLE.

fmil PANZEHiRi YA DA ALTIN ALMAN iKSiRi DENEN Güvenli ve Etkili ilaçla tedavi lç;n Talinallar l<itb iaı; tıu lıal<lı lsııi YAYGW HA.>TALJ< iSKORllÜT'ün

tedal<jr<le gOOteııl� Çok Özel lesirdcfl Ahr.

HERKll PANZEHiRi karn

tem- İll!W! - .. OIŞIO )<lluyla

And C ures done by that Safe and Succcsful A

O R

p o pu LA R

D 1 s E AsE'

tlıe s c v R y E r.

'rHIS HERCUL EON ANTIDOTE, Cures by clcanfıng of ehe .Blood, P urg in g by URINE, and gcnıly by STOOL.

Iiar t SOmc

Oifeafes are Ferni­ o fomc Nations, which others are free from ; the L� profie , lrcb, Pox, as in ltttfy, ;:ınd fome P�rts of the lndies ;

fo in ehe E"Ptrn Parts , our PopM/tfr Difeafe i' thc ScHr· vq, w i c this Golden Elixir hach had fııcb admir.ble Suc­ cefs far beyond any ching Ex­ ftant for ehe Scur'Vıy, and that

h h

it curcs moct Oittcmpers 1 far thcre are few Difcafcs , hııt ha� a fpice of the S<ur11t] , which corrupts ılıe Blood·

lskortıüt

�·������

lskortıüt'On Emaıefelf ve

ôzeılikleıi:

124

T H E

G E R M A N G O L D E N E L l X I R VVhic lı is defcrvedly fo called, for iıs Specia·ı Virıues, in Curiııg tlıat

rahatsııfl) lyifeşlrir. ÇITT<iı giıi kafi bozan IOi< az hasfaH< ""1İo'.

�rfaşlıran Uy\Jşukluk Halini önler, cUdurur ve engeller. Cllde canlılık kaZandınr.

Mcdicinc CAL L E D ,

N

HEilCULEON ANTIDOTE·

Baııhalklaf, ıillef halldarca bilinmeyen kimi hastahklara aş;nadıc hatya'da ve Hindistan ciVanndagörüleo kııami<. U)IJZ, frengi fi�; ya da Güreı Yllreler'- göıülen Yll)llın lıaslalık lskortıüt glbl. Bu Altın b<.sir, iskortıüt tııdaW;jr<le kullanılan tıer şeyln ötesirıde başan sergiler ve çoCu

� ve Serııemij, Gömıede �. Sailı�l\lı ve Vücuru Halsiıleşlirip

T I E s Licence, te-

A Book of Diredions

Teda'll sag\ar.

ÇoQu aoır hastalığın temelinde lskortıüt yatar. Altın �r, Baş

J E S

Thc Sympto ms and N� ture o� ıhe Scurver·

.

, pcrs'. whıcn th1> Golde He Scurvy is tbe Original of rnoft vıolenc Oıllem rn.ı fing Vapours tJ� Elixir pre\•cn teth � as Stoppagc�, Ohrt�u!tıo05, Dı mncfs of 5ıghtı Deafn�ls, an.caufcs Swimnıin g and fumes in ehe Hc:ıd, heavy, and allers tht Conıp lcxı· ın:ıkcs ıhc Dody <lull.ımd orowfincf• whiclr . . on- ; A

T


iNSAN BEDENi

tikleyerek, hatta duyguları etkileye­

de ö1.sulannı baskılıyor, gözbebekle­

rek birer aracı gibi davranıyorlardı. Tıp araştırmacıları, çeşitli hormon­

rini genişletiyor, kasları gerginleştiri­ yordu ve tüm bunlara belli bir pro­

lar ürettiği düşünülen nefes borusu­

teinin varlığı neden oluyordu. Bunu

nun önünde, boyunda yer alan iki

diğer hormonlarla yapılan deneyler

loplu organı, yani tiroid bezini biraz çözmüşlerdi. Bazı tiroid hormonla­ nnm aşırı salgılanması kilo kaybı ve

takip etti. Deneylerden birkaçı, er­ kek cinsellik hom10nu testosteronu

asabiyete neden oluyordu. Bu salgı bezi iyot yetersizliğine bağlı olarak büyüyebiliyor ve boynun önünde gözle görülür bir şişlik, yani guatr oluşturabiliyordu. 1800'lerin sonlarında nörologlar ve beyin cerrahları, kimi zaman ön­ seziyle hareket ederek tiroid bezi üs­ tünde çalışmaya başladılar. Çabaları meyve verdi: Nobel ödüllü Avustur­ yalı Julius Wagner-Jauregg, günü­ müzde her yerde satılan iyotlu tuz

içeren erbezi özünün ilk kez ayrıştı­ rılmasuu hedefliyordu. Cinsellik ve cinselliğin iyileştiril­ mesi söz konusu olduğunda tahmin edilebileceği gibi, güvenilir ve şüphe­ li kimi bilimciler çalışmalarını testis­ te var olduğu düşünülen canlandırı­ cı güçler üzerine yoğunlaştırdılar. Büyük olasılıkla 1848'de yapılmış az

EN Y İ İSiNi INGILIZ

bilinen bir deneyi temel alan perfor­

C vitamini eksikliginin

mans arttırıcı karışımlar kısa sürede her yanı sardı.

hastalıÇıı uzun okyanus

Arsenik zehirlenmesine karşı bir

DENİZCİLER BİLiR neden old�u iskorbüt

yolculuklarında

tedavisinin guatrı önlediğini keşfetti.

panzehir keşfeden b'Üvenilir bilimci

denizcilerin ölümüne

Dikkat çeken bir diğer Avusturya­

Alman fizyolog Arnold Adolphe

neden oluyordu.

lı, Anton Freiherr von Eiselsberg ise bir kedinin tiroid ve paratiroid bezi­

Berthold, uzun vadede şöhreti üze­

161 Tde lng iliz cerrah

rinde pek de olurrılu etkiler yaratma­

John Woodall limon ve

ni uyararak, deneysel tetani yarattı.

yacak bir deneme gerçekleştirdi: bir yavru horozun testislerini, kısırlaştı­

hastal�ı önledi�ini

rılmış bir horozun karu1 boşluğtma

keşfetti. O dönemde

nakletti ve horozun yeniden tavuk peşinde koşturmaya başlamasını şaş­

bilmiyordu ama bu. kimi

kınlık ve mutluluk içinde izledi. Ani

ila<; satıcılarının

Hastalık ağrılı kas kasılma ve titre­ melerine neden oluyordu. Von Ei­ selsberg'in ameliyatı, salgı bezi fonk­ siyonlarındaki azalmanın yol açtığı hatalı kalsiyum metabolizmasının,

misket limonunun

kimse bunun nedenini

tetanine neden olduğunu kanıtlıyor­

değişimin nedeninin, kendi deyişiyle

iyileştirme vaadinde

du. Ayrıca "miksödem" adlı rahat­ sızlığın tiroid özüyle tedavi edilebile­ ceği keşfedildi. Günümüzde bu has­

bir "iç salgı" olduğuna karar verdi. O sırada modern hormon tedavisinin

bulunmasını

talığa "hipotiroidizm" deniyor ve genelde doğal ya da sentetik tiroid

engellemedi.

eşiğine geldiğinden habersizdi. fransız nörolog Charles-Edouard Brown-Sequard'm çalışması ise cin­

hormonlarının kullanımıyla tedavi ediliyor. Japon kimyager Jokiçi Takamine

sel canlılık ve yenilenmenin birbiriy­ le yakından ilintili olduğu görüşünü destekler nitelikteydi. 72 yaşındaki

190l 'de, böbreküstü bezleri tarafın­ dan üretilen adrenalini keşfetmişti. Adrenalin stresli zamanlarda kana

Brown-Sequard 1 889'da, sperma sı­ vrsmm kana karışarak vücut sistem­ lerini güçlendiren salgılar içerdiğini

karışarak tansiyonu yükseltiyor, mi-

ileri sürdü. Kendisine on kez suyla

125


BiL i M i N SERÜVEN İ

R E S E PTÖ R LE R VE M EM B RAN L A R H mamı devinim halinde binlerce iç yapısı olsa da,

lar. Bazı hormonlar ise hücreye hiç girmez, yalnızca hüc­

tüm bu yapıları bir deri gibi kuıatan membran, içlerin­

kilde sitoplazma içine ikinci bir aracının salıverilmesini

de en dikkat çekici olanlarından biridir. Çeşitli türde

sağlar, hücrenin hormona tepkisini tetiklemiş olurlar.

ücrelerin görev yerine getiren ve neredeyse ta·

re yüzeyindeki reseptör proteinlerine bağlanırlar. Bu şe­

moleküllerle hücreye giriş çıkışı

"Moleküler tanıma" açısın­

denetleyen membranın içinde

dan hayati önem taşıyan bu "ki­

binlerce reseptör (almaç) ve çeşit­

lit ve anahtar" mekanizması, ilaç

li yapılar yer alır.

tasarımına çeşitli katkılar sağladı.

Reseptörlere iki şekilde bakıla­

Geçmiıte yeni bir ilaç üretmek

bilir; birincisi, hücre içi ya da üs­

için pek çok bileşimin denenmesi

tünde yer alan ve antijenlere,

gerekiyordu. Ancak günümüzde

ilaçlara, sinir ileticilerine ya da

bilgisayarlar. örneılin, bir virüsün

hormonlara bağlanabilen mole­

ya da hastalıkla ilişkili bir enzi­

küler yapılar veya alanlar; ikincisi,

min üzerindeki protein reseptör

bazı duyusal uyarıcılara tepki ve­

bölgelerinin simülasyonunu

ren özelleşmiş hücreler veya sinir

liıtirebiliyor. sonra da reseptöre

ucu grupları olarak. ôrneılin, ba­

uyacak şekilde tasarlanmış etkili

ğırsak hücrelerindeki membran reseptörleri çeşitli sindirim ürün­ lerini içeri alır ve bu molekülleri kana aktarırlar. Kalp kası hücrele­

bir ilaç molekülü modeli yarata­ Bu renklendirilmi$ transmisyon elektron mikrografı, iki hücre arasındaki hücre membranını gösteriyor.

rinin dış membranlarında ise, vü­

biliyorlar. Araıtırmacılar kısa süre önce (T2R'ler denen) yepyeni bir tat reseptörleri ailesi keşfettiler. Ai­

cudun stresli zamanlarda ürettiği

le, genellikle zehirlerle ilişkilen­

uyarıcı nitelikteki "savaş ya da

dirilen karmaşık tatlar dizisi "bu­

kaç" hormonu adrenaline yönelik

rukluğu" ayırt etmeye yardımcı,

reseptörler vardır. ôte yandan, hastalıkla savaşan B hüc­

yaklaşık BO farklı üyeye sahip. Dilde, tuzlu, ekşi, tatlı ve

releri üstündeki reseptörler. belli bir antijenin üstünde­

acı duyularını algılamamıza ve ayırt etmemize yarayan

ki bölgelere bağlanır.

hücrelerin oluıturduğu çok sayıda tat tomurcuğu bu­

Endokrin bezi tarafından kana aktarılan hormonlar.

lunduğu için, T2R reseptörlerinin yalnızca tat tomur­

tüm hücrelerle etkileşir. Ancak, yalnızca "hedef hücre"

cuklarının sınırları dahilindeki hücrelerde yer alması

denen belli bazı hücreler bütün hormonlara tepki verir.

sürpriz deılildi. Deney hücrelerine reseptör genleri ve­

Hormon molekülleri hedef hücre içindeki reseptör pro­

rildiğinde, hücreler yalnızca burukluk bileşenleriyle re­

teinlerine bağlanır bağlanmaz, hormonlar bir dizi reak­

aksiyon verdiler. ôte yandan, reseptör moleküllerinin

siyonu tetikler ve belli birtakım kimyasal reaksiyonların

her biri buruk tada ka�ı oldukça ayrımcı görünüyordu.

hızlanmasına ya da yavaşlamasına neden olurlar.

126

ge­

Belli bir buruk formuna reaksiyon veren bir reseptör,

Bazı hormonlar hücreye girerek sitoplazmadaki bir

farklı görünen bileşimleri titizlikle gözardı ediyordu. Bu

reseptör proteinine bağlanırlar. Hormon ile reseptör bi­

da, neden BO farklı reseptör olduğunu ve belli bir resep­

rarada çekirdeııe doğru hareket eder. kromozoma bağ­

törün, neden buruk tadın farklı çeşitlerini tanıyamadı­

lanır ve hücrenin belli proteinleri sentezlemesini sağlar-

ğını açıklıyor.


iNSAN BEDENi

inceltilmiş köpek ve denek hayvanı kanı ile spermasını enjekte etti. Brown-Sequard'a bakılırsa sonuçlar olağanüstüydü: gençlik gücüne yeni­ den kavuşmuş, iktidarsızlıktan kur­ tulmuştu. Laboratuvar çalışmaları artık onu halsizleştirmiyor, saatler süren çalışmaların ardından bile karmaşık konular üstüne yazılar ya­ zabiliyordu. Sonuçları doğrulamak için Brown-Sequard enjeksyionları durdurdu ve yeniden halsizleşti. Bir­ kaç bilimcinin daha aynı sonuçları elde ettiği söylenir. Brown-Sequard'ın çalışması eleş­ tirilere hedef oldu ve iddiaları ciddi­ ye alınmadı. Kendisine biraz hor­ mon aşılamış olabilirdi ama belki de bu enjeksiyonlar plasebo etkisi ya­ ratmıştı. Gençlik enerjisini ve canlılı­ ğını özleyen, yaşı ilerlemiş bir erkek için böyle bir olasılık gayet akla yakındı. Öte yandan, kandaki şeker seviye­ sini dengeleyen insülin hormonu­ nun hayat veren etkisine ilişkin her­ hangi bir şüphe yoktu. "Diabetes mellitus", yani şeker hastalığı 1 920'lere kadar ölüm fermanı arıla­ mına geliyordu. Mô ı SSO'ye tarihle­ nen Ebers Papirüsleri'nde bile sözü edilen hastalığın, insülin salgılayan pankreas ile ilişkilendirilmesi l ?OO'lerde gerçekleşti. Bilimciler du­ rumlarını düzeltmek istedikleri di­ yabetiklere öğütülmüş pankreas do­ kusu yedirmeyi denedilerse de başa­ rılı olamadılar. Pankreasın kendi sindirin1 enzimlerindeki bir şey, hor­ monu yok ediyordu. Kanadalı fizyolog Frederick Ban­ ting, değişime uğramamış pankreas salgılarının, pankreası bağırsaklarla

birleştiren kanalların bağlanması yo­ luyla elde edilebileceğini düşünüyor­ du. Banting'e göre, salgı maddesi ay­ rıştırılabilirse, diyabet tedavisinde kullanılabilirdi. Banting pankreası alarak bir köpekte diyabeti suni ola­ rak telikleyebilir, hipotezini test ede­ bilirdi. Banting ve Toronto Ünive­ ristesi'nden asistanı Charles Best de­ neylere başladılar. 1 92 1 'de ikili, tatmin edici sonuç­ lara ulaştı. Pankreası alınan Maıjo­ rite isimli bir köpek, klasik diyabet sendromu geliştirmişti. Banting ile Best, köpeğe pankreas salgı özü aşı­ ladıklarında diyabet ortadan kalkb. Dal1a sonra meslektaşları insülin adı verilen bu hormonu saflaşbrdılar ve incelediler. İnsülin sözcüğü Latin­ cedeki "ada" kelimesinden geliyordu çünkü vücut salgıY1 pankreasın Lan­ gerhans adacıkları denen bölümle­ rinde üretiyordu. Ertesi yıl, yani 1922'de araştırma­ cılar ilk doz insülini, diyabetten öl­ mek üzere olan ı 4 yaşındaki bir ço­ cuğa verdiler. Çocuğun hastalık be­ lirtileri kayboldu, ki bu da ölümcül bir hastalığın tıbbi denetim albna alınabildiğinin ilk işaretiydi. Banting l 923'te Nobel Ödülü'nü, çalışmala­ rını yürüttüğü laboratuvarın sahibi John R.R. Macleod ile paylaştı. An­ cak Best son anda ödülü paylaşmak­ tan men edildi ve bu olumsuz yakla­ şım uzun süre Banting'in canını sıktı. 1 936'da Amerikalı kimyager ve fizyolog Edward Calvin Kendall, böbreküstü bezlerinin diğer önemli salgılarını da ayrıştırdı. Kendall sekiz steroid hormonunun yanısıra, önce­ leri "E Bileşiği", sonralan "kortizon"

Ebers Papirlistı lıakkmda dalıa fazla bilgi içi11 bkz. sayfa 75.

127


BİLİMiN SERÜVENİ

STEROIOIN KEŞFi Hormonların ke;fıyle birlikte doktorlar organlann işleyişine ilişkin yeni bilgiler

adı verilen maddeyi aynştırmayı ba­ şardı. Tıpkı adrenalin gibi kortizon da vücudun strese karşı salgıladığı bir hormondu. Kortizon günümüzde halen enAa­ masyonu (yangı) azaltma amacıyla yaygu1 olarak kullanılıyor. 1 940'ların sonunda Amerikalı kimyager Percy Lavon )ulian, genellikle bağdoku ra­ hatsızlıklarının, romatizma! hasta­ lıkların ve akut alerjik reaksiyonların tedavisi için kullanılan sentetik kor­ tizonu geliştirdi.

edindiler. Amerikalı kimyager E. C. Brown,

KANSER

böbreküstü bezinin

Kanseri anlamaya ve onun kaynağı­ na inmeye çalışan ilk bilimcilerin ya­ şadığı zorlukların yanında, hormon izolasyonu -hormonların kültür içinde karma bir bileşimden ayrıştı­ rılması- oldukça kolay bir işti. Me­ kanizması anlaşılmasa da, kanserin en azından normal olmadığı bilini­ yordu. Kanser olgusu, en az ona bu ismi veren Hipokrat kadar, hatta belki daha da eskiydi. Mısır mumyaların­ da da tümörler bulunmuştu ama es­ kilerin onlara ilişkin bir fikir sallibi olup olmadığı bilinmiyor. 1 6. yüzyıl İngiliz hekimi Andrew Boorde, doğ­ ruyla yanlış arasında flört eden bir dille kansere dikkat çekmişti. "Karsi­ noma Yunanca bir kelime," diye yazmıştı, "İngilizcede buna mah­ pushane hastalığı denir. Bazı yazar­ lar ise onun, bedenin muazzam kı­ sımlarını kemirip bitiren bir yara (kanser) olduğunu söyler. Ancak ben onu mahpushane hastalığı ola­ rak görüyorum." Kesin olan bir şey varsa, o da en kötü sonuca yol açması kaçınılmaz

salgıladK)ı steroidleri belirledi. Bunlann arasında enflamasyonu (yangı) azaltabilen kortizon da yer alıyordu.

128

olan kanserli urların herkeste korku uyandırdığıydı. H astalığı anlamaya yönelik sonuçsuz çabalar, insan kan­ ser dokusundan alınan maddeleri köpeklere aktarma girişinılerinden; cilde kömür katranı sürmeye dek de­ ğişen geniş bir yelpazeye yayılıyordu. 19. yüzyılda hücre ve doku teorisi geliştirildiğinde, araştırmacılar daha fazla ilerleme kaydetmeye başladılar. Önceden bal1sedildiği gibi Rudolf Virchow hastalığa serbest hücrelerin neden olduğuna ve anormal koşullar altındaki hücrelerin, anormal ürün­ ler verdiğine inanıyordu. Bilimciler zamanla fare ve sıçaıılarda kanser naklini, hatta yeniden-naklini öğ­ rendiler, ayrıca çeşitli kimyasallar ve tahriş edici maddelerin kansere ne­ den olabileceği de kaydedildi. Ne var ki 20. yüzyıla dek kanserin tamamen hücresel olduğu, bölünme esnasında h ücrelerin kontrolden çıkıı1asına neden olan karmaşık bir elementler ve mekanizmalar bileşi­ minden kaynaklandığı netlikle anla­ şılamadı. Araştırmacılar kimyasal, fi­ ziksel ya da vira! bazı etkenlerin, hücre gelişimi ve ayrışmasını düzen­ leyen genleri sabote edebildiğini ve onları yeniden düzenleyebildiğini gözlemlediler. Söz konusu senaryo­ da tek bir h ücre kontrolsüzce bölü­ nerek çoğalıyor ve diğerleriyle birle­ şerek mutasyona uğramış hücreler kolonisi oluşturabiliyordu; örneğin, habis tümör. N�deııi bilinmese de bu hücresel sapma, yeni araştırmaları tetikledi. Büyük Amerikalı bp eğitimcisi Ab­ raham Flexner'ın dediği gibi, "Has­ talığın yalnızca belli bir kısmının tam anlamıyla biliniyor olması, uy-


i N SA N B E D E N i

KANSERİN IPUÇLARI 1 830'1arda tümörler üzerinde ge�ekleştirdi9i mikroskop çalışmalan, Alman patolog Johannes Muller'in, kanserin anormal hücrelerden o\�u sonucuna varmasını sa9ladı. Mullerin bulgulan, tüm hücrelerin. hücreden gelmesi gerek1i9i öngörüsünü içeriyordu.

·y"'

��t� 't;-

.

gulanan bilimsel yöntemi geçersiz kılmaz. Alacakaranlığın hakim oldu­ ğu alanlarda, kesinliğin yerini olası­ lıklar alır. O alanlarda hekim gerçek­ ten de yalnızca tahminde bulunur belki ama -en önemlisi- tahminde bulunduğunun farkındadır. Yönte­ mi, deneme niteliği nde, titiz, özenli

ve hassastır." Zamanla kanserin ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli teoriler geliştirildi. Çoğu teorinin merkezinde virüsler yer alı­ yordu. Virüslerin kanser konusun­ daki tarihi düşünülünce, bu pek de şaşırtıcı değildi: kanatlılarda Rous Sarcoma Virüsü; burun ve boğaz

129


BİLİMiN SERÜVENİ

kanseriyle ilişkilendirilen Epstein­ Barr virüsü; Afrikalı çocuklarda gö­ rülen bir çeşit yüz kanseri, Burkitt lenfoma; ve rahim boynu kanseriyle ilişkilendirilen herpes simpleks

GÖGÜS KANSERİ Sekiz kadından biri gö(ıüs kanserine yakalanır. Hastall\)ın

(uçuk) virüsü. Ne var ki insanı etki­ leyen kanser türlerinin çoğu ile virüs bağlantısı kurulamamıştı. Ancak arayış sona ermedi. Birçok kanser türünde kansere yol açan virüse rastlanıyorsa, bu virüsle­ rin vücudumuzda bir yerlere yerleş­

ya da ısın tedavisinin

miş olması gerekiyordu. Belki de bir etkenle serbest kalana ve tümör geli­ şimine neden olana dek, hücre çekir­

i�edl\li. kısmi, bütünsel

değinde nesiller boyu gizleniyorlar­

ya da radikal

dı. Bu süreçte, hücre komutlarının

--kütlenin alınmasından çoğu zaman kemoterapi

rnastektorniye (meme

tedavi )OOternlen

bir parmağı olması akla yatkın görü­ nüyordu. Teorisyenler, viro-genlerin

mevcuttur.

(bir virüsün hücre içinde sentezini

alınma�) kadar- ç�tji

130

sağlayabilecek

genler)

virüslerin

içinde ortaya çıktığuu düşündüler. Teoriye göre, söz konusu viro-genler bir hücrenin çekirdeğine ve DNA'sı­ na girdiklerinde, kanser üreme süre­ ci başlamış oluyordu. Bu sinsi sistem nesilden nesile aktarılabilirdi. Peki vira! genlerin kansere dönüşmesine neden olan şey neydi? Tahminlere göre yanıt -kimyasallar ve ilaçlar, radyasyon, veya diğer virüsler gibi­ çeşitli kanserojenlerdi. Araştırm acılar bir süre sonra vira] genlerin amaçlannı gerçekleştirme yöntemlerine ilişkin çeşitli sorulara yol açan bir keşifte bulundular. İşe, hayvanları etkileyen kanser virüsleri­ ni ve taşıdıkları genleri yakından in­ celeyerek başladılar. Sonunda hay­ van hücrelerinde kansere yol açan virüslere karşılık gelen bazı genler ol-


İNSAN BEDENi

duğunu keşfettiler. Bu durumda vi­ ra! genlerle büyük benzerlik gösteren bu genler, virüsün yardımı olmaksı­ zın kanser yaratıyor olabilir miydi? Söz konusu şüpheli genlere "proto­ onkogen"ler adı verildi: yani, kendi­ sini kansere neden olan ("onco") bir gene dönüştürme potansiyeline ("proto") sahip normal bir gen. Bu keşifle birlikte yeni bir moleküler teori, kanserin temel bir nedeni açı­ ğa çıkmış oldu. Bilimciler dikkatlerini proto-on­ kogen'leri üreten mekanizmayı çöz­ meye yoğunlaştırdılar. Bu genlere hem hayvanlar hem de insanlarda rastlanıyordu. Normal şartlarda ve zararsız oldukları sürece hücre bö­ lünmesi ve gelişimini kontrol ediyor, sonra ölümcül hale geliyorlardı. Bu soruları araştıranlar arasındaki kilit isimler, ileride Ulusal Sağlık Enstitü­ sü'nün başkanı olan Harold Varmus ve J. Michael Bishop'tı. Her iki araş­ tırmacı da çalışmaların ı San Francis­ co'daki California Üniversitesi'nde yürütüyordu. 1970'lerde Rous sarcoma kanallı virüsüyle deneyler yapan Varmus ve Bishop, sıradışı bir şey keşfettiler: sarcoma kanatlı virüsünde görülen (ve "sark" diye de bilinen) "src ge­ ni", kümes hayvanlarının genomu­ nun bir parçasıydı. Diğer bir deyişle, hücre kaynaklı söz konusu gen, yaşa­ mına normal bir gen olarak başlıyor, ancak sonradan kansere yol açması­ nı sağlayan bir mutasyona uğrayabi­ liyordu. Bu önemli keşif sorun yaratabile­ cek pek çok normal, gelişim düzen­ leyici hücre kayııaklı geninin, yani kanser yapıcı virüslerle benzeşen

genlerin ayrıştırılmasını sağladı. Varmus, Bishop ve diğerleri, balık­ tan mayıııuna dek neredeyse tüm omurgalı türlerinde görülen bir dü­ zine kadar gene dikkat çektiler. An­ cak insan genleri buna dahil değildi. Bu bilgi kanserin genetik bir hastalık olduğunu gösteren bulguların artı­ şıyla birlikte daha ileride ortaya çıka­ caktı. Massachusetts, Cambridge'deki Whitehead Enstitüsü'nde biyoloji profesörlüğü yapan Dr. Robert We­ inberg, çalışmaların bu aşamasına büyük katkı sağlayarak, doğrudan kanser potansiyeli taşıyan genleri araştırdı. Weinberg'in ve diğerleri­ nin yol gösterici çalışmaları sonun­ da, insanda mesane, kolon, göğüs, akciğer ve lenf sistemi kanserinden sorumlu genler belirlendi. Weinberg !982'de, üstünde çalış­ tığı insan kanser genlerinin, hayvan­ larda görülen kanser virüsleriyle he­ men hemen aynı olduğunu doğrula­ dı. Ayııı sıralarda Ulusal Kanser Ens­ titüsü'nün araştırmacıları da bir hayvan kanser virüsü ile insanda gö­ rülen mesane kanseri geni arasında bağlantı kurdular. Dönüşmüş hüc­ relerden bir onkogen ayrıştıran We­ inberg ise, çalışmalara ciddi katkı sağladı. Onkogen aşılanan normal bir hücrenin, kanserli hücreye dönü­ şebileceğini gösterdi. Kanserle bağlantılı vira) genler ile hücresel onkogenler arasındaki gi­ zemli ilişkinin sırrı çöziilmeye başla­ mıştı. Virüsün onkogenleri ile hüc­ reninkiler attık yakın akraba kabul ediliyordu. Gürünüşe bakılırsa DNA'nın tanımlanabilir, spesifik ba­ zı kısuııları radyasyona ya da kimya-

X·IŞINLARI X-ıımJan, elelctrık yuklü pan;aolctaki

yavaılamay1a � atomlatdakı

elektronlann haıel<etıyle ortaya çıkan, çok kısa dalgaboyuna sahıp elektromanyetik ı�nımlaıdır. Wilhelm Coorad Röntgen, X ı�nlarını 1 895'te Almanya, Würzburg'ta keşfetti .

131


BİLİMİN SERÜVENi

sal zararlılara tehlikeli şekilde maruz

apoptozise bağlı olarak günde 70

kalarak değişime uı:,'Tadığında, (virüs

milyar kadar hücre kaybına uğradığı

kaynaklı ya da nnrmal hücresel ge­

tahmin ediliyor. Biyolojik sürecin

nin değişimiyle ortaya çıkan) aynı

normal ve önemli bir parçası olan bu

acımasız gen, hastalığı tetikliyordu.

süreç sayesinde gereksiz ya da hasar­

Önceden de düşünüldüğü gibi bu

lı hücrelerden kurtulunur. Ancak

durum kromozomların her yerinde

normal denemeyecek bazı olaylar da

ortaya çıkmıyordu. Weinberg 1997

apoptozisi körükleyebilir. Bunlaruı

yılında, çalışmalarına karşılık Ulusal

arasında radyasyon ya da kanser te­

Bilim Madalyası aldı. Varmus ile

davisinde kullanılan ilaçlar, vira) en­

Bishop ise 1989'da Nobel Ödülü'nü

feksiyon ve kortikosteroidler gibi ba­ zı hormonlar sayılabilir. !990'lara

paylaştılar. Onkogenlerin dalıa iyi anlaştlması

dek süren laboratuvar araştırmala­

ve genetik bilginin olumsuz etkilene­

rıyla bilimciler apoptozisin geliş­

bileceğinin kavranmasıyla birlikte

mekte olan organizmaların sinir ve

araştırınactlar modern biyolojinin

bağışıklık sistemlerinin şekillenme­

en çok irdelenen konusu üzerine yo­

sinde rol oyııadığını ve hücre şekil­

ğunlaşmaya başladılar: "apoptozis"

len mcsi için büyük önem taşıdığını

kavram ı ve onun hücre ölümündeki

doğruladılar. Ayrıca bu sürecin hüc­

önemli rolü.

re ölümü ile hücre yenilenmesi ara­

İlk kez !972'de öne sürülen apop­ tozis, programlı hücre ölümü, ya da

ni de gösterdiler.

kimilerinin dediği gibi, çok hücreli

Bilimcilerin endişelerinden biri,

organizmadaki istenmeyen bir hüc­

hücrenin bir şekilde hasara uğrama­

renin gerçekleştirdiği "kasıtlı inti­

sı ve kendini öldürme becerisini yi­

har" süreci şeklinde tanımlanabile­

tirmesi durumunda, bu hasarın kop­

cek, ilginç bir organik olaydır. İncin ­

yalanarak tekrarlanması ve kansere

me ya da hastalık sonucu hücre veya

dönüşmesi olasılığıydı. Apoptozis'e

doku ölümü anlamına gelen "nek­

direncin gerçekten de birçok, hatta

roz"un aksine, apoptozis planlannuş

tüm kanser hastalarında görüldüğü­

bir olay ve hücrenin büzüşerek,

nü ortaya koyan bulgular zamanla

komşu hücreler tarafından hızla sin­

arttı. Her ne kadar insan vücudu ha­

dirilmesiyle sonuçlanan çabuk ve

bis hücreleri ortadan kaldırma bece­

kolay bir süreçtir. Bu olaylar dizisi­

risine sahip olsa da, kanser hücrele­

nin avantajları da olabilir. Sıkça sözü

rindeki mutasyonlar bu süreci engel­

edilen bir örnek, gelişmekte olan

leyebiliyordu.

embriyonun parmaklarında karşı­

Bunun üzerine bilimciler ve ilaç

mıza çıkar: küçücük parmaklar ara­

üreticileri, kanserli hücrelerin yok

sındaki hücreleri gevşeten ve yok

edilmesi için apoptozisi sürdürme­

eden şey apoptozistir. Böylece par­

nin yollarını araştırmaya başladılar.

maklar ayrtlır ve özgün yapısına ka­

Ancak seçici hücre ölümünü tetikle­

vuşur.

mek kolay değildi. Çeşitli zorluklar

Ortalama

132

sındaki doğal dengeyi yönlendirdiği­

bir yetişkin

insanın

vardı ve bu zorluklar günümüzde de


iNSAN BEDENi

KAN S E R VE A PO PTOZ İ S anser türleri genellikle kimyasal ya da diğer labo­

onarım için kalıp oluşturur. Ancak onarılmayan ONA,

ratuvar testleri sonucunda ortaya çıkmadıkça ve­

genelde hücrenin kendi kendini yok etmesine ve (hücre

ya günümüzün güçlü, keskin-gözlü tarama cihazlarıyla

daimi hücre bölünmesi kapasitesine sahip bir dokunun

görüntülenmedikçe, varlıklarına ilişkin işaret vermez­

içinde yer alıyorsa) komşu hücrelerin bölünerek yerini

ler. Ancak bu geçici görünmezlikleri yine de gidişatları­

almasına yol açar.

K

nı engellemez; hücreleri kontrolsüzce bölünmeye ve

Hücre intiharına bilimde •apoptozis" denir. Apopto­

bir mutasyona uğramış hücreler kolonisi, yani habis tü­

zis Yunancada "düşmek" anlamına gelen kelimeden tü­

mör oluşturmaya zorlarlar. Kanserli

retilmiştir. Apoptotik hücreler öl­

hücreler çoğu zaman kana ya da

dükçe, büzüşerek küçük parçalara

lenfatik sisteme karışarak değişime

ayrılır ve komşuları tarafından yutu­

ugramış benzerlerini vücudun uzak

lurlar. Hücre intiharı süreci ya�m

köşelerine taşırlar. Gittikleri yerler­

boyu devam eder. Örneğin, cildin bir

de ise "metastaz" denen ikincil top­

katmanı durmaksızın yeni hücreler

luluklar oluştururlar.

üretir. Cilt yüzeyine doğru göç eden

Kansere yakalanan bir hücrenin

bu yeni hücreler kendilerini öldürür­

membranı, vücüdunkilerden farklı

ler ve alt tabakadan gelen yeniler

birtakım işaretler taşıyacak şekilde küçük bir değişime uğrayabilir. Nor­ mal şartlarda bağışıklık sistemi bu yeni işaretleri tanır ve harekete ge-

onları iterek yerlerini alırlar. Bu ör­ Cerrahlar, kanserti akciOerden parça alarak lobektomi yapıyorlar.

çerek değişime uğrayan hücreleri ortadan kaldırır. Vü-

nekte apoptozis kötü bir şey değildir. Apoptozis ayrıca kanseri önleme

konusunda da yararlıdır. Hücre intiharını yöneten ve

cudumuz hasara uğramış hücreleri ya da bileşenleri yok

"tümör baskılayıcı• adı verilen genler vardır. Bu genler

etme ya da yenileriyle değişme yoluyla metabolik hasa-

kontrolsüzce çoğalma ve tümöre dönüşme olasılığı yük-

ra kar}ı direnen bir yapıya sahiptir. Bu siireç. vücutta ke-

sek olan hasarlı hücreleri öldürür. Ancak kimi zaman

sintisiz olarak yaşanır. Aslında hücrelerde, gereksinim

devreye "fren genleri" denen diğer genler girebilir.

duyulmayan maddeleri yok eden "lizozom" ve "perok-

Bunlar apoptozisi bloke eden ürünler üreterek, tümör

sizom" isimli özell�miş yapılar vardır. Bu yapılar temel-

gelişimini tetikler ve programlı ölümü engellerler. Ka-

de "kimyasal atık imha birimi" görevi görürler. Önem-

çak hücre bölünmesi anti-apoptozis etkeninin bir ürü-

lerini vurgulamak için, bu enzimleri şifreleyen gendeki

nüdür, tıpkı kanser gibi. Gerçekten de elde edilen bul-

bir mutasyonun "Tay-Sachs" hastalığına yol açtığını söy-

gular, sonradan edinilen apoptozise direnme kabiliyeti-

lemek yeterlidir. Kendisini nöbetlerle ve körlükle belli

nin, birçok, hatta belki de tüm kanser türlerinin ayırt

eden bu hastalık kurbanlarını genelde dört yaşından

edici özelliği olduğunu ortaya koyuyor.

önce öldüren, kalıtımsal bir rahatsızlıktır. Atık imha birimleri hasarlı hücre öğelerini ortadan

Bilimciler kansere kar}ı savaşta apoptozisi tetiklemenin yollarını araştırıyorlar. Yeni apoptozis tetikleyici

kaldırdığında, orıl•rı oluşturan genlerin harekete geç-

ilaçların etkinliğini test eden klinik deneyler bir süredir

mesiyle öğeler yenilenir. Genlerin kendisi hasara uğra-

devam ediyor. Belki de bu ilaçların bazıları, fren genle-

mış olsa da, hücrelerin DNA'yı onarma kabiliyetleri var-

rinin protein üretimini engelleyerek, kanserli hücreleri

dır. DNA'da birbirini tamamlayan iki sarmal bulunur.

apoptozis-tetikleyici kemoterapilere daha duyarlı hale

Bunlardan biri işlemez hale gelirse, diğeri kusu"uz bir

getirebilir.

133


BiLİMİN SERÜVENi

varlıklarım sürdürüyor. Örneğin, bi­ limciler, radyasyona ve kemoterapi­

lıklı hücrelerin ölümüne yol açma­ ması şart.

ye maruz kalmalanna rağmen neden bazı tümörlerin hücre intiharına di­

GENETiK VE DNA'NlN KEŞFİ

rendiğini anlamaya çalışıyorlar. Apoptozisi düzenleyen şeyi daha iyi

Bilimin en önemli başarılarından bi­ ri gerçekleştirilmemiş olsaydı, onko­ gerıler, apoptozis ve diğer pek çok

öğrenmek ve sonra kanserli hücre­ lerde intiharı letiklemenin bir yolu­ nu keşfetmek gerekiyor. Sözkonusu

biyokimyasal olaylara ilişkin bilimsel teorileri besleyen bilgiye ulaşılama­

tedavinin ise hastalık için fazla ağır

yacaktı. Sözkonusu başarı, kalıtımın

olmaması ve Sophocles'in bir za­ manlar dediği gibi, nihayetinde sağ-

ve ilgili tüm hastalıkların ana şablo­ nu olan genetik şifrenin kırılmasıydı.

EGITİM VE KONTROL 1 935'te kadın dernekleri tarafından başlatılan

kanser farkındalıgı yaratma amaçlı kampanya, binlerce

gönüllüyü biraraya getirdi. Kampanya lıaşlad�ında kanserin

kontrolü için ugraş veren yalnızca 1 5.000

ki� vardı. 1 938'e gelindigi nde ise bu sayı 1 50.000'e ulaş�. Aliştei<i yaıı: KANSffi'.lEN ôLEN KADNARIN SAYtSt ERl<EKLERDEN rAZlA HERYL GOOt:is YADA RAHiM KANSERiNDEN

YAŞAMlll vtılıEN 35.000

KAIJININ 'YÜZDE 70'İ, ZM1ANINJA TEDA� tE Klf!TARILABILR.

AAERi<AN KANSER

KOl/ffiQ DERIEGi iŞBl.<IJGIYLE BİfllfŞK

DEVlETlfR KAAIJ SAGUQ H�El.lERİ

134

U � fllUlllC HEAlTH SERViCE iN COOPERATIOM WITH THE AMUICAH SDCIETY FOR CONTIOL OF CANCI -� � � � � � � �

� = p , __ _.. �-� ·· � ·� � == " --� � � � � � � � ... · -- ·--


iNSAN BEDENi

Nesiller boyu bilimcilerin aklını ka­

ler sonraki nesillere saf haliyle aktarı­

rıştıran sorunun çözümüne rehber­

lıyordu.

lik eden kişi, Avusturyalı bitkibilim­

Sonuçlara bakılırsa uzun bitkileri

ci ve keşiş Gregor Mendel'di. Men­

kısa olanlarla çaprazlayınca ortaya ya

de! akla gelmeyecek bir laboratuvar

uzun ya da kısa bitkiler çıkıyordu ve

olan sessiz sakin bir manastır bahçe­

ilk neslin tamanu çoğunlukla uzun

lıakkıtıda daJw

sinde, tanıdık bir sebzeyle deneyler

oluyordu. Benzeri şekilde, kırmızı ve

fazla bilgi için

beyaz çiçekli bitkileri çaprazlayınca

bkz. sayfa 280-85.

yaptı. DNA'nın henüz hayal bile edilme­ diği bir dönemde, hatta hücre yapısı

ortaya

iki renkten birine sahip bitki­

ler çıkıyordu ama çaprazlanan bitki­

dahi tam olarak çözülmeden önce,

lerin ilk nesli yalnızca kırmızı çiçek­

Mende! günümüzde genetik aktarun

Werden oluşuyordu.

dediğimiz fenomeni gözler önüne

Mende! ayrıca ilk nesil melezleri

serdi. Bunu gerçekleştirmek için de

birbirleriyle çaprazladığında alterna­

pek çok nesil bezelye bitkisi yetiştirdi

tif sonuçlar elde edebileceğini de

ve her neslin tohumunu kullanarak

keşfetti. Örneğin, beyaz çiçekli ve cü­

bir sonrakini üretti. Ortaya çıkan

ce bitkiler. Bu da, kısa ve uzun

özellikleri ise titizlikle kaydetti. Bili­

kırmızı ve beyaz çiçekleri oluşturan

nen bir tohum türünden yetiştirilen

şeyin aslında her zaman var olduğu

ve başka türlerle karıştırılmayan saf

ve gelecek nesillerde herhangi bir za­

veya

soy bitkiler, nesiller boyu daima

manda ortaya çıkabileceğini gösteri­

benzer özellikler taşıyan bitkileri tü­

yordu.

retiyordu. Örneğin saf soy kırmızı

Mende! çok geçmeden bu kalı­

çiçekli bitkilerden sürekli kırmızı çi­

tunsal birimlerin her birinin, biri

çekli bitkiler türüyordu. Mendel daha sonra melez türler

anneden, diğeri babadan gelmek üzere çiftler halinde var olduklarını

yarattı, yani bitkilerarası çaprazlama

keşfetti. İnsanda genlerden biri, di­

yaptı. Uzun bitkileri kullanarak cü­

ğerine baskın gelebiliyordu. Yani ki­

celer, kırmızı çiçeklileri kullanarak

şi babasının mavi gözlerindense, an­

beyaz çiçekliler vb. yetiştirdi. Melez­

nesinin kahverengi gözlerini alabili­

ler olgunlaştıkça tohumlarını topladı

yordu. Genler dominant (baskın) ya

ve onları tekrar tekrar ekerek, yetişen

da resesif (çekinik) olabiliyordu ama

bitkilerin özelliklerini gözlemledi. Bu süreçte birkaç sürprizle karşı­

Gregor Mende/

kalıtım yoluyla aktarılan genlerin her biri dölün genetik yapısırun bir

laştı. Örneğin, uzun bir bitkinin po­

parçası olarak kalıyor ve gelecek ne­

lenini cüce olanla çaprazlayınca, orta

sillerde kendisini gösterme potansi­

boylu bitkiler elde edilıniyordu. Ay­

yelini koruyordu. Geçmişte ve gü­

nı şekilde kırmızı ve beyaz çiçekli

nümüzde bilimciler tarafmdan ger­

bitkileri çaprazlaymca sonuç hiç de

çekleştirilen tüm çalışmalar gibi

pembe bitki olmamıştı. işin aslı, her

Mendel'in görüşleri de ancak ölü­

yeni bitki, belli özellikleri bütünsel

münden sonra takdir edilebildi.

bir birim olarak alıyordu ve -henüz

1900'lerin biyoloji literatürünü tara­

gen oldukları bilinmeyen- bu birim-

yan bilimciler, keşişin gösterişsiz bir

135


Bİ LİM iN S E R Ü V E N i

İKİLİ SARMAL KAHRAMANLAR!

Solda gö<üleo Britanyalı biyolog Francis Crick "' sajda gö<üleo Amerikalı genetik uzmanı James Watson, 1951 yılında DNA'nın yapısını keşfetmek üzere yola çıktılar. 1 953'te ikili sarmal görüşünü ileri sürdüler "' bu çalışmaları0a 1 962'de Nobel Odülü'nü kazandılar.

günlüğe kaydedilmiş deneysel veri­

zikçi Francis Crick, DNA'nın kar­

ları diğer araştırmacılar da bitkilerde

maşık moleküler yapısını tanunladı.

değil ama hayvanlarda doğrulayın­

Ama daha önce, DNA'nm temel ba­

ca, kalıtım yasaları modern biyoloji­

zı bileşenlerini dikkate almaları gere­

nin demirbaşı haline geldi. "Armut

kiyordu.

dibine düşer" deyimi artık deneysel geçerlilik kazanmıştı.

Üç yıl önce, Çek asıllı biyokimya­ ger Erwin Chargaff, DNA'nın önem­

1944'e atlayacak

li kısımlarını oluşturan dört bazm

olursak, New York Rockefeller Ens­

-sitozin (C}, gı.ıanin (G}, timin (T)

titüsü'nde üç araştırmacının --Os­

ve adenin (A) denen küçük kimyasal

Daha ileriye,

wald T. Avery, Colin M. MacLeod ve

birimler- dağılunı üstüne çalıştığı sı­

Maclyn McCarty- DNA'nın, yani

rada, tablo yavaş yavaş beliriyordu.

deoksiribonükleik asidin, bir kalı­

Chargaff bu bazların her canlıda eşit

tımsal bilgi taşıyıcısı olduğunu ilk

sayıda var olmadığma karar verdi. T

kez ortaya koyduklarını görebiliriz.

ile A'nın miktarı ya da G ile C'nin

Bunu, bir bakteriden DNA'nın bir

miktarı her zaıııaıı aynı oluyordu

kısmını saf halde ayrıştırarak ve elde

ama T ile G veya T ile C, vb. her za­

ettikleri parçacığı, ilgili başka bir

man aynı olmayabiliyordu.

bakterideki kusurlu genin yerine ko­ yarak gerçekleştirdiler. On yıl sonra Harvard'lı genç biyo-

136

kimyager james Watson ve İngiliz fi­

lerini yeniden keşfettiler. Bu bulgu­

Watson ve Crick bunu, T'nin dai­ ma A'ya bağlandığı ve G'nin daima C'ye bağlandığı şeklinde yorumladı-


lar. Runun dışında bir kombinasyon gerçekleş­

GREGOR MENDEL

miyordu. Böylece, karmaşık ONA molekülü­ nün mitozla çoğalırken neden hemen hiç hata yapmadığı da aç1klanmış oluyordu: bazlar bir­

Genetiğin Babası

birlerine ancak belli çiftler halinde bağlanıyor­

1822

du. Yani, çoğalma gerçekleşirken uzun bir

Johann

ONA sarmalı çözülerek ikiye ayrıldığında ve C­ G ve T-A bağlarını ayırdığında, ayrılan her bir yarı, eksiksiz bir örnek oluşturuyordu. Bu ör­ neklerin her biri, çevresindeki hücre materya­ linden kendine uygun bazları topl uyor ve oto­ matik olarak kendisinin tam bir kopyasını üre­ tiyordu. Yarılardan birinde A varsa, kendisine T buluyordu. Açık olan baz C ise, o zaman bir

G'ye bağlanıyordu. Ancak tüm bunlar nasıl düzenleniyordu? ONA'nın biçimi nasıldı? Yine İngiliz araştırma­ cılar Maurice Wilkins ile Rosalind Franklin, da­ ha önceleri ONA üzerinde çalışmalar yapmış­ lardı. ikili, çalışmalarında x-ışını kristalografı­ sinden yararlanmıştı. Bu eski yöntem, içinden x-ışını geçirilen kristalize maddelerin kimyasal yapı analizine dayalıydı. Ağırlıklı olarak Franklin'in elde ettiği bir x­ ışını kristalografı plakasından ve kendi yaratıcı­ lık ve çalışmalarından yola çıkan Watson ve Crick, sonunda ONA'nın yapısını tanımladı: ünlü ikili sarmal ya da kıvrılan merdiven. Hüc­

Mendel, 20 Temmuz' da Avusturya-Macaristan'ın (şimdi Çek Cumh uriyeti' ne ait Hynice) Heinzendorf şehrinde dO\)du.

1843 Moravya, Brünn'deki (daha sonraları Çek Cumhuriyeti, Brno) Augustinyen manastıra girdi ve Gregor adını aldı.

1847 Brünn'deki Augustinyen mezhebe ait Aziz Thomas Manastırı' na rahip olarak atandı.

1851-1853 Vıyana Ün�tesi'nde fen ve matematik €\)itimi

aldı. E�itirn programına deneysel fizik ve bitki fizyolojisi de dahildi.

1856 Bezelye bitkileriyle deneylerine başladı ve sonunda kalıtım ilkesi teorisini geliştirdi; ayrıca yaklaşık 28.000 bitkiyi yetiştirmeye ve test etmeye başladı.

1863 1 882'ye dek süren meteorolojik gözlemlerinin ilkini yayımladı.

1865 Bıtki çaprazlama deneylerinin sonuçlarını Brünn Cemiyeti Doğa Bilim Çalışmaları'na açıkladı.

re yaşamının en önemli iki eylemini gerçekleş­

1866

tirdiği sırada kendi kendisini çözebilen spiral bir

"Melez Bitkilerle Deneyler" adlı makalesini yayımladı ve ileride Mendel'in kalıtım yasaları diye anılacak olan kavramlar, bu makaleyle birlikte ortaya atıldı.

merdivendi bu. Sözkonusu eylemler ikiye bölü­ nerek kendisinin tam kopyasını üretmek, yani mitoz bölünme ve protein üretimiydi. DNA'nın çeşitli parçacıkları, yani nükleotid.lerine bakan bir kimyager oldtıkça tanıdık maddelerle karşı­ laşacaktı. Merdivenin spiral tarafları "fosfor mi­ nerali, oksijen ve şekerler"in bir kombinasyonu olan fosfatlardan yapılmıştı. Basamakları oluş turan dört kimyasal bazdı ve Chargaff'ın da be­ lirttiği gibi, her bir basamak birbiriyle ortada birleşen iki kimyasaldan meydana geliyordu. ONA sarmalının basamakları yaşam türünü ve işleyişini belirler ve oluşturabilecekleri kom-

1868 Brünn,

Aziz Thomas Manastırı' na başkeşiş seçildi.

1872 1. Franz Joseph'in Kraliyet ve imparatorluk Nızamı Haçı'yla ödüllendirildi.

1884 6 Ocak'ta Brünn'de öldü.

1900 Mendel'in keşfedildi.

yaşamı boyunca gözardı edilen çalışmaları y nıd

n


Bi L i M i N S E R Ü V E N İ

binasyonlar neredeyse sonsuzdur.

şıldı. Genellikle yaşamın yapı taşları

Bir zihin egzersizi olarak kombinas­

olarak adlandırılan aminoasitler,

yonlar yaratmak, insanı sonsuza dek

hücrenin akışkan sitoplazmasında

DNA lıakkırıda

meşgul edebilir. Örneğin, şöyle bir

yer alan organik kimyasallardı. An­

dalıa fazla bilgi

basamak dizisi düşünülebilir: CG,

cak protein oluşumunu başlatan bil­

içi11 bkz. sayfa

GC, AT, TA, TA, AT, CG, CG, GC,

gi, çekirdeğin dışına nasıl çıkıyordu?

GC, AT, GC, A ...

Crick, protein oluşumunda ana ör­

292-

295.

Bir virüste farkı şekillerde dizilmiş

200.000 DNA basamağı bul unabilir.

1967

-

neği teşkil eden bir molekülün olma­ sı gerektiği görüşündeydi.

Bir mikrobun kromozomlarında beş

Bu varsayunın doğrulanması, bir­

ya da altı milyon basamak olabilir.

birinden bağımsız çalışan iki Ameri­

Sıranın en tepesinde yer alan tek bir

kalı biyokimyager, MahJon Hoag­

insan hücresinde ise milyarlarcası

land ile Paul Berg'den geldi. Hoag­

vardır. Ancak yaşam türü ne olursa

land da, Berg de sitoplazmadaki

olsun -mikrop, fare ya da insan- te­

RNA'nın bazı parçacıklarını ayrıştır­

melde hep aynı kimyasallar bulunur;

mayı başarmış, her parçacığın farklı

yaşamın hangi forma bürüneceğini

bir amino asidi yakalayacak yapıda

belirleyen ve her gene, sorumlu ol­

şekillendiğini göstermişlerdi. {Trans­

duğtı proteinin üretimini yönlendi­

fer RNA ya da tRNA denen) bu kısa

recek kendi özel şifresini sağlayan

RNA iplikçiklerinin farklı dizilimleri,

şey, bu dört harfli kimyasal alfabenin

farklı proteinlerin biraraya gelme

dizilişidir.

düzerılerini belirliyordu.

DNA'nın yapısı gözler önüne se­

Ancak ortada yeni bir soru vardı:

rildikten sonra araştırmacıların bir

tRNA dizilimini belirleyen şey ney­

sonraki adın11, ikili sarmalın hücreye

di? Her bir iplik, nereye gideceğini ve

görevini nasıl bildirdiğini ve hücre­

ne zaman duracağını nereden bili­

nin bu bilgiyi nasıl kullandığını çöz­

yordu? Sonınun yanıtı iki Fransız bi­

mekti. Çok geçmeden DNA'daki her

limciden geldi: Jaques Monod ve

bir genin, çeşitli aminoasitlerden tek

François Jacob. Monod ile jacob, çe­

bir özel proteini üretmelerini sağla­

kirdekteki genlerin insan vücudun­

yacak şifreli komutları içerdiği anla-

daki kimyasal sentezi düzenleyişini

2003

1967

1978

1980

Güney Afrikalı cerrah Christiaan Barnard insan üzerinde ilk başarılı kalp naklini gerçekleştirdi.

Günümüzde yaygınlaşan suni döllenme yöntemiyle döllenme işlemi gerçekleştirilen ilk tüp bebek Louise Joy Brown. Manchester, lngiltere'de dünyaya geldi.

Dünya �tık Örgütü çiçek hastalıgının yeryüzünden silindigini duyurdu.

138


iNSAN BCDENI

KAUTIM

Avusturyalı bitkibilımci

p

Gregor Mende!. kalıtım· la geçen özellıklerin do­ minant (D) ya da resesif (R) olabilecegini goster·

F

di. Eksik dominantlık durumunda, bu kanatlı­

f2

ların rengi gibi bir ka�ı­

1

1

�R

D� araştırıyorlardı.

"Operon" denen

mın ortaya çıkması mümkündür. Gri kanat­

lılar birlejtiginde, orijinal renk genleri yeniden kendilerini gosterir.

denen farklı bir RNA tipi çıkar.

belli bazı genetik şifre birimlerinin,

Gen, belli bir proteinin tüm şifre­

diğer genlerin aktivitesini denetledi­

li bilgisini ınesajcıya teslim eder. Ön­

ğini ileri sürdüler.

ceden kendini çözmüş olan gen ye­

Watson ile Crick'in kaydettiği aşa­

niden kapanır. Mesajcı ise çekirdek­

malardan on yıl sonra Monod ile )a­

ten dışarı, hücre sitoplazmasma doğ­

cob nihayet çekirdekteki ONA dizi­

ru harekete geçerek, aldığı komutla­

sinde yer alan komutları okuyan ve

rı hücrenin her yanına serpiştirilmiş

daha sonra onları hücre bünyesinde­

olan yoğm1 zerreciklerden, yani ri­

ki protein fabrikalarına taşıyan mo­

bozomlardan birine taşır. Ribozom­

leküler kurye sistemini belirlediler.

lar temelde proteinlerin oluşturul­

Gerçekleşen şuydu: DNA'nın bir bö­

duğu atölyelerdir. Bu oluşum süreci

lümü, yani bir gen, kendisini çözer

bir mimarın inşaat planını mühen­

ve başka bir nükleik asit oluşturur.

dise devretmesine benzetilebilir. An­

Ortaya mesajcı RNA ya da mRNA

cak sözkonusu örnekte planlar kağıt

1983

1986

1998

2003

AIDS'e neden olan HIV virüsü Fransa'da Luc Montagnier ve ABD' de Robert Gallo tarafından belirlendi.

Hepatit B enfeksiyonuna karşı koruma sağlayan ilk genetik mühendisli9i kaynaklı a� geliştirildi.

Wisconsin Üniversitesi ve Maryland'deki John Hopkins Üniversitesi'nden bilimciler, insan kök hücrelerini ilk kez ayrıştı rdılar.

insan Genom Projesi tamamlandı, insan ONA dizilimi belirlendi ve haritası çıkarıldı. 20.000 ile 25.000 arası genin varl191 ortaya <;ıktı.

139


BİLiMiN SERÜVENi

AYIRT EDİCİ

üstünde değil, genlere şifrelenmiştir.

ÖZELLİKLER

İnşaat malzemeleri ise tuğla ve harç

ya da diğer proteinleri oluşturacak

Her canlının kendine öz­

yerine aminoasitlerdir. Basitçe söyle­

veriyi taşımaz.

gü kalıtımsal özelligi

mek gerekirse, DNA'da saklanan ge­

Yaşamın temelini teşkil eden pro­

DNA'sında gorulebilir. Bu

ı ıelik bilgi kopyalanarak RNA mole­

teinlerin üretimi konusunda oynadı­

tür genetik bulgular saye­

külüne taşınır, sonra da genetik şifre

ğı

sinde bugün su�lular,

aracılığıyla proteinlerin moleküler

DNA'nın karanlık çehresi, yani ha­ sara uğrayan kısımlarının kansere

Proteinin kendisi, RNA'yı, DNA'yı

rol

göz

önüne

alındığında

parmak �ine kıyasla daha

yapısına aktarılır. Komutlar protc­

yüksek bir d«)ruluk ora­

nin yapısı, yani işleyişi içine yerleşti­

neden olabileceği gözden kaçabilir.

nıyla tespit edilebiliyor.

rildiğinde, süreç tamamlanmış olur.

Oysa, genetik şifredeki tek bir hata

14-0


-yanlış yazılmış b ir "kelime" ya da yanlış yerleş­ tirilmiş bir paragraf' bi rçok organı etkileyebi­ lecek hastalıkları tetikleyebilir. Üre ti m hattı bo­ zulduğunda ise önemli kimyasallar üretileme­ yebilir, ya da tehlikeli miktarlarda yığılma yapa­ rak, beyi n ve damarları t ıkayabili r Şifreleme ha­ tası ayrıca DNA'nın yanlış tü rde protein üret­ mesine de neden olabilir. Bu hatalar yaşlanma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıktıklarında ise, hatalı proLeine ve bedensel yavaşlamaya yol "

.

açabilirler. Down

FRANCIS CRICK

-

sendromu gibi

kimi kromozomsal

anormallik duruınlarmda, doğanın amaçladı­

ğından daha fazla genin varlığı söz konusu ola­ bilir. Bazı durumlarda ise eksk i genler birden fazla kalıtsal kusura yol açabili r. Fenilketonüri ya da PKU adlı hastalık, kusurlu hale gelen bir genin, kendi spesifik enzimini olumsuz etkile­ mesine bir örnektir. Bu gibi pek çok kalıtım yo­ luyla geçen hastal ı k, zihinsel engelliliğe neden olur. Bilimciler bir süredir hasarlı "gen ifa desi n i baskılamanın ve yetersiz işlev gösteren genleri uyarmanın yollarını arıyorlar. Watson, Crick ve diğerlerinden yıllar sonra, temelde ciddi biyo­ kimyasal hatalar anlamma gelen bazı durumları düzeltmeyi öğren mek, bilin1 tarilünin kısa süre önce ulaştığı çığır açıcı nitelikteki bir başaru11n ana hedeflerinden biri oldu: insan ge nom un un belirlenmesi. Bu çalışma insanların tüm genleri­ nin, yani insan bedeninin yapı ve işleyişini belir­ leyen planın bir dökümünü almak anlamına ge­ liyordu. "

İNSAN GENOMU Herhangi bir hücrenin içindeki DNA dizilimle­ rini okumayı öğrenerek, biyol oj inin en gizemli olayl arından birinin sırrını çözen bilimciler için zaman, en doğru zamandı. Ancak görev çok zorlu, neredeyse imkansızdı: insan DNA'sında­

ki tüm genleri belirlemek, DNA'yı ol uşturan üç milyar baz çift i nin dizilimini keşfetmek, elde edilen bilgiyi kolayca erişi lebilen veritaba nlarma

DNA'nın yapısını keşfedenlerden biri 1916 8 Haziran·da lngiltere, Northampton yakınında doğdu. 1934 Londra, University College'da fizik eğitimine başladı. 1937 University College'dan yüksek dereceyle mezun oldu. Doktora çerçevesinde araştırmalarına başladı. 1949 lngiltere, Cambridge'deki Cavendish Laboratuvarları'nda Tıp Araştımıalan Konseyi Birligi'ne katıldı. 1951 James Watson Cavendish Laboratuvarlan'nda Crick'le birlikte çalışmaya başladı. 1953 James Watson ile birlikte "Nükleik Asitlerın Moleküler Yapıları" başlıklı makaleyi yayımladı. Bu, ikilinin DNA yapısı ve işleyişi üzerine elde ettikleri bulguları tartıştıkları ilk makaleydi. 1954 Cambridge, Caius College'dan doktorasını aldı. Tez konusu "X-ışını Difraksiyonu: Polipeptidler ve Proteinler" idi. 1958 Dizilim varsayımını ve santral dogmayı öne sürdü. Her iki varsayım da günümüzde moeküler biyolojinin temel ilkeleri olarak kabul edilir. 1961 Fransız Bilim Akademisi tarafından Prix Charles Leopold Meyer ödülü' ne layık görüldü. 1962 Fizyoloji, yani tıp dalında Nobel ödülü' nü James Watson ve Maurice Wilkins ile paylaştı. 1976 Saik Biyolojik Çalışmalar Enstitüsü'ne geçerek, çalışma alanını bilinç ve beyne kaydırdı. 2004 28 Temmuz' da California, San Diego'da öldü


BiLiMiN SERÜVENİ

İNSAN GENOMUNUN HARİTALANMASI 2OO3

'te tamamlanan insan Genom Projesi,

projesinin sonuçlarıyla ilgili etkinliklerden biri olan

genomik bilim dalının ortaya çıkma­

klonlamanın aslında çok geniş kapsamlı bir terim oldu-

sını, genetik materyalin geniş ölçekte anlaşılmasını sa9-

9unu anlamanın gere9i proje tarafından ortaya kondu.

layan 13 yıllık muazzam bir çabaydı.

Bilimcilerce geleneksel olarak ·ç�itli yöntemlerle biyo­

Proje tüm katılımcıları memnun etmeye yetecek ba­

lojik materyalin ço9altılması• anlamında kullanılan klonlama terimi, pek çok

zı rakamlar ortaya koydu. Katılımcılar artık toplam

kişi tarafından, ünlü ko­

insan gen sayısının yakla­

yun Oolly veya hayali in­

şık 30.000 oldu9unu; in­

san kopyalar gibi birta­

san genomunun 3.1 64,7

kım canlılar yaratma şek­

milyon kimyasal nükleo­

linde algılanıyor. Teknik

tid bazı (A. C. T ve G) içer­

zorlukların yanısıra, klon­

di9ini; ortalama bir genin

lamanın insanın fiziksel

3.000 bazdan oluıtu9unu

ve zihinsel gelişimini ne

ama bu rakamların bü­

şekilde etkileyebilece9i

yük oranda de9işebilece-

konusundaki bilgi yeter­

9ini ö9rendiler. 2.4 mil­

sizli9i de düşünülünce,

yon baz ile bilinen en bü­

bu tür araştırmalara yö­

yük insan geni, normal

nelik endişeleri anlamak

kaslarda küçük miktarlar­

zor de9il. Ancak genom proje­

da bulunup, kas distrofisi olan kişilerde hiç bulun­ mayan yapısal protein "distrofin"di. Ayrıca he-

Broad Enstitüsü'nde insan genom çalışması liderterinden Eric S. Lander, 2001 yılında, ilk yayımlanan genom yazarı ünvanı nı aldı.

farklı bazı klonlama teknolojilerinde ve genetik

men hemen bütün -yüz-

ikizler üretmenin ötesin­

de 99.9- nükleotid bazla-

de amaçlarla da kullanıla­ bilir. ôrne9in, bazı gene-

rın diziliminin tüm insan­ larda aynı oldu9u da anlaşıldı.

tik hastalıkların tedavisinde rekombinant ONA teknolo-

Elde edilen bilgilere ra9men, bazı eksiklikler de mev­

jisinden ya da gen klonlamadan yararlanmak mümkün.

cut. Ôrne9in, k�fedilen genlerin yüzde SO'den fazlası­

Embriyon klonlama da denen, tedavi amaçlı klonlama­

nın işlevi bilinmiyor. Genlerin tam sayısı ise hala tartış­

nın hedefi ise insan embriyonları üretmek ve üretilen

malı. Ayrıca hastalıklarla ilişkilendirilen genler -<li9er

embriyonlardan, insan gelişimiyle ilgili çalışmalarda ve

hastalıkların yanısıra, gö9üs kanseriyle ve kas hastalı9ıy­

çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılabilecek kök hüc­

la ilişkili 30'dan fazla gen- belirlenmiş olsa da, kalp ve

reler elde etmek.

damar hastalıkları, diyabet, artrit ve başka pek çok has­

Genom projesi yöneticilerinin de belirtti�i gibi, "Ha­

talı9ın gerisinde yatan ONA diziliminin ortaya çıkarıl­

lihazırda karşılaşılan kamu politikası sorunlarına bilinç­

masında zorluklar yaşanmaya devam ediyor. ôte yandan, projeyle birlikte ortaya çıkan bazı etik, yasal ve toplumsal sorunlar da var. ôrne9in, genom

142

siyle elde edilen bilgiler

le yaklaşmanın ve mümkün olan en iyi kişisel kararları almanın yolu, klonlamanın çeşitli türleri hakkında genel

bilgi sahibi olmaktan geçiyor."


i N S A N BE DE N i

aktarmak ve düzenlemek, ve nihayet

gulamaların gelişimini teşvik etmeyi

bu tür bir projenin tamamlanması

hedefliyordu.

ve etkileriyle birlikte kaçınılmaz ola­

Yürütülen çalışmalar son derece

rak ortaya çıkacak etik, yasal ve top­

yoğundu. Eğitimsiz biri için "yaşa­

lumsal konuları ele almak. Genler hiç kuşkusuz orada, olgun

mın şifresi" sözü boş laftan öte bir şey ifade etmiyordu. Ancak şifreyi

alyuvarlar dışındaki her hücrenin

kıran bilimciler için bu, anlamı ol­

içerisinde, eksiksiz genom halinde

dııkça açık bir sözdü. Çünkü onlar,

duruyordu. Ama insandaki her bir

gen müdahelesiyle hastalıkları iyileş­

geni kataloglamak ... İşte bu neredey­

tirmeye giden yolun, tüm haritayı çı­

se akıl almaz bir işti. Bazı genler tes­

karmaktan geçtiğini biliyorlardı.

pit edilemeyecek kadar küçüktü; tek

Hücre çekirdeğindeki DNA'nın

bir gen birkaç farklı protein ürünü­

i pliğimsi yapılarının ve gen taşıyıcısı

nün, bazıları ise yalnızca RNA'nuı

kromozomların daha kısa parçacık­

şifresini taşıyordu; gen çiftleri çakı­

lara ayrılması gerekiyordu. Kromo­

şabiliyordu. Sonuçta ortaya göz kor­

zomların 50 ile 250 milyon arası baz içerebildikleri düşünülürse bu hayli

.... MilMn lngiz � Wlllrn

Ancak başarılması durumunda

zorlu bir işti. Her kısa parçacığın, jel

Batıeon ill! tıirltle

bilim, insan genetiğini çok daha bü­

elektroforezi denen bir yöntemle

Qllııaıı 1 875

yük bir ölçekte kavrayabilecek; bir

bölümlere ayrılması ve bazlarını be­

insanın görünümünü belirleyen ne­

lirlemek için boyanması gerekiyor­

doggııkı lngllı genelllcı;i Regirllld Punnett, gllWCit � cinsljll baglmıtısı, drJlilıltin bellılenmesi w

kutan bir tablo çıktı.

denleri; insan sağlığı ve direncine ge­

du. Otomatik dizileştiriciler, kısa

netiğin katkılarını; hatalı genlerin

gen dizilerinden (her biri 500 baz­

hastalıklara nasıl yol açtığuıı anlaya­

dan oluşan bloklar) bilgi taranması­

caktı. Böyle bir çalışma l 777'de, yani

na ve kaydedilmesine yardımcı olu­

"gen" ve "DNA" sözcükleri henüz

yordu. Ard ından bilgisayarlar kısa

ortada yokken, Prusyalı Büyük Fre­

dizileri, uzun, kesintisiz dizilere dö­

derick'in sözlerine de inandırıcılık

nüştürüyordu. Daha sonra bunlaruı

kazandıracaktı: "insan değişmez bir

her biri üzerinde hata; gen şifreleme

karakterle doğar." ABD Enerji Bakanlığı ve Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından koordine edilen ve

13 yıl sürmesi planlanan

bölgesi ve diğer özelliklerin analizi yapılıyordu. Projeye,

E. Cali,

meyve sineği ve

laboratuvar faresi de dahil, insan dı­

İ nsan Genom Projesi 1990'da başla­

şı birkaç organizmanın genetik yapı

tıldı. Projenin önemli özelliklerin­

çalışmaları da dahildi.

den biri, federal hükümetin teknolo­

Genomun yalnızca küçük bir yüz­

jiyi özel sektöre aktarma konusun­

desinin proteini, yani bilimcilerin

daki kararlılığıydı. ()zel şirketlere

araştırdığı yararlı

tekııoloji lisansları veren ve yenilikçi

düşüıılüürse, yapılan iş sapla samanı

baQllr'11jı ke$felti. funnett gllWCit k� sayı 111! snııını gllılınıı "funnett Kaılsi"11 geliılinl. 1967 yWıda lngillıft'de eldll. ouızıımal

hilgiyi şifrelediği

araştırmalar için bağışlar sağlayan

ayırmaya benziyordu.

proje yöneticileri, milyarlarca dolar­

büyük bir kısmı, "hurda DNA" adlı,

lık ABD biyotekııoloji endüstrisini

önemli protein üretimi bilgisi içer­

hareketlendirmeyi ve yeni tıbbi uy-

meyen ve tekrarlanan dizilerden olu-

Genomun

143


BiLiMİN SERÜVENİ

resinin üretim planını gösteren bir el

şuyordu. Proje, programlanan zamandan önce, 2003'te büyük oranda tamam­

lerine hastalıkların tedavi ve örılen­

landı. Kesin sayı halen araştırılıyor

mesi konusunda önemli bilgiler sağ­

olsa da, genom tarafından şifrelenen

layan olağanüstü bir tıp kitabı."

genlerin 20.000 ile 25.000 arasında,

Alkışlanacak daha çok şey var.

belki de daha fazla olduğu artık be­

Uluslararası "HapMap" Konsorsi­

lirlenmişti. Ancak bu 100.000 civa­

yumu isimli bir grup, 2005'te insan

rındaki ilk tahminlerden oldukça

genetik çeşitWiği üzerine ayrıntılı bir katalog yayımladı. İnsan genom di­

farklı bir sonuçtu. Kesin sayuun belirlenmesi yıllar

zilimini temel alan katalog, astım,

sürebilir ve bilimcileri çok daha yo­

diyabet, kalp hastalığı ve kanser gibi

rucu deneyler bekliyor olabilir. An­

yaygın hastalıklarla ilintili gerılerin

cak kesin olan bir şey varsa o da İn­

araştırmasına hız kazandıran büyük

san Genom Projesi'nin, gen terapisi

bir başarıydı.

gibi pratik bazı uygulamaların yanı­

ABD, Kanada, Çin, Japonya, Ni­

sıra, yıllar boyu araştırmalara konu

jerya ve Birleşik Krallık'tan 200 ka­

olacak biyolojik sistemlerin anlaşıl­

dar araştırmacı, geniş bir coğrafi ala­

masına katkıda bulunmuş olduğu­

na yayılınış gönüllülerden gelen kan

dur. Üstelik bu araştırmalar yalnız

örnekleri üzerinde çalışmalar yürüt­

insan üzerine yürütülmeyecek: proje

tü. Şimdiye dek elde edilen sonuçlar,

kaltlınKılannın yarattığı teknikler ve

insan genom çeşitliliğinin "haplotip"

derledikleri bilgiler aynı zamanda di­

denen komşu bölgelerde toplandığı­

ğer birçok organizmanın genomları­

na ve bunların genelde bozulmamış

nın belirlenmesini sağlayacak; özel­

bilgi blokları şeklinde aktarıldığına

likle de fare, meyve sineği ve at solu­

ilişkin son derece etkili bulgular or­

cam gibi biyolojik araştırmalarda

taya koydu.

kullanılanların. Buradaki

önemli

"homolog", yani benzer geni paylaş­

GELECEK NESİLLERİN GENOMU

masıdır. Böylece örnek bir organiz­

"HapMap" kataloğu doktorların ki­

nokta, canlı organizmaların pek çok

madaki -örneğin yuvarlak kurt- ge­

şiye göre ilaç ve doz belirlemesine

nin dizilimi ya da işlevi belirlendi­

yardımcı olacak ve her bireyin çevre­

ğinde, insan ya da herhangi bir orga­

sel faktörlere karşı farklı tepkiler ver­

nizmadaki homolog bir gen de açık­

diğini göz önüne alan, önleyici stra­

lanabilir.

tejilerin belirlenmesini sağlayacak.

Ulusal İnsan Genom Projesi'nin

Katalog ayrıca araştırmacıların insan

yöneticisi Francis Cullins, genom

sağlığma katkısı olaıı, bulaşıcı hasta­

projesinin sonuçlarını, farklı kulla­

lıklara karşı koruma sağlayan ya da

nımlara sahip bir kitaba benzetmişti.

sağlıklı bir uzun yaşamı destekleyen

"Bir tarih kitabı bu," demişti Collins,

genetik faktörleri belirlemelerine de

"türümüzün zamanda yolculuğunu

yarduncı olabilir.

anlatan bir öykü. Her bir insan hüc-

144

kitabı. Ayıu zamanda sağlık görevli­

Tokyo Üniversitesi, İnsan Genom


iNSAN BEDENi

� ı ""

i

iii

!!!!

... ... H=

i

:;;

3� !!

iii

z

ıt l' () ı11 () - () ıtt 1' ;, �

ıl ""

=

... (i -

;ı( iii

;;

""

i l�

, ..�

ı »: ,. ...

ı ı: -

_ ... ,_

-

!

!!!! ..

o :: • -

..

:' ... ııı :

z

ii ...

= = "='

:;;

ııı;:

l!ll

-

... °"'"f

ı: 1

=

I�

11ııı11 ,ı ıı

2!

:il

o

'ijij

"" !!!!

=

""'

-

-

·: o:

:: ı .

:· ::.

;

':'

;;;;;

..

ı:. •

il� �

-

...

=

"='

...

\�

;;;;

ı•

1

Merkezi yöneticisi Yusuke Nakamu­

GERÇEl'Iİ

ra, katalog için şöyle diyor: "Bundan

GÖSTEREN

yalnızca birkaç yıl önce, hayal edile­

LEKELER

mez olmasa da, uygulanamaz nite­

Bir elektrik alanına

likteki araştırmaları olanaklı kılan

maruz bırakılan ONA

olağanüstü bir araç bu. Bilim cami­

parçaakları, bu işlemin

asuu büyük masrafiardan kurtarı­

hemen ardınan

yor. Yaygın hastalıklarda kalıtımsal

boyanarak anal�

faktörlerin genom araştırması için

edilebilir. Ortaya çıkan

yapılan harcamaları on ila yirmi katı

şekiller, tamamen

kadar azalttı." Hipokrat'ın zamanı ndan Hap­

DNA'nın alınd�ı kişiye özgü olacaktır.

Map'e, mikrop teorisinden insan ge­ nomuna dek insan bedeni, sadece tıp bilimcilerini değil, herkesi büyüle­ meyi sürdürüyor.

145


BiLiMiN SERÜVENi

Sayılara yönelik herhangi bir far­

kesici alete dönüştürecekleri bir taşa

Maddeden enerjiye:

k.ındalık varsa, bunlar kişisel farkın­

kaç darbe vurmaları gerektiğini sayı­

1 1 kilotonluk atom

dalıktan kaynaklanmış olabilirdi: ör­

yorlar mıydı?

bombasının patlama�

neğin, bir vücut, bir kafa, bir ağız

yanlarında taşıdıkları taşları sayıyor­

ÖNCEKİ SAYFALAR

Ava çıkmadan önce

sonucu 14 Eylül

üzerinden "bir" rakamının anlaşıl­

lar

1 957'de Nevada Çölü

ması; ya da tüm simetrik varlıklar gi­

mıydı? Günlük yolculuklarında kaç

mıydı? Avlarını işaretliyorlar

iki kol ve iki bacağımız olmasın­

adım attıklarının hesabını tutuyorlar

test alanı üzerinde

bi

mantar görünümlü

dan, "iki" rakamuun kavranması gi­

mıydı? Tüm bunları bir milyon

atom bulutu

bi. "Bir" tekliğe işaret ediyordu; "iki"

önce, yani insan beyninin günümüz­

yükseliyor.

ise karşılaştırma ya da zıtlığa işaret

deki ölçüsünden 600 cm' daha kü­

yıl

ediyor olabilirdi: örneğin, erkek ve

çük olduğu zamanlarda yapmıyor­

kadın, gündüz ve gece, güneş ve ay,

lardıysa, bu gibi sayma eylemlerine

dünya ve gökyüzü, su ve toprak, sı­

ne zaman başladJJar?

GÜNEŞ SMll

cak ve soğuk. Günümüzde bile ritü­

Daha ileri hesaplar yapma gereksi­

MlıJ

ellerde ve dini ibadetlerde bazı sayı­

nimi, 50.000 yıl öncesinin değişen

Ortaya Qkıjı Mô 35.

ların kudretli ve temel gerçekleri

ortamlarında sürdürülen yaşamın

yüzyıla kadar geriye giden güne$ saati mili -güneş saatinin ılkel

temsil ettiğine inanılır.

güçlüklerinden mi doğmuştu? Bu tür hesaplar yapmak, bizimki gibi

SAYMA VE ÖLÇME ARAÇLAR!

yordu? Sayı kavramının (hem mik­

ilk zaman ölçen

İnsan zihni bu tür temel gerçeklere

tar, hem düzen belirten sıralı sayılar)

aletiydi. Daha hassas

yönelik kapasitesini geliştirmeye ne

gelişimi, insanlık kültürünün baş­

ölçümler yapan

zaman başladı? Eski çağların okuma

langıcına mı işaret ediyordu?

aletler Mô 8. yüzyılda

yazma bilmeyen göçebe çoban ya da

kullanıma girdi

avcıları, deneme yanılma yöntemiyle

bır ömegi- dünyanın

daha hacimli beyinleri mi gerektiri­

İnsanın

ilk sayma ve aritmetik bi­

çimlerini ne zaman geliştirdiğine ya

alet ve silahlarını ne şekilde biçim­

da güneş, ay, yıldız ve gezegenlerin

lendirip boyutlandıracal<larını, avla­

düzenli hareketlerini ölçmeye ne za­

rına ne kadar yaklaşmaları gerektiği­

man başladıklarına ilişkin bulguların

ni ya da bir sonraki yolculuklarının

sayısı oldukça az. Eğer yiyecek ve ba­

ne kadar süreceğini öğrenmişlerdi.

rınak aramak için amaçsızca dolaş­

Peki atalarımız bir milyon yıl önce

mıyorlardıysa, yolculuklarına çeşitli

Mö 600 - 50 civa rı M Ö 600

civarı

Mô 500

civarı

Mö 420

civarı

Pisagorcular matematik

Yunanlı düşünür

dünyanın temel

çalışmaları yaparak,

Demokritos, maddenin

elementinin su oldugu

geometride büyük

çıkarımını yap�.

ilerlemeler kaydettiler.

yapıtaşını çok küçük, görünmez birtakım

Miletli Thales yaşam ve

parçaların oluşturdugunu ileri sürdü ve bu parçalara "atom" ismini verdi.

148


M A D D E VE E N E R J i

GÜNEŞ SAATi oter karmaşık olsun. ister basit. güneş saati insanın zaman algısının

dogal dünya ile olan yakın ilişkisi ni açıkça ortaya koyuyor.

işaretler katıyorlar mıydı? Hiç kuş­

ınüzde de Afrikalı "Bushmen" kabi­

kusuz tarih öncesi insanları, gölgele­

lesi tarafından kullanılıyor. Ayrıca

ilk ölçüm sistemlerinden ba­

rin gün içinde kaydığını ve yere diki­

bilinen

li bir çubuk etrafına çizilen daire ile

zılarının insan vücudunun çeşitli kı­

günün ilerleyişini işaretleyebildikle­

sımlarını temel almış olması da -açık

rini fark etmişlerdi. Gnomon güneş

bir elin genişliği, bir kol, ayak ya da

saati mili (Yunancada "bilen" anla­

adun boyu- bu yöntemlerin uzun

mında) denen bu tür aletler günü-

süredir kullanıldığının bir göstergesi.

MÖ 320-260 civarı

Mö 300 civarı

MÖ 287-212

Mö 50 civarı

Euclid (Öklid) geometri bilgilerini derleyerek. ünlü

Hindistan"da yaşayan matematikçiler ilk kez �fırı rakamsal bir yer doldurucu olarak kullandılar.

A�imet suda yüzen bir cisme uygulanan kuwetin. o cismin yerini aldıgı sıvının agırlıgına eşit oldugunu ileri sürdü.

Onluk sayı sistemi Hindistan'da geliştirildi.

eseri Elementler'de

genişletti.

149


B İ L İ M İ N S E R Ü V EN i

İLK YAZILAR Kil tabletler üstüne baskılanarak elde edilen piktograflar, antik Sümeı'de kayıt defteri yerine geçiyordu. Çivi

yazısı denen ve <;iviyle biçimlendirilmiş bu sembollerle birlikte ilk yazı dili ortaya çıktı.

Sayı sayına ise apayrı bir konu.

geçen avcı ve göçebelerin daha bü­

Örneğin iki ağaca bakmak ile, bu

yük sayılarla baş etmesi gerekiyordu.

ağaçları temsilen yere iki çubuk koy­

Yerleşi min henüz ilk dönemlerinde

mak, büyük bir aşamayı gerektirir;

dahi ortak kullanımlı depolarda sak­

çubuk gruplarını birbirine eklemek

lanan tahılın hesabını tutmak duru­

ise daha da büyük bir aşamayı. İnsanbiliınci ve arkeologlar 1 0.000

150

mundaydılar. Böylesi büyük miktar­

lar, çok daha gelişkin ve kullanışlı

yıl kadar önce tarım ve hayvancılığın

hesaplama yöntemlerini gerektiri­

Ortadoğu'da ortaya çıkışıyla birlikte

yordu.

bu sürecin hızlandığını düşünüyor­

MO 7500'lere gelindiğinde, günü­

lar. El ya da ayak parmağıyla veya

müz Güney Jrak'ına karşılık gelen

tahtaya çentik atarak sayınak, küçük

Sümer topraklarında, çiftçilere ait

sayılarda işe yarıyordu. Ancak tahıl

depoların takibi için farklı biçimler­

yetiştirmek ve hayvan beslemek için

de kilden küçük markalar kullanılı­

verimli topraklarda yerleşik yaşama

yordu. Bunlar günümüzde çocukla-


M A D D E VE E N E R J i

rın karton üzerinde oynadığı çeşitli oyunlarda kullanılan markaları an­ dırıyordu. Kilden küçük bir bilye, "bir kile tahıl"a karşılık geliyordu. Silindir marka, bir hayvanı, yumurta şekilli küçük marka ise bir kavanoz yağı temsil ediyor olabilirdi. Şimdiye dek eski çağlara ait küre, disk ve kü­ çük piramit şeklinde bu tür markalar bulundu. Bu tarihi eserler, kilin yüksek ısıda şekillendirildiği, ustalıklı çömlek ya­ pımının geliştiği Bronz Çağı'na aitti. Sözkonusu markaların her biri tek bir birimi temsil ediyordu ve kişinin stokunu belirlemek için markalar sa­ yılıyordu. Daha çok sayıda eşya üretildikçe -kumaş, parfüm, alet- markalann sayımı da geliştirildi ve arkeolog De­ nise Schmandt-Besserat'ın görüşüne göre, medeniyetin yepyeni bir ala­ nında kullanıldı: vergi toplama. İçle­ rine konan sembollerin işareti dış kısma kazınmış kilden kürelerde markalar saklanıyordu. Çok geçme­ den markaları resmeden işaretler markaların yerini almaya başladı ve kilden küreler düzleştirilerek daha kolay işaretlenebilen tabletlere dö­ nüştürüldü. 50 tane yumurta şekilli marka yerine, kil tabletin üstüne taş kalemle 50 adet yumurta şekilli işa­ ret kazınıyordu. Schmandt-Besserat'a göre MO 3100 civarında büyük bir gelişme ya­ şandı; 50 kile tahılı, 50 adet tahıl markasının resmiyle anlatmak yeri­ ne, yeni bir sistem geliştirildi. Bu sis­ temde bir kile tahıla karşılık gelen sembolün önüne, 50 sayısını temsil eden özel bir işaret ya da işaretler kombinasyonu geliyordu. Sayılar

henüz belli bir adete işaret edecek şe­ kilde, tam anlamıyla soyutlaştırılına­ mıştı. Örneğin, "iki" hala tek başına bir şey ifade etmiyor, yalmzca belli bir cismi nitelediğinde anlam kaza­ nıyordu. Ancak farklı şeylerin mik­ tarı için aynı sembollerin kullanılı­ yor olması bile, basit sayına eylemi­ nin çok ötesine doğru atılmış dev bir adımdı. Ayrıca her ne kadar ilk baş­ larda yalnızca iki sayı sembolü kulla­ nuna girmiş olsa da, yine de bu iki sembol, basit bir onluk sistem yarat­ maya hizmet etmişti. Bu, belki de in­ sanın el parmaklarının sayısından dolayı, içgüdüsel olarak gelişti. Yeni sistemde çivi işareti "bir"i temsil edi­ yordu, çember ise "on"u. MO 3000'lerde kilden markaların modası geçti ve yerlerini yine kilden yapılma, dayanıklı hesap tabletleri ile Ortadoğu'da ilerleyen 3000 yıl içinde kullanılacak ve geliştirilecek olan ye­ ni bir piktografik veri depolama sis­ temi aldı. Tarihin bu dönemi ayrıca yazı dilinin başlangıcma tanıklık etti. Bu da "çivi biçimli" anlamına gelen "cuneiform" yani çivi yazısı isimli yeni bir oyına semboller dizisinin kullanımıyla birlikte gerçekleşti. Bu görünürde basit ilerleme, aslında 4000 yıldan uzun bir sürede gerçek­ leşti. Ne var ki insanlar yeni gözlem ve fikirlerini tammlamak ve ölçmek için sayıları kullandıkça, dünyaya yönelik bilgide çok büyük aşamalar kaydedildi. Mezopotamya Bereketli Hilal kill­ türlerinin bir parçası olan Babilliler, Sümerlerin kaydettiği gelişmeleri da­ ha da ileri götürdüler. Daha çok sayı­ da rakamsal işaret ürettiler ve tıpkı günümüzde kilogramı grama dö-

çM .­ Aııdt oill �­ _,. ,. ..,,. ,.

... . . � ....... ..... gllılgl !11j111ı1111 9l11 � Q;I ,.... � -- ­ eılıl hllt �

151


BiLiMiN SERÜVENİ

TO P RA K, H AVA, ATEŞ, S U ünya neden yapılmıştır? insan duyuları bu temel

D soruya farklı kültürlerde (önce

Mô 2000

civarı

Çin'de, sonra antik Hindistan'da ve nihayet Mô 5. yüz­

Aristoteles, zıttıyla eıleıen dört elementin birbirlerine dönüıümleri -topra9ın havaya, suyun ateıe- üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmıştı.

yılda Yunanistan'da) hep aynı yanıtı verdi; madde bir­

"Ôrne9in, tek bir özelli9i de9iıirse, ateı havaya dö­

kaç temel elementten oluıur. Çinlilere göre bu ele­

nüşür," demişti. "Çünkü gözümüzle gördü9ümüz gibi

mentler su, metal, odun, ateı ve topraktı; Yunanlar ve

ateş sıcak ve kurudur, hava ise sıcak ve nemli. Yani nem

Hintliler için toprak, hava, ateı ve su. Eski ça9 insanla­

kurulu9a üstün gelirse, ortaya hava çıkar... Sırasıyla,

rına göre fizik ve metafizi9i ayrı düıünmek zordu ve bu

ateşin suya, havanın topra9a, ve yine su ile topra9ın

elementler gerçek oldu9u kadar,

ateıe ve havaya dönüıümü ise ola­

kavramsal birtakım niteliklerle de

naklı olsa da, çok daha zordur çünkü

yüklüydü.

daha fazla niteli9in de9işimini ge­ rektirir."

Dört element görüıünü ilk kez Mô 5.

Mô 5.

yüzyılın baılarında Yunanistan'da

Empedokles dile getirdi. Bir şair, dü­ ıünür, politikacı ve Pisagor takipçisi

nın dengesiyle sa9landı9ına inanı­

olan Empedokles'e göre toprak, ha­

yordu -kan, balgam ve iki tür safra­

va, ateı ve su tüm yaşamın ve madd­

ki bu sıvılar da dört ana organa, dört mevsime, insan yaşamının dört evre­

denin "rizomata"sını, yani köklerini oluşturuyordu. Her ıeyin atomlardan ya da bojluktan oluştu9una inanan Demokritos gibi atomistlerin; ya da

t496 tarihli

bu ltalyan

gravüründe. toprak. hava. ateş ve su -dört element- birbirinin

içine giriyor.

sine ve dört elemente karşılık geliyordu. Ortaça9 süresince bu sembo­ lik nitelikler sistemi, elementlerin

maddenin yoktan var edilemeyece-

kendileri kadar önemliydi. ıslaklık ve

9ine ve yok edilemeyece9ine inanan Parmenides'in aksine Empedokles,

kuruluk, sıcak ve S09uk dengesi, ruh-

elementlerin sonsuz bir de9iıim ve

sal ve fiziksel sa91ı9ın göstergesiydi. Aristoteles'in pek çok görüıü gi-

gerilim içinde oldu9unu düşünüyor-

bi, dört element ve onlara karıılık

du. Bu iki özelli9in temelinde evre-

gelen vücut sıvıları teorisi de uzun

nin iki büyük kuweti yatıyordu; çekme ve itme, ya da

süre benimsendi. Ortaça9 döneminde simyacılar mad-

kendi deyişiyle sevgi ve çekişme. Bu kuwetler dünyanın

delerin gerçek fiziksel bileıenlerini keıfettikçe, Arrtote-

sürekli tekrarlanan yaratım ve yıkım süreçlerini meyda-

les'in elementler teorisi sorgulanmaya baılandı.

na getiriyordu. Empedokles'in maddenin yaratılıp sonra yok edilebi-

152

yüzyılda yaşayan hekim Hi­

pokrat ise sa91ı9ın dört vücut sıvısı­

lngiliz kimyager Robert Beyle 1661'de dört elementin yapısını tartıımaya açtı. Boyle'a göre elementler baş-

lece9ine ilişkin görÜjÜ, Aristoteles'in her ıeYin belli bir

ka maddelere ayrıştırılamaz ya da başka maddelerden

amaçla yaratıldı9ı görüjüyle te" düjüyordu. Aristote-

dönüştürülemezdi. Rönesans döneminde elementlerin

les, toprak, hava, su ve ateıin tüm maddelerde bileıik

yorumu bilimsel dc9il, mctaforik anlamda algılandı. 18.

halde bulundu9u görüjOne katılıyordu ancak bu bile-

yüzyılın sonlarında ise Fransız kimyager Antoine Lavo-

şim, dOjük seviyeli ve cansızdan, insana ve ilahi olana

isier, Boyle'ın kriterlerini temel alan bir elementler liste-

dek uzayan bir varlık zinciri üstündeki tüm varlıkların

si yayımlayarak, günümüz periyotlar tablosunun ilk ıek-

kusu"uzlu9una katkı S09layacak ıekillerde oluıuyordu.

lini hazırlamıı oldu.


M A D D E VE E N E R J i

KAYIP BiR EV ÖDEVi MI? El büyüklügünde tıpık bir Babil kil tabletı üzerine çizilmiş bu şekiller, büyük ola.lıkla bir matematik problemini temsil ediyor. Çözüm ise çivi yazısıyla problemin üstüne yazılmış.

nüştürdüğümüz gibi birbirine dö­

ziın açı ve zaman birimlerimize ben­

nüştürülebilen sistemler yarattılar.

zer altmışlık biriınlerle çalışıyordu.

Örneğin, on koni bir küçük daireye

İçinde küçük bir daire olan büyük

eşitti. Altı küçük daire ise bir büyük

bir daire, on büyük daireye eşitti:

koniye. On büyük koni, içinde bir

!Ox6x!Ox6x!O, yani 36.000 birime.

çemberi olan bir büyük koniye eşitti

Farklı şeylere farklı sayına sistem­

ve bunlardan altısı da büyük bir dai­

leri uygulanıyordu -tahıl stoku sayı­

re ile temsil ediliyordu. Babilliler, bi-

mı için kullanılan sistem, hayvan sa-

153


B i L i M i N S E R Ü V EN i

DiK ÜÇGENLER �sagar günümüzde

daha çok dik üçgenin kenarları arasındaki ilişk� açıklayan ki� olarak biliniyor. Bu açıklamayı yapan ilk kişi o muydu, bilinmez ama,

kavram kısa sürede dünyanın çeşitli yerlerine yayıldı. Resimde görülen

13. yüzyıla ait belge, Öklid'in Pisagor teoremi kanıtının Arapça yorumu.

154

yımında kullanılandan farklıydı­

tiriliyor, ancak sayılar 1 O değil, 60

ama her sistemin sembolleri aynı

üzerinden aktarılıyordu. (Örneğin

olabiliyordu.

53 dakika ile 20 dakikayı toplayaca­

İlerleyen bin yıl boyunca bu geçiş

ğınızı düşünün: 53'e 7 dakika ekle­

döneminin karmaşası, yalnızca iki

yince bir saat olur, kalan 13 dakika

sembole dayalı bir sisteme dönüştü

ise so nraki saate aktarılır.) İşleri ko­

rüldü : dik duran çivi işareti 1 O' dan

laylaştırmak için Babilliler geniş kap­

küçük sayılan; sola eğimli çivi işareti

samlı çarpma ve bölme tabloları

ise 10 sayısını temsil ediyordu. Top­

oluşturdular. Böylece büyük hesap­

lama, çıkarma, çarpma ve bölme iş­

lar küçük parçalara ayrılabiliyor,

lemleri günümüzdeki gibi gerçekleş-

sonra birbirine eklenebiliyordu. Bu


M A D D E V E E N ERJ İ

sistemle Babilliler karmaşık hesapla­ rın üstesinden gelebildiler. Babil halkının matematiksel tab­ lolar yaratma eğilimi, genel matema­ tik formülleri konusunda kendini göstermemişti. (Çarpımı ve toplamı bilindiği sürece bir dikdörtgenin enini ve boyunu bulmak gibi) cebir hesapları yapabiliyorlardı, ancak bu­ nu da bizim denklem dediğimiz sis­ temle değil, bir dizi işlemle gerçek­ leştiriyorlardı. Yunanlar eskiye dayanan bilgileri­ nin Mısırlılardan geldiğini iddia ederdi. Her ne kadar Mısır o dönem­ de daha gelişkin bir medeniyet gibi görünse de, matematik alanında on­ luk sistemi pratik aritmetiğin fazla ötesine götürememişti. Ancak Yu­ narılar gerçekten de MO 7. yüzyılda Mısırlılarla ticareti geliştirmiş, MO 3. yüzyıla gelindiğinde ise Mısır, Yunan imparatorluğunun bir parçası haline gelmişti. Matematik, antik dünyada gelişim gösterdiği her yerde kültürlere gitgi­ de artan varlıklarını, üretkenliklerini ve bilgilerini ifade etmenin yeni bir yolunu sundu (Çin ve Hindistan'da ise, tıpkı Batı Yarımküre'deki lnkalar arasında olduğu gibi, bağımsız ola­ rak gelişti). Aynı dönemlerde gelişen yazı dili de hemen hemen aynı amaçlara hizmet etti. Tıpkı yazı mutlaka felsefe anlamına gelmediği gibi, ölçüm de doğal fenomenleri araştırma amaçlı kullanılana dek bi­ lime dönüşmedi. Matematik dilüıi bilinısel keşiflere adapte edebilmek için geçilmesi gereken bir aşama da­ ha vardı: doğanın da matematik ku­ rallarına tabi olduğunu arılamak. Peki bu arılayış nasıl gelişti? Mev-

cut ilk bulgu MO 7. yüzyılda, Yuna­ nistan'ı işaret ediyor. ülke o dönem­ de Ege boyunca uzanan Yunan ana­ karasından Türkiye kıyılarına dek ulaşan; özgür düşünceye sahip, siyasi anlanıda hareketli ve bağımsız eyalet­ lerden kurıılu bir konfederasyondu. Afrika, Ortadoğu, Hindistan ve Çin'den eşya ve fikir alışverişine açık bir ticaret ağının ortasına kurulu bu lyonya medeniyeti, kuruluşundan itibaren entelektüel meraktan ilham alarak, kısa sürede yükselişe geçti. Küçük adalarda ya da gelişmekte olan şehirlerin ortasında açılan felse­ fe okullarının kurucuları dillerden düşmedi. 7. yüzyılın sonu, 6. yüzyı­ lın başlarında -Thales, öğrencisi Anaksimander ve onun öğrencisi Anaksimenes de dahil- İyonya'nın Türkiye kıyısındaki Milet şehrinde yaşayan doğa filozofları, karmaşık bazı kozmogoniler geliştirdiler. Ça­ lışmaları onları, basit matematiksel oranlarla evrenin tanımlanabileceği sonucuna vardırdı. italya'daki Pisagorcular ise bu gö­ rüşü alarak iyice geliştirdiler. Yapılan çalışmaların Yunan düşüncesi -ve daha sonra tüm bilüıısel düşünce­ üzerinde büyük etkisi oldu. Sözko­ nusu öğretilerden günümüze bir şey kalmamış olsa da, Pisagor'un mate­ matik, bilim ve batı düşüncesi üze­ rindeki etkileri inkar edilemez. MO 560'da Türkiye kıyılarının he­ men açığındaki Samos adasında do­ ğan Pisagor, gençliğinde Mısır ve Ba­ bil'e yolculuk yaptı. Samos'a döndü­ ğünde çileciliği, vejetaryenliği, ölçü­ lülüğü, politikayı, felsefeyi, astrono­ miyi, reerıkarnasyonu, müziği ve matematiği benimseyen ve kadın ve

155


B i Li M i N S E R Ü V E N İ

ÖNCEKi SAYFALAR Salvator Rosa'ya ait bu 17. yüzyıl tablosunda, hem matematikçi hem de bir mistik olan Pisagor'un yeraltından çık�ı resmediliyor.

erkeklerden oluşan tarikat benzeri bir grup kurdu. Pisagor ve takipçile­

rer birim uzunluğundaysa, teoreme göre "c'', yani hipotenüsün uzunlu­

ri bir gamın notaları arasındaki boş­ lukları belirleyen sayısal oranları keş­ fettiler. Araştırmalarını müzikten

ğu, ikinin kareköküdür. Pisagorcular haklıydı: bu değeri, iki sayının oran­ tısı olarak göstermenin yolu yoktur.

matematiksel ilişkilere, oradan da geometrik biçimlere ve sayı dizilerine doğru ilerleterek, uyum ve simetri

ondalık virgülünden sonra gelen sa­ yılar ( l.414213 .. . ) ne belli bir düzeni

arayışını durmaksızın sürdürdüler. Bizim için bu gelişmelerin önemi,

irenin çevresinin çapına olan oranı, yani "pi" sayısı da yine bilinen sayı­ larla ifade edilemeyen bir olguydu.

nimsenmesinde yatıyor. Pisagorcu­ lar bu anlayışı teorik bir disipline dö­

Pisagor'dan sonra Yunan düşü­ nürler geometrik biçimlerde tinsel

nüştürdüler: matematiksel önerme­

bir cazibe de keşfettiler. Platon gün­

ler, sağlam kanıtlar gerektiriyordu. Onlara göre, "her şey sayılardan olu­ şuyor"du. Pisagorcular yıldız ve ge­

delik yaşamda gözlemlediğin1iz ya da karştlaştığımız her şeyin, dünyevi

zegenlerin düzenli hareketlerinde de "kürelerin müziği"ni aradılar. İddia­

alemde var olan, zamansız birtakım ideal formların kusurlu yansımaları

larına göre geometri insanlar için ev­

olduğunu ileri sürdü. Pisagor'un yo­ hınu izleyen Platoncıılar, doğanın

zandırmanın bir yolu olabilirdi. Tuhaf bir keşif Pisagorcuları hay­ rete düşürmüştü: herhangi bir dik

form ve fenomenlerinin özlerinde, keşfedilmeyi bekleyen matematiksel simetriler -yeni doğrular- barmdır­ dığmı iddia ettiler. Matematiğin doğayı tanlfl1laması­

leri sayılarla kesirli olarak ifade ede­ memişlerdi.

devasa bir adımdı. Örneğin, geze­ genlerin görünürde düzensiz yörün­

Tam anlamıyla ifade edilemeyen

gelerinin ardında yatan düzenli, uyumlu ve matematiksel anlamda kusursuz hareketlerini bulmaları

nel) sayılar" dediğimiz kavramı keş­ fetmenin eşiğine gelmişlerdi. Çalış­ malarının sonunda bugün "Pisagor

Plaıon'nun

teoremi" diye adlandırdığımız for­ mül bulun<lu. Teorem matematiksel olarak a2 +

(Eflatun) formlar

b2

teorisi lıakkında

"a" ve "b" üçgenin kenar uzunlukla­ rını, "c" ise hipotenüsün uzunluğu­ nu temsil eder. Üçgenin kenarları bi-

158

insan deneyimlerinin ötesindeki bir

üçgenin hipotenüsü ile iki kenar uzunluğu arasında sabit bir orantı olduğunu anlamış, ama bunu bildik­

bu sayı nasıl bir sayıydı? Pisagorcu­ lar, günümüzde "oransız (irrasyo­

için bkz. sayfa 239.

takip eder, ne de sonlanırlar. Bir da­

ses kadar doğal bir unsurun, mate­ matik yasalarına tabi oluşunun be­

reni arılamanın ve yaşama uyum ka­

daha fazla bilgi

Günümüzün onluk sistemine göre,

=

c2 diye ifade edilir. Formülde

na ilişkin görüş kavramsal açıdan

için öğrencilerini teşvik eden Pla­ ton'un, aslında matematiksel astro­ nomiyi başlattığına inanılır. Platonik bakış açısı, yüzyıllar boyu tekrarla­ nan bir özdeyişle ifade edilir: "Tan­ rı'nın işi daima geometriyledir." Yaklaşık iki bin yıl sonra Galileo da temelde ayt1ı şeyi söyleyecek ve evren "matematik dilinde yazılmış... yüce bir kitaptır. Varlıkları ise üç-


M A D D E VE E N E R J i

MATEMATİK HER YERDE Pisagor ve takipçileri gerçekliQin yapı. itibanyla matematiksel okl�una inanıyordu. YoQun bir çalışmayla, evrenin gizil uyumu ve matematiksel düzenini kavramak mümkündü.

genler, daireler ve diğer geometrik şekillerdir" diyecekti. MO 300 civarında yaşayan ve geo­

de Euclid, tüm geometrinin dört te­ mel

postulattan

kaynaklandığını

söyler: herhangi iki nokta bir doğ­

metrik doğru arayışından ilham alan

ruyla birleştirilebilir; herhangi bir

Euclid (ôklid), antik Babil'den Mô

doğru, doğru biçiminde sonsuza dek

400'lerdeki Eudoxus'un (ôdoksos)

uzatılabilir; herhangi bir doğru par­

çalışmalarma dek, o güne kadar elde

çası kullanılarak, o doğru parçası ya­

edilen tüm geometrik bilgileri derle­

rıçap oluşturacak ve bir ucu merkezi

meye karar verdi. Ortaya çıkan

Elementler adlı eser-

teşkil edecek şekilde daire çizilebilir; ve bütün dik açılar birbirine eşittir.

1�9


BİLiMiN SERÜVENİ

PEK ÇOKLARININ öllRETMENI

ken dönem doğa felsefecileri madde

Yunan matematikçi

ortaya çıkmıştı? Evrenin yapıtaşı

dünyasını sorguladılar. Madde nasıl

Eudid (ôklid) birçoklan

neydi? Hava mı, su mu, ateş mi, yok­

tarafından geçmiş ve

sa hepsinin bileşimi mi? Madde hiç­

günümüz geometrisinin en büyük öcjretmeni

bir şeyden gelmemiş olabilir miydi?

olarak kabul edilir.

amacı var mıydı, yoksa varlıklar rast­

Bir yaratıcı var mıydı? Yaşamın bir gele mi ortaya çıkıyordu? Madde ev­ reni hep aynı mıydı, sürekli değişi­ yor muydu? Pek çokları için bunlar, matematiksel çözümlere tabi olama­ yacak metafizik sorulardı.

Mô 7. ve 6. yüzyılda yaşayan kimi düşünürler evren görüşlerini temel bir elementin ya da elementler bile­ şiminin etrafında yapılandırdılar. Madde biçimlerinin -cansızdan can­ lı varlıklara dek- çok farklı ve çeşitli

Elemenıler'deki titiz ve bir­

olması bu elementlerin sürekli deği­

birini adım adım takip eden mate­

şin1 halinde oldukları ve varoluşla

Öklid'in

matiksel çıkarımları, zamanla mate­

yokoluş arasındaki bir noktada den­

matiksel kanıtlamanın standardını

geyi buldukları anlamına geliyor ol­

oluşturdu.

malıydı. Bu kavramlar Mô 5. yüzyıla

Öklid'in eseri 2000 yıldan uzun bir süre temel geometri kitabı görevini gördü. Hollandalı matematikçi B.L.

Mô 5 1 5 civarında doğan Elealı

van der Waerden bir yazısında, "Ele­

Parmenides,

mentler

yokluğa gidişinin, yokluğun belli bir noktada var olduğunu gösterdiğini

neredeyse yazıldığı günden

ve neredeyse günümüze dek toplum­

maddenin varlıktan

sal olaylar üzerinde süreklj ve önem­

ileri sürdü. Ancak böyle bir şey ola­

li bir etki yarattı," demişti. "Kitap, 19.

mazdı çünkü varlık vardır ve eğer

yüzyılda ôklidci olmayan geometri­

varsa, var olmaya devam edecektir.

nin ortaya çıkışına dek, geometrik

Parmenides, "Doğruluğun Yolu"

usavurumun, teorem ve yöntemlerin

adlı şiirinde şöyle diyordu: "Var ol­

temel kaynağını oluşturdu."

mayan vardır, görüşü asla hüküm

YUNANLAR: ZİHİN V E MADDE

160

dek tartışmaların özünü oluşturdu ancak 5. yüzyılda yol çatallandı.

sürmeyecek: Düşüncelerin o yola , sapmasın sakın! , Parmenides'in çağdaşı, belki de

Tıpkı geometri, matematik ve astro­

öğrencisi Empedokles durağan bir

nomide kaydedilen ilerlemeler gibi,

evrenin, bir kez ortaya çıktıktan son­

fizik adı verilen doğa biliminin kök­

ra değişmeyeceği görüşünü paylaşı­

leri de Yunanlara uzanıyordu. Bu er-

yordu ama içinde yaşadığımız dün-


M A D D ö VE E N E R J i

GÖKSEL DÜZEN Öklid ' in geometri alan ındaki �ret ıleri Dünya ile yıldızlar, güneş, ay ve gezegenler arasında ilişkiler kuru lması nı teşvik etti. Batlamyus, evrenin merkezine Dünya'yı koyarak do� rulanması zor bir hata yaptı.

yada değişimin, maddenin dört "kö­

birbirine doğru çekilebilirdi. Empe

kü" arasındaki hassas etkileşim saye­

dokles çekme ve itme kuvvetlerine

sinde mümkün olduğunu ileri sür­

bu isimleri vermişti. Her kökün ken­

müştü. Bu kökler toprak, su, hava ve

dine has özellikleri vardı ve tüm

ateşti. Dört kök, "sevgi" ve "çekiş­

madde bu köklerin farklı bileşimle­

me" ile birbirinden ayrılabilir ya da

rinden meydana gelmişti. Bu bile-

161


BiLiMİN SERÜVENi

GÜLEN FiLOZOF

Yunan filozof Demokritos uzay ve

maddenin atom denen, sonsuz sayıda ve yok denecek kadar kO<;ük birimlerden olu�una i nan ıyordu .

Dernokritos'a göre atomlar sürekli hareket içindeydi ve birleıerek görünürde ka� lıi<;imlere dönüşebilirdi.

şiınler kısa süre sonra "elementler"

den göremiyordu. "Yokluktan daha

diye anılacaktı.

küçük şey yoktur," diye çıkıştrdı Par­

Abderalı Deınokritos tartışmaya farklı

162

yaklaşıyordu.

Mô yaklaşık

menides takipçilerine. Ona göre dünya, içinde farklı biçim ve boyut­

460'ta doğan Dcınokritos, insanın

lardaki algılanamayacak kadar kü­

çeşitli halleriyle eğlendiği için "gülen

çük ve nüfuz edilemez atom yağ­

aıomos

filozof' olarak anılırdı. Kendisinin

murları olan (Yunancada

yüz yaşına dek yaşadığı söylenir.

sözcüğü, kesilemez ya da bölünemez

Demokritos varlık ile yokluğun

anlamına geliyordu) devasa bir boş­

birarada bulunmaması için bir ne-

luktu. Atomların rastgele çarpışına-


lan sonucu ortaya cisimler çıkıyordu; atomlar

ANTiK DÖNEM MATEMATİKÇİLERİ

ayrılınca bu cisimler de parçalanıyordu. Platon öğrencilerini dünyanın kusurlu gö­ rünümü ardında saklı sonsuz gerçekliği ara­ maya yönlendirirken,

en ünlü öğrencisi Aris­

toteles, doğrudan doğa gözlemine büyük önem veriyordu. Aristoteles yalnızca Platon­ cular ve Pisagorcuların öncelik verdiği yüce gök hareketlerini değil, solucandan

deniz var­

lıklarına dek, doğal dünyanın çeşitli sıradan

Soyut usavurumu kusursuzlaştıranlar Mô 1900-1600 civarı ileride "Pisagor teoremi'" diye anılacak o lan bilgi Babil'de mevcuttu.

Mô 580 civarı Pisagor Samos'ta döğdu .

Mô 535 civarı

varlıklarını da incelemişti. Aristoteles mantık bağlamında atom teori­ sini reddetmiş, onun yerine Empedokles'in dört elementi olan ateş, su, toprak ve havaya dayalı çok ayrıntılı bir teori geliştirmişti. Ona göre canlı ve cansız varlıklar bu elementlerden oluşuyordu. Ancak Aristoteles, elementlerin değişebildiklerine ilişkin görüşüyle Empedok­ les'ten ayrılıyordu. Elementler ıslaklık ya da kuruluğa, sıcak ya da soğuğa bürünebiliyor ya da bunlardan sıyrılabiliyor, ayrıca birbirlerine dönüşebiliyorlardı. Doğal dünya üzerinde yaptığı gözlemler -balıklar nasıl yüzer, inekler nasıl çiğner­ Aristoteles'e, doğadaki her şeyin bir tasarın11 ya da amacı olduğunu söylüyordu. Aslında ona göre yaşamın kendisi yukarı doğru yükse­ len bir amaçlar düzenine sahipti. Bu düzen cansız varlıklarla başlıyor, büyüyerek kusur­ suzluğa erişen bitkilerle devam ediyor, sonra yiyecek bularak kusursuzluğa erişen hayvanla­ ra geçiyor ve nihayet kusursuzluğu düşünce ve mutltılukla yakalayan insanla sonlanıyordu. Aristoteles'in dünyası dinamikti. Başlıca özellikleri değişim ve hareketti. Her cismin ar­

Pisagor Mısır'a seyahat etti ve bir Mısır istilası sırasında Pers Kralı Camyses (Kambiz) tarafından esir alındı. Çok geçmeden Pers topraklarına getiri l di ve oradan büyük olası l ıkla Hindistan'a geçti.

Mô 532 civarı

Pisagor Güney ltalya'ya taşındı ve Croton' da bir okul kurdu.

Mô 500 civarı

Pisagor, Güney ltalya'da, Metapontum'da öldü .

Mô 400 civarı Eudoxus (Ödoksos) Anadolu, Kindos'ta döğd u . Mô -gz civarı Eudoxus rahiplerle birlikte çalışacağı Mısır'a gitmeden önce Atina'da iki ay boyunca derslere katıldı.

Mô 350 civarı Yaşamını öğretmenlik ve yasa koyucu olarak geçiren Eudoxus Knidos'ta öld ü . Mô 330 civarı Euclid tahminlere göre Mısı(da lskenderiye yak ınlarında döğdu .

Mô 300 civarı Euclid çığır açan geometri kitabı

f/ement/er'i tamamladı.

dmda, onun deyişiyle dört neden yatıyordu;

Mô 2137 civarı

bu nedenler öğrenilirse, amacın kendisini an­

Arşimet Sicilya, Syracuse'da döğdu.

lamak mümkündü. Nedenlerden ilki,

cismin

yapısını oluşturan maddeydi. İkincisi, madde­ nin aldığı biçimdi. Etkin neden denen üçün­ cüsü, cismi meydana getiren şeydi. Dördüncü ve son neden ise Aristoteles'e göre en önemli nedendi. Nihai neden diye adlandırılan bu ne-

Mô 212

Arşimet, Syracuse'un Romalılar tarafı nd a n yağmalanması sırasında öldü.

Mô 2f:IJ civarı Euclid öldü.


B İ Lİ M i N S E R Ü V E N i

rindeki kendi sonlarına doğru deği­ şim gösterme ilkesiydi, ya da sanat­ kar insanların eli aracılığıyla başka amaçlara yönlendirilmeleri. Demokritos'tan bir yüzyıl kadar sonra, Epikür (Epicurus) nnun atom teorisini ele aldı ve zihninde ruhun, tanrıların ya da yaratıcmm etkisi ol­ maksızın bir boşluk içinde hareket eden atomlardan yapılma materya­ lisı bir dünya canlandırdı. Demok­ ritos'unkilerin aksine, Epikür'ün atomlarının ağırlığı vardı; yolları aniden değiştirilebilir ve çarpıştınla­ bilirlerdi; belli bazı biçimlere bürün­ YARATICILIK VE

den, bir şeyin ne işe yaradığım, ama­

düklerinde koku ya da tat gibi du­

HAYRANLIK

cınm ne olduğunu, neden var oldu­ ğunu açıklıyordu.

yumlar yaratabilirlerdi. Epikür'e gö­ re, doğal olaylarm hiçbir amacı yok­

Doğal olan her şey -insan elinden çıkan yapay işlerin aksine- kendi içinde, onu amacına ve nihai nede­

lemlerine bağlıydı. Zihin bile atom­ lardan oluştuğu için bedenden fark­

Yukanda görülen Arşimet vidası, su taşımak için basit bir mekanizmadan

tu; her şey atomların rastlantısal ey­

yararlanıyordu.

nine doğru götüren itici bir ilkeyi ba­

sızdı. Ölüm geldiğinde hem zihnin

Rembrandt 1 653'te

rındırıyordu.

antik dönem düşünürü Aristote"'5'i (yan sayfa)

Örneğin, bir meşe palamudtunın amactnı gerçekleştirmek, yani olgun

hem de bedenin atomları havaya ya­ yılıyordu.

kendisinden de önce

bir meşe ağacına dönüşmek için dı­

yaşam� şair

şarıdan gelen bir itici güce gereksini­

Homeros'un büstüne

mi yoktu. Son uç olarak Aristoteles' e göre maddi varlıklar sürekli bir deği­

bakarken resmediyor.

şim içinde, bir durumdan diğerine geçiyorlardı. Bunu sağlayan ya içle-

Yunanlar geriye temel bazı fizik kavramlarmı bıraktılar: atom yapısı­ na sahip olan veya olmayan ele­ mentler, tüm maddenin yapıtaşları­ dır; madde yaratım ve gelişim, bo­ zunma ve yıkım süreçlerinden geçer; değişim geçirdiği için maddenin

1 600 - 1704 1600

1604, 1609

1621

1654

lngiliz doktor Wılliam

ltalyan gökbilimci Galileo

Gilbert. De magnete

Galilei. kütleçekimi, ivme

Hollandalı gökbilimci Snell, yansıyan ışıgın izledigi yolu

(Mıknatıs Üzerine) adlı eserini yayımlayarak

ve hızla ilqili deneyler gerçekleştirdi.

Fransız matematikçi ve düşünür Blaise Pascal, sıvı

manyetizma alanındaki

bilgiye büyük katkıda bulundu.

164

belirleyen yasayı keşfetti Bu yasa ileride "Snell

yasası" olarak adlandırıldı.

içinde kuvvetin tüm

eşit olarak iletildigini açıkladı.

yönlere dogru


M A D D E VE E N E R J i

1662

1668

1687

1704

lngiliz düşünür Robert Boyle, sabit ısıda tutulan gazın hacminin. basıncıyla ters orantılı oldu�unu belirledi. Bu yasa ileride "Boyle yasası" olarak adlandırıldı.

lngiliz fizikçi lsaac Newton,

Newton, Philosophiae

Newton ışık ve tayf

bir cismin d�rusal

momentumunun, kütlesi ile hızının çarpımına eşit oldu�unu belirledi.

natura/is principia mathematica'yı ('fa dn kısaca Principia)

üzerine çalışması Opticks 'i yayımladı.

yayımlayarak, hareket yasalarını ve evrensel kütleçekim yasasını ortaya koydu.

16'


BiL i M i N SERÜVENi

BANYOOA GELEN iLHAM E1'aneye göre Ar;imet ünlü "evrelc:an anını, kralın yeni tacının altın

mı, alaşım mı oldugunu anlamak için taşan sudan

yararlanabileceğini anladıgında yaşamıştı.

formları genelde geçicidir. Tüm

ve bilginler bu kalabalık kente akın

bunlar bilimci ve düşünürlere, 2500

etliler.

yıl sonra bile ilham vermeyi sürdü­

ye'den çıkmıştı, büyük olasılıkla an­

"EVREKA!"

Arşimet de öyl e. MO 287'de Sicilya,

tik dünyanın üretken matematikçisi

(Arisloteles'in şahsen ders verdiği)

Syracuse'da doğan Arşimet, gerçek­

genç Büyük fskender'in Afrika ve

lerden çok efsaneleriyle bilinir. Bu

Asya'daki olağanüstü fetihleri sonu­

ef.sanelerin en ünlüsü de suya batırı­

cunda Yunan bilgi ve kültürü MO 4.

lan bir cismin, hacmine eşit miktar­

yüzyıldan itibaren dünyanın dört bir

da suyu taşırdığını keşfeden Arşi­

yanına yayılmaya başladı. İsken­

met'in, banyo yaptığı küvetten çı­

der'in 323'teki erken ölümünü taki­

rılplak fırlayıp,

ben imparatorluk generaller arasın­

diye bağırarak sokaklarda koşması­

"Evreka!-

Buldum!"

da paylaştırıldıysa da, Helenistik kül­

dır. Arşimet pratik zekası sayesi nde

tür birleştirici gücünü korumayı ba­

bilgisini yaşama geçirebilen, süreçle­

şardı.

ri anlamaya ve arkalarında yatan

Bilim ve matematik açısından bel­ ki de en çok Helenik.leşmiş ve kesin­ likle en üretken olan bölge Mısırın

166

Geometri ustası Euclid, İskenderi­

ren görüşlerdi (bazen de sorular).

( Makedonyalı

Mısır'dı.

generalin

matematiksel ilkeleri çözmeye çalı­ şan bir düşünürdü.

"Evreka,, anı ise buna güzel bir ör nekti. Syracuse kralı, Arşimet'ten bir

adıyla kurulmuş on iki kadar kent­

tacın saf altından mı, alaşım mı ol­

ten biri ulan) İskenderiye kenti, an­

duğunu belirlemesini istemişti. Öy­

tik dünyanın en kozmopolit bölgesi

küye göre banyosundaki küvete gi­

haline geldi. Farklı uluslardan tüccar

ren Arşiınet, küvetten dışarı taşan


suyun kendi hacmine eşit olması gerektiğini kavradı. Böylece altın tacın tam hacmini ölç­ menin yolunu keşfetmişti. Altın en yoğun me­ tal olduğundan, Arşimet'in tek yapması gere­ ken, taç ile aynı miktarda su taşıran bir saf al­ tın külçesi yapmak ve taç ile külçenin ağırlıkla­ rını karşılaştırmaktı. Taç külçeden hafif gelir­ se, daha hafifbir metal ile karıştırılmış bir me­ talden yapılmış olmalıydı. Ancak sonuçta ağır­ lıkların eşit olduğu ve tacın saf altından yapıl­ dığı ortaya çıktı. Arşimet Eudoksus'un geometri çalışmaları­ nı geliştirdi ve bir dairenin çevresinin çapına olan oranuu, yani "pi" sayısını büyük bir titiz­ lik ve doğruluk oranıyla hesapladı. Ayrıca kü­ renin alan ve hacim hesabı için formüller üret­ ti. (Küre hacminin formülü konusunda ken­ disiyle öyle gurur duyuyordu ki, formülün mezar taşına kazınmasını istedi.) Tüm bunla­ rın yanında bir cismin kütle merkezini belirle­ mek için de formül geliştirdi. Arşimet'in ilk mekanik buluşunun, suyu yı.ıkarı doğru taşın1ak için geliştirilmiş bir alet olduğuna inanılır. "Arşimet vidası" diye bili­ nen bu düzenek, döndürüldüğü zaman akan suyu yı.ıkarı, karaya doğru çekebilen spiral bi­ çimli bir pompaydı. Arşimet kaldıraç yasasını da ayrıntısıyla or­ taya koydu. Yasaya göre, dengede duran ci­ simlerin dayanak noktasına olan uzaklıkları, ağırlıklarıyla ters orantılıdır. Tıpkı makara, ta­ koz ve çıkrıkta olduğu gibi. Kaldıraç o dönem için yeni bir buluş olına­ sa da, sistemin gerisindeki matematiği formü­ le döken Arşimet artık her ağırlık için gerekli

LORD KELVIN Mutlak sıfırın kaşifi 1824 26 Haziran' da lrlanda'da Be�ast'ta doğdu ve William Thomson

adını aldı.

1834 Glasgow Üniversitesi' ne başladı.

1841 Cambridge Üniversitesi, Peterhouse College'a girdi.

1845 Matematikten dereceyle mezun oldu ve Cambridge, Peterhouse College üyesi seçildi.

1846 Glasgow Üniversitesi'nde doğa felsefesi profesörlügüne başladı; Kraliyet Felsefe Akademisi üyesi oldu.

1848 Mutlak Termometrik Ölçek üzerine isimli çalışmasını yayımladı. Önerdigi ölçek daha sonra "Kelvin ölçegi" adıyla anıldı.

1851 Kraliyet Akademisi üyeligine seçildi.

1852 James Prescott Joule ile birlikte sıkıştırma oranı degiştikçe, gazın ısısının degişti�ini keşfetti. Bu keşif ileride "Joule-Thomson Etkisi" diye adlandırıldı.

1854 Telegrafik iletişim cihazını geliştirerek, kardeşleri James ve William Rankine ile birlikte ilk patentini aldı.

1857 Agamemnon ve U.S.S. Niagara gemileriyle Atlantik telgraf

kaldıraç uzurıluğıınu hesaplayabiliyordu. Dil­

H.M.S

lere destan bir uygulamalı gösteride, Syracuse

kablosunun döşenmesi girişimini üstlendi.

kralına devasa bir gemiyi yalnız bilek gücüyle hareket ettirebileceğini kanıtlamak için maka­ ralı bir düzenek bile kurmuştu. Arşimet aynalar ve yansıyan ışıkla da deney­ ler gerçekleştirdi. Ancak bir dizi ayı1adan ya­ rarlanarak Roma donanmasını yakmaya çalış-

1860 Maddelerin termoelektrik, termomanyetik ve piroelektrık özellikleri üzerine önemli yazılar yayımladı.

1907 1 7 Aralık'ta lskoçya'da Ayrshire yakınında öldü.


B İ L İM iN S E R Ü V E N i

M A DDE VE E N E R J i

MEKANİ K BİLGİ

namik" doğdu: borulardan geçen

Sahip oldu�u kaldıra<;

akıntıları ve dalgaları, hatta pencere

yasao bilgisinden destek

pervazlarına düşen yağmur damlala­

alan Af>imet, kendinden

rını ilgilendiren akan su fiziği. Arşirnet hidrostatik için neyi tem­

emin, şu ünlü sözünü söylemişti: "Bana bir

sil ediyorsa, Danicl Bernotılli de hid­

-.-:-����

dayanak nokt<:ısı

rodinamik için ayıu şeyi temsil edi­

------ . ;.· __:__

gösterin, dünyay ı yerinden oynatayım."

yordu. Hollanda'da Groningen'de, l 700'de doğan Bernoulli, matema­

tikçi üç erkek kardeşten biri olan İs­ viçreli Johann Bernoulli'nin oğluy­ du. Matematiği oğluna babası öğret­ mişti ama oğulun çalışmaları kısa sürede babasınınkileri gölgede bı­ raktı. Genç Bernoulli matematik ve

BAROME1RE

fizik öğrendi ve 1 738'de çığır açıcı

Barooıette atmosfeik

nitelikteki çalışması

ca'yı yayımladı.

168

tığı söylentisi büyük olasılıkla asılsız­

lik kazandı ve Kuzey İtalya'daki yeni

taşındığını keşfeden Fransız mate­

dı. İşin aslı Romalılar Syracuse'u

ve olağanüstü üretken İtalyan mü­

matik

yağmalanuş, Arşimet ise arbedede

hendisler kuşağı için örnek teşkil et­

Arşimet'in çalışmalarından yola çık­

dehası

Blaise

Pascal,

Hydrodynami­

Daniel Bernoulli ça­

lışmasında kendi adını taşıyan ilkeyi

aynı zamanda deniz

tasarlamıştı. İlkeye göre hm artan sı­

seviyesine olan

vuun basıncı azalıyordu. İşte bu ilke

uıaklıga ka�ık

akışkan dinamiği biliminin temelini

geldigi iı;ın barometre

oluşturdu. Böylece nehirde akan su­

ılerakımda

lar kadar, bonılardan akan suyun

ölı;ülelıilir. Barometre

hareketine de açıldık getirilmiş oldu.

hızla düştügürde

Kuş ve uçak kanatlarının işleyişine

genellikle hııına

yönelik anlayışm ise ilk temelleri atıl­

beklenir, hala

dı. Aslında hava da bir akışkandır ve

yükseld iginde ise

kanatlar yukarıdan hava basıncını

havanın iyi olacagı

azaltacak, aşağıdan kaldırma sağla­

öngônllelıilır

yacak şekilde tasarlannuştır. Daniel

Bernoul li

ile

babası,

l 734'te Paris Bilim Akademisi tara­

yaşamını yitirmişti. Buna rağmen

li. Ünü buradan Avrupa'nın pek çok

mıştı. Deneyleri Pascal'ı, şırınganın

fından verilen

Romalılar Arşimet'i zekası ve meka­

yerine yayıldı. Arşimet'in itme gücü,

ve günümüz hidrolik fren mekaniz­

ödülünün ortak sahipleri ilan edildi­ ler. Baba Bernoulli, ödülü oğluyla

astronomi büyük

nik dehası yüzünden takdir etliler ve

yüzen cisimler ve hidrolik gibi konu­

maları için halen büyük önem taşı­

bilginin şöhreti antik çağın ötesine

lar üzerine teorik araştırmaları ka­

yan hidrolik presin icadına yönlen­

paylaşmaktan dolayı büyük bir öfke­

dek uzandı. Arşimet'in matematik

dar, icatları da 16. ve

dirmişti.

ye kapıldı ve Daniel'ı evden attı. Jo­

alanındaki başarıları, onun çalışma­

analitik arayışlara ve yaratıcı çalış­

Arşimet ve Pascal durgun sıvı bili­

larını MS 8. yüzyılda yeniden keşfe­

malara ilham kaynağı olmayı sür­

mi "hidrolik" üzerinde çalışmalar

oğlunun büyük eseri

den Arap matematikçilerden de bü­

dürdü. Örneğin, 1600'lerin ortasın­

yapnuşlardı. Ancak sıvılar genelde

ca'nın kendi çalışmalarından kopya­

yük takdir topladı. Arşimet İtalyan

da bir kaptaki sıvıya uygtılanan ba­

hareket halinde olduğundan, 1 8.

landığını iddia etti. Aldatıcı iddiala­

Rönesansı'nda bir ke-L daha popüler-

sıncm, sıvının her yerine eşit şekilde

yüzyılda kaçınılmaz olarak "hidrodi-

rını desteklemek için ise sahte basım

l 7. yüzyılda

basınç seviyesını

ölı;er. Hava basına

hanı1 Bernoulli daha sonraları bile

Hydrodyııami­

169


Bi L i M i N S E R Ü V E N İ

DANIELIS B ERNOUL L I JoH. Fıt. M ED, Pa.o F, B A s ı t:

AEROOİNAMIK iLKESi

ACAD. SCJENT. lı\lPER. PETROPOLITANiE , PRIUS MATHEH SUBLIMIORJS. PROF. ORD. NUNC lllEMBRl &T PROF. HONOR..

Ar;imet ve Pascal durgun sularla ilgili

H Y D RODY NAMIC�

konulara açıklama getirmişlerdi. Öte yandan mateırntikçi

DE

Daniel Bemoolli hareket

SIVE

ET MOTIBUS FLUIDORU COM ME N T A R I L . O P US A C A D E M I C UM

YIRIBUS

-

halindeki SMların farklı fiziksel özell ikleri

A B At1CT O R E , D U M PET ROP'OLI- AGER .E T , C O N G E S T U M,

oldugunu k�feni . Bernoulli buk;ıulannı Yunancada akan su anlamına gelen HydrodynamiG3 adlı çalışmaonda aQkladı.

e-!R G E N T O R AT/, Sumpuöus JOHANNIS l\EINHOLDI DULSECK.Ell.I , ·

Typis Joıı.

Anno- 111 o cc xxxvııt !fıı<R. DECKJRI, Typographi Bafilicnfis..

1738 - 1827 1738

1785

1798

1800

İsviçreli matematikçi Daniel Bernoulli, akışkanın hızı arttıkça, basıncının azaldığını belirledi. Bu ilke kanatların işleyişini açıkladı ve insanın uçmasını olanaklı hale getirdi.

Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb, elektrik yükleri arasındaki kuweti keşfetti, yasa ileride Coulomb yasası adını aldı.

Amerika doğumlu Britanyalı fizikçi Benjamin Thompson, ısı üzerine çalışmalar yaptı ve ısının madde yapısında bulunan bir şeyden değil, sürtünmeden kaynaklandığını ileri sürdü.

ltalyan fizikçi Alessandro Volta, elektrik bataryasını

170

icat etti.


M A D D E VE E N E R J i

tarihli ve (Daniel'inkine) benzer baş­

felsefecisi olarak adını duyurdu. Mı­

lıklı bir kitap yayımlayacak kadar ile­

sır'ın Fatımiler tarafından yönetildi­

ri gitti.

ği dönemde Kahire'ye taşındı. Fatı­

ISLAM DÜNYASiNiN KATKILARI

hammed'in kızı Fatma'dan alan bir

miler, isimlerini peygamber Mu­ İslam hanedanıydı. Bu hanedan Ku­

Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ve

zey Afıika'nın bir kısmı ile Sicilya'yı

Avrupa'nın barbarlar tarafından isti­

yönetiyordu ve Kahire'yi imparator­

lasının yarattığı karmaşanın ardın­

luklaruun başkenti yapmıştı. Fatımi

dan bilimsel düşüncenin yeniden ye­

halifesi el-Hakim'in bilime büyük

şermesi MS 800 ile 1300 arasında, he­

bir merakı vardı ve Kahire'de, 13ağ­

nüz yükselmekte olan Müslüman

dat'm kütüphane, arşiv ve kayıt da­

dünyada, özellikle de başkent Bağdat

iresi olan Bilgelik Evi'ne rakip bir

ile Kurtuba'da gerçekleşti. Kısmen

eğitim merkezi inşa ettirmişti.

halifelerce desteklenen büyük bir çe­

Mısır'a yerleşen el-Heysem, yıllık

viri projesi sonunda yüzlerce Yunan

Nil taşkınlarını kontrol altına alma­

belgesi Arapçaya çevrildi. İslam dün­

nın yollarını düşünmeye koyuldu.

yasının bilginleri çalışmalarını bü­

Tahminlere göre bir noktada kendi­

yük ölçüde bu Helenistik temelin üs­

si el-Hakim'in desteği için başvurdu,

tüne yapılandırdı.

veya halife proje için onu çağırdı.

İslam biliminin altın çağının ör­

Sonuçta el-Heysem kendisini, ya­

neklerinden biri, MS yaklaşık 965'te

ıundaki mühendis grubu ve komis­

13asra'da (bugünkü Irak) doğan Ebu

yon ile birlikte, bir kontrol mekaniz­

Ali el-Hasan bin el-Heysem'di (La­

ması kurmak üzere NiJ'e doğru gi­

tince

derken buldu.

söylenişiyle

Alhazen) .

El­

Heysem genç yaşlarında bilim çalış­

El-Heysem nehre varır varmaz

malarını yürütebilmek için küçük

planının işe yaramayacağını anladı.

bir devlet memurluğu görevini geri

Sonuçta durumdan hiç de memnun

çevirmişti. Özellikle Aristoteles'in

olmayan halifenin yanına döndü ve

çalışmalarına ilgi duyan el-Heysem,

bilim dışı bir devlet görevine atandı.

çok geçmeden matematikçi ve doğa

Ancak halifenin kendisiyle işinin he-

1803

1811

1821-1825

lngiliz kimyager John

ltalyan fizikçi Amedeo

Fransız fizikçi Andre Marie

Avogadro. eşit hacme

Ampere, hareketli elektrik

Dalton. her elementin atomlardan oluştugu ve bu

sahip gazlarda, aynı

atomların biraraya gelerek

sıcaklıklarda eşit sayıda

bileşikleri oluşturdukları

molekül oldugunu

sonucuna vardı.

gösterdi.

yüklerinin manyetik alan yarattıklarını keşfetti.

1827 Alman fizikçi Georg Siman Ohm. voltajın akım ile direncin çarpımına eşit olduğunu belirten yasasını yayımladı.

171


BİL İMİN SERÜVENİ

ARAP ETKİSİ Ortad()()ulu düşünürlerin rnatemati�e çok büyük katkıları oldu. ı 508 yılına ait bu tasvir, hesaplamada ar�metik

algoritmaların, geleneksel hesap cetve line karşı kaza ndı!)ı zaferi yüceltiyor.

172

nüz bitmediğini hissetmişti. El-Ha­ kim istediğini elde etmeye alışkın bi­ riydi ve kültürlü olduğu kadar, kimi zaman tehlikeli de olabiliyordu. Ör­ neğin, bir düşman kenti fethettikten sonra havlamalarından rahatsız ol­ duğu için bütün köpekleri öldürt­ müştü. Şüphe götürmez bir bilim dehasına sahip olan el-Heysem, deli numarası yaparak kendisini koru­ maya karar verdi. Çalışmalarını de­ vam ettirdi ancak el-Hakim'in 102l 'deki ölümüne dek, deli portre­ si çizmeyi sürdürdü. El-Hakim öldüğünde ellili yaşla­ rında olan el-Heysem, ışık, görüntü, renk ve yansunayı kapsayan optik biliminde büyük yeniliklere imza at­ mıştı. Görüntünün görsel bir ışık olarak gözden yayıldığını ileri süren Yunan görüşünü reddetti. Aydınlatı­ lan cisimlerin her yöne doğru ışık yaydıklarını kanıtlayabilmek için matematiksel modellere ve deneyle­ re başvurdu. Işığın doğrusal çizgiler halinde hareket ettiğini öne sürdü ve bunlara "ışın" adını verdi. Ona göre, göz merceği bu ışınları içine alıyor ve çevreyi görmemizi sağlıyordu. El­ Heysem, gözün optik sinirlerle bağ­ lantısını anlayabilmek için anatomi­ ye bile merak sardı. Ortaçağ'ın İslam bilginleri gökbi­ liın, tıp, erken dönem kimyası ve mekanik alanlarında da özgün keşif­ ler yaptılar ve önemli katkılar sağla­ dılar. İslam ilminin en geniş kap­ samlı ve önemli alanlaru1dan biri, basit ve karmaşık matematikti. Bu konuda (büyük eserlerinin orijinal Arapça nüshaları kayıp olsa da) çok şey borçlu olduğumuz başlıca isim­ lerden biri ise Muhammed bin Mu-

sa el-Harezmi'dir. El-J-Tarezıni 780 civarında l.lağ­ dat'ta doğdu. Halife el-Memun'un 813'te başa geçtikten sonra yaptırdı­ ğı l.lağdat Bilgelik Evi'nde alim ve Yunanca metin çevirmeni olarak ça­ lışmaya başladı. Ancak sonunda el­ Harezmi'nin kendi yazdıkları, en az çevirdiği eserler kadar önemli hale geldi. El-Harezmi "aritmetiğin en kolay ve kullanışlı yönlerini" anlat­ mak istiyordu. "örneğin, insanların miras meselelerinde, vasiyetlerde, mal bölüştürmede, davalarda, tica­ rette ve birbirleriyle tüm ilişkilerin­ de, ya da arsa ölçümünde, kanal ka­ zılarmda, geometrik hesaplarda ve diğer konularda yararlanabilecekleri yönleri." Amacını gerçekleştirmek için el­ Harezmi okuyucuya, problemin te­ rimlerini bildirebileceği bir yol öner­ di. Bu yolla tüm fonksiyonlar, çözü­ lebilir bir denklemin içine yerleştiri­ lebilecek ifadelere dönüştürülebile­ cekti. El-Harezmi -denklemden ne­ gatif terimleri çıkararak- bu işlemin ilk kısnuna el-cebir; denklemin eşit­ lik kısmına ise el-mukabele admı ver­ di. Günümüzde kullanılan "algeb­ ra" (cebir) sözü bu ilk terimden ileri gelir, el-Harezmi'nin isminin Latin­ cedeki karşılığı ise "algoritma" söz­ cüğünü ortaya çıkarır. El-Harezmi yalıuzca bunları ba­ şarmış olsa bile yeterince şey yapmış olurdu ancak bir sonraki kitabı Hint Hesap Sanatı Arap rakamlarının standartlaştırılması sürecini başlattı ve yine aynı derecede önemli bir işle­ vi gerçekleştirerek sayısal yazı dilinde "sıfır"ın belli bir yeri işaret etmesini sağladı. El-Harezmi'nin çalışmaları


M A D D E VE E N E R J i

173


Bi L İ M İ N S E R Ü V E N i

yüksek matematiğe katkılar sağlamış

min yapısuu gözler önüne sererek

olsa da, kendisinin de hedeflediği gi­

bilim dünyasında şaşkınlık yarattı.

Mikroskoplar

bi matematiği gündelik yaşamın içi­

17. ve 1 8. yüzyıllarda optik alanın­

l1tıkk111da daha fazla

ne sokmayı başardı. Takip eden 700

da kaydedilen ilerlemeler de araştır­

bilgi içirı bkz. sayftı

yıl boyunca, matematiksel ve anali­

macıları ışığın yapısını düşünmeye

252-255-259.

tik yetkinlikleri sayesinde Arap ma­

sevk etti. Bir mercekten ya da sıvının

tematikçi, gökbilimci ve bilim gereç­

içinden geçen ışık ışuunın kınldığı

leri üreticileri Batı dünyasına hakim

açık şekilde gözlemlendi ve 1 6 2 1 'de

oldular.

Leiden'li Willebrord Snell, sözkonu­

Bilim ileri adım atmadan önce ge­

su kırılma açısı için bir matematik

nellikle teknolojik bir gelişimi bek­

formülü geliştirdi. Işığın neden kırıl­

ler. El-Heysem'in optik üzerine ça­

d1ğı ise başlı başına bir sorundu. So­

lışınalan zamanının çok ilerisindey­

runun yanıtı için başlatılan araY1ş ni­

di. Cam mercekler henüz onun te­

hayetinde dünyanın enerji formları­

- IWCAMINI

orilerini kanıtlayacak kadar geliştiri­

nın tümüne bakişın değişmesine ne­

1,2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9

lememişti.

den oldu.

W! o l1kamları

"kromatik sapına" denen renk dis­

1 7. yüzyılda ışığın sonsuz hızla ha­

genelde "Arap"

torsiyonJaruu yaratmayan mercekler

reket ettiği düşünülüyordu. 1 676'da

l1kamları cılarak

üretmeye çalışarak teleskobu geliş­

Danimarkalı gökbiliınci Ole R0mer,

lıiö ancak dc9u

tirmeyi denediyse de sonunda vaz­

Jüpiter ile Dünya'nın birbirlerine en

isimleıi "Hiıt-Aıap"

geçti. Bu arada, Ortaçağ döneminde

uzak oldukları zamanda, Jüpiter uy­

rııkaııiandır. Hindiler

Robert Grosseteste ve Roger Bacon

dularının düzenli tutulmalarının ya­

lıu sisleırin bli;Olc bir

birbirlerinden bağımsız olarak bü­

ptlan hesaplardan daha geç gerçek­

yüzyılda

yüteçlerin araştırmacılara, yalnızca

leştiğini ortaya çıkardı. Jüpiter ile

lasmnl Mô 3.

Galileo,

kenarlarında

geliıtiıdiler. Ancak

uzaktaki değil, gözle görülemeyecek

Dünya birbirine yaklaştığında ise bu

Arap bilgirıi •

kadar küçük cisimleri görmede de

aykmlık yaşanmıyordu. R0111er söz

Hnımfnln sıfr

yardımcı olabileceğini öngörmüşler­

konusu gecikmenin ışık hızıyla ilgili

ııılılmı bilgisine

di. Ancak ileri aşındırma tekniklerini

olduğunu öne sürdü. Işığın, güneş

ulııpııası lol5 9. yUzyıla ıııstladı. Bu

ve kullanışlı saydam camları geliştir­

sisteminin diğer yanından bize ulaş­

mek yüzyıllar aldı.

ması daha uzun sürüyordu. R0-

rabmllnn ı,-o!llı

İlk ınikroskoplarda

iki metal par­

ıner'in hesaplarına göre ışık saniyede

Hindstln lrajnaldı

ça arasına monte edilmiş tek bir

140.000 mil (225.308 km) hızla yol

olsa da, onlıın

mercek ve cismi odaklamada kulla­

alıyordu. Hesap yüzde 25 kadar ha­

�'ya ­ Araıılri- Bu )'Oııllıı

nılabilen bir burgu vard1. 1590'larda

talı olsa da, anlamı vurgulamak için

Hollandalı mercek üreticisi I lans

yeterliydi.

de Aıınıpalılar tıunan

Jansen,

iki mercekli bileşik mikros­

Yaklaşık aY11ı dönemde Hollanda­

yriıtıld;ı •Arap rabınlon" ıekinde brinsder.

kobun cisimleri dal1a da büyütebil­

lı matematikçi Christiaan Huygens

diğini keşfetti. Ancak merceklerin ti­

ışılda ilgili başka bir görüş ileri sür­

tizlikle eşleştirilmesi ve hizalanması

dü. Huygens 1 659'da, merceklerini

174

gerekiyordu. 17. yüzyıl sonlarında

kardeşiyle birlikte aşındırıp cilala­

A11toni van Leeuwenhoek, 250 kat­

dıkları teleskobu kullanarak, Sa­

tan fazla büyütme sağlam ve önce­

türn'ün halkalarını keşfetmişti. Işı­

den gözle görülemeyen pek çok cis-

ğın görünmez ama her yerde ve her


M A D D E VE E N E Ri i

NEWTON'UN TELESKOBU

ısaac Nevvton yansıtmalı teleskobunu 1 668'de g<>liştirdi. Gözlemlenen cismin ı�ını toplamak için mercek yerine aynalardan yararlanan Newton, camdan geçen ışıgın prizma etkisinin dogurdugu bulanıklıktan da kurtulmuş oldu.

zaman var olan "eter"in içinde dal­ galar halinde hareket ettiğine inanı­ yordu. Işık dalgaları dışa doğru, suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi yayılıyordu. Başka cisimlerle karşı­ laştıklarında ise, yine sudaki dairesel dalgalar gibi, çarparak geri dönüyor -yani yansıyor- ve H uygens'in deyi­ şiyle "ikincil dalgacıklar"ı oluşturu­ yordu.

H uygens'in görüşleri hemen ka­ bul görmedi. Işık dalgaları daha yo­ ğun bir ortama girdiklerinde yavaşlı­ yor gibi görünüyorlardı, öyleyse çık­ tıklarında nasıl yeniden hızlanıyor­ lardı? O dönemde İngiltere'de Cam­ bridge'de profesörlük yapan lsaac Newton, ışık dalgalarının karşılarına çıkan engelin etrafında neden bü­ külmcdikleri sorusunu sordu.

Huygetıs lıakkwdtı dtılıtı fazla bilgi içi11 bkz. stıyftı .17·

175


M A D D E VE E N E R i i

B İ Lİ M İ N S E R Ü V E N İ

STATİK ELEKTRİK

lngiliz fizikçi William Gilbert statik elektr�in özelliklerini inceledi ve bulgularını manyetik etkilerle karşılaştırdı. Bu 19. yüzyıl tablosunda

(arkada, ayakta duran) Gilbert. Kraliçe 1.

Elizabeth'in ve meraklı

birkaç kişinin karşısında bir elektrik deneyi gen;ekleştiriyor.

Willıam Gılbert yazdı. Ancak eskı Yunanlar mıknam taşı ile demir arasındaki çekım kuwe�ncleıı haberdardı ve Romalı şaır Lucretıus da çal1$ffii1İannda

manyetizmaya �ınmıştı.

Newton, yaklaşık aynı zamanlarda yerçekim teorisinin ve hareket yasa­ larının taslağını hazırlamaya başla­ mıştı. Cambridge'de 26 yaşında pro­ fesör olmuştu ama üniversite dışın­ da fazla tanınmıyordu; ta ki 1668'e kadar. Bu tarihte Newton, ışığı top­ lamak için aynadan yararlanan bir yansıtmalı teleskop tasarladı. Teleskop tasarımı için aldığı öv­ gülere rağmen, merceklerdeki kro­ matik sapma problemini ele almak­ tan vazgeçmedi. Kromatik sapmada­ ki renkler nereden geliyordu? O dö-

176

nemde -güneş ışığı gibi- saf ışığın renk içermediğine inanılıyordu. Pek çok insan prizmaların, su yüzeyinde­ ki yağın ve merceklerin gökkuşağı renklerinde bir ışık demeti yaratabil­ diğini görmüştü, ama genel kanıya göre bu renkler, ışığın değdiği cis­ min kendisinden geliyordu. Newton ise beyaz ışığın renksiz olmak bir ya­ na pek çok renkten oluşan bir tayf içerdiğini kanıtlamayı hedefliyordu. Işık ışınını tayfa dönüştürmek için bir prizma kullandı, ardından renk­ leri yeniden tek bir beyaz ışına dö-

nüştürmek için bir prizmadan daha yararlandı. Daha da ileri giderek, prizmadan renkli bir ışık ışınını ge­ çirdi. Işın herhangi bir değişikliğe uğramadı; böylece tayf renklerinin daha fazla ayrıştırılamayacağı kanıt­ lanmış oldu. Newton ayrıca -priz­ madan geçerken ışınları bükülen­ forklı reııkleriıı farklı açılarla kırıl­ dıklarını da saptadı. Çok geçmeden Newton, I-luy­ gens'ten ve yine ışığın dalgalar halin­ de hareket ettiğine inanan Robert 1-looke'dan farklı bir ışık görüşü öne

sürdü. Ona göre ışık parçacıklardan oluşuyordu. Farklı renklerin farklı açılarla kırılmaları yüzünden, kro­ matik sapma yaratmayan mercekler tasarlamak olanaksızdı. Newton Op­ tiks adlı çalışmasmı l 704'te yayımla­ dı. Optiks olağanüstü bir yapıttı ve Newton 1 705'te İngiltere Kraliçesi Anne tarafından şövalye unvanına layık görüldü. Ancak Newton'un, başka konuda olmasa da, mercekler konusunda ya­ nıldığı kısa süre sonra kanıtlandı. İn­ giliz avukat Chester Moor Hali, iki

171


Bİ Lİ M İ N S E R Ü V E N i

mıknatıs taşını biliyorlardı. Hatta ,, .. manyetizma sözünün kendisi,

YÖN BULMADA TEMEL ARAÇ Pusula gravürü Wılliam

Anadolu'daki Magnesia kentinin ya­

Gilbert'ın De

kınında bulunan taştan geliyordu.

Magnete'sini başanyla

Bilim tarihçisi Colin Ronan'a göre antik dönem Çin falcıları iki diskten

tasvir ediyor çünkü Gilbert'ın sözünü etti9i

oluşan bir fal tahtası kullanırlardı.

manyetik kuvvetler, bu

Alttaki disk dünyayı, üstteki dönen

yön bulma aracının

disk ise gökleri temsil ederdi. Her iki

işleyişine temel teşkil

tahta da mıknatıs göstergeleriyle işa­

ediyor.

retlenmişti. Sembolik nesneler tah­ tanın üstüne atılır, nesne nereye dü­ şerse gelecek ona göre yonılurdu. MS 1. yüzyıl içinde üstteki diskin

yerini, Büyük Ayı'yı sembolize eden, tür camdan yapılan bir teleskoptaki

dönen kaşık aldı. Daha ileri bir tarih­

bir camın, diğerinin kromotik sap­

te ise falcılar tahtayı ve kaşığı mıJma­

malarınt ortadan kaldırabildiğini

tıs taşından yapmaya başladılar.

tespit etti. Ancak temel soru hala ya­

Böyle olunca da kaşık sapının sürek­

nıtını bekliyordu: Işık nedir? Parça­

li aynı yönü gösterdiğini fark ettiler.

cık mı, dalga ım?

Sihir gibi bir şeydi bu. Ronan'a göre "güneyi gösteren kaşık" adını alan

MANYETİK ÇEKİM

tü. En sonunda da fal tahtası dışında

meli 1600'de, İngiliz fizikçi William

kullanılmaya başlandı.

De magnete, Magneticis­ que Corporibııs et de Magno Magneıe Tellııre'yi (Mıknahslar, Manyetik Ci­ simler ve Büyük Mıknahs, Diinya Üzerine) yayımlamasıyla birlikte atıl­

Gilbert'in

İlerleyen dönemde, mıknatıs taşı­ na sürtünen veya ateşte ısıtıJıp, gü­ ney-kuzey doğrultusunda soğutulan demirden ibrelerin manyetize olabil­ diği keşfedildi. Bu önemli pratik bil­

mış oldu. Gilbert çalışmalarına yal­

gi, pusulaların, inşaat alanı hizala­

nızca kendi gözlem ve ölçümlerini

masıııda kullanılmasını sağladı. 10.

temel almış, eski çağlardan beri bili­

yüzyılda ise pusulalar yön bulma

nen ancak hiçbir zamnn ayrıntısıyla

aracı olarak kulaıııma girdi. Ayrıca

araştırılmamış olan bir kuvveti ince­

Çinli bilginler, Batılı bilginlerden

lemişti.

700 yıl kadar önce manyetik kuzey

Antik dünya, doğal yollarla mey­

178

bu kaşık, zamanla bir ibreye dönüş­

Bu soruya yönelik araştırmaların te­

ve güneyin -yani pusulaların göster­

dana gelen ve bir tür demir ok.il

diği yönlerin- coğrafi kuzey ve gü­

olan mıknatıs taşının manyetik özel­

neyle aynı olmadığını keşfettiler.

liğinden haberdardı. Bu taş, manye­

1 3. yüzyıla gelindiğinde Çinlilerin

tit diye de biliniyordu. Ancak antik

manyetik pusulası !3atı'ya ulaşmıştı.

çağ insanları için taşın yarattığı kuv­

Fransız Haçlısı, bilgini ve askeri mü­

vet açıklanamaz türdendi. Yunanlar

hendisi Pierre Pelerin de Maricourt


M AD D E VE E N E R J i

(Latincede Perigrimıs) 1 269'da Balı

mtknatıs bilimine oldukça iyi bir gi­

biliminin mıknatıs özellikleri üzeri­

riş yapmıştı.

Epistola de (Mıknatıslar Üzerine

ne yazılmış ilk tezi olan

William Gilbert'in 1600'de yayun­

De magnete'si

magneıe 'yi Mektup) yazdı. Peregrinus, mıknatı­

da yepyeni bir kavramı temsil edi­

sın zıt uçlarına "kutup" adını veren,

yordu. Tarihçi Stuart Malin ve Da­

lanan

bilim yazımın­

aynı kutupların birbirini ittiğini keş­

vid Barraclough'in dediği gibi bu,

feden ve mıknatısın pratik kullanım­

((Bacon'un

ları üzerinde düşünmeye başlayan

yayıınlann1asından yirmi yıl önce

Novum orga.num\ınun

O dönemde italya'nın

uygulamaya geçmiş, duyumlar yeri­

Lucera kentini kuşatmış olan An­

ne deney ve gözlemi temel alan Ba­

ilk kişiydi.

jou'lu l. Charles'ın ordusunda asker­

concu bilim"di. Gilbert'in Latince

lik yaptığı düşünülürse, Peregrinus

metni, Kepler'in

Astronomia naELEKTRİ K VE MIKNATISLAR 1 820'de Hans Christian

!Zffited. manyetik ibrenin elektrik akımına yaklaştınldı�ı zaman, akıma dik açı aldı�ını gözlemledi. Bu fenomeni not ettiyse de, ona bir açıklama getiremedi.

l'l9


BİLİ MİN SERÜVENi

va'sından dokuz yıl, Galileo'nun ilk

jeomanyetizmanın etkileri üzerinde

astronomik gözlemlerini an !attığı Si­

çalıştı.

derııs nuncius'tan ise on yıl önce ba­ sılmıştı.

Bundan iki yü zyıl sonra, Kopen­

hag Üniversitesi'nde fen bilimleri

Kullanıldığı ve tanımlandığı yüz­

profesörlüğü yapan Hans Christian

yıllar boyunca hiç kimse mıknatısın

0ersted, elektrik akımı taşıyan bir

işleyişini anlamaya Gilbert kadar

telin mıknatıs ibresinin üzerinde tu­

De magnete'nin altı bölümünün ilkinde Gilbert, dünya­ nın kendisinin bir mıknatıs olduğu

tulması halinde, ibrenin tele dik açı

sonucuna varmıştı. Ardından mık­

0rsted'in yayımladığı bulgular, du­

yaklaşmamıştı.

oluşturacak şekilde durduğunu ka­

mtladı. Peki neden böyle oluyordu?

Francis Baco11

natısların çekme özellikleri ile "elek­

ruma herhangi bir açıklama getirmi­

lıakkırıda dalın fazla

trik kuvveti" adını verdiği özellik

yordu.

bilgi ifirı bkz. sayfa

arasında (sonraları önemli bir ben­

250-51.

zerlik olduğu anlaşılan tartışmalı ve) önemli bir ayrım yapmıştı. Bu kuv­ vet, kehribar gibi belli bazı materyal­ ler kumaşa ya da kürke sürtündü­ ğünde ortaya çıkıyor ve madde, hafif cisimleri kendisine çekebiliyordu.

GAZ ÖLÇER (Yunancada saf hava ölçümü anlamındaki) "eudiometren ltalyan fizikçi Allessandro Volta tarafından yanma sonrasında gazları ölçmek üzere icat edilmiş bir aletti. Bu modeli ise 1 766'da hidrojen gazını ilk kez belirleyen lngiliz kimyager Henıy Cavemfotı yeli�tirJi.

180

YENİ ELEMENTLER Henry Cavendish varlıklı biriydi.

Devonshire Dükü ve Kent Dükü un­ vanlarını taşıyan dedeleriyle, köklü bir aristokrat aileden geliyordu. l 783'te, yani 52 yaşındayken, mirası­

Gilbert, minyatür bir yerküre yerine

nın tamamına hak kazandığında, İn­

geçen, terrel/a adını verdiği küre şek­ lindeki mıknatıs taşını kullanarak,

giltere Merkez Bankası'ndaki en

yüklü hesabın sahibi olmuştu. Hid-


M A D D E VE E N E R J i

rojeni keşfeden ve atmosfer yapısını

mış bir gazı keşfetti ve bunu niliayet

analiz eden ilk kişi olmasına rağmen,

1766'da Kraliyet Akademisi' ne rapor

kolları firfirlı soluk mor takın1 elbi­

etti. Söz konusu gaz, tüp içinde yan­

sesi ve modası çoktan geçmiş üç ke­

dığında, su açığa çıkarıyordu. Keşfin

narlı şapkasıyla, özensiz bir giyim

haberini alan Lavoisier, yalnız su de­

sergiliyordu. Öyle utangaç biriydi ki,

ğil, aynı zamanda asitlerin metal üs­

hizmetçilerle karşılaşmamak için

tünde etkin1esiyle "yanıcı hava" da

evin içinde kendisine özel bir merdi­

üreten deneyler gerçekleştirdi. Lavo­

ven yaptırtmıştı. Hizmetçileriyle,

isier sonunda suyun iki bileşeni ol­

Henry Cavendislı

yazdığı notlar aracılığıyla iletişim

duğunu kanıtladı: kendisinin "oksi­

hakkında daha fazla

kurnyordu. Parasuu kendisi için hiç

jen" adını verdiği bir gaz ile Caven­

bilgi için bkz. sayfa

harcam1yor, bağış talebinde bulu­

dish'in btılduğu gaz. Lavoisier bu

322.

n ulduğunda ise en büyük ödemeyi

ikinci gaza "hidrojen" adını verdi;

yapan kişiyi öğrenerek, aynı miktarı

Yunancada "su yapan" anlamına ge­

veriyordu. Portresini yaptırmıyor,

liyordu bu söz. 3000 yıl boyunca

kimya ve fizik alanındaki önemli ke­

dört temel elementten biri sayılan

iki gazdan oluşan bir bileşik

şiflerini bildirmesi için ikna edilmesi

suyun,

gerekiyordu.

olduğu anlaşılmıştı.

Ancak tüm tuhaflıklarına rağmen

Cavendish deneylerini sürdüre­

Cavendish, yorulmak bilmez bir de­

rek, içinden elektrik kJVılcın1ı geçir­

ney insanıydı. Gökyiizü gözlemleri

diği havanın, nitrojen oksitleri oluş­

yaptığı ağaçlara tırmanabilmek için

turacak şekilde birleşmesini sağla­

evinin ön tarafına bir platform inşa

maya çalıştı. Ardından nitröz asit

ettirmiş, çatıya ise dev bir termomet­

üretebilmek için oksitleri suda çöz­

re yaptırmıştı. Anrncı, gazlarm yapı­

dü. Dünyadan elini eteğini çekerek,

sını ve bileşimini öğrenmekti. Bu ko­

muhteşem Londra villasınm labora­

nu, karbondioksidi ilk kez ayrıştıran

tuvarında bir Ortaçağ simyageri gibi

İskoç kimyager Joseph Black'ten Jo­

çalışan münzevi Cavendish, havanın

seph Priestley'ye ve bilimsel başarıla­

da bir element olmadığını keşfetti.

rı nedeniyle yaşamı giyotinle son bu­

Hava, Cavendish'in "dörde bir" ol­

lan, en az Cavendish kadar varlıklı

duğunu tahmin ettiği oranda, bir

Fransız Antoine Lavoisier'e dek, dö­

nitrojen ve oksijen karışunıydı. Bu

nemin önde gelen bilimcilerinin ilgi­

tahmini oran, aslında beşe bir olan

sini çekiyordu.

gerçek orana ·şaşırtıcı derecede ya­

Cavendish, katı ve sıvı maddelerin

kmdı. Cavendish ayrıca havadaki

tepkimesiyle ortaya çıkan gazları

nitrojen ile oksijeni birleştirmek için

analiz etmek için titiz deneyler ger­

ne kadar çabalarsa çabalasın, geride

çekleştirdi. Kendi deyişiyle -labora­

her tür kimyasal tepkimeye direnen

tuvarda ayrıştırılabilen ama doğada

küçük miktarda bir şeyin kaldığını

bulunmayan- bu "stıni" gazlar ayrış­

gördü.

tırılabiliyor, bir yerde kapalı tutula­

"tepkimeye girmeyen" (inert) tür­

Cavendish'in

söyleyişiyle

biliyor ve ağırlıkları ölçülebiliyordu.

den bu madde, aslında varlığı bir

Cavendish o güne dek adı konma-

yüzyıl kadar daha doğrulanamaya-

181


BiLiMiN SERÜVENi

cak olan "argon" elementiydi . 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde

şimi olarak ele almaya. Örneğin, ne­ den ağır olan gaz, hafif olandan ay­

kimya, bilimin zirvesini teşkil edi­

rışmıyordu? Neden farklı gazlar,

yordu. Lavoisier ve Cavendish'in ça­

farklı

lışmalan madde bileşenlerini temel

Dalton'un da fark ettiği gibi gazlar

miktarlarda çözünüyordu?

alarak kimya terminolojisinin yeni­

kimyasal olarak birleşmiyorlar, bü­

den düzenlenmesinin önünü açtı.

yük olasılıkla ısıyla birarada tutulan

19. yüzyılın ilk yıllarında )oseph

gaz partiküllerinden oluşuyorlardı.

Louis Gay-Lussac, aynı sıcaklık artışı

Antik Yunan Demokritos'un onuru­

altında, eşit hacinili tüm gazların eşit

na Dalton bu partiküllere "atom"

genleştiklerini keşfetti. Gay-Lussac

adını verdi. Doğal elementleri tek ve

atmosfer ölçümleri yapabilmek için

birleşik öğeler biçiminde gören yak­

!804'te hidrojen balonuyla 7000

laşımın bir devamı olarak Demokri­

metreye kadar yükselen gözüpek bir

tos'un atonıları birbirinin aynıydı.

kimyagerdi. Onun gazların genleş­

Dalton'un atomları ise birbirlerin­

mesini açıklayan bulgularına, )acqu­

den farklıydı.

es Charles anısına Charles Yasaları adı verildi. )acqucs Charles aynı so­

Dalton'a

göre,

farklı

türlerde

atomların varlığı, bileşiklerin neden

nuca on beş yıl kadar önce ulaşmış

ağırlığa göre hep aynı oranlarda bir­

ama çalışmasını yayımlamamıştı.

leştiğini açıklıyordu. Her gazu1, her

Gay-Lussac 1 808'de, farklı gazların

elementin kendine özgü atomları ve

daima belli tam sayılardan oluşan

özellikleri vardı. Örneğin, ağır gazla­

Demokr;ıos lınkkmda

hacim orarılarında birleştikleri so­

rın atomları da ağırdı. Dalton atom­

dalın faz/cı bilgi içiıı

nucuna vardı: örneğin, ikiye bir, ya

ların ağırlığa göre farklı oranlarda

bkz. sayfa ı62-163.

da beşe üç gibi. Bumm nedeni neydi?

birleşerek farklı bileşikleri oluştura­

Ayrıca, Gay-Lussac'ın bulguları gaz­

bildiklerini öne sürdü. Dalton'un

ların birleştiklerinde daha az yer

verdiği ismiyle "kat oranlar yasa­

kapladıklarına işaret ediyordu. Bu

sı"na göre, oranlarına bağlı olarak,

dunımun açıklaması neydi?

örneğin, bir karbon-oksijen karşı­

Soruya ilk yanıt Manchester'lı,

mından ortaya karbonmonoksit ya

Quaker mezhebi üyesi bir öğretmen­

da karbondioksit çıkabiliyordu. Üs­

den, yani John Dalton'dan geldi.

telik kimyasal tepkimeler temel par­

Dalton bilimi kendi kendine öğren­

çacıkları birleştirebiliyor ya da ayrış­

miş ve 30 yaşına dek günlük hava

tırabiliyordu; sonuçta ortaya ne yeni

dunımunu kaydetmişti. Ayrıca ken­

bir atom çıkıyor, ne de var olan bir

disinin de muzdarip olduğu renk

atom yok oluyordu.

körlüğü üzerine sistematik çalışma­ Atmosfer

ilk sunumunu

1 803'te

üzerine

düşünceleri

neği'nde gerçekleştirdi ama konuş­

Dalton'u, Gay-Lussac'ın problemi­

manın yankılara çok uzaklara Lılaştı.

ne, Cavendish'in keşfi ışığı altında

Belli bir maddenin belli miktardaki

yaklaşmaya yöneltti; yani havayı

hacminin dainıa aynı sayıda atom

iki ayrı gazın bile-

içerdiği varsayılırsa, kimyasal tepki-

farklı ağırlıklarda

182

Dalton

Manchcstcr Edebiyat ve Felsefe Der­

lar yürütmüştü.


M A D D E VE E N E R J i

P E R İ YO D İ K TAB L O P

eriyodik tablo, fen laboratuvarının duvarında ası­

bir elementin özelliklerini belirleyen �yin atom numa­

lı duran ve her biri harf ve rakamlarla dolu renga­

rası -çekirdekteki artı yüklerin, yani protonların sayısı­

renk karelerden oluşan o tanıdık tablodur. Öğrenciler

olduğu anlaşılınca, bu sayı, tablodaki atom kütlesinin

için elementlerin periyodik tablosu bir korkulu rüyadır.

yerini aldı. Periyodik tablo, atomların belli bir düzen

Bilimciler için ise tüm maddenin yapı ve davranışlarının

içinde olduklarını; birbirini izleyen protonlar çekirdeğe

bir ifadesi.

eklendikçe, element kimliklerinin değiştiğini ortaya ko­ yar.

Elementler tablosunu ilk kez Rus kimyager Dmitri Men­

Günümüzün periyodik tab­

deleyev 1 B69'da oluşturdu.

losu, elementleri soldan sağa

Mendeleyev elementleri ato­

artan atom numaralarına gö­

mik kütlelerine göre sıraladı. O

re düzenler. Tablodaki yedi

güne dek belirlenip analiz

yatay sıraya periyot, sekiz di­

edilmiş olan 50 elementi sıra­

key sıraya da grup denir. Her

larken, her elementin, tabloda

periyottaki elementler metal­

kendisini takip eden sekizinci

lerle başlar, metal olmayanlar­

elemente benzediğini fark et­

la devam eder, en sağ uçta ise

ti. Örneğin, lityum sodyuma;

asal gazlar yer alır. Bugün pe­

ve her ikisi birden de potasyu­

riyodik tabloda 92 doğal ele­

ma benziyordu.

ment, 20 (nükleer reaksiyon­ larda oluşan) yapay element

Açıklama olarak Mendele­

yer alır.

yev "periyodik yasa" dediği

Mendeleyev'in yasası günü­

yasayı önerdi: "Atom kütleleri­ ne göre sıralanan elementlerin belli özellikleri tekrarlanır."

Dmitri Mendeleyev'in periyodik tablosu 1871'de ıüpheyle karıı land ı.

müzde hala elementlerin birbirleriyle ilişkilerine ışık tut­

elementleri

maktadır. Tablo ise benzeri

özelliklerine göre sıralayan

sertlik derecesine, ergime nok­

Bilinen tüm

Mendeleyev, tablosunda bazı

tasına ve yoğunluğa sahip

boşluklar olduğunu gördü. Te­

atom gruplarının fiziki temsili­

orisine ve doganın düzenine

ni oluşturur ve elementlerin

öyle inanıyordu ki, henüz keş­

birbirlerine nasıl ve ne şekilde

fedilmemiş bazı elementler ol­

bağlandıklarını

duğuna ve bulundukları ve

yardımcı olur. Periyodik tablo­

açıklamaya

analiz edildikleri zaman, özel­

ya hakim birisi, bir elementin

likleriyle bu boşlukları doldu­

atom yapısının ne derece ka-

racaklarına kanaat getirdi.

rarlı oldu�unu ve belli bir elementin elektrik ve ısıyı ne

işin ilginci, Mendeleyev haklıydı. Yeni keşfedilen, in­

kadar iyi ilettiğini tek bir bakışta anlayabilir_ Mendele­

celenen ve eklenen elementler tablodaki yerlerini aldı­

yev'in çalışmaları, bilimcilerin doğal fenomenlere ilişkin

lar ve Mendeleyev'in öngördüğü düzeni takip ettiler. Sonraki 50 yıl içinde tablo son şeklini aldı. 1 9 1 1 'de

bilgiye yeni bir ışık altında yaklaşmalarını ve bu bilgile­ ri yeni bir bakış açısıyla yapılandırma/arını sağladı.

103


BİLİMİN SERÜVEN İ

meye giren maddelerin kütlesi ölçü­

cede küçük küme ya da yığın anla­

lerek, ilgili atomların göreceli kütlesi

mına gelen

hesaplanabilmeliydi. Dalton hidro­

"molekül" ismini verdi.

jene bir birimlik ağırlık atayarak,

Dalton,

molecula'dan esinlenerek Londra ve Edinburgh

onu standart aldı ve bir göreceli ato­

Kraliyet Akademisi'ne, Fransız Bilin1

İLK ELEMENTLER

mik kütle tablosu hazırladı. Günü­

Akademisi'ne seçilmiş, (Anglikan ol­

TABLOSU

müzde de karbonun atom kütlesi 12

duğu için onu normalde asla kabul

l ngiltere'de

üzerine kurulu benzeri bir sistem

etmeyecek olan) Oxford'tan da onur

Manchester'da fen

kullanıyoruz.

ödülü almıştı. Sonunda kralın nez­

öÇıretmenligi yapan

Birleşen

birleşmemiş

dinde izleyiciler karşısında konuşma

John Dalton, modern

hallerinin hacmine oranla neden da­

yapmak üzere davet edildi. Ancak bunların hiçbiri Dalton'un alışkan­

gazların,

atom teorisini

ha az yer kapladığı sorusunun yanıtı

formülleştirerek 1 808

ise birkaç yıl sonra geldi. Turin'li

lıklarını değiştirmişe benzemiyordu.

yılında, atom k ütlelerini

Amedeo Avogadro, birleşen gazların

O, 1787'den beri yaptığı gibi, doğum

içeren bu elementler

atom grupları oluşturduğunu öne

yeri Lake District'in günlük hava du­

tablosunu yayım ladı.

sürdü. Avogadro bu gruplara Latin -

rumunu kaydetmeye devam etti. Son hava durumu raporunun tarihi

ELEM ENT$ .. w

ise öldüğü gün olan 27 Temmuz 1844'tü.

o o � © lron ) © Z i nc © Copper © Lead ® Silver IJl7 -24 0 Goıd ljO ® Platina fjO o Mcrcu.ıy 16). J

yısı 30'du. Dalton'un ölüm yılı olan

Bıuytes

Çok geçmeden kimyagerler bu liste­

Jii

tj

-

stf

. '

ıs

184

1 800'de, bilinen elementlerin sa­

S tıontian

1 844'te ise sayı ikiye katlanmıştı. nin bir kontrol listesinden öteye git­ mediğini

düşünmeye

başla d ılar.

1 864'te Bri tanyalı kimyager John Newlands, neden bazı elementlerin benzeri kimyasal özellikler göster­ dikleri sorusunu sordu. Soru, ele­ mentler arasında bir tür sınıflandır­ maya işaret ediyordu. Öğrenci pro­ testolarını desteklemek gibi sıradışı bazı davranışları yüzünden St. Pe­ tersburg Üniversitesi'nden atılan Si­ biryalı eksantrik profesör Dmitri Mendeleyev'in eğlencelik alışkanlık­ ları olmasa, bu görüş daha ileri götü­ rülemeyebilirdi. Yeni bir kimya çalışması yapan Mendeleyev, kendisine

60 karttan

oluşan bir set hazırlamış, her bir kar­ tın üstüne bilinen elementlerin isim­ lerini ve özelliklerini yazmıştı. Tut-


M A D D E VE EN ERJi

kulu bir "solitaire" oyuncusu olan

özel bir dalgaboyu kombinasyonunu

Mendeleyev, kartları kütlelerine ve

soğurduğunu ve yansıttığmı keşfetti­

kin1yasal özelliklerine göre dizmeye

ler. Bir tür parmak izi görevini gören,

başladı. Yaptığı düzenlemelerden bi­

elemente özgü bir çizgiydi bu.

rinde, benzeri şekilde davranan ele­

Sonunda bir maddenin bileşikle­

mentlerin hepsinin aynı dikey sırada

rini öğrenme yöntemi olarak, uzw1

yer aldıklarını fark etti. Bu, New­

ve yorucu kimyasal analizlerin yerini

lands'ın ima ettiği kavramın görsel

tayf analizi aldı. Bilinen elementlerin

bir kanıtı gibiydi: Kimyasal özellikler

tayfları belirlendikten sonra bilimci­

periyodik olarak tekrarlanır. Mende­

ler laboratuvardaki ve doğadaki

lcyev 1 869'da "periyodik tablo"sunu

maddeler arasında, hatta uzaydan gelen ışıkta yeni çizgi kalıpları ara­

yaY1mladı ve şemanın, hala bilinme­ yen bazı elementlere işaret etliğini

maya başladılar. Çok geçmeden yeni

vurguladı. Tablodaki alanları boş bı­

elementlere ulaştılar. Yeni element­

raktı ama pozisyonlarına bakarak,

lerin özelliklerini analiz ettikten son­

18. yQzy*ı pnk

bu elementlerin sahip olmaları gere­

ra ise orıların, Dmitri Mendeleyev

zelralı lıilimcler,

ken özellikleri tahmin etti.

HAVA NEDIR?

tarafından kendilerine ayrılan yerleri

gOrilnmez olsa dl,

1 860'ta Almanya' da Heidelberg'te

doldurduklarını gördüler. Bugün

1- farklı gaz

Gustav Kirchl10ff ve Robert Bunsen

dünyanın dört bir yanındaki fen sı­

bileıaıilıiıdeıı

adlı iki bilin1ci, ilk kez 18 l 4'te Al­

nıflarında asılı duran Mendeleyev'in

ınan oplisyen Joseph von Fraunho­

"solitaire" benzeri elementler tablo­

� llliadıllr. 8ugCrı artık bu

fer tarafından denenen bir görüşü

su, lOO'den fazla elementi içerecek

bileılnllıWı yaldıııılc

geliştirmeye karar vermişti. Fraun­

şekilde genişlemiş durumda.

yüzde 78 oranrıdıı

hofer, deneyleri sırasında güneş tay­

nilnıjln. yüzıle 21

fının kesintisiz bir renkler dizisi ol­

HER YERDE ELEKTRiK

oranrıda obijan,

madığını, farklı genişlikte yüzlerce

William Gilbert'm kehribarın sür­

yüzde 1 cnıwwlıı

karanlık çizgiyle bölündüğünü keş­

tünmesiyle ortaya çıkan manyetik

aıgon, lrlıbordolalt

fetmişti. 1 820'lerin başlarında Fra­

etkileri "elektrik" diye isimlendirme­

ve QDlt az mbııdıı

unhofer bu çizgilerin, biraz farklı şe­

si, adeta bir kehanet gibiydi. Gil­

da - eilmlnllı!r

killerde de olsa, parlak yıldızlardan

bert'ın çalışmalarını geliştirmeyi üst­

gelen ışığın içinde var olduğuna ya

lenenlerden ilki, Alman O tto von

şelclnde clı*ıQını biliyan.ız.

da ışmların mercek yerine paralel

Guericke'ydi. Maharetli bir amatör

tellerle ayrıştırılması durumunda or­

bilimci olan von Guericke, l602'de,

taya çıkacağına karar vermişti. Ne

yani Gilberı'm De magnete'yi yayım­

anlama geldiklerini bilmese de, çiz­

lamasından iki yıl sonra Magde­ burg'da doğınuştu. Yon Guericke kısa bir dönem res­

gileri adlandırmak için A'dan K'ya kadar harfleri kullandı. Fraunhofer'inkinden daha iyi çö

mi eğitim almış, 24 yaşında belediye

zünürlüğe sahip bir aletle çalışan

meclis üyesi seçilerek, yaşadığı yerde

Kirchhoffve Bunsen, deneyi tekrarla­

ün salmıştı. Bu görevi 50 yıl sürdür­

yarak, o dönemde "Fraun-hofer çiz­

dü.

gileri" diye bilinen şeyi gördüler. Da­

Yon G uericke uzayın yapısına

ha da ilginci, her elementin kendine

karşı büyük bir ilgi duyuyordu. Bir

10�


BİL İ Mİ N SERÜVENi

JOHN DALTON VE RENK

Kendi renk körlügü nü test etmek -ve bu fenomeni bilimsel olarak anlamak- isteyen atom

lngiliz

teorisyeni John

Dalton, renkli ipliklerle dolu bu katalogu hazırlamıştı.

186

vakumun, yani madde içermeyen bir boşluğun gerçekten var olup olama­ yacağını sorguluyordu. Böyle bir şe­ yin olabileceğini hem Aristoteles, hem de Descartes inkar etmişti. Konuyla ilgili diğer iki soru da, ge­ zegenlerin yörüngelerinde nasıl ha­ reket ettikleri ve birbirleriyle nasıl bir etkileşim içinde olduklarıydı. Kepler ile Gilbert bunun için manyetik bir neden ileri sürmüşlerdi, von Gueric­ ke ise bu olasılığı araştırmaya karar verdi. Kısmi vakum yaratan bir araç geliştiren von Guericke, 1650'ye ge­ lindiğinde kendi buluşu olan pom­ payla, çeşitli ortamların içindeki bü­ yük miktardaki havayı boşaltabili­ yordu. Böylece havanın elastikiyetini

ve vakum üretmenin mümkün ol­ duğunu göstermişti. Yon Guericke vakumım da özelliklerini inceledi. Örneğin, vakum içinde yanına mey­ dana gelemiyordu ama vakumun içindeki bir mıknatıs çekim gücünü yitirmiyordu. 1657'de Magdeburg'da gerçekleş­ tirilen ünlü bir deneyde von Gucric­ ke iki adet bakır yarımküreden olu­ şan bir küre yaptı ve kürenin içinde­ ki havayı dışarı pompalayarak, iki yarımkürenin çevre hava basıncıyla birbirlerinin üstüne kapandığını gösterdi. Hava basmcuun gücünü kanıtlamak için sekiz attan oluşan iki takım, yanınküreleri çekerek birbi­ rinden ayırmaya çalıştı ve başarama-


M A D D E VE E N [ R J I

E L E KT ROMAN Y ET İ ZM A E

lektromanyetizma, elektrik ile manyetizma ara­

elektrik çekilebiliyor.

sındaki ilişkiyi inceleyen fizik dalıdır. Bu ilişki uzun

Elektromanyetik indüksiyon, tarihin en önemli bu­

süre araştırıldı ancak 1B19'a kadar kanıtlanamadı.

luşlarından biri olan elektrikli jeneratörün gerisindeki

1819'da bir elektrik akımının ya da d�işen elektrik

temel süreçtir. Jeneratörler olmasa tüm ışıklarımız kesi­

alanının manyetik alan

lir, elektronik cihazlarımız

yarattı91 ortaya kondu.

işlemez hale gelir ve sana­

öte yandan de9işen man­

yimiz dururdu. Teknolojik yaşamımı­

yetik alan da elektrik ala­

zın bir di�er önemli aracı

nı üretiyordu.

olan elektrikli motorlarda

Bu keşfin önünü açtı91 kullanışlı araçlardan biri

ise tam tersi bir süreç i�ler.

elektromıknatıstı. Demir

Jeneratörde kullanılan ay­

bir gö1Je9in etrafına tel

nı temel donanımla, man­

dolayarak, tel sarmala

yetik alanda yer alan ilet­

elektrik verildi9i sürece

ken üzerinden elektrik

demir göbekte manyetiz­

akımı gönderilir. Bu, tel

ma üretmek mümkündü.

sarmalın hareket etmesini

Bu basit düzenek günü­

saglar ve elektrik enerjisi

müzde halen kapı zilinde,

mekanik enerjiye çevrilir.

şalterde, telefon alıcıların­

1864'ten itibaren lskoç

da ve başka araçlarda kul­

matematikçi ve fizikçi Ja­ mes Clerk Maxwell, elek­

lanılır. Di9er yandan, manye­

trik ile manyetizma ara­

tik kuwet de, elektroman­

sındaki ilişki üzerine var olan arajtırmaları ele al­

yetik indüksiyon denen iş­ lemle elektrik üretebilir. De9işen manyetik alan

lskoç fizikçi ıames Maxwell, ışığın bir elektromanyetik ııınım türü olduğu sonucuna vardı.

maya başladı. Maxwell so­ nunda elektrik ile manye-

iletken maddenin içinde

tizmanın birbiriyle ilişkili

bir elektrik alanı olujtu-

olmakla kalmayıp, birlikte

rur. Yapılan ilk deneylerde

hareket ettiklerini ve ışı­

tel sarmalın içinde hareket

nım enerjisi şeklinde dışarı

ettirilen çubuk şeklindeki

yayılan elektromanyetik

mıknatıs manyetik alanı

dalgalar ürettiklerini ileri

d�iştiriyor, böylece elek-

sürdü. Maxwell ayrıca gö­

trik akımı tel boyunca ha-

rünür ışıgın, elektroman­

reket ediyordu.

yetik dalgaboyu tayfının

Günü-

müzde tel sarmal güçlü bir mıknatısın kutupları arasın­

sadece küçük bir bölümünü olujturdu9unu da iddia et­

da döndürülüyor. Sarmal kapalı devrenin bir parçası

ti. Daha sonraki deneysel bulgular Maxwell'in haklı ol­

olarak ba91anıyor ve tel sarmal döndükçe düzenekten

du9unu gösterdi.

187


Bİ L İ M İ N SERÜVEN i

von Guericke, küreyi manivela ara­ cılığıyla döndürebilen bir makine icat etti. Daha sonra kayışla işletilen ve küreyi daha da hızlı döndürebilen bi r makine geliştirdi. Von Guericke sülfür kürenin ışıldamasmı sağlama­

yı başarmıştı. İlk deneyi "elektrolü­ mincsan " ı gösterebilmek için yap­ mıştı. Von Guericke'nin makinesi­ nin taklitleri ciddi bili msel çalışma­ VOLTA TABANCASI

dı. Von Guericke bu dramatik göste­

larda olduğu kadar, eğlence amaçlı

ltalyan fizikçi Alessandro

risini Viyana ve Berlin saraylarında

da kulJanıldı. 18. yüzyılm ilk yarısın­

V(jta'nın bataıyalan, bir

da yineledi.

da cam küre ve disklerden, hatta bi­

kısmı pek de ciddi

Manyetizmanın vakum içinde ha­

ra şişelerinden yapılma statik elek­

cjnnayan bazı kullanım

reket ettiğini gösteren von Guericke,

trik makineleri her yerde görülmeye

alan ları na girdi. "Volta

aynı kuvvetin gökci si mlerini de etki­

başlandı.

tabancasın denen bu

leyip etkilemediğini araştLrmaya ko­

tasarım, içine hidrojen

yuldu. Gilbert'm mıknatıs taşmdan

ya da oksijen gibi

yapılma "terrella"sı il e gerçekleştir­

İngiltere'de Stephen Gray, statik elektrikle ilgi li iki şeyi keşfetti: Birin­ cisi, statik elektrik boşalımı ipek bir

patlayıcı gazlann

diği deneyleri inceleyen von Gueric­

lif üzerinden aktarılabiliyordu; ikin­

kond<J9u silindir

ke, sülfür dahil kilden çeşitli malze­

cisi, elektriklenmiş kaynağın yanına

b�iminde bir borudan

melerle yapılmış daha büyük bir kü­

yaklaştLrılan cisimler de elektrikleni­

oluşuyar. Namlu.

re üretti.

yordu.

Gilbert, küreyi döndürerek ve eli­

Fransa'da ise Charles François de

kapanmış. Elektrik şa�ı

ni dönen küreye sürterek, elektrik

Cisternay du Fay, elektriklenmiş ci­

uygulandıgında karışım

diye alb'lladığı etki leri yaratabileceği­

simlerin birbirlerini itebildiklerini ya

bir kMkımla tut�r

ni keşfetmişti. Küre bu şekilde çe­

da çekebildiklerini keşfetti. Bu da

ve mantar tıpa hrlıyor.

kimsel özellikler kazanıyor, kıvılcım­

onu iki tür elektrik boşalımı olduğu­

lar yaratıyordu. Ortaya çıkan etkiler

ise küre d öndürül mediğinde bile de­

camsı.

mantar tıkaçla

vam ediyordu. Deneyden etkilenen

düşünmeye itti; reçinemsi ve

Gittikçe geliştiril en bu makineler

1827 - 1864 1827

1835

�koç bitkibilimci Robert Brown suda asılı küçük partiküllerin içindeki hareketi keşfetti, buna daha sonra "Brown hareketi" adı verildi.

Fransız fizikçi Gaspard de Coriolis, dönen bir referans sisteminde cisimlerin dönmeye bağlı olarak eğimli bir rota izliyor gibi göründüklerini ortaya koydu; buna "Coriolis etkisi" dendi.

188

1842

Avusturyalı fizikçi Christian Johann Doppler, kaynağın hızına bağlı olarak dalganın frekansında meydana gelen kaymayı öngördü. Buna daha sonra "Doppler etki�" adı verildi.


M A D D E VE E N ER J i

NAPOLYON'U ETKİ LERKEN Volta 1 800'de (oturan)

Napoljon Sonapan'a ve dKjer bilımcılere

bataryasını -<]Umüş ve çi nko tabakalardan oluşan

bir "yığın"­

sergiliyor. Napolyon bu gösteriden öyle etkilendi ki Volta'ya

Şeref Nişanı

verdi ve onu kont ilan etti.

1848

1850'1er

1859

1864

lskoç fizikçi William Thomson (Lord Kelvin), sıcaklıgın mutlak sıfır noktasını keşfetti.

Termodinamigin birinci ve ikinci yasası, fizikçi William Rankinc, Rudolf Clousius ve William Thomson (Lord Kelvin) tarafından geliştirildi.

Fizikçi Robert Bunsen ve Gustav Kirchhoff, elementlerin kendilerine özgü ışık dalgaboyları yaydıklarını keşfettiler. Bu elementlerin tayflarında belli sajurma çizgileri eksikti.

lskoç fizikçi James Clerk Maxwell, elektrik ve manyetizma ile ilgili dört denklemini açıkladı.

109


Bi L i M i N S E R Ü V E N i

FRANKLİ N'İN UÇURTMASI Benjamin Franklin'in ünlü uçurtma deney i yalnızca yıldırımın elektriksel özelli�ini kanıtlamakla kalmadı,

aynı zamanda Amerıkah eksantrık yayımcı, yazar,

devlet adamı ve mucide ikonik bir imaj kazandırdı.

190

daha fazla miktarda statik elektrik üretmeye başladılar. Elektriklenmeyi arttırma konusundaki tek sorun, onu depolamaktı. Bu sorun iki kişi­ nin -1 745'te Alman mucit Ewald G. von Kleist'ın ve l 746'da Leiden Üni­ versitesi'nden Hollandalı bilimci Pieter van Musschenbroek'in- birbi­ rlerinden bağımsız olarak elektrik depolamaya yarayan araçlar geliştir­ mesiyle ve kondansatörleri icat et­ ıı ıesiyle birlikte çözüldi.i. Yanya kadar suyla dolduruLnuş ve ağzı mantar tıpayla kapatılnuş bir kavanoz alındı. Bir tel, mantarın içinden kavanoza doğru uzattldı ve suya değdirildi. Ardından tel, statik

elektrik jeneratörünün yanına götü­ rülerek elektrikle yüklendi. Kavanoz jeneratörden uzaklaştırtldığında, do­ kunan herkesin anlayabileceği üzere, hata elektrik yüklüydü. 4 Şubat ı 745'te Kraliyet Akademisi'nin Felse­ fe Kayıtları 'nda yayımlanan bir mektup, kavanoza dokunan kişiyi şöyle tarif ediyordu: "Birkaç dakika­ lığına nefesi kesildi, ardından bütün sağ kolunda öyle büyük bir acı his­ setti ki bir an için kötü bir şeyler ol­ duğundan endişe etti." Yon Kleist camı metalle kaplaya­ rak sistemi geliştirdi. Bu sayede elek­ trik yükü camdan suya geçecekti. Üstünlük rekabetine sahne olan tek-


nolojinin bu erken döneminde, Musschen­

BENJAM İ N FRANKL I N

broek camın hem içini hem de dışını metalle kapladı, böylece dışarıdaki metal içeridekini şarj edecekti. Musschenbroek bu deneyle me­ tal tabakalar arasındaki cam ne kadar inceyse, kavanozdan yayılan kıvılcımın o kadar büyük olduğunu keşfetti. Bu da elektriğin

iki değil,

tek akışkan olduğunu gösteriyor gibiydi: bu varsayım Amerikalı mucit Benjamin Franklin tarafından kanıtlanacaktı. Musschenbroek'in cihazına "Leyden kavanozu" adı verild i. Kava­ nozun bazı çeşitleri günümüzde hala kullanı­ lır. Bu tarihlere, yani l 700'lerin ortasına gelin­ diğinde elektrik gözde bir bilim olmaya başla­ mıştı. İnsanlar döndürülerek şarj edilen, şarj­ dan sonra ters yöne doğru dönen armatürlere sahip çeşitli cihazlar üretiyorlardı. "Elektrik ayrıcalıklı entelektüellere has, gizli kapaklı bir meşgale olmak yerine, hızla halkın sohbet ko­

Amerikan Biliminin Babası 1706 17 Ocak'ta Bostan, Massachusetts' de d�du.

1718-1723 Erkek kardeşi James'in yanına basımcı çıragı olarak gırdı

1729 Pennsylvania Gazette 'yi yayımlamaya başladı.

1730 Pennsylvania'nın resmi basımcısı seçıldı.

1732 Fakir Richard'ın A/mana<Jı ' nın ilk nüshasını yayımladı.

1737 Philadelphia postane müdürü seçildi.

nusu haline dönüştü" diyordu bilim tarihçisi

1744

Patricia Fara. "Çoğu varlıklı aile kendi aparat­

Evleri daha etkili ısıtan tasarımıyla, geliştirilmiş bir şömine olan

larını yanında taşıyor, aristokrat kadınlar par­

Franklin Sobası'nı yarattı.

maklarından ya da balina kemiğinden yapılma

1746

iç eteklerinden kıvılcımlar çıkarıyor, veya hay­ ranlarını elektrikli öpücüklerle -acı vererek de olsa-

heyecanlandırıyorlardı."

Benjamin

Franklin, statik elektriğe maruz kaldığında ça­ lan bir zil geliştirdi. Şarlatanlar ise baş ağrısın­ dan hastalıklara dek her derde deva elektrosta­ tik şarjlar pazarlamaya çalıştılar. Elektriğin tehlikeli yam Leyden kavanozla­ rında daha büyük miktarda şarjm birikmesiy­ le ve çalışına amacıyla büyük miktarlarda elek­ trik depolayabilmek için binbir çeşit Leyden kavanozunun birbirine bağlanmasıyla ortaya

Elektrik fenomenini araştırmaya başladı.

1751

Elektrik Üzerine Deneyler ve Gözlemler'i yayımladı.

1753 Londra Kraliyet Akademisi tarafından Copley Madalyası'na layık görüldü. Kuzey kolonilerinin PTI genel müdürü seçildi.

1756 Kralıyet Akademisi üyeli�ine seçildı.

1770

çıktı. 1 750'de Franklin, metal uçlu ve ipek sap­

Metecroloji araştırmalarına başladı; Gulf Stream akıntısının

lı bir uçurtmayı fırtınalı havada uçurarak, bir

haritasını çıkardı.

Leyden kavanozunu şarj edebileceğini göster­ di. Franklin yıldırımın statik elektrik olduğu­ nu kanıtlamıştı. Bataryasını yıldırunla şarj et­ meye çalışan bir başka kişi ise yaşamını yitirdi ve adli tıp görevlisinin raporuna bakılırsa, "al-

1776 Bagımsızlık Bildirgesi' ni imzaladı.

1790 1 7 Nisan'da Philadelphia. Pennsylvanıa'da, hem Amerık,ılıl,11 lıı·ııı de Fransızlar için bir kahraman olarak öldu


Bİ Lİ M i N S E R Ü V E Nİ

FARADAY'İN DİNAMOSU

Resimde 1831 'de laboratuvarında görülen İngiliz fizikçi Michael Faraday, mıknatısları tel sarmal i<;inde hareket ettirerek elektrik akımı yaratabilec�ini keşfetmişti. Bu keşifle birlikte ilk elektromanyetik dinamoyu üretti.

nında küçük bir delik, sol ayakkabı­

ters karesine bağlı olarak değiştiğini

sında bir yanık, ayağında ise mavi bir

ileri sürdü. Bu, Newton'un kütleçe­

leke" oluştu. Yeryüzünde var olan

kim ile ilgili bulgularının tıpatıp ay­

ile, gökyüzünden gelen elektriğin ke­

nısıydı.

sinlikle aynı türden boşalım olduğu­ nu ortaya koyan acı bir deneydi bu.

J 785'te Fransız fizikçi Charles de Coulomb, Priestley'in varsayımını

Joseplı Priestley

Joseph Priestley l 765'te Benjamin

lıakk111da dalın

Franklin ile tanıştı ve politika sohbe­

icat etti. Daha ileride benimsenen

fazla bilgi içi11 bkz.

ti sırasında -her ikisi de Aydınlan­

adıyla "CouJoınb yasası"na göre, iki

sayfa 92.

ma'nın liberalleriydi- ikili, elektrikle

elektrik yükü arasındaki kuwet,

ilgili çalışına notlarını karşılaştırdı.

yüklerin çarpımı ile doğru, yüklerin

Franklin, Priestley'yi çalışmalarını

arasındaki uzaklığın karesiyle ters

192

kanıtlayan hassas bir mekanik aygıt

yayımlamaya teşvik etti ve 1 767'de

orantılıdır. Coulonıb, yasanın man­

Priestley, ôzgün Deneylerle Elektriğin

yetik çckiırıc <le uygulanabilir oldu­

Tarihi ve Giiniimiizdeki Durumu ad­

ğunu keşfetti.

lı çalışmayı yayımladı. Priestley çe­

Peki ama elektrik neydi? Her bir

şitli görüşlerin yanısıra, elektrik yük­

Leyden kavanozu yalnız bir kez de­

leri arasındaki çekme ya da itme

şarj edilebiliyordu, ki bu da araştır­

kuvvetinin, aralarındaki mesafenin

maları güçleştiriyordu. Ancak koşul-


1

M A D D E VE E N E R J i

lar, İtalyan fizikçi Alessandro Vol­

kaslarının seğirdiğini görmüştü. Bu

ta'nın çalışmaları sayesinde 19. yüz­

durum onu, metaliı1 bir tür elektrik

yıl başında değişti.

akışını serbest bıraktığı varsayımına

Volta "hayvansal elektrik" adı ve­

yönlendirmişti. Galvani'nin deney­

rilen gizemli kuvvete şüpheyle yakla­

lerini tekrarlayan Volta ise elektriğin

şıyordu. Kuvveti keşfettiğini duyu­

kurbağanın kas dokusundan değil,

ran kişi, Volta'nın arkadaşı ve yurt­

nemlilik koşullarından ve sonda ay­

taşı Luigi Galvani'ydi. Galvani kur­

gıtında farklı metallerin kullanın1ın­

bağaların bacaklarına metal aygıtlar

dan kaynaklandığını düşündü.

saplamış ve temasla birlikte bacak

Volta sonuca ulaşmak için olduk-

TERMO D İ N AM İ K YASA L A R I E

nerji rastgele hareket etmez. Bilimciler tarafından 19.

yüzyıl ortalarında ifade edilen termodinamik

yakıta gereksinim duyarsa, insan da yiyece9e gereksi­ nim duyar. ikinci yasanın ikinci kısmı vardır. Buna göre, söz konu­

yasalarını takip eder. Termodinamigin birinci yasasına göre -aynı zaman­

su geri dön�üz süreçte, enerjinin bir kısmı iş yapma için

da enerji korunumu yasası olarak bilinir- ortaya çıkan

kullanılamaz. Ôrne9in, koıma sürecinde yakmakta oldu-

enerji, kullanılan enerjiye eşittir.

9unuz kalorilerden gelen enerji­

iki çubuktan elde edilen ısı mik­

nin bir kısmı kullanılamayacaktır.

tarı, a9acın içinde depolanan

Burada kaloriler düzenli bir denge

enerji ile çubukları birbirine sür­

içinde var olan potansiyel enerjiyi

terken uygulanan enerjiye eşit

temsil eder. Siz koşarak bu enerji­

olacaktır. Bir buhar makinesinin

yi kinetik enerjiye dönüjlürdüğü­

ürettiQi enerjinin miktarı, maki­

nüzde, onu yerinden edernniz ve

neyi çalıjlırmak için kullanılan

ortaya çıkan düzensizlik içinde,

kömürün enerjisinden büyük

enerjinin bir kısmı yitirilir. Bu

olamaz.

enerji yrtimine, Yunancada de9i­

Termodinamik yasası ayrıca sistemlerin kararlılı9a olan e9i­

Şemada James Watt'ın 1788 yapımı buhar makinesinin iç yapısı görülüyor.

şim anlamına gelen entrope sözün­ den dolayı ·entropi" denir.

limlerini de inceler. Soljuk bir fin-

ısıya neden olan şey, molekül­

cana sıcak kahve koyarsanız, ısı

lerin hareketidir. Yani hareket

enerjisi kahveden fincana do9ru

durursa ısı aktarımı gerçekleşmez

hareket eder ve çok geçmeden

ve entropi de olmaz. Termodina-

her ikisi de aynı ısıya erişir. Peki neden ısı kahveden fin­

mi9in üçüncü yasasına göre mutlak sıfır noktasında en­

cana geçtikten sonra yeniden kahveye dönmez? Bu

tropi de sıfırdır. Di9er bir deyişle, enerji yoksa, enerji yi­

noktada devreye termodinamiğin ikinci yasası girer:

timi de olamaz. Ancak bu duragan durumun ötesinde,

Enerji akışı yalnızca tek yöne do9ru gerçekleşir. Bir kilo­

yeryüzü

metre koıuyla yaktı91nız kaloriler. koımayı bıraktı91nız­

Termodinamik yasaları do9ruysa $r. bu süreçler ne

da bedeninize geri dönmez; tıpkı koıarken yakılan

kadar devam ederse, her sistemin entropisi o kadar ar·

enerjinin geri dönmeyece9i gibi. Bir motor nasıl sürekli

tacaktır. Nihayetinde çöküş kaçınılmaz olabilir.

-ve

evren- geri dön�z süreçlerle doludur.

193


Bİ L İ M i N S E R Ü V E N i

MICHAEL FARADAY

kılın Eyre'ye ait 1 886 tarihli bu temsili çalışmada, Michael Faraday resmediliyor. Tasvir, Edinburgh, lskoçya'daki Cafe Royal'i süsleyen ve ünlü bilimcileri resmeden bir dizi çiniden biri.

ça dolaysız bir deney gerçekleştirdi:

ayrılan gümüş ve çinko diskleri üst

pirinç ve demir gibi metal çiftleri

üste yığarak, deneyin yapay bir versi­

yerleştirdi. Metaller ekşi bazı du­

yonunu uyguladı. Sonuçta ortaya

yumlar yaratınca Volta buna neden

kesintisiz bir elektrik akışı çıktı. Vol­ ta, ileride volta pili diye anılacak olan aygıtı icat etmişti; yani ilk pili . Aygıt,

olan şeyin, tükürük yoluyla metal­ den metale gerçekleşen akım geçişi

tahmin etti. Farklı metal

çeşitli çalışmalar yürütmeyi olanaklı

kombinasyonları, farklı yoğunlukta

kılacak miktarda akım üretiyordu ve

ekşilik yaratıyordu. Volta bunları

hala tam olarak anlaştlamayan elek­

dikkatle kaydetti. Daha sonra birbi-

trik kuweti araştırmalanna, kimya

olduğunu

194

rinden tuzlu suya batırılmış kağıtla

dilinin üstüne gümüş ve kalay,


MADDE Vl E N f R J I

dalını önemli bir faktör olarak ka­ zandırmıştı.

terk ederek bir mücellitin yanına çı­ rak olarak girmişti. Ciltlenmesine

Volta'nın çalışmalarını ele alanlar­

yardım ettiği pek çok bilim kitabını

dan ilki, İngiliz kimyager J-Jumphrey

okuyarak gizli bir yetenek geliştir­

Davy'ydi. Voltaik pilin olası kulla­

miş, H umphrey Davy'nin verdiği bir

nım alanları, gazlarla gerçekleştirdiği

dizi kimya konferansına katilmıştı.

yaratıcı deneylerle tanınan Davy'nin

Faraday konferansları sonsuz bir il­

ilgisini çekmişti. Kimyasal tepkin1e­

giyle takip etmiş, ayrıntılı notlar al­

ler elektrik üretiyorsa, elektriğin de

ınıştı.

maddeleri tepkimeye sokarak, onları

Deney kazası geçiren Davy bir

meydana getiren elementlere ayrıştı­

asistana gereksinim duyduğunda

rıp ayrıştıramayacağını merak edi­

ona Faraday önerildi. Davy, Fara­

yordu.

day'in titizliğini gösteren notlarına

Davy devasa bir voltaik pil üretti

bakarak onu işe aldı.

O

dönemde

ve külün suya batırilmasıyla ortaya

uluslararası şöhrete sahip bir konuş­

çıkan potas adlı madde gibi bileşikle­

macı olan Davy, 1 8 ay sürecek bir tur

re elektrik akımı uyguladı. Sonuçta

için kıtadan ayrılmak üzereydi. Asis­

bir bataryadan çıkan teli bağladığı

tanı 22 yaşındaki Farad ay'i de yanına

bir öbek potasın içinde, parlak meta­

aldı. Davy'nin eşi, genç adama hiz­

lik damlacıkların oluşmaya başladı­

metkar muamelesi yapıyordu. Fara­

ğını ve sonra patladığını keşfetti.

day ise Davy'nin konferanslarına ka­

Davy yeni bir element keşfetmişti:

tılmaktan, deneylerini gözlemlemek­

potasyum.

ten ve Avnıpa'nın ünlü bilimcileriyle

Kimyager, başka ele­

mentleri de ayrıştırdı: sodyum, bar­

tanışmak tan dolayı memnundu.

yum, magnezyum, bor ve silikon.

Bir süre sonra Faraday, özellikle

Davy 18. yüzyila özgü anlatımıyla da

elektrik ve manyetizma arasındaki

ifade ettiği gibi, artık "kimyasal ve

ilişkiye odaklanan kendi araştırma­

elektriksel çekimlerin aynı nedertler­

larmı başlattı. 1 820'de Hans Christi­

le ortaya çıktığından" emindi.

an 0ersted, mıknatıs yakınındaki bir

Humphrey Davy'nin çok sayıda

elektrik akımının, mıknatısı akımın

mirasından biri, atomların elektrik­

yönüne dik açıyla konurrtlandırdığı­

sel kuwetlerin sağladığı bir düzen

nı açıklayan tezini henüz yayımla­

sayesinde birbirlerine bağlanarak bi­

mıştı.

leşikler oluşturduklarına olan inancı;

Fransız

fizikçi

Andre-Marie

bir diğeri ise Faraday isimli bir genci

Ampere, 0rsted'in çalışmalarını iz­

desteklemesiydi. Davy bir deney sı­

leyerek, 1 8 2 1 ile 1 825 arasmda ger­

rasmda gerçekleşen patlamanın ar­

çekleştirdiği çalışmalarla elektrik ve

dından geçici körlük yaşadığı sırada

manyetizn1a arasmda temel bir ilişki

Faraday'i yanına asistan olarak al­

keşfetmişti . Ampere, içinden ayıu

ınıştı.

yönde elektrik akımı geçen iki telin

1791'de doğan Michael Faraday,

manyetik olarak birbirlerini çektik­

bir demircinin oğluydu. Sık sık has­

lerini, içinden zıt yönde elektrik ge­

talanan Faraday,

çen tellerin ise birbirlerini ittiklerini

13

yaşmda okulu

19�


BiLiMiN SERÜVENİ

TRANSFORMATÖR faraday tıpkı elektrik akımının

manyetizma

üretmesi gibi, manyetik. alanın da akım üretebileceğinden şüpheleniyordu. Bu varsayımını 1 831 'de ilk

transformatör sayı lan bu ayçıtla

kanıtladı.

ortaya çıkardı. Telden sarmallar ya­

kullanan Faraday, bir çift güçlü mık­

ren Ampere, eklenen her sarmalla

natısı çubuk boyunca hareket ettirdi.

birlikte gücü artan elektromıknatıs­

Elektrik tespiti yapan galvanometre,

lar üretebileceğini fark etti. Sarmal­

tel sarmalda akın1 oluştuğunu söylü­

lar bir demir çubuk etrafma dolan­

yordu. Ardından Faraday, mıknatıs­

dıklarında ise mıknatıs daha da güç­

ları sabit tutarak ve aralarına bakır

leniyordu. Ampere manyetik kuvve­

bir disk yerleştirerek, düzeneği daha

tin, teldeki ve demirdeki tüm atom­

da geliştirdi. Mıknatıslar arasmdaki

ları sıraya dizen elektrikten kaynak­

disk döndürüldüğünde elektrik üre­

landığuu ileri sürdü.

tiliyor ve üretilen elektrik bir tele ak­

0rsted ve Ampere'in çalışmaları­

196

elektrik devresinin elektriksiz olanı­

pan ve içlerinden elektrik akımı geçi­

tarılıyordu. Telin bir ucu dönen dis­

nın ışığı altında (0rsted'in dönen

kin kenarına yakın yerleştirilmiş, di­

pusula ibresini temel alarak küçük

ğer ucu ise diskin üstünde döndüğü

bir elektrikli motoru çoktan geliştir­

mile bağlanmıştı.

miş olan) Faraday, kendisine şu so­

Faraday bu düzenekle birlikte ilk

ruyu sordu: Eğer elektrik manyetik

elektromanyetik dinamoyu üretti.

alan yaratabiliyorsa, manyetizma da

1 9. yüzyıl içinde elektromanyetik in­

elektrik yaratabilir mi? Etrafına tel

düksiyon ilkesi yepyeni bir motor ve

sarılı demir bir çubuk -Ampere'in

makineler dünyası yaratacak, ulaşım


ve iletişim alanlarında devrim niteliğinde deği­

]AMES CLERK MAXWELL

şikliklere neden olacaktı. Dinamo nasıl işliyordu? Faraday bu soru üzerinde yıllarca çalıştı ancak henüz hareketle­

Modem Fiziğin Babası

riyle elektrik akımını yaratan parçacıklar, yani

1831

elektronlar hakkında bilgi sahibi değildi. Bu

1 3 Haziran'da lskoçya'da Edinburgh'da d�du.

bilgiye ancak bir nesil sonra ulaşılacaktı. Ne var ki Faraday bir varsayımda bulundu: Bir maddenin içinden elektrik akımı geçtiğinde, akım bu atomik kuvvet alanlarını gerilimle

1847 Edinburgh Üniversitesi'ne başladı ve d�a felsefesi, etik felsefe ve zihin felsefesi eğitimi aldı.

yüklüyordu ve atomlar onu bir sonraki gruba

1854

aktardığında gerilim geçiyordu. Diğer bir de­

Cambridge, Trinity College'ın matematik bölümünden mezun

yişle elektrik, iletken madde üzerinden gerilim

oldu.

hatları boyunca ilerliyordu. Tıpkı suda ilerler­ ken zirvesini koruyan dalga gibi: Bu örnekte de karaya doğru ilerleyen şey suyun kendisi değil, enerjiydi. Faraday yıldırımın da bu şekil­ de ortaya çıkıyor olabileceğini düşündü, tıpkı statik elektriğin oluşumu, ya da akımın bir voltaik pil içinde ilerleyişi gibi. Faraday ha.la

1855-72

Bir dizi inceleme yayımladı; Renk Algısı ve Renk Körlü<Jü.

1859 "Satürn Halkalarının Kararlılığı Üzerine" başlıklı makalesi ile Cambridge'de Adams ödülünü aldı.

elektriğin ne olduğuna ilişkin net bir görüş sa­

1860

hibi değildi ama yanıta yaklaşmış gibiydi.

Londra, King's College'da profesörlüğe başladı. Renkler üzerine

TAM TAYF 19. yüzyıl, uzun süredir tartışılan

"Işık neden

yapılmıştır" sorusunun tüm azametiyle canla­ nışına tanıklık etti. Parçacıklardan mı (New­ ton'w1 deyişiyle zerrecikler) yapılmıştı, yoksa

çalışmalarıyla Kraliyet Akademisi tarafından Rumford Madalyası' na layık görüldü.

1861 Londra Kraliyet Akademisi'ne seçildi.

1864

H uygens gibi Kıta Avrupalı teorisyenlerin öne

Kraliyet Akademisi' ne elektrik ve manyetizma ilişkisini ortaya

sürdüğü üzere dalgalardan mı? Çekişme, gör­

koyan -ve günümüzde Maxwell denklemleri olarak bilinen­ denklemleri sundu.

me fizyolojisine ilgi duyan Britanyalı doktor ve fizikçi Thomas Young'ın deneylerine başlama­ sıyla henüz 1 800'lerde hareketlendi. Young bir engelin üstündeki küçücük bir

1865 King's College'da fizik ve astronomi kürsü başkanlığına geçti.

deliğe ışık yansıttı. Bu engelin ardında üstün­

1866

de iki tane delik olan ikinci bir engel vardı,

Ludwig Boltzmann'dan bağımsız olarak, Maxwell-Boltzmann

onun da gerisinde bir perde. Perdeye ulaşan

kinetik dağılım yasasını formülleştirdi.

ışık, karanlık ve aydmlık alanlardan olllŞLıyur­ du. Bu da bazı noktalarda ışık dalgalarının bir­ birini iptal ederek karanlık bantlar, bazı nok­ talarda ise birbirlerini güçlendirerek aydınlık bantlar oluşturduklarını gösteriyordu. Ortaya çıkan görüntü parçacık davranışı de-

1871 Cambridge'de ilk Cavendish Fizik Profesörü oldu.

1879

5 Kasım' da Cambridge'de öldü. lskoçya'da Patron'dd k1ıçııl lııı kilise mezarlığına gömüldü.


BiLiMiN SERÜVEN İ

ATOM İ K K U VVETL E R izikçi Ernest Rutherford'un keşfettiği gibi -madde­

bir parçacık. 1%0'1ardan itibaren çekirdeğin içinde yeni

F nin temel birimi olan- atomun büyük bir kısmı boş

parçacıklar keşfedildi ve onlara "kuark" adı verildi.

alanlardan oluşur. Proton ve nötronlardan meydana

Temel kuvvetlerden biri olan elektromanyetizm,

gelen artı yüklü bir çekirdek, bu alanın ancak milyarda

yüklü parçacıklar arasındaki ilişkiyi aydınlattı ve bilimci­

birini işgal eder. Çekird09in etrafında eksi yüklü elek­

lerin atom elementlerinin nasıl dağılmadan birarada tu­

tronlar yer alır; yani doğadaki en

tulduklarını anlamalarını sağladı.

hafif yüklü parçacıklar. Onları

Ancak bu kuvvet, muazzam ato­

yerlerinde tutan şey elektrik kuv­

maltı dünyasına hükmeden kuv­

vetidir, ama yakınlardaki artı

vetleri tam olarak açıklamıyordu,

yüklere de kolayca bağlanabilir­

çünkü bu görünmez ama fark e­

ler. Elektronların çekirdek etra­

dilebilir evrende "kütle" ve "par­

fındaki dizilimi, her elemente

çacık" gibi terimler pek bir an­

kendine özgü kimyasal ve fiziksel

lam ifade etmiyordu.

özelliklerini kazandırır. Atomik

Araştırmacılar iki yeni kuvvet

dizilim, atomun ısı ya da elektriği

keşfettiler. Güçlü kuvvet denen

ne kadar iletebildiğini, ne kadar

ilk kuvvet, çekirdekteki proton

hızlı eridiğini ve diğer element­

ve nötronları birarada tutuyor­ du. Zayıf kuvvet denen diğeri ise

lerle ne kadar kolay bileşim oluş­ turabileceğini belirler. Rutherford, tıpkı güneşin etra­ fında dönen gezegenler gibi,

92 elektron ve 143 protonlu uranyum

atomu kolayca parçalanarak büyük miktarda enerji açığa çıkarabilir.

la- çekirde9in kompozisyonunu de9iştiriyor ve atomaltı varlıkla-

merkezdeki çekird09in etrafında

rın geliş gidişlerini ve etkileşimle-

dönen elektronları temel alan bir

rini etkiliyordu.

atom modeli oluşturdu. Günü-

Bu dört kuvvetten en güçlüsü,

müzde atomun en bilinen tanımı

maddenin çekirde9ini birarada

buna benzer olsa da, aslında söz

tutan güçlü kuvvettir. Ancak

konusu tanım yüz yıl öncesine ait-

güçlü kuvvetin etkileri yalnız çok

tir. Bugün bilimciler elektronların

kısa mesafelerde korunabilir. öte

çekirdek etrafındaki hareketini

yandan kültleçekim

betimlerken, sabit bir dalga-mo-

dünyada gelgite yol açan ay ör-

delli bulut örn09ine başvuruyor-

198

-örne9in radyoaktif bozunmay­

kuvveti,

n09inde görüldüğü gibi, büyük

lar. Bulutun içindeki herhangi bir elektronun gerçek ko-

mesafelerde etkisini gösterebilir. Elektromanyetik kuv-

numu ise diğer tüm konumları arasındaki tek bir olasılı-

vet de, güçlü kuvvet kadar olmasa da güçlüdür ve etki-

ğı teşkil ediyor. Çekird09in içindeki proton ve nötronlar

sini gösterebilec09i belli bir mesafe aralığı vardır. Adın-

da yine dalga modelleri yaratıyorlar.

dan da anlaşılabilec09i gibi zayıf kuvvet ise çok zayıftır.

Radyoaktif maddelerin keşfiyle birlikte atom yapısı-

Tıpkı güçlü kuvvet gibi, onun da etki alanı çok sınırlıdır.

nın proton, nötron ve elektronlardan ibaret olmadığı

Bilimciler bu dört temel kuvvetin nasıl birleştiğini bir

düşüncesi ağırlık kazandı. 1932'de ise pozitron bulun-

gün keşfedeceklerine inanıyorlar. Beklenen keşfin adı

du: Elektronun kütlesine ama onun ters yüküne sahip

çoktan belirlendi: Büyük Birleşik Teori.


M AD D E VE EN t R J I

GÖRÜLEBiLiR VE

DN.=� OAlGAMYU

·-

40

� 1� 1�

@

1 ·

10·1

t

Gl I ... ... ... 10·.S ...

ÖTESi

--

Görülebilir �k ve gözle

••'

...

gö<dügümüz renkler, elektromanyetik tayfın ancak küçük bir bölümünü oluşturur

�t...

� -FOTON ı.ı!NUUl�J

ıo• ıo•o

O"

ıo • ıo-0

ıo·•

1 0..

1011

ıo·• ıo.. ıo•

ıo'

•ı

ıo·� ıo

101 •

o"

ı

101•

ıo•

ıo�

ıo• 101

ıo" ıo• • 10"

10

ıos

ıO"

insan görüşünün ötesinde ise k ısa dalgaboyuna sahip gama ışınları ile uzun dalgaboyuna sahip

radyo dalgaları bulunur.

ğil, net bir şekilde dalgamsı modeller

manyetik

dalgaların

saniyede

sergiliyordu. İngiltere'deki Newton

300.000 km, yani ışık hızıyla aynı ol­

yandaşları

duğunu da gösteriyordu. Maxwell

Young'ın

bulgularını

inandırıcı bulmadılar, ama bulgular

elektrik ile manyetizmanın aynı şey

Kıta Avrupası'nda kabul gördü. Bu­

olduğu ve ışığın da elektromanyetik

rada, Fransız fizikçi Augustin-Jean

ışınımın cctck" türü değil ama, "bir''

Fresnel, Young'ın çalışmalarını doğ­

türü olduğu sonucuna vardı. Denk­

rulamıştı.

lemleri akla, tahminlerin ötesinde

1 850'lerde (yazışmalar sayesinde

büyüklükte bir dünyanın varlığını

Faraday ile dostluk kuran) İskoç fi­

getiriyor ve görünebilir ışıktan uwn

zikçi James Clerk Maxwell, Fara­

ve kısa dalgaboyları olduğuna işaret

day'in elektrik ve manyetik alanları­

ediyordu.

nı açıklamanın yollarını arıyordu.

Maxwell'iıı teorisi bilim camiasını

Maxwell, ileri geri hareket eden bir

hareketlendirdi; özellikle de genç Al­

elektrik şarjınuı, birbiriyle bağlantılı

man fizikçi f-Jeinrich f-Jertz'i. Hertz,

ve titreşen elektrik ve manyetik dalga

Maxwell'in çeşitli elektromanyetik

modelleri yaratabileceğini keşfetti. Maxwell altı yıl süren yoğun bir

ışınımların varlığına ilişkin öngörü­ sünü test etmeye karar verdi. 1 888'e

matematiksel çalışmayla, Faraday'in

gelindiğinde, Hertz ihtiyacı olan

ve kendisinin elde ettiği bulguları

malzemeleri

doğru olarak tanımlamaya ve elek­

Küçük bir kıvılcım aralığı olan bir

biraraya

toplamıştı:

trik ile manyetizma kuwetlerini bir­

elektrik devresi ve elektromanyetik

leştirecek bir formül geliştirmeye ça­

dalgalara tepki verecek şekilde tasar­

lıştı. Nihayet 1 864'te şaşkınlık yara­

lanmış (bugün anten diye bildiği­

tan sonuçlarını açıkladı: Elektrik akı­

miz) metal bir aygıt. Devreyi kapa­

mının yarattığı manyetik alanı ta­

mak, kıvılcımın aralıktan atlamasını

nımlayan denklemler, ışık dalgaları­

sağlayacaktı. Hertz'in tahminine gö­

nın yayılmasını tanımlamak için

re bu kıvılcm1 görünmez olsa da

kullanılan denklemlerle neredeyse

metrelerce ötedeki antenle tespit

tamamen ayıuydı. Sonuçlar ayrıca

edilebilecek dalgalar üretecekti. Bu

199


BİLİMİN SERÜVENi

KORKUSUZ CURIE Fransız fizik�i Marie Cune, radyoaktif yayılımı daha iyi anlayabilmek için uranyum, radyum

ve polooyum ile deneyler yaprı. Curie radyoaktiviteye maruz kalmanın neden oldugu zehirli etkiyi bilmiyordu.

200

tahmin doğruydu. Ardmdan Hertz

bu dalgalar ışık hızında hareket edi­

söz konusu elektromanyetik dalgala­

yor gibiydi.

rm yaklaşık otuz santimlik bir boyu

Hertz'in çalışması on yıl önce ya­

olması; ve Maxwell'in öngördüğü

şamını yitirmiş olan Maxwell'in alan

üzere -tıpkı ışık ve ısı dalgaları gibi­

teorisini doğruluyordu. Çalışma ay­

duvarlardan yansıması, çeşitli mad­

nı zamanda İtalyan fizikçi Guglicl­

delerce kırılması, hatta polarize ol­

mo Marconi'nin yaratıcı dehasuu da

ması (yani bir düzlemde titreşmesi)

tutuşturmuştu.

gerektiğine karar verdi. Ayrıca, o dö­

parça parça geliştiren Marconi, kıvıl­

Hertz'in

aygıtını

nemde Hertz dalgaları denen, günü­

cımı telgraf anahtarlarıyla kontrol

müzde ise radyo dalgaları diye anılan

etti, anteni büyüttü ve Hertz dalgala-


nnı tespit etmek için dalga alıcısı denen bir ci­

MARIE CURIE

hazdan yararlandı. Marconi iki buçuk kilo­ metre kadar bir mesafeye hızla dalga gönder­ meyi ve almayı başardı.

l 90 l 'e gelindiğinde,

radyo dalgalarını Atlantik boyunca başarıyla iletebilir durumdaydı. Aı1cak önemli bir konu hala gizemini koru­ yordu. Su dalgaları suda; ses dalgaları ise hava basıncındaki dalgalanmalarla ilerliyordu. Peki tüm bu elektromanyetik dalgaları, özellikle de uzaydan yıldız ışığı getirenleri taşıyan ortam

Radyoaktivitenin öncüsü 1867 7 Kasım'da Polonya'da Var,ova'da dOğdu ve Maria Sklodowska

adını aldı.

1893 Paris Üniversitesi fizik bölümünden mezun oldu.

1895 Pierre Curie ile evlendi. Araştırma uzmanı oldu ve tavlanmış

neydi? Aristoteles'in zamanından beri her şeyi ku­ şatan görünmez bir ortamın, her şeyin içinde hareket ettiği derinliksiz bir eterin varlığı ev­ rensel bilgi olarak benimsenmişti. 1887'de Al­ bert Michelson ve Edward Morley adlı iki Amerikalı fizikçi, bu tahmini eterin etkilerini ölçmeye karar verdiler. Michelson ve Morley "L" biçimli pratik bir buluştan yararlandtlar; girişim ölçer. Aygıtın iki kolu dikti. Her kolun ucunda bir ayna vardı. İki kolun birleştiği merkezde ise bir ışık kaynağı ve ışık ışınını iki­ ye ayırabilen bir cihaz vardı. Cihaz ikiye ayrı­ lan ışınların her birini bir aynaya gönderiyor, aynadan yansıyan ışınları ise yeniden birleşti­

<;eliğin manyetik özelliklerini incelemeye başladı.

1896 Radyasyonun kimyasal tepkilemelerin değil, atomun bir özelliği olduğunu keşfetti.

1898 Eşi Pierre ile birlikte polonyum ve radyumu keşfetti.

1903 Pierre Curie ve Henri Becquerel ile paylaştığı

Nobel fizik ödülünü

kazandı.

1904 Doktorasını tamamladı.

riyordu. Michelson ile Morley girişim ölçerin

1906

tek kolunu, yerkürenin uzayda hareket ettiği

Paris üniversitesi"nde fizik profesörlüğüne başladı.

yöne bakacak şekilde yerleştirdiler. Teoriye göre yerküre hareketsiz eterin için­ de yüzüyordu ve yerküre yörüngesi yönünde hareket eden ışın, yerkürenin hareketinden de biraz destek alarak, daha hızlı gidecekti. Dik açıyla ilerleyen ışın ise yalnızca ışık hızıyla ha­ reket edecekti. 13u nedenle ışınlar merkeze bi­

1910 Radyoaktivite Üzerine Tez'i yayımladı.

1911 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı ve bilim dalında iki Nobel ödülü alan tek kişi oldu.

raz farklı zamanlarda varacaklardı, dolayısıyla

1914-19

eşzamanlı hareket etmeyen ışık dalgaları bir­

Kızıl Haç Radyoloji Servisi'nin başına geçti, 1. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusu için mobil röntgen birimleri organize ettı.

birlerine engel olacaktı.

Ne var ki yapılan hiç­

bir ölçümün sonunda bir fark görülemedi. Bi­ lim nihayet eter diye bir şeyin ya da en azından tespit edilebilir türden bir eterin olmayabilece­ ği olastlığıyla yüzleşmişti. Görünüşe bakılırsa ışık ve elektromanyetik dalgaların, içinde ha-

1918 Paris Üniversitesi Radyum Enstitüsü'nde kendi laboratuvarınd� yöneticiliğe başladı.

1934 4 Temmuz'da Fransa'da Sallanches yakınında öldtı


BiLiMiN SERÜVENİ

reket etmek için belli bir ortama ge­

ilan etti ve bu özel dalgalara "X" adı­

reksinimi yoktu.

nı verdi.

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde

Çok geçmeden x-ışırıları tıpta kul­

elektromanyetik radyasyona ilişkin

lant!maya başlandı. Ancak bilimciler

pek çok soru çözülmüş gibiydi; tabii

hala onların ne olduğunu ve yaptık­

onun yapısına dair gizemin kendisi

ları şeyi neden yaptıklarını bilmiyor­

dışında. Ardından aniden ortaya çı­

lardı. Cambridge Üniversitesi fizik­

kan, beklenmedik bir dizi keşif, hem

çilerinden profesör )oseph John

radyasyonun, hem de atomun yapı­

Thomson, içinden ışın geçirilen ga­

sına ilişkin bilimsel birikimin gize­

zın, elektriği iletebildiğini keşfetti.

mini artırdı.

Fransız fizikçi Antoine Henri Bec­

1895'te pek çok meslektaşı gibi Al­

querel, floresan konusunda, yani gü­

man fizikçi Wilhelm Röntgen de ka­

neşe maruz kalan bazı maddelerin

tot ışınları fenomenini araştırmak­

ışık saçmasında, yine Röntgen ışınla­

taydı. Bilimciler bir süredi r akımın

rının rolü olabileceğini düşündü.

bataryadan ya da diğer elektrik de­

Becquerel kalınca siyah kağıda sa­

polama aygıtlarından çıkış noktası

rılı bir fotoğraf plakasını bir madde­

olan katodun, yani eksi elektrodun

nin altına yerleştirdi ve onu güneş

özelliklerini inceliyordu. Vakumlu

ışığına maruz bırakmayı plarıladı.

tüpün içine yerleştirilen bir katot,

Tahminine göre (bu örnekte uran­

ancak belli bazı kimyasallarla temas

yum olan) madde, parıldama sıra­

halinde

beli rlenebilen

tuhaf bir

emisyon yayıyordu.

202

sında x-ışını yayarsa, ışırılar plakayı bulanı.klaştıracaktı.

Röntgen katot ışını aygıtını karan­

Ancak o gün hava bı.ılutlandı ve

lık bir odaya yerleştirerek, aygıtın tü­

Becquerel uranyııın ile fotoğraf pla­

pünü siyah kartonla kapladı. Sonra

kasını, güneşli bir günü beklemek

şans eseri, çok garip bir şeyi fark etti.

üzere çekmecesine kaldırdı. Çekme­

Birkaç adım ötedeki bir cisim parla­

ceden çıkardığında plakayı yine de

maya başlamıştı. Röntgen, katot tü­

işleme soktu ve ışı.k almış olduğunu

püıü i kapatınca, parlama da durdu.

hayretler içinde fark etti. Uranywıı

Anlaşt!an tüpten ışınlar yayılıyordu.

tek başına bir tür radyasyon yayıyor­

Ancak bu hiç akla yatkın değildi

du. Peki neydi bu? Becquerel, uran­

çünkü Röntgen -ne olduklarını bil­

yum ışı.nlarının da, tıpkı Röntgen

mese de- katot ışınlarının havada

ışınları gibi gazın elektrik akımını

birkaç santimden fazla ilerleyeme­

iletmesini sağlad1ğmı anlamıştı.

diklerini biliyordu. Bu durumda

Polonya doğumlu Fransız fizikçi

farklı bir şey keşfetmiş olmalıydı.

Marie Curie de çok geçmeden, ken­

Röntgen, kısa süre sonra ışınların

disinin radyoaktivite adını verdiği

elinin içinden geçerek, kemiklerinin

özelliğin, uranYJlma ve toryw11 de­

sil üetini perde üstüne yansıtabildik­

nen başka bir elemente özgü oldu­

lerini fark etti. Haftalar süren titiz

ğunu keşfetti. Diğer maddeleri de

deneylerin ardından çok özel bazı

test eden Curie, bir uraı1YJ1m cevhe­

elektromanyetik dalgaların varlığını

ri olan uraninitin, saf uranYJlmdan


M A D D E VE EN E R J i

daha yüksek radyoaktivite değerine sahip olduğunu gördü. Bunun nedenini araştırmak için, yine fizikçi olan eşi Pierre ile birlikte Paris'teki kasvetli laboratuvarda ton­ larca cevher üzerinde çalıştılar. Ni­ hayet 1 898'de iki yeni madde bul­ duklarını duyurdular; polonyıu11 ve radyum. Radyum bilinen en radyo­ aktif cevherdi ve güçlü ışınları çevre­ deki havayı elektrikle yüklüyordu.

!SiNiN GİZLİ YAŞAMI Elektromanyetik radyasyon üzerine yürütülen çalışma ve keşiflerin bilin1 manşetlerini ele geçirdiği dönemde, başka türde bir enerjiyle ilgili çalış­ malar da sessiz adımlarla ilerliyordu. Söz konusu enerji "ısı" idi ve bu öy­ le tanıdık bir başlıktı ki ilgili çalışma­ larm haber değeri yok gibiydi. Ne de olsa ateşin sıcak olduğunu, su kay­ natmak ve yemek pişirmek için ısı gerektiğini ve 18 . yüzyılm ortalann­ da n1otorları, kısa süre sonra da tren, gemi ve makineleri çalıştıran buhar için ısıya ilitiyaç duyulduğunu bil­ meyen yoktu. Ancak bilimciler için ısı da elek­ trik kadar gizem doluydu. Isman maddenin genleştiği gerçeğini temel alan Galileo termometreyi geliştir­ mişti. Kısmen sıvıyla dolu ters şişe

yüzyılın başında atıldı. 1675'te ışık

görünümlü bir tüpün içine biraz ha­

hızını ilk kez ölçen Danin1arkalı

KORUNUMU

va sıkıştırmıştı. Sıcaklık değiştikçe

gökbilimci Ole R0mer, sıvı olarak al­

Alman doktor ve fitikçi

hava genleşerek ya da sıkışarak sıvı

kolü kullandı ve bir termometre

Herman von Helmholtz,

düzeyini aşağı ya da yukarı çekiyor­

yaptı. R0mer, suyun donduğu nok­

insan fizyoloj isi üzeri ne

du. Sıvı hareketini derecelendiren

tayı 0°, suyun kaynadığı noktayı da

yaptıÇJı çal ışmala rla

bir ölçeği olmayan aygıt, yalnızca sı­

60° olarak rastgele işaretledi.

caklıktaki göreceli değişiklikleri gös­

Polonya doğumlu Hollandalı ay­

ENERJİNİN

enerjinin koru numu yasasına ulaştı: Herhangi

gıt yapımcısı Daniel Gabriel Fahren­

bir sistemden çıkan

Bir sonraki adım -sabit noktaları

heit, 1708'de R0mer'i ziyaret etti.

enerji,

olan bir ölçek yaratma- niliayet 18.

Ardından Hollanda' ya dönerek ken-

enerjiye eşinir.

teriyordu.

o sisteme giren

203


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N İ

di alkollü termometresini üretti ve

sonunda, İ ngiltere'de yaşayan Ame­

biranın donduğu noktayı 0°, insan

rıkalı Benjamin Thompson tartış­

vücut ısısını da 100° olarak aldı. Bu

madaki yerini aldı.

ölçeğe göre R0mer'in belirlediği sı­

HABERCİSİ Wıllliam Thomson'un 1858'de patentini aldı�ı hassas aynalı galvanometresi, uzun mesafe telgraf

kablosunun kullanımını olanaklı

204

hale getirdi.

yakınlarında

doğan

Thompson, 1 776'da ülkesinden kaç­

olarak su 32°'de donuyor, 212°'de

mıştı. Amerikan Devrimi'nin ilk

kaynıyordu. İsveçli gökbili mci An­

günlerinde Britanya'nm tarafını des­

dres Celsius, suyun aonma ve kay­

teklemiş, Britan ya askeri kumandanı

nama noktaları arasına tam 100 de­

ve casusu olarak görev yapmıştı. Bir

rece yerleştiren bir termometre ya­

dönem zina ve cinsel sapkutlıkla da

ilk başta 0°'yi kaynama

suçlandı. (Kendisinden 20 yaş kadar

noktası, 100°'yi ise donma noktası olarak belirlemişti ama Celsius'un

büyük) eşini ve kızını terk eden Thompson, İngiltere'ye yerleşti ve

rattı. Celsius

TELGRAFIN

Bostan

caklık noktalarından oldtıkça farklı

l 744'teki ölümünden sonra İsveçli

bilim kariyerine başladı.

biyolog Carolus Linnaeus ölçeği ter­

Kraliyet Akademisi üyeliğine aday

sine çevirerek, bugün kullandığımız

gösterildi.

1 779' da

sıcaklık ölçeğini oluşturdu. Ancak

Thompson, Fransa seyahati sua­

bu termometreler tam olarak neyi

sında Prens Maksimilyan tarafindan

ölçüyordu? Kimileri ısmm madde­

Bavyera'ya davet edildi. Süvari tüm­

nin içinde meydana gelen titreşim­

generali ve devlet danışma kurulu

lerden kayırnklandığını, kimileri ise

üyesi yapılan Thompson, orduyu ge­

onun madde içinde bulunan ve bir

liştirmek amacıyla çalıştı ve Münih

yerden diğerine akan ağı rlıksız bir sı­

çevresine İ ngiliz bahçeleri inşa ettir­

vı olduğunu düşünüyordu (bu sıvıya

di. Sonunda kon t unvanını kazana­

kalori!< adı verilmişti). 18. yüzyılm

rak, eşi ve kızının yaşadığı New


M A D D E VE E N E R J i

Hampshire kasabasma atfen, Kont

vard Üniversitesi'nde de Rumford

Rumford aduu aldı.

Profesörlüğü'nü başlatan kişi oldu.

Münih savaş gereçleri görevini yü­

Thompson'un

çalışmalarını

rüttüğü sırada Thompson, talimler­

Manchester'lı bir bira üreticisinin

de topların çok fazla ısmdığını fark

oğlu olan )ames Prescott Joule de­

etti ve açığa çıkan ısı miktarının, me­

vam ettirdi. Muhafazakar ve dindar

talin içindeki ısıdan daha fazla oldu­

biri olan Joule, tüm enerji biçimleri­

ğu sonucuna vardı. Aksi takdirde

nin tek olduğuna ve her birinin diğe­

metalin içindeki ısı kendi kendine

rine dönüştürülebileceğine inanı­

azalıp giderdi. Bu da kalorik; yani

yordu. Bu, John Dalton'un yanında

metalin içinde bulunan sıvı anla­

çalışmış da olsa, bir bira ustası için

mındaki ısı kavramının olanaksız ol­

kanıtlaması zor bir önermeydi ama

duğunu kanı tlıyordu. Thompson

joule vazgeçmedi.

ısınmaya neden olan şeyin sürtünme

İşe elektrikle başladı. Joule 1840'ta

olduğunu anlamıştı. Anahtar kelin1e

bir elektrik devresinin ürettiği ısı de­

FAHRENHEIT VE

"hareket"ti. Thompson daha da ileri

ğerinin, akınını karesi ile direncin

CELSIUS

giderek, belli miktarda hareketin

çarpunı

üretebileceği ısıya ilişkin tahminler­

le orantılı olduğunu keşfetti. Daha

da sıcaklık ök;Omil

ise /sının Sürtünme Yoluyla Ortaya Çıkarı Kaynağı Üzerine Araştırma'sını Kra­

sonra hem elektrik akımının, hem

liyet Akademisi'ne sundu.

(I' x R) sonucu çıkan değer­

Falırenlıeit da Celsius

ni araştırmaya koyuldu. Thompson

iı;in a'jl1 a'jl1 ölçekler geliıtiıdiler. Bu iki � arasında sabit bir orıın vardır.

Thompson renkli bir karakterdi.

bunu düşünmüş ama tahminde bu­

Celsius'u Fahn!nheit'a

Fransa ile İngiltere savaş halindey­

lunmakla kalınıştı. Tıpkı Thompson

iki taraf da onu casus olarak gö­

çeWmek ic;in

gibi, Joule da enerjinin bir biçimden

kullanılalıilak

rüyordu, ki iki taraf da haklı olabi­

diğerine dönüşümünün, varsayuna

formül ı&tledi: 915 x

lirdi. İngiltere'deki Kraliyet Enstitü­

dayalı kalorik sıvtlara başvurmadan

("() + 32. Falnnheit'ı

sü ile anlaşarak Humphry Davy'yi

açıklanabileceğine inanıyordu.

Celsius'a Q!lllmel<

de de bulundu. 1798'de

ken

de mekanik hareketin öngörülebilir miktarlarda ısı üretip üretmeyeceği­

ic;in goıl!ldi fomıül ise

okutman olarak işe almıştı. Mucitli­

Matematik eğitiminin yetersizliği

ği meslek edinerek, şömine ve ocak­

yüzünden Joule görüşlerini benim­

519 x ('F) - 32

ları ısıyı muhafaza edecek şekilde ye­

setmekte zorlanıyordu. Ancak araş­

ıektirde<W.

niden tasarlamış; merkezi ısıtma,

tırmacılar onun titiz deneylerini tek­

dumansız baca ve ocak ızgarasını ge­

rarlamayı başarmıştı; özellikle de

liştirmiş; ipek ve termal iç çamaşırla­

1847'deki keşfini. Söz konusu deney,

rı üzerine deneyler yapmıştı. Bir ser­

suyun sıcaklığını, bir çarkla işleyen

vet edinip kaybetmiş, en sonunda

sistemle Fahrenheit ölçeğine göre bir

büyük Fransız kimyager Antoine La­

derece arttırmak için gerekli meka­

voisier'in ölümüyle dul kalan varlık­

nik kuvveti ele alıyordu. joule ısı ma­

lı eşiyle evlenmişti. Son bir ilginçlik

kinesinin gerçekleştirdiği iş miktarı­

olarak Amerikan Sanat ve Bilim

nın, enerjiyi işe çevirirken kaybedi­

Akademisi Rumford Ödülü'nü ve

len ısı miktarıyla orantılı olduğunu

Devrim Savaşı sırasında Britanya

buldu. Standart iş birin1ine o günden

yanlılığı merkezi haline gelen Har-

bu!,>iine dek jul Uoule) denir.

205


BiLİMİN SERÜVENİ

Joule çalışmalarını (daha sonra

değerli ifadesine Helmholtz'un 1 847

Thomson ile birlikte yürütüyordu.

Kı.ıwetin Korunumu Üstüne. H elmholtz'un

Thomson da ısı ve elektromanyetiz­

enerji korunumu görüşü yeni doğ­

ma üzerine gerçekleştirilen çalışma­

makta olan termodinamik bilimi

Lord Kelvin adını alan) William

tarihli kitabında kavuştu:

ilk

ların birleşik bir enerji teorisine doğ­

için bir anahtar niteliğindeydi ve

nı ilerlediği fikrine sahipti. Joule ile

yasa olarak kabul edilecekti. Enerji­

ikisi araştırma sonuçlarını birbirle­

nin bir biçimden diğerine dönüşebi­

riyle

paylaşıyorlardı.

Sonunda

leceğinin

kavranmasıyla

birlikte

Thomson kalorik ısı teorisine olan

açıklanamayan pek çok gözlem, an­

inancını gözden geçirdi. Bilimsel iş­

lam kazanmaya başladı.

birliğine açık biri olan Thomson, ısı­

Fransız fizikçi Nicolas Sadi Car­

nın matematiği, elektrik ve manye­

not, buhar makinesi veriminin, ma­

tizma üzerine birçok çalışma yaptı.

kine içindeki en yüksek ve en düşük

yürütürken,

sıcaklık arasındaki fark ile ilişkili ol­

Ergime nol<tası katı

sonraları fizikçi olan Alınan fizyolog

duğunu keşfetmişti. Diğer bir deyiş­

ERGiME NOKl'ASI

Joule

deneylerini

bir maddeniı SM hale

Herman von Helınholtz de fiziğin en

le, bir ısı makinesinden elde edilebi­

ge<;tigi sıcaklık

temel ve yararlı kavramlann dan bi­

lecek işin miktarı, ısı kaynağı (kaza­

noktasıdır. Dcnma

rini formülleştirmekle meşguldü;

nın ürettiği buhar gibi) ile ısı alıcı

nol<tası 5Ml1lll katıya

enerjinin konınumu yasası. Yasaya

(motorda ısının en son iletildiği bö­

dönüştü!)ü sıcaktıktır.

göre doğa, belli miktarda enerjiyi

lüm) arasındaki sıcaklık farkına bağ­

Teoride, bu ikisi

içerir ve bu enerji ne artış ne de azal­

lıdır. Bu ilişkinin varlığı biliniyor ve

biılıirinin aynısıdır.

ma gösterir. (Enerji sözcüğü Yunan­

kabul ediliyordu ama kimse nedeni­

ı<a-ıııarna nol<tası ise

cadaki "iş içinde" anlamına gelen

ni bilmiyordu. Kalorik teoriyi temel

bir SM11111 gaz haline

energia

alan Carııot, ısının motor içinde hiç

geçtigi ııcaldı lctır.

enerjinin bir biçimden diğerine dö­

değişmeden ilerlediğini farz etmişti.

nüşmesi halinde de geçerlidir; örne­

Durum bu olsaydı, demişti Alman

ğin ısı enerjisinden mekanik enerji­

fizikçi Rudolf Clausius, ısı yeniden

sözünden gelir.) Bu yasa,

ye, kimyasal enerjiden elektrik ener­

kullanılarak, motor sonsuza dek ça­

jisine ya da kinetik enerjiden potan­

lıştırılabilirdi.

siyel enerjiye. Yasa ayrıca bir değir­

Clausius'un vardığı sonuca göre

menin, akan suyun ya da yanan ya­

doğada ısı daima ve kendiliğinden

kıtın ürettiği enerjiye de uygulanır.

tek bir doğrultuda hareket ediyordu;

Vücudun ürettiği enerji de aynı ya­

sıcaktan soğuğa. Geri çevrilemez bir

saya tabidir ve sonraları yasanın küt­

yönelimdi bu. Aksi olsaydı, bir fin­

leçekim, ışık ve nükleer enerji için de

can kalwe çevresini kuşatan havadan

geçerli olduğu anlaşılmıştır. Belli bir

ısıyı çekerek gün boyu sıcak kalırdı.

sürecin herhangi bir noktasındaki

Clausius ayrıca zaman içinde bir sis­

toplam enerji ölçüldüğünde sonuç

temdeki enerjinin küçük bir kısmı­

daima aynı çıkacaktır.

206

nın hep yitirildiğini ve iş yapma ka­

Joule ile Alman doktor ve fizikçi

biliyetinden yoksun kaldığını göz­

Julius Mayer, benzer kavramları

lemledi. Sistemdeki bu düzensizlik

çoktan ifade etmişlerdi, ama yasa en

yine zaman içinde birikiyordu; söz-


M A D D E VE E N E R i i

FANTAST İ K I S I K: LAZ E R >

L

azeri Einstein icat etmemiş olabilir ama katkıda

görüşünü kanıtlamış oldu.

bulundugu kesindir. Einstein atomların fotonu,

Bundan altı yıl sonra başka bir Amerikalı, Theodor

yani tek bir ışık birimini iki ayrı şekilde yaydıklarını he­

Maiman aynı şeyi görülebilir ışık için gerçekleştirebilen

nüz 1916'da öngörmüştü.

bir aygıt geliştirdi. Maiman yakuttan bir silindiri bir kse­

Bunlardan biri bildigimiz ampul ışıgını üreten, ken­

non flaş lambasıyla uyararak ışık yayılmasını sagladı ve

diliginden ışımadır. (Ôrne­

ilk lazeri üretmiş oldu. (As­

gin,

lında aygıtın adı lngilizce­

ampulün

içindeki

tungsten telinden geçen

deki "Uyarılmış Radyasyon

elektrik akımıyla) uyarılan

Yayılımı ile lşıgın Güçlen­

atomların elektronları da­

mesi" anlamındaki cümle­

ha yüksek yörüngelere at­

nin -light amplification by

lar. Ancak doga daima en

stimulated emission of ra­

düşük enerji konfigürasyo­

diation- baş harflerinden

nuna ayrıcalık gösterdigi

oluşan kısaltmadır.) Bu bu­

için (suyun yukarıdan aşagı

luş 1 960'ta herhangi bir

akmasının nedeni de bu­

kullanımı olmayan, iyi bir

dur)

fikirden öteye gidememiş­

elektronlar,

fazla

ti.

enerjiden kurtulmak için bir foton yayarak, nere­

Ancak lazerler için kul­

deyse anında ilk pozisyon­

lanım alanı yaratmak fizik­

larına dönerler. Yayılan bu

çilerin fazla zamanını al­

fotonlar göze ışık olarak

madı. Farklı güç ve dalga­

görünür.

boylarında lazerler üretildi

Ancak Einstein'a göre, daha önceden uyarılmış bir atoma, tamı tamına d�ru

Kusursuz olması gereken ayna ve merceklerin yapımı sırasında, hataları tespit etmek için lazer ışınlarından yararlanılır.

ve cerrahi,

ölçümleme,

malzeme kesimi ve baskı gibi çeşitli alanlarda kulla-

enerjiye sahip bir foton fır-

nıldı. Lazer sondalarıyla

latılarak elektronun iki fo-

aya olan uzaklık ölçüldü,

ton yayması saglanabilirdi; ilk baştaki foton ile onunla

alışveriş marketlerindeki her barkod okuyucusu lazer-

birebir aynı, ikinci bir foton. Teoride bu şekilde, tüm fo­

den yararlandı.

tonları aynı dalgaboyu, dogrultu ve fazda olan, dolayı­

Fiberoptik tellerin icadı ise lazer için yepyeni kulla­

sıyla birbirlerini engellemeyen çok güçlü bir ışık ışını

nım alanları yarattı. Fotonlar artık fiberoptik kabloyla,

üretmek mümkündü. 1 954'te Amerikalı fizikçi Charles Townes, Einstein'ın

bir tel üzerinden ilerleyen elektron dalgalarına kıyasla çok daha hızlı hareket ediyordu. Bugün lazer ışık flaşla·

sözünü etti�i etkiyi yaratabilmek için bir aygıt üretti.

rı telefon, televizyon, bilgisayar modemi ve daha birçok

Aygıta "maser" adını verdi. Townes bir amonyak atom­

enformasyon ve iletişim cihazının kullanımında önemli

ları bulutunu uyararak ardından mikrodalga ışınım

rol oynayan sinyaller taşıyor. Üstelik bakır tellerle ilerle·

bombardımanına tuttu. Bulut içine girenden daha faz­

yen elektrik sinyallerinden çok daha yüksek bir hız ve

la mikrodalga yayarak Einstein'ın ikinci atomik emisyon

kapasiteyle.

207


BiLiMiN SERÜVENi

konusu duruma sonradan "entropi"

fizikçi Ludwig Eduard Boltzman ye­

adı verildi. İşte bu aksiyomların tü­

ni bir görüş ileri sürdü: Eğer enerji

mü termoctinamiğin ikinci yasasını

atomların harakctinden kaynaklanı­

oluşturur ve İngiltere'de William

yorsa, termodinamik matematiksel

Thomson ve Lord Kelvin tarafından,

olarak analiz edilebilmeliydi. Bolt­

birbirlerinden bağımsız olarak geliş­

zman hem moleküller arası enerji

tirilmiştir.

dağılımı, hem de entropinin etkileri

(Lord Kelvin ikinci yasayı ustalık­

Bir sistemin içindeki düzensizlik

nik kuvvete ve ısı yitimine neden

tam olarak değilse bile, olastlıklarla

olabiliyorsa tersinin de geçerli olma­

ölçülebilir, diyordu Boltzman. Mad­

sı gerektiğini söyledi: Bir gazı sıkış­

delerin atom yapısı ile, onları etkile­

tırmak için mekanik kuvvet kuJlana­

yebilecek tüm enerji biçimleri ara­

rak ısı, düşük sıcaklıktan yüksek sı­

sında

caklık alanına doğru hareket ettirile­

Bolztman, Maxwell ile birlikte mad­

bilir. Bu görüşün kanıtlanmasıyla

de ve enerji ilişkisini dile getiren ve bu çalışmaları sentezleyen kilit isim­

İkinci yasanın ardından HİDROJENİ

Hidrojeni sıvıya dönüştürecek kadar

�utabilmek �in mühendis John Wood ile A. J. Schwemin 1 954'te bir kabarcık

hücresi kurdular. Basınç altında -423f"'a (-252'C) kadar ısıtılan

hidrojen gazı sıvıya dönüşür.

208

istatistiksel ilişkiler kuran

birlikte soğutma sanayii ı 9. yüzyılda

lerden biri oldu. Aynı dönemde

gelişmeye başladı.)

SOGUTMAK

için denklemler geliştirdi.

la tersyüz ederek, eğer bir gaz meka­

ı- :ıs- s +

V iyanalı

atom teorisine karşı tepkiler de geliş-


M A D D E VE E N E R J i

ti ve teorinin en ateşli savunucula­

Hollandalı fizikçi Heike Kamerlingh

rından Boltzman, kendisini akade­

Onnes, helyumu 4.2K'da sıvıya dö­

mik savaşların ortasında buldu. Za­

nüştürdü. Karnerlingh Onnes ayrıca,

manla enerjisi tükenen ve depresyo­

Kelvin'in varsayımının aksine, bu sı­

na giren fizikçi, l 906'da kendisini

caklıklarda maddelerin tüm direnç­

asarak hayatına son verdi.

lerini yitirdiklerini ve günümüzdeki adlarıyla "süperiletken"lere dönüş­

MUTLAK SIFIRIN TUHAF DÜNYASI

tüklerini keşfetti. Bazıları ise tüm

Isı yapısının açığa kavuşturulması,

kan" a

elektriksel ve kim yasal enerjiyle iliş­

2.19K'da helyum sıvısı bir camın ke­

viskozitelerini yitirerek "süper akış­ dönüşüyordu.

Örneğin,

kisinin kurulmasıyla birlikte, mad­

narından yukarı doğru, tepesinden

denin soğuk haliyle ilgili sorular

ve en küçük çatlaklarının arasından

yükselmeye başladı. Lord Kelvin

akıyordu.

hiçbir şeyin daha fazla soğuyamaya­

Maddenin süperiletkenlik denen

cağı nokta olarak mutlak sıfırı -yani

bu hali tam olarak neydi? 1950'lerin

-470°F ya da -273°C- belirlemiş ve

sonlarında

bu düşük ısıya yaklaşan maddelerin

-John Bardeen, )ohn Schrieffer ve

Amerikalı

üç

fizikçi

elektrik direncinin arttığı, enerjiden

Leon Cooper- atomların belirgin

uzaklaştığı varsayımında bu.lunmuş­

geometrik

tu.

maddenin süper soğuk hali duru­

Isı ve termodinamik üzerine yü­

biçimlerde sıralandığı

munda, (atommı temel bileşerılerin­

rütülen çalışmalar, Kelvin'in varsayı­

den olan) elektronlann enerjiyi eşit

mına ilişkin soru işaretleri uyandır­

şekilde yayan ve soğuran çiftler oluş­

dı. Hareket yalnızca ısı üretmekle

turduklarııu, böylece hareketlerini

kalınıyor, aynı zamanda sıvı ve gaz­

engelleyecek bir şeyin kalmadığuıı

ları da benzer şekilde etkiliyor gibiy­

ileri sürdü. Örneğin, 2. 19K halin­

di. Hollandalı fizikçi Johannes Dide­

deyken tüm atomların momentumu

rik van de Waals, sıvı ve gazların

aynıydı. Birbirlerine bağlanmış ko­

moleküler durumunun yalnızca sı­

şucular gibi, biri hareket ettiğinde,

caklığa değil, aynı zamanda basınç ve

hepsi birden ediyordu. Isı öyle hızlı

hacme bağlı olduğunu belirlemişti.

iletiliyordu ki, maddenin içinde bir

Sıcaklık düştükçe, moleküllerin ısı

dalga oluşturuyordu. Süperiletken,

üreten gelişigüzel hareketleri de ya­

bir manyetik alana yaklaştığında ise

vaşlıyordu.

maddenin en dış tabakalarında elek­

Fizikçiler 1877'de oksijeni 90K'ya

trik akımı girdapları oluşuyor ve

kadar ( Kelvin denen bu birim, Celsi­

manyetik alanı itiyordu. Aslında sü­

us ölçeğindeki derecelerle aynıdır

periletkenJer manyetik alanların üs­

ancak sıfır noktası mutlak sıfırdır)

tünde havada asılı kalabilirler. Bu

soğutmayı başardılar. Gaz bu nokta­

özellik günümüzde trenleri tren yolu

da sıvıya dönüştü. Yeni yüzyıla giril­

üzerinde tutabilmek ve tekerlerin ra­

meden hemen önce hidrojen de 20K

ya sürtünmeden ilerlemesini sağla­

civarında sıvılaştırıldı. 1908'de ise

mak amacıyla kullanılıyor. Süperi-

?09


BİLİMİN SERÜVE N i

210


M A D D E VE E N E R J i

!etkenlik konusu, gündelik araçlar ve

ruz buaktığında neler olacağını gö­

HELMHOLTZ

makinelerde kullanılabilecek sıcaklık

rebilmek için deneyler düzerıledi ve

Termodinam�ın önemli

derecelerinde süperiletken olabilen

dağılımı ölçtü. Parçacıkların çoğu

şahsiyetlerinden birı

maddeler için yeni bir teknoloji yarı­

çok az sapma göstermişti. Ancak

1881 tarihli bu tabloda

şı başlattı.

1 9 1 l 'de bir gün Rutherford'un asis­

görülen Hermann von

tanları inanılmaz bazı sonuçlara

Helmholttdu. Enerıınin

ATOMUN İÇİ

ulaştılar: 8.000 alfa parçacığından bir

korunumu yasasını

Britanyalı fizikçi Joseph John Thom­

tanesi levhaya çarptıktan sonra, gel­

lormülleştirmenin

son katot ışınlarmı incelerken, elek­

diği yön ile hemen hemen ayıu yön­

yanısıra von Helmholtz

trik ve manyetik alarılar sayesinde

de geri dönüyordu. Ruherford

gü­

tıp alanına da büyük

yönleri saptuılabilen ek•i yüklü par­

nü şöyle anlatıyor: "Hayatım boyun­

katkılar sa<jladı. Göz

çacıklar olduğunu keşfetti. Thomson

ca başıma gelen en inanılmaz olaydı.

içini incelemeye yarayan

bu parçacıkların hidrojenin atom

Adeta bir kağıt parçasına 38'lik fişek­

ohalmosl<obun icadı da

kütlesinin yaklaşık binde birine sa­

le ateş ettikten sonra fişeğin geri dö­

bunlardan biriydi.

hip

nüp size çarpması gibi bir şeydi."

olduklarına

inanıyordu.

o

Thompson onlara "zerrecik" adını

Rutherford yansıyan parçacıkların

verdi ancak parçacıklar bugünkü

atomun küçücük çekirdeğine isabet

isimlerine İrlandalı fizikçi George

ettiği sonucuna varmıştı. Çekirdeğin

Stoney'nin sayesinde kavuştular:

atom kütlesinin hemen hemen ta­

Elektron.

mamını oluşturduğuna, ancak çok

Atomların elektriksel anlamda

küçük bir hacmi olduğuna inanıyor­

nötr olduğu bilimcilerce biliniyordu.

du.

Ek5i yüklü bir parçacık taşıyorlarsa,

Atomlar neredeyse bomboş alarılar­

13u

mantıktan kaçış yoktu:

artı yüklü parçacık da taşımaları ge­

dan meydana geliyordu. Ayrıca

rekiyordu. Konuyla ilgili en çok be­

1 9 1 9'da Rutherford ve diğer fizikçi­

nimsenen teori, elektronların, etraf­

ler doğru türde radyasyon bombar­

larını kuşatan arlı yüklü atomik

dımanına tutulan atomların önemli

maddelerin içine gömülü oldukları

parçacıklarmın çekirdekten çıkartı­

yönündeydi; tıpkı pudingin içindeki

labileceği ne, hedef maddenin bir ele­

kuru üzüm taneleri gibi. Bu görüş,

mentten diğerine dönüştürülebile­

Yeni Zelanda doğumlu fizikçi Ernest

ceğine karar verdiler. Eski dönem

Rutherford tarafından ustalıkla çö­

simyacılarının maddeyi dönüştür­

kertildi. 1900'lere gelindiğinde, baş­

meye yönelik hayalleri sonunda ger­

ka birçok fizikçi gibi Rutherford da

çek olmuştu. Günümüzde bu kilit

-alfa, beta ve gama adını verdiği- üç

parçacıklara "proton" diyoruz.

tür radyoaktif yayım olduğu ve bu

Atomun şifresini kırmak ve bile­

yayımlar sırasında bazı elementlerin

şenlerini incelemek büyük zorluklar

başka clenıentlere dönüştüğü sonu­

içeriyordu. Ililinıciler proton

cuna varmıştı.

elektron gibi parçacıkları elektrik

Rutherford'a göre ağır alfa parça­

ve

yüküne manız bırakarak hızlandır­

cıkları, elektrorıları olmayan helyum

manın mümkün olduğunu biliyor­

atomlarıydı. Rutherford ince meta­

lardı. Ancak parçacıkları çekirdeğe

lik levhaları alfa parçacıklarına nıa-

çarpacak kadar hızlı hareket ettir-

?il


BİLİ M İ N S E R Ü V E N i

mek ya da onlara benzeri ilginç nu­

son tekı10lojiye sahip tesislerde kul­

maralar yaptırmak için ulaşılamaya­

lanılıyor. Ancak çok geçmeden bi­

cak kadar büyük görünen voltajlar

lin1ciler daha fazla enerjiye gereksi­

gerekiyordu.

nim duydular.

Doğada kozmik ışın adı verilen bi­

Amerikalı fizikçi Ernest Lawrence

çimde birkaç yüksek enerjili parça­

bir çıkış yolu bulmuş gibiydi. Parça­

cık kaynağı bulunuyordu. Bunlar bi­

cıkları tek bir seferde hızlandırmak

linen anlamıyla ışın değil, çeşitli kay­

yerine, uygun bir fizik yasasından

naklar üzerinden uzaydan dünyaya

yararlanarak onları bir çember için­

ulaşan ve çarpan yüklü parçacıklar­

de hareket halinde tutmak mümkün

dı. Elektronları kopartabilecek bir

olmalıydı. Söz kon usu yasaya göre

enerjiyle atomlara çarpan b u parça­

manyetik alandaki yüklü parçacıklar

cıkların etkilerini, gazla (buhar hüc­

yana doğru ilerleme eğilin1indeydi.

resi) ya da sıvıyla (kabarcık hücresi)

Lawrence mık.ırntıs etrafinda çember

HIZIANDIRILAN

dolu bir kavanozda gözlemlemek

çizmesini sağlayabildiği takdirde bir

PARÇACllUNI

mümkündü. Bu tür ortamlara giren

parçacığa her turda fazladan 1-2 kez

Paıyıcık hızlandırıcr;ı

parçacıklar belirgin izler bırakıyor­

elektrik şarjı verebileceğini ve so­

atomik ya da atomaltı

du.

pan;;acıldar üretır ve

nw1da onu inanılmaz enerji düzey­

Ancak kontrollü parçacık çarpış­

lerine yükseltebileceğini düşündü. Lawrcnce'ın "siklotron" adını ver­

anlan büyük bir hızla

tırma çalışmaları için yapay hızlan­

demet halinde fırlabr.

dırma araçları gerekiyordu. Fizikçi

diği buluşun

Günümüzde bu

John Cockcroft ile Ernest Walton

yalnızca 13 cm uzunluğundaydı ama

karmaşık makıne

ı 932'de, protonlarla lityum atomla­

yine de iş görüyordu. Çok geçmeden

radyokarbon

rııu çarpıştırabilen bir hızlandırıcı

daha büyük modeller her parçacığı

tarihleme, kanser

ürettiler. Makine öyle güçlüydü ki

milyonlarca volta yükseltmeyi başar­

tedavisi, radjoizotop

protonlar lityumu iki helyum çekir­

dı.

üretimi ve atom

değine aynşarabiliyordu. Amerikalı

1 930'da elektronlar ve protonlar,

çekırde<jr,.te ılgili

fizikçi Robert Van de Graaff ise daha

atomun bilinen tek bileşenleriydi.

aril$tırmalarda

da yüksek voltaj kapasitesine sahip

Bilimciler her elementin atomunda

kullanılıyor

bir jeneratör geliştirmeyi başardı. Bu

kaç elektron olduğunu ve aynı sayıda

jeneratörün tasarımı günümüzde

da proton olması gerektiğini biliyor-

ilk örneği olan makine,

1868 - 1905 1868

1869

1877

lngiliz fizikçi Joseph Norman Lockyer, güneş t<ıyfıııddki >oğurma çizgilerini analiz ederek güneşteki helyumu keşfetti.

Rus kimyager Dmitri lvanoviç Mendeleyev, kendi yarattıgı periyodi k tabloda elementlerin sırasını belirledi.

Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann. sıcaklık ile dluırıl&ın enerjisi arasında baglantı oldugunu keşfetti.

212

1886

Radyo dalgaları Alman fizikçi Heinrich Hentz tarafındDn keşfedildi .


M A D D E VE E N E R J i

GÜÇ DOLU

URANYUM

Korumalı eller uranyum-235 filizını sergiliyor. Uranyum elementinin bu yüksek radyoaktiviteli formu nükleer reaktörlerde yakıt olarak ve nükleer silahlarda patlayıcı

olarak kullanılıyor.

1897

1900

1905

1905

lngiliz fikizçi Joseph John Thomson atomun daha sonradan elektron adını alan bileşenini keşfetti.

Alman fizikçi Max Planck kara cisimlerin tüm dalga boylarında radyasyon yaydıgı sonucuna ulaştı.

Alman fizikçi Albert Einstein özel görelilik teorisini yayımladı.

Termodinamigin üçüncü yasa� geliştirildi.


BiLiMiN SERÜVENİ

KOZM İK IŞINLARIN İZİNDE Kozmik bir ışına ait üc; elektron ile ü<; pozitronun

bir buhar

hücresi duvarında izler bıraklı�ı görülüyor.

214

lardı. Ancak bu doğru olsa, atomla­

lar neredeydi? Ya çekirdekte gezinen

ruı çok daha hafif olması gerekirdi.

altı tane daha p ro ton- elektron çifti

Örneğin, karbonun altı el ektro nu

vardı ya da atomlarda, protonla aynı

vardı, yani altı tane de protonu ol­

kütleye sahip ama elektrik yükü ol­

ması gerekiyordu. Oysa kütle ağırlı­

mayan başka bir nükleer parçacık

ğının 1 2 protona eşit olduğu iyi bili­

yer alıyordu. 1932'de Britanyalı fi­

niyordu. Bu durumda geri ye kalan-

zikçi Jaınes Chadwick, onlarca yıldır


gözlemlenen ancak üç radyasyon kategorisin­

EN RICO FERMI

den hiçbirine uymayan gizemli bir tür nükleer yayınun aslında uzun süredir aranan "nötron" olduğu sonucuna vardı. Nükleer tepkimelerin neredeyse kütlesiz bir ürünü olan nötrinonun durumu da benzeri bir gizem içeriyordu. Radyoaktivitenin enerji ürünlerinin toplamı beklenen sonucu verme­ yince, nötrinonun varlığıyla ilgili görüş ileri sürülmüştü. İtalya'da fizikçi Enrico Fermi'nin

Atom Fizikçisi 1901 29 Eylül'de ltalya, Roma' da doğdu.

1922 Kazandı�ı bursla Pisa ÜniV€rsitesi'nde fizik doktorasını tamamladı.

1934'te adlandırdığı ve tanımladığı bu parça­

1924-26

cığın varlığını tespit etmek için 20 yılın daha

Floransa Üniversitesi'nde matematiksel fizik ve mekanik dersleri vermeye başladı.

geçmesi gerekiyordu. Benzeri şeki l de 1930'da Britanyalı fizikçi Paul Dirac da elektronun kütlesine ve zıt yüküne sahip bir parçacık olan "antimadde"nin varlığını öngörmüştü. İki yıl sonra söz konusu parçacık bulundu ve "pozit­ ron" adını aldı. 1930'ların sonuna gelindiğinde atom çekir­ değinin temel bileşenleri belirlenmiş, neler

1926 Atomaltı parçacıklara hükmeden istatistiksel yasaları keşfetti. Bunlara günümüzde "fermi istatisti�i" adı veriliyor.

1927 Roma Üniversitesi'nde teorik fizik profesörlü�üne başladı.

olacağını görmek isteyen araştırmacılar çekir­

1929

deği proton bombardımanına tutmaya başla­

ltalya Kraliyet Akademisi' ne seçildi.

mışlardı. Fermi ise proton yerine nötron kul­ lanmayı düşünüyordu. Protonlar çekirdekteki diğer protonlar tarafından elektriksel olarak itiliyordu. Buna karşılık nötronlar içeri sızarak radyoaktivite üretebilirdi. Fermi onların yeni

1935-36 Yavaş nötronları keşfetti ve bu keşif nükleer fisyon (bölünme) keşfinin önünü açtı.

1938

izotoplar, yani farklı nötron sayısına sahip

Nükleer fizik alanındaki çalışmalarından dolayı Nobe Ödülü aldı.

atom varyantları yaratacağını tahmin ediyor­

ltalya'dan ayrılarak ABD'ye yerleşti.

du. 1938'de faşist yönetim altındaki İ talya'dan ABD'ye kaçmadan önce Fenni, nötronları bir çekirdek tarafından kolayca yakalanabilecek kadar yavaşlatabileceğini keşfetmişti. Aynı yıl Alman araştırmacı Otto Halrn ve

1939 Columbia Üniversitesi'nde fizik profesörü oldu.

1942

Fritz Strassmann da, doğal elementlerin en

Manhattan Projesi'nden sorumlu oldu�u Chicago ÜniV€rsitesi'nde nükleer enerji ve atom bombasının gelıştirilmesi

ağırı olan uranyumu parçalamak için yavaş

üzerinde çalıştı.

nötronlar kullanıyorlardı. Sonuç hayli şaşırtı­ cıydı: Uranyum, atom ağırlığı daha küçük olan elementlere dönüşmüş gibiydi. Oysa bu­ nun olanaksız olduğu düşünülüyordu. Uran­ ywn öyle büyük bir atomdu ki hiçbir şeyin onu parçalayamayacağına inanılıyordu. Bu sonuçların haberi Avusturya doğuırılu

1945 Yeni geliştirilen atom bombasının New Mexico'daki ilk denemesine katıldı.

1954 28 Kasım' da Chicago'da öldü.


BiLiMiN SERÜVENİ

K U AN T U M M E KAN İ G İ E

elektromanyetik dalga içinde hareket eden "ku­

denir. Söz konusu ölçekteki madde çok sık dokunmuş

anta" adlı enerji paketlerinden ismini alan kuan-

bir ağ, kuanta ise bu ağa doğru atlayan küçücük, kör pi-

tum mekanigi, atom ve atomaltı seviyede madde ve

reler gibi hayal edilebilir. Bazı pireler ağa ulaşacak ener­ jiye sahip değildir, büyük bir

enerjiyi inceleyen bilim dalıdır. Kuantum çalışmaları ener­

kısmı ise ağa takılır. Ancak bir­

ji ve maddenin bu ölçekteki

kaç tanesi ağdan geçebilir.

anlaşılması zor etkileıimleri

Ağa takılıp kalan pirelerin ya­

dolayısıyla büyük zorluklar

pısı, ışığın dalga modeline

içerir. öte yandan ölçüm eyle­

benzetilebilir.

minin kendisi, ölçülen şeyi et­

Birçok insan madde ve

kilediğinden, kuantum dünya­

enerjiyi ancak makro ölçekte

sında doğru ölçüm yapmanın

tanır, bu yüzden de kuantum

olanaksızlığı çalışmalar için

mekaniğine ait görüşlerin ço­

daha da büyük engel teşkil

ğunu, düpedüz tuhaf olmasa

eder. Gözlem ışık gerektirir,

bile, en azından gizemli bulur.

ııık enerjidir, ışık kuantası ise

Ne var ki, enerji üzerine yapı­ lan çalışmaların elektrik ile

gözlemlemeye çalıştığınız şeyi etkiler. Atomun içindeki madde miktarı,

boşluk

miktarına

Atom parçac ıklarına ilitki n kuvvetleri kavramaya çalı�n fizikçiler, bulgularını ifade etmek içi n yüksek matematikten yararlanır.

manyetizma bağıntısını ortaya koyması gibi, kuantum meka­ niği de atomaltı seviyede madde ve enerji arasındaki ay­

oranla çok küçüktür. Katı bir madde üstüne ışık tutarsanız,

rımın kaybolduğunu gösterdi.

atomaltı ölçekte bir miktar ışık

Görünüşe göre madde de

enerjisinin maddenin içinden

enerji de hem parçacık -kuan­

geçmesi için her tür olasılık

ta-hem de dalga özelliklerine

mevcuttur. Kuantum mekani­

sahip ve her ikisi de aynı belir­

ğinde bu işleme "tünelleme"

sizlik yükünü taşıyordu.

1913 - 1970 1913

1916

1924

1925

Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, kuantum atom modelini sundu.

Albert Einstein genel görel ili k teorisini yayımladı.

Avusturya doğumlu fizikçi Wolfgang Pauli, iki elektronun ;ıynı ;ınd;ı ;ıynı durumda bulunamayacaQını ileri sürdü. Bu ilke günümüzde "Pauli ilkesi" olarak anılıyor.

Atom daQılma teorisi tanımlandı. Teoriye göre 15ık farklı m;ıddelerin içinden, maddenin özelliklerine baglı olarak farklı hızlarla geçer.

216


M A D D C VL L N LRl l

fıkizçi Otto Frisch ve (Halın ile çalış­

me reaksiyon ağır ağır gerçekleşti.

mış ancak Yahudi olduğu için Al­

Ancak bu durumda bile çok büyük

manya'dan kaçmış olan) Lise Meit­

bir ısınma oldu. Denetin1 alıma alın­

ner'in kulağına gitti. İki fizikçi uran­

mamış olsaydı bir fisyon zincir reak­

yum çekirdeğinin fisyona uğradığı­

siyonu patlak verebilirdi.

na, yani daha küçük çekirdeklere bö­

New Mexico, Los Alamos'taki giz­

lündüğüne ve bu işlem sırasında iki

li ekip ise ilk atom bombasını yaptı

nötron saldığma karar verdiler. Fis­

ve 1945 yazında patlattı. Birkaç hafta

yon ürünlerinin toplam kütlesi, ori­

sonra atom bombaları Pasifık'e taşı­

jinal uranyum atomundan biraz da­

narak Japonya'ya atıldı. Savaş birkaç

ha düşüktü. Aradaki kütle farkı Me­

gün içinde son buldu.

itner'in hesaplarına göre enerjiye

Hiroşima ve Nagazaki'yi altüst

dönüşmüştü; hem de büyük miktar­

eden bombalarm ardmdan dünya, nükleer fısyon ile enerji salmıının

da enerjiye. Savaşm yaklaşmasıyla birlikte Al­

muazzam bir güç kaynağı olduğunu

manya'nın atom fisyonunu gerçek­

anladı. 1957'ye gelindiğinde fisyon

leştirmiş olması kaygı verciydi. Bu­

enerjisi ticari elektrik santrallerinde

nun üzerine ABD nükleer fisyonu

elektrik üretimi için kullanılmaya

araştırmak ve kontrol edebilmek

başlanmıştı ve günümüzde hala

amacıyla Manhattan Projesi isimli

dünyanın dört bir yanında aynı

yoğun ve son derece gizli bir araştır­

amaçla kullanılıyor.

ma programı başlattı. Fenni ilk nük­

Atom hala çözülmeyi bekleyen

leer reaktörü Chicago Üniversite­

sırlarla doluydu. 1960'larda Ameri­

si'nin stadyum duvarlarının altına

kalı fizikçi M urray Gell-Mann tara­

inşa etti. Fermi, fisyonla açığa çıkan

fından ileri sürülen bir görüşe göre

nötronların başka çekirdeklerin de

protonlar ve nötronlar "kuark" de­

parçalanmasına neden olarak, bir re­

nen daha da küçük birtakım parça­

aksiyon zinciri başlatacağını doğru­

lardan oluşuyorlardı. Teoriye göre

lamak istiyordu. Fermi'nin reaktörü

altı çeşit kuark vardı ve bu altı kuar­

nötronları soğuran karbon ve kad­

kın sonuncusu nihayet 1995'te tespit

miyumla dolu olduğu için zincirle-

edildi.

1932

1932

1968

1970

lngiliz fizikçi James Chadwick nötronu keşfetti.

Amerikalı fizikçi Cari Ander;on, anti­ parçacıkların varlıQını belirlemek için buhar hücresinden yararlandı.

Gabriele Veneziano, güçlü etkileşimin ikili rezonans modelini yoyımloriı ve çalışması günümüz sicim terosine ilham verdi.

Stephen Hawking karadeliklerin radyasyon yaydıklarını gösterdi, buna daha sonra "Hawking radyasyonu" dendi.


Bİ L İ M i N S E R Ü V E N i

S İ C İ M TEO R İ S İ D

ünyanın ijleyijini açıklamaya çalıjan fizikçiler, is­

timetrenin milyarda birinin, milyarda birinin, milyarda

ter istemez daima evrendeki madde, enerji ve

birinin milyonda biri büyüklüğünde). Sicim teorisini ge­

kuwetlerin tüm ölçeklerde birbirleriyle ilijkili olması

liştirenlerden biri olan Amerikalı fizikçi Brian Greene'in

gerektiği görüşüyle hareket ederler. Bu bağlamda

de açıkladığı gibi, "Eğer tek bir atom, güneş sisteminin

elektromanyetizma; elektrik, manyetizma ve ışık teori­

boyutlarında büyütülseydi, tek bir sicim bir ağaç büyük­

lerinin birleıtirilmesini sağladı. Kuantum teorisi; elek­

lüğünde olurdu."

tromanyetik

dünya

Sicim

ile

ilk

ortaya

kez çıktı.

sını birleştirdi. Einstein'ın

Araştırmacılar o sırada pro­

teorisi ise ııık ile kütleçeki­

tonlarla nötronları atom çe·

mini ve zaman ile enerjiyi

kirdeğinin içinde birarada

ilijkilendirdi.

Ardından

tutan güçlü kuweti araştı­

Einstein yajamının son 20

maktaydı. Görünüşe bakılır­

yılını, (kütleçekimi açıkla­

sa, çalışmaların sonucunda

yan) kendisine ait genel

ortaya çıkan matematiksel

görelilik teorisi ile (atom

analizler, enerjiyi titreşen teller biçiminde tanımlıyor­

dünyasının elektromanye­ tik kuwetini açıklayan) ku­ antum teorisini ilijkilendir­

Britanyalı fizikçi Stephen Hawking modern evrenbilimin coşkusunu dünyayla paylaıtı.

meye çalışarak geçirdi. Ne

du. Sicim teorisine göre te­ mel kuwetler -kütleçekim, elektromanyetik radyasyon,

var ki "birleşik teori" diye adlandırılan amaca yönelik tüm çabaları başarısızlıkla

güçlü ve zayıf kuwetler- arasındaki ilişkiler, bu sicimle­

sonuçlandı ve fizikçiler ellerinde çok küçük ve büyük

rin pek çok boyuttaki rezonansı sayesinde gerçekleşir.

ölçekteki cisimleri tanımlayan farklı formüllerle kaldı­

Varsayımlara göre toplam 11 boyut vardır ancak bizim

lar. Kütlenin etrafım saran uzayın bükülmesi sonucu

deneyimlediğimiz üç boyut dııındakilerin hepsi öyle kü­

ortaya çıktığı anla\ılan kütleçekim, tek baıına kalmıı

çüktür ki, onları göremeyiz. Titreşimlerin bu boyutlar

gibiydi.

arasındaki bir sicimden diğerine, bir parçacıktan diğeri­

Peki tüm bu teorileri, atomaltı ve makrokozmosun

ne, bir kuwetten diğerine geçiji, hepsini birleştiren şey

tüm madde ve kuwetlerini tanımlayan tek bir teoriye

olabilir. Kütleçekiminin bu atomaltı kuwetlerle ilijkisi

dönüştürmek mümkün mü? Böyle bir teori yaratılsa bi­

"graviton"lar üzerinden gerçekleşir. Maryland Oniveris­

le, kanıtlanabilir mi? işte madde ve enerjinin temelinde

tesi fizikçisi Sylverster James Gates'e göre gravitonlar

titreşen sicimlerin, yani sonsuz küçüklükteki tellerin yat­

"uzay-zamandaki kütleçekimsel kuweti iletmekten sa-

tığı teorisini savunanların yüzleşmek zorunda olduğu

rumlu, kütleçekim enerji dalgalarıdır."

sorular bunlar. Teoriye göre her sicimin/telin, onu belli

Einstein'ın aradığı birleşik teori bu muydu? Pek çok

bir parçacıkla ilişkilendiren kendine özgü titreşimleri

kişi bundan pek emin dc�il am.:ı sicim teorisyenleri kar­

vardır; tıpkı keman telindeki titreşimlerin tek bir notay­

maıık matematik hesaplarıyla mevcut görüş üzerindeki

la ilijkili olması gibi.

çalışmalarını sürdürüyorlar. Parçacık hızlandırıcıları ha­

Bu sicimler oldukça küçüktür (yaklaıık 10-ıı santi­ metre: noktayı izleyen 32 sıfır ve bir adet 1; veya bir san-

218

teorisi

1 960'1arda

maddenin atomaltı dünya­

reket halindeki sicimleri belirlemedikçe, ampirik kanıt elde edilemeyebilir.


Ancak iş bu noktada bitmiyor olabilir. Gü­

ALBERT EINSTEIN

nümüz hızlandırıctları kilometrelerce uzun­ lukta dairesel parçacık raylarına sahipler ve parçacıkları ışık hızına yakın hızlara kadar çı­ karabiliyorlar. Araştırmacılar bu tür cihazlarla, gezegenimizin yakındaki enerji konsantras­ yortlarında ortaya çıkmayan türden egzotik bazı parçacıkları belirlemeyi başardılar. Gele­ cek nesil çarpıştırıctları en büyük iki sırra açık­ lık getirebilir: Büyük patlama sonrasında ne­ den madde antimaddeye üstünlük sağladı; ve neredeyse boyutsuz, noktamsı elektronlarla kuarkların neden kütleleri var?

EINSTEIN'IN ENERJİSİ Isaac Newton ışığın zerrecik diye adlandırdığı parçacıklarla yaytldığını ileri sürmüştü. Tho­ mas Young'ın 19. yüzyıl başlarındaki deneyle­ ri ise ışığın dalgadan ibaret olduğunu açıkça ortaya koyuyor gibiydi. Bu düşünüş yüzytl bo­ yunca benimsendi ve pek çok problemin çö­ zümüne yardımcı olduğu gibi, ışık, manyetiz­ ma ve ısı arasmdaki ilişkiye yönelik deneysel ve istatistiksel bulguların elde edilmesini de sağ­ ladı. Işığın, deneylerle ortaya konan özelliklerden çok daha fazlasma sahip olabileceğine ilişkin ilk işaretler, katot ışınlarının ve maddeye nü­ fuz eden x-ışınlarınm, elektronlara yönelik ba­ zı bulgular sağlamasıyla birlikte ortaya çıktı. Elektronların enerji kazanımını gözler önüne sermek için yeni bir deney düzenleyen Alınan fizikçi Philipp Lenard, tek frekanslı bir ışık de­ metini metal bir yüzeye odakladı ve ışığın me­ tal levhadan elektrortlar çıkarttığını gördü.

Görelilik teorisinin babası 1879 1 4 Mart'ta Almanya'nın Ulm kentinde dOğdu.

1896-1900 Zürih Politeknik Enstitüsü' ne devam etti.

1905 özel görelilik, Brown hareketi ve ışık kuantumu ile fotoelektrik etkisinin etkileşimleri üzerine makale yayımladı.

1911 Prag'daki Karl-Ferdinand Üniversitesi'nde profesörlüğe başladı; ışık bükülmesini öngördü.

1914-33 Almanya, Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü'nde fizik profesörlüğü ve teorik fizik direktörlüğüne başladı.

1915 Genel görelilik teorisini yayımladı.

1921 Fotoelektrik etki çalışmasıyla Nobel fizik ödülünü kazandı.

1930 Genişleyen evren modelini geliştirdi.

1933 Nazilerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Almanya'dan ayrıldı ve New Jersey, Princeton'da, ileri Araştırma Enstitüsü'nde göreve başladı.

1946 Atom Bilimleri Acil Durum Kurulu başkanlığını yaptı.

Hassas bir akım-ölçer cihaza bağlı başka bir

1952

levha ise atılan elektronları topluyordu. Kuru­

lsrail başkanlığı teklif edildi; geri çevirdi.

lan ayrı bir elektrikli ızgara ise, içinden geçerek

ilk plakaya doğru ilerleyen ışık demetinin vol­ tajını değiştirebiliyor ve toplayıcı plakaya doğ­ ru atlayan elektronların yükünü etkileyebili­ yordu. Lenard ızgaranın voltajını yükselttiğin­ de, toplayıcı plakaya çarpan elektronları ölçen

1953 GöreliliÇ)in An/amı'nı yayımladı.

1955 1 5 Nisan'da Princeton'da öldü.


BiLiMiN SERÜVENi

HER ŞEYİN ANAHTAR!

iki Nobel ödüllü

Amerikalı kimyager Unus Pauling, ahşap bir model üzerinde protein molekülünün karmaşıklıgını seıgilijor.

Ei11steitı lıakkmda

akımın -fotoelektrik etkisi- hızla

görülen türde bir "kızılötesi; görüle­

düştüğünü gördü. (Toplayıcı plaka

bilir; ve morötesi ışık" karışunı yay­

şimdi eksi yüklüydü ve eksi yüklü

madıklarını anlamaya çalışan Alman

elektronların çoğunu itiyordu.) Belli

fizikçi Max Planck'ın, 1 900'dc mate­

bir noktada akım tamamen kaybol­

matiksel bir formüle ulaştığını bili­

du. Ancak elektronlara daha fazla

yordu. Formül, Boltzmann'a ait ter­

ılulıu /uzlu bilgi

enerji vermek için ışık yoğunluğu

modinamiğin ikinci yasasını temel

için bkz. sayfa

arttırıldığında, deney sonucunda

alıyordu ve enerjinin her tür büyük­

57-60.

herhangi bir değişiklik olmadı.

lükteki kesintisiz bir akım biçiminde

220

Avusturyalı fizikçi Albert Einstein,

değil, her birine "kuantum" adı veri­

1 905'te konuya bir açıklama getirdi.

len ayrık parçalar halinde salınd1ğını

Einstein, sıcak cisimlerin neden ön-

kanıtlıyor

gibiydi.

Einstein,

Le-


nard'ın ışık demetinin parçacıklardan

ya da

LINUS PAU LING

fotonlardan oluştuğunu varsayıyordu ve bun­ ların her biri, enerjisini

ilk plakadaki elektrona

aktarıyordu. Bu plakadan yayılan elektronlar,

Biyokimya ve fizik alanında bir öncü

elektrik verilen ızgaradan geçerek toplayıcı

1901

plakaya doğru ilerlerken enerji tüketiyordu.

28 Şubat'ta Oregon·un Portland kentinde do\)du.

llöylece bazı elektronlar toplayıcıya ulaşıyor, bazıları ulaşamıyordu. Büyük olasılıkla ulaş­ mayı başaranlar, daha az mesafe kat edecek olan, yüzeye en yakın elektronlardı. Ardından

1925 California Teknoloji Enstitüsü'nde kimya doktorasını tamamladı Sonraki 38 yılı Caltech'de geçirdi.

ışığı arttırmak, fotonlara ya da elektronlara da­

1933

ha fazla enerji sağlamıyor, yalnızca daha fazla

Ulusal Bilim Akademisi' ne seçildi. Seçilen en genç üyeydi.

foton ekliyordu. Bu da daha çok sayıda elek­ tronun kaçmasına neden oluyordu. Araya gi­ ren voltaj yeterince yükseltiğinde, elektronla­ rın hiçbiri toplayıcı plakaya ulaşamıyordu. Bu durumda ışık parçacıklardan mı oluşu­ yordu? Elektronun keşfıni ve atomların çoğunlukla boş alandan oluştuğuna ilişkin kendi çıkarımı­

1937 Gates Laboratuvarı yöneticiliğine ve Caltech Kimya ve Kimya Mühendisliği Bölümü başkanlığına atandı.

1939 Kimya ve biyokimyanın klasiği

Kimyasal Bağın Yapısı'nı yayımladı.

1942

nı temel alan Rutherford, 1 9 1 1 'de minyatür

Dan Campbell ve David Pressman ile birlikte, yapay antikorların

bir güneş sistemine benzeyen atom modelini

başarıyla üretildiğini duyurdu.

geliştirdi. Modele göre merkezde -toplam ala­ nın milyarda birini, atom kütlesinin ise büyük bir kısmını teşkil eden- artı yüklü çekirdek yer alıyordu. Eksi yüklü elektronlar ise, tıpkı geze­

1954 Kimyasal bağ araştırmalarına ka�ılık kimya dalında Nobel Ödülü'nü kazandı.

genler gibi çekirdeğin yörüngesinde dönüyor­

1955

du.

SO'den fazla Nobel sahibiyle birlikte, Mainau Bildirisi'ni yayımladı.

191 2'de Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, elektronların bu şekilde hareket etmeleri ha­ linde enerjilerini hızla yitireceklerini ileri sür­ dü. Planck'ın ve Einstein'ın çalışmalarını da göz önüne alan Bohr, modelin ele aldığı elek­ tron kavramını değiştirecek bir yöntem öner­

Bildiri nükleer silah kullanımının terk edilmesi çajn�nda bulunuyordu.

1958 Savaşa Son adlı eserini yayımladı; yöneticilerden gördüğu düşmanlık yıüzünden Caltech'ten ayrıldı.

di. Yeni model, ısı ya da elektromanyetik rad­

1963

yasyon alan elektronların kendine özgü dalga­

Nobel Banş Ödülü' nü kazandı.

boylarında tepki verdiklerini göstermeliydi. Bunlar bir maddeyi diğerinden ayıran tayfsal parmak izleriydi. Elektronlar çekirdeğin yö­ rüngesinde dönüyorlardı ama yol alabilecekle­ ri yörüngeleri sabit ve her atomda farklıydı. Atom ışık enerjisi aldığında ise enerji elektron­ lar arasında dağıtılıyor, ardından elektronlar

1973 Ortomoleküler Tıp Enstitüsü' nü kurdu. Enstitu daha sonra LinlJ', Pauling Bilim ve Tıp Enstitüsü adını aldı.

1994 1 9 Ağustos'ta Califomia'daki çiftlığınde öldü


B i L i M i N SERÜ V E N İ

belli bir anda nerede olduğunu söy­

FÜZVON

bir sabit yörüngeden diğeri ne atlı­

GÖRÜNTÜLERi

yorlardı. Yeniden ilk yörüngesine

lemek olanaksızdı; ölçülene dek her­

Nev'i Mexico,

dönen elektron, atomun kendine

hangi bir yerde değildi, onu ölçme­

Albuquerque'deki

özgün dalgaboyunda ışık foıonları

nin ise hiçbir yolu yoktu. Elektron

Parçacık Demeti füzyoo

salıyordu.

aynı anda her yerdeydi ve belli bir

Bu görüşler ışığın hem parçacık

pozisyon ve hızda alınası yalnızca

hem de dalga olduğuna işaret edi­

bir olasılıktı. Einstein bile bu fikri

da uzaydaki nükleer

yordu.

kavramakta güçlük çekmişti. "Tanrı

patlamaların

ya'dan Werner 1-leisenberg, Avus­

evrenle zar atmaz" demişti. Ancak

merkezinde olup

turya'dan Erwin Schrödinger ve

ne kadar akıl karıştırıcı olursa olsun,

bitenleri araştırmak

Fransa'dan Louis de Broglie de da­

kuaııtum mekaniği teorisinin doğ­

üzere kullanıldı.

hil-

Hızlandıncısı 11,

1990'1arda, dünyada ya

Çok geçmeden

birkaç

Avrupalı

-Alman­

teorisyen

Bohr'un kuantum teorisini mantıklı

ruluğu kısa süre içinde ortaya kona­ caktı.

sonucuna ulaştırdılar: Parçacıklar

222

gerçekten de dalga gibi davranıyor­

EINSTEIN'IN U ZAY-ZAMANI

lar<lı ki bu da onların kuantunı yapı­

Alman fizik

larını açıklıyordu; ancak ışık dalgala­

Plıysik'in Eylül 1 905 sayısı, fizikçi

rının da momentum gibi parçacı­

Max Born'a göre, "Bilim literatürü­

dergisi Annaleıı der

ğımsı bazı özellikleri vardı. Aslında

nün en muhteşem sayılarından bi­

madde öyle dalgamsı yapıya bir sa­

ri"ydi. O zamanlar 13ern 'deki İsviçre

hipti ki, prensipte bir elektronun

Patent 13ürosu'nda denetçi olarak


çalışan 26 yaşındaki Albert Einstcin, derginin

RICHARD FEYNMAN

bu sayısında üç makale yayu11lamıştı. Bu üç makale uzun süredir benimsenmiş Galile­

Teorik fizikçi

ci/Newtoncu bakış açısının üstüne bir perde çekerek o güne dek saklı kalmış bir evreni göz­ ler önüne seriyordu. Söz konusu evrende za­ man, uzay, madde, enerji ve kütleçekimi ola­ naksız gibi görünen hünerler sergiliyordu. Einstein'ın çığır açıcı teorilerini takdir et­ meye nereden başlamalı? Öncelikle, görelilik dünyasınm, aşina olduğumuz dünyadan, yani

1918 1 1 Mayıs'ta New York, Queens'te dajdu. 1939 Massachusetts Teknoloji Enstitüsü fen fakültesinden dereceyle mezun oldu.

1941

zaman, hız, uzay, n1ekfın ve nrnddenin son1ut

Princeton Üniversitesi'nde atom bombası projesi üzerinde

gerçeklikler olduğu dünyadan farklı olduğunu

<;alışmaya başladı. Çalışmalarına daha sonra New Mexico, Los Alamos'ta devam etti.

anlamakta yarar var. Bizler zamanı saatle ölçü­ yor, en hızlı yolculuğumuzu araba ya da uçak­ la yapıyor, konumumuzu temel koordinatlar sistemiyle belirliyor ve maddenin katı olduğu­ mı düşünüyoruz. Oysa Einstein'm sözleriyle,

gündelik yaşamlarımızda, "Tüm düşünce ve

1945 New Mexico'da atom bombasının patlatılmasını gözlemleci; Comell Üniversitesi' ne teorik fizik profesörü olarak atandı. Burada kuantum elektrooinamiğinin temel kuralları üzerine

çalışmalar yürüttü.

kavramlarımız duyulara dayalı deneyimleri­ mizle oluşur ve yalnızca duyu deneyimleri

1950

üzerinden anlam kazanır." Einstein'm teorile­

California Teknoloji Enstitüsü'nde teorik fizik profesörlüğü görevini kabul etti.

ri zor gibi görünür çünkü bizi duyu deneyim­ lerimizin dışına çıkarır. İlk kez

l 905'te yayım­

ladığında bu teoriler çoğu fızikçinin de dene­ yimlerinin dışında gibiydi. 20. yüzyıla girildiğinde ışığın yapısıyla ilgili

1950'1er Süper akışkanlık teorisini kuantum mekaniği ile açıkladı; radyoaktif bozunumla ilişkilendirilen zayıf kuvvete açıklama

getiren teoriyi geliştirdi.

çok şey öğrenilmişti ama fizikçiler hala hareket eden bir cisimden bile çıkmış olsa, ışık hızının

1959

neden aynı kaldığını anlamakta güçlük çeki­

Caltech'e Richard Chace Tolman Teorik Fizik Profesörü olarak

yorlardı. Saatte iki kilometre hızla ilerleyen bir dalgayla birlikte, saatte bir kilometre hızla yü­ zerseniz, toplam hızınız saatte üç kilometredir. Dalga boywKa yüzerseniz, hızınız yeniden sa­ atte bir kilometreye düşer. Bilimciler 1 9. yüzyılda dünyanın görünmez aına sıvunsı bir "eter" içinde yüzdüğüne ina­ nıyorlardı.

Einstein ise eter diye bir şeyin ol­

madığını; ve kaynaklandığı cisim ister hareket­ li olsun, ister hareketsiz, ışık hızının sabit ol­ duğunu ileri sürdü. Bu görüş, en azından ışığı ele alışı açısından Newton fiziğine aykırıydı, çünkü Newton fiziğinde hızlar birbirine ekle-

atandı.

1961 Kuantum Elektrodinami!}ive Temel Süreçler Tecrisi ' ni yayımladı.

1965 Kuantum termooinamiği alanındaki önemli <;alışmalarına karşılık Nobel Ödülü' nü kazandı, Kraliyet Akademisi üyelığine seı;ildı

1986 Challenger uzay mekiği kazasını soruşturan komisyonda gör�v aldı.

1988 1 5 Şubat'ta California'nın Los Angeles kentındp öldiı


BiLiMİN SERÜVEN i

KARADELIK

nirdi. Einstein, " insan ışık hızında

hızla ilerliyor olsam da, farlarımdan

Yogun yıldız oluşumu

yol alabilse neler olurdu" diye dü­

çtkan ıştk saniyede 300.000 kilomet­

içeren M82 galaksisinin,

şünmeye başladı.

re ile ilerler. Başka biri saatte 20 kilo­

Chandra X-ı�nı

Duyu temelli deneyimlerimiz bize

metreyle yol alıyorsa, onw1 farların­ dan çıkan ışık da yine saniyede

x-ı�n� elde edilm� bu

zamanın her yerde aynı oranda ha­ reket ettiğini söyler. Örneğin, sokak­

görüntüsü, galaksi

ta duruyorsak ve başınıızın üstün­

ikimiz de ıştktan hızlı ilerleyemiyor­

merkez dı�nda

den bir uçak geçiyorsa, uçaktaki yol­

sak ve eğer hız, mesafenin zamana bölünmesi ise (kilometre bölü saat),

Gözlerrıevi tarafından

300.000 kilometre hıza sahiptir. Eğer

belirlenen "" büyük

cuların saatlerinin, bizimkiyle aynı

olasılıkla yeni bir tür

hızda ilerlediğinden en ufak bir kuş­

o zaman farklı hızlarla ilerleyen ara­

olan ilk karadelik

kumuz yoktur. Dahası, uçağın ileri­

balardan yola çıkan ıştk hızının sabit

örneğidir.

sinde ve gerisinde, yere

aynı anda

oluşu, yalnızca mesafe ve zamanın

ytldırıın düştüğünü görürsek, uçak­

değişebiliyor olmasıyla açıklanabilir.

taki herkesin aynı şeyi gördüğünü

Einstein'ın teorisi şöyle der: Bir

farz ederiz, çünkü zaman hepinıi:ı

cismin hızı arttıkça, o cisim için za­

için aynıdır. Einstein tüm bunların

man yavaşlar. Amerika Doğa Tarihi

bulunduğumuz yerle ve bizim ya da

M üzesi'ndeki

aynı şeyi gören başka birinin hareket

yum'un yöneticisi Neil Tyson bir

hızıyla bağlantılı olduğunu fark etti.

tablo oluşturdu ve burada ıştk hızı­

Ben arabamla saatte on kilometre

224

1-layden

Planctar­

nın yüzde 25'inde -saniyede 75.000


km- bir saniyenin 0,03 saniye uzadığını gös­

STEPHEN HAWKING

terdi. Tabloya göre ışık hızının yüzde SO'sine varıldığında bir sanjye 0,15 saniye kadar uzar; ışık hızının yüzde 99'unda ise bir saniye, dün­

Karadelik teorisyeni

yada yaşananın 7.09 katı uzunluğa erişir. Işık

1942

hızının yüzde 99,99999999'una ulaşıldığında,

8

bir saniye, dünyadakine kıyasla 19,6 saat uzurıluğa erişir. Bu yalnızca bir kavram değildir. Hızlı bi.r uçakla giderken ölçüm yapılarak Einstein'ın teorisine ilişkin bulgu elde edilebilir ve teori, atom parçacıkları gibi gerçekten de ışık hızına ulaşabilen cisimler sözkonusu olduğunda göz önüne alınması gereken önemli bir gerçekliğe dönüşür. Bir atom hızlandırıcısının içinde de bu tür parçacıkların kütlesi artar gibi görünür. Işık hızında cismin kütlesi sonsuz olacaktır. Einstein'ın zamanında böyle teknolojiler mev­ cut değildi ama o yine de düşüncelerini kütle­ ye ve kütlenin enerji ile ilişkisine yöneltti. Özel görelilik teorisini yayımladıktan birkaç hafta sonra -Arma/en

de Physik'in

bir sonraki

sayısında- Einstein genel görelilik teorisinin ilk bölümlerini yayımlamaya başladı. Yeni bir dönemin başlangıcını oluşturan makalesinin parlak başlığı şöyleydi: "Bir Cismin Ataleti Onun Enerji içeriğine mi Bağlıdır?" Bu maka­

Ocak'ta lngiltere, Oxford'ta doğdu.

1962 Oxford Üniversitesi'nden dereceyle mezun oldu, evrenbilım doktorası için Cambridge Üniversitesi'ne kaydoldu.

1963 Motor nöron Vf!oja Lou Gehrig Hastalığı olarak da bilinen Amyotrofik Lateral Skleroz hastalığı teşhi� kondu.

1966 Doktorasını tamamladı; Cambridge, Gonville ve Caius College'dan burs kazandı.

1970 Karadeliklerin radyasyon yayabildiklerini gösterdi, bu fenomene daha sonra "Hawking radyasyonu" adı verildi.

1974 Kraliyet Akademisi'nin en genç üyelerinden biri olarak seçildi.

1979 Cambridge Üniversitesi'ne Lucasian Matematik Profesörü olarak atandı. Bu kürsü 1 669'da ısaac Newton'a verilmişti.

le, madde ya da enerjinin yaratılamayacağı ve

1985

yok edilemeyeceğine ilişkin yerleşik teoriyle

Zatürreeye yakalandı, trakea ameliyatı oldu ve konuşma kabiliyetini tamamen yitirdi. Bilgisayar yoluyla yazarak iletişim kunmaya ba�adı.

çelişiyordu. Manyetik enerji elektrik enerjisi­ ne; sıvı gaza dönüşebilirdj, ama madde ve enerjinin korunumu yasaları ihlal edilemez gi­ bi görünüyordu. Einstein aksi görüşteydi. Ona göre madde ve enerji aynı paranın iki yüzü gibiydi. Madde­ den enerji yaratılabilirdi, enerjiden de madde. Einstein'ın bu geçişi açıklayan bir denklemi bile vardı: E=mc2• Denklemde "E" enerjiyi, "m" kütleyi, "c" ise ışık hızım temsil eder. Işık hızının karesi çok büyük bir sayı olduğundan -saatte 448.900.000.000.000.000 milin karesi­ ne yakın- çok küçük bir kütleden, büyük mik­ tarda enerji elde etmek mümkündür.

1988

Zamanın Kısa Öyküsü'nü yayımladı.

1998 Stephen Hawking'in Evreni:Kainatın Sırlan'nı yayımladı

2004 Karadelik paradoksuna çözüm buld�unu duyurdu; lrlanda, Dublin'de genel görelilik ve kü�eçekim konulu uluslararası konferansta bulgularını sundu.

2005 Smithson Bicentennial Madalyası'na layık göruldu


BiLiMiN SERÜVENi

Einstein, Marie Curie'nin üzerin­

Einstcin'ın hesaplarına göre, küt­

IE llDI -

de çalıştığı radyumun bir kısmmm

leçekiı1ti diye adlandırılan kuwete

Alılf! Eiıslein' 11

aslında enerjiye dönüştüğünü anla­

neden olan şey, uzayın kütle etrafın­

kerd!İ, llDlll bomlımınlı AllO'de

mıştı. Bugün radyoaktivite olarak

da bükülmesiydi. Newton yasasına

adlandırdığuııız şey, kütlenin enerji­

göre kütleçekim kuweti,

ye dönüşümüdür ve Einstein'ın te­

arasmdaki mesafeye bağlıydı; Einste­

� �

iki cisim

orisi de tam olarak bunw1 ölçümü­

in'ın genel görelilik teorisi ise bu me­

� olsa dl,

nü yapar. Bu denklemle birlikte küt­

safelerin, maddenin uzayı bükme­

--�-

leden enerji elde etmek için atomla­

siyle ortaya çıkan kıvrımlardan oluş­

-

rın parçalanması işleminin, yani

tuğunu söylüyordu.

iıtıllıdılellt1iı eı.ln lıir ....,... _

nükleer fısyonun önü açıldı. Söz ko­

işin içine büyük kütleler girdiğin­

nusu teknoloji, Einstein'ın pişmanlı­

de uzay bükülür ve ışık demetleri,

ğma rağmen, atom bombasuun ya­

bükülen uzayın kıvrunları boyunca

Alımı lılRııleıiı

pınuna yol açtı.

kütleçekim tarafından çekilir. Güneş

ytınl JlllllllıilıC lıir ıl!lı --

Nükleer füzyonla, yani atomların

de kütlesiyle ışık ışınlaruu bükebilir

birleştirilmesi ile daha da büyük

ama bu bükülme, bir yıldızın çökıne­

miktarda enerji elde etmek müm­

si ve kütlesinin çok küçük bir hacim

-- � ....... .....

kündü. Güneşteki yoğun ısı, hidro­

içine sığmasıyla ortaya çıkan uzay

,,... ........,

jen atomlarını parçalayarak, artı

bükülınesine kıya�la, fark edilemeye­

cbdndııı mı.dır eaı. au •

yüklü çekirdeklerle eksi yüklü elek­

cek kadar küçüktür. Yıldız çökınesi

tronları birbirinden ayırır. Dört hid­

durumunda uzay bükülmesi öyle

Mıınhlllln � �­

rojen atomu, bir helyum oluşturdu­

büyük, kütleçekim ise öyle yoğun

ğu için, ayrılan parçacıklar çarpışa­

olur ki, ışık bile bw1dan kaçamaz. Bu

..... bcııdılıpı

rak helyum atomlarını meydana ge­

tür girdaplara karade.lik denir.

...... ilıılıiıdl

tirir. Ancak sonuçta ortaya çıkan

Einstein'ın özel ve genel görelilik

� ...

helyumun kütlesi, ilk baştaki hidro­

teorileri fizikçilerin evren anlayışuu

oöı.

jenden daha azdır. Aradaki fark kü­

değiştirmekle kalınadı, aynı zaman­

çük nükleer parçacıklara ve enerjiye

da düşünen tüm insanların, evren­

dönüşür. Günümüzde bilimciler gü­

deki yerintize bakışım da değiştirdi.

neşe ve yıldızlara enerjisini veren bu

Einstein, teorilerinin felsefi etkileri­

işlemi taklit etmeye başladılar.

nin farkındaydı. Bir yazısında şöyle

Einstein'ın özel görelilik teorisi

demişti: "Matematikçi olınayan biri­

başka bir soruyu gündeme getirdi.

si "dört boyutlu" cisimleri duydu­

Eğer güneşin kütleçekimi dünyayı

ğw1da tuhaf bir ürpertiyle sarsılır.

etkiliyorsa, kütleçekiminin bir anda

Bu his büyüyle ilgili düşüncelerin in­

1 50 milyon kilometre yol alması ge­

sanda uyandırdığı hisse benzer. Oysa

rekiyordu ki bu da ışık hızından faz­

'içinde yaşadığımız dünya, dört bo­

laydı. Einstein hiçbir şeyin ışıktan

yutlu uzay-zaman sürekliliğinden

hızlı yol alamayacağını belirlediğine

ibarettir' sözünden daha beylik bir

göre, ya dünyayı yörüngesinde tutan

söz olamaz."

şey kütleçekiminden başka bir şeydi,

226

ya da kütleçekiıni Newton'w1 zan­

KUANTUM MEKANİGİ

nettiği şey değildi.

Araştırmacılar kuantum mekaniği


M A D D E VE E N E R J i

teorilerini, atomların görünmez ama

arasındaki ilişkilerin keşfini sağlayan

NÜKLEER FİSYON

gerçek dünyadaki işleyişlerini analiz

kuralları belirlemeyi başardı. Kural­

Japonya'daki Tokai

lar sayesinde ortaya çıkan bileşikle­

Araştırma ve Geliştirme

etmek için kullanmaya başladılar. Kuantum teorisinin ortaya attığı

rin özellikleri daha iyi arılaşılıyordu.

çok sayıda sorudan biri de, yeni

Pauling'in çalışmaları, kimyasal

fisyonla elde edilen nötronlar sayesinde

Merkezi'nde, nükleer

atom-yapısı arılayışı dahilinde, kim­

bağların hem sabit hem de değişken

yasal bağların ne şekilde oluştuğuy­

olabildikleri gerçeğinin kavranması­

araştırmacılar madde

du.

nın yanısıra, teorik ve pratik kimyayı

ve yaşam bilimlerini

1920'lerde Amerikalı kimyager Li­

birleştirme becerisiyle de öne çıkı­

inceliyorlar.

nus Pauling, sabit bir yapıya sahip

yordu. Sözkonusu çalışmalar fizikçi­

olmayan atomlar gibi, kimyasal bile­

yi, orak hücre anemisini araştırmaya

şikleri oluşturan atom kombinas­

yöıılendirdi ve sonunda Pauling bu

yonlarının da yapısal biçimler ara­

hastalığın, hemoglobin molekülleri­

smdaki, ara durumlarda var olduk­

nin yapısındaki bir değişimden kay­

larını keşfetti. Bu fenomene "rezo­

naklandığını

nans" deniyordu. Pauling 1 929'da

"Orak Hücre Hemoglobini: Mole­

bu tür bağlarda yer alan elektronlar

küler Bir Hastalık" başlıklı makalesi

keşfetti.

Pauling'in

2'1


BiLiMİN SERÜVENi

ikinci Nobel'ini aldı. Bu kez nükleer

RICHARD FEYNMAN

yalnızca orak hücre anemisi değil,

Nobel ödüllü Amerikalı

başka birçok hastalığın genetik ne­

silahsızlanmayla ilgili çalışmalarıyla

f�ikçi Richard Feynman,

denleri konusunda büyük katkılar

ödüle layık görülmüştü. DNA mole­

Mart 1 983'te California,

sağladı.

külünü bir sarmal eksik tasarlamış

Los Angele<'ta, kendi

Pauling ayrıca DNA molekül ya­

olsaydı, üçüncü bir Nobel kazanabi­

notlanyla dolu

pısının modelini oluşturmak üzere

lirdi ancak bu konuda ödül, DNA

karatahtanın önünde

çalışmalar da yürüttü. 1953'te krista­

molekülünün üçlü değil ikili sarma­

görülüyor.

lograf Robert Corey ile birlikte ya­

lını keşfeden Francis Crick ile James

yımladığı kitapta Pauling, üç sarmal­

Watson'a

228

wrildi.

lı ve üç boyutlu DNA modeli üzerine

Kuantum fiziğinden ilham alan

tartışmalara ve çeşitl i görsellere yer

bir diğer araştırmacı da Amerikalı fi­

verdi. Pauling 1 954'te, kimyasal bağ­

zikçi Richard Feynman'dı. Kuantwn

larla ilgili çalışmalarıyla Nobel Odü­

fiziğinin belirsizliği Feynman'ın için­

lü'nü kazandı. Kimyager 1 963'te ise

deki bağımsızlık duygusunu tetikle-


M A D D E VE E N E R J İ

miş gibiydi. Kuantum mekaniğinin

nemlerin evrenbilim çalışmalarına

karmaşık matematiğiyle çalışmalar

geri dönüyor. İngiliz fizikçi Stephen

yapan Feynman, elektromanyetik

Hawking, kuantum fiziğini Einste­

radyasyon sürecine hükmeden ato­

in'ın genel göreliliğiyle birleştirmeye

maltı kuvvetleri kavramayı başar­

çalışıyor. Hawking -ilki atomaltı

mıştı; yani, atomun belirsiz yapısı

dünyayı, ikincisi ise büyük kütleleri

içinde fotonlann elektronlarla, ve

ele alan- bu iki kavramı biraraya ge­

onlarm artı yüklü karşı-parçacıkları

tiriyor ve "evrenin başlangıcı" ya da

olan pozitronlarla olan etkileşimini.

"ışığın kaçmasını örileyecek kadar

Fizikçi ayrıca, "Feynman diyagram­

güçlü yerçekimine sahip karadelik­

ları" diye adlandırılan çizimlerle,

ler" gibi insan aklını zorlayan çeşitli

parçacıklar arasındaki kuvvet alışve­

konuları arilayabilmek için entelek­

rişini ve çarpışmaları da resmetmiş­

tüel senteze başvuruyor. Hawking'e

ti. Feynman, kuantum mekaniği

göre karadelikler, tek bir proton bo­

alanındaki çığır açıcı nitelikte çalış­

yutuna sıkışmış olan milyarlarca ton

malarına karşilık Nobel Odülü'nü

ağırlığındaki kütlelerdir. Böyle bir

kazandı.

durumda parçacık, kuantum teori­

Fizikçi Murray Gell-Mann ile bir­

sine göre hareket eder: radyasyon

likte çalışan Richard Feynman, rad­

yayar ve ardından yavaş yavaş dağı­

yoaktif bozunum sürecine hükme­

larak yok olur.

den kuvvetleri tanımlamayı da ba­

Hawking daha sonraları, Avrupa

şardı. "Zayıf kuvvet" adı verilen bu

Nükleer Araştırma Orgütü'nden

özellik, atomun içinde bulunduğu

Thomas Hertog ile birlikte geliştir­

varsayılan en küçük parçacıklara

diği formülle, cesur bir görüş öne

-fermiyonlar, bozanlar, W parça­

sürdü: herhangi bir parçacığm belli

cıkları ve Z parçacıkları- ışık tutu­

bir andaki momentumu ya da yerini

yordu. Genellikle tepkimeye yavaş

bilmemiz olanaksız. Ancak evrenin

giren bu parçacıklar çok yüksek ısı

başlangıcı olan parçacık, kuantum

ve basınç altında daha büyük reaksi­

teorisi ile uyum içindeydiyse, evre­

yonları tetikleyebiliyordu. Sözkonu­

nin kendisinin de bir kuantuın olayı

su parçacıkların nükleer füzyonun

olması gerekir. Durum buysa, Her­

temelini oluşturdukları ortaya çıktı.

tog'un deyişiyle, "Evren tek bir tari­

Karizmatik ve parlak zekalı Feyn­

he değil, her biri kendi olasılığını ba­

man, bilimi sevdiren önemli isim­

rındıran, mümkün olan her tarihe

lerden biri oldu. Öykü arilatma yete­

sahiptir."

neğinden yararlanarak, fizik alanın­

Antik çağdaki bilimciler göklere

da kaydedilen ilerlemelerin mantığı­

bakarak ve madde ve enerjiyi merak

nı ve olası sonuçlarını kendine özgü

ederek işe başladilar. Günümüzde

anlatımıyla ifade eden Feynman, bi­

genel göreliliğin yalınlığı ve kuan­

lim dünyasının içinde ve dışında yer

tum mekaniğinin açıklanamaz haki­

alanları büyülemeyi başardı.

katleri gözönündc bulunduruldu­

21. yüzyilda, bazı bilimciler mad­ de ve enerji alanında, geçmiş dö-

ğunda, kendimizi hala benzer bir merak halinde buluyoruz.

?29


BiLiMiN SERÜVENi

ÖNCEKi SAYFALAR

Gen mühendisligiyle ONA sarmalına, deg�irilm� nükleotid baz çiftleri verilebilir.

Ancak elimizde ilk insan kültürle­ rine ve onların doğal dünya bilgileri­ ne ilişkin hiç bulgu olmadığı da söy­ lenemez. Arkeologlar ilk insan ge­ reçlerinin, kamplarının ve daha da

Amerika kıtalarının yerli halkları da yetişen bitkilere ve gördükleri kuşla­ ra göre, somon balığının ya da kari­ bunun göç zamanlarını tahmin edi­ yordu.

önemlisi, bu insanların uçurumlar­

da ya da mağaralarda bıraktıkları

BiLİMİN ÖNCÜLERİ

hayvan, av ve kendi resimlerinin iz­

Doğal dünyaya olan bu yakınlıkları

lerini buldular. Sayıları

mekte de olsa, günümüzde varlığını

ilk insanları yaşamm, dünyanın ve kendilerinin var oluşu üzerine dü­

az

ve tüken­

sürdüren göçebe kabilelerden de ba­

şünmeye itmiş miydi? Yine yazılı ka­

zı bilgiler edindik. Bu kabilelerin sa­

yıtların yokluğunda, elimizde yalnız­

hip oldukları bilginin boyutlarını ise yeni yeni takdir etmeye başladık.

ca yetersiz arkeolojik bulgular ile gü­ nümüz göçebe kabilelerinin inançla­

Örneğin, insanlar Avustralya'da en az 50.000 yıldır yaşıyorlar. Oraya Endonezya'dan gelmek bile açık de­ nizlerde yol alabilen tekneler yapma­ yı gerektiriyordu. Kıtaya ulaşmayı başaran insanların ise tamamen farklı bir iklime uyum sağlaması ge­ rekiyordu. Varlığını sürdüren (ki 50.000 yıl içinde bunu başarabilen kaç klUtür olabilir?) aborijin kültür­

mevcut. Bazı insan bilimciler defin

törenlerinin, insan yaşamına yönelik bilinçli saygının ilk örneklerini teşkil ettiğine inanıyorlar. İnsanbilimcilere göre 20.000 yıl öncesine ait mezar­ lıklar, en azından kimi kabilelerin ölülerine saygıyla yaklaştığını ve on­ ları sonraki yaşamlarında kullana­ caklarına inandıkları kişisel eşyalarla birlikte gömdüklerini gösteriyor.

lerden elde edilen bulgular, bu in­

Tayland'ın batı kıyısı açıklarında

sanların güneş ya da ay yerine, mev­

yer alan Andaman Denizi'nin göçe­ be balıkçı halkı gibi bazı günümüz

sim değişimlerini temel alan karma­ şık takvimler geliştirdiğini gösteri­

kabilelerine bakan insanbilimciler,

yor. Takvimler belli bitkilerin gelişi­ mini ve sık görülen rüzgarların deği­

relerindeki canlılarla karşılaştırdıkla­

şimini gösteren işaretler taşıyor.

rı ve baktıkları her yerde benzerlikler

ilk insanların kendi yaşamlarını, çev­

MÖ 15.000 - MS 70 civa rı MÖ

15,000 civan

Fransa'daki en erken dönem ma(jara resimlerinde hayvan tasvirlerine rastlandı. Bu, insanın do9al dünyaya duydugu merakın ilk kanıtıydı.

232

570 civarı

Yunan düşünür Anaksmender ilk canlıların suda yaşadığı, sonro kara hayvanlarına dönüştüğü sonucuna vardı.

560 civarı

Yunan düşünür Ksenofanes fosilleri inceleyerek yaşamın gelişimi üzerine tahminlerde bulundu.


YAŞAMIN K E N D i S i

TARİH ÖNCESiNDE DE VAR OLAN BİR TÜR BAL

Orta Avustralya'nın verimsiz topraklarında yaşayan abcırijin kabile

insanları. �nesiz yabanarılarmm üre�i. günümüzde "şeke11orbası" diye adlandırılan bala büyük önem veriyordu.

gördükleri sonucuna varıyorlar.

da, yine insanlar gibi tüm canlıların

Tıpkı insanlar gibi hayvan ve bitki­

duygulan, arzulan, hatta hayalleri

ler de doğuyor, yaşıyor ve ölüyordu.

olmalıydı. Onlar da acı ve zevki ta­

Onların da anne ve babaları vardı; onlar da kendilerine eş buluyor,

dıyorlardı. Kendilerini ifade edebi­ liyorlardı. Ö rneğin, sonbaharda

ürüyor ve yavrularını koruyarak

donmuş göllerden gürültülü çatırtı­

büyütüyorlardı. Yiyecek ve su ol­

lar geliyordu ve belki bazı göller

madığında ister bitki olsun ister

üstlerini kaplayacak, onları soğuk­

hayvan, tüm canlılar eriyip ölüyor­

tan koruyacak karlara gereksinim

du. Bu anlamda insanlar için tüm

duyduklarını söylüyordu. Eğer can­

canlıların çocukluk, gelişim, cinsel

lılar insanlara bu kadar benziyorsa,

olgunluk, hastalık ve yaşlanmayı

onlarda da benzeri bir ruhsal öz, bir

yaşadığı sonucuna varmak çok da

yaşam duygusu olmalıydı.

zor değildi. Tüm bunlar doğruysa

380 civarı

Yunan düşünür Platon (Eflatun) vatanı Yunanistan' da toprak erozyonunun, aşırı otlatmanın ve ormanların yok edilmesinin sonuçlannı açıkladı

Doğal dünyanın bu yorumuna

Mö 350 civan Yunan düşünür Aristoteles hayvanları kategorize etmeye çalıştı; Hayvanların

Tarihi ve Hayvanların Kısımları'nı yazdı.

MÖ 320 civarı Yunan bilgin Theophrastus (Teofrast) sistematik bitki çalışmalarına başladı. öneml i k itaplar yazdı: Bitkilerin Tarihi ve Bitkilerin

MS

50-70 civarı

Romalı alim Büyük Pliny (Gaius Plinius Secundus) tarafından Historia Natura/is yayımlandı.

Amaçlan Üzerine.

2JJ


Bi Li M İ N SERÜVEN\

AVCl-TOPlAYICllAR

Güney Afrika'daki Kalahari Havzası'nda son 1 1 .000 �ldır

yaşayan yerli avcı­ toplayıalara San ya da

Khoisan deniyor. Halkın çiftçilik yapmak zorunda kalmamış olan bölümü, Paleolitik yaşam tarzlarını halen sürdürüyor.

234

"animizm" (canlıcılık/ruhçuluk) de­

]er. Cömert rüzgarlara ya da denizle­

nir. Bu isim Latincede nefes ya da

re şükranlaruu iletir, kendilerine za­

ruh anlamma gden aniınus sözcü­

rar getirebileceğini hissettikleri şey

ğünden gelir. Animist insanlar doğal

!erden korkarlar. Gerekli gördükle­

dünyaya tıpkı birbirlerine yaklaştık­

rinde doğal dünyayla iyi ilişkile ri

ları gibi yaklaşırlar: Kendilerine yiye­

sürdürmek için adaklar sunarlar,

cek, giysi ya da barınak sağlayan bit­

çünkü etraflarmdaki dünyada yaşa­

ki ve hayvanlara saygılarını gösterir-

yan varlıklarm bunlara karşılık şük-


YAŞAMIN KEN DiSi

ranlarını bildirip, onları ödüllendi­ receğine inanırlar. Animizm doğaya tapınmakla aynı

Yiyecek peşinde koşmaktansa onu yetiştirme becerisini geliştirmek, in­ sanla doğa arasmdaki ilişkiyi de de­

şey değildir. Animistler doğal dünya­

ğiştirdi. Bu, aynı zamanda insanın,

ya boyun eğdiklerine değil, onunla

yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili düşü­

ortak bir bağları olduğuna inanırlar.

nüşünü de etkiledi. İnsan belki de

Doğa onlarla konuşur. Peki bu bir

arbk kendisini bitki ve hayvan ru­

bilim mi (idi)? En azından bir an­

huyla benzeştirrn iyordu, çünkü on­

lamda bilgelik olduf,'ll söylenebilir.

ları kendi amacına göre idare etmeye

Andaman'ın Moken halkı, Hint

başlamıştı. Toplultıklar, kasabalar ve

Okyanusu havzasında on binlerce

kentler oluştukça da, yeni toplumsal

kişinin ölümüne yol açan 2004 Ara­

yapıların gerekleri, yepyeni fikirleri

lık tarihli tsunamiden sağ çıkb. Bi­

doğurdu. Hangi nedenle olursa ol­

limciler uyarı göndermek için geç

SLUl insan, doğayı ve güçlerini anla­

kalındığuu düşünmüşlerdi ama de­

mak için daha büyük sistemler geliş­

nizin ada kıyısından çekildiğini gö­

tirmeye başladı.

ren Moken halkı, Andaman'da en az

Ortadoğu'da evreni başlatan ve

500 yıldır böyle bir tsunami olmadı­

insan, hayvan ve bitkilere onun için­

ğı halde, bunu yükseklere tırman­

de bir yer veren tanrılar doğdu.

mak gerektiğine dair bir işaret olarak

Uzakdoğu'da dünya, çeşitli modeller

algıladı.

ve döngülerden oluşuyordu ve insa­

Bundan 10.000 yıl kadar önce yer­

nın burılara hükmeden kural ve iliş­

küre üstünde büyük değişiklikler

kileri kavraması gerekiyordu. Kül­

gerçekleşti. Kuzey Kutbu'ndan Ku­

türden kültüre bu yaklaşımlar da

zey Yarımküre'nin ortalarma dek

farklılık gösteriyordu. Bu tür spekü­

uzanan birılerce metre derinliğinde­

lasyonların sürdürülmesi -tarım ve

ki buzullar geri çekilmeye başladı.

ticaretin gerekleri ve yazı dili ile ma­

Kuzey iklimlerde yaşayan insarılarm

tematiğin de gelişimiyle birlikte­

hayatı kolaylaştı, ayak değmemiş

milattan önceki son yüzyıllarda ya­

bölgelere göç başladı. İnsanlar bura­

şamın doğa�ına yönelik

larda -yani o dönemde dünyanm

maların önünü açtı.

ilk araştır­

hemen her yerinde- tanınsa! faali­ yetlere girişti. Birçok insan, göç sırasında yarıla­

BİLİMİN KÖKLERi Yunanistan ve bugün Türkiye adıyla

rında götürdükleri hayvanları evcil­

anılan topraklar ticaret ve seyahatin

leştirmeyi başardı. Mô SOOO'lere ge­

kavşaklarıydı. Liman kentleri Akde­

lindiğinde, biyolojik kalıtım kavra­

niz'in dört bir yanına dağılmış kül­

m ı, en azuıdan hayvanlar kadar bit­

tür merkezlerinden gelenleri karşılı­

kileri de seçerek yetiştirme yoluna

yordu. Yunanlar deniz ticaretinde

girilecek kadar anlaşılmıştı. Akılla ya

aktif bir halktı. Ticaret ise eşya oldu­

da tesadüfen dönüşümlü ekin ekme­

ğu kadar, fikir alışverişine de aracılık

nin, sulamanın ve toprağı işlemenin

ediyordu ki Mô 6. yüzyıl dünyası da

yararları keşfedilmişti.

yepyeni fikirlerle doluydu.


B i L iM i N S E R Ü V E N İ

Aynı dönemde Kuzey Hindis­ lan'da Sidarta Gautama, manevi ha­

ödün vermiyor ve tüm maddenin özünü oluşturuyordu.

zinenin arayışı uğruna dünyevi ser­

Problemi ilk kez ele alan ve -en

vetini terk etmişti. Geçici diye adlan­

azından kendi anlayışına göre- çö­

dırdığı dünyada, yaşamm özüyle il­

zen kişi, Yunan gökbilimci, matema­

gili kendisine binbir soru soran bu

tikçi ve düşünür Thales'ti. Thales,

gezgin düşünür, bilgeliği yüzünden

Anadolu kıyısındaki İyonya kenti

Buda diye anılacaktı.

Milet'te doğdu ve Mô 624 ile 547 ara­

Mô 6. yüzyıl Çin'inde ise teknolo­

sında yaşadı. Bir güneş tutulmasını,

jinin yanısıra, Konfüçyüsçülüğün

çok az kişinin bilgi sahibi olduğu bir

katı ahlakçılığından Daoizm'in so­

dönemde öngörerek ün kazandı.

yut ve karşıtlık uyandıran gerçekleri­

Thales yaşamın temel elementinin

ne dek farklılık gösteren altı klasik

su olduğuna inanıyordu. Başka han­

düşünce okulu doğmuştu. Yunanlar

gi madde var olup, yok olduğu halde

sözkonusu olsa bu okullardan her­

böylesine değişmeden kalabilir, diye

hangi biri ahlak felsefesine büyük

düşünüyordu. Su sıvı gibi akıyor,

güç kazandırabilirdi. Ancak Çinliler

donarak katılaşıyor, hatta buharlaşa­

doğaıun günlük işleyişine karşı fazla

rak havaya karışıyordu.

merak duymuyorlardı. Bu konuda

Aristoteles de dahil, daha sonraki

Mô 6 ila 4. yüzyıl arası Yunan doğa

düşünürler Thales'le aynı görüşü

Mi/etli Thales

fılozoflarmm antik dünyada rakibi

paylaşmasalar da, onu doğa çalışma­

lıakkrnda dalıa fazla

yoktu.

larını başlatan kişi olarak kabııl etti­

bilgi için bkz. sayfa 25.

Kimi zaman akademiden çok tari­

ler. Thales hem fiziksel hem de felse­

katları andıran öğrenim merkezle­

fi bütünlüğe sahip ve yaşam ile doğa­

rindeki Yunan düşünürler "physis",

nın işleyişini açıklarken sırtını tanrı­

yani doğa kavramı üzerine düşün­

lara ya da mitlere yaslamayan türden

meye başladılar. Bu kavram Batı il­

bir doğal dünya görüşü geliştirmişti.

minin gelişiminde kilit rol oynadı.

olamayacağını söyleyen Anaksiman­

cüme edilse de, aslında "physis" keli­

der izledi. Ona göre temel element

mesinin Yunanca kökü "gelişmek"

bir madde değil, "apeiron" adını ver­

ya da " ... haline gelmek" anlamında­

diği bir şeydi.

dır. Sözcük, dış kuvvetlerin değil,

özgü bir niteliği yoktu ama sınırsız­

Apeiron'un

kendine

kendi yasalarının hükmü altındaki

dı, belirsizdi, ilahiydi ve doğanın

evrenin, tüm düzenine karşm, sü­

üreme ve yıkım kuvvetleri karşısmda

rekli değişen bir sistem olduğunu

kendisi olarak kalabilmeyi başarı­

ima ediyordu. Kavranabilir evren

yordu.

anlayışından da destek alan ilk doğa

236

Thales'i, suyun evrensel element

Çoğu 7�man "doğa" şeklinde ter­

Anaksinıcndcr'in öğrencisi Milctli

apeiron'u reddederek,

düşünürleri, doğanm temel ve n i dir­

Anak5imenes,

genemez bir maddeden meydana

havanın ya da buharın temel madde

geldiğini ileri sürdüler. Doğanın bü­

olduğunu ileri sürdü. Tıpkı su gibi

tün kuvvetlerine etki eden bu ele­

hava da ateşe, rüzgara, buluta, suya,

ment, yine de kendi kimliğinden

toprağa ve taşa dönüşmesine rağ-


men özünü koruyabiliyordu. Herakleitos havayı reddetti ve kendi evrenini ateş üzerine yapılandırdı. Ona göre ateşin du­ manı göğe yükseliyor, yağmur olarak geri dönü­ yordu. Yağmur okyanusları yaratıyor, okyanus­ lar toprağı canlandırıyordu. Heraklcitos, bun­ lardan da önemlisi, doğanın sürekli bir değişim içinde olduğu görüşünü geliştirdi. En ünlü söz­ leriyle ifade ettiği gibi, "Aynı ırmakla iki kez yıkanılmaz." Herakleitos dünyayı birbirine zıt iç kuvvetler­ le dolu bir yer; bir yaratılış ve yokoluş gelgiti; kendi deyişiyle, gergin bir yayın oku gibi daimi bir gerilim içindeki itme-çekme hali olarak gö­ rüyordu. Tüm bunlara rağmen, ya da tüm bun­ lar yüzünden doğa, nihayetinde dinamik bir denge durumuydu. Değişim kozmik düzeni ko­ ruyordu. Ancak evrenin logos diye bilinen temel düzenini koruyabilmesi için bu kuvvetler bazı yasalara tabiydi. Herakleitos günümüze dek ka­ lan aforizınalarmdan birinde, kozmik ateş bile "belli bir ölçüyle yanar, belli bir ölçüyle söner" demişti. Başka bir aforizmasında ise, "Doğa gizlenme­ ye bayılır," demiş, "bariz olmayan bir uyum, ba­ riz olandan daha güçlüdür," diye de eklemişti. Tıpkı bir müzik telinin armonisi gibi, doğa da anlaşılınaya, hatta ölçülmeye yatkmdı. Herakleitos logos'un önemine, varlıkların yö­ netimi ya da uyumlu düzenine inanıyor ve bu­ nu yalnızca evreni anlamanın bir yolu olarak değil, aynı zamanda anlamlı bir yaşamın gereği olarak görüyordu. İnsanların bu konudaki ce­ haletine katlanamıyor ve şikayet ediyordu: "Her şey Logos'a göre vuku bulduğu halde insanlar sanki her tür deneyimden yoksun gibi görünü­ yorlar. Hatta benim "physis"i açıklamak, Lo­ gos'un her şey için geçerli olduğunu ve ne anla­ ma geldiğini anlatmak için kullandığım sözleri ve yaptıklarunı deneyimlerken bile öyle görü­ nüyorlar. İnsanlığın geri kalanı ise uyurken ne kadar şuursuzsa, uyanıkken de yaptıklarından o kadar habersiz."

ARİSTOTELES Bilimin Babası MÖ 384 Yunanistan, Stagira'da dogdu.

MÖ 367 1 7 yaşında Atina'daki Platon'un Akademisi' ne katıldı ve sonraki 20 yılı akademide geçirdi.

Mô 348 ya da 347 Platon'un ölümü üzerine Atina'dan ayrılarak, Misya'daki Asos'a (Anadolu) gitti.

MÖ 345-342 Leslıos adasında d�a tarihi üzerine çalıştı.

Mô 342 Kral il. Plıilip'in �lu lskendere �itim vermek üzere Makedonya'ya döndü.

MÖ 336 Tüm bilgileri derleyen bir ansiklopedi yazmak için malzeme toplamaya başladı.

Mô 335 ya da 334 Atina'ya döndü ve Lyceum'da kendi okulunun başına geçti.

MÖ 322 Yunanistan, Chalcis'de öldü.

Başlıca bilimsel çalışmaları Physica

(Fizik)

De caelo (Gökler Üzerine) Meteorologica (Meteoroloji) Historia animalium (Hayvanların TarihO De generatione animalium (Hayvan Nesilleri üzerine)

De partibus animalium (Hayvanların Kısımları) De incessu animalium (Hayvanların Gelışımı)


BİLİMİN SERÜVENİ

PLATON'UN

AKADEMİSİ

·Akademinin Düşünürleri" adlı Roma mozai�ı. Yunan düşünür Platon ve �rencilerini Atina Akropolü'nde resmediyor.

238

Ümitsizliğe olan eğilimi ve insan doğasına kötümser yaklaşımı Herak­ leilos'a "Ağlayan Filozof' lakabını kazandırdı. Büyük olasılıkla alaya al­ ına amaçlı anlatılan bir hikayeye gö­ re Herakleitos en sonunda bir mün­ zevi oldu, ol ve bitki yiyerek dağlar­ da yaşamaya başladı ve kendisini ahıra kapatarak, gübre ısısıyla ödem hastalığını iyileştirmeye çalışırken öldü. Hikaye edilen tuhatlıkları bir

yana, Herakleitos çağdaşlarıyla bir­ likle Ywıan evren anlayışını tanım­ lamakla kalmadı, Batı düşüncesini -özellikle de bilimsel düşünceyi- gü­ nümüze dek izleyeceği yola doğru yöneltti. Evren görüşünü, insan var­ lığı görüşüne uygulayan tek kişi He­ rakleilos değildi. Ne o, ne de döne­ min diğer Yunan düşünürleri, evre­ nin doğasına yönelik araştırmaları ile insan doğası ve ahlakına ilişkin


YAŞA M I N K E N D i S i

araşttrmalar arasında bir ayrım yapı­ yordu. Yaşamıyla Mô 4. ve 5. yüzyıl­ lar arasuıda köprü kuran Abderalı Demokritos, sade diliyle bunu şöyle ifade etmişti: "insan küçük bi r ev­ rendir." Düşünür Platon' a göre duyuları­ mızla deneyimlediğimiz dünya, de­ ğişiın ve belirsizlikle doluydu. Evre­ nin işleyişini anlamak içiı1 duyusal deneyimler ve gözlem yetersizdi. Mantık ve düşünce Platon'un en sevdiği araşttrma yöntenı.leriydi. Bu önermeden yola çıkan düşünür, ün­ lü görüşünü ortaya koydu: Duyula­ rınuzla algıladığunız dünyanın öte­ sinde sonsuz biçimlerden oluşan dünya yer alır. Bu, değişmez, ideal gerçekliğin dünyası dır. Örneğin, gözlerimizle gördüğü­ müz ve parmaklarımızla dokundu­ ğumuz ağaç ölç ül ebil i r kesilebilir, doğranabilir ve yakılabilir. İnceleme amacıyla yaklaşıldığmda bu ağaç bir anlam ifade edebilir, ama daha geniş bir gerçeklik boyutunda duyularla algıladığunız sözkonusu ağaç bir gö­ rüntüden öte değildir ve yüksek zili­ nimizle algıladığımız ağaç ideasın­ dan çok daha önemsizdir. Ağaç idea­ sı değişinle ve yıkıma tabi değildir. İdeal bir biçimi; bir ağacın ya da tüm ağaçların kalıcı gerçekliğini temsil eder. Değişmez fornı.lar dünyasuu araşbrmak için ampirik gözlem yeri­ ne düşünceye ve mantığa başvurmak gerekir. Platon'u ve ondan önceki filozof­ ları okurken, işleyişi hakkında çok az şey bilinen doğal dünyaya üzeriı1e teoriler üretildiğini akılda bulundur­ mak gerekir. O dönemde deneysel­ lik, özellikle de felsefi düşünceniı1 ,

deneyden çok önce ortaya çıkması nedeniyle, oldukça sınırlıydı. Aristoteles bu koşulları değiştir­ meye çalıştı. 20 yı.I boyunca Pla­ , ton un öğrencisi olsa da, onun MO 347'deki ölümünün ardından, gitgi­ de genişleyen ilgi alanlarını araşttr­ mak üzere akademiden ayrıldı. Les­ bos adasında öğrencisi Theophras­ tus ile birlikte bitkileri ve hayvanları gözlenı.lemeye, ayrıntılı notlar tut­ maya başladı. Bir tek bu bile Aristo­ teles'i akıl hocasından ayırmak için

yeterliydi: Platon bu tür uğraşları küçümserdi. Oysa sözkonusu uğraş­ lar, Aristoteles ile Theophrastus'un, dönemin yenl ik i çi bilimsel zekaları arasında yer alınalarını sağladı. Aristoteles fizik dünyaya yönelik kendi gözlemlerinin, Platon'un ide­ alarından çok daha fazla şey ifade et­ tiğme inanıyordu. Nasıl olur da, ör­ neğin, bir bitkinin ideal ve değişmez formu, bitkinin kendisi olmadan var olabilirdi? Formlar doğa hakkuıda hiçbir bilgi veremezdi, çünkü varlık­ ları doğanın dışındaydı. Aristoteles'e göre olgular ancak gözlemden elde edilir, teoriler ise olgulara dayanarak geliştirilirdi. Teorilerin de gözlemle doğnılanınası gerekirdi. Aristoteles' e göre, ilk olarak bir madde vardı ve tüm varlıklar ondan yarablmışb; ikincisi, bir yaratıl ış ara­ cı vardı; üçüncüsü, bir dizi özellikler vardı; ve son olarak bir niyet ya da amaç vardı. Filozof, varlıkların bu

lmoLOll � 1 8. yQzyö lClnl'a dele tiım dO/ılln(iler, bilme �

yalclııııını � .....ıeld vıı c:anlılar aııııındalıi �

..... �· galiıliglııi w ıııeaıt dııuıMmdıı var olan )11 dl gtıb

etki olan bir-.nı

izladillini faız ettiler.

özelliklerine "nedenlee' adını ver­ mişti. Maddesel dünyadaki her şe­ yiı1, niliai kusursuzluğa vararak ger­ çekleştirdiği bir amacı vardı Aristo­ teles için. Bu durum, varlıkların öz­ leriııİl1 bir parçasıydı.

239


BiLİMİN SERÜVENİ

öllRETMEN ARISTOTELES 7. yüzyıldan 13. yüzyıla

dek Arap ve Yahudi alimler Yunan düşünür Aristoteles'in çahşmalannı tercüme ve analiz ettiler ve onun

eselerini temel aklılar. 1 3 . yüzyıla ait bu Türk

elyaımasJ, Aristoteles'i �rencilerine ders verirken resmed�r.

Doğanın bir amaca ve kusursuzlu­

man olmayacaktı. Değişim ve hare­

ğa doğru ilerlediği inancı "teleoloji"

keti gözlemleyecek ve ölçümleyecek

olarak bilinir. Yunancada

telos, hedef

bir akıl olmadığında ise zamanın bir

ya da amaç anlamına gelir. Doğa

etkisi olmayacaktı. Yani tüm varlık­

gözlemlerinin sonucunda Aristote­

lar, Aristoteles'in "entelekya" adını

les, izlediği her şeyin tasarımında bir

verdiği tam olgunluk haline doğru

rasyonellik, işleyişinde bir amaç ser­

ilerleme kabiliyetini içlerinde barın­

gilediğine inanmıştı. Onun evrenin­

dırıyordu.

de madde, uzay, zaman ve hareketin

Alternatif bir yaşam özü arayışın­ da olan Aristoteles, kendinden önce­

hep teleolojik işlevleri vardı. Fizik dünyayı mümkün kılan şey

ki düşünürlerin seçimlerini kabul et­

hareketti. O olmasa evrende değişim

miyordu: su, "apeiron", ateş, atoın­

olmayacaktı. Değişim olmadan za-

lar ya da hava. O daha çok, dört te-

1551 - 1735 1551-1558 lsviçreli natüralist Conrad Gesner, ilk zooloji eserlerinden biri olan önemli çalışması Historia animalum'u yayımladı.

240

1590-1608 Hollandalı mucitler Hans ve Zacharias Janssen bir bileşik mikroskop yaptılar.

1665 Robbert Hooke mikroskobuyla mantardaki hücreleri keşfetti.

1665 Hooke, mikroskopla yaptı�ı biyolojik gözlemleri anlattı� ı Micrographia'yı yayımladı.


YAŞAM I N K E N D i S i

mel elemente inanıyordu: ateş, hava, toprak ve su.

A ristoteles' e göre bu

elementlerin her biri, birbirine dö­

nin ve ruh un bir amacınıı.ı olmasıy­ dı: kendi tabiatlarının geregini yeri­ ne getirmek.

nüşebiliyordu, yani tüm diğer Aris­

Büyük tasarım yaklaşımı, Aristo­

tocu yapılar gibi, maddenin de içsel

teles' e neler sağladı? Birincisi, doğa­

bir teleolojisi vardı. Madde belli bir

da gözlemlediği çeşitli maddesel

sürekliliği takip ederek form edini­

formların yalnızca bennrliklerini

yordu. Bu süreklilik, alt formlardan

değil, aynı zamanda farklılıklarını da

üst formlara doğru yükselen bir va­

analiz etmeye başlamasını kolaylaş­

roluş skalasıydı. Skalanın üstlerine

tırdı. Ondan önce hiçbir doğa felse­

doğru yükseldikçe form daha geliş­

fecisi bu kadar çok ve ayrıntılı saha

ruh da­

gözlemi gerçekleştirmemişti. Aristo­

kin ve düzenli bir hal alıyor,

ha karmaşıklaşıyor, cansız varlıklar­

teles'in

dan insana doğru geçiş yapılıyordu.

eserlerinin -mantıktan fiziğe, etikten

günümüze dek korunan

Aristoteles, diğer düşünürlerin be­

politikaya kadar çeşitli konularda ya­

denden ayrı ve farklı gördüğü ruhun

zılmış çok sayıda yazı- üçte biri doğa

bile, bedenin organik bir parçası ola­

üzerinedir. Onun canlıları sınıflan­

bileceğini öne sürdü. "Vücudun

dırma sistemiyle karşılaştırılabilecek

mevcudiyeti ve enetelekya'sı olan

türden bir çalışma bin yıldan fazla

ruh, aynı zamanda bir form, bir ha­

bir süre gerçekleştirilemedi.

reket ilkesi ve bir sondur." Bitkiler

Elinde gitgide biriken gözlemle­

ise Aristoteles'in "besleyici ruh" de­

rinden başka bir şeyi olmayan Aris­

diği şeye sahipti ve bu sayede besin­

toteles, türleri sadece fiziksel görü­

leri özümleyerek üremeyi sürdürebi­

nümlerine göre sınıflandırmanın ve­ rimsiz olduğunu fark etti. İ nsanları

liyordu. Hayvanlarda da besleyici ruh vardı, ama onlar fazladan bazı

"tüysüz iki-bacaklılar" diye sımflan­

duygulara ve besin bulmalarını sağ­ layan hareketlere sahipti. İ nsan ruhu

dıran Platon'a, "Platon'un insanı"

ise tüm bunlara ek olarak, rasyonel

vuk verildiğini duymuştu.

adı takılan, tüyleri yolunmuş bir ta­

düşünme olasılığını barındırıyordu.

Bunun üzerine Aristoteles basit

Tüın varlıkların ortak noktası, bede-

bir sistem geliştirdi: Hayvanlar !ıle-

1668

1669

1674

1735

ltalyan doktor Francesco Redi, çürüyen maddeler üstündeki sinek ve kurtçukları gözlemleyerek kendil�inden türeme teorisini çürüttü.

Hollandalı natüralist Jan Swammerdam Böceklerin Dajal Tarihi'ni yayımladı ve kitapta böceklerle akrepleri tanımlayarak sınıflandırdı.

Antoni van Leeuwenhoek protozoayı (tek hücreliler) inceledi ve urıldra "hayvancıklar" adını verdi.

lsveçli taksonomist Carolus Linnaeus,

Systema naturae'yi yayımladı ve kitapta bitki, hayvan ve mineraller için bir sınıflandırma sistemini tanıttı.

2�1


Bİ L i M i N SE RÜ V E N i

mini kırmızı kanlı olanlar ve olına­

iıısaı8n keseı9t � kiıi)'t dn.

tirmiş ve yanıtlar aramıştı.

yanlar diye ikiye ayırdı. (Omurgalı­

Aristoteles'in engin düşünce alanı­

lara benzetilebilecek) ilk gruba me­

na üstünlük sağlayabilecek tek şey,

meliler, kuşlar, sürüngenler ile amfi­

belki de yine kendi yeteneğiydi; göz­

biler, balıklar ve balinalar dahildi.

lemlediği ve sınıflandırdığı her şeyi

(Omurgalılara

belli bir sisteme oturtmasına rağmen,

benzetilebilecek)

kansız hayvanlar grubu ise kafadan­

bir yandan da tüm varlıkların bir

M0 6. �

bacaklılar, kabuklular,

amacı olduğu ve bu amacı kusursuz­

... ,..., tı.,ıag w 111aıaf

örümcekler, kabuklu hayvanlar ve

laştırmaya doğru ilerlediği inancına

mercan gibi bitkiye benzeyen hay­

sadık kalmaya yönelik bir yetenekti

böcek ve

�il\

vanları içeriyordu. Tüm bunların

bu. Aristoteles bu kriterleri harekete,

�­ -� .. ııı; -.... ""'* M0 4. � 3. � .... V- hlldıa

üstünde ise "cinsler" diye adlandır­

maddeye, biçime ve işleve; organik ve

dığı ve türleri isimlendirdiği geniş

inorganik varlıklara; bitkilere, hay­

kategoriler vardı.

vanlara ve insanlara uyguladı .

......... . 60ll'dın W. ...... o.hll

şumsu yumurtalar ve balığunsı yu­

verdi Aristoteles. Peki mutluluğa gi­

murtalar diye sınıflandırmıştı. Bu

den yolu belirleyen nedir? Ahlaki ve

yöntemi sayesinde Aristoteles, yav­

entelektüel erdemlilik. İnsan doğası­

� yeıQılllııı6dll lıitip Nlll tilıını -' � .. .... dalıü Nıifro .. . , llilnJI

rulayan yunusların balıktan çok me­

nı olgunluğa götüren şey nedir? Akıl

Aristoteles ayrıca hayvanları, yav­

Eski çağ düşünürlerinin çoğu "in­

rulayan ve yumurtlayan diye de ikiye

san yaşamının amacı nedir" sorusu­

aytrmıştı. Yumurtlayanları ise ku­

nu sordu. "Mutlu olmaktır" yanıtını

meWere yakın olınası gerektiğini an­

melekesinin

lamıştı.

Tüm bu felsefi ilkeler Ortaçağ bo­

kusursuzlaştırılması.

Hayvanlann Gelişimi Üzerine adlı

yunca, hatta günümüze dek bilime

çalışmasında Aristoteles üremeyi ele

ve insan bilgisine dayalı teorilere bü­

aldı. Tavuk yumurtalarını inceleye­

yük katkılar sağladı.

rek embriyonların yumurtada ya da

s.., ....

rahimde gelişen minyatür yetişkinler

....., ..... ...... cııı.nıııı �.

olınadıklaruu keşfetti. Kalıtımın bazı

ORT AÇAG'IN GÖZLERİ AÇILIYOR

242

etkilerini de fark etti. Sığır gibi kimi

Akdeniz ülkeleri üzerinden gelip ge­

geviş getirenlerin karmaşık mide sis­

çen ticaret yolları ve kabileler saye­

temleri ve geniş, kör dişleri olduğu­

sinde uzak yerlere, ilginç olaylara

nu kavradı. Bunların bütünleyici

ilişkin haberler geldikçe, doğal dün­

özellikler olabileceğini düşündü:

ya sonsuz çeşitliliğe sahip gibi gö­

l . yüzyılda

Dişlerden kaynaklanan beslenme kı­

rünmeye başladı. MS

sıtları, bileşik mide tarafından telafi

Pliny, duyduğu ya da okuduğu her

ediliyordu. "Doğa bir yerden eksiltti­

şeyi kataloglamaya karar verdi: as­

fıl tasvirleri; Hindis­

ğini, mutlaka başka bir yere verir,"

lan, panter ve

diyordu notlarında. Gerçek anlamda

tan'da "ayakları ters yöne bakan ve

deneysel çalışmalara az rastlanan bir

sekiz parmaklı" bir kabile; bakışla­

dönemde Aristoteles elde ettiği veri­

rıyla "herkesin aııında düşüp ölıne­

leri dikkatle incelemiş, onlardan yo­

sine neden olan, 'catoblepas' isimli

la çıkarak problem formülleri geliş-

valışi bir yaratık".


Y AŞA M I N K E N D i S i

VİT A L İ ZM ( Y AŞAMSA L C I L I K) ek çok kiıi canlı ve cansız yaşamı birbirinden

mekanik görüşün önde gelen savunucularındandı.

ayıran şeyin, bilinmez bir yaşamsal kuwet oldu-

Fransız anatomi uzmanı Marie-Francois-Xavier Bic­

9u görüşünü savunan vitalizm (yaşamsalcılık) kavra­

hat ise aynı fikirde de9ildi. Bunun nedeni, Descar­

mından, Aristoteles'in neden, ruh ve biçim üzerine

tes'ın düşüncesine dini itirazları olması de�il, insan

P

yazıların ı sorumlu tutar. Varlı-

organ ve dokuları üstünde çok

9ını günümüzde sürdürüyor

sayıda inceleme yapmış olma­

olsa da vital izm daha çok 16.

sıydı. Bichat yaşamın temel bi­

yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında et­

rimlerinin dokular oldu9una

kili oldu. Su dönemde vitalizm

inanıyor ve dokuların hastalık,

kavramı, organizmaları kar­

çürüme ve ölüme direnmesini

maşık makinelere benzeten

sa91ayan bir yaşamsal kuwetin

mekanik görüşün rakibiydi.

olması gerekti9ini düşünüyor­

Rönesans dönemi ve sonrasın­

du.

da fizyolojide kaydedilen ge­

Mikroskoplar zaman içinde

lişmeler kas, sinir ve organ işle­

hücreni n karmaşıklı9ını aç19a

yi\ine yönelik bi lgiyi arttırdık­

çıkardılar.

ça, bedene daha mekanik yak­

komplike moleküler işlevlerini.

laşan görüş yaygınlaştı. Ancak vitalistler için anatomik fizik

Marie-Francois-Xavier Bichat insan vücudunda 21 çeşit doku belirledi.

kimya

ise

onun

Ve o güne dek yaşamsal kuv­ vetle açıklanagelen sırların sayısı gitgide azaldı. Sonunda vita­

ancak buraya kadarını açıklayabilirdi. Oysa yaşamsal bir

lizm etkisini yitirdi ama onun

kuwetin organizmaya can ver-

df9erli bir felsefi kavram oldu-

mesi, algı ve anlayış kazandırması, üremeyi yönlen­

9unu düşünenler yok de9ildi. Organizmanın temel

dirmesi ve hatta belki de sistemin düzenini sa9lama­

kimyasını ancak böyle bir şeyin yönetebilecf9ine ve cansız kimyasallardan karmaşık yaşam formlarına

sı gerekirdi. Yaşamsal kuwet görüşü dini, ilahi ya da felsefi bir kavram df9ildi ama dinin, ilahiyatın ve felsefenin

do9ru giden evrime, ancak bu tür bir kuwetin ilham vereceQine inananlar hala mevcuttu.

benimsedi9i bir kavramdı. Henüz bilinmeyen fizyo­

Acaba Aristoteles'in aklındaki de bu tür bir bilim­

lojik bir gerçekli9 in varlı9ını temel alan, bilimsel bir

sel vitalizm miydi? Vitalizm bilinmez bir kuwetin var

kavramdı. Yaşamsal kuwet tamamen yalındı. O ne

oldu9unu ve deney ile gözlemin açıklayamad191 şey­

Tao idi. Titiz bir

leri açıklayabildi9ini ileri sürer. Ne var ki teori ve de­

deneysel bil imci olan Louis Pasteur bile bazı hücresel

ney her gün yeni soruları yanıtladıkça, vitalizm man­

olayları yaşamsal kuwet dışında hiçbir şeyin açıklaya­

t191 da etkisini yitiriyor.

Batı'daki ruh, ne de Çin'deki Çi veya

mayaca91na inanıyordu. Tıpkı cisimlerin görünmez

Aristoteles bil inmez kuwetlerden söz etmiyordu.

kütleçekim kuvveti sonucu yere düşmesi gibi, vltallst­

o, gözlem ve aklı tüm bil imlerin temeli olarak görü­

lere göre bazı hücresel fonksiyonlar ve dolayısıyla or­

yordu. insan algısı ve zihninin eninde sonunda her

ganizma fonksiyonları da görünmez bir yaşamsal

şeyi kavrayabilecf9i inancıyla, henüz açıklanamayan

kuvvetten kaynaklanıyordu.

fenomenleri -ruh, imgelem, evrim, evrenin ihtişamı­

Fransız matematikçi ve düşünür Rene Descartes,

gözlemlemeyi sürdürmek gerekir.


BiLiMiN SERÜVENi

Yermerkezli evren lıakkmda tlalıa fazla bilgi içitı bkz. sayfa 25.

Viicut sıvılan lıakkmda dalıa faz/11 bilgi için bkz. sayfa 78-79.

244

Daha sonraki yazarlara kıyasla Pliny bir şüpheciydi. Örneğin, ikinci yüzyılda Romalı Claudius Aelianus, okuyucularına aritmetik yapabilen bir anka kuşu ile iki kafalı, dört boy­ nuzlu, sekiz ayaklı ve iki kuyruklu (aslında kuyruklar konusunda pek emin değildi ), konuşan bir Mısır ko­ yunundan söz ediyordu. Önemli olan bu tür yaratıkların nasıl var olabildikleri sorusu değildi. 4. ve 5. yüzyıllarda yaşayan Aziz Au­ gustine, şu sözleriyle kilise doktrini­ ni dile getiriyordu: "Doğa sözkonu­ su ise, bir Hıristiyan'ın tek bilmesi gereken, her şeyin ardında yatanın, Yaratıcı'nın cömertliği olduğudur. .. Yunanların physici aduu verdikleri kişilerin yaptığı gibi, varlıkların tabi­ atını incelemek gereksizdir." Augus­ tine'in zamanına gelindiğinde, Aris­ toteles'in ünü ciddi şekilde azalmıştı. Bunun temel nedeni de Yunancanm unutulıuuş, Aristoteles eserlerinin hiçbirinin Latinceye çevrilmemiş ol­ masıydı. Doğa soyut bir fikre dönüş­ meye başlamıştı. Ortaçağ döneminde Hayvan Öy­ kü Kitapları -çoğu hayalj hayvanlara ait ansiklopediler- öne çıktı. Bunla­ rın en ünlülerinden biri, üçüncü yüzyıla ait ismi bilinmeyen bir Yu­ nan tarafından yazılmış Physiolo­ gııs'du. Başlığı "Natüralist (Doğal­ cı)" anlamına gelse de kıtap aslında Aesop'un (Ezop) Fabl/arı ile Rip­ ley'nin İster İnan İster İnamma'ları­ nın bir karışum gibiydi. Mô 6. yilzyıl­ da ortaya çıkan ama yüzyıllar içinde çeşitli kaynaklardan derlenen Ae­ ' sop ım Fabl/arı Ortaçağ'da hala çok okunuyordu. Hıristiyanlık evreni şaşırtıcı olsa

da, huzur vericiydi. Yerküre ve in­ san, yaradılışın merkezinde yer alı­ yordu; dönemin teorisine göre her şey, gerçek anlamda onların etrafın­ da dönüyordu. Thomas Aquinas gi­ bi Ortaçağ düşünürleri Hıristiyan doktrinini, Aristoteles ile Batlamyus kozmolojisiyle uzlaştırarak olağa­ nüstü ahenkli bir vizyon geliştirmiş­ ti. Sonsuz sükunetin hakim olduğu bir düzen içinde dönen kristal küre­ lerin yer aldığı bir vizyondu bu. Aris­ toteles'in "ilk hareket ettirici"sinin yerini burada Tanrı ve eşlikçi melek­ ler almıştı. Ay'ın bulunduğu gök.kü­ renin aşağısında kalan şeyler kusurlu ve değişime tabiydi ama yine de bel­ li bir noktaya kadar anlaşılabiliyor­ du. Aristoteles'in fiziği, klasik Yu­ nan'ın dört vücut sıvısı ve İncil'de tasvir edilen dünya, birbiriyle büyük bir uyum içindeydi ve bundan ötesi­ ni bilmeye de gerek yoktu. Ortaçağ'ın doğal dünyaya yönelik çalışmaları tanrıbilimsel soruları te­ mel alıyor, bilim ise çoğu zaman tan­ rıbilim tartışmalarına dönüşüyordu. Dönemin tanrıbilimcilerinin bir iğ­ ne ucunda kaç meleğin dans edebile­ ceğini tartıştıkları asılsız bir söylenti olabilir ama tartışma konuları ger­ çekten de bir gerçekdışılıktan diğeri­ ne atlayabiliyordu. Örneğin, Orta­ çağ'da deniz kabuklusu "barnakıl"ın meyveden çıktığına ve nehir kıyısm­ dakı ağaçlardan suya düştüf,>iine ina­ nılırdı. Suya düştükten sonra ise her bahar kıta üzerinden göç eden kazla­ ra dönüştükleri düşünülürdü. O gü­ ne dek bu kazların yumurtladığuu ya da yavrularını beslediğini gören ol­ mamıştı. Yalnızca Kuzey Kut­ bu'ndaki üreme topraklarına gider-


YAŞ A M I N K E N D i S i AZIZ THOMAS AQUINAS

Bu ı s. yüzyıl portr�nde. Aziz Thomas Aquinas derin düşüncelere dalmış olarak tasvir ediliyor Aziz Thomas mantı�ının titizli�i. Orta<;ag skolastik gelen�inin d0<ugunu oluşturdu.

ken Avrupa'dan geçen yetişkin sürü­ lerine rastlanmıştı. Ancak insanlar barnakıl'ların biçimleri ile kaz boy­ mı arasındaki benzerliği fark etmiş, bu yüzden de bu kazımsı kabuklula­ rm, kabukluyu andıran kazlara dö­ nüştüğü sonucuna varmışlardı. Hıristiyan alimler bu kazlarm ba­ lık olarak mı, kuş olarak nu sınıflan­ dırılması gerektiğini; balık olarak sı­ nıflandınlacaksa cuma günü ya da

etin yasak, balığın serbest olduğu perhiz günü yenip yenemeyeceğini larLışıyorlardı. Yahudi düşünürler ise kazların su kabuklusu, yani ken­ dilerine yasak olan bir yiyecek olup olmadığını; eğer değilse, dini yüıı­ temlerle kesilip kesilemeyeceğini tar­ tışıyordu. Uygun bir çözüm bulanlar da vardı: "Barnakıl" da, kaz da ağaç­ tan düştüğüne göre, ikisi de balık ya da kabuklu değil, meyveydi.

24�


Bi L İ M İ N S E R Ü VE N i

T Ü R L E R VE TAKSONOMİ A

ristotele. hayvanları sınıflandırmak için bir sis­

Tüm türleri n bilimsel adları re.mi bir Uluslararası Ad­

tem gel iştirmişti ama 16. ve 17. yüzyıllarda

lar Dizini Kılavuzu'nda sınıflandırılmış olarak duru­

mikroskopla gerçekleştirilen araştırma ve keşifler,

yor. Ancak türlerin belirlenmesinde başvurulan kri­

farklı kategorizasyon ve sınıflandırma

terler linnaeus'un zamanından bu

yöntemleri gerektiren yeni yaşam

yana daha da açı klıQa kavuşturuldu

formlarını ortaya çıkardı.

ve geliştirildi.

Yapılması gereken işlerden biri, bir

Linnaeus sınıflandırma sistemi için

bitki ya da hayvan türünü digerinden

türlerin en temel özelliklerini seçmiş­

ayıran gerçek ôzelligin ne olduQuna

ti; kuşların gagaları, memelilerin diş­

ve hangi özel l i klerin tür içindeki

leri, balıkların yüzgeçleri ve böcekle­

önemsiz varyasyonları oluşturduguna

rin kanatları. Bu sınıflandırma yönte­

karar vermekti. lngiliz bilimci ve Ang­

mini o dönemde bile tüm bilimciler

l ikan rahibi John Ray basit bir kural

benimsemedi. Kimileri sistemin, bu

önerdi: Bir erkek ve dişi üreyebi liyor­ sa ve ortaya çı kan organizma ebe­ veynlere benziyorsa; renk. boyut ya da diger dış özelliklerdeki farklılıklara

özelliklerin zaman içinde deQişime Bitki araştırmasına çıkmak üzere olan, taksonominln babası Unnaeus, sportif kıyafetleriyle görülüyor.

ileri sürdü. Oysa yeni fosil bulguları aksi durumu işaret ediyordu. Takso­

karşın, üyelerin hepsi aynı türe aittir.

nomi bilimi bundan ancak 200 yıl ka-

Cari von Linne adıyla 1707'de do-

dar sonra paleontoloji ve evrimci bi­

Qan ve sonradan Carolus Linnaeus ismini alan lsveçli

yolojinin bulgularıyla koordineli çalışmaya başladı.

natüral ist, bitkileri üreme organlarının şekillerine

1 950'de Alman böcekbil imci Willi Hennig, orga­

göre ayırmaya başladı. Linnaeus her organizma için

nizmaların ortak evrimsel atalarını temel alan bir sı­

iki Latince ismi gerekli kılan bir sınıflandırma sistemi

nıflandırma sistemi geliştirdi. Evrim, belirleyici özel­

geliştirdi; önce cins. sonra tür. ôrneQin, köpek de

li klerin zaman içinde degişimine neden olabi liyordu.

kurt da Canis cinsine aitti. ikisini birbirinden ayırt et­

Yeni gelişmekte olan filogenetik taksonomi bilimi

mek için Linnaeus. bil inen evci l köpek türünü familia­

-ya da daha bilinen adıyla kladizm- ise organizma­

ris. kurt türünü ise lupus diye adlandırdı. Cins ve tür "imparatorluk" ile başlayan daha bü­

246

uQramadıgı varsayımına dayandıgını

nın atalarıyla paylaştıgı özellikler üzerine odaklanı­ yor.

yük bir hiyerarşik sistemin içinde yer alıyordu. impa­

Kladistik, organizmalar arasında önceden bel irle­

ratorluk, yeryüzündeki her şeyi içeriyordu. Bunun ar­

nememiş olan bazı i lişkileri de gün ışıQına çıkarıyor.

dından her organizma bir "alem"e aitti -hayvan, bit­

ôrneQin, zaman içinde gelişen ve deQişen benzer

ki ya da m ineraller- sonra bir "sınıf" a -Linnaeus'un

özellikleri bel irleyen kladistler, kuşlar ve dinazorların

sisteminde hayvanlar balık, kuş, memeli, böcek, am­

ortak atadan geldiklerini (her bil imciyi ikna edeme­

fibi ya da kurtçuk olabiliyordu- dahil oluyor, ardın­

seler de) gösterebildiler. Tıpkı Linnaeus'un sistemi gi­

dan da "takım", "cins", "tür" ve bazen türler içinde

bi, kladistik sistemin dogrulugu da, sınıflandırmoyı

"varyete"ye ayrılıyorlardı.

belirleyecek olan özelliklere yönelik kararlarla yakın­

Linnaeus bu sistemi anlatan ilk yazısını 1 735'te ya­

dan ilgili. "Sınıflandırma mantıgı ile evrimci teorinin

yımladı. Sistem tek bir deQişiklikle -"alem• "şube"ye

en iyi karışımı"na yönelik arayış için kısa süre önce

dönüştü- günümüzde de kullanımını sürdürüyor.

yeni sistem önerileri geliştirildi.


YAŞ A M I N K EN D i S i

GÖKLER iNFiLAK EDİYOR

Dominiken rahip Albertus Magnus'a ait De natura isimli

bu

resimli Ortaç� elyazmaç, şa�rtKı derecede modem b�im ve renklerle, den�in

üzerinde çakan şimşekleri resmediyor.

Tanrıbilimsel kalıplar içinde antik

Aynı dönemlerde paralel bir dü­

dönem alimlerinin pek çok konuda

şünce eğilimi daha ortaya çıkmıştı:

yanılmış olabileceğine dair gittikçe

Tanrı'nın dünyaya ait gündelik olay­

güçlenen bir görüş yayılıyordu ve

lardan yavaş yavaş çekilmesi. Ancak

söz konusu alimlere Aristoteles, Bat­

yeni düşünce biçinıleri geliştirenle­

lamyus ve Galen gibi rakipsiz olanlar

rin hiçbir şekilde ateist olmadıklarını

Görünüşe bakılırsa, do­

belirtmek gerekir. Aksine, çoğu din­

ğaya daha mantıklı açıklamalar geti­

dar kişiler, hatta rahiplerdi. Ancak

ren yeni görüşlerin kaynağı olan bi­

evrene "ilahi müdahale" konusuna

da dahildi.

limsel bulgu ve akılcı savlarla, bu en­

bakışları, kendilerinden önce gelen­

telektüellere meydan okumak müm­

lerden oldukça farklıydı. Onların

kündü.

büyük bir bölümü yüzyıllarca tüm

141


B i L i M i N SER Ü V E N İ

\,\.A I O N · geliştirdi : Bilmek için gözlemlemek,

TIP KiTABi

doğal ve insani varoluşa Tanrı'nın

Yunan hekim,

her an müdahale ettiğini varsaymış­

analiz etmek ve nedensel ilkeleri keş­

famıakolog ve

tı. Ancak şimdi görünene bakılırsa

fetmek; varsayım öne sürmek, sonra

bitkibilimci Dioscorides

yaratıcı, doğayı bir saat gibi kurduk­

varsayımı test etmek gerekiyordu.

taralından MS 77'de

tan sonra değişmez bazı ilkelere bağ­

Kendisinden

yazılan De materia

lı olarak çalışacak şekilde kenara

arkadaşı Roger Bacon da deneysel

50 yaş küçük araştırma

medica, 16. yüzyıla dek

koymuştu. Bu ilkeler ise ancak akıl

bilime bağlılıkta Grosseteste'den geri

bitkisel ve hayvansal

ve deney yoluyla anlaşılabilirdi.

kalımyordu. Bacon dünyayı daha iyi

BiLiMİN İLK İŞARETLERi

de artacağma inanıyordu. Bacon'un

sayfa, bitkiler üzerine bir

Robert Grosseteste adlı bir 1 3. yüzyıl

tannbilim temelli bilimsel yaklaşm11

7. yüzyıl elyazma•na ait.

İngiliz piskoposu, Aristoteles'i ince­

Kopcrnik, Kepler, Boyle ve New­

ledikten sonra kendini bilime verme

ton'u etkiledi.

anladıkça, yaratıcıya ilişki.n bilginin

şifalar �in ter00 bajVUru kaynagıydı. Bu

248

arwsu duydu. Aristoteles'in eserleri,

1200'ler civarında (günümüz Gü­

İslam �linıleri tarafindan koruıunuş,

neybatı Almanya'sı) Swabia'da do­

Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve

ğan Albertus Magnus da Aristôte­

Avrupa'da yeniden yayılmaya başla­

les'ten ilham alınıştı. Albertus bö­

nuştı. Aristoteles için bir şeyi bilmek,

cekleri yakından gözlemledi ve onla­

onun nedenlerini anlamaktı. Gros­

rı keserek üreme organlarını incele­

seteste ise daha bilimsel bir yöntem

di. Aristoteles'in tavuk yumurtası ve


YAŞA M I N K E N D i S i

balık gelişimi örneğinin izinden gi­

yordu. Bir sonraki yüzyılda bitkibi­

Da Vinci lwkkrnda

dereJ, çeşitli çalışmalar yaptı. Ayrıca

lim ansiklopedileri hazırlanmaya

dalıafazla bilgi

basit bir sınıflandırma sistemi de ge­

başlandı. 1530'larda Almanya, Ma­

içi11 bkz. sayfa 84.

liştirerek, bitkileri çiçeklerinin biçi­

inz'li Otto Brunfcls üç ciltlik Bitkile­

rin Canlı Resiınferi

mine göre suuflandırdı.

adlı eserini ya­

dönemde düzenli bilimsel

yımladı. Eserde 238 bitki türü res­

araştırmalar Avnıpa'yı kasıp kavu­

mediliyordu. Brunfels'in koleksiyo­

Bu

ruyordu. 13. yüzyılın ikinci yarısında

nundan önce de pek çok şifalı ve te­

Thomas Aquinas, yeni Aristocuların

davi amaçlı bitki resmedilmişti ama

gönüllerince çalışma ve deney ger­

tıpkl Ortaçağ hayvan ansiklopedileri

çekleştirmelerin i söyledi, çünkü so­

gibi, bunların da çoğu hatalıydı.

nuçta yaptıkları, yaratıcının eserleri­

Brunfel'in

ni açığa çıkarmaktan başka bir şey

tahta oyma sanatçısı Hans Weiditz,

değildi.

bitkilerin yapısmı ayrıntılarıyla gös­

kitaplarını

resimleyen

Sonraki 300 yıl içinde yeni tekno­

termekle kalmadı, onları yaban or­

lojiler -Çin'den gelen kağıt ve mat­ baa, İtalya'dan gelen metal oyma­

tamdaki görünümleriyle de resmetti.

baskl ve nihayet taşınabilir dizgi-ye­

Kreüterbııch'u (Bitkiler Kitabı)

ni fikirleri ve bilgileri doğurdu. Keşif

1539'da yaymılandı. Alman Lutherci

Hieronymus

Neu

Bock'un

ise

seferleri ve Yeni Dünya'nın keşfi ise

hekim kitapta her bitkinin yaşam

medeniyetin düşünce çerçevesini ge­ nişletti. 15. yüzyıl İ talya'sında sanat­

öyküsünü

çılar yepyeni bir gerçekçiliğin peşine

masına dek kitap hak ettiği ilgiyi gö­

düşerek dünyayı hayal edildiği gibi

remedi. Bu tarihten sonra bile, Leo­

anlatıyordu.

Ancak

1546'da resimli nüshanın yayımlan­

değil, olduğu gibi resmettiler. Alego­

nard Fuchs\ın 1542'de yayımlanan

rik konulu resimler yaparken bile tek

Bitkilerin Tarihi Üzerine Önemli

renk zemin sayesinde ayrıntılı pers­

rumlar'ıyla rekabet etmek zorunda

Yo­

pektifi ve titizlikle ele alıhan ışığı öne

kaldı. (Fuşya bitkisi adını Fuchs'tan

çıkardılar. Sanat -özellikle de resim­

alır.) Fuchs'un gösterişli resirrıler ve

li gravürler- Rönesans doğa çalışma­

süslemelerle dolu kitabmda, Alman­

larında katalizör görevi görüyordu.

ya'da görülen 400 bitki türü ile diğer

Bu "bilimsel" sanatçıların en büyük­

ülkelere ait 100 bitki türü tanıtılıyor­

•cıtlJI'• it' ıı11ı1 �

lerinden Leonardo da Vinci'nin

du. Aztek bitki çizimlerini temel alan

eserlerinin

ilk Yeni Dünya bitki kitabı 1552'de

�� �

yayımlandı.

mtın Mıl.

kapsamı

ölümünden

sonrasma dek bilinmese de, diğer sa­ natçılar yeni deneyciliğin sınırlarını zorladılar.

(Bir Yunanca-Latince sözlük der­ leyen, tıp eğitimi alan, 1 1 00 yazar­

1471, J\lmanya, Nuremberg do­

dan oluşıııa açıklamalı bir bibliyog­

ğumlu Alman Rönesans ressam ve gravür sanatçısı Albrecht Dürer, bi­

rafya derleyen ve 19 ciltlik bir ansik­ lopedi yazan İsviçreli dahi) Conrad

lim temelli sanatın savunucusuydu.

Gesner,

Birebir bitki ve hayvan resimleri çizi­

dı. 1500 adet tahta oyına resmine yer

yor, perspektif üzerine tezler yazı-

veren kitap, bitkileri yapılarma göre

Opera Botanica'yı

yayımla­

2'19


BiLiMiN SERÜVENi

ÜNLÜ SON OERS

sınıflandırıyordu. Tüm bu ça.lışma­

Bacon, 1. James'in hizmetine girdi ve

lsve<; kraliçesi Christina

lar dolayısıyla Gesner, beş ciltlik ve

1 6 1 7'de Resmi Mühür M uhafızı;

(sagda oturan) Fran•z

4500 sayfalık hayvan yaşamı üzerine

1 62ü'de ise Vikont St. Albans wwa­

matematikçi ve düşünür

ansiklopediyi tamamlama fırsatı bu­

nını aldı. Siyasi kariyeri süresince Bacon çeşitli felsefe kitapları yazdı.

(kral�enin sagında

lamadı. Ansiklopedi Gesner'in ölü­

oturan) Rene

münden 22 yıl sonra 1 587'de ta­

Bunlar arasında bilimsel düşüncenin

Descartes'tan ders

mamlanabildi. Bu kitap sözkonusu

akışmı değiştirecek bir eser de yer

dünemde üretilen çok sayıda hay­

alıyordu: 1605 yayım tarihli fnsta­

alıyor. Descartes 1650

bu ziyaretinde

vanbilim referans kitabından biriydi.

uraıio Magna ( Büyük Yenileme) adlı

zatürreden yaşamını

Yeni bilimsel bakışa geçiş sürecin­

kitabının devamı olan Tlıe Novıını

tarihli

yitirdi.

250

de en önemli adımlardan birini atan

Organıım ( Yeni Organon).

kişi, bir bilimciden çok politikacıydı.

Bacon bilimin gidişatını değiştir­

156l'de Londra'da doğan Francis

meyi amaçlıyordu. "Yeniden başla­

Bacon, Kraliçe Elizabeth'in Resmi

malıyız, en temelden," diyordu. Bi­

Mlü1ür Muhafızı'nın oğluydu. 23

lim ne felsefeydi ona göre, ne de hü­

yaşında parlamentoya giren Ba­

manizm. Bilim bilgi birikinline yol

con'ın siyasi kariyeri, İngiltere'de ya­

açan bir keşifler süreciydi. Kendisin­

şanan çalkantılı dönem yüzünden

den önce yaşayan Roger Bacon gibi

birçokları gibi inişli çıkışlı oldu. Kra­

-aralarında herhangi bir akrabalık

liçe Elizabeili'in ölümünden sonra

yoktu- Francis Bacon da geleneksel


düşünce biçiminin ve insan tabiatı ile algısında­

FRANCIS BACON

ki zayıflıkların bilgi arayışını engellediğine ina­ nıyordu: "insan kavrayışma ait yanlış tutumlar

Bilimsel yöntemin kurucusu

ve kavramlar." Bacon'a göre bu yanlış tutumla­ rın bazıları şöyleydi; hüsnükuruntu; önceden

1561

inandığımız şeyler için kanıt arama ya da bizi

22 Ocak'ta Londra'da d�du.

memnun eden sonuçlara ulaşma eğilimi; ölçüm araçları yerine duyulara duyulan aşırı güven. Bacon, bu önyargılarm hiçbirinin bilimsel bilgi arayışında yeri olmadığuu öne sürdü. Bacon ayrıca çok çeşitli alanlara yayılan mev­

1573 Hukuk E!\')itimi için Gray's lnn'e gitmek üzereyken, Trinity College'a girdi .

1582

cut doğa arılayışıyla doğayı incelemenin müm­

Avukat olarak baroya kabul edildı. Bu onun lngiliz politikasıyla

kün olmadığını söyledi. Bunun yerine belli bir

ilk buluşmasıydı.

noktadan başlamak, "düzerıli bir şekilde, adım adım, bir aksiyomdan diğerine ilerlemek" gere­ kiyordu. Böylece, "sona varılana dek, genele ulaşılmamış" olacaktı. Bacon bu zihinsel disipli­ ne "gerçek ve kusursuz tümevarm1" adını verdi. Disiplin, ileride bilimin en önemli metodoloji­ lerinden biri haline gelecekti. "insan yola kati­

1584 Avam Kamarası' na girdi.

1603 Kral 1. James tarafından Sir Francis Bacan unvanını aldı.

1605

yetle çıkarsa, sonunda şüpheye varır," demişti

Bilginin Gelişimi adlı eserini yayımladı ve burada "zihnin

Bacon. "Ancak şüpheyle başlamaktan kaçın­

yanılgılarını" ve katı�ksız b ilginin önünde duran diğer engelleri

mazsa, sonunda katiyete varır." William Harvey, 1 628'de, İngiltere Kraliyet Doktorlar Koleji'ne, kanın vücutta dolaştığını keşfettiğini duyıırdu. Bu bilgi bize bu!,>iin çok

anlattı.

1613 Kral

1. James tarafından başsavcılığa atandı.

açık görünürse de, kanın yalnızca kalple akciğer

1618

arasını dolaşmakla kalmayıp, kalp tarafından

Adalet bakanı oldu, Baron Verulam unvanını aldı.

pompalandıktan sonra damar, kılcal damar ve atardamar sistemi üzerinden vücutta deveran ettiği düşüncesi o dönem için oldııkça yaban­ cıydı. Harvey bu keşfi, kendi tanımıyla adım adım ilerleyen gözlem ve akıl yürütmeyle ger­ çekleştirmişti. Harvey'nin Exercitatio de motu cordis et san­ guinis in animalibus adlı kitabı Francis Bacon'ın

1620 Novum Organon adlı kitabında bilginin yeniden kategorilere ayrılmasına yönelik bir planı ortaya koydu.

1621 Vikont St. Albant oldu; daha sonra rüşvetle suçlanarak adalet görevinden alındı.

tümevarım yöntemi için iyi bir örnek teşkil edi­

1626

yordu. Harvey antik Yunan hekimi Galen'den

q Nisan'da Londra, Highgate'de öldü.

başlayarak- önceki tüm teorileri listeliyor ve her birini sorgtılayarak kendi gözlemleriyle karşılaş­ tırıyordu. Ardından kendi incelemesini gerçek­ leştirerek, ortaya bütün bir sistem çıkana dek bulguları üst üste yığıyordu. Harvey en sonun-

1627 Ölümünden sonra yayımlanan Yenı Atlantis, Bacon ·un bilıımı·I araştırma idealini tanımlar. Kitap laboratuvarlar ve aygıtl.ırııı yanısıra, bilimciler, araştırmacılar ve yorumcuların roll�rıyl� ılqılı ayrıntılan da içerir.


Bi L i M İ N S E R Ü V E N i

2 252


da kan dolaşımının yaşamın doğasını yansıtan

RENE DESCARTES

bir sistem olduğu çıkarunıııa ulaştı. Güneş ve gezegenlerin dolaşımları kadar, yerküre dolaşım

Aydınlanma düşünürü

sisteminin de bir aynasıydı bu. Ona göre kalp, "mikrokozmosun güneşi" idi. Tıpkı güneş gibi,

1596

"işlevini yerine getirerek tüm bedeni besleyen,

31 Mart'ta Fransa, La Haye'de d�u.

yaşatan, hızlandıran kutsal bir malikane"ydi ve "gerçekten de yaşamın temeli"ydi. Bilimciler keşiflerini yerleşik dini ve felsefi

1616 Fransa, Poitiers Üniversitesi'nden hukuk lisansını aldı.

sistemlerin içine yerleştirmeye çalışıyorlardı. Bu

1629

arada düşünürler, bilimde yaşanan devrimi ya­

Ancak 1 701 'de basılan Akıl Yönetimi için Kurallar adlı kitabını

kalamanın gerekliliğine inanıyordu.

tamamladı.

Fransız matematikçi ve düşünür Rene Des­ cartes, Bacon'ın eski fikirlere yönelik temkinli yaklaşımuu iyice uç noktaya vardırdı. Descartes, insan zihninin sezgilerle

akıl yürüterek evreni

anlayabileceğine inanıyordu. Duyuların güve­ nilmez olduğunu düşünüyor ve kendisine şu

1633 Kilisenin Galileo'yu kınaması üzerine Dünya adlı çalışmasını yayımlamaktan vazgeçti.

1637 Yöntem Üzerine Söylem'i yayımladı. Kitapta kınlım yasasını,

soruyu soruyordu: Şüphe edilmeyecek herhangi

gökkuşa�ının nedenini ve analitik geometriyi açıklayan makaleler

bir şey var mıdır?

vardı.

Descartes için en temel gerçeklik, var oldu­ ğuydu: "Düşünüyorum, öyleyse varım," öner­ mesi ona göre insan bilgisinin temel ilkesiydi. Ancak insan bu tür düşüncelere sahipti ve insan Tanrr'yı idrak edebildiğine göre, Tanrı da var olmalıydı. Doğal dünya da keşfedilebilir özel­ likteydi ve Descartes'a göre belli sayıdaki temel mekanizma ve hareketlerden oluşuyordu.

1641 Altı dizi itiraz ve yanıtla birlikte ilk Felsefe Üzerine Oüşünceler'i yayımladı.

1642 Düşünceler'in ikinci baskısını yayımladı.

1643 Bohemya Prensesi Elisabeth ile uzun yazışmalara başladı.

GÖRMENiN VE iNANMANIN YENİ YOLLARI 15. ve 16. yüzyıl gezginleri yerküre coğrafyası­ nın yeni ufuklarını keşfederken ve teleskobun

Felsefesi yüzünden Utrecht Üniversitesi yetkililerince kınandı.

1644 Felsefenin ilkeleri' n i yayımladı.

icadıyla birlikte gökler odak merkezine taşınır­

1647

ken, yaşamsal süreçler hala ancak kıyısından gözlemlenebilen ve değerlendirilebilen engin

Fransa Kralı tarafından aylık �landı; Bir Ka(jıdın Üstündeki Yorumlar'ı yayımladı ve insan Bedenınin Betimlemesi'ni

bir denizi andırıyordu. Mikroskobun icadıyla

yazmaya başladı.

birlikte 17. yüzyıl bilimcileri ve nihayetinde sı­ radan insanlar da yeni keşif alanlarına giriş yap­ tılar. Mikroskop daha ilk bakışta yeni bir bilgi­ nin

akıl alınaz derinliklerini gözler önüne seri­

yordu. Asıl soru, önce neye bakınak gerekti­ ğiydi.

1649 Ruhun Tutkulan 'nı yayımladı. 1650 1 1 Şubat'ta Stockholm'de öldü.


BİLİMİN SERÜVENİ

SAYFA

252

Antonie van Leeuwenhoek'in 1674'ten sonra ürettigi ya kl�ı k 500 mikroskoptan biri. Aygıtın her parçasının üzerinde etiketler vardı:

1 ) Cismi tutmaya yarayan uç;

2 ve 4) ayar

vidaları; 3) bazıları 200 kat büyütme SO\llayabilen lens. KARMAŞIK VARLIK

Hollandalı mikroskopist Jan Swammerdam'ın böcek anatomisi çalışmaları, böceklerin di\ler hayvanların karma�kl�ından uzak. basit vartıklar t>dlJ\luna ilişkin genel kanıyı d�iştirdi.

1749

-

1828

1749

1771

1794-1796

1798

Fran�z natüralist Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon, büyük eseri Histoire naturelle, generale et particu/iere'yi yayımladı.

lngiliz bilimci Joseph Priestley, bitkilerin

lngiliz hekim Erasmus Darwin, Zoonoma i ya da inorganik Yaşamın Yasalan ' nı çevirdi. Kitapta evrim teorisine ilişkin ilk görüşler yer alıyordu.

Nüfus ilkesi Üzerine Makale'de Thomas Malthus, insanlarda nüfus fazlalığı olasılığını değerlendirdi.

254

karlıumJiuk>idi oksijene

dönüştürdüğünü keşfetti.


Y A ŞA M I N K E N D i S i

17. yüzyıl İtalyan biyoloğu Mar­

dolu doğanın barındırdığı çok saY1-

Malpiglıi lıakk111da

cello Malpighi işe cildi inceleyerek

da dünyanın kapılarını insanlar için

dalın fazla bilgi

başladı. Ardından vücudun diğer

araladı. 17. yüzyıl günlük yazarı Sa­

içi11 bkz. sayfa

dokularına geçti. (Cildin iç, yani

met Pepys kitabı, "Hayatımda oku­

91-92.

Malpighi tabakası aduu biyologdan

duğum en zengin kitap" diye tanım­

alır.) Malpighi tat alma cisimcikleri­

lamıştı.

ni belirledi; kan hücresi ve bitki yapı­

Hollandalı )an Swammerdam ise

laruu inceledi. Akciğer, böbrek, be­

mikroskobunu böceklere odakladı.

yin ve dalak yapısını araştırdı ve bit­

Başka birçok şeyin yanısıra, arı kolo­

ki ile hayvanların bazı özellikleri

nilerinde üretken dişi arının cinsi­

paylaştıklarını keşfetti.

yetsiz işçi arılar ve erkek arılar üze­

Malpighi ayrıca akciğer dokusun­

rinde üstünlük kurduğunu keşfetti.

daki atardamarları damarlarla bir­

Swammerdam 1669'da, günümüz

leştiren ipliksi yapıları, yani kılcal

standartlarına göre bile olağanüstü

damarlan da keşfetti ve onların, Wil­

bir çalışma sayılabilecek

liam Harvey'ye ait kapalı dolaşın1

Böceklerin Doğal Tarihi'ni yayımladı. Bu çalış­

sistemi teorisini kanıtladıkları sonu­

ma için Swammerdam 3000'den faz­

cuna vardı. Bologna'daki üniversite­

la böcek türünü, ayrıca örümcek ve

nin yetkilileri çalışmalarını sorgııla­

akrepleri diseksiyonla (içini açarak)

dıysa da, Malpighi kariyerinin so­

inceledi ve sınıflandırdı. Elde ettiği

nunda Papa Xll. Innocent'in şahsi

bulgular muazzamdı. Aristoteles'in düşündüğünün aksine, böceklerde

doktorluğuna atanmıştı. Londra'da çalışan Robert Hooke, sinek ayağından arı iğnesine, yumu­

bir iç yapı mevcuttu ve kendi kendi­ lerine üreyebiliyorlardı.

şakça dilinden (canlı hücre varlığını

Britanyalı doktor Nehemiah Grew

ileri sürmesine neden olan) mantar­

ise bitkilerin de üreme organları ol­

lara (fungi) dek birbirinden farklı

duğunu keşfetti. Çiçekler yalnızca

doğal varlıkları gözlemliyor ve olağa­

güzel birtakım varlıklar değil, üreme

nüstü belgeleme becerisiyle kaY1tlara

organları olan canlılardı. Erkek üre­

geçiriyordu. Hooke'nin l 665'te ya­

me organı, yaı1i "stamen" polen üre­

yımlanan

Micrograplıia'sı,

yaşam

tiyor, dişi üreme organı, yani "pisti!"

1801

1804

1809

1828

Fransız biyolog Jean Baptiste de Lamarck, omurgasızlara yöneli k taksonomi çalışmasını yayımladı. Çalışma evrim teorisinin ilk örne\)inin önünü açtı.

Fransız zoolog Georges Cuvier, türlerde soy tükenmesi teorisi n i öne sürdü.

Larnarck evrim teorisini kalıtımsal özellikler kavramı üzerine yopılandırdı.

Friedrich Wöhler üreyi sentezledi. Böylece ilk kez inorganik maddelerden organik bir bileşen sentezlenmiş oldu.


BiLiM İN SERÜVENi

de polenleri alarak tohum veriyordu. Aynı zamanlarda, Swaınıner­ daın'ın kwnaş tüccarlığı yapan ve herhangi bir resmi eğitim sahibi ol­ mayan yurttaşı Antonie van Leeu­ wenhoek, lensleri geliştirme konusu-

na büyük bir ilgi duymaktaydı (son­ raları bu ilgi, kumaş mesleğine zarar verecek boyutta bir takıntıya dönüş­ tü). Van Leeuwenhoek 40 ila 270 kat büyütme elde etıneyi başarmıştı. O da atardamarlarla damarları birleşti-

H Ü C R E L E R İ N YA P I S I ilimin esas ilkesine göre bir k�if ya da teori

leri de birbirlerinden ayrılır. Setlerin her biri yeni bir

başkaları tarafından tekrarlanarak ve d�rula­

hücre çekird1!9 ine gider. Enzimler ve proteinler, mo­

narak, daha ileri çalışmalar için temel oluşturur. Hüc­

leküler ve hücresel düzeydeki mikromekanik bölün­

B

re teorisi bunun güzel bir ör­

mede kendilerine düşen rolü

negidir.

oynarlar. Hücreler lipid mem­

Tüm bilimsel teoriler gibi

branlarının içinde dinamik bir

hücre teorisi de uzun bir göz­

moleküler endüstri yapısı ba­

lem sürecinin ardından, 2000

rındırırlar. Pompalar ve taşıyı­

yıllık bulguların biraraya gel­

cılar. molekülleri içeri ve dışa­

mesiyle ortaya çıktı. Gözlem

rı taşır. Kimyasal tepkimeler

ve teori elele vererek canlı lar­

c

da hücrelerin varlıgı ve yapı­

lelerinde ya da dahili yapıla­

sına bir ölçüde kesinlik ka­

rında enzimler sentezlenir.

zandırdıktan sonra, bilimi ya­

Bu süreçlerin her biri titizlikle

şamın köklerine çok yaklaştı­

ayarlanır ve kalite kontrolün­

ran k�iflerin önü hızla açıldı. Günümüz

bilimcilerinin

hemen hemen tamamı, hüc­ renin tüm canlı organizmala­

den geçer. Sürecin herhangi Bu çizim Alman hematolog Paul Ehrlich tarafından kan hücrelerinin antikor üretimi üzerine geliştirilen teoriyi resmediyor.

bir kısmı denetimden çıkar ya da fazla hızlanırsa, hücre onu yavaşlatmaya çalışır.

rın temeli; yaşamın işlevsel

Hücrenin dinamik kimya­

özelliklerini barındıran en kü-

sal tepkimeleri denetleme be-

çük birim oldugu konusunda

cerisine ilişkin ögrenilecek

hemfikir. Hücreler, biraraya

256

gerçekl�ir. Protein yapı iske-

daha çok şey var. Kesin olan

gelerek oluşturdukları insanlarla pek çok özelligi

şu ki, saglıklı hücrelerde bölünme süreci daima aynı-

paylaşırlar.

dır ve genetik malzemenin tam olarak kopyalanma-

Hücre teorisi kalıtım ve genetik alanında ilerleme-

sını ve aktarımını garantiler. Bu bilgiye ancak hücre

!erin kaydedilmesini sagladı. Gelişiminin başlangıcın-

teorisi ile ulaşıldı ve bilgi, teorinin kendisini d�rula-

da her hücre kendi kromozoma! ONA'sının bir kop-

maya da yaradı.

yasını hazırlar. Bölünme gerçekl�e9i zaman, bir-

Hücre biyol�u Sir Paul Nurse şöyle diyor: "Hücre

birinin aynısı iki kromozom seti, hücre çekirdeginin

ç�alması tüm biyolojik ç�almanın esasını t�kil et-

ortasına dizilir. Bölünme sırasında ise, tıpkı kenetlen-

ti9i için, d�al olarak tüm canlı organizma evriminin

miş iki elin birbirinden ayrılması gibi, kromozom set-

temelinde de yine aynı hücresel özellikler yatıyor.•


ren kılcal damarları mikroskobuyla görmüştü.

ROBERT HOOKE

Van Leeuwenhoek aynca, kas dokusunu, göz merceğini, kendi dişindeki tartan ve alyuvarları incelemişti. Hatta alyuvarlardan 25 kat küçük şeyleri bile görmüş; bakteriye

ilk bakan kişi ol­

muştu. Leeuwenhoek'in, erkek spermasındaki sper­ matozoayı (sperm hücreleri) keşfi, "preformas­ yon" (önoluşum) denen yaygın bir teorinin uzun süre tartışılmasına yol açtı. Harvey,

Hücrenin kaşifi 1635 18 Temmuz'da lngiltere, Freshwater, isle of Wight'ta doQdu.

1655 Fizikçi ve kimyager Robert Boyle'un asistanı olarak işe girdi.

1660

Swammerdam, Malpighi ve başka birçokları,

Daha sonra Hooke yasası diye adlandırılacak olan esneklik

doğmamış hayvanların, anne içinde minyatür

yasasını keşfeW. Bu keşif 1 678'e kadar duyurulmadı.

bir birey şeklinde var olduğuna inanıyorlardı. Leeuwenhoek ve bir başka Hollandalı mikros­ kopist Nicolas Hartsoeker ise bireyin sperm içinde var olduğunu savunuyordu. Hartsoeker,

1662 Kraliyet Akademi�'ne deney küratörü olarak seçildı, kısa süre sonra akademi üyesi oldu.

"homunculi", yani küçük adamlar adını verdiği

1664

bu varlıkları gördüğünü iddia ediyordu.

Jüpite(in kendi ekseni etrafında dönd�ü sonucuna vardı.

Leeuwenhoek, ikinci sıradışı keşfini bir dam­ la suya bakarken gerçekleştirdi. Mikroskopla in­

1665

celediği suyun küçücük, hareketli, yüzen canlı­

Londra, Gresham College'da geometri profesörü oldu.

larla kayı1adığını gördü. Bu carılılara "hayvan­ cıklar" adını verdi. Günümüzde onlara pro­ tozoa (tekhücreli) diyoruz. Protozoanın keşfi uzun süredir benimsenmiş olan "kendiliğinden oluşum teorisi"nin sorgulanmasına yol açtı. Aristoteles'ten önceye dek uzanan bu teoriye

1665

En ünlü çalışması Micrographia'yı yayımladı. Burada mikroskopla yaptı91 gözlemleri açıkladı. Açıklamaların arasında, ilk kez

mantarda rastladı<)ı bitki hücrelerinin keşfi de yer alıyordu.

1666

göre sinek, arı, hatta amfibi gibi alt suufhayvan­

Kraliyet Akademi�'ne verdiği konferansta, kütleçekiminin

ların anne babaları yoktu ve suyatağı çamurun­

sarkaçla ölçülebilece9ini ileri sürdü.

da ya da çürüyen etin içinde kendiliğinden orta­

ya çıkıyorlardı. Leeuwenhoek'in mikroskopla gözlediği bu küçük yaratıklann sayısı, birçokla­ rına göre ancak kendiliğinden oluşum teorisi ile açıklanabilirdi. Bu kadar çok sayıda ve bu kadar küçük olmalaruu açıklayacak başka bir şey hayal edilemiyordu. Kendiliğinden oluşum, basit gözlem sonucu ortaya çıkmış gibiydi. Örneğin, kışın kurbağalar ve semenderler hiçbir yerde görülmüyordu. Ba­ har geldiğinde ise su olan her yerde ortaya çıkı­ yorlardı. Bir saman yığını aniden sıçanlarla kay­ nıyordu. Açıktaki çöp ve kanalizasyorılar ise si­ nekkurdu, sinek ve pire üretiyor gibiydi. Arı

1672 "Difraksiyon"u keşfetti: ı�ın dalga teorisini geliştirdi.

1674 ilk Gregoryen yansıtmalı teleskobu yaptı ve onunla önemli astronomik gözlemler gerçekleştirdi.

1678 Gezegen hareketlerini matematiksel olarak tanımladı Daha sonra Newton bu çalışmaları geliştirdi.

1703 3 Mart'ta Londra'da öldü.


BiLiMİN SERÜVENi

DOG A L SEÇ İ L İ M D

üşünür Herbert Spencer "evrimn terimini Dar­

ermesi, dogal olarak olanaksızdı. Dogan tüm potan­

win'in teorisini tanımlamak için kullanmıştı,

siyel bireyler hayatta kalabilmek için savaşmak zo­

ama sözcük, Charles Darwin'in ünlü kitabı Türlerın

rundaydı. Darwin kaynaga ulaşmak için rekabet

Kökeni 'nde altıncı baskıya dek yer almadı. Darwin'in

eden bu bireyler için zaman içinde şans varyasyonla­

aklındaki kavram, teleolojik evrimin gelişimi (kusur­

rının ortaya çıkacagını söyledi.

suz bir Lamarckçı oluşa; ilahi

linnaeus Lamarck ve Cuvier,

takdire dayalı bir sona; ya da

birbirlerine benzeseler de belli

Aristocu bir amaca dcıi)ru geli­

bir türe ait bireylerin kendi ara­

şim) �ildi. Kitabın adından da

larında büyük yapısal ve orga­

anlaşılacagı gibi Darwin, köken­

nik varyasyonlar gösterebilece­

le ve belli bazı türlerin ortaya çı­

gini daha önceden ortaya koy­

kışıyla ilgileniyordu.

muşlardı. Darwin, tek bir şans varyasyonu sayesinde "on bin

Darwin doga felsefecisi de­

denemenin sonucunda hayatta

gildi. Teorilerin ancak ısrarcı sorgulama yoluyla kanıtlanabi­ lec�ini bilen bir 19. yüzyıl lngi­ liz bilimciydi. Richard Miller Ev­ rim

Evrim teorisiyle dalga geçen bu 19. yüzyıl lcarilca1ürünün baJlıQında "Bay G-g-g-0-0-0-rill" yazıyor.

Ansiklopedisi 'sinde şöyle di-

bilecegini fark etti. Bu tür denemelerden geçenlerin yavru­

yor: ·oarwin, belli bazı bitkile-

ları ise çogu zaman daha esnek

rin uzak okyanus adalarına to-

olacak ve gelecekteki denemelere daha iyi direnebilecekti.

hum halinde yüzerek ulaşmış olabileceklerini yalnızca tahminlere dayanarak söy­

258

kalan tek" bireyin, bu üstün yeten�i kendi dölüne geçire­

Darwin'in o dönemde yapay ya da dogal seçilim

lemedi; çeşitli türde tohumlan aylar boyu tuzlu su

konusunda bilemeyec�i şey ise varyasyonların, hay­

varillerinde bekletti; ardından hangi türlerin tomur­

van ya da bitkinin genetik yapısı içinde dahi var ola­

cuklandıgını görmek için onları ekti.· Darwin türle­

bilec�i gerç�iydi. Bu tür genetik d�işimlere yol

rin olaganüstü çeşitliligini de tamamen varsayımla

açabilecek nedenler. birkaç nesil içinde gerçekleıen

öne sürmedi; sekiz yılını, yolculugundan getirdi!)i

mutasyonlar; popülasyonlar arası çiftleşme; ya da

binlerce kabuklu deniz hayvanını tanımlayarak ve sı­

yalnızca şans olabilir. Degişimlerin tamamı rastlantı­

nıflandırarak geçirdi. Darwin dünyanın dört bir ya­

saldır, yani bireyin uygunlugunu arttırmak ya da

nından numuneler toplamış. çok çeşitli jeolojik olu­

azaltmak için gerçekleşmezler. Bunların bir kısmı

şumları gôzlemlemişti.

avantaj saglayabilec�i gibi, bir kısmı da saglamaya­

Charles Darwin kitabındaki savları temelden yu­

bilir. Bireye rekabetçi avantaj saglayan rastlantısal

karı dcıi)ru öyle titiz adımlarla yapılandırdı ki, sonu­

genetik d�işimlerin hayatta kalma olasılıgı daha

ca varıldıQında. dünyayı d�iştiren teori kendi kendi·

yüksektir.

nl açıklar gibi görünüyordu. Malthus'u aklının bir

Türlerin evrimi dogal seçilim sonucu gerçekleıebi­

köşesinden ayırmayan Darwin, organizmaların ha·

lir. ama bu tek yol d�ildir. Avlanma ya da çevresel

yatta kalabilenlerden çok daha fazla sayıda döl üret­

d�işim de evrimi sekteye ugratabilir. Tıpkı Lyell'in

ti9ini ileri sürdü. Her aQacın her tohumunun kôk sal­

yerbilim tarihi gibi Darwin'in evrimi de belirgin bir

ması ya da her balı!)ın her yumurtasının yetişkinli!;le

yönelimi ya da nihai amacı olmaksızın yavaş işler.


YAŞAMIN KENDiSi

üretmenin bir yolu ise bir boğayı öl­ dürüp gömmekti; bir ay geçmeden gömüldüğü yerde yüzlerce arı uçu­ şuyordu. ı 668'de İtalyan doktor Francesco

Redi, etleri kavanozların içine yerleş­ tirdi. Bazı kavanozların kapağını ka­ pattı, bazılaruun ağzını ince kumaşla kapladı, bazılarını ise açık bıraktı. Sonuçta, açık kavanozların içine si­ nekler girdi ve çok geçmeden etin

de eklenince, ortaya biyolojik dosya­ lama sistemine gereksinim duyan bir dünya çıktı. Erken dönem bilimcilerinin canlı­ lar dünyasını sistemleştirmeye çalış­ madığı da söylenemezdi. Örneğin, Aristoteles, büyük bitki ya da hayvan grupları ve bu gruplar içindeki bi­ reyler arasında ayrım yapabilmek için Yunanca genos ve eidos sözcük­

üstünde kurtçuk ve sinekler belirdi. Ağzı kumaş kaplı kavanozların da

lerinden yararlanmıştı; yani, cins ve tür. Aristoteles'in öğrencisi Theop­ hrastus da bitki dünyasını gruplara

dış tarafında sinekler toplandı ama içindeki etin üstünde yalnızca birkaç

ayırmaya başlamıştı ve bu çalışına 13. yüzyılda Albertus Magnus; 16.

kurtçuk belirdi. Kapalı kavanozlar­ daki ette ise ne sinek vardı, ne de kurtçuk. Redi'ye göre bunun nedeni,

yüzyılda ise Conrad Gesner tarafın­ dan sürdürüldü. 17. yüzyılda ise, ka­ yaların içinde o güne dek hiç görül­

ete ulaşamayan sineklerin yumurta bırakamamasıydı. Redi böylece sineklerin üretilme­

memiş yaprak, kök ve bitki ya da hayvan iskeletlerinin bulunmasıyla birlikte, canlıları sınıflandırmaya yö­

diğini, doğduğunu kanıtlamıştı. Ne var ki onun deneylerini tekrarlayan­

nelik çalışmalar iyice karmaşıklaştı. (Latincede "kazmak" anlamına ge­

lar bile, Leeuwenhoek'in suda gör­ düğü ya da bozuk çorbada rastla­ nanlar gibi küçük organizmaların kendiliğinden oluştuğuna inanıyor­ du. Kendiliğinden oluşum teorisi tüm yetersizliklerine rağmen 150 yıl kadar daha hüküm sürecekti .

YAŞAMIN DÜZENi Bilimciler mikroskop merceğinden bakarak yeni yaşam formlarını keş­ federken, gezgin ve kaşifler de mo­ dern bilimin ilk öncülerinin önüne yüz kızartıcı miktarda biyolojik zen­ ginlikler yığdılar. Buna, yapısal fark­ lılık çalışmaları sonucunda tek bir bitki ya da hayvan türü gibi görünen şeyin, aslında iki ya da üç farklı tür olabileceği gerçeğinin keşfedilmesi

len fosil adlı) bu kaskatı kalıntılar resmin neresine oturuyordu? İngiliz natüralist John Ray, türler arası yapısal farklılık ve benzerliklere odaklanarak bir sınıflandırma siste­ mi geliştirdi. Ray'e göre, yakından yapılan incelemeler, bazı özelliklerin bir bitki ya da hayvan türünü diğe­ rinden tam olarak ayırabildiğini gös­ teriyordu; boyut ve renk gibi bazı özellikler ise yalnızca tür içindeki rastlantısal varyasyorıları ortaya ko­ yuyordu. Ray'in ise basit bir kuralı vardı: Bir erkek ile dişi üreyerek, an­ ne babaya benzeyen bir organizma yaratabiliyorsa, bu bireyler aynı türe aittiler. İsveçli bitkibilimci Carolus Lin­ naeus, Ray'in "gen us" yani cins yeri-

259


BiLiMİN SERÜVENi

!arına göre sınıflandırmıştı.

TÜRLERİN

ne türler üzerine odaklanmasını ol­

ÇEŞİTLILl<'ll

dukça yararlı buldu. Bunun üzerine,

Fransa'mn doğal tarih koleksiyo­

Georges-Louis Lederc

önce büyük grupları tanımlayarak

nunu kataloglama işiyle görevlendi­

Historie naturelfe'de

türleri onların içine yerleştirmekten­

rilen Fransız matemetikçi Georges­

18. yüzyıl bilgisi

dahilindeki dogal

se Linnaeus, benzeri yapıdaki türleri ugenera/cinsler,, (ugenus,, sözünün

lim dünyasını, yerbilim, doğa tarihi

Louis Lederc, Comte de Buffon, bi­

dünyayı kataloglamaya

çoğulu) grupları içinde topladı ve

ve insanbilim diye sınıflandırmıştı.

çalıştı. Lederc'e göre,

"genera"ları familyalara, familyaları

Tüm insan bilgisini içeren ansiklo­

doganın çeşitlili�ine

takımlara ve sınıflara ayırdı. Bu

bakılırsa, yerküre

mantık sistemi, Bacon'ın öze.iden ge­

pedik çalışması Histoire naıurelle generale et pa rticuliere 'nin ilk birkaç

lncil'de sözü edilen

nele doğru yükselen bilimsel tüme­

cildi 1 749'da yayımlandı ancak Buf­

6.000 yıldan çok daha

varın1 sistemini örnek alıyordu.

fon'ın

yaşlıydı.

Yorulmak bilmez bitki koleksi­ yoncusu Linnaeus için söz konusu mantık sistemi ayrıca sahada bitki

260

çok

yoğun

bir

şekilde

çalışmasına rağmen, 50 ciltlik çalış­ ma ancak 1804'te tarnaınlanabildi. (Yunancada düzenleme anlamına

taxis

belirleme yöntemine de paraleldi.

gelen

Grew'in araştırmasından haberdar

nomos'tan türetilen) taksonomi ala­

ve yasa anlamına gelen

olan Linnaeus, bitkileri üreme yön­

nında sarf edilen bu önemli çabalar,

temlerine göre sınıflandırmıştı; çi­

bilimcileri türlerin yapısal benzerlik

çekli ve tohumlu olanlar, çiçeksiz ve

ve farklılıklarını karşılaştırma işini

tohumsuzlardan ayrılıyordu. Bitki­

bir görev olarak benimsemeye yön­

bilimci, memeli türleri ayak par­

lendirdi, hatta bir anlamda zorladı.

makları ve dişlerine; kuşları ise gaga-

Örneğin , neden omurgalıların bu


kadar çok sayıda ortak özellikleri vardı? Ya da

CAROLUS LINNAEUS

neden kurbağanın kalbi, tıpkı insanınki gibi iş­ liyordu? Nasıl bir kuşun kanat kemikleri, ker­ tenkelenin ayağına bu derece benziyor ve onun gibi işliyordu? Ve neden insanımsı maymun hem dış görünümü hem de iç yapısıyla insana bu denli benziyordu? Son soru Buffon'un çok sayıdaki yazılarından birinde yer alıyordu. Ona göre organizmalar za­ man içinde değişiyor ve yaşadıkları yer ve za­ man, ayırt edici özelliklerini belirliyordu. Buf­

Bilimsel adlandırmanın mucidi 1707 23 Mayıs'ta lsveç' in güneyindeki Smaland, Rashult'da Cari von Linne olarak dünyaya geldi.

17Z/ Tıp �itimi almak için Lund Üniversitesi' ne girdi.

1730

fon'un asistanı ve gelecekte Fransa Milli Doğa

Uppsala Bilimler Akademisi' ne botanik dalında öi)retim

Tarihi Müzesi'nde onun yerine geçecek olan ki­

görevlisi olarak atandı.

şi jean-Baptiste de Lamarck da

akıl hocasının

ayak izlerinden gitti. Tıp ve bitkibilim eğitimi alan Larnarck, eğiti­ mine rağmen müzenin omurgasızlar -bu onun kendi bulduğu bir terimdi- bölümüı1e yerleşti­ rilmişti. Lamarck kısa süre sonra omurgasızla­

1732 Lapland'i araştırmak üzere bilimsel bir keşif gezisine çıktı. Bu gezinin ardından ulaştıgı sonuçlar,

Flora Lilpponica

adıyla 1 737'de yayınlandı.

1735

rın çeşitliliği karşısında büyülendi. Lamarck,

Hollanda'ya gitti ve Harderwijk Üniversitesi'nde tıp

1 803'te öğrencilerine şöyle demişti: "Hayvarılar

�itimini tamamladı.

alemi konusunda diklrntiınizi özellikle omurga­ sız olarılara odaklamalıyız çünkü doğadaki mu­ azzam sayıları; organizasyon sistemlerinin eşsiz çeşitliliği; ve çoğalma yöntemleriyle ... (omurga­ sızlar) bizlere doğanın gerçek gidişatını, daha yüksek sınıflardaki hayvarılardan çok daha iyi gösterirler." Lamarck'm görüşüne göre, 'Tüm mahsulle­ rine varlıklarını bahşederken doğanın başvur­ duğu

iki temel ilke, zaman ve uyglm koşullar il­

kesi"ydi; "Şunu biliyoruz ki onun (doğa) için zan1an sınusızdır ve nihayetinde daima emrine

1735 Systema Naturea'yı yayınladı.

Bu eserde bitkiler, hayvanlar

ve mineraller için yeni bir sınıflandırma sistemi ortaya koydu.

1741 Uppsala'da profesör oldu. Bitkileri kendi sınıflandırma sistem ine göre düzenleyerek üniversitenin botanik bahçesini yenilemeye koyuldu.

1744 lsveç Kraliyet Bilimler Akademisi sekreteri oldu

tabidir." Lamarck bunu bir süreç olarak görü­

1753

yordu: Doğal koşullar zaman içinde değiştikçe,

En önemli botanik eseri

onun içinde yaşayan türler de yeni ve uygun

Eserde 5900 bitki türünü yeni bilimsel adlandırmayı (iki

davranışlar geliştiriyordu. Böylece kimi türlerin

terimli Latince sistem) kullanarak düzenledi.

anatomik yapıları ya da organları daha çok veya daha az kullanışlı hale geliyordu. Nihayetinde kullanışlı yapılarm boyutu büyürken, diğerleri­ ninki küçülüyordu. Tüm bu değişirrıler çok

Species Plantarum'u yayınladı.

1761 lsveç Kralı Adolf Fredrik tarafından soyluluk unvanı verılclı

1778

uzun süreçler içiı1de gerçekleşiyor ve nesilden

Bir dizi hafif felcin ardından 1 O Ocak'ta lsveç, Upp.,,ıl.ı'dıı

nesile aktarılıyordu.

öldü.


B i LiM i N S E R Ã&#x153; V E N i

262


Lamarck'a göre, örneğin, resimde görülen

JEAN-BAPTISTE DE LAMARCK

zürafa, yediği yapraklar için daha yükseğe uzan­ mak zorunda kaldığı için, uzun bir boyun geliş­

İlk evrim kuramcılanndan

tirmişti. Birbirini takip eden nesiller içinde ise uzun boyunluluk özelliği aktarılarak gelmişti; ta

1744

ki kusursuz boyun uzunluğuna ulaşılana dek.

1 Ai)ustos'ta Fransa, Picardy'de do<;jdu.

Aristoteles'ten önceki binyılda yaşayanlar gibi, Lamarck da dünyadaki değişimlere teleolojik pencereden bakıyordu. Türlerin evrimi rastlan­ tısal değildi ona göre; türlerin nihai karmaşıklı­

1756 Ameins'deki Cizvit fakültesine başladı.

1760

ğı ve kusursuzluğuna doğru ilerliyordu. La­

Cizvit College'daki okuldan ayrılarak, Yedi Yıl Savaşları sırasında

marck birçok konuyu yanlış anlamış olabilirdi

Almanya seferi için Fransa ordusuna katıldı.

ama türlerin uzun süreçler içinde değiştiklerini ve bilimcilerin omurgasızlardan öğreneceği çok şey olduğunu doğru kavranuştı.

1769 Paris'te tıp ei)itimine başladı, kısa süre sonra bitkibilime geçiş yaptı.

DARWIN'IN DEVRiMi 18. yüzyıl sonunda bilimin gelişimini belirleyen

1778

tek bir keşif varsa o da yeni "zaman" anlayışıy­

Fransa'da yetişen bitkiler sınıflandınlıyordu.

ilk botanik çalışması Flora Française'i yayımladı. Kitapta

dı. Çıkarımlarındaki yanılgılara karşın La­ marck, varlıkların bugünkü durumlarına İn­

1781

cil'de yazd1ğı gibi 6000 yıl içinde erişmelerinin

Kraliyet Bahçeleri'nin bitki koleksiyonu muhafızı oldu.

olanaksız olduğunu anlamıştı. Lamarck'ın yurt­ taşı ve rakibi Georges Cuvier, onun pek çok te­ orisinden şüphe ediyordu, ama kendi yaptığı fosil ve anatomi çalışmalarına dayanarak, yer­ kürenin düşünülenden çok daha yaşlı olduğu konusunda hemfikirdi. "Fosillerin tek başlarına dünya oluşumuna ilişkin teoriye önayak olduklarını neden kimse görmüyor?" diyordu Cuvier.

"Onlar olmasa

yerküre oluşumunda birbirini izleyen devirlerin varlığı ·hayal edilemezdi." Başkaları da benzer çıkarımlara ulaşmıştı: Danimarkalı bilimci Ni­

1794 Fransız Do\)a Müzesi'nde -fazla bilgi sahibi olmadıgı­ omurgasızlar alanında profesörlüge başladı.

1801 Omurgasız Hayvanlar Sistemi ya da Genel Sınıflar Tablosu 'nu yayımladı. Bu çalışmada alt sınıf omurgasızlar için yeni bir sınıflandırma yöntemini tanıttı.

1802 Yerküre tarihini de anlatan Hidrojeoloji'yi yayımladı ve yerkürenin periyodik olarak küresel deniz sularının altında kaldıgını söyledi.

colas Steno, 1600'lerin sonlarında fosilleşmiş köpekbalığı dişini tespit etmiş, Comte de Buf­

1809

fon ise fosilleri, "Yerkürenin bağrından gelen

Türlerin, edinilen özelliklerin kalrtımsal aktarımına dayalı evrimı teorisini de içeren Hayvanbilim Felsefesi'ni yJyımladı.

anıtlar" diye nitelemişti. Ayrıca, bulunan "bazı balık ve bitkilerin, günümüzde var olan türlere ait olmadığını" da söyledi. Cuvier' e göre, organizmalar arasındaki ortak

1815, 1822 Omurgasız Hayvanlann Dogal Tarihi'ni yayımladı

yapı ve organlar, soyla ilgili bağlantıları değil,

1829

ortak işlevleri yansıtıyordu. Değişen bir orga-

1 8 Aralık'ta Paris'te öldü.


BİLİMİN SERÜVENİ

mesinde cinsel seçilim de rol oyna­

ÖNCEKİ SAYFALAR

nizma hayatta kalmaya uygun olma­

Lamarck, edinilen

yacaktı ve uygun olmadığı için soyu

mış olabilir. "Erkekler arasındaki bu

özelliklerin aktarılabildigi

tükenen organizma diye bir şey de

yarışın en son kademesi, türün üre­

aktif hayvanın

yönündeki teorisi için

yoktu. Fosil kayıtlarının ortaya koy­

mesini en güçlü ve en

zürafanın kusursuz bir

duğu kayıp türleri açıklamak için

sağlamas.ı ve böylece türün gelişme­ sidir" demişti yazısında.

örnek teşkil ettigini

Cuvier, doğal "devrimler" varsayı­

düşünüyordu. Diger bir

mında bulundu; yani, bir türü yok

Erasmus Darwin'in -dedesinin

deyişle. bir hayvanın.

olmaya sürükleyebilecek boyutta,

ölümünden yedi yıl sonra- 1 809'da

(örnegin, agaçtan

periyodik olarak gerçekleşen felaket­

doğan torunu, bu konulara

yaprak yemek için

ler.

larda fazla ilgi göstermedi. Dar­

ilk baş­

Bu devrimlere ve türlerin yok ol­

win'in ders notları pek iç açıcı değil­

masına neden olan neydi? Cuvier bu

di ve yalnızca varlıklı bir yaşam sür­

sarl ettigi çabalar, o

konuda bir ayrıntı vermedi. İncil'e

dürmenin, böcek toplayıp kuş avla­

hayvanın yavrulannın

sıkı sıkıya bağlı olanlar, Nuh tufanı­

manın peşinde gibiydi. Tam (babası­

özelliklerini de

nın, bu tür bir olay olabileceğine ina­

nın isteğiyle) ilahiyat okuluna gir­

etkileyet>lrpdu.

nıyordu. Kayıtlı tarihin başka bazı

mek üzere olduğu sırada, araştırma

uzanmak gib� çevre\'le etkileşimleri sürecinde

olayları da uygun birer aday gibiydi;

amacıyla dünyayı dolaşacak olan

örneğin, Etna ve Vezüv Dağı patla­

H.M.S. Beııgle gemisinde kaptan yar­

maları ile Güney Amerika'daki vol­

dımcılığı görevi için teklif aldı. Baba­

kanik patlamalar ve depremler; ya da

sını diıtlemeyen Charles Darwin tek­

l 755'te Lizbon'u yerle bir ederek on

lifi kabul etti.

binlerce insanın ölümüne yol açan

Darwin 27 Aralık 1 83 ! 'de Güney

ve Tanrı'nın doğal dünya olaylarına

Amerika'ya doğru yelken açan ge­

her an müdahale ettiği inancına göl­

miyle yola çıktı. Yanına bol miktarda

ge düşüren büyük deprem ve tsuna­

defter ve kitap almıştı. Kitaplardan biri de Sir Charles Lyell'in kısa süre

mi. Fizikçi, düşünür, bitkibilimci,

ki­

mi zaman şair ve adı daha iyi tanı­ nan Charles Darwin'in dedesi Eras­ mus Darwin, l 794'te

Zoonomia; ya da Organik Yaşamın Yasaları adlı bir

264

önce yayımlanan

Yerbilinıin ilkeleri

adlı eseriydi. Britanyalı Lyell, avukatlıktan yer­ bilimciliğe geçmiş ve gerçekleştirdiği çok sayıdaki yolculuk ve araştırma­

evrim teorisi yayımladı. Darwin ki­

nın ardından, "felaketçiler" diye bili­

tapta tüm canlıların ortak bir atası

nen Cuvier ve diğerlerinin inancının

olabileceğini söylüyor, yaşamın kay­

aksine, yerküredeki

nağı olan "canlı bir lif'ten bahsedi­

devrimlere bağlı olarak ortaya çık­

değişimlerin

yordu. Bu teori bir türün başka bir

madığı sonucuna varmıştı. Lyell, en

türe dönüşebileceğini ima ediyordu.

önemli değişimlerin uzun süreçler

Erasmus Darwin başka ilgin� var­

içinde, rüzgfir ve su gibi sabit kuvvet­

sayımlar da ileri sürdü: Nüfus patla­

lerin etkisiyle, yavaş yavaş ve fark

masına bağlı rekabet türleri evrilme­

edilmeden gerçekleştiğini öne sürdü.

ye yöneltmiş ulabilir; insanlar may­

Lyell, lskoç çiftçi ve yerbilimci James

mwtlar ve insanımsı maymwtlarla

Hutton'la birlikte "tekbiçimcilik te­

yakın akrabadır; türlerin biçintlen-

orisi"ni geliştirdi: Yerküre yaşlıyd1,


değişim yavaş gerçekleşiyordu; üst üste yığılan­

CHARLES DARW IN

lar dağılıp gidiyordu ve bu süreç kesintisiz ola­

Evrim teorisinin babası

rak devam ediyordu. Bunlar 22 yaşında biri için ağır konulardı, ama görünüşe bakılırsa Darwin onlan özümse­

1809

mekte pek güçlük çekmemişti. Daha ileride,

1 2 Şubat'ta lngiltere. Shrewsbury, Shropshire'da doğdu.

"Görüşlerimin yarısı Lyell'in beyninden ileri ge­ lir" diye yazacaktı. Yolculuk Darwin'i daha cid­ di çalışmaya yönlendirmekle kalmadı, ona yaşa­ mın çeşitliliğini ilk elden inceleme olanağını da

1827 Cambridge Üniversitesi'nde, kilise kariyerine hazırlayan Christ's College'a kabul edildi.

sundu. Yolculuk ayrıca Darwin'in, türlerin za­

1829

man içinde dönüşümü üzerine yeni fikirler ge­

Böcek incelemeleri için F. W. Hope ile birlikte Kuzey Galle(e yapttgı seyahatte böceklere ve biyolojiye duydugu ilgi arttı.

liştirmesine de katkıda btılundu. Sonraki 20 yıl boyunca Charles Darwin, zih­ nini "türler sonınu" dediği konuyla meşgul etti. Evlendi, on çocuk sahibi oldu ve sekiz yıLnı yol­ culuğu sırasında topladığı deniz kabuklularını

1831 Araştırma gemisi H.M.S. Beagle'da ücretsiz dctgabilimci olarak çalışmak üzere davetiye aldı.

tanımlamak ve sınıflandırmakla geçirdi. Çeşitli

1835

makaleler yazdıysa da, "gelişimsel varsayım''ı

Galapagos Adaları'nın jeolojisi, hayvan ve bitki özellikleri üzerinde çalışmalar yaptı; ispinoz ve kaplumb<4ıları ayrıntısıyla inceledi.

yalnızca birkaç meslektaşıyla, özellikle de Char­ les Lyell ve bitkibilimci Joseph Hooker ile tartış­ tı. Darwin, tartışmasız tezler yayırrılayarak sağ­ lam bir isim elde ederse, yeni teorisinin daha kolay benimseneceğini ümit ediyordu. Bu arada ondan 14 yaş küçük olan bir başka İngiliz, aynı çizgide fikirler geliştirmekteydi. Alfred Russel Wallace 14 yaşında okuldan ay­

1839 Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi.

184()..46 Beagle'daki deneyimlerini temel alarak yerbilim ve hayvanbilim üzerine çalışmalar yayımladı.

rılmıştı. Darwin'in seferi de dahil, keşif seferle­ rinden çok etkilenen Wallace, bir meslektaşıyla

1858

birlikte denizlere açıldı. Amacı, Güney Ameri­

Alfred Russel Wallace'ın henüz yayımlanmamış olan ve ana hatlarıyla Darwin'in kendi teorisini andıran, doğal seçilim yoluyla evrim teorisini duydu.

ka'dan toplayacağı numuneleri, sonraki yolcu­ luklarını finanse etmek üzere satmaktı. Koleksi­ yonları taşıyan gemi yanana dek her şey yolun­ da gitti. Ancak cesaretini yitirmeyen Wallacc, Malay Takımadaları'na yelken açtı ve her şeye

1858 "Doğal seçilim yoluyla evrim teorisi" tezini Wallace ile birlikte Londra Linnaean Akademisi" ne sundu.

yeniden başladı. Yolda ise türlerin zaman için­ deki dönüşümleri üzerine düşündü. Darwin gibi WalJace

de, Britanyalı rahip ve

siyasi ekonomist Thomas Malthus'un çalışma­ larından etkilenmişti. Malthus, 1798 tariltli

Toplumun Gelecekteki Geliıimini Etkileyen Nü­ fus İlkesi Üzerine Makale adlı yazısında, kontrol­ süz nüfus artışının tüm türlerde yaşamı sürdür-

1859

Do{J;ıl �PÇifim Yoluyla Türlerin Kökeni üzerine adlı kitabını yayımladı. Kitap, Darwin hayattayken altı kez gözden geçirıldı 1882 19 Nisan'da lngiltere, Kent'teki Downe Malikanesi'ndQ öldli Daha sonra Londra'daki Westminster Abbey'de defrı<.'dıklı


B İ Lİ M İ N S E R Ü V E N i

YAŞA M I N K E N D i S i

EVRİM TEORiSi

mek için gerekli kaynakların yetersiz

London Tim.Sda

kalmasına yol açacağı varsayımında

Charles Darwin �in

bulunuyordu. Malthus'a göre bu,

yayımlanan ölüm

yalnızca matematiksel bir gerçeklik

ilanında şu sözlere yer

değil -popülasyonlar geometrik ola­

veriliyordu: "Gelece\)e

rak; yiyecek kaynakları ise aritmetik

bakabilseydik e\)er,

olarak artış gösteriyordu- aynı za­

Darwin'in başlattıgı

manda gelişen bir nüfusun orta ye­

tartışmanın aralıksız

rindeki fakirlerin açlığa sürüklendiği

sürdüt)ünü görürdük.H

Londra sokaklarında rahatlıkla gö­

Darvı.ıin'in ölümünün

rülebilen bir gerçekti. Nüfus artışı

ardından yayımlanan

kontrol edilmediği sürece fakirler

Amerikan dergisindeki

daha fakirleşecek ve daha büyük aç­

bu karikatür, sonu

lık yaşayacaktı. Eninde sonunda or­

gelmeyecek olan

taya çıkacak olan dünya çapındaki

tartışma hakkında

bir kıtlığın önünde durabilecek tek

bazılannın ne

şey, felaketle sonuçlanan salgınlar

düşündügünü ortaya

olabilirdi.

koyuyor.

Malthus'un teorisinde Wallace ile Darwin'in ilgisini çeken şey, nüfus artışının, hayatta kalma yarışına yol açacağı düşüncesiydi. "Birden anla­ dım ki, bu şartlar altında avantajlı varyasyonlar korunmaya daha eği­ limli olacaktı, dezavantajlı olanlar ise yok edilmeye"

diyordu

Darwin,

Malthus'un görüşlerini yorumlar­ ken. "Bunun sonucunda da ortaya yeni türler çıkacaktı. işte orada, tam o anda, başlangıç noktası olarak ala­ bileceğim bir teori bulmuştum." Bu arada Wallace da boş durmu­ yordu. Tamamladığı çalışması "Var­ yetelerin Orijinal Tipten Süresiz Olarak Ayrılma Eğilimleri Üzeri­ ne"yi Darwin'e gönderdi. "Darwin çalışmayı kayda değer bulursa, belki yayımlaması için Sir Charles Lyelle'e verir" diyordu bir yazısında. Çalışmayı gören Darwin paniğe kapıldı. Lyell onu, Wallace'ın da ay­ nı iz üstünde olduğu konusunda uyarmıştı. Darwin ise "Sözleriniz, fe-

266

267


BİLİMİN SERÜVENi

HASTALIK

J

NEDENLERi

P T 1 S T JE

O. B A

MOR G A G N I

Hekimlik ve otopsi ile

P. P. P. !'. DE SEDIBUS, ET CAUSIS

geçen yaşamı, İtalyan

M O R B O R U M

anatomi uzmanı

PER ANATOMEN INOA.GATlS

Giovanni Battista

L

Morgagnİ'ye,

1

il

l

JJ.

U

J

1'f

JJ.

U

E.·

DUSICTltll'IU, iT AJ'fOlA!1'1U,lkll'lli, NUHC N..IMUM UllTA5 a:ıMft.�1';0ttMOM OU IN:"UMUJ.s,MIDICI�, ctlll.UJ.C1$.,ANA.TOMICIS fll.CWUTUMS.

hastalıklann kendilerine

Multiplcx ıırzfixus cll: lııdex rmım1&: nominum accur.uiffimu!·

özgü nedenleri ve

TOMUS

patalojileri oldu�unu

P R l MUS

1 J. 0 $. . .. ı o a. ı: s c o N T 1 N ı N S L 1

gösterdi. Bu, 18. yüzyıl �in oldukça yeni bir kavramdı.

V E N E T l l s. M

D C

C

L

X L

• •• T Y • ll • • • • • ı o l. O • ll • • • • t • , f' J. H ' I L / H J/11, ı t1 1 e ır, 1 o ıı,11M 1' & 1., M l l l f l , le•

..

na halde doğru çıktı" diye yazmıştı

teklifi kabul ettiler. O yıl içinde Dar­

Lyell'e.

win'in

suçlanabilirdi. Hooker l i e Lyell, Dar­

Doğal Seçilim Yoluyla Türle­ rin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mü­ cadelesi İçinde Avantajlı Jrk/ann Ko­ runumu adlı kitabı yayımlandı ve

win'e yine de kitabını yazmasını

çoksatanlar listesine girdi.

Bu durumda görüşlerini yayım la­ dığında, Wallace'dan fikir çalmakla

önerdiler. Ancak hem onun, hem de Wallace'ın teorileri Linnaean Akade­

VÜCUDUN KİMYASI

misi'nin 1858'deki toplantısında bir­

Tıpkı Darwin'in yaşamın köklerine

likte sunulacaktı. Darwin ile Wallace

ilişkin anlayışının kendisinden önce-

1831 - 1865 1831

1837

1857

1858

lskoç bitkibilimci Robert Brown hücre çekird�ini

Perkinje hücreleri -beyincikteki, çok sayıda ddllanan lifleri olan büyük �nirler- keşfedildi.

Louis Pasteur mikroorganizmaların fermontosyono neden olduklarını duyurdu.

Charles Darwin ve Alfred Wallace, birbirlerinden ba­ �ımsız olarak "d�al seçi­ lim yoluyla evrim teorisi"ni geliştirdiler. Darwin 1 859'da, yeni ufuklar açan Türlerin Kökeni Üstüne adlı kitabını yayımladı.

ke)felli.

268


YAŞAMIN KENDİSİ

-Lyell'in jeolojisi, Malthus'w1 eko­

lann Anatomiyle Araştırılan Yerleşim Bölgeleri ve Nedenleri adlı kitabı, kan

nomisi, hatta Lamarck'ın Lamarc­

pıhtısından safra taşına çeşitli hasta­

ki çalışmalara dayalı olması gibi

kizmi hayvan fizyolojisi anlayışı da

lıkları açıklayan bir katalogdu. An­

görünürde ilintisiz bir dizi bilinısel

cak titiz analizleri sonucu Morgagni,

alanda -canlıların kimyasal, fiziksel

hastalık teşhisi için yeni görüşler ge­

ve anatomik işlevleri- gerçekleştiri­

liştirmeye başlamıştı. Kitabı ayrıca

len çalışmaların bir sonucuydu.

döneme özgü hastalık çeşitleri ve on­

ilki (Yunancada "doğra­ mak" anlamına gelen ana temnein

ların tahmini nedenleri hakkında da

Bunların

genel bir fikir veriyordu.

sözcüğünden türetilmiş) anatomiy­

Mikroskop, anatomik işlevle ilgili

di. Bu, Theophrastus'wı diseksiyona

yeni ipuçları elde edilmesini sağladı.

ilk

Malpighi kılcaldamar sistemini be­

insan diseksiyonlarını Herophilus

lirledi ve bu da Harvey'nin dolaşım

İskenderiye tıp okulunda Mô 300 ci­

teorisini sonuçlandırdı. Hooke do­

(teşrih) verdiği isimdi. Tarihin

varında gerçekleştirdi. Erasistratus

kuların hücrelerden oluştuğunu tes­

ise onun çalışmalarını devam ettirdi.

pit etti. Swammerdam'ın böcek di­

lıakkıııda daha

Erasistratus havanın ciğerlere girdiği

seksiyonları, bu canlıların bile kar­

fazla bilgi içiıı bkz. sayfa Bo.

sonucuna ulaştı ancak kalp ve atar­

maşık parçaları ve üreme sistemleri

damarlarda kanın değil, havanın do­

olduğunu ortaya koydu. Cuvier, or­

laştığını düşündü. Kalp kapakçıkla­

ganizmanın, her işleve karşılık gelen

rının işleyişini kavradı ama ona göre

anatomik parçalara salıip bir bütün

kan yalnızca damarlarda dolaşıyor­

olduğunu söyledi. Öte yandan, Har­

Erasistratus

vey'nin hararetle belirttiği üzere,

du. Giovanni Battiste Morgagni, İtal­

yerküre üzerindeki veya göklerdeki

ya'da kendi anatomik çalışmalarını

tüm sistemler gibi vücut da bir sis­

temel alarak dalıa yararlı çıkarımlara

temdi.

ulaştı ve hastalıkların nedenleri ve

Durıım buysa eğer, bedensel işlev­

tedavilerini araştıran patoloji bilimi­

ler de, bilinlcilerin keşfetmekte oldu­

nin temellerini oluşturdu. Morgag­

ğu fizik ilkelerini mi takip ediyordu?

Hastalık-

Pompalama yapan kalp, genişleyen

ni'nin 176l'de yayımlanan

1858

1861

1862

1865

Alman patolog Rudolf Virchow. hücrelerin ancak daha önce var olan hücrelerden meydana gelebilec�ini ileri sürdü.

Pasteur "hastalı�ın mikrop teorisi"ni geliştirdi.

Pasteur. hücresel yaşamın kendili�inden oluşumu teorisini çürüttü.

Avusturyalı bitkibilimci Gregor Mende!, bezelye bitkilerini çaprazlama deneylerini tamamladı.

269


akciğer, ka�ılan kaslar ve seğiren sinirler de bir

ANTOINE-LAURENT LAVOISIER

tür ısı motoru tarafından işletilen manivelalar, zemberekler ve kaldıraçlar gibi miydi?

Modern kimyanın babası

Karmaşık mekanizmalar 1 7. ve 18. yüzyıl zih­ nine yabancı kavramlar değildi. Hatta bir şey ne

1743

denli tuhaf, karmaşık, garip ve şal1aneyse, o ka­

26 Agustos"ta Paris'te dogdu .

dar iyiydi. Zaman otomatların zamanıydı. İn­ sanlar küçücük mekanik kuşların şakımasıyla güne merhaba diyebiliyor, sihirli kutulardaki

1764 College Mazarin"den hukuk derecesi aldı.

mekanik parmaklar soruları yanıtlıyor ve robo­

1768

tik insan şekilleri satranç oynuyordu. Tableaux

Paris Kraliyet Bilim Akademisi üyeligine seçildi.

denen üç boyutlu "resirn"lerin içinde çeşitli var­ lıklar hareket ediyor, otomatlar tiyatro oyunları

1769

sergiliyordu. 1 752'de Avusturya' da Salzburg ya­

Fransa"nın ilk jeolojik haritası üzerinde çalıştı.

kınındaki HeUbrunn bahçelerini ziyaret eden­ ler, hidrolik olarak hareket ettirilen ı 00 kadar parmakla karşılaşabiliyordu. İtalyan matematik profesörü Giovarıni Borel­

1770 Suyun topraga dönüştürülemeyecegini gösteren çalışması Kraliyet Akademisi'nde okundu.

li, insan bedeninin de benzeri bir mekanik bece­

1775

risi olup olmadığını anlamaya çalışanlardan bi­

Yanan metallerin havadaki önemli bir unsuru, yani oksijeni

riydi. Malpighi'nin arkadaşı olan Borelli, bir

emdigini kanıtladı.

makinenin işleyişini analiz edercesine, bedenin mekaniğini analiz etmeye başladı. Kuş kanatları ile balık kaslarını inceledikten sonra, uçmak ve yüzmek için gerekli mekanik kuvvetleri başarıy­ la belirledi. Borelli, insan bedeninin, tıpkı bir makara sis­

1775-1792 Fransız Barut ve Güherçile Yönetimi'nde komisyon üyesi oldu. Kimyasal alandaki uzmanl�ını askeri projelerde kullandı.

1776 Asitlerin oksijen içerdigini ileri sürdü.

temi gibi dosdoğru ayaklar üstünde kütleçekim merkezini sağlaması ve korumasını inceledi.

1783

Kol ve bacak kaslarının ne kadar kuvvet uygula­

Hidrojen ile oksijeni birleştirerek su elde etti.

dıklarını ölçtü ve elde ettiği sonuçları benzeri şekilde ayarlanmış düzeneklerle karşılaştırdı. Yürüme, koşma, zıplama ve ağırlık kaldırma hareketlerini modeUedi ve kutlanılan kuvvetler ile karşıkuvvetleri analiz etti. İç organların mekanik özellikleri olabilir miy­ di? Borelli'ye göre, kalp bir pompa silindirinin pistonu gibi çalışıyordu. Borelli kanı vücutta dolaştırmak için gerekli basıncı hesaplamıştı. Midenin öğütme makinesi, ciğerlerin ise körük

1787 Üç meslektaşıyla birlikte Kimyasal Adlandırma Yöntemi'nı yayımladı. Kitapta kimyasal bileşenleri tanımlayan bir isımler sistemi anlatılıyordu.

1788 Londra Kraliyet Akademisi üyeligine seçildi.

1789 Temel Kimya Tezi'ni yayımladı.

gibi işlediğini düşünüyordu. Julian Offroy de la

1794

Mettrie'ye göre ise vücut mekanikten başka bir

8 Mayıs'ta Paris'te öldü. Fransız Devrimi sırasında gıyotın ılP.

şey değildi. l 748'de yayunlanan kitabı L'homme

idam edildi.


BİLiMiN SERÜVENi

SAYFA 270

machine (Makine İnsan)

la Met­

rini tıpta kullanıma soktu. Omurilik

Fransız kimyager Antoine

trie'nin aykırı ve zamanı için olduk­

sinirlerini inceleyen İskoç anatomi

Lavoisier ile evlendiginde

ça ateist yaklaşıma sahip tezini orta­

uzmanı Charles Bell'in deneylerinin

yalnızca 1 4 yaşında olan

ya koyuyordu. Teze göre insan yaşa­

izinden giden Magendie, duyumları beyııe taşıyan ve beyinden kaslara

Marie-Anne Pierette

mı temelde uyarıcılara verilen bir di­

Paulze, eşinin

zi tepkiden ibaretti. Ona göre karaci­

sinyal gönderen sinirlerin izlediği

çevi rmen li�ini ve

ğerin safra üretmesi gibi, beyin de

farklı yolları belirlemeyi başardı.

laboratuvar asistanlıgını

düşünce salgılıyordu.

Yeni ufuklar açan çalışmaları Ma­

La Mettrie'nin kitabının yayım­

gendie'ye "deneysel fizyolojinin ba­

David'in tablosunda

landığı yıl, Almanya Göttingen Üni­

bası" unvanını kazandırdıysa da,

görülüyor.

versitesi'nde çalışan Albrecht von

şöhreti bedelsiz değildi. Çalışmaları

ilk insan fizyolojisi kılavu­

sırasında çoğu zaman hayvarılar üze­

yaptı. Çift, Jacques-Louis

Haller de

zunu yayımladı. Yorulmak bilmez

rinde acımasız deneyler gerçekleşti­

bir bilgi Aşığı olan Haller, bir fizikçi,

riyordu. 1824'te İngiltere'de verdiği

biyolog, bitkibilirnci, anatomi uzma­

bir konferansta Magendie, sinirleri

nı ve deneysel fizyologdu. Haller kal­

kesmenin yarattığı etkiyi gösterebil­

bi ve insan solunum sistemini birbi­

mek için carılı köpekler kullanmıştı.

rine bağlayan mekanizmaları ortaya

Uygulama büyük tepkiye neden ol­

çıkardı. Haller'in kaslar ve sinirlerle

du ve lngiltere'de ateşli viviseksiyon

yaptığı deneyler sayesinde, duyum­

karşıtı hareketi başlattı.

ların sinirlerde çok az değişinıe ne­

akıl hocasının viviseksiyon

Bernard,

tarıldıkları ve kasların tepki verdiği

temelli yöntemlerini sürdürdüyse

anlaşıldı.

de, dalla çok vücudun dahili düzeni

Gerçekleştirdiği çalışmalar Hal­

Mekanik vücut

Magendie'nin öğrencisi Claude

den olduğu, onun yerine kaslara ak­

sağlama özellikleri üstünde çalıştı.

ler'e şöhreti ve üniversitede bir kür­

Bernard'a göre, fizyolojinin doğru

süyü garantilediyse de o, sekiz ciltlik

olabilmesi için, tüm canlılar için ge­

kitabı

çerli olması gerekiyordu. Eğer vücut

İnsan Bedeninin Fizyolojik Un­

surları'nı tamamlamak ve her biri

gerçekten de makine değil, kendi

beğeniyle karşılanan şiirler ve ro­

kendini düzenleyen canlı bir sistem­

marılar yazmak üzere 1753'te doğdu­

se, o zaman "homeostasis" den (hüc­

ğu yer olan İsviçre'ye, Bern'e döndü.

relerin, oksijen ve karbondioksit

Hallerin deneysel başarısı başka

alışverişi ya da besinlerin özümsen­

dalıa fazla bilgi

araştırmacılara da ilham verdi. Fran­

mesi gibi aktiviteleri kendi kendileri­

için bkz. sayfa

sa'da François Magendie, hem katı

ne sürdürdükleri dahili denge siste­

89-90.

analitik yaklaşımı hem de acımasız

mi) kan ve sıvılar sorumlu olmalıy­

yöntemleriyle adını duyurdu. Kim­

dı.

eğitiminden geçen Magen­ die'nin ilk çalışmaları sindirim ve

açısının aksine, yiyecek ayrıştırma ve

sindirilen kimyasalların vücuda etki­

özümseme işlemlerinin büyük bir

teorisi lıakkında

yagerlik

272

Bemard

sonuçta, geleneksel bakış

leri üzerineydi. Magendie, striknin,

kısmının midede değil, bağırsaklar­

morfin, kodein ve kininin içindeki

da gerçekleştiğini ortaya koydu. Ka­

aktif bileşerıleri ayrıştırdı ver her bi-

raciğerdeki şeker depolayan madde


"glikojen"i tespit etti. Enzimlerin sindirimde

JOSEPH PRIESTLEY

oynadığı rolü ve karbonhidratların basit şeker­ lere ayrıştırılma yöntemini belirledi. Vücut bel­ ki kemik ve kastan yapılma biyomekanik bir sis­ tem içinde dolaşan sıvılardan oluşma zarif bir ağdı ama yaşam ve beden kimya prensipleriyle de anlaşılabilirdi. Bu çalışmaların çoğunun temeli "flogiston" denen maddenin sırrını nihayet çözen, bir yüz­

Oksijenin kaşifi 1733 13

Mart'ta lngiltere'nin Leeds kenti yakınlarında �du.

1752 Northamptonshire, Daventry'deki Dissenting Akademi'ye girdi.

yıl kadar önceki keşiflere dayanıyordu. Yunan­

1755

cada "yanıcı" anlamına gelen "flogiston" sözcü­

lngiltere'de, Suffolk ve Cheshire'de vekil olarak görev yaptı.

ğü aslında Alman hekim ve kimyager George Ernst Stahl tarafından kullanuna sokulmuştu. Stahl, tüm yanıcı maddelerde var olduğunu ile­ ri sürdüğü, maddelerin yanmasını sağlayan ha­ yati bileşeni tanımlamak için gereksinim duy­ muştu bu sözcüğe. Ancak neydi flogiston? Stahl

1767 Odun kömürünün elektr�i ilettigini keşfetti.

1767 Elektrikle yap�ı deneylere karşılık Londra Kraliyet Akademisi'ne seçildi.

için flogiston gerçek bir madde değil, tutuşmayı açıklamaya yarayan varsayımsal bir kavramdı.

1767

Zamanın pek çok bilimci gibi Stahl da paslan­

Benjamin Franklin'in teşvikiyle Elektri!)in Şimdiki Durumu ve Geçmişi, ôzgün Deneylerle adlı kitabı yayınladı.

ma, yanma ve soluma işlemlerinin birbiriyle ilintili olduğuna inanıyordu. Ne var ki Stahl'dan sonra bilimciler flogis­ ton'a gerçek bir maddeymiş gibi yaklaşmaya başladılar. Eğer gerçektiyse, çok tuhaf özellikleri

1771 Bitkilerin bir gazı açıga çıkardıklarını keşfetti ve buna "flogistonsuzlaşmış hava" adını verdi.

vardı. Örneğin, odun külü, odundan hafifti. Bu­

1772

nwı nedeni de büyük olasılıkla flosgiston'un ya­

Karbondioksidi suda çözmeyi başardı; Farklı Hava Türleri üzerine Deneyler ve Gözlemler adlı ilk tezini yayımladı.

nıp tükenıııiş olmasıydı. Ancak sülfür ve fosfor, havada yakıldıktan sonra, yanma öncesine göre daha ağır oluyordu. Fransız kimyager Antoine Lavoisier, tutuşma sırasında sülfür ve fosforun havadan bir şeyler emdiklerine karar verdi. Yüzyılın başlarında kimyagerler gazları kapa­ lı ortama almanın yollarını geliştirmişlerdi. An­ ne ve babasının servetlerinin varisi ve başarılı bir işadamı olan Lavoisier, gaz çalışmaları için bir laboratuvar kurma olanağına sahipti. Lavo­ isier, hıı

bborntııvarda tutu şm a sürecini anlaya­

bilmek amacıyla çalışmalara koyııldu. Son dere­ ce sabırlı olan Lavoisier, deneylerine büyük ti­ tizlikle yaklaşıyordu. Sonuç elde edemediği du­ rumlarda her şeye baştan başlamaktan çekinmi­ yordu.

ım Gazlann özellikleriyle ilgili çalışmalarına karşılık Kraliyet Akademisi tarafından Coplef Madalyası'na layık görüldü.

1774 Kırmızı cıva oksiti ısıtarak renksiz bir gaz elde etti ve onun oksijen oldugunu söyledi.

1794 ABD'ye göç etti.

1804 6 Şubat'ta Pennsylvania, Northumberland'da öldü.


BiLiMiN SERÜVEN i

YAŞA M I N K E N D i S i

meden kaynaklanıyordu. Yeni gaz,

YAŞAM SOLUiiU

fareyi cam hazne içinde yaşatan gaz­

Lavoisier,

la aynı olduğundan, Lavoisier tutuş­

laboratuvarındaki

manm bir şekilde soluma ile ilişkili

denekler tarafından

olduğundan emindi.

solunan havanın

Lavoisier'in çalışmaları, gerçekten

bileşenleri üzerine çeşıtli

de tutuşmaya hazır bir yer ve za­

deneyler gerçekleştirdı.

manda gerçekleşti. Fransız Devrimi

Titiz çalışma yöntemiyle

ulusa kısa bir sevincin ardından kaos

ünlü olan eşi

getirmişti. Lavoisier özgürlük dava­

Marie-Anne ise notlar

sını destekliyordu ama Fransa' da ge­

aldı.

reğinden uzun süre kaldı, çünkü zenginliği ve monarşiyle olan mali bağlantıları, Terör Dönemi başladı­ ğında

elini

kolunu

bağlamıştı.

l 794'te diğer varlıklı finansörlerle birlikte giyotine gönderildi. Lavoisier'in başma gelenleri du­ yan Fransız matematikçi )oseph­ Louis Lagrange şu yorumu yaptı: "O kafayı kesmeleri tek bir an sürdü; oy­ sa bir benzeri yüzlerce yıl gelmeyebi­ lir.,,

TÜM HÜCRELER HÜCREDEN GELİR İlk mikroskopların sınırlı becerileri­ ne rağmen, bilimciler hücreye ilişkin bilgilerini durmaksızm geliştirdiler. Anatomi uzmanları ve fizyologlar 1 8. yüzyılda bedeni, işleyen küçük parçaların bir bileşimi olarak görme­

274

l 774'te İngiltere'de Joseph Priest­

(Günümüzde oksitler dediğimiz)

la deneyler yapmaya başladı. Gazın,

ley de gazlarla deneyler yapmaktay­

çeşitli cıva ve kurşun alaşımlannı

sülfür ve fosforun yakılmasıyla ger­

marılan bir hastalığın nedeninin iç

dı. Priestley, cam bir haznenin içinde

ısıtmak da belirlenemeyen kayıp ga­

çekleşen ağırlık artışından ve metal

organlardan birinde bulw1abileceği­

ye başladılar. Örneğin, anatomi uz­

mum yakıldıktan sonra kalan hava­

zı yenilemeye yarıyordu. Bu gaza

paslanmasıyla oluşan oksitlerden so­

ne inanıyordu. Kısa süren araştırna

nm bir fareyi yaşatmaya yetmediğini

maruz bırakılan mum daha parlak

rumlu olduğunu keşfetti. Lavoisier

süreci içinde Fransız anatomist Xa­ vier Bichat, 2 1 çeşit insan dokusu be­

biliyordu. Ancak Priestley haznenin

yanıyordu . Priestley sonunda canlı­

gaza "oksijen,' adını verdi; yani asit

içine yerleştirilen küçük bir bitkinin

lık veren bu gaza bir isim buldu:

oluşturan. Yeni bulunan gaz tutuş­

lirledi. Ayıu dönemde birçok kişi,

havayı yeniden solunabilir hale ge­

"flogistonsuzlaşmış hava."

ma sürecini açıklamasına yardın1Cı

canlı dokunun daha küçük birimler­

tirdiğini ve farenin de bu şekilde ne­

Lavoisier'in kendi deneyleri, Pri­

olmuştu. Lavoisier'e göre bu süreç

den oluşabileceğini düşünüyordu;

fes alıp vermeye devam ettiğini keş-

estley'in bulgularını destekliyordu.

atmosferik oksijen ile yanar madde

MO 5. yüzyıl Yunan doğa felsefecile­

fetti.

Böylece o da yeni keşfedilen bu gaz-

arasında gerçekleşen kimyasal birleş-

rinin ileri sürdüğü atom gibi birin1-

·

275


BİLİMİN SERÜVENi

FOTOSENTEZ F

ofotentez bitkilerin büyüme ve doku yenileme

ikinci aşamada, klorofil katalizör görevi görerek,

amacıyla karbondioksit ve su gibi inorganik

ışık enerjisinin su moleküllerini oksijen ve hidrojene

maddeleri organik maddelere dönü�ürme işlemine

ayrı�ırmasına yardımcı olur. Hidrojen moleküllerinin

denir. Daha çok yeşil bitkilere özgü bir işlev olması­

bazıları şeker üretmek üzere karbondioksidin karbo­

na ra!)men fotosentez aynı zamanda su yosu nların­

nuyla birleşince, karmaşık bir dizi kimyasal tepkime

da, hatta bazı bakterilerde

-ikinci aşama- başlar.

de gerçekleşir. Hayvanla­

Böylece şeker, bitkinin

rın ç�u otçul oldugu (ya­

büyümek ve üremek için

ni bitki ile beslendi9i) için,

gereksinim duydu9u ni­

fotosentezin hemen he­

şasta, ya9, protein, vita·

men tüm canlıların yiyecek

minler ve diger maddelere

üretim süreci sayıldı91 söy­

dönüşüm için bir temel

lenebilir. Kayna9ını güneş

olu�urur. Bu maddeler

ışı9ından (ya da suni ışık­

aynı zamanda hayvanlar

tan) alan ve havaya oksi­

aleminin besin zincirini de

jen salımı saglayan bu sü­

saglar.

reç. fotosentezin hayvan­

Küçük bir miktar oksi·

lar dünyası ve yerküre için

jen, besin üretiminin so­

çevresel önemini iki kat arttırır. Fotosentezin iki a�ma­ sı vardır: Birincisi, güneş ış19ının

yakalanması

nucunda kullanım dışı ka­ Ortalama bir yeşil bitkinin yapragında. resimdeki hücre i9 küçük noktacıklar gibi, bet milyar kloroplast bulunur.

rar. örnegin, geceleri gü­

ve

neş enerjisi olmadıgında,

kullanılması; ikincisi, kar-

bitki hala gereksinim duy­

bon dönüşümü.

du9u enerjiyi kendi besini·

Konunun büyük kısmı­

nin oksidasyonuyla ürete­

nı ilgilendiren yeşil bitki­

bilir. Fotosentez sürecinde

lerde fotosentez daha çok

ortaya çıkan oksijen fazla­

yapraklarda

gerçekleşir.

sı, stomata yoluyla çevreye

Sürecin önemli etkenlerin­

verilir ve atmosfere geri

den su, bitkinin kökleri ta·

döner.

rafından emilerek yaprak­

Klorofilin -dolayısıyla

lara aktarılır. Aynı zaman-

bitki dünyamızın büyük

da yapraktaki "stomata• denen deliklerden içeri ha­ vadaki karbondioksit girer.

276

labilir ama bu da bitkinin solunum sürecinde işe ya­

Su,

bir kısmının-yeşil olması bir rastlantı degildir. Anla­

kloroplastların, yani

şıldı{lı üzere güneş tayfının kırmızı ve mavi kısımları

önemli pigment elementi klorofili içeren mercek bi­

bitkiler için gerekli enerjinin tamamını saglar. Kloro­

çimli küçük yapıların nemli duvarlarındaki solüsyona

fil en çok bu alanları SDgurur. Yeşil alanın ise (500 ila

katılır. Kloroplastlar gerçek fotokimyasal sürecin ya-

600 nanometrelik) çok küçük bir kısmı SDguruldugu

şand191 çoklu arenalardır.

için geri yansıtılır ve bitkiler yeşil bir görünüm alır.


YAŞA M I N K E N D i S i

!erden. Sözkonusu birimler yalnızca

ciliğe geçen yaygaracı Alman bir

daha küçük organlar mıydı ve bede­

avukat, 1 837'de hücrenin sırrının

Louis PaılıN'

nin atomik yapısını temsil ediyorlar

çöztildüğünü ilan etti.

canlıların hayati yapıları olduğu gö­

� ııılbooıgııııiııNllın � ..... � iqü1111 !IDIR, � oıvıııiııı•11 IRlllOi flıllı llJjdl lwııa.....­ belkld. llql sOlll! homalalcllk

nu ileri sürdü. Bu önerme bilim ca­

rüşünü büyük bir rahatlıkla savun­

miasında fazla etkili olmadı çünkü

du.

mıydı?

1837' de avukatlık işini bıraknuş,

1805'te Alınan doğa felsefecisi Lo­

Almanya, Jena'da bitkibilim öğret­

renz Oken, hücrenin kendisinin de

mekte olan Matthias Jakob Schlei­

canlı bir varlık olduğunu iddja etti;

den'in, çoğu botanikçinin bütün

tıpkı Leeuwenhoek'in mikroskopla

vaktini alan, zahmetli bitki sınıflan­

baktığı suyun içinde gördüğü yüzen

dırma işi için yeterli sabrı yoktu. Bit­

canlılar gibi. Oken, 1830'da, bu bi­

ki kökenleri üzerine yazdığı bir ma­

rimlerin biraraya gelmesiyle tüm bit­

kalesinde Schleiden, hücrenin tüm

ki ve hayvan dokularının oluştuğu­

Oken ruç mikroskop kullanmamıştı.

Bu iddia, Schleiden'in arkadaşı

Ne var ki Britanyalı bitkibilimci

fizyolog Theodor Schwann'ın çalış­

Robcrt Brown, bitki hücrelerinin

malarıyla desteklendi. Schleiden'den

içinde tıpkı Leeuwenhoek'in hay­

daha sakin karakterli olan Schwann,

vancı.klan gibi bazı unsurlar olduğu­

sindirim ve fermantasyon, yani şeke­

nu gördüğünde, Oken'in önermesi

rin karbondioksit ve alkole dönüşü­

kulağa o kadar da tuhaf gelmedi.

mü üzerinde çalışıyordu.

ilk lıücre

Fermantasyon antik dönemden,

Brown bu öğelere "çekirdek" adını

çalışmaları

verdi. Daha çok görme üzerine yap­

hatta beliti tarih öncesinden beri bi­

lıakkuıdtl daha

tığı çalışmalarla tanınan Çek fizyolog

liniyordu: Üzümdeki şekerlerin fer­

fazla bilgi içiıı bkz.

)an Evangelista Purkinje, hayvansal

mantasyonu sonucu ortaya şarap çı­

sayfa ıoı-104.

doku hücrelerinin içinin boş olma­

kar, tahıldaki şekerlerin fermantas­

dığını, "protoplazma" admı verdjği

yonu sonucu ise bira ya da damıtıl­

maddeyle dolu olduğunu gözlemle­

mış alkollü içki. Ancak Schwann'm,

di. Purkinje ayrıca hücre bölünmesi­

fermantasyonun canlı

ne tanıklık ettiğini de bildirdj,

-onun çalışınalarmda ise ınayanm­

Felsefe tek başma, hücre yapısı ve

hücrelerin

normal yaşam sürecinin bir parçası

işlevi hakkında kanıt sağlamak için

olduğu yönündeki iddiası bilimcile­

yeterli olmasa da, gözlem bilimi de

re

teknoloji yetersizliğiyle sınırlanıyor­

Schwann, Alman meslektaşlarınm

du. Mikroskop mercekleri kötü de­

horgörüsünden

ğildi ama bileşik mercekleri etkileyen

Belçika'ya kaçtı. Ne var ki iddiasmda

Sclıwamı lıakkında

ışık sapması kaynaklı pus giderilene

haklıydı: Canlı hücreler enerjilerini

da/ıa fazla bilgi

dek, yeterince iyi de değildi. J830'la­

şeker moleküllerini parçalayarak el­

için bkz. !Juy/u

ra gelindiğinde sorun büyük oranda

de ediyorlardı.

103-104.

saçma

geliyordu.

Sonunda

uzaklaşmak

için

çözülı11üştü ve hücre yapısının yanı­

Schwann'a göre, fizyolojiyi anla­

sıra, bitki ile hayvan hücre benzerlik­

manın yolu, hücreyi anlamaktan ge­

leri de iyice netleşmişti. Hatta öyle

çiyordu. "Temel kısınlların her biri­

netleşmişti ki, sonradan bitkibilim-

nin kendine ait bir kuvveti, kendine

Sclıliede11 ve

271


B i L i M i N S E RÜ V E N i

KAUTIMLA GELEN

ÖZELLiKLER 1860'"'rda Avusturyalı bitkibilimci Gregor MendEJ tarafindan yapı"'n çalıımalara göre. yuvarlak ve buruşuk tohumlann çaprazlanması sonucu ortaya tatlı bezelye nesilleri çıkıyordu. Çapra�amayla ilk nesilde yalnızca yuvarlak tohumlar, üçüncü nesilde ise üç yuvarla\)a kar,.lık bir tıuruıuk tohum üretiliyofdu.

ait bir yaşamı var" demişti 1839 ta­

liği için çalışmaya yönelttiğine dair

rihli kitabı

hatalı görüşü paylaşsa da, sonuçta

Hayvan ve Bitkilerde Yapı ve Gelişimin Benzerliği Üzerine Mik­ roskobik Araştırmalar' da.

278

hücre teorisinin temel parametrele­ rini belirlemeyi başardılar.

Her ne kadar Schwann ile Schlei­

Polonya doğumlu patolog Rudoif

den, hücrelerin kristal oluşumuna

Virchow, iki Alınan bilimcinin çalış­

benzer, kimyasal bir süreç sonucu

malannı geliştirdi. 1 858'de yayımla­

ortaya çıktığına ve yaşamsal bir kuv­

nan

vetin onları organizmanın ortak iyi-

Virchow, hücre teorisinde yaşamsal

Hücre Patolojisi

adlı kitabında


Y A Ş A M ı N K E N D iSi

kuvvetin yeri olmadığını iddia etti. Çalışmalarmda, hayvan hücrelerini inceleyen yurttaşı Pole Robert Re­ mak ile bitki hücrelerini inceleyen Fransız bitkibilimci Barthelemy Du­ mortier'in keşiflerini temel alan Virchow, en sonunda

cellula

Omnis cellu/a e

[Tüm hücreler hücreden ge­

lir] sloganmı ortaya attı. Organizma­ ları şekillendiren merkezi bir yaşam­ sal kuvvet yoktu. Hücreler, "dokula­ rı, organları, sistemleri ve bireyi meydana getiren ve belli bir bağımlı­ lık içinde yaşayan o uzun oluşumlar zincirinin son halkası" idi. Bir patolog olarak Virchow'un ba­ kış açısına göre hastalıklar hücrenin anormal koşullara gösterdiği tepki­ den kaynaklanıyordu. Virchow hüc­ releri

toplumun

özerk üyelerine

benzetiyordu. Ona göre toplumun her bireyi, komşusunun refahı ve or­ ganizmanın bütünü için çalışmak zorundaydı. Ancak sistem aksadı­ ğmda ortaya hastalık çıkıyordu. Her canlı organizma hücrelerinin bir toplamıydı ve bu hücrelerin her biri de kendi başma bir birimdi; "yaşam­ sal" öneme sahipti ve "yaşam özel­ likleriyle dolu"ydu.

KALITIM YASALARI 19. yüzyıl sonlarında bilim dünyası­ nı oldukça meşgul etmiş olsalar da, hücre ve evrim teorileri türlerin ken­ di özelliklerini nasıl aktardıklarını ya

taşır" varsayımma açık görünüyor­

da nesiller arası ortaya çıkan deği­

lardı. Eğer bu doğruysa ve hücre yal­

şimleri açıklamıyordu.

nızca hücreden geliyorsa,

hücreler

MEN DEL 1 0.000 kada r bitk�

çaprazlama yoluyla

Mikroskoplar geliştikçe hücrele­

tüm bu bilgiyi birbirlerine nasıl akta­

birleştiren Gregor

rin olağanüstü karmaşık olduğu or­

rıyordu? Organizmalar ebeveynleri­

Mendel, genetikle ilgili

taya çıktı. Öyle karmaşıklardı ki,

nin özelliklerini nasıl alıyorlardı? So­

çalıımalan ile ün elde

Virchow'un, "Hücre kendi içinde

ruyu yanıtlamaya başlayacak olan

etmek ya da tanınmak

organizma özelliklerinin tamamını

teori, Bohemyalı bir keşişinin bahçe-

peşinde �ildi.

279


Bi L i M i N S E R Ü VEN i

ANTİSEPSİ

Y A ŞA M I N K E N D i S i

sinde yeşerdi.

Doktor lgnaz Philipp

Kendi anlattıklarına bakılırsa Jo­

Semmelweis, Joseph

hann Mende!, yoksul ve mutsuz bir

Lister ve Robert Koch'un

gençlik geçirmiş, duygusal çöküntü

keşiflerini takip eden

dönemleri atlatmıştı. Güvenli bir ha­

�llar içinde cerrahi

yat sürebilmesi için tek çıkış yolu ki­

uygulamalarda büyük

lise gibi görünüyordu.

d09i�m� gerçekleşti.

Mende! 1843'te, 21 yaşında, Mo­

Bu fotcıgrafta patolog

ravya, Brünn' deki (daha sonraları

Rudolf Virchow,

Çek Cumhuriyeti'ndeki Brono) Au­

1 900'de bir beyin

gustinyen manastıra girdi ve Gregor

ameliyatını izliyor.

adını aldı. Bilin1, özellikle de fizik eğitimi alsa da Mende! pek başarılı olamamış, eğitmenlik sertifikası sı­ navını dahi geçememişti. Viyana Üniversitesi'nde

ilci y1' fizik,

mate­

matik, biyoloji ve bitkibilim oku­ duktan sonra 1854'de manastıra dö­ nerek bir teknik lisede doğa bilimi dersleri vermeye başladı. Bunu izleyen on

ilci y1' içinde sap­

lantılı bir titizlikle çalışan Mende!, dikkatle planlanmış bir dizi deney gerçekleştirdi. Denekleri, manastır bal1çesinde yetiştirdiği bezelye bitlci­ leriydi. Nom1al koşullar altında bu bitkiler kendi kendilerini dölleyerek ortaya uzun ya da kısa, farklı renkte çiçekleri ve farklı biçin1de tohumları olan bitkiler çıkarıyorlardı. Tüm bu varyasyonlar içinde belli bir düzen

Gregor Meııdel

olup olmadığını anlamaya çalışan

lıakkmda dalıa

Mende!, bitkileri çaprazlayarak çeşit­

fazla bilgi için bkz.

li deneyler gerçekleştirdi. Uzw1 bit­

sayfa 135.

kiyle uzunu, kısa ile kısayı, ya da uzun ile kısayı çaprazladı. Uygulamanın kendisi yeni değildi. Çeşitli tahıl bitkilerini ya da evcil hayvanları iyileştirmek amacıyla ya­

280

malarını açıklayabilecek bir bilim

nıin yaygın bakış açısıyla çelişiyordu.

geliştirmekti.

du. Kısa ile kısayı çaprazlamak ise kı­

Bu bakış açısına göre bir türün iki

sayla sonuçlaıııyunlu. Ancak Men­

ayrı soyu biraraya getirildiğinde or­

de! uzun bitkileri kısa olanlarla çap­

Bunun üzerine Mende!

kılı kırk

ilci soyun özelliklerinin bir

pılan suni melezleme işlemleri tarili

yararak 10.000 kadar bitici ile çeşitli

taya, her

öncesinden beri gerçekleştirilmek­

deneyler gerçekleştirdi ve elde ettiği

karışınu çıkardı.

razladığmda ve ortaya çıkan tohum­ ları da yetiştirdiğinde, orta boylu bit­

teydi. Mendel'in amacı ise bu çağlar

sonuçları defalarca

tekrarlayarak

Uzun bitkiyle uzun olarılar çap­

öncesine dayanan dölleme uygula-

kiler elde edemiyordu. Birkaç kısa,

gözden geçirdi. Vard1ğı sonuç, döne-

razlandığında ortaya uzun çıkıyor-

birkaç uzun bitici de elde edemiyor-

281


BiLiM i N S E R Ü V E N i

du. Elindeki tüm bitkiler uztm olu­

etkenlerin seri halinde aktarılmadı­

yordu. Sonuçlara şaşıran Mende!,

ğını anladı. Örneğin, boy ve tohum

uzun bitkilerden elde ettiği tohum­

biçimi, her zaman birlikte aktarılma­

ları ekti. Bu tohumlardan ise iki

yabiliyordu. Aksine her üreme hüc­

farklı boyutta bitki üredi; uzun ve kı­

resi ebeveynlerin her birinden rast­

sa. Oran üç uzun bitkiye karşılık bir

gele bir kalıtunsal etkenler serisini

kısa bitkiydi. Tekrarlanan deneme­

alıyordu.

lerden de aynı sonuçlar elde edildi. Neler oluyordu?

"iki ebeveyn tipine ek olarak, me­ lezlerin kendilerine benzer döller

Mende! her bitkide boyu kontrol

üretmelerine ilişkin dikkat çekici fe­

eden iki adet kalıtımsal etken olduğu

nomen böylece açıklanmıştır," di­

sonucuna vardı. Bunlardan biri er­

yordu Mende! yazısında. Örneğin,

kek ebeveynden geliyordu, diğeri de

kısa-uzun çaprazlaması, uzun-kısa

dişi ebeveynden. Mende! uzun bir

çaprazlamasıyla

bitkiyi kısa olanla çaprazladığında,

yordu. Ya da Mendel'in sözleriyle,

aynı sonucu veri­

k i i etkenin dört kombinasyon oluş­

"iki özellikten hangisinin polene,

turması mümkündü: uzun-uzun,

hangisinin üreme hücresine ait ol­

kısa-kısa, uzun-kısa, kısa-uzun. An­

duğu, döllenmenin sonucunu belir­

cak elde edilen dört bitkiden üçü

lemiyor"du.

uzun olduğu için Mende! uzunluk

Mende!

elde

ettiği

sonuçları

etkeninin baskın, kısalık etkeninin

1866'da Brünn Doğal Bilin1 Derne­

ise çekinik olduğunda karar kıldı.

ği'nin dergisinde yayımladı. Olasılık

ayrı özellikle gerçekleştirilen

teorisi ve istatistiksel analizi oldukça

deneylerin sonuçları da aynı oranla­

yenilikçi bir biçimde kullanan bu ça­

ra işaret edince, Mende! her özelliğin

lışma, günümüzde deneysel tasarım

iki kalıtımsal etkenle temsil edildiği­

ve raporlama için bir örnek teşkil et­

Altı

ni düşündü. Ayrıca sperm ya da yu­

se de, onlarca yıl bitkibilimciler tara­

murtada kalıtımsal etkenlerden an­

fından az bilindi ve ender olarak

cak biri bulunuyor olmalıydı -yani,

anıldı. Mende! çalışmanın bir kop­

ya uzun ya da kısa- her ikisi birden

yasını Darwin'e gönderdiyse de,

değil. Sonunda Mende!, kalıtımsal

Darwin'in çalışmayı okuduğuna iliş-

1876 - 1916 1876

1882

1892

Alman embriyologlar Oskar Hertwig ve Hermann Fol, döllenmiş yumurtalann hem erkek hem de dişi çekirde\')i içerdi�ini gösterdiler.

Alman anatomi uzmanı Walther Flemming, hücre bölünmesini inceledi ve bu sürece "mitoz" adını verdi.

Rus mikrobiyolog Dimitri lvanovski, bakteriden küçük bazı etkenlerin hastalıklarla ilişkili olduğunu keşfetti; virüs kavramının do<'.juşu.

282


kin herhangi bir kanıt mevcut değil. Mende! bilimsel araştırma sonuçla­ rıyla ilgili başka hiçbir şey yazmadı. Manastırda baş keşiş seçildikten son­ ra, öldüğü yıl olan 1 884'e dek bu gö­ revi sürdürdü. 1900'de, tuhaf bir dizi olaym ar­ dından Mendel'in çalışması ana akım bilim çalışanları arasında yeni­ den gün ışığına çıktı. Aslmda bu ça­ lışma çok geçmeden bilimin ana akı­ mmı belirleyecekti. Birbirinden bağımsız çalışan üç araştırmacı kalıtım sürecini keşfet­ tiklerini duyurdular. Ayrıca her biri, çalışmalarınm son aşamasında, ya da bunun hemen ardından, adı sanı bi­ linmeyen bir keşişin çalışmasına rastladıklarını da bildirdiler. İşin il­ ginci, sözkonusu keşiş kalıtm1m te­ mel yasalarını çoktan keşfetmekle kalmamış, araştırmacıların kendileri tarafından yapılan çalışmaları da gölgede bırakmıştı. Genetikbilimci Daniel L. Hart! ile Vitezslav Orel'in 1992 tarihli maka­ lelerinde de belirttikleri gibi Mende! temelde bir melezleme uzmanının işini yapmış olsa da, olağanüstü bir kavrayışla, "kalıtımsal özelliklerin hücresel unsurlarca belirlendiğini ... "

keşfetmişti. Bu unsurlar, "çiftler ha­ linde bulwrnyor, bölünme ve ba­ ğımsız tasnif sürecinden geçiyor ve birbirini izleyen kalıtımsal aktarın1lar boyunca değişmeden kalıyor"du. Geçen otuz beş yılın ardından, araş­ tırmacıların ekleyeceği fazla söz yok­ tu. Araştırmacıların Mendel'in çalış­ masını tam olarak ne zaman keşfet­ tikleri ve bu çalışmanın onların çalış­ maları üzerinde ne derece etkili ol­ duğu o günden bu yana tartışılıyor. Ancak bilimciler Mendel'e hakkını teslim ettiler. Yeni yeşermekte olan kalıtım çalışmalarma Mendelizm adı verildi ve Mendel'in melez oluşum ve gelişimi ile kalıtımsal etkenlerin aktarımına ilişkin teorileri "Mende! yasaları" olarak benimsendi. Yine Mendel'in btılduğu dominant (bas­ kın) ve resesif (çekinik) terimleri ise kalıtım biliminde benimsendi ve bu alanda halen yaygın olarak kullanılı­ yor. Mende! çalışmasının b'Üll ışığına çıkışından kısa süre sonra araştırma­ cılar, hücre bölünmesi sırasında olu­ şan ve uzunlamasına ikiye ayrılan kromozom adlı ipliğimsi yapıların önemini kavramaya başladılar. Bu

BAKTERi

Yl\1clLsl (Yunancada bak� yıyici anlamına gelen) balctenyofaılar. � bulaşan

Wilsle<dir. 1940'1arda keşfedlen � kolera "" hıyaıtı kl ı veba gibi hastılıldann tedavi!inde ümit verici gibi

gOriııüjortaıdı. Ancak denemeler

başarısız oldu "" antibiyotil:leri ortaya Qkljlyia birlikte uygulama tamamen t.nt edildi. ilaca dayanıldı bakterileM 1990'1arda ortaya Qkljlyia bif1ikle, �rüsler yeniden mercek altında alındı.

1902

1905

1911

1916

Amerikan genetikbilimci Walter Suttan. kromozomların çiftler biçiminde oldugunu ve kalıtımın taşıyıcısı olabileceklerini söyledi .

Amerikalı hayvanbilimci Clarence McClung, dişi memelilerde iki tane X kromozomu, erkeklerde ise bir X bir Y kromozomu oldugunu ortaya koydu .

Amerikalı genetikbilimci Thomas Morgan Mendelyen etkenlerin -Mendel'in önerdigi aktif kalıtım unsurları­ kromozomlarda bir dizi şeklinde �ralandıgını ileri

Kanadalı mikrobiyolog Felix d'Herelle wktcriyofojları keşfetti.

sürdü.

..

S tfM(# I ..,, , - ·'

.. .... ... I"! ,,,,... ,,.... ., ,, . .....

283


Bi L iM i N S E R Ü V E N i

AŞI ARAŞTIRMASI Şubat 1946'da Loodra'daki bir labo<atuvarda \alışan iki bilimci, grip virüsünü uyuşturulmuş bir gelinci<)e şırınga ediyorlar. Ümitleri, ölümcül virüse çare

bulmak. 1918-19 yıllarında onaya \ıkan grip virüsü dünya

\aPında yakla�k 25 milyon kişinin ölümüne yol a\t.

yapılar bir yüzyıl kadar önce mikros­

284

!arın -Mendel'in deyişiyle- kalıtım­

kop altında görüldüyse de, ancak

sal etkenleri taşıma işlevini yerine

Mende! ile takipçilerinin ortaya koy­

getirdiğin i anlamaya başladılar. Ya­

duğu ilkelerden sonra bilimciler on-

şamı şekillendiren bu küçük bilgi


parçacıklarına çok geçmeden "gen" adı verile­

JAMES WATSON

cekti.

TUHAF YENi YAPILAR Belli bakteri türlerinin belli hastalıklara yol açtı­ ğı henüz 1 880'lerde biliniyordu. Ancak yine de çiçek hastalığı ve grip gibi hastalıklar varlıkları­

DNA'nın ikili sarmalını bulan iki kişiden biri 1928 6 Nisan'da Chicago, lllinois'de d«)du.

nı sürdürüyor, kimse onlara neden olan pato­

1943

jenleri blllamıyordu. Şifresi kırılamayan hasta­

1 5 yaşında burs alarak Chicago Üniversitesi'ne girdi.

lıklar bitkileri de vuruyor, tütün bitkisinde has­ talığa yol açan patojen üzerinde özellikle duru­

1947

luyordu. Bazı araştırmacılar bitki özsuyunda bir

Zooloji alanında lisans derecesi aldı.

toksinin varlığından şüpheleniyordu ama iyice seyreltilmiş özsular bile hastalığı bulaştırmayı sürdürünce, sorumlunun bir tür organizma ol­ duğu sonucuna varıldı. Ne türden olursa olsun, bu patojenin iyi sak­

1950 X-ışınlarının bakteriyofajlar üzerindeki etkisini inceleyen tezini sunarak, lndiana Üniversitesi hayvanbilim dalında doktora�nı tamamladı.

landığı belliydi. Bakterileri yakalamak üzere ta­

1950

sarlanmış seramik filtrelerin çok küçük göze­

Milli Araştırma Konseyi'nin Merek Fellow bursuyla doktora sonrası yılını Kopenhag'da gEÇirdi.

neklerinden geçebildiğine göre patojenin bakte­ riden de küçük olması gerekiyordu. Dönemin en iyi mikroskobu altında dahi görünmüyor, al­ kolle öldürülemiyor ve suni ortamda yetiştirile­ miyordu. Beijerinck buna

dum adını

contagium vivunı flui­

verdi, diğer bir deyişle "virüs".

Sonraki yıllarda keşfedilen ayrıştırma yön­ temleri, virüslerin gizemini daha da arttırdı. En büyük virüsler bile mikroskop altında güçlükle görülebiliyordu. Bilinen tüm organizmalar ve bilinen tüm hücre.ler genetik materyal moleküllerinin yaru­ sıra, bir solunum vasıtasına ve metabolizmaya sahip olduğuna göre, virüs nastl canlı organiz­

1951 Francis Crick ile birlikte lngiltere'de, Cambridge'deki Cavendish Laboratuvarları'nda DNA yapısını incelemeye başladı.

1953 Crick'le birlikte "Nükleik Asitlerin Moleküler Yapısı"nı yayımlayarak DNA' nın yapı ve işleyi�ni keşfettiklerini duyurdu.

1961 Harvard'da biyooji profesörl�üne atandı.

1962 Fizyoloji, yani tıp dalında Nobel ôdülü'nü Francis Crick ve Maurice Wilkins ile paylaştı.

ma olabilirdi? Canlı organizma yerine, canlı kimyasal molekül olması mümkün müydü? 1932'de Amerikalı biyokimyager Wendell Stanley, kendisine 1946'da Nobe.I Kimya Ödülü kazandıracak olan çalışmaları sırasında, kon­ santre tütün virüsü kültürlerinin kimyasal tep­ kimeye maruz bıraktlması halinde, ortaya kris­

1968 DNA keşfini anlatan ikili Sarmal isimli kitabını yayımladı.

1988 Ulusal Saglık Enstitüsü' nün başlattıgı insan Genom Projesi'nin yönetici yardımcılıgını üstlendi.

tal oluşumların çıktığını keşfetti. Oluşumlar,

1989

protein ve nükleik asit kimyasalları içeriyordu.

insan Genom Projesi yöneticili9ine yükseldi.

Stanley, bu kristallerin ayrıştırılması ve yeniden


BiLİMİ N SERÜVENİ

A L EM L E R VE ÜST A L EM L E R il

K

Lepidopte­ ristler (Pul kanatlı bi­ limcileri. ç.n.] daha kolay tespit ve sınıflan­ dırma için çoğu zaman topladıkları örnekleri ya­ pıştınrlar.

ings play chess on fairly green spaces ı Krallar hayli yeşil alanlarda satranç oynar". Bu

lngilizce cümlenin kelimelerinin baş harfleri sayesin­ de en az yüz yıldır öğrenciler, Linnaeus tarafından 18. yüzyılda geliştirilen "canlı organizmaların taksono­ mik hiyerarşisi"ni akıllarında tutabiliyor: king­ dom/alem, phylum/şube (filum), clas,;isınıf, order/ta­ kım, family/aile, genu,;icins, species/tür. Bu sistemin üç yüz yıllık bilimsel gelişimi ve binlerce yeni türün keşfini aşarak günümüze dek gelmiş olması, Linnae­ us'un canlı özelliklerine ilişkin bilgisinin bir gösterge­ si. Linnaeus bu şekilde yalnızca uygun bir dosyalama

le birlikte insan ve diğer hayvanların hücresinde çe­

bilimcilere türlerin anatomik özelliklerini karşılaştır­

kirdek olduğu, ancak bir grup hayvanın -bakteriler­

ma ve akıll ıca planlanmış bir karşılaştırma sayesinde

hücresinde çekirdek olmadığı anlaşıldı. Ne bitki ne de

her canlıyı ve onun diğerleriyle ilişkilerini daha iyi an­

hayvan olan bu grup ayrı bir aleme dahil edildi: mo­

lama olanağı sağladı.

nera. Çok geçmeden fungi (mantarlar) bitki alemin­

Ne var ki zaman içinde çok şey değişti, özellikle de

den ayrıldı ve tek hücreli organizmalar da yeni bir

belli bir organizmanın, hiyerarşinin hangi bölümüne

alemi oluşturdu: protista. Sonuçta ortaya beş alem

ait olduğunu belirlemeye çalışan bilimcilerin kullan­

çıktı: Hayvanlar, Bitki ler, Monera, Fungi (Mantarlar)

dığı kriterler konusunda. Mikroskobun icadından ön­

ve Protista. Bu durumda virüsler dışarıda kalmıştı. Pe­

ce bir organizma boyutu, rengi, tırnak tipi, ayak par­

ki virüs bir canlı mıydı?

mak sayısı ya da göz biçimine göre sınıflandırılıyordu.

DNA'nın moleküler yapısı üzerine yapılan çalışma­

Bunlar rastgele olmasa da, organizmada gözlemle­

lar farklı bir ayrıma işaret etmeye başlamııştı. Takso­

nebilen özellikler ile sınırlı kriterlerdi. Ancak ne kadar

nomistler türleri bir cinsten diğerine aktarıyor, varye­

özellik karşılaştırılabilirse, sistem o kadar iyidir. Örne­

te diye adlandırılanları türlere ekliyor ve bazı türleri

ğin, kuşların da yarasaların da kanatları olması, onla­

de varyeteye kaydırıyorlardı. Daha sonra lllinois Üni­

rın aynı gruba dahil oldukları anlamına gelmez. Aris­

versitesi'nden Cari Woese, Monera Alemi'ne dahil

toteles'in de fark ettiği gibi, balıklar ile yunuslar da

edilen "archaea"nın genetik olarak bakterilerden en

aynı gruba dahil değildir.

az insan kadar farklı olduğunu ortaya koydu.

Kulağa çok basit gibi gelse de, taksonomi yerleştir­

Böylece alemler, evrimsel kökenlerini yansıtan da­

mesi üzerine yaşanan anlaşmazlıklara, hiyerarşinin

ha büyük "Üst alem" lere ayrıldı. Ôkaryot' ların (Eu­

üst basamaklarında bile rastlanır. Aslında, son 50 yıl­

karyota) hücreleri çekirdekliydi ve bunlara Bitkiler,

daki en büyük değişimler, hiyerarşinin tepesinde ger­

Hayvanlar, Mantarlar (fungi) ve Protista dahildi. Pro­

çeklejti. Bilimciler önce hücreleri, sonra da canlıların

karyot'lar ise (Prokaryota) Monera'yı içeriyordu: Bak­

moleküler yapılarını inceledikçe, alemlerin sayısı iki­

teriler ve mavi-yeşil algler. Moleküler taksonomistler

den -hayvanlar ve bitkiler- beşe yükseldi. Linnaeus'un da amaçladığı gibi taksonomi, orga­ nizmaların ne denli yakın ya da uzak ilişkili oldukları

286

üzerine yapılandırılır. Hücre teorisinin geliştirilmesiy­

sistemi oluşturmakla kalmadı; kullandığı taksonomi,

Archaea'yı Prokaryot'lardan çıkararak, üst alemlerin sayısını üçe yükselttiler: Ôkaryot'lar, Bakteriler ve Archaea.


YAŞA M I N K E N D i S i

oluşturulması durumunda dahi, vi­

ca evrilebiliyor. Bu nedenle de belli

rüsün enfeksiyon bulaştırmayı sür­

bir virüse karşı etkili olan aşı, aynı vi­

dürdüğünü gördü.

rüsün yeni türü üzerinde etkili ol­

Stanley'in çalışmasından kısa süre

mayabiliyor. Antibiyotikle öldürüle­

sonra virüslerin yaşam kimyasını ba­

bilen bakterilerin aksine virüsler vü­

rındırmakla birlikte, temelde birer

cut hücrelerine yerleşiyor ve hücre­

parazit oldukları anlaşıldı. Yerleşebi­

nin kendisi öldürülmeden yok edile­

Aşılama lıakkımltı

lecekleri konakçı bir hücre olmadığı

miyorlar. İşte kaynağı olan virüs bi­

dalıa fazla bilgi

ve o hücrenin içeriğini ele geçirerek

lindiği

için bkz. sayfa

metabolizma yönetme, enerji depo­

AIDS' e karşı tedavi geliştirememesi­

lama ve üreme olanağı bulamadıkla­

nin nedeni de bu. İnsan Bağışıklık

rı sürece, virüsler atıl kalıyordu.

Yetmezliği Virüsü, yani HIV bağışık­

Hücrelere sızma ve girme konusun­

lık sisteminin hücrelerini öldürdüğü

halde,

araştırmacıların

da şaşırtıcı derecede karmaşık yön­

için, yeni enfeksiyonlara karşı gelişti­

temleri vardı ve bir kez içeri girdik­

rilen antikorlar -normalde rahatça

ten sonra hızla çoğalabiliyor, "viri­

savuşturulabilecek

on" adlı kapsülleşmiş yeni nesil virüs

ölümcül etki yaratabiliyor.

olanlar

bile­

Elde edilen tüm bu bilgilere rağ­

rion'lar virüslerin tıpatıp kopyasıydı

men, virüslerin evrimsel kökenine

ve ekibe katılarak diğer hücrelere sal­

ilişkin soru hata yanıtlanmayı bekli­

dırıyor, onları da etki altına alıyor­

yor. Varlıkları konakçı hücrenin me­

İyi haber, çoğu virüsün hastalığa

Virüsler hakkmda

dalıa fazla bilgi

parçacıklarını yaratabiliyorlardı. Vi­

lardı.

106-115.

kanizmasını ele geçirmek üzerine kurulu olduğundan, hücrenin virüs­

yol açmamasıydı. Ayrıca virüse bir

ten değil, virüsün hücreden evrilmiş

kez maruz kalmak, ona ve onun ba­

alınası mümkün.

zı yakın akrabalarına karşı bağışıklık

Virüsün gizemi çözülınediği süre­

sağlıyordu. Çinliler bunu bin yıl ön­

ce, hiçbir genetik materyali olmayan

ce keşfetmiş ve ellerindeki bilgiyi uy­

bir patojenin varlığı tamamen ola­

gulamaya geçirerek, hastalığa maruz

naksız görünüyordu; hatta bazıları

kalmış ciltten elde edilen bir pudra

için hata öyle görünüyor. Bu tanıma

ile çiçek hastalığı salguılarını önle­

uyan ölümcül bir patojen,

mişlerdi. Hastalığa yakalanmamış

de Amerikalı nörolog Stanley B.

olanlar pudradan küçük bir miktar

Prusiner tarafından keşfedildi. Pru­

l 980'ler­

soluyarak bağışıklık kazanıyordu.

siner patojeni "protein-yapılı infek­

Günümüzde kabakulak ve kızamık

töz parçacık" biçiminde tannnladı;

gibi virüslere karşı kullanılan aşılar

ya da kısaca "prion".

da aynı görevi yerine getiriyor. Bu

İlk olarak koyunlarda ortaya çıkan

yöntemle, hastalı ğın kendisi vücuda

"scrapie" adlı bir nörolojik hastalık

girdiğinde, bağışıklık sistemi virüsü

ve sığırlarda görülen deli dana hasta­

tanıyarak, ona karşı antikorlar geliş­

lığı çerçevesinde keşfedilen prion'lar,

tirebiliyor.

beyindeki normal proteinlerin -bes­

Ne yazık ki nezle ve grip gibi bazı

lenmeyi sağlayan büyük, karmaşık

virüsler mutasyona uğrayarak kolay-

moleküller- tuhaf birtakım biçinıle-

için bkz. sayfa

117-120.


BİLİMİN SERÜVENi

ri gibi görünüyorlardı. Ne var ki mu­

mişti.

tasyona uğramış proteinin varlığı,

Yazısında, "Bitkilerde kötü havayı

bir şekilde yakındaki proteinlerin de

düzeltme gücü var" diyen lngenho­

onu taklit etmesine yol açıyordu.

usz, Joseph Priestley'nin bir keşfin­

Böylece mutasyona uğrayan prote­

den örnek vermişti. Sözkonusu de­

inlerin sayısı artıyor ve bu arada da

neyde, içinde mum yanan kapalı bir

söz kon usu proteinlerin yerleştiği si­

yerdeki fare ölüyor, ancak kapalı ala­

nir ya da beyin hücreleri ölüyordu.

na bitki yerleştirildiğinde fare hayat­

Prion'lar hakkında

Beyin ölü hücrelerle doluyor ve sün­

ta kalıyordu.

daha fazla bilgi içiıı

gerimsi bir görünüm alıyordu.

bkz. sayfa

120.

Prion'ların neden olduğu hasta­

Bitkiler "flogistonsuzlaşmış" hava (yani oksijen) saldıkları ve hayvanlar

lıklar genelde tedaviden en uzak has­

da yaşamlarını sürdürmek için buna

talıklardır. Bunlar arasında Creutz­

gereksinim duyduklarına göre, in­

feldt-Jakob hastalığı, Gerstmann­

sanların içinde yaşadığı atmosfer de

ılOcRaEL

Straussler-Scheirıker hastalığı, Öldü­

benzeri şekilde, yerküre bitkilerinin solumasından yarar sağlıyordu. Bu

ICIUINllll

rücü Ailesel Uykusuzluk ile insanlar­

HQgal Dıuı\ bir

da "kuru hastalığı"; "scrapie"; BSE

anlaşılması yaklaşık iki yüz yıl süre­

oıgıınlırı.-l lıeılıı ınıMllllıH

yani deli dana ve katır geyiği ile elk­

cek olan büyük ve önemli bir adım­

ırınatıriı _,

lerde görülen CW A sayılabilir.

dı: Birbirinin yansunası olan iki te­

Prion temelli hastalıklar hakkında

mel kimyasal tepkime, yalnız canlıla­

oı.ııımaıe dıllıir. lci

her gün yeni şeyler öğreniyoruz an­

rı ilgilendiren bazı işlemler açısından

U:.O wrdır. �

cak prion'larm oluşumları ve daya­

değil, aynı zamanda dünya atmosfe­

...... ....

nıklılıklarına ilişkin sorular yanıtlan­

rİ11in oluşumu ve korunnrnsmda da

� aenıbk -- llll dcsijlrl

mayı bekliyor.

kilit rol oynuyordu.

YAŞAM SOLUGU

neşten aldıkları enerjiyi su ve kar­

� � lllllftllıik sııUun.

288

Fotosentez sırasında bitkiler gü­ 1 779'da, Hollanda doğumlu Britan­

bondioksitle birleştirerek karbon­

yalı doktor )an lngenhousz, sıradışı

hidratları (şekerler ve nişastalar) ve

başlıklı bir makale yayımladı: "Bitki­

oksijeni üretirler. Hayvanlar kar­

ler üzerine deneyler; onların günışı­

bonhidratlarla oksijeni alarak, bu

ğında havayı temizlemeye, gölgede

maddelerden korbondioksit ve ener­

ve gece vakti ise havayı bozmaya yö­

ji üretirler. 19. yüzyılın sonlarına ge­

nelik muazzam güçlerinin keşfi; ay­

lindiğinde, bilimciler bu süreçlerin

rıca atmosferin en uygun sağlığa ya­

canWarın hücreleri içinde gerçekleş­

rarhlık derecesini ölçmenin yeni bir

tiğini belirlemişlerdi. Ancak 20. yüz­

yöntemi."

yılda bilinKilerin hücrenin hayret

Ingenhousz, bir dizi deneyle ışığa

verici biyokimyasal becerisini çöz­

maruz kalan ve su içindeki bitkilerin

melerine dek süreçlerin işleyişi sırrı­

gaz salımını gözlemlemişti. Sonuçta

nı korudu.

bitkilerin ışık, karbondioksit ve suy­

1940'larda Britanyalı biyokimya­

la beslendiklerini ve oksijen ürettik­

ger Robert Hill, fotosentez sırasında

lerini, ya da kendi deyişiyle havayı

bitki hücresinin içindeki yeşil parti­

"flogistonsuzlaştırdıklarını" keşfet-

küller tarafından oksijen üretildiğini


YAŞAMIN KENDiSi

keşfetti. Bu partiküllere kloroplast

denir. Hücreden ayrıştırılan kl orop­ lastlar, ışığı emmeyi ve fotosentezi tamamlamayı sürdürüyorlardı. Kimyasal tepkime için gereken oksi­ j en ise parçalanan su moleküllerin­

den geliyordu. Daha sonraları Ame­ rikalı biyokim yager Melvin Calvin, karbonhidratları yapılandırmakta olan bitki hücrelerinin içindeki kar­ bon atomlarının izlediği yolu incele­ di. Nihayet 1 980'lcrde sürecin sırrı

çözüldü: Bir ışık fotonu, fotosentezi başlatan moleküller arasında bir dizi elektron alışverişini tetikliyordu. Hayvan hücrelerindeki enerji üre­ tinUni arılamak da daha kolay olına­ dı. 19. yüzyılda Fransız fizyolog Claude Berna rd, bedenin şekeri gli­ kojene, yani karaciğerdeki bir kar­

bonhidrata dönüştürerek depolaya­ bildiğini göstermişti . Ancak hücrele­ rin glikojeni ayrıştırarak aktiviteleri için yakıt elde etme süreçlerinin or­ taya konması, ancak l935'te iki Çek asıllı Amerikalının sayesinde gerçek­ leşti: Cari Cori ve Gerty Cori. Bun­

dan birkaç yıl sonra Alman asıllı Amerikalı bi yokimyager Fritz Albert Lipmann, ATP ( ade nos in trifosfat) denen fosfat moleküllerinin, gıda moleküllerinin parçalanmasıyla or­ taya çıkan enerj iyi alarak hücrenin

önce yerküre üstündeki yaşamın yal­

geri kalanına taşıdığını doğruladı.

nı zca iki hücre kategorisinden oluş­

Fotosentez bundan

İ n gil t ere'de çalışan Almanya do­ ğumlu biyokimyager Hans Krebs ise

tuğw1a dair inandırıcı bir tez geliştir­

yakla�k 3,5 milyon yıl

mişle rdi : Hiç çekirdeği olmayan

önce gel�tiginde.

sitrik asitin metabolize edilerek hüc­ reler için enerji üretmesini ve kar­ bondioksit ile su açığa çıka rmasını

prokaryotlar ve çekirdeksiz arc­ ha c a' lar. Bu iki hücre formu

bildigim� anlamıyla yaıam ilk kez başladı.

1970'lerde Amerikalı biyolog Cari Woese tarafından, birbirinden ayırt

kullanan yeşil bitkiler,

keşfetti. Bu sistemler nasıl evrilmişti?

edilınişti. Archaea'lar oksijenle ölü­

yerküre hayvanlarının

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde

yordu. Çoğu metan üretiyor ve tuzlu

besin kaynagı olan

moleküler biyologlar, l,75 milyar yıl

su, derin çamurluklar ve kaynama

kartıonhıdratlan uretır

içeren karmaşık ama zarif döngüyü

YEŞiL DÜNYA

Gün ışıgı, C02 ve su

289


BiL iM i N S E R Ü V E N İ

ÇEVRE ETKİSİ

Rus ziraat mühendisi Trofim Lysenko,

kalıtımsal özellikleri yalnızca çevrenin de(ıiştirebildigini ileri sürdü. Bu teori 1930'1arda bilimcilerden çok, Sovyet hiyerar}isi tarafından benimsendi.

noktasına yakın sular gibi, yerküre üstündeki en aşırı koşuUarda

yaşı­

hip hücreler. Bu kategori hem bitki­ ler, hem de insarıları içeriyordu.

yorlardı. Woese, bakterilerden farklı olsalar da bu ınikroplarm daha kar­ maşık bitkilerin hücre kimyasına ya­

290

YAŞAMlN ŞİFRELERİNİ KlRMAK

kın bir genetik materyale sahip oldu­

Tıpkı mikroskop teknolojisinin hüc­

ğunu keşfetti. İki grup da kendi özel­

re keşfinin önünü açması gibi, 20.

liklerinden bazılarını katarak üçün­

yüzyıl teknolojisi de hücre içindeki

cü büyük kategoriyi oluşturmuştu:

karmaşık yapıların keşfedilmesi ve

Okaryotlar, yani gerçek çekirdeğe sa-

arılaşılmasını sağladı.


YAŞAM I N K E N D i S i

1912'de Birtanyalı haha-o!'.,'lll fi­

anladı. Ancak deneylerinde yalnızca

zikçi William Bragg ile Lawrence

birkaç özellik üstüne odaklanmıştı.

Bragg, bir kristalin röntgenini çek­

Ancak görünüşe bakılırsa canlı orga­

tikleri zaman, ışının kristal atomları

nizmalaruı çok daha fazla özellikleri

tarafından dağıtıldığını ve sonuçta

vardı. Bu özelliklerin açıklaması kro­

kristalin içindeki moleküllerin üç

mozomlarda m ı yatıyordu? Çoğu bi­

boyutlu dizilişini yansıtan görüntü­

limci konuya şüpheyle yaklaşıyor,

ler elde edildiğini keşfetti. Bragg'lar

kalıtımsal özellikler için başka açık­

ileride x-ışını kristalografisi diye anı­

lamalar aramaY1 sürdürüyordu. Rus

lacak yöntemi keşfetmişlerdi.

ziraat

mühendisi Trofim

Hücre bilimcileri yavaş yavaş hüc­

Lysenko, ünlü beyanında Markiszm

re içindeki molekülleri araştırmaya

ile Lamarckizmi birleştirerek, kalı­

başladılar. Bir molekl Uün yapısı bi­

tımsal özelliklerin değişmesinden gı­

lindiği zaman, işleviyle ilgili ipuçları

da maddeleri gibi çevresel faktörle­

da elde edilmiş oluyordu ki bu tür

rin sorumlu olduğunu söyledi. Bu

bilgiler de hücre işleyişini anlamak

görüş l 930'larda Sovyet resmi gene­

açısından oldukça kritikti. Örneğin,

tik teorisi haline geldi. Böyle bir du­

proteinlerin uzun zincirler halinde

ruında biliırıle ters düşmek tehlike­

yapılandık.lan keşfedilmişti. Birbiri­

liydi: Lysenko'nun görüşlerinden

ne bağlı amino asit molekülleri çeşit­

şüphe ederek, gen teorisini savunan

li karmaşık şekiller oluşturuyordu. Ancak biyokimyagerler hücrenin

Rus genetikbilimci Nikolay Vavilov, Sovyet hapisanesinde yaşamını yitir­

il. Dünya Savaşı'na kadar

karmaşık kimyasını çözmeye başlasa

di. Bilim,

da, içi molekül dolu bu zarfların, ka­

milli ideoloji adına büyük darbeler

lıtım yoluyla gelen kendi biyolojik

aldı. Çok saY1da bilimci Almanya ve

özelliklerinin -ve nihayetinde orga­

Nazi yönetin1indeki diğer bölgeler­

nizma özelliklerinin- tamamım nasıl

deki işkenceden kaçmak zorunda

aktardıkları hala bir sırdı. Aslında

kaldı.

20. yüzyıl ortalarına gelindiğinde ka­

An1erikalı biyolog Thomas Hunt

lıtın1 konusunda, Gregor Mendel'in

Morgan da aynı sorunla boğuşanlar­

1 860'larda genel hatlarını belirlediği

dandı. Meyve sinekleri üstünde çalı­

bilginin çok ilerisine geçilememişti.

şan Morgan, bu sineklerde yalnız

Gelişmiş mikroskoplarla daha net

dört kromozom olduğu sonucuna

görüntüler elde edilmiş ve hücre çe­

varmıştı. Nasıl oluyor da bu kadar az

kirdeğindeki

sayıda yapı, bu kadar çok bilgiyi taşı­

kromozom

denen

uzun liflerin, kalıtımda kilit rol oy­

yordu?

nadığı ortaya konmuştu. Kromo­

Morgan sonunda böyle olağanüs­

zomların esnediği, kopya oluşturdu­

tü bir sürecin gerçekleşmesi için an­

ğu ve hücre bölünmesi sırasında

cak kalıtımsal özelliklerin kromo­

kopyaların

birbirinden

ayrıldığı

açıkça gözlenmişti.

zomların alt bölümlerinde taşınması gerektiğine karar verdi. Bu bölümle­

Mende!, kalıtımla gelen her özellik

rin bazıları çoğalma sırasmda yeni­

iki etkenin olması gerektiğini

den birleşiyordu. Sözkonusu alt bö-

için

291


B i Li M i N S E R Ü V E N i

lümlere günümüzde "gen" deniyor.

lardan biri Viyanalı fizikçi Erwin

Varılan nokta sırrın çözülmesi yo­

Schrödinger'di. Schrödinger 1 933'te

lunda atılmış büyük bir adımdı belki

Nazi politikalarını protesto ederek

ama sorwmn yanıtını vemıeyi başa­

Almanya' dan kaçmış ve fizik dalında

ramıyordu. (Kromozomlardan çok

Nobel Ödülü alınıştı. Yazar Brenda

A ı-ny, MacL<od v.

daha fazla olsa da nispeten az sayıda­

Maddox

McCarty hakkında

ki) alt bölümler bu kadar çok özelli­

daha fazla bilgi için blrz. sayfa 136.

ği tanımlayan bilgiyi nasıl taşıyordu?

buıda şöyle diyordu: "Schrödinger,

1929'da Rus asıllı Amerikalı kim­

canlı organizmalara moleküler ve

yager Phoebus Levene, hücre çekir­

atomik yapıları açısından yaklaşma

değindeki asitlerin iki farklı tipte şe­

zamanınuı geldiğini ilan etti. Canlı

ker içerdiğini keşfetti. Bunlardan bi­

ile cansız arasında büyük bir ayrım

ri ribonükleik asit formundaki riboz,

yoktu: Hepsi aynı fizik ve kimya ya­

yani RNA'ydı. Diğeri ise deoksiribo­

salarına tabiydi."

nükleik asit formundaki deoksiri­

Bilimcilere göre DNA'nın böyle muazzam miktarlarda bilgi barın­

boz, yani DNA'ydı. Kromozomlar hem DNA hem de

dırma becerisinin anahtarı, yapısın­

proteinlerden meydana geliyordu.

da gizli olmalıydı. Ancak DNA'nın

Ancak genetik bilgiyi taşıyan bunlar­

görünüm ve işleyişinin öğrenilmesi

dan hangisiydi? 20 amino asitten

için aradan dokuz yıl daha geçmesi

oluşan proteinler, DNA'dan çok da­

gerekiyordu.

ha çeşitli yapılara sahipti. DNA 'nın

il. Dünya Savaşı'nın ardından

ise yalııızca dört temel yapıtaşı vardı:

DNA yapısı üzerine yürütülen araş­

sitozin, guanin, timin ve adenin. Ne

tırma]ar, dünyanın dört bir yanında­

var ki 1944'te araştırmacılar, hem

ki bilimciler arasında rekabete yol

protein hem de DNA moleküllerinin

açtı. Amerika'da, protein molekülü­

radyoaktif izotoplarla işaretlenerek

nün spiral yapısını keşfeden Linus

izlendiği deneyler gerçekleştirdiler.

Pauling, California Teknoloji Ensti­

(Kendi DNA'ları olmayan) virüs

tüsü'nde meslektaşlarıyla birlikte

partiküllerinin genetik materyal ak­

konu üstünde çalışıyordu. İngilte­

tarımı için konakçı hücre seçmeleri­

re'de fizikçi Francis Crick, Amerika­

ni izleyen Oswaid T. Avery, Colin M.

lı moleküler biyolog james Watson

MacLeod ve Maclyn McCarty, hücre

ile ekip oluşturmuş, Londra, King's

genetik bilgisini taşıyanın DNA ol­

College'dan

duğwıa karar verdiler. Her ne kadar

Wilkins ile moleküler biyolog Rosa­

biyofizikçi

Maurice

bu keşif, gerekli tüm bilgi nin bu mo­

lind Franklin de DNA'yı x-ışını kris­

leküllere nasıl sığdırıldığını açıkla­

talografisi ile incelemeye başlamış­

masa da, organizınaJar üstünde

lardı.

rütülen çalışmaların yalnızca biyolo­

Özellikle Franklin'in elde etliği

ji ve kimyayı değil, aynı zamanda fi­

görüntüler oldukça aydınlatıcıydı.

ziği de ilgilendirdiğini bilimcilere

Franklin dalıa iyi görüntü için x-ışı­

gösterdi.

ııı demetini daraltmıştı. l 920'lerde

Biyofizik alanında sınırı zorlayan-

292

Frank/in: Rosalind DNA 'nın Karanlık Kadını adlı kita­

kristalografinin öncülüğünü yapan


YAŞ A M I N KEN D i S i

İKİLİ SARMAL Kimyasal atom çiftleri ıle birbirine baglı uzun şeker-asit ipliklerinden oluşan zarif DNA sarmalı, organizmanın kahtım şifrelerini içeren proteinleri yapılandırmak için gereken bilgiyi taşır.

İrlanda doğumlu bilimci J. S. Berna!,

LalografWilliam Astbury de 1938'de,

Franklin'in D N A görüntüleri için

zihninde aynı böyle bir yapıyı can­

şöyle diyordu: "Şimdiye kadar elde

landırmıştı. Baz katmanları arasında

Fraııcis Crick ve

edilmiş en güzel x-ışını fotoğraAarı."

eşit aralıklar olduğunu düşünmüş

]ames Watson

FuluğraOar söz konusu materyalin

ama genetik materyalin nükleik asit

lıakkmda fllllın ftızla

yapısı üstüne odaklanmıştı. ONA

değil, protein olması gerektiğine ka­

birbirini tekrarlayan katmanlardan

bilgi içirı bkz. '"Yf"

rar vermişti. !950'de, DNA'nın dört

ı37-41.

oluşan bir spirale benziyordu. Tıpkı

bazının dağıl ımı üzerinde çalışan bi­

sabit genişliğe sahip, üst üste yığılı

yokimyager Erwin Chargaff, tüm

bükülmüş bozuk paralar gibi. Kris-

canlı hücrelerde ayıu sayıda timin

29J


Bi L İ M İ N S E R Ü V E N i

FRANKLIN V E RNA

netleşen difraksiyon fotoğraflarıyla

Rosalind Franklin,

DNA'nın yapısını gözlemlemeye çok

Londra, Birktıeck

yaklaşmıştı.

College'daki kristalografi

Franklin'e danışmışlardı, ama ilişki­

Crick

ile

Watson,

laboratuvarında, tütün

leri bir işbirliği olmaktan çok uzaktı.

mozaik virüsünün

O günlerde bilim laboratuvarlarında

moleküler yapısını

öncü kadın araştırmacılara rastla­

inceledi. Franklin

mak zordu. Hatta kadınlar çoğu za­

ribonükleik asidin (RNA),

man üniversitede, erkeklerle aynı ye­

di�er organizma

mekhanede yemek yiyemiyordu. Ki­

çekirdeklerinde bulunan

şilik çatışmaları yüzünden Wilkins'le

ikili sarmaldan farklı

arası açılan Franklın daha çok tek

olarak tek kollu sarmala

başına çalışıyordu. Olayın ne şekilde gerçekleştiğine

sahip old�unu keşfetti.

ilişkin hikayeler farklılık gösterse de, Wilkins bir noktada Crick ile Wat­ (T) ve adenin (A) bazı; yine aynı sa­ yıda guanin (G) ve sitozin (C) bazı

kopyasını verdi. Crick ve Watson

olduğu sonucuna vardı.

-Franklin'in çoktan anladığı üzere­

Kendi bury'nin

DNA'mn baz

son'a Franklin'in fotoğraflarının bir

gözlemlerini bulgularını

ve temel

Ast­

moleküllerin spiral ya da helezon bi­

alan

çimli olduğunu fark ettiler. Model

ilci adet

Watson ile Crick, T'nin daima A'ya;

mercek altına yatırıldı: DNA

G'nin ise C'ye bağlandığına karar

uzun ve helezon biçimli şeker-asit

verdiler. Bu çözüm, karmaşık DNA

sarmalından oluşuyordu. Sarmallar,

molekülünün hücre bölünmesinde

spiral merdiven gibi birbirlerine do­

kendisini kopyalarken neden çok az

lanıyorlardı ve her basamakta başka

hata yaptığını açıklıyordu. Çoğalma

bir kimyasal atom grubu çifti yer alı­

ilci yarıya

yordu. Crick, Watson ve Wilkins

elementleri

sırasında uzun DNA ipliği

lıakkmda dahtı

ayrılıyordu, baz çiftleri birbirinden

ı 962'de çalışmalarına karşılık Fizyo­

fazltı bilgi içiıı bkz.

kopuyordu. Yeni molekülü oluştu­

loji, yani Tıp dalında Nobel Ödü­

rurken bir baz yalnızca kendi karşılı­

lü'nü paylaştılar. İçlerinden hiçbiri

ğına bağlanıyordu: A, T'yi; C ise G'yi

Fraııklin'in oynadığı rolden söz et­

sayfa 137,

buluyor ve çiftler DNA'mn yeni mo­

medi. Franklın ise J 958 yılında 37

lekülünü oluşturuyorlardı.

yaşında yumurtalık kanserinden ya­

Ardından sıra, şeker ve nül<leik

294

şamını yitirdi.

asitle dolu, birbirine bağlı bu baz

Yeni DNA modeli, moleküldeki

çiftlerini kavramlaştırmaya geldi. Bu

her genin, hücrede yer alan çeşitli

konuda Watson ile Crick yarışta geri

amino asitlerden bir tanesini yapı­

kalmış gibiydi. Sarmala geri dönen

landıracak komutları taşıdığın ı orta­

California'daki Pauling öne geçmiş

ya koydu. Ancak bu amino asitler,

görünüyordu. İngiltere'deki Crick ve

DNA'nın bulunduğu çekirdekte de­

Watson'a çok uzak olmayan bir la­

ğil, hücre sıvısı, yani sitoplazmanın

boratuvarda Franklin de, gitgide

içindeydi. Birbirinden bağımsız çalı-


şan Amerikalı biyokiınyagerler Mahlon Hoag­

ROSALIND FRANKLIN

land ile Paul Berg, sitoplazmadaki RNA sarmal­ larının amino asitleri yakalamaktan sorumlu ol­

X-ışını kristalografisinin öncüsü

duklarını keşfettiler. Bu kısa RNA sarmalları­ nın, transfer RNA ya da tRNA denen farklı di­

1920

ziınleri, farklı proteinlerin biraraya gelerek oluş­

25 Temmuz'da Londra'da dogdu.

turduğu modelleri belirliyordu. tRNA'lar bir tür moleküler kuryeden bilgi alıyordu. Bunlara, mesajcı RNA ya da mRNA deniyordu ve görev­ leri DNA'yı "okumak"tı. tRNA sarmalları

1938 Cambridge, Newnham College'a girdi, de$1 bilim egitimıne başladı.

mRNA'ya bağlandığ111da, hangi proteiı1i oluş­

1941

turmak için hangi amino asitleri biraraya getire­

Cambridge' den mezun oldu ama üniversitede kalarak Ronald Norrish'in yanında, gaz fazı kromatografi� üzerine çalışmaya başladı.

cekleriı1e karar veriyorlardı. Genetik komutlar proteine yerleştirildikten sonra kod, yani orga­ nizmanın kalıtınu belirlenmiş oluyordu.

DERiNLiKLER VE AŞIR! UÇLAR Cari Woese'nin archaea'ların bir canlı olduğu

1942 Britanya Kömür Kullanımı Araştırma Birliği için kömürün fiziksel ve kimyasal yapısını inceledi.

sonucuna varmasından sonra kimse onların ne

1945

kadar farklı olduklarını, kaç değişik türleri oldu­

Karbon ve grafit mikroyapılarını inceleyerek Cambrdige'de fiziksel kimya doktorasını tamamladı.

ğunu ya da kaç farklı yere yerleştiklerilli anlaya­ madı. Bu varlıklar çekirdeksiz olmakla kalını­ yor, sıcaklığın l 00°C'nin üstüne çıktığı derin deniz gedikleriı1de; Ölü Deniz'm tuz göletlerin­ de; Yellowstone'un kaplıcalarında; iı1ek ve ak­

1947 Paris'teki Laboratoire Central des Services Chimiques de L'Etat'da x-ışını kristalografisi çalışmalarına başladı.

karınca bağırsaklarında ve yerill 3 kilometre ka­

1951

dar altında yaşayabiliyorlardı. Yeralt111da bazıla­

Londra, King's College'ın Biyofizik Laboratuvarı'na katıldı. Maurice Wilkins ile çalışmaya �adı.

rı yüz milyon yıl kalabiliyor, su, hidrojen ve kar­ bondioksit ile beslenerek 75°C'ye kadar yükse­ len sıcaklıklarda yaşamaY1 başarabiliyordu. Ya­ şam şartları düşünülerek kısa süre önce keşfedi­ len bu tip organizmaya

Bacillus infernus [ Ce­

1952 X-ışını kristalografisini kullanarak ONA molekülünün sarmal yapısını en iyi şekilde ortaya koyan Fotoğraf 51 'i çekti.

hennem basili] adı verildi. Cornell Ünivcrsite­

1953

si'nden Thomas Gold, tüm yeraltı mikropları­

Londra, Birkbeck College'da Kristalografi Laboratuvarı'nda çalışmaya başladı. Tütün mozaik virüsünün moleküler yapı�nı araştırdı.

nın ağırlığll1ill , yer üstündeki organizmaların toplam ağırlığına eşit olabileceğini hesapladı. Araştırmacılar henüz yeni tür bulma işini ta­

mamlamamışlardı. 2002'de genetikbiliıııci J. Craig Venter, yerküre okyanuslarının çeşitli liği konulu keşif seferi projesine katıldı. Özel ekip­ manla yüklü aracıyla Nova Scotia'dan yelken açan Venter, Atlas Okyamısu'nda Sargasso De­ nizi'ne doğru yol aldı. Yol boyunca her 200 mil-

1958 1 6 Nisan'da Londra'da yumurtalık kanserinden yaşamını yitırdı

1962 James Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkıns, DNA'nın y,ıpı ve işleyişini keşfeden kişiler olarak Nobel Ödülü'nü payl�ıııl,ır Aıı çalışma Franklin'in Fotoğraf 51 'i üzerine yapılandırılmııtı


BiLİMiN SERÜVENi

DERİN DALIŞLAR Defin deniz keşfi �in �u!)a ve basJnca dayanıklı araçlann

geliştirilmesi beklendi. William Beebe ve mühendis Otis Banon

(solda) tarafından icat edil en batisfer. bir

gemiden aşagı sarkıtıldı.

de bir, 200 litrelik numune topladı.

munelerle de gerçekleştirdi.

Venter her mililitre deniz suyunda

Bu arada bilimciler hillil derin de­

yaklaşık bir milyon bakteri ve on

niz yatağında, hatta daha derinlerde

milyon virüs olduğunu keşfetti. üç

keşfedilen çeşitliliği kavramaya çalı­

yıllık deniz yolculuğu süresince bi­

şıyorlardı. Bir archaean numunesi

liın tarafından bilinen genlerin sayı­

olan "Strain 1 2 l " adlı bir mikrop

sını ikiye katladı. Okyanuslar yaşam­

2003'te Massachusettes Üniversitesi

la ve önceden gözleınlenmemiş ya­

mikrobiyoloğu Derek Lovley tara­

şam formlarıyla kaynıyordu. Venter

fından keşfedildi. "Strain 1 2 l " okya­

benzeri bir çalışmayı atmosferik nu-

nus tabanı çatlaklarındaki hidroter-

1935 - 1996 1935

1937

1937

1967

Amerikalı biyokimyager Wendell Stanley virüslerin kristalleştirilmesini gerçekleştirdi.

Ukrayna asıllı Amerikalı genetikbilimci Theodosius Dobzhanski, Genetik ve Türlerin Kökeni adlı kitapta evrim ve genetik mutasyon arasında baglantı kurdu.

Almanya dogumlu Britanyalı biyokimyager Hans Adolf Krebs, hücre solunumunun temeli olan sitrik asit döngüsünü keşfetn. Keşif ileride "Krebs döngüsü" adıyla anıldı.

Britanyalı biyolog John Gurden, bir pençe tırnaklı kurbagayı klonlamak için nükleer doku naklini kullandı. Böylece ilk kez bir omurgalı klonlaması gerçekleştirildi.

296


Y A Ş A M I N K E N DİSi

mal yarıklarda yaşıyordu. Yaşam

fıJ"ler yerküre üstünde mevcutsa, di­

alanları, okyanus tabanının dört ki­

ğer gezegenlerin yüzeyi altında da

lometre kadar altına inebiliyordu.

olabilir miydi? İnsan, yaşamın kö­

Okyanus ortası sırtları boyunca uza­

kenlerini anlamaya yaklaştıkça, yaşa­

nan bu alanlarda yerküre tektonik

mın tanımı da gitgide genişliyor. De­

plakaları

1000°C'lik

rek Lovley'e göre "Strain 1 2 1 ", "ya­

mağına patlamaları yeni bir okyanus

şamın biraz daha geniş anlamıyla var

uzanıyor ve

olabildiği yere doğru bir pencere açı­

tabanı oluştunıyordu. Lovley'in bulduf,'ll mikrop "yeni

yor"du.

bir solunum biçimi" örneği oluştu­

Yaşam başlangıcının sırrı, derin

ruyordu: Tıpkı hayvanların oksijen­

okyanus yarıklarında mı yatıyor? Ye­

den yararlanmaları gibi besinini sin­

rüstü ekosistemlerine kıyasla, yerkü­

BAllsFER

dirmek ve yaşam enerjisi üretmek

re yüzeyinin yüzde 70'ini teşkil eden

Wıliam Beebe ile Otis

için demir kullanıyordu. 1 2 1 °C'de

ve ortalama dört kilometre derine

Barton batisll!f ie ilk

gelişmekte hiç zorluk çekmiyordu, ki

inen okyanuslardaki mikrobiyal ya­

kez 1930'da 396

daha önceden bilinen mikropların

şam hakkında çok az şey biliniyor.

hiçbiri bu sıcaklıkta yaşamlarını sür­

Okyanus ortası sırtı, gezegen boyun­

düremiyordu. Mikrop adını bu yük­

ca 70.000 kilometrelik alana yayılır.

metre derine daldılar. Bu çelik nan içinde kl!$fe çıkmanın

sek sıcaklık derecesinden almıştı.

Güneş enerjisi ise yüzeyin ancak bir­

Sıcaklık başka nedenlerden dolayı

kaç yüz metre derinine iner. Tabana

da önemliydi: Birincisi, Louis Paste­

doğru uzanan soğuk sularıyla derin­

ur'ün zamanından beri, cerrahi alet­

likler, hayatta kalmayı başarabilen

ler 1 2 1 °C'de sterilize ediliyordu.

her şeyin zifiri karanlık içinde ve yü­

İkincisi, yaşamın ilk kez hidrotermal

zeyiı1 bin katı kadar basınç altında

yarık benzeri ortamlarda başlamış

yaşadığı, buz gibi soğuk yerlerdir.

olabileceği konusundaki tartışmalar

1884'e kadar okyanus derinlikleri­

gittikçe şiddetleniyor, söz dönüp do­

nin yaşanılmaz, ölü bölgeler olduğu

laşıp bu gibi sıcaklıklarda yaşamın

varsayılıruştı. Ancak bu tarilite Fran­

var olup olamayacağı noktasında tı­

sız biyolog A. Certes yaklaşık 5000

kanıyordu.

metre derinlikte bazı mikroplar keş­

Bu tür olağanüstü "ekstremo-

geliıdigi bOyilk riskler nedeniyle batish!M yerini daha giMnli olan batiskap ile mezoskaf aldı.

fetti. Okyanuslll1 yaşanılırlığına iliş-

1974

1977

1996

Afrika'da bulunan ve lucy adı verilen Hominid fosili insanın kökeni hakkında yeni bilgiler edinilmesini �ladı.

Galapagos Gedi�i'nde yer alan sualtı hidrotermal yarıkların civarında kemosentetik temelli hayvan toplulukları keşfedildi.

Dolly adlı koyun lngiltere'de dünyaya geldi; yetişkin bir memelinin hücrelerinden yaratılan ilk klon.

297


BiL i M i N S E R Ü V E N İ

Y A Ş A M I N K E N DiSi

DERiNLERE İNMEK Derin deniz araştırma denizaltısı Alvin, ilk dalışını 1 974'te gerçekleştirdi ve o

günden sonra 4.500 metre derinlere inerek

dünya okyanuslarında gezdi. Alvin gezileri sırasında hidrotermal yarıklar ve derin okyanus sınları keşfetti.

298

kin daha fazla kanıt ise İngiliz gemi­ si Clıallenger'in yolculuğuyla ortaya çık tı . Gemi 1872 ile 1876 arasında

ma yapıldı.

denizlerde yol aldı ve 100.000 kilo­ metreden fazla bir alandan numune­

la bir gemiden okyanus yüzeyine in­

lombozundan dışarı

derin deniz keşfi 1934'te,

dirilmişti. Gemiye bağlı bu araca

bakarak notlar aldı ve gözlemlediği canlıl ara ilişkin

Amerikalı hayvanbilimci William

manevra yaptırmak zor ve tehlikeliy­

dramatik kayıtlar tuttu.

Beebe ile mühendis Otis Barton'un

di. Palamar kesildiği takdirde ise ba­

İsviçre dof,'l!mlu Belçikalı fizikçi

bir "batisfer" içinde 3000 metre deri­

tisfer gülle gibi batacaktı. Kendine

Augustc Piccard, yaşamı boyunca

ler topladı. Bu deniz yolculuğunun

ne inmesiyle başladı. Küre biçiminde

özgü üslnbuyla aynı zamanda bir ya­

kendi tasarladığı sıcak hava balorıla­

sonunda 50 ciltlik bilimsel raporla-

çelik bir araç olan batisfer, palamar-

zar olan Beebe, dalış sırasında aracın

rının içinde atmosferi inceledikten

İnsanın

299


BiLiM iN SERÜVENi

sonra, bu kez l 953'te "batiskap"ıyla

deniz yatağından fışkıran, sıvıda çö­

deniz yüzeyinin 3000 metre altına

zünmüş hidrojen sülfid ile metan,

indi. "Batiskap" kelimesi Yunanca­

yaşamı desteklemeye yetecek kadar

daki bat/ıos (derin) ve

enerji sağlayabilirdi.

skaphos (araç)

sözlerinden türetilmişti. Denizaltı

Varsayım doğruysa, bu deniz ya­

şeklindeki bu küçük dalına aracı

tağı ekosistemleri özgün bir dizi

pervaneyle çalışıyor, içi sıvı dolu bir

adaptasyonu temsil ediyorlardı. Söz

yüzey ağırlığına bağlı olarak aşağı

konusu adaptasyon sırasında kimya­

l 960'da, ölümünden

sal enerji ve kemosentez, ışık enerjisi

sarkıtılıyordu.

iki yıl önce, Piccard, oğlu Jacques ta­

ile fotosentezin yerini alıyordu. Sıcak

rafından idare edilen ikinci bir batis­

sudaki sülfidlerin oksidasyonundan

kabın, Guaın yakınındaki Mariana

enerji elde eden "Strain 1 2 1 " gibi ısı­

Çukuru'na (yani yerküre üstündeki

ya dayanıklı mikroplar, tüm sistem

en derin noktaya) yaklaşık 1 1 bin

için biyolojik bileşenler yaratıyor ve

metre derine indirilişini gururla izle­

bu besin zincirinin temelini oluştu­ ruyordu. Bu kemosentetik mikrop­

di.

l 977'de iki yerbiliınci, Alvin adlı bir Fransız-Amerikan ortak araştır­

olan serbest organizmalar olabile­

ma denizaltısıyla Ekvador açıkların­

cekleri gibi, besin zincirinin daim üs­

daki Galapagos Gediği'nde daldılar.

tündeki hayvanlarla sembiyotik ilişki

Manevra kabiliyeti oldukça yüksek

de sürdürüyor olabilirlerdi.

olan denizaltı aracı 7.5 metre boyım­

Bazı mercan türleri, kendi içlerin­

daydı. iki yerbiliınci denizin 2.5 kilo­

de yaşayan mikroskobik "zooxant­

metre altmda sıcak su kaynakları ve

hellae"lerin sağladığı oksijen ve atık

tuhaf deniz yaşamıyla dopdolu bir

maddelerle yaşarlar. Benzeri şekilde

alan keşfettiler. Her ne kadar bilim­

hidrotermal yarıklar çevresinde ya­

ciler derin okyanus sırtlarında jeo­

şayan "fantastik tüpkurtları"nın ya­

termal yarıklar olabileceğini -<leniz

şamı da sembiyotik mikroplarına

tabanındaki çatlaklardan dışarı aşırı

bağlıdır.

ısınmış stıların fışkırdığı sıcak su

Ağzı, midesi ve bağırsağı bulun­

kaynakları- tahmin etseler de, 300°C

mayan tüpkurtları, solungaçlarında

ısıyla kaynayan bu sülfürlü ortam­

yaşayan ve sudaki oksijen, karbondi­

larda yaşam btılmayı beklemiyorlar­

oksit ve hidrojen sülfitli emen tüylü,

dı. Ne var ki btılmuşlardı: Egzotik is­

kırmızı, hemoglobin zengini lifimsi

tiridyeler, yengeç.ler, dev midyeler,

canlılar olmasa, açlıktan ölürlerdi.

iki metre boyunda tüpkurtları, deniz

Tüpkurdunun kalbi bu çözünmüş

aneınonları, hatta büyük balıklar.

gazları, kurdun bedeninin büyük

Bu canlılar nasıl hayatta kalıyor­

kısmını kaplayan bir keseye <luğru

du? Söz konusu canlı toplulukların­

pompalar. Kesede içi bakteri dolu

ilki keşfediliğinde Alvin'de bu­

çok sayıda hücre vardır. Bakterilerin

dan

Corliss,

miktarı 30 gramlık doku başına 285

1 98 1 'de bir görüş ileri sürdü: Güneş

milyardır. Kendi yaşamları için ge­

ışığınm yokluğunda, ısının yanısıra

rekli oksijen ve hidrojen sülfide kar-

lunan

300

lar, yarıktaki yumuşakçalara yem

yerbiliınci

John


YA Ş A M I N K E N D i S i

KAPLICALAR Yellowstone Millı Parkı'ndaki kaplıcalar s«)uk kış gününde bile etkinliklerini yitirmez, aşırı sıcaklara dayanabilen bakteıi ve archaea bazlı yaşam formlarını d€steklerler.

şılık bu bakteriler organik karbon

taşıyan neredeyse suıırsız miktardaki

sentezler ve bununla hem konakçı

mineralden yararlanma biçimleri,

kurdu, hem de kendilerini beslerler.

bu keınosenteti.k ekosisteınleri her­

Sözkoııusu ekosistemleri.ıı hiçbiri,

hangi bir mercan kayalığı kadar ve­

karasal ekosistemde yer alan türlerin

rimli kılar. 1970'1erin sonundan bu

çeşitliliğine sahip olmasa da, sülfid

yana keşfedilen 200 kadar yarık böl-

301


Bi L i M i N S E R Ü V E N i

BÜYÜK KIRMIZI LEKE Voyager 1 uzay aracı 1977'de Jüpiteı'in yanından geçerken, dünyadan yüzlerce yıldır gözlenebilen yüksek basınç fırtına' Büyük Kırmızı Leke'nin bu fotoğrafını çekti ama yaşama dair herhangi bir ize rastlamadı.

Bilimciler koıullan daha elverişli d iger ortamlarda yaşam aramayı sürdürüyorlar.

gesinde,

çoğu

önceden

bilinen

mamen kopuk mu? Belki de tama­

Okyanus, Hint Okyanusu ve Atlas

men değil. Deniz suyundaki karbon­

Okyanusu'nda uzanan bu alanlar

dioksit, yüzeydeki yaşamdan gelir.

Galapagos'tan ALlantik ortasındaki

Ayrıca, görünüşe bakılırsa bu hidro­

devasa Kayıp Şehir'e kadar

çeşitlilik

tcrmal varlıkların larvaları da sığ su­

gösteriyordu. Ayrıca deniz yatağının

lara sürüklenerek, yukarıdan gelen­

sülfid ürettiği keşfedildi ve yarıklar­

lerle beslenebiliyor. Ancak yine de

dan uzak olan alanlarda da çeşitli ke­

kemosentetik yaşamın keşfi bilimci­

mosentetik topluluklar bulundu. Bu topluluklar, yerküre üstünde

302

süregiden ışık kaynaklı yaşamdan ta­

300'den fazla tür belirlendi. Büyük

leri yaşam olanağı içeren koşulları yeniden düşünmeye ve yaşamın kö-


YAŞAM I N K E N D i S i

kenine ilişkin teorileri yeniden yapı­

dışı organik yaşam biliminin gelişi­

landırmaya sevk etti. Hu yarık habi­

mine önayak oldu. Astrobiyologla­

tatları en temel elementlerden yaşam

rın amacı insanımsı Marslı ya da Ve­

ilk kez bu

nüslülerle iletişim kurmak değil, gü­

tür yerlerde ya da koşullar altında mı

neş sisteminde ya da Samanyo­

gelişti?

lu'nda, fotosentezin değilse de, ke­

üretiyorlar. Acaba yaşam

Yarıkların, yerküre üstünde çeşitli

mosentezin bir zamanlar yaşamı

yaşamların gelip geçtiği dönemler

desteklemiş olabileceği yerleri ara­

boyunca varlıklarını sürdüren, çok

mak. Diğer bir deyişle, eskiden yaşa­

eski oluşwnlar olduğu şüphesiz. Sı­

mı destekleyemeyecek kadar sıcak,

cak yarıklar ile soğuk okyanus suları

soğuk ya da kuru olduğu düşünülen

arasındaki ısı farkı, organik molekül­

ancak yerküre üstündeki "ekstremo­

ler için bir gelişim ortamı mı yarattı?

filik" yaşamın keşfinden sonra ya­

Söz konusu ısı-sever bakteri ve arc­

şam ortamı olarak görülen yerleri.

haea'ların yaşayan en eski canlılar ol­

Şimdiye dek yerküre ötesinde bu

duğu kesin. Aynı zamanda adaptas­

tür bir yaşama rastlanmadı ama

yona en yatkm canlılar olmaları da

-uzay araçlarının Mars'ı ve Jüpiter

mümkün.

ile Satürn uydularını daha yakından

Deniz tabanının altında ve sert ka­

incelemesiyle- elde edilen ipuçları,

yaların içinde de yeni canlı topluluk­

merak uyandırıcı nitelikte. Örneğin,

ları keşfediliyor. Buralarda bulunan

Satürn'ün küçük uydusu Encela­

bakteriler hidrojenin karbondioksit­

dus'un üzerinde görülen su buharı

le tepkimesinden enerji üreterek or­

gayzerleri yaşam habercisi olabilir

taya metan ve su çıkarıyorlar.

mi? Burıların çok zorlu ortamlar ol­

Oregon State Üniversitesi'nden

duklarına şüphe yok, ama bizler,

Stephen Giovannoni kısa süre önce

bundan çok da uzun olmayan bir sü­

Büyük Okyanus tabanının 300 met­

re önce yerküre üstündeki aşın ko­

re kadar altında yaşayan bir bakteri

şullara sahip ortamları da yaşama el­

toplului:,'11 keşfetti. Giovannoni'nin

verişsiz olarak görüyorduk.

bulduğu mikropların her biri tama­

Evren organik moleküllerle dolup

men farklı bir türe ait ve bu derin de­

taşıyor. Güçlü uzay teleskopları on­

niz topluluğunun diğer derin deniz

ları, yüz milyonlarca ışık yılı ötedeki

bakteri topluluklarıyla ortak hemen

genç yıldızları kuşatan bulutların

hiçbir özellikleri yok.

içinde keşfettiler. Kim bilir, belki bu

Sayısı en fazla olan tür -birlikte

moleküller, kuyrukluyıldızların üze­

tepkimeye girerek amonyum oluştu­

rinde galaksilerarası yol alıyorlardır.

ran- hidrojen ile nitratın etkileşi­

Yaşam olasılığına ilişkin anlayışımız

nıinden enerji üreten bir bakteri tü­

daha yeni başlıyor olabilir.

rü. Bu keşif, güneş enerjisinden ba­ ğımsız, devasa bir ekosisteme doğru hafifçe aralanmış bir kapı olabilir. Hunun gibi tüm yeni ve sıradışı bulgular astrobiyoloji, yani yerküre

303


B i L i M i N SERÜVENi

ÖNCEKi SAYFALAR Evrenin bu alegorik canlandırmasında, Adem (Güneş) ve Hawa (.Ay) Cennet Bahçesi'nde. Tanrı'nın iki yanında resmediliyor. Her figür sembolik bir takımyıldız"'

ilişkilendirilmiş. Yıldızların ötesinde ise cennet yer alıyor.

Tscıac Newtotı lıakk111da dalıa fazla bilgi içitı bkz. sayfa ı75-177.

D Ü N Y A VE AY

EFSANEDEN BiLİME Dünya'nın başlangıcına ilişkin öy­ küler dünyanın dört bir yanındaki efsanelerde tekrar tekrar anlatılmış­ tır. Navajolardan Budistlere çeşitli kültürlerdeki yaratılış efsaneleri, Dünya'nın varoluştan önce varol­ muş yüce bir varlığın zihninde bi­ çimlenişini tarif eder. Yahudi-Hıris­ tiyan Tanrısı bazen dünyayı hiçlik­ ten metodik olarak tasarlayan ve in­ şa eden bir mimar olarak betimlenir. İzlanda, Norveç, Yunan, Japon, Çin ve Babil mitolojileri yaratılışın kaos­ tan ortaya çıkışını arılatır. Özetle, dünyanın görünüşünü ha­ yal etmek ve ortaya çıkışını açıkla­ mak temel bir insani dürtüdür. Ne var ki bilim, bu tür imge ve açıkla­ maların nicel bulgularla örtüşmesini gerektirir. Oysa güneş sistemimizin gizeıııli işleyişine ilişkin sırlan çöz­ meye yardımcı olabilecek teoriler, aygıtlar, sağlam ampirik kayıtlar ve gözlem ilkeleri ancak 18. yüzyılda geliştirildi. 1687'de lsaac Newton'un Princi­ pia'smın basılmasıyla, göksel meka­ niklere ilişkin temel kavramlar anla­ şılmaya ve kabul edilmeye başlandı. 1700'lerin ortalarına gelindiğinde ise

DÜZ DÜNYA Günümüz sanatçılarından

biri,

antik dönem insanlarının ço?ıunlukla inandıgı düz dünya görüşünü

resmetti.

Bilinen dünyadan ayrılan gemiler köşeden aşağı da(jru tehlikeli

bir

yolculu�a ilerliyor.

güneş, ay ve gezegen hareketlerinde­ ki küçük sapmaları mantıklı bir şe­ kilde açıklayan gezegen tabloları or­ taya çıkmıştı. Bu tablolar daha önce­ kilerden çok daha doğruysa da, gü­ neş sistemi mekaniklerinde hala açıklanınamış birtakım anormallik­ ler vardı. Örneğin, gözlemler Jüpiter ve Ay'ın kendi yörüngelerinde gide­ rek hızlandıklarını, Satürn'ün ise gi­ derek yavaşladığını gösteriyordu. Bu

eğilimler devam ederse, Jüpiter'in yörüngesi küçülecek, Satürn'ünki ise yavaş yavaş genişleyecekti. En so­ nunda Jüpiter döne döne Güneş'in içine çekilerek yok olacaktı. Satürn ise güneş sisteminin dış kısımlarına sürüklenecekti. Öte yandan Ay da döne döne Dünya'nın içine çekile­ cekti. Gözlemlere bakılırsa, güneş sisteminin sonu hiç de iyi değildi. Üç büyük matematikçi -Leon-

hard Euler, Joseph-Louis Lagrange ve Pierre-Simon Laplace- bu prob­ lemi ele aldı. Yapılan çalışmalar, ge­ zegen hareketlerinde iki tür değişeni ortaya çıkardı. Bunlardan periyodik değişim denen ilki, nispeten çabuk bir şekilde yavaşlıyordu. Seküler de­ ğişim denen ikincisi ise kalıcı deği­ şiklikleri temsil ediyordu. Hatta Eu­ ler bunların geri döndürülemez ol­ duğuna inanıyordu. Bir gezegenin

MÖ 1800 - MS 132 civarı MÖ

540 civarı

M Ö 1800 civarı

Çinliler deprem kayıtları

Var olan en eski harita,

Yunan düşünür Ksenofa­

tuttular.

1150 civarı

450 civarı

235 civarı

MS

132

Yunan tarihçi Herodot,

Yunan düşünür

Çinli mühendis Chang

Turin Papirüsü, il. Ramses

nes. deniz kabuğu fosilleri­

küre şeklinde olabileceğini

depremlerin, karaların

Eratosthenes dünyanın

döneminde Mısır' da

nin, onları toprak altına

düşündü. Bu düşünceye,

bıçımini ciddi şekilde

çevresini hesaplamak üzere

Heng bilinen ilk deprem kayıt cihazını geliştirdi.

yapıldı.

gömen büyük bir selden

tutulma sırasında Ay'ın

değiştirebileceğini ileri

deney gerçekleştirdi.

Cihaz insanlar tarafından

kaynaklandığını ileri sürdü.

üstüne düşen Dünya

sürdü.

Ortaya çıkan tahmini

hissedilemeyecek kadar

Bu gözlem Giovanni Boc­

gölgesinden dolayı

sonuç, gerçek sayıdan

caccio tarafından 1 300'1er­

varmıştı.

yalnızca yüzde 1 5 oranında

küçük hareketleri tespit edebiliyordu.

de doğrulandı.

306

Mö 530 civarı Samoslu Pisagor Dünya'nın

büyüktü

307


Bi L i M i N S E R Ü V E N İ

yörüngesinin değişimine sebep ola­ cak kadar bile ileri gidebiliyorlardı. Biz bugün Jüpiter ve Satürn'ün gö­ rünürdeki hızlanışı ve yavaşlayışını farklı şekillerde anlıyoruz, 18. yüzyı­ la göreyse bwtlar sektiler değişintlere örnekti. l 772'ye geldiğinde, Laplace iki ge­ zegen arasındaki yerçekimsel güçle­ rin bir gezegenin yörünge periyodu­ mı kalıcı olarak değiştiremeyeceğini kanıtlamıştı. Lagrange'ın çalışmala­ rından yola çıkan Laplace, daha son­ ra Jüpiter, Satürn ve Ay'ın yörünge­ lerinde görülen sektiler değişimlerin aslında çok uzun zaman aralıklarına yayılan periyodik değişintler olduğu­ mı kanıtlamıştı. Yaptığı hesaplama­ lar, Jüpiter ve Satürn yörüngelerin­ deki değişikliklerin aşağı yukarı 900 yıllık bir periyod içinde gerçekleşti­ ğini, bu yüzden de kalıcı gibi görün­ düğünü ortaya çıkardı. Laplace 1 796' da yayııtlanan Expo­ sition du systeme du monde (Dünya Sisteminin Açıklanışı) adlı eseriyle Newton'un sistemini geniş bir kitle­ ye tanıttı. Daha sonraki eseri Traite du mecanique celeste (Göksel Meka­ nik/er Üzerine inceleme) ile ise, İngi­ liz ve Amerikalı astronontlara ken­ disinin ve çalışma arkadaşlarının ge­ liştirmiş olduğu yöntemlerin ayrm­ tılı taslaklarını sundu. Çalışına, araş­ tırmacılar için paha biçilmez bir eser haline geldi. Ayrıca Laplace'ın yö­ rüngesel değişimler üzerine çalışma­ ları, onu güneş sisteminin hem sabit bir modelini, hem de varoluşundaki ilk anlarda neye benziyor olabilece­ ğinin bir modelini geliştirmeye yön­ lendirdi. Laplace dev bir gaz bulutu ya da bulutsunun güneş çevresinde

308

yavaş yavaş döndüğüne ve gezegen­ lerle uydularının bu bulutun içinde yoğunlaşarak oluştuğıına inamyor­ du. Bugün astronomlar güneş siste­ minin yavaş yavaş dönen, küremsi biçimli bir yıldızlararası toz ve gaz btılutunun yoğurılaşmasıyla oluştu­ ğuna inanıyorlar. Sözkonusu bulut büyük olasılıkla, kendi kütleçekimi­ nin etkisiyle sıkışmaya başlayabile­ cek kadar yoğundu, ancak yakındaki bir olaydan (örneğin bir yıldızın sü­ pernova patlamasıyla ölmesinin) ge­ len basınç dalgasının, çöküşü başlat­ mış olması daha büyük bir olasılıktı. Bulutsu çökme esnasında ısınma­ ya ve daha büyük bir hızla dönmeye başladı. Bu dönüş, bulutu yavaş ya­ vaş yassılaştırarak zamanla disk hali­ ne getirdi. Diskin merkezine doğru fırlayan madde, düşerken giderek hızlandı. Atomlar birbirleriyle çarpı­ şarak kinetik enerjiyi ısıya dönüştür­ düler. Merkezinde daha çok madde biriken disk, zamanla daha hızlı dönmeye başladı, daha da küçüldü ve sıcaklığı ile basıncı iyice tırmandı. Bu arada, diskteki gaz da düzenli aralıklarla merkezden dışarıda top­ lanmaya başladı. Bu malzeme so­ nunda gezegeıtleri oluşturdu. Nihayetinde diskin merkezinde bir öncüyıldızm oluşmasına yetecek miktarda madde toplandı. Hidrojeni füzyonla helyuma dönüştürmeye başlamak için gerekli sıcaklık ve ba­ sınca erişmesiyle birlikte, ilksel gü­ neşin nükleer kazanı ateşlenmiş ol­ du. Genç güneşin yoğun ısısı, yakı­ nındaki su bt1Zu ve donmuş karbon­ dioksit zerrelerini buharlaştırdı. Bu maddeler gelişmekte olan sistemin


D Ü N Y A VE AY

ÖLÇÜMLER Rölyefte resmedılen Asur hükümdan Asurbanipal atlı arabasıyla ne kadar uzaklara gitmişti? Klasik dönemde pek çok birbirinden farklı ve hatalı mesafe birimleri kullanıldı. Günümüzde uluslararası kuruluş, zaman, uzunluk, agırlık ve d� <'çümler �in

tit� standartlar belirl'ıor.

sadece dış kısunlarında varlıklarını

şa ve dünyanın işleyişine ilişkin bir

sürdürebilirken, sert silikatlar bunu

öyküdür. Bazı yönlerden ise, her­

diskin herhangi bir bölümünde ger­

hangi bir efsaneden son derece fark­

çekleştirebilirdi.

Minicik zerreler

lıdır, çünkü matematiksel doğrula­

çarpışa çarpışa giderek daha büyük

nabiliğe sahiptir ve kuşaklar dolusu

nesneleri ol uşturdular ve zamanla

gözlemci ve teorisyenin ayrıntılı ka­

gezegenleri ortaya çıkardılar: Yerkü­

yıtlarıyla özenle karşılaştırılmıştır.

re benzeri kayalık gezegenlerden

insanın evreni, özellikle de geze­

( Merkür, Venüs, Yerküre, Mars)

genimizi ve uydusunu kavrayış biçi­

oluşan bir iç güneş sistemi ve gaz

mi, son birkaç bin yılda efsaneden

devlerinden (Jüpiter, Uranüs, Nep­

bilime doğru evrildi. Burada anlattı­

tün) oluşan bir dış güneş sistemi.

ğunız öykü, bu fikirlerin ve artların­

Bazı yönlerden bu görüş, yaradılı-

daki inanışların değişimi üzerine.

309


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N İ

SU SAATi

YERKÜREYİ ÖLÇMEK

ise Dünya'nın hiçbir şey tarafından

Dünya'nın şekline ve büyüklüğüne

desteklenmeyen, derinliği eninin üç­

ilişkin ilk görüşler arasında muaz­

te birine eşit, düz bir silindir olduğu­

zam farkWıklar vardı. En eski Yu­

nu düşünüyordu. Dünya'nın boş­

nanlar Dünya'nın düz olduğunu

lulcta asılı durduğu ama evrendeki

Zamanın geçişi birkaç

varsaymışlardı. Gezegeni destekle­

bütün diğer nesnelere eşit uzaklıkta

şekilde

yen şeyin ne olduğunu sorgulamış,

olduğu için yerinde kaldığı fikrini

hesaplanabili)ordu.

nasıl dengede durduğunu merak et­

ortaya atnuştı. Ayrıca dünyanın su

Bunlardan biri damlayan

mişlerdi. Dünya'nın şekline ilişkin

ya da başka bir element değil; bir

suydu. Atina'da MO

ilk kayıtlar Homeros'un şiirlerinde

ruhsal güç, her şeyin nedeni olan,

yakla�k 50 civannda

yer alır. Bu şiirlerde dünya, etrafı ok­

her şeyin içinden doğduğu ve so­

inşa edilen Rüzgarlar

yanusla çevirili düz bir disk olarak

nunda her şeyin içine gittiği bir son­

Kulesi'nde, buradaki

tarif edilir.

suzluk tarafindan desteklendiğine de

temsile benzer,

Miletli astronom Thales, Dün­

inanıyordu.

karmaşık. bir su saati

ya'nın düz olduğunu ve suyun üze­

Mi!etli Anaksimenes Dünya'mn

bulundugu

rinde durduğunu ileri sürmüştü.

geniş ve düz olduğuna ve hava tara­

düşünülüyordu.

Thales'in öğrencisi Anaksimander

fından desteklendiğine inanıyordu. Kolofonlu Ksenofanes, Dünya'nın üst suıırının ayaklarımızın altında, yeryüzünün havayla buluştuğu yer­ de olduğunu, alt kısmın ise aşağı doğru sonu gelmez bir şekilde uzan­ dığını ileri sürmüştü. Küresel bir Dünya'ya il işkin ilk fi­ kir, Mô 6. yüzyılın ünlü Yunan düşü­ nür ve matematikçisi Pisagor'a atfe­ dilir. Zamanının ilerisinde bir düşü­ nür olan Pisagor, Dünya'yı bir dizi biçim, tekrarlayan kalıp ve ritmik devre olarak görüyordu. Ay ve Gü­ neş gibi diğer gök cisimlerinin yuvar­ lak olduğunu, tutulmalar sırasuıda Ay'ın ve Güneş' in üzerine vuran göl­ gelerin de yuvarlak olduğunu kay­ detti. Ayrıca ufuktaki gemileri gözle­ di. Tüm fenomenler onu Dünya'nın bir küre olduğu sonucuna götürdü. Küresel bir JJünya fikri, MO 8. yüzyılda yaşamış olan birkaç başka Yunan düşünürüne de atfedildi. MO 5. yüzyılda eser veren filozoflaruı bi­ yografi yazarı Diogenes Laertius, Dünya'nın bir küre olduğunu hem

310


Parmenides, hem de Pisagor'tm bildiğini söyle­ mişti. Aristoteles'in MO 4. yüzyıl tarihli

Üzerine

JOHN HARRISON

Gökler

adlı kitabı, Dünya'nm küre biçiminde

olduğunu ilan etmekle kalmayıp, bu önermeye

Deniz saatlerinin mucidi

bir kanıt da sunmuş olan, bilinen en eski eser­

1693

dir.

24 Mart'ta lngiltere, Yorkshire, Foulby'de dogdu.

Dünya'nın küresel biçimini ve evrenin mer­ kezindeki sabit yerini açıklamak için Aristoteles daha ağır elementlerin merkeze doğru hareket etme eğilimi gösterdiğini öne sürdü. Tıpkı Pisagor gibi o da bir Ay tutulması sırasında yer­

1713-17 Tamamen ahşaptan üç saat inşa etti.

1730 Bulgularını Kraliyet astronomu Edmund Halley ile paylaşmak

kürenin yuvarlaklığını kanıtlamak için onun Ay

üzere Londra'ya gitti. Dogru işleyen bir deniz saati inşa ederek

üzerine vuran gölgesini kullandı. Bu gölgeler

Boylam ödülü'nü almayı ümit ediyordu.

daima yuvarlaktı, ayın evreleri sırasında aldığı çeşitli düz kenarlı, içbükey ve dışbükey şekiller­ den farklıydı. Aristoteles, kuzeye ya da güneye doğru hare­ ket edildiğinde, gökteki yıldızların konumları­ nuı değişiyor gibi göründüğünü biliyordu. Ku­ zeye gidildiğinde gökyüzünün güney kısmında­

1735 ilk deniz saati girişimi olan Hl 'i tamamladı.

1736 Londra'dan Lizbon'a ve sonra tekrar geriye do\)ru uzanan

1 .700 deniz millik sefer sırasında H1 'i test etti.

ki yıldızlar ufka daha yakın görünür, hatta uf­

1737

kun altında kaybolurken, gökyüzünün kuzey

H1 'den daha saglam tasarladıgı H2 üzerinde çalışmaya başladı.

kısmındaki yıldızlar ufkun üzerinde giderek yükseliyordu. Güneye gidildiğinde ise bunun tam tersi durum geçerl iydi. Aristoteles, bu göz­ lemlere dayanarak Dünya'nuı küre biçiminde olduğu sonucuna vardı. Hatta Dünya oldukça

1740 H2'nin tasarımındaki hataları fark ederek H3 üzerinde çalışmaya başladı.

1753

küçük bir küreydi çünkü nispeten kısa bir me­

Kendi tasarımını takip ederek H4'ü iri bir cep saati biçiminde

safe ilerlemek bile yıldızlaruı konumlarının fark

tasarlama� için John Jefferys'i görevlendirdi.

edilir biçimde değişmesine neden oluyordu. Aristoteles'ten bir yüzyıl sonra, Eratosthenes, Dünya'nın çevresini hesapladı. MO 276 civarın­ da Cyrene'de (bugünkü Libya) doğan Eratost­ henes, bir astronom, coğrafyacı, atlet, filowf, şa­ ir ve matematikçiydi. Ayrıca bir pentatlon şam­ piyonuydu. İki lakabı vardı. Bunlaruı

ilki, atletik

yeteneğinden dolayı Pentatlos'du; diğeri ise bir­ çok farklı �eyde ikinci iyi ulıııasııı<laıı dolayı, Ytman alfabesinin ikinci harfi olan Beta'ydı. Eratosthenes Atina'da yıllarca eğitim gördü. Matematikçi ve fizikçi Arşimet'in iyi arkadaşıy­

1759 H3, Boylam Kurulu'nca belirlenen dogruluk standardına ulaşamadı. H4 tamamlandı.

1761-64 üglu H4 ile Mantik ötesi geçitlere giderek, cihazın güvenilirligini kanıtladı. Boylam Kurulu saatjn dogrulugundan şüphe ederek, ödülü vermeye yanaşmadı.

ım Kral 111 . George tarafından begenilerek sonunda Boylam Kurulu'ndan büyük miktarda para ödülü aldı.

dı. Aşağı yukarı 40 yaşındayken, Mısır'uı İsken­

1776

deriye şehrindeki büyük kütüphanenin müdür-

24 Mart'ta, 83. dogum gününde, Londra Red Lıon Meydanı'ndaki evinde öldü.


BiLiMiN SERÜVEN İ

.. ....

312

···":

,. -·-

-

Fi . İ7.


D Ü N Y A VE A Y

lüğünü kabul etti. Bu bilimsel ku­

ğer matematik ve bilimsel eserlerine

kendi zamanının en ileri öğre­

erişimi olduğunu biliyoruz. Eratost­

nm1

BOYLAM DAİRELERİ

nim merkeziydi: Sergi odaları, amfi­

henes, 21 Haziran öğle vaktinde göl­

1 690 tarihli bu dünya

leri, okuma odaları ve hem yerleşik

gelerin kaybolarak kuyu dibinin ay­

haritası, kutuplardan

hem de konuk alimler için lojmanla­

dın !anması için, öğle güneşinin tam

çıkan boylam

rı vardı. Kütüphanede bir dönem

Syene'nin tepesinde; ya da ufkun

çizgilerini gösteriyor.

700.000'in üzerinde papirüs tomarı

tam 90° üzerinde olması gerektiği

Boylam çizgilerine

bulunuyordu. Zamanın en büyük

sonucuna varmış olmalıydı. Aym ta­

aynı zamanda

bilin1sel ve edebi eserleri, kütüphane

rih ve saatte iskenderiye'de, Eratost­

meridyen denir.

müdürü olarak Eratosthenes'in eli­

henes Güneş' in güney ufku üzerinde

nin altındaydı.

ulaştığı en yüksek noktaY1 ölçtü. Gü­

Eratosthenes, Mısırın güneyinde­

neş'in iskenderiye ve Syene'deki ko­

ki Syene kasabasında (şimdiki As­

numl arı

van) yapılan bir gözlemin haberini

derecenin çok az üstünde olduğunu

almıştı. 21 Haziran'da, Güneş gök­

buldu -bu da bir çemberin çevresini

arasındaki

farkın

7

yüzündeki en yüksek noktasına ulaş­

oluşturmak için gereken 360°'nin

tığında, tapınak sütunlarının gölgesi

aşağı yukarı ellide biriydi.

kayboluyor ve Güneş, bir kuyunun

Geometri yordamlaruu kullana­

dibini tamamen aydmlatıyordu. Bu

rak Dünya'nın çevresini hesaplamak

hikaye Eratosthenes'in ilgisini çekti

için Eratosthenes'in İskenderiye ile

ve ona aym etkinin İskenderiye' de

Syene arasındaki mesafe bilgisine ge­

de gözlenip gözlenemeyeceğini dü­

reksinimi vardı. Şehirler arasında gi­

şündürdü.

dip gelen karavanlar kabaca 5000

llONrAMt ÇMlll � ekvatoral çevresi 40.076, 59

21 Haziran'da tam öğle vaktinde

stadya'lık (ölçüm çubuğu) bir tah­

kilomeUe; lwtupıal Çewl!5İ ise

İskenderiye'de gölgelerin Syene' de

minde bulunuyordu, bu da aşağı yu­

40.009,152

olduğu gibi giderek kısalıp kaybol­

karı 800 kilometre demekti. Bu me­

kikımeln!dir.

madığını gördü.

safe 50 ile, yani bulduğu açısal farkla

Gün eş gökteki en

yüksek noktasına ulaştığında, ortada

çarpıldığında, Dünya'nın çevresi için

hala gözle görülebilir gölgeler vardı.

ortaya 250.000 stadya'lık (ya da

Eğer Dünya düz olsa, diye akıl yü­

46.250 kilometrelik) bir değer çıkı­

rüttü, her iki şehirde de aynı yüksek­

yordu. Dikkate değer bir şekilde,

likte nesnelerin aynı boyda gölgeleri

Eratosthenes'in

olurdu. Oysa gölgelerin boyları fark­

yüzde 15 kadar büyük bir sonuç ver­

Dii11ya'11rn

lıydı. Bu yüzden de Dünya'nın eğik

mişti: Dünya çevresinin gerçek ölçü­

evrendeki yerine

olması gerekiyordu. Eratosthenes

sü 40,076 kilometredir. Eratosthenes

ilişkin erken dönem

elindeki bu bilgiyle, Dünya'nın bü­

basit Ôklidyen geometri ve zekice

Yunan görüşleri

yüklüğünü hesaplamaya koyuldu.

gözlem yoluyla, günümüzden 2 bin

hakkında dalıa

ytl kadar önce Dünya'nın büyüklü-

fazla bilgi içi11 bkz.

6'1inü hesaplamaY1 başarmıştı.

sayfa 26-27.

Eratosthenes'in izlediği yolun ay­ rıntıları bilinmiyor. Onun Dün­

hesapları

sadece

ya'nın ôlçümü Üzerine adlı özgün

MO 3. yüzyılın bir başka astrono­

eseri kaybolı1rnş durumda. Ancak

mu Samoslu Aristarkos, Güneş'in

kendisinin MO 300 civarlarında Ôk­

evrenin merkezinde olduğunu ileri

lid'in çalışmalarına ve zamanının di-

süren ilk kişiydi. Aristarkos bir Ay

313


BiLİMİN SERÜVENİ

tutulması sırasında Ay'ın Dünya göl­

ve bu yolculukların hepsi, Dün­

gesinin içinden geçişini gözlemledi.

ya'nın biçinıi ve doğasını anlamaya

Bu gözlemlerin sonucunda, Ay'ın büyüklüğünün Düııya'nın üçte biri

katkıda bulunmuştur. Eratosthenes'in Dünya'nın bü­

kadar olduğu tahmininde bulundu. Eratosthenes'in hesaplamalarını kul­

yüklüğünü hesaplamasından 400 yıl

lanarak, Ay'ın yaklaşık 83.333 stadya

dolaşmıştı. Eski denizciler yollarını bulmak için kıyı şeritlerine yakın

( 1 3.333 kilometre) olduğu tahmi­ ninde bulwıdu. Bugün biz, Ay çev­ resinin 10.9 J 9 kilometre olduğunu biliyoruz. Aristarkl10s geometriyi ve Ay'ın evrelerini kullanarak, Dünya ile Ay ve Güneş arasındaki mesafeleri he­ sapladı. Hesaplarına göre Güneş

önce, Fenikeliler Afrika'nın çevresini

seyreder, onlara kılavuzluk edecek tanıdık nirengi noktaları ararlardı. Ayrıca varacakları yere doğru gitmek için iskandil --okyanus derinliğinin ölçümü- ve parakete hesabı -yıldız ve gezegen konumlarını temel alarak yapılan konum hesapları- da kulla­

Dünya'ya Ay'dan yaklaşık 1 9 kat da­ ha uzaktı ve Ay'ın yaklaşık 19 katı

nırlardı.

büyüklükteydi. Aslında Güneş Dün­ ya'ya Ay'dan 389 kat daha uzaktır. Aristarkhos'un hesabı her ne kadar

rodot İskenderiye'den uzaklığı he­ saplamaya yarayan bir tarif yazmıştı. Pratikte, ucunda kurşun ağırlık bu­

hayli yanlış çıkmış olsa da, Güııeş'iıı

lunan bir halat, okyanusun tabanına

Dünya'dan çok daha büyük olduğu­ nu gösteriyordu, bu da güneşmer­ kezli Güneş sistemi modeline doğru atılmış büyük bir adımdı.

YOLUMUZU BULMAK Akdenizliler denizci insanlardır. Ho­ meros'un destansı hikayeleri ve Mı­ sır hiyeroglifleri onların çok eskiden yaptıkları yolculuklara tanıklık eder

MO 4. yüzyılda Yunan taril1çi He­

değerek 1 1 fersahlık bir derinlik gös­ terdiğiııde, İskenderiye'ye aşağı yu­ karı bir günlük yol kalmış demekti. Güneş ve yıldızlar da yol bulmada önemli rol oyııadı. Fenikeliler Asu (gündoğıımu) ve Ereb'den (günbatı­ ını), dört esas noktanuı ikisiııi, do­ ğuyu ve batıyı bulmakta yararlanı­ yor, geceleri ise yıldızlara, özellikle de Polaris'e, yani Kuzey Yıldızı'na

1546 - 1785 1546

1568

1600

1644

Alman hümanist Georgius Agricola, kapsamlı bir mineral sınıflandırma sistemini anlatan Fosillerin CJogası Üstüne'yi yazdı.

Flaman kartograf Gerardus Mercator, dümencilerin, pusula ayarı yapmak zorunda kalmadan düz­ hatlı rotalar belirlem�ni saglayan bir harita planı geliştirdi.

William Gilbert, elektrik ve manyetizma üstüne bir çalışma olan De

Rene Descartes, Principia philosophiae'de, yerkurenin ilk başta eriyik yapıda olabilecegine ve kabugun, soguma sürecinin bir sonucu olabilecegine ilişkin teorisini sundu.

314

magnete'yi (Mlknahs Üzerine) yayımladı.


D Ü N Y A VE A Y

ESKİ ÇAGLARDA DÜNYANiN ÇEKİRDEGi 1 664 tarihli yerkürenin

içini resmeden bu çizimde yeraltı gölleri ve nehirleri, kızgın bir çekird�in etrafını kuşatıyor.

bakıyorlardı. Dünya'nm coğrafi Ku­ zey Kutbu neredeyse doğrudan Pola­ ris'i işaret eder, bu nedenle de Pola­ ris bir tür işaret ışığı görevi görerek, üçüncü esas yönü gösterir. Üstelik Kuzey Yarımküre'de Pola­ ris sadece kuzey yönünü göstermek­ le de kalmaz. Ufka kıyasla konumu, enlemi de belirtir. Polaris'i tam tepe­ de, başucu noktasmda (ufkun 90° üzerinde) görmek için Kuzey Kut-

bu'nda olmak gerekir. Polaris başu­ cu noktasıyla ufkun ortasında (kuzey ufkunun 45° üzerinde) olduğunda, gözlemci 45° kuzey enlemindedir. Polaris tam ufuktayken (ufkun 0° üzerindeyken) ise, gözlemci Ekva­ tor'dadır. Güney Yarımküre'deki bir deniz yolcusu için Polaris görünür durumda bile değildir. Aslında, gü­ ney enlemlerindeki denizcilere tam güney yönünü gösteren tek parlak

1666

1686

1735

1785

Danimarkalı jeolog Nicola­

Britanyalı gökbilimci

lngiliz meteorolog George

lskoç jeolog James

us Steno, üstüste konum­ lanma yasasını oluşturmaya

Edmond Halley, farklı

Hadley, atmosferik

Hutton, yerküre

bölgelerdeki etkın rüzgarın

dolaşımı, "havayı

yüzeyinin, günümüzde

başladı. Yasaya göre tortul

yönlerini gösteren bir

ekvatordan kutuplara

katmanlarda daha eski ka­

dünya haritası oluşturdu;

taşıyan iri boyutlu hücreler"

bile görülebilen süreçler içinde, yavaş yavaş

yalar her zaman daha genç

ilk meteorolojik çizelgeydi

bakış açısıyla tanımladı.

oluştugunu ifade eden

kayaların altında görülür.

bu.

birörneklik teorisini geliştirdi.

31 '


D Ü N Y A VE AY

BiLiMiN SERÜVENİ

yıldız yoktur. "Cnıx" ya da Güney

DENİZ GEZGiNLERi

Haçı takımyıldızının "artı"sını oluş­

Resimdeki gibi Fenike

turan parlak yıldızlar, güney gök

ticaret kadırgaları,

kutbuna, yani güney göğündeki yıl­

MO 7. yüzyılda Akdeniz

dızların gidiyormuş gibi göründüğü

ticaret rotalarında yol

noktaya işaret eder.

alırdı.

MO 3. yüzyılda yazan İskenderiyeli şair Kallimakhos'a göre, Miletli Tha­ les İyonyalı askerlere, Küçük Ayı ta­ kımyıldızından yararlanarak yolları­ nı bulmayı öğretmişti. Küçük Ayı'da yer alan en parlak yıldızlar Küçük Kepçe ya da Küçük Vagon denen, yedi yıldızlık bir küme oluştururlar. Bu küme Kuzey Yarıınküre için iyi bir rehberdir çünkü Kepçe'nin haya­ li sapındaki son yıldız Polaris'tir (Kuzey Yıldızı). Denizciliğiyle ünlü bir halk da Vi­ kinglerdi. Yüksek kuzey enlemlerde, yaz aylarında günler uzun, geceler kısa olur. Güneş battıktan kısa süre sonra yeniden yükselir, daha da yük­ sek enlemlerde ise gece gökyüzü yaz

!arından bazıları Güney Pasifik ada­

kara yakınlarında görülen dalga bi­

ographica üç bölümden

ayları boyunca hiç tam olarak karar­

larının halkıydı: Polinezyalılar, Mik­

çimlerindeki değişimleri yorumlar­

Tarillsel giriş, matematiksel coğrafya

maz. Onun yerine alacakaranlığın

ronezyalılar ve Melanezya!ılar. Nis­

parıltısı göğü aydınlatarak, yıldızla­

peten küçük, elle yontulmuş tekne­

rın görülmesini engeller.

yalıları, denizlerde birılerce kilomet­

yollarını bulmak için gökyüzü gözle­

relik yol aldılar ve pek çok uzak ada­

minin dışında yöntemlere gereksi­

ya yayıldılar.

nim duymuştu. Bunlardan biri kuş­

Kuzeyin insanları gibi, Polinezya­

(yerküre ölçümleri de dahil) ve ülke­

Hint Okyanusu'ndaki batı yöne­ limli akıntılar ise

6500 kilometre ka­

dar güneybatıda yaşayan Madagas­

lerin tanıtımlarını da içeren bir hari­ ta.

ERA10Sllaa

Tarihsel giriş bölümü Homeros ve

Yeıbilim çalıımalanna

kar halkının atası Endonezyalılara

Hesiodos'a ait coğrafi görüşleri anla­

yaptıgı büıilk

seferlerinde yol göstermiş olabilir.

tıyor, ardından Eratosthenes'in za­

katlcılara

manına dek uzanan dünya coğrafya

Eratos1henes'in

MO yaklaşık

1000 yılmda yaşayan

ragınen

lara dayalıydı. Doğal olarak bir deniz

War da yol bıılmak için kuşların dav­

Homeros'un zamanında

çizilmiş

bilgisini veriyordu. Matematik bölü­

ranışından yararlanırdı. Ayrıca ay­

dünya haritaları Akdeniz Havzası et­

yaıamı trajik biı;imde

kuşunun gagası doluysa, karaya ve

mü, küre biçiminde bir yeryüzü var­

""' buldu.

yuvasına doğru gidiyordu. Ancak

rıntılı takımyıldız çizimleri içeren ve

rafındaki ülkelerin ötesine gitmez.

sayımına dayanarak haritalama ilke­

Emostlıenes

gagası boşsa, denize doğru gidiyor

Samanyolu' na papağan ve çotira, su­

Bu bölgeniıı halkı kendi kara parça­

lerini anlatıyordu. Yengeç ve Oğlak

hayatının ""'

olmalıydı. Bazı kuzey gemilerinde,

kabağı ve köpekbalığını da dahil

larının "Oceanus Fluvius", yani ok­

Dönencesi ile, kutuplar da dahil ik­

yıllarında görme

kuzgun gibi karayı sevdiği düşünü­

eden yıldız haritaları yaptılar.

yanus nehri denen suyla kuşatıldığı­

lim kuşakları yine bu bülürıı<le yer

yeU!neginl yitirdi ve

na inanırdı.

alıyordu.

sonunda kendini

len kuşlar bulundunılur ve özellikle

Yol bulınada kuşlar ve yıldızlar­

aç bırakılırdı. Bu kuşların salıveril­

dan yararlanmış olsalar da Polinez­

diklerinde en yakın karaya doğru

yalılar okyanus davranışlarını da ti­

uçacaklarına inanılırdı.

tizlikle izlerdi. Etkin rüzgarlardan

Tarillin en büyük okyanus yolcu-

316

lerle yelken açan erken çağ Polinez­

Kuzeyin denizcileri bu nedenle

lardı.

oluşuyordu:

yararlanır, su akıntıları boyunca ve

Kimi zaman yerbiliminin babası

Son bölüm ise balıda Herkül Sü­

olarak da anılan Eratosthcncs, MO 3.

tunları ya da Cebelitarık'tan, doğuda

ilk dünya coğrafya haritasını yarattı. Hypomnemata ge-

eden!i< yaşamına ""'

bilinmeyen topraklara dek uzanan

verdi.

yüzyılda bilinen

açhga malıUm

haritayı içeriyordu. Homerik harita-

317


BİLİMİN SERÜVENİ

SANAT VE BİLİM

!arda olduğu gibi, bilinen kara par­

MS 2. yüzytlda Batlamyus ilk dünya

Louis Leopold Boilly'ye

çalarının etrafını bir dünya okyanu­

atlasını oluşturdu. Atlasta enlem ve boylam çizgileriyle birlikte 27 adet

ait ı 804 ıarihli bu

su kuşatıyordu. Ancak Eratosthe­

tabloda, büyük Fransız

nes'in haritası doğu, güney ve kuzey­

harita vardı. Kendisinden önceki as­

heykelbraş Jean Anıoine

de, Homeros'un haritasından çok

tronomik gözlemlerden yararlanan

Houdon, Pierre Siman

daha ötelere uzanıyordu. Haritada

Batlamyus, enlemleri bugünkü ko­

Marquis de Laplace'ın

ingiltere, İrlanda, Hindistan ve Sri

mımlarına yakın olarak çizecek bilgi­

büstünü yapıyor,

Lanka ya da Madagaskar olabilecek

ye sahipti. Ancak dünya haritası hala

laplace'ın eşi ve kızlan

bir karanın kaba sınır hatları görülü­

Akdeniz merkezliydi ve dış sınırlara

ise izliyor.

yordu.

doğru gidildikçe hayli güvenilmez bir

Her ülke ya da bölge matematiksel yöntemlere göre değil, elde edilen ta­

Terra Incognita -bilin­

mez diyarlar- ise dış sınırı oluşturu­

nunlara göre şekillendirilmişti. İtaJya

yordu. Her şeye rağmen Batlam­

bir çizme gibi; İspanya öküz postu

yus'un haritası, bilinen merkezi kara

üstünde; Sardunya ise ayak izi biçi­

parçasını kuşatan bir okyanus res­

nünde görünüyordu. Diğer bir de­

metmeyen (biliı1en)

yişle Eratosthenes, harita

için bilinen

ilk haritaydı.

Haritada Oceaııus IııJicus (Hint Ok­

dünyaya ait mevcut bilgileri topla­

yanusu) ve Oceanus Occidentalis

mış ve derlemişti. Aynı şekilde flora

(Atlas Okyanusu) da dahil, denizler

ve fauna bilgileri ile, her ülke ya da

tek tek adlarıyla belirtiliyordu.

bölgeye özgü ürünler de haritaya da­ hil ediln1işti.

318

hal alıyordu.

Tıpkı yermerkezli evren modeli gibi, Batlamyus'un atlası da yüzyıllar


boyu standart kabul edildi. 10. yüzyılda ise İtal­

COMTE DE BUFFON

yanlar oldukça ayrıntılı açıklamalar, okyanus derinlik ölçümleri ve kıyı tanmılannı içeren ha­ ritalar üretmeye başladılar. Bundan üç yüzyıl

Doğa tarihçisi

sonra mesafe ölçeklerini ve kerterizleri de göste­

1707

ren deniz haritaları çıktı. Ancak oldukça hatasız

7 Eylül' de Fransa Montbard'da Georges-Louis Leclerc adıyla dünyaya geldi.

haritalara rağmen, denizde yol bulmak için l700'lerin sonlarına dek seyrüsefer hesapları yapmak gerekiyordu. Bir geminin bulunduğu enlem Güneş ya da yıldızların konumuna göre

1717 Dijon'daki Cizvit okulunda e<')itime başladı.

kolaylıkla belirlenebiliyordu. Ancak boylamı

1723

doğru belirlemek, apayrı bir konuydu.

Dijon'da üç yıl hukuk e<')itimi aldı ama bilim alanında çalışmaya karar verdi.

BOYLAM ÖLÇÜMÜ Bilinen en eski boylam belirleme yöntemi, Mô 2. yüzyılda yaşayan Hipparkos'a dek gider. Hip­ parkhos dünyanın farklı yerlerinde aynı anda izlenebilen Ay tutulmalarının, bir zaman sinya­

1728 Angers'de matematik, tıp ve bitkibilim e<')itimi aldı.

1734 Paris'te Kraliyet Bilim Akademisi' ne seçildi.

li görevi görebileceğini fark etmişti. Ay tutulma­ ları çağlar boyu gözlenmiş, yerel başlangıç ve bi­

1739

tiş saatlerinin kayıtları tutulmuştu. Dünya ken­

Kraliyet botanik bahçelerinin başına getirildi.

di etrafındaki dönüşünü 24 saatte tamamladığı için, dünya hareketinin dairenin yirmi dörtte birine denk düşen kısmını, yani l5°'lik hareke­ tini tamamladığı süre "bir saat"tir (360° bölü

24). Teoride, iki yer arasındaki zaman farkın­ dan yola çıkarak bu yerlerin birbirine kıyasla boylamları ya da yerküre etrafında, doğu ve ba­ tı yönündeki mesafeleri hesaplanabilir. 163l'de gökbilimci Henry Gellibrand, Ku­ zeybatı Geçidi'ne doğru yelken açan Kaptan Thomas James'ten, yolculuk sırasında gerçekle­ şecek olan tutulma süresini kaydetmesini istedi. Kaptanm gözlemlerini temel alan Gellibrand,

1740 Newton'un Flüksiyon ve Sonsuz Seriler Yöntemi adlı kitabının çevirisini yaptı.

1749-67 Doga tarihi, yerbilim ve insanbilim üzerine mevcut tüm bilgileri kapsayan Hstoire i naturelle'nin ilk cildini yayımladı. ilk başta 50 cilt önerdi, sonunda 36 ciltilik bir çalışma yaptı.

1753 Fransız Akademisi'ne seçildi; "Üslup Üzerine Söylem"i sundu.

1770-83 Histoire naturelle'nin kuşlar üzerine on cildini yayımladı.

Londra ile Kanada'daki James Koyu, Charlton Adası arasındaki boylam farkını hesapladı. So­ nuç, yalnız

IS"lık bir sapma ile 79° 30' idi.

1 G. ve 1 7. yüzyıUarda bol ekipmanlı denizci­ ler, gerçek kuzey ile manyetik kuzey -Dün­ ya'nm coğrafi kutbu ile manyetik pusulaların işaret ettiği kutup- arasındaki farkı hesaplaya­ rak, boylamsal konumlarını belirlemeye çalıştı­ lar. Doktor William Gilbert 1 600'de

De magne-

1778 Jeolojik tarihi aşama aşama yeniden yapılandırdı\'jı Epoques de la nature'yi yayımladı.

1783-88 Histoire naturelle ' nin mineraller üzerine beş cildinı yayımladı

1788 ı 6 Nisan'da

Paris'te öldü.


BiLiMiN SERÜVENİ

ÖNCEKi SAYFALAR

te (Mıknatsı üzerine)'yi

Batlamyus'un

Bu kitapta yerküre, çekim alanı mık­

ya gibi denizci bir ulus için bu tür

2. yüzyılda hazırladıgı

natıs taşına benzeyen bir tür mıkna­

tehlikeler ulusal güvenliği tehdit edi­

yayımladı.

mileri sık sık kayboluyordu. Britan­

tıs gibi tarif edilmişti. Gilbert, doğu­

ci nitelikteydi. Ekim l 707'de, bir Bri­

15. yüzyıl versiyonu,

dan batıya ilerledikçe değişen man­

tanya savaş gemisi filosu Fransa'yla

Akdeniz kıyı hattını

yetik ve coğrafi kuzey kutuplar ara­

savaşın ardından ülkeye dönmektey­

oldukça hatasız

sındaki fark üzerine bilgi toplamaya

di. Bir günlük bir deniz yolculuğu

resmediyor. Ancak hata

başladı. Ancak bu bilginin denizcile­

söz konusuydu. Yaklaşık 50° Kuzey

dünya

haritasının

oran ı Terra lncognita, yani

Bilinmez Diyarlar'a

yaklaştıkça artıyor.

re gerçek anlamda yarduncı olabil­

enlemine yaklaşan filo, Manş Deni­

mesi için aradan iki yüzyıl daha geç­

zi'nde olduğunu düşünerek Ports­ mouth'a doğru doğuya yelken açtı.

mesi gerekiyordu. Karadan açıkta yol bulmanın teh­

Ancak kendilerini Cornwall Bur­

likeleri büyüktü. Ticaret ve savaş ge-

nu'nun açıklarında, Manş'ın batısın-

CAVEN D I S H DEN E Y İ 1 7 OO

'lerin sonlarında Henry Cavendish,

halteri andıran bar ve küre biçimli a9ırlıklar ise kuvars­

lsaac Newton'un f=GM!r' şeklinde ifa­

tan yapılma bir telle tavandan sarkıtılıyordu. Bu düze­

de edilen evrensel kütleçekim yasası­

ne9e bir ayna da eklenmişti. 160 ki­

nı d09ruladı. Formülde "G" kütleçe­

loluk iki kurşun küreyi taşıyan bir

kim sabitini; "M" ve •m" iki cismin

başka halter ise, daha küçük olan

kütlelerini; "F" ise cisimler arasında·

halterin yakınına yerleştirilmişti. Bu

ki kütleçekimsel kuweti temsil edi­

şekilde büyük küreler. küçük olanla·

yordu. Sonuçta büyük kütlelerin kü­

rın yakınında dönebiliyordu.

çükleri çekti9i ortaya çıktı.

Deneyde, büyük ve küçük küre­

10 Ekim 1731 d09umlu Caven­

ler arasındaki kütleçekimi kuvars te­

dish, Lord Charles Cavendish'in 091u

le, dönme momenti uyguladı ve te­

ve bir deneysel bilimciydi. Cambrid·

lin bükülmesine neden oldu. Caven­

ge'de e9itimini tamamladıktan son·

dish bu bükülmeyi ölçmek için bir

ra Cavendish 1753'te babasının Lon·

ışık demetinden yararlandı. Aynaya

dra, Soho'daki Great Marlborough

d<>9rultulan ışık 90"1ik açıyla yansı­

caddesinde yer alan evine taşındı. Baba-09uı elektrik, manyetizma ve ısıyla ilgili deneyler gerçekleştirdiler.

dı. Henry Cavendish yerkürenin

ortalama yo!)unlu!)unu ölçtü.

1783'te babasının ölümü üzerine Ca·

322

Küçük halter. büyük olana d09ru çekildikçe, dönme hareketi ışık demetinin de hafifçe sapmasına neden

vendish, Clapham Common'a taşınarak çalışmalarını

oldu. Cavendish sapmayı dikkatle ölçtü. Sonuçta New­

sürdürdü.

ton'un, büyük kütlelerin küçük kütleleri çekmesine iliı­

Yerbilimci John Mitchell'in bir tasarımını temel alan

kin teorisini kanıtlamakla kalmadı, yerkürenin ortalama

Cavendish bir burulmalı terazi üretti. Terazi, iki uçtaki

y09unlu9unu da belirledi. Cavendish bunu "özel kütle­

küre biçiminde a9ırlıkları taşıyan, yaklaşık bir buçuk

çekimi" şeklinde ifade etti; yani, yerküre y09unlu9unun

metre boyunda ahşap bir çubuktan oluşuyordu. Bir tür

su y09unlu9una oranı.


da buldttlar. Dört geminin her biri Scilly Adala­

JAMES HUTTON

rı'nda vahşi bir sonla karşılaştı. Bir rota belirle­ me hatası yüzünden birkaç dakika içinde 2000 adam yitirilmişti. 171 3'te, William Whiston isinili meslaktaşıy­ la birlikte çalışan Humphry Ditton adlı bir okul öğretmeni, boylam problemini çözmek için bir şema geliştirdi. İkili, gemilerin okyanus boyun­ ca belirlenen noktalarda demir almalaruu öner­ di. Geceyarısı her gemi büyük bir roket ateşleye­ cekti. Patlamalar her yönde en az 1 50 kilomet­ relik mesafeden duyulabilecekti. Böylece deniz­ ciler, İngiltere, Greenwich'teki zaman konusun­ da uyarılmış olacaklardı. Teoriye göre, Green­ wich zamanı yerel zamanla karşılaştırıldığında, kaptan boylamını bclirleyebilecekti. Pratiklikten uzak bir çözüm olsa da, Whiston ile Ditton'un fikri İngiliz Parlamentosu'nu Boy­

Yerbilimin

babası

1726 3 Haziran'da lskoçya, Edinburgh'da dağdu.

1749 Hollanda' da tıp diplomasını aldı.

1750 Tıp alanında çalışmamaya karar verdi ve aile çiftliğinde çiftçiliğe başladı. Yerbilime ilgi duymaya başladı.

1754 Tanm bilgisini arttırmak için Hollanda, Belçika ve Fransa'ya seyahat etti.

1768

lam Kuntlu oluşturma yönünde teşvik etmişti.

Tanmcılıktan vazgeçerek bilimsel ilgi alanını geliştirmek ıçin Edinburgh'a taşındı.

ı 71 4'te kurul Boylam Ödülü projesini geliştirdi. Bir geminin denizdeki boylamını, yarım derece­ lik hata payıyla belirleyebilecek gerçekçi bir

Edinburgh Kraliyet Akademisi kuruldu; Hutton aktif üye oldu.

yöntem geliştirene 20.000 pound; bir derecelik hata payıyla belirleyene ı 0.000 pound; ya da 40 dakikalık hata payına 1 5.000 pound verilecekti. Kurulun uygulanabilir bulduğu teknikler Batı Hint Adaları seferlerinde test edilecekti. Ödülün miktarı yüzünden olgunlaşmamış fikirlerle ku­ rwa başvuran çok sayıda kişi "boylam delisi" la­ kabıyla anıldı. Tüm bu çtlgutlığın arasında yalnızca iki yön­ tem ciddiye alındı. Bunlardan ilki, astronomik yöntemdi. Denizciler daha önceden de boylam­ larını göklere bakarak belirliyordu. Ortaya bir­ kaç astronomik yöntem çıkmıştı ki burtlardan biri de Ay'ın yıldızlara kıyasla konumunu temel alıyordu. Bir başkası ise Jüpiter'in dört uydusu­ ııuıı konumlarına dayalıydı. J-ler iki yönrem de gök cisimlerinin titiz gözlemini ve doğru ölçü­ münü gerektiriyordu. Bu da denizde sallanan bir gemi için neredeyse olanaksızdı. İkinci yöntem, zamana ve yerkürenin kendi ekseni etrafındaki dönüşüne dayalıydı. O dö-

1783 1785 "Yerküre Sistemi, Sistemin Sürekliliği ve Kararlılığı üzerine Tezin Özeti"ni yazarak, yerbilim süreçlerine ilişkin teorilerini açıkladı.

1788 Fransa Kraliyet Tanm Akademisi yabancı üyeliğine seçildi.

1788, 1790 Edinburgh Kraliyet Akademi� üzerinden meteoroloji konulu tezler yayımladı.

1794 Metafizik ve felsefe üzerine üç ciltlik bir tez yayımladı. Bılgı ilkelerinin incelenmesi.

1795

Yerküre Teorisi odlı iki ciltlik kitabını yayımladı. Kitapta önceki iddialannı açıklayarak çok sayıda kanıt sundu

1797 26 Mart'ta Edinburgh'da öldü.


Bİ L İ M İ N S E R Ü V E N i

GERİDE KALAN MİRASLAR John Harrison'un H4 zaman-ölçerine ait

50\lda görülen mürekkepli �izim, aletin iç yapı hareketlerini

gösteriyor. Ka� sayfada görülen Charles Lyell ise

büyük eseri Yerbilimin ilkeleri ile ünlüydü. Lyell

1875'te ölmeden örıce

bu kitabı on ikinci baskı �in gözden ge<;irmekle meşguldü.

nemde saatler sarkaçla çalışırdı ki bu

marangoz olarak başlamış, daha

da sallanan bir gemide zamanın

sonra saatlerin işleyişine merak sara­

engellerdi;

rak, boş vakitlerinde saat üretmeye

özellikle de yön bulınanın önem ka­

ve tamir etmeye başlamıştı. Harrison

zandığı fırtınalı zamanlarda. Mesele,

her ağaç türünün özelliklerini bili­

gemideyken zamanı öğrenmenin bir

yordu ve bu bilgisini ahşap saatler

yolunu bulmaktı. Bu konu, genç bir

üretirken de kullandı. Sürtünmeyi

İngiliz saat üreticisi olan John Harri­

azaltmak için rondela ve milleri pey­

doğru

gösterilmesini

son'un ilgisini çekmişti.

gamber ağacından yapıyordu. Kara­

İngiltere'nin kuzeyindeki Foulby

yip ve Güney Amerika'dan gelen bu

adlı köyde doğan Harrison, araşttr­

tropik ağaç doğal kayganlaştırıcı re­

macı bir gençti. Meslek yaşamına

çineler içeriyordu. Harrison'un ah-

1798 - 1920 1798

1830-33

1855

lngiliz fizikçi Henry

lngiliz yerbilimci Charles

ltalyan Luigi Palmieri

Cavendish yerkürenin

Lyell, Yerbilimin ilkeleri

elektromanyetik sismografı

ortalama yajunluÇıunu

adlı üç ciltlik kitabı

icat etti.

hesaplayarak yerküre

yayımladı. Kitapta James

çekird�inin çok Mun,

Hutton'ın daha önceki

ağır metaller içermesi

çalışmalarını temel alan

gerektiÇji sonucuna vardı.

pek çok görüş vardı.

324


D Ü N Y A VE AY

şap mekanizmaları, çağdaş metal sa­ atlere kıyasla son derece gelişkindi. Metal saatler zamanla topaklaşan ve kolayca kuruyan yağlarla yağlanmayı gerektiriyordu. Harrison ayrıca ken­ di yaptığı saatleri de zamanla gelişti­ rerek, ayda bir saniyelik hata payı içinde çalışmalarını sağladı. Sonun­ da denizde de çalışabilecek bir saat yapmayı düşünmeye başladı. Önündeki engeller aşılmaz gibi görünüyordu. Nem ve atmosferik basınçtaki değişim mekanizmayı şi­ şirecek, büzecek ve nihayetinde bü­ kecekti. Kütleçekim kuvveti farklı boylamlarda farklı olduğundan, sar­ kaç hareketi düzenli olmayacaktı. Dalgalı zamanlarda bile iyi çalışabi­ lecek bir sarkaç tasarlamanın zorlu­ ğu da cabasıydı. Harrison genç yaşında köy kilise­ sinin çancısı olmuştu. ipi çekerken çanların zarif hareketlerle sallanışını izlerdi. Bu deneyim sarkaçlı saat ta­ sarladığı zamanlarda çok işine yara­ dı. Harrison zaman ölçmede doğru­ luk için sarkacın tüm şartlar altında sabit bir uzunluğu koruması gerekti­ ğini biliyordu. Harrison farklı malzemelerle de­ neyler gerçekleştirdi. Bu süreç içinde

1862

1872-76

1912

lskoçyalr mühendis William

Britanya gemi� Challenger

Alman jeofizikçi Alfred

Sırp matematikçi Milutin

Thomson (Lord Kelvin)

ilk büyük okyanus keşif

Wegener kıtasal

Milankoviç, yerküre

yerküre yaşını 100 milyon

seferini gerçekle)lirdi. Sefer

sürüklenme teorisini ileri

ikliminin, yerküre

yıl olarak tahmin etti.

denizbilimin başlangıcı

sürdü.

yörüngesindeki

oldu.

1920

degi�klige baglr olarak periyodik degrşimler geçirdigini ortaya koydu

32


Bi L İ M İ N S E R Ü V EN i

de gürül

gürül

ateşin yandığı bir

odaya yerleştirdi. Sonra iki odanın arasında durarak, iki saatin de tik­ taklarını dinledi. İki ayn odadaki iki saat eş zamanlı çalışana dek, pirinç ve demirden yapılma telin birleşimi­ ni değiştirmeyi sürdürdü. Sonunda ısı değişintlerine oldukça dayanıklı bir sarkaç elde etmişti. Harrison 1 730'da ısı, sürtünme ve kütleçekimin saatler üzerindeki etki­ sini gösteren tüm bulgularını derle­ yerek Londra'nın yolunu tuttu. Doğ­ ru ve

ı:,'iivenilir bir deniz saati ürete­

bileceğinden emin bir şekilde btılgu­ larını o dönemde kraliyet astronomu olan Edmund Halley'e sundu. Halley, Harrison'ı Londra'nın ün­ lü saat ustası George Graham ile ta­ nıştırdı.

ilk başta Graham'a fazla gü­

venmeyen Harrison, bulgularının çalınabileceğinden endişe etti. Ancak sonradan Graham'ın "çok dürüst bir adam" olduğunu anladı. Graham onun çalışmalarından öyle etkilen­ mişti ki, Harrison'a saatini tamamla­ ması için borç vermeyi önerdi. Harrison sonraki altı yılını Harri­ son Bir, ya da bugün H l diye bilinen ilk deniz saatini yapmakla geçirdi.

KELVIN'IN

pirinç ve demirden

yapılma tellerin

Sarkaç yerine, sabit olan ve kesintisiz

PUSULASI

ısıtılınca farklı oranlarda genleştikle­

hareket için yayları kullanan bir den­

lskoç mühendis,

rini fark etti. Bu iki metalden yapıl­

geleme mekanizması geliştirdi. Bu

matematikçi ve fizikçi

ma telin en doğru oranlarda birleşi­

sayede saatin işleyişi sarkaca ya da

'Mlliam Thomson (LOfd

mini elde edene dek deneyleri sür­

kütleçekimine bağlı olmaktan kur­

Kelvin), bu ayaklı

dürdü. Birbirine sıkıca dolanan pi­

tulmuştu ve günde bir kez kurulınak

pusulayı gemiler için

rinç ve demir birbirlerini dengeleye­

kaydıyla dalgayla sallanan bir gemi­

rek, bu metallerin yalnızca birin den

de bile aksam ada n çalışıyordu. Harrison değerli ciha zını arabayla

geliştirdi.

yapılma bir sarkaca kıyasla daha sağ­ lam bir yapı oluşturuyordu. Harrison bunun ardından birbiri­ nin aynısı

iki saat üretti. Saatlerden

birini çok soğuk bir odaya, diğerini

326

Londra'ya götürdü ve Graham saati burada bilim camiasına sergiledi. Ünü kısa sürede yayılan saat, çok geçmeden

ilk teste tabi tutwdu: Por-


tekiz, Lizbon'a doğru fırtınalı ve beş haftalık bir

HENRY CAVENDISH

yolculuk. Hl yolculuğu başarıyla atlattıysa da, Harrison daha da iyisini yapabileceğini düşünü­

Hidrojenin kaşifi

yordu. Sonuçtan memnun kalan Boylam Kuru­ lu Harrison'a ikinci bir model üzerinde çalışma­

1731

sı için 250 pound ön ödeme yaptı.

10 Ekim'de, Fransa, Nice'de dogdu.

Çalışmanın henüz başında Harrison H2'nin tasarımında bazı sorunlar olduğunu fark etti. Fırtınalı deniz gibi !<imi aşırı hareketlere maruz kaldığında saat şaşıyordu. Bunun üzerine Harri­ son yeni bir model, yani H3 üzerinde çalışmaya başladı. Harrison Boylam Kurulu'ndan aldığı bağışlarla bu saati 19 yıl boyunca tekrar tekrar söküp kurdu. Ne var ki bir süre sonra kurul üye­ leri Harrison'un dört gözle beklenen deniz saati­ ni tamamlayacağından şüphe etmeye başladılar. Harrison en sonunda büyük deniz saati tasa­ rın1larından vazgeçerek cep saatleri üzerinde ça­ lışmaya karar verdi.

ı 753'te küçük bir saat ta­

sarlayarak saat yapuncısı John Jefferys'e saati üretmesi için komisyon verdi. Üretilen saati test eden Harrison, onun ne kadar iyi çalıştığını gö­

1749 Cambridge, Peterhouse College'a girdi.

1753 Diploma almadan Cambridge'den ayrıldı.

1760 Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi.

1764 Arsenik üzerine deneyler gerçekleştirdi.

1766 Hidrojeni keşfettiğini, Kraliyet Akademisi tarafından yayımlanan suni hava üzerine makelesiyle duyurdu. Keşfe karşılık Copley Madalyası' na layık görüldü.

rünce, yıllaruu yanlış yolu izleyerek geçirdiğini

1772, 1776

anladı. Bunun üzerine daha da küçük saatler ta­

Elektrik fenomeni üzerine makaleler yayımladı.

sarlamaya ve üretmeye başladı. 1759'da tamamlanan H4, gelıniş geçmiş saat­ ler içinde en iyi işleyeni oldu. İlk yolculuğunda da iyi bir performans sergiledi. Boylam Kurulu

ım Eski Eserler Cemiyeti üyeliğine ve British Museum yöneticiliğıne seçildi.

saatin İngiltere Portsmouth'dan Barbados'a ya­

1784-85

pılacak Atlantik yolculuğuyla ikinci kez denen­

Suyun hidrojen ve oksijenden oluşan bir bileşim olduğunu

mesini istedi. Yaşı artık 7 J 'i bulan Harrison, oğ­

keşfetti.

lu William'dan yolculuğu kendi yerine yapma­ sını istedi. Gemi denize açılmadan önce saat, güneşin öğ­ le vakti konumundan yararlanılarak, Portsmo­ uth zamanma göre ayarlandı. Ardından gemide korunaklı bir kutuya kondu ve günde yalnız bir kez, dikkatle kurulmak üzere kutudan çıkarıldı. İzleyen 46 gün boyunca saat İngiltere'nin serin ikliminden, nemli Karayip'e dek yol aldı (yakla­ şık 10 santigrat derecelik ısı farkı). 13 Mayıs 1 764 saballı, Harrison'ın H4'ünü taşıyan gemi, Barba­ dos, Bridgetown açıklarında demir aldı.

1784-89 Gökbilim araştırmalannı ve deneylerini açıklayan beş makeleyi ardarda yayımladı.

1798 Kraliyet Akademisi tarafından yayımlanan bir makalede yerkür yoğunluğu ölçümünü açıkladı ve yerküıe �ekiıueği11in çok yoğun metallerden oluşması gerektiğini belirtti.

1803 lnstrrut de France'a yabancı üye olarak seçildı

l8IO 24 Şubat'ta Londra'da öldü


BiLiMiN SERÜVENİ

LYELL V E YERKÜRE TARiHi lngiliz yerbilimci Sir Charles Lyell, yalnızca tekbiçimciligin degil, aynı zamanda •aşamalılık"ın da savunuculU!)unu yapb. Kendi deyişiyle yerküre tarihi, Hher an geçerli olan birtakım yasalara tabi fizik"' olayların kesintisiz süreklil�i" sonucu ortaya çıkmıştı.

Btından birkaç ay önce, Ağustos

328

amaçları vardı.

l 763'te, gökbilimci Nevi] Maskely­

Maskelyne bir süredir kendi boy­

ne, adanın gerçek boylamını ve Har­

lam bel irleme yöntemi üzerinde ça­

rison'ın gemideki saatinin doğrulu­

lışmaktaydı ve Barbados'ta bulun­

ğtınu belirlemek üzere Barbados'a

duğu süre içinde kendi yönteminin

gönderilmişti. Maskclyne'nin görevi

reklamını yapmış, 13oylam ÔdlUü'nü

Jüpitcr'in uydula ruu yerden gözlem

kazanmayı planladığm ı gururla ilan

!emek ve adanın boylamına ilişkin

etmişti. William 1-larrison şehre gel­

hesaplarını, Harrison'un saatinin

diğinde Maskelyne'nin davranışları­

belirttiği zamanı temel alarak yapı­

nı haber aldı ve ödülde gözü olan bi­

lan hesaplamalarla karşılaştırmaktı.

rinin tarafsızlığından şüphe etti. Ki­

An cak

şiliğinin karalanmasına öfkelenen

Maskelyne ' nin

bambaşka


CHARLES L YELL

Maskelyne, Harrison'a büyük bir kin besledi. Öğle vakti yaklaşıp, güneş Bridgetown üze­ rindeki en yüksek noktaya tırmandığında, Wil­ liam Harrison H4'ü koruyucu kutusundan çı­

Tarihsel jeolog

kardı. Saat Portsmouth'taki zamanı 15.55 ola­

1797

rak gösteriyordu. Eğer gemi saatte l5°'lik boy­

1 4 Kasım'da lskoçya, Forfa�hire'da doğdu.

lam aşacak hızla ilerlediyse, saate göre Bridge­ town'un, Portsmouth'un 60° kadar batısında olması gerekiyordu. Sonuç, Bridgetown'un ger­ çek konumundan yalnızca birkaç kilometre şaş­

1819 Oxford'tan mezun oldu; Linnean Cemiyeti' ne ve Londra Yerbilim Akademisi'ne seçild i .

mıştı. H4 kurulun belirlediği oranların üç katı

1824

iyi performans sergilemişti.

Forfa�hire'ın yerbilim haritasını çıkardı ve tatlı su göllerindeki

Ancak kurul artık Harrison'ı karşıydı ve ödü­ lü vermeyi reddediyordu. Bir saatin astronomik yönteme üstün gelebileceğine inanmıyordu. Kurul Harrison'dan, kendisininkinin kopyası olan bir saatin yapılabilmesi için sırlarını açıkla­ masını talep etti. Ayrıca Harrison'dan saatin

iki

mineral tabakalarını ayrıntısıyla belirledi. Bulgularını ilk makalesi olan "Forfa�hire'da Kısa Süre Gerçekleşen Tatlı Su Kalkeri Oluşumu üzerine"yi yayımladı.

1826 Kraliyet Akademisi üyeli�ine seçildi.

kopyasını daha yapması istendi. Harrison'un

1828

sırlarım başka bir ülkeye satmasından korkan

Fransa ve ltalya'ya giderek yerbilim ve doğal fenomenler üzerine

kurul, sonunda onun Yorkshire'daki evinden

çalışmalar yaptı.

dört saatin de alınmasını Maskelyne'den talep etti. Harrison istemeye istemeye saatin

iki kopya­

sını tamamladı ve tasarımlarını saat ustası Lar­ cum Kendall'a verdi. Kendall ise tasarımları ço­ ğalttı. Saat Kraliyet Gözlemevi'nde on aylık tes­

1830-33 Üç ciltlik Yerbilimin llkeleri'ni yayımladı.

1838 Yerbilimin Elementleri'ni yayımladı.

te tabi tutuldu ve elde edilen olumlu sonuçlara

1841

karşın, kurul yine de Harrison'a ü<lülü verme<li.

Peyzaj oğrenmek ve oğretmek üzere ABD'ye taşındı.

Durumdan rahatsız olan J-Jarrison'un oğlu, Kral 111. George'a mektup yazarak, babasının durumunu anlattı. Bunun üzerine baba-oğula kral nezdinde ve seyirci karşısında sunum yap­ ma şansı tanmdı.

ikili hikayelerini anlattıktan

sonra krala bir saat sundu ve kopyalardan birini onun test etmesini istediler. Saat çok iyi bir per­

1848 Bilimsel başarıları dolayısıyla şövalye unvanı aldı.

1858 Londra Kraliyet Akademisi tarafından Copley Madalyası'na layık görüldü.

formans sergilediyse de kurul ödülü vermeyi

1863

hila reddediyordu. Harrison sonunda Boylam

insanın Antik Geçmişi Üzerine Jeolojik Bulgular'ı yayımladı.

Odülü'nü kralın ısrarı üzerine, çalışmaya başla­ dıktan ancak 43 yıl sonra alabildi.

YERKÜRENİN TARİHLENMESİ Altı bin yıl bize uzun bir zaman gibi gelse de, in-

1865 Londra Yerbilim Akademisi tarafından Wollaston Madalyası' na layık görüldü.

1875 22 Şubat'ta Londra'da öldü.


B i L i M i N S E R Ü V EN İ

STRA TA SM ITH N

icolaus Steno'nun üstüste konumlanma ve oriji­

leniyorsa, bu katmanlar arasında bir ilişki oldu9u sonu­

nal yataylık ilkelerini belirlemesinden yüz yıl son­

cuna varılabilirdi. Bu ilke saye5inde yerbilimciler göreli

ra, lngiliz yerbilimci William Smith, lngiltere'nin Oxford­

zaman artışlarını tanımlayarak, katmanları birbirlerine

shire bölgesinde dünyaya geldi. lngiliz yerbilimcili9inin

göre tarihlendirebildiler.

babası olarak bilinen Smith, hayata aile5inin küçük çift­

Smith'in buluşu basit bir mantık gibi gözükse de, o

li9inde başladı. Çok az e9itim almış olan Smith, boş za­

zamanlar için çok büyük önem taşıyordu. Onun zama­

manlarında fosil inceler ve toplardı. Geometri, ölçümbi­

nında katmanlar, Alman yerbilimci Abraham Gottlob

lim ve haritacılık çalıjtıktan

Werner'in ortaya att191 görüş

sonra, 18 yaşında, ölçümbi­

çerçevesinde, dört gruba ay­

limci Edward Webb'in asis­

rılıyordu. Smith'in gelijtirdi9i

tanlı9ını yapacak kadar uz­

yeni sistemse jeolojik takvim­

manlaşmıjlı.

ler çıkarılmasına olanak sa9ladı.

Smith, 1791'de eski bir arazinin ölçümlerini yapmak

Seyahatlerinin sonucunda

üzere Somerset'e yolculuk

Smith, 1799'da, Somerset'in

etti. Arazideki madenlerden

Bath bölgesi yakınlarındaki

birinde çalışırken, kaya taba­

alanın ilk büyük ölçekli hari­

kalarındaki tekrarlanan bir

tasını çıkarmaya yetecek ka­

şekil Smith'in dikkatini çekti

dar veri toplamıjlı. Bundan

ve böylece Smith belli taba­

16 yıl sonra, lngiltere ve Gal­

kalarda belli türden fosiller

ler'in ilk jeolojik haritasını yayımladı. Bu devasa harita

oldu9unu keşfetti.

iki buçuk metre boyunda ve

Smith, çalışmaları süre5in­

bir buçuk metre genişli9in­

ce sık sık seyahat ediyordu. 25 yaşına geldi9inde, bütün ülkeyi gezmiş ve aynı sıralan­ ma dahilindeki fosil grupları­

Yerbilim tutkusu sayesinde, William Smith tarihe ilk büyük öl�ekli katman haritaların çizeri olarak geçti.

nın lngiltere genelinde gözlemlendi9ini

330

fark

etmeye

deydi. Smith, 181 7'de Snow­ don'dan Londra'ya dek uza­ nan tabakanın jeolojik ke5itini çizdi. 1 819'a gelindi9inde ise

başlamıj\ı. Aynı tortul kaya içindeki fosiller bir katman

Smith borçlarından ötürü hapse girmijli. Çizdi9i harita­

içinde her zaman aşa91dan yukarı d<>!)ru dizilmiş bulu­

ların başkaları tarafından kopya edilmesi onu meteliksiz

nuyorlardı. Smith, tekrar tekrar aynı kaya ve fosil örnek­

bıraktı91 gibi, bilimde böylesine dönüm noktası yaratan

lerine rastladı.

çalışmalarının ödülünü de alamamıjlı. Londra'daki ha­

Yurtiçi gezileri sırasında Smith numuneler topladı ve

pishaneden çıktı9ında, lngiltere'nin kuzeyinde, serbest

gitti�l yerlerin h<ırit.:ıkırını çıkardı. Bu çalışması yüzün­

ölçümcü olarak oradan oraya dolaşmaya başladı. Birkaç

den "Katman Smith" takma adıyla anılır. Fauna! ardıllık

yıl sonra, eski işverenlerinden biri olan Sir John Johnsto­

ilke5ini de bu çalışması saye5inde gelijtirdi. ilkeye göre,

ne onu tanıdı ve Londra Yerbilim Akademisi'ne yeniden

belli bir yerdeki tortul kaya fosilleri belli bir sıralanma

girmesini sa9ladı. Smith'in yaşam boyu çalışmaları,

gösteriyor ve aynı sıralanma başka bir yerde de gözlem-

1831 'de ilk Wollaston Madalyası ile ödüllendirildi.


sanın dünyadaki yazılı tarihi, jeolojik tarih ölçe­

ALFRED WEGENER

ği üzerinde kısacık bir zaman diliminden öte değildir. Bilimcilerin yüzleştiği en büyük zor­ luklardan biri, insan hafızasında yer alandan çok daha gerilere giden bu tarihi, yani yerküre­ nin yaşam tarihini tanımlama ve ölçmenin yol­ larını bulmak oldu. Batı'nın dünyanı n jeolojik tarihi ile ilgili gö­ rüşleri 1880'lere gelene dek Kutsal Kitap'ta an­ latılanlardan ibaretti. Bu görüşlerden biri, Dün­

ya'nın yaratılış zamanını hesapladığını ilan eden

gözüpek Armagh Anglikan Başpsikoposu James Ussher'a aitti. Ussher'a göre Dünya MO 4004'te yaratılmıştı. Varlıklı bir Anglo-İrlandalı ailenin çocuğu

Kıtasal sürüklenme teorisyeni 1880 ı Ka�m'da Berlin'de do('.ldu.

1904 Berlin Üniversitesi'nden gökbilimi dalında doktorasını aldı.

1905 Berlin yakınlarındaki Prusya Kraliyet Hava-Deniz Gözlemevi'nde çalıştı. Uçurtma ve balonlarla atmosferin üst tabakalarını inceledi.

1906

olan Ussher, Dublin'de doğmuştu. Kendini işi­

Kardeşi Kurt ile birlikte, bir balonun içinde 52 saatten fazla havada kalarak dünya rekoru kırdı.

Ussher, kadere, Tanrı'nın kayıtsız şartsız hük­

1906

ne adamış bir bilgin ve ateşli bir Kalvenist olan müne ve İncil'in su tartışmasız otoritesine ina­ nıyordu. Eserleri, kilise tarihine duyduğu aka­ demik ilgiyi yansıtıyor ve görüşleri belirgin bir Katolik karşı tı eğilim gösteriyordu. Ussher, 1 648'de takvim ile ilgili bir bildiri ya­

iki yıl sonra Arına/es veıeris ıes­ tamenti, a prinıa mıındi origine deducti (Tev­ raı'ta Bahsedilen Tarihsel Olaylar: Dünyanın Başlangıcından Çıkarımlar) adlı ünlü eseri ya­ yınlandı. 1654'de bunu diğer eseri Annaliı.ım pars posterior (Tarihsel Olaylara Ekler) izledi. Tevrat'ta bahsedilen insanlık tarihinden yola çı­ ymladı. Bundan

karak yaptığı Dünya'nın yaratılış tarihi ile ilgili hesaplarını bu kitabında ortaya koymuştu. Süper-bilgisayarların, karbon tarihlemesinin ve dünyanın uydu görüntülerinin olduğu çağı­ mızda bu tür bir iddia biraz fazla heyecanlı gö­ rünebilir. Ancak Ussher'ın zamanında yaşanan­ lar çerçevesinde, bu büyük bir ilmi atılımdı.

Ussher, İ ncil'de bahsedilen ardışık nesilleri iliş­ kilendi rmekle kalmadı, bahsedilen olayları eski yazmalarda kaydedilmiş olanlarla da örtüştür­

dü. Yaptığı bu çalışına derin bir dil, İncil ve eski

tarih bilgisi gerektiyordu.

İnsanların jeoloji tarihi ile ilgili benimsenmiş

Grönland araştırma ekibine katılarak kutuplardaki hava dolaşımını inceledi.

1909 Marberg Üniversitesi'nde göreve başladı. Meteoroloji ve gökbilim dersleri verdi.

1911 Meteoroloji dersinde anlattıklarını Atmosferin Termodinamiği adlı bir kitapta topladı. Çok geçmeden kitap, Almanya'da bu konuda okutulan standart ders kitabı oldu.

1912 Kıtasal sürüklenme ile ilgili teorisini sundu. Hava koşullarından dolayı, dört kişilik bir ekiple kı� Grönland'da geçırmek zorunda kaldı; ekıp, baharda karlar arasında 1200 kilometrelik bir yolculuk yaptı.

1915 Kıta ve Okyanusların Kökenleri adlı eserinin ilk baskısı yayımlandı. 1 920, 1922 ve 1929'da kitabın genişletilmiş baskıları yapıldı.

1924 Avusturya'daki Graz Üniversitesi'nde meteoroloji dalında kendııı için özel olarak açılan bir profesörlük görevini kabul ettı

1930 Grönland'da bir kurtarma çalışmasından dönerken hdy,1 11111 kaybetti. Bilim camiası, 1960'1ara gelene dek kıta,.ıl sürüklenme teorisini kabul etmedi


B İ Lİ M İ N S ER Ü V E N İ

Leotıardo da Vinci

görüşleri (ki bunlar arasında kısmen

duğunu ve katmanlar arasında bul­

lıakkrnda clalıa fazla

Ussher'ın öne sürdüğü, dünyanın

duğu fosil gruplaruun aslında deniz

6.000 yaşında olduğu görüşü de var­

kıyısında gözlemlediklerine benzer

dı) sorgulamaya başlamaları ancak

carılı organizma topl ulukları olduk­

bilgi içiıı

bkz.

sayfa 84.

18. yüzyılı buldu. O zamana dek, Alp

larını savundu. Da Vinci kimi taba­

Dağları'nda bulunan deniz fosilleri­

kalarıı1 fosil açısından zengin oldu­

nin Nuh'un zamanındaki büyük tu­

ğunu, kimilerinin ise hiç fosil içer­

fanın kanıtı olduğuna inanılıyordu.

mediğini de fark etti. Bu gözleme da­

Eski uygarlıklar fosillerin doğal ola­

yanarak, da Vinci, tabakalarm, tek

rak kayalarda oluştuğunu sanırken,

bir tufan sonucunda değil, mevsim­

eski Yunanlardan bazıları dinozor

lik seller gibi farklı çevresel koşullar

kemiklerinin devimsi bir insan ırkı­

altında biriktiği sonucuna vardı. Da

nın kalıntıları olduğunu düşünüyor­

Vinci, kuzey İtalya'da bulunan fosil­

du.

ANTİK DÜNYA TARiHi

Baba�ul Louis ve Walter Alvarez, gökyüzündeki yı!dızlarm yerlerini gösteren bir yıldız kubbesinden dışarı bakıyor. Alvarez'ler etkili bir gökta�nın dünyadaki canlı türlerinin toplu halde neslinin tükenmesine neden oldugu fikrini ortaya attılar.

332

lerin, Nuh'un hikayesinde olduğu gi­

Fosillerin kökerıleri ile ilgili doğru

bi sadece 40 gün içinde bu kadar me­

açıklamayı yapanlardan biri Leonar­

safeyi aşabileceklerine inanmıyordu.

do da Vinci idi. Da Vinci, fosillerin

Leonardo' dan bir yüzyılı aşkın bir

eski deniz yaşamına ait kalıntılar ol-

süre sonra, 17. yüzyıl doğabilimcisi


D Ü N Y A VE AY

Niels Stensen'a (isminin Latincesi Steno" adıyla tanı­ nır) İtalya, Livorno yakınında yaka­ lanan büyük bir köpekbalığı kafası verildi. Floransa'da yaşayan Dani­ markalı anatomi uzmanı Steno, balı­ ğın dişlerinin, fosil kalıntılarında rastlanan "glossopetris"lere, yani dil taşı diye bilinen üçgen kaya parçala­ rına benzediğini farketti. Böylece Steno, dil taşının aslında köpekbalığı dişleri olduğunu anladı. Peki bu diş­ ler nasıl taşlaşmış ve kaya katmanla­ rı arasma yerleşip şekillerini nasıl muhafaza etmişlerdi? Steno, 1 7. yüzyıl doğabilimcileri­ nin, maddenin özelliklerini yeni yeni anlamaya başladıkları bir dönemde yaşamıştı. Bu doğabilimciler katı maddelerin küçük zerreciklerden oluştuğuna inanıyordu (günümüzde bu zerrelere molekül diyoruz). Ste­ no, mineral zerrelerinin köpekbalığı­ nın d işleri ndeki zerrelerin yerini ala­ rak, b unları taşlaştırdığını savundu. Bu olay o kadar yavaş gerçekleşmişti ki, dişler doğal şekillerini korumuştu; köpekbalığı öldüğünde eti çürümüş, ancak dişleri okyanusun dibine düşe­ rek taşlaşmaya başlamıştı. Dişlerin üstünde biriken tortu artmış, za­ manla bu tortu dişlerin içine gömül­ düğü bir kayaya dönüşmüştü. Steno bu görüşlerini l 669'da De solido intra so/idıım nat.ııraliıer contenlo disserta­ tionis prodromııs (Katı Madde İçinde Doğal Olarak Bulunan Katı Bir Mad­ de Üzerine Bir Tez ile İlgili 011 Düşün­ celer) adlı çalışmasmda yayımladı. Steno, fosilleri doğru anlamakla kalmamış, kaya tabakalarının veya katmanlarının nasıl oluştuğuna dair bazı keşiflerde de bulunmuştu. olan "Nicolaus

Steno, fazla aşınmamış bir dizi ka­ ya tabakasmda, en alt tabakanın en önce çökeldiği, dolayısıyla en eski ta­ baka olduğu çıka rımı nda bulundu. Bu ana ilke, yerbilimcilerin, tabaka­ ların göreceli yaşlarını tespit etmesi­ ne olanak sağladı. Steno'nun ikinci yasası "orijinal yataylık ilkesi"dir. Sıvı içindeki par­ çacıklar, yerçekiminin etkisiyle dibe çöktüklerinden, ilk tabaka yatay ola­ rak oluşmuş olmalıdır. Bazı tabaka­ ların eğimli duruşları, ilk çökelme­ den sonra meydana gelen kayına so­ nucu gerçekleşmiştir. Steno'nun, "orijinal yanal süreklilik ilkesi" diye adlandırılan üçüncü yasasına göre ise, ilk oluşumları sırasmda jeolojik tabakalar, sonunda tamamen eriye­ ne veya çökelti alanı ya da havza gibi kendilerinden eski tortuların kenar­ larına çarpana dek tüm yörılerde ya­ yılmaya devam etmişlerdi. Fosillerin organik yapılan hakkın­ daki tartışmalara katılarak, bunlarm Kutsal Kitap'ta bahsedilen tufan sı­ rasında birden ortaya çıktıkları gö­ rüşüne karşı gelenler arasında New­ ton'un rakibi İngiliz bilimci Robert Hooke da vardı. Hooke'nin karşı gö­ rüşü, fosillerin dünya doğa tarihi ile ilgili bilgiler taşıdıkları ve aynı çağ­ dan kalan kaya ol uşumların ın kro­ nolojik karşılaştırılmasında kullanı­ labilecekleriydi. Hooke'nin incele­ miş olduğu fosillerden bazılarının yaşayan örnekleri yoktu. Buna daya­ narak 1-looke, bazı fosillerin "sabit yaşam süreleri" olduğunu belirtti ki onun bu fıkri canlı türlerinin nesille­ rinin tükerın1esi ile ilgili görüşün çe­ kirdeğini oluşturdu. l 700' lerin ortalarına gelindiğinde,

OlıOlll --

Ostüsıe konumlanma

- göre. yeMdln oynamamıı

ıomıl kayııloıdo. tslci kayalar yenilerin altına �r.

Robert Hooke lıakkımla dalıa fazltı bilgi içiıı bkz. sayfa 48.

333


BiLİMiN SERÜVENİ

AY V E OKYANUS GELGİTLERİ Liderliğini Lord Kelvin'in yapııgı 19. yüzyıl bilimcileri, gelgitlerin yükselme ve alçalmalarını açıklayan fizik ve matematik yasalarının arayışı içindeydiler. Tarihi bilinmeyen bu şema, ayın evrelerinin dünyadaki gelgitlere olan etkisini resmediyor.

Alman, Fransız, İtalyan, İskandinav­

eğimliydi ve volkanik taş damarları

ler, doğal kaya sınıflarını resmedi­

ve maden damarları

yor,

Lehmann, bu tortuların ilk yaratılış

tanımlıyor ve isimlendiriyorlar­ dı . Bu çalışmaları, katmanların sıra­ lamnası izledi. 18. yüzyıl Alınan mineralbilim uz­

ile kesilmişti.

sırasındaki kaos esnasında çökeldik­ lerine inanıyordu.

Katmanlı, içinde

bolca fosil bulunan hafif eğimli biri­

(Flözgebirge

manı ve doktor Johann Gottlob Leh­

kintiler

mann, kaya oluşum çeşitlerini kro­

dağ tabakaları) ise Kutsal Kitap'ta

nolojik sıraya koyan ilk araştırmacı­

bahsedilen Büyük Tufan sonucu

lar<laıı biriy<li. Oııwı belirlediği kro­

oluşmuştu. Üçüncü kronolojik dö­ nem ise en yeni çökeltileri, Tu­

nolojik dönemler Yaratılış Kita­

334

ilkel tortular fosil içermiyordu, dik

yalı, İsviçreli ve İngiliz doğabilimci­

veya katmanlı

bı'ndaki üç ana dönem (insanın ya­

fan'dan sonra meydana gelen dep­

ratılışı; baştan çıkarılışı ve felaketi)

remler ve volkanik patlamalar sıra­

ile doğrudan bağlantılıydı. Leh­

sında oluşan kayaları içeriyordu.

ınann)ın sınıflandırmasına göre en

Lehmann, minerallerin kompozis-


yonundaki ve farklı tabakaların yapılarındaki

EUGENE SHOEMAKER

ayrılıkların okyanuslardaki gelgitlerden kaynak­ landığı sonucuna vardı. Lehmann'ın sınıflan­ dırma ve kronolojisi büyük ölçüde yerküre yü­ zeyini felaket olaylarının değiştirdiği veya oluş­ turduğu inancına dayanıyordu. Katastrofizm (felaketçilik) adı verilen bu ani, kısa süreli ve

Astrojeolog 1928 28 Nisan' da Los Angeles, California'da doğdu.

1947

şiddetli değişme teorisi, Kutsal Kitap'ta anlatı­

California Teknoloji Enstitüsü'nden yerbilirn dalında lisans

lanlara da uyuyordu.

diplomasını aldı.

l 787'de Abralıam Goltlob Werner, Leh­ mann'ın çalışmalarını bir adım ileri götürerek, yerküre kabuğundaki kayaların kökeni ve ardıl­ lığına ilişkin bir genel teori yayınıladı. Werner, Prusya-Silezya'nın (günümüz Po­ lonya'sı) kömür, demir ve diğer mineraller açı­ sından zengin Wehrau bölgesinde dünyaya gel­ mişti. Eğitimini Freiberg ve Leipzig'de hukuk ve madencilik alanında yapmış, 1 775'le Freiburg Madencilik Akademisi'ne denetçi ve madencilik ve mineroloji bilim dalları öğretim görevlisi ola­ rak atanınıştı. Mükemmel bir eğitimci olan Werner, Avrupa'nın pek çok bölgesinden öğ­ rencileri Akademi'ye çekmiş, buııların çoğu Werner'le çalışmıştı. Werner'den önceki bilimciler, aşama aşama geri çekilerek ardmda kayalar ve mineraller bı­ rakmış ve her yere yayılmış olan bir okyanusun varlığına ilişkin görüşü kabul etmişlerdi. Kendi­ sine uygun bir isinıle Neptünizm (eski Roma

1948 20 yaşında, California Teknoloji Enstitüsü'nde yerbilim dalında yüksek lisansını tamamladı. ABD Jeolojik Araştırma Merkezi'nde (USGS) çalışmaya başlayarak uranyum arama çalışmalarına katıldı.

1952 Arizona'daki Barringer Krater'ıni gezdi.

1960 Princeton Üniversitesi'nde yerbilim dalında doktorasını tamamladı.

1962 California Teknoloji Araştırma Enstitüsü'nde «)retim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

1963 Addison hastalığı teşhisi kondu. USGS'nin Arizona, Flagstaff'taki Astrojeoloj i Merkezi'ni kurdu ve burada bilim lideri olarak görev aldı.

1973

deniz tanrısı Neptün' den) olarak anılan bu teo­

Palamar Gezegen Yanından Geçen Asteroitler Araştırması'nı

ri, büyük ölçüde Büyük Tufan gibi felakete da­

başlattı.

yalı olaylardan yola çıkıyordu. Werner, Neptü­

1983

nizm teorisinin pek çok ilkesini kendi teorileri­ ne adapte etmiş olsa da, kendisi felaketçilerden değildi. Ayrıca, dünyanın insanlık tarihinden

Palamar Asteroit ve Kuyrukluyıldız Araştırması'nı başlattı.

1992

daha eski olduğuna inanıyor ve yerküre stratig­

ABD Milli Bilim Madalyası'nı aldı.

rafi tarihini çözmek için Kutsal Kitap'a güven­

1993

miyordu. Werner, dünya kabuğundaki katmanları dört ardışık oluşuma ayırarak Lehmann'ın dizilimle­ rini genişletti. Bunlardan ilkine, yani en eski se­ riye,

" Urgebirge" ya da ilk dağ

oluşumları serisi

adı verildi. Bu katmanın büyük kısmı katman-

Palamar Gözlemevi'nde eşi Carolyn ve gökbilimbci David Levy ılc beraber Shoemaker-Levy 9 Kuyrukluyıldızı'nı keşfetti.

1994 Shoemaker-Levy 9 Kuyrukluyıldızı'nın Jüpiter'in içinde patlayııını gözlemledi.

1997 28 Ağustos'ta Avustralya' da geçirdiği bir trafık kaı,ıııııd.ı yaşamını yitirdi.


BİLiMi N SERÜVENi

lar arasına giren, ateş ısısı ile oluş­

"Aufgeschwemmte"

tamorfik kayalardı (granit, şist, kaya­

denen bu alüvyon kayaları gevşek

ğan taş, gnays ve sulu magnezyum si­

çakıl, kum, turba (yer kömürü) ve

(su çökeltileri)

likat minerali olan yılantaşı gibi).

bir miktar kireçtaşı, tortulu şist ve

Katman fosil içermiyordu. Werner

kumtaşı içeriyordu.

bu katmanlardaki kayaların okya­

Werner'in bu kategorileri belirle­

nustan kimyasal yollarla biriktiğine

medeki amacı, çeşitli teorik kusurla­

inanıyordu. Çoğunlukla dağlık böl­

rı olan Neptünizm teorisini düzelt­

gelerin tepeliklerinde görüldüğün­

mekti. Bu kusurların en dikkat çeke­

den, "Urgebirge" serisinin dünyanın

ni, teorinin su ile ilgili kısmıydı: Ok­

orijinal yüzeyini oluşturduğu düşü­

yanuslar çekildiğinde onca su nereye gitmişti? Bazı Neptünistler bu suyun

nülüyordu.

" Obergangsgebirge",

geçiş

dünyanın merkezine akınış olacağını

dağları veya geçiş serileri adıyla anı­

önerdilerse de, Werner, son derece

yani

lan ikinci grup kayağantaşı ve belli

spekülatif olduğu gerekçesiyle bu

bir miktarda kireçtaşı içermekle bir­

öneriyi reddetti.

likte, bu katmanda fosil de bulunu­

Werner, bazaltla ilgili açıklamalar­

yordu. Bu kayalar, dağların eğimli

da da zorluklarla karşılaşıyordu.

yüzeyleri boyunca meyilli olarak sı­

Volkanik patlamaların yeraltındaki

ralanmışlardı. Steno'nun "orijinal

kömür damarlarının tutuşması ola­

yataylık ilkesi"nin aksine, Werner,

rak açıklanabileceğini söyleyen Wer­

bu eğimin, sular çekilirken yerküre­

ner'e göre, yanardağlar dünya tarihi­

nin genç ve şekilsiz kabuğu üstüne

nin ikincil kömür tabakalarının biri­

çökme sonucunda oluştuğuna ina­

k.iminden sonraki döneme tariltle­

nıyordu. Bu kaya oluşumlarının ço­

nen yeni oluşuntlarıydı. İtalyanların

ğunun kimyasal çökeltiler olduğuna ,, inanılıyor, ancak, "grovak denen,

nesiller boyu tanıklık ettiği volkanik ada oluşuntlarının sunduğu apaçık

sert, saf olmayan kumtaşı gibi meka­

kanıta rağmen, Werner bu inancın­

nik yollarla birikmiş kayalar da bu

da ısrarlıydı.

gruba dahil ediliyordu.

Rönesans ile birlikte İncil'dekin­

Üçüncü seri, diğer adıyla "Flöi' ya

den farklı başlangıçlar ve görüşler

da tabakalı katınan, ikincil kaya olu­

üzerine düşünen büyük isintler orta­

şmnlannı içeriyordu. Bu kategoriye

ya çıktıysa da, bilimciler, Kutsal Ki­

dahil kayalar arasında kumtaşı, ki­

tap'ı yerbilim dalına ışık tutan bir

reçtaşı, alçıtaşı, kaya tıızu, kömür ve

kaynak olarak görmeyi kesin bir şe­

ince damarlı volkanik bazal t vardı.

kilde reddetmeye ancak 18. yüzyılda

Werrıer, Lorlu kalıııaıılarrnrn arasına

başladılar. Onlardan biri, İskoçyalı

sandviç gibi sıkışan bazaltın okya­

filozof ve çiftlik sahibi James Hut­

mıstan çökeldiğini, lav akıntıları gibi

ton'dı.

gözüken bar.altın ise yanan kömür yataklarından geldiğini öne sürdü. Dördüncü kategori, ovalarda ve

336

vadi düzlüklerinde bulunuyordu.

muş (volkanik yapılı) kayalar ile me­

Hutton avukatlık ve doktorluk eğitimi almış olmasma rağmen iki mesleğe de atılmamış, sahip olduğu


D Ü N Y A VE AY

özel bir gelir kaynağının verdiği öz­ gürlükle, asıl tutkusu olan doğa fel­ sefesiyle ilgilenmişti. Dindar bir Hıristiyan olmasına rağmen, Hut­ ton, İncil'in yerbilinıle ilgili ibretleri­ ni önemsemiyor, dünyanın Büyük Tufan gibi felaket olayları sonucu şe­ killendiği görüşünü kabul etmiyor, dünyaya ve dünyadaki yer oluşumla­ rına tarafsız bir şekilde bakmayı arzu ediyordu. Modern yerbilinün babası sayılan Hutton, uzun yıllar iskoçya tepelik­ lerini ve kıyılarını araştırdı. 1 764'de Cairngorm Dağları'nda yürürken, etrafını saran kayanın içine akmış gi­ bi duran bazı granit oluşumlarını buldu. Ona göre, granitin dokusu ve karmaşık mineral içeriği, her yere yayılmış bir okyanustan kimyasal çökelti sonucu oluştuğunun değil,

sıvılaşmış kayadan kristalize olduğu­ nun göstergesiydi. Granitin sıcak, eriyik lavlardan or­ taya çıktığı görüşü, Neptünist ideal­ den son derece farklıydı. Gözlemleri, H utton'ı, bulduğu granitin, graniti saran kayadan çok daha yeni oldu­ ğw1a n i andırdı. Werner'in sınıflan­ dırmasına göre ise, bu iki kaya olu­ şumunun yaşları yaklaşık olarak ay­ nı olacaktı. Hutton, Berwickshire sahilinde neredeyse dikey eğimli, tepesi yatay kırmızı kumtaşı ile kaplı, gri tortulu şist buldu. Bu bulgu sonucu Hutton, çeşitli pğılma, erozyon ve yüksem1e devrelerinin yaşanmış olduğu sonu­ cuna vardı. Bu tür karmaşık yapılaş­ maların oluşması oldukça uzun bir süreç içinde gerçekleşmiş olmalıydı. Böylece Hutton, dünyamn 6.000 pi-

TEKTONİKLER Wegener kıtasal sürüklenme ile ilgili gö�nü 191 2'de sunmuş, ancak görüşü 1 960'1ara dek geı;erlilik kazanmamıştı. Bu modern harita, Wegener'in

teorisini

açıklayan tektonik plakalan gösteriyor.

Antarktika Plakası

33/


BiL i M i N S E R Ü V E N İ

DEVASA ALEVLER Fot�rafta tam güneş tutulması sırasında, güneş çeperinden fırlayan devasa ateş parçalan görülüyor. En parlak görülen parçanın büyüklügü yerkürenin birkaç katı.

Bufforı lrakkında dalıa fazla bilgi içirı bkz. sayfa 260-61.

338

dan daha yaşlı olduğuna inanmaya başladı. Bunu takip eden yeni gözlemler, Hullon'ın, gördüğü yapılaşmaların benzerlerini oluşturabilecek jeolojik mekanizmayı keşfetme fikrine sap­ lanmasına neden oldu. Hutton, ha­ vayla temas halindeki kayaların ya­ vaş yavaş çakıla ve ardından toprağa dönüştüğünü anladı. Jeolojik hare­ ketlerin döngüsel doğasını (yani, es­ ki kayaların aşınmasıyla yeni kayala­ ru1 oluştuğunu) fark eden Hutton, bugün gözlemlenen hareketlerin geçmişte de yaşanmış olduğuna inandı. Bu görüşe, "tekbiçiıncilik" denir. Werııer'e tümüyle zıt düşen Hutton, dünyanın dinamik ve sü­ rekli de!;>işiyor olduğunu keşfetti. Hutton, 1785'te Edinburgh Krali­ yet Akademisi'nde bir konuşma yap­ tı. Konuşmada, yerküre yaşının son-

suz olduğunu belirten Hutton, vol­ kanik aktivitelerin dünyadaki kaya oluşumlarının ana kaynağı olduğu­ na ilişkin teorisini ana hatlarıyla açıkladı. Hutton görüşlerini Wer­ ner'in bu alandaki etkisinin en yo­ ğun olduğu dönemde sunmuştu. Bu etki ile teorileriı1e (eski Roma yeraltı tanrısı Pluto'ya atfen) Plutonculuk adı verildi ve görüşleri yoğun bir şe­ k.ilde eleştirildi. Kimileri Hutton'ı mantık yoksunluğu ile suçlarken, ki­ mileri de onu deist (Tanrı'nın varlı­ ğına inanmakla birlike vahyi inkar eden kimse), hatta ateist (Tanrı inancı olmayan kimse) ilan etti. Bu eleştiriler Hutton'ı daha yoğun bir şekilde, teorilerini doğrulayacak ve aleyhinde konuşanları ikna edecek jeolojik oluşumlar arayışma itti. Hutton, l 795'te iki ciltlik Kanıtlar ve Çizimler ile Uünya Teorisi adlı ese-


DÜNYA VE AY

rini yayımladı. Kitapta sadece Hut­ ton'm değil, Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon ve diğerlerinin gö­ rüşleri de yer alıyordu. Hutton gibi Buffon da dünyanın geçmişte ergimiş durumda olduğu inancındaydı. 1749 tarihli L'histoire naturelle (Doğal Tarih) adlı kitabın­ da Buffon, güneşe çarpan kuyruklu­ yıldızların güneşten maddeler ko­ pardığı ve bu maddelerden de geze­ genlerin oluştuğu görüşünü ileri sürdü. Buffon, yerkürenin de bu tür bir kozmik yapı olduğu ve 75.000 yıllık bir zaman boyunca altı farklı soğu­ ma süreci geçirdiği inancındaydı. Dünyanm geçmiş zamandaki oluşu­ muna neden olan hareketlerin gü­ nümüzde de devam ettiği inancıyla Buffon, felaketçilik görüşüne de kar­ şı geliyordu. Hutton Yerküre Teorisi'ni "Yer­ küre, ne başlangıca dair bir iz bırak­ mıştır, ne de sona ilişkin bir ipucu vermektedir" sözleriyle bitirdi. Hut­ ton'a göre gezegenimiz zamansızdı ve sonsuz bir volkanikleşme, eroz­ yon ve tortulaşma döngüsü içinde hareket ediyordu. Dindar bir insan olan Hutton, yeryüzünün yüce bir tasarunın ürünü olduğuna inanıyor, içinde yaşadığı dünyanm anlamını çözmeye çabalıyordu. Arıcak, onun "yaşı sonsuz bir yerküre" anlayışmı pek çok kimse dine hakaret olarak algıladı. Görüşleri Newtoncu "saat gibi kurulmuş evren" görüşlerine son derece paralel olsa da, Hutton'ın teorilerinin ve yerbilime katkılarının yaygm bir geçerlik kazanması ölü­ münden ancak uzunca bir süre son­ ra gerçekleşti.

Hutton'ın öldüğü yıl, yani 1 797'de dünyaya gelen Sir Charles Lyell de İskoçyalı bir avukat ve doğa felsefecisi idi. On kardeşin en küçü­ ğü olan Lyell, henüz çocukken böcek toplamaya başlamış, bu faaliyetine tüm yaşamı boyunca devam etmişti. Lyell , 1816'da Oxford'daki Exeter Yüksek Okulu'na başladı. Hukuk eğitimi alsa da, bilime olan ilgisi de­ vam ediyordu. Bir süre sonra Yerbi­ lim Derneğ:i'ne katıldı ve bu konuya olan ilgisi hukuk alarundaki çalışma­ larmı gölgede bıraktı. l 820'lerin ba­ şına gelindiğinde Lyell tamamen yerbilim çalışmalarma gömülmüştü. 1 830'da Yerbilinıin İlkeleri adlı baş­ yapıtmı yayımladı. 42 yıl boyunca 1 1 kez elden geçiri­ len eser, Hutton'ın jeolojik hareket­ lerle ilgili görüşlerini destekleyen ve sayısı artmakta olan verilerin bir senteziydi. Doğa hareketlerinin za­ man içindeki tekbiçiınliliği kavramı­ nın detaylı ana hatlarını veren kitap­ ta, bu hareketlerin gözlemlendiği pek çok örnek de sunuluyordu. Lyell, doğa hareketleri yoğunluğu­ mın, sayısuun ve meydana geldiği koşulların zaman içinde çok az de­ ğiştiğini savunarak, Hutton'm tekbi­ çimcilik görüşünü bir adım öteye ta­ şıdı. Ona göre deprem gibi felaket türünden olaylar, herhangi bir çağda daha fazla gerçekleşmemişti. Lyell, yerbilimde tekbiçimcilik görüşünü saplantı haline getirdi ve "bilimi Musa'dan kurtarmanın" kendi misyonu olduğuna inanmaya başladı. Ne var ki onun bu etkin, düzenli, döngüsel, süregiden, dina­ mik yerküre anlayışı, fiziğin birkaç temel yasasıyla, özellikle de yeni ye-

339


Bi LiM İ N S E R Ü V E N i

RADYOA KTİVİ TE F

izikçi Antoine Henri Becquerel, 1896'da Paris'teki

9iştirilemeyece9i keşfedildi. Bozunma oranı tüm izo­

bir laboratuvarda, Marie Curie ve Curie'nin eıi Pier­

toplarda tutarlı oldugundan, bu iılem artık kronometre

re ile birlikte radyoaktiviteyi keşfetti. Agzı sıkıca kapalı

veya oldukça hassas bir zaman ölçegi olarak kullanılabi­

bir teneke kutu fotol)raf filmi, uranyum içeren bir mi­

liyor. 1930'1ara

neralin yakınına konmuş ve rülmez ıııga· maruz bırakıl­

oluıumlarının birbirlerine kı­

mıjtı. Marie Curie, ortaya çı­

yasla tarihlenmesi ijleminde

kan tepkimenin kimyasal de-

kullanılıyordu. 1934'te izo­

9il, atomik bir işlemden kay­

toplara dayalı ilk zaman çizel­

naklandıgını fark etti ve so­

gesi yayımlandı. 1930 ve

nuçta radyum, polonyum ve

1940'1arda yeni radyoaktif se­

toryum denen yeni maddele­

riler keşfedildi ve bunların

ri keşfetti

bozunma oranlarının harita· ları çıkarıldı.

Radyoaktif bozunma, çe­ kirdekleri kara"ız ana izo­

Günümüz yerbilimdleri,

topların aynı anda bir veya

kaya oluıumlarını tarihlemek

birden fazla farklı çekirdege

için çeıitli izotop bozunmala­

dönüımeleriyle gerçekleıir.

rından yararlanır. 47 milyar

Çekirdekler, yavru izotop de­

yıllık yarılanma süresi olan ru­

nen kararlı duruma erişene

bidyum-87,

dek bozunmaya devam eder­

strontiyum-87'ye dönüıür. Bu

ler. Bu dönüşümler üç tip

nedenle, 100 milyon yıldan

emisyondan birini üretir: alfa

daha eski oluşumların tarih­

(helyum çekirdegi), beta (ser­ best elektron) ve gamma ııını

(x-ışınlarına benzer, yüksek enerjili fotonlar).

en

sonunda

lenmesinde bu seri kullanılır. Becquerel'in radyoaktivite denemeleri, ileride Marie Curie'nin Paris'teki ve Ernest Rutherford'un Cambridge'deki çalıımalarında kilit rol oynadı.

Radyokarbon tarihlemesi en yeni, yani 60.000 yıldan daha genç organik oluşumla­

lngiliz fizikçi Ernest Rut­

rın tarihlenmesine yarar. Can-

herford, toryumun zaman

lılıklarını korudukları sürece,

içinde sabit bir oranda bozu-

yaıayan tüm organizmaların bünyesinde sabit bir degerde

narak bir dizi farklı elemente dönüjtügünü ve sonunda kurıunun kararlı bir formun­

karbon-12 ve karbon-14 bulunur. Organizma öldügün­

da durdugunu keşfederek bu konudaki bilgileri derin­

de ise, karbon-14 belli bir hızla bozunarak, nitrojen-

lejtirdi. Keıif, ·radyoaktif yarılanma süresi"

340

gelindiginde,

bozunan izotoplar, eski kaya

bu mineral filmi bir çeşit "gö­

(r•dyoaktif

14'e dönüşür. 5.730 yıl sonra karbon-14'ün sadece yarı

bir maddenin yarısının bozunması için gereken zaman)

sı, bir 5.730 yıl sonra da dörtte biri geriye kalır. Günü­

düşüncesinin oluımasına yol açtı. Aynı zamanda, sıcak­

müzde bilimciler, basit bir matematiksel formül ile için­

lık, sol)ukluk, kimyasal durumdaki başkalaşımlar veya

deki karbon-14 miktarını ölçerek bir maddenin yaıını

basınç degişimi ile bir izotopun bozunma oranının de-

belirleyebiliyorlar.


D Ü N Y A VE A Y

20

ni yeşeren termodinamik alanındaki

hesaplayarak, yerkürenin yaşuun

görüşlerle çelişiyordu. Saygın fizik­

milyon ila 30 milyon yıl arasında ol­

çilerden William Thomson ile Lord

duğunu ileri sürdü. Bu süreç içinde

Kelvin söz konusu tutarsızlığı fark

gezegen olağanüstü değişiklikler ya­

ederek, bu konularda Lyell'le tartış­

şamıştı.

maya girdiler.

Günümüz yerbilimi tam anlamıyla

Lord Kelvin'e göre, yerkürenin

Lyell'in ileri sürdüğü şekliyle olmasa

kararlı bir düzene sahip, sonsuz di­

da tekbiçimcilik teorisiııi dışlamıyor.

namik bir makine gibi davranması

Yerkürenin yakın geçmişinde gerçek­

fiziksel açıdan olanaksızdı. Kendi fi­

ten de Büyük Tufan'ı andıran felaket

zik bilgisine dayanarak Lord Kelvin,

türünden olaylar yer aldı. Yıkım ya­

gezegenin zaman içinde büyük deği­

ratan seller, örneğin, Batı Washing­

şiın geçirdiğine inanıyordu. 1 846'da

ton eyaletinin Scablands bölgesini

bilimciler yerkürenin derinlerine

meydana getirdi. Günümüz yerbi­

inildikçe sıcaklığın arttığını biliyor­

limcileri, yerküre tarihi süresince bir

Lord Kelvin

lardı. Kelvin yerküreniıı yaşamına

neden-sonuç tekbiçintliliğiııe iııan­

hakkında dalın fazla

ergimiş bir sıvı olarak başladığuu,

makla birlikte, jeolojik süreçlerin

bilgi içirı bkz. sayfa

zaman içinde soğuduğunu ileri sür­

oran, yoğuıtluk ve konumlarının

206-10.

dü. Yerkürenin deriıtleriııe indikçe

farklılık gösterebileceğiııi biliyorlar.

görülen sıcaklık artış oranı da derin

Aktüalizm (edimsclcilik) denen bu

madenlerin incelenmesiyle tahmin

kavram yerkürenin geçmişi, bugünü

edilebilirdi. Bu bilgiyi temel

alan

Kelvin, soğuma oranını geriye doğru

ve hatta geleceğine yönelik bilgileri bağdaştırmamıza yardımcı olur.

KUT\JP YOLCULUKlARI Alfred Wegener Grönland'a 1 930'da yaptıgı son yolculukta, köpeklerin koşuldugu kızaklarla yol alıyor.

341


Bİ L i M i N S E R Ü V E N İ

YERKÜRENiN içi

Adaları'na ve sonra da Pasifik Ku­

1 8. ve 19. yüzyıllarda yerbilim hızla

zeybatı kıyılarına yöneldi.

ilerledi. Tartışmaların çoğu Dün­

Dana'nın daha ileride katıldığı ka­

ya'nın kabuk ve yüzey özellikleri üze­

ra heyeti güneye, San Francisco Kör­

rine yoğunlaştığı bir sırada, Buffon,

fezi'ne doğru yönelen ve Kuzey Cali­

H utton, Kelvin ve diğerleri gezegenin iç yapısıyla ilgili teoriler üzerinde ça­

fornia'daki Shasta Dağı bölgesini in­ celeyen ilk resmi bilim grubu oldu.

lıştılar. "Dünya'nın içi" konusunu en

Dana'nın notları ve bu volkanik dağ­

iyi aydınlatan kişi, Amerikalı yerbi­

la ilgili çizimleri 1849 yılında, Cali­

limci James Dwight Dana oldu.

fornia altın arayışı furyasının en yo­

1873'te Dana, dünyanın merkez ya­

ğun olduğu dönemde

pısının çeşitli göktaşlarının yapısına benziyor olabileceğini ileri sürdü.

American ]o­ ıırnal ofScience and Art'ta [Amerikan Bilim ve Sanat Dergisi] yayınlandı.

Utica, New York'ta doğan Da­

San Francisco'da yeniden birleşen

ilç 1IP KAYA

na'nın yerbilim ve hayvanbilime ilgi­

heyet tekrar Güney Pasifık'e yöneldi.

üç tip ka',e vaıdr.

si erken yaşta başlamıştı. Dana, 1830'da Yale Üniversitesi 'ne girdi ve

ya üzerinden geçerek Ümit Bur­

American Joıırnal of Science'ın [Amerikan Bilim Dergisi] editörü

nelen heyet, 1 O Haziran l842'de

lavlıııdan cıuıuı:

Benjaınin Sillirnan'la kimya ve doğa

New York'a vardı. Dana, Connecti­

granit ... cbıi<i)eı

tarihi çalıştı. l 833'teki mezuniyeti­

cut, New Haven'e yerleşti ve Silli­

bunlara Omek1ir.

nin ardından Dana, Deniz Kuvvetle­

man'ın kızı ile evlendi. 1850'de doğa

Tonııl kayalar

ri'nde matematik öğretmenliği yaptı.

tarihj ve ycrbilim profesörü olarak

tortulam 5lloırnası ...

Akdeniz'i dolaşlı ve Vezüv Dağı'nı

Yale Üniversitesi'nde kayınpederi­

Voloanik. tortul ...

tıaııcaıaıım. Vdkanilı: kayalar magma ...

Polinezya, Filipinler, Borneo, Malez­ nu'nu dolaştıktan sonra kuzeye yö­

inceledi. 1 836'dan itibaren iki yıl Sil­

nin yerini aldı ve 1 892'ye kadar bu

lllejdaıll gellr. Oınelder aıawıda

liman'ın kimya asistanı olarak çalış­

görevde kaldı.

Mineralbilim Sistemi adlı

Seyahati süresince topladığı yazılı

� · kırntaıı ye< aW. lla$kalailıı ica';IWı ise aprı 1$1 W!

eserini yayınladığında 24 yaşında idi.

malzemeyi bir dizi bilimsel makaleye

Dana ertesi yıl ABD Keşif Heye­

dönüştürmek, Dana'nın yaklaşık 13

ti'ne katıldı ve Büyük Okyanus'ta bi­

yılını aldı. Buz beyazı topraklarında

tıasınc; 90llJQI crtaya

limsel inceleme seferlerine başladı.

kararmış göktaşları barındıran An­

yapıjlNISI

ie

<la. Omeıc: !1ıay5 ve ıiSt

342

tı. 1837'de

1838 Ağustos'undan itibaren dört yıl

tarktika'nın yanısıra dünyanın pek

sürecek olan macerası, Dana'yı önce

çok volkanik bölgesini gezen Dana,

Virginia'dan aşağılara, Kuzey ve Gü­

dünya ve içi konusunda eşşiz bir ba­

ney Amerika'nın doğu kıyılarına, ar­

kış açısı geliştirmişti.

dından batı sahillerine, Şili ve Pe­

Göktaşlarının iki türü vardır. De­

ru'ya ve nihayet Pasifik boyunca ba­

mir, nikel veya benzeri bir karışım­

tıya, Sarııua ve Avustrnlya'ya götür­

dan meydana gelen tür, göktaşları­

dü. Aralık 1839'da altı gemilik keşif

nın yaklaşık yüzde 25'ini oluşturur.

seferi, Balleny Adaları'nın batısında­

Yüzde 75 ise metalik olmayan, ta­

ki Antarktika kıtasuu incelemek üze­

şımsı göktaşlarıdır. Taşımsı göktaş­

re daha güneye doğru yelken açtı.

larmın, yüzde 30 daha az oksijen ve

Heyet ardından

yüzde 40 daha az silikon içermeleri

kuzeye,

Hawaii


D Ü N Y A VE A Y

dışında, dünya kabuğunu oluşturan

kalar dönerek küreler, yani gezegen­

ERİYEN ZİRVE

kayalara benzer kimyasal yapıları

ler haline geldiler," diyordu. Bu gö­

Deniz seviyesinden altı bin

vardır. Dana, dünya kabuğundan

rüş, 1 900'lerin başında yaygın bir ge­

metre yüksek olan

yaklaşık yüzde 80 daha fazla demir

çerlilik kazandı. Chicago Üniversite­

Kilimanjaro, Afrika ' n ı n en

içeren göktaşlarının, yerküre iç yapı­

si'nden yerbilimci Thomas Chrow­

yüksek tepesidir. Kısa süre

sını temsil edebileceklerini öne sür­

der Chamberlin ve gökbilinKi Forest

öncesine ait uydu görüntüleri,

müştü.

Ray Moulton ise farklı düşünüyor­

küresel ısınmanın bir sonucu

1 700'lcrin sonlarında, Fransız fi­

lardı. Onlar, !904'de gezegenlerin,

olarak ziıvedeki kanann hızla

zikçi Pierre-Simon Marquis de Lap­

güneşin yanından geçmekte olan bir

eridigini gösteriyor. Bu hızla

lace, güneş sisteminin dönen bir bu­

yıldızla teması sonucu oluştuğu gö­

devam ederse, dagın

lutsudan koparak bir gaz ve toz bu­

rüşünü ileri sürdüler.

lutu şeklinde ortaya çıktığını ileri

Chamberlin ve Moultan'a göre,

sürdü. De Laplace "Bulutsunun dış

araya giren söz konusu yıldızın çe­

parçaları halkalara ayrıldı ve bu hal-

kim alanı, güneşten son derece bü-

zirvesindeki buzlar 2020'ye gelindiÇ'Jinde tamamen erimiş olacak.

3�3


Bi L i M i N SE R ÜV EN İ

lzDSl'Alll lzostasi yeılcjft

kalıugıııuı. SM manll:l5u Ozl!rinde

� küdeı;ll:imsel denge>/i tarwnlamelı: iQn kullınılan ıw l!llmdir. Karasal bbuk denizıel kalxhrı

daha az ıogıırı oldugoodan. karasal bbuk man10 ilZllinde, denizsel kabuklan daha

yukandll yüzıır.

344

yük parçalar koparmıştı. Bu gaz do­ lu parçalar yoğunlaşarak "gezegen­ cik"leri (küçük gök cisimleri) mey­ dana getirmiş, onlar da zamanla bir­ leşerek gezegenleri oluşturmuşlardı. Gezegencik hipotezine göre kopan maddelerin güneşten çok büyük bir hızla savrulmuş olmaları gerekiyor­ du; günümüze dek yaptlan araştır­ maların gösterdiği üzere, bu hipote­ zin güneş sistemi oluşumuna ilişkin geçerli bir açıklama yerine geçebil­ mesi için, savrulma hızının gerçek­ ten de çok yüksek olması şarttı. 1 944'de Gerard Peter Kuiper ve Cari Friedrich von Weizkacker, geze­ gencik modelinde bazı değişiklikler yaparak, günümüzde yaygın geçerli­ liğini koruyan teoriyi oluşturdular. Bu teoriye göre yavaşça dönmekte olan gaz bulutu, bir tlirbülansla -ör­ neğin, yakından geçmekte olan bir ytldız veya bir supernova patlamasın­ dan kaynaklanan şok dalgası- karşı­ laştı ve içinde girdaplar oluştu. flöy­ lece gaz bulutları yakındaki maddele­ ri kendilerine çekerek, zamanla geze­ gencikleri meydana getirdiler. Küçük gezegenciklerin daha büyük olanla­ nn çe.kim alanında sürüklenmesiyle ise "öncü-gezegenler" oluştu. Bu aşamadan sonra, yeni yeni olu­ şan güneşin etrafındaki ısı, hidrojen ve helyum gibi güneş sisteminin dış gezegertleri için önemli olduğu anla­ şılan uçucu maddeleri buharlaştırmış olmalıydı. Dönmekte olan erimiş sıvı halindeki öncü-gezegen, yani "yer küre" soğudukça, bulutun içindeki elementler katılaşarak ayrışmaya baş­ ladı. Silikon, kalsiyum, alüminyum, oksijen ve benzeri hafif maddeler dünyanın kabuğunu oluştururken,

demir ve nikel gibi yoğun maddeler de merkeze doğru ilerledi. Günümüz yerbilimcileri, sismik veriye dayana­ rak dünyanın içini dört ana katmana ayırır: kabuk, manto, sıvı dış çekir­ dek ve katı iç çekirdek. Her katmanm kendine özgü bir kaya ve mineral ya­ pısı vardır. Ômef,>in, kabukta, silis bazlı kayalar bulunur. Manto, mag­ nezyum, demir, kalsiyum, sodyum, demir ve silikon oksitlerini içerir. Dış ve iç çekirdek ise çoğunlukla de­ mir ve nikelden oluşur.

TEKTONiK PLAKALAR 19. yüzytlın sonlarında, yerbilimciler dağların ve jeosenklinallerin (aşağı doğru kıvrtlan ve eğilen kaya kat­ manları) oluşumunu açıklamak için teoriler geliştirmeye başladılar. Yay­ gın görüşe göre dünya halen soğuma aşamasındaydı. Dana, yerküre içinin soğuma esnasında küçülmesiyle, sert kabuğun, tıpkı kuru bir kayısı kabu­ ğunun buruşması gibi buruştuğunu öne sürdü ve katlanmış jeosenklinal­ leri ölçerek, dünya kabuğunun her sıradağ boyunca yüzlerce kilometre büzüşmüş olduğu tahmininde bu­ lundu. "Yerküre-içi radyoaktif ısın­ ma" konusundaki bilgi yoksunlu­ ğunda bu açıklama geçerli bulundu. Eduard Suess, bir adım daha ileri giderek, söz konusu büzüşmenin yerküre kabuğunda hızlı, büyük öl­ çekli değişinliere yol açmış olduğu önerisini getirdi. Suess'e göre, hızlı dağ oluşum süreçlerini uzun dur­ gurtluk dönemleri izlemişti ve Afri­ ka, Hindistan ve Avustralya bir za­ manlar kendisinin "Gondwanaland" adını verdiği büyük bir kara kütlesi­ nin parçalarıydı. Dünyanın içi soğu-


D Ü N Y A VE A Y

yup çekildikçe, kabuk kırışarak dağ­

kapsamlı bir teori oluşturma ama­

ORMANSIZLAŞMA

ları oluşturdu, diğer bölgeler ise ba­

cıyla birleştirerek, disiplinler arası

Büyük a<)açlık bölgelerin

çalışmalar gerçekleştiren bir bilim­

ve yabani ormanların

ciydi.

bitki öıtüsünün yok

tarak okyanusları oluşturdular. 1 908 yılında Frank B. Taylor, kıta­ ların kayarak yerküre kabuğunu "bu­

Gökbilim dalında doktorasını ta­

ruşturınasıyla" dağların oluştuğu fik­

mamladıktan sonra Almanya'nın

rini ortaya attı. Taylor'a göre, okya­

Lindenberg şehrindeki

Aeronaııtic

olmasıyla birlikte, dünyanın karbondioksidi oksijene dönüştürme

nuslar hareket eden kıtaların çıkıntı­

Gözlemevi ' nde çalışmaya başlayan

olanagı da azalır.

larının yol açtığı katlanmış çukurlar­

Wegener, burada erkek kardeşi ile

Atmosferdeki oranı

dı. Dünyanın kabuğu katlanarak ve

birlikte atmosferle ilgili araştırmalara

gittikçe artan

beraberinde dağları ve jeosenklinal­

yoğunlaştı.

leri oluşturacak tortuları yükselterek

atlik bir uçuşla, dünya balonla seya­

hapseder ve sera etk�

hareket etmeye devam etti.

hat rekorunu kırdılar. Wegener,

oıtaya çıkar.

Alınan gökbiliınci ve meteorolog Alfrcd Lothar Wegener,

1 9 1 2 'dc,

İki kardeş 1906'da 52 sa­

Grönland'da atmosfer olaylarını in­ celedikten sonra, 191 O'da A tınosferin

"kıtasal sürüklenme" teorisinin ateş­

Termodinamiği adlı eserini yayınladı.

li savunucusuydu. Bir papazın Beriin

Wegener nişanlısına yazdığı bir mek­

doğumlu oğlu olan Wegener, yerbi­

tupta, Güney Amerika'nın doğu kı­

lirni, jeofizik, iklimbilim ve biyoloji­

yısı profilinin Afrika'nın batı sahille­

yi dünyanın iç yapısı ile ilgili geniş

riyle örtüşüyor gibi gözüktüğünü

karbondioksit ısıyı


Bİ L İ M İ N S E RÜVE N \

söyledi. 1 9 1 2'ye gelindiğinde ise kıta­

taşınmış olamayacak kadar iriydi.

sal sürüklenme teorisini açıl<lanuştı.

Wegener'in teorisi yanlışsa, bu bitki­

Wegener çalışmalarına yaklaşık

ler bunca mesafeyi nasıl katetmişler­

200-250 milyon yıl öncesine uzanan

di? Kıtasal sürüklenme teorisini des­

Paleozoik dönemdeki kaya oluşum­

teklemek amacıyla du Toit 1 937'de

larını incelemekle başladı. Engin ok­

Gezinen Kıta/arımız adlı eserinde te­

yanuslarla ayrılmış olan kıtalarda

zi ile ilgili yeni örnekler sundu.

birbirine benzer kaya tortularının

"Termal konveksiyon (ısıyayım )"

bulunduğunu fark etti. Bunlar, bir

görüşü Hutton ve diğerleri tarafın­

yanda Güney Amerika, Afrika, Avus­

dan daha önce ortaya atılmış olmak­

tralya ve Antarktika, diğer yanda Ku­

la birlikte, kıtaların kaymasına ilişkin

zey Amerika, İskandinavya, iskoçya

olası bir mekanizmanın geliştirilme­

ve İrlanda gibi birbirinden farklı böl­

si, İskoçyalı yerbilimci Artl1ur Hol­

geleri birbirine bağlayan lorlulardı.

mes'un, dünyaıun içindeki radyoak­

Böylece Wegener, dünyada bir za­

tiviteyle ilgili çalışmalara başlamasıy­

manlar, kendisinin "Pangaea" (Yu­

la gerçekleşti. Holmes, 1 928'de, rad­

nanca, "bütün kara parçası") adını

yoaktif izotopların dünyanın alt

verdiği bir süper-kıta olduğu görü­

mantosundaki düzensiz dağılımının,

şünü ortaya attı. Ardından, 1915'te

bu bölgedeki ısıyı orantısız bir şekilde

Die Entstehung der Kontinente ıınd Ozeane (Kıta/arın ve Okyanusların Kökleri) adlı çalışmasını yayımladı.

to maddesi yavaşça kabuğa doğru

Wegener, uzun süreçler boyunca aktif olan küçük güç etkenlerinin, ka­

yükselerek orada soğuyacak ve yatay olarak hareket ederken dünyanın ka­ buğunu da beraberinde taşıyacaktı.

buk altındaki maddelerin tutkalımsı

İlerleyen yıllarda bu görüşü des­

yapısına karşuı, dünyanın kabuğun­

tekleyen yeni bulgular elde edildiyse

dan yavaş yavaş parçalar koparabile­

de Amerikalı yerbilimcilerin çoğu

ceklerine inanıyordu.

Ona göre,

henüz ikna olı11amıştı. Wegener ha­

merkezkaç kuvveti, gelgit olayları ve

yattayken hararetle tartışılan konuya

dünyanın kendi ekseni etrafında dö­

duyulan ilgi, onun ölümünün ardın­

nerken sallanışı, bu hareketliliğe ne­

dan azalmaya başladı. Tartışmalar,

den olan diğer olası etkenlerdi.

ancak 1950'lerde bu konuda yeni

Wegener'in en büyük destekçile­ rinden biri Güney Afrikalı yerbilim­

bulgular ortaya çıkınca yeniden gün­ deme geldi.

Toit'tı.

Bu tarihlerde okyanuslarla ilgili

1 921 'de ateşli bir şekilde Wegener'in

araştırmalar ilerlemekteydi: 50.000

teorisini destekleyecek detaylı jeolo­

kilometre uzunluğunda büyük bir

ci

346

arttıracağını saVW1du. Bu sıcak man­

Alexander

Logie

du

jik ve fosil kanıtlar arayışı içinde olan

"okyanus ortası sırt"

du Toit, fosil kayıtlarının, bugün en­

Fizikçiler dünyanın manyetik alanını

gin okyanuslarla ayrılmış olan kıta­

incelemekteydiler ve İkinci Dünya

larda, eskiden aynı kara bitkilerinin

Savaşı döneminde kullanılan deni­

keşfedilmişti.

yetiştiğini ortaya koyduğwrn göster­

zaltı dedektörleri, yani "havadan

di. Bu bitkilerin tohumları rüzgarla

müdahaleli manyetometreler" okya-


D Ü N Y A VE A Y

MAVi NOKTA Güneşten yaklaşık 1 50 milyon kilometre uzakta olan yerküre, ��z gezegenlerle dolu güneş sisteminin içinde verım1ı

bir vahadır.

nus dibindeki manyetik değişimlerin haritasuıı çıkarmak üzere kullanılı­ yordu. Çizil en haritalar, tekrarlanan bir düzenin varlığını ortaya koydu. l 960'laruı başlaruıda Atlantik or­ tası SLrtın her iki tarafına şeritler ha­ linde dizilmiş, bant şeklinde birbiri­ ni takip eden manyetik alanlar keşfe­ dildi. Bu şeritlerin biri dünyanın "akımmanyetik alanı"nı, diğeri de "karşı alan"ı gösteriyordu. Sözkonu­ su manyetik şeritler deniz tabanmuı yayılması ile oluşurlar; okyanus or­ tası sırtlar, yerküre kabuğunun par­ çalandığı alanlardır. Deniz tabanı yayıldıkça lavlar yük�clir ve yarığın her iki tarafuıda sırtlar ortaya çıkar. Soğuyan kaya oluşurnlaruıuı ınanye-

tik parçacıkları, dünyanuı manyetik alanı ile hizalanarak manyetik bir iz bırakır. Zebranın çizgilerine benze­ yen bu şeritler, çoğunluğu her mil­ yon yılda bir, bazıları ise 10.000 yılda bir meydana gelen "manyetik tersin­ ıne"leri temsil eder. 1961 yılında, Princeton Üniversi­ tesi yerbilimcisi 1-Iarry 1-Iamınon 1-Iess, dünyanın kabuğu okyanus sırtları boyunca yayıl1yorsa, başka yerlerde de çarpışma gerçekleşmiş olınalı diye düşündü ve Atlas Okya­ nusu'nun Atlantik ortası sırtı bo­ yunca yayıldığını öne sürdü. Bu var­ sayım doğruysa, o zaman yayılınayı dengelemek için Büyük Okyanus'un da büzüşmüş olması gerekirdi. 1-Iess,

347


Bİ Lİ Mİ N S E R Ü V E N İ

Pasifik kabuğun un , okyanus tabanı kenarları boyunca derin, dar kan­

yat kaynağı okyanusun yüzde 78'i

yonlara çekildiğini düşünüyordu.

nitrojen, yüzde 2l'i

l 960'larda geliştirilen yeni aletlerle toplanan sismik veriler, Hess'in ya­

1 'i

oksijen , yüzde argon ve geri kalanı su buharı,

karbondioksit ve diğer gaz zerrecik­

yılma ve büzüşmeyi öngördüğü böl­

lerinden oluşur. Ancak atmosferin

gelerde, gerçekten de deprem hatları

bugünkü yapısı,

olduğunu ortaya koydu.

dünyanın ilk halini saran atmosferden oldukça farklıdır.

Günümüzde dört tip plaka sınırı

Güneş bulutsusu içiı1de oluşmaya

mevcuttur. Atlantik ortası sırtı gibi

başladığında yerküre büyük olasılık­

uzaklaşan sınırlar, tabakaların ayrıl­

la

ması ile yeni bir

kabuğun oluştuğu

gelen ilkel bir atmosfere sahipti. Yer­

alanlardır. İkinci tip olan yaklaşan

kürede nispeten ender bulunan bu

sınırlar ise daha ağır olan okyanus

hidrojen ve helyumdan meydana

gazlara evrende bolca rastland ığın ­

kabuğunun, kendinden hafif kabu­

dan, eski atmosferi bu gazların oluş­

ğun altına sü rüklen mesi

turduğunu söylemek yarılış olmaz.

veya batma­

m eydana gelir ki brnrnn sonu­

Yerkürenin yerçekimi, hidrojen ve

cunda kıtaların kenarlarında And

helyum gazlarını tutabilecek güçte

sıyla

Dağları gibi volkanik dağlar

olmadığı için, bu hafif maddeler bü­

oluşur. Bir diğer yaklaşma örneği de, iki

yük olasılıkla kaçış hızına kolaylıkla

latanın çarpıştığı, ancak benzer yo­

eriştiler. Güneş içten alevlendiğinde

iki kabuğun da sürüklenmediği durum olan, kı ­

de bu iki gazdan geriye kalanları sü­

ta-kıta yaklaşma,ıdır. Bu dummda,

pürüp attı.

ğunlukta oldukları için

kabuk dışa doğru bükülüp çarpıla­ rak, yukarı veya yanlara doğru zorla­

ise gü n eş rüzgarı, iç güneş sistemin­

1951 yılında yerbilimci

Walden

W ill i am

R ub cy, atmosferimizi mey­

ma yapar. Kıta-kıta yaklaşma,ının

dana getiren gazların volkanik süreç­

çarpıcı örneklerinden biri Hiınalaya

ler sonucu oluştuğu fikrini ileri sür­

Dağları'dır. Geçiş

(transform) sınırlarında ise katmanlar birbirlerine yatay olarak kayıp geçerler. 1.300 km. uzunlu ­ ğundaki San Andreas Fault hattı, bu tür sınırlara bir örnektir. Son olarak,

dü.

13u düşünceye göre, yakl aşık 3.5

milyar yıl önce dünyanm yüzeyi bir kabuk oluşturmaya yetecek derecede

soğumuştu. Üzeri hala volkanik dağ­ larla dolu olan dünyanın yeni at­ mosferi, volkanik aktiviteler sırasın­

plaka sınu· hatları, plaka sınırlarının

da gaz salımı adı verilen ve erimiş

ve

kayalardan gazların yayılması anla­ mına gelen bir süreç esnasında oluş­ tu. Ortaya çıkan bu ilk atmosfer ta­ bakası, su buharı, karbondioksit ve

etkileşimlerinin net olmadığı

alanlardır. Alp Dağları bu tür sınırlar sonucunda ol uşmuştu r.

ATMOSFER VE H İDROSFER

bir miktar nitrojen salan amonyak

Gökbilimci George Ogden Abell bir

içermekle beraber, büyük olasılıkla

yazısında, "Bizler, gezegenimizi sarıp

serbest oksijenden yoksundu. Za­ man içinde dünya soğumaya ve at-

sarmalayan bir hava okyan usunun

348

dibinde yaşıyoruz," demişti. Bu ha­


D Ü N Y A VE A Y

mosfcrini oluşturmaya devam etti ve

nuu arttırdılar. İlkel bitkilerin sayLia­

sonuçta su buharı yoğunlaşarak, ok­

rı çoğaldıkça, oksijene dönüşen kar­

yamısları yaratacak olan bulutları ve

bondioksit miktarı da yükseldi ve at­

yağmuru meydana gelirdi. Kuyrukluyıldızlaruı yerküreyi bu

mosferdeki ok�ijen oranı hissedilir bir artış gösterdi. Bu oksijen, aynı za­

dönemde yoğun bir bombardunana

manda

tuttuğu tahmin ediliyor. Bu kirli kar­

amonyak ile etkileşime girdi. Kısa bir

nitrojen

yaratmak

ıçın

topları, büyük olasLiıkla gezegenimi­

süre sonra, dünyayı ve onun üzerin­

ze biraz daha su, karbondioksit ve

de yaşayan ilkel yaşam formlarını kı­

yaşamın ana birimleri olan amino

zılötesi ışırnrndan koruyacak, oksije­

asitlerin ilkel formlarını ol uşturmak

nin bir "alotrop"u yani atomik türe­

için gerekli diğer kimyasal maddele­

vi olan ozon tabakası oluştu. Böylece,

ri bıraktılar. Zamanla birikmeye baş­

nitrojen ve oksijeni bol, üçüncü bir

ilişkin bulgu/an

layan su, sonunda okyanusları oluş­

atmosfer tabakası dünyayı sarmaya

hakkında dalıa

turdu. Bu büyük su kütleleri atmos­

başladı.

fazla bilgi için bkz.

ferdeki karbondioksidin yaklaşık yüzde ellisini çözündürdü ki söz ko­

GEZEGEN BİLİMİ

sayfa 36-37.

nusu çözünme sonucunda zamanla

Tarih boyunca, güneş sistemimizde­

kireçtaşı gibi karbon-kaya oluşumla­

ki cisimleri inceleyen gökbilimciler

rı meydana geldi.

oldu. l:lu bilimcilerden biri, 1609'da

Fosillerden elde edilen bulgulara göre, "siyanobakteri" türündeki ilk

yaşam formları yaklaşık 3,3 milyar yLi

önce ortaya çıkmaya başladı. Bu tür

Galileo'nım göklere

teleskobunu Ay'a yönelten ve ayın karanlık bölgelerini

maria

(Latin­

cede "deniz") ve aydınlık alanlarını ise terrae (Latincede "kara") olarak

organizmalar karbondioksidi oksije­

adlandıran Galileo idi. Galileo'nun

ne dönüştürerek önce okyanusların,

çalışmaları, aydaki yapılaşmaların

ardından da atmosferin oksijen ora-

sayısız çizimlerini ve detaylı ölçüm-

YERKÜ REN İN ELEM ENT YAPISI B

ilinen 100'den fazla elementin yalnızca döme biri

içinde şekil almaya başlamasından çok önce oluştuguna

Dünya'da yaygın olarak bulunur ve evrenin yüzde

inanıyorlar.

95'inden fazlası, en hafif iki ana element olan hidrojen ve helyumdan oluşur. 20. yüzyıl ortalarında nükleer fizik ve yıldız fizigi

Yeni oluşmakta olan eriyik haldeki yerküreni n 13001 500 santigrat derecelere dogru sogumaya başlamasıy­ la ilk yogunlaşan elementler büyük olasılıkla 1 .000 ve

alanlarındaki bilgiler amıkça, araştırmacılar çogu ele­

1.300 dereceler arasında önce alüminyum ve titanyum,

mentin, yıldızların patlama sonucu ölümleri sırasında

ardından da demir, nikel, silikon, kobalt ve magnez·

meydana geldigini belirlediler. Yerküre ve diger geze­

yumdu. Oksijen, sodyum ve potasyum gibi elementler

genlerin içinde oluştugu güneş bulutsusu, ölü yıldızların

ise büyük olasılıkla 300 ve 1000 derece arasında yogun­

atıklarıyla dolu bir bulut kümesiydi. Günümüzde bilim­

laştı. Suyun oluşması içinse, yerküre ısısının 100 santig­

ciler, Dünya'daki tüm atomların, yerkürenin bu bulut

rat derecenin altına dü�mesi gerekti.

349


Bİ L İ M İ N SE RÜVE N i

AYIN KARANUK AIANlARI Yuıeymde bu)\ık volkanık da()lar bulunmayan ayın bir alanı "mar� denen bazalt yapılı bir kaya

oluşumu ile kaplKlır Mare, LatirK.e �denizH

anlamına gelır. ilk gökbilimcıler bu buyük bazalt alanlarının su kütleleri oldut)unu sanmışlardı

lerini içeriyordu. Hatta, dağlann yüksekliklerini hesaplamak için Ga­ lileo, Ay'daki dağ gölgelerinin uzun­ luklarından bile yararlandı. Ay, dünyamızın etrafında dolaşır­ ken, kendi ekseni etrafında da bu bir aylık yolculuğun hızına denk düşen bir hızla döner. Bu nedenle Ay'ın yö­ rünge periyodu, bir ay gününe -yani 27.32 dünya gününt� eşiLLir. Ay'ııı Dünya'dan hep aynı yüzünün gö­ rünmesi de bunun sonucudur. Ay yörüngesindeki küçük oynamalar, zaman zaman görünür yüzünden bi­ raz daha ötesini görmemize olanak verse de, Dünya'dan Ay yüzeyinin yüzde 60'ından fazlasını görmemiz mümkün değildir. Bunun sonucw1da, Ay'ın bize dönük olan yüzünün çok detaylı haritaları çıkarılabildi. 19SO'lerde, en yük,ek kaliteli te­ leskoplarla Dünya'dan Ay'daki, uzunluğu yaklaşık bir kilometre ka­ dar küçük olan yapılaşmalar bile gözlemlenebiliyordu. Ay'm yüzeyi, kimisi ı 60 kilometreyi bulan krater lekeleriyle doluydu. Dünya'clan gö­ rebildikleri kadarıyla çoğu gökbilim­ ci bu kraterlerin eskiden büyük ka­ ranlık maria'nın da oluşmasına yol açan volkanik karakterler olduğunu

düşündüler. Ay kraterlerinin gerçek nedenleri ancak J 960'ta Eugene Merle Shoemaker doktora tezini sunduğunda anlaşılmaya başlandı. Gene Shoemaker'ın kaya oluşum­ larına ve minerallere duyduğu aşk, erken yaşta başladı. Yedi yaşınday­ ken, annesi ona kendi babasının ço­ cukluğundan kalan bilyeleri vermiş­ ti. Bu setin içinde, çocuk yerbilimci­ yi büyüleyen bazı akik ve parlak yü­ zeyli cevherler vardı. Shoemaker, çok geçmeden yaşadığı bölgede ve ailesi ile Wyoming Black Hills gibi yerlere yaptığı geziler sırasında taşlar toplamaya başladı. Lisede bir taş ke­ sicisinin yanında işe girdi ve değerli taşları kesme, parlatma ve işleme sa­ natını öğrendi. Shoemaker, il. Dünya Savaşı'nın bitin1inden bir yıl önce, 16 yaşında, California Teknik Enstitüsü birinci sınıfına yazıldı. Üç yıl içinde mezun oldu ve bunu takip eden yıl içinde de yüksek lisansını tamamladı. 1 948'de Amerika Birleşik Devletleri Jeolojik Araştırma Merkezi'ne (USGS) katıl­ dı ve Colorado Ovası'nda uranyum tortuları aramaya başladı. Aynı za­ manda, Hopi Düzlüğü'ndeki volka­ nik yapılaşmaları da inceliyor, araş-

1930 - 1985 civa rı civarı

1935

1964

ABD Hava Raporu

Amerikalı fizikçi Charles

ABD Ranger 7 uzay gemisi

Hizmetleri Servisi ilk

Richter, depremlerin şiddetini ölçmek için bir

ayın ilk yakın plan

1930

meteorografı gelıştırdı.

ölçek geliştirdi.

350

fotograflarını çekti .


D Ü N Y A VE A Y

tırma yapmak için aya seyahat etme fikriyle yanıp tut uşuyordu . Shoemaker, 1952'de, Arizona'da­ ki Barringer Krateri'ne yaptığı bir gezide, kra terler ve oluşumları ile il­ gili hayatı boyunca devam edecek olan incelemelerine başladı. Ancak l 956'da USGS'nin onu daha önce­ likli ulusal çıkarlarla ilgili bir çalış-

maya, yani plutonyum üretimi ile il­ gili bir projeye atamasıyla Shoema­ ker bu konudaki incelemelerini rafa kaldırdı. Shoemaker, bir megatonl uk nük­ leer bir aletin etrafına uranyum sara­ rak plutonyum üretmeye çalışan bir ekibe kat tld ı. Görevi bu kadar büyük bir patlamanın gerçekleştirilebilirli-

AY'IN EVRELERi Dünya'nın çevresinde

dönen Ay'ın sekiz evresi vardır. Bunlar, yeni ay,

ilk dördün, dolu nay. son dördün ve bunların arasındaki hilal

evreleridir.

1966

1972

1980

1985

Sovyetler Birli�i'ne ait Luna

ABD'ye ait Landsat 1 uzaya

ABD'ye ait Magsat uydusu

Bilimciler Antarktika

9 uzay aracı Ay'a yumuşak

gönderildi. Bu, yerküre

ini> yaptı ve Ay yüzeyinden

kaynaklarını uzaydan

dünya manyetik alan haritalamasını tamamladı.

üstünde ozon tabakasında ilk kez delik

çekilen fotağrafları

inceleyecek olan ilk

gönderdi.

uyduydu.

tespit ettiler.

3�1


B İ Lİ M İ N SERÜVEN İ

gını, doğasını ve yaratacağı etkiyi araştırmaktı.

Shoemaker,

Neva­

da'daki Yucca Düzlüğü'nde yer alan

USGS tarafından yapıldı. Merkezin

atom bombası deneme sahasını ziya­

başına bilin1 lideri olarak Shoemaker

ret etti ve orada, henüz birkaç yıl ön­

atandı. Shoemakcr, gelecekteki Ay

ceki test uygulamaları sırasında ger­

seyahatlerinin jeolojik aktivitelerinin

çekleşen kilotonluk nükleer patla­

organizasyon ve planlamasından so­

maların yol açtığı kraterleri inceledi.

rum !uydu. Shoemaker'ın görevle­

Bu inceleme sırasında Yucca Düzlü­

rinden biri de Ay fotoğraflarından

ğü'ndeki kraterlerle Arizona Krateri

jeolojik haritalar çıkarmaktı. Sho­

arasındaki benzerlikleri fark etti ve

emaker Ay'a gidecek olan astronot­

göktaşlarının etki mekanizmasını in­

ların eğitimine de yardımcı oldu.

celemeye koyuldu.

Ay haritasının çıkarılması projesi­

Shoemaker, Yucca Düzlüğü ve

ni destekleyen yerbilimcilerden biri

Arizona'da, daire şeklinde iz bırak­

de Harrison H. Schmitt'di. Schmitt,

mış olan ve içinde koezit adlı bir tür

USGS Astrojeoloji ekibine

kuvars yer alan püskürtülmüş bir

katıldı ve bir yıl sonra da NASA tara­

madde buldu. Çok yüksek basınca

fından astronot seçildi. Astronotlar tek

l 964'te

ve nispeten yüksek ısıya maruz kal­

arasındaki

dığında kuvars, silikondioksidin aşı­

Schmitt, ApoUo ekibinin yerbilimci­

rı yoğun bir hali olan koezite dönü­

ler tarafından kullanılan yöntemler

şür. Shomemaker, volkanik bir pat­

konusu nda eğitilmelerinde önemli

lamanın Barringer Krateri'nde koe­

yerbilimci

olan

rol oynadı. Astronotlar arazi araştır­

zit oluşumuna elverişli bir ortam ya­

ma, numune toplama ve koleksiyon

ratamayacağuu tespit etti. 1200 met­

kataloglama yöntemlerini öğrendiler

re genişliği, 170 metre derinliği ve 45

ve bu bilgilerini Ay yüzeyinde uygu­

metrelik ağzı olan bu krater, bir gök­

lamaya geçirmek üzere hazırlandtlar.

taşı düşmesi sonucu meydana gelmiş olmalıydı.

Schmitt'in Ay'a ilk yolculuğu ApoUo 17 uçuşu ile, Aralık 1972'de

1960'larda uzay yarışları tüm hı­

gerçekleşti. Ay'a inen Schmitt ve Eu­

zıyla ilerliyor, Amerika Birleşik Dev­

gene Cernan çeşitli jeolojik dedek­

letleri ve Sovyetler Birliği aya insan

törleri konuşlandırdılar. Bunlar ara­

gönderme hayalleri kuruyordu. He­

sında bir tane kozmik ışınlar için, bir

nüz 32 yaşındaki Shoemaker, Ay'a

tane de mikro-meteoritler için de­

giden ilk yerbilimci olmayı ümit

dektör yer alıyordu. İkili ayrıca kaya

ederken, J 963'te kendisine Addison

ve derin çekirdek örnekleri de topla­

hastalığı teşhisi konmasıyla, astronot

yarak dünyaya getirdi. Schrnitt ile

ekibine seçilmesi olanaksızlaştı. Yerbilirn çalışmalarında kullanı­

352

na geçti. l 963'te Flagstaff'daki As­ . trojeoloji Merkezi'nin resmi açılışı

Cernan Ay yüzeyinde 30 kilometre­ lik bir alanda dolaşarak 22 saat geçir­

lan yöntemlerin güneş sistemindeki

di.

yapılara da uyarlanabileceğine karar

2200'den fazla fotoğraf çekti ve 1 15

Bu

yürüyüş

boyunca

ikili,

veren Shoemaker, ABD Yerbilin1 İn­

kilograma yakın malzeme topladı , ki

celemeleri bölümünü kurarak başı-

bu miktar diğer altı Ay yolculuğu sı-


D Ü N Y A VE A Y

HEDEF AY

21 Aralık 1 968'de ABD'ye ait Apollo B

uzay meki�i Ay'a do<)ru yola çıktı. Bu, uydumuzun etrafını dolaşacak ve sonra Dünya'ya dönecek olan ilk insanlı seferdi.

rasında toplanan malzemenin üçte

geçiyordu. Evans aynı zamanda, Ay

birinden fazlaydı.

yüzeyindeki yapılaşmaların kesin

Schmitt ve Cernan numuneleri

yüksekliğini ölçmek için, kapsülün

toplarken, Ronald Evans da kuman­

lazer altimctrcsini de yaklaşık 4000

da kapsülünün içinde, etrafta dolaşı­

kez kullandı. Altıncı Apollo uçuşu

yordu. Sadece Evans'ın haritalama

olan Apollo

kamerası ile çektiği fotoğrafların sa­

san indiren son uçuştu.

1 7,

20. yüzyılda Ay'a in­

yısı 3000'i, panoramik kamera ile

Apollo uçuşlarından önce, Ay'ın

çektiği fotoğrafların sayısı da 1600'ü

oluşumuna ilişkin üç farklı versiyon

353


BiLiMiN SERÜVE N İ

DEG İ S EN İ K L İ M İ M İ Z >

G

eçmiş dönem iklimlerinin belirlenmesi, istatistik­

Bugün yaşadıgımız ve tümüyle insan kaynaklı olmasa

ler toplamak ve pek çok meteorolojik degişimin

da insanların daha kötüye sürükledigi ısı artışları ise çok

etkilerini öngörmek gibi işlemleri içeren karmaşık bir iş­

daha büyük bir hızla gerçekleşiyor. ısınmanın başlangı­

tir. Tortular ve fosiller, sıcak-<Oğuk veya ıslak-kuru gibi

cı, Sanayi devrimi ve büyük miktarda fosil yakıtı kullanı­

belli bazı iklim koıullarının göstergesi olabilir.

mıyla aynı döneme denk düşüyor. Bu dönemde havaya

Buzullar, iklim tarihimizle ilgili ipuçları saglayan en

salınan karbon miktarı son derece büyük boyutlara

önemli kaynaklardan biridir. Buz tabakalarının içindeki

ulaşmış, atmosferdeki karbondioksit oranı endüstri ön­

buzlar, zaman içinde sert­

cesi döneme kıyasla yüzde

leşerek gözle görülebilir,

31, metan gazı oranı ise

tekrarlanan birtakım yapı­

yüzde 150 artmıştı.

lar oluştururken, taşlaşan

Dünya'ya yansıyan gü­

agaç halkaları da bize geç­

n� yerküre yüzeyini ısıtır.

mişteki hava sıcaklıkları ve

Güneş battıgında ise bu ısı­

yagışlarla ilgili göstergeler

nın bir kısmı uzaya geri

sunar. Tortul kayalar ise bir

yansır. Karbondioksit ısı

bölgenin iklim tarihi ile il­

fazlasını içine hapseden bir

gili kapsamlı veriler sagla­

örtü oluşturdugunda, gü­ nümüz iklim degişiklikleri­

yan bir diger kaynaktır. Her tortu katmanı iklimde gerçekleşen bir degişikligin ifadesidir.

Arjantin'deki Perito Moreno Buzulu dünyanın çeşitli bölgelerinde erimekte olan pek çok buzuldan sadece biri.

ne ve iklim ısınmasına yol açan "sera etkisi" dedigi­ miz etkiyi yaratır. Bugün buzullar görül­

Gezegenimiz buz çagları, mini-buz çagları ve ısınma dönemleri geçirdi. Yakla­

354

memiş bir hızla eriyor. Sanayi devrimi öncesinde, şimdi

şık 10. ve 14. yüzyıllar arasında gerçekleşen Drtaçag ik­

Glacier Milli Parkı olarak adlandırılan alanda 1 SO'den

lim anomalisi, kısmen güneş aktivrtesindeki artışla ilişki­

fazla aktif buzul vardı. Şimdi ise bu buzulların sayısı

li olan bir ısınma süreciydi. Bu dönemle ilgili veriler,

27'ye düştü, ki geriye kalanlar da tehlike altında. Güney

Amerika Birleşik Devletleri'nin batısında uzun süreli ku­

Amerika And Oagları ise 50 yıl öncesine kıyasla üç kat

raklıkları, ekvatoral oogu Afrika bölgesinde ise dönü­

hızla eriyor. Uydu fotograflarına bakılırsa Afrika'da,

şümlü kuraklık-yagmur hareketlerini gösterir.

yaklaşık 1 1 .000 yıl buz ve karla kaplı kalmış olan Tan­

19. yüzyıl ortalarına dek süren Ortaçag ısınma döne­

zanya'daki Kilimanjaro Oagı'nın karlı dorukları hızla

mini, küçük bir buzul çagının takip ettigi sanılıyor. Bu

yok oluyor. Erime bu hızla devam ederse, dagın karlı

dönemde, Atlantik'teki buz adaları artarken, Kuzey Av­

dorugu 2020'de tamamen erimiş olacak.

rupa'da ılık yaz mevsimleri seyrekleşti ve Kuzey Ameri­

Dünyadaki 4.000 memeli türünün en az yüzde 2S'i

ka ve Avrupa'da aşırı sert kışlar yaşandı. lngiltere'deki

tehdit altında veya nesilleri tükenirken, her üç kuş tü­

TI1aınes Nehri ve Hollanda'daki kanal ve nehirler sık sık

ründen

donarken, 1780 kışında New York Limanı bile buz kesti.

leri, iklimdeki degişiklikler ve insanın çevreye verdigi za­

ikisinin sayısı da azalıyor. Bunun b.:ışlıCJ neden­

Günümüzde yaşanan kaygı ise iklimsel ısınma. Hava

rar. Araştırmacılar, 2 1 . yüzyıla gelindiginde, dünyadaki

sıcaklıklarında daha önce yaşanan artışlar, büyük olası­

yaban hayatı canlı türlerinin yarısının neslinin tükenmiş

lıkla dünyanın dogal iklim döngülerinin bir parçasıydı.

olabilecegini tahmin ediyorlar.


D Ü N Y A VE A Y

Ay'daki kaya olu­ çok az miktarda demir

üzerinde hararetli tartışmalar yaşanı­

Apollo uçuşları

yordu. Bu versiyonlara, "büyük yır­

şumlarının

tık", "çi ft gezegen" ve "yakalama" gi­

içerdiğini gösterdi. Bununla birlikte,

bi

sevgi dolu isimler verilmişti .

Ay'daki kaya oluşumlarında gerçek­

1 878'de, Charles Darwin'in oğlu gök­

ten de oksijenin her üç izotopu

ilk

evrelerind e dünya öyle hızlı dönü­

-hem de dünyanın mantosw1da bu­ lunan miktara neredeyse eş miktar­ da- btıltmmaktaydı. l974'de iki gökbilimci, William

yordu ki, bir parçası koptu ve bu par­

Kenneth Hartmann ve Donald R.

bilimci George Howard Darwin,

versiyonun savunuculuf,'lınu yaptı. Bu teoriye göre, oluşumunun

ilk

çadan Ay oluştu. l 882'de yerbilimci

Davis, bugün yaygın geçerliliği olan

Osmand Fisher bu kopmayla ortaya

teoriyi sundular. İkili, uydular üzeri­

çıkan yanğın Büyük Okyanus Hav­

verilen bir konferansta yaklaşık bulutsusu oluşurken, yerküreye bir gezegenci­

ğin çarptığını ve bu çarpışmanın

wıuwtlı(

çayı yörüngeye fırlatabilecek türden

yerküre mantosundan büyük mik­

hareketlerin açıklamasında yatıyor­

tarda maddeyi uzaya fırlatmış olabi­

...... MA tıocııı\ gllılli sistlml � ­ bOrıOlc )W1llRlııilllin .,,, ald0 9111·111* Bu dlQJlr, cbr,wll gOrllleıı en � tip

zası'nı oluşturduğunu ileri sürdü. Görüşle ilgili sorun, yerkürenin bir parçasını kopardıktan sonra, par­

du.

Bir

parçasının kopabilmesi için

dünyanın her 2,6 saatte bir, kendi et­ rafında dönmesi gerekir. Bu

durum­

da, dünya ve ondan koptuğu varsa­

ne

4,5 milyar yıl önce güneş

leceğini ileri sürdü. 13ulutsu sistemi şekilleım1eye başla­ dıkça, yerküreden kopan

bu

madde­

lerden Ay oluştu. "Büyük Darbe" adı

yılan parça, günümüzdeki Dünya­

verilen bu teori,

Ay sisteminin oluşması için gereken­

yüzeyindeki kaya oluşumlarma ben­

den fazla dikey momentuma sahip

zerken, daha derinliklerdeki yapılaş­

olmalı. Söz konusu probleme karşın

malardan farklı

dek Darwin-Fisher teori­ si Ay'ın oluşumu ile ilgili geçerli mo­ del olarak kaldı.

Teori, Dünya-Ay

20. yüzyıla

İkinci görüş, gökbilimci Edouard Albert Roche ve

diğerleri tarafından

momentumu

Ay yapısuıın Dünya

oluşunu açıklıyordu.

ve

sisteminin

dikey

Dünya'ıun 23,5 de­

recelik eğimi ile de uyuşuyordu. 4 Eltim 1957'de, Rusya'nın, Dün­ ya'nın

ilk yapay uydusu olan Sput­

öne sürüldü. Bu görüşe göre, Ay ve

nik l 'i uzaya fırlatmasıyla birlikte

Dünya bir "çift gezegen" olarak

uzay çağı başladı. Beyzbol topu bü­

oluşmuştu. Ne var ki Ay'ın ve Dün­

yüklüğünde ve ağırlığı sadece 83

ya'nın yörünge ve eksen hareketleri,

logram olan bu uydunun önemi çok

ki­

güneş sis­

eşzamanlı oluşumlarını olanaksız kı­

büyüktü: Sputnik, insanın

lacak derecede hızlıdır.

temini artık sadece Dünyadan değil,

l 909' da

gökbiliıııci Thomas Jef­

ferson Jackson See, Ay ve Dünyanın

aynı zamanda ve bölgede oluştukları

uzaydan da inceleıııeye başladığı bir dönemin habercisiydi.

Geçen

)'lllllllııO cılııh "lrıılılıl yanmdııglıı"tlı MlıS'tlld )'lftlldıGlıiıW beııllıl. � Oc; kllındln dlhl

yQIClllıllr Mlıl'lııld en � � 27 ......

� oıııı... '-'cıır. ,..._ ıım-. e-sı DIQı (lııriıınllO

süre içinde, araştırıııacılar

deQllılr) ıWdııı*

fikrini ortaya art tJ. Ay, Dünya'ya öy­

Güneş'e ve güneş sistemindeki bü­

dokuz lılıııı-.

le yaklaşmıştı ki, onun çekim alanına

tün gezegenlere sondalar fırlattı. Me­

yüblldiQlndldlı

kapıldı. Bu ilgi çekici bir fikir olsa da,

kikler yüzyıllardır süregelen fizik,

355


Bİ Lİ M İ N S E R Ü V E N i

B İ R Ç A R P I ŞMAN I N AN ATOM İ S İ 'de ılık bir haziran gecesi, beş İngiliz

Kraterlerin bulunduğu tek yer Ay değildir. Jüpiter'in

keşişi gökteki ilk hilalin ikiye ayrılır gi­

uydusu "Callisto" da kraterlerle doludur ve kuzeyden

bi olduğunu gördüler. lngiltere'nin Canterbury bölge­

güneye Amerika Birleşik Devletleri büyüklüğünde tek

1 1 78

sinden Gervase isimli bir keşişin tuttu­

belirgin çarpma krateri olan Valhalla

ğu kayıtlara göre, ayın kuzeyd�u ta­

Havzası buradadır. Satürn'ün uydusu

rafından bir "ateş ve sıcak pus" bulu­

Mimas'ın da, çapının üçte birini kap­

tu yükseldi. Günümüz göktaşı bilimci­

layan Herschel adında bir çarpışma

leri bu olayı, ayda yaklaşık 36' Kuzey,

krateri vardır.

102' Doğu koordinatlarında bulunan

Dünya'da da çeşitli çarpışmalar ol­

ve Giordano Bruno diye adlandırılan

du. 1902'de yerbilimci Daniel Morea­

kraterin oluşmasına yol aı;an 1 25.000

u Barringer. Arizona Flagstaff bölge­

megatonluk patlama ile ilişkilendiri­

sinin 55 kilometre d�usunda, o za­ manlar Coon Dağı olarak bilinen yer­

yorlar. Bu tür kraterlerin incelenmesi 1609'da Galilei Galileo'nun telesko­ bunu aya yöneltmesi ve gördüğü le­

Bu temsili resimde yerküreye bir göktaıı çarpıyor. bu da büyük olasılıkla Ay'ı meydana

getirdi.

rin ç�u bunun volkanik bir olay so­ nucu oluştuğu kanısında iken, Barrin­ ger kraterin bir göktaşı düşmesi so-

kelerin a�ında çukur olduğunu fark etmesiyle başladı. Galileo, ay kraterlerinin keskin kenar­

nucu meydana geldiğine inanıyordu. Bu inançla, orada­

larını bile gözlemlemişti. Bundan yaklaşık 60 yıl sonra

ki göktaşı madenini çıkarmak için bir şirket kurdu. Ara­

Robert Hooke Micrographia 'da, Ay'daki kraterlerin bu­

zi günümüzde onun adıyla, Barringer Göktaşı Krateri

radaki volkanik hareketler veya dışarıdan gelen bir et­

olarak anılır.

ken ile oluşmuş olabileceğini öne sürdü. Hooke, çamur­

Haziran 1930'da, Sibirya'nın Tunguska yöresinde

dan yapılma tüfek bilyeleri ile deneysel kraterler yarat­

parlak bir ateş topu, aydınlık gökyüzünü yararak yere

tı, ancak Ay kraterlerinin volkanik kaynaklı olduğu so­

çarpmadan önce patladı. Bu olay bir krater değil, ama

nucuna vardı. Hooke o dönemde, içinde bir şey olmadı­

Avrupa'daki sismograflarca kaydedilen şok dalgaları ya­

ğı düşünülen uzay boşluğundan, Ay'a bir şeyin fırlayıp

rattı. En büyük patlama ise, bundan 65 milyon yıl önce

gelmiş olabileceğini hayal edemedi.

356

de bir krater incelemişti. Yerbilimcile­

bir asteroidin dünyaya çarpmasıyla ve onu aylarca kuşa­

Bugün biz, Ay yüzeyinin büyük kısmının üç milyar yıl­

tan, o dönemde yerküre üstünde yaşayan canlı türleri­

dan daha eski bir zaman önce, güneş sisteminin astero­

nin yüzde 75'ini yok eden toz bulutunu atmosfere saç­

itlerle dolu olduğu bir dönemde oluştuğunu biliyoruz_

masıyla gerçekleşti. Bu olay yerküre tarihinde "Creta­

Günümüz bilimcileri artık basit kraterleri, karmaşık kra­

ceous-Tertiary (K-D" sınırını teşkil eder.

terleri, Ay'daki ve diğer gezegenlerdeki havzaları ayırt

Yerbilimci Walter Alvarez ve Nobel ödüllü babası fi­

edebiliyorlar. Basit kraterler genellikle, pürüzsüz, girin­

zikçi Luis Alvarez. içinde yüksek ölçüde iridyumun (dün­

ti-<;ıkıntısız çanak şeklindedirler. Karmaıık kraterlerin

yada mevcut olmayan ancak asteroidlerde yaygın ola­

ise taraklı iç yüzeyleri ve geniş, daz bir zeminden uza­

rak

nan bir (veya daha fazla) merkezi tepeleri olur. Ay yü­

ren jeolojik bir katman keşfettiler. Günümüzde pek çok

zeyinde, aralarında Schrödinger Havzası ve çok halkalı

kişi, dünyanın ç�u yerinde bulunan bu katmanın, mil­

"Mare Orientale", diğer adı ile, Doğu Oenizi'nin de bu­

yonlarca yıl önce yaşanan büyük çarpışma ile ilgili oldu­

lunduğu pek çok havzalar belirlenmiştir.

ğuna inanıyor.

bulunan bir madde) bulunduğu bir kil tabakası içe­


D Ü N Y A VE A Y

matematik ve kimya çalışmalarının ürünü araçlarla doluydu. Bu araçlar Jüpiter'in bulut katmanlarma girdi, Satürn'ün uydusu Titan'ın yanından uçtu, etraflarmdaki kuyrukluyıldız­ ları inceledi, Ay'dan ve Mars'tan ör­ nekler topladı. 5 Eylül 1977'de fırlatılan ABD Vo­ yager l uzay aracı, 1979 Mart'ında Jüpiter'e ve uydularına uğramış, ar­ dından Kasım 1 980'de Satürn siste­ mine doğru yönelmişti. 14 Şubat 1 990'da, Dünya'dan yaklaşık dört milyar mil uzaklıkta olan Voyager 1, kaıneralannı yerküJeye çevir<li. Yaklaşık 22 yıl sonra Dünya'yı parlak mavi bir küre biçiminde gö­ recek olan Apollo 8 ekibinin aksine Voyager, yerküreyi küçücük, hilal şeklinde bir ışık noktacığı olarak

görmüştü. Bu mat mavi noktanın et­ rafında zayıf, kırmızı bir dalga biçi­ minde dağınık güneş ışınlan vardı. Kırmızılık, Dünya'nın Güneş'e olan yakm konumundan kaynaklanan bir fotoğraf hatası idi. Bugün, yerküre­ den on iki milyar kilometre ötede olan Voyager 1 ve eşliğindeki Voya­ ger 2, güneş sisteminin en uzak köşe­ lerindeler. Her iki araçta da Dün­ ' ya ya ait ses ve görüntülerin kayde­ dildiği diskler bulunuyor. Uzay araş­ tırmalarımızın başlangıcında elçi gö­ revi gören bu gemiler, kendimizi de <laha iyi tanımamıza olanak verdiler. Artık gezegenimizin, evrenin merke­ zi olınadığmı biliyoruz. T. S. Eliot'un Dört Kııarteı'te söylediği gibi tüm araştırmalarımız bizi başladığımız yere getirir ve orayı ilk kez anlarız.

GECE GÖKYÜZÜ Samanyolu, pek \()(ju Dünya'dan \ıplak gözle görülebilen milyarlarca yıklızla doludur. Bu yıklız alanı galaksimizdeki, aralarında Güneş'in de bu lundugu yıldızların sadece küçük bir kısmını oluıturur.

357


B i Li M İ N S E R Ü V E N i

yük gücünün kaynağıdır."

SAYFALAR

Güney İtalya'da yaşayan Yunan

insan diye algıladıgımız

hekim Croton'lu Alcmaeon, MO 6.

Ancak bir sonraki yüzyılda Aris­

pek çok şeyin merkezi olan

yüzyılda çok sayıda diseksiyon (teş­

toteles, duyumların merkezi olarak

sinir sistemi gerçekten de

rih) gerçekleştirdi ve çeşitli konula­

beyin yerine kalbe dikkat çekti. Ke­

bilimin en uç sınırını teşkil

ruı yamsıra, göz ile beyin arasındaki

sintisiz hareketiyle kalp gerçekten de

ediyor.

optik sinir üzerinden gerçekleşen

Aristoteles'e göre bedenin en canlı

bağlantıyı da tespit ederek duyumla­

kısmı gibi görünüyordu; o durdu­

rı beyinle ilişkilendirdi.

ğunda yaşam da duruynrdu.

ÖNCEKİ

EPILEPSI

Dünyada yaklaşık

Bundan bir kuşak sonra, hekim

Buna karşılık, Aristoteles'e göre

Hipokrat'a atfedilen yazılardan biri­

başlıca görevi kanı serinleterek kalp

50 miİl')n insanın

nin yazarı, daha da ileri gitti. (Günü­

ısısını dengelemek olan beyin, çok

epilepsi has1ası

müzde epilepsi diye adlandırdığı­

daha dingin ve cansızdı. Ancak Aris­

olduQu biliniyor.

mız) Kutsal Hastalık Üzerine adlı te­

toteles yine de zihni kalbe yerleştir­

Epilepsi, gk

zinde bilinç, duygu ve düşüncenin

medi. Bedenin tlim işleyişini gerçek­

telcrartanan ..., ani

merkezinin beyin olduğunu ileri

leştiren, onun amacı ve gerçek for­

nöbetlerle kendini

sürdü.

bellı eden bir

mu zihin ya da ruhtu (Aristoteles'in

Bizler duyguları yüreğimizde "his­

Yunancası ile "psyche"). Bu ruh belli

�ni�

settiğimizi" söylesek de, bu "ensefa­

bir yerde durmuyordu ve bedenin

raha1sızlılctır.

losentrik", yani beyin merkezli bakış

parçası değildi ama bedenden ayrıl­

Epılepsısi olanlar

açısına göre zilıinsel deneyimlerin

ması da mümkün değildi.

zaman zaman

merkezi beyindir. Tez bu konuda

tuhaf da-..an ıılar

şunları

söylüyor:

"insan

keder,

Aristoteles'in

"kardiyosentrik",

yani kalp merkezli bilinç anlayışı an­

..., farklı bedernel

üzüntü, umutsuzluk ve acı kadar se­

tik çağda yaygın şekilde benimsendi.

hareketler

vinç, neşe, kahkaha ve eğlencenin de

Bu inanışın yankılarına bugün hala

seıgil@>,<!bılir

yalnız ve yalnız beyinden kayı1aklan­

gündelik konuşmalarırnızda rastla­

dığını bilmeli. Beyin sayesinde ilim

nır. Örneğin, üzüntüden bahsettiği­

ve irfan sahibi oluruz, görür ve du­

mizde "kalp ağrısı" çektiğimizi söy­

Aristoteles

yarız, ve neyin hoş neyin nahoş, ne­

leriz ya da "kalbı kırık" sevgiliden

lıakkında dalıa

yin iyi neyin kötü, neyin tatlı neyin

söz ederiz.

fazla bilgi içiıı bkz.

sevimsiz olduğunu anlarız. Benim

Ancak daha sonra gerçekleştirilen,

sayfa 26-27.

görüşüme göre beyin insanın en bü-

özellikle de İskcnderiye'deki araştır-

MÖ 4000 - MS 1000 civarı M ô 4000 civarı

MÖ 2500 civarı

MÖ 2000 civarı

MÖ 500 civarı

Beyin üzerine bilinen ilk yazı olan Antik Sümer kayıtlan. zihni etkileyen afyon bitkisini yedikten sonra ortaya çıkan duyumları açıklıyordu.

Mısır papirüslerinde beynin ilk yazılı anatomisi uuluııdu. Papirüste 26 beyin hasarı vakası ve tedavisi anlatılıyordu.

Trefınasyon. yani tıbbi veya ruhsal nedenlerden dolayı kafatasının delinmesi işlemi, Avrupa ve Güney Amerika'da uygulandı.

Yunan hekim Alcmaeon, duyum ve düşünce merkezinin kolp dcgil, beyin oldu�u sonucuna vardı.

360


Z i H i N VE D A V R A N I Ş

ma amaçlı diseksiyon çalışmaları,

Platon insanın zihinsel yaşamını

bu tür görüşleri değiştirdi. Araştır­

üç bölüme ayırmıştı: zihin, ruh ve

Aristoteles bu 18. yüzyıl

LİSEUM

macılar sinir sistemini inceledikçe,

arzu. (Ayrıca bunları da kusursuz

oymasında da

beyin ile bedenin geri kalanı arasın­

bir toplum için gerekli üç grup in­

da yeni keşfedilen anatomik bağlar,

san ile bağdaştırmıştı. Erdem dü­

dikkatleri daha çok bu kıvrımlı, gri,

zeyleri gittikçe azaiacak şekilde; en­

resmedildi�i gibi tutkulu bir natüralistti (dogalcı). MO 33S'te, Atina'da

hayli ihmal edilmiş ve atıl görünüş­

telektüeller, askerler ve tacirler.)

koruluk bir bölgede

lü organa yöneltti.

Galen Platon'un ayrımlarını temel

kendi okulunu açtı.

MÖ 400 civarı

MÖ 350 civarı

MS 220 civarı

MS 1000 civarı

Hipokrat, dört vücut sıvısı ve dört elementle bağdaştırdığı dört kişilik tipini tanımladı.

De Anima ' da

Yunan hekim Erasistratus, insan beyninin hayvan beyninden daha fazla kıvrıma sahip olduğunu gösterdi ve bu özelliği yüksek zihinsel kapasite ile bağdaştırdı.

Arap hekim lbni Sina beynin üç karıncığını beş iılev ile iliıkilendirdi: sağduyu, hayal gücü, düşünme, tahmin ve bellek.

(Ruh Üzerine) Aristoteles zihni, ruhun mantıkla düşünen kısmı olarak tanımladı.

361


BiL iM i N S ERÜ V EN İ

ANTiK ÇAli BİLGELİili Raphael'in Atina Okulu adlı tablosunda resmedilen Platon ve

Aristoteles'in zihin, beyi n ve ruh anlayışlan farklıydı .

alarak, her özelliği belli bir organla

di. Örneğin, MS 5. yüzyılda yazan

akıl fonksiyonlarını beyin ile

Hıristiyan tanrıbilimci ve düşünür

tık ve

bağdaştırdı; tutkuları kalple, arzular

Aziz Augustine, dönemin tıp adam­

ve dürtüleri ise karaciğerle. Bizler bir

larının üç karıncık belirlediklerini

dostumuza "Kalbinle değil, aklınla

söylemişti. Bunlardan, yüze en yakın

düşün" dediğimizde, aslında bilmek

olan ilki, duyumların merkeziydi;

ile düşünmeyi bedenin iki ayrı yeri­

daha arkada yer alan ikincisi belleği

ne yerleştirerek, Galen ile Platon'un

kontrol ediyor, boynun yakınındaki

düşüncelerini tekrarlarız.

362

yin fonksiyonlarıyla ilişkilendirirler­

ilişkilendirdi. Daha üstün olan man­

üçüncüsü ise motor fonksiyonları

Eski çağda gerçekleştirilen diseksi­

denetliyordu. Sözkonusu teori yeni

yonlar (teşrih ) sayesinde beyindeki

görüş ve gözlemleri içerecek şekilde

karıncık denen boşluklar ortaya çık­

genişledikçe,

tı. Buı,'iin onların beyin ve omurilik

bu karıncıkların sayısı, düzeni ve gö­

ilerleyen bin yıl içinde

sıvısının kaynağı ve haznesi olduğu­

revleri de çeşitlilik gösterdi.

nu biliyoruz. Bu sıvı aslında beyin

Ortaçağ'da kaydedilen önemli ge­

için yastık görevi görür ve onu te­

lişmelerden biri "vermis" denen (ke­

mizler. Oysa eskiler onu yüksek be-

lime anlamı kurtçuk) anatomik bir


Z İ H İ N VE D A V R A N I Ş

özelliğin, yani beyin dokusundaki

önemli bir yer teşkil ediyordu ki, bu­

küçük bir çıkıntının, karıncıklar ara­

gün Kartezyen dualizm (ikilik) adıy­

sındaki kanalları açıp kapayarak, du­

la anılıyor.

yumsama, hayal etme ve mantık yü­

Descartes'e göre dünya ve insan

Rene Descartes

rütme gibi çeşitli beyinsel aktiviteler

yaşamı ikiye ayrılmıştı. Bir yanda yer

lıakk111da dalıa

arasmda geçişe olanak sağladığı gö­

kaplama özelliğiyle kendini belli

fazltı bilgi içiıı

10. yüzyıl tıp yazarlanndan

eden ve dört bir yanımızı kuşatan

bkz. sayfa 89.

biri, insanların bir şey hatırlamaya

"madde" vardı. Madde hareket ha­

çalışırken neden başlarını yukarı kal­

lindeki küçücük atomlardan yapıl­

rüşüydü.

dırdıklarını açıklamak için bu teori­

mıştı, cansız ve atıldı. Öte yanda ise

ye başvurdu. Ona göre, gözleri yı.ıka­

yer kaplamayan şeyl er vardı. Atom

rı doğru hareket ettiren kaslar, belle­

ya da maddeden oluşmuyordu ve

ği denetleyen karıncığa giden kanalı

başlıca özelliği "düşünmek"ti. Des­

açmaya yardm1C1 oluyordu. Hatalı

cartes buna düşünen varlık -Latin­

cogitans--

olsa da, karıncık teorisi, zihinsel iş­

cede res

levleri beynin belli bölümleriyle iliş­

Ruh ya da zihin bu düşünen varlık­

kilendirme arzusLurnn ilk kanıtların­

tan yapılmıştı.

dan biriydi. l:lu tür çalışmalar günü­ müzde de devam ediyor. Platon zihni bedenden ayırıyordu. Beden öldüğünde zihin ya da ruh ya­

adını vermişti.

Descartes'in zihin ile beden ara­ sında yaptığı ayrım, düşünce şekli­ mize öyle işlemiştir

ki, kimi zaman

bu anlayışın ötesine geçmekte zorla­

şamına devam ediyor, kişilik bozul­

nırız. Ne var ki bu görüş bazı sorun­

madan kalıyor ve nihayetinde başka

ları da beraberinde getirdi. Örneğin,

bir bedene yerleşiyordu. Aristoteles

yapıları tamamen farklı ise zihin ile

bu konuda öğretmeni ile aynı görü­

beden nasıl etkileşir? Bir arkadaşa el

şü paylaşıyordu. Kişinin herhangi

sallamak gibi zihindeki bir arzu, eli

bir kısmınm ölümden sonra hayatta

havaya kaldırmayı nasıl sağlar? Des­

kalıp kalmadığma ilişkin görüşü ya­

cartes'e göre ruhun bedeni "hareke­

zılarından çok net anlaşılmasa da,

te geçirdiği" bölge beyin epifizi, yani

Aristoteles de ruhu bedenin ayrıl­

beyindeki küçük bir dokuydu. An­

maz parçası olarak görüyordu. Ka­

cak çağdaşlarının pek azı Descartes'e

rıncık teorisini geliştiren Aziz Au­

inandı, çoğu ise onu alaya aldı.

gustine, bu anatomik özelliklerin kendilerinin ne ruh, ne de ruhun de­

ELEKTRİKSEL BAGLANTI

ğişmez merkezi olduğunu söylemiş­

Antik dönem ile Rönesans arasında­

ti. Sözkonuşu boşluklar yalnızca ru­

ki dönemde anatomi uzmanlarınca

hun gücünü hayata geçirdiği yerler­

adım adım keşfedilen sinir sistemi;

di.

beyin, omurga ve sinirlerden oluşan

Zihnin bedenden tamamen ayrı

sistem arasmda bir ağ oluşturuyor ve

algılanması yüz yıl sonra, Fransız

beyin etkisini bu ağ üstünde gösteri­

matemetikçi ve düşünür Rene Des­

yordu. Ama nasıl? Sistem içinde bil­

cartes'in geliştirdiği teori ile gerçek­

giyi ileri geri taşıyan şey neydi?

leşti. Teori onun çalışmalarında öyle

Sorunun sıkça karşılaşılan yanıtla-

363


Z i H i N VE D A V R A N I Ş

Bi L i M i N SERÜVEN i

BEYNiN iŞLEYiŞi

açıklamak için tamamen mekanik

Rene Descanes'in De

süreçlere başvurmuşlardı. Günümüzde artık sinirlerin, içi sı­

hamine figuris adlı

Volta pilinden çıkan telleri bedenin çeşitli oyuklarına bağlayan Aldini, kesik köpek ve öküz kafalarında ya

eserinde yer alan bu çizim, görme ve ona

vıyla dolu yapılar olmadıklarını bil­

da idam edilen suçluların yüzlerinde

sek de, o dönemin teorisyenleri doğ­

srrıtış ve göz hareketi yaratmayı ba­

kar,ılık gelen beden

ru

hareketi arasındaki baglantıyı saglayan \eyin ("H" olarak belirtilen)

içinde taşıyan şey gerçekten de sinir­

Hedef sadece tepki yaratmak de­

lerden oluşan bir ağdır. Ancak söz­

ğildi, çünkü Aldini elektriği terapi

konusu sinyaller, diriksel ruhlar de­

amaçlı da kullanıyordu. Örneğin,

iz üstündeydi. Sinyalleri vücut

ğil, elektrik sinyalleridir. Ne var ki bu

beyin epifizi oldugunu gösteriyor.

şarıyordu.

şiddetli

melankoliden

muzdarip

bilginin ortaya çıkışı ancak 18. yüz­

İtalyan bir çiftçi olan ilk hastası çıp­

yılda İtalya' da gerçekleştirilecek de­

lak elle bir voltaik pili tutuyordu. Pi­

neyler sonucunda olacaktı.

lin tepesinden çıkan bir tel, kafanın

Elektrik ve kas hareketi arasındaki

üstüne tutturuluyordu. Düzenli te­

ilişki 1 770'1er ve 1 780'lerde, Bologna

davilerin ardından hastanın ruh hali

Üniversitesi profesörlerinden Luigi

iyiye doğru gitti ve birkaç haftanın

Galvani tarafından kuruldu. Calva­

sonunda tamamen düzeldi.

ni, statik elektrik jeneratörlerinin ol­

Elektriğin terapi yöntemi olarak

duğu yerlerde veya şimşek ve fırtına­

kullanınrnıı ilk bLılan Aldini değildi.

lı havada, metal araçlarla dokunarak,

MS

ölü kurbağa bacaklarının seyirınesi­

nius Largus baş ağrısı ve gut tedavisi

ni sağlayabildiğini keşfetmişti. So­

için hastaları üzerinde elektrikli yı­

nunda hayvansal elektrik dediği şe­

lanbalıklarını kullandı. Aııcak Aldi­

1 . yüzyılda Romalı hekim Scribo­

yin varlığına ikna oldu. Beyinde üre­

ni'nin depresyon hastalarına elektrik

tilen ve sinir sistemi ile iletilen hay­

akımı uygulaması, ileride elektroşok

vansal elektrik, Calvani'ye göre kas

tedavisi diye anılacak olan uygula­

kasılmasmm sorumlusuydu.

manın ilk örneğiydi.

Galvani'nin çağdaşı Pavia Üniver­

364

sitesi'nden Alessandro Volta konuya

RAHATSIZ ZİHİN

ilgi ama şüpheyle yaklaşıyordu. Gal­

Zihin ve onun insan bedenindeki ye­

rından biri, sinirlerin içinde boşluk­

beyin arasındaki iletişim sağlanıyor

vani'nin kurbağa deneylerinden ders

ri üzerine araştırmalarla geçen uzlın

ların olduğu ve bu boşluklarda

(örneğin, "Ayak yanıyor!") ve beyin­

alan Volta 1 800'de, farklı metaller­

yüzyıllar boyunca, sağlığı yerinde ol­

önemli bir madde ya da sıvının bu­

den gelen komutlar bedene aktarılı­

den diskleri üstüste yığarak bir ba­

mayan zilıinler daima bir tür mey­

lunduğuydu. Bu düşünüşe göre sinir

yordu ("Ayağı ateşten çıkar!"). 17.

tarya üretti. Cilrnz daha sonra ona

dan okuma olıırnştu. Antik dönem

sistemi bir boru tesisatı ya da karma­

yüzyılda ileri sürülen mekanik beden

atfen Voltaik pil adıyla anıldı. Yine

hekimleri akıl hastalıklarına hiç de

şık bir hidrolik makine gibiydi. Vü­

görüşü, ruhların akışını denetleyen

Volta tarafindan kullanılan galva­

yabancı değildi. Örneğin, bu Hipok­

hakkında dalıa

cutta dolaşan sinir sıvısına ise ço­

bir kapakçıklar sistemini temel alı­

nizm terimi de, Calvani'nin sergile­

ratçı yazar, hastalığın tanısı ve ne­

fazla bilgi içi11 bkz. suyfaı •93-95·

ğunlukla diriksel ya da yaşamsal ruh

yordu. llöylece ruhlar kas hareketle­

diği kaslaru1 elektrik akımına tepkisi

denleri konusunda kendinden ol­

deniyordu. Buradaki ruh terimi ruh­

rini gerçekleştiriyor ve ortaya beden­

için kullanıldı.

dukça emin: "Deli ya da sanrılı ol­

sal bir varlık ya da hayalet değil, gi­

sel hareket çıkıyordu. Descartes ve

Galvani'nin yeğeni Giovanni Al­

mamız, bazen gece bazen de gündüz

zemli madde anlamındaydı.

onun gibi düşünenler, sıcak sobaya

dini, gösteriyi tam anlamıyla sokağa

vakti üstümüze çöken korku ya da

Diriksel ruhların sinir sistemi

dokununca eli çekmek gibi istemli

taşıyarak, Avrupalı izleyicileri hem

dehşet, rüyalar, ani kuruntular ve ge­

içindeki hareketi sayesinde beden ile

düşünmeyi gerektirmeyen refleksleri

eğlendirip hem de dehşete düşürdü.

reksiz kaygılar... Tüm bu şeyler be-

Alessatıdro Volta

365


BiLİMİN SERÜVENİ

yin sağlıklı olmadığı; normalden da­

HAYVANSAL ELEKTRİK

liktedir.

ha sıcak, daha soğuk, daha nemli ya

Ortaçağ döneminde insanların

da daha kuru olduğu zaman yakamı­

batıl inançlı oldukları ve zihinsel

za yapışır. .. ve biz nemden dolayı de­

anormallikleri şeytan ya da cadı gibi

liririz."

doğaüstü güçlerle ilişkilendirdikleri­

Delphi'deki antik dönem kahini­

ne dair yaygm bir görüş vardır. Oysa

nin ya da Cumae'li kahin Sibyl'in

Ortaçağ boyunca hekimler zihinsel

Luigi Galvani metal

"kutsal deliliği" tanrıların ilhamına

rahatsızlıkların fiziksel nedenleri ve

aletler bağladığı ölü

atfedilirken, antik Yunan ve Romalı

tedavilerini araştırmayı sürdürdüler.

kurbağa bacaklarını

hekimler delilik ve zihinsel bozuk­

Ayrıca Ortaçağ düşünür ve tanrıbi­

hareket ettirdi. Galvani

lukları düzenli olarak fiziksel neden­

limcilerinin akıl hastalığını günah ya

bu deneylerle yanlış

lerle ilişkilendiriyor, zihinsel rahat­

da cezanın bir kanıtı olarak gördük­

sonuca vararak kasların

sızlıkları diyetler ve şifalı ilaçlarla te­

leri de doğru değildir. Günümüze

elektrik ürettiQine

davi edebilmek için ellerinden geleni

ulaşan kayıtlar, Ortaçağ hekimleri­

inandı. Ancak bu

yapıyorlardı. Örneğin, delilik tedavi­

nin genellikle akıl hastalıkları için fi­

elektrik görüşü 0ne de

sinde boynuzotu kökü kullanılıyor­

ziksel tedavi yolları aradıklarmı; bes­

popülerlik kazandı.

du. Mli 2. yüzyıl Yunan hekimi Asc­

lenme, stres, yaşam koşulları, vücut

Görüşün içinde

lepiades, hafızayı iyileştirmek için te­

sıvıları dengesizliği ya da fiziksel ha­

barındırdığı doğruluk ise

miz hava, iyi beslenme, masaj, egzer­

sarları, rahatsızlıkların nedeni olarak

günümüz bi!imi için

siz, müzik ve şarap önermişti . Bugün

gördüklerini ortaya koyuyor.

halen temel teşkil eder.

bunlarm çok azı itiraz edilebilir nite-

366

Ortaçağ Avrupalılarının "şeytan


ZİHİN VE DAVRANIŞ

çıkarına" ve deliliği tedavi etmek için "trefinasyon", yani kafatasının bir kısmını ameliyatla alma uygulaması gerçekleştirdikleri de bir mittir. Or­ taçağ'da yaşayan hiçbir okur-yazar, bedensiz bir şeytan ya da mhw1 ke­ mikten bir kabuk içine hapsolabile­ ceğini bir an için bile aklına getir­ mezdi. Trefınasyon antik dönemden l 7. yüzyıla dek uygulandıysa da amacı basıncı azaltmak ya da kafa yaralanmasını tedavi etmekti. İngiltere'de kısa süre önce, 1 l . yüzyılda ırefinasyon uygulanan bir köylünün kafatası ortaya çıkarıldı. Adli tıp değerlendirmelerine göre bu kişi, büyük olasılıkla bir kavgada ba­ şına ağır bir darbe almıştı. Ameliyat ise besbelli çatlak kafatasının beyin üzerinde yarattığı basu1C1 railatlat­ mak amacıyla gerçekleştirilmişti. İyi­ leşen kemiğin varlığı ise -anestezinin yokluğu düşünülürse kaçınılmaz şe­ kilde dehşetli olan- bu tıbbi prose­ dürle adamın kurtulduğuna ve uy­ gulamadan sonra yıllarca yaşadığına işaret etmektedir. İyileştirilemeyecek durumda olan akıl hastalarına Ortaçağ'da özel ba­ kıın sağlanırdı. 13. yüzyıl yazılı hu­ kukuna göre zilün engelli doğanlar ile sonradan zihinsel engelli olanlar arasında belli bir ayrım mevcuttu. Sonradan gelişen zihinsel engellilik durumunda soruşturma kurulları kişinin yeterliliğine karar veriyordu. Bunun için de sağduyuya dayalı ba­ sit sorular sorma yöntemi kullanılı­ yordu: Bugün günlerden ne? Oğlu­ nun adı nedir? Bir şilin kaç penidir? Sorgulama sonucunda kendilerine bakamayacak durumda oldukları belirlenenler devlet himayesine alı-

nıyor, varisleri için malları korunu­ yordu. Bu tür soruşturmalara ait yüzlerce belgede, günümüzde deli­ lik, yaşlılık, doğum sonrası depres­ yonu diye bilinen çeşitli rahatsızlık­ ların tanunı yer alır. Akıl hastalarına özel hastane ve sı­ ğınaklar Ortaçağ'ın sonlarına doğru

ORTAÇAG TIBBI Orr� S.nitati� Sagfı{)ın Kökeni adlı 15. yüzyıl tıbbi el kitabında bıtkisel �talardan

batıl ayinlere

dek çeşitli teda�

yöntemleri yer �lıyor.

in şa edilmeye başlandı. 15. yüzyılın ilk yarısında İspanya'da bunun gibi en az beş merkez bulunuyordu. Ne var ki akıl hastaneleri her zaman in­ sani tedaviyi garantilemiyordu ve bugün insanlık dışı diye adlandırabi­ leceğimiz tedavi yöntemleri 1 7. ila 18. yüzyıllarda oldukça yaygındı. Bu tür kuruluşlar içinde en kötü şöhrete sahip olanlardan biri Lcın­ dra'daki St. Mary ofBethlehem has­ tanesiydi. llk başta manastır olarak inşa edilen bina, l 547'de akıl hasta­ ları için hapishaneye dönüştürül­ müştü. Hastanenin kısa adı olan Bethlem daha da bozularak "Bed­ lam"a dönüştürüldü. Sözcük İngiliz cede "vahşi ayaklanma ve karmaşa­ nın görüldüğü yer" anlamında kul­ lanılmaya başlandı. Bcthlem Hasta­ nesi'ne yönelik tüm tanımlar, bura­ nın tam da kelİnlenin arılanu gibi bir

367


Bİ Li M i N S E R Ü V E N i

BEDIAM Londra, Moorfields' da bu lunan ve daha sonra Bedlam olarak adlandırılan Bethlem Hastanesi 1 547'de akıl hastalarının kapatıldıgı bir hapishane oldu .

1 7 . yüzyılda insanlar küçük bir ücret karşılıgında binayı gezerek içeridekileri gözlemleyebiliyordu .

�Ho.ıl'ır..u. f'J1.11 r•r.•••x.

._-{1 Ht1.11>rr..u, "Fou.

._...,... ..M....,,_ .__ ...,.. �.-.._ - r _.u.

yer olduğuna işaret eder. İngiliz gün­

ris'teki bir akıl hastanesinin zindanı

lük yazarı John Evclyn, 17. yüzyıl

aııduan hücrelerinde kalan hastala­

sonlarında hastaneyi ziyaret ettikten

rın zincirlerini dramatik bir göste­

sonra şurıları yazmıştı: "Bedlamc'yc

riyle çıkarmaya çalıştı. İngiltere'de

adımımı attığımda, zincirlerle bağlı

ise Dostlar Derneği üyeleri daha in­

birkaç zavallı insan gördüm,"

sani akıl hastanelerini yö nettiler ve

Zihinsel rahatsızlığı olan insanlara karşı moral bozucu tedavi yöntemle­

1543

-

başarıları bu alanda çalışanlara ör­ nek oldu.

rine rağmen, bu kişilere yaklaşım za­

19. yüzyıl ortalarında, koşulların

manla daha iyiye doğru gitti. 1 793'te

büyük oranda gelişim gösterdiği

Fransız hekim Philippe Pinel, Pa-

Amerika'da,

Maine'li

Dorothea

1890

1543

1690

1791

ltalyan anatomi uzmanı Andreas Vesalius, De humani corporis fabrica'yı yayımladı. Kitabın başlıca bölümleri sinirler ve beynin işleyişi üzerineydi.

lngiliz düşünür John Locke, insan Anlı!Jı Üzerine Bir Deneme adlı kitabında, yeni dc><:)an bir bebe\')in zihninin boş bir sayfa old ugu ve tüm düşüncelerin d uyulardan kaynaklandıgı teorisini ileri sürdü.

ltalyan hekim Luigi Galvani hayvan dokusunun elektrik fi rPttiğini i1Pri sürdii. Gerçekleştirdigi deneyler sinirsel aktivitenin anla�lmasına katkıda bulundu .

368


Z i H i N VE D A V R A N IŞ

Lynde Dix, cesur bir reformcu ola­

la meşguldü. ECT, Aldini'nin 18.

rak öne çıktı. Dix kadınlar koğuşuna

yüzyıl sonunda keşfettiği uygulama­

akıl hastalarının

mn daha sert bir türüydü. Elektrik

soğuk ve ıslak mahzenlere kilitlendi­

şoku gerçekten de birçok hastalık

ğini görmüştü. Muhafıza burada ne­

belirtisini geçici olarak ortadan kal­

yaptığı bir ziyarette,

den soba olmadığını sorduğunda ise

dırıyordu. Uygulama bugün hala

"Deliler soğuğu hissetmez" yanıtıyla

kullanın1da ve bazı depresyon türle­

karşılaştı. Dix, yaşamını deliler için

rinde etkili olduğu kanıtlanmış du­

sığınaklar inşa etmeye ve zihinsel so­

rumda. Günümüzde kullanılan yön­

runluları hapis dışında yöntemlerle

tem, alına elektrotlar bağlama ve

tedavi etmek üzere insanları eğitme­

beyne yalnız birkaç saniyeliğine 1 1 O

ye adadı.

voltluk elektrik verme

şeklinde.

Depresyon vakalarında genelde on

İYİLEŞTİRME STRATEJiLERİ

i.la on

İyileştirilen hastanelere karşın duru­

yor. ECT'den sonra geçici amnezi

iki seanslık tedavi gerekebili­

mu ağır olan akıl hastalarıyla ilgilen­

(bellek yitimi) oluşabiliyor ve çok sık

menin yollarını bilenlerin sayısı azdı.

tekrarlanan tedavilerde bu yan etki

Mani, melankoli ve şizofreni gibi ge­

kalıcı bir hal alabiliyor. Günümüzde

n.iş kategoriler arasında ayrım yapıl­

ECT'nin ardındaki teori, bu yönte­

makla birlikte, bu hastalıkları ya da

min beyindeki sinir ileticilerini, en­

onların nedenlerini anlayan yoktu.

zim aktivitesini ve kan akışını artbr­

Zihinsel bozuklu!:,'ll anlamaya yöne­

dığı ve doğal antidepresanların salgı­

lik uğraşlar gitgide önem kazandı ve

lanmasını sağladığı görüşüne dayalı.

iki kola ayrıldı: fizyolojik ve psikolo­

Eleştirenler yöntemin insanlık dışı

jik.

olduğunu söylese de, bu şekilde dep­

Alman psikiyatr Hans Berger be­ yin aktivitesini incelemeye başlaya­ rak, 1 9 1 9'da

ilk elektroensefalogram

resyondan kurtulanlar için tedavi bir kurtuluş.

20. yüzyılda çok daha cesur bir

kayıtlarını tuttu. Ayı11 dönemde baş­

yaklaşım denendi: lobotomi.

kaları da elektrokonvülsif terapiyi

yüzyıl sonunda deneyciler köpek be­

1 9.

(ECT, ya da elektroşok) araştırmak-

yirıler.inin ön loplarını operasyonla

1837

1861

1879

1890

Çek fizyolog lan Evangelista Purkinje, korteksteki dallanan uzantılara sahip büyük sinir hücrelerini keşfetti. Bu hücrelere günümüzde "Purkinje hücreleri" denir.

Fran�z cerrah Paul Broca beynin konuşma merkezini belirledi.

Alman psikolog Willhelm Wundt, insan davranışının ilk kez bir bilim olarak incelendigi kendi laboratuvarını kurdu.

Amerikalı p�kolog William James,

Psikoloıinin //keleri'ni yayımladı. Kitapta insan davranışının rastlantısal olmadıgını, belli bir işleve hizmet ettigini ileri sürdü

369


Bi Li M İ N S E R Ü VE N i

ZiHiNSEL HASTALIK 19. yüzyıla dek kafa şeklinin, insanın zihin özelliklerini yanısıttı(lına inanılırdı. Akıl hastal191 olanların, suçluların ve belli ırk tiplerini temsil edenlerin kafatasları ö�ülerek. davranış nedenleri araştmlırdı.

370


Z i H i N VE D A V R AN IŞ

ZİH İNSEL HASTALIKLARIN TEDAVİSİ Y

asa Kitabı, Tanrı'nın yasasını çiğneyenlerin "deli­

Bu arada, 1800'1erde Amerika ve Avrupa'da zihinsel

lik, körlük ve akıl hiddeti" ile cezalandırılacakları­

engelliler genelde mahzenlere, hatta kafeslere kapatılı­

nı söylerken, kelimeleri hiç yuvarlamaz. Zihinsel ve duy­

yor. rahatsızlıkları,-bugün fiziksel şiddet ve suiistimal di­

gusal bozukluğu tıbben iyileştirilebilir. doğal durumlar

yebilec�imiz tekniklerle tedavi ediliyordu. Akıl hasta­

olarak açıklama girişimleri Hipokrat

nesini ziyaret eden Massachusetts'li

dönemine dek gitse de, akıl hastalığı

bir reformcu şunları yazmıştı: "Has­

olanların bir tanrı tarafından ceza­

talar sopayla dövülüyor. kırbaçla

landırıldığı ya da şeytanın eline düş­

itaate zorlanıyordu." Avrupa ve

tüğü inancı yüzyıllar boyunca benim­

ABD'de gerçekleştirilen devlet re­

sendi.

formları daha insani uygulamaları

Romalı devlet adamı ve Mô 1. yüz­

zorunlu

kıldı.

Örneğin,

1 865'te

yıl düşünürü Cicero, insan duyguları­

ABD'de yürürlüğe giren Willard Ya­

nı bugün psikolojik diye adlandırabi­

sası'na göre kronik deliliği olan kişi­

leceğimiz bir bağlamda açıklayan ilk

ler düşkünler evinde değil, devlet

kişilerden biriydi. Cicero insan duygu

kontrolündeki akıl hastanelerinde

ve davranışlarında önemli rol oyna­

kalıyordu. Durumu iyileşenler ise ko­

yan dört heyecan ya da tutkudan

lonilere, çiftliklere ve bakıcı aile yanı­

bahsetmişti: korku, üzüntü, sevinç ve

na gönderiliyordu.

libido (şehvetli arzu). Akıl hastalıkla­ rına benzer şekilde, ruhsal hastalıklar da aşırı tutkulardan ve mantık ile us­

Bilimsel tedavi yokluğunda, akıl hastalığı olanlar mucizevi şifa arayıilarına girdiler.

lamlama eksikliğinden kaynaklanıyordu. öte yandan sağlığı, vücut sıvılarının denge hali

Nöroloji alanındaki araştırmalar ilerledikçe ve psikiyatri, piskoterapi ve psikoanaliz uygulamaları kabul edilebilir bilimsel yöntemlere dönüş-

tükçe zihinsel engellilerin tedavileri de gelişme göster­ di.

olarak gören Galen, zihinsel sağlığın da tutkular arasın­

Psikoaktif ilaçlar bugün duygusal hastalıkların başa­

daki uyuma bağlı olduğunu öne sürdü. Uslamlama ha­

rılı tedavisinde büyük rol oynuyor. Yan etkilerine rağ­

taları yapılırsa bunlar eğitimle düzeltilebilirdi.

men psikoterapik ilaçlar depresyon, yeme bozukluğu,

Sonraki nesiller binayı bu klasik temellerin üzerine

panik atak ve saplantılı-zorlanımlı rahatsızlık gibi pek

inşa ettiler. Ortaçağ hekimleri akıl hastalıkları için dai­

çok sorunun tedavisinde etkili sonuçlar yaratmaya de­

ma doğal açıklamalar aramış, özellikle de vücut sıvıla­

vam ediyor.

rındaki dengesizlik, duygusal ve fiziksel stres ve kötü

Bu ilaçların en önemlileri antidepresanlar ve yatıştı­

beslenme üzerine odaklanmışlardı. Dolayısıyla da bes­

rıcılar. Serotonin gerialım engelleyicileri (SRl'ler), zihin­

lenme ve ilaçlara dayalı tedaviler önerdiler; özellikle de

sel dengeyi korumaya yardımcı, doğal bir beyin kimya­

bitkisel ilaçlara.

salı olan seretonini arttırarak depresyonu azaltıyor. Ya­

17. yüzyıl�a lan Bapt ista van Helmont. afazi (söz yi­

tı�tırıcı sınıfı ilaçlar ise korku, kaygı, gerilim ve heyecanı

timi) de dahil, beyin hasarından kaynaklanan bazı dav­

azaltmada kullanılıyor. öte yandan, antipsikotik ajanlar

ranışsa! anormallikleri gözlemledi ve tanımladı. Van

ya da nöroleptikler. şizofreni ve diğer psikozların teda­

Helmont bu davranışların nedenini bilimsel araştırma­

visinde kullanılıyor. Hafif yatıştırıcılar ya da kaygı dindi­

nın yeni ilkelerine göre açıklamaya çalıştı.

ricilere ise kaygının daha hafif türleri için başvuruluyor.

371


B i L i M i N S E R Ü V EN İ

cülüğünü yaptı. Egaz Moniz beyin

LOBOTOMİ

ayırmayı başardıktan sonra, hayvan­

1940'1arve 19SO'lerde

ların seyri iyiye gitmişti. Uygulama

merkezi ile prefrontal loplar arasın­

uygulanan cerrahi bir

aynı şeyin insan beyni üzerinde de

daki dokuya ulaşabilmek için alnın

prosedür olan

benzer etkiyi gösterip göstermeyece­

iki yanma delikler açma yöntemini

lobotomiyi izlemeye

ği sorusunu akla getirdi. Prefrontal

geliştirdi. Egas Moniz önce dokuyu

çalışan gözlemciler öne

lopları -beynin duygu, öğrenme ve

alkol ile öldürüyor, ardından ince bir

dognı �ilirken

sosyal davranış merkezi olan en ön­

tel ile kesmeye başlıyordu.

görülüyor. Lobotomiyle

deki lopları- ayırmak belki de hasta

Egaz Moniz'in ameliyatları aşırı

kaygKlan yakınan

ve sevdikleri için yaşamı zorlaşbran

korku, gerilim ve kaygı vakaları ile

hastayı teda� etmek

şiddetli kaygı, üzüntü, travmatik

bazı şizofreni ve paranoya türlerinde

üzere prefrontal (alın

anılar, şiddet eğilimi (vb) gibi zihin­

iyi sonuç verdi. Nörolog 1949'da ge­

bölgeleri) loplar

sel durumlardan muzdarip kişilerin

liştirdiği uygulamanın tedavi edici

beyinden ayrılıyor.

yaşamlarını iyileştirebilirdi.

özelliğine karşılık tıp dalmda Nobel

Uygulamayı

'372

denemek

isteyen

Ödülü'ne layık göriüdü ancak prose­

Portekizli nörolog Ant6nio Egas

dür baştan itibaren ağır eleştirilere

Moniz, 1930'larda lobotominin ön-

hedef oldu. Bugün dünyanm pek


Z i H i N VE D A V R A N I Ş

çok yerinde yasa ve yönetmelikler lo­

arttırıyordu. Bugün bazı uzmanlar

botnmi kullanımına sınırlamalar ge­

kimyasal bileşenlerin önümüzdeki

tirir. Lobotomi uygulamasından kısa

yüzyıl içinde en sıradışı olanlar hariç,

süre sonra, davranışları yatıştırmaya

tüm zihinsel rahatsızlıkları kontrol

ve zihinsel sorunları olanların yaşa­

altına alabileceğine inanıyor.

muıı iyileştirmeye yünelik yeni bir teknik geliştirildi: ilaçlı tedavi. 1 9SO'lere gelindiğinde beynin, si­

Fiziksel ve ilaca dayalı tedaviler 20. yüzyılda zihin sağlığının iyileştiril­ mesinde başarı sağladılar ama ko­

nir uyarılarını ileten ve düşünce ile

nuşma, dinleme, analiz ve kişisel et­

ruh halini denetleyen "mesaj taşıyı­

kileşim de aynı başarıyı sergiledi.

cı" kimyasallarla dolu olduğu herkes

llunların tümü 20. yüzyıl başında

tarafindan kabul edilmişti. Araştır­

psikoterapi diye bilinen dalın bile­

macılar psikoaktif ilaçların ağır zi­

şenleriydi. Psikoterapi bugün anor­

PllKocERıWıl

hinsel vakaları kontrol altına almada

mal davranışı normal ize etmek ama­

etkili olabileceğini düşünmeye başla­

cıyla sözlü ya da sözsüz iletişime da­

1940'1aıdan

dılar. Manik-depresyon için, yaygın

yalı çok sayıdaki tekıliği kapsayan

pıikoak1if ilaı;lann

bir metalik element olan lityum tuzu

genel bir terimdir.

kullanıma giıdigi

geliştirildi; şizofreni içinse bir antip­

İlaç, şok ya da cerrahiden tama­

sikotik ajan olan thorazine (ya da

men farklı olan psikoterapi yöntemi,

1 950'1eıe dele ı;ok

dindiren ve hiperkinetik çocukları

lirleyip değiştirmelerine yardımcı

sakinleştiren çok sayıda ilaç geliştiril­

olarak düzensiz zihni yeniden dü­

sayıda kılıolomi �· P!lkcamlıi bugün tıaıA beynin ı;ok daha kılı;Ok lıOlgeleri ilzlırinde

di. Hafif sakinleştircilerden Valium,

zenlemeyi hedefler. Bazı tekniklerde

� de.

1 960'larda

süreliğine

hastalardan serbest çağrışıma baş­

buna ancıık diger

ABD'de reçeteyle en çok verilen ilaç

vurmaları ve düşüncelerini sakın­

tim sec;eneldeıiı

oldu.

madan bildirmeleri istenir. Terapist­

baıaım cöıgu.

Beynin mesajcı kimyasalları ile,

le yapılan konuşma sayesinde hasta

ender clınııılaıdıı

kimyasalların bağlandığı özel resep­

sorunlarını dışa vurur. Bir açığa çı­

ba$>ıunıkıyor.

tör bölgeleri hakkında daha fazla bil­

karma eylemi olan dışavurum, tera­

gi edinildikçe ilaç kimyagerleri doğal

pistin de desteği sayesinde, hafif dep­

chloropromazine). Zaman içinde

hastaların neden belli bir şekilde

ruh halini yükselten ya da yatıştıran,

davrandıklarını anlamalarını sağla­

Parkinson hastalığının titremelerini

yarak ya da sorunlu davranışları be­

kısa

bir

sinir ileticilerin i taklit ya da bloke et­

resyonla ve kimlerinin normal nev­

menin yeni yollarını görmeye başla­

roz diye adlandırd1ğı durumla başa

dılar. Beyin ve sinir sistemi fizyoloji­

çıkmak için gereken tek şey olabilir.

si, bu yeni dalga psikoaktif ilaçların

Konuşma terapisi tam anlamıyla et­

tasarımında önemli rol oyırnyordu.

kili olmadığında ise kimileri daha

Örneğin, Prozac gibi, 1 YYO'larda bü­

yoğun bir yaklaşım olan psikanalize

yük ilgi uyandıran antidepresan

inanır. Psikoanaliz hastanın geçmişi­

ajanlar, doğal yolla ortaya çıkan se­

ne dönerek duygusal sorunları için

rotoninin, yani sinir hücreleri ara­

daha köklü nedenler arar.

sındaki küçücük alanlarda yer alan

Psikoanalitik teorinin en ünlü sa­

sinir ileticilerin, kullanılabilirliğini

vunucusu AYUsturyalı nörolog Sig-

37J


BiLİMİN SERÜVENi

mund Freud'du. Freud'un, insan davranışı ve zihnin işleyişine ilişkin 20. yüzyıl görüşleri üzerinde büyük etkisi oldu. Freud "bilinçdışı" diye adlandırdığı yeni bir fikir geliştirdi. Bilinçdışı insan bilinci içindeki, güç­ lü etkiler yaratan ve çoğunlukla da akıl hastalıklarının en hafifi nevroza yol açan bir tür kuvvet ya da araçtı. Freud kimsenin kazara bir şey

söylemediği ya yapmadığı teorisini geliştirdi. Ona göre dil sürçmesi, yanlış anlama ve hatalı algıların tü­ mü, çoğu zaman kişinin kendisi ta­ rafından bile gözardı edilen duygu ve tavırlarm depolandığı bilinçdışııı­ dan kaynaklanıyordu. Freud'a göre rüyalar "zihnin bilinçsiz aktiviteleri­ ni anlamaya doğru giden muazzam bir yol"du ve rüya analizi de birçok

F R E U D VE J U N G

S

igmund Freud ile Cari Gustav

süreci, psikolojik teorilerin kilidi hali­

Jung'un psikoanalitik teorileri,

ne geldi.

insan davranışı ve zihinsel sorunlara

Freud'un ögrencilerinden Jung,

yönelik 20. yüzyıl görüılerini büyük öl­

psikonevrozda cinsel etkenleri daha

çüde etkiledi. Psikoanalitik yöntem

az vurgulayarak kendi analitik psiko­

genellikle Freud'a atfedilse de, yönte­

loji okulunu baılattı. Jung "libido"

me itici gücünü saglayan, Freud'un

denen içgüdüsel biyolojik dürtünün

meslektaıı Josef Breue�in "konuşma

yalnız cinsel dürtülere degil, aynı za­

kürü" idi. Hastalarını travmatik anıları

manda tüm insan davranışlarına reh­

anımsamaya ve onlarla yüzleımeye

berlik eden dogal enerji "yaratıcı kuv­

yönlendirerek histeriyi yatııtıran Breu­

veti" de içerdigine karar verdi. Fre­

er, tedavilerinde hipnotizmayı da kul­ lanıyordu. Freud ise bagımlılıgı arttır­ dıgına inandıgı için hipnotizmayı bı­

Cari Jung ortak sembollerin, insan davranışının büyük bölümüne hükmettigine inanıyordu.

nııında önemli bir etki yaratmadıgına inanıyordu.

rakmaya karar vermiıti. Freud'un, ilk baıta ruhsal analiz adını verdigi, konuımaya dayalı ana­

Jung'a göre bilinçdııı zihin, kiıinin farkında olmaya­

lizi, hastaların düıüncelerini serbestçe gözden geçirerek

bilecegi bazı kiıisel dürtü ve deneyimleri içeriyordu.

paylaımalarına olanak saglıyor. terapist tarafından göz­

Bunlar insanın atalarından gelen tutumlardı, yani ortak

lemlenerek yorumlanmalarını gerektiriyordu.

374

ud'un aksine Jung, cinselligin ergenli­ gin hemen öncesine dek, insan davra­

ırksal bilinç. Ortak bilinç, "arketip" denen atasal düıün­

Freud'un kendisi de yogun psikanalizden geçmiı.

ce kalıplarını da kapsıyordu. Arketipler, rüya ve mitler­

geçmiıinin, gizli duygularının ve rüyalarının derinine in­

de su yüzüne çıkan ve tüm insanlıgı yönlendiren türden

miıti. Sonunda rüyaların bilinçli ve bilinçsiz arzularla,

bilgelik içeren ortak bir imgeler ve semboller hazinesiy­

özellikle de cinsel arzularla ilintili oldugu ve hem zihne,

di.

hem de onun gizil dürtül