Issuu on Google+

Si z i nSes i ni z

Bal รง ov aAnadol uL i s es i

ARAL I K2012SAYI : 5


SE SSİ Z İ çi ndeki l er

Bal ç ov aAnadol uL i s es i adı nas ahi bi Mur atKARABUDAK OKULMÜDÜRÜ

Genel Yay ı nYönet meni Nur s enÇI T I R Bi l i ş i mv eT eknol oj i Bar anT AYLAN Yay ı nGr ubu Ber kaySEL EceHabi beSAĞI ROĞLU EgeÖZKAÇAR Hı dı rBer t enCem VARDA İ pekAl ar aAKBULUT Zey nepSÜLEN OnurEki nGÜN Yekt aOKYAY Zey nepADASOY

OnurMh. Er enSk. No: 9Bal ç ov a T el : 0( 232)2596582 Faks : 2784993 WebAdr es i : bal c ov aanadol ul i s es i . meb. k12. t r / Der gi www. s es s i z der gi s i . net

21Ar al ı k2012. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 Mes l ekl er . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 10 Engel l i Ai l es i Ol mak. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 12 Yel ken. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 14 At at ür kv eSanat . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15 İ l ahi Kal emi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 17 Kendi Kendi meMı r ı l dandı kl ar ı m. . . . . . . 18 Yaş adı kç a. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 19 Bi rEr geni nCepT el ef onu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 20 Baz enHay atÇokBaz en. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 22 Bor doAc ı l ar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 Şi i r l erDeni zÖz demi r . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 24 SabahaKar ş ı Çal anT el ef on. . . . . . . . . . . . . . . . 26 Gec eYür üy üş ü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 28 Kar maş a. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 30 Kar anl ı kt anKor kuy or um. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 32 Kar neGünü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 33 Suc uk. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 34 Hay al l er i nKuş u. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 36 Ay r ı l ı k. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 38 Şans . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 40 Çoc uk. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 45 T ekBi rŞey . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 46 As l ı ndaBuAnl at t ı ğı m. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 49 As ı r l ı kMekt up. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 52 Seni nSay ende. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 53 Seni Gör düğüm An, Dur urZaman. . . . . . . 54 Yal an. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 55 Kendi nYap. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 56 Kar i kat ür l er . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 61 Res i m At öl y es i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 64 Okul danKar el er . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 66 Ber kaySel ’ i nObj ekt i f i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 68


Kimilerinin gözünde bir korku fenomeni olurken kimilerine göre ise sadece normal bir gün 21 Aralık 2012. Peki gerçekte bu tarihte ne olacak? Kafamızın içindeki soru işaretlerini bilimin ve fiziğin ışında hep beraber yok edelim. 21 Aralıkla ilgili çeşitli kehanetler ve varsayımlar bulunmaktadır. Bunların arasında en yaygını ise Maya Takviminin bu tarihte bitmesiyle ilgili olandır. Yalnız şöyle bir gerçek vardır, Maya Takvimi 21 Aralık günü bitmeyecektir! 21 Aralık günü takvimin sadece bir bölümü bitecektir, tıpkı bizim takvimizin 31 Aralıkta bir döngüyü bitirmesi ve 1 Ocakta yeni bir döngüye başlaması gibi. Aslında asıl korkutucu olansa budur. Çünkü Maya Takviminin bugüne kadar olan döngülerinin bitişinde her zaman tüm insanlığı ilgilendiren büyük felaketlerle karşılaşılmıştır. Bundan önceki döngü 18 Nisan 1328 yılında bitmiştir ve bu tarihte tüm Dünya’da veba hastalığı yayılmış haldeydi. Salgın 1450 yılına kadar sürdü ve yaklaşık 150 yıl boyunca tam olarak 100 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bu sayı ülkemizin nüfusundan bile fazladır. Ondan önceki döngü ise 24 Ağustos 79 tarihinde bitmiştir. Şansa bakın, tarihte tam o gün Vezüv yanardağı patlamıştır ve Pompeii, Herculaneum, Oplontis,

Stabiae, Nuceria ve Salemum şehirleri kül altında kalarak yaklaşık olarak 300 bin insanın ölümüne yol açmıştır. Patlamadan sonra tüm Dünya’da 4 yıl boyunca Volkanik Kış yaşanmış, Güneş Işığı dört yıl boyunca yeryüzüne değmemiştir. Bu olayda özellikle Avrupa’da olmak üzere yaklaşık 10 milyon insan yaşamını kaybetmiştir. Felaketler saymakla bitmemektedir.

Peki, Mayalar bunları nasıl bildi? Sadece yıldızların ve ayın hareketlerinden yararlanarak günümüzdeki kullandığımız takvimden sadece 0,25689478974321363 saniye geride olan bir takvimi binlerce yıl önce nasıl oluşturdular? Bu kesinliğe nasıl ulaştılar ve nasıl bu kadar ilerlediler? Hepsinin cevabını birazdan bilim ve fizik çerçevesinde aydınlatacağız. Maya Takvimi cidden çok ilgi çekicidir. Binlerce yıl önce yaşamış olan bu uygarlığın çok ilkel olması gerekirdi. Ama bugün anlıyoruz ki aslında bizden daha zekilermiş ve uzay hakkında bizden daha fazla bilgiye sahipmişler. İlkönce biraz Mayaları tanıyalım.


Maya Takvimi Tam Olarak Nedir ve Mayalar Matematik ve Astronomi Alanlarında Neler Yapmıştır? Orta-Amerika’nın diğer Kolomb-öncesi halkları gibi, Mayalar da on tabanıyla değil yirmi tabanıyla, yani yirminin kuvvetleriyle sayıyorlardı. Bu sistemin taban değeri 5’ti. Klasik-öncesi Mayalarda (ya da selefleri olan Olmekler’ de) sıfır kavramının mevcut olduğu bilinmektedir. Yazıtlar, yüz milyonlu sayılarla hesaplar yaptıklarını ve belirttikleri tarihlerin çok eski zamanlara uzandığını ortaya koymaktadır. Son derece kesin astronomik gözlemlerde bulunmuşlar, Ay ve gezegenlerin hareketl erinin diyagramlarını yapmışlar, Güneş tutulmalarını önceden tahmin edebilmişlerdir. Diğer Orta Amerika uygarlıkları gibi, Avrupa’da kullanılan Jülyen takvimininkine kıyasla çok daha kesin bir güneş yılına dayalı bir takvime sahipti. Mayaların zamana ilişkin çalışmalarında esas olarak iki takvimleri vardı: Tzolkin denen takvim dinsel nitelikliydi, bu takvime “kutsal yıllık”, “büyülü takvim”, “ayin takvimi” de denirdi. Haab denilen takvim ise güneş takvimiydi. Güneş yılını Mayalar 365,2420 olarak belirlemişlerdi; modern astronomiye göreyse güneş yılı tam olarak 365,2422 gündür.

Yani dakika ve saniye gibi zaman ölçülerinden yoksun olduğu varsayılan Mayaların hesabı ile modern astronominin hesabı arasındaki yıllık fark yalnızca 17 saniye idi.

Dinsel takvim 260 (20x13), güneş takvimi ise 365 günden (kin) oluşuyordu. 365 günlük güneş yılını 20 günlük 18 ayın sonunda, eski Mısırlılar ve Yunanlılardaki epagomenayı andırır tarzda, yaptıkları beş günlük ilaveyle elde ederlerdi ki, buna bu yüzden “muğlak yıl” da denir. Her iki takvim için 18.980 günlük bir dönem sonunda, yani 365 günlük 52 yıl veya 260 günlük 73 yıl sonra bir çakışma söz konusuydu, bu dönem 52 “muğlak yıl” olarak belirtilir.

Maya astronomisi, ilginç biçimde, ancak bugünkü modern astronomi hesaplamalarıyla bilinen Venüs yılını (synodic period]) da daha o zamanda hassas bir biçimde saptayabilmişti. Mayaların 584 gün olarak hesapladıkları Venüs yılı günümüzde 583.92 gün olarak saptanmıştır. Mayalar Venüs’e (Chak ek) bilinmeyen bir nedenle neredeyse Güneş’ten bile daha fazla önem vermişlerdir. Mayaların "Venüs yılı periyodu" Dresden El yazması’nda görülebilir. Kimileri Mayaların Venüs’e verdikleri bu önemi, kadim zamanlarda bölgeye Venüs’ten gelmiş olabilecek ziyaretçilere bağlar.


Ayrıca, 65 “Venüs yılı” süren her dönemin sonunda, güneş yılının, “dinsel yıl”ın ve Venüs yılının başlangıcının 52 “muğlak yıl" süren yeni bir periyodun başlangıcıyla tam olarak çakıştığını gözlemlemişlerdir. Ancak dünyanın dolanım süresi aslında 365,2422 gün olduğundan, bu sistemde “muğlak yıl” sürekli olarak güneş yılından önde gitmekte, giderek aylar mevsimlerden uzak düşmektedir. İlginçtir ki, Mayaların bu sorunu bir şekilde aştıkları, "tropikal yıl"ı bildikleri görülmektedir. Ayrıca Mayalar iki yeniay arasında geçen süreyi (kavuşum ayını) 29,53020 olarak hesaplamışlardır ki, bu süre günümüzde 29,53059 olarak saptanır. Dünya insanlığının çok uzun zaman boyunca var olduğuna ve tufan benzeri birçok yıkım dönemi geçirmiş olduğuna inanan Mayalar, takvim-lerinin yanı sıra, “uzun hesap” denilen oldukça uzun dönemleri içeren, şaşırtıcı bir zaman hesabı sistemi kullanmışlardır. Bu sistemin başlangıç noktası tam olarak MÖ 3113 yılının 12 Ağustos günüdür. S.G.Morley’e göre bu, “ilahların doğum tarihi” olarak görülen bir tarihti. Tarihler ile süreler, Ay, Güneş ya da Venüs yılıyla değil, tekrarlanan bu uzun dönemlerin katla-rıyla ifade ediliyordu. Bu sistemde 7.200 güne 1 katun, 144.000 güne 1 baktun, 2.880.000 güne 1 pictun deniyordu. En uzun dönem olan alautun ise 23,040,000,000 günü (yaklaşık 63 milyon yıl) kapsamaktadır.

Chichén Itzá’da "El Caracol" (Salyangoz) adıyla tanınan rasathane, (Meksika)

MAYA TAKVİMİNE GÖRE 2012 KEHANETLERI: Yazıtlarında yer verdikleri, Maya takvimi olarak bilinen ve günümüz takviminden çok farklı ve ayrıntılı olan takvimleri M.Ö 12 ağustos 3114 tarihini başlangıç alıp M.S 22 Aralık 2012 yılında son bulmaktadır.

Maya inanışına göre 2012 yılında dünyayı deprem, tufan volkanik patlama gibi doğal felaketler beklemekte ve takvimlerinde bu inanışlara yer vermektedirler. Bugüne kadar bu tuhaf uygarlık hakkında birçok araştırma yapılmış, fazlasıyla kitap yazılmış ama belirttikleri bu kesin tarih leri neye dayanarak hesapladıkları çözülememiş beklide çözmeye cesaret edilememiştir. Çünkü araştırmalar ve bulgular sağlam bir dayanak ve kesinlik kazandığında insanlığın kaosa sürüklenmesi gibi bir durum söz konusu olabilecektir. O yüzden Maya inanışları sırrını ve karanlığını hala korumaktadır.


Maya takviminin son bulduğu 2012 yılı ise ilginç bir şekilde, Sümerlilerin Nibiru ve Babillerin de Marduk adını verdikleri günümüzde onuncu gezegen olarak bazı çevrelerce kabul görmüş gaz bulutunun 2012 yılında dünyaya yakın bir geçiş yapacağı söylentileriyle çakışmaktadır. M.Ö 1650’ li yıllarda Marduk gezegeninin Dünyaya çok yakın geçişinden sonra zincirleme felaketlerin yaşandığı ve bundan dünyanın büyük bir bölümünün etkilendiği günümüzde kabul gören ve kitaplara konu olmuş araştırmalardan. Ve bu gezegenin yaklaşık 3661 yıllık periyodunu 2012 yılında tamamlayacak olması ilginç ve düşündürücü geliyor. Mayalar acaba bunu hesaplayarak mı böyle bir son düşündüler bilinmiyor. Ve bunun bir yok oluş mu, yoksa bir kelime anlamının ‘uyanış’ olduğunu düşünürsek bu bir kıyamet mi, insanlığın uyanışımı, iddia edildiği gibi farklı bir boyuta geçiş mi zaman gösterecek.

Nibiru: Sümerler tarafından, Nibiru, yani geçiş gezegeni ismi verilen, Babil astronomları tarafından ise Marduk, günümüz insanlarınca ise Gezegen X olarak adlandırılan gezegen olduğu iddia edilen hayali bir varlıktır.

Maya takviminin bittiği Aralık 2012 tarihini takiben Dünya'ya yakın geçiş yapacağı öne sürülmektedir. Zecharia Sitcin tarafından yapılan araştırmalara konu olmuştur. Dünyadan 4 kat daha büyük olduğu ve güneş çevresindeki turunun 3600 yıllık periyoda sahip, eliptik bir yörüngesinin olduğu bu araştırmalarda ortaya atılmıştır. Sitchin, Mısır ve Mezopotamya'daki araştırmaları esnasında eski uygarlıkların da bu gezegenden haberdar olduğunu ileri sürülmüştür.

Marduk: Marduk, 36 milyar km. uzaklıkta olduğuna inanılan ve 3661 yılda bir dönerek dünyaya yakın geçiş yaptığı iddia edilen gaz gezegen. İsmini Babil tanrılarının kralı Marduk'tan alır. Son yörünge geçişini, MÖ 1649'da yaptığı iddia edilen Marduk, bir mite göre Thera yanardağının patlamasını da içeren bir dizi doğal afete neden olmuş, Mısır’dan Çıkış mitlerine esin kaynağı oluşturmuş, Yakındoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde siyasi ve sosyal dengeleri altüst etmiştir.


Uranüs gezegeninin yörüngesindeki tedirginlikleri bilinmeyen başka bir gezegenin yapabileceği varsayımından hareketle Neptün gezegeninin keşfi, matematiğin bir zaferi oldu. Bundan sonra Neptün gezegeninin yörüngesindeki düzensizliklerden yola çıkılarak 9. gezegenin bulunması için matematikçiler ve gökbilimciler seferber oldular. Sonunda Plüton gezegeni 1930 yılında bulundu. Ancak 2006 yılında boyutu nedeniyle cüce gezegenler kategorisi altına alındı.

Bütün bunlar, onları bir tek düşüncede birleştirdi; bu iki gezegenin yörüngelerindeki kararsızlığın sebebi başka bir gezegen olması gerekir. Astronom Robert Herrington, dış gezegenlerin konumları üzerinde 1833'den bu yana yapılan gözlemlerin sonuçlarını bir araya getirdi ve bulunan değerleri genel çekim kanununa göre bulunan teorik değerlerle karşılaştırdı. Aralarındaki farklardan giderek sır gezegenin fiziki parametrelerini ve yörüngesini hesapladı...

Hesaplara göre, sır gezegen, dört dünya kütlesine eşit, dünyadan 10 mil uzakta bulunmakta ve Güneş etrafında 1019 yılda bir dönmektedir.

Gezegen X: Bazı astronomlar sistemimizin - dokuz gezegenin ötesinde, bilinmeyen bir gezegenin çekim kuvvetinin, Uranüs ve Neptün'ün yörüngelerindeki kararsızlığın sebebi olabileceği inancındalar. Çünkü Plüton bulunduktan sonra, bilim adamları, Neptün ve Uranüs'ün kararsız yörüngelerini bu yeni bulunan gezegenin etkilediğini düşündüler. Fakat Plüton'un bu etkiyi sağlayamayacak kadar küçük olması bu fikirlerini çürütüyordu.

Diğer bir tahmine göre de Akrep takımyıldızının yoğun yıldız bölgesinde bulunmaktadır. Yörünge hareketi de çok yavaş olduğu için ayırt etmek araştırmacılara çok güç gelmektedir. Eğer durum böyleyse, gezegenin en iyi teleskoplarla bile görülememesi, gezegenin aşırı derecede karanlık olduğunu ortaya koyuyor. Bu yüzden, sır gezegenin aranmasında yardımcı olmaları için, bilim adamları, 15 yıl önce fırlatılan Pioneer 10 ve 11 (Öncü 10 ve 11) araçlarını kullanmaktadırlar. Uzay araçları saatte 30. 000 mil (48.270 km) hızla güneş sisteminin sınırlarına doğru mesafe kat etmektedirler. Uzayın derinliklerinde yol alırlarken, uzay araçlarından sır gezegene daha çok yaklaşan öncü onun çekimini diğerinden daha fazla hissedecek, dolayısıyla uzaydaki programlanmış yolu önemli miktarda değişecektir.


Bilim adamları Öncü'nün takip etmesi gereken yol ile, gezegenin çekim etkisiyle değişmiş olan yolu karşılaştıracak sır gezegenin uzaydaki yerini belirleyebileceklerini tahmin etmektedirler.

NASA’nın çekmiş olduğu bu fotoğraf Neptün’ün ötesinde, Kuiper Kuşağının arkasında bulunan gezegenimsi bir cismi göstermektedir. Fotoğraftan yola çıkılarak gezegenin boyutunun Dünya’nın yaklaşık 14 katı olduğu hesaplanmıştır. Fotoğrafta olası gezegenin bir de uydusu sanılan gezegenimsi bir nesne bulunmaktadır. Şüpheciler ve Maya Kehanetine inananlara göre Gezegen X’in bu olduğunu ve Uranüs ile Neptün’ün yörüngelerindeki anormalliğe bu gezegenin sebep olduğunu söylemektedirler.

Uranüs ve Neptün’ ün Yörüngesindeki Anormallikler: Bilgisayar Simülasyonlarına göre Neptün her zaman 8. gezegen olmadı. Anlaşıldı ki Neptün’ün olması gereken yerde Uranüs, Uranüs’ün olması gereken yerde de Neptün gezegeni vardı. Simülasyonları yeniden düzenlediler, tam 18 defa denediler ve hepsinde aynı sonuç

çıktı. Sonuç kaçınılmazdı! Uranüs ve Neptün yer değiştirmişlerdi. Aynı şekilde Jüpiter ve Satürn’ün de bugün bulundukları yerden farklı bir yerde olmaları gerektiği çıkıyordu. Peki, bu nasıl olmuştu? Jüpiter ve Satürn nasıl göç etmişti ve Uranüs’le Neptün nasıl yer değiştirmişlerdi? Bunun cevabı şöyle. Yaklaşık 3 milyar yıl önce Güneş Sistemi günümüzden farklıydı. 8. Gezegen Uranüs idi ve Neptün’de 7. sıradaydı. Aynı şekilde Jüpiter ve Satürn, Güneş’e bugünkünden çok daha yakındı. Sonra Güneş Sistemine davetsiz bir misafir girdi. Bu misafir gezegen o kadar büyüktü ki (yaklaşık Dünya’nın 14 katı olduğu sanılıyor, tanıdık geldi mi?) Jüpiter’i o günkü yörüngesinden çıkarttı ve Güneş’ten uzaklaştırdı. Jüpiter gezegeni geriye doğru giderken aynı zamanda Satürn’e yaklaşıyordu. Satürn çok direndi ama Jüpiter daha büyüktü ve kütle çekimi de doğal olarak daha fazlaydı. Durum böyle olunca Satürn’de geriye itildi ve Güneşten uzaklaştırıldı. Neptün o zamanlar 7. gezegendi. Jüpiter ve Satürn geriye doğru çekilince, iki dev gezegende Neptün’e yaklaştı. Neptün bu iki gezegenin çekim gücü karşısında hiçbir tepki göstermeden yörüngesinden hızla uzaklaştı ve Uranüs’ün yörüngesinin ötesine itildi. Uranüs, bu olaylar olurken Güneş’in arka tarafına denk düşüyordu. Eğer Uranüs bu olay sırasında Neptün’ün yakınında olsaydı iki dev gezegen çarpışacak ve yok olacaklardı.


Bu olay Dünya’da canlıların oluşumunu da etkilemiştir. Eğer bu olay olmasaydı Jüpiter, Dünya’ya daha yakın olacaktı ve gezegenimiz hem Güneş’in hem de Dünyanın yerçekiminden etkilenecekti. Böyle bir durumda gezegen lastik gibi bir genişleyecek bir büzülecekti ve bunun sonucunda volkanik faaliyetler çok fazla olacaktı. Volkanik faaliyetler çok fazla olunca atmosfer tamamen Karbodioksit’ten oluşmuş olacaktı ve akıllı varlıklar asla oluşmayacaktı. Yani bugünkü varlığımızı bu davetsiz misafire borçluyuz.

Gezegen X Şu Anda Nerede? Çoğu insan öyle bir gezegen olmadığı konusunda hemfikirdir. Ama böyle bir gezegenin varlığına inananlar, 21 Aralık günü bu gezegenin Dünya’nın yakınından geçeceğini söyleyenler de var. Olaya bilimsel açıdan yaklaşalım, burada dünyadan 14 kat büyük bir gezegenden söz ediyoruz. Eğer böyle bir gezegen varsa ve 21 Aralık günü Dünya’nın yakınından geçecekse etkilerini en az 2 yıl önce hissetmeye başlardık ve şu anda da tüm gökyüzünü kaplamış olurdu. Bir şekilde görünmeden bize yaklaştığını varsayalım, o zaman da tıpkı 3 milyar yıl önce olduğu gibi diğer gezegenler üzerindeki etkilerini çoktan görmemiz gerekirdi. Ama 21 Aralık’a yaklaşık bir ay kaldı ve gökyüzünde ne öyle bir gezegen var ne de diğer gezegenlerin yörüngelerinde bir değişiklik var. Eğer böyle bir gezegen varsa bile 21 Aralık günü Dünya’nın yakınından geçmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama bu 21 Aralık günü bir şeyler olmayacağını göstermez.

Gezegen X Dünya’ya yaklaştığında böyle gözükmesi gerekir, ama şu anda böyle bir görüntüyle karşılaşmış değiliz.

Davetsiz Misafir Gezegen X miydi? Davetsiz misafirin Gezegen X olmama ihtimali yok değildir. Maya Kehanetine göre Gezegen X Dünya’dan 14 kat daha büyüktü hatırlarsanız. Bizim davetsiz misafirimiz de en az Dünya’dan 14 kat büyük olmalı ki tüm sistemi etkileyebilecek bir kuvvet uygulasın. Davetsiz misafir Gezegen X olabilir. 21 Aralık günü ne olacak ya da ne olmayacak hep birlikte o gün göreceğiz. O gün gelinceye dek sadece tahmin edebiliyoruz ve yorum yapabiliyoruz ama çoğu insana göre o günün diğer günlerden hiçbir farkı olmayacak. Kim bilir, belki Gezegen X o gün hepimizi şaşırtır! -AraştırmaOlcaytuğ Özgüllü


- Senin okuduğun bölüm ne yiğenim? - Genetik mühendisliği diyorlar teyzecim. - Vah vah tıp fakültesi tutturamadın mı yavrum, böyle genetik mühendisi olucan.? - Kandan cerahatten pek hoşlanmam.

Geleceğin Önemli Mesleklerinden Genetik Mühendisliği

Sizlere bu sayıda genetik mühendisliğine tanıtmak istedik. Benim de yakından ilgilendiğim bir meslek olduğu için bu konuyu araştırmayı üstlendim. Genetik mühendisi, canlıların kalıtsal özelliklerini değiştirerek, onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bir bilim insanıdır. Bunu biraz açalım. Genetik mühendisleri, genlerin yalıtılması, çoğaltılması, farklı canlıların genlerinin birleştirilmesi ya da genlerin bir canlıdan başka bir canlıya aktarılması gibi çalışmalarla uğraşırlar. Genetik mühendisliği etki alanı çok geniş ve gelecek vaat eden bir meslektir. Bu meslek bilinmeyen birçok konunun aydınlatılmasını ve kalıtsal birçok hastalığa tanı konmasını sağlamıştır. Genetik mühendisliğinde yapılan bazı çalışmalar: Canlıların özürlerinin giderilmesini sağlamak, İnsandan insana ya da hayvandan insana doku ve organ naklinin yapılması, Bedensel ve kalıtsal hastalıklarının tedavi edilmesini sağlamak, İnsan zekâsının geliştirilmesi ve daha zeki nesillerin yetiştirilmesi

İşte, görüldüğü gibi genetik mühendisliği çok önemli bir meslek, bütün canlıların hayatına dokunabiliyorsun; ama unutulmaması gereken bir şey var ki o da bu mesleğe sahip olabilmek için çok çalışılması gerektiği. Nisan Sıla Yurtsever


- Yahu sen inşaat mühendisiydin di mi? - Evet?? - Baksana bu bina yıkılır mı?… - Ne bileyim ben, bisürü testi var bu işin öyle karpuza vurur gibi anlaşılmaz bu işler! - Ne biçim mühendissin sen? -……. - Ne çıkacan mezun olunca? - Gemi inşaat mühendisi. - Ha, kaptan felan yani. - Yok ebe olacaz.

- Mesleğin ne evladım? - Kimya mühendisiyim amca. - Sabun, şampuan felan… - Yok amca öyle değil; daha bi zor.

Arkeoloji bölümünde okuyan bir kişi tarafından, bilgisayar mühendisliğinde okuyan bir kişiye yöneltilmiş soru: - Abi sen bilgisayar mühendisliğinde okuyordun dimi? - Evet. - Size hacker’lik yapmayı öğretiyorlar mı, böyle bir ders var mı? - Oğlum, sizde tarihi eser kaçakçılığı diye bir ders var mı? -?!


--Peki Kerem’de ilk rahatsızlıklar teşhis edildiğinde bir anne olarak duygusal anlamda neler hissettiniz? +İlk duyduğumda boğazıma bir şey oturmuş gibi oldum. Nefes alamadığımı hissettim. ”Neden biz?” sorusunu defalarca sordum Geçen günlerde komşumuz Müzeyyen kendime.Ama üzülmek,kendini yıpratmak teyze ile oğlu Kerem hakkında bir anlamsızdı.Bu tür röportaj yaptım. Kerem’e Ben Kerem’e sahip olduğum için tanımlamayan gelişim geriliği ve otistik spektrum teşhisi konulduğunda kendimi dünyanın en şanslı insanı Müzeyyen teyzenin neler yaşadığını olarak görüyorum. Kerem özel bir anlamaya çalışmak ve empati kurmak çocuk ve ben özel bir anneyim. için bir röportaj yaptım. ARAŞTIRDI

---Müzeyyen teyze, Kerem’e bu teşhis kaç yaşındayken kondu? Ve siz Kerem’deki farklılıkları nasıl anladınız? + O 2,5 yaşındayken bu teşhis koydu.Kerem 9 aylık olmasına rağmen desteksiz oturamıyordu.Kerem’e seslendiğimde yüzüme bakmadığını,göz teması kurmadığını fark ettim.

sorunlarda yapılması gereken sorunu kabul edip çıkar yol aramak.Kabul etmediğiniz sürece başarılı olamazsınız.Eşim ve ben el ele verip bu sorunu nasıl aşacağımızı düşündük.Hayatımızı Kerem’e göre düzenledik. --Kerem’deki son durum nedir?

--Kerem fizik- tedavi görüyor. Buna neden +Kerem şu an sadece yürümek değil koşuyor. Her şeyi anlayıp uyguluyor.Düne ihtiyaç duydunuz? kadar yaşıtlarıyla hiçbir iletişim kurmazken +Teşhis konduğunda Kerem hala şu an arkadaşlarıyla kısıtlı süre de olsa oynayabiliyor. Hele konuşamadığı için yürüyemiyordu. istediklerini ifade edemediğinde öfkelenip --Kerem’in yürümesi, eğitim aldığı okuldaki ağlama krizlerine girebiliyordu. Otistik hareketlerin birçoğu kaybolmakla beraber, çalışmalar sayesinde mi oldu? devam eden hareketleri var. Örneğin +Evet. Oğlumun özel eğitime başladıktan 5 oyuncakları çevirerek oynamaktan zevk alıyor. ay sonra yürüdüğünü görmek harikaydı. --Kerem tam otistik bir çocuk mu?

İlk duyduğumda boğazıma bir şey oturmuş gibi oldum. Nefes alamadığımı hissettim. ”Neden biz?” sorusunu defalarca sordum kendime

+Hayır Kerem tam otistik değil. Otistik spektrum teşhisi konuldu. Özel eğitim derslerinde bu hareketleri yok etmeye yönelik çalışmalar sürdürülüyor.


--Kerem’in bu durumları hayatınızda neleri her şeyi yapmaya hazırım. Oğlumun gün geçtikçe geliştiğini görmek beni mutlu değiştirdi? ediyor. Onu topluma kazandırmak ve Ben Kerem’e sahip olduğum için kendimi hayatına tek başına devam edebilmesi için dünyanın en şanslı insanı olarak görüyorum. var gücümüzle çalışacağız. İnanmak Kerem özel bir çocuk ve ben özel bir başarının yarısıdır. Biz Kerem’e inanıyoruz ve başaracağız. anneyim. --Peki eşiniz Kerem’in durumunu --Kerem’i gördüm. Ne kadar tatlı bir çocuk o! kabullenip size destek oldu mu? +Babamız iyi bir eş ve en önemlisi süper bir babadır. İlk başta Kerem’in durumunu kabul etmemekle birlikte, sonraları kabullenip çözüm yolları aramamda her zaman destek olmuştur. Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Gerek doktor kontrolleri gerekse diğer aktivitelerde biz hep beraberiz. Aile demek de bu değil mi zaten? --Kerem’in etkiledi?

durumu

kardeşlerini

nasıl

+Onlar kardeşlerini çok seviyor, ilgilenirler. Kerem’de bir sorun olduğuna inanmıyorlar. Çünkü Kerem onlarla çok güzel iletişim kurabiliyor. --Kendiniz, Kereminiz, eşiniz ve diğer çocuklarınızla ilgili gelecek planlarınız neler? +İrem ve Gizem’in eğitimi ile ilgili elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum ve buna devam edeceğim. Şu an okul ve dershane arasında SBS de başarı sağlamak amaçlı, mekik dokuyorlar. Kerem özel eğitimine aralıksız devam edecek. Haftanın üç günü onu eğitime götürüp ders aldırıyorum. Özel nörolog ve psikiyatri doktorunun önderliğinde uygulamam gereken ne olursa

+Evet benim oğlum dünyanın en güzel çocuğu. Ben ne kadar özel bir anneymişim ki Rabbim Kerem’i bana nasip etmiş. Onu çok seviyorum. Başka söze gerek yok. Sevgi her şeyin ilacıdır. --Teşekkür ederim. Her şey gönlünüzce olsun.


YELKEN

YEKTA OKYAY

Yaz tatiliydi.5. sınıfı bitirmiş ve 6. sınıfa geçmiştim. Anne ve babamdan ayrı yaz tatili geçirmek istemediğim için babaannem ve dedemin o kadar ısrarlarına rağmen Çeşmealtı’na gitmemiştim. Hatırlıyorum çok sıcak bir yazdı sokaklar bom boş tüm arkadaşlarım okulların kapanmasıyla birlikte tatil yerlerine gitmişlerdi. Tüm gün boyunca çalışmakta olan anne babamın işten dönmelerini özlemle bekliyordum.Ama itiraf etmeliyim ki çok sıkılıyordum. Sokakta yeni arkadaşlar edinmiştim ve bisiklete binip geziyorduk.Zamanla bisiklete binmekten çok yaramazlık yapmaya başlamıştık.Bunlara kapıların zilini çalıp kaçmak,evlere yumurta atmak gibi örnekler verebilirim.Tüm bu yaramazlık serüvenim ta ki komşuların beni babama şikayet etmesiyle sonuçlanmıştı.Babam acele olarak yaz kurslarına bakmaya başladı.Ama geç kaldığımız için tüm basketbol-voleybol gibi yaz okulları çoktan kursiyerlerini almış ve programın neredeyse sonuna gelmişlerdi.


SPORU Çareler tükendi dediği anda gözüne bir ilan çarptı. “Göztepe Yelken Yaz Okulu kursiyer kayıtları başlamıştır" diyordu. Atladık hemen gittik. Kulüp başkanı Caner Beydi. Ve benden bir yaş büyük oğluda bu sporu yapıyordu.Beni bu spora başlamadan önce o dönem Karşıyaka’da düzenlenen yelken yarışına davet etti.Ve bu sporun gerek gençler ve gerekse her yaştan kimsenin rahatça yapabileceği,ekip çalışmasından tutun da kendi başına karar vermeye kadar zor şartlar altında her türlü mücadeleyi yapma yetisi sağladığından bahsettiğinde bu sporun tam benim için uygun olduğuna inandım.Herşeyden öte denizde olacaktım.Kendime ait bir teknede rüzgar ve denizle mücadele ederek belirlenen hedefe kendi kararlarımla varmanın hazzını ve mutluluğunu yaşayacak-tım.Bu sporu yapan diğer yaşıtlarım gibi işte böyle başladı benim yelken serüvenim. Şuanda Göztepe Yelken’de sporcuyum ve bu sporu yapmaktan mutluluk duyuyorum.


ATATÜRK VE SANAT Sanat, güzeli yaratan gerçekliği simgelerle anlatan bir duygu yumağıdır. Sanat, düş gücü ve yaratıcılık gerektirir. Sanatın işlevi estetik bir zevk vermek, duyguları zenginleştirmek, insanı aydınlatmak, eğitmek ve bilgilendirmektir. Atatürk “Sanat, güzelliğin ifadesidir.” diyerek bütün sanat dallarının yaratıcılık yönünü ve insan ruhu üzerindeki etkisini anlatmaya çalışmıştır. “Hayatta müzik lazım değildir. Çünkü hayatın kendisi müziktir. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. ”sözleri ile özellikle müzik sanatının insan hayatı üzerinde ne denli önemli olduğunu belirtmektedir. EFENDİLER... HEPİNİZ MİLLETVEKİLİ OLABİLİRSİNİZ, BAKAN OLABİLİRSİNİZ; HATTÂ CUMHURBAŞKANI OLABİLİRSİNİZ; FAKATSANATÇI OLAMAZSINIZ. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR.

Bu nedenle Atatürk, müzik eğitiminin ülkemizde etkin bir şekilde verilebilmesi için yurt dışına yetenekli öğrenciler yolladı. Bunların en önemlileri “Türk Beşlileri” dir. AHMET ADNAN SAYGUN CEMAL REŞİT REY HASAN FEHMİ ALNAR NECİL KAZIM AKSES ULVİ CEMAL ERKİN Bu sanatçılarımız, yurt dışında eğitim aldıktan sonra, ülkemizdeki müzik okullarında görev alarak birçok sanatçının yetişmesine katkıda bulunmuşlardır. SANATKAR, TOPLUM İÇİNDE UZUN ÇABA VE ÇALIŞMALARDAN SONRA ALNINDA IŞIĞI İLK HİSSEDEN KİŞİDİR. BİZİM GERÇEK MÜZİĞİMİZ ANADOLU HALKINDAN İŞİTİLEBİLİR”,

Hazırlayan:KERİM TERZİ Balçova Anadolu Lisesi Müzik Öğretmeni


İLAHİ KALEMİ Adıma şiirler yazılmış bir dünyada, aslında hiç yokmuşum gibi yağan yağmura ve şu pahallı pabuçlara yemin ederim ki; hiçlik avuçlarımda öldü bugün. Bir bakışla,bir gülüşle, özgür adamın kaleminden dökülen bir ‘var’ ile. Yok ile. Sessizliği emen donuk gözlerle. Nasıl tutmuş bir dilin, kelimelerle emeklemesi gibi sıra dışıydı. Soğudu vücudu ellerimde. Sardım… Hangi şiirleri okumalıydı şimdi? İlhan ağırdı satır başlarına. Koca bir özneyi sığdırdı küçük bir cümleye. Hem zaten Necip Fazıl okutmalıydı ezan yerine… Kaldırımlar diye inlemeli gök; kalem secdeye durmalı, silgi yaptığından utanmalı! Hiçliğe, onu bilmezdik diyecek bir cemaat ne vakit gelecek? Zaten kırmızı karanfil yakışmaz ona… Hem tanrısı yoktu; ölmekte istemezdi ki. Bir de. Nasıl güzel bir rüyaydın sen yüce on bir Eylül! Sırılsıklam bir son bahardın damarlarımda, virgüllerimde… Yemin olsun ki öldü. Tam şafak vaktine çeyrek kala! Bir-iki sendeledi, sarhoşmuydu neydi? Bunu sonra öğrenecektim tabi. Ardından sağımda bir yerlere dokundu. Uzun zaman olmuş sevmeyeli. Yadırgadı ilk önce benliğim. Sıyrılıp dünden, irkildim. Tek dizi bana yaslanmış, içini anlatıyordu akışkan bir dilde. Ki burada öğrendim birkaç promil dertli çıktı. Dilim olsa susarmıydım? Ellerim uzansa durur muydum böyle soğuk ve utanmaz? Unutkanlık başladı ne zamandır, her nefesimde hayal sızıyor ciğerlerime. Ağlama demez miydim bu kadına? Bak şu solumdaki evsize! Nasıl da zavallı, kıvrılmış yatıyor en ücralarıma. Demem o ki, sevebilirim. Seni de severim, cenin vücuduyla o evsizi, sokak lambasını ve dahi bir katilde severim. Ama en çok Necip Fazıl’ı severim. Nasıl sevmeyeyim?! Bir baktınızmı şu mısralara? İçimi gören bir adamın kalemi bana can üfleyen. İlah ta O, kader de. O. Nasıl sevmem o adamı? ‘’ Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur. Ne senin anladığın kadar kaldırımları…’’

AYŞEN ERÇELİK


KENDİ KENDİME MIRILDANDIKLARIM…

Benim korkunç kabuslarım yok, Soğuk düşlerim var Olmasını istediğim ama olamayacağını bildiğim buz gibi hayaller… Sanki ne kadar koşarsam koşayım varamayacağım o sonda olan mükafat! Sahip olmak istediğim bir kalp ve sürekli beni düşünmesini istediğim bir kalpsiz! Kalbini hiçbir zaman sonuna kadar açmamış olması, onun benim hayatımda olduğu gerçeğini değiştirmemesi gibi bariz doğrular, sert gerçekler! Aslında kelimenin tam anlamıyla “bilinmezlik” Evet, işte benim sahip olduklarım …


YAŞADIKÇA . . . 9 ay bekler ve bir gün doğarız, her şeyi merak ederiz; yapımızda vardır. Anne dersin, baba dersin. Annen babana her sabah “Takım elbiseni giy.” der. Sen bir anlam veremezsin. Siyah ne? Takım elbise ne? Büyürsün, resim diye bir şey öğrenirsin. Kâğıdı çizip boyarsın. Siyah yine karşına çıkar. Resim çizerken sana “Siyahı kullan.” derler. “Bu ne?” dersin, kafan karışır ve en sonunda anlarsın. “Siyah bir renkmiş.” dersin. Zaman geçer, telefon diye bir şey öğrenirsin; sen de istersin. Bakarsın, bakarsın ve yine siyahı görürsün; bu sefer telefondadır ve hemen almak istersin. Alırsın. Okulu bitirirsin, bir iş sahibi olacaksındır. Sana “Takım elbise şart.” derler. Küçüklüğünde annenin babana söylediği şey aklına gelir. Takım elbiseyi anlarsın, hemen gidip siyah bir takım elbise alırsın. Artık iş adamısın. Bir kızla tanışırsın, evlenmeye karar verirsin; yine siyah giyersin, damat olursun. Çoluk çocuğa karışırsın, Çocukların da büyür, iş adamı olup evlenir; onlar da çoluk çocuğa karışırlar. Onlar senin torunlarındır, evlatların gibi seversin. İhtiyarlamışsın, elden ayaktan kesilmişsin artık. Ölmeye yakınsın ve yavaş yavaş ölüyorsun. Hayatın film şeridi gibi geçiyor önünden. Hep siyahı görüyorsun, sürekli siyahı. Yavaş yavaş gözlerin kapanıyor, ama bu sefer yaşamının rengi siyahla değil; ölümün rengi beyazla karşılaşıyorsun… Levent Sarıoğlu


BİR ERGENİN CEP TELEFONU eter be çocuk! Yeter anlıyor musun? Senden de sevgilinden de bıktım artık. Her dakika tuş kilidini açıp mesajlara gelip yeni mesaj geldi mi diye bakma. Yazıktır bana. Hani tamam mesajı merak ediyorsan sessizden çıkar telefonu, onu yapmak istemiyorsan tuş kilidini kapama her seferinde. Bu nedir böyle arkadaş !Bizimki de tuş takımı, bizimki de batarya ya! Şarj bitince mutlu mu oluyorsun? Ömrümü yedin ömrümü! Hem bak ben sana bazen imalı davranışlarda bulunuyorum. Ne bileyim arada kilitleniyorum, ortada saat çıkıyor sürekli kasıyorum falan. Hani BlackBerry’yim ya ben,sizi delirtmek için üretiliyoruz zaten biz. Neyse artık buradan da ‘BlackBerry’ almayın gibi sübliminal mesaj verdiğime göre dediğim şeye geri

Y

dönebilirim. Neden kilitlendiğimi ya da kastığımı düşündün mü hiç insafsız? Diyorsun ki kıza ‘Seninle ciddi düşünüyorum hayatım.’ ya bırak, sen ve ciddi düşünmek mi? Adını sorduklarında gülmeden cevap vermeyi öğren sen önce. Bak yol yakınken dön sen bu işten, tek kadınla hayat mı geçer? Sana bir şey söyleyeyim asla aklından çıkarma. Şimdi kısa bir beyin fırtınası yapalım. Her gün süt içiyorsun değil mi? ben cevap veriyorum EVET. Peki ya evinde inek besliyor musun? Yine ben cevap vereyim HAYIR. Eee? Düz mantık yapıyoruz o zaman. Her gün süt içiyorsun, ihtiyacında var zaten. Ama bunun için evde inek beslemeye gerek yok. Evlenme yani kısaca olay bu. Zaten ciğerinizi biliyorum ben sizin. Yüz yüze konuşunbir özeliniz olsun ya, hep mesaj hep mesaj.


Paso sinirliyim falan. İlk aldığında ne güzeldi. Jelâtini bile çıkartmıyordun,kimseye vermiyordun beni. Peki ya şimdi? Ortam malı oldum ben. Bana bir şarkı yüklemiştin ya. ‘O eski hâlimden eser yok şimdi. Izdırap içinde yorgunum şimdi.’ Ruh halim tam da böyle. Gelelim şu internet konusuna. Sen ne pislik bir ergensin oğlum ya? Git haber oku, sosyal paylaşımda takıl ya da başka bir şey yap. XNXX midir nedir? O siteden çıktığın yok. Tüm internet paketini bir şeyler indirmekle bitiriyorsun. Daha ne kirli çamaşırlarını dökerdim senin de uzatmıyorum. Açık sözlülük başa dert bak. Ben bunları anlatırken sen hâlâ şu gereksiz kızı düşünüyorsun, onunla konuşuyorsun falan. Bitirdin yine şarjımı. Yokum ben artık. Priz bul şarja tak beni.

Bir telefon sahibinin sevgilisinin çorap rengini bilir mi arkadaş? Nasıl bir konuşma anlayışınız var bilmiyorum. Zaten bu kıza yaptığın harcamaların haddi hesabı yok. Sömürdü kız seni, sömürdü. Yok, aşkım sana şunu alalım, yok bunu alalım, yok seni şuraya götüreceğim, oldu canım başka? Baba parası yemek kolay tabi. Zaten zevksizlikten ve yapmacılıktan öleceksiniz. Az doğal olun ya. Yok, evlenince duvarları senin istediğin renge boyatalım, yok senin istediğin yere taşınalı, yok senin istediğin arabayı alalım falan. Bir sınır koy artık. ARIKAN ATMACA Sevgilin çocuğu da kendi istediği gibi mi yapsın? Kabul et işte kılıbıksın. Ne haliniz varsa görün konuşmuyorum yine sinirlendim bak. Gelelim hafta sonu aldığın telefon kılıfına. Gitti tüm karizmam. Telefonuz falan ama bir şeklimiz var yani. İkidir bana ters gidiyorsun üçüncüde açamazsın yani beni. Sinir hastası oldum ya. Şu kuş atma oyunu mu ne var ya, adı ‘AngryBirds’ galiba. Onlara benzedim artık.


BAZEN HAYAT ÇOK BAZEN Bazen hayat benzinciye girip kurşunlu isteyecekken normal istemek kadar karışık. Bazense hayat, yolda birapaçinin sana asılmak için çocuk sevmesi kadar samimiyetsiz. Hani diyoruz ya bazen hayat Serdar Ortaç diye; işte şu an hayat tam olarak Zeki Müren. Ben biliyorum bazenciarkadaşlarım, siz de bilirsiniz ki hayat bazen sevgilinin olmaması kadar rahatken bir yandan da sevgilinin olmaması kadar melankolik. Hayat çok acımasız be bazenciler. Yolda yürürken aklına gelen komik bir şeye gülememek kadar da anlamsız. Hayat bazen Adriana Lima kadar güzelken, bir meyveli kek kadar mide bulandırıcı. Bazense hayat, yolda polisin sizi durdurduğunda çarpan kalbiniz kadar saçma. O gün arkadaşın biriyle konuşuyorum, sözde sınavdandüşük almış; üzülüyor. Sonra durdum dedim kiboş ver be güzelim, hayat bazen ıspanaklı makarnaya güzel diyen insan kadar kafa karıştırıcı. Kendini sıkmaya değmez. Otobüse bindim ve eve gittim. Annem her zamanki gibi asabi, karşısında dimdik durdum ve dedim ki hayat bazen tek kulak çöpüyle iki kulağını birden temizleyebilecek kadar tasarrufluyken ne bu hiddet bu celal? Taktım kulaklıklarımı, yattım yatağıma. Düşündüm ki; hayat bazen at gibi kızlar kadar iticiyken, minyon kızlar kadar şekerpare. Ve kelimelerime şu cümlelerle son veriyorum; hayat bazen ödev yaparken ilhamın gelmesiyle gitmesi kadar kısa ya hani, o yüzden sevgili bazenciler, hayat bazen saçmalamak kadar eğlenceli. O yüzden bir bardak ayran metabolizmanızı hızlandırırken bir fincan kahve selülit oluştura-biliyor. İşte bunların hepsini toplayıp tek bir sonuca varırsak, hayat bazen erkek parfümlerinin bayan parfümlerinden güzel olması kadar adaletsiz. Yağmur İpek


Bordo Acılar

MAVİ

Kırmızı derdik akan kanlara, Ölümün rengi derdik. Bir annenin gözyaşları derdik, Isıtan, zaman zaman yakan ateş derdik. Bilmezdik. Kırmızı değildi, Bordoydu ölümü anlatan. Bir serçenin kanı gibi Vahşi bir kedinin ağzından süzülen. Kırmızı değildi, Bordoydu gerçek aşkı anlatan. Çiçekleri, kelebekleri değil de Acı dolu aşkın tutkusunu barındıran. Kırmızı değildi, mavi hiç değildi Canı yanarken insanların. Sen sarıydın, ben beyazdım. Kimse bordo değildi. Kırmızı değildi,mavi hiç değildi Bebekler öldü,aşklar kanadı, Onca acının içinde sen pembeydin. O mordu,belki de ben yeşildim; Ama kimse bordo değildi. Ece Sağıroğlu

Evet, bugün de özel bir güne başlamak için uyandım. Gökte, denizde, hatta küçük bir kız çocuğunun gözlerinde olacaktım. Yine çok heyecanlıydım. O simsiyah, karanlık gökyüzü benimle neşelenecekti. An geldi. Güneşin doğmasıyla birlikte ben de parıldadım, güneş yukarıçıktıkça daha da yoğunlaştım, kapladım gökyüzünü. Sonra güneşin kızıllaşıp dağların ardına kendini gizlediği o an... Siyah birden üzerimi örttü. Yıldızların parıltısı benim ışığımı da söndürdü ve parıltım yerini karanlığa bıraktı. Canımı yakan ışığımın yerini karanlığın kaplaması değildi; gece ile küçük, tatlı kız çocuğunun gözlerinin kapanmasıydı. A.Atakan Baykal

Sevgili Yeşil, Hayat, bir renk cümbüşüdür. Günün doğuşu ve batışı arasındaki ufuk çizgisinde karşılaşırız siyah ve kırmızıyla. Doğumu doğuşu simgeler kırmızı. Âşık olduğumuzda yanaklarımızı kızartıverir, sımsıcaktır. Damarımda akan kan gibi ılıklaştırır yüreğimi. Fırçasına söz geçiremeyen bir ressam gibi değişik duygularla kızartır benliğimizi. Aynı zamanda gözlerimi kaldırıp gökyüzüne baktığımda bayrağımızın rengidir tanık olduğumda. Kırmızıdır hayat, kırmızıdır benim için. Heyecandır dolu dolu yaşanacak mutluluktur damarımda fışkıracak gibi. Ve aşktır sonsuza kadar sürecek… Kırmızı günler dileğiyle

Begüm Tanyıldız


Deniz ÖZDEMİR İşgal Savaş meydanı değildi orası Ölenlerde zaten asker değildi 26 yaşında üç çocuklu bir anneydi meydanda ölen Kurşunlara siper olan 10 yaşında bir çocuktu gözleri yeşilden daha yeşil Savaş meydanı değildi orası Ölenlerde zaten asker değil

Bugün aylardan sonbahar İki şehir var dünyada İkiside dargın Sonbahar dayanmış kapıya alacaklı gibi Çatmış kaşlarını Dökeceğim yaprakları der gibi Bakıyor uzun uzun Yürekte binbir telaş binbir keder İşte böyle bir havada Seni düşünüyorum Biraz sessizlik gibi Gözlerim bütünüyle sen olur Düşündükçe dalgalanır denizler Bardaktan boşanırcasına yağar yağmur Gözyaşlarıyla yazılır sevdalar Bütün şiirler sırılsıklam

Savaş tankerlerinin altında cesedi paramparça olan 20'sinde bir delikanlı idi Savaş meydanı değildi orası Ölenlerde zaten asker değildi 60 yaşında bir ihtiyarın boğazı kanlar içinde yüzünde donuk bir ifade asılı durdu sabah kadar gürültü susuncaya kadar

Çok geç oldu Güneş batmak üzere Bu şehir baştan başa Yanmak üzere Saatler durdu duracak Anlamak vakti geçti neredeyse Şiirler yarım kaldı Yarım kalan bir şiir hayat Böyle yarım yamalak


ELLERİMİZ ÜŞÜMEDEN Çok soğuktu. Aydınlık kağıtlar vardı sokaklarda Yırtılmış… Gökyüzündeki yıldızlar kadar Ümit taşırdık ellerimizde Karanlığı henüz görmemiş Sessizliği hiç duymamıştık Geceye güvendik Unuttuk gecenin siyah olduğunu Hayatın her satırında özgürlüğü okuduk Esareti hiç düşünmedik Düşünemezdik Hüznün nefesi kadar soğuktu Çok soğuk

Bir ışık demeti küçük oda içinde kırıyor karanlığı Boş oda eski bir ayna Aynanın karşısında adam Ellerinde demirden sert Yalnızlığı kapkara Ağlıyor aynadaki adama Aynadaki adam perişan Dağlar kadar Ne bir yüreğe ait olabilir Ne bir yerde durabilir O adam ortalarda Hayatın en sert rüzgarında

SUSUŞMALAR Gök gürlemesi gibi ayrılıklar Bütünleri yok artık Şimdi dağılmış Bir iki hatıra, Onlar da darmadağınık Renkleri hüznün yamaçlarında Kaybolmuş Yağmur değmedi yüreğime Kırmızı güller taktın saçlarıma Kırmızı güller soldu solacak Bu ayrılık Bu ayrılık niye…


"SABAHA KARŞI ÇALAN TELEFON,KUŞLARIN GÖÇ MEVSİMİ..."

"Bazen yıllarca daha asla çıkarmaya"Hayatının uzağına görüşmediğimiz olur." düşmedim hiç" diye caksın." "Söz verdim ve dedi."Ama bilirim ne sözümü tuttum.O'na devam etti. zaman saçlarını kestirdi, verdiğim bütün sözleri hangi filme gitti geçen tuttum tıpkı O'nun gibi." hafta sonu, neresi ağrıyor Bir süre sustu. Gecenin seslerini günlerdir." Hafifçe başını öne eğdi, dinledik birlikte. Aniden kafasını tatlı bir gülümseyiş ve özlem kaldırıp bana baktı. "Senin parladı gözbebeklerinden. hayatında da vardır mutlaka böyle "Hayatının uzağına düşmedim hiç" biri “dedi. "Anlayabilirsin diye devam etti."Ben nasıl bilirsem beni”.Mesela kabus gördüğünde O'nun kalbi ne zaman ve nasıl sabaha karşı çalar bazen telefonum. kırıldı, O da bilir en son kutlamada Daha açmadan anlarım arayanın O hangi renk ayakkabılarımı olduğunu.Hep böyle olur çünkü.Ne giydiğimi, koltukların hangisinin zaman göçe hazırlanmaya başlasa yerini değiştirdiğimi, en son hangi kuşlar ince ince sızlar O'nun da kitabı okuduğumu ya da hergün yarası.O zamanlara rastlar kabusları tekrar tekrar dinlediğim şarkıyı..." ve benim tedirgin uykularım..." Ellerini kavuşturdu, gözleri Düşündüm..Var mıydı benim parmağındaki yüzüğe takıldı bir hayatımda da böyle biri? süre, parmakları yüzüğün üzerinde Anlayabiliyor muydum O'nu gezindi. “Bunu Beşiktaş'tan gerçekten? almıştık" dedi sanki şu an Birden bir hayalden uyanır gibi oradaymış gibi sevinçli. " Çok bana baktı. "Hiç konuşmuyorsun bu beğenmişti görür görmez. Aldı ve gece, bir şey olmuş" dedi." parmağıma taktı daha ücretini ödemeden."Söz ver bana" dedi "Bir


Bu gece arar beni, kuşların göç mevsimi geliyor. Başlamıştır sol yanındaki yara inceden inceye sızlamaya.

Ellerimle tutabileceğim kadar somut bir hüzün giymişsin üzerine. Hem sen sormazdın bana O'nunla ilgili şeyler. Bu ilk oluyor... Sanki bir değişimin doğum sancılarını çekiyor gibisin. Ama bilirim her değişim zordur. Ve bunu yaşayanlar anlatamazlar içlerinde olanı. Doğru kelimeleri bulamayacaklarını bilirler çünkü. Korkma..." dedi. Elime uzandı. “ O’da tıpkı senin gibiydi biliyor musun?.. Ne zaman değiştireceği bir şey olsa derin bir suskunluğa bürünürdü. En çok o anlarda uğrardı bana. Kapıyıçalar, içerigirmeden ”Hadigel, balıkçılardönmüştür, akşam için güzel bir sofra kuralım" derdi. Bu bizim bütün gün hiç konuşmadan sahilde yürüyüp kıyıya çarpan dalgaları izlememiz demekti. Kendinedöner, kendi derinliklerinde kim bilir nelerle savaşırdı.

Hissederdim, attığıadımdan, gözlerinin daldığı uzaklıktan, başını hafifçe eğip arada bir bana bakmasından, içindeki karmaşanın yoğunluğunu.." "İki yıl oldu O'nu görmeyeli biliyor musun" dedi. "Saçları beyazladı biraz daha, bir de gamzesi daha derin sanki güldüğünde. Nerden biliyorsun diye sorma bana. Senin de vardır mutlaka hayatında böyle biri. Anlayabilirsinbeni. Hem daha dün bitti altı aydır üzerinde çalıştığı ahşap oyma. Bu gece arar beni, kuşların göç mevsimi geliyor. Başlamıştır sol yanındaki yara inceden inceye sızlamaya. " Ayağa kalktı, yanıma gelip oturdu. Gözlerime gözlerini dikti. " Korkma çocuk" dedi "Korkma". " Ne olacaksa iyi olacak. Sen sadece sabaha karşı gelen telefonları sükûnetle açmaya başla. Bil ki o ses, en az senin O'nu sevdiğin kadar seviyor seni..." Gurbet ASLANTÜRK 03/08/2011BERGAMA


GECE YÜRÜYÜŞÜ Bir deniz kıyısındayım. Her tarafı bir renk cümbüşü sarmış. Çocuklar oradan oraya koşuşturuyor. Anne babaları sohbette, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyor. Deniz öyle güzel ki pırıl pırıl. Girsem mi? diye düşünüyorum. Tam ayağımı sokacakken bir ses… Annem “Uyan, güneş battı.” diyordu. İmkânsız şeyler iyi ki ve ne yazık ki rüyalarda gerçekleşiyor. Duyuyorum sanki sesinizi, “Neden imkânsız olsun ki bunlar?”diyorsunuz. İmkânsız. Çünkü ben bir xp mahkûmuyum. Yani hayatı karanlığa sıkışıp kalmış, Xeroderma pigmentosum hastasıyım. Xp mahkûmları adını ben koymadım, bilim insanları bize böyle diyor. Dünya üzerinde bin kişiyiz yalnızca ya da bin küsur. Sayıların ne önemi var sanki. Varız işte, buradayız, önemli olan bu. Güneşe çıkamıyoruz. Çıktığımız an derimiz su topluyor ve

tümör oluşuyor. Yani cilt kanseri oluyoruz. Bu zamana kadar kader ortaklarım ya öldü ya da derilerinde ciddi yaralar oluştu. Gündüzleri sokağa çıkamıyoruz. Televizyon, bilgisayar ve ultraviyole ışını içeren birçok aletten uzağız. Sonuna dek çekilmiş perdelerle tıpkı bir zindanı andırıyor evlerimiz. Sadece mum ışığı zarar vermiyor bize. Gündüzleri uyuyorum, gece kalkıp sokaklarda dolaşıyorum, sahile gidiyorum bazen. Sadece dalga sesleri var. Her yer boş, ıssız… Bir ben varım, bir de gölgem. Ha, bir de her gece bize eşlik eden ay ışığı… Ara sokaklarda yürüyorum; ağaçların, çiçeklerin kokusunu çekiyorum içime. Karanlık yolda bir tek ayak sesi; o da bana ait. Düşünüyorum halimi, hep böyle mi geçecek günlerim, hep yalnız mı olacağım? Diğer insanlar bize acıyarak bakıyor ve çoğunlukla korkuyor. Eve dönüyorum tekrar, zindanıma döner gibi.


Aradan tam on gün geçti. Evden hiç çıkmadım. Çoğunlukla yatıyorum. Bazen gazetelere göz gezdirip tekrar uyuyorum. Yine bu sıradanlık içinde hayatımın değişeceğini bilmeden uyandım. Her zamanki gibi gazeteyi aldım elime. İlk sayfalar hep aynı. Birkaç sayfa daha çevirdikten sonra bir haber takıldı gözüme. O an yaşadığım mutluluğu anlatamam. Haberde Newyork’un Stansfordville kentinde ’Güneş Battı’ adında bir kamp kurulduğu, bu kampta xp hastalarının bir araya getirildiği, geceleri çimlerin üzerinde yuvarlandıkları, havuza girdikleri yazıyordu. Sanırım birileri varlığımızı hatırlamışlardı. Gördüğüm haberi hemen anneme anlattım. O gece yola çıktık, üç gün sonra kampa varmıştık. Kamp ağaçların içinde öyle güzel bir yerdi ki sanki bizim için bir masal diyarı yaratmışlardı.

Kampa geleli tam on beş yıl oldu. Şu an 26 yaşındayım. Ve artık bir işim var. Kampa gelen yeni çocuklarla ilgileniyorum. Gündüzleri onlarla birlikte birçok aktivite yapıyoruz. Biliyor musunuz? Her ay bir oyun sergiliyoruz. Küçük konserler veriyoruz aramızda yüzme olimpiyatları düzenliyoruz. Xp ‘lileri (artık mahkûm demiyoruz kendimize) sanatla ve sporla hayata bağlıyoruz. Onların yaşadığı mutluluğu şu an masasına ayaklarını uzatmış, purosunu içen zengin bir patronda bile göremezsiniz. Bu arada az kalsın söylemeyi unutuyordum artık yalnız değilim. Said de benimle aşağı yukarı aynı zamanlarda kampa gelmişti. Bir yıl oldu evleneli. Şu anda o da benim gibi küçük xp’lilerle ilgileniyor. Sanırım dünya bizim farkımıza vardı. Hemen hemen her yıl biz xp’liler için çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Umarım bilim insanları bu hastalığımıza bir tedavi bulur da gündüzleri de özgür olabiliriz. Demet AKBULUT


Ne olmasını bekliyorduk? Sustu. Bekliyorduk. Neyi, kimi? Kıyamet kopsa biri bize haber verir miydi? Sessiz çığlıkları bastırırdı bütün sesleri o hengâmede kimse düşünmezdi bizi. Beni dünyada en çok önemseyecek, en çok düşünecek kişi karşımda, kulaklarımı tırmalayan o sessizliğiyle dövüyor, bir duvardan öbürüne fırlatıyordu . Bir insanın canı ne kadar yanabilirdi ki? Benimkisi 1. dereceden ruh yanığıydı. Onu orada bıraktım. Gözlerimin içine baktı, gözlerimi kaçırdım. Korktum. Sağır olan kulaklarım gibi bir çift kör gözün sahibi olmak istemedim. Gözlerinden çıkan ateşlero sessizliğe karışıp her hücremi birer birer yakıyordu. Dudaklarımın yanmasından çekindim, gözlerimi yere dikip hiçbir şey söylemeden geri adımlarla attım kendimi dışarıya. Şimdi o kitaplarda anlatılan, filmlerde canlandırılan yalnızlığın kucağına atacaktım kendimi. Nasıl bir duygudur,bunu tahmin etmeme hiç izin vermemişti, hep yanımdaydı Oysaki şimdi kendi elleriyle beni onun kucağına itti. Gitmemi engellemedi. Yalnız yürürken hüzünlüyken hiç mi bir araba olmaz sokaklarda, şart mıdır bir sokak lambasının yanıp sönmesi. Uzaklardan gelen köpek sesleri, havlamalar ve hiç bitmeyecek sandığım lanet sessizlik. Sessizlik, huzur demek değilmiş. Ben, ben huzurlu değilim, aksine o kadar huzursuz ve …Aslında tarifi zor, çok zor bir duygu. İçimde annesinin memesinden zorla çekilip alınmış bir çocuğun çırpınışlarını sergileyen, durmadan bağıran, birazdan susar dedikçe daha da güçlenip daha çok bağıran bir çocuk var. Bir anne çocuğunu öldürmek ister mi hiç. İçimdeki her ne olursa olsun, ne kadar acı verirse versin benden birşeydi. Benimdi. Gayet gerçekti. Oradaydı. Benim yarattığımbir şeydi. Bastırmak için çok geç kalmıştım. Artık çok geçti. Yapabileceğim tek şey onu mutlu etmek ve biraz dinmesini sağlamaktı. Bunun için kendimi ona bırakmam, acıya teslim olmam gerekirdi; bende öyle yaptım. O bağırdı ben dinledim, susturmaya çalışmadım. O bağırdı ve ben sadece dinledim. Hiçbir araba gelmedi. Sokak lambaları yanıp sönmedi.


Nereye gittiğimi bilmiyorum demem saçma olur, biliyorum çünkü . Buraları otuz milyon defa geçtik onunla. Her adımını biliyorum; ama nereye gitmem gerektiğini, işte onu gerçekten bilmiyordum. Gidiyordum, durmamam gerekiyordu. Hani acı çekiyorum ya, hani yakıyor ya beni öfkesi, o yüzden durmamam gerekiyordu. Yürümem, daha çok yürümem gerekiyordu. Durmamam gerekiyordu. Bende durmuyordum zaten gidiyordum. Ne yaşanası bir yermiş burası. Bu saatte kadın başıma sokakta…Başıma bir şey gelmesi gerekirdi. Hep öyle olur ya, annen baban tembihler, izin vermez akşam çıkmana. Yıllardır boşuna telaş etmişler, eskisi gibi değilmiş sokaklar. İki sokak sonrasını gerçekten bilmiyorum sanırım. Durmamam gerek yürümeye devam ediyorum zaten o artık çok arkamda, istese tek bir nefesle yanımda olur ama gelmeyecek. Neyse işte yürüyorum, yorulmadım diye yalan söyleyemeyeceğim, deli gibi yoruldum ama içimde durmamı engelleyen şeyler var. Bir çocuğun çığlıkları var, ne kadar uzaklaşırsamo kadar diniyor çığlıkları. Bende yürüyorum o yüzden. Hava da çok soğukmuş. Aklımdakilerden kafamı biraz arındırınca somut şeylerin farkına varmaya başladım acı çekiyorum diye soğuğa da karşı koyacak değilim ya bende insanım neticede…Neyse işte yürümeye devam ediyorum, ısınmaya başladı zaten vücudum yürümek iyi geldi. Saçma bir tartışmaydı. Olayların buraya gelmesinin tek nedeni içimizde biriktirdiklerimizdi. -------------------------------------------------------------------------------------Bu Nil'in hiç yaşamadığı ve yaşayamayacağı cinsten bir şeydi. Nil hiç âşık olmamıştı, olduğunu sanıp âşık olduğundan değil de âşık olduğunu sanmasından dolayı çok heyecan duymuştu ama hiçbiri uzun sürmedi. Gerçek aşk bu değildi yani. Somut bir şey değildir. Açıklanamayacak kadar soyuttur ama yine de soyut bir şeyi kalbinde somut bir şekildehissedebilirsin. Ama Nil hissedemedi ve bunun ezikliğini yaşayıp duruyordu. Arkadaşlarının yaşadıkları da ona mantıklı gelmiyordu. Çevresindeki aşklar(?) tuhaf birer kadın-erkek ilişkisinden ibaretti. Aç olduğunda elinde doymanı sağlayacak bir şey yoksa atıştırıp açlığını bastırırsın, sevgiye ihtiyaç duyduğunda da sahte sevgilileri atıştırırsın. Mantık bundan ibaretti, bu kadar kolaydı. Nil'in istediği böylebir şey değildi. O gerçek bir şeylerin peşindeydi. Soyut somut hepsini birbirine karıştırmak; elini tutmasıyla kalbine oturan kütlenin tarifini edememek istiyordu.

Asude TÜRKÖZEN


Beni kendi karanlıklarında boğduklarında ne zaman diyordum. Ne zaman büyümüştüm? Çaresizlik mühürlüyor yaralı kalbime. Soruyorum, kaç yaşındayım? Annemin mahcup hallerini, bana suçlu gözlerle baktığını; babamınsa değişmez kurallarını hatırlarım. Beni evlendireceklerini söylediklerinde “Ben daha küçüğüm.” demiştim. Ama duymadılar. Duymadınız! Haykırışlarımı, hıçkırıklarımı… Hayatımın günden güne nasıl yok olduğunu hiç sormadınız. Evlendiğimde 14 yaşımdaydım, evlendiğim adamsa 35 yaşlarındaydı. Susup dayak yemeyi ne zaman öğrenmiştim, hatırlamıyorum. Ama ağzım gözüm kan içinde; anne olduğumda çocuk yaşımdaydım. Ve simsiyah, acımasız bir hayat gözlerimde. Oysa aydınlık olmalıydı gökyüzü. Çünkü çocuk yaşımdaydım, oyunlar gibi renkli olmalıydı hayat çocuk yaşımda.

Deniz Özdemir


KARNE GÜNÜ İlkokul beşinci sınıfı karne günüydü. Karnemi almış koşa koşa eve getirmiştim. Tabiî ki de hepsi 5 idi. Heyecanlıydım. Fakir bir ailenin okumayahevesli evladıydım. ‘Gelecektim’ yani ben. Babam baktı karneye, ‘Aferin kerata, gel seninle şöyle çarşıya çıkalım bir.’ dedi. İçim içime sığmıyor. Hep aklımda bana bisiklet alacağı hayali var. Yolda giderken bir adım arkasındayım babamın. Çarşıya kadar acaba hangi renk bisiklet aldırsam diye düşünüyorum. Mavi mi? Kırmızı mı? Çarşıya geliyoruz. Benim gözler bisiklet satan dükkânlarda ama işçi emeklisi fakir babamın umurunda değil. Elimi tutuyor kalabalıkta kaybolmayayım diye.. Sürüklüyor beni. ‘Baba’ diyorum, ‘Bisiklet’ , babam duymuyor. Bir kebapçının önünde duruyoruz. ‘Baba’ diyorum. ‘Boş ver dürüm falan istemiyor canım, bisiklet baba’ diyorum. Dürümcüye giriyoruz. Gözüm kapıda ama hep, çıkalım gidelim istiyorum. Babam yarım ekmek tavuk, bir de ayran söylüyor. ‘Hadi’ diyor. ‘Afiyet olsun, karne hediyesi bu sana.’ Yiyorum, boğazımda büyüyor lokmalar. Yumruk yumruk yutuyorum. Aklımda hep bisiklet.. ‘Baba’ diyorum, ışıldayan gözlerle bakıyor… ‘Baba, bir ayran daha alabilir miyim?’ ‘Tabi oğlum’ diyor. O gece uyuyamıyorum. Yatağımda dönüp duruyorum. Ağlıyorum hıçkıra hıçkıra. Ne kimse görüyor, ne kimse duyuyor... Eralp Daysal


‘Başka sucuk yok mu ?’ dedim. Yok, dedi biraz sinirliydi. ‘Bu biraz büyük de ondan.’dedim. ’Keseriz, istediğin kadarını alırsın’ dedi. Dolapta duran kangallara bakarak ‘Tamam keselim.’ dedim. Verdiği sözü unutup ‘Burada kesilmişleri var.’ dedi.

Neyse, sağ salim eve gittim. ‘Kesinlikle o sucuğu yemem’ dedi karım.

‘Ama niye?’ diye sordum. ‘Etiketi yok ben nerden bileyim Çıtıroğlu mu?’ dedi. Şimdi ben sucuğa dördüncü oldum desem gene kavga çıkacak, markanın üzerine gittim ‘Ne yaptın ya Çıtıroğlu Türkiye’nin en iyi markalarından biridir.’ dedim ‘O nerde çıktı şimdi’ dedi karım. Onur Gıda’yı eve Üzerlerinde etiketleri yoktu ve çağırasım geldi o burada karıma durutahminen benden önce üç kişi kestirmu açıklarken bende dükkana bakabimişti ve sucuğa dördüncü olmak istelirdim. ‘Aman bee yemezsen yemiyordum. Onay vermemi bekleyen me!’diyip mutfağa geçtim sucuğu kıbakışlarla bana bakarken gayet karizzartırken ‘Yenmez mi bu bee!’ diye matik bir sesle ‘Hayır onu istemiyomırıldandım rum, lütfen şunu keser misiniz?’ demeSucuk bitmişti ve ben o otoriteye yi çok isterdim; ama sinirli olduğunu tekrar gitmek için can atıyorgöz önünde bulunarak diyemedim. dum.Gittim de. Bu sefer sıfır kangalı ‘Tamam’ dedikten sonra ‘O da mı dolaptan çıkardı ve ilk kestiren benÇıtıroğlu’ dedim. ‘Ben Çıtıroğlu’ndan dim.Bunun sevinciyle diğer kişilerin başka sucuk satmam.’ dedi. Neden bu yüz hallerini düşündüm.Ama kötü gikadar sinirliydi neden Çıtıroğlu’ndan den bir şey vardı. Sucuğun etiketsiz tabaşka sucuk satmıyordu? Milyon dolar- rafı gelmişti. Nereden geldiğini bilmelık tesislerde markalı sucuklar üretilidiğim bir cesaretle: yordu, neyin ısrarıydı bu. ‘Tamam onu ‘Yalnız ben etiketli tarafını istialayım’ dedim. ‘Çıtıroğlu’ndan başka yorum.’ dedim. sucuk yenmez.’ dedi. Sesi çok net ve Diğer sucuğu göstererek ‘Bunu gürdü, kudret sahibi bir adamdı mu?’ dedi .”Yenmez diyorsam yenmez uzatma! der gibi bir hal takınmıştı.


‘O da biraz büyükmüş’ diyerek işi sini!...’ diyesim geldi.Tabi gene tartışma uzamasın diye diyemedim. iyice çıkmaza soktum. İsteğim pek ‘Tamam, karışmıyorum sucuğa’ diyebildim. ‘Bu adam niye başka marka satmıyor?’ dedi. Bende ‘Ne bileyim git kendin sor’ diye tersledim. ‘Sorarım dedi . Bir cumartesi akşamıydı.Eve dönerken hiçbir şey olmamış gibi markete normal gözükmüyordu. Etiketsiz yiyemiyoruz mu desem girdik ve karım abur cuburlar aldıktan sonra kasaya yöneldi.Bilmezlikten geya da abi bizim karı biraz manyak da lerek o soruyu sordu: ondan,napıcaksın gibi modern dilden ‘Sucuk ne var sizde ?’ çıkarak biraz erkeksi bir çıkışla kendiÇok heyecanlıydım; bir tarafta baskıcı mi mi kurtarsam? rejim uygulayan ve ‘Bu budur!’ diye İkisini de diyemedim tabi. Onur Gıda derin bir iç çekti ve nerden çattık bağırdığında korkan müşterilerden oluşmuş“Çıtıroğlu fanatizmini oluşdercesine kafa hareketi yaptı. Diğer turmuş Onur Gıda”, diğer tarafta alışparçadaki etiketi ustaca bir şekilde çıkartarak sucuğun üstüne yapıştırdı.Ben verişte hakkını aramak konusunda yede bunun bana verdiği huzurla eve gir- tiştirilmiş karım… Onur Gıda cevap verdi: dim.Eşim torbayı açtığında ‘Deli misin ‘Çıtıroğlu var.’ be adam niye sucuğu kestirip alıyorsun, Bende kafamı sallayarak onayladım. pınar sucuk falan alsana.’ dedi. KarıKarım mın sesi çok net ve gürdü.O an ‘Niye Pınar falan getirmiyorsunuz?’ Çıtıroğlu sucuk fabrikası çalışanları dedi. gözümde canlandı.Hepsi karımın bu İşler karışıyordu işte.Şimdi o da ağzısözü üstüne çok sinirlenmişti ve içlerinden biri ‘Yeter!’diyerek kafasındaki nın payını alacaktı. ‘İstiyorsanız getiririz.’ dedi Onur Gıda. boneyi alıp yere fırlatmış olmalıydı. ‘Çıtıroğlundan başka satmıyor adam.’ ‘Valla sevinirim.’ dedi karım. ‘Hay hay ne demek.’ dedi Onur Gıda. dedim ‘Başka bir yerden al o zaman Şok üstüne şok yaşıyorOnur Gıda şart mı?’ dedi. dum.Çıtıroğlu’nu tek hamlede yok O an içimden haykırıp bağıreden karıma baktım. mak,‘Aşkım canım ciğerim, bak insan Egemen güçler arasında sucuğu baskıya boyun eğdiği zaman onu zabekleyen halktım ben. manla sevmeye başlıyor, bağlandım ben ona, baskı gördükçe otoritesine daOnur ÇAY ha çok bağlandım, evet belki o bizi tek markaya mahkum ediyor ama o bizim için en iyisini istiyor, anladın mı en iyi-


8 ay önce kanser teşhisi ile hastaneye yatan Ayça’yı ziyarete gitmiştim. Oldukça iyi görünüyordu. Ayça 3 yıl önce ailesini de kanserden kaybetmişti, yani bu hastalık onun için sürpriz değildi. Ziyarete giderken çok heyecanlanmıştım. Odasına girerken camdan görmüştüm gülümsemesini. O an hissettim onu ne kadar özlediğimi. Liseyi beraber okuduktan sonra üniversitede yollarımız ayrıldı. Tabi biz iletişimimizi devam ettiriyorduk. Telefon ile mektup ile… Getirdiğim çiçekleri başucuna koydum. Öyle böyle derken çocukluk yıllarımıza kadar indik. Ben o günlerden bahsettikçe Ayça daha çok heyecanlanıyordu. Göz bebekleri büyüyordu. Onu böyle görmek hoşuma gitmiyor değildi. Heyecanlı ve içten gülümseyişleri.. Sonra birden dondu yüzünde gülümsemesi. Elimi tuttu ve benden güç almak istercesine. Sonra da, -- Metin, hani bir gün annemden bembeyaz bir kuş istemiştim. Annem de ne yapacaksın sen kuşu, koskoca kız oldun, kuşla mı oynayacaksın demişti? Nedendir bilmiyorum, bugünlerde hep bembeyaz bir kuş görüyorum düşümde. Aman, çok duygusallaştım. Çocukluğumuz falan dedik ya çocuklaştım ben de işte, diyerek geçiştirmeye çalıştı sözü. Gözlerine uzun uzun baktım ve küçük bir öpücük kondurdum yanağına. Zaman akıp geçmişti, akşam olmuştu tekrar geleceğim diyerek çıktım yanından. Başımı yastığa koyduğumda Ayça’nın bugün söyledikleri zihnimde dönüp duruyordu. Hala bembeyaz bir kuş istiyordu. Çocukluk işte dedim, İçinde kalmış herhalde. Haftalar geçtikçe Ayça’nın saçları tamamen döküldü, durumu ağırlaştı. Hiçbir şey yapamıyordum, eli kolu bağlı durmak, bir şey yapamamak beni delirtiyordu. Birden aklıma geldi. Bembeyaz bir muhabbet kuşu…


Ertesi gün kahvaltıdan sonra yaptığım ilk iş bembeyaz bir kuş aramak oldu. Birçok dükkân gezdim, gezdiğime değdi. Üstelik ötmeye meraklı beyaz bir kuş bulabildim. Ayça’nın kalbi gibi bembeyaz bir kuş… Bembeyaz bir kafes seçtim, koşar adım çıktım kuşçudan. Hastane yolunda telefonum çaldı. İş yerinde bir aksilik çıkmış çok acil imzam gerekiyormuş. Oysa ben bir an önce Ayça’ya bu kuşu vermek istiyordum. İş yerime gidip imzayı attıktan sonra başka başka pürüzlerle adeta hapsoldum ofise. İş bittiğinde baktım epeyce geç olmuştu. Bu saatten sonra hastaneye gitmenin uygun olmayacağını düşündüm. Elimde kafesle evime gittim. Duş alıp yatağıma girdim, içimde tuhaf bir sıkıntı oluşmuştu. Sanki ateşim çıkmıştı bir anda, göğüs kafesim kalbime dar geliyordu sanki nefes almakta zorlanıyordum. Bir süre tedirgin ama hareketsiz bekledim. Sonra uyuyakalmışım. Rüyamda Ayçayı.. Sonra ona aldığım kuşu.. Çocukluğumuzu… Hayallerimizi… İç içe gördüm. Uyandığımda Ayça’ydı aklımdaki tek düşünce. Korkuyordum halinden, ona bir şey olmasından. İllet gittikçe daha da ağırlaştırıyordu. Ben çaresiz bekliyordum neyi beklediğimi bilmeden... Takside Ayça’nın hediyesini görünce ne kadar sevineceğini hayal ettim. Bu ona moral verecekti. Bir an önce yanına varmak istiyordum. Hastaneye koşar adımlarla girdim, doğru odasına çıktım. Kapının kolunu tuttuğum anda bir el omzuma dokundu. Ayça’nın doktoruydu benimde eski bir arkadaşım. ‘Metin, nasıl söylesem bilemiyorum’ Sözlerinin devamını duyamadım, sadece bir uğultu vardı kulaklarımda. Kapıyı açamadım.‘ Peki, bu kuş ne olacak’ diyordum sadece. O lanet olası telefon gelmeseydi bu kuşu Ayça’ya götürebilecektim. Son kez de olsa dudaklarındaki gülümsemeyi görebilecektim. Bazen çok geç demek için bile çok geçmiş. Metin Doğru


ÖYKÜ

AYRILIK

Tek veya iki katlı evlerin olduğu, sıcacık insanları olan bu kasabada doğdum. Küçükken kâh arkadaşlarımla, kasaba çıkışında bulunan değirmene kadar koşup yarış yapar, kah yemyeşil kırlarda yuvarlanırdık. Hayatımın en güzel zamanlarını yaşamıştım. Değirmenin olduğu tepeden arkama rüzgârı alıp gözlerimi kapatıp rüzgârın sesini dinlemek kadar büyük keyif yoktu benim için. On bir yaşındaydım. Yaz tatilinin sonlarındaydık, ağustos ayları falandı. Tatili fırsat bilip hiç eve girmezdim zaten, bütün gün dışarıda arkadaşlarımla oyun oynardım. O gün yine gün batana dek dışarıdaydım. ‘Orhan hadi gel artık.’ diye seslendi annem. İkiletmedim annemi, girdim içeri hemen. Kız kardeşim Bahar, bebekleriyle oynuyordu. Annem içerisi sıcak olduğu için sofrayı bahçeye kurmuştu. Anemi öpüp sofraya oturmak için ellerimi yıkadım bahçedeki çeşmeden. Bahar’ı kucaklayıp bahçeye çıkardığımda babam geldi. Yüzü gülüyordu. -Hoş geldin, dedi annem. - Hoş bulduk, diyerek gülümsedi babam da. Yemeğe oturduk. Kabak çiçeği dolması yapmıştı annem. Soğusun diye soğuk suya koyduğu karpuzu da çıkarıp kesti. - Günün nasıl geçti?’ - Çok iyi haberlerim var, yemekten sonra ayrıntılı anlatırım.’ dedi babam. Çok yorulmuştum oyun oynarken, yemekten sonra dut ağacının altındaki sedirde uyuyakalmışım. Annemle babamın konuşmalarını duyuyordum; ama uykulu olduğum için ne dediklerini anlamıyordum. Sabah kalktığımda babam işe gitmişti. Bahar ve ben kahvaltımızı yaptık. Öğleye doğru en yakın arkadaşım Ali ile annesi Gül Teyze bize geldiler. Annem limonata yaptı hemen. Bize limonatalarımızı verip Gül Teyze’nin yanına gitti. Bahçede limonatalarımızı içerken birden kulağım Gül Teyze ile annemin konuşmalarına takıldı.


Kapı açıktı. Bardağı masanın üzerine bırakıp kapının yanında onları dinlemeye başladım. ‘Ne oldu,neyi dinliyorsun?’ dedi Ali fısıldayarak. ‘Şşşşt, bir dakika!’ dedim. Taşınmaktan bahsediyordu annem. Kim taşınıyordu? Aliler mi? Hayır, biz taşınıyorduk. ‘Taşınmak mı?’ dedim içeriye girip. ‘Duydun demek, aslında akşam babanla sana sürpriz yapacaktık, şehre taşınıyoruz, baban orada daha iyi bir iş buldu, artık daha iyi bir okulda okuyacaksın.’ İyi bir okul… Neydi iyi bir okul? Bu okulumunki gibi bahçesi var mıydı? Öğretmenim, arkadaşlarım da o okulda mıydı ki “iyi bir okul” oluyordu o okul.Hem sonra sadece okulda mı yaşayacaktık? ‘Ben buradan taşınmak istemiyorum.’ deyip koşarak bahçe kapısının önüne çıktım, ağlamaya başladım. Annem taşınacağımız güne kadar sürekli beni teselli etmeye çalıştı. Ama hiçbir şey beni teselli etmiyordu. Arkadaşlarımdan ayrılmak, evimi, hele de değirmeni bırakıp gitmek, olacak iş miydi? Bir de Yasemin vardı, Yasemin ve ben başka başka yerlerde mi büyüyecektik? Taşınacağımız gün son defa çıktım değirmene, son defa baktım o tepeden gözlerimi kapatıp, son defa orada esen ılık rüzgârı hissettim. Ama rüzgarı arkama alıp koşmak gelmedi içimden. Ellerimi açıp kaldırdım havaya, rüzgar sadece parmaklarımın arsından geçip gitti. Zerresi bile takılı kalmadı ki parmaklarıma alıp şehre götürebileyim. ‘Orhan.’ dedi biri. Gözlerimi açtığımda karşımda Yasemin vardı. Yanıma oturdu. Ağladımı görmesini istemedim. Sakladım yüzümü. ‘Seni hiç unutmayacağım.’ dedi. Kalbim ilk defa bu kadar hızlı atmıştı.. ‘Ben de.’ Dedim, sesimi alıp ötelere savurdu rüzgar. Yaşadığım en mutlu ama en mutsuz andı. Tepeden indim, Ali ve diğer arkadaşlarımla vedalaştım. Eşyalar kamyona yüklenmişti bile. Arabaya binip arabanın penceresinden bakakalmıştım. En son Yasemin’in arabanın arkasından bakarken, Nilüfer Şen bana el salladığını hatırlıyorum.


ŞANS Akşamın bu saatlerini seviyordu Kader. Kendisiyle baş başa kaldığı, hayatını, geriyi-ileriyi daha iyi düşünebildiği, yargılayabildiği akşamın bu saatlerini seviyordu Kader. Gözlerini kapatır, izlerdi hayatı karanlıkta tek başına akşamın bu saatlerinde. Gözleri kapalı seyrettiği bu uzunca, bol ağlamaklı filmden ayırdı onu tahta kapının sesi. Uzandığı divandan kalktı bir çırpıda. Filmini kapatıp bahçe kapısına doğru yürüdü telaşla. Büyükçe bir tahta ka pıydı derme çatma yuvalarını ayı ran sokaktan. Kolayca kırılabile cek kapının önünde telaşla durdu Kader. 'Kader, aç benim, Nazım.' 'Sen miydin? Ödümü koparttın. Kovalayan mı var, ne bu pat pat çalış?' 'Üşüyorum,soğuk.Aç.' Sürgüye uzattı elini Kader. Eskimiş, pas tutmuş ince demir çubuğu geriye doğru iteledi. Karşısında üşümüş, yorulmuş bir adam vardı. , Yüzündeki çizgiler ele veriyordu zamanın azizliğini ve yine yüzündeki isler, ellerindeki yaralar ele veriyordu hayatın zorluğunu. 'Pirinç getirdin mi?' ... 'Almadın mı bir şeyler? Hani alıyordun maaşı?' 'Yok. Bekle hele biraz. Patron yine esti gürledi yok yere. Aklı sıra bahane buluyor, vermiyor para mara. Yok cebimde tek kuruş!'

Kader, Nazım'ın giderek yükselen titrek sesinden susması gerektiğini anlamıştı. 'Ne yapalım. Buna da şükür. Bizim amca kızı Halime yok mu hani? Basmış patronu buna tekmeyi. Ya sana da yapsaydı. Çoluk çocuk açtık vallahi billahi. Buna da şükür Nazım buna da şükür.' 'Sahi iş bulmuş mu Kamil?' 'Nerede? Yastık altında az biraz param vardı ya. Verdim birazını. Dört çocuk, karınları doysun bebelerin.' 'Sen önce kendi çoluğuna çocuğuna bak. Yastık altından para vermişmiş. Zenginiz ya biz. Saç paraları saç daha. Halime'ymiş Cemile'ymiş şuymuş buymuş ne b..' Evin aralık kapısından içeri girdi söylenirken Nazım. İki odalık evlerinde mutfağa yöneldi. On beş yıllık, zenginliklerinin göstergesi, bağıra çağıra çalışan dolabı açtı. Boş, bomboştu. Karın gurultusuna aldırmadan ailecek yattıkları odaya girdi. Boyasız, sıvasız bir odaydı. Yere ince bir kilim serilmişti. Üzerinde birkaç yorgan, yastık, bezden yapılmış yer yatakları vardı. Yer yataklarının üzerindeyse dünyanın en güzel dört şeyi vardı. Nazım'ın yorulduğunda, güçten düştüğünde, hayattan tiksinmeye, küfretmeye başladığı anda ayağa kalkmasını, gözyaşlarını içine akıtmasını, dudaklarını hafifçe yukarı doğru kaldırmasını sağlayan dört güzel şey: Cemil, Azize, Kevser, Esma. Yanlarına usulca kıvrıldı.


Bir süre, üstünde sadece Kur’an asılı olan sıvasız, boyasız duvarı izledikten sonra kapatıverdi gözlerini ve en değerli saatlerini yaşamaya bıraktı kendini. Sabahın kör saatinde Kader'in dürtmesiyle kalktı. Fabrika bekliyordu Nazım'ı. İş, ekmek bekliyordu. Bekliyordu da bekliyordu. Çocuklarına şöyle bir baktı. Yüzünde bir tebessüm, bir güç… Giyiniverdi, telaşla çıktı evden. Fabrika arabasını beklemeye koyuldu. Beş-on dakika soğuğa karşı mücadele ettikten sonra kurtardı derisini işkence den. Bir çırpıda attı kendini arabaya. Yerine kıvrıldı. Gözleri yarı açık dükkânlara bakıyordu yol boyu. Süslü püslü dükkanlar, ağaçlar, çiçekler, böceklerle süslenmiş. 'Hoşgeldin 2011,güle güle 2010.' 'Ooo Nazım, görür müydük seni buralarda? Ne o uğrar mıydın ..? ' Birkaç parça bir şey alacağım var da Kerim ağabey.' 'Aldın maaşı sonunda demek. Nasılsın, nasıl gidiyor Nazım?' 'Şükür Kerim ağabey ne olsun. Senin nasıl, çok alan var mı bu piyango denilen illetten?' 'Olma mı be! Millet kapış kapış, e iki gün sonra çekiliyor ya bu yeni yıl piyangoları. Vallahi ben de aldım kendime. Haa bak, sen de alsana şu şeyden. Sen şanslı adamsın bilirim. Bir de çıkıyormuş sana, boşa karıyı ver elini Viyana.'

'Tövbe tövbe. Nasıl laf o öyle? Ne Viyana'sı ne diyorsun Kerim ağabey, tövbe de. Hem ne şansı çıkar mı öyle şeyler bizim gibi fukaraya.' 'Yahu, fukara mukara deme. Çıkar elbet çıkmaz mı? Ne bilirsin çıkmayacağını, Allah'ın yüzüne gülmeyeceğini. Ha? Bak dört çocuğun var maaşını da almışsın al sen bundan bir çeyrek. Yeminle, bir kere bak..' 'İyi be ağabey. Ver sen ondan, en ucuzu neyse ver bir tane.' Patron koltuğundan sakince kalktı Nazım. Şatafatlı odasına şöyle bir göz attı. Masasına baktı. Yaldızlı çerçeveler içerisinde çocuklarının resimlerine, karısının, odanın neresine gitse onu takip eden, gülen gözlerine baktı. Fabrikaya göz atma zamanı gelmişti, işçilerin ne alemde olduğuna bakma zamanı. Bir de birkaç küçük görüşme..Ondan sonra doğru eve. Yorgun hissediyordu bugün. Şoförünü çağıracaktı, gelsin bıraksın eve. İşi ne? Bir kahkaha patlattı Nzım. 'Ne gülüyorsun kendi kendine be tırlattın mı adam?' 'Aklıma bir şey geldi, güldüm. Gülmek de mi suç bu evde? Ye haydi yemeğini, çok konuşma.' 'Var sende bir haller bugün ama haydi hayırlısı.' ... 'Kız, Kader. Bak sana ne diyeceğim? 'Ne diyeceksin? 'Gittim bugün, bizim Kerim ağabeyi gördüm. Konuştuk biraz hal hatır soruştuk. Her neyse bak ben ne aldım.'


Sofra bezinin biraz ilerisine savrukça atılmış yırtık ceketinin içinden heyecanla çıkardı piyangoyu Nazım. Karısına uzattı bir heves. 'Ne bu? İyice tırlattın sen. Kumar mı oynamaya başladın?' 'Ne kumarı kız. Bunu alıyorsun para mara çıkıyor içinden. Çok büyük paralar hem de.' 'Bize çıkacağı ne malum? Deli deli davranma, işine git gel. Bak çoluk çocuk aç kalacağız. Ne verirsin böyle şeylere para?' Kader'in giderek yükselen gür sesinden bütün gece laf işiteceğini anlamıştı Nazım. Bir yalan söyleyiverdi, ufak bir yalan. 'Yok, ben para verir miyim öyle şeylere? Kerim ağabey verdi. Ya vallahi o verdi. Yoksa dönüp bakmam.' ... Gece, dünyadaki dört güzel şeyin yanına kıvrılıp kafa sını yastığa koyduğunda Nazım, zihninden geçen düşünce kalabalığı onu boğmuyor, rahatsız etmiyordu. Tatlı bir heyecan, bir huzur veriyordu. 'Sen şanslı adamsın bilirim. Bir de çıkarmış piyango..' Ufak bir kahkaha patlattı. Kahkahasıyla elini ağzına götürmesi bir oldu. Sessizce tavanı izlemeye devam etti. Ne yapardı piyango ona çıkarsa? Ne komik soru. Ne yapmazdı ki? Bir taksi tutar giderdi fabrikaya. Eh tabi,zengin adam beklemesine gerek yok sabahın köründe otobüsü,servisi. Gerek yok soğukla mücadele etmesine, ellerini birbirine sürtüp ısınmaya çalışmasına. Zaten ne sabahın

körü. Canı ne zaman isterse o saatte kalkar, atlar taksiye gider fabrikaya. Bakar şöyle bir Celal'e, Bahri'ye, Cengiz'e ve daha nicelerine. Bakar ama yüzündeki yorgun, endişeli edayla değil, acır gözlerle bakar bu sefer. Bakar ya; patrona baktığı gözlerle bakar. Bağırır çağırır, eser gürler, hatta yüzüne tükürür patronun. Çıkar gider fabrikadan, arkasına bile bakmadan. Ne bakacak zaten? At bu geçmişi çöpe gitsin. Gider çocuklarına üst baş alır, en güzellerinden, en cafcaflı, en kalitelilerinden. Dünyanın dört harikasına layık her şeyi alır doldurur eve. Hangi eve? Bahçesinde iki yaşlı tavuğun koşturduğu, boyasız-sıvasız emekliliğini isteyen eve değil elbette, bahçesinde şöyle büyükçe bir köpeğin yüzme havuzu başında durduğu, boyalı sıvalı hayata 'merhaba' diyen bir eve doldurur çocuklarına layık her şeyi. 'Sonrası işimi kurarım herhalde. Hayat bana hayat. Hayat Kader'ime hayat.' 'Sen şanslı adamsın bilirim.' Gülümseyerek bıraktı kendini gününün en değerli vaktine. Sabahın kör saati, çocuklarının yüzüne kondurulan dört güzel öpücük, soğukla savaş, kurulan hayaller, mesai.. 'Ne zaman söyleyecekler bu piyangoyu?' 'Ne bileyim kadın. Aldık öylesine.' 'Aldın da bak bari, bir de çıkarmış. Çıkmaz, Allah'ın yüzümüze güldüğü nerede görülmüş ama sen bir bak hele yine de.' ... Sabahın kör saatinde telaşla kalktı Nazım. Ağzına bir iki lokma bir şey koyup çıktı evden.


'Ooo sabah şerifleriniz hayırlı olsun Nazım Efendi.' Açıkçası fabrika koşullarında; binlerce aynı surat ifadesindeki karartının arasında bu şen şakrak adamı görmek ilaç gibi geliyordu Nazım'a. 'Günaydın, günaydın Ekrem ağabey.' Elinin yanında duran gazeteyi hafifçe ittirdi. Yere düşen gazeteyi kaldırmak için eğildi. 'Kazananlar:...' Piyango, tabi ya. Daha bir iki gece önce yastığa başını koyduğunda tebessümle kurduğu hayaller geldi aklına. Elini ceketinin cebine götürdü. Bi let, evet bilet oradaydı. Bileti çı kardı usulca. Bir gazeteye baktı bir elindeki bilete. Sonra durdu, tekrar gazeteye baktı, tekrar bilete. Ve tekrar... Büyük ödülükazanan, evetbü yük ödülü kazanan elinde tuttuğu biletteki numaralarla birebir aynıydı. Öyleydi ya öyleydi, Allah unutmuş sanıyordu kendisini. Çoktan unutmuş.. Tekrar gazeteye baktı ve tekrar bilete. Kafasını kaldırdı bileti göğsüne bastırıp etrafına bakındı. Gazeteye doğru eğildi, ve tekrar tekrar baktı bilete, numaralara.. 'KAZANDIIIM!!!!VALLAHİ DE BİLLAHİ DE KAZANDIM YAHU KAZANDIM KURTULDUM CEHENNEMDEN KURTULDUM!!!' Etraftaki ifadesiz karartılar şimdi bir renk almaya başlamış, şaşkın bir edayla ona bakıyorlardı. Şimdi yakınında patırtılar, kütürtüler,söyleşmeler..'Ne oluyor burada? Ne bu gürültü? Ne bağırı-

yorsun Nazım? İşini yapsana be adam tutarım ku..' 'Tut haydi ne duruyorsun?' Şimdi suratlardaki renk aynıydı, patronun yüzü de dahil olmak üzere hepsi aynı renkti,aynı şekildeydi. Ekrem kolundan sertçe tuttu. 'Ne yapıyorsun oğlum? Delirdin mi sen? Çolu ğunu çocuğunu düşün adam şimdi atacak seni tekme tokat.' Patron, şimdi ona doğru hızla geliyordu. Şimdi susma, şimdi ezilme sırası değil, haykırma geçmişi arkada bırakıp gitme sırasıydı. Nazım ittirebildiği kadar ittirdi patronu. 'CEHENNEMİN DİBİNE GİT.' Yıldızlar, ay,gökyüzü, gece bugün her şey daha farklıydı. Bugün renkler farklıydı, gülüşler,insanlar farklıydı. Ay gülümsüyordu mesela, yıldızlar daha bir göz kırpıyordu, gece daha bir aydınlık bakıyordu, insanlar daha bir katlanılabilir olmuştu Kader’e. Kader ilk defa ismini seviyordu bu akşam. İlk defa ismine -siz ekini getirmeden baş koyuyordu bu divana. Yeni evimizin manzarası da böyle olur mu diye düşündü Kader. Güldü kendine, olmaz mı? Hem de daha güzel olur. Biz bu fukara halimizle ayı görüyorsak, zenginler daha bir güzel görüyor olmalı şu gökyüzünü, ayı diye düşündü yüzünde ince bir tebessümle. Sonra giderek büyüttü tebessümünü, giderek . Bugün ilk defa Kader, divana baş koyduğunda gözlerini kapatıp geçmişini izlerken gözyaşlarını içine akıtmaya çalışmıyordu. Geleceği hakkında kaygılanırken annesini, çocuklukhayallerini, oyunlarını aklının bir köşesinden atmaya çalışarak küfretmiyordu kendisine. Küsmüyordu


Tanrı'ya. Bugün, güzel bir akşamdı. Renkli, bambaşka. Bugün sıvasız duvar daha bir farklıydı sanki. Konuşuyor muydu ne? 'Güle güle' mi diyordu, 'Haydi kurtuldun şanslı adam.' mı diyordu yoksa 'Ağabey bana da bir el atsana, bakım yapsana' mı diyordu. 'Hangisi?' diye söylendi Nazım gülerek. Ne yapacaktı? Yarın erken kalkacak piyango idaresine gidecekti. Biletini verecek alacaktı parayı. Sonrası, sonrası mı? 'Hayat' nedir onu tadacaktı Nazım. Ve elbet çocukları, karısı.. 'Hayat' nedir onu tadacaklardı hep birlikte. İşten ayrılışı geldi aklına. Güldü, ardından bir kahkaha patlattı. Elini ağzına koymadı, güldü,güldü ve güldü. Bu ince yer yatağı batmıyordu bu akşam Nazım'a. Bu duvar kor kutmuyordu onu. Bu çocuklar verdikleri tebessüm le birlikte endişe taşımıyor lardı babalarının zihnine. Onlar da sanırım bugün, hayatlarının en güzel uykusunu uyuyorlardı. En umut dolu, en güzel... Sabahın kör olmayan bir saatinde yatağından usulca kalktı Nazım. Yavaşça mutfağa girdi ve dolabı açıp son kalan süt şişesini aldı eline. Güneş bir farklı doğmuştu bu sabah. İnsanlar bir farklı yürüyordu. Gökyüzü bir farklı maviydi. 'Öyle ya' dedi Nazım. 'Baksana bizim fukaranın gözü bir farklı görüyormuş.' Komşularının meraklı bakışları içerisinde dimdik yürüdü mahalle boyu.

Haberi duymayan kalmamıştır diye düşündü. 'O patron itine yaptıklarımı yani..' Güzelce bir binaydı piyango idaresi. Derli toplu. Ceketinin cebinde duran hazinesini kontrol ederek girdi içeri Nazım. Geriye döndü. Cam kapıdan,tebessümüne, düşlerine engel olmadan yürüdüğü yola baktı ve ilerledi binanın iç taraflarına doğru. İlerideki masada oturan orta yaşlı kadına doğruyöneldi. Kadın olabildiğince suratsızdı. ' Bayan, bakar mısınız? Bana piyango çıkmıştı da. Hani büyük ikramiye. Büyük para yani. Paramı almaya geldim de..' 'Biletinizi görebilir miyim?' Nazım, elinin titremesine engel olmaya çalışarak çıkardı bileti, kadına uzattı. Kadın şöyle bir göz gezdirdi bilete, bakındı, taradı bileti. 'Sanki nesine bakıyorsa? Yiyecek bileti karı.' diye düşündü Nazım. 'Kimden almıştın bu bileti?' 'Benim bir arkadaş, Kerim ağabey. O satıyor böyle şeyleri. Yani bilet milet.' Gülümseyerek devam etti kadın konuşmasına: 'Beyefendi bu bileti kimden aldıysanız geri götürün. Bu bilet sahte.' ...


ÇOCUK Gittikçe ağırlaşıyor soluduğumuz hava. Savaşın zalim kokusu dünyanın her yanına sinmiş. Gözlerimi ne yana çevirsem harap ve dağınık. Savaşın kahredici gücü insanları nasıl da yoruyor. Hava soğuk, toprak soğuk, su soğuk… Savaş ise cehennemden daha sıcak… Savaş ne zaman başladı anımsamıyorum. Ama haberlerde her gün Irak’ın işgali anlatılıyor. Her gün binlerce çocuk, binlerce kadın ölüyor. Ve dünya film seyreder gibi seyrediyor olanları. Beş yaşında bir kız çocuğu ağlıyor sessiz sessiz. İnsanlar ölüyor gözlerinin önünde. Minicik hayatına ne ölümler giriyor. Bütün acılar nasıl da biniyor küçücük yüreğine. Oyuncaklarını hayallerini bırakmış. Kaybetmiş hayatın güzelliğini. Ne de çabuk tanıştın ölümle çocuk, ne de çabuk öğrendin zulmü. Bir silah sesi duyuluyor, yavaş yavaş uyuyor çocuk. Gözlerini kapatıyor yavaş yavaş.

Deniz Özdemir


TEK BİR ŞEY Tek bir şey istemişti Eylül: Mutlu olmak. Nasıl olabileceğini bilmese de bir şekilde, bir yerde, herhangi bir zamanda, nasıl olursa olsun mutlu olsundu o. Önünde koskocaman çok da önemli olan bir sınav, sıkıcı bir hayatı vardı. Nasıl kurtulabilirim diye düşünüp duruyordu. Otobüste, yatağında, yürürken, her yerde… Birden bulmuştu mutluluğu. Hiç beklemediği bir anda, tam umudunu kesmiş hayattan bıkmışken… Çokta şaşkınlık getirmişti hayatına. Biraz hüzün, biraz mutluluk, biraz heyecan. Çok garipti bu duygu. Kalbi öyle çağırıyordu ki yerinden çıkacak gibi hissediyordu Eylül. Ona ne olmuştu böyle? Anlamıyordu. Nefretle gelen, onu mutlu eden bir çift göz vardı hayatında. Masmavi, heyecanla, utanarak bakan… Biliyordu artık, aşık oldum diye bağırıyordu her bir hücresi. Çığlıklarla boğuşuyordu kalbi. Her gün çığ gibi büyüyordu sol yanındaki o ışık. Berke’yi çok sıradan olarak görüyordu aslında. Dershanede sürekli birinci olan, tarzsız, kendine önem vermeyecek kadar

kendine bakmayan, bencilin önde gideniydi. Neden bilmiyordu, ama bir anda sıradan değildi artık Berke. Hayatının merkezinden öteye gidemiyordu Eylül için. Ama haksızlıktı bu. Ondan nefret ediyordu. Ötesi olamazdı ki. Eylül evrenden sadece mutlu olmak istemişti, aşık olmak değil. Ama ne yazık ki çok geçti. Berke’yle sürekli göz göze gelip karşılaşmalar bir tesadüf olamazdı. Belki de bu evrenin Eylül’e bir hediyesiydi. Bilemezdi ki Eylül. Eylül’ün arkadaşları da durumun farkındaydı artık. Şimdi tek ihtiyaç, zamandı. Sadece zaman. Her şey sanki kurgulanmış gibi gidiyordu. Bu oldukça şaşırtıcıydı. Artık Eylül ve Berke sık sık konuşuyorlar, vakit geçiriyorlardı. Eylül mutluluktan uçuyordu adeta. Biliyordu işte, bu evrenin ona bir sürpriziydi. Şimdi tek sıkıntısı sene sonunda girmesi gereken sınavıydı. Aslında sıkıntı sayılmazdı. Berke’yle ders bile çalışır hâle gelmişlerdi. Berke ona öyle iyi gelmişti ki… Berke sayesindeimkansız olmasına


rağmen istediği liseye gidebileceğine bile

dershanesiydi. Evet, Berke dershaneyi bırakmak zorundaydı.

inanmıştı. Aşkın büyüsü sarmıştı ikisini de. Belki çok küçüklerdi daha, belki daha çok erkendi. Birbirlerini sevmek ne kadar kötü olabilirdi ki? Kime ne zarar verebilirlerdi? Hayat onlara birbirlerini vermişti. Sınavdan hemen sonra bile hiçbir şey omzunda ağlamıştı Eylül. Onda bulmuştu milyonlarca insanlık şu dünyada bulamadığı teselliyi. Salya sümük ağlarkenki halini tek Berke görmüştü. Ama tek Berke güldürebilmişti en olmadık o anda. Artık dersler, okul, dershane. Hiçbiri olmayacaktı hayatlarında. 3 ay onlarındı artık. Doya doya vakit geçirebilecekleri, ölesiye eğlenebilecekleri zaman gelip çalmıştı kapılarını. Hayır gelme diyemezlerdi ya bu tatlı misafire.

Okulları da belli olacaktı artık. Eylül bu konuda çok hassastı. İstediği okula gidememek onu çok üzüyor, hatta öyle bir o kadar şaşkına çeviren, bir o kadar da sevindiren an gelmişti. Berke Eylül’ün o çok istediği okulu, Eylülse Berke’nin okuluna yakın hatta Berke’nin düşündüğü okulu kazanmıştı. İnanılacak gibi değildi. Bu evrenin Eylül’e hazırladığı ikinci sürprizdi.

Eylül’le Berke böyle düşünürken Eylül’ün ailesi Bodrum’a gideceklerini söyleyince hayalleri suya düşmüştü. Telefonlar her an konuşacaklarını bilseler de birbirlerini görememek öldürecekti onları. 3 ay böyle geçti. Birbirleriyle konuşmaktan hiç vazgeçmemişlerdi. Tekrar dershaneleri başlayacaktı demeyi çok isterdim. Ama artık sadece Eylül’ün

Okulların açılmasına az bir süre kalmıştı. Dershaneye giden Eylül o gün Berke’yi getirip sürpriz yapmıştı arkadaşlarına. Aslında tek sürpriz yapan Eylül değildi, sürprizlerin en büyüğü Berke’ye aitti. Berke çok değişmiş, Eylül onu değiştirmişti. Tarzsız, bencil, kendine bakmayan o inek tipli çocuk gitmiş, yerine yakışıklı, giyimine önem veren, kendinden emin bir çocuk gelmişti. Eylül’ün hayallerindeki Berke’ydi o. Gözlerine inanamasa da Eylül’ün Berke’siydi o. Yani daha yeni Eylül’ün olmuştu. Çünkü aynı gün artık aşklarını itiraf etmişler, kalplerinin birbirleri için attığını herkese söylemişlerdi. Okullar açılmıştı. Eylül okulların açılma-


sını biraz da istemiyordu. Berke artık her kızın isteyebileceği,

hayalindeki bir erkekti. Kısaca Berke’yi kaybetmekten öyle korkuyordu ki… Bu sırada Eylül’le Berke kimseyle yaşamadıklarını birlikte yaşıyorlardı. Hatta bir gün okul çıkışı sahilde yağmur yağarken sırılsıklam olacaklarını bilseler bile, hasta olmayı göze alarak el ele yürümüşlerdi. Peri masalından farksızdı ikisi için de. Zaman çok çabuk geçiyordu. Eylül hâlâ korkuyordu Berke’yi kaybetmekten. Berke ise her gün yeni yeni kızlarla tanışıyor, arkadaş oluyor hatta belki de etkileniyordu onlardan. Eylül’se Berke’nin hayalleriyle uyuyor, ondan gelecek tek bir mesajı bekliyordu. Günler geçtikçe Eylül Berke’yi kıskandığından daha çok kıskanıyor hatta ufak kavgalara bile neden olabiliyordu. Ufak kavgaların yerini ise bağırışlar, küsmeler, kırgınlıklar, gözyaşları almıştı artık. İkisi de çok yıpranmıştı. Ayrıyken yapamıyorlar, beraberken ise olmuyordu. Artık ayrılık kapıya dayanmıştı. İlle de aşk, ille de aşk diye bağırıyordu.

Alıp gitmişti sonunda o eşsiz duyguyu. Onunla birlikte onlarca hayalleri, belki de anıları. Aradan 3-4 ay zaman geçmişti. Gözyaşlarıyla, pişmanlıklarla ve aşkın ardında bıraktığı onca şeyle. Acı hiç bu kadar üzülmemişti ayrılığa. Eylül kendine gelebilmişti, arkadaşlarının yardımlarıyla. Gelmeliydi zaten. Eski Eylül olmalıydı. Berke’yi unutabilmiş değildi tabi ki. Ama en azından artık gülümseyebiliyordu. İçindeki derinlikler Berke’nin hâlâ onu sevdiğini söyleyerek güç veriyordu. Bir gün o güç sayesinde aramıştı Berke’yi. Onu hâlâ çok sevdiğini, onu çok özlediğini söylemişti. Berke de karşılık vermişti ama ne yazık ki artık eskiye dönemezlerdi. Yani Berke böyle söylemişti. Evet, haklıydı. Artık eskiye dönemezlerdi. Berke artık Eylül’ün Berke’si değildi. Gözleri çoktan bir başkasına bakmaya başlamış, dudakları çoktan bir başkasına “Seni Seviyorum” demişti. Ne yazık ki Berke artık bir başka Eylül’le hayaller peşindeydi. Eylül’se hâlâ peşindeki hayallerdeydi…

Gizem YANAR


Lunaparkta olduğunu düşün. Gece yarısı olmasına rağmen bir sürü insan var oyuncaklarda. Yanına yaklaştığın her oyuncaktan başka bir müzik yükseliyor. Bilet almaya giderken atlıkarıncanın yanından geçiyorsun. Bir kızla erkek yan yana binmişler. Çocuk değiller, hayır. Sadece âşıklar. Gişenin önüne geldiğinde atlıkarıncadan gelen kısık müzik yerini korku tünelinin garip seslerine bırakıyor. Kahkahalarla gülen cadının sesine gorilin çığlığı karışıyor. İçin ürperiyor. Biletlerini cebine tıkıp ufonun yanına gidiyorsun. Sıra var. Çığlık atan insanlara gülümseyerek bakıyorsun. İçini bir heyecan kaplıyor. Sıra beklemek istemiyorsun, hayır. Çarpışan arabaların yanındaki gülen kalabalığa bakıyorsun. Evet, işte eğlence buna denir! Ama hala sıra beklemek istemiyorsun. Zaten gece yarısı bu kadar insan ne demeye gelir ki lunaparka?

Gondoldaki boş yeri görünce oraya yöneliyorsun. Sallanan gemi daha binmeden içinden bir şeylerin kayıp gitmesine neden oluyor. Bu hissi seviyorsun. Tam merdivenlere yönelmişken görevli önüne zinciri koyuyor. Hayır, oyuncak çalıştı, artık ona binemezsin. Derin bir nefes alıyorsun. Hevesinin kırılmasına izin vermeyeceksin. Sağ tarafındaki uçan halıya bakıyorsun. Evet! Zaten en başından beri aklın ondaydı. Uçan halıya binen kalabalığın arkasına takılıp küçük adımlarla ilerliyorsun. Sonunda, biraz heyecan! Biraz gerçek heyecan! Damarlarındaki adrenalinden yerinde duramıyorsun. Şu lanet oyuncak neden bir an önce çalışmıyor ki? Görevlinin "Bir sonraki turu beklemelisiniz..." dediğini duyuyorsun. Ne yani? Bir tek sana mı yer kalmamış? Dişlerini sıkarak topuklarının üstünde dönüyorsun.


Hayır, her şey gayet iyi. Herkes biraz sıra bekliyor sonuçta. Boşalan radarı görünce adımlarını hızlandırıyorsun. Sonunda, en ön koltuğa yalnız başına oturduğunda gülümsüyorsun. İşte, şimdi başlıyoruz. Oyuncak yavaş yavaş hareketlenirken saclarını karıştıran rüzgâr heyecanını arttırıyor. Bunu hissetmeyi uzun zamandır bekliyordun. Tren raylarda hızla aşağıya inerken bağırabildiğin kadar bağırıyorsun. Sanki yıllardır içinde tuttuğun bütün heyecanını bir anda boşaltmaya çalışıyormuşsun gibi. Oyuncak yükselirken bir an düşme korkusu sarıyor içini. Ya bozulursa? O zaman ne olacak? Lütfen, diyorsun. Lütfen bindiğime pişman olmayayım. Ama tren yeniden hızlanıp içindeki heyecanı tetikleyince bu düşünce aklından uçup gidiyor. Sonu ne olursa olsun bu duyguyu hissetmeye değer, diyorsun, sonu ne olursa olsun... İndiğinde bacakların titriyor. Ne heyecandı ama! Biraz sakinliğe...

Hayır, daha fazlasına ihtiyacın var! Ufoya binmek için bekleyen kalabalığa karışıyorsun. Ne kadar beklemen gerekirse gereksin, buna binmek istiyorsun. Oyuncağa binip kemerini bağladığında miden garip bir şekilde kasılıyor. Sanki az sonra ters döneceğini hissetmiş gibi. Hızla dönen oyuncak seni baş aşağı getirdiğinde seni tutan tek şeyin incecik bir demir olduğunu fark edip garip bir kahkaha atıyorsun. Hayatın şu anda buna bağlı. Bu düşünceyle içini saran heyecan bir kahkaha daha atmanı sağlıyor. Diğer yandan eğer sağ salim inersen daha iyi olmaya çalışacağını hatırlatıyorsun kendine. Sonuçta... Hayat çok kısa olabilir. Kendini dönme dolabın önünde bulduğunda şaşırıyorsun. Buraya ne zaman gelmiştin ki? Gülümseyip omuz silkerek biniyorsun oyuncağa. Daha yukarıya yükselirken gözlerini kapatıyorsun. Rüzgâr şiddetleniyor.


Biraz garip hissederek gözlerini açıyorsun. Aşağıya baktığında gözlerin büyüyor. Dönme dolabın en tepesindesin ve oyuncak durmuş. Aşağısı karanlık. İnsanlar gitmiş, oyuncaklar kapatılmış. Sadece atlıkarınca açık. Atlar üstleri boş olmasına rağmen dönüyorlar ve dört notalık melodi artık o kadar da masum gelmiyor. Ve... Bir ses daha var. Korku tünelinden gelen, gorilin sesiyle bölünmüş iğrençkahkahalar. Ürperiyorsun. Gözlerini kısarak büyük saate bakıyorsun. Gece yarısı. Yüzünü acıtan rüzgâr gözlerini kapamana neden oluyor. Ama bu nasıl olabilir? Buraya geldiğinde de gece yarısı değil miydi? Bu... Bu akşam hiç bitmeyecek miydi? İçini bir korku sarıyor, tıpkı beni sardığı gibi. Yapayalnız olduğunu fark ediyorsun, sen gittiğinde benim yaptığım gibi. Kollarını vücuduna sarıp yere oturuyorsun. Gözünden bir kaç damla yaş süzülürken gecenin erken saatlerindeki

mutluluğunu düşlüyorsun. Tutunabileceğin başka bir şeyin yok. Tıpkı benim her gece anılarımızı yeniden gözümün önünde canlandırdığım gibi. Aslında bu anlattığım, seni sevmenin nasıl olduğuydu. Seni sevmenin nasıl zor ve karşı konulamaz olduğu. Aslında bu anlattığım, benim yaşadığımın nasıl bir şey olduğuydu. Yaşadığımın nasıl zor ve karşı konulamaz olduğu. Aslında bu anlattığım, senin nasıl olduğundu. Senin nasıl zor ve karşı konulamaz olduğun. Aslında bu anlattığım, bizim nasıl sen ve... ben olduğumuzdu. Bizim nasıl zor ve karşı konulamaz olduğumuzdu... Aslında bu anlattığım... Aslında bu anlattığım, bizim nasıl bizden vazgeçtiğimizdi. Benim, nasıl bizden vazgeçtiğimdi. Benim, nasıl senden vazgeçtiğimdi. Benim, nasıl benden vazgeçtiğimdi. Ve benim nasıl sana muhtaç olduğum... Bengisu Darga


ASIRLIK MEKTUP

Yağmur geliyor. Yılın en sevdiğim mevsimidir bu gelen. Hüzün kokar buram buram. Her rüzgârı tenimde hissederim uğultuyla. Tek sırdaşım yapraklarda terk eder beni. Tam da bu mevsim… İçim çekilir yavaşça. Kelimenin tam anlamıyla sararıp solarım. Kaybolurum mevsimin renksizliğinde. Yüzyıllar geçti aradan… Bu kısır döngüye alıştım artık lakin alışamadığım tek şey şu sessizlik… Bu nedenle bahardan korkarım ben. Yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle, koşuşur insanlar eteklerimde. El ele, kol kola… Yoktur bu civarda arkadaş. Koca parkta bir ben kaldım. Ben ve yalnızlığım. İşte bu yüzden severim ben bu mevsimi. Bahar gibi nankör değildir. Ben yine tekim ama en azından diğerleri de tek. Kimse uğramaz yanıma. Kimse geçmez bu yoldan. 3-4 ayda olsa kıskanmam kimseyi. Çıplak bir beden ve çıplak bir ruh… Üzerime pek yakışıyor bu ikili. Dolabımın en favori katındalar. Hiçte isyan etmem bu yüzden. Yalnız doğma-dım ki ben. O zamanları anımsıyorum da, kocaman bir aileydik. Salıncaklar kurarlardı kollarımıza. Kocaman aileleri ağırlardı gölgelerimiz. Şimdi bir deri, bir kemik kaldım. Önceleri çok ağır gelmişti bu yalnızlık. Yıllar alıştırıyor işte… Hâlâ

arada bir özenmiyor değilim o ormanlara. Ama kader işte… Öğrendiğim en iyi şey sessiz kalmak. O kadar çok şey gördü ki bu gövde… Dile gelsem, bir daha kimseler susturamaz beni. Neler neler saklıyorum bu kalın kütüğün içinde… Bazı geceler ağlıyorum fark ettirmeden. Ufak bir yaş süzülür dallarımdan. Yağmurlu günlerde hele… Gök gürler, ben ağlarım. Kimse anlamaz o yaşlar sızarken çıkıntılarımdan. Sırılsıklam olurum tepeden tırnağa. Tertemiz bir ben doğar her gökkuşağında. Renklerin tazeliği açar içimi. Bir anlıkta olsa unuturum çaresizliğimi, yalnızlığımı, sessizliğimi… Demem o ki: Korkmayın dostlarım dostsuzluktan… Nelere alışıyor canlı, buna mı alışamayacak? Hani her gece sizi ziyaret eden o parlak, köşeli misafirler var ya, işte onlar alır yalnızlığınızı. Başınızı her kaldırışınızda görürsünüz göz kırptıklarını. Her sabah görürsünüz güneşin merhabasını. Üşenmez o, her gün gelir, ufak bir öpücükle uyandırır sizi. Korkmayın dostlarım. Eğer bunlarda yetmezse, en yakın parka gidin. İşte ben size en yakın parktayım. Hepinizi beklerim. Sevgiler… Asırlık Çınar…


ÖĞRETMEN KONULU KOMPOZİSYON YARIŞMASI İKİNCİSİ Dilara KOZAL

SENİN SAYENDE yanında. Ufacık bir korku kalmamıştı Minicik ellerim vardı bu kapıdan ilk girdiğimde. O saf kalbim küt küt atıyordu heyecandan. Benim gibi birçok minik el vardı bu kapının ardında, bir cennet dolusu saf kalp… Anneydi bu elleri yüreğine bastıran. O güne kadar annemdi yoldaşım. Sonra annem gitti, ve ellerim üşümeye başladı. Çok korktum bu kalabalıktan. Çok korktum minik kalplerin gözlerindeki korkudan. Sonra bir anda kapı açıldı ve bir bayan içeri girdi. Dikkatle bakıyorduk gözlerine. Parlıyordu o gözler. Bir yerden tanıdık geliyordu o gülüş ama tam çıkaramamıştım. Sınıfın ortasında durdu ve ‘ Hoş geldiniz çocuklarım ’ dedi. İşte tam o sırada hatırlamıştım bu gözlerin, bu gülüşün sahibini. Annemdi o gülen, annemin sıcaklığıydı o gözlerindeki. Tıpkı annem gibi bakıyordu bana. O sırada anladım ki annem beni soğuk duvarlar arasına değil, kocaman, sıcacık bir aileye emanet etmişti. Bu öyle bir aile ki, annem gözü kapalı güvenmişti bu insanlara. Hiç tereddüt etmedi öğretmenimin sevgisinden, hiç tereddüt etmedim onun yakınlığından. O küçük ellerim artık üşümüyordu onun

içimde. Tüm küçüklüğümü sarıp sarmalamıştı benim. Okumayı öğretti bana. Okuyup anlamayı… Önce defterleri okuduk, sonra büyük kitaplar, ve en sonunda da insanları okumayı öğretti bana. Hayatı okuyup anlamayı… Çok uzun bir süre beraber ilerledik satırlarda. Onun okuduklarını tekrar ettim itinayla. O örnek oldu bana, beni bulmamda. Her sınıf geçtiğimde yeni bir paragraf başı yaptık. Hep yazdık, hep okuduk. Yaptığım hatalarda da o hep yanımdaydı. Her düştüğümde ayağa kaldırdı beni. Her doğrulduğumuzda yeni bir sayfa açtık hayata. Artık anlıyorum da okuduklarımı. Ondan anladığım her cümle biraz daha büyüttü beni. Öğretmenim büyüttü beni… Yıllar geçti. Hala o ilk günkü gibi parlıyor onun gözleri. Hala yorulmadı beni kaldırmaktan. Onun sayesinde hala okuyorum cümleleri. Hala okuyorum insanları… Çok daha anlamlı geliyor artık hepsi. Çok daha gerçek. Öğretmenim büyüttü beni. Aldı o saf kalbi, güzelce yoğurdu, şekil verdi. Artık kocaman bir kalbim var öğretmenim. Hepsi senin sayende…


Seni Gördüğüm An, Durur Zaman… Keşke, derim seni gördüğüm an, Keşke söyleyebilsem sana. Fakat heyecanım durdurur beni, İzin vermez yaklaşmama… Belki, derim seni gördüğüm zaman, Sanki biri öldürür beni… Bazen, derim sana baktığım an, Bazen, o da bakıyor bana. Bazense hiç görmem seni, Derim “Ah keşke burada olsa…” Of, derim gözlerine baktığım zaman, Of, n’olursun anlasana. Ama sen görmezsin beni, Ben gizlice aşığım sana. . . Ah derim önümden geçtiğin zaman, Ah, gidişin götürür beni. Kokun hiç çıkmaz aklımdan, Bir kez olsun duysan beni.

İlknur Kaçmaz


Yalan Sevgiyi özlemek yalan, O yokken de sevebiliyor insan. Bir burukluk oluyor yürekte, evet, Ama yaşadığını bildikçe mutlu oluyor insan. Her giden bir boşluk bırakır. Ve sevmişsen gerçekten, Her söz onu anlatır… Dinlediğin her şarkı, Seni elbet ağlatır. Sanki her şarkı Sana her an onu hatırlatır. Sevmeden yaşamak yalan, Sevdiğini tutmak vardır içinde. Han sevmiyorum der ya insan, Aslında yanar içten içe… Sevgiliye arkanı dönmek yalan, Her an yüzüne bakarsın aslında. Fark etmezsin belki ama Hep onu sayıklarsın aklında… İlknur Kaçmaz


KENDİN YAP Kupaların yanından akan içeceğin ne kadar sinir bozucu olduğunu hepimiz biliriz. Bir de sıcak kupayı tutmak için soğumasını beklememiz gerekir. Bu arada kupayla birlikte içeceğimiz de soğur. Gelin en iyisi kendi kupa atkımızı yapalım. Gerekli malzemeler: eski bir atkı, makas, lastik, düğme. İlk önce atkımızdan kupamızın çevresi uzunluğunda kesiyoruz ve kestiğimiz yeri arkadan dikiyoruz. Sonra kupamızın bi ucuna düğmemizi dikiyoruz. Diğer ucuna da 5cm uzunluğundaki lastik ipi atkının arkasından dikiyoruz.

Ve kupa atkımız hazır  Şimdi rahatça ayaklarınızı uzatıp içeceğinizi yudumlayabilirsiniz. Cansu Köken


RESİM ATÖLYESİ NOKTA ÇALIŞMASI

MERVE TANIŞ


RESİM ATÖLYESİ

ATA UĞUZ

ÖZGE BAĞ

BÜŞRA YÜKSEL


BERKAY SEL’İN


OBJEKTİFİ



Balçova Anadolu Lisesi Sessiz Dergisi Sayı 5