Page 1


ABÛ’L FARAC TARİH! Cilt I


B*ı eser, 1932 de İn g ilte re 'd e O xford Ü n iv ersitesi B asım evinde b asılm ış olan nüshadan* m ü ellifin M uhtasar-fid-D iivel a d lı a ra p ç a e se riy le de k a rş ıla ş tırıla ra k tu rk ç e y e ç e v rilm iştir.

Birinci baskı : 1945 îkinci baskı : 1987


A T A T Ü R K K Ü L T Ü R , Dİ L VE T A R İ H Y Ü K S E K K U R U M U T Ü R K T A R İ H K U R U M U Y A Y I N L A R I II. Dizi - Sayı 1 12

GREGORY ABÛ’L FARAC (BAR HEBRAEUS)

ABÛ’L FARAC TARİHİ Cilt

î

SÜRYANCADAN İNGİLİZCEYE ÇEVİRİ

ERNEST A. WALLÎS BUDGE

TÜRKÇEYE ÇEVİREN

ÖMER RİZA DOĞRUL 3. Baskı OSMANLI

DEVLETİ ’ NİN

700. KURULUŞ Y I L D Ö N Ü M Ü T Ü R K

T A R I H

K U R U M U

1999

B A S I M E V İ

- A N K A R A


ISBN 975-16-1175-X Tk. No. ISBN 975-16-1176-8


İÇİNDEKİLER L E V H A L A R IN L İ S T E S İ ............................................................................... V I T Ü R K Ç E Y E Ç E V İR E N İN Ö N S Ö Z Ü .....................................................V II ÖNSÖZ ............................................................................................................... 1 Bar Hebraeus’un h a y a t ı .................................................... ..... 9 Bar Hebraeus’un ö l ü m ü ..................... .......................................... 25 29 Bar Hebraeua’un e s e r l e r i .......................................... ..... M akhtebhanuth zabhne, yahut Bar Hebraeus tarafından yazılan «D ünyanın kronolojik ve politik t a r i h i » ..................................... ..... 35 Bar Hebraeus tarafından yazılan kronografya’nın birinci kısmı* nın neşri ..................................................... ..... 37 Bar Hebraeus’un kronografyası’nın birinci kısm ının Bedjan tara­ fından neşrolunan süryanca m e tn i..................................................... ..... . 40 Bar Hebraeus’un şahsiyeti ............................................................... 43 M aklub D ağı üzerindeki M ar M attai M a n a s t ı r ı ...........................54

METNİN TERCÜMESİ H üküm darlar n esillerin in ta rih k ita b ı EVVELÂ

Ö N S Ö Z ............................................................................... .....

.

67

K ro n o g ra fy a m n b irin ci kısm ı I II III IV V VI V II V III IX X

— — — — — -

 D E M ’D EN M U S A ’Y A K A D A R E V L İ Y A ................................ 69 Y U Ş A ’D A N S A M U E L ’E K A D A R K A D I L A R ...........................83 İR A N İL ER İN K I R A L L A R I ................................ .......................... . 87 K E L D A N İ ( BABİL ) K IR A L L A R I . . . . . . . . . . 99 M ED LE R İN K I R A L L A R I ............................................................... 101 İR A N L IL A R IN K I R A L L A R I ..........................................................102 İR A N L IL A R IN K I R A L L A R I ..........................................................109 R O M A İ M P A R A T O R L A R I ..................... ..... 119 Y U N A N L IL A R IN İK İN C İ S A L T A N A T I .......................... . . 161 A R A P H Ü K Ü M D A R L A R I ............................................................... 170

Bir fasıla .................................................................................................... 171 A rapların, bu sırada nazil olan dininin t a r i h i ...........................172 Nusayriler diye anılan kimselerin t a r i h i ................................ 241 Selçuklarm İran’da kurdukları saltanatın başlangıcına dair . . 292


I. — Maklub D ağı üzerindeki M âr M attai M anastırı’nın cenup tara­ fınd an um um î görünüşü. ( Eserin yazarı burada göm ülüdür). II. — Eserin aslından bir örnelc : Bodleian’daki sayfası ( H u n t No. 1. ).

yazmanın

454 üncü

III. — Eserin aslından diğer bir örnek : Bodleian’daki yazmanın 192 in ­ ci sayfası ( H unt No. 52. ). IV . — M aklub D a ğı üzerindeki fından görünüşü.

M âr M attai M anastırı’nın

şimal tara­

V . — M aklub D a ğı üzerindeki M âr M attai M anastın kilisesinin şimal duvarında ve Bar Hebraeus ile kardeşi Bar S avm a’nın mezarı üstündeki kitabe. V I. — M âr M attai M anastırı kilisesinin

şimal duvarı

üzerindeki yazıt.

V II. — M âr M attai M anastırı kilisesinin şark duvarında ve Mâr M attai’nin mezarı üzerindeki yazıt. V III. — M âr M attai M anastırı kilisesindeki bugünkü m ihrab ve sunak. X I. — M âr M attai kilisesinin zemin plânı : A . sunak, B. okuma sıra­ ları, C. vaftiz yeri, D . T ürbe, E. Mâr M attai’nin mezarı, F. Bar Hebraeus’un mezarı.


TÜRKÇEYE ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ u eser, Malatya’lı G r e g o ry A b û ’l -F a r a c ’m yazmış olduğu Kronografyanm tercümesidir. Millî tarihimiz bakı­ mından faydalı bir kaynak olduğu için, aslına tam mutabakati gözetilerek tercüme edilmiştir. Eserin Süryancadan İngilizceye E r n e s t A. W a 11 i s B u d g e tarafından çevrilen nüshası esas tutulmakla beraber, müellifin arapça yazdığı Muhtasar-üd-Düveli daima gözönünde bulundurulmuş ve î b n - e l - E s i r , Ebu -el F e d a gibi arap terihçilerinin eserlerine de müracaat edilerek has isimlerin mümkün olduğu kadar doğru yazılmasına çalı­ şılmıştır.

B

Eserin müellifi olan A b û ’ l - F a r a c , Süryancanm en çok tanınmış mütehassıslarından Dr. W r i g h t ’ın dediği g ib i: "Su­ riye’nin yetiştirdiği en geniş bilgili ve çeşit çeşit bilgili bir adamdı.,, Diğer bir müsteşrik yâni N o r m a n M a c L e o n, müellif derecesinde bilgi toplayıcı bir adama tesadüf edilemiyeceğini söyliyerek, kendisinin devrinde bilgi namına ne varsa hepsine rağbet gösterdiğini ve hepsini toplamağa çalıştığını, bu yolda bir başkasının ona üstün gelemiyeceğini anlatır, da­ ha sonra onun hakkında şu hükmü verir: “ Düşünüş bakımından basit, ve tenkit kabiliyetinden mahrumdu. Göze çarpacak bir orijinalite sahibi olmadığı için ilâhiyat, felsefe, fen ve tarih namına ne toplamak mümkünse hepsini topladı... Fakat bugünün ilim adamlarını ancak “ Ta­ rih „ i ilgilendirmektedir. „ “ Tarih „ in mahiyeti ve değeri, müellifin hüviyeti ve şah­ siyeti, mukaddimelerde belirtilmiş olduğu için burada müellifin bilhassa millî tarihimiz bakımından çok kıymetli bir kaynak vücude getirmiş olduğunu söylemek isteriz. Biz büyük değer ihaiz olan bu eseri dilimize çevirmeğe muvaffak olduğumuzdan do­ layı derin bir bahtiyarlık duyduk. Fakat bu bahtiyarlığı, T ü r k T a r i h K u r u m u ’na borçlu olduğunuzu da zevk ve iftihar ile kayıt etmeyi bir vazife tanıyoruz. Eserin değerini ve öne­ mini takdir ederek bir an evvel Türkçeye çevrilmesi için naçiz


çalışmalarımızı alâka ve teşvik ile takip eden Türk Tarih Ku­ rumu Başkanı Profesör Ş e m s e d d i n G ü n a l t a y ile Profesör M ü k r i m i n H a l i l Y ı n a n ç ’a karşı duyduğumuz minnet ve şükranı iâyikiyle ifadeden âciziz. Bütün yayınlariyle memleket irfanını hakkiyle yükselten ve başlı başına bir ilim hareketi yaratan Tük Tarih Kurumu, bu eserin neşriyle de, kıymetli bir bilgi kaynağını Türk irfanına kazandırmış oluyor. Bu başarıya yardım etmiş olmak, bu âciz muharrir için en büyük iftihardır. Eserin İngilizce tercümesi 500 küsur sayfalık büyük bir cilt teşkil etmektedir. Biz bunu iki cilt halinde yayınlamayı uygun görerek eserin bir an önce çıkmasını isteyenlere 337 sayfalık ilk cildi sunmuş bulunuyoruz. İkinci cilt daha ziyade Türk tarihini ilgilendirdiğinden bizim için daha önemlidir. İndeks­ ler ikinci cildin sonuna eklenecektir. Ö M ER R /Z A D O Ğ R U L


ÖNSÖZ u eser, M a k h t e b h a n u t h Z a h h n e’nin birinci kısmının 1 tam tercümesidir. Eserin bu kısmı, hilkatin iptidasından Milâdın 1286 yılma kadar dünyanın kronolojik ve politik tarihini ihtiva eder. Eserin müellifi, umum tarafından Bar Hebraeus ( Bar Ebhraya), yani: yehudi oğlu, (tabip Ahron’un o ğ lu ) diye tanılan G r e g o r i u s A b - u l - F a r a c’dır. Tercümenin aslına mutabık olması için elimden geleni yaptım. 1897 de Cambridge’de Prof. William Wright ile eserin metnini ve bütün kısımlarını okudu­ ğum sırada ve daha sonraki senelerde bu kısmı tercümeye çalıştım. Payne Smith’in muazzam eseri olan Thesauras Syriacus’un ve bayan J. P. Mşrgoliouth tarafından toplanan Zeyl'inin yardımı sayesinde lisan bakımından karşılaştığım güçlük­ lerin çoğunu yenmek mümkün oldu. Metnin mânasını vuzuh ile anlatmak için ilâvesine lüzum gördüğüm kelimeleri kere içine aldım 2 ve tercümesinden şüphe ettiğim her yere sual işareti koydum. Fransız, Italyan, Türk, Arap, Ermeni, Tatar ( M oğol), Hint ve Çin isimlerinin Süryancadan nakli ve tam mukabillerinin tesbiti, Bedjan’m bulmuş olduğu çok faydalı karşılıklara rağmen, beni birçok güçlüklerle karşılaştırmıştır. Bunların İngilizcelerini bulmak yolunda birtakım yanlışlar yap­ tığımı sanıyorum, iki tırnak arasına alınan ve daha kalın punto ile dizilen rakamlar Bedjan’ın metnindeki sahifeleri* göstermek­ tedir3.

B

Bu eseri okuyanlar, lisani ve tarihî mahiyette notlar ilâve olunmamasından, eserin bir şerhi ihtiva etmemesinden, müellifin sözü eksik, ifadeyi bozuk veya tamamiyle yanlış bıraktığı yer­ lerde bu kusurların gösterilmemiş olmasından dolayı, belki şikâyet edeceklerdir. Okuyucuların bu şikâyet hakkına saygı 1 Eser, yani K ronografya üç kısım dan m üteşekkildir. Birinci kısmı, dünya tarihidir. İkinci ve üçüncü kısım ları din ve kilisa tarihidir. M üellifin bu eserine dair ayrı bir fasılda m alûm at verilm iştir, ö . R. D. 2 Eserin Türkçe tercümesinde bunlara lüzum hissedilmem iştir. Ö . R. D. 3 Türkçe tercümeye bu rakam ları koym akta bir fayda yoktu, ö . R. D.


2

A B U ’L-FA R A C T A R İH İ

göstermekle beraber bu hattı hareketin Kronografya’yı sonu gelmiyecek derecede uzatacağını, notların veciz olsa da faydalı olması için esasen büyük olan bu eserin hacmini iki misline çıkaracağını söylemek isterim. Bar Habraeus’un bu (Süryani ünvanını tercüme ettiğimiz takdirde denilmesi icabettiği gibi) Kronografyası, İbrani pat­ riklerin İbrani, Asur, Babil, Irak, Yunan (İyonya ve Bizans) hükümdarlarının, halifelerin, Hanların vesairenin isim listelerini ihtiva etmektedir. Fakat bu hükümdarlarla hüküm sürdükleri devirler eserin yalnız küçük bir kısmını doldurmaktadır. Hakikatta Bar Hebraeus’un Kronografyası kronolojik ve tarihî bir ansiklopedidir. Buna, kronografya ile alâkası olmıyan ve mü­ him bir yekûn tutan çeşit çeşit malûmat katılmıştır. Eseri dol­ duran bu malûmat ve bizzat Bar Hebraeus’un hükümdarlar ile milletler hakkında anlattığı şeyler esere en çok değer ve­ ren en belli başlı vasıftır. Çünkü muharrir tarihler, dinler ve dillerle milletlerin halleri, âdetleri ile meşgul oluyor, büyük muhariplerin ve tabiplerin biyografilerini bunlara ilâve ediyor, muharebeleri, muhasaraları ve şehirlerin zaptını tasvir ediyor, kuyruklu yıldızların görünüşünü, gökyüzünde göze çarpan ha­ rikulade manzaraları, zelzeleleri, kıtlıkları, kar yağmalarını, Dicle ve Fırat’ın buz tutmalarını, kıtlık ve darlık sıralarında gıda maddelerinin fiyatlarını anlatıyor, saray iskandailarından bahsediyor ve (birçokları mahiyet itibariyle şarklı olan) gül­ dürücü hikâyeler naklediyor. Onun güneş ile diğer ecramı semaviyenin görünüşünden keşfolunan hâdiselere ait mülâha­ zaları okuyucuya, Old Moore 1un almanağını hatırlatacak ma­ hiyettedir. Hiçbir şey, muharrire kayda değmiyecek derecede kıy­ metsiz, mânâsız veya ehemmiyetsiz görünmemektedir. Onun için eserinin bir yerinde kafası, ağzı, boynu insana benziyen, fakat eli, ayağı olmıyan bir hilkat garibesinin doğduğunu kaydeder. Gûya bu garibe doğduğu anda bir kehanette bulu­ narak “ dört yıl içinde bütün beşeriyeti mahvedecek olan kıt­ 1 O ld Moore, 1700 den başlıyarak almanak neşreden ve gelecek yıllara dair kehanetlerde bulunan bir naşirdi. 1657 de doğup 1715 te öldüğü tah­ min olunuyor. — Ö . R.


lık olacağını,, söylemiş, buna karşı gelmek için erkek, kadın, çocuk ve hayvanların şehir dışına çıkıp yağmur yağması için Allahın huzurunda ağlamaları lâzım geldiğini anlatmış, Halife K a i m bu hâdiselerden haber aldığı zaman herkesin şehirden çıkıp dua etmesini istemiş, fakar Bar Hebraeus tarafından bü­ yük bir dikkat ile mülâhaza olunduğu veçhile, halkın çoğu bu habere inanmadıkları için şehrin dışına çıkmamışlardı. Müellif daha başka yerde iki kafalı, dört elli, dört ayaklı bir çocuğun doğmasından bahseder ve daha başka bir yerde Milâdın 927 senesinde Bağdat’ta hüküm süren soğukların yumurtaları, yağ­ ları ve sirkeleri donduracak derecede şiddetlendiğini söyler. Onun haber verilen şeylere safdilce inandığını gösteren hali sık sık göze çarpar. Çünkü kuyruklu bir yıldızın görünme­ sinden sonra Thedoeosius’un atından düşerek boynunun kırıl­ dığını, diğer bir kuyruklu yıldızın birkaç gün görünmesinden sonra çekirgelerin üşüşüp her şeyi kemirdiklerini, fecri şimalî­ nin bütün bir gece gökyüzünde alev saçtığını, diğer bir kuy­ ruklu yıldızın görünmesinden sonra İranlıların Grekleri mağlûbederek birçok şehirleri zaptettiklerini, diğer bir kuyruklu yıl­ dızın görünmesinden sonra Fırat’ın donduğunu nakleder. Onun naklettiği bu mânâsız şeylere ne derece inandığı hakkında bir şey söyliyemeyiz; fakat onun her şeyi kaydeden bir muhar­ rir sıfatı ile vazifesini yapmağa çalıştığı aşikârdır. Bu Kronografyanın notlara ihtiyacı bahsine gelince, şüphe yok ki yeni basılmış Şark neşriyatına işaret eden notlar ve şerhler son derece faydalı olurdu ve böyle bir eser yazılma­ lıdır. Ben de bu tercüme ile birlikte basılmak üzere böyle bir teşebbüse girişmeği düşündümse de tercümeye ilâvesi katî su­ rette zaruri olan indeksin bütününü ve dolduracağı sahifeleri göz önüne getirince böyle bir eserin daha genç ellere muhtaç olduğunu, ayrı bir cilt olarak basılması lâzım geldiğini anladım ve bu teşebbüsten vazgeçmeğe karar verdim. Bununla beraber böyle bir eserin yazılmasını umuyorum. Şayet bu ümidi ger­ çekleştirecek olan muharrir, bu tercümemi her hangi bir surette faydalı bulursa, Kronografyanın tercümesini başarmağa hasret­ tiğim üç yılı boşa gitmemiş sayacağım. Kronografyayı bir bütün olarak göz önünde tuttuğumuz takdirde müellifin, Meraga’daki büyük kütüphanede çalışmala-


rina başladığı zaman yalınız son 80 yılın tarihini yazmak is­ tediğini hatırlamalıyız. Büyük Mikael'in vakayinamesi 1196 da bitmiş ve eserin muharriri 1199 da ölmüştü. Meraga kütüpha­ nesi birçok Süryanca, Arapça ve Farsça elyazmalarını ihtiva et­ tikten başka pek tabiî olarak XIII üncü asırda, yani C i n g i z Han (ölüm ü 1227) ile oğulları ve torunları devrinde Moğol devletinin ilerlemesi ve Moğolların hıristiyanlığı kabul etmeleri gibi fevkalâde hâdiselere ait muasır vesikaları ihtiva etmekte idi. Bar Hebraeus bunların birçoğunu bizzat görmüştü. T a k u d a r oğlu, XIII üncü asrın başlarında vaftiz edilmişti. K u y u k, hıristiyandı. Bütün memurları ile tabipleri hıristiyandılar, ve 1250 senesi sıralarında şahane otağının yanıbaşında kilise vazife­ sini gören bir çadır kurdurmuştu. Burada geceli gündüzlü ibadet edilir, hıristiyanlık âyinleri gündüzleri birkaç kere yapılır ve çan vazifesini gören bir tahta parçası daima vurulurdu. Müellif seksen yıllık tarihini tamamladıktan sonra daha evvelki devirler üzerinde çalışmış ve Büyük Mikael’in vakayi­ namesini esas tutarak hilkatin iptidasından başlamış, öldüğü yıl olan 1286 ya kadar dünyanın umumi tarihini anlatan muaz­ zam eserini vücuda getirmiştir. Maksadı, açıkça söylediği gibi, kendi kavminin, yani Yakubilerin ihtiyarını ve gencini, âlimini ve cahilini irşadetmek idi. Fakat muharrir yalnız kronolojik malûmatın pek kuru olacağını takdir ettiğinden gençleri ve cahilleri cezbedecek, âlimleri alâkalandıracak meraklı ve sürük­ leyici malûmat vermek lüzumunu da hissetmişti. Onun Kronografyası, hakikatta, eski tarihi tetkik için bir başlangıçtır. Umum için bir el kitabı, yahut mütetebbilerin istifadesi için yazılmış muhtasar bir kronolojidir. Umumiyetle ihmal olunan bir nokta, Bar Hebraeus’un ri­ yaziye üzerinde halk tarafından sevilen konferanslar verdiği gibi, felsefe, din, gramer hakkında da en güç mevzuları kolay ve basit bir tarzda, berrak ve sade bir lisanla anlatabilen halk eserleri muharriri olduğudur. Hezvath Hekhematha nm muhtasarı olan Tegerat h Tegeralha bu tarzda umum için yazı­ lan ve Yunan felsefesini tetkika bir mukaddeme teşkil eden bir eserdir. Kethabha dhe Zalge (Şualar kitabı), Menarath Kudshe (Mâbedin çerağı) adlı eserinin umuma yazılmış şekli­ dir. Müellifin Ketabha dhe Semhe adîm taşıyan eseri mütehas­


sis gramerciler için yazılmış, fakat daha küçük ve daha basit olan Ketabha dhe Ghramatika adlı eseri müptedilere mahsustur. Yunanca ve Arapça tıp eserlerinden yaptığı tercümelerden maksadı İskenderiyeli Yunanlıların, bütün küçük Asya’da kök­ leştirdikleri tıp sistemini herkese anlatmaktı. Müellifin de bir büyük tıp eseri vücuda getirdiği söyleniyorsa da bunu bitirip bitirmediği malûm değildir. Bu cildin ihtiva ettiği tercüme, Pere Bedjan tarafından hazırlanan ve 1890 da Paris’te basılan Makhtebhanuth Zabhne den (yani eserin Süryanca metninden) yapılmıştır. Burada me­ tin Nasturi-Süryani harflerle yazılmıştır. Vokalizasyon ise Nasturidir. İhtimal ki bu eseri basmaktan maksat, Nasturi talebe ve mütetebbilerin istifadesi idi. Bedjan, okuyucuları, eserde gör­ dükleri herşeyi kabulden sakınmağa davet eden, Bar Hebra­ eus’un bir Yakubi olduğunu, onun herşeyi ancak bir monofist gözü ile gördüğünü hatırlatan notlar ilâve etmiştir. Acaba Bar Hebraeus’un kendisi eserini bu Nasturi şekil içinde görmüş ol­ saydı ne düşünür ve ne söylerdi? Bu nokta bizim için dikka­ te değer bir mülâhaza zemini teşkil ediyor. Fakat Bedjan’ın başardığı eser, güzel bir metin temin etmiş ve aşırı derecede ilâhiyatçı olmıyan Süryanca âlimleri eserin bu baskısını elde edebilmekten memnun olmuşlardır. Teessüre değer bir nokta, Avrupa kitapçılarının bu nüshanın mevcudu tükenmiş ve ele ge­ çebilecek nüshalarının nadirleşmiş olduğunu söylemeleridir. Vaziyet bu merkezde olduğuna göre Kronografyanın Süryanca metnini okumak istiyenler ancak kütüphanelerdeki yazma nüs­ halara müracaat zorunda kalacaklardı. Kronografyanın tercümesi ile meşgul olduğum sırada Sür­ yanca metni de yeniden basmak ihtiyacının baş gösterdiğini birkaç defa düşündüm. Britanya müzesinde Süryanca metni ih­ tiva eden yazma bir nüsha yoktur. O halde bu metni Oxford’un Bodleian kütüphanesindeki iki muazzam yazmanın 1 birin­ den temin etmek gerekti {Bunlar Hunt No-1 ve Hunt No-52 dir). Payne Smith bunları mufassal bir surette tarif eder (Ka­ talog, Sütun 386 ve Sütun 548 f.). Bir numaralı yazma (2 nu­ maralı levhaya bakınız) büyük kıtada bir eserdir. Papazlar ki­ liselerde toplanan cemaate bu nüshayı okurlardı. Boyu 22 pus ve eni 15 pustur. Her sahifeye metnin dört sütunu sıkıştırıl­


mıştır, ve birinci kısım, yani Kronografya, 219 sahife doldur­ maktadır. Yazılar büyük ve güzeldir. Harfler çok temiz çizil­ miştir. Eserin tahriri için mütaaddit yazıcılar kullanılmış ise de hepsi de yazı mütehassısı idiler. Hepsinin Süryani âlimi olmak­ tan ziyade hünerli birer hattat oldukları anlaşılıyor. 52 nu­ maralı yazma (3 No. lı levhaya bakınız) kilisede ya kullanılan ya kullanılmıyan yazma bir nüshadır. Boyu 12, eni 8.5 pustur. Ve yalnız birinci kısmı, yani Kronografyayı, muhtevidir. 402 sahifesinin her biri, güzel yazı ile yazılan ikişer sütundan mü­ teşekkildir, ve birkaç hattatın iştirakiyle istinsah olunmuştur. Bir numaralı yazmanın bir kısmı, Yusuf admı taşıyan bir rahip tarafından, Yunanlıların 1809, yani Milâdın 1298 senesinde ya­ zılmış olduğu halde, İkincisi daha eskiden, ihtimal ki 14 üncü asırda, belki de Bar Hebraeus’un 1286 da ölümünden uzun sayılmıyacak bir zaman sonra, yazılmıştır. Bu son nüshanın okuyucuları arasında ne okuduğunu anlıyan birinin bulundu­ ğu, birçok yerlere ilâve ettiği notlardan göze çarpıyor. Bu iki yazmadan birinin metnini, mütetebbiler tarafından kolayca elde edilebilecek tarzda istinsaha ve bu eserin ikinci cildi olarak neşre karar verdim. Metni matbaa harfleriyle bas­ mak tahammül edilemiyecek derecede çok masraflı bir iş olur­ du. Çünki Ingilterede Şark eserlerini matbaa harfiyle basma­ nın masrafı çekilemiyecek derecede yükselmiştir. Sonra tertip, tashih hatalarından büsbütün kurtulmağa imkân bulunmadı­ ğından okuyucu, matbu metnin katî surette doğru olduğuna inanamamaktadır. Bir numaralı yazma metni kendi hacmi üzere basmak bahis mevzuu bile olamazdı. Çünki hacmi çok büyüktür. Onun aynen istinsahı eseri ancak zenginler tarafından tedarik edile­ bilecek hale getirirdi. Bunun üzerine Oxford Üniversitesinin tabii Mr. John Jonson ile görüştüm. O da meseleyi tetkik ede­ rek 1 numaralı yazmanın 876 sahife tutabilecek derecede küçültülebileceğini, fakat bunun da son derece pahalıya mal ola­ cağını, diğer yazmanın küçültülerek sahife şahife naklolunabi­ leceğim ve her sahifenin hâmişlerindeki yazıların da nakli mümkün olduğunu söylemiş, ve yaptığı tecrübeler muvaffaki­ yetle neticelenmiş olduğundan bu tercüme ile birlikte metnin de neşrine imkân hâsıl olmuştur.


Bu metni yazan hattat, başka her hattat g*ibi yanlışlar yapmıştır, fakat Bodleian kütüphanesindeki yazma nüsha üze­ rinde çalışamıyan mütetebbiler bu yazma nüshayı görmekle, ilk defa olarak hattatın ne yazmış olduğunu görmüş olacak, mürettip veya musahhih hata ve sehivleriyle meşgul olmıyacak, yahut modern âlimler tarafından teklif olunan bazı metin tas­ hihleriyle karşılaşmayacaktır. Bar Hebraeus Kronografyasmın ansiklopedik mahiyeti Esa mai Alam ile sair isimleri ihtiva eden bir indeksin ilâvesini kesin bir zaruret haline getirmiş olduğu için, ben de bunu te­ mine çalıştım. 15.000 fişi dolduran isimleri kaydetmek ve te­ mize çekmek haftalarca süren bir meşguliyet teşkil etmiştir. Bu indeks dollayısiyle kayıtları tasnif ve alfabe sırasiyle tertip ük bir muvaffakiyet gösteren Mrs. K. M. Gad’yardımı minnetle yâd eylerim. Bar Hebraeus’un kabrini ihtiva eden manastırı okuyucuya göstermek, son derece tabiî bir arzu teşkil ediyordu. Bir defa görüldü mü âsia unutulmıyacak olan Mar Mattai manastırının fotoğraflarını1 ele geçirmek için yıllarca uğraştığım halde Mu­ sul’dan kalkıp da oraya kadar gidecek ve manastıra kadar fo­ toğraf makinesiyle camlar götürmek zahmetine katlanacak bir fotoğrafçı bulamadım. Britanya müzesindeki eski mesai arka­ daşım R. Campbell Thompson’un iki yıl önce Koyuncuk (Nineva) daki Nabu muazzam mâbedi sahasında hafriyat yaptığı sırada bu fotoğrafları temin etmesi için yardımını rica etmiştim. Ricamı memnnniyetle kabul eden dostum, bir fotoğrafçı bula­ rak ona talimat verdikten sonra manastıra göndermiş ve mukaddememiz içinde manastırın içini ve dışını gösteren resim­ lerle Bar Hebraeus’un ve Mar Mattai’nin kabirleri üzerindeki kitabelere ait resimleri aldırmıştır. Bütün camlar, Maklub da­ ğından Londra’ya kadar, hiçbir ârızaya uğramadan geldiği halde içlerinden biri, belki en mühimmi Londra’yla Oxford ara­ sında, anlaşılan posta memurunun posta mührünü kullanmakta lüzumundan fazla gayret göstermesi yüzünden parça parça olmuştu. Onun için cenubi cepheye ait resmi, Percy Badger için yapılan ve (Nasturilerle âyinleri) adlı eserinin birinci cil­ dinde neşrolunan resimden istinsah ettim. Bar Hebraeus’un 52 numaralı yazmasını baştan başa istinsah için verdikleri müsaade


dolayısiyle Bodleian kütüphanesi müdürlerine, Oxford Üniver­ sitesi basım yurduna, her türlü kolaylığı gösteren mezkûr kü­ tüphane hâfızı kütübü Dr. H. H. E. Craster’e şükranlarımı su­ narım. Üniversite tabii Bay John Johnson’a, bu eseri basmak hususunda bilhassa yazma nüshasının istinsahında gösterdiği şahsi alâka ve dikkat dolayısiyle minnettarım. Matbaanın her şeye dikkat eden musahhihleri de, şükranla karşılayıp kabul ettiğim birçok ihtarlarda bulunmuşlardır. Mukaddemenin prova­ ları eski mesai arkadaşım ve Britanya müzesinin Mısır ve Asur antikaları şubesi müdürü Sidney Smith tarafından dikkatle okunmuştur. Mr. Smith’in Irak hükümetinin Bağdat’taki müze müdürlüğünü deruhte etmesi, bu memleket ile halkı hakkında sağlam ve amelî kıymeti haiz malûmat edinmesine imkân ver­ miş, bu yüzden bazı fıkralar hakkındaki mülâhazaları faydalı olduktan başka Bar Hebraeus’un yedi asırdan fazla bir zaman önce yazdıklarının birçoğunu teyidetmiştir. ERNEST WALLİS BUDGE 48 Bloomsburg street, London, W. C. I. 27 Mart 1932


BAR

H E B R A E U S ’UN H A Y A T I

D ar H e b r a e u s’un hayatına dair bildiğimiz nispeten mahdut vakalar, hilkatin iptidasından kendi zamanına kadar dünya tarihini ihtiva etmek üzere Süryanca ile yazdığı, Makhtebhanuth Zabhne adını verdiği eser ile ölümünden kısa bir zaman önce siyasi tarih muhtasarı olmak üzere Arapça ile yazarak “El-Muhtasaru Fi-ed-Düvel„ J^J! j adını verdiği eserde kendi yaşayışına dair anlattıklarına istinadeder. Bu malûmatın en eski ve en iyi hulâsası Assemani’de bulunur. Bibliotheca Orientalis Clementino Vaticana, Roma, 1719-28, cilt II, sa. 244-463. Ignatius’a yani Yakub-Oğlu Salibha’ya halef olduğundan itiba­ ren yaptığı işleri anlatan tam tafsilât Bar Hebraeus tarafından Chronicon Ecclesiasticum da verilmiştir. Bu eser A b b e l o o s ve L a m y tarafından Paris’te 1872-7 de basılmıştır (cilt II, sütun 431-68). B a r H e b r a e u s 1un hayatına ait daha kısa hulâsalar P o c o c k e tarafından Historia Combendiosa Dynastiarum ( Oxford, 1663) da, C a r d a h i tarafından Liber Thesaurıde arte poetica syrorum (Roma, 1875, sa. 63) de; N ö l d e k e tarafından Orienialische Skizzen ( Berlin, 1892, sa. 233-73 ) de; W r i g h t tarafından Encyclopedia Britannica'da (9 uncu tabı, cilt XXII, Syriac Literatüre maddesinde); daha sonra D u v a l N e s t e l e ve R o b e r t s o n S m i t h tarafından notlar ilâvesi ile ve (A short history of Syriac Litterature, Londra, 1894) adiyle basılan aynı yazıda; R u h e n s D u v a l tarafından la Litterature Syriaque (Paris, 1899, sa. 409) da; A n t o n B a u m s t a r k ta­ rafından Geschichte der Syrischen Literatüre ( Bonn, 1922, sa. 313) de neşrolunmuştur. B a r H e b r a e u s , Yunanlılar tarafından Melitene diye anılan ve Milâdın 1225-26 senelerinde (Yunan takvimi ile 1537) Fırat serhaddi üzerindeki Şark vilâyetinin belli başlı şehri olan Malatya?da doğmuştur1. Esas itibariyle İbrani ve güzide bir tabip 1 M alatya, eski Roma im paratorlarının mühim bir şehri ve birçok kervan yollarının kavuştuğu büyük bir ticaret merkezi olmuştu. Fırat nehrinin Y unanlılar tarafından Melas, A raplar tarafından Kubakib ve Türkler tarafından Tuhmahsu adı verilen kolu üzernide idi, H alife Mansur


10

A B U ’L-F A R A C T A RİH İ

olan A k r o n ( H a r u n ) un oğluydu. Bu yüzden Bar Ebharya, yani îbraninin oğlu, yahut Arapçası ile î bn-el-İbr i cS-?*5' ü) namı ile tanılıyordu. Doğduğu zaman babasının ona taktığı isim Yu h a r ı n a , yahut J o h n idi. Onun G r i g o r yahut G r e g o r y ismini nasıl ve niçin aldığı malûm değildir. Bazılarına göre müellif bu ismi doğumundan 20 yıl sonra piskopos sıfatiyle takdis edildiği zaman almıştır. Dikkate değer bir nokta onun Bet Kaddişe’de, Musul’a yakın bir yerde ve Elpef dağı üzerinde bulunan Mar Mattai manastırının içindeki kabri üze­ rinde yazılı Karşuni (yani Süryanca harflerle yazılmış Arapça) kitabede (5 numaralı resme bakınız) Yahya ve Gregori isim­ lerini yan yana ve şu şekilde görmemizdir: “Burası Mar Gregori Yahya ve kardeşi Mar Bar Sawma’nın kabridir. İkisi de Elpef dağı üzerindeki îbraninin ço­ cuklarıdır 1.„ Fakat Bar Hebraeus’un bir adı daha vardır, Arapça olduğu apaşikâr olan Ab -ul -Farac’dır • Gerek onun, gerek diğer Süryani muharrirlerden her hangi birinin yazıla­ rında onun bu ismi niçin aldığını yahut bu ismin ona niçin verildiğini anlatan bir şey görülmemiş ve bu ismin mânasını izah eden kâfi malûmat verilmemiştir. Beınstein, Chronici Syriaci Spesimine de ( Leipzig, 1823, sa. 3) der ki: „Ab -ul -Farac, Farac’ın babası demektir. Farac ise, darlık ve sıkıntıdan kur­ tuluş mânasındadır.,, Fakat dâvanın mahiyeti bakımından bu noktai nazarı kabule imkân yoktur ve Bar Hebraeus’un oğlu bulunmadığı muhakkaktır 2. Babası Harun’un halis Yahudi ve dindarların­ 756 da hu şehri yeniden kurdu. Nehir üzerindeki köprü, kuvvetli bir askerî kıta tarafından m uhafaza ediliyordu. K öprü, büyük kaleden üç mil mesa­ fede idi. Bar Hebraeus devrinde, şehir, refah içinde yüzüyordu. Şehrin etrafındaki zengin topraklarda hububatın her türlüsü, meyvaların her çeşidi yetişmekte idi. Şehrin iklim i de, anlaşıldığına göre zararsızdı. Şehir halkı, Bizanslıların, A rapların ve en nihayet M oğolların akınlarından son derece muztarip oldular. (G. L. Strange’in «Lands of Eastern Caliphate = Şark hilâfetinin toprakları» adlı eserine bakınız). 1 Badger tarafından okunm uştur (Nasturiler ve âyinleri, c- I, s. 97). 2 Abellos c. 1, sa. VÎIL

ve Lam y’nin

« Chronicon Ecclesiasticum » una

bakınız,


dan birçokları gibi tabip olduğundan şüphe etmeğe yer yok gibidir. Belki de karısı bir Arap kadını idi veya aslan Araptı. Gregori’nin kendisine bir Arap adı veya aglebi ihtimal bir Arap künyesi vermesi vaziyetin bu merkezde olduğunu ihsas ediyor. Bu isme bir mâna vermek biraz güççedir. Fakat Farac-ferahlık, darlıktan kurtuluşun verdiği ferahlık-mânasınâ gelir. Ab-ulFarac da “ Ferahlık babası,, mânasında olur. H a l e p ' in ka­ pılarından birinin adı Bab-ül - F a r a c yani “ Ferah­ lık kapısı „ dır. Çünkü buradan şehre bakıldığı zaman göz güzel bahçeler, ferah verici yeşillikler ile karşılaşır. Muhakkak ki başka hiçbir Süryani muharrir hıristiyanlık ve. müslümanlık tarihi, gelenekleri ve ruhu hakkında bu derece hayretle kar­ şılanmağa değer bilgi sahibi değildi. Pek küçük yaştan başlıyarak, Süryanca, Arapça, belki de İbranî tahsiline koyuldu. m s s e m a n ı ye göre ( B. O, II, 244) Yunancaya da çalıştı. Fakat N ö l d eke bunun doğru olmadığına inanıyor ( Orientalische Skizzen, sa. 254.) Daha sonra bütün gayretini felsefe ve ilâhiyat tahsiline sarf etti ve babasiyle devrin diğer tanınmış tabiplerinden tıp tahsil ettik­ ten sonra hastaların tedavisiyle meşgul oldu. 1243 te Moğol Hulagu ( yahut Hulabu’nun ) kumandasında hareket eden Tatar­ ların Iran dan Filistin e kadar bütün Garbi Asyada yaptıkla­ rına, bütün şehirleri ahalisiyle birlikte imha ettiklerine dair do­ laşan haberler M a l a t y a ' ya erişmiş, ahalinin büyük bir kıs­ mı korkarak ve bozguna uğrıyarak H a l e p ’e kaçmışlardı. Tabip H a r u n d a buraya gitmeğe karar vermiş ve yolculuk hazırlığına başlamışsa da garip bir hâdise onu alıkoymuştu. H a r un un hizmetçileri denkleri, hayvanların sırtına yüklü­ yor ve bir katırın sırtına yerleştirdikleri yükleri iplerle sımsıkı bağlıyorken, katır huylanarak sıçramış, eşyayı sırtından atmış, katırcıları dağıtmış, yükleri altüst etmiş ve yola çıkmağa im­ kân vermemişti. Yükler darmadağınık bir hale geldiği için şeh­ rin kapısında duran bir sürü işsiz güçsüzler, küçük kafileyi soymak emeliyle koşmuşlardı. Bunun üzerine H a r u n şehre dönmüş ve Başpiskopos D i o n y s i u s ' la görüşmüş, müslümanlar da, hıristiyanlar da büyük kilisede birbiriyle müşavere ederek bir hattıhareket üze­


rinde karar vermişler, neticede her iş yolunda gitmiş ve Moğollar şehre taarruz etmemişlerdi K Fakat ertesi yıl Ş a v e r N a v i n adında bir Moğol gene­ rali, M a l a t y a yı istilâ ederek memleketi tahribetmiş ve bü­ tün mahsulleri imha etmişti. Moğol genareli yapacağını yapıp şehirden ayrılacağı sırada hasta düşmüş ve kendini tedavi et­ mek için bir tabip aratmıştı. Harun bir vasıta ile davet olun­ duğu için Moğol generaline K h a r t a b i r t ' e kadar refakat et­ miş, general burada iyileşmiş ve tabip H a r u n ile birlikte M a l at y a’ya dönerek orada birkaç gün kaldıktan sonra ai­ lesini de yanına alan H a r u n ile birlikte Antakya’ya gitmişti2. B a r H e b r a e u s burada tahsiline devam ederek Yakubiler Patriği Ignatius Saba, yahut Davud tarafından ziyaret edilmiş ve on yedi yaşlarında olduğu sırada rahip olarak dünyayı terk eden kimseler gibi yaşamağa başlamıştı 3. B a r H e br aeus, A n t a k y a ' d a n Fenike’nin Trablusuna gitti ve Yakub Vagih oğlu Salibha ile birlikte Y a k u b adlı bir Nasturiden belagat ve tıp tahsil etti4. Patrik ikinci Ignatius ikisini çağırtmış ve birine A k k a , diğerine G u b u s ( G u b b a s) piskoposluğunu tevcih ve ikisini bu sıfatla takdis etmek iste­ mişti. Geldikleri zaman Ab-ul-Farac’ı Yunan takvimi ile bin beş yüz elli yedi (M. 1246) senesinin on dört eylül gününe müsadif Halâskâr Haç bayramı günü Gubos piskoposluğuna tâyin etmişti5. Ertesi yıl L a k a b h i r i l i A h r o n 6 sürüsünü ( yahut ce­ maatini ) bırakarak K u d ü s’te kendisine bir sığınak bulmuştu. Patrik ikinci Ignatius da Bar Hebraeus’u Gubos’tan naklede­ rek buraya tâyin etmiş ve eskiden G u b o s piskoposu olan L a z a r us' un biraderzadesi B a r S a v m a’yi G u b o s pisko­ 1 A rapça m etin için ( B. O . II, sa. 244, 245 ) bakınız. 2 B. O . II, sa. 245. 3 Codex vat. nr. C L X X IV . 4 Salibha A k k â ’dan H a le p ’e naklolunm uş, burada Basil adını almış, 1252 de M adani oğlu John tarafından Ignatius adı ile M afriyan tâyin edilm iş ve 6 yıl sonra vefat etmiştir. 5 B. O . II, sa. 245, 246. 6 M alaty a’nın 7 diyakosluğundan biri idi ve bu sırada harabe halin­ de idi.


posluğuna göndermişti (B. O. II, ea. 246; Chron. eccles; I, sa. 685). B a r H e b r a e u s , L a k ab h i n de altı yedi sene kaldı. Patriğin ölümü üzerine Yakubiler arasında ayrılık baş göster­ mişti. İçlerinden bir fırka patriğin yerine, Madani oğlu John’un geçmesini istediği halde diğer bir fırka, Dionysius (Ahron A n k ur) un başa geçmesini istiyordu. B a r H e b r a e u s , D i o n ­ y s i u s ' un tarafını tutmuş ve bu namzedin patrikliğe gelmesi üzerine 1253 te L a k a b h i n den H a l e p ' e nakil olunmuştu (B. O. II, sa. 246 Chron. eccles., I, sa 721). Fakat burada da, uzun bir müddet huzur içinde yaşıyamadı; çünkü Haleb'e vardıktan kısa bir zaman sonra eski dostu ve Trablusta’ki ders ortağı Mafriyan S a l i b h a, Şarktan gelmiş, kışı H a l e b d e geçirerek Ş a m a gitmek için hazırlanmış ve oraya vardıktan sonra D i o n y s i u s tarafından verildiği kadar altın vermeyi taahhüdederek hükümetten, D i o n y s i u s’un azli ve Mar John Madani’nin patrik olarak ilânı için berat almıştı. S a l i b h a daha sonra H a l e p e dönmüş ve oradaki kiliseye yerleş­ mişti. G r e g o r B a r H e b r a e u s bu sırada M a l a t y a ' d a n çıkarak H a l e pç\ gelen ve orada yerleşen babasının evinde ikamet ediyordu. Kısa bir zaman sonra patriğin yanına gide­ rek manastırda kalmıştı. Mafriyan ise J o h n B a r M a d a n i ' nin S u r i y e’ye gelmesi ve vermeyi taahhüdettiği altınları tediye etmesi için haber göndermiş ise de John gelemiyeceğini, parayı da tediye edemiyeceğini bildirmiş ve Mafriyamn teşebbüsünü şükranla karşı­ lanmamıştı. Altını alacak olanlar Mafriyanı sıkıştırdıkları için o da bir kere daha Bar M adani'ye adam göndererek gelmesini ve altınları vermesini dilemiş, bu şekilde hareket etmediği tak­ dirde D i o n y s i u s’a müzaheret edeceğini ve onunla anlaşaca­ ğını bildirmiş, bundan başka bunları B a r M a d a n i'ye anlat­ mak ve cevap almak için bizzat yola çıkmıştı. Mafriyan, F ı r a t civarındaki B a l a s şehrine vardığı zaman S u r i y e ' ye doğru yola çıkan B a r M a d a n i ile karşılaşmış ve oradan H a l e p e dönmüştü. B a r M a d a n i , Mitkal isminde kendi dostu olan bir habeşli tacirden borç almak suretiyle altınları temin etmiş ve bu suretle taahhüdünü yerine getirmişti. ( Chron. eccles., I sütun 722).


Bu sırada Emin ud din Mübarek adını taşıyan bir Nasturi, Tatarlar tarafından elçi olarak gönderilmişti. Bu zat S u ­ r i y e ye giderken B a r S a v m a’nm manastırına uğrıyarak D i o n y s i u s ' la görüşmüş, o da Melik - e / -N a s ı r’a giderek meseleyi onunla tesviye için söz vermişti. B a r M a d a n i bun­ dan haber alarak, Tatarların kuvvetleriyle karşılaşmamak için S u r i ye'de kalmak istememiş, K i l i kye' ye gitmiş, buranın kıralı H a i t un tarafından iyi karşılanmış, kendisine bir köy de verilmişti. B a r M a d a n i burada S i s civarında küçük bir ma­ nastırda ikamet ediyordu. Diğer taraftan elçi, Melik - e l -N a ­ s ı r ı n nezdine gitmekle beraber B a r M a d a n ı nin beratını bozmağa imkân bulamamıştı. Bir yıl sonra G a b r a i l oğlu ta­ bip K i r M i k a e l , H a r r a ri a gelerek D i o n y si us' a bir name göndermiş ve “dikkat et, Melik - el- N a sı r ' m nezdine elçi sıfatiyle gidiyorum. Ruhani adamlarınızdan birini benimle birlikte gönderinizde namınıza işlerinize baksın,, demiş, Di o ny s i u s da vaziyeti anlayınca H a l e p teki G r e g o r y B a r H e b r a e u s ' u göndermeğe karar vermişti. B a r H e b r a e u s ' un idare ettiği cemaat merkezi elinden alınmış olduğu için bu sırada D i o n y s i u s ' un manastırında ikamet ediyordu. Bar H e b r a ­ eus yola çıkmış, elçi tabip ile buluşarak onunla birlikte Ş a m a gitmişti. K i r M i k a e l , D i o n y s i u s namına yeni bir berat almağa muvaffak olarak onu G r e g o r B a r Hebr a e u s ' a vermiş, o da bu beratı alarak H a l e p e dönmüş, kiliseye gidip yerleşmiş ve diyakosluğunu idareye başlamıştı. Mafriyan I g n a t i u s , D i o n y si u s 1a ait işlerin tesviye olunduğunu anladıktan sonra H a l e p ' t e n T r a b l u s ' a gide­ rek kendine dair bir beyanname neşretmiş ve bundan böyle Şarkta ve Garpta da papazlık işleriyle meşgul olmıyarak haya­ tını hastalan tedavi ile kazanacağını bildirmişti. Fakat bu zat hastaları ziyaret için evlere girdikçe nefret ve hakaretle kar­ şılanıyordu. Allah da onu

uğradığı şiddetli bir illetle bu fâni

hayattan göçürttü. Mafriyan, dördüncü gün vefat etmiş ve ra­ hiplerle frenk ululan ve kendi cemaatimizin iştirakiyle yapılan merasimden

sonra M a r

B en h a n

kilisesine

gömülmüştü,

( Lhron. eccles., I. sütun 726 ; II, sütun 427 ). Bar

H e b r a e u s , 1258 de

Halep

diyakosluğuna iade


olunmuş ve 1264 te Şark M a / r i y a n ı olarak seçilm iştiK endisi (Chron. eccles., sütun : 749, II, sütun 423 ) de hâdiseyi şu şe­ kilde tasvir ediyor : “ ( Üçüncü ) Ignatius’un 2 yani Mafriyan S a l i b h a ’nın ölümü sırasında memleket karışıklık içinde idi. B a ğ d a t , harap olmuştu. Daha sonra H a l e p ' t e bütün S u ­ r i y e de, Bet N a hr inde, tahribedilmişti. Bundan başka A s u r ve N i n e v a Arapları da hıristlyanlara karşı ayaklana­ rak onları mahvetmişler, kısa bir zaman sonra T a t a r lar ge­ lip Arapları öldürmüşler, bu yüzden bütün memleketleri umumi harabi kaplamıştı. Şarkın metruk kilisesi altı yıl kadar bir dul gibi yaşadı. Bundan başka Mafriyan Salibha’nın ölümünden üç yıl evel kilise umumi bir babadan mahrum edilmişti. Bunun üzerine müttakî piskoposların Sinod’u Kilikya’da toplanarak G a v i k h at arhimandriti M a r İ g n a t i u s'u yahut R a b a n İ ş o ’yu patrikliğe seçmişler, sonrada Mafriyan’ı da seçmek is­ temişlerdi. Patriğin takdisinden birkaç gün sonra müttakî pis­ koposlarla patrik, K i l i k y a ’nın S i s şehrinde toplanmış ve Gregori’yi, yani Ahron oğlu Abul Farac’ı çağırmışlar, onu Y u ­ nanlıların 1575 (M. 1264) senesinin 19 sonkânununa müsadif haftanın ilk gününde Tagrit ve Şark Mafriyan’ı ilân etmişlerdi. Patrik M a r J o h n ' a göre B a r M a d a n i kendisini patrik ta­ nımak istemekte ve Şark kiliselerinin adamlarına, onun başa geçmek hususundaki liyakatini anlatmakta ise de memlekette vaziyetin karışıklığı yüzünden onun takdisi tehir olunmuştu.,, Chron. eccles., sütun 749 da şunları okuyoruz : “ Patriğin takdisi ikmal olunduktan sonra patriğin kendisi ile uzun bir zaman umumi bir babadan mahrum kalan Şark piskoposları bir Mafriyan’ın tâyinini özlediklerini gösterdiler. Bunlar, B a r M a r d a n i ’nin daha önceden Halep’teki M a r G r e g o r i ' y ı Mafriyan olarak seçtiğini ve bunu Şarkta bulu­ 1 Mafriyan, Süryanca bir kelimedir, semreli, verimli demektir. Yakubiler, M afriyanı, patrikten sonra en büyük ruhani şahsiyet sayarlar. P at­ rik, kandi piskoposları üzerinde tam nüfuz sahibi olduğu gibi Mafriyan da kendi idaresi altındaki piskoposlar üzerinde aynı şekilde nüfuz sahibidir. M afriyan, katolikierin başpiskoposuna m uadildir. ( A nton Salhaninin. Muhtasar-üd-düvel’e

yazdığı mukaddemeden ) . Ö . R. D.

2 1264 ten 1282 ye kadar iş başında kalm ıştı


nanlara haber verdiğini, mektuplarının birçoğunda ondan bah­ sederken “Şarkın güzidesi,, dediğini, onların da buna muvafakat ettiklerini, fakat onun tarafından gönderilen namenin, Moğol askerleri yüzünden Asur’un karışması üzerine geciktiğini an­ latmışlar, böylece Mar Gregori’nin seçilmesini teyidetmiş ve Şarkın riyasetini ona vermişlerdi. Bunun üzerine patrik pisko­ poslarla birlikte Sis’e gelmiş ve Kıral Haitum ile oğullarının ve asilzadelerin, Ermeni piskopos ve âlimlerinin ve büyük bir kalabalığın, Allahın Anası kilisesinde toplanmış oldukları sırada G r e g o r i ' yi Şarkın Mafiryanı ilân etmişlerdir. Aynı gün Mafriyanın kendisi, “ sen bana suret verdin ve elini üzerime koy­ dun „ metnine istinadeden bir vaiz ile papazlığın ifa ettiği rehberlik hakkında söz söylemiş ve Samakria’lı Teodor da mevizayı Ermeniceye tercüme etmişti. O gün çok ünlü bir gündü. „ Bar Hebraeus’un mafiryanlığa tâyininden başlıyarak son hastalığına kadar geçen hayatı kendisi tarafından şu şekilde anlatılmaktadır: (Chron. Eccles., sütun II, 432 b. B. O. II sa . 248-63) Mafiryaıı Ignatius yani Salibha’nm ölümü (Yunani 1576, Milâdi 1265) sırasında memleket karmakarışık bir halde idi. Bağdat harap olmuştu. Daha sonra Halep, bütün S u r i y e ve Betnahrin de tahribedilmişdi. A s u r ve N i n o v a Arapları buradaki hıristiyanlara karşı ayaklanarak bunları kılıçtan ge­ çirmişler, fakat kısa bir zaman sonra Tatarlar gelmişler ve Arapları öldürmüşlerdi. Böylece ortalığı harabi istilâ etmişti. Metruk bir halde yaşıyan Şark kilisesi 6 yıl kadar bir dul gi­ bi kaldı. Mafiryan Salibha’nın ölümünden evvel, kilise umumi bir babadan da mahrum olmuştu. Bu yüzden mukaddes pisko­ poslardan müteşekkil Sinod, Kilikya’da toplanarak Gavikat manastırı reisi Mar I g n a t i u s yani R a b b a n Işo’yu patrik tâ­ yin ettikleri zaman bir mafriyan da seçmişlerdir. Sis şehrinde patriğin ilânından birkaç gün sonra G r e g o r i , yani A h r o n oğlu A b - u l - F a r ac çağırıldı ve Yunanlıların 1275 (M. 1264) senesi sonkânununun 16 ncı pazar günü Tagarit ve Şark Mafriyanı ilân olundu. Bar M a d a n i , Patrik Mar John’un kendisini mafriyan ilân etmesini istiyordu. Fakat ortalıktaki karışıklık dolayısiyle onun tâyini geçikmişti. Mafriyanın tâ­


yin olunduğu günde Kilikya kıralı, oğullan, kardeşleri, asilza­ deleri, diğer Ermeni piskoposları, Allahın Anası kilisesinde hazır bulunmuşlardı. Patrik ile Mafriyan ve sair piskoposlar hazırlanarak kırallar kiralına (yani T atarların kıralı H u l a g û ­ ya.) itaatlerini arz etmek üzere yola çıktılar. Patrik için bir, mafriyan için de bir berat yazılmıştı. Patrik Rum aya (Roma diyarına) doğru gittiği halde mafriyan Musul’a hareket etti ve bura halkı ile bütün hıristiyanlar onu karşılamağa çıktılar. İlâ­ hiler ve mezmurlar okuyarak onu içeri aldılar. Kendisi bura­ dan manastıra giderek manastırın içinde bulunanlarla memle­ ket halkı tarafından sevgi ile karşılanmıştı. O da 1265 senesi (yunani 1576) mesih orucunun 4 üncü gününde Bed Nudahra piskoposu Bar Sammanah unvanı ile maruf rahip Benham’ı, Bet Daniel kilisesine tâyin etmişti. Mafriyan daha sonra Bağdat’a gitti ve kilise rüesası ile sair muteber kimseler onu karşılamağa çıktılar. Nasturiler reisi Mar Mahiha biraderzadesi ile hemşirezadesini vesair Bağdat yerlilerini onu karşılamak ve ağırlamak üzere gönderdi. Mafri­ yan, Nasturîler reisinin hücresinden çıkarak M u h u l kapısında bulunan kiliseye gitmek istediği zaman mumaileyh reis, mafriyanı karşılıyanları onun maiyetine vermiş ve bunlar yanlarında getirdikleri beyaz ipekli örtüyü onun başına koyarak çekilmiş­ lerdi. Mafriyan da Nasturîlerin reisine birçok kıymetli hediyeler göndermiş ve bütün halk mafriyanı görerek sevinmişlerdi. Nasturilerden müteşekkil kalabalık, kiliselerde toplanıyor ve takdis merasimi için muron yağı hazırlıyorlardı. Bu sırada bir kera­ met de vuku buldu. Çünkü takdisin hitam bulması üzerine yağ 4 parmak kadar eksildiği halde birdenbire kabarmış ve küçük bir şişeye aktarılmadığı takdirde taşacağını göstermişti. Bu sırada Nasturîlerden birkaç adam, Yakubîlerin, mafriyanı, Nasturîler reisi ilân etmek üzere olduklarını haber alarak vaziyeti reise bildirmişler, o da fesat çıkarmak için fırsat gö­ zetlemiş, fakat Allahın inayeti sayesinde hiçbir kimseye zarar verememişti; bayramı takibeden haftanın altıncı cuma günü bağırsak ağrılarına tutularak 18 nisan 1576 ( M. 1265) cumar­ tesi günü ölmüş ve yaptırdığı yeni kiliseye gömülmüştü. Mafriyan bütün yaz mevsimini Bağdat’ta geçirerek bir­ çok papazlar ve piskaposlar tâyin etti. M a r H a n a n y a ma* Abu'l-Faraç Tarihi, F : 2


nastırına mensup rahip îşo’yıı Bağdat’a tâyin ederek ona 77m o t i adını vermişti. Bundan başka M a r M a t t a i kilisesine mensup D e n h d ya, yani Bar Hamzah’a Joannes adını vererek Azerbaycan piskoposluğuna tâyin etmişti. Bu zat tâyin olun­ duktan sonra diyakosluğuna gideceği zaman Erbil köylerinden olan Bet Saitha’da vefat etmiş ve orada yapılan yeni kiliseye gömülmüştü. Mafriyan, senenin daha sonraki aylarını Ninova’da geçir­ miş, 1577 senesinde ( M. 1266) Mar Mattai manastırına men­ sup bir rahibi Cezire piskoposluğuna ve Savira manastırına mensup Işo’yu Azerbaycan piskoposluğuna tâyin etmişti. 1577 ( M. 1266) de Erbil metrepolidi Mar Denha, Katolikus tâyin olunmuştu. Çünkü kıdemli idi ve kırallar kıralı karargâ­ hına gitmişti. Fakat Hulagu hareket etmiş ve Katolicus mevkiini işgal eden Mahiha da ölmüştü. Onun hikâyesi kıraliçe Dakuz Hatun’a şu şekilde anlatılmıştı: kendisi bir müddet evvel reisliğe ( katolikusluğa) namzet idi, fakat Mahiha rüşvet vere­ rek ve aleyhinde iftiralar uydurarhk onu yenmişti. Kıraliçe de bu sözlere inanmış ve ona bu mevki için bir yarlığ, yani bir berat vermişti. O da Erbil’e gelmiş, piskoposları toplıyarak Bağdat’a girmiş, sonteşrinde, kilise takdisinin üçüncü paza­ rında Selucia’ya tâyin olunmuştu. 1579 (M. 1268) de mafriyan akrabasını görmek üzere garba doğru hareket etti ve yolda Arkestia gölü üzerindeki Argis şehrinde, Mar Bar Sawma manastırına ait mesele dolayısiyle tabip büyük Simon aleyhinde teşebbüste bulunmak üzere seyahat eden patrik ile görüştü. Mafriyan, büyük Simon ile patrik arasındaki ihtilâf üzerinde patrik ile görüşmek iste­ miyordu. Çünkü mafriyan, barbar Hunlar karşısında ihtilâflara düşmeği yakışıksız ve haysiyet kırıcı buluyor, kendi ihtilâfları­ nı kendi aralarında halletmeleri icabettiğini söylüyordu. Fakat patrik, mafriyanın da büyük Simon’a müzaheret ettiğini san­ dığından bu nasihati severek ve istiyerek kabul etmemiş ve mafriyanın kendisi ile görüşmek istemediğini anlayınca yama­ da bulunan piskoposların üçünü onun yanına göndererek bun­ ları mafriyanın kendisi ile görüşmesi için ikna etmeğe memur etmiş, mafriyan bunların sözlerine boyun eğerek patriğin ya­ nına gitmiş, onunla görüşmüş, sonra Kilikya’ya geçmişti. Patrik


ise, hanlar hanının yanına giderek işlerini tesviye etmiş ve manastıra dönmüştü. Bu sırada mafriyan, Kilikya’da Sis şehrinde karaciğer yü­ zünden dizanteriye uğrıyarak ağır bir şekilde hastalanmış, ölümle âdeta yüz yüze gelmiş, fakat Allahın inayetiyle şifa bulmuştu. Patrik onun şifa bulduğunu haber alınca kendisine hararetli bir mektup göndermiş ve onun tekrar afiyete kavuş­ ması yüzünden Allaha şükretmişti. Mafriyan da kâfi derecede kuvvetlendikten sonra patriği görmek üzere B a r S a v u ma manastırına gitti. Aynı zamanda büyük S i m o n da, patriğin elindeki vesikayı bozan bir Pukdana ile gelmiş ve bu suretle mafriyanm evvelce söylediği söz gerçekleşmişti. Mafriyan buradan ayrılarak T e b r i z' e, oradan da M e r a g a ' ya gitmiş ve buradaki yeni manastırda ikamet etmiş, Euclid kitabını burada bitirmiş ve senenin son aylarında Ninova’ya hareket etmişti. 1583 (M. 1272) senesinin kış mevsiminde T e b r i z pisko­ posu Basil vefat etti. Kendisi buradaki kiliselerini, bazı kıy­ metli tacirlerin yardımiyle tamir ettirmişti. M a r M a t t a i manastırına mensup bazı rahipler mafiryana para sunarak kendilerini bu diyakosluğa tâyin etmesini istedikleri zaman mafriyan, bunların ilimce ehliyetsizliklerini ve gençlerden fark­ sız hallerini ve tavırlarını nazarı dikkate alarak birini de tâyin etmemiş, Manastırı S ev er us' a vermiş, o da (ölümden sonra dirim) adını taşıyan büyük bayramda oraya vararak iyi karşı­ lanmış ve Te b r i z’deki yeni kilisenin inşaatını tamamlamağı üzerine almıştı. Yaz mevsiminde mafriyan ikinci defa Meraga’ya gitmiş, oradaki yeni kilisede bir hücre ve bir ibadethane yaptırmıştı. Mafiryan, orada bir sene kalmış, B a t i a m y o s ' n n M ig i s t i kitabını bitirdiği zaman B ü y ü k S i m o n ' un kardeşi tabip B i i y ü k Y a k u b 1584 (M. 1273) ölümden sonra dirim büyük bayramından sonra onun yanma gelerek Patrik ile ara­ sında barış temin etmek üzere birlikte Bar Sawma manastırına gitmek üzere kendisine yalvarmış, mafiryan da onu dinlemiş, onunla birlikte manastıra girmiş, Büyüklerin kardeşi Rahip Nimrud’u yanına alarak Kilikya’da bulunan patriğin yanına gitmiş, o da onu M a l a t y a metropolidi tâyin etmiş ve barışı


sağlamlamıştı. Mafriyan M a l a t y a ya dönerek oradan Ni n ov a'ya geçmişti. 1585 (M. 1274) senesinde milletimizin B a ğ d a t ' ı a, Halîfe sarayının yakınında bulunan kilisesi, Kadıların reisi C e me l e o ğ l u S â f i -e d - d e v l e S ü l e y m a n ' ı n yardımiyle tamir edilmiştir. 1588 (M. 1277) senesinde T e b r i z piskoposu S e v er uz ölmüş, müminler onun ölümünden son derece müteessir olmuş ve onun yeğeni Rahip Y u s u f u ittifak ile istemişlerdi. Y u s u f , M a r M a t t a i manastırına giderek kırk günlük oruç mevsi­ minde tâyin olunmuş, daha sonra Tebriz kilisesine gitmiş ve Dionysius adını almıştı. Aynı senede ölümden sonra dirim bay­ ramında mafriyan Bağdat’a giderek orucu orada tutmuş ve E m i n - e d - d e v l e T a o m a’nın oğlu Ş ems-üd- d e v i e M ârî'yi ve onunla beraber birçok asilzadelerin oğullarını takdis etmiş, bundan başka Muhul kapısındaki havari Mar Thomas’ın kilise­ sindeki Muron yağını takdis etmiş, Bağdaddaki Allahın Anası adını taşıyan diğer bir kilisedeki rahipleri terfi ettirmişti. Mafriyan Bağdat’a gitmeden evvel Arhidikon T o mas' a ve Katolikus M a r D en h a ' ya geleceğini bildirmiş, o da mafriyanı bizzat karşılıyarak hakkında fevkalâde izzet ve ikram göstermiş, o da Yakubîlerden ve Nasturîlerden müteşekkil bü­ yük kalabalığa dönerek onlara ( onun milleti mübarektir) de­ mişti. Mafriyan bütün yaz orada kaldıktan sonra 1588 (M. 1277) yılının son aylarında T a g r i t ' e gitmiş ve oradaki ünlü kilise­ leri gezmişti. Tagrit’in her tarafındaki asilzadeler bundan mem­ nun olmuşlardı. Çünkü bilâhare patrik olan Ignatius’un devrinden beri geçen 60 sene zarfında buraya bir mafriyan gelmemişti. Maf­ riyan burada iki ay kadar kaldıktan sonra N i n o v a ' y a gide­ rek üç piskopos’u takdis etmişti. Bunların birincisi olan M i h a i l , yani M u k h l e s ' i Be t R a m a n ' a , İkincisi olan B a s i l ' i, M a r M a t t a i manastırına ve Bet Tahşur diyakosluğuna, üçüncüsü olan D e n h a 'yı yani John’u Muallak manastırına tâyin etmişti. 1590 (M. 1279) da büyük oruç septinde, mafriyanın M er a g a ' da bulunduğu sırada çok kıymetli ve mükemmel bir adam olan Bet Nuhadhra piskoposu A t h a n a s i u s , yani


B a r S u m m a n a h , Bar Talli’de vefat etmiş ve Mar Mattai manastırına götürülmüştü. Aynı senede Bar Kaligh diye tanın­ mış olan ve Horasan’ın Tu s şehri piskoposluğunu yapan Si­ man, Katolikus D en h a tarafından Çin metropolitliğine tâyin olunmuş, Çine hareketinden evvel kendini Katolikustan daha büyük görmeğe başlamış, o da onu Azerbeycandaki Aşna şeh­ rine getirtmiş, onu bütün rütbelerinden tecridetmiş ve Lakh a h şehrindeki M a r B e n h a m manastırına kapamıştı. Simon buradan dağlara kaçtığı vakit bazı dağlılar onu yakalıyarak Katolikussa gitirmişler, o da onu kendi hücresinde hapsetmiş, birkaç gün sonra Simon ve kendisiyle beraber bu­ lunan piskoposlarla rahipler ölmüşlerdi. Bu hâdisenin nasıl vu­ ku bulduğu üzerinde türlü türlü mütalâalar ileri sürülmektedir. 1591 (M. 1280) de (İsa'nın salbi) septinin dördüncü günü Kardu’daki C e z i r e piskoposu J o h n öldü. Hastalığı çok uzun sürdüğü için varını yoğunu sarf etmiş, kölesini azadetmiş, götürülebilecek her şeyi manastıra ve mafriyana gön­ dermiş ve ölümü anında bir habbesi kalmamıştı. 1592 (M.1281) de Katolikus Mar Denha Bağdat’a giderken hastalanmış, şehıe vardıktan sonra birkaç gün yatmış, Büyük Oruç arifesi olan haftanın ikinci günü akşamında, yani bu se­ nenin 24 şubatında vefat etmişti. M a r D e n A a ’nın henüz ya­ şadığı sırada, büyük han Kublay’ın emriyle Kudüs’te ibadet etmek üzere Çinden iki Uygur rahip gelmiş, fakat buralara vardıkları zaman daha ileriye gitmek için yolda, vasıta bulama mışlardı1. iki uygur rahip bir müddet için M a r D e n h a ' n m yanında kalmış, o da hasmı olan B a r K a l i g h 1in Çine git­ mesine mâni olmak için bu iki Uygur, yani Türk rahiplerin­ den birini Çin metropolitliğine tâyin etmiş ve ona Yahbh-Allaha adını vermişti. Bu iki Uygurun memleketlerine dönmek üzere hazırlandıkları sırada Mar Denha vefat etti. Bunun üzerine bun­ ların akrabası olan Emir A s mut , Hanlar hanına, Yahbh-Allaha’dan bahsederek “ Hıristiyanlar onu başlarına katolikus ola­ rak getirmek istiyorlar, Bağdat halkı da ırk ve lisan bakımınban moğollara yakınlığı dolayisiyle onu istemektedirler. Çünkü 1 K ublay H anın rahipleri ( Monks of K ublai Khan ) adlı eserimde bu­ rada bahis mevzuu olan rahiplerden Yahbh-A llaha hakkında tam tafsilât verilmiştir. Eser 1928 de Londra’da basılm ıştır.


ondan yardım göreceklerdir „ demişti. Bunun üzerine Y ahbhA l l a h a ' y ı katolikus tâyin eden şahane bir berat sadir ol­ muş, o da 24 kadar piskopos toplıyarak bunlarla beraber S e l e u c i a ve Ctesiphon’a gitmiş ve bunlar da onu katolikus makamına yükseltmişlerdi. Bu Mar Yahbh-Allaha süryanî akide ve süryanî edebiyata vukuf bakımından zayıf olmakla beraber fıtratan iyi bir adamdı ve içi Allah korkusiyle doluydu. Bize ve milletimizin çocuklarına merhamet ve muhabbet göstermişti. 1593 (M . 1282 ) yılının bahar mevsiminde mafriyan T e b r i z ' e giderek oradaki yeni kilisenin inşasını ikmal etmek istemişti. Çünkü ibadethanede birçok eksiklikler vardı. Mafriyan yolda kıral Mangalun’un kızına ait kervana katılarak onun maiye­ tinde bulunmak istemiş ve bu sırada hanlar ham Abaka’nın ölüm haberi gelmişti. Bunun üzerine mafriyan Tebriz yolunu bırakarak, doğrudan doğruya, yeni hanın tahta oturacağı T a k ( mongol sarayına ) gitmek üzere yol almıştı. Oraya var­ dığı zaman, merd A h m e t seçilmiş ve şahane taht üzerine oturtulmuş, asilzadeler de mafriyanı kendisine takdim etmişler, o da âdete göre dualar etmiş ve yeni hanı tebrik etmiş, A h­ met’in emri üzerine, A z e r b a y c a n , A s u r , Beat N a h r i n kiliselerine fevkalâde bir berat yazılmıştı. Mafriyan buradan hareket ederek T e b r i z kiliselerinde ikamet etmiş, buradaki ibadethanenin inşasını tamamlamış ve kiliseyi yontulmuş taş­ lardan yapılma bir kapı ile süslemişti. Mafriyan ibadethanenin üzerinde hacılar için hücreler yaptırdıktan başka ölüler içinde bir mezarlık vücuda getirmişti. Mabedin altındaki sirdaptan ( yer altındaki mahzen ) başka bir yerde piskopos tahtı için yer bulunmadığından, yazlık bir ev ile kışlık bir ev yaptırmış ve herşeyi bütün kudreti İle tamamlamıştı. Hakikatta her işi idare eden ve yapan zat onun kardeşi B a r S a zam a idi. 1594 (M . 1283 ) senesi başlarında patrik B a r î g n a t us ’un ölümü üzerine yeni patriğin tâyini hususunda gösteri­ len aceleden dolayı özür dilemek için manastırdan elçiler gön­ derilmiş, fakat mafriyan bu elçileri kabul etmemişti. Daha son­ raları bizzat tabip Simon mafriyana gelerek, kardeşinin oğlunu kabul etmesi için birçok tatlı sözler söylemiş, fakat mafriyan bu sözlere kanmıyarak “ eski zamandan beri mukaddes atalar şu kaideyi koymuşlardır : mafriyan , patriksiz; patrik de mafri-


yansız yerleşemez. Bu adamlar kanuna ve atalar kaidesine te­ cavüz etmiş olduklarına göre onlara iştirak edemem ve onlarla beraber kanuna karşı gelemem „ demiş, bu yüzden tabip kırıl­ mış ve kalkıp gitmiş; mafriyan da hükümdar kızının kervanı ile birlikte hareket ederek N i n o v a ’ya gitmiş, yolda iken R a b b a n S m o n ’un oğlu 1 a - c ü d - d e v l e bu mesele hak­ kında mafriyan ile görüşmüş, mafriyan bu adamı yetiştirdiği ve okuttuğu, onu bir evlât gibi sevdiği için, onu ve getirdiği hediyeleri kabul etmişti. Mafriyan, P h i l e x e n u s ' a bir muvafakat mektubu ya­ zarak “ belki benim patriklik makamına yükselmek istediğimi ve bu yüzden darıldığımı sanırsınız. Gönüllerin içinden geçeni bilen Allah, bu yolda zerre kadar bir arzum olmadığını bilir. Bunun birçok sebepleri vardır. Bunların biri 40 seneden beri yüksek papazlık rütbesinin bana emanet edilmiş olmasıdır. 20 sene garpta ve 20 sene şarkta hizmet ederek bu yükü taşı­ maktan yoruldum. Istirahate, sükûnet ve huzura, hayatımın ses­ sizlik içinde son bulmasına muhtacım. Diğer bir sebep, bana ait olan şark diyakosluğunda, Allahın inayeti ile, geniş bir it­ minan içinde yaşamak ve hiçbir şeye muhtaç olmamaktır. Se­ leflerim gibi buradan kaçıp başka bir yere mi gideceğim ? Gerçi karışık bir devirde yaşıyoruz. Fakat şarkta kavuştuğujn huzur, başka bir kimseye nasip olmamaktadır. Üçüncü sebep şudur : başkaları gibi patrikliği özlesem bile garp diyakoslukları harabi içindedir. O halde bende böyle bir arzu kalabilir mi ? A n t a k y a ' y ı istediğim söylenecek olursa o da insanı inletip ağlatacak bir haldedir. Yoksa G u m y a diyakosluğunu mu özliyeceğim ?. Fakat burada da ayakta duran bir tek adam kalmadı. H a lepde, M a bbu g h d a C a l e n i c u s yani ( Rokka ) da E d e s s a ( yani U rfa) da, Harran'da hep harap : M a ­ l a t y a etrafındaki 7 diyakosluk, yani L a k a b h i n , A r k e , K a l i i s ur a , G u b b o s , S a m h a , C l a u d i a , G a r g a r da mamur bir tek hane kalmadı. Bu sebeplerden dolayı şikâ­ yetimin, takdir edilemiyecek ve takbih edilecek mahiyette olan hareketinizden ileri geldiği aşikârdır. Yaptığınızı, şarklıların da, garplıların da muvafakatini almadan yaptınız. Siz de bunu bi­ liyorsunuz. Allah da bunu biliyor Bu sırada mafriyan T e b r i z ’de talebesi olan iki tabibe sıhriyetle bağlanmış ve A b - u l - K a ı r m a n ' ı T ebriz'e. Jon’u


Meraga’ya yerleştirmişti. 1595 ( M. 1284) senesi orucunda Ninova’ya vardığı zaman rahip J o b *u Bet Kudidha’mn başına tâyin etmiş ve ona Joannes adını verdikten başka, Bet Nuhahra diyakosluğunu da ona vermişti. Bu zat mafriyanın şarka tâyin ettiği piskoposların on İkincisi idi. Bu yılda M a r J o h n B a r N a g g a r a’yi ihtiva eden B e t A k r e harap oldu. Eşkıya burada pusular kurarak rahipleri ve papazları soymuşlar, mafriyan da Ninova’nın bir kalesi olan Bartalli’nin şimali garbi kısmında Şehit namına bir manastır inşasına başlamıştı. Bu da ruhani adamlaıı son derecede hoşnudetmişti. 1596 (M. 1285) da mafriyanın Şehit Mar John Bar Naggara namına Bartalli kalesinde inşa ettiği ünlü manastırın inşa­ atı tamamlanmıştı. İnanan bir kadın olan kıraliçe D h e s b i n a Hatun, İstanbul’dan ve kıral olan babasının nezdinden fevkalâda hünerli iki nakkaş getirip T e b r i z şehrindeki Rum kilise­ sini tezyin ettirmek istediği için mafriyan bunlardan birini ge­ tirmiş, o da Bar Naggare kilisesi için resimler yapmağa baş­ lamıştı. Bu seneden önce mafriyan birçok rahipleri eski kilise için azizlere ait armağanlar getirmeğe memur etmiş, bunlar gitmişler, yeri kazmışlar, fakat bir şey bulamamışlardı. Mukad­ des şehit, rüyada birçok müminlere görünerek “Mafriyanın kendisi gelmezse hiçbir şey bulunmıyacak,, demiş, fakat maf­ riyan bu sözleri söyliyen ahalinin sözlerine bir kıymet vermiyerek kendisini hasta gösterip hücresinin içine kapanmış, yet­ miş geceyi orada geçirmiş, dua etmiş, cuma gecesinden başlıyarak ertesi haftanın ilk gününe yani sonteşrinin 22 nci gü­ nüne kadar bir kimse ile konuşmamıştı. O gece ibadetler ya­ pıldığı sırada yarı uyku yarı uyanıklık halinde bulunan mafri­ yan, parlak bir gencin kendisine şu sözleri söylediğini işitti: “eski tahtın ( yani mezbahm ) altında bir sürü armağanlar var,,. Mafriyan bu sesi işittikten sonra bağırarak kardeşini çağırmış “kendim gidip armağanları aramak istiyorum,, demiş, bunun üzerine kendisine atlar hazırlanmış ve 2 mukaddes piskopos getirilmiş, hepsi de atlarına binerek eski kiliseye gitmiş, maf­ riyan kazıcılara, eskiden mezbahm bulunduğu yeri kazmalarını söylemiş, bunlar yeri bir insan boyu kadar kazdıktan sonra bîr taput bulmuşlardı. Tabutun üzerinde toprak yahut kül ile


dolu bir çanak bulunuyordu. Tabutun tam ortasında mermer­ den yapılma bir sandık vardı. Bu sandık zorla açılınca içinde güzel kokulu ilâçlar ile muhafaza edilmiş kemik parçaları bu­ lunmuş, hepsi de fevkalâde sevinmişler, Bartelli’ye haber salmış­ lar, oradan rahipler, papazlar kalkarak bunları karşılamışlar, ve mermer sanduka İlâhiler ve mezmurlar okunarak yeni kilise­ nin kutsi harimine götürülmüş ve buradaki şehitliğe konmuştu. Bu kemiklerin keşfi üzerine geçen haftanın ilk gününde mafri­ yan, Bartelli rahiplerinden Gobrieli, ve Kardo şehirlerinden Ce­ zire piskoposu Mattai’yi takdis ederek ona Dionysius ismini vermişti. Bu adam mafriyan tarafından inşa olunan bu manastı­ rın mimarı idi. Ve manastır mukaddes bir adam olan Bar Naggare’nin cesedi üzerinde diyakosluğun 5 yıl kadar başsız kal­ masından sonra inşa olunmuştu. 1597 ( M. 1286 ) yılı, mafriyanın altmış yaşma var­ dığı yıl idi. Kendisi ölümden korkuyor ve ölümü bekliyordu. Mafriyan bu sırada diyordu k i: “bu yıl içinde Kronos ve Zeus (hut) burcunda birleştikleri zaman doğdum. 20 yıl sonra aynı iktiran mizan burcunda vuku bulduğu zaman piskopos oldum, 20 yıl sonra aynı iktiran cevza burcunda olduğu zaman mafriyanlığı deruhde ettim. 20 yıl sonra aynı iktiran hut burcunda vuku bulduğuna göre bu dünyadan göçeceğimi sanıyorum,,. Mafiryan bundan başka şu sözleri söylemekte id i: “Ey dünyaların a ğ ı! 1537 (M. 1226) yılında beni ağma yakaladın. 1597 (M. 1286) da bu ağın içinde bulunmıyacağımı sanıyorum,,.

BAR HEBRAEUS’UN ÖLÜMÜ [ Bu noktadan başlıyarak muharririn kardeşi Bar Sawma muharririn ölümünü kayda çalışır ve bu hâdisenin ne zaman, nerede ve nasıl vuku bulduğunu gösterir ]. Bu yıl içinde hep bu kötü şeyi ( ölümü ) düşündüğü ve onu bu düşünceden vazgeçirmeğe imkân görülmediği sırada, mafriyan Ninova’da bulunuyordu. Suriye’den gelen eşkıya ve hırsızlar her yaz mevsiminde akınlar yaparak Musul halkını soydukları, öldürdükleri ve ellerine geçenleri köle olarak kul­ landıkları için, kardeşi vaziyetten endişe etmiş ve kendi ken­


dine “ belki bizimkiler de kazara bunların ellerine düşerler ve bu suretle mafriyanın ölüme ait sözleri gerçekleşir „ demiş ve bunun üzerine Bar Sawma mafriyanı Azerbaycan şehirlerinden Meraga’ya. gitmek için ısrar ile teşvik etmeğe, hattâ tazyik et­ meğe başlamış, Mafriyanın mütemadiyen düşünmekte olduğu ölümden bu şekilde uzaklaşmasını istemiş, mafriyan da karde­ şinin ısrarına dayanamıyarak en nihayet Meraga’ya gitmeğe karar vermiş ve hareket etmişti. Mafriyanın burada yaşadığı sırada Araplar arasındaki en ileri kimseler kendisine müracaat ederek, mütalâaya imkân bulup zevk almaları için Süryani ile yazdığı Kronografyayı Arapçaya çevirmesini rica ettiler. Mafri­ yan buna razı olmuş ve eserini asîl ve son derece beliğ bir üslûp ile Arapçaya çevirmeğe başlamıştı. Mafriyan bir ay ile birkaç gün çalışmış, takriben eseri tamamlamış ve eserden ancak 3 forma kadarı tercüme edilmeden kalmıştı. Fakat temmuz ayının 28 inci cumartesi günü, mafriyan hararetinin yüksekliğini hissetmiş ve bütün gece ateş içinde yanmıştı. Haftanın ilk günü tabipler onun bir ilâç içerek ken­ disini tedavi etmesini tavsiye etmişler, mafriyan buna razı olmıyarak, “ ilâç bana yaramıyacak, çünkü vaktim geldi „ demişti. Halbuki kendisi aslan gibi idi, bu sene her zaman­ kinden daha kuvvetli ve sıhhati her zamankinden iyi idi. Sözü uzatmamak için şunu söyliyeyim ki mafriyan 3 gün için­ de o kadar zayıfladı ki ertesi pazar günü kalem ve kâğıt istiyerek vasiyet yazmak ve höcresini talebesine bırakmak istedi­ ği zaman kalemi tutmağa ve bir şey yazmağa imkân bulama­ mıştı. Mafriyan her saat sol elini sağ eline vuruyor ve “kuv­ vetim yıprandı, tükendi, sen beni yanlış yola sevk ettin kardeşim vz bu hareketle bsni 25 sene başlarında bulunduğum piskopos­ ların, rahiplerin, büyüklerin ve reislerin arasında ölmekten alı­ koydun kardeşim. Beni ölümden kaçırmak istedin, fakat bu ka­ çıştan bir faide kazanamadım. Metîn ol, cesur ol, ölümüm san­ ki yeni bir şeymiş gibi benim için ifrat derecesinde ağlayıp yas tutma. Ölümün yeni bir hâdise olmadığı katiyetle muhakkaktır,,. O gün mafriyan bu ve buna benzer nasihatlerde bulun­ makla beraber neşeli idi ve gülüyordu. Sonra tabip ve reis Said’i çağırarak ona “söyliyeceklerimi yaz,, demiş ve sözlerine şu şekilde başlamıştı:


“insanın günleri, ot gibidir, insan da tarladaki çiçek gibi biter.,, Sonra akidesini, kendisine yaraşan bir şekilde ikrar etmiş, biri patriğin tahtına, diğeri mafriyanın tahtına ve ken­ di hücresine ait iki emir vermiş ve sonra tilmizlerine tavsiye­ lerde bulunarak, “Sevgi içinde yaşayın. Birbirinizden ayrılmayın. Çünkü siz sevgi içinde toplandıkça ben de aranızda bulunurum,, demişti. Bunun üzerine bütün o zavallı adamlar üst başlarını yır­ tarak, başlarına toprak koyarak geceden 3 saat geçinceye ka­ dar ağlamışlardı. Mafriyan gülerek ve son derece neşeli görü­ nerek mütemadiyen hikâyeler söylüyordu. Sonra birdenbire bir çerağ gibi söndü. Çerağ gibi, demek caiz değil, çünkü muhteşem ve parlak bir şule gibi ve yeryüzünde az ve zayıf olan Yakubilerin muazzam ( alev) sütunu gibi sönmüştü. Maf­ riyan haftanın 3 üncü gününde Yunanlıların 1597 ( M. 1286 ) senesinin temmuz ayının 30 uncu günü Tanrısına kavuşmuştu. Saygıdeğer Katolikus Mar Yahbh-Allaha bu sırada Meraga şehrinde bulunduğu için bir kimsenin iş için çarşıya çık­ mamasını, bir kimsenin dükkânını açmamasını emretmiş, daha sonra çanlar çaldırmış ve bütün halk mafriyanın hücresinde toplanmıştı. Katolikus, yakındaki piskoposları gönderdikten başka büyük şamdanlarla birlikte burada bulunan Ermeni­ lerle Rumları göndermişti. Fakat bizim cemaatimizin baş­ papazlarından ancak 4 kişi hazır bulunabilmişti. 200 kişi top­ lanarak fecirden günün 9 uncu saatine kadar ibadet etmişlerdi. O ne yaman gün ve ne insafsız bir sabahtı. O öyle bir gazap günü ve öyle bir ölüm gecesi idi ki, meleklere kavuşan azizin bu kardeşini ve birçok zavallıları ıstırap, ağlama, göz yaşı ve inilti içinde bırakmıştı. Nasturilerle Rumlar ve Ermeniler iba­ detlerini bitirip mafriyanı lâyık olduğu şekilde gömülmeğe ha­ zırladıktan sonra cesedini küçük bir mezbahın üzerine koydu­ lar, ve bu suretle Meraga’da bulunan herkesin burada ibadet edip hediyeler sunmasına imkân verdiler. Tek başına duran ve muazzam bir filozof olan bu adamın çok kıymetli bir millet olan Yakubileri öksüz gibi bıraktığını görerek kim ağlamazdı? Yakubiler arasında Allahının hem yerlilere hem yabancılara ait olan her bilgiyi ihsan ettiği bu adam gibi yabancıların her hangi sualine cevap verecek, meselenin kiliseye mi, haricî âle­


me mi ait olduğunu, kolay mı, zor mu olduğunu tâyin edebi­ lecek tedbirli, terbiyeli yazılar, vecizeler yazacak bir kimse kal­ mamıştı. Kendisi 20 yaşından başlıyarak son nefesini verinceye kadar bir dakika okumak ve yazmaktan fariğ olmadı. Birçok eserler telif etti. Ve bir dilden bir dile tercümeye kadir idi. ( Bar Sawma, burada kardeşinin yazdığı ve tercüme ettiği 31 kitaptan bahseder. Sözü kesmemek için bunları gelecek fasla bırakıyoruz. ) Mafriyan bütün hayatında kitaplarla meşgul olduğu gibi bütün hayatı esnasında kiliseler inşa etmekle, harap olan kili­ seleri tamir etmekle meşgul oldu. Mafriyan Halep’te bir kilise yanında büyük bir han, yahut misafirhane inşasına başlamış ve inşaatı tamamlamıştı. Bu iş, bir sürü masraflara sebeboldu. Çünkü araplık âlemi bu sırada iyi ve müreffeh bir halde idi. Onun Meraga, Tebriz ve Bartelli’de yaptırdığı kiliseler herke­ sin gözü önündedir. Kendisi tek bir gün geçirdiği yerde bile mukaddes bir binayı tamir ettirir, masraftan kaçınmaz ve çek­ tiği zarara ehemmiyet vermezdi. Bu sözleri onu medhetmek için söylemiyorum, çünkü onu medhe özenmem bir itiraza uğ­ ramış olmak yüzündan bunları yazdığım hissini verebilir. Fa­ kat bir çerağı bir çuval içinde gizlemek de haksızlıktır. Onu medhetmeyi, yaşayışını, zekâsını, kaleminin kudretini, tevazuunu bilen güzide şarklılara bırakıyorum. Onlar onu medhe lâyık görürlerse medhederler, yahut muahezeye lâyık görürlerse muaheze ederler. Fakat ben herkesten fazla onun yaşayışındaki mükemmelliği ve onun harikulâde meziyetlerini daha yakından gördüğümden, bunlardan bahsettiğim için beni bir kimse mua­ heze etmez. 40 yıl içinde onun avucunun içine, bir darik (altın para) yahut bir zuze (bakır para) aldığını görmedim. Müminler ona hediye olmak üzere kese kese para getirdikleri zaman bunları eline vermek için toplanırlar, fakat onun bunlara do­ kunmadığını görerek keseleri bırakıp giderlerdi. Para, olduğu yerde kalır ve mafriyan da huzuruna gelen tilmizlerden birine “şunları önümden kaldır„ derdi. Bazı adamlar ellerini öptükleri zaman oturduğu yerin örtüsü yahut halının altına para kese­ lerini bırakmak itiyadında idiler. Bir yerden bir yere gidildiği zaman örtüler kaldırılınca bir sürü para keseleri bulunması yü­ zünden bu vaziyet anlaşılırdı. Hücrenin içinde para toplandı­


ğını haber aldığı zaman mafriyan bunların hemen sarfını icabettiren bir vesile bulurdu. İyiliği, tevazuu, rikkati ile sohbetinin tatlılığına ve büyük kalbliliğine gelince bunları tarif etmek yahut yazmak kudretimin üstündedir. Çünkü tahsilim çok zayıftır ve söz kudretine malik değilim. Onun için bana sus­ mak gerekleşir. Çünkü sık sık görüştüğü asîl kimselerin, kar­ deşlerin, güzide âlimlerin, kendi kudretlerine göre onun yük­ sek kıymetini anlatacaklarına eminim. Bana gelince bu kadarı yetişir. /

BAR HERAEUS’UN ESERLERİ Bar Sawma, kardeşi Bar Hebraeus için yazdığı biyogra­ fide ( otuz bire yakın eserlerini sayıyorum) diyerek şu listeyi verir1 : 1. T eg h r a t h T e g h r a t h a yahut, Mercatura Mercatuararam, fizik ve teolojiden bahseden bir eserdir. (10 numarada gösterilen) H e z u a t h H e k h m e t h a , yani Hikmetin Zübdesi adlı eserin muhtasarıdır. Aynı mevzularla daha kısaca meşgul olur. II. K e t h a b h a D he B h a b b a t h a , yahut Göz bebek­ leri kitabı. Bu eser mantık veya diyalektik fenninin muhtasarıdır. III. K e t h a h b a D he S ezuade S o p h i a yahut H ik ­ met sözü kitabı. Diyalektik, fizik, metafizik yahut ilâhiyat muh­ tasarıdır. IV. K e t h a b h a D h e - S u l l a k a H a z u n a n a y a , yahut Aklın yükselmesi kitabı. Eser astronomi ve kozmografi hak­ kında bir risaledir ve muharririn astronomik takvimin­ deki cetvellerle beraber kullanılacaktı. Muharrir bu eserini 1279 senesinde yazmıştı. V. K e t h a b h a D he - M e n a r a t h K u d hs he, yahut Mâbedin çerağı. Bu eser kilisenin üzerine kurulmuş olduğu on iki baş temelden bahseder ki şunlardır: 1. Marifet, 2. 1 Bu eserler Baum stark tarafından itina ile tasnif olunm uştur. Bu m uharrir eserleri tasnif ettikten başka yazma nüshaları ile m atbu nüsha­ ları hakkında gayet kıy m etli m alûm at verir.


Kâinatın mahiyeti, 3. Teoloji (ilâhiyat), 4. Incarnation ( hulûl )> 5. Ecsamı semaviye marifeti, 6. Yeryüzündeki kiliseciler, 7. Habîs ervah, 8. Nefsi natıka, 9. Hürriyet ve ihtiyar, kaza ve kader, 10. Basübadelmevt, 11. Dünyanın sonu, hesap v. s. 12. Cennet. VI. K et ab h a D he- Z a l g h i , yahut Şualar kitabı. Eser 10 kısımdan müteşekkildir ve 5 inci eser gibi ilâhiyattan bahseder. VII. Kethabha Dhe-Semse, yabut Işıklar kitabı. Gramere dair yazdığı risalenin daha büyüğüdür. VIII. K e t h a b h a D h e - G h r a m m a t i k i , yahut Gramer kitabı. IX. K e t h a b h a Dhe - î t h i k o n , yahut Ahlâk kitabı, ( Meraga’da 1279 da telif edilmiştir.) 4 kısımdır: 1. Akıl tem­ rinleri, ibadet, Tetebbü v. s. Ve beden temrinleri, El işi, Oruç, Nafile Namazı vs. 2. Beden rejimi, 3. Ruhu tathir hakkında, 4. Ruhun ziynetleri hakkında. X. H e z u a t h H ek h m e t h a yahut Hikmetin Zübdesi 1 adlı muazzam eser. Aristo’nun bütün hikmetini ihtiva eder. Birinci cildi mantık, ikinci cildi fizik, üçüncü cildi metafizik­ ten bahseder ve bunlar birinci kısmı teşkil eder. Ahlâk, lkti sat ve Siyaset ikinci kısmı teşkil eder. Bu listedeki 2 numa­ ralı eser bu büyük ansiklopedinin muhtasarıdır. XI. Kethabha Dhe - Remze Wa -Me İran - W atha, yani İşaretler vs istihraçlar kitabı. Bu eser îbn Sina’nın Elîşarat ve el- Tenbihat adlı eserinin Süryancaya tercümesidir. Eser, mantık, fizik ve metafizikten bahseder. ( Bakınız : B. O. II, sa. 270 not 2.) XII. K e t h a b h a D h e - H u d d ey e yahut irşatlar ki­ tabı. Bu eser, Yakubi dinî sınıfı ile dünyevi sınıfları için her mesele üzerinde en katî mercidir. XIII. K e t h a b h a D h e - D h i o s k o r i d h i s . Bu eser Dioskorides’in tıbbi maddeler üzerindeki muazzam eserinin Sür­ yancaya tercümesidir. Eserde otlarla nebatların şekilleri, hassiyetleri, kuvvetleri ve bunlardan nasıl istifade edileceği bahis mevzuudur. 1 Bu esere « H akîm lerin H ikm et kitabı » denilir.


XIV. G h a f i k i n i n büyük eseri. Bu eser Gafikj’nin “El. edviyet-ül-Müfrede„ sinin ihtisar edilerek Süryancaya tercüme edilmişidir. Eserin Arapçası 3 büyük cilt teşkil eder. XV. K e t h a b h a D h e - P u s h a k a D h e - P u s h a k e , bu eser Hipokrates'in vecizelerinin Arapçaya tercümesidir. XVI. K e t h a b h a , D h e - S h u z u a l e D he- H u n a i n , bu eser Hüneyn b. Ishak’m tıp meselelerinden bahseden eserinin Süryancaya tercümesidir. XVII. K e t h a b h a D he -Z i g D e - Ş h a r z u a y e , yahut Heyet hesapları cetvelleri. Müptediler için. XVIII. K e t h a b h a D h e- Z ab d at A l A s rar, yahut Sırların zübdesi. Ethir el-Dîn Mufaddal b. Ömer el-Ebherî (vefatı 1262) nin yazdığı eserin Süryancaya tercümesidir. (Wright’a bakınız, Syr. Lit. s. 271). XIX. K e t h a b h a D h e - M a k h t e b h a n u t h Z a b h n e , yahut Kronoloji. Üç kısımlı cihan tarihidir. Birinci kısım Hil­ katten itibaren Milâdın 1286 senesine kadar dünyanın siyasi tarihini ihtiva eder. İkinci kısım Harun’dan başlıyarak kilisenin tarihi ile meşgul olur. Üçüncü kısım Süryani kilisesinin St. Thomas’tan başlıyarak Şark kısımlarından bahseder. (Wright’e bakınız. Syr. Lit. sa. 279). Bar Hebreaus, Suriye’den ge'en eşkı­ yanın her sene şehre yaptıkları akın sırasında kati olunmaların­ dan korkan kardeşinin ısrarı ile 1286 da Ninova’dan Meraga’ya gittiği zaman, müslüman dostlarının ricası üzerine Kronolo­ jinin birinci kısmını Arapçaya tercümeye başlamıştı. Bütün bir ay çalışmış ve ölümünden evvel tercüme edilmemiş ancak 3 yaprak kalmıştı. Arapça tercümenin adı “El-Muhtasar fidDüvel Jjaîl dir. Ve Süryanca ile yazılan bu eserde bahis mevzuu olmıyan müslüman muharrirlere ve eserlerine işaret eder. XX. K e t h e b h a D he -P u s h a k H e i me, yahut Rüya tabiri kitabı. Bar Hebraeus bu eseri gençlik çağında yazmıştı. XXI. K e t h a b h a D he - T h u n n a y e M e g h a h h e k h a n e , yani Güldürücü hikâyeler kitabı. Bu eserin Arapça tercümesinin adı Def’el-hemm’dir. XXII. Kethabha Dhe- Yauna yahut Güvercin kitabı. Ruhani mürşitleri bulunmıyan târiki dünya ve zâhitlerin halinden bah­ seder. Eser 4 kısımdan müteşekkildir: 1 — Bedenî terbiye


2 — Ruhi terbiye 3 — Kâmil olanların istifade ettikleri ruhani huzur. 4 — Muharririn ruhani tecrübeleri, dinî itikat ve amel­ ler bakımından karşılaştığı güçlükler. XXIII. K e t h a b h a K a n u n a R a b b a D h e A b a A l i , yahut A li b. Sina'nın büyük Kanun kitabı. Bu eser bedene ait ilâçlarla meşgul olur. Fakat Arapça aslın ancak 4 kısmını ihtiva eder. Bar Hebraeus, eserin tercümesini tamamlamağa imkân bulmadan vefat etmiştir. Assemânî’nin listesinde bu eserden 24 üncü eser olarak bahsedilir ve 23 üncü eserden bahsedilmez. ( Bakınız: B. O II, sa. 272.) Sebep için de bakı­ nız: ( Notlar I B. O. II sa, 269 sütun 1.) XXIV. Bu kitap, yani Kethabha Dhe Makhtebhan Utha Zabhne.,, XXV . Bütün tabiplerin düşüncelerini anlatan “Büyük ki­ tap,,. Bu eser muharririn tıbba dair yazdığı büyük kitap zan­ nediliyor. Belki de ikmal olunamamıştır. XXVI. Kethabha Dhe-Bhelesusitha, Kıvılcım Kitabı. Bu eser Bar Hebraeus’un tamamlamadan bıraktığı küçük bir gra­ mer kitabıdır. XXVII. K e t h a b h a D h e -P u s h a k a D h e - S h u z u a l e D h e H u n a i n , yahut Hüneyn meselelerini tefsir eden kitap ( maksat Hüneyn b. lshak’m bahis mevzuu ettiği tıbbi mesele­ lerdir ). Bar Sawma bu eserin Tiryak maddesine kadar yazıl­ dığını anlattığı için eserin tamamlanmadığı anlaşılıyor1. XXVIII. K e t h a b h a D h e - M u s h h a t ha, yahut Şarkılar Kitabı, ( bakınız: Assemânî B. O. II. sa. 308, not 12.) Bu eser­ de güzel birçok nazım parçaları vardır. X X IX . K e t h a b h a D h e - A u s a r R a z e , yahut Sırlar Ambarı Kitabı. Bu eser umumiyetle H o r r e u m M y s t e r i o u m diye maruftur2. Bar Hebraeus bu eserde Ahdi Kadim ve Ahdi Ceditteki bütün metinlerin doğru okunmasını temin etmeği istihdaf etmiştir. Wright, (Syr. Litt. s. 247.) bu eser hakkında: “Peshitta’ya istinaden İbrani metinlerin muhtelif kıraatlerini, 1 T iryakın m ürekkibatı ve sureti istim ali hakkında m alûm at alm ak için Budge’un Syrien A nathom y ad lı eserinin ikinci cildinin 409 uncu sahifesine bakınız. 2 Gotesberger babkm ız Bar Hebraens und seine Scholien zur heiligen Schrifts, Freiburg, 1900.


L X X i vesair Yunan tercümelerini, daha sonraki Süryanca tercümeleri, hattâ Ermenice ve Kıptice nüshaları nazarı dikkate alan ve Nasturiler ile Yakubiler arasındaki kıraat ihtilâflarını da mülâhaza eden Eski ve Yeni Ahit kitaplarının metinleri üze­ rinde intikadî ve itikadt tefsirlerdir,, der. İtikadî kısım, âbayi Yunaniyeden, tabii monofist mezhebine mensup daha önceki Süryani ilâhiyatçılardan alınmıştır. Baumstark’a göre (s. 314) eser Dionysius Bar Şalibhi’nin ve daha uzaktan Mervli İshodaadh’m yazılarına dayanmaktadır. A u s a r R a z e 'nin birinci kısmının birinci cildi ahiren intişar etmiştir1. Kısımlarının bir­ çoğu muhtelif zamanlarda âlimler tarafından neşrolunmuştu. Bunların listeleri için Nestle’y bakınız ( Brevis Linguae, Syr. Gramm., 1881^ sa. 31-2). Baumstark Syr: Lit. sa 314 bakınız. X X X . Kısa kısımlar halinde Hierotheus’un eseri2. Bar Hebraeus’un manzum eserleri, Yakubiler tarafından beğeniliyordu. Hâlâ da beğenilmektedir. Fakat kendisi kelime­ nin hakiki mânası ile bir şair değildi. Kelimeleri vezne sokup dörder mısralık manzumeler vücuda getirmek hususunda büyük bir hüner sahibi idi. Bunun örneklerini C. Von Lengerke basmıştır : Greg. B. aliorumque Caremina syrica aliguot adhuc inedita Königsberg, 1836-8; A. Scababi, Greg. B. Carmina, Rome, 1877. Onun İlâhî Hikmet hakkındaki şiiri Gabriel Sionita tarafından neşrolunmuştur Vet. philosophi Syri de sapientia divina poema aenigmaticum, Paris, 1638. Bu şiir Yohanna Notayn Dara’uni tarafından da basılmıştır. Carmen de Div. Sap. Auct. Celeberr. viro Abulphargio, Rome, 1880. On iki heceli vezinle yazdığı Memra Zanghnaya ve yedi heceli vezinle yazıp Nasturi ka~ tolikos Mar Denha’ya gönderdiği mektup için Baumstark’a bakınız.. Syr. Lit., sa. 319-20. Bar Hebraeus’un Âmid’de nazmettiği Anaphora ve Liturgy hakkında, B. O. II, sa. 275e bakınız. ,

Bar Savvma’nın kardeşinin eserleri hakkında verdiği liste, Bar Hebraeus’un edebî faaliyet bakımından çok verimli oldu­ ğunu gösteriyor. İlk bakışta, onun, devrinde insan kafasının 1 Graham , Sprengling. 2 B odleian’daki yazm anın listesinde 25 ve 26 ncı num aradaki eser­ lerden bahsolunmuyor.

Abu’l-Farae Tarihi F: 3


meşgul olduğu her mevzuu tetebbü ile kalmıyarak o mevzua dair yazı yazdığı sanılır. Fakat listeyi dikkatle gözden geçir­ diğimiz takdirde bahis mevzuu olan eserlerin tasnif edilebile­ ceğini ve bunların nispeten mahdut mevzular üzerinde toplana­ cağını görürüz. Bu mevzular teoloji, felsefe, gramer, heyet, riyaziye, tıp ve tarihtir. Muharrir, Güldürücü Hikâyeler kitabını kendini de, başkalarını da eğlendirmek için yazmıştır. İlâhiyata ait eserleri arasında konacak olanlar şunlardır: Esrar Ambarı kitabı, Hierotheus kitabı, Şualar kitabı, Mâbet Çerağı, İrşatlar kitabı, Ahlâk kitabı, Güvercin kitabı, Basiret kitabı, Edessalı Yakubun eserine istinadeden Lithurgy ve İsanın kardeşi James’in Anafora’sının muhtasar şekli. Felsefi eserleri arasında şunlar vardır: Hikmetin Zübdesi kitabı, yani Aristonun tam felsefe sistemi, Hikmet Sözü kitabı, Göz Bebekleri kitabı, Tacirlerin Ticaret kitabı, İşarât ve Tenbihat kitabı Sırların Zübdesi kitabı. Gramere ait kitapları arasında: Işıklar kitabı, Gramer ki­ tabı, Kıvılcım kitabı, bulunuyor. Astronomi ve riyaziyeye ait kitapları arasında: astrono­ mi ve kozmografi hakkında tam bir eser olan Aklın Yüksel­ mesi kitabı bulunmaktadır. Muharrir bunlardan başka Oklid ile Batlamyus’un Megist’i hakkında yazı yazmış ve astronomik bir almanak ( Zigle) vücuda getirmiştir. Tıbba ait eserleri arasında Dioskorides, Hippocrates ve Galen tarafından yazılan Yunanca eserlerin tercümesi, Gafiki, Ibni Sina ve daha başkaları tarafından yazılan eserlerin tercü­ meleri vardır. Bar Hebraeus’un büyük bir tarih âlimi olduğunu Krono­ lojisi ispat ediyor. Bizce bu eseri, bütün eserlerinden daha mühimdir. Eserin “dünyanın kronolojik ve politik tarihi,, diye tarif olunması çok yerinde bir mülâhazadır.


MAKHTEBHANUTH ZABHıNE YAHUT BAR

HEBRAEUS

T A R A F IN D A N

K R O N O L O J İK

VE

Y A Z IL A N

P O L İT İK

« D Ü N Y A N IN

T A R İH İ »

Bar Hebraeus’un, hayat ve eserinden başlıca hedef ve gayesi Süryanîlerin kendi tarihlerine, dillerine ve edebiyatla­ rına karşı alâkalarını uyandırmak, garbi Asya’da mevkilerini canlı bir kuvvet olarak devam ettirmelerine yardım etmek idi. Bu yüzden bunların hem Yunan, hem Arap ilimlerinden bir kısmına vukufun hayatî ehemmiyeti haiz olduğunu öğrenmele­ rine çalışmış ve onlara dilleri ve dinleri hakkında ana metin sayılacak eserler vermeğe, Yunanlılarla Arapların felsefe, tarih ve tıbba ait en mühim eserlerini Süryancaya çevirmeğe uğ­ raşmış ve neticede Süryanîlerin eski bir hıristiyan mezhebine sâlik olmakla kalmıyarak münevver bir millet olmak istiyor­ larsa müşriklerin kültür ve irfanının semerelerini kabul edip kendilerine mahsus bir şekilde onu geliştirmeleri lâzım geldi­ ğini ispat etmişti. Onun için Süryanilere, dünya devletlerinden büyüklerinin tarihine dair itimada değer malûmat vermek, ken­ di hükümdarlarının büyük milletler arasında oynadıkları rolü tarif etmek için, kilisenin kronolojik tarihini yazdıktan sonra M a k h t e b h a n u t h Z a b h n e adını verdiği bu eseri telif etti. Bu serlevhanın tam mânası “ Kronografya „ dır. Fakat bu kelime, eserin şumulünü ve mütenevvi mevzularının mahiyetini ifadeye kâfi değildir. Bar Habraeus buna benzer ilk kitabın muharriri olmadığını biliyordu. Çünkü Kayserili Eusebius’un iskolâstik Socrates’in, Zachariah Rhetor’un, Asyalı John’un, Tali Mahreli Dionysius’un kronografiyalerını gayet iyi tanıyor, fakat itimada değer tarihi olmıyan birtakım devirler bulunduğunu hissediyor ve adı geçen tarihçilerin, Milâdın daha evvelki asırları bakımından yaptıklarını, daha sonraki asırlar bakımın­ dan yapmağı düşünüyordu. Onun tanıdığı en yakın kronografya, Malatya papazlarından olan ve Malatya’ya yakın bir yerdeki Bar Sawma manastırı şefliğini yapan Elias oğlu Büyük Mic-


h ae l1 tarafından yazılmıştı. Michael 1126 da doğmuş, 1166 dan 1199 sonteşrininin yedisine ve ölümüne kadar Antakya’da Yakııbî kilisesinin patrikliğini yapmıştı. Süryancadan başka Arapça, Ermenice, belki de Yunanca biliyordu. Bugün şark ve garbın ilim âleminde şöhret bulan Kronografyanın muharriri idi. Fakat Michael’in kronografyası 1196 da son bulmuş, Bar Hebraeus da bu senedem başlıyarak, garbî Asya’da vuku bulan heyecanlı hâdiseleri kaydetmek istemişti. Michael tara­ fından yazılan kronografya ile Bar Hebraeus tarafından yazılana aşina olanlar, Bar Hebraeus’un, birçok vakaları selefinin eserinden iktibas etmekle beraber kronolojiye daha mühim tafsilâta ait noktalarda ondan ayrılmak hususunda tereddüd etmediğini bilirler. Bar Hebraeus tarafından yazılan Kronografyanın birinci kısmı dünya tarihinden, yani gayrı mukaddes tarihten bahse­ derek Adem’den başlar ve kendi zamanında vuku bulan Moğol fütuhatına kadar eseri devam ettirir. Eseri ikinci kısmı, ilk başkâhin olan Harun’dan itibaren mukaddes tarih ile meşgul olur ve mukaddes tarihin sonundan itibaren Antakya kilisesi patriklerinin tarihlerini yazar. Nihayet Severus devrinden son­ ra bu kilisenin Monifist kolunun patrikleriyle, Bar Hebraeus’un vefatına müsadif olan 1285 senesine kadar meşgul olur. Bun­ lar ikinci kısmın birinci babıdırlar. İkinci bap Süryanî kilisesi­ nin şark kısmını Resul St. Thomas’tan itibaren anlatır. Marutha’dan (Milâdi 629) sonra eser Taghrith (Takrit) in monofist mafriyanlarının tarihi olur. Fakat Nasturîlerin katolik patrikle­ rine de ehemmiyet verilir. Bu kısım, muharririn 1286 senesine tesadüf eden ölümü tarihine kadar devam ederse de muharri­ rin kardeşi Bar Savvma Tarihi 1288 senesine kadar uzatmış, diğer bir muharrir de onu 1496 ya kadar ilerletmiştir, ikinci kısmın ikinci babı, Assemani’nin muazzam eseri olan Bibliotheca Orientalis’in ikinci cildinde uzun uzadıya bahis mevzuu edilmektedir. Bunun tam Süryanca metni de J. A. Abbeloos ve T. J. Lamy tarafından 3 cilt halinde neşrolunmuştur. Birinci 1 Chabot bu eseri dort cilt halinde basm ıştır, baş sahifesi şu m eal­ dedir : « Y akubilerin Bet N ahrin’nin Edessa ( Urfa ) şehrindeki kilisele­ rinde mahfuz olan eski yazmalara istinaden patrik büyük M ihailin yazmış olduğu işbu V akayinam e Paris’te M ilâd ın 1891 senesinde basılm ıştır. »


kısım iki cilt i, ikinci kısım bir cilt 2 teşkil ve Lâtince tercüme ile birlikte notları da ihtiva ediyor. Eserin bu Süryanî metni tam vaktinde basılmış ve umumiyetle ilim adamları tarafından çok iyi karşılanmıştı. Fakat Nöldeke ile başkaları metnin bası­ lışını da, tercümeyi de şiddetle tenkid etmişlerdi. Devrin en büyük Süryanî âlimi olan Profesör William Wright naşirlere çok büyük yardımlarda bulunmuş, naşirler de bu yardımın bü­ yük kıymetini söz götürmez ibarelerle mukaddimede anlatmış­ lardı. Wright, Süryanî metinlerin mütehassıs bir naşiri olarak meşhurdu. Onun bu eser hakkında ileri sürdüğü mülâhaza şu­ dur : “salâhiyetli bir el tarafından tekrar tetkik edilirse, istifa­ de temin edecek bir surette bir daha basılabilir.,, Nöldeke’nin son derece derin bilgili olduğu malûmdur. Fakat hiçbir uzun Süryanca eserin neşrini deruhte etmemiş ve bu işin arz ettiği güçlükleri denememişti.

B A R H E B R A E U S T A R A F IN D A N Y A Z IL A N K R O N O G R A F Y A N IN BİRİN C İ K ISM IN IN N E ŞRİ

Hayrete değer bir nokta, Avrupa müsteşriklerinin Bar Hebraeus tarafından yazılan Kronografyanın varlığını ve ehemmiyetini ilk evvel Edward Pococke’un (1604-10 eylül 1691) Arapça tercümeden bir parçayı alıp 1650 de Oxford’da “Specimen Historiae Arahum da neşretmesinden anlamaları­ dır. Bu “örnek,, Oxford Üniversitesi matbaasının arap harfle­ riyle neşretmiş olduğu iki kitabın birini teşkil ediyordu. Bar Hebraeus bu eserinin Arapça tercümesine “El-Muhtasaru fi EdDuvel,, yani “Hanedanların Muhtasar Tarihi,, adını vermiş ve bu tercümeyi gayri kutsî tarihi kendi dillerinde okumak istiyen Arap asilzadeleri ile âlimlerinin ısrar ile ricası üzerine ha­ yatının son ayında yapmıştı. Pococke seçtiği parçaya, Arapla­ rın tarihi, lisanı, edebiyatı ve dini hakkında da makaleler ilâva etmişti; eseri ilim adamları tarafından o derece beğenilmişti ki, 1806 da Joseph White tarafından tekrar neşrolunmuştu. Po1 Gregorii Barhebraei Chronicon Ecelesiasticum e Codice Britannici descriptum cilt I, II, Lovannii 1872, 2 C ilt III, 1877 ( Paris ve Louvain ).

Musei


cocke 1663 te El-Muhtasaru fi Ed-Duvei’in tam Arapça metnini Lâtince tercümesi ile birlikte Historia Compendiosa Dynastiaram namı altında neşretmiş, fakat bu eser dikkati pek de çek­ memişti J. A. Assemani’nin harikulâde bir eseri olan Bibliotheca Orientalis'm,ikinci cildinde Kronografyanin notlar ilâvesi ile ve Lâtince tercümeleri ile birlikte (Roma, 1721, sahife 244 f) neş­ retmesi, Bar Herbaeus’un şahsını, hayatını ve eserini yeni bir ışık tufanı ile aydınlattı. Aynı ciltte, Bar Sawma’nın, kardeşi Bar Hebraeus için yazdığı biyografinin metni ile Lâtince tercümesi ve Vatikan’ın meşhur yazmasındaki eserlerinin listesi de neşro­ lunmuştu. St. E ve j. S. Assemani’nin neşrettikleri büyük yazma­ lar katalogu da Bar Hebraeus hahkında fazla malûmatı ihtiva etmekte idi (Bibliotheca Apostolicae nat. cadd. M. S. S. Catalogus in Tres Partes Disiribuius, Paris 1858-1859). Bu eserin üçüncü cildi de Kronografya’nın kilise tarihine ait son iki kısmının, hemen hemen kâmilen Lâtince tercümesini ihtiva edi­ yordu. Bu kısımlar kilise tarihinden bahsettiği için, birinci kıs­ mın ihtiva ettiği mukaddes tarih, Assemani’yi dünya tarihinden daha fazla ilgilendiriyordu. Fakat diğer ilim adamları da eserin diğer kısmını merak etmekte idiler. Bu sırada Helmstadt Üniversitesinde şark lisanları profe­ sörü P. J. Bruns, Oxford ’da ikamet ediyor, Bodleinn kütüpha­ nesinde Bar Hebraeus’un eserlerini ihtiva eden ( Hunt, 1 ve 52) yazmaları tetkika başlamış bulunuyordu. Eserin Ehli Salip harblerinden bahseden kısımları onu bilhassa alâkalandırmış, o da bunun bir kısmını 1780 de “De rebus gestis Richardi Angliae regis in Palestina,, adlı eserinde neşretmişti. Bu küçük eser o kadar iyi karşılanmıştır ki, Bruns, Konografyanın bütün birinci kısmının Süryanca metnini neşre karar vermişti. Bruns, Dr. G. G. Kirsch’in mütercim olarak yardımını temine muvaffak olmuş ve 9 yıl sonra eser Leipzig’de 2 cilt halinde intişar etmişti. Birinci cilt Süryanî metni, İkincisi Lâtince tercümeyi ihtiva edi­ yordu. Bruns’un, Oxford’da bulunduğu sırada metnin bir sure­ tini alarak eseri ona göre bastığı anlaşılıyorsa da matbu nüsha­ nın Bodleian yazması ile karşılaştırılmış olduğunu gösterecek bir emare yoktur. Bruns’un güçlük çektiği bahisler, Oxford’da Arapça profesörü Ford tarafından tetkik ve tashih olunmuş,


fakat buna rağmen basış sırasında metne bir sürü yanlışlar karışmıştı. Eser birçok âlimler, bilhassa Bernstein tarafından şiddetle tenkid edilmiş, Bernstein, Oxford ve Roma’ya giderek asıl yazmaları karşılaştırmış, ve Süryanca metnin neşri için ilim adamına yaraşan bir tarzda malzeme toplamağa başlamıştı. Bu zat senelerce gayret ederek Lorbach’ın tashihlerinden, tadille­ rinden ve tavsiyelerinden son derece istifade etmiş, fakat bü­ tün bu kıymetli çalışmaların verimini neşre imkân bulmadan vefat etmiş, yeni tab’ın gün yüzünü gören kısmı ise [ Greg. Bar Hebraci Chronici Syriacie Codd. M SS passim emendati Atqut Illustrati Epecimen primum, Lipsiae (1822)7 nanıı altında bir risale teşkil etmişti. Bruns tarafından neşrolunan eserin, karşılaştığı bütün şiddetli itirazlara lâyık olup olmadığı herke­ sin içtihadına bağlı kalacaktır. Fakat bu eserin neşrolunduğu devri gö^ önüne getirirsek Süryanca metni ihtiva eden yüz­ lerce sahıfeyi ortaya çıkarmağa muvaffak olmayı hiç olmazsa tipografi bakımından bir zafer saymak icabeder. Metni istin­ sah etmek, okumak, provaları tashih etmek hususundaki güç­ lükler son derece büyüktü. Bruns’un münekkitlerinden biri de bu çeşit eserleri denememiş ve bunun için naşirin karşılaştığı güçlüklere ehemmiyet vermemişti. Hakikatta Bruns ’un himmet ve gayreti, Süryancaya olan vukufundan daha çok büyüktü. Kirsch hakkında da aynı şey söylenebilir. İkisinin de Süryanca yazmaları okumak hususunda tecrübeleri yoktu. Lâtince tercü­ meden de, Kronografyadaki kelimelerden birçoğunun mânasını bilmedikleri ve o kelimelere verdikleri mânaların tahmin eseri olduğu apaçık anlaşılıyor. Bunların müracaat edebilecekleri biricik Süryanca lügat 1669 da iki cilt üzerinde Lexicon Heptaglotten namı ile basılan ve Dr. Edmund Castle tarafından yazı­ lan eser, yahut bunun yalnız Süryanca kısmını ihtiva etmek üzere 1788 de Gottingen’de, J. D. Michaelis tarafından basılan eserdi. Garbi Asya’da dolaşan Arap seyyahları tarafından ya­ zılan eserlerin biri de henüz neşredilmemiş olduğu için bunla­ rın coğrafya bakımından karşılaşacakları güçlükleri bertaraf etmek için bunlardan istifade etmelerine imkân yoktu. Payne Smith ’in Thesaurus’unu ellerinin altında bulunduran en belli başlı seyyah coğrafyacıların Arapça metinlerini ve Bar Hebraeus tarafından yazılan Kronografyanın mesnedi olan Büyük Michail’in


Chabot tarafından neşrolunan metnini kütüphanelerinden eksik etmiyen şarkiyat âlimleri, bu hakikatları hatırlamalıdırlar. Bruns ile Kirsch tarafından neşrolunan eser, Süryanilerin dili ve Michaelis’in Süryanca Chrestomthy leri hakkında alâka uyandırmış, Kirsch ile Bernstein’nin eserleri XVIII inci asrın son bulmasından önce neşredilmişti. Daha başkaları, yani (1858 de neşrolunan ve iki kere basılan) Roediger, (1888 de Belinde basılan) Nestle’nin eserleri 19 uncu asırda neşrolundu. Chrestomathy'nin hemen her naşiri mecmuasında, Bar Hebraeus’un Kronografyasmdan iktibaslar bulunduruyor, Roediger’in iktibas ettiği parçalar 46 sahife dolduruyordu. Bunlar ile Kronografyanın daha başka kısımlarını, Cambridge’de bulunduğum ilk senede Prof. William Wright ile birlikte okumak bahtiyarlığını ihraz et­ miştim. Üniversiteyi terk etmeden önce hemen hemen bütün Kronografyayı okumuş bulunuyordum. Profesör Wright, Bar Hebraeus tarafından yazılan tarihî yazıların son derece hayranı idi. Onun Süryancaya hâkimiyetini, üslûbunun seyyaliyet ve belâgatini yüksek bir saygı ile karşılıyordu. En büyük arzusu, Kronografyanın yeniden neşri ve yeniden tercümesi idi. Onun ısrarı üzerine Cambridge’in St. John koleji şefi Dr. Charles Taylor (1840-1908) bu işi üzerine almıştı. Prof. Wright ona bir yığın not vermiş, Dr. Taylor da yıllarca uğraşarak tercümeyi ilerletmek istemişti. Fakat Prof. Wright 1889 da vefat etti, ve anlaşılan bu iş de bu yüzden durakladı. Dr. Taylor’un tercüme­ lerinden hiçbir şey neşrolunmadı.

B A R H E B R A E U S U N K R O N O G R A F Y A ’S IN IN B E D JA N T A R A F IN D A N N E Ş R O L U N A N S Ü R Y A N C A METNİ

Azerbeycan yerlilerinden Paul Bedjan 1890 da Makhtebhanuth Zabhne nin tam Süryanca metnini Pariste (Maisonneuve) 599 sahife tutan bir tek cilt olarak neşretti. Baş sahife esere uygun olmıyan bir çerçeve içindedir ve metnin her sayfası kırmızı mürekkeple basılmış kalın çizgiler içindedir. Fakat Sür­ yanca metnin neşri işi, en liyakatli ele kavuşmuştu. Çünkü Bedjan’ın lisan bilgisi hem derin, hem âlimanedir. Sonra ken­ disi muasırlarının her hangisinden fazla Süryanca metinleri okumuş, istinsah etmiş ve neşretmişti.


Bernstein’ın, Kronografyanın Vatikan yazmalarını Oxford yazmalariyle karşılaştırdığı ve neşredeceği metinde istifade edilmek üzere aradaki bütün ayrılıkları âzami dikkatle not et­ tiği malûmdu. Fakat bu zat eserin ilk kısmının intişarından sonra öldüğü için bu işi başaramamıştı. Onun notları Berlinin Royal kütüphanesine geçmiş, bu büyük kütüphanenin âmirleri bu notlan Liege Üniversitesi müdürüne göndermiş, o da bun­ ları Bedjan’ın emrine âmade bulundurmuştu. Bu notlar, gerçi, Bruns ile Kirsch tarafından neşrolunan nüshadaki birçok me­ tin bozukluklarını bertaraf etmişti, fakat birçok müşkülleri de halletmeden bırakmıştı. Birçok yerlerde durak işaretleri yanlış konmuş, birçok sahifelerde tertip sehivleri, yahut hataları tashih edilmeden bırakılmış, notların birçoğu da ( başkalarını şiddetle tenkid eden) Bernstein’ın eserinden iktibas edilmişti. Halbuki Bernstein’ın notlarından ve tashihlerinden birço­ ğunun kıymeti yoktu. Çünkü umumiyetle birtakım kelimelerin veya has isimlerin yanlış şekillerini tesbit etmiş idi. Bedjan bunları tamamiyle tashih ve ikmal etti ve sonra Bruns’un nüs­ hasındaki metinde bulunan, fakat yazmalarda bulunmıyan bü­ tün kelimeleri kaldırdı. Onun için Bedjan’ın neşrettiği nüshayı Kronografyanın, Vatikan ile diğer büyük kütüphanelerin yazma­ larına mutabık hakiki bir nüsha sayabiliriz. Bedjan; Lorsbach, Arnold ve Mayer’in mülâhazalarına lâyık oldukları ehemmiyeti vermiş, gerek bu zatlar tarafından tavsiye edilen, gerek ken­ disi tarafından lüzumlu görülen tashihleri şüpheli mahiyette gördükçe parentez arasına koymuş ve yanlarına (?) işaretini ilâve etmiştir. Kronografyada bulunan sözler ve düşünceler bir Yakubînin yazılarında bulunması beklenen şeylerden olduğu için, bir Keldani yahut Nasturi olan Bedjan, bilhassa garp âleminin Süryanca mütehassısları için hazırlanan bir nüshaya bunları koyup koymamak üzerinde tereddütetmişti. Fakat Bar Hebra­ eus’un metninden hoşa gitmiyen yerleri çıkarmak, yahut onun yazısını asgari derecede bozmak veya ihtisar etmek müthiş bir hata teşkil eder, ilâhiyatçı olmıyan ilim adamlarının nazarında eserin kıymetini düşürürdü. Onun için Bedjan bize asıl metni, bütün metni ve yalnız metni vermekle isabet etmiştir Bedjan çok mühim bir noktada yeni bir yolda yürümüş­ tür. Bar Hebraeus’un Kronografyası, diğer bütün eserleri gibi,


Süryani veya Yakubî adı verilen şekilde yazılmıştı. Bu şekil, Bodleian’daki yazmalardan naklettiğimiz 2 nci ve 3 üncü lev­ halarda görülmektedir. Metindeki yazı sâitsizdir. Okuyucu­ nun bunlara lâzım olan sâitleri vermesi beklenir. Nitekim sâitsiz İbrani de, Arapça da böyledir. Yahudiler metinlerinin çoğuna sâitler ilâve etmişlerdir. Fakat Keldaniler yahut Nasturiler, Süryanilerden ayrı olan sâitler kullanırlar. Bedjan bunları kullanmıştır. Bedjan, noktalar koyarak harflerin sertliğini ve yumuşaklığını göster­ meğe dikkat etmiş, metnin okunmasını kolaylaştırmak için her şeyi yapmıştır. Onun hem Samiyat âlimi, hem çok kıymetli bir musahhih olan ve Leipzig’deki Druglin müessesesine mensup bulunan Dr. Chamizer -Lenior’un yardımını temine muvaffak olması güzel talih eseri idi. Eser tipograflık sanatı bakımın­ dan bir zaferdir. Şimdiye kadar Nasturi harfleriyle bu derece itinalı bir eser intişar etmemiştir En büyük dikkatle yazılan Nasturi yazmaların çok azı onunla kıyas edilebilir. Bar Heb­ raeus’un kendisi ve bütün Süryani âlimlere Pere Bedjan’a yalnız Kronografya üzerindeki mesaisi dolayısiyle değil, bundan başka Yahp A llaha1 tarihinin tab’ı ve "Açta Sanctorum» ciltleri dolayısiyle kendisine son derece borçludurlar. Bedjan tabettiği nüshaya ilişik bir notta Bar Hebraeus’un hayatını şu şekilde hulâsa ediyor: „Mar Gragori Ab-ul-Farac, Milâdın 1226 senesinde Cappodokya memleketinde olan ve bu­ gün Malatya adı ile tanılan Melitene’de doğmuştur. Irk bakı­ mından Süryanî, din bakımını Yakubî idi. Muharrirler, babası Ahron’un Yahudi olması dolayısiyle ona Bar Ebharya (Y a n i: îbraninin oğlu) denildiğini kaydediyorlar. “Kendisi ise dönmüş ve hıristiyan olmuştur. “ Vuku bulan ihtilâller ve harbler dolayısiyle anası babası, Antakyada ikamet etmişler, Abu’l-Farac da burada rahip ol­ muştu. Daha sonra Gubbos piskoposluğuna tâyin olunmuş, bu­ radan Lakaphim tahtına geçmiş, Lakaphim’den Beroea ve Ha­ lep Diyakosîuğuna tâyin olunmuştu. “Milâdın 1264 senesi sonkânunun 19 uncu gününde şark Mafrıyalığına, yani Bet Nahrim, Asur, B^bil ve diğer 1 Bııdge’nin «Kubîay H a n ’ın Rahipleri» adlı eserine balcınız.


şak memleketlerindeki Yakubi piskoposların şefliğine tâyin olunmuştu. “Mafriyanlık ettiği 22 sene zarfında memleketi olan Azerbaycana mütaaddit defalar gelmiş, meşhur ve kıymetli eseri Makhtebhanuth Zabhne’yi Meragada telif etmişti. Burada Mi­ lâdın 1286 ncı senesinde temmuzun 30 uncu gününde dün­ yadan göçtü. Bu eserin tashihi ve tab’ı için çalışan bu âciz adam da AzerbaycanlI bir Keldanidir. Yarabbi sen kusurları­ mı affet.,, BAR HEBRAEUS’UN ŞAHSİYETİ “Bu devirde “ 12 nci asırda „ meziyetli birtakım yaban­ cılar Monofistliği kabul ettiler. Bunlardan olan ve Şark kilise­ sinin Reisi bulunan Abu’l-Farac bir yahudinin oğlu idi ve ya­ şayışında da ölümünde de hakikaten yüksek bir adamdı. Haya­ tında Süryanca ve Arapçanın kıvrak bir muharriri idi. Şair, ta­ bip, müverrih, ince bir filozof, mütedil bir ilahiyaçı idi. Ölümün­ de rakibi olan Nesturi patriği ile bir yığın rum ve ermeniler cenazesine iştirak etmiş, bunlar aradaki ihtilâfları unutarak bir hasmın mezarı başında birbirine karışan yaşlar dökmüşlerdi.) (Gibbon, Romanın inhitat ve sukutu, Smith tab’î cilt 6, sa. 55) Süryani kilisesinin Şark kısmını teşkil eden Yakubiler altı buçuk asırdır Bar Hebraeus’un adını tebcil ediyor ve yazılarına en yüksek saygıyı gösteriyorlar. Onlara göre, onun eserleri hikmetin zübdesidir; kutsi, gayri kutsi bütün bilginin te­ melidir. Kiliselerinin bütün yazıcıları yeryüzünde ilk konu­ şulan lisan olduğuna ve menşe itibariyle semaviliğine inandıkla­ rı Süryanca ile yazı yazan filozofları ve hakimleri arasında Bar Hebraeusa en büyük ve en iyi mevkii ayırır, yerli ve yabancı her çeşit bilgide onu en son merci sayarlar. Aşağı yukarı üç asırdan beri garp âlimleri, Assemani tarafından anlatıldığı gibi, Yakubilerin en belli başlı yazıcısı (B. O. II, sa. 244) olduğu­ na ittifak etmişler, onu gramerci, ilâhiyatçı, tarihçi, filozof, bilgisi ansiklopedik olan bir âlim, bir mütetebbi ve kıvrak bir adam olarak medhetmişlerdir. Fakat gerek şarktaki, gerek garptaki Süryanca âlimleri, ilim adamı olan Bar Hebraeus’u bir tarafa bırakarak, insan olan Bar Hebraeus’la alâkalanmamışlar,


onun karakter ve mizacını tarif etmemişler, günün siyasi me­ seleleri üzerinde şahsi düşüncelerini, meziyetlerini ve kusurla­ rını anlatmamışlardır. Halbuki onun şahsi vasıflarını, meziyetlerini, sevdiği ve sevmediği şeyleri ve sempatilerini, Kronografyanın ihtiva ettiği büyük, umumi malûmat yığınından anlamak mümkündür. Çünkü eser yalnız “tavarih kitabı,, değildir. Anlattığı uzun devir içinde beşerî mukadderatı vücuda getiren iyi kötü her hâdisenin, her vakanın genişçe izahıdır. Okuyacağınız fıkraları da bu iddiayı desteklemek için yazıyoruz. Bar Hebraeus’un eserleri, onun, lisan öğrenmek kudretini dikkate değer bir tarzda haiz olduğunu gösteriyor. Bu da İbranilerin göze çarpan vasıfları arasında idi, hâlâ da öyledir. İbranî, onun ana dili idi. Fakat Malatyada yaşadığı için Arapçayı da erkenden öğrenmişti. Onun İbranî ve Arapçayı ko­ nuştuğu, okuduğu ve yazdığı şüphe götürmez. Anası, belki de araptı. Fakat oğlunun Süryancaya derin vukufu, bu lisanı ko­ laylık ve belâğatle yazması, anasının Süryani bir hıristiyan ol­ ması ihtimalini belirtiyor. Yahudi olan Harun’un oğlunu, hıristiyaıılığa çeviren ve İbranî yerine Süryanca ile yazı yazmağa sevk eden âmil, her halde çok kuvvetli idi.. Ve her halde çok genç olduğu sırada onun üzerinde tesir etmişti. Bar Hebraeusun bütün ömrünce Süryanca ve Arapça eserler okumağa de­ vam ettiği, eserlerinden iktibaslarda bulunarak isimlerini muh­ telif eserlerinde gösterdiği muharrirlerden anlaşılıyor. Arapçayı çok geniş okur ve Arapların tarihini, dinini, dilini başka her Süryani muharrirden daha iyi bilirdi. Assemani (B. O. II. sa. 311) Bar Hebraeus’un eserlerinden iktibaslarda bulunduğu, Yunan, Süryani ve Arap muharrirlerin listesini verir. Onun Yunancayı okuyabilip okuyamadığı, kolay kolay halledilemiyecek bir meseledir. Nöldeke, onun Yunancayı okuyamadığını söylüyor. Bu güzide müsteşerika karşı saygı göstermekle beraber bu hükme inanmak çok güçtür. Çünkü Bar Hebraeus’un Lxv’den, bir vasıtaya başvurmadan iktibas­ lar yaptığı anlaşılıyor. Sonra onun muhtelif Yunan muharrirlerine doğrudan doğruya işaret etmesi de, bu lisana aşina olduğunu ifade edebilir. Onun Süryanca veya Arapça tercümeleri bulunan Yunan felsefe, tıp, tarih vesair eserlerden rahat rahat istifade


ettiği şüphe götürmez. Onun iktibas ettiği Yunan muharrirleri arasında Hermes Trismegistus, Anianus, Africanus, Andronicus, Eusebius, Apollonius, Euclid ve Archimedis bulunuyor. Bar Hebraeus, İran tarihinden bahsederken bu tarih vakal arını da vasıtasız öğrendiğini ifade eden sözler söylüyor ve Kronografyanın mukaddemesinde “Azerbaycandaki Maraga şeh­ ri kütüphanesine giderek Süryanilere, Araplara ve İranlılara ait olup burada mahfuz olan ciltlerden bu küçük kitabımı anıl­ mağa değer vakalarla yükledim,, diyor. Arap muharrirleri Maraga’dan bahsederken onun Safi nehri üzrerinde çok şirin bir şehir olduğunu, Tebrizin cenubundan 70 mil mesafede bulunduğunu, şehri çerçeveliyen büyük surla­ rın dâhilinde kale ve tahkimatın göze çarptığını söylüyorlar. Şehrin asıl adı Karigat Al-Maraga idi, yani “çimenler şehri „ idi, ve böylece şehrin yeşillikler, bağlar, bahçeler arasında bulunduğu anlatılıyordu. Eski Moğolların devrinde Maraga, Azerbaycanın hükümet merkezi olmuş ve evvelce görmediği bir ehemmiyeti kazanmıştı. Mogollar, umumiyetle, ilim ve irfan hamisi idiler. Mangu Hanın kardeşi Hulagu 1258 şubatında Bağdadı tahribettikten sonra heyetşinas Tus’lu Nasîr-Ed-Din’e Maragada bir rasathane inşasını emretmişti. Bu rasathane, şeh­ rin hemen dışında idi ve meşhur İl-hanî astronomik levha­ lar ve hesap cetvelleri burada muhafaza edilmişti. Bar Heb­ raeus’un bahis mevzuu ettiği kütüphane, belki bu rasathaneye bağlı idi, fakat onun şehir içinde bulunması daha çok muhte­ meldir. İl Han Kazan, (hâkimiyeti: 1295-1304) Tebrizde bir ra­ sathane kurduğu için, Meragadaki rasathane harap olmuştu. Bar Hebraeus ile Moğollar arasındaki dostça münasebetlere bakılırsa onun Farsçayı, hem söylediğine, hem yazdığına inan­ mamak bir hayli güçleşir. Kronografyada, Moğolların zuhurundan ve ilerlemelerinden bahseden fasılda Bar Hebraeus ancak doğrudan doğruya alı­ nan malûmatın vereceği itimad ve emniyet dairesinde söz söylemektedir. Kendisi belki de bu malûmatı Moğollarla düşe kalka elde etmişti. Fakat onun verdiği malûmat o derece taf­ silâtlıdır ki kitaplardan ve vesikalardan alınmış olması icabeder. Onun için Bar Hebraeus belki Uygurca da biliyor, belki bu dili de konuşuyordu. Bar Hebraeus’un gençliği sırasında,


babası bir Moğol prensinin hekimliğini yapmış ve onu hasta­ lıktan kurtarmıştı. İhtimal ki bu güzide hasta, onunla Uygurca konuşuyordu. Bar Hebraeus’un da Moğollarla dostluk şartları içinde yaşadığı ve onlara karşı sempati hissettiği, tarihinin onlardan bahseden birçok yerlerinde bellidir. Cengiz Han ka­ nunlarının bir vesikadan, kelime kelime, tercüme edildiği anla­ şılıyor. (Eserin metnine bakınız). Muharririn Çince hakkındaki bilgisi de, her ne şekilde edinilmiş olursa, olsun dikkate değer bir derecededir. Yukarki fıkralalardan, Bar Hebraeus’un lisan bakımından eserini yazmak için çok iyi hazırlanmış olduğu göze çarpıyor. Çünkü İbranî, Süryanca, Arapça ve Farsçayı iyi biliyordu. Sonra onun Yunancayı, Ermeniceyi bildiği ve Türkistan, Moğolistan ve garbi Çin lehçelerinden bazılarına aşina olduğu anlaşılıyor. Bar Hebraeus’un orijinal bir mütefekkir olduğu, çok çalıştığı, vakaları fikir istiklâli dairesinde muhakeme ettiği şüp­ he götürmez. Fakat onun başkalarına ait eserlerden büyük bir hünerle istifade ettiği ve en büyük eserlerini kendinden evvel gelenlerin eserlerine istinaden yazdığı da göze çarpıyor. Merv ahalisinden olan ve dokuzuncu asırda Ahdi Kadim ile, Ahdi Cedid’e tefsirler yazan İthidaah’ın eserinden birçok malûmat edinmiş bulunan Jakop Bar Saliphi (Vefatı: 1171) nin Ahdi Kadim ile Ahdi Cedid’e yazdığı tefsirler bulunmasaydı o da Ausar Raze adlı eserini yazamazdı. Bu eserde, Ahdi Kadimin İbranî metinlerinin şekilleriyle Yunanca metindeki değişiklikler, Ermeni ve Kıpti kiliselerinin Tevrat tercümeleri gösterilmekte ve muharririn bunları daha eski muharrirlerden istinsah ettiği­ ne şüphe kalmamaktadır. Kronografyada da vaziyet bu mer­ kezdedir. Muharrir bu eserinde hilkatten 1196 ya kadar dünya tarihini yazan Büyük Mihail’in eserinden en geniş iktibaslarda bulunmakta, fakat onun hükümlerini her yerde kabul etmiyerek birkaç defa büyük müverrihin yanıldığını göstermektedir. Eserlerinin sayısı ve birçoklarının büyüklüğü Bar Hebraeus’un son derece çalışkan bir adam olduğunu, süratle yazı yazdığını gösteriyor ve onun El-Muhtasaru fi-Ed-Duvel adlı eseri bu vakayı ispat ediyor. Kendisi bu eseri üç forması müstesna olmak üzere Süryanca Kronografyadan Arapçaya çevirmiş, eseri tercüme ederken Arapların tarih ve dinine ait mütaaddit fa­


sıllar ilâve etmiş ve bütün bunları 60 lık bir ihtiyar olduğu halde bir tek ay içinde başarmıştı. Arapçadan Süryancaya yaptığı tercümeleri de büyük bir süratle başarmıştı. Bununla beraber onun diğer meşguliyetleri arasında Hikmetin Özü ( Hewath Hekhemtha) yahut Hekimin Hikmeti (Hekhmath Heklmah) adlı büyük felsefe ansiklopedisini yazmağa nasıl vakit bulduğunu keşfetmek son derece müşkül­ dür. Çünkü bu eser Aristo’nun bütün felsefesini ihtiva etmek­ tedir. Her halde onun dinî vazifeleri arasından koparabildiği her saati yazı odasında geçirdiğine ve yorulmadan çalıştığına hük­ metmek icabeder. Yakubî kilisesinin başına geçtikten sonra bu yüksek makamın kendisinden istediği gündelik mesai ile lüzumu dere­ cesinde meşgul olmıyarak Oklid ile Batlamyus’un Megiste’si üzerinde 1268 ile 1272 arasında dersler verdiği anlaşılıyor. Megiste’yi tetkik etmek dolayısı ile Meraga rasathanesindeki talebe tarafından kullanılmak üzere birtakım astronomik cet­ veller hazırlamış ve daha sonra 1279 da ( Sullaka Hawmanya) adlı bir heyet ve coğrafya eseri yazmıştı. Onun heyet hakkmdaki malûmatı geniş ve derin sayılamazdı. Kendisi cazip fakat az tanılan bir fenni halk tarafından anlaşılacak bir hale getirmiş olmakla temayüz eder. Bu eser onun fennî vakaları kolaylıkla kavramak, fennî ve mustalah mahiyetteki beyanatı halk tarafından anlaşılacak bir dile çevirmek iktidarını haiz olduğunun delilidir. Bar Hebraeus’un çok kuvvetli bir hâfıza sahibi olmakla beraber okuduğu her şeye dair son derece itina ile notlar tut­ tuğu muhakkaktı. Çünkü ancak kolaylıkla müracaat edilebilen bu notlar sayesinde bu eserler bu derece süratle yazılabilirdi. Muharrir, anlatacağı vakaları, bir suyun damla damla akışı gibi iradetmekte, her gurupa mensup vakalar yerli yerinde mevki almakta ve eserde nadiren tekerrürler vuku bulmaktadır. Kronografyanın şurasına burasına serpilen meşhur adamla­ rın biyografileri muharririn karakterleri okumaktaki hünerini gösteriyor ve onun süratli bir bakışla hemcinslerinin hamakatlerini ve hülyalarını, faziletlerini, kusurlarını, akıllarını ve idrak­ lerini takdir ettiğini tavzih ediyor. Kendisi gerçi arasıra insan­ ları takbih eder, fakat katiyen hüküm vermez ve yalnız, insan­


ların tiksintilerini ve nefretlerini eğlenerek veya merhametli bir şiniklik duyarak karşılar. Kendisi, alenen izhar etmekten çe­ kindiği gizli birtakım meziyetleri haiz olduğunu biliyordu. Meselâ onun Arphaxad oğlu Kainan tarafından icat olunduğunu söylediği müneccimliğe vukufu bu gizli meziyetleri arasında idi. Eserinin bir fıkrasında müneccim Cafer’in, talihini keşfe davet olunduğu kimsenin bir insan değil, bir kedi olduğunu anlıyamadığından dolayı güldüğü halde diğer bir fıkrasında Theofila tarafından anlatılan sözlerin aynen tahakkuk ettiğini anlatırsa da Hicrî senenin 6 ncı ayının 29 uncu gününde 6 gezici yıl­ dızın Libra’da toplanmasından ve bu sırada Merih’in Gemini’de bulunmasından dolayı müthiş bir fırtınanın kopacağını ve bir tufanın bütün beşeriyeti imha edeceğini söyliyen heyetçilere, böyle bir hâdisenin vuku bulmaması yüzünden güler. Yine onun anlatışına göre müneccimler şiddetli yağmurların yağa­ cağını, nehirlerin feyezan ederek bütün memleketi su kaplıyacağını söylemişler, fakat bu sene içinde bir tek damla yağmur yağmamıştı. Fakat bütün bu sözlerine rağmen Bar Hebraeus’un mü­ neccimliğe bir dereceye kadar inandığı anlaşılıyor. Muharririn kardeşi Bar Sawma Yunanlıların 1597 (M. 1286) senesinde Abu’l-Farac’ın 60 yaşma vardığı zaman ölmekten endişe ettiğini, ölmeği beklediğini söylemesi ve kardeşinin şu sözlerini naklet­ tiğini anlatması, onun müneccimliğe ne kadar inandığını gösteri­ yor. A bu’l-Farac diyor ki: “Zeus, ve Chronos’un Aquarius’ta top­ landıkları yılda doğdum. 20 yıl sonra bunlar Libra’da toplan­ dılar ve ben piskaposluğa tâyin olundum. 20 yıl sonra bunlar Gemini’de toplandılar ve mafriyanlık makamı bana tevcih olun­ du. 20 yıl sonra bunlar tekrar Aquarius’ta toplanmaları üzerine bu dünyadan göçeceğimi sanıyorum,,. Anlaşılan Abu’l-Farac’ın gençliğinde adamın biri onun doğduğu günü nazarı dikkate alarak zayiçesini yapmış ve muharrir de bu müneccimin sözle­ rini katiyen unutmamıştır. Bir şarklı, onun bunu bilmek ve aklından çıkarmamak yüzünden kendisini öldürmüş olduğunu söyliyebilir. Bar Hebraeus mecusileri Iranlılar gibi ateşe tap­ tıkları için putperest saymakta idi. Fakat müneccimlik sayesin­ de İsa’nın doğduğu anda parlıyan yıldızın mânasını anlıyan ve


îsa’nm içinde doğduğu ahıra giderek ona adaklar sunmuş olan ve ona ibadet eden mecusileri takdir ediyor. Bar Savvma’nm daha yukarıya naklettiğimiz beyanatı, Bar Hebraeus’un dinî düşünceleri bakımından müsamahakâr oldu­ ğunu, onun umumiyetle insaflı bir insan ve dürüst bir tarihçi sayıldığını gösteriyor. Nasturilerle çok iyi geçindikten başka aralarında vuku bulan fâsılasız muharebelerden ve bu muha­ rebelerde dökülen kanlardan dolayı derin bir teessür duy­ makla beraber Araplar ve Moğollarla da iyi geçinmeğe im­ kân bulmuştu. Onun verdiği malûmat içinde bir nokta şüphe ile karşılanmağa değer. Bu da muhtelif muhariplerin ve muha­ rebelerde ölenlerin sayısına dair verdiği tafsilâttır. Bu tafsilâ­ tın Frenkler yahut Araplar yahut Moğollar aleyhinde olması onu alâkadar etmemekte, kendisi bunları kaydetmeği bir vazife tanımakta ve mütalâa yürütmeden bu şekilde hareket etmek­ tedir. Moğolların korkunç zulümleri ve işkenceleri kendisini herhalde tethiş etmiş olacaktı. Fakat muharrir, bu yüzden tedehhüş ettiğini gösterecek hiçbir iz ifşa etmemektedir. Belki de Moğol prensleri ve bu prenslerin hattı hareketlerini tenkid et­ miş olsa idi fena bir mukabele görürdü. Onun insanlar ara­ sında haiz olduğu nüfuz ve itibarın mesnetleri herşeyden fazla Moğolların büyük karargâhı tarafından tanınması, belki de hükümran olan prensten mafriyanlık vazifesini ifa için bir (Pukdana) yani emirname, ruhsatname almış olmasıdır. Bizzat Bar Hebraeus esas itibariyle emirname mânasına gelen pukdana kelimesini kaydetmekte ve onun Moğolca mukabili olarak yarlığ kelimesini kullanmamaktadır. Yarlığ, hakan veya hanın büyük mührünü taşıyan, bütün memurların ve muh­ telif efradın hâmili tarafından istenecek her yardımı göstermelerini gerekleştiren bir mektuptu. Hanın yüksek memurlarına yahut teveccühünü derinden kazanan kimse­ lere bir “ paizah „ ve bir yarlığ veriliyordu. Paizah, 6 pus boyunda ve iki pus eninde altından yapılma bir levha i d i 1 ve Moğol hükümdarları tarafından hana vekâlet edebile­ 1 «A ltın

kum anda

levhası» nın

htoorafik

bir

tıbkısı

için Marco

Polo’ya bakınız. Yule tabı C. 1, S. 342. Abu'UFarac Tarihi, F : 4


cek hanedanı erkânına verilmekte idi. Bazı paizahlar gümüşten 1 yapılma idi ve bir kilo ağırlığında idi. Al damgalı yarlığ, kırmızı bir pul veya mühür taşıyan bir müzekkere veya ruh­ satname idi. Bar Hebraeus’un mafrıyanlığa tâyinini tasdik eden Moğol kıralı ihtimal ki Hulagu Han’ın en büyük oğlu olup 1265 ten 1281 yılma kadar hükümran olan Abaga — Abga idi. Aynı hükümdar, Yahbh-Allaha’yı Nasturilerin patrikliğine tâyi­ nini tasdik etmiş, ona altından bir paizah vermiş ve 1281 yılı­ nın sonteşrininde manastırları ve kiliseleri korumak için 30.000 dinarlık bir vergi toplamak salâhiyetini temin eden bir yarlığ vermişti. Abga, Papa ile ve İngiltere kıralı Edward I. ile mu­ habere ediyor ve hıristiyanlarm kuvvetli bir hamisi olarak tanılıyordu. Halefi Ahmed Takudar ( 1281-1284 ) çocukluğunda vaftiz edilmiş olmakla beraber hükümdarlığa geçtiği zaman islâmiyeti kabul etmişti. Bar Hebraeus’un ölümü sırasındaki Moğol kıralı, Argun idi. 1284 ten 1291 yılına kadar hüküm­ darlık etmişti. Gerek Abga, gerek Argun ona altından veya gümüşten yapılma bir paizah yahut halktan vergi toplamak için salâhiyet vermiş olmaları ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Bar Hebraeus her bakımdan 3 üncü Yahbh-Allaha’dan apayrı bir adamdı. Bar Hebraeus’un müneccimliğe bir dereceye kadar ehem­ miyet verdiğini gördük. Hattâ Kronografyanın bazı fıkraları onun birtakım şartlar altında fala bakmağa da aleyhtar olmadığını gösteriyor. Kendisi, Mervan’ın intihabı sırasında ok atmak su­ reti ile fala bakıldığını, Monomachus’un intihabında kâğıt par­ çalarına isimler yazılarak kura çekildiğini, hıristiyanlarm kilise memurlarından birini seçmek hususunda ihtiyaç hissettikçe bu şekilde kâğıt parçaları kullandıklarını anlatır. Şarklı­ lar en eski zamanlardan beri müstakbel hâdiseler hakkın­ da İlâhî iradenin dünya âlemindeki insanlara ifşa olun­ duğuna inanırlar ve yahudiler ile hıristiyanlar aynı noktai nazara iştirak ederler. Bar Hebraeus da gençlik çağ­ larında rüyaların kıymet ve ehemmiyetine inanıyordu. 1 Budge’ın « K ub ilây H an ın rahipleri » adlı eseri. Beşinci levha g ü­ müşten bir Paiza’nın yüzüznü ve arkasını göstermekte ve moğol dili ile yazıyı ihtiva etmekteeir.


Çünkü onun kardeşi tarafından toplanan eserlerinin liste­ sinde rüya tâbiri ile alâkadar olan bir eser de vardır. Bar Hebraeus’un yaşlandıktan sonra da rüya hakkmdaki te­ lâkkisinin değişmediği, kardeşinin beyanatından anlaşılmakta­ dır. Bu beyanata göre Bar Hebraeus, John Bar Naggare’ye ithaf olunacak bir kilisenin inşası iîe son derece alâkadar ol­ muş, inşaat tamamlandıktan sonra mezbahm altında azizlere ait birtakım metrukâtı gömmek istiyerek birtakım adamları eski kilisenin harabelerinde kazılar yapmağa memur etmiş ve burada birtakım metrukâtın bulunmasını ummuştu. Fakat araştırmalar boşa gittiği için Bar Hebraeus’un canı sıkılmıştı. Bazı mümin kimseler, yeraltında birtakım metrukât bulun­ duğuna dair rüyalar görmüşlerse de Bar Hebraeus bunlara fazla ehemmiyet vermemiş, fakat bir gece yarı uyku yan uya­ nıklık halinde iken rüyada muhteşem bir genç adam görmüş ve bu genç adam ona eski tahtın (yani mezbahm) altında metrukât bulunduğunu söylemişti. Bunun üzerine Bar Hebrae­ us kalkarak yanına iki piskopos almış, bunlarla birlikte ata binerek yanına kazıcılar almış ve eski mezbahm durduğu yerin altında hafriyat yaptırmıştı. Bunlar 6 kademlik yer kazdıktan sonra bir cenaze tabutu ile üzerinde kül dolu bir çanak ve diğer bir tabutta da insan kemikleri bulmuşlar, bu bakaya de­ rin bir sevinç ile kaldırılarak yeni kiliseye götürülmüş ve ora­ daki şehitliğe konmuştu. Bar Hebraeus’un yazdığı bütün eserler içinde onun fikrî vasıflarını en çok tebarüz ettireni, insanı güldüren hikâyeler kitabıdır. Bu kitap 720 hikâye ihtiva etmekte ve muhtelif boyda olan baplara ayrılmış bulunmaktadır ‘. Hikâyeler, Ibranilerin, Yunanlıların, Arapların, Iranlıların ve Hintlilerin yazılarından toplanmış ve anlaşılan bu eser Bar Hebraeus tarafından yaş­ landığı sırada şimdiki şekline konmuştu. Hikâyeler, bunları toplıyan müellifin geniş ölçüde mizah kabiliyetini haiz zeki ve 1 Bunların altm ış sekizi A d le r , Bernstien, ve Morales tarafından neşrolunmuştur. H indistan idaresinin 9 num aralı yazmasından istinsah olunan Süayanî metin ile şahsıma ait bir yazma hikâyelerin İngilizce tercümelerile birlikte 1897 de tarafım dan neşrolunmuştur. B akınız Budge :

M ar Gregorg John

Bar

Hebraeus’un

topladığı

güldürücü

Londra. Sam ı metin ve tercüme serisi (Luzac ve şürekâsı).

hikâyeler.


fatin bir adam olduğunu, insanların karakterini okumakta ve hükümdarlardan başlıyarak berberlere ve vergi tahsildarlarına kadar herkesin hava ve heveslerini, budalalıklarını, fazilet ve kusurlarını, her çeşit halini anlamakta üstat olduğunu göste­ riyor. Onun büyük kitapları takvasına, irfanına, tecrübesine şahittir. Fakat hikâyeler geniş kafalılığını, şetaretini hattâ büyük bir mafriyan tarafından anlatılmağa lâyık sayılmıyacak iyi bir hikâyeye karşı dahi sevgi taşıdığını tebarüz ettirmekte­ dir. Hikâyelerinin çoğu eğlendirici ve ekseriyetle neşe verici­ dir, fakat bütün şark hikâyeleri gibi umumiyetle hayata sa­ dıktır ve müellif dünyanın en eski ve en güzel edebiyatından veciz menkıbeler, sözler, ata sözleri, vecizeler seçerek ve bun­ lara katarak gerek bu hayata, gerek öteki hayata ait en sağ­ lam ve en iyi öğütleri bunlara aşılamak hususunda hayranlığa değer bir muvaffakiyet kazanmıştır. Güldürücü Hikâyeler çok geniş bir zemin kaplamakta ve birçok mütenevvi mevzuları kucaklamaktadır. Meselâ kadın hukuku fikrinin XIII. üncü asırda mafriyanın kafasında yer ettiği yahut her hangi şark memleketinde düşünüldüğü tahmin edilemez. Fakat 515 inci hikâyede bir kadının komşusuna şu suali sorduğunu görüyoruz: “bir erkek, beraber yatmak üzere bir cariye satın alabiliyor. Bu cariyeye her istediğini yapabiliyor da bir kadın niçin aynı şeyi serbestçe ve açıkça yapamıyor?,,. Kadının bu sualine komşusu şu cevabı veriyor: “çünkü kırallar, hâkimler ve ka­ nunları yapan kimselerin hepsi de erkektir ve bunlar kendi dâvalarının avukatlığını yaparak kadınları tazyik etmişlerdir,,. Bar Hebraeus ahmaklara ve budalalara ait hikâyelerinde hıristiyanları da, müşrikleri de, filozoflar ile meczupları da ay­ nı şekilde iğneler. Hıristiyan zâhitlerine ait hikâyeler son de­ rece enteresandır. Bunlara ait 35 hikâyeden 28 ini, Palladius’un Firdevs adlı kitabının, Anan lsho tarafından toplanan Sür­ yanca tercümesinde buldum i. Bar Hebraeus’un Anan Jsho’nun

1 Firdevs kitabının Süryanca ile telifine ait hikâye M arga’lı Thomas tarafından (B ölüm X V ).

anlatılır.

Bakınız.

B udge:

Valiler

kitatabı.

C.

II. S. 189.


bir nüshasını kullandığı anlaşılıyor K Çünkü iki metin arasında tevarüt sayılmıyacak derecede benzerlik vardır. Hikâyelerin 20 den fazlası, garp milletleri tarafından okunmak üzere, umumiyetle bahis mevzuu olmıyan ve kitap­ larda anlatılmıyan meseleleri ileri sürer. Bunların birkaçı er­ kek ile kadın arasında cinsî münasebetlere aittir. Birkaçı apa­ çık ve müstehcendir. Benim bu eseri hazırlamak için kullan­ dığım Hindistan idaresindeki yazmayı hazırlıyan muharrir bü­ tün bu hikâyelerin okuyucu için müfit olamıyacağmı takdir ederek bazı hikâyelerin yanıbaşındaki hâmişe “Shewar„ yani “atla,, bazılarının yanı başına da “Krı„ yani “oku,, kelimeleri­ ni yazmıştır. Bar Hebraeus da bazı hikâyelerin umum tarafın­ dan okunmasının münasip düşmiyeceğini bildiği için 727 nci hikâyeden sonra yazdığı bir fıkrada der k i : “bir araya getir­ diğim ve sıraladığım bu hikâyeler içinde belki de iffet ve nezahet icaplarının dışına çıkmış olanına tesadüf edilir ve bun­ ların canlı ve intizamlı manastırlar içinde nezih bir hayat ge­ çiren kimseler tarafından naklolunmaması ve bunlara göre hareket edilmemesi lâzım geldiğine zâhip olursanız, belki de bana karşı küfretmeğe ve beni muaheze etmeğe kalkışırsınız. Fakat böyle yapmayınız. Çünkü hikmet evinde herşey lâzımdır. Tabiî bir surette zekâyı keskinleştiren, idraki aydınlatan, gam ve gussa içinde yaşayan akla istirahat ve neşe veren hiçhir şey burada reddolunamaz. Bir büyük konak da böyledir ve buraya yalnız altından ve gümüşten yapılma kablar lâzım değildir. Keçi derilerinden yapılma tulumlar da lâzımdır. Fakat biz bir resul gibi konuşarak deriz ki: kafanızı temizlemek ve idrakinizi in­ celetmek istiyorsanız bu kitapta istihkara değer, yahut zihnî bir isrifade temin etmiyecek mahiyette olan hiçbir hikâye bulamazsınız,,.

1 Eserin adı (Recension) dur. Süryani metni ile İngilizce tercümesi, hususî surette dağıtılmak üzere 1904 de Lady Maux tarafından iki cilt üzere basılmıştır. Üç yıl sonra tercümenin sureti ile Apophthegmata iki elit üzere basılmıştır.


MAKLUB DAĞI ÜZERİNDEKİ MAR MATTAİ MANASTIRI Şark Mafriyanı Bar Hebraus’un ebedî karargâhı, Mar Mattai Manastırındaki kilisededir. Burası on üç asırdan beri Yakubilerin en mühim dinî merkezlerinden olduğu için, bu ma­ nastırın tarihine dair birkaç not vermeyi yersiz bulmuyoruz. Mar Mattai’nin ilk yılları hakkındaki bütün bilgimiz, onun bir hıristiyan olduğundan ve Amid’de ( yani Diyarbakırda) ya­ hut ona bitişik sayılacak bir köyde yaşadığından ibarettir. Kendisi mürtet Julian’m garbi Asyada harb ettiği sırada kilise hizmetine girmiş ve dünyayı terk ederek bu Manastırda rahip sıfatiyle yaşamıştı. Julian’da, Diocltian gibi bir irade ile halka eskisi gibi, putpereslik devrinin ilâhlarına tapmayı emretmiş ve emrine itaat etmiyenleri dayakla ve ona benzer işkencelerle tehdidetmişti. Bu yüzden birçok hıristiyanlar, dinlerini bıraka­ rak Mesihi inkâr etmişler, kendilerini ve ailelerini yakalanmak­ tan ve zindanlara atılmaktan, işkence altında ölmekten koru­ mak için ilâhlara adaklar sunmuşlardı. Fakat Amid’in etrafın­ daki manastırlarda ve dinî müesseselerde yaşı yan rahiplerle zâhitlerin çoğu, hükümdarın iradesine karşı geldikten başka halkın da ona karşı koymasına yardım etmişler ve Zukarin Manastırında yaptıkları bir toplantı neticesinde bu kararı ver­ mişlerdi. Bunlar, hâkimlerin, irade icaplarını âzami şiddetle tatbik ettiklerine bakarak Roma topraklarından ayrılmaktan başka çare kalmadığına hükmetmişler, ve Ninova ile İranın Aşure bitişik olan yerlerine sığınmayı kararlaştırmışlardı. Çünkü hıristiyanlar burada tazyika uğramamakta idiler. Ninovaya hicret edenler arasında Mattai adını taşıyan bir zâhit bulunuyordu ki buralarda şöhret sahibi idi ve bilhassa yaptığı kerametler, has­ taları tedavi bakımından kazandığı harikulâde muvaffakiyetler yüzünden birçok kimseler tarafından çok iyi tanılıyordu. Mat­ tai, Diclenin şark kıyısı üzerindeki Ninovayı bırakarak, Yakubilerden bir ceftıaatin yerleşmiş bulunduğu Maklub dağının yüksek tepelerinden birine gitti ve burada ikamet etti. Çok geçmeden tababetteki hüneri etrafa yayıldı; bunun neticesi a


olarak uzak yakın her yerden gelen hıristiyan hastaları teda­ vi ediyor, tedavi ettiği kimseler bu civarda hâlâ görülegelmekte olduğu veçhile, kendisine hediye olmak üzere para veya birtakım eşya brakıyor ve Mattai’nin rahip arkadaşları bu sayede geçiniyorlardı. Bu sıradaki Asur kıralı, mecusi olan Sanherib idi ve kızı Sara, cüzama uğramıştı. Sara, yıllardan beri bu hastalıktan muztaripti ve yerli tabipler onun der­ dine çare bulmaktan âciz kalmışlardı. Çok geçmeden Mattai’nin tedavideki hüneri, bu hükümdarın da kulağına iriş­ miş, hükümdar onu bulmak için araştırmalar yaptırmışsa da nerde yaşadığını bulmağa imkân bulamamıştı. Fakat kiralın oğlu Behnam1 mukadderatın irşadı sayesinde onu bulmağa mu­ vaffak oldu. Bir gün prens Behnam ile arkadaşları Ninova civarındaki çölde avlandıkları sırada büyük bir geyik ile karşılaşmışlar ve onu yakalamak için peşine düşmüşlerdi. Kovalama uzun sür­ müş, ortalık karardığı zaman avcılar Mar Mattai’nin ikamet etmekte olduğu dağın eteğinde yorgun, bitkin bir halde kal­ dıklarını görmüşler ve geceyi geçirmek üzere bir akarsuyun başında çadır kurmağa karar vermişlerdi. Prensin burada uyu­ duğu sırada, rüyasına bir melek girerek Mar Mattai’yi ziyaret etmesini söylemiş, prensin rüyasını anlattığını işiten ve bir hıristiyan olan adamlarından biri, meleğin sözünü dinlemesini söylemiş, o da birkaç adamiyle birlikte dağı tırmanmağa baş­ lamış ve sonunda azizin ikamet ettiği mağaraya varmıştı. Mattai’onu dağın tepesine varmadan önce görmüş, onu karşılamak için çıkmış ve prensi son derece hararetle kabul etmişti. Mattai nin sualine cevaplar veren prens kıral Sanherib’in oğlu oldu­ ğunu ve bir geyiği avlamak için buralara düştüğünü anlatmış, daha sonra söz, ruhani bahislere geçmiş, anlaşılan Behnam bu sözleri dikkatle dinlemiş ve o gece hıristiyan olmuş. Mattai, onu da kızkardeşini de vaftiz etmişti. Prenses, cüzamdan kur­ tulduğu için kıral, Mattai ile arkadaşlarının ikamet ettiği ma­ nastırı inşa ettirmişti. Bunun neticesi olarak rahipler ve münze­ viler buraya akın etmişler, dağ oyukları ile mağaralarda yaşa­ mağa başlamışlar, rahipler de kendileri için hücreler vücuda getirmişler, yahut manastırın içinde yaşamışlardı. 1 Behnam ( iyi adlı aziz ) mânasmdadır. Felix Jones bu kelimeyi Faarsç «Bih nam » m tıpkısı saymaktadır*


Bu dağın adı Aipef, yani “bin,, idi ve bu isim burada yaşıyan bin rahibe işaret ediyordu. Prens Behnam’m anası, Abraham’m işa­ retiyle Abraham manastırını inşa etmişti. Burası Daire dhe Kuhyata diye tanılıyor. Aynı kadın Bet Gubbe manastırını da vücuda ge­ tirmiştir. Prens Behnam ile kızkardeşi Sara, mecusi olan, fakat sonraları Yunanlıların 663 (352 M.) yılında hıristiyanlığı kabul eden babalarının eliyle şehidedilmiş, Behnam ile kızkardeşi, BetGubbe manastırına gömülmüşlerdi. (Bu vakalar, Hoffman, Brit.mus. yazma, 7200, fol 49 F. den nakleder. Wright’in de Süryanca me­ tinler kataloguna sahife 1135 bakınız) Bu yüzden Alpef dağı üzerindeki Mar Mattai manastırının, Milâdi dördüncü asırdan evvel inşa edilmiş olduğu üzerinde şüphe yoktur. Bu manastırın, Mecusiliği terk ederek hıristiyanlığı kabul etmesi üzerine Sanherib tarafından inşa edilmiş olduğuna dair halk arasında ya­ zılan hikâyeye inanmağa yer yoktur. Bazıları, Mar Mattai’nin, 330 M. de Şapur devrinde hıristiyanlara karşı başlıyan tazyik sırasında öldürülmüş olduğunu ve bu sırada rahiplerin biner biner öldürüldüklerini iddia ediyorlar, fakat bu iddia doğru olmasa gerek. Çünkü ondan, aziz Simon Stylites, Mar Augin, bü­ yük Anthony, Macorius, Abba Pula Bişhoi, vesair dağ ve çöl zâhitleriyle birlikte bahsolunduğunu görüyoruz. ( Bakınız : Add. 14709, fol 78 b, Wright, Süryanca katalog, yazma, sa. 175 su. 2 ). Mar Mattai Manastırı, Mezopotamyadaki Yakubî manas­ tırların en eskilerindendir, belki en eskisidir ve birçok asır­ lardan beri hususi kudsiyeti haiz bir yer sayılmaktadır. Manas­ tıra varmak için iki üç saat süren zahmetli bir tırmanmayı göze almak gerekleştiği halde Musul halkının mühim bir kısmı her yıl bu zahmeti göze alıyor, bir iki geceyi dağın sıhhat ve­ rici havası içinde, sâf ve berrak sema altında geçiriyorlar. Ya­ kubiler bu azize, Mar Mutti, Araplar Şeyh Mutti diyorlar ve hıristiyanlar ile müslümanlar, azizin yattığı yerden toplanan topraktan bir miktar alıp götürmeyi ve bunu taşımayı “ uğurlu „ yahut “ bereket getirici „ bir hareket sayıyorlar. Bu manastır Mar Mattai ile onun halefi olarak Mehimandrit Zakkai devrinde büyük bir şöhret kazanmıştı. Beşinci ve altıncı asırlarda Asur ile civarında birçok manastırlar yapılmış, Nasturiler de Mardin ve Musul civarında


manastır kurmakta gecikmemişlerdi. Siyasi şartlar uygun olduğu ve para bol bol geldiği için Nasturi ruhanilerinden İzla oğlu Babhai, Bet Abhe’li Yakup, ve daha başkaları buralarda şöhret kazanmışlardı1. Altıncı asrın sonlarında, yahut yedinci asrın baş­ larında Bet Lâfat’lı, yani Şirazlı olan Nasturi Rabban Hormizd, Bar Idta manastırına girmiş ve yaptığı kerametler yüzünden bü­ yük bir kuvvet teşkil etmişti. Onun biyografisini yazanlara göre bu adam, suyu yağa çevirir ve ölüleri kaldırırdı. Mısırlı Anthony gibi, kendisine muhtelif şekillerde görünen, onu mütemadiyen iş­ kenceye uğratan şeytanı yenmiş ve bütün karanlık kuvvetleri kaçmağa mecbur etmişti. Bu adam Bar Idta Manastırında otuz dokuz yıl, Risha’lı Abraham Manastırında yedi yıl yaşamış, daha sonra altmış altı yaşında olduğu halde Al-Kosh civarında Bet Edhrai dağlarında yerleşmişti. Hormizd’in hastaları tedavi etmek ve keramet göstermek dolayısiyle memleket içinde kazandığı şöhret çok büyüktü. AlKosh ahalisi bu mühim adamın kendi aralarında yaşamak üzere geldiğini görünce, şehirlerine yakın bir yerde ona bir manastır kurmak istediler. Hodavi namında bir Iranlı hıristiyan, ahaliye yedi talen gümüş vermiş, Musul valisi Ukbe de bunlara üç talen katmış, bu yüzden manastırın inşasına hemen başlanmış ve yirmi ayda tamamlanmış, tekris merasimi Katolikus ikinci Tomarsa tarafından yapılmış ve bu zat Hormizd’e yeni manas­ tırın işlerine her hangi piskopos veya metrepolidin karışmasını meneden bir berat vermişti. Vali, buradaki Yakubileri çıkart­ mış ve Nasturileri onların yerinde yerleşmeğe teşvik etmişti* Hormizd’in ilk hareketlerinden biri Yakubilerin kalelerinden olan Arşam’a gitmek ve Nuhdheran Piskoposu Abihd Işo’nun yardımiyle burada bir Nasturi kilisesi kurmaktı. Hormizd bu sırada yetmiş yaşma yaklaşmıştı. Al-Kosh’tan uzak olmıyan, ihtimal ki Gomel nehrine çok yakın bir yerde Bezkin manastırı bulunmakta idi. Bu manastı­ rın tam yerini tâyine imkân bulunamamıştır. Burada yaşıyan Yakubi rahipler, “Anayurt,, tanıdıkları anlaşılan Mar Mattai manastırının reisi ile son derece dostça münasebetler daire­ 1 « Marga’lı Thomas’ın ta rih i» Budge, cilt II.

adlı

eserin ilk

fasıllarına

bakınız,


sinde yaşamakta idiler. Fakat Bezgin manastırının reisi ile Hormizd arasında keskin bir düşmanlık hüküm sürmekte idi. Hormizd’in biyografisini yazanlara göre Yakubi rahipler sefahet ve ahlâksızlık içinde yaşıyor, onun için Hormizd bu manas­ tırdan “meyhane,, diye bahsediyordu1. Bezkin rahipleri, dinî itikat meseleleri yüzünden aradaki ihtilâf dolayısiyle mi hiddet ettiler, yoksa Hormizd’ın kutsiyet ve tedavi kudreti bakımın­ dan kazandığı şöhreti mi kıskandılar, bunun üzerinde bir hü­ küm vermeğe imkân yok. Fakat Hormizd’in biyografisini yazan­ lara itimat caizse Bezkin rahiplerinin husumeti, tecavüz mahiye­ tini almış, hattâ bunlar Hormizd’in hücresine hücum etmişler ve onu öldürmek istemişlerdi. Bunlardan on kişi geceleyin bu maksatla gelmişler, fakat tam hücreye girecekleri sırada felce uğramışlar ve yere yuvarlanmışlar, ertesi sabah burada bu hal üzerinde bulunmuşlar, aziz bunların kurtulmaları için dua ede­ rek içeri almış, kendi elleriyle ayaklarını yıkamış, onlara yemek ikram etmiş, onlara dua ederek yerlerine göndermişti. Bezkin rahibleri, Hoımizd’i öldürmeğe muvaffak olama­ dıktan sonra Musul Valisi Ukbe’ye giderek onu zâni ve katil olmakla itham etmişler, valiye iki talen gümüş vererek onu Al*Kosh dağından kovmasını, çünkü bu dağın ya kendilerine, yahut ona ait olması icabettiğini söylemişlerdi. Hormizd, aley­ hindeki ithamlara cevap vermek üzere Ukbe tarafından çağrıl­ dığı zaman, kalkıp gelmiş ve Bezkin rahiplerinin yalancı ol­ duklarına dair valiyi iknaa muvaffak olmuştu. Çok geçmeden Ukbe’nin oğlu tehlikeli bir hastalığa uğramış ve ölecek hale gel­ miş, fakat Hormizd onu tedavi etmiş ve kurtarmıştı. Vali Ukbe buna rağmen Bezkin rahipleriyle dostluk münasebetlerini de­ vam ettirmiş ve bunların yanına giderek manastırlarında ika­ met etmişti. Fakat onun manastırda bulunduğu sırada İlâhî mukadderat, Bezkin’in harap olmasını irade etmiş, gökyüzün­ den inen bir melek Hormizd’e gelmiş, elinde taşıdığı demir manivelâyı ona vermiş, sonra Bezkin Manastırını yıkmak için 1 Hormizd, “ Mattai meyhanesi,, nden de bahsediyor. ( Rabban Hor­ mizd’in tarihi* Bııdjçre, cilt II, kısım I, sahife 118. ) Bundan başka “Mattainin telvis edilen mezarından “bahsetmekte ve buradaki rahiplerin,, birer küçük sefil sahtekâr» olduğunu söylemektedir.


aziz ile birlikte yürümüştü. İkisinin manastıra varmaları üze­ rine melek manastır duvarlarını elindeki demir ile vurmuş, du­ varlar hemen yıkılmış, vali Ukbe güçlükle kaçmış, rahiplerin bir kısmı kurtulmuş ise de birçokları duvarlar altında kalarak ezilmişlerdi. Nasturiler her taraftan koşarak değeri haiz olan her şeyi taşımışlar ve ortada manastırın nerde bulunduğunu gösteren bir yığın taştan başka bir şey kalmamıştı. Fakat Bezkin Manastırının harap olması da Hormizd ile rahiplerinin düşmanlığını tatmin etmediği için bunlar daha sonra Mar Mattai Manastırına dönmüşlerdi. Çünkü bunlar, doğru veya yanlış olarak Mar Mattai rahiplerinin bir ilâh veya şeytanın heykeline tapmakta olduklarına ve kötü ruhlardan korunmak için bu heykeli kilisenin türbesinde muhafaza et­ tiklerine inanıyor ve onun için Mar Mattai rahiplerine “putperest,, diyorlardı. Bundan başka bunlar, Yakubilerin, müşrik Mısırlılar gibi ilâhlarının ve mukaddes tanıdıkları hayvanların heykelle­ rini dikkat ve itina ile muhafaza ettikleri türbeler içinde bulun­ durduklarını zannetmekte idiler. Mattai rahiplerinin, türbelerin­ de şu veya bu şekilde bir mukaddes heykel bulundurmaları muhtemeldir. Çünkü Sümer, Babil ve Asur’da büyülü heykel­ leri, yani kötülüğe karşı gelen heykelleri1 mâbetlerinin ve ev­ lerinin alt katlarına gömerlerdi. Hormizd’in yaşı ilerledikçe Yakubilere karşı düşmanlığı artıyordu, onun için Mattai manastırına giderek buradaki putu yıkmağa karar vermişti. Hormizd, bu maksatla Alkosh’tan ha­ reket etmiş ve bir yolunu bularak Alpef dağına varmıştı. En kestirme yoldan gidildiği takdirde iki manastır arasındaki me­ safe, hiç olmazsa yirmi mil tuttuğuna göre bu sırada seksenlik bir ihtiyar olan Hormizd’in bu seyahatten bir hayli yorgun düşmüş olması icabeder. Fakat Hormizd yolun zahmetine kat­ lanmış ve Mattai manastırındaki “sefil putu,, ortadan kaldırmak istemişti. Hormizd, güneş battıktan sonra Mattai’ye varmış, kapıcı anlattığı yalanlara inanarak onu içeri almış ve sabaha kadar saklanmak için onu kiliseye sokmuştu. Hormizd burada 1 Mister C. L. Woolley, bunlardan birçoğunu Ur’de bulmuştur. Sidney Smith bunların faydasını ve hedefini anlatan metinleri tercüme ederek Asya Cemiyetinin mecmuasında neşretmiştir. 19-6, sahife 205.


ibadet etmiş, Allahın meleği ona gelmiş, ona türbenin içini açmış, elini türbenin içine uzatmış ve türbenin temelinden çizgili gök zümrütten gözlü, tunçtan dökülme bir putu çıkararak eline vermiş, sonra Mattai rahiplerinin İskenderiyeli Cyril ile bidatçı Marcion’un sözlerine uyarak bozulduklarını, bu yüzden bu sefil putu kullandıklarım söylemişti. Cyril’in kendisini, Kaki adını taşıyan bir Mısırlı kadın büyücü sapıklığa sürüklemişti. Melek, daha sonra Hormizd’i alarak Al-Kosh’taki manastırına götürmüş, Hormizdde putu, burada bulunan on bir rahibe gös­ termişti. Bunun üzerine putun içinde ikamet eden şeytan söz söylemeğe başlamış, gördüğü muameleden şikâyet etmiş, daha sonra rahiplerden Corc adında biri putu alarak köyden köye götürmüş ve onun hikâyesini anlatmıştı. Hormizd, Mar Mattai’deki putu imhadan sonra bu manas­ tırda bulunan Yakubilere ait yazma eserleri de imhaya karar vererek Alpef dağına tekrar gitmiş ve yine meleğin yardımiyle kütüphaneye girmişti. Melek burada kirli bir suyu fışkırtmış, Hormizd kitapları cilt cilt alarak bu suya batırmış ve bunların içindeki bütün yazılar silinmiş, Hormizd’in bu işi bitirmesin­ den sonra bu su durmuş, Allahın meleği de onu taşıyarak ma­ nastırın kapısından çıkarmış, o da Al-Kosh’a dönmüş ve Mar Mattai manastırının şefi olan îgnatius’un vücudunu kaldırmak için çare aramağa başlamıştı. Onun bu hususta nasıl muvaffak olduğunu anlatan hikâyenin tarihî bir desteği bulunduğuna inanmağa imkân yoktur. Islâmiyetin Mezopotamyada yayılmasından sonraki devir­ lerde Mar Mattai manastırının tarihine ait malûmatımız çok azdır. Fakat burası Yakubiliğin mühim bir nüfuz merkezi ve Yakubilerin Araplar tarafından, daha sonra Moğollar ve vahşi Kürt kabileleri tarafından baskıya uğradıkça iltica ettikleri yer olmağa devam etmişti. Anlaşılan Mar Mattai rahipleri bir müddet izacedilmemişler, sükûn içinde yaşadıkça binalarını tamir etmişler, manastıra giden dik yolun esas yollarına taş döşemişler, kiliseye işlemeli perdeler ve altın ve gümüşten ya­ pılma mukaddes kablar koymuşlar ve buraya şarap, yağ vesaire depo etmişlerdi. Çok geçmeden manastır, yağma edilmeğe değer bi mahiyet almış, bu yüzden Kürtler ile onlarla birleşik olan kabileler manas­


tın soymuşlar ve çırçıplak bırakmışlardı. Bar Hebraeus bu taarruz­ ların birini anlatarak 1262 raddelerinde Kürt süvari ve piyade­ lerinden müteşekkil bir kuvvetin manastırdaki rahiplerle dört ay kadar harb ettiklerini, manastıra girebilmek için duvarları üzerinde merdivenler kurduklarını, fakat rahiplerin merdivenleri çekerek yaktıklarını, bunun üzerine Kürtlerin arkadaki dağa tırmana­ rak bir kayayı yerinden oynattıklarını ve yuvarladıklarını, bu­ nun duvarı delmekle beraber duvara saplanıp kaldığını, fakat kayanın parçalanan bir kısmının duvarı deldiğini ve Kürtlerin buradan içeri girdiklerini nakleder. Rahipler taşlar ve oklar atarak düşmanı karşılamışlar ve düşmanı püskürterek duvarı tamir etmişlerdi. Muharebe esnasında manastırın şefi Abu Nasr bir gözünü kaybetmiş ve birçok rahipler, Kürtlerin attıkları oklarla yaralanmışlardı. Fakat manastırların ambarları boşalıyor ve muhasara altındaki rahiplere hariçten hiçbir şey yetişmi­ yordu. Bu yüzden bunlar sulha tâlip olmuşlar, Kürtlere kilise­ nin perdelerini, askılarını ve eşyasını vermeyi ve mümkün ol­ duğu kadar altın ve gümüş toplamayı vadetmişlerdi. Kürtler, Moğolların Musul üzerine yürümekte olduklarını haber aldık­ larından teklifi kabul etmişler, bin altın dinar değerindeki ki­ lise eşyasını alıp gitmişlerdi. Birkaç yıl sonra Kürtler Alpef’teki Mar Mattai manastı­ rına mensup on rahibi tuzağa düşürerek bunları işkenceye uğratmışlar, bunların birini öldürmüşler, dokuzunu dört bin zuze, yani yüz altın mukabilinde satmışlardı. 1286 da Kürtler-

den bir alay, Mar Mattai manastırını istilâ ederek burada dört gün kalmışlardı. Diğer bir defa, Ninovalılar kiliselerindeki haç­ ları, ikonları, bohurdanlıkları, altın kaplı kitapları çıkararak civardaki şehirlerden ve köylerden topladıkları 15,000 dinar ile (bugünün parasiyle 8000 altın kadar) birlikte Moğollara teslim etmekle kiliselerini kurtarmışlardı. Ninova etrafındaki bölgelerde bulunan Nasturi, bütün büyük manastırlar, on dördüncü asır ile daha asırlarda mükerrer defalar akına uğramış ve soyulmuş tır. Bunlardan birkaçının binaları kalmış olması dahi

Yakubî sonraki olacak­ hayrete


değer bir şeydir. 1844 sularında Ravandiz’in Kürd paşası1, Mu­ sul üzerine akm etmiş, şehri aldıktan sonra Rabban Hormizd’in Al-Kosh ve Mar Mattai’nin Alpef üzerindeki manastırlarına sal­ dırmıştı. Al-Kosh’ta büyük bir kütüphane bulunuyordu. Rahip­ ler buradan beş yüz yazmayı alarak civardaki dağların inlerin­ de saklamışlar, fakat şiddetli yağmurların yağması üzerine in­ ler su altında kalmış, sular yazmaları alıp götürmüş ve bunlar bir daha ele geçirilememişti. Kürtler manastırı yağma etmişler, kullanamayacakları şeyleri tahribetmişlerdi. Büyük harb sırasında Kürtler ile Hamavindler buldukları her şeyi tahribetmişler, Kudşanis’teki yazmalar da ellerinden kurtulamamış, daha sonra Van gölü üzerindeki Urmi’ye gitmiş­ ler ve Amerikalılara ait kiliseleri, evleri ve binaları yağma etmişler ve yakmışlar, matbaayı tahribetmişler, harfleri kırıp dökmüşler, dizme ve basma makinelerini tahribettikten başka mürettiplerin ve makinecilerin odalarını ve eşyalarını silip sü­ pürmüşlerdi. Amerikab Misyonun birçok Süryani yazmaları ile Kudşanis'te, yahut bazı hususi şahısların elinde bulunan yazmaların kopyalan, Süryanca ile basılan büyük Kitabı Mu­ kaddesler, Fallaçı gibi Amerikan heyeti tarafından kurulan mat­ baada basılan eserleri bulunmakta idi. Bu matbaa doktor Per­ kin s2 ile arkadaşları W. R. Stocking, A. L. Holladay, E. Breath, I.L. Merrick, W. Jones, yarbay Stoddard tarafından 1840 da Urmi de kurulmuştu. Bütün bu eserlerle birlikte Zahrîre dhe B ahrâ adlı mevkut mecmuanın nüshaları yanmış ve bunları ele geçir­ meğe imkân kalmamıştır. Geçen asır zarfında birçok Avrupalılar Mar Mattai ma­ nastırını ziyaret etmiş oldukları için, benim notlarımdan başka bunların manastır binaları hakkındaki yazılarını hulâsa etmek mümkündür. Bağdada tâyin olunan ilk İngiliz konsol generali olan Claudius James Rick 1820 de Mar Mattai manastırını ziya­ ret etmiş ve Residencein Kurdistan ~ Kürdistanda lkamet( cilt II. s. 89) da manastır hakkında malûmat vermiştir. O zaman bu­ 1 Bohtan Miri Bedirhan Bey 1845 ( 1843 ? ) te hıristiyan kabilelere hücum etmiş ve tarih başı sayılan bir katliam yapmıştı. Wigram (Beşerin beşiği = T h e Cradle of Mankind) sa. 279. 2 «İranda sekiz y ıl ikamet» adlı eserine bakınız. Cilt I, sa. 97


rada bulunan ve sayıları az olan rahipler, nispeten iyi şartlar içinde yaşıyorlardı. Çünkkü Ingiliz konsolosu, manastırın şefi olan Matran Musa tarafından ağırlanmıştı. Manastır 1830 da, Kürtler tarafından taarruza uğrıyarak yağma edilmiş ve Musanın halefi olan Rabban Matta ile cemaati buradan konulmuş­ lardı. Şarki Hint kumpanyasının Bombaydaki papazlarından olan G. P. Badger 1843 yılının ilkteşrininde iki gününü burada geçirmiş ve Kürtlerin kilise ile manastır binalarına yaptıkları tahribata şahit olmuştu. Bina, tamamiyle metruk bir halde idi ve bütün kapıları sökülmüş bulunuyordu. Her halde bu kapı­ ları Kürtler sökmüşler ve bunları yakarak yemeklerini pişirmişlerdi. Rahiplerin hücreleri, harap olmuş bir halde idi. Badger’in eserinde1 neşretmiş olduğu resmi biz de naklediyoruz. Bu resim mabede erişmek için geçilmesi lâzım gelen hendek hakkında bir fikir vermekte ve dağ kenarındaki diğer bir dini binanın artıklarını, kürtlerin manastır divarlarına taş yuvarlamak için kullandıkları dik yamacı göstermektedir. Ben, Mar Mattai’yi ziyaretten evvel beni misafir eden Nas­ turi Nimrud Rassam ile Yakubi tanıdıklardan manastırın du­ rumu ve manastırda ikamet edenlerin vaziyeti hakkında itinalı tahkikat yaptım. Nimrud Rassam beni, dağa yaklaşmaktan ve çok kötü yaşadıklarını söylediği rahiplerle konuşmaktan vaz­ geçirmek istedi ve bu rahiplerin şeytanlarla alışveriş ettikle­ rini anlattı. Yakubiler, benim Al-Kosh’taki Rabban Hormizd’in manastırını ziyaret etmiş olduğum için, Mar Mattai’ye gitmediğim takdirde bu manastırda oturanların bunu hakaret sayacaklarını söylediler. Mar Mattai, eski Ninova kalesi olan Kuyuncuk’tan üç saat mesafededir. Ağır ağır hareket eden kafileler, bu se­ yahati beş saatte yapıyorlar. Dağın kaidesine varmadan yok­ sul birkaç köyden geçiliyor ve siyah çadırlar göze çarpıyor. Dimdik bir dağın tepesine konmuş gibi duran manastırın man­ zarası, son derece tesirlidir. İlk önce dağın tepesine varacak hiçbir yol görünmüyor ve burasını ziyaret eden insan, bu bi­ nanın dağ tepesine nasıl yerleştirilmiş olduğuna hayrat ediyor. Dağın eteğindeki Mellah köyüne bitişik bir yerde ârızalı bir yol görünüyor ve burası dağın giriş noktasını teşkil ediyor. 1 The Nestorians and their Rituals cilt I. s. 97.


Yolcu bir saat tırmandıktan sonra manastırın üzerine kurul­ muş olduğu büyük kayanın düz kısmına varmaktadır. Iranlı bir rahip ile iki üç arkadaş tarafından karşılandık. Bunlar, derhal atlarımızı ve katırlarımızı aldılar ve kısa bir zaman sonra bize bir “ sofra „ hazırladılar. Çok geçmeden manastı­ rın bir hana, yahut misafirhaneye çevrilmiş olduğunu ve ra­ hiplerin, tatillerini buralarda geçirmek ve dağ havası alarak güzel manzaralar içinde yaşamak için Musuldan ve başka yer­ lerden gelen aileleıe ve ziyaretçilere bakmakla çok iyi geçin­ diklerini anladık. Musulun Yakubî tacirleri yıllardan beri rahiplere para vermekte ve rahipler bu para ile kilisenin dış duvarlarını ve eskiden höcre olarak kullanılan küçük odaları tamir etmekte idiler. Bugün misafirler burada istirahat ediyorlar. Rahipler, birçok koyun, davar ve kümes hayvanları besliyor ve Alpef dağının tepesinde istirahat etmek istiyenlere takdim edilmek üzere vafir miktarda yağ, hububat, hattâ bal bulunduruyor­ lar. Bu hale bakarak Al-kosh’taki Nasturilerin burası hakkında “Mar Mattai meyhanesi,, demelerinin sebebi anlaşılıyor. 1890-1 de buradaki sıhhi durumu ıslah için kesin tedbirler alınması gerekleşti. Buradaki en müsait saha, erik ve nar ağaçları ara­ sında bulunan ve bir bahçeden geçilerek içine girilen mağa­ radır. Burada birçok aileler toplanıyor, yiyor, içiyor ve şaka­ laşıyorlar. Bize kurulan “ sofra „ dan karnımızı doyurduktan sonra günün süratle ilerilediğine bakarak, vakit geçirmeksizin bina­ ları ve kiliseyi ziyaret ve akşam olmadan aşağı inmek istedik. Fallahî şivesine vukufum çok az olduğu ve rahiplerin biri de Avrupai bir dil bilmediği için cevabını almak istediğim sual­ leri Musuldaki misyoner mekteplerinde Fransızca öğrenen ve beni misafir eden Musullu nasturi sormakta idi. Rahipler, eski Süryancayı okumayı bilmiyen, Yakubilerin tarihine zerre kadar vâkıf olmıyan ümmi köylülerdi ve bunlar yalnız koyunlariyle ve tavuklariyle meşgul idiler. Bütün arzuları, Musul valisinin sıkı­ cı vergilerine mukavemetti. Bunların yazma kitapları yoktu. Yahut yok olduğunu söylediler. Ve bizim bu yolda sual sor­ mamızı hayretle karşıladılar. Evvelâ, Mar Mattai piskoposların­ dan birçoğunun mezarlarını ihtiva eden ve manastıra bitişik


olan bir binaya girdik. Bunların birçokları üzerinde îstrangela harfleriyle yazılmış yazılar vardı ve bunların kopya edilerek neşredilmeleri icabeder. Çünkü üzerlerinde ki tarihler, ehemmi­ yeti haizdir. Dağm biraz daha ötesinde yanyana sayılacak de­ recede birbirine yakın iki mağara bulunuyor. Geleneklere göre Mar Mattai, buraya gelişi üzerine burada ikamet etmiş ve ma­ nastırın inşasından sonra da burada kalmış. Bu mağaralardan birinin içinde azizin önünde ibadet ettiği kabaca yontulmuş bir mezbah, diğerinin de bir köşesinde uzunca bir yarık bulunu­ yor ve anlaşılan kendisi burada uyuyordu. Kayalık zemin üze­ rindeki iki oyuğun azizin ibadet sırasında dizlerini yere dik­ mesinden hâsıl olduğu söyleniyor. Mar Mattai’nin bu iki ma­ ğarası içinde birçok köşeler ve oyuklar bulunmakta ve eski zamanlarda burada Alpef dağında yaşıyan zâhitlerin ikamet ettikleri anlatılmaktadır. Bu çeşit adamların burada tam mânasiyle bir İsparta hayatı sürdükleri anlaşılıyor. Buradaki en mühim bina, birçok kısımları yeniden inşa olunan, yahut tamir edilen kilisedir. Badger’in Nasturiler, adlı eserinin birinci cildinden ve 9 uncu sahifesinden almış oldu­ ğumuz plân bu kilisenin iç şekli hakkında bir fikir vermek­ tedir. Bu kiliselerde üç mihrap ile üç maksure bulunduğu hal­ de ikiye ayrılmış bir mihrap ile iki maksure bulunmaktadır. Üçüncü maksure ve mâbedin yerini, Bet Kaddaşe, yani bir mezarlık ile ne için kullanıldığı anlaşılmıyan bir sürü odalar iş­ gal ediyor. Bet Kaddaşe’nin, kilise cenubunda bir dış bina olması icabeder. Fakat Mar Mattai’de vaftiz yeri cenup duva­ rın yanındadır1. Kilisenin ne zaman inşa edilmiş oldu­ ğunu tahmine dahi imkân yoktur. Fakat duvarlardan ba­ zı alçak kısımların yapısı on ikinci veya on dördüncü asrın yapısına benzemektedir. Kürtlerin akınları sırasında kiliselerin içi o derece tahrip olunmuştur ki, ziyaretçinin bir neticeye var­ masını temin edecek bir heykeltıraşlık eserine, bir dekorasyon veya bir ziynete rasgelinmiyor. Manastıra yakm bir yerde yeni bir­ kaç mahfil vardır ve bunların biri Bakir Meryeme ithaf olun­ 1 Badger (c. 1. s. 96) Eski Süryani hıristiyanların vaftizi ölülere yakın bir yerde yaptığını anlatır ve şu ibareyi iktibas eder: «Mesih ile gömülü, vaftizden ölüme kadar» (Rom, VI, 4; Sütun 11, 12). Abu l-Farac Tarihi, F : 5


muştur. Burada âyinler de yapılıyorsa da biz bu mahfilleri zi­ yarete imkân bulamadık. Buraya gelen ziyaretçilere, kendile­ rinin de, hayvanlarının da rahiplere misafir oldukları ve karşı­ lıksız ağırlandıkları hissi veriliyor. Fakat ovaya giden yolun ağzına varıldığı zaman, Manastırın şefliğini yaptığı anlaşılan bir iki rahip buraya gelen misafirlerin şahsi şereflerini korumak endişesiyle istihlâk ettikleri gıda ile hayvanlarına verilen yemin bedelini nakit vermekle ödediklerini söylüyor. Biz de, daha önce Rabban Hormizd Manastırı ile daha başka manastırları ziya­ ret etmiş olduğumuz ve bu âdeti bildiğimiz için bu vazifeyi yapmağa hazırdık. Borcumuzu ödemek için davrandığımız za­ man yediğimiz yemek bedelini verdikten başka aziz için bir bahşiş ve rahipler için de bir bahşiş vermek de lâzım geldiğini öğrendik ve bunların da Musul bezirgânları gibi her çeşit pa­ zarlığa girişmeğe hazır olduklarını gördük. Mister O. H. Parry, Süryani Patrikliği Terbiye Kurumu na­ mına 1892 de Mar Mattai Manastırını ziyaret etmiş ve Six months in a Syrian monastery = B ir süryani manastırında altı ay adlı eserinde ( Londra, 1895, sahife 266) seyahatlerinden bahsetmiş­ tir. Kendisi, rahipler tarafından iyi karşılanmış, bunlar onun geceyi rahat geçirmesi için iyi bir yer temin etmişler, ve mis­ ter Parry, buradaki binaların tâmirine devam edildiğini görmüştü. 1891 ile 1914 arasında Musuldaki dostlarımdan Ma­ nastıra dair malûmat alıyor ve Musuldaki Yakubilerin kiliseyi eski haline çevirmek ve dağ havası alarak dinlenmek istedik­ leri zaman ikamet için odalara taraçalar yaptırmak için mühim paralar sarf etmekte olduklarını öğreniyordum.


HÜKÜMDARLAR NESİLLERİNİN TARİH KlTABI

B

iricik hakiki ilâh olan mukaddes Sâlûs'un; baba, oğul ve Ruh-ül-kudüsün yardımını diliyerek kıral nesillerinin kitabını yazmağa başlıyoruz. Bu eserin muharriri, Malatya şehrinden olan ve umumiyetle B a r E b h r a y a ( yani İbrani’nin o ğ lu ) diye tanılan tabip H a r u n un oğlu A b u - 1 - F a r ac ’dır. Ken­ disi M a r G r e g o r i idi, Mafriyandı ve doğu ile batının aydın­ lığı idi. .

EVVELÂ. Ö N SÖ Z

İ lâ h î! Aczimin yardımcısı ol. Mukaddessin! Bütün kâinatın rabbisin 1 İlk sensin, son sensin! Evvel sensin, âhir sensin! Her hareket yolunu sen hazırlarsın ve ezelden hale, hal­ den ebede kadar her hamdü sena yalnız sana, oğula, hikme­ tinin kudreti olan kelimeye, varlığının hayatı olan Ruh-ül-kudüse yaraşır. Bizim âkil varlığımız, doğru yolu bularak onun şan ve şerefini yüceltmek, iyiliği tanıyarak onu bulmak için yaradılmıştır. Düşünceli insanların düşünceleri, işitilen şeylerin akılda tutulması sayesinde bilgimiz zenginleşir. Her devirde vuku bu­ lan iyi kötü hâdiselerin hatırlanması sayesinde iyiyi elde etmek ve kötüden nefret etmek istiyenler istifade eder, tarihin anlat­ tığı iyi şeylere uymağa ve kötü şeylerden sakınmağa alışırlar. Seksen seneden beri milletimizden bir kimse de bu mese­ leyi düşünmemiş ve bu mesele ile meşgul olmamıştır. Yani büyük tarihi telif eden müteveffa Patrik Mar Mihail’den beri bu işe ehemmiyet veren bulunmadığı gibi Kayseriyeli Eu s e bi us, iskolâstik So c r a t e s, Z a c h a r i a h , Asyalı J o h n , T a l i M a h r e li D io n y si us tarafından verilen eskimiş ve antikalaşmış malûmata yeni malûmat katan bulunmamıştır. Bizim ve milletimizin bakımından buna benzer bir gedik ve boşluğun doldurulması lâ­ zım geldiğini gördüm ve dünyaya ait hâdiselerle kiliseye ait


olup bizden evvelki devirde vuku bulan hâdiselerin kaydedil­ mediği takdirde unutulacağını ve bir müddet sonra aranaca­ ğını takdir ederek A z e r b a y c a n ' d a k i M a r a ğ a kütüphane­ sine girdiğim zaman, Süryaniler'e, Araplar'a ve İranlılar a ait olup burada bulunan ciltlerden aldığım malûmatı bu küçük kitabıma doldurdum. Dünya devletine ait malûmatı, ilkleri Adem olan evliyadan başlıyarak sıraladım, sonra İ b r a n i l e ­ r i n k a d ı l a r ı n a , sonra hükümdarlarına, sonra K e l d a n i l e re, sonra M e dl er ' e, sonra i r a n l ı l a r a, sonra müşrik Y u n a n l ı l a r a, sonra R o m a l ı l a r ' a . ( yani B i z a n s l ı l a r a ), sonra hıristiyan Y u n a n l ı l a r a , sonra A r a p l a r ' a geçtim ve eseri zamanımızda yaşıyan H u nlaria bitirdim. Bütün bunlar K r o n o g r a f y a ' nin birinci kısmını teşkil ediyor. Kilise bah­ sine gelince, ilk baş kâhin olan H a r u n ' d a n başladım ve kilise tarihinin ikinci kısmında bugün başta bulunan kimselerden bahsettim ve bunlar için iki kısım yazdım. Bunların biri Antakyadaki garbın, İkincisi de bize ait şarkın başpapazlarından bahsediyor.


KRONOGRAFYANIN BİRİNCİ KISMI

I ÂDEM’DEN MUSA’Y A KADAR EVLİYA EV LİYA NESİLLERİ İLE B A ŞLIY A N İLK SERİ

eşerin ilki ve yeryüzünde

B

yaşıyanların

hükümdarı

olan

 d e m , Mukaddes Kitabın anlatışına göre, dünyanın var ol­ masının ilk yılında ve n i s a n ayının 6 ncı cuma gününde

yaratılmıştır. Dünya ise aynı ayın ilk günü olan pazar günü var edilmişti. Rahip A n y a n o s ( A n i a n u s 1) un E n o c h Kitabından çıkardığı delillere göre, C e n n e t ’ten kovulmasın­ dan 70 sene geçtikten sonra A d e m , H a v v a’yı bulmuş ve 7 (veya 70) sene sonra H a b i l ’i doğurmuş, 50 sene sonra Kabil, Habil'i öldürmüş, A d e m ile H a v v a 100 sene onun yasını tutmuş, daha sonra A d e m , H a v v a y ı tekrar bulmuş, o da Ş i s’i doğurmuştu. M e t h o d i u s ’a 2 göre cen­ netten çıkışlarının 3 üncü veya 30 uncu yılında A d e m ' i n oğlu K a b i l ile kızı K l i m y a (yahut Klima, Eklima), 30 sene sonra da Habil ile L a b h u d h a (yahut A b h u d h a ) beraber doğmuşlardı. A d e m i n 130 yaşma vardığı sırada H a b i /öldü­ rülmüş ve 2303 yaşına vardığı sırada Şis doğmuştur. Adem’­ in yaşadığı bütün seneler 930 idi. A d e m’den sonra yerini oğlu Ş i s aldı. Ş i s’in devrinde oğulları, cennette geçirilen mukaddes hayatı hatırlıyarak, Herm o n dağına gittiler ve burada behimî münasebetlerden (ya­ hut evlilik münasebetlerinden) azade, nezih ve mukaddes bir hayat sürdüler. Bu yüzden bunlara İ r e (yani gözetleyiciler) ve A llah ın oğulları denildi. Ş i s’in, 205 yaşına vardığı sıralarda oğlu, A n o ş doğdu ve Ş i s 912 sene muammer oldu. A

1 Kaybolmuş bir tarihin muharriri. 2 Sur piskoposu idi. Milâdın 300 üncü yılında öldü. 3 Bedjan’ın umumi bir ihtarı: Bu tarihteki muhtelif sözler, Suryanîlerin «Peshitta» adlı şeriat kitabına uymamaktadır. Bilhassa dünyanın se­ nelerine, patriklerin yaşına ve saireye ait rakamlar bu mahiyettedir. Mü­ ellif «Yetmişler» in, Samirilerin ve mukaddes kitapların diğer eskî tercü­ melerini kullanmış olduğu ve her birinin söylediğini gördüğü gibi yazmış olduğu için biz de sürücmemeliyiz.


Ş i s1ten

sonra oğlu A n o ş yerine geçti ve Allahın adını çağıracağını söyledi. Kendisi gerçi evlenmişti, fakat Al­ lahı hoşnut etmeği de ihmal etmiyordu. Hattâ buna, rehbaniyet hayatını ihtiyar ederek H e r m o n dağına çekilen, fakat taahhütlerine sadakat göstermiyenlerden daha çok ehemmiyet veriyordu. A n o ş , oğlu K a i n a n doğduğu zaman 190 ya­ şında idi ve onun bütün yaşadığı seneler 905 idi. A n o ş'tan sonra oğlu K a i n a n yerine geçti ve 170 ya­ şma vardığı zaman oğlu M a h i a l a i l doğdu. O da 910 sene yaşadı. Kainan’dan sonra, 135 yaşında iken Y a r d adındaki oğlu doğan M a h l a l a i l geldi. Ömrünün bütün seneleri 895 idi. M a h l a l a i l ' den sonra oğlu Y a r d geldi ve 162 yaşma vardığı zaman oğlu H a n o k h ( E n o c h ) doğdu. Onun bü­ tün ömrü 962 sene idi. Yard’ın 40 yaşma vardığı, yani dün­ yanın bin yılma bastığı sırada, 200 candan ibaret olan Allahın oğulları cennete dönmek ümidini kaybederek H e r m o n da­ ğından indiler. Bunlar behimî ihtiraslara kapılarak kadınlarla düşüp kalkmak istedikleri için, Ş i s ve A n o ş oğulları olan kardeşleri bunlardan nefret etmişler ve bunları ahde tecavüz etmiş kimseler sayarak, kızlarını bunlara vermeği kabul etme­ mişlerdi. Bu yüzden bunlar ( yani Hermon dağından inen kim­ seler ) K a b i l oğullarına giderek onların kızları ile evlen­ mişler ve bunlardan ad san sahibi, yani kan dökmek ve hır­ sızlık yapmakla şöhret kazanan kuvvetli evlâtlar sahibi olmuş­ lar, bundan başka S a m y a z o s adlı bir adamı hükümdar olarak başlarına geçirmişlerdi. Bunların kardeşleri olan Ş i s oğulları ile mücadeleye başlamaları üzerine onları da başlarına bir hükümdar geçirmeğe mecbur etmişler, onlar da başlarına bir hükümdar geçirmişlerdi. Bunlardan birincisi A l o r o s adını taşıyan bir adamdı. İkincisi A l p a r o s idi. Üçüncüsü A l m i l o n idi. Dördüncüsü A m m a n o n idi. Beşincisi M i g h a l a r o s idi. Altıncısı Çoban A o n o s idi Yedincisi A o d h o r a n bos idi. Sekizincisi A m p e s i s idi.


Dokuzuncusu A o t y a r t i s idi. Onuncusu, oğlu K s i s o t h r o s (yahut Ksisorthos) idi. Tufan onun zamanında vuku bulmuştu. Bunların hepsi K e l d a n i , yani eski muharrirlerin ananesine göre E s k i S ü r y a n i idiler. Bu muharrirlerin çoğu Yunanlı oldukları için Keldani isimlerin seslerini değiştirmişler ve onları Keldaniler arasında telâffuz edildiği şekilde telâffuz etmemişlerdi. Meselâ N o h ( N o a h ) ismi halis Süryani bir kelime olduğu ve bu ke­ lime Nevha ( N a m h a ) dan geldiği halde, Yunanlılar ona (Noa c h o s ) derler. Fakat bu şekilde hareket edenler yalnız eski muharrirler değildir. Belki zamanımızda yaşıyan kimseler de aynı şekilde hareket ediyorlar ve kelimelerin telâffuzunu de­ ğiştiriyorlar. Bu yüzden Ekbha kelimesinden gelen Y a k u p ( A l a k o b h o s) şekline giriyor, ve B a r-S a m m a , S a m o s şeklini alıyor. Vesaire... ve saire. Y a r d' dan sonra H a n o k h ( E n o c h ) geldi ve 165 yaşı­ na vardığı zaman oğlu Mathushlah (Methuselah) doğdu. 300 sene kadar Allahı hoşnut ettikten sonra Allahın onu götürmeği arzu ettiği yere, bir rivayete göre cennete, yani eskiden ilk adamın suç işlediği yere naklolundu. İşte bu Enoch herkese kitap bilgisini ve yazı yazma sanatını belletmişti. Eski yunanlılar E n o c h 1 un H a r m i s ( H er me s) TrisM a g i s t o s 1, yani üç kere büyük olan H e r me s olduğunu ve insanlara şehirler kurmağı öğrettiğini ve onun hayrete değer kanunlar yaptığını söylerler. Onun devrinde 180 şehir kurul­ muştur ki-Urhai (Edessa)2 banların en küçüğü idi. Ecramı semaviye ile felek ilmini de o icadetmiş, insan oğullarının Allaha ibadet etmelerini, oruç tutmalarını, sadaka vermelerini, adaklar adamalarını ve üşürlar vermelerini emret­ mişti. Günahlara sebebolan yemekleri ve sarhoşluğu yasak et­ miş, güneşin her burç değiştirmesi, kamerin her yeni doğuşu ve her yıldız (her seyyare) nin doğuşu yahut yurduna girişi için bayramlar yapılmasını istemiş, (insanların) güzel kokular­ dan (güzel kokulu tütsülerden) adaklar sunmalarını, davarların 1 Bedjan’ın notu : «üç kere büyükten maksat, şeriat sahibi, din ada* mı ve filozof olmaktır.» 2 Urfa şehri. Ö . R.


kurban olarak kesilmesini, şarapları ve her çeşitten turfanda meyvaları niyaz etmelerini emretmişti. Onun bu itikatları ( ya­ hut bu irfanı) A g h a t h o d a h m o n ( Agathodaimon) dan telâkki ettiği ve bu zatın Adem oğlu Şis, yani Enoch’un mualliminin muallimi olduğu söyleniyor. Dirayetli hükümdar A s k l a i p i d i s ( A e s c u l a p i u s ) un da Hermes’in, yani Enoch’un tilmizi olduğunu anlatıyorlar. Allah Enoch’u 1 kendi nezdine yükselttiği zaman A s k l a i ­ p i d i s (A e s c u l a p i u s ) son derece mahzun oldu. Çünkü arz ile sekenesi onun bereketinden ve hikmetinden mahrum ol­ muştu. O da onun, semaya yükselen bir adam şeklinde, akıl­ lara hayret veren bir resmini yaptırmış ve Allaha ibadet ettiği mâbede Hermes’in bir heykelini koydurmuştu. Mâbede girdik­ çe, yaşadığı zaman nasıl karşısına geçip oturursa öylece otu­ ruyor ve bu yüzden fey izleniyordu. Denildiğine göre yeryü­ zünde heykellere ibadet olunmasının sebebi budur. Birçok ne­ sillerden sonra Yunanlılar bu heykelin A s k l a i p y a d i s ' e ait oluğunu zannederek ona son derece saygı göstermişler ve hı­ ristiyanlığın zuhurundan önce onun karşısında andiçmeğe alış­ mışlardı. H i p p o c r at e s 2 “ey tilmizlerim, hayat ve ölümü ya­ ratan namına, ve babanızın babası A s k l a i p i d i s namına, size nasihat ederim ki„ diye konuşur ve “onun adı, etimoloji bakımından, güzellik, aydınlık ve şifadan müştaktır. Onun için her tabibin temizlik, iffet ve kutsiyet bakımlarından ona ben­ zemesi gerektir,, derdi. G a l e n 3 de “A s k l a i p i d i s ’in mâbedine giden hastaların buldukları şifayı inkâr etmek doğru değildir,, derdi. H i p p o c r a t e s “onun elinde tuttuğu nebat Netaphta’dır,, ( h ib r is c um, yahut a lth a e a , yahut o ffic ic i n a 1i s ) yani, hatmi'd ir der. Galen de: “Bu da itidali ifade eder ki, en mükemmel şeydir. Çünkü Netaphta sıcaklık ile so­ ğukluk arasında yarı yoldadır,, derdi. Enoch’tan sonra oğlu M at h u s h l a h geldi ve 167 yaşma vardığı zaman oğlu L a m k h i ( L a m e c h ) doğdu. Yaşadığı yılların tamamı 962 idi. 1 Arapçada « İdris

» diye tanılır. ö . R.

2 Arapçada

ö . R.

3 Arapçada

Ö.R.

4 Arapçada «.iü.» Ö.R.


M a t h u s h l a h ’tan sonra oğlu Lamech geldi ve 500 üncü

yılma bastığı zaman oğlu Shem (Şım) doğdu1. Yaşadığı yılla­ rın tamamı 950 idi. Hayatının 500 üncü yılında, ayar (mayıs) ayının 27 nci günü t u f a n vuku buldu. 40 gün şiddetli yağ­ murlar yağmış, sular kabarmış ve Nuh’un gemisini yüzdürmüştü. O da karısı, 3 oğlu ve zevceleri ile birlikte, Allahın emri ile gemiye girdiler. Sular yüksek dağlardan 15 arşın kadar yük­ selmişti. Daha sonra gazap yatışmış ve ertesi yılın 27 ayar gü­ nü bunlar gemiyi Pisidia’nın merkezi olan Apamea’da bıraka­ rak dışarı çıktılar. J o s e p h u s’un anlatışına

A

göre Adem ile t u f a n hâdisesi arasındaki yıllar toplandığı takdirde 2242 yıl tutar. Daha sonra Nuh, arzı 3 oğlu arasında taksim etti. I r a n ve B h a h k u r t a s’tan Hind’e ve R i p o k u r a’ya kadar havali ki, A s u r l u lar, K e l d a n i l er, L i d y a l ı l a r ( L u r y a ? ) lılar, S u r i y e l i ­ l er, İ b r a n i l e r ve i r a n l ı l a r ikamet ederler, ( Şem) Ş a m ’a aitti. R i n o k u r a’dan G a d h i r o n a kadar olan havali H a m a aitti ve H i n t l i l e r , E t i l e r , Y a b h u s a y e l er ( J ebus i t ' ter), H a v a y e l e r ( Hiveli’ler), A m u r i l n r, G i r g a ­ s i l l e r , A r d o h y a l a r ( A r v a d i t l e r ) onun oğullarıdır.

yani ( J a p h e t ) ’ın ülkesi M e d y a d a n G a d h i r o n a kadar olan şimal tarafıdır. M a k e d o n y a l ı l a r , Yapht

Ermeniler, M e d l er, Y u n a n l ı l a r , L â t i n l e r , B i­ z a n s l ı l a r ve İ p h e r a y e l i l e r ( Iberyeliler) onun oğulla­

rıdır. N u h 'ta n sonra oğlu S a m geldi ve 130 yaşma vardığı zaman oğlu Arpachshar ( A r p a x a d ) 2 doğdu. Kendisi tam

200 sene yaşadı. .Şam’dan sonra oğlu A r p h a x a d geldi ve 130 yaşına vardığı zaman oğlu K a i n a n z doğdu. Yaşadığı yılların tama­ mı 465 yıl idi. 1

(Nuh) olması icabeder. ö . R.

2 Arapçada (xlİ3jO dir ö . R. 3 Arapçada (

dir ö . R.


Arphaxad’dan sonra oğlu Kainan geldi ve 130 yaşma vardığı zaman oğlu Shalah doğdu. Ömrünün bütün seneleri 430 idi. Eusebius, seneler cetvelinde, Kainan’ı saymıyor. İbrani ki­ tapta {yani: Tevratta) ( Kitabı Tekvin, XI, 12-14 ’e bakınız ) bizim Süryani Kitabımız da onu saymamaktadır. Fakat L u k a ( Luke) ( Ishah, III, ayet 36) onu İncilde zikrediyor. Anlatıldı­ ğına göre C h a l d a y u t h a’yı yani müneccimlik ve sihirbazlık sanatını icadeden odur. Oğullan ona1 bir ilâh gibi tapınıyor­ lardı, onun bir heykelini dikmişlerdi ve putlara ibadet bu şe­ kilde başlamıştı. Kendisi, oğlu H a r a n adma izafeten, H a r ­ r a n şehrini inşa etmişti. K a i n a n dan sonra oğlu S h a l a h geldi ve 130 yaşma vardığı zaman oğlu A b h a r (E b e r ) 2 doğdu. Ömrünün bütün seneleri 460 idi. S h a l a h ’tan sonra Abhar (Eber) geldi ve 133 yaşına vardığı zaman P a l a g h (Peleg)3 doğdu, ömrünün bütün se­ neleri 343 idi. Anlatıldığına göre ! br a n i l e r isimlerini ondan

almaktadırlar. Abhar’dan sonra oğlu Palagh geldi. Oğlu Aro (Reu)4 doğduğu zaman 130 yaşında idi ve bütün ömrü 340 sene idi. Ömrünün 101 inci senesinde Mısır’ın ilk kıralı Panopis 68 sene hüküm sürdü. P a l a g h ’m 140 inci yılında arz, N u h ’un oğulları ara­ sında ikinci defa taksime uğradı. Sam oğullarına meskûn dünyanın ortasından şarkın serhaddine kadar uzanan diyar düştü. Bu bölge F i l i s t i n , A r a b i s t a n , F e n i k e , S u r i y e memleketleri ve iki nehir arasındaki bütün memleket (M esop o t h a m i a ) ve H y r c a n i a ve A sur, S eri a r (Ş i n a r ) memleketi, B a b il, K a r do ve bütün İ r a n ve şimali H i nd i s t a n ve B a k t e r y a’y\ ihtiva etmekteydi. H a m oğullarına şarktan garba kadar bütün cenup (orta, dış ve cenubi) H i n ­ distan,

K uş, Şeba, M ısır, Libya, Thebais, A f r i k a ve şimale doğru Ki l i k y a, Pa m p h y l i a, P i s i d i a, M y s i a, 1 «ölümünden sonra» El-Muhtasar ö . R. 2 Arapçada « s)c » dir. ö . R. 3 Arapçada « jJü » dir. ö . R. 4 Arapçada « » dur. ö . R.


ve ( A k d e n i z ) adalarından ve daha 20 ada düştü. Yafet oğullarına da şarktan garba kadar bütün şimal» Alanya memleketi ( almanlar ), T ü r k l e r , M e d y e , E r m e ­

Phrygia,

L u k y a, (Lycia), Lidy a K ıbrıs, Sakız, Sicilya

n i s t a n , C a p p a d o k y a, G a la ty a , A sya, M i s y a , T a r k i ( T r a k y a ? ) , 11 a d h a ( Hellas ), Y u n a n l ı l a r memle­ keti ( I y o n y a l ı l a r ) , R o m a (Bizans), S a r m a e y a l i l a r , A s k l a b h e ( S l a v l a r ) , B u l g a r l a r , G a l l a y e l e r (G au l?) ve G a d i r a ' ya kadar İ s p a n y o l l a r düştü. P a l a g h ' m ölümü üzerine kardeşi

J a k t a n 1ın oğulları

mirassız kaldıklarını görerek içlerinden 3 kişiyi hâkim nasbettiler. Bunlar Shebha, Aşer ve Havila idiler ve bunlar diğerlerine ait ülkeleri zaptettiler. Herkes, Jaktan’ın oğullarına ait zırh­ lardan yahut silâhlardan korunmak için kaleler, ve müs­ tahkem mevkiler inşasına koyuldu. Çünkü bunlar, ken­ dilerini ilk silâhlıyan kimselerdi. N u h oğlu H a m ı n oğlu K e n a n oğulları, F i l i s t i n ve L ü b n a n topraklarının iyi ol­ duğunu anladıkları zaman, buralara yerleştiler ve Mısır’ın gar­ bında deniz sahalarında olan kendi mıntakalarma gitmek iste­ mediler. P a l a g K tan sonra oğlu A r o (Reu) geldi ve 133 (?) ya­ şma vardığı zaman oğlu S e r o g h ( S e r u g ) doğdu. Onun bü­ tün ömrü 337 yıl idi. R e u’nun 70 inci yılında S e n a r (Ş in a r ) da Büyük Kulenin inşasına başlandı ve K u ş oğlu Nemrud, kuleyi inşa edenleri, avladığı hayvanlarla besledi. Kulenin inşasından 40 yıl sonra Allah bir rüzgâr gönderdi, kule altüst oldu ve N e m r u d kulenin içinde öldü. Tufandan sonra Bab i V de hüküm süren zat o idi. A s a p h ' m yazdığı gibi onun şahane tacı, dokumadandı. N e m r u d 3 şehir inşa etmişti ve bunlar A r a c h (E r e c h ), A k h a r (A k k a d ) ve K a l y a (C a l a c h ) idi, yani U r h a y (E de s s a),1 N i s i b i s 2 ve S a t i k (Seleucin)3. Bunların dili ( yani kuleyi inşa edenlerin d ili) 70 dile ayrılmıştı. Sen’ar (Ş i n a r) ülkesine (B a b i l) yani (karışık­ lık) ismi verilmişti. Aziz B a s i l ve M a r A p r i m , dillerin ay­ rılmasından önce konuşulan ilk, yani en eski dilin Süryani olduğunu kararlaştırmışlardır. Nitekim Bhulbala kelimesi de bu­ 1 Urfa.

2 Nuseybin.

3 Medain.


na delâlet etmektedir. Fakat mütteki Jacob ile Yesribli Jo h ri a göre ilk, (yani en eski) dil İbrani idi ve bu dil Eber sayesinde muhafaza edilmişti. Çünkü E b e r iyi bir adamdı ve kulenin inşasına iştirak etmemişti. Bazılarının mütalâasına göre İbrani kelimesi, İ b r a h i m’den müştaktır, ve İbrahim, nehirleri ( Dicle ve Fırat’ı) geçmiş ve parçalanan yerleri aşmış ( Tekvin Kitabı X V I. 17) ve babasının putperestliğini terk ederek Allaha ina­ nan dine sâlik olmuştu. R e u ' d an sonra oğlu S e r u g h 1 geldi ve 130 yaşına var­ dığı zaman oğlu Nahor2 doğdu. Bütün ömrü 330 yıl idi. Onun devrinde Ofir’den gelen para ve “kadın zincirleri,, (yani mü­ cevherat) göründü ve erkekler şeytanlar için putlar yaptılar ve kendilerine cinlerden yardım erişeceğine güvendiler. N e m r u d' dan sonra B a b i /’de K a m b i r o s adlı bir hü­ kümdar daha zuhur etmiş, Serugh'un devrinde 85 yıl hüküm sürmüş ve K a l t o diye tanılan milletle harb ederek mağlûbetmiş ve bunların hududunu, ülkelerinin ortasındaki dağlarla tâyin etmişti. K a m b i r o s ' tan sonra S a m i r o s zuhur etti. Bu hü­ kümdar K e l d a n i l e r i n 3 üncü kıralı idi. 72 sene hüküm sürdü. Yunanlılar ve K e n ' a n l ı l a r ile harb ederek ikisini de mağlûbetti ve P a r t i a r la Keldaniler için şehirler kurdu. Bu hükümdar tartılar yahut ölçüler ve teraziler yapan ilk hü­ kümdardı. İpekliyle boyalı kumaşlar da onun zamanında görül­ müştü. Onun 3 gözü ve iki boynuzu olduğu söyleniyor. Bu sı­ rada adı Apiphanyos olan ikinci bir hükümdar zuhur ederek 46 sene hüküm sürdü. Bir gemi inşa ederek denizlerde ilk ge­ zen adam bu idi. Daha sonra Mısır’da A t h a n o p y o s ( Aithiops ? ) adlı üçüncü bir hükümdar çıktı. Bu hükümdar Kuş’lular ile harb etmiş ve onları yenmiş olduğu için ona bu isim verilmişti. Çünkü bu isim K u ş l u demektir. Bu hükümdar Shebha’yı öldürmüştü. S he b h a ' dan sonra kızı 40 sene hüküm sürmüş ve böylece ka­ dınlar Kuşlu’lara hâkim olmağa başlamışlardı. A p i p h a n y o s ’tan sonra M ı s ı r ’da 4 üncü bir hüküm­ dar zuhur etti ki, ismi P e r ' o n B a r s a n o s idi. 35 sene hüküm 1 Arapçada (

) dur. ö . R.

2 Arapçada ( j

).


sürdü ve nılır oldu.

bu andan

itibaren

Per’on

( Firaun ) ismi kulla­

S e r u g h ’dan sonra oğlu Nahor geldi ve 79 yaşına vardığı

zaman oğlu Tarh (Terah) doğdu. Ömrünün bütün seneleri 201 idi. Bu sırada Partialı K a s a r o n o s( Basaronos ), S a m i r o s (?)a harb ilân ederek onu öldürmüş ve boynuzlarını kaldırarak kendi tacına geçirmişti. Ken’anlı A r o d h 1 der ki “ N a h o r un 25 inci yılında salih bir adam olan Eyüb’ün derdi başladı. E y ü b , Bet Yaktan’lı zengin bir adam idi. Yedi defa tek ba­ şına şeytanla mücadele etmiş ve galip gelmişti. „ Asaph der ki “ onun ıstırabı, 60 sene sonra başladı. „ Bazıları da derde uğrıyan kimsenin Esau evlâtlarından Zarh oğlu Yobhabh oldu­ ğunu söylerler ( Kitab-al-Tekvin XXXVI, 33 ). Bu sırada Mısır’da 5 inci bir hükümdar zuhur etti ki ismi Firavun K a r i m o n idi. Dört yıl hüküm sürdü. Bu sırada Sedhon (S e d o m ) ve A m o r a ( G o m o r r a h ) adlı iki Ken’anlı A r ­ m o n i s e geldiler. O da bunlardan her birinin adına bir şehir inşa etti. Bundan başka anaları S a a r (Z o a r ) için Saar adlı şehri yaptırdı. Bu sıralarda Mısır’da 6 ncı bir hükümdar çıktı ki, adı Firavun Apintos idi ve 32 sene hüküm sürdü. Bu kıral, Partlı kıral Kasaranos ile muhabere ederek Keldanilerin yazılarını ve itikatlarını, (dinlerini) Mısır’a getirmişti. A p i n t o s , Nil nehri üzerinde de bir şehir inşa ederek ona B ab h u l o n , yani B ab i l ismini verdi. A s a p h , Mısırlıların T a r h zamanında Keldaniliği öğrendiklerini ve bunların sanemi olan Kinos’un şere­ fine altından bir heykel yaptırdıklarını söyler. Nahor’dan sonra oğlu Tarh geldi ve 70 yaşında iken oğ­ lu İbrahim (Abraham) doğdu. Bütün ömrünün seneleri 275 idi. Tarh’m 5 inci yılında Babil’de A r p a z a z adlı bir beşinci hükümdar zuhur etti ve 18 sene hüküm sürdü. Daha sonra Babil saltanatı Asurlu B i l o s (Belus) un Keldanilere karşı isyanı­ na kadar yedi yıllık bir fâsıla geçirdi. Belus bunlarla dövüştüğü gibi Medlerle de dövüşerek galip gelmiş, A s u r ile B a b i l ve H i n d i s t a n müstesna olmak üzere, bütün A s y a üzerinde 62 senehüküm sürmüştü.


Tarh’ın beşinci yılında Mısır’da adı Firavun A u r o n k o s olan 7 nci kıral 33 sene hükümran oldu. Onu takibeden 8 inci kıral Firavun S i m o n o s 20 sene hüküm sürdü. Ondan sonra ge­ len 9 uncu hükümdar A r m i n o s 27 sene hüküm sürdü. İbra­ him’in doğuşundan 20 sene evvel Darmasuk (Damascus) yani Şam şehri, Morfos tarafından inşa olunmuştu. J o z e p h u s , “ A r a m oğlu Uz' un bu şehri inşa ettiğini,, söyler. Tarh (Terah) tan sonra oğlu İbrahim geldi. İbrahim oğ­ lu lshak’m doğduğu sırada 100 yaşında idi. Hayatının bütün yılları 175 yıl idi. İbrahim, 15 yaşında olduğu sırada Allaha yalvararak Keldanilerin yurtlarını harabeden ve mahsullerini yiyen K a r k a s e ’ leri (kargalar, yahut çekirgeler ?) defetti. Bu sırada Bilus (Belus) ölmüş ve Asur’da ikinci bir kıral zuhur etmişti, se­ lefinin oğlu idi ve adı N i n o s (Ninus) idi ve 52 sene hükümran olarak N i n o v a * yı kurmuştu. Bu şehirden sonra Rahbuth (Rehoboth), Rasan, Kalnai, (Cabah) yani Arbil (Erbil), Riş-Ayne (Re’si Ayn), Salik (Seleucia)1 şehirleri inşa olundu. Kudus de Kenanlı Melchisedik tarafından kuruldu. İbrahim Keldanilerin Ur şehrindeki sanemlerinin mabe­ dini yaktı. Kardeşi Haran ateşi söndürmeğe gitmiş ve burada yanarak ölmüştü. Bu yüzden İ b r a h i m 60 yaşma vardığı sırada babası T a r h , kardeşi N a h o r ve yanarak ölen Har a n ' m kardeşi L o t ( L u t ) ile birlikte Harran’a kaçarak bura­ da 14 sene ikamet etti. Sonra H a r r a n da babasından ayrıla­ rak K e n a n yurduna geldi ve onun 71 inci yaşında K a r dlm a r ( Chedarlaomar) muharebesi vuku buldu. İ b r a h i m 85 yaşına vardığı, yani Mısır’a ait va’din ilk senesi hulûl ettiği zaman Hâcer’den oğlu İ s m a i l doğdu. İ s m a i l 137 sene yaşadı. Va’din 40 ıncı senesi Adem’den başlamak üzere, 3300 senesi idi. Bu sırada Ninos’un zevcesi Ş a m i r a m (Semiramis) Asurlulara 46, yahut 45 sene hükümran oldu ve tufan yüzünden tepeler inşa etti. Mısır’da 10 uncu bir hükümdar zuhur etmişti ki, Teb’li P a r a n d o s idi ve 43 sene hüküm sürdü. Daha sonra gelen 11 inci kıral Firavun P a n o s idi. Bu hükümdar İbrahim’in 1 Medain.


elinden karısı S a r a’yı almış, daha sonra ona altın, gümüş ve kumaşlar vererek iade etmiş, î b r a h i m’i Mısır’dan çıkarmıştı. Ondan sonra Mısır’da zuhur eden 12 inci kıral Firavun i s o k o s , yirmi bir sene hüküm sürdü, onu takibeden 13 üncü kıral Firavun Sosonos 44 yıl, daha sonra 14 üncü kıral Fi­ ravun T a r k o s ( Tarakos) 44 sene hüküm sürdü. Ş a m i r a m (Semiramis) ten sonra Asuriler üzerinde 4 üncü bir kıral hükümran oldu ki adı Z m a r o s ' tu. Hâkimiyeti 38 sene devam etti. Onun devrinde Giritlilerin K a r e s adlı ilk hükümdarı zuhur ederek, Girid’i inşa etti. İ b r a h i m den sonra oğlu I s h a k geldi ve 60 yaşına vardığı zaman oğlu Y a k u b doğdu. Bütün ömrü 180 sene idi. 15 yaşına vardığı zaman, babası onu bir kurban olarak takdim etmek istedi. Anası S a r a , 127 yaşma, oğlunun 38 yaşma vardığı sıralarda, öldü 1. İ s h a k bir yıl sonra R a b k a (Rebekka) ile evlendi. R eb e k k a , l s h a k ' m 60 yaşma vardığı sırada hâmile kaldı ve M e l e h i s e d e k ' t giderek karnında ne taşıdığını Allahtan öğ­ renmek istedi. O da ona ( Senin rahminde iki millet var, fakat biri ötekinden daha büyük olacak) dedi. Bunlardan biri Adom ( Edom) olan Esau idi ve Edomlular ondan türemişti. Diğeri Yakup idi ve İsrail oğulları da ondan doğmuştu. Abimelech, lshak hanedanının dostu idi. İbrahimin yüz yılına bastığı sırada harb yapan zat bu idi. Tevrat ona şeh­ rine nispetle Gadhar kıralı (Gerar, Kitab-el-tekvin, XX, I) diyor. Fakat bu adam birçok milletler üzerinde hüküm sürdüğü için ona Filistin kıralı deniliyor. İ s h a k ' ın zamanında A s u r i l e r ' i n 5 inci kıralı A r i s zuhur etti ve 30 yıl hüküm sürdü. Mısırda’da 15 inci kıral zu­ hur etti ki, adı S e t i s’ti ve 19 sene hüküm sürdü. Bu zat Çobanlar diye tanılan dört kiralın birincisiydi. İ s h a k ' t an sonra oğlu Y a k u b geldi ve seksen iki ya­ şma vardığı zaman oğlu Levi doğdu. Bütün ömrü 147 yıldı. l s h a k yetmiş yedi yaşına vardığı zaman L e v i ' ye dua ederek H a r r a n ' a gönderdi, ve L e v i ' n in 10 uncu yılında Y a k u b , 1 «İbrahim de Türk kiralının kızı Kantura ile evlendi» Muhtasar -EdDuvel, Sa. 23 ö . R.


babası I s h a k ' m yanına gitti. Levi’nin 3 üncü yılında Yusuf doğdu, onun 20 nci yılında, henüz 17 yaşında iken satıldı ve on sene köle olarak kaldı. Üç sene zindanda yattı, 30 sene fira­ vuna hizmet etti ve 8 sene Mısır’da iktidar mevkiinde bulunarak 140 yaşında öldü. îshak’ın ölümünden sonra E s a u oğulları, Moab, Ammon ve Arama tâbi olmuşlar ve H e b r o n da Y a ­ k u b ve oğulları ile harb etmişlerse de Yakub galip gelmiş ve Esau’yu bir okla vurarak öldürmüştü. Esau oğulları, Yakub oğulları karşısında kırılmışlar ve müttefikleri de kaçmışlardı. Y a k u b 130 yaşma vardığı zaman, kıtlığın ikinci yılında Mı­ sır’a gitti. Yakub’dan sonra oğlu L e v i geldi ve 47 yaşında iken oğlu K a h a t h 1 doğdu. Bütün ömrü, 137 yıldı. A g o g o s’un devrinde hâsıl olan tufan onun zamanına tesadüf eder» o za­ man A s u r’da B i l o s ( B e l u s ) ve M ı s ı r da M a p o s ( M e n ­ f i s) inşa olunmuştu. S t a s i k o r o s ( yahut Sti-koros) akro­ batik rakıs ve oyunları dünyaya getirmişti. Çünki kadınlar arasında yetişmiş ( veya terbiye görmüştü) ve kıral Manos ( Humanos) kendi şahsında sefahat göstermişti (?). Çoban kıralların dördüncüsü olan A p a p o s Mısır’da 14 sene hükümran oldu. Keldanilerin tarihlerine göre birtakım rüyalar gören ve Yusufu iktidar mevkiine getiren zat budur. Bu çobanlara Yusuf un kardeşleri yüzünden hükümdar denilmiş olması mümkündür. ‘ Levi’den sonra oğlu K a h a t h ( Kohath) geldi ve 60 ya­ şına vardığı zaman oğlu A m r a m doğdu. Bütün ömrü 133 yıldı. K a h a t A’tan sonra oğlu A m r a m geldi. Oğlu M u s a , Vait yılının 350 nci senesinde doğduğu zaman 75 yaşında idi. Bütün ömrü 137 sene idi. Onun zamanında M a p r o s , Mı­ sırda 12 sene, sonra T o m o t h o s ( Thothmes? ) 18 sene, A m o n p a t h i s ( Amenophis?) 43 yıl hüküm sürdü. Ibranilerin çocuklarını, Mısırın Nil nehrinde boğdurmağa başlıyan zat bu idi. A m r a m ' d a n sonra oğlu Musa geldi. 80 yaşma vardığı zaman İsrail oğullarına hâkim oldu ve milleti 40 sene beyaban­ 1 Arapçada

dır. ö . R.


larda rehberlik etti. M u s a, doğduğu zaman nehre atıldı ve adı Ibranilerce Damaris olan ve Raosa ( Ramoso) diye tanılan A m o n p a t h i s (Amenophis?) kızı ve Mapas (Memfis) kıralı K a d n a p r a ' nin zevcesi Tremottisa onu bulmuş, sulardan kurtarmış ve kendi erkek evlâdı gibi yetiştirmişti. M u s a 10 yaşma vardığı zaman Y a n i s ile Y a m b r i s ona hikmet öğret­ tiler. A r t a m o n i s, yazdığı risalesinde, bunu böylece gösterir. Gerçi bu vaka şerait kitabında yazılı değildir, fakat resul P a u l bunu zikreder (Âmali rusul, VII, 22). Firavun A m o n p a t h i s , saltanatının 22 yılında İbranileri tuğla kesmeğe ve Armopotis ( Hermoplis ? ) şehrini inşaya mec­ bur etmiş, Kuş’lileri yenmiş ve kıralları Soros ( Zoros ? ) un kı­ zını zevce olarak almıştı. Halk, kazandıkları muvaffakiyeti Musa’ya atfediyor ve “o Rausa’yı zevce olarak aldı,, diyorlar­ dı. [Onun Rausa ile evlenmek istemesi yüzünden] Kanpara (?) onu kıskanmışsa da zevcesi D a m a r i s’in ölümüne kadar bek­ lemişti. Bunun üzerine bu adam K h a n o t h i s namında birini onu öldürmek için gönderdi, fakat M u s a galip gelerek bu adamı öldürdü ve Medyenli Rauilin nezdine, Arabistan’a firar etti. Musa 40 yaşına vardığı zaman Yathron (Jethro) kızı Sepora ( Zipporah ) ile evlendi. Bu Jethro, Rauilin oğlu, o d a Daran oğlu, o d a Yakşan oğlu, o da zevcesi1 Kentora’daıı İ b r a h i m ' in oğlu idi. Müfessirler işbu Yathron ( J e t h r o ) nun Rauil olduğunu söylüyorlar2. Bu sırada bir tufan oldu ki, üçüncü idi ve bu tufan Te s e l y a ’da D o k a l y o n (Deucialion) devrinde vuku buldu ve P a r a t on devrinde K u ş ' ta büyük bir yangın oldu. K e l d a n i l e r ile F i n i k e l i l e r arasındaki meşhur muharebe bu sırada vuku buldu ve bu sırada E u n o m i u s , işaretler sana­ tını ( yani A lfabeyi? ) M en a n d er komediyi icadetti ve K h y a r o n ve A sc l e p i a d i s tedavi sanatını icadettiler. M u s a 80 yaşına vardığı, yani Vait yılının 430 uncu yılı hulûl ettiği zaman Allah, ona İbranileri Mısır’dan çıkarmağı emretti. İbraniler denizin ortasını kupkuru toprak üzerinden geçtikleri zaman Firavun P s o n o s , ki A m o n p a t h i s ' ten son1 «Türk zevcesi» Muhtasar. Sa. 28, ö . R. 2 Kasası Enbiya’da Hazretı Şuayb diye anılır. Ö . R. Abu’l-Farac Tarihi, F : 6


ra onun yerine geçmişti, bütün ordusu ile birlikte S u p h de­ nizinin ortasında boğulmuştu. Firavun ile birlikte hücum etmiyen Mısırlılar hücum eden­ lerin helâk olduklarını görünce, içlerinden her biri yaptığı işe göre elinde ne varsa onu korkulacak bir şey saydı ve onu ken­ dini felâkete sürüklemekten alıkoyan vasıta tanıyarak ona ibadet etti. Aynı senede M u s a , Amalika ile harb etti ve 3 üncü ayda dağa giderek İsrail’e ait şeriat ve hükümleri telâkki etti. Allahın î b r a h i m ’e “Bilici zürriyetin kendilerine ait olmıyan bir memlekette ikamet edecek ve yolcu olacak,, demesinden, Huruç Kitabında gösterildiği veçhile, mahkûmiyet içinde geçen 430 yıl sayılmak icabeder. Bunu Paul de kabul etmektedir. Halbuki Tekvin kitabında, yalnız 400 yıldan bahsolunmaktadır. Adem’den Musa’nın ölümüne kadar 3850 ( yahut 3450) sene geçmiştir. Rahip Anianus’a göre hesap bu merkezdedir. Yetmişler’e göre arada geçen müddet 3882 ( yahut 3482 ) yıldır. Süryani ve İbrani kitaplara göre bu müddet 2420 yıldır. Musa Mısır’da 40 yıl, Medyen’de 40 yıl ve çölde 40 yıl yaşadı.


YUŞA’DAN SAMUEL’E KADAR KADILAR İKİNCİ SERİ B U R A D A

B A ŞL IY O R , E V LİY A D A N K A D IL A R A K A D A R

P

eygamber M u s a ’dan sonra şakirdi N o n oğlu i şo ( J osh u a , yani Y u ş a ) , milleti, E u s e b ı u s ve A n d r o n t c u s ' a göre, 27 ve A n i a n u s ' a göre, 25 sene idare etti. Y u ş a , 85 yaşma vardığı zaman Büyük M u s a ' dan hâkimiyet asasını almış, milleti mevut arza getirmiş ve K e n ' a n l ı l a r dan 7 milleti helake uğratmıştı. Hâkimiyetinin 19 uncu yılında mirası halk arasında taksim etti ve 110 yaşında öldü. N o n oğlu K ü b a ’dan sonra kâhinler (yahut yaşlılar) halkı idare ettiler. Kitap, hâkimiyetlerinin ne kadar zaman de­ vam ettiğini anlatmıyor. Fakat A f r i c a n u s bu hâkimiyetin 30 sene sürdüğünü söylüyor. A n i a n u s ’a göre kâhin E l i e z a r oğlu mütaassıp P h i n e h a s 1 milleti 24 sene idare etti. Kötü, suçlu, mütegallip Kuşan ( ) millet üzerinde sekiz yıl hüküm sürdü ve A t h n i e l ( O t h n i e / ) 2 tarafından öldürüldü. K u ş a n 'dan sonra O t h n i e l millete 40 yıl hâkimlik etmiş ve onun devrinde B et h u n i a (Bithynia), M a l o s, P a p o s , T as o s , K a l i s t a , M a r on d a ’da şehirler kuruldu. O t h n i e l ' den sonra Moablı E g l o n * milleti bir cebbar gibi 18 sene idare etti ve G i r a oğlu A h o r (Ehud)4 tarafın­ dan öldürüldü. E g l o n ’dan sonra G i r a oğlu A h o r ( Ehud ) 62 sene milletin başında hâkimlik etti. Onun 80 sene hâkimlik ettiğini söyliyenler, E g l o n devrinde geçirdiği sürgünlük müddetini de hâkimlik müddetine katmaktadırlar. A h o r devrinde A r i o s P a g h o s (Areopagus) ’un Din Evi (yani mâbedi) A t i n a ’da 1 2 3 4

Arapçada dır. Muhtasar - Ed-Duvel. Arapçada (jJb lc ) dir- Muhtasar - Ed- Düvel. Arapçada dır. Muhtasar - Ed-Duvel. Arapçada Cr, jjAİ) dır. Muhtasar - Ed-Duvel.


inşa olunmuş, L a c e d e m o n i a kurulmuş ve H a l e p Asur kıralı B a l k o s tarafından inşa edilmişti. A h or ( Ehud ) dan sonra A n a t h oğlu Ş h a m g h a r (,^1;* j ) millete 18 sene hâkimlik etti. Bu adam Filistin'in ilerigelenlerinden 60 kişiyi ( diğer bir yazmada okuduğumuza göre 600 kişiyi) öküz üğendiresi ile öldürmüştü. Ş h a m g h a r ' dan sonra H a s o r kıralı N a b h i n ( Jabin ) millete 20 sene hâkimlik etti. Bu N a b h i n ’in ordu ku­ mandanı S i s r a idi ve demirden yapılma 90 ( Kitabı Mu­ kaddesin hâkimler kitabının 4 üncü babının 3 üncü ayetine göre 900) arabası vardı. Kadın Peygamber olan D e b o r a h onun kafasını ezmiş, o da helâk olmuştu. N a b h i n ( Jabin ) den sonra D e b o r a h ile B a r a k geldiler ve 40 yıl hüküm sürdüler. Deborah ile Barak rabbin lütfettiği kurtuluş şerefine İlâhiler okudular. D e b o r a h ile B a r a k ' tan sonra Medy enliler, milleti, 7 yahut 70 yıl zulmederek idare ettiler. Nihayet Gedon ( Gideon ) Medyenlileri imha etti. M e d y e n l i l e r den sonra G e d e o n millete 40 sene hâkimlik etti ve onun 70 oğlu oldu. Onun zamanında Thobes' t e ( Teb ) A p o l o n ( Apollo ? ) 1 hükümran oldu ve sazının nağmeleri ile taşlan yani katıyürekli insanların kal­ bini yumuşatıyordu. G i d e o n ' dan sonra bir odalıktan doğan oğlu A b i m e ­ le ch geldi ve 70 kardeşini öldürerek 2 3 yıl millete hâkimlik etti. A b i m e l e c h ’ten sonra P o a oğlu T o l a ( ly j ^ ) geldi ve millete 20 sene hâkimlik etti. Hâkimliğinin 20 nci yılında D a n a oğlu P r i s o s ( P a r s os) , Tarsus şehrini inşa etti. Karkidon ( K artaca ) da inşa olunmuş ve i l i on ( İ l i u m ) harap olmuştu. Fakat bazılarına göre burasının ha* rap olması S he ms h o n ( Samson ) devrine tesadüf eder. T o l a ’dan sonra Ciieatlı Y a i r millete 22 yıl hâkim­ lik etti. 3 Zenciler kıralı Apolon (Muhtasar-Ed-Duvel) Sa. 40, ö . R. 2 69 kardeşini öldürdü (Muhtasar-ad-Duvel) Sa. 40, ö . R.


Y a i r ’den sonra

A m m o n l u l a r ibraniiere zalimane bir

tarzda 18 sene hâkim oldular ve İbranileri en acı şekilde taz­ yik ettiler ve nihayet Naphtah (Jephthah) 1 tarafından mağlûbedildiler. A m m o n l u l a /d a n sonra J e p h t h a h millete 6 sene hâ­ kimlik etti. Onun 24 sene hâkimlik ettiğini söyliyenler Ammonluların hâkim oldukları 6 seneyi de onun hâkimlik devrine katıyorlar. A m m o n l u l a r ' m , İ b r a n i i e r e çok fena zulmet­ meleri üzerine Gilead ahalisi önce aralarından kovmuş oldukları Jephtah’a giderek onu getirdiler. O da, onların reisleri oldu. Bu adam harb ederek galip geldikten sonra kızını kurban olarak adamış ve adağını yerine getirmişti. Fakat onun bu hareketi beğenilemez. J e p h t h t a /i’tan sonra A b h i s a n ( jL*JT ) 7 sene hüküm sürdü. Bazı tarih muharrirleri onun ismini katiyen anmamak­ tadırlar. A b h i s a n ’dan sonra Z e b u l o n ' lu A l on 10 sene hâ­ kimlik etti. Yasribli John onun 7 sene hükmettiğini söylüyor. Yetmişler’in şerhinde onun ismine tesadüf olunmamaktadır. A l on ’dan sonra A k . h r on 8 sene hükmetti. Hükmü­ nün 7 nci senesinde Lâtinlerin, yani Frenk olan Rumların ( Bi­ zanslI Greklerin ) ilk kıralı Anias ( Aeneas ) zuhur etti. Bazı­ larına göre bu zat 3 sene, diğerlerine göre 8 sene hüküm sürmüştü. A k h r o n dan sonra F i l i s t i n l i l e r millete 40 yıl zul­ mettiler. Gerçi E u s e b i u s bu rakamı kabul etmiyor, fakat A n i a n o s bu müddetin 40 yıl olduğunu, A n d r a n i c u s yal­ nız 20 yıl olduğunu söylemektedir. F i l i s t i n l i l e r ' den sonra D a n boyundan olan Nasıralı S a m s on, millete 20 sene hâkim oldu. Hükmünün 3 üncü yı­ lında F i I s t i n l i l e r e karşı harb ilân etmiş ve 5 inci yı­ lında Moabli bir kadın olan R a ' o t ( Ruth ) hâdisesi vuku bulmuştu. S a m s o n ’dan sonra A f r i c a n u s ’un anlatışına göre ortalıkta sulh ve sükûnet hüküm sürdü ve ordunun başında bir kimsenin bulunmasına ihtiyaç hissolunmadığı için, yaşlılar 1 Arapçada (rUiı) dır. ö- R.


40 sene halkı idare ettiler. A n d r o n i c u s bu müddetin 10 seneden, S e p t u a g i n t (Yetmişler) bu müddetin 20 sene­ den ibaret olduğunu yazıyor, daha başkaları bu müddetin 12 seneyi geçmediğini anlatıyorlar. Yaşlılardan sonra S e p t u a g i n t ' in (Yetmişlerin) anla­ tışına göre, Kâhin E l i ( J U ) millete 20 sene kadar hâ­ kimlik etti. îbranilere göre bu müddet 40 senedir. Hükmünün 18 inci yılında peygamber S a m u el doğdu ve 20 nci yı* lmda S a m u e l , Eli’nin karşısında bir adak niyazı olarak takdimolundu. Kâhin E l i ' d e n sonra peygamber S a m u e l millete 20 sene hâkimlik etti. Kâhin E I V nin ölümünden sonra Tabutülaht Aminadaph ( Abhinadaph) hanesinde idi. S a m u e l dev­ rinin 20 nci senesinde İ s r a i l oğullan bir hükümdar iste­ diler.


ÎBRANlLERlN KIRALLARI Ü Ç Ü N C Ü SERİ BURADAN B AŞLIYOR, İBRANİLERİN K IR A LLA RI

eygamber S a m u e Z’den sonra, ilk kıral S a u l geldi. E us eb i u s' a göre İ s r a i l oğulları üzerinde 40 yıl, A n i a n us'a. göre 20 yıl hükümdarlık etti. S a u l 1, hükümdarlığının 3 üncü yılında, A m a l i k a’yı mağlûbetmiş, 31 inci yılında Rama’daki Yonath’ta merasim yapılmış ve S a u l burada nebilerle beraber peygamberlik etmiştir. Peygamber S a m u e l , S a u l devrinin 35 inci yılında öldü. Beş yıl sonra da S a u l ile oğlu J o n a t h a n muharebede öldüler.

P

5 a u / ’den sonra J e s s e oğlu D a v u d 40 sene hüküm sürdü. Bunun 7 sini H e b r o r i da, 33 ünü K u d i i s’te geçirdi. Bütün ömrü 70 yıl devam etti. D a v u d , S e h y u n (Z i o n yahut S i o n ) u inşa etti ve devrinin 10 uncu yılında “Tabutulahd„i, bu tabut için inşa ettirdiği çadıra naklettirdi. D a v u d , S a u l devrinin 10 uncu yılında doğmuş, S a u l devrinin 23 üncü yılında 13 yaşına vardığı zaman hükümdar olarak mesholünmüş (kokulu yağlarla yağlanmış), S a u l devrinin 30 uncu yılmd G u l y a d h (Goliadh) ı 2 öldürmüştü. D a v u d kendi dev­ rinin 39 uncu yılında L a v i kabilelerini ayırmış, içlerinden yüz (200?) 88 muganni3 seçmiş ve tâyin etmişti. D a v u d bunları 24 fıkaraya ayırarak her fıkaraya mensup 12 kişiyi teganniye memur etmişti. D a v u d , etrafındaki milletlerle harb ederek onları yenmişti. Devrinin 28 inci yılında Efes ve Samos inşa olunmuştu. [Diğer bir yazmada deniliyor k i: D a v u d harbde ordusunun kumandanı olan U r i a h 'a karşı hareket etti ve ona karşı ha­ zırladığı tuzak sayesinde U r i a h 'm komşu milletlerle harb ettiği 1 Araplar buna Talut ( ûjlU» ) derler, ö . R. 2 Araplar buna Calut ( öj!U ) derler, ö . R. 3 Muhtasar’da 288 kişiden bahsolunuyor. ö . R.


bir sırada karısı B a t h s h e b a ' yı aldı ve D a v u d ' u n gayrı meşru olan oğlu S ü l e y m a n bu kadından doğdu. D a v u d böylece günah işledi]1. Büyük filosof ve felsefenin beş direğinden biri olan E mp e d o c l e s onun devrinde yaşamakta idi. (Bu beş direği teşkil eden diğer filosoflar Pythagoras (Fisagoras), Socrates, P l a t o (Eflâtun) ve A r î s t o t l e (Aristo) dur. E m p e d o c /es’e isnat olunan bir kitap vardır ki bu kitapta insanların nefsi âkıleye lâyık gördükleri ölümden sonraki yeni hayatı in­ kâr etmekte ve bu düşünce S ü l e y m a n m K o h l a t h kita­ bında (Kitabı Mukaddes-Vaız) ki düşüncelerine uymaktadır 2. Bu filosof, Allaha hakîm, nafi, kavi denilmekle beraber Zat’m bir olduğunu, sıfat’ın ona izafe edildiğini, onun bir rab olduğunu, gerek mâna, gerek hakikat bakımlarından ayrılığı kabul etmediğini ilk düşünen kimse id i3. D a v u d ' dan sonra 12 yaşında olan oğlu S ü l e y m a n geldi ve 40 sene hüküm sürdü. Bütün yaşadığı yıllar 52 yıl­ dan ibaretti. S ü l e y m a n saltanatının 4 üncü yılında Amurilerin dağında Jebusili A r a n ı n harman yerinde büyük mâbedi kurmağa başladı ve 7 senede inşaatı tamamladı. Mâbedin uzunluğu 60 arşın, eni 20 arşın, yüksekliği 30 arşın idi. S ü ­ l e y m a n saltanatının 34 üncü yılında İ s r a i l tanrısını terk ederek K u d ü s 'ün karşısındaki dağda Moab’ın (bir ilâhe olan) 1 Köşeli parantez içindeki fıkra Bedjan’ın notudur. 2 Bedjan bu münasebetle diyor ki : Süleyman bu fikirde değildi. Sü­ leyman Vaiz kitabında yeni hayatı kabul eder ve « o zaman toprak ev­ velki haline dönecek ve ruh onu veren Allaha rücu edecektir » 12 nci bap. O halde Bar Hebraeus’un Süleyman hakkındaki fikri yanlıştır. 3 Bar Hebraeus, Arapça yazdığı Muhtasar’da bu bahsi şu şekilde anlatır : « Bu filosof, Allahın zatından sıfatları nefyeden ile mütefekkir­ dir. Kendisi der k i : «Allahın zatı varlığıdır. Varlığı da zatıdır. Hayatı ve hikmeti Zat’ı üzerinde ihtilâfa sebebolmıyacak iki izafi mânadır. Bu filosofun cismani maad’ı inkâr ettikten başka ruhani maad’ı da inkâr eden bir eseri vardır. Davud oğlu Süleyman kendine Kohlat adını ver­ diği ve Dehrîler mezhebini benimsediği eserde bu filosofun mezhebini intihal eder » . Muhtasar, sa. 51. Muhassar-ed-Duvel’in tab’ına nezaret eden Antun Salhani « Süley­ man’ın Dehrîlere ait mütalâaları, bunlara inandığı için değil, belki bunları red ve tenkid için iradettiğini, Bar Hebraeus’un bu yüzden yanılarak Sü­ leyman’ı Dehrîler mezhebine uymuş sandığını söyler. Ö . R.


C h e m o s ti a, A m on oğullarının bir ilâhı olan M a l k u m a 1 mür-

tefi yerler inşa etti. Bunların her biririn uzunluğu 100 arşın, eni 50 arşın ve yüksekliği 30 arşın idi. Bunlara altından kal­ kanlar, pirinçten buhurdanlıklar yaptırmıştı. Saltanatının bida­ yetinde İ r o m o s (Hiram), Sur kıralı idi. Bu kıral mâbedin inşa­ sında yardım etmek üzere Süleyman’a 80.000 adam gönder­ mişti. Bazılarına göre H o m e r ve H e s i o d bu sırada şöhret kazanmışlardı. S ü l e y m a n , A n t a k y a y ı temellerinden yık­ mış ve yedi şehir inşa etmişti. Bunlar: P a l m u r a (Palmyra) yani T e d m ü r , Malo, Hasor, Maghdo, G h a z a r , Alt B e t-H a w r a n , B a ' l u t t i d u İ s r a i l ' in M ı s ı r dan çıkmaları ile Mâbedin inşası arasında 634 sene geçmiştir. Diğer yazmalarda 610, Muluk kitabında 480 sene ya­ zılıdır. Böylece Muluk kitabı, düşman hâkimiyetine ait yılları hazfetmektedir. Resul P a u l de “S a m u e l ' in gelişine kadar 450 sene onları hâkimler ile idare etti,, diyor. A d e m’den Mâbedin inşasına kadar 4168 sene geçmişti. S ü l e y m a n dan sonra oğlu R e h o b o a m, Kudüs’ten Yeh u z a üzerinde 17 sene hüküm sürdü. Saltanatının bidayetinde J e r o b o a m , İ s r a i l üzerinde 22 sene istikamet dairesinde hüküm sürdü. Kendisi altından iki buzağı yaptırarak birini Dan, diğerini Bethel kabilesi nezdinde bulundurmuş ve “İ s r a i l ! sizi M ı s ı r diyarından çıka­ ran ilâhlar bunlardır,, demişti. Peygamber S h a m ay a (Şemi) Y a h u d i y e ' den gelerek onu, işlediği bu günah yüzünden ve İsraili günaha düşürmesi yüzünden, muaheze etti, ve söz söyliyerek “Ey mezbah! ey mezbah I dedi, rab şöyle buyurur: Davud evinde Josiah isminde bir oğul doğacak ve senin üzerinde putlara tapan kâhinleri kurban edecek ve senin üze­ rinde insan kemikleri yakacak,,. Bu yüzden J e r o b o a m pey­ gamberi öldürmek için elini uzattı ise de, eli kurudu. Fakat J e r o b o a m peygambere yalvardı ve eli kurtuldu. E p i p h a ­ n i us' un anlatışına göre bu peygamberin adı Y oy a d a idi, ve Shamrin (Samaria) dan gelmişti. Fakat bu peygamber ihti­ yar bir adam olan peygamber Abhiton ile konuşarak ona ya­ lan söylediği için bir aslan tarafından öldürülmüştü. Çünkü 1 Moloh ( Kitabı mukaddes, muluk salis, Bak XI, 5 ) ö . R.


bu peygamber Allahın emrine karşı gelerek onun yenmemesini istediği yerde ekmek yemişti. Onun için aslan tarafından parçalanmasından sonra diğer peygamber onun elbisesini ala­ rak 12 parçaya ayırmış ve 3 parçasını Jeroboam’a gön­ dermişti. Rehoboam devrinin 5 inci yılında Mısır kıralı S h i s h a k , J e r o b o a m’ın hiyaneti sayesinde K u d ü s’e karşı hareket etmiş, S ü l e y m a n m yaptırdığı altın kalkanları almış ve Re­ hoboam bunların yerine pirinçten kalkanlar yaptırmıştı. Rehoboam’dan sonra oğlu A b h y a ( L l) 3 sene hüküm sürdü. J e r o b o a m 80,000 adam ile Yahudiye oğullarından 4,000 muharip toplamış ise de, J e r o b o a m hezimete uğramış ve İsrail oğullarından 50,000 kişi maktul düşmüştü. A b h y a 14 kadın ile evlenmiş ve 24 erkek, 16 kız çocuğuna sahip ol­ muştu. A b h y a ile S h a m a y a bu sırada rabbin kelâmını söylediler. Abhya’dan sonra oğlu A s a O-1) 41 sene hüküm sürdü. Devrinin 10 uncu senesinde Kuş kıralı1 Z a r ah, l o b a s ( Libwas-Alibwasj ı yanına alarak bin kere bin adam ile ve 600.000 Kuşlu ve Libyalı ile Yahudiye’ye karşı harb için geldi. Asa bunlara karşı çıkarak bunları Gadhar’da kırmış ve mağlübetmişti. Asa, devrinin 15 inci yılında putları yakmış, Ashtoreth ( Aştoret) şerefine bir bayramı tesideden anasını saltanattan atmış, onun hakkedilmiş heykelini (putunu) yakmış ve zânileri memleketten kovmuştu. Asa devrinin 29 uncu yılında A l a ') İsrail üzerinde 2 yıl hükümran oldu. Sonra Z a m r i , efendisi olan B a s ha' nin oğlu A l a ' yı öldürerek 7 gün hüküm sürdü. Daha sonra İsrail ayrıldı ve bir kısmı T a b h n i' ye, bir kısmı Am ri' ye tâbi oldu. Fakat Amri’nin kuvvet bulması üzerine T ab h n i öldü. Z a m r i , halkın A m r z’den hoşnut olduğunu görerek, kendini ve sarayını yaktı. A m r i 6 yıl kadar dürüst bir şekilde hüküm sürdükten sonra, Şamir’den Şamrin dağını satın alıp bu dağ üzerinde bir şehir inşa ederek ona Shamrin adını verdi. Daha sonraları bu şehre S e b a s t i a ismi verildi. Burası N a b h o l o s (Nablus) tur. Amri 12 yıl hüküm sürdü. 1 Zenciler kırah. ö . R.


Asa’dan sonra oğlu Y a s a f a t ( Jehosaphat) 25 yıl hü­ küm sürdü. Devrinin ikinci yılından itibaren Amri’nin oğlu Ahab, İsrail üzerinde 23 yıl hükümran oldu. Bu kıral, Sur ve Sayda (Sidon) kıralı İ t h b e l ( E t h b o a l ) ın kızı J e z e b e l ile evlendi ve Non oğlu K üba’nın lânet okuduğu E r i h a’yı inşa etti, onu ilk doğan oğlu A b h i r a m ile birlikte tamamladı ve en küçük oğlu S h a k h u p ile kapılarını dikti. Bu sırada Elijah (İlya) ve O b a d i a h , A b h i h u d h , O z a i l ve Y a m s h i oğlu M ic a h nübüvvet icra etmekte idiler. Z e d e k i a h , E l ia z a r ve diğer 400 kişi, yalancı peygamber idiler. Sahte peygamber Zedekiah de­ mirden boynuzlar yaparak başına koymuş ve Ahab’a “bunlarla Edomluları vuracak ve onlarıhelâk edeceksin,, demiş. J e h o s a p ­ h a t devrinin 29 uncu yılında A h a b' ın oğlu A h a z i a h , İsrail üzerinde bir yıl hüküm sürdü. Ve ondan sonra kardeşi Joram 12 sene hükümran oldu. J e h o s a p h a ^’tan sonra oğlu J o r a m 8 sene hüküm sürdü. Bu kıral Ahab’ın kızkardeşi A t h a l i a h ile evlendi ve J e h o s a p h a An oğulları olan bütün kardeşlerini öldürdü. Bu yüzden adalet asâsı onu çarptı, bağırsakları döküldü ve öldü. J o r a m’dan sonra oğlu A h a z i a h bir sene hükümran oldu ve bu sene içinde peygamber E l i s h a'yı gönderdi, o da Y a m ş ı oğlu Y a h o (Jehu) yu İsrail hükümdarı olmak üzere meshetti (başına yağ döktü), o da 28 yıl hüküm sürdü, ve Ahab'm 70 oğlunu öldürdükten başka, putlara bakan kâhinlesi de öldürdü ve B a ' l mâbedini yıktı. Elisha’nın Jeho’yu meshetmesinden sonra Yamshi oğlu J e h u , Ahab’ın oğlu Joram’ı Yahudiye kıralı A h a z i a h ' \ ve A h a b ' m karısı olan Saydalı kadın J e z e b e l ' i öldürdü. A h a z i a titan sonra anası A t h a l i a h 7 sene hüküm sürdü ve oğlu Ahaziah’ın katli üzerine bütün kıralzadeleri imha etti. Yalnız Ahaziah’ın oğlu Yoash kurtulmuştu. Ahaziah’m kızkardeşi ve putlara bakan kâhinlerin reisi Y o y a d h a ( Jehoiada) nın karısı Yosha tarafından saklanmıştı. Bu J eh oi a d a Yahudiye’yi bir araya getirerek Athaliah’ı öldürdü, he­ nüz 7 yaşında olan Yoash’ı hükümdarlığa getirdi ve Yahudiye adamlarını Ba'l evine göndererek müşriklerin kâhini olan Mathan’ı öldürdü. A t h a l i a A’tan sonra onun oğlu A h a z i a t i m oğlu Y o a s h 40 sene hüküm sürdü. Yoaş’m 25 inci yılında J e h u ' nun oğlu


Y a h o a h a z , İ s r a i l üzerinde 17 sene hükümran oldu. 36ncı

yılında Peygamber Elisha ölmüş, daha sonra Yoash da köleleri tarafından öldürülmüştü, Yoash’tan sonra oğlu A m o s y a 29 yıl hüküm sürdü. Bu kıral E do m ve S e i r (yahut Ş a m i r ?) i fethetti. Bunların ilâhlarını K u d ü s ' e getirerek onlara hizmet etti. A m o s y a nm 10 uncu yılında Y o a s h , İ s r a i l üzerinde 16 sene hüküm sürdü ve Suriye kıralı B a r H a d a h (Ha d ad o ğ lu ) ile harb etti, H a z a i l ' in almış olduğu şehirleri istirdadetti ve rabbin E l i s h a' ya olan kelâmına göre, E do m’luları üç defa vurup kırdı. Bu sırada H o ş a ve A m o s ve N a h a m ve Y o­ n at h a n rabbin kelâmını söylemekte idiler. A mo sy a'nm 18 in­ ci yılında Y o r a b h a m , İsrail üzerinde 40 sene hüküm sürdü. Yahudiye kıralı A m o s y a , İsrail hükümdarı Yoash ile harb etti. İsrail oğullan Yahudiyye’ye karşı harb ederek bunların 300 adamlarını öldürdüler. A m o s y a ' ya da bir mızrak isabet et­ miş ve o da ölmüştü. Bazı muharrirlere göre A m o s y a , L a c h i s h ' e kaçtığı sırada köleleri tarafından hançerlenmişti. İsra­ il oğulları Kudüs’e gelerek şehir duvarlarını 400 arşın kadar yıkmışlar, şehirdeki altın ve gümüşlen toplamışlar, Allahın evinde ve kiralın sarayında bulunan bütün kabları alarak Ş a m r i n a (S a m a r i a’ ya) gitmişlerdi. A m o sy a'dan sonra oğlu Azarya 52 sene hüküm sürdü. Ona O z i a da denilir. Saltanatının 24 üncü yılında cesaret gösterip rabbin mâbedine gitti ve tütsü takdim etmek istedi. Kâhin Azarya (Ozia) tarafından menolunmakla beraber gitmek istemediği için birdenbire bütün vücudunu cüzam kapladı ve o zamandan başlıyarak oğlu Y ot h a m hükümet işleri ile meş­ gul oldu. Bu sırada Peygamber İ s a i a 24 sene rabbin kelâmını söyledi. Fakat kendisini muahaze etmediği için kira­ lın tütsü takdimine cüret ettiğini görünce Ozia’nın ölümüne kadar yani 28 yıl nübüvvetten mahrum kaldı. Daha sonra bu dürüst ve iyi adam 61 sene rabbin kelâmını söyledi. O z i a devrinin 29 uncu yılında Z a c h a r i a h , İsrail üzerinde 6 ay hüküm sürdü ve böylece Yaho (Jehu) nun 4 oğlünun ömrü son buldu. Z a c h a r i a h ' tan sonra S h a l om bir ay ve ondan sonra M a h n i m 10 sene hüküm sürdüler. Taphsah ahalisi şehirleri­


nin kapısını kendisine açmadıkları için şehri tahribeden ve şehir kadınları içinde gebe olanların karınlarını deşen adam budur. Ozia’nın 34 üncü senesinde Babil kıralı P o l, Samaria’ya karşı hareket etti ve İsrail kıralı M a h n i m ' den 1000 talen gümüş alarak geri döndü. Ozia’nın 40 ıncı yılında P e k h a y a, İ s r a i l üzerinde 10 yıl hüküm sürdü. O z i a ' nin 48 inci yı­ lında Asur kıralı T i g l a t h - P i l e s er, Yahudiye ve İsraili zaptetti ve halkın büyük bir kısmını esir ederek alıp götürdü. Bu Ozia, Gath, Asotos (Ashdod) ve Yamina’nın bütün surla­ rını yıktı ve Patara (Petra ?)’da ikamet eden araplara karşı harb ilân etti. P o r p h y r y r i o s ' a göre H o m e r ve H e si o d bu sırada şöhret kazanmışlardı. O z i a ' dan sonra oğlu Y ot h a m 16 sene hüküm sürdü. Bu kıral, Kudüs duvarlarının büyük bir kısmını inşa etti ve A m m o n l u l a r ı mağlûb ederek onları vergiye bağladı. Y ot h a m dan sonra oğlu A h a z 16 sene hükümdarlık etti. Bu kıral da putperestlerin ilâhlarına kulluk etti ve kötü olan işler işledi. İsrail kıralı P e k ah, Suriye kıralı R a s a n ’ı getirdi ve Yahudiye’ye karşı harb ederek 12000 kere 1000 adam öldürdü. Kudüs kıralı A h az , Asur kıralı Ti g l a t h P i l e ser'e haber gönderdi, o da geldi, R as a n ı öldürdü. Şam’a karşı harb etti, Edomluları (Aramileri ?) ele geçirdi; bun­ lardan büyük bir miktar gümüş aldı ve memleketine döndü. A h a z devrinin ikinci yılında Hoşha, P e k a h ' a karşı isyan et­ miş, onu öldürmüş ve İsrail üzerinde 9 sene hüküm sürmüştü. A h a z devrinin 8 inci yılında A s u r kıralı Shalmaneser, İsra­ il’e karşı hareket etti, Hosa, onun haraç veren bendesi oldu, sonraları da isyan etti. İghuptos (Mısır’da) da ikamet etmekte olan Kuşlu A d h a r m l e c k ’e yardım için haber gönderdi. S h a l m a n e s e r bunu haber alınca Ş a m r i n e karşı tekrar hareket etti ve şehrin etrafına üç sene kadar karargâh kur­ duktan sonra burasını zaptetti; İsrail oğullarını, yani 10 kabi­ leyi esir ederek Bâbil’e götürdü. İşte İlk Esaret bu idi. A d e m den bu seneye, yani Ahaz devrinin 11 inci yılma kadar, 4730 sene geçmişti. A h a z , S ü l e y m a n ın yaptırdığı pirinç öküzler üzerin­ deki pirinç buhurdanlıkları indirdi. Bu sırada Rodos adası


tahkim olunmuş ve Araplar tarafından zaptoîununcaya kadar bu hal üzere 1405 sene kalmıştı. Bundan başka Sikilia (Sicilya) daki Salinos şehri inşa olunmuş ve Sakali ile Pontos’taki Trapizonta (Trabzon) Bithynea' daki Kuzikos ( Cyzicus ) ve İtalya daki Kalanon ve Lycania şehirleri kurulmuştu. A h a z devrinin 7 nci senesinde Romolus hüküm sürmüş ve İtalya’daki büyük ve meşhur Roma şehrini inşa ederek bu­ rada ikamet etmişti. Bu zamana kadar İtalya kırallarına, Lâtinler deniliyordu. Bu devirden itibaren bunlara R o m a l ı l a r yani Franklar denilmiştir. A h a z'd a n sonra H e z e k i ah 29 sene hüküm sürdü. Şamirin memleketi ile ve İsraililere ait olan bütün ülke Asurluların elinde ve onlara tabi idi. H e z e k i a h , K u d ü s 'te . Yahuda üzerinde hâkimdi ve yalnız H e z e k i a h müstakil kalmıştı. H e z k i a h devrinin 8 inci yılında Asurlu S h a l a m a n e ­ ser, Yahuda’yı gözetmek üzere adamlar gönderdi. Tanrı, S h a l m a n e s e r ' i bunların üzerinde hâkim kıldığı için, o da bunlara, bu memleket tanrısının hükmüne göre hareket etmeyi emretti, onlara ismi A z a r y a olan bir kâhin gönderdi ve bu­ nun onlara Musa’nın şeriatını öğretmesini istedi. O da onlara İbrani ile O r a i t a ' yı (yani Pentateuch ’u ) 1 yazdı. Bu yüzden S a m e r i n ’liler (Samiryeliler) yalnız bunu kabul ederler. Denil­ diğine göre bu A z a e r y a , Arami, yani Süryani ile yazılmış bir kitabın yardımı ile Oraita’yı yazmıştı. Süryaniler’in elinde bu­ lunup P e s h i t t a adı verilen nüsha budur. H e z e k i a h devrinin altıncı yılında Kudüs’e karşı hare­ ket eden S e n n a c h e r i b Asuriler üzerinde hüküm sürüyor­ du. Bu adam Hezekiah’ın yalvarıp yakarması dolayısı ile mağ­ lûp olmuş, Hezekiah’m ömrüne 15 sene katılmış ve Allahın meleği, S e n n a c h r e i b ' i n karargâhındaki 185.000 adamı öl­ dürmüştü. Bu hükümdar, Kuş’lularm kıralı T a r h a k (Tirhakah)ın kendisi ile dövüşmek üzere hareket ettiğini haber alarak doğrudan doğruya Ninova’ya dönmüş ve burada oğulları ta­ rafından öldürülmüştü. H e z e k i a h su ile dolu bir havuz vü­ cuda getirerek Kudüs’e giden bir kanal yaptırmış ve su yol­ larından su getirtmişti. Kendisi Babil kiralının elçilerine, evin­ 1 Yani « Tevratı » yazdı. Muhtasar sa. 64. Ö. R.


de bulunan herşeyi gösterdiği için Tanrı ona gazabetmiş ve ona şu sözler söylenmişti : “ senin evinde gördükleri herşey onların olacak ve senin oğulların Babil kiralının evinde haremağaları olacaklar „ . Buna karşı H e z e k i a h “ Rabbin sözü iyidir. Çünkü benim günlerim selâmet ve emniyet içinde geçecektir „ dedi. Onun devrinde, İsrail ile

esir olan ve Ninova’da ikamet eden ve gerçek bir adam olan T o b i t , Ferişteh R e f a i l tarafından beslenmiş ve göz­ lerine ârız olan körlük bu melek tarafından verilen balığın safrası ile zâil olmuştu. Bu sırada S y r ac u s e , K a t a n a , L e o n t i n s o , M a g h l ar a , M a r t o n i y a ( T a or m i n a ? ) ve C h r e r o n e s us şehirleri Sikilia1 ’da inşa olundu ve Sennacherib de Kilikya’daki Tarsus’u inşa etti. H e z e k i a h ' tan sonra oğlu M e n a s s e h 55 yıl hüküm sürdü ve devrinin 13 üncü yılında, bir destere ile ikiye bö­ lünmek suretiyle Eşiya Peygamberi öldürdü. Bu yüzden Allah onu reddetmiş ve onu Asurluların eline bırakmıştı. Bunlar onu esir alarak demirden yapılma kuvvetli zincirlerle bağlamışlar ve Ninova’da hayvanlara mahsus bakırdan yapılma bir kafesin içine koymuşlardı. Felâketin ağırlığı karşısında bunalarak ata­ larının tanrısına dönüp tövbe etmiş, meşhur dua ile Allaha yalvarmış, Allah da duasını kabul etmiş, kendisi serbest bıra­ kılmış ve K u d ü s ' e dönmüştü. M e n as se h yaptırmış ol­ duğu dört yüzlü heykeli mâbetten atarak parçalamış, bütün putları da yıkmış, Kudüs’ün cenup duvarını yaptırmış ve Yahuda’yı tesis etmişti. Pontos’ta M i t h i a , I s t r i s , A k a n t h o s , A k a r d i a ve E s t a g i r a şehirleri, Sikilia ( Sicilya ) da Salinos şehirleri kurulmuştu. M e n a s s e h devrinin 21 inci yılında C h a l c e d a n şehri inşa olundu ve ilk phusikos ( physicus) yani tabiiyatçı filosof olan Milesyeli Thalis (Thales) bu sırada şöhret kazanmış, I s k i t l e r F i l i s t i n ' e kadar memleketi zaptetmişlerdi. M e n a s s e h ' in 36 ncı yılında kü­ çük S e n n a c h e r i b Asuriler üzerinde hükümdarlık ediyordu ve bir sene sonra M e n a s s e h' i yerine göndermişti. M e n a s se h devrinin 40 ıncı yılından başlıyarak, Tullos Romalı­ 1 Bedjan Tali Mahre’li Dionysius'un eserine bakarak bu isimleri tas­ hih etmiştir. Sa 24, nota bak.


lar (Bizanslılar) üzerinde 31 yıl hüküm sürdü. İlk defa olarak mor elbise giyen ve şahane asâlar kullanan H o s t i l o s da bu kadar hüküm sürmüştür. B o z a n t i a ’da ilk bina B o z o s tarafın­ dan kurulmuş ve 997 yıl sonra C o n s t a n t i n e burasını ihya ederek genişletmiş ve ona C o n s t a n t i n o p l e adını vermişti. M e n a s s e t i ten sonra oğlu A m m o n , İbrani Kitabı Mu­ kaddese göre 12, A n i a n u s' a göre 2 yıl hüküm sürdü. Am­

mon, yabancı ilâhlara, yani putperesetlerin sahte ilâhlarına kulluk etmiş, bunlara kurbanlar sunmuş ve köleler tarafından vurularak kılıç ile ölmüştü. /İm m o n ’dan sonra oğlu J o s i a h 31 yıl hüküm sürdü. Onun 4 oğlu vardı: Y o k a n y a, Y o y a k ı m, Y a h o a h a z ve Z e d e k i a h . Peygamber Danyal, Yakanya’nın oğludur. Ananias’a göre Azarias ve Misael de Yoyakım’ın oğullarıdır. Bu sı­ rada Simeon’lu Koshin’in oğlu Z e p h a n i a h , rabbin kelâmını söylemekteydi. J o s i a h devrinin 13 üncü yılında E r m i y a peygamber rabbin kelâmını söylemeğe başladı ve 18 inci yı­ lında kadın peygamber olan H u I d h i rabbin kelâmını söylü­ yordu. J o s i a h bu sırada rabbin mâbedine itina gösteriyordu ve Hilakya ( Hilkiah) ya rabbin evindeki hâzineden, işçilere para vermesini emretti. Bu işçiler, temelleri kazıyorken, şeriat kitaplarından birini buldular. J o si a h bu kitabı okuyarak Allahın emrettiği şeyleri öğ­

renince içi heyecan ile yandı ve üstünü başını yırttı. Bütün şeriata sadık kalmak için andiçti ve babası Ammon’un yap­ tırdığı bütün putları atarak mâbedi temizledi ve heykelleri parçalıyarak mezbahları yıktı; bütün kâhinleri kesti ve Ba’al mezbahı üzerinde kemiklerini yaktı. Böylece Yuhuda’dan J e r o ­ b o a m a, gelen peygamberin sözü gerçek çıktı. J o s i a h devri­ nin 31 inci yılında N a k h a u t h ( N e c h o ), ki topal firavunun kendisidir, Mısır’da hüküm sürüyordu. Bu hükümdar, Asur hü­ kümdarı ile harb etmek üzere Fırat üzerinde Mabbuk (Membic) e geldi. Josiah ona hücum etmek üzere hareket etmiş ve Nakh a u t h tarafından öldürülmüştü. Köleleri onun cesedini geri getirerek K u d ü s’te gömdüler. J o s i a t i tan sonra oğlu Y a h o a h a z

üç ay hüküm sür­ dü. Topal Firavun geri dönerken bu kralı esir olarak götürmüş


ve onun yerine Josiah’ın oğlu olan kardeşi Jeholiakim’i yerine oturtmuştu. Y a h o a h a z dan sonra kardeşi J e h o i a k i m, 11 yıl hü­ küm sürdü. El-Yakım adı ile tanılan zat odur. Onu Topal f ir ­ avun kardeşinin yerine geçirmiş ve her yıl 100 talen altın ver­ meğe mecbur etmişti. E l - Y a k ı m devrinin 3 üncü yılında Kaideli Nabhupalsar’ın oğlu N e b u c h a d n e z z a r Asuriler üzerinde 44 yıl hüküm sürdü ve Kudüs’e karşı yürüyerek esir­ lerle birlikte mâbedin kablarını almış ve E l - Y a k ı m ı vergiye bağlamış ve gitmişti. Bu esaret sırasında Danyal ile arkadaş­ ları Babil’e gittiler. Babil’de olan ilk esaret budur. Topal fira ­ vun Membiç’i harabettikten ve Josiah’ı öldürdükten sonra Mısır’a dönmüş ve N e b u c h a d m e z z a r ' ı öldürmüştü (?). Y oy a k i m devrinin 8 inci ve N e b u c h a d n e z z a r ı n 5 inci yılında, bu firavun tekrar Kudüs’e karşı yürümüş, Yo y a k i m i vergiye bağlamış ve geri dönmüştü. N e b u c h a d n a z z a r devrinin 8 inci yılında Y oy a k i m öldü. Y oy a k i m’den sonra oğlu Y o y a k h i n geldi. M e t t a İncilinde ondan Y o k a n y a diye bahsedilir. Ondan babasının adı olan Y oy a k i m diye bahsolunduğu da vakidir. Bu zat üç ay hüküm sürdü. Onun kalbi Allahtan dönmüş, N e b u c h a d ­ n e z z a r da üçüncü defa hareket ederek onu, anasını ve en

belli başlı adamlarını esir alarak Babil’e götürmüş, o da Babil’de 37 sene esir kalmıştı. N e b u c h a d n e z z a r , J o s i a t i m amcası olan Z e d e k i a h ' ı tahta oturtmuştu. Yoyakhin’den sonra amcası Z e d e k i a h 11 yıl hüküm sürdü. Z e d e k i a h devrinin dördüncü yılından itibaren Estighos ( Astyages), Medler üzerinde 38 yıl hüküm sürdü. Devrinin 19 uncu yılında, yani Z e d e k i a A’m 11 inci yılında N e b u c h ­ a d n e z z a r 4 üncü defa Yahuda’ya karşı hareket etti ve or­ dusunun kumandanı olan N a b h u z a r d a n mâbedi ve Kudüs şehrini yaktı. Zedekiah’ı esir alarak gözlerini kör etti, pek azı müstesna olmak üzere, bütün Yahudileri esir alarak götürdü, ve böylece İsrail oğulları saltanatının zevalinden sonra 155 sene kadar payidar olan Yahuda saltanatı da sona erdi. Er m i y a, mâbedin yıkılmış olduğunu haber alınca şeriat lev­ halarını ve Tabudülat’i bir mağaraya sakladı ve bir kimse bunların nerede olduklarını bilemez oldu. C l e m e n s , mâbedin A bul-Farcıc Tarihi, F : 7


yakılmasından başlıyarak 70 sene süren esaretin H y s t a s p e s oğlu D a r i us' un ikinci yılma kadar devam ettiğini hesaplar. Peygamber H a g g a i ile Z e c h a r i a h da buna şehadet et» mekte ve “ yarabbi / Kudüs ile Yahuda şehirlerine ne zaman merhamet edeceksin, çünkü onlara karşı gazabın 70 sene sürdü,, demektedirler. E u s e b i u s ile A n d r o n i c u s da aynı fikirdedir­ ler. Diğerlerine göre El - Y a k i r i m üçüncü yılından C y r u s ( K u r u ş ) ’un 19 uncu yılına kadar 70 sene tutmaktadır. Ya­ hut J o s i a h ' m 13 üncü yılında peygamber D a n y a l ' d a n , yani

Ermiya’nm rabbin kelâmını söylemeğe başlamasından itibaren bunları hesaplamak gerektir. Africanus’a göre Zedekiah devririnin başlamasından itibaren 70 sene geçmesi icabeder. Mâbedin yakılmasına kadar 23 hükümdar gelmiştir ve bunların devri 525 sene sürmüştür. Adem’den başlıyarak geçen müddet 4516 sene idi.


KELDANİ ( BABİL) KIRALLARI D Ö R D Ü N C Ü S E R İ. K E L D A N İ ( B A B İ L ) K I R A L L A R I

Z

e d e k i a h ’tan sonra K e l d a n i N e b u c h a d n e z z a r , Mâ­

bedin yanmasından sonra, 24 yıl hüküm üsrdü ve yahudilerin saltanatına son verdi. Daha önce de 19 yıl hüküm sür­ müş bulunuyordu. Böylece bütün saltanat yılları 43 e varmak­ tadır. Kendisi mâbedin yakılmasından sonra beşinci defa ola­ rak Sur şehrini muhasara etti ve karadan şehre doğru taştan bir köprü inşa etti. Sur çocukları, korktukları için herşeyi denize atarak kaçtılar ve Babililer de M i r a m ' ı çevirerek öldürdüler. H i r a m , Juda kırallarının devri devamınca 500 yıl yaşamıştı. Mısır toprakları da Sur denizinde inşa ettikleri köprü yüzünden N e b u c h a d n e z z a r’m ordusuna mükâfat olarak verildi. N e b u h a d n e z z a r daha sonra B a b i /’e dön­ dü ve burada k r e m a s t o s’u, yani Asılı bahçeyi vücuda ge­ tirdi ve onu dünyanın acayibi sebasından biri olmak üzere yaptırdı. Esaretin 13 üncü yılında 60 arşın boyunda altından bir heykel yaptırdı, çünkü H a n a n y a ( A nanias) hanedanına mensup olanlar bu yüzden zafer kazanmıştı. Daha sonra ken­ disi, D a n i y a l ' in ihbarına göre, bir hayvan oldu ve hayvan­ lar ile birlikte çölün otlarını yedi. Bu sırada Jim nistik adı verilen müsabakalar Atina’da ün kazandı. Bunlara bu ismin verilmesi, müsabakanın çıplak adamlar tarafından yapılması yüzündendi. Bu N e b u c h a d n e z z a r ' m devrinde filosof ve riyaziyeci H i p p a r c h u s şöhret kazanmıştı. Bu zat kendisin­ den önce gelenlerin hepsinden fazla, seyyarelerin yollarını gözetlemiş ve en büyük dikkatle mülâhaza etmişti. B a t l a m y o s C l a u d i u s (Suntaksis adını taşıyan Magisti eserinin müellifi) onun yazılarından aydınlanmış ve son derece istifade etmişti. H i p p a r c h u s ' un yazdığı yığın yığın eserlerden bu­ gün ancak biri mevcuttur. O da “Işık veren ecramın esrarı,,


adını taşıyor ve dünyadaki muhtelif devletlerin zuhuru bildiri­ liyor 1. N e b u c h a d n e z z a r’dan sonra oğlu Kötü M e r o d a c h babasının çıldırmasından sonra değil, ölümünden sonra 3 yıl hü­ küm sürdü. Bu kıral hüküm sürdüğü sırada Y o y a k i m ’i yani Y oy a c h i n veya Y o c a n y a B. Y oy a k i m yani E l y a k i m'\ hapisaneden çıkardı ve onu taziz etti, o da Esaretinin 37 nci yılında, yani mâbedin yıkılmasından 26 yıl sonra Kötü Merodach’m sofrasında ekmek yedi. Kötü M e r o d a c A’tan sonra kardeşi B e l t s h a s a r (Bels h a z z a r ) 2 yıl, Keldanilere göre 5 yıl, hüküm sürdü. Devri­ nin ilk yılında D a n i y a l 4 saltanatı remzeden 4 hayvana ait rüyayı gördü. B e l s h a z z a r , saltanatının ikinci yılında, asilza­ delerine büyük bir ziyafet verdi. Kendisi bin kişi tarafından görülebilecek bir yerde oturarak şarap içiyordu; fakat onlarla beraber oturmuyordu. Fazla cüret göstererek babasının Kudüsteki mâbetten getirdiği mâbet hizmetinde kullanılan kablardan şarap içtiği zaman bir elin gölgesi göründü ve duvarın üzeri­ ne mahkûmiyetinin fermanını yazdı. Aynı gece Medyeli Darius geldi ve kendisini öldürdü.

1 Bedjan’ın notu : »Ecramı semaviyede esrar yoktur ve bunlardan Allahın ne yapmak istediği öğrenilemez». Bedjan daha sonra Daniyal ki­ tabının 4 üncü ishahının 17 nci ayetini iktibas eder.


MEDLERİN KIRALLARI BURADA KELDANİ KIRALLARIN DA N MED KIRALLARIN A GEÇEN BEŞİNCİ SERİ BAŞLIYOR

B

elt h a s a r ' dan sonra medli D a r i u s ' ki napharhidas (Nabonidus)tur, B e l t e s h a z a r ' ı öldürdükten sonra bir

yıl hüküm sürdü. Kendisi bu sırada 16 yıldan beri hüküm sür­ mekte idi. Darius bu yıl içinde Daniyal’ı bütün eşrafına üstün bir vaziyete getirdi. Bu yüzden Daniyal’e hasededildi ve ilk defa olarak aslanlar inine atıldı. Onun kurtulması ile kendi­ sine hasededenler de helâk oldular.


İRANLILARIN KIRALLARI MEDLERİN KIRALLAR1NDAN İRANLILARIN KIRALLARIN A GEÇEN ALTINCI SERİ BU RAD A BAŞLIYOR

edyeli D a r i us ’tan sonra îranlı K u ru ş , 31 yıl hüküm sürdü. Bazı yazmalar 39, bazıları da 33 yıl hüküm sürdüğü­ nü anlatmaktadır. K u r u ş Medyalı D a r i u s ' u öldürdükten sonra Keldanilerin, Asurluların ve Medlerin saltanatlarına son verdi, îranlıların saltanatını kurdu ve Babil'ı ikametgâh ( yani başşehir) edindi. Kendisi dürüst adam olan D anyal'ı saltana­ tının idaresine tâyin etmişti. D a n y a l son derece gayretli idi ve Babil halkının ilâhı olan B e l putunu yıktı. Bu 5 e / Kelda­ nilerin ilk hükümdarı idi ve N inovayı kuran N i n o s ' u n ba­ bası idi. D art y a l , Yılanı da öldürdü ve Babil halkının nef­ retini kazanarak ikinci defa, içinde 7 aslan bulunan bir ma­ ğaraya ( yahut kafese) atıldı. Peygamber Habakkuk, Juda’dan gönderilerek ona yiyecek getirdi; o da aslanlardan kurtuldu ve düşmanlan helâk oldu. Danyal, Esaret yıllarını hesabettiği sırada, Rabbm Ermiya eli ile haber verdiği 70 yıllık müddetin dolmuş olduğu­ nu sandı, 21 gün oruç tutarak ibadet etti ve milletin geri dön­ mesi için dua ve niyaz etti. Sonra Dicle kenarında korkunç bir rüya gördü. Bu rüyada, ketenden elbise giyen bir ada­ mı görmüş ve bu adam şu sözleri söylemişti: “ Dikkat et. îranlıların hâkimine karşı, milleti salıvermesi için 21 gün dövüşeceğim. „ Kuruş saltanatın ilk yılında ( 70 yıl henüz dol­ mamış olduğu için) Z u r b a b i l ve Y o z a d a k oğlu I s h o ile birlikte 50,000 kişiyi göndermiş, bunlara Eşiya’nm kehane­ tine göre, Kudüs mâbedini inşa etmeği emretmişti. Fakat İncilci J o h n ' un yazdığı gibi, mâbedin inşası, etrafındaki insan­ lar yüzünden, 46 yıl kadar, yani Hystaspes oğlu Darius’un 6 nci yılma kadar gecikmişti. İranlı Kurus’tan sonra oğlu

M


Kampiz 8 yıl hüküm sürdü. İbraniler onun Nebuchadnezzar adını taşıdığını söylüyorlar. Onun devrinde J u d i t h , M a go g l a r ' d an yani Türklerden olan H o l o p h e r n e s ’i öldürdü1. Devrinin 6 ncı yılında Sur şehri kâmilen tahribedildi. K a m p i z ’den sonra Mecusi olan iki kardeş 7 ay kadar hüküm sürdüler. Fakat bu aylar K a m p i z ' in devri içinde hesabedilmektedir. Mecusi olan iki kardeşten sonra H y s t as p e s oğlu D a ­ r i u s 36 yıl hüküm sürdü. Devrinin ikinci yılında 70 yıllık esaret C l e m e n s, E u s e b r i u s ve A n d r o n i c u s ile H a g g a i ve Z e k e r i y y a Peygamberlerin takririne göre, son buldu. Devrinin 6 ncı yılında ve iyar ayında mâbedin inşası tamam­ landı. Yüksekliği 60, genişliği 20 arşındı. îlk S ü l e y m a n mâbedinin inşasından ikinci mâbedin inşasına kadar geçen yıllar 508 dir. Bu sırada filosof Pythagoras 95 yıl yaşadıktan sonra vefat etti, Aynı sırada filosof Democritus ve filosof Diogenes, tabiiyatçı A n a x a g o r a s , musikişinaslardan P i n d a r ve S i m o n i d e s , tabip H i p p o k r a t e s , sofistlerden Protagoras ve / s o k r a t e s , komedi muharrirlerinden A r i s t o p h a n ve A p c a l i s ( Eupoles ? ) şöhret sahibi idiler. Bütün bunlar içinde dünyada en büyük muvaffakiyeti ka­ zanan zat bugüne kadar tabiplerin üstadı ve reisi olan H i p p o c r a t e s’tır. Kendisi E m e s a ıjAj t şehrinde yaşıyordu; arasıra Şam'a giderek bugüne kadar Hippocrates'm Revokı diye ta­ nınmakta olan bahçelerde ikamet ediyordu. Kendisi İlâhî hir adamdı. Hastalan bedava tedavi ediyordu. Anlatıldığına göre, İranlılarm hükümdarı A r d a ş i r hastalanmış ve ona haber, göndererek gelmesini ve kendisini tedavi etmesini istemiş, bu­ nun mukabilinde saltanatının yarısını kendisine vereceğini bil­ dirmiş, Hippocrates hükümdarın ücret teklif etmesi yüzünden davetini kabul etmemişti. Onun hâlâ mevcut olan eserleri şun­ lardır : Aphorism'ler kitabı, Prognosis kitabı, Soyulmuş arpa kitabı, Latifeler kitabı, Kosthron kitabı, Hava ve su kitabı, in ­ san tabiatı kitabı, B a ş a ğ r ı l a r ı (?) kitabı, D i a t i k i ( aht, ant, misak ) kitabı. 1 Kampiz ordularının başkumandanı idi. Ö .R.


Darius’tan sonra oğlu Ahshirash (Ahasuerus) 21 yıl hü­ küm sürdü. Devrinin ikinci yılında Mısır’ı fethetti. On birinci yılında Atina’ya geldi ve onu ateşle yaktı. Onun devrinde Amalikadan Haman, esaret devrinden geri kalan yahudileri mahvetmek istedi. E s t e r ve M o r d i k a y çuvallar giydiler, Allah da H a m a n m hazırladığı kötülüğü kendi başına ge­ tirdi. Bazıları “bu hikâye, devrinde vuku bulan her şeyi ya­ zan E z r a zamanında yayılmış olsa idi, ona karşı sükût et­ mez ve mutlaka ondan behsederdi,, diyorlar. A h a s u e r u s ' tan sonra oğlu A r t a b a n u s 7 ay hüküm sürdü. Bunların 3 ayı babasının devrine katılmaktadır. Artabanus’tan sonra A r y o c h , yani A r t a x e r xe s Long i m a n a s 1 41 yıl hüküm sürdü. Devrinin 9 uncu yılında kâtip E z r a 'y a , K u d ü s ' ü , yani mâbedin inşasından sonra şeh­ ri inşa etmek üzere emir verdi. Kâtip E z r a İlâhî bir rüya gördü ve hâfızasından Peygamberler Kitabını yazdı. Çünkü şehrin zaptı üzerine kitapları yakılmıştı. Onun 20 nci yılında sâki Ne he m i ah, Kudüs’ü inşa etmek üzere gönderildi. Bu adam ırk bakımından İbrani olmakla beraber bir haremağası idi ve A r t a x e s x e s ' in sâkisi idi. Kıral ve kıraliçeyi ikna ederek Kudüs’e gitti. Kudüs’te bulunan Yahudilerin, mukaddes ateşi yoktu. Çünkü esarete götürüldükleri vakit ateşi bir çu­ kura atmışlardı. N e h e m i a h , emretti, onlar da bir miktar toprağı çukurdan getirdiler ve mezbahm üzerine koydular. Ateş 146 seneden beri sönmüş olduğu halde birdenbire tu­ tuştu. Ne h e m i ah, Kudüs'te 12 yıl kaldı. Ar t a x e r x e s ' \n bu devrinde Danyâl’da yazılı olan 70 hafta hesabedilir ve bunlar 490 yılı doldurur ve Yunanlıların 366 yılına tesadüf eder. Bu da Kudüs’ün, devrinde muhasara edildiği N e r o n u n ikinci yılma tesadüf eder. Bu ana kadar yazıcılar yılların he­ sabını Peygamberler kitaplarından ve E z r a ' d a n alıyorlardı. Fakat bu andan başlayarak bunları M a k k a b i l e r’in kitabından ve J o s e p h u s ile A f r i c a n u s adlı müverrihlerden aldılar. Artaxerxes’in 3 üncü yılında filosof S o k r a t doğdu ve devrinin sonlarına doğru kendisine zehir içirildi. Aryoch’tan sonra diğer bir Artaxerxes 2 ay hüküm sürdü. 1 Uzun elli demektir .0 . R.


Bu Artaxerxes’ten sonra Saghdianos 7 ay hüküm sürdü, fakat bu aylar daha önceki iki aya katılmalıdır. Saghdianus’tan sonra D a r i u s N o t h u s 1 19 yıl hüküm sürdü. Devrinin 15 inci yılında Mısır, Iranlılar'a karşı isyan etti ve Mısırlılar yabancı hâkimiyet altında 124 yıl yaşadıktan sonra yerli bir hükümdar getirdiler. N e h e m i a h , Kudüs'ün bütün surunun inşasını tamamladıktan sonra Babil’e döndü. E f l â t u n ( P l a t o ) üç gayrı mahlûk varlık, yani Allah, Madde ve sukut2 hakkında düşüncelerini yazdı. Eflâtun, ruhların be­ denden bedene hattâ haşeratın ve sürünen hayvanların beden­ lerine intikalini ( ruhların tenasühünü) öğretiyordu. Bu filosof kadınların orta malı olmasını tavsiye etmekte idi. Epicurus onun bellettiği şeylere tutundu ve A r i s t o , 70 yaşlarında olduğu sı­ rada E f l â t u n dan hikmet dersi dinledi. D a r i u s N o t h u s’tan sonra hâkim A r t a xe r xe r s 40 yıl hüküm sürdü. Devrinin 15 inci yılında Romalılar m dikta­ törü A f r i c a n u s , Kartacayı (?) tahribetti3 ve bu memleket onun adına izafetle Afrika dini aldı. İbraniler bu A r t a x e r e s ' e A s v i r o s derler. Bu yüzden J o h n , E s t e r hikâyesine ait vakaların bu devirde vuku bulduğunu zanneder. Yet m i /lerin tercümesinde ona A r t a x e r x e s denilmektedir. Hâkim Artaxerxes’ten sonra A r t a x e r x e s O c h u s 27 yıl hüküm sürdü. Bu hükümdar kudretli bir kimse idi; Mısır’a hâ­ kim oldu ve Mısırlılar tekrar İran hükmüne tâbi oldular. Mısır hükümdarı N a k t a n a b u s (yani Ne kt-he r-h e b i t ) Etyopia’ya kaçtı. Bu adam birtakım büyücülükler sayesinde birçok ordu­ ların kendisine karşı hareket ettiğini görmüştü. Bir rivayete göre kendisi Büyük İ s k e n d e r in gayrı meşru babasıdır. O h u s yahudileri de hükmü altına aldı ve bunları kendisine vergi vermeğe mecbur ederek onları H a z er denizinin kıyı­ sındaki H y r c a n i a şehrinde yerleştirdi. Bu sırada İskender’in babası F i l ip, Makidonya’da 27 yıl hüküm sürdü. İranlı Chus’un 13 üncü ve Filip’in 7 nci yılında büyük İskender, Hellas’ta doğdu. Anasının adı O l y m p i a s idi. 1 Cariye veya odalık oğlu demektir. Ö . R. 2 Muhtasar-ed-Düvvelde şöyledir : Mebdeler üçtür : ilâh, heyula ve suret ö . R. 3 Muhtasarı’da şöyledir : Karhizonıa Ö . R.


sonra oğlu P a r s i s ( A r s i s) 4 yıl hüküm sürdü. Bu sırada S o k r at, E f l â t u n ve A r i s t o şöhret sahibi idiler. E f l â t u n 82 yaşında öldü ve onun yerini, A r i s t o değil, amcasının oğlu S p o s i p o s ( S p e u s i p p u s ) tuttu. Çünkü A r i s t o onun tilmizi olmakla beraber düşünce­ lerini, bilhassa ruhların tenasuhuna ait fikirlerini kabul etmi­ yor ve bu düşüncelere şiddetle itiraz ediyordu. Bu sırada yahudilerin başkâhini ve O n i a s’ın (?) kar­ deşi M a n a s s e h , Garzim (G erizim ) dağında Kudüs' teki mâbede benzer büyük bir mâbet inşa etti ve kıral F ilip' in oğlu İ s k e n d e r , A r i s t o’nun talebesi oldu. S o k r at ve E f l â t u n büyük Phythagoras’tan hikmet tahsil etmişlerdi. S o k ­ r a t'm ölümünden sonra E f l â t u n şöhret kazandı. İskenderi­ yeli T he on, E f l â t u n’un 33 kitap yazdığını bildiriyor; Politikon kitabı, Kanunlar kitabı, Phaedo kitabı, Timaus kitabı bunlar arasındadır. E f l â t u n baba tarafından da, ana tarafın­ dan da asîl bir kimse idi. Çünkü babası P o s i d i o r i un ve anası Atinelilerin kanuncusu S o l o n un neslindendi. Başkaları­ na göre E f l â t u n , gençliğinde şiir sanatında yüksek hünerli idi. S o k r a t ' m talebesi olarak tahsil gördüğü zaman üstadının şiir sanatını hor gördüğünü anlıyarak şiir kitaplarını yaktı, S o k r a t ' a bağlanarak 50 yıl onun talebesi oldu ve Phythagoras’ın hikmetini ondan öğrendi. Öldüğü zaman birçok top­ raklar (yahut bahçeler), iki köle, bir kadeh ve çocukluğunda asalet alâmeti olarak kulaklarına taktığı bir küpe bırakmıştı. Sair mallarını kardeşinin kızlarını evlendirmek için sarf etti. Eşyalarının bir kısmını da dostları arasında taksim etti. Meza­ rının üzerinde şu yazı yazılıdır: “Burada hikmette, iffette ve dürüstlükte bütün insanlara üstün olan İlâhî bir adam yatıyor. Hikmeti medheden her adam Eflâtun u medheder. Çünkü hik­ metin çoğu onda idi.,, Mezarın diğer tarafına şu yazı yazılıdır: “ey arz, E f l â t u n un bedenini gizliyorsan da onun ruhunu çekemezsin, çünkü o asla ölmez,,. A r i s t o , İ s ta g i r a' lı tabip N i c o m a c ho s'un oğlu idi. Stagira, Makedonya’nın bir köyüdür. Onun baba ve ana ta­ rafından şeceresi A s k l e p i a d e s ' e varmaktadır. 20 yıl kadar Eflâtun’a mülâzemet etti. A r i s t o , derse gelmediği zaman E f l â t u n şu sözleri söylerdi: “akıl (yahut idrak) henüz gel­ Oc h u s ' t a n


medi. Filosof hakikatten uzaktır ve onu dinliyenler sağırdırlar,,. A r i s t o hükümdarlar tarafından son derece izzetü ikram gö­ rür, İ s k e n d e r onun talimatı dairesinde devlet işlerini idare ederdi. İskender dünya hükümdarları ile harbe çıktığı zaman A r i s t o huzura kavuşur ve lisaniyat, tabiiyat, ilâhiyat hak­ kında kitaplar yazar ve âdetleri tetkik ederdi. Yakışıklı bir adamdı, rengi açıktı (yahut beyazdı), gözleri ve ağzı küçüktü, yanakları enli, sakalı sık, burnu enli, gözleri açık mavi renkli idi (?). Tek başına yürüdüğü zaman süratle adım atar, baş­ kaları ile birlikte yürüyünce ağır ağır ilerlerdi. Kitap okuduğu zaman arasıra uykuyu büsbütün unutmuş görünürdü. Her kelimeye ehemmiyet verir ve onun kuvvetini itina ile araştı­ rırdı. Bir sual sorulduğu zaman süratle cevap vermez, ceva­ bını bir müddet sonra söylerdi. Şarkıları (destanları) severdi. Biri ile münakaşaya girişti mi, münakaşayı kazanıp kazanma­ mayı düşünmez, fakat hakikatla alâkadar olurdu. Yanıldı mı yanlışını itiraf ederdi. Kendisi ile münakaşa eden kimse haki­ kati anlatırsa bu hakikati seve seve kabul ederdi. Giyinişi, yemesi, içmesi, aile hayatı, hisleri ve heyecanları öğülmeğe lâyıktı. 68 yaşında öldü ve bir oğul, bir kız, bir zevce, köle­ ler, cariyeler ve birçok mallar bıraktı. Fikir ve mezhep itibariyle onun yerine kardeşinin oğlu T h e o p h r a s t u s geldi. Öldüğü zaman ailesine ve talebesine talimatı ihtiva eden güzel bir vasiyet bıraktı. S o k r a t hakkında deniliyor ki, bu adam kendini son derece mahrumiyet içinde yaşattı. Çalışmayı severdi, fakat maddi zevkleri ve eğlenceleri sevmezdi. Bir ev içinde değil, bir çukur (yahut kuyu) içinde ikamet ederdi. Adamın biri kendisine “çukur çökerse ne yaparsın?,, dedi. O da şu cevabı verdi: “çukur çökerse yeri çökmez,,. Şu sözü söylemek itiya­ dında id i: “bedenin dış güzelliği ruhun iç güzelliğini açığa vurur,,. Atineliler onun daima ders vermek için yakışıklı genç­ leri seçtiğini görerek onun bunlara âşık olduğunu sandılar. Kendisi, kıralı, yaşadığı sefih hayattan dolayı, şiddetle mua­ heze ettiği için kıral, oğulları Anitos ve Militos’u kışkırttı, bunlar da S o k r a t ' ı sodomizm ile itham ettiler; kıral da onu zehirle öldürdü. İlâhiyatçı aziz G r e g o r y , eserinin ikinci kıs­ mında, bu S o k r a fta n bahsederek der ki: “Sokratm güzellik


aşkı (!), her ne kadar utanıyorsam da, onun oğlanlara aşkı demek icabediyor. Fakat kendisi öğülmeğe değer şeylerde iffetini muhafaza etmiş bir adamdı (?)„. Parsis’ten sonra Arshach (Arsham) oğlu D a r i us 6 yıl hüküm sürdü. Devrinin ilk yılında henüz 20 yaşında bir genç olan büyük İ s k e n d e r taht üzerinde idi. Boyu üç arşındı ve kendisinden önce gelen hükümdarların her hangisinden daha büyüktü. Birçok memleketler fethetti ve 35 kıralı yıktı. Ordu­ gâhında 12 kerre 10 bin adam vardı. D a r i u s’un ve İ s k e n ­ d e r ' in 6 ıncı yılında ikisi K i l i k y a’daki İ s sus' ta harbe tutuştular; İ s k e n-d e r galip geldi, D a r i u s katledildi ve îranlıların devleti sona erdi.


İRANLILARIN KIRALLARI B U R A D A İRAN H Ü K Ü M D A R L A R IN D A N PUTPEREST YU N A N LILA RA G EÇ E N YED İN Cİ SERİ B A ŞL IY O R

* s k e n d e r y D a r i u s ' u öldürdükten sonra, 6 yıl hüküm sürdü. D a n y a /’ın bir tekenin gelip bir koçu öldürmesine ait

I

kehaneti gerçekleşmişti (Danyal, VIII). İ s k e n d e r , Babilonya ve İran saltanatlarına son verdikten sonra Babilonya’yı zaptetti ve l o r i p o s ( Persepolis ?), E r k o n i a ( Hurkania ?) ve M o r ia ( Medya ?) yı fethetti. Bütün büyük Asya’yı aldı ve H en d o s ( Indos) nehrini geçerek H i n d i s t a n ' ı ve Ş eb h a ( Saba?) yı istilâ etti. Darius’un kızı R u s h n a k (Roxana) ’ı zevce olarak aldı ve onun kızkardeşi Ş e b h a 'yı da birlikte götürdü. İsken­ der 12 şehir inşa etti ve H ü n l e r’in geçmesine mâni olmak için bir demir kapı yaptırdı. Kapının yüksekliği 12 ve geniş­ liği 8 arşın idi. İ s k e n d e r yahudileri aldı ve bunlar onu selâmladılar. O da Allaha kurbanlar sundu. S h a m r a l ı l a r (Samarilar) ’ın İ s k e n d e r tarafından bırakılan papaz Alexandre’ı öldürmeleri üzerine o da Mısır’dan geldi ve bunları orta­ dan kaldırarak Sham rin' de M a k e d o n y a l ı l a r ' ı yerleştirdi. İ s k e n d e r 12 yıl, 7 ay hüküm sürdükten sonra Babil’e geldiği

zaman asilzadelerinden biri, kendisini zehirle öldürdü. Büyük Boynuz kırılmıştı ve onun altından dört boynuz çıkmıştı. (Dan­ yal kitabı, VII ve VIII inci fasıllar). Bu 4 boynuz kendisin­ den sonra hüküm süren bendeleri idi. Adem’den İskender’e kadar geçen yılların sayısı, Rahip Anianus’a göre, 5069 yıldır. İ s k e n d e r ' i n zamanında tabip A n d r o m a h u s yaşıyordu. Bu zat panzehir olarak ve yılan sokmalarına karşı ilâç olarak kullanılan M e t h r o d i t o s (yani Mithridates) e yılan etini ilâve etti ve böylece yılan sokmalarından kurtulmağa imkân hâsıl oldu. İ s k e n d e r ' den sonra, bendesi Ptolemy ( Batlamyus ) 40 yıl hüküm sürdü. Kendisi L a g h o s ( Lagus ) ’un yâni A r n e b -


A a ’n ın 1 oğlu idi. İskender’den sonra bu adam ortaya çıkarak İ s k e n d e r ' in cesedini M ı s ı r ' a getirdi ve burada gömdü. Hüküm sürmeğe başladığı yılda, hile yolu ile K u d ü s ’ü zap­ tetti ve yahudileri esarete uğratarak başkâhin H u n i a ( Onias ) zamanında onları Mısır’a yerleştirdi. Ona nispetle Mı­ sır hükümdarları Batlamyuslar diye tanınmışlardır. P h i l i p A r r i d a e u s , Makedonya da ve A n t i y o c h us Suriye'de hüküm sürüyordu. S e l e u c u s N i k a t o r yani Fatih, saltanatta ortağı idi. Kilikya' da, Asya'da, Karya'da Hellespond'da Trakya'da, Paflagonya'da, Epirus'ta yedi kıral zuhur etmişti. Böylece hükümdarların sayısı 10 a vardı ve D anyal' m sözü tahakkuk etti ( fasıl VII ve VIII ). Danyal der ki : “ Canavarın 10 boynuzu vardı „ . B a 11 a m y o s ’un ( Lagus ) 13 üncü yılın­ da, yani İskender’in ölümünden 12 yıl sonra Antiochus öldü ve Seleucus tek başına Suriye’de, bütün Büyük Asya’da ve Hindistan’a kadar Babilonya’da 21 yıl hüküm sürdü. Onunla Yunanlıların yıl başı sayısı başladı ve biz Süryaniler Iskendere izafe edilmekle beraber onu kullanmaktayız. S e l e u c u s An­ takya’yı ve S e l e u c i a ’yı, L a t a k y a ’yı, A p a m e a ’yı, U rh a i ’yi ( Edessa ) ve B e r o e a ’yı, P i l a s ' ı , G e r m a n i k i ' y i ( yani Maraşı) inşa etti. A d e m ’den

S el e u c u s ' a kadar,

Eusebius’a göre 4889

yıl geçmiştir. Adem’den Seleucus’a kadar, Andronicus’a göre, 5083 yıl geçmiştir. Adem’den Seleucus’a kadar, Givargi’ye en muhteşem ulu George’a göre 5083 yıl geçmiştir. A

Adem’den Seleucus’a kadar, Africanus’a gör,e 5083 yıl geçmiştir. Adem’den Seleucus’a kadar, Edesseli 5197 yıl geçmiştir, A

Theophilus’a göre,

_

Adem’den Seleucus’a kadar, Edesseli Jacob’a göre, 5149 yıl geçmiştir. Âdem’den Seleucus’a kadar, arapların piskoposu George’a göre, 4929 yıl geçmiştir. 1

> yâni tavşan, ö . R.


Âdem’den Seleucus’a kadar, Anianus’a göre, 5180 yıl ve 10 ay geçmiştir. Yunanlı Y e t m i ş l e r bu son tarihi kabul ediyorlar. Yu­ nanlıların zamanımızda kullandıkları hesap, Edessalı T he op h i l u sun hesabına uymaktadır. 5197 yıla, S e l e u c u s ' un tam yıllarını ve ilkteşrin ile başlıyan eksik yılı tamamlamak için bir ayı ilâve edecek olursak, Adem’den başlıyarak geçen şemsî yılları ve ayları tamamlamış oluruz. O halde 5197 sene­ ye 1586 yıl ilâve edersek 6783 yıl eder. 11 aya da 1 ay ilâve edersek 12 ay olur. Yılların yekûnuna 1 yıl katmakla 6784 yıl olur. Eylülün 10’ u da eksik seneye, yani 6785 senesine ait sayabiliriz. L a g u s’tan sonra P h i l a d e l p h u s (yani kardeşini se­ ven) 38 yıl hüküm sürdü. Devrinin 5 inci yılında A n t i o c h u s S ot er, kardeşi S e l e u c u s’tan sonra Suriye'ye kâkim oldu. P h i l a d e l p h u s , devrinin 6 ncı yılında, Mısır'da, esir olan yahudileri serbest bıraktı ve başkâhin E l i A z a r a hediyeler göndererek mukaddes kitapların kopyalan ile mütercimler gön­ dermesini istedi. Baş kâhin kitapları altın mürekkebi ile yaza­ rak Yunanca ve îbraniye vâkıf 72 ilim adamı ile birlikte gönderdi. îbranilerin her kabilesinden 6 kişi seçilmişti. P h i i a ­ d e I p h u s bunları F a r o (Pharos) adasına yerleştirdi. Bunlara 36 hücre inşa etti, her iki kişi bir hücrede ikamet ediyordu. Bunlara, metinden hiçbir şey değiştirmiyerek tercümeyi yap­ malarını tavsiye etmişti. Bunlar da kitapları 72 günde tercüme ettiler ve içlerinden her iki kişinin iştiraki ile 36 nüsha vücu­ da getirdiler. Nüshalar karşılaştırılınca, hepsi de bir tek adam tarafından tercüme edilmiş gibi birbirine uygun çıktı. Hüküm­ dar da bunları İskenderiye kütüphanesine koydu. Antiochus Soter’den sonra kendisine Allah denilen An­ tiochus Suriye’de 15 yıl hüküm sürdü. Devrinin 34 üncü yılıhd a 1 P a r t l a r , yani E r m e n i l e r , M a ke do n y a l ı l ar, yani Yunanlılara karşı isyan ettiler ve ismi A r ş a k olan bir adamı hükümdar yaptılar. Bunlara, bu zamandan beri A r ş a k l 1 1ar denilmektedir. Bu sırada R o m a l ı l a r , G a l l i l e r d e n ( Gaul ahalisinden) ve Kalayalılardan (Keltler ?) 4 kere 10 bin kişiyi öl­ 1 Yani Philadelphus otuz dördüncü yılında. Ö . R.


dürdüler. Rados ile onun civarındaki bütün memleketler zelzele yüzünden o derece sarsılmıştı ki büyük heykel yıkıldı. Bunlar, ( R o m a l ı l a r ) S i r a k u z’a karşı harb açtılar ve K a f a ' yu ( Korfu y u ?) tahribettiler; S i c i l y a kendilerine tâbi oldu ve birçok î b e r y e ( yani İspanya) şehirleri onlara geçti. B a t l a m y o s P h i l a d e l p h u s’tan sonra Batlamyos Euergetes ( yani hünerli el sahibi) 26 yıl hüküm sürdü. Aynı yıl içinde S e l e u c u s K a l o n i k u s , Suriye’de 20 yıl hüküm sür­ dü, ve K a l o n i k u s , yani R a k k a ve Karkison ( Circeseum)1 şehirlerini inşa etti. Ondan sonra S e l e u c u s K r o n o s 3 yıl hüküm sürdü. Ondan sonra B ü y ü k A n t i o c h u s 36 yıl hüküm sürdü. Başkâhin Onias, mûtat olan vergiyi Mısır hükümdarı olan Firavuna vermek istemediğinden Firavun ona karşı hid­ detlendi ve yahudileri kâmilen imha etmek istedi. Bunun üze­ rine akıllı ve kuvvetli bir şahıs olan J o s e p h u s , yahudiler tarafından ona gönderildi ve ona iltifat edildi. Oda E u e r ge/es’in hiddetini yatıştırdı ve ondan bir ferman aldı; bu sıra­ dan başlıyarak Judea’daki bütün şehirlerin üzerine hâkim olan bir general gönderildi. B a t l a m y o s E u e r g e t e s’ten sonra B a t l a m y o s P h i l o p a t o r ( yani babasın seven) 17 yıl hüküm sürdü. Bu fir­ avun, yahudilere eziyet etti. Saltanatının sonlarında ıSurn/e’deki büyük A n t i o c h u s onu mağlûb etti ve Mısır’a hâkim oldu. Judia’ya da gelerek onu da fethetti. Sonra M a k k a b i l e r i n mukaddes tarihinde tarif edilen hâdiseler vuku buldu. Batlamyos P h i l o p a t o r dan sonra B al amy os E p i p h a n e s ( yani temizleyici yahut bir ihtimale göre adaleti

dağıtıcı) 21 yıl hüküm sürdü. Fakat bazı eserlerde onun 24 yıl hüküm sürdüğü anlatılıyor. Bu firavun kendi generali olan S c o p o s 'u gönderdi, o da Juda’yı ve Suriye’yi fethetti. B ü y ü k A n t i o c h u s ona karşı hareket etti ve Mısırlıları mağlub ede­ rek ellerinden bütün şehirlerini aldı. Yahudiler kendilerini A n t i o c h u s ' a süratle teslim ettiler; o da bunlari hediyeler ve­ rerek taziz etti. A n t i o c h u s askerlerin geçtiği yolları ve geçit­ leri yaptırdı, nehirler üzerinde taştan köprüler vücuda getirdi. Büyük A n t i o c h u s , devrinin 11 inci yılında Thermopylai’da 1 L ~ j 3 j .s


Romalılar tarafından mağlûbedildi ve bunlara her yıl bin talen altın vermeyi taahhüdetti ve A n t i o c h u s’un oğlu E p i p h a n o s ' u Romalılara rehine olarak verdi. Bu sıradan başlıyarak Yunanlıların saltanatı, Romalı’ların hükmüne tâbi oldu. Bu yüzden Yunanlılar ve Mısırlılar müttefik oldular ve A n t i o c h u s , B a t l a m y o s E p i p h a n e s ile yaptığı harbi durdurarak onunla bir dostluk antlaşması yaptı, Büyük A n t i ­ o c h u s , B a t l a m y o s, E p i p h a n e s’in kızı Kleopatra’yı zevce olarak aldı ve mehir olarak ona Suriye, Fenike, Samaria ve Juda’yı verdi. B a t l a m y os E p i p h a n e s' in 17 nci yılında Büyük Antiochus (deniz yolu ile?) lranlıların şahane şehri (ya­ hut payitahtı) olan Ilam’a karşı hareket etti ve orada öldü. Daniyal’in dediği gibi o, birkaç gün içinde gazaba uğramıyarak, harbe de ginniyerek mağlûp olacaktı (Daniyal, XI. 20). S e l e u c u s , Suriye’de hâkimdi. Onun mutemet vekili olan H e l i o d o r u s yahudileri insafsızca tazyik ettiği için Allahın bir darbesine uğrıyarak ıstırap çekti. B a t l a m y o s E p i p h a ­ ne s m. 21inciyılında Büyük A n t i o c h u s 1un oğlu A n t i o c h u s E p i p h a n e s Suriye’ye hâkim oldu, kendisi Romalı’larm elin­ de rehine olarak 11 yıl kalmıştı. Tahta geçer geçmez, Mısır’­ daki B a t l a m y o s a gitti. Romalı’lar onu gitmekten mennettilerse de, bu adam Juda’ya döndü ve Kudüs’e vardığı zaman Allahın mabedini yağma etti, içine Zeus’un heykelini koydu ve kâhin Eli Azar’i yakalıyarak ona kurbanlar verdirmek istedi. Kâhin işkencelere uğratılmakla beraber bunu yapmayı reddettiği için öldü. Daha sonra, $ a l o m’un karısı Ş a m o n Vy\ 7 oğlu ile birlikte Antiochus’un huzuruna getirdiler ve ilk oğlunun di­ lini ve en belli başlı uzuvlarını keserek etlerini kaynatmak için bir kazana attılar, ikinci oğlunun kafasının derisini yüz. düier. Üçüncüsünün dilini kestiler. Dördüncüsüne de aynı mu­ ameleyi yaptılar. Nihayet analarını da öldürdüler. Kudüs’te bunların hepsi şehit sayıldı. Fakat daha sonraları cesetleri A n t a k y a ' y a götürüldü. B a t l a m y o s E p i p h a n e s’ten sonra B a t l a m y o s P h i l o m e t o r ( yani annesini seven) 35 yıl hüküm sürdü. Devrinin 16 ncı yılında A n t i o c h u s E p i p h a n e s, lranlıların topraklarında Allah tarafından gelen bir darbenin sebebolduğu şiddetli bir hastalığa uğrıyarak, öldü. A n t i o c h u s A bu ’l-Farac Tarihi F- 8


E u p a t u r 2 yıl hüküm sürdü. Bu hükümdar da yahudilere karşı yapılan fena hareketleri kat kat arttırdı. Onun zama­ nında Yonathabh oğullarından Papaz S i m e on zade J o h n un oğlu M a t i t ha, M u r i r i de ikamet ediyordu ve 5 oğlu vardı. Bunlar J o h n G a d d a i, S i m o n T a rs a i, J u d a M a k h ai , E l i E z a r H a v r a n , J o n a t a n H a p o s idiler. Bunlar bir yahudinin kurban takdimi ile meşgul olduğunu görerek hiddetlendiler, onu öldürdüler ve onu kurban ver­ meye mecbur eden hâkimi de öldürerek kurbanı yok ettiler. Bu kardeşler diğer birtakım müteassıp şeriatçilerle birlikte dağa kaçtılar. A n t i o c h u s E u p a t o r hâdiseden haber alınca K u ­ d ü s 'e , 100.000 adamdan müteşekkil bir kuvvet gönderdi. Bun­ ların harb ettikleri sırada E l i E z a r H a v r a n büyük bir fil gördü ve hükümdarın bu fil üzerinde oturduğunu sandı. Onun için filin altına giderek bir kılıçla karnını yardı. Fil sarsıldı ve onun üzerine düşerek onu öldürdü. Muharebe biterek gö­ mülmek üzere ölülerin cesetleri toplandığı zaman ölülerden her birinin elbiseleri içinde altın putlardan bir kısmını buldu­ lar. Bunun üzerine J u d a Kudüs’teki kâhinlere 3.000 parça gümüş gönderdi ve ölenleri namına âyin yapılmasını ve bun­ ların ahirette şefaate nail olmalarını temin etmesini istedi. Bu sırada putperestler arasında Allah için ilk mâbet kuruldu. Hunia ( O nias) bu mâbedi Mısır’daki İ l i o s p a n t a s ( yahut H e l i o p o l i s ? ) te inşa etti ve burada yahudilerin âdetlerine göre âyin yaptı. B a t l a m y o s P h i l o m e t o r’un 18 inci yılında S e l e uc u s’un oğlu D i m e t r i u s S ot er, Suriye’de 12 yıl hüküm sürdü. Kendisi Roma’dan gelerek atalarının saltanatını ele ge­ çirdi ve A n t i o c h u s E u p a t o r ile vekili L u s i a yı öldürdü. B a t l a m y o s P h i l o m e t o r’un 20 nci yılında yahudilerin ilk hâkimi J u d a s M a k k a b u s zuhur etti ve bu andan başlıyarak 3 yıl müddetle başkâhinlik ile hükündarlık makamlarını birleştirdi. J u d a s , A n t i o c h u s’un ge.ıeralini J u d a s ' tan çı­ karmış, mâbedi tathir etmiş ve harb esnasında Demetrius’un ordu kumandanı tarafından öldürülmüştü. Daha sonra onun kardeşi J o n a t a n zuhur etti, 19 yıl başkâhinlik ile general­ liği bir arada yaptı ve büyük bir cesaretle harb etti. B a t l a m ­ y o s P h i l o m e t o r'ıın 29 uncu yılında İ s k e n d e r Suriye’de


10 yıl hüküm şürdü. Bu adam D e m e t r i u s ' u öldürdü ve Mı­ sır’a giderek bu memleketi de zaptetti. P h i l o m e t o r da ona kızı Kleopatra’yı vererek onunla sulh yaptı. H i p p o l i t o s der ki : “bu da Daniyal’in dediğine uyuyor. Çünkü Daniyal “ Ce­ nup kiralının kızı Şim al kiralına verilecek,,, demişti (Daniyal kitabı, X I. 17). T he o do r et diyor ki : " B atlamy os Epephanesin kızı Kleopatra nin Büyük Antiochus'a verilmesi ile Daniyal'in kehaneti tahakkuk etmiştir.,, Bunun doğru olması muhtemeldi. B at l a m y o s P h i l o m e t o r ' d an sonra B a t i a m y o s E ue r g e t e s II. 29 yıl hüküm sürdü. Kendisi Habhubha’nın? oğlu idi. Onun 5 inci yılında İskender’den sonra D e m e t r i u s II. Suriye’de 3 yıl hüküm sürdü. Bu E u e r g e t e s ' in 7 nci yılında J o n a t a n dan sonra başkâhin S i m o n zuhur etti ve 8 yıl ge­ nerallik de etti. Bu hükümdar, R o m a ' ya bir altın kalkan gön­ derdi ve Roma'lûdLY onunla tunçtan bir levha üzerine yazılan bir sevgi muahedesi yaptılar. Aynı zat oğlu John' u A n t i o c h u s D e m e t r i u s ordusunun kumandanı K a n d a b i s ' t karşı gön­ derdi, onu mağlûbetti ve bütün ordusunu imha etti. Böylece yahudiler vergi vermekten kurtuldular. Aynı yıl içinde M akk a b i l e r ' in ikinci tarihi sona erdi. H a b h u b h a oğlu B a t l a m y o s' un 8 inci yılında D e m e t r i u s azledildi ve onun yerine A n t i o c h u s S i d i t os Suriye’de hüküm sürdü ve K u d ü s ' e karşı harb etti. Bazı köle­ ler S i c i l ya'da. isyan ettiler. Bunlar adanın bir şehrinde mu­ hasara edildikleri zaman, aç kalmak yüzünden, biribirlerini ye­ diler. İ v a l o s ( A e o l u s ) adasında büyük bir ateş indifaı ol­ du. B a t i a m y os'un 15 inci yılında onun Eriha’da bulunan kumandanı, başkâhin S i m o n ' u öldürdü. Daha sonra H y r k a n u s adı ile tanılan J o h n zuhur etti. H y r k a n i a' ya karşı ordu topladığı için bu adı alan J o h n 26 yıl harb ile meşgul oldu. B a t l a my o s’un 17 nci yılında D e m e t r i u s saltanatına döndü ve Suriye’de 4 yıl daha hüküm sürdü. Daha sonra A n t i o c h u s A g r i t t a Suriye’ye 12 yıl hâkim oldu. Bu adam Kudüs’e geldi ve onu şiddetli mihnetlere uğrattı. H y r k a n u s , müthiş bir sıkıntı içinde olduğu için Davud’un mezarını açtı, eskiler tarafından buraya konan 3000 talen altını çıkardı, bunlardan 300 taleni A n t i o c h u s ' a . verdi, o da geri döndü ve bu sırada H y r k a n u s Şamrin’i (Samarya’yı) tahribetti.


Habhubha oğlu B a t l a m y o s E u e r g e t e s ’ ten sonra P h y s k o n adı ile de tanılan B a t l a m y o s S o t e r 17 yıl hü­ küm sürdü. 4 üncü yılında A n t i o c h u s K u d i k o s (?) Suriye’­ de 18 yıl hüküm sürdü. S o t e r’iıı on birinci yılında J o h n H y r k a n u s öldü ve J o n a t a r i m oğlu A r i s t o b u l u s zu­ hur ederek bir yıl hâkim oldu. Bu adam başına bir taç geçirdi ve hile yolu ile kardeşi A n t i g o n u s ' u öldürdü. Adı J o h n olan diğer bir kardeşi de onu öldürdü. Bu John, I v a n n i s ' tir. Kendisine A l e x a n d r e de denilir. 27 yıl hüküm sürdü ve halka zulmetti. Bu sırada B a t l a m y o s S o t e r anası Kleopatra tarafından azledildi, o da Kıbrıs adasına kaçtı. Batlamyos Soter den sonra kardeşi Batlamyos Alexandre 10 yıl hüküm sürdü. 4 üncü yılında Suriye kıralı Kuzikos (?) ’u diri diri yaktı ve bizzat kendisi Suriye’ye bir yıl hâkim oldu Daha sonra Filip Suriye’de iki yıl hüküm sürdükten sonra Kuzikos’un yakılmasına yardım edenlerden biri olmak dolayısi ile halk tarafından azledildi ve ahali Roma’nın hâkimiyetine sarıldı. Batlamyos Alexandre'\n 6 nci yılında Yunanlıların Suri­ ye ve Asya’daki hâkimiyeti sona erdi. Antakya Yunanlıların 220 yılında, Roma’ya tâbi oldu. B a t l a m y o s A l e x a n d r e’den sonra kardeşi S o t e r geri döndü ve 8 yıl hüküm sürdü. Bu S o t e r iflası tarafından kovulmak dolayısiyle gitmiş olduğu Kıbrıs’tan geri dönmüştü. Kendisi kardeşi ile dövüşmüş, onu uzaklaştırmış ve eski mev­ kiini geri almıştı. Physkon adı ile mâruf olan Soter, İskende­ riye’de ve bütün Mısır üzerinde hâkim oldu. B a t l a m y o s S o t e r den sonra oğlu B a t l a m y o s D i o n i s u s ikinci defa olarak 30 yıl hüküm sürdü. Devrinin 5 inci yılında John Alexandre öldü ve karısı olup Selina adını alan A l e x a n d r a 9 yıl hüküm sürdü. Kendisi Allahın emir­ lerine katiyetle saygı gösterir ve bunları ortadan kaldıranları cezalara uğratırdı. Fakat kendisi oğlu H y r k a n u s u başkâhin yaptığı için Yahudilerin işleri teşevvüşe uğradı ve onun diğer oğlu A r i s t o B u l l us müteessir oldu ve ikisi bu yüz­ den kavga ettiler. Birçok karışıklıklardan sonra H y r k a n u s başkâhinlikte kaldı ve A r i s t o B u l l us kıral oldu. Kısa bir zaman sonra Roma ordularının kumandanı Pompey geldi, A r i s t o B u l l u s ' u yakaladı ve zincirler içinde Roma’ya götü­


rerek kardeşi H y r k a n u s ' u hükümdar yaptı. Bu zat hüküm­ darlıkta 34 yıl kaldı ve P o m p e y in yıkmış olduğu Kudüs surlarını yeniden inşa etti. Pompey Yahudileri vergiye tâbi tutmuştu ve büyük Ermenistan, îherye ve Isaorya'yı fethetmişti. Kendisi kuvvetini fazlaca artırmış ve bu yüzden Otokrator ünvanını almıştı. Mısırdaki B a t l a m y o s D i o n i su s’un öldü­ ğü yıl, Roma’da 3 konsülün iştiraki ile konsüllük rejimi baş­ ladı. Bu 3 konsül G a i us J u l i u s , M a r k A n t oi n ve K r a s o s idiler. B a 11 a m y o s D i o n i s u s’tan sonra kızı K l e o p a t r a 23 yıl hüküm sürdü. Devrinin 3 üncü yılında Roma konsülle­ rinden biri olan Gaius Julius’u hükümdar yaptılar ve ona Sezar unvanı verildi. Çünkü anası ölüm halinde iken karnını açtılar ve onu karnından çıkardılar. Kendisi Mısır’a giderek Kleopatra’yı mevkiinde sağlamladı. Onun tahta geçtiği ayın adı

olan Kuntilis1 (temmuz) Julius' a çevrildi. J u l i us 4 yıl hüküm sürdüklen sonra öldü ve August Sezar ondan sonra 57 yıl hüküm sürdü. Devrinin altıncı yılında başkâhin H y r k a n o s Partların, yani îranlıların memleketine esir olarak götürüldü. Bu yüzden Askalan yakınındaki Apollu puthanesinin kâhini olan Herod’un oğlu Antipater’in oğlu H e r o d Roma’ya gitti, yahudiler üzerinde saltanat sahibi oldu ve 37 yıl hüküm sürdü. H y r k a n u s esaretten dönüşü üzerine H e r o d ile oğlu J o n a ­ t a n ı O g ü s ^ ’ün 11 inci yılında öldürdü ve böylece şu keha­ net tahakkuk etti: “hâkimiyet kime ait ise o gelinceye kadar asâ Judcı dan ayrıl mıyacaktır,,. Çünkü bu H e r o d ’un devrinde Kurtarıcımız ( M e s i h ) doğdu ve D a v u d ' un 7 haftası ile 62 haftası doldu. Böylece Hystaspes oğlu Darius’un 6 nci yılı ile başlayan 483 yıl tamamlandı. Bu H e r od, Roma' dan gelince yahudiler onu karşılama­ dılar, o da bunlarla harb etti, onları mağlub etti, K u d ü s 'ü n iki duvarını yıktı ve birçok yerleri tahribetti. Kâhinlik elbiselerini elinin altına aldı ve bir yıl müstesna olmak üzere başkâhini serbest bırakmadı. H y r k a n u s ' un katlinden sonra Babil'e ha­ ber göndererek H n a n a i l adlı adamı getirdi. Bu adam kâhin­ ler sınıfından değildi. Fakat onu, bir yıl müddetle başkâhinli1 Q uintilis, yani beşinci, ö . R.


ğe getirdi, sonra azletti ve H e r o d' un zevcesinin kardeşi olan H y r k a n o s oğlu A r i s t o B u H u s’u başkâhin tâyin etti ve kısa bir zaman sonra onu, kendi karısı olan kızkardeşi Mari’yi analarını ve başkâhinler ailesine mensup her kişiyi öldürdü ve H n a n a i l ' i tekrar başkâhinliğe getirdi. O g ü s t' u n 13 ün­ cü yılında, kumandan A n t o n i u s kendisine karşı isyan etti ve Mısır kraliçesi K l e o p a t r a ' y ı sevdi. O g ü s t ona karşı hareket etti ve onu mağlûp etti. O g ü s t Senato ile istişareden sonra Antonius ile dost oldu. Bunun üzerine K l e o p a t r a Yahudilerin ve Arapların diyarına hâkim olmak istediğini A n t o ­ n i u s ' a bildirdi. O da razı oldu. O g u s t bu yüzden hiddetlendi, A n t o n i u s ' a karşı tekrar hareket ederek onu mağlûpetti ve Mısır’ı fethetti. O g ü s t , K l e o p a t r a ' nin Güneş ve Ay adlı iki oğlunu alarak öldürdü. Bunun üzerine K l e o p a t r a ve A n t o n i u s kendilerini öldürdüler.


ROMA İMPARATORLARI PUTPEREST YUNANLILARDAN ROMA KIRALLINA GEÇEN VIII. SERİ BURADA BAŞLIYOR. atlamyos'lann , yani Y u n a n’lıların hâkimiyeti Mısır da da son bulunca bütün Mısır ve bütün Suriye Roma 'nin hâ­ kimiyetine geçti.

B

K l e o p a t r a’dan sonra A u gu s t u s S e z a r geldi. Mısırda hüküm sürdüğü sırada ona S e b a s t u s adı verildi ve Sekstilis1 ayının adı ağustosa çevrildi. A u g u s t u s , devrinin 18 inci yılında ordu kumandanı Ti b e r i us' u E r m e n i s t a n ' a gön­ dermiş o da burasını fethetmişti. Herod, Ş a m r i n i (Samaria ) inşa etti ve Sebastus’un şerefine ona Sebastia2 ismini verdi. Bundan başka Estraton kulesini (Turris Stratoni’i) inşa etti, ve ona Sezaria ( Kayseriye) ismini verdi3. Bundan başka Çelil de Gabalayı inşa etti. A g u s t u s ' ü n 43üncü ve Herod’un 33 üncü ve Yunanlıların 309 uncu yılının 25 ilkkânununda ve haftanın 3 üncü günü sabahında Rabbimiz I s a M e s i h İbnullah (Allahın oğlu), Davut kızı Bâkire Meryemden doğdu ve bu yıl haftanın ikinci günü başladı. Aynı yıl içinde Roma senatosu K e u r i n n o s (Cyrenius) u Yahudilerden vergi topla­ mak üzere gönderdi. Çünkü Çelil, Yehuda’ya isyan etmişti ve birçok yahudiler “Kaysere vergi vermek ve fâni kimse­ leri tanrı tanımak doğru değildir.,, diyorlardı.

Otuz yıl sonra haftanın 4üncü günü ve sonkânunun Altın­ cı günü Mesih, Yahya tarafından Erdün’de vaftiz edildi. Rab­ bimiz iki yaşında iken Yusuf ile Meryem Nasira’dan Kudüs’e gittikleri sırada Bet Lahm’e vardıkları zaman Mecusiler geldi­ ler ve onu tâzim için eğildiler. Bunlar geceleyin Mısır’a hare1 Sekstilis, yani altıncı. 6. Ö . R. 2 Nablus şehri. 6. Ö . R. 3 Burası Banyas’tır.


ket ettiler ve Herod’un ölümüne kadar orada 2 yıl kaldılar; sonra geri döndüler. Mukaddes Bâkire onu doğurduğu zaman 13 (yahut 15) yaşında idi. Öldüğü zaman 51 (yahut 63) yaşın­ da idi. Romalı hakîm Longinus Mecusilerin gelişine dair Se­ zar a mektup yazarak şu sözleri söyledi: “ Şarktan gelen h a n ­ lılar sizin saltanatınızın hududu içine girdiler ve Yahuda'da doğan bir çocuğa hediyeler getirdiler. Fakat bu çocuğun kim olduğunu ve kim in oğlu olduğunu henüz anlıyamadık.,, A u g u s t u s cevap gön­ dererek dedi k i: “Bizim orada bıraktığımız vali Herod, bu çocuğun kim olduğunu bize bildirmelidir.,, Rabbimizin doğuş yılına gelince, muharrirler (yahut tarihçiler) buna dair muhtelif sözler söylü­ yorlarsa da, bizim anlayışımıza göre bıı hâdise Yunanlıların 309 yılında vuku bu ldu 1. Yunanlıların bu yılı, haftanın ikinci günü başlamıştı. Daha başkaları başka türlü şeyler yazmakta­ dırlar. H e r o d , Bet Lahm ile etrafında doğan çocukları öldür­ müş olduğu için Allah’ın kahrına uğradı. Bu adam iki yıl şid­ detli ıztıraplara uğradı ve 70 yaşında öldü. A u g u s t u s , Herod’un oğlu Archelaus’u babasının yerine getirdi, o da 9 yıl hüküm sürdü. Fakat mecnunane bir hareket­ te bulunduğundan dolayı B h i n a n ( Vienne) şehrine sürüldü. Burası galsine ( G al) şehirlerindendi. Daha sonra A u g u s t u s dör- kişiyi vali (tetrah) olarak nasbetti. Bunların üçü yani, H e ­ r o d , A n t i p a t r e r ve F i l i p, A r c h e l a u s’un kardeşleri idi­ ler. Dördüncüsü olan Lysanius yabancı idi. Aynı yıl içinde A ug us tu s vefat etmişti. A gustus S e z a r dan sonra T i b e r i u s S e z a r 23 yıl hüküm sürdü. Devrinin 14 üncü yılında P i l a t e, Yahudilere vali olarak gönderildi ve onları idare etti. P H a t e Sezar’ın heykelini Mabede koydu ve böylece yahudiler i isyana tahrik etti. Bundan başka kâhinlerin bütün servetini şehre getirdiği su yolu için sarf etti. Bu da ikinci bir ihtilâle sebeboldu. T i b er i u s ’un 19 uncu yılında Urhai ( Edessa ) 2 kıralı A b h g a r , ismi John olan mektup taşıyan bir adamı gönderdi, o da Rabbimiz İsa’nın tasvirini bir levha üzerine yaptı ve Abgar’a götürdü. A b h g a r , H a n a n y a eli ile Rabbimize bir Bedjan’ın notu : Â lim ler rabbim iz Mesihin

Y u nan lıla rın

311 yılında

doğmuş olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bizde bu eserde bu tarih üze­ rinde duruyoruz». 2 Urfa.


mektup göndererek şu sözleri söyledi: “ Sizden büyük işler sâdır olduğunu , ilâç kullanmadan insanları kurtardığınızı haber aldım. Onun için siz ya gökyüzünden inen Allahsınız, yahut A llahın oğlusunuz. Bu yüzden bizim tarafımıza gelmek zahme­ tine katlanmanızı ve uğradığımız hastalığı tedavi etmenizi rica için bu mektubu yazıyorum. Bundan başka yahudilerin size hasedettiklerini, sizden şikâyette bulunduklarını ve size fenalık etmek istediklerini haber aldım. Benim küçük ve güzel bir şeh­ rim vardır ve burası bizim ikimize de kâfi gelir,,. Rabbimiz ona cevap vererek dedi k i : “ Beni görmeden bana inananlara ne mutlu! Sizin tarafınıza gelmeme dair yaz­ dıklarınıza gelince, ben bir hayat ve hareket yolu tutmaktayım ve ben burada bu vazifeyi ifa ile mükellefim. Ondan sonra beni gönderen zatın nezdine götürüleceğim. Fakat size hastalı­ ğınızı tedavi etmek üzere müritlerimden birini hemen gönderi­ yorum. Bu müridim size ve sizinle beraber olanlara hayat ve­ recektir „ . T i b e r i us devrinin 19 uncu yılında Kurtarıcımız ıstırap çekti, öldü, gömüldü, tekrar kalktı ve gökyüzüne yükseldi. Hamsin yortusu günü Yahudilerin kâhinleri şiddetli bir sar­ sıntıya uğradılar ve 'bunlar mâbedin içinde bir sesin şu söz­ leri söylediğini işittiler : “ Biz buradan ayrılmalıyız „ . Edesseli Ab/i gar Yahudilerin M e s i h e yaptıkları herşeye dair Tiber i u s’a yazılar yazdı ve imparator şu cevabı v e rd i: “ Ben bu yüzden P i l a t e 'yi zillet içinde azlettim ve Yahudilerden inti­ kam alacağım „ . A n t i p a t u s ( Antipatrus ) adı ile de tanılan ve çocuklar katili Herod’un oğlu olan Tetrarh Herod, Y a h ­ y a ' y ı öldürdü ve kardeşi henüz hayatta iken onun karısı olan H e r o d i a s ' a zevce olarak aldı. Kendisi H er o d i a s ile birlikte sürgüne gönderildi ve ikisi Bawinna ( W inna ? ) şehrin­ de öldürüldüler. A d e m d e n başlıyarak Kurtarıcımızın ıstıraba uğramasına kadar geçen müddet 5539 yıldır ve bu yıl haftanın birinci gü­ nü ( pazar g ü n ü ) başladı. H i p p o l y t u s ile J o h n ve M a r J a c o b ' a göre bu yılların tutarı 5550 dir. E u s e p i u s ' a göre 5232, S ü r y a n i l e r e göre 4156, A f r i c a n u s ' a göre 5532, başkalarına göre 5320 yıldır. Birçoklarının kabul ettikleri tak­ vime göre bu yılların sayısı 5509 (5519?), A n d r o n i c u s ' a


göre hâdise Yunanlıların 342 ( m. 331) senesinde muştur.

vuku bul­

T i b e r i u s S e z a r dan sonra G a i u s S e z a r 4 yıl hü­ küm sürdü. İsmi A g r i p p a olan H e r o d , A r i s t o b u l u s’un oğlu, o da çocuklar katili H e r o d ' un ve başkâhin H y r c a ­ rı u s’un kızı M a r z’nin oğlu idi. T i b e r i u s zamanında Tetr a r h H e r o d yani A n t i p a t u s (Antipatrus) aleyhinde itham­ larda bulunmak üzere Roma’ya gittiği zaman, hapse atılmıştı. Zincir içinde yaşadığı sırada G a i u s’un hükümdar olması için dua ediyordu. Bu yüzden G a i u s hüküm sürmeğe başladığı zaman F i l i p ile L u s a n i a’nın prensipliklerini ona verdi ve bu yüzden H e r o d i a s , H e r o d A n t i p a t o s'a lânet okuya­ rak onun S ez a r a gitmemek yüzünden hâkimlikten mahrum olduğunu söylemişti. "Çünkü avamdan olan A g r i p p a , hâkim olduğuna göre esasen Tetrarhlık yapan sen muhakkak ki bu makama lâyık görülürdün,, diyordu. Bu yüzden G a i u s hü­ kümdarlığa geçmek üzere Roma’ya gittiği zaman bunlara kız­ dı, onu da karısını da sürgüne gönderdi ve ikisi de orada öldü­ ler. A g r i p p a hükümdarlığının ilk yılında M e s i h i ' n kardeşi olan James’i değil, fakat Zabhdai ( Zebee) oğlu James’i öl­ dürmüştü. P a u l ondan bahseder (I cor. XV. 7). Bu adam Agrippa’nın kılıcı ile değil, fakat bir mantar ağacı üzerinde şehitliğe erdi.

Bu sırada Mısır hâkimi F e l i x göndrildi ve 7 yıl Yahudilere eziyet etti. Bu yüzden, ona karşı gelmek için, G a i u s’a elçiler gönderildi. Bunlar dirayetli bir adam olan J o s e p h u s ve İbrani filosof olan İskenderiyeli P h i l o idiler. G a i u s , dev­ rinin 4 üncü yılında Suriye nazırı P a t r o n u s’a, heykelinin Mâbede ve Yahudilerin sinagoglarına konmasını emretti. Böy­ lece D a n i y a /’in mukaddes yere mülevves işaretlerin kona­ cağına dair olan kehaneti tahakkuk etti ( Daniyal XI. 31). A g r i p p a kendi saltanatında üç yıl hüküm sürdükten sonra Gaius Kayseriye ye geldi ve Sezar’m hayatını temsil eden ti­ yatrolarla bir bayram yaptı. Tiyatro oyunlarının ikinci gününde gümüşten tellerle işlenmiş bir elbise giydi ve gün doğduğu sırada sahneye geldi. Güneşin ilk ışıkları sırmalara aksedince harikulâde bir surette parıldadı ve bunun üzerine taraftarları kendisine İlâh dediler. Bu adam bunları bu şekilde hareketten


alıkoymadığı için bir darbeye uğradı ve 5 gün sonra hayatı sona erdi. S e z a r G a i u s ' tan sonra Sezar C l a u d i u s 14 yıl hüküm sürdü. Onun devrinde hamursuz bayramında Kudüs’te bir ihtilâl oldu. Ahali mâbedin kapılarında kesif kütleler halinde toplanmış oldukları sırada 30.000 yahudi biribirini çiğneyerek öldüler. Bütün dünya memleketlerinde büyük bir kıtlık oldu, A g h a h h o s (Agabus) ’un Praxis kitabındaki kehaneti tahakkuk etti (Âmal XI. 28, XXI. 10). Antakya daki müritler nispeten bolluk içinde oldukları için mallarını taksim ettiler ve Kudüs'­ teki fakirlere hediyeler gönderdiler. Dirayetli bir adam olan P h i l o y Roma' da vaiz ile meşgul olduğu sırada resul P et e r i gördü ve rabbimize inanan müritler hakkında yazılar yazdı. Bu müritler bu dünyaya ait mallardan ve tasalardan kendile­ rini azadetmişlerdi. Bunların biri de gün batmadan yemek ye­ miyordu. Bunlar, hikmet peşinde koşmağı aydınlığa, fakat cis­ me ait zarurî işlerle meşgul olmayı karanlığa benzetiyorlardı, içlerinden bazıları günaşırı yemek yiyorlardı, bazıları üç günde bir öğünle iktifa ediyorlardı, daha başkaları da 6 veya 7 günde bir öğün yemek yiyorlardı. Bu sırada sahte bir peygamber olan bir Mısırlı, Yehuda’ya geldi ve 30.000 adamı yoldan saptırdı. Bunları çöle götüren bu adam daha sonra Zeytin dağına getirdi ve Kudüs’ü zaptet­ mek istedi. Bunun üzerine F e l i x geldi, muharebe oldu, Mısırlı kaçtı ve kuvvetleri perişan oldu. Bu yüzden Chiliarch, Paul’a “sen o Mısırlı değilmisin ?„ demişti (Amal XXI. 38). S e z a r C l a u d i u s’tan sonra S e z a r N e r o n 14 yıl hüküm sürdü. N e r o n , F e s t u s ' u gönderdi ve Felix’i azletti. Bu Sezar hıristiyanları tazyik eden ilk kimse idi. P e t e r ve P a u l , Roma’da onun tazyiklerine uğradılar ve şehitlik ta­ cını giydiler. N e r o n'nun 13 üncü yılında Yahudiler isyan ettiler, N er on da onlara karşı V e s p a s i a n ile oğlu T i tu s'u gön­ derdi. T i t us bir yıl içinde ve haziran ayında Yotopata ( lotopata) şehrini zaptetti; çünkü yahudi ordusunun kumandanı olan kâhin M a t t a i oğlu, muharrir J o s e p h u s ' un burada bu­ lunduğunu haber almıştı. Kendisi yakalandığı zaman Ne r o’nun ölümüne ve ondan sonra kimin hüküm süreceğine dair keha­ netlerde bulundu. Bu yüzden Ti t us onu öldürmedi. Bu J o-


göre hâdise Yunanlıların 342 ( m. 331) senesinde vuku bul­ muştur. T i b e r i u s S e z a r dan sonra G a i u s S e z a r 4 yıl hü­ küm sürdü. İsmi A g r i p p a olan H e r o d , A r i s t o b u l u s’un oğlu, o da çocuklar katili H e r o d ' un ve başkâhin H y r c a ­ rı u s’un kızı M a r ı nin oğlu idi. T i b e r i u s zamanında Tetr a r h H e r o d yani A n t i p a t u s (Antipatrus) aleyhinde itham­ larda bulunmak üzere Roma’ya gittiği zaman, hapse atılmıştı. Zincir içinde yaşadığı sırada G a i u s’un hükümdar olması için dua ediyordu. Bu yüzden G a i u s hüküm sürmeğe başladığı zaman F i l i p ile L u s a n i a’nın prensipliklerini ona verdi ve bu yüzden H e r o d i a s , H e r o d A n t i p a t o s ' a lânet okuya­ rak onun S e z a r a gitmemek yüzünden hâkimlikten mahrum olduğunu söylemişti. “Çünkü avamdan olan A g r i p p a , hâkim olduğuna göre esasen Tetrarhlık yapan sen muhakkak ki bu makama lâyık görülürdün,, diyordu. Bu yüzden G a i u s hü­ kümdarlığa geçmek üzere Roma’ya gittiği zaman bunlara kız­ dı, onu da karısını da sürgüne gönderdi ve ikisi de orada öldü­ ler. A g r i p p a hükümdarlığının ilk yılında M e s i h i ’n kardeşi olan James’i değil, fakat Zabhdai ( Zebee) oğlu James’i öl­ dürmüştü. P a u l ondan bahseder (1 cor. XV. 7). Bu adam Agrippa’nm kılıcı ile değil, fakat bir mantar ağacı üzerinde şehitliğe erdi.

Bu sırada Mısır hâkimi F e l i x göndrildi ve 7 yıl Yahudilere eziyet etti. Bu yüzden, ona karşı gelmek için, G a i u s’a elçiler gönderildi. Bunlar dirayetli bir adam olan J o s e p h u s ve İbrani filosof olan İskenderiyeli P h i l o idiler. G a i u s , dev­ rinin 4 üncü yılında Suriye nazırı P a t r o n u s’a, heykelinin Mâbede ve Yahudilerin sinagoglarına konmasını emretti. Böy­ lece D a n i y a /’in mukaddes yere mülevves işaretlerin kona­ cağına dair olan kehaneti tahakkuk etti ( Daniyal XI. 31). A g r i p p a kendi saltanatında üç yıl hüküm sürdükten sonra Gaius Kayseriye'ye geldi ve Sezar’m hayatını temsil eden ti­ yatrolarla bir bayram yaptı. Tiyatro oyunlarının ikinci gününde gümüşten tellerle işlenmiş bir’ elbise giydi ve gün doğduğu sırada sahneye geldi. Güneşin ilk ışıkları sırmalara aksedince harikulâde bir surette parıldadı ve bunun üzerine taraftarları kendisine İlâh dediler. Bu adam bunları bu şekilde hareketten


alıkoymadığı için bir darbeye uğradı ve 5 gün sonra hayatı sona erdi. S e z a r G a i u s’tan sonra Sezar C l a u d i u s 14 yıl hüküm sürdü. Onun devrinde hamursuz bayramında Kudüs’te bir ihtilâl oldu. Ahali mâbedin kapılarında kesif kütleler halinde toplanmış oldukları sırada 30.000 yahudi biribirini çiğneyerek öldüler. Bütün dünya memleketlerinde büyük bir kıtlık oldu, A g h a b h o s (Agabus) ’un Praxis kitabındaki kehaneti tahakkuk etti (Âmal XI. 28, XXI. 10). Antakya'daki müritler nispeten bolluk içinde oldukları için mallarını taksim ettiler ve Kudüs'­ teki fakirlere hediyeler gönderdiler. Dirayetli bir adam olan P h i l o , Roma'da vaiz ile meşgul olduğu sırada resul P et e r i gördü ve rabbimize inanan müritler hakkında yazılar yazdı. Bu müritler bu dünyaya ait mallardan ve tasalardan kendile­ rini azadetmişlerdi. Bunların biri de gün batmadan yemek ye­ miyordu. Bunlar, hikmet peşinde koşmağı aydınlığa, fakat cis­ me ait zarurî işlerle meşgul olmayı karanlığa benzetiyorlardı. İçlerinden bazıları günaşırı yemek yiyorlardı, bazıları üç günde bir öğünle iktifa ediyorlardı, daha başkaları da 6 veya 7 günde bir öğün yemek yiyorlardı. Bu sırada sahte bir peygamber olan bir Mısırlı, Yehuda’ya geldi ve 30.000 adamı yoldan saptırdı. Bunları çöle götüren bu adam daha sonra Zeytin dağına getirdi ve Kudüs’ü zaptet­ mek istedi. Bunun üzerine F e l i x geldi, muharebe oldu, Mısırlı kaçtı ve kuvvetleri perişan oldu. Bu yüzden Chiliarch, Paui’a “sen o Mısırlı değilmisin ?„ demişti (Amal XXI. 38). S e z a r C l a u d i u s ' tan sonra S e z a r N e r o n 14 yıl hüküm sürdü. N e r o n , F e s t u s ' u gönderdi ve Felix’i azletti. Bu Sezar hıristiyanları tazyik eden ilk kimse idi. P e t e r ve P a u l , Roma’da onun tazyiklerine uğradılar ve şehitlik ta­ cını giydiler. N er o n’nun 13 üncü yılında Yahudiler isyan ettiler, N er on da onlara karşı V e s p a s i a n ile oğlu T i t u s’u gön­ derdi. T i t us bir yıl içinde ve haziran ayında Yotopata ( îotopata) şehrini zaptetti; çünkü yahudi ordusunun kumandanı olan kâhin M a t t a i oğlu, muharrir J o s e p h u s ' u n burada bu­ lunduğunu haber almıştı. Kendisi yakalandığı zaman A^ero’nun ölümüne ve ondan sonra kimin hüküm süreceğine dair keha­ netlerde bulundu. Bu yüzden Ti t us onu öldürmedi. Bu J o-


s e p h u s , K a y a f a ( Caiophas) denilen zat değildi. Çünkü K ay a f a y â d a J o s e p h ı ı s denilir. Bu hâdiselerden sonra Romalılar Kudüs'ü çevirdiler. Ve sp a s i a n m Kudüs'e karşı harb ile meşgul olduğu sırada Neron’nun ölüm haberi ile üç ay duran zâlim Otho’nun ve sekiz ay duran zalim V i t a l l i a n u s’un ölüm haberleri geldi. Ro­ malılar bu sonuncuyu şehrin ortasında öldürmüşlerdir V e s p a ­ sı a n ile birlikte bulunan Romalı askerler onu hükümdar ilân ettiler. O da Kudüs'e karşı muharebeyi İskenderiye'ye giden oğlu T i tu s' a bıraktı, sonra deniz yolu ile Roma’ya gitti. Neron dan sonra S e z a r Ve s p a s i a n 10 yıl hüküm sürdü. Kapitolium’u inşa eden bu zattır. İskenderiye’deki 125 adım boyundaki feneri de inşa etti. Oğlu T i t us ise Yunan­ lıların 382 (m. 71) yılının nisan ayının 14 üncü günü Kudüs'e karşı ordugâhını kurdu ve şehri eylülün 8 inci günü zaptederek V e s p a s i a n devrinin ikinci yılında şehri kâmilen tahribetti. Ti t us, ağustos ayının 10 uncu günü şehrin zaptından evvel Mâbedi yaktı. Zedekkiah zamanında da Mâbet aynı günde yakılmıştı. A d e m ' d e n Mâbedin bu katî yıkılışına ka­ dar 5437 yıl geçmiştir. Başkalarına göre yılların sayısı 5203 tür. Mâbedin inşasından harap olmasına kadar 1095 yıl ve M e s i h ’in salbinden itibaren 40 yıl geçmiş bulunuyordu. Baş­ kalarına göre A d e m d e n beri geçen yılların sayısı 5585 ve İs a 'n ın salbinden beri geçen yılların sayısı 33 yıldır ve hâdise Yunanlıların 323 senesinde vuku bulmuştu 1. Şayet J o s e p h u s ' un dediği gibi hamursuz nisanın 12 sine ve Isa’nın mezardan kalkışı 15 ine tesadüf etti ise Yunanlıların yılı 381 olmak icabeder. O zaman, ne kadar çok insanlar helâk olmuştu ! Bu Josephus der k i : “ Hamursuz gü­ nünde 250.000 koç ve her koç ile beraber 20 adam bir araya getirilmiş ve bu adamların hepsi temizlik merasiminden geç­ mişlerdi. Çünkü temiz olmıyanlar ve üzerinde kan bulunanlar ve çocuklar hamursuz yemezlerdi. Harbde 60.000 adam öldü­ rülmüştü, bir milyon 100 bin kişi açlıktan ölmüştüler. Yüzbin kişi esir olarak satıldılar ve geride kalanlar süfli hizmetler için dağıtıldılar, işte Kudüs'te Yahudilerin başına gelen korkunç fe1 Bedjan, bu rakam ların yanlış olduğunu söyliyerek bunları kabul etmiyor ve doğrusunun 373 veya 383 yıl olması icabettiğini söyliyor.


R O M A İM P A R A T O R L A R I

125

lâket bu idi. Şehrin içinde vuku bulan büyük felâketler ve Yahudilerin esaret içinde çektikleri eziyetler J o s e p h u s tara­ fından mufassalca bir surette tarif olunmaktadır. Bu küçük eser bunları tekrarlıyamaz. V e s p a s i a n ’dan sonra oğlu T i t us, iki yıl hüküm sürdü ve Senato bu adamın ilâh olduğunu ilân etti. O da bunu kabul ettiği için ansızın öldü. Sezar T i t us ’tan sonra kardeşi D o m i t i a n 16 yıl hü­ küm sürdü. Bu imparator Kaldiyalıları ve filosofları 1 R o m a ­ dan kovdu, şehirde üzüm çubukları dikilmemesini emretti ve erkeklerin kısırlaştırılmasını menetti. Rahibe ve bakire Cornelia iffetsizlikle itham olunmuş ve diri diri yakılmıştı. M e s i h ' i n İncili süratle yayılmakta olduğundan filosof Patropilos ( Patrophilus ) üstadı U r s i n o s 'a şu sözleri söyledi : “ Atina’daki hakimlerin reisi T h e o d o r ve İskenderiyeli filosof A f r i c a n u s ve Badu’lu ( Bardu ? ) M a r t i n u s ile daha başkaları salbedilmiş bir adama tapınıyorlar. Buna mukabil servetler kazanmıyorlarsa da, sözleri ve hareketleri bakımlarından kuv­ vetlidirler „ . O da şu cevabı verdi: “ Evet, ilâhlar ile kâhin­ ler dahi onun müridi oluyorlar. Müritlerinin günah işlemek gibi menfur hareketlerden sakınmaları, itikatlarının en iyi itikat olduğunu gösteriyor „ . D o m i t i a n bu sözleri işitince hayret etti ve tazyiklere son verdi. Bu sırada P i i a r e ( P h i l a r i u s , yani A p u l l o n i u s ) tılsımlar ( yani sihirbazlıklar ) gösterdi ve cinler vasıtası ile birçok işler yaptı. Bu adam diyordu k i : “ Meryem’in oğlu bana üstün geldi, bana yazıklar olsun „. S e z a r D o m i t i a n ’dan sonra S e z a r N e r v a bir yıl hüküm sürdü, sonra hastalandı, vücudu çürüdü ve S a l l u s t un bahçesinde öldü. S e z a r N e r v a ’dan sonra Sezar Trajan 19 yıl hüküm sürdü ve hıristiyanları tazyika başladı. Ve bu sırada Kudüslü C l e o p h a s oğlu S i m o n , resul J o h n , Antakyalı * gnat i u s şehitlik tacını giydiler. Eparh P l i n i u s S e c u n d u s birçok hıristiyanları öldürdü. Kendisi bunların çok olduğunu görerek son derece tasalandı ve Tr a j a n a yazdığı mektupta ^M üneccim leri, falcıları, taliha bakanları vesaireyi Romadan kovdu» Muhtasar-ül-düvel 118. Ö .R .


hıristiyanlara atfolunabilecek biricik kabahat bunların putlara kurban sunmalarından ibarettir. Bunlar zinadan, kan dökmek­ ten ve çirkin her hereketten nefret ediyorlar.,, diyordu. Sezar bunları öğrendikten sonra hıristiyanları aramamayı, fakat iç­ lerinden biri ele geçince kurban sununcaya kadar aleyhinde takibat yapılmasını emretti. T r a j a n ı n 10 uncu yılında tabip G a l e n doğdu. T r a j a n devrinin sonunda  jrim ’taki Yahudiler Salomoni (Salamina) şehrini yıktılar ve buradaki Rumları kestiler. Libya'daki Yahudiler burada bulunan Rum ları isyana teşvik et­ tiler. Siranika’daki Yahudiler de aynı şekilde hareket ettiler. 7e6’deki (Thebaid?), İskenderiye'deki ve Bet Nahrin (Mezopo­ tamya’daki) Yahudiler de aynı şekilde hareket ettiler. Mısır’daki yahudiler isyan ederek ismi L u m p i s olan kendilerinden bir adamı kıral yaptılar. O da yahudileri idare ederek Yehuda’ya geldi. Yahudiler her yerde galip geliyorlardı. Gnostikler bid’atinin yani yılana tapanların reisi B as i l i d e s bu sırada şöh­ ret kazanmıştı.1 S e z a r Tr a j a n dan sonra H a d r i a n S e z a r 12 yıl hü­ küm sürdü. Bu hükümdar borç yüzünden hapsi kaldırdı, birçok milletleri bir sürü vergilerden affetti ve şehirlere ait borçları kaydeden vesikaları yaktırdı. H a d r i a n ı n 4 üncü yılında Edessa'nin hâkimiyeti son buldu ve burada her yerde olduğu gibi hâkimlır işleri idare ettiler. İmparator devrinin beşinci yı­ lında Pisos (Kepisos) nehrini Alosina’ya uzattı; nehir üzerinde bir köprü kurdurdu ve Atine’de kışladı. Onun devrinde M a g i s t i kitabını yazan ve ona S y n t a x i s ismini veren heyet âlimi C l a u d i u s B a t l a m y os şöhret kazandı. Tabip Galen tıp öğrenmekle ve öğretmekle, sakit filosof S e c u n d u s şöhret kazandılar. H a d r i a n bu filo­ sofun sükûtiliğini hayretle karşılıyarak sükûtuna son vermek istedi; fakat Secundus Ölümüne kadar sükûtunu muhafazaetti. ismi K e v k e b e o ğ l u olan bir yahudi Yehuda’da isyan etti. Kendisine karşı gelenleri kaldırıyor ve öldürüyordu, impa­ rator, Yahudileri, asker göndererek imha etti ve Kudüs’ü temamen ortadan kaldırdı. Burada Helias Hadrianus isminde bir 1 »Bu adam diyordu ki : yılan H av v a’ya, Âdem le tenasülü ilham etti. Yoksa insanlar tenasül etmezlerdi. O nun için yılana hürmet gerektir» Muhtasar-ül-düvel 120. Ö.R.


R O M A İM P A R A T O R L A R I

127

şehir kurularak yabancıları buraya yerleştirdiler. Yahudilerin gözleri bağlanmış ve onların uzaktan dahi bu şehre bakma­ larını yasak eden bir kanun çıkarılmıştı. Hıristiyan filosoflarından K u r to s ( Quadratus ? j ve Atineli A r i s t i d e s hıristiyan­ ların itikatlarını müdafaa eden eseri yazdılar. Vali S a y r a i n o s (Serenus) imparatora bir name yazarak “bunları yalnız hıris­ tiyan oldukları için öldürmek doğru değildir. Başka bir suç işlemiş olmaları da icabeder,, dedi. İmparator da, “bunları mahkûm ettirmeği icabettiren bir sebep olmadıkça öldürülmemeleri lâzım gelir,, cevabını verdi. Bu imparatorun devrinde N i c e a’da ilk konsey toplandı. Toplananlar 43 piskopos idi. Bunlar teslisi bir şahısta toplıyan S a b e l l i u s u1 ve rabbimızin kendisine gökyüzünden bir beden getirdiğini söyliyen V al a n t i n u s a aforozladılar. S e z a r H a d r i a n’dan sonra Titus A n t o n i n u s geldi. Kendisine E u s e p i u s denilirdi. "Dürüst,, ve memleket babasın lâkapları ile tanılırdı. Kendisi ile oğulları 22 yıl hüküm sürdü­ ler. Bu imparator hıristiyanların tazyik edilmemelerini emretti. Onun devrinde G a l e n şöhret buldu. Bazılarının zannettiği gibi onun M e s i h a muasır olmadığı G a l e r i in sözlerinden anlaşılı­ yor. Çünkü yaralardan bahseden kitabının birinci faslında şu sözleri söyler: “yaralardan bahseden ilk kitabı Roma ya ilk defa gittiğim zaman telif ettim,,. Sonra Eflâtun’un Pedon (Phaedo) adlı eserinden bahsederken şu sözleri söyler: “Nasrani adım taşıyan ve dinlerini İlâhî ilham ile mucizelere istinadettiren adamları gördük. Bunlar hakikaten filosof olan kimse­ lerden geri değildirler. Çünkü temizliği (yahut iffeti) severler. Daima oruç tutarlar, yanlış hareketlerden sakınmak için büyük gayret gösterirler. İçlerinde bütün hayatında behimî münasebet­ lerde bulunmıyan kimseler vardır. Bu yaşayış rehbaniyet yaşa­ yışıdır ve rabbimizin miracından sonra 100 yıl zarfında şöhret kazanmıştır.,, I s a nın urucundan G a l e r i in ölümüne kadar geçen yıllar kronografi muharrirlerinin en muteber kavline göre 160 yıldır. 1 Bu adam üç uknum hakkında «bunlar varlık, hikmet ve hayattır. Bu m ânalar A lla h ın zatına katılan m ânalar değildir, itib arî sıfatlardır» diyordu. Muhtasar 128. ö . R.


Bu G a l e n , Bergamus ( Bergama) şehrinden gelmişti. Tababet sanatı hakkında birçok eserler yazmıştır ve bunlar­ dan 100 kadar eser mevcuttur. G a l e n , H i p o k r a f ı n terk edi­ len ( yahut köhneleşen) tedavi usulünü ihya etti. Kendisine rabbimiz Mesihin yaptığı büyük hareketlerden ve tedavilerden bahsolunduğu zaman, “onun bu işleri İlâhi bir kuvvet vasıtası ile yapmakta olduğundan şüphe etmiyorum,, demiş, sonra şu suali sormuştu: “onun müritlerinden bir kimşe kaldı mı ?„ ve şu cevabı almıştı: “onun müritleri Kudüs'te bulunurlar,,. G a l e n de buna karşı Kudüs’e gitmek üzere hareket etti. Fakat S i c i l y a ' ya vardığı zaman 88 yaşında olduğu halde vefat etti. Galen meslek hayatının başlangıcında tabip E l y a n u s ( Aelianus )’un tilmiz idi. Bu zat Antakya'da veba kopması üzerine Tiryak alarak buraya gitti ve bunu halka içirdi. Bunu, hastalığa tutulduktan sonra içenlerin bazıları iyileştiler; bazıla­ rı da öldüler. Fakat hastalığa tutulmadan evvel bu ilâcı içen­ lerin hepsi kurtuldular. C l a u d i u s B a t l a m y o s, heyet ilmine dair birçok ki­ taplar yazdı. Bunların en meşhuru: Büyük Syntaxis kitabı, Coğ­ rafya kitabı, Meyvalar kitabı ve dört kısımdan müteşekkil Ast­ roloji kitabı. Kendisi gökyüzünün benzeri olan ilk tunç küre­ yi yapmıştı. Bu sırada Afrodisitli Alexandre şöhret bulmuş ve Aristo’nun kitaplarını tercüme etmişti. Onun tercümeleri Yunan­ lılar arasında büyük şöhret kazandığı gibi, hâlâ Süryanilerin ve Arapların ellerinde bulunmaktadır. Ona ve G a l e n ' e birçok münakaşalar, müzakereler ve araştırmalar atfolunmaktadır. Ken­ disi G a l en'e “katır kafalı,, adını vermişti. Sebebi, münakaşa ve müzakerelerde son derece inatçı davranması idi. İskenderi­ yeli hendese âlimi T h e o n da bu sırada yaşıyordu. Bu zat hemen hemen bütün dünyada şöhret kazanmış olan bazı kitap­ ların müellifidir. Yıldızların hareketlerini tarassut için yazdığı Zatul H alk adlı eseri bu işi tekemmül ettirmiştir. Diğer bir eseri Kanun kitabıdır. Müellif bu eserde her 80 yılda bir de­ rece değişen rasatlarını tesbit eder. Batlamyos bunu imkân­ sız saymıştı. Fakat onun bu eserdeki hesapları rasat aletleri ile vapılan hesaplara uygun çıkmaktadır. Theon, İsagoge kita­ bına yani B a t l a m y o s u n S y n t a x i s ’ına bir methal yazmış­ tır.


S e z a r T i t u s A n t o n i n u s ’tan sonra S e z a r M a r c u s A u r e l i as ve oğullan 19 sene hüküm sürdüler. Devrinin baş­ larında Partlar kıralı W a l g a s h, Romalıların birçok vilâyetlerini harabetti ve M a rc A u r e l i u ş A n t o n i n u s ve L u c i u s ’ıra oğullan gittiler ve Partları itaate mecbur ettiler. Romalılar, Germanlara ve Kwarao (Kodaye?)’lara karşı harb açtılar. Sarmatyalılarla ve Dakaslarla da dövüştüler. L u c i u s muzaffer oldu, kendisine Otokratör denildi ve 9 sene sonra öldü. Bu­ nun üzerine kardeşi, Antoninus oğlu C o m m o d u s ' u saltanat ortağı yaptı. A n t o n i n u s , Pannonia’da hasta düştü ve öl­ dü. Oğlu C o m m o d u s 13 yıl hüküm sürdükten sonra V e s t i l i a n u s ’un evinde boğuldu. Capituliom’un üzerine yıldı­ rım düştü, kütüphaneyi, sarayı ve Bâkireler Evini yaktı. S e z a r M a r c ile oğullarından sonra Pe r t i n a x 6 ay hüküm sürdü ve öldürüldü. Sezar P er t i n a x ’tan sonra S e z a r S e v e r i a n u s 18 yıl hüküm sürdü. Devrinin ilk yılında Yahudiler ile Samaritliler arasında şiddetli harb oldu, imparator, devrinin 9 uncu yılından ömrünün sonuna kadar hıristiyanları şiddetle ve sü­ rekli bir surette tazyik etti. Bunların birçoğu şehitlik tacını giydiler, imparator, garp ve şimaldeki dağların eteklerinde yaşıyan ve sınırlarındaki Romalıları son derece rahatsız eden bar­ bar bir millete karşı hareketi sırasında öldü. Bazı yazmalarda onun öldürüldüğü söylenmektedir.

Sezar S e v e r i a n u s ' l & n sonra oğlu Sezar A n t o n i n v 4 (7 ? ) yıl hüküm sürdü. Bu imparator dinleri yüzünden sü­ rülenlere karşı, sürgün emrini kaldırdı. Kendisi Bet Nahrin (Mezopotamya)’da, Harran ile Edessa arasında öldürülmüştü. Sezar A n t o n i n u s ’tan sonra Sezar M a c r i n u s bir yıl hüküm sürdü ve bu yıl içinde îpastia ( Hephaistia ) sirkleri yandı ve imparatorun kendisi Arkelais (Archelais) de maktul düştü. Sezar M a c r i n u s ’tan sonra Alyogala’li ( Alyogabala ? ) Sezar A n t o n i n u s 4 yıl hüküm sürdü. Onun devrinde Filis­ tin’deki Nikopolis yani Emmaus inşa edildi. Burası Kronograf J u l i u s A f r i c a n u s ’un binası üzerinde idi. Sezar A n t o n i n u s ’tan sonra Marna oğlu Sezar A l e xa n d r e 13 yıl hüküm sürdü. Bu Marna, Mesihe inanırdı ve hıristiyanlara çok yardım ederdi. Yunanlıların 542 yılına müA b u ’l

-

Farac Tarihi , F- 9


sadif devrinin 3 üncü yılında P a b a k oğlu A r d a ş i r İran’da hüküm sürüyordu ve İranlıların S as a n oğullan adını taşıyan hanedanı başlamış ve bu hanedan Arap saltanatı vücut bu­ lup ona son verinceye kadar 418 yıl devam etmişti. Sezar A l e x a n d r e ’ den sonra M a x i m i n u s 3 yıl hüküm sürdü. Bu imparator selefine karşı olan düşmanlığı yü­ zünden hıristiyanlara karşı tazyiklere başladı ve Mezopotam­ ya’ya gönderilen S e r g i us ve B a c c h u s ile piskopos Cyprian ve daha birçokları şehitlik tacını giydiler. Bu vaziyet M a x i m i n u s ’un Kwena ( Aquileia ? ) da katlolunmasma kadar devam etti. Sezar M a x i m i n u s ’tan sonra Sezar G o r d i a n u s 6 yıl hüküm sürdü ve İran hududu üzerinde maktul düştü. M â ­ n i ( Manes ) onun günlerinde doğmuştu. Sezar G o r d i a n u s ' tan sonra Sezar P h i l i p 7 yıl hüküm sürdü. Hıristiyanlara karşı yapılan tazyikler onun devrinde durduruldu. Devrinin ilk yılında A r d a ş i r oğlu Ş a p u r , İranlılar üzerinde 31 yıl hüküm sürdü. Onun devrinde Roma’nın inşasından beri 1000 yıl tamamlandı. 1000 inci yıl bay­ ramının kutlanması sırasında büyük sirkte hayvanlar kurban edildi ve geceleri askerî mahiyette oyunlar oynandı. Üç gün herkes uyanık kaldı ve 40 atlet ( yahut kahraman ), eskiden Roma’da yapıldığı gibi, koşular yaptılar. Pompey tiyatrosu ile Akatostolon, yani altı sütunlu bina yanmıştı. Philip, Dakyos ( Oecius ) tarafından öldürülmüştü. Sezar P hilip’ten sonra Sezar D e c i u s bir yıl hüküm sürdü. Bu imparator hıristiyanları şiddetle tazyik etti. Onun devrinde Efesli yedi genç kaçtılar ve bir mağarada gizlendiler. Birçok hıristiyaalar D e c i u s’taa korkmak dolayısiyle Mesihi inkâr ettiler. İmparatorun katlolunması ve hiddetin yatışması üzeri­ ne irtidat edenler Roma’ya geldiler ve eski dinlerine döndüler. Fakat N a b h a t i s (Novatus ?) şu sözü söylemek itiyadında idi : “affedilmek yok.,, Ona Katharolar'm, yani temiz kalanların reisi deniliyordu. Sezar D e c i u s’tan sonrâ G a l l u s ve V o l u s i a n u s namındaki sezarlar 2 yıl hüküm sürdüler ve Flaminia yolunda maktul düştüler. Bu sırada dünyada öldürücü bir hastalık başgösterdi ve bilhassa Mısır’da tahribat yaptı.


G a l i us ve V o l u s i a n u s adlı sezarlardan sonra Val er i a n u s ve G a l l i n u s adlı sezarlar 15 yıl hüküm sürdüler ve hıristiyanları tazyik ettiler. İran hükümdarı A r d a ş i r oğlu Ş a p u r , Suriye’yi, Kilikya’yı, Kappadocia’yı tahribetti. Gotlar, Mabhyanos (Mabios?, Tuna) nehrini aştılar ve valilerin bir­ çoklarını esir ederek götürdüler. V a l e r i a n u s, İran’a götü­ rülmüş olduğu için G a l l i n u s hıristiyanlara rahat yüzü gösterdi. Sezar G a l l i n u s 1tan sonra Sezar C l a u d i u s 2 yıl hü­ küm sürdü. Bu sırada Brakyon, İskenderiye’de mahpus bulu­ nuyordu. Harbin tazyiki altında kalan C l a u d i u s , Sermyon (Sermion)’da öldü ve gökyüzünde taca benzer bir şey gö­ rüldü. Sezar C l a u d i u s’tan sonra A u r e l i a n Sezar 6 yıl hüküm sürdü. Devrinin ilk yılında Palmiralıları mağlubetti ve Gallileri fethetti. Onun devrinde M â n i şöhret kazandı. A u r e l ia n, kızkardeşini Şapur’a vererek onunla barış yaptı. Ş a p u r , İran’da kendisi için İstanbul’a benziyen bir şehir vücuda getirdi. İsmi, Gundi Şapur idi ve Romalı karısını burada yerleştirdi. Bu ka­ dınla birlikte mümtaz Yunan tabipleri gelmişlerdi ve bunlar Hippocrates’in tedavi usulünü şarka tanıtmışlardı. Bu sırada büyük Sür­ yani tabipler de bulunuyordu. Riş Ayn’lı 5 e r g i us felsefe ve tıp eserlerini Yunancadan Süryanca’ya tercüme edenlerin birincisi idi. Amidli A t a n o s (Athanisius?) P h i l a g r i u s ve iyiliği malûm olan rahip Simon, piskopos G r e g o r i v e patrik T h e o d o s i u s ve muazzam bir şahsiyet olan İ s h a k oğlu H ü n e y n bu ta­ bipler arasında idiler. Bunların halefi olan ve bugüne kadar gelen tabipıer vardır ve hepsi de Süryanidirler. Papaz A a r o n süryanî değildi, fakat İskenderiye’li Ghosios (Gosius) onun eserini yunancadan Süryancaya tercüme etti. Sezar A u r e l i a n Roma surunu inşa etti ve hıristiyanları tazyik ettiği sırada yıldırımla vurularak öldü.

Sezar A u r e H a n d a n sonra T a k i t o s (Tacitus) 6 yıl hüküm sürdü ve Pontus’ta maktül düştü. Bu sırada İran’da H o r m i z a d hüküm sürüyordu. Sezar T a c i t u s ''tan sonra Sezar F l o r i a n u s , 2 ay hü­ küm sürdü. O da Kilikyadaki Tarsus’ta maktul düştü. Sezar F l o r i a n u s’tan sonra Sezar P r o b us, 7 yıl


hüküm sürdü. Bu yıl içinde W a r h a r a n İran’da üç yıl hâkim oldu ve ondan sonra oğlu 17 yıl hüküm sürdü. Eparh S a t u r n i n u s isyan ederek Romalıları atmak istediği için Antakya' y\ kurmağa başladı ve Apamea'da maktul düştü. Sezar P r o b u s da Sermion’da katlolunmuştu. Sezar P r o b « s ’tan sonra Sezar C a r us 2 yıl hüküm sürdü. C a r us, Suriye’nin Bet Nahrininde öldü ve oğlu Numer i a n u s Afrikada muktul düştü. Diğer oğlu C a r i n us, Ger­ menler ile yapılan muharebede, bir kaza neticesinde ölmüştü. Sezar C a r u s’tan sonra Sezar D i o c l e t i a n 20 yıl hü­ küm sürdü. Kendisi ile birlikte üç kişi hükümdarlık ediyor­ lardı. Bunlardan biri, kızını, Diocletian’a veren ve H a i r k u l y o s unvanı ile tanılan M a x i n i n u s idi. Diğer ikisi, Şark’ta birlikte, hüküm sürüyorlardı. M a x i m i a n u s oğlu M a x i n i t u s Roma’da hâkimdi. Constantinus, G al ve Brutonia'da hâkimdi. Yunanlıların 559 (m. 284) yılına müsadif D i o c l e t i a n' m ilk s e n e s i , Adem’den itibaren 5775 yılını doldurmaktadır. Mısır­ lıların takvimi bu yıl ile başlar. Bu sırada Mısır isyan etti. Romalılar da giderek Mısır’ı fethettiler ve birçok Mısırlıları öldürdüler. D i o c l e t i a n’ın 11 nci yılında N a r s a i İran’da 7 yıl hüküm sürdü ve ondan sonra oğlu H o r m i z d 5 yıl hüküm sürdü. D i o c l e t i a n m 19 uncu yılında hamursuz bayramı başlamak üzere iken impa­ rator hıristiyanlara ait bütün kiliselerin temelinden yıkılmasını ve mukaddes kitaplarının ateşte yakılmasını, ilâhlara kurban sunmıyanların öldürülmesini emretti. Bu yüzden birçok güzide ve kudretli şehitler hayata veda ettiler. S e r g i u s ve B a c c h u s bunlar arasında idiler. R o m a n u s’un da dili kesilmişti. Aynı imparatorun devrinde şehit N i c o l a u s ve S a m o s a t a l ı A z a z i l şehitlik tacını giydiler. Diocletian, Allahın darbesine uğradı ve tenasül âzası çü­ rüdü. Kendisi de bunun Allah tarafından bir darbe olduğunu anlıyarak hıristiyanlarm kendi âdetlerine göre yaşamalarını ve kiliselerini inşa etmelerini her yere bildirdi. Maximianus da tazyikleri, istemiyerek durdurdu. Kısa bir zaman sonra sahte bir beyanname neşrederek hıristiyanlarm şehirlerden köylere sürülmelerinin doğru bir hareket olacağını ilâhların kendisine ilham etmiş olduğunu söyledi ve bunun üzerine tazyikler yeni-


R O M A İM P A R A T O R L A R I

133

den başladı. Allah dünyayı kıtlık ve veba ile o kadar şiddetli bir imtihana uğrattı ki, buğdayın bir modius’u 250 menen’e satılıyordu ve 10 ceset bir mezara gömülüyordu. M a x i m i a­ n u s’un ermenilerle harb ile meşgul olduğu sırada adâletin inti­ kamı kendisine yetişti, şiddetli bir hastalığa uğradı ve Di o c l et i a n ile birlikte öldü. D i o c l e t i a n Sezar ve ortaklarından sonra büyük Constantius (Chlorus) hüküm sürdü, Bu zat Diocletian devrinde Gal hükümdarı idi ve Fâtih Constantin’in babası idi. Tahta geçtiği sırada 2 karısı vardı, biri muzaffer Fatih C on s tant i n’in anası H el e na, diğeri zalim M a x i m i a n u s’un kızı T h e o d o r a idi. Roma piskoposu S y l v e s t e r , imparatoru hıristiyanlığa çevirdi. Çünkü imparator cüzamlı idi ve iman ederek vaftiz edildikten sonra kurtuldu1, imparator 12 yıl hüküm sürdü. Devrinin 8 inci yılında oğlu Constantin’i de saltanata ortak yaptı. Büyük C o n s t a n t i u s’tan sonra oğlu Fâtih C on s t a n t i n e 32 yıl hüküm sürdü. Babası ile birlikte ortak olarak geçir­ diği 3 yıl bunun haricindedir. Bu imparator yunanlıların 623 (m. 312) yılında tahta geçti. Adem’den başlıyarak bu âna kadar ge­ çen yıllar 5817 yıldır. Diğer yazmalar 5813 yıl diyor. C o n s t a n t i r i in ikinci yılında H ü r m ü z ü n oğlu Ş a p u r Iranlılar üze­ rinde 69 yıl hüküm sürdü. Bu C o n s t a n t i n e , zalim- Maxentius’a karşı harbetmek üzere çıktığı zaman öğle vakti fezada ışıktan bir sütun şeklinde bir haç gördü ve üzerinde şu söz­ leri okudu: “bununla galip geleceksin,,. Geceleyin de M e s i h i ­ m i z ona göründü ve şu sözleri söyledi: “kendini, gördüğüne benzetirsen galip gelirsin „ . O da böyle yaptığı için zalim M a x e n t i us hezimete uğradı ve D u n b i s ( Tibris ? ) nehrinde boğuldu. Bunun üzerine imparator ile karısının, müşrik D i o c l e t i a r i m kızı D i o k l a i t y a n a’n ın 2 imanları sağlamlaştı. imparator, devrinin 3 üncü yılında Bizans şehrinin bina­ sını yeniledi ( yahut tamir etti) ve şehre 4 mil katarak saltanat a

1 Bu şekilde şifa bulan zat Büyük C onstantin’in kendisi idi ( Bedjan’ın notu ). 2 Constantin evvelâ Menaırvvena ile evlendi. Ö lü m ü üzerine Maximianus’un kızı Fausta ile evlendi. Diocletiana için Bedjan’ın başka bir sahi fedeki notuna bakınız.


merkezini Roma’dan Bizans’a nakletti. Kendisi burada Eirene namına bir kilise yaptırdığı gibi 12 havari namına da başka bir kilise yaptırdı. İmparator bu şehrin bütün nüfusunu hür adamlar saydı, putları kaldırdı ve müşrik olan her hangi bir kimseye iş vermedi. İmparatorun anası kıraliçe H e l e n a , Ku­ düs’e giderek M e si h i n üzerinde salbolunduğu haçı araştırdı, buldu, bir parçasını Mesihin kabri üzerinde inşa ettirdiği mabe­ de koydu ve gerisini imparatora gönderdi. Fâtih C o n s t a n t i n devrinde İberyalılar, M e s i k a inandılar ve imparatora haber göndererek, yollanan piskoposları ve papasları iyi karşıladı­ lar, hepsi de imana geldiler ve vaftiz edildiler. Sarmatyalılar, Gotlar ve Iskitlerde imparator tarafından mağlup edildikten sonra imana geldiler ve vaftiz edildiler, imparator Hazreti î b r a h i m i n vahyiilâhiyi almış olduğu Mamre’deki palamut ( me­ şe ? ) ağacının üzerinde (yerinde) büyük bir kilise yaptırdı. Finike’deki Balebek'de de bir kilise yaptırdı. Çünkü buranın ahalisi büyük bir sapıklık içinde yaşıyorlardı. Zevcelerini orta malı olarak kullanıyor ve çocuklarının biri de babasını tanımı­ yordu. Piskopos, bunları nizama alıştırdıktan sonra, bunlar da yavaş yavaş vaziyetlerini doğrulttular. İmparator Antakya’da da 8 köşeli bir mâbet vücuda getirdi. Dunbis nehri üzerinde bir köprü kurdu, askerleri bu köprülün üzerinden geçti ve İskitleri mağlûp ederek onların da imana gelmelerini temin etti. İmparator 318 piskopos’tan müteşekkil dünya meclisini Nicea’da topladı ve bunlar Yunanlıların 677 1 yılında dinin itikatlarını, oruç ve hamursuza ait kanunları kararlaştırdılar. Onun devrinde Iran padişahı Ş a p u r memleketi içinde bu­ lunan hıristiyanları tazyik etti ve Nisibis’e kadar ilerledi; fakat Mar Jacob ve Mar A p h r e m ' ı n duaları sayesinde bura­ dan zillet içinde geri çekildi ve hiddeti dolayısiyle Bet Nahrin i zaptederek geri döndü. Constantine, iranlılar ile harbetmek üzere hareket edip Nicomedia’ya vardığı zaman hastalandı ve burada öldü, im­ parator, yaptığı vasiyetle saltanatı 3 oğluna bıraktı ve vasiyeti Aryiüs mezhebine mensup bir papasa emanet etti, imparatorun ölümü üzerine cesedi İstanbul’a gönderildi. 1 Bedjan’m notu : Nicera’da (İznik’te) toplanan ilk meclis Y u n a n lıla­ rın 636 (m. 325) tarihinde toplanm ıştır.


Fatih Constantine den sonra 3 oğlu 24 yıl hüküm sürdü­ ler. Fatih Constantine’in 3 oğlu vardı. En büyükleri babası C o n s t a n t i n e’in adını almıştı. İkincisinin adı Constantius ve en küçüklerinin adı C o n s t a n s idi. Babaları, hayatında en büyük oğlunu İstanbul hâkimi yapmıştı. İkinci oğlu Antak­ ya ve bütün şarkta, en küçük oğlu da Roma’da hâkimdiler. Fatih hükümdarın ölümü üzerine ikinci oğlu, yakınlarda bulun­ duğu için, hepsinden önce geldi ve Aryiüs mezhebine mensup papasla bir andlaşma yaparak I s a ’nın, Allahın cevherinden doğmuş olduğunu söyleyenleri tazyik edeceğini söyledi, papas da vasiyeti verdi. O da, altın’dan bir tabut içinde bulunan baba­ sının cesedini baş şehre getirdi.

Şapur, Fatih hükümdarın ölmüş olduğunu haber alınca, Romalılar ile Îranlıların hududu üzerinde bulunan Nisibis’e ( ) karşı yürüdü. Burası Mygdonya’nın Antakyası diye mâruftu. Ş a p u r bu şehri 70 gün muhasara etti ve şehre karşı tepeler vücuda getirerek şehre giren ve ortasından ikiye ayı­ ran Magdonius nehrinin sularına karşı büyük bir baraj yap­ tırdı. Bu yüzden sular şehrin suruna karşı aktı, sur suyun tazyikına mukavemet edemiyerek sarsıldı ve yıkıldı. Ş a p u r daha sonra şehri kolaylıkla zaptedeceğini sandığı halde içeride yeni bir surun inşa edilmiş olduğunu ve mübarek bir adam olan A p h r e m ’in sur üzerine çıkarak barbarlara lânet oku­ duğunu gördü. A p h r e m Allaha yalvardı, o da düşmanların üzerine bulut bulut sinekler ve çeşit çeşit kehleler musallat etti; sırtları kuru ve yarık olan filler bu yüzden son derece muztarip oldular. Kehleler atların burunlarma ve kulaklarına girdikleri için bunlar dizginlerini kırdılar, binicilerini attılar ve kaçtılar. Ş a p u r da İran’a mahcubiyet içinde döndü. En büyük kardeş olup Baş şehirde hüküm süren C o n ­ s t a n t i n e , Roma’da bulunan en küçük kardeşi C o n s t a n s ’a karşı hareket ettiği zaman, en küçük kardeşinin tarlasında ça­ lışan rençberleri tarafından öldürüldü. Kendisi, G a l l u s ve J u l i a n u s adında iki oğul bırakmıştı. Bunun üzerine bunların amcası olan Constantius yani Constantine’in ortanca oğlu bu çocukların küçüklüğüne bakarak Kapadokya’daki Kayseri civa­ rında olan M akali köyünde tahsil görmelerini emretti. Bun­ ların ikisi de ilimle meşgûl olarak M a r M a m a kilisesini inşa


ettiler. Büyüdükten sonra C o n s t a n t i u s içlerinden daha büyük olan G a l i u s ' u babası yerine Sezar yaptı. Kısa bir zaman sonra Gallus kendisini yertiştiren amcasına karşı isyan etti, amcası da ona karşı kuvvetler gönderdi, onu öldürttü ve daha küçük kardeşini hapse attı. Bir müddet sonra bu çocuğun annesi olan kıraliça E u s e b i a onu kıraldan istedi, hikmet dersi almak üzere onu Atina’ya gönderdi, o da burada büyük B a s i l ve kardeşi Nusa (Nyssa)’lı G r e g o r y ve N a z y a n z o ' l n ilâhiyatçı G r e g o r y ile birlikte tahsil gördü. Onun haline, yaşayışına ve tavırlarına bakan B a s i l , müşrik olacağına dair kehanette bulundu ve şu sözleri söyledi : “ Roma'ya ( yani İstanbul'da kurulan yeni saltanata ) yazıklar olsun.! Ne biçim bir adam yetiştirdiğini bir bilse! „ İkinci kardeş olan Constantius Amid’i genişletti ve ona Augusta adını verdi. Roma’da bulunan en küçük kardeş Constans’a gelince, 6 yıl hüküm sürdükten sonra askerlerin ( yahut çiftçilerin) iha­ neti yüzünden öldü, zalim M a g n e n t i u s bütün İtalya ve Afrika’yı zaptetti ve Sermion da kıral ilân edildi. Ortanca kardeş olan kıral, bunu haber alınca Zalime şiddetle hücum ederek onu öldürdü ve Roma’ya zafer kazanarak girdi. Kıral, İstanbul’a döndükten sonra büyük kardeşi J u l i a n 'ın oğlunu Sezar tâyin etti ve kız kardeşi Helena’yı ona zevce olarak verdi. Bu kızın adı bunun üzerine C o n s t a n t i a oldu. J u l i ­ a n Gallere karşı gönderilmiş ve tamamiyle muzaffer olmuştu. Kuvveti arttığından mağrur ve küstah bir adam olmuş ve Ro­ malılar tarafından imparator ilân edilmişti. Amcası C o n s t a n ­ t i u s bundan haber alarak korktu ve sür’atle hareket etti, Antakya’lı Ozios ( Euzoius) tarafından vaftiz edildikten sonra Julian’a karşı hareket etti ise de, K a p a d o k y a ’nın Kilikyasındaki Mamprokea ( Mopsuerena ) ’da öldü. Fatih C o s t a n t i n e’in üç oğlundan sonra Fatih hükümda­ rın en büyük oğlunun oğlu olan J u l i a n P a r a b i t i s amcası ile birlikte ortak olarak geçirdiği 5 yıla ilâveten 2 yıl daha hüküm sürdü. Kendisi M e si h i inkâr edenlerdendi. Bu imparator reto­ rik namı altında, devrinde Romanın son derece dadanmış ol­ duğu büyücülük san’atmı öğrendi. Son derece zalimane hareket ederek taliine emniyetle güvenmiş ve cinlerin yardımı ile yük­


sek mevkiine gelmiş olduğuna katiyetle inanmıştı. Putlar için mâbetler açmaya başlıyarak bu mâbetlerde kurbanlar takdim ediyor, filozofların sahte tavırlarını takınarak hareket ediyorduAşçıları ve çapkınları (?) kovmuştu. Daima güler ve her lâhza istihza ederdi. İstanbul’a gittiği zaman kendisine otokratör denildi.Antakya’ya gittiği zaman burada satılan her şeyin fiatını dü­ şürdüğü için, Antakya ahalisi ona fena gözle baktılar. Ahali onunla alay ediyor ve çok uzun olan sakalına bakarak gülüyorlardı, im­ parator bu yüzden bunları ortadan kaldırmak istediği zaman sofist L i b a n i us, Antakyalılar namına bir istida yazarak imparatora takdim etti, imparator da halka sövdü saydı, fakat L i b a n i u s onun hiddetini yatıştırabildi. Bu fena adam, birinin üzerinde altın, diğerinin üzerinde ateş ve tütsü bulunan iki masa kur­ durdu. Altın isteyen her adam ateşe tütsü atıyor, putların önünde tütsü yaktıktan sonra altın alabiliyordu, imparator, hizmetinde bulunan haremağalarını, develeri, merkepleri ve ka­ tırları kovarak yalnız atları bırakmıştı. Hıristiyanların felsefe kitapları okumalarını yasak eden bir kanun çıkarmıştı. Onun yaptırdığı evlerde öksüzler, dullar ve kimsesizler besleniyordu, imparator, sadedil halkı şaşırtmak için mükemmel bir plân hazırladı. Kendisi Edessa halkına bir mektup göndererek ken­ disini karşılamalarını emretti; ahali onu karşılamak istemeyince o da Harran’a geçti ve burada putlara kurbanlar sunduktan sonra Yahudilere izzetü ikramda bulundu. Edessa’daki hıristiyanlar bunu haber alınca haset ve hiddetten köpürerek kom­ şuları olan Yahudileri öldürdüler. J u l i a n her yerde büyücü­ lükle meşgül oluyordu, imparator, kendisine görünen bir ada­ mın “dikkat et, ben Ares’im ve sana yardım için önünden gi­ deceğim,, demesi üzerine bu söze güvenerek 395,000 askerle birlikte İran’ın üzerine yürümüş ve Seleucia ve Ctesiphoriu zaptederek tahrip etmişti. Iranlı Şapur kendi memleketinin küçük bir parçasına sahip olmak ve gerisini kendisine bırakmak için yalvardı, fakat Julian bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Ro­ malılar ile Iranlılar arasında Dicle nehrinin kıyıları üzerinde vuku bulan muharebe büsbütün şiddetlendi. Ju lian at sırtında askerlerini harbe teşvik ediyor ve güzel talii ile öğünüyorken birdenbire bir ok fırladı ve yan tarafından vücuduna saplandı. O da ölü olarak düştü. Denildiğine göre imparator iki avucunu,


kanı ile doldurarak kanını gök yüzüne doğru serpmiş ve “sen beni mağlûp ettin, ey Ceiü’li İsa, ve şimdi sen kendi ilâhınla birlikte hakimiyeti kazandın,, demiş. Mukaddes adamların biri tarafından görülen bir rüyaya göre, imparatora isabet eden oku kırk şehitlerden biri atmıştı. Putperest J u l i a n ’dan sonra mutekit J ov i a n u s geldi. J u l i a n 1ın ölümü üzerine Roma ordusu açlıktan son derece muztarip oldu. Çünkü Ş a p u r orduya gıda maddeleri getiren­ leri yakalamıştı. Bunun üzerine Romalılar bir hükümdar bulmak istediler ve mutekit J o v i a n n s ' u seçtiler. Bu adam yemin ederken “putperestlerin kıralı olamam,, dediğinden hepsi de “biz hıristiyanız,, diye bağırdılar ve hepsi de sevinçten göz yaşları döktüler. Romalılar, aralarına bir haç dikerek tepesine bir taç koydular ve diz çökerek haçı selâmladıktan sonra tacı al­ dılar ve J o v i a n u s ’un başına geçirdiler. Yeni hükümdar te­ vazu içinde Ş a p u r ' a gitti. Ş a p u r , Romalıların Fırat’a kadar uzanan memleketleri Iranlılara vermeleri lâzım geldiğini söyledi ve böylece kılıçlar bir daha kınından çıkmadı.. İmparator ya­ lınız Nisihis'i vererek onu teskin etti ve 30 yıllık bir sulh yaptı. İki taraf sevindiler ve iki karargâh biribirine karıştı. İmparator, J u l i a n ' ı da bir tabuta koyarak onu Tarsus'ta gömdü. Hatta Socrates’in dediği gibi, daha sonra da tabutu İstanbul’a nak­ letti. Bu yüzden, filozof Th e m i s t i u s muasırlariyle istihza ederek “bunlar bir ilâhı değilp fakat alelâde insanları taziz ediyorlar,, demişti. J ov i a n u s, İran’dan dönüşünde Kilikya’dan geçti ve Bosporos’ta Bitinia ve Galâtya hududundaki Dastania ( Dodastana ) köyüne vardığı zaman kış mevsiminde böbrek hastalığına uğrayarak burada öldü. J ov i a n u s ’tan sonra iki kardeş olan V a l e n t i n i a n u s ve V a l e n s 13 yıl hüküm sürdüler. Bu imparator Pannonia ülkesinin Kibalon (Kibala?) şehrinden gelmişti. Kuvvetli ve akıllı bir adamdı. Kardeşi V a l e n s ' i getirterek Şark hükümdarı yap­ mış, Roma’ya gittiği zaman oğlu G r a t i a n u s'\ı August ilân ederek onu konsül tâyin etmişti. Devrinin 11 inci yılında Ş a ­ p u r ’un oğlu A r d a ş i r İranlılar üzerinde 4 yıl hüküm sürdü. Bu sırada P r o c o p i u s , V a l e n s ' e karşı isyan etti, fakat İs­ tanbul’da yakalanarak iki ağaç arasına bağlandı ve testere ile kesildi. V a l e n s , Mısır’a giderek Marcianopolis'e vardığı za­


man şiddetli bir zelzele oldu, deniz kabardı ve küçük gemi­ leri şehrin suruna bindirdi; daha sonra deniz alçaldı ve büyük gemiler kuru toprak üzerinde imiş gibi eski hali üzere kaldı. Bunun üzerine şehir halkı gemileri yağma etmek [üzere koştu­ lar, fakat deniz tekrar kabardı, halkı yuttu ve bunların hepsi boğuldular. V a l e n t i n i a n u s , karısı hayatta olduğu halde harikulâde güzel bir kadın olan J u s t i n a 'yı ikinci zevce olarak aldı ve kanunu kaldırarak her isteyenin bir arada iki zevce almasına müsaade etti. İmparator, Sarmatyalılarla harbetmek üzere yola çıktığı zaman bunlar korktular ve sulh yapmak üzere elçiler gönder­ diler. İmparator, bunların sefil ve pespaye kimseler olduğuna bakarak yüksek sesle bağırd ı: “Bu kadar âciz ve sefil kimse­ lerle harbetmek mecburiyetinde kalan Roma devleti pek kötü bir vaziyette sayılmak icabeder.,, imparator bu şekilde bağır­ dığı sırada birdenbire boynunun damarları çatladı ve kanları­ nın akması yüzünden yere düşerek öldü, imparatorun ilk oğlu G r a t i a n u s yakınlarda bulunmadığı için imparatorun güzelliği yüzünden evlendiği ikinci karısı J u s t i n a ’dan doğan ve baba­ sının adını taşıyan daha küçük oğlunu kıral ilân ettiler. Bunun üzerine V a l e n s , G r a t i a n u s ' u kumandan tâyin ederek onu Gotlarla harbetmeğe memur etti. Fakat G r a t i a n u s muvaffak olamadı. Bu sırada V a l e n s ’e şöyle bir kehanet bildirdi: gü­ ya, ondan sonra krallığa geçecek olan zatın ismi T harfi ile başlıyormuş. Bu yüzden o da T h e o d o r, T h e o d o t u s ve bunlara benzer T harfi ile başlıyan isimli kimler varsa hepsini öldürttü. Bu sırada fezada bulutlar içinde silâhlı askerlere benze­ yen insanlar göründü. Antakya’da tek gözlü, dört elli, dört ayaklı ve sakallı bir çocuk doğdu. Bu çocuğun tek gözü iki göz yerinin ortasında idi. Aynı sırada Araplar Romalılara ait topraklara girdiler. M u a v i y e adlı bir kadın bunların hüküm­ darı idi. Araplar Romalılarla sulh yaparak hıristiyanlığı kabul ettiler ve Musa isimli rahibin piskoposları olmasını istediler. O d a V a l e n s ’in emri ile onların piskoposu oldu. Gotlar ve Iberyahlar Romalıların memleketine girerek Skitya, Misia, Tarkis» Makedonya, Achaia ve bütün ilada (Hellas)’yı aldılar. İstanbul’da bulunan V a l e n s Gotlardan ve İberyalılardan korktuğu için mu­


harebeye girmekten sakındı. Fakat bütün ahali “bize silâh veri­ niz, biz harbederiz,, diye bağırdılar; kıral da hiddetlenerek geri döndüğü zaman şehri sapanla idare edeceğini ( yani bütün şehri altüstedeceğini) söyliyerek hareket etti. Fakat muharebede mağlûp oldu ve bir köye kaçtı. Barbarlar burasını çevirdikleri zaman kıral yuvarlak bir çukura girdi ve kendini saman altına göm­ dü. Gotlar onu bulamayınca bütün köye ateş verdiler, o da yanarak öldü. V a l e n s’ten sonra V a l a n t i n i a n u s’un oğlu G r a t i a n u s bir yıl hüküm sürdü. Bu imparator babasının devrinde Roma’da otokratör olduğu için Valens’ten sonra saltanatı ele geçirdi. Kendisi dürüst, iffetli, dindar bir adamdı ve babası ile amcası gibi Arius mezhebine mensup değildi. Irkan îberyalı olup Ispanya’dan gelen büyük T h e d o s i u s ' u saltanatta ortak olarak almıştı. Çünkü T h e o d o s i u s , G r a t i a n u s ' a karşı iyilik göstermiş ve V a l e n s in yanmasından önce onu hüküm­ dar ilân etmişti. Bu sırada M a x i m u s adlı biri G r a t i a n u s ’u Roma’da hainane bir surette öldürmüş ve onun küçük kardeşi olan V a l e n t i n i a n u s , Roma’ya hâkim olmuştu. G r a t i a n u s’tan sonra Büyük T h e o d o s i u s 16 yıl hü­ küm sürdü. G r a t i a n u s’un öldürülmesi ve kardeşi V a l a n t i n i a n u s' un Roma’da hüküm sürmesi üzerine T h e o d o s i u s İstanbul’da ve bütün şarkta yalınız başına hüküm sürdü. Kud­ retli, dirayetli, harb işlerinde tecrübeli bir adamdı ve Tarki ( Türkiye )’deki barbarları sür’atle mağlûp etti. Devrinin ikinci yılında Ardaşir öldü ve oğlu Şapur 4 yıl hüküm sürdü. Theodosius’un 5 inci yılında V a r h a r a n G a r m a n ş a h , iranlılar üzerinde 12 yıl hâkim oldu. T h e o d o s i u s ile V a l a n t i n i ­ a n u s, G r a t i a n u s'u öldüren zalime karşı hareket ettiler; onu öldürdüler ve ikisi Roma’ya zafer içinde girdiler. T heodosius, Roma’dan dönüşü sırasında Selânik’te hasta düştü ve buranın piskoposu olan Akilos ( Aseolus ? )’u getirerek onun Arius mez­ hebine mensup olmadığını görmüş, onun tarafından vaftiz edil­ miş, ve hastalığından kurtulmuştu. Sonra İstanbul’a geldi ve buradaki Büyük ilâhiyatçının idaresi altında Anastasia kilisesi­ ni yaptırdı. T h e o d o s i u s’un kıralıça F l a k i d a (Flaccilla ?) ’dan H o n o r i u s adlı bir oğlu olmuştu. Bu kadın meziyet ve fazilet bakımından çok zengindi. Kendisi fakir hastaları tedavi


R O M A İM P A R A T O R L A R I

141

eder ve kiliselerin büyük misafirhanelerine gelenleri ziyaret ederdi. Kıral T h e o d o s i u s barbarlar ile muharebe yüzünden son derece sıkıntıya düştüğü için şehirlere vergiler tarhetti. Antakya ahalisi vergiyi vermek istemiyerek hiddetleri yüzün­ den kıraliça Flaccilla’nın 1 heykelini parçaladılar. Heykel, şehrin çarşı yerinde idi, Kıraliça da ayni anda ölmüştü. Kıral hâdiseden haberdar olarak asker gönderdi ve şehirde müthiş bir katliam yaptırdı. Bu yüzden Mübarek M a c e d o n i u s kirala sitem etti ve şu sözleri söyledi: “bir adama benzemek üzere tunçtan yapdan bir heykel uğrunda, A llahın kendi sureti üzere yarattığı insanları mahvettin. Tunçtan heykeller yapmak bizim için çok kolaydır. Fakat mahvetmiş olduğun insanların bir tek kılını bile yaratmaya muktedir değilsin,,. Kıral bu ihtiyar adamın sözle­ rinden müteessir oldu ( yahut pişman o ld u ) ve halka bir taziyet mektubu gönderdi. Bu sırada Italia (T italia)' nın baş Şehri olan Selânik’te bir kıyam ( yahut ihtilâl) oldu ve ahali vâliyi taşa tuttu. Kıral çılgıncasına hiddetlendi ve onun emri ile hâkimler, mâsumu suçludan ayırmıyarak 7.000 kişiyi öldürdüler. Bu yüzden kıral Mediolanum a geldiği zaman, mukaddes piskopos Ambrose ki­ lise kapısının dışında kendisini karşılıyarak onu kiliseye gir­ mekten menetti ve şu sözleri söyledi: “uzaklaş ve A llahın ga­ zabını coşturacak ibadetle günahlarını arttırma,,. Kıral geri döndü, mahkûm edilmeleri icab edenler hakkında üç gün sü­ ren tahkikat yaptırdı ve bundan böyle cezaların ancak adalet icaplarına göre verilmesini emretti. Daha sonra kiliseye giden kıral ayakta durarak değil, yere kapanarak ibadet etti ve şu sözleri söyledi: “Ruhum topraklara yapıştı, kelâmına göre beni ihya eyle!,, ( Mezamir CXIX. 25). T h e o d o s i u s , devrinin 13 üncü yılında oğlu A r c a d iu s ’u. şark hükümdarı ilân etti, iki yıl sonra Roma’daki E u g e n i us ( Azugin) ve A r g u b a t u s ( Arbugastes ?) V a l e n t i n i a n u s ' u n mabeyincisini iğfal ettiler, o da kıralı boğdu. T h e o d o s i u s , hâdiseden haber alarak derhal faaliyete geçti ve küçük oğlu H o n o r i u s ' u garp hükümdarı tayin etti. Kendisi, zalim Euge1 B edjan’ın bir notuna göre im paratorun dia idi.

k ızının adı

G alla Placil■


n i u s’a karşı hareket ederek onunla beraber olan barbar or­ dularını mağlûp etti. Barbarlar mağlûp edildiklerini görerek af için bağırdılar ve yalvardılar. Kıral bunlara zalimi getirmelerini emretti, onlar da koştular, onu yakaladılar, zincirler içinde kira­ lın yanına getirdiler. O da bu adamı öldürdü. A r g u b a t u s ' a gelince, bu adam kendi kendini boğmuştu. Bu hâdiselerden sonra kıral, M e d i o l a n u r r i dan dönerken harbin sebep oldu­ ğu yıpranma yüzünden hasta düştü ve öldü. Aynı yıl içinde Şapur’un oğlu Y a z d a g a r d 21 yıl hüküm sürdü. T h e o d o s i u s’tan sonra oğulları A r c a d i us ve H o nor i us 13 yıl hüküm sürdüler. A r k a d i u s’un İstanbul’da ve şarkta hüküm sürdüğü sırada 9 yaşında bir çocuk olan H o n o r i u s da kıral oldu. Aynı yılın Temmuz ayı içinde U n a y a ( yani H u n a y a yahut H ü n l e r ) Roma’ya karşı hareket ettiler ve Suriye ile Kapadokya’yı harab ettiler. Bu hâdise İskender tak­ viminin 708 (m. 397) yılında vuku buldu. A r k a d i us, Praetorium’un karşısındaki büyük A m p o l on ( E m b o l o s ) ’u inşa etti ve karısı E u d o x i a , Azize i r e n e mahallesinin yanın­ da gümüşten bir sütun dikti. A r c a d i u s kendisine karşı isyan eden G â i n a s ( G a i u s ?/\ı- mağlûp ederek öldürdü. Kıral, K a r k i d h a ( Kalkedon’da )’ya ibadet için gittiği zaman on binlerce halk onu görmek için toplanmışlardı. Kıral, Aziz A c a c i u s mâbedinde ibadet ederek bütün halk ile birlikte çıktıktan sonra bütün mâbed yıkıldı ve herkes, ahalinin kıral tarafından yapılan ibadet dolayısiyle kurtulmuş olduklarına inandılar. Çünkü kıral, zahitler gibi şanlı bir hayat yaşamakta ve mor şahane hiPatinin altında ve derisinin üstünde kıldan örülme bir elbise giymekte idi.

Asi G â i n a s ( G a i u s ? /u n helâk olmasından sonra hünler, Es t r ' o s ( İster) nehrini aştılar ve Tar k i’deki ( T ü r k i y e ) şehirleri harabettikten sonra üzerlerine dolu yağdı ve çoğu­ nu öldürdü. Geride kalanlar da kaçtılar. Bu hâdiselerden son­ ra A r c a d i u s öldü ve 8 yaşında T h e o d o s i u s isimli bir çocuk bıraktı. H o n o r i u s’un oğullan yoktu. Kendisi yalnız olduğu için birtakım adamların ona ihanet etmelerinden korkulu­ yordu. Bu yüzden A r c a d i u s , ölümü sırasında, bir vasiyet yaptı ve Îranlıların hükümdarı Y a z d a g a r d \ oğluna vasî tâyin etti. Y a z d a g a r d bu vasiyeti alınca Theodosius’a


sevinerek baktı ve ona kendi hanesinden bir mürebbi gönderdi. So­ nra bütün eşrafa nameler göndererek çocuğa karşı ihanette bu­ lundukları takdirde onlara karşı sonu gelmiyen bir muharebe açacağını bilirdi. Bu yüzden hirtstiyanlık, İranlılar arasında yayıldı ve M a i p e r k a t 1 piskoposu M a r ut h a ara bulucu olarak çalışıyordu. T h e o d o s i u s ile kız kardeşi P u l c h e r i a , amcaları H o n o r i u s tarafından yetiştirilmişlerdi. Onun oğlu küçük T h e o d o s i u s 42 yıl hüküm sürdü. Devrinin başlarında Afrikalı A l a r e k o s (Alaricus) isyan etti ve bir ordu toplıyarak Italyaya geldi ve bir çok kötülükler yaptı. Eparch Stilico öldürülmüştü ve kıral Honorius Roma’da öl­ müştü. V a l e n t i n i a n u s’un babası C o n s t a n t i n us hüküm sürdü ise de katlolundu, kâtiplerden biri olan î w a n n i s sal­ tanatı ele geçirdi ve Thedosius’a haber göndererek kendisini tanımasını istedi. Kral elçilere zincirler vurdurarak Strategos A d h a r b u r i u s’u bu zalime karşı gönderdi. Fakat bu adam onu yendi, Strategos’u yakaladı ve ona zincirler vurdu. T h e o ­ dosius bu defa A d h a r b u r i u s ' ı ı n oğlu A k a p p ora' yı bir ordu ile gönderdi. Allahtan korkusu olan kiralın duası ile bir melek, çoban suretinde görünerek bunların su ile dolu bir gö­ lü yaya olarak geçmelerine yardım etti. Banlar şehir kapıla­ rını açık bularak içeri girdiler, Strategos’u kurtardılar ve îvvannis’i öldürdüler. Daha sonra T h e o d o s i u s halasının oğlu V a l e n i i n i a n u s ' u . Sezar yaparak anası ile birlikte Roma’ya gönderdi ve daha sonra ona şahane tacı yolladı. V a l e n t i n i a n u s (III ?) 32 yıl hüküm sürdü. T h e o d o s i u s , mütemadiyen oruç tutuyor ve ibadet edi­ yordu. Haftanın 4 üncü ve 6 ncı günlerinde akşam orucu da tutmakta idi. H e b h r o n piskoposunun ölümü üzerine, kirli olmakla beraber onun abasını aldı ve onun bereketini kazan­ mak üzere sırtına geçirdi. Bu sırada lranlıların hükümdarı Y a z d a g a r d öldü ve oğlu Varharan onun yerine geçerek 22 yıl hüküm sürdü. Bu hükümdar sulhu bozduğu için İranlI­ lar Romalılara karşı silâha sarıldılar ve Romalılar İranlıları yenerek bir çok esirler aldılar. Bu hâdiselerden sonra Varha-


ran’ın bütün devri müddetince hıristiyanlara durmadı ise de, sulh oldu.

karşı

tazyikler

Sulhtan sonra İranlılar cür’et göstererek Ras Ayn’a kar­ şı hareket ettiler; fakat mahcubiyet içinde döndüler. Sonra tek­ rar hareket ederek aynı yere daha fazla şiddetle yüklendilerse de, mağlûp oldular ve Romalılar A r z a n havalisinden 7000 esir aldılar. Bu esirleri, Amidli piskopos A c a c i us satın alarak ser­ best bıraktı ve bunu yapmak için kiliselerin altın ve güm üşşamdanlarını ve sairesini satarak lâzım gelenparayıtedarik etmişti. Bu sırada Hünler tarafından esir olarak götürülen, dül­ gerlik yaparak huzur içinde yaşıyan B u r g a n z i s halkı ima­ na geldi ve vaftiz edildi. Bunun üzerine bunlardan 3.000 kişi 10.000 Hünü imha ettiler ve bu yüzden imanları sağlamlandı. T h e o d o s i u s halasının oğlu V a l e n i i n i a n u s ' u İstanbul’a getirterek kızı E u d o x i a’yı ona zevce olarak verdi; V a l e n ­ l i n i a n u s da onu alarak Roma’ya gitti. Bu sırada İran’daki hıristiyanlarm tazyik edilmeleri yüzünden Roma ile İran Dev­ letleri arasında başlıyan mücadele şiddetlendi. lranlıların kralı bir çok tacirlere fena muamele ederek mallarını zaptetti, hıris­ tiyan olan işçileri aldattı ve onlara tam ücretlerini vermek istemedi. Bu yüzden Romalılar Ermenistan’a indiler, ahaliyi esir ederek memleketi harabettiler ve İran ordusunun 7 ku­ mandanını öldürdüler. Bunlardan geri kalanlar, bilhassa İran­ lıların birlikte getirmiş oldukları Araplar, Fırat nehrinde bo­ ğuldular. Bu hâdiselerden sonra sulh oldu ve tazyikler durdu. Fakat barbarlar hareket ederek T a r k i ( Türkiye ) ve İ l l y r i c u m ahalisinden bir çoklarını esir aldılar. Bu sırada semavî bir işaret olarak gökyüzünde bir kuyruklu yıldız be­ lirdi. Bu işaretlerin sayıca çoğaldığını görenler kiralın ölmek üzere olduğunu söylediler. Netekim bir gün kıral T h e o d o s i u s baş şehir içinde her zaman yaptığı gibi at sırtında dolaşıyor ve kırlara gitmek üzere bulunuyorken atının ayağı sürçtü kiralın ense kemikleri kırıldı ve kıral bir sedyeye kondu, Kıral ecelinin yaklaştığını görerek kız kardeşi P u l c h e r i a ' ya kendisinden sonra M a r c i a n u s’un tahta oturmasını söyledi ve Kıral, M a r c i a n u s ’u da çağırtarak devlet işlerini idare etmesini ve allahtan korkarak hüküm sürmesini emretti. Kıral 2 gün sonra öldü.


Küçük T h e o d o s i u s ' tan sonra Marcianus 7 yıl hüküm sürdü. Bu imparator, kardeşinin bütün hayatında ömrünü ma­ nastırlarda yaşıyanlar gibi ibadet ve düşünce içinde geçiren kıral T h e o d o s i u s ' un hemşiresi P u l c h e r i a ' y ı zevce olarak a ld ı 1. Fakat bu kadın Theodosius’un ölümünden sonra Marci­ anus ile açıktan açığa yaşadığı halde bu adamdan nefret edi­ yordu. Bu kadın ömründe bir erkekle beraber yaşıyarak iffe­ tini kirletmemek istediğini sahte bir bahane olarak ileri sür­ düğü için, münafık olan ve Mesihin iki şahıstan müteşekkil ol­ duğu itikadına inanmaya mütemayil olan bazı piskoposlar bu kadını evlenmeği kabule ikna ettiler ve bunlar bu yüzden bu senenin bir cumartesi gününde bütün halkın et yemekten sa­ kınarak rahip ve rahibelerin yedikleri yemeklerle iktifa etme­ lerini ilân ettiler ve böylece bu kadını hareketinin mesuliye­ tinden ibra etmek istediler. Bu yüzden P u l c h e r i a kanmış, manastırından çıkmış ve rahibe elbiselerini bırakmıştı, iki yıl sonra bu kadın Halkidonya meclisini topladı ve Mesihin iki mahiyet sahibi olduğunu kabul ettikten başka, senenin bir cumartesi gününde et yemeği yasak etti. Mısır’da yaşıyan dindar Mısırlılar, Mesihin iki mahiyet sahibi olduğuna dair olan itikadın cumartesi günü et yemekten sakınmak yasağı ile birlikte kendilerine yüklenmiş olduğunu görünce et ye­ mekten sakınmakla kalmıyarak, hayvanların etinden gelen süt, peynir, yağ, yumurtayı yemekten de çekinmişler ve bu cu­ martesi gününü diğer oruç günleri gibi saymışlardı. M a r c i a n u s ' un 6 ıncı yılında Roma’daki V a l e n t i n i a n u s öldürüldü ve bu andan başlıyarak kilise gibi şehir de ikiye ayrıldı. Çünkü İstanbul’daki hükümdar öldüğü zaman yeni hükümdarın Roma’daki kiralın tensibi ile yerine geçme­ si âdetti. Roma’daki kıral da öldüğü zaman yeni kıral, İstanbul kiralının muvafakati ile yerine geçerdi. M a r c i a ­ n u s kendisi ile zina irtikâb eden P u l c h e r i a ' nın intihabında Roma’daki V a l e n t i n i a n u s’un muvafakatini almadığı için, Romalılar da M a r c i u n u s' un muvafakatini almadan kendileri1 Bedjan’ın notu : M üellif burada katolik piskoposları ve azize Pulcheria’yı tezyif ediyor. Sebebi kendisinin yakubî olması ve kendi mezhe­ bini diğer hiristiyan mezheplerinden üstün tutm asıdır. Bütün bu eserde bu m ülâhazaya dikkat gerektir. Abu l-farac Tarihi F : 10


ne kıral tâyin ettiler. Bu yüzden şarktaki muharrirler yalınız İstanbul hükümdarları ile alâkadar olarak onların isimlerini biribiri ardınca yazıyor ve bunlara Roma hükümdarları diyor­ lardı. M a r c i a n u s ile P u l c h e r i a ihtiyarlıklarında hüküm sürdükleri için zürriyet bırakmadan öldüler. M a r d a n u s’tan sonra L e o 18 yıl hüküm sürdü. Bu im­ parator ırkan Tark (Türk) idi. Fakat mevkii itibariyle bir tribün idi. Kendisi konsey tarafından seçilmiş ve hükümran olmuştu. Aynı yıl İran’da, Y a z d a g a r d t ın oğlu V a r h a r a n’dan sonra, F i r u z tahta geçmişti. F i r u z , Romalılar ile muharebe etti ve hıristiyanları tazyik etti. Le o , kızı A r i a d n e’yi Z a y n o n (Zeno) ’a verdi, bu adamı yükseltti ve bütün şarkın Strategos’u yaptı, ve B a s i l i s u c u Tarki’nin (Türkiye’nin) Strategosluğuna getirdi. Aynı imparator C a l o n i cus'u inşa etti ve ona Leont o p o l i s ismini verdi. Bu sırada İstanbul’da büyük bir yangın oldu ve yangın denizin bir ucundan diğer ucuna kadar yayıldı. Kıral, Mar Mama dehlizine kaçtı ve orada 6 ay yaşadı. Kendisi Neon Amblon (Yeni Kapı) büyük limanını inşa etti ve haftanın ilk gününde hiç bir kimsenin çalışmamasını icabettiren bir kanun çıkardı. Aynı gün hiç bir kimse de musiki âleti çalmıyacak ve yalınız kilisede bulunacaktı. Leo, torunu L e o n t i n u s ' u , yani kızının oğlu olan, Z a y n o n nun oğlunu henüz 6 yaşında bir çocuk olduğu halde Sezar ilân etti ve bu çocuk kiralın hayatı esnasında bir yıl hüküm sürdü. Daha sonra kıral L e o bağır­ sak hastalığı yüzünden yattı ve öldü. Z-eo’dan sonra L e o n t i n u s geldi. Onun hüküm sürdüğü bir yıl esnasında babası Zaynon kendisine diz çökmekte idi. Anası ise ona çocuk muamelesi yaparak onu yanlış yola sap­ tırdı ve şu telkinlerde bulundu: “baban karşına gelip eğildiği zaman başının üzerindeki tacı kaldır ve onun başına koy,,. Çocuk bu şekilde hareket ettiği için Z a y n o n saltanatı ele geçirdi ve oğlu L e o n t i n u s ' u konsül olarak bıraktı. Birkaç gün sonra çocuk öldü ve birçokları anası ile babasının onu öldürmüş olmalarından şüphelendiler. Leont . i n u s’tan sonra babası Z a y n o n 15 yıl hüküm sürdü. Büyük L e o n u n karısı W a i r i n a ona bir iş hakkında tavsiyelerde bulunmuş, fakat Z a y n o n tavsiyelerini kabul


etmemiş olduğu için büyük kıraliça onu bir tarafa atarak kardeşi B a s i l i s c u s ' u kıral yapmıştı. Bunun üzerine Herakl i a’da ikamet eden B a s i l i s c u s , Z a y n o ri a karşı isyan etti ve kıral ilân olunarak oğlu M a r k u s ' u Sezar yaptı. Z a y n o n W a i r i n a’dan korkarak ve onun gizlice bir suikast yapma­ sından endişe ederek asıl memleketi olan Isauria’ya kaçtı ve karısı A r g a n i a, yani 1 r a d n i gizlice onun tarafına iltihak etti. B a s i l i s c u s ile oğlu M a r k , 2 yıl hüküm sürdüler ve çok fena hareket ettiler. Çünkü kendisi ilk önce dindar göründü ve aziz T i m o t h y ile aziz D i o s c u r u s'un kemiklerini İsken­ deriye’den getirtti ve bir name yazarak H a I k i d o n y a meclisine lânet okudu. Fakat daha sonraları siyasetini değiştirdi ve Halkidonya meclisinin iyi olduğunu söyledi. B a s i l i s c u s , kafasının istikrarsızlığını açığa vurduğu sırada, Z a y n on kuvvetini toplayarak ona hücum için geldi. Bunun üzerine B a s i l i s c u s ordu kumandanı A r m a t i s ı onunla döğüşmek üzere gönderdi. Z a y n o n , A r m a t i s ' e giz­ lice bir mektup göndererek onun oğlunu Sezar ve kendisini Strategos yapacağına dair yemin etti. Bu yüzden A r m a t i s efendisine karşı hıyanet etti ve Z a y n o n ile birleşerek İstan­ bul’un üzerine yürüdü. Basiliscus da karısını ve çocuklarını ala­ rak kiliseye iltica etti. Z a y n o n adam göndererek hükümdar­ lara mahsus mor hil’ati onun karısının ve çocuklarının sırtla­ rından aldırdı, bunlara öldürülmiyeceklerine dair söz verdi, ve onları Kapadokya' da bir karargâh olan Lamis'e, kulelerin birinde hapsedilmek üzere gönderdi. Bunlar da hapsedildikten soara sefalet içinde öldüler. Z a y n o n s'altanat makamında yerleştikten sonra yeminini yerine getirerek Armatis’in oğlunu Sezar yaptı ve bir alay tertip ederek onunla birlikte tahta oturdu. Zaynon, A r m a t i s'i de Strategos rütbesine yükseltti. Daha sonra Z a y n o n kendi kendine düşünerek şöyle dedi: “Armatis kuvvetlenmiş olduğuna göre onun B a s i l i s c u s ' a ihanet ettiği gibi bana da bir çukur kazması mümkündür. Onun için, ben ona karşı içtiğim andı yerine getirdim; fakat B a s i l i s c u s ' a karşı içtiği sadakat andını bozan A r m a t i s ölmelidir,,. A r m a t i s’in öldürülmesi üzerine oğlunun da saçları kestirildi ve kilisede bir okuyucu yapıldı. Daha sonra H e i l e s p o n t u s metrepolitliğine tâyin edildi. Çünkü bu çocuk kırallık hil’atini giymeye lâyıktı.


Z a y n o n u n 9 uncu yılında B a l a ş , İranda 4 yıl hüküm sürdü; 11 inci yılında Balaş’tan sonra F i r u z un oğlu K a v a d 11 yıl hüküm sürdü. Zaynon’un devrinde Samaritliler isyan ettiler ve Y üs t o s (Justus ) namında birini kırallığa getirdiler. Bu adam hıristiyanlarm birçoğunu öldürdü ve Kayseriye’ye giderek P r o c o p i u s kilisesini yaktı. Filistindeki Romalılar bir araya gelerek Samaritlere karşı harb açtılar ve bunları mağlûp ettiler. Bunların kıralı olan zatın başını Z a y n o n a gönderdiler. Samaritlilerin sinagogu, / s a nin anası M e r y e m namına büyük bir kilise yapıldı. Yahudilerin Antakya'daki sinagogu, içinde bulunan birçok yahudi ile birlikte yakıldı ve bunların mezar­ lardaki ölülerinin kemikleri de yakıldı. Bu hâdiselerden sonra Z a y n o n bağırsak hastalığına uğradı ve öldü. Z a y n o n S i l e n t i a r i i d e n sonra A n a s t a s i u s 27 yıl hüküm sürdü. Bu imparator S i l e n t i a r i Herden idi. Kıral olduktan sonra edebiyat okuyan çocukları, kendisi ile alay etmeleri yüzünden, öldürdü. Onun 8 inci yılında K a v a d ’ın kardeşi Z a m a s p ona karşı isyan etti ve 2 yıl hüküm sürdü. K a v a d kaçmış, bir ordu toplamış, kardeşine karşı hareket etmiş ve onu yenerek öldürmüştü. Daha sonra Kavad 30 yıl hüküm sürdü.

Bu sırada Nicopolis, piskopos ile iki arkadaşı müstesna olmak üzere bütün ahalisi ile birlikte harap olmuş ve ahali enkaz içine gömülmüştü. Bu sırada bir kuyruklu yıldız gün­ lerce göründü ve çekirgeler gelerek herşeyi mahvetti. Bet Nahrin (Mozopotamya) ’da büyük bir kıtlık oldu ve gök yüzü­ nün şimal tarafında müthiş bir yangın görülerek bütün gece parlak alevler saçtı (fecri şimalî olacak). Kısa bir zaman sonra Hünler şimali garptan lranlıların yurtlarına girdiler. Sebebi şu i d i : Z a y n o n un devrinde, Hün­ ler lranlıların hükümdarı Firuz’a bir name gönderdiler ve ken­ dilerine verdiği yardımın kâfi gelmediğini, Romalıların iki misli yardımda bulunduklarını, onun için İranlıların da aynı mikdarda yardımda bulunmaları lâzım geldiğini, aksi takdirde harbe hazır olduklarını bildirdiler. F i r u z bunlara daha bü­ yük yardımda bulunacağını yalandan vâdetti; elçiler de kal­ kıp gittiler. F i r u z ordusunu kuvvetlendirdikten sonra yardı­ mı almak üzere geride bırakılan Hünleri öldürdü ve gidenle­


rin peşine takıldı. Bunun üzerine Apamecf lı bir Yunanlı tacir Hünlerle beraber olduğu için bunları teşvik etti ve andın içil­ miş olduğu yerde tütsü yakmalarını, bu sayede Allahın yalan söyliyen îranlıları silip süpüreceğini anlattı. Hünler bu şekilde hareket ettikten sonra îranlılar ile harb meydanında karşılaş­ tılar ve F i r u z n öldürerek İran’ı harap ettiler; sonra memle­ ketlerine döndüler. Bu yüzden K a v a d tahta geçtiği zaman Romalılara karşı acı bir kin gütmekte idi. Îranlılar ordularını toplıyarak Roma ülkelerine karşı ha­ reket ettiler ve Ermenistan’daki Theodosiopolis yani Erzenrum u (Erzurum) zaptettiler. Fakat ahaliye merhamet gösterdiler. Bu­ nun üzerine İstanbul’da bulunan vali, şehri aldı ve ilkteşrin ayında Amid’e karşı şiddetli bir hücumda bulundu. Kışın ara­ ya girmesi yüzünden îranlılar son derece ıstırap çektiler. Çün­ kü elbiseleri paçavralara (?) dönmüş, yaylarının kirişleri ha­ vanın rutubeti yüzünden kırılmıştı. îranlıların mancınıkları sur­ ları yıkamıyordu. Çünkü şehrin içinde bulunanlar surun tah­ tadan yapılma kısımlarının etrafına zincirler geçirmişlerdi ve bu yüzden mancınıkların tesiri görülmüyordu. Bundan başka bunlar şehrin etrafındaki hendeğin üzerine geceleyin kalaslar koyarak bunların üzerine toprak koymuşlar ve îranlıların hen­ deği görmemelerini temin etmişlerdi. 500 kadar îranlı silâhları ile gelerek surun üzerine tırmanmak için tahtadan merdiven­ ler kurdular, köprüleri öküz gönleri ile örttüler ve suru yık­ mak için büyük bir mancınık kurdular. Bu mancınığı ileri geri götürmek için bir yol da yaptılar. Bunun üzerine şehrin içinde bulunanlar reçine ile karışık kirli bir mayii mancınığın üzerine döktüler ve bir takım siperler kazdılar, mancınığın üzerinde durduğu kalasların altına gizlice ateş verdiler. 6 saat geçtik­ ten sonra îranlılar siperleri geçemediler ve alttan yakılan ateş­ ler de ortalığı tutuşturdu. Bu yüzden mancınık yıkıldı ve Iranlılar yanarak öldüler. Kıral mahcubiyet içinde idi. Bilhassa şehir içindekilerin kendisine karşı yaptıkları hakaretler onu üzmüştü. Kıral yerlilerden bir mikdar para istedi ve bunun mukabilinde geri dönmeği vâdetti. Bunlar ona karşı terbiye­ lice söz söylemiş olsalardı kendisi hemen gidecekti. Fakat bunlar çok ağır cevap verdiler ve, “senden, yemiş olduğun sebzelerin vesairenin bedelini istemek, bize düşer,, dediler.


Kıral bunların küstahlığını görerek İsrar etmiş, ve bizzat kendi anlatışına göre o gece Mesih rüyasında görünmüş ve ona, “3 gün sonra şehri sana teslim edeceğim; çünkü ahalisi kibir ve gurur gösterdiler,, demişti. Garp tarafında Tripogrin (Üç kule?) civarında U r t a y a lı J o h n manastırının rahiplerine ait bir keşif kulesi bulunuyordu. Kulenin mukabilindeki ordugâhta T o p a l K a n r ek ( kandek, Candauîes?) namında hilekâr bir adam bulunuyordu. Sisli ve çok fırtınalı bir gecede adamın biri rahiplere bir ziyafet vermiş ve bunlara şarap içirmiş, onlar da derin bir uykuya dalmışlardı. Bunun üzerine bir eşkiya reisi ve bir hırsız olan K u r t a n a her zamanki gibi şehirden çıkmış ve lranlıların öte berisini soymaya başlamıştı. O gece de bu şekilde hareket ettiği sı­ rada K a n r ek onu gördü ve takib etti; o da sura yaklaştı ve K u r t a n a’nın girip çıkmak için kullandığı deliği gördü. Rahipler uyudukları için ona mâni olamadılar. İranlılar da merdivenler getirerek çıktılar ve rahipleri öldürdüler. Hâkim, vak’adan haber alınca ışıklar getirerek geldi; fakat İranlılar ışıkları taşıyanları okları ile avladılar. Sabah olunca kıral ile askerleri duvarlara karşı merdivenler kurarak yükseldiler. Bir gün şehirliler Iranlıları bu kulede kapadılar ve kule­ yi temelinden yıkarak Iranlıları enkaz altında bırakmak istedi­ ler. Bu yüzden İranlılar daha başka bir kuleyi aldılar, sonra daha başka kuleler daha aldılar, şehrin içine girerek kapıları açtılar ve 80.000 kişiyi öldürdüler. Ancak Kırkşehit kilisesi kurtulmuştu. Burası halk ile dolu idi, Ermenistan valisi burasını almış ve kıralı ikna ederek burasını kurtarmıştı. Kıral, aldığı altını, gümüşü ve bakırı Dicle nehri yolu ile kendi memleke­ tine gönderdi. Halktan geri kalanlardan her 10 kişi içinden bir kişi Öldürülmüştü. Çünkü İranlılardan maktul düşenlerin sayısı çoktu. Bunlar hâkimlik eden L e o n t i u s ile K u r a 'ya pis elbiseler giydirdiler, domuz pisliklerini üzerlerine attılar, bunları domuzlara bindirdiler ve “işte memleketi iyi idare et­ meyen, hükümdarı kötüleyen ve bu yüzden zillete uğrayan hâkimler,, diye bağırdılar. Kıral Anastasius bu hâdiselerden haber alınca az müte essir olmadı. Kıral, Nisibis’e karşı 5 kumandan gönderdi ise de, bunlar burasını zapta muvaffak olamadılar. Bunun üzerine


dağın kenarında ordunun barınması için bir şehrin kurulması­ nı emretti. Bu şehir D a r y a v a ş (D a r i u s)’ın maktul düştüğü yerde yapıldı ve bu yüzden buraya D â r â denildi. Şehir muhteşem binaları ile 3 yıl içinde tamamlandı ve ona A n a s t as i o po l i s ismi verildi. A n a s t a s i u s bir sütun üzerine bir heykel de dikti. Çünkü Yeni Kayseriye’yi yıkan bir zelzele esnasında T h e o d o s i u s’un heykeli de düşmüştü. Bu heykel keramet sahibi olan aziz G r e g o r ^ ’nin kilisesi yanında idi. Bu sırada Rodos’taki muazzam heykel de yıkılmıştı. Kıral bu yüzden enkaz altında kalan ve boğulan kimselerin cesetlerini çıkarıp gömmek için altınlar göndermişti. Zalim V i t a l i a n u s isyan etmişti. Kıral ona zincirler vurdurdu ve hapse attı. A n a s t a s i u s devrinin 22 inci yılın­ da Ermeniler Romalılara karşı isyan ettiler. O da Ermenilere karşı asker göndererek bunların bir kısmını imha etti ve Ermenistan’ı Roma’nın hâkimiyetine geçirdi. Sonra 831 (m. 250) yılında sükûn içinde öldü. Anastasius’tan sonra Justinus 9 yıl hüküm sürdü. Bu imparator Tarki (Türkiye) nin Badrinos köyünden gelmişti. Bu adam ihtiyar ve basit idi. Kendi yurttaşları olan Tarklar (Türkler) ona Roma imparatoru Leo’nun arzusu ile toplanan Halkidon konseyinin kararlarını kabul etmesini tavsiye etti­ ler. Çünkü bu sayede İtalya’nın bütün memleketleri onunla beraber olur ve birleşik bir memleket vücut bulurdu. Justinus'da bu konseyi kabul etti. îranlıların hükümdarı, Roma imparatoru J u s t i n u s’tan 550 kantar ( talen ) altın istiyeıek bunların Hünlere karşı geçitleri muhafaza eden Iran ordu­ larına verileceğini bildirdiği zaman, imparator bu paranın verilme­ sini reddetti. Bu yüzden İran hükümdarı kendisine tâbi olan Arap­ ları ikide birde Romalıların memleketine gönderiyor ve bura­ larını tahrib ettirerek yağma ettiriyordu. Arapların kıralı Mun­ dar 1 hareket ederek hudud üzerindeki bütün havaliyi yani Bliha ve Habura’yı zaptetti; sonra Arzon ve Nisibis’e geçti ve buraları yağma ettiler, soydular ve öldürdüler. Bu kıral, Emesa ya, Apamea ya ve Antakya havalisine de gittti; öldürdü, yağma etti ve tahrib etti ve esirler arasından kendi nefsi için 400 bakire seçti. Bu sırada Kilikya’da tarifi imkânsız bir kadın belirdi. Bu 1 « Munzir » olacak. Ö . R.


kadın herkesten fazla bir arşın uzundu ve bir kimse onun ne­ reden geldiğini bilmiyordu. Herkes gibi yiyip içiyordu. Sonra bu kadın ansızın kayboldu, ihtiyar J u s t i n u s ömrünün son­ larında hemşiresinin oğlu J u s t i n i a n u s ' u ortak yaptı ve Sezar ilân etti. Üç ay sonra ihtiyar adam öldü. İhtiyar J u s t i n u s’tan sonra kız kardeşinin oğlu J us t i ­ n i a n u s 38 yıl hüküm sürdü. Devrinin başlangıcında Iranlılara doğru indi ve Mabbug (Menbic)’ e gitti. Kendisine ortodoks bir papazın kızı olan T h e o d o r a’dan bahsolunduğu zaman bu kızı istedi. Fakat babası, kızının Halkedon konseyi kararla­ rını kabule mecbur edilmiyeceğine dair bir taahhüt almadan kızını vermek istemedi. Bu imparator, B e l i s a r i u s*a, Iranlılar ile harbetmek üzere, emirler gönderdi. İ s a mn salbine mü­ sadif cumartesi günü yaklaştığı zaman lranlıların hâkimi haber göndererek “yanımızdaki hıristiyanlarm ve yahudilerin hatırı ile siz hıristiyanlarm hatırı için paskalyayı kutlayalım,, dedi. Romahlar, bu teklifi kabul etmediler ve hamursuz bayramının haftasına müsadif iik gün harbe hazırlandılar. Soğuk bir gündü ve rüzgâr Romalılara karşı esiyordu. Romalılar zaaf göster­ diler, kaçtılar ve birçokları öldürüldüler; geride kalanlar da Fırat nehrine düşerek boğuldular. Bu J u s t i n i a n u s hakkında Amidli John şunu rivayet eder : „30 yıl onun maiyetinde ça­ lıştım. Bir an onun kilise inşasından fariğ olduğunu görmedim. Çünkü 96 kilise, 12 manastır ve misafirhaneler yaptırdı ve bunları benim vasıtamla Asya’da, Karya’da, Frikya’da ve Lidya’da yaptırdı.,, Onun 4 üncü yılında K i s r a b. K a v a d 47 yıl hüküm sürdü ve Romahlar ile iranlılar arasında sulh 7 yıl devam etti. Filistin’deki Samarityalılar kendilerine bir hâkim tâyin et­ tiler ve Neopolis’e giderek piskoposu, ve birçok halkı öldür­ düler, birçok mabetleri soydular ve yaktılar. Romalılar da giderek şehri aldılar ve bunların hâkimlerini ve birçoklarını öldürdüler. Daha sonra Kartacena’daki D o m e n o s isyan etti ve B e l i s a r i u s giderek onu yakaladı, zincirler içinde geri getirdi. J u s t i n i a n u s’un 11 inci yılında iranlılar ile Romahlar arasındaki sulh bozuldu. Gök yüzünde akşamları günlerce» büyük ve korkunç bir kuyruklu yıldız göründü. Aynı yıl için­


de Kisra, Antakya, Halep ve Apamea’yı zaptederek acı bir esarete uğrattı. Romalılar da İran’a gittiler ve Kardavaya (Kürtler ?) ’in, Arzonitlerin ve Arapların ülkelerini aldılar. K i s r a da hareket etti ve Calonicus ile bütün Bet Nahririi aldı, Edessa’ya karşı yürüdü, onu alamadığı için Batnari ı zaptettikten sonra döndü. K i s r a , Antakya’ya karşı da hare­ ket etti, burasını alarak yaktı ve kâmilen harabetti. îranlılar, duvarlardaki beyaz mermerleri de aldılar ve bunları İran’a götürdüler. Daha sonra îranlılar hudut üzerindeki bütün ül­ keleri alarak' Calonicus'u ve Balaş ı tahribettiler; şehit M a r B a c c h u s’un kemiklerini ve M a r S a r g i s’in medfenindeki al­ tınları alıp götürdüler. 848 (m. 537) yılında güneşte, evvelce hiç görülmiyen, bir işaret görüldü. Güneş karardı ve bu ka­ ranlık 18 ay devam etti. Hergün gök yüzünün ortası bay­ gın ve gölgeli bir ışık ile aydınlanıyordu ve herkes güneşin bir daha bütün ışıkları ile ortalığı aydınlatmıyacağını sanıyordu. Bu yıl içinde meyvalar olgunlaşmadı ve şarapların tadı üreye benzedi.

BU SIRADA BÜTÜN MEMLEKETİ KAPLAYAN VEBAYA DAÎR Asyalı John 855 (M. 544) yılında vuku bulan bu vebaya dair mufassal malûmat verdiği gibi, Z a h a r y a da buna dair yazı yazmıştır. J o h n evvelâ cenubu şarkîde bulunan milletler ile, yani Hindistan, Kuş (Habeşistan) ve Hamiraya ya dair malûmat verir. Sonra garba dönerek Romalılar, Italyanlar, Galler ve Ispany ollar dan bahseder. O zaman işitildiğine göre insanlar hislerini kaybediyor, çıldırıyor, biribirine hücum ediyor, dağlara çıkıyor ve kendilerini telef ediyorlardı. Bu darbeye Mısır hududu üzerindeki Kuş (Habeşistan) ülkeleri uğradılar. Bu hal buradan Mısır’a, Mısır’dan İskenderiye’ye sirayet etti ve Libya, Filistin, Fenike, Arabistan ve Afrika’ya yayıldı. Son­ ra Galatia, Kapadokya , Ermenistan ve Antalya ya ilerledi. Azar azar İran ülkelerine geçti ve şark ve şimaldeki milletleri sardı. Mallar terkedilmiş ve dağılmış bulunuyor, fakat bunları top­ layacak bir kimse görülmüyordu. Tarlalar ekinlerle dolu idi


ve bunları biçecek bir kimse yoktu. Bağların bozum devri gelmiş geçmiş, fakat üzümleri toplayan olmamıştı, çünkü insan kalmamış , binde bir kişi bile kurtulamamıştı. 3 yıl geçtikten sonra Allahın bu gazabı yatıştı. Denildiğine göre Baş şehir bu gazaba uğradığı zaman salgın evvelâ fakirlerde başgösterdi. Her gün 16.000 kadar kişi mezarlığa götürülüyordu. Fa­ kirler, öldükten sonra Allahın gazabı zengin ve ün sahibi olanlara yetişti. Ansızın ölmekten kurtulanlar, vücutlarının şiş­ kinliğe uğramasından, yahut dizanteriye tutulmaktan ölüyorlardı. Avuçların içinde, pıhtılaşmış üç damla kan görünüyor ve daha sonra ölüyorlardı. İnsanlar ölüleri gömmekten aciz kaldıklarını görerek cesetleri yığın yığın denizlere attılar. J us t i n i a n u s ’un 18 inci yılında Barbarlar İtalya’daki bü­ yük Roma şehrini zaptettiler. Anlatıldığına göre, bunlar şehrin kenarındaki ordugâhta oturdukları için şehri ellerinde tutmağa imkân bulamadılar. Fakat şehri harap ve çırıl çıplak bir halde bırakmışlardı. Bu yüzden J u s t i n i a n u s ile bütün senato ma­ tem tuttular ve siyah elbiseler giydiler. Bu sıralarda kraiıça T h e o d o r a öldü ve aynı sırada Antakya’da bulunan M a r S i m o n manastırı yandı ve kâmilen harap oldu. Oruç ve Ha­ mursuzun kabulünden dolayı kiliselerde, bilhassa İstanbul’da, büyük karışıklıklar oldu.

Justinianus’un 23 üncü yılında Kilikya’daki Tarsus şehri, yanıbaşmda akan nehrin suları altında kaldı. Lâdikiye de sular altında kalmış ve burada 7.000 kişi ölmüştü. Finike sahilinde suların kabarması yüzünden Trablus, Berut, Biblos, Troas şe­ hirleri ve Çelil şehirleri su altında kaldı. Aynı zamanda J o h n P h i l o p o n o s İskenderiye’de şöhret kazanmış bulunuyordu. Bu sıralarda ehali öküz açlığına uğramıştı. Bir adam, sair sebze ve hububat ile birlikte beş kilo ekmek yediği halde doy­ duğunu his etmediğinden karnı tok olduğu halde yimeğe devam ediyor ve bu yüzden ölüyordu. Daha sonra bil­ hassa şarkta iki sene devam eden ve davarları imha eden veba koptu. Çift sürmek için hayvan bulunamadığı için bütün tarlalar kısırlaşmıştı. Bu sırada İstanbul’da şiddetli bir zelzele oldu ve birçok evler, hamamlar, kiliseler yıkıldı. Altın Kapı suru da yıkılmış ve zelzele 40 gün devam etmişti. J u s t i n i a n u s ' u n 27 inci yılında arapların kıralı Noman


oğlu Mündar 1, Roma ülkelerine tecavüz ederek birçok yerleri harap etti. G e b e l e 2 oğlu H e r at kendisine yetişti, onunla harbetti, mağlup etti ve M ü n z i r’i Kinnesrin’de öldürdü. Herat oğlu da muharebede ölmüş ve buradaki Şehitler evinde gömülmüştü. J u s t i n i a n u s’un 31 inci yılında şiddetli bir zel­ zele oldu ve İstanbul’un iç ve dış iki suru yarıldı. R i g i n şehri toprak altında kalmış olduğu için bulunduğu saha keş­ fedilememişti. Sarayın önünde duran mor sütun ile üzerindeki imparatorun heykeli de evvelâ havaya atılmış, sonra tersine yere düşmüş ve 8 kadem derinliğinde yere saplanmıştı. Yer yüzü, 10 gün kadar rüzgâr karşısında bir ağaç gibi sarsıldı ve sallandı. Bu hâdiselerden sonra Hünlerin ve Slavların ordusu geldi ve Şahane şehri önünde karargâh kurdular. Dış duvar­ ları yıkarak bütün kemerleri soydular ve yaktılar. Buldukları herşeyi alarak gittiler. Sonra ikinci ve üçüncü defa geldiler ve bunun üzerine Romalılar üstün gelerek hepsini mnharebede imha ettiler. Bunlardan kaçabilen pek az kişi burada bir daha görünmediler. J u s t i n i a n u s II (?) ’ den sonra J u s t i n us III (?) 13 yıl hüküm sürdü. Bu imparator selefinin kız kardeşinin oğlu idi ve ırkan Tark ( Türk ) idi. Karısı S o p h i a ile birlikte sonteşrin ayında hüküm sürmeğe başladı. Devrinde hiçbir karışıklık ol­ mamakla beraber, kuvveti yüzünden kötülük edenlerin hepsi de ortadan kalktılar. Yalnız, imparator, ayaklarından mustarip­ ti. îranlıların kıralı K i s r a bu sırada yaşıyordu. İlk önce ara­ larında o derece kuvvetli bir barış vardı ki, J u s t i rı u s, dev­ rinin ikinci yılında, C a l o n i cus patriki J o h n vasıtası ile K i s r a 'ya şeref hediyeleri gönderdi. Fakat îranlılar ermenileri, mecusiler gibi, ateşe tapmaya mecbur edince ermeniler, İranlI­ lara karşı isyan ettiler ve Romalılara sığındılar. Böylece sulh bozuldu ve K i s r a , J u s t i n u s ' a haber göndererek şu sözleri söyledi: “hükümdarlarına karşı isyan eden bir millete yardım etmek size yakışmaz. Siz bu milleti kendi tarafınıza alacaksa­ nız alabilirsiniz. Fakat onların topraklan benimdir. Onlar da benim topraklarımı boşaltsınlar,,. J u s t i n us da şu cevabı verdi: “şeytanlara tapmaktan kaçan ve benim yardımımı dile­ yen bir hıristiyan milleti senin ellerine bırakamam. Kendileri 1 Nu’man oğlu Munzır Cr. öle*3 2 Harith b. Cebele olacak. Ö . R.


nasıl benim iseler, onlarla beraber toprakları da benimdir,,. Bunun üzerine K i s r a ikinci bir defa yazarak şu sözleri söy­ ledi : “bu milleti de, topraklarını da bırakmıyorsanız, hiç ol­ mazsa Ermenistan’a hâkim olan kırallarınızın vermek itiyadında oldukları vergileri veriniz,,. J u s t i n u s daha kuvvetli sözlerle cevap vererek dedi k i: “ben önceden almış olduğunuz altınları da sizden geri istiyorum. Biz, sizden Roma’ya ait olan Nisibis’i istediğimiz halde siz bizden şimalde olan bir memleketi nasıl isteyebilirsiniz ? Eski vesikalarda yazılı olduğu veçhile burası îraıılılara, şartlara bağlı olarak, verilmiş idi.,, İmparator devrinin 8 icni yılında, teyzesinin oğlu M a r c i o n u Sezar tâyin etti ve Romalılardan bir ordu ile Nisibis’e karşı gönderdi. M a r c i o n , D ârâ şehrine vardığı.zaman asker­ lerinin bir kısmını İranlıların topraklarına gönderdi, bunlar da buralarını alarak harbettiler ve geri döndüler. İranlıların Nisibis’deki komutanı hileli bir surette hareket etti. Bu adam Ma r c i o r i a gitti ve “biz Nisibis şehrini size sulh içinde vereceğiz, vermezsek harb olur,, bahanesini ileri sürerek bunu Romalıla­ rın kırallarına bildirmeleri lâzım geldiğini söylemekle harekâtı dört ay geciktirdi. Bu sayede İranlılar Nisibis’e gıda maddeleri getirttiler, şehrin etrafındaki bağları ve ekili yerleri bir ok atımı mesafesince temizlediler ve hıristiyanları şehirden çı­ kardılar. Bunun üzerine kıral, Marcion ’a yazarak vakit geçir­ meden şehrin etrafında ordugâh kurmayı emretti. Bu yapıldık­ tan sonra Sezar şehrin etrafında tepeler vücuda getirdi, bun­ ların üzerinde mancınıklar kurdu, yüksek kuleler vücuda getirdi ve büyük bir zahmetle şehri zaptedebildi. Daha sonra kıral, ileride anlatacağımız bir sebep yüzünden, Marcion1a kızdı ve son derece sert ve katı yürekli bir adam olan Acac i u s’u, onun mevkiini almak ve M a r c i o n’u atmak üzere gönderdi. Acacius buraya gelerek M a r c i o n u yakaladı ve onu Dârâ’ya gönderdi, askerler bunu görünce kiralın öldü­ ğünü ve bir başkasının Roma’ya hâkim olduğunu sandılar, ve bu yüzden çadırlarını bırakıp kaçtılar. İranlılar da N i s i b i s’den çıkarak bunların çadırlarını yağma ettiler. K is ra , Romalıların kaçtıklarını haber alınca, kalktı geldi, şehre hücum için kullanılan muhtelif âletleri ve Romalıların bı­ rakıp gittikleri bütün silâhları ele geçirdi ve Dârâ şehrinin et­ rafında karargâh kurdu. Kisra burada 6 ay muharebe etti ise


de, şehri zaptedemedi ve şehir halkından 5 talen altın istiyerek buradan ayrılmak diledi. Onun elçisi ile birlikte gönderdigi kont, yerlilere bunları söylemedi. Bu yüzden K i s r a fena hal­ de kızdı ve îranlılar tahtadan yapılan bir takım inşaat sayesin­ de duvarları aştılar. Romalılar 7 gün çarpıştılar ve Iranlılardan birinin de şehre inmesine imkân vermediler. Bunun üzerine Kisra bunlara,, geliniz sulh yapalım. Çünkü dikkat edin bizim de, sizin de adamlarımızdan birçokları maktul düştüler,, dedi. Bu zavallı adamlar, îranlıların içmiş oldukları andlara inanarak silâhlarını bıraktılar ve iki tarafın askerleri birbirlerine karıştılar. İr a n lI­ lar, Romalıları yakalıyarak 150.000 kişiyi öldürdüler, 90.000 kişiyi de esir ettiler. Topladıkları altının miktarı 200 talen ka­ dardı. Bunun üzerine K i s r a , Romalı kumandanlara şu sözleri söyledi: “budalalar! Niçin bu 200 lalenden 5 ini verip bütün bu canları kurtarmadınız ?. „ Romalılar altın istendiğine dair Kontun birşey söylemediğine yemin ettiler. Kisra hakikatin bu merkezde olduğunu anlayınca Konta kızdı ve gözlerini oydurdu. K i s r a buradan harekât kumandanı A d r a m o r i u yola çıkardı, o da B a l aş, Kinnesrin ve Antakya havalisini yağma etti. Daha önce Iran kıralı, Apamea'ya geldiği zaman halk onu karşılamağa çıktıkları, o da şehre girip piskoposu gördüğü ve halka fenalık etmediği için bu defa da A d r a m o n u n gelmesi üzerine halk beyazlar giyerek onu karşılamağa çıktılar. O da şehre girdikten sonra burasını yağma etti, şehri yaktı, ve İran’a 92.000 (yahut 292.000) kişiyi gönderdi. Bu sırada K i s r a esirler arasından 2.000 bakireyi seçti ve bunları süslü elbiseleri ile ve zinetleri ile İran’daki Türklere gönderdi. Bu bakireler Türklerin bulunduğu yerden 5 konak mesafede olan bir mevkide büyük bir nehre vardıkları zaman, dinlerini terkederek ruh­ larını tahrip etmek ve iffetlerini feda etmektense ölümü tercihe karar verdiler ve birbirlerini sağ elleri ile tutarak îranlı mu­ hafızlara yıkanmak istediklerini söylediler ve muhafızların çekilmelerini istediler. Bu muhafızlara, kızların güzelliği bozul­ masın diye iyi muamele etmeleri emredilmiş olduğundan, bun­ lar da çekildiler. Sonra bu afif bakireler yüzlerine haç işareti yaparak M e s i h ' i n ismini andılar ve kendilerini büyük nehre atarak boğuldular. Muhafızlar bunların çığlıklarını duyarak ba­ kirelerin boğulmakta olduklarını gördüler ve derhal koşarak


şiddetle mücadele ettilerse de, bunlardan birini de kurtarmağa muvaffak damalıdırlar. Romalıların kıralı bu hadiselerin vukuundan haber alınca şarka gitmek için hazırlandı ve teessürünün şiddetinden çıldır­ dı (?). Z e c h a r i a sulh yapmak üzere K i s r a ' ya gönderildi. Yanına, sulhun yalnız bir yıllık olmasına mebni 650 altın litresi almıştı, imparatorun aklı başına gelmiş, ağlıyarak ve matem tuta­ rak kendine gelmiş olduğu için şefler ona nasihatte bulundular. O da ismi Tiberius olan İyonyalı bir kâtibi, bir Tarkı memleketi­ nin idaresine tayin etti ve onu Sezar ilân etti. Bu sırada Kisra gurur ve inadından kabarmış bir halde idi. Kendisi Ermenis­ tan’a gelerek Kayseri’yi zaptetmek üzere doğrudan doğruya Kapadokya’ya girdi. Bunun üzerine Romalılar, Bagruh dağında îranlıları takip ettiler. K i s r a maksadının hasıl olmaması üze­ rine kendi memleketine kaçmak istiyormuş gibi hareket etti, S e b a s t i a’ya gitti ve buranın halkı kaçmış oldukları için bu şehri yaktı, omalılar ona yetiştikleri için K i s r a , Papelion’unu yani şahane otağını ve bütün hâzinesini bırakarak kaçtı. Bu­ nun üzerine Romalılar onun karargâhını ve ateşgedesini soy­ dular ve bunu zafer içinde alıp götürdüler. Aynı sırada K is r a Malatya’ya vardı ve burasını da yaktı. Romalılar onu takip ediyorlardı ve K i sr a’nın askerlerinden çoğu P r a t h (Fırat)nehrinin bir limanında boğuldular ve bunların çok azı kurtulabildiler. K i s r a , bir hükümdarın ancak bir hükümdara karşı harbe çıkabileceğine dair bir kanun yaptı. Çünkü Romalılar ona bir name göndererek “bizler hükümdarın ancak hizmetçileriyiz. Eşkıya gibi bir takım yerlere girerek buralara ateş vermek bizim için ayıptır. Bunun bir hükümdar tarafından yapılmasının ne kadar ayıp olacağını siz takdir edin,, dediler. Bu hâdiselerden sonra Romalılar, kazandıkları zafere güvenerek, atlarının eğer­ lerini çıkardılar ve yemek için gittiler. Birden bire Slavlar yani keşif kuvvetleri gelerek “îranlılar ile Kisra geliyorlar,, ha­ berini verdiler. Romalılar düşmandan korunmak için nöbetçiler dikmemişlerdi. Bu yüzden îranlıların orduları birdenbire bun­ ların üzerine çullandılar. Romalılar korkmuşlar ve yaya olarak kaçmağa başlamışlardı. Onları takibeden îranlılar köklerini kır­ dılar ( ? ) ve silâhlarını, dizginlerini, zırhlarını topladılar. Bü­ tün bunlar Romalıların kaçarken attıkları şeylerdi.


J us t i n u s’un M a r c io n a karşı hiddetinin sebebi şu id i: Bu sırada Tayyaya'lar, yani Araplar arasında iki fırka bulunuyordu. Bunların biri, kendisi de, askerleri de hıristiyan olan Haris oğlu Munzir fırkası, diğeri, İranlılar ile beraber olan K a b o z fırkası idi. K a boz, hıristiyan araplara karşı ha­ reket ettti ve bütün sürülerini ve davalarını alarak g-itti. M u n z i r de ona karşı bir ordu topladı, ona karşı hareket etti, onu mağlup etti ve zengin ganimetler ve develerle geri döndü. K a b o z ona tekrar hücumetti ve mağlup olarak yar­ dım getirmek üzere Iranlılara gitti. Bunun üzerine M u n z i r , keyfiyeti kıral J u s t i n u s ' a bildirdi ve Iranlılara karşı duracak askerlere verilmek üzere altın istedi. Bu yüzden J u s t i n u s İranlıların Roma topraklarına taarruz etmelerine sebep saydığı M u n z i r i öldürmeğe karar verdi ve M a r c i o n u n Nisibis’e karşı karargâh kurduğu sırada kendisine şu mektubu y a zd ı: “Munzir in size gelmesini kendisine bildirdik. Geldiği an kafa­ sını kesin ve bize yazın,,. Anlatıldığına göre kıral iki mektup yazmıştı. Biri M a r c i o n a. idi ve M u n z i r in öldürülmesini emrediyordu. Diğeri M u n z i r e idi ve ona, Marcion’a giderek mektup ile bildirilmemesi icap eden bazı meseleler hakkında söyliyeceği sözleri dinlemesini emrediyordu. Bu mektupları ya­ zan kâtip bunları bir anda yazarak mühürlemiş ve yanlışlıkla Marcion’un mektubunu M u n z i r e ve Munzir’in mektubunu da M a r c i o n a göndermiş ve böylece M u n z i r’in öldürülmesini emreden mektup bu adamın eline geçmişti. M u n z i r fena halde hiddetlendi ve Tay arapları ile yani Kaboz’un tarafdarları ile dost oldu ve ikisi birlikte Romalıların topraklarını is­ tilâ ederek Antakya’ya kadar memleketi zaptettiler ve yaktı­ lar. Kıral J u s t i n u s , Marcion’un vaziyeti Munzir’e bildirdiği­ ni sanıyor ve bu yüzden ona kızmış ve tevkifini emretmiş bu­ lunuyordu. Kıral J us t i n u s’un aklı başına gelince üre hasta­ lığının gittikçe şiddetlendiğini görerek Sezar T i b e r i u s ' u ça­ ğırttı, nasihat ve ihtar şeklinde ona birçok kıymetli sözler söyledi ve ezcümle şunları bildirdi: “evvelâ benim eskiden ne olduğumu ve senin kim olduğunu anla. Valideni daima taziz et. Burada bulunanların hepsi senin çocuklarındır. Askerlere dikkat et, kan dökmekten haz duyma ve kötülüğü kötülük ile karşılama. Şahane elbiseler ve rütbeler beni saptırdığı gibi, seni


de saptırmasın. Ben hayatta olduğum halde işimi, mevkiimi bı­ rakacağım,,. Kıral bunları ve bunlara benzer sözleri söyledi. Bunun üzerine T i b e r i u s yere kapanarak ağladı ve saçlarını yoldu. Kıral da emretti, onu yerden kaldırdılar, sonra kıral şahane hil’ati ona giydirdi ve tacı başına geçirdi. Kıral bu hâdiselerden sonra 9 gün yaşadı ve üreyi çıkaramamak yüzün­ den müthiş ıstıraplar içinde öldü. Kendisi, çektiği ıstırap yü­ zünden bağırıyor ve yanında duranlara Hbir kılıç getirin de beni öldürün,, diye yalvarıyordu.


YUNANLILARIN İKİNCİ SALTANATI BU DOKUZUNCU SERİ ROM A KIRALLARI İLE BAŞLAYARAK YUNAN KIRALLARI İLE NİHAYET BULMAKTADIR u s t i n u s III (?) den sonra Ti b e r i us 3 yıl hüküm sür­ dü. Bu zamana kadar bütün kırallar Romalı idi. Yani frenk idiler. Bunların birincisi A u g u s t u s , sonuncusu J u s t i n u s idi. Yerlilerin ve kâtiplerin dili yunanca idi, fakat kırallar ve as­ kerler frenk idiler. Bu T i b e r i us ve ondan sonra gelenler ile, Yunanlıların ikinci saltanatı başlar. Bu hadise ilk saltana­ tın son bulmasından 602 yıl sonraları vuku buldu. Birinci saltanat MakedonyalI K r o n o s ile başladı ve P a r s os ile ni­ hayet buldu. Hükümdarların sayısı 38 idi. Tiberius'un hüküm sürmeğe başladığı yıl, yani yunanlıların 819 (m. 579) yılında K i s r a öldü ve oğlu H ü r m ü z İranlılar üzerinde 12 yıl hü­ küm sürdü. Mağrur ve küstah bir adamdı. Hükümdarların âdeti veçhile Romalılara yeni bir devrin başladığını bildiren hediyeyi göndermemişti. T i b e r i u s ise kırallığa geçtikten sonra Kisra ya hediye göndererek vaziyeti bildirmişti. Kisra, Erme­ nistan’da harbe giriştiği için Romalıların ordu kumandanı K i ros ( M a u r i c i u s ) ordularını hazırladı ve gün doğar doğmaz odunları tutuşturan alev gibi İranlıların üzerine atıldı ve onları kâmilen imha etti. İranlıların valileri ve asilzadeleri zincirler içinde idiler. Romalılar bu yüzden son derece mem­ nun oldular. J u s t i n u s ' un 4 yıl süren hastalığı ve T i b e r i u s ' un dev­ leti idare etmesi sırasında kı^alıça S o p h i a, T i b e r i u s ' un karısını baş şehre girmekten alakoyuyordu. J u s t i n u s karısını muaheze ederek,, bu senin yaptığın günahtır. Çünkü Tiberius genç bir adamdır ve onun bu tenasülî mahrumiyete tahammülü yoktur. Siz ise onun karısını uzak tutuyorsunuz,, dediği zaman Sophia şu cevabı vermişti: “benim aklım sizin aklınız gibi yzrinden oynamadı. Ben hayatta oldukça kıraliçeliği kimseye vermem,,.

J

A b u l - Farac Tarihi, F.

77


Böylece J u s t i n u s’un ölümü üzerine T i b e r i u s karısını yanına getirmek istedi ve S o p h i a’nın bu yolda emir vermesi için kendisine yalvardı. Fakat S o p h i a yine razı olmadı. Bunun üzerine Halkidonyalılar patriki, Ti b e r i u s ' a . karısını boşamağı ve S o p h i a ile yahut kızı ile evlenmeği tavsiye etti. Fakat T i b e r i u s patriğe kızdı ve son derece inat göstererek “Ben kanunu çiğnemektense, saltanatı boşamağa hazırım,, dedi. Patrik, teklifini müdafaa ederek şu sözleri söyledi: “eşraf, memeketin selâmeti namına benim sana bu nasihati vermemi istediler,,. S o p h i a keyfiyetten haber alarak korktu ve T i b e r i u s’un karısını büyük bir alay ile şehre getirtmek için emir verdi. Halk bu kadını taziz için ona H e l e n a adını verdiler. T i b e r i u s da S o p h i a ile kızına büyük saygı gösterdi, onların iratlarını arttırdı, onlar da sarayda ikamet ettiler. Hür bir kadının oğlu olan M u n z i r , T i b e r i u s’un tahta geçtiğini haber aldıktan sonra İstanbul’a geldi. Kıral onu, Romalılara yardım hususunda geçikmesinden dolayı muahaze edince, M u n z i r ona J u s t i n u s' un mektubunu gösterdi ve T i b e r i u s bunu görerek hayret etti; M u n z i r ' e riayet gösterdi, ona birçok kıymetli hediyeler verdi, o da geri döndü. Bu hadiselerden sonra Roma’nın sezan M a u r i c i u s , kıral T i b e r i u s’a giderek, M u n z i r aleyhinde ithamlarda bu­ lundu. Suriye ordusunun kumandanı M a g n e de, M u n z i r in dostu olduğunu ve onu yakalayabileceğini söyleyerek Suriye’­ ye gitti ve Munzir’e bir mektup yazarak şu sözleri söyledi: “yol yorgunluğu yüzünden son derece muztarip olduğumdan, beni tedavi etmek üzere gelmenizi arzu ediyorum. Gelemedi­ ğiniz takdirde, bizzat sizi ziyaret ederek şahsınızı selâmlayaca­ ğım,,. M u n z i r , bu adamı dost tanıyarak ona güvendiği için kalkıp geldi. Fakat Süriyeli kumandan ona zincir vurdurdu ve İstanbul’a gönderdi. Bunun üzerine onun oğlu N u m a n , askerler toplayarak Romalıların memleketlerine akınlar yapma­ ğa başladı. Fakat kimseyi öldürmiyor ve bir yeri yakmıyordu. Çünkü babası esir idi. Adı M a g n e olan bu mel’un adam, N u m a n ı da mah­ vetmek istedi ve bir sürü andlar içerek yazdığı bir mektupta şu sözleri söyledi: “bize gelirsen seni babanın yerine geçiririm,,.


Numan, genç adamlardan birini getirterek ona kendi elbiseleri­ ni giydirdi ve bir takım hizmetçiler ile birlikte onu M a g n e nin yanına gönderdi. M a g n e onu görünce “sen N u m a n mı­ sın ?„ diye sordu. O da “evet„, dedi, “Sizin emrinizi alarak geldim..,, M a g n e de şu emri verdi: “bu adam kiralın düşma­ nıdır, ona demir zincirler vurunuz,,. Bunun üzerine genç adam güldü ve “Mesih namına yemin ederim ki, ben Numan değilim,, dedi. Magne, genç adamı öldürmek isteyince, bu arap şu söz­ leri söyledi: “öldürülmek yüzünden müteessir değilim. Çünkü buraya gelmemiş olsaydım kendi hükümdarım beni öldürecekti,,. M a g n e bunun üzerine bu genci bir takım işkencelere uğ­ ratmış, sonra onu salıvermişti. Kısa bir zaman sonra M a g n e öldü. Daha sonra Numan hayatını tehlikeye koyarak M a u r i c i u s’un yanına gitti ve onun tarafından kabul olundu. Bu adam İranlılar ile harbettiği zaman, babasını serbest bırakacağına yemin etti. Ona Halkidon konseyinin itikatlarını kabul etmesi teklif edildiği zaman, özür diledi ve şu sözleri söyledi: “ Tay kabilesi ortodokstur. D inim i değiştirecek olursam beni öldürürler,,. N u m a n buradan ayrıldıktan sonra bir daha kendi isteği ile Romalıların yüzüne bakmamağa yemin etti. Romalılar bu sözü işiterek onu yol üzerinde iken yakaladılar ve onu da sürdüler. Arapların memleketi 15 kısma ayrılmıştı ve arapların en çoğu İranlılara bağlanmışlar, bir kısmı da Halkidonyalılara iltihak etmişlerdi. Daha başkaları silâhlarını atmışlar, Senar ül­ kesindeki Asur ve Suriye’deki şehirler ve köylerde ikamet ederek Ortodoksluklarını bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Nitekim Emesa’daki Haditha, Hith, Bet Arbaya ve Kurithim 'dekiler ile Nabk vesair yerdekiler de bu vaziyettedirler. Bu sırada bir Iranlı zuhur ederek Şah K i s r a ’nm en bü­ yük oğlu olduğunu, daha küçük kardeşi H ü r m ü z e ait as­ kerlerin kendisini hükümdar seçtiklerini, babasının kendisine acıyarak öldürülmemesini temin için eline para verip savdığını anlattı. Bu adam, Ermenistan’daki Roma ordularına müracaat ederek Roma hükümdarı kendisine bir ordu verdiği takdirde İranlıların saltanatını Romalılara devredeceğini söyledi. Roma­ hlar keyfiyeti T i b e r i u s a bildirdiler, o da bu yüzden çok sevindi, altın ve şahane hil’at gönderdi, bu adamın baş şehre


büyük bir alay ve ihtişam içinde gelmesini emretti. Onun Halkidon’a varması üzerine kıral, Iran hükümdarının kılıç ta­ şıyıcısını kendisine göndererek hüviyetini tahkik ettirdi. Bu adam onu görüp tanıdı, sonra saçından yakalayarak tahtın üzerinden indirdi ve “seni sahtekâr,, dedi. “Eşraf karşında durduğu halde taht üzerinde oturmağa mı cüret ediyorsun ?„. Bu zavallı adam, ölümden korkarak hıristiyan oldu. Roma ordusu, Sezar M a u r i c i u s kumandası altında İran’a hareket ettiği sırada, A b h a r i s’in ( Abares), İskityamn ve L o n g o b a r d i ’nin hakana tabi olan barbar ahalisi, Roma­ lıların ülkelerini harap ettiler. A d r a m o n , Edessa’ya geldi, kiliseleri, manastırları ve köyleri yaktı. Bunlar bütün esirleri öldürerek ölülerin cesetlerini yaktılar ve gök yüzünü karartan duman bulutları sayesinde şehri almağa muvaffak oldular. Şehre karşı yaptıkları 3 günlük hücum esnasında M a u r i c i u s’un kumandası altındaki Romalıların ve araplarm gelmek üzere olduklarını haber alarak muhasarayı kaldırdılar ve Calonicus’a doğru hareket ettiler. Romalılar bunlara yetiştiler ve birçoklarını öldürdüler. T i b e r i u s , devrinin 4 üncü yılında karın ağrısından ve bağırsak bozukluğundan hasta olmuştu, ölm ek üzere olduğunu anlayınca kızı A u g u s t a ’yı Kapadokya’daki A r a b i s o s’tan gelme olan M a u r i c i u s’a zevce olarak verdi, tacı onun başına geçirdi ve 3 gün sonra öldü. T i b e r i u s ’tan sonra M a u r i c i u s 20 yıl hüküm sürdü. Devrinin ilk yılında Ti b e r i u s ’ u n kızı A u g u s t o ’ d a n bir oğlu oldu ve buna Theodosius, yani “taht üzerinde doğan,, ismi verildi. Bu sırada Romalılar M a u r i c i u s ’ a karşı isyan ederek Garmanos adlı birini başlarına geçirdiler. îranlıların şahı H ür­ müz, bu hadiseden haber alarak bunlara muzaharette buluna­ cağına dair haberler gönderdi, fakat Romalılar ona hakaret ettiler, onunla harp etmek üzere yola çıktılar, 3.000 îranlı kö­ leye zincirler vurarak bunları M a u r i c i u s ’ a gönderdiler. Ro­ malılara söz hürriyeti verilmiş olduğu için, bunlar da kirala ita­ ate devam ettiler, kıral bunları sevinçle karşıladı ve G a r m a n o s ’ a hediyeler ve rütbeler yağdırdı. Devrinin 4 üncü yılında şarktan saçları örülü bir takım çirkin insanlar ve garptan Slavlar, Longobardlar zuhur ederek hareket ettiler. Bunlar H a z a r ’ 1a r ı n kıralı olan H a k a n ’ m


hükmüne girdiler, Romalılardan iki şehir ile birçok kaleler zap­ tettiler. Kiralın, Edirne dışında kazdırmış olduğu büyük çukur mani olmasaydı, bunlar İstanbul’a doğru yüzlerini çevirecek­ lerdi. Bunun üzerine Romalılar Antio... halkını öldürdüler. Slav­ ların üzerine atıldılar ve Asklabhunyd yı zaptederek yağma ettiler. Buralı ahali keyfiyetten haber alınca, Romalıların yurt­ larında büyük muharebeler yaptılar, sonra geri döndüler. Bu sıralarda İç İskityadan 30.000 İskit ile beraber 3 kar­ deş harekete geçtiler. Kış mevsiminde Amon dağının etrafında su aramak için iki ay dolaştıktan sonra Miantis gölünden kay­ nayarak Pontus denizine karışan Tanis (Dona?) nehrine var­ dılar. Bunlar Roma hududuna vardıkları zaman içlerinden B u l g a r i s adlı biri 10 gemi alarak Tanis nehrini geçti ve karargâhını Tanis ve Dunbir (Don ve Dinieper?) nehirleri arasın­ da kurdu. Bu nehirler de, Pontus denizine akar. Daha sonra bu adam, M a u r i c i u s 1a haber göndererek yerleşmek üzere top­ rak istedi ve Romalıların müttefiki olacağını bildirdi. M a u ­ r i c i u s ona yukarı ve aşağı Misya’yı verdi ve bunlar burada ikamet ederek Romalılar hesabına hudut karakolluğu yaptılar. Bunlar İskit oldukları halde, Romalılar bunlara Bulgarlar diyor­ lardı. Daha sonra diğer iki kardeş S a l i a adı ile tanılan A lan ülkesine, yani Bulgarların ve Panguryalılarm “ Türkler kapısı,, adını verdikleri Hazar şehirlerine geldiler. Bunlar bir aralık hıristiyan idiler, hali hazırda bunlara büyük kardeşin adına izafetle H a z a r ' h l a r deniliyor. M a u r i ci us ’un 6 inci yılında, Romalılar kumandanı Pr i s c u s büyük bir ordu ile İran’a karşı hareket etti. Burada Roma­ lılar ayrıldılar ve onu karşılamak istemediler. Bunun üzerine kıral geri dönerek hemşiresi tarafından akrabası olan P h i l i p i ordu kumandanlığına tayin etti. Bu adam kalkıp geldi ve birçok muhteşem zaferler kazandı. Romalılar P r i s c u s ’un kaba mua­ melesine alışık oldukları için bu adama karşı da bir takım suikastlar hazırlamağa başladılar ve kıralı da atarak yerine başkasını getirmeği düşündüler. Bunlar, İran’dan Antakya’ya döndükleri ve burada kışladıkları sırada büyük bir zelzele koptu ve yerin yarılması yüzünden şehrin en büyük kısmı yıkıldı ve askerler şehrin öteberisine dağıldılar. Kirala karşı gelen atlılar geri dönerek P h i l i p ile barıştılar ve pişman


olduklarını söylediler. Bu sırada Nisibis’de bulunan İranlılar M a i p e r k a f t a k i muhafızları sahte andlarla aldattılar ve bun­ lardan şehri aldıktan sonra buradaki Romalıların çoğunu imha ettiler. Bu yüzden Philip ile Romahlar derhal Antakya’dan Maiperkat’e gittiler, şehri hücum ile aldılar ve buradaki Iran­ lI’ları öldürdüler. M a u r i c i u s ’un 8 inci yılında Iranlı’lar Şahları olan H ü rm ü z ' e karşı isyan ettiler, onu hile ile yakalayarak gözlerini kör ettiler; o da öldü. Bu şahı yığın yığın kötülüklerinden dolayı öldürenler 10 ay sonra onun oğlu K i s r a ’ya temayül göstererek tahta geçirdiler; o da 38 yıl hüküm sürdü. Iran ordusunun kumandanı B a h r a m , Kisranın, lehinde değildi ve onunla beraber birçok kimseler K i s r a ’ya karşı isyan ettiler. K i s r a da Romalılara iltica etti ve Kisra, Mauricius' a gizli bir haber göndererek kendisine müsaade edildiği takdirde onun tarafına geçeceğini bildirdi. M a u r i c i u s bu yüzden son de­ recede memnun oldu ve Kisra' ya name yazarak kendisine her hususta yardım edeceğini bildirdi. Kisra da hemen kalktı ve Edessa'ya geldi. Rusafaya yerlilerinden îzvannis (Joannes ) , Şahı evine alarak onu son derece ağırladı ve Mauricius'a bir mektup yazarak ona karşı bir köle gibi davranacağını bildirdi ise de, Mauricius cevap vererek onu oğlunu ağırlayan bir baba gibi karşılayacağını bildirdi. Mauricius, Tarkların kumandanı olan Joannes’e 20,000 asker ile, yanına 20.000 ermeni ve Bul­ gar alan Anastasius'u gönderdi. Bunların masrafı için 40 talen altın verdi. Kisra, bunları alarak kendi memleketine doğru yü­ rüdü. Iran’lı Hiirmüzan da 10.000 adam ile ona katıldı. Asiler vaziyeti anlayrak döğüşmek üzere hazırlandılar, fakat yenildi­ ler ve yüz çevirerek kaçtılar, başlarındaki kumandanlar yaka­ lanıp öldürülmüş ve geride kalanlar Kisra'ya dönmüşlerdi. Bu­ nun üzerine Kisra, Romalılara birçok hediyeler verdi ve M a u ­ r i c i u s ' a . büyük hediyelerden başka, kıymetli taşlar gönderdi ve Dara ile Ra’s Ayn şehirlerini Romalılara iade etti. Kisra, Mauricius’un kızını istemiş, o da kızı Maria’yı ona zevce ola­ rak vermiş, kızını piskoposlar ile birlikte göndermişti. Th e o dosius'un kızı da muhteşem bir ziyafet vermiş ve patrik düğün tacını kendi eli ile başına geçirmişti. Kisra, Meryem anaya, ha­ varilere, şehit Sergius’a üç büyük mabet inşa etti ve Antakya patriki bunları takdis etti. Hıristiyanlık bütün İran’da yayılıyordu.


Mauricius bu sırada zihniyetini değiştirerek, Roma askerleri­ ne hor bakmağa ve ücretlerini vermemeğe başladı. Bunlar da ona bir name gönderdiler, “A llah sizin devrinizde sulh ihsan etti, fakat süvariler ücretlerini alamazlarsa yalnız sulh sayesinde karınlarım doyuramazlar. Şayet siz harp olmadığı için ücret­ lerimizi vermiyorsanız, o halde harp ikim iz arasında kopacaktır.,, dediler. Kıral, askerlerinin bu talebini hakaretle karşıladı ve kardeşi Patros' un bunlara hâkim olmasını istedi. Fakat Patros bunu istemeyerek Mauricius'un yanına kaçtı ve keyfiyeti ona bildirdi. Mauricius bu yüzden korkarak Halkidonya' ya gitti ve burada gizlendi. Ordu, payitahta gelerek kıralı bulamayınca Poka (Phocas) namında avamdan bir ihtiyar adamı kırallığa geçirdi. Sonra Mauricius 'u arayarak buldular, şehre getirdiler, gözlerinin önünde oğullarını öldürdüler, sonra kendisini de öldürdüler. Mauricius'tan sonra Phocas 8 yıl hüküm sürdü. îranlıların şahı Kisra, Mauricius ile oğullarının öldürülmüş olduklarını haber alınca, kendisi ve asilzadeleri siyah elbiseler giydiler ve bir matem evi yaptılar. İran şahı, Roma kiralının intikamını alacağını ve kendisine iyilik eden adamın kanını unutmayaca­ ğını gösterdiği sırada Roma saltanatına da el koymak için bir suikast hazırlamakta idi. İran şahı bir ordu hazırlayarak Dara’ya gönderdi ve burasını aldı. Sonra Tur Abdin’e giderek bura­ daki Taş Kaleye karşı harbetti, kaleyi zaptetti ve bu kalenin içindeki Romalıları öldürdü. Her yerde aynı hadise tekerrür ediyordu ve bunlar yalnız Romalılara dokunuyorlardı. Roma­ lılar bunu anlayınca kaleyi bırakarak kaçtılar. Rahipler de top­ lanarak dışarı çıktılar ve piskopos Basil'e bir name gönde­ rerek İranlıları öldürmeğe müsaade edip etmeyeceğini sordu­ lar. Yunanlıların 818 (m. 607) yılında isyan halinde olan Merda (?) kalesi îranlılara teslim olunduğu gibi Amid de teslim edildi. Kış son derece şiddetli idi ve Fırat donmuştu. İki yıl sonra îranlılar Fırat’ı geçtiler, Mabugh, Kinnesrin, Beroea ve Antakya’yı zaptettiler. Anlatıldığına göre Kisra, Edessa’ya hâ­ kim olduğu zaman Rusafa’lı Joannes'in karısını esir olarak almış idi. Bu kadının kocası, Kisra'yı evinde son derece izaz etmiş olduğunu evvelce anlatmıştık. Kisra bu kadını İran’a götürdü, ve işkence içinde öldürdü. Sebebi, Kisra'nm, Joannes'in


evinde dinlendiği sırada bir gün ona şu sözleri söylemesi id i: “Ira n tila rın âdetine göre bir hükümdar kendi valilerinden birinin evine indiği zaman , evin hanımı hükümdara hürmet eder, onun şarabına su karıştırır,,. Joannes bu sözlerden utanarak karısının arzusuna muhalif bir şekilde hareket etmesini istememekle be­ raber kiralın arzusunu da yerine getirmeği dilemişti. Fakat karısı razı olmadı ve şu cevabı verdi: uEfendimiz büyük bir kıral olduğu için ona hürmet göstermemiz icabeder, fakat erkek­ lerin birlikte içki içtikleri sırada kadınların görünmesi Suriye'de âdet değildir. Bu yüzden ve kiralın huzuruna çıkmaktan utan­ dığımdan dolayı, kıral bizi muahaze etmesin,,. Bu cevap Kisra’yı hiddetlendirdi. O da şu sözleri söyledi: “Onun hareketi, senin mevkiini alçalttığı gibi, sözleri de aynı neticeyi verdi,,. K i s r a ' nin düşüncesi bu merkezde idi. Bu yüzden J o a n n e s yüksek mevkiinden atılmış ve yine bu yüzden K i s r a kadına karşı hiddetini unutmamıştı. İranlılar ülkeleri dışarıdan tahrip et­ tikleri sırada, P h o c a s da içeriden ayni şekilde hareket ediyor, eşrafı öldüre öldüre memleket içindeki hür muhariplerin hepsine son veriyordu. Bunun üzerine Afrika’da bulunan nüfuzlu eşraftan G r e g o r i u s ve H e r a c l i u s birbirleri ile anlaştılar, oğul­ ları ile birlikte ordularını İstanbul’a karşı gönderdiler. Yerliler bu yüzden sevinmişler, bunları karşılamak için toplanmışlar ve bunları muhteşem alaylarla içeri almışlar, P h o c a s da öldü­ rülmüştü. P h o cas' tan sonra H e r a c l i u s 32 yıl hüküm sürdü. Bu imparator tahta oturduktan sonra K i s r a ’ya elçiler gön­ dererek “Phocas, dostunuz Mauricius'u öldürdüğü için biz de onu öldürdük,, dedi ve bu çeşit okşamalarla arada dostluk kuracağını sandı. Fakat K i s r a onunla barışmadıktan başka büsbütün fenalaştı. H er a c l i u s da devrinin ilk yılında A n ­ takya’yı zaptetti ve bir yıl sonra ordu kumandanı Bahram, Kapadokya’daki Kay serîye' yi zaptederek 10.000 kişi öldürdü ve bü­ tün memleketi aldıktan sonra geri döndü. H e r a c l i u s ’un4üncü yılında, Şahrbaraz yani yabani domuz lâkabı ile tanılan ordu kumandanı R u m i z a n Şam’ı aldı ve bir yıl sonra Çelil ile Erdün havalisine hâkim oldu. Bir yıl sonra Kudüs’ü zaptederek bu­ rada 90.000 kişi öldürdü. Bunlar ilk önce yahudilere iyi mu­ amele ettiler. Nihayet bunları İran’a götürüler. Ertesi yıl


Ş a h r b a r a z Mısır’a giderek burasını aldı, tskenderiye yo­ lunu açtı, Libya’yı, Kuş (Nubya) hududuna kadar zaptetti. Aynı yıl içinde îranlı Ş a h i n , Halkidon’u aldı ve buradaki bütün halkı öldürdü. Böylece Îranlılar Pontus denizi kıyı­ larından Şarka kadar Romalıların bütün ülkelerini ele geçir­ mişlerdi.


ARAP HÜKÜMDARLARI YUNAN KIRALLARINDAN A RAP KIRALLARINA GEÇEN ONUNCU SERİ BURADA B A Ş L IY O R 1

H

e r a c l i u s’un tahta geçmesinden 12 yıl sonra M u h a m m e d ( j f ) şöhret kazanmağa başladı. Arapların kamerî

takvimi bu yıl başladı.2 Bu yılın, Adem ile arası 6130 yıldır. Yunanlıların tarihi ile 933 yılma ve milâd takvimi ile 624 yılına tesadüf eder. Arapların ilk yılında Ş a h r b a r a z , A m e y r a ’yı, sonra Rados'u zaptetti. Arapların 4 üncü yılında Ş a h r b a r a z ve K a r d ı g a n (Kardengan) İstanbul etrafında karargâh kurdular, orduları Tarki'yı geçti ve bunlar çadırlarını İstanbul'un garp tarafına kurarak bu tarafı ağır kayıplara uğrattılar. Sonra birden bire bir durgunluk devri geçti. Çünkü K i s r a ' ya “Ş a h r b a r a z seninle alay ediyor ve senin öğünmekte olduğun zaferin sana ait olmayıp kendisine ait olduğunu söylüyor,, dediler. Bunun üzerine K i s r a , Ş a h r b a r a z ın kellesini uçurmak üzere K a r d i g a n ' a . haber gönderdi. Fakat gönderdiği elçi Romalılar tarafından yakalandı. H e r a c l i u s bu keyfiyetten haber ala­ rak Şahrbaraz'a gizlice haber gönderdi ve kendisine dokunul­ mayacağına dair andlar içerek onu huzuruna getirtti. Bu adam K i s r a’nın gönderdiği elçiyi ve mektubu görerek vaziyetin mahiyetini anlayınca, hilekârlık göstererek mektubu değiştirdi ve Ş a h r b a r a z ile beraber 300 asilzadenin öldürüleceğine dair sözler ilâve etti, sonra mektubu aldı, K a r d i g a n ile askerlerin karşısında okudu ve Kardigari a dönerek: “Bunu yapmaktan hoşnut olur musun?,, dedi. Asilzadeler hiddetlendiler ve K i s r a’nın aleyhinde söylendiler. Bunlar 1 M üellif, Muhtasar üd D üv e l’de eski araplar hakkında m alûm at verdik­ ten sonra, Hazret-i M uham m ed’in soyundan bahseder, sonra bütün haya­ tın ı hülâsa eder, daha sonra H ülefâyi Raşidinden bahseder. Ö . R. 2 Hicret, M. 622 y ılının 16 Temmuz günü başladı.


H er a c l i u s ile anlaştılar, anlaşma şartlarını sağlamlamak için oğullarını rehine olarak bıraktılar ve kalkıp g-ittiler. H e r a c ­ l i u s , Hazarların hükümdarı olan Hakana, bir mektup yollayarak Iranlılara karşı hareket için 40.000 asker göndermesini rica etti ve kızı Endoxiay\ kendisine zevce olarak vermeği vaat etti. K i s r a , Ş a h r b a r a z ın isyanettiğini ve H e r a c l i u s’un kendi memleketine yürüdüğünü haber alınca cesareti kırıldı ve son derece üzüldü. K i s r a , bulabildiği kadar asker topladı ve B u z b i h a r i ı bunların başına geçirdi. İranlılar ile Roma­ lılar harp meydanında karşılaştıkları zaman, iranlılar mağlup oldular ve B u z b i h a n maktul düştü. K i s r a bu hadiseyi haber alınca karargâhın bulunduğu Sakutha’dan kaçtı. Her a c l i u s onu takip etti, hâzinelerini ve kıymetli mallarını ele geçirdi, daha sonra babası tarafından hapsolunan K i s r a’nın oğlu Ş i r i n i hapisten çıkardı, o da babası Kisra'yı takip etti, öldürdü ve tahta geçerek 9 ay hüküm sürdü. H er a c l i u sun geri dönerek kışı Edessa da geçirdiği sırada Ş i r i n ona bir mektup göndererek babasının öldürülmüş olduğunu bildirdi. Heraclius da onunla bir sulh anlaşması yaptı ve lranlıların, Romalılara ait ülkeleri boşaltmaları kararlaştırıldı. Ş i r i n, taht üzerinde 9 ay kaldıktan sonra öldü. Ondan sonra A r d a ş i r bir yıl 9 ay hüküm sürdü. H e ­ r a c l i u s ile beraber olan Ş a h r b a r a z bu hükümdarı öldür­ dü ve H e r a c l i u s ile yaptığı andlaşmayı ve sulh şartlarını sağlamlayarak Iran tahtına geçti. Arapların 6 ıncı yılında güneş yarım kürresinin bir kısmı karardı ve ilk teşrinden hazirana kadar karanlık devam etti. Bu karanlık o kadar uzun sürdü ki herkes güneşin bir daha bütünleşmeyeceğini söylemeğe başlamıştı. Bu sırada Zanta yani Sharata tumur’u hastalığı Filistin’de başgösterdi ve bu hastalık yüzünden onbinlerce kişi öldü. BİR FASILA Tarih muharrirleri diyorlar ki '• arap orduları H e r a c ­ l i u s’u mağlup ederek muhtelif ülkelerini işgal ettikleri zaman, H e r a c l i u s bütün piskoposlarını ve en belli başlı papazlarını ve valilerini toplayarak onlara vaziyet hakkında sualler sordu


ve H“bunlar ne biçim adamlardır ve kimlerdir ?„ dedi. Bunların herbiri aklı erdiği kadar cevap verdi ve nihayet mesele bütün çıplaklığı ile ortaya konarak, H e r a c l i us şu sözleri söyledi: “görüyorum ki bu adamlar tavır ve hareketleri ile, dinleri ile erkenden doğan bulutlu bir fecre benziyorlar. O zaman ortalık kapkaranlık değildir, fakat tam ve berrak aydınlık da yoktur,,. Bu sözleri dinleyenler izah edilmesini istediler. O da şu cevabı verdi: “hakikat şu ki, bunlar putlara tapmağı reddettikleri ve Allaha taptıkları için karanlıktan uzaktırlar. Fakat tam ve ber­ rak aydınlıktan da uzak kalmış bulunuyorlar. Çünkü hıristi­ yanlık dini ve ortodoksluk mezhebi hakkındaki vukufları eksik­ tir.,, Onun bu sözleri halk tarafından iyi karşılanmıştı. ARAPLARIN, BU SIRADA NAZİL OLAN DİNİNİN TARİHİ M u h a m m e d, babası A b d u l l a ti m ölümü sırasında çok küçük bir çocuktu,1 ve kendisi amcası E b û Ta l i b tarafından2 yetiştirildi. M u h a m m e d dul olan bir kadınla evlendi. Bu kadının ismi H a t i c e idi ve M u h a m m e d onu zenginliği yü­ zünden almıştı. M u h a m m e d bu kadının serveti ve develeri sayesinde ticaret yaptı ve kendi şehri olan Yesrib’den3 Filistine gitti. Muhammed bu toprağın verimli olduğunu ve güzel şeyler yetiştirdiğini görerek bazı yahudilerle konuştu, bunlar­ dan bir Allaha inandıkları ve putlara tapmağı reddettikleri için Allahın kendilerine bu mamur yurdu ihsan etmiş olduğunu öğrendi. O da bu toprağa sahip olmağı özledi ve 40 yaşına vardığı zaman kendi ırkdaşlarını kandırmak için çalıştı. Mekke uluları arasında yayılan şayiaya göre M u h a m m e d onların arasında yabancı bir din neşretmekte idi. Bunlar M u h a m ­ m e d i takip ederek, bu yoldan vaz geçmediği takdirde onu öldüreceklerini söylediler. O da bu şehirden kalkarak adı Yesrib olan diğer şehre kaçtı. Bu şehrin yerlileri onu karşıla­ mağa çıktılar ve kendisine her hususta yardım etmeği vaadettiler. Bunlar bu hadiseden başlayarak “yardımcılar,, manasında olan Ansar jU>'! adını aldılar. M u h a m m e d bunlara Allah birliği dinini öğretti ve faidesiz olan ilahlara tapmamayı bil­ 1 Peygamber, babasının ölüm ünden sonra doğm uştur. Ö . R. 2 Evvela Abdul-Muttalib, sonra Ebû Talib tarafından, ö . R. 3 Yesrib değil Mekke olacak. Ö .R .


dirdi. Bunlara, vücutlarını yıkamağı ve abdest almağı belletti. Çünkü bu devrin arapları kirli idiler. Muhammed bunlardan hey’etler teşkil etti. Muhafızları (yani harbeden propagandacı­ ları) Filistin e gönderdi. Nice defalar bunlara refakat ederek muvaffak olan ve birçok servetler ve mallar alarak geri dönen M u h a m m e d bunların tam sadakatini kazanmıştı. Onun mu­ vaffak olduğunu ve zenginlediğini haber alan başkaları hakimi­ yetine girdiler. Bu şekilde onun hakimiyetine girenlerin sayısı çoğalınca kendisi ganimete iştirak etmek üzere seferlere çıkmı­ yor, şehirde kalarak kafilelerin başına başka adamlar geçiri­ yordu. Artık kendi dinini kabul etmeyenleri söz ile kandır­ mağa bakmayarak kılıçla karşılamakta idi. Kendisine dönen­ leri yalınız maddî zevklerle ve kadınlar almakla hoşnut etme­ yerek, bir erkeğin istediği zaman karısını boşamasına ve baş­ kasını almasına müsaade ediyordu. Bunlar senenin bir ayında oruç tutuyor, fakat geceleyin fecre kadar yiyip içiyorlardı. M u h a m m e d 1in anlatışına göre haşır ve neşirden sonra gelecek olan öteki dünyada bal, süt, şarap akan nehirler olacak, ağaçlar en güzel meyveleri taşıyacak, herkes altından sedirler üzerine oturacak; bu sedirler mercandan, zebercetten yastık­ larla süslenecek ve güzellikleri güneşten üstün kadınlarla bir­ leşecek. Onun anlatışına göre Allah bütün bunları kendi dinine girenler için hazırlamıştır. M u h a m m e d , peygamberlik iddia ettikten sonra 10 yıl, 2 ay yaşadı ve saltanatı bir uçtan bir uca kadar uzadı, gittikçe genişledi ve yayıldı; Romalılara ait pek çok ülkeleri ve İran’ın bütün saltanatını kucakladı. Bunlar arasında filozoflar, riyaziyeciler, fizikçiler yetişti ve bunlar bilgilerinin doğruluğu ile eski filozoflara üstün gel­ diler. Binalarını üzerine kurdukları temeller, yunan temelleri idi. ilim namına kurdukları müesseseler bilgilerinin yüksekliği, yaptıkları araştırmaların mükemmelliği yüzünden son derece büyüktü. Bunun neticesi, olarak mütercimler sayesinde yunanlı­ ların bilgisine vakıf olan bizler, ilim ve hikmet için bunlara döndük, fakat onların şeriat kitaplarında, yani izdivaca, ibadete, abdeste, ibadet şekillerine, sadakalar verilmesine, alış verişe, istikraza, mirasın taksimine ve kölelerin âz ad edilmesine ait olan bahisler o kadar işlenmiştir ki içlerinden biri de ömrünü bu işe hasretse de sorulan suallere elverişli cevaplar veremez.


Bundan başka içlerinde birçok fırkalar türedi, hatta bunlar M u h a m m e d 'in “dinim 70 ten fazla parçaya ayrılacak, bunla­ rın yalnız biri kurtulacaktır, gerisi cehennemliktir,, dediğini naklediyorlar. Bu kurtulacak olan fırka erbabı, M u h a m m e d ’in yaşayışına uygun bir tarzda yaşayabilenlerdir. Diğerleri ise ortaya bir takım bid’atlar çıkaranlardır. Bunların bir kısmı saltanat meselesi ile meşgul oldular ve peygamberden sonra müslümanların liderliğini, amcazadesi ve damadı olan A l i ile oğullarına tahsis ettiler. Başkaları bu liderliği yaşlı başlı bir adam ve M u h a m m e d'in kayınpederi olan E b û B e k i r ' e tahsis ederler ve A l i' yi 4 üncü halife sayarlar. Bunların bir kısmı da din işleri ile meşgul olurlar ve Allahın - haşa - bir cisim olduğunu, arz ile semadan büyük maddî bir tahta, cismi ile yaslandığını iddia ederler. Daha baş­ kaları, Allahın cismanî bir şekli olmadığını, maddî gözün onu görebileceğini, kıyamet günü müminlerin onu müşahede ede­ ceklerini söylerler. Bazıları da onun, varlığında yaşayan ezelî bir sözle konuştuğunu ve ebedî bir hayat yaşadığını söylerler. Diğerleri hıristiyanların ona atfettikleri şahsiyetten korkarak kelâmın ve hayatın arızî olduğunu itirafa cesaret edemiyerek “o konuşur fakat kelime kullanmadan konuşur ve o yaşar, fakat bildiğimiz hayatı yaşamaz,, demeğe mecbur oluyorlar. Bazıları da “Allah günahkârı günah işlesin ve cehennemde yansın diye, mümini de iyi işler işlesin ve cennet sefasını sürsün deye yarattı,, diyorlar. “Niçin?,, sualine gelince bu sual sorulmayacak. Çünkü insan, varlık üzerinde bir hâkimiyet sahibi değildir. Fakat bunlar içinde hıristiyanlar gibi cüzi iradeyi kabul edenler de vardır. Biz bu kadarla iktifa ederek sadetten çıkmamağa baka­ cağız ve arapların saltanatı Romalıların ülkelerini kucaklamış olduğu için, okuyarak ve işiterek edindiğimiz malûmtı sırası ile anlatacağız. M u h a m m e cf den sonra E b û B e k i r iki sene hüküm sürdü. Bu halife dört ordu kumandanını yola çıkardı ve birini Filistin’e, birini Mısır’a, birini İran’a ve birini Arabistan’daki arap hıristiyanlarına karşı gönderdi. Filistine gelen kumandan Kayseriye’nin üzerine yürüdü. Bu­ na karşı S a r g i (Sergius) P a t r i c i u s , Romalılardan ve Sama-


ritlerden beş bin kişilik piyade asker topladı. Araplar, Romalı­ larla döğüşünce muzaffer oldular ve evvelâ Samaritleri mahvetti­ ler. P a t r i c i u s kendisiyle beraber olanların yenildiklerini gö­ rünce yüz çevirerek kaçtı. Araplar da Romalıları takip ettiler ve bunları ekin biçer gibi biçtiler. Bu sırada S a r g i atından düştü ve hizmetçileri toplanarak onu tekrar atının üzerine yerleştirdiler. Sargi tekrar düştü ve tekrar atının sırtına yerleştirildi. Üçüncü defa düşüp hizmetçileri onu atının sırtına yerleştirmek istedikleri zaman “siz kendinizi kurtarınız, beni tek başıma ölmek üzere burada bırakınız,, dedi. Böylece Araplar onu yaka­ ladılar, öldürdüler ve zaferi kazanarak döndüler. Diğer mmtakalara giden kumandanlar da muzaffer oldular ve bütün hü­ kümdarlar, Araplardan korkar oldular. Bu sırada İranlılar, Mısırı, Filistini ve Romalılara ait bütün memleketleri boşalttılar. Ş a h r b a r a z , H e r a c l i u s ' e haber gönderdi, bir ordu alarak K ar d i g a n i öldürdü ve bir yıl hüküm sürdükten sonra o da öldürüldü. Ondan sonra K i s r a ’nın kızı B a r a m bir kaç ay taht üzerinde oturdu ve öldü. Sonra onun kız kardeşi Z a d ı m ı d u h t i tahta geçti ve iki yıl içinde bir çok kimseler tahta oturdular. K i s r a ' nm esir ede­ rek götürdüğü Edessa halkı Irandan döndüler. H e r a c l i u s ' t e kanunu çiğneyerek biraderinin kızı M a r t i n ayı zevce olarak aldı ve ondan H e r a k l u n a adında bir gayrimeşru oğul sahibi oldu. 3u sırada Eylül ayında bir zelzele oldu, gökyüzünde Ce­ nuptan Şimale kadar uzanan, otuz gün göze çarpan mızrağa benzer bir işaret görüldü ve bu işaret arapların zaferini belirtti. Ebû Bekirden sonra H a t t a p o ğ l u Ö m e r on yıl hüküm sürdü. Bu halife, Arabistana akıncı bir ordu gönderdi ve bunlar Basrayı aldılar. Bir yıl sonra da İrana bir ordu gönderdi, iranlılar ihtilâf içinde oldukları için ve bir kısmı Kisra’nın oğlu Y a z d a g a r d ' ın, bir kısmı H ü r m ü z ' ü n peşi sıra gittiklerin­ den araplar muzaffer oldular. H ü r m ü z öldürülmüş ve Y a z d a ­ ğ a r d hüküm sürmüştü. Sonra H e r a c l i u s , kardeşi T/ ı e o d o r i c’in kumandası altındaki bir orduyu araplara karşı gönderdi. Bunlar Antakya’ya vardıkları zaman buradaki Gaıusith adlı köyde bir direk üzerinde yaşayan Halkedonyalı bir adama rastgeldiler. Bu adam T h e o d o r i c ’e “ S e v e r u s hanedanına mensup olan1 Â zerm iduht (M uhtasar ü ’d-Düvel, s. 11’2).


ları ortadan kaldırırsanız, ben de size zaferi temin ederim,, dedi T he o d o r i c cevap verdi: “Benim vazifem Yakubileri buradan kovmaktır.,, Araplarla karşılaştıkları zaman Romalılar çadırla­ rını arapların civarında kurdular. Muharebe başlayınca arap­ lar bunları içi çürümüş hurma ağaçları gibi yere serdiler ve geride kalanlar kaçtılar. Araplar bunların karargâhını soydular ve burada buldukları altınları, gümüşleri, köleleri ve sair mal­ ları alarak zengin oldular. Ö m e r ’in dördüncü yılında Roma ordusu kumandanı B a a n ı s ile babasının öldürülmesi üzerine Romalılara iltica eden Ş a h r b a r a z 1ın oğlu ve Edessa da bulunan kralın ha­ zinedarı 60.000 atlı topladılar ve Edessa1da araplarla kar­ şılaştılar. Romalılar yenildiler, içlerinden 40.000 i mahvoldu, ve birçokları Yarmuk nehrine dökülerek boğuldu. Hayatını kurta­ rabilen Şahrbarazın oğlu bunun üzerine Ö m e r ' e bir mektup göndererek ubana bir ordu ver de senin hesabına Iranı zaptedeyim,, dedi. Fakat Kisranın araplar tarafından esir edilip gö­ türülen kızları, Ö m e r ' e , Ş a h r b a r a z ' ın ve oğlunun K i s r a ile oğullarına yaptıklarını anlattılar, bunların sahtekâr kimse­ ler olduklarını söylediler ve “bu adamların sözleri sîzleri sap­ tırmasın„ dediler. Ö m e r ’de bu sözleri kabul etti. E m e s a' ya haber gönderdi ve Ş a h r b a r a z ' m oğlunu bir direk üzerine asdırdı. Ö m e r ’in kendisi Şama gelerek, Şamlıların canlarına dokunulmıyacağına dair söz verdiği için bunlar da araplara şehirlerinin kapılarını açtılar. Ö m e r buradan, H a l i d ' i bir ordu ile Halep ve Antakya’ya gönderdi ve bu yüzden birçok adamlar helâk oldular. Bundan başka erkek ve kadınların, genç erkek ve kızların bayram kutlamak üzere Mar Simeon Stylites manastırında toplandıkları sırada gelen araplar bunların hepsini yakaladılar ve esir olarak götürdüler. Aynı sırada S a ' d , Yesrib’den çıktı ve karargâhını Kufa civarında kurdu. (Bu Kufa’nın adı Akulâ'dır). Y a z d a g a r d ' t a bir ordu gönderdi, o da Fırat üzerinde karargâhını kurdu, îranlılar arapların vaziyetini öğrenmek üzere bir arap casusu gönderdiler. Bu arap yaklaşınca bir Maaddinin (bir göçebe arab’ın) yere çömelerek abdest ettiğini ve ekmek yediğini gör­ dü. Casus bu adama yaklaşarak arapça ile sordu, “ne yapı­ yorsun?,, Bedevi de şu cevabı verdi: “gördüğünü yapıyorum,


eskisini çıkarıyorum ve yenisini y i y o r u m Casus hemen geri döndü ve Iranlılara şu sözleri söyledi. “Gördüğüm adamlar yalın ayak ve çıplaktırlar, fakat cesurdular. „ ve ordunun ku­ mandanına arapların zaferi allahtan beklediklerine dair sözler işittiğini ilâve etti, iki taraf harbe tutuşunca iranlılar yenildiler ve Dicle üzerindeki Ctesiphon şehrine kadar takip edildiler. Iranlılara mensup kuvvetli bir adam kendisini takip eden be­ deviden kaçmış, civardaki bir köye girmiş ve bir çiftçi onu gizlemişti. Çiftçi gelen bedevinin çıplak olduğunu ve elinde bir kamıştan başka bir şey tutmadığını görerek gizlediği Iranlının yanına gitti, onu azarlıyarak şu sözleri söyledi : “Sen baştan başa zırhlı olduğun ve türlü türlü silâhlar taşıdığın halde nasıl oluyor da çıplak bir adamdan kaçıyorsun ve niçin geri dönerek onun kellesini uçurmuyorsun ?„. Bunun üzerine lranlı çiftçiye de­ di ki ubana bir Mazara ( yani dayak atmak için kullanılan falaka vari âlet) getir,,. Çiftçi istediğini getirdi, o da bunun üzerine oka benzer bir işaret yaptı ve şu sözleri söyledi : “Ben nice def'alar bunun gibi ok işaretini gördüğüm göçebenin vücudu üzerine çizdim,, ve esvabının üzerindeki okların sinek gibi yığın yığın olduğunu gösterdi. Daha sonra Y a z d a g a r d ikinci bir ordu topladı ve Fırat üzerinde araplara hücum etti. Araplar muzaffer oldular ve Ctesiphon şehrine girerek buradaki hâzineleri ve halkı alıp götürdüler. Y a z d a g a r d tekrar, üçüncü defa askerlerini Galula ’da topladı ve araplara hücum ettiyse de, yenildi. Sonra askerlerini dördüncü defa Madai dağında topladı, araplara taarruz etti, fakat yine kırıldı. Bu dört muharebe bir sene için­ de oldu, Y a z d a g a r d , ye’se kapılarak Sîgzstan’daki Türk hududuna kaçtı. Burada 5 yıl gizli kaldıktan sonra öldürüldü ve böylece İran’ın Sâsân-oğulları saltanatı son buldu. Bu sal­ tanat B a b e k oğlu E r de ş i r ile Yunanlıların beşyüz otuz sekiz senesinde başladı ve dokuz yüz elli altı senesinde son buldu (M. 227-645). H e r a c l i u s ’de aynı şekilde meyus ola­ rak Antakyadan İstanbul’a döndü. Dönerken “Sozo Suria,, (yani selâmet içinde kal Suriye) dedi. Bunun üzerine askerleri yerli hıristiyanları soymağa başladılar, bunlar buldukları herşeyi alıp götürdükleri için araplardan daha çok fena idiler. He r a c l i u s Bet Nahrin’e, Mısır’a, Ermenistan’a ve bütün Roma diyarına Abu'l-Farac Tarihi, F. 12


mektuplar yazarak “bundan sonra kimse araplarla harp etme­ sin { yani araplara akm yapmaktan çekininiz ). Yalnız nöbet beklemeğe kudreti olanlar mevkilerinde kalsınlar „ dedi. Sonra Ö m e r , Mısır’a gitti, İskenderiyye piskoposu K u r a kendisini karşılamağa çıktı ve Ö m e r ' e her yıl 200.000 dinar vermeği kabul ederek arapların Mısır’ı istilâ etmemelerini şart olarak koştu; Ö m e r de bu şartı kabul ederek Mısırı istilâ etmedi. Bu hâdise H e r a c l i u s ' u müteessir etti. Çünkü kat’ı bir mecburiyet olmadıkça araplara altm verilmesini iste­ miyordu. Onun için mes’eleyi anlamak üzere M a n u el adlı bir Ermeniyi gönderdi. Arapların elçileri altını almak üzere gel­ dikleri zaman M a n u el bunların Mısırdaki Babil civarında, yani Fostat yanında çadırlarını kurmalarına müsaade etti ve şu sözleri söyledi: “Ben K u r a gibi ketenden elbiseler giyen bir adam değilim ki site altın vereyim. Ben size silâhla mukabele ederim,,. Elçiler Öme r ' e , elleri boş olarak dönünce M a n u el korktu. Mısırı bırakıp kaçtı ve araplar Mısıra hâkim oldular. Arapların onbeşinci yılında ( M. 636 ) Ö m e r Filistine geldi ve Kudüs piskoposa S o p h r o n i u s onu karşılamağa çıktı. Piskopos bütün memleketin emniyeti namına Ö m e r ’den söz aldı. Ö m e r bundan başka ona bir ferman yazdı, ve hiç bir yahudinin Kudüste ikamete hakkı oimıyacağmı bildirdi. Ömer , Kudüse gittiği zaman araplar için Süleyman mabedi­ nin arsası üzerinde bir cami yapılmasını emretti. Piskopos, Ö m e r ’in giydiği elbisenin kirli olduğunu görerek elbisesini ve sarığım değiştirmesini rica etti ve bunların temizini getirdi ise de Ö m e r kabul etmedi. Bu Ö me r , dosdoğru (yahut adaletli) bir adamdı. Hissetten uzaktı, ve arapların bütün îran ve Roma hâzinelerine malik olmalarına rağmen eski giyiniş tarzını kat’iyen değiştirmedi. Ö m e r buradan Süriye şehirlerini geçti ve hepsini fethetti. Fıratı şarka doğru aştı, ve Edessa yerlileri onu karşılamağa çıkarak şehirleri hakkında ondan söz aidılar. Ö m e r muha­ sara etmediği Tellâ ve Dara şehirlerimi hücum ile aldı ve bu­ radaki Romalıları öldürdü. Arapların ondokuzuncu yılında ( vl. 640) Ö m e r , hükmü altındaki bütün memleketlerin, arazî vergisi için ölçülmesiai emretti. Aynı senedeki (Yunanlıların dokuzyüz elli birinci yılıydı) H e r a c l i u s öldü ve en büyük oğlu


C o n s t a n t i n u s (III ?) dört ay hüküm sürdü. Babasının ka­ rısı M a r t i n a onu zehirle öldürmüş ve onun yerine Y e n i D a v i d adını alan küçük oğlu H e r a k l u n a ' yı tahta geçir­ mişti, Senato âzası bu kraldan memnun olmadıkları için onu attılar ve öldürülen kırallarının oğlu K u s t a n s ' ı kırallığa ge­ tirdiler. Bu adam iki amcasiyle H e r a c l i u s ’un karısı M a r ­ t i n a ’yı öldürdü. Ö m e r on iki yıl hüküm sürdü. Müteaddit defalar efen­ disinden şikâyet eden ve Ö m e r tarafından ihmâl olunan bir nakkaş, Ö m e r ’i namaz kıldığı sırada karnından bıçakladı. Ö m e r de öldü. Ö m e r ’den sonra O s m a n on iki yıl hüküm sürdü. Bu halife hasislik göstermekle başladı ve kendi nefsi için altınlar topladı. Araplar onu öldürmek için toplanınca, selefleri gibi hareket etmeği vait ettiği için ona dokunmadılar. Bu halife oğlu, S a i d ’i 1 lranlıların kiralını ele geçirmek için gönderdi. Çünkü Y a z d a g a r d, Sigistan’da beş yıl ka­ dar gizli kaldıktan sonra meydana çıkmış, Kufa’ya gelmiş S a ' i d de bütün İranı fethettikten sonra Merve varmıştı. Y a z ­ d a g a r d korkmuş ve arapların eline düşmemek için bir değir­ mende saklanmış ve orada bir Türk tarafından öldürülmüştü2. Bu sırada arap ordusunun kumandanı olan M u av i ye, Filistindeki Kayseriyenin önünde karargâhını kurdu ve burayı karadan ve denizden muhasara etti. Taarruz llkkânûnun ba­ şından Mayısa kadar devam etmişti. Şehrin surlarına yetmiş iki mancınık taş yuvarladığı halde surlarda bir rahne açıla­ mamıştı. Bunun üzerine araplar surun altında bir çukur kaz­ dılar, içlerinden bir kaçı buradan girdiler; diğerleri de merdi­ venler kurarak duvarlara çıktılar. Araplar duvarların üzerinde üç gün kaldıkları halde şehre inemediler. Sonra şehre hâkim olunca, şehri muhafaza etmekte olan 7.000 Romalı kayıklarla kaçtılar. M u a v i y e şehrin içindeki serveti aldı ve şehrin hal­ kını cizye ye bağladı. Sonra buradan Kilikya’ya geçti. Araplar ansızın ükhita ya vardılar ve kapılarını ellerine geçirdiler; buradaki servetleri toplayarak gizli definelerin gösterilmesi için 1 Gönderilen zat A bdullah b. A m ır’dir. “ M üellif, Muhtasar üd-Düvel’,, de bunu böylece kaydeder, ö . R. 2 İsmi Turhan idi. Muhtasar üd-Düvel Ş. 178. ö . R.


asilzadelere işkence ettiler, erkek, kadın ve bütün çocukları, esir ederek götürdüler ve kiliselere fena tecavüzlerde bulundular. Yunanlıların dokuz yüz elli sekiz (M. 647) yılına müsadif Arapların yirmi beşinci yılında Afrikalı patrik, G r e g o r i us kıral K u ş t a n s1a karşı isyan etti. Araplar bir akıncı kuvvet hazırlıyarak Afrikaya gittiler ve P a t r i k ' in ordusu ile denk olmıyan kuvvet sahibi oldukları halde sahil üzerindeki bütün şehirleri zaptettiler. G r e g o r i u s geri dönerek K u ş t a n s’a itaat etti. Muaviye, askerlerini iki kola ayırarak birine fena bir adam olan Suriyeli H a h i b ' i tayin etti ve onu kış mevsi­ minde Ermenistana gönderdi. Bu adam buraya gitti. Araplar, halkı esir ettiler, ellerine geçen erkekleri öldürdüler, köyleri yaktılar ve geri döndüler. M u a v i y e 1n î n kumandası altında­ ki diğer ordu Kapadokyadaki Kayseriye gitti. Araplar, dağ geçitlerini aştıktan sonra köylerin zengin olduğunu gördüler; köyleri soydular, çadırlarını Kayseriye yakın bir yerde kura­ rak on gün kadar döğüştüler, fakat buradaki kuvvetin dengi değillerdi. Bunun üzerine Araplar bütün bu havaliyi tahrip ettiler, burasını beyabana çevirdiler ve geri döndüler. Kısa bir zaman sonra Araplar tekrar bu şehre karşı gelerek günlerce döğüştüler, halk Arapların son derece hiddetli olduk­ larını ve kendilerini kurtaracak bir kimse bulunmadığını görerek Araplardan, canlarına dokunulmıyacağına dair söz aldılar ve bunun üzerine asilzadeler şehirden çıkarak vergi vermek için andlaşma yaptılar. Araplar şehre girerek binaların güzelliğini ve servetin bolluğunu görünce verdikleri and yüzünden piş­ man oldular, fakat sözlerinden dönmediler. Araplar daha son­ ra Amurin şehri üzerine yürüdülerse de şehri zaptedemediler. Fakat bu havalinin ağaçlarla süslenmiş olan kısmını tahrip ettiler. Yunanlıların dokuz yüz altmış (M. 649) yılında M u a v i y e bir ordu topladı, Iskenderiyeden bin yedi yüz gemi ge­ tirdi ve bunlar denize açılarak Kıbrıs adasma vardı. Buraya varınca ada halkına haber göndererek canlarına dokunulmaması için söz almaları lüzumunu bildirdi. Ada halkı bu şekilde hareket etmedikleri için silâhlı Araplar adaya çıkarak köyleri tahrib ettiler, soydular ve kiliselere tecavüz ederek geri dön­ düler. Kısa bir zaman sonra diğer bir ordu kumandanı olan


Abu Al-Ur1 ikinci defa Kıbrısa gitti, bütün adayı yağma etti, Araplar mağaralar içinde yaşayan insanları da yerlerinden sürdüler. Bu kumandan, Lapathus şehri etrafında çadırlarını kurarak burada bulduğu altın ve gümüşü aldıysa da halka dokunmadı, çünki halk canlarının selâmeti için kendisinden söz almışlardı. M u a v iy e daha sonra Arvad adası etrafında karargâh kurdu, adayı zaptederek halkı kovdu ve bunların tekrar buraya dönmemelerini temin için bütün araziyi sürdürdü. Yunanlıların dokuz yüz altmış beş (M. 654) yılında Abu Al-Ur ile ordusu. Kos adasının etrafında dolaştı, bura­ daki piskoposun ihaneti yüzünden adayı zaptederek yağma etti, ahaliyi kılıçtan geçirdi ve adanın kalesini yıktı. Sonra Giride gidip burasını da yağma etti ve Rodosu tahrip etti. Bir çok adamlar Rodostaki büyük heykele knvvetli halatlar geçirerek heykeli yıktılar. Heykelden alınan üç bin yük tunç Emessa’lı bir yahudiye satılmıştı. Arapların otuz yedinci (M. 657) yılında M u a v i y e, İstan­ bul’a karşı hareket için gemiler hazırladı. Bu sırada iki feda’i, arkadaşlarıyla birlikte gelerek Arapların gemilerini yak­ tılar ve Arapların çoğıı helâk oldular; geride kalanlar tahtalar ve sallar üzerinde yüzerek Romalıların ülkelerine kaçtılar. Bu­ nun üzerine M u a v i ye son derece hiddetlendi ve Abu Al-Ur u ordusu ile gönderdi. Bunlar Fenike adını taşıyan yere vardık­ ları zaman kıral K u s t a n s ile kardeşi T h e o d o s i u s’un bu­ rada bulunduğunu gördüler. Ertesi gün harbe tutuşmak üzre hazırlandıkları sırade kral K u s t a n s uykuya dalmış ve rü­ yasında Selânikte bulunduğunu görmüştü. Rüyasını, düş yoran bir adama anlatan kral şu cevabı a ld ı: “Keşki uyumasaydmız ve bu rüyayı görmeseydiniz. Çünki Selânik kelimesinin manası: “ This allio tin niki„ yani “zaferi başkasına veren,, dir. Kıral bu tâbirden hoşlanmadı, gemilerine harp nizamı verdi, fakat Romalılar mağlûp oldular. Trampetcinin oğlu, kiralın gemisine sıçrayarak kıralı başka bir gemiye taşımamış ve kurtuluşunu temin etmemiş olsaydı kral da maktul düşecekti. Trampetcinin oğlu kralın gemisinde kalarak bir çok kimseleri öldürdükten sonra kendisi de öldürülmüştü. K u ş t a n s ile kardeşi payı1 E b u ’l-Acver

olacak.


tahtlarına kaçtılar. Fakat Romalılardan 20.000 kişinin boğu­ larak sular üzerinde yüzdükleri görülmüştü. Araplar İstanbulun üzerine yürümek üzere tekrar hazır­ landıkları zaman P t o l e m y bunların yanına giderek kendile­ rine altın verdi ve üç sene müddetle sulh yaptı. Kral Kus t an s bu sırada kardeşi T h e o d o s i u s ' u öldürmüş ve bu yüzden ordusunun nefretini kazanmıştı. Kıral korktuğu için Romaya gitti ve burada çok kaldığı için askerlerini kızdırdı. Askerler “Araplardan uzak bulunmak için bir kiralın Romada bu kadar uzun zaman kalması gerekmez,, dediler. Bunun üzerine K u s t a ns, Sicilya adasına gitti. Syracuse’e vardığı zaman buradan hoşla­ narak yerleşti ve oğullarına haber göndererek gelmelerini istedi ise de, halk gitmelerini istemiyerek “Krallarımızın bizi bırakıp^gitmelerine razı olmayız,, dediler. Bunun üzerine K u s t a n s üç oğlunu, yani Constantine, Tiberius, ve Hercules'i otokrator olarak tayin etti ve kendisi Syracuse’de, ikâmet ettiği halde oğullarının payitahtta kalmalarına razı oldu. Çünki ken­ disine “ikinci Kabil,, adını veren askerleri tarafından öldürül­ mekten korkuyordu. O s m a n , fena huylarından vazgeçmediği için, Araplar toplanarak kendisinden evvel gelen iki hükümdar gibi yaşa­ ması ve kanaatkârlık göstermesi lâzım geldiğini söylediler. O da şu cevabı verdi: “Ben hükümdar olduğuma göre, arzu etti­ ğim her şeyi yaparım,,. Araplar da vahşi hayvanlar gibi köpü­ rerek yanından ayrıldılar. Sonra silâhlanarak geldiler ve ona karşı bağırdılar, ve “ Ya âdetlerini ve huylarını değiştirirsin yahut seni öldürürüz,, dediler. Bunun üzerine O s m a n , Muavi ye' ye yazarak ordu göndermesini istedi. Fakat Araplar acele ettiler, O s m a n ı n üzerine hücum ettiler ve onu öldür­ düler. M u a v i y e , H a b i b'i n kumandası altında bir ordu gön­ derdi ise de, ordu B u s r a’ya vardığı zaman O s m a n ' ı n öl­ dürülmüş olduğunu haber alarak bu şehirden ayrıldı ve geri döndü. O s m a n ’dan sonra E bu T a l i p oğlu A l i, Yesrib ile Bâbil’de beş yıl hüküm sürdü. Çünki Sürye ve Mısır M u a v i y e ile beraberdiler. Yunanlıların dokuz yüz altmış sekiz (M. 657) yılında iki taraf birbirine saldırdı. İki taraftan bir çok kişiler öldüler ve Mu a v i y e, A l i ' ye karşı bir netice almadan geri


döndü. Bunlar birbirlerine tekrar hücüm ettiler ve iki taraf­ tan bir çok kimseler maktul düştüler. Bunun üzerine Arapları birbirine düşürmekten mes’ul olan üç kişiyi yani A l i , M u a v iye, H a b i b ve Mısırdaki ordu kumandanı S a i d ' i öldürmek üzre üç fedai hareket etti *. Mısıra giden fedai yakalanıp öl­ dürüldü. Muaviye’yi öldürmeğe giden de aynı akibete uğradı. Aliyi öldürmeğe giden ise ona bir mızrak attı ve öldürdü. Bunun üzerine Araplar şark ve garbın M u a v iy e’ye ait olması üzerinde anlaştılar ve saltanat makamını Yesı ip’ten Şam’a nak­ lettiler. A l i ' d e n sonra M u a v i y e on dokuz yıl hüküm sürdü. Çünki bu adam Osman devrinde on beş yıl Filistin’de hakim­ lik etti ve bu hakimliği A l i n i n beş senelik devrinde de devam etti. Böylece hakimiyeti otuz dokuz sene sürdü. (19+15+5). Yunanlıların dokuzyüz yetmiş yedi (M. 666) yılında S h a h a b h o r , K u s t a n s ’a karşı isyanetti. Bu adam A r m a n i ko ordusunun kumandanı idi. Kendisi Muaviye’ye S a r g i (Sergius) namında bir adamı göndererek “bana yardım ediniz, ben de Romalıların bütün diyarını sizin namınıza fethederim,,, dedi. Kiralın oğlu Constantinus, kiralın karargâhında bulunmak hasebile bu hadiseden haber alınca o da harp san’atındaki bilgi­ siyle şöhret kazanan haremağalarından ve iç oğlanlarından A n d r e a namında birini Muaviye' ye gönderdi. Muaviye’nin emri üzerine evvela S a r g i, sonra da A n d r e a yanına girdiği için S a r g i titredi ve derhal koşarak A n d r e a ’ nm karşısında hörmetle iğildi. Bunun üzerine Mu a v i y e, Sargi’ye şu sözleri söyledi: “Bu köle seni bu şekilde ürküttüğüne göre, onun efendisini görecek olursan ne yaparsın ?„. S a r g i de şu cevabı verdi: “Ben korku yüzünden değil, fakat hörmet göstermeğe ve mudahene den istifade etmeğe alışık olduğum için bu şekilde hareket ettim.,, dedi. Bunun üzerine M u a v i y e , A n d r e a ' y a şu suali sordu: “Niçin geldiniz? „. da şu ceva­ bı verdi: “Kral beni bir âsinin sizi aldatmamasını temin için

O

1 M üellif, öldürülecek kimseleri sayarken üç yerine dört kişi sayıyor ve A s oğlu A m r yerine H abib ile Saidden bahsediyor. “ M uhtasar,,ın ifa ­ desi daha doğrudur. Ve burada A li, Muaviye ve A m rdan bahsedilir. S. 186. ö . R.


gönderdi, çünki hu adam kendi efendisine ve her bakımdan kendisine iyilik edene karşı kötülük ettiğine göre onun size karşı ne yapacağını artık siz tasavvur edin,,. Bunun üzerine M u a v i y e şu sözleri söyledi: “Hepiniz de bizim düşmanımızsınız. Biz ancak aldığımız vergiyi iki misline çıkaran adama yar­ dım ederiz,,. A n d r e a şu mukabelede bulundu: “Bu böyle olmakla beraber bir düşmanın diğer düşmandan daha iyi olması imkânı var; bundan başka, köle ile efendi müsavi olamazlar, çünki efendi, Devlet işlerini hür olarak en mükemmel surette idare eder. Köle ise, kölelerin emri altında yaşadığı için ancak bir madûn sıfatiyle hareket eder. Onun için efendimin vermeği vait ettiği şey, diğerinin vait etmiş olduğundan daha azda olsa ona inanmak ve bir bezirgân gibi köle ile pazarlığa girişme­ mek icap eder,,. A n d r e a bu sözleri söyliyerek çıkıp gitti. Ertesi gün S a r g i erkenden geldi ve A n d r e a ' nin gelmesi üzerine ayağa kalkmadı. A n d r e a ona bakarak sordu : “Niçin bana karşı ayağa kalkmadın,,. S a r g i cür’et göstererek A n d r e a ' ya haka­ ret etti ve onu saygıya değmez fkadından farksız) bir adam olarak tanıdığını gösterdi. Buna karşı Andrea onu hayalarını sökmekle tehdit etti. M u a v i y e de A n d r e a ya şu sözleri söyledi : “bütün memleketin vergisini bize verirseniz saltana­ tın ismini size bırakırız. Yoksa gidiniz,,. A n d r e a da cesaret göstererek şu cevabı v e rd i: “Demek ki cevher Araplara, gölge­ ler de Romalılara ait olacak. Biz size karşı Allaha sığınırız,,. Bunun üzerine A n d r e a kalkıp gitti ve Melitene (Malatya) yolunu tuttu. Buradaki dağ geçidini tutarak, dönüşü sırasında S a r g i yi ele geçirmek istedi. M u a v i y e , S a r g i ’ ye bir or­ du göndermeği vaid etti.5 a r g i geri dönerken pusuya düştü ve Andrea’nın yanına getirildi. Andrea bu adamı kazıkladı (yahut haça gerdi). Arap ordusu, S h a b h o r ' un yardımına varmadan evvel S h a b h or, sarayının kapısından geçerken kapı altında ezildi, ve öldü. Araplar da bütün memleketi Halkidon'a kadar zaptetiler ve burada durakladılar. Yunanlıların dokuz yüz seksen bir (M. 670) yılında C o n s t a n t i n u s bütün memleketin kendisine ve kardeşleri


T i b e r i u s ve H e r a k l i ’ye mütesaviyen tabi olması lâzım geldiğini emretti ve resimlerinin de para üzerine basılmasını bildirdi. Onun neşrettiği emirlere göre hiç bir kimse, kardeş­ leri birbirinden ayırd etmiyecekti. C o n s t a n t i n u s , Gallia’ya ve İtalya’ya giderek bütün Garp milletlerini hükmüne ram etti. Bu sırada Araplar Afrika’ya gittiler ve 80.000 kadar adamı ele geçirdiler. Bir sene sonra-da L y c i a ve K i l i ky a ’ yı zaptettiler. Sonra L y c i a ya ikinci defa giderek Roma eşrafının üçü tarafından mukavemet gördüler ve mağlüp edil­ diler. Araplardan 30.000 kişi maktul düştü. Hayatta kalanlar, gemilerine koştularsa da bu gemiler de fırtınalar yüzünden ka­ zaya uğramıştı. Sonra adı C a l o n i c u s olan Ba’lebekli bir dülger tutuşan bir mahlût (yani Yunan ateşini) vücude getirdi ve Arapların gemilerini yaktı. Bu sıradan başlıyarak Romalılar bu neftli (yahut ziftli) tutuşkan maddeyi yapmayı öğrendiler. Bu ana kadar Araplar yalnız galip geliyorlardı. Fakat bu andan başlayarak kâh galip geliyorlardı, kâh mağlup oluyorlardı. Constantinüs Romalıların eşkiya ve âsilerini (Süryelilerin G a r g u m a y a dedikleri L i p o r e ’leri) gönderdi, bunlar da Çelil dağından başlıyarak Kara Dağa kadar olan memle­ keti ve Lübnan dağlarını zaptettiler ve Araplar bunların yüzünden bir çok felâketlere uğradılar. Fakat en nihayet Araplar üstün geldiler ve bunların bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da kör ettiler. Bu sırada C o s n s t a n t i n ' in j u s t i n i a n u s adlı bir oğlu olduğundan kardeşlerinin hakimiyetini kaldırdı ve Valileri, hediyeler vererek kendisine bağladı. Asilzadelerden biri olan Leo, buna razı olmadığından kıral onun dilini, ellerini ve ayaklarını kestirdi. Ahali ona sadık kaldıkları için o da şöyle bağırıyordu : “gök yüzündeki üçleri inkâr etmediğim gibi, yer yüzündekileri de inkâr etmiyorum,,. Ve bu şekilde bağırmakla ölüm cezasına uğradı. C o n s t a n t i n e , kardeşlerini Roma prenslerinin karşı­ sına getirerek onlara şu sözleri söyledi: aT i b e r i u s ve H e r a k l i ! beni, ne diye, çağırıyorsunuz, kardeşiimz deyemi yoksa kralımız diyemi ? Bana kral dersiniz ben de size kar­ deşlerim, derim, fakat bana kardeşimiz derseniz sizi düşman tanıyacağım,,. Onlar da şu cevabı verdiler. “Biz sizi büyük ve


bizden yaşlı kardeşimiz tanırız. Fakat hakimiyeti sizinle pay­ laştığımız için size kiralımız diyemeyiz,,. Bu iki kardeşin göz­ leri, rüşvet verme sayesinde kör edildiği için Senâto da C o s t a n t i n u s ’un tarafını tuttu ve diğer iki kardeşi tanı­ madı. Yunanlıların dokuzyüz seksen dokuz (M. 678) yılında ve gecenin üçüncü nevbetinde gök yüzünde tam bir ok şekli göründü. Bu sırada güneş arzın alt ufkunda bulunduğu için hâdise tabiat üstünü idi. Bu sırada Süriye ve Fenike’de fareler çoğalarak mahsulü yedi ve ertesi yıl çegirgeler geldi. Mııaviye’den sonra oğlu Yezid üç yıl sekiz ay hüküm sürdü. Bu halife bir çok sanatkârlar, yani işçiler topladı ve bir nehrin, abdest aldığı yerde (?), akmasını istedi. Fakat çok uğraşmakla beraber ömrü vefa etmedi, işler durdu ve sular akmadı. Bu sırada bir kuyruklu yıldız ön bir gün göründü. Kış son derece şiddetli idi. Fırat nehri donmuş, zeytin koru­ ları ve üzüm asmaları kurumuş, yük hanvanları, davarlar ve kuşlar ölmüşlerdi. Bu hadiseler Yunanlıların dokuz yüz doksan dört (M. 683) yılında vuku buldu. Y e z i d ' ten sonra oğlu M u a v i y e dört ay kadar hüküm sürdü. M u a v i y e’nin oğlu Ye z i d' in ölümü üzerine, Mu h tar namında hilekâr ve hain bir adam Küfe tarafında isyan etti. Yesrib' te oturanlar da Z ü b ey r oğlu A b d u l l a h namında birini hükümdar olarak başlarına geçirdiler. Şam’dakilerin hü­ kümdarı da Y e z i d oğlu M u a v i y e idi. Yunanlıların dokuz yüz doksan altı ( M. 685) yılı hulûl edince, eylül’ün üçüncü günü Araplar birbirleriyle müthiş bir muharebeye tutuştular ve iki taraftan ölenlerin sayısı 40.000 i buldu. Bu muharebe Ninova’daki Hazar nehri üzerinde vuku buldu. Bu yüzden EbuLeyla lâkabiyle tanılan ve geceden korkan çocuklar gibi kor­ kaklığı yüzünden bu ünvan lâyık görülen genç M u a v iye, Araplar arasında kopan bu büyük mücadele karşısında haftanın altıncı günü ( Cuma g ü n ü ) ibadet bahanesiyle bunların hepsini topladı ve kendini saltanat makamından hal’etti. Muaviye üç ay yirmi gün kadar evinde kaldıktan sonra öldü. Y e z i d oğlu Mu a v i ye ' den, sonra H a k e m oğlu M e r v a n dört ay hüküm sürdü. Bu halife Y e s r i p’ten Ş a m ' a gelerek iki Arap fırkası arasında sulh yapmak istedi. Akıllı


ve kavrayışlı bir adam olduğu için Araplara bu şekilde hare­ keti tavsiye etti. M er v a n üç okun üzerine üç kişinin adını yazdı ve bunların üzerinde ne yazılı olduğunu bilmeyen bir kimsenin eline verdi. Onun ilk atacağı ok üzerinde kimin adı yazılı ise hükümdarlığa o geçecekti. Hepside bunu kabul et­ tiler. Atılan ok üzerinde M e r v a n ' ı n ismi göründü. Fakat M er v a n dört ay sonra öldü. Yunanlıların dokuz yüz doksan yedinci (M. 686) yılında C o n s t a n t ı n e de öldü ve oğlu j u s t i n i a n u s on yıl hüküm sürdü. H a k e m oğlu M e r v a n’dan sonra Z ü b e y r oğlu A b d u 11 a h S yıl 4 ay hüküm sürdü. Bu halife, de­ min söylediğimiz gibi, Yesrib''de yaşıyordu. Onun devrinde Araplar arasında büyük bir ayrılık oldu. Babil’de A b d u l l a h adında bir adam isyan etti. Ra's Ayn'de, H u k a b (Hubab ?) adında biri, Nusaybin’de B u r i d h a, Şam'da S a i d oğlu Ömer Circesium (Osrhoena)’da Zuferra namında biri isyan ettiler. Lübnandaki Romalıların eşkıyaları her yerde halkı soymakta idiler. Bu ayrılığın araplar arasında 8 yıl kadar devamından sonra Şamlılar H a k e m oğlu M e r v a ri m oğlu A b d ü l M e l i k'ı hükümdar ilân ettiler. Z ii b e y r oğlu A b d u l l a A’tan sonra M e r v a n oğlu Abdullah^ 13 yıl, 6 ay hüküm sürdü. Bu adama, Ebû Ez-Zübab (Sinekli adam) deniliyordu. Çünkü dişlerinin etleri kanlı idi ve sinekleri kovmağı ihmal ederse ağzının etrafı si­ neklerle doluyordu. Bu adam hükümdar ilân olunarak muhare­ belerin her taraftan kendisini sardığını, bilhassa Romalıların akmcı çetelerinden rahatsız olduğunu görünce, J u s t i n i a n u s ile 10 yıl müddetli bir sulh yaptı. J u s t i a n u s ile yaptığı andlaşma mucibince, Roma hükümdarı sayıları 12.000 e varan eşkiy alarmı arap memleketinden kovacaktı. Buna mukabil A b d ü l - M e l i k Romalılara hergün 1.000 darik, bir at ve bir köle verecek, Kıbrıs’ı müşterek bir mülk sayacak, Kıbrıs’ın yarısı Romalılara yansıda Araplara vergi verecek, Ermenistan, Gürzan, Arzan ve Azerbaycan, Romalılara ait olacaktı. Sulhun yapılması üzerine A b d ü l M e l i k , Z ü b ey r oğluna karşı harp açtı ve onu mağlup etti. Zübeyr oğlu da ka­ 1 Afadül-melik olacak Ö R-


çarak Yesrib’e 1 gitti ve herkesin ibadet ettiği yere, yani ca­ mie iltica etti. Tanınmış bir reis olan H a c c a c onu takip etti, buraya karşı mancınıklar kullandı ve duvarları yıkarak içeri girdi. Zübeyr oğlunu öldürdü, sonra camiin binasını yeniledi. Daha sonra J u s t i n i a n u s gururlanarak andını bozdu ve sulh şartlarını yerine getirmeden ihlâl ederek Kıbrıs’taki arapları esir etti. Bu yüzden Kardu adası emiri M u h a m m e d Kapadokya’ya gitti, Romalılar ile Asklablar (yani Slavlar) ona hücum ettiler ve Romalılar Kayseri civarında mağlup edildiler. A s k l a b l a r (Slavlar) ise Araplarla dost oldular ve 7.000 kadarı onlarla birlikte Sürye’ye giderek Antakya’da ve Kuros’da yerleştiler. Araplar bunlara kadınlar ve yiyecek verdiler. Sonra Justinianus, Araplara karşı sözünü tutmadığı gibi Romalıların asilzadelerini de öldürmeye başladı. Bu yüzden bunlar da ona karşı birleştiler, onu yakalıyarak burnunu kestiler. Yunanlıların bin yedi (M. 696) yılında , Leontius namında bir adam tahta geçti. Ayni yıl, Gazarta şehri emiri, eşrafı na­ hak yere kazıkladı (yahut haça gerdi). Halughalı Nawla oğlu Simon, Nusaybin’li Mardanşa ve oğlu bunlar arasında idi. Bir yıl sonra Araplar altın dinarlar, gümüş zuze'ler ve bakır fuluslar basmağa başladılar; bunların üzerinde yalnız yazı vardı ve resim yoktu. Yunanlıların Bin on (M. 999) yılında Kilikya ordusu kumandanı olup A p s i m a r o s adıyla ve T i b e r i u s unvaniyla tanılan kumandan, L e o n t i u s ' u saltanat makammdandan attı ve onun yerine hüküm sürdü. Fakat L e o n t i u s' u öldürmedi. Bu T i b e r i u s , Romalılara karşı isyan eden Slavları tedip etti ve Samosata'ya giderek 5.000 arabı kestikten başka esirler aldı, burasını yağma etti ve geri döndü. Bunun üzerine A b d ü l - M e l i k , ordusunun kuman­ danlarından M u h a m m e d ' i B e t N a h r i n, A s u r , E r m e ­ n i s t a n ve A z e r b a y c a n tayin etti ve bendesi H a c c a c 'ı bütün İran ve Arabistan’a gönderdi. H a c c a c arap eşrafını insafsızca soyduğundan M u h a m m e d , adam göndererek hıristiyan olan Taglip araplarının reisi M u e d'\ getirterek 1 Yesrib değil Mekke olac ak, ö . R.


onu müslüman olmağa mecbur etmek istedi. Bu adam müslü­ man olmayı kabul etmediğinden onu çamurlu bir çukura attır­ dı, sonra onu tekrar huzuruna getirerek güzel sözlerle okşadıysada ikna edemiyeceğini anlayınca onu öldürdü. Sonra bu adam ermeni eşrafını da toplayarak bunları Ermenistan kiliselerinin birine kapadı ve kiliseye ateş vererek hepsini yaktı. Edessa valisi A n d r e a oğlu A n a s t u s ta onun tara­ fından öldürüldü. Bu zamana kadar hıristiyan eşraf, arap devletinin işlerini idare ediyorlardı. Tali Mahre patriki D i o n y s i u s der k i : “Bar Gumaye deye tanınmış olan A t h a n a s i (Athanasius) son derece zeki bir adamdı, kitapların öğrettiği bilgiyi çok iyi bilirdi ve her yerde şöhret sahibiydi. Arapların hükümdarı A b d ü l - M e l i k ondan haber alınca kendisini çağırttı, onun her bakımdan liyakatli olduğunu görerek kardeşinin oğlu A z i z ile birlikte- Mısıra gönderdi ve bu gencin idaresini ona emanet etti. Bu adam o derece ilerledi ki, Arap ülkelerinin idaresi onun eline geçmişti. Nüfuzu artmış ve son derece zengin olmuştu.4.000 köleden başka, evler, köyler, muhteşem konaklar, taş yığınları gibi altın ve gümüş yığınlarına sahip oldu. Edessa’da malik olduğu dört yüz misafirhane (yani han) nin iradından Hz. Meryem namına muhteşem bir mabet inşa ettirdi. Bundan başka Mısır’da olan Fostat şehrinde iki büyük mabed yaptırdı. Edessa’da bir vaftiz evi yaptırarak içine kıral Abhghar’nın gönderdiği Mesih heykelini koydurdu. Bu adam piskopos A m o n I n u s (Amozinos) tarafından eski kilisede yaptırılan su fıskiyesinin bir tıpkısını yaptırarak altııı ve gümüşle süsledi ve tunç ile (ya­ hut bakır ile) örttü. Sonra aslen Kaideli olup Şam’da yerleşen ve M a n s u r oğlu Sargi adını taşıyan bir adam A t h a n a s i u s aleyhinde ithamlarda bulundu. Emir A b d ü l­ A z i z in ölümü ve A t h a n s i u s’un Mısırdan çıkıp gitme­ si üzerine onun aleyhinde bir yalan uydurarak : “B a r G u­ m a y a, Mısırın hâzinelerini çaldı, ve alıp götürdü,, dedi, A b d ü l - M e l i k bu sözler yüzünden dahi A t h a n a s i u s’a karşı kızmadı. Fakat ona sükûnet içinde şu sözleri söy­ ledi : "Bütün bu servetin hıristiyanlara ait olmasını doğru bul­ mayız, bir kısmını bize ver,,. O da istiyerek kabul etti ve hükümdar (artık yeter) deyinceye kadar vermeğe devam etti Fakat yine A t h a n a s i u s a bir çok şey kaldı.

A


Yunanlıların bin on beş (M. 704) yılında A b d ü l - M e l i k, Mesleme’yi yola çıkardı. O da Mopsoestid yı zaptetti. Ay­ ni yıl Küfe ve Basradaki araplar isyan ettiler ve A b d ü lM e l i k ' l e harp ettiler. Ayni yıl J u s t i n i a n u s sürgün­ den kaçtı ve Hazarlıların hükümdarı H a k a n'a iltica etti. H a k a n memnun oldu ve kızını eş olarak ona verdi. Bu kadın ona bir oğul doğurdu, o da buna T i b e r i u s adını verdi. H a k a n’dan ve Bulgarlardan asker alan J u s ­ t i n i a n u s İstanbula karşı yürüdü, ve A p s i m a r o s kaçtı. J u s t i n i a n u s de sürgünde yaşadığı on yıldan sonra altı yıl daha hüküm sürdü. Bu hükümdar L e o n t i u s’u, A p s i m a­ r o s’u ve bir çok eşrafı öldürdü, T a r k e’lar tarafından tah­ rip olunan Roma idaresini yeniledi. Bundan başka burada bulduğu 6.000 arap esirini memleketlerine dönmek üzere serbest bıraktı ve karısını ve oğlunu getirmek üzere büyük bir orduyu yola çıkarttıysa da, bütün askerleri denizde kopan fırtınalar ve boralar yüzünden helâk oldular. H a k a n bu hadiselerden haber alınca onu muaheze etti ve “sizin bir kaç asker göndermeniz kâfi idi. Acaba ne düşündünüz. Karınızı sizden esirgediğimizimi sandınız? Hayır, bu sizin hesabınıza bir çılgınlık eseridir. Çünkü karınızı siz­ den esirgem iyoruz,,. J u s t i n i a n u s d e hareketinden utan­ dı ve bir kaç asker göndererek karısını ve oğlunu getirtdi. Bin on yedi (M. 706) yılında Araplar M o p s u e s t i a surlarını inşa ederek buraya bir ordu yerleştirdiler. Burasını Roma hududu üzerinde bir askerî merkez yaptılar. Hüküm­ dar A b d ü l - M e l i k buraya geldi ve burada vefat etti. M er v a n oğlu A b d ü l - M el i k ten sonra oğlu V e l i d, dokuz yıl beş ay hüküm sürdü. Bu halife M e slem e’nin kumandası altında bir ordu çıkardı ve bu ordu T ua n a (ADANA?) önünde çadırlarını kurdu. Burası Ka p a d o k y a ’nın bir şthri idi ve bu şehre karşı dokuz ay muha­ rebe edildi. J u s t i n i a nu s ta buraya Romalılardan bir or­ du gönderdi ve bunlar Araplarla döğüştülerse de Romalılar dayanamadılar ve 40.000 maktül verdiler. Araplar da şehri zaptettiler ve soydular. Yunanlıların bin yirmi iki (M. 711) vılında M es 1e m e, T u r a n d ayı zaptetti ve buraya Arap-


lardan bir kuvvet yerleştirdi. Daha sonra bir çok kaleleri zaptetti. Zannederim ki A b l a s t i n , Roma hududu üzerinde­ ki B h a s i p o l i s (?) dır, V e l i d ’ in altıncı senesinde (Yunanlıların bin yirmi ikinci yılına tesadüf eder) P h i l i p i c u s isyan ederek J u s t i n i a n u s’u ve oğlu T i b e r i u s’u öl­ dürdü ve bizzat tahta geçti. Bu hükümdar toprakları içinde­ ki Errnenileri kovdu, Araplar da onları Malatya’ya yerleştir­ diler. Bu yüzden burası Arabistan Ermenilerinin sahası olarak tanındı. Böylece Ermeniler Arapların müttefiki ve Romalı’lann düşmanı kesildiler. Bu halife1 zahirî ilimlerde geniş bilgili idi ve altıncı Sinod'un Mesih’in iki irade sahibi olduğuna dair Maximus'un dogması nı itibardan düşürmek istedi. İki yıl altı ay hüküm sürdükten sonra Romalı’lar onu attılar ve gözlerini kör ettiler. A n a s t a s i u s iki yıl, beş ay hüküm sürdü. Velid, Hıristiyanlardan nefret eden bir adamdı. Şam’daki büyük Yunan kilisesini Araplar almışlar ve onun yerine Meryem kilisesinin inşa olunduğu arsayı vermişlerdi. V e l i d , kilisenin ilk arsasını değiştirdikten sonra burada büyük ve meşhur bir cami yap­ tırdı. Bundan başka V e l i d , hıristiyan tahsildarların umumî hesapları Yunanca ile değil, Arapça ile tutmalarını emretti. V e l i d , T a g l i b ’in Arap hıristiyanları reisi Şamala’ya “sen Arapların reisi olduğun halde haça tapmakla biit'in arapları lekeliyorsun, onun için müslüman olmanı istiyorum,, dedi, O da şu cevabı v a rd ı: “Ben TAGLİB Araplarının reisi olduğum için bütün bu Arapların başını yakmaktan korkuyorum, çünkü ben M ESİH'İ inkâr edecek olursam onlar da inkâr ederler,,. Velid bu sözleri işitince kölelerine emir verdi, onlar da bu adamı yüz üstü sürükliyerek dışarı attılar. Velid bu adama haber göndererek,, dediğimi yapmadığı takdirde kendi etini kendine yedireceğim „ diye yemin ettiğini bildirdi. Şamala bu tehdit karşısında da baş eğmeyince Velid bu ada­ mın baldırından bir parça et kesilmesini emretti, bu et kızar­ tıldı ve onun ağzına kondu. Şamala bu hadiseden sonra­ da Velid'in arzusunu yerine getirmediği için koğuldu ve 1 H alife değil Philipicus olacak.

Ö . R,


bu yarayı taşıyarak yaşamağa devam etti. V e l i d , A m u l a tarafındaki sihirbazların öldürülmelerini emretti. Bunlara zincir­ ler vuruldu, sonra kalaslara bağlandılar ve çabuk ölmemeleri için nehre atıldılar. Bunların içinde yüzebilenler katledildiler, çünkü Araplar bunların büyü yaparak yüzdüklerini söyliyorlardı. Fakat sihirbazlar içinde kendiliklerinden boğulanlara do­ kunmadılar. V e l i d , S u r y e’nin bütün kiliselerinde bulunan bütün hıristiyan esirlerinin öldürülmelerini emretti ve bunlar öldürüldü. V e l i d, Yunanlıların bin yirmialtı (M. 715) yılında öldü. A b d ü l - M e l i k b. M e r v a n Oğlu V e l i d ’ten sonra kardeşi S ü l e y m a n iki yıl beş ay hüküm sürdü. Saltanatı­ nın başlangıcında M e s l e m e bir akın yaparak G a l a t i a ülkesindeki kaleyi zaptteti ve bir çok ganimetlerle döndü. A n a s t a s i u s ' \ m garba gönderdiği ordu isyan etti, ku­ mandanını öldürdü ve T h e o d o s i u s ' u tahta geçirdi. 0 da bir sene hüküm sürdü. A n a s t a s i u s ise Iznike kaçtı. Yunanlıların bin yirmialtı (M. 715) yılında M es i eme, Tür kİ eri kendi yurtlarında mağlûp etti ve bir çok ganimetler alıp geri döndü. Bin yirmiyedi ( M. 716 ) yılında M e s l e m e Asya’ya gitti ve P e r g a m o s ve R o d o s ’u alarak bunların içindeki ganimetleri boşalttı. Aynı yıl S ü l e y m a n , M e s l e m e ' yi İstanbul’a karşı yürümek için hazırladı. Bunun için iki yüz bin askerle, asker ve erzak ile dolu 5.000 gemi topladı. Bundan başka 12.000 işçi hazırlandı, 6.000 deve ve 6.000 merkep, erzak, silâh, mühimmat ve harp âletleri ile yüklendi. Bunların kumandanı, H ü b e y r e oğlu Ö m e r ' di. Bunlarla beraber kendi isteklerile hareket eden ve kendi masraflarını kendileri gören, yani Allah yolunda gaza eden 30.000 mücahit’te yola çıktı. Bunlara Arap dilinde “Mütetavviin,, (yani gönüllüler) deniliyor. Araplar iki fırka halinde biri deniz yolu, diğeri kara yoluile hareket ettiler. Roma ordusu kumandanı L e o , M e s1 e me ile karşılaştığı zaman ona payitahtın zaptı hususunda yardım vaid etti. Araplar da ona Romalıların saltanatını vaid ettiler. Hükümdar T h e o d o s i u s , L e o ' nun hiyanetini anla­ yınca onun akrabalarını yakalayarak Amurin şehrindeki hapis­


haneye tıktı. Bunun üzerine L e o , Arap hükümdarı S ü l e ym a n ’ ın tarafına katıldı. Bu adam 12.000 askerle Chalcedon şehrinin önünde çadırlarını kurarak fstanbula erzak girmesine mani oldu. asker alarak A m u r i n şehrinin önünde karargâh kurdu ve bu şehrin halkı korktukları için onun akrabasını ve hizmetçilerini kendisine teslim ettiler. O da Arapların her birine on ikişer dinar vererek geıi çevirdi. Romalılarla beraber doğrudan doğruya îstanbula karşı yürüdü. L e o , Roma ordulariyle karşılaştığı zaman, hile ve hiyanet sayesinde Arapları geri çevirdiğini, Arapların kendisniden hoşnut olduklarını, ve kendisini Romalılar üzerine kıral yaptık­ larını söyledi. L e o ’ nun îstanbula girmesi üzerine T h e o d o ­ s i u s şehirden çıktı ve bir manastıra girerek rahip oldu. L e o da yirmi dört yıl hüküm sürdü. L e o boş bir ümide kapılarak Arapları asmağa, şehri gıda maddelerile, levazım ile vesair eşya ile takviyeye başladı.

6.000

M e s l e m e, L e o ’ nun kendisini aldattığını anlayınca denizi aşarak îstanbulun karşısında vaziyet aldı. M e s i e m e ­ nin kendisi dört bin askerle birlikte en son geldiği (yahut gel­ mekte geciktiği için) L e o’nun kiraladığı Bulgarlar onun üzeri­ ne atıldılar ve adamlarının bir çoğunu Öldürdüler. M e s l e m e ­ nin kendisi de büyük güçlüklerle kaçabildi, ve îstanbulun garp tarafında Altın kapı nin mukabilinde kurulan büyük ka­ rargâha vardı. Karargâhın önünde şehir ile Bulgarların siper­ leri arasında bir mani’a kurdu. Deniz, sağ ve sol tarafa düşü­ yordu. Karada şehir halkı ile Bulgarlar, denizde Romalıların gemileri, Araplara hücum ediyordu. Arapların muhtaç olduğu gıdayı getirmek için iki bin kişiden eksik bir kuvvetin hare­ ket etmesine imkân yoktu. Araplar, şehir içindeki Türkler'den fazla şehir dışındakiler yüzünden büyük ıztırablar çektiler. Kış mevsiminin gelmesi üzerine kıtlık ta baş gösterdi ve Bulgarlar da onları öldürmeğe devam ettiler. Araplar açlık yüzünden okadar istirap çektiler ki gemilerin ziftini dahi yediler. Mesl em e bunları “Sabredin, hükümdar tarafından atiyeler geliyor„ diye aldattığı sırada S ü l e y m a n’ın ölüm haberi geldi. S ü l e y m a n dan sonra amcası A b d ü l A z i z’in oğlu Ö m e r iki yıl beş ay hüküm sürdü. Bu halife İstanbul’a karşı harbetmekte olan ordu hakkında haber getirmek üzere adam-

Abul-Farac Tarihi, F ; 13


lar gönderdi. M e s l e me yalan haberler vererek “hepimiz iyi­ yiz, şehir de feth edilmek üzeredir,, deye mektup yazdı. Ö m e r gönderdiği elçiden hakikati öğrendiği için Mesleme1ye askerleri alıp dönmesi için emir gönderdi. M e s l e m e kış yüzünden geri dönemiyeeeğini bildirdi. Kışın şiddetli devresi geçince halife tarafından diğer bir elçi geldi, ve M e s l e m e geri dönmek istemediği takdirde askerlerin geri dönebileceklerini söyledi. Bunlar hareket edince Romalılar karada ve denizde bir çoklarını öldürdüler. Daha sonra bizzat Ö m e r bunlara yirmi bin atlı gön­ derdi ve her birine kendi nafakasını temin için onar dinar verdi. Arapların İstanbul önünden çekilmeleri dolayısiyle uğradıkları leke yüzünden halife Ö m e rin içinde hıristiyanlara karşı büyük bir nefret hasıl oldu. O da hıristiyanları ağır muamelelere uğrattı, onların kiliselerinde çan çalma­ larına, ibadetlerinde seslerini yükseltmelerine, askerlerinin giydiği elbiselere benzeyen elbiseler giymelerine, hayvan sırtına bindikleri zaman eğer kullanmalarına mâni oldu. Y u ­ nanlıların bin otuz dört (M. 723) yılında Şubat ayında Ömer öldü. A b d ü l a z i z oğlu Ömer den sonra amcasının oğlu Ab­ d ü l - M e l i k in oğlu Y e z i d dört yıl hüküm sürdü. Adı M u ­ h a l l ep oğlu Y e z i d olan Hirta lı bir Arap ona karşı is­ yan etti ve bütün A k u 1a, B a s r a Arapları ve bütün İran onunla beraber hareket ettiler. A b d ü l - M e l i k oğlu Y e z i d ona karşı büyük bir ordu gönderdi ve M u h a l l e p oğlu Y e z i d , B â b i 1 civârmda mağlûp edilerek öldürüldü. Ye zid' in emriyle mabetlerdeki duvarlar, tahtalar, taşlar üzerin­ deki ve kitaplar içindeki bütün canlı varlıkların resimleri izâle edildi. Romalıların hükümdarı Leo da aynı şekilde ha­ reket etti. O da azizlerin ve kralların resimlerini kiliselerden ve evlerden kaldırttı, bu yüzden Romalılar arasında bir ta­ kım kalkınmalar oldu ve bir çoklan hükümdarın bu hareke­ tinden dolayı açıkça sızlandılar. Leo, C h a l c e d o n mecli­ sinin verdiği kararları kabul etmiyen her insanı memleketin­ den sürüyordu. Leo, Yahudilere fena muamele etmiş, bir çoklarını vaftizleştirmiş, ve bunların gerisi de Süriye’ye kaç­ mışlardı.


Bu sırada adı S e v e r us olan bir Süriyeli kendisinin Mesih olduğunu ilân etti. Vali tarafından yakalandığı zaman “6u şekilde düşünmeği bana Yahudiler öğrettiler,, dedi. Yunanlıların, bin otuz iki (M. 721) yılında kuyulardaki sular o kadar azaldı ki köylüler su çekmek için yedi mil mesafe yürümeğe mecbur kalıyorlardı. Mahsul de kıtlığa uğramıştı. Bir yıl sonra çekirgeler geldiler ve mahsulü tahrip ettiler. İki yıl sonra bilhassa B e t N a h r i n de veba oldu. Yunanlıların bin otuz yedi (M. 726) yılında Yezid, Ş a m ül­ kesindeki BELKA da öldü. A b d ü l - M e l i k oğlu Y e z i d ten sonra kardeşi H i ş a m on iki yıl, sekiz ay hüküm sürdü. Bu halife ağır vergiler ve resimler toplamakla halkı rahatsız etti. Calonicus in üzerinden kanallar kazdırarak Fırattan getirttiği su ile ekin­ leri sulamak sayesinde elde ettiği irad bütün ülkelerinin verdiği vergilerden fazla idi. Araplar bu yıl içinde yeni Kayseriye (yani Pontus önün­ de) çadırlarını kurdular ve burasını kâmilen tahrip ettiler. Arap­ lar G i r a h ’ın kumandası altında Türk diyarını istilâ ettiler, büyük bir şehri zaptettiler ve bir çok ganimetler toplıyarak geri döndüler. Yunanlıların bin otuz sekiz (M. 727) yılında Mısırlılar Araplara karşı isyan ettiler. Bunlara karşı bir ordu gönde­ rilmiş, Mısırlıların bir çoğu öldürülmüş ve gerisi gemilerle kaçmışlardı. Bin otuz dokuz (M. 728) yılında M e s l e m e tekrar Türk diyarına gitti, fakat Araplar muvaffak olamadılar ve kıymetli eşyalarını bırakıp kaçtılar. Bin kırk iki (M. 731) yılında Türkler ilerliyerek Âzerbeycan şehirlerini zaptettiler. M e s l e m e bunlara karşı büyük bir ordu ile hareket etti ve iki taraftan binlerce ve on binlerce kişi maktûl düştü. Bu sırada Türkler zaptettikleri şehirleri tutmakla beraber Arapların diğer ülkelerine karşı hücüm etmediler, ve Araplar, Türklerle sûlh yaptılar. Araplar hükümdarın oğlu M u a v i y e ile birlikte Roma arazisini tekrar istilâ ettiler ve G a n g r a şehrinin surlarını yıktılar, sonra N i c a e a şehrine karşı karargâhlarını kurdular. Araplar, bu şehre karşı kırk gün harp ettikten ve şehrin surunu yıktıktan


sonra şehrin içindeki Romalılar gemilerle kaçtılar ve Araplar şehri alıp tahrip ettiler. H i ş a m ı’n emrile Romalıların bütün esirleri öldürüldü. Çünkü halife, L e o ’ nun da Arap esirlerini öldürmüş olduğunu haber almıştı. Bu sırada, L e o Hazarların hükümdarı olan H a k a n ı n kızını, oğlu C o n s t a n t i n e zevce olarak aldı. Kızın vaftiz edilmesi üzerine L e o tacı oğlunun başına koydu ve onu kıral ilân etti. Bin kırksekiz ( m. 737 ) yılında Beşir adlı, ırkan Romalı bir adam, müslüman olduğunu iddia ederek Harran şehrine gitti ve ismi T h e o p i t u s olan sar’alı bir adama C o n s t a nt i n u s oğlu Tiberiüs olduğunu gizlice fısıldadı. Halbuki umumiyetle, bu 7 / b e r i ü s ’ un ölü olduğu biliniyordu. Romalılar bu adamı alarak H i ş a m oğlu S ü l e y m a n ' a teslim ettiler. S ü l e y m a n da babası H i ş a m’a bu adamdan bahsetti. H i ş a mt Roma hükümdarının, eline düşmüş olduğunu sanarak bu adamı getirtti. Mor elbiseler giydirtti, sonra huzu­ runa kabul etti. Bu adam Edessa şehrine vararak mabeddeki mezbahın önünde durdu ve Roma hükümdarları tarafından yapılması mutad olduğu veçhile hayat maidesinden niyazlar aldı. Daha sonra yahudileri çağırtarak büyüler yapmak sure­ tiyle atalarını diriltmelerini istedi. Harranîlerin reisini çağırarak bir karaciğere bakmak sureti ile ailesinin nereden yetişmiş ol­ duğunu keşfetmesini söyledi. Nihayet bu zavallı adamın haki­ ki mahiyeti anlaşıldı ve kendisi katledildi. Y unanlılarm Bin elli üç (M. 742) yılında L e o öldü ve oğlu Constantine 34 yıl hüküm sürdü. Damadı Artabas, ona karşı isyan etmiş ve İstanbul’a giderek sarayda oturmuştu. Kıral, hükümet merkezinden kaçarak Anadolulu askerlere iltica etti. Anadolululardan bir ordu toplayarak Frikya’daki Amurin’e geldi ve burada kışladı. A r t a b a s da bir ordu hazırlıyarak ona karşı hareket ettise de yenilmiş ve kaçmıştı. 1056 (m. 745) de Hişam C a l o n i c u s ’taki Rusafe’de öldü. H i ş a m ' dan sonra Yezid oğlu Velid bir yıl 3 ay hüküm sürdü. Bu halife Hişam hanedanına karşı çok fena hareket etti ve onların saraylarını soydu. Bundan başka Süriye’deki Chalcedon patriğinin dilini kesti. Araplar bu halife­ den son derece nefret ediyorlardı, çünkü şarap ve tahammür


eden içkiler içiyor ve bu yüzden halk ona “pâsık,,1 diyordu. Bunun üzerine Y e z i d oğlu V e l i d ' in amcası A b b a s ona karşı ayaklanmış ve onun yerine geçmek istemişti. Fakat araplar bir cariye oğlu olması dolayısile onun tahta geçmesi­ ne razı olmadılar ve kardeşi Velid oğlu Yezid'i Şam’da hüküm­ dar ilân ettiler. Yezid, Velid’e karşı bir ordu çıkararak onu çölde, yakaladı, kellesini keserek bir mızrağın ucuna sap­ ladı, kafasının yanına bir şarap çanağı koydu ve Şam’a getirtti. Y e z i d oğlu V e l i d' den sonra V e l i d oğlu Y e z i d iki ay hüküm sürdü. Araplar arasında geniş ayrılıklar baş göstermişti. Her yerde birbiri ile anlaşamayan bir takım adam­ lar türemekte idi. Cezirede Bastam, Musul’da Hüdeyl oğlu Sait, Vasıt’ta hükümdar Ömer oğlu Abdullah, Ermenistan’da Mervan, Horasanda Sarig oğlu, Afrikada Ebu-Hudeyl türemiş­ lerdi. Yezid iki ay hüküm sürdükten sonra ülser yüzünden öldü. V e l i d oğlu Y e z i d ’den sonra kardeşi İ b r a h i m geldi. Bu adam sevimli ve güzel huylu idi. Tahta geçmesinden iki ay sonra Şam’da saltanatı bırakarak kendini gizledi. 5 yıl bir kimse onun nerede bulunduğunu anlayamadı. Sonra arap mezarlığında bir sürü maktul araplar arasında yattığı görüldü. İbrahim den sonra Muhammed bin Mervan bin Hakem oğlu Velid'\n oğlu M e r v a n 2 tahta geçti. Bu halifeye “Hamar Gazarta „3 yani “adanın yabani eşeği» deniliyordu. Çünkü araplar ara­ sında eşek çiçeği diye maruf olan çiğdem çiçeğini seviyordu. Hükümet merkezi, Kardu adasında idi. Bu adam Ermenistan’dan kalkarak Fırat kıyıları üzerinde Süleyman ile döğüştü ve 12.000 adamı maktul düştü, kendisi de Rusafe’ye kaçtı. Bunun üzerine Mervan, Şam’a gelerek 2 ay hükümran oldu. Bu adam hüküm­ darlık hâzineleri olan 3.000 deve yükünü taşıyarak karargâhını Emessa (Humus) da kurdu. Dört ay sonra şehri aldı, şehrin surunu yıktı ve şehirdeki heykelleri döğe döğe toza çevirdi. Daha sonra Ba’lebek surunu yıktı ve Harran şehrine geldi. Daha sonra Asur’a indi ve buradan Partlar memleketine yani İsfahan’a gitti. 1 Y ani — Fasile. 2 Velidin değil Muhammed Bin Mervanın oğludur. Ö . R. 3 Himar-el-eezire (Cezirenin A da eşeği) E bu lfidâ s. 210 O . R.


Bunun üzerine Ebul -Abbas (yani Müslümanların Peygam­ berinin amcası Abbas’ın torunu ki, Muhammed b. Ali b. Abbas’ın oğlu) Horasan’da büyük bir ordu hazırlayarak Asur’un bir nehri olan Zabha (zap) önünde çadırlarını kurdu. Mervan, Ebul-Abbas'm ordusu ile döğüştü, fakat yenildi ve elinden 700 deve yükü altın ve gümüş, ganimet olarak alındı. Mervan ile oğlu ve damadı, Harran şehrine döndüler, hâzinelerini 3.000 deveye yükleyerek deniz kıyısı üzerindeki Askalaria gittiler. E b u l - A b b a s , Mervan ı takip etti, o da Nubya hududunda bir şehir olan Sivani (Syine, Asvan’)a gitti. Fakat Nil kıyıları üzerinde çadırlarını kurduğu zaman yakalandı ve öldürüldü. Bu sırada Armaniko ordusunun kumandanı A ş k ı r a ş İstanbul’dan gelerek Malatya’ya karşı yürüdü ve bütün mem­ leketi yağma etti. Kıral C o n s t a n t i n e , A r t ab a s'ı mağ­ lûp ettikten sonra memlekti taksim etti. H a k a n m kızı ona bir oğul doğurdu ve bu çocuğa L e o n e ( L e o ) ismi verildi. Roma ülkeleri sulh içinde yaşıyordu, çünkü araplar birbirleri ile didişmekte idiler. M e r v a n’dan sonra E b u l - A b b a s 4 yıl, 8 ay hü­ küm sürdü. Bu halife M er v a n ı öldürmüş olduğu için bütün arap diyarında hâkimiyetini sağlamladı, saltanat makamını Şam’dan Babil’e nakletti, Hunların ve Moğolların zamanımızda haleflerinin saltanatlarına son verdikleri Bağdad hilâfetini kurdu. Denildiğine göre E b u l - A b b a s garp mıntakasındaki bir yerde karargâhını kurduğu sırada, karargâh içinde büyük bir gürültü koptu. Kıral da dahil olmak üzere herkes ne ol­ duğunu Öğrenmek için koştular. Gördükleri manzara şu idi : 8 kişi mezarlarından kalkmışlardı. Bunların bir kısmı bellerine kadar, bir kısmı dizlerine ve bacaklarına kadar toprak üstün­ de idiler. Sakalları arapların sakalları gibi boyalı idi. Birçok kişiler bunların hüviyetlerini tesbit ettiler. Halk bunlarla ko­ nuşmak istedilerse de bunlar bir kelime de söylemediler. Herkes hayret içinde iken hükümdar ahalinin buradan ayrıl­ malarını istedi ve bu kimselerin daha sonra dile gelmelerini bekledi. Ertesi gün bunları görenler herkes gibi yaşadıklarını fakat söz söylemediklerini gördüler. Bunun üzerine hükümdar bu adamların tekrar gömülmelerini emretti.


Yunanlıların bin altmış üç (m. 752) yılında H a k a n’ın kızı olan kıral Constantin’in zevcesi öldü. O d a hıristiyan kıralların tabi oldukları kanun mucibince 3 yıl karışız yaşadı. Fakat bir takım hilekâr adamlar kıralı saltanatından atmak isteyerek, başka bir kadın almasını tavsiye ettiler. Kıral hilenin farkına vararak “nasihatinizi kabul ediyorum, fakat Romalıların kanu­ nunu da unutmuyorum. Sonra, bir kiralın hırslarına esir olması yakışmaz. Siz isterseniz oğlumu benim yerime geçirin. O za­ man ben de sizin dediğinizi yaparım,,dedi. Kıral tacını oğlunun başına geçirmiş, o da akıllı ve düşmanlarına karşı ihtiyatlı olduğu için devlet işlerini idare edebilmişti. Ayni yıl bu kıral kalktı ve karargâhını Malatya’nın önünde kurarak şehrin su­ runu kısmen yıktı. Nihayet şehrin içindeki Araplara söz verdi ve canlarına dokunmadı. Kıral, C l a u d i a ile Arman de-Arba köylerinin ahalisini esir ederek götürdü. Bu yıl E b u lAbbas da öldü. E b u l - A b b a s’tan sonra kardeşi E b û C a f e r M a n s u r 22 yıl hüküm sürdü. E b û C a f e r’in devri başladığı zaman yani Yunanlıların bin altmış altı (m. 755) ve Arabların 135 inci yılında Roma kralı Constantine, Kalonikala (Kalikala?)’ya karşı hareket etti. Burası Erzenürrum (Erzurum) dur, Kıral burasını zaptetti ve bir harabe olarak bıraktı. Sonra Kamak kalesinde bir askerî kıt’a bıraktı. A l i oğlu A b d u l l a h , E b u l - A b b a s ın ölümünü haber alınca şehirleri dolaşmağa ve kendini hü­ kümdar saydırmağa başladı. E b û C a f er , ordu kumandanı E b û M ü s l i m ' e , karşı kuvvetler gönderdi ve onu mağlup et­ ti 1 Sonra E b û M ü s l i m , E b û C a f e r e karşı isyan etti ve şehirleri dolaşarak saltanatı ele geçirmek için uğraştı2. Ebû Cafer de ona karşı İ s a namında birini gönderdi. I s a , E b û M üs l i m i aldattı. Onu E b û C a f e r’in huzuruna getirdi. E b û M ü s l i m , huzura girerken verilen işaret üzerine öldürüldü. Böylece arap saltanatı E b û C a f e r e kaldı. Onun emri ile Malatya eskisi gibi yeniden inşa olundu ve buraya askerî bir kuvvet yerleştirildi. E b û C a f e r , Kalonikola’yı da inşa etti ve buraya da asker gönderdi. 1 Metin böyledir. Doğrusu, E bulca’fer, E bam üslim ’i, A li oğlu Abdullaha karşı gönderdi. O da A bd ullah ı m ağlûp etti ve A bd ullah kaçtı. Ö . R. 2 İfadede yanlışlık var. ö . R.


Bin yetmiş bir (m. 760) yılında araplar Afrikayı istilâ ettiler. Aynı sırada Taberistan ülkesi de Araplar tarafından feth olundu. Burası şimalden Hazar denizi ile, şarktan Gürgân ile, cenuptan Medya ve Partia’nın bir kısmı ile, garptan Dilum (yahut Dilam) ile çevrilidir. Burada etrafı surlarla çevrilmiş 5 şehir vardır. Dağları, ormanları, otlakları ve ırmakları boldur. Buraya giden yollar kolay kolay geçilemiyecek derecede ârızalıdır. Şarktan garba uzunluğu 40 fersah, şimalden cenuba doğru eni 20 fersahtır. Yunanlıların bin yetmiş (m. 762 ) yılında E b û C a f e r , Dicle nehri üzerinde Ctesiphon \ın üstünde Bağdad adını verdi­ ği bir şehir kurdu. Bu isim burada bulunan bir heykel (yahut put) un ismi idi. E b û C a f e r bu şehirde ikamet etti. Bir yıl sonra müslümanların peygamberinin akrabasından ve halifenin amcazadelerinden olan A l i oğlu M u h a m m e d isyan etti ve bütün araplık âlemi onun peşine takıldı. Ordu kumandanı I s a ona karşı haraket ederek Yesrib’de yakaladı ve onu ramazan ayında ve oruç esnasında öldürdü. M u h a m m e d'in kardeşi İ b r a h i m de Basrada isyan etti ve o da öldürüldü. Aynı yıl Hazar lılar memleketlerinden çıkarak Gürzanyadan 50.000 esir aldılar. Bu sırada dünyanın Hind bölgesin­ deki Kâbul diyarı Araplar tarafından fethedildi ve E b û C a f e r bütün milletlere vergiler yükledikten başka, hıristiyanlarm cizyelerini de iki misline çıkardı. Yunanlıların bin yetmışaltı (m. 765) yılında Horasan’da son derece şiddetli bir zelzele oldu. Bir dağ yerinden oyna­ yarak 3 mil öteye göçtü ve topraktan olduğu için, ufalandı. Bin seksen (m. 769) yılında İran’daki mecûsiler Arap­ lara karşı isyan ederek başlarına kendilerinden bir reis geçirdiler. Bunlara karşı bir Arap ordusu hareket etti ve Araplar mağlûp oldular. Mecusîler kendi başlarına bir salta­ nat kuracak derecede kuvvetlenmişlerdi. Bunun üzerine bun­ lara karşı son derece kuvvetli bir Arap ordusu hareket etti. Mecusîler yenildiler ve bunların başındaki reis ile 40.000 kişi maktûl düştüler. Aynı yıl Araplar, casuslarının (yahut keşif kol­ larının) Romalılar tarafından esir edildiğini haber alarak Germaniki ( yâni Maraş) vadisine karşı hareket ettiler. Buradaki halkı esir ederek götürdüler ve Ramle havalisine yerleştirdiler. Samosata ahalisine karşı da aynı muamele gösterildi.


Bu sırada Afrika yerlileri olan Barbarlar isyan ettiler ve Araplarla Iranlıları öldürdüler. Ordu kumandanı Y e z i d bun­ lara karşı hareket etti, yendi ve Barbarların otuz bini maktûl düştü. Yunanlıların bin seksen (m. 769) yılında Buhara’da ömründe yemek yemeyen, ömründe çocuk emdirmeyen ve bir şey içmek için ihtiyaç hissetmeyen bir kadın keşfolundu. Ha­ lifenin oğlu M e h d i bu kadından haber alarak onu Bağdat’a getirtti. Vaziyeti tahkik etti, söylenen sözlerin doğru olduğunu görerek bunun tabiat dışı bir hâdise olduğunu anladı. Bin seksen üç (m. 772) yılında E b â C a f e r Calonicus civarında kurduğu bir şehre Rabekah 1 ismini verdi. Bu şehrin kapı­ larında gösterilen işçilik hüneri başka hiç bir yerde görülmedi. Bu âciz muharrir Beroa da papaslık vazifesini ifa ettiği zaman Halep’e kâmilen demirden yapılma iki büyük çifte kapının ge­ tirildiğini ve Kinnesrin kapısına bağlandıklarını görmüştü. Daha küçük olan çifte kapılar ise yerlerine yerleştirilememişti. Çünkü Moğolların Halep’i zaptetmeleri üzerine şehrin surları yıkılmış ve kapılar tahrip edilmişti. Bin seksen üç (m. 772) yılında E b û C a f e r Babil’den Bet Nahrin ve Süriye’ye gitti. Herkesi çok ağır vergilerle taciz etti ve hâzinedeki bütün gü­ müş ve altını topladı. Bu şekilde rahatsız olan âdem oğulları, mezarları kazarak ölülerle birlikte gömülmüş olması muhtemel, altından zinet eşyası bulmağa uğraşıyorlardı. Aynı sırada Ro­ malılar, Nikomedya şehrinde hafriyat yaparak N i k o m e d i u s un tahnit editmiş cesedini ihtiva eden mağarayı buldular. Bu Nikomedius, şehri kuran adamdı. Cesedi ile birlikte altın­ dan zinetler ve karanlıkta ışıldayan kırmızı sümbüller buldu­ lar. Kıral Constantine bu manzarayı görünce büyüklük göste­ rerek buradan hiç bir şey almadı. “Çünkü,, dedi “yaşayan insanların, ölülerden birşey almaları ayıptır.,, Sonra işçiler gön­ dererek bu yeri muhkemce kapadı ve üzerine büyük bir yığın toprak ve taş koydu. Bu sırada Suriye ve Asur’da veba çıktı ve müthiş bir kıtlık ortalığı kırıp geçirdi. Kıtlığın sebebi buğ­ day yokluğu değildi. Belki, hiç bir kimsenin elinde para kalma­ ması idi. Bir öküz, yahut bir merkep, bir zaze (bir kuruş kıyme­ tinde olan bir sikke), on ölçek şarabın değeri bir zaze, 5 kile buğdayın bedeli bir zuze idi. Genç erkek ve kadınlar 5 zuze 1 Şehrin ismi R a k k a ’dır. Ö . R.


mukabilinde satılıyorlardı. Bu mihnet 30 yıl devam ettikten sonra E b û C a f e r Kâbe’de (?) öldü 1 ve bütün dünya bu mihnetten kurtuldu. Onun ölümünden 25 gün evvel Romalıla­ rın kralı Constantine öldü ve oğlu Le o , 5 yıl hüküm sürdü. Bu sırada, G i w a r g i s (G e o r g e), insanları tedavi san’atında en ileri giden adamdı. Kendisi B o h t i ş unun oğlu idi ve Elamlı idi. Halife M a n s u r bu adamı Elam'dan Bağdat'a getirtti ve uğramış olduğu mide hastalığını tedavi etmesini istedi. Kendisi halifenin huzuruna girince fars ve arap dili ile onu methetti ve o kadar parlak sözler söyledi ki Halife hayret etti, onu oturttu ve kendisine hastalığını anlattı. Tabip, Halifeyi tedavi edeceğini, fakat tedavinin yavaş yavaş netice vereceğini söyledi. Denildiğine göre G e o r g e bir gün halifenin yanına girmiş ve halife ona şu suali sormuştu : “ne yiyorsunuz?,, tabip de şu cevabı verdi: “ Tanrımızı hoşnut eden her iyi şeyi yiyorum,,. Bunun üzerine Halife dedi ki “İşittiği­ me göre karınız yokmuş,,', tabib de şu cevabı verdi: “karım var, ihtiyar, zaif bir kadın. Ayakları üzerinde duramayacak dere­ cede yaşlı,,. Halife tabibin gitmesinden sonra baş ağası Salim e, Roma kızlarının en güzellerinden üçünü seçerek 3.000 dinarla birlikte tabibin evine götürmesini emretti. S a l i m de bu şekilde hareket etti. S a l i m kızları götürdüğü zaman G e o r g e evinde bulunmuyordu. Evine dönerek bunları gö­ rünce çırağına kızdı ve ona şu şözleri söyledi: “Ey şeytanın çırağı! Bunları ne diye evime aldın? maksadın beni bir an evvel ihtiyarlatmak mı?„ sonra Halifenin ağasını çağırttı ve kızları geri çevirtti. Halife hadiseden haber alınca, G e o r g e' a sordu : “Kızları ne için geri çevirdin?,, o da şu cevabı verdi “Biz hıristiyanlar bir zevceden fazla alamayız. Bu zev­ ce yaşadıkça kanunumuz bizi bir başkasını almaktan meneder.,, Halife bu sözlerden hohlandı ve G e o r g e'un müsaade alma­ dan ve bekletilmeden zevcelerini ve kızlarını ziyaret etmesine emir verdi. G e o r g e’un Halife nezdindeki mevkii çok yük­ selmiş ve Halife onu canı gibi sevmeğe başlamıştı. İşte kardeş­ lerim, iffet ve nezahatin semeresi budur. E b û C a f e r’den sonra oğlu M e h d i 10 yıl hüküm 1 E bu Cafer

hicretin

yolda öldü. (Ebul Fidâ).

158.

Ö . R.

senesinde Hacce

giderken

hastalandı,


sürdü. Bu halife babasının hâzinelerini açtı, babasının servetini, yığın yığın dağıttı ve bunları yalnız askerlerine değil, oda­ lıkları olan kadınlara da verdi. Çünkü fıtratan sefih idi. Mükellef yemekleri ve tatlıları severdi. Bu halife uğur, tali kehanet meselelerini çok merak eder, büyücülüğe ait kitapları toplardı. Bu yüzden kıral L e o ona Mısırlıların büyü ve sihir sistemini ihtiva eden “j o a n n e s ve J a m b r e s„ kitabını ve Mısırlıların B ü y ü k M u s a y a karşı bütün yaptıklarını anlatan bir risaleyi gönderdi. M e h d i , devrinin başlangıcında bütün hıristiyan esirlerini serbest bıraktığı gibi, L e o da yanında bulunan arap esirlerini serbest bıraktı. Fakat M e h d i araplar devrinde inşa olunan bütün kiliseleri yıktırdı ve Halkidonyalıların Halep’teki kilisesini tahrip ettirdi. M e h d i , M â n i mezhebine mensub olanları tazyik etmiş ve P a d a n a R a b b e t t a (yani büyük saray) adını taşıyan ve m âm ’lerle dolu olan yeri yıktırdı. Birçok araplar, bu mezhebe kapıl­ dıkları için öldürüldüler. Bundan başka Bet Gumaya'ya mensup mevki sahibi ve zengin 8 kişi de bu fenalığa kapıldılar ve bir çok ıstıraplardan sonra üçü hapiste öldü ve beşi kurtuldu. Bu sırada Edessa’lı T a o m a oğlu T h e o p h i l a şöhret kazandı. Kendisi hünerli bir hey’etçi idi ve marunî mezhebine bağlı idi. Bu adam Süryani ile kronolojiye dair güzel bir eser yazdı. Fakat dindar halk ile istihza etmek itiyadında idi. Bundan başka H o m e r u s ' un Ilion üzerindeki iki kitabını Yunancadan süryaniye çevirdi. Halife M e h d i ' nin hizmetinde bulunuyordu ve müneccimlik ( astoloji) deki hüneri dolayısiyle onun nazarında en şerefli mevkie yükselmişti. Anlatıldığına göre, halife birgün haremini de birlikte alarak şehirlerinden birini ziyaret etmek istedi. Halifenin karısı da T h e o p h i­ l a ’ya şu yolda bir haber gönderdi : “Halifeye bu seyahati sen tavsiye ettin. Bizce lüzumu olmıyan yorgunluklara bu yüzden uğradık. Allahtan şunu dilerim ki senin canını çarçabuk alsın­ da yer yüzünden vücudunu kaldırsın. Bizde senden kurtularak rahat yüzü görelim,,. T h e o p h i l a kendisine bu haberi ge­ tiren cariyeye şu cevabı verdi: “ Geri dön de hanımına de­ ki, bu seyahate çıkmayı halifeye ben tavsiye etmedim, belki o kendi arzusu ile yola çıkmıştır. Allahın ölümümü çabuklaştır­ masına dair hanımın bedduasına gelince, esasen Allah bunu


benim alnıma yazmıştır. Bu da yakında olacaktır. Fakat ölümüm bu beddua yüzünden değil, belki beni yaratan Allahın iradesi mucibince olacaktır. Onun için Kıraliçenin bir yığın toprak hazırlamasını ve bsn ölünce bu toprağı başıma yığmasını tav­ siye ederim,,. Kıraliçe bu sözleri dinleyince korkudan titredi ve bu sözlerin neticesini merakla bekledi. İki gün sonra T h e o p h i l a öldü, 20 gün sonra da halife M e h d i vefat etti ve böylece Theophila’nın dedikleri gerçekleşti. Yunanlıların bin doksan (m. 779) yılında M e h d i Halep’e geldi ve Halep’in civarında çadırlar içinde yaşayan Ta n u k ’ 1ar onu karşılamağa çıktılar. Hepsi de Arap atla­ rına binmişlerdi ve baştan başa süslenmişlerdi. Halifeye “bun­ ların hepsi hıristiyandırlar,, denildiği için hiddetinden köpürdü. Hepsini müslüman olmağa mecbur etti ve bu yüzden 5.000 kişi müslüman oldular ise de kadınlara dokunulmadı. Bunların içinde L a i t namında muhterem bir zat da vardı. M e h d i daha sonra Roma ülkesine girerek otağını A r b i s o s' taki Puramon nehri üzerinde kurdu. Oğlu H a r u n da Simalos kalesini zaptederek yağma etti. Bin doksaniki ( m. 781) yılında araplar Efes ten 7.000 kadar kişiyi kaldırıp götürdüler ve 4.000 kadar arap öldü. Sonra kıral L e o bir ordu gönderdi, o da dindar Suriyelileri alarak Tarki'de vaftiz etti. Denildiğine göre kıral L e o ikon­ lardan nefret ederdi ve babası gibi halis dindarlığı severdi. Le o , bu yıl içinde öldü ve oğlu C o n s t a n t i n 22 yû hüküm sürdü. Çünkü tahta geçtiği zaman küçüktü. Bu çocuğun anası İ r e n onun yerine hühûmeti idare ediyor ve onunla birlikte kıraliça ilân edilmiş bulunuyordu. Bin doksandört ( m. 783) yılında M e h d i , oğlu H a r u n’u, payitahta karşı gönderdi. Romalılar hileli bir plân tatbik ederek arapları Sagaris nehri üzerinde durdurdular ve onları bu nehir ile dağ arasında tuttular, araplar iyi vaziyette olmadıklarından 3 yıl için sulh ( yahut mütareke) İstediler. Kıraliçe İren de, her kadın gibi, kabul etti ; araplar da gittiler. Bir yıl sonra A l i , şehri yeni­ lemek istedi K M e h d i ’ den sonra oğlu M u s a bir yıl ve yarım ay hüküm sürdü. Bu Halifenin tahta geçmesinden önce, yani 1 Hangi şehir, belli değil. Ö . R.


Yunanlıların bin doksanbeş (m. 784) yılında çekirgeler geldi, mahsulleri mahvetti ve yumurtladı, yeni çekirgeler de türeye­ rek evlerin duvarlarına, pencerelerine, kapılarına hücum ettiler. Bu yüzden su kırbaları, yataklar, masalar ve kullanılan bütün eşya çekirgelerle doldu. Çekirgeler bir eve cenup tarafından girince şimal tarafına doğru hareket ediyorlardı ve bunlar yeşil otları ve ağaçları yedikten başka yünlü kumaşları ve insanların esvabını da yemişlerdi. Bunlar bütün Edessa ve Serug havalisini mahvettikten sonra garba doğru gittiler. Bu mihnetten 3 yıl sonra memlekette kıtlık baş gösterdi. Bin doksanyedi (m . 786) senesinde Romalılar hareket ederek Hadeth’i tahrip ettiler. Burası araplar tarafından henüz yenilenmişti; fakat Romalılar her tarafı tahrip ettiler ve şehrin duvarlarım kâmilen yıktılar. Aynı yılın temmuz ayında Musa da öldü. Mura *’dan sonra kardeşi Harun Reşid 23 yıl, 2 ay hüküm sürdü. Bu halife A b d ü l - M e l i k ' i göndererek Kişum, ( Cessunia) daki büyük kilise ile içindeki 15 heykeli yıktırdı ve 2.000 araba dolduran taşları Romalıların tahrip ettiği Hadethe taşıtarak şehri yeniden inşa etti. Araplar bu sırada Roma ülkelerine ve deniz kıyılarına gittiler ve büyük ganimetler elde ettiler. Bin yüz ( m. 789 ) yılında V e l i d Haruriye mezhebine ( yani iradei cüziyeyi kabul eden araplar ) girdi ve 5.000 kişi toplayarak Nusaybin’e geldi. Bu adam buranın emîrini öldürdü, tacirleri soydu ve her hıristiyandan 5 zuze topladı. Abdül-Melik’in ordusunu yenen bu adam arapları öldürdü ve yolcuların yollardan geçmelerine imkân bırakmadı. Y e z i d , bir ordu ile bu adama karşı hareket ederek ona hücum etti ve onu öldürdü. Ertesi yıl H a r u n, Bağdad’tan çıkarak Calonicus’ta ika­ met etti. Kendisi burada büyük binalar yaptırdı ve nice nice bahçeler vücuda getirdi. Harun bir kanal kazdırarak Fırattan buraya su getirdiği gibi, Serug şehrine de bu şekilde su akıttı. Halife, Serug köylerinin sularını sahiplerinden satın alarak yeni bir kanal kazdırdı. Bin yüz dört (m. 793) yılında K a y s'e men­ sup araplar Y e m e n ’liler ile E m e s s a ’da döğüştüler ve bu 1 Metinde böyledir. Musa olacak. Ö . R.


yüzden bir çok kimseler maktul düştüler. A b d ü l - M e l i k , Roma diyarından büyük ganimetler almağa muvaffak oldu ve oğlu A b d u r r a h m a n a , Kapadokya’daki Rabsah kalesini zaptetti. Bu kalede 400 kişi susuzluktan ölmüş ve bu yüzden kale teslim olmuştu. Bu sırada kıral C o n s t a n t i n e , Sicilya patriki A l p i d V nin gözlerini kör etmek istedi. Çünkü bu adam anası ile zîna ediyordu. Alpidi de araplara kaçtı. Kral C o n s t a n t i n e bu sırada asilzadeleri topladı ve anasına sureti katiyyede bir daha “ kıraliça „ dememeleri için yemin ettirdi. Alpidi, araplardan aldığı 40.000 asker ile ve Emir Süleyman ile birlikte hareket etti ve Samson denilen memlekete gitti. Bunlar burada kışa yakalandıkları için içlerinden 4.000 kişi öldü ve uğradıkları felâket yüzünden Romalılara iltica ettiler. Romahlar bunlara insanca muamele ettiler ve araplara dokunmadılar. Bunlar sonkânunda yola çıktıkları zaman çoğunun ayakları donmuştu. Teli Mahre patriği Mar Dionysius der k i : “bu adamlardan 400 ünü Edessa’da gördüm,,. Daha sonra Constatine anası îren ile barıştı ve kendisine tekrar “kıraliça,, denilmesini emretti. Herkes bu emri kabûletti ise de Ermeni asilzadeleri evvelce içtikleri ant yüzünden bu emri dinlemediler ve ceb­ bar kıral da onları öldürdü. Binyüzsekiz (m. 797) yılında H a r u n R e ş i d Edessa’ya geldi. Buradaki müslümanlar hıristiyanlara karşı şu id­ diada bulundular : “Romalıların kıralı her yıl gizlice geliyor ve bu hıristiyanlarm kiliselerinde, ibadet ediyor.,, Ha r u n, bu iddiayı tahkik ederek müslümanların yalan söylediklerini an­ layınca müslümanları kovdu ve onlara dayak attırdı. Bu sıra­ da Edessa’daki Gumaya oğullarının bazıları bütün servetlerin­ den mahrum kaldıkları için komşularının duvarlarını deldiler ve bir define buldular. Araplar fitraten sefahate düşkün ol­ dukları için atlarla ve av köpekleri ile sefahat ediyorlardı. Harun, bunların vaziyetinden haber alınca bunları Calonicus’ ta hapsetti. Sonra kendi ağasını gönderdi; o da bunların, devlete ait olup sattıkları herşeyi istirdat etti. Bu eşya arasın­ da gümüşten yapılma yılanlar ve akrepler vardı ve bunların içi iksirlerle (yahut güzel kokularla) dolu idi. Bir kimse bun­ ların değerini anlamamıştı. H a r u n un ağası bunların yaşlı


bir kadın olan anaiarını ve hür kadın olan zevcelerini yakala­ dı ; ellerinde mücevher, altın ve gümüş namına ne kaldı ise hepsini topladı ve Romalılara ait olan paraları da bırakmadı. Bu adamların bir bakire olan hemşirelerini de aldı; Halkidonlu bir adamın 4 katlı evinin üst katına kapadı ve onu muhafaza için bir takım iranlıları bıraktı. Bu kadm geceleyin ayak sesleri işiterek îranlıların kendisine tecavüz etmek üzere odasına geldiklerini sanmış, yüzünü bir havlu ile sararak kendisini pencereden atmış ve ertesi gün ölmüştü. H ar u n’uıı ağası bu yüzden korktu, H a r u n un kendisi bu bakirenin başından geçen hadiseden üzülerek kardeşlerini serbest bırak­ tı ve onlara kendi mallarının beşte birini iade etti. Bu hadi­ seyi Rusafe’li J o a n n e s’in tarihinden alan Mar Dionysius der k i : “içinde define çıkan ev, joannes e aitti ve define Gumaya hanedanına mensup kızların mehri olarak tahsis olunmuş­ tu. Joannes'in karısı bu defineyi gömmüştü; çünkü Kisra bu kadının da esir alınmasını emretmişti„. Kıral C o s t a n t i n e bu sırada kanunu çiğneyerek karısı hayatta olduğu halde ikinci bir kadını zevce olarak aldı ve eşrafın kızlarını da alarak namuslarına tecavüz etti. Sonra Bulgarlarla harp sırasında Tarki' ye gittiği zaman son derece sefahat ve günah içinde yaşadı. Bu yüzden asilzadeler, anası ile anlaştılar, kıral geri dönünce anası oğlunun gözüne sürme çekti, o da kör oldu ve anası onun yerine devleti idare etti. Kıraliçenin A i t i s adlı haremağası, ondan sonra kumanda veren ve asilzadelerin başı sayılan şahsiyetti. Araplar, Roma diyarını istilâ ettikleri zaman Aitis onları mağlûp etti. Araplar bir yıl sonra istilâlarını tekrarlayınca Aitis mağlûp edildi ve araplar tekrar istilâya geçerek muzaffer oldular. Bunun üzerine Romalılar Kapadokyalı N i c e p h o r u s ' u kıral yapmak iste­ diler. İren, bundan haber alır almaz hizmetçilerinin bu adama da sürme çekmelerini emretti ise de, haremağası Aitis onu gizledi. Sonra asilzadelerden olan N i c e t a ve patrik, Senato ile istişare ettiler ve N i c e p h o r u s ' u kıral yapmağa karar verdiler. Nicephoras bin yüz on dört (m. 803) yılında tahta geçti ve Kıraliça îren ile haremağası Aitis oua hürmet göster­ diler. Bunlar bir takım rahiplerle anlaşarak onu öldürtmek istedilerse de suikastın anlaşılması üzerine îren, Atina’ya sürül­


dü ve burada bir rahibe oldu. Aitis de müstahak olduğu cezayı buldu. Fakat kıral rahiblere dokunmadı. Bu sırada H a r u n , Zobatra şehrinin inşası ile meşguldü. Burası Malatya’nın yanıbaşında idi. Romalıların ordu kuman­ danı Saturekius, ( Satirecius) Peloponezlerin araplara ait memleketine gitti, burasını fethetti ve bir kuvvet yerleştirerek araplardan bir çok esirlerle beraber koyunlar, atlar ve develer getirdi. Denildiğine göre islâmdan önce hıristiyan arapların hükümdarlarından olan, Gabale 1 Hattab oğlu Ömer tarafından İslâm dinine sokulmuştu. Bu adam Yesrib’deki mescitte Ömer ile beraber bulunurken Fezara 2 namında biri onun esvabına basmıştı. Gabale dönmüş, bu adamın suratına bir yumruk indirerek burnunu ezmişti. F e z a r a ’nın şikâysti üzerine Ömer, G a b a l e’ye şu sözleri söyledi: “ya bu adamla barış, yahut onun da bir yumruk indirip burnunu ezmesine müsaade et„ G a b a l e itiraz etti ve, ubenim gibi bir hükümdar bunu nasıl yapabilir ve avamdan bir adamın yüzüne bir darbe indirmesine razı olur,,. dedi. Ö m e r şu cevabı verdi; “Gerçi siz ondan daha şerefli­ siniz ; fakat İslâmlık nazarında müsavisiniz,,. Buna karşı G a b a l e : Bana sabaha kadar mühlet verin de bu iki şıktan hangisini kabûl edeceğimi kararlaştırayım,, dedi. Fakat G a b a l e ile arkadaşları o gece kalktılar, Kapadokya’ya kaçtılar ve tekrar hıristiyan oldular. Bu sırada tahta geçen Nicephorus da onun neslindendi. Kuvvetli, cesur ve akıllı bir adamdı. Muntazaman oruç tutar ve ibadet ederdi. Bu yüzden âsi Alpidi, arap ordusu kumandanı A b d ü l - M e l i k ' e şu sözleri söylemişti : “Nicephor tahta geçtiğine, göre sırtındaki bu mükellef elbiseyi çıkar da zırhlan ve harbe hazırlan,,. N i c e f o r tahta geçer geçmez H a r u n ' a mektuplar gönder­ di, onu harbe teşvik etti ve ikisi de harbe hazırlandılar. Karşı karşıya karargâh kurdukları iki ay zarfında N i c e p h o r ile H a r u n elçiler ve mektuplar teati ederek konuşuyor ve bir­ birlerini dinliyorlardı. Nihayet anlaştılar, birbirlerine hediyeler gönderdiler ve memleketlerine döndüler. Bu sırada K u r e y ş kabilesinden olan ve R u h i adını taşıyan bir müslüman, bir kiliseye yakın bir evde ikamet edi­ 1 Cebele b. Eyhem. ö . R. 2 Fezara kabilesinden bir adam. Ö . R.


yor, kilisede âyin yadıldığı sırada çamur parçaları atarak papazı kızdırıyordu, bir gün bu adam âyin sırasında penceresin­ den kiliseye bakıyorken masa üzerinde bir kuzunun parçalan­ mış olduğunu, fakat aşağı inerek masanın üzerine baktığı za­ man üzerinde yalnız ekmek parçaları bulunduğunu gördü. Bu adam penceresine dönerek bakınca yine kuzuyu gördü. Bunun üzerine inandı, evini bırakarak kiliseye gitti ve vaftiz oldu. H a r u n , hadiseden haber alınca bu adamı huzuruna getirtti, onu tatlı sözlerle okşayarak islâmiyete çevirmek istedi. Fakat R u h i razı olmadı. Bunun üzerine H a r u n onun ayaklarına zincir vurdu, iki sene hapsetti, fakat Ruhırim sarsılmadığmı gören H a r u n , kellesinin kılıçla uçurularak Rapekah şehrinin suruna asılmasını emretti. Birçok kimseler bu adamın başını aydınlatan nuru gördüler ve İranlı bir hıristiyan onun başını alarak kendi şehrine götürdü. Bu sırada M u s a m a r oğlu T h a o m a adlı bir Romalı, Harun’a gelerek kral Constantine’nin oğlu olduğunu söyledi. H a r u n kanaat getirmemekle beraber ona bir kıral oğlu mu­ amelesi yaptı. Bin yüz on beş (m. 804) yılında H a r u n İran’da ik e n Romalıların kuvvetli bir ordusu Mopsuestia ve Anazarba mıntıkasııiı zaptetti. Araplar yetişti ve vaziyeti altüst ettiler. H a r u n bu hadiseden haber aldıktan sonra Calonicus şehrine geldi ve nisan ayında Heraklia’yı zaptettiği için N i c e p h o r da ona karşı harakete geçti, H a r u n , Roma ordusunun büyüklüğünü görünce sulh istedi ve elindeki bütün Roma esirlerini iade etti. N i c e p h o r , sulha razı oldu ve H a r u n ona bütün mefruşatı ve tezyinatiyle birlikte kendi çadırlarını dahi hediye etti. Aynı yıl H a r u n , Calonicus’tan daha yüksek bir şehir inşa ederek ona Heraclia adını verdi ve böylece bu şehre, Heraclialılar hanedanına mensup olan karısının adını vermiş oldu. N i c e p h o r da bu sırada araplar tarafından iz’ac edilmediği için Tuana ve Heraclia yerine Ankara (Ancyra) ile diğer şehirleri inşa ettti. Bin yüz on dokuz (m. 808) yılında kıtlık oldu, ve vahşi hayvanlar dahi bundan mütessir oldular. Onun için ölüleri me­ zarlarından çıkararak yediler ve dirilere pervasızca saldırdılar. Abu’l-Farac Tarihi, F. 14


Beslenmek için yeşil ot aramak üzere çıkan kadınlar ve çocuk­ lar vahşi hayvanlar tarafından parçalandılar. H a r u n , İran’da türeyen bir asiye karşı hareket edeceği sırada oğlu Muhammed’i Bağdad’ta hükümdar olarak bıraktı ve diğer oğlu Kasıntı Suriye hükümdarı yaptı. Oğlu M e ’m u n ' u da Horasan’a götürdü ve ona saltanat yerine 10 milyon gümüş parçası verdi. H a r u n , Tus şehrine vara ilak âsiyi öldürdükten sonra, bin yüz yirmi (m. 809) yılında burada öldü. Elamlı tabip George un oğlu B o h t Işo bu sırada şöhret kazandı. Halife H a r u n hasta düşünce onu Elam’dan gettirti ve tabib huzura gelince farsça ve arapça ile halifeyi öğdü. Halife güldü ve hastalığının müzakere edilmesi için diğer tabibleride çağırttı. Tabib İ s a Ebû Kurayş: “Efendimiz, dedi, bize merhamet et, içimizde bir söz madenine benzeyen bu adamla konuşabilecek bir kimse yoktur. Kendisi de, babası da akrabaları da filozof kimselerdir,,. Halife, B o h t İ ş o’nun bilgisini denemek için haremağalarından birine bir miktar hayvan üresi getirmek için gizlice emir verdi ve tabibin bunun hayvan üresi olduğunu anlayıp anlamayacağını görmek istedi. Haremağası üreyi getirince B o h t I ş o buna bakarak “ bu insan üresi değildir „ dedi, tabip İsa Ebû Kurayş düpedüz itiraz etti ve “yalan söylüyorsun, bu ha­ lifenin hür zevcelerinden birinin üresidir „ dedi. B o h t İ ş o ısrar etti, “hayır, dedi, insandan böyle üre çıkmaz, anlayışlı bir adam isen ürenin rengine, özüne ve kokusuna bak,,. İ s a E b û Kurayş de sordu “o halde bu üre hangi yemi yiyen bir hayvan­ dan çıkmıştır ? „, Boht Işo cevap verdi: “Bu halis arpa yiyen bir hayvanın üresidir,,. Halife güldü ve Boht Işo’ya hil’atlar ve altınlar verilmesini emretti. B o h t İ şo dan sonra oğlu G a b r i e l B. Boht Işo B. Giwargis B. Boht Işo şöhret kazandı. O da tababet fenninde çok yük­ sek idi ve H a r u n R e ş i d ’i tedavi ile meşgul oluyordu. Anlatıldı­ ğına göre halifenin sevdiği cariyelerinden biri kendini incitmiş, elini kaldırdığı zaman kolu bir tahtaparçası gibi bükülmez bir hale gelmişti. Tabipler birçok merhemler ve sargılar kullanarak kadını tedaviye uğraştılarsa da zerre kadar muvaffak olamamışlardı. Bunun üzerine halife, G a b r i e V i çağırarak hadiseyi anlattı. Ga b r i e l de şu cevabı verdi: “Bu kadını buraya kalabalık içine


çağırırsanız vz ona karşı tatbik edeceğim tedavi usulü yüzünden kızmazsanız onu derhal kurtarmak mümkündür,,. Halife de razı oldu ve kadını getirtti. G a b r i e l onu görünce ona doğru yürüdü ve eteğini kaldıracakmış gibi yere eğildi. Kadın son derece utandığından kızardı, terledi, âzası gevşedi ve eteğinin açılma­ masını temin için birden bire elini uzattı. G a b r i e l de hali­ feye dönerek, “tedavi tamamdır„ dedi. Kadın da elini sağa sola çevirerek istediği gibi kullandı. Halife ile hazır bulunanların hepsi hayret ettiler ve halife tarafından GabrieVe 500.000 gümüş parçası ihsan olundu. Halife ona cariyenin bu hastalığa uğramasının sebebini sorunca G a b r i e l şu cevabı verdi : “Bu cariyenin azasına çiftleşme sırasında hafif bir mayi yayıldı. Çiftleşme faaliyeti birden bire durduğu için bu mayi eli harekete geçiren mesamatta donmuş ve ancak şiddetli bir hareketin verdiği sıcaklıkla erimiştir,,. G a b r i e l 1in tahsisatı (yahut yıllık iradı) 900.000 dinar idi. H a r u n R e ş i d ’in ölümü üzerine G a b r i e l , H a r u n ’un oğlu E m i n ’in tabibi oldu. E m i n ’in öldürülmesi üzerine kardeşi Me'mun'un tabipliğini deruhte etti. İlk önce Memun ona darılmış ve mallarını elinden almış idi ise de sonraları onunla barışmış ve bütün aldıklarını geri vererek onu sevmiş ve ona hürmet göstermişti. Mısır’a giden bir nasturî, G a b r i e l hakkında der ki : “ Yakubîler, Mısır da Nestorius ile istihza ederler. Onun mezarı­ nın üzerine yağmur yağmadığını, gazaba uğrayan bu mezarın yanıp yakıldığını söylerlerdi.,, Bir nasturî, halifeden Mısır valisine bir mektup götürdü ve onun N e s t o r i u s ’un kemiklerini bir tabuta koyarak Bağda’ta göndermesini, onun Bağdat’ta Khoke kilisesine gömmek istediğini söyledi. Nasturî rahiplerden biri, kendi nahiyesinin ahalisini muahezeden kurtarmak ve Yakubîlerin istihza ile karşıladıkları mezarın N e s t o r i u s ' a ait olmadığını göstermek isteyerek, rüyasında mukaddes resullerin şu sözleri söylediklerini idda etti: “N e s t o r i u s ’un kemikleri burada değildir ve bir kimse de onun nerede gömülü olduğunu bilemez,,. Ve Tabip Gabriel kemiklerin Mısırdan getirilmesi işini geiçktirdi. Harunur-Reşid'den sonra oğlu M u h a m m e d E m i n 4 yıl, 7 ay hüküm sürdü. Bu halife, babasının yaptırmakta olduğu


Heracleia şehrinin inşasını durdurdu ve Calonicus’da bulunan hâzineleri ve Horasan’da hükümran olan kardeşi M e ' m u n un topladığı gümüş paraları Bağdat’a getirtti. Bin yüz yirmibir ( m. 810) yılında E m i n ile M e' m u n döğüşmeğe başladılar ve E m i n talihsizlikle karşılaştı. Kendisi ihtiraslarına düşkün sefih ve ayyaş bir adamdı. Babasının, kardeşine vermiş olduğu paraları vermedikten başka kardeşinden son derece nefret ediyor ve onu ele geçirmek için türlü türlü hilelere baş vuru­ yordu. Fakat Memun onun kendisini aldatmak istediğini aniıyarak yanına gelmedi. Bu sırada birçok asîler türemişti. Bunların biri, Samosata’da birçok cinayetler irtikâb etmiş olduğu için Calonicus’ta hapsolunan Ö m e r idi. Bu adam hapisanenin muhafızını öldürerek Samosata’ya kaçmış ve ken­ disini hapse atan bura emrini öldürmüştü. Bu adam tacirleri soymuş ve bir çete toplayarak yolcuların yolunu kesmeğe koyulmuş velhasıl Filistin’in her tarafında rasgele yağmakârlığa ve kan dökücülüğe devam etmişti. Bu adam, ordu kumandanı S ü l e y m a n ’ m gönderdiği kuvveti mahvetti. Ermenistan’da olan ve N â s ı r adını taşıyan diğer bir asi, Ömer’e gelmiş onunla anlaşmış ve ikisi dünyayı kasıp kavur­ mağa başlamıştılar. Bu sıradan E m i n ordu kumandanı A li’yi 30.000 kişi ile kardeşi M e ’m u n’a karşı gönderdi. M e ’ m u n da 4.000 kişiye kumanda eden T a h i r’i göndermekle mukabele etti. İkisi B e l h nehri üzerinde karşılaştılar. A l i mağlûp olmuş ve askerlerinin çoğu nehirde boğulmuştu. Bin yüz yirmiiki (m. 811) yılında Nicephor, Bulgarlaıa karşı hareket etti. Bulgarların payitahtını zabtetti ve bu şehri fethe­ derek tahrip etti. Bunlar ahaliden bir çoklarını öldürmüşler ve ahalinin çocuklarını yere serip ağır arabaların altında eze­ rek öldürmüşlerdi. Aynı yıl içinde Nicephor bir Romalı tarafın­ dan öldürülmüştü. Bin yüz yirmiüç (m. 812 ) yılında âsi N â s ı r ile A m a r buluştular ve Cezire’ye gittiler. Burada kendileri ile beraber olanları da insafsızca öldürerek her yeri soydular. Erkeklerin zevcelerine, bakirelere ve boş duran adamlara tasallut ettiler. Bunlar Harran’ı zaptederek şehri alınca, Edessa’daki araplar bunlara müracaat ederek, şehirdeki hıristiyan kilisesinin çarda­ ğını yıktıracak olurlarsa buna mukabil istedikleri altını vere-


çeklerini bildirdiler. E b û C a f e r , Edessa surlarını yıktırmış olduğu için şehir halkı fena korkmuşlardı. Bu yüzden ahali oruç tutuyor, uyanık davranıyor ve dua ediyorlardı. Bunun üzerine Allah, Y a h y a b . S a i d'e ilham verdi, o da âsi N â s ı r ve Amarhn bulunduğu yere giderek buradan çıkıp gitmeleri için nasihat etti. Bunlar da ihtiyar adamın nasihatini kabûl ettiler, Edessa ahalisinin kendilerine göndermiş oldukları 5.000 zuze'yi alıp gittiler. Aynı yılın 14 mayıs günü, güneş 2 saat için tamamiyle tutuldu, yıldızlar göründü ve herkes ışık yaktı. Sonra güneş batı tarafında bir saat kadar göründü. Bin yüz yirmidört (m. 813) yılında bu âsiler Tareskyane yi, Bet Zabiraye yi ve Bamaraya'yt zaptettiler ve Hâdis köyünün dışındaki küçük bir manastırda mübarek bir adamı, bir zahidi buldular. Bu adamın gerek kendisine ait, gerek başkasına ait olarak elinde ne varsa hepsini istediler. O da bunları verince kendisini de, hücresini de yaktılar. Amar, Samosata’ya giderek kalesini yeniden inşa ettirdi ve burada ikamet etti. N â s ı r ’da Serug’a gitti ve şehri kendisine vergi vermeğe mecbur etti. Araplar arasında bu çeşit hadiselerin vukuu sırasında Romalılar arasında da bunlara benzer hâdiser vuku buluyordu. Çünkü N i c e p h o r un katli üzerine oğlu S t a v r i k i yerine geçti ve 5 ay sonra Bulgarlar payitahta karşı gelerek S t a v r i k l y i vurup öldür­ düler. Onun damadı M i c h a e l yerine geçerek bir yıl hüküm sûrdu.. Bir rivayete göre S t a v r i k i ’nin kız kardeşi, onun gözlerini kör ederek kocasının tahta geçmesini istedi. Bulgarlar tekrar geldilerse de M i c h a e l bunlara karşı harbetmek iste­ medi. Bunun üzerine eşraftan olan L e o kalktı, Bulgarlarla dövüştü, bunları mağlup etti ve kırallarını öldürdü. Sonra döndü, M i c h a e Ti yakalayarak saçlarını tıraş etti, bir manas­ tıra yerleştirdi ve oğullarını da kısırlaştırdı. Leo yedi buçuk yıl hüküm sürdü, Bulgarlarla sulh yaptı ve bunların harp etmele­ rine sebep olan tuzlayı verdi. Bin yüz yirmibeş (M. 814) yılında N â s ı r , Rişh Kipa’yı, S e r u g ve Khişsm’u zaptederek Khişsum’un surlarını inşa etti. Ebû Şeyh de Edassa halkının hesabına bu şehrin duvar­ larını yaptırdı; sonra H i ş a m oğlu A b d u l l a h , Harran’ı zaptetti; A m a r , Tella’yı ve Hubib Riş A yna’yı, A b d u l ­ l a h , Marde’yi, A b b a s, Kuros’ (Sru?)’u, O s m a n Kinnesrin,


Antakya ve Apamea’yı zaptettiler. S a b i t, Kilikyanın dağ geçidine iki kapı koydu, muhafızlar yerleştirdi ve böylece tazyıka uğrayanların ve yoksulların bir sığmak bulmalarını temin etti. Ordu kumandanı H ü s e y i n , E m i n e karşı isyan etmeyi düşünerek Iranlılara “ Emin araplırın müt­ tefikidir ve lranlıların düşmanıdır „ , dedi. Hüseyin, Iranlılarla beraber hareket ederek Emin ’e karşı yürüdü ve bunlar Emin ’in ayaklarına zincirler vurarak hapse kapadılar. Hüseyin, Bağdad köprüsü üzerinde oturarak asker­ lerinin Me’mun’a itaat etmelerini söyledi. E m i n , mahpesinden H ü s e y i n e hediyeler göndererek canına ve malına dokunulmamasını istedi. Bunun üzerine H ü s e y i n ile iranlılar, kendilerine acı gelmekle beraber, E m i n'\ serbest bıraktılar ve tahtına oturttular. E m i n , Hüseyin’e gadretmemek için ye­ min etti ve yüzüğünü de ona verdi. Fakat H ü s e y i n inan­ mayarak M e ’ m u n' un ordu kumandanı olan H a r t a m a ya kaçtı. Âsi N â s ı r tahtadan yapılma putlara tapan arapları toplayarak Calonicus’a gitti. Bunlar hıristiyanlarm kiliselerinde ikamet ettiler ve hıristiyanları, bütün masraflarını yüklenmeğe mecbur ettiler. Bunlar harbederek Rapekah şehrini felâkete uğ­ rattılar. Bu Sırada Patrik C y r i ac u s ve Edessalı Theodosius şehirde bulunuyorlardı. Ortalıkta hüküm süren kıtlık yüzünden pirinç ve hububattan yapılma ekmek yemişlerdi. Daha sonra, sulh olduysa da bunun sulha benzer yeri yoktu. Çünkü Akula’lılar Calonicus’a, iranlılar da Rapekah’a hâkim idiler. Aynı yıl M e' m u n, birçoklarının E m i n’den şüphe ettik­ lerini görerek ordu kumandanı H a r t a m a ile T a h i r i Bağdad’a gönderdi. Bağdad halkı iki partiye ayrılmışlardı ve bütün şehir bu ayrılık yüzünden ıstırap çekiyordu. Birçokları hükümdarların hâzinelerine gidip altın ve esvap çalıyor, sonra birbirlerini soyuyor ve bu yüzden yağmacılığa alışıyorlardı. Bağdat’ta taş bulunmadığı için bunlar kiliselerin direklerini kırarak bu taşları mancınıklarla atıyorlardı. Bunun üzerine E m i n , H a r t a m a ya haber göndererek canına ve malına dokunulmayacağına dair yemin etmesini istedi. O da yemin etti. T a h i r bu hadiseden haber alınca hiddetlendi, bir takım muhafızlar gönderdi ve E m i n i geceleyin bir sal ile kaçarken yakaladı. Emin kendini nehre attı, yüze yüze kaçtı ve bir


köylünün evinde saklandı ise de burada bulundu, öldürüldü, kellesi bir mızrağa saplanarak, haftanın birinci gününe müsadif hicretin 198. yılının muharrem ayının 5 inci günü Bağdat’ta dolaştırıldı (m. 813.) E m i rc’den sonra kardeşi M e ' m u n 20 buçuk yıl hüküm sürdü. Bu halife ordu kumandanı H a r t a m a y ı Horasan’a getirtti ve onu E m i n e yemin etmiş olduğu için öldürdü. Hartama’nın arkadaşları hiddetten köpürdüler ve Balani ( Balanaş ?)’ye giderek onu öldüren adamı öldürdüler. M e' m u n da bütün bu adamları kazıkladı. Sonra N a s ı r , Kays’e mensup arapları (yani; tahtalara tapanları ?) topladı ve Halepteki Kavvaik nehri üzerinde karargâh kuran T a n u k ' lara karşı hareket etti. Muharebe 10 gün devam etti. T a n u k ’ 1ar ötekilerin dengi olmadıkları için erkek kadın geceleyin Kinnesrin’e çekildiler. Kaysîler’le Halepliler bunların zengin kumaşlarla ve türlü türlü ticaret malları ile dolu olan büyük depolarını soydular. Bunlar bir müddet önce, nasıl dinlerini terkedip bu yönden çıplak kaldı­ larsa, bu defa da servetlerini de vererek yine çıplak kalmışlardı. Bütün bunlardan sonra M em u n ordusunun kumandanı T a h i r 4.000 franlı asker ile Calonicus’a gelerek âsileri kova­ ladı ve tediye edilecek vergileri ve hediyeleri, asilerden daha fazla ağırlaştırdı. Kendisi, Serug ve Edessa halkına o kadar fena muamele etti ki, paylarına düşen hisseyi lâyıkı ile alamayan arkadaşları onu öldürmek için toplandılar. O da bunu görünce kendisini duvardan aşağıya atarak Calonicus’a kaçtı. Arkadaş­ ları sabahleyin onun kaçmış olduğunu görünce, N â s i r’ın geri dönüp kendilerini yakalamasından korktular, kaçtılar ve Edessa ahalisi ağır vergilerden kurtuldular. Daha sonra N a s ı r , T a h i r e tarafdar olan îranlıların üzerine yürüyerek adamlarını ellişer ellişer, yüzer yüzer gön­ derdi, bunları yakaladı ve koyun sürüsü gibi öldürdü. Asi N â s ı r ile A m a r Edessa’ya giderek burasını yağma etmek istediler ve buraya karşı çok şiddetli bir muharebe açtılar, îranlılar ile yerliler surlara giderek döğüştüler, kadınlar da taşlar taşıyarak ve döğüşen erkeklere su dağıtarak muharebeye iştirak ettiler. Surlara gidip harbe iştirak etmeyenler dua ve ibadetle meşgul oldular. Tali Mahre’li Patrik Mar Dionysius


“ben de bu dua edenlerin biri idim. Allah da bizi korudu, A m a r ı mağlup etti ve âsiler de dönüp gittiler,, diyor. Bağdat ahalisi âsilerin kuvvetine bakarak, M e' mu n u n uzakta olmasına mebni, onun amcası M e h d i oğlu İ b r a h i m ' i getirdiler ve hükümdar yaptılar. Bunun üzerine M e ' m u n 'un ordu kumandanı H a ş a n , karışıklıklar yüzünden Akula’ya gitmiş olduğu halde Bağdatlılarla harbetmek için hazırlandı. Calonicus’daki evine âsileri kabûl eden T a h i r bunların bir kısmına hediyeler vermiş, başkalarını da nahiyelere tayin etmişti. Netekim Kureyşli İ b r a h i m ' i Harran hâkimi yapmıştı. Bu adam Harran’daki evinin üst odasında dolaştığı sırada bazı yeni binalar görmüş, bunların kime ait olduğunu etrafındaki araplara sormuş, bunlar da şu cevabı vermişlerdi: “bunlar hıristiyanlarm, devrinizde inşa etmiş oldukları kiliselerdir ve miislümanlar bu yüzden size karşı küskündürler O da kızdı ve yeni kiliselerin yıkılmasını emretti. Bu yüzden akşam olma­ dan Harran’daki büyük kilisemizin mezbahı ve Kura’daki Meryem kilisesi, Mar George kilisesinin küçük bir kısmı, Halkidonyalıların, Nastürilerin ve yahudilerin kiliseleri ve mabetleri yıkılmışdı. Bu adam geceleyin uyurken Allah onu, rüyasında titretti, o da sabahleyin hıristiyanları çağırarak yıktırdığı kili­ seleri yeniden yapmalarını söyledi. Hıristiyanlar da birkaç gün içinde tahrip olunan yerleri yeniden yaptılar. Bu İ b r a h i m , Harran’daki müşriklerin âyinlerini açıktan açığa yapmalarına müsaade etti. Bunlar da cür’etlerini o kadar ileri götürdüler ki, bir öküzü en mükellef elbiselerle süsleyerek başına çiçeklerden bir taç geçirdiler, boynuzlarına küçük çanlar takdılar, erkekleri şarkı söyleyip zurnalar çalarak çarşılarda bu hal üzere dolaş­ tılar ve böylece kendi ilâhlarına kurban sundular. T a h i r Edessa hâkimliğine Abd El-’A lâ’yı tayin etti. O da halkı çok ağır vergilerle tazyik etti. Edessa halkı, evlerinde barındırılan kimseler yüzünden şikâyet ettikleri zaman bu adam şu cevabı verdi: „ sizler Romalıların devrinde bu topraklarda istediğiniz gibi ömür sürdünüz. Bizim atalarımızsa çıplak çöllerde dolaşıyor, develerini soğuklarda otlatıyor, soğuk onları yakıyor ve sıcak, vücutlarını kavuruyordu. Bu memleketi kılıcımızın hakkı olarak fethettiğimize göre, onu bize devretmeği niçin güç bulu­ yorsunuz.,, Bunun üzerine Edessa halkı hüzün ve keder içinde


çıkıp gittiler. T a h i r , Calonicus ile Rapekah arasındaki duvarı inşa etti ve kendini kuvvetlendirdi. Bu adam filozofların yazı­ larını ve tefsirlerini okumak ve filozoflarla düşüp kalkmak meraklısı idi. Bin yüz otuz (m. 819) yılında Me ' m un, Horasan’dan Bağdat’a geldi, amcası İ b r a h i m de kaçarak gizlendi ve Bağdad ahalisi hükümdarlarını sulh içinde selâmladılar. Binyüz otuz iki (m. 821) yılında M e' mu n , T a h i r i Horasan valiliğine tayin etti ve T a h i r’in oğlu A b d a l l a tim mevkiini yükselte­ rek onu babasının yerine tayin etti. Bu sırada âsi N a s ı r kuvvetlendi, Bet Balaş kalesini sattı ve askerlerini toplayarak Calonicus’a yakın bir nehir olan Hani’ye askerleri ile geldi. Çarşı ahalisinin yardım ettiği İ s a ona karşı gelince, Nâsır hepsini öldürdü, köyleri soydu ve burada ne varsa hepsini ele geçirdi. Bunun üzerine M e ' m u n mühim bir harp adamı olan Ş e b i p ' i seçme 7.000 İranlı ile gönderdi ve bunlar N â s ı r ' a hücum ettiler. Bu hücum karşısında N â s ı r ' m başındaki arap­ lar yüzlerini çevirdiler (yani kaçtılar). îranlılar, fakir esnafı soyuyor, yiyip içiyor ve âsiyi hezimete uğratmış gibi öğünüyorlardı. Halbuki N â s ı r , tekrar geldi ve îranlılar korku yüzün­ den kırıldılar. Ş e b i p muvaffakiyetsizliğe uğradığını görerek geceleyin gizlice Antakya’ya gitmek istedi. N â s ı r bunun farkına vararak onu takip etti, onunla beraber olan îranlıların 3.000 ini kesip biçti ve geride kalanlarını esir etti. Ş e b i p , başında kalan birkaç kişi ile birlikte Bağdat’a kaçtı. N â s ı r da Serug nehri, yani Mabbuğ civarındaki Sûğra nehri üzerinde bulunan köylerde bir pusu kurdu. Herkes, işine gittiği sırada bunların taarruzuna uğradı ve bunlar erkekleri de, kadınları da öldürdüler. Çiftçilerin ve fakirlerin birçoğu Borim manastı­ rına gitmiş oldukları için N â s ı r burasını tutuşturdu ve manas­ tırda bulunanlardan birkaçı yanarak öldüler. Kaçmak için kendilerini atıp düşenler parçalanmışlar, o da bunların başla­ rını keserek Serug’a götürmüştü. M e' m u n bu hadiselerden haber alır almaz T a h i r oğlu A b d u l l a h ' ı 20.000 adamla gönderdi. O da Balaş’a taarruz ede­ rek şiddetli bir muharebe neticesinde şehrin surunda rahneler açtı, şehre girerek N â s i r’ın taraftarı olan âsileri yakalayıp ayaklarına


zincirler vurduktan sonra Bağdad’a gönderdi. Bunun üzerine Nâs ı r, Serug’un hududu üzerindeki hıristiyanları ve îranlıları kesti. Bin yüz otuzüç (m. 822) yılında Leo yeniden kuvvetlenerek asilzadelerin birçoğunu öldürdü. Romalılar da bu adamın va­ ziyetini düşünerek onu öldürmeğe ve ordu kumandam Michael’i yerine geçirmeğe karar verdiler. Leo bunun farkına varınca Michael'i yakaladı ve İsa'nın haça gerildiğine tesadüf eden cu­ ma günü onu haça germek için hazırlandı ise de karısı onun bu günde katlolunmaması için şefaat etti. Bunun üzerine Leo (Michael?) valilere (yahut asilzadelere) haber göndererek “beni kurtarmazsanız hepinizin de hiyanette bana ortak olduğunuzu ifşa ederim» dedi. Asilzadeler de bu baskı karşısında mezbahm önünde durup dua etmekte olan kiralın üzerine atıldılar, onu öldürüp Michael’i getirdiler ve kıral yaptılar. Bu adamın 4 yıl kırallık etmesinden sonra karısı Thekla öldü, o da Constantin’in torununu rahibelik manastırından çıkararak onunla evlendi. Bu kadın, bir erkek çoçuk doğurdu. Kendisi kıraliça Iren’in torunu olduğu için oğlunu yahudilerin tesirinden uzak tutarak yetiştirmeğe istekli olduğu halde bu hattı hareketi ile oğlunun katline sebeb oldu. Çünkü Michael’in papazı bir ya­ hudi idi ve bu yahudi hıristiyanlığa inanarak vaftiz edilmişti. Bu sırada M e ' mu n , kıral C on s t a n t i ni n oğlu olduğu­ nu iddia eden T h a o m a'yı çağırdı ve onu bir ordu ile İstan­ bul’a karşı gönderdi. T h a o m a şehir karşısında çadırlarını kurdu ve 6 ay şehri felâketlere uğrattı. Bunun üzerine Michael, arap esirlerine müracaat ederek, Thaoma'ya. karşı harbettikleri takdirde kendilerini memleketlerine göndermeği vadetti. Böylece Romalılarla araplar birlikte harbederek T h a o m a ' nin or­ dusunu kırdılar. T h a o m a bir kaleye kaçmakla beraber yaka­ landı, elleri ve ayakları kesildi ve bir mızrak üzerine kazık­ landı. Fakat Michael araplara verdiği sözü tutmadı ve arap esirlerini serbest bırakmadı. Binyüz otuz beş (m. 824) yılının ilk teşrin ayında Tahir, Khişsum şehrine karşı hareket etti, şehre karşı, bir merkep yükü ağırlığınca taşlar atan mancınıklar kurdu. Khişsum’un 5 duvarı ve bir dış suru bulunuyordu. Nâsır, hıristiyan kadınlarının ço­ cuklarını da taşıyarak surların üzerine çıkmalarını, ağlayıp sızlayak muhacımların taş atmalarına mâni olmalarını emretti.


Tahir oğlu merhametli bir adam olduğu için şehre taş atıl­ masını menederek bu taşların yalnız surlara karşı kullanılma­ sını emretti. Bunun üzerine Nasır şehrin kapısını açarak 3 oğlunu 200 yük halis un, 300 yük arpa, 500 koyun, 10 katır, 10 köle, 3 cariye, 3 haremağası ile gönderdi ve “sabahleyin kendim de geleceğim„ dedi. Bunun üzerine T a h i r o ğ l u , genç adamlara : “siz akrabalarınıza dönün de, merakta kalmasınlar„ diyerek geri dönmelerini emretti. Sabahleyin N â s ı r kapıdan çıktı ve yaya yürüyerek ilerledi. Yaklaşınca iğildi ve T a h i r o ğ l u n u n ayağını ve elini öptü. T a h i r o ğ l u da indi ve iki adam oturdular, gizlice konuştular. N â s ı r kalkarak şehre dön­ dü ve 20 gün sonra Calonicus’a T a h i r o ğ l u n u n yanına gi­ deceğini iddia etti. T a h i r o ğ l u basitliği yüzünden ona inan­ mış, Nâsır m oğlu Mansur'u yanına olarak Samosata’ya gitmiş ve oradaki âsiyi yakalamıştı. N â s ı r ise Khişsum’u kurmağa çalışıyor ve tahkim ediyordu. Sonra T a h i r oğl u' na. haber gönderdi ve “ben seninle harp için hazırlandım, oğlum Mansur'a gelince onu Bağdat'ta hapsetmekle iktifa etme. Onu ateş­ te kızart ve etini ye„ dedi. T a h i r o ğ l u Ağustos ayında çadırlarını Khişsum önünde kurdu ve bu şehre karşı son derece şiddetli bir harp açtı. N â s ı r , bir kimsenin ölüleri için ağlamasına müsaade etmi­ yordu. Dış duvarın yıkılması üzerine N â s ı r tekrar Hıristiyan kadınlarını, çocukları ile birlikte surların üzerine göndererek ağlamalarını istedi. T a h i r o ğ l u da bunlara acıyarak harbi durdurdu. Askerler kışlamak için kendilerine evler kurmuş­ lardı. Şehir içinde kıtlık o dereceye varmıştı ki, bir merkep başı 10 zuze ye satılılıyordu. Bunun üzerine N â s ır ümidi keserek T a h i r o ğ l u ile gizlice konuştu ve kendisi ile arka­ daşları katırlara binerek Bağdada götürüldüler. Asilerden kurtuluş,1136 (m. 825) yılının mart ayında vukubuldu. Aynı yıl Basra’dan 30.000 kişi gemilere binerek, Hindis­ tan, Çin ve İran’dan gelen gemileri soymakla meşgûl olan Bahreynlilere karşı hareket ettiler. Bunlar Bahreyn’e vardıkları zaman limanların nerede olduğunu bilmedikleri için enginlere düştüler. Bahreynliler ise küçük kayıklarla (yahut sallarla) çıkarak bütün Basralıları batırdılar.


Bu sırada M em u n kendisine karşı bir isyan hazırla­ makta olan K u r ey ş reislerinden 4 kişiyi hapse attı. Bunlar, kalenin çarşısında yangın çıkaracak bir adamla gizlice anlaş­ mışlardı. Hükümdar yangın yerine çıktığı zaman, bunlar da onu öldüreceklerdi. M e' mun bu suikastı keşfettikten sonra K u ­ r ey ş ı l e r i geceleyin öldürttü ve sabahleyin cesetlerini tah­ tadan direklere astırdı. Me'm u n, amcası 1 br a h i m ' i de yakaladı, fakat onun yaşlı bir adam olduğunu görerek hayatta kalmasına razı oldu. Bu adam ud çalmak san’atını öğrenmişti. Genç erkekler ve kadınlar alıp satarak yaşıyordu. Bu sırada S â r i ve G a u r i namında iki âsi Mısır’ı zapt ederek çakıl toplar gibi altın topladılar. Bunların ölümleri üzerine oğulları S â r i oğlu Ubeyd, Fostat ile Mısırın cenub kısmının, G a u r i oğlu/tAmeaf’te Mısır’ın şimal tarafının valileri oldular. Bin yüz otuz yedi (M. 826) yılında T a h i r o ğ l u t Ariş’e geldi. A h m e d onu karşılamağa çıkararak, ölümü sırasında “memlekette, ne kadar altınım varsa göreceğim itibar da o nisbette olur,,, diyen babası G a u r f’nin mallarına dokunulmaması için söz aldı. U b e y d ise 80.000 kişilik bir orduya malik olduğu için mukavemet etti (yahut isyan etti). Bunun üzerine T a h i r o ğ l u nisan ayında Fostat’a karşı hareket etti ve buraya erzak gitmesine imkân veren kara ve deniz (yani Nil nehri) yollarını kesti. U b e y d bunun üzerine canına ve malına doku­ nulmayacağına dair söz istedi, T a h i r o ğ l u n u n yanma giderek onunla sulh yaptı ve ikisi birlikte yediler, içtiler. Bin yüz otuz sekiz (m. 827) yılında Tahir oğlu, Endülüslüler tarafından zaptedilen İskenderiye’ye karşı hareket etti. Endülüs­ lüler buradaki hıristiyanları ve yahudileri koğarak onların evlerine yerleşmişlerdi. İskenderiye’yi ıstıraba düşüren harp ve açlık 9 ay devam etti ve nihayet Tahir oğlu burasını zapta muvaffak oldu ve bura ahalisinden 50 (5 ?) kişiyi Calonicus’a gönderdi, geride kalanlar da kendi yurtlarına döndüler. Tahir oğlu Afrikayı da fethetti ve buranın dürüst adamlarından ikisini Afrikalıların başına geçirdi. Bin yüz kırk (m. 829) yılında Roma Kıralı Michael öldü ve oğlu T h e o p h i l u s onun yerine geçti. Babasının ölümünden 4 yıl önce taç onun başına geçirilmişti, çünkü M i c h a e l , karısı


T he k la' nin ölümünden sonra, Romalıların, iki kere evlenen adamın hükümdar olmasına razı olmamalarına mebni tacı ba­ şına geçiremediği gibi, taht üzerine de oturamadı. Michael’in manastırdan aldığı ikinci karısı, kocasının ölümü üzerine tek­ rar saçlarını tıraş ettirdi ve rahibelik hayatına döndü. Bu sırada, müslüman olan Kürdanya ahalisi çoktanberi beklenen M e h d i nin zuhuru üzerine Araplara karşı isyan ettiler. Bu M e h d i , yüzünü örterek dolaşır ve kendine M e s i h ve R u h u l k u d ü s derdi. Birçok kimseler onun etrafında top­ landılar, o da Kardevaya memleketinin dağlarında bir mevki tahkim etti. M e'm un bile bu adamdan korktu ve ordu kuman­ danı H a ş a n ı ona karşı gönderdi. H a ş a n onu Kartamin manastırını soyduğu sırada Tur Abdin'de yakaladı. Bunun üzerine Kürdanya’lar kırıldılar ve M e h d i , ermeni A h u d oğlu î s a k ' m memleketine kaçtı, fakat İsak onu tutarak kel­ lesini kesti. Sonra K ü r d a n y a ' lar tekrar toplandılar, î s a k ' m kale­ sine karşı çadırlarını kurdular, kendisi bu sırada kalenin dışında meşguldu. Kalenin içinde bulunanlar fena korktular. İ s a k ' ın kayın biraderi olan rahip, K ü r d a n y a ' ların kaleye girmek üzere olduklarını görünce bir mızrak aldı, duvardan atladı. Kürdanya’ların reisine doğru yürüdü, mızrağı ona saplayarak öldürdü. Sonra incinmeden kaleye döndü. Geceleyin kale içinde bulunanlar ağladılar, Allaha yalvardılar ve kurtarılma­ ları için niyaz ettiler. İ s a k ' m karısı olan mutekit kadın emdirmekte olduğu oğlunu Allahın huzuruna sunarak göz yaş­ ları döktü. Bu sırada İ s a k ile cesur askerleri yetiştiler ve Kürdanya’lar kaçmak üzere yüzlerini çevirdikleri halde kar yüzünden adım atamadılar. Bu yüzden bunların çoğu imha edilmiş, öldürülmüş, kaçabilenler başlarına H a r u n namında bir reis geçirdilerse de A l i bu adamı öldürdü. Daha sonra bir çoban olan B a b e k zuhur etti ve bunların birçoğu Roma kıralı T h e o p h i l u s ' a kaçtılar. Bulgarlar da bu hükümdara tâbi bulunuyorlardı. Kıral, Bulgarları topladı, Zubatra’nın önüne kadar ilerledi ve burasını fethetti. Kıral buradaki erkekleri öldürüp kadınları ve bakireleri alıp götürdü ve şehri yakarak geri döndü. Araplar bu şehri yeniden kurdular. Bir yıl sonra asilzade A m a n u e l , T h e o p h i l u s ' a


karşı isyan etti ve Me’mun’a gelerek Roma diyarını istilâya teşvik etti. M e ' m u n da haziran ayında istilâya girişti ve Kapadokya’da 4 kaleyi zaptetti. Bin yüz kırk iki ( m. 831) yılının Mayıs ayında M e ' m u n yeniden istilâya teşebbüs ede­ rek çadırlarını L o l o n (Lulw ah?) civarında kurdu, fakat buraya hakim olamadı. Bir yıl sonra ahali açlığa uğramak yüzünden Ujayr’ı teslim ettiler. A m a n u e l de arapları bırakarak Theo p h i l u s ' a döndü. Bu yüzden hiddentlenen M e' m u n Roma­ lıları çiğnemek ( yahut ezmek) üzere hareket edeceğine dair yemin etti. Theophilus bundan haber alınca korktu. M e ' m u n ' & sulh yapmak için haber gönderip vergi vereceğini bildirdi. M e ' m u n verdiği cevapta “sulhu şu şart dahilinde yaparım; o da beni hükümdarınız olarak ilân etmenizdir. Vergi miktarına gelince çokluğundan veya azlığından şikâyet etmiyeceğim» dedi. Theophilus bu cevap karşısında sustu ve hiç bir haber gön­ dermedi. M e ' m u n Kilikya’ya gitti. Burada kendisine bir sahtekâr gelerek, kırallar hanedanına mensup olduğunu söyledi. M e' m u n bu adamı karşıladı ve Halkidonyalıların patriki J o b ' a bu adamı kıral yapmak ve tacı başına geçirmek için emir verdi. O da bu şekilde hareket etti. Bu adam Romalıların karargâ­ hında 2 yıl yaşadığı halde hiç bir kimsenin kendine iltihak etmediğini görerek M e' m u n ’ un oğlu E b û I s h a k önünde müslüman oldu. Piskoposlar da bu adamı tayin eden patrik J o b ' un yanında toplandılar ve onu aforozladılar. Bin yüz kırk üç (m. 832) yılında M e ' m u n Mısır’a karşı hareket etti. Patrik Mar Dionysyiüs ona refakat etti. Bunlar evvelce işitilmiyen bir hadiseyle karşılaştılar ve Nil nehrinin donmuş olduğunu gördüler. M e ' m u n , Mayıs ayında Roma diyarını istilâ etti. İki oğlu, Mu’tasım ile Abbas yanında idiler. Me' mu n , Arapların tahrip ettiği Tuani’yi yeniden kurmak için işçiler topladı ve burada hastalanarak hicretin 218 yılının 4 üncü ayının 8 ine müsadif çarşanba günü vefat etti ve Kilikya’daki Tarsus şehrinde gömüldü (m. 833). M e m u r i dan sonra oğlu M u t a s ı m 8 yıl, 8 ay hüküm sürdü. M e ' m u r i un ölümü üzerine oğullarından hangisinin yeri­ ne geçmesi lâzım geldiğine dair araplar arasında üç gün devam eden şiddetli mücadeleler oldu. Bunların toplantıları sırasında


birdenbire kapının perdesi açıldı ve A b b a s görünerek “salta­ nat Mu tasını indir, hepiniz onun ömrü afiyetine dua edin,, dedi ve bunun üzerine karargâhta sükûnet hasıl oldu. M u t a s ı m Tuana’daki binaları ve binaların medhallerini ve geçitlerini yıktıktan sonra Bağdat’a döndü. Şiddeti yüzünden hoşnut olmamakla beraber eşraf onu karşılamağa çıktılar. M u t a s ı m saltanat makamında iyice yerleştikten sonra kendi ikameti için muhteşem binalar yaptırmağa başladı. Zevk sürmek için havuzlar ve bahçeler vücuda getirdi. Şahsan son derece sefih bir adamdı ve şarap içmeğe çok düşkündü. Kendisi, Zat korsanların Fırat ve Dicle koylarına musallat olduklarını ve küçük kayıklar içinde hareket etmek yüzünden askerlerinin haklarından gelemediklerini görerek esir olarak getirdiği Mısır­ lıların denizde balık gibi yüzmelerinden ve deniz harplerine alışık olmalarından istifade etti. Bunlar da Zutlar a karşı mız­ raklar kullanarak hepsini ortadan kaldırdılar. Zutlar bu şekilde mağlup edilmişler, akrabaları ile birlikte yakalanıp Bağdat hapishanesinde mahvolmuşlardı. Bu sırada Bahreyn denizinde büyük bir balık zuhur etti. Bir mil boyunda idi. Bu balık 3 ay denizi altüst etti. İnci çıkarmak için denize dalanlar bir iş yapamaz olmuşlardı. Ni­ hayet Allah bir küçük balık gönderdi. O da bu büyük balığın kulağına girerek ölümüne sebep oldu. Dalgalar bu balığı denizden sahile attı. Fakat eti ateşte pişmiyordu. Onun için halk bu balığı güneşte kuruttular ve etini parçalayarak yedi­ ler. Bu sırada Horasan valisi T a h i r o ğ l u A b d u l l a h ' a o sene doğan bir çocuğu getirdiler. Çocuk bir yıl içinde tam bir erkek olmuş ve erginlik kılları bitmişti. Bu da gayrı tabiî bir hâdise idi. Bin yüz kırk altı (M. 835) yılında Zubatra nehri gecele­ yin taştı ve şehrin surunu yıkarak evleri kapladı, üç bin kişi evlerinin içinde boğuldular. Bu sırada Dicle nehri de taştı ve Bağdad’taki evleri tahrip etti. Aynı yıl, Isanın uruc günü M a h g r a y a l a r (müslümanlar) Khokeili Mar Ç o r c ve Mar A h u d e m e h mabetlerini, yeniden inşa olunmuş bahanesi ile yıktılar. Malatya valisi Ö m e r , Roma diyarına akın etti ve kıral Theophila, onu karşıladı, ilk önce Romahlar Arapları yendilerse de daha sonra Araplar üstün


geldiler ve Romalılar kaçtılar. Araplar kiralın karargâhına gir­ diler, yatağını da, üst başını da yağma ettiler. Bin yüz kırk yedi (M. 836) yılında M u ' t a s ı m, Ne b a ­ d i s ' ler, yani N u b y a l z’lar kiralına haber yollayarak eski âde­ te göre vergi göndermediği takdirde kendisine karşı ordu gön­ dereceğini bildirdi. Elçi buraya vardığı zaman N u b y a l ı ' l a r kırallarınm ölmüş olduğunu, ana tarafından kiralın akrabası olan G i v a r g i (Corc) adlı bir gencin tahta geçtiğini ve babası Z e k e r i y a’nın memleketi idare ettiğini gördü. Z e k e r i y a Arapların kuvvetli olduklarını anlayarak elçiye şu sözleri söyledi : “Size her yıl vergi göndermek vazifemizdir. Size, 360 köle ve insanları taklit etmeği öğrenen maymun, devekuşu yani zurafeler (?) ve f il kemikleri (fil dişleri) ve pars derileri gön­ dermekle mükellefiz. Fakat buna karşı Arap kıralları da bize hediyeler, buğday ve kıymetli elbiseler göndermekte, sonra Arap memleketinde oturan Nubyalıların vergilerini de toplayıp bize göndermekte idiler. Araplar bunları kestikleri için biz de bizim­ kini kestik. Fakat hükümdarınızın iyiliğinden ve hanedanının büyüklüğünden haber aldığımız için elçisi ile konuşmayarak yeni kiralımızın şahsan ona saygı göstermesini istiyoruz,,. Elçi, vazi­ yeti M u ' t a s ı m ' a bildirdi. O da “gelsin,, dedi. Ve Mısır vali­ lerine bu adamı hudut üzerindeki Asvan’dan karşılamaları, Fostat’a muvasalatı üzerine eşyasını taşıyacak develerin temi­ nini ve gündelik masraf olarak 30 ar dinar vermelerini emretti. Böylece G i v a r g i (Corc) arap memleketlerinde seyahat etti. Kendisi eğerlenmiş bir deve üzerinde idi. Gayet mükellef bir şemsiye de onu güneşten korumakta ve bu şemsiyenin ucunda altından bir haç bulunmakta idi. Kıral bir elinde asa taşıyordu. Genç Nubyalılar sağından ve solundan yürümekte, ileriden giden bir piskopos haç taşımakta, atlılar ve köleler at sırtında kendisini takip etmekte idiler. Cor c, Bağdat’a geldiği zaman çarşılardan geçerek hükümdarın saraylarından birine indi. Araplar diya­ rında ikamet eden ve eskiden Nubyalıların vergilerini toplıyan bir Nubyalı vardı ki, kirala karşı isyan ederek müslüman olmuş idi. Bu adam, C o r c aleyhinde bulunarak “kıral evlâdı değildir, bir sahtekârdır,, dedi. Bu yüzden M u ' t a s ı m Mısır’a haber gönderip tahkikat yapıncaya kadar C orc'u Bağdad’ta şubat ayından ağustosa kadar alıkoydu. M u ' t a s ı m , Nubyalı


âsinin yşdan söylediğine ve C o r c’un hakikaten bir kıral oldu­ ğuna inandıktan sonra onu çağırttı ve askerlerinin kendisini karşılamasını emretti. Sonra C o r c u huzuruna kabûl ederek karşısında oturttu ve onu tam samimiyetle selâmladı. Ona mebzul hediyeler verdi ve hürmet göstererek memleketine iade etti. Patrik Mar Dionysius der k i: “bu sırada Bağdad'ta idim, M u ' t a s ı m ı iki nehir, yani Dicle ile Fırat arasında inşa ettiği yeni şehirde gördükten sonra, tabibi Süleyman ı bana göndererek Nubyalılar kralını karşılamamı söyledi. Ben de birçok piskopos­ larla ve müminlerle birlikte giderek kiralın 20 yaşlarında, zeki bir genç olduğunu gördüm. Kıral tercüman vasıtası ile bana dindarlığından bahsetti ve bid'atlara karışmaktan tiksindiğini söyledi. Haftanın ilk günü yaptığım âyine, o da, maiyeti de iştirak ettiler. Onlar da âyin esnâsında kullanılan mukaddes eşya ve kapları birlikte getirmişlerdi.,, Bu sırada İranda arap­ lara karşı isyan eden ve araplardan onbinlercesini öldüren Harzemli B a b e k mağlûbiyete uğradı ve ordusunun kumandanı N â s ı r , tarafdarlarından birçokları ile beraber Theophila’nın yanına kaçtılar ve hıristiyan oldular. Bin yüz kırksekiz (M. 837) yılında Theophila tekrar Zubatra’ya karşı yürüdü. Arapları da hıristiyanları da, yahu­ dileri de insafsızca mahvetti. Daha sonra Malatya’dan geçerek burasını da yakıp yıktı ve Samosata’ya karşı ilerledi. R a b i a’ya mensup bir kısım araplar ile Malatya ahalisinin bir kısmı toplanarak Romalılara karşı yürüdüler. Fakat araplar yenildiler ve içlerinden 4.000 kişi maktul düştü. Theophila da MalatyalI­ lara hücum için geri dönüp teslim olmadıkları takdirde Malat­ ya’yı Zubatra’ya çevireceğini bildirdi. Bunun üzerine hâkimler ve asilzadeler onun yanına gittiler, hediyeler takdim ettiler, Malatya’daki Roma esirlerini ona teslim ettiler; o da çadırlarını sökerek gitti. Harzemli âsi B a b e k kuvvetten düştüğünü görünce parasını hayvanlara yükledi ve 400 adamı ile birlikte Roma memleketine kaçtı. Ermenistan’a vardığı zaman ismi Es t a f a n a olan bir asilzade onu okşayarak ve kendini ağır­ lamak istediğini söyleyerek evine götürdü; evine soktuktan sonra ona zincirler vurdu. Bunun üzerine Mu* t a s ı m ordu kuman­ danı A f ş i n ' i hediyelerle birlikte E s t a f a n a ' y a gönderdi, o da Abu’l-Farac Tarihi, F. 75


B ab e 1c i verdi ve B a b e k katlolundu. Çünkü bu adam arap askerlerinden 100 binden fazlasını öldürmüştü. Bin yüz kırkdokuz (m. 838) yılında Mu’tasım Roma mem­ leketine, Tarsus kalesinden 20.000 adamla girdi ve ordu kumandanı Afşin’i diğer bir istikametten 30,000 kişi ile yola çıkardı. M u t a s ı m , Nicaea'ya geldi, şehri boş bularak surlarını yıktı. Buradan Ankara ya gitti, fakat burada da bir kimseyi bulamadı. Çünkü halk Amurin namındaki büyük şehre kaç­ mıştı. O da Ankara’nın surunu yıktı. Bunun üzerine Theophila, Afşin’e karşı hareket ederek araplardan 3.000 kişiyi öldürdü. Derken, şanı yuca olan Allah şiddetli bir yağmur fırtınası gönderdi. Theophila 2.000 kişi ile bir kenara çekilince diğer Romalılar kiralın öldürülmüş oldu­ ğunu sanarak İstanbul’a kaçtılar. Yağmur geçip hava açılınca sayıları çok üstün olan arap askerleri Theophila’nın 2.000 askerini sardılar. Fakat mancınıklar getirerek taş atmcaya kadar bunlara birşey yapamadılar. Romalılar hücum ederek öldüler, öldürdüler ve arapların saflarını yararak gittiler. Ortalık karanlık olduğu için Romalılar geceleyin çadırlarının etrafına ışıklar yaktılar ve telâş içinde Amurin t doğru yürü­ düler. Buraya varınca Theophilius’un anası tarafından gönde­ rilen bir elçi ile karşılaştılar. Elçi, “geri dönen Romalılar sizin öldürüldüğünüzü bildirdiler. Onun için yerinize başka bir kıral getirilmek üzeredir. Süratle geri dönün,, dedi. Theophila, A m u r i n ordusunu harekete geçirdi. Şehrin kapılarını kapadı, şehri ustura ucuna basıyormuş gibi terkederek İstanbul’a döndü ve başka bir kıral seçmek isteyen asilza­ deleri öldürdü. Mu’tasım vaziyetinden hoşnut olmadığı için “buraya gelmekle iyi etmedik,, diyerek geri dönmek' istedi ise de sırdaşlarından A h m e d : "bir hükümdarın eli boş olarak geri dönmesi yakışık almaz. Amurin şehri buraya yakındır, gidelim ve bu şehri alalım,, dedi. Mu’tasım buraya gelerek şehir etrafında bir takım tepeler vücuda getirdi. Sur’un haricinde bulunanlar, sur’un dahilinde bulunanları taşlayor, içeride bulunanlar taş parçaları ile sur’a yaklaşanları öldürebiliyorlardı. Üç gün zarfında iki taraf ta binlerce maktul verdi. Hariçtekiler sur’da bir rahne açıldığını görerek bütün mancınıkları buraya getir­ diler ve iki gün içinde rahneyi genişlettiler. İçeridekiler bu


rahne önünde toplandılar ve müdafaayı bu nokta üzerinde teksif ettiler. Bunun üzerine Romalılar, kıral Theophila’nın tarafına geçmek istediler ve kıral müsaade ettiğinden piskopos ile asilzadelerden 3 kişi şehirden çıkıp şehri boşaltmak ve gitmek için müsaade istediler. Fakat Mu’tasım, birçok adamları öldürülmüş olduğu için katı yüreklilik gösterdi ve onun için bu ricayı kabul etmedi. Bunlar şehre gitmek üzere geri dönerken adı, B o d i n olan, asilzadelerden biri M u ' t a s ı m ın yanına döndü ve kendi akrabalarına dokunulmayacağına dair söz aldıktan sonra “ben, şehri size kolayca teslim ederim,,, dedi. Arapların hükümdarı da ona 10.000 darik verdi. B o d i n içeri girdikten sonra içeri­ deki müdafileri gevşetmek için uğraştı ve bunlara usiz kâfi derecede arap öldürdünüz, artık yetişir. Çünkü ne yapsak şehri kurtaramayız. Muharebeden vazgeçersek belki de bize acırlar,, dedi. Böylece araplar şehre girdiler ve eşraftan A e t i s i, E u p a r k a’yı ve şehri teslim eden B o d i n i yakaladılar ve yığın yığın insan mahvettiler. Daha sonra arapların fazla kan dökmemesi için emir verildi, onlar da erkekleri esir ederek şehri yağma etmeğe başladılar. Halk esir edildikten ve evler yağma olunduktan sonra şehri tutuşturdular. Burada birçok kiliseler ve manastırlar vardı. Öldürülenlerden maada 1.000 bakire esir düşmüştü. Esirler bir araya getirilince, hükümdar bunların çok büyük bir kalabalık teşkil ettiklerini görerek 4.000 kişinin öldürülmesini emretti. Askerler erkekleri ve kızları analarının kucaklarından çekmeğe başlayınca analar bağırıştılar. Bu bağırışma hükümdarı hiddetlendirdi, o da derhal atının sırtına atladı ve kölelerin elinde bulunan 3 esiri kendi eli ile öldürdü. Daha sonra esir yığınlarını toplayarak ordu kumandanlarına ve hükümdarın köleleri arasında olan türklere verdiler, kısmen de tacirlere sattılar. Bir hane halkı satılığa çıkarıldığı zaman erkek çocuklar babalarından uzaklaştırılmıyorlardı. Araplar, Romalılardan fazla, duvarda açılan müthiş rahne’ye alâka gösterdiler. Çünkü kendi kitaplarında “Amurin fethedildiği zaman saltanatları son bulacaktır, „ diye yazılı imiş. M u ' t a si m, Amurin’in tahribi ile meşgul olduğa sırada kardeşi Memun oğlu A b b a s ve ordu kumandanı U c e y b onu


öldürmek için bir plân hazırladılar. Nasturî bir tabib, onların hıyanetini keşfederek ifşa etti. Hükümdar da bunları zincirlerle bağlayarak develerin sırtına attı ve ayrıldı. Araplar Mabbug’a giden yol üzerinde susuzluktan öldüler. Mu’tasım, ülkelerine mektuplar yazarak oğlu A b bas' a lânet okunmasını, onun bütün arap ordusunu Romalılara teslim için uğraştığını bildirdi.

Amuririden

M e'mun

Theophila, arapların Amurin’de neler yaptıklarını görünce Zubatra’yı tahrip etmekle bu işe sebebiyet vermiş olduğu için kendini muaheze etti ve Karşene asilzadelerinden B a s i l i us eli ile Mu’tasım’a hediyelerle beraber bir dostluk mektubu gönderdi ve araplar nezdinde esir olan Aetis’m bu mektubu arap esirlerine vermesini istedi. Sonra tehditlerle, hakaretlerle dolu bir mektup yazarak, sulh teklifinin kabul edilmemesi takdirinde, bunun B a s i l i u s tarafından M u ' t a s ı m a verilme­ sini emretti. M u ' t a s ı m sulh mektubunu alınca arap esirleri ile birlikte Kürt N â sı r’ın ve Roma asilzadesi olup araplar tarafına iltihak ettikten sonra kendilerinden kaçan Amanuel’in teslim olunmasını istedi. Basilius “buna imkân yok,, dedi. Mu’tasım da “peki,, dedi “o halde harbe hazırlanın,,. Bunun üzerine B a s i l i u s tehditlerle dolu olan mektubu verdi. Bu mektup okununca Mu’tasım hiddetlendi ve Theophila’nın hedi­ yelerini de geri gönderdi. M u 5t a s ı m , bunun üzerine E b û S a i d ' e emir göndererek bir istikamette akınlar yapmasını istediği gibi, valisi olan Beş ir ile çöl çocuklarının daha başka bir istikametten aynı şekilde hareket etmelerini bildirdi. Beşir akın ettiği sırada N â s ı r ile kürtler ona yetiştiler ve esirleri kurtardılar. Daha sonra E b û S a i d harekete geçti ve araplar üstün gelerek N â s ı r \ve birçok kürtleri öldürdüler. Bunlar bir sürü kafataslarını toplayarak tuzladılar ve çöle getirdiler. Çöl kadınları harpte zafer kazanarak geri dönen kocalarını karşılamak ve getirdikleri kürt kafatasları ile oynamak istedikleri zaman getirilen kafataslarının kocalarına ve kürtlere ait olduğunu gördüler ve bu yüzden sevinçleri kedere döndü. M u ' t a s ı m , N â s ı r m öldürülmüş olmasından sevindi ve B e ş i re boynuna asmak üzere altından bir gerdanlık verdi.


Bin yüz ellibir (m. 840) yılının Nisan ayının 6 ıncı günü, gök yüzünün şimal tarafında bir kırmızı alâmet göründü. Şiddetli yağmurlar ve tuğyanlar Harran’a çok ağır zararlar verdi. Haziran ayında Erzenürrum (Erzurum) da şiddetli zelzele oldu. Surlardan 18 kule düştü ve 200 kadar kişi öldü. Temmuz ayında Bağdad ve Basra’da aynı gün ve aynı saatte yangın çıktı ve Bağdad’ta 5.000 den fazla dükkân yandı. Ayni gün Hora­ san’da bir şehir altüst oldu, bütün ahalisi enkaz altında kaldı ve şehir bir yığın toz haline geldi. Bir gün sonra bu toz yığını yarıldı ve içinden bir adam ile bir merkep diri olarak çıktılar. Eylülün 14 üncü günü gök yüzünün şark tarafında buluta benzer birşey göründü ve garba varıncaya kadar şimale doğru hareket etti. Üst tarafı kan gibi kırmızı idi, alt tarafı hilâl şeklinde idi. Bütün gece herşey bundan akseden ışıkla aydınlandı ve bu aydınlıktan büyük küçük evler istifade etti. Bu sırada Romalılar deniz yolu ile Antakya’ya geldiler, tacirleri soydular ve ahaliyi esir ettiler. Mu’tasım’ın emri ile limanın içinçle bir kale inşa olundu. Bin yüz elliiki (m. 841) yılında E b û S a i d , Roma diyarına giderek esirler aldı, geri dönerken Romalılar Kilikya’da ona yetiştiler. O da esirleri geri verdi. Bunlar tekrar ilerledilerse de hacalet içinde döndüler. Romalılar akın ederek Hades’den, Maraş’dan ve Malatya’dan esirler aldılar. Bu sırada Theophila, Mu’tasım’a hediyeler gönderdi ve arap esirlerinin mübadele edilmesini istedi. Mu’tasım hediyeleri kabul ederek 2 misli hediyeler verdi ve “kanunumuz bir müslümanı bir Romalı ile denk tutmağa müsait değildir. Fakat siz arapları iade ederseniz ve mukabilinde birşey istemezseniz, onların iki mislini size veririz ve her hususta size üstün geliriz,, dedi. Roma elçileri 50 deve yükü hediyelerle geri döndüler ve iki taraf arasında sulh oldu. Bin yüz elli üç (m. 842) yılında E b û H a r ab künyeli T e m i m adlı bir adam isyan etti. Aç, çıplak 30.000 kişi onun peşine düştü. Kendisi çıplaklığını, bir kadın eteği ile örtmek itiyadında idi. Bu adam ayaklar altında çiğnenen şeriati kıs­ kandığını iddia ederek ileri atıldı ise de kendisi de âlemi soy­ mağa ve kan dökmeğe başladı. Sonra Kudüs’e giderek kilise­ leri yakmak istedi, patrik ona fazlaca miktarda altın verdi, o da geri döndü. Ordu kumandanı R e c a ona karşı hareket


etti, adamlarından 8.000 kişi öldürdü ve 1.000 kişi esir aldı. E bû H a r ab yaralanarak ele geçmiş ve R e c a tarafından Mu'tasım’a gönderilmişti. Bu sırada Kürt reisi M u ş e, Kardu ülke­ sinde isyan etti. İranlılar buraya gelerek kışın ona karşı hücum ettiler, fakat kürtler İranlılardan 15.000 kadarını telef ettiler, çünkü İranlılar soğuğa tahammül edemedikleri, parmaklan ve ayakları donduğu halde, Kürtler dinlenmiş olarak çadırların­ dan çıkıyor ve taarruza geçiyorlardı. Bu sırada şiddetli bir kıtlık ve korkunç bir veba oldu, zorla alınan yardımlar yüzün­ den büyük sıkıntılar çekildi ve âsilerin türemesi de bu sıkıntı­ ları artırdı. Dara, Nisibisi ve Amedya erkekleri çete çete şehir­ lerinden çıkarak yağmakârlık ediyor, İranlılar bunlara karşı gelerek hepsini telef ediyorlardı. Bunlar Hıristiyanları öldür­ medikleri için araplar, haç işareti kullanarak, kendilerini kur­ tarmışlardı. Bin yüz elli dört (m. 843) yılında M u t a s ı m öldü, ölüm ü sırasında gümüş mukabilinde satın alman 8.000 köleyi âzad etti. Süvariler için 40.000 at, yük taşımak için 20.000 katır, ahırlara bakmak için 30.000 köle bırakmıştı. Bu sıralarda Roma­ lıların kıralı Theophila da ölmüştü. Mu tası m dan sonra oğlu V asık 5 yıl 9 ay hüküm sürdü. Bu halife memleketinin fukahasını şiddetli işkencelere uğ­ rattı ve ellerinden onbinlerce dinar aldı. V a s ı k ' m hüküm sür­ meğe başladığı yıl (ki, 1155 (m. 844) yılıdır,) Theophila oğlu M i c h a e l 3 yıllık bir çocuk olduğu halde Roma tahtına geçti. Anası Theodora memleketi idare ediyor ve ordu kuman­ danı Emanuel bütün ordunun başında bulunuyordu. Romahlar sulha dair ve esirlerin mübadelesine dair konuşmak üzere araplar nezdine elçi gönderdiler. V a s ı k , elçiyi sevinerek karşıladı ve babası gibi “biz araplarla hıristiyanları denk tutup mübadele edemeyiz„ tarzında küstahça sözler söylemedi. Belki her adama karşı bir adam verilmesini kabul etti. Fakat Roma sefiri ilk önce bu noktainazarı beğenmiyerek şu sözleri söyledi: “elimizdeki bütün arap esirleri, bizim, muharebelerde ele giçirdiğimiz askerlerdir. Sizin tarafınızdaki hıristiyan esirlerin çoğu ise, sizin, köylerde ele geçirdiğiniz askerler ile, yaşlı adamlar, yaşlı kadınlar, küçük erkekler ve kızlardır. O halde bir adama karşı bir adam verilmesini nasıl kabul edebiliriz.?„ Mesele


günlerce münakaşa edildi. Nihayet elçi bire karşı bir esasını kabul etti. Arap esirlerinin sayısı 4.362’ye vardığı halde hıris­ tiyanların sayısı daha az olduğu için 1/ a s ı k adamlar gönde­ rerek memleketi içindeki köle ve cariyeleri toplattı ve bunları sahiplerinden satın aldı. Fakat V a s ı k bu şekilde hareket etmekle beraber sayıyı dolduramadığı için, kendi sarayı için seçtiği Roma kızlarını da çıkardı ve elçilerle birlikte gönderdi. Araplarla Romalılar Tarsus hududu üzerindeki Silavkia nehri üzerinde toplanmışlar ve esirlerin serbest bırakılması burada yapılmıştı. Denildiğine göre V a s ı k kendi elçilerine şu emri vermişti: “kurtaracağınız esir araplara, herşeyden evvel şu suali sorunuz: Kur an mahlûk mudur, gayrı mahlûk mudur? Gayrı mahlûktur diyenleri serbest, mahlûktur diyenleri Romalıların elinde bırakın,, . V a s ı k , su toplama (idrar edememek) yüzün­ den öldü. Tabibler onu, sıcak bir fırına sokarak tedavi ediyor­ lardı. Kendisi bu tedaviden faide görmeyince fırını tabiblerin verdiği hararetten fazla kızdırarak içine girmiş, onu fırının içinden ölü olarak çıkarmışlardı. Bu zamana kadar araplar fütuhat yapmağa, kahramanlık göstermeğe büyük ehemmiyet veriyorlardı. Fakat bu andan başlayarak mülevves ve çirkef itiyatlara kapılarak yaşamağa başladılar ve kendilerini ayyaşlığa kaptırdılar. Bu V a s ı k , haris, sefih ve ahlâksız bir adamdı. Bir muganniye için kendi­ sinden 100.000 altın dinar ile Mısır vilâyeti istenmişti. Parayı bulamayan hazînedârları tarafından men’olunmasa idi, altını da, vilâyeti de verecekti. Nihayet V a s ı k , bu kadını 10.000 altına satın aldı. V a s i &’tan sonra kardeşi M ü t e v e k k i l 14 yıl, 9 ay hüküm sürdü. Hâkimiyetinin başlangıcı, hicretin 231. yılıdır (m. 845.) Bu halife hıristiyanların düşmanı idi. Bunları, başlarının üzerinde yünden bağlar taşımağa mecbur ederek ve bunların evle­ ri dışında bellerinde kemer bulundurmalarını icap ettirerek düş­ manlığını gösterdi. Aynı halife, hıristiyanlar içinde köle sahibi olanları da elbiselerinin ön ve arka taraflarında muhtelif renkli çizgi bulundurmağa mecbur etti. Onun emri ile, yeni yapılan kiliseler yıkıldı. Hıristiyanların eski de olsa geniş olan kilisele­ rinin bir kısmında mescit kuruluyordu. Hıristiyanlar H o s a n n a bayramlarında saliplerini yükseltmeyeceklerdi. M ü t e v e k k i l


bunlara benzer bir takım emirleri yahudilere de verdi. Bundan başka Peygamberin kızının oğlu olan A l i oğlu H ü s e y i n ­ 'in kabrini de ortadan kaldırdı, etrafındaki evleri de yıktırdı, sonra bu sahayı sürdürdü, ektirdi ve böylece; “mezarın bulun­ duğu yeri tamamiyle ortadan kaldırdım, „ dedi. Onun devrinde Nişapur’da, Peygamber olduğunu iddia eden bir adam, ferişteh C i b r i l ’in, kendisine bildirmiş olduğu sözlerden müteşekkil olduğunu söylediği bir kitap vücuda getirdi ve birçok kimse­ ler onun peşine takıldılar. Bu adam yakalanıp dayak yedikten sonra iddialarının aslı olmadığını itiraf etti. M ü t e v e k k i l , devrinin üçüncü yılında üç oğlunu vilâ­ yetlere vali olarak tayin etti. M u n t a s ı r , Afrika, Mısır, Bet Nahrin, Asur, Habura, Circesium, Tekrit ile cenup ülkeler ve Şebha, Sabha ile Hindistan ve Şaharzur’a kadar uzanan ülke­ lerin, Isfahan, Kum, Kaşan, Kazvin ve bütün Iran dağlarının valisi idi. ikinci oğlu M u t ez, Horasan, Taberistan, Rey, Arminya ve Azerbaycan valisi olduktan başka, bütün arap mem­ leketlerinin hesaplarına da bakmağa memurdu (yani maliye nazırı idi). Üçüncü oğlu M ü ey y e d, Şam, Emesa, Erdün ve Filistin valisi idi.

Arapların 237 (m. 851) yılında ermeni eşrafından A ş ot oğlu B a k r at, arap ordusu kumandanı M u h a m m e d oğlu Y u s u f ' a gelerek sulhtan bahsedince, Y u s u f onu yakaladı ve zincirler içinde Bağdat’a gönderdi. Bunun üzerine Romalılar ve ermeniler birleşerek Y u s u f un bulunduğu Taron şehrine taarruz ettiler. Y u s u f bunlarla döğüşmek üzere hareket edince kendisi ile beraber olan askerlerin çoğu maktul düştüler. Muharip olmayan araplara gelince, ermeniler bunların hepsini soydular ve çırıl çıplak bıraktılar. Bunların da çoğu donarak öldüler. Daha sonra arap ordusunun büyük kumandanı B o ğ a geldi, Arminya’yı fethetti ve ermenilerin çoğunu öldürdü. Daha sonra B o ğ a , Tiflis’te isyan eden türk Z e y r e k ? t karşı hare­ ket etti, âsiyi, Tiflis’in ortasından geçerek akan Kur nehri üzerinde öldürdü ve burada 50.000 kadar adamı yaktı. Tiflis’in bütün binaları servi ağacından yapılma olduğu için kolaylıkla yanıyor ve kolaylıkla söndürülüyordu. Bunlar da bir gün içinde ateşi söndürdüler. Bu sırada, Emesa halkı da valilerine karşı isyan ettiler ve onu öldürdüler.


Araplar, Roma diyarının bu sırada başında bir kadın olduğunu gördüler ve onu küçümseyerek sulhu bozdular. Kıraliça Theodora da Romalılardan müteşekkil bir ordu gön­ derdi. Bu ordu 1172 (m. 861) yılında Kilikya’ya karşı hare­ ket ederek Anazarba’nın bütününü istilâ etti. M ü t e v e k k i l bundan haber alınca haremağası N a ş i f i kıraliçeye elçi olarak gönderdi ve sulh yaparak esirleri serbest bırakmak meselelerini konuşmağa memur etti. Kıraliçe şu cevabı verdi: “sulh yaparız, fakat elimdeki arapları kurtarmak için 20.000 hıristiyan esirini nereden bulup vereceksiniz?„ . Bunun üzerine haremağası kıraliçeyi tatlı sözlerle okşadı, o da 8.000 esiri tahliye ettikten sonra 12.000 i hakkında şu sözleri söyledi: “bunlar vaftiz edildiler ve hıristiyan oldular. Bunları size ver­ memize im kân yoktur,,. Denildiğine göre, N aşif bunları alarak gitti. Kıraliça geride kalanların da inanmalarına ve vaftiz edilmelerine rağmen gitmek istediklerini görerek hepsini öldürttü. Başkalarına göre bunları kıraliçenin haremağası N i k o l a emir almadan öldürmüştü. Bu yıl, H a b e ş halkı (ki, bunlara B o j a y a l a r da denilir) ayaklanarak altın madenlerinde ve kıymetli taş madenlerinde çalışan arapları öldürdüler.Bu madenler Mısır ile Bojaya hududu üzerinde idi. Adı Anbese olan arap ordusu kumandanı 20.000 atlı ve piyade ile bunlara hücum etti. Bunlar susuz bir çıplak çöl içinde 3 gün yolculuk yapacakları için hayvanlarını bol miktarda levazım ve su ile yüklediler. Bojayalar deve sırtında harbettikleri ve develer her hangi bir garip manzara veya sesten kolaylıkla ürktükleri için A n b e s e askerlerine emir ver­ di : onlar da bütün hayvanlarının boyunlarına küçük çıngıraklar astılar. Araplar Bojayalara hücum ederek çoğunu öldürdüler, bunların hükümdarı araplara boyun eğerek her yıl eskisi gibi 400 yük vermeğe başlamıştı. Bu sırada G a b r a i l b. B o h t î şu b. G i v a r g i s b. B o h t İ ş u oğlu B o h t î ş u tabiplikte şöhret kazandı. Halife M ü t e v e k k i l'i tedavi ediyor ve giyiniş, şeref, servet, köle ve cariye sahibi olmak bakımından halifenin dengi sayılıyordu. Halife tarafından o kadar seviliyordu ki, bir gün halife her zaman yaptığı gibi onu taht üzerinde yanına aldı. Tabip, roma ipeğinden yapılma bir elbise giyiyordu. Elbisenin bir parçası


sökülmüştü. Halife, tabibi ile konuşurken bu sökük parçayı tabibin eteğine kadar yavaş yavaş uzattı. İkisi, manyakların ve delilerin hikâyelerinden bahsediyorlardı. Halife sordu: “bir deliye zincir vurmak lâzım geldiğini nasıl anlarsınız Boht Işo ?,, Tabip, halifenin, elbisesindeki sökük ile oynayarak ne yaptığını biliyordu ve şu cevabı verdi: “deli, tabibin elbisesin­ deki bir sökük ile oynayarak onu eteğine kadar uzattığı zaman onun elini, ayağını bağlamak lâzım geldiğini anlarız,,. M ü t e ­ v e k k i l , sırt üstü yatıncaya kadar güldü. Tabibi için muhteşem bir elbisenin getirilmesini emretti ve bu elbiseyi ona giydirdi.

Halife, tabibini bu kadar çok sevdiği halde günün birinde onu kıskandı ve tabibin, vermiş olduğu bir ziyafetten sonra bütün mallarını elinden aldı. Tabip bu ziyafette 5.000 masa hazırlamıştı. Her masa üzerinde kızarmış bir kuzu, iki horoz, iki güvercin, üç muhteşem şarap kadehi, tatlılarla dolu tabak, halis undan yapılmış tatlı çörekler, güzel kokular ve mevsim yaz olduğu halde Asur dağlarından getirilen kâfi miktarda buz bulunuyordu. Denildiğine göre, halife onun bütün varını yoğu­ nu elinden aldıktan sonra, evinde kalan odun, kömür ve şarap, M u k l e d oğlu H ü s e y i n tarafından 6.000 dinara satın alınmış, o da bunları 12,000 dinara satmıştı. Bu G ab r a i l oğlu B o h t I ş o kendini kilise kanunlarının fevkinde tutuyordu. Çünkü iki kadınla aynı zamanda yaşıyordu ve bunlar ona 2 erkek evlât doğurmuşlardı ki birinin adı G a b r a i l , diğerinin adı J on idi ve bu ikinci çocuk Musul metropolidi olmuştu. B o h t I ş o bu hâdisden sonra ikbal yüzü görmedi. Eskiden abanozdan yapılma bir arabaya oturur ve halifenin sarayından kendi konağına bu araba içinde giderdi. Onun hizmetinde bulunan adamların sayısı 1.000 kadar idi. Güneşin gurubundan gece yarısına kadar türlü türlü sefahatlerle kendini eğlendirir, gece yarısı^ kalkar, çok sevdiği siyah ağaları ile beraber ibadet eder, ibadetten sonra sedirinin üzerinde oturur, gün doğunca­ ya kadar İncil okur, sonra bir hayvana binerek halifenin hiz­ metine giderdi. Denildiğine göre evinde her gece yanan mum, yağ ve kullanılan güzel kokular 500 dinar değerinde idi. Fakirliğe uğradıktan sonra iki erkek, üç kız çocuk bırakarak muhtelif memleketlerde dolaştı.


Yunanlıların 1176 (m. 865), arapların 245 yılında Roma kıralı Michael (ki, Atrophilos adını alan ihtiyar bir adam ol­ muştu) M ü t e v e k k i l e bir elçi gönderdi. Elçi ile beraber M ü t e v e k k i l e hediye olarak takdim olunmak üzere satın aldığı 77 arap esiri gönderdi. Elçi iyi karşılandı, ağırlandı ve sulh oldu. Ayni yıl Antakya vilâyetinde şiddetli bir zelzele oldu, 1.500 büyük binayı tahrip etti ve şehir suru üzerindeki 90 ku­ leyi düşürdü. Yer altından korkunç ve tüyler ürpertici sesler işitiliyordu. Yer sarsıntıları bütün Suriye şehirlerinde birçok yerleri (Latakia, Cebele,) Laodicea’yı tahrip etti. Cebele’nin bütün ahalisi mahvoldular. Arapların 246 (M . 865 ) yılında M ü t e v e k k i l , Ezh er oğlu N a s ı r adlı bir sefiri kıral Michael’e gönderdi. Bu sefir 1.000 kese misk, mükellef elbiseler, vafir miktarda çiğdem çiçeği ve daha bir çok mahsûller götürdü. Bu se­ fir, izzet ve ikram ile karşılandı ve elde bulunan 2.000 esir ona verildi. Bunların içinde 20 kadın 10 genç erkek bu­ lunuyordu. N a s ı r ın kendisi diyor k i: “ îstanbulda bütün ika­ metim esnasında, kiralın, mütercimler vasıtası ile sözlerimi din­ lerken bir tek söz söylediğini görm edim .. Yalınız başını salla­ yarak “evet,, diyordu. Onun yerine, bir genç olan yeğeni konuş­ makta idi Arapların birçokları vaftiz edilmiş oldukları için, Roma kıralı bunların hududa kadar götürülerek içlerinde hı­ ristiyanlığı seçenlerin ve geri dönenlerin hâlis mümin olarak muamele göreceklerini söyledi. N a s ı r diyor k i : “San atlarında son derece hünerli iki kuyumcu olup Afrika'nın Tarkelerinden olan iki kişi, daha birçokları huduttan döndüler ve bizimle be­ raber gitmek istemediler,,. Bin yüz yetmiş yedi ( M. 866 ve Arapların 247 ) yı­ lında M ü t ev e k k i /’in oğlu M u n t a s ı r türk kölemenlerin­ den bazıları ile beraber olarak gizli bir suikast hazırladı ve bunlar sarhoş olduğu sırada babasına hücum ederek öldür­ düler. M ü t e v e k k i l ’den sonra oğlu M u n t a s ı r , 6 ay hüküm sürdü. Bu halife babasının yerine geçtikten sonra iki kardeşi olan M u ' t e z ile M ü e y y e d ' i tazyik etti ve saltanat makamı­ na karşı haklarından feragat edip bu hakları kendisine ve


oğullarına devretmedikleri takdirde onları öldüreceğini söyle­ di. Halbuki onun babası, oğullarının birbiri ardınca hilâfete geçmelerini vasiyet etmişti. Tazyik altında kalan iki prens, kendi arzu ve ihtiyarlan ile haklarından feragat ettiklerini gösteren ahidnâmeler yazdılar ve kardeşlerinin kendisinden sonra oğlunu yerine geçirmek salâhiyetini haiz olduğunu tak­ rir ettiler. Böylece bu adam babasını öldürmekle kalmayarak iki kardeşine de hiyanet etti. M u n t a s ı r , A ngına Pectoris ( — Hunnak) illetinden öldü. Öldüğü zaman 25 yaşında idi. Denildiğine göre ölümünden evvel bir rüya görmüş, rüyada bir merdiven çıkıyormuş, yirmibeş basamak çıktıktan sonra kendisine “ dur, daha fazla çıkamazsın „ denilmiş. M u n t a s ı r ' dan sonra M u ' t a s ı m oğlu M ü s t a i n 3 yıl, 3 ay hüküm sürdü. Muntasır’ın ölümü üzerine eşraf birbir­ leri ile konuştular ve M u n t a s ı r ' m kardeşlerinden birini de, babalarının hainane bir tarzda katli ile ilgili oldukları için, hi­ lâfet M a k a m ı n a geçirmek istemediler. Bunun üzerine eşraf Me m u r i un kardeşi olan M u t a s ı m ' m oğlu M ü s t a i n ' i 1 getirdiler. Ona bi’at ettiler ve onu tahta geçirdiler.

Yunanlıların 1180 (M. 869, ve Arapların 249) yılında arap ordusu kumandanı Ömer, Roma memleketini istilâ etmek üzere gönderildi. Araplar, Malatya hududunda olan H a s y a ovasında Romalılarla karşılaştılar. Romalılar Ö m e r ' i ve 2.000 arabı da öldürdüler. Arap ordusu kumandanı Y a h y a oğlu A l i hâdiseden haber alınca Maiperkat ile Arminya’dan büyük bir ordu top­ ladı ve bununla Romalılara hücum etti ise de, o da öldürüldü. Bağdat ve Şamara halkı bu iki büyük muharibin maktül düş­ tüğünden ve türk kölemenlerinin arap saltanatına, hâkim olduk­ larından, istediklerini öldürdüp istediklerini hayatta bırak­ tıklarından ve hükümdarları tayin ettiklerinden haber alınca büyük bir kalabalık bir araya geldi. Çarşıdan gelen ayak ta­ kımı ile eşkiya ve hırsızlar bunlara katıldılar ve hep birlikte hapisaneye giderek burasını yıktılar ve bütün mücrimleri salı­ vererek hepsi de müştereken hareket ettiler. Bunlar Dicle üze­ rindeki köprüyü yıktıktan sonra hâzineye gittiler, yağma etti­ 1 Müstain,, Muhamm edin ; M uham m ed de M u’tasım ın oğludur, ö . R.


ler, defterleri ve sicilleri ateşe atarak yaktılar. Bundan başka hıristiyanların 2 manastırını, yâni A h r o n oğullan B a ş a r ve A h r a h a m manastırlarını yağma ettiler. Sonra türk köle­ menleri, atlara (?) bindiler, eşkiya ve katillerden ve saireden birçoklarını öldürdüler ve böylece ortalığı kaplayan hiddet ve şiddet yatıştırıldı. M ü s t a in den sonra M ü t e v e k k i i' in oğlu M utez 4 yıl, 7 ay hüküm sürdü. Arapların 251 yılında Müstain’in Samara’dan Bağdat’a gittiği sırada türkler toplanarak M ü t e v e k k i /’in oğulları M u t e z ve M ü ey ye d' i hapishaneden çıkardılar ve M u t e z ' e biat ederek onu tahta geçirdiler, M ü e y y e d ' in de ondan sonra tahta geçeceğine dair yemin ettiler. Bağdat aha­ lisi M ü s t a i n ile, Şamara ahalisi Mütevekkil ile beraberdiler ve bu yüzden araplar arasında büyük bir ayrılık oldu. Yunan­ lıların 1174 (m. 863) yılında Roma kıralı M i c h a e l 25 yıl hü­ küm sürdükten sonra öldü. Oğlu olmadığı için B a s i l adlı biri ondan sonra 5 yıl hüküm sürdü. M u t e z , kardeşi Mü e y y e d ' i sevmezdi. Onun için ona verdiği ahitleri ve yeminleri bozdu. Onu hapse attı ve haklarından feragat ettiğini bildiren bir senet yazıncaya kadar onu kırbaçladı. Fakat bunu yaptık­

tan sonra da M u t e z , onu yalınız bırakmadı. Hapiste olduğu halde onu uyuz tilki derisinden yapılma kürkler giymeğe mec­ bur etti, bu elbise onu çok sıcak tutuyordu. M u t e z bundan başka, kardeşinin başını da kürk içine sokmağa mecbur etti. Ellerini ve ayaklarını bağlattı. Kürkleri üzerinden diktirdi ve ölünceye kadar bu halde bıraktı, sonra M ü e y y e d ' i kürkün içinden çıkararak kadıyı ve muteber şahitleri çağırdı. Bunlar da vücudu muayene ederek vücud üzerinde dayak veya bıçak eseri yahut boyun üzerinde boğma eseri görmedikleri için M ü e y y e d ' in eceli ile ölmüş olduğuna şehadet ettiler. M u t e z aynı şekilde saltanat makamına geçmek haklarından feragat eden M ü s t a i n e de türkleri gönderdi. Bunlar da onun kelle­ sini keserek kendisine getirdiler. Denildiğine göre Mutez, M ü st a i r i ' m kellesi getirildiği zaman bir şiiri okumakla meşgul idi. Adamlarına dönerek, “getirdiğiniz şeyi şim dilik bırakın, şiiri bitirdikten sonra kalkar bakarım,, demiş. M u t e z , kardeşini ve saltanat hakkından feragat eden bu adamı öldürdükten


sonra istediği gibi hükümrân olmak hususunda nefsine güve­ nerek türkleri ihmal etti ve ücretlerini vermedi. Arapların 255 (m.867) yılında türkler silâhlanarak M u t e z'm kapısına geldiler ve ücretleri ile erzaklarının verilmesini istediler. M u t ez, anasına haber göndererek elinde ne varsa kendisine göndermesini söyledi. Anası da “birşey yok„ dedi. Bunun üze­ rine askerler sarayın içine girerek Halifenin yüzüne tükürdüler, suratını tokatladılar ve saltanattan kendini hal’ eden bir senet yazıncaya kadar onu tazyik ettiler. Bunu yazdıktan son­ ra onu zincirlediler, küçük bir odaya attılar, odanın ön tarafı­ nı ördüler ve onu ölünceye kadar, günlerce bu hal üzere bıraktılar. Sonra onu çıkardılar ve gömdüler. Kendisi başkala­ rına ne yaptı ise aynı ile karşılaşmıştı! M u t ez den sonra V a s ı k ' m oğlu M ü h t e d i 11 ay, 20 gün hüküm sürdü. Anlatıldığına göre bu halife, M u t e z'm, kar­ şısına diri olarak getirilmesinden ve kendi ihtiyârı ile çekildi­ ğini bizzat itiraf etmesinden önce tahta geçmeğe razı olmadı. Bu sırada A l i nâmında bir âsi türedi ve Peygamberin amcası A li’nin1 neslinden olduğunu söyledi. Küşitlerden ve araplardan birçok kimseler onun etrafında toplandılar. Bunlara K a r m a t î l er deniliyor ve reisleri A l z’nin köyüne nisbet ediliyorlardı. Bunlar arapların birçok kanını döktükten sonra cenubun bütün şehirlerinde, Suriye ve Senar’ın (Sennaar) bazı kısımlarında yıllarca hükümrân oldular. M ü h t e d i , Sürmanray’dan, yani bu sırada kıralların ika­ met etmekte olduğu yerden mugannileri ve muganniyeleri kovdu ve bütün musiki âletlerini kırdı. Bundan başka selef­ lerinin avladıkları aslanları, parsları ve köpekleri öldürdü. Türk kölemenleri ona karşı da ayaklanarak onu da öldürdü­ ler. Bu adam türklerin önünden bir ata binerek kaçtı ve “ey ahali, padişahınıza yardım ediniz,, diyerek gittiği halde bir kimse de onu dinlemedi. Bunun üzerine halife bir evin içine girdi, türkler de peşine düştüler. Halife damdan dama atlaya­ rak yakayı kurtarmak istedi ise de ele geçirildi ve arapların 256 (m. 868) yılında öldürüldü.

Bu sırada büyük bir tabip olan t s h a k oğlu H ü n e y n 1 Amcazadesi A li denilmek lâzım gelir, ö . R.


şöhret kazandı. Babası, Hırta şehrinin eczacısı idi. H ü n e y n tıp ilmini öğrenmeği merak ederek Bağdat’a gitti ve A l e xa n d r m , M a s a v i y a 1 oğlu tabip John’un eseri üzerinde yazdığı mecmuayı (yani hulâsayı) okumağa başladı. Bir gün H ü n e y n , John’u n 2 bir sualine cevap verirken John hiddet­ lendi, onu kovdu ve “seninle tıp arasında ne alâka var ? Se­ nin gibi bir adama yakışan, sokak başında oturup bakla sat­ maktır,, dedi. Genç H ü n e y n üzüldü ve ağlayarak gitti. Daha sonra H ü n e y n Roma diyarına geçti ve Yunanlıların yazıları­ nı ve edebiyatını öğreninceye kadar orada kaldı. H ü n e y n , yunan kitaplarını süryaniye ve süryaniden arapçaya çevire­ cek kudrette idi. H ü n e y n yunan elbisesi ile Bağdat’a döne­ rek baş tabip B o h t I ş o oğlu G a b r i e l i ziyaret etti. G a b r i e l , H ü n e y n in malûmatını denedikten sonra ona izzetü ikram gösterdi ve ona " R a b b a n H ü n e y n „ ismini verdi. G a b r i e l , yanındakilere : “bu genç adam yaşarsa, Ras A y n l i Sargis'in namı ve nişanı kalmaz,, dedi. Onun bu sözü H ü n e y n i kovan John’a erişti. John da H ü n e y n in affını diledi. H ü n e y n in irfanı günden güne yükseliyordu ve ken­ disi ilmin muhtelif kollarına dair eserler telifi ile meşgul olu­ yordu. H ü n e y n , Yunanlıların 1188 ve arapların 260 (m. 875) yılının ilk kânun ayında vefât edinceye kadar bu şekilde eserler telifine devam etti. H ü n e y n’in iki oğlu vardı ve ad­ ları l s h a k ve D a v u d idi. l s h a k da birçok eserler telif etmiştir. H ü n e y n’in yunancadan süryancaya ve arapçaya tercüme ettiklerinden başka 25 eseri vardır. Onun bir hemşi­ rezadesi de vardı ki ismi H ü bey ş idi ve Kuru elli3 Haşanın oğlu idi. O da çok parlak bir müellifti ve tıbba dair birçok eserler yazmıştı. Hüneyn’in talihli bir adam olduğunu gösteren bir hâdise de şudur : Hübeyş tarafından naklolunan eserlerin çoğu, zayıf bilgili kimselerin eline düşünce, bunlar bu eserlerin Hüneyne ait olduğunu ve müstensihin ismi okumakta ya­ nıldığını sanmışlar,, Hübeyşin adını kaldırarak “Hüneyn,, yaz­ 1 A rapçada ( ) dir. ö . R. 2 Arapçada « » dır. ö . R. 3 Hübeyş, Â ’sem o ğ lu diye m arufdur. Â ’sem, bileğinin oynak yerinde ruh ve kuvvet zail olm akla eli kuruyan ve bu yüzden eli sarkan kimseye deniliyor. ( Kamus tercümesi ). ö . R,


mışlardır. Bu yüzden Hübeyşin kendi adını taşıyan çok eser kalmış, diğer eserleri ise H ü n e y n e maledilmiştir.

az

M ü h t e d i ' â e n sonra M ü t e v e k k i l i n oğlu M u t e m i d 23 yıl hüküm sürdü. Bu halife bütün vaktini, cenuba giden âsi A l i ile uğraşarak geçirdi. Arapların 265 (m. 878) yılında Romalılar araplardan Lulvah (Lulvan ?) kalesini aldılar. Bir yıl sonra arap ordusu kumandanı Raşîdoğlu 4.000 atlı topla­ yarak Roma diyarına akın etti. Roma eşrafı, yani Silawkiya, Tuvana, Karşena vesair yerlerin eşrafı, arapların ordusunu çe­ virdiler. Araplar canlarını kurtarmaktan ümidi kesince atların­ dan indiler ve hepsinin bacaklarını kestiler. Sonra diz çöktü­ ler ve oklarını Romalılara çevirdiler. Fakat bu hattı hareket onlara yardım etmedi, bilâkis Romalılar arapların üzerine yü­ rüdüler. bunları kısmen öldürdüler, kısmen esir ettiler. Arap­ ların kumandanı olan R a ş î d o ğ l u da esirler arasında idi.

Arapların 270 (m. 883) yılında Arap ordusu kumandanı Muvaffak büyük bir ordu toplayarak cenuptaki âsiye karşı hareket etti. Arapların bir kısmı denizden, bir kısmı karadan ilerlemişlerdi. Şiddetli bir muharebeden sonra araplar âsilerin hakkından gelebileceklerini göstererek, bunları yendiler ve Ba­ bil nehirleri mıntakasında âsilerin reisini öldürdüler. Bu A l i namındaki adam arapların Peygamberi sülâlesinden olduğunu söylemekle kalmayarak Peygamberin onunla konuştuğunu ve onu gönderdiğini anlatarak diyor k i : “B ir gün çölde oturuyorken bir bulut beni gölgelendirdi, sonra gök gürledi ve gök gürlemesinden şöyle bir ses aksetti: Basra şehrine git, galip ge­ lirsin,,. Filhakika bu adam galip geldi ve bu şehri aldı. Ken­ disinin 3 ordu - kumandanı vardı. Fakat sonunda muvaffak olamadı ve hâkimiyeti zeval buldu. Yunanlıların 1194 (m. 883) yılında Roma kıralı B a s i l öldü ve ondan sonra oğlu L e o 13 yıl hüküm sürdü. Bu H a­ life 1 kanunu çiğnedi, karısını terkederek başka bir kadın aldı ve bu kadını da bırakarak başkasını aldıktan sonra bir dördüncü kadın daha aldı. Aynı anda iki kadınla beraber yaşıyordu. 1 Kral demek lâzım gelir, ö . R.


Arapların 271 (m. 884?) yılında Bağdat çetecileri, Isa neh­ rinin gerisindeki manastıra el koyarak bütün mallarını yağma ettiler ve duvarların bir kısmını tahrip ettiler. Sonra İ s m a i l oğlu H ü s e y i n bunların tecavüzlerine son verdi ve yaptıkları tahribatı telâfi etti. Bir yıl sonra Tarsus’taki araplar, buradaki büyük kilisenin yeni binalarını yıktılar. Bu sırada kopan şid­ detli bir zelzele yüzünden Mısır’daki Ulu cami ile birçok ko­ naklar (yahut saraylar) yıkıldı. Üstelik bu memlekette veba çıktı ve bir günde 1.000 cenazenin götürüldüğü anlaşıldı. Bağ­ dat’ta da yoksulluk yani (kıtlık) başgöstermişti. Yunanlıların 1200 (m. 889) yılında Bağdat'ın altmda bir şehir olan Basra nehrinin kıyısındaki bir tepe yarıldı, meshna renginde taştan tabutlar içinde yatan 7 kişi meydana çıktı. Cesetleri ve kefenleri bozulmamıştı ve cesetleri misk kokuyor­ du. Kulakları, burunları, dudakları, saçları, kaşları olduğu gibi duruyor, gözlerine de sürme çekilmiş olduğu anlaşılıyordu, içlerinde bir genç adamın bir yanında mızrak yarası izi göze çarpmakta idi. Tabutların üzerinde müşriklerin harfleri ile yazılmış yazılar vardı, fakat bunları bir kimse okuyamadı. Bu sırada tabip Z e k e r i y a oğlu M u h a m m e d şöhret kazandı. Bu adam doğduğu yer olan İran’daki Rey şehrinden Bağdat’a geldiği zaman 30 yaşında idi, yabancıların ikamet ettiği bir eve inerek hayatını ilme vakfetmiş ve muasırlarına üstün gelmişti. Kendisi tıp ve kimya üzerinde birçok eserler yazmış, bundan başka kendini örnek göstererek vücuda getirdiği muazzam bir eser telif etmiştir. Ölümü üzerine memleket vâlisi kız kardeşine birçok altınlar vererek bu eserin kendisine tavsiye olunan kısımlarını ele geçirdi. Fakat üstadın tilmizleri onun bu eserden istifade edeceği parçaları almasına mani olmuşlardı.

NUSAYRÎLER DİYE ANILAN KİMSELERİN TARİHİ Bunlar Fenikededirler ve birçok kimseler Nusayrîlerin kim olduklarını anlamak istemektedirler. Yunanlıların 1202 (m. 891) yılında Akula ülkesinde ve Nasariah ( Nasranah) köyünde yaşlı bir adam zuhur etti. Oruç tutuyor, namaz kılıyor ve kendi isteği ile fakirlik hayatını kabul ettiğini iddia ediyordu. Bura Abu UF araç Tarihi, F. 16


ahalisinden birçoklan ona bağlandılar. Bu adam oniki havari gibi, oniki kişi seçerek bunlara, garip bir itikadı neşretmeği emretti. Bu ülkenin vâlisi işten haber alınca bu adamı yakalattı ve sarayının odalarından birine kapıyarak gün doğar doğmaz onu haça germek için yemin etti. O gece vâli içki içip sarhoş oldu, köleleri onu yatırmak üzere iken vâli, ihtiyar adamın mahpus olduğu odanın anahtarını istedi ve bu anahtarı alıp yastığının altına koydu. Vâli ile birlikte yatan cariye, ihtiyar adamın mütemadiyen oruç tuttuğunu ve namaz kıldığını bildi­ ğinden hapsolunmasını teessürle karşılamıştı. Onun için vâlinin sızması üzerine anahtarı yastığının altından alarak ihtiyarın mahbus olduğu odayı açtı ve onu salıverdi. Sonra odayı tekrar kilitledi ve anahtarı yerine koydu. Vâli sabahleyin uyanınca anahtarı alıp kapıyı açtı ve ihtiyarı bulamayınca hayret etti. Cariye de ihtiyarı salıverdiğini söylemekten korktuğu için orta­ lıkta ihtiyarın kilitli odadan uçup gittiğine dair şayialar yayıldı. Çok geçmeden ihtiyar adam müritlerinden ikisinin kendi köyünden uzak bir yerde yaşadıklarını gördü. Onların yanına gelerek, o gece meleklerin kendisini alıp onu çölün ortasına bıraktıklarını temin etti, sonra bunlara bir akaid kitabı yazarak bunu herkese öğretmelerini istedi. Yazdıkları şunlardı: “ben Osman oğlu sanılan ve Nasrana köyünden olan filanım . I s aM esih rüyada bana göründü. K e l i m e odur, m ü d e b b i r odur, A h m e d b. M u h a m m e d b. H a n e f i y e b. A l i odur, melek C e b r a i l odur. O bana dedi k i : “sen hakikatsin, sen kâfirleri hiddet içinde bırakan devesin. Müminlerin yükünü taşıyan dişi deve sensin, ruh sensin, Zekeriya oğlu Yahya sensin. İnsan oğullarına şunu ilân et ki, her gün Kudüs'e yönelerek güneş çıkmadan iki kere ve güneş battıktan sonra iki kere namaz kılsınlar. Her rekâtta şu üç cümleyi söylesinler: A llah herşeyden mukaddestir, A llah herşeyden yüksektir, A llah herşeyden büyük­ tür. Haftanın ikinci pazartesi ve altıncı cuma günü hiç bir adam hiç bir işle meşgul olmayacak. Senede iki gün oruç tutu­ lacak. Kadınlarla temastan sonra yıkanmağa lüzum yoktur, ispirtolu içkiler içilmeyecek, fakat istendiği kadar şarap içebile­ cekler. Yalnız yırtıcı hayvanların eti yenilmeyecek,,. İhtiyar adam bu birbirini tutmayan budalaca akaidi anlattıktan sonra Filis­ tin’e gitti. Bu itikatları köylülere ve çöl halkına öğretti ve


müridler edindi. Sonra bu havalide kayboldu ve bugüne kadar ne olduğu anlaşılmadı. Yunanlıların 1198 (m .887) yılında A n d r e a E s t a p h i r i k i büyük bir ordu ile arap memleketine yürüdü. Arap orduları kumandanı haremağası N a z m a n , Romalılar ile döğüştü ve Romalılar mağlûp edildiler, araplar da Romalıların mızrakları üzerindeki altın ve gümüş haçları alıp götürdüler. Arapların ‘279 (m. 892) yılında M u t e m i d gerek aktör­ lerin (seyyar oyuncuların), gerek müneccimlerin ve büyücülerin sokak kıyılarında oturmalarını menetti ve kitap satanları, felsefeye, tecrüb! ilimlere, dinî münazaralara ait eserler satma­ yacaklarına dair yemin ettirdi. Aynı yıl içinde bu halife çok fazla şarap içmek yüzünden sarhoş olarak yıkılmış ve ölmüştü. Mutemid’den sonra Muvaffak’ın oğlu Mutasıt1 9 yıl, 9 ay hüküm sürdü. Bu halife arapların 279 (m. 892) yılında tahta geçti. Arapların 280 (m. 893) yılında arap ordusu kumandanı A h m e d oğlu İ s m a i l , Hünlerin memleketlerini istilâ ederek kırallarmı ve karısını zincirlerle bağladı ve şehirlerini yağma etti. Bu adam 10.000 kadar türk esiri, koyun ve keçi sürüleri ve bir çok davarlar getirdi. Bu yıl içinde müthiş bir zelzele oldu ve dış Hindistan’daki büyük bir şehir yıkıldı, 150.000 adam yıkılan evlerin enkazı altından çıkarılarak gömüldüler. Yunanlıların 1207 (m. 896) yılında Roma kralı Leo, bar­ sak hastalığı yüzünden hastalandı ve öldü, yerine oğlu Alexander geçerek bir yıl hüküm sürdü. Bu kral kalbini Allah korkusundan âzâd ederek büyücüler ve sihirbazlara iltifat etti­ ğinden adaleti ilâhiyenin darbesine uğramış ve ölmüştü. Daha sonra onun kardeşi Constantinus 4 yıl hüküm sürdü. Krallığının başlarında, Bulgarların ve Slavların reisi S i m i o n İstanbul’a karşı geldi ve bir çok köyleri tahrip etti, İstanbul şehrine de zarar vererek büyük bir hendek kazdı ve bunu Belakerne’den Altm-kapı’ya kadar uzattı. Roma kralı ona bir haber göndererek: “Hepimiz hiristiyan olduğumuza ve ayni vaftizi gördüğümüze göre, ne diye aramızda bu çeşit ayrılıklar bulunuyor ?„ dedi. S i m i on barışmak istemediği için kral Constantin îstanbuld’a bulunan Arap esirlerini topladı ve Bul1 Mu’tedıd dır. (

) Ö . R.


garlara karşı zafer kazanılması için Romalılara yardım eder­ lerse hepsini serbest bırakacağını söyledi. Araplar bu şekilde hareket edeceklerine dair and içtikleri için bunlara harp silâh­ ları verildi ve Romalılarla araplar ayni maksat için birlikte hareket ederek slavları mağlûp ettiler, bir çoklarını öldürdüler ve geride kalanları da kaçtılar. Fakat kral Constantinus sö­ zünden döndü ve arapların ellerinden silâhlarını alarak onlara yine zincir vurdu ve vilâyetlerine dağıttı, çünkü bunların kendi başlarına bir reis geçirmelerinden korkuyordu. Mukaddes Mar Michael’in yazdığı ve Romalılar ile araplar arasında muhare­ belerden bahsettiği Tarih, bu noktayı anlatır ve Slavlarla ya­ pılan muharebeyi anlatan arap yazmalarından bu noktayı ik­ tibas eder. Bu söz doğrudur. Çünkü bu sırada Araplar Roma­ lılarla harp halinde olsalardı, arap esirleri serbest bırakarak ellerine silâh vermezlerdi. Bu yıl araplar, hükümdarın hekimi bir hristiyan olan E b û C a l i b ’in etrafında toplanarak, Peygamber aleyhinde atıp tuttuğunu söylediler ve hükümdarın onu öldürmesini istediler. M u t a d ı d bunu işidince “Araplar yalancıdırlar,, diyerek askerleri gönderdi ve genci kurtardı. Müneccimler bu yıl hakkında şiddetli yağmurlar yağaca­ ğını, nehirlerin taşacağını ve Bağdat’ın harap olup yıkılacağını söylemişlerdi. Fakat senenin başından sonuna kadar bir tek damla yağmur yağmadı, kuyular da kurudu ve müneccimler rüsva oldular. Bu sırada Harran putperestlerinden 1 E b ü l H a ş a n Tab it h 2 şöhret kazandı. Bu adam K u r a ’nın, o da M e r v a n ’ ın, o da Kiura’nın, o da İbrahim’in, o da Kiura’nın, o da Marinus’un o da S üle y ma n’ın oğlu idi. Esas itibariyle Harran çarşısında bir sarraftı, sonra şayanı hayret bir surette felsefe ile meşgul oldu ve üç dili, yani Yunanca, Süryanca ve Arapçayı çok iyi öğrendi. Arapça ile mantık, riyaziye, müneccimlik ve tıp hak­ kında yüz elli kadar eser yazdı. Süryanca ile de 16 kadar eser yazdı. Bunların çoğunu gördük ve edindik. Bunların biri 1 Kendisi sabii idi. 2 S abit bin K urra. ö . R.


putperestlerin 1 şeriatları ve kanunları, biri ölülerin gömülmesi, biri putperestliğin1 sağlam bir din olduğu, biri taharet ve ne­ caset, biri kurban olarak sunulmağa lâyık hayvanlar, biri iba­ det vakitleri, biri dualar, biri nedamet ve tazarru, biri musiki, biri Kaidelerin eski kralları, biri Sabitlerin dini, biri 7 yıldıza göre haftanın 7 güne taksimi, biri kendi ırkının saffeti, biri ataları, biri Hermes’in kanunları, biri kendi duaları ve niyazları, biri iki kaim zaviyeden uzatılan müstakim hatların birleşecek­ lerine, biri vezinlere dairdir. Bu adam risalelerinin birinde Harran’ı ve putperestliği şu şekilde metheder : “Atalarımız iş­ kencelere uğrayarak yanlış yola sevkedilmiş iseler de A llahın yardımı ile herşeye dayanmışlar ve cesaretle konuşmuşlardır ve hu mübarek şehir Nasranilerin hatası ile televvüs etmemiştir. B iz onlardan bu dünyada şanlı ve şerefli olan putperestliğe varis olduk ve onu bizden sonra gelenlere miras bırakacağız. Putperestlik uğrunda sağlam bir ümit ile her yükü taşıyan­ lar bahtiyardırlar, çünkü ancak putperest hükümdarlar ve in­ sanlar sayesinde dünya oturulmağa değer bir mahiyet almamış ve mamur şehirlerle dolmamışmıdır ? Dünyadaki limanları ve kanalları kimler inşa etti ? Gizli ilimleri kimler açığa vurdu ? insanların ilerisini görmesini ve istikbalden haber vermesini putperestlerden başka kimler öğrettiler ? Ancak putperest­ lerdir ki bütün bunları inkişaf ettirmişler, ruhları tedavi ilmini geliştirmişler ve bu sayede cisimleri tedavi ilmini de yükseltmişlerdir. Bunlar dünyaya istikrar vermişler, yaşama tarzlarının dürüstlüğünü temin etmişler ve bütün bunları her yüksekliğin başlangıcı olan akıl ve kiyaset sayesinde başar­ mışlardır. Putperestliğin bu verimleri olmasa idi dünya boş kalırdı, ihtiyaç içinde kıvranırdı, sefalet ve ıstırap dünyayı kaplardı,,.

Bu sözleri iktibas etmekten maksadımız onun süryanca ile yazı yazmaktaki büyük hünerini göstermektir. Onun Y u ­ nanca ve Arapçadaki yazıları daha hünerli idi. Arapların 285 (m. 898) yılında son derece şiddetli bir rüzgâr Küfe taraflarında esti ve bu yüzden Ukamta tarafı toz altında kaldı. Daha sonra şiddetli sağanaklar yağdı, korkunç 1 Sabiilerin. — (Muhtasar).


gök gürlemeleri, dehşet verici şimşek çakmaları oldu ve hava­ dan beyaz ve siyah taşlar yağdı. Haftanın ilk gecesi, Basra’da dolu yağdı ve doluların bir teki 150 zuza ağırlığında idi. Arap­ ların akıncı çeteleri Roma gemilerine saldırdılar ve bunları tayfaları ile birlikte yaktılar. Gemilerin içinde 3.000 kişi bu­ lunduğu bildiriliyor. İki yüz seksen yedi (m. 900) yılında Kilikya’daki arap ordusu kumandanı haremağası V a s ı f isyan etti ve deniz yolu ile kaçmak için hazırlıklar yaptı. M u t a d ı d ’ın emri ile arap­ ların bütün gemileri bu sebep yüzünden yakıldı. Tarsus arap­ ları gemilerle akınlar yaptıkları için halifenin bu emri hristiyanlara çok yardim etti. Bir sene sonra Azerbaycan şehirle­ rinde şiddetli bir veba zuhur etti ve o kadar yaman tahribat yaptı ki diriler ölüleri gömmeğe imkân bulamadılar. Sebebi ölülerin çokluğu idi. Ayni yılda arap ordusu kumandanı M u h a m m e d , Roma diyarına akın etti. Bazı köyleri yağma etti, 150 muharibi ve 60 keşişi ve baş keşişi esir aldı, mabedlerden haçları ve tefrişatı götürdü. Bunun üzerine romahlar toplandılar, kara ve denizden bir orduyu hareket ettirerek Kişhum’a kadar geldiler, araplardan erkek, kadın ve çocuk oimak üzere 15.000 den fazla esir aldılar. Bundan başka buralardaki hristiyanları zorla alıp götürdüler ve gûya arapların gelip bunları öldürmelerine mani olmak istediklerini ileri sürdüler. îki yüz seksen dokuz (m. 901) yılında M ut a d ı d öldü. Eşraf, Calonicus şehrindeki oğlu M ü k te fi’ yi getirdiler ve onun yerine geçirmek istediler. M u t a d ı d ’tan sonra oğlu M ü kt e f i 6 yıl, 9 ay hüküm sürdü.Bu halîfe tahta geçer geçmez babasının yer içinde vücude getirdiği mağaralara kapılar yaptırdı ve kötülük edenleri bunların içinde hapsetti.Bu halifenin C a f e r adlı bir oğlu vardı ki münec­ cimlikte harikul’âde hüner sahibi idi ve kendisinden önce gelen­ lerin hepsini geride bırakmıştı. Bir gün onun ağalarından biri elinde bir asturlap ile yaklaştı ve henüz doğan bir çocuğun taliine bak, dedi. O da baktı ve şu sözleri söyledi: “Bu ço­ cukta akıl yok, 43 gün sonra yemeğini eline alıp yiyecek. Bu çocuğun ne olduğunu bana anlat,, dedi. Ağa da itiraf etti “bu çocuk bir kedi yavrusundan ibarettir,,.


Yunanlıların 1213 (m. 902) yılının yaz ortasında şimal rüzgârları Emesa şehrinde esti. Bu yüzden çok şiddetli soğuk­ lar oldu, sular dondu, herkes abalar giydi ve ateşler yakarak ısınmağa çalıştı. Bu ise fevkalâde bir hâdise idi. Yunanlıların 1218 (m. 907) yılında haremağası B a s i l , arap hükümdarı M ük t e f i’ye elçi olarak gönderildi ve esirle­ rin mübadelesini istedi. Bu Elçi, arap esirleri arasında 10 kişiyi hediye olarak getirdi ve izzetü ikram ile karşılandı. Bir yıl sonra mübadele yapıldı, erkek kadın 3.000 kadar arap kurta­ rıldı ve zincirleri çözüldü. Yine bu yılda (arapların 289, m. 901) M ü k t e f i öldü ve kardeşi yerine geldi. M ü k t e / /’den sonra kardeşi M u k t e d i r 27 yıl hüküm sürdü. Tahta oturduğu zaman 13 yaşında idi. Gerek aklen, gerek bedenen olgunlaşmamış olduğundan eşraf onu tahta oturtmuş olmaları yüzünden pişman oldular. Bunun üzerine eşraftan biri olan A b b a s bu mesele ile son derece alâkadar olarak eşrafı topladı ve bunlar M ut ez m oğlu M ut a s ı d' a 1 giderek ona biat ettiler. Sonra Muktedir ile anasına ve haremağasına saraydan çıkıp gitmek için bir emir gönderdiler. Baş ağa olan M u n i s bu yüzden hiddetlendi ve diğer haremağalarıyla türk kölemenlerini topladı. Bunlar silâhlandılar ve Mu t e z ile beraber bulunan eşrafın üzerine ansızın hücum ederek A b b a s ' ı ve bâzı eşrafı öldürdüler ve diğerlerini esir aldılar. Sonra M u t e z ' m oğlunu saraya getirdiler, geceleyin onu boğ­ dular ve binanın içine gömdüler. Böylece M u k t e d i r’in saltanatı sağlamlandı.

Yunanlıların 1220 ( m. 909) yılında Bağdat’ta şiddetli karlar yağdı ve damlar üzerinde 4 parmak kalınlığında kar birikti. Bu âna kadar Bağdat’ta kar yağdığını gören olmamıştı. Onsekiz yıl sonra, yani arapların 315 (m. 927) ve yunanlıların 1238 (m. 927) yılında Bağdat’ta tekrar çok şiddetli soğuk oldu. Soğuk o kadar şiddetli idi ki kilerlerdeki sirkeler, yumurtalar, yağlar dondu ve ağaçlar kurudu. Aynı yıl haremağası M u n i s arap ordusu ile Malatya kalesinden Roma diyarına taarruz etti, esirler aldı, yağmakârlık etti ve geri döndü. 1 Murtadı (

) olmak gerektir, ö . R.


Arapların299 (m.911)yılında arap ordusu kumandanı R ü ş ­ te m, Tarsus kalesinden Roma diyarı üzerine yürüdü, Ermeni Malikh’in kalesini zaptederek yaktı. Aynı yıl içinde, M u k t e d i r , sarayındaki muganniyelere 100.000 altın dinar dağıttı. Bu adam hâzinelerini bu şekilde boşalttığı sırada ücretlerini isteyen türk köleler tarafından tazyik ediliyor ve onlara verilecek para bulamıyordu. Onun için kâtipleri ve mal sahiplerini, servetle­ rini kendisine devrettirmek için en şiddetli işkencelere maruz bırakıyordu. Arapların saltanatlarını kurdukları zaman biricik düşünceleri zafer ve fütuhat idi. Saltanatları yayıldığı zaman bunlar kâh galip geliyor, kâh mağlûp oluyorlardı. Fakat araplar bu sırada kendilerini sefahate, ayyaşlığa verdiler ve galip gelmekten fazla mağlûp olmağa başladılar. Onun için Romalılarla sulh yapmak istedikleri zaman Romalılar sulhu istemiyor, belki eskiden kendilerine ait olan ülkeleri tekrar ellerine geçirecekleri sıranın hulülünü bekliyorlardı ve onun için [bir bahane olarak] elçileri yalınız esirler mübadelesi için gönderiyorlardı. Arapların 300 (m. 912) ve yunanlıların 1224 (m. 913) yılında cüce bir kadm bir çocuk doğurdu ve bir çokları onu dış Hindistan memleketinde gördüler. Aynı yıl Roma kıralı A l e x a n d e r öldü ve oğlu C o n s t a n t i n 12 yaşında olduğu halde onun yerine geçti. Yunanlıların 1227 (m. 916) yılında Romalılardan bir ordu Tarsus’a, bir diğeri Maraş’a gitti ve bunlar araplardan 50.000 kadar esir aldılar. Bu yüzden her yerdeki araplar matem tutmuşlardı. Aynı yıl Nasturîlerin Dakuka metrepolidi Bağdat’ta islâmiyete girdi ve hristiyanlar bu yüzden son derece keder­ lendiler. Arapların 305 (m. 917) yılında kıral C o n s t a n t i n , arap hükümdarına biri yaşlı, biri genç olan iki elçi gönderdi. Bunlar Tagrit’e geldikleri zaman araplar bunları burada iki ay alakoydular ve bunları M u k t e d i r in saray tefrişatını tamamlaması için beklettiler. Sonra M u k t e d i r askerlerini ve asılzâdelerini toplayarak elçileri çağırttı. Denildiğine göre M u k t e d i r , elçilerin ikamet ettikleri bina ile saray arasındaki yolun iki tarafına 160.000 atlı dikmişti. Sarayın dış kapısı önünde altın ve gümüşten takımlarla eğerlenmiş 500 atlı bekliyordu. İç


kapıda da aynı şekilde eğerlenmiş 500 atlı bulunmakta idi. tç avludaki bahçede erkek dişi ceylanlar, geyikler koşuşmakta idi. Diğer bir avluda herbirinin sırtında 8 hintli bulunan 4 iri fil göze çarpıyordu ve bu hindliler neft ile yakılan meş’aleler taşıyorlardı. Daha ilerideki bir avlunun bir tarafında 50, diğer tarafında 50 arslan bulunmakta ve bunların zincirler ile bağlı oldukları görülmekte idi. Elçiler bütün bu avlulardan geçirilerek ortasında bir fıs­ kiye bulunan büyük bir bahçeye götürüldüler. Fıskiye, beyaz tenekeden yapılmış olduğu için gümüşten ayırt edilmiyordu. Fıskiyenin üstünde gümüşten yapılma büyük bir ağaç bulunu­ yor ve ağacın dalları ve yapraklan yaldızlanmış olduğu için gümüşe benziyordu. Dallar ve yapraklan hafif bir rüzgâr salla­ makta idi. Ağaçların dallan üzerine, altın ve gümüşten yapılma kuşlar konmuştu. Bunlar yer altındaki sicimler sayesinde uçuyor, türlü türlü seslerle cıvıldıyor ve ötüyordu. Bahçede birçok hur­ malıklar vardı ve bunların etrafında hurma salkımlarına kadar uzanan ve akasya ağacından yapılan çerçiverler konmuştu. Sonra bahçenin içinde iri limonlar taşıyan birçok ağaçlar bu­ lunmakta idi. Köleler elçileri bu bahçeden geniş bir salona götürdüler. Salonun bütün duvarları mükellef örtülerle örtülmüş ve duvarlar onbinlerce silâh, kalkan, zırh, yay ve oklarla süslenmişti. De­ nildiğine göre duvarların üzerindeki halıların (?) sayısı 22.000 kadar idi ve yere yayılıp üzerine basılan halılar da başka idi. Elçiler buradan uzun bir koridora götürüldüler. Koridorun sağ tarafında silâh taşıyan 1.000 beyaz ağa, sol tarafında be­ yaz ağalar gibi silâhlanmış olan 1.000 siyah ağa sıralanmıştı. Elçiler buradan geçerek bir kapı önünde P r o x i m u s’u, yâni v e z i r i gördüler. Kendisi yüksek bir taht üzerinde oturmuştu, kâtipler ve asilzadeler etrafında durmakta idiler. Elçiler bunun hükümdar olduğunu sandılarsa da bunun vezir olduğu kendi­ lerine bildirildi. Daha sonra vezirin huzurundan çıkılarak hükümdarın bulunduğu yere gidildi. Hükümdar, üzeri kemerli ve abanozdan yapılma bir taht üzerinde oturuyordu. Tahtın bir ucunda 9 sıra mücevher, ortalığı ışıldatıyordu. Diğer ucunda da ayni manzara göze çarpıyordu. Hükümdarın 5 oğlundan 3 ü sağında, ikisi


solunda idi. Anlatıldığına göre, elçiler hükümdarın huzuruna varmadan önce yedi kere oturdular ve dinlendiler. Nihayet içeri girdikleri zaman selâm diye bağırdılar ve tercümana sordular '• “ Yeri öpmemizi ister misiniz ? Sizin tarafınızdan bize gönderilen elçilerden yeri öpmeleri istenmediği için biz de yeri öpmiyeceğiz. Bunları size söylememizin sebebi, bilgisiz adam olduğumuzu sanarak bizi hor görmemeniz içindir,,. Elçiler vazifelerini yaptıktan sonra cevap hazırlandı, ya­ zıldı ve hükümdar cevabını ihtiva eden vesikayı verdikten sonra elçilerin gitmelerine müsaade etti ve onun bir emri üze­ rine elçilerin herbirine 20.000 zuze verildi, bunlarla beraber arap elçileri gönderildi ve arap esirlerini satın almak için bunlara 170.000 dinar verildi. Çünkü Romalıların elindeki arap esirleri, arapların elindeki Roma esirlerinden fazla idi. Elçiler geri dönünce Roma kıralı esirleri mübadele etmek is­ temediği gibi, satmak ta istemedi. Arapların 308 (m. 920) yılında, Bağdat’taki arapların ayak takımı bir arbede çıkardılar, hapishane kapısını kırarak mücrimleri sürüklediler ve hıristiyanlara tecavüz ettikten baş­ ka tabip S i m e o n oğlu A b d u l l a t i m ve hıristiyan kâtiplerin evlerini yağma ettiler. Bunun üzerine vali bunları yakaladı, reislerini kazıkladı ve arkadaşlarının ellerini kesti. Arapların 309 (m. 921) yılında arapların, adı H a i l ac olan bir zâhidi, Bağdat’ta yakalandı. Bu adam, Allah’ın ken­ disine hulül etmiş olduğunu ve bir takım sahtekârlıklarla hârikalar (mucizeler) yaptığını gösterirdi. Bu adama, Hüküm­ darın emri ile 1.000 kırbaç vuruldu, sonra elleri ve ayakları kesildi, cesedi yakıldı, kafası bir mızrağa saplanarak İran’a gönderildi ve her tarafta dolaştırıldı. 1238 (m. 927) yılında Romalıların bir ordusu Samosata’ya kadar ilerledi ve kiralın çadırı buradaki Ulu camiin içinde kuruldu. Askerler minareleri (halkı ibadete davet için kullanılan kuleleri) yıktılar, ahaliyi esir edip gittiler. Bir arap ordusu bunları takip ederek bütün götürdüklerini geri aldı ve Roma kiralının bir akrabasını da ele geçirerek zincir­ ler içinde Bağdat’a götürdü. Müteaddit

muharebelerde

zafer

kazanmak

yüzünden


“mutaffer,, 1 ünvanını kazanan haremağası M u n i s bu sırada hükümdar tarafından husumet görmeğe başladı. M u n i s bir hiyanete uğramaktan korkarak kendini dikkatle kollamağa başladı ve hükümdarın ona karşı nefreti büsbütün belirdi. Eşrafın ve askerlerin pek çoğu ona bağlı idiler. Bunlar ona cesaret vererek dediler ki “neden korkuyorsun ? Biz daima seninle beraber dövüştük ve sakalın bitmedikçe seni bırak­ mayız,?. M u k t e d i r , halkın isyan hislerini farkedince korktu ve M u n i s’e haber göndererek : “sen beni yerime yerleştirdin, bana sadakat yemini ettin. Bana karşı içini temiz tutarsan, A llah namına yemin ederim ki, sana karşı hiç bir hiyanette bulunmam. Şayet kalbinde başka birşey varsa, ben de A llaha sığınırım. Fakat hiç bir zaman düşünmeyeceğim bir şey varsa, seninle mücadele etmektir., dedi. M u n i s , barışmağa mütema­ yil değildi. Onun için son derece şiddetle hareket etti ve halifeyi getirerek bir odaya kapadı. Sonra M u k t e d i r i n oğlu M u h a m m e d'i hapishaneden çıkararak ona biat etti, ona “K a h i r„ unvanını vererek, tahta oturttu. Saray zabitleri, kendilerinin buradan çıkarılarak, başkalarının, yerlerine geti­ rileceklerini anlayınca kılıçlarını çektiler, K a h i r ile bera-■ ber olan eşrafı öldürdüler ve yalınız burada bulunan M u n i s ' e dokunmadılar. Sonra K a h i r i yakalayarak yüksek sesle ba­ ğırdılar : “ halife M u k t e d i r yaşayacak,,. Sonra bunlar sa­ raydan çıktılar ve herkes onların peşine takıldı. Bunlar Mun i s’in evine gittiler, onu M u k t e d i r’in yanına götürdüler, sonra saraya getirdiler. M u n i s , birşey yapacak vaziyette de­ ğildi. Fakat herkes kendinden korkuyordu. M u k t e d i r onu çağırttı ve kendisiyle barışmasını rica etti. M u n i s ona güvenmediği için derhal buradan çıktı, Musul’a giderek asker topladı ve buradan Bağdat’a geldi. M u k t e d i r de asker top­ lamış olduğu için Bağdat’tan çıkarak M u n i s ile karşılaştı. Halife M u k t e d i r yenildi ve öldürüldü. Sonra başı bir mız1 «M uzaffer» olacak,

ö . R.

1 M unis, harem ağası olduğu için sakalsızdı. Maksat, onun sakal sahibi olması nasıl im kânsızsa, arkadaşlarının da onu bırakm alarının o kadar im kânsız olduğunu anlatm akdır. ö . R.


rağa saplandı ve teşhir edildi. Bu hâdise arapların 320 (m. 932) yılında vuku buldu. Harranlı Baş tabip S a b i t oğlu S i n a n onun devrinde yaşıyordu ve bir kimse onun izni olmadan, o tlar1 üzerinde ticaret yapamıyordu. Bu adamın birçok sözleri meşhurdur. Bir gün ona bir tabip geldi, yaşlı bir adamdı ve muhteşem bir elbise giyiyordu. Sinan onun dış görünüşüne bakarak izzetü ikramda bulundu. Sonra onunla bir takım meseleleri konuşmak istedi. Fakat ihtiyar adam, içi fazlaca altınla dolu bir kese çıkararak "emin ol ki„ dedi, “ismimi yazmağı dahi bilmem, ömrümde bir şey okumadım. Fakat evimde birçok yaşayan kimseler var ve bunlar benim kazancımla geçiniyorlar. Sizden ricam bunların ekmeğini kesmemektir,,. S i n a n güldü ve “peki,, dedi. “ Yalınız şu talimata riayet etmen icap eder: ciddi hiç bir hastalığı tedavi etme ve sakın bir damarı açma­ ğa teşebbüs etme. Sonra, ishal verici hiç bir ilâç verme,,. ihtiyar adam yemin ederek hiç bir vakit Oxymel'den daha kuvvetli bir ilâç vermeyeceğini temin etti, S i n a n da onun tabiplik etmesine müsaade etti. Başka bir gün yine tabiplik eden yakışıklı bir genç geldi ve S i n a n ona sordu : “tıbbı kimden öğrendiniz?„. Genç cevap verdi: “Babamdan,,. S i n a n tekrar sordu; '‘'‘Babanız kim ?,,. O da cevap verdi : “dün sizinle görüşen ihtiyar adam,,. S i n a n güldü ve ona şu sözleri söyledi: “ babana verdiğim talimata riayet şartı ile sen de git çalış,,. Halife K a h i r , S i n a n ' ı tazyik etti ve onu zorla putperestlikten ayırarak arapların dinine soktu. M u k t e d i r den sonra K a h i r bir yıl, altı ay hüküm sürdü. M u k t e d i r öldürülmüş olduğu için M u n i s , öldürülen hükümdarın oğlu E b ü l - A b b a s ' m tahta geçirilmesini asilza­ delere tavsiye etti. “Çünkü,,, dedi “böyle yaparsanız anasına, dul bıraktığı karısına, karısının kız kardeşine ve dadısına teselli verirsiniz. Zahmete uğramadan ellerindeki altınları meydana çıkartırsınız,, . Fakat eşraf bu tavsiyeyi kabul etmiyerek v e : “artık kadınlardan çektiklerimiz yeter, Zaten olanın hepsi, anası yüzünden oldu. Şim di de karısı vesairesi yüzünden de bir takım ıstıraplara uğramak istemiyoruz,, dediler. Bunun üzerine Muta1 İlâç için kullanılan, ö . R.


dıd’ın oğlu Muhammed’i getirdiler ve ona “K a h i r , , unvanını taktılar. Halife hükümran olmağa başladıktan sonra, M u k t e d i r i n anasını işkenceye uğrattı, bir bacağına ip bağlayarak astı ve içerlek (yahut, tehlikeli) yerlerine dayak atarak onu altınla­ rını meydana çıkarmağa mecbur etmek istedi. Bu kadın işken­ ce edildikten sonra nesi varsa hepsini ifşa etti ve daha başka birşeyi bulunmadığı anlaşıldı. Denildiğine göre M u k t e d i r ' in annesi, bu adama, sarayda mahpus olduğu zaman birçok iyilik­ ler yapmış, ona yiyecek, içecek kaçırmış, türlü türlü güzel şeyler göndermiş, hatta yanına cariyeler göndermeğe dahi muvaffak olmuştu. Bu kadın onu mahpus olduğu yerden çıkarı­ yor, bir yere gizliyor, o da buradan halifenin verdiği ziyafet­ leri görüyor, muganniyelerin seslerini işitiyordu. Bununla bera­ ber bu adam iktidar mevkiine geçer geçmez ona bu kadar çirkin bir şekilde mukabele etti. M u n i s ile arkadaşları hükümdarlardan nefret edegeldikerinden ve bunların eline düşmekten korkmakta olduklarından sarayın bütün kapı muhafızlarını kendi arkadaşlarından tayin ettiler. Erkek, kadın, saraya herkim girerse araştırılmasını iste­ diler ve böylece kendi hareketlerine dair hükümdara birşey bildirilmesine mâni oldular. Bunlar sarayı o kadar sıkı bir muhafaza altına almışlardı ki hizmetçiler içeriye süt götürdük­ leri zaman muhafızlar ellerini süt çanağının içine daldırıyor ve çanağın içini araştırıyorlardı!

Derken cenabı hak M u n i s’in askerleri ile sair eşrafın arasını açtı. Bunun üzerine bunlar çöle gittiler, K a h i r de bulundukları yeri bularak hepsini öldürdü ve böylece kendi saltanatına sahip oldu. K a h i r saraydaki bütün muganniye ve mugannileri, para mukabilinde satın alınan erkek, kadın bü­ tün köle ve cariyeleri kovdu ve bütün bunlar muganni ve muganniye oldukları için tacirlere mukavele yapılmadan satıldı. K a h i r , eşraf ve asilzadelerin çoğuna, öldüresiye dayak ata­ rak mallarını zaptetmiş olduğu için geride kalanlar bir kılıç darbesine uğramış gibi dağılmışlardı. Bunlar ihtiyar erkeklere ve kadınlara arapların kitaplarını öğretiyor, K a h i r’i muhafaza eden kölelere yalan rüyalardan bahsediyor ve şu yolda sözler söylüyorlardı: “Biz sîzlere dair fena rüyalar gördük. Siz dik­


katli davranın, kükümdarın sizi mahvetmesine karşı gelin,, . Falcılar ve müneccimler de aynı şekilde hareket ediyor ve türlü türlü fena haberler yayıyorlardı. Bu sayede K a h i r’in muhafızları günün birinde hükümdar tarafından öldürüle­ ceklerine inanmışlar, K a h i r’in fazlaca sarhoş olduğu bir gece onu zincirlemişler, iki gözüne sürme çekmişler ve vazife­ lerini bırakıp gitmişlerdi. Bu hadiseler arapların 322 ( m. 933 ) senesinde vuku buldu. Birkaç yıl sonra bu halife K a h i r , Ulu Camide dileniyor ve gözleri kör olduğu için bir diğer adam onu elinden tutuyordu. K a h i r’den sonra M u k t e d i r’in oğlu R â d ı ( ^ I j) 6 yıl, 10 ay hüküm sürdü. Eşraf onu hapishaneden çıkararak tahta oturttular. Denildiğine göre K a h i r’in gözlerine sürme çekilmesi onun emri ile olmuştu. Arapların 323 (m. 934) yılında Bağdat’ta Karh Jf ) nahiyesinde büyük bir yangın

koptu, birçok ticaret malları ile nice nice binalar yandı. R â d ı mallarını kaybeden tacirlere 3,000, evleri yanan kimselere 10.000 dinar verdi ve ev sahipleri evlerini yeniden yaptırdılar. Çok geçmeden aynı semtte bir yangın daha koptu ve aynı yıl Bağdat’ta kar yağdı. Yunanlıların 1249 (m. 938) yılında Roma kralı Const a n t i ne hasta düştüğünden ve öleceğini hissettiğinden damadı R o m a n u s ' u . çağırdı, tacı kendi elleri ile onun başına geçirdi ve krallığını ilân etti. Arapların 328 (M. 937) yılına müsadif aynı yılda Roma kralı, arap kralı R â d ı ya kıymetli taşlarla işlenmiş altın ve gümüş kaplarla sair eşyadan müteşekkil değerli hediyelerle, Roma dili ile ve arapça tercümesile birlikte altın yaldızı ile yazılmış mektubu taşıyan bir elçi gönderdi. Mektupta : “büyük Roma hükümdarları R o m a n u s , C o n s t a n t i n u s , I s t e p h a nusy ve C o n s t a n t i n u s'tan, yüksek muzaffer İslâm hüküm ­ darına selâm. Size karşı olan sarsılmaz muhabbetimizden ve zâti biraderanenize karşı duyduğumuz sevgiyi sağlamlamak arzusundan dolayı size hediyeler gönderiyor ve tarafınızdan kabul ile karşılanmasını umuyoruz,,. Mektup bu sözlerden başka halife R â d iy i sulha davet eden birçok uzun cümleleri ihtiva ediyordu. Arap hükümdarı hediyeleri kabul edip bun­ lara hediyelerle mukabele etmiş ve bir elçi ile birlikte gön­


derdiği mektupta şu sözleri söylemişti : “müminlerin emîri ve Allahın kulu E b ü l - A b b a s R a d ı 1den Roma diyarının hâkimleri R o m a n u s , C o n s t a n t i n u s , I s t e p h a n u s ve C o n s t a n t i n u s'a selâm. Ricanıza mebni, hediyelerinizi sevgi ile kabul ettik. Aramızdaki sulhu kuvvetlendirmek için biz de size hediyeler gönderiyor ve elçimiz vasıtası ile saygılarımızı sunuyoruz,,. R o m a n s’un kırallığı sırasında bulgar S i m y on İstanbul’a hücum etti ve Tarkı ile Makedonya’yı yaktı v e . tahrip etti. S i m y on Edirne’nin karşısında karargâh kurarak burasını da zaptetti. Bunun üzerine, Romanus müdahaneli sözlerle ve he­ diyelerle onu teskin etti. S i m y o n , kıral R o m a n u s ' u görerek aralarındaki sulhu büsbütün kuvvetlendirmek istediğini söyledi. Kıral da deniz üzerinde münasip bir yerde buluşmağı kabul etti. Bunlar da kayıklar içinde buluştular ve aralarındaki mu­ habbeti teyit ettiler. Romalılar böylece garp tarafından emin oldukları için yüzlerini şarka çevirdiler ve 1252 ( m. 941 ) yılında hareket ederek Kaphartutha’ya geldiler ve bütün memleketten ganimetler alarak geri döndüler. Arapların 329 ( m. 940 ) yılında arap halifesi R â d ı ' n m ıstırapları arttı ve bu yüzden devlet işleri ile meşgul ola­ mayacak hale geldi. Tabib, S a b i t oğlu S i n a n onu büyük bir hünerle tedavi etti isede halife kurtulamadı. Radı’nin haremağası olan bir Türk kölesi vardı ki adı Z i r a k idi. Hü­ kümdara ait her husus onun elinde idi. O da bu yıl hasta düştü ve öldü. Halife son derece kederlendi ve en kıymetli eski şaraptan 400 güğüm şarabın Dicleye dökülmesini emretti ve kısa bir zaman sonra kendisi de öldü. R â d ı ’den sanra Muktedir in oğlu Mütteki 3 yıl, 1 ay hüküm sürdü. Arapların 329 ( m. 940 ) yılında bu halifenin devleti ida­ reye başlaması ile Bağdat’ta gıda maddeleri son derece azaldı. Bir kor buğday 130 altın dinara satılıyordu ve insanlar ot ve yabani meyveler yiyorlardı. Daha sonra müthiş bir veba koptu. Bu veba o derece salgındı ki, insanlar namazları kılınmadan kü­ me küme gömülüyordu. Dicle nehri bu sırada taştı ve birçok evler ve hurmalıklar harap oldu. Yunanlıların 1253 ( m. 942 ) yılında Romahlar tekrar Kilikya’yı istilâ ettiler ve Hammuşh ülkesinden 15 bin esir götü­


rerek köyleri yaktılar ve geri döndüler. Bağdat’taki kıtlık şiddetlenmiş, bir kor buğday 210 altın dinara satılır olmuştu. Hattâ bir kor buğdayın fiatı yüksele yüksele 317 dinara var­ mış ve insanlar ölülerin etini yemişlerdi. Bu sırada Bağdat köprüsü yıkılmış ve birçok kimseler Dicle’de boğulmuşlardı. Bir yıl sonra Romalılar Maiperkat, Arzan ve Nisibise gelmiş­ ler, esirler almışlar, köyleri yakmışlar ve geri dönmüşlerdi. Arapların 331 ( m. 942 ) yılında Roma kıralı, arap halifesi M ü t t e k i ’ye bir elçi göndererek mendili, yani Edessa kilise­ sinde bulunan bez parçasını, yahut yüz örtüsünü istedi. Çünkü Mesih efendimiz bu mendil ile yüzünü silmiş ve yüzünün çiz­ gileri onun üzerinde iz bırakmıştı. M e s i h bu mendili kendi­ sini görmek isteyen Edessa kıralı A b h g a r h ’a göndermişti. Roma kıralı, bu mendil verildiği takdirde nezdinde bulunan arap esirlerinin birçoğunu serbest bırakacağını vadetmişti. M ü 11 e k i kendi dininin hükümlerine vâkıf olan fakihleri top­ ladı ve kanunlarının böyle birşeyi vermeği kabul edip etme­ diğini sordu. Bunlar da şu cevabı verdiler : “ Böyle bir mendil mübarek birşey ise de müslümanlar aç, çıplak ve muztarip ol­ duğu için bunu vermekte bir mahzur yoktur „ . Bu sırada adı T ü z ü n olan bir ordu kumandanı Bağ­ dat’ta büyük bir nüfuz sahibi oldu. Halife M ü t t e k i ondan korkarak zevcelerini ve kölelerini aldı, Calonicus’a gitti ve burada bir müddet ikamet etti. Bunun üzerine T ü z ü n ona bir haber göndererek, tahtından uzak kalması yüzünden ken­ disini muaheze etti ve niçin uzakta kaldığını sordu. T ü z ü n halifeye sadakat yeminini ifa ederek onu ayrıca okşadı, M ü t t e k i de kalktı ve Bağdat’a geldi. T ü z ü n halifenin de­ niz yolu ile geldiğini haber alarak askerlerini topladı ve hali­ feyi karşılamağa çıktı. Halife muvasalat edince T ü z ü n atın­ dan indi, halifenin ayaklan dibinde toprağı öptü ve halifenin önünde yaya olarak yürüdü. Fakat halife onun yaya gitmesine razı olmayarak atına binmesi için İsrar etti. Bunun üzerine esasen bir pusu hazırlamış olan T ü z ü n arkadaşlarına bir işaret verdi, onlar da halife ile muhafızlarını çevirdiler. Halife saraya girmeden önce ona karşı kılıçlar çekildi ve kendi is­ teği ile çekilmediği takdirde öldürüleceği bildirildi. Halife çok fena bir vaziyette olduğu için makamından çekildi ve


bunu alenen ilân etti. Bunun üzerine halifeyi saraya soktular ve burada hapsettiler. Sonra M ü k t e f ı nin oğlu A b d u l l a h ' ı getirerek tahta oturttular ve ona M ü s t e k f i unvanını verdi­ ler. Bunlar arapların 333 (m. 944) yılında vuku buldu. M ü t t e k î’den sonra M ü k t e f ı’nin oğlu M ü s te k f i bir yıl, dört ay hüküm sürdü. Onun tahta geçtiği yıl içinde Alanlar,Askalapîar (Islavlar), Lagzaya’lar (lazlar), Azerbaycan’a geldiler ve Barda ah adlı şehri zaptederek 20.000 kadar kişiyi öldürdükten sonra geri döndüler. Eşraf, halife M ü s t e k f i ' y e karşı yine hiyanet etmeği düşündüler. Halife birgün tahtının üzerinde oturuyorken eşraf her zamanki gibi içeri girdiler, yeri öptüler sonra halifenin elini öptüler ve ayakta durdular. Eşrafın sayıları tamam olunca en son gelenleri yeri öptü ve halifeye yaklaştı. Halife, onun elini öpmek için yaklaştığını sanarak ona doğru elini uzattı. Asilzade eli tutarak halifeyi kendine doğru çekti ve onu tahtının üzerinden kaldırarak yüz üstü yere yuvarladı. Bütün eşraf halifenin etrafına top­ landılar, onu yaya olarak saraydan çıkıp gitmeğe mecbur ettiler ve ordu kumandanı M u i z z -E d d e v l eni n konağına götürerek hapsettiler. Sonra M u k t e d i r i n oğlu F a d ı Vı getirdiler, tahta oturttular ve ona liM u t î „ (J*,.) adını verdiler. M u s t e k fi* den sonra M u k t e d i r d i n oğlu M u t î 29 yıl, 5 ay hüküm sürdü. Eşraf bu halifeyi tahta geçirdikten sonra M ü s t e k f i ' y ı onun huzuruna getirdiler, o da selefini selâm­ ladı, M ü s t e k f i ’de çekilmiş olduğunu söylediğinden sarayda hapsedildi. M u t î ' in tahta geçtiği yıl, yani arapların 334 (M. 945) yılında eşraftan ikisi kavga ettiler. Bunların biri Musul valisi Nasır -Eddevle, diğeri ise halife M u t î ' i tahta getiren Muizz-Ede^vle idi. N a s ı r geldi, Bağdad’ın şark kısmını zaptetti. Şehrin ga^rp kısmı da M u i z z ' m elinde idi. M u i z z daha fazla kuvvetli olduğu için nehri geçerek şark tarafına ilerledi ve N a s ı r , Musul istikametinde kaçtı. Bu kısmın halkı Muizz’in kılıcından korktuğu için erkek, kadın hep birden Musul yolunu tuttular ve birçoklan susuzluk ve yorgunluktan yolda öldüler. Bilhassa yaya olarak seyehata alışık olmayan kadınlar çok kayıplar verdiler. Yol üzerinde, mükellef elbiseler giyen vali kızlarının yerlerde serili oldukları göze çarpıyordu. Bunlardan biri elindeki çantasını göstererek “ içinde 400 dinar var. AlınAbul-Farac Tarihi,

F. 11


da bir içim su verin „ diye bağırıyordu. Fakat bir kimse de ona bakmadı, hiç bir kimse de keseyi almak için dönmedi ve herkes kendi canını kurtarmak için kaçmağ’a baktı ve bu kaçış esnasında 10.039 can telef oldu. M u i z z bu hadiselerden ha­ ber alınca sulh ilân etti, muhacirlere su gönderdi ve bun­ ları geri çevirdi. Anlatıldığına göre Babil halkı bugün gör­ dükleri felâketin bir eşine hiç bir vakit rastlamamışlardı. Denildiğine göre bu sırada Bağdat’ta bir falcı varmış ve bu adam vecd (cezbe?) içinde ileriden haber verirmiş. Netekim bu hadisenin vukuundan evvel Bağdat çarşılarında dolaşırken: “ey Bağdat çocukları, kadınlarınıza yalın ayak gezmeği öğretin ve kendinizi sefalet ve yoksulluğa alıştırın. Çünkü felâket yakındır „ dermiş. Netekim dediği gibi de oldu. Aynı yıl Bağdat’ta müthiş bir kıtlık oldu ve bir kor buğday 400 altın dinara satıldı. Bağdat \ölçüsüne göre 1.000 kilo hurma 60 altına satılmıştı. Evler, bağlar ve bahçeler et parçalan ve ekmek somunları mukabilinde satılmıştı. İnsanlar atların ve merkeplerin tezeklerinde kalan arpa tanelerini top­ layıp yemekte idiler. Nice nice kadınlar çocuklarını fırınlara atarak etlerini yedikleri için yakalanıp öldürülmüşlerdi. Birçok insanlar kıtlık esnasında ölmüşler ve cesetlerini gömecek kimse bulunmadığı için, köpekler tarafından parçalanmıştı.

Bin iki yüz altmış (m. 949) ve arapların 337 (m. 948)yıhnda Romalılar arap ülkelerine saldırdılar. Emese ve Halep emiri S e y f - ü d - d e v l e bunlarla dövüştü ve araplar kırıldılar. Roma­ hlar Germanik'i yani Maraş’ı aldılar. Sonra Tarsus’a geldiler, öldürdüler, yağma ettiler ve geri döndüler. Arapların 339 (m. 950) yılında Seyf -Eddevle kısmen atlı, kısmen piyade 30.000 asker topladı ve Roma diyarını istilâ edeıek büyük ganimetler ele geçirdi. Arap komandanı geri dönerken Romalılar onu takip ettiler ve ona karşı müstahkem mevkilerinin kapılarını kapayarak bütün arap askerlerini öldürdüler, esir ettiler ve ganimeti geri aldılar. S e y f - ü d d e v l e birkaç adamı ile birlikte kaçmağa imkân buldu ise de batün askerlerini, atlarını, katırlarını, hâzinesini ve mallarını kaybetti. Bu yıl içinde Mekke camiinde bulunan ve Mekkeyi ziya­ ret edenlerce mübarek sayılan H a cer -i E s v e d (siyah taş)


23 yıllık bir ayrılıktan sonra yerine getirildi. Bu taşı, K a r ­ nı a t î l e r , yani cenuptaki haydutlar alıp götürmüşler ve onu 50.000 altın mukabilinde iade etmişlerdi. Fakat iade edilen taş iki parça olmuştu ve onun için bu iki parça, gümüşten halka­ larla bitiştirildi, bu gün de hâlâ öyledir. Bu sıra, son derece bolluk sırası idi ve 20 kilo ekmek Bağdat’da bir zuze ye satı­ lıyordu. Yunanlıların bin iki yüz altmış (?) sekiz (m. 957) ve arapların 345 (m. 956) yılında Romalılar deniz yolu ile Tarsus’a giderek birçok köyleri yaktılar ve araplardan 1.800 muharibi öldürüp geri döndüler. Kısa bir zaman sonra Seyf-Eddevle bir ordu topladı, Roma diyarını istilâ etti, esirler aldı ve birçok yerleri yaktığı gibi, birçoklarını da öldürdü. Seyf-Eddevle, Kilikya’nın bir şehri olan Adana’ya gelerek burada birkaç gün kaldı ve Tarsus emirini takviye ve teşvik ederek Romalılardan korkma­ masını söyledikten sonra buradan ayrıiıp Halep’e geldi. Roma­ lılar da başka bir yoldan onun peşine düşerek Maiperkat’a geldi­ ler. Bura halkını yağma edip esir ettiler ve köyleri yakıp gittiler. Arapların 346 (m. 957) yılında yığın yığın çekirgeler geldi ve mahsulü mahvetti. Veba da tahribat yapıyordu yani ihtinak illeti yayılmıştı. Bu veba o kadar şiddetli idi ki bir hırsız Bağdat zenginlerinden birinin duvarında bir delik açmağa uğraşırken deliğin içinde öldü. Hakimin huzuruna gitmek için koyu renkli elbiselerini giyen bir genç, bir ayağına ayakkabısını geçirdikten sonra diğer ayakkabısını giymeden öldü. Kışın şiddetli yağmur yağdı ve Büyük Denizin ( Basra körfezinin ? ) suları çekildi ve 300 arşın kadar alçaldı. Bu yüzden evvelce görünmeyen bir çok kayalar ve adalar meydana çıktı. Bir yıl sonra müthiş bir zelzele oldu, bir çok nahiyeler yıkıldı ve birçok kimseler Deylem ve Kaşhan dağlarının çökmesi yüzünden bo­ ğularak öldüler. Romahlar, Âmid, Arzan ve Maiperkat’a kadar geldiler, bir çok kaleleri zaptettiler ve 1.500 kişiyi öldürdüler. Birkaç gün sonra Romahlar Halep tarafına doğru yürüdüler ve S e y f - ü d - d e v l e bunlarla Daluk’ta harbe tutuştu. Roma­ hlar galip gelerek S e y f - ü d - d e v l e ' nin akraba ve taalliikatını da esir ettikten başka arap piyadesinden birçoklarını öl­ dürdüler ve bunların pek azı kaçabildiler. Romalılar Samosata’yıda zaptetmişler ve burasını yakmışlardı.


Arapların 347 fM. 958J yılında Musul emiri Nasır -Eddevle Bağdadt’a vergi göndermediğinden dolayı Bağdad or­ dusu kumandanı emir M u i z z - ü d - d e v l e ona karşı hareket etti. N a s ı r , Nisibis’e kaçtığı için M u i z z - ü d - d e v l e onu ta­ kip etti. Bunun üzerine N a s ı r , Maiperkat’a kaçtı, fakat bura­ da da tutunamayarak Halep’e gitti ve kardeşi H a i f - ü d - d e vl e ’y e 1 iltica etti. S e y f - ü d - d e v l e kardeşini son derece mu­ habbetle karşıladı, ona karşı o derece tevazu gösterdi ki Nasır’ın ayakkaplarını kendi eli ile çıkardı. Arapların 348 ( m. 959 ) yılında Romalılar Nasır-üd-devle ’nin oğlu Muhammed ile bazı kölelerini Halep mıntakasında esir aldıkları gibi ordu kumandanı Ebül-Heytem’i ve kölelerini Kaphartutha şehrinde esir aldılar. Romalılar sonra Tarsus’a geldiler ve birçoklarını öldürüp esir aldıktan sonra Haronia kalesini zaptettiler, içindekileri öldürdüler, kadınları ve çocuk­ ları esir ederek kaleyi yıktılar. Yunanlıların 1272 ( m. 961 ) yılında kıral Constantine öldü ve oğlu R o m a n u s kıral oldu. Bu kıral senatoya ve asilzadelere büyük saygı gösteriyor ve her insana karşı civan­ mertçe hareket ediyordu. Bu kıral aynı yıl içinde ordu kuman­ danı Izuanni ( Joannes ) - k i Ş k u m u ş h k i n ( Zimiscen adi ile de maruftur-i ve Nicephorus Domasticus’u arap ülkelerine gönderdi. Bunlar yola çıkarak Âmid’e kadar geldiler, burada 100 kadar muharibi öldürdüler, 30 kadar esir aldılar, sonra mahsulü yaktılar ve geri döndüler. Bunun üzerine Halep emiri S e y f - E d d e v l e 30.000 adam topladı ve Karşhena'ya kadar ilerleyerek büyük ganimetler aldı. Geri dönmek istediği zaman Romalılar müstahkem mevkilerinin kapılarını kapadılar, o da ancak kölelerinden 300 kişi ile kaçabildi. Romalılar bunların gerisini öldürdüler, esir aldılar ve ganimeti geri aldılar. Romalılar bu H a m d a n oğlu S e y f - E d - d e v l e’nin atlarını, silahlarını ve hazinelerinide ele geçirdiler. Busırada şöhret kazanan adamlardan öldürülenler arasında N a m u s oğlu H a m i d, M u s a S a y a h an, Kadı E b û Hüseyin bulu­ nuyordu. Bu yılda Musul’da yığın yığın çekirge göründü, bu yüzden yiyecek darlığı oldu ve bir kor buğday 2.200 z u z eve 1 Metin böyledîr.

ö . R.


ve bir kor arpa 800 z u z e ye satıldı. Birçok insanlar Suriye ve Bağdat’a, hıristiyanlar da sahil şehirlerine kaçtılar. Aynı yıl Trablus’ta şehit M a r B e h n a m m şerefli adına mukaddes bir kilise kuruldu. Arapların 349 (M. 960) yılında Mekke’ye ibadet için giden Mısırlılar geri döndükleri sırada uzun bir zamandan beri yatağı kuru olan bir ırmağın içinde karargâh kurdular. Geceleyin uyudukları sırada bir sel koptu, hepsini büyük de­ nize sürükledi ve hepsi mahvoldular. Aynı yıl şarktaki Türklerden iki yüzbin çadır ( yani aile) halkı müslüman oldular ve arapların dinine girdiler. Arapların 350 (M. 961) yılında araplardan büyük bir ordu Antakya’dan Tarsus’a gitti ve Romalıların kurmuş oldukları pusuya düştü. Romalılar bunların bir kısmını öldürdüler ve birçoğunu esir olarak götürdüler. Araplar çok fena kızmışlardı. S e y f - E d - d e v l e *nin bir kölesi olan Ne c a Maiperkat tarafından Roma di­ yarını istilâ ederek birçok ganimet ve '2.000 esir al dı ; bunların 500 üne, zincirler vurarak birlikte götürdü. Yunanlıların 1271 (M. 963) ve Arapların 35 1 (M. 962) yı­ lında Nicephorus Domasticus 160.000 atlı ile Kilikya’ya geldi. Anazarba1’ya karşı çadırlarını kurdu ve buraya karşı şiddetli muharebe açtı. Şehrin içindeki Araplar yardım gelmesinden ümidi keserek canlarına ve mallarına dokunulmıyacağına dair söz verildiği takdirde kaleyi teslim edeceklerini bildirdiler ve böylece hareket ettiler. Çünki dağ tarafında bulunan düşmanın surları yıkmak üzere olduğunu görmüşlerdi. Nicephorus onlara istedikleri sözü verdi, Araplar da kalenin kapılarını açtılar. Nicephorus içeri girince kalenin kılıçla alınmasına remak kaldı­ ğını görerek verdiği söz yüzünden pişman oldu ve bütün halkın camide toplanmasını emrederek, camiye girmeyin kim­ selerin kanından mesul olmıyacağını bildirdi. Ertesi sabah Nicephorus ile beraber olan piyadeler şehre girdiler ve sokaklarda veya evler içinde buldukları erkekleri, kadınları ve çocukları öldürdüler. N i c e p h o r u s şehirdeki si­ lâhları topladı ve burada 40.000 tarpanse, yani zırhtan elbiseler buldu. Bundan başka birçok kılıçlar ve yaylar da ele geçti. 1 Ayn Zarba (<>j)

Ebul-fida 103,

Ö . R.


Romalılar burada 40.000 hurma ağacını kestiler. Sonra Nicephorus camide toplanan halkın istedikleri yerlere gidebilecekle­ rini bildirdi ve akşama kadar şehirde kalanların öldürülecek­ lerini ilân etti. Ahali biribirini çiğniyeıek kaçmağa başladı. Çiğnenen erkek, kadm ve çocuklardan birçok kimseler öldükleri gibi, birçoklan da yol üzerinde öldüler ve geride kalanlar da ne­ reye gideceklerini kestiremediler. Bunun üzerine N i c e p h o r us camiyi tahribetti, şehrin iki surunu ve büyük binaları yıktı, Kilikya’da 22 gün kaldı ve 44 kaleyi kısmen kılıçla, kısmen teslim olmak sureti ile zaptetti. Denildiğine göre ahalisine dokunulmayacağına dair söz verilmesi ve kalenin teslim olması üzerine bazı ermeniler ihtiraslarına kapılarak, şehirden çıkıp giden arap kadınlarına tecavüz ettiler. Karılarını kıskanan araplar da kılıçlarına sa­ rıldılar. Bu yüzden N i c e p h o r u s D o m a s t i c u s kılıçlarını çeken araplara kızdı ve 400 erkek ile bir o kadar kadını öl­ dürdü. Bu sırada Erbain Orucu ( 40 günlük oruç ) mevsimi hulûl ettiği için oruç mevsimi geçtikten sonra geri dönmek niyeti ile N i c e p h o r u s ile arkadaşları Kayseri’ye gittiler. Bunun üze­ rine Tarsus’taki Arap kumandanı 4.000 kişi topladı, Romalılara karşı yürüdü, fakat kendisi de, Tarsus kumandanı olan kardeşi R e b a b o ğ l u ’ da, askerler de yenildiler ve öldürüldüler. Ro­ malılar Kilikya’yı tekrar istilâ ederek Sis Kalesini zaptettiler. Buraya muhafızlar ve askerî kuvvetler koyarak Halep’e karşı yürüdüler. Seyf-üd-devle bunlara karşı gelerek muharebe etti ise de yenildi ve bütün H a m d a n oğullan maktul düktüler. Seyfii d-d e v i e’nin kendisi ise birkaç adamla birlikte kaçtı ve ca­ nını kurtardı. N i c e p h o r u s D o m a s t i c u s , şehir surunun ha­ ricinde olan sarayını ele geçirdi ve buradan 390 talen gümüş aldıktan başka 2.400 katır ve sayısız zırh ve silâh aldı. N i c e ­ p h o r u s sarayı yakarak şehre karşı yürüdü, şehrin surunda bir rahne açtı, Romalılar içeri girerek bitap düşünceye kadar insan kanı döktüler. Bunlar burada 2.000 Roma esiri bularak hepsini serbest bıraktılar ve 10.000 erkek ve kızı esir aldıktan başka taşıyabildikleri kadar ganimet de aldılar ve geride kalanı yaktılar. Bunlar zeytin yağı ile dolu birçok depolar buldular ve yağlar yüzüp akıncaya kadar üzerine su doldurdular. Böylece


yağlar boşu boşuna akıp gitti. Bunlar buradaki bütün camileri silip süpürdüler. Romalılar burada 9 gün kalarak herşeyi tahrip ettirmişlerdi. Romahlar ilerlemek istedikleri sırada N i c e p h o r u s ile beraber olan kıral R o m a n u s’un kızkardeşinin oğlu itiraz etti ve “kaleyi fethetmedikçe ilerlemiyelim„ dedi. Ona mukavemet edemiyen N i c e p h o r u s şu cevabı verdi “kale, önünde duruyor. Git de zapt et„. Kiralın hemşirezadesi suru yıkmak için ilerleyince kalenin içindekiler üzerine taşlar attılar, o da yüzünü çevirerek kaçmak istedi. Kalenin içindekiler de kapıyı açarak D e y l e m ­ l i l e r d e n B a ş a namında bir adamı dışarı saldılar, o da kiralın hemşirezadesini takibederek omuzlarının arasına bir jııızrak attı, bu mızrak onun göğsünden çıktı ve ölü olarak onu yere serdi. Onunla beraber olanlar cesedini alıp N i c e ­ p h o r u s ' a götürdüler. O d a bu adamın intikamını almak için elinde esir bulunan 1.200 arabın kafalarını kesti ve buradan Roma diyarına döndü. Halep köyleri tahribattan kurtuldu ise de köylülere, “araziyi, ekmeği ihmal etmeyiniz, çünkü bu toprak bizim oldu ve biz kısa bir zaman sonra geri döneceğiz,, dediler. Bu sırada piyade asker olan 1.000 Ermeni, Edessa havalisini istilâ ettiler ve 1.000 koyun, 500 öküz, araplardan 10 adam yakalıyarak geri döndüler. Bu sırada Romalılar araplara karşı üstün geldikleri için esirler ve ganimetler alıyor, Ermenistan’ın içlerine kadar ilerliyor ve geri dönüyorlardı. Ermeniler Hıristiyan oldukları için Arapların kendilerinden intikam almalarından korkarak Roma hududuna kaçtılar, Romalılar onlara Kapadokya’daki Sebastia’yı verdiler ve bunlar burada yerleşerek çoğaldılar. Bundan başka bunlar Araplardan alınan Kilikya kalelerine gönderilmişlerdi. Romalıların yaptıkları bütün muharebelere Ermeni piyadeler iştirak ediyor ve onlara çok büyük yardımlar yapıyorlardı. N i c e p h o r u s ile Roma orduları Halep’ten geri dönünce Simandu’ya vardıkları zaman kıral R o m a n u s ’un ölümünden haber aldılar. Bütün asilzadeler S h u m u ş h k i n gibi düşünerek N i c e p h o r u s Domasticus’u, Yunanlıların 1275 ( M. 964) yılında kıral ilân ettiler ve Şhumuşhkin Domasticus’u araplaria dövüş­ meğe memur ettiler. Nicephorus da İstanbul’a döndü ve taht


üzerine yerleşti. Ş h u m u ş h k i n D o m a s t i cu s ise M opsue s t i a'ya. karşı yürüdü ve ona karşı 7 gün karargâh kurdu. Kendisi şehrin surunda 60 tan fazla rahne açtığı halde şehre giremedi. Onun için bu şehrin etrafını ve Adana ile Tarsus havalisini tutuşturarak tahribetti. Romalılar çöl çocuklarına yardım etmek üzere Tarsus’tan gelen 5.000 kişiyi yakalıyarak hepsini öldürdüler ve geri döndüler. Kilikya’da büyük bir kıtlık kopmuş ve Arapların çoğu bura­ sını terkederek Şam’a kaçmışlardı. Halep, Harran veEdesse’de de şiddetli kıtlıklar olmuştu. Bir yıl sonra da Domasticus Kilikya’ya tekrar geldi ve 3 ay açık çölde kaldı ise de şehri zaptedemiyerek vergi tarh etmekle k a ld ı; askerleri içinde hastalık ve veba salgını başladığı için geri dönmeğe mecbur olmuştu. Yunanlıların 1276 ( M. 965) ve Arapların 354 yılında kıral Nicephorus İstanbul’dan çıkarak Kapadokya’daki Kayseri’ye kadar geldi. Tarsus çocukları ile çöl evlâtları ona bir mektup gönderekek tabiiyetine girmek istediklerini ve kendilerini idare edecek birini göndermesini istediler. O da şu cevabı verdi: „siz Araplardan yardım görmek hususunda ümidi kesmiş, kıtlık yüzünden ölü köpek etlerini yemiş, veba yüzünden kökü kırılacak hale gelmiş olduğunuz için bana isyan edebilecek derecede kuvvetleninceye kadar benim tabiiyetime girmek istiyorsunuz. Benden göreceğiniz bir mukabele varsa, kılıçtan ibarettir,,. N i c e ­ p h o r u s mektubu, gönderilen elçinin başı üzerinde yaktı, elçinin sakalını tıraş ettirdi ve kovdu. Denildiğine göre her gün Tarsus’da ölü cesetlerini ihtiva eden 300 tabutun geçtiği görülüyordu. Bunun üzerine Kıral Nicephorus asker toplıyarak ekilmiyen toprak üzerine karargâh kurdu ve burasını bu yılın Re­ cep ayının 13 üne müsadif cumartesi günü zaptederek, birçok kanlar döktü. Sonra erkek, kadın ve çocuk olmak üzere 200.000 esir aldı ve bunları Roma diyarına gönderdi. Sonra Tarsus’a karşı çadırlarını kurdu. Bura halkı ağhyarak, inliyerek öldürülmemelerini rica ettiler ve kapılarını açmağa hazır olduklarını bildirdiler. Nicephorus bu halden mütessir olarak canlara ve mallara dokunmıyacağına dair söz verdi ve şehrin içine girince Arap asilzadelerine saygı göstererek kendi sofra­ sına davet etti; sonra istedikleri kadar mal ve silâh alarak


Antakya’ya gönderdi. Antakya’ya gitmek istemeyip diğer arap şehirlerine gitmek istiyenleri de aynı şekilde gönderdi. Bunları muhafaza için eşraftan 3 kişiyi memur etti ve bir kimsenin bunlara dokunmasına müsaade etmedi. Araplara dokunmağa cüret eden Ermenilerin elleri ve burunları kesilmiş, üstelik ağır dayak cezasına çarpılmışlardı. N i c e p h o r u s her tarafa elçiler göndererek arapların her istedikleri yere emniyet içinde var­ malarını temin etti. Bu kıral, Tarsus camisini kendi atları için ahır yaptı, sonra eşraftan birini 5.000 atlı ile birlikte burada yerleştirdi ve ekilmiyen arazi üzerine de eşraftan bir diğerini tâyin etti. Tarsus tekrar inşa edilmiş ve son derece mâmur bir şehir olmuştu. Şehir o kadar bolluk içinde yüzüyordu ki 12 kilo ekmek bir zuze'ye satılıyordu. Şehir halkının birçoğu geri dönmüşler, Hıristiyan olmuşlar, diğerleri kendi dinleri üzre kaldılarsa da çocukları vaftiz edilmişlerdi. Bir yıl sonra kıral Nicephorus, Amid’e karşı hareket etti ise de zaptedemedi. Bunun üzerine Antiakh (?)’a gitti ve ■günlerce harb etti. Fakat onun da zaptına muvaffak olamadı, bu yüzden etraftaki köyleri ve bahçeleri harab ederek geri döndü. Bir yıl sonra Halep emîri S e y f - E d d e v l e Samara’da öldü. Bağdat emiri M u i z z - E d d e v l e diyareden öldü ve oğlu î zzEd - d e v l e yerine geçti. Arapların 356 ( m. 966 ) yılında Musul emiri N a s ı r- E dd e v l e yatağında uyumakta olduğu sırada oğlu E b û T a g l i b onu yakaladı, uzaklarştırdı ve Kavashi kalesinde hapsetti. Nasırın birkaç kere kovmuş olduğu Kürt S a n i h ile bir haremağasını onu muhafazaya memur etmiş v e N a s ı r - E d d e v l e ' nin hariçte olan bitenden hiçbir haber almaması için talimat vermişti. Bu yüzden N a s ı r - E d d e v l e oğulları ve kendisini hapseden büyük oğlu hakkında haberler sordukça bunlar “ye­ mek ister misin ? İçmek ister misin? „ derler ve bundan başka bir şey istememesini söylerlerdi. Denildiğine göre, bunlar onu köprü üzerinden geçiriyorken, yerinden kalkmış, Dicle’ye bakmış “beni boğacak mısınız?„ diye sormuş, onlar da “hayır, seni KavaşhV ye götüreceğiz? „ demişlerdi. Buna karşı da “Ben oğlu­ mu hapsetmeği aklımdan geçiriyordum, o benden evvel davran­ dı,, demişti. E b û T a g l i b babasının Bağdat’a gönderdiği ver­ giyi tediye ediyordu. Bağdat emîri İ z z - E d d e v l e bunu ka­


bul etti. Halep ve Emesa emîri S ey f -E d - d e v l e ’nin yerine de oğlu E bû -A d - m a a l i 1 geçti. Yunanlıların 1279 (m. 968) ve Arapların 357 (m. 967) yılında Horasan’dan gelen birkaç kişi Antakya’dan çıkan 3.000 Arap ile birlikte hareket ederek Kapadokya’yı istilâ ettiler. Bunlara karşı 40.000 Romalı harb ettiler, Horasanlıları ve Antakyalıları öldürdüler ve içlerinden birçok esirler aldılar. Daha sonra Antakya’daki Araplar Halkidonyalıların patriğini öldür­ düler ve Antakya kiliselerinin birçoğunu tahribettiler. Romalı’lar Serug’a da gittiler 300 Arap esiri ile birçok davarları alıp git­ tiler. Aynı yıl N a s ı r - E d - d e v l e Kava^hi hapishanesinde öldü ve Musul’un mukabilindeki Nedamet dağına (Yunus Nebi?) getirildi ve gömüldü. Bütün çocukları tabutunun önünde yalın ayak yürü­ düler. Bu senenin içinde E b ü ' l - a l â S ü l e y m a n b. V a h a p b. S u f y a n , ki Bağdat Hıristiyanlarından ve ulemasından idi, bir sarrafın nezdinde 350.000 zuze buldu. Bundan başka bu adamın evinde 12.000 şarap testisi vardı. Bu adamdan 140.000 zuze alındı ve gerisi kendine bırakıldı. Aynı yıl Antakya’daki Horasanlılarla Antakyah Araplar arasında ayrılıklar oldu, Romahlar geldiler ve Antakya’dan erkek, kadın, genç erkek ve kız olmak üzere 12.000 esir alıp gittiler. Bir yıl sonra, yani Yunanlıların 1280 (m. 969) yılında Romalılar Kaphartutha’ya geldiler, 800 kişi ile birçok ganimet alıp gittiler. Sonra Emesa’ya karşı yürüdülerse de onun, aha­ lisi tarafından boşaltılmış olduğunu gördüler ve şehri tutuştu­ rup gittiler. Bu yıl içinde Bağdat yiyecek sıkıntısı çekti ve bir kor buğday 90 altın dinara satıldı. Musul havalisinde de birçok çekirgeler görüldü. Kısa bir zaman sonra Roma kıralı Nice­ phorus geldi ve Antakya’ya karşı çadırlarını kurdu; sonra bu­ radan Trablus’a gitti ve şehrin dışındaki bütün binaları yaktı ve kuvvetli Gaza Kalesine kadar giderek bu kaleyi ele geçirdi ve içinden büyük miktarda eşya aldı. Sonra Emesa ve Halep’e karşı hareket edederek buralarda 2 av kaldı, esirler aldı, yağ­ ma etti ve ona mukavemet edecek bir kimse çıkmadı. Onun yanındaki esirlerin 100.000 erkek ve kadın gençlerden müte­ 1 Ebiil M eali: S a’ad-iid-devle

S. 108,2

ö . R.


şekkil olduğu görülmüştü. Çünkü ihtiyar kadınları ve ihtiyar erkekleri esir olarak almıyordu. Bunların bir kısmını öldürmüş, bir kısmını sağ bırakmıştı. Romalılır arasında veba salgını kopmamış olsa idi Halep’i de, Antakya’yı da zaptedecektı. Onun hedefi Kudüs idi, fakat buraya gidemedi. Çünkü asker­ leri adam öldürmek yüzünden yıpranmışlardı. Sonra aldıkları ganimetin müthiş yükü onları hareketten alıkoyuyordu, Yunanlıların 1281 (m. 970) ve Arapların 359 yılında Ro­ malılar Antakya civarındaki Luka Kalesinin Hıristiyanları ile gizli tertibat yaptılar. Bu tertibata göre bunlar Antakya’ya giderek Roma istilâsından korkmak dolayısı ile kaçıp geldik­ lerini söyliyecekler, Roma ordusu gelinceye kadar Antakya da ikamet edecekler ve Romalıların şehri fethetmelerine içeriden yardım edeceklerdi. Hıristiyanlar böylece hareket ettiler, 2 ay sonra da kıral Nicephorus’un kardeşi 40.000 Roma askeri ile geldi ve Antakya’yı kuşattı. Luka Kalesi ahalisi bunlara dağ tarafından yardım ettiler; Romalılar da Antakya’ya girdiler ve şehri zabtettiler. Romalılar burada en geniş ölçüde kan dök­ tükten sonra ihtiyar erkekleri ve ihtiyar kadınları bir tarafa ayırdılar ve henüz yetişmemiş olanlara “istediğiniz yere gidiniz„ dediler. Sonra yetişkin erkekleri ve kadınları ve genç erkekleri ayırdılar ve 20.000’e varan bunları Roma diyarına gönderdiler. Bunlar Halep’e de 10.000 atlı gönderdiler ve Halepliler her yıl muayyen bir vergi vermeği kabul ettiler. Romalılar bunlardan 8 kişiyi rehine olarak alıp geri döndüler. Bu sırada muharebede büyük muvaffakiyetler kazanan, Kilikya şehirleri ile Antakya ve Suriye’ye hükümran olan kıral Nicephorus bütün Arap âleminin ( yahut İslâm âleminin) son derece korktuğu bir şahsiyet olmuştu. Kıral bu yüzden gurur­ lanmış, küstahça hareket etmeğe başlamış ve Kıral R o m a n us un zevcesi T h e o p h a n a ile, arzusu hilâfına, evlenmişti. Fakat Nicephor bu kadarla kalmıyarak kırallığın kendi neslinde kal­ masını temin için kıraliçenin iki erkek oğlu B a s i l ve Const a n t i r i i kısırlaştırmak istedi. T h e o p h a n a onun maksadını anlıyarak oğulları hesabına son derece müteessir oldu ve, D o m a s t i c u s Ş h u m u ş h k i n ile gizli bir andlaşma yaparak paskalya gecesi onu ve birçok kuvvetli adamları kadın kıya­ feti içinde saray kilisesine aldı ve N i c e p h o r u s’a, akraba­


sından birkaç kadını, Kilisede kalmak ve geceyi orada konu­ şarak geçirmek üzere davet ettiğini söyledi. N i c e p h o r u s’un uykuya derinden derine dalması üzerine Şhumuşhkin’i ve adam­ larını onun yanma soktu, bunlar da onu uyurken öldürdükleri gibi, saray kapılarını muhafaza edenlerden 70 ten fazla kişiyi de öldürdüler. Nicephorus’un katline ait sebebi, muteber kitap­ lardan keşfetmiş bulunuyoruz. Mar Michael, Malatyalı îgnatius’a istinadederek şu sebebi anlatır: Kıraliçe, evlilik hayatına sada­ katsizliği dolayısı ile kocasını öldürmüştür. Kraliçenin bu hare­ keti bir bahaneden ibaret değildi, çünki N i c e p h o r u s ' u n katlinden sonra hiçbir erkekle evlenmedi ve Nicephorus’tan sonra hüküm süren Ş h u m u ş h k i n ile yahut başka bir şahısla alâkalanmadı. Arapların 360 (İVİ. 970) yılında, geceleyin öldürülen iki arap Musul’daki Michael Nasturi manastırına yakın olan caminin çinde bulundular. N a s ı r- E d -d e v l e' nin oğlu E b û T a g l i b de M usul Hıristiyanlarını 120 bin zuze tediyesine mahkûm etti. Arapların 362 (m. 972) yılında D o m a s t i c u s bir Roma ordusu ile Nisibis şehrini istilâ etti ve birçok insanları öldürdü. Kendisi burada 22 gün kalarak esirler aldı, yağma etti ve memleketi tahribetti. Sonra Âm id’e karşı yürüdü, buradaki ordu kumandanı olan H a z a r m o r d Musul valisi E b û T agl i b' e haber göndererek yardım istedi. O da kardeşinin ku­ mandası altında büyük bir ordu gönderdi. Bunlar Romalılarla muharebe ettiler, Araplar galip gelerek Domasticus’u yakala­ dılar ve onu esir olarak Musul’a gönderdiler; Romahlar da kaçtılar. E b û T a g l i b , D o m a s t i c us'a son derece nezaket gösterdi ve bu sayede Romalılarla dostluğunu kuvvetlendirmek istedi. Domasticus burada bulunduğu sırada zehirli bir çıban yüzünden hastalandı ve öldü. Aynı yıl Bağdat halkı Nisibis’in uğradığı yağma ve dökülen kanlardan haber alarak son de­ rece kızdılar ve halife M u t i e karşı büyük bir isyan çıkardılar. Halk, Halifenin Araplar hesabına döğüşmekten çekindiğini soyliyerek onunla istihza ediyor, sarayına ve bendelerine oklar atıyorlardı. Tanınmış adamların biri Kûfe’de bulunan emî İzz-Ed-devle'ye giderek Romalılara karşı bir ordu göndermesini istedi.


Arapların 363 (M. 973) yılında halife M a t î felce uğradı, dili ağırlaştı ve kımıldayamıyacak hale geldi. Bunun üzerine Bağdat eşrafından S e b ü k t e k i n adını taşıyan biri Halifeyi saltanatı terke zorladı ve makamına T â l (/olU) adı verilen oğ­ lunu getirdi. Aynı yıl içinde Harran’lı müşrik S i n a n b. S a b i t oğlu tabip S a b i t vefat etti. Bu adam Arapların ‘290 mcı (M. 902) yılından kendi hayatının sonuna kadar tarihini tesbit eden meşhur bir Kronolojik tarih yazdı. Bu büyük adam, bu eseri yazmamış olsa idi Arab hükümdarlarının birçok harekâtı unutu­ lacak ve kaybolacaktı. Bu müellif onların hâtıralarını korudu ve o zamandan bu zamana kadar zuhur eden yazıcılar bıı ta­ rihten istifade ettiler. M u t i ’den sonra T â l , 17 yıl, 9 ay hüküm sürdü. Bu ha­ life, hilâfete geçtikten sonra kendisini tahta geçiren S eh ü kt e k i n ' m mevkiini yükseltti ve ona N a s ı r - E d- d e v l e un­ vanını verdi. Bu sırada sünni Araplar ile Türkler S e b ü k t e k i n ' in tarafını, ş i î Araplar ve Deylemliler İ z z - E d - d e v l e ' nin tara­ fını tuttukları için halk arasında mücadeleler başladı. Bu yüz­ den birçok kimselerin kanı döküldü ve çok büyük saraylar ele düştü. Arapların 364 (M. 974), Yunanlıların 1286 (M. 945) yılın­ da î z v a n n i (Joannes) ki Roma kralı Şhumuşhkin’dir, hareket ederek Emesa ve Ba’lebek’i zaptetti, sonra Şam’a gitmek isteyince Suriye’nin Arap asillerinden Zaiath (Zevvath) 1 oğla, Şam valisi A l p e t h g a n ’a.- mektup yazarak Roma kralına mukavemet etme­ mesini, çünki kendisinin ona karşı âciz kaldığını bildirdi. Bu­ nun üzerine A l p e t h g a n , Ş h u m u ş h k i rie haber göndererek ona tâbi olacağını ve kendisine her yıl 300.000 zuze yi vergi olarak göndereceğini bildirdi. Kral Ş h u m u ş h k i n de razı oldu. Ş h u m u ş h k i n Şam’a yaklaştığı zaman A l p e t h g a n onu karşılamaya çıktı, atından inerek yaya yürüdü, onun kar­ şısında nice defalar yeri öptü. Roma kralı onun bu şekilde ha­ reketinden memnun olarak atına binmesini söyledi, onu izaz eyledi ve karşısında bir atlı sıfatı ile hünerlerini göstermesini istedi, A l p e t h g a n bunların hepsini yaptı kral onu methetti o da tekrar atından inerek yeri öptü. Ş h u m u ş h k i n tekrar 1 İbni-üz-Zeyyat. Ebul Fida ö . R. 2 E b ül F id a ’ya göre E ftekin. Belkide Alp-Tekin dir. ö . R.


onun, atma binmesini istiyerek bir yıllık vergiden affetti. Bunun üzerine A l p e t h g a n tekrar atından inerek yeri öptü. Roma kralı ondan bindiği atı, kullandığı zırhı ve mızrağı istedi. A lp et h g a n û a bunları verdikten başka birçok eşya ile güzel ko­ kular, 20 at ve birçok mızraklar takdim etti. Fakat Roma kralı yalınız onun bindiği at ile bir tek mızrağı aldı ve diğer eşyayı teşekkürle iade ederek A l p e t h g a n ' a . mükellef elbiseler giy­ dirdi, mücevherler verdi, gümüşten yapılma çanaklar hediye etti ve katırlar verdi. Ş h u m u ş h k i n buradan Sidon’a gitti. Ahali şehirlerinden çıkarak itaatlerini arz ettiler ve hediyeler takdim ettiler. O da bunları bırakarak Berut üzerine yürüdü, buraya hücum ederek kılıçla fethetti ve ganimetler alıp götürdü. Roma kralı daha sonra Gabala (Cebel, yahut Biblos) ya hücum etti. Bura halkı mukavemet ettiği için şehri kılıçla zaptetti ve ganimetler aldı. Sonra burasını terkederek Tarsus’a gitti ve kraliçe Theop h a n atı m hemşiresi ona öldürücü bir zehri ihtiva eden içki verdi, o da vahim bir surette hastalandı ve payitahta doğru ilerleyerek 4 yıl hüküm sürdükten sonra öldü. Bu kral askerî vaziferini ifa hususunda son derece sertti. Yapısı kuvvetli idi, cesurdu ve muharebelerde daima muzaffer oluyordu. Kırallığı sırasında herkese iyilik etti, esirleri serbest bıraktı, İstan­ bul’daki büyük kiliseyi inşa ettirdi ve birçok şehirleri, mem­ leketleri zaptetti. Eşraf ile bütün halk matemini derinden derine tuttular.

Ondan sonra kıral R o m a n a s’un oğulları B a s i l ve Co n s t a t i n u s 58 yıl hüküm sürdüler ve birbirleri ile çok iyi geçindiler. B a s i l , kardeşinden daha kuvvetli olduğu için Const a n t i n'i payitahtta yerleştirdi, o da Araplarla mütemadiyen muharebe etti. Arapların 367 (M. 977) yılında Dicle nehri 20 arşın kadar kabardı, sular kuyuları ve Bağdat’ın her tarafını kapladı. Ahali gece gündüz kayıklar içinde yaşıyorlardı ve bu sırada birçok büyük binalar yıkıldı. İstanbul’da hüküm süren iki kardeş Domasticus' luğa W a r d o s adlı bir adamı tâyin ettiler. O da bunlara karşı isyan ederek Romalıların Araplardan almış olduk­ ları memleketlere doğrudan doğruya hâkim olmak istedi. Bu


adam, Bağdat emirlerinden olan kardeşi, Adhad Ad -Dawlah 1 e bir elçi göndererek ondan yardım istedi ve Romalıların şark­ taki saltanatları üzerinde mevkiinin sağlamlanmasına ehemmiyet vermesini istiyerek bütün ömrünü Arap hâkimiyeti altında geçirmeği vadetti. Bunun üzerine kıral B a s i l ile C o n s t a n t i n e elçiler gönderdiler ve âsinin sözünü dinlememesini tavsiye ettiler. A d u d - E d - d e v l e de âsiye değil, fakat kırallara yardım etmek gerekleştiğine karar verdi ise de kardeşi olan âsiye karşı za­ hirde muhabbet ve alâka gösterdi ve mümkün olan her yar­ dımı vadetti. Roma kıralları âsiye karşı ordu gönderdiler, W a r d o s'da yardım göreceğinden emin olarak birkaç kişi ile birlikte arap hududuna gitti ve Adud-Ed-deule ye bir mektup göndererek orduyu yola çıkarmasını istedi. Adud-Ed-devle arap asilzadelerine gizlice haberler gönderdi, bunlar da âsilerle kar­ deşini ve kendisi ile beraber olan sair kimseleri yakalayıp Bağdat’a götürdüler ve hapishaneye koydular. Bunlar da burada uzun bir zaman kaldılar. Arapların 372 (M. 982) yılında Bağdat emîri A dud -Ed-devle vefat etti. Onun devrinde tabip A b b a s oğlu A l i şöhret ka­ zandı ve Kıral kitabı (yahut şahane kitap) bu zat namına telif olundu. Onun bu kitaba bu ismi vermesine sebep Bağ­ dat’ta halife ile birlikte kumanda mevkiinde bulunan emirlere kıral denilmesi idi. Aynı sırada çok yüksek bir tabip olan ve M a M i m re, (yani. Yüz Hitabe) adlı eser ile diğer birçok eserleri yazan E b û S e h l M e si h î Horasan’da yaşıyordu. Mesîhî40yaşında iken bu dünyadan göçtü ve kardeşi S a m s a m - E d - d e v l e onun yerini a ld ı2. Arapların 373 (m. 983) yılında Bağdat’ta kıtlık oldu, bir buğday kor’u 4.080, bir arpa kor’u 2.040 zuzeye satıldı ve bir­ çok kimseler açlıktan öldü. Arapların 376 yılında (ıVI. 986) ha­ life Tâî tahtının üzerinde oturduğu sırada Samsam-Ed-devle içeri girerek “ selâm,, dedi, yeri öptü ve tahtın sağ tarafında durdu. Diğer eşraf da girdiler ve aynı şekilde hareket ettiler. Şairler de geldiler ve Samsam’ı diğer eşraftan daha fazla meth!] 2

Adud-Ed-devle. ö . R. Samsam Ed-devle, Adud-Ed-devle’nin oğludur ve babasının yerine

geçmiştir. M uhtasar, sa. 301. ö . R.


eden kasideler söylediler. Vaziyetin bu merkezde olduğunu gö ­ ren eşraftan biri, yani Şeref-üd-devle, diğer eşraf ile birlikte gizli bir plân hazırladı, bunlar Samsam-Ed-devle’yi kimseye sez­ dirmeden yakaladılar, İran kalelerinden birine gönderip orada hapsettiler, ayrıca gözlerine mil çektiler. Şeref-üd-devle’de onun mevkiini aldı. Bu sıralarda hükümdar unvanı yalınız Arap kral­ larına, yani halifelerine aitti. Fakat bütün hükümeti, orduyu ve hâzineyi bu İranlı eşraf idare ediyorlardı. Arapların 378 (M. 988) yılında Ş e r e f -Ed - d e v l e Arap ülkelerindeki filozofları topladı ve yıldızların harekâtını taras­ sut için bir rasathane inşa etti. Yıldızların yolunu tesbit eden aletler ve bakırdan daireler de alındı ve M e' m u n un devrinde yapıldığı gibi müesseseler kuruldu ve T u r y a l ı R i i s t e m o ğ l u E b û S e h l Y a h y a bu işi idare için tâyin olundu. Bu yılın temmuz ve ağustos aylarında cenuptan kavurucu rüz­ gârlar esti, Bağdat’ta birçok kimseler yolda yürürken düşüp öldüler ve Babil nehirleri (yahut kanalları) üzerinde bulunan tayfalar ağır kayıplara uğradılar. Arapların 379 (M. 989) yılında Şeref-Ed-devle ordu kumandanlığına E b û N a s r getirildi.

öldü ve

Arapların 380 (M. 990) yılında Mısır ve bütün Suriyede halifesi A z i z , hüküm sürüyordu. Bu halife Mısırlı bir Hıristi­ yan olan İsa b. Nasturî’yi başvezirliğe tâyin etti. Bu vezir çok mükemmel bir adamdı. Bütün ahkâma vakıf idi ve halifenin hâzinesini büyük bir servetle yüklemişti. Halife A z i z , M a ­ n a s s a b. K a z a r a (Kazaza) isminde bilgili bir Yahudiyi de Suriye’ye tâyin etmişti. Bunların ikisi Araplar içinde devrin ah­ kâmına vakıf olanları azlederek yerlerine Hıristiyanlar ve Yahu­ diler tâyin ettiler. Bunun üzerine bir Arap fakîhi, süratle ha­ reket eden fakir bir kadına epeyce miktar para verdi ve eline bir kâğıt tutuşturarak halifenin geçeceği sırada mazlum imiş gibi bağırması, kâğıdı ona uzatması ve kâğıdı verdikten sonra kaybolması için talimat verdi, Kâğıdın içinde yazılı olan yazı şundan ibaretti: “hıristiyanları İsa'nın şahsı ile ve yahudileri Menessa'nın şahsı ile izaz eden Allah, senin şahsınla da Arapları zelil kıldı. Bu hatadan ne zaman döneceksin,,. A z i z bu satırları okuyunca kadını arattı ise de bulamadı. O da İsa ve Menessa’yı yakalatarak hapse attı. Fakat İ s a bütün saray


halkı tarafından sevildiği için A z i z ’in kızı, babası nezdinde şefaatte bulundu, I s a da A z i z e 300.000 dinar verdi ve yeni­ den eski mevkiine geçirildi. Bu sırada Tagrit ahalisi insafsız arazi sahiplerinin aldıkları ağır vergilerin tazyikinden kurtulmak için şehirlerini bıraktılar ve yabancı yerlere dağıldılar. Bunlar nereye gittilerse kiliseler ve manastırlar yaptılar ve mabetleri güzelleştirdiler. Bunlar içinde üç şerefli kardeş vardı ki A b u I m r a n oğulları diye tanınmışlardı ve Malatyaya gelerek yerleşmişlerdi. Bunlar burada kiliseler, kadın manastırları yaptılar ve şehir dışında rahipler ve zahitler için manastırlar kurdular. Her cuma günü sabahtan öğleye kadar fakirlere sadakalar dağıtırlardı. Roma kıralı bun­ ları kıskandı ve bunları bir sene müddetle kendi hesaplarına fakat kıral adını taşıyan drahmiler basmağa mecbur etti. Bun­ lar da bunu yapmakla beraber servetleri eksilmedi. Kıral B a si / ’in kendisi ihtiyaç içindeydi. Ve bunların kapılarına gelerek borç istedi. Bunlar onu görünce diz çökerek kendisini selâmla­ dılar ve ona yüz kantar ( centenari) altın verdiler. Kıral dürüst bir adam olduğu için borcunu ödedi. Diğer bir defa Türklerin Malatyayı yağma etmeleri üzerine D aira'd an gelen en büyük kardeş E bu S a l i m burada bulunuyordu. O da ganimetle bir­ likte götürülmüştü. Türkler ona, zengin adam olduğuna göre “ kendini satın a l„ , dediler. O da “bütün ganimeti satarsanız almağa hazırım „ dedi. Türkler güldüler ve “ne verirsin „ dedi­ ler. O da “her can başına beş dinar veririm,, dedi. Türkler de “sattık„ dediler. Bu sözü söylemelerinden sonra o da adam gönderdi, altın getirtti ve sayıları on beş bine varan esirleri kurtardı. Biz bu ufak tefek şeyleri yazarak bize mensup olan bu insanların vaktiyle ne kadar zengin olduklarını, şimdide ne kadar sefalete uğramış olduklarını göstermek istiyoruz. Bu yıl içinde Emîr E b û N a s ı r öldü ve ordu kuman­ danı B a h â - ü d - d e v l e onun yerine geçti. Bu adam ihtiyar­ ladığı zaman halife Tâ î ’in servetine göz dikti. Deylemlilerle birlikte suikastlar hazırladı ve bunlar bir gün taht üzerinde oturan T â î ' i tahtından atarak ayaklarının altmaki halıya sar­ dılar, onu hapse attılar ve tahtı bıraktığına dair elinden ya­ zılı bir kâğıt aldılar. Onun yerine M u k t e d i r ' \n torunu ve l s h a k ' m oğlu E b ü ' l - A b b a s A h m e d ' i getirdiler ve Arap-

Abu'l-Farac Tarihi, F. 18


ların üç yüz seksen bir (M. 991) yılında onu tahta geçirerek K a d i r adını verdiler. T a f den sonra K a d i r kırk bir yıl, üç ay hüküm sürdü. Arapların üç yüz seksen iki (M. 992) ve Yunanlıların bin üç yüz dört (M. 993) yılında Romalılar Khalat, Minazgerd (Malazgerd?) ve Argiş şehirlerini aldılar. Bunun üzerine Ermeniler ordusu kumandanı E b û A l i 1 Romalılara vergi vermeyi kabul etti. Kıral B a s i l razı olarak Ermenistan’ı ona bıraktı ve on yıllık bir barış anlaşması yaptı. Bu sırada kendilerine S i n a Karimaye ( Senahrip’liler yani Sennacherb’in zürriyeti) denilen Ermenilerin ayak takımı kalkarak kalelerini Roma kıralı B a s i Te verdiler. O da buna karşı Sebastia ve Kapadokyayı onlara verdi, ermeni eşrafı da buraya yerleştiler. Bunlar buradan bütün Kapadokya, Kilikya ve Suriye’ye yayıldılar. Denildiğine göre A d r a m e l e c h ve Ş h a r e z e r , babaları Sennachribi öldürdükleri zaman Kardu dağına kaçmışlar ve Ermenilerle karışmışlardı. Ermeniler bu hâ­ dise yüzünden Sanahiripliler ismini almış bulunuyorlar. Bu sırada Halep emîri S a ' d - ü d - d e v l e hastalanarak öldü. Kendisi, oğlu E b u l -Fa d a i /’in yerine geçmesini ve ordu kumandanı L u l u ’nun idareyi ele almasını emretmişti. Sonra Mısır halifesi A z i z , Haleb’i almak ve hâzinelerini ele geçirmek istedi ve bendesi, M a n g u t e k i r i i otuz bin atlı ile Halebe karşı gönderdi. L u l u , Bağdatlılardan yardım göremiyeceğini anlıyarak Romalılara iltica etti. Kıral B a s i T e bir elçi gönderdi. Ve kendini küçülterek ondan yardım istedi. B a­ s i T de kısmen atlı, kısmen piyade elli bin asker gönderdi. Roma ordusu Antakya civarında akan Orontes (yani Asi) nehri üzerinde çadırlarını kurduğu sırada Mısırlılar acele ederek nehri geçtiler Romalılara hücum etttiler ve bunları mağlup ettikten sonra döndüler ve Halebe karşı çadırlarını kurdular. Lulu hile yaparak M a n g u t e k i r i e mühim bir miktar altın gönderdi ve rüşvetle aldattı; o da onu bırakarak Şama döndü ve A z i z ' e mektup yazarak “yanımdaki askerler açlıktan öldü; onun için Şama geldim,, dedi ve tekrar kuvvetlenince geri döneceğini ilâve etti. A z i z bu yüzden son derece hiddetlendi, çünkü M a n g u t e k i n ' m anlattığı sebepten değil, fakat henüz erkeklik yaşına 1 Ro ma kıralı Erm enistan’a gelerek H alat, M alazkirt ve Ergişi m u­ hasara etmiş, Ebu A li H aşan B. Mervan ona karşı çıkarak kendisile on y ıllık mütareke yapm ıştır (M uhtasar, Sa. 309 - 310). ö . R.


varmamış bir genç olduğu için eğlenmek üzere Şama gittiğini gizlice öğrenmişti. Bu yüzden A z i z onu azletti. Ve ordu ku­ mandanlığına onun yerine R u d b a r y a’yı tâyin etti. Ve onu Halebe tekrar hücum etmek üzere gönderdi. Bu adam askerler için buğday alarak İskenderiyeden denizyolu ile taşımak is­ tedi. Ve Apamea kalesinde iki yüz bin ölçek buğday ve arpa depo etti. Askerleri Halepten yirmi beş fersahlık mesafeye gidefek atlarının yemini alıyorlardı. Bunlar Halebin önünde on üç ay kaldılar. Ve bu sırada kendileri için hamamlar, dükkân­ lar ve konaklar yaptırdılar. Şehir içinde ise şiddetli bir kıtlık hüküm sürüyordu. Denildiğine göre L u l u , kilesini üç dinara satın aldığı buğdayı bir dinara satarak ahalinin fazla sıkıntı çekmemesine dikkat ediyordu. Sonra bir plân hazırladı, Kıral B a s i Te bir elçi gönderdi. Ve büyük bir orduyla yardıma koş­ mazsa, hasımların Halebi alacaklarını ve o zaman Antakya’­ nın da elinde kalmıyacağını bildirdi. B a s i l bu yüzden korktu (yahut telâşlandı veya sinirlendi), bir ordu toplıyarak otuz bin Romalı ile hareket etti ve on altı gün içinde üç yüz fersahlık mesafeyi geçti, Mısırlılara ait atların, bahar olmak dolayısiyle otlamakta oldukları sahayı tahribetti. Bunun üzerine L u l u , R u d b a r y a ’ya bir mektup göndererek “ müşterek olduğumuz İslamlık beni size ve askerlerinize acımaya davet ediyor, onun için gözünü aç, Arapları kılıç ağzından koru, ve sana hücum için gelen K ıral Basile dikkat et „ dedi. Casuslar da gelip ken­ disine aynı şeyi bildirmişlerdi. Bu yüzden Mısır ordusu korktu, Mısırlılar bütün kıymetli mallarını bıraktılar ve birer ata bi­ nerek kaçtılar. Romalılar gelerek buldukları her şeyi yağma ettiler. E b ü ' l - F e d a i l ile L u l u , kıral B a s i l ' e hürmet gös­ termek için gittiler ve ona hediyeler takdim ettiler. B a s i l hareket etti ve Şirin kalesini zaptetti. Buradan da giderek Emesa’yı aldı. Ve buradan on binden fazla esir götürdü. Sonra buradan Trablusa giderek şehir karşısında kırk gün kaldıktan sonra şehri alamadı ve kendi memleketine döndü.

Mısır halifesi bunlardan haber alınca son derece müteessir oldu ve bizzat gidip Halebi almak için büyük bir ordu hazır­ ladı. Fakat bu adam müzmin kulunç hastalığından müstarip olduğu için Mısır’dan (yani Menfis’ten), Bülbey’se kadar uzanan on fersahlık mesafeyi bir yılda güçlükle geçti ve burada öldü.


Ondan sonra oğlu H â k i m , Arapların üç yüz (M. 996) yılında Mısır ile Garpta halife oldu.

seksen altı

Bu sırada N a s t u r i oğlu I s a Mısırda öldürüldü ve E b û ’l - â l â F â h i d b, İ b r a h i m namındaki Mısırlı Yakubi onun yerine vezir oldu. Bu adam bir ak ağa idi ve ordu kumandanı olan Bargavanm 1 vekili idi ve devrin veziri onu emîr yaptı. Bu sırada Hıristiyanlar dinlerini değiştirmeden Mısır’daki Arap devletinde vezir olabiliyorlardı. Zamanımızda ise böyle değildir, Hıristiyanlar Müslüman olmadıkça kendilerine vezirlik makamı emanet edilmiyor. Arapların üç yüz seksen yedi (m. 997) ve Yunanlıların bin üç yüz sekiz ( m. 997 ) yılında Romalıların D u k a s D o m a s t i c u s ' u, Apamea ya karşı çadırlarını kurdu ve bura­ sını o derece açlığa uğrattı ki, bir köpek iki altın dinara satılı­ yordu. Bunun üzerine MısırAraplannın ordu kumandanı S a m ­ s a m a oğlu geldi ve kaleye girerek onu korumak istedi. Ro­ malılar onu takibettiler, Araplardan iki bin kadar kişi öldür­ düler ve geride kalanlar kaçtılar. Domasticus iki oğlu ve on atlı ile birlikte bir tepeye çıkarak kaçan ve Romalılar tara­ fından öldürülen Arapları seyretmek istediler. Bu sırada K i p a o ğ l u adını taşıyan ve bir Arap atına binen, sırtında bir zırh taşıyarak sağ elinde bir mızrak bulunduran bir kürt bu dağın tepesine doğru yürüdü. Domasticus onun kendi canını ve aile­ sinin canını kurtarmak için söz almağa geldiğini sanarak ona bakmadı. Bu adam yaklaştı mızrağiyle Domasticus’a vurarak zırhında bir delik açtı, sonra onu kaburgaları arasından vurdu ve öldürdü. Onunla beraber olanlar ve atından düştüğünü gö­ renler kendisiyle meşgul oldukları sırada kürt, kendi hemşehri­ lerinin yanına kaçtı. Domasticus’un öldürülmüş olduğu haberi birden bire yayıldı. Araplar da geri dönerek onun bir oğlunu esir aldılar ve 6 bin dinara sattılar. Romalılardan 10.000 kişi maktul düşmüş ve bunların kelleleri Mısıra götürülmüştü. Araplar buradan Antakya’ya giderek şehri yağma ettiler, öldür­ düler, köyleri yaktılar, sonra Şama dönerek buraya hâkim oldular. Bu ane kadar burası Bağdatlılara aitti. Aynı yıl, adı A l a k a olan 1 ismi Ercuvan’dır

(=

bir Arap Sûr şehrinde isyan

). ö . R.


etti ve Romalılara iltica etti. Fakat Mısır ordusu galip geldi ve onu ele geçirerek Mısıra götürdü. Bu adamın diri diri de­ risi yüzülmüş, derisinin içi ot ve samanla doldurulduktan son­ ra kazıklanmıştı. Bu sıralarda Dakuka şehrinde iki bilgili Hıristiyan vardı ki, geniş nüfuz sahibiydiler. lranlıların, ismi M u h a m m e d oğlu C e b r a i l olan ordu kumandanı buraya gelerek Roma diyarı­ nı yağma etmek isteyince Araplar yanına giderek şu sözleri söylediler : “Bu kadar uzağa gitmeğe ne hacet var, burada Ro­ malıların yaptıklarından kat kat beter olan muameleyi bize reva gören iki Hıristiyan var ki, hüküm sürer gibi hareket ediyorlar, elinden geliyorsa kuvvetini göster,, dediler. Bu adam bu söz­ lerden hiddetlenerek şehire girdi, iki hıristiyanı öldürdü ve şehre yalnız başına hâkim oldu. Halk da buna baş eğdiler. Bu kumandana D e b b û s (Topuz) -Ü d -de v l e, yani Devletin Topuz’u denildi. Arapların 389 (M. 998) yılında kışın şiddetli bir don oldu ve Bağdat’ta binlerce hurma ağacı kurudu, geride kalanlar da ancak yıllarca sonra doğrulabildi. Ayni yıl Mısır halifesi H â k i m , haremağası B a r g a v a n ı öldürdü. Çünki bu adam H â k i m e karşı bol muhabbetinden dolayı, vakit uygun olma­ dıkça onun ata binmesine, münasebet düşmedikçe hediyeler vermesine müsaade etmiyordu. Bu yüzden H â k i m rahatsız olarak onu öldürttü. Mısırlılar, bu katil yüzünden son derece üzüldüler ve gürültüler çıkararak H â k i m in saray kapısına dayandılar. H â k i m korktu, üst kattaki bir odaya çıktı ve kapıların biri önünde durarak şu sözleri söyledi. “Selâm ey nas / Bargavan bana ihanet etti. Ben de onu bu yüzden öldür­ düm, sizden ricam genç olduğum için beni atmak istiyen adam­ larım ile beraber değil, benimle beraber olmanızdır,, . Hâkim, ahalinin karşısında ağladı ve onları tatlı sözlerle okşadı. O n­ lar da saray kapısının önünden ayrılıp gittiler. H â k i m halkı hoşnudetmek için Hıristiyan bir kâtip olan F â h i d ' i getirdi, Ona hil’atler giydirdi ve memleketi bir şey değiştirmeden B a r g a v a n gibi idare etmesini ve onun tuttuğu yoldan ay­ rılmamasını söyledi. ^ Uç yıl sonra birinin adı E b û T a h i r , İkincisinin adı I b n A d d as olan iki Arap fakihi H â k i m e F â h i d ' i şikâ­


yet ederek aleyhinde ithamlarda bulundular. H â k i m de bun­ ları azarladı, bunun üzerine bunlar halkın kafasını işlemeğe baktılar ve Hıristiyanları lekelediler. H â k i m bunlara taham­ mül edemiyecek hale gelince emretti ve F â h i d öldürüldü. F â h i d son derece sadık olduğu, halife tarafından sevildiği ve ancak Araplar tarafından tahrik edilmek yüzünden öldü­ rüldüğü için H â k i m , F â h id ' in çocuklarını getirtti, onları giydirdi ve bir kimsenin onları incitmesini, yahut evlerine yaklaşmasını menetti. I bn  d d as Mısırda, E bu T a h i r de Suriyede vali­ lik ediyorlardı. İkisi de halifeye vadettikleri vergiyi toplamak bahanasiyle ahaliyi ve yalnız Hristiyanları değil Arapları da fena halde sıkıştırdılar ve ahaliyi birçok ıstıraplara düşürdüler. Halifenin kızkardeşinin Suriyede bulunan bir Mısırlı kâtibi vardı, o da E b û T a h i r’den şikâyet eden mektuplar yolladı. Halife, kızkardeşine son derece ehemmiyet verdiği için kızkardeşi yanma gitti, ağladı, ve ondan ferman aldı ve bu fermanı yollıyarak Ebû T a h i r ' \ öldürttü. Onun kellesi Mısıra getirilmiş ve çocuklar cesedini çarşılarda sürüklemişlerdi. Aynı sırada Hâkimin emriyle I bn A d d a s da öldürüldü. İkisine de lânet olsun... ;

Bu sayede Araplar da, Hıristiyanlar da rahat ettiler. E*bû T a h i r ile I bn A d d a s ' ı n yerine büyük vezir olarak A b d u n oğlu M a n s u r namında bir Hıristiyan tayin olundu. Asilzadeler onu sevmedikleri için aleyhinde söylüyorlardı. Onun yüzünden Hıristiyanlar tazyik edildiler ve bunların birçok bilginleri ölünceye kadar dayak yediler, sonra köpeklere atıldılar. Mans u r da öldüğü sanıhncaya kadar dayak yemiş ve köpeklere atılmış ise de küçük bir hareketi görülerek bir hayvan sırtında evine götürülmüş ve kurtulmuştu. Halife sonra onu mevkiine iade etti ve ona “K â f i „ ( yani, kifayetli adam) lâkabını verdi. H â k i m hakkında, onun herkesi korkuttuğu ve tethiş ettiği, o kadar ki herkesin kötülük yapanlardan tamamiyle yüz çevirdikleri ve bir kimsenin geceleyin dükkânını kapamağa cesaret etme­ diği söyleniyor. H â k i m 'in kendisi bir Mısır eşeğine biner, geceleyin çarşılarda dolaşır ve bir kimse onun karşısında ayakta durmağa, yahut yere iğilmeğe cesaret edemezdi. Gece-


leri sabahlara kadar ışıklar yanardı ve onun devrinde Mısır’ın geceleri gündüzden farksızdı. Arapların üç yüz doksan iki ( M. 1001) yılında Bağda’tta Araplar Hıristiyanlara karşı bir arbede kopardılar, evlerini yağ­ ma ettiler ve kiliseleri de yıkmak istiyerek yakubilerin buğ­ day öğüten bir değirmen yanındaki kilisesini tutuşturdularsa da, kilise erkek, kadın, çocuk, birçok Arapların üzerine düştü, ve kiliseyi tutuşturanları boğdu ve yaktı. Bu manzarayı seyre­ denler de dehşetten titrediler. Bir yıl sonra Musul ve Bağdat’ta çekirge göründü ve Şiraz’da çoğaldı. Çekirgeler tarlalarda bir ot, ağaçlar üzerinde bir yaprak bırakmadılar ve dürülmekte olan kumaşları dahi didiklediler. Bu yüzden bu kumaşlar paçavralara dönmüştü. Ortalıkta kıtlık vardı. Bağdat’ta bir kor buğday yüz yirmi altın dinara satılıyordu. Gökyüzünde, şimal kutubundan ufkun orta­ sına kadar alev sütunları görünüyordu. Arapların üç yüz doksan altı ( M. 1005) yılında büyüklüğü ve ihtişamı bakımından A f r o d . i t ' e benziyen bir yıldız, akrep burcunda göründü. Şuaları dönüyor ve ay ışığına benzeyen bir ışık veriyordu. Bu hal 4 ay kadar devam etti, sonra zail oldu. Arapların 389 ( M. 1007) yılında Bağdat’ta kar yağdı ve bir hafta kadar yer üzerinde kaldı. Kalınlığı bir, bir buçuk karış kadardı. Buna benzer kar Senar, Basra, Babadan, Mahruban, Ganabah’ta da yağdı. Halbuki daha önce bu çeşit hâdiselerin vukuu duyulmamıştı. Bu yıl büyük bolluk yılı idi ve bir kor buğday 12 dinara satılıyordu. Dinavar şehrinde şiddetli bir zelzele oldu, birçok binaları yıktı, toprak altından 16.000 kişi çıkarılarak gömüldü ve birçok kimseler yer altında kaldı. Tagrit ve Dakuka şehir­ lerinde şiddetli bir karayel eserek birçok evleri harabetti, birçok hurma ağaçlarını ve zeytin ağaçlarını köklerinden söküp devirdi. Iran denizinde (Basra Körfezinde) büyük gemiler battı. Aynı senenin şaban ayının 7 nci gününde Z a r a a o ğ l u A l i, ki bir Hıristiyan feylesoftu, Bağdat’ta öldü. Aynı yıl şark­ taki Iç Türk diyarının kabilelerinden olup K r ı t h adını taşıyan biri, M e s i h ’e inandı ve bu kabilenin hükümdarı ile ilgili olan bir mucize bunların kâmilen vaftiz edilmelerine sebeboldu. Bu sırada Mısır halifesi H â k i m Küdüs’teki Ba’sibadelmevt mâbedinin temelinden yıkılmasını emretti ve mâbedin bü­


tün eşyası yağma edildi. Bu halife bundan başka, hükmü altın­ daki ülkelerde bulunan binlerce kiliseyi tahribettirdi. Halife H â k i m, “hangi Hıristiyan , Arap dinine girerse hürmet görecek, girmiyenler ise eziyete uğrayacak ve boynunda ters asılan bir haç takarak dolaşacak. Yahudiler de boyunlarında çölde bulun­ dukları sırada yaptıkları ve taptıkları buzağının kafasını taşıya­ caklar. Bunlar sağ ellerinin parmaklarına yüzük koyamıyacak, atlara binemiyecek, yalınız katır ve merkeplere binecekler, âd i eğerler ve tahtadan özengiler kullanacaklar. Bu zilleti kabul etmek istemiyenler neleri varsa alacaklar ve Roma memleketine gidecekler,, diyen münadiler çıkardı. Bu fermanın yayılması üzerine birçok kişiler memleketten ayrıldılar, az bir kısmı da Hıristiyanlık dinini inkâr ettiler. Mem­ leketten ayrılmayan ve dinlerini terk etmiyenler de boyunlarına altın ve gümüşten haçlar taktılar, parlak renkli kumaşlardan kendilerine eğerler yaptırdılar. H âkim , keyfiyetten haber alınca kızdı ve şu emri yaydı: “boynuna, Bağdat ölçüsüne göre 4 kıyye ağırlığında tahtadan bir haç geçirmiyenler öldürüleceklerdir. Yahudiler içinde de boynuna 6 kıyye ağırlığında olan ve bir tavuk ayağı resmini taşıyan bir plâkayı asmıyanlar öldürülecek­ lerdir,,. Bunlar hamamlara girdikçe Araplardan ayırdedilmek için boyunlarına küçük çıngıraklar da geçireceklerdi. Bu taz­ yikler Hıristiyanlardan nefret eden bir adam yüzünden vuku buluyordu. Bu adam, Hıristiyanların Kudüs mâbedinde paskal­ yayı kutlulamak için kilise rüesasını aldattıklarını, kabir üze­ rinde duran kandilin tellerini yağladıklarını, Arap valisi kabrin kapısını mühürledikten sonra Hıristiyanların telin tepesini tutuş­ turmaları yüzünden alevin yukarıdan aşağı inerek kandili yaktığı­ nı ve bunun üzerine Hıristiyanların Kuriye Layson ( Kyrie Eleeson) diyerek ve alevin gökyüzünden kabre inip kandili tutuşturdu­ ğunu iddia ederek ağladıklarını ve böylece dinlerine bağlan­ dıklarını anlatmıştı. Hıristiyanlar ile Yahudiler bir müddet bu eziyete dayandıktan sonra halife H â k i m, katlinden bir müd­ det önce, yaptıklarına pişman oldu ve dinlerini terk edenlerin ona dönmelerini emretti. Bundan başka Hıristiyanlara müsaade etti, bunlar da eskilerinden daha güzel kiliseler yaptılar ve Roma diyarına kaçanlar da yurtlarına döndüler.


Arapların 400 (M . 1009) yılında E b û N a s r B e ş i r b. H a r u n G a m a l a, şevval ayının 26 nci günü vefat etti. Kendisi Bağdat’da bir Hiristiyan kâtipti. Arapların 401 (M. 1010) yılında Musul valisi M u k a l e t ( M u k l i d ) o ğ l u K a r a v a ş ( Karavuş), Mısır halifesi H â k i m namına hutbe okuttu. Bu sırada Musul’da çekirge sürüleri göründü. M a a d kabileleri her taraftan akın ettiler ve büyük bir veba da oldu. Horasan’da kıtlık o dereceye vardı ki bir kilo ekmek bir altın dinara satıldı. İnsanlar ilk önce köpek ve haşarat yediler, sonra küçük çocukları ve bebekleri yemeğe başladılar. Nihayet rasgeldikleri şişmanlara hücum ederek bunları öldürmeğe ve etlerini yemeğe koyuldular. Arapların 408 (M. 1017) yılında Bağdat’ta bir Hıristiyan hukukçu olan İ s r a e l oğlu E b û N a s r m karısı öldü. Onu gündüzün bir tabutun içine koydular ve etrafında mumlar yak­ tılar. Bunun üzerine mutaassıp bir Arap geldi ve tabutun üze­ rine bir taş attı. Tabutu muhafaza için etrafında duran emîr M a n a s i t i in köleleri bu Arabi bir kılıçla vurdular, bu yüzden Bağdat’ta büyük bir arbede koptu ve birçok Arap ile Hıristi­ yan maktul düştü. Ö lü kadının kocası olan E b û N a s r , âmiri olan M e n a s i t i in evine kaçtı. Fakat arbede ancak E b û N a s r m teslimi üzerine dindi ve bu adam halifenin sarayına götürülerek bir müddet orada hapsedildi. Sonra serbest bıra­ kıldı ve hıristiyanlar sevindiler. Bir yıl sonra Bağdat’ta sürü sürü çekirgeler göründü. Bunlar yeryüzünü kapladı, gökyüzünü kararttı, ağaçları ve mahsulleri tahribettiler. Çifçiler ekinlerini korumak için da­ vullar çalıyor ve düdükler öttürüyorlardı. Arapların 405 (M. 1014) yılında Mısır halifesi H â k i m hiçbir kadının, evinin dışında görünmemesini, kapıdan, pence­ reden veya damdan dışarı bakmamasını emretti. Bundan başka ayakkabıcıların, kadınlar tarafından kullanılacak ayakkabı yapmalarını yasak etti. Onun bu yasağı çıkarmasının sebebi, Mısır kadınlarının ihtiraslarına düşkün olduklarına dair aldığı haberlerdi. Kendisi ilk önce yaşlı kadınları casus olarak kul­ landı. Bu kadınlar evlere giriyor ve kadınların sırlarına agâh olduktan sonra bunları halifeye bildiriyor, kadınların ne gibi hilelerle evlerinden çıktıklarını ve zanilerle zaniyelerin


nerede buluştuklarını ona anlatıyorlardı. O da kimin evine dair bu yolda haberler alırsa bir haremağası ile birlikte askerler gönderiyor, bunlar evin bir asilzadeye veya alelâde bir adama ait olup olmadığına bakmıyarak ev sahibine “şu veya bu sıfattaki ve şu isim li kadını bize teslim et„ diyor ve bu kadının zevce, hemşire veya kız evlâdı olmasına ehem­ miyet vermiyerek onu alıp götürüyorlardı. Halife bunların be­ şini, onunu toplayınca hepsini Nil nehrinde boğduruyordu. Hâkim bu suretle Mısır kadınları ile istihza etmiş, sırlarına vakıf olmuş, bu yüzden Mısır kadınları Fir’avundan fazla on­ dan korkmağa başlamışlar ve kadınlar derecesinde erkekler de aynı korkuya kapılmışlardı. Halk nice seneler bu eziyetlere tahammül ederek yaşadıktan sonra köy reisleri halife H â k i m' e şu yolda malûmat verdiler: dul olan birçok kadınlar var ki kardeşleri, oğulları ve akrabaları bulunmadığı için evlerinin içinde kalıyor ve açlıkla çıplaklık yüzünden helâk oluyorlar. Çünkü kendilerine iplik alıp vere­ cek ve ördükleri kumaşları alıp satacak bir kimse yoktur. Bunun üzerine H â k i m , kadınlar tarafından yapılan işleri alıp satanların evlere uğramalarına müsaade etti. Kadınlar bu adamlara kapılarını açacak, fakat yüzlerini veya ellerini gös­ termeden alışveriş edeceklerdi. H â k i m , kadınların her hangi bir bahane ile çarşıya veya hamama gitmelerine müsaade etmedi ve onun katline kadar vaziyet bu şekilde devam etti. Yunanlıların 1325 (M. 1014) yılında Çinlilerden 22 kabile akın etti. Bunlardan K h e t a adını taşıyanlar 200.000 idiler, diğerleri 30 ile 50.000 arasında idiler ve bunlar Hünlerin memleketlerine geldiler. Buhara valisi K a r a h a n oğlu A h m e d b. A l i bunları karşıladı ve muharebe ederek ordularını kır­ mağa, çadırlarını yağma etmeğe muvaffak o ld u ; bunlardan altın ve gümüşten yapılma kablar ve sayısız ipek balyeleri aldı. Anlatıldığına göre bunların yayları nispeten daha uzundu ve okları da aynı nispette idi. Arapların 410 (M. 1019) yılında Buhara hâkimi K a r a ­ h a n o ğ l u ölmüş olduğundan ondan sonra Sebüktekin oğlu Ş a h i n (?) H a r e z m ş a h M a h m u d zuhur etmiştir. Bu zat Hin­ distan’a giderek birçok şehirleri zaptetmiş, büyük ganimetler almış ve geri dönmüştür.


Arapların 411 (M. 1020) yılında Mısırlılar, Halife H â k i m i n idaresinde büyük sıkıntılar çekiyor ve ona karşı hissolunan nefret için için artıyordu. Bir takım hilekâr adamlar kendi ara­ larında anlaşarak, hakaret ile dolu mektuplar yazıyor, bu mek­ tuplarda halifenin şahsına ve karılarına tecavüz ediyor, sonra bu mektupları mühürliyerek halife geceleyin dolaşıyorken bu mektupları vererek kaçıyorlardı. Denildiğine göre bunlar tah­ tadan bir kadın vücuda getirerek eline bir mektup vermişlerdi. Bu kadına kâğıttan beyaz elbiseler giydirilmiş ve H â k i m’in geçeceği bir köşeye yerleştirilmişti. H â k i m kadını görünce fena kızmış ve onun kılıçlarla parçalanması için kölelerine emir vermişti. Bunlar kadına yaklaşarak onun tahtadan yapılma oldu­ ğunu anlayınca vaziyeti halifeye bildirdiler ve kadının elindeki mektubu alarak ona verdiler. Halife mektubu açıp okumuş, mektupta bir bakire olan hemşiresi S i t1 -ü / -m ü l k ’e karşı çok ağır sözler söylendiğini görerek büsbütün hiddetlenmiş ve kö­ lelerine kılıçlarını çekerek rasgeldikleri her Mısırlıyı öldürmek, evleri yağma etmek ve çarşıları tutuşturmak için emir ver­ mişti. Mısırlılar ile bu köleler üç gün döğüştüler ve iki taraf­ tan birçok kimseler maktul düştü. H â k i m in hiddeti biraz yatıştıktan sonra hemşiresine bir mektup göndererek “senin yüzünden Mısırlılar hakaretle dolu mektupları bana yazıyor ve benimle istihza ediyorlar. Bunlar senin birtakım erkeklerle dü­ şüp kalktığını iddia ediyor ve buna benzer bir sürü sözler söy­ lüyorlar,, dedi. Hâkim’in hemşiresi ağlıyarak, hıçkırarak kar­ deşinin hiddetini bir aralık yatıştırmağa muvaffak oldu ise de Hâkim şüphelerini bertaraf etmek için ikide birde birtakım ebeleri gönderir ve onun bekâretini muayene ettirirdi. O da bu yüzden son derece korkuyordu. Bir gece H â k i m’in hemşiresi halifeden korkan bir asil­ zadenin evine giderek sır fâşetmiyeceğine dair söz aldıktan ve andiçirdikten sonra ona şu sözleri söyledi: “Kardeşimin beni de, sizi de ne kadar hiddetlenerek tehdidettiğini, erkek, kadın korkutmadık bir kimse bırakmadığını görüyorsunuz. Ben ilk kadınlık çağma varmış bir insanım. Tabiî arzularımı tatmin edemedikten sonra hayatın ne değeri kalır ? Bir çaresini bulup kardeşimi öldürürseniz size varmak için söz veriyorum. Karde­ şimin ölümü üzerine onun küçük oğlu tahta oturacak, sen


ona babalık ve m üşavirlik ederek hüküm süreceksin ve böylec? eşrafın ve halkın isyanına karşı geleceksin„ dedi. Asilzade bu sözleri işitince inandı ve ona “bu suikastı nasıl yapacağımızı bana öğret,, dedi. O da şu cevabı verdi: “ kar­ deşim her gece bir dağın tepesine çıkar ve oradan yıldızlara bakar. Onun tabirnamesinde yazılı olduğuna göre ölümü geceleyin olacaktır. Eğer bu tehlikeli anı geçirirse 80 yıl daha yaşıyacaktır. Senin sırdaşın olan ik i kuvvetli köleyi hazırla. Bunlar onu dağın oyuklarında beklesinler, o gelince üzerine saldırsınlar ve kendisini öldürsünler „. Gece olunca Hâkim merkebine bi­ nerek dağa gitti. Kendisi dağ tepesine çıkarken yanında yalnız bir küçük çocuk bulundurur, köleleri dağ eteğinde beklerlerdi. Hâkim şarka doğru bakmaya başladı. Merihin şark ufkunda yükseldiğini görünce dudakları kıpırdadı ve şu sözleri söyledi: “ bu meVun ve kan dökücü yıldız yükseliyor, son dakikam yak­ laştı,,. Bunun üzerine oyuklarda bekliyen iki adam onun üzerine atıldılar ve boynuna kement geçirerek onu boğdular. Yanındaki çocuğu da kılıçla öldürerek eşeği yere devirdiler, sonra Hâkim’in cesedini kaldırarak dağın öbür tarafından geçtiler ve cesedi hemşiresine teslim ettiler. O da birkimse farkına varmadan bu cesedi evinde sakladı (yahut, gömdü). Fakat bütün bu hâdise­ leri iki kaatil ile efendilerinden başka bir gören olmadı. H â k i m ' in köleleri gün doğuncaya kadar bekliyerek H â k i m ’in inmediğini gördüler ve dağın tepesine çıkarak öl­ dürülen çocuğun cesedi ile bacakları kesilen merkebi gördüler, fakat Hâkim’i bulamıyarak burdan ayrıldılar ve saraya dön­ düler. Köleler ve asilzadeler şaşkınlık içinde olduklarından H â k i m ’in hemşiresi bunları çağırttı ve şu sözleri söyledi : “ şaşırmayınız, çünkü kardeşim birkaç gün önce ölümden kork­ tuğunu bana söyledi ve dağa çıktıktan sonra çöle inerek ken­ dini 7 gün gizledikten sonra geri döneceğini bildirdi. Bu çocuğu öldüren de H â k i m 'in kendisidir. Çünkü hiçbir kimsenin, ne­ rede olduğunu bilmesini istemiyordu „ . Asilzadeler ile köleler bu şekilde susturulduktan sonra bu kadın eşrafı teker teker ayartmaya, onlara zengin hediyeler vermeğe ve büyük vaitlerde bulunmaya başladı ve 7 gün zarfında bunların, T a h i r 1 adını verdiği H â k i m ’in küçük oğluna biat etmelerini temin 1 Doğrusu

«Zahir» dir.

Ö . R.


etti. Bundan başka Şam’da bulunan büyük kardeşini tahta geçmek ümidi ile oyalıyarak kendi tarafına kazandı, fakat bu adam Tannis şehrine gelince derhal zincirlendi ve hapse atıldı. Bu sırada H â k i m in kızkardeşi tarafından verilen bir işaret ile, onun varmak üzere söz verdiği ve gizli anlaşma yap­ tığı emîr de, onun halifeyi öldürmek için kullandığı iki köle de yakalandı ve bir anda üçü de kazıklandı. Daha sonra bu ka­ dının emri ile münadiler şu sözleri halka bildirdiler: “ efendi­ lerine ihanet ederek onu öldürenler bunlardı. İşledikleri cürmün cezasını buldular,,. İşte bu erkek kadının yaptığı harikulâde işler bu mahiyette idi ve böylece bu kadın kendisini ortadan kaldırmak istiyen kardeşini yok etti. Bu kadın sonra şu şe­ kilde düşündü: şayet kendi arzusunu yerine getiren bu sefil adamlar yaşıyacak olurlarsa sırrı saklamaya imkân kalmaz ve herkes kendisini hor görülmeye lâyık bir kimse sayardı. Onları öldürmekle kendisini her korkudan azadetmişti. Bu kadın saltanatın idaresini ele aldı ve ihtiraslarını korkusuzca tatmin etti. H â k i m 'in ölümü bu şekilde olduğundan birçok­ ları onun S c et e çölüne giderek râhip olduğunu, hayatının so­ nuna kadar orada yaşadığını zannederler. Bu âciz muharrir de Şam’da ikameti sırasında Mısırlı âlim­ lerden şunları işitmişti: H â k i m ’in Hıristiyanları tazyik et­ tiği sırada rabbimiz M e s i h, Paulus’a göründüğü gibi, ona da göründü, o da bu andan başlıyarak iman etti. Gizlice çöle gi­ derek orada öldü. Denildiğine göre halife H â k i m müşriklik bakımından Fir'avun derecesinde ileri gitmişti. Fir'avun “N il nehri benimdir ve ben onu yarattım,, demişti. Diğeri de, bir takım adamların karşısına çıkarak “ selâm sana ey biricik bir, ey öl­ düren ve yaşatan, ey rengin eden ve fakir eden zat„ demelerini temin etmişti. Bu gibi sözler ve hitaplar onu hoşnudediyordu. Bu yüzden onun dalkavuklarından biri Mekke’ye giderek Kâbe’ye vardığı zaman elindeki sopa ile Hacer-i Esvede vurarak kırmış ve “Ey yanlış yola gidenler, iyilik de kötülük de edemiyen bir şeyi niçin öpüyor ve niçin ona tapıyorsunuz? Niçin Mısır'da yaşıyan ve istediğini yaşatan, istediğini öldüren kimseyi terkediyorsunuz ?„ demişti. Bu sırada Basralı olan hendeseci Ebu A li Haşan b. H a tta m 1 şöhret kazanmıştı. Mısır halifesi H â k i m “ben Mısır1 «Ebu A li b. Hüseyin b. Heysem» olmak icabeder. Muhtasar sa. 316. Ö. R.


'da bulunsa idim N il nehri üzerinde öyle faydalı bir iş yapardım ki hükümdarlar ve valiler ondan istifade ederdi,, dediğini haber almış, bunun üzerine ona haber göndermiş, onu getirtmiş, ona son derece saygı göstermiş ve dediğini yaparsa ona bol bol hediyeler vereceğini söylemişti. H e y s e m oğlu Mısır’da seyahat ederek ve burada nakşolunan semavî şekilleri ve hendesi resimleri ve hayret verici remizleri gördükten sonra kendi kendine düşünmüş, ueğer daha mükemmel bir iş yapmağa im kân bulunsa id i eskiler onu benden daha iyi yaparlardı„ demişti. Heysem oğlu daha sonra Nil sularının üzerine yükselip aktığı tepeye gitti. Burası Asvan şehrinin karşısında idi. H e y s e m oğlu yapacağı iş ile bu suların kuvvetini dizginliyemiyeceğini anlıyarak utanmış ve halife H â k i m ’den özür dilemişti. Özür lâyık olduğu şekilde kabul olunmadığı için H e y s e m oğlu korkmuş ve H â k i m ' in şerrinden kurtulabilmek için, cinlerin kendisine musallat olduğunu ve çılgın bir adamdan başka bir şey olmadığını iddia etmişti. H e y s e m oğlu bu rolü o kadar muvaffakiyetle oynadı ki kendisine zincirler vurulmuş, elinde ne varsa herşey mühürlenmiş ve Hâkim’in ölümüne kadar bu hal üzere kalmıştı. Kendisi daha sonra akıllanmış, Kahire’nin büyük camii civarındaki evlerin birine çekilerek yaşamış ve hendese üzerinde yetmiş kadar eser telif etmiştir. Bundan başka her yıl üç kitap istinsah ediyordu. Bunlar Magisti, kürelerin mutavassıt işaretleri, ve Euklides’ti. Bunları 150 Mısır dinarına satıyordu. H e y s e m o ğ l u Arapların 420 (M. 1029) yılına kadar yaşadı.

Arapların 414 (M. 1023) yılında H a r e z m ş a h M a h m u d tekrar Hindistan’a yürüdü ve birçok şehirler zaptetti. M a h m u d bu memleket içinde dört ay süren seyahatten sonra Kawakir adlı bir kaleye vardı. Hindistan krallarından biri burada yaşamakta idi. M a h m u d bu kaleye karşı şiddetli bir muharebe yaptığı sırada kendisine bir Hindli elçi geldi. Elçi 4 kişinin taşıdığı bir araba içinde idi. Elçi, M ahm ud'a gelerek şu sözleri söyledi : “Kiralım ız sizin insanlar arasında kim ve ne olduğunuzu soruyor,,. M ahmud şu cevabı verdi : “Ben A llahı inkâr edenleri dine davet eden bir Müslümamm. Putlara tapan­ ları tazyik ederim. Siz H intliler de ya Allahım ıza inanırsınız, kanunumuzu kabul eder ve inek eti yersiniz, yahut her yıl L000


f il göndererek ve 1.000 men altın vererek muharebeden kurtulur­ s u n u z Elçi, “inek eti yemeğe im kân yoktur, anlattığınız dine girmek bahsine gelince, bilgili bir adam gönderiniz de bize bu dinin ne olduğunu öğretsin. Şayet bu din bizimkinden daha iyi ise onu kabul ederiz,, dedi. Elçi ile birlikte Arap âlimlerinden biri kaleye gönderildi ve tercüman vasıtası ile Hindlilerle görüştü. Hindlilerin verdik­ leri cevap şu mealde idi : “dinim izi değiştirmiyeceğiz. A ltını­ mız da yoktur, fakat gümüşümüz boldur.,, Hindliier 300 fil, kâfi derecede gümüş, mükellef elbiseler ve güzel kokular ver­ meğe razı oldular. Buna karşı Mahmud, “ben de kabul ediyo­ rum, fakat bura kiralının bizim vereceğimiz elbiseyi giymesi, kılıç kuşanması ve kemer takması ve Hindlilerin âdeti üzere, verdiği andı sağlamlamak için parmağının ucunu kesmesi lâzım­ dır,, . Arapların elçisi vaziyeti şu şekilde anlatmıştı: “Hindis­ tan kralının yanına girdiğim zaman yanında son derece güzel bir genç bulunuyordu ve gümüşten bir sedir üzerine oturmuştu. Başında bir sarık ve bacaklarında bir kısa şalvar vardı. Onu görünce Hind âdetine göre ellerimi şiddetle çarptım ve iğildim. Kıral ile, giyeceği elbise üzerinde konuştum, özürler diledi ve “beni bu elbiseyi giymekten affedin de efendinize benim bunu giymiş olduğumu söyleyin,,, dedi. Efendimizi aldatmama imkân bulunmadığını söyledim. O da istemeye istemeye elbiseyi giydi, beline kemeri taktı ve kılıcı kuşandı. Bunun üzerine parmağı­ nızın ucunu kesiniz demekten utandım ve “sadakat yeminini ifa ediniz,, dedim. O da “biz yeminlerimizi heykeller ve ateşler önünde yaparız. Sizin de bu çeşit yemini kabul edeceğinizi sanmayız. Size ne üzerine yemin edelim ? dedi. Ben de “bize ne suretle yemin edileceğini biliyorsunuz,, dedim. Bunun üzerine kölelerinden birine bir ustura getirilmesini söyledi. O da usturayı getirdi. Genç adam bunu alarak sağ eli ile, sol elinin başparmağının (?) ucunu kesti ve rengi zerre kadar değişmedi. Sonra başparmağının üzerine ilâçlı bir toz ekti ve parmağını bağladı. Onun kestiği parça su ile yıkanarak kâfur ile birlikte bir keseye kondu ve bunu bir takım elbiseler, gü­ müşler ve iki at ile birlikte bana verdi,, . Yunanlıların 1336 (M. 1025) yılında Romalıların kralı B a s il sulh ve adalet içinde geçen 55 senelik bir hâkimiyetten sonra öldü. B a s i l Bulgarlara baş eğdirdi, onlara Roma hâkimiyetini


kabul ettirdi. Ondan sonra kardeşi C o n s t a n t i n e 3 yıl ya­ lınız başına taht üzerinde oturdu. Bu kral zarif ve yüksek ruhlu bir adam idi, öldüğü zaman saltanatı kardeşinin oğlu R o m a n u s' a bıraktı. Bazı el yazmalarında R o m a n u s ’un, biraderzadesi olmıyarak damadı olduğu kaydediliyor. Arapların 417 (M. 1026) yılında kış mevsiminde Bağdat’ta son derece şiddetli soğuk oldu, Fırat ve Dicle’nin kıyıları dondu ve hurma ağaçları kurudu. Bağdat’ta ırmakların üzerinden,suların donması dolayısı ile yaya geçiliyordu. Çiftçiler de ekin ekmeğe imkân bulamadılar. Bu yıl içinde Mısır’da neşrolunan bir irade ile çift sürmek için kullanılan öküzlerin kesilmesi yasak edildi. Rebiülevvelin ortalarında Bağdat’ta şiddetli dolu yağdı ve dolu taneleri tavuk yumurtaları büyüklüğünde idi. Yunanlıların 1341 (M. 1030) ve Arapların 420 yılında bir Roma ordusu Antakya’dan hareket ederek Halep karşısında çadırlarını kurdu. Halep içindeki küçük Arap kuvveti Romalı­ larla döğüştü, Romalıları yendi ve bunların birçoklarını kılıçtan geçirdi. Araplar, Romalılardan birçok atlar ve silâhlar aldılar. R o m a n u s’tan önceki krallar müminlerin (yani Müslümanların) tazyikmdan kurtulmuş oldukları için refah içninde yaşıyorlardı. Fakat bu kral Hıristiyanları tazyika başladı ve patrik M a r A b d u n ile piskoposu sürdü, eski âdetleri değiştirdi. Bu yüz­ den Allah da sahtekâr Romalıları düşmanlarına karşı mağlûp etmeğe başladı. Aynı yıl kıral R o m a n u s Romalıların Halep’te kırılmış olduklarını haber alarak 100.000’den fazla mevcutlu kuvvetli bir ordu topladı, Antakya’ya geldi ve buradan Halep’e karşı yürüdü. Islâvlardan iki asilzade ile maiyetlerindeki askerler Romalılardan daha ileride yürüdükleri için Maad atlıları ve 1.000 Arap piyadesi ile karşılaştılar. Islâvlar kırılarak kaçmak üzere yüzlerini çevirdiler. Bunlar Romalılarla karşılaşınca “dik­ kat edin, Mısırlılardan ve Maadlılardan sayısız askerler geliyor­ lar,, dediler. Bu yüzden Romalılar korktular ve kıral R o m a ­ n u s ile askerleri döğüşmeden ve silâh çekmeden teker teker atları üstünde Antakya’ya kaçtılar. Araplar bunlara yetişerek Romalılardan gümüş ve altın taşıyan 70 yüklü deveyi, birçok altın ve gümüş kabları, balya balya mükellef kumaşları, birçok katırları ele geçirdiler. Bu yüzden Tarka katırlarının tanesi Ha­


lep’te 2 dinara satılıyordu. Denildiğine göre R o m a n u s ' un kendisi bir tek çadır kurtaramadığı gibi su içmek için bir ka­ deh dahi kurtaramamıştı. Roma Kıralı R o m a n u s bu sıralarda ansızın öldü ve onun yerine Michael geçti. Bu sırada kiralın akrabası olan fe­ satçı bir adam kıyam etti. Adı K a l a p a t idi. Bu âsi 5 ay sonra yakalandı ve gözleri çıkarıldı. Arapların 422 (m. 1030) yılında Bağdat halifesi K a d i r 87 yaşında öldü. Çok iyi ve nezih bir adamdı. Selefleri gibi sefih bir hayat yaşamıyordu. Onun yerine oğlu E b û C a f e r geçti ve K a i m unvanını aldı. K a d i r d e n sonra oğlu K a i m 44 yıl, 8 ay hüküm sürdü. Bütün asilzadeler, Îranlılar, Türkler ve Araplar bu adamı sevinç­ le karşıladılar ve ona sadakat yeminini ifa ettiler. Türkler tahta yeni bir hükümdar geçtikçe kendilerine verilmesi âdet olan hediyeleri talebettikleri zaman hilâfet hâzinesinde hiçbir şey bulunmadığı muhakkaktı. Çünkü Iranlı emirler Bağdat da dâhil olmak üzere, bütün ülkeleri idare ediyor ve halifeye kendi idare­ sine yetecek kadar para veriyorlardı. Halife K a i m , misafirhane­ lerini, bahçelerini ve evinin eşyalarından bir kısmını satarak aldığı parayı Türk askerlerine verdi ve onları teskin etti.

Bu sırada iki Arap emîri, yani Utair oğlu ile Şibal oğlu, Edes­ sa’da hüküm sürüyorlardı. Bunların her biri ayrı bir kalede idi. Utair oğlu, Roma kıralı Michael’e haber göndererek kalesi­ ni, 20.000 darik ile Roma diyarında kendisine verilecek 4 köy mukabilinde sattı. Romalılarda geceleyin geldiler, kaleye girdi­ ler, burada kuvvetli tahkimat vücuda getirdiler. Sonra bunların bir kısmı şehre inerek Arapların camiini tahribettiler. N â s ı r -ü d - d e v i e bu hâdiseden haber alınca Edessa' ya karşı bir ordu göndererek burasını zaptetti ve onun askerleri şehrin surunu yıkarak şehre girdiler. Bunlar Hıristiyanların iltica ettikleri büyük kiliseyi de ele geçirerek bunlardan ve kadınlarından birçok gani­ metler aldılar. Bunlar Roma kalesinin karşısında çadır kurdularsa da kaleye yaklaşamadılar ve kar yağması üzerine kışı bahane ederek şehri terk edip gittiler. Romalılar 1343 (m. 1032) ve Arapların 422 (m. 1030) yılı­ nın sonbaharında Edesse’ye girdiler. N â s ı r -iid- d e v l e , Michael’e bir elçi göndererek onu şu şekilde muaheze etti:

Abu'l-Farac Tarihi, F. 19


“Halep e karşı iki defa yürümekten ne kazandınız ki, şimdi de Edess'aya göz dikiyorsunuz ? Size dostça nasihatim, adamlarınızı alıp buradan çıkmaktır. Gitmezseniz Arap ordusundan neler çe­ keceğinizi göreceksiniz,,. Michael de şu cevabı verdi: “biz Edes­ sa yı harp ile almadık. Onu meşru sahibinden satın aldık. Onun elinizde kalacağını bilsem iade ederim. Fakat Maaddilerin, Nümeyir oğullarının onu bırakmıyacaklarını biliyorum,,. Michael Arapları hor görmekle beraber Edesse’ye 10.000 atlı gönderdi ve buradaki harap yerleri yaptırdı. Romalılar Edesse’den etra­ fa saldırıyor ve Aksas, Harran ve Serug taraflarını yağma ediyorlardı. Ancak Harran hâkimi, Nümeyir kabilesine mensup V a i a b o ğ l u 1 vergi vermeği kabul ettikten sonra bunlar da yağmakârlıktan vazgeçtiler. Suriye valisi H a s s a n da Romalı­ lara tâbi idi ve mızraklarının ucuna haçlar takıyordu.

Arapların 423 (m. 1031) yılında Bağdat’ta bir kadın iğri büğrü bir yılana benzer bir mahlûk doğurdu. Bu mahlûkun kafası insan kafası idi, ağzı ve boynu vardı, fakat elleri ve ayakları yoktu. Bu mahlûk doğar doğmaz konuştu ve şu söz­ leri söyledi: “dört yıl sonra kıtlık insan neslini kıracak. Buna karşı gelmek için erkeklerin, kadınların, çocukların ve hayvan­ ların tanrı huzurunda ağlamaları ve tanrıdan yağmur göndermesini istemeleri lâzımdır „.Halife K a im bundan haber alınca bütün halkın şehir dışına çıkarak dua etmelerini emretti. Fakat bir çokları bu habere inanmadıkları için şehir dışına çıkanların sayısı çok azdı. Aynı yıl Bağdat’ta sular dondu, gökyüzünden kızıl kumlar yağmur gibi yağdı, ağaçlar harap oldu ve bütün mev­ sim içinde meyve vermedi. Çölde de o kadar müthiş kıtlık oldu ki burada yaşıyan göçebeler develerini, atlarını, hattâ çocuklarını yediler, insanlar, çocuklarını öldürürken ıstırap duymamak için çocuklarını mübadele ediyorlardı. Bunların çektiği ıstırap yalnız kıtlık yüzünden değildi, fakat susuzluk ıstırabı da buna katılıyordu. Onun için bunlar şehir ve köy civarındaki nehir ve ırmakların kenarlarına gelip çadırlarını kurdular. Hindistan’da ve İran’da veba koptu. Bu yüzden bir hafta içinde İsfahan’da ölüleri taşıyan 40.000 tabutun şehir­ den çıktığı görüldü. Bağdat’ta da matem tutmıyan bir tek 1

kJC) iy

Muhtasar üd-düvel S. 319,

ö.

R.


hane kalmamıştı. Musul’da 4.000 genç adam göz kapaklarının iltihabı illetinden öldüler. Arapların 425 (m. 1033) ve Yunanlıların 1355 (M. 1034) yılının Aralık ayında Nisibis’te şiddetli bir karayel esti, zeytin, dut, erik ağaçlarını kökünden söktü ve taş ve kireçten yapılma binaları yıktı. Daha sonra şiddetli bir yağmur yağdı ve el, parmak, bilek şeklinde dolular yağdı. Mısır ve Filistin’de zel­ zeleler oldu, insanlar evlerinden dışarı uğrıyarak 8 gün gök­ yüzü altında yaşadılar. Balaş şehrinin yarısı harap oldu. Suri­ ye’de birçok köyler ahalisi ile birlikte kayboldular. Kudüs mabedinin duvarlarından bir kısmı yıkıldı. Askalan’da Arapların bir minaresi düştü. Gazze’deki minarenin alemi ile Akkâ şehrinin yarısı yıkıldı.Deniz suları 3 fersah çekilmiş, herkes balık toplamağa çıktılarsa da sular tekrar yükselmiş ve birçok insanlar boğulmuştu. Şubat ayında Başak burcunda günlerce akşamdan sabaha kadar bir ışık sütunu göründü ve birkaç gün sonra şimşek çakması gibi bir yıldız düştü ve bütün Senar havalisi onun ışığı ile aydın­ landı. Basit fikirli insanlar, “gökyüzü yarıldı,, diyorlardı. Bağdat’da veba oldu ve 70.000 kadar kişi ihtinak illetinden öldüler. Bir yıl sonra Iran denizinde şiddetli rüzgârlar esti, 50 den fazla gemi battı, 2.500 insan da boğuldu. Deniz ve nehirler taşmıştı, gök­ yüzünün suları mütemadiyen yağıyor ve köyler su altında kalıyordu. Bir çok insanlar tahtalar, kalaslar ve gemi artıklarına tutunmak sayesinde kurtularak karaya varabilmişlerse de taş­ kın sular bunları denize sürüklemiş ve bunlar boğulmuşlardı. Arapların 427 ( m. 1035) yılında Nümeyir’e mensup V a t a b oğla ( ki Harran valisi id i) 1 kürtlerden ve Maad oğullarından ( yani göçebelerden) büyük bir ordu toplıyarak Romalılara ait olanSibabarak’a karşı yürüdü ve burasını zaptederek 3.500 adamı öldürdü ve buradaki kadınları ve çocukları alıp götürdü. Daha sonra Edessa’ya karşı çadırlarını kuran bu adam şehre gıda maddelerinin girmesine mâni oldu, Edessa ahalisi açlık yüzünden şehri teslime mecbur kaldılar. Romahlar kaleye iltica etmişler ve burasını tahkim etmişlerdi. Araplar kaleye hücum ettiler ve bu yüzden 250 kişi maktul düştü. Araplar kaleyi zapt edemedikleri için şehri yağma ederek gittiler. Denildiğine göre Arapların götürdükleri genç erkek ve kadınların sayısı 3.000 den fazla idi. 1 290 inci sahifenin notuna bakınız.


SELÇUKLARIN İRAN’DA KURDUKLARI SALTANATIN BAŞLANGICINA DAİR Yunanlıların 1347 (m. 1036) yılı içinde “Guz„ lar adım ta­ şıyan kimseler Hyrcania’dan gelen Selçuk emirleri ile birlikte Hun diyarından çıktılar. Burası şimaldedir ve Hazarların mem­ leketidir. Azizlerden biri olan mukaddes patrik M a r M i c h a e l bunlara dair uzun uzadıya yazılar yazmıştır. Kendisi der ki: “ bunlar N u h ’un oğlu Y a f e s’in oğlu M a go g 'u a zürriy etidir. H i z k i y a l onlara dair şu kehanette bulunmuştur: Rabların Rabbı diyor k i . Ey Muşak ve Tubil hâkim i ve prensi, ben sana karşı geleceğim. Sizi bir araya getirip çenelerinize oltalar taka­ cağım. Sîzi toprağınızdan çıkaracağım ve bütün îranlılar, Kuşitler ve Potteler, Gamar ve bütün ordusu, Bet Togerma ve şimalin bütün etekleri sizinle beraber olacak. Siz en eski devirlerden beri kumanda ediyorsunuz, sonunda da baş eğeceksiniz (Hizkiyal XXXI. bab, 3 üncü ayet)1. Bu âciz de M ü l k-n â m e adını taşıyan bir farşça

kitapta şu sözlere tesadüf etmiştir: “ yaşlı ve yaşı çok ilerilemiş bir zat olan Emir Inâîg ( I n â n â g ?) Bey der k i: “Hazarlar haka­ nının hareketi sırasında kendisine T u k a k adı verilen bir muharip, yanında idi. Bu adama kuvveti yüzünden T e m ü ry a l ı g , yani D e m i r y a y adı verilmişti. Bu adamın bir oğlu oldu ve ona S e l ç u k adı verildi. Kısa bir zaman sonra Emir Tu k a k öldü, h â k a n d a . S e l ç u k 1u aldı sarayında yetiştirdi ve onu çok sevdi. Bir gün bu çocuk her zaman yaptığı gibi hakanın huzuruna çıktı. Kraliçe ona bakarak: “bu genç henüz çocuk olduğu halde bize karşı bu derece serbest söz söylerse ( yahut, tavır takınırsa), büyüdüğü zaman bize karşı nasıl hareket edecek ?„ dedi. Bu sözler Emir S e l ç u k'a

gizlice bildirilmiş olduğu için o da kabilesinin adamlarını gizlice topladı ve yanma birçok atlar, develer, koyunlar ve inekler alarak hareket etti ve Turan yani T ü r k diyarından İran diyarına çobanlık etmek bahanesi ile geçtiler. Bunlar 1 Bu sözler, Hizkiyal kitabının X X X I. babında değil, X X X V III. ba­ bının ilk ayetlerindedir. K i t â b-ı M u k a d d e s ' in tiirkçe tercümesinde böyle olduğu gibi diğer tercümelerinde de böyiedir. İbareler arasındaki ayrılıklar için de K i t â b-ı M u k a d d e s’in Hizkiyal kitabının X X V III. ba­ bına bakıla. ö . R.


lranlıların müslüman olduklarını görerek birbirleri ile konuş­ tular ve, “ biz içinde yaşamak istediğimiz bu memleket halkının dinini kabul etmez ve onların türelerine uymazsak bir kimse bize iltifat etmez ve biz tek başımıza yaşamağa mahkûm bir azlık halinde kalırız,, dediler. Bunlar bu nokta üzerinde anlaş­ tıktan sonra Harezm diyarında olan Zandak şehrine adam

gönderdiler. Burası, bunların sürülerini otlattıkları çölün civa­ rında idi. Bunlar validen bir bilgili adam istediler ve bu adamın kendilerine Allaha tapmağı öğretmesini dilediler. Vali birçok hediyeler ile birlikte bunlara bir yaşlı adam gönderdi ve bu adam onlara istediklerini öğretti. Bunlar burada yıllarca kal­ dılar, son derece refahlı bir hayat sürdüler ve sayıları da arttı. Emir S e l çu k'\ın dört oğlu oldu. Bunlar M i k a i l , Y a b a g u ( B i g u ), M u s a ve A r s l a n adlarmı taşıyorlardı. Mikail’in iki oğlu oldu ; M u h a m m e d ( ki, T u ğ r u l Bey diye meşhurdur) ve D a v u d ( ki, Ç a ğ r ı Bey diye meşhurdur). Ç a ğ r ı Bey Türkmenlerden büyük bir ordu vücuda getirerek Arminya ve Horasan şehirlerini yağma etti, sonra kardeşi T u ğ r u l Bey’e giderek “ burada iki büyük vali var. Bunlar H a r ezmş a h H a r u n ve S e b ü k - T e k i n i n torunu ve M a h m u d 'un oğlu Sultan M e s' u d. Biz yalnız bunların hakkından gele­ miyoruz. Fakat keşfetmiş olduğum Horasan ve Arminya ya gi­ debiliriz. Çünkü buralarda bize karşı gelebilecek bir kimse yoktur „ dedi. Tuğrul Bey bu sözleri tasvip etti ve bunlar birlikte kalktılar, Iran nehri olan Ceyhun’u aştılar ve Damgan şehrine karşı hareket ederek burasını tahrip ettiler. Sonra Semnan

şehrine karşı yürüyerek araplarla Iranlıları ve ordularını kır­ dılar ve Rey şehrini zaptederek kamilen tahrip ettiler. Sonra buradan Kazvin'e karşı hareket ettilerse de zaptedemediler, fakat bu şehri vergiye bağlayarak gittiler. Mübarek ihtiyar adamojı, gûya bir köpeğin Selçuk oğullarına rehberlik ettiğine dair anlattığı hikâyeyi başka bir yerde göremedik, ihtimal ki kendisi bu hikâyeyi birinden işiterek yazdı, yahut bizim gör­ mediğimiz bir kitaptan nakletti. Çünkü biz bunu hiç bir ki­ tapta görmedik. Arapların 428 (m. 1035) yılında

Mısır halifesi

Ta h i r 1

1 Tahir değil Zahir olmak icab eder. M uhtasar ’da da böyledir. Ö . R.


idrar sökememek hastalığından öldü. Bu adam gençliğinden, yâni 20 yıldan beri gangren (?)’e uğramıştı. Onu müteakip oğlu M ü s t a n s ı r tahta geçti. Aynı yıl içinde Mısır halifesi M ü s t a n s ı r ile Roma kralı Michael barıştılar ve halife M ü s t a n s ı r Mısırda mahpus olan 50.000 hıristiyanı serbest bıraktı ve Roma kralmm Kudüs’teki Ba’sibadelmevt mabedini yeniden kurma­ sına müsaade etti. Bu kral Roma asilzadeleri ile birçok gümüş ve altın gönderdi ve mabedi eski haline çevirtti. Aynı yıl, çok mümtaz bir şahsiyet olan E b û A l i H ü s e y n 1 bn S i n a vefat etti. Bu zat A r i s t o’dan öğrendiği her değerli şeye yalnız beş değil elli şey katmış bir adamdı. Babası Belh şehrindendi. Sonra Buhara ya geçti ve orada yerleşti. Oğlu 1 bn S i n a yı 5 yaşına vardığı zaman muallimlere verdi. I b n S i n a 10 yaşında iken Kur’anı ezberlemiş, arap dilinin sarf-u nahvini ve belâgatini öğrenmişti. İ bn S i n a , hanların birinde hububat satan bir adama uğramak itiyadında idi. Kendisi bu adamdan Hindlilerin hesap sistemini öğrendi. İsmi N ab a l i 1 olan bir filosof Buhara’ya gelmiş olduğu için İ b n S i n a ondan İsagociyi okudu. İkisi birlikte Gensa yani cins, nevi tarifine geldik­ leri zaman, cevheri değişik olduğu için nevilerin ayrılmasına ait olan bu bahis hakkında İ b n S i n a hocasına şu suali sordu: “cinsin veya nevin ayrılması cevher yüzünden midir?,, Hocası da “evet„ dedi. Bunun üzerine genç adam şu sözleri söyledi: “şayet birisi bana insan nedir ? diye sorarsa ona, insan bir hay“vandır, demek doğru olur mu?„ Hocası “evet,, dedi. Fakat genç talebe itiraz etti: “Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü âk il bir varlığın bir hayvan olduğunu söylemek tam bir cevap teşkil edemez. Belki cevabı yarım bırakır,, dedi. Bu andan itibaren İb n S i n a hocasını bırakarak bütün ilimleri tek başına öğren­

meğe çalıştı ve öğrendi. İ b n S i n a 16 yaşına vardığı zaman tıp ilmini tamamiyle öğrenmiş bulunuyordu. Çünkü birçok yaşlı tabipler onun ya­ nma geliyor ve onunla birlikte çalışıyorlardı. İ b n S i n a has­ taları da ziyarete başlıyarak klinik işlerinde de ihtisas sahibi oldu ve 18 yaşına vardığı zaman büyük ve meşhur eseri olan K a n u n u yazdı. Sonra felsefenin dört doktrinine göre Ş i f a 1 Ebu - A bdillah el • Natilî.

Ö . R.


adlı büyük eserini yazdı ve bu eserdeki tabiî ve İlâhi bahis­ leri 20 gün içinde tamamladı. Onun mevcut olan ve heryerde okunan eserlerinin sayısı doksan ikidir. Kendisi bunların ço­ ğunu hapishanede yazmıştır. î ş a r â t adını taşıyan muazzam bir eserini bu âciz muharrir arapçadan süryancaya çevirmiştir. I b n S i n a tedavi etmekte olduğu Emir’in bir kıyam ile karşı­ laşması üzerine düşmanı olan birinin hâkim olması yüzünden yakalanmış ve kaleye kapatılmıştı. Kendisi kaleye girerken “buraya girişimde şüphe yok, fakat nasıl çıkacağımdan endişe edebilirim,, demişti Ibn Sina kalede 40 gün2 kaldıktan sonra

dostu olan Emir geri döndü, döğüşerek kaleyi zaptetti ve I b n Sina'yı serbest bıraktı. I b n S i n a bundan başka mükerrer defalar hapse atıldı. Bu muhteşem adam çok büyük meziyetleri haiz olmakla beraber kadınlara iptilâsı yüzünden perişan oldu. Bu yüzden kuvvetten düştü ve son günlerinde kulunç hastalı­ ğına uğradı ve bir gün sekiz şırınga yaptırdı. Şırıngaya iki danık maydanuz tohumu koymayı adamlarına söylediği halde bunların biri beş koymuş ve bağırsaklarında ülser peyda ol­ muştu. Kulunç ile beraber gelen sar’aya da uğrayordu. Adam­ larına M i t h r i d o t e s ( Methroditus) panzehrini terkip etmele­ rini söylemiş, hizmetçilerinden biri buna fazla afyon katmıştı. Bu yüzden tabii harareti düşmüş ve “artık sıhhatimi idare eden m üdir aciz kaldı,, demiş, bir kaç gün bu hal üzere geçirdikten sonra 58 yaşında olduğu halde ölmüş ve Hemedan’da gömül­ müştü 3. Arapların 429 (m. 1037) yılında U ğ u z l a r Arminya’ya karşı hareket ettiler ve buradaki kürtleri ve arapları kılıçtan geçire­ rek birçok ganimetler topladılar. Bunlar buradan Azerbaycan şehirlerinden olan Urumya'ya gittiler, memleketi tahrip ettiler ve bu dağda ikamet eden ve kendileri ile döğüşen kürtlerin çoğunu öldürdüler. Suriye veArminya’ya hâkim olan V atap o ğl u 2 düşmanla, yani Romalılar ve Türklerle, döğüşmeğe kudreti yet­ 1 Ibn Sina’nın yazmış olduğu bir kasidenin bir beytine işarettir. Beytin manası şudur : « Girişim, gördüğün gibi muhakkaktır (şüphe götürmez bir hakikattir). Bütün şüphelerse çıkışıma aittir. Ö . R. 2 Dört ay. (Muhtasar S. 328j Ö . R. 3 Vefat. 428 H. Ö . R.


mediğini görerek Romalılarla sulh yaptı. Edesse şehri Roma­ lılarda kaldı ve Romalılar burada hâkim olarak refah içinde yaşadılar. Aynı yıl içinde U ğ u z l u r Maraga şehrini zaptet­ tiler, buradaki camiyi yaktılar ve ahalinin bir kısmını öldürüp, bir kısmını esir aldılar. Bunun üzerine a Dağlı kürt kabileleri toplandılar, U ğ u z l a r ' ı mağlûp ederek Azerbaycan’dan çıkar­ dılar. Bunlar da Horasan’a dönerek Tas şehrini zaptettiler ve 100.000 kadar insan öldürdüler. Şehir dışında yol üzerinde ve köylerde öldürdükleri de 20.000 kadardı. Bunlar üstelik 150.000 kadar da esir aldılar. Horasan valisi S u b a ş ı bunlara karşı 30.000 atlı ile hareket etti ise de bunlar galip geldiler ve on­ ları kaçmağa mecbur ettiler. Bunlar daha sonra Nişapur şehrine gelerek şehri yağma etmek istedilerse de T u ğ r u l Bey arap­ lar ın oruç ayı yaklaşmış olduğu için buna karşı geldi. Halife K a i m bunlara bir elçi gönderdi ve araplarla aynı din üzere oldukları halde bu şekilde hareket etmeleri yüzünden onları muaheze etti. Bunlar oruç ayı geçtikten sonra Nişapur şehrini tahrip etmek istediklerinden T u ğ r u l Bey kardeşi Çağrı Bey'e şu sözleri söyledi : “bu hareket doğru değildir. Çünkü halifeden daha büyük bir ferman geldi,,. Ç a ğ r ı Bey İsrar edince T u ğ r u l Bey eline bir bıçak aldı ve “Eğer bu şekilde hareket ederseniz kendimi öldürürüm,, dedi. O da aha­ liden 500.000 zuze alarak sükûnet buldu. T u ğ r u l Bey halifeye şu tarzda bir cevap yazdı: “ K ö­ leniz ve tebaanız M ik a i l oğlu T u ğ r u l Bey'den,, ve akrabası, yâni hemşiresinin kocası Kızılda şu tarzda cevap verdi: “ kö­ leniz ve veziriniz Y a h y a oğlu K ız ıld a n ,,. Fakat Ç a ğ r ı Bey cevap yazmadı ve T u ğ r u l Bey Nişapur’a girerek sultan M e s ' u d ' un tahtına oturdu. Ç a ğ r ı Bey Serhas, K ı z ı l d a Rey şehrinde

kaldılar. Arapların 430 (m. 1038) yılında Bağdat’ta bir karış kadar kar yağdı ve günlerce kaldı. Sonra Aralık ayında şiddetli soğuk oldu ve sular altı gün dondu. Aynı yıl Sultan M es' u d İç İran’dan ve Dış Hindistan’dan büyük bir ordu toplayarak U ğ u z l a r ' a hücum etti ve Marurut civarında onlara karşı galip geldi. Uğuzların 3.500 adamı maktûl düştü, geride kalanlar, başlarında bulunan T u ğ r u l Bey ve Ç a ğ r ı Bey ile birlikte çırıl çıplak çöle kaçtılar. Sultan


M e s ' u d Horasan’da 2 yıl kadar kaldı sonra bu havalide asker bırakarak Harezm şehirlerinden biri olan Gazne'ye döndü. U ğ u z l a r bundan haber alarak arapların 432 (M. 1040) yılında

Horasan’a döndüler. Burada bulunanlar onlara mukavemet edemediler ve U ğ u z l a r Azerbaycan’a da hâkim oldular. Aynı yıl içinde Romalılar Suriye’ye gittiler. Emir A n u ş t e k i n Hama civarında bunlarla dövüştü ve galip gelerek kralın am­ cazadesini esir aldıktan başka büyük haremağalarından birini de öldürdü. Aynı yıl Sultan M e s ' u d kış mevsiminde Harezm’in son derece soğuk olmasına mebni her sene yaptığı gibi Hindis­ tan’a karşı hareket etti. Zevceleri ve çocukları ile birlikte, biz­ zat Sultan Mes’ud’un, gözlerini çıkarttığı kardeşi M u h a m m e d de yanında idi. Bunlar H alam nehrine vardıkları zaman haremağası A n u ş t eki n 1.000 köle ile birlikte Sultan M e s ' u d ' un üzerine atıldı ve onu bağlayarak, tahta geçirmek istedikleri kör kardeşinin önüne getirdiler. Kardeşi M u h a m m e d “ ben bana yaptığını sana yapmayacağım, fakat seçeceğin maiyetle birlikte nereye gitmek istiyorsan seni oraya göndereceğim,, dedi. M e s ' u d, Kasa1 kalesine gitmek istediğini söylediğinden izzet-ü

ikram içinde buraya gönderildi. Daha sonra asilzadeler görü­ şerek M u h a m m e d' in yüzüğünü aldılar ve kalenin hâkimine göstererek içeri girdiler ve Sultan M e s' u d' n öldürdüler. Daha sonra M es' u d ’un Harezm’de bulunan oğlu M evd ud babasının başına gelenleri haber alarak • 5.000 asker topladı, amcasının tarafında bulunan 20.000 askere hücum ederek bun­ ları mağlûp etti ve amcasını öldürdü. Babasının katillerini ya­ kalayarak bacaklarının kemiklerini deldirdi, bunları birbirine bağlattı ve kül oluncaya kadar toprak üzerinde sürükletti. M e v d u d daha sonra Gazne’ye gitti, Türklerin hüküm sürmekte olduğu Horasan ve Azerbaycan ülkeleri hariç olmak üzere, babasının bütün saltanatına varis oldu. Yunanlıların 1353 (m. 1042) ve arapların 433 yılında Roma kralı Michael evlât bırakmadan öldü ve kızları Z a i (Zoai) ve T h e o d o r a üç ay hüküm sürdüler. Sonra Roma eşrafı görüştüler ve oğulları arasından hükümdarlığa lâyık 1 Muhtasar üd-düvel’de « ı £ , Ibn iil-esir de Ö . R.

«

,

Ibn Haldûn da


üç kişi seçtiler. Bu üç kişinin isimleri kâğıt parçalarına yazıldı mühürlü zarflar içine kondu ve bir küçük çocuk getirilerek bu kâğıtlardan birini seçmesi istendi. Çocuğun aldığı kâğıtta M o n u m a c h o s adı yazılı idi.Buna kral M i c h a e l'm kızı T heodora yi zevce olarak verdiler ve onu C o n s t a n i i n e namı ile kral ilân ettiler. T h e o d o r a , hemşiresi Z a V ye, saltanattaki hisse­ sine mukabil 9 kantar altın verdi. Bu kral C on s t a n t i n e büyük bir adamdı. Gayet zengin hediyeler verirdi, fakat damla hastalığından muztaripti. Arapların 434 (m. 1042) yılında Tebriz şehrinde şiddetli bir zelzele oldu ,* şehrin kalesi, suru, birçok sarayları ve ha­ mamları yıkıldı ve 50.000 kadar insan enkaz altında can verdi. Tebriz hâkimi şehir dışındaki çiftliğinde bulunduğu için kaçtı ve kurtuldu, fakat uğradığı felâketin büyüklüğü yüzünden çuval parçalarını sırtına aldı ve küller üzerinde oturdu. Sonra U ğ u z l a r ’dan korkmak yüzünden kalelerin birine çekilerek kapandı, çünkü U ğ u z l a r Harezm’e hâkim olmuşlardı. Y u s u f oğlu İ b r a h i m Horasan emirliğini yapmakta idi. Bu adam ana tarafından T u ğ r u l Bey'in kardeşi idi. İbrahim

bir mektup yazarak Bağdat’a gönderdi ve şu sözleri söyledi: “Şehinşah-i Selçuki T u ğ r u l Bey, Horasan ve Harezm’in hü­ kümdarıdır. Kendisi Bedevilerin hac yollarında neler yaptıkla­ rını ve Allahın evinde ibadet için gidenlerin nasıl yakalayıp soyulduklarını haber aldığı için Bağdat’a bir ordu göndermek için hazırlanıyor. Ordusunu izzet-ü ikram ile ve hediyelerle karşılıyarak sulh ve müsalemetin bütün dünyaya hakim olmasını temin için hazırlanın,,. Mektubun başına bir ok ile bir yay resmi geçirilmişti. Aynı yıl Bağdat ölçüsüne göre bir ve iki kilo ağırlığında dolular yağdı ve Bağdat civarında 30 dan fazla köyü tahrip etti. Yunanlıların 1354 (m. 1043) yılında Roma diyarında Mi~ n a k o s (M a n y a k o s ?) namında bir asi türedi ve 20.000 kadar kişi onun peşine takıldı. Kral C o n s t a n t i n e haremağası Chr i s t o p h e r’in kumandası altında ona karşı 40.000 kişi gönderdi, o da âsiyi mağlûp ederek öldürdü ve kellesini teşhir etti. Chr i s t o p h e r âsilerden 200 kişiyi merkeplere bindirdi ve yüzle­ rini bu hayvanların kuyruğuna doğru çevirdi. Asilerden herbirinin alnına maktül düşenlerin azalarından kesilen parçalar


asılmıştı. Münâdiler bunların önünden gidiyor ve şu şekilde bağırıyorlardı: “krala karşı isyan edenlerin müstehak oldukları akıbet budar „. Herkes bu adamlara bakıp gülüyordu; fakat kral bunlara acıdı ve bunları öldürmeyerek ve “ nereye isterlerse gitsinler „ diyerek bunları uzaklaştırdı ve ordusunun erlerinden herbirine, gösterdiği meziyete göre kimine 70, kimine 35 dinar hediye verdi. Arapların 435 (m. 1043) yılında Tuğrul Bey, Halife K a i m ' e , bir elçi gönderdi. O da şu sözleri söyledi: “Ben arap saltana­ tının başında bulunan zatın vekiliyim (yahut bendesiyim). Hâ­ kim olduğum bütün ülkelerde Halifenin adını ilân ettim1. Aha­ liyi, seleflerim olan M a h m u d ve M e s ' u d ' un valilerinin zulmundan kurtardım. Ben de her hangi suretle seleflerimin madunu değilim. Onlar da Halifenin bir takım ülkeleri idare eden köle­ leri idiler. Ben ise hür insanların evlâdıyım ve H ü n ’leriıı kral hanedanına mensubum. Bundan başka seleflerim derecesinde saygı görmekle beraber bana yapılacak hizmetlerin ve beni ayırdeden meziyetlerin onlardan üstün olacağını sanıyorum.,, Denildiğine göre T u ğ r u l Bey yüksek bir taht üzerinde oturur, arkasında kalkanlar ve mızraklar, önünde muhteşem bir yay ve elinde oynamak itiyadında olduğu iki ok bulundu­ rurdu. Pamuktan yapılma beyaz elbiseler giyerdi. Haftanın ikinci ve beşinci günlerinde oruç tutmağa alışıktı. Beş vakit namazını hiç bir zaman ihmâl etmezdi. Zekâsına dair Bağdat’ın en belli başlı kadılarından biri şu hikâyeyi anlatıyor: “ T u ğ r u l Beye elçi olarak gönderildiğim zaman onun idaresini anlatan, insafsızlı­ ğından bahseden ve beş vakit namazı Allah korkusu yüzünden değil, fakat bir gösteriş olarak kıldığından ve daha başka me­ selelerden bahseden bir mektubu Bağdat’a yollamış ve mektubu ailem erkânından birine vermiştim. Mektup düşmüş; ve Tuğrul Bey’in adamları tarafından bulunarak ona götürülmüştü. Tuğrul Bey mektubun muhteviyatına vakıf olduğu halde yüzünü benden çevirmediği gibi, bana gösterdiği saygıyı da değiştirmedi. Ben mektubun düşmüş ve onun eline geçmiş olduğunu bilmiyordum. Fakat Bağdat’a döndüğümüz sırada dostlarımdan biri bana keyfiyeti anlattı, mektubu kendisine tevdi ettiğim adam da yolda mektubu kaybetmiş olduğunu bildirdi,,. 3 Yani

« c u n u hutbelerini onun adına okutuyorum»,

ö . R.


askerleri küme küme gelirler ve ona karşı hürmet gösterirlerdi. Her küme 2.000 askerden müteşek­ kildi. Bunlar muayyen bir mesafede atlarından inerler ve yeri öperek dimdik dururlardı. Bunun üzerine yanındaki adamların biri selâmın kabûl olunduğunu anlatan bir işaret verir, bun­ lar da tekrar yeri öperler, atlarına binip giderler ve yerlerine başkaları gelirlerdi. Hiç bir kimse ona yaklaşmaz ve onunla konuşmazdı. Askerleri her nerede bulunurlarsa yağmakârlıkla, tahrip ile ve kan dökmekle meşgul olurlar. Sayıları pek çok olduğu için hiç bir nahiye (yahut, ülke) bunları bir haftadan fazla besleyememektedir. Onlar da sırf ihtiyaç yüzünden ve kendileri ile hayvanlan için besleyici maddeler bulmak üzere bir yerden bir yere göçmek zorunda kalıyorlardı. Tuğrul

Bey m

T u ğ r u l Bey 'in ordusu Nisibis, Maiperkat, Shighar (Sincar),

Habura, Âmid ve Zirak taraflarını tahrip ettiler ve bu hava­ linin valisini öldürdüler. Bunlar Musul’a da geldiler ve Musul valisi M u t e m i d i i d - d e v l e ’den şehri bırakıp gitmek için 50.000 dinar istediler. Vali, istediklerini vermeyince şehre hâkim oldular ve M u t e m i d - ü d d e v l e , Dicle nehri kenarında yer altında olan bir kapıdan kaçtı. Uğuzlar şehre girerek saraydan yığın yığın kumaşlar götürdüler. Bu kumaşlar 200.000 dinar kıymetinde idi. Sarayın içindeki kürt ve arap onyedi kadın ile birçok kızları paylaştılar ve Şah Arsui çarşısı mahallesi müs­ tesna olmak üzere bütün şehri yağma ettiler. Fakat bu mahal­ lenin sahibi 15.000 dinar vermek mukabilinde mahallesini kur­ tardı. Valinin kayın pederleri de kızlarını satın aldılar. Uğuzlar Musul’da memurlar bırakarak Balad şehrine karşı yürüdülerse de burasını zaptedemediler. Birkaç gün sonra Uğuzlardan biri Musul yerlisi bir gençle dövüşerek onu mız­ rakla vurdu. Gürültücü bir kadın olan bu gencin annesi oğ­ lunun kanlarını yüzüne sürerek çarşılarda bağırdı: “ Uğuzlar oğlumu ve kızımı öldürdüler. „ Onun bu gürültüsü şehir halkını ayaklandırdı ve sözleri arapları ateşledi. Onlar da kalktılar ve Uğuzları öldürdüler. Balad’daki Uğuzlar hâdiseden haber alınca Musul’a dönerek genç, ihtiyar 2.000 kişiyi öldürdüler ve bu­ rada 12 gün kalarak bu müddeti yağmakârlıkla ve kan dök­ mekle geçirdiler. Bunlar yakaladıkları her insana “ kendini satın al„ diyorlardı. Böylece kullanılan ve saklanılan ne kadar


gümüş varsa hepsini topladıktan sonra sulh yaptılar. Bunlar çiftçileri köylerine göndererek toprakları ektirdiler. Kısa bir zaman sonra Mutemid kuvvetlendi ve Maaddileri (göçebeleri) top­ layarak Uğuzları mağlûp etti ve birçoklarının kanlarını döktü. Bunlardan hayatta kalanlar Azerbaycan’a kaçtılar. Yunanlıların 1355 (m. 1044) yılında ve ilk teşrin sonla­ rında müttakt bir nasturî rahibi olan Ebü’l-Farac öldü.Liyakatli, ehliyetli bir adamdı ve filozoftu. Bu zat Ahdi Kadim ve Ahdi Cedidi arap diline çevirdiği gibi, Aristo’nun kitaplarını da tercüme etti. Kendisi kiliselerinin büyük memurlarını dinî itikat­ lara vesair mevzulara vukufsuzlukla itham ederdi. Benim şahsî kanaatime göre bu zatın Süryancaya vukufu zaif idi. Çünkü tercümelerinin muhtelif yerlerinde hatalar buldum. Bunlardan birini, Eyüp kitabından örnek olarak gösteriyorum: Kendisi bu kitapta d h î hârteh zua- laitâu) der. Haret kelimesindeki h dan sonra â geliyor ve kelimedeki t harfinin şeddeli olması icap ediyor. Bu kelime hawra’dan gelmektedir ve hzâyâ, yani rüya manasmdadır. Halbuki bu zat kelimeyi hartheh zannetmiş, h harfine kısa bir a katmış ve t harfini yumuşatarak th yapmış ve böylece kelimeye “son,, manasını vermiştir. Aynı yıl Islâvların, yâni Rusların büyük bir ordusu ka­ radan ve denizden payitahta karşı geldiler. Allah Romalılara yardım etti ve bunlar Rusların gemilerini tutuşturup yakmağa muvaffak oldular. Bu yüzden Rusların çoğu yandılar ve boğul­ dular. İçlerinden karaya çıkanlar esir edilmiş ve sağ kolları kesilmişti. Bu sayede Romalılar büyük bir zafer kazandılar. Bu sırada payitahtta ermeni, arap, yahudi gibi bir çok yabancılar bulunduğundan kral C o n s t a n t i ne aleyhinde büyük bir ar­ bede koptu. Ahali saray kapısında toplanarak “ bu C o n s t a n t i ne hükümdarlarımızdan ikisini öldürdü diye bağırarak sa­ rayı ve asilzadelerin konaklarını yağma etmek istediler. Bunun üzerine kral C o n s t a n t i n e asilzadeleri topladı. T he o do r a ve Z a i (Zoai)’yi muhteşem elbiseler içinde getirtti. Gürültüyü koparanlar bunları görünce sükûnet buldular. Kral arbedenin sebeplerini araştırınca, yabancıların şehri yağma etmek iste­ yerek bu işi yaptıklarını anladı ve kral, payitahtta 30 yıldan beri ikamet eden yabancıların çıkıp gitmelerini istedi, bunların


içinde şehirde kalanların gözleri çıkarılacağını ilân etti. Bu yüzden 100.000 kadar kişi payitahtı terkettiler. Arapların 436 (m. 1044) yılında halife K a im , T u ğ r u l Bey’e bir elçi gönderdi ve 4 meseleden bahseden bir nâme yolladı: I. Emir-ül-mü’minin der k i: Ey Emir T u ğ r u l B e y M u h a m m e d l Senin zaptetmiş olduğun memleketler sana yeter. Diğer arap emirlerine ait memleketlere dokunma ve onlara zarar verme­ li. Bize tâbi olduğunuz için bize karşı kesin sadakatten ayrılmayınız. Emirlerimize karşı gelmeyeceğinize dair söz ver­ meniz ve sözünüzü tutmadığınız takdirde bütün zevcelerinizin boş düşeceğine ve kölelerinizin âzad olacağına, bütün malla­ rınızdan mahrum kalacağınıza dair and içmeniz lâzımdır. III. Daima doğru hareket ederek hileden sakınmalı ve mü­ minlerin başına kâfirleri geçirmekten çekinmelisiniz. IV. Aldığınız memleketlerin vergilerini, selefleriniz gibi bize göndermeniz icap eder. Bu işleri yaparsanız sizi şeref hil’atleri ile süsleriz. Sizi hükümdar tanıtacak şerefli unvanları veririz. Siz de cebbar olmaktan korununuz. T u ğ r u l Bey elçinin nâmesini dinledikten sonra birinci noktaya şu cevabı verdi: “Benim askerlerim pek çoktur ve bu memleketler onlara kâfi gelmemektedir,,. Elçi de şu sözleri söy­ ledi : “bunun sebebi sizin bu memleketleri tahrip etmenizdir. Bütün dünyayı alsanız ve bu şekilde tahrip etseniz size ve m il­ letinize yetmez,,. T u ğ r u l Bey ikinci maddeye şu cevabı verdi: “İstediğiniz bu yeminlere belki kâtiplerin aklı erer, fakat benim aklım ermez. Benim hiç bir hata etmemek üzere kendimi zapt-u rapt altına almama imkân mı vardır?,,. Elçi de şu mukabelede - bulundu: “Siz bütün kalbinizle bize bağlı olduğunuzu gösterir ve ancak doğru olanı yaparsanız, hatadan korunmuş olursunuz,,. T u ğ r u l Bey üçüncü madde hakkında şu cevabı verdi: “Ben dürüst hareket için dikkat ediyorum. Şayet yanım daki aç kimselerden bazıları kötülük ediyorlarsa buna karşı ne yapa­ bilirim?,,. Dördüncü maddeye karşı da şu sözleri söyledi: “İstedi­ ğiniz verginin miktarını bana bildirin. Elimden gelirse geri kalmam,,.


Muhakkak olan nokta şudur: Tuğrul Bey bu dört mad­ denin birini de kabul etmemişti. Yunanlıların 1336 (m. 1045) yılında Erzincan şehri sular altında kaldı ve yalınız ırkan Suriyeli olan C y r ı a c u s oğulla­ rının manastırı kurtuldu. Fakat bu manastır da bir göl ile çevrilmişti. Burada herkese acıyan ve iyilik eden kimseler vardı. Arapların 438 (m. 1046) yılında U ğ u z l a r , Hulvan şeh­ rini zaptederek yaktılar ve ahaliyi bütün gizli definelerini ge­ tirip teslim edinceye kadar işkencelere tâbi tuttular. Ahalinin gözleri önünde karılarına taarruz ediyor ve genç kızların kız­ lığını izale ediyorlardı. Aynı yıl S e m e r k a n d ' m Nasturi metrepolidi, Katolikus’a Halifenin de sarayında okunan bir mektup yolladı. Mektupta deniliyordu k i: “yığın yığın, saldıran çekirgelere benzer bir takım insanlar Tebit ile Hutan dağlarında, Büyük İsk e n d e r'in vaktiyle seddetmiş olduğu yazılan gediği açtılar ve buradan hücum ederek Kaşgar'a kadar ilerlediler. Bunların başında 7 kral var ve her kral ile beraber 700.000 atlı bulunuyor. Büyük krallarının adı N a s a r a t titır ve bu kelimenin manası Tanrı emri ile hüküm süren dir. Bu adamlar Hindliler gibi karadırlar, yüzlerini yıkamadıkları gibi, saçlarını da taramıyorlar. Saçlarını örüyorlar ve bu örgüyü kalkan gibi kullanıyorlar. Ok kullan­ makta son derece hünerlidirler, Yedikleri şeyler en sefil şey­ lerdir. Fakat merhametli ve adaletli kimselerdir. Bunların atla­ rı da et yemektedir,,. Mektup okununca arap asilzadelerinden biri “hiç olmazsa imkânsız olan bir nokta var, o da atların et yemesidir,, dedi. Diğer bir asilzade de şu cevabı verdi: “bu yüzden hayret et­ meyiniz, çünkü ben bir arap atının et ve pişmiş balık yediğini gözümle gördüm,, dedi. Bana kalırsa bunlar balıkları kurutuyor,

ot gibi doğruyor ve bunları atlarar yediriyorlardı. Çünkü bu memleketlerde av hayvanları çoktur ve otlaklar pek azdır. Arapların 439 (m. 1047) yılında ismi A s f a r ve Ras Ayn yerlilerinden olan bir adam, Kur’anda kendisinden bahsolunduğunu ve arapların dinine karşı galip gelecegine daire sözler bulunduğunu iddia etti. Bu adam eşkıyalık etmek üzere iki defa Roma diyarına gitti ve birçok ganimetler topladı. Bunun


üzerine Roma kralı, vali M e r v a n o g u l u ' na name yolladı ve bu nâmede “aramızda sulh vardır. Bu eşkıya sizin tebaanızsa onu tedip etmek sizin vazifenizdir. Tebaanız değilse bize bildirin, biz de ona göre hareket edelim„ dedi. Bunun üzerine M e r v an o ğ l u göçebe arapların emirlerini topladı ve onlara şu sözleri söyledi: “bu A s f a r bize karşı Romalıları hiddetlendirecek. Romalılar gelecek olurlarsa siz de, biz de rahat yüzü görmeyiz. Onun için bir çaresine bakın da bu adamı yakalayın,,. Göçebe

araplar Asfar’a giderek onun islâmiyetin zaferi için yaptığı hizmetleri methettiler. O da bu sözlerden hoşnut olarak onlarla birlikte yola çıktı. Araplar atlarını oynatıyor ve türlü türlü hünerler göstererek ilerliyorlardı Köylerinden uzaklaşınca A s f a r ' ı yakalayarak M e r v a n o ğ l u ’nun yanına götürdüler. O da bu adamı zincirleyerek hapse attı ve böylece Romalılarla araplar arasındaki sulh kuvvetlendi. Bu yıl içinde bütün dördüncü iklimde hastalıklar arttı, veba (yahut, taun) o kadar şiddetlendi ki, herşey müthiş bir surette pahalılaştı. Bağdat’ta bir su zanbağı bir zuze'ye, bir küçük güvercin iki beyaz zuze'ye satılıyordu. Bağdat’ta buğ­ day ve arpadan eser görülmemekte idi. Musul’da hastalık ve vebadan başka çekirgelerin sebebiyet verdiği kıtlık ta vardı. Buğdaydan bir kora, 60 dinara satılıyordu. Arapların 442 (m. 1048) ve yunanlıların 1361 (M. 1050) yılında Sultan T u ğ r u l B e y Arminya valisi M e r v a n o ğ l u’na elçi göndererek kendisine teslim olmayı ve tebaaları arasına girmeyi istedi. M e r v a n o ğ l u elçiyi ağırlayarak ona en iyi kumaşlardan 30 balya, 500 dinar ve çadırlar içinde kullanılan perdeler ve askılar, mallarla yüklü 10 katır, bir arap atı ve Romalıların kurtuluş akçası olarak 30.000 dinar verdikleri halde iade etmediği bir Roma asilzadesini hediye olarak takdim etti. Sonra cevap olarak “Sultan T u ğ r u l B e y ' e bu asilza­ deden başka sunulmaya değer ( yani, faydalı olacak) bir şeyim yok,, dedi. T u ğ r u l B e y bu hediyeleri aldığı için M e r v a n oğlu sevinç içinde sulh yaptı. Bunun üzerine Roma kralı C o n s t a n t i n e , M e r v a n oğlu ’na haber göndererek “Roma eşrafından olan esirin kurtulması için elinizden geleni yapmanızı rica ederim. Sultan T u ğ r u l B e y 'in yüksek kalpli olduğunu biliyorum. Benim namıma ken-


dişine müracaat olunursa bu esiri alakoymaz,, dedi. M e r v a n o ğ l u Roma kralının sözlerini T u ğ r u l B e y e bildirdi. O da

âlicenaplık göstererek ve mukabilinde hiçbir şey istemeyerek Roma esirini kendi elçisi ile birlikte Roma kralına gönderdi. Buna karşı Roma kralı da payitahtta bulunan büyük arap ca­ misini tamir ettirdi ve içine kandiller astırdı. Buraya ibadet­ leri idare edecek araplar tayin etti ve bunlara maaşlar bağ­ ladı. T u ğ r u l B e y ' e d e 1.000 balya ipekli kumaş ile diğer kumaşlardan 500 çeşit, 500 at, 300 mısır eşeği, siyah gözlü ve boynuzlu olduktan başka merkep büyüklüğünde bulunan 1000 keçi gönderdi. Bu yıl içinde İsfahan ahalisi T u ğ r u l B e y in kendilerini haps içine alması -ve yanlarında kaldığı müddetin dokuz aya varması- yüzünden son derece muztarip oldukları için Halife’ye haber göndererek Tu ğ ru l B ey nezdinde şefaatte bulunmasını istediler. T u ğ r u l B e y çoktan beri Halife’den kendi mevkiini yükseltecek ve hükümdarlığına uyacak unvanlar istemekte ol­ duğundan Halife bu ricayı kabul etmedi. Fakat nihayet şefa­ atte bulunmayı kabul ederek ona “ m e ş r u h ü k ü m d a r „ ve “ m ü s l ü m a n l a r ı n s ı ğ ı n a ğ ı „ ve “ R ü k n ü d d i n S u l t a n T u ğ r u l Bey,, unvanlarını kullanarak mektup yazdı ve Isfahan ahalisi lehinde ricalarda bulundu. Sonra bu mektubu bir elçi ile gönderdi. T u ğ r u l B e y bunu (bu müracaatı) beklemekte oldu­ ğundan Halifenin ricasını kabul ederek bilmukabele K a i m ' in hâzinesine 20.000 dinar gönderdikten başka, devletin başında bulunanlara da 2.000 dinar gönderdi. T u ğ r u l B e y bu sıradan başlayarak mührünün üzerine bir yay resmi kazdırmış, bu üç unvanı tesbit etmiş ve bu işarete T u ğ r a denilmişti. Bu tuğ­ rayı yazanlara Tuğrai (tuğrakeş) deniliyordu. Arapların 443 (M. 1051) yılında Roma kralı C o n s t a n t i n Bağdat’ta bulunan Halife K a i m ' e bir elçi gönderdi, elçi Roma dili ile yazılan ve satırların arasında arapça tercümesi bulunan bir mektup taşıyordu. Arapça kelimeler altın yaldız ile mor kâğıt üzerine yazılmıştı. Bu mektupta “mü’min kral ve yüksek zat olan ve ilâh Mesih’ten kuvvet ve kudret alan tek ogüst ve Roma diyarının tek hükümdarı C o n s t a n t i n M o n o m a c h u s ' tan müslümanların reisi ve mü’minlerin emîri olan sevgili ve şerefli Abul-Farac Tarihi, F. 20


dostu E b û C a f e r K a i m ' e , , deniliyor ve bunlara benzer bir çok sevgi ifade eden sözler söyleniliyordu. Arapların 446 (M. 1054) yılında R ü k n ü d d i n T u ğ r u l B e y Îranlıların bütün memleketlerini zaptettikten sonra, yüzünü Roma memleketlerine doğru çevirdi ve M i n a s g e r d kalesine hücum ederek burada bir müddet kaldı ise de, kaleyi zaptedemeyerek onun etrafındaki havaliyi ele geçirdi, sonra E r z e n e l - r u m memleketini aldı. Burası bu ana kadar Romalıların elinde idi. T u ğ r u l B e y kışı Azerbaycan’da geçirerek Roma diyarına dönmek istedi. [Yunanlıların] 1365 (M. 1054) yılında Roma kralı ve kraliçe T h e o d o r a ' nın kocası C o n s t a n t i n ocak aymda vefat etti. Onun yerine kraliçe bir yıl hüküm sürdü. Bağdat’taki Halifeye elçi gönderdi ve kendi nefsi için aldığı vergi ile aradaki sulhu kuvvetlendirdi. Aynı y û R ü k n ü d d i n T u ğ r u l B e y Halifeye bir elçi göndererek şu sözleri bildirdi: “ Pey­ gamber [Muhammed] e hizmetle şeref kazanmak için gelmek istiyorum ve Mekke ye gidip orada dua ve ibadette bulunmak emelindeyim. Hacıların geçtikleri bütün yolların emin olmasını diliyorum. Yollarda eşkıyalık eden Maaddileri (göçebeleri) or­ tadan kaldıracağım. Sonra Suriyeli âsilerle ve yanlış yol tutan Mısırlılarla Allahın iznile harbedeceğim,,. Halife, istememekle

beraber, zarurete boyun eğerek cevap yazdı. Onun dinî gayret ve hamiyetini öğerek Bağdat’a gelmek hususunda gecikmeme­ sini rica etti. Bağdat’ta bulunan Deylemîler ve Türklerle bunların reis­ leri Halifenin bu davetine şiddetle itiraz ettiler ve “ Uğuzların Bağdad’a gelmelerine im kân yoktur. Gelecek olurlarsa kılıç çek­ meğe hazırız,, dediler. Fakat bunların bu hattı hareketleri faide vermedi. Birkaç gün içinde U ğ u z l a r geldiler ve Bağdat’ın

hududuna dayandılar. Emî-rüi mü’minin ile şehrin baş kadıları ve Bağdat halkının birçok büyükleri S u l t a n ı karşılamağa çıktılar ve onun otağını kurmuş olduğu yere yaklaştılar. Bun­ lar Halife namına Sultana nasihatlarda bulunarak askerlerinin Bağdat’ta tahribat yapmalarına karşı gelmek istediler ve “ bu­ rası arap milletlerinin taht merkezidir ve şeriatın payitahtı bu­ rasıdır„ dediler. Sultan bu sözleri sevgi ile karşıladı ve bu na­

sihati kabul edeceğini bildirdi.


Sultan

hareket ederek M e s h a m Me s h a n i t a (yani, hizmetçi kapısı) adını taşıyan kapının önünde karargâhını kur­ duğu zaman Deylemliler, Türkler ve Bağdat halkının bir kısmı büyük gürültüler kopararak kavga ettiler. Kendileri için gıda maddeleri ve hayvanları için ot ve saman satın almak üzere şehre giren Uğuzlara karşı silâh çektiler. Uğuz emirleri de at­ larına binerek Bağdat’a girdiler ve Deylemlilerden, Türklerden ve putperestlerden birçok kimseleri öldürerek bunların büyük­ lerini yakaladılar ve sultanın yanma götürdüler. O da bunlara zincir vurulmasını ve kendisine yakın bulunan çadırlarda hapsedilmelerini emretti. Sultan, Halifeye haber göndererek Bağdat ahalisinin çıkardığı kavga yüzünden şikâyet etti. Hali­ fenin maiyetindeki Deylemlilerden bazılarının maktul bulun­ duklarını, bazılarının kaybolduklarını bildirdi ve “halifeye hür­ metim olmasa idi, bütün Bağdat’ı kılıçtan geçirirdim,, dedi. Halife bu sözlerden hoşnut olarak kalbine giren korkudan kurtuldu ve haremağaları ve asilzadeleri ile sultana hediyeler gönderdi. Bunlar karargâha yaklaşınca sultan bunların hepsine zincir vurdurdu ve ellerindeki herşey yağma edildi. Ertesi sabah Uğuzlar Bağdat’a girdiler ve burada bul­ dukları Maaddilerin (Göçebelerin) çoğunu Dicle’de boğdular. Birçok adamlar evlerinden kaçarak Halifenin sarayı etrafındaki binalara sığındılar ve Uğuzlar bunların evlerine girip yerleş­ tiler. Halife, sultana bir mektup yazarak “banim beklediğim bu değildi. Ben sizin gelmenizle şan-u şerefimin artacağını, sizin bana yakın olmanız yüzünden dinin zafer kazanacağını san­ mıştım. Umduğumun aksi ile karşılaşmakla beraber Allaha gü­ veniyorum,, dedi. Sultanda şu cevabı verdi: “Ben emriniz al­ tındayım. Vuku balan hâdiselere gelince, bunlar maiyetinizdeki fena Türklerden dolayı ilerigelmiştir. Bu yüzden beni muaheze etmek doğru değildir,,. Bunun üzerine Sultanın emri ile köleleri

maiyetinde bulunan filleri kavgaya sebep olan on türke karşı gönderdi, filler de bunları çiğneyerek öldürdü. Sultan Bağ­ dat’a hâkimdi. O da kendi adamlarından valiler ve tahsildarlar tayin etti. Daha önceden Bağdat’ta yerleşen Türklerin içinde ekmekçiler, sebzeciler ve hamam külhancıları bulunuyordu. Uğuzlarm buraya hâkim olmaları ile bütün bu yerler tahrip edildi. Ziraat işleri son buldu ve çift sürmek için kullanılan


öküzlerin teki 20 zuze ye ve bir merkep 10 zuze ye satılır oldu. Uğuzlar gümüş ve altın paralarını sultan namına bastılar. Sul­ tan, Deylemlilerle Türklerin hâkim oldukları sırada halifeye verdikleri tahsisata 50.000 dinar ile 500 kor buğday ilâve etti. Sultan yemin ederek dedi k i: “Araplığa yardım eden askerlerim bu kadar çok olmasaydılar, Türklerin evvelce Halifeden almış oldukları herşeyi kendisine geri verirdim,,. Halife memnun oldu ve Araplar ile Sultan arasında yakınlık vücuda getirmek için Selçuk prenseslerinden, Sultan T u ğ r u l Bey’in biraderi Ç a ğ r ı Bey’in kızı A r s l a n H a t u n ile evlendi. Sultan, Halifenin sa­ rayının yanında büyük bir konak inşa ettirdi. Halife ona kıy­ metli taşlarla işlenmiş bir altın taht göndererek bu konağa yerleştirdi. Sultan bu tahtın üzerinde oturuyor ve eşraf ona gi­ derek hürmetlerini arzediyorlardı. Arapların 448 ( M. 1056) yılında Bağdat’ta hastalık ve büyük bir kıtlık baş gösterdi. Bir tek nar bir dinar a satılıyor ve (ilâç için kullanılan) otlar bulunmuyordu. Yığın yığın haşerat havayı telvis ettiğinden ahalinin üçte birinden fazlası mahvolmuş­ tu. Suriye ve Mısır’da, bilhassa İran’da vaziyet aynı merkezde idi. Buhara’da bir tek gün içinde şehirden çıkan tabutların sayısı 18.000 i bulmuştu. Üç ay gibi kısa bir müddet içinde ölenlerin sayısı 1.650.000 i aşmıştı. S e m e r k a n c/’da iki ay içinde 236.000 insan öldü. Dünyanın yaradıldığından beri böyle bir veba görülmediği söyleniyor. Arapların 449 (M. 1057) yılında Maaddilerin (göçebelerin) bir kuvveti Musul civarında Uğuzların bir kuvveti ile harbe tutuştu; Uğuzlar yenildiler ve içlerinden 1200 kişi maktul düş­ tüler. Uğuzların reisi K a t l a m ı ş ile kaçabilen adamları Sincar dağına gittiler ve Şigar (Sincar) oğulları şehrin kapılarını yüzle­ rine karşı kapayarak bunlarla istihza ettiler. Sultan, hâdiseden haber alınca, için için hiddetlendi ve Musul’a gitmek istedi. Halife gitmesini arzu etmeyerek ona şu haberi gönderdi: “Bu sırada gitmeniz doğru değildir. Asker­ lerin Irandan gelip toplanmasını bekleyiniz,,. Sultan daha fazla hiddetlenerek şu cevabı verdi: “bize karşı niyetlerinizin samimî olmadığını artık anlıyorum. İlk önce bize gitmeyiniz, fakat asker gönderiniz diye nasihat ettiniz. Biz de kabul ettik. As­ kerlerim helâk olunca da aynı nasihati veriyorsunuz,,. Sultan


13 aydan beri Bağdat’ta bulunuyordu. Bağdat’tan çıkmamakla beraber halifeyi görmemişti. Bunun üzerine onun emri ile ça­ dırları şehir dışına götürüldü, askerleri toplanarak Bağdat’ın şark tarafındaki binaları yıktılar ve buradaki köprüleri müs­ tahkem mevki gibi kullandılar. Sultan, hareket ederek Tagrit şehrine karşı çadırlarını kurmuş ve ahaliden yardım istemiş ise de, bunlar “biz Maaddilere (yani göçebe Araplara) mensubuz. Bunların kumandanı olan B e s a s i r î emretmedikçe size hiçbir yardımda bulunamayız„ demişlerdi. Sultan fena hiddetlendi ve bunlara karşı

kılıç kullanarak yere serdi ve birçok kadınlarını ve çocuklarını alıp götürdü. Nihayet bunlar ona teslim oldular; o da sulh yaptı. Sultan, Bet V a z i k ' a karşı hareket ederek buranın halkından yardım gördü. Sonra buradan Musul’a karşı yürüdü; fakat B e s a s i r f n i n buradan gitmiş olduğunu, Musul’daki zenginlerin kaçtıklarını gördü. Sultan, Musul sarayında birkaç gün kaldıktan sonra Balad’a karşı hareket etti ve ordu ku­ mandanı H a z a r as p şehrin yağma edilmesini istedi. Sultan şu cevabı verdi: “hâzinelerimizin boş olduğunu, beraberimizde olan kimselerin aç kalmak yüzünden bizi tazyik ettiklerini ve yağmakârlıktan başka bir suretle yiyecek bulmanın imkânsız olduğunu görüyorsunuz. Bu akşam gidiniz ve şehrin büyük, küçük ahalisini getirerek evlerinden ne almak mümkün ise hepsini alınız,,. Uğuz’lar da bu şekilde şehre girdiler ve yağma ettiler. H a z a r a s p , şehir ahalisini Musul’a gönderdi. Bunlar kadın ve çocuklardan başka 10.000 kişi idiler ve bunları yol­ da himaye edecek adamlarda gönderilmişti. Bunun üzerine, Suriye’ye kaçarak Mısır’a iltica eden B e s a s i r î müstesna olmak üzere, Maaddilerin eşrafı Uğuz’lara karşı gelemeyeceklerini anlayarak elçiler gönderdiler ve sulh istediler. Sultan bunları kabul ederek iltifatta bulundu ve bunlara şeref hil’atleri giydirdi. Kendisi Arminya’ya, yâni M e r ­ v a n o ğ l u n u n memleketine gitmek istiyordu. Fakat Maaddi­ lerin eşrafı rica ettiler, onun da kendileri gibi hata, ettiğini > kendilerini affettiği gibi onu da affetmesini dilediler. Sultan da şu cevabı verdi: “Siz hatanızı itiraf ettiniz ve affolundunuz. O da hatasını itiraf ederse affedilir,,.


Sultan, Kardu adasına gitti ve buranın halkı teslim olarak ona birçok altınlar verdiler. Bu yüzden burası yağma edilmedi. Uğuz’lardan 20 atlı 400 Nasturî rahibin yaşadığı A h m u l manastırına giderek bu rahiplerin 120 sini öldürdüler ve ha­ yatta kalanlar 6 altın ve gümüş ölçeği vererek kendilerini kurtardılar. Daha sonra M e r v a n o ğ l u Sultana elçiler gön­ derdi ise de Sultan bunları tahkir etti, fakat Mervan oğlu 100.000 dinar gönderdi. Sultan da onunla sulh yaptı. Sultan geri dönerek Şigar’a karşı çadırlarını kurdu ve bunların şehirlerini zaptederek 4.000 kişi öldürdü. Akan kan­ lar, Sonunda bunların su yollarından akmıştı. Sultan, şehir içindeki büyük camii ve şehrin bütün saraylarını yıktırdı. Maktullerin cesetleri taaffün ettiği için Sultan şehirden çıkarak Te l A f r civarında karargâhını kurdu. Bunun üzerine eşraf Sultanın kılıcını kınına koyması için yalvardılar, o da şehirde bir tek erkek kalmamak şartı ile bu ricayı kabul etti. Bunun üzerine gizlenenlerin hepsi meydana çıktılar, muhtelif yerlere dağıldılar ve şehir bütün nüfusundan boşandı. Daha sonra şe­ hirden çıkanlara Uğuz’ların dokunmamalarını temin için mu­ hafızlar tayin olundu. Bütün bunlar, Uğuz’ların ilkönce Maaddiler önünde kaçtıkları sırada Şigar erkeklerinden hakaret görme­ leri yüzünden olmuştu. Sultan buradan Musul’a geldi ve burasını ana tarafından kardeşi S e y f ü d d e v l e İ b r a h i m e verdi. Seyfüddevle dü­ rüst ve insaflı bir adamdı. Bir gün Musul yerlilerinden bir tahsildar, yanına gelerek çarşıda alış veriş ile meşgul olanlardan hergün 100 altın toplayıp getireceğini söyledi. Bunun üzerine İ b r a h i m Musul ricalini toplayarak sordu : „ bu tahsildarın sözlerini mu­ vafık görüyor musunuz ? „ onlar da şu cevabı verdiler : „ işle­ rimize karışan İran’lılardan ve müfrit taleplerde bulunan Uğuz zabitlerinden bizi kurtarırsanız bu tahsildarın düşüncemize uygun olan sözlerini muvafık buluruz „. S e y f ü d d e v l e de büyüklük göstererek şu sözleri söyledi: „ Biz sizi bunlardan koruyacağız ve toprağınızın mahsulüne ve meyvesine karşı siz­ den mutedil vergiler isteyeceğiz Daha sonra S e y f ü d d e v l e münadiler çıkardı ve çarşıda alış veriş edenlerin vergilerden affedildiğini bildirdi. Bütün ahali de seslerini yükselterek öm­ rünün uzun olması için dua ettiler.


Sultan Musul’dan Bağdat’a gitti. Şehre yaklaşınca Halife, reislerin reisi olan veziri, onu karşılamak için gönderdi ve sultana kıymetli taşlarla, sümbüllerle, zümrütlerle ve zebercet­ lerle işlenmiş bir altın kadeh hediye etti. Vezir bu hediyeyi sunarken şu sözleri söyledi : “Müminlerin emîri kazandığınız zaferler yüzünden sevindi. Sizin yakınlarında bulunmanızdan dolayı teselli duydu,,. Sultan bu iltifatları memnuniyetle karşıladı ve şu cevabı verdi: “bu saraydan hoşnudum. Bana birçok iyilikler gösterilmiştir. Yegâne eksiğim Peygamberin makamına kaim olan zat tarafından kabul edilmek şerefidir. Artık bu şereften daha fazla mahrum edilmek istemiyorum. „ Vezir şu mukabelede bulundu : „ Siz Halife ile artık aynı ha­ nedana mensup sayılırsınız. Çünkü sıhriyet rabıtaları ile bağ­ landınız. Onun için sizi bu şereften mahrum bırakacak bir mâni kalmadı Daha sonra vezir Halifenin yanma gitti ve bu sözleri kendisine bildirdi. Sultan da yaptırmış olduğu yeni saraya gitti. Birkaç gün sonra Sultan, Halife tarafından davet edildi. Sultan atma bindiği halde bütün prensler önünden yaya ola­ rak gidiyorladı. Sultan, Halife’nin saray kapısına yaklaşınca bir müddet atının üzerinde bekledi, sonra kapı açıldı, o da avluya girdi ve halifenin maiyetindeki asilzadeler onu karşılamak için ilerlediler. Kölelerin perdeleri açmaları üzerine sultan da iç sahanlığa doğru yürüdü. Daha sonra başka bir perde açıldı, o da içeri girdi ve Halifenin yer yüzünden yedi arşın yüksek­ likteki taht üzerinde oturduğunu gördü. Başında siyah bir sa­ rık vardı. Abası da siyahtı. Arapların Bağdat’ta giydikleri elbise bu idi. Fakat Hilâfetin Mısır’a geçmesi üzerine halife­ ler beyaz elbiseler giyiyorlardı. Halifenin elinde altından bir asa bulunuyor ve iki tarafında iki haremağası duruyordu. Sultan Halifeyi görünce yere doğru eğildi ve Halifeyi birkaç kere se­ lâmladı. Halifenin emir vermesi üzerine köleler Sultam bir di­ ğer tahta yükselttiler. Bu taht halifenin tahtı kadar yüksek değildi ve bir adam boyunda idi. Halife, tercümana şu sözleri söyledi : „ S u l t a n a de ki, Müminlerin emîri ciddiyetinizi öğüyor, gayretlerinizi alkışlıyor , kendisine yakın bulunmanızdan zevk duyuyor ve şahsınızı seviyor. A llahın kendisine ihsan etmiş olduğu ülkeleri ve memleketleri elimize verdi. Onun için A l­ lahtan korkun ve hükmünüz altındaki memleketlerde doğru dürüst


hareket edin ve A llahın nimetlerine şükredin „ . S u l t a n aya­ ğa kalktı, yere doğru eğildi ve şu çevabı verdi : „ Ben em­ rinize tabi bir bendeyim. Sizin iradenizi yerine getirmek hususun­ da A llahın yardımına güveniyorum „ .

Halifenin emri üzerine köleler sultana boyun bağı tek olan(?) 7 siyah elbise giydirdiler ve altınla işlenmiş siyah bir sarığı başına geçirdiler. Sarığın üzerinde kıymetli taşlardan yapılı iki sumbul ile işlenmiş bir taç bulunuyordu ve her taşın üzerinde harikulâde güzellikte onbeşer inci ve bunların uçlarındaki iki altın bağ ( ? ) bulunuyordu. Sultan boynuna geçirilen altından ya­ kayı kabul etmedi. Bu da omuzunun üzerine kondu ve kölelerin biri onu önünde taşıdı. Sultan, tekrar eğilmek istediği zaman başının üzerindeki ağır taç yüzünden buna imkân bulamadı. Halife ona üstü altından harflerle işlenmiş üç mor sancak tak­ dim etti. Bunlar da onun önüne asıldı. Sonra halife ona şahane bir mühür verdi ve münadilere emir vererek onu “Doğu ve B a t ı S u l t a n ı „ olarak ilân ettirdi. Sultan, gitmek isteyince (?) Halifenin kendisine doğru elini uzatmasını istedi. Halife, elini uzatınca sultan elini iki kere öptü ve onu alnına doğru götür­ dü. Sonra ilerledi ve köleler onu Halifenin atlarından birine bindirerek muhteşem merasim ile kendi sarayına götürdüler. Yunanlıların 1369 (M. 1058) yılının kış mevsiminde 3000 Türk gelerek Malatya’yı istilâ ettiler. Çünkü bu şehrin suru, Cyriacus’un burasını Arapların elinden almasından beri, harap bir halde idi. Bunlar maktulleri surun üzerine yığdıktan sonra ahaliyi gizli servetlerini meydana çıkartmak için işkenceye tâbi tuttular. Birçokları işkence altında öldüler. Başpapas, muallim ve kâtip P a t r o s bunlar arasında idi. Bu adam bir yazma kitabı istinsah ederken yakalanmıştı. Yazdığı cümle şu id i: “Yahya’nın başı bir salkım üzüm gibi idi ve Herodias bu salkımı kopardı.,, Patros bu sırada Türkler tarafından yaka­ landı, onlar da mum eriterek başına döktüler ve içi yanmış kömür ile dolu bir kabı göğsüne dayadılar. P a t r o s son nefesini vermek üzere iken ayaklarının ateşte yandığını gördü ve “sizin temizlenmeniz bir nimettir„ diyerek vefat etti. Türkler Malatya’da 20 gün kalarak şehri tahrip ettiler ve soydular. Sonra şehri yakarak gittilerse de, Sansanaya dağına vardıkları zaman şiddetli bir kışa tutuldular ve Ermeniler gelip


hepsini öldürdüler. İçlerinden taş altında ezilmekten kurtulanlar geri dönmüşlerdi. Rahip J o s e p h bunların arasında idi. Bu zat hâdise hakkında 3 yazı yazmıştır. S h o s h a n o ğ l u M a r J o h n Malatya’nın tahribi hakkında 4 yazı yazmıştır. Bunların ikisi Mar Aphrem, diğer ikisi Mar Balal vezin usulü dairesindedir. Bu akın esnasında G a g a i o ğ l u manastırı tahrip edildi ve bir daha tamir edilemedi. Arapların 450 (M. 1058) yılında Maaddi’lerin ordu kuman­ danı B e s a s i r î ile K u r ey ş adını taşıyan diğer bir kumandan Araplardan büyük bir ordu topladılar. Bu orduda Mısır halife­ sine tâbi olan iranlılar ile Türkler de bulunuyordu. B e s a s i rî, Tel Afr karşısında çadırlarını kurdu. Uğuz’lar ordusunun kuman­ danı İ n a n a k (Inanagh) kaçmış ve Musul kalesine girmişti. Maaddi’ler onun peşinden hareket ederek Musul’a karşı çadırlarını kurdular. Büyük bir kıtlık vardı ve nihayet Uğuz’lar beygir­ lerini ve katırlarını yediler. Bunlar büyük evleri tahrip ediyor, köyleri ve köprüleri yakıyorlardı. Nihayet fena bir vaziyete düşerek Bağdat’a kaçtılar ve bizzat sultanın Maaddi’lere karşı hareket etmesini istediler. Onun Bağdat’tan çıktığını haber alan B e s a s i r î , Musul’u feci bir surette tahrip ederek çöle çıktı. S u l t a n , Musul’a vardığı zaman burasının kâmilen tahrip

edilmiş olduğunu gördü. Kendisine ana tarafından kardeşi İ b r a h i m İ a n i e U ı n 1 isyan etmeği düşündüğü ve Mısır halifesi ile muhabere ettiği bildirilmişti. S u l t a n , İ b r a h i m ' i n İran’a hâkim olmasından ve Türkmen Uğuz ordularının kendisi ile birlikte isyan etmelerinden korkarak telâş içinde İran’a hareket etti ve Hemedan’da yerleşerek Şaharzur dağlarında bulunan kardeşine karşı bir ordu gönderdi, onu yakalattı ve öldürdü. Ordu kumandanları B e s a s i r î ile K u r ey ş sultanının uzaklaşmış olduğunu haber alarak Bağdad’a geldiler ve şehri kolayca ele geçirdiler. Bunlar Halife Kaim’i yakalayarak bir deveye bindirdiler, onu Hadîse’ye gönderdiler ve sarayı yağma ettiler. Sonra Mısır halifesi olan Müstansır’ı Bağdat’ta halife ilân ederek onun namına altın ve gümüş para bastılar. Sonra 1 İbn-El-Esir’de»

= İbrahim Yenal C. 29, S. 239. ö . R.


kadılar, müftüler ve hafızlar tayin ederek bunlara Mısırcıla­ rın âdetine göre beyaz elbiseler giydirdiler ve siyah elbiseleri kaldırdılar. Bunlar emirülümera olan veziri, Uğuz’ları Bağdat’a getirmekten mes’ul tuttukları için onu henüz yüzülmüş bir öküz derisi içine koyarak deriyi onun üzerinde diktiler. Fakat yüzünü hariçte bıraktılar ve kafasının üzerine öküzün boynuzlarını geçirdiler. Sonra yanaklarına kancalar geçirerek ateş üzerine astılar ve böylece bütün bir günü işkence içinde geçirttiler (?). Vezir Bağdat halkı tarafından hakarete uğradıktan, yüzüne tükürüldükten ve kendisine lânet okunduktan sonra öldü. Çünkü bütün bu kötülükler onun yüzünden olmuştu. Halife Kaim’in validesi saklanmış olduğu yerden Besasirî’ye haber göndererek “ben açlıktan ölüyorum, bana merha­ met et„ dedi. Besasirî onu getirterek sarayın bir odasına yer­ leştirdi ve cariyelerinden ikisini emrine verdi. Bunlara hergün Bağdat ölçüsüne göre 12 litre ekmek ve 4 litre et veriliyordu. Bu kadın ırkan Ermeni idi. Halifenin karısı Arslan Hatun, Kureyş yanında idi. Sultan Tuğrul Bey elçi göndererek onu istetince Arslan Hatun’u izzet-ü ikram ile iade ettiler. Aynı yıl sultan Tuğrul Bey’in kardeşi emîr D a v u d Ç a ğ r ı bey öldü ve A l p A r s l a n namında yetişkin bir oğul ile iki oğul daha bıraktı. Sultan, Kureyş’e elçi göndererek A r s l a n Hatun yüzünden teşekkür etti ve ona şu sözleri söyletti : “Halifeyi de tahtına iade ederek onun namına idareyi ele alın. Ben tekrar Bağdat’a gelecek değilim ve yalnız İran’ın idaresi ile meşgul olacağım. Şayet arzunuza muvafakat etmiyecek olan Besasirî yüzünden bunu yapamazsanız sizin arkadaşlarınızı toplayarak bir kalede tutunmanız, yahut çöle geçmeniz icap eder. Çünkü ancak bu sayede askerlerimin size ve sizinle beraber olanlara dokunmamaları mümkün olur. Biz kendimizi size karşı büyük bir borç altında görüyoruz. Elimizde ne varsa hepsini size versek yine hakkınızı ödeyemeyiz. Çünkü bizim çocuğumuzu bize salimen gönderdiniz. „ Bunun üzerine Kureyş Vasıt’ta bulunan Besasirî ye şu haberi gönderdi: “B^z bütün bu muharebeyi ne maksatla ve kimin namına yapmaktayız ? Bağdat’ta halifeliğini ilân ettiğimiz halde bize alelâde bir mek­ tup bile göndermeyen Mısırlı için mi ? O halde bizim sultana karşı nedamet arzederek Halifeyi mevkiine iade etmemiz icap


eder,,. B e s a s i r î bu sözlerle mallarını alarak çöle çekildi.

yola gelmediği için K ı ı r e y ş

Sultan ile askerleri Bağdat hududuna yaklaşmıştılar. Halife­ nin mahpus olduğu Hadîse’nin emrîi Halifeyi sultanın yanma götürdü. Sultan da onu büyük merasimle sarayına iade ederek şu sözlerle özür diledi: “beni geciktiren âmil kardeşim Ç a ğ r ı bey’in ölmesi ve oğullarının işleri ile meşgul olmak mecburi­ yetidir. Sonra kardeşim İbrahim bana karşı ihanet etti ise de mağlûp edildi. Uğuz’lar nezdine kaçan bu kardeşime yetiştim ve Uğuz’lar onun başını keserek huzuruma getirdiler,,. Bu baş sultanın huzuruna getirildiği zaman onu bir kamışa sapladı ve saray kapısına astırdı. Sultan, Maaddi’lerle yaptığı muharebe­ den sonra istirahat etti, sonra Horasan’a döndü. Arapların 455 (M. 1063) yılında T u ğ r u l bey’in karısı H a t u n vefat etti. Kendisi kocası tarafından son derece sevi­ lirdi ve saltanatın bütün işlerini bu kadın idare ederdi. Sultan, Halifeye haber göndererek onun kızı ile nişanlanmak istedi. Halife ırk ve aile bakımından yabancı olan bir kimseye kızını vermek istemediği için, sultan içerledi. Birçok münakaşalardan sonra açık düşmanlık baş göstermeğe başladı. Halife korktu ve istemeye istemeye saraydan ayrılmamak şartı ile kızını ona verdi. Sultan, Bağdat’a her gelişinde onunla birlikte saray dahilinde yaşayacaktı. Uzun müzakerelerden sonra halifenin kızının sultan tarafından inşa olunan yeni konakta ikameti kararlaştırıldı. Sultan, Bağdat’a geldi ve mehir olarak 100.000 altın dinar, 150.000 zuze ve en bahalı kumaşlardan 4.000 balya verdi ve Kadir’in (Kaim?) kızını zevce olarak aldı. Rivayet edildiğine göre kız evine gönderildiği zaman sultan ile Türk eşrafı ayağa kalkarak kendi âdetlerine göre raksetmişler, sonra diz üstü oturarak kalkmışlar ve Türk şarkıları söylemişlerdi. Gelin için altından bir taht hazırlan­ mıştı. Sultan içeri girerek yere doğru iğildi, karısını selâmladı ve içeride kalmıyarak dışarı çıktı. Sultan yedi gün bu şekilde hareket ederek kadının yüzünü görmek üzere peçesini açmadı. Yapılan düğünler sultanı son derece sevindirdiği halde Hali­ feyi müteessir ediyordu. Bahusus sultan’ın Bağdat’tan Hora­ san’a dönerken kızını da birlikte götürmesi bu teessürü arttırı­ yordu. Çünkü sultan karısının Bağdat’tan ayrılmamasına ait


olan şarta ehemmiyet vermemişti. Yunanlıların 1374 (M. 1063) yılında Roma’lıların bir or­ dusu hareket ederek günlerce Amid şehrimin önünde vaziyet aldı. Türk’lerle Arapların orduları Romalı’lara karşı toplandılar, îki taraftan birçok maktuller düştükten sonra Romalı’lar şehri bırakıp gittiler. Aynı yılın 7 eylül günü sultan T u ğ r u l Bey İran şehirlerinden Rey şehrinde vefat etti. T u ğ r u l Bey 70 yıl yaşamıştı. Otuz yıl hükümdarlık etti ve 8 yıl Bağdat’a hâkim oldu. Sultan, Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ın kendi tah­ tına oturmasını emretmişti. Fakat Süleyman’ın kardeşi olan Alp Arslan kuvvetli bir adam olduğu için onun hayatına son verdi ve onun yerine hüküm sürdü. Alp Arslan, Bağdat tara­ fından Saya ad-dın 1 sultan diye tanındı. Arapların 456 (M. 1063) yılında kürtlerden bazı avcılar Bağdat’ta şu haberi verdiler: Çölde av ile meşgul olduğumuz sırada siyah çadırlar gördük ve göğüslerini vura vura ağlama ve sızlama sesleri işittik. Çadırlara yaklaşınca şu sözlerin söy­ lendiğini dinledik: “Bugün şeytanların emîri olan Balizebub vefat etti. Hangi hane onun matemini 3 gün tutmazsa kökün­ den yıkacağız. „ Bağdat kadınları bu budalaca lâfları işidince mezarlara gittiler, 3 gün çığlık kopardılar, ağladılar, üst baş­ larını yırttılar, saçlarını yoldular ve tencerelerin isi ile yüzle­ rini kararttılar. Bunlar: “ Biz böylece şeytanları tatmin edece­ ğiz, onlar da bizim dostlarımızı öldürmekten çekinecekler,, di­ yorlardı. Aynı haber Senar diyarına yetişti ve Bağdat’ta ya­ pılanlar Musul ve Arminya’da yapıldı. Aynı yıl sultan A l p A r s l a n , Ani şehrine hareket etti. Burası Ermenistan tarafında Roma diyarının ilk şehri idi. Alp Arslan burasını zaptetti ve birçok kanlar döktü. Ani şehrinin kuvvetini anlatmak için büyük Aras nehrinin dörtte üçünü kuşattığını, dörtte birinin derin bir çukur ile çevrilmiş olduğunu ve Aras’ın bu çukuru doldurup kuvvetli cereyanlar yaparak buradan geçtiğini söylemek kâfidir. Şehir halkı buraya girip çıkmak için bir köprüden istifade ediyor­ lardı. Şehir içinde 700.000 hane ve bin kilise bulunuyordu. Türkler şehri zaptetmekten meyus olunca birdenbire semavî 1 Ne demek olduğunu anlıyam adım ve Muhtasarda, yahut Ib-Eül-Esir ’de karşılığını bulam adım . Ziyaeddin olması muhtemeldir. Ö . R.


bir işaretle kulelerin biri düştü ve Türkler bir köprü kurarak şehre girdiler. Bu andan başlayarak sultan, Ebu’l-Feth diye tanındı. Bu senenin ekim ayından başlayarak aralık ayma kadar Bağdat’ta müthiş bir sıcak hüküm sürdü. Sıcakla be­ raber hastalık ve veba salgını yüzünden bir temrihindi manyası 4 altın dinara satılıyordu. Ocak ayında şiddetli soğuklar baş­ ladı, Dicle nehri dondu ve Bağdat’ta birçok kar yağdı. Arapların 458 (M. 1065) yılında ve Yunanlıların 1377 (M. 1066) senesinde sultan A l p A r s l a n Harzem’e gitti ve oğlu S a l a r Ş a h 'ı buraya tayin ederek kendisi Nişapur’a dön­ dü. Aynı yıl içinde ermeni olan 300 kadar eşkiya yine ermeni olan K a z r i k oğullan ile birleştiler. Malatya dağlarında bir pusu kurarak Gubos ve Klavvdia ülkelerini ve bilhassa ma­ nastırları soydular. Bunlar Sargisia manastırına hücum ederek şehitlerin kemiklerini yere attılar ve bunların tabutlarını alıp götürdüler. Bunlar, Madik manastırına yakın olan Sangis kö­ yünden 1100 dinar kıymetinde buğdaydan başka birçok öküz­ ler ve merkepler alıp götürdüler ve manastırın içinden 500 dinar aldılar. Bunun üzerine Malatya hâkimleri, Gubos ve Klavvdia’nm ekilmeyen arazisini bunlara vermeğe karar verdi­ ler. Sonra hükümdara haber göndererek dört köyün eşkiyalık etmemek şartı ile bunlara verilmesi için ferman aldılar. Fakat bunlar kötülükleri yüzünden eşkiyalığı bırakmadılar ve M a r 5 a<w m a oğlu manastırına taarruz edip yağma etmeği ve zen­ ginleşmeği tasarladılar. Bu sırada Türkler tarafından, birden­ bire bir haber gelerek onların Malatya şehrini istilâ etmek üzere oldukları anlaşıldı. Klavvdia ahalisi manastıra iltica etti­ ler. Bunlarla beraber ermeni eşkıyasından 10 kişi bulunuyordu. Bunların gerisi dağda bir pusu kurarak manastırda bulunan ar­ kadaşlarının kapıları kendilerine açmalarını ve bu sayede manas­ tırı soymağı umdular. Rahip ve manastır reisi îwannis ( J o a n n e s ) bu halin farkına vararak mukaddes bir köy olan T e l i T a v r a' ya mensup kuvvvetli ve cesur adamları yanına aldı. Bunlar 10 ermeniyi yakaladılar ve geceleyin bunları manastırın üze­ rinde bulunduğu kayadan yuvarladılar. Gün doğduğu zaman bu adamların kaya eteğinde ölü oldukları görüldü. Arkadaş­ ları bunları görerek kaçtılar. Birkaç gün sonra Malatya’dan


manastıra gelen rahipler ve hizmetçiler bu eşkiyanın taarruzuna uğradılar ve bunlar 2 rahip ile hizmetçiyi öldürdüler. Sonra rahipler 3 yıl içinde 2 yüksek kule inşa ettiler ve 32 yıl sonra bu iki kule arasında bir yeni kule daha inşa olundu. Yunanlıların 14 (?) 751 yılında (M. 1064) Mar Mikail ce­ nup kulesini inşa etti ve... yılında2 manastırın üst kalesine bir kanat ilâve etti. Arapların 459 (1066) yılında Türk ordusu kumandanı Gümüştekin Edessa’ya hücum etti. Edessa dukası ona karşı çıktı ve iki taraf döğüştü. Edessa dukası mağlup edildi ve esir alındı. Edessa dukası 20.000 dinar vererek hayatını kurtardı ve tekrar Edessa’ya gitti. Gümüştekin, Harran Serug ve Kalonikas’a hâkim oldu. Sonra sultan A l p A r s l a n ’m yanına döndü ve Halat’a giderek hiddet ettiği emirlerin birini öldürdü. Bu emîrin A f ş i n namında bir kardeşi vardı, o da sarhoş olan G ü m ü ş t e k i n ' in üzerine saldırdı ve onu öldürdü. Bu adam Türk’lerden bir ordu toplayarak Antakya’ya geldi, esirler alarak ortalığı soydu. Aynı yıl içinde A h k a z , îber’iyelilerin hükümdarı P a r k a t ' m hemşirezadesi sultan Alp Arslan’a zevce olarak getirildi. O da nikâh ziyafetini Hemedan şehrinde verdi. Kısa bir zaman sonra Alp Arslan bu kadını boşadı ve onu eşraftan biri ile nişanlandı. Arapların 460 (M. 1067) yıllında ismi A r i s t a k i s olan bir ermeni asilzadesi bir kaleden, daha kuvvetli bir kaleye giderek Türk’lerden korkusu yüzünden buraya 200 kişi yerleş­ tirdi ise de, ismi Ş i r v a n Ş a h olan bir Türk emîri bu kaleye yüklendi. Ermeniler korkuları yüzünden “biz müslüman olmak üzere sultanın yanına gidiyoruz,, dediler ve izzet-ü ikram içinde sultanın yanına götürüldüler ve istemedikleri halde hepsi de müslüman oldular ve sünnet edildiler. Sultan bu ermeni asilza­ desine yıllık maaş olarak 20.000 dinar veriyordu; fakat bunlar daha sonra iç Ermenistan’a kaçtılar ve hıristiyanlığa döndüler. Bu sırada Roma kıralı K o n s t a n t i n duka öldü, D i o g e n e s diye tanılan R o m a n u s onun yerine geçti. Yunanlıların 1380 (M. 1069) yıllında bu kıral 200.000 atlı ile birlikte hareket ederek Suriye içinde ilerledi ve Maaddi’lerden 1 Metin aynen böyledir. 1375 olmak icap eder- Ö . R. 2 Metin böyledir. Ö . R.


yâni Kelp kabilesine mensup kabileler ile karşılaştı ve bunları yenerek Araplardan İm ve Artah namındaki iki kaleyi zaptetti. Romalılar Mabbuğ’a kadar yayıldılar ve bu yüzden ahalinin büyük bir kısmı Halep’e kaçtılar. Mabbuğ’dan Halep’e kadar g-iden bir devenin kirası 80 altına kadar yük­ seldi. Romalı’lar Mabbuğ’a hâkim oldular ve burada birçok insan öldürerek şehrin surlarını yıktılar ve sur taşlarıyle bugün burada görülen eski kaleyi inşa ettiler. Romalılar çok olmakla beraber erzak tedarik edemedikleri için yolları kesen Türk’ler şiddetli bir kıtlığa uğradılar. Bir kilo ekmek bir dinar ve altı avuç arpa bir dinar mukabilinde satılıyordu. Maaddi’lerden ve Kelp oğullarından biri şu hikâyeyi anlatıyor: “Romalılardan birini kestik ve karnının içinde bir avuç arpa bulduk.,, Vazi­ yet hükümdara bildirilerek Afşin ile sair Türklerin Roma diyarını istilâ ettikleri ve Amurin şehrini zaptettikleri anlatılınca, o da, Mabbug’da inşa olunan yeni kaleye muhafızlar yerleştirdi ve Roma ülkelerine döndü. Arapların 462 (M. 1069) yılında Mısır’da insanların birbi­ rini yemelerine sebep olan büyük bir kıtlık oldu. Mısır’da Halifeye ait üç attan başka at kalmamıştı. Diğer hayvanlar yani atlar, katırlar ve eşekler, sahipleri tarafından istihlak edilmişti. Bir köpek 5 dinar ve 10 zuze ye satılıyordu. Bir miskal soğan bir gümüş zuze'ye satılmakta idi. Bir gün vezir, Halifenin yanma girmek üzere katırından indiği zaman üç adam gelerek katırı seyisin elinden aldılar ve derhal boğaz­ layarak etini yedilar. Halife bu hâdiseden haber alınca üç adamın kazıklanmasını emretti. Geceleyin birçok kimseler geldiler. Kazıklanan adamları alıp götürdüler ve kaba etlerini kesip gittiler. Sabah olunca herkes siyasetgâhta bu adamların yalnız kemiklerini gördüler. Kıtlık yalnız fakir halk arasında değil, sarayda da tesirini gösterdi. Nihayet saraydaki şahane elbiseler ve süsler bir bedel mukabilinde satıldı. 10 miskal ağırlığında 10 inci danesi 400 dinar a satılmıştı. Mısır’ın Tannis ( San, yani kitabı mukaddesteki Zoan) adlı şehrinde kıtlıktan evvel 300.000 kişi vergi ver dikleri halde kıtlıktan sonra bun­ ların sayısı yüzden aşağıya inmişti. Arapların 463 (M. 1070) ve Yunanlıların 1382 (M. 1071) yılında sultan, Arkestia, yani Argis şehrine karşı hareket etti, Kuniko


bu şehri zaptetti ve burada birçok kanlar dökerek büyük ölçüde ganimetler aldı ve Horasan’a gönderdi. Sultan, Minazgerd şehrine karşı da aynı şekilde hareket etti ve Araplarda olan Maiperkat şehrine karşı yürüyerek buranın hâkiminden 100.000’den fazla dinar aldı ve Âmid’e geçti. Âmid’in surlarına yaklaştığı zaman elini duvarlara sürerek yüzüne götürdü ve böylece duvarların kuvvetinden bereketlenmek ister gibi hare­ ket etti. Sultan, Roma’lıların tarafında olan Sababarok'a karşı hareket etti ve bura halkından 1000 dinar alarak yoluna devam etti. Daha sonra sultan Edessa şehrine karşı yürüdü; burada günlerce muharebe etti ve şehri zaptedemedi. Onun için ağaçlan keserek bahçeleri tahrip etti. Edessa ahalisi sultana 50.000 dinar vermek mukabilinde kendilerini bırakıp gitmesini umdular. Sultan muvafakat ettiği için Edessa halkı ona şu sözleri bildirdi: “ Sizin şehri zapt için kullandığınız mancınıkları ve sair muhasara âletle­ rini imha etmedikçe size birşey veremeyiz. Çünkü bizi aldat­ manızdan ve paramızı aldıktan sonra da muharebeyi devam ettir­ menizden korkarız,,. Sultan bunlara inanarak harp âletlerini yaktı. Edessa’lılar da bunu gördükten sonra onunla alay ettiler ve ona birşey vermediler. Sultan bunlara karşı derin bir kin güderek Fırat nehrini geçti. Bu sırada Roma kıralı D i o g e n es ’in bir elçisi gelerek sultana şunları bildirdi: “Şayet siz Mabbug’u almak için buraya kadar geldiseniz biz Argis ve Minazgerd’in iadesi mukabilinde Mabbug’u size vermeğe hazırız. Üstelik mutat olan yıllık vergiyi de vermeğe devam ederiz,,. Sultan bu tek­ lifi kabul ederek buralarını iade ve H alat havalisine kadar bölgeleri tahliye edince A f ş i n ona haber gönderdi ve ben Roma diyarını istilâ edip büyük ganimetlerle döndüm. Roma’lılar arasında bize karşı harbedebilecek kabiliyette bir kimse yoktur,, dedi. Bu sözler sultana cesaret verdi, o da Roma diyarına karşı o derece sür’at ve sevinç içinde hareket etti ki, mallarını taşıyan develerin birçoğu sür’at yüzünden yolda helâk oldu. Bunun üzerine A f ş i n Roma diyarında ilerleye ilerleye İstanbul surlarının önündeki deniz sahili üzerinde çadırlarını kurdu ve akınlar yaparak ve ortalığı yağma ederek M a k e ­ d o n y a ’ya vardı. A f ş i n Simnadu ülkesine vardıktan sonra


kışa yakalandı ve burada yığın yığın karyağdı. A f ş i n , ismi M e r y e m (Mary) olan ve Simnadu kalesine hâkim olan kadına haber göndererek Türk askerlerinin şehre ve köylere girip gıda maddeleri almalarına müsaade etmesini istedi. Kadın bu müsaadeyi istemeyerek verdi. Çünkü A f ş i n , müsaade edil­ mediği takdirde ağaçları keseceğini, bağları kökünden söke­ ceğini ve memleketteki bahçeleri tahrip edeceğini söylemişti. Bunun üzerine kıral D i o g e n e s büyük bir kuvvet top­ ladı, Arminya’dan ihtişam içinde ilerledi ve M i n a z g e r d ' e . karşı hareket etti. Kıral, sultanın buradaki adamlarını koğmuş, fakat bunları öldürmeyerek şehri ellerinden almıştı. Sultan bu hâdise üzerine gözlerini Roma ülkelerine çevirdi. Fakat sultan Alp Arslan Türk’lerin sayısı az olduğu için endişe içinde idi. Bu yüzden ismi S a v t e k i n olan bir asilzadeyi D i o g e n e s nezdine elçi olarak gönderdi. Bu elçinin, her tarafın kendi ülkesine dönmesi esası üzere sulh yapmasını istedi. Fakat Diogenes gururlandı ve, “ben hâzinemde ne varsa hepsini sarfederek bu askerleri topladığım ve zafer kazandığım halde, geri mi döneceğim? Size karşı kılıçtan başka birşey yok,, dedi. Fakat mağrur olanların gururunu kıran Allah sultana kuvvet verdi. O da askerlerini toplayarak onlara cesaret verici sözler söyledi. Sonra okunu ve yayını bırakarak zırhlarını giydi, kalkanını ve mızrağını ele aldı, atının kuyruğunu bağla­ yarak sırtına bindi ve Türk’lerin hepsi de aynı şekilde hareket ederek haftanın 6 ıncı cuma günü öğle üzeri Halat ile Minazgert arasındaki bir mevkide Roma’lılara hamle ettiler. Türk­ ler harp sayhaları kopararak düşmanlarına saldırdılar. Roma­ lıların içine korku sinmiş ve bunlar birçok maktul ve esir verdikten sonra kaçmağa başlamışlardı. Akşama doğru ismi Kaharya 1 olan bir haremağası Türk­ lerin arasından gelerek sultana şu sözleri söyledi: “Kölelerim­ den biri Roma kiralını esir ettiğini ve kiralın elinde bulundu­ ğunu bildirdi,,. Atlılar sayıldığı zaman bunları saymakla meş­ gul olan emir bahis mevzuu olan bu köleyi hor görerek ona ücret verilmek üzere adını kaydetmek istememiş ve ona baka­ rak, bu köle Roma kiralını esir mi etmiş, diye gülmüştü. 1

İbn-ül-Esîr cilt 10, sahife 25.

ö . R.

A bul Farac Tarihi, F. 21 -


Fakat onun istihza ile söylediği bu söz kesin bir hakikatti. Gerçi sultan verilen habere inanmamıştı, fakat bu haberi de yalanlamayarak yanındaki gençlerden olup elçilerle birlikte Roma kıralı nezdine sık sık giden Şadi namında birini gön­ derdi ve keyfiyeti tahkik ettirdi. Ş a d i gitti, D i o g e n e s 1i gördü,onun karşısında yere iğilerek onu selâmladı, sonra koşa koşa döndü ve bizzat kiralın esir edilmiş olduğunu bildirdi. Bunun üzerine sultanın emri ile D i o g e n e s için muhteşem bir otağ kuruldu ve kıral buraya getirildi. Kiralın kollarına ve boynuna zincir vurulmuş ve 100 Türk askeri onun muha­ fazasına mpmur edilmişti. Sabahleyin sultan, D i o g e n e s ’in huzuruna getirilmesini emretti. Sonra kendi eli ile ona dört tokat indirdi ve şu sözleri söyledi: “Biz sana sulh için rica ettiğimiz halde nasıl oldu da ricamıza değer vermedin,,. D i o g e n e s akıllı ve kavrayışlı bir adam olduğu için dikkatle seçip tertiplediği sözler söyledi ve “ben hiçbir hususta kusur etmedim. Bu gibi haller insanların ve hükümdarların başına gelebilir. Allah ne diledi ise o oldu. Siz de beni kınamayı bırakın da ne arzu ediyorsanız onu yapın,, dedi. Bunun üzerine sultan şu mukabelede bulundu: “Şayet ben sizin elinize düşmüş olsa idim siz bana ne yapardınız ? Bunu bana anlatın,,.D i o g e n e s şu cevabı verdi: “Size mümkün olan her fenalığı yapardım; çünkü bir düşman bir düşmana ancak fenalık yapar,,. Sultan, “doğru söyledin,, dedi. “Başka türlü bir cevap vermiş olsaydın sana inanmazdım. Şimdi de be­ nim sana ne yapacağımı sandığını anlat,,. Kıral şu cevabı verdi: “Bana yapacağınız üç şeyden biridir: birincisi beni öldürmek, İkincisi bütün ülkelerinde beni teşhir ederek kazandığın zaferi herkese göstermek, üçüncüsü, akla gelmemesi ve hezeyan sayıl­ ması icap eden, tasavvurun fevkinde olan birşey,,. Sultan sordu “bunu niçin söylemekten çekiniyorsunuz?,, D i o g e n e s şu cevabı verdi: “Bu da beni tekrar payitahtıma çevirmektir. Ben de sizin asilzadelerinizden biri olurum. Siz beni davet ettikçe gelirim, bana şunu yap dedikçe yaparım,,. Sultan şu mukabelede bulundu: “Siz yeis içinde olduğunuz için ben de bu üçüncü ihtimalden başka birşey yapacak değilim,,. Sultan kıraldan kurtuluş akçesi olarak on milyon dinar istedi ve D i o g e n e s buna karşı “bütün Roma memleketini


size verecek olsam sizin bana göstermiş olduğunuz lütfün hakkmı ödeyemem. Ben hükümdarlığa geçtiğimden beri Roma memleketinin hâzinelerini kumandam altındaki ordulara sarfettim„ dedi. D i o g e n e s, kurtuluş akçesi olarak bir milyon dinarı ödemek ve her yıl 360.000 dinar vergi vermek şartı ile serbest bırakıldı. Sultan zincirlerinin çözülmesini emretti ve kıralı beraber getirdiği taht üzerine oturttu. D i o g e n e s ile Sultan beraber yiyip, içtiler ve sultan kıraldan Româlı’ların Araplardan almış oldukları Antakya, Edessa, Mabbug ve Minazgerd’in verilmesini istedi. D i o g e n e s şu cevabı verdi: "Ben saltana­ tıma döndükten sonra siz bir ordu gönderin ve bütün bu yerleri işgal edin. Ben de bunların teslim olmaları için haber gönderirim. Çünkü bu haberi şimdiden gönderecek olursam bir kimse beni dinlemez,,. D i o g e n e s , sultana şunları da söyledi: „ Beni geri çevirmek istiyorsanız, Roma’lıların başka bir kıral getirmelerinden önce hemen geri gönderin,, ve sultan da böylece hareket etti. Sultanın emri ile, kıral ile birlikte 100 köle ve 2 emîr hareket edecekler, onunla birlikte İstanbul’a gideceklerdi. Sulta­ nın kendisi de kıral ile birlikte bir fersah kadar ilerledi. Sultan geri dönmek isteyince D i o g e n e s atından inmek istedi ise de sultan buna mâni oldu, ikisi de at sırtında oldukları halde öpüşerek ayrıldılar. Ben bu rivayeti biri Arapça ve biri Farsça olan iki yaz­ mada gördüm. Fakat Mar Mikael diyor k i : “ Sultanın hemşirezâdesi kıralı esir aldı. Diğer bir Türk gelerek sultanın yeğe­ nini öldürdü ve kıralı elinden alarak onu esir etmek şerefinin kendisine ait olmasını istedi. Sultan D i o g e n e s ' e “ben senin eline düşmüş olsa idim, bana ne yapardın ?„ sualini sorunca, D i o g e n e s “seni ateş içinde yakmak isterdim,, dedi.,, Bir hükümdarın diğer bir hükümdara bu kadar kaba sözler söylemiyeceği aşikârdır. Bundan başka bir Türkün Alp Arslan’ın yeğenini öldürüp kıralı elinden alması imkânsızdır. Çünkü bu hareketin anlaşılmasından veya kıral tarafından öğrenilmiş olmasından dahi korkardı. Romalı’iar Diogenes’in esir düştüğünü haber alınca K o n st a n t i n oğlu M i c h a i V i tahta geçirdiler. Bu kıral D i o g e n e s ' in karısı olan anasını yakalayarak bir manastırda yaşamağa


zorladı ve amcası Ivvani’yi Kisarios (Caesarius, yâni kumandan vekili) tayin etti. D i o g e n e s Roma ülkelerine girince hâdi­ selerden haber alarak Dukia kalesine girdi ve burada 200.000 dinar bularak maiyetine verilen iki emîr ile sultana gönderdi ve vaziyetini ona da bildirdi. D i o g e n e s rahip elbiseleri giyerek Dukia’da kaldı ve M i c h a i /’e şu haberi gönderdi: “Bu âna kadar hıristiyanlık ve hıristiyanlar uğrunda döğüşerek zaferler kazandım. Bunlar benim için kâfidir. Size gelince, kırallığınızı tebrik ederim. Siz tahta geçmekle iyi ettiniz. Çünkü hakkımzdı. Size nasihatim sultanla yapmış olduğum sulhu boz­ mamaktır. Nasihatimi kabul etmezseniz siz de, hıristiyanlar da rahat yüzü görmezler,,. M i c h a i l , D i o g e n e s ' e teşekkür etti ve “nasihatinden ayrılmayacağını,, dedi Birkaç gün geçtikten sonra bazı adamların tesiri altında kalan kıral, D i o g e n e s ' e mektup göndererek şu hususları bil­ dirdi : “Siz hakikaten bir rahip iseniz, niçin bir kalede ikamet ediyorsunuz ? Size yakışan bir manastırda ikamet etmek ve bizim de kaleye askerler göndermemize imkân vermektir,,. D i o g e n e s bu yüzden kızdı ve şu cevabı verdi : “Bütün

Roma ülkeleri içinde bana bırakılacak bir tek kale de mi yok?,, sonra kalktı, rahip elbiselerini çıkardı, Dukia tacirlerinden elbi­ seler istiare etti ve bir ordu topladı. Küçük Ermenistan asilza­ desi S a n h ı r ı p o ğ l u ona gelince bu adamı yakalattı, göz­ lerini oydu ve ondan 80 kantar altın aldı. D i o g e n e s’in kuv­ veti büyüdü ve Malatya’ya kadar gelerek sultan A l p A r ş l a n’a haber gönderdi ve yardım istedi. Sultan lüzum görüldükçe, bizzat gelip ona yardım etmeği vaadetti. Daha sonra D i o g e n e s Malatya’dan Kilikya’ya gitti. Fakat î w a n i (Joannes) ona hücum etti ve onu Adana şeh­ rinde yakaladı. Sonra kıral M i c h a i /’e haber gönderip vazi­ yeti bildirdi. Kıral M i c h a i l “ona dokunmayınız, yalnız bir manastıra yerleştirmek üzere tarafımıza gönderiniz,, dedi. D i o g e n e s İstanbul’a yaklaştığı zaman î w a n i (Joannes) onun gözlerine mil çekti ve onu kör etti. D i o g e n e s de başını bir duvara vura vura kendini öldürdü. Kıral ile eşraf İ w a n i (Joannes)’in hareketinden müteessir oldular; çünkü bunu kıraldan emir almayarak yapmıştı.


Aynı yıl Frenkler Sicilya’yı Araplardan aldılar. Çünkü adanın emîri burasını satmış vc Sicilya’nın bağlı olduğu Mısır Halifesine ihanet etmişti. Arapların 465 (M. 1072) yılında A l p A r s l a n öldü ve oğlu M e l i k ş a h yerine geçti. A l p A r s l a n şu şekilde ölmüştü: T a b a j a g o ğ l u Ş e m s ü l m ü l k\ Buhara ve Semerkand ve Ceyhun nehrinin ötesindeki diğer memleketlere hâkim olduğu halde A l p A r s l a n ' ı n oğlu W i l i a s 2 Harzem’de hüküm sürüyordu. Bunların ikisi kavga ve T a b a j a g o ğ l u sultanın kızı olan zevcesine taarruz ederek onu ayakla­ rındaki ayakkaplarla vura vura öldürdü ve “sen benim karım değilsin ; Bana karşı bir casussun ; Kardeşini memleketlerimi harap etmek için tahrik ediyorsun,, dedi. Sultan kızının öldü­ rülmüş olduğunu haber alınca son derece hiddetlendi ve as­ kerlerini toplayarak nehri geçti. Sultan bir kale önünde çadır­ larını kurunca Harzem yerlilerinden olan buranın hâkimi ken­ disi ile harp etti. A l p A r s l a n , Harzem ahalisini birtakım vaadlerle aldatarak onları kazandı ve bu adamın ok atılarak öldürülmek üzere elleriyle ayaklarının dört kazığa bağlanma­ sını emretti. Bu adam sultanın huzuruna getirilince sultanı söğdü ve ona “ seni muhannes, dedi, benim gibi adamlar bu şekilde mi öldürülür,,. Bu sözlerden kanı kaynayan sultan “bu adamın ellerini ve ayaklarını çözün, ben de onu serbest ol­ duğu halde öldüreceğim,, dedi. Adamın serbest bırakılması üzerine sultan bir ok attı, fakat bu ok o adama yetişemedi ve bu Harzemli adam sultanın üzerine sıçradı ve eline geçirmiş olduğu bir bıçağı sultanın sırtına sapladı. Bunun üzerine haremağalarından biri kendini sultanın üzerine attı ve Harzemli adam sultanı bırakarak ağayı bıçaklamağa başladı. Bunun üzerine çadır kurmakla meşgul olan Ermenilerden biri geldi, Harzemli’yi başından vurarak öldürdü. Sultan bu hâdiseden birkaç gün sonra aldığı yara yüzünden öldü ve Merv’e götürülerek babası Çağrı Bey’in yanıbaşına gömüldü. Sultanın bıraktığı vasiyet mucibince oğlu M e l i k ş a h yerine geçecekti, kar­ deşi K a r u t 3 Bey karısı Hatun ile evlenecekti ve Şiraz’da 1 İbn-ül-Esîr’e göre Şems-ül-mülk Tekin, C ilt 10, sahife 27. Ö . R. 2 İlyas olacak, İbn-ül-Esîr. C ilt 10, sahife 19. Ö .R . 3 Kavurd Bey. ö . R.


yerleşerek burası ile diğer kaleler sultanın emri altında bulunacaktı. Uzun bir müddetten beri kardeşinin ölümünü bekleyen K a r ut (Kaurath) Bey, onun ölmüş olduğunu anlar anlamaz Kirman’dan hemen hareket etti ve kış mevsiminde denize inerek Şiraz’a geldi. Horasan’a gidince kardeşinin oğlu M el i kş a h ile harbetmek üzere bir ordu topladı. M e l i k ş a h da amcası ile dövüşmek üzere hazırlandı, Allah da ona nusret verdi, o da galip gelerek amcasına zincirler vurdurdu ve onu öldürdükten başka oğullarının gözlerini de kör etti. Bu çocuk­ ların en küçüğü olan ikisi ölmüş, diğer üçü kör yaşamıştılar. Bunlar: S u l t a n Ş a h , T ü r k â n Ş a h ve V a r d a n Ş a h idiler. Bunlardan herhangisini, kendi ülkesinde ikamet ederse kardeşi olan sultana gösterilen hürmet ve riayet ona da gös­ teriliyordu. Arapların 466 (M. 1073) ve Yunanlıların 1384 (M. 1073) yılının ekim ayından şubatın 24 üne kadar son derece şiddetli yağmurlar yağdı, nehirler taştı, Bağdat evlerini sular bastı, birçok büyük binalar yıkıldı ve ahali şehrin garp böl­ gesine kaçtı. Sular Nuba kapısından, yani Nubyeli haremağalarının muhafaza ettikleri kapıdan, Halifenin ikamet ettiği semte doğru aktı. Haremağaları ile bu taraflarda yaşayan cariyeler hep kaçtılar. Bu sırada bu bölgede 1500 hane vardı. Ahali yüze yüze şehrin şimal tarafına giderek buradaki halkın evlerine iltica ettiler. Sular halifenin yatağına kadar yükselince, o da kapıyı bulmak ve kaçmak istedi, fakat yol bulamadı. Haremağalarından biri onu taşıyarak bir kayığa yerleştirdi, halifenin karılarını da aynı şekilde kurtardıktan başka birçok mallarını da sular altından çıkarmağa uğraştılar. Halife, Peygam­ berin bürdesini sırtına giyerek ve asasını eline alarak suların kabarmasını durdurmak istedi ise de muvaffak olmadı. Birçok kimseler yiyecek bulamayarak günlerce sandallarda kal­ dılar. Halifenin kendisi de 2 gün birşey bulamadı. Vezir sular üzerinde yüzen bir sandal içinde 2 gün yiyeceksiz kaldı. Sular çölü de kaplamış ve bu yüzden birçok göçebeler boğulmuştu. Anlatılığına göre sular bu şekilde kabardığı sırada zavallı bir adam karısını, kızını birer ata bindirmiş, kendisi de üçüncü bir ata binerek boğulmaktan kurtulmak istemişti. Fa­


kat sular iki kadını boğmuş, adamın kendisi de atını bıraka­ rak bir ağaca tırmanmış, burada günlerce kaldıktan sonra suların düşmesi üzerine ağaçtan inmişti. Bu sırada aslanlarla mandaların sularla çevrilen dağ tepelerinde yanyana durduk­ ları ve korku yüzünden birbirlerine dokunmadıkları göze çarpmıştı. Arapların 467 (M. 1074) yılında halife K a i m şabanın 13 üne müsadif perşembe günü sabaha doğru anjin illetinden, 75 yaşında olduğu halde, vefat etti. Rengi yeşilimtıraktı, çünkü yemeği ile birlikte birçok incirler(?) yemişti. Ondan sonra oğlu M u k t e d i yerine geçti. Bu gece (yani Halifenin ölümü gecesinde) müneccimlerin anlatışına göre, kendisi ölümden korkmakta idi, çünkü Ari s yıldızı akrep bur­ cunda idi ve geceleyin onun ölüm evi olan Cevzaya Kavs burcunda olan Kronos’un kutrunda inmişti ve bu da onun ölümüne işaret etmekte idi. K a i m den sonra oğlu M u k t e d i 19 yıl, 5 ay hüküm sürdü. Arapların 468 (M. 1075) yılında Araplar Roma’lılardan Yeni Mabbug kalesini aldılar ve 8 yıldan beri burada bulu­ nan Roma’lıların çoğu Araplar tarafından esir edildiler. Bir yıl sonra Suriye’de Türkmenler ile Mısır’lılar arasında şiddetli bir muharebe koptu. Ve muharebe sahnesine yakın yerlerde bilhassa Şam’da kıtlık ve veba başgösterdi ve Şam halkının, son derece küçük bir kısmı müstesna olmak üzere, hepsi de helâk oldu, önceden Şam ahalisinin sayısı 300.000 olduğu halde, 3.000 e inmişti. Şehirde önceden 240 ekmekçi bulunduğu halde, yalnız 2 ekmekçi kalmıştı. Önceden 3.000 dinar değerinde olan bir ev bir dinara satıldığı halde müşteri bulamıyordu. Şehirde yiyecek azalmış, fareler çoğalmıştı. Çün­ kü fareleri kovalayan gelincikler yenmişti. Şehir halkından olan iki ev sahibi bir kadın, bu evlerin birini 300, diğerini 400 dinara satın almış olduğu halde farelerin yapmış olduğu tahribat yüzünden evlerinin birini 7 zuze ye satarak bu para ile bir kedi satın almıştı. Arapların 470 (M. 1077) ve Yunanlıların 1389 (M. 1078) yılında M i c h a i l Roma diyarını zaaf içinde idare ediyordu. Bunun sebebi böbrek ( idrar sökememek) hastalığına uğramış olması idi. Kıral sarayında oturarak kendisini tedavi ile meş­


gul oluyor ve hiçbir kimse ile konuşamıyordu. Bunun üzerine Nicephorus Botanicus namında biri ona karşı isyan etti. Bu adam, bir aralık çiftçilik ediyordu, sonra adım adım yükse­ lerek Kıbrıs adasına, sonra Antakya’ya hâkim oldu. Sonra bu ülkelerden azledilmiş ve yoksulluğa uğramıştı. Kendisi Selçuk’­ lara mensup olup Alp Arslan’dan kaçan S e l ç u k oğlu Y a h a ğ u A r s l a n 1ın oğlu K a t l a m ı ş ' ın ailesine bağlı idi. Fakat Roma diyarına iltica etmiş bulunuyordu. Bunlar 4 ay kadar İstanbul’u muhasara ettiler. Burada 6 ay kadar öyle yaman bir kıtlık hüküm sürdü ki, 2 çörek 1 dinara, bir horoz bir dinara ve 15 yumurta bir dinara satılmakta idi. Kıtlığın arkasından veba da başgöstermişti. Ölüleri kaldırarak büyük kilisedeki ölüler yerine getiren adam, burasının dolması üzerine, kilisenin denize açılır kapı­ sından cesetleri denize atıyordu. Bu adamın anlatışına göre taşıdıkları her ölü mukabilinde bir obolus alıyorlardı ve 4 ay içinde 160.000 obolus almışlardı. Bu muharrire ( yani Bar Hebraeus’a) göre bu kadar büyük bir meblâğın verilmiş olma­ sına inanılmaz. Fakat ben işittiğimi kaydetmiş bulunuyorum. Patrik ile eşraf, M i c h a i l ' in şehri muhasara edenleri mağlûp etmekten âciz olduğunu görerek, şehrin kapılarını aç­ tılar ve şehri N i c e p h o r u s ' a teslim ettiler. N i c e p h o r u s şeh­ re girince, M i c h a i l tacı eline alarak dışarı çıktı ve N i c e p h o ­ r u s ' a şu sözleri söyledi: “Bunu al da halkı kılıcından koru. Bunu istemiş olsaydın harbetmeden sana devrederim,,. Bunun üzerine M i c h a i l saçlarını tıraş ettirdi, rahip oldu, rahipliği sırasında et yemediği için hastalığından kurtuldu ve hayatının sonuna kadar bir manastırda yaşadı. daha sonra M i c h a i l ' in iki oğlunu kısırlaştırdı ve karısı ile evlendi. Herkes ondan nefret ediyordu. Bu yüzden onun içinde iyilik namına ne varsa hepsi zail oldu ve kendini korkuya kaptırdı. O kadar ki sarayında oturuyor ve harbe çıkmıyordu. Bunun üzerine sultan M e l i k ş a h, K a t ­ l a m ı ş ’ı geri getirmek üzere bendesi B u r s u k ' u bir ordu ile gönderdi. B u r s u k , İstanbul mâbedine yaklaştığı zaman N i c e p h o r u s ' a haber göndererek K a t l a m ı ş ' m teslimini istedi. Nicephorus da şu cevabı verdi: “Bize iltica eden bir adamı, topumuzun ölümüne sebep olsa da, teslim etmek diniNicephorus


mizce caiz değildir. Fakat K a t l a m ı ş buradadır ve onu alabilirseniz alınız,,. Bunun üzerine K a t l a m ı ş ile B u r s u k (harp m eydanın­ da) karşılaştılar. İki taraftan birçok Türkler maktul düştükleri için B u r s u k, K a 11 a mı ş' a şu haberi g önde rd i: “Seninle benim yüzümden Türkler niçin helak olsunlar?. İkimiz karşı­ laşalım, hangimiz galip gelirse iki tarafın da hâkim i olsun,,. K a t l a m ı ş razı oldu. B u r s u k da hileli bir şekilde hareket ederek kölelerinden birine kendi elbiselerini ve zırhını giydirdi, kendi atına bindirdi ve onu K a t l a m ı ş ' a karşı göndererek kendisi 20 atlı ile birlikte seyirciler arasında yer aldı. K a t l a ­ m ı ş ile köle döğüştüler. K a t l a m ı ş ' ın bir darbesi köleyi atından yuvarladı, o da kölenin kafasını kesmek için atından indi. Bunun üzerine B u r s u k ile adam ları onun üzerine atıldı­ lar ve K a t l a m ı ş ' ı öldürdüler. K at l a mı ş ' m hainane şekilde öldürülmesi üzerine B u r s u k , haberi Sultana göndermek vazi­ fesini üzerine alacak birkaç kişi buldu. Geride kalanlar, ki pek çok idiler, K a t l a m ı ş ' ın oğlu S ü l e y m a n ' a bağlandılar. Roma diyarından hareket ederek sahil üzerindeki Antardus ve Tarsus şehirlerini A rap ’ların 475 (M. 1082) yılında zaptettiler ve daha sonra S ü l e y m a n A n taky a’ya da hâkim oldu. A rapların 476 (M. 1083) yıllında K u r e y ş oğlu Ş e r e f ü d d e 7>l e H arran’ı zaptederek hâkim olan K r a s i ' yi kazıkladı ve Yunanlıların 1394 (M . 1083) yılının eylül ayının 23 üncü günü Ermeni P i l a r d o s Edessa’yı T ürk’lerden aldı. Dahan sonra bu zattan bahsedeceğiz. N i c e p h o r u s 2 yıl kadar gayet çirkin bir surette h ü ­ küm sürdükten ve devlet işleri berbat olduktan sonra ordu kum andanlarından A l e x i s Commeninus eş^af ile gizli bir an­ laşma yaptı ve bunlar İstanbul haricinde bir yere giderek onu kıral ilân ettiler. Sonra sür’atle şehre döndüler ve hiçbir kimseden mukavemet görmediler. A l e x i s ' m saraya girmesi üzerine Nicephorus saraydan çıktı, müstahak olduğu cezayı buldu ve böylece namussuzluğunun ve ahlâksızlığının karşılı­ ğını gördü. Arapların 477 (M. 1084) yılında Mervan oğlu, Fırat kıyı­ larına kadar M usul’da hüküm sürüyordu. Bu adam M aaddi’lerin ordularına güvendiği için gerekleştiği tarzda sultana itaat


etmiyordu. Sultan M e l i k ş a h , emir A r t u k ' a haber gönde­ rerek Türkmen ordularını toplamasını ve harbe hazırlanmasını emretti. M e r v a n o ğ l u bundan haber alınca M aaddi’lerin b ü ­ yük emîri K u r ey ş oğlu Ş e r e f-ü d-d e v l e' den yardım istedi. Bunlar toplandılar, A m id ’in civarına geldiler, A r t u k da b u­ raya geldi. Ş e r e f-ü d-d e v l e, Türkmen ordusunun b ü y ü k lü ğ ü ­ nü görerek A r tuk'a. şu haberi gönderdi: “Ben de Mervan oğlu da sultanın bendeleri olduğum uza göre bu muharebe ne­ den vuku buluyo r? Siz geri gidin, biz de geri gidelim ve arada sulh olsun,,. A r t u k razı oldu ise de, Türkmenler hiddetlendi­ ler ve “ganimet almadan boş ellerle geri mi döneceğiz?,, de­ diler. Bunlar gece yarısı atlarına bindiler ve şafak sökünce Maaddilere hücum ederek birçoklarını öldürdüler, geride k a­ lanlar da kaçtılar. Ş e r e f ü d d e v l e için ümit kalm adığından A m id ’e, M e r v a n oğlu'nnn yanm a kaçtı. Türkmenler Maaddilerin çadırlarına giderek bunları soydular ve çocuklarla k a­ dınları esir ederek mallarını zaptettiler. Bunlar ellerine geçen Maaddi emîrlerin boyunlarına ipler takarak A m id ’in suru önüne getirdiler ve içlerinde işe yarayanların en iyisini onar dinara, bunların madunu olanları 5 dinardan daha aşağıya sattılar. Güzel bir arap atı 5, bir deve 1 dinara, merkep 5 zuzeye, 1 koyun yarı zuzeye satılmıştı. Bunlar 10.000 den fazla mızrak kırmışlar ve kazanlarının altında yakmışlardı. Türkmenler ara­ sında birtakım ayrılıklar başgösterdiğinden A m id ’i bırakıp gittiler. Ş er e f-ü d-d ev l e de buradan çıktı ve Calonicus’a gitti. Bu sırada Y unan devleti zaafa uğramıştı ve Türkler her yerde ülkeler zaptediyorlardı. Ermeniler içinden cesur olan birtakım adamlar 50 kişiden müteşekkil bir çete vücuda ge­ tirmişler ve Roma diyarına giderek yol kesmeğe, soygunculuk yapmağa başlamışlardı. Bunların Maraş’ta bulundukları sırada yine Ermeni olan ve P i l a r d o s ismini taşıyan bir genç bun­ larla karşılaştı. Ermeniler bu gencin kuvvetli ve hilekâr oldu­ ğunu, soymağa ve öldürmeğe cesaret gösterdiğini görerek onu yanlarına aldılar ve bu genç bunların rehberi ve reisi oldu. Bunlar Kilikya dahilindeki bazı muhkem yerleri zaptettiler ve gittikçe çoğaldılar.


Roma kıralı keyfiyetten haber alınca bunlara hediyeler gönderdi. Bizzat P i l a r d o s İstanbul’a gitti ve Yunanlı’lar onu görmekle sevinerek kendisine altınlar, silâhlar verdiler ve onu S e b a s t u s tayin ettiler. Bu adam geri dönerek Kilikya ve Antakya üzerine hâkim oldu, kudret kazandı, Maraş’ı zaptetti ve Khişum, Raban ve Edessa’yı, Ceyhan havalisini ve Malat­ ya’yı ele geçirdi. Ordusunda İran’lı, Türk ve Ermeni bulunu­ yordu. Zalim bir adam olduğu için Antakya prenslerini yaka­ lamış, bütün servetlerini alarak başındaki askerlere dağıtmıştı. Bu yüzden Antakya ahalisi ondan nefret ediyor, o da Antakya’lılara karşı aynı hissi taşıyordu. Kendisi Antakya’nın üze­ rine İ s m a i l namında bir İranlıyı bırakarak şehirden ayrıldı. Bunun üzerine evvelce İstanbul’da nasıl öldürülmüş olduğunu anlattığımız K a t l a m ı ş ' ın oğlu S ü l e y m a n , P i l a r d o s ' un başka bir tarafa döndüğünü haber alarak birtakım gemiler hazırlattı; çünkü daha önceden Antardus ve Tarsus’u zaptet­ miş bulunuyordu. S ü l e y m a n dağ tarafından Antakya’ya hü­ cum ederek buraya hâkim oldu ve îranlı vali ona yardım etti. Bu adam K a z v s y a n a ' yı yani, şehit Mar Cassianus’un bü­ yük kilisesini açarak içinden eşya, perdeler, altın ve gümüş kaplar vesaireyi aldı ve kiliseyi camia çevirdi. Sonra şehirde (sulh ilân ederek kılıcını kınına koydu. Türkleri, hıristiyanlarm evlerine girmekten ve hıristiyan kızlarını nikâhla dahi almaktan menetti. Bundan başka bunlar Antakya’da eline geçen yağma eşyasından birşeyi harice göndermeyecek, ucuz bir fiatla da olsa şehir içinde satacaklardı. Bu adam Antakya halkını memnun ettiğinden ve vali de kaleyi teslim etmiş olduğundan burada hüküm sürmüş ve Antakya halkı sureta hıristiyan olan P i l a r d o s ' t a n fazla ondan hoşnut olmuşlardı. K a t l a m ı ş oğlu S ü l e y m a n Roma diyarını tekrar istilâ ederek Nicaea, Nicomedia ve Konya’yı fethetti ve oğlu K ı l ı ç A r s l a n ı buralara tayin ederek Antakya’ya döndü. Sebastia, Kayseri ve Pontus’ta ise D a n i ş m e n d o ğ l u İsmail namında bir emîr hüküm sürüyordu. Bu memleket onun adına izafe edi­ lerek bugüne kadar Danişmedler ülkesi adını taşıyor. Bütün bu hâdiseler Arapların 477 (M. 1084) ve Yunanlıların 1396 ( M. 1085 ) yılının kasım ayında vuku buldu. Aynı yıl Ş e r e f -ü d- d e v l e Ermenilerden Samsata’yı ve Katlamış oğlu­


nun amcası M alatya’yı zaptettiler. Arapların 478 ( M. 1085 ) yılında Ş e r e f - ü d - d e v l e M aaddi’lerin askerlerini toplayarak A n ta k y a ’ya hücüm etti. K a t l a m ı ş oğlu S ü l e y m a n ona karşı çıktı ve dövüştü. M aaddiler kırılm ışlar ve Ş e r e f-ü d-d e v ­ l e ' n i n kendisi de muharebede maktul düşm üştü. Bunun üze­ rine  m id civarında M aad di’leri m ağlûp ettiğini anlattığım ız A r t u k , sultan M e l i k ş a h ' ı n kendisine karşı değişmiş oldu­ ğunu sezerek adamları ile birlikte Suriye’ye hareket etti. M u­ sul’a vardığı zaman sultan iki asilzade ile şahane bir hil’at, bir at, bir ferman ve 5.000 dinar göndererek gönlünü hoşnut et­ mek ve kendisine çevirmek istedi. Fakat A r t u k bunlarla kan­ madı ve şu sözleri söyledi : „ Siz sultanın hizmetinde bulunan birtakım düşm anlarım sım z ve siz sultanın bana karşı sami­ miyet göstermesine im kân vermezsiniz. Ben K a t l a m ı ş oğlu S ü l e y m a n ' a karşı hareket ediyorum. O nun sultana ait mem­ leketleri tahrip etmesine imkân vermeyeceğim.,, Bunlar da mem­ nun olarak onu bıraktılar ve geri döndüler. A ynı yıl İran, Senar ve Suriye’de şiddetli bir veba oldu ve birçok köylerin nufusu kâmilen mahvoldu. İnsanlar ayakta durdukları sırada ansızın sarsılıyor ve ölü olarak yere d ü şü ­ yorlardı. Bu meş’um hastalığa tutulanlar ekseriyetle altı g ü n ­ den fazla dayanam ıyorlardı. Türk atlılarından biri şu hikâyeyi anlattı: “Bağdat ciyarındaki Muhavel köyünden geçiyordum. Bir kapının önünde dir kız çocuğu ağlıyor ve şu sözleri söy­ lüyordu: "K im beni ölüm den k u rta rırd a alır? Ç ü n k ü ölüm evi­ mize girerek babamı, anamı, kardeşlerimi ve hemşirelerimi mahvetti,,. Evinin içine girince dokuz ölü saydım ve korkarak kaçtım, fakat kıza acımıştını. Geri dönerek onu da alıp g ö tü r­ mek istedim. Fakat onun da anasının göğsü üzerine düşerek ölmüş olduğunu gördüm,,. A ynı yılın 27 eylül günü (yâni, Y unanlıların 1396, M. 1085) B ağd at’ta bir karayel esti, ortalığı kararttı, gök ile yer arasında kesif bir toz tabakası gerildi ve bu toz tabakası havada büyük bir dağ gibi hareket etti. Birçok insanlar ve hayvanlar, hattâ çölün vahşi hayvanları öldüler. Birçok ayak takımı, hamamlara giderek hamamların eşyasını yağma ettiler, sonra çarşılara musallat oldular. Birçok gemiler de batmıştı.


A rapların 479 (M. 1086) yılında emîr A r t u k bey ile Antakya hâkim i K a t l a m ı ş oğlu S ü l e y m a n arasında harp koptu ve S ü l e y m a n muharebede maktul düştü. A n latıld ı­ ğına göre S ü l e y m a n kendi tarafının yenilmekte olduğunu görerek bir bıçakla intihar etmiştir. Ç ü n k ü cesedi yerde b u ­ lunduğu zaman karnına bir bıçak saplı olduğu görülm üştü. Sultan, S ü l e y m a n ' m katledilmiş olduğunu haber aldıktan sonra H orasan’dan Suriye’ye geçti. Emîr A r t u k K udüs’e gitti, adam larını ve aile efradını D a v u d kulesine yerleştirdi ve burasını kuvvetlendirdi. Pilardos'un elinde bulunan Edessa, sultanın muvasalatı üzerine kendisine kolaylıkla teslim oldu. Pilardos da Edessa halkının nefreti dolayısiyile şehirden çıkarak sultan ile karşılaşmak üzere Horasan yolunu tuttu. Fakat sultan başka bir yol ile geldiği için onunla İran’da buluşam adı ve geri dönerek sultanın Edessa’yı zaptetmesin­ den sonra Bet N ahrin’de onunla buluştu ve vergi vermeği vadettikten başka, halife ve sultan namına hutbeleı okutmağı kabul etti. Bu adam sultanın önünde m üslüman oldu, sünnet edildi ve bu yüzden hasta düştü, sonra sultanın seferi esna­ sında onunla birlikte seyahat etti. Edessa ahalisi Pilardos tan nefret ettiği için sultan ona burasını vermeyerek Maraş’ı verdi. Bu sefil adam burada bir m üddet kaldıktan sonra helâk oldu. Denildiğine göre kendisi tekrar Isa’ya inanmış ve hıristiyan olarak ölmüştü. Sultan, Edessa’dan sonra bir sürü eşkıyanın bulunduğu C a b e r kalesine gitti. Bunlar, T ürk’lerle döğüşm eğe karar verdikleri için üç Türk, kale duvarına hiç umulmayan bir yerden tırm andılar ve sultanın ismini bağırdılar. Eşkıya bu sesi duyunca hayret ettiler ve mukavemetleri kırıldı, Türkler de bunları yakalayarak başlarında bulunan J a ' b a r i öldürdüler. Bu adam ın karısı son derece kuvvetli bir kadındı. Kendisini kale duvarından atmış ve sırtındaki elbiselerin havalanması yüzünden zedelenmeden yere düşmüştü. Türkler bu kadını yakalayıp sultana götürdüler. Sultan ona kendisini niçin attığını sordu. O da şu cevabı verdi: “Ben kocam dan başka bir erkeğin bana hâkim olmasını istemediğim için kendimi öldürm ek iste­ dim,,. Sultan ona nereli olduğunu sordu. O da Şam’dan geldi­ ğini bildirdi. Sultan da onun bir hayvana bindirilerek akraba­


sına götürülmesini emretti. Sultan buradan Halep ve Antakya’ya giderek buralarını zaptetti. Sonra Suriye’de hüküm süren darlık ve kıtlık yüzünden Bağdat’a döndü ve kızını halifeye zevce olarak verdi. Sonra Horasan’a gitti. Emîr B u z a r ı Edessa ve Malatya’ya ve A k s e n k u r (Aghsenkur?) Halep’e tayin olun­ muşlardı. Arapların 485 (M. 1092) yılında sultan Horasan’dan Bağ­ dat’a geldi. Sultan halifenin karısı olan kızından doğan erkek çocuğun veliaht ilân olunmasını ve hilâfete geçmesini istediği için halife ile arası açıldı. Halife sultanın talebini reddedince sultan da ona “öyle ise Bağdat’tan çık, git,, tarzında bir haber gönderdi ve halife şu cevabı verdi: “Emrinizi yerine getirece­ ğim, yalnız yolculuğa hazırlanmak üzere bana on gün mühlet veriniz.,, Dokuzuncu gün sultan şiddetli ve yakıcı bir hummaya tutularak ölmüştür.1 Denildiğine göre kölesi H u r d i k ona zehir içirmişti. Sultanın karısı T ü r k â n H a t u n zeki bir kadın olduğu için devletin işlerini idare etti ve oğlu M a h m u d , ki sultan M e l i k ş a K ın oğludur, beş yaşında olduğu halde, Bağdat’ta sultan ilân edildi. Zekâsı hakkında şu hikâye anlatı­ lıyor: “Halife ona şahane hil’atler giydirmek ve tahta oturtul­ mak üzere adamlarını gönderdiği zamau bu çocuk elini de, ayağını da uzatmadı, gözlerini de oynatmadı, iğilmedi ve gelen­ leri selâmlamadı. Azasından biri de kıpırdamadı. Öyle taş gibi durmuştu ki, herkes bu haline hayret etmişti. T ü r k â n H a t u n oğlu sultan M a h m u d ' u alarak İsfa­ han’a gitti. Bazı Türkler toplanarak sultan M e l i k ş a h ' ın ismi T ü r k y a r u k 2, olan ve amcasının kızından doğan oğlunu getirerek hükümdar ilân etmişlerdi. T ü r k y a r u k ile beraber 10.000, Mahmud ile beraber de 20.000 kişi bulunuyordu. Bunlar karşılaştıkları zaman M a h m u d ' un maiyetindeki eşraf ona hıyanet ettiler ve T ü r k y a r u k ' un tarafına geçerek onunla beraber oldular. Sultan M e l i k ş a h ’m kardeşi T a c - ü d - d e v l e T a t a ş , Musul, Nisibis, Maiperkat ve Suriye ile Şam havali­ 1 Sultanın hastalığa tutulmasının sebebi, av eti yemesi ve hummaya tutulmak yüzünden hacam atlanm ası, fakat kâfi derecede kan çıkarmamak yüzünden hastalığın ağırlaşması idi. Humması yakıcı idi. «Muhtasaruldevle S. 337. İbn-ül-Esîr cilt, 10 S. 78. Ö . R. 2 Arah tarihlerinde ( jjL O .) şeklinde yazarlar. O. R.


sinde hüküm sürüyordu. T a t a ş Azerbaycan’a geldi ve karde­ şinin oğlu sultan T ü r k y a r u k onu karşılam ağa çıktı. İkisi de Tebriz civarında bir köy olan S aid âb a d ’da konuştular; T a t a ş da Şam ’a döndü, emîr A k s e n k u r ile B u z a n , T ü r k y a ­ r u k ' a hizmet etmek üzere gittiler. T ü r k y a r u k ' un kendisi B ağd at’a giderek ona hil’atler giydiren, ferman veren ve sultan ilân eden halife tarafından kabul edildi. A rapların 487 (M. 1094) yılında halife M u k t e d i masa­ sına dayanarak kızartılmış bir horozu yediği sırada hezeyan etmeğe başladı. Kendisi karşısında duran cariyeye bakarak şu sözleri sö y le d i: “emretmediğimiz halde içeri giren bu adam lar kimlerdir?,, K adın etrafına bakıp bir kimseyi görm ediğini söyledi ve halifenin ellerini yıkam adan evvel sırt üstü eğildi­ ğini gördü. Halife M u k t e d i böylece ansızın ölmüş ve oğlu M ü s t a t h e r 1 yerine geçmişti. M uktedi’den sonra oğlu Müstather 2 25 yıl, 5 ay hüküm sürdü. Bu yıl içinde sultan Mahmud'un validesi T ü r k â n hatun vefat etti. Bu kadın cesur ve akıllı idi ve H unlar’in ilk hüküm darı olan A p d a s y a b ' ın neslindendi. Babası Hazar kıralı T a p r a ğ ' dı. O ğlun un elinde İsfahan’dan başka yer kalmamıştı. Kısa bir zaman sonra sultan T ü r k y a r u k , askerlerinin az bir kısmı ile İsfahan’a gitti ve kardeşi sultan Mahmud'a bağlı eşraf, şehrin kapılarını yüzüne kapadılar. Bunlar daha sonra sultanı içeri alarak ele geçirmeği düşündüler ve kapıları açtılar. Saltan içeri girip bir gün kaldıktan sonra sultan Ma h m u d şiddetli bir hum maya tutuldu ve yedi yaşında olduğu halde o gün vefat etti. Bunun üzerine eşraf T ü r k y a r u k ile sulh oldular ve onu İsfahan hüküm darı ilân ettiler. A rapların 488 (M. 1095) ve Y unanlıların 1406 (M. 1095) yılında K onya sultanı S ü l e y m a n oğlu K ı l ı ç A r s l a n M alatya’ya karşı hareket etti ve harp açtı. Sonra sultanın başveziri onun namına elçilik ederek şehrin mukaddes adamı ile, yâni Sabuni oğlu Said ile görüşm ek istedi. Bu adama Mar John denilir ve kendisi m ukaddes ve harikulâde bilgili sayı1 Müstazhir 2 Müstazhir.

olacak.

O . R.


lirdi. Bu adam G a b r i e l ' in emri ile yaklaştığı zaman mel’un bir yunanlı ile şehrin hâkimi, yani vezir Süryani dili ile şu sözlerin söylenmesini istediğini bildirdi: “Sultan diyor ki, şehri teslim etmelisin. O da bilm ukabele sana iyilik edecektir. Şehri teslim etmezsen sultan burasını kılıç kuvveti ile alacak ve dökülen bütün kanlar senin sırtına yüklenecek,,. M ukaddes adam şu cevabı verdi: “ Hiçbir kimse bu şehri zaptedemez. Ç ü n k ü 10 yıl yetecek ekmek var. Şehrin içinde ve dışında sular akıyor. Harbe muktedir adamlarımız da g örd üğün üz kadar ço ktur,,. M ukaddes adam bunları söylerken mel’un G a b r i e l arkasında durup dinliyordu. Vezirin geri dönmesi üzerine mukaddes adam G ab r i el ' e şu sözleri söyledi: “Söylediğim sözleri işittiniz, fakat sultanın burdan sulh içinde geçmesi ve kendisine hediyeler verilmesi daha iyi olur ; Ç ü n k ü zenginimiz de, fakirimiz de, ıstırap için­ deyiz,,. Bunun üzerine bu mel’un hâkim mukaddes adama karşı kin güttü ve bir gün sonra askerlerinden birine onu öldürm e­ sini emretti. M ukaddes adam yalvarm ak için koştu ve onun iki sur arasında atı ile dolaştığını gördü. Mel’un adam mukaddes adamı görünce fena halde kızdı, ona hakaret etti, elindeki mızrağı ona attı ve onu öldürd ü. Mutakitler iki gün sonra bu adamın cesedini aldılar, onu göm ülm ek üzere hazırladılar ve büyük kiliseye göm düler. Sultan da frenklerin gelmiş o ld u k ­ larını haber alarak burasını bıraktı ve hareket etti. A rapların 489 (M. 1095) ve Y unanlıların 1407 yılında müneccimler, N u h zam anında vuku bulan tufana benzer bir tufanın kopm ak üzere olduğunu söylediler. Halife M ü s t a z h i r hey’etşinas İ ş ar ı o ğ lu n u 1 çağırarak vaziyeti sordu. Hey’etşinas şu cevabı verdi: “N u h zam anında seyyarelerin yedisi Hut bur­ cunda toplanmış ve tufan bu yüzden kopmuştu. Bu yıl ise yalnız Zuhal bu burç da değildir. O da bu burca girmiş olsa idi Nuh tufanına benzer bir tufanın kopması m üm kün olurdu. Fakat benim anlayışım a göre memleketin birinde m uh­ telif memleketlerden gelen kimseler toplanacak ve hepsi de su içinde boğulacaklardır,,. Birkaç gün sonra Mekke’ye ibadet için gidenlerin şiddetli bir fırtınaya tutuldukları ve hepsinin de 1

jm» ö . R.


boğuldukları haber verildi. Aynı yıl Malatya’ya hâkim olan yunanlı G a b r i e l , Ebû Imran hanedanına mensup E b û S a l i m 'i öldürücü bir zehir ile ortadan kaldırdı. Bir yıl sonra bu mel’un adam Allahtan korkar ve mutekit bir tacir olan Dairaita o ğ l u S a v m a ile iki o ğ l u 1nu, Havvailı B a s s i l ' i ve Tiantini papasını öldürdü. Bunların evlerinden ve M a l k a o ğ l u E b û M a n s u r ' un evinden altın, gümüş ve eşya aldıktan başka mu­ kaddes adamın kilisesinden de haçlar, buhurdanlıklar, bir kutu muron-yağı ve kilisenin bütün perde ve eşyasını aldı ve evlerini tahrip etti. Sonra kaleyi ve surları inşa etti.

Abu'l-Fnrac F. 22


L E V H A L A R


Maklub Dağı üzerindeki M âr Mattai Manastırının cenup tarafından umum î görünüşü ( Eserin yazarı burada göm ülüdür )


SAhee»

{■JO.9

;Z ,, / il j j

(«4w«f »j&L. «£k %Ö)$ »i * * 6 İĞ ( i Tl mft. Q ıjM ^S ^y ^L> ) *~+1û a*ksJ ^ * 1 ) *

âl - İ ;

Ay^>i jıfrı ^ ^ /■« vâ&&§e /®*$a A . ^ \ .-. ^ '"?**d /a;âfc f aS* 2 ksu®«)£$£b£& j

*"*1l<fti)*^oll»ûa

/ f «£»)J i

w M 4 m ^ 3 0 ^ c ^ j^ L ijilılâ A Û B â

^v

ftata

S ^^lo v- . lsufcOİâ*£ f

^UfcJ^S. 04^4A^4â

V^*2>N#^j /*»**/ ( « P İ M ) £ * j& Sâ 0

/ ^ / fl -=On* ^ t j* 11.i i ^ o I

q»Su. 9 /d

£İiM^ u ^ W*,

A^$

^ a io î t ^ a L a t i *■$*/ «m— j / >| 1 » 'W ,^ ^ . ^ Eserin aslından diğer bir örnek . 192 inci sayfası

B odleian’daki y a zm an ın

( H u n t No. 52. )

1


LidL iu ııu^Ju

u. ti p u ı j. e a e

| b u iis

u ıu u ıp e u c j^

^ ^ P u İJLx* Cl1

Lİl*l"?l*:îW


Maklub Dağı üzerindeki 'Mâr Mattai Manastırı kilisesinin şimal duvarında ve Bar Hebraeus ile kardeşi Bar Savm a’nın mezarı üstündeki kitabe


Mâr M attai M anastırı kilisesinin şim al duvarı üzerindeki yazıt


Mâr Mattai Manastırı kilisesinin şark duvarında ve Mâr M attai’nin mezarı üzerindeki yazıt


Mâr M attai M anastırı

kilisesinde bugünkü mihrab ve sunak


M âr M attai kilisesinin zemin p lânı '■ A . Sunak B. okuma sıraları; C. vaftiz yeri, D . Türbe, E. M âr M a ttai’nin mezarı, F. Bar Hebraeus’un mezarı

Süryani abul farac tarihi i gregory abul farac  
Süryani abul farac tarihi i gregory abul farac  
Advertisement