Page 1

Marks,Freud ve ■w

GÜNLÜK HAYATIN LESTnaSI Bruce Brown İngilizce’den çeviren: Tavuz Alogan


özgürlük İçin

O KU M AK. D İN L E M E K P ASİF SU Ç L A R D EĞ İL M İ? Saffet Murat Titra

Bu kitabm ilk basımına kısa bir not yazıp gühlük hayata neden önem verdiğimizi açıklamaya çalışmış, okurlara bir çağn yaparak -benzer kitaptan yayım programına alıp almamaya karar vermek için- bu kitaba ilişkin düşüncelerini, önerilerini, eleştirilerini iletmelerini istemiştik. Aradan on ay geçti.. Türkiye için çok kısa sayılabilecek bir sürede kitabm I. basımı tükendi. Biz çok sevindik. Ama... Ama bir tek mektup gelmedi! Bu tepkisizlik neden? Üstelik bu kitap -esas olarak- kişilerin hemati kendi ellerinde nasıl tutabileceklerine ilişkin öneriler içeriyor; "kaaUm’’ın öneminden söz ediyor... Kitap kendimizi ve hayatı anlamamıza, biçimlendirmemize, kendi ifade mekanizmalarımızı kurabilmemize yardımcı olduğu ölçüde iyidir. Yoksa, kirletilmiş kâğıttan ibarettir«. Okur bizim için "geçim kaynağı'' değil, yaltaklanılacak biri hiç değil! Hayatı -seçtiğimiz özelliklerle- paylaşarak çoğalmak istediğimiz kişilerin gene! adı; o kadar! Okur, okumanın gereklerini yerine getirmeyip “pasif suçlar” işlemeye devam edecekse bu kitabı almasın. Bizi umutlandırıp boş yere yormasın. Lütfen... AYRINTI


İNCELEME DİZİSİ ŞENLİKLİ TOPLUM Ivan Illich (2. basım) •*•

YEŞİL POLİTİKA Jonathan Porritt (2. basım) •••

Marks, Freud ve GÜNLÜK HAYATİN ELEŞTİRİSİ Bmce Brown (2. basım) • • •

KADINLIK ARZULARI “Gfinümûzde Kadın Cinselliği” > Rosalind Coward (2. basım) *• • NASIL SOSYALİZM? HANGİ YEŞİL? NE İÇİN SANAYİ? Rudolf Bahro • «« ANTROPOLOJİK AÇIDAN ŞİDDET Der.: David Riches «• « ELEŞTİREL AİLE KURAMI Mark Poster ••* İKİBİN’E DOĞRU Raymond Williams


İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ: MODERN TOPLUMLARDA GÜNDELİK HAYATIN SİSTEMLE BÜTÜNLEŞMEMİZ VE BİREY OLAMAYIŞIMIZ AÇISINDAN ÖNEMİ .......... 7 I. MARKSİZM, YENİ SOL VE GÜNLÜK HAYAT SORUNSALI ... ............................... ... ........ 14 II. PSİKANALİZ VE DEVRİMCİ DÜŞÜNCE........................ ........3 3 III. YENİ BİR ELEŞTİREL TEORİYE DOĞRU

.................. - ..... 5 3

IV. GEÇ KAPİTALİST TOPLUMDA DEVRİM VE KARŞI DEVRİM............................................................................ . 7 4 V..YENİDEN TANIMLANAN POLİTİKA......................................... 91 VI. KRİZ KAPİTALİZMİNDEN TÜKETİMİ DÜZENLENEN BÜROKRATİK TOPLUMA............... ........ ................. ................. 106 VII. GÜNLÜK HAYATIN DEVRİMCİ NİTELİKLE YENİDEN KURULMASINDA BİR YÖNTEME DOĞRU.......................... 123 NOTLAR.................... .......................................................... ........... 141


MODERN TOPLUMLARDA GÜNDELİK HAYATIN SİSTEMLE BÜTÜNLEŞMEMİZ VE BİREY OLAMAYIŞIMIZ AÇISINDAN ÖNEMİ

Gündelik hayat, toplumun temel değerlerinin farklı toplumsal konum­ daki insanlarca paylaşıldığı, öğrenildiği ve haklılaştınldığı külterel bir alandır Alış verise çıkma, mevsimlik ayakkabı secimi, bir mem urun ko­ num una uygun elbise satm alması gibi siyasetle ilgisiz gibi görünen ha­ yata ilişkin davranışları içerir Evde yalnızken elle yemek yerken, konu­ ğumuz olduğunda düzenlenm iş bir sofrada görgü kurallarına göre ye­ mek yememiz de gündelik hayatımızı oluşturun Tüm bunları ve diğer birçok şeyi içeren gündelik hayatımız, kendisini oluşturan nesneler, m ekânlar ve sim gesel anlam lar siyasetle bağlantı­ sız gözükse de verili toplumsal sistemin temel aldığı değerlerin kabulü­ ne yönelik düzenlenm iştir Memurların kalabalık odalarda çalışması, am a müdürlerin, genel nnüdürlerin tek başlarına geniş odaları sahiplenmeleri, aynca bu mekânla­ rın toplumsal konumlar arasında fiziksel bir uzaklığı ve otoriteyi sağla­ yacak. koruyacak yönde düzenlenm esi bize hiyerarşik toplumsal ilişkik-îrin mantığını benimsetir, öğretir ve bu durumu haklı, olağan bulma­ mızı kolaylaştırır. Sabahları ise giderken otobüs beklemek, kalabalık otobüslere itilip ka­ kılarak ve başkalannı itip kakarak binmek, otobüste bizden daha iyi gi\ imli biri ayağımıza bastığında aşağıdan almâk am a daha sıradan gi­ yimli birine diklenmek, hayata, dünyaya ve diğer insanlara bakma biçi­ mimizi belirler. Toplumun tüm üyelerine yetecek miktarda üretilemeyen maddi ve manevi değerlerin elde edilmesiyle kavuşulacak mutluluğa her­ kesin "özgürce"erişm ek için “ kışkırtıldığı” bir kültürel ortamda yaşıyo­ ruz. Bu da mutluluğa kavuşmak için birbirini “dirsekleyen” ve bunun sonucu olarak diğer insanlardan nefret eden ve diğer insanlarca nefret edilen, dolayısıyla birbirinden “korkan” insanların oluşturduğu bir top­


lumsal hayatın oluşmasını; bu ise, “efendi/köle” ilişkisini temel alm ış toplumsal yapının yeniden üretilmesini kolaylaştırır. Herkesi mutluluğa erişmekte özgür bıraktığını iddia eden bir hayat tar­ zı, yarışmacı etik çerçevesinde yaşayan insanların birbirinden kopm a­ sına, atom laşm asına, verili toplumsal sistemin karşısında kendi yalnız­ lıkları için de çırılçıplak kalmasına neden olur. Bu da M arks’ın Yahudi Sorunu’nda anlattığı gibi, verili toplumsal sistemin insanlar üzerindeki egemenliğini kolaylaştırmasına, arttırmasına imkân hazırlan Kalabalıklara dönüştürüldüğümüz otobüsler bizi birey olmaktan ahkoyar. Bunun yanı sıra, birey olma hakkının böylesi otobüslere binmek zorunda olmayanlara ait bir hak olduğunu öğretir Onların bize efendi­ lik etmesinin toplumumuzun ve hayatımızın esenliği için daha doğm ol­ duğunu kabul etmemizi, haklı bulmamızı sağlar. Otobüsler, dünyaya ve hayata “kendi gözleri” ile bakmaya çalışan özgün şairlerin lirik şiirleri­ ni bizler için “erişilm ez” kılan Hayatın kabalığı, kültürün her alanında­ ki beğeniyi düşük tutan Biz, olan biteni kavrayacak duyarlığı kazanm a­ mıza yol açacak bu şiirlerden, bu tür düşünceleri yazan-çizenlerden uzak kaldıkça göreceli bir mutluluk elde ederiz. Verili hayata karşı bilinçlen­ memiş olmaktan kaynaklanan bu kör mutluluk, gerçekteki mutsuzluk­ larımızı sorgulamak isteyen entelektüel etkinliklerden nefret etmemize neden olun Sıradan jnsan lan n , kitle toplumunun günümüzdeki en güç­ lü geleneği olan anti-entelektüelizminin kökeninde gündelik hayatımı­ zın bugünkü kaba, acım asız biçimi vardın Çalışma m asam ızın üzerine kristal, yatak o d a m ıp ise sıradan bir si­ gara tablası koymamız hayatımıza bizim değil, başkalarının hükmettiği­ ni ve bunu bizim de kabul ettiğimizi; kendimize özgü sandığımız iç me­ kânlarımızı bile, kendimizi başkalarına sunduğum uz kamusal alanları­ mız haline getirdiğimizi gösterin Siyaset adamlarının sokaktaki, evindeki davranışlarını, savundukları siyasal programlara oranla kendimize daha yakın bulmamız ise, siya­ setin öznesi olamadığımız bir ortam da, kamusal sorunlar hakkında bil­ gi sahibi olmaya çalışm aktan kendi kendimizi yoksun bıraktığımızı gösterin Evinde köpeğini severken, çocuklarıyla ilgilenirken seyrettiğimiz, karısına bizim gibi sadakat gösterdiğini algıladığımız siyaset adamının ülke sorunlarını da bizim gibi ele alacağını ve bizim çıkarımıza çözüm­ lemeye çalışacağını zannederiz. Bu algılama biçimimiz sayesinde bize açıkm ış gibi görünen siyasal hayat alanına girm ekten alıkonulmamız, yalnızca dışımızdan işletilen ideolojik aygıtlarca değil, asıl önemlisi, ken­ di,ellerim izle d e sağlanm ış o lu r Toplumun geniş kesimlerinin siyasal hayat alanı içindeyken bile siyasetin dışında tutulması, bu sayede günü­ m üzün verili toplum sal sistem lerinde siyasal bir düzenek haline gele­ bilmektedir Siyasal katılmanın geniş boyutlara varm asına rağmen, hayata topye8


kûn karşıt nitelikte olan çevre kirlenmesi, yabancılaşm a, yaşamımızda kendiliğindenliğin kalmayışı gibi olgular, bu yüzden, bir türlü düzeltilememektedir. Bunun sonucu olarak verili toplumsal sistem lerde eşitsiz­ liğe, "efendi-köle” ilişkisine, bedensel emek-zihinsel em ek ayrımına önccilik verilmekte; sistemin etkinliği, insanın özgürlüğü ve mutluluğuna oranla öncelik taşımaya devam etm ektedir Başka deyişle gündelik hayatımız bir hayat tarzını öğretir, benim setir ve haklılaştırır Bize bugünkü yaşamı, deneylerimiz, ampirik algılama­ larımız çerçevesinde yaşadığımız hayatı o la b ilecek tek toplum sal ha­ yat olarak gösterir Tüm bu nedenlerle m odern dönem de gündelik hayat, yabancılaşma olgusunu anlam ak için; eski toplumsal sistem lerden farklı olarak, s i^ sal hayat alanı ile örtüsen gündelik hayatın içinde yaşanan ve haklılaştınlan iktidar ilişk ilerin i anlam ak için üzerinde önemle durulması ge­ reken bir kültürel/siyasal inceleme alanı olm uştur Gündelik hayatı inceleyen ve bu olguyu bütün yönleriyle betimleye­ cek bilgileri ortaya koyabilen analizler yapılmadıkça günüm üz toplumlarındaki siyasal iktidar ilişkilerinin kavranması m ümkün değildir Bu düzeyde analizlerden haberdar olmadıkça; “sokağın diliyle” ya da “gün­ delik hayatın söylemiyle" konuşan baskıcı-tutucu-totaliter siyasal hare­ ketlerin kalabalıkların ilgisini 1930'larda da, bugün de neden kolayca çekebildiklerini anlam am ız zor olm aktadır Kalabalıklar ile baskıcı siya­ sal hareketlerin "gündelik hayatın söylemi” aracılığıyla yakınlaşabilmelerindeki akıldısılık. yaşanan toplumsal hayatın akıldışılığını mistifiye (‘.den gündelik hayatın kendi işleyiş mantığından ve gerçeği yanılsama içinde gösteren ampirik algılam adan kaynaklanmaktadır En temel kül­ türel geleneği an ti-entelektüelizm olan kalabalıklardaki irrasyonalitenin (akıldışılığın) ’tarihsel” yönünü ve nasıl giderilebileceğini de, an­ cak gündelik hayata ilişkin bu analizlerle ışık altına çekebiliriz. Bu sorun*, kuşkusuz, eski zam anların toplumlarında da vardı. Günüııuizün toplumlarında çok daha büyük önem kazanm ası, m odem döne­ me geçişten itibaren yeni üretim ilişkilerinin ve toplumsal örgütlenme­ nin sosyal sınıflar arasındaki mekânsal uzaklıkları azaltmak zorunda kal­ ması nedeniyle olm uştur Eski toplumlarda yöneten seçkinler ve variıklılar ile kalabalıklar arasında m ekânsal bir uzaklık vardı. Vergi vermek, angaryaları yerine getirmek, savaşa gitmek dışında kalabalıklar toplum­ sa l hayatm kenarında tutuluyordu. Üretim küçük ölçeklerde yapılıyor, seçkinlerin üretimden daha büyük pay alması ise daha çıplak yöntem­ lerle siyasal iktidar mekanizmasını Rendi ellerinde tutmaları, kitleleri “oy verme" hakkından bile yoksun bırakmaları sayesinde gerçekleşiyordu. 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu durum değişmeye başlamıştır. Sa­ nayi toplumuna geçişle birlikte, 1840'larda. 1850’lerde üretimde verim­ liliğin artışı, birim sermaye basm a en yüksek kârın elde edilebilmesi


icin tüketimin demokratikleştirilmesini, yani mutlak yoksullaştırmadan göreli yoksullaştırmaya geçişi gerektirmiştir. Kalabalıkları, toplumsal h a ­ yatın ' kenarından” hayatın çeşitli alanlarına çekmek gerekmiştir. Bu d u ­ rum en som ut biçimiyle kentsel mekânın demokratikleştirilmesinde gö­ rülmüştür. Fransız Devrimi’nden önce “taşrada” tutulan insanlar, dev­ rim günlerinde toplandıkları Paris’teki kent m ekânında siy a setin ö z ­ n e si o la b ilm e olanağını bile elde etmişlerdir. Devrim sonrasındaki dö­ nem de, 1830 ve 1848 hareketlerinin sonrasında gerçi bu olanak kapa­ tılmışsa da, kalabalıkların kent mekânında hiç değilse m eta tüketicisi/özgürleşim düşçüsü olarak yaşamalarına izin vermek gerekmiştir. Demok­ ratik katılımın, sistemin temel değerlerini koruyarak kendini yeniden üretm esinin zorunlu bir mekanizması olduğu kabul edilmiştir. Ancak, kent m ekânındaki ve sanayi toplumunun diğer m ekânlarındaki bu demokratikleştirim yatay olarak sürdürülürken, 1850’lerden itibaren ■'mekânın ' dikey paylaşımında farklılaştırmalara ağırlık verilmeye baş­ lanmıştır. Sanayi toplumuna geçişten önce kentler, kalabalıklar için uzak, giril­ meyen. dolaşılmayan, yaşanmayan yerlerdi. Kırsal nüfusun buralara ak­ ması jandarm a yönetmelikleri ile önlenmekteydi. Kentlerden her an sürülebiliyor. kentlerde sürekli mekân tutamayan “göçm enler” olarak ya­ şıyorlardı. Ne var ki kentsel hayat alanlarının kalabalıklara açılmasını, bu açıl­ maların siyasal hayat alanını etkilemeyecek biçimde yeniden düzenlen­ mesi izlemiştir. Fransız Devrimi’nin yaşandığı günlerde yukarda açıkla­ maya çalıştığım gibi, siyasal hayata bir ara özneler olarak katılan kala­ balıklar. 1830 ve 1848’lerin ardından işgücüne ve m eta üretiminin sür­ mesini sağlayan tüketicilere dönüşmüştür. Böylece Aydınlanma Dönemi boyunca herkese, her sosyal kesime va­ at edilen “siyasetin öznesi” olan insan olma yerine Hegel’in ünlü deyi­ şiyle, “siyasetin materyali olmakla mutluluk duyan ve bunu erdem sayan” günüm üzün kitle insanına, kitle toplum u hayatına erişilmiştir. Günümüz verili toplumsal sistemleri, kalabalıkların sömürü mekaniz­ m ası içinde tutulmasıyla da yetinmemekte; kalabalıkların da, yönelticilerin de. seçkinlerin de. bitkilerin ve hayvanlann da yasam a hakkını or­ tadan kaldırmaya yönelmiş bulunmaktadır. Verili toplumsal sistemler, bu­ gün yalnızca kendi etkinliklerini düşünmektedir. Walter Benjamin’in de­ yişiyle. bugün “organik-olan inorganik-olanın tahakkümü altındadır.” Do­ ğa ve insan, toplum sal sistemin tahakküm ü altındadır. Sınıf tahakkümü, ölüm ün hayat üzerinde tahakküm ü noktasına varmıştır. Bu noktaya geliş süreci Kraliçe Victoria dönem i etiğinin modern toplumların kültür ortam ına egem en olmaya başladığı 19. yüzyılın ilk onyıilanndan itibaren başlamıştır Victoria dönemi etiği gündelik hayatı de­ ğiştirmiş; tarih boyunca y aşan an insanlar arası ilişkilerin temelinde yer 10


alan "efendi-köle” ilişkisini yalnızca bir söm ürü ve egemenlik ilişkisi ol­ m aktan çıkarmaya başlam ıştır E fendi olan taraf da. köle olan taraf-da toplumsal sistem karşısında hiçleşmeye, saçm a bir hayatı kabul etmeye ve hiçleşmeyi mutluluk saymaya başlamıştır. Sistemin isteklerini yerine getirm ek için yüklendiği toplumsal rollerle özdeşleşmeyi mutluluk sayan m odern topluma geçiş sürecinden günü­ müze kadarki insan, bir başka mutsüzluğa sürüklenmiştir: Okumak, ça­ lışmak. kazanmak, hükm etm ek insanın yalnızca başka insanlardan de­ ğil, kendi içindeki insan yanından, içindeki insanallaşm ış doğadan da uzaklaşmasına neden olmuştur. Doğal ihtiyaçların karşılanmasındaki kül­ türel formlar, 19. yüzyıldan itibaren doğal ihtiyaçların ertelenmesine, ba­ zılarının sürekli baskı altında tutulmasına neden olacak kadar önem ka­ zanmıştır. Örneğin, yeterince yemek için, belirli bir hacm e ulaşıncaya kadar işin büyütülmesi; evlenmek için eğitimin uzun sürebilen yılları­ nın yaşanması; okumuş, avukat olabilmiş birinin cinselliği olarak yaşa­ nabileceği yıllara kadar aşkın ve cinselliğin baskılanm ası, örselenm esi gerekmiştir. . Uygarlaşmış burjuva insanının içindeki doyum erteleyici bu eliğin kar­ şıtı “canavar”, insanca olmayan toplum sal sistem in varlığını sürdürm e­ si açısından tehlikeli bulunan ve disiplin altında tutulması gereken işte bu “insanal doğa”dır. Kâbuslar, canavarlar, hilkat garibeleri ile dolu öy­ küler 19. yüzyılda boşuna popülerleşmemiştir. Bu canavarlar ve hilkat garibeleri sistemin baskı altında tutmaya m ecbur olduğu insanal doğa­ mızın korkutucu görüntülere girmiş halidir. Bu öykü ve romanlara, bi­ linçaltına attığımız am a hiçbir zaman tam olarak yok edemediğimiz yön­ lerimizi ortaya koyması nedeniyle bugün de ilgi duyuyoruz. Popülerleş­ miş biçimiyle bu öykülerin canavarlan cezalandırıcı şekilde sona erm e­ si ise sırtı sıvazlanan bilinçaltımızın yeni başlan disiplin altına alınması içindir. Popüler sanal ürünleri bu nedenle iki yanlıdır: Bastırılmışın baş­ kaldırısını yansıtır; am a aynı anda, bu başkaldınnın boşunalığını gös­ termeyi de am açlar M odem toplumlann gündelik hayatındaki kültürel etkinlik genel an­ lam da popüler sanal ürünlerinin tüketimidir Form ile içerik arasındaki diyalektik ilişkiyi düşünecek olursak, çok satsın diye basitleştirilmiş ola­ rak yayımlanan M oby D ic k ’in ya da herkes tarafından kolayca anlaşıl­ sın diye yeniden yazılan bir Marks metninin, asıllarının am açlarından çok farklı am açlan olduğunu görürüz. Kültürün düşük beğeniye sesle­ nen ürünlerinin halka açılmasının, halkın kültürel beğenisini zamanla yükselteceğini ileri sürenler, bu nedenle, iktisatta olduğu gibi, kültürde de “kötü paranın iyi parayı kovacağını” söyleyen Adorno’ya kulak ver­ melidir Adomo’nun bu tutumu, kültürel seçkincilikle suçlanacak bir tu- ■ lum hiç değildir ' Gündelik hayat incelem eleri bütün bu sorunları kavramamızı kolay­ 11


laştıracaktır. Gündelik hayatın etiğine boyun eğerek yasadığım ız süre­ ce. m odern toplumsal sistemlerin kendi mantıksal gerekirliklerinin ni­ çin bizim kendi mutluluğumuz olarak görünebildiğini bize ancak bu ça­ lışmalar açıklayacakiır. İsin zor anlaşılır önemli bir yönü olan bu düz­ m ece mutluluğu k en d i e lle rim iz le o lu ştu rm a m ız ın üzerinde son za­ manlarda önem le durulmaya başlanmıştır. Toplumsal sisteme uyum da­ ki başarımızın dere’cesine bağlı olarak, unuttuğumuzu, bastırdığımızı san­ dığımız içimizdeki insanal doğanın bilinçaltındaki birikimlinin yol açtığı ruhsal rahatsızlıklann, akıl hastalıklarının ‘'uygarlığımızla bağlantısı” yüz­ yılımız başında fark edilmiştir Bu durum a ilk kez (oldukça anlamlı ola­ rak) sanayi toplumuna geçiş sürecinde Batının önde gelen öteki toplumları karşısında eskimiş dünyasını koruyamayan Avustur^’a-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti Viyana’da. üniversite kürsüleri dışından bir bilim adam ı olan Freud dikkat çekmiştin Kürsülerdeki bilim adam lan. hastalıkların iyileştirilmesinden çok sey­ rinin izlenm esine, betim lenm esine önem vermekteydi. Onlan alıştıkları toplumsal sistem yerine bir yenisinin oluşumuna yol açabilecek çalış­ m alar yapmaktansa, yitip giden “güzel" hayatın can sıkıntısını yasar­ ken. Freud yaşanan gün ü n güzel olmayan taraflarını kavramaya yönel­ miştin Bu kavrayışla, yitip giden eskim iş hayatın yerine daha iyi ve öz­ gür bir hayatın gelmesini, getirilmesini kolaylaştırmak istemiştin Freud'un insana ait olguları, insanın biyolojisi ile. insanın davranışlarınudar anlam da biyolojik çerçevede güdülerle açıkladığını söyleyenler hâlâ van Ancak Freud dil sürçmeleri ve şakalarla ilgili ilk tezlerinden itibaren yaptığı açıklamaların insana ilişkin, tarihsel olgular olduğunun bilincindedir Freud'un ve Freud’u izleyenlerin açıklamaları sayesinde. Sartre'ın deyişiyle “zamanımızın hâlâ aşılmamış ufku" olan Marksçı ku­ ramın yeterince inceleye,mediği, am a bizzat Marks tarafından "insanın gûraşığmdaki hayatının ürünü” olarak nitelenen kâbuslarını, düşlerini, anlam saplırm alannı, kaçınma mekanizmalarını, saptırılmış husumet­ lerini, önyargılarını, yanlış özdeşleşm elerini derinlem esine anlamamız m ümkün olacaktın İtalyan ve Alman faşizmlerinin kitlesel taban bulmadaki başarısının nedenlerini inceleyen Amerikalı yeni siyaset bilimcilerin 1976‘dan bu yana belirttikleri gibi totaliter siyasi hareketlerin kadrolarının kalabalık­ ların yaşadığı sorunlan “gündelik hayatm söylemiyle" ifade etmeleri, ik­ tidara gelişlerinde önemli rol oynamıştın Bu açıdan düşünürsek, maga­ zin kültürünün, kitleler için nitelikli kültür ürünlerinin tüketicisi olma yo­ lunda doğru atılm ış bir ilk adım olduğu şeklindeki aydınlarımız arasın­ daki genel kabul irkiltici bir basitleştirm e sayılabilir Bu kitapta Freudçu açıklam alar ile Marksçı açıklamaların eklemlen­ mesinde, daha çok Reich’ın çalışm alarından yola çıkılmıştın Reich’ın yak­ laşımının önceleri Erich Fromm tarafından eleştirildiğini; sonraki yıllar­ 12


da ise, Reich’ın da, Frojnm’un da Freud’u mekanik bir anlayışla yorum­ ladıkları ve Freud’un açıklamalarındaki tarihsellik ve toplumsallığı m e­ kanik ve biyolojik b ir boyuta indirgedikleri için Frankfurt Okulu’nun üyelerince reddedildiğini biliyoruz. Her toplumun, tıpkı her insan gibi, yaşadığı dönem i kendisi acısın­ dan betimlemesi, görmesi, kavraması gerektiğine inanıyoruz. Biz de mo­ dern çağın bu sorunlarını kendi ortamımızda ve bize özgü boyutları ile yaşamaktayız. Kendi özgül boyutlarımızı kavrayabilmemiz için m odern­ leşme sürecjnin bütün toplumsal sistemlerde yaşanan genel ve ortak yan­ larını öğrenmemiz, bu genel yanların ülkeden ülkeye olduğu kadar dö nem den dönem e ide değişiklikler gösterdiğini bilmemiz gerekmektedir. Gündelik hayat üzörine incelemelerle, çalışm alarla tanışmamızla bir­ likte, yeırışmacı etiği, eşitsizliği ve yabancılaşmayı kendine temel alan bugünkü toplumsal sistemlerle bütünleşmemizi, bireyleşmemizi kendi ellerimizle engelleyişimizi daha kolay anlayabileceğiz. Kendi işleyiş et­ kinliğini insanın özgürlüğünden öpemli sayan bugünkü toplumsal sis­ temlerin mantığını kavrayamadığımız sürece, insafım özgürleşmesi so­ rununun niçin sürekli olarak ertelendiğini de anlam am ız olanaksız kalacaktır. Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi için, bugünkü hayatı­ mızın ve bizim bu hayat içindeki davranışlarımızın daha bugünden fark­ lılaşmaya başlam ası gereklidir. Ama bu farklılık, bizi realiteye tepkimeci yanıtlar vermenin ötesine gidemeyen n on-social yaratıklara da döhüştürmemelidir. Bizi m utsuz kılan verili toplumsal sistem ler karşısın­ da "toplum dışı” yaratıklara dönüşmemeliyiz. Bugünkü hayatımızı sür­ dürürken gelecekteki daha insanca hayatı düşlemeli, tasarlamak ve onun gerçekleşmesi yönünde bu hayatı dönüştürmeye mecbur olan bütün top­ lumsal kesimlerdeki insanlarla birlikte örgün adım lar atmayı da öğren­ meliyiz. Prof.Dr. Ü nsal Oskay

13


I. MARKSİZM, YENİ SOL VE GÜNLÜK HAYAT SORUNSALI

A vrupa’n ın ve A m erika’n ın en ileri sanayi to p lu m ların d a insanlığın k u rtu lu şu için verilen m ücadeleyle yüz yüze gelm enin getirdiği gö­ revlere uygun b ir entelektüel bakış açısı ve politik a arayışında. Yeni S ol’u n B a tı’m n h er yerinde içine çekildiği radikal geleneğin u n su r­ ları arasında en önenılileri, bir yandan W ilhelm Reich, Erich From m , H e rb e rt M arcuse ve o n u n A lm anya’d a, F ra n k fu rt O k u lu ’n d a b u lu ­ n an m eslektaşları, öte y an d an d a h a d a r b ir k ap sam da, F ransa’daki gerçeküstücU gelenek ve H en ri Lefebvre gibi çalışm alarında özgün ta sa n la r geliştiren devrim ci M arksistlerle özdeşleştirilen eleştirel d ü ­ şünce akım ıdır. M arcuse’nin Yeni Sol üzerindeki etkisi belgeleme g erek tirm ez'- K itle iletişim araçları bizi, M arcuse’nin öğrenci hare­ ketinin entelektüel “ guru” su olduğuna inandırm ıştı. Açık olm ak ge­ rekirse M arcuse’n in etkisinin d erin , a m a bu denli de önem li olm a­ dığını teslim etm eliyiz. Y ine de İtalya’d a bile geniş çap ta o k u n u r ve devrim ci öğrenciler ta ra fın d a n “ Ü ç M ’le r” den (M arks-M aoM arcuse) biri o la ra k selam lanır. D iğer F ra n k fu rt M arksistleri özellikle M arcuse’nin k u şa ğ ın d a n M ax H o rk h eim er ve T h eodor A dorn o , ayrıca d a h a genç k u şa k ta n Jürgen H aberm as- M arcuse’­ nin aksine kendilerini öğrenci hareketinin m ücadelelerinden ayrı tu t­ m aların a rağm en, A lm anya’d a k i öğrenci hareketinin entelektüel olu­ şu m u n d a önem li b ir yer tu tm u şlard ır. Ç alışm alarının İngilizce çevi­ rile ri nihayet o rta y a çıkm aya başladığına göre. Birleşik D evletler­ d e k i Yeni Sol en telektüelleri üzerinde d e önem li b ir etki yaratm aları beklenebilir. G erçek üstücüler ve o n la rın Sitüasyonistler gibi izleyi­ cileri, Almanya, İta ly a veya A m erika’d a k i Yeni Sol çevrelerde şim­ 14


dilik pek etkili değillerse de. Mayıs 1968’in büyük olaylarından he­ m en önceki d ö nem de Fransız Yeni Sol’u n u n id eo lo jik ve politik ge­ lişim i açısından çok önem li kaynaklardı. Jean-L ouis H o ü debine’in belirttiği gibi, “ M ayıs 1968’de belli duvarlar (ashnda daim a aynı d u ­ varlar) b u id eo lo jin in kitlesel o larak yeniden harekete geçirildiğini kanıtlayan ‘gerçeküstü’ veya ‘gerçeküstücü’ sloganlarla kaplandı” ^ ve bu d u ru m sebepsiz değildi. N ihayet ço k yakın zam anda, eleştirel M arksizm ’in b u yeniden canlanışı, W ilhelm Reich’ın çalışm asına gös­ terilen sınırsız ilgi ile ortaya çıktı. Fikirleri, “ M ark sist dörtem ” inde yap tığ ı çalışm aların birçok çevirisinin I967’den itib aren ortaya çık­ m asın d an ö n c ^ hiç tanınm adığı F ran sa’d a büyük b ir coşkuyla kar­ şılandı. N anterre’de ders p ro g ra m la rın a Reich üzerine derslerin ek­ lenm esi aslında. M ayıs olaylarının arifesinde yaşanan 22 M art h a ­ reketinin tem el taleplerinden biriydi. Reich’m düşüncesinin A lm an ­ ya’d ak i canlanışı (d ah a önce bulu n am ay an eserlerinin korsan bas­ k ılarının elden ele dolaşm ası biçim inde) öğrenci hareket üzerinde yarattığı etkiyle d a h a d a m uhteşem oldu ve B erlin’de k u ru la n de­ neysel I. ve II. K om ünler için tem el bir ideolojik kaynak oluşturdu. Yazılarının çevrilm esi ve k itap halinde yeniden basılm asıyla çok kı­ sa b ir süre son ra Birleşik D evletler’de de Reich’a coşkulu bir ilgi d u ­ yulm aya başladı. M arcuse, Reich ya d a gerçeküstücüler gibi y azarların zengin d ü ­ şüncelerini tek b ir kategoride to p lam ak güç olsa d a, hepsinde o rta k bazı karak teristik ilgi alan ları ve tem alar vardır. O n ların fikirlerini, o rta k b ir kültürel devrim tasarısının geniş çerçevesi içinde, çağım ız­ d a gördükleri ilgiyi ve yarattık ları etkiyi açıklayan, bütünleyici k a t­ kılar o larak değerlendirebiliriz. O n lar sadece M arksizm ’i günlük ha­ ya tm bir eleştirisi olarak^ yeniden kurm aya yönelik o rta k bir niyeti ve bu teo rik yenilenm enin z o ru n lu b ir aracı olan psikalanize yöne­ lik o rta k bir ilgiyi paylaşm akla kalm adılar. Yeni S ol’un B atı’ifin her yerinde verdiği m ücadelelerde gecikm iş o larak hayata dönen o rta k b ir özgürleştirici tasarın ın gerçekleştirilm esine de katıldılar. B u bak ım d an Reich’m , F ra n k fu rt M arksistlerinin ve gerçeküstücülerin , Yeni Sol ile özdeşleştirdiğim iz d a h a yeni hareketleri ka­ rakterize eden ço k önem li b ir sürü so ru n u ve ilgi alanım , böylesine çarpıcı bir biçim de önceden sezinleyebilmeleri şaşırtıcı değildir. Sı­ n ıf m ücadelesi tarihinde, eleştirel M arksizm ’in d a h a önceki teorile­ ri ile 1960’larda Yeni S o l’u ortaya çıkaran iki “ m o m en t” arasındaki m uazzam tarihsel k o p ukluğa rağm en, her iki d ö n em de de devrim 15


çilerin yüz y ü ze geldikleri durum lar, so ru n lar ve b u koşullara göste­ rile n tepkilerde derin b ir paralellik vardır. P au l Breines, G eorg Luk acs’ın an la ttığ ı m arksizm ’in gelişme koşullarını h azırlayan fa k tö r­ lerle özel o la ra k ilgilenm ekle birlikte, 1920’lerin ve 1930’ların dev­ rim ci entelektüellerinin d u ru m ları ve eylemleriyle 1960’larm m üca­ deleleri arasm d ak i parelelliği, y u k arıd a adı geçen yazarlara da uy­ gulanabilecek b ir biçim de şöyle betim ler: “ Her iki durumda da kapitalizmin eleştirisi, kökeninini, varoluşun ev­ rensel yoksulluğuna (buradaki varoluş maddi terimlerden çok kültürel terimlerle tanımlanan bir varoluştur) karşı ‘öznel’ bir isyandan alır; her iki durumda da, başlangıçta idealist, varoluşçu, kültürel eleştiri kavram­ ları içinde tanımlanan ve işlenen bilinç, modern toplumun yeni ve tutarlı bir bütünleşmesine doğru itilir; her ikisi de güncel tarihsel gelişmelerle aşılan ‘Eski Sol’cu dogma ve kategorilere karşı harekete geçer... Her iki durumda da tarihsel durumu, mevcut düzen içindeki organik kriz ve ha­ reketlenme karakterize eder; en azından, gözleri ve kulakları açık olan­ lar için, status quo Ortodokslukları ve âdetleri hızlı bir çözülme duru­ mundadır. Dünya tarihi 1960’larda olduğu gibi I. Dünya Savaşı yılların­ da da kendini hemen bir önceki revizyonist ve reformist dönemden sıyır­ dı; sınıf mücadelesi ve toplumsal çelişkiler, görünmezlikten kurtulup açık­ ça ortaya çıktılar; toplum, ileri atılabilecek kadar diyalektik ve bilinçli­ dir... (Her iki durumda da) tarihsel-teorik bilinç, ‘devrimci’ ideolojiye (ki bu ideoloji, belirli bir örgütlenmeyi, hizibi veya devlet iktidarını meş­ rulaştırmaya çahşır) karşı olarak, geleceğin eleştirel ve özeleştirel devrimci teorisidir (bir bütün olarak toplum bilgisi ve aynı zamanda dünyayı de­ ğiştirme 'inin özbilinci)... Bizce, devrimci teori ve faaliyetin baş­ langıçtaki idealist, öznel, varoluşçu kültür eleştirisi, her iki durumda da, devrimci ruhun hayatında canlı bir aşama olarak yer alır.” ^ S ın ıf mücadelesi tarihi içinde b u iki “ m o m e n f’i birleştiren ve ara­ la rın d a k i dik k at çekici paralelliği açıklayan nedir? Belki de yanıt, göreli istikrar d ö nem lerinde top lu m sal ilişkilerin ve kurum larm “ şeyleşme” eğilim inde yatm aktadır^; yani, “ doğal olgular” ın -dün­ y an ın geçmişte ve bugün nasıl o ld u ğ u n u , nasıl olacağını ifade eden ebedi gerçekliklerin- g ö rü n ü m ü n ü benim seyen insanlar arasındaki, geçişsel, tarihsel o larak özgül ilişkilerin “ şeyleşme” eğiliminde. Bu d u ru m d a to p lu m sa l roller ve k u ru m la r o n to lo jik bir statü kazanır­ lar (tipik bir ö rn e k olarak aile “ insani bir girişim o lm ak tan çıkar ve tanrılar, d o ğ a yasası veya in san doğası a d ın a kurulm uş prototip ik eylemlerin benim senm iş b ir kuralı h alin e gelir” )*. Dünyayı bu 16


şeyleşm e m askesi ile algılayan in san lar h ay atların ı belirleyen söm ürtlcü ve baskıcı ilişkileri asla sorgulam azlar, çü n k ü bu d u ru m a her­ hangi t)ir a ltern atif bulm anın m üm kün olduğunu düşünemezler. A n­ cak k u ru m la rın şeyleştirici yapılarm m dağıldığı dönem lerde -derin toplum sal krizlerde ve parçalanm a dönem lerinde- bir toplum un ger­ çek yapısım n o n u karakterize eden yapısal ilişkilerin algılanm ası tam tam ın a m ü m k ü n olur. M arks, böyle bir politik başkalaşım ın ve gö­ rülm em iş derecede hızlı bir sosyo-ekonom ik dönü şü m ün dam ga vur­ duğu b ir d ö n em d e yaşadı ve içinde bulu n d u ğ u toplum sal düzenin gerçek yapısını -yani rekabetçi kapitalizm i- kendisinden önceki ve sonraki, deneyim lerini d a h a istikrarlı b ir top lu m sal o rtam ın karak­ terize ettiği k u şak lara kıyasla, d a h a b errak biçim de ayırt edebildi. M a rk s’m yaşadığı dön em d en bu yana, rekabetçi kapitalizm , yerini yeni tip bir kapitalizme, tekelci veya anonim kapitalizm e bıraktı. Bu ye­ ni tip kapitalizm , yeni şeyleşme ve ideolojik m istikleşm e biçim leriy­ le m askelenen, kendine özgü yeni sö m ü rü ve baskı biçim leri geliş­ tird i. 1920’lerin ve 1960’la n n deneyim lerini b u k ad ar benzer hale getiren, h er iki d önem in de, kapitalizm in bu yeni aşam asının n o r­ m alde görünm ez, veya bulanıklaşm ış o lan yapısının “ şeyleşmeden arındığ ı” ve böylece derin toplum sal krizin b ir sonucu olarak, m akroskopik şekilde görülebilir hale geldiği zam an ları tem sil etm esidir. Birinci dönem bir bakım a yeni kapitalizm in doğum sarsıntısına, İkin­ cisi de can çekişm esinin ilk belirtilerine karşılık düşer. G erek 1920’lerin k ü ltü r devrim cilerinin gerekse 1960’la n n Yeni S o l’u n u n algıladığı, yeni tip kapitalizm in, laissez-faire kapitalizm i­ ne -insanlık d u ru m u so runsalının esas olarak ekonom ik sö m ü rü ve p o litik baskı terim leriyle ifade edildiği, M a rk s’ın zam anındaki kapitalizm - kıyasla, yabancılaşm anın evrenselleşmesine yönelik ne­ redeyse karşı konulm az b ir eğilim taşım asıydı. Bir diğer deyişle bu yeni tip kapitalizm , “ to plum sal hayat ile varoluşun bütünlüğünü, her tü rlü öznelliği ve faaliyeti şeyleşmiş nesnelliğe dö n ü ştü rm e ni­ yetiyle b ir egem enlik nesnesine” ’ çevirme (d ah a önce az çok p azar ilişkilerinin alanıyla sınırlan an , özel hayata sızm am ış o lan bir sü­ reç) ve b ü tü n insan - özneleri de kendi yabancılaşm ış varoluşları­ nın pasif seyircilerine d ö n d ü rm e eğilimi gösterir. Toplum sal b ü tü ­ n ü n ileri ölçüde kaynaştırılm asını, alt ve üst yapının gittikçe iç içe geçm esini ve bireyin psişik alanının giderek daraltılm asını sağlayan b u sürecin b ir sonucu o larak , (genç) M arcuse’nin 1932’de belirttiği şu noktaya vanhr: “ K apitalizm in durum u sadece ekonom ik veya po­ 17


litik bir k riz sorunu değil, insan özünün yıkım ı so ru n u d u r.” Bu ö y ­ le bir ö n g ö rü d ü r ki, d a h a başından itibaren, ‘ ‘sadece ekonom ik v e­ ya politik o la n her tü rlü reform u faydasız görerek m ahkûm eder ve mevcut k o şu llarm topyekûn devrimle yıkılıp tah rip edilm esini k a ­ yıtsız şartsız talep e d e r” ®. Böylesine “ to p tan b ir karşı çıkış” için ö n şart, yeni sistem deki yabancılaşm a ve b askının kapsayıcı ve aynı a n d a her yerde hissedilir o lduğunun kabullenilm esi olacağ ın d an , “ m od ern kapitalizm in teorik ve p ratik eleştirisi bütününün eleştiri­ si olacak, aksi takdirde b ü tü n ü n b ir tek rarın d an başka bir şey olm ay acak tır” ^. Bu ö n görülerle silahlanan ve hem kapsayıcı hem de indirgem eciliğe karşıt* çağdaş b ir devrimci teori ihtiyacını duyan k ü ltü r dev­ rim cileri, önceki devrim ci kuşak lard an kendilerine geçen M arksist geleneğin yetersizliklerini ve yoksullaşm asını eleştirerek işe b a şla d ı­ lar. K uşkusuz bizzat M ark s, teori ile pratiği birleştirm eye, düşünce ile duyguyu bağdaştırm aya, ki.şisel olan ile politik olanın b ö lü n m ü ş­ lüğünü aşm aya çahşm ıştı, fakat onun kendine özgü özgürlükçü h am ­ lesi, izleyicilerinin çoğu tarafın d an bir kenara bırakılm ış veya sulan­ dırılm ıştı. Bunlar, M ark s’ın düşüncesinin karm aşıkhğını ham ve m e­ kanik bir ekonom ik veya sosyolojik determ inizm e indirgem işlerdi". İkinci E n tern asy o n al’in teorilerinde M arksizm , u n su rla rın d a n sa­ dece birine, politik ekonom iye indirgendi. Sonuç olarak M a rk s’ın alt ile üst yapı arasındaki diyalektik etkileşim h akkındaki özgün a n ­ layışı, ekonom ik bir m ekanizm a o larak tek yanlı bir to p lu m anlayı­ şına indirgendi. Toplum un diğer bütün fenom enleri -toplum sal grup­ lar, politik ku ru m lar, kültürel ürünler- sadece ekonom iden türeyen dışavurum lar olarak görüldü. Bu anlayışa göre sosyalist devrim, .basit bir biçim de, kapitalist ek onom inin yapısında var olan, üretici güç­ ler ile üretim ilişkileri arasın d ak i çelişkinin kaçınılm az olarak siste­ * Bu kitapta kullanıldığı anlam da indirgeme kavramı Henri Lefebvre’e ait­ tir. Lefebvre bu kavramı, uzmanlaşmayı sınırına vardırma, emeği bölme, faa­ liyeti parçalama, sorunları dar bir analitik (sentetik değil) bakışla ele alma, iş,, politika ve özel hayat alanlarını birbirinden ayırma eğilimi olarak tanımlar. “ İndirgeme sadece, basitleştirme, şematlze etme, dogmatikleştirme ve sı­ nıflandırma anlam ına gelmez. Aynı zamanda, tafımin yoluyla bütünlüğe var­ mayı amaçlarken, bütünü yakalama, sabitleştirme, kısmîye dönüştürme an­ lamına gelir; bütünlüğü bir kısırdöngüye dönüştürmek demektir Son olarak, çatışmaları çözmeksizin ve çelişkinin farkında olmaksızın, bütünlüğü mantık kullanarak yok etmektir.” ^® 18


m in çöküş n o k ta sın a kadar gelişmesi so n u c u n d a gerçekleşecekti. Ü çüncü E n tern asy o n al’m liderleri, b u tü r ekonom ist bakış açıları­ nı her şeyi talihe b ırak an bir “ devrim i beklem e” stratejisini teşvik ettikleri için eleştirirlerken, “ ekonom izm ” in yerine aynı ölçüde in­ dirgem eci b ir iradeciliği geçirme eğilimi gösterdiler. Bu d a ekonom izm i baş aşağı çevirdi ve sosyalizm e geçişin nesnel önkoşullarının zaten var o ld u ğ u n u var sayarak, devrim sorunlarını M akyavelce bir po litik savaş anlayışına indirgedi. B olşevikler sosyal dem okratları devlet ik tid a rın a karşı özel bir politik m ücadele gereğini ihm al et­ m ekle suçlarlarken, kendileri, devletin yaslandığı çok daha ciddi ide­ olojik ve kültürel hegem onya biçim lerini değil, devlet iktidarının sa­ dece polis gücü, fiziksel baskıcı güç o larak kendini gösteren yanım kjavrama eğilimi gösterdiler. M addi ve politik düzeyde devrim ci sü­ rece bir “ bilinç refo rm u ” n u n eşlik etmesi gerektiğini kavrayam adı­ lar. Oysa genç M arks, tam d a b u n u n için çağrı yapm ıştı. Bu sayede proletarya, “ entelektüel ve duygusal açıdan, var olan sistem den k u rtu lm u ş”, o lacaktı. L ukâcs’ın 1922’de işaret ettiği gibi, “ bu k u r­ tuluş ekonom ik gelişm elere m ekanik olarak paralel ve b u n larla eş­ zam anlı gerçekleşm ez” ; d a h a ziyade, hem bunları hazırlar, hem de bunlar tarafm dan h azırlanır” '^. B uradan da, radikal azınlıkların p o ­ litik ve ekonom ik ik tid ara karşı verdikleri m ücadelenin, ancak k it­ lelerin aynı a n d a böyle b ir “ bilinç refo rm u ” için m ücadele verm e­ siyle birlikte geliştiği zam an gerçekten devrim ci olacağı sonucu çı­ kar. Bolşeviklerin devrim ci sürecin bu b o y u tu n u ihm al etm eleri, Rus­ ya’daki d u ru m u n o lağanüstü niteliği yüzünden kısm en ve geçici o la ­ rak net görülem edi. Rusya’daki eski rejimin ideolojik ve kültürel üst­ yapısı d a h a ileri kapitalist u luslarm kine kıyasla çok d ah a az geliş­ mişti. Fakat b u nun çok kısa bir süre sonra Rusya’da hissedilecek olan d a h a kapsam lı sonuçları p roletarya devrim inin um ut verici bir b a ş­ langıca rağm en, Bolşeviklerin zaferinden hem en sonra B atı’ya da yayılm akta başarısızlığa uğram ası, ard ın d an da kapitalist karşı sal­ dırının başarıya ulaşm ası ile d ah a o zam andan ortaya çıkıyordu. 1917 hayaletinin kışkırttığı b u karşı-saldırı d ah a 1920’lerde gücünü pe­ kiştirm eye başladı ve günüm üze kadar önüne çıkan her şeyi ezip ge­ çerek, b ir dizi değişim yaratarak ilerlemeye devam etti. K uşkusuz bu kapitalist karşı-saldırının başarısı sistem in nesnel çelişkilerini hiç­ bir şekilde o rtad an kaldırm adı. Aksine, devrimci ortam ın nesnel fak­ törleri, M arks’ın önceden gördüğü gibi, üretici güçlerin burjuva to p ­ 19


lum sal ilişkileri tarafın d an açıkça engellenm eye başlaym caya k a ­ d a r gelişmesiyle, olgunlaşm aya devam etti. Fakat kapitalist siste­ m in nesnel olarak akıldışı yanlarının üstesinden gelmeyi b a şa ra ­ m azlarken, kitlelerde bunlara dair öznel bir bilincin gelişimini ve b u n ­ ları yeni b ir sosyo-ekonom ik örgütlenm e m odeline geçerek aşm a z o ­ ru n lu lu ğ u n u önlem ede kesin bir başarıya ulaştılar. Böyle bir öznel bilinçlenm enin yokluğunda, felaket getiren ekonom ik krizlerin v a r­ lığına rağ m en , devrim ci eylem im kânsız oldu. 1920’de Lukâcs, pro■letarya n ed en devrim ci değil, diye sorar ve şöyle der; Ç ü n k ü “ k a p i­ talizm in ö lü m sancılarının tam o rta yerinde bile proleter kitlelerin geniş kesimleri, burjuva devletinin, yasalanm n ve ekonom isinin, için­ de yaşayacakları yegâne m üm kün ortam olduğunu hissediyorlar” '^. K itlelerin burjuvaziye sayısal ve ekonöm ik ü stünlüklerine rağm en kendi, çık arların a uygun akılcı bir bilinç kazanm a ve iktidarı ele ge­ çirm e konusu n d ak i başarısızlıkları karşısında, eleştirel M arksistler, to p lu m u n sosyo-ekonom ik yapısı ile ideolojiyi ve k ü ltü rü biçim lenniden değerlendirm ek gerektiği so n u cu n a vardılar. Burjuvazi, üre­ tim üzerindeki kon tro lü ve to p lu m üzerindeki ekonom ik egem enli­ ği sayesinde, b u «ko n o m ik egem enliği, to p lu m a ve bireylerin bilin­ cine ideolojik egem enliğin paralel biçim lerini em poze ederek meşrulaştırabilm iş ve böylece proletaryanın Önüne, o nu kendi çıkar ve m isyonunun bilincine v arm ak tan alıkoyacak engeller dikm işti. Bur­ ju vazin in b u n d a başarılı olm asını sağlayan süreçler nelerdi? M arksizm ’in, sın ıf bilincinin gelişim ini kısıtlayan öznel unsurları kavram aktaki bU başansızhğm ın bir sonucu, yeniden canlanan karşı­ devrim in önünde solun silahsızlanm ası oldu. E rnst Bloch’un 1931’de yazdığı gibi, “ V ulgär M arksistler ilkel ve ütopyacı yönelim lerin ne old u ğ u üzerinde yeterince durm uyorlar.^B u alanı şimdi N aziler iş­ gal ediyorlar ve b u önem li b ir şey o la c a k ” *'*. Devrimci süreci des­ tekleyen psikolojik fak tö rlerin hesaba katılm asın d a uğranan bu başansızhğm b ir sonucu o la ra k W ilhelm Reich, birkaç yıl sonra, 1932’de ortaya çık an bir d u ru m a dikkati çekm işti. O yıl en az otuz m ilyon A lm anın sosyalizmi istem esine ve neredeyse b ü tü n ülkenin ânti-kapitalist olm asın a rağ m en , zaferi k azan an ' kapitalizm in kur­ tarıcısı faşizm di. Reich’a göre karşı-devrim in kazandığı zafer, basit biçim de, kam u o y u ve k itle iletişim a raçların ı kontrol eden h^kim grupların kitleleri yönlendirm esinin b ir sonucu olarak açıklanam azdı. G eleneksel işçi sınıfı p artile rin in b ü ro k ratik ve yoz önderlikleri­ 20


n in ih an etlerin e de atfedilem ezdi. A m a hiç kuşkusuz, b u fak tö rle­ rin ikisi de rol oynam ıştı. K itlelerin böylesine güçsüz bir p ro p a g an ­ daya av o lm a la n m n ve böylesine h ain bir önderliğe boyun eğm ele­ rin in nedeni, en azm d an kısm en, b u ita a tin kitlelerin ihtiyâç duy­ d u k la rı derin b ir duyguya tek ab ü l etm esi olm alıydı. Faşist zaferin -kitlelerin kendi ekonom ik çıkarlarım sosyalistlerin öngördükleri ka­ d a r etk in bir akılcılıkla kavram aları halin d e gerçekleşmeyecek bir zafer- analizin d en hareketle, b ü y ü k M acar şairi ve devrim cisi A ttila Jö se f ile birlikte şu soruyu so rm ak gerekirdi: “ İnsemlarm, h a k k ın ­ d a çok az şey bildiğim iz duygusal güçleri, o n ları kendi İnsanî çıkar­ la rın a ters d üşen kam p lara katacak k a d a r kuvvetli olduğu sürece, b u in san ların ekonom ik yargılardan hareketle kendilerini yeni bir dünyanın inşasına adayacaklarına nasıl inanab iliriz?” '*. N e var ki, b ü tü n öznel fenom enleri sosyo-ekonom ik süreçlerin basit türevleri statü sü n e indirgeyen b ir M arksizm , L ukâcs’ın sofistike M arksizm ’­ inin bile b ir ölçüde soru m lu o lduğu b ir sosyolojik indirgem ecilik, böyle b ir soruya yanıt verem ezdi. Bloch, 1923’te şöyle der: “ H er şe­ yi sırf toplumsal meseleye indirgeyen ve h om ojenleştiren b ir d ü şü n ­ ce (bütünsellik isteğine rağm en L ukâcs’a hak im olan bir indirge­ me) hayatı yeterince kavrayam az” *^. B atı’d a yeniden c a n lan an karşı-devrim , k apitalist hegem onyanın sadece fiziksel baskı veya ideolojik m istikleştirm eye değil, aym za­ m anda kapitalist yönetim in kişilik yapısına sızmaya d a -klasik M ark­ sizm ’in ih m al ettiği b ir fak tö r- dayandığını b ü y ü k b ir şiddetle ka­ nıtlarken, 1920’lerin so n u n d a p roletarya dem okrasisinin yozlaşm a­ sı ve d a h a sonra d a Stalinizm deneyi, devrim in iyileştirm eyi u m d u ­ ğu hastalık kadar tehlikeli olabilen, indiıgemeci, ekonom ist bir M ark­ sizm tem elinde yeni b ir to p lu m u n yaratılm ası girişim ini ortaya koy­ du. 1920’lerin k ü ltü r M arksistleri, Bolşevik devrim ini neredeyse ev­ rensel olarak desteklemelerine rağmen, d ah a başından itibaren Sovyet M arksizm i’nin devrim ci tasarıy ı olabilecek en d ar a n la m d a tan ım ­ lam a eğilim inden (yani kapitalist piyasa anarşisi ve em eğin sermaye tarafın d an söm ürülm esi yerine, ü retim in akılcılıkla planlanm ası ve ekonom ik hayatın kollektifleştirilm esi) rahatsızlık duydular. K ültür devrim cileri, k urtuluşu sadece ekon o m ik sö m ü rü d en ku rtu lu ş o la­ rak tanım layan böyle bir anlayışın, insan varoluşunun, dolayısıyla İnsanî ihtiyaçların çok boyu tlu karm aşıklığını ihm al ettiğini hisset­ tiler. Bu anlayış, sınıflı to p lu m d ak i kitlelerin ekonom ik sö m ü rü ve politik baskının yanı sıra psikolojik dUzeyde k arm aşık baskı biçim 21


terinin d e kurbanı o ld u k ların ı, gerçek b ir devrim in b u n d a n k u r tu ­ luşu d a sağlayabileceğini ve sağlam ası gerektiğini h esab a k atm ıy o r­ du. Genç M ark s’ın* geliştirdiği biçim de yabancılaşma kavramım red­ deden Sovyet M arksizm i, b u kavram ın iş, tük etim , kadınların d u ­ rum u gibi sorunların incelenm esinde kullam im asıyla ortaya çıkabi­ lecek d e rin anlayışları yasakladı. Böylece, Sovyet M arksizm i ö rn e ­ ğin, k a d ın la rın k u rtu lu şu n u , işgücünün d a h a fazla söm ürülen bir kesimi o la ra k kadın ların ekonom ik p lan d a m aruz kaldıkları b a sk ı­ d an k u rtu lm ası o larak gösterebiliyor, a m a kadının ezilm esinin di­ ğer yönleri ile (psikolojik, cinsel, estetik vb.) ilgilenm iyordu. E k o ­ nom ist M arksizm , b u tü r so ru n ların varlığını kabul etm ekle b irlik ­ te, b u n ları kapitalizm in artık ve türevsel etkileri o larak tanım ladığı için, güncel ve d o ğ ru d an çözüm lerinin de kapitalizm in yıkılışının ard ın d a n geleceğini çıkarsayabiliyordu. K adınlar veya gençlik gibi gruplar, devrim in, ta m bir k u rtu lu şu sağlam ası için ekonom ik ala n ­ dak i yeniden örgütlenm enin ötesine geçm esini talep ederek bu ba­ sitleştirilm iş denklem i sorgulam aya başladıkları zam an, oluşum h a­ lindeki b ir büro k ratik elitin elindeki polis g ü cünün baskılarıyla kar­ şılaşm aya başladılar. Böylece M arksist ideoloji, sadece ekonom ik ihtiyaçları geçerli kabul etm ek suretiyle, giderek kitlelerin, elitin ik ­ tidarım sorgulayabilmelerini sağlayacak ekonom i dışı taleplerinin ön­ lenm esini m eşru kılm aya hizm et eden uygun b ir araç haline geldi. Kendisini büro k rasin in ihtiyaçların a b u şekilde ad ap te eden ekono­ m ist M arksizm , m ükem m el b ir baskı aracı o lu p çıktı; H er yeni gasp, soyut olarak kavranan kollek tif b ir çıkara hizm et olarak gösterile­ biliyordu. Bu, b ü tü n özel veya kişisel çık arların boyun eğm ek zo ­ ru n d a o ld u k ları “ d ah a yüce” bir o rta k çıkardı. B ütün kısm î ve bi­

* Örneğin Lefebvre, kendisi gibi Batılı Marksistlerin 1930’lann başlarında, Marks’ın ilk döneminde yabancılaşma üzerine yazdıklarını keşfetmeye, bu kavramın büyük bir politik önem taşıdığını kavramaya başladıklarını hatırlar Bir dizi olay (örneğin Büyük Bunalım ve SSCB’de ekonomik planlamanın res­ m en başlatılması), komünist ortodoksinin ters yöndeki ekonomizm ekilimleni güçiendirmektedir. Sözgelimi, “ kurumsal Marksizm"in dogmatistlerı -o ra­ m ana kadar ihmal edilen yabancılaşma, praxis, "bütünlüklü insan” gibi kavramlann sadece burjuva toplumlanndaki sayısız yabancılaşma biçimlerini açık­ layan araçlar olmadıklarını, sözde sosyalist toplum içindeki ideolojik ve poli­ tik yabancılaşmanın yeni biçimlerini anlamakta da kullanılabileceklerini kavrayarak- böyle bir riski göze alm aktans^M arks’ın (Ik d ö n e m yazılarındaki yaklaşımın tamamını reddetmeyi seçtiler.” . 22


reysel çık arlar tüm üyle m istikleştirilen b u o rta k isteğin dışına atılı­ yordu. B atı’da proletarya hareketinin faşist karşı-devrime utanç verici tes­ limiyeti ekonom ist bir anlayışla dam ıtılm ış M arksizm ’in iflasını ka­ nıtlam ışken, Sovyet dem okrasisinin Stalinist totaliterlik içinde yoz­ laşm aya devam etm esi de, devrim ci sürecin yapısı ve ürünleriyle il­ gili bazı so n u çlara varılm asını sağladı. 1920’lerin ve 1930’ların kül­ tü r devrim cileri ilk sonuç çıkaranlar oldu. Bu so nuçların çoğu ya­ kın zam an d a ele alın arak Yeni Sol tarafın d an ileri ölçüde geliştiril­ di. Bu deneyim ler üzerine düşü n d ü k lerin d en hareketle k ü ltü r dev­ rimcileri giderek şu sonuca vardılar: M arksizm ’in özgün tasarısı m o­ dern bir devrim ci politikanın gerekli koşuluydu am a bu görev için yeterli değildi. Klasik M arksizm , sosyalizm anlayışını, b u rju v a ve sanayi devrim lerinin eski kom ünal dayanışm a kalıplarını ve kollek­ tif hayatı y ıkm akta olduğu, yeni kapitalist sınıfın bencilliğiyle ço­ ğunluğun hayatını m ahvetm e tehdidini savurduğu bir dönem de o r­ taya atm ış ve geliştirm iş olduğu için, doğal o larak , topluluğun h a k ­ larının bireyinkiler üzerinde yer alarak düzenlenm esine öncelik ver­ m e'eğilim i gösterm işti. B ugün ise tam tersine. Yeni Sol için olduğu gibi k ü ltü r devrim cileri için de Stalinizm deneyim i -D avid C o o p e r’;m belirttiği biçim de “ ekonom ik hayatın ve sosyal form ların sosya­ list d ö n ü şü m ü an lam ın d a devrim , gerçek kişilerde oto m atik olarak değişim sağlam az; aynı yabancılaşm alar aktarılır, aynı öldürücü b ü ­ rokrasi devam eder” '*-'sadece devlet aygıtını ele geçirmeyi ve bireysel psikeyi k urtarm aksızm to p lu m a sosyalist değişim getirm eyi hedef­ leyen h er devrim ci hareketin, en iyi haliyle in sanlara kalıcı bir k u r­ tuluş gerçekliğinden uzak, geçici bir duygusal b oşalm a hissi veren kitlesel b ir m istikleştirm e süreci; en kötü haliyle ise, sahte-popülist m itoloji ve retoriğin m askelediği d a h a yeni ve d ah a barbarca baskı tarzların ın basit bir aracı o lduğunu g ö sterm iştir Adını hakeden her m od ern devrim ci politika, d a h a başından iti­ baren,. “ toplum düzeyinde kitlesel k urtuluş (yani ekonom ik ve to p ­ lum sal b ak ım lard an b ü tü n sınıfların kurtuluşu) ile hem birey hem de bireyin doğrudan katıldığı som ut guruplar düzeyinde kurtuluş” '^ arasındaki bu sakatlayıcı kopukluğu giderebilen kapsam lı bir dev­ rim anlayışına yönelm elidir. G ü n ü m ü z Yeni S o l’u için 1920’lerin ve 1930’ların kültür M arksistlerinin taşıdıkları büyük önem b u rad an kaynaklanır: O n lar diğer her devrim ci d ü şünürler g u ru b u n a kıyas­ la (en azından F ourier’d en b u yana), kişisel olanla politik olanın sü23


regiden b ö lü n m ü şlü ğ ü n ü n üstesinden gelm ek gerektiğini çok d a h a açık bir biçim d e kavradılar. Böyle b ir anlayışın M arksizm ’i o rta d a n kaldırm adığını, onun ö zgün radikal çekirdeğini korum aya ve zen­ ginleştirm eye çalıştığını, onu b ütün özgünlüğüyle kavrayan bir ta rz ­ d a , zam anım ızın temel olgularını algılayıp b u n larm üstü n e gidebi­ lecek d a h a geniş bir diyalektiğin içinde bütünleştirdiğini gösterdi­ ler. Bu an alizi benim seyen kültür devrim cilerine göre böylesine k a p ­ sayıcı bir diyalektik, en azından, M arksizm ’in eleştirel ekonom ik bi­ lincini (yani toplum sal ve tarihsel hayatın m akro-dinam iklerini kav­ rayışını), hem günlük hayatı belirleyen faktörlere h em de insan kişi­ liğinin psişik gelişimini koşullayan güçlere dair d in am ik b ir kavra­ yışla birleştirm ek zorundaydı. Böylesine genişletilm iş bir bakış açı­ sı, som ut bireyin sorunlarını kollektivitenin yam ndayken uzak kal­ dıkları m erkezi k onum a getirecek ve so m u t birer varlık olarak b i­ reylerin dıştan gelen kısıtlam alar olm aksızın günlük hayatlarım kont­ rol etm elerini kolaylaştıracaktı. D evrim ci ta s a n an cak bu yolla, bir yandan kapitalizm in başlangıçtaki laissez faire biçim lerinden daha sonraki tekelci, b ü ro k ratik biçim lerine doğru d a h a ileri düzeyde ge­ lişm esinin, öte y andan sanayileşm iş kapitalist d ünyanın dışında bü­ rokratik kollektivizm veya devlet kapitalizm i biçim lerinde sosyalizm k u rm a girişim lerinin yozlaşm asının ışığı altın d a, sosyalizm in insan özgürlüğüyle özdeşliğini te k ra r sağlayacak şekilde, yeniden tan ım ­ lanabilirdi. B irçok akrm , iç ve dış dünyaları, kişisel o lan la politik olanı b ir­ leştiren bu kültürel devrimci ta s a n çevresinde to p lanm a eğilimi gös­ terdi. D ah a 1919’d a Berlinli D adaistler, estetik ve politik kurtuluşu bağdaştırm aya çalışıyorlardı. Aynı yıl M anifestoları şu çağrıda b u ­ lunuyordu: 1- Yaratıcı ve entelektüel o la n b ü tü n k adınlarla erkekle­ rin radikal kom ünizm tem elinde uluslararası devrim ci birliği; 2- her tü rlü faaliyet a lan ın ın k a p sam h o larak m akineleştirilm esi yoluyla ilerici anlam da işsizliğin gerçekleştirilm esi; 3- m ülkiyetin derhîil kal­ d ırılm ası ve her şeyin k o m ü n al k u llan ım ım a sağlanm ası; 4- b ü tü ­ nüyle toplum a a it olup, in sa n la n özgürlük d u ru m u n a hazırlayacak, bahçelerle çevrili u fak kentlerin k u ru lm ası^. Sadece birkaç yıl som a, D adaistlerin F ra n s a ’daki izleyicileri gerçeküstücüler “ devrim e hizm etlçrini sundular.” İktidarın burjuvazinin elinden proletaryaya geç­ mesine, estetik fo rm lan n ve yaratıcı düş gücünün kurtanlm asını sağ­ la y ac a k p a ra le l b ir sü re c in eşlik etm esi g erektiğini kabul 24


ediyorlardı^*. O n la ra göre uygîirlığın krizi tam b ir tepki, “ her ala­ nı kapsayacak, inanılm az derecede radikal bir devrim ” gerektiriyod u . B u sonuca v arm ak için “ b ü tü n araçlar, aile, ulus ve d in fikirle­ rinin yıkılm ası hedefiyle kullanılm alı” ydı. “ M arks, dünyayı d ö nüş­ tü rü n , R im b au d hayatı değiştirin’ ’ dedi; A n d ré B reton ve gerçeküs- ı tücülere göre “ b u iki çığlık aslın d a tek b ir çığ h k ” tı. G erçeküstücü1er yeni b ir İn san î o lan ak lar anlayışı tem elinde gerçek ile d ü şü n , d ü ­ şünce ile duygunun hayata tüm üyle hâk im olup o n u n la kaynaşaca­ ğı b ir sur-realitè y aratm ak için bilinç ile bilinçdışı, iç dünya ile dış dünya a rasm d a b u lu n a n hem fiziksel hem psikolojik b ü tü n engelle­ ri kaldırm ayı am açlayan b ir kültürel devrim yöntem i aradılar. So­ y u t bir ütopyayı değil, insan yaratıcılığının sürekli boşalım ını am aç­ layan böyle b ir praxis, gerçeküstücüler için gayet so m ut bir dizi öz­ gürleşm e ile başhyordu: B ü tü n yetenekler, eğilimler, yani baskı al­ tın d a tu tu la n , gizlenen veya sap tırılan her tü rlü u n su r serbest b ıra­ kılm alıdır. Bu anlayışa göre arzu, u m u t ve düş, b ü tü n kadın ve er­ keklerde ve onların tarihlerinde saklıdır; gerçekleşebilmeleri için “ ik­ tid a ra sah ip ” olm aları gerekir. O n lara bu gücü verm ek -bilinçdışını kurtara^rak, yaratıcıhgı herkesin kullanım ına su narak düşgücünü ik­ tid ara getirerek- gerçeküstücüler için devrim ci faaliyetin sürekli h e­ defi haline geldi. K itlelerin günlük hayatm baskıcı örgütlenm esi al­ tın d a bo ğ u lan k ollektif d üş g ü cü n ü n ve her bireyin içindeki b astı­ rılmış yaratıcı g ü d ü n ü n an cak b u yoldan serbest kalabileceğini sa­ vundular. Bu sırada O rta A vrupa’d a W ilhelm Reich^^ d a aynı anlayışlar te­ m elinde, baskıcı to p lu m u n kitlelere em poze ettiği sınıf egemenliği biçim leri ve b u n lara paralel o la n ataerk il aile bağlam ındaki ilk to p ­ lum sallaşm a sırasında bireylere em poze edilen psikolojik ve hepsin­ den öte cinsel b ask ılarla bağlantılı olarak, yeni b ir k ü ltü r devrim i tasarısı üzerinde çalışıyordu. Sımflı toplum , varlığını sürdürebilm ek için o to rite r kişilik tip in e ihtiyaç duyuyor ve onu yaratıyordu. Re­ ich aynı zam an d a, bu psikolojik bask ın ın b ir y an d an egem enliğin sürekliliğini sağlarken, b ir y andan d a M arksizm ’in görem ediği şe­ kilde patlayıcı çatışm a kaynakları yarattığını öne sürdü. O rtaya çı­ kan güçler, k urtuluş y ararına, yeni b ir kültürel devrim ci hareket ta ­ rafından, bireyleri top lu m sal devrim eylem ini gerçekleştirem em elerini sağlayan o toriterlik sa p la n tıla rın d a n k u rta rm a k için kullanılabiUrlerdi. Reich, geçmiş tarihsel dönem lerin tüm ü n ü karakterize eden m addi k ıtlık koşulları a ltın d a geniş h alk kitlelerinin libidinal itkile25


rinin a sla so n a erm eyen yaşam m ücadelesi içinde b astınldığm ı o r ­ taya koydu. N e var İd b u emek, b u kendini reddediş, gelecekte b a s ­ kıyı gereksiz kılacak b ir teknolojik gelişme düzeyi üretm ektedir. S o ­ nuç, insan içgüdüsünün iddiaları ile bunları reddetm eye devam eden bir uygarlık arasında patlayıcı bir çatışm adır. Bu koşullar altında, d ah a ö n ced en baskı a ltın a alınmış libidinal d ü rtü lerin doyurulm ası -sınıf egemenliğini yeniden ürettpe ihtiyacıyla sım rlandınlm adan, bi­ reyin yaratıcı kişisel gelişme ihtiyacına uygun biçim de doyurulm asıhaz ve m u tlu lu k isteğinin kaçınılm az olarak insan varoluşunun di­ ğer alan ların a yayılm asına yol açacaktır. Nasıl ki cinsel yasaklam a geneldeki y asaklam anın can alıcı b ir parçasıdır, cinsel ku rtu lu ş da aynı şekilde insanlığın kapitalist toplum u aşacak genel kurtuluşu yo­ lu n d a çok önem li b ir aşam adır. H em R eich’ın hem de gerçeküstücülerin devrim ci düşünce gele­ neğini yeniden form üle ederlerken yapm aya çahştıkları şey -Reich, Freud ile M a rk s’tan , psikanaliz ile sosyalizm den özgün bir sentez yaparak; gerçeküstücüler ise d ah a az sistem atik a m a aynı ölçüde öz­ gün biçim de, p olitika, psikoloji, an tro p o lo ji ve sanatı kendi M a rk ­ sizm anlayışlarıyla birleştirerek- radikal p o litikanın yeni tanım ı için entelektüel tem eller oluştu rm ak tı. Bu radikal politika sadece M ark­ sizm ’in y ukarıda incelediğim iz darlığının ve yetersizliğinin üstesin­ den gelm ekle kalm ayacak, M arksist işçi hareketinin m ücadelesini o güne k ad ar bu geleneğin d ışın d a kalm ış o lan yeni radikalleşm iş ya d a proleterleşm iş belli güçlerin m ücadelesiyle birleştirecekti. B atı’n m her yerinde günlük hayat krizinin taşıdığı devrim ci potansiyeli ilk anlayanlar Reich ile gerçeküstücüler old u . Bu devrim ci potansi­ yel 1920’lerde, ataerkil ailenin, geleneksel cinsel ahlakın ve eski kül­ türel kalıpların parçalan m asın d a; k ad ın ların ve gençliğin d ah a faz­ la bağım sızlık için verdikleri m ücadelelerde; yeni hayat tarzlarının ve estetik fo rm ların araştırılm asın d a açığa çıkm aya başlıyordu^^. M arksizrn, sosyo-ekonom ik b ir sistem o larak kapitalizm in yaşadığı krizin eleştirel b ir açıdan k av ranm asında vazgeçilmez bir araç oluş­ turduğu halde, günlük hayatın krizi h a k k ın d a görece pek az şey söy­ lüyordu. Sonuç olarak, b u k rizden kay n ak lan an asi gençlik, femi­ n izm , kültürel avant-gardizm gibi yeni güçler h ak k ın d a d a görece az şey söylemek durum undaydı. Reich ve Breton gibi k ü ltü r devrim­ cilerinin, ek aydınlanm a k ay n ak lan aram aları çok doğaldı. O nlar M arksçı eleştiriyi tam am layabilirler, o n u n analitik gücünü ve kav­ ram sal çerçevesini geliştirmek suretiyle, yeni fenomenlerin ortaya koy­ 26


d u ğ u sorunsalın M arksizm ’in devrim ci tasarısı ile birleşm esini ko­ laylaştırabilir lerdi, B u yeni k ü ltü rel devrim ci tasarın ın gerçekten radikal o lan yapısı o n u n kaderini belirledi. K ültür devrim cilerinin, M arksist solun p a r­ tilerine sadakatlerin i belirtm elerine rağm en, b aşlatm axa çalıştıkları bütünsel kurtuluş sürecinin sadece solun geleneksel politik-ekonom ik stratejilerin in darlığına değil, devrim ad ın a kendi kurum sal hege­ m onyalarını p roleter harekete em poze eden elitlerin otoritesine de m eydan o k u d u ğ u açıktı. Bu elitlerin a k tif düşm anlığı ile b aşa çıkıl­ m azsa, F ran sa’daki gerçeküstücü atılım ın veya Reich’m teorisinden esinlenen A lm anya’d aki Cinsel Politika hareketinin kaderi, aynı d ö ­ nem de A m erika’d a benzer şeyler yaşayan g u ruplarınkiyle aynı o la ­ caktı. Paul B uhle ve C arm en M o rg an ’a göre: “ 1920 ve 1940’lar boyunca politik sol, hâkim olduğu alanlarda ve çev­ relerde kişisel kurtuluşçu tavırları kasten ve başarıyla boğdu. Debsian Sos­ yalist Parti’nin ortodoks liderleri kültüre ve cinselliğe yönelik bireysel ta­ vırları yalnız kuşkuyla (ama hoşgörüyle) karşılarlarken, komünist lider­ ler, saflarındaki insanların özel hayatlarında yaşadıkları cinsel kurtulu­ şu bile açıktan açığa yasakladılar. Devrimci politik faaliyete kültürel bir unsur olarak özerklik getirilmesi yolunda harcanan her çaba, liderlerin sadece soyut düzeyde tanıdıkları bir “ proletarya” adına sol tarafından direnişle karşılandı.” ^^ Geleneksel sol örgütlerin pekişm iş bürokrasileri tarafm d an açı­ lan baskıcı kam panyanın bir sonucu olarak, kültürel devrimci ta sa ­ rı ütopyacı bir özlem o larak kaldı. H areketin b aştan beri sözcülü­ ğünü y apanlar ya örgütlü soldan atıldılar ya d a entelektüel çağdaş­ larının p ek çoğ u n u (örneğin Kari K orsch) p o litik faaliyetten tecrit eden p artilerin d en atılm am ak için kendi özgün k onum larının ger­ çek ya d a sahte b ir özeleştirisini verdiler, ö lü m ü n d en önce L ukâcs’ın yaptığı gibi. F ra n k fu rt M arksistleri gibi^^ kültürel devrimci ide­ allerine bağlı kalm aya devam edenler, sadece politik hareketsizlikle değil, yazdıklarını kaçınılm az olarak gittikçe soyut ve akadem ik h a ­ le getiren bir entelektüel tecritle de, tavırlarının bedelini ödediler. Yine de bu kültürel devrim ci tasarının, sözü edilen tecrit ve “ ak a­ dem ikleşm e” n in ilk o tu z yılı boyunca -yeni b ir devrim ci kitle hare­ keti biçimi için ta m bir politik dışlanm a dönem i- b aşarıh olduğu söy­ lenemeyeceği gibi, tam am en başarısız olduğu d a söylenem ez. Ç ü n ­ kü özgün kültürel devrim ci tasarı, birkaç o n yıl m u allak ta kaldık­ 27


ta n sonra y ak ın zam an d a, “ yeni” b ir solun 1960’lard a sanayileşm iş BaU’nın h e r yerinde b o y atm asıyla birlikte hayata d ö ndü. Bu “ yeni” sol, başlangıçtaki tasarın ın “ atılım ını ve her yerde geçerli olan a n ­ lam ını” , “ yeni bir canlılık, berraklık ve som utlukla geri getirdi” ^*. Bu gelişim , geçmiş o tu z ya da kırk yıllık m eta ilişkileri ile hiyerarşik ik tidarın sivil toplum u ileri derecede söm ürgeleştirm esinin, günlük hayatın parçalanm ası eğiliminin -ancak 1920’lerde açığa çıkmaya baş­ layan bir eğilim - daha sonra güç kazanm ası ile birlikte, böyle bir k ü ltü r devrim ini gittikçe d ah a az ütopyacı bir arzu ve d ah a nesnel bir gereklilik haline getirdiğini gösterir. Yeni radikalizm in hızlı geli­ şimi, d a h a d a çarpıcı o larak , Reich ve gerçeküstücüler zam an ın d a savaş h alindeki entelektüel eleştiri g u ruplarıyla sınırlı kalan bu ta ­ sarının potansiyel toplum sal tem elinin, çağdaş kapitalist koşullar al­ tm d a genişlediğini ortaya koym uştur. G iderek proleterleşen nüfus, sırf ekonom ik kıtlık ve istikrarsızlığın niceliksel sorunlarıyla eskisi kadar d o ğ ru d a n teh d it edilm iyorsa da, bu n ü fu su n hayatını sü rd ü ­ rebilm esi, “ hayatın niteliği” ile ilgili yeni so ru n lar ve hiyerarşik ik­ tid arın evrensel düzeyde yayılm asının her tü rlü özerkliği yok etm esi nedeniyle, d a h a d o ğ ru d a n gündem e gelm ektedir. Bu bakış açısın­ d an an ti-o to riter öğrenci hareketlerinin, gençlik k ü ltü rü denen şe­ yin, 'ileri düzeyde sanayileşm iş ülkelerdeki söm ürgeleştirilm iş azın­ lıkların isyanının, kadın ve cinsel k u rtu lu ş hareketinin vb., ayrı ayrı alan la rd a kapitalist söm ürü ve b askının bütünselliğine yönelen p o ­ tansiyel devrim ci tepkiler o ld u k ları görülür. Bu kategorilerin poli­ tikleşm esi kültürel devrim ci tasarının g ü nüm üzde b ü tü n bir kuşa­ ğın bilincine n ü fu z ettiği ve giderek, şeyleşme ve yabancılaşm a d ü n ­ yasına karşı isyan halindeki b ir kitle hareketi olm aya soyunduğu an ­ lam ın a gelm ektedir. G ittikçe a rta n sayıda Yeni S olcunun özgün k ü ltü r devrim cileri­ nin teorik çalışm alarına gösterdiği canlı ilgiyi bu ışık altın d a değer­ lendirebiliriz. Bu külterel M arksizm akım ları sadece birer akadem ik ilgi alanı sayılam ayacakları için, bizim şim di içinde bulunduğum uz d u ru m u n d a h a erken b ir uğrağını tem sil ederler. Bu anlam da, bu k ü ltü r devrimcilerinin M ark sizm ’le psikanalizin sentezine varm a gi­ rişim leri, mevcut k u ra m la rın otoriterliğine ve bağlı olduğunu iddia ettiği insani ve d em o k ratik ideallerle h er gün dalga geçen bir toplu­ m u n ikiyüzlülüğüne karşı d u rm a k üzere 1950’lerin suskun yabancı­ laşm asından ve n ükleer silah yarışının dehşetinden çıkıp gelen Yeni S o l’un kendi pratiğ in d e ifa d e ettiklerine teorik olarak yansımıştır. 28


H e r iki d u ru m d a d a , lo p lu m sal faaliyeti tüm üyle parçalayan ve to p ­ lum u çözüp tecrit edilm iş bireysel m o n a d la ra d ö n ü ştüren b ü ro k ra­ tik b ir yönetim aygıtm m gittikçe yakılan ik tid a rm a karşı bireyin ta ­ leplerini sav u n m an m tem el önem iyle ilgili, derin kültürel travm a­ n ın doğ urduğu b ir anlayışa sahibiz. Yeni Sol, d a h a önceki b ir k ü l­ tü r devrim cileri kuşağım n gerçekleştirdiği özgün teo rik incelem e te­ m elinde ilk kez dile getirilen şeyi, kendiliğinden b ir duyguyla yeni­ den keşfetm iştir. Bu d u ru m Yeni S ol’u, bireyci ve duygusal b ir red­ dedişten ö rg ü tlü b ir reddedişe, yeni b ir yıkıcı güç oluşturm aya yö­ neltm iştir. Bu gücün tem elinde. M ax H o rk h e im e r’m 1940’ta yazdı­ ğı şeyler yer alıyordu: “ B ütünüyle gelişmiş birey, b ütünüyle geliş­ m iş bir to p lu n lu n ü rü n ü d ü r. Bireyin k u rtu lu şu to p lu m d an k u rtuluş değil, to p lu m u n ato m laşm ad an (kollektifleştirm e ve kitle k ü ltü rü dönem lerinde d o ru k noktasına varabilen bir atom laşm adan) kurtulu­ şudur,” ^’ M ikro ve m ak ro top lu m sal düzeylerde verilen m ücadelelerin, ki­ şisel olan la politik o lan ın birleştirilm esi eğilimi. Yeni S ol’un poli­ tikleşm e dinam iklerinde açik biçim de var o lm asına rağm en, ne ya­ zık ki sadece b ir eğilim dir; tam am lanm ış b ir o lg u d an çok, hararetle arzu lan an b ir hedeftir. Bu, özellikle ideolojik ve teorik düzeyde ge­ çerli sayılabilir. Bu d ü zty d e hareketin beş ya d a o n yıl önce değer verilen entelektüel çalışm alara b aşlangıçta duyduğu kuşku ve kayıt­ sızlık, o n u n politik b ak ım d ân d a h a fazla gelişmesine karşı sakatlayıcı bir enğel haline gelmiştir. Farklı m u h alif çizgileri ve akım ları, hem engelleri, tutarsızlık ları hesaba katabilecek, hem de yeni açı­ lımları, fırsatları değerlendirebilecek kadar bütünlüklü bir bakış açısı ve devrim ci strateji içinde birleştirem eyen hareket, böl ve yönet tek ­ nikleri karşısında giderek zayıf düşm ektedir; böylece sistem , p o ta n ­ siyel m uhalefeti boğm aya, kendi çelişkilerinin bilincine varılm asını engellemeye çalışır. Şim diki d u ru m d a b u baskı stratejisinin b aşarı­ sı, kişisel o lanla politik o lan ın herhangi bir düzeyde birleştirilm e­ sinde karşılaşılan ve gittikçe a rta n güçlükte, ikisinin büyüyen kopuk­ luğunda görülüyor. H areketin başlangıçta yarattığı coşku p a tlam a­ sı sırasında (1960’ların so n u n d a) bir an için h er şeyin m üm kün ol­ duğu, kültürel ve politik radikalizm in b ir ve aynı şey olduğu sanıl­ m ıştı. F akat baskının gelmesi ve u m utların kırılm ası düşkırıklığı de­ m ekti ve b u birlik dağıldı. P olitik radikaller ideolojik bayraklarını, program larını ve örgütlerini terk ederlerken, k ü ltü r devrim cileri her türlü örgütlü politik çalışm anın zam an kaybı o ld u ğunu d ü şündü29


1er. K ısaca, M urray B ookchin’in sözleriyle, “ iki ta ra f, baskı sanki var olan iki yoldan sadece biriyle -ruhsal veya m ad dî psişik veya eko­ nom ik, y abancılaştırıcı veya söm ürücü şeklinde- tanım lanabiliyorm uş gibi, ‘şu ... ya d a b u ...’ önerm eleri biçim inde kutuplaşm ış hale geldi.” Şim diki d u ru m d a hareket b ir kriz içindedir. İleri düzeydeki k a p i­ talizm in çelişkileri gittikçe şiddetlenirken, sistem in köklü insaniyet­ sizliği ve a h la k î çöküşü de d ah a ço k sayıda insan tara fın d an an laşı­ lıyor. F a k a t Yeni Sol, gittikçe yoğunlaşan b u soğum a ve k ab u ğ u n a çekilme d u ru m u n a y ön verebilecek kültürel devrim ci b ir teori ve stra­ tejiye sah ip değil. H areketin parçalanm ışlığı, yönsüzlüğe, karışıklı­ ğa, h a ttâ u m utsuzluğa neden olm uştur. Fakat b u , pek çok kişinin 1960’lard a geliştirilen örgütlenm e ve faaliyet biçim lerinin taşıdığı ye­ tersizliklerin fark ın a v arm asın a yol açtı denebilir. Yeni yönlere, yeni tasarılara, yeni kollektif devrim ci kim liklere d o ğ ru bir arayış b elir­ meye başladı. E n önem lisi, rakip hizipler arasında -bunlar teorik ça­ lışm a ad ın a, M ao’d a n M eteski’e k ad ar h er tü rlü otoriteden m etin yorum ları yap arlar- sü rü p giden “ alıntı savaşları” nı aşm a ve slo­ gancılıkla radikal analiz arasındaki ayrım ı yeniden belirleyip teorik girişim leri iyileştirerek kendiliğindenliği bilinçli eleştiri ve eleştirel bilinçle d o n a tm a yolundaki can alıcı ihtiyacın, biraz geç de olsa a n ­ laşıldığı görülüyor. H areketin içindeki politik ve kültürel devrim ci akım ların b irb irin d en k o p u k lu ğ u n u giderm ek ve Yeni S ol’un pratik gelişim inin şim diden ö rtü k o larak sunduğu k u rtu lu ş tasarısını açık seçik kılm ak, an cak b u yolla m ü m k ü n olabilir. Pek çok Yeni Solcu, M a rk s ’ın geçm işten “ ö dünç alınan d il” de­ diği şeyin (bu dil sayesinde “ b ü tü n ölü k u şak ların geleneği bir k â ­ bu s gibi yaşayanların beynine çöker” ) bir fetiş olarak yeniden can ­ landırılm asının yol açtığı tu z a k la rd a n sak ın m ak gerektiğini giderek anlam aya b aşlad ı. B un u n la birlikte, yeni devrim ci teo rin in , geçmiş­ te devrimci m ücadele veren p ek çok k uşağın birikm iş deneyimini cisim leştiren eleştirel düşünce ak ım ların ı yeniden keşfetm e tem elinde k uru lm ası gereklidir. A yrıca devrim ci m ücadelenin gerçekten yeni­ d e n başlaması, “ bütün eski kurtuluş çab aları” m n, eksikliklerine veya k ısm en iyileşm e yolunda o lm a la rın a rağm en tekrar ele alınm aları ve derinleştirilm elerine dayanm alıdır. Teori ile p ratik arasındaki b a ­ ğ ın koru n m asın ın ne ö lçü d e geçm işe sah ip çıkm ak ve geleceği bi­ çim lendiren eylem içinde geçm işin bilin cin e varm ak anlam ına gel­ d iğ i anlaşılınca, gittikçe d a h a fazla Yeni Solcunun. Reich, M arcuse 30


veya F ran k fu rt leorisyenlerinin tem sil ettikleri eleştirel M arksizm ge­ leneğine kafa yorm ası d a , boşa vakit geçirm e değil, yeni bir k u rtu ­ luş praxis) o lu tu rm a n m bütünleyici bir ö n koşulu olur. Bu Yeni Sol ile bu devrim ci düşünce a k ım larım a k arşılaşm aların da Yeni S o l’un m ücadelelerinin temsil ettiği, m o d ern top lu m u n eylem am ndaki eleş­ tirisi ile “ Freudçu-M arksist” o k u lu n entelektüellerinin tem sil ettiği, baskıcı to p lu m u n teorik eleştirisinin b ir a ra d a v ar olduğunu göre­ biliriz. H âlâ b irb irin d en ayrı o lan am a “ aynı gerçekliğe doğru iler­ leyen ve aynı şeyden söz eden” bu iki paralel eleştiri, “ karşılıklı ola­ rak açıklayıcı” dır ve “ biri o lm ad an diğeri kav ran am az” ^^. Şim di­ ye kadar ayrı olm aları, Yeni Sol’u, birbiriyle bağlantısı b u lu n m a­ yanı karşılıklı olarak birbirini dışlayan ve bir yandan kendilerinin bas­ kı karşısında tecrit olm aları, bir y andan d a tasarıyı gerçekleştirecek devrim ci özne bulam ayan eleştirel teo rin in “ akadem ikleşm e” si ne­ deniyle varlıkları tehlikeye giren bir dizi rakijî akım a böldü. Bu ne­ denle b u iki eleştirel akım ın birleştirilm esi, Yeni Sol’un bölünm üş güçlerinin tu tarlı bir devrim ci güç halinde yeniden bütünleşm eleri­ ne temel oluşturabilir. Ve b u sayede teori ile pratiğin, m ikro ve m akro toplum sal bağlam ları birleştirecek devrim ci bir praxis halinde yeni­ den bir araya gelmesi, “ iç gerçeklik” ile “ dış gerçeklik” in d ö n ü ştü ­ rülm esi m ü m kün olabilir. Dem ek ki, eleştirel M ark sist düşünce üzerinde yapm aya çahştığımız bu inceleme, kutsal devrim ci m etinlerle ilgili b ir egzersiz değil, mütevazi ve kısm î olm akla birlikte, geçmişimizi ve bu geçmişe dair bilinci, düşünceyi bileşenlerinin kökenine indirgeyen akadem ik bir tarihselcilik içinde değil, kendi tarihsel durum um uzla bağlantısı için­ de yeniden değerlendirm eye yönelik bir girişimdir. Kısacası, bu gi­ rişim , kendi geleceğimizi kendim iz kuracaksak, yaratm ak zoru n d a olduğum uz yeni devrim ci sentezde hem korunması hem de aşılması gereken an ah tar bir unsuru oluşturuyor. Bu hedefe uygun olarak, elinizdeki çalışm a, aşağıdaki tem el sorunları ele alacak: 1, Psikanaliz teorisiyle pratiğin radikal eleştirisi ve Freudçu içgü­ dü teorisini, ona kuru lu top lu m sal düzenle kim lik veren anlayıştan ayırm a girişimi. 2. F reud’un psikanaliz teorisinin eleştirel, an tropolojik özünü, kap­ sayıcı bir eleştirel teori ile birleştirm e girişim i. Bu kapsayıcı eleştirel teorinin başlıca d ü rtü sü M ark sizm ’dir ve tem el hedefi, to p lu m u n doğa üzerinde kollektif egem enliğini k u rm a m ücadelesindeki m ad ­ dî hayat süreçlerinin olu ştu rd u ğ u çerçeve içinde m eydana gelen to p ­ 31


lumsal örgütlenm e ve insan doğası dönüşüm leri arasm d ak i ilişkile­ rin yeniden bütünselleştirilm esidir. 3. Tekelci kapitalizm çağm da devrim in ve gericiliğin kitlesel p si­ kolojik tem eli: Soyyetler Birliği’n d e devrimci dem okrasinin b a şa rı­ sızlığa u ğram ası ve B a tı’da faşist gericiliğin b aşarıya ulaşm asıyla il­ gili o la ra k , günlük hayatın, ailenin ve cinselliğin krizi. 4. G ü n lü k hayatın dönüştürülm esi ve cinsel p o litika ve m ücade­ le; Toplum sal k urtuluş için temel b ir öngereklilik olarak W ilhelm Reich’ın k ü ltü r devrim i teorisi. 5. İkinci Dünya Savaşı so nrasında B atı to p lu m larm ın ilk “ kriz kapitalizm i” biçim lerinden, tüketim e dayalı çağdaş bürokratik to p ­ lum tiplerine dönüşm elerinin ışığında, “ baskıcı desublim asyon” so­ runsalı ve M arcuse’n in “ psikanalizin eskim esi” analizi. 6. Ç ağdaş Yeni S o l’u n ortaya çıkm ası ve b ü ro k ratik tüketici kapi­ talizm in şim diki koşulları altın d a günlük hayatm bilinçli o larak d ö ­ n üştürülm esi için yeni b ir kültürel devrim ci tasarın ın ve bir yönte­ m in araştırılm ası.

32


II. PSİKANALİZ VE DEVRiMCİ DÜŞÜNCE

Kültürel devrim ci düşünce ve m ücadele ak ım larm ı kendi gelişmele­ rinin tarihsel baglam m a ve B atı’d a Yeni S ol’un gelişim inin ortaya çıkardığı çağdaş sorunsalla ilişkilerinin çerçevesine yerleştirdikten sonra, b u projeyi günüm üze k ad ar getirm e yolundaki nihai hedefi­ mize bir giriş o larak , şim di b u n ların özgül entelektüel kaynaklarım ve içeriklerini inceleyebiliriz, ö z g ü n k ü ltü r devrim cilerinin klasik M arksizm ’in yetersizliğini kanıtlam ak ve yeni b ir eleştirel teoriye te­ mel olu ştu rm ak için neden her şeyden önce psikanalize başvurduk­ larım araştırm akla işe başlamalıyız. Psikanaliz bugün hem en her yan­ dan bir baskı ve zorla uyum sağlatm a aracı olarak saldırıya uğra­ m asına rağm en, F reu d ’u n fikirlerinin kültürel M arksistlerin ilk ku­ şakları için m uazzam b ir cazibeye sahip olduğunu hesaba katm ak önem lidir. Psikanalizin Batı k ü ltü rü üzerindeki özgün itkisi ile baş­ langıç etkisinin derin devrim ci karakterini tek rar ele alarak işe baş­ layabiliriz. Psikanalizi tu tu c u hedeflere yöneltm ek için sürdürülen b ü tü n girişimlere rağm en, o n u n , çağdaş uygarhğın devrim ci eleşti­ risinden ayrılam ayacak belli b ir an tro p o lo jik nüveyi koruyan kap­ sam ını ancak bu yolla anlayabiliriz. D ar\«in ile M a rk s’ın on d o k u ­ zuncu yüzyılın o rtaların d a doğaya ve top lu m a dair düşünceleri m ut­ lak şekilde devrim ci kılm ış olm aları gibi, 1920’lerde insanlar yine haklı olarak , Sigm und F re u d ’la birlikte insan to p lu m u n u n tarih in ­ de çok önemli b ir şeyin m eydana gelmiş- o ld u ğ unu hissetmeye başladılar. İnsan toplum u tarihsel ve sosyolojik olarak nasıl ilk kez M arks’la özbilince vardıysa, F re u d ’la da b u n a paralel olarak bireyin yeni 33


bir öz bilgisi edinm esi eğilimi m üm kün oldu. B u eğilim sanayi uygarlığm a keırşı rom antik bir protestodan kaynaklam yordu ve sonunda bir bilim statüsü kazandı. K uşkusuz bu eğilim, N ietzsche ile b irlik ­ te bireylerin kendi d avranışlarındaki güdülere d air bilinçli bilgi ve akılcı kılm aların o n la rm gerçek güdülenim ye a rzu ların d a sahiden de çarpılm alara, m istikleşm elere yol açtığını gösteren özel bir ‘ ‘açı­ ğa çıkarm a psikolojisi” biçimini alm aya başlam ıştı. Fakat Nietzsche bu kötü bilinçliliği, uygarlığın tarihsel b ir eleştirisi tem elinde, H ı­ ristiyanlık ortaya çıktığındân beri ayırt edilebilen, üstelik etik ve es­ tetik idealler b ak ım ın d an iktidarsızlığı ve gurursuzluğu tem sil etm e yolundaki bir öz in k â r ve hınç (ressentiment) psikolojisiyle kendini gösteren çöküşe bağlarken; Freud, tersine, bireysel psikolojik analiz yoluyla, b u kendini ald atm a sürecinin köklerini d a h a derin b ir dü­ zeyde, psişik hayatın bilinçdışı bir boyutunun varlığında keşfetti. Bu keşfin ve o n d an kaynaklanarak, bireyin p ato lo jik zorlam a üzerine düşünm esiyle bu zorlam anın o rtad an kalkabileceği gibi can alıcı bir noktayı kavram anın sonucu olarak Freud, psikemalitik araştırm a için, terapi deneyim inin tam göbeğinde teori ile p ra tik arasında bir diya­ lektik ilişki kuracak k ad ar bilim sel ve eleştirel b ir yöntem i, en azm ­ dan örtü k olarak tasarlayabildi, (ö rn eğ in , antropolojik bilginin an a­ listin em rinde top lan m ası, terapi pratiğine yansıtılm ıştır. Bu pratik, hastan ın bilincinin şeyleşmiş yapılarını açarak h astanın deneyim iy­ le ilgili yeni veriler biçim inde geri beslem e sağlar. H astan ın deneyi­ m i analistin yardım ıyla o n u n gittikçe a rta n ustalıktaki akılcı kılm a­ larını açığa çıkaracak şekilde deşifre edilm eli ve sonunda, hastanın kendi deneyim inin nihai o larak bütünleştirilm esini kolaylaştırm ak için antropolojik teori içinde özüm lenm elidir.) P o zitif bilimlerin bü­ tü n biçim lerinin tersine psikanaliz, bireyin m etodolojik bendüşüncesini kendi yöntem ine eklemlemeyi eşsiz biçim de başarır. Bu­ ra d a n şu so n u ç çıkar ki, F re u d ’un psianaliz teorisi, genel eleştirel teoriye on dok u zu n cu yüzyılda H egel’in ve d ah a çok M a rk s’m ge­ tirdiği özgül niyet ve ö z bilinçli m eto d o lo jik ideali yeniden keşfedip devam ettirm iştir. Son iki yüzyıldır eleştirel düşüncenin genel gelişi­ m ini karakterize eden kap sam lı aydınlanm a projesi içinde, F reud’­ u n insanın en m ahrem ru h sa l ve duygusal deneyim ine belirgin ölçü­ d e m odern yaklaşım ı b ir d ö n ü m n o k tası o luşturuyordu. O nun o r­ tay a çıkm asıyla birlikte A lexander M itscherlich’in belirttiği şu n o k ­ ta gözle g ö rü lü r hale geldi: “ İn san , bilinci, ö teden beri süregelen biyolojik işlevlerle d iy alek tik b ir ilişki içine sokan yeni bir işlev 34


kendisiyle ilgili, eylemlerini denetlemeyi, yönlendirm eyi ve biçim len­ dirm eyi sağlayabilecek bir anlayış- geliştirdi; eski biyolojik işlevle­ rin kalıtsal niteliği, kendini doğal olarak em poze eden bilinçdışı dav­ ranışı açıklıyordu.” * Sonuç o larak bu, insan tü rü n ü n tarihsel ola­ rak kendini o lu ştu rd u ğ u d ah a geniş sürecin ve b u sürecin özgürleş­ tirici eleştirisinin can alıcı ve o g üne k ad ar gözden kaçmış bir unsu­ ru n u ta m am lad ı. G erek bireysel gerekse kollek tif geçm işlerin kayıp deneyimsel boyutlarını bir araya getiren b u unsur, kendine proje ola­ rak d ö n ü şm ü ş b ir top lu m sal p rax is’in serbestleşm esini seçmiştir.^ Şu halde, 1920’lerde Reich, B reton, A ttila Jö zsef ve Karel Teige gibi devrim ci entelektüellerin d a h a genel b ir devrim ci bakış açısının esash bir u n su ru o larak psikanalize başvurm uş olm aları şaşırtıcı değildir^. O n lar psikanalizi, zihinsel hayat ve bireysel kişiliğin geli­ şimi h ak k ın d ak i din am ik kavram larıyla, M a rk s’m ideoloji eleştiri­ sinde başlattığı “ m aske düşüren devrim ” e eklenen yeni ve hayati bir boyut olarak gördüler. N evrotik sem ptom ların, günlük hayatın ve düşlerin akıldışılıklarm m , bireyin bilinçli davranışının kendi bilinç­ dışı psişik hayatıyla ilintili o larak anlaşılm ası halinde b ir anlam ta ­ şıyacağını, bilinçli davranış ile bilinçdışı hayat arasındaki bu ilişki­ nin bir çatışm a o ld u ğ u n u keşfeden Freud, b u ra d a n hareketle, içgü­ düsel dürtülerin toplum sal koşullar ve moreil kodlar içinde ifade edi­ len gerçeklik id d ialarıyla çatışm alarına, etkileşim lerine ve karşılıklı u y u m ların a dayanarak zihinsel hayatın incelenm esine yönelik diya­ lektik bir yaklaşım form üle etmeyi sürdürdü. Zihinsel tu tu m ve dav­ ranışların çatışm alard an kaynaklandığını ve b u nedenle am açlı ol­ du ğ u n u -bir diğer deyişle bireyin davranışım n kökeninde H egel’in “ akıl kurnazlığı’n a benzeyen, planlayan, yönlendiren, sansür eden ve çoğu kez ald atan gizli b ir m an tık b u lu n d u ğ u n u - keşfetm esi, Freu d ’u, inceden inceye b ir diyalektik psikoloji oluşturm aya yöneltti. Bu psikoloji psişik hayatı zihinsel çatışm anın ü rü n ü olarak görür. Tıpkı M a rk s’ın m ateryalizm inin, tarih sel hayatı to p lum sal çatışm a­ n ın diyalektik b ir ü rü n ü olarak gördüğü gibi. A rn o ld H a u se r’in belirttiği gibi, “ F reu d ’u n teorisinde içgüdülerin biyolojik gerçekliği, tarihsel m ateryalizm deki üretim in ekonom ik gerçekliğine benzer bir rol oynar; psikanaliz, M ark sist tarih felsefesi gibi m ateryalist bir ... doktrindir; M arksizm ’in ekonom iye dayanm ası gibi biyolojiye daya­ n ır” “*. H e r iki teori de erkek ile kadını fizik sel/ru h sal varlıklar o la ­ rak kavrayarak, aynı zem inde hareket ederler. Bu v arlıklar ölüm cül 35


bir m ücadeleye girmişlerdir, bütün melekelerini ve yeteneklerini, hayatlarm ı yöneten zıt güçler arasm d a bir denge d u ru m u n u korum ak ,için kullanm ak zorundadırlar. Freud, M arks ile sadece diyalektik bir yaklaşım ı değil, tarihselliğe dair b ir vurguyu d a paylaşır. M a rk s’m toplum sal sistem lerin tarihsel özgüllüğü ve k u ru m ların genetik bir yapısalcılığın bakış açısından kavranm ası gereği ü zerinde du rm ası gibi, F re u d ’un da, h astanın psikolojik tarihinin incelenm esine o n u n kişilik yapısını açan a n a h ta r o larak belirleyici bir önem verdiği ve büyük ö lçüde m eta-psikolojik yazılarında (Totem ve Tabu vb.) psi­ şik fenom enlere bir çeşit “ global” tarihsel açıklam a sağlam a zo ru n ­ luluğu üzerinde d u rd u ğ u (bazı yazılarının sözde biyolojizm ve psi­ kolojizm iyle m u tlak çelişki içinde olan bir vurgulam a) çok iyi bilinir^. Son olarak psikanaliz, yine M arksizm ’e çok yakın bir tarz­ da, şeyleştirici ve m istikleştirici çeşitli yapılan -ilk d u ru m d a ad lî yasalcılık, ikinci d u ru m d a uygarlık- saydam laştırarak ve her ikisiyle de o rta k y an lan b u lu n an merkezi bir kategori o larak, sosyo-ekonom ik ve psiko-cinsel baskm ın belirgin gerçekliklerini açığa vurarak, yabancılaşm ış top lu m u n radikal bir eleştirisini sunar. Ayrıca M arks’ın başlattığı sosyo-ekonom ik kapitalizm eleştirisine, burjuva to p ­ lum unun geleneksel değerlerine ve k u ru m larm a karşı, bu toplum un kutsal saydığı h er şeyin ö lü m ü n ü ilan ederek, o nu kutsal olm ayan ve akıldışı kökenine indirgeyerek, uzlaşm az bir saldırı eklemiştir. M iras ah n an b ü tü n bir idealler, m itler ve m oral kalıplar karm aşası­ nı kökünden sö k ü p atm a k la kalm ayan, aynı zam an d a insan davra­ nışını o n u n bilinçli niyetlerine b akm aksızın belirleyen gizemli de­ rinliklerin keşfine yol açarak , bireyin kendini aydınlatm ası ve yarat­ m ası için yeni b ir pratiğe tem el sağlayan eşsiz b u r kurtuluş aracı oluş­ turm u ştu r. Bu örnek b aşlangıçlara rağm en psikanalitik bakış açısı, onu so n ­ ra d an özgün eleştirel karakterini büyük ölçüde dezenfekte etm ek yo­ luyla, baskıcı yapısının d erinliklerine ilk kez o n u n ışık tutm uş ol­ d u ğ u burjuva uygarlığıyla kaynaşm aya iten neredeyse öldürücü bir kararsızlığa d ü ş tü . Bu kararsızlığın kökeninde yatan, F reu d ’un d ü ­ şüncesinin en d e rin öngörülerinin kendi dinam ik karakterinden gel­ m esi, en kötü k u su rların ın d a yeterince dinam ik olm am asından türemesiydi*. F re u d ’u n içgüdüleri değişm ez şeyler olarak görm edi­ ği doğrulanm ış olm akla birlikte, onların “ tu tu c u yapı” larm ı savun­ d u ğ u ve çok yavaş değiştiklerini, h a tta p ratik te tarihsiz ve sabit bir k arakter gösterdiklerini d ü şü n d ü ğ ü su götürm ez. Bu yüzden o rto ­ 36


d o k s psikanaliz p ratikte ve önem li bir ölçüde teo rid e de, içgüdüleri ve kişiliğin b ü tü n biyolojik yapısını ö zünde statik görm e, b ask ı al­ tın d a k i itk ilerin yapısını ve bilinçdışm ın tem el içeriğini insan psiko­ lojisindeki değişm ez, sabit bir faktör olarak kabul etm e -insanın aşıl­ m ası olan ak sız hayvansı doğası denen şey- eğilimi taşır. Benzer şe­ kilde ço cu k lu k deneyim leri ve sap lan tıları d a o rto d o k s F reudçular için bireyin davranışı üzerinde değişmez ve sürekli etkiler yaratır. Bun­ lar, geri çevrilem eyen ve aşılam ayan bir biçim de, bireyin belirli bir cinsellik ta rz ın a yönelik d a h a sonraki eğilim lerinin belirlenm esine hizm et eder. Bu eğilim in (O rto d o k s F reu d çu lan n in san doğasm m özünde ta ­ rihsiz o ld u ğ u n u düşünm eleri) az ço k d o ğ ru d a n b ir sonucu. Birinci D ünya Savaşı’n d a n önceki ve sonraki o n yıllar içinde psikanalitik düşünce ve pratiğin özgün eleştirel ve yıkıcı işlevlerinden uzaklaş­ m ası ve var o lan toplum sal düzen ile b aşat değerler sistem ine gittik­ çe d a h a fazla uym ası o ld u . Bu ta rih dışı b ak ış açısı F reu d ’un son yazılarında ve o rto d o k s izleyicilerinde yıkıcı d ü rtü lerin (“ ölüm gü­ d ü sü ” ) insanın kaderini şaşm az biçim de yönlendiren biyolojik o l­ gular olarak görülm esine yol açtığı kadar, psikanalizi, insanlığm ce­ halet, kölelik ve saldırganlıktan k u rtu lm a olanaklarını kötüm ser bi­ çim de değerlendirm eye ve uygarlığın gelişmesi ile baskının artm ası;ıı gitgide d a h a d o ğ ru d a n özdeşleştirm eye de itti. Saldırganlığın ve içgüdüsel baskının nihai olarak o rta d a n kaldırılm asını toplum sal sö­ m ürü yapısının ve b u n u n kaynaklandığı m addi kıtlık koşullarının o rta d a n kaldırılm asının b ir sonucu o larak gören M arksistlere karşı Freud, Civilization and Its D iscontents’de, uygarlığın gelişmesi ve korunm asının zevkten vazgeçmeyi ve içgüdüsel dürtüleri düzene sok­ mayı (b u n lar zo ru n lu o larak acı verir ve baskıcıdır) gerektirdiğini ortaya koydu. E n iyi d u ru m d a insanlık, ancak baskıcı düzen ile to p ­ lu m u n devam ı için gerekli üretkenlik arasm d a libidinal haz ile bu toplum içinde bireyin arzuladığı psikolojik ö zg ü rlük arasın d a var olan kararsız dengeyi korum ayı um abilirdi. B urad an hareketle, sos­ yalistlerle anarşistlerin devrim ci hedefleri F reud’a göre, sonsuza ka­ dar ütopyacı düşler o larak kalm aya peşinen m ahk ûm dular; «1

özel mülkiyeti ortadan kaldırmakla, insanm saldırganlık sevgisini en güçlü olmasa bile, güçlü araçlarından biri sayılan şeyden yoksun bırakı­ rız; fakat saldırganlık sayesinde kötüye kullanılan güç ve etkinlik farkla­ rını hiçbir şekilde değiştirmiş olmayız; ne de onun doğasındaki herhangi 37


bir şeyi değiştirmiş oluruz. Saldırganlığı mülkiyet yaratmadı. Saldırganİlk, mülkiyetin henüz çok kısıtlı olduğu ilkel dönemlerde neredeyse sı­ nırsız bir saltanat sürdü; neredeyse mülkiyet asli, anal biçimini terk et­ meden bile önce saldırganlık çocuk odasında kendini gösterir ve insan­ lar arasındaki her türlü sevgi ve aşk ilişkisinin temelini oluşturur... Mad­ di servet üzerindeki kişisel hakları yok etsek bile cinsel ilişkiler alanında ayrıcalıklar kalır; bu ise, diğer bakımlardan eşit düzeyde bulunan insan­ lar arasında mutlak olarak en güçlü hoşnutsuzluk kaynağı ve en şiddetli düşmanlık nedeni olacaktır. Bu faktörü, cinsel hayatın tam özgürlüğüne izin vermek ve böylelikle aileyi, yani uygarlığın tohum hücresini ortadan kaldırmak yoluyla gidersek de gerçektir ki, uygarlığın nereye gideceğini önceden ve kolaylıkla göremeyiz; fakat bir şeyi, insan defasının bu yı­ kılmaz özelliğinin onu burada da izleyeceğini görürüz.” Böylece Freüd ve o n u izleyenler so n u n d a kendilerini baskının kaçınıİm azhğm a teslim ettiler. D evrim ci bir praxis d o natam ayan Freudçuluk, cinsel özgürlüğü teşvik etm eyi bile reddederek, baskıcı bir düzene bireysel olarak “ reform istçe” uym anın pratiğini desteklemek zorunda kaldı. Sosyopolitik değişimle ilgilenm ekten vazgeçerek ku­ ru lu düzenle bir kez b arıştık tan sonra, b u rju v a ahlakıyla şu veya bu biçim de uzlaşm asına yönelik d a h a ileri taleplere direnem eyecek d u ­ ru m a geldi. B aşlangıçta F reud sayesinde günüm üz to p lu m u n u n -ve aslında b ü tü n to p lu m larm - bir eleştirisine girişen psikanaliz, gittik­ çe, t u özgün p ro jen in tam antitezine, bireyleri baskıcı bir to plum un taleplerine a d a p te eden bir araca d ö n ü ştü . Psikanaliz otu ru m u bi­ reyin içselleştirdiği baskıcı güçleri çözm e am acını bıraktı ve baskıcı to p lu m u n b ir k u rb am o lan hastaya kendi gördüğü baskıyı kabul­ lenm eyi öğreten b ir nekahet süreci haline geldi.® Süreç içinde psikanaliz, m evcut to p lu m u n baskıcı yapısını m is­ tikleştirerek ve o n u n yeniden üretilm esine k atk ıd a bu lu n arak , mev­ c u t top lu m u n b ir ideolojisi o lu p çıktı. S hulam ith Firestone, fem i­ nizm le aynı z am an d a ve b ü y ü k ölçüde aynı gerçekliklere (Victoria çağı ahlak anlayışının zayıflam asın a ve b u dönem in aşırı aile merkezliliğinin kırılm asına) tepki olarak gelişen Freudçuluğun, feminist pratiği bilgilendirebilecek b ir uyandırm a aracı olacak yerde feminist itk iy i tedavi ed ecek güçlü b ir araç h ah n e gelm esindeki ironiyi belir­ tir. Özellikle A m erika’d a F reudçu terapi ataerkil otoritein ilk kez kı­ rılm asının yol açtığı b o şlu ğ u d o ld u rm ak için harekete geçirilmiş ve “ ‘toplum sal u y u m ’ b içim in d ek i yeni işlevi için tekrar donatılarak 38


fem inist başkaldırıyı yok etm ekte kullanılm ıştır.” '' Feminizmi etkin biçim de k ap sad ık tan sonra, aynı hizm eti M arksizm ’in yerine geç­ m ek suretiyle d e vermeye hazır hale gelerek, entelektüellerin b u rju ­ va uygarlığına ve iki savaş arasındaki dönem in değerlerine karşı d a ­ h a genel başkaldırısını zayıflatm ıştır. E ntelektüeller b arikatlardan inlerine çekilirlerken, 1930’lard a o kadar popüler olan M arksist kö­ kenli ekonom ik determ inizm , meydanı 1940’ların ve 1950’lerin yarıFreudçu psikolojik determ inizm ine b ırak m ıştır 1942’de, F reud’un ölüm ünden sadece üç yıl sonra A ndré B reton’un şunları yazması şa*şırtıcı değildir; F reud’un ölüm ü, “ psikanalitik fikirlerin geleceğinin karanlık olm ası için yeterli” ydi “ ve örnek bir özgürleşm e aracı yine bir baskı aracın a d önüşm e tehdidiyle karşılaştı.” '® K uşkusuz psikanalizin baskıcı to p lu m tarafın d an bu şekilde yola getirilm esi asla tam olm adı. K urum sallaşm ış, kurum uş, genişletil­ miş Freudçuluk özgün eleştirel projesini asla tam am en terk etm edi ve bu yüzden bu özgün itkiyi yeniden keşfedip geliştirm e olanağı en azından üstü ö rtü lü olarak yaşam ayı sürdürdü. Freudçu kam p içinde bile, 1920’lere gelindiğinde, o rto d o k s teori ile terapinin veya sulandırılm ış Freudçu revizyonizm akım larının Birinci D ünya Sa­ vaşı sonrası krizinin Batı uygarhğında yarattığı insani sorunlarla başa çıkam am alarına tepki olarak, psikanalizin eleştirel özünün can lan ­ dırılıp geliştirilm esini am açlayan b askılar ortaya çıkıyordu. Savaş sonrasında W ilhelm Reich, E rich From m ve Siegfried Bernfeld gibi psikanalistlerden yeni b ir kuşak oluşm a eğilimini fark edebiliriz. Bu eğilim onların , F reu d ’tak i Özgün psikanaliz m isyonu anlayışının ra­ dikal sonuçlarını yeniden keşfetm ek üzere, psişik b akım dan h asta bireylerle yaptıkları klinik çalışm alarında yüz yüze geldikleri som ut so runlard an kaynaklanıyordu. Bu a ra d a psikanalizi, içinde taşıdığı eleştirel ve sosyolojik özü o güne kadar belirsizleştirmeye hizm et et­ miş olan talihsizlik ç a rp ıtm aların d an k u rtarm a girişim inde de b u ­ lundular. “ Psikanaliz artık hayatın köklerine işledi” diyordu Reich 1937’de. “ O nun toplum sal yapısının bilincine varılm am ası, felaket ölçüsün­ de çöküntüye uğram asındaki esas fak tö rd ü ” *'. Freudçuluğun bas­ tırılm ış toplum sal özünün ve b u b askının sonuçlarının anlaşılm a­ sıyla birlikte, bu bastırılm ış itkinin dışavurum unu sağlayan araçla­ rın anlaşılm ası d a m üm kün oldu; P sikanalitik teori ve pratiğin ye­ nilenm esi, o n ların eleştirel işlevlerinin, yürürlükteki toplum ve kül­ tür biçimlerine m uhalefetlerinin yenilenmesini ve büyütülm esini ge­ 39


rektirir. B u sonuca u laşm ak için, sözü edilen k ü ç ü k radikal p sik a­ nalistler grubu, yani yeni “ psikanalitik so l” , F re u d ’u ve onun d a ­ ha da o rto d o k s taraftarlarm ı ah lak i bak ım d an aşırı b urjuva, aşırı V ictorian olm akla eleştirdiler. Sadece an alistin ro lü n ü n aşırı o to ­ riter o ld u ğ u stan d art Freudçu nosyon değil, F re u d ’un ü n lü ah lak i göreceliği de ikiyüzlü bir hoşgörüye, özgül b ir “ burjuva liberal h o şg ö rü sü ” ne dayanıyordu. A n a listin h o şg ö rü lü ta v ırla n n m ardınd a, burju v a düzeninin toplum sal tab u la rın a gizlice razı ol­ m a eğilim i pusuya yatm ıştı o n lara göre. Bu pederşahi terapi nosyo­ nuna karşı çıkan S an d o r Ferenczi’yi izleyen From m ve diğerleri, a n a ­ listin hastay la olum suz değil olum lu bir ilişki k urm ası gerektiğini öne sürdüler. A nalistin rolüyle ilgili bu yeni anlayış, her şeyden çok, “ hastan ın m utluluk hak k ın ın kayıtsız şartsız kabul edilm esi” yle ve böylece, “ ahlakın ta b u özelliklerinden k u rtarılm ası” talebiyle karakterize edilmeliydi*^. Bu am açların güdülm esi -özellikle W ilhelm Reich’ta- giderek b ü tü n “ bireysel tedavi” nosyonunu sorgulam a eği­ lim ine yol açtı. “ M utlu lu k h a k k ı” nın, k u ru m la n ve yapısı bu tü r hak lan sistemli olarak yadsıyan bir toplum la şiddetli çatışm alara yol açtığı ölçüde gerçek b ir öz ve an lam taşıdığı giderek d a h a iyi anlaşı­ lıyordu. Kısacası psikanaliz, sadece bir uğrağından ibaret olduğu d a­ ha geniş b ir toplum sal ve entelektüel p raxis’in d ışında, nihai olarak hiçbir o tan tik varlığa sahip değildi. Yeni psikanalist solun, kendini bu hedeflere ad ark en ve bunların gerçekleşme o lan ak ları ile sınırlarını belirleyen bir teoriye zem in h a­ zırlarken, hem eski Freudçu kategorileri mevcut toplum sal düzenle özdeşleşm ekten k u rtaracak şekilde yeniden form üle etm esi, hem de içgüdüsel o lan ile sosyo-ekonom ik yapı arasındaki bağlantılara iliş­ kin kavrayışını keskinleştirm esi gerekliydi. Reich, “ Bizim Freud psi­ kolojisine eleştirim iz” diyordu, “ bilinçdışı cehennem inin, m utlak, sonsuz veya değiştirilem ez b ir şey olm adığını, belirli bir toplum sal d u ru m u n ve gelişm enin g ü n ü m ü zü n karak ter yapısını yarattığını ve b u nedenle varlığını sü rd ü rd ü ğ ü n ü ortaya koyan klinik bulguyla” başladı*“*. D a h a sonra p sik an alitik sol, F reu d ’un , O edipus kom p­ leksinin evrenselliği varsayım ına a n tro p o lo jik bir tem el sağlam a gir rişim ini eleştirm eye koyuldu. F reud’u n “ P rim al b aba bilim sel m iti” diye anılan te o tisi, aslında basitçe, N o rm a n O. B row n’in şu tanım ı­ n a varıyordu: “ Erkek ü stü n lü ğ ü n ü n ve saldırganlığının doğanın de­ ğişm ez bir o lg u su (Prim al B aba, bir k ü ltü r sorunuyken, burada d o ­ ğ a n ın bir gereğidir) o ld u ğ u n u n öne sürülm esi ve b u varsayım ın ai40


leşinin psikolojisini açık lam ak ta kullanılm ası” '^, Bu b ab a m erkezli o to riter k ü ltü r anlayışına karşılık, sol psikana­ listler, toplum sal evrim de bir ilk an aerk il aşam a teorisine döndüler. Bu teori, B achofen ve Lewis H eh ry M organ gibi antropologların ya­ zılarınd a ak tarıldığı gibi, işbirliği, h o şgörü ve toplum sal eşitlikçilik ile karakterize ediliyordu'®. F re u d ’u n varsayım larının tersine, anaerkilliğin “ doğal to p lu m ” un,(M arksçı top lu m sal gelişme şem asın­ d a ilkel kom ünizm dönem ine tekabül eder) aile örgütlenm esini oluş­ turduğu savı geliştirilirken, özellikle Reich, T robriand A d aları’n da yaşayanlar üzerine yaptığı incelemede herkesçe bilinen O edipal sendrom dan veya libidinal baskı, b astırm a ve yüceltm e gibi alışılmış m e­ kanizm alardan hiçbir iz bulam ayan antropolog Bronislaw Malinowsk i’nin devrim ci b u lg u ların a b aşv u rm a fırsatını b u ldu'^. Cinsel h a ­ yatın toplum sal olarak düzenlenm esi ve yeniden üretilm esi Trobriandlılar arasında baskıcı olm ayan araçlarla gerçekleştiriliyordu. Bun­ d an , O edipal b astırm a ve sindirm e fenom enlerinin tanım lanabilir, dolayısıyla sınırlı nedenleri ve işlevleri olduğu sonucu çıkıyordu. En azından Reich ile F ro m m ’a göre bu, baskıcı aterkil sistem in uygar­ lığın gelişmesini kolaylaştırm ak için değil, sınıf egemenliği ve söm ü­ rünün sürdürülm esi b akım ından gerekli psikolojik havayı yaratm ak için kullanılm ası dem ekti. Kısacası cinsel baskı ekonom ik köleliğin üretilm esinde çok önem li bir araçtır'®. E konom ik koşullar bir azın­ lığın çoğunluğa egem enliğini gerektirdiği sürece libidinal d ü rtü lerin bastırılm ası, kitlelerin psişik yapısını sınıf ilişkilerine istikrar sağla­ yacak faktörlerden biri olarak bu ekonom ik yapıya uydurm ak için gereklidir. Psikanalitik sol, özgün bir an a merkezli kültür anlayışı (daha son­ raki tarihsel ve an tro p o lo jik araştırm aların nesnel o larak bu te o ri­ nin geçersizleşm esine ne ölçüde hizm et ettiklerine bakm aksızın) ge­ tirm ek yoluyla psikanaliz teorinin gelişm esinde ve içgüdüsel b astır­ m anın b ir ü rü n ü olarak uygarlığa d air eleştirisinin M arksçı kapita­ list uygarlık eleştirisiyle kaynaşm asında önem li b ir adım attı. Psi­ kanalitik sol, Freud’un “ gerçeklik ilkesi” ni sonsuz bir babam erkezliaçgözlü k ü ltü rü n talepleriyle özdeşleştirm esinin geçersizliğini gös­ terdiği ölçüde, libido ve saldırganlık d ü rtü lerin in insanla doğanın etkileşim i sürecinin çeşitli a şam aların a özgü toplum sal nitelikleri­ nin farklı kollektif sonu çların a ve h er düzeyde farklı ihtiyaçlara k a r­ şılık düşen farklı gerçeklik ilkelerinin tarihselliği açısından bu kav­ ram ın yeniden form üle edilm esi gerektiğini ileri sürebildi, ö rn e ğ in 41


kapitalist toplum için özgül bir gerçeklik ilkesi form üle etm ek m ü m ­ kündü. R eich’m 1927’de belirttiği gibi: “ Kapitalist çağm gerçeklik ilkesi, ağırbaşlılık ve tevazu gibi dinsel de­ ğerlere gönderme yaparken, somut olarak proletaryaya da ihtiyaçlarmın azami ölçüde sınırlandırılmasını empoze eder. Tekeşli cinselliği empoze eder vb. Bütün bunlar ekonomik koşullar üzârinde kurulur: Egemen sı­ nıfın kendi iktidarının sürmesine hizmet eden bir gerçeklik ilkesi vardır. Eğer proletarya bu gerçeklik ilkesini kabul etmek üzere yetiştirilmişse, bu ilke ona mutlak gerçeklik olarak sunulmuşsa (örneğin kültür adına), bu, proletaryanın sömürülmesine ve bütün olarak kapitalist topluma bir onay anlamına gelir.” '® *

K uşkusuz, Erich F rom m ’un 1932’de yazdığı gibi, “ içgüdüsel ay­ gıt belli tem ellerde biyolojik b ir veridir,” am a “ to p lu m u n sosyo­ ekonom ik yaşam a koşullarına... a k tif ve p asif (bir) uym a süreci” aracılığıyla d a h a yüksek derecede bir değişim e m aru z kalır^°. Roheim gibi, “ ilkel” h alk ların kültürlerini özel b ir içgüdüsel b ağ lam ­ da kökenlerine kadar izleyen ve örneğin anal-sadist kü ltü ü erd en söz eden psikanalitik etnologların tersine^' sol psikanalistler, bir to p lu ­ m un içgüdüsel yapılarının oluştu rd u ğ u belirli biçim lerin toplum sal süreçler ta ra fın d a n -en tipik olarak, ataerkil uygarlıklarda genitalliğin kısıtlanm ası ve genital olm ayan kısm i d ü rtü lerin koşullandırılıp etkinleştirilm esiyle- ne ölçüde şekillendirildiğini v urgulam a eğilimi gösterdiler. M o d ern toplu n ıları karakterize eden b iriktirm e arzusu, b u yüzden öncelikle toplum sal bir kökene sahiptir, bu toplum larm üyelerinin pşişik yapılarında oluştuğu ölçüde, cinsel bastırm anın ya­ rattığ ı analhğı kullan m asın a rağm en. Tarihsel olarak özgün her toplum düzeninin kendi sosyo-ekonomik yapısıyla y ak ın d an ilintili bir libido örgütlenm e m odeli üretmeye ne ö lçüde eğilimli o ld u ğ u n u n anlaşılm asıyla, F re u d ’un görece talihsiz, olduk ça d u rağ an güdülerden oluşan içgüdüsel yapı kavram ına ters düşülm üş ve aileyi, egemen to p lu m sal düzenin çocuğun psişik oluşm u n a kendi darngasını v u rm asın ı sağlayan başlıca araç olarak gö­ ren psikanalitik anlayışın yeniden değerlendirilm esi teşvik edilmişti. Sol psikanalistler, Freud’u n aileyi hem bireyin kişiliğinin oluşum un­ d a k i ilk ve belirleyici a şa m a la rın başlıca arenası hem de doğadan k ü ltü re geçişin başlıca odağı olarak tan ım lam asın a katılıyorlardı ço cu k ile b a b a arasın d ak i O edipal çatışm a sadece birey ile kültür arasındaki çatışm anın ilk kez gerçekleştiği bağlam değil, aynı zam an­ 42


d a güd ü lerin (yani zihinde, v ü cu tla bağlantısı sayesinde uyanan ta ­ leplerin) ve genelde uygarlık gereklerinin antagonist güçlerinin ilk çarpışm a n oktasıdır. F reud’u n başlattığı b ü tü n proje, psişik haya­ tın farklı düzeyleri arasın d a m eydana gelen etkileşim lerin ve ayrış­ m aların aile çevresi ve aile içi ilişkiler ta ra fın d a n d am galanm a ve önem li ölçüde belirlenm e ta rz ın a yönelik tem el öngörüyle başladığı sürece, kişiliğin kökenlerine psikanalitik yaklaşım , ö rtü k b ir sosyo­ lojik karaktere sahip oluyordu. Aynı z a m an d a Freud ile orto d o k s izleyicileri, çocuğun aile içindeki d u ru m u y la ilgilenirlerken bu iliş­ kilerin toplum sal uzantılarını kavram ayı başaram am ışlardı: O rto ­ doks psikanaHzin bakış açısından, “ yetişkin, her zam an büyük bir ço c u k tu r” ^^. Psikanaliz belirli tip bir to p lu m d a aile içinde var olan ilişkileri d o ğ ru olarak açığa çıkarırken, b u analizi, söz konusu aile ilişkilerinden önce gelen d ah a geniş toplum sal ilişkilerin kavranm a­ sıyla birleştirm eyi başaram am ası, bu tarihsel b ak ım dan özgül iliş­ kilerin sonsuz ve evrensel bir O edipal çatışm a ile karıştırılm asına yol açtı. O luşum u bu çatışm ad an çıkan süper egonun genelde to p ­ lum un ve o n u yöneten o to rite ilkelerinin b ir iç yansım asından b aş­ ka bir şey olm adığı d a anlaşılam adı. Aynı şekilde, aile ortam ının için­ de var olduğu d ah a geniş toplum a gönderm e yapan “ gerçeklik ilkesi” ve haz arayan bireyi düşkırıklığına u ğratan, sansür eden veya yok eden b ü tü n am ansız olgular, toplum sal k u ru m lar ve geleneklerdir. B unların biriken talepleri, teh ditleri ve yaptırım ları ailenin “ uygarlaştırıcı” b ir şevkle çocuğa bıraktığı başlıca m irastır. Bu d u ru m d a to p lu m , tem el k u ru m ların d an , h er şeyden çok aile aracılığıyla nevrozlar yayar ve kendini bireysel kişiliğe yerleştirir. B u­ radan şu sonuç çıkar ki, aile üyeleri arasm d a var olan ve çocuğun geleceğini belirleyen bağlantılar, ayrı bir toplum sal grup olarak ai­ leyi yapılandırm akla kalm ayan, aynı zam an d a bu aile ilişkilerinden önce gelen d ah a geniş toplum sal ilişkilerin uzantılarını d a o lu ştu ­ ran toplum sal ilişkilerdir. O rto d o k s Freudçuların, küçük çocuğun aile içindeki çaresizliği ile yetişkinin doğalcı, toplum sal güçler k a r­ şısındaki çaresizliği arasın d a k u rd u k ları form alist paralellik geçer­ sizdi. F rom m ’u n belirttiği gibi, bebeğin belirli b ir o torite biçim ine ihtiyaç duym asındaki belirleyici faktör, onun biyolojik çaresizliği de­ ğildir; çocuğun biyolojik çaresizliğinin som ut dışavurum larını biçim ­ lendiren ve böylelikle ço cu k ta gelişen otoritenin biçim ini etkileyen, yetişkinin egemen sosyo-ekonom ik örgütlenm e biçim lerine boyun eğmesiyle belirlenen to p lu m sal çaresizliğidir. A ilenin psikanalitik .

43


eleştirisi, b u rad an hareketle ö rtü k b ir sosyoloji içerir; egem enliği, nevroz to h u m la n ekerek çocuğun gelecekteki gelişim inde iz bırakan aile k u ru m u n u n kendisi, iletme işlevini gördüğü, genel o larak to p ­ lum da v a r olan egem enlik yapısıyla dam galanm ıştır^^. Bu m ikro-sosyolojik aile hayatı anlayışı, o rto d o k s Freudçu lite­ ratü rü n b ü y ü k bir k ısm ında olduğu gibi tarihsiz b ir kavram sallaş­ tırm a biçim inde (yani, karakterini zam anla değiştiren güçler ne olursa olsun içinde aynı O edipal dram ın sonsuzca tekrarlandığı, evrensel olarak tekeşli, ataerkil ve kararsız dengeli bir k u ru m olarak) d a h a geniş to p lu m sal b ağlam ından koparılıp esasından ayrıldığı zam an, psikanalitik bakış açısı b ü tü n anlam ını ve özünü kaybeder. O hald e bu psikanalitik m ikro-sosyoloji, M arksizm gibi, an cak tarih içinde aile ile toplum arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklayabilen bir m akrososyolojik analizle bütünleştirildiği ölçüde geçerlidir. A lth u sser’in belirttiği gibi: “Aile ideolojisinin biçimlerini ve bunların Freud’un ‘bilinçdışı’ dediği durumun işleyişini başlatmakta oynadıkları hayati rolü (örneğin, babahkannelik-evlilik-bebekliğin ve bunların iç ilişkilerinin ideolojisini) tartış­ mak çok önemlidir, çünkü... tarihsel materyalizmi temel almadan hiçbir psikanaliz teorisinin üretilemeyeceği (son çözümlemede aile ideolojisinin formasyonları teorisi buna bağlıdır) sonucuna işaret eder.” ^^ A ncak bu aile k u ru m u n u n tarih in in bir b ü tü n o larak to p lu m u n ve k ü ltü rü n tarihiyle o lan diyalektik ilişkisi içinde incelenm esi yo­ luyla, g ü n ü m ü zü n baskıcı to p lu m u n a yol açan dünya çapındaki ta ­ rihsel, sosyo-ekonom ik ve politik gelişim süreci ile günüm üzün bas­ kı altın d ak i kişiliklerinin gelişim ini tayin eden top lum sallaşm a sü­ reci arasındaki k arm aşık ilişkiyi an lam ak m ü m k ü n olur. Bu b akım ­ d a n , Frederick E ngels’in, M a rk s’ın üretim ilişkileri dediği şeyin önem li bir u n su ru olarak aile ilişkilerinin anlaşılm asına verdiği öne­ m i, b u ihm al edilm iş ö n g ö rü y ü h atırlam ak yararlı olacaktır: “ Materyalist anlayışa göre tarihte belirleyici faktör, son çözümleme­ de, hayatın dolaysız unsurlarının üretimi ve yeniden üretimidir. Bu ikili bir karakterdedir. Bir yanda, var olma araçlarının, yiyecek, giyecek, ba­ rınm a nesnelerinin üretilmesi ve bu üretim için gerekli aletlerin üretilme­ si; diğer yanda, insanların kendilerini üretmesi. Belirli bir tarihsel dönemde ve belirli bir ülkede yaşayan insanların bağlı oldukları toplumsal örgüt­ lenme bu iki tür üretim tarafından belirlenir; bir yanda emeğin, öte yan­ d a ailenin gelişim aşamasıyla” ^^. 44


Görece ilkel ta rım to p lu m ların d a aile örgütlenm esi ile ekonom ik örgütlenm e a ra sın d a bir d enk düşm e eğilim i olm asına rağm en, üre­ tici güçlerin büyüm esi, em eğin bölünm esinin a rta n karm aşıklığı ve üretim le tü ketim in giderek aynşm asıyla birlikte, bu iki alan iyice ay­ rılm ıştır. K apitalizm de, kam u ile özel, iş ile ev, to p lu m ile birey ara­ sındaki kopukluk iki egem enlik sistem inin bir a rad a varoluşunu giz­ ler. Bir y an d a, burjuvazinin egem enliği ile proletaryam n söm ürülm esinin karakterize ettiği m addi üretim sistemi vardır; öte yanda d a ata­ erkil egem enlik ile hem kadınların hem ço cukların ezilm esinin ka­ rakterize ettiği aile sistem i. Freudçu M ark sistler’e göre, M arks ve Engels, ataerk il egem enlik sistem inin egem en sın ıf sistem i karşısın­ d a yerine getirdiği ekonom ik işlevleri anlam ışlar, am a yeterli b ir psi­ kolojik bakış açısından yoksun oldukları için o n u n sınıflı to p lu m u n yeniden üretim ine katk ıd a b u lu n an d ah a d a hayati toplum sal ve p o ­ litik işlevini gözden kaçırm ışlardı. Reich’ın belirttiği gibi: “ Kapitalizm öncesi ev sanayii aşamasında ve sanayi kapitalizminin ilk döneminde ailenin aile ekonomisi içinde doğrudan kökleri vardı... Ne var ki, üretim araçlarının gelişmesi ve iş sürecinin kollektifleşmesiyle birlik­ te ailenin işlevinde bir değişim meydana geldi. Ailenin dolaysız ekono­ mik temeli, kadm Üretim sürecine girdiği ölçüde daha az önemli oldu; onun yerini, ailenin şimdi yerine getirmeye başladığı politik işlev aldı. Ailenin çoğunlukla tutucu bilim ve hukuk tarafından desteklenip savu­ nulan başhca işlevi, otoriter ideolojiler ve tutucu (zihinsel) yapılar için bir faktör olarak hizmet etmesidir. Bu, pratikte toplumumuzun her bire­ yinin, nefes aldığı andan itibaren içinden geçmek zorunda olduğu eği­ tim aygıtlarını biçimlendirir. Çocuğu, gerici bir ideoloji anlamında, sa­ dece otoriter bir kurum olarak değil, kendi yapısının gücüne dayanarak da etkiler; tutucu toplumun ekonomik yapısı ile ideolojik üstyapısı ara­ sında bir taşıyıcıdır; onun gerici atmosferi, üyelerinin her birine sökülemez biçimde yerleştirilmelidir” “ . Bu d u ru m d a, Reich ve Freudçu M arksistler için m odern toplum büyük ölçüde kısm en bilinçdışı dürtülerden kaynaklanan ve egem en sınıf sistem inin dışsal zorlayıcılığına etkin b ir u n su r olarak hizm et eden özgül psişik tavırlara dayandığına göre, ataerkil aile, ekono­ m ik işlevlerine ek olarak, m evcut top lu m u n istikrarını korum ak için gerekli psişik yapının bireylerde üretilm esine yönelik en önem li yer­ lerden biridir. A ilenin b u baskıcı işlevi öncelikle -Reich’ın gösterdi­ ği ve F rankfurt O k u lu ’n u n hacim li kolleksiyonu Studien über A u ­ torität un d Familie’yi^^ derleyen çeşitli araştırm acıların (Erich 45


From m , Mzix H orkheim er vb.) am pirik olarak belgeledikleri gibikadm , ço c u k ve “ aile içinde az ço k devlet o toritesinin ifadesi ve temsilcisi” oliirak işlev gören ataerkil babam n ilişkisiyle kurulur. Re­ ic h ’m “ o r ta sm ıf ailesi” dediği tipik yapı b ak ım ın d an -ki b u sınıfın nesnel sınırlarının ötesine, daha üst sınıflara ve işçi sınıfına d a yayılm ıştır- b ab a, “ ü retim süreci içindeki konum u (boyun eğme) ve aile içindeki işlevi (p atro n ) arasındaki çelişki nedeniyle... bir b aşça ­ vuş tipidir; yukarıdakilere secde eder, h azır tav ırları özüm ser (bu yüzden ta k lid e yatkındır) ve altındakilere hükm eder; (sonuçta) yö­ netsel ve toplum sal kavram ları iletir ve p ek iştirir” ^®. Aile hay atın ın ataerk il yapısının to p lu m u n sın ıf karakteriyle ilintililik derecesinin sosyolojik analizine ek olarak F reudçu M ark sist­ ler, bu genişletilm iş bakış açısı bağ lam ın d a, ataerk il ailenin özgül olarak, psikolojik tem ellerini tekrar incelemeye de devam ettiler. B u­ rada, yap tık ları araştırm an ın esas vurgusu, genelde çocuk yaratıcı­ lığının, özelde bebek cinselliğinin b askı altın a alınm asının oynadı­ ğı, çocuk kişiliğinin kendiliğinden gelişimini boğan ve dışseil egem en­ lik biçim lerinin bireyin karakterine “ kazındığı” baskıcı to p lu m sal­ laşm a sürecine karşı zayıf düşüren rol üzerindeydi. Bu bakım dan: i

“ Cinsel ihtiyaçların baskı altına alınması entelektüel ve duygusal işle­ yişte genel bir zayıflama yaratır; özelHkle, insanların bağımsızlıklarını, irade güçlerini ve eleştirel yeteneklerini azalur... (Zorlayıcı, ataerkil aile bu şekilde) cinsel ahlakın kök salması ve organizmada değişiklikler mey­ dana getirmesi (sayesinde), otoriter bir toplumsal düzenin kitlesel psiko­ lojik temelini biçimlendiren özgül psişik yapıyı yaratır. Kulluk, cinse,! güç­ süzlüğün, çaresizliğin, Führer’e bağlıhğın, otorite korkusunun, yaşama korkusunun ve mistisizmin bir karmasıdır... Cinsellik korkusu ve cinsel ikiyüzlülük, ‘Babbitt’i ve onun çevresini karakterize eder. Böyle bir yapı ile insanlar demokratik hayâtı beceremezler” ^®. A çıktır ki ataerk il aile içinde, baskıcı to p lu m u n , çocuğun libidi­ nal ve yaratıcı gelişimini sürekli b astırm a ihtiyacına uygun olarak ve çocuğa aksi h alde otoriteye asla b o yun eğmeyeceği için sürekli b ir suçluluk ve çekingenlik duygusu aşılayarak o lu ştu ru lan bireysel b a sk ı ve nevroz üretim i süreci, d ah a so n rak i toplum sal, ekonom ik ve politik köleliğin önem li b ir aracı h aline gelir. Reich’a göre, “ Ç o ­ c u ğ u n psikolojik ve cinsel b a k ım d a n çektiği acılar, an a-b ab an m ço­ cuğu cinsel a ç ıd a n baskı a ltın a alm asının ilk sonucudur; d ah a son­ ra b u n a , o k u lu n entelektüel baskısı, kilisenin ru h u vahşileştirm esi 46


ve nihayet p a tro n la rın baskısı ve m addi söm ürüsü eklenir” ^®. G e­ nelde otoriteye, yani hukuka, düzene ve devlete saygı, nihaî olarak, an a b ab an ın ço cu k ların a boyun eğdirm ekteki b aşarıların a, baskıcı toplum sallaştırm a sürecinin getirdiği özgül psikolojik, kötürüm lük­ lere ve genelleşmiş çekingenliklere bağlıdır. From m ’a göre aile, “ baba m erkezli” kom pleks olarak betim lediği tipik duygusal kom pleksi üretm ek suretiyle, bu psikolojik işleve hizm efeder. Bu kom pleks ka­ rakteristik olarak şu özellikleri içerir: “ Tedirginlik, sevgi ve nefretin bir karmasından oluşan, babalık otori­ tesine yönelik duygusal bağımlıhk; daha zayıf insanlar karşısında baba­ lık otoritesiyle özdeşleşme; görevin mutluluktan daha önemli olduğu il­ kesini savunan güçlü ve katı bir süper ego; süper egonun talepleri ile ger­ çekliğin talepleri arasındaki kopukluğun sürekli olarak yeniden ürettiği ve kişiyi otoriteye bağlı tutarak etkileyen suçluluk duyguları” ^'. ' Bu d u ru m d a “ psikanalizin ilk olarak özel hayat ve aile çatışm a­ ları bağlam ında ya d a ekonom ik terim lerle, tüketim alan ın d a kav­ ranm ası rastlantı değil” di^^,çünkü özgül olarak psikolojik güç oyu­ nu ailenin ekonom ik işlevlerinden bağım sız olarak yine o n u n b ağ ­ lam ında yer alır. Bu sayede d ah a geniş toplum sal düzen, bu to p ­ lum un sürtüşm esizce işlemesi ve yeniden üretilm esi için gerekli kişi­ lik tipini tan ım lar ve yaratır. T oplum un k urum sal aygıtlar b ü tü n ü nihaî olarak bu baskıcı toplum sallaştırm a sürecinin başarısını sağ­ lam ak için işlemesine rağm en, bu çaba, söz konusu işlem in her şey­ den çok aile ortam ı içinde m eydana gelen ilk aşam alarım n başarısı­ na bağlıdır. “ Bu çağda ilişkilerin b ü tü n ü ve her şeyi kuşatan evren­ sel ağ tek bir u n su r -yani otorite- ta ra fın d a n güçlendirilip istikrarlı hale getirildi; bu güçlendirm e ve istikrarlı kılm a süreci de esas ola­ rak ailenin belirli ve som ut düzeyinde devam etti.” O halde “ aile, b u rju v a k ü ltü rü n ü n ‘to h u m hücresi’ydi” ^^. ö rn e ğ in bazı kültürel form ların ve ideolojilerin ataerkil aileyi, tekeşli evliliği ve cinsel bas­ tırm ayı içeren psiko-soşyal sendrom un oluşturduğu duygusal çerçe­ veden kaynaklanm aları y üzündendir ki, bunların sosyo-ekonom ik gelişme karşısında eskim iş görünm elerine rağm en sahip oldukları ’ direnm e gücünü açıklayabiliriz. “ M addi varoluşa az çok yakından bağlı gelenekler ve çıkarleırdan değil, güya manevî düşüncelerden ibaret.oldukları ölçüde, bağım sız b ir gerçekçeklikleri y o k tu r” ^^. Sahip oldukları direnm e gücü d a h a çok, bireyler ve g ru p lard a kendi du­ rum ları ve tarihlerinin b ir sonucu olarak stan d artlaşan , onların 47


sosyo-ekonom ik değişikliklere nasıl tepki göstereceklerini belirleyen ve derinden hissedilen duygusal ve güdüsel kalıplara denk düşm ele­ rinden gelir. Birey ve g ru p ların psişik form asyonunu m eydana g e ti­ ren bu k alıpların nasıl o lu p da belirli bir çağın k ü ltü rü için “ d o lgu” işlevini g ö rd ü ğ ü n ü a n aliz ederek, m eşhur “ kültürel gerilik” feno­ m eninin -toplum sal ve ekonom ik süreçlerin nesnel d ö nüşüm ü ile k a­ dınlarla erkeklerin öznel olarak bu dönüşüm lere belirli bir z am an ­ d a tepki gösterm e ta rz la rı arasında, tarihsel süreç içinde tipik o la ­ rak ortaya çıkan k opukluğun- nedenlerini açıklayabiliriz.. Bu F reu d çu M arksist bakış açısı, ataerkil aile çatışm ası içindeki baskıcı cinsel ahlakın ve zorlayıcı b ir karak ter yapısı olu şu m u n u n baskıcı b ir toplum sal düzen için ne k ad ar önem li d ayanaklar o ld u k ­ larını gösterm esine ek o larak nihayet, Reich, F rom m ve H o rk h e i­ m er’m geliştirdikleri şekilde, b u karakterolojik süreçlerin mevcut ko­ şullarda geleneksel ve tu tu cu değil, ilerici, h a tta devrim ci bir işlev görebilecek özgül çelişkileri nasıl yarattığını d a açığa çıkardı. Baskı altınd ak i bireyin b ü tü n karak ter özellikleri, çeşitli tü rde zo rlam a ve ihtiyaçlarla yakındiuı bağıntılı olarak gelişmelerine ve H orkheim er’m belirttiği gibi, “ d a h a çok içselleştirilm iş güç o larak , bizzat psikeye dayatılm ış dış yasa o larak an laşılm aların a” rağm en, “ bireyin psi­ şik ekonom isi içinde, son çözüm lem ede insanı sadece mevcut ko­ şu llan kabul etm eye değil, b azen o n lara karşı çıkm aya d a yönelten özel güçlerdir” ^^ “ Böyle bir Freudçu Marksist bakış açısına göre, hayatın bütün alanla­ rındaki kültürel düzenleme ve süreçler, insanların karakter ve davranış­ larını etkiledikleri ölçüde, toplumun dinamikleri içindeki tutucu veya yı­ kıcı faktörlerdir. Bunlar ya yapının harcını, bağımsızlığa yönelen parça­ ları yapay olarak bir arada tutan dolguyu oluştururlar ya da toplumu yıkacak güçlerin bir parçasıdırlar” ^®. B u bakış açısın d an , ö rn eğ in cinsel bask ı, sadece her tü rlü otori­ ter yönetim i güçlendirm eye hizm et eden -genç in sana zorla otorite­ yi benim seten b ir karakter yapısı aşılayan- b ir fak tö r o larak değil, ürettiğ i cinsel sefaletle -R eich’a göre özellikle gençliğin cinsel isya­ n ın a yol açarak- otoriter d üzeni aym a n d a zayıflatabilen bir güç ola­ rak d a açıklanır. “ Böylece top lu m sal cinsel baskı, cinsel ihtiyaçla­ rın yarattığı gerilim ile h azza yönelik dışsal o la n a k la r ve içsel kapa­ site arasında g ittik çe büyüyen b ir ayrıksıhk y aratarak kendi temeli­ ni zay ıflatır” ^^. Böyle b ir “ cinsel k riz ’Mn m evcut toplum içindeki 48


nesnel çelişkilerin büyüm esi ve mevcut sınıf ilişkilerinin dağılm asıyla çakışm ası halinde, libidinal enerjiler, yeni k u llan ım lar ve yeni to p ­ lum sal işlevler için serbest kalacaklardır: “ O n la r artık to plum un ko­ ru n m asın a hizm et etmezler, yeni toplum sal form asyonların gelişm e­ sine katk ıd a b u lu n u rla r - ‘d o lg u ’ o lm ak tan çıkarlar, dinam ite d ö n ü şü rle r” ^*. F ro m m ’u n 1934’te, Reich’la ö zü n d e hâlâ aynı gö­ rüşte olduğu sıralard a belirttiği gibi; “ Cinsellik doyum ve mutluluk için en temel ve güçlü fırsatlardan biri­ ni sağlar. İnsan kişiliğinin üretken gelişimi için gerekli tam kapasite, kit­ leleri denetim altında tutmak amacıyla sınırlandırılacak yerde özgür kıhnsaydı, bu önemli mutluluk fırsatının değerlendirilmesi, hayatın diğer alanlarındaki doyum ve mutluluk taleplerinin şiddetlenmesine zorunlu olarak yol açacaktı. Bu ileri talepleri maddi araçlarla karşılamak gereke­ ceği için, bizzat bu talepler mevcut toplumsal düzenin yıkılmasına yol açacaktır” ^®. B urad an hareketle, F reu d ’u n b askı altın d ak i içgüdüsel d ü rtü le ­ rin uygar ahlakın kısıtlam alarından kurtulm asım n yol açacağı “ cinsel k ao s” ta n k o rkusu h er ne k ad ar haklı çıkanidıysa d a, bu fenom en yine de belirli b ir tarihsel dönem e, b ir sınıflı to p lu m dönem ine öz­ güdür. Reich, terapi çalışm aların d an başlangıçta çıkardığı ö n g ö rü ­ ler tem elinde “ fark h toplıu n sal koşullar altın d a farklı bir to p lu m ­ sal hayat d üzeninin... m ü m k ü n ” olacağını ısrarla b e lirtm işti^ . İlk Freudçu M arksistler kuşağının psikanalitik b astırm a teorisini on u o rta d a n kaldırm a teorisiyle birleştirm eye yönelik bu kural dışı girişim den, en son u n d a, psikanalitik eleştirinin b ü tü n derinliği ve mevcut düzeni aşm a b o y u tu açığa çıktı. Psianalizin toplum sal nite­ liğinin, o n u F reud’u n gerici k ü ltü r felsefesinin tarihsizlik çarp ıtm a­ sından kurtarm a gereğinin, psiko-cinsel bastırm a biçimleri ile sosyo­ ekonom ik söm ürü tarzların ın gelişimi arasındaki önem li bağıntı­ nın kabul edilmesi hayatî b irtak ım p ratik ve teo rik ihtiyaçlara yol açtı. H e r şeyden önce, cinsel b ask ı ekonom ik köleleştirm enin esash b ir aracı olduğuna göre, psiko-cinsel kurtu lu ş için m ücadele de, in­ sanlığın k urtuluşu için verilen ve genelde baskıcı uygarlığın, özelde kapitalist to p lu m u n ötesine geçen genel m ücadelenin esash bir yö­ n ü n ü oluşturur. Psikanaliz, psişik acıyı, b u acı ile aile arasındaki bağıntıyı ve bun u n cinsel bask ıd ak i kaynağını analiz ederek, bu acı­ nın ortad an kaldınim asım n, hem ataerkil ailenin yok edilmesini hem de çocuğun kollektif olarak yetiştirilm esi ve eğitilmesi için yeni araç­ 49


ların geliştirilm esini gerektirdiğini gösterir. Psikanalize dayan an bu cinsellik sosyolojisinin belli tem aları, otoriter bir to p lum un -özellikle kapitalist toplum un- zo ru n lu o larak cinsel baskı üzerinde tem ellen­ diğini ve sonuç o larak psişik acının yok edilmesi için gerekli cinsel devrim in, toplum sal baskm ın o rta d a n kaldırılm asının başlıca ö n ­ koşulu o ld u ğ u n u gösterm ek üzere politik psikolojiyle kaynaştı. İkinci olarak, psikanalitik projenin baskı altındaki içgüdüsel d ü r­ tülerin serbest bırakılm ası yoluyla gerçekleştirilm esinin d ah a geniş toplum sal devrim so ru n u n d a n ayrılam ayacağı gösterilince anlaşıldı ki, psikanalitik kavram ların toplum sal özlerinin d a h a d a derinleşti­ rilmesi ve eleştirel işlevlerinin keskinleştirilmesi, ancak bir b ü tü n ola­ rak tarihsel m ateryalizm in sağladığı d ah a geniş to p lum analizi için­ de bütünleştirilm eleriyle -psikanalizin pek çok yönüyle eleştirel ve devrim ci olm ası ölçüsünde katılm aya uygun düştüğü bir ittifaklam üm kündü: “Analitik psikoloji, açıktır ki, tarihsel materyalizmin çerçevesi içinde yerini almıştır. O, toplum ile doğa arasındaki ilişkide faal olan doğal fak­ törlerin birini araştırır; İnsan dürtüleri âlemi ve bunların toplumsal sü­ reç içinde oyntıdıklan hem aktif hem pasif rol. Böylece analitik psikolo­ ji, ekonomik temel ile ideolojilerin formasyonu arasında belirleyici bir aracılık rolü oynayan faktörü araştırır. Öyleyse psikanalitik sosyal psi­ koloji ideolojik üstyapıyı, toplum ile insan doğası arasında sürüp giden süreç açısından kavrayabilmemizi sağlamaktadır. Psikanalitik bir sosyal psikolojinin yöntem ve işlevi üzerine yaptığımız çalışmanın bulgularını artık özetleyebiliriz. Yöntem, toplumsal fenomenlere uygulanan klasik Freudçu psikanalizin yöntemidir. Toplumla ilgili ortak psişik tutumları, dürtü aygıtının toplumun sosyo-ekonomik yaşam koşullarına aktif ve pasif adaptasyonu sürecine dayanarak açıklar. Görevi, her şeyden önce, top­ lumla ilgili libidinal çabaları analiz etmek, yani belli bir toplumun libi­ dinal yapısını betimlemek, bu yapının kökenini ve onun toplumsal süreç içindeki işlevini açıklamaktır” '**.* * Fromm’un tarihsel materyalizm karşısmda psikanalizin rolünü tanımla­ yan bu formülasyonu pek çok bakımdan Reich’mkine yakın olduğu ve biraz daha yetkin bir biçimde zamanın diğer Frankfurt N/Iarkslstlerlnin düşüncele­ rini İfade ettiği halde, sonraki on yıl içinde Fromm'un, libido teorisinin toptan reddine ve daha tutucu bir cinsellik görüşüne kayarak bu konumdan gide­ rek uzaklaştığı belirtilmelidir Bu yüzden, önce Horkheimer, daha sonra Adorno ve Marcuse tarafmdan, psikolojiyi sosyolojiye indirgeme ve cinselliği psiko­ lojiden çıkararak psikolojiyi bir toplumsal uyum aracına çevirmekle eleştiril­ di. Horkheimer 31 Ekim 1942'de Leo Lowenthal'e yazdığı bir mektupta “ Li50


N e var ki, böyle b ir sentezin gerekliliğinin kabulü, b u n u n gerçek­ leştirilm esinin ö n ü n d e duran bazı m uazzam engelleri ve sorunları hiçbir şekilde o rta d a n kaldırm adı. H er iki düşünce akım ının iç geli­ şim ini üstü kapalı o lm ak la b irlik te belirleyen tem el m antık ikisinin birbirini çekm esinde açığa çıkm asına rağmen, M arksçı “ historisizm” (tarihselcilik) ile Freudçu “ psikolojizm ” veya “ biyolojizm ” arasın ­ d ak i bu bağlılığı su yüzüne çıkarm aya yönelik her girişim , sürekli o larak , her iki taraftak i o rto d o k sin in “ resm î” sözcü ve gardiyanla­ rının dinm eyen düşm anlığıyla karşılandı'*^. Tohum halinde bir psi­ kanalitik hareket 1920’lerin başın d a Rusya’d a T roçki’nin a k tif des­ teği sayesinde oluşm aya başlam asına rağm en, b u n u izleyen on yılın so n u n d a S talinistler b u ilginin b ü tü n belirtilerini ezm ek için uğraş­ tılar. Benzer b ir m uhalefet aynı dönem de B atı’d ak i psikanalitik h a ­ reket içindeki genç solun da karşısına çıktı ve Reich’ın 1933’te -Alman K om ünist Partisi K P D ’den atıldığı yıl- A lm an P sikanalitik Derneği’nden ihracıyla sonuçlandı. Yeni bir eleştirel teorinin gelişimini boğ­ mayı am açlayan bu girişim lerin ve d ah a sonra O rta A vrupa’daki b ü ­ tü n bağım sız entelektüel ve bilim sel hayatın faşizm ta ra fın d a n yok edilm esinin bir sonucu o larak , F reudçu M arksist bakış açısının ge­ lişmesi, Reich, From m ve H o rk h eim er gibi teorisyenlerin um ut ve­ rici başlangıçlarına rağm en, küçük sürgün grup ları ve mevcut sol partilerin dışındaki eleştirel entelektüeller arasın d a geniş çap ta ye­ raltında kalm aya itildi, ö n e m li çalışm alar h âlâ sü rd ü rüldüğü halde İkinci D ünya Savaşı’m izleyen on yıl boyunca pek az ilgi uyandırdı. Bu sürenin so n u n d a psikanaliz ile M arksizm arasındaki bağlantılar ansızın, yeniden açığa çıkarıldı ve özgün Freudçu M arksist tem ala­ rın tartışılm ası, H erb ert M arcuse’nin ve Jürgen H aberm as, Reim ut Reiche gibi d ah a genç y azarların çalışm alarıyla, en yüksek düzeyde bidosuz psikoloji,” diyordu, "hiçbir şekilde psikoloji değildir” (Martin Jay’İn tezi İçinde)- çünkü, ancak insan varoluşunun dolaysız toplumsal denetimi aşan böyle bir düzeyinin var sayılması sayesinde, birey ile toplumun vaktin­ den önce (ve bu yüzden baskıcı) uzlaşmasını önlemek mümkündü. Bundan başka Fromm'un, Freudçuluğun toplumsal determinantları yeterince kavra­ yamadığı iddiası haklı olsa da, Freud’un içgüdüler teorisinin, psikeyi sa­ bit, değiştirilemez dürtülere mekanik olarak böldüğünü savunurken, yanıldı­ ğı da öne sürüldü. Tersine, Freud’un içgüdü teorisini kullanımı, biyolojik dür­ tüleri Kısıtlamak şöyle dursun, haz arama ve !<endinl koruma güdülerinin et­ kileşiminden -neredeyse sınırsız çeşitlilik gösterebilecek bir etkileşimden- ga­ yet dinamik bir psişik oluşum çıkarsamayı içeriyordu. 51


tekrar b aşlatıld ı. Psikanalitik kavram ların eleştirel ö zü n ü keskinleş­ tirmeye, b u n la rı yeni b ir eleştirel toplum teorisi içinde b ü tü n leştire­ rek, taşıd ık ları sosyolojik karakteri ortaya koym aya yönelik ilk g iri­ şim, bu yeni Freudçu M arksist kuşağın ellerinde, hem tutarlı'b ir sen­ tezi am açlayan yeni ç ab alarla, hem de b u analizin kapsam ım yeni sorun a la n la rın a yaym ak yoluyla (örneğin, konuşm a ve dilin kişilik yapısı içindeki işlevlerinin ve b u n u n dünya ile bağıntısının eleştirel analizi, belirli toplum sal grupların d o ğ a ile ilişkilerinden çıkan fe­ nom enlerin d a h a eleştirel şekilde kavranm ası, p sik analitik b ak ım ­ d an bilgilendirilm iş M ark sist an tro p o lo jin in form ü le edilm esi vb.) d a h a da ileri g ö tü rü ld ü . B ütün engellere rağm en b u proje g ü n ü m ü ­ ze kadar getirildi ve c an h bir düşünce akım ı olm aya devam etti. Ka­ rakter ve bilincin o lu şu m u n d a toplum sal d eterm in an tlar ile içgüdü­ sel yapıların etkileşim ini ele alan birikm iş çalışm aların ortaya çıkar­ dığı anlayışlar tem elinde, sadece to p lu m ların tarihsel gelişimi oluş­ tu ran ekonom ik, kültürel ve psikolojik süreçlerin bütünselliğini d a ­ h a global şekilde açıklam aya değil, b ü tü n b ir yeni eleştirel toplum teorisinin tem ellerini de atm aya çahştı.

52


III. YENİ BİR ELEŞTİREL TEORİYE DOĞRU

Şim di, M arksizm ile psikanalizin kaynaşm asm a ö nderlik eden bu gelişmelerin ışıgmda, Freudçu-M arksist çab alan n an a hamlesini oluş­ tu ran , toplum sal d eterm in an tlar ve içgüdüsel y apılarla ilgili özgül araştırm aların ve kısm î analizlerin etkileşim inden çıkan yeni eleşti­ rel teorinin gerçek h atların ı ve yapısını ele alabiliriz, k u şk u su z bu teorinin a n a h atları u zun süre ü stü kapalı kaldı veya olsa olsa ilk iki Freudçu-M arksist k uşağın çah şm a la n içinde sadece kısm en ve yetersiz biçim de kavram laştırıldı. O n ların , to p lu m u ekonom ik, k u ­ rum sal ve psikolojik süreçlerin birbirine bağb bir toplam ı olarak iyice kavram a am açları, b u g ü n bile b ir gerçeklik o lm ak tan uzaktır. A m a belirsizlikler, aykırı gelişmeler, çelişkili form ülasyonlar hep var olsa da, bakış açılarının ayrıksılığı içinde, birbirine yakın belli tem aları ve ilgi alanlarını ayırt etm ek m üm kündür. Bu ise, söz konusu ya­ kınlaşm anın içinde var o la n yeni teo rik sentezin niteliğim ortaya çı­ karır. ö rn e ğ in , Freudçu-M arksist çab alara katılanlarm , M a rk s’ın a n a ­ lizindeki iki k u tu p -to p lu m u n sosyo-ekonom ik yapısı ve ideolojik üstyapılar- arasında birçok ara düzeyin bulunduğunu kavrayışlarında ortak b ir çıkış nok tasın ın varlığını ay ırt edebiliriz. Ik rih te toplum la n n hareketini to p lam o la ra k ‘ ‘belirleyen” gerçek güçler h a k k ın d a yeterli bir kavrayış kazanılacaksa, bu ara düzeyler o n ların “ birbirleriyle bağlan tılık ları” ve özgüllükleri olarak hesaba katılm alıdır. Çeşitli “ üst yapısal” u nsurların özgüllüğünün ve bunlarm kendi ger­ çekliklerini taşıdıkları o lg u su n u n kavranm ası, E ngels’in hayatının sonun d a “ ekonom ik fa k tö rü n aşırı vurgulanm ası” n a karşı verdiği 53


öğüdün b a sit biçimde tekrarlanm ası meselesi değildir. D aha çok, sa ­ dece m addi kısıtlıhkları “ yansıtm ak” yerine tarihsel bir durum u bütünleyen ve tanım layan, ya m addî süreçlerin gelişim ini, sınırlayabilen ya d a b u koşullarda yeni m addî o lanaklar sezebilen faktörler o la ­ rak k ü ltü rü temsil eden unsurları ve bireylerin psişik oluşum larını kapsayacak şekilde, diyalektiğin yepyeni bir uzantısı anlam ına gelir '. Son o la ra k , b u girişim , b ir yanda özgül üretim tarzların ın gelişim ­ lerinin a ltın d a yatan m ad d i hayat süreçleri ile to p lu n ıu n doğa üze­ rinde kollektif egemenlik kurm a sürecinde toplum sal örgütlenm,e d ö ­ nüşüm lerinin çatısı içinde gerçekleşen insan doğası dönüşümler'i a ra ­ sında, ö te yanda psişik oluşum u koşullayan bu faktörler ile za m a ­ nın çeşitli kültürel güçleri arasında var o lan etkileşim lere dair b ü ­ tünsel bir teorinin geliştirilmesini hedeflediği ölçüde, m ateryalist a n a­ lizin, in san varoluşunun bütünselliğini belirleyen u n su r olarak yal­ nız em ek sürecine yönelen vurgusunun yerine, d a h a az, tek yanlı bir yaklaşım ın getirilm esi gerekir^. Bu yaklaşım , insan tü rü n ü n ta rih ­ sel olarak kendini y apılandırm a sürecinin ifadesini, sadece çalışm a biçim inde değil, tarihsel eylem ve yaratıcılıkta, düşgücü ve oyunda, dil ve iletişim de de görür. H iç kuşkusuz, m ad d î hayat süreci ile kül­ tü rü n bu ikiliği bizzat o n to lo jik bir olgu olarak ele alınm am alıdır; sonsuz değildir, baskıcı uygarlığın tarihsel gelişim inin aldığı biçimi tem sil eder. G erçekten akılcı olan bir to p lu m d a, iş ile k ü ltü r b ü tü n ­ leştirilebilir. F akat bu bütünleşm e şim diki kapitalist akıldışılık ko­ şulları altında sadece ütopik bir um ut olarak kaldığı için, ancak böyle iki yanlı bir yaklaşım , nesnel olarak an ak ro n istik sayılan toplum sal ve kültürel biçim lerin devamlılığı gibi fenom enleri kavrayabilecek ve­ ya d a h a genel o larak o lguların ve toplum sal süreçlerinin anlaşılabi­ lirliğini yeniden sağlayabilecek gibi görü n ü r. P sikanaliz b u ra d a devreye girer. M arksizm sosyo-ekonom ik yapı­ ların gelişmesini insan tü rü n ü n doğa tarih i içinde bir em ek sürecin­ den geçerek kendini o lu ştu rm ası şeklindeki nosyonuna dayanarak açıklayabilir, a m a üretici faaliyet m odeli çeşitli üstyapısal alanların -kendini o lu ştu rm a süreçlerinin, iktid arın ve iletişim inin- olu şu m u ­ n u yeterli bir biçim de yeniden inşa edem ez^. B una karşılık psika­ n aliz, M arks’ın b ü tünüyle kavram adığı bir yapının analizi tem elin­ d e ku ru m larm kökenlerinin, ik tid ar ile ideolojinin rol ve işlevinin kavram sallaştırılm ası için b ir çerçeve sağlayabilm ektedir. P sikanali­ tik eleştirinin özüm senm esi şu n u açığa çıkarm ıştır ki, bu karm aşık süreçlerin deşifre edilmesi için gerekli an ah tar, üretim ilişkilerinin 54


ve to p lu m u n sosyo-ekonom ik örgütlenm esinin aynı ölçüde duygu­ sal ilişkilerin tem elini o lu ştu rd u ğ u n u n kavranm asında yatar. Bu ne­ denle top lu m lar, hem belirli b ir toplum sal ve teknik işbölüm ünün, belirli bir sö m ü rü tarzının karakterize ettiği işlevsel bütünler, hem de harekete geçirici u n su rla rı, duygular ve arzular, korkular ve en­ dişeler, fanteziler ve düşler vb. o lan duygusal b ü tü n ler olarak gö­ rülm elidir. M arks, insan ların libidinal ve psiko-duygusal çabalarının ö rg ü t­ lenm esini sağlayan b u tü r arzu ve iç z o rlam a tarzların ın toplum sal ve ekonom ik faaliyetin örgütlenm e temelini nasıl oluşturduğunu kav­ rayam adı. B unun nedeni H aberm as’ın belirttiği gibi^, M arks’ın, in­ sanların var olm ak için gerekli araçları üretm e kapasiteleriyle ken­ dilerini hayvanlardan ayırdıklarını varsaymasıydı: İnsanı özünde alet yapan bir hayvan olarak görüyordu. Freud ise tersine, insanların bi­ yolojik bakım dan tehlikede olan dölleri için bir toplum sallaşm a aracı keşfetmeyi başardıkları zam an kendilerini hayvanlardan ayırdıkları düşüncesinden hareket ettiği için, M arksist analizin gözden kaçır­ dığı boyutları eşsiz biçim de kavramıştı. Toplumseıl em ek sistemi üze­ rinde değil aile üzerinde d u ra n Freud, H a b erm as’m d a belirttiği gi­ bi d ah a özgül o larak şu görüşü kanıtladı: “ İnsan tü rü , hayvan to p ­ luluğunun sınırlarını aşarak ve içgüdünün h ü km ettiği davranışı ile­ tişim eylemine dönüştürm eyi b aşararak , hayvanların varoluş koşul­ larını geride bırak tı” ^. Böylece Freud için tarihin doğal tem elini an ­ lam anın an ah tarı, “ insan tü rü n e özgü fiziksel örgütlenm enin artık itkiler ve onların kanalize edilm esi kategorisi altın d a” çözüm lenm e­ sinde yatar®. în san , sadece alet yapan b ir hayvan olarak tanım lan. m ak yerine, başlangıçtan itib aren içgüdüsel itkilerini denetlem e ve başka am açlara kanalize etmeye yönelik potansiyel yeteneği sayesinde diğer b ü tü n hayvanlardan ayrılan hayvan olarak -yani, “ kendini tu ­ tan ve aynı zam an d a fantezi kuran hayvan” olarak- g ö rü lü r’ . P sikanalitik bakış açısından “ insan cinselliğinin gizli b ir O edipal baskı dönem inin kesintiye uğrattığı iki aşamalı gelişimi ve süper ego’nun oluşum unda saldırganlığın rolü, em eğin örgütlenm esini değil, artık itkiler ile gerçekliğin kısıtlam aları arasındaki çelişkiyi sürekli olarak çözen k u rum ların evrim ini insanın tem el so ru n u haline getirir” *. Bu yönelim e uygun olarak başlıca vurgu şuradadır: “ Bü­ yüyen çocuğun çevresi ile etkileşim i sırasında potansiyel birincil itki güçlerinin kaderi, çocuğun uzun b ir eğitim d önem inde bağım lı kal^ dığı aile yapısı tarafın d an b elirlen ir” ®. Bu baskıcı toplum sallaşm a 55


süreci -babalık otoritesinin baskısı, düşkınklığı ve çocuğun haz aram a itkisinin yeniden yönlendirilm esi yoluyla, en çok aile tarafın d an gerçekleştirilir- k u ru m sal otorite için kollektif bir biçim olarak “ doğal” bir temel oluşturduğuna göre (bu kollektif biçim toplum un ilk toplu m sallaşm a dönem indeki iç zorlam alarda kaybolan b a z la ­ rın yerine geçecek o lan lara yönelik arayışı örgütlem esini sağlar ve bu en erk en izlenim leri, içinde d a h a geniş bir bilinç denetim i u n su ­ runun yer aldığı d a h a sonraki deneyim örüntüleriyle birleştirerek ço­ cukluk bağım lılığını toplum sal egem enliğe g ö tü rü r), baskı altın d a ­ ki bireyin yaratıldığı “ onto g en etik ” süreç ile baskıcı uygarlığın üre­ tildiği “ filogenetik” (türe özgü tarihsel genetik) süreç arasında te­ mel bir bağlantı vardır. Ne var ki b u bağlantı F reu d’un belirli kavram larm m tarih dışı k arakterinden dolayı, o n u n özgün form ülasyonu içinde üstü kapalı kalır. O halde, psikanalitik açıdan bilgilenm iş bir eleştirel teorinin ilk görevi, “ Freudçu kavram ların ‘tarih dışı’ k arak teri” nin nasıl olup d a “ tam tersi u n su rla rı” içerdiğini açıklam ak ve dolayısıyla “ Fre­ u d ’un teorisinden, ancak içinde tarihsel süreçlerin doğal (biyolojik) süreçler o larak görü n d ü ğ ü , şeyleşmiş bir biçim de işaret edilen (bu) kavram ve önerm eleri” çıkarmaktır'®. Freud, aile içindeki psişik di­ nam izm in, zam anı geldiğinde nasıl olup d a efendi, köle ve devlet ku ru m u arasın d a zıtlık üretebildiği soru su n u açarken, “ toplum sal ve doğal k u ru m ların gerçekten birleştiği düzeye ulaşır” " ; ayrıca M arcuse’nin gösterdiği gibi, F reud’un O edipal kökenleri ve suçlu­ luk duygusunun sürekliliğini ele alırken ortaya koyduğu sav, ancak d a h a geniş bir sosyolojik d inam ik içinde psikolojik bir m om ent ola­ rak anlam kazanır. Bu d inam ik içinde, bireyin içgüdüsel olarak bas­ tırılm a süreçleri, hiyerarşik b ir toplum sal ve ekonom ik işbölüm üyle eklem lenip an o n im o larak genelleştirilir. B ir b aşka deyişle, F reud’­ u n içgüdüsel süreçlere yerleştirdiği egem enlik m antığı, aynı zam an­ da'tarih sel b ir süreç o larak d a anlaşılm alıdır. Bu süreçte, psikanali­ zin incelediği psiko-duygus£il kom pleksler ve M arksizm ’in analiz et­ tiği sosyo-ekonomik çelişkiler, toplum un doğa üzerinde örgütlü efen­ diliğini kurm ay a girişm esini sağlayan m ad d î hayat süreçleriyle iliş­ kileri içinde, d a h a geniş b ir diyalektikteki ayrı m om entler olarak o r­ taya çıkarlar. M arcuse’ye göre, egemenliğin, uygarlığın gelişimini yön­ lendirm esini sağlayan b u ü çlü doğa-in san -k ü ltü r (toplum ) diyalek­ tiğinde “ içgüdülerin baskıcı dönüşüm ü, organizm anın biyolojik bün­ yesi haline gelir: Tarih içgüdüsel yapılard a bile yönetendir, birey iç­ 56


güdüleri aracılığıyla gerçeklik ilkesini kendi içinden onaylam ayı ve yeniden üretmeyi öğrenir öğrenm ez, kültü r doğa haline gelir” So­ nuç olarak birey, “bizzpt kendi doğası toplum sal olarak ya­ rarlı emeğin, insanlara ve doğaya hükm etm enin öznesi-nesnesi” h a­ line g e l i r M a r c u s e ’ye göre, “ uygar toplum kendini kurar kurm az, içgüdülerin bakıcı d önüşüm ü üçlü bir egemenliğin psikolojik tem e­ li haline, gelir: Bu üçlüden birincisi, insanın kendisi, kendi doğası sadece zevk ve haz arayan duyusal d ü rtü leri üzerindeki egemenliği; İkincisi disipline sokulm uş ve kontrol a ltın a alınm ış böyle bireylerin em ekleri üzerindeki egem enlik; üçüncüsü, dıştaki doğanın, bilim in ve tek n o lo jin in üzerindeki egem enliktir” *^. İşte, “ M a rk s’ın insan tü rü n ü n tarihine bakışıyla şaşırtıcı bir şe­ kilde kaynaşan ve öteki b akım lardan özgül olarak yeni bakış açıla­ rına yönelen toplum sal bir teorinin psikanalitik a n a h ta rı” *^ Böyle bir psikanalitik antropoloji eğer tutarlılıkla geliştirilirse “ uygarlığı” M ark s’ın toplum u kavradığı tarzda, “ insan tü rü n ü n hayvanların var oluş koşuH annı geride bırakm asının araçları o la ra k ” ve “ özellikle iki işleve, kendini doğaya kabul ettirm e ve insan ilişkilerini örgütle­ m e işlevlerine sahip bir öz-korunm a sistemi” olarak görür'®. “ Farklı terim ler kullansa da b u bakış açısı tıpkı M arks gibi” üretim güçle­ rini -yani to p lu m u n doğal süreçler üzerinde sağladığı teknik kont­ rol düzeyini- üretim ilişkilerinden ayırır. Böylece F reu d ’un d ü şü n ­ cesinin ö rtü k an tro p o lo jik sonuçlarını geliştirerek psikanalitik b a ­ kış açısına m ateryalist bir tarih anlayışı üretm e yeteneği kazandı­ rır. O zd lik le M arcuse, to p lu m u n doğaya giderek d a h a fazla egem en olm ası sürecindeki (b u süreç ash n d a politik ekonom i alanındadır) M arksçı ihtiyaç-em ek-doyum (veya tüketim ) diyalektiğini, d ah a psiko-sosyolojik olan ihtiyaç-çalışma-arzu diyalektiğiyle ilişkisi içinde yeniden form üle etmeye çalıştı. Bu ikinci diyalektik sayesinde, insa­ nı doğaya bağlayan içgüdüsel veya doğal ihtiyaçlar, inşam doğal d ü n ­ yadan tam am en ayrı, insanileştirilm iş bir toplum sal dünya içinde di­ ğer insanlara bağlayan insani arzulara dönüştürülür. M arcuse iki öz­ gün kavram yarattı: Birincisi performans ilkesi, gerçeklik ilkesinin var olan tarihsel biçimi: bu sayede içgüdüsel enerjiler toplum un ken­ dini korum ası yararın a toplum sal emeğe dönüşerek toplum sallaşır­ lar; İkincisi artık bastırma: to p lu m u n kendini korum ası için, gerekli “ temel baskı” nın ötesinde, bu süreçten çıkan ve toplum sal egem en­ liğin yeniden üretilm esine hizm et eden kısıtlam alar. M arcuse’ye g ö ­ 57


re, perform ans veya üretkenlik ilkesinin işlemesi sayesinde (bu ilke şimdiye k a d a r insanlıgm bütün tarihsel varoluşunu karakterize e t­ m iş ve em ek b u ilkeyle p ratik te bireyin b ü tü n hayat süresini k apsa­ yan kişisel b ir kendini k o ru m a davranışm ı o lu ştu rm u ştu r) dolaysız h a z b iç im in d e k i m u tlu lu ğ u aram ay a y ö n elik d o ğ a l eğilim “ ertelenm iş” ve böylelikle insanın d o ğ a üzerindeki efendiliğinin ge­ lişimi için (gerekli) “ som atik-psişik” tem el yaratılm ıştır. M arcuse, b u ilkenin egemenliği a ltın d a uygarlık diyalektiğinin tarihsel o larak nasıl gözler önüne serildiğini, benliğin bir y an d an genelde doğaya, özelde diğer insanlara ve kendi itkilerine karşı m ücadelesindeki ge­ lişimine, ö te yandan b u süreç içinde em eğin örgütlenm esinin gelişi­ m ine dayan arak vurgular. A şağıdaki adım ları önerir:

"önce, cinselliğin yol açtığı baskıcı değişiklikler organizmayı zevk ver­ meyen ama toplumsal olarak yararlı emeğin bir aracı olarak kullanılmak üzçre serbestleştirir. İkincisi, bu emek hayat boyu süren başlıca uğraş ise -yani evrensel hayat aracı haline geldiyse- bu durumda içgüdülerin öz­ gün ydnelimi öylesine çarpılmıştır ki, hayatın özü artık haz değil, ona yönelik çalışmadır. Üçüncüsü, uygarlık bu yolla kendini, gittikçe daha genişleyen bir ölçekte yeniden üretir. Cinsellikten kazanılan ve yüceltilen enerji, psişik “ yatırım fonu” nu emeğin artan üretkenliği (teknik ilerle­ me) için sürekli arttırır. Dördüncüsü, emeğin artan üretkenliği, zevk al­ ma olanağını ve böylece emek ile zevk alma, çalışma zamanı ile serbest zaman arasındaki toplumsal açıdan zorlanmış ilişkinin potansiyel ola­ rak tehine çevrilmesi olanağını arttırır. Fakat var olan ilişkiler içinde ye­ niden üretilen egemenlik, boyun eğmeyi de artan bir ölçekte yeniden üretir: Zevk almak için üretilen mallar meta olarak kalır, bunlardan alınacak zevk var olan ilişkiler içinde daha fazla emeği öngerektirir. Haz, haz ver­ meyen emeğin bir yan-ürünü olarak kalır. Artan üretkenlik, kendisinin ortadan kaldıracağı zorunluluk haline gelir. O zaman, beşincisi, toplum­ sallaşmış bireylerin primal baba yok olduktan sonra kendilerine empoze ettikleri fedakârlıklar gittikçe daha akıldışı hale gelir; akıl, çok daha açık bir biçimde amacına ulaşmış ve özgün ihtiyaç durumunu ortadan kal­ dırmıştır. Ve kurbanların, babayı (din ve ahlak) yüceltmek ve içselleştir­ mek yoluyla kefaretini ödedikleri suç ortadan kalkmaz; çünkü ataerkil otoritenin yeniden kurulmasıyla, suçu yok etme isteği (bastırılmıştır), akılcı evrensellik biçiminde olsa da, canlı kahr” *’ . B u süreç -b ask ın ın giderek d a h a çok içselleştirilmesi yoluyla do­ ğaya d a h a fazla egem en o lu n m ası- b ak ım ın d an M arcuse, gerçeklik ilkesinin (bu d u ru m d a p erfo rm an s ilkesi) uygarlığın tarihsel gelişi58

'


m illin her n o k ta sın d a , özgül b ir to p lu m sal k u ru m lar ve ilişkiler, ya­ salar ve değerler (bizzat gerçeklik ilkesinin özünü etkilerler) sistemi içinde yücut bulm asınm anlam m ı açıklam ak için artık bastırma kav­ ram ını önerir. Böylelikle, “ ego ve süper egoyu yaratan süreçler aynı zam an d a özgül toplum sal k u ru m la n ve ilişkileri biçim lendirir Ve de­ vam ettirirle r” '*. B u k u ru m lar ve ilişkiler, gerçeklik ilkesinin belir­ li bir çağda tem sil ettiği şekilde b u özellikleri gösteren bireylerin ih­ tiyaç eğilimleriyle devam ettirilir. Böylece gerçeklik ilkesi bir k u ru m ­ lar sistem i içinde m addeleşm iş hâle gelir ve “ birey, böyle bir siste-' m in içinde büyüyerek gerçeklik ilkesinin gereklerini yasa ve düze­ nin gerekleri olarak öğrenir ve b ir sonraki kuşağa iletir” '®. D em ek ki, gerçeklik ilkesinin perform ans ilkesi olarak evrimi çeşitli egem en­ lik tarzların ın (insan ve doğa üzerinde eşzam anlı evrimiyle ilişkisi içinde çeşitli tarihsel biçim ler alm ıştır. Ö rneğin, klasik kapitalizm ­ de sınai perform ans ilkesi psikanalitik bakış açısından bir anal p er­ form an s ilkesidir. Bu ilke F reu d ’un “ anal obsesif tip ” dediği şeye fazlasıyla benzeyen b ir toplum sal kişiliğin genelleşm esinde kendini gösterir^®. İçgüdüsel dürtülerin bu anal-obsesif kişiliğin yönetimi al­ tın d a yeniden işlenmesiyle k arakter ve bilince, ihtiyaçlara ve arzu la­ ra verilen yönün bir sonucu o larak , sosyo-ekonom ik egem enlik sis­ tem i, kendi em rindeki dış güçleri kuvvetli b ir iç zo rlam a biçimiyle tam am lam ıştır. Bu sadece bireylerin psişik enerjilerinin doğa üze­ rinde akılcı bir egem enlik k u ru lm asın d a o d ak lan m asın a hizm et et­ m em ekte, aynı zam an d a, ih tiy açların görece d a h a fazla doyurulduğu (örneğin d u rağ an ekonom ilerde üretim ile tük etim in önceki öz­ deşliği) b ü tü n önceki d u ru m ların hatırlanm asını önleyerek, bireyle­ rin sistemin hedefleriyle zorla özdeşleşmelerini de sağlam aktadır. Ka­ pitalizm b u anal-obsesif tipleri bireylere em poze etm eyi başardıkça, onların kendi zorlam a faaliyetleriyle sistemin temelini oluşturan özel ekonom ik güç biçim lerini, ekonom ik yeniden üretim in periyodik krizler so nucundaki nesnel kesintileri karşısında bile yeniden ürete­ ceklerini garanti edebilm iştir^'. , Kısacası bu süreci devam ettirm ek için gerekli o la n başlıca “ içsel girdilerdi, ekonom ik hayatm kapitalist üretim tarzını sürekli dev­ rim ci kılan tekıiik yeniliklerinin ve akılcılığının getirdiği “ dışsal gir­ dilerde eklem ek suretiyle -yani, “ h em sürece tam am en boyun eğe­ cek hem de ona kişisel o larak yol gösterebilecek bir toplum sal kişilik” yaratarak^^- an al p erfo rm an s ilkesi, bireylerin, ilk sanayi çağında kâr am acıyla yapılan özel ekonom ik üretim in him ayesi altın d a ser­ 59


maye birik im in in önceliklerine uyum sağ lam alarm d a önem li b ir rol oynadı. Bir sınai perform ans ilkesi doğal olarak sanayileşm enin d a h a so n ­ raki bir aşam asın d a, k â r yerine bireysel tüketim e yönlendirilm iş b ir to p lu m d a veya piyasa yerine merkezi planlam ayla düzenlenm iş b ir sistemde, farklı biçim ler alır. Sosyo-ekonom ik ö rgütlenm edeki b u farklılıklar, belirli top lu m sal kurum lar sistemi içinde, içgüdülerin b astırılarak değişikliğe uğratılm asıyla kendini ifade ederek cisimleşen gerçeklik ilkesinin ö zü n ü etkilem ekle kalm azlar. İçgüdüler üze­ rinde gerçeklik ilkesinin herhangi bir biçimiyle sağlanan baskıcı kont­ rolün d ik k ate değer ö lçüde olm asının yanısıra, “ gerçeklik ilkesinin özgül tarih sel k u ru m la n ve özgül egem enlik çıkarları (da) uygar in ­ san top lu lu ğ u için vazgeçilm ez o lan ların ötesinde fazladan kontrol m ekanizm aları y aratırlar” ^^. M arcuse’nin artık bastırma dediği şey, ö z g ü l h ü k m e tm e k u r u m la r ın d a n ç ık a n b u ek k o n tr o l m ekanizm alarıdır: “ örneğin tek eşli-ataerkil ailenin devamının veya hiyerarşik bir iş bö­ lümünün veya bireyin özel varoluşu üzerindeki kamu denetiminin ge­ rektirdiği içgüdüsel enerji değişiklikleri ve sapmaları, belirli bir gerçek­ lik ilkesinin kurumlarma ait artık bastırmanın Çimekleridir. Bunlar, iç­ güdülerin, insanın insan-hayvandan animalsapiens’e doğru gelişmesine damga vuı;an temel (filogenetik) kısıtlıhklarına eklenir” ^^. M arcuse’nin analizi, yeni b ir eleştirel to p lu m teorisi içinde psika­ nalizin M arksizm ’e kaynaştırılm asında dev b ir adım ı tem sil eder. Bu analiz aynı zam an d a, uygarhğın gelişimi içinde açığa çıkan hükm et­ m e süreçlerinin sadece m ad d i kıtlık karşısında kendini korum anın gerektirdiği z o ru n lu baskı tem elinde kavram laştırılam ayacağını ve özgül kurum sistem leri ile görece istikrarh karakterdeki hükm etm e tarzlan m n evrim ini açıklam am ız gerektirdiğini ortaya koyar. Bu ise, M arcuse’nin b asit b ir diyalektiğe dayanarak b u tarihsel gelişim hak­ k ın d a yaptığı k urguyu aşm a gerekliliğini gösterir. M arcuse’de, bas­ kı altın d ak i bireyin onto g en etik kendini o lu ştu rm a süreçleri, sadece em eğin örgütlenm esi aracılığıyla bir b ü tü n o larak baskıcı uygarlığa yol aç a n filogenetik süreçlere bağlanır. M arcuse, sosyo-kültUrel ala­ nı d a h a geniş b ir to plum sal sistem içinde bir örgütlenm e ve iletişim eylem i sürecinin oluşm asıyla yaratılan ayrı b ir alt sistem o larak ka­ bul etse de, içgüdülerin gerçeklik karşısındaki dinam ikleri konusunda 60


ta m am e n doğ alcı b ir anlayışı, insanın kendini o lu ştu rm a sürecinin b aş harekete geçiricisi olarak kabul eder. M arcuse, b u gelişim için örgütleyici b ir ilkenin (prim al bab a) ge­ rekliliğini b elirtirk en , böyle bir ilkenin gerçek anlam ının ta rih veya gerçeklik h a k k ın d a b ir yargı değil, kendi sem bolik işlevinden ibaret olduğunu anlam ayı b aşaram az^ . Bu bakım dan, Jo h n O ’Neill’in be­ lirttiği gibi, şu çok açık olm alıdır: “Anne-çocuk bağının toplumsal işbölümü düzenine dönüşmesi ve çe­ şitli şekillerde akrabalık ağlarından akılcı yasal yaptırımlardan etkilen­ mesi kesinlikle insanın oluşumu ve yeniden üretiminin geniş çapta sem­ bolik yapısı nedeniyle mümkündür- (örneğin) birleşme ve ayrılma trav­ maları psişik ve politik düzenlerin sembolik dilleri içinde tekrarlanırlar ve böylelikle, yabancılaşma, değiş tokuş ve ortaklaşalık temel kategorile­ rini donatırlar” ^*. N itekim insani düzeyde; “ özgül faaliyet biçim lerine sem bolik ola­ rak eklenm em iş, dilsel olarak yorum lanm am ış olan; dolayısıyla, d o ­ ğal veya biyolojik alan d an k aynaklanan yeniden yapılandırılm am ış potansiyel ilkelerin tersine, ancak insan tü rü n ü n m ücadelesine yol açan çelişkinin d u ru m u n u tan ım ladıkları ölçüde” ^^ -yani, bu çatış- ^ m anın kendini gösterdiği, iş, dil ve ik tid arın kültürel o larak koşul­ lanm ış biçim lerini aldıkları ölçüde- bilinebilir hale gelen ihtiyaçlar­ la asla karşılaşm ayız. D em ek ki kültür, d o ğ ru d an içgüdüsel d ü rtü ­ lerden veya b u n la r arasındaki çatışm alard an d oğan bir şey olarak değil, kendi sem bolik ifadeler üretm e yeteneğinin karakterize ettiği tek bir bilinç eylemi içinde kavranabilir. K abul etm ek gerekir ki, bir insan grubu veya b ir to p lu m ile doğa arasındaki dolayım lar bu iliş­ kilerin ikili b ir örgütlenm esiyle karakterize edilir. Birincisi aslında ekonom iktir ve üstte belirlenen bir so n u ca duyarlı nedensel belirle­ nim lere göre örgütlenm iştir; İkincisi sem boliktir ve gösterge sistem ­ leri ile o n ların araların d ak i ilişkilere göre örgütlenm iştir. A ncak bu ikinci ilişkiler sayesinde in san tü rü n ü n toplum sal em ek sistem lerin­ de ve kuru m lard a varoluşunu güvence altına alm asını sağlayan ken­ dini o lu ştu rm a süreçleri, sıradan dil iletişim i düzeyinde, bireyin bi­ lincini g rup n orm larına göre pekiştirebilir ve içgüdüsel hedefler ile toplum sal kısıtlam alar arasın d ak i çatışm a içinde birey olm anın her belirli aşam asına uygun ego kim liklerini biçim lendirebilir. N itekim H aberm as, M arcuse’nin sem bolik olarak iletişim sağla­ yan etkileşim so ru n larım bir emek diyalektiği içinde sınıflandırm a 61


eğilim in e k arşı ç ık a ra k , bu ik i a la n ın in d irg e n e m e z liğ in i vurgulam ıştır^*. Birincisi, artık içgüdüsel enerjinin to plum sal em e­ ğe dönüşm esi sırasında insan tü rü n ü n kendini üretm esini k a p sa r­ ken, k u ru m la rm ve k ü ltü rü n biçim lenm esini sağlayan ikinci süreç, ancak içgüdüsel ihtiyaçların İnsanî arzulara d önüşüm ü tem elinde o r­ taya çıkar. Bu İnsanî arz u la r biyolojik değil top lu m sal bir b ağlam ­ dadırlar ve b u nedenle içgüdülerin dinam iği ile kesintili bir dinam ik içinde gelişirler. A rtık-bastırm a kavramı sosyo-kültürel alanın köke­ nini sem bolik düzeyde iletişim sağlayan bir etkileşim ler sistem i o la ­ rak açıklarken önem taşısa da bu alanın (onun sayesinde potansiyel artık itkiler ile kollektif olarak kendini korum a koşulları toplum sal pratiğin içinde som ut ifadelerini b u lu rlar) d a h a sonraki gelişim ini ve dön ü şü m ü n ü belirleyen bir k u ru m lar diyalektiğinin yeniden kavram laştın lm ası için (yani “ k u ru lm u ş” yapıların ve “ k u ru cu ” p ra ­ tiklerin) yeterli değildir. G erekli o lan şey, M arcuseci öngörüleri bu sosyo-kültürel alanın özgüllüğünü k u şatan d a h a geniş bir bü tü n sel­ liğin içine o tu rtabilecek, insan tü rü n ü n kendini o luşturm asını yeni­ den kavram laştırabilecek d a h a geniş bir çerçevedir. Böyle bir an ali­ zin özellikle H a b e rm a s’m (veya biraz farklı b ir b akış açısından Jac^ques L acan’m) çalışm ası üzerinde d u rm ası gerekir^'^. Bu çalışm ada dürtüler, içgüdülerin biyolojik temeli in k â r edilm eksizin, bilinçdışı aracılığıyla kendilerini ortaya koydukları gibi -organik m ekanizm a­ larla belirsiz b ir analoji tem elinde değil, kendilerini çatışm a içinde d ışav u rm alarm a dayanılarak h er şeyden önce dilsel başarısızlığın, sistem atik o larak bozu lan iletişim inin (örneğin düşler, F reud’un dil sürçm esi dediği söylenen şeyler, nevrotik sem ptom lar, vb.) biçim leri o larak - kavranır. B u bakış açısından nevrotik ve psikotik sem ptom lar çarpılm ış veya baskıcı iletişim biçim leri o larak açığa çıkarlar. B unlar norm al ola­ rak, çocuklukta libidinal b ir çatışm anın çözüm lenemem esine ve önce çocuğun sonra d a yetişkinin, b u n d a n kaynaklanan, söz konusu ça­ tışm an ın nesnesini iletişim den çıkarm aya tepki olarak benim senir­ ler. Psikoz ve nevrozların, te k ra rla m a zorlam asının ve farkh ileti­ şim düzeylerine tekabül eden alan lar o larak ego, süper ego ve id ara­ sın d ak i dağılm aların b ü tü n tip ik biçim leri, bireyin özel bir dil b e­ nim sem esinden ve “ aykırı dilsel k u ra lla r” k u llan m asından kaynak­ la n a n bu sem b o ld en a rın d ırm a ve sem ptom oluşturrtia sürecinden doğar^®. Baskıcı iletişimin b u ço k katlı yapısı, Claus M ueller’in gös­ 62


terdiği gibi, sadece birey için içsel değil, aynı zam anda bireyin to p ­ lum ile ilişkisinin belirleyicisidir. . “ Bireysel düzeyde, iç ve dış dil arasında, özelleşmiş ve dışsallaşmış an­ lam arasındaki her türlü tutarsızlık, kullanılan sembollerdeki her türlü ayrışma, kişinin biyografik deneyimini sembolik olarak bütünleştirmek­ te gösterdiği her türlü yeteneksizlik, kişinin sadece kendisi ile çarpık bir monologa girmesine değil, başkaları ile çarpık bir iletişim kurmasına da yol açacaktır. Bu bozukluk iletişimin baskıcı yapısını oluşturur. Baskıcı iletişimin ortak karakteristiği, içselleştirilmiş dil sisteminin, ne duygusal düzeyin ötesinde öznel olarak yaşanan ihtiyaçların eklemlenmesine, ne de azami bireyselleşmenin gerçekleşmesine izin vermesidir... Psişik dü­ zeyde, kullanılan dil, kişinin sembolik biyografisinin parçalarını baskı al­ tına alır ve bilince varmayı önler. Sınıf düzeyinde, kullanılan dil, kendini tarih ve toplum içine yerleştirme yeteneksizliğiyle sonuçlanır^'. Bu iletişimsel davranış biçimleri sadece dile değil işe ve iktidar iliş­ kilerine de dayandığı için, dilin tipleştirm e şem aları günlük hayatm en tem el kurallarını o luşturduğu sürece b u n lar toplum sal ifadeleri­ ni ku ru m ların o lu şu m u n d a bulurlar. Bu b ak ım d an, açıktır ki dil, k u rum lan ayakta tu tan temel araç olarak -aslında bu kurum lar, tıpkı dilin bizzat bir kurum olm ası gibi, bir çeşit dildirler- “ ontogenetik” ve “ filogenetik” alan lar arasm daki ilişki üzerine yaptığım ız analiz­ de hayati ve şimdiye dek gözden kaçırılm ış bir halka oluşturur. H a ­ berm as b u ilişkiyi, sadece toplum sal em ek ve kendini zorla kabul ettirm e sistemleri sayesinde insan tü rü n ü n var olmasını sağlayan araç­ ları değil, gündelik dilsel iletişim içinde geleneksel olarak bağlantı kurulan ortak hayatın görece istikrarlı biçim lerinin yaratılm asını da kapsayacak şekilde yeniden form üle etti. H a b e rm a s’a göre, k u ru m ­ lan karakterize eden şey onların patalo jik biçim lerle olan benzer­ liklerini karakterize eden şeydir; bunlar, sert dışsal gücün, bozul­ m uş ve kendini sınırlam ış iletişim in sürekli içsel zo rlam alarının ye­ rine geçmesi için gerekli aygıtları temsil ederler. Bu içsel zo rlam a­ lar, tıpkı bireysel düzeydeki nevrotik çözüm ler gibi, kendini ko ru ­ m a soru n u n a kollektif çözüm ler olarak iş görürler- “ tıpkı içten ge­ len tekrarlam a zorlam ası gibi, dıştan gelen kurum sal zorlam a da eleş­ tiriden uzaklaşm ış görece bir örnek davranışın görece katı bir yeni­ den üretim ini g ü ndem e g etirir” ^^. H em tarihsel k u ru m la n hem de kültürel gelenekleri ortaya çıkaracak şekilde zorlam am n kollektif ola­ rak içselleştirilmesi, tıp k ı bireysel bastırm a eylemleri gibi, artık63


içgüdüsel d ü rtü lerin z o ru n lu olarak sindirilm esi so n u cu , bu itkilere yönelik arayışm gerçekliği olarak görülen kısıtlam alarıyla çakışıp yeni h a z kan alların a sevk edilm eyi gerektirdikçe, m ad d i kıtlık ko şu llan altında d o ğ u y o r kabul edilir. Bu, “ to p lu m sal örgütlenm enin dUnya-tarihsel sürecinin bireyin to plum sallaşm a süreci ile kıyaslanm asını g etirir” N evroz ve p si­ kozların bireyin biyolojik ve toplum sal yabancılaşm alara karşı ge­ liştirdiği varoluş tarzı olm ası gibi, b ir top lu m u n b a şa t k ü ltü rü n ü n ve kurum sal aygıtlarının biçimleri de, gizli iç zo rlam alan n yerine ih ­ tiyaçların kültürel o larak kabul görm üş kanalların d ışında doyurul­ m asını yasaklayıp baskı altın a alacak b ir ta rz d a dış kısıtlam aların getirilm esine dayanır. P hilip Slater’in sözleriyle, “ güdülenim ve k u ­ rum sal yapı, halk m asalındaki kirpi ile karısı gibi, ikizleşm işlerd ir” ^^. B unlar teknoloji gibi, geçmiş k uşaklann şim diki zam ana zor­ layıcı n o rm la r biçim inde ulaşan fantezilerinin m addeleşm elerinden oluşurlar. Bu norm lar, bireyin kendi ihtiyaçlarını yorum lam a k a p a­ sitesini baskı altına alarak, yorum lanm ış ihtiyaçları yeni zorlam a baz­ lardan sem bolik bir sistem yaratm ak üzere yasaklayıp baskı altına alarak işleyen çevrimsel zorlam a süreçleriyle pekiştirilirler. Telafi edici b azların karakteri, sabit, d o n u k ve karşılıksız hale gelir. Böylelikle, sınıflı to p lu m u n kuru m sal çerçevesi kendini yeniden üreten bir ikti­ d ar sistem i oluşturm aya varır. Bu sistem to p lu m u n b ü tü n üyelerine emjKîze edilir ve artık-içgüdüsel d ü rtü ve enerjileri, önceden “ m eşru” o larak tanım lanm ış hedeflere doğru sansür etm eye ve yöneltmeye hizm et eder. İn san tü rü n ü n doğal tem eli, özünde a rtık -d ü rtü le rin başk a yöne kanalize edilm esinin ve ço cu k lu k bagım lıhgının uzayıp gitm esinin belirlediği bir şey olarak görüld ü ğ ü n d e ve k u ru m ların kökeni bu te­ m elde kavrandığında, k ü ltü r ve “ ü styapı” alan ları, k u rum sal çer­ çeve konusundaki geleneksel M arksist analizdekinden farklı ve d a­ ha büyü k bir rol oynarlar. Geleneksel M arksist analize göre kurum sal çerçeve, güçten k ay n ak lan an ve sınıf yapısına göre çarpıtılan to p ­ lum sal ödül ve em poze edilm iş y üküm lülük ilişkileri bakım ından, toplum sal em ek sistem inin d o ğ ru d a n işlevleri olan çıkarlara daya­ nır. B u kültürel biçim ler ve kurum sallaşm ış güç ilişkileri son tahlil­ de üretici güçlerin gelişm esinin su n d u ğ u nesnel o lanaklara bağım lı o lm aların a rağ m en , yine d e d o ğ ru d a n doğ ru y a b u güçlerin örgüt­ lenmesine indirgenemezler. Toplum sal em ek sisteminin kurum sal çer­ çevesinin, üretim de emek işbirliğini, tüketim ala n ın d a d a m al dağı64


Iımını örgütleyerek sistem in işlevsel ihtiyaçlarına hizm et ettiği doğ­ ru d u r; am a aynı zam anda bu süreçten d o ğ an top lum sal ve teknik İŞ b ö lü m ü n ü n kurum sal o larak istikrarh hale getirilm esine de hiz­ m et etm esi gerekir. ‘ ‘Ç ünkü gerçekliğin baskısı altm da, yorum lan­ mış ihtiyaçların hepsi haz bu lam az ve toplum sal o larak aşkın eylem güdüleri bilinçle değil, ancak duygusal güçlerin yardım ıyla sav unu lab ıh r” ^^. Toplum sal düzenlem e ilkesi b u itkileri doğ ru d an kendiliğinden doyum dan yoksun bırakarak başka bir yerde telafi edici doyum bulduğu ölçüde, yeni bir gerçeklik, ideal bir doyum alanı -yani telafi edici b ir alan- sağlayan “ ru h sal” veya “ düşsel” bir ger­ çeklik yaratır. Böylece insan varoluşunun, hem “ ideoloji” hem de “ yapı” o lan ve kurum lara, biçim lerinin sosyo-ekonom ik belirleyi­ cilerinin ötesinde sem bolizm in ürünleri ve sürekli sem bolleştirm e bağlam ları olarak tekil karakterlerini veren, ikincil bir düzeyi o rta ­ ya çıkaı^^ . Sem bolik olarak iletişim sağlayan etkileşim in d inam ik­ leri, em ek vererek kendini üretm enin dinamikleriyle daim a iç içe olan, indirgenem ez bir m ekanizm adır. Kültürel gelenek, özgül biçim lerin ve yansım aların toplam ı olarak bu sembol oluşturm a sürecinden do­ ğar. Bu özgül biçim ler ve yansım alar ise, “ ertelenm iş h azlan temsil eden ve zorunlu kültürel feragat karşılığında herkesçe benim senen telafileri garanti eden yüceltmeler olarak ” ortaya çıkmışlardır^^. Bi­ reysel fantezilerin tersine, “ b u n lar özel değildirler, am a bizzat ka­ m u iletişimi düzeyinde eleştiriden uzak tu tu la n , bölünm üş bir varo­ luşa yol açarlar. Bu yüzden dünyaya d air yorum lara işlenmişler ve otoriten in akılcı kılınm ası olarak hizm ete alınm ışlardır” ^*. K urum larda maddeleştirilen ve kültürel gelenekte korunan bu sem­ boller, fanteziler ve hayaller d u rağan değildirler; to p lu m u n zihinsel aygıtlarındaki değişim fiziksel dünyayı dönüştürm eye yönelen tarih­ sel süreçlerle etkileştikçe sürekli dönüşüm e uğrarlar. Kültürel ala­ nın, örgütlü, sem bolik ve telafi edici b ir hazlar ağı olarak işlevi de­ ğişm eden kîilır, am a bu işlevin ifade tarzları derin dönüşüm lere uğ­ rar. ö rn e ğ in ilkel to p lu m lard a genel olarak k ü ltü r neredeyse sadece dinsel sembolizm çerçevesinde kalm a eğilimi gösterir. Böyle toplum la n n üyeleri için “ bu sem bolizm aslında hem kozm olojik hem de an tro p o lo jik bakım dan b ü tü n d ü r; insanın evrenle ilişkisini, başka­ larıyla ilişkilerini ve bizzat dünyanın b ir parçası ve toplum un bir üyesi olarak dengesini sağlam aya ve yönetmeye çalışır” ^®. Dinsel sem bo­ lizm düzeni, sanayi öncesi to p lu m lard a doğa kökenli b ü yük olayla­ rı kültürleştirm e işleviyle toplum sal pratiklerin b ü tünüyle ilintili ol­ 65


ma eğilim indedir. Bu dinsel sem boller ve kollektif fanteziler, evren­ sellikleri sayesinde, bireysel fanteziler ve düşler üzerinde önem li bir avantaja sahiptirler; çü n k ü gerçekmişçesine bilinçli olarak kavram r1ar. F ro m m ’un belirttiği gibi, “ herkesin paylaştığı b ir yanılsam a ger­ çeklik h a lin e gelir” '*®. Ayrıca, doğal (yani içgüdüsel) varlığın dav­ ranışını, kültürel bir varlık olarak insanın norm alleşm iş ve to p lu m ­ sallaşm ış davranışına dönüştüren ilk ve önde gelen şey din oldukça, dinsel sem bolizm sadece hayatı, doğum u ve ölüm ü kutsallaştırm akla kalm az, to p lu m u n bireylere em poze ettiği eninde so n u n d a içselleş­ tirilen b ü tü n bu b ask ı ve sindirm eler için gerekli sosyo-kültürel te­ meli sağlar. Bu nedenle, kültürel sem bolizm in d a h a sonra laik bi­ çim lerde ortaya çıkan tipik telafi edici karakterinin ilk kez g ö rü n ­ düğü yer dinsel alandır: “ Toplum gerçek doyum lara izin vermediği için, (bu) fantezi doyum lar telafi edici şeyler o larak hizm et eder ve toplum sal istikrarın güçlü bir dayanağı haline gelirler’”*'. B astırm a ve h ü l^ e tm e y i akılcı kılm aya yönelik bu tem el am aç bakım ından, sadece dinsel dünya görüşleri ve ritüeller değil, aynı zam anda a rtis­ tik ürünler, değerler ve ahlaki kodlar da, değişen ölçülerde sansürlü itkileri ifade eden yansıtılmış arzu-fantezilerin özlerinden kurulm uş­ lar ve toplum sal olarak tanım lanm ış telafi k an allarına doğru, dışa yöneltilm işlerdir -uygarhğın, kitlelerin saldırgan dürtülerini toplum ­ sal b ak ım d an zararsız k anallara yöneltm ek için o n lara yeni sem bo­ lik telafi biçim leri sun m ak la görevli, yönetici azınlıklarının ve ideo­ loglarının geleneksel faaliyetlerinin güçlendirip hızlandırdığı bir ge­ lişme. K itlelerin gerçek, d o ğ ru d an hayatlarının k u rb an edilmesi ve bastırılm ası, sem bolik düzende, m itik ödü ller ve gerçek yoksunluk­ la r için bir telafi sistemi içinde, ters dön m ü ş imgesini bulur. Kuşkusuz, yükselen burjuvazinin hedonist ideolojileri, insan m ut­ luluğunun ve gerçek hazzın gereklerini, acı çekme, feragat ve feda­ kârlığa dair eski dinsel fikirleri savunm ak için ortaya çıktı. A m a pra­ tik te eski baskı biçim lerine sadece d a h a akılcı ve d a h a kapsam lı ye­ ni biçimler keşfetm ek için karşı çıktılar. Protestanlık uygarlığın kar­ m aşık gelişim süreci içinde b ü tü n ü y le yeni b ir aşam aya dam ga vur­ m u ş gibi,görünür. Bu sayede zo rlam a, yavaş yavaş iç kısıtlam alar biçim inde içselleştirilm iştir. İçsel zo rlam an ın bu biçim lerinin varlı­ ğı Protestanlığın veya kapitalizm in doğuşuyla başlam ayıp önceki ta ­ rihsel dönem lerde kendini gösterm iş olm asın a rağm en, P rotestanlı­ ğ ın kapitalist üretim tarzıy la bağlantılı gelişim i, bireyin zihinsel ya­ p ısın a sağlam biçim de dem irlenm iş b ir “ perform ans ilkesi” nin ya­ 66


ratılm asını b arın d ırm ası b ak ım ın d an istisna olm aya devam eder. Bu ilkeyi sürekli o la ra k yeni b aştan em poze etmeye a rtık gerek yoktur; o kendini içsel o larak yeniden ü retir d u ru r ve zo rlam a içerden sağ­ lanır. Bu b a k ım d a n P rotestanlık, ortaçağ K atolikliğinin yeni b u rju v a­ zinin d ay atm aların a karşı yetersiz kalm asına bir tepki o larak gö rü ­ lebilir. “ R om a K atolikliğinden çok daha dirayetli ve akılcı olan (Pro­ te stan lık )” der H en ri Lefebvre, “ dinin b a s k ıa işlevini d a h a büyük b ir incelikle yerine getirdi; Tanrı ve akıl h er bireyin kısm etiydi, h er­ kes kendisinin kılavuzu, kendi arzu ların ın b astırılm asının ve kendi içgüdülerinin d enetim inin sorum lusuydu; sonuç, insanları dünya zevklerinden vazgeçmeye zorlayan herhangi bir kişi ya d a dogm a o l­ m ad a n dünya zevklerinden vazgeçilmesi oldu. C ezalandırılan ve gü­ n ah keçisi yapılan cinsellikti” “*^. P ro testan lık kapitalizm in zahm et­ sizce kabul ettiği im geleri ve dili sağlam aya geldi. “ N iyetin ritüeUn yerini alm ası ve im anın işin ayağını kaydırm asıyla b u din, o n u n de­ ğerlerini (vicdan, im an, İ k n n ’yla kişisel bağlantı) saygı duyar gibi görünerek kabullenen sanayi ve ticaretin yayılm asına fazlasıyla yar­ dım cı o ld u ” ^^. Aynı çizgileri izleyen M arcuse, ilk çalışm alarında, d a h a ileri to p lu m sal ve ekonom ik gelişm eden k ay n aklanan b u deği­ şikliklerin, dini, d a h a ilkel ve sihirli biçim lerden d a h a olgunlaşm ış ve akılcı kılınm ış biçim lere nasıl d ö n ü ştü rd ü ğ ü n ü gösterm ekle kal­ m adı, genelde k ü ltü rü n nasıl farklılaşm ış hale geldiğini, yeni b u r­ ju v a to p lu m u n u n günlük hayat ala n ın d a in k â r ettiği b ü tü n değerle­ rin ifadesi o larak d a h a k arm aşık yüksek k ü ltü r düzeylerinin -şiir, sanat, felsefe- dinin gelişinbiiyle nasıl yan yana ortaya çıktığım gös­ terdi. Meu-cuse’ye göre bu “ olumlayıcı k ü ltü r” -anti-cinsel, baba m er­ kezli bir ahlakın savunucusu yüceltilm iş b u rju v a k ü ltü rü n ü , onun genelde hedonizm i ve m u tlu lu ğ u soyut b ir “ yüksek fazilet” uğ ru n a inkâr edişini bu terim le anlatıyordu- Reich’ın baskıcı üçlüsüne ataerkillik, tekeşlilik ve cinsel baskı- ruhsal ve gerekli bir k atkıda b ulundu . Böyle b ir olum layıcı k ü ltü r içinde, m ad d i hayattan ayrı tu tu lan m utlu lu k ve in san ru h u , kültür denilen sa f ru h sal alan gibi, ancak yüceltilip özlüleştirilm iş bir biçim de onaylanır. D ah a özgül olarak, “ olum layıcı k ü ltü r, kendi gelişm e çizgisi içinde, zihinsel ve ruhsal dünyanın, uygarlığa üstün olduğu da düşünülen bağım sız bir değer alanı olarak, uygarlıktan ayrı tutu lm asın a kendi yol açan, b u r­ ju v a çağı kültürü an la m ın a gelir” ^ . M arcuse’ye göre bu k ü ltü rü n en belirgin karakteristiği, “ kayıtsız şartsız onaylanm ası gereken, ev­ 67


rensel o la ra k zorlayıcı, ebediyen d a h a iyi ve d a h a değerli b ir d ü n y a­ nın olu m lan m ası” dır. Bu, “ gündelik var olm a m ücadelesinin olgu­ sal dünyasından tüm ü y le farkh, gerçeklik d u ru m u n d a herh an g i bir dön ü şü m olm aksızın her bireyin kendisi için ‘içerden’ gerçekleştire­ bileceği b ir dünya” dır. “ İçerid ek i” m anevi değerler “ dünya” sm a ait o lan bu id diaların birey üzerindeki baskıcı işlevleri öncelikle, hayatın b ir am acı o larak m u tlu lu k veya “ iyilik” in, özellikle ekonom ik faaliyet b ak ım ın d an insanın kendisini etik anlam da düzenlemesinin en yüksek biçimi olan görev ve disiplin nosyonuyla yer değiştirm esine yansıdı, tşe ve m ül­ kiyete yönelik yeni tu tu m la rla y akından ilişkili o la n şey cinsel zev­ kin b u rju v a aşk anlayışından giderek kopm asıydı. C insel aşk, b u r­ juva ek onom ik faaliyetinin talepleriyle uygunluk içinde kendiliğin­ den karak terin d en sıyrıldı; göreve ve alışkanlığa indirgendi; başlıca işlevi, bireysel serm aye birikim i dönem inde ekonom ik aygıtların ye­ niden üretilm esi için gerekli hazır b ir fiziksel ve ru h sal bağlam ı sü r­ dürm ek haline geldi. Cinselliğin b u değer kaybı, F rom m ’un belirt­ tiği gibi, b u rju v a to p lu m u içindeki b ü tü n insan ilişkilerinin şeyleşm esine karşılık düşüyordu. “ Bu şeyleşmeyle birlikte, insanın kendi cinsinden herkesin kaderine yönelik kayıtsızlığı b u rju v a dünyasın­ dak i ilişkileri karakterize etmeye başladı; b aşk aları için bireysel so­ rum luluğun zerresi, birini karşılıksız sevm enin belirtisi y o k tu ” ^*. O lum layıcı k ü ltü r aym z a m a n d a to p lu m a p ü riten bir cinsel ahlak em poze etm ek suretiyle cinselliğin serbest k alm asında üstü kapalı şekilde var o la n devrim ci potansiyeli yok etm e girişim inde b u lu n u r­ ken, libidinal enerjileri b ask ı altın a alm ak , böylece din d en spora ve kitlesel eğlencelere kadsu b ir telafi h a z la n ağı yaratm ak için alter­ n a tif kanallar a ç m a işlevi g örür. Son o larak , iletişimsel eylem yapı­ la rın a day an arak , böyle b ir to p lu m ve k ü ltü rü , kam usal ve özel dil arasın d ak i -yani sınıf ik tid a rın ın k u ru m la rın d a n çıkm ış resm î sem ­ b o lle r ve ta n ım la r ile in sa n la rın günlük h ay atlarından doğan özel anlam ların ve bireyselleşmiş ihtiyaçların ifadesi arasındaki- keskin ko­ puklu ğ u n karakterize ettiği şeyler o larak betim leyebiliriz.' * "Birey bu duruma, H.Arendt’in anlamın özelleştirilmesi dediği şeyle kar­ şılık verebilir. Sosyo-poiitik gerçeklik resmî olarak benimsenen paradigma­ lar tarafından mistikleştirilirken, birey kamudan çekilir ve politik alanda dil aracılığıyla sembolik olarak etkileşmeye son verir. Politikanın anlaşılması için gereken ilgili bilgi, yeterli kavramlar ve paradigmalar kamu dilinden dışianır68


O lum layıcı kültür, b ü tü n b u yollardan istikrarlı b ir sınıf to p lu m u için tem el o lu ştu ru r; sürekli b ir b astırm a, zorlam a, sak ın d ırm a ve u y d u rm a süreciyle sın ıf ayrıcalığının güçlenm esini sağlar; sosyo­ ekonom ik ilişkilerden doğan baskı ve sindirmeleri günlük hayatı oluş­ tu ra n b ü tü n düzey ve alan lara -cinsel ve duygusal deneyim , özel h a ­ yat ve aile hay atı, ço cu k lu k , gençlik, o lgunluk v b - yayar. Kısacası b u ra d a , “ kendiliğinden” ve “ d o ğ a l” k arakterlerinden ö tü rü sosyo­ ekonom ik b ask ı m ekanizm alarının dışına düştükleri sanılabilecek b ü tü n a la n la r söz konusudur. Böyle bir k ü ltü r ağı, baskı koşulları­ nı değiştirm ekteki başarısı, yöntem leri, araçları, temelleri ve özel de­ neyim k an alların a d o ğ ru d a n uyum sağlatm ayı, özgürlüğü sırf ru h ­ sal ve ideal bir şey olarak resmetmeyi am açlayan hünerli zorlam a araç­ ları sayesinde, açık zorlam an ın yerine yavaş yavaş ik n a ve kendini zorlam a biçimlerini koyar. Bunlar, m addi baskıyı m ükemmel biçimde tam am layan ve m erkezi ik tid a rın görevlerini gru p lara, aileye, b a b a ­ ya, bireysel vicdana aşılam ak yoluyla yaptırım ve tab uları pekiştire­ rek onun baskıcı işlevine destek olan araçlardır. H enri Lefebvre böyle bir to p lu m u “ aşırı baskıcı” b ir to p lu m o larak tan ım lar -böyle bir to p lu m d a, eski zam an lard an beri var o lan vahşi ve şiddetli zorlam a biçim leri gözle g ö rü lü r biçim de azalır ve yerlerini, zorlam a ile öz­ gürlük yanılsam asını kaynaştıracak şekilde işleyen, d a h a ince, am a o n la rla kıyaslan am ay acak k a d a r k apsam lı te rö r biçim lerine bırakırlar: “Aşırı-baskıcı bir toplumu, açık çatışmalardan kaçmmak için çatışma­ lardan ayrışmış bir dil ve tutum benimseyen, muhalefeti uyuşturan, hat­ ta iptal eden bir toplum olarak tanımlayabiliriz; bunun sonucu ve mad­ deleşmesi, zorlamaların ne algılandığı ne de olduğu gibi yaşandığı belirli bir (liberal) demokrasi tipi olacaktır; zorlamalar ya kabullenilip haklı çı­ karılırlar ya da (içsel) özgürlüğün gerekli koşulu olarak açıklanırlar. Böyle bir toplum şiddeti bir kenarda saklı tutar ve ancak acil durumlarda kul­ lanır; daha çok örgütlenmiş günlük hayatın içindeki kendi kendini bas­ tırma mekanizmasına güvenir; tekrar bastırma (bireysel veya kollektiO kendi kendini bastırma işleminin onun görevlerini yerine getirdiği düşü­ ken, politika hakkındaki mümkün iletişini de baskıcı hale gelir. Bu dışlama verili politik sistem için işlevseldir; çünkü hazır tanımlar gündelik dilin semantik ve sentaktik boyutlarına üstü kapalı olarak yansıyan potansiyeli indirgeye­ rek, hükmetme tarzını desteklerler. Semantik alanların, anahtar sembollerle ilgili kamu bilinci kategorileri ve çağrışım larının uzakiaşılması yoluyla kısıt­ lanması, ön tanımları sabitleştirmeye yarar” ^ . 69


nülürse, gereksiz hale gelir. Bir toplum, zorlama kendiliğindeıı olduğu ve uyum sağlama artık ne söz ne de kavram olarak var olmadığı zaman özgürlük Krallığı’nı ele geçirmiş olduğunu ilan edebilir”'*’ . İnsan tü rü n ü n kendini oluşturm asındaki ikili belirlenm enin araçsal ve sem bolik etkileşim sistem lerinin tarihsel şekillenm elerinden d o ğ ­ duğunu kabul eden b u bakış açısının ışığında, kapitalist toplum sal ilişkilerin üretici güçlerin gelişim ine koyduğu k ısıtlam aların an cak iletişim sel etkileşim üzerindeki k ısıtlam aların gelişimiyle ayakta tu ­ tu ldu ğ u n u kavram ak ve yabancılaşm ış varoluş koşullarından dev­ rimci b ir pratikle yabancılaşm am ış özgürlüğe veu-mamn yolunu gös­ teren analizlerin oluşturulm ası için, doğadan insana ve kültüre doğru gelişen hareketin diyalektiğinden do ğ an o lan ak ların niteliğini aydın­ latm ak m ü m k ü n h ale gehr. Böylece günüm üz to p lu m u ve uygarlı­ ğının, bireylerin kollek tif ko ru n m a ihtiyacının k ısıtlam alarına içten boyun eğm elerinden ve bireyler kitlesinin egem en g ru p ların çıkarla­ rın a dıştan boyun eğm esinden d o ğup geliştiğini kavram laştıran yeni eleştirel teori, sadece, şimdiye k ad ar var o lan b ü tü n k ü ltü rü n h ü k ­ m etm ek üzere örgütlenm iş olduğunu teşhir etm ekle kalm az, bu hü k ­ m etm e biçim lerine direnm enin yeni kaynaklarını ve insani arzu la­ rm gerekleri ile b u gereklere hep em poze edilen feragat biçimleri ara­ sındaki yeni çatışm aları d a açığa çıkarır. Yeni eleştirel teorinin m a n ­ tığı, gerçekliğin k ısıtlam alarıyla o lan b u tem el çatışm anın m addi em ek ve kıtlık koşullarıyla tanım landığını gösteriyorsa em poze edi­ len feragat biçim leri de tarihsel o larak değişken bir fa k tö r olm alı­ dır. N itekim birey için, gerçeklik ilkesinin tem sil ettiği, k u rum sal­ laşm ış ik tid arın toplum sal çerçevesi içinde karşılaşılan kısıtlam alar, değişm ez bir gerçeklik, b u ik tid a rın y ap tırım larıyla bağdaşm ayan arzu ların gerçekleşm esiııe karşı aşılm az b ir engeldir; arzu la r sonuç o la ra k ancak fanteziler b içim inde ifad e b u labilir ve telafi hazzı yo­ lu n a saptırıhrlar. Oysa b u sınırlar, b ir b ü tü n olarak insan toplum u açısından, aslın d a değişebilir şeylerdir. H a b e rm a s’ın belirttiği gibi, “ toplum sal o la ra k gerekli b ask ın ın derecesi doğal süreçler üzerin­ d ek i teknik d enetim g ü c ü n ü n değişen kapsam ıyla ölçülebiliyorsa, yüküm lülükler ile ödüllerin paylaşım ını düzenleyen ve kültürel fe­ ra g a ti koru m ak la görevli ik tid a r yapısını sabitleştiren kurum sal çer­ çeve, teknolojinin, gelişm esiyle birlikte gevşetilebilir” ^®. K urum sallaşm ış iktidar sistem inin genel baskı biçim lerini koru­ m asın ı ve to p lu m a çeşitli ferag at biçim leri em poze etm esini sağla­ 70


yan bu süreç b u nedenle çelişkilidir; uygarlığın m addi kıtlık koşul­ lan altında gelişebilmesi için yüzyıllardır zoru n lu olan bu kendini inkâr, insan uygarlığının sürekli yeniden üretim i açısından gelecek­ te baskıyı gereksiz kılacak b ir teknolojik gelişm e düzeyine ulaşılm a­ sıyla so n u çlan acak ölçüde, içgüdüsel enerjilerin toplum sal emeğe yönlendirilm esine yol açar. Bu iş disiplini ve kendini in k â r sayesin­ de m ü m k ü n o lan m uazzam sermaye birikim i, son on yıllar içinde, otom atikleşm iş ve sibernetik bir teknolojinin gelişmesini sağladı. Bu teknoloji, kaçınılm az kıtlığı ve sonsuz zahm eti hayatta kalm anın be­ deli olarak çoğu kadın ve erkek için insan varoluşunun başlıca ol­ gusu haline getiren ve şimdiye k ad ark i insanlık tarihini kapsayan uzun b ir d önem in sonu dem ektir. N itekim “ zam anım ızı b ü tü n ön­ ceki çağlardan ayıran şey, ileri kapitalist ülkelerde baskı m ekaniz­ m asının tarihsel m isyonunu başarıyla tam am lam ış olm asıdır” '*®. A r­ tık uygarlık, F reud ve o rto d o k s izleyicilerinin uygar hayat için nes­ nel bir gereklilik olarak gördükleri kıtlık ve kültürel elitizmin ve kıtlık kavram ıyla haklı çıkarılan olum layıcı kültürdeki baskıcılığın ötesin­ de, kurtu lu ş o lan ak ların a sahiptir. Eski baskıcı kültür, m üthiş bir bedel karşılığında olsa da, insan hayatında ve kültürde niteliksel bir değişm e olm ası için gerekli niceliksel araçları üretti. Bu koşullar al­ tın d a , “ teknik ilerlem e toplum sal o larak gerekli baskıyı kurum sal o larak talep edilen baskı düzeyinin altın a indirm e o lanağı” nı yarattıkça^®, önceden mevcut k u ru m lan sabitleştirmeye hizmet eden telafi hazları olarak sadece “ yansıtıcı” bir öz taşıyan kültürel gele­ nek unsurları, kadınlarla erkeklerin yeni toplum sal alternatif örgüt­ lenm e biçim leri o lu ştu rarak kollektif fantezilerini gerçekleştirmeye çalışm alarıyla giderek yıkıcı güçler haline gelebilirler. İnsanhğın bü­ yük yanılsam aları -kıtlık çağında sırf “ ruhsal” alana ait olan um utlar ve arzular- sadece sahte bilinç biçim leri değildirler; ütopya düşleri de barındırırlar. Bu düşler ifadelerini içinde bulun d uğum uz çağ so­ na ererken gerçek olmayan haz alan ın d an gerçek haz alanına d ö ­ nüştürülm eleri talebinde bulabilirler (örneğin özgür bir toplum içinde “ duygusallık ve akıl, m u tluluk ve ö zg ü rlü k ” gibi olumlayıcı k ü ltü rü n klasik karşıtların ın kaynaştır.lm asıyla). Bu yolla kültürün bastırılm ış ütopyacı özü, “ onun o to riten in m eşru laştınim asm a el­ verişli hale getirilmiş yamitıcı ideolojik unsurlarıyla bir arada olm ak­ ta n kurtulm uş ve tarihsel olarak eskiyen ik tid ar yapılarının bir eleş­ tirisine d ö n ü şm ü ş” o lacak tır^'. Sınıf m ücadelesinin yeri so ru n u n a bu b ağ lam d a yaklaşabiliriz; 71


çUnkU, ü retici güçlerin gelişmesi sonucunda nesnel k u rtuluş olanaklarm ın genişlemesiyle, bir anlam da herkesin, b ask ının tarihsel o la ­ rak anakronistik biçim lerinin o rtad an kaldırılm asında çıkarı vardır; aynca kurum sallaşm ış iktidar sistem i sadece to p lu m u n b ü tü n üye­ lerini a ld a ta n genel b ask ılar değil, özgül b ir hâkim sınıfın egem en­ liğinin b ir ü rü n ü o larak genel yapıya em poze edilen sınıflara özgü yoksunluklar ve feragatler de üretir. K urum sal otoriteyi m eşrulaştı­ ran geleneklerin ve telafi bazlarının “ aynı zam an d a insan kitlesini genel y oksunlukların ötesine geçen b u özgül feragatler için te la fi” etm eleri d e gerektiğine göre*^, sağlanan m eşruluğun kırılganlığı ve zayıflayan bütünleştirm e kapasitesi ilk olarak bu ezilen kitlelerde açı­ ğa çıkar. K ültürün b ask ı altına alınm ış ütopyacı ö zünü ilk keşfeden ve onu eleştirel olarak kuru lu düzene karşı çeviren de onlardır. Kuş­ kusuz, tıp k ı b u kitlelerin sınıf uygarhğına eşit ö lçüde ku rb an olm a­ m aları ve bu k u rb an edilişten farkh şekillerde etkilenm eleri gibi, ay­ dın lan m an ın ve benliğin k u rtu lu şu n u n büyük insanlık kitlesinin bi­ linçli çıkarların a denk düşm e süreci de aşırı inişli çıkışlıdır. Benli­ ğin k u rtu lu şu n a bu a rta n ilgi, önce proletaryanıp belirli kesim lerin­ de ortaya çıkar. Bu kesimler, hâkim g u ru p ların doyum ları uğruna kendi d oyum larına konm uş en keskin kısıtlam aları yaşayan ve/veya b ir nedenle d a h a az istikrarlı b ir psişik form asyona sahip olan, d o ­ layısıyla d a sınıf egemenliğini d a h a âz içselleştiren kesimlerdir. B un­ d a n başka, to p lu m u n d oğa üzerindeki egem enliğinin artm ası mev­ cut m eşrulukları d a h a az güvenilir hale getirdiği zam an ortaya çı­ kan böyle b ir bilinçlenm e o lanağı, an cak proletaryanın şu ya d a bu kesimi için, fark h unsurları eşit şekilde pürüzlü olarak gelişen ve her n o k ta d a nesnel çelişkileri keskinleştirm e ya d a belirsizleştirm e işle­ vi görebilen b ir k ü ltü rü n aracı y ap ılan sayesinde bir gerçeklik hali­ ne gelir. Nesnel to p lu m sal ve ek o n o m ik gelişm eler ile bireylerin, gruplan n , sınıfların b u gelişmelere gösterdikleri öznel tepkiler arasında bağ­ la n tı kuran kültü rel, karakterolojik, k u ru m sal gelişmelerin bu kar­ m aşık etkileşimi içinde, h er h an g i bir grup veya birey, pasif biçim ­ de uyum sağlam ayı değil, a n c a k a k tif biçim de tepki gösterm eyi b a­ şarır. Ç ünkü güç ilişkilerinin kurum sallaşm asının bu bilince ve ey­ lem e getirdiği b ü tü n k ısıtlam aları b aşlangıçtan itibaren ve h e r n o k ­ ta d a aşmayı b aşarır. Bu kuru m sallaşm a; k ıtlık tan doğup gelişmiş ve toplum un k ıth ğ ı yenmesi için gerekli olsa da; toplum un doğa üze­ rin d e k i egem enliğini genişletm e süreci içinde; o toplum un üyeleri­ 72


nin egem enliği için hazır d u ran , a m a h âk im g u ru p ların elinde yo­ ğunlaşarak , o n la rın bu egem enliği zam anını d o ld urm uş olm asına rağm en sürdürm elerini sağlayan güçleri yaymaya hizm et etmiştir. So­ nuç o larak , m evcut k u ru m ların sınırlarını parçalam a eğilimi göste­ ren böylece de bu kısıtlam alara boyun eğen çoğunluğu m u h a lif m ü ­ cadeleye doğru harekete geçiren teknolojik gelişmenin ardından kur­ tu luşun geleceği kesin değildir. Sadece k urum sal ve kültürel m eşru­ lu k ların sınırlam alarının üstesinden gelen bireyler ve sınıflar için, ku rtulu ş so ru n u n u ortaya koym aya ve sonucu belirsiz b ir m ücadele içinde talepte bulunm aya yönelik b ir olan ak lar ve fırsatlar ufk u var­ dır. Mevcut egemenlik biçimlerinden m uazzam bir öznel kopm a mey­ d a n a gelmedikçe, üretici güçlerin gelişim inin tem sil ettiği ütopyacı potansiyel yalnız gerçekleşm em ekle (ve an laşılm am akla) kalm aya­ cak, egem enlik için kazanç haline dönüşm üş olacaktır. H ab erm as’ın vurguladığı gibi, kültürel reçeteleri haklı çıkarm ak için akılcı ge­ rekçeler bulm aya yönelik h er girişim , yapılm akta o lan bir deneyin boşa çıkabileceği anlayışıyla sürdürülür.

73


IV. GEÇ KAPİTALİST TOPLUMDA DEVRİM VE KARŞI DEVRİM

Yeni eleştirel teori, m o d ern kapitalizm in sosyo-kültürel eğilim leri­ ni, psişik hayatm diyalektikleri ve b u n larm tarihsel hayatm diya­ lektikleriyle olan karşılıklı ilişkilerini birleştiren yeni bir bü tü n lü k bağlam ına yerleştirdiği ölçüde, İkinci D ünya Savaşı sonrasının o r­ taya çıkardığı uygarlığın evrimi so runsalının ışığında M arksist sınıf m ücadelesi teorisinin yenileştirilm esi ve devrim için eşsiz bir temel o lu ştu rd u . Bu sorunsalın doğası giriş b ö lü m ü n d e tartışılm ıştı ve ta ­ rihsel m ateryalizm in iki tem el hipotezine dayanılarak b u rad a kısa­ ca yeniden belirtilebilir: H içbir toplum gerekli çözüm araçlarını üret­ m eden kendi görevlerini belirlem ez ve hiçbir to p lum potansiyelleri­ nin tam am ını tüketm eden yok olm az. A n to nio G ram sci’nin 1920’lerde açıkça belirttiği gibi, “ vulgar M arksizm ” bu iki önermeyi geleneksel o larak birbiri ile özdeşleştirmiş iken, aslında ikisi arasında,kendisini tarihsel süreç içinde iki kutu p arasında bir tü r gidip gel­ me olarak ifade eden derin b ir ayrılma vardır. Tarihsel değişm e ve toplum sal d ö n ü şü m sürecinin anlaşılm asının an ah tarı, bu ayrılm a­ nın tarihsel m ateryalizm çerçevesindeki analizinde bulunm aktadır. “ Tarihin genel yasalan” nın kavramlaştırılmasını basit biçimde form ü­ le etm em ize ve böylece sın ıf m ücadelesinin gelişmesi içindeki belirli tarih sel k o n jo n k tü rlerin so m u t analizinden vazgeçmemize izin ver­ m eyen yeni eleştirel teorinin b ak ış açısı, bizi her yeni gelişmenin ışı­ ğ ın d a analizim izi sürekli o la ra k güncelleştirm eye zorlar*. Gerçek­ te, ancak böyle b ir analiz tem elinde to p lu m sal güçlerin -antagonist sınıfların- h erh an g i bir belirli an d a k i dizilişini teşhis etm ek m üm ­ k ü n hale gelir. Tarihsel değişm e süreçlerinin esas karm aşıklığı bir 74


kez kavrandığında, sermaye ve em ek arasın d ak i tem el toplum sal çe­ lişki ta ra fın d a n betim lendiği gibi sınıf m ücadelesinin hiçbir zam an kendisini burjuvazi ve proletarya, yönetenler ve kitleler arasındaki basit b ir k u tu p la şm a biçim inde ortaya koym adığı anlaşıhr. “ H a lk ” veya “ kitleler” istikrarlı, nesnel b ir kategori o lu ştu rm ak tan çok de­ ğişken ve kon jo n k tü rel, top lu m sal pratiğin gerçek tarihsel gidişatı boyunca sürekli o larak yeniden ta n ım la n a n bir kim liğe denk d ü şer­ ler. L enin ve Ti-öçki top lu m sal yapı ve ekonom ik gelişmeye uyan b ir­ leşik ve eşitsiz gelişm e yasaları aracılığıyla (yani niceliksel ekono­ m ik büyüm enin eşitsizliği, bu büyüm enin eşitsiz akılcılığı, eko­ no m ik hayatm sektörleri ile bir b ü tü n olarak ekonom ik gelişme ve to plum sal k u ru m la r arasın d ak i geri kalm ışlık ve çarpılm alar) b u so ru n a deneysel bir yaklaşım sağladılar^. Çelişkilerin birle­ şik ve eşitsiz gelişm esinin analiziyle b u n larm global bir ölçekte “ üst belirlenm esi” sayesinde, Leninizm b ü tü n em peryalist sistem in h er­ hangi bir verili andaki “ en zayıf halk alar” ım belirlemeye girişti. Yeni eleştirel teori b u n u n tam aksine, birleşik ve eşitsiz gelişme ilkesini sosyo-ekonom ik alan ın ötesine yaym ak; “ üstyapı” , kültür, günlük hayat vb. alan lara ve farklı bilinç düzeylerine geçmek gerektiğini o r­ taya koydu. F reud’çu-M arksist sentezde üstü ö rtü k biçim de b ulunan eşitsiz ge­ lişm e yasasının d a h a geniş bir form ülasyonu veri alındığında ortaya çıkan şudur: Belirli kuru m sal ya d a kültürel alan ların, özgül gru p ­ ların psişik oluşum u ya d a günlük hayat tarzlarının ve bunların etkiWşiminin, ille de m ad d i üretim ile bir yönde ve bir tem p o d a geliş­ m esi gerekmez; dahası bu “ ü styapısal” u n su rlar m addi kısıtlam a­ ları yansıtm ak z o ru n d a değildirler; ancak b ir dereceye kadar bu kı­ sıtlam aların ru h sal reddini içerebilirler ve b u n d a n ö tü rü bunların ergeç yok olacağını gösterebilirler^. Bu analizde özgül çelişkilerin m ü m k ü n olduğunu açıklam ak için çelişki nosyonunu, sistemin üre­ tici güçlerle toplum sal ilişkiler arasındaki tem el çelişkisinin -kendini b u sektörlerin her b irin in içinde ve aralarında açığa vuran ve to p ­ lum sal çatışm anın ve tarihsel dönüşm enin yeni kaynaklarını ortaya çıkarabilen çelişkilerin- üzerine ve ötesine yaym anın gerekli olduğu açıkça anlaşılır. Toplum sal ve kültürel sistem lerin b ü tü n tarihsel ge­ lişiminde farklı alt sistemlerin geçiciliği arasındaki bu eşitsizliğin a n a ­ lizinin bu ayrılm aların kararsızlığı h akkında bir anlayışın da benim ­ senm esini gerektirm esi de bir gerçektir -alt sistem ler arasındaki bu 75


tü r açılm aların ve ayrılm aların ikincil çelişkileri ip tal edecek d e etkileşim e girm elerinden öte onları takviye etm ek ve sistem in t u ­ tarlılığını güçlendirm ek veya parçalanm a tehdidine uğrayabilecek y a­ pıların yeniden üretilm esini kolaylaştırmak için, etki yapabilir. İkinci örnek g ö zö n ü n e alındığında örneğin, dünya ekonom isi düzeyinde söm ürgeciliğin ve azgelişmişliğin aynı sürecin iki yanını temsil ettiği -em peryalist kapitalizm in gelişmede kendisini rasyonalize etm ek için bölgesel o ran sızlık lard an yararlanm aya çabaladığı ve boyutlarına aşi­ n a öldüğüm üz kadarıyla uydu ekonom ilerle g üdüm lü piyasalar ya­ ratm ak suretiyle kendi ekonom ik çelişkilerini yatıştırm aya giriştiği b ir süreç- böylece, bu sürecin m etropoliten ülkelerdeki geri bölgele­ rin ve ark aik biçim lerin iktidar çıkarıyla yapay o larak korunm ası açısından günlük hayat düzeyinde de işlediği tartışılabilir. Klasik ka­ pitalizm in on d o k u zun cu yüzyılda yükselm esine rağm en H orkheim e r’a göre: , “Aile özünde ‘kan’ ilkesi üzerinde temellenen feodal bir kurum ola­ rak kaldı ve bu nedenle tamamen akıldışı idi; oysa bir endüstri toplumu (özünde akıldışılığı içermesine rağmen) akılcılığı, hesaplanabilirlik ilke­ sinin dışlayıcı kuralını ve arz-talep (yasası)’den başka bir şey olmayan ser­ best değişim ilkesinin egemenliğini savunur. Modern aile, iç güçlüklerini olduğu kadar toplumsaranlamını da bu tutarsızlığa borçludur... Sözcü­ ğün tam anlamıyla burjuva ailesi yoktur; kendi içinde bireycilik ilkesinin bir karşıüdır- ve yine de gereklidir. Kurtuluş döneminden beri bu aile, yapay-feodal ve hiyerarşik bir yapı kazandı. Serflikten kurtulan insan bir­ birine yabancı ev halkları içinde kendisinin efendisi haline geldi. Orta­ çağ boyunca bütün dünya kendileri için bir hapishane olan çocuklar on dokuzuncu yüzyılda da köle olmaya devam ettiler” ^. Sadece rastlan tısal bir an ak ro n izm d en uzak b u lu n an , “ ikili ya­ pısı eşdeğer değişim in yarattığı düzenlem eden kaçan” ^ ve devletle to p lu m u n , politik ve özel hay atın b u rju v a an lam d a ayrılm asından uzu n süre sonra ev içindeki d o ğ ru d a n kişisel bağımlılığı koruyan bir ailenin inatla sü ren yaşamı a rtık tam am lan m ıştır ve gerçekte bu ai­ le kapitalist to p lu m sal ilişkilerin yeniden üretilm esi için hayati bir zorunluluktur. G elişm iş b u rju v a to p lu m u içinde yaşam aya devam ed en diğer sayısız kapitalizm öncesinin k alıntıları veya adacıklarıy­ la birlik te bu aile, araçların d a akılcı o lan a m a am açların d a olm a­ yan b ir top lu m u n k orunm ası için akıldışı b ir zo runluluk oluşturur. H iyerarşik ik tid a r ve mal ilişkileri bir to p lu m u n günlük hayatını sö­ m ürgeleştirirken, k u ru m ların en eskileri -örneğin aile veya kurum ­ 76


sallaşm ış d in- politik ve ekonom ik hayatın d a h a çağdaş k u ru m la n n a belirli b ir düzeyde felseH o larak karşı çıkm aya devam eder; am a yine de, yapay olarak bu k u rum larla tam am layıcı ve sem biyotik (o r­ ta k yaşam a) ilişkilere girmeye zorlanm ıştır. H e n ri Lefebvre’nin b e­ lirttiği gibi: “ Birincisi arzuyu baskı altına alır, İkincisi ise ihtiyaçları karşılar; bi­ rincisi düzeni bilinçdışında kurar; diğerleri ise bilinçte. (Böylece) daha eski kurumlar, dünya işlerinden el çekmeyi yararh görmeye devam eder­ lerken, etkin oldukları ‘derinlik’e uygun olarak kendi gösterge ve uygu­ lamalarını inceltirler; oysa diğerleri fiziksel faaliyetlerde yüzeye çıkan şeyi amaçlarlar (tüketim, günlük hayat vb.); (sonuçta) modern kurumlarm ege­ menliği günlük hayat içinde terör saçarken, “ ruhsal” kurumlar her bire­ yin özel hayatına (cinselliği yıldırma politikaları ile) yönelir” *. G ram sci’ye göre hâkim sınıfın, m addi ik tid arın ı kültürel ve k u ­ rum sal egem enlik biçim leriyle tam am lam ası sayesinde başardığı “ hegem onya” pratiğini o lu ştu ran hiyerarşik ik tid a rın günlük haya­ ta bu m ü dahale süreci ve günlük hayatın çeşitli yanlarının egem enh k yararına söm ürgeleştirilm esi, son kertede sınıf hakim iyetinin ko­ runm ası b ak ım ın d an zorlayıcı güçten b ile kesinlikle d a h a can alıcıdırlar’ . Bu tü r m üdahaleler k ü ltü rü n ve günlük hayatın tu tarbhğını yeniden kurm ayı başardıkları sürece (kapitalist gelişmenin m al form u n u evrenselleştirm e eğilimi aksi halde yıkılır) çeşitli sektörler içindeki ve arasındaki kapitalist gelişm enin o b je k tif akıldışılıklarını ifade eden kronik sektörel dengesizlikler ve ikincil çelişkiler, bu sistemin içindeki sınıflar arasındaki antagonizm leri keskinleştirm ek için çabalarını b irleştirm ek yerine, d a h a çok b u çatışm aları belirsiz­ leştiren ve yayan bir ta rz d a birbirlerini sınırlayacaklardır. Böylelik­ le, b u rju v a hegem onyasının pratiği günlük hayat içindeki, bağım ­ sızlığa eğilim gösteren ve aksi halde sınıf ik tid arı sistem ini yıkacak güçlerin parçası haline gelebilecek b ü tü n b u eğilimleri kazanm aya ve böylece, öznel o larak , to p lu m u n p arçalanm asına yönelik nesnel eğilimler karşısında o n u b ir ara d a tutm aya hizm et eder. D em ek ki, hegem onya pratiğine m u h alif devrim ci p ratik, sınıf ik tid an n m , k ü l­ tü rü n ve günlük hayatın çeşitli alan ların a em poze ettiği sahte tu ta r­ lılığı çözm ek ve böylece nesnel olarak anakronistik iktid arın bu tü r kurum lar içinde m eşru o lan sorgulanabilir iddialarını zayıflatm ak için, bu alanları karakterize eden eşzam anlı ve karşıt düzenlem eler arasındaki etkileşimin kavranm asını kendisi için aynı ölçüde temel 77


almalıdır. B öyle bir p ra tik toplum sal hayatı o lu ştu ran farklı düzey­ ler ve b a ğ la m la r arasındaki bağlantılar hiyerarşisini ters çevirecek, nesnel ve ö zn el süreçlerin bir karşıt hegem onik güç biçim inde yeni b ir birleşim i için temel sağlayacaktır. Belirli k ü ltü rel ve k u ru m sal alan ların ve b u n ların değişen iç iliş­ kilerinin verim li bir to p lu m biçim inin korunm asındaki veya dağıl­ m asındaki rolünün diyalektik kavranm asını temel alan böyle bir kül­ türel devrim ci analiz ve pratik , tarihin b ü tü n dönem lerinde eşit ö l­ çüde anlam lı değildir; ne de sınıf m ücadelesi tarihi boyunca yer ve zam an b ak ım ın d an h er n o k tad a eşit ölçüde ortaya çıkan bu süreç­ lerde böyle b ir m üdahaleye gerek vardır. Bir çöküş k o n jo n k tü rü n ü n 1917’de R usya’da olduğu gibi devrim ci bir d u ru m yarattığı veya b e­ lirli bir ekonom ik örgütlenm e tarzındaki ani çöküşün kurum sal o to ­ ritenin ve kültürel m eşruluğun var olan biçim lerini çok zayıflattığı bazı an lar vardır (böyle d u ru m lard a “ top lu m u n d a h a geniş kesim i­ nin ihtiyaçları kolayca ayaklanm aya yol a ç a r” *). Fakat, H o rk h ei­ m e r’m 1934’te belirttiği gibi “ Böyle an lar n ad ird ir ve kısa sürer; za­ yıflayan düzen gerekli olduğu yerde çabucak iyileştirilir ve g ö rü n ü r biçim de yenilenir; yeniden yapılanm a dönem leri uzun süre alır ve b u sırada günü geçmiş kültürel aygıtlar, bu a rad a insanların psişik oluşum u ve b ağ lan tı sağlayan k u ru m ların yapısı, yeni iktidarı sağlarlar” ®. Basit yaşam a içgüdüsünün kitleleri m uhalefete yönelt­ m ekte yeterli olduğu bu tü r kısa toplum sal ve politik dağılm a an la­ rı sırasında, Bolşevik partisi gibi kararlı bir azınlık, ideolojik m eş­ ru luğu n u geçici o larak sıyırıp attığı eski bir egem en sınıfın ik tid arı­ nı yıkm ak suretiyle d u ru m d an yararlanm ayı başarabilir. Fakat b u ­ nun ardından, kitlelerin “ duygusal ve içgüdüsel hayatında derin değişim” in yokluğu nedeniyle, aynı yeniden yapılanm a süreci, devrimci liderliğin niyetlerine rağm en kaçınılm azdır; kitlelerin psişik oluşu­ m u n d a otoriter izlerin yaşam ası, benzer o to riter k u ru m ların yeni­ den üretilm esi ve böylece yeni b ir egem en sınıfın ortaya çıkm asıyla “ bastırılan ın geri d ö n ü şü ” için bir tem el oluşturur. Ve b u suretle, Ç arlık rejim inin yıkılm asına ve ik tidarın Rusya’da to p lu m u n kom ü n ist d ö nüşüm a d ın a devrim ci bir azınlık tarafın d an ele geçirilm esine rağm en, ernekçi kitlelerin psişik yapısıyla özgür­ lük kapasitesi M ark sist teo ri ta ra fın d a n o n lara verilen ve Lenin’in D evlet ve £>evr/m’inde d o ğ ru la n a n devrim i m isyonu-yani kitlelerin bizzat faal biçim de örgütlenm eleri ve üretici güçleri yönetmeleri- yüklenemeyecekleri d en li sınırlıydı. B unun gerçekleşmesi için kitlelerin 78


o to rite r psişik o luşum unda d ram atik b ir d ö n ü m gerektirecekti, fa k a t Bolşevik liderler ne bu o to rite r özelliklerin psikolojik ve cin­ sel köklerini, n e de sonuç olarak, özgürce kendini düzenleyebilecek yapılarm oluşturulm asm ı kolaylaştıracak güçlerin hangisinden ya­ rarlanılabileceğini kavradılar. Böyle bir kültürel devrim, Reich’m be­ nim sediği gibi, en azından erkekler ve k ad ın lar arasındaki hâkim ilişkilerde ve d a h a d a önem lisi, özellikle to p lu m sallaştırm a işlevleri bak ım ın d an ailevi hayatın biçim lerinde radikal bir dö n ü şü m ü ge­ rektirir. D ah a özgül olarak, Agnes Heller ve M ihaly Vajda’nm öner­ dikleri gibi yeni bir ailesel yapıya duyulan ihtiyaç h akkındaki bu so­ ru n a devrim ci bir çözüm b u lm ak için en azın d an aşağıdaki özellik­ ler birleştirilm elidir: “ (1) D em okratik eğilim lerin erken öğrenilm esine izin veren d e m o k ra ­ tik o larak ku ru lm u ş bir to p lu lu k olm alıdır. (2) Ç o cu k lar ile yetişkinler arasın d ak in i de kapsayan, çok yönlü insan ilişkileri güvenceye alın m alı­ dır. (3) Bireyselliğin gelişmesi ve gerçekleşm esi güvenceye alın m alıd ır b u n u n tem el önkoşulu, ço c u k lu k ta bile insani b ağ ların serbestçe seçil­ mesi ve yeniden seçilebilm esidir. (4) G erek tekeşli evlilik gerekse b u n u n çözülüşü içinde ortaya çıkan çatışm alar giderilm elid ir” *” .

Bolşeviklerin ataerkil aile ve tekeşli evliliği özel m ülkiyet ve sınıf egemenliği ile özdeşleyen E ngels’i izleyerek, Ç a rh k rejim inin aileyle ilgili b ü tü n eski yasalarını kaldırdıkları ve kadının eşitliği ile onun ekonom ik hayata tam katılım ını sağlayan b ir program ı yasallaştırdıkları bir gerçektir. Ne var ki, aynı zam an d a, ailenin derin psiko-seksüel işlevlerinin ve o n u n bireyin psişik o lu şu m u n d a oynadığı rolün gerçek an lam da * Aieksandra Kollontay’m Communism and the Fam ily’sinde, sosyalist bir toplumun Inşasmın zorunlu olarak yalnızca kadınlarla erkekler arasında biçimsel eşitliğin yaratılmasını değil, aynı zamanda kadınların erkeklerden ve erkeklere ekonomik bağımlılığı kaçınılmaz hale getiren zorlamalardan ba­ ğımsızlığını da kapsadığı kabul edilir. Bu savdan yola çıkarak -Riyazanov’un Communisme et m arlage (Komünizm ve Evlilik) üzerine olan makalesi ile birlikte Bolşevik düşüncenin bu sorunlar üzerine en yüksek aşamasını beiirlerev işleri ve evle ilgili diğer görevlerin kadınların bütün zamanını artık işgal etmemesi veya onlann kendilerini yaratıcı biçimde ifade etmelerinin önlen­ memesi için bunlann toplumsallaştınimasının ve mekanize edilmelerinin ge­ rektiği öne sürülebilir. Benzer biçimde, çocuklann yetiştirilmesi de^giderek, bakıcılara, anaokullanna ve diğer ortak kurumlara devredilecekti' . 79


kavranm asındaki eksiklik yüzünden Bolşevikler, eski aileyle eski ahlakm yerini alacak, zorlayıcı olm ayan kendini yönetm e biçim lerinin yaratılm ası için tutarlı b ir program öne sürem ediler. Yeni devrim ci toplum , esas olarak, psişik yapıları, neredeyse sadece Ç arlık d ö n e ­ m inin katı ataerkil o rta m ın d a biçim lenm iş önceki aile üyelerinden oluşuy o rd u . Bolşevikler, bu gerçekle, aile yaşam ı ve cinsel ahlâğın eski biçim lerinin dağılm ası arasındaki derin çelişkinin içerdiği d u y ­ gusal a çıd an patlayıcı, toplum sal açıdan tehlikeli potansiyeli de kav­ rayam adılar. * N itekim , 1919 E y lü l’ünde Lenin’in h a k h o larak “ kadınları (bir zam anlar) aşağı bir statüye hapseden yasalardan b ir taş bile Sovyet C um huriyeti’nde kalm adı” '^ diyebildiği ve ataerkil ailenin yasal ola­ rak o rta d a n kaldırıldığı bir sırada k ad ın ların b ask ı altın a alınm ası­ nın ve ataerk il o to riten in tem elini o lu ştu ran tu tu m ların ve güdüsel yapıların direndiği de doğruydu. Sonuç o larak , yeni hayat tarzları kadınlar ve erkekler, ana-babalar ve çocuklar arasm daki yeni ilişkilerkitlelerin psişik y ap ıların a kök salacak yerde, b u kitlelerin eski h a ­ yat tarzları içinde köklenen, eski zorlayıcı, baba-m erkezli değerle­ riyle gittikçe a rta n şiddette çatışm aya başladı*^. “ K ültürel üstyapı­ daki devrim ” in gelişmesindeki b u sınırlam aları ve kendi baskıcı to p ­ lum sallaştırm aların yaralarının getirdiği d ah a ileri sınırlam aları kav­ rayabilecek bir teo rik bakış açısı veya analizin y o kluğunda Bolşe­ vikler asgari direniş çizgisi izleme eğilimi gösterdiler. G ünlük haya­ tın gerçekliğini gerçekten incelemeksizin devrim leştirm ekten söz edi­ yorlardı. G ünlük hayatın var o lan kaosunu, hayat tarzının bir b ü ­ tü n olarak uğradığı derin dönüşm eye zo ru n lu olarak eşlik eden bir kaos olarak kavrayacak yerde, kaçınılm az olarak (terim i politik ge­ riciliğin temsilcilerinin anlam landırdıkları gibi) bir “ ahlak krizi” ola­ rak yanlış yorum ladılar. S onuç olarak -ekonom ik güçlüklerle ve em peryalist güçlerin fiili k u şa tm a d u ru m u y la yüz yüze- d ah a d a tu ­ * Örneğin, Makarenko'nun komünal olarak toplumsallaşan çocuklarla (çoğu karışıklık döneminde hayatta kalmak için yarı vahşi çeteler içinde bir araya toplanmış iç savaşın yetimleriydi) ilgili deneyimlerinin kazandığı başarının bu çocukların devrim öncesi ailenin biçimleyici etkilerinden tamamen i^urtulmuş olmaları olgusuna geniş çapta bağımlı olduğu anlaşılmadı. Sonuç olarak, Bolşeviklerin "yeni bir insan yaratma” umutlan bakımından bu deneyden baş­ langıçta çıkardıkları iyimserliğin, Makarenko'nun belirttiği gibi, Rus nüfusu­ nun geniş çoğunluğunu l^arakterize eden derin köklere sahip ataerkil değer­ ler ve otoriter özellikler sınandığında kısaca bir yanlış anlama olduğu görülecekti^®

80


tucu hale geldiler. Zorlayıcı aile yapısını yeniden k u rm ak veya güç­ lendirm ek ve nihayet burju v a cinsel ah lak ın ın en baskıcı yönlerini yeniden olu ştu rm ak için bilinçli adım lar atıldı, ö rn e ğ in , Lenin genç­ lik hareketini “ cinsellikle aşırı derecede ilgili” olm akla suçladı; genç k u şa ğ ın “ cin sel s o ru n la ra yönelik ta v ırla rın d a m o d e rn lik hastalığına” yakalandığını ö n e sürüyordu*^. 1934’te SSCB’de eşcin­ selliğin yeniden yasaklanm ası gündem e geldi ve iki yıl sonra d a kürtaj aynı şekilde yasaklandı. K ültürel üsty ap ıd ak i devrim e getirilen b u sınırlam aların ve ailey­ le ataerkil id eolojinin bu yeniden k u ru lu şu n u n sonuçları kuşkusuz ki, sadece aile hayatı alanını kapsam ıyordu. A ncak çocukların yeni b ir ta rz d a to p lu m sallaştırılm asının yeni tip te b ir cinsel ah lakın sağ­ layabileceği. kitlelerin duygusal ve içgüdüsel hayatının üzerindeki de­ rin bir etkinin yokluğunda, B olşeviklerin ik tid arı ele geçirm eleri ve d ah a sonra üretim üzerindeki bireysel kapitalistlerin denetim inin akıl­ cı bir devlet p lan lam a sistemiyle yer değiştirm esi “ (Rus) kitlelerin çaresiz ve o toriter, tipik k arakter yapıların d a en u fak bir değişiklik sağlam ad ı” '®. Bu an lam d a kad ın lara ve ço cu k lara b oyun eğdirm e­ ye devam edilm esiyle birlikte cinsel ve kültürel devrim in yasaklan­ m ası b ü tü n Sovyet to p lu m u n d a otoriterliğe yönelik eğilim lerin güç­ lenmesine derin biçimde hizm et etti. Troçki’nin 1936’da belirttiği gibi aile ve ataerkil o to rite k ü ltü rü n ü n canlandırılm ası için en zorlayıcı güdü “ kuşkusuz, istikrarh b ir ilişkiler hiyerarşisi ile o to rite ve istik­ rarı destekleyen 40 m ilyon gencin hedeflenerek disiplin altın a alın­ ması için, bürokrasinin duyduğu ihtiyaç” tı'^. Devrimci program ve ideolojinin doğasına bakılm aksızın, kitlelerin içindeki o toriter ya­ pıların sürm esi, gerçek an lam d a d em o k ratik ilkelere uygun örgütler ku rm a ve bunları korum a yönündeki b ü tü n girişim leri boşa çıkar­ dı. Sonuç olarak, M a rk s’ın devrimci tasarım ın d a proleter kitlelere ayrılan görevleri yerine getirm ek, zo ru n lu o larak devlet ve p arti b ü ­ rokrasilerine düştü. Bu kitlelerin zihinsel yapıları ve kendilerini yö­ netm e kapasiteleri, top lu m sal ve ekonom ik ö rgütlenm enin hızlı ge­ lişmesine karşılık tu tu k laştı. D aha sonra, en dikkat çekici biçim de Doğu A vrupa’d a Sovyet m o­ deli üzerinde sosyalist rejim ler yaratm a girişimleri aynı gerileyici eği­ limleri açığa Vurdu. İk tid arın ele geçirilmesine rağm en, kültürel ü st­ yapıdaki devrim hiçbir yerde gerçekleşmedi, “ çünkü b u devrimin h a ­ m alı ve gardiyanı olan insan ların psişik yapısı değişm edi” '*. H e r d u ru m d a , zorlayıcı aile yapısı ve ataerkil ideoloji yalnızca özgül ola­ 81


rak b u rju v a egemenlik tarzıyla d o ğ ru d an bağlantılı o lan özellikler­ le ilintili o la ra k değiştirildi; bu arada, bu k u ru m larm egem enlik ü re­ ten genel m ekan izm aları esas olarak d o k u n u lm a d a n bırakıldı. B en­ zer biçim de, her d u ru m d a yeni bir toplum oluşum u için gerekli olan yeni insan ı o lu ştu rm a b ü tünüyle otoriter to p lu m sallaştırm a m odel­ lerine dayanılarak ele alındı'®. Bu m odeller bazı sosyalist ilkeleri öğ­ retm ek suretiyle eğitim in özünü değiştirm eye çalıştı, fak at daha-bü­ yük özerklik yönünde eğitim in “ yukard an aşağı” o lan biçimlerini hiçbir şekilde temelde değiştirm edi. N e var ki, b u tü r belli başlı dev­ rim ler b u rju v a m ülkiyet ilişkileri sistem ini tasfiye etm ekte d a h a üst düzeyde b aşarılı olabilirlerse de “ insan b o y u tu ” n u günlük hayatın etkin baskıcı ahlak ın a terk ettikleri içi •, hem en h er tü rlü psikolojik ve kültürel yozlaşm aya -ataerkil ailenin can landırılm ası, cinsel b a s­ kı, o k u lu n baskıcı örgütlenm esi vb.- uğrayabilirler ve bu m ekaniz­ m aların kitlelerin k arak ter yapısı içinde içselleşen gerici ideolojiler için korunm asıyla birlikte, kaçınılm az politik ve toplum sal yozlaş­ m a süreçlerine varabilirler; örneğin, Rusya’d a olduğu gibi kitlelerin depolitizasyonunun ve atom izasyonunun proletarya dem okrasisinin b ü rok ratik etkinlikle, Lenin’in Stalin’le yer değiştirm eye yol açm ası gibi.* Bolşevik devrim inin Sovyet kitlelerinin özgürlük kapasitesini üretim in bilinçli o larak bizzat yönetilm esi ve günlük hayatm bizzat düzenlenmesi- geliştirm ede uğradığı başarısızlık, kısmen, Rusya’daki üretici güçlerin nesnel olgunlaşm am ışlığm dan ötürüydü. Bu durum , devrim ci rejim i B atı’d a b u rju v azin in gerçekleştirm iş olduğu sanayi birikim i sürecini devlet korum acılığı a ltm d a gerçekleştirm eye m ah ­ kûm etti. A slında Lenin, devrim ci m ücadelenin d ah a ileri kapitalist B a tı’d a kazanacağı zafere, R usya’daki geriliğin kom ünizm in gelişti­ * Baskı altına alınanın dönüşü yönündeki bu eğilimin en aşırı biçiminin SSCB ’nin Stalinci döneminde açığa çıkmasına rağmen, Rus deneyi bir is­ tisna değil, sosyalist ülkeler bakımından bir kuraldır. Küba’da bile önceki yıl­ ların devrimci şevkinin solmasıyla birlikte bürokratik yozlaşmaya doğru bir eğilim, günlük hayat alanındaki baskıcı -cinsel baskının onaylânmasına, te­ keşliliğin korunmasına, kadınların köleleştirilmesinin devamına ve eşcinsel­ lerin baskı altına alınmasına hizmet eden- bir ablağın yeniden kurumlaşma­ sına yönelik bir eğilimin yanı sıra ayırt edilebilir. Benzer biçimde, Çin’de aşın ölçüde cinsel baskıyı görebiliriz; öyle ki neredeyse, her türlü yaşayan cinsel­ liğin toptan yok edilmesi, on yedinci yüzyıl burjuvazisine özgü püritenizminin yeni bir kollektit biçim içinde yeniden canlandınimasını andırmaktadır^ 82


rilm esine getirdiği icaçınılınaz k ısıtlam aların üstesinden gelecek zo­ ru n lu bir araç o larak bakm ıştı. A n cak d a h a sonra 1920’lerde ve 1930’lard a, sadece Sovyet dem okrasisinin Stalinizm içinde yozlaş­ m aya u ğ ram asın d an olm am akla birlikte B a tı’d a d a to p lu m u n sos­ yalist örgütlenm eye geçebilm esi için gerekli nesnel tem ellerin gerçekte, nesnel zorunluluk- varlığına rağm en, kitleler arasın d a öz­ nel ö n k o şu lların gelişm em esinden ö tü rü , devrim ci hareketin eşza­ m anlı bir başarısızlığa uğradığı görüldü. Kitleler, iki dünya savaşı ve B üyük B uhran gibi b u rju v a toplum sal ilişkilerinin eskidiğini ve çöküntüye uğradığım açıkça kanıtlayan olayları kendi öz çıkarları­ nın gerektirdiği gibi karşılayacak yerde, kendi çıkarlarının tam am en karşıt tezi olan b ir politik anlayışsızlığa ve kargaşaya teslim oldular. A çıktır ki, böyle bir olay -Stalinizm ’in yarattığı çö k ü n tü n ü n an ali­ zinden d a h a elzem olarak- sadece top lu m sal hareketlerin nesnel te­ m elini ele alm ak la yetinm eyen, a m a b u nesnel eğilim lerle çelişkileri ve bunlarm gerçek olarak bilinçle kavranm ası arasm da aracılık eden b ü tü n kültürel ve kategorik süreçleri kapsayan b ir analizi gerektiri­ yordu. Faşizm in ve geç kapitalist egem enliğin diğer tarzlarının bu bakış açısıyla analiz edilm esi, b u olayların kapitalist sistem in gelişm esin­ deki yeni bir aşam aya politik karşılıklar olarak d ah a o rtodoks M ark ­ sist yorum unu hiçbir şekilde reddetm ez. K apitalizm in bu yeni aşa­ m asında, tekelcilik rekabetin yerini alm ıştır ve b u d önüşüm e eşlik eden ekonom ik aşırı üretim in ve istikrarsızlığın gittikçe şiddetlenen çelişkilerini azaltm ak için sınıf ik tid arın ın korunm ası, dışarda sal­ dırgan ekonom ik yayılm aya ve m ilitarizm e, içerde liberal parlam entarizm in sınıf d ik tatö rlü ğ ü n ü n d a h a d o ğ ru d an biçim leriyle gittikçe d ah a fazla yer değiştirm esine d ah a d a bağım lı hale gelir. H o rk h ei­ m er’ın dediği gibi “ K apitalizm den söz etmeyen faşizm hak k ın d a da sessiz kalm alıdır” ^'. Bazı bakım lardan bu gelişme, liberal piyasa sis­ tem inin ve laissez-faire devletinin akılcı m eşruluklarıyla bir kopuşu ve onun b ir “ G an g sterh errsch aft” sistem iyle -yani akılcı bir gerek­ çeden yoksun en gerici u n su rların açık, terörist diktatörlüğüyle yer değiştirm esini gerektirdiyse de, aym zam an d a bir diğer düzeyde li­ beral sistemde temsil edilen eğilimlerin m antıksal bir uzantısını temsil etti. M arcuse’nin “ Totaliter Devlet A nlayışında Liberalizm e Karşı M ücadele” de ortaya koyduğu gibi^^, “ liberal devletten topyekûn otoriter devlete (geçiş) te k bir top lu m sal düzenin çerçevesi içinde o lu r” . Özellikle faşizm, e n tem el kaynağına, “ to p lu m u n doğalcı yo­ ■

83


rum uyla akıldışıcıhkta sonuçlanan liberal akılcılık” ta sahip olur^^. Kapitalist ekonom ik ve toplumsal düzenin liberal akılcılaşürm ası esas olarak özel alanla (bireyin piyasa sistem indeki pratiği) sm ırlan d ın ldı. Bu ak ılcılık ö lçü tü n ü kamu alan ın a (toplum sal hedeflerin b elir­ lenm esine) yaymak üretim in özel m ü lk edinilm esi tem elinde bir ege­ m en sınıfın im tiyazları sorusuna yol açar. O h ald e tekelci örg ü tlen ­ m enin a rta n egem enliğinin bir sonucu olarak, rekabetçi serbest p i­ yasa m ekanizm alarının eskimesi, geç kapitalizm in kronik ekonom ik bunalım eğilim ini azaltm ak için k am u iktid arın ın sistem atik m ü d a­ halesini gerektirdiğinde liberal çık arların uyum u m itolojisi im tiyazı ve ik tid arı m eşrulaştırm a aracı olarak yıkılır ve kapitalist yönetim için akıldışı gerekçeler aram ak gerekli hale gelir. Böylece, sosyo­ ekonom ik tem elin devam hhğı soru n u b ak ım ın d an “ liberalizm ” in kendi d ışın d a kendisini sürdürm ek için gelişm esinin, d a h a ileri bir aşam asın d a topyekûn o to riter devleti ürettiğini söyleyebiliriz. B ü­ tü n değişikliklere rağm en, örneğin k âr garantisi, liberal aşam ad a ol­ duğu gibi faşist aşam ad a d a sistem in belirleyici güdüsü olm aya d e­ vam eder, ö rn e ğ in , faşist ideoloji özel m ülk edinm e düşüncesine sal­ dırıyor göründüğü yerde, aslında saldın yalnızca burjuvazinin reka­ betçi dönem de y ü rü ttü ğ ü pratiğe yönelm ektedir. Yeni eleştirel teo rin in bakış açısına göre, kapitalizm de varolan ve liberal düzenin faşist sisteme dönüşm esinin tem elinde yatan nesnel eğilim lerin bu analizi, sözkonusu fenom enlerin kavrayışı için gerek­ li olsa da yeterli değildi. Bu analiz, b urjuvazinin liberalizm i o rta ­ d a n kaldırm ak ve o to riter sın ıf d ik tatö rlü ğ ü biçim lerini uygulam ak için duyduğu isteği değerlendirebilirken, burju v azinin kendi h ü k ü ­ m et darbesine b ir kitle tem eli bulm asını m ü m k ü n kılan kültürü ve çeşitli grupların psişik o lu şu m u içindeki öznel eğilimleri kavram ak­ ta başarısızdı. O rto d o k s M arksistler için faşizm den kitlelerin önyar­ gıların ı, değerlerini ve id eo lo jik inançlarını kendi a m a ç la n için sö­ m ü ren büyük tekelci kapitalistlerin b ir tertib i olarak söz etm ek ta ­ m am en uygun ve yeterliydi; an cak tekelci kapitalizm ne herhangi bir şeyi söm ürerek in an çlar ve duygular yaratabilir ne de ik tid ara geçen hareketin gelecekteki b ü tü n faaliyetlerini kesin bir kontrol altında tutabilir. G erçek d u ru m u veya karşı karşıya gelen güçlerin dizilişini gözlerden gizlem eye yarayan b u tü r fesatçı veya ekonom ist yorum ­ la ra ve böylelikle, faşist te h d id e karşı proletaryayı bir araya getirm e girişim lerinin silah sızlandırılm asına k arşıt o larak . F ran k fu rt M arksistleri faşizm in kültürel kaynak ların ı ve b u alanda, m utluluğa kar­ 84


şı karakteristik b u rju v a düşm anlığıyla birlikte, olum lu k ü ltü r için­ de yer alan faşist ahlâkın ö rn eklerini k avram a gereği üzerinde d u rd u la r^ . Faşizm öncesi dönem de b u kültür, duyum sal haz ve m u tluluk a r­ zusunun her birey tarafından görev ve hizm et anlayışı biçim inde “ içselleştirilm esi” yle nitelendirildi. Bireysel m utluluğu k u rb an eden bu görev ve hizm et anlayışı faşizm a ltın d a o rta d a n kaldırılm am ış, sa­ dece ifadesini yeni b ir fo rm d a bulm uştur. Soyut “ içsel” topluluk eşit olarak so y u t bir “ dışsal to p lu lu k ” a d ö n ü şm ü ştü r (soyut, çün­ kü kapitalist egem enliğin ifad e ettiği b ü tü n gerçek ve can alıcı uz­ laşm az çelişkiler -birey ve to p lu m , özel ve kam u hayatı, yasa ve a h ­ la k , ekonom i ve politik a arasm d ak i k arşıth k lar gibi- saf an lam da ruhsal b ir düzey d ışında çözülm em iş o larak kalır). Böylelikle, b u r­ ju v a to p lu m u n u n gelişmesiyle ve liberal p ro g ram d a yer alan akılcı kılm a ve sekülarizasyon süreçleriyle yaratılan ru h sal ve akli boşluk, bireyi, sem bolik b ir ırk , ulus, kan, to p rak vb. o rtak lığına dayanan gru p la gerici b ir özdeşleşm e tem elinde anlam sız o rtak lık lara so k ­ m ak suretiyle liberal dönem in h âlâ çözülm em iş b ü tü n karşıthklan n d a n payını alm a çabasına götürür^^. Bu bak ım d an, H orkheim er ve T heo d o r A d o m o için faşistlerin Yahudi düşm anlığı, önceki sosyo­ ekonom ik koşullar altın d a bir sahtekârlıktan bstşka şey olm ayan, in­ sanlığın potansiyel birliği gibi liberal b ir ilkeyle yüz yüze gelen siste­ m in yaşadığı şiddetli çelişkilerden kaynaklanan ve geç kapitalizm için­ de bir ö rn ek düşünceye yönelen genel b ir eğilim in göstergesidir. A r­ tık, içsel ile dışsal, g ö rü n tü ile öz, bireysel kader ile toplum sed ger­ çeklik arasın d ak i bölün m e hoşgörülm em ektedir; b u d u ru m d a , k it­ le içindeki birey kişisel tasarıların ı Yahudi düşm anlığı, ırkçılık, ya­ bancı düşm anlığı vb. biçim inde k o llektif o lan la değiştirm ek sure­ tiyle kendi özerkliğim k u rb a n ederek b ir uyum arar^*. B ütün b u nedenlerle, liberal piyasam n kendini düzenleyen bir eko­ nom ik değişim ler sistem i ve klasik sistem in bütünleyicisi olan bir m ekanizm a olarak çökm esine rağm en, kitleler arasm da devrimci bi­ lincin gelişmesi için bu bütünleyici süreç içinde zım nî olarak b u lu ­ n an potansiyeller k ü ltü rel a lan d a y asaklam alara uğradı. Bu k ü ltü ­ rel alan, telafi edici b azların bütünleyici bir sistem i o larak birliğini korudu ve b u nedenle, b o zu lan ekonom ik düzenin sayesinde kendi­ ni yenileyen kurum sal ik tid a rın zirveleriyle k o p an bağları yeniden o n aran b ir uyum aracı o larak işlev görebildi. Y ine de, politik gerici­ liğin ekonom ik krizden k ay n ak lan an k u ru m sal o to riten in çözülm e­ sine yönelen eğilim lerden kendisini ayırm aya çalıştığı kültürel m eş­ 85


ru lu k ların b u düzenleyidliği, ekonom ik hayattaki çök ü şü n yükUnü en keskin biçim de hisseden kitlelerin psişik o luşum u içinde karşılık verici b ir etki yaratm azsa anlam sız olacaktır. S o ru n , “ politik geri­ ciliğin faşizm ve o n u n başındaki kiliseyle birlikte kitlelerden (a n a ­ vatan u ğ ru n a görev, feragat ve fedakârlık adına) yeryüzü m u tlu lu ­ ğundan vazgeçm elerini talep” etm esinden d ah a çok Reich lA belıritiği gibi, “ b u taleplerle uyuşan kitlelerin gericileri desteklem esi, o n ­ ların zenginleşmelerine ve iktidarlarını sürdürm elerine izin vermesi” sorun u d u r^’ . Freudçu-M arksistlere göre b u n u n nasıl m üm kün ol­ duğunu anlam ak analizi bir adım ileri g ötürm ek için gerekiyordu. Bu ekonom ik kargaşalıkların ve kültürel dönüşüm lerin toplum u oluş­ turan grupların kategorik yapıları üzerindeki etkisini ve bunların k it­ lelerin insani çıkarlarını akılcı bir tu tu m la onaylam a yerine kendi­ ni, kitlelerin gizil ölüm arzuları, kökleşmiş suçluluk duyguları ve hat­ ta bazen m u tlu lu k la kendilerini k u rb a n etm e istekleri üzerinde te­ m ellendiren bir politikayla kuşatılm alarını kolaylaştıran anlam ı de­ ğerlendirm ek gerekiyordu. Böyle bir analiz, kitleler arasında bu d u ru m lard a ortaya çıkan her tü rlü özgürlük isteğinin ve m u tluluk arzu su n u n açıkça ifade edil­ m esine karşın b u güdüleri b askı altın a alm ayı sağlayan derinlem esi­ ne yerleşmiş kategorik yapıların süre-durum unu belirlem e zo ru n lu ­ luğuyla başlayacaktı. N itekim , Reich, “ dinsel, faşist ya d a diğer ge­ rici ideolojiler, biUnçdışı özleri b ak ım ın d an araştırıhriarsa bu n larm esas olarak ... herkesin içinde taşıdığı bilinçdışı b ir cehennem kor­ kusunun o luşturduğu b ir tü r savunm a tepkisi olduğu b u lu n u r” diyordu^®. Veya, From m ’u n özgürlükten Kaçış’ta. belirttiği gibi “ in­ sanın bireyleşm esinin bağlı bulu n d u ğ u ekonom ik, toplum sal ve p o ­ litik koşullar bireyselliğin gerçekleşm esi için b ir temel sağlam azsa... (ve) insan kendisini güvenlik içinde hissetm esini sağlayan b a ğ lan d a kaybederse, b u kopm a özgürlüğü katlanılm az bir yük haline g etirir” ^*. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda kitlelerin “ özgür­ lü k korkusu” n d a köklenen b u duygu, tekelci kapitalizm in ileri d e­ recede gelişmesi ve b u n u n la birlikte, sözde kitle to p lu m u n u n to p ­ lum sal b ü tü n leşm e özelliğinin yeni biçim lerinin gelişmesiyle şiddet­ leniyordu. B ürokratik akılcılığın ve bireyselleşm enin yayılması, h a­ y atın ve to p lu yaşam anın geleneksel kalıplarında önceki bağlantılan n kopm asıyla birlikte b ü tü n kitlevi psikolojik zorlfunalan yükseltti: Y abancılaşm a, tecrit, güvensizlik ve korku d uygulan. Dev şirketle­ rin boyun eğdirdiği bir to p lu m u n ortay a çıkm ası ve ara yapıların gi­ 86


derek önem sizleşm esi veya yok olm ası sonucu n d a, “ bireyin güçsüz­ lük ve yalnızlık duygusu a r ttı, tü m geleneksel b a ğ lard an “ özgürleşm esi” d ah a da önem kazandı, bireysel ekonom ik kazanım ­ la r için sahip o ld u ğ u o lan ak lar daraldı ve birey dev güçler tarafın ­ dan tehdit edildiğini hissetti” ^®. Toplum un içinde giderek a rtan çe­ lişkiler, giderek d a h a da körleşen ve kontrol edilemeyen toplum sal güçlerin o rtay a çıkm ası, savaş ve işsizlik gibi felaketlerin bireyin h a­ yatını gölgelem esi, tecriti ve güvensizliği çeşitli yıkıcı savunm a m e­ k anizm alarıyla karşılayan eğilim lerin birey için d a h a güçlü ve d ah a yaygın hale gelmesi; bü tü n bunlar, o rta la m a kişilik yapısı içindeki akıldışı yıkıcı ve o to riter eğilim leri güçlendirdi. Bu o to riter kitle bireyi esas o larak h â lâ klasik kapiitalizmin özel­ liğini taşıyan anal-obsesif kişilik tipidir. A m a bu tip, burjuvazi için­ de özgün o larak d a h a belirgin ve d ah a üst düzeyde gelişm işken kla­ sik kapitalizm den tekelci kapitklizm e geçişle birlikte burjuvazinin bir özelliği o lm a niteliğini giderek kaybeder (artık gerçek anlam da işlevsel değildir) ve küçük burjuvaziye m al olur. T oplum sallaştırm a işlevleri açısından tipik k ü çü k b u rju v a aile, (burjuvazinin d a h a ö n ­ ceki en ayırt edici özelliği olarak neredeyse tam am en özgürlük yok­ sunu olan) bu tab ak a üyelerinin F rom m ’u n “ o to riter-m azoşist” ka­ rakter dediği şeye doğru gittikçe gerileyen eski anal-obsesif tipe olan yönelim inde hissedilen dışsal b a sk ıla n yansıtır. S tatü endişesi, artık kendiliğinden hissedilmeyen değerlere katı biçim de bağlanm a, bu tip aileyi gittikçe akıldışı hale gelen o to riter bir yapıya neredeyse kendi­ ni kaybedercesine zorlar. A ilenin toplum sal ve ekonom ik işlevleri gi­ derek tasfiye edilir; eskim iş, geleneksel biçim lere d ah a fazla ve d a ­ h a d a u m utsuzca zorlanır ve dengesiz, giderek o to riter kişilik tiple­ rini üretm e eğilimi a rta r^'. P olitik açıdan bu otoriter-m azo şist tip ekonom ik güvensizliğin, a rta n tekelleşm enin ve proleterleşm e tehdidinin yol açtığı statü en­ dişesi a ltın d a d a h a eski burjuvazinin her derde deva gördüğü birey­ sel tutuculuğu terk etm e eğilimini gösterebilir. “ İsyan eden bir serf yine de b ir serf olarak k a lır” ve gerçek bir içsel otoriteden gittikçe yoksunlaşan zayıflam ış b a b a im ajının yerine, yeni b ir otorite arayı­ şı içine girer. Reich’ın gösterdiği gibi faşist p o litik a ve p ro p ag an d a özel ve aile hayatının k rizinden kaynaklanan endişeyi kitlelerin b ü ­ yük kesimlerini karşı devrim ci hedeflere doğru etkin biçim de hare­ kete geçirm ek için kaneüize etmeye hizm et ediyordu. Ailevi sap lan ­ tılar -kökleri, k adınlar açısından cinsel özgürlük ve tekeşli evliliğin 87


sağladığı güvenliğin yok olması k o rkusunda, gençlik için O edipal suçlulukta, yetişkin erkekler için b ü tü n belirtileriyle birlikte b ilin ç­ dışı bir iğdiş edilme k o rkusunda ve ataerkil o to riten in p arç ala n m a ­ sı karab asan ın d a b u lu n u r- yaygın o to riter sistem in duygusal tem eli­ ni güçlendirecek bir ta rz d a takviye edilir. Bu tepkinin oluşum süre­ cine tipik o larak eşlik eden bebekliğe ve anal-obsesif kalıplara d o ğ ­ ru gerilem e eğilimi, bilinçdışı safahat özlem ine ve bir “ Führer figür ü ” yle özdeşleşmeye seslenen propagandaya karşı kitleleri özellikle duyarlı hale getirir. F ü h re r’in “ halk sevgisi” o n lar için ihtiyaçları­ nın gerçek doyum unun yerine geçer: “ H itle r’in yazılarında o to riter karakter için tem el o larak tan ım lad ığ ı­ mız iki eğilim i gösterm eye çalıştım : İn san lar üzerinde şiddetli bir ik tid a r kurm a arzusu ve karşı konulam ayacak k ad ar güçlü b ir dış ik tid ara b o ­ yun eğm e özlem i. H itle r’in fikirleri N azi p artisin in ideolojisiyle az çok özdeştir... Bu ideoloji aşağılık duygusu, hay attan nefret, çilecilik, hayatı sevenlere hasetle birlik te sado-m azoşist k arm aşaların toprağı o lan kişili­ ğinden kaynaklanır. Bu ideoloji benzer kişilik yapılarından ö tü rü , bu ö ğ ­ retilerin çekim ine ve heyecanına kapılan, kendi duygularını yansıtan a d a ­ m ın ateşli izleyicileri haline gelen in san lara sesleniyordu. Fakat aşağı o r­ ta sınıfı tatm in eden sadece Nazi ideolojisi değildi; politik pratik id eo lo ­ jinin vaat ettiğini gerçekleştirdi. Herkesin boyun eğmek için kendi üstünde, iktid arı hissetm ek için kendi a ltın d a b irinin o lduğu b ir hiyerarşi y aratıl­ dı; kendisini içinde gizlediği ik tid a r kadar, zirvedeki ad a m ın , liderin de üzerinde Kader, Tarih ve D oğa vardı. Böylece N azi ideolojisi ve pratiği n ü fu su n bir b ö lü m ü n ü n k arak ter yapısından kay n ak lan an arzu ları d o ­ y urur, hâkim o lm ak tan ve b o y u n eğm ekten h o şlan m asa d a uysallaştırı­ lan ve hayatında kendi k a ra rla rın d a her şeyde inan çtan vazgeçm iş o la n ­ lara yön verir ve yö n len d irir” ^^.

K uşkusuz o larak bu nitelikleri, en belirgin biçim de küçük b u rju ­ vazinin taşım asına ve bu nedenle de bu tabakanın faşist karşı-devrim için kitle temeli o luşturm asına rağm en, o toriter mazoşist sendrom un pek çok açıdan işçi sınıfının kendi ruhsal yapısını da nitelediği red­ dedilem ez. A slın d a bu d u ru m . A lm an proletaryası içindeki otorite yanlısı eğilimlerin 1930’ların b aşın d a F ra n k fu rt’taki Institut für Sozialforschung’u n himayesinde Erich From m ’un ve E.Schachtel’in Al­ m an proletaryası içindeki o to rite yanlısı eğilim leri incelemesiyle de­ neysel olarak gösterilm iştir^^. 1930’da işçi sınıfının tam am en faşiz­ m e karşı ve dem okrasi yanlısı g ö rünm esinden hareket eden bu ça­ lışm a, siyasi seçim lerde ve işçi temsilcileri seçim lerindeki tercihler­ 88


den ortaya çıkan yüzeysel belirtilere göre, gittikçe artan bir faşist d a r­ be tehdidine karşı potansiyel direnişi belirlem ek için, bu anti-faşist İmrarlılığın gerçek psikolojik derinliğini Eiraştırmaya girişti. F rom m ’u n belirttiği gibi; “ O sırada sorduğumuz soru şuydu: Alman işçileri ve çalışanları otori­ ter Nazizm düşüncesine karşı çıkan bir'kişilik yapısına ne ölçüde sahip­ tiler? Ve bu bir diğer soruyu getiriyordu: Alman işçileri ve çalışanları kritik anda Nazizm’e karşı ne ölçüde savaşacaklardı? Araştırma yapıldı ve so­ nuç, kabaca şöyleydi: Alman işçilerinin ve çalışanlarının Vo lO’u otoriter diyebileceğimiz bir kişilik yapısına, yaklaşık % 15’i demokrat bir kişilik yapısına sahipti; ve büyük çoğunluk -yaklaşık % 75- kişilik yapısı bakı­ mından iki uç arasındaki kararsız kişilerden oluşuyordu. Teorik sonuç, otorite yanlılarının Nazilerin peşinden gidecekleri, ‘demokrat’ olanların militan anti-Naziler olacakları ve çoğunluğun ne birinin ne de diğerinin peşinden gideceğiydi. 1933 ve 1943 yılları arasındaki olayların gösterdiği gibi bu teorik tahminler aşağı yukarı doğru çıktı” ^^. Bu analizden şu sonuç çıkar: Kitleleri faşist gericiliğe karşı hare­ kete geçirm ekte olan solun uğradığı b aşan sızh k , işçi sınıfının faşist saldırıya ve bu saldırının ortaya çıktığı sosyo-ekonomik durum a tepki gösterm esini koşullayan kültürel faktörlerle içsel çelişkileri -yani “ (proleterin) psişik yapısı içindeki devrim ci u n su ru n kısm en azge­ lişmişliği (ve) kısm en (de) yapısındaki karşıt gerici u n su rlar tarafın ­ d an etkisiz hale getirilm işliği” olgusunu- k avram akta uğradığı b a ­ şarısızlığın d o ğ ru d an b ir sonucu idi^*. K adınlar ve erkekler yabancılaştırıldıkları ve köklerinden koparıldıkları için böylesine büyük bir şevkle Nasyonel Sosyalizm ’in önerdiği yapay etnik topluluğu be­ nimsediklerine göre, bu yabancılaştırıcı olaylar farkh koşullar altında faşist akıldışılıktan çok devrim ci m ücadelenin k ay n aklan haline ge­ lebilirdi. Solun değil de faşistlerin zafer kazanm ası, onların, b u rju ­ va toplum sal ilişkilerin en zengin duygusal yetenekleri, en sevgi d o ­ lu dürtü leri topluluk ve iletişim ihtiyacını düşkırıklığm a uğratm ası­ n ın, kadınlarla erkekleri dinin ve şovenizm in tü m biçim lerine, gün­ lük h a y a tu yoksun bırakıldıklan aşkı hayal gücü alanında ifade eden film lerin ve festivallerin duygusallığına doğru nasıl ittiğini, son çö­ züm lem ede m uhaliflerinden çok d a h a iyi anlam ış olm aları gerçe­ ğinden kaynaklanıyordu. Bugün aym faktörler çağdaş “ kitle” insa­ nının, ileticim araçları ve yabancılaşm ış, köksüzleşm iş bireylerin ih­ tiyaçlarını m aniple etm ek için yaratılm ış olan kitle tüketim i sistemi 89


tarafın d a n yayılan saçm a ve sahte küU üre b atm ış olm asından so ­ rum lu o lm ay a devam ettiğine göre, b u n d a n nesnel o larak, gününü do ld u rm u ş burjuva toplum sal ilişkiler karşısında boyun eğmiş g ru p ve sınıfların özgürlük arzusunu engelleyerek, kitleleri devrim ci p ra ­ tik yerine akıldışılığa götü ren yasaklam aların önem senm em esinin, sadece 1930’larda solu silahsızlandırm akla kalm adığı, günüm üzde de aynı şeyi sürdürm eye devam ettiği sonucu çıkar. Böyle bir k ü ltü ­ rel ve psikolojik bo şlu k , bu m ücadeleler “ insanın kafasının içinde” olanları gözönüne alm azsa ve kültür, günlük hayatın çeşitli a la n la ­ rında neler olup bittiğini açıklam azsa -yani “ farklı toplum sal ta b a ­ kalar, meslekler, yaş grupları ve cinslerden olan insanlarda gizil o la ­ rak bu lu n an ilerici arzular, fikirler ve düşüncelerle bu ilerici arz u la­ rın, fikirlerin vb. gelişmesini önleyen” ^^ ...ve salt politik p ro p a g an ­ dayla kıyaslanam ayacak denli güçlü... olan günlük hayatm binlerce yönünde köklenm iş u nsurların yapısını kavram a temeli üzerinde, “ kitlelerdeki devrimci unsurları ortaya çıkarm a” yı^’am açlayan bir kültürel devrim ci proje biçim ini alm adıkça- gelecekteki devrim cile­ rin m ücadelelerini de boşa çıkaracaktır.

90


V. YENİDEN TANIMLANAN POLİTİKA

G ördüğüm üz gibi, geleneksel M arksist sol, genç kapitalist toplum un eleştirel bir teorisini ve Batılı toplum ların yöneticilerinin kitleleri ken­ di tem el, insani çık arların a tab an ta b a n a zıt hedeflere tekrar tekrar sevk edebilm elerindeki göreli kolaylığı açıklayabilen bir analizi geliştirem edi. Bu başarısızlıkların sonu cu n d a bu to p lum larda akıldışı eğilimlerle savaşm ak için yararlı olabilecek ve kitlelerin karakter ya­ pısında toplum sal devrim hareketini gerçekleştirm elerini sağlayabi­ lecek bir dönü şü m e hız verebilen güçlerin kavranm asını temel alan, yeni bir devrim ci p olitika oluşturm ayı d a eşit ölçüde başaram adı. Bu duru m solun bu form asyonunu ve gelişmesini belirlemiş olan ve­ rili koşullar gözönüne alınınca pek şaşırtıcı değildir. Kuşkusuz, M a rk s’ın çalışm asında proletarya sadece devrim ci bir sınıf olarak değil, kendisini o rta d a n kaldıran b ir sınıf olarak özgürleşm iş bir bi­ reysel varoluş için gerekli koşulları o lu ştu rm a m isyonuna sahip bir anlayışa ve halkın özgürleşm iş varoluşu için gerekli koşulları için­ de barın d ıran pratiğin genel b ir teorisine sahipti. B ununla birlikte gösterm iş olduğum uz gibi, en azından M ark s’ın yazılarının esas ya­ pısı açısından bireysel k u rtu lu şu n teorisi, bireyin varoluşunun an ­ cak ekonom ik pozisyonuyla ilgili yönlerini kavrayan bir sınıf teorisi olarak ka{ır. Bu nedenle neredeyse sadece egem en sınıfın ekonom ik pratiğinin doğrudan b ir sonucu o larak bireyin boyun eğdiği yaban­ cılaşm anın özelliklerini vurgular. “ Marksist toplum teorisi kişilik yapısıyla toplumsal ilişkilerin bütUnil arasında doğrudan bir bağlantı öngörür. Doğal olarak, verili bir toplumda 91


üretim in, m ülkiyet ilişkilerinin, p o litik y ap ıla n n d ö n ü ştü rü lm e sin in b u yeni to p lu m a uygun in sa n tipini üreteceğini varsayar, (fak at) to p lu m sa l koşullara d e n k düşen k ara k te r tiplerini biçimle>’en so m u t m ek an izm ala­ rı incelem ez (incelemeye girişm ez)” '*.

Kısaca, “ toplum sal ilişkilerin bireyselleştirici ve potansiyel o la ­ rak kurtarıcı yönünün ro lü bir yana b ırakılm ışken,karakterin to p ­ lum sal yapıyla proleterlerin kendileri için bir sınıf o lu ştu rm ak üze­ re birleşmeleri halinde kavranabilecek bağlan vurgulandı” “. Bu v u r­ gu, indirgem eci olsa d a M ark s’ın zam an ın d a gene de akla uygun­ d u . “ M a rk s’ın erken kapitalizm in koşulları altm da b ir yana b ıraka­ bildiği şey o n u izleyen M arksist k u şak lar tarafm d an d ah a sonra ak ­ tif olarak b a stırıla c a k tı” ^. M arks’ın ölüm ünden 1914’e kadar geçen yıllarda İkinci E nternasyonal’in sosyal dem okrat partileri için M arksizm neredeyse ta m a ­ m en politik ekonom iyle ve tarihin esas olarak pozitivist bir tarzda belirleyici o lan bir yorum uyla özdeşleştirildi. Bu anlayışa göre dev­ rim , üretici güçlerin gelişm esinin er veya geç yeni b ir toplum sal iliş­ kiler sistemine geçişi zorunlu kıldığı nesnel bir m ekanizm anın sonu­ cu olduğu için, öznel hazırlık b ak ım ın d an pek az şey gerekiyordu. Bir diğer deyişle, bu yeni sosyo-ekonom ik örgütlenm e sisteminin ya­ ratılm ası için kitlelerin bilinçlerinde ve kişiliklerindeki zorunlu d e­ ğişikliklerin, m ad d î süreçlerdeki dönü şü m ü n yansım ası olarak, ken­ diliğinden gerçekleşeceği sanıldı. Sosyalist kitle partisinin, kaçınıl­ m az ekonom ik kriz, b u rju v a rejim inin dağılm asıyla sonuçlandığın­ d a araya girerek kendini pro letary a devleti haline gelecek bir devlet içinde devlet o larak oluşturacağı beklentisini içeren bir işlevi vardı. Sosyalizm in, in san ilişkilerinde niteliksel bir değişim sağlam asına yönelik veya devletin to p lu m u n dışında ve üzerinde bir varlık ola­ rak o rta d a n kaldırılarak, işlevinin bizzat to p lu m tarafından üstlenil­ mesi ve böylelikle toplum sal yeniden örgütlenm e aracılığıyla eko­ nom ik yabancılaşm anın yok edilmesi gerektiğine dair bir anlayış yok­ * Gramsci’nin belirttiği gibi, daha özel olarak şöyle diyebiliriz: “Gerçeklik tuhaf kombinasyonlar bakımından zengindir ve bu karışıklıktan teorisinin ka­ nıtlanması gereken kişi teorisyenln kendisidir: Sözgelimi, tarihsel yaşamın unsurlarını teorik dile çevir; yoksa, kendini soyut şemalarla uyum içinde or­ taya koyması gereken gerçekliği değil.” Çünkü, sınıf mücadelesinin sürdü­ rüldüğü koşulları belirleyen etkenlerin bir araya geçmesi bu özgürlük bağla­ mında anlaşılması ve kavranması gereken özgün ve tek bir kombinasyonun ürünüdür 92


tu . M evcut anlayış b u rju v a to p lu m u n d a k i gibi otorite, etkinlik vb. ilkeleri tem el aldığı için, genelde to p lu m u tanım layan benzer hiye­ rarşik ö rgütlenm e biçim lerinin b u partilerde kaçınılm az olarak ye­ niden üretilm esine hizm et edecek bir örgütsel hayata yol açabilece­ ğini b elirtm ek gereksizdir. K ültürel a la n d a da benzer biçim de sos­ yal dem o k rat örgütler ayrı kültürel etkinlikleri teşvik ederlerken ve sürekli “ p ro leter k ü ltü r” d en söz ederlerken, genelde bu etkinlikle­ rin çoğu o lu m lu b u rju v a k ü ltü rü n ü n etkinliklerinden esasta farklı değildiler. H o rk h e im e r’ın gözlem lediği gibi A lm an sosyal d em o k ­ rasisinin ta rih i, kültü re yönelik böyle b ir tavrın taşıdığı tehlikelerin m ükem m el b ir göstergesidir; “ E gem en kültüre yönelik bu k ü ltü rü n u n su rların ın gelecekte korunm ası için yegâne şansı oluşturabilecek eleştirel b ir tavır yerine, bu girişim çoğu kez, ancak bu k ü ltü rü n es­ ki günlerdeki b u rju v a bilgeliğinin şıklığıyla örtülm esine hizm et etti -köylülerin kendi derebeylerinin eski tarzlarını taklit etmeyi alışkanlık haline getirm eleri gibi” **. Sosyal d em o k rat örgütlerin egem en kül­ tü rü aşm a yeteneksizliklerinin bir sonucu o larak , evrim leri sadece egem en k ü ltü rü n b ir benzerini yeniden üretm e eğilimi gösterm ekle kalm adı, aynı zam an d a ironik olarak bu kültüre istikrar kazandırıl­ m asına d a yol açtı. P roleterlerin aksi halde devrim ci eylem içinde harcayacakları enerji ve etkinlikleri kültürel alandaki telafi edici baz­ lara yönelterek iptal etm enin d o ğ ru olduğu d ü şünüldü; çünkü ege­ m en k ü ltü r onlara bu tü r enerjiler için uygun çıkış (yolları) sağla­ m ıyordu. B olşevikler b \ınun aksine proletarya partisinin kitle tem elini de­ ğil de öncü yapısını vurgulayarak, b u tü r iyileştirm e veya katılım biçim lerinden sakınm aya çalıştılarsa da Rusya’daki yeni devrimci re­ jim in kuşatılm ışlığı ve geriliği yüzünden, aşırı çalışm anın, fed ak âr­ lığın ve ertelenm iş hazzın zorlayıcıları -yani, özgürleşm iş bir birey­ den veya baskıcı uygarlığın gerçekten aşılm asından çok anal kişili­ ğin ve olum layıcı k ü ltü rü n b ü tü n nitelikleri- galip geldi. Ö ncünün devrim ci işçileri ve köylüleri birleştirm eye hizm et eden M arksizm ’i, bireyin kollektife ve nihayet devlete zorlayıcı boyun eğmesi d o ğ ru l­ tu su n d a görevin retoriği olarak hizm ete zorlandı. B a tı’daki ko m ü ­ nist partiler kuruluşları sırasında önceleri sosyal dem okrasi içinde bas tırılm ış olan ve ancak Birinci D ünya Savaşı’nd an so n ra A vrupa’yı sarsan kendiliğinden kitle grevlerinin oluşturduğu b ü yük dalgalan­ m a içinde ön p lana çıkan b ü tü n o ta n tik devrim ci eğilimleri şu ya d a bu biçim de eklem leyen d ah a bağım sız bir konum d a bulunuyor­ 93


lardı. B atı’d a k i kom ünist partilerin 1920’lerin so n u n d a “ Stalinistleştirilm esi” yle birlikte b u eğilimler b ir kez d ah a baskı altına a lın ­ d ılar ve III. E n tern asy o n al’in M arksizm ’i Sovyet devletinin id eolo­ jisinden ay rılm az hale geldi. Özgün Bolşevikler için bir ölçüde kaçınılam az b ir başarısızlık olan şey, d a h a sonraki kom ünistler için ev­ rensel bir p roleter fazilet haline geldi, çünkü ayrı ayrı partilerinin örgütsel hayatlarını günlük politik pratikleri k ad ar neredeyse ta m a ­ m en Rus m odelinden alınm ış bir “ devrim ci disiplin” nosyonunda tem ellendirm e eğilimi gösterdiler. O koşullar altın da bu “ devrim ci disiplin” , ancak parti üyelerinin ilk to p lu m sallaşm alarından kazan dıkian anal zorlayıcı ve otorite yanlısı b ü tü n özelliklerin pekiş meşine hizmet edebilirdi. Komünist sol içindeki bu “ bastıncı yeniden to p lu m sallaştırm a” b ü tü n nesnel ifadesini nesnel belirtileriyle b ir­ likte -bastırılm ış elitizm , otorite figürlerine m azoşist boyun eğme, proletarya kültü, dogm atizm in gelişmesi- bu yıllarda uluslararası ko­ m ünizm in (ve önem li b ir ölçüde Troçkizm ’in de) temel akım ı haline gelen d o k trin e r M arksizm -L eninizm fo rm ların d a buldu. Bu p a to ­ lo jik belirtiyi ilk kez M ichael Schneider betim ledi. B una göre Leninist p artin in tipik örgütsel hayatı, üyelerinde görülen m azoşist ve oto rite yanlısı özelliklerin pekişm esine hizm et eder: “ ‘S o l-k an at’ dogm atizm in psikolojik belirtileri ve b u n u n politik ifa ­ deleri -ya da d a h a çok politik belirtileri- karşılıklı o larak birbirini koşul­ lar: Y oldaşların psikolojik b a k ım d a n gittikçe d a h a fazla kendilerini san ­ sür etmeleri ve öznel yasaklam a, kişisel çalışm a ve yaşam a tarzlarının daha d a neşesizleşmesi, dogm atik bir örgütlenm e ve eğitim anlayışını kabul etme eğilim lerini a rttıra c a k tır” ^.

Üyelerin kendi k üçük-burjuva kibir ve elitizm lerini tersyüz olm uş bir “ proletarya k ü ltü ” biçim inde açığa çıkaran ve eşit derecede kü­ çük burju v a m azoşist kendinden nefretle bir arada var eden bu tür örgütler, kuşkusuz yapısal olarak gerçek proletaryanın çıkarlarını tem sil etm ekte yeteneksizdi. Ayrıca, p roletarya ö rg ütünün liderliği­ ni devrim ci dava ad ın a o lu ştu ra n elitlerin otoritesi, saflardaki inisi­ y atif ve özerkliği sak atlam ad ak i b aşarıların a bağlı olduğu için, kit­ lelerin kendilerini serbestçe ifade etm elerini ve kendilerini örgütle­ m e kapasitelerini geliştirm eyi am açlayan b ir politika bu liderlerin çıkarlarını gerçek anlam da teh d it edecekti. Reich veya H o rk h eim er gibi eleştirel M arksistlere itib ar kazandı­ ran, bu eğilimlerin bir sonucu olarak III. E nternasyonal partilerinin ister A lm anya’d a olsun ister b aşk a yerde devrim ci m ücadelenin ara94


cila n olm ak b ir yana, kitlelerin kazanılm ış h ak ların ı savunm a aracı olarak bile a rtık yetenekli o lm ad ık ların ı b u sırada kavram aya baş­ lam alarıydı. G erek kom ünist gerekse sosyal dem okrat örgütler d a­ h a otoriter m ekanizm alar biçim inde varlıklarım sürdürürlerken, her iki p arti tipinde de üyelerin, liderlerin ve kitlelerin tek bir savaşçı birlik olarak o lu ştu rd u k ları to p lu lu k zayıflam aktaydı. Bu m ekaniz­ m alar kendi örgütsel çıkarları ve itib arları yerine gerçekten kitlele­ rin çıkarlarını tem sil etm e girişim inde b u lu n salard ı, b u n u başara­ m azlardı; çü n k ü , artık büyük proleter kitlelerin çıkarlarının ve ihtiyaçlarm ın yapısmı bile anlayabilecek yetenekte değildiler. Kısaca, her iki tip parti de -sosyal d em okrat kitle partisi ve Bolşevik öncü partidevrim ci m ücadele için eşit derecede yetersiz araçlar olu ştu ru y o r­ lardı: Kitle partisi burju v a devletinin inkârı değil, o n u n rakibiydi ve öncü p arti b u rju v a to p lu m u n u n otoriterliğini tekrarlayan bir elitizm e eğilim gösteriyordu. H er iki d u ru m d a d a bu politik ve ö rg ü t­ sel tiplerin etkisi sadece gericilik karşısında kitlelerin harekete geç­ m esini yasaklam ak değil, kendiliğindenliklerini boğarak ve sonuçta gericiliğin zaferine yol döşeyerek bu kitleleri hareketsizleştirm ekti. H orklıeim er’dan bir ahntı daha; “ Kendi bürokrasilerinin 1914’ten beri süren ihanetlerinden (proleter) partilerin kendiliğindenliği yok etm ek için dünya çap ın d a aygıtlara dönüşm esinden, devrim cilerin öldürülm esinden sonra, işçilerin totaliter düzene karşı tarafsız bir tavrı sürdürm eleri asla b u d alah k belirtisi değildir” *. Bu analizden, ne proletaryanın geleneksel örgütlenm e biçim leri­ nin tem sil ettiği m ücadele araçlarının ne de Sovyet m odelinin veya ekonom ist sosyal dem okrat düşüncenin temsil ettiği m ücadele he­ deflerinin, devrim cilerin yüz yüze geldiği görevler açism dan yeterli olm adığı sonucu çıkar. Böylece, A lm an kom ünist işçi hareketi içinde bir grup olarak Sex-Pol (cinsel politika) hareketini özgün olarak in­ şa eden (1932’de k u rulm asını izleyen bir yıl içinde üye sayısı 20.000’den 40.000’e çıkm ıştı) W ilhelm Reich, bu hareketin kurtuluşçu hedeflerinin K PD ve S P D ’de o rta k olan p arti politikaları ve ajitasyon biçim leriyle b ağdaşm adığını gördü. Reich, zam anının di­ ğer kültür devrimcileri gibi, bir sonuç olarak proletarya hareketinin var olan biçim leri içinde çalışm anın ve sadece “ p ro pag an d an ın es­ ki liderliğin hizm etinde geliştirilm esi için” savaşm anın a rtık hiçbir şekilde arzulanır veya yararlı olm adığını gittikçe d a h a fazla kabul etm ek zo ru n d a kaldı. D evrim ci hareketin bir b ü tü n olarak yeni bir temel üzerinde o lu ştu ru lm ası için çalışm ak ve böylelikle “ yaşayan 95


b ir devrim ci örgütün (d a h a sonra bile) bürokratlaşm asını önleyebi­ lecek a ra ç la rı önceden keşfetmek ve h azırlam ak” gerekli h ale gelmişti’ . Böyle bir yeni tip devrimci hareket -başından itibaren, saglıkh, o to rite yanlısı olm ayan kişiliklerin kristalize olm asına uygun bir kültürel ve psikolojik ortam o luşturur, ta b a n d a kendini özerk olarak yönetine kapasitesini geliştirir- bir süreç o la ra k devrim a n la ­ yışını gerektiriyordu. H p rk h eim er’in belirttiği gibi, b u süreç içinde “ yeni to p lu m m odelleri öncelikle top lu m u n d ö n ü şü m ü sırasında b u lu n u r” ®. Böylece ö rg ü t, kitleler kendilerinden d a h a önce alm an şeye yeniden sahip çıkarleırken -yani, yabancılaşnuş toplum sal em ek­ lerini tem sil eden üretim araçları üzerinde denetim kurarlarken, to p ­ lum un yabancılaşm ış karar alm a süreçlerini egem en azm hklarm elin­ den alarak , aynı zam an d a, bireyin d ü rtü lerin i u k ayan ve kendisini yönetm esini engelleyen içselleşmiş egem enlik biçim lerinin üstesin­ den gelm ek için kendi içsel yapılarını d ö nüştürerek devletle toplum arasındaki ayrılmayı o rta d a n kaldırırlarken- gerçekleştirdikleri kurtuluşçu p raxis’ten çıkar. Devrim ci sürecin iki yanlı yapısı bu görüş açısı içinde kavrandı. Bu yapı kitlelerin bilincindeki “ içsel y apı” n m d ö n ü şü m ü n ü içerir ve başlangıçtaki b u zihinsel k u rtu lu şu n gerçekleşmesi halinde dış dünyanın eşzam anlı devrim cileştirilm esini gerektirir. Bu ise baskıcı politik ve ekonom ik yapıların üstesinden gelm ek için verilen m üca­ delenin, baskıcı olm ayan örgütlenm e biçim lerinin kurulm ası için ge­ rekil bir kişilik tip in in y aratılm asına uygun nitelikte olm ası; ve in­ san la to p lu m u n b u d ö n ü şü m ü n ü n , an cak kitlelerin bilinçli devrim­ ci amaçlarının, günlük hay atın d ö n üştürülm esine yöneltilm esi şar­ tıyla gerçekleştirilebileceği an lam ın a gelir. özellikle b u görüşler tem elinde Reich, yeni ve genişletilmiş bir dev­ rim ci tasarım düşüncesi çerçevesinde yer alan radikal bir politika­ n ın ilkelerini yeniden form üle etmeye girişti. Reich, M arksizm ’in ka­ pitalist devletin ve b u rju v a m ülkiyet ilişkilerinin yıkılm asını kesin­ likle zorunlu gören anlayışım kabul etm ekle birlikte, bunun aile, okul, kilise gibi k urum ların gerici etkisini ve ideolojiyi geniş anlam da oluş­ tu ra n bu k u ru m la ra dujoılan ihtiyacı, sö m ü rü n ü n tem ellerini o rta ­ d a n kaldıracak b ü yük ç a p h b ir to p lu m sal ve politik devrim i bekle­ m eksizin yok edecek b ir m ü cad elen in sürdürülm esiyle sağlanabile­ ceğine inanıyordu. Reich’a g ö re böyle b ir m ücadele sadece m üm ­ k ü n değil, aynı z a m an d a faşist deneyin gösterdiği gibi kesinlikle z o ­ runluydu, ç ü n k ü solun verdiği m ücadeleler sadece devrim ci hareke­ 96


ti tem sil ettiği iddia edilen kitlelerin “ savunm acı tep k iler” ini değil, faşist karşı devrim i de kışkırtm ıştı. Bu nedenle Reich için b ir k ü ltü ­ rel devrim ci p o litik an ın yüz yüze geldiği başlıca problem , b u pasif n ü fu s kitlesinin -ki, aksi h ald e gericiliği zafere ulaştıracaktır- gü n ­ lü k hayatının politikleştirilm esi ve b u a la n d a kitlelerin özgürlük a r­ zu su n u önleyen, o n ların sosyo-ekonom ik boyun eğm işliğinden kay­ n ak la n a n y asaklam aları yok edici b ir m ücadele aracılığıyla hareke­ te geçirm ekti. Şimdiye k ad ar “ p olitika dışı” kalm ış kitlelerin devrim ci bir bi­ linç kazanm alarını kolaylaştırm a am acına yönelen Reich, yeni u fu k ­ la r açan “ S ın ıf Bilinci N ed ir?” başükıı çalışm asında, d o k trin er M arksizm ’in sosyo-ekonom ik gelişm enin dünya tarihi süreçleriyle soyut biçim de ilgilenmesine karşıt olarak, kitleler için kapitalist to p ­ lum sal ilişkilerdeki gerçekliklerin d o ğ ru d an doğruya günlük haya­ tın d a h a sıradan düzeylerinde -yani çalışm anın, boş zam anların, a i­ le ilişkilerinin, kom şuluk hayatının ve kuşkusuz cinselliğin getirdiği som ut so runların- yaşandığını ortaya koydu. M arksizm için em ekle serm aye arasındaki çelişki nesnel bir veri olarak var olurken, ger­ çeklikte b u çelişki öznel ifadesini sınıf bilinci ve m ücadelelerinde gerçek o larak , ancak bir savaşın verildiği yerde m eydana gelen m ücadelelerde- bulduğu ölçüde tarihsel değişim için bir hız haline gelir. Bu d u ru m d a, kapitalizm altın d a sınıf m ücadelesinin fiilen heryerde m üm kün olm asına rağm en, gerçeklik içinde bu m ücadele, a n ­ cak sadece savaşın verilm ekte olduğu yerde var olur. G ünlük kaygı­ lar, kitlelerin kapitalist toplumseü ilişkilerin her yerde hazır olan bas­ kıcılığını en d o ğ ru d an yaşadıkları gerçek alan oldu ğ una göre, b u n ­ dan sınıf bilincinin temel biçim lerinin geliştiği veya baskı altına alın­ dığı alan ın günlük hayat alanı olduğu sonucu çıkar. Sonuçta, kitle­ ler kendi öznel çıkarları uğruna bu “ m ik ro-toplum sal” düzeyde baskıya karşı günlük hayat alan ın d a m ücadele etmeye (bu alan, iş­ lerinde, boş zam an ların d a ve özel h ayatlarında insan ların birbirleri arasındaki som ut ilişkilerin düzlem ini kapsar) b aşlad ıktan sonradır ki, kitleler, d ah a geniş o la n “ m akro-toplum sal” bağlam ın, günlük hayatın niteliğini sıkıca belirleyen nesnel süreçlerin farkına varacak­ lardır. K ısaca, temel oluşturm aya devam eden sınıf çelişkisi, günlük hayatın ve k ü ltü rü n çeşitli tarzlarda gerçekleşen d ö nüşüm lerinin hı­ zını belirleyen m ücadeleler aracılığıyla ifadesini günlük sınıf müca^ delesinde bulur. Böylece devrim ci m ücadele özgül o larak yönlendi­ rilmiş olduğu kadar, yaygındır. Bu, çeşitli kültürel alanlar ve kurum ­ 97


sal ba ğ la m la r aracılığıyla, emek ve serm aye k u tu p laşm asın d an ç o k , bireylerin özgül çatışm aları ve çeşitli dönüşüm leri içinde ifade e d i­ lir. Bu koşu llard a proleterlerin kendilerini sınıf egem enliğinden fii­ len k u rta rm a m ücadeleleri sadece serm aye ik tid arın a ortak laşa b ir saldırıyı değil, aynı zam an d a bir k ü ltü r devrim ini ve psikolojik b a ­ kım dan kendini k u rta rm a düşüncesini ve pratiğini gerektirir. Reich’ın 1930’larm başlarındaki ve o rta la rın d ak i çalışm aları^ “ G ençliğin Cinsel M ücadelesi” ve “ S ınıf Bilinci N edir?” dahil- ye­ tişkinlerin o toriter kişilik yapılarının getirdiği sınırlam ayı zayıflat­ m ak ve b u n u n gençliğe yayılmasını engellem ek (ve böylelikle “ in sa­ nın k en d i hayatını düzenleyebileceği b ir kişilik yapısı” geliştirm esi­ ni kolaylaştırmak)*® için proletaryanın egem en sınıfın ik tid arın a ve k u ru m la rm a karşı verdiği m ücadeleyi b ir k ü ltü r devrim i projesiyle birleştirmeyi am açlayan program atik bir förm ülasyon girişiminin n a­ sıl olabileceğini gösterm ektedir. Böyle bir günlük hayat politikası­ nın genel çerçevesinde proletaryanın işyeri k ap sam ında işçi iktidarı için verdiği m ücadele, canlı ve tem el b ir u n su r o larak kalm aya de­ vam etti ve Reich “ iş dem okrasisi” düşüncesini form üle ederken, önceki devrim ci sendikalistler ve konsey üyesi kom ünistler kuşağı­ nın üzerinde önem le d urduğu, b ü tü n devrim ci sürecin en tem el u n ­ suru olan işçi denetim i için m ücadele g ö rü şü n ü , bu sürecin biçim i, esası, başlıca aracı ve indirgenem ez am acı olarak bir kez d a h a benim siyordu". Bu anlayışa göre, otoriter saplantılardan kurtulm uş b ir “ yeni in san ” ın biçim lenm esi, ne sosyalist p ro pag an d an ın ideo­ lojik etkisinin b ir sonucu ne de b ü tü n olarak toplum sal ilişkilerin d ö n ü şü m ü n ü n m ekanik b ir etkisi olarak sağlanabilir; bu d a h a çok "toplumsal üretim biçimlerinin dem okratik dönüşüm ü (için bir m ü­ cadele) içinde oluşan, yeni bir psişik k arakterin gelişim i” ni gerektirir'^. Böylece Reich, şu n u ortaya koyuyordu: “ Toplumsal devrimin amaçlarından biri büyük fabrikaların toplum­ sallaştırılması, yani bunların işçiler tarafından yönetilmesinin sağlanması olacaktır... Fabrikalardaki devrimci çalışma, ancak işçilerin üretim ve bun­ dan sağladıkları kazanç yoluyla nesnel çıkarlarını uyarırsa başarılı ola­ bilir. Fakat günümüzde işçiler, bu tür üretimden ya da daha açık olarak şimdiki üretim tarzından hiçbjr çıkara sahip değildirler. Üretimde dev­ rimci bir çıkar sağlamak için, onu şimdiki kapitalizm altında kendi mülk­ leri olarak düşünmelidirler... Propagandamız fabrikaların gerçek sahip­ lerinin sermayenin ve üretim araçlarının şimdiki sahipleri değil, işçiler olduğunu açığa çıkarmalıdır... (Aksi halde) politik olmayan veya politik 98


olarak ortalama sanayi işçisi (büyük kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi girişimine) bir suçluluk duygusuyla veya başkasmın mahna el uzatılıyormuş gibi karşı duracaktır... (Buna karşıhk) insan bir kez özünü kendi eme­ ğinin oluşturduğu meşru mülkiyetinin bilincine vardığında, (onun üze­ rindeki) özel mülkiyetin ‘kutsallaşmış’ yapısı hakkmdaki burjuva görü­ şü gücünü kaybeder... Demek ki, fabrikalardaki işçiler bu fabrikaları ele geçirmek için şimdiden hazırlanmaya başlamalıdırlar. Kendi başlanna dü­ şünmeyi öğrenmelidirler, gereJcH her şeye dikkat etmek ve nasıl örgütlen­ mek gerektiğini düşünmek için kendilerini eğitmelidirler. ...Bunun, işçi­ lerin toplumsal devrimden çıkar sağlayabilecekleri tek yol olduğu kuş­ kusuzdur... İktidarın fabrikalarda, gerçekten ele geçirilmesinden önce, bu iktidarın kafalarda ele geçirilmesi için somut hazırlık gereklidir” *^. Reich’a göre, konsey kom ünistlerinin ve anarko-sendikalistlerin aksine, proletary a ik tid arı için işyerinde m ücadele, işçilerin kendile­ rini örgütlem e kapasitelerinin gelişmesi için temel önem taşıması dev­ rim ci bilincin oluşm ası bak ım ın d an gerekli, am a yeterli olm ayan bir koşuldu. Bu doğru y d u , çü n k ü üretici güçlerin gelişm esinin b ir so­ n ucu o larak , çalışm a süresinin azaltılm ası yönünde bir eğilim var­ dır; ve işçilerin faaliyetlerinin günlük hayatın so ru n larıyla geçen ve giderek artan bir bölüm ü üretimle ancak dolayh olarak ilgiliydi., Ayor^ zam an d a, bireyin üretim e katılm asını geciktiren ve gencin o toriter m aniplasyona direnm e kapasitesi b ak ım ın d an yüksek düzeyde ge­ lişm iş ve derin biçim de engellenm iş karak ter yapılarıyla’ çalışm aya başlam asını sağlayan paralel ve benzer b ir eğilim vardır. B undan Agnes H eller ve M ilhâly V ajda’nın yakın zam an d a bize hatırlattık ları şu sonuç çıkîu-: “ Ü retim düzeyinde d em okrasi, an cak üretim e k atı­ lan birey için dem okratik hayat ve eylem norm ları şim diki halde d o ­ ğal hale getirilm işse, d o ğ al ve m an iplasyondan k u rtulm uş hale gelebilir” ’^. Bir diğer deyişle, yetişkinleri karak ter yapısındaki yasaklayıcı e t­ kileri zayıflatm ak için, o n ların top lu m sal sorum lu luklarını ve ken­ dilerini örgütlem e kapasitelerini sürekli teşvik etm ek, m ücadele için esastır, a m a b u n d an d a h a d a önem li o la n , d a h a üretim e girm eden önce gençte o to rite yanlısı karakter yapısının o lu şu m u n u önlem ek için aile, kilise ve o k u l gibi baskıcı k u ru m lan h ed ef alarak m ücade­ le etm ektir. Bu k u ru m lar sadece, egem en sınıfın egem enliğini bire­ yin karak ter yapısına em poze ettiği tem el tem silciler değildirler; ay­ nı zam an d a yaratılan k o rk u ların , endişelerin ve saplantıların kont­ rolüyle, sürekli olarak bu içselleştirilmiş egemenliğin güçlendirilm e99


sine h iz m e t ederler. A ile içinde yuvalanm ış tem el o to rite r sap la n tı­ lara karşı m ücadele verilm eksizin proletaryanın ik tid ar için m ü c a ­ dele etm esi hayalci olacaktır, çünkü proletaryanın sınıf düşm anı, bir anlam da, kendi içinde gizli kalmaya devam edecektir. Psikanaliz açı­ sından egem en sınıfın değerleri proletarya için b ir çeşit kültürel ego idealini tem sil etm eyi sürdürecektir. Sonuç olarak bu ideal kendisi­ ne ta b a n ta b a n a zıt b ir konum da sabitleştirilm iş olacaktır. Bu ne­ denle burjuvazinin üstesinden gelmek için verilen m ücadele hem ki­ şisel hem de tarihi b ir m isyonu tem sil eder - F re u d ’un anne-babacı ego idealinin veya sü p er egonun içselleştirilmesiyle başlayan ve sem ­ bolik b ir b a b a katli ile bab an ın ru h u y la kaynaşm a olarak gördüğü kişisel olgunlaşm a süreci, b ü tü n b ir toplum sal sın ıf için geçerlidir. Reich’m belirttiği gibi, egemen sınıfı iktidarından yoksun bırakm ak, “ aynı z am an d a b a b a n ın aile üyeleri üzerindeki g ü cünün (ve sınıflı to p lu m u n hücre yapısı olarak zorlayıcı aile içinde devletin tem sili­ nin) tasfiyesidir” *^. Reich’ın yeni bir kültürel devrim ci hareketin -cinsel politikayı dev­ rim ci politika içinde ele alacak ve günlük hayattan çıkan çatışm aların kavranm asını, to p lu m u n topyekûn dönüştürülm esini hedefleyen ge­ niş bir politik bakış açısıyla birleştirecek b ir hareket- yaratılm asın­ d a gençliğin m ücadelesine verdiği a n a h ta r rolü b u bakış açısından kavrayabiliriz. Reich’a göre, böyle bir hareket, politik gericiliğin kit­ lelerin bastırılm ış cinsel güçlerini başarıy la söm ürm e girişim lerine karşılık verebilen uygun bir silahı sola sağlayabilecek ve aynı zam an­ d a, insan içgüdülerinin gerekleriyle ataerk il uygarlığın o to riter ku­ ru m la n arasındaki çelişkinin ortaya koyduğu m uazzam , am a tıkalı devrimci potansiyeli proletaryanın m ücadelesine katabilecek bir aracı oluşturabilecektir. Bu çelişkiyle ilk kez ve en duyarlı biçim de aile içindeki gençlik yüz yüze gelir ve b u çelişki her insanın ilk gençlik sırasında otoriteye ve o n u n kişisel gelişim i tehdit eden yanına dire­ nerek, kişisel b ir kam panya yürü tm ek z o ru n d a kalm asını açıklar. Bu direniş, p o litik ve to p lu m sal anlam taşıyabilir isyanın hedefi ki­ şisel iktidar -büyüklerin elde tu ttu k la rı otorited en bir pay- değil de kişisel kurtuluş, otoritenin o rta d a n kaldırılm asıysa... İkinci durum ­ d a , ilk gençlik isyanı bireysel deneyin ötesine geçen bir anlam a sa­ h ip olabilir, ç ü n k ü o to riten in her yıkılışı yönetenlerin incinebilirliğini ve boyun eğm enin ne d o ğ al ne de kaçınılm az olduğunu kanıt­ lar. Böylece, R eich’ın “ G ençliğin Cinsel M ücadelesi” nde yazdığı gibi ‘ ‘sınıf m ücadelesinin p a tla k verm esine götüren yol aile içindeki m ü ­ 100


cadeleden g e ç e r” '*, tik gençlik isyanından anti-kapitalist m ücade­ leye u z an a n b u yol boyunca h er şeyden ço k gerekli o lan gençliğin kendini düzenlem esine yönelik d o ğ al eğilim lerini cesaretlendirm ek ve o n u gerici cinsel p olitikanm tu zak larıy la yukardan yönlendiril­ meye karşı savunm aktır: “ İşçi sımfı gençliği somut sendika çaLşmasma katılacak. Diğerleri kendi kişisel hayatlarını örgütleyerek, anne-babalanyla olan çatışmalarıyla uğ­ raşarak, cinsel eş ve bannma sorunlarını çözerek kendileriyle ilgilenecekler. Böylelikle, (önce sadece kafalarında) yeni toplumsal yaşama biçimleri ya­ ratacaklar; daha sonra bu yeni biçimleri tartışacak ve nihayet bunlar uğ­ runa savaşacaklar; ve sonunda, onları hiçbir şey durduramayacak. Poli­ tik durum veya ‘gençliğin cinsel sorunu’ üzerine konuşmak yararsızdır. Bu tepeden denetimdir. Gençlik kendi hayatını her alanda örgütlemeye şimdiden başlamalıdır. Bunu ilk kez yaparken otoritelere veya polise faz­ la dikkat edemez; biz de ondan bunu beklememeliyiz; doğruca ilerleme­ li, neyi doğru biliyorsa yapmalı, inandığını gerçekleştirebilmeli. Kısa sü­ re içinde, her yandan kuşatılmış olduğunu, sistemin genç insanlann günlük hayatlarında en basit ve en açık şeyleri bile örgütlemelerini olanaksız kıl­ dığını anlayacaktır; işte o zaman, kendi deneyi ona, devrimci politikanın ve devrimci zorunluluğun ne olduğunu gösterecektir” '^. Aynı zam an d a, gençliğin isyanı gi^i kadınların “ ekonom ik köle­ lik ve cinsel b ir kısıtlam a olarak evliliğe Itarşı” ayaklanm ası d a “ a n ­ cak bu belalı problem lere nesnel ve gerçekçi açık lam alar sağlarsak, devrim ci hareketin değerli bir u n su ru haline gelir” '*. D ah a özgül olarak: “ Yaşantı bize şuhu öğretir; örneğin, evlilik dışı seks veya buna duyu­ lan arzu gerici etkilere karşı mücadelede aşın derecede etkin olabilen bir faktördür. Ama bu, daima evlilikte güvene duyulan arzuyla el ele gittiği için, Sovyetler Birliği’nde evlilik içi ve dışı seks arasındaki ayırımın kal­ dırılmış olduğunu kadınlara söylemek suretiyle, bunu uygun yönde geliştiremeyiz” '®. Reich’a göre kadınların “ üretim sürecine katılm a” , “ erkeklere bağım lıhğa son verme” veya “ vücudu üzerinde denetim sağlam a” hak­ kını onaylayan slo g an ların Sovyet k a d ın la n için so m ut gelişmeler­ den görece önem siz olm asının nedeni de budur. “ Ekonomik bağımsızlık, erkekten bağımsızhk ve en önemlisi cinsel bagımsızhk arzusu kadınların sınıf bilincinin en önemli unsurları (olsalar 101


da)... kadınların köleliğe yönelik güçlü eğilimleri bazı karakteristik kor­ kular tarafından güçlendirilir; Kadının geçimini sağlayan kişi olarak ko­ canın kaybını gerektirecek Sovyet tarzı evlilik yasalarından duyulan bir korku; yasal olarak onaylanmış hiçbir cinsel eşe sahip olmama korkusu: genelde özgür bir hayattan duyulan korku.” B u n lar “ olum suz yönde, en azından eşit derecede güçlü, yasakla­ yıcı u n s u rla r” dır^°. N ihayet, “ çocukların kollektif olarak yetiştiril­ m esinin, onları annelerinden ‘uzaklaştırabileceği’ korkusu, açık fıolitik d ü şü n m e üzerinde güçlü bir fren olarak etki y apm ıştır” ^'. Bu b ak ım d an , “ kadın hareketinin yüz yüze geldiği başlıca sorun kuşkusuz, ailenin geleceği ve çocukların yetiştirilmesi sorunudur. Almanya’daki Sex-Pol ha­ reketi içinde sosyalizmin sadece erkeklerin, kadınların ve çpcuklann komünal yaşamaları için yeni biçimler önerdiğini, Bolşevizm altında aile­ nin sözde feshedilmesinin cinsel ilgilerin ekonomik olanlardan ayrılma­ sından başka bir anlam taşımadığını açıklamak suretiyle pek çok kadını kazanmayı başardık” ^^. Reich, toplum sal devrim için verilen m ücadelenin, kitlelerin o r­ ta lam a psişik yapısındaki o to riter eğilim lerin zayıflam asına hizm et edebilecek paralel bir cinsel k urtuluş hareketiyle tam am lanm ası için gösterilen çabaların ister istem ez kısm î o ld u ğ u n u ve gerçekleşm esi­ nin tam am en “ toplum un b ü tü n eğitim ve ideolojik aygıtlarının kont­ rolüne bağlı o ld u ğ u ” gerçeğiyle sınırlandırıldığını ve bu aygıtların d a burjuvazinin elinde bulunduğunu kabul ediyordu^^. B ununla bir­ likte, otuzların başında Sex-Pol hareketinin tasarladığı gibi aracı bir “ yapısal re fo rm la r” program ı sayesinde b u sonuca yönelik birçok şeyin gerçekleştirilebileceğini hissetti. Bu talepler arasında şunlar var­ dı: 1. Halk kitleleri için daha iyi mesken koşulları. 2. Kürtaja ve eşcinselliğe karşı olan yasaların kaldırılması. 3. Evlenme ve boşanma ile ilgili yasaların değiştirilmesi. 4. Serbest doğum kontrolü için danışma ve gebeliği önleyici yöntemler. 5. Anne ve çocuk sağlığının korunması. 6. Fabrikalarda ve diğer büyük iş merkezlerinde çocuk bcjcım evleri. 7. Cinsel eğitimin yasaklanmasının kaldırılması. 8. Mahkûmlara ev izni^“*.

102


Bu tü r ara hedeflere yönelik mücadele, kitlelerin toptan cinsel kur­ tu luşun u n derh al gerçekleşm esini sağlam azken, en azm dan onlarm ihtiyaçlarm ı kısm en karşılam a ve “ cinsel psikolojilerinin burjuvalaşm asm ı önlem e” olanağını ayakta tutacak^^ ve onları gerici maniplasyonlara karşı duyarlılaştıracaktı. D a h a önem lisi, Reich’a göre b u m ücadele kitleler arasında ister stem ez “ günüm üz to plum unun eleştirisine ve devlet otoritesiyle d o ğ ru d a n çatışm aya yol açan ” bir bilinçlenm e sürecine hız verecekti. O ’n a göre “ dbvrim ci” olan bu çatışmaydı; “ günüm üzde çok sınırlı ölçüde m üm kün oİ£in cinsel kur­ tuluş değildi” ^®. Böyle bir a ra veya geçiş hedefleri -A ndre G o rz’un otuz yıl «onra dediği gibi “ devrim ci refo rm lar” ^’- program ın d a ö rtü k am aç ola­ rak iktid ara barışçı geçişi değil, G ram sci’nin istediği gibi ideolojik ve kültürel cephede c a n alıcı b ir m ücadeleyi benimseyecek bir tarzı geliştirm e g irişim id ir Bu m ücadele içinde kitleler önce bir altern a­ tifin gerekli ve m ü m kün olduğunu kavrayınca, var olan sosyo­ ekonom ik örgütlenm e tarzın a karşılık gelen gerçekçi bir altern ati­ fin öznel o larak fark ın a varacaklar ve bu d ö n ü şü m ü n gerçekleşti­ rilm esinde elzem o lan proletarya içindeki kendini örgütlem e kapa­ sitesini geliştirerek, devlet iktidarı üzerinde burjuvaziyle nihaî ça­ tışm a için hazır hale geleceklerdir. Sosyal dem okrat reformizmin veya kışkırtm a taktikleri uygulayan Leninist kadro örgütlerinin tam te r­ sine böyle bir p ratik, “ sınıf bilinci(ni) oku ld a öğretilen ders gibi k it­ lelere öğretilen bir şey (olarak), bir doktrinler seti gibi” görmez; “ d a­ ha çok bütün İnsanî ihtiyaçların politikalarının keşfi (olarak), aydın­ latılan kitlelerin kendi deneyinden çıkarılan (bir şey o larak gö-

rür)”'28.* Politik çalışm anın olum lu, yapıcı ve u m u lan karakterde olm ası için -yani farklı grup ve tab ak aların günlük hayatlarının şu veya bu * Daha genel olarak Reich, İspanyol anarşistlere mektubunda (bk. dn. 23) Sex-Pol ile Bolşevizm veya sosyal demokrasi politikaları arasındaki farkları daha ileri düzeyde açıklar. Bu mektupta, Sex-Pol hareketinin, anarşizmin baş­ lıca kurallarının Marksizm içinde özümlenmesinden çıkan genel hedefleriy­ le, şu özgül hedefleri betimler: “ (a) cinsel politikalann devrimci politikalann içine konumlandırılması; (b) (‘yukardan’ direktiflerle değil, kitlelerin ihtiyaç­ larından hareket eden) kitlelere yönelik yeni bir devrimci liderlik tavrının ya­ ratılması; (c) kültürel sürecin, cinsel enerjinin toplum tarafından belirlenmiş dönüşme süreci olarak benimsenmesi; (d) teorik ve pratik çalışmanın sosya­ list bir toplumdaki özgür insanlara uygun eğitim (in yapısı) göz önüne alına­ rak gerçekleştirilmesi.” 103


yönünün kendileri ta ra fın d a n örgütlenm esi m ücadelesinde karşılaş­ tıkları b ir som ut so ru n la r süreci içinde bilinçlenm elerini sağlam ak için- var o la n to p lu m u n sadece propagandaya d ay an an eleştirisinin ister istem ez ötesinde görülür. Bu devrim ci bilinç anlayışıyla kitle politikleşm esinin yakın bağlantısı devrimci örgütlenm enin problem ­ lerine “ y u k ard an ” direktiflerden ço k tab an ın özerkliğine dâyanan yeni bir yaklaşım dır. K uşkusuz, bu b ak ış açısı liderlik veya devrim ci bir parti gereğini reddetmez: Devrim hâlâ eşgüdüm ve yönetime m u h ­ taç o larak görülür; fak at kitlelerin kendi yapısal olgunlaşm am ışlıklarım n b izzat kendilerince form üle edilm esini engelleyen şeyi, yine bu kitleler ad ın a ifade eden ve yerine getiren b ir özne olarak p a rti­ nin, bu devrim ci sürecin “ yerine geçirildiği” h er tü rlü biçim kesin olarak reddedilen şeydir. Bu yeni liderlik anlayışı, devrim ci m ücadelenin problem lerine d a r örgütsel çözüm leri reddeden ve devrim ci m ücadelenin tem el am acı olarak kitlelerin kendilerini örgütlem e kapasitelerinin geliştirilm e­ sini vurgulayan “ L uxem burgist” gelenek içindedir. Ne var ki, öz­ gün Luxem burgist form ülasyon içinde çözüm ü, an cak bu yeni k ü l­ türel devrim ci p ro jen in ışığında m ü m k ü n o lan çözüm süz bir sorun kalır. Bu so ru n , p artin in , p ro letaryanın “ bilincini toplum sallaştıra­ ra k ” parçalı m ücadelelerine, aynı zam an d a bu m ücadelelerin temel alınm asıyla sonuçta devrimci bir elitin gelişniesine sebep olacak, ö r­ gütsel bir hegem onya biçim i kurm aksızın, tutarlılık sağlam a işlevi­ nin nasıl yerine getirebileceği so ru n u d u r. Luxem burgist örgütlenm e anlayışı, b ü tü n geniş çaplı örgütlerde em eğin liderlerle kitleler, “ düşü n ü rle r” le “ işçiler” vb. arasın d ak i bölünm esiyle nitelenen oligar­ şilerin oluşm asına yönelik eğilim lerin g ö rünürdeki kaçınılm azlığı­ nın ortaya koyduğu ikilem in üstesinden gelemez. Bu nedenle o, kendiliğindenliğe, kendini yönetm eye, bir ik tid a r heyetinin reddedilm e­ sine verilen önceliğin o lu ştu rd u ğ u aksi yöndeki zo ru n luluklarla po­ litik yönetim , eşgüdüm ve eğitim in gerekliliği arasında, ancak sü­ rekli olarak gidip gelebilir^’ . K ültürel devrim ci bakış açısı -kültürel süreci artık (surplus) psiko-seksüel enerjinin dönüşm esi için toplum ­ sal olarak belirlenm iş bir süreç o larak kabul ettiği için- b u n u n tam aksine, en azın d an bir avant-garde (öncü) ile proletarya arasında di­ yalektik bir ilişki kurm an ın m ü m k ü n o ld u ğ u n u öne sürer. Sözkon u su öncü -kitleler ilişkisinin, kuram sallaşm aya olan oligarşik eği­ lim i, bireylerin p sişik olu şu m ların d ak i içselleştirilm iş zorunlulukla­ rın ortadan kaldırılm asını hedefleyen m ukabil bir psiko-kUltUrel kur­ 104


tu lu ş süreci ta ra fın d a n denetlenir. Bu zorunluluklar, bireylerin lider ve kurum sal elitlerle b ir tü r b a ­ ğım lılık iliş kişine girm elerine dayanak sağlar ve M ichael’ın ortaya attığ ı oligarşinin d em ir yasasının tem el psiko-dinam iklerini olu ştu ­ rur. O zam an otoriteye, ancak gerçekten akılcı olduğu -yani bizzat kitlelerin belirlediği özgül am açlar ve bilinçli hedefler karşısinda 11derin gerçek ehliyetinden kaynaklandığı ve gerçek bir m ücadele toplu m u n a ve b u n u n çık arların a d enk d ü ştü ğ ü ölçüde- ve kitleleri ken­ di çıkarlarını akılcı olarak kavram a yeteneksizliklerini ve karizm atik figürlerle liderlik kliklerine yönelik akıldışı çocukluk bağım lı­ lıklarını tem el alan iddialı bir otoriteye d önüşm e belirtisi gösterm e­ diği bir o rta m d a var olm a izni verilecektir. Böyle bir örgütlenm e kı­ saca, cinsel p o litik aların devrim ci p o litikaların içine alınm asını te­ mel alır. O to riter bir tipin tekçi disipliniyle, to p lan tıların , grupların ve kesim lerin m anipülasyonuyla süren, hizipler m ücadelesi arasın­ d a gidip gelen geleneksel M arksist parti yapısının tersine bu örgüt­ lenme, gerçek an lam d a İnsanî bir o rtam , m ü m k ü n o lan en geniş ile­ tişim ve toplu deney alanını sağlayan bir karşı-topluluk ve gerçek­ leştirm ek istediği özg ü r top lu m u n bir ö n biçim lendirm esini olu ştu ­ rur.

105


VI. KRİZ KAPİTALİZMİNDEN TÜKETİMİ DÜZENLENEN BÜROKRATİK TOPLUMA

Sex-Pol hareketi 1930’larda solun m ücadelelerinde yeni bir kültürel devrim ci boyut k atm a önerisinde kesin olarak başarısız olduysa da, günüm üzdeki önem i devrimci bir Yeni Sol’un kişisel kurtuluş ve b u ­ nun d a h a geniş to plum sal devrim le ilişkisi so ru n u n u bir kez d ah a açm asıyla ortaya çıkm ış olacaktır. Ç ü n k ü , b u problem leri ilk kez ortaya koym ak, ilk kültürel devrim cilere ölüm süz bir itib ar kazan­ dırm ıştır. E n önem lisi, o n la r cinsel b askının politik önem inden ve b u n u n toplum sal egemenliği kişilikte içselleşmiş hale getiren an la­ m ından söz ettiler, gençlik ve kadın m ücadelelerinin temsil ettiği b ü ­ yük devrim ci potansiyeli açıkladılar. B ü tü n b u n lara rağm en, günü­ m üzdeki hareketin Reich’ın veya gerçeküstücülerin bıraktıklarını b a­ sit biçim de toplayabileceğini ya da “ S ınıf Bilinci N e d ir? ” de ortaya k onulan Reichcı stratejiyi Yeni S ol’un yüz yüze bulunduğu sosyop o litik devrim le bireysel k u rtu lu ş arasın d ak i sakatlayıcı kopm anın üstesinden gelebilecek stratejik ve p ro g ram atik bir tem el olarak gö­ rebileceğini dü şü n m ek , saflık v e p o litik b ak ım d an geriletici olacak­ tır. 1930’lardaki sınıf m ücadelesinin koşulları bakım ından yeterli ola­ bilen ve gelecekteki teorik gelişm eler için ayırt edici bir kalkış n o k ­ tası oluşturabilen bakış açıları, devrim ci m ücadelenin kaldığı yer­ den başlam ası için yeterli b ir entelektüel tem el oluşturm azlar. Bun­ lar, bütün devrim cilerin sürekli güncelleşen gerçeklikle bir düzeyde o lm a yüküm lülüklerinden, eski kategorilerin değiştirilm esinden ve/veya gerçekçi tarihsel gelişm enin ışığ ın d a yeni kategorilerin su­ nulm asından' vazgeçm em ize izin vermezler. 106


Devrim ci teori ve pratiğin sürekli güncelleştirilm esi için duyulan b u ihtiyacı belirleyen olgu -R önesans veya birinci Sanayi Devrimi d ö n em lerin d en bile daha derin veya yıkıcı olan- b ü tü n insanlık ta ­ rihind ek i en o lağ an ü stü ve m uazzam süreçlerin b irinden geçiyor o l­ m am ızdır. B u yüzyılın bilim sel ve teknik devrim inden ve dünyanın eşzam anlı birleşm esinden hareketle gelişen bu dönüşm e, bütünüyle yeni, teknik-ekonom ik tem eli, to p lu m sal yapısı, zihinsel üstyapısı, iletişim araçları ve algılam a tarzları k ad ar ekolojik ortam ı bakım ın­ d a n d a yeni b ir uygarlığı doğuruyor. B u rad a an cak bu gelişm enin başlıca özelliklerinden ve çelişkin so n u çların d an söz etm ek gerekli­ dir. Gelişm e şunları kapsıyor: İşçiyle m ak in e ve b ü tü n yönetim ya­ pısıyla bilgi üretim i arasındaki ilişkileri d ö n ü ştü ren otom asyon ve sibernasyonun etkisi; kentlerin m uazzam büyüm esi ve kırsal kesi­ m in kentleşmesi; sanayileşmiş ülkelerde köylünün veya bağımsız çiftçi sınıfının neredeyse kaybolm ası ve aynı z am an d a Ü çüncü D ünya’da köylülüğün radikalleşm esi. Rekabetçi veya “ k riz” kapitalizm inden ö rgütlü kapitalizm e veya devlet kapitalizm ine geçişin eşlik ettiği bu süreçlerle eşzam anlı olarak günlük hayat ala n ın d a m eydana gelen ikinci bir deVrim vardır. Ç ağım ızın b u ikinci büy ü k dö n ü şü m ü n ü n belirgin özellikleri arasın d a şunlar yer alır: A taerkil ailenin çözül­ mesi, gençliğin ve kadım n kısm i k u rtu lu şu , cinselliğin özgürleşm e­ si, proleter kitleler için boş zam anın, tüketim in ve eğitim in artm ası için yeni fırsatların yaratılm ası. Bu büyük d ö n ü şü m ü n eşiğinde duran Reich, b u n u n “ kültürel h a­ yatım ızda derinlere v aran (bir) devrim ” i kapsadığını kabul ediyor­ du. “ Törenler, üniform alar, d avullar veya to p atışları olm aksızın” süren b u devrim yine de “ 1848 veya 1917 (devrim lerin)den d ah a az olm ayan” k u rbanlarım istiyordu; çünkü bu devrim “ duygusal, to p ­ lum sal ve ekonom ik v aroluşum uzun köklerine uzanıyor” '. Reich bu sürece ilişkin ö n g ö rü sü n ü tem el alarak, çab alarını cinsel k u rtu ­ luşun ve k ü ltü r devrim inin hedeflerini içeriğine alan bir devrim ci projenin yeniden form ülasyonuna yöneltti. Sonuç o larak, d a h a ö n ­ ce gösterdiğim iz gibi savaş arası yıllard a süren sın ıf m ücadelesinin koşullarına eşsiz biçim de uyan bir bakış açısı geliştirmeyi başardı. Bu bak ış açısı kurum sallaşm ış proletarya hareketinin katılığının ve hareketsizliğinin üstesinden gelebilm iş olsaydı, faşist gericilik yeri­ ne proletarya devrim ine giden yolu B atı’da gösterebilirdi. Bakış açı­ sının başarısızlığa uğram ası ve II. D ünya Savaşı’nı izleyen dönem de to plum u n izlediği gelişm e yolunun Reich’ın beklediği gibi o lm am a­ 107


sı yeni b ir teorik ve p ratik çabayı gerektirdi. Faşizm in yenilgisini izleyen başlangıçtaki hayalci iyim serlik d ö ­ nem inin a rd m d a n , b u yenilginin ileri derecede sanayileşm iş dünya- ' d a hay attan köklenen yeni bir iklim e yol açm ayacağı anlaşılırken, bu dönem de bilim de ve teknolojide m eydana gelen beklenm edik ge­ lişm enin insanlığı çilenin ve kıtlığın yüklerinden k u rta ra n d ram atik yeni o la n a k la rı haber verm ekle kalm adığı, aynı za m a n d a egem en­ lik ve b a sk ın ın devamı için d ah a önceleri bilinm eyen araçları d a b a ­ rındırdığı giderek açığa çıkıyordu. D o ğ ru d an ya d a dolaylı o larak üretim de k u llan ılan bilim sel u zm anlaşm anın geniş ç a p ta yayılm ası­ na, tekn ik bilginin to p lu m u n örgütlenm e alan ın a gittikçe d a h a faz­ la uygulanmasıyla, eski liberal bakış açısının yerine gelişen bir teknikbü ro k ratik düşünce tarzı eşlik ediyordu, ik tid arın , konform izm in ve yabancılaşm anın d a h a d a fetişleştirilm esiyle, “ teknik ve ekonom ik üstünlükleri sayesinde faşizmi yenilgiye u ğ ratan g ü çler” , M arcuse’nin belirttiği gibi “ faşizmi üreten toplum sal yapıyı güçlü ve elverişli” hale getireceklerdi^. însansızlaşan b ir tüketim to p lu m u n u n m an ip ­ le edici kitle iletişim araçları ve kapsam lı b ü ro k ratik aygıtlara sahip k u rulu düzen sadece b ü tü n B atı’da burju v azin in kendi hegem onya­ sını -burjuvazinin dünyasını günlük hayatın çatladığı yerde o n a ra ­ rak ve o nu bir başk a yerde güçlendirerek- sürdürm esi için değil, ay­ nı zam an d a şimdiye kadar gelişen bir kapitalist sistem in içinde a n ti­ kapitalist m ücadelenin başlıca temsilcileri olarak görülm üş olan to p ­ lum sal güçlerin -özellikle sanayi proletaryası- kontrol edici bir konsensusla bütünleştirilm esini giderek kolaylaştırm ak için ortaya çık­ tı. Sanayi işçileri uysallık ların d a yalnız d a değildiler: ö rn e ğ in , 1920’lerde ve 1930’larda eşit h a k la r için m ücadele etm iş o lan , savaş sırasında özellikle Birleşik D evletler’de ekonom ik ve entelektüel h a­ yata etkin biçim de k adınlar k a tıla n şim di banliyölerdeki yeni getto­ la rın d a ev kadını ve anne o la ra k eski rollerine dönüyorlardı. Batı­ d ak i ezilen kitleler gittikçe d a h a fazla m aniple eden bir egem enlik sistem i içinde giderek d ah a fazla uysallaşıyorlardı. Bu sistem onla­ rın yabancılaşm alarını ve söm ürülm elerini aşm alarını sağlayacak yer­ de, a rta n bireysel tüketim düzeyi biçim indeki d ah a yüksek m addi telafi düzeylerini v aat ediyordu. Bu a ra d a , sosyalizm in D o ğ u ’daki k u ru lu şu sanayi için zorla b irik im sağlam a k o şu llan altında sürü­ yor ve sadece M ark sist p ro je n in itib arın m d a h a d a azalm asm a hiz­ m et eden bürokratikleşm eyi arttırıy o rd u . Savaş sonrası dönem de ileri sanayi to p lu m la n n ın yeniden örgüt108


leiunesi ve istikrara kavuşturulm ası, kuşkusuz kapitalist sistemin nes­ nel çelişkilerini h içbir şekiİde o rta d a n kaldırm adı; tam aksine, bu çelişkiler öncesin d en daha keskin hale geldiler. N e var ki, söz konu­ su b u çelişkilerin kendilerini d a h a önce içinde ifade ettikleri gele­ neksel ve patlayıcı biçim leri b astırm a veya yatıştırm a ve en önem li­ si, geç kapitalizm in üretici güçlerinin gelişm esinde gizil o larak var olan k u rta rıc ı potansiyellerin öznel b a k ım d a n anlaşılm asını önle­ me b a k ım la rın d a n sistem in sah ip olduğu kapasitede yeni b ir geliş­ meyi yansıttı. Savaş sonrası kapitalizm i tem el çelişkilerindeki nes­ nel artışa ve harek et halin d ek i potansiyel o larak patlayıcı güçlere, sistem in b ü tü n kaynaklarını d a h a baskıcı b ir ta rz d a seferber eden b u kızışm ayla karşüık verdi, özellikle, üretim de bilgi ve tekniğin yeni ro lü ik tid a n n işlevlerine yayıhyor ve b u tem elle üstyapı arasındaki işlevsel farklılığın derece derece yok olm asıyla sonuçlanıyordu^. So­ nuç olarak, egem en sın ıf politik, ekonom ik ve idari süreçleri bir tek bağlayıcı kontrol aygıtı içinde kaynaştırm ayı ve kendi kurum sal ege­ m enliğini günlük hayatın b ü tü n yönlerine em poze etmeyi başardı. İş, boş zam an , eğitim , tüketim , kişisel ilişkiler, h a tta cinsellik b ü tü ­ n ü n baskıcı m antığıyla bütü n len m iş hale geldi ve b u alan lard a o r­ taya çıkan b ü tü n çatışm alar, idari önlem lerle ele alınabilen teknik problem ler statü sü n e indirgendi. İk tid ara yeni b ir “ m eşru lu k ” ka­ zan d ırm a ihtiyacı -‘laissez-faire’ kapitalizm inin kendini düzenl^ren piyasa ekonom isinin çökm esiyle, sın ıf egem eliğinde bir akılcılaştırm a olarak liberal ideolojinin yerine geçm ekte faşist akıldışıcılığın uğradığı başarısızlık ta ra fın d a n yaratılan b ir ihtiyaç- giderek'kapi­ talist sınıfın devam eden ik tid arı için başlıca ideolojik b ir h a k h çı­ k arm a olarak tek n o k ratik bir “ telafi edici prog ram lam a” ideoloji­ sine yol açtı, tleri kapitalist dünyanın tam am ın d a yeni bir kapitalist toplum u n ; a rta n bürokratikleşm e, a tam a ve potansiyel m uhalefet güçlerinin bütünleşm e girişim iyle birlikte politik ve ekonom ik ik ti­ d a r arasın d a giderek ta m b ir iç içe geçmeyle nitelenen maniple edil­ m iş bir bürokratik tüketim toplum unun* o lu ştu ğ u n u ayırt edebili­ riz^________________ * Bu kavramı Lefebvre’den ödünç aldım. O ’na göre bu diğer kavramlar­ dan üstündür, çünkü "bu toplumun akılcı karakterinin... yanı sıra, bu akılcılı­ ğa getirilen sınırlan (bürokratik); (hem) onun örgütlenme hedefini (üretim ye­ rine tüketim) ve (hem de) onun hangi düzeyde işlediğini ve hangi temel (günlük hayat) üzerinde olduğunu" betimler. Daha genel olarak şunu ileri sürer: "Bu tanımlama bilimsel olma avantayına sahiptir ve diğerlerinden (tekelci devlet kapitalizmi gibi) daha kesin olarak formüle edilmiştir"^. 109


Bu denetlenen b ü ro k ratik tüketim to p lu m u n d a bireylerin tüketim n o k ta sm d a katıldıkları baskıcı refah eğlencesi ve oyunları için ö d e ­ dikleri bedel, hayat alan ların d a yarı-totaliter aygıtların gittikçe a r­ ta n denetim ine sürekli teslim olm alarıdır. G eri kalan b ü tü n seçilmiş veya özerk alanların ileri derecede yok olm asının b ir sonucu o larak ikili bir kayıp olur: ö z e l alan d a kişisel kimlikte b ir anlam kaybı; k a­ m u ala n ın d a anlam lı b ir politik hayatın kaybı. S ınıf m ücadelesinin d ah a erken bir çağında oluşan ve resm i olarak egem en sınıfa ve dev­ lete karşı ezilenlerin çıkarlarının savunulm asına tahsis edilmiş ö r ­ gütlerin özerkliği bile sistem in idari aygıtlarının yayılması karşısın­ d a hayali hale gelir. Bireysel ve top lu m sal ihtiyaçlar arasın d a bir uygunluk sağlam ak için to p lu m u n kişi dışı hedefleri ve am açlarını bireyin kendi seçme süreçlerinin yerine geçirmesi şeklindeki bu m aniple edici sürecin o lu ­ şum u, k uşkusuz geç kapitalizm in ihtiyacı, kıtlığı, eşitsizliği ve b a s­ kıyı üretici güçlerin b ü tü n bunları eskileştiren gelişmesi karşısında koru m ak için duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanm ıştı^. Bu güçlerin ge­ lişmesi artan bir toplum sal artık oluştururken, m eta ilişkilerinin m an­ tığı bak ım ın d an toplum sal hayatın d a h a geniş alan ların a sızm ak, giderek d a h a gerekli hale gelir. Ü retici kapasite veya teknik bilgide bir eksiklik olduğu için değil, bu kapasiteyi büyütm ek için artık hiçbir “ d o ğ a l” itilim olm adığı için, an o n im aygıt sahte ihtiyaçlar yarat­ m ak, yeni p azarlar açm ak ve to p lu m u n d ah a Fazlasını söm ürgeleş­ tirm ek zorundadır. Kıtlığın “ d o ğ a l” tem ellerinin tasfiyesi yönünde artan bir eğilim ve h er a la n d a artık ların -artık m allar, a rtık insangücü, artık sermaye, artık bilgi vs.- yaratılm asıyla birlikte, kapita­ list büyüm eyi yeni ihtiyaç ve kıtlık biçim lerini yapay olarak yarat­ m ak suretiyle sağlam ak gittikçe zoru n lu hale geldi: İş kıtlığı, kollektif kolaylıkların kıtlığı, boş zam an kıtlığı, güvenlik ve özgürlük eksikliği vb.^. G eç kapitalizm altında, ekonom ik üretim in ve tekrar üretim in ye­ niden örgütlenm esi, kullanım için, yok etm ek için üretim le gittikçe yer değiştirm esini, artan sayıda yeni ü rü n ü n yaratılm asıyla birlikte eski tekniklerin ve m etalarm gittikçe eskim esini ve m eta piyasasının hayatın daha geniş alan ların a sızm asını gerektirdiği için, kitlelerin bu yeni zoru n lu lu k lara u y u m u n u sağlam ak için de yeni tekniklerin geliştirilmesi gerekir. Rekabetçi kapitalizm in toplum sal disiplin sağ­ lam ad a başlıca araç olarak sın ırh tüketim e dayanm asına karşılık, geç kapitalizm sistem inin a rta n ekonom ik artığını özüm lem e ihti­ 110


yacının dikte ettiği yerde ve zam an d a bireyleri fiilen tüketm eye zo r­ lam ak duru m u n d ad ır. Ayrıca, bu tüketim biçim leri ve insanların bu tüketim e katılm ak için yapm ak zo ru n d a old u k ları iş gittikçe ak ıldı­ şı hale geldiği için, üretim alan larıy la hayatın diğer alanları arasın­ daki ilişki bireylerin dikkatinden veya algısından uzaklaştırılm alıdır. S af a n la m d a ekonom ik zo rlam alar, çalışan n üfusu disiplin al­ tın a alm anın aracı olarak etkinliklerini kısm en kaybettiler; çünkü teknik ve bilim sel devrim in, d a h a iyi eğitilm iş işgücünün a rtm a sı­ nın ve kentleşm e yoluyla hayatın kollektifleşm e sürecinin yanısıra, eski üstyapıların ve geleneksel m eşrulaştırm a sim gelerinin dağıtıl­ m ası yeni bir m ad d i refah düzeyini m üm kün kıldı. Sınıf egem enli­ ğinin d a h a eski biçim leri hiçbir suretle tasfiye edilm eksizin, günlük hayatın b ü tü n yönleri üzerinde kurum sal egem enliğin yeni biçim le­ ri ta rafın d an ve gittikçe d a h a etkinleşen davranışla bilincin kontrol edilm esiiçin yaratılan araçlar tarafın d an sınıf iktidarının başlıca d a­ yanağı olarak gittikçe a rta n şekilde takviye edildi. “ Bu m aniplasyon sö m ü rü n ü n yerine geçm iş ve o n u ip ta l etm iş d e­ ğilidir). F akat, m eta piyasasında, iletişim de ve cinsellikte üretilen sahte doyum d u ru m ların ın , ihtiyaçların m aniplasyonu gözlem lendiği zam an , bu sö m ü rü n ü n a rtık d o ğ ru d a n kendi fiziksel fo rm u y la sınırh olm adığı, ihtiyaçların yarattığı dev b ir aygıta dayandığı ve bu ihtiyaçların d a in san ­ ları anlam sız toplum sal hedeflere u y d u rm ak için sürekli o larak m aniple edildiği açıkça anlaşılır. S ö m ü rü n ü n yapısı bile değişm iştir. K lasik yapı şöyleydi: H em birincil ihtiyaçların (beslenm e, giyinm e, cinsellik) hem de ikincil ihtiyaçların (boş z a m a n , sp o r vb.) en aza indirilm esi ve buna kar­ şılık söm ü rü n ü n en üst düzeye çıkarılm ası (düşük ücret, uzun iş saatleri, iş tem posunun hızlandırılm ası, kadınların ve çocukların çalıştırılm ası, çok az sosyal kazanç ve hiç olm am ası). Ş im diki yapı şudur: Sistem in ihtiyaç­ larına uygun olan ihtiyaçların kontrol edici optim izasyonu, birincil ve ikin­ cil ihtiyaçlar arasındak i fark ın kaldırılm ası ve ¿»öy/eZ/fc/e. sö m ü rü n ü n en üst düzeye çıkarılm ası” ®.

E konom ik üretim le yeniden üretim m ekanizm alarının, sınıf he­ gem onyasının yapısıyla; b o y u tu n u n bu dönüşm esine, sistem in psi­ şik ortam ının eşit derecedeki kapsayıcı bir d ö n ü şü m ü ister istemez eşlik etm iştir. N eokapitalist aygıtın kârlı ihtiyaçların yaratılm ası ve doyurulm ası yoluyla kendisini b ü tü n to p lu m a yaydığı aynı “ içsel söm ürgeleştirm e” süreci -kendisini egem enlik sistem inin esaslı bir bütünleyicisi haline getiren b ir süreç- gerek bireylerin psişik geliş­ mesi ve gerekse b u tü r bireyleri olu ştu ran toplum un yapısı bakım ın­ 111


dan derin sonuçlar yarattı. A dorno’n u n belirlemesi b u n u çok iyi g ö s­ terir: “ B titü n insani ilişkilerin ileri derecede to p lu m sallaştırılm ası­ nın so n u c u olarak bu tasniflem e hiç yoktan b asit biçim de ak la gel­ medi; a k lın içsel tu tarh lig m a d ışardan gelip yerleşti” ’ . M eta ilişki­ leriyle hiyerarşik ik tid ar dünyasının gittikçe evrensel düzeyde yayıl­ m asının b ir sonucu o larak , psikanalitik araştırm an ın konusu o la n kişilik o lu şu m u n u n eski tarzlarına uygun bir yıkılm a oldu ve yeni olanlar b u n la rın yerini aldı: “ (1) Önce, zihinsel toplumsallaşma temsilcisinin baba ve baba egemen­ liğindeki aile olduğu klasik psikanalitik model, kitle iletişim araçları, okul ve spor takımları, çeteler vb.’nin aracılığıyla toplumun olgunlaşmamış egoyu doğrudan yönetmesiyle geçersizleşiyor. (2) İkinci olarak, babanın rolündeki bu zayıflama özel ve aile girişiminin rolünde zayıflamaya yol açar; oğul bir iş seçerken, bulurken ve hayatını kazanırken babaya vç aile geleneğine gittikçe daha az bağımlıdır. Toplumsal bakımdan gerekli bas­ tırmalarla toplumsal bakımdan gerekli davranış, artık babayla uzun mü­ cadele içinde öğrenilmiş -ve içselleştirilmiş- değildir. Ego gerçekten ken­ disi ve diğerleri arasındaki ilişkinin kişisel ve (görece) özerk öznesi ola­ rak oluşmadan önce ego ideali, ego üzerinde daha çok doğrudan ve ‘dışardan’ etki yapar” ®. Reich, ataerk il o to rited e ve zorlayıcı ailenin toplum sallaştırıcı iş­ levlerinde böyle b ir parçalanm a görm üştü. Fakat bu, M arcuse’ye göre Reich’ın sadece b u sürecin k u rtu lu şçu potansiyelini görm esinden ve b u gelişmenin çelişik sonuçlarım sezinlem ekte başarısızhga uğram a­ sın d an ötürü y d ü . Böyle b ir gelişm e an cak hiyerarşik ik tid arla onun m aniplasyon ve kontrol aygıtlarının g ünlük hayatın her yönünü bas­ kıcı tarzd a örgütlediği şu anki koşullar altın d a gerçekleşe'bilirdi. Re­ ich, çocuğun gelişmesine yönelik aileden kaynaklanan kısıtlam alar­ d a n kısmi k u rtu lu şu n u n , b u a ilw i işlevlerin d o ğ ru d a n aile dışı tem ­ silcilere aktarılm ası ve d ah a sonra çocuğun b u temsilciler aracılığıyla d a h a katı bir b ask ıcı toplum sallaşm a sürecine boyun eğmesiyle anlamsızlaşacağım kavramayı başaram adı. M aıcuse ve Frankfurt M arksistlerine göre Reich bu gelişm eleri beklem iyordu, çünkü klasik zor­ layıcı aile biçim inin sahip o ld u ğ u rolü “ o to riter kişiliklerin yeniden üretim i için b ir fabrika” o la ra k vurguladığından, b u aile biçim inin d a h a baskıcı işlevlerinin a ltın d a bazı an ti-o to riter olanakların da yer aldığını gözden kaçırdı. Aile, bağım sız ve (görece) yalıtılm ış bir bi­ rim olarak en azın d an bireyin dış to p lu m a karşı içinde kendi egosu­ 112


nu geliştirebildiği az çok k orunm uş bir “ a la n ” -yani direnişi m üm ­ k ü n kılan entelektüel ve bazen fiziksel b ir sürgün yeri- olanağı sağ­ lıyordu. Böylece, bu alan içindeki ailevi ilişkilerin önceki insanhkdışılıktan payını alm asına rağm en, b u n lar aynı z am an d a d ah a insa­ ni bir şeyin olanağını korudular®. H ork h eim er’in belirttiği gibi “ aile içindeki ilişkiler kam u hayatının aksine piyasa aracılığıyla değişti­ rilm iş değildi ve birey üyeler birbiriyle rekâbet etm iyorlardı, birey d aim a b ir işlev o larak değil, b ir insan o larak o ra d a yaşam a olanağı­ n a sa h ip ti” '®. Bireysel gelişm e b ak ım ın d an hayati o lan b u “ ö zgür a lan ” ın tas­ fiyesi, to p lu m sallaştırm a sürecindeki bu değişikliklerin ve vekilleri­ nin egonun özerkliğini zayıflattığı ve M arcuse’nin “kitlelerin form asyonu” -Ben ve ö te k i arasındaki ilişki sayesinde aracısız kim ­ liğe sebep o lan bir süreç- dediği şey için psikolojik b ir temel oluş­ tu rd u ğ u an lam ın a geldi. Bu sürecin so n u ç la n iki yönlüdür: “ Top­ lum sal yapıda birey yönetim in bilinç ve bilinçdışı öznesi haline gelir ve böyle b ir özne olarak kendi rolünde özgürlük ve doyum sağlar; zihinsel yapıda ego, id ve süper egodan ayrı b ir ben olarak artık ken­ dini var edemeyeceği görülen bir boyuta çekilir” " . Kısaca birey, ö r­ neğin psikanalizin am acı olm uş, çok boyutlu b ir gelişm e kapasitesi­ ni kaybetm iştir. Bu gelişme, özerklik ve özerk olm am a, özgürlük ve özgür olm am a, zevk ve acı arasın d a b ir denge sağlayacaktır. E gosu­ n a toplu m sal egem enlik aygıtlarının dışard an zerkettiği öz sayesin­ de kadın veya erkek tek boyutlu hale getirilir. M arcuse “Aygıtın kont­ rolüne sahip olm ak kitlelerin kontrolüne sahip olm ak anlam ındadır” der “ öyle ki, bu k o n tro lü n o to m atik o larak em eğin bölünm esinden , kaynaklandığı, b u bölü n m en in teknik sonucu o larak b ü tü n toplur m u bağlayan ve b ir a rad a tu ta n aygıtın m antığı olduğu g ö rü lü r” '^. “ Tfeknik (bir) k o d ” eski m oral kodun yerini alır ve “ egemenlik teknik-idari bir nitelik o larak ortaya çık ar” '^-nesnel ak h n bir ifa­ desi. “ K itleler” in üretim inde yönetim in tü m ü n ü n sağladığı başarı sa­ yesindedir ki, teknik gelişm enin h er yüzeyi, bireyin, en üst düzeyde edilgin yalıtım ına ve yukardan direktiflerin d o ğ ru d an , sürekli ve tek yanlı akışıyla to p tan kontrolüne yönelik yönlendirilir. Bu suretle sis­ tem in, bireysel tüketim ve ekonom ik a rtık la rın ezilm esi için gerekli artık üretim in yükselen düzeyleri arasında kopm anın, ve tu tu m lu lu ­ ğa, ertelenm iş hazza, anti-cinselliğe vb. yönelik eğilimli an a l obsesif k arak terin libidinal y apılarının üstesinden gelmesi m üm kün ol­ 113


m uştur. Bireylerin ekonom ik sistem in dikte ettiği ihtiyaçları ne z a ­ m an ve n e şekilde o lu rsa olsun giderm elerini sağ lam ak için, klasik anal k a ra k te r kesintisiz bir haz arzusu, duyguların bilince ve vicda­ n a üstü n gelmesiyle belirginleşen “ d a h a gevşek” bir yapı uğruna rahatlatılm ıştır.* Kişiliğin yeni bir “ ön-biçim lenm esi” ni ve egemen sosyo-ekonom ik sistem in çıkarları b ak ım ın d an en derin içgüdüsel düzeye kadar ge­ lişmesini kapsayan bu dönüşüm ü M arcuse, libidinal d ü rtü lerin d o ­ yum u üzerindeki sın ırlanialarda “ yönetilm iş” b ir rahatlam aya k a r­ şılık o larak görür. Aynı şeyi Reich sınıf egem enliğinin ko ru n m a­ sıyla bağdaşm az bulurdu. Bu olaydan yola çıkan M arcuse, “ k o n t­ rol edilm iş” veya “ baskıcı” desublim asyon n osyonunu o rta ­ ya attı. B u n a göre, sistem in yeni üretken kapasitesi sayesinde gerçek ve g ö rü n ü r libidinal hazların üzerindeki kısıtlam aların kalkması yal­ nızca sistemin ideolojik m eşruluğunu arttırm aya hizm et etm ekle kal­ m az, aynı zam an d a serbest kalan b azların sistem in tüketim i a rttır­ m a ihtiyacı b ak ım ın d an işlevsel olan biçim lerine kanalize edilm esi­ ni sağlar'^. Ö nceki to p lu m lard a cinsel haz üzerindeki kısıtlam alar uygarlığın yaşam ası için gerekliydi, çünkü kıtlık koşulları çoğunluk­ tan sürekli çile çekm esini talep ediyordu. O ysa günüm üzde ileri sa­ nayi to p lu m u b ask ıd an k u rtu lu şu -buna izin veren hüküm eti ve b u ­ nu sağlayan k u ru m la n güçlendirm eye hizm et eden bir telafiyledem okratik leştirir” '*.. Böylece, cinsel özgürlük fırsatları yayılırken, bu desublim asyon aynı z a m an d a önceden belirlenm iş kurum sal ka­ * Bkz. Reimut Reiche, Sexuality and Class Struggle. Yine de, belirtilmeli­ dir ki ileri sanayi toplumunun psikanalizden esinlenmiş bazı araştırmacıları­ nın tersine (S ociety w ith o u t th e Father’da yeni bir "oral, ısrarcı” karakterin yaygınlığından söz eden Mitscherlich gibi) Reiche’nin kitabının genel bir tezi şudur: “Aşırı üretimin bugünkü sorunları klasik anal obsesyonel karakt'erin rahatlamasını gerektirir.” Buna rağmen Reiche anal karakterin bu "rahatlama"sının tamamen ortadan kalkma anlamına gelmediğini ısrarla belirtir Ger­ çekten de tüketim alanında bir çeşit “ sürekli ergenliğin” nitelediği “ oral” dav­ ranış modellerine yönelik bir eğilimin varlığına rağmen; buna karşılık üretim alanında, “ sadece birkaç ayrıcalıkla hesaba katılan düzenin eski ‘anal’ ya­ saları, tutumluluk ve katı cinsel ahlak” tır Reiche’ye göre ayrı ayrı üretinn ve tüketim alanlarında böyle karşıt davranış modellerinin bir sonucu olarak ego bölünmesine yönelik kollektif eğilime benzer bir şey ortaya çıkar: “ Bireyler iki çelişkin karakter özelliğini, günlük olarak ortaya çıkan karşıt davranış mo­ dellerini beslemelidirler-iş sırasında katılık, otoriterlik ve antl-cinsellik; boş zamanlarda ‘rahatlama’ nesnesiz fetişizmler ve ‘görünür’ cinsellik” '''^.

114

.


n allara yönlendirilir. B unun b ir etkisi, serbest cinselliği, erotik ener­ jiyi indirgeyen ve z a y ıfla t^ kalıplarla ve biçimlerle kısıtlamaktır. U y­ g ar insan ilişkilerine tem el sağlayan d a h a geniş erotik u n su rlard an yalıtılan cinsellik ticaret ve sanayiye, eğlence ve reklam cılığa, politi­ ka ve propagandaya eklemlenebilir. M arcuse “ cinsellik belirli bir satış değeri buld u ğ u veya b ir prestij veya oyunu k u ralların a göre oyna­ m an ın b ir belirtisi haline geldiği ölçüde, kendisini b ir toplumseıl bü­ tünleşm e aracına d ö n ü ştü rü r” diyerek b ir sonuca v a rtf. Kendi ya­ ratıcı yeteneklerini çalışm a ve boş z am an d a kullanam ayan bireyler için gerekli b ir serbestlik ve telafi biçim i sağlam ası bakım ından.

“ baskıcı desublimasyon günlük işe ve insanın boş zamanına, çektiği çileye ve duyduğu mutluluğa totaliterizmin yansıtılmasına yönelik çağ­ daş eğilimlere eşlik eder. Kendisini bütün değişik eğlence, rahatlama, özel olanın yıkımını sağlayan birliktelik biçimin küçümsenmesi, suskunluğa katlanamama, kabalığın ve vahşetin gururla sergilenmesi tarzİarında açığa vurur” '*.

Sistem in serbest kalan libidinal enerjiyi kontrol edilmiş bir desub­ lim asyon süreci içinde harekete geçirm ede ve yönetm ede gösterdiği b aşarın ın b ir sonucu o la ra k , Reich’ın analizinin ve stratejisinin iki tem el öncü lü n ü yeniden değerlendirm ek gerekir, öncelikle, Reich’m insanlığın genel k u rtu lu şu n u n nasıl sağlanacağı , anlayışını kavram laştırm ad a, jen ital cinselliğin k u rtu lu şu n a atfettiği ekonom ik, psikolojik ve ütopyacı işlevleri kabul etm enin çok zor olduğu g ö rü ­ lür: “ W ilhelm Reich için yaşadığı dönem de, cinselliği kapitalist sis­ tem a ltın d a baskı altın a a la n karm aşık güçlerden k u rtaracak her is­ tem i, özellikle sistem in ekonom ik köklerini h ed ef alan politik b ir taleple bağlam ak m ü m k ü n d ü ” . G ünüm üzdeyse b ü tü n cinsellik ala ­ nının sisteme yönelik yanlı bir tu tu m takınm asıyla birlikte g ö rünür­ deki ve gerçek cinsel özgürlük arasındaki niteliksel ayırım ı yapm ak çok d ah a zorlaştı” *®. İkinci olarak, cinselliğin kısm en baskıcı to p ­ lum la bütünleştirilm esi so n u cu n u veren b u süreç, Reich’ın cinselli­ ğ in güçlenm esinin ve libidinal zo rlam aların kısm en karşılanm iisının saldırganlığın azalm asına yol açacağı üzerine k u ru lu beklentisine kuşku düşürdü. H erbert M arcuse, Reich’ın “ farklılaştırılm am ış” cin­ sel kurtuluş nosyonunu “ cinsèl içgüdülerin ve o n lan n yıkıcı dürtüler­ 115


le kaynaşm asının tarih sel dinam iği” ni ihm al etm ekle eleştirdi ^ *. M arcuse’ye göre çağdaş b a sk ıa ve kontrol edilm iş desublim asyon olaylanm n ışığında “ bastınhnış cinselliğin ve saldırgaıüığm eşzam anh serbestleşmesi olanagı” m düşünm ek gerekli o lm a k ta d ır^ , ö rg ü tlü kapitalizm b u düşkınklıgını ve ilkel saldırganUğı görülm em iş b ir öl­ çekte yüceltir ve bireylerin kendi saldırgan hedefleriyle özdeşleşm e­ si aracılığıyla, nüfusu fiziksel ve zihinsel olarak kendi kabu ğ u n a çe­ kilm enin so n ucuna karşı harekete geçirmeye girişir. B unu öncelikle “ var o lm a k için verilen norm al, günlük m ücadeleye kanalize edile­ meyen saldırgan enerjiye karşı serbest bırakabileceği” b ir dü şm an yaratarak yapar^^. K urum sallaştırılan b u d ü şm an (örneğin “ k om ü­ nist te h d it” ) basit b ir dış tehdit değildir, sistem in kendi bastırılm ış potansiyelini de tem sil eder. Bireysel tüketim i arttırm ayan, d a h a çok yok edici ve yıkıcı tü k etim i (örneğin askeri-sanayi kom pleks, silah ve uzay yarışı vb.) o lu ştu ru lan m alların ve hizm etlerin üretim ini hız­ lan d ırarak , b u tehdidi k arşılam ak için seferber o la n sistem aynı za­ m a n d a b ir üretim ve em eği söm ürm e tarzı b ak ım ın d an kendi eskim işliğine karşı d a harekete geçer. U lus düzeyinde olduğu gibi, özel düzeyde b ir b ü tü n o larak “ y ık ıa en erji, top lu m sal o larak kullanışh saldırgan enerji haline gelir ve saldırgan davranış -ekonom inin, p o ­ litik ve teknik iktidarın- büyüm esini ta h rik ed er” ^ . K uşkusuz düşkınklığ ı, m utsu zlu k ve h astalık b u yüceltm enin tem eli olm aya d e­ vam eder, a m a sistem in üretkenliğiyle k ab a gücü o n u n b u kızgınlığı sürdürm e kapasitesini a rttırm a sın a hizm et eder: “ Toplum kendi ya­ pısı bak ım ın d an saldırgan hale geldiği ölçüde, y u rttaşla rım n zihin­ sel yapısı kendini ayarlar: Birey uyuşm uş ve aym z a m an d a d a h a sal­ dırgan , d a h a esnek ve b o y u n eğmiş h ale gelir, çü n kü bolluğu ve ik­ * Daha yakın zamandaki bir çalışmada, Counter-Revolution and Revolt’ta Marcuse, Reich’ın politik bakış açısına yönelttiği bu eleştiriyi açıklığa kavuş­ turdu. "Reich, faşizmin İçgüdüsel baskılanmadaki köklerini vurgulamakta haklıydı” ama "faşizmin yenilgisinin başlıca sebeplerini cinsel kurtuluşta gö­ rünce yanılmıştı" dedi. Çûnkû, ileri kapitalizm Koşullan altında ‘¿msel kur­ tuluş... sistem tehlikeye atılmaksızın ileri ölçüde geliştirilebilir". Ayrıca, geliş­ menin bu aşamasına bir kez vanidığında ve "boyun eğme, saldırganlık ve insanların liderleriyle özdeşleşmesi", "içgüdüsel bir temelden çok akılcı bir te m e r’e sahip olduğunda, bu aynı zamanda içgüdüsel kurtuluş arayan İs­ yancılara karşı kin ve saldırganlığın örgütlenmesi için bir temel oluşturur O halde "içgüdüsel kurtuluş, ancak cinsel enerji erotik enerjiye dönüştürüldü­ ğü ölçüde, hayat tarzını toplumsal ve politik bir ö lü k te değiştirmeye çalışa­ rak, bir toplumsal kurtuluş gücü haline gelir”^ '. 116


tid a rı sayesinde o n u n en derin içgüdüsel ihtiyaçlarını d o y uran (ve aksi halde b ü y ü k ç a p ta b a stıra n ) bir to p lu m a boyun eğer’’^^. Bireyin zihinsel yapısı ileri k ap italizm in top lu m sal yapısını belir­ leyen çelişkileri yansıtır. K urulu ik tid ar ve im tiyaz sistem ini korum a ihtiyacıyla, b u ihtiyacın tarihsel b ak ım d an eskimişliği a ra s ın d a k i çe­ lişki, b u to p lu m d a “ ik tid arın , in sa n bireyden tek n ik veya b ü ro k ra ­ tik aygıta, c an h işgücünden ölü işgücüne, personelden uzak tan kont­ role, b ir m ak in ed en (veya m a k in e g ru b u n d an ) b ü tü n ü y le m ekanik b ir sistem e (artan ) tra n sfe rin i” gerektirm iştir“ . Bu ik tid ar değişi­ m inin b ir son u cu o larak suçluluk duygusunun ve sorum luluğun d a b ir transferi olur: “ Bireyi işte ve boş zam anda, ihtiyaçlarında ve d o ­ y u m ların d a, düşüncesinde ve d u ygularında özerk b ir kişi o lm aktan çık a rır” ^’ . Aynı zam an d a, b u serbestleşm eye yabancılaşm ış em ek­ ten b ir kopuş eşlik etm ez: “ Bireyler fiziksel ve zihinsel enerjilerini v a r o lm ak , statü edinm ek, avantaj sağlam ak için harcam aya devam etm elidirler; b u zoru n lu lu ğ u o n lara em poze eden aygıta katılm alı, o n a hizm et etm eli ve o n d a n h o şlan m alıd ırlar” . Y abancılaşm a d ah a belirgin biçim de anakronistik hale gelse bile şiddetlenir; toplum yük­ selen bir m addi tüketim standardı sağlam ayı başardığı ölçüde b u yabancılaşm am n bilinci bastırılır, çü n k ü “ bireyler kendilerini başkala n için var olm ayla özdeşleştirirler” ^ . Bireyler libidinal olarak sis­ tem in sağladığı m al ve hizm etlere, sahte d oyum lara bağlı kaldıkları için uğradıkları d ü şk ın k h k la n m to p lu m u n kendisine karşı çıkarak gerçekleştiremezler. Böyle b ir sistem in içinde, “ kişilerarası doğrudan deney mümkün değildir; hayat kâr motifi ya­ rarına bir gösteriye, bir metalar sergisine indirgenmiş hale gelir. Bu, de­ neyimin dolayh hale geldiği anlamına gelmez, bir kendini tüketme hare­ keti haline geldiği anlamım taşır. Reklamcıhk bilinçli bir fantezi imajı sağlar ve biz onu günlük hayatlarımızda bilinçli olarak yaşarız. Çevreye tüketiciler olarak gireriz ve bir parçası olduğumuz çevre nihai meta hali­ ne gelir. Sahte deneyim, deneyim olarak haz vermediği için -imaj oluş­ turma, teknolojik maniplasyon süreci içinde- onun sahteliğinde zevk bu­ luruz. Çağdaş reklamcılığın artık doğrudan ürünü değil ama daha çok sistemi -genel imajı ve nihayet kendi reklamını- göklere çıkarmasının ne­ deni budur” ^’ . Nasıl ki, liberal kapitalizm den örgütlü kapitalizm e geçiş çok sa­ yıda kişisel üreticinin yarıştığı, kendini düzenleyen piyasanın yerini aldıysa, tüketim düzeyinde de benzer b ir gelişme içinde yalıtılm ış '

117


birey m e ta , H enri Lefebvre ve Sitüasybnistlerin “ seyir” ^° dedikleri şeyin -ü retim in dev an o n im yapılar içinde bütünleşm esini ve yoğ u n ­ laşm asını, b ü tü n bireysel tüketim davranışlannı “ seyirlik” hayat ta rz­ ları içinde kaynaştırarak tam am layan, m aniple edilm iş b ir tüketim süreci-içinde sm ıflanm ıştır. Böylelikle geç kapitalizm , kitle iletişim araçların ın kontrolü sayesinde sonu gelmez bir dizi seyir, sahte, d ra ­ m a, heves, oyun ve h a tta kitle iletişim araçlarının yaydığı sahte is­ yanlar y aratarak, kapitalist toplum sal ilişkilerin eskimi$liğini ve b u n ­ ların taşıdığı m addi kurtu lu ş olanaklarını gözlerden saklam aya ça­ lışmakla kalmaz; aynı zam anda bir zam anlar kurum sal iktidara hakhhk k azandırm ış ve geç kapitalist gelişm enin b ir sonucu olarak yı­ kılmış ta b u la rın , telafi edici hazların ve m eşruluk sem bollerinin ge­ leneksel kültürel sistem lerini, toplum sal çatışm aların d a h a önce is­ tikrara kavuşturduğu uzlaşm aları, b ü tü n kurum sal ritüelleri ve ka­ lıpları, işaretlerden ve nesnelerden o luşan yeni ilişkilere çeviren g ö ­ rü n tü lerin sistem atik örgütlenm esiyle yeniden yerleştirmeye çalışır, ö rn e ğ in , geleneksel burjuvazinin ve popüler k ü ltü rün unsurları kül­ tü r endüstrisinin kârlı yeni oyunlar ve m o d alar yarattığı ham m a d ­ delere d ö n ü ştü rü lm ü ştü r. Bu m uazzam tüketim süreçleri günlük fa ­ aliyetin en o rta k nesnelerini bu evrensel festivalin sahne d o n a tım la­ rına çevirir. Bu festivalde m etalarını fetişist yapısı o n ların kullanım değerleri üzerinde tam b ir zafer kazanır. O zam an, kitlesel tüketim m alları ve m ağaza vitrinleri, trafik ve reklam cılık, satış yerleri ve butikler, spor ve politika, m im arlık ve iletişim üretim i, haberler ve paketlem e “ sadece halka açık kent m erkezlerini değil, aynı zam an­ d a içerdeki özel o lan ı da egem enliğine alan b ir b ü tü n lü k , hep bera­ ber sürekli bir tiy atro biçim ini a lır” ^*. Seyrin toplum sal özellikle­ ri ve tarzı k ü ltü rü n b ü tü n ü n e gittikçe d a h a fazla sızarken ve bu seyirlik tüketim süreçleri kendi m antıksal sonucunu taşırken, bas­ kıcı desublim asyon süreçleri aracılığıyla imgelem ve bilinçdışınm tek­ n o lo jik gaspı -gerçek deneyim in sahte deneyimle, gerçek iletişimin yukard an tek yönlü yayılan direktifler ve simgelerle yer değiştirmesibaşlad ı. Bu bürokratikleşm iş to p lu m ve o n u n seyir k ü k ü rü içinde k ad ın la r ve erkekler sadece top lu m sal b ü tü n ü kavram a veya kendi deneyim lerini o n la ra anlam k azandırabilen tu tarlı bir çerçevede bü­ tünlem e o lan ağ ın d an m ahrum bırakılm akla kalm azlar, aynı zam an­ d a kendi libidinal ve içgüdüsel d ü rtü leri üzerinde yeni baskılara ve im gelem lerinde b ir tıkanm aya uğrarlar -bu tık an m a kültüre yeni bir insanilik kazandırm ayı, kendini aşm anın b ü tü n boyutunu kültürden 118


çık arıp attığı iç in olanaksız h ale getirir ve en tem el insani işlev­ ler üzerinde d efo rm e edici bir etki yaratır. Toplum daki baskıcı güçlerin b u karşı-devrim ci seferberliğinin ka­ zandığı başarı -libidinal feragatlerde güdüm lü bir rahatlam aya, gün­ lük hayatın kendi sahteliğine karşı bağışık b ir sahte bilinçlilik geliş­ tirm eyi am açlayan “ seyirlik” örgütlenm esinin geleneksel kültürle yer değiştirm esine u z an an bir b aşarı- karşısında b ü tü n bir injsani k u r­ tu lu ş sürecine d a ir dolaysız beklentileri, top lu m sal devrim in psiko­ lojik, cinsel ve estetik kurtuluşla birleşmesinde gören Sex-Pol ve gerçeküstücüler gibi erken kültürel devrim ci hareketlerin aşırı derece­ de iyim ser bakış açılarını paylaşm a olanağı yoktur. Aynı zam anda, M arcuse’nin b ü tü n k u rtu lu şçu praksis o lan ak ların ı engelleyen bü­ tü n c ü l tek boy u tlu sistem g ö rü şü n ü n aşırı kötüm serliği eşit derece­ de hatalıdır. Bu to p lu m istikrarı ve pekiştirm eyi am açlarken, kendi hayat tarzını korurken, işçi sınıfını kendisine eklem ler ve om ın gele­ neksel sın ıf an tagonizm ini y u m uşatırken (günlük hayatm b astın cı örgütlenm esiyle, zorlanm ayla, gerekli düzeyde tüketim in gerçekleş­ m esinden çok tüketicilik ideolojisinin yayılmasıyla) ancak en üst dü­ zeye çıkarılan b astırm a p ah a sın a hedefe v arm ak ta kısm en başarılı­ dır. G eç kapitalist to p lu m u reddedilem ez biçim de k u şatan konsen­ süs, b ü tü n gerçek çatışm a nedenlerini eleyen bir toplum sal hayat ö r­ gü tü n ü n kendiliğinden ü rü n ü o lm ak tan çok b ü tü n insani ifade ve iletişim girişim lerini b o ğ an dev b ir b ask ılam a aygıtının to p lu m a em poze edilm esinin sonucu olduğu için, geriye çelişkilerle h ırpalan­ mış bir to p lu m bırakır. Bu çelişkiler d o ğ ru d an ifadelerini kitİe m ü­ cadelelerinde bulmayabilirlerse de, uygun koşulleırda kitleler arasında yeni bir bilinçlenm enin tem elini oluşturabilirler^^. E kon o m ik büyüm eyi sağlayan ve ekonom iyi istik rara kavuşturan araçların varlığına rağm en bu sistem in çelişkilerinin artışı ekono­ m ik düzeyde de algılanabilir. G eç kapitalizm in tek nolojik gelişme özelliğiyle birlikte ileri düzeyde otom asy o n u n em eği geçersiz kılan etkisi, artık-em eğin, israfa yönelik üretim le ve yıkım araçlarıyla bağlantıh parazit işler ve h izm etler içinde d a h a fazla özüm lenm esiyle ancak dengelenebilir. Aynı zam anda, üretici olm ayan harcam aların yeni söm ürgeleştirici savaşların maliyetiyle birleşen ve gittikçe artan yükü, toplum sal çevrede ek onom ik büyüm enin yarattığı bozulm a­ ları hafifletm ek için sistem in gerekli kaynaklardan yoksun kalm ası­ n a yol açar. E konom ik gelişm enin öncelikleriyle toplum sal gelişme119


nin öncelikleri arasın d a bir kopm a belirir ve bu geç kapitalist to p lu ­ m un bilinen bolluk ortasm da yokluk, azalan kamu hizmetleri ve p a r­ çalanan k ent çevresinin o rta yerinde a rta n bireysel tüketim belirtisini ortaya çıkanr^^. G eç kapitalizm de üretilen b ü y ü k toplum sal ser­ vetle bu servetin israfa ve yıkıcılığa yönelik kullanım ı arasında, ka­ pitalist birik im in öncelikleriyle toplum sal ihtiyaçlar arasında, üre­ tici güçlerin kurtarıcı potansiyeliyle bastırm an ın gerçekliği arasın­ da, yabancılaşm ış em eğin m üm kün olan tasfiyesiyle bu yabancılaş­ m anın mevcut toplum sal ilişkilerce korunm ası arasında var olan daha d a bariz çelişkiler bu to p lu m d ak i gerilim leri arttırır. Bu çelişik eğı- ’ limler aynı zan ian d a a şın örgütlenm iş bu to p lu m u n ve g ö rü n tü sü ­ nün, g ü n lü k hayatın sefaletle yoksulluğunun ve bu çelişkilerin al­ tın d a pusu y a yatm ış yaratıcı gücün bilincini baskı altına alm a ka­ pasitesinin sınırlarının varlığını d a açığa vurur. A slında yönetm ç ve m aniplasyon sürecinin etkinliği, bilinç alan ın d a sürekli gözetim in gerekliliği” b u sistem de “ b u n u gerektiren top lu m sal yapının özü n ­ deki kırılganlığının en iyi k a n ıtıd ır” ^“*. Seyirlik tüketim sureçlenm' belirleyen “ festivaller” in devam ını sağlayan sahtekarlık bir sahte­ k ârlık olm aya devam ederken, aynı zam an d a bir b aşka şeyin haber­ cisi olabiliyordu: “ Seyir olarak tüketim isteğin kaybolacağı vaadini içerir. Bu festivalin aldatıcı, vahşi ve iğrenç özellikleri, bu vaadin gerçekten yermé getirilme­ sinin bir sorun olamaması gerçeğinden kaynaklanır. Ama kıtlık devam ettiği sürece, kullanım değeri ancak hileyle ortadan kaldınlabıleh belir i I bir kategori olarak kalır. Nitekim bu çaptaki hile ancak kitlésel ihtiyâç temelindeyse akla uyabilir. Bu ihtiyaç -ütopyacı bir ihtiyaçtır- hemen ora­ dadır. Yeni bir ekoloji için, çevresel engellerde bir kırılma ıçıh,‘ sanatsal alanla sınırlı olmayan bir estetik için duyulan bir arzudur. Bu arzular ka­ pitalist sistemin oynadığı oyunun içselleştirilmiş kurşJları -veya esası- defiil^irler. Psikolojik kökleri vardır ve artık baskı altına ahnamazlar. Se­ yir olarak tüketim -parodi biçiminde- ütopyacı bir durumun geriye alınmasıdır” ^^. Aynı belirsizlik diğer a la n la rd a d a görülebilir, ö rn e ğ in iletişim araçlarının v aatleri değişiklik ve hareketlilik için duyulan kitlesel ih­ tiyaca, baskılayıcı sistem in özel a ra b a sahibi olm ak ve turizm gibi fetişistik biçim lerle sö m ü rd ü ğ ü bir ih tiy aca karşılık o larak düşünü­ lebilir. B u n u n la birlikte yalnızlık seyir ta rafın d an bestelense ve yönetilse bile devam eder ve m esajların , bilginin, h aberlerin vb. çoğal120


m asıyla d ah a acılı biçim de zıtlaşır. Benzer biçim de " h a s ta bir ço­ cuğu, yaralı b ir ad am ı k u rta rm a k , ölüm halindeki birin in can çe­ kişm esini u zatm ak için yap ılan -toplum sal ve teknik m aliyet bak ım ın d an - in an ılm az işlerle, jenosidler, hastanelerim izdeki genel o larak tıbbi b ak ım d ak i koşullar, çare b u lm ad a karşılaşılan güçlük­ ler arasın d a çarpıcı b ir z ıth k ” vardır^*. D oyum ve doyum suzluk el ele giderken -d aim a yüzeyde olm ayan- çelişki h er yerde ü stü kapalı olarak vardır, güçlü ve kesinlikle kurtuluşçu kalan içsel arzuların ifa­ desiyle serm aye o n ları özüm lem eye ve patlayıcı güçlerini yağm ala­ m aya çahşırken hem en h er zam an ortaya çıkabilirler. Bu arzu la r ti­ pik olarak yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde to p lu m sal sürece ka­ tılm a ihtiyacını, insanlar a rasın d a yeni etkileşim biçim lerine duyu­ la n ihtiyacı cehalet ve vesayetten k u rtu lm a ihtiyacını, kendi kaderi­ ni tayin etm e ihtiyacını kapsar^’ . M anipüle edilmiş b ü ro k ratik tüketim to p lu m u n u n yapısında bir is tikrarsızhk vardır ve b u istikrarsızlık to p lu m u n içsel doyurm a kapasitesizliğinin b ir sonucu o larak yeniden üretim i için bağım lı ol­ duğu ve seyirlik tüketim m ekanizm aları aracılığıyla sürekli olarak şiddetlendirdiği pek çok ihtiyacı kaçınılm az olarak a rttırm ak zo run­ dadır. O rtaya koyduğu ü rünlerle hayali d oyum lar yarattıkları bek­ lentileri hiçbir koşul a ltın d a gerçek an lam d a doyuram ayacaklarm d an , d ü şk ın k lık ları ve yerine getirilm em iş arzu lar bastırılış bir öfke sto ğ u n d a birikir. Sonuç olarak, b u to p lu m -bütünleşm e, b ü tü n eski m u h alif biçim lerin aygıtlarda bir araya getirilm esiyle- tam hedefle­ rini gerçekleştirm iş gibi g ö rü n d ü ğ ü bir sırada p atlam a eğilimi gös­ terir; “ Sıkıntılarını bölerek ve çoğaltarak eninde so n u n d a içinde ya­ şanm ası im kânsız bir,gerçeklik a to m u n a varır ve ansızın b u nca p a ­ sifliğin ve teslimiyetin gerisinde gözden kaçmış olan b ir nükleer enerji serbest kahr” ^*. B ütün toplum sal bütünleşm e imgesi dağılır, öğrenci m uhalefeti yükselir ve A ndrew Feenberg’in dediği gibi “ bireylere, saldırganhğı, o n u n gerçek kaynağı o lan ‘sistem ’e yöneltm e yolunu gösterir” ken^* genelde m uhalefet b ir kçz d a h a m ü m k ü n ve gerekli hale gelir. Yeni m ücadele ve meydan okum a biçimleri bulunur ve bas­ kıcı top lu m u n üzerinde d urduğu yerine getirilm em iş vaatlere, y ü k ­ selttiği ve boşa çıkardığı ihtiyaçlara dayanan yeni b ir sol, bu to p lu ­ m un içsel b ir eleştirisi tem elinde yükselir. D a h a so n ra b u , ihtiyaçlan n ütopyacı özüne gerçek b ir öz kazan d ıran yeni bir kültürel dev­ rim ci projeyi betim ler. N ihayet, b u projeyi öğrencilerin, siyahların, diğer azınlıkların ve k a d ın hareketinin m ücadeleleriyle gerçekleştir­ 121


m e girişimiyle birlikte niteliksel olarak farklı bir m eydan okum a tarzı, sistem in ve o n u n bask ıcı konsensüsünün geleneksel işçi sınıfı m u ­ halefetini içine hapsettiği engelleyici kabuğu kırm aya başlar. N e v ar ki, bu yeni m uhalefetin eylemi yalmzca m uhalefet değil, aym zam an­ d a niteliksel olarak fark lı b ir hayat tarzın ın onaylanm asıdır. Siste­ m in gerçek bo ş zam anı ve hazzı ertelem esine, sah te ihtiyaçların d a ­ h a da yayılmasına hizm et eden insansız işgücünü sürdürm esine karşı, çalışm ayı en aza indirirken bolluğu yaym ak için şim diki tek n o lo jik kapasite tem elinde akılcı bir hayat tarzından yararlanm a hakkım b e­ nimser. A ynı zam an d a, önceki m eşrulukların gerçekdışılığına, k â r için ü retim in , statü için rekabetin ve toplum sal hayatın her a la n ın ­ d a büro k ratlaşm an ın egem en olduğu bir to p lu m u n , bedeli çarp ıtıl­ mış bireysel ve kollektif gelişmeyle ödenen m aliyetlerine ve gerek as­ keri gerekse ekonom ik saldırganlığı azaltacak yerde, ister istemez a rt­ tıran b ir düzenin tehlikelerine yönelik tek b ir duyarlık tem elinde ye­ ni bir duyarlığın oluşm asına tanıklık eder. Bu m aliyetler a rtık o n la ­ rı gereksiz kılan b ir tekn ö lo jik gelişm enin ışığında engelleyici o la­ rak algılanır'*®. Bu yeni m uhalefet hâlâ görece yalıtılmış bir azınlık olsa da, “ (bas­ kıcı) ihtiyaçların kendini geliştiren tu tu c u devam lılığıyla (niteliksel bir) kopm a” nın olanaklı o ld u ğ u n u öne sürdüğü ve “ içgüdüsel ve politik isyam ” birleştirm e eğilim i sayesinde k u rtu luş olanağını kav­ radığı için, sayısının örtaya koyduğu şeyi çok aşan bir önem kazanır'*'. Bu,yeni duyarlığın içinde m ücadele baskıcı toplum a karşı h â lâ yaygın ve atom ize o la n e tk in azınlılelar arasın da bir “ derinlik” boyutu kazanır. “ (Bu azınlıklar) bilinçlilikleri ve ihtiyaçları sayesinde... dahil oldukla­ rı çoğunlukların içinde isyanın potansiyel katalizörleri olarak işgörUrler. Yüzeyde bir olay olarak görünen şey, sadece değişmenin farkh beklenti­ lerini değil geleneksel sosyalist teorinin beklentilerinin ötesinde değişmenin derinliğini ve boyutunu da ortaya koyan temel eğilimlerin göstergesidir”^^. B u bakış açısın d an reddedici güçlerin yayılm asıyla “ çoğunluğu olu ştu ran nüfus arasındaki geleneksel tem ellerinden” ayrılm aları, sistem in bütünleyici kapasitesi karşısında zayıflıklarının bir belirti­ si o lm ak tan çok, basit biçim de “ yeni b ir tem elin yavaş oluşum u” nu ve yeni nesnel koşullara d e n k düşen değişm enin yeni tarihsel özne’sinin, niteliksel olarak fa rk h ihtiyaçlar ve arzu larla “ birlikte oluşu m u ” nu ifade e d e n bir sü recin ilk dışav u ru m ları olabilir'*^ 122


VII. GÜNLÜK HAYATIN DEVRİMCİ NİTELİKLE YENİDEN KURULMASINDA BÎR YÖNTEME DOĞRU

M uhalefetin ileri kapitalist ülkelerde yeniden oluşm ası faşist dönem öncesini niteleyen sm ıf politikaları tü rtin e b ir d ö n üşü ifade etm ek­ ten çok kapitalizm in gelişm esindeki son aşam ayı belirten yeni ege­ m enlik biçim lerine ve yeni içsel potansiyellere uygun yeni eylem bi­ çim lerinin ve stratejik bakış açılarının işlenm esini gerektirir. D avra­ nışın m aniplasyonu ve to p lu m u n topyekûn yönetilm esi için yeni tek­ niklerin geliştirilm esi, öne sürdüğüm üz gibi hem sistem in çelişkileTİni yu m u şatm ak ta hem de yeni ve patlayıcı m uhalefet güçlerinin oluşm asını önlem ekte b aşarılı olm adılar. B un u n la birlikte, bu yeni teknikler potansiyel o larak devrim ci güçlerin gelişmesinde ve örgüt­ lenm esinde gerekli temeli ne geleneksel M arksçı teorinin ne de onun Reichcı ve M arcuseci fo rm ülasyonlannın öngörebildiği tarzlarda ke­ sin olarak değiştirdi. Bu değişimler, yeni m uhalefet güçleri için yeni b ir kurtuluşçu praxis içinde gerçeklik kazanacaklarsa aşm ak zo­ ru n d a oldukları; çözemezlerse, b u güçlerin varlığına bir tehdit oluş­ tu rac a k , birçok teo rik ve p ra tik soru n salı ortaya koyarlar. A şağıda­ k i tartışm a, sistem atik olm aya çalışm aksızın b u so runsalların yapı­ şım inceleyecek ve b u n ların içinde çözülebileceği veya üstesinden ge­ linebileceği bazı m ü m k ü n yollar önerecektir. Yeni S o l’u n yüz yüze geldiği ilk sorunsal “ baskılayıcı olm ayan” ihtiyaçların bilince aktarılm ası ve kendi saflarıyla b ir b ü tü n olarak nüfus içinde kurtarıcı yeni arzularm gerekliliği sorunsalıdır. Franfu rt M arksistlerinin gösterdikleri gibi b ü ro k ratik , “ tüketici” kapi­ talizm , birQTsel ih tiy açların oluşum u ve doyurulm ası üzerine kont­ 123


ro l k u rarak ve kapsayıcı jcurumsal aygıtta özerk bireysel gelişme için b ü tü n fırsatları o rtadan kaldırarak, egem en çoğunluk arasında o n u n öznel o la ra k kendini aşm a veya kendiliğinden red d etm e kapasitesi­ n i bastırm aya yeterli b ir içgüdüsel veya öncül b ü tünleşm e derecesi sağladı. B u d u ru m d a k apitalist gelişme, sadece bireysel varoluş için gerekfi özgürlük ve “ serbest alan” ortam ım değil, böyle bir alan için d uyulan a rz u ve ihtiyacı d a azaltır. Bu koşullar a ltın d a “ birey ve o n u n la b irlik te bireyin h a k la n ve özgürlükleri h â lâ yaratılm ası ge­ reken, a n c a k niteliksel o la /a k farkh sosyal ilişkilerin ve k u ru m la rm gelişmesiyle yaratılabilen bir şeydir” *, “ ö z g ü r b ir to p lu m u n gerçek­ leşmesi için (gerekli) b ü tü n m ad d i ve entelektüel g ü ç le rin ) el altınd a” ^ o lm asına ve ileri sanayi to p lu m ları sadece üretim in yeni­ den örgütlenm esinin ötesine geçen böyle b ir devrim için olgunlaş­ m ış o lm aların a rağm en, insan psikesi içinde tek n o lo jik gelişm enin vardığı düzeye ve b u gelişm enin kapsadığı potansiyellere uygun bir gelişme ve incelm e gereklidir. B u rad a b ir kısır d ö n g ü vardır: “ İh ti­ yaçların kendini sürdüren tu tu c u devamlılığı k o p m a, özgür bir to p ­ lum un yolunu gösteren b ir devrim i öncelemelidir; a m a an cak yöne­ tilm iş refah tan ve söm ü rü cü to p lu m u n yıkıcı üretkenliğinden k u r­ tu lm a k için d u y u lan gerçek b ir ihtiyacın ileri d o ğ ru itebileceği bir devrim de böyle b ir k o p m a ta sa rla n a b ilir” ^. K işiliğin biyolojik a lt­ yapısının derinlerine u zan an ve insan hayatının m evcut biçim leri­ nin ve özlerinin niteliksel o larak yeni hayat ta rz la rın a dönü şü m ü n ü gerektiren niteliksel bir değişme insani ihtiyaçların karakterinde mey­ d a n a gelmelidir. Bu sonuçların izlenm esi -d ah a önceden baskı altı­ n a alınm ış insani ih tiyaçların, arzu ların ve o la n a k la rın kurtulm ası ve bu n larm yeni tü r bir k ü ltü r devrim iyle bilince aktarılm ası- bizi kapsam lı ve d e rin b ir so ru n salla yüz yüze getirir. S ağlanm ası gerek­ li o la n “ tarihsel süreklilikteki k o p m a” şu güçlüklere rağm en gerçekleştirilm elidir: “ İlk olarak, bu kopma ancak özgürlükten yoksunluğun, baskımn ve sömttrttnttn içinde yer aldığı, mevcut toplumun damgasını taşıyan kate­ goriler, düşünce tarzları ve düşler sayesinde teorileştirilebilir; İkincisi, bu kopma baskı, sömürü ve özgürlük yoksunluğu alünda olan ve bu neden­ le bunları tanıyan ve yok etmek isteyen, aynı zamanda çoğu arzu ve alışkanLklannda bunlar tarafından damgalanmış ve sakatlanmış olan insanlar tarafından gerçekleştirilmek durumundadu-; ttçüncüsü, özgür toplum an­ cak özgür olmayan toplumlarm sakatlanmış ve engellenmiş kapasiteleri temelinde kurulabilir” ^. 124


B u engeller karşısında “ hayatı d ö n ü ştü rm e” projesi gerçeküstücülerin in an d ık ları gibi bir çeşit şiirsel davranışla sihirli o larak ger­ çekleştirilm iş olm ayacak. G ü nüm üzde böyle b ir kültürel devrim ci p ro je soyut oleırak ortaya çıkm ayacak ve de böyle b asit b ir b i­ çim de çıkam az; s a f a n la m d a kendiliğinden b ir topyekûn in k â r ve red pratiğiyle sağlanam az. Şim diye k ad ar bilinçdışı kalm ış bir şeyi kurtarniaya çalışm a pratiği bizzat bilinçdışı olam az; d ah a önceki dev­ rim ci hareketlerden d ah a az değil, aksine d a h a çok d üşünm e ve a n a ­ lizi gerektirir. G ü n ü m ü z kapitalizm inin bireysel davranışın m aniplasyonunu sağlam ası ve p ra tik b ir bilim e ihtiyaç duym ası gibi, sis­ tem in baskıcı aygıtlarına karşı savaşan k ü ltü r devrim i de ancak sis­ tem in sayesinde g ü n lü k hayat alan ın a sızdığı b a stırm a ve bü tü n leş­ m e diyalektiğine hem teo rik hem de p ratik o larak egem en olabilen eleştirel b ir devrim ci bilim tem elinde geliştirilebilir. Bu, şim diki ger­ çekliğin ve b u n a m uhalefetin tem sil ettiği yeni k arm aşıklıkları içer­ m ek için, Reich ve M arcuse’nin sentezleri üzerinde k u ru lan ve aynı zam a n d a bu sentezleri aşan çok boyu tlu b ir devrim ci projenin oluş­ turulm ası an lam ın a gelir. Böyle b ir kültürel devrim ci proje, Sex-Pol hareketiyle pek çok o r­ taklık taşırken, R eich’ın z am an ın d an b u y an a bireysel baskı deneyi­ m ini niteleyen yeni b o y u tların hesab a katılm asıyla işe başlam alıdır. Reich’ın incelediği nevrozlar ve O edipal sap lan tılar yabancılaşm a­ nın çağdaş belirtileriyle gittikçe d a h a fazla yer değiştirm ektedir: Saç­ m a duygusu, tiksinti, anlam sızhk, şizofreni vb.^. Bu yeni psikolo­ jik bastırm a biçimleri d a h a öncekiler gibi bireyin bilinçliliğini ve böy­ lece o n u n devrim ci a n la m d a hareket etm e kapasitesini engellemeye hizm et eder, a m a b u n larm sakatlayıcı etkileri çok d ah a yaygın ve ölçülemeyecek k ad ar şiddetlidir. O halde, kültürel devrimci proje gü­ nüm üzde cinsel b astırm an ın üstesinden gelinm esi için Reich’m yap­ tığı d ar vurguyu aşm alıdır; günlük hayatın baskıcı örgütlenm esinin azalttığı bireysel deneyim ve otantikliği içeren m ücadele yöntem leri bulmalıdır. Yabancılaşmamn bu şekilde “ bütünleşm esi” -dıştaki bas­ kıcı to p lu m u n içselleştirilmesi- b akım ından “ saf an lam d a cinsel bir karşı strateji veya tem el eğilimleri b u yönde o lan b ir karşı strateji tek başın a söm ürüyü yok etm ek için yeterli değildir®. Böyle b ir proje ve böyle b ir strateji Reich’ın y aptığından çok d a ­ ha derin ve çok d a h a tem el b ir düzeyde başlam alıdır. Ç ünkü a ta e r­ kil ailenin ürettiği eski F reudçu ego d oğuştan o to riter ve nevrotik olm asına rağm en, o n u n biçim ini b o zan bask ıların üstesinden gel­ 125


m ek için o lu ştu ru lan Reichcı projeye en azın d an b ir özne sağladı. Baskıcı to p lu m u n şim diki gelişme aşam asın d a b izzat ‘b en ’in kendi­ si bile so ru n sa l haline geldi- b u to p lu m d a her birey kendisiyle özdeş değildir. B en’in daha önceki birliğinin yerinde sadece bir ardıllık veya parçalanm ış b ir o rta m d a parçalı algıların bir eşzam anlılığı vardır. B u koşullar altında, bireysel deneyim lerin onları anlam lı hale geti­ rebilecek b ir çerçevede birleştirilm esi im kânsız o lm asa d a çok d a h a güçleşm iştir. Birey -ailenin, evin, işin, boş zam anın, tüketim in, p o ­ litikanın vb. içinde b ö lü n d ü ğ ü , bölüm lenm iş b ir deneyim in çerçe­ vesinde kendi kim liğini sağlayabilecek b ir araç bulam az^ diyalektik b ir gerçeklik anlayışından ve yaratıcı praxis’e k atılm ak tan çok d a ­ h a uzaklaşm ış bir hale gelir. Birey, A n d ré B reton’un “ sistem leştiril­ m iş karm aşa” diyebileceği şey aracılığıyla düzenin, k ao tik b ir varo­ luşun tem elini o lu ştu ran gizli ilkelerini keşfetmelidir. M uazzam m ik tard a b ir enerji b u görev için hazırdır; çü n k ü h a ­ yatta kalm anın bu toplum tarafm d an betim lenen şa rtla n -benin b ü ­ ro k ratik ik tid arın m an tığ ın a kayıtsız şartsız teslim iyeti, bireyin ken­ di bölünm üşlüğüne razı olm ası, tüketicinin bizzat tüketilm esini sağ­ layan sahte hazzın sonsuz devam ı- günlük varoluşa katlanm ayı o la­ naksız hale getirir ve g ittik çe d a h a çok sayıda inşam bu indirgeyici parçalanm ayı to p ta n reddetm eye yöneltir. N e var ki, bu reddediş, öznel özerkliğe, ‘b en ’in esas bütünlü ğ ü n ü n yeniden kurulm asına.yönelen arzular, baskıcı to p lu m u n m uazzam k ap sam a ve m aniple et­ m e güçlerinin topyekûn seferberliğiyle k arşı karşıya gelir. Bu koşul­ lar a ltın d a bunlar, sistem in bireyi azam i ölçüde izole d u ru m d a tu t­ m ad ak i b aşarısının em poze ettiği “ tık an m a” yı d a h a b aşın d an aç­ mayı başarm adıkça başarısızlığa m ahkûm durlar. Aksi halde, b u red­ dedişin serbest b ıraktığı, bireyin im gelem inin tekcil y aln ızlığ ın a ka­ p a n a n yaratıcı enerjiler, bireyin kaybettiği “ b en ” ini bir iç yolculuk­ ta keşfetm e girişim leri oleırak a n c a k fantezide (pasifliğe, h a tta deli­ liğe götüren b ir yolculukta) b ir çıkış yolu bulabilir. M urray Bookchin’in belirttiği gibi b u a n la m d a dışa açılm ak aslında “ içe d ö n m e k ” tir^. Böylece, yalnızlık ve kendini yıkım a u ğ ra tm a tu zak ların d an sakı­ nırken bireyin k en d in i dönü ştü rm esin i kolaylaştırabilen bir pratiK eş zam an h o larak yıkıcı ve te ra p a tik o lm alıdır: Sistem in sayesinde bireyi e d iğ in b ir b o y u n eğm e d u ru m u n d a tu ttu ğ u hiyerarşi, uzm an­ laşm a ve iletişimsizliğin üçlü sü tu n u n u zayıflatabilm elidir; yeni, ken­ dine güvenli ve ö znel özerklik sağlayabilen b ü tü n lü k lü kişiliklerin 126


kristalize oim asını koiaylaştırabilm elidir. Böyle iki yanlı b ir m üca­ dele ve terapi yöntem i nerede b u lu n acak tır? Bu so ru n sala bir yanıt için yapılan araştırm a içinde küçük g ru p ların kendiliğinden yetene­ ğinde Yeni S o l’un gelişen pratiği P ro u d h o n zam an ından beri tam anlam ıyla işletilmemiş potansiyel bir m ücadele aracının yeniden keş­ fedilm esine yol açtı. Çeşitli çağdaş dışavurum ları (ilgi g rupları, kollektifler, kom ünler, m ikro-toplum lar, bilinç yükseltm e g ru p la n vb.) içinde küçük gru p form u, Yeni Sol’a bireysel ihtiyaçla toplum sal am aci b ağ d a ştırm a n ın zo r sürecini tek b aşın a kolaylaştırabilen “ insanlararası” bir çevre tü rü n ü yeniden yaratm ak için sistemin bas­ kılayıcı aygıtlarının çerçevesi dışında vazgeçilmez bir bağlam sağla­ dı. Bireyler, tekcil varoluşlarının tam u m utsuzluğundan kaçarlar ve toplum sal am açların d a h a geniş alanlarıyla özdeşleşmeyi öğrenir­ lerken, g rup pratiği bireyin atom ize bir to p lu m d a yaşayabilm ek için geliştirm ek zo ru n d a olduğu savunm a m ekanizm alarının (veya Re­ ich’m deyimiyle “ kişilik z ırh ı” ) altın d a göm ülü yatan em briyonik toplum sal benliğin o luşum unu besleyebilir. Yüz yüze grubu, kendi­ ni o lu ştu rm a ve geliştirm e sürecindeki terepatik y ararına ek olarak, ‘ben’i ve o n u n özel ihtiyaçlar, arzular, rüyalar dünyasını ‘öteki’nden ayıran kopuşun deney niteliğindeki aşılm asını m üm kün kıldığı öl­ çüde, içsel öznel deneyim in yeni tiplerinin birikim i (insan ilişkile­ rinde, duygusallıkta ve estetik algılam alarda yeni m odeller) için bir araç da sağlar. Bu yeni ilişkiler mevcut to p lu m içinde tam b ir to p ­ lum sal ifade kazanam azken, sahte b ir toplum sal bilinçliliğin aşıl­ m ası ve yeni ütopyacı arzu ların ve taleplerin oluşm ası için esaslı bir kaynak o luştururlar. N ihayet, grup pratiği, psişik gelişme için ge­ rekli “ serbest alan ” ı yeniden y aratarak, bireyi “ kendisi biçim lendiremediği için çocuğun m u tla k olarak algıladığı toplum sal yapıları o n u n arzusuyla değiştirebilm e bilinci” ne sahip kılabilir ve böylece bebeklikten beri baskı altın a alınan içteki yaratıcı inisiyatifi yeni­ den keşfetmesini sağlayabilir®. A m acı yeni kollektif dayanışm a deneyim leri aracılığıyla günlük hayatın atom ize edilm esinin ve indirgenm esinin üstesinden gelmek olan bu tü r kendiliğinden insan g ru p laşm aların ın oluşturulm asının ve çoğâltılm asının dışında yeni b ir devrim ci k ü ltü r ve bilinç oluşu­ m u için b ir m ikro-politik tem elin yaratılışını ayırt edebiliriz*. Kişi* Öte yandan, küçük grubun bu bakımlardan kuşku götürmeyen yararı­ nın, bu pratiğin sınırlarının kavranmasında ve yine bu formun baskıcı ve ma127


1er arasın d a yabancılaşm am ış ilişkiler ve bu g ru p ların hayatına d e ­ neysel özelliğini k azandıran yeni h ayat tarzları için yapılan a ra ştır­ m a, yaşan an dum u ra uğram ış etkileşm e m odellerine ve hayatla işin mevcut m a k ro p o litik d üzeni betim leyen yönetilm iş m odellerine ye­ ni bir duyarhğı oluşturm akla kalm az, aynı zam anda bu düzenin için­ de yeni^ çatışm alara ve çelişkilere neden olur. Bu yeni antagonizm lerin belki en tipik o la n ı, insanın hayatını etkileyen kararlard a öznel özerklik için duyulan arzu y la insanın b ü ro k ratik süper o rganizas­ yonlara kendini uyarlam a ve bu gâniş çaplı k u ru m larm kısıtlayıcı rol tan ım ların ın kişisel inisiyatif ve soruıriluluğa getirdiği sınırlam a­ ları kabul etm e zorunluluğu arasındaki çelişkidir. Bu hiyerarşik k o n t­ rolün reddi, hem hareket içinde bir kendini örgütlem e yöntem i o la ­ rak ve h em de bir b ü tü n olarak to p lu m u dönüştürm eyi am açlayan ütopyacı b ir projeye tem el olarak program atik ifadesini A m erikan Yeni S o lu ’nu n “ katılım cı dem o k rasi” ilkesinde b u ldu. Ne var ki, b u çatışm a boyunca ve b u çatışm an ın a ltın d a d a h a d a tem el olan diğerleri ortaya çıkar; Psişik ihtiyaçlarla p ratik talepler arasında, h a ­ yali ile gerçek arasın d a, düşünce ile duygu arasın d a, arzu ile gerçek­ lik arasın d a vb.. A şağılanm a, sıkıntı ve hiyerarşik ik tid ara boyun eğm e sonucu günlük hayatın zorlanm ış edilginliğiyle toplum un üre­ tici kapasitesindeki iktidarı anakronistik hale getiren bir gelişme ara­ sındaki zıtlığın algılanm ası dışında günlük hayatm yoksullaştırılm ası ve yukardan örgütlenm esi sırasında kaybolan bütü n yaratıcı zenginlik ve enerjinin yenilenm esi ve yaratıcılığın to plum sal ifadesi için arta n derin b ir ihtiyaç vardır. niplatif sonuçlar için potansiyel olarak kötüye kullanımını gözden kaçırmaya yol açmasına izin verilmemelidir Çeşitli grup dinamiği okullarının gefışmesiyle sanayi ilişkileri pratiği arasındaki yakın bağlantıların ışığında apaçık ol­ ması gereken bir uyumlulaştırma (vardır)^. Daha özgül olarak, özel olarak "solcu” grup dinamiklerinin veya Marksist esinli "psiko sosyoloji” nin geliş­ tiği ve toplumsal gerilimlerin “ bırakılmasr'nı kendi projesi olarak ele aldığı Fransa’da bile’ ° bu tür müdahalelerin çelişkileri açığa çıkaran ve tepkileri boşaltan bir araç olarak oynadığı rol en iyi durumda bile belirsizliğini ortaya koydu. Özellikle Joseph Gabel'in mal<alesinde tartıştığı gibi ("Marxisme et dynamique de groupe”, Argum ènts'te (bk.dn.10)) bu tür grup dinamiği, kü­ çük grubunkinden çok daha geniş bir eleştiri ve pratik çerçevesine yerleşti­ rilmedikçe, niyetlerine rağmen yeni bir sahte bilinçlilik geliştirme -yani, "ka­ pitalist şeyleşmenin politika dışı aşılma imkânı”nı öne sürme- riskini kaçınıl­ m az olarak taşır 128


K ontrol edilm iş b ü rokratiit tüketim sistemirrin sayesinde kendisi­ ni genişlettiği -sadece uzam sal olarak dünya piyasasm ı birleştirerek değil, aynı z a m an d a günlük hayatın her alan ın ı söm ürgeleştirerek yarı-em peryaİist m an tık karşısında yeni ilgi g ruplarını yabancılaş­ m anın ve şeyleşm enin kısm î veya yerel biçim de aşılm asına çalışan “ k u rtulm u ş köleler” e veya k arşı-toplum lara (kırsal kom ünler, terap atik to p lu lu k la r vb.) dönUştürkne girişim i, bireysel kaçış girişim le­ ri gibi d a h a geniş toplum sal düzen ta ra fın d a n kolayca kapsanır ve­ ya tüketilir. Bu çab an ın D on K işotvari yapısını hiçbir şey sözde Wo­ o dstock N atio n ’nın d ü şk ın c ı tarihini niteleyen, kendini yıkım a uğ­ ratıcı ve geriletici iç p a tla m a d a n d a h a iyi doğrulayam az. Thm aksi­ ne, gençlik kültürünün erken yıllarını belirleyen temel ve gerçek ütopyacı ru h , eğer sistem in baskıcı aygıtı ve o n u n yanıltıcı “ seyri” ta ra ­ fın d an h azırlan an “ u y u m lu laştırm alar” dan* kaçm aksa, kendisini günlük h ayattan kaçınmayı değil onu dönüştürm eyi am açlayan ye­ ni bir praxsis sayesinde gerçekleştirm elidir. Böyle b ir prsixis, sistem in alıp g ö türdüğü her şeyi yerine koymaya çalışm a anlam ın d a b ü tü n lü k lü olm alıdır. Sistemi faaliyetleriyle üre­ tenler erkekler ve kadınlardır. Fakat hiyerarşik ik tid arın bu faaliyeti gaspetm esinin b ir sonucu o larak şim di b u faaliyetin ü rü n ü n ü (yani kendi yaratıcılıklarının ü rü n ü n ü ) yabancı bir güç o larak (kökenleri unutulm uş olan fikirlerin, dilin ve kuru m ların içinde cisimleşpliş bir “ verili” sın ırlam alar sistem i) yaşarlar ve bu yabancı gücün içinde kendilerini tanıyam azlar. Bu praxis, bu yabancı nesneler ve şeyleşm iş form lar dünyasının, erkeklerin ve kadınların yaratıcı faaliyetle­ rine em poze ettiği b ü tü n sınırlam aları yıkm aya ve eşzam anlı ola­ rak b u erkeklerin ve kadın ların kendilerini içinde tanıyabilecekleri yeni bir dünyayı -içindeki “ verili” alanın sadece geçmiş insan yara­ tıcılığının “ özgür yeteneği” olarak ve onların gelecekteki yaratıcılı­ ğının önkoşulu o larak karşılandığı b ir dünyayı- yaratm aya çalışır. li)san yaratıcılığının onu aşağılayan h er şeye karşı kendisini ortaya koym ak için gösterdiği böyle bir çaba devrim ci p ratik bak ım ın d an bütünüyle açık uçlu o lanakların var olduğunu farz eden soyut m ak* İlk olarak Sltüasyonistler tarafından ortaya atılan uyumlaştırma (recupe­ ration) kavramı, baskıcı sistemin kendisine karşı girişilen saldırılan "seyir” içinde özümseyerek veya onun anlamlarını ve hedeflerini bu muhalif faali­ yetlerin üzerine yansıtarak nötralize etmeye veya kapsamaya çalışmasını anlatır. 129


sim alizm tü rü n ü veya saf anlam da mücadeleciliği haklı çıkarm ak için kullanılm am alıdır. H er şey m üm k ü n se hiçbir şey m ü m k ü n d e ­ ğildir. M e şru bir birleşm e veya kapsanm a k o rk u su ndan doğan bö y ­ le sahte b ir bilinçlilik en iyi d u ru m d a, pratikte g ü n lü k hayatm ru ti­ nini yaratıcılığın gerçek bir ifadesine izin verm eksizin geçici olarak kesintiye uğratabilen nihilist bir reddedişe doğru eğilim gösterir. Eğer buna izin verilirse, m an tık sal o larak kendini yıkım a uğ ratm ak la so­ nuçlanır: İk tid arın kendi şartların d a ve alan ın d a gerçekleştiği için kazanılam ayacak b ir çatışm aya yönelir. B ütünleşm e ve kendin) yı­ kım a u ğ ratm an ın bu ikili tuzağından günlük hay atın bilinçli d ö n ü ­ şüm ünü sağlayacak b ir yöntem in oluşturulm asıyla sakım lacaksa, ge­ rekli o lan yeni bir tü r p ratik ve teo rik m üdahaledir. Bu m ü d a h ale ­ nin kavram sal analizi, H enri Lefebvre’nin “ sosyo-analitik deneyim” * dediği şeyle -günlük hayatın en önem siz ayrıntılarını bile hedefle­ yen bir tü r sürekli eleştiri eylemiyle- birleştirilerek geliştirilir. Böyle bir eleştiri, analiz ve p ratik te keşfetm e yoluyla h er şeyden önce ve ö rtü sü z olarak, belirli bir a n d a olanakh-o lan ak sız diyalektiğini be­ tim leyen özgül sınırlam aları ve alternatifleri hedefler. G ünlük h a ­ yatın böyle bir eleştirisi, eğer yabancılaşm anın “ bütünselleştiril­ m esi” ve “ bilinç ve bilinçdışm ın bütünleşm esi ve İkincisinin dışsal­ laştırılm ası o lg u su ” ta ra fın d a n o lu ştu ru lan şim diki koşullar altın­ d a sürdürülürse, Jeremy Shapiro’nun “ dış dünyam n psikimalizi” ola­ rak betim lediği şey için d u y u lan ihtiyacı o rtay a koyar'^. Bir diğer deyişle, b u eleştiri F reu d ’un ve d a h a son ra Reich’ın ataerkil aile için yapm aya b aşladıkları şeyi g ü n lü k hayatın içinde örgütlendiği b ü tü n diğer kurum sal bağlam lar için yapm aya ve b u değişik kişilerarası o r­ tam ların her birisi içinde olu ştu k ları ve son ra topluca veya “ yukar­ d a n belirlenm iş” etkisi tarafın d an koşullandıkları toplum sal b ü tü n ­ lükle ilişkilendirm eye girişecektir. Dem ek ki, günlük hayatın b u “ sosyo-analiz” i psikanalizin ken­ disi gibi çeşitli ayrı düzeylerde eşzam anlı o larak yürütülm elidir, ö n ­ celikle, bu “ sosyo-analiz” b ü ro k ratik aygıtın bireysel deneyim in en d e rin köklerini bile istila ettiği b ir to p lu m d a yüz yüze grupları için­ de başlatılan kendini d ö n ü ştü rm e p rojelerinin, ancak içinde yük­ * Lefebvre’ye göre, daha genel olarak böyle bir sosyo-analitik pratik “ger­ çek bir duruma, bir topluluğun günlük hayatına müdahaleler” ! öngerektirir Özellikle "sosyo-analitik müdiıhale, yapay bir görüntüyle birleştihlen duru­ mu zamana ve yere göre ayırır; (böylece) daha önce ona yabancı çlan dene­ yimleri birleştirir ve o zaman tüme vanmla ve iletimle ilerler.” ” 130


seldikleri kuru m sal bağlam ları eşzam anlı o larak yıkm ayı b aşard ık ­ ları ölçüde ilerleyebileceklerini kavrayarak başlar. B unun anlam ı, bu k u ru m la n g ö rü n ü ştek i evrenselliklerini ve akılcılıklarını zayıflata­ cak bir ta rz d a analiz etm ek, zayıflatm ak ve parçalam ak ve böylece şeyleşme ve gizemlileşme maskesini sıyırıp atarak, onların gerçek kö­ kenlerini İnsanî am aç ve faaliyetin nesneleştirilm esi o larak açığa çı­ karm aktır. B u n u n anlam ı, hiyerarşik ik tid a rla politik veya ekono­ m ik düzeyde henüz k arşılaşam adan ve savaşam adan önce bile to p ­ lum sal imgeleme, Sitüasyonistlerin “ seyir” dedikleri alana -olanaklı ile olanaksızın, yararlı ile yararsızın, iyi ile kötünün tanım ından, akıl­ cı ile akıldışının, gelecek ile geçm işin tan ım ın a k ad ar u z an an to p ­ lum sal olarak mevcut algı alan ların ın hiyerarşik ik tid arın egem enli­ ği için kapanm asını sağlayan görüntülerin sistematik örgütlenmesinesaldırılm ası gerektiğidir; Bu kavrayış nesnel bir gelecek form u için­ de değişmeye karşı in at ve direnişi belirleyen b ü tü n bir toplum sal ilişkiler ağına taşınır. N e var ki b u , en tem el o larak dilin ve iletişi­ m in özgül düzeyinde ve baskıcı to p lu m u n fantezi, imgelem ve este­ tiği seyirle içeriğine aldığı, anonim leştirdiği b u düzeyde ifade edilir. O halde, günlük hayatın bütünüyle dönüştürülm esini hedefleyen dev­ rim ci bir bilince ulaşm a, b u im gelem ve fantezi alanını yeniden ele geçirm e ve o nu toplum sal pratiğe a k ta rm a alanını açarak başlatıl­ m alıdır. Paul C a rd a n ’ın gözlem lediği gibi “ düşsel” olanın, ancak “ gerçek” soru n ların çözüm ünde bir başarısızlığın sonucu olarak işe yaradığına inanm ak hatalıdır. Bu ayırım tam am en saçm adır, çünkü bu tü r “ gerçek so ru n lar çözülm üşse, b u n u n tek nedeni insanların “ düşsel” güçlerini gerçekleştim iş olm alandır. A ynca, şeylerin “ ger­ çek so ru n la r” olarak tanım lanm ası belirli b ir yer ve zam anı betim ­ leyen özgül “ düşsel” kom plekse dayanır*^. G erçeklik hak k ın d a “ T^nrı vergisi” b ir şey yoktur; fakat o n u n içinde işleyen imgelem seyirlik sahte imgelerle bizden gizlenir. Yeni S o l’u n kendiliğinden o lu şu m u n u n gelişmesini niteleyen yeni m ücadele biçim lerinden bazılarının anlam ını kavram ak, olanaklı ile olanaksız, gerçek ile düşsel arasın d ak i sınırı geçme ihtiyacının ışı­ ğında m üm kün hale gelir. Ö rneğin, “ m üsab ak a” kavram ının ken­ disi, seyrin, toplum sal ifade, im gelem ve iletişime karşı diktiği en­ gelleri “ a ç m a k ” için önçelikli b ir yöntem olarak görülebilir. “ Ser­ best konuşm a” ve kesintisiz diyalog uygulayan, gerilim ve karışık­ lık, katılım ve eğlence sağlayan, (üniversitelerdeki a k tif azınhkların 131


eylem leriyle başlayan, am a d ah a son ra diğer kuru m sal b ağlam ları d a kapsayan) bu eylemler, hiyerarşik iktidarın kendisine, onun sa h ­ te evrensel m itolojilerine saldırdıkları kadar çok saldırm azlar. Bu m itolojiler hiyerarşik ik tid a rın to p lu m a em poze ettiği değersizlikle­ ri “ n o rm a l” , sonsuz, doğal gerçekler, hayatın değiştirilem ez o lg u ­ ları o larak göstererek kendini soyutlam a girişim idir. Benzer biçim de “ ö rn ek eylem ler” kavram ı, kitle iletişim a ra çla ­ rının m a n ip la tif kullanım ının her eylemi tarafsız bir seyre d ö n ü ş­ türm e eğilim i gösterdiği bir to p lu m d a yaygın devrim ci tem alar ve arzular so ru n u n u karşılam ak için özgün bir girişim oluşturur. Ö r­ nek eylem , “ oyunun k u ra lla rın ı” reddeden, sistem in b ü tü n m a n tı­ ğına m eydan okuyan simgesel bir k u rtu lu ş tavrına sahip olan bu ye­ ni sansür tip in e karşı savaşır. Böyle eylemler, belirli ve yerel bir k u ­ rum sal bağlam içinde başlatılırken, d ar bir çevre içindeki kökenle­ rini, kendi simgesel etkilerini diğer g ru p lara ileterek aşm aya çalışır­ lar. Bu g ru p la r kendi koşullarını özgün ak tö rlerin koşullarıyla, ken­ di k u rtu lu şları için meseleleri ele alm an ın giziyle özdeşleşm iş o lm a­ lıdırlar. N ihayet ve b u b a k ım d a n , an cak belirsiz bir b aşarıyla, yeni m u ­ halefet gruplarının başlattığı m ücadeleler deneme niteliğinde bir yön­ tem anlayışı sağlar. Bu sayede dilin, hiyerarşik ik tidarın gizlenmesi ve m eşrulaştırılm ası ve o n u n politik m uhaliflerinin silahsızlandırıl­ m ası u ğ ru n a p arçalan m asın ın ve dezenfekte edilm esinin üstesinden gelinebilir. Dili kurtarm a am acını taşıyan böyle bir yöntem in bir özel­ liği, ik tid arın çıkarına aygıtlar ta ra fın d a n alm an ve ancak yukardan gelen em irlerin iletilmesini sağlayan sinyallere indirgenen ve -bunlar sadece bu em irlerin alıcıları haline gelen- yeniden kitlelere em poze edilen a n la m la n tekrar yerli yerine o tu rtm ak tır. D ilin bu ;Şekilde ye­ niden fethedilmesinin nasıl gerçekleştirilebileceği -ifade gücünün, bu güç kendisinden alınmış o la n a veya b una asla sahip kılınm ayana ye­ n id en dağıtım ıyla- Fransa’d a M ayıs-H aziran 1968 olaylarında gös­ terildi. ö ğ ren ci m ücadelesinin başlattığı k urum sal krize, hiyerarşik iktidarın politik tanım larım ve resmî simgelerini kam u hayatında kul­ lan ıla n dile baskıcı iletişim yapıları aracılığıyla em poze ettiği p ara ­ lel b ir çöküş eşlik etti. Bu m eşru laştın cı sim gelerin olm ayışının ya­ rattığ ı boşlu k ta simgesel d ü zen in yeniden inşa edilmesini sağlayan y orum kuralları üzerine b ir savaş patlak verdi. Bu savaş P aris’te halk g rupların ın ö nceki gecenin olaylarını tartışm ak için caddelerde ve tiyatrolarda to p lan d ık ları h e r sabah veriliyordu. Ö rneğin, Latin Qu132


artier, H enri Lefebvre’in sözleriyle önceki baskı ve istikrar dönem inde b astırılan “ k o n u şm an ın yazılı dilin sın ırlam aların d an yok edici bir in tik a m alm ak için” infilak ettiği geniş b ir fo ru m haline geldi*'^. K uşku yok, b u dil enflasyonu çoğu kez dem agojik veya çocuksu, te o rik düzeyde ise şiirsel o larak m etafizikti; fakat bu, eleştirel bilin­ cin diliyle sözün gücünün -zekânın ve iletişim in gücü- o zam ana dek m en edilm iş o la n la r ta ra fın d a n ele geçirilm esine izin verecek eyle­ m in dili a rasm d a b ir birleşm e olanağını ortay a çıkardı.'^* Bu eylemlerle harekete geçirilen kültürel devrim ci süreç, sadece düşsellik alanında da kalamaz. Bu kültürel devrim Peter Schneider’ın belirttiği gibi, “ devrim için yapay estetik değildir; m üzede bir komplo değildir ve ne de bir p ark a sald ın veya bir tiyatrodaki bir skandaldırbu tü r uygulam alar kapitalizm in ilk p la n d a m ah k û m ettiği gettoda kalan kültüre v arır’*’ . G ünlük hayatın devrimci olarak yeniden k u ­ ruluşunun nesnesi olan yeni ütopyacı kültür, önce mükemmelliği düşlenebilen ve sonra yaratılan bir şey değildir; aynı a n d a hem yaratılm ah hem de düşlenm elidir. Bu sadece “ zihinsel a la n ” m ele geçiril­ mesini değil, simgesel olduğu k ad ar m ad d î de o lan bir “ alan ” ın ele geçirilmesini gerektirir. D ilin değerini düşüren her şeyden kurtulm ası gerekli ve tem eldir, am a yeterli değildir. Yeni ütopya im geleri em e­ ğin işbölüm üne gerçekten girm ek suretiyle kendilerini m addileştir­ m edikçe meyve veremezler. A ksi halde reddetm e ve m ücadele, so­ kak eylemleriyle ve festivallerle y ab ancılaşm adan k u rtu lm a süreci bü rokratik iktidarın zirvelerini ve onların ekonom ik tem eldeki kök­ lerini d o kunulm am ış bırakarak, ik tid arın yalnızca “ seyirlik” im ge­ lerini etkileyecektir. C oşku yatıştığında ve kendiliğindenlik sınırla­ rın a vardığında, düzenin b u sütu n ları günlük hayat yapılarının çev­ resinde yeniden pekişmeye başlayacağı eksenler haline geleceklerdir. G ünlük hayatı askıya alm ayı değil de gerçek an lam d a d ö n ü ştü rm e ­ yi hedefleyen bir kültürel devrim ci proje, bu tü r g ü n lü k hayatın yu­ kardan yeniden örgütlenm esi girişim lerini top lu m sal hayatı aşağı­ * Daha genel olarak, Sltüasyonlstlerin belirttikleri gibi baskıcı düzenin yı­ kılması, onu gizleyen ve koruyan dilin eşzamanlı aşılmasını gerektirir. "Ege­ men dilin eleştirilmesi, onun dötournem ent’ı (iğfal edilmesi) yeni devrimci teorinin sürekli pratiği olma sürecindedir.” özellikle “ her yeni yoruma otori­ teler tarafından yanlış anlama denildiği için” onlar “ yanlış anlamayı meşru­ laştırma ve iktidar yapısının dağıttığı garantili yorumun sahteliğini açığa çıkarma” niyetindedirler^®. 133


dan yeniden oluşturm ayı am açlayan kendi som ut projesiyle karşılayabilm elidir. Kültürel m ücadelenin özgül olarak ütopyacı işlevleri anti-kurum sal bir m ü cad ele ve “ k u ru m larm içinden geçen uzun yürü y ü ş” strate­ jisiyle tam am lan m alı ve bu, yeni ütopyacı k ü ltü rü n gerçekleşm esi­ ne giden yegâne yol o larak kabul edilmelidir. G enel terim lerle, b u ­ nun an lam ı kültürel ve politik devrim lerin “ egem enlik gerektirm e­ yen ihtiyaçlar adına topluluğun ve toplum sal hayatın bütünlüğü üze­ rinde seçim ve karar alanını genişletm ek” '* için verilen bir m üca­ delede yeni bir politik a anlayışıyla kaynaştırılm alarıdır. O rtaya çı­ kan şey, eşzam anlı olarak yıkm ayı ve yaratm ayı, inkârı ve onayla­ mayı kapsayan ve bireyin kendini gerçekleştirm esini toplum sal bi­ linçle birleştiren yeni bir devrim ci süreç m odelidir. Bu yeni praxis’! niteleyen p ratik -teo rik gelişm^ pan o ram ası şu şekilde betim lenebi­ lir: Süreç, bireyin kişisel baskı deneyim iyle o tan tik deneyim ini ken­ disi için olanaksızlaştıran p arçalan m a deneyim iyle başlar; yabancı­ laşm anın keşfedilm esinden kalkar, en iyi şekilde bireyin politikleş­ mesi olarak betim lenen ve bireyin deneyim inin yeniden bütünselleş­ tirilm esini hedefleyen bir süreçten geçer ve bu yabancılaşm anın bi­ rey ta rafın d an reddedilm esine varır; güvenlik arayışı içindeki bire­ yin baskıcı b ir toplum sal gerçekliğin ataletiyle çatışm asından geçe­ rek d a h a da gelişir; bireyin hoşn u tsu zlu ğ u n u n toplum sal kaynakla­ rın ın anlaşılm asıyla birlikte küçük g ru p lar ve kollektifler ta ra fın ­ d a n m evcut k u ru m lara karşı günlük hayat düzeyinde açılan ve b u n ­ larm m ikro-toplum sal direniş m erkezleri o larak kendiliğinden ço ­ ğalm alarıyla yayılan radikal bir m ücadelenin fiilen başlam asına va­ rır; nihayet, n ü fu su n geniş kesimleri içinde yeni ihtiyaçların ve ö r ­ gütlenm e kapasitelerinin ortaya çıkm ası ve b ü tü n toplum sal faali­ yet alanı boyunca bu g ru p lar ta ra fın d a n yeni özyönetim biçim leri­ n in (veya Fransızca denildiği gibi autogestion) oluşturulm ası girişi­ m i sayesinde yeni bir benliğin yaratılm ası için m ücadeleyi yeni bir to p lu m u n yaratılm ası için m ücadeleyle birleştirerek gerçek bir to p ­ lum sal boyut kazanır. Böylece, her ta ra fta n yerel m ücadele merkez­ lerinin fışkırm ası ve bu m ücadele a k ım ların ın d a h a da politikleş­ m esi, hayatın yeni, kollektif biçim de düzenlenm esi ve bütün toplum ­ d a özyönetim in genelleşmesi talebine' yol açar. Bu an lam da, özyö­ n etim günlük hayatın yeniden o lu ştu ru lm ası için hem başlıca araç ve yöntem hem de eşzam anlı olarak bu yeniden yapılanm anın baş­ lıca hedefi h alin e gelir.\ 134


“ Ö zyönetim bütün toplum a yayılan bir sürecin ihlalinden gelen k ab a­ rışı belirtir. B u süreci ekonom ik işlerin yönetilm esiyle işletm eler, endüst^ ri d alları vb.) sın ırlam ak h a ta olacaktır. Ö zyönetim b ir top lu m sal peda­ goji anlam ını taşır. B ütün aşam alard a ve düzeylerde yeni b ir top lu m sal pratiği öngerektirir. Bu süreç bürokrasinin ve m erkezileşm iş devlet yöne­ tim inin dağılm asını sağlar (ve) karm aşık b ir etk in yapılar şebekesi tem e­ linde (to p lu m u n ) kurulm ası an la m ın a gelir. (O n un ) p ratiği ve teorisi k la ­ sik (temsili dem okrasi) anlayışını değiştirir. Tabanın birçok çıkarı sadece “ tem sil edilm iş” veya tab a n d a n kopuk delegelere teslim edilmiş* değil, hazır (d u ru m d a) olm alıdır. E tk in özyönetim ve katılım , form el b ir ‘sistem ’den çok, kendi örgütsel kapasiteleri kendi içinden çıkıp gelen sürekli o lan ve sürekli olarak yenilenen bir harekete benzer d o ğ ru d an b ir d em o k ­ rasi ‘sistem ’inden ayrılam az. İlişkiler b ü tü n düzeylerde değişir. E tk in ve edilgin o lan larla yönetenler ve yönetilenler, k ararlar ve d ü şk ın k lık ları öz­ neler ve nesnçler arasın d ak i eski ilişkiler -b ü tü n b u n lar- ç ö z ü lü r” '^.

Böylece, b u tü r genelleşmiş özyönetim anlayışı bir “ ikili ik tid a r” stratejisine tem el sağlar. Bu iktidar günlük hayatın, çalışm a hayatı­ nın, “ festival” in, kollektif olarak kendini ifadenin ve kurum sallaş­ m a dışı diyalogun oluşm asıyla merkezileşmiş iktidarı toplum un “ bas­ kıcı birleştiricisi” olm a rolünden yoksun bırakır. *, Bu, bir bütün olarak mevcut toplum u sorguladığı ölçüde, bir yanda bu tü r istem lerin genelde yayılmasıyla özyönetim i gerçekleştirme gi­ rişim leri arasında, öte yanda devlet iktidarının mevcut biçimleriyle kurum sal otorite arasında açılan yeni bir çelişkiyi ayırt etm ek m üm ­ kündür. Aynı zam anda, günlük hayatın bütünüyle kurtulm asına yö­ nelen bir devrim ci m ücadele yöntem i olarak böyle b ir ikili iktidar sistem inin yaratılm ası için verilen m ücadele bâzı engellerle yüz yü­ * Doğal olarak, böyle bir ‘‘karşı-hegemonik güç’’ün bir ikili iktidar strateji­ sinin dışında kristalize olması bütün toplumsal iletişim aygıtının altüst olma­ sı anlamını taşır.2° Yukardan gelen mesajları kitle içinde dağılmış bireylere yayan, merkezi olarak kontrol edilen, piramit biçimindeki kitle iletişimi örgüt­ lenmesi, desantralize, "yatay’’ iletişim batlarıyla yer değiştirmelidir. Bu ileti­ şim içinde her grup veya birey sadece edilgin bir alıcı değil potansiyel bir bilgi aktarıcısıdır. Bu bakımdan Vaneigem'in öne sürdüğü gibi, "iletişim tek­ niklerinin karmaşıklığı (uzmanların varlığı veya geri gelmeleri için bir baha­ ne olarak görülebilir) delegelerin (devrimci meclislerdeki) tabandan sürekli kontrolünü -bütün kararların her düzeyde onaylanmasını, düzeltilmesini ve reddedilmesini- mümkün kılar.” Kısaca, ikili iktidarın örgütlenmesi çeşitli ta­ ban gruplarının gerekli tüm iletişim araçlarını -radyo/televizyon vericileri, te­ lefonlar, teksir araçları vb.- kullanmalarını gerektirir^'*. 135


ze gelir ve teoride ve p ratik te bazı yeni problem ler ortaya çıkar. Ç ü n ­ kü, özyönetim ortaya çıkardığı som ut problem lerden kopuk o la rak ele alınırsa ve som ut b ir teorik projeden soyutlanm ışsa içi boş b ir slogan d an ibaret kalır. A ncak, toplum sal ve politik özü to p lu m u n b ütün ü için devrim ci b ir program ın ve bu program ı o a n d a hareket halinde o la n gerçek toplum sal güçlere uyarlayan kapsam lı bir s tra ­ tejinin b ağ lam ın a yerleştirildiğinde anlam lı olur. H areketin yüz yüze geldiği sonuncu ve pek çok b ak ım d an en zo r sorunsal b u ra d a yatar. Ç ünkü, baskıcı b ir toplum sal düzeni y u k ar­ dan yeniden y apılandırm a projesinin toplum sal tem elini küçük fa ­ kat üst düzeyde birleşik bir azınlıkta b ulm asm a karşıhk, günlük h a ­ yatın devrim ci olarak yeniden k urulm ası ve genelleşmiş özyönetim istemi, kıyaslanam ayacak k ad ar d a h a geniş ve aynı zam an d a y ü k ­ sek düzeyde dağılm ış ve atom ize olm uş bir potansiyel toplum sal ta ­ lebe sahiptir. B unun nedenleri karm aşıktır, am a genelde bu n ların politikleşm e biçim lerinin bir sonucu olduğu görülür. Bu biçim ler içinde çeşitli m ücadele akım ları egem enliğini gittikçe evrenselleşti­ ren, b ir ölçüde kendini birleştiren ve aynı zam an d a totaliter biçim ­ de kendini düzenlemeye eğilim gösteren bir kapitalizm e karşı çık­ m ak için gelişti. M eta ilişkilerinin evrensel düzeyde yayılması saye­ sinde b ü tü n farklılığı ve özerkliği yok etmeye yönelen dünya çapın­ dak i bir baskıcı örgütlenm e ve o n u n eşit ölçüde yıkıcı “ seyri” kar­ şısında, m u halefetin yeniden oluşması* kaçınılm az olarak farklılaş­ m an ın onaylanm asıyla -yani, “ aygıt” ın dışında ve altında başlayan ve ırksal, kültürel, dile ait ve cinsel parçacıklar adına sürdürülen p a t­ layıcı mücadelelerle temel ve özgül olan a dönüş biçim inde başlam ak zo ru n d a kaldı. G erek Ü çüncü D ünya’d a ve gerekse m etro p o l ülkelerin söm ürge­ leştirilm iş azınlıkları arasm d a devrim ci hareketlerin gelişmesi, böy­ lece M arksist teoriyi b ü tü n em peryalist sistem e karşı proleter enter­ nasyonalizm i a d ın a değil de ulusal bağım sızlık ve etnik dayanışm a a d ın a verilen devrim ci m ücadeleler p arad o k su y la karşı karşıya bırakır^^. Böylelikle, siyah insanlar “ negritude” (zencilik ruhu) veya “ siyah iktid ar” ın yaratılm ası ad ın a bağım sızlık peşinde koşarak bir aşağılanm a sim gesi olan ş6yi b ir olum lu değerler b ü tü n ü n e ve b ir m ücadele aracına dön ü ştü rü rler -yeni b ir devrim ci kimliğin oluşm ası ve o n u n yeni (ve doğal o la ra k kapalı) devrim ci örgütlerin form as­ y o n u içinde gerçekleşm esi. Sanayileşm iş B a tı’da önce gençliğin ve s o n ra da k ad ın la rın politikleşm esi ve kendilerini kabul ettirm eleri 136


sahte evrensel ideolojilerin devrim ci p artik ü larizm ler adm a redde­ dildiği aynı süreçten geçerek gerçekleşti. H er üç g rup d a yeni dev­ rim ci k im likler arayışına kendilerini b ir B atı uygarlığı im gesinden ayırarak başladı -bu imge önce aristo k ratik ölçüte göre o lu ştu ru lan ve so n ra yetişkin, b u rju v a A vrupalı-A m erikan erkeği için yeniden üretilen ve o n u n ta ra fın d a n “ tü ketilen” b ir uygarlık imgesiydi. Bu üç gru p o zam an a k ad ar uygarlık im gesinde sadece, çevresel ve m a r­ jin a l b ir katılım sağlam ışlardı ve bu nedenle kendilerini asla “ özneler” o larak değil sadece “ nesneler” o larak tanıyabiliyorlar­ dı. Tarihi varoluşlarının b u şekilde saptırılm asına, yaşantılarının in -, dirgenm esine karşı çıkan “ gençlik k ü ltü rü ” ve “ fem inizm ” a n la­ yışları -“ n eg ritu d e” ve “ siyah m illiyetçilik” gibi- b u g ru p ların ken­ di tarih lerin i yapan g ru p lar haline gelm e ve genelde b ü tü n insani değerlerin çıkarılabileceği m odeller olm a arzularım ortaya koyuyor­ d u . Bu yolla o lu şan yeni kim likler, b en ve öteki arasındaki köprü­ nü n geçilmesini ve d a h a geniş toplum sal bütü n lü k le özdeşleşm e ola­ nak ların ın paylaşılan b ir ilgi ve eylem alan ın a dayanılarak yaşan­ m asını sağlayan bir m atris o lu ştu rd u . A yrıca, yeni kollektif kim lik­ ler ezilen g ru p la n ezildikleri düzeyin b ü tü n ü n d e birleştirerek, “ global” b ir m ücadele için -evrensel b ir insanlık d u ru m u sağlam a­ ya hizm et eden özgül b ir baskı kom pleksine to p tan bir saldırı ve her g rubun içinde b u lu n d u ğ u özel d u ru m a uygun bir proje için- temel oluştururlar. B ütün baskıcı koşullara karşı tam özgürleşm e için, kapitalizm in tam am ın ı yıkm ak için b ir istem biçim inde b ir protestoyu ifade eden bu tü r “ b ü tü n lü k çü ” p ratik , aynı zam an d a d o ğ u m u n d ak i tu tarsız­ lık ve gelişim inin “ tekçi bölünm üşlüğüyle ö ld ü rü cü biçim de d am ­ galanm ış olarak kalır. İk tid a rla tam bir hesaplaşm aya prelüd o la ­ rak “ b ü tü n ” erkeği veya kadını yeniden oluşturm a girişimi, eğer diğer güçlerden tecrit olm uş kısm i b ir to plum sal güç ta rafın d a n üstlenil­ m işse, neredeyse kaçınılm az o larak m ücadele eden akım ın m ikroto p lu m lard a veya karşı k ültürlerde örgütsel ve dile ait bir hapsolm a sürecine götü rü r -bireysel deneyim in parçalanm asının üstesinden gel­ m ek ve iletişimi yeniden sağlam ak için ödenm esi gereken fiyat o la ­ rak görülen, devrim in p arçalan m ası. (Ö rneğin, k adın hareketinde eski rollerinin üstesinden gelmek ve yeni kim likler o lu ştu rm ak için kadınların sadece kendi araların d a çalıştıkları bir d ö n em doğal o la ­ rak cinselliğin devrimci hareketle bütünleşm esinin bir önkoşulu o la ­ rak görülür. Bu ayrı bilinç yükseltm e deneyim i olm asaydı eski ege137


menlik ve boyuneğm e kalıplarının basit biçim de yeniden c an lan a­ cağı söylenir.) M odern toplum un teknolojik tem elinin b u to plum un yapısının ve so ru n ların ın gittikçe enternasyonal ve h a tta nitelik b a ­ kım ın d an evrensel o ld u ğ u bir noktay a k ad ar gelişmesi ve b u yüzden “ gezegensel” veya evrensel çözüm ler gerektirm esi nedeniyle, bu tü r kısmi top lu m sal güçlerin sınırlı tanım ların d a genelleşmiş özyönetim için öne sürü len istem lerin gerçekleşmesi, an cak sö m ü rü n ü n ve k a­ rışıklığın bir özyönetim ini oluşturabilirdi. Bu istem ler her yerde tecrit d u ru m u n d a ortaya atıldıkça, sadece bunların n ih ai o larak gerçek­ leşmesi engellenm iş olm az, yaşam aları d a tehdit altın a girer. Ç ü n ­ kü, kısm i ve tecrit edilm iş durum dayken kendisini devrim ci ve b ü ­ tü n o larak tanım layan her devrim ci m ücadele, aslında sistem in en zayıf değil en güçlü halkasıyla karşı karşıya gelebilir. Bu kısm i m ü ­ cadeleler bu yüzden iki kat tehdit altındadırlar: İlk olarak, ulusla­ r a r a s ı baskıcı aygıtın b ü tü n güçlerini bu aygıta karşı çıkan güçlerin sadece bir kısm ına karşı harekete geçirirler; ve İkincisi, m ücadele o r­ tam ın d ak i diğer g ru p ları yabancılaştırm a riskini taşırlar - örneğin, siyahlann ve kadınların k urtuluş m ücadelelerinin bazıları bir b ü tün olarak diğer alan lard a ezilen kitleleri görm ezlikten gelerek (örne­ ğin, beyaz işçi sınıfının siyah işçilerin taleplerine karşı direnm esine yol açarak) to p lu m u n sadece bir alan ın d a k u rtu lu ş talep etm e eğili­ mi gösterirler. B ü tü n ü n içinde sadece b ir kesim in k u rtû lu şu n u kap­ sayan bir bakış açısı, dışardakilere an cak kendilerine rağm en kaza­ nılan bir kurtu lu ş olarak görülebilir. Yeni devrim ci ak ım ların b u çıkm azı aşm alarının şartı, parçalan­ m ışlıklarının getirdiği sınırlam aları aşm aları, kısmi m ücadelelerle özgül baskıları onların nesnel köklerine bağlayabilecek ve bütün bun­ ları bütünselleşen b ir devrim ci proj^ içinde birleştirebilecek yeni bir bakış açısını p ratik te de teo rid e de oluştu rm ak tır. Böyle bir strateji ve pro je o lu ştu rm a k için b asit b ir form ül yoktur. Eski klasik M ark­ sist bakış açısında dünyanın antagonizm leri devrimci kopm a no k ­ tasına kadar a n a c a k iki sınıfa bölünm esi, bu sınıfların birine -işçilereb ü tü n lü k lü b ir dünya g ö rü n tü sü ve o n la ra sürekli bir u m ut kaynağı ve güçlü bir ayaklanm a d ü rtü sü sağlam ayı m ü m k ü n kılıyordu. G ü­ nüm üzde artık birleşm iş b ir devrim ci özneye isyan esinleyebilen ve m ücadelelerinde o n a rehberlik edebilen, uygarlığın genelleşmiş b ir birliği anlayışına sahip değiliz. D ahası, h er düzeyde ve aynı anda süregelen, ütopyacı projelerin ve ayrı ayrı eğilim lerin çoğalm asına yol açan, her b iri evrensel o la n a eğilim gösteren, her biri m ücadele 138


sürecinde yeni kurum lar, yeni kim likler ve yeni d o ğ ru d an d em o k ra­ si organları yaratan ço k yönlü b ir devrim ci pratiğe sahibiz. Bu hete­ rojen m ücadele deneyim i karşısında, devrim ci tasarım a prirori fo r­ m üllerden başlayam az; sürekli bir sentez, m ayalanm a ve diyalektik bütünselleşm e sürecinden geçerek geliştirilebilir. Böyle bir bütünselleşm enin özelliği, birlik ve çokluğun karşıt ge­ reklerinin, gerçek ve türevsel olm ayan antagonizm lerin sebebini, o n ­ ların bir b ü tü n olarak toplum un dönüştürülm esi -ne bütünlüklü olanı kısm i o lan a indirgeyen ne de kendisi kısm i b ir bakış açısına indirge­ nebilir o lan b ir projede- birleştirilm esini sağlam ak için sürekli ola­ rak açıklam a çabası tarafın d an belirlenir. B ütünsellik, eğer b ü tü n to taliter eğilim lerden yoksun olacaksa an cak to p lu m u n yeni, geze­ gensel b ir temel üzerinde yeniden kurulm ası yönünde hareket eden b ir süreç o larak görülebilir^^. İnsanlığın böyle yeni, evrensel ve ya­ tay bir toplum sallaşm ası sürecinin ancak en çıplak hatların ın g ö rü ­ lebilir o lm asına ra ğ m e n ,,b u n u n ileri götürülebilm esinin m üm kün olduğu bir yön, Jacque Berque’n in “ insanın m odelizasyonu” ^“^ de­ diği, evrensel düzeyde b ir çeşit farklı niteliklerin birleşm esinden ge­ çer (siyahların deneyim inden kaynaklanan u n su rların beyaz gençli­ ğin karşı k ü ltü rü n e özgü u n su rla rla karşıhkh değişim e uğram ası denebilir ki, b ir k u tu p ta Jim i H en d rix ’in ö tekinde Stones’un temsil ettiği blues ve acid ro ck ’ın- gezegensel boyutlar aldığı görülen bu sürecin uygun b ir p aradigm atik b ir örneğidir). Belki kültürlerin, de­ neyim m odellerinin, hayat tarzların ın vb. birb irin i d o ğ ru d an besle­ mesi sayesinde Levi S trauss’un sözünü ettiği, önceki insan toplum la n n ı tanım layan ve o n a göre tehlikeye atılm aksızın ne ötesine ne de aşağısına geçilebilen “ belirli b ir çeşitlilik o p tim u m ”unu gezegen çapında, hiyerarşik iktidarın yarı-emperyalist m antığı tarafından h a­ yatın zorla hoıpojenleştirilm esini y akından izleyerek, yeniden yara­ tacak b ir yeni uygarlık dünyaya gelm ek üzere olabilir. Sonuca gelmişken, y u k ard a söylediklerim in ışığında şunu vurgu­ lam ak isterim ki; k ü ltü r devrim i anlayışı ek onom ik ve politik devrim lerinki gibi d a h a eski projelerin bakışını kaybetm e anlam ına gel­ memelidir. Sınıf m ücadelesi gibi d ah a önceki çatışm alann yerine ge­ çen bir şey o lm aktan u z a k b u lu n a n b ir k ü ltü r devrim i için m ücade­ le ancak kü m ü la tif bir proje olarak anlam hdır. B u proje kendisini daha önceki m ücadelelerin b ü tü n gerçekleşmemiş veya tam am en ger­ çekleşm em iş k u rtu lu şçu am açlarım kap sam ın a a h r ve böylece, d a ­ h a önceleri d aim a az veya çok üstü kapalı veya b atık olarak kalm ış 139


bü tü n devrim ci ihtiyaçlara ve enerjilere yeni bir ifad e gücü verir. B u ­ gün k ü ltü r devrimi denilen şey geçmiş devrimci k u şak lar tarafm d an başlatılan b ü tü n kurtuluşçu çabalarm , bun u n yanısıra, çağdaş dünya krizinin o rtay a koyduğu yeni problem lerin b ü tü n selleştirilm esinden ve b u n la ra canlılık k azandırılm asından başka b ir şey değildir. Ç a ğ ­ daş d ü n y an ın ortaya koyduğu yeni problem lerin hepsi, b ir Yeni Sol fikriyle birleştirdiğim iz m ücadeleler tarafm dan az veya çok öznel bir an lam d a ele alındılar ve bu Yeni Sol tarafm d an h âlâ geniş çap ta es­ tetik veya “ düşsel” a lan d a kapalı kalan bir düzeye konuldular. P ro b ­ lem ler b u yüzden to p lu niteliktedir ve bu nedenle de k arm aşıklıkla­ rını açıklayan yeni hipotezleri sürekli olarak geliştirm em izi gerekti­ rirler. Yeni b ir dünya için verilen bu m ücadeleler ilerledikçe, ileri doğ­ ru atılan h er ad ım d a bizi yeni zo ru n lu lu k lar ve yeni problem lerle yüz yüze bırakacaklardır. K ültürel devrim ci projem izi sürdürecek­ sek, yeni deneyimlere ve beklenm edik problemlere sürekli olarak açık kalm alıyız ve pratiğim izi içinde herkesin b ü tü n yaratıcı yetenekleri­ ni kullanacağı ve b ü tü n gezegenselliği içinde böyle yeni bir uygarlı­ ğı oluşturacak b ü tü n -bireysel, toplum sal, gezegensel- değerlerin k u r­ tulm uş olacağı kollek tif b ir hayatın gerçekleşm esine doğru sürekli olarak genişletmeliyiz.

140


NOTLAR

I. MARKSİZM, YENİ SOL VE GÜNLÜK HAYAT SORUNSALI 1. Marcuse’nin Yeni Sol üzerindeki etkisine belki de en iyi giriş Paul Breines’in şu iki yazısında bulunabilir; "Marcuse and the New Left in America", A ntw orten auf H erbert Marcuse içinde, ed. Jürgen Habermas (Frankfurt, 1968) ve “ From Guru to Spectre; Marcuse and the Implosion of the Move­ ment”, Liberation, c.15, sayı 5 (Temmuz 1970). Ayrıca bu konuda, Jean-Michel Palmier'nin Présentation d ’Herbert Marcuse’sine (Paris, 1969) de başvu­ rulabilir. 2. Jean-Louis IHoudebine, “André Breton et la double ascendance du sig­ ne,” La Nouvelle Critique, sayi 31 (Şubat 1970), s.43. Mayıs Hareketi üze­ rinde gerçeküstücülüğün etkisi hakkında ayrıntılı bir inceleme için bkz. Pier­ re Galllsaires, Alfred Willener, The Action im age of Society: On Cultural Poiitlcization (New York, 1970), 7. ve 8. bölümler. 3. Bkz. Karl Klare, ‘T h e Critique of Everyday Life, Marxism, and the New Left,” Bericeiey Journal of Sociology, c.16 (1971-72). 4. Paul Breines, “ Notes on Georg Lukács' T h e Old Culture and the New Culture’, ” Teios, sayı 5 (Bahar 1970), s.7-8 5. Şeyleşme kavramı için her türlü tartışmada locus ciassicus Lukács'in meş­ hur yazısıdır, “Reitification and the Consciousness of the Proletariat”, His­ tory and Class Consciousness; Studies on Marxist Dialectics (Cambrid­ ge, Mass., 1971) içinde, s.83-222. Bu kavram üzerine daha sonra yapılan baş­ lıca araştırmalar için bkz. Lucien Goldmann’ın yazısı, Recherches dialecti­ ques (Paris, 1959) ve Joseph Gabel, La Fausse coscience (Paris, 1962). 6. Peter Berger ve Stanley Pullberg, “Reification and the Sociological Criti­ que of Consciousness, New Left Review, sayı 35 (Ocak^Şubat 1966), s.67. 7. Breines, "Notes on Georg Lukács,” s.15 8. Herbert Marcuse, "Neue Quellen zur Grundlegung des historischen Ma­ terialismus", Philosophie und Revolution; Aufsatze von Herbert Marcu­ se (Berlin, 1967) içinde, s.96-97. 9. Breines, "Notes on Georg Lukács,” s.15. 10. Henri Lefebvre, The Explosion: IMandsm and the French Upheaval (New York, 1969), s.28. 141


11. Marksizm’i özgürlükçü eleştiriden pozitivizmin çeşitli biçimlerine dönüş­ türen bu eğilimin kölelerinin ve sonuçlarının en iyi analizi Kari Korch’un IMar» xlsm and Philosophy (New York, 1970) başlığıyla çevrilen çalışmasındadır. Antonio Gramsci Prison Notebooics’da, özellikle "Problems of Marxism" bö­ lümünde, bu soruna çeşitli kereler değinir Bkz. Quintin Hoáre ve Geoffrey Nowell Smith, eds.. Selections from the Prison Notebooks o f Antonio Gramsci (New York, 1971). 12. Georg Lukács, "Legality and Illegality” History and Class Conscious­ ness, S.257 13. Age. s. 262. 14. Ernst Bloch, Erbschaft dieser Zeit: alıntı, Reimut Reiche, Sexuality and Class Struggle (New York, 1971), s. 18. 15. Alıntı, Istvan Mèszàros, M arx’s Theory of A lienation (Londra, 1970), s. 268. Özellikle 1932’deki çalışmasında kendini gösterdiği şekliyle Jôzsef’in politik düşüncesine bir giriş için (“ Hegel, Marx, and Freud”) bkz. Jean Rousselbt, A ttiia Jözsef 1905-1937: sa vie, son oeuvre (Paris, 1958) ve And­ res Sandor’un yazısı "Attila Jôzsef”, IVi-Quarterly, sayı (Bahar 1962). 16. Bkz. Ernst Bloch, "Aktualität und Utopie: Zu Lukäcs" Geschichte und Klassenbewusstsein, “ Philosophische Aufsatze zur Objectiven Phanta­ sie (Frankfurt, 1969); alıntı, James Miller, ‘Marxism and Subjectivity: Remarks on Georg Lukács and Existential Phenomenology,” Telos, sayı 6 (Güz 1970), s. 178. 17. Bkz. Henri Lefebvre, "i=orward to the 5th Edition,” Dialectical M ateria­ lism (Londra, 1968). * 18. David Cooper, "Beyond Words” David Cooper, ed.. To Free a Generati­ on: Dialectics of Liberation (New York, 1969), s.197. 19. Cooper, “ Introduction”, To Free a Generation, s.9. 20. Richard Huelsenbeck, En Avant Dada: A History of Dadaism (1920); alıntı, Anson Rabinbach, Telos, sayı 7 (Bahar, 1971), s. 141. 21. Gerçeküstücülük üzerine geniş bir literatür var. Konuya temel bir giriş ve bir bibliyografya için bkz. Maurice Nadeau, The History of Surrealism (New York, 1965). 22. Reich hakkında pek çok kaynak arasında bizce en yararlı olanlar şunlar: Constantin Sinelnikoff, L’oeuvre de W ilhelm Reich, 2 cilt, (Paris, 1970); Andró Franklin, "Wilhelm Reich et l’économie sexuelle,” Arguments, sayı 4 (1960); Reimut Reiche, "Wilhelm Reich: Die Sexuelle Revolution,” Neue Kritik, sa­ yı 48-49 (Ağustos 1968); Maurice Brinton, Authoritarian Conditioning, Se­ xual Repression and the O rratlonai ln Politics, Solidarity Parnphiet, sayı 3 3 (Haziran 1970); Berteli Oilman, "Wilhelm Reich,” Dick Howard ve Karl Klare, eds., The Unknown Dim ension: Europeàn Marxism since Lenin (New York, 1972). 23. Bkz. Christopher Lasch, T h e New Radicalism in America: 1889-1963 142


(New York, 1965) ve Martin J.Sklar, “ On the Proletarian Revolution and the End of Political-Economic Society," fladical Am erica, c.3, sayı 3 (MayisHaziran 1969). 24. Paul Buhle ve Carmen Morgan, "Notions of Youth Culture" Radical Ame­ rica, C.4, sayı 6 (Eylül-Ekim 1970), s.85. 25. Bu kitap boyunca, Frankfurt Marksistieri (özellikle Horkheimer, Adorno ve Marcuse) üzerine yaptığım tartışmayı özellikle Martin Jay'in çalışmasına borçluyum; T h e Franldurt School; An Intellectual History of the “ Insti­ tut tür Sozialforschung (1923-1950), “ Ph.D tezi, Harvard University, 1971. Yakın zamanda Dialectical Im agination adı altında kitap olarak yayımlandı. Frankfurt Okulu ve yarattığı etkilerle ilgili diğer yararlı kaynaklar; Göran Therborn, “ The Frankfurt School,” New Left Review, sayı 63 (Eylül-Ekim 1970) G.E.Rusconi, La theoria critica délia societa (Bologna, 1968); Albrecht Wellmer. Critical Theory of Society (New York, 1971). 26.Breines, “ Notes on Georg Lukács,” s.15. 27. Max Horkheimer, The Eclipse of Reason (New York, 1974), s. 135; Akil lUtulm asi, Metis, 1986, s.171. 28. Murray Bookchin, “Youth Culture; An Anarcho-Communist View,” Hip Culture: Six Essays on Its Revolutionary Potential (New York, 1970), s.53. 29. “ La déclin et la chute de i’ëconomie spectacuiaire-marchande,” Inter­ nationale SItuatlonnIste, sayi 10 (Mart 1966), s.4.

II. PSİKANALİZ VE DEVRİMCİ DÜŞÜNCE 1. Alexander Mitscherlich, Society without the Father (New York, 1970) s.10. 2. Bkz. Trent Schroyer’in 1973’te George Braziller tarafından yayımlanan ki­ tabı, The Critique of Domination içinde “The idea of Emancipatory Critique” başlıklı bölüm. Diyalektik bir antropoloji içinde (henüz tam olarak eklemlen­ memiş) birbirine bağımlı hareketler olarak tarihsel materyalizm ile psikana­ liz arasında “tamamlayıcılık” olduğu görüşünün bir ölçüde farklı sunumlan için, bkz., J.RSartre, Search for a M ethod (New York, 1963); Edgar M orin,. "L’homme révolutionné et l’homme révolutionnaire; l'homme marxien, l’hom­ me freudien et la revolution du XXe siècle, "Socialism e ou Barbarie, no. 39 (Mart-Nisan 1965), s.1-15; Robert Kalidova, “ Marx et Freud,” l’Homme et la Société, no.7 (Ocak-Şubat-Mart 1968), s.99-114 ve no.8 (Nisan-MayisHaziran 1968), s.135-47. 3. Bu sorunsala yaklaşımlar 1909 gibi erken bir tarihte Ernst Bloch’un psika­ naliz üzerine yazılannda bufunabilir Bununla birlikte, bir Marks ile Freud sen­ tezi için en önemli girişimler 1920'ierin sonundan itibaren ortaya çıktı. Bkz. Siegfried Bernfeld, “Sozialismus und Psychoanalyse,” D er Klassehkampf, 143


no.2 (1928), Reich, "Dialectischer Materialismus und Psychoanalyse,” lin ­ ter dem B an n er des M arxism us, no.3 (1929). Özellikle ikinci çalışmada şu görüşe yer verilmiştir.” Marksizm’in, insanın ekonomik yasaların ve çoğun­ luğun azınlık tarafından sömürüldüğünün bilincine varm asının sosyolojik ifadesi olması gibi, psikanaliz de insanın cinselliğin toplumsal olarak bastı­ rıldığının bilincine varmasmm ifadesidir.” Sadece üç'yıl sonra Horkheimer da “ Geschichte und Psychologie” başlıklı makalesinde (Zeitschrift tür Sozi­ alforschung, c.1, no.1-1932) Frankfurt Okulu'nun tarihsel materyalizm ile psi­ kanalizi birleştirme sorunlarına duyduğu kalıcı ilgiyi benzer biçimde geliştir­ miştir. 4. Arnold Hauser, 'T h e Psychological Approach: Psychoanalysis and Art,” The Philosophy of Art History (Cleveland, 1963), s.76. 5. Bkz. Boris Fraenkel, “Le freudo-marxisme,” I’Hom m e et la Société, no.11 (Ocak-Şubat-Mart 1969). 6. Bkz. Hauser, "The Psychological Approach,” s.66-71,77-83. Yine bkz. Igor Caruso, "Psychoanalysis and Society,” N ew Left Review, no.32 (TemmuzAğustos 1965), s.24-31. 7. Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents, Strachey çevirisi (New York, 1962), s.60-61. En azından Reich’in kendi değerlendirmesine göre, Freud'un Civilization and ıts Dlscontents’i kendi evinde 1929 ve 1930’da ya­ pılan özel aylık séminerlerde Reich’ın giderek radikal bir tutum almasına tepki olarak yazdığı, az bilinen ilginç bir olgudur Bkz. Reich, The Function of th é Orgasm (New York, 1961), s.165-68. 8. Bkz. Herbert Marcuse, “ Critique of Neo-Freudian Revisionism, “ Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry Into Freud (New York 1962), s.217-51 ve TV.Adorno, "Sociology and Psychology,” New Left Review, no.46 (KasimArahk 1967) ve no.47 (Ocak-Şubat 1968). 9. Shulamith Firestone, The D ialéctica of Sex: The Case for Feminist Re­ volution (New York, 1970), s.70. 10. André Breton, “ Prolegomena to a Third Surrealist Manifesto or Not, “ Ma­ nifestoes of Surrealism (Ann Arbor, 1969), s.282. 11. Wilhelm Reich, "O n Freud’s Eightieth Birthday” (1936), Reich Spealcs of Freud (New York, 1967), s.267. 12. Bu psikanalitik solun gelişmesi hakkında iyi bir değerlendirme için bkz. Martin Jay'in “The Integration of Psychoanalysis” başlıklı çalışmasının 3. bö­ lümü (aynca bkz. bu kitabın 1. bölümünde dn.25). 13. Erich Fromm, "D ie Gesellschaftliche Bedingheit der psychoanalytischen Therapie,” Zeltschlft fiir Sozlalforschung, c.4, no3 (1935), s.395. 14. Reich, "On Freud’s Eightieth Birthday,” s.260. 15. Norman O.Brown, Life against Death: T h e Psychoanalytical Meaning of History (Middletown, Conn., 1970), s.124. 16. Bkz. Erich Fromm, “The Theory of Mother Right and Its Relevance for 144


Social Psychology” (1934), The Crisis of Psychoanalysis: Essays on Fre­ ud, Marx and Social Psychology içinde (New York, 1970), s.84-109 ve Wil­ helm Reich, T h e Invasion of Com pulsory Sex-M orality (New York, 1971). 17. Bkz. Bronislaw Malinowski, The Sexual Life of Savages In Northwes­ tern M elanesia (Londra, 1930) ve Sex and Repression in Savage Society (1927). 18. Reich, The Function of the Orgasm. 19. Wilhelm Reich, "Dialectical Materialism and Psychoanalysis,” Studies on the Left, c.6, no.4 (1966), s.16. 20. Erich Fromm, “ Uber Methode und Aufgabe einer analytischen Sozialp­ sychologie”, Zeitschrift für Sozialforschung, c.1 (1932). Bu makalenin İn­ gilizce çevirisinden aldım. Fromm, The Crisis of Psychoanalysis içinde, s.134. 21. Özellikle Reich’in şu yazısına bkz: “Roheim’s Psychoanalysis of Primiti­ ve Cultures,” The Invasion of Com pulsory Sex-M orality’ye ekin içinde, s. 171-210. 22. Caruso, “ Psychoanalysis and Society,” s.28 ve Sartre, Search or a M et­ hod, s.60-62. 23. Bkz. Fromm, “ Psychoanalytic Characterology and its Relevance for So­ cial Psychology, The Crisis of Psychoanalysis içinde, özellikle s.148-49 ve Caruso, “ Psychoanalysis and Society,” s.27-28. 24. Louis Alhusser’den Ben Brewster’e 21 Şubat 1969tärihli mektup, “ Pub­ lisher’s Note to ‘Freud and Lacan"’, Louis Althusser, Lenin and Philosophy içinde (New York, 1972). 25. Friedrick Engels. O rigin of the Family, Private Property and the State’in ilk baskısına önsöz (New York, 1942), s.5. 26. Wilhelm Reich, The Sexual Revolution (New York, 1969), s.71-72. 2 7 .1936’da Paris’te yayımlandı. Bu çalışmayı oluşturan çeşitli araştırmaların bir özeti Martin Jay’in çalışmasında (s.231-299) bulunabilir 28. Reich, The Sexual Revolution, s.73. 29. Age. s.78-79. 30. Wilhelm Reich, La lutte sexuelle des jeunes (Paris, 1966), s.124. 31. Fromm, “The Theory of Mother Right,” s.97 32. Adorno, “ Sociology and Psychology,” B1.1,s.75-76. 33. Max Horkheimer, “Authority and the Family.” Critical T h eo ry’nin (New York, 1973) İngilizce çevirisinin birinci cildi olarak Herder and Herder tarafm­ dan yayımlanan basımından aldım (s,128). 34. Age. S.65. 35. Age. s.58.

145


36. Age. s.54. 37. Reich, T h e Invasion of Compuisory Sex-Morallty, s.166. 38. Fromm, “ The Method and Function of Analytic Social Psychology,” The Crisis o f Psychoanalysis, s.133. 39. Fromm, "The Theory of Mother Right,” s.99. 40. Reich, "O n Freud’s Eightieth Birthday,” s.266. 41. Fromm, "The Method and Function of an Analytic Social Psychology,” s.133-34. 42. Marksistler lie Freudçular arasındaki bu tartışmanın en önemli entelek­ tüel belgeleriyle birlikte, hem konuya ayrıntılı bir tarihsel giriş, hem de bu iki bakış açısı ile her iki okulun “ Kurumlar” ının sentezini yapma çabaları için bkz. Hans Jörg Sankühler, ed., Psychoanalyse und Marxismus: Dokum en­ tation einer Kontroverse (Frankfurt, 1970), s.7-45. Ayrıca bkz., Constantin Sinelnikov, “ Early ‘Marxist’ Critiques of Reich”, Telos, no.13 (Kış, 1973), S.131-37

III. YENİ BİR ELEŞTİREL TEORİYE DOĞRU 1. Bkz. Norman Birnbaum, "The Crisis in Marxist Sociology” H.P.Dreitzel, ed.. Recent Sociology No.1: The Social Basis of Politics (New York, 1965), s.29-31. 2. Bkz. Martin Jay, "The Frankfurt School’s Critique of Marxist Humanism, “ Social Research, c.39, s.2 (Yaz 1972); Trent Schroyer, “The Dialectical Fo­ undations of Critical Theory,” Telos, s.12 (Yaz 1972), s.93-114. 3. Bkz. Jurgen Habermas, “ Knowledge and Human Interests; A General Per­ spective,” Know ledge and Hum an Interests (Boston, 1971), s.301-17; ve “Technology and Science as ‘Ideology’ ” Towards a Rational Society (Bos­ ton, 1970) içinde. 4. Bkz. Habermas, "Psychoanalysis and Social Theory,” Knowledge and Hum an Interests, s.281-82. 5. Age., s.282. 6. Age., 7. Age., s.282-83. 8. Age., s.283. 9. Age. 10. Marcuse, Eros and C ivilization, s.32. 11. Norman O.Brown, Life against Death, s.125. 146


12. Herbert Marcuse, “Freedom and Freud’s Theory of Instincts,” Five Lec­ tures (Boston, 1970) İçinde s.11. 13. Age., $.11. 14. Age., S.12. 15. Habermas, “ Psychoanalysis and Social Theory,” s.276. 16. Age., s.276-77. 17. Marcuse, "Freedom and Freud’s Theory of Instincts,” s.21-22. 18. Marcuse, Eros and CIvlllzatIbn, s.180. 19. Age. s.15. 20. Bkz. Fromm, "Psychoanalytic Characterology and Its Relevance for So­ cial Psychology,” The Crisis of Psychoanalysis, s.154-55. Fromm anal-obsesif tipi ŞU belirtilerle tanımlar: (1) Kendi içinde bir amaç olarak zevkin oynadığı rolün (özellikle cinsel zevk) kısıtlanması; (2) kendi içinde amaçlar olarak, top­ lama, sahip olma ve biriktirmeyi vurgulayarak sevgiden vazgeçme; (3) en yük­ sek değerin görevin yerine getirilmesine verilmesi; (4) zoraki "düzenlilik” ara­ yışı ve insana duyulan şefkatin dışlanması. 21. Bkz. Reimut Reiche, Sexuality and Class Struggle, s.37-40, 22. Age., s.37. 23. Marcuse, Eros and Civilization, s.34. 24. Age., s. 34-35. 25. Bkz. Anthony Wilden, "Marcuse and Freudian Model: Energy Informati­ on and Phantasie, Salmagundi (Kış 1969), özellikle s. 216-22. 26. John O ’Neill, ;‘0 n Body Politics,” H.PDreitzel, ed.. Recent Sociology No.4: Family, Marriage, and the Struggle of the Sexes (New York, 1972), s. 254. 27. Habermas, "Psychoanalysis and Social Theory,” s. 286. 28. Bkz. Habermas, "Technology and and Science as 'Ideology' ”, Toward a Rational Society; ve Jeremy Schapiro, "From Marcuse to Habermas, “ Continuum , c.8, s.1 (Bahar-Yaz 1970), s.65-76. 29. Bkz. Althusser’in Lacan üzerine denemesi, “ Freud and Lacan, “ Lenin and Philosophy içinde, s.189-219; ve Anthony Wilden, The lan g u ag e of the Self (Baltimore, 1968). İkincisi Lacan'dan yapılmış bir çeviriyi içerir: “The Function of Language in Psychoanalysis.” Ayrıca Wilden, ayrıntılı bir yoru­ munu bu çeviriye eklemiştir . 30. Bkz. Habermas, “ Toward a Theory of Communicative Competence,” H.PDreitzel, ed.. Recent Sociology No.2: Patterns o f Communicative Be­ havior (New York, 1970), özellikle s.117-29 31. Claus Mueller, "Notes on the Repression of Communicative Behavior,” age., s.105. '

147


32. Habermas, “Psychoanalysis and Social Tlieory,” s.276. 33. Age! 34. Philip Slater, The Pursuit of Loneliness (Boston, 1970), s.125. 35. Habermas, "Psychoanalysis and Social Theory,” s.279. Bu bölüm boyunca Habermas’in eleştirel teoriyi yeniden lovramsallaştınşını sunuşum daha ge­ nel olarak Trent Schroyer’in The Critique of Dom ination adlı çalışmasına çok şey borçludur. 3& Bu bakımdan, kurumsallaşma dinamiklerinin “Habermasçı” yorumu Paul Cardan’ınkiyle kaynaşmış görünür Cardan ("M arxism e et theorie révolutionnaire” makalesinde. Socialisme ou Barbarie, no.39, s.60-61), Jac­ ques Lacan’ın teorilerine dayanarak, kurumu, "içinde bir işlevsel bir de düş­ sel unsurun çeşitli oranlar ve ilişkiler halinde birleştiği, sembolik, toplumsal olarak onaylanmış bir ağ” olarak tanımlar Yine bkz. René Lourau,* Marxis­ me et institutions, “ l’hom m e et la Société, sayı 14 (Ekim-Kasim-Aralik 1969). 37. Habermas, "Psychoanalysis and Social Theory,” s.276. 38. Age., s.279. 3 9 Pierre Fougeyrollas, La révolution freudienne (Paris, 1970), s.87. 40. Erich Fromm, "The Dogma of Christ,” The Dogm a o f C hrist and O ther Essays (New York, 1963), s.20. 41. Age. 42. Henri Lefebvre, Everyday Life in the Modern World (Londra, 1971), s.146. 43. Age. , 44. Bkz. Herbert Marcuse, “The Affirmative Character of Culture,” Negati­ ons: Essays In Critical Theory (Boston, 1968), s.95. 45. Fromm, “ Psychoanalytic Characterology and Its Relevance for Social Psychology,” The Crisis of Psychoanalysis, s.153. 46. Mueller, “ Notes on the Repression of Communicative Behavior,” s.104. 47. Lefebvre, Everday Life in the Modern W orld, s.146. 48. Habermas, “ Psychoanalysis and Social Theory,” s.280. 49. Paul Baran ve Paul Sweezy, M onopoly Capital (New York, 1966), s.3S2. 50. Habermas, “ Psychoanalysis and Social Theory,” s.280. 51. A ge ‘ 52. Age

148


IV. GEÇ KAPİTALİST TOPLUMDA DEVRİM VE KARŞI DEVRİM 1. Antonio Gramsci, Öpere di Antonio Gramscl, c.8, s.58-59 ve c.4, s.114. 2. Lenin'in bu lovramı kullanışı için bkz. Henri Lefebvre, Pour connaître la pensée de Lénine (Paris, 195^, özellikle, s.230-48; ve Louis Althusser, “ Lenin and Pliilosophy,” Lenin and Phlllsophy and O th ef Esaays içinde, s.23-70. 3. Henri Lefebvre vş Louis Althusser (bu bakımdan) benzer sonuçlara var­ mışlardır; Bkz. Lefebvre'in Critique de la vie quotidienne, 2 cilt (Paris, 1958 ve 1961) ve Althusser’in yazısı; "Contradiction and Overdetermination,” For Marx içinde (New York, 1970). 4. Max Horkheimer, “Authority and the Family Today”, Ruth Nanda Anshen, The Family: Its Function and Destiny içinde (New York, 1949), s.359-60. 5. T.W.Adorno, “Society” Salmagundi (Kış 1969), s.149. 6. Lefebvre, Everyday Life in th e M odern World, s.160-61. 7. Gramsci’de hegemonya kavramı için bkz. John Merrington, “Theory and Practice in Gramsci's Marxism, “ Soclaliat Register 1968 (New York, 1968), s.145-76; Jean-Marc Piotte, La pensée politique de Gramsci (Paris, 197Q) Carl Boggs',' Gramsci's Prison Notebooks", Socialist Revolution, s.11 (EylülEkim 1972), s.79-118. 8. Horkheimer, "Authority and the Family”, s.59. 9. Age., s.59-60. 10. Agnes Heller ve Mihàly Vajda, "Family Structure and Communisrn” Telos, no.7 (Bahar 1971), s.106. 11. Bkz. Aleksandra Kollontay, Communism and the Family (Bristol, England; Falling Wall Press, 1972) ve D. Riazanov, Comm unism e et m ariage (Fran­ sızca çeviri; Paris, 1927). 12. Heller ve Vajda, “ Family Structure and Communism”, s.105. 13. Alıntı, Maurice Brinton, Authoritarian Conditioning, Sexual Repressi­ on and the Irrational in Politics, s.29. 14. Bkz. Wilhelm Reich, The Sexual Revolution, özellikle s.153-211. 15. Alıntı, Brinton, Authoritarian Conditioning, s.33. 16. Reich, Üçüncü Basıma Önsöz, The Mass Psychology of Fascism (New York, 1945) s.xxiii, 17. Leon Troçki, The Revolution Betrayed (1936); alıntı, Brinton, Authorita­ rian Conditioning, s.37. 18. Reich, Sexual Revolution, s.159. 19. Bkz. Heller ve Vajda, “Family Structure and Communism”, s.105. 149


20. Bkz. Kostas Axelos, "Sur la révolution sexuelle”. Praxis, no.3-4 (1970), s.457-67. 21. Max Horkheimer, “ Die Juden and Europa", Zeitschrift für Sozialfors­ chung (1936), S.115. 22. N egatlons’tan çeviri, s.3-4. 23. Age., s.12. Bu konuda yine bkz. Horkheimer’in “ Egoismus und Freihe­ itsbewegung”, Zeitschrift für Soziaiforschung (1936). 24. Bkz. Marcuse’nin “The Affirmative Concept of Culture”, Negations için­ de, s.88-13a 25. Age., s.125. 2 a Bkz. “ Elements of Anti-Semitism”, Max Horkheimer ve TW.Adorno. Dia­ lectic o f Enilghtem ent (New York, 1972), s.166-208. 27. Wilhelm Reich, “What is Class Consciousness?” (1934), Liberation, c.16, ng.5 (Ekim 1971), s.23. 28. Reich, Sexual Revolutiori, s.20. 29. Erich Fromm, Escape from Freedom (New York, 1941), s.52. 30. Age., s.144. 31. Bkz. Horkheimer, "Authority and the Family Today”. 32. Fromm, Escape from Freedom, s.261-62. 33. Frankfurt Marksistlerinin Nazi Almanyasi’ndan kaçışları sırasında dokü­ manların çoğunun kaybolması nedeniyle özgün çalışma yayımlanamadı. Bu­ nunla birlikte sonuçlar Fromm’un pek çok makalesinde ve Martin Jay’In ko­ nuşmalarının İV. ve V. bölümlerinde Özetlenmiştir. 34. Fromm, "The Revolutionary Character”, The Dogm a of Christ and O t­ h er Essays içinde, 8.152-Sa 35. Wilhelm Reich, The Mass Psychology of Fascism (New York, 1945), s57 36. Reich, "W hat is Class Consciousness?”, s.22. 37. Reich, The M ass Psychology of Fascism, s.57.

V. YENİDEN TANIMLANAN POLİTİKA 1. Heller ve Ve^da, “ Family Structure and Connmunism”, s.102. 2. Gerald Gill, "Armed insurrection”. Arena, no.27 (1971), s.9. a Age 150


4. Max Horkheimer, “Die Philosophie der absoluten Konzentration”, Zeits­ chrift für Sozialforschung, c.7 (1938), s.300. 5. Michael Schneider, “ Vanguard, Vanguard, Who’s Got ttte Vanguard?”, B.1. I, Liberation, c.17, no.2 (Mayıs 1972), s.28. 6. Horkheimer, “ Die,Juden und Europa”. 7. Wilhelm Reich, "On Revolutionary Organization” (1934), Liberation, c.17, no.1 (Nisan 1972), s.23. 8. Horkheimer, Authoritater Staat (Amsterdam, 1968), s.68. 9. Bunların en önemlisinin İngilizce çevirisi Bexandall’m Reich’ın politik ya­ zıları koleksiyonundadır: Wilhelm Reich, Sex-Pol Essays: 1929-1934 (New York, 1972). Reich’in ve Sex-Pol hareketi içindeki yoldaşlarının daha sonraki yazıları Reich’ın yayını Zeitschrift für politische Psychologie und Sexuaiökonom ie’den alınarak yeniden basılmıştır; Hans-Peter Gente, ed., Marxis­ mus, Psychoanalyse, Sexpol, c.l'(Frankfurt, 1971) içinde 10. Reich, The Sexual Revolution, s.26. 11. ‘‘Konsey komünisti” tavrının en önemli ifadeleri arasında: Herman Gorper, Réponse à Lénine (1920; Paris, 1960); Anton Pannekoek, W orker’s Co­ uncils (Melbourne, 1947); Antonio Gramsci, “The Soviets in Italy” (1919), New Left Review, no.51 (Eylül-Ekim 1968), s.25-58. Daha yakın zamanda, bu bakış açısı belki de en önemli sesini II. Dünya Savaşı’ndan sonra Fran­ sa’daki Socialisme ou Barahe yanında buldu. 12. 13. 14. 15. 16.

Heller ve Vajda, “ Family Structure”, s.105. Reich, “What is Class Consciousness?”, s.48-49. Heller ve Vajda, “ Family Structure”, s.106. Reich, The Sexual Revolution, s.106. Reich, 1^ lutte sexuelle des jeunes, s.124.

17 Reich, “What is Class Consciousness?”, s.49. 18. Age., s.28. 19. Age. 20. Age. 21. Age

'

22. Age., S.29. Yakın zamanda Alman öğrenci hareketi üyelerinin “ Reichcı”

görüşlere uygun olarak komünal çocuk yetiştirme girişimleri hakkındaki bir değerlendirme için bkz. “ Kommune 2: A Radical Approach to Family and Child-Rearing”, Liberation, c.17, no.8 (Ocak 1973). 23. Reich, “Antwort auf einige Einwande der Anarchisten Genossen, “ Ze­ itschrift fü r politische Psychologie und Sexuai-ökonomle, c.3 (1936), s.47. Bir grup Ispanyol anarşiste yanıt olarak yetzılan bu not. Kari Teschitz adı al­ tında yayımlanmışken, Sinelnikoff tarafından Reich’a atfedilmiştir; L’oeuvre '

151


de Wilhelm Reich, c.ll, s.113. 24. Bkz. lise Olmendorf Reich, Wilhelm Reich: A Personal B iograph/ (New York, 1969), s.21-22. 25. Reich, “Antwort auf einige Einwaiide der Anarchisten. Genossen", s.48. 26. Age., s.49. 27. Bkz. André Gorz, Strategy for Labor (Boston, 1967) ve “ Reform and R e­ volution”, T h e Socialist Register 1968 (New York, 1968), s.111-44. 28. Reich, "O n Revolutionary Organization”, s.22. 29. Luxemburgcu yaklaşmada üstü kapalı olarak var olan bu sorunsal, özel­ likle, İtalyan ultra-solu içinde Luxemburgcular ile Maoistier arasmda yakm zamanda yapılan tartışmalarda çok iyi yansıtılır. Örneğin bk. Adriano Sofri ile Romano Luperini arasındaki tartışma; “ Quelle avant-garde? Quelle orga­ nisation?”, Les temps m odernes,'no.279 (Ekim 1969), s.435-54.

VI. KRİZ KAPİTALİZMİNDEN TÜKETİMİ DÜZENLENEN BÜROKRATİK TOPLUMA 1. Reich, The Sexual Revolution’ın üçüncü basımına önsöz, s.xx. 2. Marcuse, Negatlons’a giriş, s.xi. 3. Bkz. Herbert Marcı^se, O ne-Dim ensional Man: Studies İn the Ideology of Advanced Industrial Society (Boston, 1964); Jürgen Habermas, “Tech­ nology and Science as ‘ideology’, ” Toward a Rational Society içinde; Trent Schroyer “Toward a Critical Theory of Advanced Industrial Society” Dreitzel, ed.. Recent Society No.2. 4. Lefebvre, Everyday Life in the Modern World, s.60. 5. Geç kapitalist üretim koşulları-altında yapay olarak kıtlıklar yaratma olayı belki d e en anlaşılır biçimde André Gorz tarafından işlenmiştir; Strategy for Labor, s.89-94. 6. R.Relche, Sexuality and Class Struggle, s.20. 7 TW.Adorno, “ Cultural Criticism and Society, “ Prisms içinde (Londra, 1967), S.21.

8. Marcuse, “The Obsolescence of Freudian Concept of Man”, Five Lectu­ res içinde, s.47. 9. Bkz. Russ Jacoby, “The Politics of Subjectivity; Notes on Marxism, the Movement, and Bourgeois Society” Telos, no.9 (Güz 1971), s.120. 152


10. Horkheimer, "Authority and the Family”, Critical Theory içinde, s.114.

11. Marcuse, “The Obsolescence of the Freudian Concept of Man”, Five I j b c tures içinde, s.47. 12. Marcuse, “ Freedom and Freud's Theory of Instincts”, age., s.15. 13. Age. 14. Mitscherlich, Society w ithout the Father, s.168. 15. Bkz. One-Dim ensionai Man, 72-80; ve David Ober, "On Sexuality and Politics in the Work of Herbert Marcuse”, Breines ed., Criticai interrupti­ ons içinde, s.101-35. Benzer bir analiz Violette Morin ve Joseph Majault ta­ rafmdan gerçekleştirildi: Un mythe moderne: (’Erotisme (Paris, 1964). 16. Marcuse, Eros and Civilization’m Vintage basimma giriş, s.ix. 17 Age., S .X . 18. Age. 19. R .Reiche, Sexuality and Ciass Struggle, s.17 20. Bkz. “ Critique of Neo-Freudian Revisionism" başlıklı ek, Eros and Civi­ lization, S.218.

21. Herbert Marcuse, Counter-Revoiution and Revoit (Boston, 1972), s.13031. 22. Marcuse, One-Dim ehsional Man, s.78. 23. Marcuse, "The individual in the Great Society”, Bertram M.Gross, éd., A Great Society? içinde (New York, 1968), s.63, 24. Marcuse, “Agresslveness in Advanced Industrial Society”, Negations için­ de, S.267 25. Age., s.262. 26. Marcuse, “The Individual in the Great Society”, s.62. 27. Age., s.63. 28. Age. 29. Sherry Weber, “ individuation as Praxis* Breines ed., Criticai interrup­ tions, S56-37. 30. Bkz. Lefefctvre, Critique de la vie quotidienne, c.ll, s.307-13; Guy Debord, Society of the Spectacle (Detroit, 1970); ve Norman Fruchter, "Movément Propaganda and the Culture of the Spectacle”, Liberation, c.16, no.3 (Mayıs 1971), s.4-17 31. Hans Magnus Enzenburger, "Constituents of a Theory of the Media, “ New Left Review, no.64 (Kasim-Araiik 1970), s.24. 32. Bkz. Lefebvre, Everyday Life In the Modern World, s.78-80. 33. Bkz. André Gorz, Strategy for Labor; ve James O ’Connor, "The Fiscal 153


Crisis of th e State", Socialist Revolution, no.1 ve 2. 34. William Leiss, “The Critical Theory of Society”, Breines, ed.. Critical In ­ terruptions, S.99. 35. Enzenberger, "Constituents of a Theory of the Media", s.24-25. 36. Lefebvre, Everyday Life in the IModern World, s.78. 37. Enzenberger, "Constituents of a Theory of the Media", s.25. 3 a Raoul Veneigem, Ita ltè de savoir-vivre à l’usage des Jeunes généra­ tions (Paris, 1968), s.30. 39. Bkz. Andrew Feenberg, "Technocracy and Rebellion”, Telos, no«8 (Yaz 1971), S.23.

40. Bkz. Jürgen Habermas, "Student Protest in the Federal Republic of Ger­ many”, Toward a Rational Society içinde, s.24, 29. 41. Bkz. Marcuse, O ne-dlm enslonal M an’in Fransızca çevirisine önsöz (Pa­ ris, 1967). 42. Herbert Marcuse, An Essay on Liberation (Boston, 1969), s.51. 43. Age., s.52.

VII. GÜNLÜK HAYATIN DEVRİMCİ NİTELİKTE YENİDEN KURULMASINDA BİR YÖNTEME DOĞRU 1. Marcuse, Eros and Civilization’un Vintage baskısına önsöz, s.viii. 2. Marcuse, "The End of Utopia”, Five Lectures, s.64. 3. Marcuse, An Essay on Liberation, s.18-19. 4. R.Relche, Sexuality and Class Struggle, s.165-66. 5. Jeremy Schapiro, "One-Dimensionality: The Universal Semiotic of Tech­ nological Experience", Breines ed.. Critical Interruptlons, s.175. 6. R.Relche, Sexuality and Class Struggle, s.25. 7. Murray Bookchin, "Desire and N eed”, Anarchos, no.1 (Şubat 1968), $.40. 8. George Benello, "Group Organization and Socio-Political Structure", Benello and Roussopoulos eds., T h e Case for Participatory Democracy (New York, 1971) s.41. 9. Bkz. Loren Baritz, The Servants of Power (New Vbrk, 1965). 154


10. Bkz. G.Lapassade, Groupes, Organizations et Institutions (Paris, 1967); ve Arguinents’ in "Vers une psycho-sociologie politique” başlıklı özel sayı­ sı, 0.6, no.25-26 (1962). 11. Marcuse, Everyday Life In the M odern W orld, p.188-89. 12. Schapiro, “ One-Dimensionality”, s.179-80. i a Bkz. Paul Cardan, "Marxisme et théorie révolutionnaire”. Socialisme ou barbarie, no.30 (Mart-Nisan 1965), s.63-64. 14. Lefebvre, T h e Explosion, s.119. 15. Bkz. Horia Bratu, "Happenings for Real”, Partisan Review (Güz 1969), s.534-35; ve Peter Brook, "The Fourth World” bkz. (Kış 1969), s.34-38. 16. Mustafa Hayat?, "Les mots captifs”, Internationale Situationniste, no.8 (Bahar 1968). ' 17. Peter Schneider, “ Die Phantasie inri Spätkapitalismus und die Kulturre­ volution”, Kursbuch, no.16 (1969), s.3. 18. Schapiro, "One-Dimensionality”, s.181-82. 19. Lefebvre, The Explosion, s.85-86. 20. Bkz. Enzensberger, "Constituents of a Theory of the Media”, s.25-26. 21. Bkz. Vaneigem, "Avis aux civilisés relativement à l'autogestion generalisée”. Internationale Situationniste, no.12 (1969), s.74-79. 22. Bkz. Edgar Morin’in Introduction à une politique de l’hom m e’unun üçüncü baskısı (Paris, 1965). 23. Lefebvre, The Explosion, s.127-29. 24. Bkz. Jacque Berque, "Quelques problèmes de la décolonisation", L’Hom­ me et la Société, no.5.

155


M arks, F reu d ve

GÜNLÜK HAYATIN ELEŞTIEISI Bmce Brown Prof.Dr.Ünsal Oskay “Günlük Hayatm Eleştirisi”m yazdığı önsözde şöyle diyor: “Gündelik hayatı inceleyen ve bu olguyu bütün yönleriyle betimleyerek

yapıtında, devnmci SOSyal dönüşümün kuram ve uygulamasının artık bllgUfri ortaya koyabUe« anal,de, Marksizmm

yapılm adıkça gunum uz toplum larm daki siyasal iktidar ilişkilerinin kavranılması m üm kün değildir. (...) Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi

T -l

ı

••

ı

tarihsel süreçleri vurgulama İsteğiyle ya da çalışan sınıfların özgürlüklerine

ka™|ma yolunda verdikleri mücadelelerle sınırlanamayacağmı ileri sürmektedir, firovvn’a göre, hem Sovyetler Birliği hem de Doğu ve Batı Avrupa deneyimlerinin ışığında, bu sosyal dönüşüm aynı zamanda devrimci sürecin öznel ve psikolojik boyutlarını yeniden keşfetmeli ve birey yalnızca ekonomik ve politik baskı biçimlerinden değil, bunlarm yanısıra psikolojik baskılardan da kendini kurtarmahdır. davranışlarımızın daha bugünden farkhlc^m aya başlaması gereklidir. ”

Gündelik hayatın devrimci bir tarzda yeniden kurulması için yöntemler geliştirilmeye çahşılan yapıtta, Yeni Sol hareketin 1960’lı yıllarda edindiği kimi derslerden başka, Marksizmi gündelik hayatın bir eleştirisi olarak yeniden kurmaya çahşan Reich, Fromm, Marcuse, Horkheimer, Lefebvre ve Habermas gibi düşünürlerin katkıları da sergilenmektedir.

M AYUNn

İNCELEME

Bruce brown marx, freud ve günlük hayatın eleştirisi ayrıntı, 2 basım, 1989  
Bruce brown marx, freud ve günlük hayatın eleştirisi ayrıntı, 2 basım, 1989  
Advertisement