Page 1

« atlara su veriyorum daha bir seviyorum dağları »

kasım - aralık 2011

10.sayı


10.sayı kasım-aralık 2011 imtiyaz sahibi ve yazı işleri sorumlusu: Cihat Karaman

yayın ekibi: Serkan Sevinç Nebiye Arı Hatice Gökdere Mustafa Kadir Çelik

*** önce selam koca bir yazı geride bırakarak yağışlı soğuk havalara adım atarken içimizdeki sıcaklıkla sizi kuçaklıyoruz. hikaye deneme ve şiirlerle birlikte ve bitirdiğimiz yazar okuması sezai karakoç üzerine

tasarım: Muhammet Çelik

denemeler ve değerlendirmelerle onuncu sayıda sizlerle beraberiz.

genel iletişim: sehrengizdergisi@hotmail.com

fadime türkölmez “diriliş” konusunu ele aldı. ibrahim harun tahran sezai karakoç ile bediüzzaman'ın

temsilcilik için: sehrengizitemsil@gmail.com (0 544.397.12.38)

posta çeki hesap no: 5997263

“medeniyet” kavramlarını karşılaştırdı. mustafa kadir çelik üstadın “ortadoğu ve diriliş” düşüncesini inceleyip yazıya döktü. serkan sevinç kardeşimiz "eleğimsağmalarda gökanıtı" eserini okuyup değerlendirmiş ve bizimle paylaşmış oldu. nebiye arı şiiriyle birlikte sezai karakoç şiirlerindeki

adres:

kadını değerlendirip kaleme aldı.

Çınar mah. Esenler cad. No:57/9 Bağcılar İstanbul

hatice gökdere'nin çalışmasıyla, sezai karakoç'a dair sorduğu sorulara yazarlardan aldığı cevaplar bu sayıya

internette: sehrengizdergisi.wordpress.com facebook.com/sehrengiz.dergisi

farklılık kattı. ve yusuf kaplan ile “medeniyet” üzerine söyleşimizi bu sayının röportajı olarak dergimizde sizlerle sunuyoruz...

baskı: Milsan Basın San A. Ş. 0212 471 71 50 Cemal Ulusoy Cad. No:38/A Bahçelievler / İstanbul

“hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen”

***

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.1

abonelik için: sehrengizabone@gmail.com (0 554.773.35.64)


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.2

İstanbul terlemeyi unutmuş bir sporcu vücudu gibi. Mayasız ekmek gibi. Güneş görmeyen bir bitki gibi. (…..) Ama ben, buna razı değilim.

kim anlatmıştır bir azap içinde. gülümse günahına gülene acı acı kurumuş pınarlardan... kaybeder ejderhalar herşeyini çiçekler gülmeyi tufan yıldızlarındır peşinde gidişleri saklı hep ölüdür kim anlatmışsa dönüşleri....


- Mehmet! - He ağbi! Zafer başı önde, düşünceli bir halde çimenlere tekme atmakla meşgul. Aslında bir üniversiteli o. Ona kalsa sinema-TV bölümünü okuyup şöyle sağlam bir yönetmen olmak isterdi, onunla da kalmaz “auteur” olurdu. “Hayat işte” deyip geçiştirirdi bu durumlarda. Parası iyidir diye babası onu makine mühendisliğine zorladı, fakat yerleştirmelerde son tercih tutunca İstanbul Üniversitesi'nde Ormancılık okuyor. “Ormanın da eğitimi mi olur lan!” demişti babası bir keresinde, “Odun dersi mi alacaksınız oğlum!” 'Ne olacak!' diyordu zafer, 'Yaşasam daha kaç yıl yaşarım sanki, kırk mı!' Haftasonları zorunlu olarak babasına yardım ederdi. Babası ve iki amcasıyla otoban kenarlarının temizliğinden sorumlular. Her gün farklı bir mıntıkayla ilgileniyorlar. İlk önce çim biçme makinesiyle bir güzel çimleri buduyorlar, sonra ne var ne yok poşetlere doldurup yol kenarına bırakıyorlar. Belediyenin kamyonu günde iki posta topluyor bu poşetleri. Gelişi güzel anlattığıma bakmayın. Amcası Kamil çok ileri görüşlü bir insan. İş bölümü yapıyor, Avrupa neden ileride sanıyorsunuz! Çim makinesini Mehmet amca hallediyor, ona zimmetli sonuçta. Müdürleri demek ki aralarında en aklı başında olarak Mehmet amcayı görmüş. Çimleri ve çöpleri toplayıp poşetlemek de Zafer ile küçük amcası Tembel Osman'a bakıyor. Büyük amcası Ali ise köşeyi dönmekle meşgul. Elinde telefon; müşteri, mal sahibi, emlakçı üçgeninde cirit atmakta.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.3

- Oğlum, bu çocuğun bir derdi var bak, demedi deme!


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.4

Mehmet amca, Zafer'e bakıyor, oğluna… Çözemediği bir ezikliği yenmesi Zafer'in doğuşuyla olmuştu. Yarışa hep biraz geriden başlamış, eline geçen fırsatları daha dokunamadan kaybetmiş bir adam bu Mehmet amca. Dünyanın değiştiğinin aslında o da farkında ama ne zaman bir yarışa girecek olsa alışkanlık gereği gözleri yerde nal arıyor. Kafasını kaldırsa belki bir adım atacak ama… Nerede Mehmet amca da o göz! Erzincan'ın dışında kalan bir köyde doğmuş. O yıllarda okul hak getire! Koca nenesinden öğrendiği Kur'an dışında okuduğu bir kitap yok. Sabah namazından önce kalkıyor, haraya gidip atları yemliyor, zamanı varsa biraz kestiriyor babası hazırlanana kadar. Annesinin hazırladığı ekmek bohçasını alıp hava açmadan tarlaya yollanıyorlar. O sıcakta ancak 11:00'e kadar çalışıp, soğan ekmek, Allah ne verdiyse mideleri susturup yatıyorlar. Öğleden sonra güneş biraz aman verir gibi oluyor ve tekrar başlıyorlar, hava kararmadan eve dönüyorlar. Günün en mutlu anıdır Mehmet amca için. O açlıkla tarhana dolu tası kafaya dikiyor ve her defasında babasından enseye bir “akıllı ol oğlum!” iniyor. Daha sonra ya birileri geliyor ya da birilerine gidiliyor derken uyuyakalıyorlar. Koca bir ilk gençliğin yazları böyle geçiyor. Kışları desen tarla tabak yok. Tek işi atları beslemek. Sonra köy kahvesinde okey, batak, pişti ile akşamı ediyor. Babasında gizli

kahvenin arkasında içtikleri sigaralar da cabası. O ara askerliği de bitiriyor. Annesi Fadik çalışkan kadın, Mehmet daha terhis olmadan her gelen mektupta ayrı bir kızın fotoğrafı çıkıyor. “Oğlum bak bu kız şunlardan şu.”, “Bu kız çok hanım hanımcık, hani karşı köyden filan dedenin torunu.”, “Aha bu da Naciye, tanıyamadın değil mi! Bu bizim bildiğin sümüklü Naciye, büyük teyzenin torunu.” diye liste uzuyor. Annesine cevap hep aynı: “Hele bir geleyim, elim bir ekmek tutsun, o zaman bakalım anne. Bu böyle olmuyor anne, şehre gidip bir fabrikada çalışmak lazım.” Zafer'in büyük amcası Ali, atların ayakta uyumasına hayran. Kardeşi Mehmet kahve köşelerinde sürterken onu ortalıkta görmek zor işti. Kışın, köyde iş olmadığı zaman onu görebileceğiniz tek yer çarşı pazarlardı. Alır, satar, iş kovalar, didinirdi. Babası onun bu durumuna ilk başlarda bir anlam veremiyordu. “Kime çekti bu böyle?” diye düşünürdü. Bir yandan çalışkan olduğuna seviniyor fakat eve geç gelmeler de hoşuna gitmiyordu. “Eve akşam namazından önce girilir, ondan sonra gelen ya huysuzdur ya uğursuz!” derdi. Ali, askerlik dönüşü babasının rızasını alma ihtiyacı duymadan İstanbul'a kaçtı. Evet, o zamanlar taşı toprağı altındı fakat kadrini bilene. Kazandığı tonla paranın bir hayrını göremedi. Beş yıl sonra yanına gelen kardeşi Mehmet'le bir belediyeye zar zor kapak atabildi. Arta kalan zamanında da güya emlakçılık yapıyor. Zafer bir köşede çimenleri tekmeleye dursun, babası ve amcaları bir ağacın gölgesine tünemiş sigara tüttürüyorlar. Mehmet amcanın umutsuzluğu, ağabeyi Ali'nin ihtirası ve küçük amca Osman'ın tembelliği ile çoğa koyuyorlar almıyor, az koyuyorlar dolmuyor. Mehmet amca ağabeyi Ali'nin sözünü düşünüyor. “Bu çocuğun derdi ne ola ki! Yediği önünde yemediği arkasında.” İçinden bir “Kokusu tez çıkar” çekip oğluna el ediyor: “Zafer, oğlum, haydi çaya!”


Lejand Şiiri lejand sağ kenarına bulaşmış kan Ortadoğu sen hangi tarafın şiirisin içinde bir İstanbul ayıklar kendini kendi taşından vuruşan gölgeler harami birer birer yenilir kendine kendi savaşından dokunuşlar tuş gülememişsem yüzümde yara dayanmaz bu ömür acıtan yalnızlığa dünya bir gölgeliktir ahretin tarlası dünya bir uyanış değil oysa karanlık hep ardın sıra birikir korku birikir encâm birikir kokunun üzerine serencam

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.5

ı. hesap kördüğümle ayakta gece uyku düzenini yitirmiş bir harita çığlık besler söz

Lejand Şiiri

.:: bilal can ::.


«İslâm, hizmet şerefi ne kadar büyük olursa olsun hiçbir ırka mal edilemez. O ırklar zaten bu hizmetle en büyük armağana kavuşmuşlardır: Tanrının razılığına. Geçmişteki hizmet, gelecekteki hizmetten hiçbir ırkı vareste kılamaz. Hakikate hizmet eden, kendine hizmet eder çünkü. Hakikatten uzaklaşan ise kendine yazık etmiştir.»

ıı. köleler uyandı karabaşların ayasında ayaklarının altında artık kelimelerin fiyatına paha biçilmez sinemaların yaz olunca denizin kırdığı dalgaların dindar yüzleri geceyi saatin arkasına alarak gündüzün karnına atıl köleler gözleri namlunun ucunda çöle batırılan mürekkep tetiğe düşen yalnızlıkta bir resim secde etmek kadar sevap çaresiz kalmak sizsiz kalmaktır mermilerin arasına girmeden hangi rüzgar güneşin önüne engeldi işte ses işte şarkı belki de bu bir şarkıydı bir aşk sahibini ararken zindanların şehrin karanlığında uyudum karanlık rüyama bulaşıncaya kadar koyu renkli öpüşler bırakıyorum lejanda saçlarımı yolarken susmak en çok gözlerime yakışıyor

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.6

ey rüyama bulaşan korku ey yol eğrisi ey sabaha çıkacak yolcu kalp eğrim gururla savaşta nefesim ile nefsimi elinde tutan bağış la adem'in sülbünden düşen bendim bendim havva'nın saçlarında bir gen yani babam peygamberken ellerini açmışken bana dua ederken gözlerime batan toprağın hangi uykudan çalındığını şeytan bilemezdi bağış la yol uzun vakit ne de erken ne de geç kalmışken kapılara ııı. lejand sahibini arayan gölge benim


Medeniyet Âlemine Büyük Bir İftihar DİVAN EDEBİYATI

Ali Cançelik Kimliğin mürekkebi dağılınca gidilecek ilk yer, herkesçe malumdur ki nüfus idaresidir. Orada her bireyin kayıtlı olduğu kütük bulunur. Oradan kimlik bilgileri doğru şekliyle alınır ve tekrar temiz bir nüfus cüzdanı üzerine işlenir. Kimliği doğru şekliyle eline geçen kişinin kendisini yanlış tanımlama imkânı ortadan kalkar. Bu durumun aksine dağınık mürekkeple nüfus idaresi yerine başka makamlara giden bir kişinin ne kimliği kalır ortada ne kütüğü. Aslında kütük yerindedir ama kendisi nerede, kimlerle kütükleşmiştir, mühim olan bu.

Kanımca sorumluluğumuzun bizi sürüklediği alan, yani kütüğümüz, Osmanlı'nın ortaya koyduğu dünyada saklıdır. Bu işin üstatlarından olan, İstanbul Üniversitesinde Eski Türk Edebiyatı sahasında uzun ve derin emekler harcamış Ali Nihat Tarlan (1898-1978) Hoca'ya göre, Divan edebiyatımız medeniyet âlemine büyük bir iftiharla sunabileceğimiz bir sanat mahsulüdür. İnsan zekâsı bu sanatla varabileceği son merhaleye varmıştır. Bu edebiyat bütünüyle milletin sanatı, millî bir sanattır. Ve yine ona göre altı asır bir milletin ruhu üzerinde gelişip ona hâkim olan, kütüphaneler dolusu eser veren bir edebiyat, incelenmeğe değer ve bu, neslimiz için mukaddes bir vazifedir. Bu vazife bize büyük bir nimetin kapısını aralayacaktır ancak bu nimetin külfeti de büyüktür. Bu külfete katlanmadan olmaz. Öyle hoplamayla zıplamayla hiç olmaz. Bir büyüğümüz, kendisi daha gençken, kendi büyüklerinden biriyle otururlarken, büyüğü ona “Sen Fuzûlî'yi okudun mu?” diye sormuş. Hayır, cevabını da alınca “Daha ne konuşuyorsun iç çayını, otur!” demiş. Şimdi bizim büyük genç üstatlarımızın artık ya Fuzûlî okuma ya da susma zamanlarıdır. Aslında büyük koca üstatlarımızın da iki dakikalığına 'Allah'ım neydi günahım' saygı duruşunda beklemesi güzel olur ama onlardan geçti artık. İşini ciddiye alan, bu ciddiyetle yıllarını sarf eden, yerli ve yabancı çok farklı insanlardan, araştırmacılardan, profesörlerden duyduğum ortak bir şey var: Ben bu Osmanlı'yı tanıdıkça hayran oluyorum. Bizim iki ana unsurumuzun, zihin ve gönül dünyamızın ihyası için anlamak mecburiyetinde olduğumuz bir şey var: Divan şiiri. Bu şiiri bir akademik alan, bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarıp onun içinde saklı olan hissî ve fikrî olan cevherle tanışmamız kaçınılmazdır. Bunu yapabilirsek bizim kendimizi tanımamız mümkün olur. Aksi takdirde kuru bir kavgadır, sürer gider.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.7

Bunu bilmem kaç salisede cevaplayan internet arama motorları gibi cevaplayan herkes dipsiz körlüğe doğru birkaç salise daha yaklaşmış olur, kanımca. Bundandır ki kendini arayan bizler, her birimiz teker teker, sorumluyuz. Okumaktan sorumluyuz. Yani “ikra”dan, yani “vemâ edrake”den… Alfabenin iskeleti üzerinde, satırlardan satırlara hoplamanın, zıplamanın başıboşluğundan kurtulmaktan sorumluyuz. Her gün sokak başlarında, gelen geçeni kendine hayran bırakan türlü türlü dansların dayanılmaz hafifliğinden kurtulmaktan sorumluyuz.


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.8

Bu tanışma bize yol gösterecek; incitmeden, kırmadan, dökmeden yol almamızı sağlayacaktır. Gönlümüz ve gözümüz zevk-i selime kavuşacak, kalemimiz yine bu zevk-i selimin miyarınca oynayacaktır. Bu zevkte hem iman hem edeb vardır. Bu noktada ne demek istediğimi Necip Fazıl'ın şu hatırası daha net ortaya koyacaktır: HAS İSİM (1) Varlığın Tâcına dair Zonguldak'ta yazdığım yazı şöyle başlıyor: Yâ M……..! Noktalı yerde O'nun ismi, hâs ismi… Mukaddes hâs ismi… Yani mukaddes isme, nidâ siygasiyle hitap ediyordum. - Onu çıkar oradan, buyurdular; Allah'ın Resûlüne, hâs ismiyle ve nidâ siygasiyle hitap olunmaz. - Niçin Efendim? - Hayâ meselesi!... Allah bile Kur'ân'ında, Sevgilisine hâs ismiyle nidâ ederek hitap etmedi. Büyük sır karşısında yandım, kül oldum. Bizzat Allah'ın hayâ gösterdiği sır… - Kur'an'ın hiçbir yerinde böyle bir hitap yok mu? Kısa ve sert: - Hiçbir yerinde!.. Gerçekten “de ki” manasına “gûl” kelimesiyle başlayan birçok âyette, bu hitaptan sonra isim gelmediği, gözümün önünden geçiverdi. Buna karşılık, birçok tefsircinin “de ki yâ M……!” diye kullandıkları klişelerdeki kabalık içimi burkuttu.” Necip Fazıl'ı şaşkınlığa sürükleyen bu edebe, bu “sırr”a kaç bilmiş üstadımız(!) vakıftır acaba? “Ya Muhammed” hitaplarının geçtiği natları, şiirleri düşünün, haddi hesabı yok. Sözde Efendimiz aleyhisselam'a salât ü selam arz ediyor ama cehlini arz ettiğin farkında değil. Oysa Osmanlı şiirinde bunu göremeyiz. O şiirin en büyük ziyneti “edeb”tir zira. Bizim gözümüzün gönlümüzün o ziynetlerle tezyin olması lazım ki bizden öz'e sadık sözler sadır olsun. Bu şiirin ziynetinde bütün bir medeniyetimizin kodları mevcuttur. Basit gibi görünen kelimelerin altında asırlar boyunca o kelimelerin yüklendiği fikirler, duygular ve hayaller vardır. İşte bütün mesele onlarla tanışmaktır. Onlarla meşgul olmakla tanışmak mümkün olmayabilir, yani o dünya bize açılmayabilir. Bunun için divan edebiyatının kendine mahsus bir iç âleminin, bir iç hendesesinin olduğunu bilmeli ve ona vâkıf olmanın yine ona mahsus yollarını bulmaya çalışmalıdır. Bu “kendine mahsus” meselesini göz ardı etti mi, daha başka bir adıma gerek yok sanırım. Kuş parçalanmış olur, o kadar! Aslında bir beytin çok katmanlı anlamını kısaca arz etmeye çalışırım diye düşünmüştüm ama yazı böyle gelişti. Daha sonra nasip olursa beyitler üzerinden yürürüz. Malumdur ki “beyit/beyt” Arapça, ev anlamına gelir. Bize düşen beyit beyit kendi tapulu şehrimizi inşa etmektir. Zira Ruhsatsız evlerdir, Başımıza bütün bu işleri saran ruhsatsız evler… Ve ruhsatsız evlerin duvarını ören ruhsatsız (2) eller… (1) Necip Fazıl ile Abdülhakim Arvasî hazretleri arasında geçen bir konuşma. [Kısakürek, O ve Ben, 2002, s. 139-140.] (2) Ruhsatın sırrı için asırlarca kendisiyle hüzün ve sürura gark olduğumuz Mevlid'e bakılmalıdır.


“Her şeyden önce, insanoğullarının birbirinin kulları olmadığını, insanoğlunun ancak Allah'ın önünde eğileceği görüşünü yeniden getirmek gerekiyor ki, İslâm'ın temel ilkesi ve yeniden dirilişin aydınlatacağı ilk şuur kıvılcımı budur.”

Yürüdü gitti. Yağmuru aldı yanına, sevdiği sözleri Aşktan da pay alamamıştı öyle, yürek yanması hariç Aldı denizi karşısına, konuştu biraz Sevdi adaları, rüzgârı ve yağmuru sevdi Bir oyuncak istedi Tanrı'dan Elleri yeryüzünde değil de gökyüzündeydi sanki Hiçbir akçesi kalmamıştı dünyaya dair Yokladı ellerini gökte. Onun hali üzreydi yokluk Saçı sakala karışmış Ezberinden çıkarttığı dünyayla yaşamaya koyulmuştu Yaprağın diğer yüzünü çevirdi İşledi onun öbür yüzüne kendi yüzünü Çekti güneşi kendisine doğru Göğe biraz yeşil kattı Denizleri tuttu da, göğsüne doğru indirdi.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.9

K ı y a s ı y a Kıyasıya Gömülmek Gömülmek

nihat ilhan


“Sadece değil Türkiye, Suriye de bizimdir, Irak da bizimdir, Arabistan da bizimdir. Buralar da oralardakilerindir aynı zamanda. … Bütün bu topraklar, bu topraklarda yaşayan milletindir. Bu milletin bir ismi var. Bu milletin ismi, İslâm Milletidir.”

“Değerli olan hayat değil, hayatın amacıdır.”

göller taşarsa ölürüz teselli annemden geldi merak etme biz de Yunus Aleyhisselam gibi bir balığa otostop çekeriz annem dedi ki: iyi o zaman ben hazırlıklara başlayayım dedim ki: anne çay da demle severler herhalde

Gözlerin Gözlerin Taşırdığı Balıklar Taşırdığı Balıklar

tevfik hatipoğlu

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.10

dedim ki:


ADALET HIŞIROĞLU

Hava soğuk. Dişleri sanki korkunun ritmini tutarak titremekte. Korku ? Neyin korkusu bu, bu denli ? Onu korkutan da ne ? Karanlık mı ? Karanlığı severdi oysa. Karanlık odasına kapanıp saatlerce düşünürdü bu kadar ölü arasında ne yapması gerektiğini. Meşale yakanların peşinden de gitmezdi ahmaklar gibi. Koskoca bir labirent gibiydi onun için hayat. Omzundaki yüklerle çıkış kapısını arardı düşüncesiyle. Yanlış yola sapmadan,doğru yolu bulmalıydı… Sokaklar mıydı yoksa korkusunun sebebi ? Caddeler ve sokaklar bomboş. Rüzgar acı ıslıklar çalmakta. Kaldırımlara düşen gölgesi, geri geri gitmekte sanki. Seyrederken içinden aktığı yolları ayakkabı bağlarının çözülmüş olduğunu fark etti. Eğildiğinde arnavut taşlarının arasına biriken toz ve çöpler ona mezarlığı anımsattı. Yaratıcının da bize böyle tepeden baktığının farkında.. Dalmışken yine kendi mahşerine, cehennemini düşlerken, yolun sonundaki evden çığlık sesleri yükselmeye başladı. Kadın bağırışıydı bu. Kocası içmiş olmalı. Halleri perişandır şimdi. Titreyen dişlerine bir tempoda bu çığlıklardan geldi ve koşmaya başladı. Aslında yardım etmek isterdi, nasıl edeceğini bilmeden. Ve unutarak aslında yardıma en çok kendisinin muhtaç olduğunu şu zamanda.. Kestiremeden yine ne yapması gerektiğini, iradesinde olmadan koşmaya devam ediyordu. Koşuyor, koşuyor.. Dönemeç. Korkuyla dönüyor köşeyi. Camii.. Hızlı hızlı geçiyor önünden. Mezarlar var çünkü içinde. Mezarlığın içindeyse de bir süliet. Korkuyor, koşuyor. Ölümü bu kadar çok istemesine karşın mezarlardan hep korkardı o. Aslında kendi ruhu da bir mezarlığı andırıyordu. Bir resim çizilseydi eğer onu tasvir eden, bir mezarlık çıkardı muhakkak ortaya. Ama o korkardı. Korkunun ecele faydası yoktu oysa ! Koşmayı bırakıp yürümeyi denedi. Nefesi tıkandı, zorlanıyor. Sokak lambalarına asılmış insanlar görüyor bu kez. Haykırıyorlar ! Nefes almakta zorlanmasına rağmen koşuyor yine de süratle. Koşuyor ama bir türlü sokak lambaları tükenmiyor. Bir caddeye çıkıyor sonunda. Gazino ! Saat geç olmasına rağmen içinden sesler geliyor. Sesler korkunun ritmini t u t u y o r … G a z i n o d a n ç ı ğ l ı k l a r g e l i y o r. “Bu akşam bütün meyhanelerinin dolaştım İstanbul'un.”

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.11

SANRI

SANRI

- Kalk haydi gidiyorsun ! - Erken değil mi ? - Rıhtımdan bir gemi daha çoktan kalktı. Sen bekle istersen ! Beklemek… Ölümü beklemek yahut tasasız, kedersiz, hüzünsüz ya ş a m ay ı . U m u t s u z l u ğ u ka p ı l m a d a n b e k l e m e k … Bekleyebilecek sabrı gösterebilmekte bütün marifet. Bütün mesele bu kadar pislik arasında ayakta durabilmek bir nebze olsun ! - Gitmelisin . Acele et !


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.12

«Miladi 20.yy, kişilerin putlaştırıldığı bir yüzyıl oldu. Modern firavunlar ve nemrutlar türedi çağda. İrili ufaklı çağ putları...»

“Nasıl kriz çok başlı bir canavar gibi, çok cepheli bir medeniyet ve ruh krizi ise, aynı şekilde, çözüm de, metafizikten, bilimden, sanat ve edebiyattan siyasi çözüme kadar tümün kucaklayan bir diriliş hareketinin çıkıp gelişmesindedir.”


MAH-I DEVRAN Söyle mah-ı devran,

MAH-I DEVRAN

ömer ertürk

Bir bahar müjdele iklimime, Sevdalık gözlerinle,yeşil bir bahar. Düşür beni rüyalarımda aşk uçurumundan, Sonra ellerimden tut Korkunun bembeyaz kesilmiş yüzüne inat. Bir yağmurlu gün ol, Sonra kelamın hükmünü giydir kaleme. Islanmış gözlerle seni yazayım. Damlat gözlerini yüreğimin alevine, Sonra aynan et beni sevdalılar alemine. Ayışığının aksinde, Beni içine Yusuf düşürülmüş bir kuyu eyle, Sonra nasibimsin diye Züleyha bir yürekle başımda bekle. Adımı ezberlemem için İsmime baş harfini ekle. Sonra yeşil gözlerinin hasretiyle, Leyla gecelerde hıçkırığımı dinle. Suskunluğumda dinle sessizliğin sesini, Anla sonra bir lahza, Sensizliğin derdini. Leyla ol, Karart ayı, gözlerimde, Sonra çıldırt beni Mah-ı devran, Doyulmaz seyrinde. Gözlerimden süzülmüşüm ol, Sonra yanağımın gölgesinde büyü. Bil ki Mah-ı devran, Duanla bozulacak bu uğursuz büyü. Ceylanları uyut yüreğinin sahilinde, Bir yudum su diye, İçiril sonra yeni doğmuş bebeğe. Ellerim ol, açıl dergâh-ı İlahiye. Sonra kabul görülmüş kıl beni, Sevgilimin evinde. Ahh! Mah-ı devran ahh! Söyle, Yâr mı nardan doğar, Yoksa nur mu yârdan?

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.13

.::.

Yâr mı nardan doğar, Yoksa nur mu yârdan?..


hiç görülmemiş bir yaşamak Büyük umutlarla çıkılmıştı yola Konuştular mı bin yıllık kütüphaneler inerdi raflardan Aynı coğrafyanın kadim başkentlerinde yaşıyorduk Aynı nakaratın yasak bestelerinde. Birden renkli kravatlarıyla kahkahalar giyinen adamlar geldi Silah satar gibi fikir pazarlıyorlardı meydanlarda Artık herkesin bir savaş mağduru destanı vardı Ruhu çalınıyordu ne zaman bir isyan koşsak Peygamberce direnişlerdi hâlbuki yozlaşmış devrimlerle susturulan Bir gül koklasak örneğin bahçelere kıran. Harab edip bütün lalezarları Güneşsiz şakayıklar büyüterek uçurumlarda Gittiler sövmenin en ağır biçiminde Sabrın mütefekkir kalelerini değil İçimizin dilenmemiş aşklarını öldürdüler. Zulüm, mülayim bir hegemonyanın yumuşak karnında edebiyat bülteni gibi şehrengiz dergisi-kasım-aralık - s.14

duruyor şimdi Cezayir'de, Bağdat'ta bir kız sevsek örneğin Hani Kudüs'te, Hama'da kalbimiz düşse kalbine kazara bir kızın Zifafında bile katliam! Ummak, hiç görülmemiş bir yaşamak gibi... Kavi bir içerleniş, sağlam bir çatış Yoksa hayat küfürden daha da küfür şimdi.

m u s t a f a

k a d i r

ç e l i k


«Müslüman kendi dirilişini gerçekleştirdiği zaman, otomatik bir şekilde insanlığın dirilişini de gerçekleştirmiş olacaktır.»

MAVİ'DE YÜRÜYÜŞ

Hümeyra Özdemir

Güneşli bir zaman, gün öğlenin koynunda demleniyor. Diyar: Konya Mekân: Tahirpaşa Camii İnsanların meşguliyetlerinin ortasında kalmış, telaşelerin kalabalığında kalbindeki huzurla sakin, bahçesiyle tebessüm mekân… Gül kokusunun kadife çiçeklerine yansıdığı demlerde, şellakilerin toprağına papatyaların gölgesi düşüyor. Abdest alırken gözlerim suyun cömertliğine dalıyor, amentünün şehadeti serinletiyor sadrımı… ve Mirac... Rükûnun dâl harfine teşbihiyle, secdede mim olmak arasındaki yükseliş... Gökle bir olurken, yerle bir olmaktan muhafaza duaları dilime, göğe yükselişte yağmur damlaları ellerime konuyor. Rabbiyle taze olan ahdinde dinleniyorum yağmurun… Melekler yaklaşıyor yanıma… ve selam… ved'dua... Övgü, hamd, hayret, tesbih tesbih gözyaşı, naz makamı...

Gün öğlenin güneşinde terlerken, kameriyede elime aldığım bir kitapla, tefekkür denizine daldım. Mavinin kalbine koydum kalbimi... Mavinin gözlerine koydum gözlerimi... Adım öğlenin kırmızısından, denizin mavisine karıştı. "İnsan, insanın ayetidir" diyordu kitap. İnsan insana ayet olur, dua olur, kardeş olur… Bunu düşünmedeyken, Kitab-ı Kerim'in sayfalarında gezen parmağıma bir ayet gülümsüyordu ya da bir insan, bir ikiz kardeş ve yahut… "Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah'ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?" | Bakara 106 Maviliğin içindeki efsun büyüdükçe düğümü çözülüyordu. Bu kelamın kalbime nüzulu ile nur d/olmuştu etrafım ki “Kûn!” demesiyle Nûr'un…

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.15

Tahirpaşa Camii'nin bahçesinde bir de kameriye vardır. Namaz sonrası dünya telaşelerine biraz daha geç dönmeyi isteyen insanların en güzel bahanesidir. Bu kameriyenin içerisinde Kitab-ı Kerim'e yaklaştıran kitaplar, çevresinde ise hadis-i şerif demetleri vardır.


Rabbimiz bu ayet-i kerimede bizi müjdelerken uyarıyordu, inşirahları tutuşturuyordu yüreğimize, ellerimizden tutuyordu, Kâdir ismiyle insana insanlığını hatırlatıyordu. Farklı farklı renklere karışıyordu mavi ve ölüm gelip karışıyordu, derinliğine… Diyordu ki mesela, Rabbin senden bir ayeti alırsa, yani senden bir insanı alır ve sana onu unutturursa, üzülme! O öyle her şeye yeten bir Rab ki, dahasını gönderir. Mavinin rengi açılıyordu bu defa, şöyle diyordu: Hayatında eksik zannettiğin hiçbir şey eksilmiş değil, kaybettiğini düşünüp kuytularda aradığın, unuttuğunda telaşlanıp kendine kızdığın hiçbir kimse senden gitmiş değil! Onlar senden Allah tarafından alındı ama o öyle bir alış ki, dahalarıyla çoğaltılıp, hâyırla katmerlenip yenisi verilecek. O zaman bir kez daha Lâ Tahzen sana ki, müşterisi olduğun bu pazarda menfaatlere yer yok! Yeter ki sen vereceklerinin ardından gelecek müjdeleri sabırla bekle! Yeter ki sen vereceklerinin senden eksildiği hüznüne kapılıp mağrur olma! Yeter ki… Yeter ki… Mavi, camiinin diğer bir vakit ezanını haber etmesiyle mürekkep misali dağıldı. Bıraktığı izler İsrâ'ya davet ediyordu.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.16

Ver elini Mirâc…!


«Çağımızdaki müslümanın yitirilmiş cenneti Kur'an'dır. Onu tekrar bulmadıkça nerede ve hangi şart altında olursa olsun Cehennemdedir.»

hissiyat sen fonisi

n e b i y e

a r ı

Hangi birine üzüleyim Allahım, kafam çok karışık Kurak topraklarımda açan çiçeklerin rengi kırmızı Gözümü kapatsam da yer çekimini hissediyorum malum Hem ben haşlanmış mısırın sert olanını severim Yine de sevmem dayatmayı , saadet herkese göre değil.

Hangi birine kızayım Allahım, hislerim çok karmaşık Mekanik kanatların rahmete doğru yol aldıkları yok Burada ölen çocukların sayısı ağız dolduruyor Hem benim düşüncelerim kafa patlatıyor dağda

Hangi birini şikayet edeyim Allahım, listem çok kabarık Beslenme türü nefrete dayanan yeni bir insan yok Basit bir ademoğlu, yeryüzünde fitne ve fesad çıkaracak Demişti melekler, haşlanmış mısırın da taneleri var Yine de utanmam ısırmaktan, küfrün dili tek değil.

«Şehir, deniz gibidir. Onda balık gibi canlı canlı yüzmesini bilmezsen, bir ceset gibi durursan, seni kıyıya fırlatır, dışarı atar.»

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.17

Yine de durmam yürümekten, hareket kimsenin harcı değil.


«Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar, vicdan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrının gazabından kurtulamayacaklar.»

İki sandalye karşılıklı oturuyor balkonda

iyi

İnsan da böyle oturabilir Yani sen ve ben

değildir yalnızlık

Yani gözlerin de böyle bakabilir İçime doğru dörtnala Yeşil-kadın-zeytin

muhammet çelik Elbet bir bebek

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.18

iyi

Bir mimari yontu değildir Doğurup bırakılmış bir köşede

değildir İki sandalye iki boşluk değildir

«Sen, zaten o gerekli çileyi çekmektesin. Ama o çilenin şuurunda değilsin, daha doğrusu, o çilenin anlamına ermeğe yanaşmamaktasın. Öyleyse ilk iş olarak ne durumda olduğunu, hangi felaketlere uğradığını bir iyi düşünmen gerekiyor. Sonra da ruhunu yabancı ayrık otlarından temizlemen. Allah'a ve Kuran'a dönecek şekilde arıtman.»


M . N İ H AT M A L KO Ç

N E F ES İ G Ü L KO K A R ÇOCUKLARIN O yumuk ellerinle selamla kutlu geleceği çocuk!... Sonsuzluğa sen de bir çengel at. Dantel dantel işle yarınların düş yorganını. Sevinç gözyaşların sulasın bahçemizdeki gonca gülleri. Yüreğindeki aydınlığın ışıltısını göklerimize ver. Dağılsın başımızın üstündeki kara bulutlar. Sen tohumlarında ve tomurcuklarında nice çınarlar saklarsın!... Sevgi merdiveninle bulutlara değer başın. Kâinatı kuşatan düşlerinde ve gecelere sığmayan rüyalarında ışığını dünden alıp yarınlara taşıyan koca bir gelecek saklıdır. Senin uçurtmalarındır bizi çocukluğumuzun gizlerine taşıyan. Uçurtma değil, sanki hatıralardır gök boşluğunda nazlı nazlı sallanan… Onlar şimdi sevgiyi, hoşgörüyü ve umutları taşıyor masmavi göklerimize. Eksik kalan yanlarımızı tamamlıyorsun güzel çocuk!... Düş yırtıklarımızı yamalıyorsun.

Senin gül kokulu dünyanda barut kokularına yer yok besbelli. Kan kırmızı ırmakların suyunu ta tepeden kesmek için doğdun. Dünyaya demokrasi dersi verdiğini sanan fakat bunda ikmale kalanlara, demokrasi renginde zulüm getirenlere en büyük dersi vermek için teşrif ettin dünyamıza. O gül kokulu nefesin bastırdı iğrenç barut kokularını. Gelişin milat olacak içimizdeki altın kaideli putların devrilmesi için. Gerçekler süslü kelimelerin ardına saklanamayacak bundan sonra. Sen haykıracaksın mazlumların yüreklerine gömdüğü münzevi çığlıkları. Mazinin deriliklerinden bulup çıkaracaksın yaşamın el değmemiş güzelliklerini. Aklın tutsaklığından Hakk'ın nuruna sığınacaksın zaman bahçelerinde dolaşırken. Senin küçük dünyanda nice galaksiler saklıdır. Siz büyüdükçe bizim de hayallerimiz, yarınlara dair umutlarımız büyüyor, güven bir sarmaşık misali sarıyor gönül ağacımızı. Sizler büyüdükçe bizler küçülüyor, zamanın çarklarında iyice ufalıyoruz. Sırtında altın bir gelecek, kurşundan ağır bir dünya taşıyorsun sen. İzin verme dünyanı kirletenlere. Başlarında patlasın bombaları, barutları. Yüreğinde gül yüzlü isyanlar büyüt suni dünyalarına teslim olmamak için… Seni açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmek isteyenlerin önüne dikil o pörsümez çelik iradenle. Dününe, gününe ve önüne sahip çık, balık hafızası taşıma ne olur… Diri ve iri ol lokma lokma yutulmamak için… Demir gibi ol ki seni yutmak isteyenlerin azı dişleri kırılsın.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.19

Senin, kelimelerle bir derdin olmaz ki güzel çocuk! Lügatinde sevgi, saygı ve hoşgörü başköşede yer bulur kendisine. Aynalarla dosttur süt kokulu yaşın ve gökleri delen o mağrur başın. Sevmelerin ve gönül vermelerin karşılıksızdır senin… Coşkun akar içinde büyüttüğün sevgi ve muhabbet ırmakların. Suskunlukların bile en büyük çığlıktır duyarlı kulaklarda. Senin yürek yankılarında gizlidir yarınların gölgesi. Bugünü kavrayabildiğince, hayatın sırlarını anlayabildiğince mutlu olacaksın. Yarının dünyasında 'keşke'lerin olmayacak senin.


Aslında kimliği de, devleti de yoktur çocukların. Kimlikleri, sevgi ve hoşgörüsünü kaybetmemiş insanlıktır; devletleriyse bütün dünyadır. Dünyayı paylaşma, kapitale konma gibi bir dertleri de yoktur sevgi tomurcuklarının. Zira sevginin adresidir onlar. Masumiyettir onların posta kodu. Ne sırlar saklıdır donuk bakışlarında. Çocuk renkli bir dünyadır ruhun aynasında. O aynaya bakan, geçmişini görür orada. Kanat çırpar yarınlara, umuda. Elleri toprak kokar çocukların. Güneşedir karanlıktan kaçan, aydınlığa varan yolculukları. Gönlünde keder barınmaz çocukların. Rüzgâra verirler bütün tasalarını. Eğilmezler,

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.20

bükülmezler, kırılmazlar, dik dururlar zamana karşı. Yoksulluklarının bile farkına varmazlar çok kere. Her biri bir yıldızdır uçsuz bucaksız göklerde. Nefretleri ve kırgınlıkları camdaki buğu kadardır. Her mevsimde açarlar, baharı beklemezler çiçeklerini açtırmak için. Sen koptun ya dünyamdan ey çocuk, büyük bir boşluktu bıraktığın… Mutluluklar pazara düşeli beri kalmadı deliksiz uykularım. Rüyalarıma sığmayacak kadar büyüdün sonraları. Beton binalar senin hissiyatını da kalıba koydu ne yazık ki!... Işığın kaynağı sandın kendini, güneşe döndün sırtını. Dünyalık senin de bürüdü gözlerini, gökyüzündeki rengârenk uçurtmaları bile görmez oldun. Sırların deşifre oldu aynalarda. Aynalar cam kırıklarına, cam kırıkları can kırıklıklarına dönüştü. Ben senin o yumuk yumuk ellerini, çocuk halini sevdim.

«Politika en korkunç silah halinde hâlâ dünyamızda ve çağımızda. Batıda inançtan boşalan yeri politika dolduruyor. Belki de ilerde insanlığın kurtuluşu, insanları bu politika illetinden kurtarmakla başlayacaktır. Çünkü politika, insanı insana karşı samimi olmamaya zorlamakta, giderek insanı kendisine karşı da samimi olmaktan çıkarmaktadır.»


.:: nuray alper ::.

arzın pervazlarında saklanan sevda mukaddimesi

Bilmiyordum. Söylememişlerdi; eksikliğimin uzaklığın, yokluğumun varlığın olduğunu… … Dışarımda mütemadiyen devrilen dünya; resimler, cisimler, sisler ve izler. İçimde ellerin. Hâr'ın suyu, yâr'in uykuyu tanımadığı yerden, -seni değil leylî- ölümü oyun tutan iklim ağrısıyla ellerini sevmeye geldim. Yağmurun saçlarını okşarcasına müşfik, ömrümü sarsarcasına pervasız; sonra akşam, sonra hasret, sonra çâre ellerin. Kaç yangın tohumu serper de yüreğime, sus-uma usulca sızıverir parmakların. Bilmezler, bilmezsin; ne çocuk, ne ıslak-mai

Seni değil cânım; bakışlarının canıma kıyışını sevdim. Yüreğine dolunayın kurulduğu iki siyah yıldız ışığı gözlerin... Geceyi örtüyor önce; içini gösteriyor içime olanca ihtişamıyla riyâsız, sade. Tarif yeteneğini talihsiz bırakırken sükûtu cinnetle yıkıyor, sürûru heybetle. Efsununu şiirlerden mi topluyor ki; yaşamın yirmi sekizinci durağında ve bir yaz molasında incecik vurulduğumun fotoğrafı oluyor. Gözlerin; zindan karası. Gözlerin; doğu yarası. Âh! yaramaz çocuklar barınağı. Anladım ki; ne güzel zulüm güftesinde ölüm. Bir şeyler koşarak geçiyor göğsümün içinden. Yalınayak. Tebessüm. Sıcak. “yâr” diyorlar adına. Ömrüm hep yarım kalsa da var olan yokluğunda, “yâr” diyor çölde yağmur, k/arda yangın ve dua. Bana bela ağlıyor, sana müptelâ ne varsa… Şark'ın esmer rikkatini hiçbir şarkı anlatamıyor.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.21

Gökkuşağının tüm renklerini b-arındıran gülüşüne yandım tenden âzade. Sıcacık dokunurken içimin buzuluna ruhumda yarattığı tahribata en çok. Gamzelerinden su içen güvercin olabilme iştiyâkıyla tebessümümün, tebessümünde uyanmasına… Kaç resmi, kaç ismi vardı yüzünde duruşunun sayamadım. Elîm ıssızlığımın kalabalık sokağı mı? Rüzgâr ateşi mi, hüznümün katli. Gülüşüne kandım ki o; -acının tarif ve tarihine meydan okuyan sabahım.-


Seni değil, kimsenin bilmediği bir dilde beni sevmeni… Seni değil, acısı kimsesiz şehrini… Sana değil, boynuna dokunan vuslata çoğalıyorum. Nefesinden geçen her kurak, ırmak olmakla şereflenirken hüzünden bir coğrafyayı aralıyor dudaklarında zaman. Sükûtuna “söz yanığı” deseler, sadrımda ebedî bırakır mısın sesime sürdüğüm sesini; Min beriya te kriye.

Naz faslım, yeniçağım, yaşmağım; Yüreğimin kıyılarına vuruyor saçların. …ve ağırlayarak göğün aralığında bir yıldız ağırlığını, kaşların beni vakitli vakitsiz öldürüyor. Kirpiklerinde batan akşam, arzın hasret senfonisi oluyor. Geceye her düşüşün, ebruli bir düş. Gül coşkusu çevirip başını âleme bir gülüşün. Yaşamak sanatının zirvelerinde, korku kokmayan bir hâl ile ne ibret, toprağa ruhunla süzülüşün… Sana dair kaç nida, sadrıma sarılan

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.22

yara? Adın her diyârda biraz hayat, çokça sevda. Yaramaz çocuksa da takatin yaramı azdıran; ama'sı çok, neden'i çok, çünkü'sü kaçamak bir hazla, rengin yağmuru anlatıyor; maskesiz ve şeksiz. Kalbinden çok uzaklarda bir ülke riya. Suretimin ben olmadığını en çok aynalar biliyor. İçimi içine saklasam. İçimi içinde aklasam. Yüzüne bakmayı cihana yasaklasam...Vefası nakıs bir yaşamın içinden el sallayarak uzaklaşırken kirpiğinin ucunu, düş yolculuğunu, çok çocuk oluşunu sevmek için yine, yeniden doğma imkânı yakalasam. Sen canıma köz sürerken eğilip yüreğine, “değil seni, seni sevmeye yetemediği için kendimi de sevmediğimi” fısıldasam… (*) çalışmanın ilk paragrafında geçen sus, tabiat(fıtrat) manasıyla kullanılmıştır.


TOPRAK: AŞK, DİRİLİŞ ve KAN Fadime

Türkölmez

Bir ismin şerhidir bu kelimeler yan yana veya ayrı ayrı. Bir mısra okunur, bir ceketin usulca kalktığı görülür sokaklardan. Uzaklarda yakın olan bir dağ vardır ve o bahçelerde bahar çiçekleri kitaplardan toplanır. Ortadoğu, Afrika uzak mı sanırsınız? Değildir, kapının bir kanadı Kudüs ise bir kanadı Afrika'nın diriliş erleri kara çocuklardır. Ortadadır başımıza gelenler ya, umutsuzluk yoktur; eninde sonunda Batının küstahlığı, korkaklığı haddini bilecek dirilişin çiçekleri baharı gül kokularıyla getirecektir. Gelenek mi modernlik mi değil de geleneği modernliğin imkânları içerisinde yaşayıştır belki de onunkisi. Sömürgeci bir batı vardır ve onun karşısında direnebilmenin tek yolu medeniyetimizde gizlidir. Tarih iyi bilinmeli ve yorumlanmalı, yol göstericiliği asla yabana atılmamalıdır. Bir birleşmenin hayalidir dilindeki; zira artık küçülen dünyada nedir bu anlamsız sınırlar. Kapılar birbirine açılmalı; haneler, içten koridorlarla birbirine bağlanmalıdır. Özdeki birlik tam olduktan sonra, teslimiyet sağlandıktan sonra nedir ki ayrı kalacak olan? Ayrı kalması gereken tek şey İslam dünyası ile hesabını kapatamayan Batı ve kirli elleridir. Toprak ve İnsana Sesleniş Ve beklide yapmak istediği “odaların zeminlerini beton tahta ve muşambalarla kapayan, adeta toprağı kilitleyen insanlar” 'korkacak bir şey yok; altınız toprak, geldiğiniz yer de gideceğiniz yer de! O bir sallanırsa kayan siz olursunuz ve elbette kaybolan da yine siz' derken kımıldanan, debelen toprağı da ihmal etmez. Hatırlatır ona; aradığı yakutların, zebercetlerin bağrında olduğunu.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.23

3 adam var; biri gözlüklerinin gerisinde hâlâ sır bana, diğeri karanlık odalarda gün ışığını kelimelerden kurduğu prizmalardan damıtarak geçiriyor, susuyor ve susmak ancak bu denli bir çığa dönüşüyor kaleminde, diğeri ise şehrin sokaklarını mesken edinmiş tek başına “büyük kitapçılarda kitapçı kızlardan korka korka kitap karıştırabilir miyim?” diye soruyor. Kentten korkuyor belki de; ama kenti dize getirmek ya da kentin içini bir bahçeye dönüştürmek de ancak kaleminden dökülenlerle mümkün gibi. Ve sessizce geçtiği her bir sokakta ayrı bir iz, ayrı bir letafet bırakarak ilerliyor. Aslında devrimcilik kelimesinin dirilişe çevrilmesinde ve 'acaba' dememde etkisi olan, bu sokakların sessiz gezicisiyle güller, toprak ve kan üzerinden bağ kuruyorum. Bence toprağın tek saklayamadığı şey aşk ve diriliş. Hâl böyle olunca onun dilinden seslenebiliyorum: 'Bak Mona Rosa! Bu güller var ya; toprağın üstünü örten, topraktan gelen bir şairin kelimeleri. Toprak, aşkı bağrında daha fazla saklayamadığı için onu bir diriliş muştusuyla fırlatmış; dirilişin sağlam dikenleri, toprağın yanık bağrını kanatıp, akan ince sızının ifadesi olan kanlar, dikenlerin ucuna incecik bir letafet olmuşlar. İşte bak! kan, kırmızı ve güller; toprak, diriliş ve aşk.


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.24

“Bugüne kadar, aşırı bir duyarlılıkla da olsa, bekleyen, hep bekleyen, fakat beklediğini bulamayan halkımızın, neyi beklediğini unutmasından, beklediğinin sahte ve gerçeğini birbirine karıştırmasından ve en kötüsü beklemez ve bekleyemez olmasından korkulur.”


medeniyet kavramı ve iki üstad ibrahim harun tarhan Bir medeniyet, yorgunluk uykusunda bir medeniyet… Adı, İslam; dağların kaldıramadığı yükü on dört asır omzunda taşımanın yorgunluğu var üstünde. Ve o tekrar uyanacak, sadece kendisi için değil insanlık için uyanacak ve yine alacak sorumluluğu. Çünkü o uyanmazsa dünya yanacak… Ve zamanına yön vermiş iki insan, Sezai Karakoç ve Bediüzzaman. Yalnız kalmış medeniyetin savunucuları… Bu konuda bize yol gösterecek iki üstad. Ufak tefek farklılıklar ile birlikte genel olarak paralel görüşlere sahipler. Tahlillerinde medeniyeti anlatıp, batı ile bizi karşılaştırıyorlar. Bu günlere nasıl ve niye geldik ve neler yapmalıyız sorularını cevaplıyorlar… Medeniyet ile ilgili görüşleri ile başlayalım. Batı'dan başlarsak; Aslında ikisi de Batı'yı medeniyet olarak görmemektedir. Kısaca geçici heveslere saplanmış, dünya hayatına bağlanmış, menfaatperest, manevi bir boşluk içinde maddeye saplanmış bir yaşantıdır batı. Sezai Karakoç buna ruh eksikliği ismini verip içi boş bir medeniyet olduğunu savunmakta. Politikayı adeta kendine yeni bir din edinmiş ve kaliteye değil propagandaya bağlı bir medeniyettir batı O'na göre. Ve batının içinde boğulduğu, hakikat zannettiği günah bataklığından iki üstad şöyle bahsediyor;

“Evet böyle istibdad ve sefahet ve zilletle memzuc medeniyete bedeviyeti tercîh ediyorum. Bu medeniyet, eşhâsı fakir ve sefih ve ahlaksız eder.” (B.S.N.) Ayrıca Said Nursi batıyı şöyle özetliyor: “Medeniyet-i hâzıra-i garbiyye semâvî kânun-u esâsilere muhalif olarak hareket ettiği için, seyyiâtı(kötülükleri), hasenâtına(iyiliklerine), hataları, zararları, fâidelerine râcih(üstün) geldi(…) İktisad, kanaat yerine, israf ve sefâhet ve sa'y ve hizmet yerine; tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakîr, hem gayet tenbel eyledi” Gelelim gerçek medeniyete; İslamiyet ise batının kullandığı en güçlü silah olan milliyetçiliğin karşısına kardeşliği, maddiyata karşılık maneviyatı, israfa karşılık iktisatı öne çıkarmıştır. Menfaatler etrafında dönen bir toplum yaşantısından soyutlamıştır kendini İslam. Said Nursi insanın sadece akıldan ibaret olmadığını ve kalp, ruh gibi birçok latifesinin bulunduğunu söyler. Ve batının sadece aklı esas alan medeniyetine karşı İslamın insanın tüm latifelerini doyurduğunu savunur. Bu yüzden de Said Nursi'ye göre “İslam medeniyetini istemek, insanlığı istemektir.” Sezai Karakoç da aynı şekilde Batı medeniyetindeki metafizik boşluğun, ruh eksikliğinin İslam ile doldurulabileceğini savunur. Çağımızda özellikle siyasette modern putların oluşturulduğunu söyler ve insanın tek çaresinin, Tek olan Allah'a inanmakta olduğunu savunur.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.25

“Haram, günah ve kötülük, hiçbir çağda bu derece hükümran olmadı. Hiçbir çağda bu derece donanık çıkmadı insanoğlunun karşısına.”(S.K.)


Sezai Karakoç eserlerinde medeniyetin kökünden de bahseder. Medeniyetin oluşmasında en büyük etken peygamberlerdir ona göre. Çünkü ilahi düzenin temsilcileridir onlar. Ve İslam medeniyetinin oluşmasında her bir peygamber birer tuğladır, birer direktir. Son peygamber Hz. Muhammed ise “insanlığı bir anıt gibi yükselten sevgili” dir. Said Nursi de peygamberimizin medeniyet üzerinde etkisinden bahsederken, peygamberimizin kendi şahsının ayrı bir mucize olduğunu söyler. Said Nursi'ye göre Bedevi Arapları medeniyet muallimi yapan bir muallimdir O. Biz nasıl bu hale düştük sorusunun cevabını da aramış iki üstad. Aslında birçok sebep sayıyorlar. Başta en temel düstur ise kaderin Müslümanlar üzerindeki bir cilvesi başka bir deyişle Müslümanlara bir tokadı. Bakış açısı olarak baktığımızda Said Nursi iman eksikliği üzerinde fazlaca dururken, Sezai Karakoç bununla birlikte olaylara tarihi ve siyasi açıdan da bir yorum getiriyor. Batının içimizdeki özü çalıp götürdüğünü, vahşi ve zalim yüzünü ortaya çıkartarak bizi parçaladığını savunuyor. Tabi bunda dinimizi arka plana atarak, onu gerileme sebebimiz sayarak büyük bir pay sahibi olduğumuzu da göz ardı etmiyor. Hâlbuki gerilememizdeki sebep İslam değil bilakis ondan uzaklaşmamızdı.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.26

Said Nursi de İmandan uzaklaşmamızın yanında temel birkaç sebep sayıyor. Ümitsizliğin toplum içinde hâkim olması, sıdkın, doğruluğun toplumsal ve siyasi hayatta ölmesi, menfaatperest bir yaşamın yaygınlaşması ile muhabbetin yerini adavetin rekabetin alması ve en önemlisi “muhabbete en layık şeyin muhabbet” olduğunun unutulması… Reçeteyi de yazıyor iki üstad. Onlara göre günümüzde en büyük mesele iman meselesidir. Ve tek kurtuluş çaresi hakiki imanı bulmadadır. Reçetelerin birinci ve temel maddesi taklidi imandan tahkiki imana geçmektir. Said Nursi ihlâs üzerinde fazlasıyla duruyor ve ihlâsı temel düstur sayıyor. O'na göre biz dinimize ihlâs ile samimiyet ile sarılır ve onu doğru yaşarsak diğer milletler zaten akın akın islama girecek. Sezai Karakoç da aynı şekilde çağın yalancı putlarına karşı en büyük gücün tek olan Allah'a inanmak ve ona sarılmak olduğunu savunuyor. İnsanı, kula kulluğuna karşılık Allah'a kul olmaya davet ediyor. Müslümanları da “Çağımızdaki müslümanın yitirilmiş cenneti Kuran'dır. Onu tekrar bulmadıkça nerede ve hangi şart altında olursa olsun Cehennemdedir” diyerek yeniden Kuran'a çağırıyor. Reçetelerin ikinci maddeleri yine aynı, Müslümanların birbiri içindeki sorunlarını bırakıp, birleşip tek güç olmaları ve gerçek milliyetçilik ruhunu, kardeşlik özünü benimsemeleri… Said Nursi Fabrikanın çarklarına benzetiyor nasıl bir çark diğerine muhalefet etmez, onunla rekabet etmez Müslümanlar da öyle olmalı diyor. Ve “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir..bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir bir…”diyerek bu kadar birin ancak birliği iktiza ettiğini söyleyerek birliğe davet ediyor.


Sezai Karakoç da aynı şekilde ittihaddan bahsederken, birazdan geçmişe dönüyor ve ortak kültürden hareket ediyor. Geçmişte İslamın insanlığa kazandırdığı, Mevlanaları, Yunus Emreleri örnek gösteriyor ve daha Mehmet Âkif'in bile doğru dürüst bilinmediğinden yakınarak yapmamız gereken işlerin başında geçmişi daha iyi anlamak ve araştırmak olduğunu savunyor. Said Nursi'den farklı olarak bir de aydın sınıfından bahsediyor ve “Direnişin dirilişe dönüşümü ya da direnişten dirilişe sıçrayış, ancak aydın kadronun bilinçlenmesi ve devreye girmesiyle mümkün olur” diyerek aydın sınıfının İslamın yeniden dirilişindeki önemi vurguluyor.

Gelelim ümit meselesine… Yarın güneş nasıl doğacaksa, her gecenin nasıl bir sabahı, her kışın nasıl bir baharı varsa İslam da dünyaya tekrar hakim olacak. Çünkü insanlığın tek kurtuluş çaresi İslam'da. İslam'ın dirilmesi aynı zamanda insanlığında dirilmesi olacak. Eğer olmazsa insanlığın kıyameti olacak. Böyle inanıyorlar ve o kadar da ümitli ve eminler. Sezai Karakoç buna Diriliş ismini veriyor. Batının zalim yüzünü, boş yüzünü tüm dünya gördü artık diyor. Ve Afrika'dan çok umutlu. İslam'ın yeniden diriliş yeri olabileceğini düşünüyor. Aslında bu konuda pek bir şey söylemeye gerek yok sözü üstadlara bırakıp bitirelim… "Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacaktır!"(B.S.N.)

«O kadar kendi davamıza dalmalıyız ki, Batı, bizi kendine baktıracağına, bize bakmak ihtiyacını hissetsin. İsteyerek

“Hiç kurtuluş ümidi yok mudur bu hale gelmiş bir topluluk için? Vardır. Ve o kurtarıcı, öz mayasını büsbütün yitirmeyen halkın içindedir. Bu toplum nerede diyeceksiniz. Derim ki, gözünüzü yumup elinizi uzatınız, korkarım ona dokunacaksınız.”(S.K.)

istemeyerek bizim konularımızla ilgilensin.»

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.27

Said Nursi ise kendine siyasetten tamamen uzak bir yol haritası benimsemiştir. “Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder. Hakikî dava budur. Bunun haricindeki davalara karışmak zararlıdır(…)Hem de siyaset boğuşmalarına kapılanlar, selâmet-i kalbini kaybeder” diyerek siyasetten uzak kalma sebebini de açıklamıştır. Ayrıca siyasete dahil olanların bilmeden de olsa zalimlere taraftar olma riskini, doğruluktan uzaklaşmasını da nedenler arasında saymakta Said Nursi.


gemiler yasin akkan

Yaklaşık bir hayat benimkisi Ölçüye sığmaz bir boyuta varıyor her olay Başı sonu olmayan bir an gibi.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.28

Karar verme aşamasında kararım tekrar başa dönmek Eğliyor beni her gördüğüm çiçek Raptolmuşum gibi tomurcuklarına Ve her tomurcuk habercisi çiçeklerin Ardından raptoluşlar Prangasına vurulduğum zamanlar artıyor sonra Başı sonu olmamak ne güzel halbuki Ne güzel ümitlerin denizine dalıp Her gördüğüm gemiden kaçmak Gemilerden ki her biri tükenişin yolcularını taşır Gemiler ki her birinde sevdiğim insanlar...


bir kitap bir düşünme biçimi kitap:

EMPERYAL KUŞATMA VE İSLAM DÜNYASI yazar: ALİ KAÇAR yayınevi: GENÇBİRİKİM okuyan: MUHAMMET ÇELİK

Yaşadığımız hayatın dününü ve bu gününü bir kez daha özetlemek, kan ve gözyaşının hükümran olduğu dünyanın suçlularını, işbirlikçilerini, mazlumlarını ve direnişçilerini tanımak için, günlük gazeteleri veya televizyon kanallarını takip etmek yerine, hak ile batılı korkusuzca ayırabilmiş bir bakış açısına sahip olan böyle bir kitabı okumayı daha önemli görüyorum, dolayısıyla da tavsiye ediyorum. Eylül 2001'den Nisan 2010'a kadar geçen süreyi kapsıyor yazılar. Bu süre zarfında dünyada çok önemli gelişmeler yaşandı. O kadar çok masum insan öldü, o kadar çok işkence ve tecavüzler yaşandı ve o kadar çok şehirler kasabalar ve köyler bombalandı ki, artık haçlı seferlerinden Moğol istilalarından bahsetmek bunların yanında küçük mevzular gibi kalabilir. Ancak tuhaf olan şudur ki, halen devam eden bu insanlık kıyımı sürecinde, medya ve propaganda vasıtasıyla ya da ülkelerin işbirlikçi yönetimleri aracılığıyla, asıl büyük katliam ve işkenceler unutturuluyor da bunların yerine direnişçilerin yaptığı birkaç saldırı hadisesi konuşulup bunların üzerinden terör edebiyatı yapılıyor. Hakikatle propaganda yer değiştiriyor adeta.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.29

Ali Kaçar'ın Genç Birikim Dergisi'nde yayımlanan süreli yazılarından oluşmuş bir kitabı okudum. Kitaptaki her yazı, özel olarak derginin yeni sayısının çıkma zamanındaki en önemli gelişmeyi ele almış, genel olarak ise bu gelişmeyle beraber tarihi-stratejik ve düşünsel etkileşimleri özetlemiş. Bunun ötesinde, kitabı değerli kılan asıl yönü, günlük hayatta, medyada ve dünya gündeminde kullanılan / yürürlükte olan “terörizm” “demokrasi” “insan hakları” gibi hâkim kavramların sahteliğini göstermesi ve bu kavramların yanıltıcı cilalarını kazıyınca altlarından çıkan sahici görünümlerini bize vermesidir. Asıl terörü kimin işlediği, asıl lanetlenmesi gerekenin kimler olduğu, verilen kronoloji ve istatistiklerle gözler önüne seriliyor ve propaganda dolayısıyla unutturulan bu insanlık suçları bizlere bir kez daha hatırlatılıyor.


Dünyanın her yerinde meydana gelen olumlu veya olumsuz faaliyetlerin arka planındaki küresel yönlendirmeleri iyi takip eden yazar; sıcak gelişmeler karşısında hemen yorum yapan ve yanılan İslam dünyasındaki basit gazetecilerin aksine, onlar gibi egemen dünya dilini kullanmayıp, müslümanca bir tavır takınıyor ve kendimize yakışan onurlu bir dil kurmaya çalışıyor. Kitaptan ve yazardan alacağımız en önemli öz budur bence. Olaylara küresel çapta ve müslümanca bakabilmek, gündelik çıkarları aşmakla ve onurlu bir duruş sergilemekle mümkündür ancak. Müslümanların yaşadığı her ülkede olduğu gibi ülkemizde de, dünyanın güçle ayakta duran dilini kullanmakta ısrarcı bir yazarçizer güruhu, bir de olayları gerçek yönleriyle ele alma cesaretini gösteren yerli düşüncenin kalemcileri var. Onlardan biri de bu kitabın yazarıdır diye düşünüyorum.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.30

Bu kitabı okuduğunuzda eminim ki gözlerinizle görüp kulaklarınızla duyduğunuz cinayetleri, nasıl da unuttuğunuzu görecek ve çok yakın bir geçmişte yaşadığımız o acı günleri bir kez daha yaşayacaksınız ve bununla birlikte halen devam etmekte olan işgalleri yeni bir bakışla ve daha sağlam bir kafayla değerlendirebileceksiniz. ABD'nin ve İsrail'in dünyada estirdiği terör rüzgârını ve diğer zalim devletlerin katliamlarını, kukla yönetimleri, göstermelik kınamaları, barış yanlısı görünen ama aslında birer ihanetten ibaret olan anlaşmaları, Türkiye'nin ABD yanlısı tutumunun nelere sebep olduğunu ve buna benzer durumları, bu kitaptaki yazılar bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiriyor. Ebu Gureyb'i, Felluce'yi, Guantanamo'yu, Ceng Kalesini, Kabil'i, Mezar-ı Şerif'i, Cenin'i, Gazze'yi, Doğu Türkistan'ı, Çeçenistan'ı, Bağdat'ı… Kirli savaşları ve bu savaşlara kirli pazarlıklarla ortak olan biz Müslüman halkların yönetimlerini… Bir kez daha hatırlayalım. Müslüman kimden yana olmalı, kimin safında durmalı, bilmelidir. Zilleti değil izzeti tercih etmelidir. Çıkarlarınız için, koltuk-iktidar kaygınız için yaşarsanız bu düsturları algılamakta zorluk çekersiniz. Bunları bize bir kez daha hatırlatan Ali Kaçar'a teşekkürler. Dergileri alıp okuyamasak da kitap haline gelmiş olan yazılarını bir haftada okuma imkânımız oldu. Bu güzellik bizde bir merak da uyandırdı: Arap halklarının isyanları şeklinde cereyan eden son gelişmeleri sayın yazar nasıl değerlendirdi acaba..


SEZAİ KARAKOÇTA 7EDİ GÜZELLİK muhammet çelik Sezai Karakoç'un ilgimi çeken bazı yönleri oldu, bunları paylaşayım istedim. Birincisi kadere olan inancı ve bu inanca dayalı olarak yenilgimizden ibret alması, dövünüp telaşa kapılmak yerine düşünüp çare araması. Olup bitmiş şeyleri tartışmak yerine olacak yeni şeylerin derdini yüklenmesi. Bu tutumu yanlış anlaşılmamalı tabi... Kader anlayışı onda basit bir bekleyiş, geleceğin belirsizliğine bir razı oluş şeklinde var değildir; aksine “kaderimizde dirilmek var” derken bizi bir silkinmeye davet ediş, yorganları atmaya bir çağırış vardır. “Tanrı'nın gücünden başka her gücün bir sonu vardır” anlayışı ile birlikte değerlendirilirse, diriliş erinin Allah'tan başkasına karşı korkusuz bir duruşu olması gerektiği ortaya çıkıyor. İkinci olarak dikkatimi çeken şey, İslâm coğrafyasında ortaya çıkmış düşünce ve inanç akımlarını bir bütün olarak görmesi ve hiçbirini dışlayıcı bir tutum takınmaması. Sadece düşünsel ve eylemsel çıkışlardaki farklılıklara bakışı değil aynı zamanda Müslüman halkların farklılıklarına bakışı da şefkat dolu. Kader anlayışında olduğu gibi bu anlayışta da Kur'ânî bir temel var. Çünkü Kur'ân'a göre müminler birbirlerine karşı şefkatle davranıp düşmana karşı gazap içindedirler. Üstad da zaten bu şefkatini sadece inananlar topluluğuna sarf ediyor ve öfkesini kâfirlerin hiçbir türünden esirgemiyor.

yazılarında çağrılar şeklinde ortaya çıkıyor. İslâm'ın Dirilişi'nde Avrupa'ya Asya'ya Afrika'ya, Hıristiyanlara Yahudi'ye Müslümanlara tanrıtanımazlara vb. çağrılar vardır. Birçok kitabında İslâm dünyasının aydınlarına ve yeryüzündeki bütün Müslüman topluluklara çağrılar vardır. Onun çağrılarından dünya üzerindeki hiçbir grup hiçbir fert nasibini almadan geçemez. Bu duyarlılığı bize “âlimler peygamberlerin varisleridir” hadisini hatırlatıyor. Dördüncü olarak onun yürüyüşündeki kararlılık dikkatimi çekti. Sağına ve soluna bakmadan, yazılarının ne kadar okunduğunu, ne kadar popüler olduğunu hiç merak etmeden, düşüncelerinin etkili olup olmayacağını dert etmeden eserlerini ortaya koymuş ve bunu da yaşantısındaki sebatla ispat etmiştir. Yazdığı dönemde veya günümüzde layıkıyla okunmamış olması onu ümitsizliğe düşürmemiştir. Zaten ümitsizliğe düşmek İslâm'da yasaklanmış bir haldir ki ne Diriliş fikrinde ne de bunu ortaya koyarkenki zahmetli yolculuğunda bu hali göremezsiniz. Ayrıca kimsenin ne yaptığıyla ilgilenip de dedikodu batağına düşmemiş, üzerine düşen görevi yapmakla meşgul olmuştur. Herkes işini yapsa ne güzel olurdu!

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.31

Dikkatimi çeken üçüncü yönü, onun çağrılarıdır. Müminin bir vasfı olan “tebliğ” yükümlülüğü onun


Beşinci olarak belirtmek istediğim özellik, onun sözü döndürüp dolaştırmadan, herkesin anlayacağı bir yalınlıkla ifade ediyor oluşudur. Eserlerini okuyan hiçbir kimse “burada ne denilmek istemiş?” diye şüphelere düşmez. Özellikle Diriliş fikri açık ve seçik olarak “İslâm'ın Dirilişi”dir. Çağın ses kirliliğiyle kafası karışmış birçok kişi üstadın eserlerini okuduğunda oradaki yalınlığı görüp bunu basitlik zannetmekte ve yanılmaktadır. İslâm aşkını adeta yetersiz bulup başka arayışlara giren arkadaşlarımız onun anlattıklarını “hepimizin bildiği şeyler canım” diye geçiştirebilirler ama bir kez daha düşünmeye ve kendilerine gelmeye davet edilmeleri gerek. Şüphesiz bunun yanında ve yine aynı yalınlıkta fakat Metafizik Gerilim Şartı'nda olduğu gibi çok üst düzey bilişsel kavrayışlara hitap eden felsefi yazıları da vardır. Bu yüzden de Sezai Karakoç okunacaksa bütün eserleriyle okunmalıdır.

Altıncısı onun haddini bilmesidir. Tarihin seyri içinde hangi konumda olduğunu çok iyi bilir ve kendi çalışmaları dâhil günümüz sanat çalışmalarına gereğinden fazla değer biçmez. “Neden Mevlânâ, bir Fuzûlî, bir Şeyh Gâlib, bir Nef'î, bir Bâkî çapında olmasa bile onun eteklerine ulaşmış bir şair, bir ruh eğiticisi türk ülkesinde boy göstermemektedir?” sorusuna dikkat ediniz! Günümüzde şair, yazar veya aydın geçinen birçok kardeşimiz bu sorunun muhtevasından ve arka planından habersiz olarak çalışmalarını ve şahıslarını gereğinden fazla yüceltmektedirler. Sezai Karakoç büyüklüğü oranında haddini de bilmiştir bu anlamda.

Yedincisi halkını aşağılamamasıdır. Hatalarını yüzlerine vurmamış sadece bu hatalara düşülmesinin sebeplerini konuşmuş ve çözümler göstermiştir. Bu da bence gerçek bir aydında

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.32

olması gereken özelliktir. Halkını aşağılayan bir dil bir aydına ait olamazdı…

Sekizincisi de olsun hadi: Olaylara hikmetle bakma özelliğini yitirmiştik, Sezai Karakoç yeniden hatırlattı bizlere. Gerek 11 eylül saldırıları ile gelişen olaylara gerekse Arap isyanları ile başlayan yeni döneme yönelik yazılan çizilen binlerce yazıya baktığımızda, hala o maddeci bakış açısından kurtulamadığımızı, bu konuda Karakoçu yalnız bıraktığımızı görüyorum üzülerek. Bu kadar stratejik düşünme zahmetine katlanıp da Kuranın olaylardan ibret almamızı öğütleyen yöntemini gözardı etmemiz, sanırım birkaçyılda bir aynı acıları tekrar yaşamamızın sebeplerinden biri.. Her şeyi sebep sonuç ilişkisine göre değerlendirip sebeplerin sebebini unutuyoruz. Bunu düşünelim.

«Bütün korkulardan kurtulmak isteyen insan, Allah'tan korkmayı bilen insandır.»


SEZAİ KARAKOÇ VE ORTADOĞU'DA DİRİLİŞ DÜŞÜNCESİ mustaf a kadir çelik I.

ORTADOĞU

Coğrafyamızı işgal eden Batı ve Kapitalizm her yerde Müslümanları öldürüyor. Müslümanlar eziliyorlar, zulme uğruyorlar. Bölünmüş parçalanmış durumda ve paramparça yok ediliyorlar. Birbirlerinin imdadına koşamıyorlar. Bazıları kurbanlık koyun gibi sıralarını bekliyorlar. Filistin'de, Afganistan'da, İran'da Irak'ta hatta Bulgaristan'da Rusya' da Çin'de ve Hint'te. “Şu anda İslam Dünyası tam bir iktisadi bağımsızlık savaşı içindedir. Ancak burada problem derinleşmektedir. İktisadi kalkınma hangi sistemle ve nasıl başarılacaktır. Kültürel Ruhsal ve İdeolojik bağımsızlığına henüz hiçbir İslam ülkesi kavuşamamış bulunduğundan sosyalist veya demokratik çözümleri ve programları arasında bocalayıp duruyor her ülke. Tam da burada Henüz halkta yaşayan İslam görüşüyle, aydınları paylaşan sosyalist doktrin veya batı doktrini arasındaki çatışma baş gösteriyor. Maruf ile Münker karşı karşıya gelmiş bulunuyor. Kafa ve yürek alanında Mehdi ile Deccal karşı karşıya gelmiş bulunuyor.” “Birkaç yüz yıldır Uhut modeli savaşlar veriyoruz. Savaşlarımız kısa bir sürelik ihlâslarımıza karşılık bir Bedir görünüşü alıyorlarsa da hemen arkasından, Uhut savaşları vere vere Hendek modeline yaklaştık. Bedir bir tez, Uhut antitez, Hendek ise sentezdi. Rövanş Bedir'indir ki ondan sonra zafer ebedi olsun.” Biraz öfkeli ve biraz da hüzünlü bir şekilde sorar: “Neden Müslümanları öldürüyor, esir ediyor, mallarını yağmalıyor ve evlerini, yurtlarını yakıp yıkıyorlar? Niçin İran ile Irak; Irak ile Kuveyt savaştırılır? Niçin çevremiz düşmanlar ile çevrili korkusu hala ağır basar. Niçin hala halkı Müslüman olan ülkeler birbirinden korkar. Niçin hala dünyada akan kan Müslüman kanıdır? Batıdaki birlik bilincini Orta Doğu niye kavrayamaz?

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.33

Ortadoğu, 19.20.-yy Avrupa'dan İthal edilen “Milliyetçilik” anlayışının ve onlara mahsus “tek dil tek ırk” düşüncesine dayanan millet kavramının İslam halklarına aşılanması başarılı olduktan sonra İslam Milletinin bölünmesinden doğan Türk, Kürt, Acem, Arnavut, Arap ve diğer milletlerin parçalanarak, küçük devletçikler kurduğu bölgenin adıdır.


Oluşturulması gereken yapıların sadece kültür ve medeniyet eksenli değil aynı zamanda 'Askeri Güç' odaklı olmalıdır. Zira herkesin malumudur ki Batı (Haçlı Bloku) hep katliamlar ve zulüm ile devam ede gelirken son yüzyılda karşısında duracak bir düzenli askeri güç olmamıştır. Müslüman Ortadoğu ülkeleri için kurtuluş ne Amerika'nın hürriyet ve kalkınma vadinde ne de Rusya'nın ezilmekten kurtarma iddiasıdır” Artık halkların kendi ülkelerine, medeniyetine sahip çıkmasını istemektedir. Tarihe geçecek olan bir cümle ile BatıyI azarlayarak İslam Ülkelerine seslenir: “Ortadoğu Ortadoğulularındır, Müslümanlar​ tek Bir millettir. Batılıların çizdiği sınırlar, milletimizi boğan esaret zincirleridir. Yenidünya ve insanı oluşması savaşında Müslümanlar da kendilerine yakışan yerini almalıdır.” Batı'nın çıkarlarını sürdürmek için Ortadoğu'nun kalbine saplanan İşgalci bir güç görünümündedir' diyerek kısa tutar bu taşeron güç olan İşgalciyi. Çünkü asıl hedef batı'dır, yani Avrupa. Dolayısıyla da ya Avrupa'ya karşı elle tutulur bir üstünlük sağlayacağız ya da Avrupa'yı bu işgalci İsrail'den vazgeçirtecek sonuçlar almalıyız. II. ORTADOĞU'DA BİRLİK Nasıl kurulacak bu birlik? İlk aşamada Suriye, Irak, Türkiye, Mısır'ı bir federasyonda toplayıp aradaki sınırı kaldırmalıyız. Sonra Ürdün, Lübnan, Libya'yı bir federasyonda toplamalıyız. Evet, 60'lı 70'li yıllarda Türkiye, Irak ve Suriye'nin Dicle Fırat Federasyonunu kurması gerektiğini söylemişti üstat.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.34

Ortadoğu'da birliği sağlayacakların manevi-ruh alanında, insan-vicdan alanında, İslam-Din alanında belirli bir seviyede olmaksızın bu birliğin meydana getirilemeyeceğini anlatır. Çünkü orada bir medeniyet erozyonu ve kültür emperyalizmi de yaşanmıştır. Acı ile hala yaşanmaktadır. Bölgedeki direniş ve mücadele, sadece tepkiden ibaret kalmayıp diriliş boyutuna yükseldiği takdirde, o zaman tarihin yeni bir dönemine ayak bastığımızın göstergesidir ona göre. (Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II) Asıl çözüm ise hepimizin geç kalınmış itirafıdır: “Ne yapmalı ki devreden çıkmış olan, tekrar devreye girsin? Nedir devreden çıkmış olan ve gün be gün daha fazla çıkmakta olan? İslam'ı yeniden büyük bir heyecan kaynağı, aşk kaynağı kabul etmek; çare burada yatıyor.” (Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I) III.

DİCLE-FIRAT

Dicle-Fırat neresidir? Irak, Suriye ve Türkiye'yi içine alır. 5000 yıl önce Sümer ve Akad metinlerinde Dicle ve Fırat arasına Subartu, buraya yerleşmiş halka da Subaru denirdi. Hz. Yunus'un Musul şehri olan Ninova'dan ayrıldıktan sonra gemiye binip yunus balığına atılış kıssasının bulunduğu denizin Dicle Olduğu söylenir. Bazı ehli tarik kitaplarda buranın kutsal bir yer olduğuna dair hadisler zikredilmiştir ama hadislerin uydurma olduğu ihtimali yüksektir. Tevrat'ta Tekvin bölümünde geçer ve İsrailce kutsaldır. Hıristiyan inancına göre Âdem ve Havva'nın ilk toprağa bastığı yer ve İncil'de kıyamet alametlerinin çıkacağı yerdir Mezopotamya; yani Dicle ve Fırat arası. Sümer tabletlerinde, etrafına hayat veren kutsal bir su haline dönüşmüştür. Elbette ki buradaki önemli boyut su zenginliği ve bakir yer altı zenginliği olduğudur. İşgalci İsrail'in bayrağındaki iki çizgi de Dicle ve Fırat'ı temsil eder, bu toprakları kutsal sayıp kendilerine ait olması gerektiğini söylerler.


Sezai Karakoç bu konuda şunları söyler: “Siz Fırat'ı ve Dicle'yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası senin, burası benim diyebilir misiniz? Oysa Fırat ve Dicle, şırıltılarıyla kendi mecralarında akarlarken bize diyorlar ki, 'sen nasıl parçalanmazsan, bir bütünsen, ben de bir bütün olarak, yalnız Türkün, yalnız Arap'ın, yalnız Kürt'ün değilim. Hiç kimse bana tek başına sahip çıkmasın. Ben İslam milletinin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan ibret alınız ve parçalanmayınız, bölünmeyiniz. Nitekim bin seneden, hatta bin dört yüz seneden beri, bu Ortadoğu denilen bölgede, ırklar, bu medeniyet anlayışından, bu insanlık anlayışından hareketle, birbirlerine karışmışlardır. Saf olarak bir ırk kalmamıştır. Bazı bölgelerde dil sebebiyle birtakım toplaşmalar görülüyorsa da, bunun, ırklar ayrıdır, birbirinden ayrı yaşamaktadır demek manasına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Suriye, Araplardan ibaret değildir. Suriye'de Araplar, Türkler, Kürtler, Çerkezler vardır. Ve bunlar, İslâm toplumunun, İslâm medeniyetinin oluşturduğu toplumun, yani İslâm milletinin fertleri olarak yan yana yaşamışlar, iç içe geçmişler ve birbirinden ayrılmaz olmuşlardır. Aynı şey, Irak için de söz konusudur. Aynı gerçeklik, bizim için de söz konusudur.” (Çıkış Yolu I) IV. İSLAM BİRLİĞİ Karakoç' göre ülkemiz bugünkü sınırlardan ibaret olan bir ülke değildir. Çok geniştir ve bu geniş ülkede yaşayan bir millet vardır. Bu millet İslam Medeniyeti'nin toplumudur. Irk unsuruna bir gerçeklik olarak bakılır ancak ırk esasına dayanılmaz. Irklar, renkler, diller, hepsi yan yana, kardeşçe yaşarlar ve bir toplum oluştururlar. İlk birliğin sağlanmasından (Ortadoğu birliği) sonra hedef, diğer birlikleri sağlama aşamasıdır. “Müslüman! İlkin kendi ülkelerini, yani Ortadoğu'yu her türlü dış, batıl ideolojinin, kızıl ve kara emperyalizmin, kültür ve madde emperyalizmlerinin etkisinden kurtarıp temizledikten sonra bütün İslam dünyasını ve Müslümanlaşmış genç bir kıta olan Afrika'yı kurtar.” (Yapıtaşları ve Kaderimizin Çağrısı I)

Karakoç, Batının, Asya, Afrika ve Ortadoğu'nun geçmişiyle ilişkilerini kopartma, kişiliksizleştirme planlarını 'Medeniyet' kılıfı altında yaptığını ifşa eder. Bunların yanında ayrıca Endenozya-Malezya, Hindistan, Pakistan ve Afganistan arasındaki ırksal düşmanlıklar da aynen Afrika'da kabileler arası savaşlara dönüştürülmek isteniyor. Avrupa'nın büyük ekonomiler ayırmasına ve büyük çalışmalar yapmasına rağmen Afrika halkı bu ikiyüzlülüğü görerek, artık insana şart koşmadan, baskı kurmadan hizmet eden İslam'ı bir kurtuluş reçetesi olarak almıştır. Misyonerlerin, ince eleyerek ve şüphe ile çoğaltmak istediği inkârın karşısına çıkacak Müslümanlara Karakoç “İslam'ı, fikir ve inanç yönünden tamamlayarak ortaya koymalısın” der. Müslümanların birlik şuurunu unuttuğunu; “Çin'deki bir Müslümanı, Kuzey Afrika'daki bir Müslüman düşünmedikçe bir gün ikisi de hürriyetini yitirecektir.” ve “Şeyh Şamil yalnız bırakılmıştır” cümleleri ile ifade eder. Ve her iki durumu da yaşamanın tam ortasındayız şuan. Bulgaristan'da, Rusya'da, Çin'de ve Hint'te de Müslümanların ölümünü kimselerin duymadığını itiraf eder ayrıca. Önerilerinden biri de Amerika ve Rusya'dan bağımsız Müslüman Ülkelerinin kuracağı bir “Dördüncü Dünya”dır. Ve 'dördüncü dünya'nın merkezi ebetteki yine Ortadoğu'dur. Bu Dördüncü Dünya sadece kendimize değil aynı zamanda dünya milletleri arasındaki kan davalarının da son bulacağını söyler.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.35

“İngiltere ve Amerika'yı ürperten, Rusya'yı öfkeden çıldırtan İslam Birliği düşüncesi, Fransa ve Almanya'yı dolambaçlı çalışmalara yöneltmiştir. Artık çocuk İbrahim balta tutacak yaşa gelmiştir. Peygamber Hira'dan inmiş örtüleri bir yana fırlatmıştır. İnsansa kutlu rüyalardan bile uzakta, hala uyumaktadır. Müslüman, derinleş! Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör.” (Yapıtaşları ve Kaderimizin Çağrısı II) Buradaki bahsedilen 'bir tek şuur ör' cümlesi şüphesiz 'Vahiy Şuuru' dur.


“Mısır'dan Fas'a Kuzey Afrika İslam Federasyonu, Malezya-Endenozya-Bangladeş'in Doğu İslam Devletleri Federasyonu, Pakistan, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Körfez Bölgesi ve Suudi Arabistanlı Merkez Devletleri Federasyonu kurulması gerektiğini yazdım. Birleşin dedim, hiç bir şey yapamıyorsanız lokmayı büyütün. Sizi yutmak İsteyenlerin boğazında kalın.” (Çağ ve İlham I) Biliyoruz da umudumuzun kırılmayacağını, çünkü bu diyar hep olumlu sonuçlara gebedir. Bir gün soluğu kesilecek elbet onların. Lakin çilesiz hakikat savunuculuğu mümkün değildir, der bu kutlu dava adamı. En son aşamada Coğrafyamızı sömüren Avrupalılara karşı hem siyasi ve askeri bir güç hem de içten, manevi bir fetih gerçekleştireceğimize hepimiz inanmanın da ötesinde bir çabayla gidiyoruz. Anlıyoruz ki kapitalist ve komünist ideolojilerin dünyayı ezen zulümlerine son verecek olan ancak ve ancak İslam dünyasının “büyük, etkin ve bağımsız” birliğidir. Lakin unutmamak gerekir ki, üstadın 60-70'li yıllarda ortaya koyduğu bu projelerin; İslam Ortak Pazarının, Ortadoğu Birliği'nin, İslam Birliğinin ve Dördüncü Dünyanın; devreden çıkardığımız İslam'ı, yeniden hayatımıza geçirmeden oluşamayacağı yine kendi ifadelerinde yer almaktadır.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.36

V. MEDENİYET Karakoç'a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet. Bu konuda şunları söyler: “İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… Bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet.” “Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu'nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti'nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.” Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur. “Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.” Karakoç'un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. “İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam'ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur... İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun) “Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu.” (Çağ ve İlham I)


Ayrıca Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub'u da Said Nursi'yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. “Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü) Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü) Karakoç, İslam'ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür. VI.

DEVRİM VE ÖZGÜRLÜK

Çağ ve İlham I'de Batı insanı ile Doğu insanı için özgürlük şartlarının birbirinden çok farklı olduğunu ve bunun sebebinin özgürlük duygusunun, ülkelerin kendi kültür anlayışlarına sıkı bir şekilde bağlı olmasından kaynaklandığını belirtir. Özgürlük verilen bir nesne değil içimizdeki şahsiyet duygusunun doğal gelişimidir. “Kültür anlayışımızın farklı olmasından dolayı batı ile doğu insanının özgürlük anlayışı farklıdır” der. Gerçek özgürlük; “Allahtan gelen görevle alınan ve mutlak özden alınandır. Havva ve Âdemin tövbesi, inanç özü. Müslüman'ın ruhu som özgürlük ruhudur.”

“Ortadoğu ülkelerindeki diktatörlerin hazin durumunu anlatır ve halkı selamlar: “Nehir gibi altın akıtan petrol kuyularının başına oturmuş şeyhler, krallar, sosyalist ırkçı (baas) diktatörler, Batılılara, Amerika'ya verdikleri ödünlerin kendilerini kıyamete kadar bu saltanatlarında berdevam kılabileceklerini sandılar. İşte şimdi gün geldi çattı. Ya Diriliş Ya Ölüm!” (Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II) Karakoç, Müslüman halkları destekler, isyan, direniş ve hatta devrim bile olsa yanlarındadır hepsinin, lakin zulme isyanın hürriyetsizliğe başkaldırının 'devrim'le değil İslam'ın Dirilişi ile gerçekleştirileceğini unutmamaları gerektiğini vurgular. (Diriliş Şoku) üslüman halkları destekler, isyan, direniş ve hatta devrim bile olsa yanlarındadır hepsinin, lakin zulme isyanın hürriyetsizliğe başkaldırının 'devrim'le değil İslam'ın Dirilişi ile gerçekleştirileceğini unutmamaları gerektiğini vurgular. (Diriliş Şoku) Evet, bu büyük düşünce adamı, devrimleri, köşeye sıkışmış devletlere dışarıdan ithal eden, bir ithal malzemesi haline getiren Batı'ya çok öfkelidir. Zira “ilk anda tüm geçmişi sıfırlayıp sözde devrim yaptığını sanan bir takım kişiler, zaman içinde ortadan kaldırıldıklarını, başka şekiller ve adlarla, hatta belirli gruplar adına diriltmekten ibaret bir faaliyet çerçevesine sıkışırlar. Sonra da yavaş yavaş tasfiyeye uğrar, siyasi yapılar içinde erir kaybolurlar”. (Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I)

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.37

Bu yüzyıl İslam'ın şahlanışıdır ona göre: “Miladi 21.yy.ın gündemi, yeniçağların en büyük devrimi; Müslümanların uyanışı, dirilişi ve esaretten kurtuluş devrimi olacaktır.” (Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II)


“Devrim, sürekli devrim” ilkesinden önce “sona erinciye kadar fitneyle savaş” ayetini düstur edinmemiz gerektiğini söyler. Asya ve Afrikalı küçük ülkeler devrimci üretme ortamlarına dönmüşler veya dönüştürülmüşlerdir. (İnsanlığın Dirilişi) “Eski'nin mümin kavramının yerine devrimciyi koyma yenikliği içinde ezgin bir çağ bu. Ruhta kaybedileni kitlede, kalabalıklarda arayış.. Dıştan bakıldığında her şey yerli yerinde ama bir üfürmeye görün..” Onun için devrim, Müslüman Ortadoğu halklarının isteklerine cevap vermeyecek, aksine, bu zamana kadar sürdürülen sömürünün, kapitalizmin farklı bir sistemle devam edeceği gerçeğini değiştirmeyecektir. Statüko veya devrim onun için gerçeğin iki yüzü ya da yüz ve astarıdır. Herkesin beklemediği bir gerçeği sorar Karakoç: “Nihayetinde Ortadoğu devrim sürecini bitirip demokrasiyi yaşadıktan sonra yerlerini ne alacaktır? Büyük ülkelerin dışındakiler bağımsızlık savaşı verirken devrim mitine sarılıyorlar. Cesaret verici bir düş.”

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.38

Üstelik özgürlüğün, bağımsızlığın elde edilmesi kadar korunması ve devam ettirilmesi de önemlidir. (özgür kalmak) “Ama nasıl devam ettirilecektir bu siyasi bağımsızlıklar?” diye sorar.

«biz yarış bittikten sonra da koşan atlarız»


7EDİ RENK ÜSTÜ SEZAİ KARAKOÇ

Kitap: Sezai Karakoç Eleğimsağmalarda Gökanıtı Yazar: Ali Haydar Haksal Yayınevi: İnsan Yayınları Okuyan: SERKAN SEVİNÇ

İnsan var ise ölüm, ölüm var ise diriliş vardır. Yazar Ali Haydar Haksal'ın Üstad Sezai Karakoç'u anlattığı, eserleriyle beraber değerlendirdiği kitabının ismi Sezai Karakoç Eleğimsağmalarda Gökanıtı. Okuyucuların kitabı almadan evvel nasıl bir Sezai Karakoç'la karşılaşacakları daha isminden belli oluyor. Gökkuşaklarında bir Gökanıtı tanımlayaraktan “değer üstü değer” gibi kişiyi ulvîleştirerek kişi hakkında aşırıya kaçan yorum söz konusu. Yazar bir gazeteye verdiği söyleşisinde bir “vefa” borcu hissinde yazdığını belirtiyor: “Yedi İklim'de zaman zaman makaleler yayınlıyorduk, bunlar büyük bir birikim oluşturdu. Bizim onlara bir vefa borcumuz var. Bugünün kuşakları bu düşünür ve yazarlarımızı yeterince tanımıyor, bilmiyor. Bu yüzden ister istemez biz Sezai Karakoç nasıl Mevlana'yı, Mehmet Akif'i yazmışsa, Necip Fazıl nasıl Hz. Ali'yi yazmışsa bu da bizim boynumuzun borcuydu.” (1)

Sezai Karakoç hemen bütün eserlerinde şiir, öykü, deneme, piyes türlerinde aynı yolu izler. “Diriliş ruhlu” bir bakışı vardır üstadın. Bu büyük ve güçlü bir ruh eksenidir. Kara toprakları, kurak çölleri hayata döndüren nasıl ki su ise, Sezai Karakoç'ta yaşadığı yüzyılda “su” arayan gönüllere “diriliş” düşüncesiyle merhem olmuştur. Onun ruh dünyasında büyük medeniyet, yüce devlet ve uygarlığının özünü oluşturan bir bakış vardır. Bu bakış, onu medeniyet ruhunun merkezine dönüşün çabasıdır. Diriliş merkezli bakışta, yaşamakta olduğumuz yüzyılın getirdiği açmazları aşma ve bu açmazların çözülmesinde yeni, yepyeni bir ruh ile yendien dirilişi amaçlamakta. Diriliş onun ruh ve düşünce merkezini oluşturur. Diriliş düşüncesini yazar “Dirilişi imleyen, ışık olan ise peygamberlerdir. İnsanlığın umudunun olmadığı bir zamanda, yol göstericiler gelir, insanlığı karanlıktan çekip çıkarmaya çalışırlar. Kimi zaman başarılır, kimi zaman başarılmaz. Tarih bu öncüleri hep hayırla anar. Bunun için her çıkış, her doğuş diriliştir. Diriliş kavramı bir kavram olmaktan çıkar ve bir büyük bütünlüğü içerir” (3) diye ifade eder. Diriliş imgesinin yeniden onunla şekillenişi, anlam kazanışı ve bir neslin oluşumunda elleriyle, ruhuyla ve teriyle yoğurduğu yüce bir düşüncenin doğuş süreci. Düşünmenin bile zor olduğu bir vakitte, düşünceleriyle bir diriliş öncüsü, bir tarih dönüşümünün kesitinde bir meydan eri. Kaynağını bulan bir toprak, akarını bulan bir su, tatlı bir esintiyle Edebiyat gizler taşımakta. Sezai Karakoç edebiyatı, ruhun edebiyatıdır. Sezai Karakoç'ta ruhun dirilişi diyebileceğimiz olgu, edebiyatımızın, düşüncemizin aslına dönüşüne bir çağrıdır. Yeryüzünün doğumunu ve dirilişin ruhunu asıl gösteren bir vurgu vardır Sezai Karakoç'ta.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.39

Yazar “O hayatın mütevaziliğine yol alan bir başına bir derviş, kendi ruhunun velîsi” olarak tanımladığı üstadı “Sezai Karakoç, öz şiirin ruh damarında durur. Köklü bir soydandır o. Şiir akrabalığı farklı kanallardan gelse de, ruhu medeniyetimizin ruhudur. Bir yanıyla Hassan bin Sâbit'e, bir yanıyla Hızır'a ve asıl özü ve ruhuyla, Sevgililer Sevgilisine dayanır soyu.” (2) diye betimleyerekten üstadı ne kadar çok sevdiğini belirtmiş ve buna benzer aşırıya da kaçabilecek düzeyde anlatımlar için okuyucuyu kitabın başından itibaren hazırlıyor.


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.40

Yazar Üstadı anlatırken karşılaştırmalara başvurduğu sırada anlamsız diyebileceğimiz tanımlamalar yapmış. Örneğin Mehmet Âkif'in Âsım Nesli için “ Yıkıntılar içinden çıkan, Batı ile Doğu arasında şaşkın gezinen biridir. Doğu ile Batı arasındaki ayrılıkların ya da Batı düşüncesinin ne olduğunun farkında değildir.” Sezai Karakoç'un Taha'sı içinde en başta ismini Kur'an'dan aldığını, sanki Âsım'ın sorumluluğu yokmuş gibi onun ötesinde bilinci ve sorumluluğu olduğunu kıyas ederek belirtmiş. Yazar ki Sezai Karakoç'u Mehmet Akif'ten sonra yeni neslin en büyük temsilcisi ilân ettiğini belirtirken diğer yandan hem şahsi, hem de oluşturdukları karakterler üzerinden gereksiz, anlamsız ve şartları farklı olduğu için haksız karşılaştırmalara başvurmuş. Üstadı övmek için bırakın Mehmet Akif'i, bir başkasını dâhi yermeye gerek yok bence. Yazar Taha – Asım karşılaştırması (çekiştirmesi) sonrası Sezai Karakoç'la Mehmet Akif'i mukayese etmiş. Hepimiz biliriz ki tarihte eserleriyle hayatı örtüşen çok az yazar vardır fakat sadece Sezai Karakoç yoktur. Evet! Yanlış duymadınız! Yazara göre hayatıyla eserleri tetabuk eden “sadece” Sezai Karakoç'tur. Gökkuşağı yapılmış birinin ayrıca bir Gökanıtı'na ihtiyacı yoktur. İnsanları ulaşılmaz derecede ulvîleştirmenin hiçbir anlamı, gerekçesi olamaz ki sevdiğiniz kişiye yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biridir. Kanaatimce Sezai Karakoç'u eserlerini, yaşantısını, düşüncesini ve diriliş'ini övgüde “aşırıya” kaçırılarak anlatılması kendisinin yaşamış olduğu en üst düzey derecesindeki mütevâzi yaşantısına ağır gelen bir durum olarak gözükür. Üstad Sezai Karakoç'un Monna Rosa şiirinin önemli özelliği yıllarca el altından, fotokopileri üretilerek elden ele dolaşması, efsaneleşmiş olmasıdır. Monna Rosa önemli bir yanı da maddeci anlayışın ve şiirsizliğin yoğun olduğu bir dönem sonrasında ortaya çıkmasıdır. 1952 – 1953 yılları arasında şiirin yayımlanmış olması gözden kaçırılmamalıdır. Monna Rosa, Sezai Karakoç şiirinin hem bir başlangıcıdır, hem de Türk şiirinin dönüşümüdür diye belirtir yazar. Yazar Sezai Karakoç'un kişiliğini, eserlerini ve çalışmalarını iyi tahlil etmiş. Sezai Karakoç'u anlamak için eserlerini okuyanlara iyi tasvir etmiş. Üstad Sezai Karakoç'un şairliğini, eserlerini, düşüncesini, Taha'sını, Hızır'la Kırk Saat'ini, Ruhun Dirilişi'ni, Yitik Cennet'ini oldukça iyi açıklamalarla, betimlemelerle, tasvirlerle anlatmış. Fakat kitabın isminin hakkını verecek şekilde anlatımının olması kalitesine biraz gölge düşürüyor. Üstadı anlamak isteyenlere güzel bir kitap. Yakın zamanda büyük bir hastalık atlatan Ali Haydar Haksal Hocamıza geçmiş olsun diler, Allah'tan ömrünü hayr üzere kılmasını temenni ederim. (1.) Yenişafak Gazetesi, YAYIN TARİHİ: 26.06.2011 (2.) Syf12 (3.) Syf 16


Meryem'den Judy Garland'a SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNDE 'KADIN' nebiye arı

Karakoç'un şiirlerinde Monna Rosa dışında bazı özel kadın isimleri yer alır. Kur'an'da Allah'ın överek bahsettiği kadınlardan Meryem, şiirlerinde en çok kullandığı isimlerden biridir. ' Akşam kente bir meryem gibi girer Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur.› Karakoç'un Meryem karakterinde öne çıkararak aktardığı özellikler; Masumluk ve Annelik'tir. 'Yankı yapan kutlu kadın muştu sana Bir meleğin sözünden hamile kalan kutlu kadın' Sezai Karakoç'un şiirlerinde Meryem,kadınlar için bir örnek teşkil eder, arzulanan özelliklere sahip her kadın Meryem olarak tanımlanabilir. Meryem bir

kadının son ulaştığı mertebe olarak görülebilir. 'Birden gün doğmuştu sanki İki güneş dört aydede Birden doğmuştu sanki İşte o vakit kadınlar belirdi Hepsinin adı Meryem'di İlk defa evlendiler bizimle Daha çok gittik Ama nasıl anlatayım Ötesini' (1) Sezai Karakoç'u aşk yanıyla büyüleyerek şiirlerinde yer alan bir diğer isim ise efsanevi bir aşk hikayesinde yer alan Leyla'dır. Sezai Karakoç bir kitabını sadece bu efsane aşka ayırmış ve Leyla ve Mecnun'un aşkını kendi kelimeleriyle okuyucuya aktarmıştır. Aslında dizelerde Leyla pasif bir sevicidir, aşk ile yanıp kavrulurken dahi bir başkasıyla evlenmekten kurtaramamıştır kendisini. 'Bir de bakalım Leyla köşesine Aşkın kadın adlı penceresinden Bırakmıştı kendini yazılmış olana Susmak ve konuşmamak denen cana Evlenmişti ve görünüşte mutlu' (2)

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.41

Sezai Karakoç ve kadın denildiğinde akla ilk gelen Monna Rosa şiiri ve bu şiirin farklı rivayetlerle anılan hikayesidir. Sezai Karakoç'un kadına dair bağımsız şiirleri bulunmakla birlikte salt kadınla alakalı olmayan birçok şiirinde de kadınlardan bahseden mısralar yazmıştır.


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.42

Düşünceler içerisinde kıvranan Leyla'nın başka bir aleme geçerek Mecnun ile buluştuğunu zikreder mısralarında. Bu aşkta kadın ve erkek fani dünyada aşklarına kavuşamazlar ve beşeri aşktan ilahi aşka geçerler. Sezai Karakoç düşüncesinde önemli bir yeri olan fena fillah ile ruhlar Allah'ta buluşur. 'Fakat sonradan duruldu Leyla Tevekkülle huzuru buldu Leyla Ruhta kopan fırtınalar dindi Gökten gönle sükunet indi Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak Hep aynı varoluşun dönüşümleri Aydınlanışımları ve sönüşümleri Herşey havada döner durur Sonunda Tanrı varlığında yok olur Ruh hürdür vücut esir Ruh baldır beden zehir Ruh hürdür Tanrı aşkıyla Bağlı değil yer ve zaman kaydıyla Farketmez gelse gelmese Kays O'na Gitse gitmese O'na Leyla Tanrı katında buluşmuşlardır Hakikat yurduna kavuşmuşlardır' Bazen Leyla sadece sevgiliye adanmış bir taltif kelimesidir. Leyla sevgilinin kendisidir. 'Taşların ortasında Leyla'nın gözleri Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında Ben Leyla'yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında' Meryem ve Leyla dışında kullandığı birçok kadın ismi vardır; Şehrazat, Gülce, Fahriye, Lili, Balkıs, Salome, Asiye bunlardandır. Şiirlerinde görülür ki, Karakoç'a göre kadını yücelten konum anneliktir. Doğurgan

kadınları öven birçok mısrası vardır. Kadınları en çok konumladığı vasıflar ise; annelik, gelinlik, genç kızlık, gebelik, bakirelik gibi şeylerdir. Bunun dışında; sultan, cariye, genelev kadınları, kısır kadınlar, çingene kadınları, yoksul kadınlar, fakir kadınlar, ev kadınları, çamaşır yıkayan kadınlar olarak da vasıflandırmış veya tanımlamıştır. Kadını nadiren de olsa salt bir şahsiyet/karakter olarak ele almışlığı da vardır. 'Hangi köşesinde huzur o köşede sen Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar Ben bölünmez bir şairsem Sen bölünmez bir anne Bir çeşme' (3) 'Zülküfül bana dedi Yeraltında sesim var Zülküfül bana dedi Doğuranlar bendendir Ana sesi bendendir Örtülü ödeneğimdir ocak' (4) 'Bir kadını al onu yont yont anne olsun Her kadın acıma anıtı bir anne olsun Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne' * Çul ve su Dağ suları dereler koyun çiçekleri Yalnız erkekler çarşıda ve yosun tutmuş hastalar yataklara bağlı Bir bahar boyu yıkar kasarlardı kadınlar kızlar çamaşırları Çık arı sudan ey el değmemiş boya Kasabaya inmemiş yani ölmemiş boya Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini Suya iten biz çocuk İsalarınla Seni andım ve ölmedim' (5)


Sezai Karakoç şiirlerinde kadın karakterlerin tanımlanırken yeşil gözler ve altın saçlar ile tanımlanması farkedilir bir oranda zikredilir. 'Bir lamba yanıyor hafif ve sarı, Açıyor elini göğe bir kadın. Uzuyor, uzuyor altın saçları Uğrunda ölünen güzel kızların.. * Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı Esmer delikanlı, hatıra ve kan. Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları Sızıyor bir kapı aralığından; Lambalar yanıyor hafif ve sarı.' (6) Diğer yandan şiirleri okurken karşıma çıkan yabancı kadın isimlerini şaşırarak okuduğumda isimler üzerinden batının kadın anlayışını ve batılı kadınları bazen eleştirmiş, bazen de sadece o isimleri anmakla kalmış olduğunu gördüm. Şiirlerinde kullandığı bu isimler ise; Madonna, Matmazel Niko, Judy Garland, Eleni, Truvalı Helen, Afrodit'tir. 'Bizim içtiğimiz çay da çaydır Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir İçtiğimiz çay Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir Judy Garland gibi çay Kan gibi çay' (7) 'Hani sizin şu kurabiye yüzlü bir bayanınız var ya Beyaz ve yumuşak Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz Sayın bayanınızın gözleri çakmak

çakmak yanıyordu Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz * Annem o kadına şeytan diyor Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar Siz şeytanı galiba çok seviyorsunuz Bay Yabancı Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç ' Sezai Karakoç bu dizelerde meşhur bir aktristi anlatıyormuş gibi, onun bir filmini izliyormuşçasına, şiirinin devamında da söylediği gibi 10 yaşında bir çocuk farkındalığı ile sevgilisini aldatan batılıyı tarif ediyor, bir de bunları annesine anlattığında öyle konuşmasının ayıplandığı ve annesinin adamın öptüğü kadını şeytan olarak nitelediğini dile getirir. Sezai Karakoç devam eden dizelerde ise adamın öptüğü kadınının kendi kadınlarından daha güzel olduğunu itiraf ediyor fakat ahlaki açıdan ise bizimkisi daha utangaçtır daha efendidir, onu hiç görmedim diyor. Mustafa Kutlu'nun hikayelerinden birinde değindiği gibi, Sezai Karakoç da sanki sevmediklerine Bay(ım)/Bayan diye sesleniyor. Yabancı bay ve bayanı şapkaları ile bütünlüyor, şapkalarını da alıp gitmelerini istiyor. Modern anlayışla birlikte kadınların öncekine oranla değişen üstün konumlarının onlara mutluluk vermediğini ve özgürlük anlayışını, modernitenin kadına verdiği yeni konumu ara ara eleştiriyor dizelerinde. 'Ey Yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı Günlere geldim bunu bana öğretmediniz' (8)

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.43

Karakoç şiirlerinde kadını islami mücadele içerisinde etkin bir faktör olarak zikretmemiştir. Ona biçtiği vasıflar genellikle erkekle birlikte kazandığı şeylerdir. Böyle düşünmemizdeki asıl sebep ise şiirlerinde erkekler için; koca-eş, baba, dede, damat, kısırlık gibi vasıfları etkin bir şekilde kullanmamış olmasındandır.


Modernite'nin kadını evden çıkarmakla, annelikten çıkarmakla birlikte 'evin ölümü'nün böylece gerçekleştiğini ve ailenin dağıldığını dile getiriyor: 'İlerlerken lanetliyor her biri kendisini Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi

edeceğini söylüyor. Karakoç anne'nin sütünü özel olarak değerlendirerek şiirlerinde ona farklı bir yer biçmiştir. Süt, çocuğun idealidir, arzuladığı yegane hayat biçimidir. 'Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin' Sezai Karakoç şiirlerinde kadın, hayatın her alanında var olduğu gerçekliği satırlarda yer almıştır. Daha çok dikkatimizi çeken ise (doğal olarak değerlendirebileceğimiz) Şaire göre konumlanan bir kadın algısının satırlara yansımasıdır.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.44

Kilerler boşaltıldı farelerce Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere Anne gitti ve sular buruştu testilerde Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir Bir vakitler anne açarken kapıyı Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı Anne gitti ve açıklandı ki Yarasalar da incir buğusu gibi birşeydi' (9) 'Ve o kadınlar nereye gittiler Anne olan sevgili olan o kadınlar Çocuklarının üzerine titreyen Kirpiklerinde hep aynı Sevgi ve merhamet ışığı O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler Eleğimsağmalara mı göçtüler' (10) Şiirlerinde artık kadınların erkekler gibi olmaya başladığını, erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili bir kadın topluluğunun sel gibi aktığını, kapitalizm ve komünizm'in öğretileri ile şiddete ve öldürmeye meyyal ve kendi fıtratından uzak bir kadın güruhunun varlığını dile getiriyor. Ama bundan dolayı umutsuzluğa kapılmadan tekrar o giden anne ve sevgililerin geri döneceklerini dünya ve ahiret macerasının yeniden devam

1) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Hızırla Kırk Saat, 1o numaralı şiir 2) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Leyla İle Mecnun, Leyla köşesi şiiri 3) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Şahdamar, Köşe (5) 4) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Hızırla Kırk Saat, 8 numaralı şiir 5) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Köpük şiiri 6) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Monna Rosa, Ölüm ve Çerçeveler şiirinden 7) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Şahdamar, Çay şiiri 8) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Hızırla Kırk Saat, 2 numaralı şiir 9) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Taha'nın Kitabı, Evin Ölümü şiiri 10) Sezai Karakoç, Gündoğmadan (toplu şiirler), Alınyazısı Saati, 6 numaralı şiir


özür dilerim anne emrah tahiroğlu öksürmek istiyorum, uzun bir sokak gibi durmadan çıplak adını unutmuş yaşlı bir adam gibi saklanmak istiyorum yatağımın gıcırdayan yerlerine iyi geceler değil anne. toprak kavgası var beynimde öpülene kadar sürmesi beklenen yeni doğmuş bebeklere yakılan yasaklı bir şarkıyı tartışır gibi adım atıyor insanlar daha kaç yıl kanat çırpma cezası almadan uçabilecek hayal denizleri üstünde martılar Tanrım yağmura yakalandığımız günleri montajla atalım henüz sevinecek kadar Türkçe bilmiyordu annem...

yalınayak doğurduğun tüm kızlar öldü şimdi ölüm devşiriyor sırtımda siyah tırnak izlerin yavaşlıyor üşümek,yas farkıyla sevdiğim dağlarda kedilerin bile ağarıyor bıyıkları sürekli aynı ekmeğe bakmaktan. özür dilerim anne, sürekli aynı şarkıyı dinliyorsun sana verecek yasağım yok geçir beni kapından düş ağzından, parmaklarımızı yaralayan okul çitlerini kapısı sertçe açılan şehirleri doğunun hep sır tuttuğu dilleri… kesik sancıyan yerlerimizden başlatmak için suyun akışını beyaz bir tebeşir bastırabilirim anılarına getir suskunluğunu çevir yüzünü görmesinler ve gecikmiş tüm doğumlarını gökyüzüne doğru ser !

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.45

saçlarımı kıvırmandan bıktım artık ey cumhuriyet gelmiyor maviliği düşlediğin yerlerin bir el at, yarım kalan şiirlerimizi de yakalım ağlamamız gereken bir kaç harf var ırzına geçilmiş bir kaç harf daha sıram gelmedi mi kaç milleti doyuracaksın daha !


ilhami çiçek

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.46

"Sen ey atını kaybeden oyuncu bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam bırak oyunu."


Sezai Karakoç'a dair... Hazırlayan: Hatice Gökdere

Şaban Abak'ın cevapları...

Türkçenin yaşayan en büyük şairi olduğu, son yarım asırda yazılan Modern Türk Şiirinin tartışmasız kurucusu ve öncüsü olduğu ülkemizin ilgili bütün bilim adamları ve eleştirmenlerince yazıldı, söylendi. Hakkında yapılmış akademik incelemeler, yükseklisans ve doktora tezleri, onlarca seçkin derginin çıkardığı özel sayılar, bildirileri kitaplaşmış da olan sempozyumlar, Karakoç'un çağımızda aramızda yaşayan bir büyük kurucu/öncü olduğunu kayda geçirmiş bulunuyor. Bir yandan İslam Medeniyeti'nin altın çağlarında yetişmiş Muhyiddin İbni Arabi, Hazreti Mevlana, Yunus Emre, Gazali gibi ilim, fikir ve sanat büyükleriyle akrabadır; öte yandan Bediüzzaman Said Nursi, Mehmet Âkif, Muhammed İkbal ve Necip Fazıl Kısakürek gibi son asrın belli başlı iman ve aksiyon bayraktarlarıyla doğrudan halef-selef diyebileceğimiz bir yakınlık içindedir. Adını andığım bu şahsiyetlerin “davası”, Karakoç'ta altın bir süzülüşle yenilenmiş ve yeniden üretilmiş olarak karşımıza çıkar. Dava çok özetlersek, İslam Milleti'nin “kutlu millet gerçeği”ne dönmesi ve böylece İslam Medeniyetinin bir kere daha ihya (diriliş) ve inşa edilmesidir. Şiir, düşünceye göre sanki daha “seküler” bir alana aitmiş gibi görüldüğünden, İslam'a mesafeli duranlar, Karakoç'un İslam Medeniyeti düşüncesine de uzak duruyor, fakat onun büyüklüğünü gözlerden saklamak mümkün olmayınca bu sefer şairliğini öne çıkararak fikirlerini arka planda tutmayı deniyorlar. Çoğu zaman bu tuzağa maalesef bizler de düşüyoruz.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.47

*Kamuoyu ve gençlik daha çok “şair Sezai Karakoç”u tanıyor, oysa Karakoç, aynı zamanda asrımızın yaşayan en önemli mütefekkiri. Bu konuda ne söylemek istersiniz?


*Ortadoğu, İslam Birliği konularındaki görüşlerini özetler misiniz? Karakoç, İslam Birliği fikrinin günümüzde en güçlü, en ısrarlı savunucusudur. İslam Para birimi, İslam Paktı, İslam Barış Gücü, Dicle –Fırat İslam Federasyonu gibi bugün hepimizin bildiği, kullandığı kavramları ilk kez Karakoç ortaya atmış, yüksek sanat yeteneğini de hizmete koşarak güçlü fikirlerinin benimsenmesini sağlamıştır. Son dönemde yayınladığı Çıkış Yolu adlı üç ciltlik eseri okuduğumuzda, Karakoç'un bu “Birlik” düşüncesini, aciliyet kazanmış, bir an önce uygulamaya geçirilmesi gereken hayati bir mesel olarak ele aldığını görüyoruz. *Siyasi parti kurmuş olmasını yadırgayanlar var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.48

Siyaseti doğru tanımlamak, bu tanımla toplumun tüm hizmetlerinin sevk ve idaresine talip olmamız gerektiğine işaret etmek açık ve görülen bir sebeptir. Fikir ve ideallerimizin “teorik” plandan “pratik” plana; yani uygulamanın alanına taşınması gerektiği gerçeğine kuvvetli bir vurgu yapmış da oldu böylece. İslam'ı yok etmeyi umanlar, dünyada ve ülkemizde hiçbir Müslümanın toplum hizmetlerinin sevk ve idaresiyle, devlet ve devlet kurumlarının yönetimiyle hiçbir biçimde ilgilenmemesi gerektiğini ima ederler. İslam dinini, devletsiz bir din, ordusuz bir din, ekonomisi olmayan bir din, siyaset, din, bilim, kültür ve sanat müesseseleri olmayan bir din gibi takdim etmek istiyorlar. “İyiliği emredip kötülüğü kovmak” bir hukuk olmadan uygulanabilir bir temel ilke değildir. Hukuk ise bir “devlet”i gerektirir. İslam, devlet dediğimiz tüzel kişilik olmadan, insanoğlunun geliştirdiği bu en büyük organizasyon tesis edilmeden bütün gerçekliğiyle ve boyutlarıyla yaşanamaz. İslam toplumunun öncüleri, önder şahsiyetleri, bu hizmetlerin yerine getirilmesi işine talip olmalı, yönetici aydın sınıflara da bu tutumlarıyla hem bir tür görev tanımı yapmalı, hem bir yön göstermelidirler. Sezai Karakoç, Diriliş Partisi'ni kurmakla bütün bunları da bize öğretmiş bulunuyor. Onunu genel başkanı olduğu, programını yazdığı bir partinin, yine O'nun hassasiyetlerine ve standartlarına uygun olmak şartıyla büyüdüğünü, inançlı ve idealist gençliğin milyonlarla orada toplandığını bir düşünün. Kusur, mücadeleye çağıranda mıdır, çağrıyı umursamayan kör ve sağırlarda mıdır!

Ahmet Edip Başaran'ın cevapları... Sezai Karakoç olmasaydı düşünce dünyamızda doğacak boşluğu nasıl ifade edersiniz? “Sezai Bey olmasaydı geçmişi bugüne taşıyabilecek temel sütunlardan birisi eksik olurdu. Bunu sadece Türkiye'deki şiir ve düşünce dünyası için söylemiyorum. Top yekûn bütün bir İslam coğrafyası göz önünde bulundurulduğunda Diriliş Okulu hayatî öneme haiz bence.” Ortadoğu, İslam Birliği, Diriliş ve Sezai Karakoç aynı cümlede sizin için ne ifade ediyor? “Bütün bu kelimelerin bendeki çağrışım derinliği ilk elde “ümmet” kelimesinde tecessüm ediyor. Bu kelimelerle, bu kelimelerden herhangi biriyle kurulan her cümle beni fevkâlade heyecanlandırıyor ne yalan söyleyeyim. Biz heyecanlarını yitiren bir ümmetiz. Bu yüzden direniş hatlarımızda hatırı sayılır gedikler var. Hatta sağlam surlar örmek ve kadim değerlerin izinde yürüyebilmek adına bu kelimeleri daha sık kullanmalıyız belki de.”


Üstadın siyasi parti konusundaki ısrarının nedeni sizce nedir? “Niçin Sezai Beyin parti çalışmaları söz konusu olunca “ısrar” kelimesi kullanılıyor, bunu irdelemek lazım. Yani bir ömre vakfedilen onca çaba ve emek, o asil mücadele yorumlanırken “ısrar” kelimesini kullanmayız ama parti çalışmaları söz konusu olunca hemen yapışırız “ısrar” kelimesine. Çünkü isteriz ki Sezai Bey şiirler yazsın, düşüncelerini kitaplarıyla aktarsın. Orada kalsın ama… Oradan ileriye gitmesin. Böylesi bir anlam imi de yok mu “ısrar” kelimesinde. Halbuki Sezai Bey bir inadın bir ısrarın adamıdır zaten. O ısrar ve inat sayesindedir ki bugün bir “diriliş” okulundan söz edebiliyoruz. Bakınız, Sezai beyde “parti” kelimesi yerleşik algıların ötesinde bir karşılığa sahiptir. Bunu partinin sohbetlerine katılanlar iyi bilirler. Bunu, oturup parti programını enikonu inceleyenler iyi bilirler. Öteki türlü, bulunduğumuz yerden sağa sola ahkâm keselim; reel politikten, pragmatizmden dem vuralım ve diyelim ki “yani ne gereği var şimdi kafa konforlarımızı bozmanın.” Sezai Bey yazıhanesinde yapayalnız otursun ve sessizce düşünsün. Biz uzaktan seyredelim. Yüce Diriliş partisi, diriliş fikriyâtının eyleme ve pratiğe bakan yüzüdür hâlbuki. Açın bakın bütün konuşmalara, konferanslara… Hepsinde o ruhu göreceksiniz. “Milletim!” diye başlıyor bütün parti bildirileri. Belki de bu rahatsız ediyor birilerini. Çünkü kaç zamandır bu ülkenin insanları “vatandaş” muamelesi görüyor. Millet ile vatandaş kelimeleri arasındaki farkı anla[ya]mayanların Sezai beyi de anlamaya güçleri yeter mi? Doğrusu emin değilim…”

Suavi Kemal Yazgıç'ın cevapları... “Sezai Karakoç: Herkesin 'reelpolitik'in o muğlak, içeriksiz, idealsiz, değersiz, ilkesiz sığlığına teslim olduğu, tek çaremizin batıya esir olmaktan geçtiğini gün geçtikçe daha kuvvetle ve fütursuzca iddia ettiği yaşadığımız zaman diliminde “Saadet yolu, büyümede, gelişmede gizli. Büyüme ve gelişmenin yolu, kendi medeniyetimizi diriltmede saklı. Bu noktadan hareket ederek, yeni baştan İslam Medeniyeti'nin dirilişini temel alarak, bir çıkış noktası bulmalı ve kısır döngü çemberini kırmalıyız” diyen bir diriliş eri. Sezai Karakoç: ABD'nin İslam Dünyasını Irak'tan başlayarak yakıp yıkmak için bahane kolladığı günlerde sırf politik konumunu onaylatma sevdası adına onaylamak için yarıştığı günlerde “Bizim alınyazımız Misak-ı Milli hudutlarıyla sınırlı değildir. Çünkü: bu coğrafya parçası, milletimizin, memleketimizin, ülkemizin sadece bir parçasıdır. Bu sınırlar bizi İslâm Âleminden tecrit etmektedir. Batılılar, bizden kopartılan toprakları da paramparça etmişlerdir. Ve bu yüzdendir ki, biz Allah'ın yeryüzündeki halifesi olma görevimizi, 'arz Müslümanlara mirastır, onların malıdır, onlara tevdi edilmiştir' görevimizi yerine getiremiyoruz” diyen hatırlatıcı bir ses, bir nefes. Sezai Karakoç: Elimizin kolumuzun bağlı olduğunu, yapabilecek bir şeyimizin kalmadığını, tükendiğimizi yaygın bir önyargı haline getirmeye çalışanların kuru gürültüsü ortalığı kapladığında hakikati, yalnız hakikati dillendiren ve mukallit olmayan bir ufuk ve zihin açıcı, gönül parlatıcı Diriliş eri.”

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.49

Ortadoğu, İslam Birliği, Diriliş ve Sezai Karakoç aynı cümlede sizin için ne ifade ediyor?


Mehmet Doğan'ın cevapları..

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.50

Karakoç olmasaydı düşünce dünyamızda doğacak boşluğu nasıl ifade edersiniz? Bir ülkede bir fikrin tecessümü, o fikrin mahiyet ve kapsamını tespit için; o ülkenin zikrine bakmak icab eder. Zikir, yani her buuduyla tarihine… Buülke, 18. Asır'dan beridir krizdedir. Bu krizle, 20. Asrın hemen başında patlayan I. Cihan Harbi'yle beraber buülke varlık-yokluk raddesine varmış; Mevlâ'nın büyük lütfuyla yok olmaktan kıl payı kurtulmuştur. Fakat elde kalan varlığın buülke'den çok az şey olduğu bir asır daha geçirdik. Gerçek şu ki, buülke 21. Asra henüz tam tescilli bir tapuyla girmiş değildir. Ontolojik krizi varsa buülke'nin, fikrinin de olması icab eder. Çünkü fikir ancak ve ancak ontik bir membadan zuhur edebilir. Esasen buülke'nin bütün siyasî, kültürel, edebî, dinî, içtimaî şahsiyetleri, dünya görüşleri ne olursa olsun, buülke ontolojisi için didinen bir epistemoloji inşa etmeye gayret ettiler. Dr. Abdullah Cevdet'ten Ziya Gökalp'e, Babanzâde Ahmed Naim'den Said Nursi'ye… Yahya Kemal, Berkes, Peyami Safa, Erol Güngör, Sabri Ülgener, Necib Fazıl, Nuri Pakdil, Fikret Başkaya, İsmet Özel…ilh. buülke'nin hemen tüm fikir ve sanat şahsiyetleri doğru veya yanlış, buülke'nin var'lığını esas alan bir zihni üretim içinde olmuşlardır. Buülke'nin cumhuriyet, çok partili hayat, darbeler ve en nihayet “hermes” dirilişi de bu minvalde değerlendirilmelidir. Sezai Karakoç, Diyarbekirli bir kürd olarak buülke mayasının terkibi olduğu için fikir hayatımızdaki kara delikleri kapatan bir işlev görmüştür. O terkib, buülke varlığının yalnızca İslam'a müstenit temeller üzerinden var olabileceğidir. Bu fikir, gerek İslamcıların ve gerekse İslam'dan hazzetmeyen zümrelerin -ortaklaşa- zannettikleri gibi, şeriatçılık/dincilik felan değildir; ontik bir hadisedir. Buülke'den nefret eden güya kürdçülerle onu çok sevdiğini söyleyen güya türkçülerin; terör hadisesinde Sezai Karakoç paradigmasını göz ardı etmelerinin sebebi budur. Sezai Karakoç olmasaydı, onun fikirleri olmasaydı; bu metnin kaleme alındığı şu saatlerde, buülke başbakanı Kahire'de, buülke'yi 3 asırlık krize mahkûm eden Garb'a böyle meydan okuyamazdı. Sezai Karakoç olmasaydı, buülke son çeyrekte % 8,5 büyüyemezdi, Mona Roza da yazılamazdı o zaman. Ortadoğu, İslam Birliği, Diriliş ve Sezai Karakoç aynı cümlede sizin için ne ifade ediyor? Ortadoğu, üretilmiş-kolonyal bir mefhum; şu kadarını bilmeliyiz, Çin ve Hint havzası hariç Şark, bizim 100 yıl evvelki ilçelerimizdi. Biz, yani buülke; Garb'a karşı milliyetini inşa etmiş İslam demektir. Bundan başka İslam birliği gibi dernek veya spor kulübüne benzer yakıştırmalardan uzağım. Diriliş ise, Şark'ın ontik müktesebatını kavrayan zihnî ve amelî bir “rönesans”tır. Her gerçek fikir adamı ve şairimiz gibi, bundan daha fazla olarak, bu rönesansın mimarlarından biri de Karakoç'tur. Karakoç, asaleti kendiyle başlayan (çünkü ezeli asalet zincirinin özgün bir halkası) biridir, nadirdir.


Mustafa Özkaya'nın cevapları.. Sezai Karakoç olmasaydı düşünce dünyamızda doğacak boşluğu nasıl ifade edersiniz? Bu soruyu bu coğrafyada eğer Mevlana olmasaydı çağdaşları nasıl bir boşluğa düşerlerdi sorusu olarak da sorabiliriz. Çünkü, şahsen iki sorunun cevabının da birbirine çok benzer olacağını düşünüyorum. Çok iddialı gibi gözükse de evet öyle. Bugün yaşadığımız düşünsel zemin kaymaları ve kültürel kodlarımızda yaşanan derin kırılmalar çok daha şiddetli olarak aynı topraklarda yani geniş Anadolu'da tam 800 yıl önce de yaşandı. Ne var ki modern çağın mensupları olan bizler, Moğol istilasının sebep olduğu yıkımın tam olarak ne anlama geldiğini anlayabilecek tarihsel hafızadan ve idrakten maalesef yoksunuz. Sadece görsel referanslarla idraklerimizin işlerlik kazanabildiği bizlere, birisinin bunu roman veya sinema filmi ile anlatması gerek. Onu da bizden yapabilecek kimse olmadığı için zihnimiz bir çok konuya tembelleştiği gibi tarihe de tembel yaklaşıyor. Günümüz tabiriyle (her ne kadar sempatik bir kavram olmasa da) empati yapamıyor. Evet, bugünlere benzer bir tarih ve dönem aranacaksa 1200'lerin Anadolu'suna bakılabilir. Aslında 1200'lerin daha ziyade 1900'lere çok benzediği söylenebilir. Sanki 2000'lerde 1300'lere benzeyecek gibi.

Onun Mevlana ve Mesnevi yorumunda kurduğu sübjektivite ve objektivite izahına tıpatıp benziyor bu durum. Aynen Mesnevinin bu coğrafyadaki etkisine benzer bir etki.. Bu etkiyi kitlesel yani toplumsal bir etki olarak görmek doğru olmaz. Ne Mevlana'nın ne Gazali'nin ve ne de Karakoç'un böyle bir iddiası hiç olmadı. Bu etki daha ziyade öncülerde ve aydınlarda yaşanan ve yaşatılması gereken bir etkidir. Bu dikey etkinin kitleselleşmesi ve yatay yansımalara dönüştürülmesi Yunus Emreler ve Hacı Bektaş Veliler eliyle olmuştur. Horasan Erenleri gibi bir gönüllü ordusu eliyle oldu. Nasıl ki bu toprakların düşünce mayasında ve toplumsal meşruiyeti belirleyen örgütlenme modellerinde başat rolleri olan Mevlana ve Yunus Emre ve adını bugün dahi hatırladıklarımızın hepsi iyimser ve müjdeleyici idiler, Sezai Karakoç da her şeye rağmen iyimserdir, karamsar değil. Bu topraklarda yüzlerce yıl, şartlar gereği belki binlerce karamsar kişilik tarih sahnesinde yer aldı. Bugün de içimizde yüzlerce karamsar var, yenileri çıkacak ve yıllar boyunca onların her türlüsüne şahit olacağız. İyi niyetlisine, kötü niyetlisine, tepkiseline, öfkelisine ve hatta din bezirganına. Çok değil hafızalarımız 15 yıl geriye sararsak televizyon ekranlarından bile hatırlayacağımız ve elinde sopa varmışçasına bizi azarlayan akıl satan karakterleri hatırlamamız mümkün. Çünkü kötümserler, İslam toplumunun arada kalmışlığının gerilimlerini ve tepkiselliğini çok daha rahat kendilerine kanalize edebilirler ve çok daha hızlı taraftar toplayabilirler. Çok daha fazla facebook arkadaşları olur ve kitapları çok daha fazla satar.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.51

Sezai Karakoç ara dönemin bittiğini söylemek için işte tam burada devreye giriyor aynen Mevlana'nın iman coşkunluğunu elitize ve estetize bir forma sokması gibi. Karakoç, bizi şiiriyle yakalıyor, Mesnevi'nin yaptığı gibi. Tabiri özellikle seçtim; Sezai Karakoç şiiri, bizi yakalamıyor, Sezai Karakoç bizi, şiiriyle yakalıyor. Sezai Karakoç 'sübjektivitesi' Diriliş şiiri ve külliyatı 'objektivitesi' ile bizi düşünce ve duygu estetiğinden yakalayarak sorunun kaynağına ve hatta daha derinlere iniyor. Zamanı ve Mekanı maden gibi eriterek okuyucuyu, fizikötesine ve zamanın üst boyutlarına çıkarıyor.


Yaşadığımız çağda en az bir yüzyıl hepimiz doğu ile batı arasında sıkıştık kaldık. Yaşantı ve düşüncelerimizdeki makas açıklarından ve bizzat düşüncelerimizdeki ikilemlerden dolayı sürekli tepkisel boşalmalarla kendimizi rahatlatan dil ve söyleme sempati ile yaklaşıyoruz. Bu dil ve söylemin zaman zaman haklı olmasının hiçbir kıymeti yok. Çünkü özgüven törpüsü gibi çalışıyor ve bir müddet sonra kendini imha eden karakterler üretiyor. Bu nedenle geleceğe dönük hiçbir yatırım yapamıyor. Bu çağda yaşayan bir aydının polemikler ve kontrastlar içinde bu tuzağa düşmemesi çok ama çok zordur ve bazen de imkansızdır. Sezai Karakoç bu zoru başarmış ve asla unutmamıştır ki o, bize Diriliş'i muştulamak gibi bir yükü sırtlanmıştır. Onun Hızırla Kırk Saati yaşaması sadece kitapta şiir dizelerine dökülmüş bir olay olarak kaldığını düşünemeyiz. Düşünce dünyasında Hızır'la yolculuğa çıkmıştır aslında. Üç insan önemlidir Sezai Karakoç'ta; Gazali, Muhyiddin Arabi ve Mevlana birbirini tamamlayan üç halka gibidir. Bu üç isim, 150 yıl içinde öyle bir hamur yoğurmuşlardır ki ekmeğini hala yemekteyiz. 20. ve 21. yüzyıl içinde de Sezai Karakoç'un önemli bir parçası olduğunu düşündüğüm halkaların bir bir tamamlanacağına inanıyorum. Konsantre ve rafine düşünce işçiliğinin anlaşılır hale getirilerek topluma yayılmasına ve örgütleşmeye dönüşmesine tabii ki Yunus Emre'ler Hacı Bektaş Veliler ve adını bilmediğimiz yüzlerce Horasan erenleri aracı ve taşıyıcı aktörler oldular. Bu sürecin bir benzeri bütün kollardan yaşadığımız çağda tam olarak başlatılabilmiş değil. Ama er ya da geç başlayacak, şahsen inanıyorum.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.52

Öncüler adına beş-on isim sayılabilir ancak Sezai Karakoç şiir üzerinden bir halkayı tamamladı ve hala aramızda. Bir aydın yetiştirme telaşı içinde görevini yerine getirmeye çalışıyor. Yapmış olduğu bütün çabaların hepsini bu kazanda toplamaya ve eritmeye çalışıyor. Çok hızlı aydın yetiştirmeli ve Gazaliler, İbn Arabiler, Yunus Emreler bu modern teknoloji çağının içinden mermer sütunlar gibi sıyrılıp sur anıtları oluşturmalılar. Çünkü toplum ölü toprağı serpilmiş bir cansızlıkta şezlonglara uzanmış bir görüntü içinde. Ve ömür maalesef çok kısa.

«İnsanlığın gidişinde keskin bir viraj alış gerekli. Riski büyük ama kaçınılmaz bir hareket. Bu riski kim göze alacak?» Sezai Karakoç

"Ortadoğu denilen bölgedeki İslam ülkelerinin en büyük sancısı, medeniyeti tümüyle ayakta tutan İslam dinin belirli bir süreçte siyaset ve devlet adamlarınca toplum hayatından atıla atıla bir köşeye sıkıştırılması, sadece ibadet kavramına hapsedilmesi ve ötesinden soyutlanmasıdır»


a b d u l ka d i r a kd e m i r

KEKEME ZAMANLARIM

-Derdime bir çare istedim Git buradan biçare dedilerHüzne boyanmış bir çift katre dokundu bileklerime Kar ilk kez bu denli gürültülü yağıyordu, saçlarımda çatırtı Kitapsız kitaplara ram olan puslu üveyikler gibi Ön dişlerimi kirli sarıya bulayıp, Adi bir ölüm kadar dibe vurmak da vardı işin ucunda Hiç olmazsa, ölümüm ressamların elinden olsun isterdim BuRaya yatıp memleketi boydan boya, kanımla resmetsin trenler Kanımın söndürdüğü bir ateş kurtuluşum olacaktır Konuşamıyordum aslında Kekemeydim üç vakte kadar Umudun yapıştım yakasına Öldü aynalar

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.53

küfre uğramaya çekiniyordum


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.54

yusuf kaplan ile medeniyet üzerine bir söyleşi «medeniyetten bahseden insanlar bir aşağılık kompleksinden dolayı bahsediyorlar.» Osmanlı'dan Cumhuriyete sarkan süreçte medeniyet kavramının algılanışı pek olumsuz idi, hatta günümüzdeki bazı aydınlar da aynı yargıyı dile getiriyorlar. Örneğin İsmet Özel'e göre medeniyet “yetimlerin hakkını gasp etmektir.” Fakat Sezai Karakoç'ta ve sizin yazılarınızda farklı bir medeniyet tanımı ortaya çıkıyor. Asıl medeniyet fikri nedir, nasıl yorumlanabilir? Şöyle bir cümle kurarak başlayalım: Medeniyet bahane aslında.. Açıkçası medeniyetten bahseden insanlar, bir aşağılık kompleksinden dolayı bahsediyorlar. İşte Batı uygarlığı var, bunun karşısında da İslâm medeniyeti gibi bir şey olması lazım, diye düşünüyorlar. Böyle bir medeniyet algısında Batıyı biz merkeze alıyoruz. Şöyle düşünüyoruz: Bizim de onlardan geri kalır bir yanımız yok, Rönesans'ı biz yaptırdık zaten, biz olmasaydık onlar Rönesans falan yapamazdı, bilim sanat düşünce estetik bizde de var falan, diyerek gidiyor.. Bu biraz topu taca atmaktır.


«Sadece Türkiye'de değil, Türkiye'yle birlikte diğer İslâmi çevrelerde de, din vazgeçilebilir bir şey haline dönüştü.» Peki sizin medeniyet anlayışınızdaki farklılık nedir? Benim sözünü ettiğim medeniyet fikri, bunlardan tümüyle farklı. Ben medeniyetten bahsederken doğrudan dinle irtibatlı bir şeyden bahsediyorum. Yani dinin hayat haline gelmesi, hayatiyet kazanması meselesi.. Mekke ve Medine süreçleri olmadan dinin hayat haline gelebilmesi imkânsız. Burada Sezai Bey'in dışında Âkif de dâhil diğerlerinin medeniyetten anladıkları şey problemli.. Biraz da yaşadıkları zamanla ilgili. Yaşadıkları zamanda medeniyet bir şekilde çökmüş, büyük bir kriz var, bir fetret dönemi var.. İslâm tarihinde Müslümanların ilk defa yaşadıkları bir fetret dönemi var, daha önceki dönemlerde yaşanmamış bir fetret dönemi bu. Ontolojik kırılma, epistemolojik kopuş diye tarif edebileceğimiz bir şey. Dolayısıyla bizim İslâm'la kurduğumuz ilişkilerde de, bizim dışımızdaki dünyalarla, kültürlerle ve medeniyetlerle kurduğumuz ilişkilerde de problem var. Bir defa, dinin bizim için vazgeçilemez olması lazım. Sadece Türkiye'de değil, Türkiye'yle birlikte diğer İslâmi çevrelerde de, din vazgeçilebilir bir şey haline dönüştü. Dolayısıyla insanların medeniyeti tanımlamalarında bunun da bir rolü var. Sonuçta kendilerini kendi paradigmaları, kendi ilkeleri üzerinden tanımlamak yerine, Batı üzerinden tanımlıyorlar. Batı demeseler bile “İslâm medeniyeti” derken kafalarındaki algı, Batı karşısında yenik düşmüş, yenilmiş, Batı kazanmış gibi bir şeylerden bahsediyorlar. Yenilmek ne demek, Batının kazanması ne demek, bunları hiç konuşmadan böyle bir şey yapıyorlar, bunların konuşulması lazım. Dolayısıyla bu aslında, İslâm'ı bir şekilde vazgeçilebilir olarak algılamaktan kaynaklanıyor. Bu insanlar İslâm'ı terk ediyor demek istemiyorum. İslâm bu insanlar için vazgeçilemez bir şey midir, değil midir? Asıl mesele bu. Günümüze kadar gelen süreçte bir zihni savrulma var. Bu, o fetret döneminden kaynaklanan bir şey. Hem İslâm'la hem de Batıyla olan ilişkilerimizde çift yönlü bir temassızlık var.

«İnsanlık tarihinde ilk defa tek bir zeitgeist, yani zamanın ruhu algısı, tek bir kültür şu an hükümfermâ..» İslâm'la doğrudan irtibat kurabilmenin yolu bence doğrudan Kur'an'a ve sünnete gidebilmekle mümkün. Başka bir yolu yok. Fakat içinde yaşadığımız süreçte doğrudan Kur'an'a ve sünnete gidemeyiz. Kendimizi kandırmayalım. Biz şu an içinde yaşadığımız dünyada, mesela İslâm'dan Kur'an'dan ve sünnetten bahsederken, hangi zihin kalıbıyla bahsediyoruz? Mesele bu.. Adam kalkıp Dekart üzerinden tasavvufu anlamaya çalışıyor. Bu mümkün değil.. Bunu da övüne övüne söylüyor koskoca profesör! Dekart, insanın varoluş serüvenini daraltmış, fizik dünyaya, yere indirmiş bir adam. Tasavvufu geçtik, İslâm'ın ufku ta öteye uzanıyor, değil mi? Siz hem yatay eksenin hem dikey eksenin eş zamanlı ve ardışık olarak işlediği bir dünyayı, sadece yatay düzlemde, sadece fizik dünyada işleyen bir dünya ile anlayabilir misiniz? İşte fetret dönemi dediğimiz ve zihni savrulma diye adlandırdığımız şey budur. Doğrudan irtibat kurulamadığı için doğrudan bir şeye dönüşmüyor. Mesela Âkif'in algısı.. Diyor ki “Doğrudan Kur'an'dan alarak ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı” Burada konuşan İslâm değil, asrın idraki oluyor. Oysa konuşan İslâm'ın idraki olması lazım. İslâm'ın idrakiyle bu asra söz söylememiz lazım. Asrın idrakiyle konuşmaya başladığımız zaman biz İslâm'dan da bahsetsek, Kur'an'dan da, Hz. Peygamber'den de bahsetsek, aslında asrı anlatmış oluyoruz. Asrın dilini, bakış açısını ve perspektiflerini anlatmış oluyoruz. Bunu çok somut bir örnekle şöyle özetleyelim: Şam'da bir tarihçiye gitmiştik. İslâm tarihi alanında önemli bir arkadaş olduğunu söylediler. Osmanlı'yla ilgili araştırmalar da yapmış. Adama bir şey sordum, dedim ki: “Hz. Peygamber ne yapmıştır tarihte?” Adamın verdiği cevap şu:

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.55

İslâm'la olan bağlarımızı nasıl düzeltebiliriz?


“egalite, liberte, fraternite” Yani adamın cevabı, Fransız devriminin sloganları “eşitlik, özgürlük, kardeşlik.” Ben adama bir daha sordum, dedim ki: “Ben size Fransız devrimini sormuyorum, Hz. Peygamberin tarihte ne yaptığını soruyorum.” “İyi ya” dedi, “ben de size Hz. Peygamber'in, Fransız devrimini 1200 sene önce yaptığını söylüyorum.” Burada bir arıza var. Arıza şu: Bir, Hz. Peygamber'in yaptığı şeyin adı yok; iki, Fransız devrimini üniversalleştiriyorsun, tarih ötesine, 1200 sene ötesine götürüyorsun. Tarihte olmuş bitmiş bir şeyi, sanki vahiymiş gibi, kutsal olağanüstü bir şeymiş gibi, kendi var olduğu zamanın dışına taşırıyorsun. Fransız devrimini özneleştiriyorsun, Hz. Peygamber'i nesneleştiriyorsun. Merkezde olan Fransız devrimi, Hz. Peygamber değil. Fransız devrimine göre Hz. Peygamberi konumlandırıyorsun. Bu da asrın idraki meselesine bir örnektir işte. İkincisi, bu asırla ilgili bir sıkıntı var, o da şu: İnsanlık tarihinde ilk defa tek bir zeitgeist, yani zamanın ruhu algısı, tek bir kültür şu an hükümfermâ.. Daha önceki dönemlerde böyle bir şey yok. Bizim duyuş ve düşünüş biçimlerimizi, varoluş ve algılama biçimlerimizi, her şeyimizi belirliyor. Bu yüzden işte Kur'an'a ve sünnete doğrudan gidemiyoruz, asrın idrakine göre gidiyoruz. Asrın idrakini Kur'an'a ve sünnete giydiriyoruz. Burada temel bir sorun var: Kalkış noktasıyla varış noktasını belirlemek lazım. Kalkış noktası olarak buradan kalkıyoruz, yani tek bir zeitgeist olan yerden ve varış noktasına gidiyoruz. Buradaki algılama biçimini doğrudan oraya götürüyoruz. Çift yönlü değil tek yönlü işliyor trafik. Gidip oradan getirdiğimiz şey, buranın rengine büründürdüğümüz şey oluyor. Bu, İslâm'ın Protestanlaştırılması, sekülerleştirilmesidir. Bunun önünü açan bir şeydir bu. Luther'in yağtığı şeyle Kur'an İslâm'ından bahseden kişilerin yaptığı şey bu. Geçen gün Luther'in kilisesine gittik, kapısından girerken şöyle bir sözle karşılaştık: “Artık ben doğrudan Tanrı'yla irtibat kurabilecek durumdayım.” Bu, peygamberin devre dışı bırakılması demek.. Bizdeki “herkes Kur'an'ı anlayabilir” diyen Lutherler de aynı işte. O zaman Kur'an neden yirmi üç senede indi? Bir inzal var bir de tenzil var. İnzal, metnin doğrudan ve bir anda Hz. Peygamber'in kalbine vahy olmasıdır. Tenzil ise onun yirmi üç seneye yayılmasıdır. Biz Hz. Peygamber'i devre dışı bırakacaksak o zaman kelle sayısı kadar Kur'an çıkar ortaya. Peygamberin olmadığı bir dünyada dinin hayat haline gelebilmesi, dinin hayatiyet kazanabilmesi mümkün değil. Burada belirleyici olan peygamberdir.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.56

Doğrudan Kur'an ve sünete gidemeyiz derken bununla gelenekçiliği kastetmiyoruz değil mi? Bu gelenek melenek lafları da modernlikle ilgili bir şeydir. Gelenek kategorisi modernliğin icat ettiği bir kategoridir. Bizim İslâm tarihine baktığınızda böyle bir gelenek yenilik ayrımı yok. Selef halef var. Gelenek dediğimizde geçmişte kalmış bir şey olarak algılıyoruz. Peki ne yapmak gerekiyor? Bizim Hz. Peygamber'in yaptığı şeyi yapmamız gerekiyor. Benim geliştirdiğim medeniyet fikri beş ciltlik Fütuhât-ı Medeniyye adında bir kitapta çıkacak. Bu medeniyet fikrinde, medeniyetlerin eksenleri ve medeniyetlerin oluşumları diye iki şey var. Medeniyetlerin eksenlerinde doğrudan kelime-i şehadet var. Birinci şehadet ve ikinci şehadet.. Birinci şehadet vahiy, ikinci şehadet Hazreti Peygamber. Burada vahiy asıldır, Hazreti Peygamber de usuldür. Hazreti Peygamber yaşayan Kur'an'dır. Onu anlamadan bir şey yapamayız. Usul olmadan fıkhın, tefsirin, hadisin bir anlamı yok. Bir varlık bir de varoluş var. Allah vâcibu'l-vücud'tur. Onun bizden istediği şeyleri hayata geçirmemiz lazım. Dolayısıyla medeniyetleri anlarken bilmemiz gereken iki eksen “vahiy ve usul”, yani “yaratıcı ve insan”dır. Biri yaratıcı ruh, diğeri kurucu irade.. Kur'an-ı Kerim'den yola çıkarak medeniyetlerin oluşum süreçlerine geldiğimiz zaman üç süreçten bahsediyoruz: Mekke, Medine ve Medeniyet. Bu üç şeyi belirleyen de Hazreti Peygamberin kendisidir. Kur'an'ı Kerim'de âyet yok mu: Bütün peygamberler medinelere/şehirlere gönderilmiştir. Kentten siteden bahsetmiyorum. Dolayısıyla burada Hazreti Peygamberin üç temel özelliğini görüyoruz.


Birincisi şâhit, ikincisi mübeşşir, üçüncüsü de nezir olması.. Pratikte daha işimize yarayacak kelimelerle ifade edersek; vücut, vicdan, vecd.. Veya Cibril hadisi ile ifade edelim: İslâm, iman, ihsan.. Tasavvufun diliyle de gidersek üç şey var yine burada: fenâ makamı, bekâ makamı, cem makamı.. Geliştireceğimiz medeniyet fikri, sadece Müslümanların yaşadığı tecrübeleri değil, bütün insanlık tecrübelerini anlamlandıracak şekilde olmalı. Fenâ makamında batı uygarlıklarını, pagan geleneklerini görüyoruz. Kendini bu dünyaya kilitliyorsun, her şey bu dünyadan ibaret.. Bekâ makamında doğunun hikmet geleneklerini görüyoruz. Orada bir tür hiçlik var, ayaklarını bu dünyadan çekiyorsun. Cem makamında ise ayaklarını bu dünyadan çekmiyorsun, yeniden ayaklarını buraya basıyorsun. Biz buna şeriat, tarikat, hakikat de diyoruz. Sünnet-i seniyye üzerinden bunu açıklayacak formül de şudur: Birincisi söz, ikincisi fiil, üçüncüsü de hal/ikrar.. Buraya kadar olan, vahyi süreçtir, medeniyet dediğimiz şey vahiy sonrası süreçtir. Vahiy bitti, biz yeniden din kurmayacağız. İsmet Özel bize soruyor ya “medeniyet mi kuracağız?” Onun medeniyet algısı din algısı şeklinde. İnsan neden bu sürecin sonunda yer alıyor? Bakın: Mekke dönemine ilahi şiar diyoruz, Medine sürecinde nebevi şuur oluşuyor, medeniyet sürecine de beşeri şiir diyoruz. Neden beşeri şiir? Şöyle: Mekke döneminde münferit-müslim şahsiyet oluşuyor, Medine sürecinde müşterek-mümin şahsiyet oluşuyor, medeniyet sürecinde de kürevi-muhsin şahsiyet oluşuyor. Biraz önce söylediğimiz “söz” ilme'l-yakîn dediğimiz sürece denk geliyor. Bu yüzden sünnet-i seniyyeyi hayata geçirmediğimiz sürece biz hayatı kuramayız. Medine sürecinde ayne'l-yakîn var. Medeniyet sürecinde ise hakka'l-yakîn var. Vahyi süreçte celal sıfatı tecelli ediyor, vahiy sonrası süreçte ise cemal sıfatı tecelli ediyor Allah-u Teâlâ'nın. Peygamberin olmadığı bir süreçte Allah'ın rahmeti tecelli ediyor, ihsan (Allah'ın görüyormuşçasına bir bilinçle hareket etmek) ortaya çıkıyor. Peygamberler medeniyetlerin ilk kurucularıdır diyebilir miyiz bu durumda? Bütün peygamberler, medinelere medeniyetlerin tohumlarını ekerler. Mekke sürecinde hakikatin hayat bulması, Medine sürecinde hakikatin hayatın kendisi olması ve medeniyet sürecinde ise hakikatin hayat sunması söz konusudur.

Evet. İlk süreçte Tanrı var, ikinci süreçte peygamber var, üçüncü süreçte de insan var. Ama buradaki peygamber tırnak içinde.. Peygamber dediğimiz şey aslında kozmos'tur. Hazreti Peygamberi biz nasıl tarif ediyoruz: “Cevâmi'u'l-kelim” diye tarif ediyoruz. Bütün sözlerin toplamı.. Ama beşer sonuçta.. Hazreti Peygamber burada ilahi olanla beşeri olan arasında aracıdır. İşte o yüzden bir kozmostan bahsediyoruz burada. Bir kozmolojik düzenin, ancak peygamberin ilahi olanla ilişki kurmasıyla hayata geçirilmesi mümkündür. O, kozmosu kuruyor, biz ona Medine diyoruz. O kozmosun adı City.. İnsan zübde-i âlemdir diyoruz, bu âlemin özü olan insanın en kâmil örneği Hazreti Peygamberdir. Durum böyleyken “Hazreti İnsan” diye kitaplar yazılıyor, şu anki algıyı meşrulaştıracak böyle kitaplar yazmak sakat bence. Peygamberin yaptığı şeyi yapmak ifadesini biraz açar mısınız? Burada yapılması gereken şudur: İslâm'ın idrakinin bu asra ve bütün asırlara çeki düzen verebilmesi için ümmileşmek gerekir. Hazreti Peygamberin yaptığı gibi.. Ne demek o? Kendisini çağının bütün ağlarından ve bağlarından arındırması demek, kurtarması demek. Ama çağının çocuğu olarak, çünkü Hazreti Peygamber doğrudan hayatın içine gönderilen bir peygamber.. Vahiyden önceki süreçte de, vahiyden sonraki süreçte de.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.57

Burada bir hiyerarşi mi var?


Hıristiyanlığı batıran şey de bu zaten, manastırları dağın başına kuruyorlar, hayattan tecrit edilmiş oluyorlar. Hâlbuki Hazreti Peygamber hayatın tam ortasına gönderilmiş bir peygamber. Çağdaş diye tarif ettiğimiz insan aslında ağdaştır. Bir çağ ancak ağlarını örebildiği ve bağlarını kurabildiği zaman çağa dönüşür. O çağın varlığını sürdürebilmesi için başka çağlara açılması lazım. Başka çağrılara ulaşabilmesi lazım.. Aslında burada sadece peygamberlerin yapabileceği bir şeyden bahsediyoruz. Ümmileşme; içindeki çağı tanıyarak ama aynı zamanda çağın ağlarından ve bağlarından kurtularak, çağrıyı bütün çağlara ulaştırabilecek, bütün zamanların çocuğu olabilecek ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilecek bir yolculuktur. Bu ancak peygamberlerin yapabileceği bir şeydir. Dolayısıyla Müslümanların önünde bir örnek var. Biz o örneğin izini sürebilmemiz lazım. Peki, bizim Hazreti Peygamberle kurduğumuz ilişki nasıl bir ilişki? Asrın idraki üzerinden kurduğumuz bir ilişki. Adam “İslâm modernizmi” diyordu, “İslâm sosyalizmi” diyordu, şimdi de “Medine Vesikası”ndan bahsediyor adam. Niye önce “Mekke Vesikası”ndan bahsetmiyorsun? Çünkü içinde yaşadığımız şeye uyulmayacak bir durum var orada. Medine vesikasıyla da demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri kast ediyor.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.58

Çağla ilişkimiz düzgün mü peki? Çağı tanıyamadığımız sürece, İslâm'ı tanıyamayız. Hazreti Peygamberi tanıyamadığımız sürece de çağı da İslâm'ı da tanıyamayız. Çünkü âyette Hazreti Peygamberin ilk özelliği “şahit” olmasıdır. Peygamberimiz “İlim Çin'de bile olsa gidip alınız” diyor. Biz ne anlıyoruz bundan? Nerde olursa olsun alınız, şeklinde anlıyoruz biz. Oysa Hazreti Peygamberin orda kastettiği şey doğrudan Çin.. Çin diyor, Maçin demiyor ki!.. Çünkü Hazreti Peygamber bizzat Bahreyn'de Yemen'de Çinli tüccarlarla karşılaşıyor. Çin'de son derece derinlikli, incelikli bir medeniyet olduğunu öğreniyor. Onun için Çin diyor. Aynı zamanda nerede olursa olsun anlamına da gelir, tarihsel olana indirgemiyorum. Bu ayrıca konuşulması gereken bir şey.. Hazreti Peygamber'in şehâdeti/şahitliği hakkında söylemek istediğim bir şey var: Burada makro ve mikro düzlemde işleyen bir boyut var. Makro düzlemde işleyen boyut, çağının şahidi olması.. Çağının şahidi olması ne demek? Hicaz bölgesinde hayat ne ile dönüyor, ticaretle.. Peygambere tüccar olmak yakışır mı? Ama son peygamber o, içinde yaşadığı çağı tanıyacak ve dolayısıyla son sözü söyleyecek. Dolayısıyla Hazreti Peygamber ticaret yapıyor, ticaret kervanlarıyla çağının bütün medeni dünyasını dolaşıyor. Bizans var, Sasaniler var, Yemen krallığı var.. Üçüne de gidiyor Hazreti Peygamber. Makro düzlemde işleyişi bu.. Mikro düzlemde işleyişi daha da önemli.. Ticaret yapıyor; paranın, dolayısıyla iktidarın insanı nasıl bozduğunu öğreniyor. İnsanı nasıl metamorfoza, mutasyona uğrattığını, nasıl yamulttuğunu öğreniyor. Bizatihi şu demek aslında bu: Eşyanın hakikatine vâkıf oluyor Hazreti Peygamber. Eşyadan kastettiğimiz şey bir makro düzlemde içinde yaşadığımız dünya, ikincisi de bu dünyadaki ve bu dünyayı şekillendiren her şey.. Medine dönemine gelirsek, orada mübeşşir özelliği var, müjdeliyor bizi. Çünkü münferit mümin şahsiyet oluşmuş, bunun müşterek bir şahsiyete dönüşmesi lazım.


«Biz şu anda hakikatin yitirildiği bir çağda yaşamıyoruz, hakikatin yitirildiği hakikatinin yitirildiği bir çağda yaşıyoruz. Biz farkında değiliz.»

Ümmileşmek gerekir dediniz ama bu nasıl olacak peki? Sünnet-i seniyyeyi yaşamak, peygamberimizi örnek almak.. Şunu söyledim: Söz, fiil ve hal.. Çağımızda sünnet-i seniyyeyi hakkıyla yaşarsak çağdan uzakta kalmış olmuyor muyuz? Hayır, senin dediğin sîret değil sûret.. Sünnetten kast edilen şey sûret değildir ki, aslolan şey sîrettir. Sadece sûrette kalırsa o formda kalır, onu norma dönüştürmek lazım. Ayrıca insanlar tarafından tecrit ediliyorsun.. Öyle düşünürsen o zaman Müslüman olmaman gerekiyor. Ne diyor Hazreti Peygamber: “Bir elime güneşi verseler, öbür elime ayı verseler, ben davamdan vazgeçmem.” Bizim iddiamız ne? Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mi?

Hayır, öyle bir şey olur mu! Bunlar saçma sapan şeyler! Bunlar geçici şeyler, arızî şeyler bunlar. Aslî değil ki.. Hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeden, kişinin inandığı şeyi hayata geçirmesidir. Ne olursa olsun, bedel ödemeye hazır olması lazım. Bedel ödemeye hazır değilse o zaman zaten Müslüman olmasının bir anlamı yok ki.. “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden felaha ereceğinizi mi zannediyorsunuz?” diyor.. O zaman başkaları ne derse desin. Adamın gözü görmüyor, kulağı işitmiyor. Üstelik vahiy gelmiş, peygamber gelmiş, biz sıfırdan bir şey başlatmıyoruz ki.. Önümüzde hazır duruyor yani. Peki biz sünnet-i seniyyeyle veya Kur'an'la nasıl bir ilişki kuracağız? Asıl soru bu.. Bunu Bediüzzaman enfes bir şekilde söylemiş. Onun sahabeyle ilgili yazdığı metinden şöyle bir şey geliştiriyoruz: Sahabe Hazreti Peygamberle nasıl bir ilişki kuruyor? Ontolojik/doğrudan bir ilişki kuruyor. Dolayısıyla doğrudan bir şeye dönüşüyor. Vahiy sonrası süreçte, Müslümanların İslâm'la, Hazreti Peygamberle kurduğu ilişki epistemolojik/dolaylı bir ilişki. O zaman ne olacak? Bu epistemolojik ilişkinin, ontolojik ilişkiye dönüştürülmesi lazım.. Dolayısıyla kalkış noktasıyla varış noktasını buluşturacaksın. Biraz önce fetret döneminden bahsetmiştiniz, o dönemi hala yaşıyor muyuz? Tabi ki, şu an onu yaşıyoruz, iliklerimize kadar yaşıyoruz hem de. Acayip bir savrulma yaşıyoruz. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz zaten. Benim söylediğim bir şey var, diyorum ki: Biz şu anda hakikatin yitirildiği bir çağda yaşamıyoruz, hakikatin yitirildiği hakikatinin yitirildiği bir çağda yaşıyoruz. Biz farkında değiliz.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.59

Şu anda onlar üzerinden gidiliyor..


«Din bizim için hayat olmuyorsa, bize beden vermiyorsa o zaman dinin bir anlamı yok ki. O din yok demektir.» Epistemolojik ilişkinin ontolojik ilişkiye dönüştürülmesi ne demek, nasıl olacak bu? Bunun yolu bu üç ilkeyi hayata geçirmekten geçiyor. Sadece ilme'l-yakîn düzeyinde kalırsak Batılıların epistemolojik olan düzeyinde kalmış oluyoruz. Epistemolojik olanı ontolojikleştiriyor üstelik adamlar. Batılıların çuvalladığı yer burası. Epistemolojik olanı ontolojikleştirdiğiniz zaman, araçsallaştırıyorsunuz. Dini araçsallaştırıyorsunuz. Her şeyi araçsallaştırıyorsunuz. Mesela insanı, tabiatı, teknolojiyi, bilgiyi araçsallaştırıyorsunuz. Bu da bunların hepsinin amaç haline gelmesi demek.. Yani insanı amaç haline getiriyorsunuz. Dolayısıyla merkeze yerleştiriyorsunuz. Teknolojiyi merkeze yerleştiriyorsunuz. Batı uygarlığı bir ontolojik güvensizlik duygusu yaşıyor. Onların yaşadığı bu ontolojik güvensizlik duygusu, epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmelerine yol açıyor. Araçları kontrol ve kolonize ederek dünyayı kontrol etmelerine yol açıyor. Zeitgeist de buradan çıkıyor. İnsan hakları gibi, bilim gibi arızi olan şeyler, asli olan katına yükseltiliyor. Hümanizmin esprisi insanı hayatın merkezine yerleştirmekti. Bu gün geldiğimiz noktada ise insanın/öznenin bittiğinden bahsediyor Foucault. Anti-hümanizm diye bir şeyden bahsediyor artık insanlar. İnsanı merkeze yerleştirdiğin zaman tanrılaştırıyorsun, çünkü merkezde tanrı var. Yunus'un, Mevlânâ'nın hümanist olduğundan bahsediyor adam. Ne Yunus'u biliyor, ne Mevlânâ'yı biliyor, ne de hümanizmi biliyor adam. Koskoca profesör! Hümanizm insanı tanrılaştıran bir şey.. Dolayısıyla siz arızi olan şeyleri asli olan katına yükselttiğiniz zaman, bunun doğurduğu taarruzlara maruz kalmaktan kurtulamazsınız. Şu an yaşadığımız şey budur.

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.60

Medeniyetle tabiat arasında bir ilişki kurmuştunuz.. Mesela önceden teknolojinin yerine kullandığımız bir şey vardı: tekne. Bizim Müslümanların dünyasında eşyayla, tabiatla, dağla, taşla kurduğumuz ilişki farklıydı. Bir taraftan bütün varlıkların Allah'ı tespih ettiği algısından yola çıkan bir ilişkiydi. Tabiatı bozmamaktı, tabiata müdahale etmemekti. Çünkü sonuçta böyle yaptığınızda insanın fıtratına müdahale ediyorsunuz. Tabiatı öldürdüğün zaman fıtratı da öldürürsün. Tabii olan bittiği zaman her şeyin gayrı-tabiileşmesi kaçınılmaz hale gelir. İnsan da gayrı-tabiileşir. Hayat da gayrı-tabiileşir. Dolayısıyla simülatifleşir/sanallaşır. O zaman herkes fetret dönemini yaşamaya başlar. Hakikatle kurduğu ilişki arızi bir ilişkiye dönüşür. Dolayısıyla “hayata tutunmanın yolu hayattan kaçmaktır veya hayattan kaçmanın yolu hayata tutunmaktır.” Bunun adına da yeni-paganizm diyoruz. İşte popüler kültür bu.. Mesela kültür endüstrisi, medya endüstrisi, futbol endüstrisi, müzik endüstrisi ne yapıyor bizi? Mesela sinemayı düşün. Bizi salona kapatıyor. Stadyum da dilini, konuşma yetisini öldürüyor adamın. Adam stattan çıkınca anlaşılmaz cümleler kuruyor oovo diye.. Abi ne diyorsun sen? Dil gidiyor! Konuşma yetisini yitiriyor insan, hayvanlaşıyor. Bu çağ ayartıcı, baştan çıkarıcı ikonlar üretiyor. Bu kaçınılmaz bir şey, bunu önleyemezsin. Teknolojik çağ işte.. Yani sen “tekne”ye “loji”yi ilave ettiğin an tekne biter. İnsanın tabiatla, eşyayla kurduğu ilişkide, eşyayı, tabiatı kontrol etmesi, sömürmesi değil, insanın kendini keşfetmesi lazım. Aynı şekilde “loji”yi “teo”nun yanına getirdiğinde, din biter “teoloji” olur. Din biter ve entelektüel bir faaliyete dönüşür. Din bize sadece zihni çaba göstermek için gönderilmiş bir şey değil ki, hayat olması lazım. Din bizim için hayat olmuyorsa, bize beden vermiyorsa o zaman dinin bir anlamı yok ki. O din yok demektir. Müslümanların önündeki en önemli tehlike dinin hayattan uzaklaştırılmasıdır. Bu da Protestanlaştırma, sekülerleştirme denen şeydir. Din bireysel bir inanç meselesi haline dönüştürüldüğünde hayattan uzaklaşıyor. Din her şeye karışmadığı zaman başkalarının her şeyi din haline getirmesini önleyemeyiz. Ernest Gellner, iki tür sekülerleşme çağından bahsediyor: birinci sekülerleşme çağı, dini olanın dünyadan uzaklaştırılması, ikinci sekülerleşme çağı da, dünyevi olanın dinselleştirilmesi (neo-paganizm).


Dünyevi olandan kast ettiğimiz şey insanların egosudur. Mesela kariyerini kutsuyor, kendini kutsuyor, karıyı kızı kutsuyor, putlaştırıyor. Dolayısıyla eşyayı fetiş haline getiriyor. Bu İslâm dünyasına da girmeye başladı. Sekiz on senedir Müslümanların yaşadığı en ciddi sorun bu. Din kültür halini mi almaya başladı? Bazıları dinimiz bizim kültürümüzdür diyor? O başka bir anlamda.. Bir defa bu kültür kavramı çok kaygan bir kavram.. Tabiatla kültür arasında bir karşıtlık var. Modernliğin kurduğu dünya mülk aleminden ibaret.. Mülk âleminde meliklik yapıyor adam. Mülk âleminin işleyebilmesi için melekût âleminin çıkmaması lazım. “Öte inancı” yoksa insan her şeyi tanrılaştırmaya başlıyor. Bunu Dostoyevski gibi Lacan gibi Batılı düşünürler de söylüyor. İkinci seviyeyi tetikleyen, birinci seviyenin ortaya çıkması yani.. Din hayattan çekildiği zaman, onun tetiklediği şey hayatın dinselleştirilmesi.. Evet, mesele bu.. O zaman din bizim hayatımızı şekillendirmiyor, biz dini şekillendirmeye başlıyoruz. Protestanlaştırma dediğimiz şey bu, Martin Luther'ler o yüzden çıkıyor işte. Herkes Kur'an'ı anlayabilir diyor, en sıradan insan bile.. O zaman peygamber niye geldi, âlimler niye var, fıkıh, akaid diye ilimler var.. İslâmi ilimlere baktığımızda, ilk ilim hat/yazı ilmidir, ondan sonra kıraat/okuma ilmidir, ondan sonra lügat/dil ilmidir. O metni çözecek ilim dil ilmidir. Kur'an'ın dilini anlaması lazım. Bu ilimleri anlamadan Kur'an'ı herkes kendi kafasına göre yorumlarsa o zaman Batıdaki gibi olur. Adam eşcinsel kendine göre İncil yazıyor, ateist kendine göre İncil yazıyor ve saire. Ateist papazlar var batıda. Ateist papaz ne demek ya!..

İsmet Özel'in medeniyetten anladığı/kastettiği şey, aslında Batıda sivilizasyona yöneltilen üç damar var, onların bize aktarımıdır. Birincisi Marksistler. Onlar kapitalizmi eleştirmek için sivilizasyonu eleştiriyorlar. Onlara göre bir tane uygarlık var o da Batı uygarlığı, onu eleştiriyorlar. İkinci eleştiriyi kilise çevreleri yapıyor. Kilise modernlikle birlikte devre dışı kaldı, hayatın dışına çıkarıldı. Kilise tanrıdır Batıda, İsa Mesih'i çatır çatır eleştiriyorlar, kiliseyi eleştiremiyorlar. Üçüncüsü de Amerikan transandantalistlerinden gelen eleştiriler.. Teosofik/ezoterik gelenek yani.. Onlar da bu maddeci uygarlığın insanın iç dünyasını boşalttığını düşünüyor. İsmet Özel'in yaptığı şey bu üç eleştirinin bize aktarılmasıdır aslında. Hâlbuki sivilizasyonla medeniyet aynı kökten türemiyor ki, aynı anlama gelmiyor. Sivilizasyon modernliği meşrulaştırmak için geliştirilmiş ve modernliğin ürünü olan bir şeydir. Bu yüzden “İslamic Civilization” veya “Batı Medeniyeti” diyemezsin. Çünkü sivilizasyonun bizdeki karşılığı “hadariye”dir. Osmanlı entelejansiyası neden “hadariye”yi kullanmıyor da “medeniyet” kelimesini kullanıyor? “Medine”den, “din”den geliyor çünkü. Medeniyet kavramı bütün tartışılacak yönlerine rağmen Osmanlı'da İslâmi algılama biçimlerinin, tahayyüllerinin hâkim olduğu bir vasatın ürünüdür. Ne dediklerinin farkındaydı onlar. Yani bu kalıplar kafamızda durduğu müddetçe bir şey yapamayız biz.. Evet, yerimizde dönüp dururuz. İslamcıların tarihine baktığımızda bunu görüyoruz. Adamlar modernliğe göre tanımlamaya çalışıyorlar. İslâm sosyalizmi diyorlar mesela. Bu söylem yeniden canlanacak, onu da söyleyeyim. Kapitalizm zıvanadan çıktığı müddetçe İslâmi sol kavramı da yeniden canlanacak. Bahsettiğiniz üçlü süreçte pergelin sabit ayağına ilahi olanı koyacağız, insani olanı diğer hareketli olan ayağına.. Evet, süper.. Ayrıca bu çağdan kişiliklerimizi arındırabilmemiz ve başka çağlara açılmamız lazım. Bu mümkün mü? Tabi ki mümkün.. Başka çağlara ve başka çağrılara açılmak mümkün..

şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.61

Batıda medeniyeti eleştiren çevrelerle bizdekiler arasında bir benzerlik var mı?


şehrengiz dergisi-kasım-aralık 2011 - s.62

DUA

CİHAT KARAMAN

Deniz kenarına oturmuş balıklarla söyleşen bir adamı seyrediyordum. Bir bir elindekileri bırakırken, ağzından çıkan cümleleri de merak etmiyor değildim, ama en çok adamın denize bıraktıklarının ne olduğu ile ilgileniyordum. Havanın parçalı bulutlu olduğu aşikâr, bir de hafif rüzgâr vardı, o kadar.. Ben bu taşlık sahile uzun zamandır takılırım, burayı genellikle sakin ve huzurlu bir mekân olarak belirlemiştim. Ayaklarımı suya batırır kitabımı okurdum. Rüzgârlı havalarda çılgınca dönmeyi isteyen yapraklarla savaşırdım. Havanın çok güneşli olduğu yaz aylarında bu durum daha kötü sonuçlar doğurur yapraklar çok uslu durur fakat güneşin işlemiş olduğu beden, kafa, el, ayak, akşama güneş çarpmış bir adam olarak yatağa düşerdi, bu da iki günümü alırdı. Şimdi güneş güzel, rüzgâr da idealdi. Ama ben kitabı bırakıp adamı okumaya niyetlenmiştim. Adam elindekileri külah yapılmış gazetenin içinden alıp denize atmakla meşguldü. Ayağındaki ayakkabılar, giymiş olduğu çorabı, yer yer yarılmış yırtılmış yerlerden gösteriyordu. Fakat olması gerektiği kadar düzgündü. Pantolonu temiz olduğu belli ama ütüsüzdü. Adama yanaşmam gerektiğini düşündüm. Uzun süre oldu hiç tanımadığım bir insanla konuşmayalı. Koca metropolde insanlar çok yanlız, her insan başlı başına bir dünya, bir âlemdi. Sorunlarıyla otobüslerde günün yorgunluğundan hissedemediğimiz insanlar duygudan yoksun patronlarla çalışan yığınlardık bizler. Adımlarımı dev taşların üstünde dikkatli ve yavaş bir şekilde atıyordum. Zira koca kayalar dengesiz bir hareketi affedecek gibi durmuyorlardı. Beni yanına tam bir şekilde yaklaşınca fark etti, başını cevirdi ve tekrar dönüp işine devam etti. Dili ile söylemiş olduğu durunca "hayırdır abim balık mı besliyoruz?" diye muhabbete girmem gerekir diye düşündüm ve buna benzer bir cümleyle adamın bulunduğu taşın üstüne çıktım artık çok yakındım ve elinden denize bıraktıklarını görebilmiştim. - Ne haddimize beyim, bu duadır. Balıklar için de bir vesile, dedi ve devam etti. Fazla konuşkan olmaması derdinden kaynaklanıyor. O halde bile başkasını kendi sıkıntısıyla meşgul edip sıkmak durumunda kaldığından, üzüldüğünü hissettiriyordu. - Nedir o elindekiler, diye sordum. Konuyu dağıtmak bilgisizliğimle bilgisinden yararlanmak isteyen bir durum sergilemek ortamı yumuşatmak istiyordum. Zira elindeki şeyden denize her attığında sıkıntısı bir kat daha artıyor gibiydi. - Dua, dedi sadece ve devam ediyordu.. Ben: - Dua, diye tekrarladım devam ve yeterli olmayan bir cevap nidasında. Adam da devam etmek isteyen bir tutumla bana döndü ve: - Bunları bir niyet ile her birine doksan dokuz esma sıfat okuyup dua edilmiş bir şekilde balıklara atıyorum ve balıklar yedikleri vakit bu duanın kabul olacağı inancıyla yapıyorum. Bu bir inanç, sen buna inanmazsın fakat ben bunlarla dua ediyorum. - Peki nedir onlar? - Nohut.


«Okumak özgürlüğe uçmaktır.» Aliya İzzetbegoviç

ALİYA

OKUMALARI B A Ş L I Y O R


sehrengiz10  

onuncu sayımız

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you