Issuu on Google+

T

eknolojik gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerlerken çoğu zaman insan onun büyüleyici atmosferine kapılmakta, kârını, zararını hesap etmeden sonuna kadar ondan faydalanmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de kendini kaybedip bir ahiret yolcusu olduğunu maalesef unutabilmektedir. Oysaki dünya çerçevesinde düşündüğümüzde, teknolojiyi kutsamak yerine onu, ahirete yönelik dünyamızı değerlendirmede bir araç olarak görmek ve buna göre hakkını vermek esas olmalıdır. Biz de bu sayımızda teknolojiyi işlemeyi, onu bir parça irdelemeyi düşündük. Teknolojiyi iyi ve yerinde kullanmak adına muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi makalesinde, “Gönül Frekansımız Hakk’a Ayarlı Olsun” derken, teknik imkânların takvâ sahibi mü’minler elinde birer ziynet ve hayır vesilesi haline geldiğini anlatıyor. Doç. Dr. Selahattin Yıldırım ise, “İnsanlığın Teknoloji ile İmtihanı”nı ölümlü bir dünyada teknolojiye kapılıp kendini unutmaması olarak ifade ediyor. Dr. A. Hikmet Atan da teknolojiyi akıllı kullanmanın gerekliliğini “Teknolojiye Mahkûm Değil Hâkim Olmak!” başlıklı yazısında işliyor. Uzman psikolog Feyza Bağlan, çocuklarımızın teknolojiden ne kadar etkilendiklerini “Çocuklarımızı Teknolojiye Kurban Etmeyelim!” başlıklı makalesinde anlatıyor. Naci Öztürk ise “Hangi Tuşa Basacağını Bil!”menin insanı manevi alanda da terakki ettireceğini güzel bir üslup ile yazısında konu edinmiş. Teknolojinin İslâm’a uzak bir kavram olmadığını Kur’ân ekseninde Prof. Dr. Ömer Çelik, “Mûcize ve Teknoloji” başlıklı yazısında işlerken, Prof. Dr. Hidâyet Aydar da Kur’ân-ı Kerîm’de teknolojinin izlerini sürüyor. Her iki makale de birer Kur’ân uzmanı olan iki değerli kalemin elinden çıkması hasebiyle okunmaya değer. Yine teknolojik bir gelişme olan güvenlik kameralarının camilerimizi kontrol etmesinden hareketle, kendimizi kontrol edip etmediğimizi sorguluyor Adem Şahin yazısında. Bu sayımızda üç adet röportaja yer verdik. Okulların açılması, yeni eğitim ve öğretim yılının başlayacak olması sebebiyle ilk röportajımızda Doç. Dr. Özcan Hıdır ile Hollanda’daki Rotterdam İslam Üniversitesi’ni, üçüncü röportajımızda da bir eğitimci ve hizmet adamı olan Raşat Şamilov ile Kırgızistan’da din hizmetleri ve dindarlığı konuştuk. İkinci röportajımızı ise Ramazan ayı başında Somalililerin yardımına koşan Hüdâyi Vakfı koordinatörü Medet Bala ile yaptık ve Ramazan ayında gündemimize bir bomba gibi düşen Somali’deki açlığı bizzat gidip görmüş birisi ile konuşma imkânı bulduk. Doç. Dr. Necdet Tosun, Hindistan’ın büyük velîlerinden Abdullah Dihlevî Hazretlerini anlatıyor makalesinde. Yine Ahmet Ziylan Bey, “Bir İş Kurmanın Safhaları” yazı dizisine ikinci makalesi ile bu sayımızda devam ediyor. Bir eğitimci olan Dr. M. Necip Yılmaz, çocuklarımızı nasıl terbiye etmemiz gerektiği üzerinde dururken Prof. Dr. Cağfer Karadaş, “Elveda Çocuk, Hoş Geldin Bireylik” diyerek aile fertlerinin gerçek vazifelerinden nasıl uzaklaştıklarını farklı bir üslup ile anlatıyor. Yine Mualla Öner Hanımefendi, “Bazen de Kurtuluş Ölümle Gelir” başlıklı makalesinde, bizzat yaşadığı bazı olaylardan hareketle ilâhî adaletin nasıl tecelli ettiğini canlı misallerle ortaya koyuyor. Dr. Murat Kaya’nın yazısı ise “Başkasının Dünyası İçin Kendi Âhiretini Mahvetme!” üzerine. Yine bu sayımızda merkez valilerinden Murat Yıldırım Bey, Bosna-Hersek’e yaptığı geziyi kaleme aldı. Özbekistan’dan Dr. Uktambek Sultonov da birçoğumuzun ismini dahi duymadığımız Orta Asya’da tarihi bir şehir olan Ahsiket’i anlattı makalesinde. Her iki yazıyı da bir solukta okuyacaksınız. Yeni bir ayda buluşmak ümidiyle. Şefkat’le kalınız…


Aylık Dini, İctimai, Kültürel Dergi Sahibi Hüdayi Yayıncılık Kültür Sanat Eğitim Hizmetleri Danışmanlık Ticaret Ltd. Şti. Adına Nurettin Korkut Editör ve Yazı İşleri Müdürü Dr. A. Hikmet Atan editor@sefkatdergisi.com Yayın Kurulu Prof. Dr. Ömer Çelik Prof. Dr. Hidayet Aydar Doç. Dr. Necdet Tosun Serdar Yıldırım Dr. Müjdat Uluçam Dr. A. Hikmet Atan Grafik-Tasarım www.globalgrafik.com

Redaktör Hasan Öztürk Baskı Şan Ofset Tel: 0212 289 24 24 Dağıtım Alfa Kurye ve Dağ. Hiz. Ltd. Şti. Tel: 0212 356 95 08 Fiyatı: 6 TL KDV Dahil Abone abone@sefkatdergisi.com Tel: 0216 344 23 62

38

Osman Nûri TOPBAŞ

Dinî Eğitimin Ehemmiyeti

Gönül bahçeleri, yağmura hasret toprak gibi Kur’ân rûhâniyeti ile amel-i sâlih yağmurlarını bekler. Çünkü bu rahmet yağmurları ile gönülde Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, hizmet ve muhabbet filizleri yeşerir. Böylece insan, kâinat kitabının hulâsası, hilkatin nüsha-i kübrâsı hâline gelir. Elinden, dilinden ve gönlünden bütün varlıklar istifâde eder.

08

Röportaj

Ahmet ZİYLAN Bey ile Hizmet Üzerine… “Muhatap alınan varlığın, her ne işine yarıyorsa o hizmet olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla onun içerisine, maddi destek sağlamak da girer ilim öğretmek de. Hizmette, örnek olmak da vardır yol göstermek de. Temizlemek, yedirmek, içirmek, nasihat etmek, cahil mi, fakir mi, çalışmasını mı bilmiyor, işi mi yok insanın her ne problemi varsa onu çözmek de hizmettir.”

Yurt içi yıllık abone: 70 TL Yurtdışı: 60 EURO 80 USD Türkiye Finans Katılım Bankası Sahrayıcedit Şubesi: TL Hesabı: IBAN: TR49 0020 6001 1001 1975 3200 01 USD Hesabı: IBAN: TR38 0020 6001 1001 1975 3201 02 EURO Hesabı: IBAN: TR38 0020 6001 1001 1975 3201 03 Albaraka Üsküdar Şubesi TL Hesabı: IBAN: TR62 0020 3000 0110 5824 0000 01 USD Hesabı: IBAN: TR62 0020 3000 0110 5824 0000 02 EURO Hesabı: TR62 0020 3000 0110 5824 0000 03 Posta Çeki Hesap No: Hüdayi Yayıncılık 6134926 Yayın Türü Yaygın-Süreli Yıl: 2 Sayı: 20 Eylül 2012 İrtibat Adresi Kısıklı Mahallesi, Sarıgazi Caddesi, No:33 Üsküdar / İSTANBUL Tel: 0216 325 66 99 / 0216 344 23 62 Faks: 0216 4128313 e-mail: info@sefkatdergisi.com www.sefkatdergisi.com ISSN: 1309-5498 Gönderilen yazılarda editör ve yayın kurulu değişiklik yapabilir. Gönderilen yazılar iade edilmez. Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Yayımlanan yazı ve reklamların sorumluluğu yazarına ve reklam verene aittir.

18

Oktay ÇETİN

Tanrı Dağı Eteklerinde Manevi Hayatın Yeniden İnşası

Bugün Kırgızistan’ın bütün bölgelerinde ve özellikle de merkez camilerde hatimle namaz kıldıran Araşan Kur’ân Kursu’nda Abdullah Hocaefendi’den okumuş hafız imamları görmekteyiz. Aynı zamanda bu hafız imamların birçoğu Kur’ân kurslarında hocalık yaparak Abdullah hocaları gibi yüzlerce hafız talebe yetiştirmektedirler.

22

Doç. Dr. Selahattin YILDIRIM

Hizmet mi, Nafile İbadet mi? Milletler kendilerine hizmet edenleri başlarına tâc ederler ve efendi olarak seçerler. Hem Hakk’ın hem de halkın nazarında yükselmenin yolu hizmettir. Allah, mahlûkâtına hizmet eden kullarını dünya ve ahirette yükseltir. Halklar da kendi menfaati için nefsî haz ve isteklerinden fedakarlıkta bulunanları her zaman başlarına lider olarak seçmişlerdir.


46

İÇİNDEKİLER Röportaj

Hüsnü Bircan ile Senegal Hizmetleri Üzerine…

“Afrika, bire yüz, bire bin kazanılan bir yer. Gerçekten ihtiyaç var. Şehir merkezleri dışındaki bölgeler çok ciddi sıkıntılar içinde. Bilhassa çocukların sokaklardan toplanıp bir yerde sağlık kontrolünden geçirilip, tedavi edilerek düzgün beslenmeleri ve eğitim almaları lazım. Bunlar çok önemli ve şu anda benim hâlâ içimi sızlatan, hepsine ulaşamamış olmamız.”

54

İsmail OĞUZ

Kazakistan Su Tutuyor

“Artık sözün işitilmediği, işitilse de anlaşılmadığı, anlaşılsa da kalplere nüfuz etmediği bir zamanda yaşıyoruz. Artık topraklarımız su tutmuyor. Yaşadığımız yüzyıl üretmiş olduğu bütün müesseseleriyle bizi bu hale getirdi. Maalesef bu müesseselerden en çok nasip(!)lenenlerimiz, bu “su tutma” meselesinde en mağdur olanlarımız oldu. Bu açıdan bakıldığında genel anlamıyla komünist rejimin tasallutunda uzun yıllar bulunmuş Müslüman halklar, özelde ise Kazakistan halkı bizden daha şanslıydı.”

64

Eğitim: Adım Adım Adam Olma Yolu Prof. Dr. Ömer Çelik

14

Hepimiz Medreseyiz! Yrd. Doç. Dr. A. Hikmet Atan

26

Orta Asya’da İslâmî İlimler Prof. Dr. Ahmet Yıldırım

Böyleydi (2) 30 Onlar Dr. Murat Kaya

34

Günahlardan Sakınmak ve Hizmet Naci Öztürk

42

Üç Saatlik Ömrün Kalsa… Ahmet Ziylan

53

Bir Hizmet Adamına Vedâ Mairambek Jusupov

58

Bir Hadis Bir Hikâye Doç. Dr. Selahattin Yıldırım

Mustafa ÖZDAMAR

Şefkat Âbideleri İslâmbol Pîrleri (2)

Âhir ömründe Haremeyn’e gitmek üzere çıktığı yolculukta, Şam’ı geçtikten sonra Tebük menziline vardıkları zaman, dervişlerini etrafına toplayarak; göç vaktinin geldiğini söyler, vasiyetini yapar: Yerine Sümbül Efendi’nin posta oturmasını; kızı Safiye Hatun’u Sümbül Efendi’ye nikahlamalarını; kabrini Hacıların geçtiği yol üzerine kazmalarını ve belirsiz hale getirmelerini söyler ve rûhunu teslimeder.

68

04

Yrd. Doç. Dr. Halil KURT

Balkan Coğrafyası’nda (1)

Kastamonu’da medfun olan Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin müridleri buralarda İslâm’ı yaydıklarını ve binalarda da Kastamonu evlerinin mimarisinin benzerlerini inşa ettiklerini gördük. Rize çevresinden gelen Karadenizliler burada keskin kılıçlar yaparlarmış. O yüzden Tetova’nın bir diğer adı da Kalkandelen’dir.

İslâm’ın Yayılmasında Sûfîlerin Rolü

62 Prof. Dr. Necdet Tosun 74

Hacıveyiszâde Mustafa Efendi Alparslan Köse

77

Kitap Tanıtımı

78

7’den 70’e İlim Hatice Şahin

82

Ağlayan Deniz: Aral Adem Şahin

85

Haberler


EĞİTİM: ADIM ADIM

ADAM OLMA YOLU Prof. Dr. Ömer ÇELİK*

E

n çok eğitime muhtaç varlık insandır. Onun eğitimi herhangi bir canlının veya herhangi bir bitkinin, çiçeğin terbiye edilip yetiştirilmesine benzemez. Hepsinden zordur, hepsinden ötededir. Hepsinden fazla zaman, bilgi ve emek ister. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak en büyük insan terbiyecileri olarak peygamberleri göndermiştir. Onların en mühim vazifeleri insanlara doğruyu öğretmek, onları eğitip adım adım kâmil birer insan hâline getirmektir. Bu bakımdan peygamberi veya mürşidi olmayan bir toplum yoktur. Peygamberi veya mürşidinin olması, o toplumun sorumlu tutulmasının en önemli gerekçesi kılınmıştır.

Şamalgan İlahiyat Meslek Yüksek Okulu, Almatı/Kazakistan.

>4 •

• Eylül 2012

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: “Habîbim! Elbette biz seni hem insanları müjdelemen hem de uyarman için hak din ile gönderdik. Zaten içlerinden kendilerini uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir toplum yoktur.” (Fâtır 35/24) “Doğrusu biz her ümmete: «Allah’a kulluk edin ve insanları sahte tanrılara tapmaya zorlayan şeytânî güçlerden uzak durun» diye uyaran bir peygamber gönderdik.” (Nahl 16/36) “Biz, peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.” (İsrâ 17/15)

*Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.


Peygamberler, şu üç büyük vazifeyle vazifeli olarak, bahsedilen ilâhî ve nebevî eğitim-öğretim işini gerçekleştirmişlerdir. Bu hususlar, aynı zamanda İslâmî eğitim-öğretimin temellerini teşkil ederler: l Allah’ın âyetlerini okumak yani TEBLİĞ. Peygamberlerin ümmetlerini hak yoluna daveti, gelen vahyin okunmasıyla başlar. Dolayısıyla eğitimin temelinde Kur’ân-ı Kerîm’in elifbâsını okumayı öğrenmek yatar. İşe buradan başlanmalıdır. Zira Rahmân olan Allah, insanı Kur’ân’ı okuyup öğrenmek için yarattığını beyan buyurmaktadır (bk. Rahmân 55/1-4). Peygamberlerin ifâ ettiği bu birinci vazife, eğitim-öğretim açısından insanları arzu edilen hedefe ulaştırmada ilk merhaledir ve bir zemîn teşkîl eder. l Kitap ve hikmeti; Kur’ân ve sünneti öğretmek yani TÂLİM. Bu merhalede mükemmel ve sistemli bir din hâlinde uyulması gereken itikâdî, amelî, ahlâkî… kanunları ve hükümleri açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin tâlimi gelir. Kur’ân-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin rûhunda derinleşebilmek ise kişilerin sahip olacağı kalbî seviyeye bağlıdır. Dolayısıyla mânâ ve şumülüyle Kur’ân ve sünnetin öğretilmesi, İslâmî bir eğitim ve öğretimde en önemli hedeflerden biri olmalıdır. Aslında öğretilecek her şey bu muhtevada öğretilmeli ve öğrenilmelidir. Çünkü âyet-i kerîmeler sürekli Allah’a ve Resûlü’ne itaati emretmekte (bk. Âl-i İmrân 3/32); hiçbir hususta Allah ve Resûlü’nün önüne geçilmemesini kesin bir dille em-

Emsalsiz örnek şahsiyetiyle en büyük muallim ve terbiyeci Allah Resûlü (s.a.v.) Efendimiz’dir. O (a.s.), eğitimöğretimdeki mahâret ve ustalığını, her türlü güzellik ve fazilette insanlığın iftihar tablosu olan sahâbe neslini yetiştirerek ortaya koymuştur. Kız çocuklarını diri diri gömecek kadar kapkaranlık ve dehşetli bir câhiliye bataklığına gömülmüş bu insanları, İslâm’ı cihânın tüm ufuklarına yayacak yıldız şahsiyetler hâline getirmiştir. İlimde, irfanda, ahlâkta, edepte, siyasette, devlet yönetiminde emsalsiz şahsiyetler olarak insanlığa hediye etmiştir.

Eylül 2012 •

• 5<


Nur Astana İlahiyat Meslek Yüksek Okulu, Prof. Dr. Ömer Çelik öğrencilerle.

retmektedir (bk. Hucurât 49/1). Dolayısıyla böyle bir eğitim anlayışında “Allah!” dendiği zaman kalpler titrer, nefesler kesilir, dikkatler toplanır, akan sular durur. Bütün dikkatler Allah ve Resûlü’nün emrini dinlemeye yönlendirilir. l Üçüncü vazifeleri insanları tezkiye etmek yani EĞİTİM. Peygamberlerin yapmakla görevlendirildikleri tevhîd dâvetinin hedefine ulaşması, ancak nefisleri küfür, şirk ve günah gibi mânevî kirlerden temizleyip onları sahih inanç, doğru amel ve güzel ahlâkla tezyin ederek huşû ve huzûra erdirmekle mümkündür. Fakat, Allah Teâlâ ile kul arasında en büyük engel olan nefsi arındırmak, onun zararlı vasıflarını kazıyıp temizlemek dil ile söylemek kadar kolay bir hâdise değildir. İşin hem tezkiye edeni hem de tezkiye edileni ilgilendiren yönü bulunup, her iki yönden de büyük zorluklar, çileli ve meşakkatli uğraşılar gerektirmektedir. Kulun kurtuluşu da, bu alanda gerçekleştirilecek başarıyla doğru orantılıdır. Bu da İslâmî eğitimin üçüncü ve en zor safhasını teşkil eder. Çünkü insanın olgunlaşması bir meyvenin olgunlaşması gibi kolay değildir. Meyvenin olgunlaşmasında nasıl toprağa, suya, güneşe ihtiyaç varsa insanın olgunlaşmasında da terbiyecilerin gözlerinden, dillerinden ve gönüllerinden akıta-

cakları sımsıcak manevî feyiz ve bereketlere ihtiyaç vardır. Şunu belirtmek gerekir ki, peygamberler ve mürşitler insan sarraflarıdır. Gönül dostlarıdır. Eğitimin temel unsuru olan ruh inceliği, kalp yumuşaklığı, şefkat ve merhametle doludurlar. Bu bakımdan insanın tüm rûhî temâyül ve zaaflarını bilerek ona göre insanı terbiye etmeye çalışmışlardır. İnsanı ilim, amel ve ahlâk yönünden geliştirmek suretiyle, kemâl yolunda mesafeler kaydettirmeye gayret göstermişlerdir. Bunlar içinde emsalsiz örnek şahsiyetiyle en büyük muallim ve terbiyeci Allah Resûlü (s.a.v.) Efendimiz’dir. O (a.s.), eğitim-öğretimdeki mahâret ve ustalığını, her türlü güzellik ve fazilette insanlığın iftihar tablosu olan sahâbe neslini yetiştirerek ortaya koymuştur. Kız çocuklarını diri diri gömecek kadar kapkaranlık ve dehşetli bir câhiliye bataklığına gömülmüş bu insanları, İslâm’ı cihânın tüm ufuklarına yayacak yıldız şahsiyetler hâline getirmiştir. İlimde, irfanda, ahlâkta, edepte, siyasette, devlet yönetiminde emsalsiz şahsiyetler olarak insanlığa hediye etmiştir. Kurduğu nebevî mektepten kâinatı bir dershâne, Kur’ân-ı Kerîm’i yegâne ders kitabı, Peygamber (a.s.)’ı da tek muallim kabul edip, tüm varlıklarıyla Allah ve Resûlü’ne teslim olan, onların emirlerine itaat eden, böylece her alanda sürekli terakki kaydeden bir nesil ortaya koymuştur.


Dolayısıyla her alanda olduğu gibi eğitimde de esas metot nebevî metottur. Asıl yol, Resûlullah (s.a.v.)’in yoludur. Bu bakımdan tüm eğitim sistemi onun getirip tebliğ ettiği Kur’ân-ı Kerîm’e, O’nun sünnetine; O’nun tâlim ve terbiyede uyguladığı esaslara dayalı olmalıdır. Günümüzde resmi ve özel pek çok eğitim kurumu faaliyet göstermektedir. Bu kurumlar belli bir program dahilinde çocukları yetiştirmeye, adam etmeye çalışmaktadırlar. Netice tartışılabilir. Allah ve Resûlü’nü ya hiç dikkate almayan veya gerekli şekil ve muhtevada önemsemeyen bir yapılanmadan istenildiği nispette olumlu netice almak imkansızdır. “Vüsulsüzlük, usulsüzlüktendir.” Bizi başarıya götürecek en doğru yol ve yöntemi bulup uygulamadan istediğimiz neticeyi elde edemeyiz. Arpa ekenin buğday biçmesi imkansız olduğu gibi, kötülük ekenlerin de iyilik biçmesi imkânsızdır. Hâsılı eğitim sisteminin A’dan Z’ye, tepeden tırnağa İslâmî olması yani Kur’ân ve sünnet temelleri üzerine oturması zaruridir. Bu zaruret sebebiyledir ki, İslâm’ı bir hayat tarzı olarak benimsemiş Allah dostlarının açmış oldukları vakıf, dernek ve eğitim kurumlarıyla vermeğe çalıştıkları hizmetler çok önemlidir. En önemlisi inanç ve niyettir. Öncelikle inanç sahih ve niyet düzgün olmalıdır. Bu olduktan sonra olumlu neticeler alınabilecektir.

Bir öğrenci, Çince Benim Güzel Dinim kitabını inceliyor.

Bu vesileyle Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın, yine aynı çatı altında hizmet veren Şefkat Yolu Derneği’nin gerek yurt içinde gerek yurt dışında ihlâslı bir şekilde yürütmeye çalıştıkları eğitimöğretim faaliyetleri takdire şâyandır. Bu faaliyetler yurt içinde olduğu gibi Kafkaslar, Orta Asya, Balkanlar, Afrika olmak üzere 50’den fazla ülkede devam etmektedir. Bizzat kendileri tarafından inşa edilen câmilerde, Kur’ân kurslarında, imam-hatip okullarında ve ilahiyat seviyesinde eğitim kurumlarında son derece aktif ve etkili bir İslâmî eğitim verilmeye çalışılmaktadır. Bize düşen, bu hizmetlerin devamı noktasında gerek kavlî gerek fiili destek sağlamaya ve vazifelerimizi yerine getirmeye gayret etmektir.

İslâm Enstitüsü Kızlar Bölümü, Dakar/Senegal.

Eylül 2012 •

• 7<


R Ö P O R T A J

“Allah adına hizmet yapanlar, dünya ve ahiretin efendileridir. Hizmet bir büyük nasip işidir. Hizmet yapabiliyorsanız, bilin ki Allah Teâlâ onu size nasip etmiş demektir. Dolayısıyla hizmet yaptığınız oranda Allah’ın iltifatına mazhar olursunuz. Yapmadığınızda da o kadar ondan uzak kalırsınız.”

TÜRKİYE’NİN BAŞARILI İŞ ADAMLARINDAN ZİYLAN AYAKKABI YÖNETİM KURULU ONURSAL BAŞKANI AHMET ZİYLAN BEY İLE HİZMET ÜZERİNE… >8 •

• Eylül 2012


R Ö P O R T A J Şefkat Dergisi: Efendim, sizler başarılı bir iş adamı olduğunuz kadar iyi bir hizmet adamısınız da. Hizmeti nasıl tarif edebilirsiniz? Ziylan: Hizmet, yaratandan ötürü yaratılana şefkat ve merhamet gösterip başta insan olmak üzere bütün canlı-cansız varlıklara maddi-manevi ikram ve ihsanda bulunmak, onlara faydalı olmaktır. Şefkat Dergisi: Peki, sizce iyi bir hizmet nasıl olmalı? Bize hizmetin keyfiyetinden bahseder misiniz? Ziylan: Bir defa yapılan hizmetlerde niyet çok önemlidir. Onun için hizmette Allah rızası ön planda olması lazım. Merkezinde Allah’ın rızası olmayan hizmetler, boşa gitmiş emekler demektir. Fazla bir kıymeti olmaz. Gerek emek gerek ilim gerekse maddi destek sağlanarak yapılan hizmet, Allah’ın emirlerine uygun ve herhangi bir dünyalık menfaat beklenmeksizin yerine getirilirse işte o Allah katından makbul gerçek bir hizmet olur ve o hizmette başarılı olunur. Bazen yurt dışında yapılan hizmetlerde o ülke halkından; bunların niyeti ne, niçin bunları yapıyorlar, bir beklentileri mi var şeklinde düşünenlerle sıkça karşılaşmışızdır. Ama zamanla tanışıklık ilerledikçe, bütün bunlar yerini güven ve muhabbete bırakıyor. Şefkat Dergisi: Hizmet denilince sadece muhtaç olanlara yardım etmek mi anlaşılır? Hizmet daha başka neleri kapsar? Meselâ bir insanın mesleğini güzel bir şekilde yapması da bir hizmet olarak değerlendirilebilir mi?

Ziylan: Hani “Balık yemeyi değil de balık tutmayı öğretmek lazım” diye bir söz vardır. Yani muhatap alınan varlığın, her ne işine yarıyorsa o hizmet olarak değerlendirilmelidir diye düşünüyorum. Dolayısıyla onun içerisine, maddi destek sağlamak da girer ilim öğretmek de. Hizmette, örnek olmak da vardır yol göstermek de. Temizlemek, yedirmek, içirmek, nasihat etmek, cahil mi, fakir mi, çalışmasını mı bilmiyor, işi mi yok insanın her ne problemi varsa onu çözmek de hizmettir. Yeri geldi mi bildiğin bir konuda sana akıl danışan kişiye fikir vermen de bir hizmettir. Bazıları bundan kaçınırlar; işi öğrenilip de işleri elden gidecekmiş gibi bir endişeye kapılırlar. Halbuki hiçbir zaman iş elden gitmez, onun mükafatını Cenâb-ı Allah fazlası ile verir. Hiç unutmam yıllar önce arkadaşın biri, küçük bir ayakkabı kesim makinesi yapmış. Orta halli bir şey. Bana resmini gösterdi. “Ben” dedi “Şöyle bir kesim presi yaptım.” Adamın girişimciliği hoşuma gitti: “Bir tane de bana yap. Fiyatı ne?” “Şu kadar.” “Buyur” deyip kaporasını ödedim. “Ancak makineyi bana yerinde çalışırken gösterebilir misin?” “Olur” dedi. Beraber göstereceği atölyeye gittik. Kapının önünde bana “Sen burada bekle” dedi “Ben içeri bir gireyim, izin alayım.” İçeri girdi. İçeride bir müddet kaldı, ben de dışarıda bekliyorum. Sonra çıktı. “Nerede kaldın?” “Çay ikram etti, yok diyemedim, dışarıda senin olduğunu da söyleyemedim.” “Pekala, ne oldu?” “Adam müsaade etmedi.” Adam, o makinenin kendisinden başka-

Eylül 2012 •

• 9<


R Ö P O R T A J

Hizmette Allah rızası ön planda olması lazım. Merkezinde Allah’ın rızası olmayan hizmetler, boşa gitmiş emekler demektir. Fazla bir kıymeti olmaz. Gerek emek gerek ilim gerekse maddi destek sağlanarak yapılan hizmet, Allah’ın emirlerine uygun ve herhangi bir dünyalık menfaat beklenmeksizin yerine getirilirse işte o Allah katından makbul gerçek bir hizmet olur ve o hizmette başarılı olunur.

sında olmasını istemiyor, yapan ustanın yolunu tıkıyor, cahillik yani. Oysa ki ondan belki yirmi kat daha gelişmiş makineler aldığımızda herkesi davet ettik. “Gelin, makineyi görün, nasıl çalışıyor bakın, sabahtan akşama kadar kalın, öğrenin” dedik, hiçbir zararımız da olmadı. İşte bu da bir hizmet. Dolayısıyla bilmeyene bildiğini öğretmek, yapamayana yapmasını öğretmek, yiyemeyene yemesini öğretmek bir hizmet. Şefkat Dergisi: Yani hizmetin çerçevesi oldukça geniş o zaman…

>10 •

• Eylül 2012

Ziylan: Elbette. Meselâ iki kişinin arasını bulmak da bir hizmet. İki kardeş veya ortak kavga etmiş. Hatırlı kişilerle gelip “Şöyle şöyle problemlerimiz var ne yapalım” diye danışıyorlar. Sizi, yaşını başını almış, olgun ve emin bir kişi olarak görüyorlar. “Beni ilgilendirmez” diyemezsiniz. Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, kafa yoruyorsunuz. Geçende torun diyor ki, “Dede, hep böyle şeyler seni mi bulur?!” Antep’te iki kardeş anlaşamamış, bizi davet ettiler, gittik. Şimdi o kardeş anlattı, öbür kardeş anlattı, o onu suçluyor, diğeri onu suçluyor. Ben hoca değilim ama hocaların yanında dura dura bazı şeyler de hatırıma geliyor. Onlara Yusuf (a.s.)’ı anlattım. Dedim ki; “Siz Yusuf sûresinin mealini okumadınız mı hiç? Hz. Yusuf’u kardeşleri öldürmeye kastetip kuyuya attıkları halde, kaç sene sonra onun yanına geldiklerinde nasıl muamele gördüler? Onlara, «Elime iyi düştünüz, size yapacağımı bilirim!» mi dedi yoksa onlara kucak mı açtı, yanında mı yatırdı, beraber yemek mi yedi?” “Ama o bana şöyle şöyle yaptı.” “Yahu bırak onları. Bir ananın memesinden süt emdiniz; o öyle etti şeytana uydu, sen de mi öyle edeceksin?” İşte aralarını bulmaya çalışıyorsunuz, bu da bir hizmet. Şefkat Dergisi: Efendim, müsaade ederseniz şimdi teoriden pratiğe inelim; Orta Asya’ya ilk gidişiniz ne zaman ve nasıl oldu? Ziylan: 1996 yılıydı, Türkiye’den Semerkant’a gidip orada ayakkabıcılık yapan Ankaralı bir Ünal Bey vardı. Kendisine “Gidin, orada hizmet edin!” demişler o da İzmirli bir ayakkabıcı ile Semerkant’a giderek orada bir firma kurup terlik üretmeye başlamış. Ortağı ayakkabıcı, bu da ayakkabı satıcısı. Asıl işi bilen İzmirli artık dayanamamış, “Bana eyvallah!” demiş, çekmiş gitmiş. O da yalnız başına kalmış. İşi bilmiyor ama yürütmeye çalışıyor. Fakat bunalmış adam. Meslektaş olduğumuz için bana geldi, dedi ki; “Yahu çok bunaldım. Ne yapacağımı da bilmiyorum? Ne olur oraya gel de bana bir yol göster!” Adam müşkül durumda. O da hizmet değil mi? “Olur” dedim, “Pekala.” Oradan davetiye vs. gönderdi, vize aldık, kalktık Taşkent’e gittik. Oradan Semerkant’a geçtik. Oradaki atölyesine gittik ki her taraf kötü ayakkabı ile dolmuş, yaptığı işler hiçbir işe yaramaz. Bir de yangın geçirmişler. O gün sadece gezdim. Gezdikten sonra akşam bana,


R Ö P O R T A J “Nasıl gördün?” dedi. Ona bir hatıramı anlattım: “Ankara’da askerdim. Daire olmuşuz. Belki yüz kişi varız, ders yapıyoruz. Ortada bir masa, üstünde bir makineli tüfek var. Üsteğmen dedi ki; «Gözünüzü bağlayacağım, bu makineli tüfeği gözü bağlı söküp takacak birisi var mı?» Gürbüz, babayiğit bir çavuş adayı bir adım öne çıktı, «Ben yaparım komutanım!» dedi. Üsteğmen ona, «Değil sen, bu makineyi icat eden bile gözü bağlı bunu söküp takamaz. Geç yerine!» dedi. Yandaki masada bir çavuş var, verilen notu yazıyor. Ona döndü, «Yüz ver buna!» dedi. «Ama cesaretine. Yapacağına değil.» Ünal Bey ben de şimdi sana diyorum ki, «Senin cesaretine yüz puan. Yaptığın iş beş para etmez.» Yahu işi bilmeden bunu nasıl yaptın?” “Doğru, cesaretle yaptık” dedi ve ekledi “Şimdi ne yapalım? Onu sen bana söyle.” “Bir defa şu ayakkabıların hepsini meydana dök. Kaç paraya satabiliyorsan sat; kâr zarar düşünme. Bir hafta sonra burada bir çift ayakkabı görmeyeceğim.” “Ne demek bir çift ayakkabı olmayacak?” “Eğer ayakkabı kırka satılmıyorsa otuza, otuza satılmıyorsa yirmiye, yirmiye satılmıyorsa ona, ona satılmıyorsa beşe, beşe satılmıyorsa hayrına vereceksin. Bitir. Bir defa şunlar elinden çıksın artık. Hiç kalmasın, her taraf tertemiz olsun.” “Başüstüne!” dedi. Söz dinlemesine hayran kaldım. Altında bir mercedes var, Almanya’dan gelme, Alman plakalı. Bizi de onunla gezdiriyor. O zaman daha Türki Cumhuriyetler yeni hani. Her beş yüz metrede bir polis durduruyor bizi. Mercedes yok o zaman orada. Yabancı ya; gördükleri gibi durun diyorlar. Hadi pasaportları verin. O da alışmış, pasaportun içine bir on, yirmi som koyup veriyor. Polis de içinden parayı alıp pasaportu iade ediyor. Akşama kadar yedi sekiz yerde böyle çevirme yaptılar. Akşam olunca dedim ki, “Arkadaş bak, yarın bu mercedesi satacaksın. Hiçbir mercedesin olmadığı bir ülkede sen mercedesle gezersen, bir defa herkes seni mercedes sahibi olarak görür. Herkesin bindiği mütevazı bir araba alacaksın. Seni arabanın içinde fark edemeyecekler.” “Başüstüne” dedi, sabahleyin sattı arabayı. Dükkandaki ayakkabılar da öyle gitti. Ondan sonra dedim ki, “Sağı solu temizleyin bakalım. Şöyle yapın böyle yapın…” Üç dört gün de orayı temizlediler. Sonra oturduk bir plan çizdik, program belirledik. Bu adam orada

İlahiyat Meslek Yüksek Okulu, Çimkent/Kazakistan.

öylece devam etti. Para kazandı. Ama en önemlisi bunalımdan kurtuldu. Çünkü ne yapacağını bilmiyordu. İşte bu da bir hizmet. Şimdi adam bize bin defa teşekkür ve dua etti, son derece minnettar oldu. O vesileyle Buhara’yı, sâdât-ı kirâm hazerâtını, İmam Buhârî’nin türbesini ziyaret ettik. Şefkat Dergisi: Peki, Kazakistan’da hizmet etme fikri nereden çıktı? Niçin Kazakistan’ı tercih ettiniz? Ziylan: Önce, hizmet etmek için bir şeyler yapalım, biri bize yol gösterse diyorduk. Bir yandan da yurtdışından gelenlere az çok hizmet ediyor, maddi ve manevi yardımcı olmaya çalışıyorduk. 1997 yılıydı Aziz Mahmud Hudâi Vakfı’ndan bize, “Siz Kazakistan’ın Çimkent şehrine gidin” dendi. Biz de emir telakki ettik ve kalktık rahmetli Sami Bozacıoğlu, Doğan Gökmen ile Çimkent’e gittik. İlk defa gittiğimiz bir yer, hiçbir şey bilmiyoruz. Şefkat Dergisi: O zamanlar Kazakistan nasıldı? Şimdi bir hayli gelişti ve değişti. Ziylan: O zamanlar Türkiye’den bir hayli geriydi. Yahu tuvalet yok. Olanında da taşları veya klozetleri yan yana dizmişler, bölme diye bir şey yok. Bir de benzin istasyonları çok az ve ibtidai. Benzini genelde yol kenarlarında şişe ve bidonla satıyorlar. Hiç unutmam bir yere gittik, eski iki tane benzin pompası var. Kim bilir kaç senelik? Bir de kapısı penceresi olmayan altı metrekarelik küçük bir oda. Oraya da adam yatak sermiş, kalmış bir metrekare yer. Namaz kılmak istediğimizi söyledik. Hemen heveslendi adam; kalktı, yatakları topladı şöyle bir tarafa, yer açtı. “Burada namazı okuyun” dedi. Bize su da temin etti, abdest aldık, tuvalete gittik. Toprak olur ya hani tezek gibi; “Onlarla taharet alın” dedi. İdare ettik. Eylül 2012 •

• 11 <


R Ö P O R T A J

Şimdi namazı da kıldık orada elhamdülillah. Çıktık, o yardımcı olan adama teşekkür ettik. Tek başına, başka kimse yok. Dedi ki; “Asıl ben size teşekkür ederim. Sizi bana Allah gönderdi. Ben dört gündür benzin bekliyordum, siz namaz okumaya girdiniz, benim benzinim geldi. Allah sizden razı olsun. Meğer adam, benzini olmadığı içn dört gündür benzin satamıyormuş. Arabanızın benzini bitti mi, gidip köylünün kapısını çalıyorsunuz, benzin soruyorsunuz, o da “Bizde yok ama şu kapıya gidin” diyor, o kapıya gidiyorsunuz ondan iki şişe benzin alıyorsunuz hep böyle. Şefkat Dergisi: Kazakistan’da nasıl karşılandınız ve neler yaptınız? Ziylan: Çimkent havaalanında bizi altı kişi karşıladı: Muhtar Karayev, Abdülkerim Ömür, hukukçu Ömer Bey, Halilullah, Ramazan Yüksel ve Sudanlı Muhammed Emin. Bizi götürdüler Çimkent’teki Kur’ân kursuna. Eski bir bina. Akşam oldu yatacak yer ayarladılar bize. Orayı hiç unutmuyoruz. Şimdi heyecanlandılar. Ranzanın üstüne yatak koymamışlar battaniye koymuşlar. Yattık biz, her şeye razıyız zaten. Her ne olursa olsun benim çok hoşuma gidiyor. Arkadaşlar samimi, Türkiye’den gelmişiz diye orada bizi yatırdılar. Tuvaletler ilkel, her şey son derece eski ama çocuklar da okuyor, öyle bir organize olmuşlar yani. Sabah kalktık bir de baktık ki yirmi beş otuz talebe, ağaçların arasında, oturacak bir yer de yok, diz üstü yere oturmuşlar, ellerinde kitaplar, sesli sesli okuyorlar. Ben zannettim ki kanaryalar ötüyor, çok hoşuma gitti. Muhammed Emin hariç arkadaşlar Türkçe biliyorlar. O da tatlı mı tatlı, canayakın bir adam. Onlar daha evvel gelmiş oraya, kurs açmışlar, talebeleri >12 •

• Eylül 2012

var. Biz de imrendik onlara; keşke biz de böyle bir şeyler yapabilsek, ne güzel olmuş diye düşündük. Meselâ bundan evvel çok defa Avrupa’ya gitmiş, orada daha çok şey görmüştüm. Ama burası kadar hoşuma gitmemişti. Sanki ben uzun müddet kaybettiğim kardeşlerimi bulmuşum da onların yanına gelmişim. Yani o kadar hoşuma gidiyor, memnun oluyorum ki tarif edemem. Sanki aramızda bir kan bağı var ve o bağ bizi birleştirmiş orada, içimden gelen his böyle. Herkese karşı aşırı bir muhabbet. Cenâb-ı Allah’tan tabii ki. Ertesi gün arkadaşlardan biri geldi kulağıma dedi ki; “Siz bu Kur’ân kursunun binasını satın alır mısınız?” “Nasıl yani?” “Burası fabrikanın, onlar da şu kadar paraya satıyorlar. Eğer bu parayı verirseniz burayı alalım.” Hiç olacak şey değil. Bir gün öncesi şehirde bir ev kiralıyalım mı diye düşünürken şu işe bakın. Biz istiyoruz bir göz, Mevlâm veriyor iki göz. Türkiye’den birlikte geldiğim arkadaşlarla istişare ediyoruz. Onlar “Buraları çok iyi tanımıyoruz, almayalım” diye bana karşı çıkıyorlar. Ben de nihayet onlara dedim ki; “Yahu niye bana karşı çıkıyorsunuz? Bunun parasını ben vereceğim, giderse benim param gitsin. Kendime göre yaptığım bir hesap var. Şu anda buranın aylığı şu kadar, eğer yirmi aya kadar bizi buradan kovmazlarsa kendini amorti eder zaten. Eğer on ayda kovarlarsa, aylığı iki katına gelmiş sayarız. Baştan peşin aylık vermiş oluruz.” Daha sonra onlar da anlayış gösterdiler, “Sen hayır düşünüyorsun; niye senin sevabına mani olalım ki?!” dediler ve orayı satın almaya karar verdik. Kursu ile, içinde çalışan hocası, hizmet eden arkadaşları, okuyan talebesi ile büyük bir yerin sahibi oluyoruz. Hayal bile edemeyeceğimiz bir şeyi Allah Teâlâ bize nasip etmiş oldu. Biz yaptık sanıyoruz, ne yaptık, hiçbir şey yapmadık. Niyetini sağlam tut, Cenâb-ı Allah yardım ediyor. Osman Nûri Topbaş Hocamız sık sık söyler “Ben yaptım deme!” Biz ancak vesile olduk. Buna bizi layık gördüğü için de Rabbimize çokça şükrediyoruz. İşte orada bir besmele çektik ve başladık. Ancak “biz” derken bütün bu hizmetlerde emeği geçen diğer arkadaşlarımızı da kastediyorum. İsmail Bulut, Erol Çakır, Nurettin Korkut, Hikmet Atan ve daha birçok kardeşimiz, hocamız, bu hizmet yolunda dirlik ve birlik içinde, özveri ile çalıştılar ki


R Ö P O R T A J onlara buradan çok çok teşekkür ediyorum. Hiçbirisi de “Ben” demedi. Bu şekilde rızây-ı Bârî için çalışanlardan Allah razı olsun. Şu anda okullardan mezun kız-erkek yüzlerce talebemiz görev başında elhamdülillah. Hepsini saymak, sayfalar alır. Mevlâm her şeyden haberdardır. Şefkat Dergisi: Efendim, ben de tam onu soracaktım. Siz Orta Asya’ya hizmet maksatlı sık sık gidip geliyorsunuz. Oraya gittiğinizde neler hissediyorsunuz? Hizmetlerin geldiği nokta itibariyle geçmişle şu anı mukayese eder misiniz? Ziylan: Şimdi bütün cemaatler orada bir şeyler yapmak için mücadele verdiler ve veriyorlar; biz de öyle. Hepsinden Allah razı olsun. Hatırlarsanız “Balık tutmayı öğretmek lazım” dedik. Bunun yolu da okuldan geçiyor, eğitimden geçiyor. Onun için okul açtık, kurs açtık. Bütün gayretimiz, müslüman kardeşlerimizin çocuklarını yetiştirmek, dinine, vatanına, milletine layık birer fert haline getirmek. Çok şükür şu anda Kazakistan’ın birçok bölgesinde, kız-erkek yüzlerce öğrenci okuyor, yetişiyor. Tam on beş yıl önce Çimkent’te atılan tohum büyüdü ve meyve vermeye başladı. Ne kadar hamdetsek azdır. Kazakistan’ın güzel insanlarını burada minnetle anmak isterim. Onlar yetmiş seneden fazla esaret altında kalmış olsalar da dinlerine karşı muhabbetleri var, aşkları var, imanları var. Orada din eğitimine ihtiyaç daha fazla. Herkes bizim köye de okul açın, balalarımız okusun diye çaba sarf ediyor. Bu bizim işimizi kolaylaştırıyor. Çünkü talebe bulduk. Talebe bulamasak ne yapabilirdik ki?! Bu da Allah’ın hikmeti, lütfu, inayeti. Geçmişle şimdiyi mukayese ettiğimizde geldiğimiz nokta itibariyle memnun olmamak mümkün mü?! O çocuklarımızın yetişip şehirlerde, kasabalarda müftü olmaları, camilerde imam-müezzin olmaları, din eğitimi veren müesseselerde idareci ve hoca olmaları gözlerimizi yaşartıyor. Şefkat Dergisi: Son olarak, hizmet adına okurlarımıza ne tavsiye edersiniz? Ziylan: Hizmet içten gelir. Bir defa hizmeti sevmek, hizmete aşık olmak lazım. Hizmeti seversen her şey hoş gelir. Ben hizmetçi miyim dememek gerek. Hizmet eden nerede olursa olsun, kıymetli olur, el üzerinde tutulur. Hem bu dünyada hem ahirette. Hizmeti seversen, Allah sana yardım eder. Hem Allah’ın hem de kulun sevgilisi olursun, O’na o kadar yakın olursun. Zaten hizme-

Birçok kardeşimiz, hocamız, bu hizmet yolunda dirlik ve birlik içinde, özveri ile çalıştılar ki onlara buradan çok çok teşekkür ediyorum. Hiçbirisi de “Ben” demedi. Bu şekilde rızây-ı Bârî için çalışanlardan Allah razı olsun. Şu anda okullardan mezun kızerkek yüzlerce talebemiz görev başında elhamdülillah. Hepsini saymak, sayfalar alır. Mevlâm her şeyden haberdardır.

ti sana sevdirecek olan da Mevlâmızdır. Onun için Allah adına hizmet yapanlar, dünya ve ahiretin efendileridir. Hizmet bir büyük nasip işidir. Hizmet yapabiliyorsanız, bilin ki Allah Teâlâ onu size nasip etmiş demektir. Dolayısıyla hizmet yaptığınız oranda Allah’ın iltifatına mazhar olursunuz. Yapmadığınızda da o kadar ondan uzak kalırsınız. Bu yüzden insanın kendisini hizmete yönlendirmesi, başta insanlar olmak üzere tüm canlılara hizmet etmesi gerekir. Dünya ve ahiretin saadeti de burada gizlidir. Şefkat Dergisi: Efendim, bu güzel röportaj için sizlere çok çok teşekkür ediyor, yüce Rabbimizden sıhhat ve afiyet, daha nice hizmetler diliyoruz. Ziylan: Ben de teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum.

Çimkent’teki İlahiyat Fakültesinde öğretim üyeleri ile birlikte.

Eylül 2012 •

• 13 <


HEPİMİZ MEDRESEYİZ!

Yrd. Doç. Dr. A. Hikmet ATAN

B

ugün üzerinde karabulutlar dolaşan, 1260 yılında Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra belki de en karanlık günlerini yaşayan Halep şehrinin İslâm kültür ve medeniyetindeki yeri pek büyüktür. İslâm tarihi boyunca ilme ve maneviyata ehemmiyet veren Mahmûd Halep Emevi Camii.

>14 •

• Eylül 2012

Nureddin Zengî ve Salahaddîn Eyyûbî gibi hükümdarların inşa ettirdiği bir çok cami, medrese, kütüphane ve sosyal müessese ile şehir tam bir medeniyet merkezi haline gelmişti. Şehâbeddin es-Sühreverdî, İmâdüddin en-Nesîmî gibi meşhur mutasavvıflar, Halîfe b. Ebu’l-Mehâsin gibi tabip-


ler, Fârâbî gibi şöhretli filozoflar, din ve dil âlimleri Halep’in ilim ve kültür hayatına ciddi katkılar sağlamışlardı. Ama zaman geçmiş, devran değişmiş, 1958 yılında Halep’te Ferâfire mahallesinde İslâmî eğitim ve öğretim yapan Şa’bâniyye Medresesi kapatılmış, talebelerinden bazıları muhtelif okullara dağıtılırken bir kısmı da kovulmuştu. Bu da Halep gibi büyük bir İslâm şehrindeki camilerde, imamlık ve hitabet vazifesinin ehil olmayanların eline geçmesi manası taşıyordu. Bu ise sû-i âkıbetin başlangıcı demekti. Bunu yakından hisseden Halep’in meşhur âlimlerinden hadis hâfızı, seyyid Abdullah Sirâcüddin Efendi, derin bir endişeye kapılarak medresenin hocalarını topladı ve onlara sordu: «-Ey hocalarım, arkadaşlarım! Biz varız değil mi?» «-Evet, varız.” «-Sizler, eğitim ve öğretime hazır değil misiniz?” «-Evet, hazırız.” «-O halde medrese mevcut demektir. Zira hepimiz, duvarları olmayan medreseyiz. Şimdi talebelerden ilme istekli olanları çağıralım mı?” «-Evet, çağıralım.” Bu konuşmanın ardından Hamevî Camii’nde ulûm-i şer’iyye derslerinin verilmeye başlandığını ilan ederler ve bu camide muntazaman İslâmî ilimler okutmaya, ders vermeye başlarlar; hiçbir şekilde yılmadan, bıkmadan, usanmadan uzun seneler talebe yetiştirirler. Bu aslında her halükârda ilmin yayılması hususunda gayret göstermeye dair mühim bir derstir. İşte o, sabit değil hareketli bir medresedir. Yine onların her bireri tıpkı hareketli bir üniversite gibidir. Hiçbir zorlama ve baskı onları yıldıramamış, bu idealden uzaklaştıramamıştır. Bir şeye inanmak çok mühimdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka en üstün sizlersiniz” (Âl-i İmrân, 139) buyrulmaktadır. Bu âyet, müslümanların karşılaşmış oldukları başarısızlıklardan dolayı ümitsizliğe kapılmamalarını hatırlatmakta ve onlara, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim ve kararlılık sayesinde nice zaferlere ulaşmanın mümkün oldu-

Nice küçük, fakat samimi teşebbüsler, büyük ve verimli neticeler doğurmuştur. “Ah bir fırsat verseler!”, “Ah bir imkân olsa!” gibi insanı sınırlayan ve ona hareket alanı bırakmayan buz dağları, iman ve azmin karşısında erimeye mahkumdur; yeter ki insan samimi bir adım atsın. Allah Teâlâ onun bu samimiyetine karşılık verecek ve onu nice lütuf ve ihsanla mükâfatlandıracaktır.

Eylül 2012 •

• 15 <


ğunu müjdelemektedir. Nitekim yukarıdaki misalde de öyle olmuş ve Halep’te dini eğitim sahasında kayda değer mesafeler alınmıştır. Hiçbir şeyi küçük görmemek gerekmektedir. Binlerce kilometrelik yolculuğun tek bir adımla başlaması gibi. Yeter ki insan onu yüreğinde hissetsin, onun sevgisini içinde taşısın ve ona karşı sağlam bir niyet beslesin. Yurt içinde ve yurt dışındaki hizmetler de bu şekildedir. Nice küçük, fakat samimi teşebbüsler, büyük ve verimli neticeler doğurmuştur. “Ah bir fırsat verseler!”, “Ah bir imkân olsa!” gibi insanı sınırlayan ve ona hareket alanı bırakmayan buz dağları, iman ve azmin karşısında erimeye mahkumdur; yeter ki insan samimi bir adım atsın. Allah Teâlâ onun bu samimiyetine

Tohum saçacak hizmet ehline, dünden daha çok bugün ihtiyaç vardır. Azimli, gayretli muallimler tarafından yürütülen eğitim çalışmaları sayesinde bir ekin gibi serpilip büyüyen imanlı nesillerin yarının dünyasında söz sahibi olacak olmaları İslâm’ın geleceği bakımından bizlere ümit vermektedir. Bugünün dünyasında, nesillerin iman ile yoğrulmasında cehd ü gayret sarfeden muallimlerimizin bir peygamber vazifesi üstlenmiş olduklarına şüphe yoktur.

İlahiyat Fakültesi Camii’ndeki Buhârî derslerinden, Çimkent/Kazakistan.

>16 •

• Eylül 2012

karşılık verecek ve onu nice lütuf ve ihsanla mükâfatlandıracaktır. Nitekim Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmayı anlatan şu hadiste, müstakim adımlara ne büyük mana yüklenmektedir: “Eğer kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Eğer bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.” (Buhârî, Tevhîd 50) Başka bir hadiste de, “Allah yolunda yapılan bir sabah ve akşam yürüyüşü, hiç şüphesiz dünyadan ve dünya varlıklarından daha hayırlıdır” (Buhârî, Cihâd 5, Rikâk 2; Müslim, İmâre 112-

buyrulmak suretiyle az-çok demeden fîsebilillah çalışmanın ehemmiyetine vurgu yapılmıştır. Yani Allah için yapılan hiçbir şey küçük görülmemelidir. Bura-

115)


Halep’te ilim talebeleri.

da mühim olan samimiyetle O’na yönelmek ve O’nun dinine hizmet etmektir. Yurt dışında bulunduğumuz süre içerisinde yapmaya gayret gösterdiğimiz hizmetleri gözümün önüne getiriyorum da en çok keyif ve haz aldığım, mesai dışında talebelerime faydalı olmaya çalıştığım anlar olduğunu hatırlıyorum. Kazakistan’da kâh fakültenin kütüphanesinde kâh mescidinde yaptığımız dersler, zaman zaman karşılaştığım talebelerimle birlikte hâlâ yâd ettiğimiz güzel hatıraların başında geliyor. Yine “Hocam bana müezzinlik çalıştırır mısınız?”, “Hocam sizden güzel ezan okumayı öğrenmek istiyorum, bana yardımcı olur musunuz?” diye istekte bulunanlarla yapmış olduğumuz küçük fakat verimli çalışmalar neticesinde onların eğitilmesine katkı sağlamış olmak, hayatım boyunca unutamayacağım mutluluklardandır. Yine hadis ezberlemek isteyenlere yönelik yapmış olduğumuz faaliyetler sonucunda yüzlerce hadis ezberleyen öğrencilerimizin olması, yüce Rabbimiz’in hoşuna gitmiştir diye ümit ediyoruz. Yazılarını güzelleştirmek isteyen talebelerimizle yaptığımız hat dersleri, her ne kadar tam bir hattat yetiştirememişse de hiç olmazsa yazılarının düzelmesi ve okunmasına katkı sağlamıştır diye teselli buluyoruz. Evet, hepsi de küçük bir adımla başlamıştı ama şu anda bütün ülkede kendinden söz ettiren bir mahiyet kazandı elhamdülillah. Onun için ne kadar şükretsek, talebelerimizle iftihar etsek azdır. Geçtiğimiz Ramazan bayramında Kazakistan’ın kuzey batı köşesinde Rusya’ya komşu Oral şehrinden öğrencilerim aradı. Biri il müftüsü, diğerleri oradaki İlahiyat Meslek Yüksek Okulu’nda idareci, öğretmen ve belletmenler. Muhabbetle konuştuk, tebrikleştik, hasret giderdik. Bir defa daha hiçbir şeyin küçük olmadığını, küçük görülen şeylerin aslında büyük neticelere gebe olduğunu, inanarak ve gayret göstererek ciddi mesafeler alınabileceğini anlamış oldum. Onlarla biz kardeştik, aynı Allah’a inanıyor ve aynı Peygamber’in -sallallahu aleyhi ve sellem- ümmeti olmakla iftihar ediyorduk. İşte biz, Allah’ın lütfu keremiyle bunun gereğini yerine getirmiş, muvaffakiyeti yine O’nun ihsanıyla elde etmiştik. Şimdi sıra onlara gelmişti, bayrağı onlar devralmıştı. Her biri talebe yetiştirmeye, halkının

ahiretini kurtarmaya soyunmuştu. Artık ülkelerinde karanlık yavaş yavaş dağılmaya, şafak sökmeye başlamıştı. Oralara daha ilk zamanlardan itibaren gidenler, karşılaştıkları zorluklar karşısında kırılıp dökülselerdi, inançlarını kaybetselerdi bütün bunlar olur muydu? Elbette olmazdı. İnsanı toprağa benzetecek olursak, onun eğitilmesi de toprağın ekilmesine karşılık gelmektedir. Dolayısıyla muallimler bir bakıma çiftçidirler. Çiftçinin mahareti kadar toprağın ve tohumun kalitesi de mühim bir yere sahiptir. Tüm şartları yerine getirip tohumu toprağın kara bağrına tevdi eden çiftçinin artık tevekkül etmekten başka yapacak bir şeyi kalmazken, şaire ise bir çift söz düşmüştür: Tohum saç, bitmezse toprak utansın! Hedefe varmayan mızrak utansın! Onun için tohum saçacak hizmet ehline, dünden daha çok bugün ihtiyaç vardır. Azimli, gayretli muallimler tarafından yürütülen eğitim çalışmaları sayesinde bir ekin gibi serpilip büyüyen imanlı nesillerin yarının dünyasında söz sahibi olacak olmaları İslâm’ın geleceği bakımından bizlere ümit vermektedir. Bugünün dünyasında, nesillerin iman ile yoğrulmasında cehd ü gayret sarfeden muallimlerimizin bir peygamber vazifesi üstlenmiş olduklarına şüphe yoktur. Bu vazifeye layık olmak da her şeyden daha hayırlıdır, onun için çalışmak da. Allah Teâlâ bizleri o bahtlı müslümanlardan eylesin. Eylül 2012 •

• 17 <


TANRI DAĞI ETEKLERİNDE

MANEVİ HAYATIN YENİDEN İNŞASI Oktay ÇETİN / KIRGIZİSTAN

A

sırlardır dünya kültür ve medeniyet tarihinde önemli bir yere sahip olan Orta Asya bütün yönleriyle dini hayatın da merkezi olmuştur. Öyle ki İslâm dinine hizmet eden en meşhur âlimler ve gönül sultanlarının birçoğu da ata yurdumuz olan Orta Asya’dan çıkmıştır. Orta Asya’nın merkezinde yer alan Kırgızlar, İslâm dinini benimsedikten sonra büyük bir titizlikle Sovyet rejiminin ülkelerini işgal etmesine kadar İslâm’ı yaşamaya devam etmişlerdir. Dini >18 •

• Eylül 2012

Tanrı dağı eteklerinde Kur’ân kursu, Bişkek/Kırgızistan.

ve milli açıdan bakıldığı zaman anayasasında ve de devlet felsefesinde dine ve dini duygulara yer vermeyen Sovyet rejimi ya baskı politikalarıyla ya da dini küçük düşürecek bazı basın yayın faaliyetleriyle bütün Orta Asya halklarını dini hayattan uzaklaştırmayı hedeflemiştir. Sovyet rejiminin bütün dinlere karşı uyguladığı bilinçli sert politikalar neticesinde Kırgızistan başta olmak üzere tüm Orta Asya ülkelerinde İslâmî hayat gerilemeye başlamış ve gün geçtikçe


din ve dini duygular sistematik bir şekilde narkozlanarak iyice unutturulmaya çalışılmıştır. Bütün bu din karşıtı eylemler sonucunda halk dinin gerçek mahiyetinden uzaklaşarak cahilleşmiş ve artık sadece kültürel İslâm’ı yaşamaya başlamıştır. İman, Allah’ın insana bahşettiği en muazzam servettir. Dolayısıyla inançsız hayatı tercih edenler iki cihanda da tahmini zor bir hüsranla karşı karşıya kalırlar. Bunun en güzel örneği, ömür boyu varlığını sürdüreceğine inanılan sosyalist Sovyetler Birliği’nde görülmüştür. İnancı tamamen redde-

den ve yok etmek için mücadele eden bu sistem yetmiş yıldan fazla dayanamamış ve yok olmuştur. Sovyet rejiminin çökmesinden çok kısa bir süre sonra yıllarca dini duygulardan mahrum bırakılmış Kırgız kardeşlerimizin imdadına, “Mü’minler kardeştir” (Hucurât, 10) âyeti gereğince kendisini Allah’a adamış, maddi ve manevi imkanlarını Allah yoluna vakfetmiş gönül erleri Bişkek’e giderek, orada Kırgız kardeşlerimize dinimizi öğretmeye başlamışlardır. Bu hizmet erlerinin en başında gelen isim Abdullah İşler Hocaefendi’dir. Abdullah Hocaefendi, bütün maddi imkanlarını Kırgız halkının dini eğitimine adayan yine Türkiyeli nazik bir beyefendinin destekleriyle 1992 yılında Bişkek’e 22 km uzaklıkta Tanrı dağının eteklerinde şeklen küçük fakat ileride sunacağı hizmetler bakımından dünyalar kadar büyük olan mütevazı bir Kur’ân kursu açmış, bu kursta Kur’ân-ı Kerîm öğretip hafızlar yetiştirerek yetmiş yılın bıraktığı karanlığı dağıtmaya başlamıştır. Fedakârlık, sabır, disiplin ve sadakatle yürütülen dini hizmetler Allah’ın izniyle başarıya ulaşır. Dolayısıyla hizmetin önünde duran meşakkatler zamanla hizmet erlerine yük olmaktan daha ziyade zevk olmaya başlar. Abdullah Hocaefendi ve yanındaki hizmet erleri de bütün zorluklara rağmen var güçleriyle Allah’a tevekkül ederek Tanrı dağı eteklerinde Sovyet sonrası Kırgız halkının manevi hayatını yeniden inşa etmeye devam etmişlerdir. Sabır ve tevekkülle yoğrulan ve Allah’a adanan bu samimi hizmetin meyvesi olarak Cenâb-ı Hak yüzlerce hafızın yetişmesini, binlerce insanın ise Kur’ân ve temel dini bilgiler öğrenmesini nasip etmiştir. Bugün Kırgızistan’ın bütün bölgelerinde ve özellikle de merkez camilerde hatimle namaz kıldıran Araşan Kur’ân Kursu’nda Abdullah Hocaefendi’den okumuş hafız imamları görmekteyiz. Aynı zamanda bu hafız imamların birçoğu Kur’ân kurslarında hocalık yaparak Abdullah hocaları gibi yüzlerce hafız talebe yetiştirmektedirler. Bişkek’in 22 km uzağında Araşan kasabasındaki bu mütevazı Kur’ân kursu halen hafız yetiştirmeye devam ededursun, Kırgız toplumuna Eylül 2012 •

• 19 <


Araşan İlahiyat Fakültesi ve camisi, Bişkek/Kırgızistan.

dini bilgilerin daha düzenli ve sistematik olarak sunulması için bir adım daha ileriye gidilerek kendisini Allah yoluna adamış hizmet erlerinin maddi ve manevi destekleriyle 2001 yılında yine Araşan kasabasında bir İlahiyat fakültesi açılmıştır. Bu fakülte, Araşan İlahiyat Fakültesi olarak isimlendirilmiştir. Bilindiği gibi salt akademik bir hayata bürünmüş ve halkın manevi ihtiyaçlarından bihaber olan İlahiyat fakülteleri tam anlamıyla sosyal açıdan dini hayatın anlaşılıp yaşanmasına katkıda bulunamazlar. Araşan İlahiyat Fakültesi bir taraftan akademik görevini yerine getirmeye çalışırken diğer taraftan da halkla iç içe yaşayıp halkın dini ve milli duygularının gelişmesine yardımcı olmaktadır. Bunun en güzel örneği ise her hafta Cuma namazları kıldırmak üzere Bişkek’teki camilere talebelerden imam ve vaizler göndermek, dini ha-

yatla ilgili panel ve programlar düzenlemek, yetiştirilen talebelerin liselerde staj amaçlı din kültürü ve ahlâk bilgisi dersleri vermeleri, düğün ve cenaze merasimlerine iştirak edip dini vecibeleri yerine getirmek ve özellikle de yaz aylarında Kırgız halkına yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmektir. Siyasetten, çelişki ve çatışmadan, menfaat ve fitneden uzak durarak sadece Allah rızası için devam eden bütün bu dini hizmetlerin tek bir amacı vardır, o da yetmiş yıl dini hayattan zorla koparılan Kırgız halkına dinimizi, asli kaynakları olan Kur’ân ve sünnete uygun bir şekilde öğreterek onların hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olmalarına katkı sağlamaktır. Bu hizmetlerin yürütülmesinde şimdiye kadar desteklerini esirgemeyen Türk ve Kırgız müslüman kardeşlerimize sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.

Kur’ân kursunda hocalarının nezaretinde hafızlık yapan öğrenciler.

Fakülte öğrencileri bir ders esnasında.

>20 •

• Eylül 2012


“Bir kavme hizmet eden o kavmin efendisidir.” Hadis (Hat: Davut Bektaş)

HİZMET

NAFİLE İBADET

Mİ?

Doç. Dr. Selahattin YILDIRIM

İ

slâm ahlâkçıları ahlâkı şu iki cümle ile tarif etmişlerdir: “et-Ta’zîmu li-emrillâh ve’şşefekatu alâ halkillâh.” Yani Allah’ın emirlerine karşı saygılı olmak, mahlûkâtına karşı da şefkat ve merhametli davranmak. Bu iki husus bir kuşun iki kanadı mesabesindedir. Tek kanatla kuş uçamadığı gibi müslüman da Allah rızasını kazanıp cennetleri elde edemez. Kâmil iman ve ahlâk sahibi bir müslüman Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda hassasiyet göstermesinin yanında, gerektiği yerde yardıma muhtaç insanlara yardım etmek mecburiyetindedir.

>22 •

• Eylül 2012

Âlimlerimiz amelleri derecelendirmişler ve en üstün amelin hangisi olduğu hususunda da açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamaları dört kısımda özetleyebiliriz: 1) En üstün ve en faydalı ibadet nefse en ağır gelenidir. Çünkü, kulluğun hakikati budur. İbadetlerdeki dereceler ibadet esnasında karşılaşılacak meşakkat ve sıkıntılara göre ölçülür ve artar. Bu görüşü benimseyenler mücâhede ehli olan kişilerdir. Meşhur nahiv âlimi İbni Mâlik’in açıklaması da bunu desteklemektedir. İbni Mâlik, ölüm hastalığı esnasında bir grup dost-


Tayvan’da Şefkat Yolu Derneği’nin öğrencilere kitap dağıtımından.

ları tarafından ziyaret edilir. Kendisini toparlayıp ziyaretçilerine der ki; “Altı tane yeni beyit ezberledim. Onları sizlere okumak istiyorum.” Ziyaretçileri İbni Mâlik’e; “Sen ağır hastasın. Şimdi beyit okuma zamanı değildir. Kendini yorma!” derler. İbni Mâlik, dostlarına şu çok önemli nasihati yapar: “Bi kadri mâ tetea’nnâ tenâlu mâ tetemennâ.” Yani zorluklara katlandığın ölçüde maksadına ulaşırsın. Bir başka şair bu konuda şöyle der: “Bi kadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî ve men talebe’l-‘ûlâ sehire’l-leyâlî.” Yani zorluklara katlanıldığı ölçüde yükselme olur. Yücelmeyi arzu eden geceleri uyumaz. Üstad Necip Fâzıl’ın “Kolay mı Kafdağını çevirmek dolay dolay, Var ol ey ulvî zorluk, yere bat sefil kolay” şiirinde de bu mânanın terennüm edildiğini görmekteyiz. 2) İbadetlerin en üstünü ve en faydalısı münzevî bir hayat yaşamak ve dünya hayatına karşı zühdü tercih etmektir. Buna işaret eden bir hadislerinde Resûl-i Kibriyâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Dünyaya karşı züht hayatı yaşa ki Allah seni sevsin. İnsanların ellerindeki varlıklara karşı züht sahibi ol ki insanlar seni sevsin.” Bu gibi hadisler ikinci şıkkı tercih eden âlimlerin delilleri arasında yer almaktadır.

3) İbadetlerin en üstünü ve en faydalısı menfaati başkalarına yansıyan işleri yapmaktır. Bu görüşü tercih eden zâtlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şu hadisini esas almışlardır: “Bütün mahlûkât Allah’ın iyâlidir (O’na muhtaçtır). Mahlûkâtın Allah’a en sevimli olanı onlara en faydalı olanıdır.” Yine buyurmuşlardır ki; “Âlimin âbide üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.” Bir rivayette de Resulûllah Efendimiz’in Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Allah’ın, senin vasıtanla bir kişiyi hidayete erdirmesi senin için kızıl tüylü develerden daha hayırlıdır.” Âlimler, Resulûllah’ın “Kim hidayete davet ederse, hidayet bulan kimsenin ecrinden azalmaksızın kendisine de misliyle verilir” hadisini de delil olarak kabul etmişlerdir. Bu grubu teşkil eden alimlerin delillerinden birisi de şudur: “İbadet eden bir kimse öldüğünde amelleri kesilir, faydalı işlerle uğraşan kimsenin ise amelleri kesilmez. Yaptığı iş var olduğu ve devam ettiği müddetçe kendisine fayda sağlar.” Yine bu grup âlimin delil olarak ileri sürdüğüne göre, peygamberler ancak insanlara ihsanda bulunmak, hidayetlerine sebep olmak, dünya ve ahiret hayatlarına fayda sağlamak için Allah tarafından seçilip gönderilmişlerdir. Bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmaları ve sadeEylül 2012 •

• 23 <


Afrika’da çocukların suyla buluşma sevinci.

ce halkı cehennem azabından korkutmaları için gönderilmemişlerdir. Buna binaendir ki, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem toplumu terk edip dağ başlarında ve çilehanelerde tek başına yaşamak isteyenleri bundan menetmiştir. 4) İbadetlerin en üstünü ve en faydalısı her vakitte Allah’ın rızasını kazandıracak amel ne ise onunla meşgul olmaktır. Meselâ, düşmanla savaş anında yapılacak en üstün amel; nafile gece ibadetini ve orucu terk ederek dahi savaşmaktır. Misafirin bulunduğu zaman da misafire hizmet etmektir. Seher vakti namaz kılmak, Kur’ân okumak, dua ve istiğfarla meşgul olmaktır. Cahilliğin yaygınlaştığı, âlimlerin sayılarının azaldığı veya mevcut olanların irşad ve talim görevlerini ihmal ettikleri bir zamanda yapılacak en üstün ibadet; ilim müesseseleri kurmak, talebe yetiştirmek ve halkı irşad ile meşgul olmaktır. Ezan okunurken yapılacak en sevimli ve en üstün amel; yapılmakta olan bir takım virdleri dahi terk edip müezzine icabet etmek ve arkasından icabet duasını okumaktır. Namaz vakitlerinde yapılması tavsiye edilen en önemli şey; camilerde cemaatle namazları edâ etmeğe çalışmaktır. Arafat’ta vakfe esnasında en üstün amel; tazarru’ ve niyâzda bu>24 •

• Eylül 2012

lunup dua ve zikirle meşgul olmaktır. Zilhicce’nin ilk on gününde ise; tekbir, tehlil ve tahmid gibi zikirlerle iştigâl etmektir. Ramazan’ın son on gününde ise; cemaatle namaz kılınan mescitlerden birinde itikâf yapmaktır. Hasılı, hangi vakitte hangi işi yapmak Allah’ın rızâsına ve mahlûkâtın faydasına uygun gelecekse onunla meşgul olmak en mühim iştir. Bize göre de en güzel tevcih budur. Hizmetin dindeki yerini anlayabilmek için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in hayatına ve bu husustaki hadislerine bakmak gerekir. O, bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse bir mü’minin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da kıyamet gününde ona kolaylık gösterir. Bir kimse bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıplarını örter. Mü’min din kardeşinin yardımcısı olduğu sürece Allah da onun yardımcısı olur…” Kâdî İyâz Şifâ-ı Şerîf’inde, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir gününü yaşarken hangi ölçülere dikkat ettiğini ve önem verdiğini ele almış ve şöyle demiştir: “Resûl-i Kibriyâ sallallahu


aleyhi ve sellem, bir günlük zamanını üçe ayıEfendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, halrırdı. Üçte birinde Allah’a ibadetle meşgul olur, ka hizmetin ve ihtiyaçlının ihtiyaçlarını giderüçte birinde dinlenir, istirahat eder ve eşlerinin menin önemine işaret ettiği başka bir hadisleihtiyaçlarını görür ve üçte birinde de ashâbının rinde şöyle buyurmuşlardır: “Seyyidu’l-kavmi dünyevî problemleri ve meseleleri ile ilgilenirdi. hâdimuhum.” Yani bir kavme hizmet eden o Kendisine ayırdığı zamanın önemli bir bölümün- kavmin efendisidir. Hadislerin ana fikrini anlade de yine insanların problemlerini halletmeye mak hadis ilminin en önemli ve en çetrefilli koçalışırdı.” nusudur. Halk arasında sıkça telaffuz edilen bu İnsanlara hizmet etmenin ve onların dert- hadisin anlamını ve mesajını çok iyi kavramak laleriyle ilgilenmenin önemini kavrayabilmek için zım. Efendimiz bu hadislerinde şuna işaret etmiş sahabenin ileri gelenlerinden oluyor: Milletler kendilerine hizAbdullah b. Mes’ûd radıyallahu İbadet eden bir kimse öl- met edenleri başlarına tâc ederanh’ın yaşadığı bir olayı tahlil düğünde amelleri kesilir, ler ve efendi olarak seçerler. Hem edip uzun uzun düşünmemiz Hakk’ın hem de halkın nazarında gerekir. Birisinden bir miktar faydalı işlerle uğraşan yükselmenin yolu hizmettir. Alborç alan bir kişi borcunu öde- kimsenin ise amelleri lah, mahlûkâtına hizmet eden me zamanı geldiğinde öde- kesilmez. Yaptığı iş var kullarını dünya ve ahirette yükme imkânı yoktur. Adamcağız olduğu ve devam ettiği seltir. Halklar da kendi menfaati derdine derman olur ümidiyle müddetçe kendisine fayiçin nefsî haz ve isteklerinden mescitte itikâfta bulunan İbni da verir. Peygamberler fedakarlıkta bulunanları her zaMes’ûd radıyallahu anh’a gelir ancak insanlara ihsanda man başlarına lider olarak seçve kendisinden yardım talep mişlerdir. ederek alacaklı kişiden zama- bulunmak, hidayetlerine İşin püf noktası ihtiyaç sanı biraz uzatmasını ister. İbn sebep olmak, dünya ve hiplerini tespit edip yardımcı Mes’ûd itikaf mahallini terk ahiret hayatlarına fayolmaktır. Şu mühim hadis-i şerîf ederek bu dertli adamın prob- da sağlamak için Allah buna işaret etmektedir: Efendilemini çözüp derdine devâ ol- tarafından seçilip gönmiz sallallahu aleyhi ve sellem mak üzere kendisiyle birlikte derilmişlerdir. Bir köşeye buyurmuşlardır ki; “İsrâ gecesinalacaklının yanına giderken çekilip ibadetle meşgul de cennetin kapısında şöyle bir yolda karşılaştıkları kişiler kendisine: “Ey İbni Mes’ûd! Ne ya- olmaları ve sadece hal- yazı gördüm. Sadakanın sevabı pıyorsun sen. İtikâf mahallini kı cehennem azabından bire on, borcun sevabı ise bire on terk etmenin itikâfını bozaca- korkutmaları için gönde- sekizdir. Dedim ki, ey Cibril! Nasıl oluyor ki, borç vermek sadaka ğını bilmiyor musun?” diyerek rilmemişlerdir. vermekten daha üstün oluyor? çıkışırlar. O da kendilerine; “Siz Cibril dedi ki, kendisine sadaka Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şu hadisini duymadınız verilen insanın yanında ihtiyacını giderecek kamı?” diyerek onların bilmediği çok önemli bir dar parası olabilir. Borç isteyen insan ise büyük hususu hatırlatır. Hadis-i şerîf şudur: “Bir müs- sıkıntılarda ve darda olduğu için borç istemiştir.” Nakşî tarikatının önemli şeyh efendilerinlüman, müslüman kardeşinin problemlerini çözmek ve dertlerine devâ olabilmek için bir an den birisi hizmetin önemini şöyle dile getirmişonunla bulunursa, o mesele ister halledilmiş ol- tir: “Bizim tarikatımızın usûl ve âdâbı, halka hizsun, isterse halledilmesin, altmş gün boyunca metin söz konusu olduğu yerde nafile ibadetleri yapılan itikâftan daha fazla sevap alır.” terk etmektir.” Eylül 2012 •

• 25 <


ORTA ASYA’DA

İSLÂMÎ İLİMLER Prof. Dr. Ahmet YILDIRIM*

B

ir çok medeniyetin ortaya çıktığı Orta Asya coğrafyası, sadece sahip olduğu coğrafi büyüklüğüyle değil, aynı zamanda sahip olduğu sosyal, siyasal ve kültürel özellikleriyle birlikte yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dünyanın önemli bölgelerinden biridir. Dolayısıyla bölgenin her zaman belirleyici tarafı olan din merkezli özelliğini unutmamak gerekir. Gerek İslâm’ın yayılıp gelişmesinde gerekse nüfusunun çoğunun müslüman olması itibariyle bölgenin din merkezli özelliğini ön plana çıkarmakta ve tarihi süreçte İslâm dini ve bilhassa İslâmî ilimlerle ilgili neler olduğu ve neler yapıldığıyla ilgili bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır.

Bibi Hatun Camii ve Medresesi, Semerkant/Özbekistan.

>26 •

• Eylül 2012

*Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.


Orta Asya coğrafyasının İslâm’la tanışması ve eserleriyle rolü olan ve İslâm dünyasında fıkıh, Hz. Ömer döneminde İslâm ordularının Horasan hadis, kelâm, tefsir, tasavvuf gibi İslâmî İlimlerde bölgesine yönelmeleriyle başlamış, böylece böl- meşhur pek çok bilginin bu coğrafyalı olduğu ge İslâm’la ilk defa karşılaşmıştır. Daha sonra Hz. ve bu ilimlerin gelişmesine çok emek ve gayret Osman döneminde de devam eden fetih hare- sarf ettiklerini görmek mümkündür. İslâmî ilimketleri, özellikle Hz. Muâviye döneminde bütün ler deyince, İslâm’ın tabiatından çıkan, Kur’ân ve Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinin İslâm Sünnet’ten neşet eden tefsir, hadis, kelâm, fıkıh hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanmıştır. Aka- ve tasavvuf ilimlerini anlamak gerekir. Bölgedeki binde Mâverâünnehir’de tanınmış din bilginleri İslâmî ilimlerin gelişim süreçlerine bakıldığında, yetişmeye başlamış, Karahanlılar zamanında bil- her bir ilmi branşa mensup pek çok âlimin yetişhassa Buhara ve Semerkand şehirleri başlıca ilim tiği, eserleri yanında gerek yorum gerekse ortaya merkezleri haline gelmiştir. Böylece ilmî faaliyet- koydukları fikir ve anlayışlarıyla alanlarına katkı lerin ve özellikle İslâmî ilimlerin gelişimine paralel sağladıkları görülür. Orta Asya’da İslâmî ilimlerin olarak hemen hemen her şehirde teşekkülünde, özellikleri itibariyle bilginler yetişmiş ve neticesinde yetişen müfessirlere bakıldığında Orta Asya Türkistan coğdiğer İslâm coğrafyalarında olduonların, ilk neslin tefsir rivayetlerafyasında ortaya çıkan ğu gibi, bu coğrafyada bulunan rini toplama tarzında eserler telif ilim merkezlerinde önembazı şehirler önemli ilim merettiklerini müşahede etmekteyiz. li muhaddisler yetişmiştir. kezleri, meşhur âlimlerin büyük Bu anlamda bulundukları coğrafçoğunluğunun nispet edildiği Hadislerin toplanması ve ya ve genel olarak İslâmî ilimlerin şehirler haline gelmiştir. Bunla- belli konulara göre tas- teşekkül sürecine paralel bir gelişrın en önemlileri Buhara, Semer- nif edilmesi ile ilgili en me içinde olduğunu söyleyebiliriz. kand, Tirmiz, Şâş, Nesâ, Serahs, ciddi çalışmaların bu böl- Tam bir tefsir olarak bu coğrafyada Nesef, Büst, Herat, Belh, İsferayin, telif edilen eserler içerisinde, İmâm gelerde yapılmış olması Tus, Merv ve Nisabur’dur. Bu nokMâturîdî’nin Te’vîlâtu’l-Kur’ân’ını, bu gerçeği gözler önüne tada Orta Asya’da genelde ilim ve Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ını, sermektedir. İlginç olan eğitim özelde İslâmî İlimler konuNesefî’nin et-Teysîr’ini görmektehusus, hadisin anayurdu sunu; bölgenin İslâm medeniyeti yiz. Ancak bölgede yetişen müHicaz olmasına rağmen, dairesine girmelerinden itibaren fessirler arasında tefsir ilminde taele almak durumundayız. Çün- bu konuda en ciddi ve en rihi süreçte en etkili olan şahsiyet kü Orta Asya’da İslâm öncesine önemli eserlerin bu coğ- Zemahşerî’dir. Bunun yanında eseait örgün eğitim müesseselerine rafyada verilmiş olması- ri erken döneme ait olması, kenditesadüf edemiyoruz. Bu coğraf- dır. ne mahsus özellikler arz etmesi ve ya İslâm’ı kabul ettikten sonra Kur’ân’ı akıl çerçevesinde yorumlaİslâm medeniyetine mensubiyet yan ilk kişilerden biri olarak kabul bilinciyle ilmî incelemelere önemli bir yer ver- edilmesine rağmen Mâturîdî’nin eseri yeterince miş ve hemen hemen bilimin bütün alanlarında yaygınlaşmamıştır. Aynı durum bölgede yetişen söz sahibi bilginler yetiştirmiştir. Meseleye İslâmî bir başka Mâturîdî müfessir olan Nesefî’nin eseri ilimler açısından baktığımızda bu ilimleri iyi bilen için de söz konusudur. büyük âlimlerin bu bölgede yetiştiği; yine aynı İslâm’ın bölgede yayılmasından kısa süre zamanda Buhara ve Semerkand medreselerinde sonra Orta Asya Türkistan coğrafyasında ortaya binlerce talebenin İslâmî ilimler tahsil ettiği bilin- çıkan ilim merkezlerinde önemli muhaddisler yemektedir. Bu bağlamda tarihi verilere ve kaynak- tişmiştir. Hadislerin toplanması ve belli konulara lara baktığımızda İslâm’ın yayılmasında düşünce göre tasnif edilmesi ile ilgili en ciddi çalışmaların Eylül 2012 •

• 27 <


bu bölgelerde yapılmış olması bu gerçeği gözler önüne sermektedir. İlginç olan husus, hadisin anayurdu Hicaz olmasına rağmen, bu konuda en ciddi ve en önemli eserlerin Orta Asya Türkistan coğrafyasındaki Horasan-Mâverâunnehir bölgesinde verilmiş olmasıdır. Kütüb-i Sitte olarak tanıdığımız altı ana hadis kitabının müellifi de bu bölgenin insanlarıdır. İslâm inancının esaslarının tespiti ve ona yöneltilen eleştirilerin çürütülmesi için akıl ve vahiyden hareketle yazılan eserlerin bir kısmı Orta Asya Türkistan coğrafyasında yetişmiş kelâm âlimlerince (mütekellimûn) kaleme alınmıştır. Bunların bazıları şunlardır: İmâm Mâturidî, el-Hakîm es-Semerkandî (ö.342/953), Ebû Seleme es-Semerkandî (IV. Asrın ikinci yarısı), Ebû İshak es-Saffâr el-Buhârî (ö.534/1139), Ebû Yüsr el-Pezdevî (ö.493/1099),

Medreseler şehri Semerkant/Özbekistan.

>28 •

• Eylül 2012

Ebu’l-Muîn en-Nesefî (ö.508/1114), Nureddîn es-Sâbûnî (ö.580/1184), Ömer en-Nesefî (ö.537/1142), Sırâcüddîn el-Oşî (ö.575/1179), Menkübers b. Yalınkılıç et-Türkî (ö.652/1254), Ebû Hafs el-Gaznevî (ö.593/1197), Ebu’l-Berekât en-Nesefî (ö.710/1310), Sadru’ş-Şerîa es-Sânî (ö.747/1346). Hatta bazı aileler kelâmcı yetiştirmekle ün salmıştır. Bu ailelerden yetişen kelâmcılar, Mâturidî, Semerkandî, Nesefî, Saffar el-Buhârî, Pezdevî gibi aile adlarıyla anılmaktaydı. Bu âlimlerin her birinin günümüze kadar ulaşmış önemli kelâmî eserleri bulunmaktadır. Sadece kelâmî eserler yazılmamış, İslâm’ın inanç, ibadet-muamelat ve ahlâk alanları, bölgenin dini ve kültürel yapısına, toplumsal ihtiyaçlarına uygun olarak Türkistan âlimleri tarafından yeniden yorumlanmıştır. Bu kültür havzasının en önemli başarılarından birisi, İslâm inancını sistemleştirerek ve aklî yollarla temellendirerek Mâturidilik adıyla bölgenin kültürel ve toplumsal yapısına uygun kelâmî bir sistemi üretmesidir. Mâturidilik’le ilgili literatürün çok önemli bir kısmı burada ortaya çıkmıştır. Bölgede Mâturidî ve Eşarî ekolleri dışında Mutezile, İmamiyye Şiası, İsmaililik, Zeydilik gibi ekoller de, uzun süreli toplumsal taban edinemeseler de, belli ölçüde taraftar bulmuştur. Orta Asya’da yetişen âlimlerin daha yoğun biçimde İslâmî ilimler alanında fıkıh (hukuk) sahasındaki katkıları dikkati çekmektedir. Fıkıhta İslâm kaynaklarında Mâverâünnehir diye tabir edilen Türkistan bölgesi âlimlerinin özellikle, bugün İslâm dünyasında en yaygın fıkıh mektebi olan Hanefî fıkhının gelişmesinde katkıları büyük olmuştur. Hanefilik, altın çağını bu coğrafyada yaşamıştır. Bu bölgede yazılan fıkıh kitapları, Horasan, Anadolu, Balkanlar ve Kafkaslar’da dini-toplumsal hayatın işlediği fıkıh zeminini oluşturmuştur. Mâverâünnehir fıkıh havzasında yazılan bu eserler, daha sonra bu bölgelerde yıllarca medreselerde okutulmuş, üzerine yüzlerce şerh ve haşiye yazılmıştır. Bu eserlerden bazıları şunlardır: el-Hakîm eş-Şehîd (ö.334/945)’in el-Kâfî’si;


Bütün bunlardan; Orta Asya’da İslâm’ın kaŞemsüleimme es-Serahsî (ö.483/1090)’nin bu eseri şerhetmek için yazdığı el-Mebsût’u; Kudûrî bulünden sonra İslâmî ilimlerin ortaya çıktığı ve (ö.428/1037)’nin el-Muhtasar’ı; Ebû Muhammed çeşitli sebeplerle bölgeye uğrayan ve orada faalies-Sadru’ş-şehîd (ö.536/1141)’in el-Fetâvâ el- yet gösteren pek çok bilgin ve şahsiyetin yetiştiği, Kubrâ’sı, Ebû Bekr es-Semerkandî (ö.538/1144)’nin bunun yanı sıra zengin bir kültür mirası oluştuğu Tuhfetu’l-Fukâhâ’sı, Ebu’l-Kâsım es-Semerkandî anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Orta Asya’da İslâmî (ö.556/1161)’nin Multekâ fî’l-Fetâvâ’sı, Alâuddîn ilimlerle ilgili, sahasında zirve şahsiyetler ve çok el-Kâsânî (ö.587/1191)’nin Bedâiu’s-Sanâ’î fî değerli eserler ortaya çıktığı bilinmektedir. BölTertîbi’ş-Şerâi’i, Kâdîhân Fahruddîn el-Ferğânî gede zirve şahsiyet ve çok değerli eserlerin çık(ö.592/1196)’nin Fetâvâ’sı, Burhanüddîn el- ması genelde bölgeye ve İslâm’a, özelde İslâmî Merğînânî (ö.593/1197)’nin el-Hidâye’si, Ali el- ilimlere çok önemli katkı sağlamış ve bu durum Orta Asya’yı İslâmi ilimlerin merkezi Pezdevî (ö.482/1089-90)’nin konumuna yükseltmiştir. Bu coğrafKenzu’l-Vusûl ilâ Ma’rifeti’l-Usûl’ü ve Sadru’ş-şerîa Ubeydullah Orta Asya’da yetişen yada yeni din politikaları üretilirken, b. Mes’ûd (ö.747/1346-7)’un âlimlerin daha yoğun zaman zaman merkezi konumunu Tenkîhu’l-Usûl’ü. biçimde İslâmî ilimler kaybetse ve arada kesintiler olsa da Tasavvuf alanında ise, bu alanında fıkıh (hukuk) bölgenin verdiği katkının ve etkinin geçici olmadığı, gelecekte bu etkilekültürün ilk mimarlarının bir sahasındaki katkıları dikrin belirleyici bir mahiyet arz edecekısmı yine bu bölgede yetişkati çekmektedir. Fıkıhği dikkate alınmalı ve bölgenin bu miş, bölgenin İslâmlaşmasına ta İslâm kaynaklarında özelliği unutulmamalıdır. ve İslâm kültürüne önemli katMâverâünnehir diye tabir kılar sağlamışlardır. İbrahim b. Edhem, Şakik, Muhammed b. edilen Türkistan bölgesi Kaynaklar: âlimlerinin özellikle, buFazl, Ahmed b. Hadreveyh Belh İshak Özgel, Başlangıçtan Selçuklular Dödoğumludur. Fudayl b. İyaz, Bişr gün İslâm dünyasında en nemi Sonuna Kadar Türklerin Kur’ân Tefsirine Hafî Mervli olduğu gibi Hâtem-i yaygın fıkıh mektebi olan Hizmetleri (Basılmamış çalışma) Esam, Ebû Osman Hîrî, Hamdun Hanefî fıkhının gelişmeKemal Sandıkçı, “Türklerin Hadis İlmine Kassâr Nişaburlu’dur. Şu cümle Katkısı”, Yeni Türkiye Yayınları, Türkler Ansiklopesinde katkıları büyük olise Ferganalı Vâsıtî’ye aittir: disi, Ankara, 2002, Cilt V, s. 702 muştur. Hanefilik, altın “Sahte sofular edepsizliği Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, (Haz. Süleyman çağını bu coğrafyada yaihlâs, nefislerinin oburluklarını Uludağ), İstanbul 1981. nimetlerden meşru şekilde fayda- şamıştır. Mustafa Kara, “Tasavvuf Kültürünün Türlanma, alçaklıkları celâdet haline kistan Macerasına Genel Bakış”, Uludağ Ünivergetirdiler. Böylece ‘yolu’ göremez duruma düştükleri sitesi İlâhiyat Fakültesi, Cilt: 10, Sayı: 1, 2001, s. 9. için çıkmaza girdiler.” Sönmez Kutlu, “Avrasya Coğrafyasında-Kadim Dini Bilginin Bölgede tarih içinde Orta Asya’da tasavvu- Kaynakları ve Yeniden Üretilmesi Sorunu”, http://www.sonmezkutfun nasıl anlaşıldığını, nelerin tartışıldığıyla ilgili lu.com/?&Bid=223057&/Avrasya-Co%C4%9Frafyas%C4%B1ndatasavvufî birikimi ortaya koyan Orta Asya Türk- K a d i m - D i n i - B i l g i n i n - K a y n a k l a r % C 4 % B 1 - v e -Ye n i d e n çesi ile kaleme alınmış el yazması ve taş baskı %C3%9Cretilmesi-Sorunu (Erişim: 05.09.2012) birçok eser bulunmaktadır. Bunlar da bölgedeki Sönmez Kutlu, Türkler ve İslâm Tasavvuru, İSAM yay. İstantasavvufî birikimin yansımalarıdır. Bu yazı da, zik- bul 2011. redilen bilgiler çerçevesinde Orta Asya’da İslâmî Adem Yerinde, “Türklerin İslâm Hukukuna Katkıları Serahsî ilimlerin doğuşu ve gelişmesine yönelik bir çalış- Örneği”, Türkler Ansiklopedisi, Ankara, 2002, V, 714 -20. madır. Eylül 2012 •

• 29 <


ONLAR BÖYLEYDİ! (2) Dr. Murat KAYA

A

v

sizliği sebebiyle onu kollarından tutup kaldırdık,

r ile birlikte yine bir

hissesinin verilmediğine şahitlik ettik de ona bir

shâb-ı kiramdan Câbir bin Abdullah anlatmaya devâm ediyor: “…Rasûlullah

seferdeydik. Her birimizin günlük azığı bir tek hurma idi. Herkes o hurmayı biraz emer ve elbisesinin arasına sarardı. Elimizdeki yaylar ile ağaç

taksimat yapılan yere götürdük, kendisine hurma hurma verildi. O da kalkıp onu almıştı. Yine bir gün Rasûlullah

r ile beraber yürü-

yorduk. Nihâyet geniş bir vâdiye indik. Rasûlullah

den avurtlarımız yara olurdu. Yemin olsun ki, bir

rkaza-yı hâcet için gitti. Ben de bir su kabı ile kendisini tâkip ettim. Efendimiz r bakındı, fakat

gün birimize yanlışlıkla hurma verilmemişti. Hal-

arkasına gizlenebileceği bir şey bulamadı. Vâdinin

yapraklarını silkeler ve onları yerdik. Hatta bu yüz-

>30 •

• Eylül 2012


kenarında iki ağaç gözüne ilişti. Onlardan birinin yanına giderek dallarından birini tuttu ve: «–Allah’ın izniyle bana boyun eğ!» buyurdu. Ağaç, burnu gemli deve gibi Efendimiz’e râm olup eğildi. Öteki ağaca da gidip dallarından birinden tutarak: «–Allah’ın izniyle bana râm ol!» buyurdu. O da öteki gibi eğildi. İkisinin ortasına varınca aralarını birleştirdi ve: «–Allah’ın izniyle benim üzerime kapanın!» dedi. Hemen üzerine kapandılar. Rasûlullah r, benim o yakınlarda olduğumu hissederse oradan uzaklaşır diye korkarak hızla koşup uzaklaştım. Bir yere oturup kendi kendime konuşmaya başladım. Gözüm hafifçe yana kayınca birden Peygamber Efendimiz’in geldiğini gördüm. O iki ağaç da birbirinden ayrılmış ve her biri gövdesinin üzerine doğrulmuştu. Peygamber Efendimiz’in bir an durakladığını gördüm. Başıyla sağa ve sola işaret etti. Sonra bana doğru yürüdü, yanıma gelince: «–Ey Câbir! Durduğum yeri gördün mü?» diye sordu. «–Evet, yâ Rasûlallâh!» dedim. «–Öyleyse şu iki ağaca git de, her birinden birer dal kes ve getir. Durakladığım yere geldiğinde, bir dalı sağ tarafına diğerini de sol tarafına dik!» buyurdu. Hemen kalkıp bir taş aldım. Onu kırıp iyice keskinleştirdim. Ağaçların yanına varıp birer dal kestim. Sonra onları sürükleyerek Peygamber Efendimiz’in durakladığı yere geldim. Birini sağıma diğerini de soluma diktim. Sonra Efendimiz’e yetişerek: «–Söylediklerinizi yerine getirdim ey Allah’ın Rasûlü, ancak bunu niçin yaptık?» dedim. Rasûlullahr: «–Azap gören iki kabrin yanından geçtim de, bu dallar yaş olarak kaldığı müddetçe şefaatim sâyesinde azaplarının hafifletilmesini arzu ettim» buyurdu. Müteâkıben kâfilenin konakladığı yere geldik. Rasûlullah r: Eylül 2012 •

• 31 <


Efendimiz’in parmakları arasından su kaynıyor-

«–Câbir, abdest suyu var mı, insanlara bir sesle-

du. Sonra çanak kaynadı, su içinde döndü ve niha-

niver!» buyurdu. Ben de:

yet ağzına kadar doldu. Rasûlullah r:

«Dikkat, yanında abdest suyu olan var mı?»

«–Câbir! Suya ihtiyacı olanlara seslen!» buyur-

diye birkaç defa nidâ ettim. Sonra: «–Yâ Rasûlallah! Kâfile içinde bir damla su bulamadım» dedim. Ensâr’dan bir zât Rasûlullah

du. İnsanlar gelip kana kana su içtiler:

r

«–Suya ihtiyacı olan kimse kaldı mı?» diye seslendim.

için eski bir tulumda su soğutur ve onu hurma dalına asardı. Efendimiz r bana:

Artık Rasûlullah r elini kaldırdı, çanak ağzına

«–Ensâr’dan filân oğlu filâna git de, tulumun-

kadar dopdolu duruyordu. Yine bir gün insanlar açlıktan

da bir şey var mı bak!» dedi. Ona giderek tuluma baktım. Ancak,

İşte onlar böyleydi… Allah

tulumun ağzında kalmış bir

Rasûlü

damladan başka bir şey yoktu. O azıcık suyu boşaltacak olsam, tulumun kuru tarafında kaybolup gider, yere bir damla düşmezdi. Hemen Peygamber Efendimiz’e gelerek: «–Yâ Rasûlallah! Tulumun ağzında kalmış bir damladan başka bir şey yok. Onu boşalta-

r

Efendimiz’in

getirdiği ilmi öğrenmek, yaşamak ve tebliğ etmek husûsunda son derece hırslı idiler. Peygamber Efendimiz’i

yakından

tâkip etmek, O’ndan hiç ayrılmamak, O’na itaat ve ittibâ etmek husûsunda

şikâyet etmişlerdi. Rasûlullahr: «–İnşaallah, Allah sizi doyuracak!» buyurdu. Derken Sîfü’l-Bahr’a (deniz sâhiline) geldik. Deniz bir dalgalandı ve bir balık attı. Biz bu balığın yanına ateş yaktık, etinden pişirdik, kızartma yaptık ve doyuncaya kadar yedik, ancak yarısını bitirebildik. Ben, filân, filân beş kişi bu hayvanın göz çukuruna girdik. Bizi kimse göremiyordu. Sonra çıktık.

cak olsam tulumun kuru tarafı

son derece azimli idiler.

suyu içip bitirecek!» dedim.

Bu uğurda çok büyük

eğdik, kavis yaptık. Sonra kâfiledeki

«–Git, onu bana getir!» bu-

fedakârlıklara katlandı-

en uzun adamı, en büyük deveyi ve

yurdu. Onu derhal kendisine

lar. Ve bu itaat, teslimi-

en kalın yaygıyı getirdik. Bu uzun

getirdim. Tulumu eline aldı ve

yet ve fedakârlıklarının

zât, yaygıyı devenin hörgücüne se-

ne olduğunu anlamadığım bir

mükâfâtını

bu

rip üzerine bindi, eğdiğimiz kaburga

şeyler okudu. Bir taraftan da iki

dünyadayken

gördüler,

kemiğinin altından geçti de, başını

eliyle onu sıkıyordu. Sonra tulu-

âhirette ise daha büyük

mu bana verdi ve: «–Ey Câbir! Büyük bir çanak var mı, bir sesleniver!» buyurdu.

daha

ecirlere nâil olacakları muhakkaktır.

Ben:

Kaburga kemiklerinden birini alarak

bile eğmedi.” (Müslim, Zühd, 74) İşte onlar böyleydi… Allah Rasûlü rEfendimiz’in getirdiği ilmi öğrenmek, yaşamak ve tebliğ etmek husûsunda son derece hırslı idiler.

«–Kâfileyi doyuracak kadar büyük çanağı

Peygamber Efendimiz’i yakından tâkip etmek,

olan kimse onu bana getirsin!” diye seslendim.

O’ndan hiç ayrılmamak, O’na itaat ve ittibâ etmek

Hemen çanağı yüklenip getirdiler. Onu götürüp

husûsunda son derece azimli idiler. Bu uğurda

r

çok büyük fedakârlıklara katlandılar. Ve bu itaat,

elini çanağın içine sokup parmaklarını açtı. Sonra

teslimiyet ve fedakârlıklarının mükâfâtını daha bu

elini çanağın dibine koyup:

dünyadayken gördüler, âhirette ise daha büyük

Efendimiz’in huzuruna koydum. Rasûlullah

«–Ey Câbir! Tulumu al da elimin üstüne dök ve bismillah de!» buyurdu. Ben hemen suyu elinin üzerine döktüm ve bismillah dedim. Peygamber >32 •

• Eylül 2012

ecirlere nâil olacakları muhakkaktır. Cenâb-ı Hak, bizleri de onların yoluna güzelce uyan ihsân sâhiplerinden eylesin! Âmîn!


GÜNAHLARDAN SAKINMAK ve HİZMET Naci ÖZTÜRK

G

ünaha tövbe etmektense günah işlememeye gayret etmek en isabetli ve efdal olanı. Günah dendiği zaman, başkasını çekiştirmekten tutun tecessüse, gıybet ve kul hakkı yemeğe kadar birçok haram fiil onun içerisine girer. Yahya b. Muâz (r.a.) şöyle buyuruyor: “Hayret ederim o kişiye ki hastalık korkusuyla yemekten perhiz eder de, cehennem korkusu ile günahtan perhiz etmez.” Kişi müslüman kardeşine haset etmemeli, onun gıybetini, dedikodusunu yapmamalı, yuvasına ve ailesine zarar verecek

>34 •

• Eylül 2012

sözlerden, bakışlardan kendini korumalı. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadisinde, “Müslüman o kişidir ki diğer insanlar onun elinden ve dilinden salim olurlar” buyuruyor. İşte müslüman diğer insanların kendine güvendiği kimse olmalıdır. Kâinatın Efendisi, peygamberlikten önce cahiliye insanlarına sorulduğunda bile kendisine Muhammedü’l-Emîn deniliyordu. Demek ki birinci husus; insanlara zarar vermeyerek onlara güven telkin etmektir.


Günah dendiği zaman, başkasını çekiştirmekten tutun tecessüse, gıybet ve kul hakkı yemeğe kadar birçok haram fiil onun içerisine girer. Kişi müslüman kardeşine haset etmemeli, onun gıybetini, dedikodusunu yapmamalı, yuvasına ve ailesine zarar verecek sözlerden, bakışlardan kendini korumalı. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadisinde, “Müslüman o kişidir ki diğer insanlar onun elinden ve dilinden salim olurlar” buyuruyor. İşte müslüman diğer insanların kendine güvendiği kimse olmalıdır. Osman Nûri Topbaş Hocamıza gençlerden biri soruyor: “-Efendim sokakta giderken açık-saçık bayanlara istemesek de gözümüz kayıyor. Acaba günaha girmiş oluyor muyuz? Hocamız da diyor ki: “Evladım, bir araba gördüğün zaman onun plakasını okuyor musun?” Demek ki bir defa bakmak bir şey değil; iş plaka okumamakta. Günahı sadece harama bakmamak olarak da görmemeli. Vücudun bütün azaları günaha meyilli yaratılmıştır ve hepsinin de haram işlemeye istidatı vardır. Günümüzde sıkça rastladığımız bir şey var. Bir arkadaşımızla karşılaştığımızda; “Yâ hakkını helal et, geçen akşam biz seni çekiştirdik!” diyoruz. Neden hakkımı helâl edeyim ki? Hakikaten sen yapmış olduğun o kötü fiilden dolayı pişmanlık mı duydun ki ben sana hakkımı helâl edeyim?! Şimdi sen kalk gıybetimi yap, gel benden helâllik al, başka bir yerde tekrar gıybetimi yap. Bu olmadı işte. Böyle bir şey yaptın mı çok pişman olacaksın, “Eyvah! Ben ne yaptım?!” deyip samimi bir şekilde koşup ondan öyle bir helâllik alacaksın ki, aynı arkadaşının dedikodusunu, gıybetini bir daha yapmayacaksın. İşte günaha tövbe böyle olmalı. Dinî literatürümüzde tevbe-i nasûh adı verilen, pişman olunup bir daha o günahı işlemeyecek şekilde yapılan tövbe olmalı. Hz. Mûsâ zamanında yağmur duasına çıkılıyor ama Cenâb-ı Hakk’a dua edildiği halde bir türlü yağmur yağmıyor. Hz. Mûsâ diyor ki;

“-Yâ Rabbî! Toplandık, dua ettik ama yağmur yağmadı.” Cenâb-ı Hak; “-Ey Mûsâ! Cemaatin içindeki günahkârlar ayrılsın, günahsızlar dua etsin, onların duasını kabul edeyim” buyuruyor. Bir genç hariç bütün cemaat kenara çekiliyor. Mûsâ (a.s.) o gence soruyor: “-Sen hiç günah işlemedin mi?” Genç cevap veriyor: “-Ben, hayatımda şu gözümle bir defa bir kadına baktım, parmağımı soktum o gözümü çıkardım attım. Başka da günah işlediğimi hatırlamıyorum.” Mûsâ (a.s.): “Tamam. Şimdi sen dua edeceksin, ben âmîn diyeceğim” diyor ve gökten yağmur boşanıyor. Günaha tövbe de bu şekilde olmalı. Öyle bir tövbe edilmeli ki geriye dönüşü olmamalı, aynı hata bir daha işlenmemeli. Ancak o zaman “Günahtan tövbe eden, onu işlememiş gibidir” hadisine mazhar olunur. Diğer türlüsü insanın kendini kandırmasından başka bir şey değildir.

“Müslüman o kişidir ki diğer insanlar onun elinden ve dilinden salim olurlar.” Hadis (Hat: Davut Bektaş)

Eylül 2012 •

• 35 <


Senegal’de Şefkat Yolu Derneği’nin organize ettiği hizmet faaliyetlerinden.

Zaten müslüman müslümanın gıybetini yapmamalı. Hadi yaptın, gaflete düştün, günah işledin, çünkü Cenâb-ı Hak bir kuds-i hadiste: “Siz günah işlemeseydiniz ben günah işleyip tövbe eden bir kavim yaratırdım” buyuruyor. Ama bu demek değil ki günahı sık sık işleyeceksin, sık sık aynı günaha tövbe edeceksin. Günahı işlediğin zaman tövbe edeceksin, geriye dönüp aynı hatayı bir daha yapmayacaksın, tövbenin kabul şartı bu zaten. Günahlardan sakınırken de sadece; “Ben senin gıybetini yaptım hakkını helal et!” demek yeterli mi? Hayır. Eğer o konuşmanla onun yuvasına zarar verdiysen, başka şeylerini ihlal ettiysen bütün bunların helalliğini alman lazım. Bu tıpkı usulsüz, kanunsuz bir bina yapmaya benzer. Yanındaki komşunun rüzgarını kestin, bir arka sokaktaki insanın hakkını gaspettin, güneşine engel oldun. O kul hakkı ne olacak? Sadece bir yere yardım etmekle dava halloldu mu? O sokaktaki, o semtteki, o muhitteki herkesten helallik alman >36 •

• Eylül 2012

lazım. Yani günaha tövbe, günahtan sakınmak böyle olmalı. Müslüman, zarar veren değil faydalı olan insandır. Bir kardeşinin derdi ile ilgilenen, onun yarasına merhem olan, ona faydalı olmaya, şifa olmaya çalışan insandır. Çalıştığın müesseseye zarar vermeyeceksin, bulunduğun mahalleye zarar vermeyeceksin, aileye zarar vermeyeceksin, topluma zarar vermeyeceksin, kısacası insanlara zarar vermeyeceksin. “Müslüman o kimsedir ki diğer insanlar onun elinden ve dilinden salim olurlar” hadis-i şerifinde belirtilen insan olmaya gayret edeceksin. İşte günahlardan sakınmak bu. Günaha tövbe de Musa (a.s.) devrindeki yağmur duasında bulunan gencin tövbesi gibi olmalı. Kur’ân’da belirtilen tevbe-i nasûh gibi olmalı. Bir daha geri dönüşü olmayan bir tövbe. Tamam ben tövbe ettim bir daha aynı hatayı yapmayacağım diye söz veriyorsun ama kime? Allah’a. Tövbeden maksat Allah’a söz vermektir. “Yâ Rabbî ben hata yaptım, aynı hatayı bir daha yapmayacağım, sana söz veriyorum” dediğin zaman Cenâb-ı Hak seni


işi yok boş adam; “Kapat kapıyı iki

affediyor. Peki, tövbeni bozduğunda ya o an senin son nefesinse? Bunların hesabını çok iyi yapmak lazım. Çünkü insanın bir dakika fazla yaşayacağına dair bir garantisi yok. Müslüman her nefesini son nefes bilecek, tövbeyi samimi bir şekilde, ihlasla yapacak ve günahlara bir daha yönelmeyecek.

Bugün sokakta günah işlemeye değil, yardım edilmeye, hizmete o kadar çok ihtiyaç var ki. İnsan hizmet yapacağım derse, günah işlemeye vakit bulamaz. Ama boş kalan insan günah işlemeye mey-

laf edelim” dediği zaman, işte o gıybet yapacak. Öyle; kapat kapıyı iki laf edelim yok. Bizi dinleyen birisi var. Bizi dinleyen Allah var. Ahmet, Mehmet, kul bunu duymuyor ama Allah bizi duyuyor. Yaptıklarımız yazılıyor. Ömür bittiğinde, hesaplar ortaya döküldüğünde, amel defterindekilerin temiz çıkması için, o

Bugün sokakta günah işle-

yal olur. Hizmetle vaktini

vakitleri çok güzel değerlendirmek

meye değil, yardım edilmeye,

geçirmeyen, malayani ile,

lazım. Zamanı da boşa harcama-

hizmete o kadar çok ihtiyaç var

laklak ile, boş şeylerle

mak lazım. Allah bize günahlara

ki. İnsan hizmet yapacağım der-

gününü geçiren insan gü-

gerçek manada tövbe etmeyi, en

se, günah işlemeye vakit bula-

nah işlemeye yatkın olur.

baştan da günahlardan gerçek

maz. Ama boş kalan insan günah işlemeye meyyal olur. Hizmetle vaktini geçirmeyen, malayani ile, laklak ile, boş şeylerle gününü geçiren insan günah işlemeye yatkın olur. İbrahim Ethem nehrin kenarında ağaçları

İnsan şeytana ve nefse papuç bırakmamak için nefsini hizmetle meşgul etmeli. Hizmetle geçen ömür, hizmetle geçen zaman günah işlemeye va-

dikiyor, söküyor, dikiyor, tekrar

kit bırakmaz, günah işle-

tekrar, diyorlar ki; “Dikecektin

meye fırsat vermez.

manada sakınmayı nasip etsin. Cenâb-ı Hak sevdikleriyle bizi beraber etsin. İnsan Allah dostlarına yakın olursa, Allah’ın sevdiği kullarına yakın olursa günah işlemesi daha da azalır. Neden? Çünkü o salih insanlar insanları uyarırlar. Yanlış yapmamak için onları daima ikaz ederler. Onun için “Sadıklarla

neden söktün, sökecektin ne-

beraber olun!” buyuruluyor. Allah

den diktin?” “Ben” diyor “Nefsimi

Teâlâ bize, salih ve sadıklarla birlik-

meşgul ediyorum. Ben nefsimi meşgul etmezsem,

te olmayı, onları bulmayı nasip etsin! Âmîn

nefsim beni meşgul eder.” Müslüman nefsin oyunlarına papuç bırakmamalı. Müslüman zamanını boşa harcarsa, vaktini boş yerde geçirirse o zaman günaha meyyal olur. O zaman nefsiyle başbaşa kaldığı için, nefis insanla maymunla oynar gibi oynar. Her türlü tuzakları hazır zaten onun. Şeytan bir taraftan, nefis bir taraftan sana yapmayacağı kötülük yoktur. İnsan şeytana ve nefse papuç bırakmamak için nefsini hizmetle meşgul etmeli. Hizmetle geçen ömür, hizmetle geçen zaman günah işlemeye vakit bırakmaz, günah işlemeye fırsat vermez. Boş olan insan günah işler, boş olan insan gıybet yapar. Zamanını boşa geçiren insan kardeşini çekiştirir. Vaktini dolu dolu geçiren insan kardeşini çekiştirmez. Yapacak Afrika’yı suyla buluşturan hizmet ehli insanlarımız; su kuyusu açan ve açtıran.

Eylül 2012 •

• 37 <


DİNÎ EĞİTİMİN EHEMMİYETİ

İ

Ferdî mes’ûliyetten kurtulabilmek için îman ve İslâm’ın galebesi istikâmetinde, şahsî ve dünyevî işler için katlanılan fedâkârlıklarla kıyaslanamayacak derecede büyük bir himmet sahibi olmak zarûrîdir. Bu şanlı îman hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Ancak tâkat nisbetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümit ve inancın ilâhî yardımı celbedeceğini beklemek de İslâm’ın rûhuna zıt bir keyfiyettir.

nsanoğluna yapılabilecek hizmetlerin en kıymetlisi, onun ebedî saâdet ve selâmetini temin edecek olan hizmetlerdir. Bunların en yücesi olan îlâ-yı kelimetullâh, mü’minlere emânet edilmiş azametli bir dâvâ ve kudsî bir vazifedir. Zira hidâyete muhtaç bir insanı, ilâhî hakîkatlerle tanıştırıp onun îmanla şereflenmesine vesîle olmak, Allah Rasûlü r Efendimiz’in nazarında, en kıymetli dünya metâlarına sahip olmaktan ve hattâ üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıydı. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “…Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur…” (el-Mâide, 32) Bir hadîs-i şerîflerinde Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)

> 38•

• Eylül 2012

Hakîkaten, Peygamber r Efendimiz ve O’nun mânevî terbiyesi altında yetişen sahâbe-i kirâm, Kur’ân’a endeksli bir hayat tarzı kazanmışlardı. Bütün gayretleri Kur’ân’ı öğrenmek, hayatlarına tatbik etmek ve onun ebedî saâdet dâvetini bütün insanlığa ulaştırabilmekti. Onların bu yöndeki müstesnâ hizmet ve gayretlerini yansıtan birkaç misal şöyledir: Sahâbe-i kirâmdan Ebû Talha t bir gün Peygamber Efendimiz’in yanına vardığında, O’nun ayakta durmuş, Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân öğretmekte olduğunu gördü. Allah Rasûlü r, açlıktan iki büklüm olan belini doğrultmak için karnına taş bağlamıştı. Zira az evvel de ifâde ettiğimiz gibi, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz ve ashâbının en mühim meşguliyeti, Allâh’ın Kitâbı’nı anlamak ve öğrenmek, en büyük arzu ve iştiyakları da Kur’ân’ı


tekrar tekrar okumak ve dinlemekti. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

Allah Rasûlü r kendisine gelen heyetlerin Kur’ân ve Sünnet’i öğrenmeleri husûsuyla da çok yakından ilgilenirdi. Geri dönerlerken onlardan, burada öğrendikleri şeyleri memleketlerinde en güzel bir sûrette öğretmelerini isterdi. Aynı ilgi ve alâka tek başına gelenler için de geçerliydi. Nitekim Umeyr bin Vehb, Medîne’ye gelip, gördüğü bir mûcize karşısında müslüman olduğunda Rasûlullah r ashâbına: “–Kardeşinize dînini iyice anlatınız! Kendisine Kur’ân okuyup öğretiniz!..” buyurmuştu. (İbn-i Hişâm, II, 306-309; Vakıdî, I, 125-128; Heysemî, VIII, 284-286)

Ebû Saîd el-Hudrî t şöyle der: “Nebiyy-i Ekrem r Efendimiz’in ashâbı bir araya gelip oturduklarında, Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul olur, onu okur ve mânâsında derinleşmeye çalışırlardı. Ya içlerinden biri bir sûre okur veya birinden bir sûre okumasını talep ederlerdi. (Daha sonra diğer ilmî ve fıkhî mevzûlara geçerlerdi.)” (Hâkim, Müstedrek, I, 172/322)

Müfessir Abdülhamîd Keşk der ki: “Sahâbeden biri evine girdiğinde hanımı ona derhal şu iki suâli sorardı: 1) Bugün Kur’ân’dan kaç âyet nâzil oldu? 2) Allah Rasûlü’nün hadislerinden neler ezberledin?” (Fî Rihâbi’t- Tefsîr, I, 26)

Yine nikâh esnâsında bir sahâbî hanımın, mihr olarak kocasının kendisine Kur’ân’dan bildiği kısımları öğretmesini yeterli görmesi, bu hususta ne muhteşem bir fazîlet tablosudur. Rasûlullah r Efendimiz, Hâlid bin Velîd’i bir sefere gön-

dermişti. Hâlid t oradan Allah Rasûlü’ne yazdığı mektupta, Beni’l-Hâris kabîlesini İslâm’a dâvet ettiğini, onların da harp etmeden Kâinâtın en mükerrem İslâm’a girdiğini bildirmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: varlığı olan insanların, ne“Onların aralarında ikāmet sillerini mânevî duygular- ediyorum. Onlara Allâh’ın emdan ve Kur’ân nûrundan rettiği şeyleri söylüyor, nehbîgâne yetiştirmeleri, ne yettiklerinden sakındırıyorum. hazindir. Anne-babaların Allah Rasûlü’nün mektubu gelinceye kadar onlara İslâm’ın

evlâtlarına gösterecekleri şefkat ve merhamet; onları lüzûmundan fazla maddî gıdalarla ifrata varacak şekilde beslemek değil, daha ziyâde mânevî gıdalarla onları rûhen de istikbâle hazırlamaktır.

esaslarını ve Peygamber r Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini öğreteceğim.” (Prof. Dr. Muhammed

Hamîdullah,

el-Vesâiku’s-

Siyâsiyye, s. 131)

Rasûlullah r Efendimiz ve halîfeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i uzak bölgelerde de öğretebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bu meyanda,

Eylül 2012 •

• 39 <


pek çok âlim sahâbîyi İslâm dünyasının muhtelif merkezlerinde hoca olarak görmek mümkündür. Zira onlar, ellerindeki bütün imkânlarla dünyanın dört bir yanına dağılmış ve insanlara, Kur’ân’ı ve Sünnet’i öğretmeye çalışmışlardır. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46; İbn-i Hişâm, II, 43-46; Ebû Nuaym, Delâilü’nNübüvve, I, 307; Heysemî, VI, 41; Zehebî, Siyer, I, 182)

Meselâ Mus’âb bin Umeyr t ile âmâ sahâbî

Abdullah bin Ümmi Mektûm t, Medîne’ye muallim olarak gönderildiklerinde, insanlara İslâm’ı anlatıyor ve her fırsatta Kur’ân öğretiyorlardı.

Şam’a gönderilen Ebu’d Derdâ t orada çok uzun süre yaşadı ve çok meşhur bir ilim halkası kurdu. Onun gözetimi altındaki talebelerin sayısı 1600’ü aşıyordu. Talebelerini on gruba ayırarak her birine yetiştirdiği hocalardan birini tayin etti ve gelişimlerini sırayla denetledi. Temel seviyeyi geçenler, doğrudan o mübârek sahâbîden ders

> 40•

• Eylül 2012

alıyordu. Böylece daha ileri seviyedeki talebeler, hem Ebu’d-Derdâ t ile çalışma hem de alt seviyedeki talebelere hocalık yapma imtiyâzına sahip oluyordu. (Zehebî, Siyer, II, 344-346) Aynı metod, başka sahâbîler tarafından diğer yerlerde de tatbîk edildi. Hazret-i Ömer t, Yezid bin Abdullâh’ı merkezden uzakta yaşayan bedevîlere Kur’ân öğretmek için gönderdi. Ebû Süfyân’ı da bedevî kabîlelere giderek tahsil derecelerini tespit için müfettiş tayin etti. O, ayrıca Medîne’de çocuklara Kur’ân öğretmesi için üç sahâbîyi vazifelendirip her birine aylık 15 dirhem maaş bağladı. Yetişkinler de dâhil, herkese kolayından en az beşer âyet öğretilmesini emretti. Şu bir hakikattir ki, tarih boyunca hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun en mühim vesîlesi, dinî eğitimin temelini oluşturan Kur’ân-ı Kerîm hizmetindeki gayretler olmuştur. Zamanımız da, böyle azim ve gayretlerin hayatî bir ehemmiyet arz ettiği bir devirdir. Bu zamanda bütün ümmetin yeniden silkiniş ve özüne dönüşünü temin edebilecek olan asıl hizmet de, Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik ilgi ve alâkaya revaç verebilmektir. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın “nurunu tamamlayacağı” (bkz. Saff, 8) vaadi, bir îman umdesidir. Lâkin Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlamak husûsundaki vaadini insanlar eliyle gerçekleştireceğine göre hepimiz, o vaadin gerçekleşmesinde canhıraş bir fedâkârlık ve gayret hâlinde olmalıyız. Yoksa Rabbimiz yine nûrunu tamamlar, fakat bu hizmetlerde ihmalkâr davrananlar mes’ûl olurlar. Allah Rasûlü’nün yanında bütün seferlere katılıp yalnız Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişiye gelen ilâhî cezâ mâlumdur. Şu hâlde ferdî mes’ûliyetten kurtulabilmek için îman ve İslâm’ın galebesi istikâmetinde, şahsî ve dünyevî işler için katlanılan fedâkârlıklarla kıyaslanamayacak derecede büyük bir himmet sahibi olmak zarûrîdir. Bu şanlı îman hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Ancak tâkat nisbetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümit ve inancın ilâhî yar-


dımı celbedeceğini beklemek de İslâm’ın rûhuna için de büyük bir ebediyet kazancıdır. Allah Rasûlü zıt bir keyfiyettir. r bu kazancı şöyle ifâde buyurur: İnsanların selde sürüklenen âvâre kütükler “Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. Kul: misâli zamanın menfî modalarına kapıldığı günü«−Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?» diye somüzde, sağlam bir İslâm şahsiyetiyle ayakta kala- rar. Cenâb-ı Hak ona: bilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize «−(Arkanda bıraktığın) hayırlı ve sâlih evlâdın bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilme- senin için istiğfarda bulundu, duâ etti.» buyurur.” miz için; yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhitimize (İbn-i Mâce, Edeb, 1; Ahmed, II, 509) Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, Bu sebeple yavrularımıza, Kur’ân-ı Kerîm ile bereketini yaymaya gayret etmeliyiz. Zira gönül birlikte İlmihâl bilgilerini, Siyer-i Nebî’yi ve Hadîs-i bahçeleri, yağmura hasret toprak Şerîf’leri de öğretmeye ehemgibi Kur’ân rûhâniyeti ile amel-i Tarih boyunca hak ve miyet vermemiz îcâb eder. sâlih yağmurlarını bekler. Çünkü Zira bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in hakîkat adına her fetret bu rahmet yağmurları ile gönülanlaşılıp yaşanabilmesi için devrinden kurtuluşun en en zarûrî bilgilerdir. de Yaratan’dan ötürü yaratılanlara mühim vesîlesi, dinî eğişefkat, merhamet, hizmet ve muVelhâsıl insanlığa hidâyet habbet filizleri yeşerir. Böylece intimin temelini oluşturan rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm san, kâinat kitabının hulâsası, hilve Sünnet-i Seniyye, Allah Kur’ân-ı Kerîm hizmetinkatin nüsha-i kübrâsı hâline gelir. ve Rasûlü’nün bizlere en büdeki gayretler olmuştur. yük emanetleridir. Sahâbe-i Elinden, dilinden ve gönlünden Zamanımız da, böyle azim kirâm ve mübârek ecdâdımız, bütün varlıklar istifâde eder. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’e ve gayretlerin hayatî bir bu emanetleri 1400 seneden olan ihtiyacımızı aslâ unutmaberi ne şekilde idrâk edip bize ehemmiyet arz ettiği bir malıyız. Kur’ân ile dâimî bir kadar ulaştırmışlarsa, biz de devirdir. Bu zamanda bü- gelecek nesillere öyle ulaştırünsiyet içinde hemhâl olmatün ümmetin yeniden sil- mak mecbûriyetindeyiz. Bu mız; onun emir ve nehiyleri ile istikāmetlenmemize ve ahlâkı ile kiniş ve özüne dönüşünü emaneti kendimizden başlaahlâklanmamıza vesîle olacaktır. temin edebilecek olan asıl yarak Allâh’ın kullarına taşıyaAksi yönde hareket etmek ise, bilmek, Allah rızâsı için yapıhizmet de, Kur’ân-ı Kerîm’e labilecek en mühim hizmettir. büyük bir hüsran sebebidir. Ebedî yönelik ilgi ve alâkaya re- Bu hizmetler, bizim âhiret seristikbâli, fânî lezzetler uğruna hebâ etmektir. mayemiz ve -inşâallah- cenvaç verebilmektir. Kâinâtın en mükerrem net vizemiz olacaktır.* varlığı olan insanların, nesilleCenâb-ı Hak, cümlemirini mânevî duygulardan ve Kur’ân nûrundan ze Kur’ân ve Sünnet çizgisinde, istikâmet üzere bîgâne yetiştirmeleri, ne hazindir. Anne-babala- yaşayabilen bahtiyar kullardan olabilmeyi lûtf u rın evlâtlarına gösterecekleri şefkat ve merhamet; keremiyle ihsân buyursun… onları lüzûmundan fazla maddî gıdalarla ifrata vaÂmîn… racak şekilde beslemek değil, daha ziyâde mânevî gıdalarla onları rûhen de istikbâle hazırlamaktır. *Bu yazı, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi’nin “Hizmet” Zira anne-babaların evlâtlarına şevk ve mu- isimli eserinden, müellifin bâzı ilâve ve tenkisleriyle hazırlanhabbet dolu bir dinî eğitim aldırmaları, kendileri mıştır.

Eylül 2012 •

• 41 <


ÜÇ SAATLİK ÖMRÜN KALSA… Ahmet ZİYLAN

G

eçenlerde bizim Hacı Hanım bana diyor ki: “Bir rüya falan mı gördün, bir şey mi var, hep ölümden bahsediyorsun? ‘Yarını ya görürüz ya görmeyiz’ diyorsun.” Bacanak da onu tasdik ederek: “Sen son zamanlarda hep ölümden bahseder oldun. Duyduğun bir şey mi var, sen ölümünün ne zaman olacağını biliyor musun?” deyince; “Biliyorum” dedim. İkisi birden: “Ne zaman?” dediler, “Ne zaman öleceksin?” “Ecelim geldiği zaman…” dedim. Ecelimiz geldiği zaman bir dakika durmaz, ölürüz. Bu kesin! Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilir-

ler ne de öne geçebilirler” buyrulmaktadır. (Nahl, 16/61) Ama ecelimiz gelmeden evvel her an ölüm gelip bizi bulacakmış gibi günde en az üç-beş dakika onu düşüneceğiz ki o son anımıza hazır olalım. Namaz kılarken de öyle değil mi? Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip nasihat isteyen bir sahâbîye: “Namazına durduğun zaman vedâ edenin namazı gibi namaz kıl!” buyurmuşlardır. Yani namazını da son namazınmış gibi kılacaksın ki ihlasla, dikkatli, huşu ve huzur içinde namazını eda edesin. İşte o şuur burada bizzat Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e Efendimiz tarafından verilmiş oluyor.


Peki, bu şuura ulaşmak için neler yapmak gerek? Bir kere hasta ziyaretine, mezarlıklara gitmek lazım, ölümü unutmamak, Allah’a hamd ve şükretmek, tövbe etmek lazım. Ölümü unutmayacağız ama ölüm var diye de yelkenleri indirip bir kenara çekilmeyeceğiz. Son ana kadar çalışmaya devam edeceğiz. Hatta kıyametin yavaş yavaş üzerimize doğru geldiğini görsek de çalışmadan geri durmayacağız. Bizde derler ki: “Kıyamet Kızılhisar’a da gelse elindeki ağacı dik!” Kızılhisar (Oğuzeli) ilçesi, Antep’e 17 km mesafede. Onun için ölümün olduğunu, kıyametin kopacağını, ahirette sorgu suale

Büyükçınar Hoca’ya sorduğumu söyledim ve anlatmaya başladım: Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocam’a “Nasılsın?” diye sordum. “İyiyim” dedi. 92 yaşında, yürüyemiyor. “İhtiyacını kendin görebiliyor musun?” dedim. Oturduğu yerden kalktı ayağa. Beş santim beş santim adım atıyor dört ayaklı baston ile. Ne kadar gitti? Elli santim gitti, geri geldi. “Bu şekilde yürüyorum” dedi. “Ama Mevlâ’ma çok şükrediyorum, hamdediyorum. Mevlâ’m kendisine hamd edenlere cennette hamd köşkleri yaparmış. Allah Teâlâ sevdiği kullarına böyle dertler verir, zorluk-

Hasta ziyaretine, mezarlıklara gitmek lazım, ölümü unutmamak, Allah’a hamd ve şükretmek, tövbe etmek lazım. Ölümü unutmayacağız ama ölüm var diye de yelkenleri indirip bir kenara çekilmeyeceğiz. Son ana kadar çalışmaya devam edeceğiz. Hatta kıyametin yavaş yavaş üzerimize doğru geldiğini görsek de çalışmadan geri durmayacağız. Bizde derler ki: “Kıyamet Kızılhisar’a da gelse elindeki ağacı dik!” çekileceğimizi, bir daha hiç dönüşün olmayacağını unutmamamız lazım. İnsan hasta da olabilir. Dünya hayatının türlü türlü imtihanları var. Geçenlerde emekli İstanbul merkez vaizlerinden Naim Karaman Hoca’yı ziyarete gittik. Kendisi rahatsız. Cenâb-ı Hak acil şifalar versin. “Hocam nasılsın?” diye sordum. “Ahmetciğim!” dedi. “Kükremiş arslan gibiyim. Ama bir de gel, sen onu benim içime sor!” Bunu derken içi geçiyordu. Şikayet etmek istemiyor, yelkenleri indirmiyor, güçlü görünmeye çalışıyordu. Sonra “Üç saatlik ömrünüz kalsa ne yaparsınız?” diye sordu ve “Başkalarını iyiliğe, hidayete davet; hizmet için çalışmak, hizmete devam etmek lazım” deyip o haliyle bizimle sohbet etti, bize nasihatte bulundu. Ben de kendisine, aynı soruyu Ahmet Muhtar

lar verirmiş ki, onlar bunlara tahammül etsin, bu hamd köşklerini kazansınlar diye. İnşallah biz de o hamd köşklerinden birini kazanırız” dedi. Güzel bir tebessüm yüzünü kapladı, sanki hamd köşkünün anahtarını almış gibi. O da kendi kendine mutlu olmanın yollarını arıyor ve bu onda mutluluk meydana getiriyor. Ahirete inanıyor, cennete, cehenneme inanıyor. Şimdi onun; “Bula bula bu dert beni mi buldu?! Böyle halim yok, şöyle halim yok, şuram ağrıyor, buram ağrıyor, şöyle oluyor, böyle oluyor, öldüm, bittim, bu ne hal, böyle yaşamak mı olur, ölsem daha iyi…” demesi mi iyi böyle söylemesi mi?! O zaman bu halinden cesaret aldım, dedim ki; “Hocam, üç saatlik ömrün kalsa ne yaparsın?” Düşündü. Dedi ki; “Önce hanımımı çağırırım yanıma. Çünkü o bana çok bakıyor. Ondan Eylül 2012 •

• 43 <


bir daha helallik alırım. Ondan sonra evlatlarım- olsa insanız, etkileniriz, belki bir faydası olur diye dan helallik alırım, helalleşirim yani. Ondan son- düşündüm. Allah bizleri imandan ayırmasın. “Ben ra da tövbe ederim, salâvat ve şehâdet getiririm, hakkımı helal ediyorum siz de hakkınızı helal ediniz.” Helalleştik. imanla göçebilmek için.” Sonra devam ettim: İstanbul Sultan Ahmet Camii eski imamla“Önce en yakınından; hanımından başladı helallik dilemeye. Çünkü kul hakkı var. Onun için kul rından merhum Gönenli Mehmet Efendi Hocahakkından başladı. Ondan sonra da hemen tövbe mızın bir kıssası var; Bir beldede ağanın düğün merasimi varmış. Atlar donatılmış, her şey baygeldi. Can bedende iken tövbe ram havası içindeymiş. Atlara etmek güzel bir şey. En sonunda da salâvat ve şehâdet getirerek o Her an ölüme hazırlıklı ol- binilmiş, merasim başlamış. üç saati tamamlamaya çalışıyor. mak gerek; ölümü, ahiret Ağa, görkemli atının üzerinde, Onun için «O şöyle dedi, bu böyle gününü, hesap vereceğimi- göz alıcı kıyafetler içerisinde dedi», «Allah denemek için bula zi, Allah’ın huzurunda oldu- havalardadır. Aşağıdan birisi; “Nereye gidiyorsun?” demiş. bula beni mi buldu?» dememek ğumuzu, O’nun her şeyden Ağa adamı küçümser bakışlarlazım. Bu isyan olur. Yine her başa haberdar olduğunu unut- la süzmüş, “Sana ne! Gittiğim gelen için «Ben ne yaptım da bu mamamız lazım. İslâm’ı yeri sana mı söyleyeceğim, benim başıma geldi?» dememek aşkla yaşayıp aşkla yaşat- bana bunu soruyorsun?! Sen gerek. Baksana peygamberler de kimsin?” deyince adam; “Ben birçok belalara mübtela kılındılar. mak için gayret gerek. YaAzrâil’im” demiş. “Aman kusura Peygamberimiz sallallahu aley- rın ne olacağını bilmiyoruz. bakma, bana bir gün müsaade hi ve sellem de öyle oldu, Eyyüb Onun için harama, helale, et de şu düğün işini bitireyim.” aleyhisselâm böyle oldu, Hz. Ali kul hakkına, ibadetlerimiAzrâil de, “İzin falan yoktur” şöyle oldu. Demek ki hepsi bir im- ze, duruşumuza, davranışdemiş ve işini bitirmiş. Başka tihan ve onların da kazanacakları larımıza dikkat etmeliyiz. birisi de yolda giderken Azrâil makamları elde etsinler diye” dealeyhisselâm ona da sormuş dim ve peşinden “Şair ne güzel söylemiş!” diyerek “Nereye gidiyorsun?” diye. Adam, “Hayırdır inşalşu şiiri okudum: lah, niçin soruyorsun? Sen kimsin?” demiş. Ölüm Suçu ne idi Nesîmî’nin derisini yüzdürdün meleği, “Ben Azrâil’im, görevimi yapmaya geldim” Suçu ne idi İbrahim’in mancınıkla attırdın deyince adam, “Ben hazırım. Ne zamandır seni Benim güzel Yusuf’umu bezirgâna sattırdın bekliyordum. Her şeyim tamam, görevini hemen Melûl olma benim gönlüm, gelen Allah’tan gelir. yapabilirsin” demiş. Azrâil aleyhisselâm “Herkes Sen râzı ol bu işe, gelen Mevlâ’mdan gelir. müsaade isterken sen, «Görevini hemen yap!» diyorsun. Sana bir iyilik yapayım; güzel bir abdest Gör başına neler geldi Hak arslanı Ali’nin al ve namaza dur. Sen secdedeyken ben vazifemi Sözü gerçek, sırrı gizli şah-ı merdan velinin yerine getireyim” demiş. Bedenini kurtlar yedi Eyyüb gibi kulunun Merhum Necip Fâzıl ne güzel söyler; Melûl olma benim gönlüm, gelen Mevlâ’dan gelir. O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner, Sen râzı ol her şeye, gelen Allah’tan gelir. Azrail’e hoş geldin diyebilmektir hüner. Neticede sözlerimi şöyle tamamladım: “HoHer an ölüme hazırlıklı olmak gerek; ölümü, cam, size teselli anlamında söyleyecek bir sözü- ahiret gününü, hesap vereceğimizi, Allah’ın huzumüz yok. Zira sizden çok şey duyduk, çok nasi- runda olduğumuzu, O’nun her şeyden haberdar hatler işittik. Bu sözlerimi, aramızdaki kardeşlik olduğunu unutmamamız lazım. İslâm’ı aşkla yaşahukukuna binaen söylediğimi kabul et.” Ne de yıp aşkla yaşatmak için gayret gerek. >44 •

• Eylül 2012


Bir hatıramı daha sizlerle paylaşayım. Bundan 30 sene kadar önce İstanbul’dan Antep’e arabalarımızla gidiyoruz. Ramazan bayramını Antep’te geçireceğiz. Önde biz, arkada Yaşar Şişman adlı arkadaşımız peşpeşe yola devam ediyoruz. Bir yerde konakladık. Yeniden arabalara binerken, Yaşar Bey, “Şu paranın üstünü vereyim” dedi ve bana bir miktar para uzattı. Aramızda bir alışveriş olmuş ama aklımda değil. Altı buçuk lira alacağım varmış. Bunu, altı tane bir lira, bir de elli kuruş bozuk olarak bana verdi. Ben de; “Kardeşim, acelesi ne, sonra verirsin!” dedim. “Yok yok, şu paranı al, helalleşelim” dedi. Parayı aldım, helalleştik, arabalara bindik, yola devam ettik. Daha 30-40 dakika geçmemişti ki Hendek’te karşı yoldan gelen bir Romen tırının şoförü uyumuş, doğruca üstümüze geldi. Bizi şarampole yuvarladı, arkadaşla kafa kafaya çarpıştı. Arabadan çıkardık. Hiçbir şey demeden kucağımda can verdi. Hanımı da yanında oturuyordu. O da orada vefât etti. Arkada da iki çocuğu oturuyordu. Onlara hiçbir şey olmamıştı. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Onun için harama, helale, kul hakkına, ibadetlerimize, duruşumuza, davranışlarımıza dikkat etmeliyiz. Bir anneannemiz vardı. Adı Fatma idi. Herkes ona “Hanım Bacı” derdi. Gerçekten hanım idi. Bir gün çocukken onlardaydım. Yakın komşulardan üç-beş hanım oraya geldi.

“Hanım Bacı, çeyizine bakmaya geldik.” “Daha geçen gün gösterdim ya!” “Yine göster, şu bacı görmemiş.” Sonra hep beraber odaya çıktılar. Ninem dolaptan bir bohça çıkardı. Bir tarafını açtı, sonra öbür taraflarını açtı. Bohçanın içerisinde çeyiz dedikleri ölüm hazırlığı imiş. Tek tek kaldırarak, “İşte şu kefenim, şu gömleğim, şu kuşağım, şu sabunum, şu lifim, şu kokum” diyerek lazım olan her şeyi onlara gösterirken hepsi ölümü tefekkür ediyordu. O zamanlar bu hazırlığı kişi kendisi yapardı. Şimdi ise belediyeler bu işleri yapıyor. Hülasa ölümü unutmamak lazım. Bir gün İstanbul Firuz Köy’e pikniğe gittik. Yedik, içtik; dönüyoruz. Yanımızda rahmetli annem de var. Oturduğumuz yerden daha 5-10 metre ayrılmıştık ki annem geriye döndü ve çevresine seslenerek “Öğlenden beri beraberiz; ağaçlar, taşlar, yapraklar, kuşlar, hakkınızı helal ediniz! Hele yerdeki çimenler, üstünüze oturduk, boynunuzu büktük, ne olur hakkınızı helal edin!” dedi. Yani o, ölümü düşünüyor, üzerinde hakkı olabilecek her şeyle helalleşiyordu. Allah bizleri de bu şuurda eylesin. Mevlâ’m bizlere ve Ümmet-i Muhammed’e iman ile ahirete göçmeyi nasip eylesin.

Eylül 2012 •

• 45 <


RÖPORTAJ

“O Kur’ân kursuna baktığımda, sabahleyin o masum ağızlardan dökülen Kur’ân seslerini duyduğumda, kendi kendime; «Allahım, dünyanın en mesut, en bahtiyar insanı herhalde benim» diyorum.”

SENEGAL MERKEZLİ AFRİKA’DA HİZMET VEREN ŞEFKAT YOLU VAKFI BAŞKANI HÜSNÜ BİRCAN İLE SENEGAL HİZMETLERİ ÜZERİNE… Şefkat Dergisi: Efendim, ilk defa Senegal’e ne zaman gittiniz ve hangi sebepler sizi Afrika’ya sürükledi. Bircan: 2010 yılının şubat ayında Senegal’e ilk gidişimiz. Daha önce Kazakistan’da Şefkat Yolu Derneği’nin sponsorluğunda yapılan başta eğitim hizmetleri olmak üzere muhtelif çalışmalarda görev almıştım. En son Astana’da hizmet faaliyetlerinde bulunuyordum. Senegal’de hizmet etmemizin daha uygun olacağı söylenince düşünmeden kabul ettim. Ha Orta Asya ha Afrika, bir şey farketmiyor, nerede bir hizmet varsa orada olmak, insanlara şefkat elini uzatmak ve ızdırapları dindirmek gerekiyor. >46 •

• Eylül 2012

Şefkat Dergisi: Kazakistan Kazak-Türk (Yesevi) Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunusunuz. Senegal’e vardığınızda, burada şu yapılmalı dediğiniz husus ne oldu? Yani ilk dikkatinizi çeken şey neydi? Bircan: İlk dikkatimi çeken, küçük çocukların açlığı oldu. Eğitimden önce bu çocukların karınları doyurulmalı diye düşündüm. Konum itibariyle Senegal çevre ülkelere göre daha gelişmiş bir yer. Dolayısıyla komşu ülkelerden çok göç alıyor. Küçük çocuklar geliyor, aileler geliyor. Bu küçük çocukların barınacak evleri yok, sokaklarda kalıyorlar, dileniyorlar. Halleri çok perişan. Yine “dâra” dedikleri böyle çatısı olmayan, affe-


Eylül 2012 •

RÖPORTAJ

dersiniz bizde ahır diye tabir edilebilecek, olduk- seminer çalışmaları yapabileceğimiz, yemek, çay ça ilkel yerler Kur’ân kursu olarak açılmış, oralara ikramında bulunabileceğimiz büyük bir salonugönderiliyorlar ve orada kalıyorlar. Şartları çok muz var. Bir yandan halka yönelik bu çalışmaları kötü, yiyecekleri yok, doğru dürüst kalacak yer- yaparken diğer yandan da örgün ve yaygın eğileri yok, yağmur dönemlerinde suyun içinde- timi, hayriye faaliyetlerini, basın-yayın, çalışmaler. Bunlar gündüz belirli vakitlerde dışarılarda larını, kısaca hizmetin plan, proje ve yürütülmedolaşıyorlar, ellerinde tasları var, taksicilerden, sini buradan idare ediyoruz. arabalardan, evlerden, yemek topluyorlar. GünŞefkat Dergisi: Önce eğitim hizmetlerinizlük yemeklerini topladıktan den başlayalım. Eğitime yönelik sonra o kurslara gidiyorlar, elif neler yapıyorsunuz? Üzerlerinde doğru düzbâ, Kur’ân-ı Kerîm vs. okumaya Bircan: Eğitime dair yapgün elbiseleri, ayaklarınçalışıyorlar, oldukça basit semış olduğumuz en büyük çaviyede. Buralar onlar için aynı da ayakkabıları olmayan lışma, hiç şüphesiz Dakar İslâm zamanda iyi kötü barınak vazi- bu yarı çıplak çocukların Enstitüsü’dür. Enstitü, bundan kırk fesi görüyor. Bu mekanlar sağ- ellerinde taslar veya kon- yedi yıl önce yapılmış, büyük bir lıklı olmadığı için, bir de bes- serve kutuları ile dolaşıp bina, 7500 m2 kapalı alana sahip. lenme yetersizliği eklenince yemek istemeleri insanın Fakat yapıldıktan sonra Fransızca birçok hastalık da beraberinde eğitime zarar verebilir diye alaniçini sızlatıyor. Bunları geliyor. Senegal’e, Dakar’a ilk ları kısıtlanmış, sadece konferans gördüğünüz zaman ingiden bu çocukları görüyor. salonu kullanılmış. Binanın geri sanın içinden, büyük bir Üzerlerinde doğru düzgün elkalan kısmı atıl kalmış, perişan olbina yapayım, sokakta ne biseleri, ayaklarında ayakkamuş. İşte yukarıdan su almış, içinkadar çocuk varsa toplabıları olmayan bu yarı çıplak deki bütün eşyalar, elektrik tesisaçocukların ellerinde taslar veya yayım, işte birinci katın- tı, su tesisatı vs. tamamen bitmiş. konserve kutuları ile dolaşıp da doktorları olsun önce Her ne kadar binanın yenilenmesi yemek istemeleri insanın içini bir sağlık kontrolünden ve çalışır hale getirilmesi için devsızlatıyor. Bunları gördüğünüz let tarafından bir takım kararlar geçsinler, sonra güzelce zaman insanın içinden, büyük alınmışsa da gerekli ödenek buluyıkansınlar, ondan sonbir bina yapayım, sokakta ne namadığı için fiiliyata geçirilemera tedavileri yapılsın, üç kadar çocuk varsa toplayayım, miş. Biz gittiğimiz zaman binayı öğün güzel yemekler yeişte birinci katında doktorları gördük, yanında on beş bin kişilik olsun önce bir sağlık kontro- sinler diye geçiyor. İşte bir camisi var. Çok büyük bir yer, lünden geçsinler, sonra güzel- ondan sonra bu çocuklar dört hektarlık bir alana yayılmış ce yıkansınlar, ondan sonra te- biraz toparlanıp ancak bir külliye denilebilir. Yetkililerdavileri yapılsın, üç öğün güzel le görüştük. Yapmak istediğimiz eğitim alabilirler. yemekler yesinler diye geçiyor. eğitim faaliyetlerinden bahsettik. İşte ondan sonra bu çocuklar Onlar da aynı şeyleri yapmak, tecbiraz toparlanıp ancak eğitim alabilirler. rübelerimizden istifade etmek istediklerini bilŞefkat Dergisi: Peki, siz orada ilk adım ola- dirdiler. Senegal Milli Eğitim Bakanlığı ile yapırak neler yaptınız, biraz ondan bahsedelim? lacak eğitimin şartlarını görüştük ve anlaşmaya Bircan: İlk olarak Senegal’in başkenti vardık. Ardından tadilat ve tamirat işlerine başDakar’da Şefkat Yolu Derneği’nin partner kuru- ladık ki bu da altı-yedi ay kadar sürdü ve 2011 mu olan Şefkat Yolu Vakfı’nı kurduk. Vakıf mer- yılı itibariyle de eğitime başladık. Bu külliyenin kezimiz iki katlı bir bina. Halkı karşılayıp sohbet, tam karşısına iki katlı, 200 öğrencinin hem kalıp

• 47 <


RÖPORTAJ hem de okuyabilecekleri bir de kız bölümü yaptık. Orada da kız öğrenciler okumaya başladılar. Bir yıldan beri enstitümüz eğitime devam ediyor. Ve o bölgedeki örnek okullardan bir tanesi oldu. Maksadı da Senegal’de dini eğitim verebilecek öğretmenler yetiştirmek. Bu çok önemli. Ülkede yaklaşık on bin tane Kur’ân kursu var ki az önce durumlarından bahsettik, yine yetmiş bin cami var. Fakat hepsi resmi değil ve imkanları sınırlı. Programları farklı farklı. İnşallah burada kaliteli kadrolar yetiştirebilirsek, onlar ülkedeki bu sıkıntıya ileride çare olurlar diye düşünüyoruz.

>48 •

• Eylül 2012

Şefkat Dergisi: Peki, enstitüye rağbet nasıl? Gerekli alakayı görüyor mu? Bircan: Çok rağbet var. Enstitüye giriş imtihanına bin civarında müracaat oldu. Ancak ilk etapta yüz elli öğrenci kabul edebildik ve geri kalanını gönderirken inanın çok zorlandık. Oradan Türkiye’ye, Türkiye’den de Senegal’e heyetler gidip geldiler. Eğitim noktasında gerekli görüşmeler yapıldı ve Senegal için en uygun eğitim programı hazırlandı. Senegal Milli Eğitim Bakanlığı da programı çok beğendi. Üç yıllık bir program. Tabii ki zamanla daha da geliştirilecek inşallah. Herkes çok ümitli. Enstitü bünyesinde bir araştırma merkezimiz var. Kendi kitaplarımızı kendimiz basıyoruz. Şimdiden Senegal’in göz bebeği bir eğitim müessesesi olmaya aday. Şefkat Dergisi: Bildiğimiz kadarıyla İslâm Enstitüsü’nde öğrenciler yatılı okuyorlar. Onları nasıl eğitiyorsunuz? Bu konuyla ilgili çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Bircan: Bizim tek şartımız öğrencilerimizin yatılı olması. Yirmi dört saat öğrenci ile ilgilenebiliyorsunuz. Hocalarımızla, belletmenlerimizle devamlı öğrencilerimizin yanındayız. Gündüz öğretmenleri, gece de belletmen ağabeyleri ilgileniyorlar. Bir bakıma çocukların örnek aldıkları anne ve babaları oluyorlar. Oturuşundan kalkışına, yatışından giyinişine, yemek yemesinden temizlik adabına kadar bir insanın hayatında vazgeçemeyeceği davranışları böylece öğrenmiş oluyorlar. Tabii Afrika toplumu, imkansızlıklar sebebiyle, temizlik vs. gibi konularda oldukça sıkıntılı. Bu konularda oldukça zorlandık ama elhamdülillah altı ay gibi kısa bir sürede Türkiye’deki o yatakhane düzenine ulaştık. Şu anda Senegal Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri geldiklerinde veya çevre illerden bizleri ziyaret edenler şaşırıyorlar ve bizlere “Her zaman burası böyle mi?”, “Bunu nasıl sağlıyorsunuz?”, “Kaç temizlik personeli çalıştırıyorsunuz?” gibi sorular soruyorlar. Ardından da “Biz de böyle yapmayı düşünüyoruz” diyorlar. Yani enstitümüz model okul olma hüviyeti taşıyor. Bu önemli bizim için.


RÖPORTAJ Şefkat Dergisi: Bu konuda yapmış olduğu- başlıyor. Neticede güzel bir faaliyette bulunulnuz çalışmaları biraz daha detaya inerek, daha muş oluyor. somut biçimde anlatabilir misiniz? Şefkat Dergisi: Peki, küçük yaştaki öğrenBircan: Mesela kız bölümünde yatakha- cilere yönelik Kur’ân kursu seviyesinde herhangi neler arası yarışmalar yapılıyor ve her hafta en bir çalışmanız var mı? temiz yatakhane ödüllendiriliBircan: Senegal’e ilk gityor. Bu ne olur; bir kitap, bir batiğimizde Kur’ân kurslarında Türkiye’nin fedakâr hizmet şörtüsü, bir kalem veya defter eğitim nasıl yapılıyor diye çevehli insanlarından Allah razı olur. Şimdi bu hafta yaptıkları re kursları dolaştık. 40 m2’lik o temizlik kontrolünde birin- olsun. Bu şekilde Afrika’da küçük odalarla karşılaştık. İçinciyi seçemediler. Niye? Bütün yüzlerce kuyu açarak kurak de belki kırk-elli öğrenci var. yatakhaneler tertemiz, hepsi bölgeleri suyla buluşturu- Orada yiyorlar, orada yatıyorbirbirinin aynı. “Ne yapalım?” lar, orada okuyorlar. Dışarıda yorlar ve büyük hayır işlemiş diye sorunca “Hepsine ödül kuyu gibi bir şey var, oradan oluyorlar. O bölge insanlaverin o zaman, yapacak bir da abdest alıyorlar, mescitleri rından bol bol dua alıyorlar. şey yok” dedik. Yine erkek ve de orası her şeyleri orası. OnYakın zamanda da Şefkat kız bölümlerinde yatakhaneları görseniz içiniz parçalanır. lerin her birerinin isimleri var. Yolu Derneği aracılığı ile Hatta bir hatıramı anlatayım: Bir sahabi veya başka bir İslâm Senegal’e bir sondaj kamyo- Gittiğimiz yerlere elimiz boş büyüğünün adı. Herkes yatak- nu gönderdiler. Bundan böy- gitmeyelim diye erzak da göhanesinin adını taşıyan o zâta türüyoruz. Erzak dediğim de le Senegal ve çevre ülkelerde dair ne varsa öğreniyor, düpirinç ve yağ. Kırk kişilik bir kendi imkanlarımızla kuyuzenlenen bir sohbette onu anhafızlık kursu günde yedi kilo lar açacağız inşallah. latıyor. Böylece herkes, o şahıs pirinç yiyor. En çok tüketilen hakkında ayrıntılı bilgiye sahip pirinç; bir de balık oldu mu taolmuş oluyor. Belli bir dönem sonra yatakhane- mam. Günlük yemekleri bu. Sabahleyin de süt lerin isimleri değiştiriliyor, aynı süreç yeniden tozu gibi bir şey içiyorlar. Biz de birkaç çuval

Eylül 2012 •

• 49 <


RÖPORTAJ >50 •

pirinç ve yağ ile Kur’ân-ı Kerîm ve elif bâ götürdük. Kursun hocası yaşlı bir zât ve bize kursuyla alakalı bilgiler veriyor. Şu kadar öğrenci var, şu kadarı hafızlık yaptı, şu kadarı Arapça okuyor, şu kitapları bitirdiler vs. Bir de kenarda yirmi yaşlarında bir genç var. Elbisesi eski, yırtık, derme çatma, tam örtmüyor üzerini. Ayaklarında bir şey yok. Yani acınacak halde. Sorduk, hoca olduğunu öğrendik. Onun o hali karşısında bizim de yüzümüz değişik bir hal almış, acıma ifadesine bürünmüş olmalı ki yaşlı hoca oradan bana: “Ne o; acıdın mı? Sen ona değil kendine acı” dedi. Şaşırıp kalmıştık. Onlara ziyarete gitmiştik, hediyeler götürmüştük, şimdi bu yaşlı adam bize böyle söylüyordu. Bir yanlışlık vardı. Anlatmaya başladı: “Bu genç, daha dört yaşında buraya geldi, altı yaşında hafızlığını bitirdi, Arapça şu şu kitapları okudu. Şu anda da burada hocalık yapıyor. Ama nasıl? Gündüz çalışmaya gidiyor. Kazandığı parayla burada okuyan öğrencilere erzak temin ediyor, geri kalan vaktinde de bunlara ders veriyor.” Yani malıyla canıyla her şeyiyle hizmet ediyor. Biz de gelmişiz, Türkiye’den bize verilen emanetleri dağıtıyoruz ve kendimizde bir varlık görerek hizmet ettiğimizi zannediyoruz. O gün hiç unutamadığımız bir ders almış olduk. Bu benim bakış açımı tamamen değiştirdi. Gerçek hizmeti asıl o genç muallim yapıyordu. Biz ise uçaklarla, altımızdaki arabalarla seyahat ediyor, güzel ortamlarda yaşayarak hizmet ettiğimizi

• Eylül 2012

zannediyorduk. Ama bir de onların hizmetlerini görünce şöyle bir irkildik ve kendimize geldik. Şefkat Dergisi: Peki, öğrencilerin seviyeleri nasıldı? Okutma imkanı bulabildiniz mi? Bircan: Evet, seviyelerini öğrenmek için içlerinden bazısını okuttuk. Kimi beş kimi on yaşında. Okumaya başladılar; aman Allahım, o kıraatları, o yanık sesleri. Bir duymalıydınız. Yani o gece uyuyamadık. Ne yapalım diye düşündük. Kur’ân kursu açmak gibi bir planımız yokken o imkansızları görünce, bir de çocukların o gayretleri ve hocalarının o güzelliği üzerine eklenince bir kurs yapalım dedik. Sonra bir Kur’ân kursu açarak o öğrencileri oraya yerleştirdik. Şu anda 70 yatılı öğrenci bu kursumuzda okumaktadır. Hafta sonu oluyor, hiç kimse evine gitmiyor. Bayram tatilleri geliyor, çocuk evine gitmek istemiyor. Bir de öyle bir ders çalışıyorlar ki gece gündüz. Geçende gece üç civarında kursa gideyim dedim, baktım kalkmışlar çalışıyorlar. Hocalarına; “Niye bu kadar erken kaldırıyorsunuz? Yazık günah, bunlar daha çocuk!” deyince bana; “Yok hocam biz kaldırmıyoruz. Onlar sabah namazından önce kendileri kalkıyorlar. Derslerimize iyi çalışmayıp başarısız olursak bizi kurstan çıkarırlar diye korkuyorlar, o yüzden geri kalmak istemiyorlar” dediler. Bunları görünce çok memnun oluyoruz. O kursa baktığımda, sabahleyin o masum ağızlardan dökülen Kur’ân seslerini duyduğumda kendi kendime; “Allahım, dünyanın en mesut, en bahtiyar insanı herhalde benim” diyorum. Şefkat Dergisi: Senegal’de vakıf olarak başka ne tür faaliyetlerde bulunuyorsunuz? Bircan: Senegal’de dört aylık bir yağmur dönemi oluyor. Güneye doğru inildikçe bu dönem daha da uzuyor. Bundan sonra yağmur kesiliyor. Bir dahaki yağmur dönemine kadar tek damla düşmüyor. Bu dönemde birikmiş sular kısa sürede tüketiliyor ve insanlar susuz kalıyorlar. Bir kadını görüyorsunuz sırtında çocuğu, kafasının üzerinde su bidonu, kilometrelerce yürüyor ki, çocuklarının çamaşırını yıkayacak, yemeğini yapacak, su bulabilsin. Bu ihtiyaca binaen Senegal


RÖPORTAJ

ve çevre ülkelerde, her mahalleye, her köye su kuyuları açmaya çalışıyoruz. Şu ana kadar yetmiş civarında kuyu açtık. Bunlar genelde cami kenarlarında, Kur’ân kursu civarlarında oluyor ki gerek cemaat ve öğrenciler gerekse halk faydalanabilsin. Türkiye’nin fedakâr hizmet ehli insanlarından Allah razı olsun. Bu şekilde Afrika’da yüzlerce kuyu açarak kurak bölgeleri suyla buluşturuyorlar ve büyük hayır işlemiş oluyorlar. O bölge insanlarından bol bol dua alıyorlar. Yakın zamanda da Şefkat Yolu Derneği aracılığı ile Senegal’e bir sondaj kamyonu gönderdiler. Bundan böyle Senegal ve çevre ülkelerde kendi imkanlarımızla kuyular açacağız inşallah. Şefkat Dergisi: Peki, bu insanlar bir kuyunun açılmasını nasıl karşılıyorlar? Bircan: Bu, onlar için öyle bir velinimet ki, evinin önünden su akıyor artık. Özellikle yaşlılar çok dua ediyorlar hayır sahipleri için. Allah razı olsun onlardan diyorlar. Çocuklar, hanımlar bayram ediyorlar. Küçük küçük çocukların o suyla bir oynamaları var ki görmelisiniz. Yine erzak dağıtım faaliyetlerimiz var. Ayrıca fakir kimselere elbise, yoksul öğrencilere kırtasiye malzemesi, hastalar için de ilaç dağıtıyoruz. Belli zamanlarda doktor kontrolleri ve tedavi yaptırıyoruz. Bu arada kitap çeviri faaliyetlerimiz devam ediyor. Dini kitapları Senegal’deki yerel dil olan Wolofça’ya çevirip halkın istifadesine sunuyoruz. Şefkat Dergisi: 2010 yazıydı, Senegal’de bir köy toptan müslüman oldu. Bu olayı bizzat yaşayan kişi olarak bize anlatır mısınız? Bircan: Önceden Senegal’in güneyindeki Ziganşor bölgesinde animist yani hiçbir dine mensup olmayan, tabii hayatlarına devam eden köylerin olduğunu biliyorduk. Canaf köyü de bu bölgenin yaklaşık 110 km ilerisinde. Oraya yakın köylerde bizim yaygın eğitim birimlerimiz vardı. İmamlar, oradan birkaç öğrenci topluyorlar, biz de onlara destek oluyorduk. Onlar bize, bu animist köylere gidip İslâm’ı anlatabiliriz dediler. Yaklaşık on kişilik bir grup oluşturduk. Bu grup belirli periyotlarla bu köylere gitti, İslâm’ın gü-

zelliklerini anlattı. Bir gün bir köyün şefi, köy halkının komple müslüman olmak istediğini bildirmiş. Oraya bakan yaygın eğitim kurs hocamız da büyük bir heyecanla bizi aradı, böyle böyle bir durum var dedi. Elhamdülillah, biz de çok sevindik. O hocamız; “Yalnız” dedi “Güzel bir program yapsak, diğer köyler de bunu duysa, hatta onları da davet edelim, hem onların topluca müslüman olmalarını kutlayalım hem de gelenlere ziyafet verelim onları da teşvik etmiş oluruz.” Böyle geniş katılımlı güzel bir program düzenledik. Civar köyleri de davet ettik. Hayvanlar kesildi, büyük kazanlarda pişti, ziyafetler verildi. Ve büyük bir merasimle oradaki insanlar topluca şehadet getirip müslüman oldular. Tabii ki bununla iş bitmiyor; köyde bir cami ve Kur’ân kursu yaptırdık ve bir de kuyu açtık. İmam ve kurs hocası koyduk. Şimdi orada beş vakit ezan okunuyor, cemaatle namaz kılınıyor ve köyün çocukları Kur’ân-ı Kerîm ve dini dersler okuyorlar. Yine köyün çocuklarını gruplar halinde Dakar’a getirip Kur’ân kursumuzda okuttuk. Geri döndüklerinde çocukların üzerlerindeki bu müspet değişiklik anne ve babaların da hoşuna gitti. İslâm’a daha fazla sahip çıktılar ve diğer köylere de örnek oldular. Oralardan da çok sayıda müslüman olan kardeşlerimiz var. Bilhassa ramazanda yaptığımız erzak dağıtım faaliyetlerinin, halkın kalbini kazanmada çok büyük tesiri oluyor.

Eylül 2012 •

• 51 <


RÖPORTAJ >52 •

Şefkat Dergisi: Yani bir köyün çehresini değiştirmiş oldunuz. Ne büyük bir şey! Bircan: Elbette. O köyün şefi, palmiye ağacından yapılma bir alkollü içkiyi çok içermiş. İmam da ona; “Alkollü içkiyi bizim dinimiz kesinlikle yasaklıyor” demiş. Şef de; “Sizin dininiz bunu yasaklıyorsa kesinlikle doğru dindir. Çünkü benim başıma ne geldiyse bundan geldi. Perişan oldum. Ben de müslüman oluyorum o zaman” demiş ve müslüman olmuş. Köyün tamamı bu içkiyi bıraktı ve artık ne yapıyorlar ne de içiyorlar. Yine müslüman olmadan önce köyde domuz besiciliği yapılıyormuş ve halk da bununla geçiniyormuş. Müslüman olunca onu da bıraktılar. Allah razı olsun Türkiye’den hizmet ehli bir ağabeyimiz, her haneye bir dişi bir erkek küçükbaş hayvan hediye etti. Şimdi köylüler koyun besiciliği yapıyorlar. Koyunlar yavruladı ve sürü haline geldi. Köy halkının siması da köyün çehresi de değişti. En son gittiğimde İslâm’ın verdiği enerji ile insanları farklı arayışlara girmiş buldum. Bahçeler yapıyorlar, bir şeyler ekiyorlar, hocaları onlara anlatıyor. Bir de “Artık eskisi gibi değil, çok fazla yapılacak iş varmış ve vaktimiz çoğaldı birden bire. Eskiden nasıl yaşıyormuşuz hayret” diyorlar. Bu durum, diğer köylere de örnek oluyor. Şefkat Dergisi: Tüm bu hizmetler Senegal halkı üzerinde nasıl bir etki uyandırıyor? Türkiye’ye bakış açılarında değişiklikler meydana geliyor mu? Bircan: Geçmişte yaşanan acı tecrübeler sebebiyle Senegal halkı beyazlardan korkuyordu. Uzak duralım, ne olur ne olmaz diye düşünüyordu. Belli bir zaman sonra bizleri ölçtüler, tarttılar ve şimdi, “Yahu, sizin dışınız beyaz olabilir ama içiniz zenci” demeye başladılar. Yani kendilerinden kabul ediyorlar. Bir de Türkler’e karşı ciddi bir sempati var. Kendileri gibi; müslüman fakat Arap değil. Bu çok önemli onlarda. Öyle bir bağ kuruyorlar. Bir de bu son dönemde Türkiye’nin gerek Filistin davasına gerekse diğer müslüman ülkelerin problemlerine gösterdiği üst düzey hassasiyet, onları çok memnun ediyor. • Eylül 2012

Bizleri Osmanlı torunları olarak görüyorlar ve yabancı saymıyorlar, bize de bunu hissettiriyorlar. Yani size sarılışından anlıyorsunuz ki bu adam bizi seviyor, bire bir hissediyorsunuz bunu. Ve Senegal’de bu zamana kadar hiçbir zorluk yaşamadık. Bir devlet dairesine gidip de, “Biz Türküz, müslümanız, burada şöyle şöyle faaliyetler yapmayı düşünüyoruz, şu işlerimizi nasıl hallederiz?” dediğimiz zaman, muhatabımız, “Yahu bu da benden olsun, bunu da ben halledeyim sizin için” diyor. Herhangi bir tedirginlik hissetmeden, samimiyetle yardım etmek istiyor. İşte başka bir yere gidiyoruz, yolda kaldık şu oldu, bu oldu, bir şekilde karşılıksız yardımcı oluyorlar. Bir köye gidiyorsunuz, elinde tek bir pirinci var, sizi sevdiğinden onu sizinle paylaşmaya kalkıyor. Türk milletini çok seviyorlar, merkezi yerlerde olup da Türkiye’yi bilmeyen, Türkiye hakkında bir fikri olmayan ve Türkiye’yi sevmeyen yok denecek kadar az, herkes tanıyor artık. Tabii ki bu sevgi karşılıklı; biz de onları seviyoruz. Böyle bir muhabbetimiz de var onlarla. Allah’a şükür çok rahatız. Hiçbir sıkıntı yaşamadık. Resmi işlemlerde bize çok yardımcı oldular. Şefkat Dergisi: Hüsnü Bey, son sözlerinizi alalım. Okurlarımıza neler söylemek istersiniz? Bircan: Afrika, bire yüz, bire bin kazanılan bir yer. Gerçekten ihtiyaç var. Şehir merkezleri dışındaki bölgeler çok ciddi sıkıntılar içinde. Bilhassa çocukların sokaklardan toplanıp bir yerde sağlık kontrolünden geçirilip, tedavi edilerek düzgün beslenmeleri ve eğitim almaları lazım. Bunlar çok önemli ve şu anda benim hâlâ içimi sızlatan, hepsine ulaşamamış olmamız. Küçük bir kısmına ulaşmışız ancak. Türk halkından bu tür faaliyetlerimize destek olmalarını, dualarını, ramazanda erzak, kurbanda kurban yardımlarını, üç beş kişi de olsa birleşip bir kuyu açmalarını bekliyoruz. Halkımız bu konularda çok hassas ve cömert. Allah hepsinden razı olsun. Şefkat Dergisi: Efendim, sizlere çok çok teşekkür ediyor ve çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. Bircan: Ben de teşekkür ediyorum.


Bir Hizmet Adamına

VEDÂ Mairambek JUSUPOV / KIRGIZİSTAN*

A

llah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de “Her nefis ölümü tadacaktır” buyuruyor. Dolayısıyla insan hayatında, varlığından şüphe edilmeyen tek şey ölüm olsa gerektir. Ölüm kimine erken, kimine geç gelir. Sonuçta herkes erken veya geç ölümle tanışır. Birkaç ay önce aramızdan ansızın ayrılarak Allah’ın rahmetine kavuşan arkadaşımız Cumaşbek hakkında bir vedâ yazısı yazmak istiyorum. On yıl boyunca gerek Bişkek’te gerekse Türkiye’de beraber okuyan altı kişiydik; arkadaştan ziyade kardeş gibi olan, aynı yurtta kalan, aynı ekmeği paylaşan, iyi günde kötü günde her zaman birbirinin yanında olan. Bişkek Araşan İlahiyat Fakültesi’nden beraber mezun olmuş, daha sonra İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirmiş ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktoraya başlamıştık. O, fıkıh sahasını seçmişti. Geçen sonbaharda hep beraber mezun olduğumuz Bişkek’teki Araşan İlahiyat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştık. Bir yandan derslere girerek diğer yandan da doktora tezlerimizi yazmaya çalışarak ilmi faaliyetlerimizi sürdürüyorduk. Ölüm haktır, Hak’tan gelen Hakk’a gider derler ya, Cumaşbek Aşimov arkadaşımızın Allah’ın rahmetine kavuştuğunu söylediklerinde duyduğuma inanamadım. Çünkü daha bir gün önce telefonda konuşmuştuk. 29 yaşında, gencecikti, yeni evlenmiş ve bir oğlu olmuştu. Ayakta durmakta zorlandım ve bulunduğum yere derin kederler içerisinde çöktüm, düşüncelere daldım. Arkadaşlar arasında onun yeri farklıydı. Karakter olarak da, yapı olarak da çok iyi birisiydi. Az bir zamanda güzel yönleriyle ve başarılarıyla birçok kimsenin sevgisine layık olmuştu. Herkese örnek olacak o kadar çok yönü vardı ki Cumaşbek’in. Gerek *Oş Devlet Üniversitesi Araşan İlahiyat Fakültesi Bişkek/Kırgızistan.

arkadaşları gerek hocaları gerekse çevresindeki diğer insanlar tarafından ağır başlı, gayretli, çalışkan, dürüst, sakin ve yöneticilik sıfatıyla bilinirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, herkes tarafından sevilirdi. Cumaşbek’in zihninde tek bir şey vardı, o da hizmet etmekti. Memleketimize dönünce halkımıza nasıl faydalı olabiliriz, ne yapmamız lazım diye kafa yorardı. Örnek alınacak yönleri çoktu ama bir yönünü çok severdim; o da, kimsenin kalbini kırmazdı. Herkese hoş ve samimi davranırdı. Vaktini boşa harcamadan kitap okur ve ders çalışırdı. Eğer bir şey yapmamız gerekiyorsa önce bu konuda herkesin fikrini dikkatle dinler, sonunda kendi fikrini söyler ve ona göre karar verilirdi. Fakültedeki görevini sürdürürken gerçekten de kısa zaman içinde gayretiyle ve çalışkanlığıyla öğrencilere kendini sevdirmişti. Gece gündüz demeden fazladan dersler verirdi. Son zamanlarda hep hizmetten bahseder ve bu yolda koştururdu. Haftada bir gün yurtta öğrencilerle beraber kalarak onlarla muhabbet eder, sorunlarını dinler ve onlara yardımcı olmaya çalışırdı. Bu kısa vakitte öğrencilerin sevgisine nail olarak hayatında büyük başarılara imza atmaya başlamıştı. Çünkü o, kendini ilim ve hizmet yoluna adamıştı. Vefatı, okuduğumuz ve beraber çalıştığımız İlahiyat Fakültesi için büyük kayıp oldu. Cumaşbek hakkında anlatacak çok şey var. Ona vedâ mânası taşıyan bu kısa yazıyı yazmak bile bana çok ağır geldi. Çünkü onu hatırlayınca yazmakta zorlandım. O, bizim kalbimizde İslâm’ı tam mânasıyla yaşamaya gayret eden kâmil bir mü’min olarak kalacaktır. Hiçbir zaman unutmayacağız onu. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum. Mekânı cennet olsun! Aziz ruhu için bir Fatiha, üç İhlâs okuyalım.


KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR…

KAZAKİSTAN SU TUTUYOR…

İsmail Oğuz / KAZAKİSTAN

Ş

air Ebû Bekir b. Düreyd, insanoğlunun zamanla ilişkisini şu beyitleriyle çok güzel özetlemiştir:

İnsanlar zamanları ile aynı ayarda. Ayaklar ise ayakkabıların ölçüsünde. Senin zamanının adamları da, Zamanlarına benzer, döneklikte ve hallerinde. Zaman bozuk olunca, bozuk olmakta adamları da. Öncelikli olarak belirtelim ki, zikrettiğimiz şiirden ve buna bağlı olarak ele alacağımız konudan zamanın (dehrin) kötülendiği anlaşılmamalıdır. İnsa-

Kazakistan’da cami açılışlarından biri, Çimkent.


KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… Günümüz insanının hayatına hâkim olan medeniyet/sistem tarafından planlı ve programlı bir şekilde yürütülen çabalar sonucunda zihinler bulandırılmış, anlam buharlaşmış ve kavram kargaşası husule gelmiştir. Bütün bunların neticesinde din ve dine ait bütün kavramların içi boşaltılmış, herkes konuşur ama hiç kimse bir şey anlamaz olmuştur. Kazakistan’da camileri dolduran cemaat, Almatı.

nın zamanı, zamanın da bir aksülamel neticesinde insanı bozduğu hakikatini unutuyor değiliz. (Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder. Şûrâ-30) İçinde bulunduğumuz asır, tam anlamıyla fesadın yaygınlık kazandığı ve bütün korkunçluğuyla insanoğlu üzerine musallat olduğu bir zaman dilimine tekabül ediyor. Bu nedenle fesadın en etkin olduğu sahalardan birisi, zamanın ve onun içerisinde yaşayan insanın kaypak(kaygan) laşmasıdır. İçine düşmüş olduğu “tebelbül” hali nedeniyle artık ahir zaman nesline, en etkili âyet ve hadisleri okumak suretiyle vaz-u nasihatte bulunmak; cennet ve cehennem, sevâb ve ikâb, havf ve recâ vb. kavramlarla tefekküre sevk etmek; ders alıp korkmasını, ürpermesini ya da ümit edip şevke gelmesini beklemek beyhude bir çaba halini almıştır.

Tebelbül, Babillileşmek demektir. Rivayete göre, Hz. Nûh’un oğulları tarafından gökyüzüne ve tanrıya ulaşmak için Babil kulesi adında devasa bir bina inşa edilmiş. Kule yükseldikçe yaptıklarıyla mağrur olan bu insanların dilleri, taraf-ı ilahiden değiştirilmiş, birbiriyle anlaşamaz olmuşlar, anlaşmazlık arttıkça insanlar daha çok seslerini yükseltmişler, sesler yükseldikçe anlaşmazlık daha da artmış. Tevrat’ta da dile getirilen bu tarihi olaydan mülhem olarak, anlamama, anlatamama, anlaşılamama gibi durumların tamamı bir nevi “Babillileşme” diye nitelendirile gelmiştir. Babillileşmek zihinlerde kaypak(kaygan)lığı doğurur. Çünkü günümüz insanının hayatına hâkim olan medeniyet/sistem tarafından planlı ve programlı bir şekilde yürütülen çabalar sonucunda zihinler bulandırılmış, anlam buharlaşmış ve kavram kargaşası husule gelmiştir. Bütün bunların neticesinde din ve dine ait bütün kavramlaEylül 2012 •

• 55 <


KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… K KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… K KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… K

rın içi boşaltılmış, herkes konuşur ama hiç kimse bir şey anlamaz olmuştur. Zihinler (insan) ve zeminler (toprak) su tutmaz olmuş, her ikisi de kaypak(kaygan)laşmıştır. Bu durumu en güzel şekliyle ifade eden bir hadis-i şerif şu şekildedir: Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Allah Teâlâ’nın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur öyle bir toprağa düşer ki onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur, suyu üstünde tutar da Allah Teâlâ insanlara onunla fayda verir. Ondan hem kendileri içerler, hem hayvanlarını sularlar, ayrıca ekin de ekerler. Bu yağmur başka bir çeşit toprağa rastlar ki o düz ve kaygandır. Ne suyu üstünde tutar, ne de çayır bitirir. İşte Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseyle bunu duyduğunda kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidayetini kabul etmeyen kimse böyledir.” Resûlullah (s.a.v.) bu hadis-i şerifinde -şanına yaraşır- muazzam bir temsilde bulunuyor: “Cenâb-ı Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim bol yağmura benzer” buyuruyor. Bilindiği üzere yağmurlar evvelemirde toprağın, dolaylı olarak da insanların ona ihtiyaç hissettik>56 •

• Eylül 2012

leri bir halde gelirler ve ölü toprağı diriltirler. Tıpkı hidayet ve ilmin ölü kalpleri dirilttiği gibi. Sonra Efendimiz (s.a.v.), o ilim ve hidayete muhatap olanları yani dinleyicileri, üzerine yağmurun indiği muhtelif topraklara benzetiyor. Bunların birincisi âlim, âmil ve muallim; tıpkı güzel bir toprak gibi suyu içer, kendisi faydalanır, çayır ve ot yetiştirir, başkaları da ondan istifade ederler. İkinci taife ise, ilmi kendisinde toplar ama onunla tam amel edemez ya da ilimden beklenen tefakkuh hâsıl olmaz. Tıpkı su tutan toprak gibi ki, kendisi emip faydalanamasa bile suyu tutmakla diğer insanların faydalanmalarını sağlar. Bu gruba yine başka bir hadis-i şerifte şöyle işaret edilmiştir: “Bizden bir şey işitip de, işittiği şekilde tebliğ edenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine tebliğ edilenlerin bazen dinleyenden daha anlayışlı olması mümkündür.” Ebû Dâvûd’da rivayet edilen başka bir hadiste ise Peygamber (s.a.v.): “Siz işitirsiniz, sizden işitilir, sizden işitenden işitilir…” buyurmuştur. Hadiste zikredilen üçüncü tâife ise ilim ve hidayeti öğrenmez, amel etmez ve de başkasına nakletmez. Tıpkı su tutmayan kaypak (kaygan) toprak gibi. Artık sözün işitilmediği, işitilse de anlaşılmadığı, anlaşılsa da kalplere nüfuz etmediği bir zamanda yaşıyoruz. Tıpkı yukarıdaki hadis-i şerifte


KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… KAZAKİSTAN (TOPRAKLARI) SU TUTUYOR… belirtildiği gibi artık topraklarımız su tutmuyor. Yaşadığımız yüzyıl üretmiş olduğu bütün müesseseleriyle bizi bu hale getirdi. Maalesef bu müesseselerden en çok nasip(!)lenenlerimiz, bu “su tutma” meselesinde en mağdur olanlarımız oldu. Bu açıdan bakıldığında genel anlamıyla komünist rejimin tasallutunda uzun yıllar bulunmuş Müslüman halklar, özelde ise Kazakistan halkı bizden daha şanslıydı. En azından aşağı-yukarı yetmiş yıl modernleşip, küreselleşmekte geç kaldıkları(!) için, -farkında olmasalar da- büyük bir nimete mazhar olmuşlardı. Su tutma nimetine… Almatı’daki vakıf merkezimizde haftalık sohbetlerin birisinde yaşanan şu olay Kazakistan’daki Müslümanların henüz kaypak(kaygan)laşmadığının, diğer bir ifadeyle Kazak topraklarının hâlâ “su tutmaya” elverişli olduğunun bariz bir örneğidir. Riyâzü’s-Sâlihîn derslerinin birinde konu tövbe faslına ve o fasla müteallik hadislere gelmişti. O günkü hadis zina ederek gebe kalmış daha sonra da tövbe ederek Peygamber (s.a.v.)’e müracaat etmiş bir kadın hakkındaydı. Hadisin tamamı şöyle: “Ebû Nüceyd İmrân İbni Husayn el-Huzâî (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Cüheyne kabilesinden zina ederek gebe kalmış bir kadın, Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna geldi ve: «-Yâ Resûlallah! Cezayı gerektiren bir suç işledim. Cezamı ver!» dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) kadının velisini çağırttı. O’na: «-Bu kadına iyi davran! Doğum yapınca bana getir!» buyurdu. Adam Resûl-i Ekrem’in buyurduğu gibi yaparak kadını doğumdan sonra getirdi. Resûlullah (s.a.v.) kadının üzerine elbisesinin iyice bağlanmasını emretti; sıkı sıkıya bağladılar. Sonra Peygamber (s.a.v.)’in emri üzerine taşlanarak öldürüldü. Daha sonra Resûl-i Ekrem kadının cenaze namazını kıldı. Hz. Ömer: «-Yâ Resûlallah! Zina etmiş bir kadının namazını mı kılıyorsun?» diye sorunca Hz. Peygamber şunları söyledi:

«-O kadın öyle bir tövbe etti ki, şayet onun

tövbesi Medine halkından yetmiş kişiye taksim edilseydi, hepsine yeterdi. Sen Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için can vermekten daha üstün bir şey biliyor musun?»” Hadis-i şerifi okuyup gerekli izahatı yaptıktan sonra sohbet halkasında oturan Kazakistanlı bir âbi: «-Hocam! Biliyorsunuz bizler komünizm zamanında yıllarca cahiliye hayatı yaşadık. O dönemlerde bir kısmımız içki içti, hırsızlık yaptı ya da zina etti. Daha sonra Cenâb-ı Allah bizlere hidayet nasip etti. Biz de hadiste beyan edilen o kadın gibi, yapmış olduğumuz suçların cezasını şimdi ve bu dünyada çekmeyi arzu etsek, ne yapmamız gerekir? Çünkü cehennem azabının daha şiddetli olduğunu biliyoruz» dedi. Ben: «-İslâm dini, cezalandırmayı devlete (otoriteye) ait bir hak ve görev kılmıştır. Böylelikle cezaların infazında, kısasta, diyette ve hadleri uygulamada düzensizlikleri, haksızlık ve aşırı gitmeyi, âdil olmayan bir durumun ortaya çıkmasını ve şahsi düşmanlıkları ortadan kaldırmayı amaçlamıştır» dedim. Ama soruyu soran âbi, cevabımdan pek de tatmin olmuşa benzemiyordu. «-Onu biliyorum. Benim asıl öğrenmek istediğim, bu tür ceza gerektiren bir cürüm işlemiş olan herhangi bir Müslüman, sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak ve cehennem azabından kurtulmak için bir ceza yöntemi geliştiremez mi? Mesela ceza niyetiyle insanın kendi canına kıyması, intihar etmesi caiz midir…?» «-…?!» Sohbet meclislerinde, sınıflarda, kürsülerde, minberlerde; tv, radyo ve cd çalarlarda her gün yüzlerce âyet ve hadis dinliyor; kitaplarda, dergilerde ve gazetelerde bir o kadarını okuyoruz. Cenâb-ı Allah’ın Peygamber Efendimiz vasıtasıyla göndermiş olduğu hidayet ve ilim, tıpkı bol yağmur gibi üzerimize yağıyor, yağıyor… Ama su durmuyor, akıp gidiyor…

Eylül 2012 •

• 57 <


Doç. Dr. Selahattin YILDIRIM

Hadis

BİR HADİS BİR HİKÂYE

Hadis: Rızkı Bileğinin Gücünde Gören Sahabe

bilir, belki de sen kendisini ilme adamış olan o kardeşinin de ihtiyaçlarını karşıladığın için iş bu-

Tirmizî’nin Enes b. Mâlik radiyallahu anh’tan tahric ettiğine göre o şöyle demiştir: “Nebî salla-

luyorsun. Böylece kazanç yolların çoğalıyor. Belki sen ona değil, o sana bakıyordur.”

lahu aleyhi ve sellem zamanında iki kardeş vardı.

Başka bir hadislerinde, “İlim öğrenen kişinin

Bunlardan biri ilim öğrenmek için Peygamber

rızkını Allah Teâlâ üstlenmiştir” buyurmuşlar-

sallallahu aleyhi ve sellem’e gelir, diğeri de ge-

dır. Şu kutsî hadis, bu konuda çok daha can alıcı

çimlerini temin etmek için çalışırdı. Bir gün ça-

dersler içermektedir: Allah Teâlâ buyurur ki, “Kimi

lışan kardeş diğerini Peygamber Efendimiz’e

Kur’ân okumak ve beni zikretmek, benden bir şey-

şikayet etti. Peygamberimiz: “Belki de sen, onun

ler istemesine mâni olursa, ona benden bir şeyler

yüzünden rızıklandırılıyorsun” buyurdu.

isteyenlere verdiğimden daha fazlasını veririm.” Bu rivayetlerden öğreniyoruz ki, ilim öğ-

AÇIKLAMA:

renmek günlük maişeti temin etme yönünden

Asr-ı saâdette yaşamış olan iki kardeşten biri

bir mahrumiyet sebebi gibi görünse de, eninde

dünyevî işlerde kardeşine yardımcı olması gere-

sonunda ilmin bereketi kendisini o kul üzerinde

kirken Peygamber Efendimiz’in ilim meclislerine

gösterecektir. Hele bizim gibi bilgi ve teknoloji

devam etmeği tercih etmiş ve zamanını çalışıp

çağını yaşayanların, ilmin ne ölçüde bir rızık ve

para kazanma yerine ilim ve hikmet öğrenmeğe

üstünlük vesilesi olduğunu çok daha iyi anlama-

ayırmıştı. Bu durum ne kadar devam etti bilemi-

ları gerekir.

yoruz, ancak uzun zaman devam etmiş olmalı

Dini öğrenmek ve bu yolla dine ve insanla-

ki, kardeşinin kendisinden şikayet etmesine yol

ra hizmet etmek için ilim yolunu tercih edenlerin

açmış ve bu şikayetini Resûl-i Ekrem’e iletmesine

geçimini Allah kolaylaştıracaktır. İlim ehline yar-

sebep olmuştu. Şikayetçi olan zât kardeşinin de

dımcı olanlar da bunun karşılığını mutlaka görür-

kendisi gibi bahçede, tarlada, pazarda çalışarak

ler.

ev ekonomisine katkıda bulunmasını istiyordu.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Allah ken-

Ev idaresinin bütün yükünün kendi omuzlarına

disine dayanıp güvenen kulunu hiçbir zaman

binmiş olduğundan yakınıyordu. Bu konuda hak-

mahrum bırakmaz. Onu birçok yollardan rızıklan-

lı olduğunu düşünüyordu. Ashâbının her türlü

dırır. Allah’a dayanıp tevekkül eden kişi herhangi

dünyevî ve uhrevî meseleleriyle ilgilenen Pey-

bir şekilde mutlaka bunun semeresini elde eder.

gamberimiz, durum kendisine iletilince işin farklı

Hz. Enes’in rivayet ettiği hadis buna işaret eden

bir yönüne dikkat çekerek şöyle buyurdu: “Kim

hadislerden sadece biridir.

>58 •

• Eylül 2012


Hikâye Hadis Talebelerinin İhtiyacını Karşılamayan Mısır Emirinin Cennetin Bekçisi Hâzin Tarafından Uyarılması

Ebu’l-Abbâs Hasan b. Süfyân eş-Şeybânî talebelerine hadis dersi verirken, nasihat sadedinde şunları söylemiştir: “Evlatlarım! Şüphesiz her biriniz ailelerinizin gözünde oldukça değerlisiniz. Pek çok şeyden mahrum kalmayı göze alarak ilim tahsili için buradasınız. Ancak bütün bunlara rağmen, gerçekten ilmin hakkını vermekten uzaksınız. Sakın böyle bir düşünceye kapılmayın. Ben çok küçük yaşta hadis ilmiyle meşgul olmaya başladım. Birçok şeyhten hadis dersi aldım. Ancak başımdan geçen ilginç bir hadiseyi asla unutamam. On arkadaş hadis öğrenmek için Mısır’a gitmiştik. O dönemde Mısır’da Tolunoğulları

hakimdi. Hadis hocamız her gün ancak belli miktarda hadis yazdırdığı için derse başlayalı uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen çok mesafe alamıyorduk. Bundan dolayı Mısır’a gelirken yanımıza aldığımız harçlıklarımız bitmeye yüz tutmuştu. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmek için yanımızdaki kıymetli eşyaları satmaya başladık. Ancak bu da çözüm olmamıştı. Nitekim eşyalarımız bittiği halde bizler hâlâ sıkıntı çekiyorduk. Nihayet içinde bulunduğumuz durumu değerlendirmek ve bir çözüm yolu bulmak üzere toplanıp aramızda istişare ettik. Sonunda mahalle sakinlerinden ve esnaftan yardım isteme kararı aldık. Neticede bizler ilim tahsili için

Eylül 2012 •

• 59 <


orada bulunuyorduk. Ancak aramızdan kimse bu işi üstlenmek istemedi. Çaresiz bu görev için aramızdan birisini kurayla belirleme kararı aldık. Kura, maalesef, bana isabet etti. Uzun süre düşündüm. Arkadaşlarımın içinde bulunduğu durum ortadaydı. Bunun için her şeyi göze alarak bana düşen görevi yerine getirmeliydim. Ancak bütün bunlara rağmen gidip de kimseden bir şey isteyemedim. Çaresiz kalmıştım. Çalacak hiçbir kapı, isteyecek kimsem yoktu. Sonunda gayr-i ihtiyarî caminin yolunu tuttum. İki rekât uzunca bir hâcet namazı kıldım. Sonunda bütün samimiyetim ve içtenliğimle Allah’a dua ettim. Tam namazımı bitirmek üzereyken camide bir ses duydum. Sesin sahibi “Ebu’l-Abbâs kimdir?” diye soruyordu. Namazı bitirdim ve kendimi o meçhul şahsa tanıttım. Oldukça iyi giyimli bir genç önüme tam on kese altın bıraktı. “Bunları arkadaşlarına götür” dedi. “Yarın emirimiz sizi sarayına bekliyor” diye de ilave etti. “Sen kimsin” diye sordum. “Ben emirin akrabalarındanım” dedi. “Emir hazretlerinin yakın hizmetinde bulunuyorum. Bir gün emir beni evime göndermiş, kendisi de istirahata çekilmişti. Biraz sonra beni yanına çağırdı. Elini böğrüne koymuş, sancı içerisinde kıvranıyordu. Sebebini sordum. Şöyle cevap verdi: «-Sen gittikten sonra biraz uyuklamışım. Rüyamda bir süvari gördüm. Gökyüzündeydi. Ancak

>60 •

• Eylül 2012

sanki yerdeymiş gibi görünüyordu. Elinde uzun bir mızrak vardı. Mızrağı tam böğrüme dürttü: «-Sen sarayda rahat içerisindesin. Oysa Ebu’l-Abbâs ve arkadaşları sıkıntı içerisinde çalacak kapı arıyorlar. Onların ihtiyaçlarını niye karşılamıyorsun» diyerek beni fena halde azarladı. «-Sen kimsin?» dedim. «-Cennetin bekçisi Hazin’im» dedi. Uyandığımda o müthiş acı hala böğrümdeydi.»” Ebu’l-Abbâs devamla şunları söyledi: On kese altını arkadaşlarıma götürdüm. Başımdan geçenleri onlara aynen aktardım. Meseleyi aramızda istişare ettik. Sonunda şu karara vardık: Biz buraya hadis ilmi tahsili için gelmiştik. Bunun dışında herhangi bir gayemiz yoktu. Ancak başımıza gelen bu hâdise şimdi halkın arasında dilden dile dolaşacak. Şöhret belası ilim tahsil etmemize mani olacak. Bu sebeple memleketi derhal terk etmeliyiz. Sonunda kararlaştırdığımız gibi Mısır emirinin davetine gitmedik ve oradan ayrıldık. Ülkelerimize döndüğümüzde her birimiz birer ders halkası kurduk ve buralarda yeni ilim talebeleri yetiştirmeye başladık. Daha sonra duyduk ki Mısır emiri, bu olaydan sonra bizim ikâmet ettiğimiz bölgede bulunan evleri satın alarak vakfetmiş ve bundan sonra Mısır’a gelecek olan ihtiyaç sahibi talebelerin hizmetine tahsis etmiş.


Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu araştırma serüveninin adıdır. X. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar devam eden bir süreçtir. Bu kitapta yer alan seyyah, arkeolog, coğrafya uzmanı, müsteşrik, asker, ajan ve diplomatik hüviyetlerle yola çıkan oryantalistlerin en önemli amacı Doğu’nun yaşam tarzını, kültürel değerlerini tespit etmek ve elde ettikleri çok değerli bilgileri hükümet birimlerine servis etmektir. Kitap, Sultan II. Abdülhamid ve daha sonra da Vahîdüddîn’e yaverlik yapan Mirlivâ Ahmed Hamdi Paşa’nın (1871-1935) isyan bastırmak üzere 1911 yılında Yemen’e gönderildiği sırada tuttuğu notlar ile o dönemdeki oryantalist faaliyetlerin boyutu ve emperyalizme katkısı hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Bu kıymetli eserde Osmanlı’ya bağlı ada ülke ve şehirleri adım adım dolaşan, dinî, ilmî ve siyasî yönün ağır bastığı keşif gezilerinde bulunmuş olan 45 oryantalistin

eser, hayat ve faaliyetlerine değinilmiştir. Haklarında bilgi verilen şarkiyatçıların hemen hepsi XIX. yüzyılın ilk ve ikinci yarısında yaşamış olup çoğu Batı’nın aristokrat ailelerinden gelmektedir.

Ayrıca XIX. yüzyılda dağılma ve çöküş sürecinde Osmanlı Devleti’nde keşif yapan oryantalist hareketlerinin daha sonra küresel bir istila hareketine dönüşümü ve emperyalizme hizmet serüveni detaylarıyla biz okurlara sunulmuştur. Eserin yazılmasında faydalanılan kapsamlı literatür listesi, eserin zenginleşmesine ve akıcılığına katkıda bulunmaktadır. Ayrıca oryantalizm hakkında araştırma yapmak isteyenlere geniş bir literatür ile inceleme imkanı sunduğu gibi bu konudaki boşluğu da doldurmaktadır.

K‹TAP TANITIMI

MEMÂLİK-İ OSMÂNİYYE’Yİ KEŞFE ÇIKAN ORYANTALİSTLER Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tahir DAYHAN

(Rıhle Kitap, İstanbul 2011, 214 sayfa. Tel: 0212 631 24 43) (Tanıtım: Merve GÜNALTAY)

KIRGIZİSTAN’DA DİN EĞİTİMİ VE ARAŞAN İLAHİYAT FAKÜLTESİ Prof. Dr. Hidayet AYDAR Prof. Dr. Hidayet Aydar’ın kaleme aldığı “Kırgızistan’da Din Eğitimi ve Araşan İlahiyat Fakültesi” Kırgızistan’da din eğitimi konusunda yazılmış ilk önemli eser olma özelliğini taşıyor. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümünde Kırgız tarihi, bölgede İslâmiyet’in yayılması, Kırgızların müslümanlaşma süreci, Çarlık dönemi ve Sovyet döneminden bağımsızlık dönemine kadar ve bağımsızlık sonrasında Kırgızistan’daki din ve din eğitimi ayrıntılı olarak anlatılıyor. Kitabın ikinci bölümünde ise yazar, Başkent Bişkek’te faaliyet gösteren Araşan İlahiyat Fakültesi’nin

eğitim hizmetlerini kurulduğu ilk günden günümüze kadar uzun uzadıya incelemiş.

Araşan İlahiyat Fakültesi, Kırgızistan’ın bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra 1991 yılında Türk işadamı Ahmet Kaya

Bey’in katkıları ile Kırgızistan’da başlatılan din eğitimi hizmetlerinin Şefkat Yolu Derneği Eğitim Koordinatörlüğü’nce geliştirilerek 16 Kasım 2000 tarihinden itibaren ilahiyat fakültesine dönüştürülmesiyle halihazırda eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdüren ülkenin güzide müesseselerinden biri olarak dikkati çekmektedir. Bugün halihazırda Orta Asya bölgesi, din eğitiminin geleceği noktasında ciddi hamlelere ihtiyaç hissettirmektedir. (Başak Yayınları, Bişkek, 2009, 298 sayfa. Tel: 00 996 312 533312)

Eylül 2012 •

• 61 <


İSLÂM’IN YAYILMASINDA SÛFÎLERİN ROLÜ

Prof. Dr. Necdet TOSUN*

O

di Hazretleri hastalığını duymuş, seni soruyor ve buraya gelsin, dostlarla birlikte ona duâ edelim, inşallah sıhhate kavuşur» diyor.” Ben konuyu bilmiyordum, bir grup arkadaşla Seryuk’un yanına gittik. Onu gördüm, etrafında yaklaşık 400 ev bark sâhibi insan toplanmıştı. Ortada bir yemek (veya şarap) vardı. Biz Efendi Hazretleri’nin duâsını ilettik. Gördük ki hastalık onu yormuş, bitkin hâlde (yatıyor). Yemeği kenara çektiler, özel toprak bir leğen getirip ortaya koydular. Her etten parça parça koparıp bu leğene attılar. Sonra erkek ve kadın hepsi ayağa kalkıp bir ağaca doğru gittiler. Ben de nereye gittiklerini ve ne yaptıklarını görmek için onların peşinden gittim.

Ahmed Yesevî Hazretleri’nin türbesi, Türkistan.

rta Asya’da İslâmiyet’in yayılmasında ve insanların Müslüman oluşunda Allah dostu tasavvuf büyüklerinin önemli bir rolü olduğu bilinmektedir. Bu konuda kaynaklarda birçok rivâyet vardır. Bunlardan birisi de, 16. yüzyılda yaşayan Orta Asyalı Nakşbendî şeyhi Hoca İshak Dehbîdî (ö. 1008/1599) sâyesinde bir grup Kırgız halkının putperestlikten İslâm’a geçişiyle ilgilidir. Muhammed Avaz’ın Ziyâü’l-kulûb isimli Farsça ve henüz el yazması hâlinde olan eserinden bu bölümü tercüme ederek aşağıda okuyucularımıza sunuyoruz: Hâce Hâşim b. Hâce Hüseyin’in şöyle dediği nakledilmiştir: Şeyhimiz Hoca İshâk Dehbîdî hazretleri Kırgızlar’ın arasında bulunduğu günlerden birinde bana şöyle buyurdu: “Kırgız Seryuk’un yanına git, benim adıma ona duâ et ve de ki: «Hastalanmışsın, Efen-

*Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.


gelmez” dediler. Bunun üzerine Efendi Hazretleri buyurdular ki, “Eğer bizim tanrımız sizin hastanıza şifâ verirse tanrımıza iman eder misiniz?” Onlar, “Evet, candan kabul ettik” dediler. Sonra Efendi Hazretleri, “Ey dostlar! Ben duâ edeceğim, siz de âmin deyin” buyurdular ve (sarığını çıkarıp) başını açarak mübârek yüzlerini toprağa sürdüler (secde ettiler) ve Allah Teâlâ’nın huzûrunda inleyip ağlayarak duâ ettiler. Öyle inlediler ki, feleğin çatısındaki melek bile ağladı, mahlûkâtın feryâd u figânı göğe yükseldi. Efendi Hazretleri (Hoca İshâk) duâ elini, o ihtiyaçsız kapıya (Allah’a) açtı. Kırgızlar da başlarını açıp yakalarını yırttılar. Yarı ölmüş gibi yere yuvarlandılar. Allah’ın lütfu ile âniden bu (baygın vaziyetteki) hasta hapşırıp aksırdı, yerinden kalktı ve, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh” dedi, Efendi Hazretleri’ne bağlanıp mürid oldu. Bu insanlar da Allah’a iman edip Müslüman oldular. Sonra bütün putları kırdılar. Telbiye-i Çakır’ı da kırdılar. Onun gümüş parçalarını dostlara paylaştırdılar. İşte İslâmiyet’in Orta Asya’da yayılmasında en büyük âmillerin başında gelen tasavvuf ehline Cenâb-ı Hakk’ın lüfetmiş olduğu kerâmetin insanlar üzerindeki tesiri sayesinde Kırgız halkından bir grup bu şekilde İslâm ile şereflenmiş oldu.

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin kabri, Semerkant.

Ağacın yanına gidince ona ta’zim ettiler. Leğeni yere koyup ağaca secde ettiler. O ağaca baktım. Gördüm ki gümüşten bir put yapıp asmışlar. Ayrıca bin kadar taştan ve odundan yontulup yapılmış putu etrafına koymuşlar. Burası Kırgızlar’ın puthânesi idi ve gümüşten yapılmış putun adı Telbiye-i Çakır idi. O et dolu leğeni büyük putun önüne koydular ve yesin diye işâret ettiler. Sonra o leğeni ortadan kaldırdılar ve bir parça eti bu putun sol tarafına serptiler. Bir parça eti sağ tarafına, bir parçayı da havaya attılar. Onların yaptıkları bu işlerden dolayı bana bir sıkıntı ve ürperti geldi. Nefretle o putu yere attım. Kırgızlar feryâd edip, “Ey halife! Seryuk’un hatırına bunu yapmayın” dediler. Ama Efendi Hazretleri’nin korkusu onların gönlünde gâlip geldi ve başka hiçbir şey diyemediler. Sonra dedim ki, “Bu putları alın ve Efendi Hazretleri’ne gidin. Bu hastayı da götürün.” Kırgızlar, “Biz bütün putları götürürüz ama Telbiye-i Çakır’ı götürmeyiz” dediler. Ben bu insanlara sövüp büyük putu tekrar yere attım. Sonra erkek ve kadın bu insanları putlarla birlikte alıp Efendi Hazretleri’ne getirdim. Olayı ona anlattım. Efendi Hazretleri Telbiye-i Çakır’a işaret edip, “Bu nedir, işi nedir?” diye sordu. O cemaat, “Bu bizim tanrımızdır, sizin tanrınız ne yapıyorsa, bu da bize onu yapar” dediler. Efendi Hazretleri, “Sizin tanrınız bu hastayı bugün veya yarın iyileştirebilir mi?” diye sordu. Onlar, “Hocam! Doğru söylemek gerekirse bizim tanrımızın elinden hiçbir şey

KAYNAK: Muhammed Avaz, Ziyâü’l-kulûb, Harvard University, Houghton Library, Ms Persian 95, vr. 74b-76b. Yesevî Tekkesi, Türkistan.

Eylül 2012 •

• 63 <


Şefkat Âbideleri

İSLÂMBOL PÎRLERİ (2)

CEMÂLÎ MEHMED ÇELEBİ HALİFE ( ? - 1497)

Mustafa ÖZDAMAR

H

Seyyid Yahya Şirvânî Hazretlerinin türbesinden bir kesit, Bakü/Azerbaycan.

>64 •

• Eylül 2012

alvetiyye’nin Cemâliye kolunun pîri olan, Cemâl-i Halvetî diye tanınan Cemâli Mehmed Çelebi Halîfe, Cemâleddin-i Aksarayî’nin torunudur. Tahsîline Aksaray’da başlamış, Konya’da devam etmiş, İslâmbol’da tamamlamıştır.(*) Uzun bir süre müderris olarak ders veren Çelebi Halîfe, kitaba bağımlı kabuk bilgi “ulama”lığı içinde tatmin olamadığı için, ilim ötesi irfân tahsîliyle yanıp tutuşmaya başlamış. Bu yangını söndürme ve gönlünü dindirme arayışı içerisinde önce, Hacı Halîfe diye tanınan Zeyniyye Şeyhi Seyyid Abdullah Efendi’ye intisâb etmiş. Hacı Halîfe’den hilâfet ve icâzet aldıktan sonra, hırka ve tâc ile yetinemeyen Çelebi Halîfe, şeyhinden destûr alarak, kendi iç uzayından dışına sızan yollara düşmüş. Belde belde, şehir şehir dönüp dolaşarak, kendisine, içindeki kilidin anahtarını verebilecek mahir bir usta aramış. Bu arayış içinde önce Karaman’da Halvetî Abdullah Efendi’ye hizmet eden, daha sonra Tokat’a giden Çelebi Halîfe, Tokat’ta, Tâhirzâde Dergâhı’nda çok çetin bir sınava tabi tutulmuş. Şeyh Tâhirzâde, vaktiyle müderrislik yapan, şerîattan da tarîkattan da hilâfet ve icâzeti bulunan Çelebi Halîfe’yi sıradan bir hizmetli gibi taş toprak işlerinde çalıştırmış. Onu, herkesin sabır, tahammül ve sebat edemeyeceği halvet, riyazet ve çile harmanlarında öylesine kavurmuş savurmuş ki, neticede:


«-Benim seni irşâda istidâdım yoktur! Seyyid leri yıllar. Amasya Vâlisi Şehzâde Bayezîd ile Konya VaYahyâ’ya varmak lazımdır!» diyerek, Seyyid Yahya lisi Şehzâde Cem arasındaki bu gerilimde, Bayezîd Şirvânî Hazretlerine gitmesini tavsiye etmiş. Bunun üzerine Tokat’tan da ayrılan ve lehine tavır koyan Çelebi Halîfe, İkinci Bayezîd’in uzun ince yollarda, geceleri de gündüz edine- tahta oturuşundan sonra İslâmbol’a davet edilrek Erzincan’a varan Çelebi Halîfe, Erzincan’da, miş. Yüz müridiyle birlikte İslâmbol’a gelen, Pîr Mehmed Erzincânî Hazretlerini ziyaret ettiği zaman, ziyaret ve seyahat sebebini arz edince, İslâmbol’da Ayvansaray civarında, Amasya’dan dervişi olan, o tarihlerde saray Ağası olarak göErzincânî Hazretleri: «-Çelebi! Burada kalsaydınız iyi olurdu! Belki rev yapan, daha sonraki ünvanıyla Koca Mustafa muradınız gerçekleşirdi! Zira, Seyyid Yahya Hazret- Paşa’nın sarayında ağırlanan Çelebi Halîfe’ye, o günlerde ilk planda Gül Camiî tahleri yaşlanmıştır! Belki de vefatları sis edilmiş. yakındır! Ayaklarınızın kabardığı Artık ne kadar zamanda Daha sonra, Kızlar Kilisesi ve yorulduğu ile kalırsınız! Bivardıysa Şirvan’a varmış diye bilinen Andres Manastırı’na zim hissemize düşen hâl size kâfi ama, o günlerde Hakk’a mekteb, medrese, kırk hücreli bügörünür!» demiş fakat, her şeye yürüyen Seyyid Yahyâ yük bir hankâh, imâret, hamam, rağmen Şirvan’a gitmeyi gönlüŞirvânî Hazretlerinin tevhidhâne ve meşrutahâne ilave ne koyan Çelebi Halîfe, Erzincânî Hazretlerinden özür dileyip destûr cenâzesine yetişebilmiş edilerek Çelebi Halîfe’nin emrialarak tekrar yola koyulmuş. ancak. Hayatın bu yaka- ne verilmiş (Sümbül Efendi Camii Artık ne kadar zamanda var- sından öte yakasına ge- olarak bilinen Koca Mustafa Paşa dıysa Şirvan’a varmış ama, o gün- çen Seyyid Yahya Şirvânî Külliyesi). Cemâli Mehmed Çelebi lerde Hakk’a yürüyen Seyyid Yahyâ Hazretleriyle yaptığı Halîfe Hazretleri, İslâmbol’daki Şirvânî Hazretlerinin cenâzesine ruhani bağlantı ile gerHalvetî tekkelerinin ilki olan bu yetişebilmiş ancak. çekleşen gönül görüşmedergâhta posta oturduğu zaman, Hayatın bu yakasından öte sinde, Şirvânî Hazretleri: Pîr Mehmed Erzincânî Hazretleriyakasına geçen Seyyid Yahya Şirvânî Hazretleriyle yaptığı ruha- «-Çelebi! Marifetullahı Pîr nin Hakk’a yürüyüşünden sonra, ni bağlantı ile gerçekleşen gönül Mehmed’e teslim eyledik! ondaki pîrlik emânetleri kendisine görüşmesinde, Şirvânî Hazretleri: Senin nasibin oldur! İste- geçtiği için, Halvetiliğin o devirde«-Çelebi! Marifetullahı Pîr diğin andadır! Var ema- ki kutbuydu. Âhir ömründe Haremeyn’e Mehmed’e teslim eyledik! Senin netini al!» demiş. gitmek üzere çıktığı yolculukta, nasibin oldur! İstediğin andadır! Şam’ı geçtikten sonra Tebük menVar emanetini al!» demiş. Bu tâlimat üzerine Erzincan’a dönen, Pîr Meh- ziline vardıkları zaman, dervişlerini etrafına toplamed Erzincânî’ye intisab ederek ondan da hilâfet yarak; göç vaktinin geldiğini söyler, vasiyetini yapar: Yerine Sümbül Efendi’nin posta oturmasını; ve icâzet alan Çelebi Halîfe, Tokat’a gönderilmiş. Tokat’taki ilim ve irfân faâliyetleri devam kızı Safiye Hatun’u Sümbül Efendi’ye nikahlamalaederken, zamanın akışı ve devrânın dönüşü içeri- rını; kabrini Hacıların geçtiği yol üzerine kazmalasinde, Amasya’daki Hâce-i Sultânî Zâviyesi Şeyhli- rını ve belirsiz hale getirmelerini söyler ve rûhunu teslimeder. (*) Yıl 1497. ğine atanmış. TECELLÂSI Fâtih’in oğlu Şehzâde II. Bayezîd’in Amasya Hakîkat şemsinin her bir ziyâsı can tecellâsı, vâlisi olduğu yıllar, o yıllar. Şehzâde Bayezîd ile Gider perdeyi gözünden görüne han tecellâsı! Şehzâde Cem’in taht ve baht kavgasında terledikEylül 2012 •

• 65 <


Kamu görür anı gözler, bu cümle söylenen sözler, Anındır şübhesiz âlem okur cânân tecellâsı! Sana gammaz mıyım dâim, çakam esrârını dâim, Ko sen gayret kuşağını, gele Rahman tecellâsı! Yakın durur sana senden, niçin ırak görürsün sen? Vücudun şehrine girsen, ola Sultân tecellâsı! Hava içinde gark iken, nice dersin ki yoktur ol! Ki günden azhar olmuştur, ânın inan tecellâsı! Cemâl-i Halvetî eydür, ânı nâmerd gözü görmez, Gelib merd ol ki mahvde, seni yeksân tecallâsı! GÖNÜL Mürg-ü zâtın aşiyânıdır gönül, Anın içün lâmekânidir gönül. Hak eder andan tecelli âşıka: Şübhesiz Tur-u maânidir gönül. Giren ana kurtulur her korkudan, Hâne-i dâr-ül-emânidir gönül. Âşık andan erişir mâşukuna: Vuslat-ı râh-ı nihânidir gönül. Âlem-i mânânın arzıdır bu ten. Bil, o arzın âsümânidir gönül. Bülbül-ü rûh anda bulur verdini: Bâğ-ı aslın gülsitânıdır gönül. Sırra mahrem ol, Cemâli! gönle gel, Gevher-i esrâr kânıdır gönül. Ruhâniyetine selâm, himmeti hâzır olsun; hayatın bu yakasında, şerîat+tarîkat+marifet ve hakîkat şakırken: Safha-i sadrında daim âşıkın efkârı Hû! Şâkirin şükrü hüvallah, zâkirin ezkârı Hû! Sidre seyrine muhakk’ak ermez idi Cebrâil! Olmasa onun dilinde dem be dem ikrârı Hû! Nâleden ney deldi bağrım Hû diye nâlan olub, Mevleviler Mesnevi’den başladı eş’arı Hû! Bülbülâ divân-ı aşkdan bir varak nakl et-bize Tâ safâ vere safâdan açla gülzâr-ı Hû Sofî mest oldu safâdan devr eder yâ Hû diye, Münkir inkârı bıraktı eyledi ikrârı Hû! Ravza-i Hû’da makâm et ey Cemâli Halvetî, Tâ vücudun mülküne keşf ola bu esrarı Hû! diyen Hazretin kırk adet eseri var: >66 •

• Eylül 2012

1) Cevâhiru’l-Kulûb, 2) Çenknâme, 3) Risâle-i Teşrihiyye, 4) Risâle-i Fakriyye, 5) Risâle-i Sôfiyye, 6) Risâle-i Etvâr-ı Seb’a, 7) Şerh-i Müşkilât-ı Kur’ân-ı Kerîm ve Şerh-i Müşkilât-ı Ehâdis, 8) Şemsiyye fî Te’vil-i Kelimâtı’s-Sıddıkıyye, 9) Tefsiru’l-Fâtiha ve’d-Duhâ, 10) Risale-i Hüviyetü’l-Mutlaka, 11) Te’vilü Hubbü’d-Dünya Re’sü Külli Hatîetin, 12) Kitâbü’n-Nûriye, 13) Risâletü’l-Kevseriyye, 14) Tefsiru Sûreti Ve’d-Duhâ ilâ Sûreti’n-Nâs, 15) Envâru’lİlâhiyye, 16) Risâlet-i İslâmiyye, 17) Sirâcü’s-Sâlikîn ve Minhâcü’t-Tâlibîn, 18) Envâru’l-Kulûb li Talebi Ru’yeti’l-Mahbûb, 19) Esrâru’l-Vuzû’, 20) Risâletü’rRahimiyye, 21) Makâle-i Tesvikiyye ve Risale-i Tevhidiyye, 22) Habbetü’l-Mahabbe, 23) Şerh-i Hadis-i Erbaîn, 24) Risâle fî Beyâni’l Merâtib ve’lEtvâr, 25) Şerhu Beyti’ş-Şeyhi’l-Ekber, 26) Te’vilâtü Erbaîne Hadîsen, 27) Tefsiru Halekallahu Âdeme alâ Sûretihî, 28) Sirâcu’l-Kulûb, 29) Şerh-i Sad Kelime-i Hazret-i Sıddîk-ı Ekber, 30) Fasl fî Âdâbi’z Zikr, 31) Risâle fî İsmeyni’l-A’zameyn Allâh ve Rahmân, 32) Tefsiru Âyeti’l-Kürsî, 33) Tefsiru Sûreti Fâtiha, 34) Risâle fî Beyâni’l-Evliyâ, 35) Câmiatü’lEsrâr ve’l-Garâib, 36) Şerh-i Sad Kelime-i İmam Ali el Müsemmâ bi Zübdeti’l-Esrâr, 37) Şerhu’lBeyteyn er-Rabbu Hakkun ve’l-Abdu Hakkun, 38) Nüzhetü’l-Esrâr, 39) Meymenetü’l-Esrâr, 40) Risâle-i Fahriyye. (*) Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ: Cemâli Ailesi, 1995 İstanbul, sf. 10-46.


GEZİ Yrd. Doç. Dr. Halil KURT*

Üsküp Mustafa Paşa Camii’nden genel görünüm.

1

-10 Temmuz tarihleri arasında Balkan ülkelerini kapsayan 10 günlük seyahatimizde 9 farklı ülkeyi görmek nasip oldu. Osmanlı’nın eserleriyle adeta mührünü vurduğu Balkan Coğrafyası, dağları, ovaları, ırmakları, köprüleri, şehirleri ve insanları ile Avrupa’dan çok sanki bizim bir parçamız gibi duruyor. Coğrafya öğretmeni olan eşimle birlikte yaptığımız seyahat izlenimlerimize geçmeden önce Balkanların genel coğrafyası hakkında aşağıda kısa bilgileri vermek istiyorum. *Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü.

>68 •

• Eylül 2012

Balkan Coğrafyası’nın sınırları, güneybatıda Adriyatik ve İyon denizleri; güneyde Akdeniz; güneydoğuda, Ege ve Marmara, doğuda Karadeniz ile çevrilidir. Balkan Yarımadası’nın doğu, güney ve batı sınırları hakkında genelde görüş birliği olmasına rağmen, kuzey sınırları tartışmalıdır. Fiziki coğrafya özelliklerine göre bölgenin kuzey sınırını Tuna ve Sava nehirleri oluşturur. Balkanların toplam yüzölçümü bu dar fiziki sınırlandırmaya göre 524 701 km2’dir (Harita 1).


BALKAN COĞRAFYASI’NDA (1)

Balkanlar, tarih boyunca hep İstanbul’un bir arka bahçesi gibi olmuştur. Osmanlı’nın 1360’lı yıllarda Rumeli’ye ayak basmasıyla başlayan ve yüzyıllarca süren Balkan hakimiyeti, 1911 Balkan Savaşı sonrası çok acı ve hüzünlü bir şekilde sona erdi. Günümüz Balkan Coğrafyası’nda Osmanlı’nın her bir vilayeti ayrı birer devlet halini almıştır.

Ancak, Balkanların kuzeyi, Karpat Dağları’nın doğusundan geçirilen ve Romanya ile Eski Yugoslavya’nın bütününü kapsayacak şekilde belirlenen siyasi sınırlara göre 12 ülkede 800 570 km²’lik bir sahayı kapsamaktadır (Harita 2 ve Tablo:1). Balkanlar, tarih boyunca hep İstanbul’un bir arka bahçesi gibi olmuş, İstanbul’a hakim olan siyasi güçler (Roma, Bizans ve Osmanlı), Balkanlara da hakim olmuştur. Osmanlı’nın 1360’lı Balkan Coğrafyası’nın fiziki haritası.( Harita1)

Eylül 2012 •

• 69 <


Balkan Coğrafyası’nın siyasi haritası. (Harita 2)

Tablo 1: Balkan ülkelerinin Nüfus ve Yüzölçümlerine Göre Sıralanışı (2011)

yıllarda Rumeli’ye ayak basmasıyla başlayan ve yüzyıllarca süren Balkan hakimiyeti, 1911 Balkan Savaşı sonrası çok acı ve hüzünlü bir şekilde sona erdi. Günümüz Balkan Coğrafyası’nda Osmanlı’nın her bir vilayeti ayrı birer devlet halini almıştır.

Tablo 2: Balkan Ülkelerinde Nüfusun Dini Yapısı (2011)

Balkanlar, İslâm ve Hıristiyan kültürlerinin kesiştiği yerlerden biridir. Hıristiyanlık, Boğazlar üzerinden Balkanlara ve oradan da Avrupa kıtasına yayıldığı gibi, İslâmiyet de Anadolu’dan, Boğazlar üzerinden Balkanlara yayılmıştır. Tarihte Drina Nehri Ortodoks ve Katolik kültürünün sınırını teşkil ederken, bugün de Neretva Nehri ve üzerinde inşa edilen Mostar Köprüsü Katolik Hıristiyan ve Müslüman kültürünün geçiş hattını temsil eder. Balkanlarda yaşayan nüfusun büyük kısmı Slav ırkına mensup olup, Ortodoks Hıristiyan’dır. Türkler, Arnavutlar ve Boşnaklar en büyük Müslüman topluluğunu teşkil ederler. Katolik Hıristiyanlar ise Hırvatistan ve Slovenya’da çoğunluğu oluştururlar (Tablo:2). Osmanlı’nın mührünü taşıyan bu coğrafyayı gezmeye Yunanistan’dan başlayıp, sırasıyla, Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kosova ve Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye ulaştık. Bu yazımızda sadece Yunanistan ve Makedonya izlenimlerimize yer verilmiştir.

*Türkiye’nin Trakya Yarımadası ve Nüfusu (TUİK 2011): İstanbul Avrupa Yakası 8 712 689, Tekirdağ 829 873, Edirne 399 316, Kırklareli 340 199, Çanakkale 65 097 (Gelibolu, Eceabat, Gökçeada, Bozcaada)

Neretva Irmağı ve geride Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek.


Yunanistan’a İpsala Gümrük Kapısından girdik ve ilk durağımız Batı Trakya oldu. Dedeağaç ve Gümülcine’yi şöyle bir turladıktan sonra ilk molayı İskeçe’de verdik. Lozan Antlaşması sonrasında yapılan nüfus mübadelesi ile Anadolu’dan 1.5 milyon Rum Yunanistan’a, Yunanistan’dan ise 500 bin Türk ve Müslüman Türkiye’ye göç etmişti. Ancak, nüfus mübadelesinde, İstanbul Rumlarına karşılık Batı Trakya Türkleri göç kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu sebeple Batı Trakya’da çoğunluğu Türk ve Müslüman Pomaklardan oluşan ahali yaşamaktadır. Son seçimlerde Gümülcine’den 2, İskeçe’den 1 olmak üzere Batı Trakya Bölgesinden Yunan parlamentosuna 3 Türk milletvekili seçilmiştir. Dedeağaç, Kuzey Ege sahilinde bakımlı güzel bir şehir olarak karşımıza çıktı. Ancak öğleden hazır hediye paketinin bulunması bizi mahcubiyetten bir nebze kurtardı. sonra “siesta” adını verdikleri öğle İskeçe’den Selenik’e doğru youykusuna yattıkları için bütün medfun lumuz üzerinde yer alan ve Mısır sokaklar adeta bomboştu. Batı Kastamonu’da Trakya’da sahil bölgelerinde Yu- olan Şeyh Şaban-ı Veli Valisi meşhur Kavalalı Mehmet Ali nan nüfus daha belirgin dikkati Hazretlerinin müridleri Paşa’nın şehrine de uğradık. Kavala çekerken, “Türkler Yaka Boyu” de- buralarda İslâm’ı yay- çevresi Niğde ilimiz ile mübadenilen kıyı ovası ile dağ eteği ara- dıklarını ve binalarda le edilmiş olduğundan buradaki sında tespih tanesi gibi sıralanan da Kastamonu evlerinin Rumların çoğu Niğde Bor vb. yerlerden göçle gelerek buralara iskan köy ve kasabalarda yaşamaktalar. mimarisinin benzerleedilmişler. Kavala’da kale ve şehrin Rodop Dağlarının yüksek kesimrini inşa ettiklerini göreski çarşısını, sokakları gezerken lerinde ise Pomaklar nüfusun çodük. Rize çevresinden her adımda Osmanlı mimarisinin ğunluğunu teşkil etmekteler. gelen Karadenizliler bu- dimdik ayakta olduğunu görüyorGümülcine ve İskeçe her haliyle bir Anadolu şehrini andırı- rada keskin kılıçlar ya- sunuz. Ancak burası günümüzde yor. İskeçe’de mola verdiğimizde, parlarmış. O yüzden hemen hiç Müslümanın yaşamaİstanbul’dan geldiğimizi öğrenen Tetova’nın bir diğer adı ması, kalede asılı duran dev Yunan insanlarla çok sıcak muhabbet da Kalkandelen’dir. Me- bayrağı, kaledeki caminin bile kiortamı hemen oluştu. Hatta so- lek Hanım (Alaca) Camii liseye çevrilmiş olmasıyla içimizi kak aralarından geçerken Türk ai- ve Külliyesini gezerken, acıttı. Selanik şehrine ulaştığımızleler bize evlerinde kahve ikram 40 yıldır burada hafızlık etmek istediler. Fakat vaktimizin eğitimi veren Mahmut da gece yarısı olmuştu. İlk günün olmadığını söylediğimizde ise bir Hoca’nın etrafını saran yorgunluğu ile hemen otelimizde istirahata çekildik. Sabah Selanik hanımın hemen bir oyalı yazmayı küçüklü büyüklü, kızlı erşehrini dolaşırken tek bir caminin hızla evinden getirip eşime hedikekli çocukların Kur’ân bile ibadete açık olmadığını öğrenye etmesi bize duydukları samitilaveti gözlerimizi yadiğimizde içimizi buruk bir hüzün miyetin bir göstergesiydi. O anda şarttı. çantamızda Türk lokumu gibi bir kapladı. Selanik şehri, tıpkı İzmir’in Eylül 2012 •

• 71 <


Ohri’de Safranbolu evlerinin benzerleri, Makedonya.

kordon boyunu andıran sahili ile mazisi binlerce yıl öncesine dayanan eski bir yerleşim birimi. Zaten şehri gezerken her semtte bir kazı çalışmasının yapıldığını görmemiz, bütün şehrin adeta bir arkeoloji müzesi görünümünde olduğu hissini uyandırıyor. Yunanistan’da ekonomik kriz her yerde kendini hissettiriyor. Öğleye kadar Selanik şehrini gezdikten sonra aracımız Makedonya’ya doğru Vardar Irmağı boyunca yol alırken, pamuk tarlaları ve üzüm bağlarından sonra dağlık sahalarda ormanlar gözükmeye başladı. Selanik-Üsküp arasında küçük tarım arazileri dışında sanayi tesisi hemen hemen hiç yoktu. Sınırı geçtikten sonra Makedonya’nın köylerindeki zarif minareler farklı bir coğrafyaya geldiğimizi bize bildiriyordu. Makedonya’nın başşehri Üsküp’e girerken Şardağı’nın zirvesine dikilen haç hemen dikkatimizi çekti. Üsküp, Vardar Irmağı’nın ikiye böldüğü tipik bir Balkan şehri. Üsküp’te Müslüman Arnavutlar ve Türklerin meskun olduğu kesim, dar sokakları, tek minareli camileri, sokaklarında örtülü hanımların görüldüğü, bütün silueti ile ta-

mamen Osmanlı bakiyesi bir Anadolu şehri görünümünde. Gazi Baba Camii, Evranos Bey Camii ve türbesi, kalenin bulunduğu yerde Mustafa Paşa camii görülmeye değer yerler arasında sayılabilir. Gezdiğimiz her yerde TİKA’nın yaptığı restorasyon çalışmaları takdire şayandır. Yönetim, Hıristiyan Makedonların elinde olduğundan, Müslüman yakada sokak araları ışıksız. Esnafların bazısı sokağı aydınlatmak için sabaha kadar ışıklarını açık bırakıyorlarmış. Ana caddelerde ise lambaların biri yanarken diğeri sönük. Karşı yaka ise adeta bir parlayan ışık huzmesi görünümündeydi. Gecenin geç vaktine kadar Üsküp’ü gezerken, burada yaşayan Müslüman ahalinin hâlâ kendini İstanbul’un bir parçası gibi görüyor olması dikkatimizden kaçmadı. Akşam kaleden inerek Vardar Irmağı üzerindeki tarihi Osmanlı köprüsünden karşıya geçtiğimizde çok değişik bir dünya ile karşılaştık. Vardar Irmağı’nın öbür yakası, Slav Hıristiyan Ortodoks Makedonların yaşadığı daha zengin ve görkemli binaların olduğu kesim. Cumhurbaşkanlığı Köşkü, kaleye sırtını dönmüş devasa İskender Heykeli, fıskiyeler, modern alışveriş binaları ve kafeler ile aynı şehirde başka bir dünya. Üsküp’te yüzyıllardır Vardar’ın iki yakasında Müslümanlar ve Ortodoks Hıristiyanlar yan yana fakat birbirlerinden tamamen farklı kültürleri ile bir arada yaşıyorlar. Devlet dairelerindeki Hıristiyan Makedonların çoğunun çift maaş aldığı ve ayrıcalıklı muamele gördüğü her yerde dillendiriliyordu.

Kavala’da camiden kiliseye çevrilen çok sayıdaki eserden biri, Yunanistan.

>72 •

• Eylül 2012


Alaca Camii’nde kızlara ders okutan Mahmut Hoca, perde arkasında erkekler.

Otelimiz Üsküp’ün Müslüman kesiminde idi. Üsküp’te yemekler çok ucuz, porsiyonlar bize göre çok büyük. En meşhur yemekleri “küfte” ve “bürek”. Bir porsiyonda 16 köfteyi görünce arkadaşların bazısı ancak yarım porsiyonluk sipariş verebildi. İstanbul ismini duyan çarşı esnafı bize karşı çok samimi ve içten davranarak, müşteriden çok misafir muamelesi yaptılar. Ertesi günün sabahı Şar Dağı’nın eteklerinde Tetova’ya geldiğimizde kendimizi Safranbolu’ya gelmiş gibi hissettik. Kastamonu’da medfun olan Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin müridleri buralarda İslâm’ı yaydıklarını ve binalarda da Kastamonu evlerinin mimarisinin benzerlerini inşa ettiklerini gördük. Rize çevresinden gelen Karadenizliler burada keskin kılıçlar yaparlarmış. O yüzden Tetova’nın bir diğer adı da Kalkandelen’dir. Melek Hanım (Alaca) Camii ve Külliyesini gezerken, 40 yıldır burada hafızlık eğitimi veren Mahmut Hoca’nın etrafını saran küçüklü büyüklü, kızlı erkekli çocukların Kur’ân tilaveti gözlerimizi yaşarttı. Aynı bölgede yer alan Harabati Bektaşi Tekkesi, girişinden itibaren geniş avlusunda Osmanlı’nın bütün ihtişamını hâlâ üzerinde taşıyordu. Manastır (Bitola) şehri Osmanlı’nın önemli bir yönetim merkezi idi. Günümüzde Manastır nüfusunun çoğunluğunu Hıristiyan Makedonlar oluşturmakta. Şehrin merkezinde yol boyunca kafelerin dışına taşan gençlerin alkol ve müzikle içice görüntüsü dikkatlerden kaçmıyordu. Müzeye dönüştürülen, Mustafa Kemal’in de okuduğu “Manastır Askeri İdadisi” (lisesi)’ni görmeye giderken Manastır şehir merkezinde ayakta kalabilmiş camiler restore edilmekte olduğundan mahzun bir görünüm arz etmekte idi. İttihat-Terakki’nin teorisyenlerinden olan Resneli Niyazi, Fransa’daki bir arkadaşının gönderdiği resimdeki Fransız Sarayının aynısını Resne şehrinde inşa ettirmiş. Fakir halktan topladığı vergilerle yapılan görkemli sarayı gezerken aydınlarımızdaki mukallitliğin hangi boyutlara ulaştığını bir an düşündüm. Resne Sarayı bugün çeşitli tabloların sergilendiği müze olarak kullanılmakta.

Suyu içilebilen Ohri Gölü kıyısında yer alan Ohri şehrinde bir zamanlar 200 bin Türk nüfus yaşarmış. Ohri’de Alp Erenler Camii ve türbesini gezdik. TİKA’nın restore ettiği ecdâd yadigârı eserleri gördük. Ohri şehrinde de Safranbolu evlerinin aynısı dikkatimi çekti ve Şeyh Şaban-ı Veli’nin müridlerinin buralardaki rolünü hemen hatırladım. Makedon bürokratların sayfiye yeri olarak kullandığı Ohri kıyılarındaki Türkler göç ettirildiğinden günümüzde 2000 kadar Türk kalabilmiş, ancak çarşı esnafının çoğu Türkçe biliyor. Balkanların en güzel sayfiye yerleri arasında sayılan Ohri Gölü’nde bir tekne gezintisi yaptık. Ohri Gölü’nden kaynağını alan ve Struga şehrinin içinden akan Drin nehrinin masmavi suları yorgunluk atmak için adeta bir terapi etkisi yapıyor. Nehrin iki yakasında lokantalar sıralanmakta ve her yerden Türkçe müzik sesleri ve hüzünlü Makedon ezgileri yankılanmakta. Drin nehri kıyısında buraya has iri Koron Balığı enfes lezzeti ile hepimizin beğenisini kazandı. Sabah namazını otelimizin yakınındaki Halveti Tekkesi’nde eda ettikten sonra camiye bitişik dergâhta içilen acı kahve ve yapılan tatlı sohbetin asırlardır süren bir gelenek olduğunu öğrendik. Biz de o geleneğe uyduk… Devam edecek… Eylül 2012 •

• 73 <


Hizmet Önderleri

HACIVEYİSZÂDE HACIVEYİSZÂDE MUSTAFA EFENDİ MUSTAFA EFENDİ (1889-1960) Alparslan KÖSE

B

ir önceki yazımızda; ismi İmam Hatip bası Hacı Veyis Efendi’nin müderrisliğini yapokulları ile özdeşleşen merhum Mah- tığı Adliye Medresesine devam etmiş, 18-19 mud Celaleddin Ökten; nâmı diğer yaşlarında, zamanın ilim adamlarının önünde “Celal Hoca”mızdan bahsetmiştik. Celal Hoca imtihan vererek icazet almıştır. Hacıveyiszâde gibi İmam Hatip okulları ile özdeşleşen diğer Mustafa Efendi, medrese ilimleriyle yetinmeyip zamanının büyük ilim adambir sîma ise merhum Mustafa larından olan Zeynelabidin ve Hacıveyiszâde Hoca’dır. Bu yaAhmet Ziya Efendiler’den hesap, zımızda merhumun hayatından hendese, kozmoğrafya gibi müsve yapmış olduğu hizmetlerden pet ilimler de tahsil etmiş; ayrıca kısacık da olsa bahsetmek istiyoMemiş Efendi’nin oğlu Muhamruz. med Bahaeddin Efendi’den maKonya’da yetişen âlim ve nevi feyz almıştır. Hacı Mustafa velîlerimizin büyüklerinden olan Efendi, yaklaşık 23 yaşlarında Hacıveyiszâde Mustafa Efendi, Islah-ı Medaris’te tedris hayatına 1889 yılında Konya’nın Merkeze başlamış, burada pek çok talebe bağlı Şatır Köyünde dünyaya gelyetiştirmiştir. Medreselerin kapadi. Babası zamanın âlimlerinden tılmasından sonra uzun yıllar Piri Hacı Veyis Efendi, annesi ise FatMerhum Hacıveyiszâde Mustafa Efendi. ma Hanım’dır. Hem anne hem de babası ta- Mehmet Paşa Camii imam ve hatipliği, merrafından asil bir aileye mensuptur. İlk bilgi ve kez vaizliği görevlerinde bulunmuştur. Onun terbiyeyi babasından alan Mustafa Efendi, çok tedris hayatı, medreselerin kapatılmasından küçük yaşlarda Bekir Efendi adında bir zâttan sonra da devam etmiş, Kur’ân-ı Kerîm ve dini hafızlığını ikmal etmiştir. Bundan sonra, ba- bilgilerinin okutulmasının yasak olduğu dö-

>74 •

• Eylül 2012


nemlerde, Piri Mehmet Paşa Camii’nde ve cami kadar İmam Hatip Okulu’nda derslerle meşgul civarında yaşlı bir hacı hanımın evinde gizli gizli olur, öğle namazına Aziziye Camii’ne gelir, namazı talebe okutmuş, Yağcızade Mustafa Efendi’nin müteakiben akla gelecek tüm sosyal ve hayır işlevefatı üzerine, Aziziye Camii imam ve hatipliğine rine koşardı. Kendi yaşadağı devirde Konya ve cigetirilmiş, vefatına kadar bu camide halka vaaz ve varında her ne hayır ve hasenat işi varsa mutlaka nasihatlerine devam etmiştir. orada Hacıveyiszâde Hoca bulunmuştur denilse İstanbul’da İmam-Hatip okullarının açılma- mübalağa yapılmış sayılmaz. sıyla birlikte, merhum Hacıveyiszâde Hoca da Hocaefendi ile ilgili anlatılan birçok anekdot bütün mesaisini Konya İmamvardır. Bunlardan bazılarını buraHatip Okulu’nun açılmasına da nakletmek istiyoruz: Hacıveyiszâde Mustafa Efenve bu okulun ayakta kalması“Selam Hassasiyeti” di, sabah namazı camiye gina harcamıştır. Yeni açılan bu Hacıveyiszâde Mustafa der, namazdan sonra aşr-ı okulda kuruculuk ve hocalık Efendi’nin selamı meşhurdur. yapmış; ama asıl bunun yanın- şerif okuduktan sonra tesbi- Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşda yeri gelmiş okulun inşaatı hat yapar, işrak namazına lı genç, ölü, diri herkese selam ile uğraşmış yeri gelmiş okulun kadar sohbet ve irşat ile gö- verirdi. Çocuklar Hacı Veyiszâde temizliği ile ilgilenmiş; yetme- nülleri coşturur, işrak nama- Mustafa Efendi selam vermeden miş Konya esnafını dolaşarak zını kılarak evine dönerdi. sıraya geçer, önce selam verme onları İmam Hatip Okulu’nun işini çocuklar yapar, O da onların Eğer okullar açıksa dersine desteklenmesi konusuna ve başını okşar, elindeki çerez torhazırlanırdı. Ders konusunda diğer hayır hasenat işlerine kabasından sarı leblebi ikram ede çok titizdi, hiç aksatmazdı. ede giderdi. nalize etmiştir. Talebelerinin ve yakınla- Kendi yaşadağı devirde Kon“Sarhoş Üç Arkadaşa Yakrındakilerin anlatımına göre, ya ve civarında her ne hayır laşımı” sabah namazı camiye gider, ve hasenat işi varsa mutlaka Üç arkadaş bir yerde iyice namazdan sonra aşr-ı şerif orada Hacıveyiszâde Hoca içmişler, körkütük sarhoş olmuşokuduktan sonra tesbihat bulunmuştur denilse müba- lar. Aziziye Camii’nin önünden yapar, işrak namazına kadar geçerken içlerinden biri alkolün lağa yapılmış sayılmaz. sohbet ve irşat ile gönülleri de verdiği cesaretle; “Haydi! Cacoşturur, işrak namazını kılamiye bir girelim içeride kim var rak evine dönerdi. Eğer okulkim yok bir bakalım” der. Sendelar açıksa dersine hazırlanırdı. leye sendeleye camiden içeri giDers konusunda çok titizdi, rerler. Daha ezan okunmamıştır, hiç aksatmazdı. İmam Hatip Hacıveyiszâde onları görür ve onOkulu’nda Tefsir, Hadis-i Şerif, lara doğru yürür; ardından tebesKelam, Arapça ve Fıkıh derslesümle: “Gelin evlatlarım! Beraber Hacıveyiszâde Mustafa Efendi’nin Konya’daki kabri. rine girerdi. Derste hiçbir öğbir abdest tazeleyelim!” der. Hep rencisini esnetmez, uyuklatmazdı. “Huysuzlar, yan birlikte cami önündeki şadırvandan abdest alırlar. kayışları kırdınız gene, çabuk toparlanınız” derdi. O üç sarhoş arkadaş o günden sonra bir daha içki Onu tanıyan öğrencileri, “İki ders arasında boş içmedikleri gibi, vakit namazlarının bir çoğunu da dersi varsa hemen abdest tazeler ve nafile namaz Hocaefendi’nin arkasında kılmışlardır. kılardı” diyerek onun yaşantısındaki takvaya dik“Hayatın her alanında olan bir zât” kat çekmektedirler. İlim tâlipleri ile farklı ilgilenir, O, Konya’da hangi hayır cemiyeti varsa o cenesi var nesi yoksa hepsini onlara verirdi. Öğleye miyetin bir yerinde mutlaka görev almıştır. Bu baEylül 2012 •

• 75 <


zen Tayyare Cemiyeti bazen Sosyal Hizmetler bazen de hastane ve okul yaptırma derneği olurdu. Para yardımına en cömert şekilde kendisinden başlar, cüzdanını silkiverirdi. Daha sonra da cemaatten yardım etmelerini isterdi. Bir defasında bir hayır kurumunun yapımı için elinde makbuzla bir esnaf dükkanına girer, yardım ister. Esnaf “Hocam bugün müsait değiliz” der. Hocaefendi hiç kızmaz. Olgunlukla karşılar. “Babam senden de sonra alırız” der. Fakat bu olgun tavır karşısında mahcup olan esnaf Hocaefendi’nin arkasından koşar. “Hocam bugün moralim yerinde değildi, kusura bakma” der ve hemen hatasını telafi eder. Hocaefendi bu davranışı da yine anlayışla karşılar ve “vakıf insanı” olarak aşkla, şevkle çalışmalarına devam eder. “Talebe Hassasiyeti ve Talebelere Tavsiyesi” İmam Hatip talebeleri için etrafına şöyle dermiş: “Bu çocuklar meleklerin kanatlarıyla korunuyorlar. Bu memleketi onlar ileriye götürecekler. Bu milletin sönen, söndürülen kandillerini onlar

Hacıveyiszâde Camii Konya.

>76 •

• Eylül 2012

uyandıracak inşaallah.” Bazen kendisini şikâyet eden okul müdürü ve art niyetli kişilere karşı bile hep sabırlı olur; bu hususta da şöyle dermiş: “Bunlar beni talebe yetiştirmekten uzaklaştırmak istiyorlar, ama ben adam yetiştirme bahçıvanıyım. Bir talebenin yetişmesi için bin münafığın kahrını çekerim. Bu uğurda yoluma çıkan engellerin kahrını çekerim, hem de seve seve… Bir bahçıvan bir gülü yetiştirirken elleri kan revan olur. Bizler de Gül-i Muhammedîler için bu kahrı çekeceğiz, çare yok bu bahçeye biz bakacağız.” Hacıveyiszâde Hoca, İmam-Hatip Okulu’nda öğretmenlik yaparken talebeler ile yakından ilgilenir, onların derslerine iyi çalışarak büyük adam olmalarını isterdi. Ders konusunda asla taviz vermez, öğrencilerin nafile ibadetlerle uğraşması yerine derslerine çalışmaları gerektiğini söylerdi. Bir defasında kendisine nafile namazlarla ilgili bir şeyler sormaya çalışan öğrencisine: “Şu an nafile namazı baban kılsın! Sen nafile ile uğraşma! Senin için öncelik; farz olan namazlarınla birlikte; farz olan ilimdir. Sen kendi dersine çalış” demiştir. Bunları biliyor muyuz? Marmara Üniveristesi İlahiyat Fakültesi eski dekanlarından ve hocalarından Prof. Dr. Mustafa Fayda’nın Hacıveyiszâde’nin torunu olduğunu ve yakın zamanda kaybettiğimiz merhum Ali Ulvi Kurucu Beyefendi’nin Hacıveyiszâde Hocamızın yeğeni olduğunu ve merhum Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi’nin Hacıveyiszâde Hocamızın talebesi olduğunu burada belirtmek gerekiyor. Hacıveyiszâde Hocaefendi, o kadar derin ilmine rağmen hiç kitap kaleme almamıştır. “Neden kitap yazmadınız?” diye soranlara “Bir kalpten bin kitap çıkar, fakat bin kitapdan bir kalp çıkmayabilir!” dermiş. Vefatı ve Kabri 5 Şubat 1960 tarihinde vefât etmiş olan Hacıveyiszâde Mustafa Efendi’nin cenaze namazı Konya Kapu Camii’nde her fâniye nasip olmayacak sayıda kalabalık bir cemaatla kılınır ve Üçler Mezarlığına defnedilir. Allah rahmet eylesin; mekânı cennet olsun...


Eylül 2012 •

• 77 <


M İ L İ E ’ 0 7 7’DEN Hatice ŞAHİN / KAZAKİSTAN “İnsanların en hayırlısı Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerdir.” Hadis-i Şerif

Ö

zellikle yaz aylarında çocuklar bu hadis-i şerifte bahsedilen hayırlılar grubuna katılmak için ellerinde Kur’ân-ı Kerîmler,

İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Kız Bölümü, Çimkent/Kazakistan.

>78 •

• Eylül 2012

başlarında başörtüler veya takkeler camilerin yollarını tutarlar. Aileler de insanların en hayırlılarının anne-babaları olma şerefine ermek için yavrularını Kur’ân kurslarına gönderirler. Belki de çoğu bu hadisi hiç duymamıştır veya sohbet


Okulun bahçesinde Kur’ân okuyan Kazak teyzeler.

meclislerinde bir iki defa işitse de hadisin muhtevasına inememiştir ama yine de “Aman çocuğum tatile çıktı hiç olmazsa Kur’ân’ı öğrensin de öldüğümüzde bize bir Yâsîn gönderir” der ve o da çocuğunu cami yollarına düşürür. Çoğu anne-babanın çocuğunun elinden tutup da “Hadi Kur’ân kursuna gidip birlikte yüce Kitabımızı öğrenelim, belki ölünce beklediğim Yâsînler bana gönderilmez; ben dünyada iken Yâsînlerimi kendim göndereyim” fikri akıllarından bile geçmez. Tıpkı elimize hiç kitap almadığımız halde çocuğumuzdan gece gündüz kitap okumasını iste- ki çoğu kelime-i şehâdeti bile söyleyemezken bir memiz gibi. ayın sonunda Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrendiler. Türkiye’de olduğu gibi Kazakistan’da da yaz Okulun içi-dışı Kur’ân, salavât, ilahi sesleriyle cogelince Kur’ân kursu heyecanı yaşanır. Burada şuyordu. Okulumuzun bahçesi küçük bir cennebir farkla ki bu heyecan, sadece çocuklarda gö- ti andırıyor. Bunu başta Türkiye olmak üzere dış rülmez, bunu büyükler hatta ülkelerden gelen misafirlerimiz yaşlılar bile yaşar. Buradaki müsdaima dillendirirler. Cennet bahTürkiye’de olduğu gibi lümanlar Türkiye’deki kardeşleçesindeki kuşlar, yürüyen melekKazakistan’da da yaz ri kadar şanslı değildir. Çünkü leri andıran kızlarımızın ve teyzegelince Kur’ân kursu hegitmek istedikleri yatılı kurslar, lerimizin seslerine eşlik ediyorlar. yecanı yaşanır. Burada öyle evlerinin yanında veya şe7’den 70’e öğrencilerimizle bir farkla ki bu heyecan, hirlerinde yoktur. Gitmeye niyetbuluştuk demiştim; bu öğrencilendikleri okul en az 700-800 km sadece çocuklarda görül- lerimizden biri de kızı ve beş yahatta daha uzaktadır. Bir Kazağın mez, bunu büyükler hatta şındaki torunu ile gelen Meryem çenesini uzatarak “Şurası” dediği yaşlılar bile yaşar. Bura- teyzemizdi. Kendisi 55 yaşında yer en az 100 km mesafededir. daki müslümanlar Türki- olup belki ismini televizyonlar(Kazakistan dünyanın 9. büyük ye’deki kardeşleri kadar dan duyduğumuz, trenle 12 saat ülkesi olup Türkiye’nin yaklaşık uzaklıkta olan Rusya’nın uzay üssü şanslı değildir. Çünkü gitüç buçuk katı büyüklüktedir). Baykonur ilçesinden gelmişti. mek istedikleri yatılı kursBiz de bu mesafelere alıştık sayıBaykonur’da İslâm’ı yaşayanların lar, öyle evlerinin yanında lır. “Ne kadar uzaklıktan geldin?” çoğunun gençler olduğunu ama veya şehirlerinde yoktur. diye soru yönelttiğimizde 200başlarında hocaları olmadığı için 300 km dediklerinde “Ooo, yazorluklarla karşılaştıklarını, o yüzkınmış canım!” diyoruz. İnsan zamanla yaşadığı den izin verilirse kış döneminde de okumak istecoğrafyanın rengine bürünüyor. diğini dile getiriyordu. Bu teyzemiz ilme o kadar Bu yıl da Çimkent İlahiyat Meslek Yüksek âşık ki Kur’ân’ı elinden hiç bırakmıyor ve o yaşına Okulu Kızlar Bölümü yaz kursu için 7’den 70’e rağmen sınıfının en başarılı öğrencisi oluyordu. öğrencileriyle buluştu. Yaşı büyük olanlar, evini Meryem teyzemizin “İlim öğrenmek artık barkını, çoluğunu çocuğunu düşünmeden bıra- bizden geçti; bu yaştan sonra Kur’ân kursuna gitkıp okulumuza koştu. Kimisi çocuğunu emanet mek kim ben kimim?!” diyen bay bayan herkese edecek kimse bulamayıp birlikte yollara düştü- de bir tavsiyesi var: “Ölene kadar ilim öğrenmek ler. Küçüğünden büyüğüne öyle bir heves vardı kadın-erkek herkese farz. Evlerinde oturup kalmaEylül 2012 •

• 79 <


Meryem teyze büyük bir aşkla Kur’ân okuyor.

Minik kızlarımız; her bireri şimdiden Kur’ân bülbülleri olmuşlar.

sınlar. Kur’ân için biz, kar-kış demedik bayan hoca rusunu yönelttiğimizde de, “Ben üç kez rüyamda bulamadığımız için, erkek hocanın yanına öğren- bir otobüste yolculuk yaparken biri bana «Osman mek için gittik. Çimkent’teki bu okulumuzu duyar Nûri Topbaş Hocaefendi’nin Tasavvuf adlı eseriduymaz uzak demeden kalktık buralara geldik. ni oku!» dedi ben de bu kitabın Kazakça çevirisini İnsanlar ellerindeki ömür nimetini kaçırmadan fır- bulup okudum. Önceden yazarı ve bu kitabı hiç satları değerlendirsinler.” duymamıştım. Kitabı okuduktan Bir öğrencimiz de kış dönesonra kitaba da, ilme de âşık olHayırlı insan olmanın minde bile bizi bırakmayan ve dum. Sonra burayı duydum ve yolu zorluklarla çevrilidört yıllık İlahiyat Meslek Yüksek koşa koşa geldim” diyor. Herkedir. Kötülüklerin bir tuş Okulu’nu bitirmek isteğiyle 700 sin bu okula geliş anısı var. Dinuzaklıkta olduğu zamanıkm uzaklıktaki Almatı şehrinden lediğinizde de ne büyük nimetgelen, kırk bir yıl Rusça öğretmen- mızda Kur’ân kursları de- ler içinde olduğunuzu düşünüp liği yapıp emekliye ayrılmış 67 ya- niz feneri gibi yönünü ve şükrediyor, bir o kadar da nimeşındaki Kılara teyzemiz. O da; “Kırk yolunu bulmak isteyeni tin şükrünü eda edemediğiniz bir yılımı yabancı dil öğreterek geçir- aydınlatmaktadır. Temel için hayıflanıyorsunuz. dim şimdi bu okulu başarıyla bitirip Kırk günlük yaz kursumuz mesele, o fenerinin farKur’ân’a hizmet etmek istiyorum” bittiğinde ise çoğu, “Buradaki kında olabilmek. diyor. Onca yaşına rağmen o kadar manevi havayı bırakıp evimize azimli ki; “Bu yıl okulun hazırlık sıgitmek istemiyoruz” diyor. Biz de nıfına kabul edilirsem hem Türkçe hem de Arapça onların bu güzel isteklerini kırmayıp Ramazan öğreneceğim, yarıyıldan sonra artık seninle Türkçe ayında öğrencilerimiz için ikinci bir yaz kursu konuşacağız inşallah” diyor. Sözlerine şöyle de- programı başlatıyoruz. vam ediyor: “Biz önceden doyduğumuzu zanneHayırlı insan olmanın yolu zorluklarla çevrilidiyorduk ama aslında açmışız. Bizim açlığımız ma- dir. Kötülüklerin bir tuş uzaklıkta olduğu zamanınevi açlıkmış. Ruhani nanı (manevi ekmeği) ben mızda Kur’ân kursları deniz feneri gibi yönünü ve İslâm’da buldum, bu okulda buldum” diyor. yolunu bulmak isteyeni aydınlatmaktadır. Yine yüzlerce kilometre uzaklıktan gelen Temel mesele, o fenerinin farkında olabilhanıma; Bu okulu nereden duyup geldiniz?” so- mek. >80 •

• Eylül 2012


AĞLAYAN DENİZ:

ARAL

Adem ŞAHİN / KAZAKİSTAN

K

azakistan’ın batısındaki Kızılorda şehrine doğru giden Almatı-Moskova trenindeyiz. Kızılorda’ya bağlı Aral ilçesinde okulumuz mezunlarından Marat isimli kardeşimizin düğünü var. Hem ziyaret hem ticaret derler ya biz de hem düğüne gitmek hem de kuruyan Aral denizini görmek istiyoruz. Gidiş geliş trenle 33 saat sürüyor. Hani “Ateş seni çağırıyoooo” diye bir reklam var ya; işte “Marat ve Aral da bizi çağırıyoooo.”

Trende, kupe denilen dört kişilik odada iki öğretmen ve yaşlı bir Rus çift ile seyahat ediyoruz. Yaşlı çift ununu elemiş eleğini asmış gibi birbirleriyle hemen hemen hiç konuşmuyor. Tek aktiviteleri yemek ve içmek. Ve bir kaç kelimelik soğuk ve hissiz cümleler kurmak. Yaşlanınca, sağlık ve kuvvet gibi, sözler ve cümleler de vedâ ediyor demek ki. İnsanın kendisine yapacağı en büyük kötülükler listesine “yolculuklarda video, film izlemek

Eylül 2012 •

• 81 <


1989’dan 2008’e Aral gölü.

Adalet ve doğruluk, su ile sembolize edilir. Adalet, su gibi girdiği yere hayat verir. Zulüm ise susuzluktur, kurumadır, çölleşmedir ve tuzlu gözyaşların akmasıdır. “Bastığın yer bayram olsun” diyerek sevdiklerimize hayır dua ederiz. Hiç kimse sevdiği insanın ayak bastığı yerin çöl olmasını ve bereketten uzaklaşmasını istemez. ve müzik dinlemek” diye yazmak isterim. Yolculuklar okuma, zikir ve tefekküre sebep olmalıdır, mp3 ve mp4’e kilitlenmeye değil. Duyulan takır tukur ve duyulmayan tik taklar arasında kıyamete kadar sedası devam edecek bir cümle zihnimizi meşgul ediyor: Enes b. Muâz (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’den şöyle nakleder: “Nice binilenler vardır ki, binenden hayırlıdır. Zira onlar Allah’ı daha çok zikrederler.” (Râmûz el-Ehâdîs) Kara tren diyoruz ya üzeri yağlı ve tozlu bu kara trenler, içinde taşıdıklarından daha hayırlı olabiliyor demek ki. Süperman, pelerini ile trenle uçakla ve göktaşları ile yarışır ve onları geçerdi. Gerçek süperman ise Allah’ı tesbih ve zikirde bindiği araçtan önde olandır. Aral tenizi (denizi) yazan istasyonda iniyoruz. 40 yıl önce istasyon denizin kenarındaymış. Aral ilçesinde orta yaşı devirmiş bir tek otel var. O otel, yıllar önce denizin kenarındaymış. Parmağından mucize olarak tatlı su akıtan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, ayakları ile vurduğu yerden zemzem çıkartan İsmail peygamberimiz var. Kevser sûresinde geçen Kevser’den cennetten bir ırmak, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in baldan tatlı, kardan soğuk havuzunu biliriz. “Kevser” çokluk ve bereket demektir. Aral bizi çağırıyor demiştik ya indiğimiz yerde “Aral ne tarafta; yakında mı?” diye soruyoruz. “Buradan 70 km ilerde” diyorlar. Kevser sûresinde “ebter” sözü geçer; soyu kesik, tamamlanamamış, güdük, bereketsiz gibi >82 •

• Eylül 2012

mânalara gelir. Parmaklarından su akıtan yüce bir Peygamber’in ümmeti olarak, suyu 70 km uzaklaştıran parmak sahiplerini nasıl ve ne ile nitelendirmemiz gerekir bilemiyorum. Aral denizi 70 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın dördüncü büyük gölüymüş. Devasa büyüklüğü sebebiyle göl değil deniz olarak anılırmış. 1960’larda yıllık 60.000 ton balık konservesi üretilen Aral gölü, yüz binlerce insana iş imkanı sağlarmış. Sovyet planlamacıların hesabına göre Orta Asya’da pamuk yetiştirmek balıkçılığın yüz misli ekonomik değer kazandıracaktır. Bu hesaplamalar neticesinde Ak Altın (pamuk) sloganıyla çalışmalara başlandı. Aral gölüne dökülen Sırderya ve Amuderya (Seyhun ve Ceyhun) nehirlerine büyük kanallar yapıldı. Çöllerde pamuk ekimi başladı. Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin Aral’a taşıdığı yıllık su miktarı 110 kilometreküpten 5 kilometreküp seviyesine kadar düştü. 1940’larda başlayan sulama faaliyetleri sebebiyle nehirlerle beslenemeyen göl, buharlaşmanın da fazla olması sebebiyle küçülmeye başlamış. Tuzluluk oranı litre başına 14 gramdan 100 gramın üzerine çıkan gölde 32 farklı balık türünden geriye yalnızca dördü kalmış. Tuz, ağlama ve terleme ile bünyeden çıkar. Deniz ağladıkça tuz artıyor. Dünyanın dördüncü büyük gölü olarak bilinen Aral gölü, son 50 yılda yüzde 90 küçülerek, yerini suların çekildiği bölümde oluşan, “dünyanın en genç çölü” Aralkum’a bırakmış.


Gölde sıradan manzaralardan biri, korku gemisi.

Deniz ürünleri dışında, bölgedeki yerel memeli ve kuş türlerinin sayısı da yarıya inmiş. İklim koşulları da değişime uğradığından, yazlar daha sıcak, kışlar daha soğuk geçmeye başlamış. Bölgede sıkça meydana gelen kum fırtınaları yılda 100 milyon ton tuzlu kumu 250 km uzağa taşıyabiliyor. Tuzlu kum rüzgarlarla ulaştığı verimli toprakları zamanla çoraklaştırıyor. Köylerden, şehirden ve gemilerden uzaklaşan deniz, geride kum dolu çöl bırakınca halk gemilerini ve evlerini terkederek göç ediyor. Gemiler, korku filmlerini andırır şekilde kumların üzerinde, hurda demir olarak satılacakları günleri beklerken, hörgüçlü Asya develeri etraflarında dolaşarak sanki onlara göz kulak oluyorlar. Osmanlıcada âb-ı adâlet tabiri kullanılır. Adalet ve doğruluk, su ile sembolize edilir. Adalet, su gibi girdiği yere hayat verir. Zulüm ise susuzluktur, kurumadır, çölleşmedir ve tuzlu gözyaşların akmasıdır. “Bastığın yer bayram olsun” diyerek sevdiklerimize hayır dua ederiz. Hiç kimse sevdiği insanın ayak bastığı yerin çöl olmasını ve bereketten uzaklaşmasını istemez. Hz. Hızır hakkında “Onun ayak bastığı yerden, hangi mevsim olursa olsun yemyeşil otlar biter” denilir. Hızır (a.s.)’ın bastığı yerden ot çıkıp çıkmadığını bilmiyorum ama bu dünyada yaşayan bir kısım insanların ayak bastığı yerlerin bayram değil felaket olduğunu, suları kurutup ekini ve nesli mahvettiğini kesinkes biliyorum. Dünya, bize hem âyet, hem nimet, hem de emanettir. Dünyanın tahribi, Kur’ân âyetlerinin tahrifi gibidir. Peygamber Efendimiz doğmadan önce mahsuller çok bereketli olmuştur. 570. yıla bolluk yılı

Aral gölü üzerindeki hayalet gemiler.

denilmiştir. Bolluk ve bereket Allah ve Resûlu olmaksızın mümkün değildir. Hadis-i şerifte “Bir iş ki, ona besmeleyle başlanmaz, ebterdir” (yani kısır ve güdüktür) buyrulmuştur. Besmeleyle başlanmayan işler milyonlarca tonluk suları bile kilometrelerce uzağa kaçırır toprağı kuraklaştırır. Dönüş yolundayız. Marat’ın düğünü sebebiyle sevinsek de Aral denizi ve atrafında gördüklerimiz sebebiyle içimizde bir ağırlık var. Trenin takır tukurları arasında şu sözlerle yolculuğumuzu tamamlıyoruz: l “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allah (c.c.) yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rûm 30/41) l “O, sizi yeryüzünde (topraktan) yarattı ve sizi yeryüzünü imar etmede görevli kıldı.” (Hûd,11/ 61)

l Gönüller imar edilmeden, toprak ve deniz ihya edilemez.

Kurumuş gölden bir kesit.

Eylül 2012 •

• 83 <


MOĞOLİSTAN KÖYLERİ EZANLA BULUŞUYOR Moğolistan’da camileri olmayan köyler camiye kavuşuyor. Türkiyeli işadamı Hasan Yeşilkaya tarafından, Moğolistan’da üç köye cami yapıldı. Şefkat Yolu Derneği’nin Moğolistan’daki hizmetlerini yürüten partneri Nur Vakfı yetkilileri, camilerin bilhassa camisi olmayan köylere yapılmaya başlandığını

ve bu yaz içerisinde tamamlanıp ibadete açıldığını belirttiler. Moğolistan’da müslümanların yaşadığı birçok köyde cami bulunmuyor. Önceden de Şefkat Yolu Derneği’nin gayretleri ve Türkiyeli hayırseverlerin destekleri ile Moğolistan’da camisi olmayan köylere camiler yapılmış ve ibadete açılmıştı.

THY MOĞOLİSTAN’A DOĞRUDAN SEFERLERE BAŞLADI Düzenlediği uçuş noktalarını her geçen gün artıran Türk Hava Yolları Moğolistan’a doğrudan seferlere başladı. Türk Hava Yolları Moğolistan’da uçtuğu ilk nokta olan Ulan Batur’a ilk seferini gerçekleştirdi. Bu ilk uçuşta, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu’nun davetlisi olarak Türkiye’den

aralarında Şefkat Yolu Derneği Başkanı Nurettin Korkut’un da bulunduğu çok sayıda siyaset ve işadamı yer aldı. Seferler, İstanbul’dan Pazartesi, Çarşamba ve Cuma, Ulan Batur’dan Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri olmak üzere haftada 3 gün karşılıklı olarak icra edilecek.

ŞEFKAT YOLU DERNEĞİ RAMAZAN AYINDA DA MUHTAÇLARIN YANINDAYDI Şefkat ve merhametin daha ziyade arttığı mübarek ramazan ayında, Şefkat Yolu Derneği muhtaçları unutmadı, onlara erzak dağıttı. Dernek yetkilileri, ramazan ayında erzak dağıtım faaliyetlerinin daha çok arttığını, bunun da ramazana yönelik bir bereket olduğunu belirterek, erzak yardımında bulunan hayırsever zenginlere te-

şekkürlerini bildirdiler, erzak yardımında bulunulan muhtaç vatandaşlarımızın mutluluk ve sevinçlerine karışan hayır dualarını ilettiler. Şefkat Yolu Derneğigerek yurt içinde gerek yurt dışında yoksul insanlara,periyodik olarak muhtelif yardımlarda bulunuyor, onların problemlerinin çözümüne bir parça da olsa katkı sağlamaya çalışıyor.

ŞEFKAT YOLU DERNEĞİ SİERRE LEONE’DE Şefkat Yolu Derneği, Batı Afrika ülkelerinden Sierre Leone’de hizmet faaliyetlerine başladı. Derneğin Afrika sorumlusu Hüsnü Bircan yaptığı açıklamada, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Sierre Leone’ye önceden de gittiklerini, insani yardım ve kurban organizasyonlarında bulunduklarını belirterek, bu gidişlerinde

>84 •

• Eylül 2012

ülkede yerleşik bir hizmetin sağlanabilmesi için bir vakıf kurduklarını ve bir İmamHatip okulunun yapımına başladıklarını belirtti. Önümüzdeki aylarda okulun tamamlanması ile Sierre Leone’de eğitim çalışmalarına başlayacaklarını söyleyen Bircan, hayır sahibi cömert halkımızdan, fakir Afrika ülkelerine şefkat kollarını uzatmalarını istedi. Sierre Leone bölgede, birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi misyonerlerin yoğun faaliyet gösterdikleri bir ülke olarak biliniyor.


BEYAZ SARAY’IN KALBİ DURDU lu da bir konuşma yaptı. İsmail Özdoğan’ın sahibi olduğu Enderun Kitabevi, özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda akademisyenlerin, münevverlerin ve yazarların en sık uğradığı ve sohbetler ettiği bir akademi hüviyetindeydi. Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı’nın kapanmasından sonra İsmail Özdoğan da Enderun Kitabevi’ni Vezneciler’deki Yümni İş Merkezi’ne taşımıştı. Enderun Kitabevi’ne Türkiye’de alanlarında söz sahibi bir çok ilim, fikir ve sanat adamı devam ediyordu.

Enderunî İsmail adıyla tanınan Sahaf İsmail Özdoğan hakkın rahmetine kavuştu. Özdoğan’ın naâşı, 6 Eylül Perşembe günü öğle namazını müteakip Şâkirîn Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze namazına İsmail Özdoğan’ın çok sayıda arkadaşı, sevenleri ve akademisyenler katılırken eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğ-

ÇANKIRI’DA DÂRU’L-HADİS SEMPOZYUMUNUN İKİNCİSİ YAPILDI Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Çankırı Belediyesi’nin ortaklaşa tertip etmiş oldukları “Anadolu’nun İslamlaşma Sürecinde Dâru’l-Hadisler” konulu sempozyum, 08-09 Eylül 2012 tarihleri arasında Çankırı’da yapıldı. Sempozyuma, Türkiye genelinde muhtelif İlahiyat fakültelerinden çok sayıda konunun uzmanı akademisyen katıldı. Sempozyum, açılış konuşmalarıyla başladı. Prof. Dr. Kemal Sandıkçı konuşmasında, muhaddislerin hadis öğrenmek için gösterdikleri gayretler ile hadis öğrenmenin ehemmiyetinden bahsetti ve hadis öğrencisinin hadis dinlerken göstereceği edebe vurgu yaptı. Prof. Dr. Ali Toksarı’nın yaptığı selamlama konuşmasının ardından oturumlara geçildi.

İki gün içerisinde toplam 6 oturumun gerçekleştirildiği sempozyumda, toplam 15 tebliğ sunuldu ve tebliğlerin müzakereleri yapıldı. Sempozyumun son oturumu, dâru’l-hadislerin güncellenmesine yönelik bir çalıştay şeklinde oldu. Program, Çankırı gezisi ile sona erdi. Bu yıl Çankırı’da ikincisi gerçekleştirilen dâru’lhadisler sempozyumunun geleneksel hale gelmesi için başta Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç olmak üzere Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yavuz Ünal ile akademisyen hadisçiler üstün gayret göstermektedirler. Sempozyumda Şefkat dergisi editörü Yrd. Doç. Dr. A. Hikmet Atan, “Dâru’l-Hadisleri Ortaya Çıkaran Temel Nedenler ve İslâm İlim-Kültür Dünyasındaki Yeri” başlıklı bir tebliğ sundu.

ASR-I SAÂDET PARKI AÇILIYOR Suudi Arabistan’da, Peygamber Efendimiz’in yaşadığı dönemin bütün ayrıntılarını yansıtan bir ‘tema park’ kurulması için ilk adımlar atıldı. Projeye göre parkın içinde İslâm kültürünü her yönüyle ortaya koyacak büyük bir müze ve kütüphane de yer alacak. Efendimiz’in(s.a.v.) dönemine ait birçok görsel malzeme, animasyon, film gösterimleri, tarihi olayların canlandırıldığı kısımlar da temalı park alanı içinde bulunacak. Yine parkta Resûlullah (s.a.v.)’in hayatını anlatan özel bir bölüm de olacak. Burada 1500 parça halinde O’nun mübarek hayatı anlatılacak. Her bir parça, zengin görsel içerik

taşıyacak. Mekke ile Cidde arasında kurulması düşünülen park oldukça geniş bir alanda inşa edilecek ve 24 saat açık olacak. Parkta yer alacak oteller, restoranlar ve alışveriş merkezleri de İslam mimarisine göre yapılacak. İslam dünyası, tarihi, coğrafyası ve kültürü üzerine en büyük ve en kapsamlı kütüphanenin de hizmet vereceği parka, büyük Arap tarihçilerinin bilgilerinden faydalanılarak mü’minlerin annelerine ait imitasyon takılar, o dönemde kullanılan cüppeler, mobilyalar ve silahlar sergilenmek üzere getirilecek.Temalı park sayesinde İslâm tarihi ve kültürü daha iyi anlaşılabilecek. Eylül 2012 •

• 85 <


HASEKİ EĞİTİM MERKEZİ 24. DÖNEM MEZUNLARINI VERDİ Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi 24. dönem ihtisas kursiyerlerinin mezuniyet programı, Pendik Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. Törene İstanbul müftüsü Prof. Dr. Rahmi YARAN başta olmak üzere ilçe müftüleri ve çok sayıda davetli katıldı. Programa Kırat Bölümü kursiyerlerinden İbrahim AKSOY’un Kur’an tilavetiyle başlandı. Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Nurettin Muhtar ACAR’ın açış konuşmasının ardından mezunları temsilen dönem birincisi İsmail Dündar İNCE ve İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Rahmi YARAN bir konuşma yaptılar. Program, Kıraat Bölümü kursiyerlerinin sunduğu ilahiler ile devam etti. Son olarak İhtisas

Merkezinin duayenlerinden öğretim görevlisi Mehmet SAVAŞ Hocaefendi son ders mahiyetinde bir konuşma yaptı. Dereceye giren ve mezun olan kursiyerlere diplomaları, Pendik Haseki Vakfı’nın hazırladığı hediyelerle birlikte takdim edildi. Bu dönem Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nden mezun olan öğrenciler arasında, iki Kazak, bir Kırgız ve bir Kırımlı öğrenci de yer aldı. Mezun olan bu öğrenciler, ülkelerinde hizmet etmek için can attıklarını ifade ettiler. Daha önceden de Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’nden birçok Kazak ve Kırgız öğrenci mezun olmuştu. Bu öğrenciler, şu anda ülkelerinde dini hizmetler yürütmektedirler.

ASTANA’DA HAZRET SULTAN CAMİİ TÖRENLE İBADETE AÇILDI Kazakistan’ın başkenti Astana’da inşa edilen ve ülkenin en büyük camisi olan Hazret Sultan Camii, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in katıldığı törenle ibadete açıldı. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, doğum günü olan 6 Temmuz’da gerçekleştirilen açılışta, Astana başkent olduktan sonra ülkeye gelen misafirlerin ve devlet adamlarının nasıl bir ülkeye geldiklerini göstermek maksadıyla havalanı yolu üzerinde büyük bir cami yaptıklarını söyleyerek, insanların İslâm’a olan ilgilerinin artmasıyla cami ihtiyacının da giderek arttığını ifade etti.Nazarbayev, işdamları ve halkın desteği ile son derece kullanışlı ve modern bir cami inşa edildiğini be-

lirtti. Türk mühendis ve müteahhitleri tarafından yapılan Hazret Sultan Camii, sekiz bin kişilik kapasiteye sahip olup toplamda 17 bin m2’lik alan üzerine kurulu. Caminin 77 m. yüksekliğinde 4 minaresi ve yüksekliği 52 m. olan toplam 10 kubbesi bulunuyor. Camide ibadet bölümlerinin yanı sıra taziye salonları, kütüphaneler, nikah salonları, arşiv, lojmanlar, ofisler, 400 kişilik yemekhane, VIP odalar, el ayak kurutma ve terlik odaları gibi mekanlar da bulunuyor. 30 bin m2’lik yeşil alanı da bulunan Hazret Sultan Camii’nin inşası sırasında yaklaşık 1500 kişi çalıştı. Cami yapımında Türkiye’den malzeme kullanılmasına özen gösterilirken, çiniler ise İznik’ten tedarik edildi.

BİR HİZMET ADAMI İSMAİL ÜÇÜNCÜ HAKK’IN RAHMETİNE KAVUŞTU Bir hizmet adamı İsmail Üçüncü Hakk’ın rahmetine kavuştu. 1959 doğumlu olan Üçüncü, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü mezunu idi. Matbaacılık işiyle meşgul olan ve çevresi tarafından yapmış olduğu hayır ve hasenât ile tanınan İsmail Üçüncü, matbaasında basmış olduğu çok sayıda Kur’ân-ı Kerîm ve elif bâyı meccânen dağıtmış, en son da şair sahâbîlere yönelik mühim bir eser olan

>86 •

• Eylül 2012

Hüsnü’s-Sahâbe isimli kitabın basılıp dağıtılmasını sağlamıştı. 1970’li yıllarda yayınlanan Sebil dergisinde yazı işleri müdürlüğü de yapan İsmail Üçüncü’nün naâşı, 23 Ağustos 2012 tarihinde Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazını müteakip Edirnekapı Mısırtarlası Mezarlığı’na defnedildi.


TACİKİSTAN’DA İMAM-HATİP OKULU AÇILIYOR müslüman olan bir devlette din eğitiminin çok önemli olduğunu, bunun için de, bu dost ve kardeş ülke için ellerinden gelen yardımı esirgemeyeceklerini belirttiler. Tacikistan’da din eğitimi ve hizmetleri, ülkede görev yapan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile yürütülmekte.

Tacikistan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı İmam-Hatip Okulu’nun açılmasında son aşamaya gelindi. Şefkat Yolu Derneği’nin destek ve himayeleri ile eğitim hayatına başlayacak okulda yaklaşık yüz yatılı öğrenci eğitim alacak. Dernek yetkilileri, Tacikistan gibi halkının % 90’ı

SU SONDAJ KAMYONU SENEGAL’E ULAŞTI Şefkat Yolu Derneği’nin öncülüğünde Türkiye’den tedarik edilen su sondaj kamyonu Senegal’in başkenti Dakar’a ulaştı. Deniz yolu ile Dakar limanına indirilen kamyon ve ekipmanları, bölgede hizmet veren Şefkat Yolu Derneği’nin partner kurumu Şefkat Yolu Vakfı yetkilileri tarafından teslim alındı. Şefkat Yolu Vakfı,

başta Senegal olmak üzere bölgedeki ülkelerde yüze yakın su kuyusu açtı. Vakıf yetkilileri, Türkiye’nin cömert ve fedakâr hayır ehli insanlarının bölgede açmak istedikleri kuyularıbu sondaj kamyonusayesinde daha rahat açabileceklerini, kamyonun temin edilerek ülkeye ulaştırılmasında katkısı olan tüm kurum ve şahıslara teşekkür ettiklerini bildirdiler.

ARAŞAN İLAHİYAT FAKÜLTESİ’NİN YURDU HİZMETE AÇILDI şartlar altında eğitim ve öğretimlerini sürdürmeleri hedefleniyor. Fakülte Dekanı Doç. Dr. Vahit Göktaş yaptığı açıklamada, fakültelerinin ihtiyaç duyduğu böyle modern bir yurdun yapılması ile öğrencilerin eğitim ve öğretim noktasında daha iyi yetişeceklerini ümit ettiklerini belirterek, yurdun yapılmasında maddi-manevi emeği geçen Türkiyeli hayır severlere teşekkür etti.

Bişkek’te Şefkat Yolu Derneği’nin destek ve himayeleriyle eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan Oş Devlet Üniversitesi Araşan İlahiyet Fakültesi’nin öğrenci yurdu hizmete açıldı. Fakülte binası ve camisinin yer aldığı kampüs içerisinde geçen yıl yapımına başlanan yurdun tamamlanıp hizmete açılması ile 200 civarında öğrencinin daha iyi

“SON NEFES” KİTABI VOLOFÇANEŞREDİLDİ Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin

isimli kitap Volofça’ya tercüme edilmiş ve

“Son Nefes” isimli eseri Senegal’in yerel dili

Senegal’e gönderilmişti. Dernek yetkilileri,

olan Volofça’ya tercüme edildi ve Türkiye’de

Fransızca dini kitapları zaman zaman söz

basıldı. 2500 adet basılan kitabın Şefkat

konusu ülkeye gönderdiklerini ancak ye-

Yolu Derneği aracılığı ile Senegal’e gönde-

rel dilde kitaplara halkın daha çok ihtiyaç

rilmesine başlandı. Daha önceden de aynı

duyduğunu ve bu yüzden yerel dilde kitap

yazara ait Örnek Şahsiyet Hazret-i Muham-

basılmasının büyük önem arzettiğini belirt-

med Mustafa -Sallallahu Aleyhi ve Sellem-

tiler.

Eylül 2012 •

• 87 <


ARAKAN YARDIM BEKLİYOR Dünyanın muhtelif coğrafyalarında zulüm altında inleyen müslümanlara bir yenisi daha eklendi. Eski adı Burma veya Birmanya yeni adı Myanmar olan ülkenin işgal ettiği Güneydoğu Asya’da yer alan müslüman Arakan bölgesinde, müslümanlara uygulanan zulüm ve işkence, ramazan ayı boyunca İslâm dünyasının, bilhasssa Türkiye’nin gündemine oturdu. Müslümanların evlerinden alınarak işkence görmeleri ve binin üzerinde müslümanın öldürülmesi, halkın can korkusu ile Bangladeş’e sığınmaya çalışmasından dolayı on binlerce müslüman evsiz ve yurtsuz kaldı. Bölge-

ye giden gazeteci yazar Aslan Balcı, Arakan’a alınmadıklarını, Bangladeş’teki kampları gezdiklerini, bu kamplarda yüz bine yakın müslümanın zor şartlar altında yaşadıklarını, üç yüzden fazla müslüman köy ve yerleşim yeri boşaltılıp Rakhin Budist teröristlerin eline geçtiğini belirtti. Kötünün çok çok ötesinde bir durumun söz konusu olduğu Arakan’a acilen uluslararası düzeyde yardımların yapılması ve müslümanların can emniyetinin sağlanması gerekiyor. Geçtiğimiz ay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Arakan’a giderek resmi görüşmelerde bulunmuş ve insani yardım dağıtmıştı.

SURİYE’DE DRAM DEVAM EDİYOR Suriye’de yaşanan olaylar neticesinde Mart 2011’den Eylül 2012’ye kadar geçen zaman içinde resmi rakamlara göre toplam ölü sayısı 30 bini aştı. Geçtiğimiz Ağustos ise 6808 kişinin ölümüyle en kanlı ay oldu. Ülkedeki çatışmalar nedeniyle 65 binden fazla sivilin yaralandığı ve 76 bin kişinin de kayıp olduğu belirtiliyor. Suriye’yi terk edenlerin sayısı ise yarım milyonu geçmiş durumda. Ölüm oranının günden güne arttığı Suriye’de on sekiz aydır süren çatışmalar sebebiyle her yirmi beş dakikada bir Suriyeli hayatını kaybederken on dakika-

da bir de bir Suriyeli yaralanıyor ve vatanını terk ediyor. Türkiye’ye giriş çıkış yapan Suriyelilerin de sayısında artış görülüyor. Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı elde edilen son verilere göre seksen bini aşmış durumda. Bir kısım Suriyeli ise Kilis’teki yakınlarının yanına giderken, bir kısmı da çevre illere sığınıyor. İllegal yollarla temel ihtiyaç maddelerini karşılamak için Kilis’e gelen Suriyeliler, alışveriş sonrası ülkelerine dönüyorlar. Gayr-i resmi kaynaklara göre, yapılan katliamlardan ötürü Suriye’deki ölü sayısı 50 bini geçmiş durumda.

ORTA ASYA’DA YAZ KURSLARI VERİMLİ GEÇTİ Orta Asya’da Şefkat Yolu Derneği’nin destek ve himayelerinde eğitim-öğretim yapan okullarda yaz kursları verimli geçti. Kazakistan, Kırgızistan ve Moğolistan gibi ülkelerde yaz kurslarında öğrencilere başta Kur’ân-ı Kerîm ve Temel Dini Bilgiler dersleri verildi. Dernek yetkilileri çok sayıda öğrencinin bu kurslardan istifade ettiğini, velilerin yoğun olarak çocuklarını okutma isteklerine cevap vermede zorlandıklarını belirttiler. Orta Asya’da yaz kursları okulların kapanmasıyla başlıyor ve okulların açılmasına yakın bir zamana kadar devam ediyor.

>88 •

• Eylül 2012


Şefkat Dergisi