Page 1

SOSYAL BİLİMLER-1 İÇİNDEKİLER AŞAĞILIK KOMPLEKSİ BELLEK VE ANIMSAMA BENİMSEMEKTEN KAÇIŞ BİLİNÇ VE BİLİNÇ DIŞI BİLİNÇ VE İÇGÜDÜ BOYUN EĞME DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ALGILAMA DÜŞÜNÜYORUM,ÖYLEYSE VARIM ESKİDEN RUH HASTALIKLARI NASIL TEDAVİ EDİLİRDİ ? FELSEFE VE BİLİM FELSEFEYİ NASIL SEVDİM ? KAYGI NEVROZU KELİME VE KAVRAM OLARAK SONSUZLUK KİŞİLİK BOZUKLUKLARI KURUNTULAR METAFİZİK MİTOLOJİ NEVROZLAR PSİKOZLAR TELKİN TÜMELLER ZİHİN EYLEMLERİ ZİHİN VE BEDEN ZİHİNSEL BOZUKLUK

1 3 5 6 8 9 11 12 14 16 18 20 21 22 24 25 26 36 38 41 42 45 46 47

AŞAĞILIK KOMPLEKSİ

Çok yüksek bir tepenin karşısında bulunan herhangi bir kişi,o tepeye tırmanmaya kalktığı takdirde bu işi başaramayacağını düşündüğünde onun kaygılandığından söz edebiliriz. Aslında bu,olumlu bir durumdur. Bu tepeyi yaşantımız boyunca karşılaştığımız zorluklara benzetebiliriz. Bazı kişiler,hayatın sorunları karşısında,o sorunları çözme yerine oyalanmayı tercih ederler. Sık sık fikirlerini değiştirirler,sorunların çözümünü mümkün görmezler. Hatta mevcut bir tehlikeyi çok daha az bir tehlike halinde görme eğilimine girerler. Yaşantımız boyunca iş hayatımızda ve sosyal çevremizde her türlü sorun her zaman bizimle birliktedir. Örneğin gelirimizin az oluşu yüzünden çektiğimiz sıkıntı veya toplumdaki bazı kişilerin onaylamadığımız davranışları vardır ve bunlar birer gerçektir.


Bu gerçekler aşılması gereken yüksek tepeler gibidir. Çoğu kişi bunları aşar. Ama hayalci Bay X,bunu yapacak durumda değilse ya bu sorunu yok edecek,yani onu yok varsayacak,ya da onu unutmak için bütün vaktini harcayacaktır. Çünkü o,bu sorunlar karşısında kendisini yetersiz bulmaktadır. Başkasının başarıları karşısında,aynı sorunlar konusunda başarısız olacağına inandığı için aşağılık duygusu hissetmektedir. Bundan böyle toplumla temas etmekten çekinir. Üstelik böyle davrandığının pek farkında da değildir. Artık tek amacı,toplumla yüz yüze geldiğinde onurunu savunmak,karşılaştığı her kişiden üstün olduğuna inanmaktır. Bay X’in kendisi hakkında iyi fikirler edinme yollarının en iyisi,çevresinde bulunan kişileri küçük görmesidir. Herkesi eleştirir,kendisi olmazsa hiçbir işin yürümeyeceğini söyler. Kapkaranlık bir sokakta tek başına yürüyen bir kişinin biraz korkuya kapılıp ıslık çalması normal bir davranıştır. Ama aynı kişi büyük bir caddede gündüz vakti ve kalabalık içinde aynı şeyi yaparsa,derinliklerinde benimsemediği bir korkusu var demektir. Diğer taraftan bütün işi gücü herkesin karşısında onurunu korumak olan biri,eleştiri almaya karşı çok hassastır. Bir yanlışlık yapsa veya bir şeyi unutsa,bu hatasını kabul etmez. Eğer üstün birisi olmadığının farkına varırsa hemen zıt ve uç noktaya kayar,bu kez kendini aşırı şekilde basit hale koyar. Bay X,dağın yüksekliğini tam olarak anlayınca,yani yeteneksizliğinin bilincine varınca son çareye baş vurur. Dağın yüksekliğini iki misli arttırır. Aynı zamanda kendi boyutunu da iki misli azaltır. Şimdi kendisini acındıracak hale getirmiştir. Çevresinde bulunan insanların keyifleri yerindedir,aileleri onlara ihtimam göstermiştir.Zenginlik içindedirler. Kendisi ise hep aşılamayacak problemler içinde çırpınıp duran birisidir.


Çok çalışkan,telaşla hareket eden ve zaman zaman saldırgan tutum sergileyen bazı insanlar fiziksel yönden birtakım eksiklik taşıdıklarını düşünüyorlarsa aşağılık duygusuna sahip olabilirler. Bunlardan birisinin arkadaşlar arasında yapılan toplantılardaki tutumları birtakım ipuçları verir. Örneğin kendisinin orada olduğunu belirtecek her türlü eylemi yapacaktır. Dikkatleri üzerine çekmek için pencereleri açacak,gerekli gereksiz masayı düzenleyecektir. Bu gibi kişiler,hayatı bir rekabet,ne olursa olsun yarışı kendilerinin kazanması gereken bir olay olarak görürler. Onlar için önemli olan,her şeyi daha iyi yapıyor gibi görünmektir.

BELLEK VE ANIMSAMA

Bellek genel olarak iki ana bölümde ele alınmaktadır. Birincisi, bilgileri zihinde tutma,yani bilgileri depolama yeteneğidir. İkincisi ise daha önceden depolanmış bir bilgiyi zihinde yeniden bulma olarak açıkladığımız anımsamadır. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan önemli bir sonuç vardır. Bellek,bilgi depolamada daha başarılıdır. Ancak yeterli derecede çalıştırılmamışsa anımsama konusunda daha az güvenilir konumdadır. Yapılan başka araştırmalar konuya değişik açıdan yaklaşmışlar ve hemen hemen aynı sonuca ulaşmışlardır. Buna göre,zihinlerimizde tahmin edilenden çok daha fazla bilgi depolanmaktadır. * Sinir uzmanları beyni elektrik ile uyararak yaptıkları deneylerde, insanların yaşamlarına ilişkin belirli olayların tam olarak anımsanmasının sağlanabileceğini ortaya koymuşlardır.


Diğer taraftan insanların gördükleri düşler,yıllar önce unutulmuş kişilerin ve olayların aniden,üstelik bütün açıklığı ile görülmesini sağlarlar. Bundan,bilgilerin aradan geçen bütün bu süre boyunca saklandığını anlarız. Verilebilecek diğer bir örnek ise,belirli bir zamana kadar unutulmuş olan bazı olayların birdenbire anımsanmasıdır. * Belleği zaman açısından ele alırsak,kısa ve uzun süreler için farklı işlemler gözümüze çarpar. Kısa süreli bellekte etkin beyin süreci önemlidir,yani beynin bizzat kendisi etkilidir. Uzun süreli bellekte ise kimyasal değişiklikler oluşabilir. Ancak bütün bunlar kesin değildir,dolayısı ile belleğin dayandığı fiziksel temel tam olarak bu gün itibarı ile bilinmemektedir. Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Bunlardan birisine göre beyin,çok geniş depolama kapasitesine sahiptir ve içindeki hücrelerini birbirleriyle birleştiren olağanüstü bağlantılardan oluşmuştur. Bu bağlantılar çeşitli eylemlerle uyarılara maruz kalırlar. Böylece aynı bilgiye birkaç defa başvurarak anımsamayı kolay hale getirir. Diğer bir olasılık ta, anımsamada görülen bu gelişmenin nedeni,belleğe ilişkin kimyasal bağların tekrarlanma yoluyla güçlendirilmesidir. * Birçok kişi anımsama yönünden belleğinin iyi çalışmadığından şikayetçidir. Bu durumda sorun büyük bir ihtimalle kalıtsal nedenlere dayanmaz. Asıl neden zihnin çalışma yönteminin yanlış kavranmasıdır. Anımsama olayını iki alana bölebiliriz. Birincisi, öğrenme sırasında anımsama,ikincisi ise ,öğrendikten sonraki anımsamadır. Öğrenme sırasında zihin, beden gibi davranır,hem çalışma hem de dinlenme zamanına ihtiyacı vardır. Burada önemli olan birbirini izleyen çalışma ve dinlenme zamanlarını uygun biçimde ayarlamaktır. Böylece anımsama hem ayrıntılı olacak hem de hız kazanacaktır. Öğrenme işlemi bittikten sonra anımsamanın gücü,bilginin sindirildiği kısa süre içinde oldukça yüksektir. Aradan zaman geçtikçe bu güç hızla azalmaya başlar,ayrıntılar ve ayrıntıların anımsanması güçleşir. Bu durumu önlemenin yolu, bilgiyi yeniden gözden geçirmek ile belirli çalışma ve dinlenme süreleri uygulamaktır. Örneğin okuma işlemini 20 ile 40 dakika arasında değişen sürelere bölerek anımsamayı geliştirme metodu uygulanabilir. On dakikalık bir boşluğu on dakikalık bir anımsama süresi izler ve böylece anımsanan bilgilerin zihine yerleştirilip daha önceki bilgilerle karşılaştırılması sağlanır. Aynı bilginin ertesi gün iki ile dört dakikalık süreler içinde,bir hafta sonra da iki dakikalık süreler içinde yeniden gözden geçirilmesiyle bellek pekiştirilir. * Zihinde tutma işlemi için bir diğer işlem,çeşitli bilgilerden oluşmuş bir grubu özetleyen bir anahtar sözcükten veya bir deyimden yararlanmaktır. Zira beyin bu bilgileri aynı biçimde depolamıştır. Bütün bunlar belleği eğitmek için kullanılan yöntemlerdir. Böylece düşünceleri birbirlerine çağrışım yoluyla bağlamak veya düşünceler arasında ilişki kurmak gerçekleşir. Uzun zamandan beri ‘belleği eğitme bilimi’ diyebileceğimiz bir sistem kullanılmaktadır. Bu sistemle bilgiler olabildiğince kolay depolanacak birimler halinde düzenlenir. Örneğin sayıları,tarihleri veya söylenmesi zor olan adları öğrenmek için kafiyelerden yararlanılır. Bir diğer yöntemde ise kolayca anımsanacak anahtar sözcüklerle düşsel bir resim çizilir. Bilinmeyen olaylar ve adlarla bilinenler arasında ilişki kurulur. * Öğrenmemizi sağlayan en genel yöntem okumaktır. Ancak okumayı daha etkili kılacak yöntemlerin bilinmesinde yarar vardır. Hızlı okuma ile hem zihin belli bir noktaya toplanır hem de zihinde tutma daha etkili olur. Kelimeleri tek tek izleyerek okuyan bir kişinin aklı ister istemez dağılır. Çünkü bilginin zihne giriş hızı yavaş olmaktadır.


Halbuki bir bakışta birkaç sözcük birden okuyan bir kişi,bilgileri zihnine bütün halinde sokar,onları bütün halinde kavrar ve daha çok anımsar. * Unutmuş olduğumuz bilgilerin çoğu aslında öğrenmekte olduğumuz bilgiler üzerinde zihnimizi yeterince yoğunlaştırmamış olmamızdan kaynaklanır. Yani unutmanın asıl nedeni tam olarak öğrenmemiş olduğumuz bilgilerdir. Çoğumuz karşılaştığımız kişilerin adlarını hatırlamakta güçlük çekeriz. Dolayısıyla yeni kişilerle tanıştığımızda ileride onların adlarını da unutacağımızdan korkarız. Bizler korkuyla algıladığımız herşeyi unutma eğilimi taşımaktayız. Oysa insan adlarını anımsamak için ,tanıştığımızda dikkat etmek,bu adları içimizden tekrar etmek ve o kişilerle başka şeyler arasında ilişki kurmak çok yararlıdır. Örneğin tanıştığımız kişinin yüzüne dikkatle bakıp yüzünün belirgin özellikleri ile adı arasında bağlantı kurmayı denemek iyi sonuç verir. Tekrarlama adın zihne sağlam olarak yerleşmesini gerçekleştirir. Bu şekilde yapılan zihinsel egzersizler her şey için uygulanabilir. İnsanlar değişmez bir bellek yapısı,sürekli zihinde tutma özelliği ve şaşmaz bir anımsama yeteneği ile doğmazlar. Diğer beceriler gibi bellek te çalışarak geliştirilmeye ve eğitilmeye muhtaçtır.

BENİMSEMEKTEN KAÇIŞ

Bilincimiz,kendisi için karşı konulması güç olan fikirlerle başetmek üzere iki yöntem kullanmaya eğilimlidir. Birincisi fantezi,yani hayal kurmadır. İkincisi ise yansıtma yöntemidir. Herhangi bir düşünce bizi incitiyorsa,onun varlığını kabul etmemiz,normal bir kişinin yapacağı eylemdir. Yani,incitici düşünceyi görmezden gelmek değil,onu kabullenmek sağlıklı davranıştır. Ama çoğumuzda incitici düşünceleri bir başkasına yükleyip kendimizi kurtarmak isteği vardır.


Böylece kendimizin eksik olan taraflarımızı veya yanlışlarımızı ve onların kendimizle olan bağlantısını kabul etmemiş oluruz. Elbette bütün bunlar bir eğilimdir,yapılıp yapılmaması şartlara göre değişir. * Beceriksiz bir işçinin,yaptığı iş kötü olunca suçu kullandığı iş aletinde bularak başarısızlığını kendi üzerinden atmasına çok şahit olmuşuzdur. Böylece yansıtma,savunmanın ötesinde bir karşı saldırı niteliğini kazanır. İyi bir çizgi çizemeyen,sözgelişi desenini gereği gibi düzenleyemeyen birisi oradaki iş arkadaşlarının arasında hiç kimsenin iyi bir desen çizemediğini ileri sürebilir. Gerçekten de o iş yerinde kendisinden daha kabiliyetsiz bir iş arkadaşı varsa yansıtmayı gerçekleştirmiş olur. Artık kendisi o kadar da kötü desen çizen birisi değildir. * İnsanların zayıf yanları olabilir,bazılarının davranışı birçok kişiye çok aşırı gelebilir.Böyle kişileri sık sık görebiliriz. Hatta günlük yaşantımızda böyle davranan kişileri çoğu zaman hoşgörüyle de karşılarız. Ancak yansıtma uygulayan kişiler,zayıf yanlarının ve aşırı davranışlarının kendilerine ait olduğunu kendi kendilerine açıklamak istemezler. Toplum içindeki mevkilerine sıkı sıkı sarılma eğilimi gösterebilirler. Problem,içlerinde taşıdıkları bu eğilimlerini başkalarının davranışına yansıtmak istedikleri zaman ortaya çıkar. * Kişinin içinde oluşan herhangi bir duygu veya düşünce,kendisi için endişe verici bir özellikte ise,aynı durumu başkalarında da görmeye çalışacaktır. Arkadaşının yanlış bir hareketine tepki gösteren birisi,kendisi o davranışı yapmamış bile olsa,öyle davranabilecek potansiyelde olabilir. Ama o kişi arkadaşının yaptığı yanlış hareketin kendisinin de eğilimi olacağını kabul etmedikçe tepkisi şiddetli olacaktır. Diğer insanlara garip görünen davranış,bu tip tepkilerdir. Kişi,yansıtma ile ‘Ben öyle değilim’ der. Oysa hepimiz biliriz ki öyledir. Başkasında tanıdığı ve eleştirdiği özellik,kendisinin benimsemek istemediği,atıp kurtulmak istediği kendi ‘ben’inin bir bölümüdür.

BİLİNÇ VE BİLİNÇDIŞI Bilinç,zihnin mantıklı,eğitim görmüş ve eğitilebilir durumudur. Bilinçdışı,içgüdüsel,çocuksu ve eğitilemeyen yönümüzdür. Bilinç,o anda farkında olduğumuz şeylerdir. Görürüz,dokunuruz,işitiriz,yani farkederiz. Acıktığımızın,başımızın ağrıdığının rahatsız bir yerde oturduğumuzun farkında oluruz.


Bunlar bilinç alanıdır,dikkatimiz buralardadır. Ama dikkatin bir noktada oluşu nedeniyle bazı şeyleri fark edemeyiz. Bilinçdışı,o anda zihnimizde olup farkında olmadığımız herşeydir. Önbilinç veya bilinçaltı ise,kendi güçlerimizle ve bir yardım görmeden bilince getirilen her şeydir. * Bazı telefon numaraları veya birisinin adı hemen aklımıza gelmez. Bilinçaltı bu telefon numarasını veya adı bizim kendi isteğimizle ortaya çıkarmaz. Bilincimizi başka yere çevirince beklenmedik bir anda o numara veya ad aklımıza geliverir. Her insan normal olarak düşünen,duyan,eğitilebilen zihinden ayrı olarak basit,ilkel ve çocuksu bir zihin düzeyi ile yaşama başlar. Bu dönemin büyük kısmı içgüdülerdir. İçgüdüler eğitilemez. İlkel zihnin tüm amacı tatmin olmak,acıdan kaçmaktır. Bunlar duyu ile yerine getirilir. Ancak içgüdülerin dış hayata ait olgulara uyma gücü yoktur. Bu nedenle elinden gelen tek şey,yerine getirilmiş bir isteğin görüntüsünü hayalinde yaratmaktır. * Aç bir bebek anne görüntüsünü zihninde canlandırarak açlığını tatmin etmek ister. Yetişkin bir aç ise mükellef bir sofra hayal eder. Bunu,değiştiremediği gerçek hayattan uzaklaşmak için yapar. Bebek,ağlayarak istediğini elde eder. Büyüdükçe,aç kaldığı zaman hayal etmenin ve ağlamakla yemek elde etmenin yerine sofraya oturur. Yani artık hayalini tatmin için içe değil,gerçek tatmin için dışa yönelir.


Çocukluktaki ilkel düzen ayrı kalır,ama süreklidir. Bir güçlükle karşılaşınca ona başvururuz. Bilinç amaçlı ve tedbirli olduğu için eğitilir niteliktedir. Bilinçdışı ise güçlü eğilimler ve ısrarlı isteklerdir. Bilinçdışı istekler gerçek dünyada tatmin olmazlar. Yöntemleri dış dünyaya uymaz. Bu isteklerden bilinç haber aldığında bunları gerçek dünyaya uyarlamaya çalışır. Zaman,mekan ve fiziksel etkenleri gözardı edince hayallere dalarak düşmanlarımızı yok edebiliriz. Hatta bilincimiz işe karışmasa kural ve kanunlar bile geçersizdir. Ama hayallerden kurtularak bilinç işe el koyunca,bilinçdışından gelen istekleri toplumun ölçülerine uyacak şekilde düzeltir. Veya şeklini değiştirir.

BİLİNÇ VE İÇGÜDÜ

Bilinç,insanın dış dünyayı ve kendi kişisel varlığını anlamasına aktif olarak katılan zihinsel süreçlerin toplamıdır. Bu şekilde tarif ettiğimizde gözümüze çarpan ilk özellik,yaşamı fark edebilme yeteneğidir. İnsan çevresindeki olayları izler,onları değerlendirir,neyin ne olduğuna karar verir. Yaşamını sürdürdüğü fiziksel ortam içinde kendisinin ayırdında olur,kendisini birey olarak algılar. Ancak bilinç,herhangi bir organımız gibi doğrudan doğruya doğanın bir ürünü değildir. Onun ortaya çıkabilmesi ve görevini yapabilmesi için biyolojik temelin yanısıra toplumsal koşullar da gereklidir. Yani bilinç,diğer insanlarla birlikte yaşayarak gelişir. * Bir çocuk,ancak insan topluluğu içinde yaşarsa insan olur. İnsana insan olma özelliği veren olgu,tek başına tek bir bireye özgü ve soyut bir şey değildir. Bireyi biyolojik yapı dışında insan haline getiren toplumsal ilişkilerdir. Herhangi bir kişi,bütün insanlığın gelişmesi sonucunda oluşan bireydir. Bilinç,kendisi kadar eski olan ‘dil’in (lisan) ortaya çıkışı ile de ilintilidir. Bilincin gelişmesi ve soyut mantıksal düşüncenin oluşması üzerinde dil’in çok büyük etkisi olmuştur. İnsanlar yaşantılarının her evresinde diğerleri ile dil aracılığında sosyal ilişki kurabilirler. Onun sayesinde kendilerini kişileştirirler. Kullanılan dil terimleri içinde soyut olanlar vasıtası ile düşünebiliriz. * İçgüdü ise bilincin tam zıttıdır. İçgüdüsel davranış hayvanlara özgüdür ve çevreye uyma süreci içinde gelişen biyolojik davranıştır. Oysa bilinçli davranış,doğanın insan tarafından amaca bağlı değiştirilmesinde ortaya çıkar. Burada bahsettiğim içgüdü kavramını hayvanlara özgü bağlamıyla değerlendiriyorum.


Örneğin annelik içgüdüsü gibi insanlarla ilişkilendirilen içgüdü kavramları hayvanlarınki ile aynı değildir. Aslında bu gibi olgulara içgüdü denmesi de tartışmalıdır. * İçgüdü,belirli hayvan cinslerinde doğuştan gelen davranış tipidir,kalıtımla alınmıştır. Öğrenilmez,deneme yoluyla kazanılmaz. İçgüdüsel davranışlarla öğrenilmiş davranışların gelişmesi birbiriyle ters orantılıdır. Hayvanlar öğrendikçe içgüdüleri azalır.Ancak tümüyle yok olmaz. Sirklerdeki hayvanların eğitimi,doğal içgüdülerini törpülemeyi amaçlar. * Genel olarak ele alırsak içgüdü belli bir olay karşısında belli bir davranıştır. İçgüdüler,yukarıda değindiğim gibi insanın da belirli bir özelliğidir,ancak belirleyici rol oynamazlar. Bir hayvan kendi düşmanını görünce bağırır,kaçar veya ona saldırır. Onun durum değerlendirmesi,planlı hareket etmesi gibi davranışı olamaz. Türüne özgü tepkisi ne ise onu kalıtımla geldiği gibi uygular. * Düşman karşısındaki insanın ne türlü davranacağı belli değildir. Tepki göstermesi o anda içinde bulunduğu sosyal ve entelektüel koşullara bağlıdır. Kaçması ve karşı saldırıya geçmesinin yanısıra yapabileceği pekçok şey vardır. Birdenbire olan bir patlama karşısında irkilmemiz,aniden tehlike yaratan olaylar karşısında paniklememiz farklı şeylerdir. Dolayısı ile gösterilen tepki içinde içgüdü yok denecek kadar azdır. İnsanlarda kalıtımla gelen içgüdüsel davranışlar yoktur, zeka ile ilgili davranışlar vardır

BOYUN EĞME Desmond Morris,The Naked Ape (Çıplak Maymun) adlı yapıtında hayvanların kendi aralarındaki döğüşmeleri iki sebepten birisine dayandırır: Ya toplumsal hiyerarşi içinde üstünlük kazanmak,ya da belirli bir toprak parçası üzerinde hak sahibi olmak için mücadele ederler. Bazı hayvan türleri için hiyerarşi önemli olurken toprak önemli değildir. Bazı hayvan türleri için de tersi durum söz konusudur. Üçüncü bir grup hayvan için ise sahip olduğu topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü önem kazanır. Hayvanlar için saldırgan olmayı gerekli kılan nedenler bunlardır. Yazara göre biz insanlar,sahip olunan topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü için saldırgan olan gruba dahiliz. Mücadele eden hayvanlarda,taraflardan birisi üstünlük sağlamaya başladığında,mağlup olması muhtemel bireyin, karşısında bulunan bireyin saldırganlığını hafifletmesinin birkaç yolu vardır. Yani saldırganı yatıştırmaya yönelik bazı davranışlar edinilmiştir. Mağlup olmaya aday olan artık saldırganlık uyandırıcı işaretler vermez. Hareketsiz kalır.


Veya pes ettiğini çeşitli şekillerde belirtir. Bütün bu eylemler,boyun eğmenin farklı boyutlarıdır. Desmond Morris,söz konusu kitabında,kendisinin de içinde yer aldığı olayları ve bizzat denediği bazı kuramlarını anlatır. Yazara göre küçük bir trafik hatası yüzünden polisçe çevrilen çoğu şoför,ya suçsuzluğunu savunmaya ya da davranışı için mazeretler öne sürmeye başlar. Böyle davranmakla kendi topraklarını,bu olayda onun yerine geçen otomobilini savunmaktadır. Bu şekilde de kendisini mücadele eden bir kişi konumuna sokmaktadır. Ama aynı zamanda polisi de karşı saldırıya geçmeye çağırmaktadır. Oysa,bir boyun eğme tavrı gösterse işler kolaylaşır. Suçu kabullenmesi,polisi hakim duruma geçirir. Kavga eden taraflardan birisi boyun eğme davranışını benimsemişse galip tarafın saldırgan tavrı biraz yumuşar. Bu olayda bir de polisi övücü birkaç cümle işi daha da kolaylaştırır.

Yazar,sözlere uygun tavır takınılmasını da öğütlüyor.


Hem vücudun duruşu hem de yüz ifadesi,duyulması gereken itaat ve korkuyu yansıtmalıdır. Ama hepsinden de önemlisi,derhal arabadan çıkılmalı ve polise yaklaşılmalıdır. Zira arabanın içinde kalmak,kendi yerleşim bölgesinde kalmak anlamındadır. Arabadan uzaklaşmakla toprak üzerindeki iddiayı hafifletir. Bir anlamda kişiyi polis karşısında zayıf hale getirir. Oysa arabanın içinde kalmak,arabaya hakim olduğunu iddia etmektir. Böylece otomobilden çıkmakla yerleşim bölgesi üzerindeki haklardan vazgeçilmiş duygusu yaratır.

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ALGILAMA

Aynı ortam içinde büyümüş,aynı çevre ile ilişkide bulunmuş ve aynı kaynaklardan bilgi edinmiş iki kişinin dünya görüşü niçin farklıdır? * Dünya görüşü,dış dünyaya ait kavramlar ve görüşler sistemidir. Tarifimizi biraz daha genişletelim. Çevremizdeki dünya hakkında birtakım fikirlerimiz veya görüşlerimiz vardır. Bu fikir veya görüşlerimiz felsefe,sosyal hayat,politika,ahlak,sanat,bilim ve bunlar gibi konular hakkındadır,hepsinin toplamı dünya görüşümüzü oluşturur. Ancak dünya görüşümüzün asıl omurgasını felsefi görüşlerimiz kapsar. Hepimizin bildiği gibi,felsefeye dair her konudaki çözüm önerilerimizi başlıca iki tip dünya görüşüne göre belirleriz: Materyalist veya idealist dünya görüşü. Dünya görüşü,insanların bilgisinin belli bir tarihsel aşamadaki düzeyine ve sosyal sisteme dayanır. Dünya görüşü,çevresindeki realite karşısında insanın tavrını tayin eder.Her türlü eylemine yol gösterir. Dünya görüşümüzü belirleyen bir diğer olgu ise ‘algı’dır. Algıyı,dış dünyanın bilinçteki yansısı olarak tanımlayabiliriz. Algıyı tanımlarken objektif dünyayı ele alırız ve bu dünyanın duyu organlarımız üzerinde yaptığı etkiyle nesnenin bilincimizde beliren yansımasını belirtiriz. Algılar,hepimizin çevremizle olan ilişkilerimiz sırasında tecrübelerimizle edindiğimiz duyumlardan meydana gelir. Objektif dünyanın doğru şekilde algılanması,dış objenin yapısı ile bu objenin zihinde meydana gelen imajının yapısı arasında uygunluk bulunması demektir. Algının bilme sürecindeki ilk görevi,objelerin içeriğini ortaya koymamakla beraber genel kavramların temelini oluşturmasıdır. Örneğin insan,hayvan veya bitki derken,bu nesnelerin içeriğini tam tarif etmeden onları genel bir kavram olarak düşünürüz.


Algının bilme sürecindeki ikinci görevi,bilimsel kavramların oluşumunda ana malzemeyi sağlamasıdır. * Aynı kentte doğup büyümüş,aynı sosyal sınıfta,dolayısı ile aynı ekonomik seviyede olan,aynı eğitimi alan iki kişinin dış dünyayı algılamalarına veya dünya görüşlerindeki farklılıklara giden yoldaki kavşağı oluşturan özellikler nelerdir? Aynı ortam içinde büyümüş,aynı çevre ile ilişkide bulunmuş ve aynı kaynaklardan bilgi edinmiş iki kişinin mutlaka farklı algılama etkenleri vardır. Her şeyden önce bilgi edindikleri kaynakların farklı yorumlarını okumuşlardır. İlişkide bulundukları kişilerin değişik fikirlerini dinlemişlerdir. Birisinin okuduğu bir kaynak veya kişilerden edindiği fikirlerin gösterdiği gerçek ile diğerinin okuduğu başka kaynak veya kişilerden edindiği fikirlerin gösterdiği gerçek, edindikleri dünya görüşünün farklılığını oluşturur. * Ben,düşünce sürecimin olgunluk aşamasına yaklaşırken bulunduğum ortamın,çevremdeki kişilerin ve bana öğretilen bilgilerin etkisinde belli bir dünya görüşüm ve dış dünyayı belli bir açıdan algılayışım vardı. Tam düşüncemin olgunluk aşamasında çeşitli kaynaklardan edindiğim farklı bilgiler ve tanıdığım farklı kişiler sayesinde şimdiki dünya görüşüme sahip oldum. O tarihten itibaren de dış dünyayı algılayış tarzım zaten değişmişti. Ama benimle aynı süreci yaşamış olan pekçok kişi eski dünya görüşlerini değiştirmediler. Yaşantım boyunca idealist dünya görüşünden materyalist dünya görüşüne geçen veya tersini yapanları da gördüm.

DÜŞÜNÜYORUM,ÖYLEYSE VARIM Cogito ergo sum : Düşünüyorum,öyleyse varım. Felsefenin gelmiş geçmiş en önemli cümlelerinden birisidir. Hepimizin de bildiği gibi 1596-1650 yılları arasında yaşamış olan Descartes söylemiştir. Bu cümle ile ne demek istemişti ? Her şeyden önce o günlerde henüz bilim ve felsefe birbirinden ayrılmamıştı. Ama ayrılmanın sancıları da başlamıştı. Skolastik felsefe yıkılmış,bilgi problemi yeniden ele alınmıştı. Uğraş olarak bilimi seçen insanlar gözlerini doğaya çevirdiler. O güne kadar elde edilmiş bilgiler,her ne iseler tek tek ele alındı. Avrupa’nın birçok yerinde bunların hepsi yeniden inceleniyordu. Herbir bilgi deneylerle sınanıyor,tekrar tekrar gözlemleniyordu. * Descartes, bu yoğun günlerde kendisini tam hedefe kilitlemiş olmalı. Elbette sonuca bir günde varmadı. Bir taraftan bilimsel gelişmeleri takip ediyor,bir taraftan kendisi araştırıyordu. Bilimsel konularda yeni bir kuram için sağlam temeller gerekir.


Doğruya ulaşmanın yolu deneylerden geçer. Hem de defalarca yapılan deneylerden. Her deney aynı sonucu vermelidir. Bunları tekrar tekrar niye yapıyoruz? Elbette şüphelendiğimiz için. Ama bu şüphe bilimsel bir şüphedir. Böylece bilgilerin doğruluğunu kanıtlamış oluruz. Bütün bunların arasında ilişki kurmak ve kuralları belirlemek bir filozofun görevidir. Belki de bu işin düşünsel süreci Descartes için yıllarca sürdü. * Şimdi kendim Descartes’mışım gibi düşüneceğim. * İşe en başından başlıyacağım. Bilimde uyguladığım bilimsel şüphe metodunu şimdi felsefede uygulayacağım. Bildiklerimin hepsinden şüphe ediyorum. Duyularımın sağladığı bilgiler şüpheli ve aldatıcıdır. Çevremdeki kişilerin de etkisinde kalmış olmalıyım. Sabit fikirler,toplumun değerleri ,gelenekleri ve bunun gibi herşeyi de ayırıyorum. Herşeyin varlığını yok sayıyorum. Var olup olmadıklarını şimdilik merak etmiyorum. Hatta kendim bile yokmuş gibi davranmalıyım. * Şimdi işe başlıyorum. Etrafımda çeşitli biçim ve renklerde pekçok nesne var. Ben de bunları ne biçimde ve ne renkte iseler öyle görüyorum. Acaba onların varlığı benim gördüğüm gibi mi? Örneğin tek avucuma sığacak kadar hacimli kırmızı bir elma görüyorum. O,gerçekten mevcut mu ? Mevcutsa o boyutta ve o renkte mi? Ben nesneleri duyu organlarım aracılığı ile tanıyorum. Onlara dokunuyorum,kendilerini görüyorum,tadına bakıyorum. Seslerini işitip bazısının kokusunu alıyorum. Böylece onlar hakkında bilgi sahibi oluyorum. Ama bu bilgiler doğru mu? * Nitekim duyularımın beni sık sık yanılttığını bilirim. Bazen halının üzerinde bir kalem görürüm,sonra anlarım ki o,halının deseniymiş. Bazen alacakaranlıkta bahçemde ne olduğunu anlayamadığım bir hayvan belirir.


Sonra ortalık yeterince aydınlandığında orada bir çalı yığını görürüm. O zaman gözlerimin beni yanıltmış olduğu ortaya çıkar. Bunun gibi bir sesi başka bir şeyin sesi sanırım. Demek ki duyulara güven duymamalıyım. Duyularım beni yanılttığına göre belki de onların bana kaynaklık ettiği nesneler de yanıltıcıdır. Belki de gördüğüm veya gördüğümü sandığım herşey bir hayaldir. Belki de onların hepsi benim kuruntumdur. * Eşyalar öyle de insanlar nasıl? Ben herkesi kendim gibi düşünen,gören ve duyan birileri olduğunu kabul etmişim. Ama ya onlar öyle değilse ? Ya onlar olmadıkları halde varmış gibi kabul ediyorsam ? Sık sık rüya görürüm. Düşlerimde bir şeyler yapar,bir yerlere giderim. Uyandığım zaman bunların hiçbirini de yapmamış olduğumu anlarım. Sakın bütün yaşantım bir rüya olmasın? Etrafımdaki eşyalar ve insanlar gibi kendi varlığım bile şüpheli. O zaman geriye ne kaldı? * İlk anda geriye hiçbir şey kalmamış gibi görünüyor. Ama galiba bir şey var. Bu öyle bir şey ki artık ondan şüphe edemem. Bu şey, benim için kesin diyeceğim bir bilgidir. İlginç olan durum,bu kesin bilgim benim kendi şüphemden oluştu. Şüphe ettiğim zaman boyunca ,kendisinden şüphe edemeyeceğim şey nedir? Elbette bu,şüphe etmekte olmamdır. Peki şüphe etmek nedir? * Hiç tartışmasız söyleyebilirim: Düşünmektir. Yani şüphe etmek düşünmek demektir. O zaman düşünme eyleminden şüphe edemem. Böylece düşüncemin varlığını kesinlikle kabul etmeliyim. Düşündüğüme göre o düşünceyi gerçekleştiren bir şey olmalı. O şey,benim yani bizzat kendimim. Düşündüğüme göre varlığımın olmaması olanak dışıdır. O halde sonuç tartışılmaz şekilde ortadadır: Düşünüyorum,öyleyse varım.


ESKİDEN RUH HASTALIKLARI NASIL TEDAVİ EDİLİRDİ ?

Eski çağlarda insanlar zihinsel bozukluğu olan bir kişinin kötü ruhların,şeytanların ya da diğer doğaüstü güçlerin etkisi altında kaldığını düşünürdü. Hastalığın nedeni böyle sanıldığı için iyileştirme çabalarında hiçbir sistem yoktu. Daha çok telkin gücüne başvuruluyordu. Bu sistemsiz çabalara az da olsa bir düzen getirenler Hippokrates ve Galenos oldu. Onların ileriye sürdüğü ‘Dört Salgı’ kuramı yaklaşık ikibin yıl tıp dünyasını etki altında bırakmıştır. Bu kurama göre insan bedeninde dört tane temel unsur vardır:Kan,balgam,sarı safra ve kara safra. Birtakım hastalıklar ve birtakım değişik kişilik yapılarının nedeni,bu sıvılardan birinin ya da diğerinin üstünlüğüdür. Örneğin kara safra veya balgam normalden fazla ise bu,o kişinin melankoli olmasının nedenidir. Önerilen tedavi ise iksir,banyo,perhiz veya kusturucu ilaçlardı. * Eski yunan tıp geleneğini sürdüren araplar oldu. Sekizinci ve onüçüncü yüzyıllar arasındaki dönemde Şam,Kahire ve Bağdat’ta deliler için akıl hastahaneleri yapılmıştı. Avrupa’da akıl hastalıklarının bakım işi hristiyanlığın yayılması ile paralel olarak gelişmiştir. Manastır ve diğer dinsel merkezler ile din adamlarının yönettiği hastahaneler tedavi görevlerini üstlendiler. Ancak ortaçağ Avrupa halkları yoksulları,sakatları ve diğer toplumdışı kalmış kişileri olduğu gibi delileri de kendi yaşamları dışına itme eğilimi taşıyorlardı. Gene aynı dönemlerde halkın;büyücülük,dinsel sapkınlık,cadılık ve şeytana kapılma gibi saplantıları vardı. Birçok kişi,deli olarak nitelendirdikleri insanların şiddetli ve çarpıcı taşkınlıklarını bu gibi kötü güçlere yüklüyorlardı. Böylece deli olarak nitelenen insanlar işkence,hapis veya ölüm cezasına çarptırıldılar. Deliliğin büyücülük ve dinsel sapkınlıkla ilgili olduğu inancı birçok insanın suçsuz olarak ölümüne neden olmuştur. Örneğin Girolamo Savonarola adlı din ve siyaset reformisti olan bir kişi dinsel sapkınlığa bağlı deli olduğu gerekçesi ile yakılarak öldürülmüştü. Ortaçağda akıl hastalığının fiziksel ve ruhsal nedenlerini az çok anlayan,aşırı akıl hastalıkları için dinlenme,yatıştırma ve müzik tedavisi öneren kişiler de vardı. Aynı şekilde delilik ile dinsel sapkınlığı birbirinden ayıranlar da olmuştu. Örneğin Johann Weyer adlı bir doktor,cadı olarak nitelenen kişilerin kötü ruhlu değil de psikozlu yaşlı kadınlar olduğunu ileri sürmüştü. Ancak o dönemlerin klise ve hukuk uzmanları böyle görüşleri reddettiler.


Bir diğer inanış ise zihinsel sıkıntıya neden olan ruhun,kafatası açılarak serbest bırakılması gereği idi. Bazı yörelerde ise akıl hastaları topluca azizlerin türbelerine götürülüyordu. * Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda tıp bilimi ile cerrahide önemli gelişmeler başladı. Ancak akıl hastalıkları ile ilgili kuramlar aynı gelişmeyi gösteremedi. Gerçi ortaçağın vahşi uygulamaları bitmişti,ama tedavi yöntemleri gene de çok ilkeldi. Müshil,kusturma ve kan alma gibi fiziksel yöntemlerin yanısıra birtakım mekanik araçlar kullanılıyordu. Hırçın ve çılgın hastaları sakinleştirmek amacıyla özel mekanizmalar geliştirildi. Deri kayışlar,çadır bezinden ceketler,özel kelepçeler devreye sokuldu. Hastalar sandalyelere çok az hareket edecek şekilde bağlanıyorlardı. Ani ve şiddetlli korku yaratmanın ruh hastalığına yararlı etkisi olacağına inanılıyordu. Bir diğer yöntem ise hastaların suya daldırılması idi. Akıl hastalıkları ve delilik;birtakım ahlak kurallarının eksik olması,dürtülerin gereği gibi denetlenememesi,kişiliklerin yozlaşması gibi nedenlere bağlanmaya başlanmıştı. * Onsekizinci yüzyıldan itibaren teorilerin ileri sürülmesi hızlandı. Benjamin Rush (1745-1813) Amerika’da ruh hekimliğinin kuruluşuna katkıkarda bulunmuştu. Ruh hastalıklarının tedavisinde kan vermenin ve mekanik aygıtlar kullanılmasının savunuculuğunu yapmıştı. Tedavide ruhsal ve fizyolojik yaklaşımların birleştirilmesini ileri sürmüştü. Franz Mesmer (1734-1815) akıl hastalığını bedendeki manyetik sıvıların birikimi ile ilişkilendirdi. Önerdiği tedavi yöntemi ise daha da ilginçti: Hastalardaki manyetik sıvıların kendisi gibi özel manyetik güçlere sahip terapistler tarafından giderileceğini öne sürmüştü. Franz Joseph Gall (1758-1828) beyinde her biri belirli zihinsel işleve sahip olan 27 tane organ olduğunu ileri sürdü. Bu organlar ne kadar iyi çalışırsa o kadar büyük olurlardı.Böylece kafatasının büyüklüğünü etkilerlerdi. Gall’in bu görüşü bir müddet etkili oldu. Kişilik ve zihinsel denge,kafatasının biçimi ve özellikleri ile yorumlandı. * Nihayet anlayışa dayalı tedavi yöntemleri ön plana çıkmaya başladı. Uzun süreden beri dağınık halde bulunan gözlem ve deneylerin birikimleri sistemli bir şekilde ele alındı. Ruh hastalıkları sınıflandırıldı. Giderek bilinç dışı keşfedildi. Fransız ruhbilimcisi Pierre Janet (1859-1947) zihinsel işlevleri bir sıra düzenine koydu. Onun teorisine göre en altta otomatik işlevsellik bulunuyordu. En üstte ise ussal,deneyimli ve bilinçli eylem bulunuyordu. Janet’in bu kuramı Jean Charcot’un hipnoz gösterilerini geliştirmesine yardımcı oldu. Sigmund Freud,bilinçdışı kuramını ileri sürerken Janet’ten yararlanmıştı.


FELSEFE VE BİLİM

Philosophia yunancadan kaynaklanan bir sözdür ve iki kelimeden oluşur. Philia:Sevgi. Sophia:Bilgelik,daha geniş anlamı ile bilgi. Bu durumda philosophia ’bilgi sevgisi’ demektir. Kullandığımız felsefe sözü işte bu philosophia kelimesinin karşılığıdır. Philosophos sözü de yunancadan kaynaklanır. Onun karşılığı da ‘filozof’tur ve bilgeliği arayan,bilgeliği seven anlamında kullanırız. Aslında çoğu kişi kelimelerin kökeni ve sözlükteki anlamları üzerinde fazla durmadan felsefenin genel bir tanımını yapmaya çalışır. Örneğin konuya başlarken şöyle bir açıklama yapabiliriz:Felsefe,insan düşünce ve bilgisinin incelenmesidir. Felsefeyi konu edinen kişiye filozof denir. * İnsanlar felsefe ile uğraşmaya başlamalarından itibaren bilgiyi sadece teknik yönü ile ele almadılar. Akıllıca hareket etmeye,davranışlarında aşırılığa kaçmamaya ve kendilerini kontrol etmeye önem verdiler. Filozoflar bir taraftan yaşamın anlamını arıyorlar bir taraftan da çabalarına uygun şekilde davranmaya çalışıyorlardı. Daha doğrusu bir filozofun böyle olması gerektiği kabul ediliyordu. Böylece felsefenin amacı da sadece bilgi ile sınırlı kalmadı. Doğru davranışta bulunmanın ve ahlaklı yaşamanın yollarını öğrenmek te felsefe konuları arasına girdi. * Felsefenin en önemli özelliği,uğraştığı konuların mutlak olarak bir sonuca ulaşmamasıdır. Böyle olan konular zaten felsefenin değil,bilimlerin konusudur. Bu nedenle filozoflar kesin bilgiler veya mutlak gerçeklere ulaştıklarını iddia etmezler. Aslında iddia etmeleri mümkün değildir. Zira inceledikleri konular bilimin sonuçlandırmadığı bölümleri kapsamaktadır. * Filozoflar kesin bilgiler veya mutlak gerçeklere ulaşma çabasında olan,ama onları kesinlikle bulduğunu ileri sürmeyen kişilerdir. Böyle oldukları halde hiçbir şeyin bilinemeyeceğini düşünen kişiler de değillerdir. Bir filozof sahip olduğu bilgileri yetersiz bulur,eleştiriler yapar ve araştırmalarına hiç ara vermez. Felsefi düşünce sürekli sorgulayıcı olduğu için peşin hükümlere yer yoktur. Filozof,çevresindeki kişilerin sabit fikirlerinden,tutkulardan,duygusallıktan ve belirli alışkanlıklardan uzak durur. Bununla beraber geçmiş dönemlerde kurulan farklı felsefe sistemlerinden bazısı mutlak gerçek olarak kabul edilmiştir. Ama hiçbiri sürekliliğini koruyamamıştır.Felsefe gene asıl amacını sürdürmeye devam etmiştir.


* Felsefe doğru bilgiler edinmeyi amaç edinen ve gerçeklere ulaşmaya çalışan sistemli bir düşünmedir. Bilimler de kendi araştırma konularında gerçeklere ulaşmayı hedefler. Bu bakımdan olaya amaç yönünden bakarsak ikisi arasında bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Aralarındaki fark, ele alıp inceledikleri konunun sürekliliği yönündedir. Bilimler,inceledikleri olayların birbirleri arasındaki ilişkileri ortaya çıkarırlar ve birbirleri ile olan bağlantıları belirtirler. Görevleri burada biter. Oysa felsefe, bilimlerin ortaya çıkardığı ilişkilerin daha derinlerine ulaşmaya çabalar. * Nesneleri duyu organlarımız ile kavrarız.Zihnimiz ile kavradığımız bu olayları deneme yolu ile tanır ve öğreniriz. Bilim,duyularımızın ve deneylerimizin bize tanıttığı olayların birbirlerini nasıl izlediklerini açıklar. Olayların hangi kanunlara uyarak ortaya çıktığını belirtir. Felsefe ise bu olayların ne olduklarını bulmaya çalışır. Toplumbilim,toplumsal olayların arasındaki ilişkiyi saptar,bu olayların ortaya çıkışlarında hangi kanunun etkili olduğunu anlamaya çalışır. Felsefe ise toplumun ne olduğunu sorgular. Biyoloji yaşam olayları,psikoloji ruh olayları arasındaki ilişki ile ilgilenirken felsefe yaşamın ve ruhun ne olduğunu arar,onların özünü açıklamaya çalışır. * Bilim,gözleme ve deneye dayalı olayları inceler. Bunların dışındaki olaylar konusu değildir. Felsefe için sınırlama yoktur. Üstelik bilimlerin vardıkları sonuçları biraraya getirip bunlardan genel sonuçlar çıkarır. Bilimler gibi belirli teknik disipline bağlı kalmak zorunda değildir. Edinilmiş bilgi için sorular sorar ve düşünmeye yönelir. Felsefi düşünce, zihnin bizzat kendisine yönlendirdiği bir içdüşünmedir. Bilgilerimiz hakkında bir sorgulama ve eleştiridir. * İlkçağda felsefe ve bilimler arasında kesin bir fark yoktu. Aslında felsefe bütün bilimleri kapsıyordu. İlk önce geometri daha sonra mekanik bilimler felsefeden ayrılarak bağımsız hale geldiler. Fizik,Galileo ve Newton tarafından geliştirilerek felsefeden ayrıldı. Bunu diğer bilimler takip etti.


FELSEFEYİ NASIL SEVDİM ?

Lise 1. ve 2. sınıf yıllarımda çevremde konuşulan felsefe ile ilgili konuları merakla dinler,ancak hiçbir şey anlamazdım. Bu nedenle üçüncü sınıfta olacağım günleri iple çekmiştim. Nihayet o günler gelmiş ve felsefe dersleri başlamıştı. * Gelgelelim büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Herşeyden önce çevremde konuşulan konular yoktu. Ders kitabında ele alınan konuda filozofların neler dedikleri anlatılıyor,ama o konunun nereden çıktığı söylenmiyordu. Ve karşı görüşlere hiç yer verilmiyordu. Birşeyler anlatılıyordu ama bana sanki hiçbir şey söylenmiyor gibi geliyordu. Birşeyler anlıyor,ama genelde hiçbirşey anlamıyordum. Varlık,öz,akıl,duyum veya özne gibi kavramlar havada uçuşan nesneler gibiydi,onları bir türlü yakalayamıyordum. Anlatılan konular ile gerçek dünya arasında bir ilişki kurmam olanaksızdı. Örneğin erdemden bahsediliyor,ancak toplumda meydana gelen ahlaksızlıkları sorgulayacak ipuçları verilmiyordu. Düşünce ile ilgili her türlü irdeleme yapılıyor,ama düşüncenin nereden kaynaklandığı açıklanmıyordu. * O zamanlar internet olmadığı gibi felsefe ve bilim gibi konuları herkesin anlayacağı gibi yazan kitaplar da yoktu,veya ben rastlamamıştım. Kafamda beliren birtakım soruların cevabını bulamıyordum. Aslında daha sorularımı nasıl soracağımı bile bilmiyordum. O zamanlar öyle adlandıramasam bile herşey bir soyutluk denizinde yüzer gibiydi. O soyut kavramları dünya gerçekleri ile ilişkilendirmem söz konusu değildi. * Herşey diyalektiği ve materyalizmi öğrenince çözüldü. Şimdi konular kendi yerini bulmuştu. Artık felsefeyi seviyordum.


KAYGI NEVROZU (ANGOİSSE) Kaygı,kişinin istek ve korkularının çatışmasından kaynaklanır. Duygu ve düşüncelerin sahip olduğu gücün akacağı belli bir yön yoktur. Başka bir ifade ile,duygu ve düşüncelerin sahip oldukları güç,kaygı belirtisi olarak boşa harcanır. Bu güç,uygun bir çıkış yolu bulunursa boşa harcanma olayı ortadan kalkar. Normal olan kişilerde isteklerin ve korkuların birlikte oluşması, olası bir çatışma riski taşır. Bu çatışmayı çözecek çare,uygun bir duruma karar verip gücün bu yöne akmasının sağlanmasıdır. Bahsettiğimiz çözüm yolu,istek veya korku şeklinde olabilir. Burada önemli olan,kaygının kaybolmasıdır. Yargılanmakta olan bir kişi,hakimin kararını beklerken elbette kaygılıdır. Kararı duyunca istek veya korkusu gerçekleşmiş olur,aynı zamanda kaygısı da biter. Kararın kendi isteğine uygun olup olmaması önemli değildir. Korkusu da bitmiştir,çünkü sonuç ortaya çıkmıştır.Bu durum normaldir. Kaygı nevrozu değişiktir.

Hem istek hem de ona karşı koyan korku bir aradadır,çatışma halindedir. Üstelik bunların arasındaki çatışma bilinç tarafından farkına varılmaz. Kaygı belirtileri kişinin bedeninde fizyolojik olarak ortaya çıkar.Örneğin titreme ve terleme gibi. * Hasta kişi,kaygısını bağlayacak veya kaygısını kanıtlayacak bir neden arar. Çok önemsiz bir hata yaptığında bile bir polis gördüğünde tutuklanma korkusu duyar.


Veya kendisine ulaşacak her mesaj mutlaka kötü bir haber içerecektir. Tutuklanma gerçekleşmeyince,gelen mesaj normal bir haber içeriyorsa bile kaygıları yatışmamışsa ortada bir hastalık var demektir. İşin ilginç tarafı,gelen mesaj gerçekten kötü bir haber içeriyorsa hasta haklı duruma gelecek ve korkularından kurtulmuş olacaktır.

KELİME VE KAVRAM OLARAK SONSUZLUK Kelime,anlamlı söz veya sözcüktür. Kavram,bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımıdır. Felsefede nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini kapsayan ve bir ortak ad altında toplayan genel tasarım olarak kullanılır. Bazı olguları kelime anlamı ile algılamak zordur. Onların kavram olarak ele alınması gerekir. Sonsuzluk ta böyledir. Sözcük anlamı ile düşünürsek,sonu olmayan,sonu gelmeyen gibi açıklamalar yaparız,ama bu olguyu yeterince kavrayamayız. Zihnimizde canlandırabilmek için kavram özelliğine başvurmalıyız. * Evrenin sonsuz olup olmadığını tartışmayacağım. Sadece sonsuzluktan ne anlamamız gerektiğini anlatmaya çalışacağım.

Bazı maymun türlerine bazı hareketleri öğretmek mümkündür. Bir maymuna klavyedeki tuşlara parmakları ile basmasını öğretelim. Elbette o,bu işi rastgele yapacaktır. Zaten benim istediğim de o. Vereceğimiz bir uyarı ile sürekli klavye tuşlarına dokunacak. Bu maymun sayısını çoğaltalım. Yani önündeki klavyenin tuşlarına rastgele basan maymun sayısı giderek artsın. Ve sonsuz sayıya ulaşsın. Henüz sonsuzun kelime anlamındayız.


* Bu sayıdaki maymunun nereye sığacağı sorusunun cevabı,sonsuz mekan içinde oluşudur. Zaman olarak ta bir sınırın olmaması gerekiyor. Ama bu işe,diyelim ki iki milyar yıl önce başlanmış olması bize zaman olarak bir kısıtlama getirmiş olmaz. Zira önümüzdeki zaman süresi gene sonsuzdur. Halen sonsuzun kelime anlamındayız. * Artık şu soruyu sorabiliriz: Sonsuz sayıdaki maymun,sonsuz zaman içinde,önlerindeki klavye tuşlarına rastgele basarak,kaç tane anlamlı yazı,örneğin kaç tane Hamlet ortaya çıkarabilirler? Yıllar önce duyduğum bu örneğin cevabı çok ilginç: Sonsuz sayıda. İşte bu cevapla,sonsuzun kavramsal olarak algısına varabiliriz.

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Kişilik bozuklukları,psikozda olduğu gibi bir hastalık sonucu ortaya çıkmazlar.


Ancak gösterdikleri anomali ve sapmalar hem başkalarını hem de kendilerini şaşırtacak derecede gariptir. Kişilerin bu gibi davranış bozuklukları akıl hastalığına benzer özelliktedir. Kendilerine psikiyatrik tedavi uygulanması gerekebilir. Kişilik bozukluğu ile psikozu birbirinden ayırmak veya bu iki durumu sınıflandırmak için şöyle bir açıklama yapabiliriz: Bedeninde herhangi bir sakatlığı olan kişi biyolojik anlamda hasta değildir. Onun bedensel olarak anormal bir yapıya sahip olduğunu belirtiriz. Kişilik bozukluğu gösteren biri ise hasta olarak değil,anormal olarak gelişmiş kişi olarak sınıflandırılır. * Genetik oluşum,çocukluk çağlarında geçirilen herhangi bir ateşli hastalık,bir kaza sonucu yaralanma veya kötü beslenme gibi nedenlere bağlı olarak beynin kusurlu gelişmesi bazı kişilik bozukluklarının nedenidir. Bazı cinsiyet kromozomu anomalileri de toplum dışı davranışlara neden olur. Örneğin cinsiyet kromozomları XXY faktörü içeren iri yapılı olan,saldırgan davranışlı ve normalin altında zekaya sahip bir erkek böyledir. Ancak kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasında sosyal nedenleri de unutmamak gerekir. Çocukluk dönemlerinde çekilen yoksulluklar,aile içi kavgalar ve gerilimin yoğun olduğu ortamlar gibi nedenleri içeren çevresel faktörler verilebilecek örnekler arasındadır. * Kişilik bozuklukları türlerinden birisi toplum dışılıktır. Yaşantısının her alanında sürekli olarak toplum dışı ve suça yönelik davranışlar sergileyen bir kişi psikopat olarak adlandırılır. Bunların davranış bozukluklarında,bozukluğun kendini gösteriş biçimine ilişkin elde edeceğimiz somut veriler her zaman güvenilir unsurlar değildir,saptanmaları uzmanlık gerektirir. Bunlar,diyelim ki aşırı alkol alma sonucu çıkan rahatsızlıktan veya ruhsal çöküntü sonucu yapılan başvurular sırasında ruh hekimleri tarafından anlaşılır. Çoğu psikopatın aile çevresinin son derecede bozuk olduğunu söyleyebiliriz. Aile çevresinin bozuk olduğunu gösteren olgulara örnek olarak anne veya babanın alkolik olmasını,anne-babanın boşanmasını veya erken ölmeleri gibi olayları sayabiliriz. Psikopatlığın ilk belirtileri çocukluk döneminin sonunda veya ergenliğin başlangıcında görülür. Aşırı tedirginlik,disipline karşı direnme,kendisinden küçük çocuklar ile hayvanlara eziyet gibi davranışlar sık görülen örneklerdir. Okul ortamında dersleri başarısızdır.İş hayatına atıldıklarında verimli olamazlar,güvenilir kişi değillerdir. Bir işyerinde devamlı çalışamazlar.Eleştirilere katlanamazlar.Duygusal ilişkileri sürekli değildir. Dolayısı ile evlilik hayatları kısa sürer.Psikopatların birçoğu eninde sonunda bir suç işler. * Diğer bir kişilik bozukluğu gelişmemişliktir.Bunlara yetersiz kişiler de diyebiliriz. Hem beden olarak hem da zihin olarak güçleri düşüktür. Olayların gösterdiği değişiklikler karşısında gereken esnekliği gösteremezler. En ufak bir baskı görmeleri durumunda bile karşı koyma özellikleri yoktur. Daha çocukluk dönemlerinin başındayken hem sinirli hem de bağımlı davranışları vardır. İncelenince anne-babalarının ya çok koruyucu ya da çok katı ve itici oldukları anlaşılır. Yetersiz kişiler aşırı derecede utangaçdırlar. Toplumsal ve cinsel davranışları çekingendir. Bu özellikleri nedeniyle kaçınılmaz olarak bencil ve içe dönük olurlar. Zaten yaşamlarının geri kalan dönemleri yalnızlık ve kaygı dolu olur. * Paranoyalı kişiler normalin üzerinde duyarlı ve alıngandırlar. Günlük olaylara normal birisinin gösterdiği tepki gibi değil de üst seviyede bir aşağılık ve hor görülmüşlük duygusuyla tepki gösterirler. Herhangi bir şeyin kendi hakkı olduğuna inanmışsa onu korurken herkesin kabul ettiği ölçüleri aşan şekilde aşırı hassas ve aşırı alıngan davranış gösterirler. Coşku dediğimiz duygusallığı yüksek davranışlar herkeste zaman zaman görülen davranışlardır. Ancak coşkulu kişilikleri yapılarında süreklilik kazanan insanların ruhsal bozuklukları zaman açısından oldukça uzundur.


Bunları gözlediğimizde ya hüzünlü ve kötümser ya da tam tersi bir tutum içinde olduklarını görürüz ve bu davranışları devamlıdır. İsterikli kişilerde ise tam tersine duygular yüzeysel ve değişkendir. Bunlar güvenilir kişiler olmadıkları halde başkalarından sevgi ve ilgi beklerler.

KURUNTULAR Kuruntu konusunu incelemeden önce bazı olguları hatırlamakta yarar vardır. * İllüzyon:Görme,işitme tat,koku gibi olaylardaki yanlış algıdır. Algı konusu nesne tam olarak idrak edilemez.Veya yanlış yorumlanır. Işığın az olduğu bir ortamdaki herhangi bir slüeti,sözgelimi masa olarak gören bir kişi,biraz daha dikkatli bakıp o slüetin masa olmadığını anlarsa,o kişi normal birisidir. Ama o slüeti bir masa olarak gördüğünü belirtirse ve bu görüşünde ısrar ederse o kişinin illüzyon gördüğünü söyleyebiliriz. * Halüsinasyon (Birsam):Bir uyarıcı olmadan oluşan algıdır. Geceleyin çayırdaki ay ışığını kar gibi görmek,illüzyondur. Ama geceleyin o ay ışığındaki çayırda bir fil görmek halüsinasyondur. Halüsinasyon,sadece zihinde uyanan bir resmi,nesnenin kendisi gibi görmek olduğundan derin bir zihin bozukluğunun varlığını gösterir.

Kuruntu,bir kimsenin kendisine inandığı şeyin yanlış olduğunun açıkça gösterilmesiyle bile sarsılmayan yanlış kanılarıdır. Başka bir söyleyişle,bir kişi herhangi bir konuda öyle kanıya sahiptir ki,ona o kanısının yanlış olduğu kanıtlansa bile o,kanısını değiştirmez. Veya,kuruntu,mantık yolu ile yanlışlığın gösterilmesine rağmen sarsılmayan yanlış bir inançtır.


Halüsinasyon ve illüzyon algı bozukluğudur.Kuruntu ise inanç konusudur. Halüsinasyon,nesne olmaksızın bir algıyı ifade ettiğine göre,ona olan inancın da yanlış bir inanç,yani kuruntu olması gerekir.

Bir algıyı yaşamak ile ona inanmak arasında sıkı bir bağ vardır,öyle ki yaşamak ile inanmak arasındaki sınır çok net değildir. Bir zilin çaldığını duymak demek,o zilin çaldığına inanmak demektir. Veya bir kişi canavar gördüğüne inanmıyorsa,onu görmemiş demektir. İnsanlar gördükleri şeylere inanırlar. Olmayan bir şeye inanmak,gerçeği inkar etmektir. Kendisini kötü hisseden bir hasta,geçmişinde bir suç işlediğine inanıyorsa,bunun aksini kanıtlamak ona yeterli gelmez. Kuruntular,halüsinasyon sonucu da olabilir. Tat alma birsamı olan biri,dişlerinde ve sindirim sisteminde bir bozukluk olmadığını anlarsa,suçu yiyeceğe yükler. Yediği yemekleri ve aşçıyı değiştirir.Bunlar da işe yaramayınca yemeğine birşeyler katıldığını sanır. O kişinin içine düştüğü durum,kuruntudur. Şu halde kuruntu sürecinin yanlış duygu izlenimi ile başladığını,buradan kaynaklanan varsayımlar geliştirme ile devam ettiğini söyleyebiliriz. * Normal yaşantımızda birisi ile karşılaşmak istemiyorsak birçok yola başvururuz. Aslında başvurduğumuz yöntem kaçma şeklinde gerçekleşir.Ama birçok gerçekten kaçışımız daha karmaşıktır. Bazı kişiler gerçek dünyaya gözlerini kapayarak kendilerinin yarattığı hayal dünyasına çekilir. Giderek çevrelerindeki gerçekleri kabul etmezler.İşte bu,hastalıklı bir durumdur.

METAFİZİK Metafizik,felsefenin bir bölümünü oluşturur. Varlığın ne olduğu,beden ile ruh arasındaki ilişkiler,tanrının olup olmadığı gibi konuları işler. Bunların yanısıra sahip olduğumuz bilgilerin nereden geldiği,hangi konular hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz gibi soruların da cevabını arar. Felsefe tarihi boyunca metafizik kavramı filozoflarca çeşitli biçimde kullanılmıştır. Ama gözümüze çarpan en önemli yönü,bu filozofların metafizik görüşten yana olup olmadıkları ile ilgilidir. Zira ileri sürülen görüşler metafizik kavramının benimsenip benimsenmemesine bağlı olarak birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşmaktadır. * Metafizik kelimesi ilk olarak M.Ö. birinci yüzyılda Rodos’lu Andronikos tarafından kullanılmıştır. Andronikos,Aristoteles’in eserlerini bir araya getirme eylemine girişmişti. Bu düzenleme sırasında fizikten bahsedilen bölümden sonra gelen bölümlere,’fizikten sonra gelen’ veya ‘fizik ötesi’ anlamında ‘metafizik’ adını verdi. Bu tarihten sonra da Aristoteles’in fizik dışında incelediği konular metafiziğin konusu olarak kabul edildi. *


Felsefe içerikli yazılarda metafizik konular incelenirken,duyularımızı ve algılarımızı aşan konulardan söz edildiği görülür. Aristoteles’in kendisi, incelediği böyle konulara ‘ilk felsefe’ adını vermişti. Aristoteles ilk felsefe veya bugün kabul ettiğimiz gibi metafizik ile,varlığı yine varlık olarak incelemişti. Varlığın şartları ve kaç çeşit neden olduğunu irdeledikten sonra bütün varlıkların kaynağına,yani Tanrı’ya varıyordu. Bu görüş temel alınarak ortaçağın sonuna kadar klasik felsefenin temel konusunu metafizik oluşturmuştur. * Metafiziğe karşı ilk eleştiriler bilimdeki gelişmeyle mümkün olmuştu. Madem ki metafizik duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceliyordu,o halde sağlam bilgiler veremezdi. * Duyularımızla bilip tanıyamadığımız varlıkları araştıran metafizik,bilgilerin nereden geldiğini,bilgilerin alanını ve bilgilerin değerini araştırırken aslında tanrının,evrenin ve ruhun ne olduğunu sorup bunlara cevap vermektedir. Mutlak varlığın bilgisine ulaşacağımızı kabul eder. Metafizik böylece ortaçağ felsefesinde ilahiyatla özdeşleştirilmiştir. 16.yüzyıldan sonra ise ontoloji terimi ile,yani genel varlık kuramı ile aynı anlamda kullanılmıştır.

MİTOLOJİ


MİTLER İnsanlar evrende kendi yerlerini,yaşadıkları toplumun yapısını,kendileri ile algıladıkları dünya arasındaki ilişkileri ve doğal olayların anlamını sürekli sorgulamışlardır. Bu konular için yaptıkları bazı açıklamalar masal veya gelenekler içinde değerlendirilmiştir. Bunların hepsi Mit’leri oluşturur. Yaşamakta olduğumuz bu dönemde bilimsel olarak kanıtlanmış gerçeklerin yanısıra kanıtı olmayan inanç ve düşünceler de vardır. Bu ikisi arasında kesin bir ayrım yapma bugünkü dünyamızda başvurulan bir yöntemdir. Bugün için bir düş ürünü olarak nitelediğimiz mit’ler bir zamanlar insanların yaşamlarını yönlendiren olgulardı. * Mit’lere dünyanın her yerinde rastlanmıştır. Çok çeşitli olmalarına rağmen aralarında bir takım ortak noktalar bulunur. Böyle benzerliklerin oluşu çok normaldir. Zira insanlar her yerde aynı sorunlarla karşılaşmışlar ve aynı soruları sormuşlardı. Geçmiş dönemlerde bilimin henüz emekleme süreci bile başlamamışken,herkes kendisinin ne olduğunu sorguluyor,doğanın niye acımasız davrandığını merak ediyor ve olayların nedenleri ile sonuçları arasındaki ilişkileri öğrenmek istiyordu. * Bugünden geriye doğru baktığımızda mitlerle o dönemlere ait dinler arasında ortak yanlar görürüz. Her ikisi de nedenleri ve gerekçeleri içerir,her ikisi de evrenle ilgili olayların hem nasıl hem de niçin böyle olduğunu açıklarlar. Ancak mitler dinlere oranla insanlara yaşantılarının doğru yönünü göstermeye daha az yer verirler. Mitler kendi yapıları içinde ahlak dersi bulundururlar ama amaçları bunu insanlara kabul ettirmek değildir. Mitler,evrendeki varlıkların sayısız olan özellikleriyle olduğu gibi insanların doğal yaşantılarıyla ilgili öykülerdir. Doğaüstü olaylar ise bu öykülerin vazgeçilmez bölümleridir. * Mitolojilerin geçerli olduğu dönemlerde yaşayan birisine göre doğrudan doğruya algıladığı dünya,biricik dünya değildir. Ona göre doğum olayı fiziksel bir süreçtir. Bunu bilir. Ama bu doğum olayını aynı zamanda doğaüstü bir olay olarak ta kabul edecektir. Örneğin yeniden doğuş veya yeniden dünyaya dönüş olarak düşünecektir. Böyle mitolojik dünya görüşlerinin yıkılması elbette bilimin ilerlemesi ile mümkün olmuştur. Ancak bilgilerin elde edilmesi,bu bilgilerin mantıksal düşünüş sürecini başlatması ve bütün bunların topluma yayılması uzun zaman alır. Bu süreç içinde mitlerin varlığını devam ettirmesi normaldir. Bilimi işin içine katmadan her olayda karşılaştırmalar yapmak,bu olaylar arasında benzerlikler bulmak mümkündür. Mitler de aynı yöntemi uyguluyordu. Doğadaki anlaşılmaz olayları, herkesin bildiği ve anlaşılması daha kolay olan olaylarla karşılaştırıyor ve arasında paralellik kuruyordu. * Herhangi bir yerde yanan ateş ısı ve enerji verir. Güneş te ısı ve enerji verir. Şu halde ateş ve Güneş’in ortak özellikleri vardır. Diğer taraftan altın hem parlaktır hem de rengi Güneş’e benzer.Altın aynı zamanda tıpkı Güneş gibi paslanmaz ve eskimez. O da Güneş gibi ölümsüzlüğü simgeler.Böylece ortak olan fiziksel özelliklerden,simgesel eşitlikler elde edilir. Artık bir şey ötekinin niteliklerini almıştır. Yumurta, yaşamı ortaya çıkarır.Dünya yaşam olduğuna göre bir yumurtadan yaratılmıştır. Bu görüş oldukça yaygındı. Birçok mitolojide yumurta,dünyanın simgesi olarak kullanılır. Eski Mısır’a ait yaratılış mitlerinden biri,Memfis’li Ptah’ın dünyayı bir çömlekçi tekerleği üzerinde yumurta biçiminde yaratmasıdır. *


Eski dönemlerdeki insanlar doğa olayları karşısında oldukça korkulu günler yaşıyorlardı. Günlük yaşamı etkileyen bu tip olaylar onlar için olağanüstü nitelik kazanırdı. Bu nedenle garip yaratıklar,insanın çevresindeki güçlerin ona verdiği korku yüzünden mitlerde önemli rol oynadılar. Ağzından ateş üfleyen canavar Khimaira,içinde yaşadığı volkanların gücüdür. Mitlerde adı geçen yaratıklar ve meydana gelen olaylar,gerçek olaylara benzetilmiştir. Örneğin Herakles’in bataklık canavarı Hydra ile mücadelesi,eski bir kralın bataklıkları kurutuşunu yansıtıyor olabilir. Belki de yarı at yarı insan olan Kentuarlar bir bölgenin çok ünlü binicilerini simgeliyordu. Çok rastlanan bir örnek te kendi kuyruğunu yiyen yılan mitolojisidir. Kendi kuyruğunu yiyen yılan,evrende her şeyin çevrimsel yapısını gösteren bir çemberdir. Eski dönemlerden kalan bir belgeye göre,Japonya’da kuyruğunu yiyen yılan yeraltında kımıldadıkça deprem olmaktadır. Yeryüzündeki dağlar,eski dönemlerin insanı için ulaşılmaz yerlerdir.Aynı zamanda heybetli ve korkutucu görünüşleri vardır. Elbette Yunan tanrılarının yeri Olympos dağı olacaktır.Gök gürlemesi ve yıldırım tanrıların öfkesidir,Zeus kızmış olmalıdır. Yunanlılar mitlerinde insan biçiminde tanrılar yaratmışlardı. İnsanlar, kendilerine özgü olan güzellik,öfke ve sevgi gibi özelliklerini ölçüyü aşırı hale getirerek kendi biçimlerindeki tanrılara yansıttılar. Hermes tanrıların habercisi,Apollon müziğin koruyucusu,Demeter bereketin tanrısıydı. Tanrılar biçim ve özellik olarak insana benzerler ama ne de olsa tanrıdırlar,onun için insandan fazla olan yanları olmalıdır. Örneğin ölümsüzdürler,korkunç güçleri vardır. Ama zaman zaman insana ait olan özelliklerini göstermekten kendilerini alamazlar. Kıskanırlar,aşık olurlar,bazen de Zeus’un yaptığı gibi ölümlü kadınlarla sevişirler. Mitler,insanın ve içinde yaşadığı dünyanın niçin böyle olduğunu açıklarlar.Ancak işlevleri bu kadarla kalmaz. İnsanlar yaşamları boyunca birçok olay karşısında umutsuz halde kalırlar,diğer insanlarla giriştikleri mücadelelerde galip gelirler veya mağlup olurlar,doğum ve ölüm zaten herkesin bildiği olgulardır. Buna uygun olarak hemen hemen her ruhsal durum ve her soruyu yanıtlayacak bir mit vardır. Mitler dış dünyaya ait gerçeklerle insanların düşlerine ait umut,istek ve korkuları arasında bir köprü kurmuşlardı.


MİTLER: YARATILIŞ Mitler,içinden çıktıkları uygarlık merkezleri esas alınarak birtakım bölgelere ayrılırlar. Bir ayırım da ana konuları bakımından yapılan sınıflandırmadır.Burada dikkat çeken bir özellik görülür. Yanıtlar değişse bile bazı ana konular bütün bölgelerde aynıdır.Yaratılış mitleri böyledir. * Yaratılış mitleri evrenin ortaya çıkışını ele alır.Bu hali ile başlangıçta yaratılmamış bir şey bulunduğu varsayılmıştır. Bu yaratılmamış şey,bugün de adlandırdığımız gibi boşluk veya kaos olarak karşımıza çıkar. Eski Mısır döneminde yaratılışı içeren mit,kaosu Nun olarak niteler. Büyük ve karanlık olan Nun,yaratılış öncesi okyanusun içinde,yaratılıştan önceki bütün canlı ve nesnelerin tohumlarını barındırır. Yunan ve Mısır mitlerinde tanrının biyolojik yönü ağırlık kazanmıştır.Bu nedenle tanrılar düşmanlık ve ölümle karşı karşıya idiler. Tanrıların birbirlerinin yerine geçmesi hemen hemen bütün mitolojilerin ortak özelliğidir. Bu özellik,bir bölgenin başka insanlar tarafından istila edilmesini yansıtır. Başka bir ifade ile,istila sonucu bir bölgeye yerleşen yeni sahiplerin tanrıları,bölgedeki eski sahiplerin tanrılarının yerini alır. * Mısır tanrısı Atum,verdiği izlenimle erkek olarak algılanır.Ancak konu edildiğinde hem erkek hem de dişi olarak çağrılırdı. Atum kendisini yalnız hissedince bir eş ihtiyacını duyar.Masturbasyon yaparak ilk yaratıkları oluşturur. Bunlardan biri havayı simgeleyen erkek Shu,diğeri ise nemi simgeleyen dişi Tefnut’tur. Bir diğer yorum ise Atum’un Shu ile Tefnut’u tükürerek yarattığı şeklindedir. Atum,her ikisine de bir çeşit ruh diyebileceğimiz Ka’yı,yani yaşam özünü vermiştir. Aslında daha önce ortaya çıkmış olan Mısır mitlerinde Atum,boşluğun karanlık sularında yaşayan mitolojik bir yılandı. Bu yılanın dış kıvrımları dünyanın sınırlarını oluşturuyordu.Daha sonraki yorumlarda ise yaratıcı rolünü firavun faresi alır. Ama gözümüze çarpan en önemli nokta,bütün bu oluşumların yeryüzü ve gökyüzü birbirinden ayrılmadan ve ışık yaratılmadan önce karanlıklar içinde yer almasıdır. * Mısır yaratılış miti,mitoloji ile ilgili iki tane ilkeyi ortaya çıkarır. Bunlardan biri mitolojinin çeşitli katmanlardan oluştuğunu gösterir. Nitekim eski ve yeni yorumlar birbirlerine karışmış haldedirler. Diğeri ise değişik bölgelerin mitlerinde ortak ögeler bulunmasıdır. İskandinav mitlerinde ilk canlının adı Dev Ymir’dir.Bu Ymir erimekte olan buzlardan doğmuştur. Beslenmesi Audumulla adlı bir inek tarafından emzirilmesi ile gerçekleşmiştir. Ymir’in ölümünden sonra beden kısmı yeryüzünün kara parçalarını,kanı denizleri,kafası gökyüzünü,kemikleri dağları ve saçları da ağaçları oluşturmuştur.


Burada mitlerin, bulunduğu bölgelerin coğrafi şartlarından etkilendiği açıkça görülmektedir. Ymir,İskandinavya’da her yerde bol olarak bulunan buzlardan doğmuştur. * Hint mitolojisindeki yaşam ağacı Asvattha’dan İskandinav dünya ağacı Yggdrasil’e kadar ağaçlar,mitolojide önemli rol oynarlar. Yggdrasil’de bütün dünya bir ağaç olarak gösterilir. Dallar gökyüzüne kadar çıkar.Kökler yer altı dünyasına iner. İzanagi ve İzanami kardeş olan Japon tanrılarıdır. Gökyüzünün yüzen köprülerinde otururlarken kutsal bir mızrakla Okyanus’u karıştırıp Onokoro adasını yaratırlar. Yeryüzüne inince İzanagi soldan, İzanami sağdan başlayıp adayı dolaşırlar. İzanami değişik cinsiyetleri olmalarının yararlarını belirtir. İzanagi de aynı fikirdedir ama kadının daha önce fikrini söylemesine kızmıştır.Gene de iki çocukları olur. Doğan çocuklardan biri sülük,diğeri köpük adası olduğu için reddedilirler. Tanrılar,bunun sorumlusunun İzanami olduğuna karar verirler.Böylece geri dönüp Japon adalarını yaratırlar. * Bir yaratıcı ve deniz tanrısı olan Tangaroa,birçok Polinezya mitinde vardır. Bu mitlere göre Tangaroa,suların üzerinde yaşarken attığı bir taşla karaları yaratmıştı. Bir kuş cinsi olan haber kuşu toprağa asma ekmişti.Ancak bu asma çürüdü ve bozuldu. Bu bozulan maddede oluşan kurtçuk yığınından kadın ve erkek ortaya çıktı. Bir Avustralya mitine göre doğu rüzgarı sabah yıldızlarını gökyüzünden sürükleyince gün ışığı yaratılmıştır. Geceleri gökyüzünü incelemek, Avustralya yerlilerine zamanın sonsuz bir çevrim olduğu düşüncesini vermiştir.

MİTLERDE KAHRAMANLAR Eski dönemlerin insanları evrenin ve yeryüzünün başlangıcı ile beraber kendilerini ve kültürlerini de açıklamak durumundaydılar. Ateş yakmayı,madenleri işlemelerini,çeşitli ilaçlar bulmayı ve kültürlerini nasıl öğrenmişlerdi? O dönemlerde bilim,tarih bilinci,sosyoloji söz konusu olamayacağı için insanlar,kendi yaşamlarında büyük önem taşıyan bu buluşları alışılmamış yeteneklere sahip kahramanlara yüklemişlerdi. Bu kahramanlar genellikle tanrıların meşru olmayan çocuklarıdır. Kahramanların başarıları ve buluşları,insanlara hem maddi hem de manevi yararlar sağlar. Zira kahramanların çeşitli mücadelelerde gösterdikleri başarılar ve zorluklar karşısında çözüm getiren eylemleri insanlara örnek olmuştu. Yaşamak ve savaşmak için azimleri kamçılanıyordu. Yenilgi durumunda çekilecek acıları,galibiyet durumunda duyulacak hazzı gösteriyordu.


Daha doğumu sırasında kahramanın amacı ve varoluş nedeni bellidir.Saldırganlardan ülkeyi kurtaracak veya uygarlığı kuracaktır. Bunun için dünyaya gelmiştir.Bir kahraman kötülüğü temsil eden canavarı öldürür ve genç kızı (yani mağdurları) kurtarır. Yunan kahramanı Perseus,Gorgon’lardan Medusa’yı öldürmüş ve Andromeda’yı canavarın elinden almıştı. Hercules ise Yunanlıları birçok tehlikeden kurtaran diğer kahramandır. Lerna bataklığında yaşayan dokuz başlı yılan Hydra,ülkenin başına bela kesilmişti. Başlarından biri kesildiğinde yerine iki baş daha çıkıyordu. Hercules baş kesmenin işe yaramadığını anlayınca onları kızgın sopalarla yakmıştı. * Okyanusya’lı bir kahraman olan Maui,kementle Güneş’i yakalamış ve Prometheus gibi tanrılardan ateşi çalmıştı. Babil mitlerinin kahramanı olan Gılgamış,canavarlarla dövüşen bir başka kurtarıcıydı. Vahşi yaratıklardan insanın evrilmesini simgeleyen Enkidu ile arkadaş olmuştu. Gılgamış kendisini aşağılayınca İştar onların üzerine vahşi bir boğa göndermişti.

MİTOLOJİ VE KADIN Mitolojinin erkeklerin bakış açısına göre yazıldığı ve söylendiği açık bir gerçektir. Hemen hemen bütün mitlerde kadınlar ikinci sınıf insan olarak ele alınır.Onlar yaratılışa sonradan katılmış kişilerdir. Öyle ki zaman zaman daha da ileri gidilip aşağılık ve kötü tip olarak nitelenirler. Herhangi bir mitte bir bireyin ruhsal gelişmesi anlatılıyorsa bu olayda kadının önemli bir yer tuttuğu çok az görülür. Eros ve Psykhe’nin öyküsü nadir rastlanan örneklerdir. Mitlerde kadınların rolü birbirine karşıt olacak şekildedir. Bir taraftan kaçınılmaz şekilde yaşamın kaynağıdırlar. Diğer tarafta ise tehlikeli,baştan çıkarıcı,acımasız ve yıkıcıdırlar. Aslında mitler insan tutkularını ve davranışlarını yansıttıklarına göre kadınların bu çelişik tavrı nasıl açıklanır? * Mitlerin kadınları birbirine karşıt nitelikleri ile ele almalarının bir nedeni,onların cinsel açıdan farklı olmasından kaynaklanır. İnsan,yani erkek farklı olana katlanamaz.Öteki kişi,yani kadın aynı zamanda istenmektedir. Bu durumda hem lanetlenir ve ondan korkulur hem de sevilir ve baş tacı edilir. Bu konuda yapılabilecek bir diğer açıklama,bebeğin annesi ile olan ilişkisi ile yapılabilir. Anne ve bebeği arasındaki temel ilişki sıcak ve koruyucu özelliktedir.Ama aynı zamanda öfkeli ve cezalandırıcıdır. Bu durumda kadınlara karşı ikircikli bir tavır ortaya konur. Kadınlar ve onları temsil eden tanrıçalar,erkeklerin yaşamında beklenmeyen tehlikelerin doğurduğu korkuları simgelerler. Ana tanrıçalar hemen hemen dünyanın her yerinde hem yaşam veren hem de yaşam alan varlıklardır. Onlar toprağın canlı örnekleridir. Bitki ve hayvanların koruyucusudur.Aşkı,evliliği ve analığı simgelerler.


Tanrıçalar bu özelliklerin ya tümünü ya da bir kaçını temsil ederler. Nitekim Hindistan’da Kali,Sümer’de İnanna,Babil’de İştar,Filistin’de Astarte,Yunan’da Aphrodite,Demeter ve Artemis,Roma’da Kybele ve Venüs,Mısır’da İsis böyledir. Mitlerde kahramanların kadınlarla ilişkileri,erkeklerin kadınlara karşı tutumunu göstermektedir. Kahramanların tutumu erkeğin doğasındaki çelişik dürtülerle nasıl başa çıkacağı konusunda öğretici niteliktedir. * Girit adasında kral Minos’un labirentinde canavar boğa Minotauros vardır ve her yıl ona canlı gençler adak olarak sunulur. Theseus o yıl boğaya adak olarak yedi genç kızı ve yedi delikanlıyı Girit’ götürmekle görevlendirilen kişidir. Labirent o kadar karışıktır ki içinden çıkılması olanaksızdır.Ancak kralın kızı Theseus’a aşık olur. Ona labirentte kaybolmaması için bir yumak iplik verir. Theseus boğayı öldürür ve ip sayesinde kurtulur. Aynı zamanda kralın kızını da kaçırır.Ama sonra onu küçük bir adada terkedecektir. Mitten anladığımıza göre Theseus daha ruhsal olgunluğa erişmemiş olduğu için kazandığı başarıları henüz hazmedememiştir. Kralın kızı ise bir tarafı ile bir kadındır.Ama kahramanın sahip olmak istediği bir sevgili olduğu gibi aynı zamanda bir ödüldür. Bu öykü insanlara uyarı niteliğindedir.Olgun bir erkek olmanın zorluğunu anlatır. Olgunluğa ermemiş bir erkek için kadın,ister insan biçiminde olsun,ister canavar biçiminde olsun,tehlikelidir ve gerektiğinde yok edilmelidir. * Ancak kadınlara eşit haklar tanımayı öneren mitler de vardır.Gılgamış,Enkidu ile arkadaş olmuştu. Enkidu,bir kutsal fahişe tarafından baştan çıkarılırken yakalanan vahşi bir yaratıktır.İki arkadaş birçok canavarı öldürür. Ancak tanrılar da Enkidu’yu öldürür.Günümüzdeki ruhbilimciler bu öyküde,karşı cinse duyulan korku duygularını bulurlar. Canavarların öldürülmesi,kadınlara duyulan korkuyu simgeler. Ama bu korkunun yok edilmesi kadınlardan nefret etmekle veya onlara armağanlar verilerek olmaz. Onlara erkeklere eş statü tanıyarak ve onların da insanlığını onaylayarak mümkündür. * Bugün için yaşayan mitler,en üstün ilahi gücü erkek olarak gösterir. Ancak M.Ö.20.000 yılına ait olduğu saptanmış bir Venüs heykelciği,toprağın kadın olarak düşünüldüğünü gösterir. Bu heykelcik çok kaba olmasına rağmen bir kadının göğüs ve kalçalarını oldukça iri şekilde yansıtır. Bu ise yaşamı da veren gücün simgesidir. Efes’li Diana,çocukları emzirme gücünü taşıyan çok sayıda göğüse sahiptir. Herhangi bir niteliği vurgulamak için belirli bir organı çoğaltmak,mitlerin ortak özelliğidir. Medusa,eski deniz tanrıları Phorkys ve Keto’nun üç kızından ölümlü olanıdır.Başı saç yerine yılanlarla kaplıdır. Perseus,Hades’in başlığını giyerek görünmez olmuş ve Athena’nın yardımı ile onun başını orakla kesmiştir.


Demeter,bereketli toprak tanrıçasıydı. Bulunmuş olan bir kabartmada onun özelliklerini simgeleyen tahıl ve yılanlar açıkça görülür. Demeter,hasatla ilgili her şeyi denetlerdi.Kendisi aynı zamanda evlilik tanrıçasıdır.

MİTOLOJİ VE MEVSİMLER İlkbahar ve yaz mevsiminde tarlalarda görülen verimlilik ve canlılık sonbahar gelince biter. Ekinler ölmüş ve güneşin gücü azalmıştır.Sonbahar mevsimi mitolojilerde kahramanın veya tanrının ölümünü simgeler. Aynı zamanda ana tanrıçanın yokedici gücü de etkisini gösterir. İsa’dan yüzyıllar önce Anadolu’da insanlar Mitraizme inanıyorlardı. Kendisi de bir boğa olan güneş tanrısı Mitra,bir boğayı kurban etmiştir. Bu durumda Mitra,hem ölen hem de öldürendir.Bu nedenle Mitraizmde kurban kesme büyük önem taşır. Zira kurban,mevsimlerde olduğu gibi bir değişimi simgelemektedir.Bereketi arttırır,insan ruhunu arıtır. Kurban edilen boğa acı çeker,tanrı bile ondan gözlerini kaçırmak zorunda kalır. Ama yeni kurban edilmiş hayvanın çeşitli parçalarından yenilenmiş bir evren doğar. Dünya üzerindeki yaşam ve ölüm çevrimi,İskandinav tanrılarına bir ayrıcalık tanımaz. Onlar da egemenliklerinin sonunda canavarlar tarafından öldürülür.Tanrıların sonu,kuzey kışlarının başlangıcını simgeler. Ama oğulları,tanrıların öcünü alırlar.Tanrı Odin kurt Fenris tarafından parçalanmıştır.Odin’in oğlu kurt Fenris’i öldürür. Böylece yeryüzü ağacı Yggdrasil’den yeni bir kuşak türer. Aktaion bir geyik avladığı sırada nedimeleriyle birlikte yıkanan Artemis’i görür.Artemis çok öfkelenir. Aktaion’u bir geyiğe dönüştürür. Sonra onu köpeklerine parçalatır.Bu öykü görünüşte bir kadına duyulan şehvetin cezalandırılması gibidir. Ancak geyik kutsal bir hayvandır. Aslında Aktaion’n parçalanışı,gelecek hasadı bereketli kılmak için bir kurban verilmesini simgeler. Zeus,Persephone’nin hem babası hem de dayısıdır. Persephone’yi yer altı dünyasının kralı olan kardeşi Hades’le evlendirmeye söz vermiştir. Ancak Persephone’in annesi Demeter’in bundan haberi yoktur. Persephone bir gün kırlarda çiçek toplarken ansızın toprak yarılır ve Hades Persephone’yi kaçırır. Kızının kaçırıldığını öğrenen bereket tanrıçası Demeter,Zeus’a kızar ve Olympos’u terk eder. Böylece yeryüzü hiçbir bitkinin yetişmediği kıraç bir yer olur,toprağın bereketi kalmaz.Kıtlık başlar. Bunun üzerine Zeus, Persephone’yi geri getirmesi için Hermes’i yollar.


Hades Persephone’yi geri vermeye razı olur. Ama Persephone’ye büyülü bir nar yedirmiş ve onu kendine bağlamıştır.Zeus bu duruma bir çözüm üretir. Persephone çiçek ve meyve mevsimini annesinin yanında geçirecek,yılın geri kalan bölümünde kocası Hades ile birlikte yeraltında olacaktır. * Bereket ve ölümü mevsimlerle birlikte niteleyen bu mitte yeraltında yaşayan Persephone toprağa gömülmüş tohumu simgelemektedir. Persephone’nin annesine kavuşması ise insan ve hayvanları besleyen tohumun büyümesidir. Bu olayın devamını sağlamak ve Demeter’i hoşnut etmek için her yıl şenlikler düzenlenirdi. Mitler mevsimlerin birbirini izlemesini açıklar.Bunun yanısıra güneşin doğuş ve batışını açıklayan mitler de vardır. Hatta bir avın evrelerini niteleyen örnekler bile görülür.Hint-Avrupa mitlerinde güneşin yörüngesi bir at ve araba olarak ele alınır. Hindu güneş tanrısı Surya gökyüzünü ateşten bir araba ile dolaşır. Kuzey ülkelerine ait bir mit,Güneş ve Ay’ın hareketini,onların kızgın kurtlar tarafından kovalandığı biçiminde yorumlar. * Hindistan’da ay,tanrıların içinden ölümsüzlük iksiri Amrita’yı içtikleri çanaktır.Ay tutulmaları canavar Rahu yüzündendir. Tanrılar süt okyanuslarını yayıkla döverek ilk iksiri elde ettikleri sırada Rahu bu iksirden ilk yudumu çalmıştır. Vişnu hemen onun başını kesmiş,ama bu baş hırsla Ay’ı izlemiştir.Rahu Ay’ı tutmayı başardığında Ay tutulur.Ama midesi olmadığı için Ay yeniden ortaya çıkar ve yeni bir kovalamaca başlar.

MİTOLOJİ VE TUFANLAR Büyük su baskını olarak nitelediğimiz tufanlar çeşitli bölgelerin mitlerinde görülür.Bunlar gerçekten olmuş olaylar olabilirler. Aynı zamanda bazı yerel su baskınlarının evrensel olaylar olarak yorumlanması da olabilirler.Bu mitlerin ana teması aynıdır.


Su baskını,bunu önceden haber almış ve bir tekneyle kaçabilmiş bir kişi ya da bir aile dışında,yeryüzündeki bütün canlıları yok eder. Daha sonra tanrıların gazabı yatışır,sular çekilir ve yaşam yeniden başlar. * Nuh ile ilgili tufanı anlatan bir Etiyopya metnindeki resimde,Nuh’un gemisi çok katlı otopark gibidir. Her katta,tufandan sonra sular çekilince dünyayı yeniden dolduracak canlılar vardır. Bu tufan mitinin verdiği mesaj,insanı çok gururlu olmaması için uyarmaktır. İbrani mitindeki Nuh’un tersine Hindu mitindeki Manu,sağ kalan tek canlıdır.Bir balık kendisine tufanı önceden haber vermiştir. Herşey bittikten sonra Manu kendisini yalnız hisseder ve bir kadın ister. Tanrılar, bu kadını Manu’nun kendilerine sunduğu ekşi süt ve tereyağından yaparlar. * Mezopotamya destanı Gılgamış’ta tufandan sonra hayatta kalan Utnapiştim ve karısıdır. Ama onların tanrılarla ilişkileri kişisel değildir. Nitekim su ve bilgelik tanrısı Ea,ağzından kaçırdığı bir lafla tufanın olacağını Utnapiştim’e bildirmişti. Ea böylece tanrılar kurulunun sırlarını da bir ölümlüye açıklamış oluyordu. MİTOLOJİ VE ÖLÜM Bu dünyada yaşayan her insan için hayatın en büyük sırrı ölümdür.Mitler de doğal olarak bu konuyu ele almışlardı. Yılanların kabuk değiştirmesi veya Ay’ın görünüm farklılıkları gibi,insanlar da başlangıçtan beri kendilerini yeniliyorlardı. Bu konuyu böyle yorumlayan mitlere göre insanların yaşamı süreklidir. Ölüm sonradan ortaya çıkmıştır.Hatta mitlerde ölüm,genel olarak yanlışlıkla verilen bir cezadır. Öyle ki yerine ulaşmayan bir tebligat gibidir. Örneğin Afrika’da tanrı,ilk insana ölümsüz olacağını bildirmesi için bir bukalemunu elçi olarak gönderir. Ama bukalemun yollarda oyalanır.Ölüm elçisi olan kertenkele onu geçerek insana ulaşır. Kuzey Amerika’da yaşayan Algonkinler,tavşanın insana bir kutu içinde ölümsüzlük verdiğine ve kapağı açmamasını söylediğine inanırlar. Ancak meraklı karısı kutuyu açmış ve böylece ölümsüzlük uçup gitmiştir. * İnsanların çoğu için ölümün kesin bir son olması zor kabul edilen bir olgudur. Mitin işlevi,yaşamın sona ulaşmasının kaçınılmazlığını vurgulamak,ama aynı zamanda bilincimizle algılayamayacağımız bir geleceği göstermektir. Bu durumda mitler,en çok bu bilinmezliğin getirdiği boşluk duygusunu kapatmak için kullanılır. İnsanlardaki genel eğilim, kaçınılmaz olan olayları engellemeye çalışmaktır. Bu nedenle büyülere,ölümsüzlük,gençlik ve yeniden diriliş iksirlerine ait birçok mit yaratmışlardır. Gılgamış destanında kahraman,ayaklarına taş bağlayarak kozmik denize atlar.Dipte ölümsüzlüğün dikenli tohumlarını bulur. Onları koparır,ayağında bağlı olan taşların ipini keser ve yüzeye çıkar.Ancak pınarda yıkanırken bir yılan tohumları yer. Düzenli aralıklarla deri değiştiren yılan yeniden gençleşmenin simgesi olurken,insan ölümlü kalır. * Bazı yarı-tanrısal canlılar ya ölümü ya da ölüm habercilerini aldatmak isterler. Polinezya’lı Maui,ölüm tanrıçasını öldürmeyi planlamıştır.Arkadaş olduğu kuşlarla birlikte tanrıçanın uyuduğu yere tırmanır. Onun bacakları arasından bedenine girmeyi amaçlamaktadır.Hemen uygulamaya geçer. Ancak bacaklarının dışarıda olduğu anda bir kuş gülmeye başlar.Bunun üzerine tanrıça uyanır,Maui’nin bacaklarını koparır. Maui şimdi tanrıçanın karnının içindedir ve orası kendisinin mezarı olur. Sevgilinin yer altı dünyasından kurtarılması,çeşitli mitlerin konusudur. Japon mitolojisine göre kocası İzanagi ile birlikte okyanuslardan dünyayı yaratan İzanami,ateşi doğururken ölmüştür. Kocası bu acıya dayanamaz ve onun ardından karanlıklar ülkesine gider.Karısını bir şatoda bulur.Onu geri dönmeye ikna eder. Ancak kadın geri dönmeyi geciktirmektedir.Zira şatoda yemek yemiştir. İzanagi sabırsızlanmaktadır,bir ışık yakar ve karısının çürümekte olduğunu görür.


İzanami bu aşağılayıcı durumda görülmekten öfkeye kapılır ve kocasını öldürmek ister.Ancak İzanagi kaçmayı başarır. * Çalgıcı Orpheus’un karısı Eurydike’yi bir yılan ısırır.Kadın ölür. Orpheus karısının ardından Hades’e,yani ölüm ülkesine iner. Orpheus’un çalgısı çok büyüleyici özelliktedir.Persephone Eurydike’nin yeryüzüne dönmesine izin verir,ama bir şart koşar. Orpheus yeryüzüne dönene kadar arkasına dönüp karısına bakmayacaktır.Ama daha yolda iken dayanamayıp arkasına bakar. Karısı tekrar Hades’e geri alınır. Bu öykülerin anlatmak istediği ana fikir,insanın kaçınılmaz olan ayrılığa boyun eğmek zorunda olduğunu vurgulamaktır. Bu ayrılıkların en kesin olanı da ölümdür. MİTOLOJİ VE ÖLÜMÜN ÖTESİ Birçok gelenekte ölümden sonra gidilecek ‘öte dünya’ genellikle yeryüzünün batısında bir yerdedir. Bilinen dünyadan bir denizle ayrılmıştır.Öte dünyanın başka yerlerde olduğunu bildiren mitler de vardır. Malawi ve Mısır mitine göre yeraltındadır. Bazı öte dünyalar hiçbir ayırım yapmadan bütün ölüleri kabul eder.Bazıları da sadece girmeyi hak kazananları içeri alır. Örneğin yolculuk için gereken parayı bulup sandalcıya vererek Styks ırmağını geçebilen bütün ruhlar Hades’e kabul edilir. Mısır mitlerinde ölülerin yürekleri Anubis tarafından tartılır. * İnsanın değeri her zaman ahlaka ait niteliklerle ölçülmez.Bazen yeryüzündeki eşitsizlikler,öte dünyada da yinelenir. Örneğin Leeward adalarında sadece soylular güzel kokulu Rohutu’ya giderken,halk kötü kokulu Rohutu’ya gider. Güneş’teki güzel evler sadece İnka ve Peru’lu soylulara açıktır. İskandinavya’da ruhların sonsuz mutluluk içinde yaşadığı saray olan Valhalla,savaşta ölen kahramanlara ayrılmıştır. * Mısırlılar ölümden sonra yaşamın yeraltında devam ettiğine inanırlardı. Herbir insanın içinde,onun tanrısal özünü temsil eden ikinci bir varlık olan ‘ka’ bulunurdu. Günümüze ulaşan resimlerde,’ka’ bir insan başı ve şahin bedeniyle gösterilmiştir. Bu ruh ta soyuttur,ama cesetle birlikte yeraltına uçmasını somut kavramlarla açıklamak için bu şekilde resmedilmişti. Mısırlıların ölüler kitabına göre öte dünya,kutsal ölülerin her zamanki yaşamlarını daha büyük mutluluk içinde sürdürdükleri bir yerdi. En büyük yönetici Osiris,ölülerin de yargıcıdır. Çin mitolojisinde cehennem,devletin bu dünyadaki etkinliğini belirleyen biçimiyle iyi düzenlenmiş bir bürokrasi gibi yönetilir. Örneğin yedinci cehennemin kralı ve mahkemelerin yüce yargıcı Yama,her suçun karşılığı olan cezayı belirten yasayı dağıtır. Sözgelimi yalancı ve cimri olanlar erimiş altın yutmak zorundaydılar. Mitolojinin bir diğer konusu da dünyanın sonu ve kaosa geri dönüştür. Dünyada düzeni tanrılar kurmuşlardır,ve bu düzeni isterlerse bozarlar. Eğlenceler ve törenler ile kurbanlar hep tanrıları hoşnut etmek içindir. Ancak hemen hemen her mitoloji savaşların, açlığın, tufanların, depremlerin yol açacağı son ve kesin bir yıkım gününü de öngörür. Aztek,Hindu ve Budist gelenekleri gibi birbirleri ile hiç ilgisi olmayan gelenekler,ahlak değerlerinin gittikçe azalacağı çağların geleceğini ileri sürmüşlerdi. Bir Aztek miti şimdiki dünyanın çevresinde dört tane yıkık dünya bulunduğunu ileri sürer. Buna göre insanlar çok dikkafalı olduklarından önceki çağlarda yeryüzünden silinmişlerdi.Eğer insanlar çok gururlu olurlarsa şimdiki dünya da bir depremle yıkılacaktır.


NEVROZLAR

Nevrozlu kişilerin ruhsal yapısı ile psikozlu kişilerin ruhsal yapısı arasındaki en önemli fark,dış dünya gerçeklerinden kopuş derecesi ile ilgilidir. Psikozların aksine nevrozlar gerçeklerden tümüyle kopmuş değillerdir. Nevrozlu hastalarda görülen birtakım belirtiler zaman zaman ruhsal yapısı normal olan insanlarda da görülebilir. Ancak bu durum o kişilerin nevrozlu olacakları anlamına gelmez.Olsa olsa davranışlarının abartılı olduğu söylenebilir. Yaşantılarımızın belirli dönemlerinde karşılaştığımız birtakım olaylardan ötürü çoğumuz bunalıma girmişizdir. Zaman zaman aşırı şekilde kaygıya kapıldığımız olmuştur,normalden daha fazla korkular içinde kalmışızdır. Bütün bunların nevrozlardan farkı nitelikleri değil,nicelikleridir. * Nevroz konusu içinde incelenen hastalıklı durumların sayısı oldukça fazladır. Bunları sınıflandırmak zordur,ama belirtilere göre bazı ayırımlar yapılmaktadır. En çok rastlanan kaygı nevrozudur. Bu kişilerde ortak olan fiziksel şikayetler ağız kuruması,kalp çarpıntısı ve aşırı terleme gibi biyolojik olgulardır. Bunların,nesneler karşısında duydukları korku panik seviyesine kadar yükselebilir. Özel bir durumdan korkma olarak adlandırılan fobiler kaygı nevrozunun başlıca niteliğidir. Örneğin hafif fobili bir kişi bir böceği tutması gereken durumda biraz korkabilir. Ama fobisi aşırı derecede olan nevrozlu kişilerin korkmaları için böcek sözünü duymaları bile yeter. Dolayısı ile böceklerle karşılaşmamak için her yola başvururlar. Takıntı nevrozunda hasta,kendisine ait olmayan yani dışarıdan gelen birtakım düşüncelerle mücadele halindedir. Hoşlanmadığı bazı hareketleri yapmaya kendisini zorunlu hisseder,bu hareketleri yapma gereğinin önünü alamaz. Böyle davranmasının nedeni içinden gelen zorlayıcı duygulardır. Ortaya çıkan davranışlar normal sınırını aşan garip özellikli davranışlardır. Herhangi bir eşyaya belirli sayıda dokunmak ihtiyaçlarının önüne geçemezler. Veya başka biri bir eşyanın pis olduğunu düşündüğü anda ondan kurtulmak için defalarca aynı eylemi tekrarlar,örneğin pis olduğunu sandığı bir halıyı tekrar tekrar süpürür. * Yakın bir arkadaş veya akrabanın ölümü,istenmeyen herhangi bir olayın gerçekleşmesi,yapılması beklenen bir davranışın gerçekleşmemesi gibi durumlarda çöküntü nevrozu kendisini gösterir. Aslında böyle olaylar karşısında herkes belirgin şekilde sıkıntı duyar,ama çöküntü nevrozu olan kişilerde bu sıkıntılar oldukça abartılıdır ve ruhsal yapılarına kazınmıştır.


Gene de manik-çöküntü yani depresyon psikozlardan farklıdırlar. * Bazı kişiler öfkelerini kontrol altına alamazlar,aynı zamanda bağırma nöbetlerine girerler. Bu bağırmalardan kasıt, sesli bağırma olabileceği gibi felç,titreme,bellek kaybı gibi hem bedensel hem de zihinsel belirtilerdir. Bütün bunların nedenleri çok çeşitlidir. Örneğin bir kişi karşısına çıkan güç bir durumla başa çıkamayacağına kesinlikle inanırsa o gerçekten kaçar. Böylece bilinçaltına sığınmış olur.Bütün bu durumlar isteri olarak adlandırılır. İsteriler de çeşit çeşittir.En fazla rastlanan türü kopuntu veya kaçış içeren durumlardır. Hasta etrafındakilere hiçbir şey belli etmeden birdenbire ortadan yok olur.Örneğin bir yolculuğa çıkar. Aslında dışarıdan bakan birisine göre bu yolculuğun hiçbir planı veya hedefi yoktur. Ama biraz inceleme yapılınca diyelim ki o kişinin ufak bir hırsızlık yaptığı anlaşılır. İşte bu hoş olmayan olayı unutmak amacıyla yola çıkmıştır. Yolculuk boyunca, yaptığı olumsuz davranışı bellek kaybı vasıtası ile yok edecektir. * Bazı hastalar kendilerini dış dünyadan ayırırlar. Bu durumun bir örneği çift kişiliktir. Hasta birbiriyle ilgisi olmayan ve tutarsız davranışlar gösterir. Her zamanki yaşamında utangaç ve çekingen olan bir kız kopuntu veya kaçış nevrozlu halinde baştan çıkarıcı kişilik sergilemeye başlar. Bu nevroz hali yerinde kalmayıp ilerleme gösterirse durum hasta için daha vahim olur. Hasta bu durumda değişik kişilikleri için tamamen farklı ve köklü davranışlar gösterir. Artık bu kişiliklerden birinin diğerinden haberi yoktur.Kullandığı isimler bile farklıdır. * Kaygı,çöküntü ve isterik nevrozlar,bu durumlara eğilimli kişilerin karşı karşıya kaldıkları çeşitli baskılara karşı gösterdikleri tepkilerdir. Ruhsal yapısı çok güçlü,davranışları çok dengeli olan sağlıklı kişiler bile yaşamlarında karşılaştıkları büyük aksilikler karşısında çöküntüye uğrayabilirler. Gördükleri baskı nedeniyle kaygı duyabilirler. Ama bir süre sonra gerçekler karşısında olduğunu kabul edip bu gerçeklerden kaçmayarak belirli çözümleri üretirler. Bu beceriyi nevrozlu kişiler gösteremezler,kişiliklerine işlemiş olan hastalıklı davranışlarından kurtulamazlar.

PSİKOZLAR


Çok genel bir tanımla psikoz,gerçeklikten kopuş ve ızdıraplı iç yaşantıyı kapsayan davranış bozukluğudur. En önemlisi şizofreni olup dış dünyadan kopukluğun iç dünyada ise parçalanmanın bulunduğu bütün ağır ruhsal bozuklukları anlatan bir terimdir. Diğer psikozlar arasında mani,melankoli,yaşlılık bunaması ve paranoya başlıcalarıdır. Konu oldukça geniş kapsamlıdır. Bir belirti kesinlikle ruhsal hastalık olmayabilir. Veya belirli bir ruhsal hastalık mutlaka aynı ve birbirine benzer özellikler göstermeyebilir. Onun için bu tip konular genel çerçeveler içinde yorumlanmalıdır. * Şizofreni genellikle ilk kez ergenlik çağında ortaya çıkar. Tutarsız düşünce,duygusal tepki yoksunluğu,hezeyanlar ve sanrılar en çok rastlanan belirtilerdir. Ayrıca kopuk,aralıklı düşünce ve uygun olmayan duygusal tepkiler de sayılabilir. Birtakım masum davranışları, kötü amaçlı davranış belirtilerinin işaretleri gibi algılamadan dolayı hezeyan eğilimleri belirir. Şizofrenide düşünce süreçleri karışıktır,konuşmalar tutarsız ve mantık dışı olur. Hasta heyecanlı haberleri herhangi bir duygusal tepki göstermeden karşılayabilir. Bazen kendisine trajik bir olay anlatıldığında veya üzücü bir olayla karşılaştığında gülümseyebilir veya ilgisiz kalabilir. Elbette yolda giderken kendi kendine gülümseyen birisi mutlaka şizofren değildir. * Hezeyanlar,normal bir insana çok garip gelen davranışlardır. Hastanın herhangi bir konu karşısında varmış olduğu yargı akla uygun değildir. Üstelik yanlış olan bu yargıların inanca dayalı temeli vardır. Örneğin lokantaya giden bir şizofrene garson tarafından siparişi alınırken içki içip içmeyeceği sorulunca,bunun öteki müşterilere kendisinin bir cani olduğunu açıklamak için verilen mesaj olduğunu sanabilir. Şizofrenlerde, olmadığı halde birtakım sesler duyma şeklindeki sanrılara sıkça rastlanır. Bu gibi durumların nedeni oldukça tartışmalıdır. Zaman zaman ikizler üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Alınan sonuçlara göre kalıtımın önemli bir paya sahip olduğu gözlenmiştir. Ancak tek başına bir neden olmadığı da anlaşılmıştır. Aile içindeki pekçok sorunlardan kaynaklanan duygusal gerilimler,ağır sonuçlar veren ateşli hastalıklar veya şiddetli fiziksel acılar şizofreniye yatkın olan kişilerde tetikleyici unsurlardır. * Paranoya,hezeyan geçiren kişinin herkese karşı güven duymadığı bir durumdur. İlgisiz ve içe dönüktür. Garip davranışlarda bulunan hastaların bir kısmı katatoni denilen belirtiler de gösterirler. Kaslar katı hale gelir. Kendisine bakamayacak hatta beslenemeyecek durumda olabilir.


Çevresinde olan olayların farkına varamaz. Uzun zaman öylece oturabilir. Bütün bunlar şizofrenin çeşitli davranış örnekleridir. Bu belirtiler tek tek olabileceği gibi bunların birden fazlasının karışımı şeklinde de belirebilir. Paranoya,genel tarifi olarak bir kişinin sürekli ve sağlam olarak hezeyanlar geçirmesidir. Bazı ruhsal bozukluklarda biraz daha az olmakla beraber düşünce,davranış ve isteklerde belirli bir düzene rastlanabilir. Ayrıca paranoya belirtileri ile başlayan,aradan bir müddet geçtikten sonra şizofrenin en belirgin özellikleri olan zihinsel ve duygusal kopukluk niteliklerini göstererek biten örnekler de vardır. Ama daha fazla rastlanan biçimiyle paranoyalar,kendilerinden kaynaklanan kuşkularını ve güvensizliklerini başka kişilere yönelten insanlardır. Yapacağımız basit bir araştırma ile onların yalnız ve aşırı utangaç kişiler olduğunu anlayabiliriz. * Manik-çöküntü bir diğer psikoz çeşididir. Bu terim karma bir tanımı içerir. Aşırı heyecan,normalin bir hayli üzerinde olan canlı davranışlar,normal bir insanın hayal gücünü aşan geleceğe ait tasarılar,çok sık görülen fikir değişikliklerinin yanısıra depresyon denilen çöküntü. Bu belirtilerin herhangi biri tek başına ele alındığında mutlaka hastalık olduğu anlamına gelmez. Ama ciddi bir ipucudur. Bunların yanısıra uykusuzluk,iştahsızlıkla birlikte oluşan zayıflama ve güçten düşme ruh doktorlarının hemen ilgisini çeker. Hele suçluluk duygusu veya intihar eğilimi sezilmişse bu durum bir çöküntünün ifadesidir. Hastalığa eğilimli kişilerde depresif dediğimiz,örneğin sevdikleri birisinin ölüm haberini aldığı zaman,veya sevgilisi kendisini terk edince oluşan durumlar tepkisel çöküntüye giden etkenlerdir. Ancak çok az sayılabilecek bir kışkırtma,hatta belirgin bir uyarı olmaksızın oluşan ruhsal bozukluklar da vardır. İşte bu durumda kalıtım veya psikoza eğilim gibi özellikler söz konusudur ve bu olaya içsel çöküntü adı verilir. Hastalık aşırı şekilde gelişmiş ise kişinin davranışları belirgin şekilde ağırdır.Veya son derecede heyecanlıdır. Bu durumda olan bir diğer kişi sürekli suçluluk duygusu içindedir. Kendisine neden böyle davrandığı sorulduğunda ,korkunç bir suç işlemiş olduğunu veya günahlarının cezasını çektiğini söyler. Sık sık duyduğumuz veya bizzat şahit olduğumuz olaylardan birisi de çöküntülü hastaların başkalarına yük oldukları inançlarıdır. Bu kişiler adeta kendi kendilerinden koptukları ve gene kendi kendilerine yabancı hale geldikleri gibi hem kendilerini hem de tanıdık ve yakınlarını rahatlatmak için intihar etmeye son derecede yatkındırlar. Daha ileri vakalarda çöküntünün şiddeti de artar. Hasta hiç kimsesinin olmadığını,hatta kendisinin bile varolmadığını söyleyebilir. * Bunama,beyin bozukluğudur ve birtakım ruhsal belirtileri ortaya çıkarır. Herşeyden önce hem zihinsel hem de duygusal gerileme vardır. Beyin fizyolojik olarak dumura uğramıştır,hücreleri artık normal işlevlerini yapamamaktadır. Bu durumda oluşan psikoz çeşitli şekillerdedir.


Faaliyetlerin bir amacı yoktur. Duygular körelmiştir. Mantıklı bir denetim olmadığı için çok geniş davranış bozukluğu listesi oluşur. Kendini çok büyük görme ve çok fazla konuşma sıkça rastlanan olaylardır. Alınganlık,isterik belirtiler,hasta olma şüphesi gibi benzer unsurlar iç içe geçer.

TELKİN

Telkin öyle bir fikir aktarılmasıdır ki,sonunda fikrin aktarıldığı kişi,mantıklı bir sebebi olmadan ve inançla kendisine aktarılmış olan fikri kabul eder. Hemen hemen herkes kendi içine bakınca herhangi bir mantık sonucu değil,sadece başkasının veya dış kaynaktan gelen telkinin sonucu türlü türlü inanç,fikir ve düşünce sahibi olduğunu görür. Ama çoğu zaman,örneğin kullandığı parfüm markasının en iyisi olduğu kanısının bir dost veya reklam sonucu olmayıp,kendi kararı olduğunu düşünür.

Telkin altında kalma eğilimini birçok faktör etkiler. Çocuklar daha kolay telkin altında kalır. Bir kişi bir konuda ne kadar çok şey bilirse,o konuda o kadar az telkin altında kalır. Örneğin bir maliyeci bir hisse senedinin değer kazanacağına başkalarını inandırabilir,ama meslekdaşı için aynı derecede inandırıcı olamaz. Telkin edilen fikir,bireyin duygu ve inançlarına karşı ise telkin eylemi oldukça zor gerçekleşir. Telkin doğrudan,dolaylı,ikna,emir ve resim gibi muhtelif yollarla yapılır. Telkin yapan birinin, karşısında bulunan kişi üzerinde bıraktığı izlenim de önemlidir. Okulda,bizden aşağı sınıftaki bir öğrenciye kolay kolay inanmayız. Bir kulak doktorunun kadın doğum üzerindeki fikirlerini pek kabul edemeyiz.


Ama herhangi bir malın reklamı ciddi bir gazetede yapılırsa onu doğru kabul etme eğilimimiz vardır. Sevinç,hoşgörü ve iyimserlik gibi duygu yolu ile yapılan telkinler de vardır. Ama bir doktor,kendisine güveni olmayan davranış gösterir ve çekingen hareketler yaparsa,ve bu şartlar altında telkinde bulunmaya kalkışırsa,hasta ona inanmaz. Zira bu durumda telkin ile davranış arasında bir uyum yoktur.Hatta ters sonuç verir. Aynı şekilde telkin sırasında yüz ifadesinin değişmesi veya yersiz bir şaka yapılması gibi durumlarda da telkin eylemi başarısız kalır.

TÜMELLER

Hristiyan dini henüz yaygınlaşmaya yeni başladığı dönemlerde felsefe ile uzlaşma gereği duyuldu. O dönemlerde yunan felsefesi hakim durumda olduğu için din görüşlerini yayanların bu felsefeyle bağlantı kurmaları normaldi. Aksi halde inançlarını ifade edecekleri düşünceler kolayca yenik düşebilirdi. Bir bakıma güç dengeleri eşitsiz olan rakiplerin mücadelesi gibi olurdu. Hristiyanlığın yaygınlaştığı ilk yüzyıllarda,bu dinin savunucuları arasında düşünürlerin sayısının fazla olması da dikkati çeker. Özellikle İskenderiye Klisesi’ne mensup din uluları bir taraftan tanrının özü konusunda çeşitli görüşler ileri sürüyor,diğer taraftan felsefe sorularına cevap arıyorlardı. Dokuzuncu yüzyılda hristiyanlık ile yeni-platonculuk uzlaşmıştı. Ancak gerçek skolastik felsefe 11.yüzyılda oluştu. * Genel olarak ele alacak olursak,skolastik felsefenin amacının ne olduğunu görmemiz gerekir. Bu amaç onun temel problemidir. Her problem gibi onun da çözümü istenmiştir.


Gaye,dine ait ilkelerin akıl ile uyumlu olmasıdır. Dine ait ilkeler derken,bundan ‘dogma’ ları,daha eski bir dille ‘nas’ ları anlamalıyız. Şöyle bir tanım da yapmak mümkündür:İnanç yani iman ile bilgiyi uzlaştırmak. Böyle bir tanımlama,o dönemlerin düşünsel uygulamalarına açıklık getirmektedir. Zaten skolastik,fikir alanında konulmuş belli temellere ve ilkelere uygun olarak düşünmektir. Bu haliyle de özgür değildir,araştırıcı niteliği yoktur,hele eleştiriye tamamen kapalıdır. * Skolastiğin temel amacı imanla aklı ve dinle felsefeyi uzlaştırmak şeklinde belirlenince kilisenin ileri sürdüğü dogmalar hem felsefe hem de bilgi açısından yorumlandı. Böylelikle bu düşünürlere göre bilimsel bir sistem oluşmuştu. Unutmayalım ki o dönemlerde bilim ve felsefe iç içedir. Din ise zaten tüm yaşamı içine alıyordu. Düşüncelerin adeta kalıp şeklini aldığı bu durumda skolastik düşünürlerin hepsi,üzerinde tartışılması söz konusu olmayan birtakım ilkelerden yola çıkıyorlardı. O ilkeler ki doğru olup olmadıklarını araştırmak bile kimsenin aklına gelemezdi. Üstelik araştırmak ve tartışmak şöyle dursun,onlara iman edilmesi gerekiyordu. * Skolastiğin tam oluşmuş şekliyle temsilcisi olan Anselmus’un felsefe tarihine geçen ünlü sözü,bu konunun özeti gibidir: ’Anlayayım diye iman ediyorum.’ Diğer taraftan Tanrı’nın varlığını ve hristiyan dinine ait dogmaları savunmak için Platon ve Aristo felsefeleri iyice inceleniyordu. Tabii ki yorumlar, din adamı-filozof kişilerin katı düşünce kalıplarına uygun hale getirilerek yapılıyordu. Gene de düşünürler arasında ufak tefek yorum farkları vardı. Örneğin Aquino’lu Thomas aklın kavrayış gücünü ön planda tutarken,Duns Scotus irade gücünü önemli görüyordu. Ama bu ufak tefek çatlaklar bir süre sonra çok büyüyecekti. * Bizler,bugün için genel fikirlerden ve kavramlardan söz ederiz. Örneğin çevremizde çeşitli ağaçlar görürüz. Bu ağaçları duyu organlarımız ve algılarımız ile tanırız. Bir elma ağacını ve bir erik ağacını duyu organlarımız ve algılarımız aracılığı ile tanıdığımız gibi aralarındaki farkı da biliriz. Bütün bu bilgilerimizden genel bir fikir,bilmiş olduğumuz bütün fikirleri kapsayan bir kavram ortaya koyarız.


Bu kavrama ‘ağaç’ deriz. Bu ağaç kavramı,elma,erik gibi tek tek ağaçları değil onların özünü,yaygın niteliğini veya ilkesini ifade eden genel bir fikirdir. Platon buna idea adını vermişti. * Skolastik felsefenin yaygın olduğu çağlarda idealar,tümeller olarak ele alınıyordu. Tümeller varlıkların özleridir. Her varlıkta bulunan,hepsinin ortak noktasını oluşturan genel kavramlardır. Bütün varolan şeylerin içinde toplandığı sınıflardır veya türlerdir. Platon bu tümellerin varlıklardan önce ve onların dışında mevcut olduğunu düşünmüştü. Onlar ayrı ve nesnel bir varlığa,ayrı bir gerçeğe sahiptiler. Ortaçağdaki hristiyan felsefesinde Platon’un bu görüşlerini kabul eden kişilere ‘gerçekçiler’ bu görüşe ise ‘gerçekçilik’ yani realizm adı verilmiştir. Sözünü ettiğimiz bu gerçekçilik,tümellerin gerçek olduğunu kabul etmek anlamına geliyor. Elbette bu kavramı,o dönemlere ait şekliyle ele alıyoruz. Bugünkü anlamıyla ele alırsak,tümeller maddesel değil düşünceyle ilgili yani manevi bir gerçek taşıdıkları için bu görüşe idealizm diyoruz. Zaten doğru tanım da budur. Maddeden önce düşüncenin,veya kavramın geldiğini kabul etmek felsefi anlamıyla idealist bir düşüncedir. Tam tersi durumu,yani maddenin ve varlığın düşünceden veya soyuttan önce geldiğini ileri sürenlere bugün gerçekçi denir. Ortaçağ ile bugünün kavramlarını birbirine karıştırmamak şartı ile,kısaca ortaçağda tümellerin varlıklardan önce geldiğini ileri sürenlere gerçekçi dendiğini tekrarlayalım. * Aristo,tümellerin nesnelerden ayrı bir gerçeklikleri olmadığını,tam tersine nesnelerin içinde bulunduklarını ileri sürmüştü. Yani Platon’dan farklı düşünüyordu. Aquino’lu Thomas başta olmak üzere bazı düşünürler Aristo’nun fikrini benimsediler. Gene de bu görüşler tümellerin gerçek olduğunu ortadan kaldırmıyordu,olsa olsa kavramı katı bir tanımdan daha yumuşak bir şekle taşıyordu. Ama kısa bir süre sonra ‘gerçekçilik’ görüşüne tam karşıt olarak bir başka görüş oluştu. Buna göre, tümeller nesnelerin dışında varolmadıkları gibi nesnelerin içinde de varolmazlar. Tümellerin hiçbir şekilde varlığı yoktur. Onlar sadece birer isimdirler.Ancak bir ‘ad’ olarak yalnızca bizim düşüncelerimizde yer alırlar. Tümellerin nesnel olmadığını,birer ad olduğunu ileri süren bu görüşe ‘isimcilik’ veya nominalizm denir. * Anselmus tümellerin gerçek olduğunu ileri sürenlerin başında geliyordu.


Buna karşılık nominalistlerin en önemli temsilcileri Duns Scotus ve Occam’lı William’dır. Nominalistlerin varlıklara ait özlerin,başka bir deyişle ideaların,mevcudiyetlerinin dışında nesnel olarak varolmadıklarını,sadece isimlerden ibaret olduklarını ileri sürmeleri ne anlama geliyordu? En başta hristiyanlık dininin resmi hale gelmiş olan skolastik felsefesi ile çatışan bir düşünceydi. Zira hristiyanlığın dogma şeklinde ifade edilen skolastik ilkeleri,tanrı veya ruh gibi gerçeklerin birer isim olmadıklarını,bunların bağımsız ve nesnel bir varlığı olduğu temeline dayanıyordu. Oysa bu tümellerin sadece birer isim veya ad olduğunu söylemek,üstelik sadece düşüncelerimizde(başka yerde değil) mevcut olduklarını ileri sürmek dinin dogmalarını reddetmek anlamına geliyordu. * Elbette nominalistler dinsiz kişiler değillerdi ve hristiyanlığı yıkmak gibi bir amaçları yoktu. Tam tersine dini daha sağlam temellere oturtmak istiyorlardı. Kalıplaşmış düşünce formlarını kırıp serbest düşünce ile manevi kavramlara ulaşmanın daha uygun olduğunu kanıtlamışlardı. Din alanında ulaştıkları bu zafer,bilim alanındaki düşünürleri o devirde göreceli olarak oldukça rahat bir konuma getirmişti.

ZİHİN EYLEMLERİ

Zihin eylemleri başlıca üç nokta altında incelenebilir: 1-Bilgisel eylemler:Bir şeyin farkına varmak ve düşünme ile ilgili eylemlerdir. Bilgisel eylemlere ulaşmak için sorulacak soru ‘Ne biliyorsun ?’ olacaktır. 2-Duygusal eylemler:Zihnin duygu ve heyecanlarını yansıtan eylemlerdir. Duygusal eylemin ne olduğunu anlamak için ‘Sende ne duygu uyandırıyor?’ sorusunu sorarız. 3-Tepkisel eylemler:Zihnin irade ve çabası ile ilgili eylemlerdir. Tepkisel eylemlerin neler olduğunu ortaya çıkarmak için ‘Ne yapacaksın ?’sorusu sorulur. Orman kenarında gezinirken kaplan gören bir kişinin zihinsel eylemlerini şu şekilde değerlendiririz: Bilgisel eylem: Ne biliyorsun ?--- Bir kaplan görüyorum. Duygusal eylem: Sende ne duygu uyandırıyor?--- Korkuyorum. Tepkisel eylem: Ne yapacaksın ?---Kaçacağım.


ZİHİN VE BEDEN

Bedenin ve zihnin biyolojik olarak nasıl çalıştığı konusu günümüzde oldukça ileri aşamalara varmıştır. Ancak her ikisinin karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediği ve bu etkileşimden ‘kişi’yi nasıl oluşturduğu konusunda sorulması gereken pekçok soru vardır. Her şeyden önce zihin ve bedenin ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız olgular olmadığı besbelli bir şeydir. Bunların aralarında belirli bağlantılar olduğunun kanıtlarından biri psikosomatik hastalıklardır. Bu tip hastalıklar belirli oranda ruhsal etkenlerin yol açtığı fiziksel bozukluklardır. Diğer taraftan zihinsel davranışların,bedenin hastalığa yakalanma duyarlılığını etkilediğini pekçok olayda gözlemliyoruz. Burada bizim için problem olan nokta,beden ile zihin arasındaki ilişkinin nitelik ve nicelik olarak hangi boyutlarda olduğu ve karmaşıklık derecesidir. Başka bir ifade ile zihin ve bedenin birbirlerini nasıl denetledikleri veya etkiledikleri konusunda bildiklerimiz henüz tam olarak açıklanamamaktadır. * Günümüzde bu konudaki bazı olguları daha iyi anlamış durumdayız. En azından beynin bedeni nasıl denetlediğini ve bedensel fonksiyonları nasıl değişikliğe uğrattığını çok daha iyi biliyoruz. Beyinden gelen denetleyici eylemler sinir yolları ile organlara taşınır. Bu denetim,örneğin soluma ve kalp atışının düzenlenmesi ile ilgilidir. Diğer bir sistem kimyasal niteliktedir ve görevini kan damarları aracılığı ile yerine getirir. Bu sistemi hipofiz bezi düzenler. Aynı zamanda sistem ile beyin arasındaki bağlantıyı sağlar. * Beyin ile zihin arasındaki ilişki ve birbirlerini etkileme konusu milattan önceki çağlarda da merak ediliyordu. Hippokrates,beynin fonksiyonu konusunda günümüze dek ulaşan görüşlere sahipti. Beynin insan bedeninin en güçlü organı olduğunu kabul etmişti. Ona göre gözler,kulaklar,dil,eller ve ayaklar beynin belirlediği biçimde çalışırlar. Bilincin beyinde oluştuğunu söylemişti. Ancak Hippokrates’in bu görüşleri ondokuzuncu yüzyıla kadar dikkate alınmadı. Arada kalan bu dönemler antik çağın ileri görüşleri ile uyuşmayan pekçok bilimdışı görüşlerle doludur. Örneğin beynin ortaya koyduğu işlev,beyin boşlukları arasında bulunan ruhun hareketi ile açıklanıyordu. Veya beynin gönderdiği mesajların beyin boşluklarından akan bir sıvı aracılığı ile sinirlerden geçerek kaslara iletildiği sanılıyordu. * Yirminci yüzyılın başlangıcında bedenin kendi işlevlerini nasıl yerine getirdiğine dair bilimsel bilgi artmaya başladı. Solunum ve beslenmenin fizyolojisi ile anatomi ve doku yapısının ayrıntıları çok daha iyi kavrandı. Beyinden gelen ve beyne giden mesajların iletim şekli ayrıntılı olarak tanımlandı. Çok küçük oluşumları görmeyi sağlayan büyütme ile ilgili aygıtların ve transistör gibi araçların da keşfiyle beyindeki hücre faaliyeti daha ayrıntılı şekilde incelendi. Biyokimya ile hücre içindeki oluşumlar iyice anlaşılmıştır.


Nihayet bilgisayarlar sayesinde sinir sisteminin çalışması ve bilincin tanımında bir hayli yol alınmıştır. * Bugün için vardığımız noktada beynin ,duyuların kendisine ilettiği bilgileri işlemek için oluşan bir organ olduğunu kabul ediyoruz. Beyin kendisine dış dünyadan gelen bilgilerden sonra dış dünyanın bir modelini kurar. Bu model ,devamlı olarak gelen diğer bilgilerle oluşum sürecine devam eder. Burada göz önünde bulundurmamız gereken başka bir konu da beynin ne gördüğünü belirleyen özelliğin sadece duyu organlarımızın ilettikleri ile sınırlı olmadığıdır. Beynin aynı zamanda, kendisine gelen bilgileri nasıl işlemek ve kendi özel dünyasını nasıl yorumlamak istediği, ana işlevinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hepimizin bildiği gibi insanların çoğu dış dünyaya ilişkin ortak algılara sahiptir. Ancak her bir bireyin kendisine ait kişisel gerçekleri de vardır.

ZİHİNSEL BOZUKLUK

Psikiyatri, ‘zihin’ ve ‘tıbbi tedavi’ anlamına gelen sözcüklerden türetilen bir kelime olup ruh hastalıklarının teşhis ve tedavisiyle ilgilidir. Aslında fizyolojik tıp ile ruh hekimliği arasında net bir ayırım yoktur. Bir ruh hekimi bedenin içinde bulunduğu fiziksel koşullar ile zihinsel durum arasındaki ilişkiyi her zaman göz önünde tutmak durumundadır. Aynı şekilde bir fizyolojik tıp doktoru ruhsal durumların bedensel bozukluklar üzerindeki etkilerini hesaba katmaktadır. Zaten ruh hastalığının bir tek nedeni yoktur. Ancak normal hayatta içten ve dıştan gelen nedenlere göre bir ayırım yapılmaktadır. Örneğin kalıtsal etkenler içten gelen nedenlerle ilgilidir. Sakatlanma,hastalık,parasal sıkıntılar ve işten çıkarılmalar gibi sebeplerden oluşan zihinsel gerilim dıştan gelen nedenlerdir. Herhangi bir insanın temel kişiliği ile bir fiziksel ya da ruhsal gerilim arasındaki etkileşim,bunun ardından gelen zihinsel tepkinin boyutlarını etkiler.


Herhangi bir kişi yoğun olan gerilime yeterince direnebilirken,bir başkası daha önemsiz bir engele yenik düşebilir. * Zihin hastalıklarının belirti veya işaretleri birçok başlık altında toplanmıştır. Algılama bozuklukları,düşünce ve konuşma bozuklukları,bellek bozuklukları ve diğerleri verilecek örnekler arasındadır. Zihin bozuklukları arasında incelenen olgulardan bir tanesi sanrılardır. Sanrılar,dış dünyada herhangi bir nesnel uyaran olmadan meydana gelen duyumsal algılamalardır. Hem ruh hastalıkları hem de beyin rahatsızlıklarında çok sık görülen algılama bozukluğunu oluştururlar. Düşüncede görülen bozukluk belirtileri birkaç şekilde kendini gösterir. Fikir uçuşması durumunda düşünce süreçleri hızlanmıştır. Direnme durumunda ise hastanın değişik tepkiler göstermesini gerektiren çevre değişikliğinden uzun bir süre sonra da aynı tepkileri göstermekte ısrar ettiği görülür. Düşünce tıkanıklığı durumunda düşünce zincirinin birdenbire durarak bütünüyle yeni bir zincire geçtiği göze çarpar. * Takıntı gibi bazı bozukluklarda hasta,bazı şeyleri aklından çıkarmak için her türlü çabayı gösterdiği halde o konuda düşünmeye zorlandığını hisseder. Hasta bu zorlamanın dıştan gelen bir eylem sonucu değil,kendi içinde oluştuğunu anlar. Düşünce yabancılaşmasında,düşüncelerin bir dış kaynağın denetiminde olduğu sanılır. Hasta kişi,düşüncesine başkalarının da katıldığına veya düşüncelerinin kendi kafasına başkalarınca sokulduğuna inanır. Gene bu bozukluğa sahip bazı hastalar kendi düşüncelerinin başkaları tarafından kafasından çıkarıldığına inanır veya başkalarının kendisiyle aynı anda aynı şeyleri düşünmekte olduğunu ve en gizli tasarılarını bildiğini sanır. Kuruntu,yanlış bir inançtır.Genellikle saçma,olanaksız ve mantığa uymayan ama aynı zamanda kesin olan inançtır. Düşünce biçimindeki bozukluklar ise,birbirini izleyen düşüncelerin halkalarında görülen kopukluk ve kavram sınırlarının saptanamaması şeklindedir. * Bellek bozuklukları,anımsanacak bilgilerin zihne kaydındaki,zihinde tutulmasındaki ve bilgilerin anımsanmasındaki bozukluklardır. Eğer patolojik bir bellek yitimi olursa zihindeki boşluk dikkatle uydurulmuş yalanlarla doldurulur. Duygusal bozukluklar,belirli bir duruma uygun olmayan duygusal tepkilerin hem şiddetini hem de süresindeki değişiklikleri içerir. Duygusal bozukluk derken,geçici olan bir duygusal tepkiden çok,depresyon veya mani gibi ruhsal durumdaki sürekli bir bozukluğu anlarız. Depersonalizasyon,kişinin kendi deneyiminde meydana gelen bir bozukluktur,bireyin kendisinin eski durumuna göre değiştiğini hissettiği zaman ortaya çıkar. Kendisini bir otomat gibi hisseder ve kendi hareketlerini sanki dışarıdan izliyormuş gibi olur. Derealizasyon durumunda ise birey dış dünyayı garip ve belirgin biçimde değişmiş olarak algılar. * Bilinç bozuklukları,temel olarak fiziksel nedenlere bağlıdır. Hem dikkati hem de zihni toplamadaki değişmeler ön plandadır. Düşüncede yavaşlama da görülür.Aynı zamanda düşünce ile eylem yönlendirilemez. Bilinç bozukluklarına genel olarak baktığımızda hastanın zihninin karışmış olduğunu,birbiriyle ilgisiz ve anlamsız davranışlarda bulunduğunu ve nihayet çılgınlık yapabileceğini gözlemleriz.

SON


Sosyal bilimler 1  

Sosyal bilimler için kısa notlar.

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you