Page 1

Ocak 2017

Yeniden

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD REBİULÂHİR 1438

ALTI LİRA

OCAK 2017

SAYI: 1013

CİLT: XLI

Doğu Halkları’nın hakkı teslim edilmeyen lideri

Sultan Galiyev “Eşit olmayanlar arasında iki isim var. Onlardan biri Tatar Türkleri, diğeri Müslümanlardır. Bunlar en çok ezilenler, en çok ayak altına alınanlardır. Hiç kimse, hiçbir şey bunu benim yüreğimden koparıp alamaz. Ne olursa olsun o tükenmeyecek. Ben bittiğim zaman ancak benimle sönecek. İşte o sevgi, o yaradılış beni bir yerden başka bir yere atıyor. Benim hayat yoluma çizgi çiziyor. O çizgide bütün gücünü halkın için harca...”

D. 13 Temmuz 1892 Ö. 28 Ocak 1940 MÜNDERECAT: II. Kurtuluş Savaşı, EŞREF FERGAN - Başyazı, FATİH BAYHAN - Türkiye - Çin stratejik iş birliği, RECEP TAYYİP ERDOĞAN - 1920’den bakış; iki ayet iki işaret, SELMA ERSOY ARGON - Ulemanın ve meşayihin hizmetleri, MEHMET ŞEVKET EYGİ - Sultan Galiyev: Doğu Halkları’nın devrimci sesi, EROL CİHANGİR - Султан Галиев: революционный призыв к народам Востока, Эрол Джихангир - Sultan Galiyev, MEHMET POYRAZ - “Avrasya’da dolaşan hayalet”, MUSTAFA ARMAĞAN - Türkistan Ceditçilik Hareketi, BURAK ÇALIŞKAN - Rusya Müslümanları, EMRE YILDIRIM - İstiklal Marşı, Mehmet Akif ve Halide Edib, MUZAFFER ÖZEKİN - “Geldi İsmet, gitti kısmet!”, ABDURRAHMAN DİLİPAK - Ada, Adam’ındı; adı Süleyman’dı, BURAK YİLMAZ - Son Osmanlı Meclisi’nden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, AHMET AKGÜL - Kudüs ümmetin utancı olmamalıdır, MÜRSEL TURBAY - Bab-ı Ali Baskını, FİKRİ AKYÜZ - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski: İki ruh tek beden, SERDAR AYDIN - Kimliğimiz, kültürümüz ve değerlerimiz, SADIK GÜNEŞ - Bir modernite rüyası olarak ailesiz toplumda kadın, FATMA ÖZDOĞAN - Sünneti ihyâ etmek, ABDÜLHAY EL - LEKNEVİ - Haacer muhacir ve ensar, FATIMA ZEHRA - Mehmet Akif Ersoy, AHMET BELADA - Âkif’in Kur’an tercemesi, EŞREF EDİB FERGAN - Neyzen Tevfik’in aks-i sedâsı, NOYAN ÖZATİK - Oluklar çift, MUSTAFA YAZGAN - Düzen, SERVET AYDEMİR - Bugünün Türkiyesi’nden Tanzimatçı Mustafa Reşit Paşa’ya, SERKAN YORGANCILAR - Türk hattatları, MESUT DİKEL - Afganistan Muhammed Bahaeddin Veled Medresesi, MEHMET AKİF IŞIK - Bürokraside verimlilik ölçülüyor mu?, YUSUF UMUTLU - Tarihin akışı, HÜSEYİN TÜRKMEN - İmam Hatip ve müfredat meselesi - Her eylem yeniden diriltir beni!


iki

Rebiulâhir 1438

Eşref Edib’in Kürsüsü... Dünden bugüne torunu

EŞREF FERGAN

II. Kurtuluş Savaşı de millet olarak diyoruz ki; YIKAMAYACAKSINIZ, BÖLEMEYECEKSİNİZ, BAYRAĞIMIZI İNDİREMEYECEKSİNİZ!... Aziz okuyucular! Türkiye’yi ve İslamı saran tehlikeler büyüktür. Dişimizle, tırnağımızla bu soğuk savaşı, sıcak savaşa döndürmeden soğukkanlılıkla yürütmeliyiz. Bizden istedikleri; ne filan vilayet, ne falan sancaktır. Doğrudan doğruya istenen, başımızdır, boynumuzdur, hayatımız ve imanımızdır. Bunu kabule imkan yoktur. Nefsimizi, varlığımızı, devletimizi, inancımızı sonuna kadar müdafaya çalışacağız. Asya ve Afrika’da bulunan İslam ülkeleri nasıl bir uyanış içinde olduğunu islamı hatırlamaları ve bu yolda olan çabaları izlenmektedir. Bizi gururlandırırken düşmanlarımızı korkutmaktadır.Bu yüzden diyoruz ki, İslam topraklarını düşman istilası altında bırakmayalım. Vahdetle bu mücadeleye hep beraber sarılalım. Ey İslam alemi! Geliniz, Allah’ın inayetinden ye’se düşmek suretiyle bilerek, bilmeyerek daldığımız felaket çukurundan çıkalım. Beraber olalım, diri olalım… Allaha emanet olun Ne mutlu Türküm, Müslümanım diyene!

KURUCUSU: EŞREF EDİP - MEHMET AKİF ERSOY Kuruluş: 1908 - İSTANBUL CİLT: 41 YIL: 1 SAYI: 6 14 OCAK 2017 TÜRKİYE ABONE BEDELİ: 6 Aylık 70 Türk Lirası 12 Aylık 120 Türk Lirası sebilurresadabone@gmail.com Hesap no :

TR0500 2090 0000 0975 1700 0001

YURTDIŞI ABONE BEDELİ: 6 Aylık 35 Euro 12 Aylık 65 Euro Hesap no :

Fatima’Tuz Zehra BE52 0015 6842 3009 Bic GEBABEBB

ZİRAAT KATILIM BANKASI ULUS ŞB. sebilurresad.avrupa@gmail.com (Nezihe Bayhan adına)

facebook/twitter/instagram: sebilurresad_d

El-Bab’dan gelen şehit haberleri, patlayan bombalar, huzurumuza kast eden katiller, huzurumuzu bozmak için terörü besleyen zalimler yine bu coğrafyada yaşıyor olmanın bedelini ağır ödetme derdindeler. Son üç yüz yıldır bedel ödüyoruz. Yeni bir dil ve medeniyet ortaya koymadığımız sürece bedel ödemeye devam edeceğiz. Batı, tekrar çatışmayı seçti. Ancak bu sefer açıktan, cenk etmiyor. Taşeron olarak kullandığı örgütlerle çift dilli bir politika yürütüyor. Kontrollerinde yürüyen terörle huzuru bozuyor, siyasileriyle masada acımasız pazarlıklar içine giriyorlar. Aynı senaryoyu geçtiğimiz 2016 yılında Avrupa’da siyasete girebilmiş Müslüman isimlerle ilgili yaptılar. Avrupa’da siyaset yapan Müslümanlar, son dönemde haklarında yürütülen kampanyalar nedeniyle kısa vadede ya siyasi kariyerini sona erdirmek zorunda kaldı veya istifa baskılarına direnmeye çalıştı. Kıta genelinde artan ırkçılık, başta İsveç, Belçika, İngiltere ve Hollanda olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde siyasette yer alan az sayıdaki Müslüman politikacıyı hedef haline getirdi. Mesela İsveç ve Almanya’da Müslüman toplum ile iyi ilişkiler kurmak, Hollanda ve Belçika’da Ermeni tezlerinin kabul edilmemesi, Müslüman politikacıların siyasetten silinmesi için gerekçe olarak gösterilirken, karalama kampanyasına artık ana akım ve sol kesimlerden medya kuruluşlarının da katılması, kıtanın geleceği ile ilgili endişelerin artmasına neden oluyor. İsveç’te Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller Partisi koalisyon hükümetinde Şehircilik ve İskan Bakanlığı görevini yürüten Mehmet Kaplan, hakkında çıkan haberler nedeniyle istifa etti. Kaplan’ın, Tüm Sanayici ve İş Adamları Derneği (TÜMSİAD) tarafından farklı sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin de davet edildiği bir iftardaki fotoğrafları, bazı gazetelerde “Kaplan, yeraltı örgütü üyeleri ile aynı yemekte” başlığı ile yayımlandı. Kaplan’ın, İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG) tarafından düzenlenen “Maide-i Kur’an” etkinliğindeki fotoğrafı da “Kaplan Radikal İslamcıların Programında” başlığıyla okurlara yansıtıldı. Kaplan’ın istifasına en sert tepki

Yeniden

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD Siyasi, Dini, İlmi, Edebi ve Ahlaki Aylık Mecmua Neşre Bilfiil Hazırlayan İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü

FATİH BAYHAN Sebîlürreşad Ceride-i İslâmiyesi ayda bir nüsha yayınlanır ve sadece abonesine gönderilir

www.sebilurresad.com.tr sebilurresad.editor@gmail.com

gösteren Yeşiller Partisi’nin Müslüman üyesi Yasri Shamsudin Khan, kendisi ile Kaplan hakkında röportaj yapan bir kadın muhabirin dini değerlerinden dolayı elini sıkmadığı için medya tarafından lince maruz kaldığını belirterek istifa etti. Medyada baskıların artmasının ardından Stockholm’e bağlı Sigtuna Belediyesi’nin Sosyal Demokrat Parti Meclis Üyesi Yasin İpek de istifa etmek zorunda kaldı. Kaplan’la TÜMSİAD iftarına katılan İpek de aynı suçlamalara maruz kalarak istifa ettiğini duyurdu.Son dönemde İsveç basınının Müslüman genç siyasetçileri adeta bitirmek için düğmeye bastığını söyleyen İpek, “İsveç basınında bir grup PKK yanlısı, Türkiye ve İslam karşıtı gazeteci, genç ve gelecek vadeden Türk ve Müslüman kökenli politikacıları yok etmek için inanılmaz bir yalan kampanyası başlattı” dedi. Medyanın son olarak hedefinde Stockholm şehrine bağlı Haninge İlçe Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Çoksürer var. Yeşiller Partisi’nde siyaset yapan Çoksürer’in, Haninge İlçe Belediye Yeşiller Partisi Meclis Üyelerinin geçen sene Kulu Belediyesi’ni ziyaret etmesini sağlaması, suç gibi gösterilerek istifası isteniyor. Avusturya, Hollanda, Almanya, Litvanya gibi ülkelerde de buna benzer olaylar yaşanıyor. Avrupa, kendi ülkesindeki siyasetinden Müslüman halkların temsilcilerini bir bir temizliyor, aday göstermiyor, ihraç ediyor. Türkiye’de farklı etnik, dini, siyasi görüşlerin TBMM’de temsili için politik baskı yapan Avrupa, kendi ülkelerinde bunun tam zıddını yapıyor. *** Toplu bir dışlanmışlık dönemine giriyoruz. Bunun diğer adı savaştır. Batı istediğini almadıkça bu savaşı çok çirkin bir şekle sokacak tarihsel birikime sahiptir. Bizim için yeni bir dönem başlayabilir. Her birimiz safları sıklaştırmalı ve samimice bir hal üzre olmalıdır. Sebîlürreşad, bu yeni dönemde İslam coğrafyasının farklı mezhep, meşrep, teamüllerine saygı duyarak farklılıklarımızla bir ve beraber olma çağrısını yapıyor. Aynı kıbleye yönelenlerin, ayrışması halinde ne kıblemiz kalacak ne bedenimiz.

BAŞMUHARRİRİ: MEHMET AKİF ERSOY REBİULÂHİR 1438 ISSN: 1307-3796

Dünyanın haline bir bakalım öncelikle… ABD yeni başkanıyla bölünmüş bir toplum görüntüsü içinde, İngiltere tükenişin eşiğinde, tek kutuplu sistemin çökmekte olduğu bilinci gözlerden kaçırılmaya çalışılırken; bu durum karşısında “dünya beşten büyüktür” diyen Türkiye ve onun Cumhurbaşkanı ve Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan. O’nun, bu haykırışı çok kutuplu bir dünyanın var olduğunu hatırlatmış, diğer devletleri uykularından uyandırmış , Çin-Rusya gibi ülkelerin “bizde varız” demelerine vesile olmuştur. Dünya siyaseti bakımından; BÜYÜK, YENİ TÜRKİYE Önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Emperyalist ülkelerin oklarını Türkiye yönüne çevirmesi maksatlarını daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu yüzden saldırmaya, bizi ye’se düşürmeye ve bunu denemeye devam edecekler. Her fırsatta üstümüze gelmeleri, darbe-işgal girişiminde bulunmaları ne kadar çaresizlik içinde olduklarının göstergesidir. Her yolu deniyorlar… Ekonomik baskı, suikastler, terör örgütlerini kullanmak, “her yolu deniyorlar, deneyecekler” sözünü doğruluyor. Cumhurbaşkanımız, milli seferberlik ruhunu dile getirmiştir. Biz-

Başyazı

FATİH BAYHAN

İDARE YERİ: SEBÎLÜRREŞAD YAZIHANESİ

Anafartalar Caddesi Sakarya Apt. No: 50/12 Altındağ/ANKARA GSM: 0 541 673 85 80

CİLT: XLI SAYI: 1013 DAĞITIM-ABONE-İLAN: İmay Yapım A.Ş. Mecideyeköy Mah. Cemal Sahir Sok. No.29/31 Şişli/İSTANBUL

BASILDIĞI YER: AFŞAR MEDYA MATBAACILIK A.Ş. Ostim Mah. 21.Cad. 1424 Sk.No:8/2 O.S.B Yenimahalle/ANKARA TEL: 0 312 394 39 22

Kapak çizim: Hattat Mesut Dikel Musahhih: Esengül Şehitoğlu


üç

Ocak 2017

Türkiye - Çin stratejik iş birliği Recep Tayyip Erdoğan - Cumhurbaşkanı

Çin bizim dünyada ikinci, Asya’da ise en büyük ticari ortağımızdır. 2010 yılında ikili ilişkilerimizi stratejik iş birliği seviyesine çıkardık, ikili ilişkilerin daha da gelişmesinin teşvik edilmesi ise ortak arzumuzdur. Kadim medeniyetlere sahip Türkiye ve Çin, Asya kıtasının iki ucunda bulunuyor. Uzun, parlak bir tarihe ve güçlü millî geleneklere sahip olan iki ülke, günden güne ekonomisini ve kendi halkının geleneksel anlayışını geliştiriyor. Tarihî İpek Yolu, iki ülkeyi birbirine bağlıyor. Bugün, iki ülke arasındaki politik, ekonomik, ticari ve kültürel alanlardaki bütün bağlantılarla biz, 21. yüzyılın imkânlarını avantaja çevirmeye çalışıyoruz, zorluklarla birlikte baş ediyoruz. Bugün ikili ilişkileri sadece politik ilişkilerle sınırlamıyoruz ayrıca iki ülkenin üst düzey yetkilileri arasında şekillenen yakın dostluk ilişkileri, toplumun her kesimine yayılıyor. Biz, iki ülke halkları arasındaki iletişim ve etkileşimi artırmak istiyoruz, kazan-kazan prensibi temelinde iki ülkenin ticari ilişkilerini güçlendirmek, iki ülkenin uluslararası arenadaki iş birliğini pekiştirmek istiyoruz. Eğer bu hedefler gerçekleşirse Türkiye-Çin ilişkileri yalnızca ülkelerimize kâr getirmekle kalmayacak aynı zamanda bölgesel ve küresel sorunların halledilmesi için aktif ve somut planlar sunulmasına imkân tanıyacak. Geçen yıl biz G-20 Liderler Zirvesi’nin başkanlığını Çin’e devrettik. Bu yıl düzenlenecek G-20 Liderler Zirvesi’ne ise bizzat katılacağım. Sayın Devlet Başkanı Şi Cinping’in liderliğinde Çin’de çok başarılı bir zirve düzenleneceğine inanıyorum. G-20 Liderler Hangcou Zirvesi, kritik bir dönemde düzenleniyor. Şimdilerde yalnızca ekonomik sorunlarla değil aynı zamanda politik ve toplumsal alanlarda da küresel zorluklarla karşı karşıyayız. Bu nedenle G-20’nin misyonunun sadece küresel ekonomik iş birliği ve ekonomik krizlerin önüne geçilmesiyle sınırlanması gerçekçi değildir. G-20 üyesi ülkeler, küresel ekonominin yaklaşık yüzde 90’ını teşkil ediyor. Bu nedenle G-20 içinde jeostratejik risklere karşı sorumluluk almak ve ortak duruşla sorunlara çözümler bulmak gerekiyor. G-20, küresel ekonomik kalkınma

ve istikrar konularında belirleyici rol oynamalı. Bu sebeple Antalya Zirvesi’nde G-20 liderleri ilk defa detaylı bir şekilde terörle mücadele ve mülteci krizi meselelerini tartışmıştı. G-20 üyesi ülkelerin bu iki önemli konudaki ortak duruşu, Antalya Zirvesi’nin sonuç belgesinde güçlü bir şekilde ifade edilmişti. Önemli olan terörizmin hâlâ dünya genelinde bir tehdit teşkil ediyor olmasıdır. Bu yüzden G-20 Liderler Hangcou Zirvesi’nde bu konu da ele alınmalı. Türkiye, 15 Temmuz’da ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldı. Fethullah Gülen terör örgütü, onlarca yıldan bu yana plan yapmış ve kendini kamufle etmiş, ülkemizin bütün kurumlarına sızmıştı. Entrika ve komploları ortaya çıkınca Pennsylvania’da yaşayan terörist başı Gülen’in emriyle askerî darbeye kalkıştılar. Ancak ülkemizin gücü, halkımızın birlik içinde hareket etmesi ve ülke genelindeki korkusuz kahramanlar sayesinde bu acımasız darbe girişimi engellendi. Aslında biz, terörizmin daha önce hiç görmediğimiz yeni bir yüzüne şahit olduk. Fethullah Gülen terör örgütü, yeni nesil bir terör örgütüdür. Yasal gibi görünerek kurumları istismar etmek yoluyla yasa dışı biçimde hareket ediyor; ülkenin imkânlarını, toplumun iyi niyet ve güvenini kullanarak yasa dışı hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Bu örgüt sadece Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmiyor, bütün ülkeler için tehdit oluşturuyor. Uluslararası toplumun

bir an evvel bu ciddi tehdidin farkına vararak harekete geçmesi ehemmiyet arz ediyor. Darbe girişimi rüzgârının ardından dostumuz, stratejik ortağımız Çin Halk Cumhuriyeti’nin bizimle birlikte hareket etmesi çok anlamlıydı. Çinli dostlarımızın dostane tutumu, “zor günde yanında olmaya benziyor”. Biz Türk halkı bunu asla unutmayacağız. Türkiye’deki son gelişmeler ekonomi, ticaret ve yatırım ortamını ise etkilemedi. Çin bizim dünyada ikinci, Asya’da ise en büyük ticari ortağımızdır. 2010 yılında ikili ilişkilerimizi stratejik iş birliği seviyesine çıkardık, ikili ilişkilerin daha da gelişmesinin teşvik edilmesi ise ortak arzumuzdur. Türkiye ile Çin’in ticaret hacmi yıldan yıla artıyor; 1990 yılında 238 milyon dolarken 2015 yılında 27 milyar 300 milyon dolara yükseldi fakat bu rakamlar iki ülkenin ekonomisinin sahip olduğu potansiyeli yansıtmıyor. Açık söylemek gerekirse belirlediğimiz hedefe ulaşmak için daha fazla çalışmamız gerekiyor. Küresel ekonominin 2009 yılındaki ekonomik krizin ardından durgunlaşmasına rağmen Türkiye’nin ekonomisi iyi bir performans sergiledi. 2016 yılının ilk çeyreğindeki rakamlar gösteriyor ki yüzde 4,8’lik ekonomik büyümesiyle Türkiye, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri. Diğer taraftan Türkiye, sağlam bir bankacılık sistemine ve katı bir mali di-

sipline sahip olmasının yanı sıra bir dizi teşvik önlemiyle çok avantajlı yatırım fırsatları sunuyor. Bununla birlikte son yıllarda daima Çin lehine olan ticari dengesizliği ortadan kaldırmak üzere birlikte çalışmaya ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Türkiye ile Çin, enerji, demir yolu ve iletişim projelerinde başarılı şekilde iş birliği yaptı; ulaşım, madencilik ve bankacılık gibi alanlarda da önemli yatırımlar ve iş birliği yapmayı ümit ediyoruz. Bu sebeple son zamanlarda büyük projelerde iş birliği fırsatının yakalanmış olmasını görmekten memnunuz. Mesela Edirne-Kars yüksek hızlı tren projesi, modern zamanın İpek Yolu olan Bakü-Tiflis-Kars demir yolunun önemli bir bölümü ayrıca nükleer enerji, yenilenebilir enerji kaynakları ve bankacılık alanlarındaki büyük projeler bunlar arasında sayılabilir. Sayın dostum Şi Cinping’in sunduğu “Bir Kuşak Bir Yol” önerisi ve Türkiye’nin “Orta Koridor” projesi vasıtasıyla Çin’in, daha hızlı, ekonomik ve kolay şekilde Orta Asya üzerinden Avrupa ile bağlantı kurabileceğine inanıyorum. Bu projeleri samimiyetle destekliyorum. Bu projeler bölgedeki ülkelerin kalkınmasını ve istikrarını olumlu etkileyecektir. Bu seferki Çin ziyaretimde saygıdeğer dostum Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşmemizin, iki ülkenin stratejik ilişkilerinin gelişmesinin daha fazla teşvik edilmesi bakımından önem arz ettiğini düşünüyorum. Güzel bir atasözü var: Geleceğin bütün çiçekleri bugünün tohumları içindedir. Bugün iki ülke ve halkları için Türkiye-Çin iş birliği kapsamında şimdiye kadar ekilen tohumların meyvelerini toplama zamanı geldi. Ümit ederim ki bugün ekilen tohumların meyvelerini de gelecek nesiller toplayacak. Derinleşen Türkiye-Çin stratejik iş birliğinin, bölgenin ve dünyanın istikrarı, kalkınması ve refahına büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. Dost Çin halkına en içten selamlarımı sunuyorum.


dört

Rebiulâhir 1438

Mehmet Âkif’in Kürsüsü...

torunu

SELMA ERSOY ARGON

1920’den bakış; İki ayet iki işaret

Zor günlerden geçiyoruz. Her sabah yeni bir acı haberle uyanır olduk. Aslanlarımız El-Bab’da kahramanca savaşıyor, dost bildiklerimizi o cephede yanımızda göremiyoruz. Deaş’a karşı işbirliği yapıyoruz diye siyaset yapıyorlar ama teröre silahı yönlendiren bir biziz. “Müttefik” olarak bildiklerimiz başkalarıyla ittifak içinde. Yanıldık mı? Bu halleri görünce Dedemin Kastamonu’da Nasrullah Paşa Camiinde verdiği o muhteşem vaazı okurum. Kastamonu Nasrullah Camii’nde, 1920 yılının Kasım ayında verdiği vaazın bugün bile tazeliğini koruduğunu açıkça görüyoruz. Ne diyordu o vaazda Dedem Mehmet Akif, iki ayet okuyor ve uyarısını hem de kendi yanılgısı üzerinden anlatarak yapıyor. “Bismillahir- Rahmanir Rahim Ya eyyuhellezine âmenu lâ tettehizu bîtaneten mîn dinikum la ye’lumekum habalen, veddu ma anîttum, kad bedetil-boğdau min efvahihim vema tuhfi suduruhum ekber, kad beyyenna lekum-ul-âyati in küntüm ta’kilum…” (Yaeyyuhellezine âmenu) ey iman etmiş olanlar, ey Müslümanlar, içinizden olmayanlardan, size yabancı kimselerden dost kabul etmeyiniz. Âyeti celiledeki (bitane) içli dışlı görüşülen, kendisine her türlü sırlar emanet edilen samimî dost, arkadaş, sırdaş mânâlarındadır. Öyle bitane ki (la ye’lunekum habalen) sizlere karşı zarar ziyan vermekten, aranıza fitneler, fesadlar sokmaktan hiçbir vakit geri durmazlar. Ellerinden gelen fenalıkların hiçbirini sizden esirgemezler. (veddu ma anittum) sizin sıkıntılara, musibetlere, felâketlere uğ-

Nasrullah Paşa Camii

1920’de Kastamonu Nasrullah Paşa Camii’nde dedemin verdiği vaaz tarihi bir hakikat gibi hâlâ güncelliğini koruyor. Evet, bizi bi rmek is yorlar. Ama biz onlara inat birliğimizi koruyacak ve ayakta kalacağız.

ramanızı isterler. (Kad‘bedetil-bağdau min efvahilim) görmüyor musunuz, hakkınızda besledikleri düşmanlık ağızlarından taşıp dökülüyor. (ve ma tuhfi sudurahum ekber) bununla beraber yüreklerinde, sinelerinde gizlemekte oldukları kinler, garezler, husûmetler, o bir türlü zabtedemeyip de ağızlarından kaçırmakta oldukları düşmanlıktan çok büyüktür, çok şiddetlidir. (Kad beyyenna lekum ul âyeti in küntum ta’kilun) bizler size her biri aynî hikmet, mahzi ibret olan ayetlerimizi böyle açık bir surette bildirdik. Eğer sizler akı karadan, iyiyi kötüden seçer, hayrını, şerrini düşünür aklı başında adamlarsanız bu hikmetlerin, bu ibretlerin gereğince hareket ederek hem dünyada, hem ahirette selâmet bulursunuz. Ey Müslümanlar, sizin için bu âyeti celileye uymaktan başka selâmet yolu yoktur. Takip edilecek hareket yolu, siyaset kuralı tamamile bu âyeti celilede toplanmıştır. Binaenaleyh ulvî mânâsını bir kere de toplayıp ifade edelim. Cenâbı hak buyuruyor ki: -Ey mü’minler, size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı kimseleri kendinize sırdaş, dost, arkadaş kabul etmeyiniz. Bunların sureti hakdan görünerek size güleryüz göstermelerine, hayrınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. Onların gece gündüz isteyip durdukları sizin felaketinizden, yıkılmanızdan, esaretinizden başka bir şey

değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki bir türlü zabtedemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Hâlbuki yüreklerinde kök salmış olan husûmet, ağızlarından taşan ile kıyaslamak mümkün değildir, ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. İşte bütün hakikatleri, âyeti celilemizle sizlere açıktan, açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz. Eğer aklı başında insanlarsanız, eğer dünyada ve ahirette zelil olmak, hüsranda kalmak istemezseniz bizim âyeti celilemizin gereğince hareket ederek kurtulursunuz. Bu âyeti celile Âli İmran Sûresindedir. Tevbe Suresi’nde de; ‘Ey Müslümanlar, Cenâb-ı Hak içinizden hak yolunda mücahedede bulunanları, Allah ile onun Resuli muhtereminden, bir de mü’minlerden kendisine dost edinmeyenleri görmedikçe sizler öyle başı boş bırakılacak mısınız, zannediyorsunuz?’ Bu iki âyeti celileden başka diğer âyeti kerime daha vardır ki hep aynı ruhtadır. Ey cemaati müslimin! İnsan için kendi aleyhine bile çıksa hakkı hakikati söylemek lâzımdır. Ben de bir zamanlar Allah’ın kitabını okurken bu gibi âyeti celileye geldikçe; ‘acaba diğer milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancılar hakkında daha, merhametli olmak icab etmez mi idi?’ gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu hatıraların sırf şeytanî kuruntulardan başka bir şey olmadığını bilirdim. Lâkin velev şeytanî olsun, o düşünceleri içimden söküp atıncaya kadar nefsimle hayli mücadelelere mecbur kalırdım. Acaba bu vesvesenin kaynağı neydi? Burasını araştıracak olursak işi biraz tabii görürüz. Öyle ya, gözümüzü açtık ‘Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umumiyesi’ nakaratından başka bir şey işitmedik. Kiminin adaleti, kiminin hamiyeti, kiminin dehası, kiminin ilerlemesi kulaklarımızı doldurdu. Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insanî, sosyal konuları pek hoşumuza gitti. Yazarların ahlakî

kıymetlerini ve insaniyelerini, eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düşmeye, başladık. Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, benzerlik olamıyacağını bir türlü düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna sonradan gelip yapışan bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; hususile Avrupayı, Asyayı, Afrikayı dolaşarak ‘Avrupalı’ dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytanî kuruntulara kapılmış olduğumdan dolayı Cenâbı Hakka tevbeler ettim.” Hülasamız şudur ki; Vaaz uzun anlatımlarla devam ediyor. Ancak bugüne ders veren notları buradan alalım diye yeniden gündeminize sundum. Milli birliğimizi, beraberliğimizi korumaktan başka çaremiz yok. Ayrışmaları, farklılıkları bir kenara koyacağız ve üzerinde yaşadığımız bu aziz vatanı böldürmeyeceğiz, parçalanmasına izin vermeyeceğiz.

DEDEM AKİF’İN AMCASININ TORUNU ADEM MULAJ’I KAYBETTİK... Mehmet Akif dedemin amcasının torunu, Kosova’da yaşayan Adem Mulaj 9 Ocak 2017 tarihinde 88 yaşında hakka yürüdü. 10 Ocak günü toprağa verilen merhum Adem amcamızla en son iki yıl önce görüşmüş hasret gidermiştik. Allah’tan rahmet diliyor, başımız sağ olsun diyorum. Mekanı cennet olur inşallah.


beş

Ocak 2017

Mehmet Şevket Eygi Üstadımızın kaleminden...

Ulemanın ve Meşayihin Hizmetleri Cemaat, tarikat, hizip, fırka, meşreb holiganlıklarının, militanlıklarının, fanatizminin aleyhinde bulunmak, onları engellemek ve kösteklemektir. *Müşriklerden, kafirlerden, münafıklardan, fasıklardan, facirlerden, zâlimlerden korkarak, dinden taviz=ödün vermek, zaruriyat-ı diniyeye aykırı laflar etmek asla caiz olamaz. *İkrah olsa bile, ulema ve meşayih İslamın zaruriyatına aykırı hiçbir söz edemez, yazı yazamaz. *Din düşmanı Deccalları ve Kezzabları sevenler, beğenenler, onları destekleyenler gerçek alim, fakih ve şeyh değildir. *Büyük İmam ve Veli Ahmed İbn Hanbel hazretlerine baskı yaptılar, Kur’an mahluktur de dediler. Kabul etmedi, işkenceye, hapse, kırbaçlanmaya, ölüme razı oldu. *Gerçek ulema, fukaha, meşayih doğruları söyler. *Onlar doğruları söylemeyecek de başka kim söyleyecek? *Ulema, fukaha ve meşayihin birinci vazifesi iman hizmetleridir. İmanı olmayanların imana gelmesi için en uygun şekilde çalışırlar. İmanı olanların itikatlarının tashihi için hizmet verirler. *İkinci vazifeleri beş vakit namazın dosdoğru kılınması konusunda Müslüman halkı uyarmak, aydınlatmak, bilgilendirmektir. *Üçüncü temel hizmet, Müslüman halkın öğrenilmesi farz olan ilmihal bilgilerini doğru olarak öğrenmesi ve bunları hayata uygulaması için etkili eğitim vermektir. *Dördüncü hizmet: Müslüman halkın, bilhassa gençliğin Allahın emrettiği şekilde Kur’an ve Peygamber (Salat ve selam olsun ona) ahlakına uyması için ne yapılması gerekiyorsa onları yapmaktır. *Beşinci hizmet: Bütün mü’minlerin tek bir Ümmet olması için çalışmaktır. *Altıncı hizmet: Mü’minlerin âdil, râşid, kâmil, muktedir, sâlih, muttaqi, muhlis, müeyyed min indillah bir İmama=Emîre biat ve itaat etmeleri için çalışmaktadır. *Yedinci hizmet: İslam ve iman kardeşliği için çalışmaktır. *Sekizinci hizmet: Fırka-i Nâciyeye aykırı bid’atlerle, sapıklıklarla, hıyanetlerle mücadele etmek, dalalet fırkalarının yanlış inanç ve görüşlerini çürütmek, red ve cerh etmek, halkı Fırka-i Nâciye olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat yoluna çağırmaktır. *Dokuzuncu hizmet: Halkı âhir zaman fitnelerine karşı uyarmaktır. *Onuncusu: Halkın, dünyevî vazifelerini ve hizmetlerini yapar olduğu halde âhirete

yönelik olmasını sağlamak, onları dünya hırs, aşırılık, azgınlık ve fitnelerinden korumaya çalışmaktır. *On birincisi: Müslüman kadın ve kızlara çeki düzen vermek, onları Şeriat dairesi içinde bulundurmaktır. *Dinen zengin sayılan kimselerin zekatlarını Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha uygun şekilde Müslüman fakirlere, miskinlere, mültecilere, borca batmışlara ve diğer hakkeden gerçek şahıslara temlik suretiyle vermesi için mükellefleri uyarmak ve bilgilendirmektir. Halktan, haksız yere zekat toplayan zekat uğruları ile mücadele etmektir. *Kitap ve makale yazarak, vaaz ve nasihat ederek İslamın azgınlık olarak gördüğü bütün kötülüklere savaş açmaktır. *Müslüman halka nasihat ederek israfla, lüksle, aşırı tüketimle, gösterişle, şatafatla, saçıp savurma ile mücadele etmektir. *İnsanları kanaate ve itidale davet etmektir. *Her türlü tefrika ile mücadele etmektir. *İdarecileri ve idare edilenleri hikmete davet etmektir. *Genç nesillerin, çocukların iyi yetişmesi, vasıflı ve güçlü Müslümanlar olması için çalışmaktır. *Cemaat, tarikat, hizip, fırka, meşreb holiganlıklarının, militanlıklarının, fanatizminin aleyhinde bulunmak, onları engellemek ve kösteklemektir. *İhlas ve istikamet konularında Müslüman halka ve okumuşlara örnek olmaktır. *Cahilliğe, yobazlığa, aşırılığa, bölünmüşlüğe, beyinsizliğe savaş ilan etmek ve gereğini yapmaktır. *Bütün vatan sathını bir Edeb, İlim, İrfan, Hikmet Mektebi haline getirmektir. *İş, ticaret, çalışma, iktisat hayatını Kur’ana ve Sünnete göre tanzim edebilmek için Fütüvvet ahlakı, ahîlik teşkilatı için çalışmaktır. *Ribaya, zinaya, yüksek lüks binalara karşı olmaktır. *Müslüman halkı mütevazı bahçeli müstakil İslam evlerinde oturmaya teşvik etmektir. *Kur’an’a ve Sünnete uygun şer’î tesettürü emr etmek, şeytanî tesettüre karşı olmaktır. *Bütün bunları para, maddî veya manevî menfaat, ün ve alkış kazanmak, etrafına cemaat toplamak için yapmamak; sırf Allah rızası için temiz niyetle yapmaktır.

*Bütün ulema ve fukahayı bünyesinde toplayan, başında ehliyetli liyakatli, taqvalı, muhlis, muslih bir Şeyhülislamın bulunacağı bir Ehl-Sünnet ve Cemaat Meşihat Teşkilatı kurulması için çalışmaktır. *Tarikatları kontrol edecek bir Meclis-i Meşayih kurulması için çalışmaktır. *Velhasıl, Kur’ana Sünnete Hikmete göre, yapılması gereken her şeyi yapmaktır. *Emr-i mâruf ve nehy-i münker bayrağını açmaktır. *Ulema fuqaha meşayih, ellerinde imkan ve fırsat olduğu halde, yapılması zarurî ve gerekli olan aydınlatma, uyarma, bilgilendirme, emr-i mâruf ve nehy-i münker, irşad, davet, tebliğ vazifelerini yapmazlarsa, bu farz-ı kifayeyi terk ve tatil ederlerse büyük vebal altında kalırlar. *Ehl-i Sünnet sahih itikadına sahip olmayan hiç kimse, ilmi olsa bile gerçek alim ve faqih sayılmaz. *Din alimi, faqih ve şeyh olabilmek için, ucu Resullern Seyyidi Muhammed Mustafa aleyhisselama ulaşan kopuksuz sahih bir icazete (islamî diplomaya, belgeye) sahip olmak gerekir. *İcazetsiz alim, faqih veya şeyh olunamaz. *Bid’at fırkaları mensupları, Zemahşerî kadar Arapça bilseler bile ulema, fuqaha sınıfından değildir. *Resulullah Efendimiz “Setefteruku…” (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan, biri dışında hepsi cehennemliktir…) hadisinde, yetmiş üç bid’at fırkasının ateşte olduğunu bildirmiştir. Ateşte olanlar, gerçek alim, fakih ve şeyh olabilir mi hiç? *Dini, imanı, Kur’anı, mukaddesatı alet ederek, vasıta kılarak; din sömürüsü yapan, şahsî menfaat ve zenginlik elde eden, şöhret-i kâzibe edinen sahtekarlar gerçek din alimi değildir. *Gerçek din alimleri râsihtir, ihlaslıdır, muttaqidir, Kur’an ve Sünnet ahlakı ile ahlaklıdır. *Bir İslam toplumu içinde ilmiyle ‘âmil, faziletli, muhlis, muttaqi gerçek ulema, fuqaha, meşayih varsa ve halk onları dinliyorsa, onlara itaat ediyorsa o toplum inşaallah avn ve fazl-ı ilahî ile kurtulur. Aksi takdirde dejenere olur, yıkılır, batar. (Gerçek ulemanın, fuqahanın, meşayihin ellerinden öper, dualarını beklerim.)


altı

Rebiulâhir 1438

Sultan Galiyev: Doğu Halkları’nın devrimci sesi - Султан Галиев: революционный призыв к народам Востока Erol Cihangir

Vefatının 77.yılında Doğu Halkları’nın yıllarca, adının unutturulduğu “nereye ait olduğu” hususu hep bir muamma gibi görülen Mir Said Sultan Galiyev’i rahmetle anıyoruz. İslam’ın Orta Asya’daki ayak izlerini takip edenlerin karşısına çıkan bir isim: Galiyev. Sultan Galiyev adı ve Ancak, yine de daha sonraları hemen Galiyev’in kim, hemen pek çok milli ve ne olduğubağımsızlıkçı ve annu öğrenmek ti-emperyalist siyasal (kendi adıma) hareketlerin tanımlaniçin biraz daha masında atıfta bulunubekleyecektik. lacak, kendi adından ‘80’li yılların mülhem olan “Galiyesonlarında yavizm” netameli bir isim. yımlamakta Zira, Kuzey Afrika’da olduğum TürFransız emperyalizmikistan dergisi ne karşı mücadele eden münasebetiyle Mağribilerden, Ortadomuhacerette ğu bağımsızlık hareketyaşayan Türlerine, ABD emperyalizkistanlılarla, mine karşı efsanevi bir çoğu istihbarat direniş gösteren Vietservisleri taranam’dan, aynı biçimfından kontrol de bir duruş sergileyen ve finanse ediGüney Amerika ülkelen bir takım Sultan Galiyev lerine kadar isminin telaffuz yayımları takip etme imedilmesi onu ve fikirlerini daha da kanına sahiptim. İşte böylesi bir takiilginç hale getirmektedir. Elbette onu bat esnasında Tayvan’da (Ada Çin’i) bu denli ilginç kılan sadece sömür- muhacir Türkistanlıların yayımlagelerin milli bağımsızlık mücadele- dıkları “Han Tengri” adını taşıyan leri tarihinde sembol bir isim olması şifreli bir isimle kaleme alınmış bir değildir. O, bütün bunlarla anılma- makale sayesinde Galiyev’den habersının ötesinde, entelektüel bir mü- dar oldum ilk defa. Sonra arkasından tefekkir olarak Marksist, Turancı, yine batılıların örgütlediği anti-Sovİslam birlikçi, Doğucu ve sosyalist yet birkaç yayın birbirini takip etti. bir devrimci olmasıdır. Özellikle Muhtemelen önce isminden dolayı Sovyetler Birliği’nin çözülme aşama- (Mir Seyit Sultan Galiyev) dikkat sında tekaddüm eden ‘80’li yıllarda çeken Galiyev, asıl ilgi odağı olmayı Sultan Galiyev adı yeni duyulmaya soy itibarıyla Türk (Tatar), din itibabaşladığında, neredeyse kahrolası rıyla Müslüman, dünya görüşü itiba“komünizmin” tefeci, vahşi kapita- rıyla Marksist bir devrimci olmasıyla lizmin ellerini oğuşturmaya başladığı çekecekti. Pek tabiî olarak, adı konyıllara denk gelmesi, pek de şaşırtıcı mamış da olsa komünizm tehlikesine değildi. Atlantikçi emperyalist pat- karşı kanlı bir iç savaş aşamasından ronların nazarında Sovyetlerde yolun geçmiş özellikle 78 kuşağı için bir insonuna gelindiğine göre artık Gali- sanın hem Turancı, hem Müslüman, yev’den bahsetmenin de pek mahsu- hem Marksist, sosyalist bir devrimci, ru olmasa gerekti. Zira, bizlerden bir hem de Sovyet devriminin dört kurönceki nesil (68’liler) Galiyev adına mayından (Lenin, Stalin, Troçki ve aşina olmakla, ‘70’li yıllarda “Allah Sultan Galiyev) biri olması neredeymuhafaza bütün gençler komünist se bütün ezberleri bozuyordu. Dolaolur” endişesiyle, Galiyev adının yısıyla her şeye yeniden başlamak geçtiği birkaç broşür, Devlet Gü- gerekiyordu. venlik güçleri tarafından tez vakitte Sultan Galiyev, 1917 Sovyet devçoktan üstü örtülmüş bulunuyordu. riminin dört ünlü liderinden biriydi

Эрол Джихангир

«Мы не согласны с тем, что материалистическая философия является «наследием» Западноевропейского научного мышления. Потому, что этот вид философии в форме того или иного образа мышления возник задолго до появления в современной европейской культуре таких неевропейких народов, как: иранцы, арабы, китайцы, турки и монголы» Султан Галиев, Гасырлар Авазы, Эхо Веков, 1995. Номер копии. Стр.119-131

До недавнего времени, происходящее от имени Султан-Галиев, зловещее название «Султан-галиевщина» присваивалось многим национальным освободительным и антиимпериалистическим политическим движениям. Действительно, в происходящей в Северной Африке борьбе против французского империализма, начинающейся в Мавритании и до борьбы за независимость на Среднем Востоке, а также от Вьетнама, где оказывалось упорное сопротивление американскому империализму и до южноамериканских стран, где отчетливо проявляется подобное сопротивление, употребление этого выражения и идеи, которые лежат в его основе, делают его еще более интересным и значимым. Конечно, это название приобрело столь значимую популярность не только благодаря, имевшим в истории место, проявлениям национальной борьбы за независимость. Оно, кроме всего вышеупомянутого, пропитано интеллектуальным мышлением марксизма, туранизма, исламизма, ориентализма и революционно - социалистическими идеями. Не вызвало особых удивлений то, что первое упоминание имени Султан-Галиева, появление которого совпало особенно, с этапом процесса распада Советского Союза, «когда в 80-ые годы ростовщики гребаного “коммунизма” стали потирать руки в предвкушении дикого капитализма». Судя по тому, что в глазах империалистических заправил Советский Союз уже находился на конечном этапе своего пути, то уже ничего

зазорного не было в упоминании имени Галиева. На самом деле, предыдущее до нас поколение (68-ые года) были хорошо осведомлены о Галиеве. Кроме того, в 70-ые годы высказывались опасения о том, что «не дай Бог, вся молодежь встанет на путь коммунизма», в связи с чем, в самые кратчайшие сроки силами государственной безопасности конфисковывались некоторые брошюры и листовки, в которых упоминалось имя Галиева. Тем не менее, для того, чтобы узнать кем же был на самом деле Султан-Галиев, нам (имея ввиду себя) потребовалось бы еще немного времени. В 80-ые годы, в связи с изданием моих статей в журнале «Туркестан» я имел возможность следить за рядом, издаваемых мигрантами, выходцами из Туркестана, публикаций, большинство из которых финансировалось и находилось под контролем спецслужб. И вот, во время одного из таких просмотров, благодаря статье, опубликованной в Тайване (остров Китая) одним из выходцев Туркестана с загадочным псевдонимом “Хан-Тенгри”, я впервые узнал о Султан-Галиеве. После чего, вышло несколько последовательных антисоветских публикаций, опубликованных и распространенных западными организациями. Вероятно, что поначалу вызывая к себе интерес благодаря своему имени (Мир Саид Султан-Галиев), основное к себе внимание Галиев привлекает благодаря своему турецкому происхождению (с татарскими корнями), своим мусульманским вероисповеданием и революционным


yedi

Ocak 2017

Sultan Galiyev karısı Fatma Erzin ile, Moskova 1919

ve Stalin tarafından tutuklandığında “Müslüman Kızılordu Genelkurmay Başkanlığı” başta olmak üzere, Türk ve Müslüman halkların yirmiden fazla Sovyet idari seksiyonunun yöneticiliğini yürütüyordu. Sultan Galiyev’in pek çok unvanı var. Hemen hemen bütün unvanlarının başında yer alan “Müslüman” ibaresiyle anılır olması onu bir Müslüman yahut Pan-İslamist olarak adlandırmaya yeter mi bilinmez. Dahası kısa süren hayatı içinde toprak işlerinden, maarife, parti işlerinden, işçi, köylü örgütlenmelerine, yayın faaliyetlerinden, Kızılordu teşkiline kadar örgütlediği bütün faaliyetler de “Müslüman” ibaresi taşır. Daha sonraları ortaya çıkan muhalifleri veya onun hakkında hüküm veren zevat için, onun bu “ibareyi” kullanmasını son derece iyi seçilmiş, aldatıcı bir “komünist” taktik olduğu yolundadır. Muhalifler bir yönde haklı oldukları taraf; “din” bütün insanlık tarihi boyunca (ölümlü) insan varlığının en zayıf halkası olması hasebiyle, istismara en açık olanıdır. Haklı olmadıkları tarafsa, Galiyev’in hiçbir zaman ve hiçbir şekilde uğruna adadığı devrim için bile olsa, din’i istismara asla tevessül etmediğidir. Zira Galiyev’in inanç noktasında, yayımlamış olduğu yazılardan anladığımız kadarıyla onun hiç olmazsa “deist” olduğudur. Ancak bütün bunlara rağmen Galiyev, bir müslüman toplum içinde, Müslüman bir aileden doğduğunu, pek tabii olarak ilk çocukluk eğitimini gezgin köy hocalığı yapan babası ve mahalle mektebinde Kur’an öğrenimiyle başladığını biliyoruz. Tabii olarak Galiyev hem bunun farkında olarak, hem de daha sonraları Marksist olduğu dönemlerde yapmış olduğu tahlillerde “İslam”ın bidayetinde ilerici rolüyle, “Müslümanları” diğer dini gruplarla olan farklılığı, hatta sosyal adalet ve dayanışma

ruhuna vurgu yaparak, İslam toplumunu ve islamı hiç olmazsa bir vakıa olarak kabul eder. Kaldı ki, o, Türk Doğusu’nun temel yapısının ve tarihsel konumunun İslambirlikçilerin anladığı anlamda bir ümmet karakteri taşımadığının farkındaydı. İşte bu sebeple bu olguları yok saymak veya yıkmak yerine, bunlardan yararlanmak da mümkündü. Çünkü, İslam’ın göçebe halklar üzerinde ve Orta Asya’nın bazı bölgelerinde inançlara ve uygulamalara dair hükümler, Ortodoks kilisesinden daha kararlı bir direnç gösteren güçlü bir kurumsallaşması vardı. Bu sebeple, eski monist anlayıştan kaynaklanan “Müslüman/lar” ve “din” kavramı, sosyalist bir devrim için daha kapsayıcı olabilirdi. Nitekim, sosyalizmle, İslamı ortak bir zeminde birleştirebileceklerini savunan Kazak Alaş-Orda Bolşevik önderlerden A. Baytursunov; “Kazak halkı komünizmi hiçbir güçlüğe uğramadan kabul edecektir. Komünizmi bütün öteki halklardan çok önce benimseyecektir. Çünkü, Kazak halkının hayat tarzı, zaten komünizme çok yakındır” derken, göçebe hayat tarzıyla, dini anlayış buna engel teşkil etmiyordu. Din burada bir çok formuyla birlikte, zamanın şartlarına göre farklı istem ve anlayışlar içerebilirdi. Müslümanların tarihi incelendiğinde görüleceği üzere İslam, toplumsal gelişmeye engel teşkil etmiyordu. Hâtta tam tersine peygamberin (Hz. Muhammed) İslam’ın ilk mütefekkirlerinden Ebu Zer Gıffari’ye emanet ettiği rivayet edilen bir söz, insanlığın en yüksek ve en ezeli isteğini idealize ediyordu. Bütün topluma ait ve hiç kimsenin tek başına hak iddia edemeyeceği üç şey vardı: “ateş, su, toprak”. Yıllar sonra fikirleriyle belki de Galiyev’e en çok yaklaşan Türk komünistlerinden Hikmet Kıvılcımlı’ya göre, peygamberin bu ilkesi, yerli burjuvazi tarafından tersine çevrilerek, mülkiyetin kutsallığına ve yönetilenlerin yönetenlere itaatine dönüşecektir (Kıvılcımlı, H., s,21). Onun için İslam ve Müslüman toplum bir vakıa olmakla birlikte, asıl önemli olan yan sömürgecilik tarihinde, sömürgelerin kahır ekserisinin bu Müslüman kültür havzası olmakla, tarihsel çelişkinin sömüren Batılılarla, sömürülen Doğulular arasında olduğuydu. Ancak, Galiyev’e zamanımızda atfedilen veya adıyla birlikte anılan bütün tanımlar (Turancı, İslamist, Marksist, Sosyalist, Devrimci ve Doğucu), ne yakın geçmiş Türkiye gerçeğinden (12 Eylül öncesi), ne de geçmişte ve elan tartışılan çoğu ide-

марксистским мировоззрением. Таким образом, даже если и не встречалось подобного в истории, представитель поколения 78-ых годов, прошедший в прошлом все этапы кровавой гражданской войны в преддверии наступления опасности коммунизма, который будучи и туранистом, и мусульманином, и марксистом, и в то же время, социалистом-революционером, вписывая свое имя в историю наряду с такими великими революционерами Советской эпохи, как Ленин, Сталин, Троцкий, а теперь и Султан-Галиев, действительно нарушает все устоявшиеся раннее правила. Таким образом, необходимо все было начинать заново. Султан - Галиев был одним из четырех известных лидеров советской революции 1917 года, и на момент его задержания по поручению Сталина, будучи «начальником штаба мусульманских формирований Красной Армии», он руководил, более чем двадцатью отрядами, состоявших из турков и других представителей мусульманской религии. Султан - Галиев удостаивается многих званий и выражений. Почти во всех из них указывается его веропринадлежность - «мусульманин», хотя конечно не известно, достаточно ли это, чтобы в действительности считать его исламистом или панисламистом. Кроме того, на протяжении всей его жизни во всех сферах его деятельности, включая сельскохозяйственные работы и партийное дело, организационную рабоче-крестьянскую и издательскую деятельность, а также организационные мероприятия по созданию формирований Красной Армии, Султан-Галиев упоминается как «мусульманин». Позже его противники или осуждающие его люди, стали придерживаться мнения, что он умышленно использует это хорошо подобранное «значение», которое является заведомо ложной уловкой стратегии «коммунизма». Идея, в какой-то мере, оправдывающая оппозиционные круги, заключается в том, что на протяжении всей истории человечества «религия» выступает как самое слабое звено человеческой сущности (смертного создания), тем самым она является наиболее злоупотребляемым элементом в жизни человека.

Но с другой стороны, ни при каких обстоятельствах, ни в коем разе и ни в коей мере, даже ради революции, Султан-Галиев для достижения своих целей не злоупотреблял религией и не пытался предпринимать подобных действий. Насколько мы можем понять из опубликованных им статей, с точки зрения Галиева на веру, по крайней мере прослеживается то, что он придерживается позиций «деизма». Тем не менее, несмотря на все это, нам известно, что Султан-Галиев родился на свет в мусульманской семье мусульманского общества, при этом, дошкольное образование он получил, от своего отца, который работал учителем в деревенской школе. Кроме того, нам известно, что он начал изучать Коран в одной из районных школ. Конечно же, Галиев в этот и в последующие периоды в эпоху марксизма, прежде всего, начал проводить анализ прогрессирующей роли «ислама», в ходе которого, он осознает различия “мусульман” с другими религиозными группами, делая при этом акцент на социальную справедливость и солидарность, по крайней мере, он принимает сам факт существование ислама и мусульманского общества. Более того, он осознал, что не относится к приверженцам исламского мира, имеющим свое мировоззрение в отношении основной структуры и исторической позиции Востока. Поэтому, чем отрицать или отказываться от всех этих фактов, также можно было и воспользоваться ими в своих целях. Поскольку положения, касающиеся веры и образа жизни исламских кочевых народов в некоторых регионах Средней Азии, влияют на процесс институционализации, проявляющий более решительное сопротивление по сравнению с православной церквью. Поэтому, вытекающее из устаревшего монистического понимания, такие понятия, как «мусульманин/мусульмане» и «религия» могли бы быть более всеобъемлющими для социалистической революции. Действительно, отстаивающий мнение о возможности объединения социализма и ислама, казахский лидер большевистов Алаш-Орды А. Байтурсунов высказался о том, что: «Казахский народ без каких-либо усилий примет коммунизм.


sekiz

Rebiulâhir 1438

Doğu Halkları Komünist Örgütleri II. Tüm-Rusya Kongresi’nde. 15 Aralık 1919, Beyaz kalpaklı ve kucağında çanta olan Sultan Galiyev’dir.

olojik okumalarla benzerlik taşır. Bu sebeple Galiyev’i aynı adı taşımış olmasına rağmen günümüz perspektifinden, Galiyev’in kavramlarını şu anda kullanmakta olduğumuz kavramlar üzerinden okumak bizi açık bir anokranizme sürükler. Her kavram, kendi semantiği ve tarihselliği içinde bir anlam bütünlüğü kazanır. Bu, belki hayal kırıklığı yaratma pahasına böyledir. Nitekim, uzun süren Çarlık idaresinin tam manasıyla köleleştirdiği Rusya Müslümanlarına Sovyet (Rus) devrimcilerin “kendi kaderlerin kendilerinin tayin etme hakkı” vaat etmeleri, Müslüman sosyalistlerden, Müslüman burjuvaları, milliyetçilerden, Marksist ateistlere ve son derece gelenekçi Veysi tarikat mensuplarına kadar hemen her grubu “Müslüman Komünist” örgütler ve Bolşevik devrimi etrafında birleştirmeye yetecektir. Bütün bunlar, Müslüman milliyetçilerin İslamı, Ruslara veya başka sömürgecilere karşı birleştirici milli bir kimlik olarak kabul ettiklerini gösterir. Genel kabul gören bu fikir, Sovyetler Birliği kurulduktan sonra bile, Müslümanların, hâtta dine inanmayan ateist-Müslümanların bile İslam’ın değerler sistemine neden o kadar bağlı olmakta hassas davrandıklarını da göstermektedir (Kaymak, E., s,87). Keza, tanınmış İslam alimlerinden Musa Carullah Bigiyev, 5. Rusya Müslümanları Kongresi’nde yapmış olduğu konuşmada; “Biz Rusya Müslümanları bir çok asırlardan beri türlü ağır şartlar altında yaşadık. İşte şimdi hür bir şekilde bir araya geldik. Biz bu hürriyeti kaybetmemeliyiz” diyecektir. Elbette, Bigiyev’in de vurgu yapmış olduğu “Müslüman” kimlik Rusya’da mukim olan Türk-Tatar unsudur. Dolayısıyla, Galiyev’in vurguladığı “Müslüman” kavramı, “yüzyıllardır ayrıcalıklı durumlardan yararlanan Rus memur, asker ve idareciler karşısında Moskova’dan gelen Bolşe-

vik devrimci çağrıyı, onlar aynı zamanda milli bir kimliğin tanınması olarak algılayıp, Sovyet devrimini hararetle destekliyorlardı. Keza, etnik kimliklerin bugünkü anlam kazanmasının tarihinin ne kadar yeni olduğu dikkate alındığında, Rus’tan kendini ayırmada, milli farklılığı “İslam” üzerinden tanımlamasıdır. Diğer yandan, İslam yahut Müslüman tanımı Galiyev için neredeyse sadece Rusya Müslüman halkları için geçerli bir durumdur. Nitekim Galiyev, doğunun bütün Müslümanlarına yaptığı çağrıda, hemen bütün İslam halklarını, ya kendi özel isimleriyle -Tatarlar, Başkırlar, Türkmenler, Kazaklar, Araplar, Türkler, Çinliler, Hintliler- yahut ait oldukları coğrafi isimlerle -Mağripliler, Berberiler, Yemenliler, Faslılar, v.b.hitap etmektedir. Bu sebeple İslam olgusu ile, Türk ve Müslüman halkların bağımsızlık yolunda devrimci tavırlarını, mücadelelerinin sağaltma gücünü gösteren popüler dini inancın Müslüman toplumun direnmesi ve kaynaşmada önemli bir karine teşkil ettiğini temel bir önerme olarak kabul etmek gerekiyor. Hâtta Galiyev’in de başında bulunduğu “Müslüman Harbi Şurası” yayınladığı bildiride “akıtılacak son damla kana kadar Sovyet iktidarının desteklenmesinin kutsal bir borç olduğu” ilân edilecektir. (Bennigsen, A. s,68). Dolayısıyla, Galiyev’in terminolojisinde Müslüman tanımı, birincide Rus etnosu karşısında kendini tanımlama, ikinci de sömürge-sömüren ilişkisinde batı emperyalizminin sömürge alanının Müslüman coğrafyasına (Ortadoğu Arap coğrafyası, Hindistan, Afganistan, İran v.b) yaptığı vurguyu ifade eder. Nitekim, sömürge-sömüren ilişkine dair yapmış olduğu tespitte şöyle diyecektir: “Dünyada en çok ezilen ve sömürülen iki halk vardır, bunlardan biri Türkler, diğeri de müslümanlardır”.

Коммунизм здесь будет принят намного быстрее, чем у других народов. Поскольку образ жизни казахского народа и так уже очень близок к образу жизни при коммунизме». Этим он хотел подчеркнуть, что кочевой образ жизни и религиозное понимание не является преградой на пути следования к коммунизму. Таким образом, в этом понимании, религия, принимая различные формы, могла бы содержать различные требования и идеи, соответствующие требованиям того времени. Как можно наблюдать при изучении истории, ислам не является препятствием для социального развития общества. Даже наоборот, имеются сведения о том, что Пророк Мухаммед в одном из своих изречений, высказанных первому исламскому мыслителю Эбу Зер Гыффари, идеализировал самое высокое и вечное стремление человечества. Существует три вещи, которые принадлежат всему обществу и никто в одиночку не имеет права претендовать на них, это: “Огонь, вода, земля”. Много лет спустя, один из турецких коммунистов, кому наиболее близки идеи Султан-Галиева, Хикмет Кывылджымлы, возможно руководствуясь этой мудростью, высказался о том, что этот, выдвинутый пророком, принцип был вывернут наизнанку местной буржуазией, после чего все обернулось к убеждениям о святости собственности и людской покорности правителям, стоящих у власти правления (Кывылджымды, Х., стр. 21). В результате чего, вместе с тем, что ислам и мусульманское общество являются признанным фактом, прежде всего, они представляют собой большую загвоздку в колониальной истории человечества, так как, являясь сосредоточением мусульманской культуры, они всегда выступали в качестве объекта, который противоречит эксплуатирующим странам Запада и эксплуатируемым странам Востока. Тем не менее, ни одно из многих определений, упоминаемых с именем Султана-Галиева или приписываемых ему в наше время, таких как: туранист, исламист, марксист, социалист, революционер и ориенталист, в действительности как не имеет сходства с недавними историческими реалиями Турции (пе-

риод до 12 Сентября), так и с часто обсуждаемыми в прошлом, идеологическими доктринами. Поэтому, несмотря на то, что сегодняшние перспективы и связаны с именем Султана-Галиева, те используемые нами понятия и взгляды, через которые мы просвещаемся в настоящее время, самым открытым образом толкают нас к анахронизму. Каждое понятие вместе со свойственной ему семантикой и исторической значимостью, наполняясь смыслом, обретает целостность. Возможно, это происходит из-за страха разочарования. На самом деле, продолжающийся в течении длительного времени, период царского правления, поработивший в буквальном смысле советских (русских) мусульман, стал достаточным для того, чтобы вокруг большевистской революции, главным лозунгом которой был: «каждый сам вправе определять для себя свою собственную судьбу», объединились мусульманские социалисты, представители мусульманской буржуазии, националисты, марксистские атеисты, а также все объединения «мусульманских коммунистов», вплоть до представителей экстремистской секты «Вейси». Все это, послужило поводом для создания национального образа в Исламе мусульманских националистов, объединившего в себе сторонников против русских или других колонистов. Эта, общепринятая идея упрочнилась в системе ценностей Ислама даже после создания Советского Союза у многих мусульман и даже у неверующих атеистов (Каймак, Э., стр,87). Кроме того, известный исламский ученый Муса Джаруллах Бигиев в своей речи, с которой он выступил на Съезде русских мусульман, заявил о том, что: «Мы, русские мусульмане, на протяжении многих веков жили в крайне тяжелых условиях. Наконец то, мы свободно собрались все вместе. Мы не должны упускать эту свободу». Конечно, в своей речи Бигиев сделал акцент на образ «мусульман» России, в основном турецко-татарских жителей, проживающих на ее территории. Таким образом, понятие «мусульмане», на которое заострял внимание Султан-Галиев, охарактеризовывало ярую поддержку мусульман советской


dokuz

Ocak 2017

Galiyev’i belki de Türk ve İslam ülkeleri müteffekirleri arasında farklı kılan, 20.yy başları gibi erken bir tarihte, ilk defa ideolojik söylemleri aşarak, kendine özgü bir “dünya görüşü” geliştirebilmiş olmasıdır. Bu görüş, geleneksel kiplerden yola çıkarak-Doğu halklarının irfan ve hikmete dayalı mirası Marksist bir metodolojiyle, Batı medeniyeti karşısında İslam dünyası veya bütün sömürülen Doğu dünyasına yeni bir anlam kazandırma ve tanımlama çabası içerir. Sözün gelişi İslam ülkelerinin içinde bulunduğu trajik duruma ilişkin olarak Kazan Müslüman Komünistler Kongresi’nde yapmış olduğu konuşmada; “Müslüman halkların hepsi proleter halklardır. Mesela, Fransız proleteriyle, Afgan yahut Fas proleteri arasında büyük bir iktisadi fark vardır. Dolayısıyla denilebilir ki, Müslüman ülkelerde milli kurtuluş savaşları sosyalist bir nitelik taşır” (Wimbusch, E., s, 7). Aynı zamanda marksizmin formunu bozma pahasına Galiyev’in ortaya koyduğu bu retorik, dönemin tanınmış Doğulu mütefekkirlerinden sözün gelişi ne Efgani’de, ne Akif’te, ne Akçura’da, İkbal’de ne de daha sonraları Türk komünist hareketinin kurucuları arasında rastlanan bir durum değildir. Yine Galiyev’in yoldaşlarından olan Hanefi Muzaffer; “Bizler ezilmiş ve Avrupa’nın boyunduruğu altında inlemekte olan milletler, aynı emperyalizme karşı savaşan Marksizmi tanımayacak olursak, büyük tarihsel bir hata işlemiş oluruz” diyecektir (Bennigsen, A., s, 76). İslam dünyasına ilişkin pek çoğunun yaptıkları değerlendirmeler, (Batının zenginliği, ilim ve teknolojide ilerlemiş olmaları, bunlar karşısında İslam dünyasının geri kalmışlığı, v.b) Batı’dan bir bakışla, mevzi hükümleri içermesine karşı, Galiyev bunu tarihsel bir çelişki üzerinden okuyarak dünyaya şamil kılar: “Kozmopolit ilerici kültür ve tekniğiyle bugünkü barış tutkunu Amerika’nın kurulabilmesi için milyonlarca Amerikan yerlisi ve siyah Afrikalının ölmesi gerekmiştir. Şikago’nun, Newyork’un Avrupalılaşmış pek çok Amerikan kentinin mağrur gökdelenleri, Kızılderililerin kemikleri, insanlıktan çıkmış toprak ağalarının öldürdükleri zencilerin cesetleri ve İnka kentlerinin dumanı tüten yıkıntıları üzerinde yükselmektedir” der (Sultan Galiyev, Sosyal Devrim ve Doğu). Galiyev, problemi bir din veya etnik konu olmanın ötesinde cihanşümul ölçekte Doğu-Batı arasındaki çelişkide görür. Lineer

ilerlemeci, her şeyi atomize ederek parçalayan Batı karşısında Doğu medeniyeti, normatif ve reel değerlerle bütüncül bir bileşkenin ürünüdür. Batı, bu mantık çerçevesinde egemenlik altına aldığı ve müstemleke haline getirdiği sömürgelerin kahır ekserisinin de Türk ve İslam ülkelerinin de dahil olduğu bütün doğu ülke ve halkları meydana getiriyordu. Bu tahlil, o yılların sadece Türk ve İslam düşünürleri arasında değil, Doğulu düşünürler arasında da çok nadir rastlanacak bir durumdur. Doğu ile Batı arasındaki çelişkiyi kavrayıp, anlamlandıran nadir isimlerden biriydi. Nitekim, Galiyev odaklı bu tahliller sonucu, Rus sosyalist devrimi ve Moskova’ya ümit bağlayan Roy, Hoş i Min, daha sonraları Nehru, Mao gibi isimler, kısa sürede Moskova ile yollarını ayırarak, kendi milli komünist hareketi oluşturacaklardır. Tabii olarak bu çelişkinin kırılabilmesi için Batı emperyalizmi karşısında devrimci genele matuf anti-emperyalist bir cephe kurulmalıydı. Bu cephe, batı emperyalizminin sanayisini besleyen hammadde kaynaklarının kesilmesiyle, Batı emperyalizminin yıkılacağı tarihsel bir olguydu. Galiyev’de bunun tam adı “Sömürgeler Enternasyonali”dir. Bu enternasyonel, kendi içinde federal bölgesel birliklerden oluşan sosyalist devletler birliğinin ortak cephesi olan “Doğu Halkları Sosyalist Federal Devleti”dir. Turan Federal devleti ve İslam federal devleti, Hint-Afgan federal devleti, Arap-İslam federal devleti, v.d. bu büyük anti-emperyalist devletin unsurlarıydı. İş bu sebeple, Molla Nur Vahidof’un ifadesiyle (Vahidof aynı zamanda Sultan Galiyev’in fikir hocasıdır) Bolşevik devrimi içinde özel bir yer işgal eden “1917, Tatar devrim denemesi, bütün Asya’nın ve İslam ülkelerinin genel politik uyanışının sadece bir başlangıcı” olacaktır. Elbette, Sovyetler Birliği’nin kurulması ve merkezi yapının hakim olmasıyla, devrime destek veren bütün yerli ve periferi unsurlar, muhalif ilan edilip, tasfiye edilmesiyle Sultan Galiyev’in idealini kurduğu Doğu devrimi ve sömürgeler enternasyonali tarihe gömülecektir. Ancak Sultan Galiyev’in Doğu’nun kendi iç dinamiklerinden yola çıkarak geliştirmiş olduğu ekonomi-politik çözümlemelerle, özellikle vurgulamış olduğu Doğu-Batı çelişkisinde, İslam ülke ve halklarının Atlantikçi emperyalist saldırılar, günümüzde ağırlığını şiddetle devam ettirmekte olduğudur.

революции, воспринимая при этом, большевистский революционный вызов из Москвы в качестве национальной идентичности, проявляющейся против русских госчиновников, солдат и представителей руководства, которые на протяжении долгих лет занимали привилегированное положение в обществе. Точно так же, если учесть, что приобретение важности этнической идентичности относится к недавнему времени, отделяющие себя от русских, национальные различия определяются посредством «Ислама». С другой стороны, определение ислама или мусульман для Султана-Галиева имеет место исключительно для мусульманского населения России. Действительно, сделанный Султан-Галиевым призыв всех мусульман Востока, является обращением к почти всем исламским народам, либо же народностям, имеющим свои собственные названия: татары, башкиры, туркмены, казахи, арабы, турки, китайцы, индийцы, или же названия, которые выражают их географическую принадлежность: мавры, берберы, йеменцы, марокканцы и другие. В этой связи, следует принять в качестве основного положения, что явление ислама, в качестве народного религиозного верования, оказавшего целительную силу на революционные настроения тюрского и мусульманского народов в их борьбе на пути к обретению независимости, сыграло немаловажную роль в сопротивлении и слиянии воедино мусульманской общины. Более того, в заявлении «Мусульманский Военный Совет», опубликованном под руководством Султан-Галиева, заявляется, что «наша священная обязанность до последней пролитой капли крови поддерживать советскую власть» (Беннигсен.А, стр.68). Поэтому в терминологии, используемой Султан-Галиевым, в определении мусульман акцент делается во-первых на самоидентификацию перед лицом русского этноса, а во-вторых, на географию мусульманского мира (арабский мир Ближнего Востока, Индия, Афганистан, Иран и т.д.,), выступающую в колониальных отношениях как эксплуатируемая западным империализмом зона. В действительности, в данном им определении, свя-

занным с колониальной эксплуатацией, подчеркивается: «На этом свете одними из наиболее угнетенных и эксплуатируемых народов являются тюрки, другими мусульмане». Возможно, главной отличительной характеристикой взглядов Султан-Галиева среди мыслителией тюркского и исламского мира, является способность разработки своей отличительной “мировой точки зрения”, впервые перешагнувшей за пределы идеологической риторики, в столь ранний период истории, в начале 20-го столетия. Данным представлением, сформированным на традиционной основе марксистской методологии, перепленной с наследием фольклора и мудрости Востока, предпринялись попытки по выявлению и приданию нового осмысления значению исламского мира или же всего эксплуатируемого Востока перед лицом западной цивилизации. В контексте связи с трагической ситуацией исламских стран, в выступлении на Съезде мусульманских коммунистов в Казане, говорится: «Все мусульманские народы представляют собой пролетарскую общественность. К примеру, существует значительное экономическое отличие французского пролетариата от пролетариата Афганистана или Марокко. В этой связи, можно сказать, национально-освободительные войны в мусульманских странах носят социалистический характер.» (Уимбуш Э., стр.7). Вместе с тем, выдвинутая Султан-Галиевым в ущерб формулировки марксизма, данная риторика, не является распространенным явлением как среди известных мыслителей Восточного мира того периода, Эфгани, Акиф, Акчуре, Игбал, так и среди основателей коммунистического движения более позднего периода. И вновь, один из соратников Султан-Галиева, Музафар Ханафи заявляет: «Мы совершим крупную историческую ошибку, если будучи народами, угнетенными и стонущими под игом Европы, мы не признаем идеи марксизма, основанные на борьбе с тем же империализмом» (Беннигсен.А, стр.76). В противовес множеству замечаний относительно исламского мира (богатства Запада, его прогресс благодаря передовыем технологиям и знаниям, отсталость исламского мира и так далее)


on

Rebiulâhir 1438

Sultan Galiyev Mehmet Poyraz

İşçi sınıfı, birkaç kişinin önderliğinde Rusya steplerinde adım adım devrime doğru giderken bu topraklarda ki Müslüman halkları unutmadılar. Rusya Müslümanları inançlarını daha iyi yaşamak için Bolşeviklere yardım etmişlerdir. 1900’lü yılların başında gelişen sanayi üretimi işçi sınıfının doğmasına neden olurken, beraberinde bu sektörde çalışanların ülke yönetiminde söz sahibi olmak istemeleri sosyalist düşüncenin önünü hızla açmıştır. Önce Batı’da filizlenen, komünizmde diyebileceğimiz işçi ağırlıklı yönetim biçimi düşüncesi dünyadaki mavi yakalılar arasında hızla yayılırken sloganları da çoğunlukla şu şekildeydi; “üreten biz, yönetende biz olacağız.” Rusya Çarlığında rejim değişikliği isteyenler ezilen işçi sınıfını dayanak göstermekteydi. Doğru dürüst haklarını alamayan, toplumunda en alt tabakasında yer alan bu işçi sınıfı birkaç kişinin önderliğinde Rusya steplerinde adım adım devrime doğru giderken bu topraklarda ki Müslüman halkları unutmadılar. Zira, Rusya Müslümanları da ezilen sınıf arasında yer almaktaydı. Rusya’nın Bolşevikleri, başta Lenin olmak üzere bölgelerindeki Kızıl devrimde buralardaki Müslüman halkları bir şekilde kullanmışlardır. Rusya Müslümanları arasında Bakü’de yaşayanları saymazsak işçi sınıfı pek yoktu. Bakü’dekiler ise petrol işçileriydi. İşçi sınıfı olmayan Müslümanlar, Rusça çoğulculuk anlamına gelen Bolşevik devrime nasıl katkı sağlayabilirdi? Elbette buradaki Müslümanlarda ezilen halklar arasındaydı. Çarlık Rusyası, Tatar Müslümanları çoğunlukta olmak üzere bu insanları eziyor, horluyordu. Daha da ileri giderek din devşirmesi de gerçekleştirdiler. Yani, o yıllarda birçok Müslüman zorla Hristiyanlaştırıldı. Bugün bile birçok Hristiyan Tatar geçmişte Müslüman olduğunu ifade etmektedir. Rusya’daki Hristiyan işçi sınıfı emeğini öne sürerek Bolşevik devrime katkı sunarken, Müslümanlarda dinini daha rahat yaşamak için sosyalist saflarda yer almıştır. Lenin bu Müslümanlara devrim sonrası dinlerini daha iyi yaşayacakları vaadin-

de bulunmuştur. Sosyalist taraflarda Müslümanların yer alması Lenin’in sayesinde olmamıştır. Türk ve Müslüman Tatar Mir Said Sultan Galiyev’in gayretleriyle Müslümanlar Bolşevik devrime yardım etmiştir. Binlerce kişilik Müslüman Kızılordu’ya komutanlıkta yapan Galiyev, yine bir Türk’ün komutasında ve devrim karşıtı Çar yanlısı Beyazordu’ya karşı da savaşmıştır. Beyazordu’nun komutanı ise Rus tarihinin ünlü isimlerinden Türk asıllı Amiral Kolçak’tır. Stalin tarafından hazin bir şekilde kurşuna dizilen Galiyev hakkında Türkiye’den bir çok isim yazılar yazmış ve bazı düşünceler sunmuştur. İslamcı – Sosyalist, Turancı – Sosyalist, Türkçü – Sosyalist gibi yakıştırmalarda yapılan Galiyev esasında İslamcıydı. Rusya Müslümanlarının ne zorluk yaşadığını çok iyi bilen Galiyev bir dönem gazetecilikte yapmıştır. Gazeteciliğinde Müslüman halklar hep ön planda olmuştur. Türkiye’de Galiyev hakkında ilk yazılar Attila İlhan tarafından kaleme alınmıştır. “Avrasya’da Dolaşan Hayalet” isimli Galiyev’in biyografi kitabına da imzan atan ve hakkında şiirlerde yazan Attila İlhan; ... galiyef yoldaş ne olacak galiyef yoldaş sibirya sürgünü elinde bir mektup eski yazıyla artık yüzünü bile unuttuğu karısından burnunda sadece kokusu var ilkbahar kadar müşfik sonbahar kadar yumuşak galiyef yoldaş ne olacak avrasyada hala mazlumların uğultusu kısa bozkır atlarının nallarından gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor azadlık mermileridir çekirdekleri çelik cehennem gibi sıcak ... Devamı yan sahifede

взглядом с Запада, в ответ на историческое противоречие данных позиционных положений, провозглашает на весь мир: «С целью создания современного космополитического, миролюбиво настроенного с прогрессивной культурой и технологиями, американского истеблишмента, пришлось пожертвовать миллионами жизней коренных американцев и чернокожих африканцев. Высокомерные небоскребы Чикаго, Нью-Йорка, многих американских европеизированных городов возвышаются на костях краснокожих индейцев, на трупах чернокожих, забитых до смерти от рук землевладельцев, потерявших свое человеческое лицо, на дымящихся руинах разрушенных городов инков» (Султан Галиев. Социальная революция и Восток). Султан-Галиев узревает суть проблемы не столько в религиозном или этническом контексте, сколько в масштабе общемировых противоречий, возникших между Востоком и Западом. В противовес линейно прогрессирующей, всеразрывающей атомизации Запада, Восточная цивилизация является продуктом интегрированной комбинацией с нормативными и реальными ценностями. Запад, действуя под данным углом зрения, в состав своей священной империи колониального господства включил и исламские, тюркские страны, включая все восточные страны и народы. Проведение подобного рода анализа являлось исключительным по своей сути не только среди тюркских и исламских мыслителей, но и в среде восточных светил науки. Один из немногих теоретиков и общественных деятелей, сумевший с таким глубоким пониманием проблемы, придать насыщенную смысловую окраску конфликту между Востоком и Западом. Действительно, воодушевленные результатами анализа Султан-Галиева, впоследствии такие видные деятели как Рой, Хош и Мин, а затем, и Неру, Мао, приветствовавшие социалистическую революцию в России и Москве, в короткие сроки отделившись от Москвы, создадут свое собственное национальное коммунистическое движение. Естественно, чтобы сломить противоречие в лице западного империализма, требовалось создание в целом революционного антиимпериалистического фронта. Отрезав источники сырья, поставляемые для промышленности западного империализма, созданием данного фронта, историческим явлением, разрушались основы западного империализма. В речах Султан-Галиева данное явление звучит как «Колониальный Интернационал». Данный интернационал представлял собой конфедерацию общего фронта «Социалистическое федеральное правительство Восточных народов», на основе союза социалистических государств, состоящих из федеральных региональных объединений. Туранское федеральное государство, Исламское федеральное государство, Афгано-индийское федеральное государство, Арабо-исламское федеральное государство и другие, являлись элементами крупнейшего антиимпериалистического государства. По этой причине, говоря словами Муллы Нура Вахидова (являющегося одновременно идейным наставником Султан-Галиева), занимающая особое место в большевистской революции, «татарская попытка революционного переворота 1917 г. представляла собой лишь начало общего политического пробуждения всех азиатских и исламских стран». Конечно, идеи о создании Советского Союза, господстве его центральной структуры, формировании всех локальных и периферийных элементов, а также все идеалистические представления и идеи Султана-Галиева о проведении революции на Востоке и борьбе коренных народов против колониализма канули в историю после того, как он был объявлен оппозиционером и был ликвидирован. Между тем, в настоящее время продолжается интенсивность нападений империалистических государств на исламские страны и народы в конфликте между Востоком и Западом, которому уделял особое внимание Султан-Галиев посредством анализа политической экономии Востока, разработанный им благодаря собственной внутренней динамике, с которой он начал свой путь.


onbir

Ocak 2017

13 Temmuz 1892 tarihinde, Başkurdistan’nın Elimbetova isimli köyünde öğretmen bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen, Lenin’in ölümünden sonra düşünceleri tehlikeli bulunan ve 28 Ocak 1940 tarihinde kurucuları arasında yer aldığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin o dönemki yöneticisi Stalin’in emriyle kurşuna dizilen Mir Said Sultan Galiyev hakkında Attila İlhan dışında biyografi kitabı yazanlarda oldu. Halit Kakınç tarafından önce doktora tezi olarak yazılmaya başlanan daha sonra kitap haline getirilen “Sultan Galiyev ve Milli Komünizm” hakkında Prof. Dr. Toktamış Ateş şöyle yazar; “…Sultan Galiyev, içinde yaşadığı dönemin tüm fırtınalarına göğüs geren ve inancıyla, sezgileriyle, ruhuyla ve cismiyle katıldığı bir kavgada, oradan oraya savrulan bir siyasetçi ve bilim insanı. Yaşadığı çağda böylesine önemli işlevler üslenen ve daha sonraki dönemlerde de, hakkında çok çalışmalar yapılan böyle bir kişinin, Türkiye’de pek bilinmemesi ve bilenlerin önemli bir bölümünün, Komünistliğini ihmal ederek, Türkçülük yanını ön plana çıkarmaları, çok ilginçtir. Türkiye’de solcu olmak; uzun dönemlerde, vatansızlık, ulusal duygulardan yoksun olmak vb. gibi tanımlandı ve tanıtılmaya çabalandı...” Yaklaşık 2 yıl önce “Müslümanları unutmayın” başlıklı yazısında Soner Yalçın şu ifadeleri kullanır; “...Tevhid dini, şirk dinine dönüştürüldü. Ama buna yenik düşmeyenler de oldu. Örneğin… Dün; “İttihadı İslam” diyen Namık Kemal gibi Jön Türkler de vardı. Dün; Saltanatın gölgesindeki gelenekçi Müslümanlara karşı çıkıp Kurtuluş Savaşı için Anadolu yollarına düşeni Mehmet Akif gibi aydın Müslümanlar da vardı. Bugün de milliyetçiler, halkçılar, sosyalistler ve “adil düzen” savunucusu Müslümanların katılacağı –Sultan Galiyev’in yaptığı gibi- yeni bir “Doğu Halkları” ittifakına ihtiyaç vardır…” Nihat Genç Galiyevizm’i tanımlıyor; “...doğulu halklar, Amerika, Avrupa ve Rus emperyalizminden korunmak için kendi konfederasyonlarını, sosyalizmlerini kurmak zorundadır!..Bunu tamamlayan görüş şudur: sanayi devrimini yaşamamış doğulu türk, fars, arap, müslüman halklar, milli ve islami değerleri korunarak sömürgeler enternasyonalizmini kurmalıdır!...” Son olarak Emre Kongar Galiyev hakkında der ki; “…Bilindiği gibi Sultan Galiyev komünizm ile Müslümanlık ve Türklük arasında bir sentez arayan, Orta Asya’daki Türk topluluklarını birleştirerek, komünist bir Türkistan devleti kurmak isteyen, bu anlamda “Türkçü ve Müslüman bir komünizm” akımını savunan liderdi.” Sovyet devriminden kısa bir süre sonra, 1928 yılında Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılacağını ön gören Galiyev; “Bugün, SSCB adı altında yeniden kurulmuş olan eski Rusya, uzun ömürlü değildir. Geçici ve muvakkat bir şeydir. Bu durum ölmekte olan birinin son nefesi, son çırpınışlarıdır. Rusya dağılacaktır…” Sultan Galiyev; Turancı Komünist değildi, Mazlum Doğu Halkları’nın savunucusu İslamcı Sosyalistti. İslamcı Sosyalizm ‘Halk Sosyalistliği’ne eş değerdir. Halk sosyalistliği ise dinsiz olmaz. Bu bağlamda şunu söylemekte fayda var, her sosyalizm dinsizlik değildir. Sosyalizm maddi gelirde eşitlik değildir sadece, dini yaşamda da özgürlük ve eşitliktir. Rusya Müslümanları 100 yıl önce dinlerini özgürce yaşamak için bedel ödediler, Lenin’e ve Bolşevik Devrime yardım ettiler. Sonrada Stalin tarafından perişan edildiler. Dinsiz devletin ömrü kısa olur.

“Avrasya’da dolaşan hayalet”* Mustafa Armağan

Eskiden olsa dünyada böyle düşünemezdim. Öyle yeşil komünizmmiş, İslam sosyalizmiymiş; Allah korusun! Hele Lenin’in “yoldaşı” olsun da benden selamın s’sini alsın, olacak şey değildi! Şimdi görüşlerimde mi bir değişim oldu? Saf mı değiştirdim yoksa? Ne saf değiştirdim, ne de sosyalizmin İslam’la temelde örtüşemeyeceğine ilişkin kanaatim farklı. Değişen tek şey, baktığım açının genişlemiş olması. Şu Lenin’in yoldaşı’ndan söz etmiştik. Kimdi Attilâ İlhan’ın deyişiyle bu “Avrasya’da dolaşan hayalet”? Önce kendi sözlerini okuyalım beraberce: “Rusya artık devrim yolunda ileri gidemez… Gelişmesini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği formülü altında devam ettirmekte olan eski Rusya, çok fazla süremez. Sovyet Rusya geçici bir geçiş olgusudur…” Bu sözler daha 1923’te söylenmiştir. Dünya Sosyalist Devrimi için yola çıkan Sovyetler’in kısa zamanda bir bürokratik totalitarizme saplanacağını fark eden bu kişi, Sultan Galiyev’den başkası değildir. Kimdir Sultan Galiyev? 1882’de Başkırdistan’ın bir köyünde dünyaya gelir. Kazan’daki Tatar Pedagoji Enstitüsü’nü bitirir. Ufa’da Azerbaycanlı Mehmet Emin Resulzade ile tanışır. Sosyalizme meyleder. 1917 Devrimi’ni müteakip Moskova’da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kongresi’ne çağrılır ve genel sekreterliğe seçilir. Kazan’da örgütlenen Müslüman Sosyalistler Komitesi’ne girer ve Molla Nur Vahidof’la beraber çalışır. Sovyetler içerisinde bir Türk ve Müslüman Devletler Birliği kurmak için uğraşır. Müslüman Kızılordu’yu örgütler. Bu çalışmalarıyla gerek Lenin’i, gerekse Troçki’yi etkiler. 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın arkasındaki isim, odur. Doğu halklarını emperyalizme karşı ayaklanmaya çağıran bu kurultayın hemen ardından Galiyef, Moskova’da kendisi için pasif bir görev sayılan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi rektörlüğüne getirilir. Bu arada Lenin hastalanır ve Galiyef, yerine geçen eski “yoldaşı” Stalin tarafından 76 yoldaşı ile birlikte karşı devrimle suçlanarak tutuklanır. Filmin bundan sonrası şimdiye kadar kopuktu. Yeni açılan arşivlerden çıkan mahkeme zabıtları da nasıl öldüğü veya öldürüldüğü konusunda fazla bir şey söylememektedir. Bu ansiklopedik bilgilerden sonra Attilâ İlhan’a kulak verelim: “… (Türkiye’de) sağcılar onu solcu diye

bir köşede bırakmışlar; solcular ise sağcı diye! Malum ya, Rusya Türkleri arasında, Bolşevik Partisi’ne üye oluşu, liberal demokrat Müslümanlarla (Sadri Maksudi vs.), Cedit Hareketi’nin ileri gelenleriyle bu sıfatla mücadele edip, uzun süre Milliyetler Komiserliği’nde Stalin’le birlikte çalışışı onu Bolşeviğin önde gideni saymaya yeter; öte yandan Rusya Türklerinin hakları için savaşmış, bu yüzden Stalin’le uyuşmazlığa düşüp bu uyuşmazlığı hayatıyla ödemiş olması da sağcılığına kanıt sayılabilir. Oysa ne yanından bakılırsa bakılsın, ilginç bir adam bu Sultan Galiyef! O dönem için ileri sürdüğü fikirlerin değişikliğiyle ilginç, Rusya Türkleri arasındaki büyük etkisiyle ilginç, mücadele gücünün yüksekliğiyle ilginç, nihayet Türkiye Türklerinin kaderine karışan bazı eylemleri ve çabalarıyla ilginç.” 1990 yılında SSCB Yüksek Mahkemesi, aldığı bir kararla Sultan Galiyef’i tarih önünde aklamıştır aklamasına ya, hakkındaki tartışmalar sürüp gitmektedir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Galiyef düşünceleriyle yeniden gündeme gelir. Türkiye’de bir ara Kadrocular savunur bazı fikirlerini. Sol büsbütün suskun kalır; sağ cesaretsiz ve kararsızdır onu savunup savunmamak konusunda. İslamcıların ise Orta Asya kolları kesiktir; bu yüzden ciddiye bile almazlar onu. Biraz Kemal Tahir, biraz da Doğan Avcıoğlu, onun Avrupa - Asya çatışması tezini gündeme getirirler, o kadar. Son yıllarda Attilâ İlhan, onun görüşlerini Mustafa Kemal’inkilerle kaynaştırmak için yoğun bir gayret içindedir. Bir dava adamı olarak ölümü göze alarak mücadele eden şahsiyetler — görüşleri ne olursa olsun—, artık eskisinden daha çok cezbediyor beni. Bundan 80 küsur yıl önce dünyaya bir “Avrasya alternatifi” sunmuş ve bu uğurda Stalin’le bile çatışmayı göze almış olan Galiyef, bir rivayete göre, ölmeden önce son sözünü soran kişiye, “Son söz mü? Son söze henüz ulaşamadık ki!” demiştir. Galiyef, çevresinde dönen alçaklık ve hilekârlıklar girdabında, son sözü söylemeyi, ömrünü kurtarmaya vakfettiği Doğulu mazlum halklara bırakmıştır. Bir Avrasya baharında dirilmek üzere bu son söz, toprağa düşmüştür bir kere… *Bu yazı Mustafa Armağan’ın kişisel blogundan alınmıştır


oniki

Rebiulâhir 1438

Türkistan Ceditçilik Hareketi Burak Çalışkan

Bir Kırım Türkü olan İsmail Gaspıralı’nın temel düşüncesi “Dilde, fikirde, işte birlik” olarak tarif edilebilir Bu düşünceyi hayata geçirme adına bütün Müslüman Türkleri birleştirecek ve onların anlayabileceği ortak dilde bir gazete çıkarmak Gaspıralı’nın daha gençlik yıllarında amacı haline gelmişti. Bu amaçla Tercüman gazetesi, 1883’te Bahçesaray’da Türkçe ve Rusça olarak yayın hayatına başlar. Gaspıralı’nın kendi ifadesiyle: “Boğazın kayıkçılarından tutup Kaşgar’ın devecilerine kadar anlaşılır olması için sade bir Türkçe ile yazılmıştır”. Çarlık Rusya döneminde uygulanan sansür ve gözetlenme şartlarının ağırlığını da yine Gaspıralı şöyle ifade eder: “Gazete çıkarmaya izin alabilmek için ben iki vali ve bir bakana üç yıl, Petersburg’a dört yıl boyunca gidip gelmek zorunda kaldım”. Gazetenin çıkarılmasında yaşanan zorluklara rağmen milli ve dini meselelerle, eğitim konusundaki cesaretli yaklaşımı Tercüman gazetesinin şöhretini kısa süre içerisinde artırmıştır. İlk önce sınırlı bir aboneye sahip olan gazete, zamanla İdil-Ural’dan Orta Asya’ya, Türkistan’dan Dağıstan’a, Sibirya’dan Türkiye’ye doğru genişler ve Türk-Müslüman sahasını doğrudan etkilemeye başlar. Gazetenin haricinde Çarlık Rusya müslümanlarının mektepte geçirdikleri beş senelik eğitimi yetersiz ve zaman kaybı olarak gören İs-

Tercüman gazetesi

İsmail Gaspıralı

mail Gaspıralı, 1884 yılında Bahçesaray’da bir mektebi usul-ü cedite göre düzenler. Gaspıralı yeni bir ders programından araç gerece, kurallardan sınavlara, tatillerden teneffüslere kadar herşeyi düzenler. Çar idaresi ve Müslüman ulemanın tepkisine rağmen, kısa bir süre içerisinde Türkistan coğrafyasındaki binlerce mektep usul-ü cedit yöntemini benimser. Usul-ü cedit mekteplerinde kısa zamanda okuma-yazma öğretilmesi, din derslerinde İslam’ın esaslarının yerel dillerde okutulması ve beşeri bilimlerin müfredata konulması amaçlanmıştır. Bu gelişmelerin ardından Taşkent’te düzenlenen bir seminerde meşhur misyoner N. Ostroumov, “Gaspıralı’nın usulünü kabul etmek, uyuyan müslüman halkını yeniden canlandırmak ve Rus çıkarlarına zarar vermek manasına gelir” diyerek yaşanan gelişmelerin Ruslar nezdindeki kaygılarını dile getirmiştir. İsmail Gaspıralı’nın usul-ü cedit mekteplerini açması cedit kelimesinin kullanımını yaygınlaştırmıştır. Ceditçilik, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Rusya’da yaşayan Türk kökenli halkların en önemli fikir hareketi olmuş ve dönemlere göre farklı ilim adamlarınca değişik şekilde algılanmıştır. Rusya Türkleri arasında Batı’daki gelişmelerden haberdar olan, kendi toplumunun geri kalmışlığından rahatsızlık duyan ve bunu değiştirmek için yoğun bir

entelektüel çaba içine giren kimseler de Ceditçi olarak nitelenmiştir. Ceditçilerin organize olması ve güçlenmesi, İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesi ve usul-ü cedit mektepleri sayesinde gerçekleşmiştir. Tercüman gazetesinin yayınlanmasından 5-6 sene sonra sonra Ceditçilerin gücü ve potansiyeli oldukça artmıştır. Bunu etkileyen birçok sebep olduğu gibi, Mercani gibi ulemadan birkaç değerli ismin ceditçilere destek vermesi de önemlidir. Ceditçiler, yıllar boyunca önemli bozulmalar yaşayan gerçek İslam anlayışının reformlarla birlikte Müslümanların refahını tekrardan sağlayacabileceğine inanmışlardır. İstanbul’da düzenlenen bir konferansta bilimin doğuda sadece seçkinlere has olduğunu ifade eden İsmail Gaspıralı, Babil ve Orhun abidelerine atıfta bulunmuştur. Bilimin İslamiyetle birlikte mağaradan çıkıp, Kur’an’ın oku emriyle bütün insanlara açık hale geldiğini belirtmiştir. Konuşmasında Babil ve Orhun abideleriyle birlikte Kur’an’ın oku emrine değinen Gaspıralı’nın millet anlayışının, modern ulus devlet fikrinin aksine bütün müslümanlar olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bununla beraber güçlü bir Orta Asya vurgusu da vardır. Buradan çıkartılabilecek sonuç, Gaspıralı’ya göre Ceditçilik ne sırf dini ne de sırf etnik bir akımdır. Ceditçilik, şanlı dini görüşü ve onurlu milli geçmişi batı eğitim tarzı ile yeniden harmanlama projesidir.

Fotoğraflar Mehmet Rüyan Soydan arşivinden

TİKA’dan Haiti’ye yardım Port a Piment kentinde zarar gören devlet okullarından bazılarının onarımında kullanılacak inşaat malzemeleri TİKA tarafından temin edildi. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Haiti depreminde zarar gören okullara yönelik ülkenin güneybatısındaki Port a Piment kentine yardım ulaştırdı. TİKA’dan yapılan açıklamaya göre, 2010’da meydana gelen Haiti depreminden ve geçen yılki Matthew Kasırgası’ndan zarar gören Haiti’ye yardımların devam ettiği kaydedildi. Açıklamada, ülkenin güneybatısında yer alan Port a Piment kentinde hasar gören devlet okullarından bazılarının onarımı için gereken inşaat malzemesinin TİKA tarafından temin edildiği bildirildi. Daha fazla sayıda okulda eğitime devam edilebilmesi ve öğrencilerin ara verdikleri eğitimlerini sürdürebilmeleri çerçevesinde TİKA tarafından temin edilen inşaat malzemeleri düzenlenen törenle Port a Piment Belediyesine teslim edildi. Port a Piment’te 28 devlet okulundan 27’sinin hasar gördüğü veya yıkıldığı, kasırgadan sonrası yalnızca 5 okulda eğitim faaliyetlerinin devam ettiği bildirildi. Belediye Başkanı Raymond Pierre Louis, törende yaptığı konuşmada, Türkiye’nin zor zamanda verdiği bu desteği hiçbir zaman unutmayacaklarını söyledi. TİKA Meksika Koordinatörü Muhammed Ünal da Türkiye’nin küresel anlamda üzerine düşen görevi yapmaya çalıştığını ifade etti. Ülkede 12 Ocak 2010’da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 300 bin kişi yaşamını yitirmiş, 1,5 milyon kişi evsiz kalmıştı.Türkiye, Haiti’deki depremden sonra bölgeye maddi desteğin yanı sıra mobil hastane, insani yardım malzemesi ve kurtarma ekipleri göndermişti. Matthew Kasırgası geçen yıl ilk etapta Haiti, Jamaika, Küba, Dominik Cumhuriyeti ve Bahamaları vurmuş, daha sonra ABD’nin güneydoğusundaki eyaletlerde etkili olmuştu. Birçok ülkede kasırga nedeniyle olağanüstü hal ilan edilmişti.


Rusya Müslümanları

Moskova Merkez Camii

onüç

Ocak 2017

Emre Yıldırım Rusya Federasyonu sınırları içerisindeki Müslümanların sayısı tam olarak belli olmasa da, bizzat Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ifadelerine göre federasyondaki Müslümanların sayısı 20 milyon civarındadır. Rusya Ulusal Politikalar Bakanı Vladimir Zorin nüfus sayım istatistiklerine dayanarak ülkede 14,5 milyon civarında Müslümanın barınmakta olduklarını bildirmişti. Rusya Güney Politikaları Merkezi Başkanı Ralif Safin bu konuda rakamları abartılı şekilde aşağıya çekerek ülkedeki Müslümanların sayısının 10 milyon olduğunu iddia etmektedir. Rusya’daki Müslüman sayıları konusunda farklı rakamlar ortaya çıkarken Müslümanlar Konseyi Başkanı Geydar Cemal “Rusya’daki Müslümanların sayıları konusunda gerçek rakamlar gizlenmektedir, gizliyorlar, gerçek dışı rakamlardan bahsediyorlar, Rusya’daki Müslümanların sayısı 30 milyon civarındadır” demektedir. Fakat, Müslümanların sayıları konusunda karmaşık verilerin önüne Müftüler Konseyi üyesi Farid Asadullin’in verdiği rakam da geçememiştir. F.Asadullin ülkedeki Müslümanların sayısının 23 milyon olduğunu söylemiştir. Rusya’daki Müslümanların sayısı konusunda her ne kadar rakamlar söylenmişse de stabil rakamlar vermek mümkün olmadığı ortadadır. Çünkü Rusya’ya çeşitli nedenlerden dolayı post-soviyet ülkelerinden her sene binlerce insan göç etmekteler. Müslümanların yoğunlukla yaşadığı Orta Asya ülkeleri; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’dan Rusya’ya doğru akılan göç sayısı legal verilere 3-4 milyonu bulmuş durumda. Göçmenler konusunda bazı veriler de Rusya’ya göç eden Özbeklerin sayılarının 700.000-1.2 milyon, Taciklerin 800.000-2 milyon, Kırgızların 400.000–800.000 olduğunu vurgulamaktadır. Göçmen, yerli ve İslam’ı sonradan kabul etmiş olup, Müslüman azınıklar statüsüne tabi tutulabilenlerin en önemli kısmı da yerli Müslümanlardır. Aslında azınlıklar olarak bilinen Müs-

lüman toplulukların çoğu da Rus değildir. Bu azınlıkların çoğu soy bakımından Türktür. Türk soyuna tabi tutabileceğimiz Türk dilini konuşan bu Müslümanlar Rusya’daki yeni fenomenin aktörleri değildirler. Bu insanlar zaten bulundukları topraklarda doğmuşlardır ve din olarak da İslam’ı seçmişler. Rusya’da varlıklarını devam ettiren Müslüman azınlıklar: Rusya’daki Müslümanların çoğu kısmı Sunni olarak belirmiştir. Mezhep açısından bakarsak %65 Hanefi Mezhebine tabidir. 20-30% Müslümanlar ise Şafii Mezhebini seçmiş durumdalar. Rusya sınırlarındaki Müslümanlar: Таtarlar, Başkurtlar, Kazaklar, Nogaylar, Kabardinler, Balkarlar, Karaçaylar, Çerkezler, Şapsug Adıgeyleri, İnguşlar, Osetler ve Azeriler Hanefi mezhebini seçmişler. Çeçenler, İnguşların bir kısmı ve Dağıstan müslümanlarının çoğu kısmı Şafii mezhebinin mensupları olarak bilinmekteler. Rusya’daki Müslümanların dağılımı bölgeden bölgeye ve etnisiteye göre fark gösterir. Mevcut Müslüman azınlıklardan en büyük olanları Tatarlar, Başkurtlar ve Çeçenler olarak sıralayabiliriz. Müslümanların demografik yapılarını bazı kaynaklara göre bu şekilde görebiliriz;

Demografik araştırmadan görebildiğimiz gibi Müslümanların batıdan doğuya doğru seyrek yerleştiklerini görmekteyiz. Batıdaki sayıların artışlarını sağlayan en temel etken Tatar ve Çeçen Müslüman azınlıkların yoğun bulundukları bölgelerin bulunmasıdır. Bu görünüm yeni bir oluşum değildir, aksine bu bölgelerdeki Müslüman yoğunluğu Orta Doğu ve denizlerle sınır paylaşımından kaynaklanmaktadır. Rusya’nın geçmişini bugüne değin hiç kesintisiz paylaşmış olan, Rusya’da çoğunluğu bakımından Ruslardan sonra ikinci sırada gelen Tatarların geçmişi ve İslam tarihindeki payları büyüktür. Tatarlar: Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Kasim Tatarları ve Sibir Tatarları olarak Rusya’nın coğrafyasında büyük yeri işgal etmekteler. 2002 yılındaki nüfus sayımına göre Rusya’daki Tatarların sayısı 5 milyondan fazladır. Sayıları bakımından Rusya’daki en kalabalık olan Müslüman azınlıklar arasında ikinci sırada gelen Başkırların sayısı 1.7 milyon olarak ortaya çıkmaktadır. Genelde Başkırlar Başkırdistan’da yoğun kalabalık şeklinde yaşamaktadırlar. Rusya’nın diğer bölge ve illerinde az sayıda bulunan Başkırlar İslam’a sıkı sarılan Türk dili konuşan Türk soylu ve Müslüman azınlıklar olarak bilinmektedirler. Rusya’ya bağlı özerk cumhuriyet içinde yaşayan Çeçenlerin sayısı bir milyonun üzerindedir. 1990’lı yıllardaki savaştan kaçan Çeçenlerin çoğu kısmı ailece yurtdışına kaçmış durumda olduğundan gerçek rakamın bunun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.


ondört

Rebiulâhir 1438

İstiklal Marşı, Mehmet Âkif ve Halide Edib Muzaffer Özekin

Osmaniye’de Birlik Vakfı öncülüğünde “Bir Milletin Umudu ASIM” tiyatrosu Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi(OKÜ) Amfi Salonunda sergilendi. Osmaniye’de Birlik Vakfı öncülüğünde “Bir Milletin Umudu ASIM” tiyatrosu Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi(OKÜ) Amfi Salonunda sergilendi.Tiyatro gösterisine Osmaniye Valisi Kerem Al, AK Parti Osmaniye Milletvekili Suat Önal, Kamu Kurumları Yöneticileri, Sivil Toplum Kuruluşlarının Temsilcileri ve vatandaşlar katıldı. Birlik Vakfı Osmaniye Şubesi’nin organize ettiği “Bir Milletin Umudu: Asım” adlı tiyatro gösterisi izleyiciler tarafından büyük beğeni topladı. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un1924 yılında basılan şiir kitabı “Safahat” ın altıncı kitabının adı olan “Asım” ilk kez tiyatroya uyarlandı. Tiyatro gösterisinin çok beğenildiğini ve milli şuuru çok güzel yansıttığını ifade eden Birlik Vakfı Osmaniye Şube Başkanı Hamit Coşkun, “Milli şuura ve birliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u anlamak adına önemli bir eser olan Safahat’ın altıncı kitabı olan “Asım” TRT Avaz ve Türk Telekom katkılarıyla tiyatro severlerle buluştu. Burada bu tiyatro gösterisi Mehmet Akif’i anlamak adına çok önemliydi. İnşallah bu tiyatro gösterilerinin devamını vakfımız aracılığıyla Osmaniyelilerle buluşturmaya devam edeceğiz. Güzel bir organizasyon oldu. Emeği geçenlere Vakıf olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz” dedi. Oyun sonunda tiyatro ekibine plaket takdim edildi. MARDİN’DE 5 OYUN SAHNELENDİ Bir Milletin Umudu: ASIM tiyatro oyunu Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla Mardin’de de sahnelendi. Merkezin yanı sıra Kızıltepe ve Nusaybin ilçelerinde de sahnelenen oyun il genelinde 5 defa izleyici ile buluştu. Oyunun özel gösterimi MTBB ve Önder’in katkılarıyla İstanbul’da gerçekleşmişti.

Halide Edib’in yazdığı kitap hiç adını hak etmeyen, yalanlarla, yanlışlarla, sahtekar ifadelerle dolu, uyduruk bir kitaptır. Dikkatlice okunursa, tarihi belgelerle karşılaştırılarak incelenirse; bu gerçek hemen ortaya çıkıverir. Kitap, Halide Edib’in İstanbul’dan eşiyle birlikte ayrılıp Anadolu’ya geçmesi, orada bin gün geçirir tekrar İstanbul’a dönüşüne kadar ki anılardır. Bir tarihi belge değil; Halide Edib’in anı defteridir ve onun art niyetli ve cahil beyanlarını ihtiva etmektedir. Halide Edib anı defteri olan Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda Türk’ten başka, Kurtuluş Savaşı’ndan başka, gerçek kahramanlardan başka her şeyden bahseder. Dergide ayrılan yerimizin darlığından dolayı bazı konulardan kısa örnekler vermeye çalışacağız. Küçük oğlu Hasan’a pantolon diktirmesini tam dört yerde anlatır. ( s.65, s.70, s.71, s.86 )

Oğlunun pantolon istemesi, onun dikilmesi ve uydu mu, uymadı mı konusunu anlatır. Anadolu insanının ve Türk askerinin sırtında elbisesi, ayağında postalı yoktur ama Hasan’ın pantolonundan bahsetmek daha önemlidir. Halide Edib’in Ankara’ya gelişinden bir hafta sonra Ankara’ya gelip, ev tutup yerleşen, savaş boyunca Halide Edib’in bigi mektuplarını İstanbul’daki Amiral Bristol’a ulaştıran Miss Allan ve Miss Billings isimli iki misyoner istihbaratçı rahibeyi dostları olarak anlatır. ( s.178 ) Ankara’ya gelişinden sonra İstanbul’daki evinde yapılan aramada İncil bulunmasını ve gerici hocayı anlatmayı ihmal etmez. ( s. 151 ) Keçiören’deki karargahta Mustafa Kemal Paşa’nın çalışma masasının arkasındaki duvarda asılı olan Kelime-i Tevhid’den “Yazıhanesinin arkasında bilmem hangi hoca veya kahin tara-

Halide Edib

Mehmet Akif

Bir Milletin Umudu: ASIM Tiyatro oyunu Osmaniye ve Mardin’de izleyici ile buluştu

fından yazılmış, yeşil zemin üzerinde, Arapça acayip yazılar vardı” diye aşağılayıcı bir ifade kullanır. ( s. 165 ) Kurtuluş Savaşı boyunca Ankara’da 1. Meclis binasının önünde, o günkü adı Hakimiyet-i Milliye Meydanı bugün adı Ulus Meydanı olan yerde zaferlerimizde ve yenilgilerimizde birçok toplantı ve geçit töreni yapılır. Pozantı’nın Fransızlardan geri alınması, Bursa’nın işgali, Edirne’nin Yunanlılarca işgali, Türk ordusunun Sarıkamış’a girişi, Kars’ın Ermenilerden geri alınışı, Antep’in Fransızların eline düşmesi, Fransızların Zonguldak’ı terk etmeleri, İtalyanların Antalya’yı boşaltmaları, Sakarya Meydan Savaşının kazanılması, Gaziantep’in Fransızlardan kurtuluşu v.b. bir çok olay ile ilgili yapılan mitingler, toplantılar ve geçit törenlerinden Türk’ün Ateşle İmtihanı isimli anı defterinde bahsedilmez. Halide Edib orada bulunmaya tenezzül etmemiştir. Karargahta, cephede, yönetimde olmayan Keçiören’deki evinde oturup, etrafı dolaşan Halide Edib, Türk’ün Ateşle İmtihanı isimli anı kitabında sosyal çevresini anlatır. “Kahpe” kelimesini pek çok sever ve kitabında tam dokuz yerde bu kelimeyi yazar. “Dışarıda davul zurna çalınıyor. Ayşem türküsü söyleniyordu. Orada bir kahpe vardı. Kadınlar bana: –Kahpe yalnız erkeklere göbek atar ama, senin yanına gelip çiftetelli oynayacak dediler. Bu kadını nereden bulduklarını sorduğum zaman, Kırmızı Fener Sokağı’ ndan getirdiklerini söylediler.” (s. 181 ) “Eğer insanların bilhassa dişilerin tabiatı hayvanların içine girmişse, bu hayvanı da erkek köpeklerin kalbini yakan bir kahpe diye düşünmek mümkündü.” (s.184 )


onbeş

Ocak 2017

“Kuma da bir kahpe olmasına rağmen köyün teveccühünü yavaş yavaş kazanıyordu. ( s.189 ) “İşte kahpelikten erkeklere göbek atmaktan sonra köye gelen bu kuma, köyün anlattığına göre iyi bir kadındı. ( s.189 ) “Neden boşanıp rahat yaşamadığını sorduğum zaman da yüreğine bir hançer saplamışım gibi ağlamaya başladı. O beni de sever, biraz sever. Ben onu, o kahpenin eline bırakmam. (s. 124 )

“Fatiş’ in köylüler kadar kahpeden korktuğunu ve kendisinin kahpeden korkmasına rağmen onu sakladığını anladım.” “Çocuklar : Fatiş kahpeyi burada saklamış, biliyoruz. Babalarımız onu öldürecek, dediler.” ( s. 215 ) “Bilhassa ‘kahpe’ diye hitap edilmek çok sinirine dokunuyordu. Yüz vermedim. Fakat, tövbekar olup da köyde namuslu bir kadın gibi yaşarken, geçmişinin yüzüne vurulmasından teessür duymasına hak verdim. (s. 216 )” Şebben dedi ki : –Benim kahpeliğe diyeceğim yok. Ben birisini seversem kahpe olurum. Fakat bu yılanlar namuslu görünmeye çalışıyor. ( s. 275 ) Halide Edib, Ankara’ ya gelişinden bir ay sonra Mustafa Kemal tarafından karargahtan ve oradaki seçkin ve kültürlü, vatansever çevreden uzaklaştırınca “kahpe” kelimesinin doğal olarak sıkça kullanıldığı çevrelere girince bu kelimeyi pek sevmiş olsa gerek. Halide Edib’in sosyal çevresi ile ilgili anılarını anlattığı bu düşük seviyedeki kitabında bir çok pornografik detaylar da bulunmaktadır. Kitabın değişik sayfalarından birkaç örnek alalım. “..........erkek sayısı azaldığı için koca bulmanın zorluğundan söz ediyordu. Fakat kimsenin kocasını da elinden almak istemiyordu.” ( s. 116 )

“Geniş kalçalı, biçimsiz vücutlu

idi. Gayet esmer bir teni ve çatık kaşları vardı....Bu tehlikedeki dul hatun Hasan’la evlendikten sonra ikinci bir düğün oldu.” ( s. 180 ) –Kahpe yalnız erkeklere göbek atar ama, senin yanına gelip çiftetelli oynayacak dediler. Bu kadını nereden bulduklarını sorduğum zaman, Kırmızı Fener Sokağı’ndan getirdiklerini söylediler. Henüz hükümet yeter derecede kuvvetlenmemiş olduğu için Kırmızı Fener Sokağı’nı şehir dışına çıkarmamışlardı. Bu sebepten, Ankara’ya gittiğim zaman daima bu sokaktan geçer, kulübelerin önünde rastıklı, yanakları suni benli, kırmızı şalvarlı genç kadınlar görürdüm. (s. 180 ) “Hasan ise bir çavuşla fingirderken yakaladığı karısı için artık sevmiyorum, çok çirkin diyormuş.” (s. 181 ) “Şebben çok açık bir dille kocasına kavuştuğu zaman geçireceği aşk saatlerini ve peydahlayacağı çocukları anlatmaya başladı...” (s. 269 )

Halide Edib’in anı defterinin basılmış hali olan Türk’ün Ateşle İmtihanı sahte isimli kitapta Türk askerini, Türk insanını anlatmak yerine okuyucuyu hayvanlar alemine de götürür. Kocası Adnan Bey’in hayvanlarını tavuklar, horozlar, köpekler, eşekler ve Halide Edib’in odasına alıp oynadığı sıpayı anlatır. ( s. 210 ) Köpeği Cin’den bu kitapta tam dört yerde bahseder. ( s. 175, s. 176, s. 182, s. 183 )

Kendisine hediye edilen daha sonra sahip olduğu Yoldaş ismini verdiği, erkek köpek ile Sevda ismini verdiği dişi köpeğin cinsel hayatından, ona göre Kurtuluş Savaşı şehitlerimizden ve gazilerimizden daha önemli olduğu için detaylıca bahsedilir. “Adını Sevda koydum. Yoldaş’ı herhangi bir kadının binde bir muvaffak olabileceği tarzda elde etmişti. Bunların aşk hikayesini çok yazmak isterdim. Çünkü, benim

zavallı Yoldaş’ımın herhangi bir erkekten fazla bu aşktan eza çektiğini anlıyorum. Yoldaş bundan başka da köyde dolaşır, dişi köpeklere sataşırdı. Erkek köpekler onu görünce hemen bir ağızdan hırlamaya başlarlardı. Hatta ona saldırarak yaralarlardı. O da eve dönünce oturup yaralarını yalardı. Bir sene sonra, Kalaba köyünde Yoldaş cinsinden köpek yavruları belirmeğe başladı. Yoldaş’ın Kalaba haremlerine tecavüzü erkek köpekleri bir araya getirmişti. Bunlar, nihayet tehlikeli bir hücuma geçtiler.” ( s. 183 ) “Bir gün Yoldaş’la dönerken, birdenbire Kalaba’nın altı çoban köpeği saklanmış oldukları ağaçların arkasından çıkarak Yoldaş’a saldırdılar. Burada adeta bir Rumeli ile Anadolu kavgası başladı. Yoldaş’ın gırtlağını ısırıp onu öldürmeğe çalışan bir köpeği benim seyis nihayet vurmağa mecbur oldu. Yoldaş’ın göğsü parça parça kan içindeydi. Onu benim yatak odasına çıkardık. İki günlük hastalıktan sonra iyileşmeğe başladı. Köydeki aşklar geçici, fakat Sevda’ya olan aşkı daimiydi. Kimsenin Sevda’ya hırsızlık ettiği zamanlar hücumuna müsaade etmezdi. Sevda ise Yoldaş’a hiç yüz vermez, ona karşı Kalaba’nın bir erkek köpeği ile mehtap gezintilerine çıkardı. Buna karşılık Yoldaş bir şey yapamıyordu. Çünkü, Sevda derhal sevgilisini müdafaa ediyor, Yoldaş da ona karşı çok aciz kalıyordu. ( s. 183 ) Nihayet Sevda’ya çaldıkları zaman, Yoldaş, bir insan gibi tam altı ay yas tuttu. Garip olarak, herhangi bir kimse onun yanında Sevda’nın adını ansa, insanın yüreğini parçalayacak şekilde acı acı havlardı.” ( s. 184 ) O günlerde Anadolu’da savaş vardı. İnsanlar yaralanıyor, şehit oluyorlardı. Köpekler sevişiyordu. Halide Edib köpekleri gözlem-

liyor ve önemli ( ! ) ilişkileri not alıyordu ve kitap olarak yayınlıyordu. Ve aptallar, enayiler o rezil kitabı huşu içinde okuyorlardı. Okusunlar diye ortaokuldaki, lisedeki körpe beyinlere tavsiye ediyor ve bu kitaptan Türkçe derslerinde ödevler veriyorlardı. Ve o günlerde rahmetli Mehmet Akif’de Ankara’da idi. Tacettin Dergahı’nın yanındaki küçük bir evde oturuyor bir yandan milletvekilliği yaparken, bir yandan Ankara’ da ve Anadolu’da konuşmalar yapıyor milleti aydınlatıyordu. Kurtuluş Savaşı döneminde Milli Marşımızın güftesi için bir yarışma açılmıştı. Yarışmaya 724 şiir gelmişti. Mehmet Akif Ersoy bu yarışmaya 500 liralık ödül konulduğu için katılmamıştı. Gelen şiirler Milli Marş için uygun bulunmayınca ve ısrarla Mehmet Akif’ ten şiir yazması istenilince o ödül almamak şartı ile İstiklal Marşımızı yazdı. Şiir ilk defa 1 Mart 1921 tarihinde Meclis Kürsüsü’nden okundu ve milletvekilleri şiiri ayakta dinledi. Büyük Millet Meclisi’nde 12 Mart 1921 günü şiir Milli Marş olarak kabul edildi. Ahlakları, dostları, dünya görüşleri tamamen ayrı olduğu için Halide Edib kitabında Mehmet Akif’ten bir tek kelime bile bahsetmez. Keçiören’deki evinden Ankara şehir merkezine her inişinde “daima” genelevin sokağından geçen Halide Edib, Hristiyan misyonerler, batıcı aydın taslakları, sıpalar, köpekler, fahişeler v.s. kadar önemli bulmadığı için Mehmet Akif’ten ve İstiklal Marşımızdan bu seviyesiz kitapta bahsetmeye tenezzül etmemiştir. Sayın Milli Eğitim Bakanımıza açık çağrıda bulunuyorum; Yıllarca önce bir kısım cahiller ve gafiller tarafından okullarda okunması tavsiye edilmiş olan Türk’ün Ateşle İmtihanı isimli kitabın özellikle Türkçe derslerin de okunmasının tavsiye edilmesine son verilmesi gerekmektedir. Sanal kahraman Halide Edib’in adı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardan kaldırılmalıdır. Basit ve seviyesiz bir anı kitabına, Türk’ün Ateşle İmtihanı ismi verilerek Türklüğe yapılan hakaret ile ilgili olarak Cumhuriyet Savcılarına suç duyurusunda bulunuyorum. Kitabın adı değişmelidir. Mesela “Halide Edib’in Anıları” olabilir.


onaltı

Rebiulâhir 1438

ABDURRAHMAN DİLİPAK “Geldi İsmet, gitti kısmet!” İsmet İnönü’ye haksızlık ediyor olabilir miyiz? İnönü sıradan biri.. Kurtuluş savaşının kazanılacağına da inanmıyor.. Köye gidip çiftçilik yapma hayali kuran biri. Mustafa Kemal varken aslında onun esamesi okunmuyordu.. Lozan’da Mustafa Kemal’in sır katibi gibi bir rolü vardı.. Mustafa Kemal, yani “Tek adam” varken, zaten İsmet İnönü adı fazla bir anlam ifade etmiyordu.. Rıza Nur, İsmet İnönü’yü yakından tanıyan biri o bu işin içyüzünü anlatır.. Rıza Nur, İsmet İnönü ile ilgili olarak hatıratında şunları anlatır: Bitlisli bir Kürdün oğludur. Bitlis’te doğmuştur. Babası bilahare mahkemede zabıt katipliği ile Malatya’ya, Sivas’a, oradan İzmir’e gelmiştir. Bu da beraber dolaşmıştır. Sivas Rüştiyesinde okumuş, sonra İstanbul’da Harbiye Mektebine girmiş, Erkan-ı Harp çıkmıştır. Moral: İsmet, zeki denilen insanlardandır, fakat bunun da zekası entrikadadır. Müthiş entrikacıdır. Bu hususta M. Kemal’den çok üstündür. Hiç doğru söylemez. İşi hep iğfaldir. Bu adamın gayet bariz bir hasleti vardır: İçi başka, dışı başka. İçini o kadar maharetle saklar Çok içi-dışı başka adamlar gördüm, fakat zamirini bunun kadar maharetle saklayabilen adam asla görmedim. Yüzü güler, sanki sevimli, masum bir çocuktur. İçi ise o esnada yılan ve ejderhadır. Bu sebeple ona şu adı verdim: “Yüzü kuzu, ruhu kurt bir mahluk” Bu cümle onun bütün künhünü, hakikaten tarif eder. O güler yüzle herkesi avlar. Bu ezeli ve ebedi güzelin yüz o kadar sevimlidir ki, herkes onda birçok samimiyet ve sevimliliği görür ve sever. Halbuki o vakit her vakitkinden ziyade kötüdür. Ne kadar fazla kötülük edecekse o esnada o kadar samimi ve sevimli görünür. Bir bariz hasleti de gayet evhamı olmasıdır. Bu kadar vesveseli ve vehimli adam belki de dünyada yoktur. Nemden şüphe kapar. (…) Evhamı galiba sağırlığından gelmiştir. Çünkü sağırlar evhamlı olurlar. Askerlikteki muvaffakiyetsizliklerinin ve hatalarının da azimet noktası bu vehim ve hayaldir. Pek haris ve menfaatperesttir. Gayet dalkavuktur. M. Kemal’e emsalsiz dalkavuklar, riyakarlıklar yapmıştır. Aynı zamanda emrine emirber gibi hizmet eder, memuru-

na karşı ise mütehakkim bir mağrur vaziyetindedir. Amirinin bir gün üstüne geçince dalkavukluğu derhal kibr-ü azamete çevirir. Alalede herkes için güler yüzlüdür. Bu suretle çok nazik, kibar, samimi, insaniyetkâr görünmek ister. Herkese sureti haktan görünür. Bunlar onun tabiyeleridir. Hakikaten çok kişiyi böyle aldatmıştır. Herhangi gün kimi çok sever görünür ve meth ederse, herkes hiç tereddütsüz bilsin ki, o gün ona bir felaket hazırlamaktadır. Spor eğlencelerini sever, eğlence ve içki ile o kadar alakası yoktur. Bir bariz hasleti de inatçılığıdır.(…) Eskişehir, Afyon hattında sırf bu kusuru yüzünden orduyu mağlup etmiştir. Süsü ve debdebeyi sever dedik. Mesela Robert Koleji de okuyan küçük kardeşini halini söylüyorlar. Tahsilde bir çocuğa ayda beş yüz lira el harçlığı veriyormuş. Çocuğun emrine amade, bir otomobil, mektepte kapısında bekliyormuş. O da haylaz, edepsiz bir çocuktur. Mektep nihayet tardetmiştir. İsmet de zamanla hatip oldu. Ancak hala iyi bir yazı yazmaya muvaffak olamadı. Müsveddeleri birer ahmediyedir. (Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası – Rıza Nur syfa; 293,294,295)

Kurtuluş Savaşında iki kez adından söz edilir. 1. ve 2. İnönü Savaşları. 1. İnönü Savaşı zaten hiç olmadı. 2.si de olmayan 1. İnönü Savaşının yerine ikame edilmeye çalışılan sınırlı bir çatışmadan ibaret.. İsmet İnönü asker kökenli, hem parti başkanı, hem de Cumhurbaşkanı olan kişidir.. “Milli Şef” idi, hayat kaydı şartı ile “ebedi şef” idi. Mustafa İsmet İnönü 24 Eylül 1884’de İzmir ‘de doğdu, 25 Aralık 1973’de Ankara’da öldü. Mustafa Kemal ‘in ölümünden 1 gün sonra 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı oldu ve bu görevini 22 Mayıs 1950 tarihine kadar sürdürdü. 31 Martta Harekat ordusundaydı. Osmanlı da Albay, Cumhuriyette general oldu. Kurtuluş Savaşı’na katıldı. 17 yıl 11 ay başbakanlık yaptı. Lozan’a giden heyetin başındaydı. I. Dünya Savaşında Kafkas Cephesi’nde Kolordu komutanı oldu ve Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı. Ardından Halep’te 7. Orduda görev aldı. 1 Mayıs 1917’de Filistin Cephesi’ne atandı. Megiddo

Muharebesi sırasında General Edmund Allenby karşısında uğradığı Nablus Bozgunu sırasında yaralanarak İstanbul’a döndü. 9 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Ankara’ya döndü ve 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM’ye Edirne milletvekili olarak katıldı. 10 Kasım 1920 tarihinde milletvekilliği ve vekillik görevi saklı kalmak üzere Garp Cephesi Kuzey Bölge Komutanlığı’na tayin edildi.. Çerkez Ethem’in bastırılmasında önemli bir rol oynadı. 4 Mayıs 1921’de Batı Cephesi Komutanlığına atandı ve ardından 17 Temmuz 1921 tarihinde Kütahya - Eskişehir Muharebeleri’nde aldığı yenilgi üzerine TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevinden azledildi. Yerine o gün başbakan ve Milli Savunma Bakanı olarak görev yapan Fevzi Paşa getirildi. İzmir’in alınmasından sonra ise mütareke görüşmeleri için Mudanya’ya gönderildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalist devrimlerin hepsinde sorumluluğu var. 6 ok, Takriri Sukun, Menemen Vakası, Şeyh Said İsyanı, Varlık Vergisi, İstiklal Mahkemeleri, açık oy-gizli tasnif gibi bir çok uygulamada en büyük sorumluluğa sahip olanlardan biri idi.. İsmet İnönü’nün 25 Nisan - 10 Mayıs 1932 tarihleri arasında Sovyetler Birliği’ne gitti ve Jozef Stalin ile görüştü. İlginçtir; İsmet paşa Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile 18 Ekim 1920’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. “Türk Komünist Fırkası”nın kurucuları arasında, Tevfik Rüştü Aras, Mahmut Esat Bozkurt, Celal Bayar, Yunus Nadi, Kılıç Ali, Hakkı Behiç Bayiç, İhsan Eryavuz, Refik Koraltan, Eyüp Sabri Akgöl ve Süreyya Yiğit vardı. Partiye Mustafa Kemal Atatürk, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, İsmet İnönü, Kazım Karabekir de üye oldular. “Yeni Gün gazetesi” de partinin gazetesi olarak yayın hayatına başladı. İsmet Paşa Rusya ziyaretini “Komünist ve Faşist dünyadan ilham almak” şeklinde özetlemektedir.: İsmet İnönü, 1932 – “Rusya’dan komünist değil, fakat daha şuurlu olarak geliyorum. Türkiye’nin ikti-

sat ve inşa planını yapmak, inkılap fırkasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak, bürokrasi yerine ihtilalci metodlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyesine geçmek.” İsmet İnönü 1936 yılında Faşizmi incelemek üzere İtalya’ya gönderilen CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir “Faşist Konsey” kurulmasını öngören raporu onaylayacaktır. Ancak Mustafa Kamal buna karşı çıktığı için uygulama alanı bulamayacaktır. İsmet paşa aslında 6 ok’u zaman içinde Fransa, SSCB ve Faşist İtalya’dan toplayacaktır.. Ankara’da Mussolini’nin Faşist İtalyası “Terbiye Diktatörlüğü” olarak selamlanırken, Hitler’e de övgüler düzülmekte, hatta Hitler’in doğum günü kutlamasına resmi heyet gönderilecektir.. Cumhuriyet gazetesi ise Hitler’i selam göndermektedir.. İsmet Paşa’ya “İnönü” soyadı Mustafa Kemal tarafından verildi ama bu olaydan sonra Mustafa Kemal ile İnönü arasında kriz çıktı. İsmet Paşa Faşist konseyde ısrarcı idi. Mustafa Kemal’in Faşizmi reddetmesine karşı “Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?” şeklinde tepki verdi. Dersim İsyanı’nın bastırılması konusunda da aralarında görüş ayrılıkları çıkınca Eylül 1937 tarihinde Mustafa Kemal tarafından başbakanlık ve CHP Genel Başkan Vekilliği görevlerinden azledildi ve yerine Celâl Bayar getirildi. “Mustafa Kemal öldü mü öldürüldü mü?” sorusunun cevabını araya dursun, 10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal ölünce, hemen 11 Kasım 1938 tarihinde olağanüstü toplanan TBMM tarafından Fevzi Paşanın gizlendiği yerden çıkartılıp getirilen İnönü oy birliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP I. Olağanüstü Kurultayı’nda partinin “ebedi şef / değişmez genel başkanı” seçildi ve kendine “Milli Şef” ünvanı verildi. 30 Aralık 1925 tarihli 701 sayılı yasa ve 16 Mart 1926 tarihli 3322 sayılı kararname ile 50, 100, 500 ve 1.000 liralık banknotların ön Devamı yan sahifede


onyedi

Ocak 2017

yüzlerinde Atatürk resimleri kaldırılıp yerine İsmet İnönü’nün portreleri kullanıldı. Bu Kemalist kanatta ciddi rahatsızlıklara sebep oldu. 2. Dünya savaşı yıllarında savaşın dışında kalmaya çalıştı ama Faşizmin gerilemesine rağmen yine bu dönemde Hasan Âli Yücel’in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu. Köy enstitüleri Komünist/Faşist kırması bir fikrin ürünü olmasına rağmen zamanla Hakkı Tonguç’un çabaları ile sosyalist yönde değişime uğradı. İnönü, Roosevelt ve Churchill ile 4-6 Aralık 1943’de 2. Kahire Konferansı’nda bir araya geldi. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ABD’ye doğru kayacak ve NATO üyesi olacaktır.. Çok Partili, hayata geçildikten sonra da Milli Kalkınma Partisi (1945) ve DP (1946) karşısında ciddi anlamda oy kaybına uğrayacak ve 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde CHP %40, DP ise %52 oy alacaktır. 27 Mayıs Darbesi ile İsmet Paşa’ya yeniden gün doğmuştur. DP, 27 Mayıs Darbesiyle iktidardan uzaklaştırılınca 15 Ekim 1961 de yapılan genel seçimlerden CHP tek başına iktidar olmasa da, birinci parti olarak çıkınca, 24 yıl aradan sonra başbakan olarak hükümeti kurmakla görevlendirildi. İnönü bütçe oylamasında mecliste destek alamayınca istifa etti ve 20 Şubat 1965 tarihinde yerini Suat Hayri Ürgüplü hükümeti kuruldu. 10 Ekim 1965 seçimlerinde seçimi kaybetti. İnönü’nün desteklediği “ortanın solu” politikası parti içinde krize sebep oldu ve CHP 1969 yılında yapılan genel seçimleri de kaybetti. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra İsmet İnönü CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile anlaşmazlığa düştü. Ecevit ortanın solundan taviz verildiğini düşünüyordu. Sonuçta istifa etti. Kurultayda delegeler Ecevit’in yanında yer alınca İnönü 8 Mayıs 1972 tarihinde 34 yıldır görev yaptığı CHP genel başkanlığından istifa etti. 4 Kasım 1972 tarihinde CHP üyeliğinden, 14 Kasım 1972 tarihinde de milletvekilliğinden istifa etti. 25 Aralık 1973 Salı günü, Pembe Köşk’te, saat 16.05’te 89 yaşında öldü. Varlık vergisi, ekmek karnesi, Takrir-i Sûkun, katı laiklik uygulaması gibi katı uygulamaları sebebi ile özellikle dindar kesimlerin tepkisini çekti.. İcraatları sonucu “Geldi İsmet, gitti kısmet” şeklinde zihinlere kazındı. Bir Osman Yüksel Serdengeçti fıkrası ile noktalayalım yazımızı. Osman Yüksel Serdengeçti’nin çocuğu yoktur ve eşinin adı “İsmet’tir. Bir gün İsmet İnönü sorulduğunda “Biri hürriyetimi, öteki zürriyetimi bitirdi” der. Yine bir gün Osman Yüksel Serdengeçti aynı uçakta İsmet İnönü ile seyahat etmektedir. Bunu öğrenen İnönü, ona takılmak için torununu çağırıp Serdengeçti’yi tarif ederek, “git Osman amcana de ki, ‘dedemin selamı var, aşağıya biraz para atar mısınız aşağıdaki garibanlar sevinsinler.” Çocuk Osman Yüksel’e gider ve dedesi İnönü’nün isteğini söyler. Osman Yüksel muzip bir gülümseyerek cevabı yapıştırır; “Dedene selam söyle. Evladım, ben aşağıya biraz para atsam birkaç fakir sevinir, ama aşağı dedeni atarsak bütün fakirler sevinir” der. Öyle anlatılır ki, bunu duyan İnönü gülme krizine girer.

Ada, Adam’ındı; adı Süleyman’dı Burak Yilmaz

Fethinin 495.yılında Rodos’u ve Kanuni’yi yeniden hatırlıyor ve yeni fetihler için dua ediyoruz ‘Hadi’ dediler, ‘sizi bir yere götüreceğiz…’ Bizde bir söz vardır; ‘misafir ev sahibinin danasıdır…’ Bu sebep misafir olduğum yerlerde meşru dairede davet sahibinin programına teslim olurum, detaylı bir planlama yapmayı sevmem. Bu sefer de öyle yaptım, ‘tamam’ dedim, araçla Meriç Nehri’nin kıyısından da geçerek ilerlemeye başladık. Bir ara durup koyunların arasında otladığı, yıkılmış, viraneye dönmüş bir ecdat mezarlığında titreyen nefesimize bir Fatiha yükledik ve yolumuza devam ettik. Az sonra vakur duruşu hafızama kazınan bir yapının önünde durduk; Adalet Kasrı. 1560-61 yıllarında Sultan Süleyman tarafından kuvvetle muhtemel Mimar Sinan’a yaptırılmış. Yapının en önemli detayı önünde birer metre boyunda aralarında da on metre açıklık bulunan iki sütun. Bunlardan sağ taraftaki seng-i arz; halkın talepleri için dilekçelerini bıraktıkları taş. Soldaki ise seng-i ibret, ölüm cezası alanların kesik başlarının sergilendiği sütun. Adaleti tesis etmek için o günden bu güne bir dersti sanki; titredim. Mehmet’in Sultan olduktan sonra muştusuna talip olduğu hadisin peşinden gitmesiyle, kendisini Fatih eden fetihle başladı Osmanlı’nın merdivenleri ikişer ikişer çıkması. Fatih torunu olan Selim’in ise tek gayesi İslam ve Türk dünyasında birliği sağlamaktı. Bu sebep saltanatının ilk döneminde Avrupa ile barış yaparak siyasetini Doğu’ya yönlendirdi. Yavuz hükümdarın dünya görevini tamamlaması sonrası ise sıra sancağın yeni emanetçisine gelecekti; Süleyman. 1494 baharında o zaman Trabzon Valisi olan Yavuz Sultan Selim bir oğlu olduğu haberi verildiği sırada huşu içinde Kuran’ı Kerim’den -İnnehu min suleymâne ve innehu bismillâhir rahmânirrahîm - Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve

‘Şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.’ ayetini; Neml Suresi -30. ayeti okumaktaymış. Müjde verilince başını kaldırıp ‘adını Süleyman koydum’ dedikten sonra Kur’an okumaya devam etmiş. Daha sonra tarihe ve dünyaya bu ismi ezberletecek olan şehzade 13 yaşında Şebinkarahisar ardından da Bolu sancakbeyi olmuş. Pek çok akranının bugün pileysıteyşında strateji oyunu ile şehir yönetmeye çalıştığı yaşlarda yani. Daha önemli bir detay ise Süleyman, 26 yaşında tahta çıkmış ve Sultan olmuş. Evet; 26 yaşında… İki dakika bir düşünün… 26 yaşında hazine dairesine sığmayacak büyüklükte bir devlet hazinesi, padişaha tam bağlı güçlü bir ordu, saltanatına ortak olacak başka bir şehzadenin olmadığı bir ortam... Hatta daha ileri gideyim, sözde efsaneleri diziler tarafından hadsizce çekiştirilen bir harem dairesi… Tüm bunlar ve çok daha fazlasına sahip olan bir padişah olduğu-

nuzu düşünün. Daha da gençsiniz; biraz, birkaç yıl tadını çıkarmaz mısınız hünkârlığınızın? Şöyle kaftanı geri ata ata gezmez misiniz sarayın localarında? Sizi bilemem, ama ‘hünkâr’ demek ‘neyin kâr olduğunu bilmek demek’ düsturu ile yürümüş Sultan Süleyman. Tüm adımların ‘Kim’ adına atılacağı öğretisini bilen ve devam ettiren bir sancaktar olduğunun farkındaymış. Bu sebep saray nedir bilmemiş, 46 yıllık saltanatının 10 yılını seferde geçirmiş. Tüm Mekanlardan Münezzeh olan için; mekanlarını kendine münezzeh etmiş. Tahta çıkışının ilk yılı sonunda babasının doğuda ve güneyde sağladığı büyümeyi Roma - Germen İmparatoru Şarlken’in oluşturduğu tehdit sebebiyle batıya taşıması zaruri hale gelince ilk fethini Belgrat’ı alarak yapıyor Sultan Süleyman. Kiliseyi camiye çevirerek ilk Cuma namazını burada eda eden Sultan Süleyman büyük dedesi Fatih’e nasip olmayan bir fethi gerçekleştirerek Avrupa’da mühim bir üs de kazanıyor. Ardından yine büyük dedesi Fatih’in denizden kuşattığı halde alamadığı Rodos seferi başlıyor. Rodos, yaklaşık 200 yıldır ‘hospitaller’ adı verilen bir şövalye tarikatının uhdesinde o dönem. Şövalye tarikatı olarak nam salan bu grup hac ve ticaret yolu üzerinde tehditti ve ihtiyaçlarını temin için yağma Devamı arka sahifede


onsekiz

yapmak rutinleri haline gelmişti. 25 yaşındaki genç hünkâr fethin zaruriyetini gördü ve rivayete göre tecrübeli sadrazamı Piri Paşa’nın muhalifliğine rağmen Rodos Seferi’ne çıkarak zor bir süreç sonrası adaya sancağını çekti. Ada, Adam’ındı; adı Süleyman’dı. Araştırmalarım sırasında inceleme fırsatı bulduğum Viyana Milli Kütüphanesi’nde yazma eserler kısmında saklanan Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi Ruzname’si (günlüğü) zannımca gerek Osmanlı askeri yapısı gerekse bu sefere ilişkin önemli bir kaynak. Ruzname, ecdadla kısa bir süre hemhâl olmayı sağlıyor, okurken kendinizi belinde kamalı kafasında börkü olan bir yeniçeri gibi hissediyorsunuz bir an; isterseniz bu tattan bir lokma size de ikram edeyim. Mesela seferin ilk gününü ‘1yevmül ısneyn fi 21 minh yevm-i mezkurda Padişah hazretleri sa’detle ruy’ı deryadan ubur edüb Üsküdar yakasına teşrif buyurdu’ şeklinde özetlemiş katip. Kısa ama net, bugünün pek çok asosyal medya durum güncellemesinden açık. Ancak zannımca 176 günlük ruznamenin en can alıcı maddesi 149. Günü anlatan madde; ‘149-yevm’ül Cuma fi 14 minh bugün Hak celle ve alanın inayeti ve Hazreti Resulün sallallahu aleyhi vessellem ma’ceratı ile ka’layı Rodos’da Sencovan nam kenisada Cum’a namazı kılınıp müfti Şeyh Ali imamet ve hitabet eyledi…’ 1522 yılının Aralık ayının son günlerinde imzalanan bir teslim anlaşması sonrası, ilk Cuma günü adanın kilisesinde kılınan Cuma namazı ile taçlanıyor fetih. İşte tam bu noktada, hatta ecdadın tüm fetihlerinden sonra kıldıkları namazların olduğu noktaların birleşiminden Sultan Süleyman döneminde 15 milyon km2, nesebinin döneminde ise 24 milyon km2 lik, yani şu anki ülkemizin yaklaşık 33 katı büyüklüğünde bir devlet mey-

Rebiulâhir 1438

dana geliyor. Çünkü esas olan şu; fetih toprak alınınca değil; namaz kılınarak Hak sancak dalgalandırılınca tamamlanıyor. Alınan her şeyin ‘Esas Sahibi’ ne teslim etmek için alındığını biliyor arzın dört bir yanına yürüyenler. Bilekle fethettikleri topraklarda paslanmış yüreklerin Besmele beklediğinin bilincindeler. Rodos’tan sonra onlarca fetih ile Bir’in Adı’nı adımının gereği yapan Sultan Süleyman, Resulullahın hadisine mazhar olmasının ve bu büyüklükteki bir devletin yönetiminin sağlıklı olmasının adil bir düzene bağlı olduğunu biliyordu. Bu sebeple tahta ilk çıktığı dönemde ibrişim ithali yasağını kaldıran kanunla başladığı sistem kurma çalışmalarını, saltanatı boyunca koyduğu kanunlarla devam ettirdi ve 1561’de; vefatından 5 yıl önce yaptırdığı, halka el uzatan padişahı temsil eden Adalet Kasrı ile de taçlandırdı. Yönettiği seferlerde binlerce düşmanı itlaf ederken, sarayının bahçesindeki ağaçların kurumasına sebep olan karıncaları öldürmek için hocası Ebu Suud’a ‘Dirahta ger ziyan etse karınca /Günah var mıdır ânı kırınca?’ (Eğer karınca ağaca zarar verir, onu kurutursa onu yok etmenin bir günahı var mıdır?) diye sorma ihtiyacı hisseden, hocasının hünkâra hoş görünmek için ‘amaaann ne olacak karıncadan’ demek yerine ‘Yarın Hakkın divanına varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca’ cevabı ile de hak ve Hakk korkusu ile geri adım atan Sultan Süleyman, adaleti El Adl’in hükümlerine bağlı olarak sağlamak maksatlı çıkardığı kanunlarla ‘Kanuni’ unvanını almış.Kur’an’ın O’nun kurallarına göre kuracağını, yoksa her yerin kurum olacağını bilirken bize de haykırıyor tarihin sayfalarından ‘özünüze dönün!’ Zira İslam’ın devlet yapısını şekillendirmemesi, Müslümanlığın kenarda kalan bir temsil halinde olması sebebiyle; garbı temsil etme gayretimiz onlara teslim olmamızla sonuçlanıyor. Hepimizin merak ettiği bir soru olan ‘Neden Müslüman ülkeler bu kadar sıkıntı içinde?’nin cevabı da burada saklı. Hak o kadar adil ki davası olan dünya için her yöntemle çabalayanların hakkını veriyor. Oysa esas derdi ukbâ olan, bunun için de dünyayı tarla olarak görmesi gerekirken harf dilinden hal diline bir türlü geçmeyen Müslümanların Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılmamaları, devânın dava; davanınsa sadece Allah’ın yolu olduğunu unutmaları şu anki yangının tek sebebi. Zikrini nefesine taşımayanların üflemesi ise bu ateşi söndürmeye yetmez!

Son Osmanlı Meclisi’nden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne... Ahmet Akgül

“TBMM, son Osmanlı Mebusan Meclisinin devamı sayılır mı” tartışmasına yeni bir katkı; Ocak 1920’de Misak-ı Milli’yi ilan ederek son kez toplanan Meclis, artık İstanbul’da değil Ankara’da oluşan yeni Meclis olarak varlık gösterdi. Sultan Abdülhamid’in devlet yönetimine halkın temsilcileri vasıtasıyla dâhil edilmesine imkân sağlayan bir anayasa hazırlanması için anayasa komisyonu oluşturma izni vermesi, Osmanlı yönetim tarihi açısından önemli dönemeçlerden birisi sayılabilir. 1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi ile birlikte her ne kadar yazılı bir Anayasa ve meşruti bir idareden oluşan meclis teşekkül ettirilmişse de, gelişen iç ve dış olaylar sistemin normal şartlarda çalışmasına pek imkan vermemiştir. Bütün bu imkansızlıklara rağmen, Kanun-i Esasi’den Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulduğu 1920 yılına kadar geçen sürece ve devlet siyasi yapısı ile ilgili birçok farklı denemeye baktığımızda, gerek parlamenter sistemin teşekkülü, gerekse çok partili siyasal yaşamın Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış gelişmeler olmadığını, bizzat Osmanlıdan miras olarak Cumhuriyete intikal ettiğini söylemek mümkündür. Meclis-i Mebusan’ın kurulmasının ardından İttihat ve Terakki, Fedakaran-ı Millet Cemiyeti, Osmanlı Ahrar Fırkası, Fırka-i İbad, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti, Heyet-i Müttefika-i Osmaniye, Mutedil Hürriyetperveran Fırkası, Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası, Ahali Fırkası, Osmanlı Sosyalist Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Halaskar Zabitan Gurubu ve Milli Meşrutiyet Fırkası gibi partilerin varlığı Cumhuriyet öncesi çok partili siyasal tarihimiz açısından önemli sayılabilecek gelişmelerdir. VI. Mebusan Meclisi olan son Osmanlı Meclisi için seçimler, dış müdahaleyi sağlamak için seçimlere katılmayan Ermeni ve Rumların şaibeli davranışları altında 1919 yılında yapılmıştır. 1919 genel seçimleri Osmanlı Devleti’nde yapılan altıncı ve son genel seçimler olmuştur. Anadolu’da yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa

Erzurum’dan, Millî Mücadele Hareketi’nin diğer önemli ismi Rauf Bey ise Sivas’tan adaylığını koymuş ve milletvekili seçilmiştir. Seçimin ardından Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a gidecek milletvekillerine Meclisi Mebusan’daki tüm çalışmaları yürütecek bir Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oluşturulması, Meclis başkanlığına kendisinin seçilmesi, Sivas Kongresi kararlarının onaylanması ve Misak-ı Millî kararlarının kabul edilmesi yönünde gerekli talimatları vermişti. 12 Ocak 1920’de gerçekleştirilen ve sadece 72 mebusun iştirak edebildiği ilk meclis toplantısına güvenlik gerekçesiyle katılmayan Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına seçilmediği gibi, Müdafaa-i Hukuk Grubu yerine de Felah-ı Vatan adı altında farklı bir grup kurulmuştu. Bunun Milli Mücadele için oldukça tehlike oluşturacağı gerekçesiyle kızan Mustafa Kemal Paşa, Ankara toplantılarında söz verip yerine getirmeyen mebuslar için; Sözlerinde durmayan bu efendiler imansızdırlar. Korkaktırlar, cahildirler.” şeklinde ağır sözler sarf etmişti. İstanbul’un işgal tehdidi altında bulunduğu ve mebusların can güvenliğinin olmadığı bir ortamda toplanan son Osmanlı Meclisi Mebusanı, her ne kadar kısa ömürlü olmuşsa da, özellikle Osmanlı Devletinin asgari barış şartlarını belirleyen ve Kurtuluş Savaşı’nı verecekler için çok büyük önem taşıyan Misak-ı Milli’yi 28 Ocak 1920 tarihli Reisvekili Hüseyin Kâzını Beyefendi başkanlığındaki oturumda kabul etmekle büyük bir vazifeyi icra etmiştir. Nitekim Misak-ı Milli’nin kabul edildiği son oturumun hemen ardından 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul işgal edilerek meclis dağıtılmış ve yakalanan bazı mebuslar Malta adasına sürgüne yollanmıştı. Kısa süren ömrüne Devamı yan sahifede


ondokuz

Ocak 2017

rağmen VI. ve son Osmanlı Mebusan Meclisi için en büyük iftihar, Misak-ı Milli’nin kabul edilerek yayınlanması ve daha sonra Ankara’ya geçen mebusları aracılığıyla yeni Millet Meclisinin (TBMM) hizmetlerine devamına büyük katkı sağlaması olmuştur. MİSAKI MİLLİ’NİN SADELEŞTİRİLMİŞ METNİ İstanbul 28 Ocak 1920 Aşağıda imzaları bulunan Osmanlı Millet Meclisi (Meclisi Mebusan) üyeleri, Devletin bağımsızlığının ve ulusun geleceğinin, haklı ve sürekli bir barışa kavuşmak için katlanabilecek özverinin en fazlasını gösteren aşağıdaki ilkelere eksiksiz uyulmasıyla sağlanabileceğini ve bu ilkeler dışında sağlam bir Osmanlı Saltanatı ve toplumunun varlığının sürdürülmesinin olanak dışı bulunduğunu kabul ederek, şunları onaylamışlardır: Madde 1. — Osmanlı Devletinin, özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günkü Silâh Bırakışımı [Mondros Mütarekesi] yapıldığı sırada, düşman ordularının işgali altında kalan kesimlerinin [o. sırada Hatay ve Musul bölgesi Türk egemenliği altında idi] geleceğinin, halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir; söz konusu Silâh Bırakışımı çizgisi içinde, din, soy ve amaç birliği bakımlarından birbirine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı - îslâm çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü, ister bir eylem, ister bir hükümle olsun, hiç bir nedenle, birbirinden ayrılamayacak bir bütündür. Madde 2. — Halkı, özgürlüğe kavuşunca, oylarıyla Anavatana katılmış olan üç il [Elviye-i Selâse yani Kars, Ardahan ve Batum Livaları] için gerekirse yeniden halkın serbest oyuna başvurulmasını kabul ederiz. Madde 3. — Türkiye ile yapılacak barışa değin ertelenen Batı Trakya’nın hukuksal durumunun belirlenmesi de, halkının özgürce açıklayacağı oya göre olmalıdır. Madde 4. — îslâm Halifeliğinin ve Yüce Saltanatın merkezi ve Osmanlı Hükümetinin

başkenti olan İstanbul kenti ile Marmara Denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşulu ile, Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm Devletlerin oybirliği ile verecekleri karar geçerlidir. Madde 5. — Müttefik Devletler ile düşmanları ve onların kimi ortakları arasında yapılan andlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkların da özdeş haklardan yararlanması umudu ile, bizce de benimsenip güvence altma alınacaktır. Madde 6. — Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak bulunması ve daha çağdaş biçimde, düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için, her devlet gibi, bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında, bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal, parasal vb. alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara [Kapitülasyonlar] karşıyız. Saptanacak borçlarımızın ödenmesi koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır. İlk Meclis Veya Osmanlının 7.Meclisi: TBMM Son Osmanlı Meclisi sayılan 6. Meclisin İstanbul’un işgaliyle birlikte dağıtılmasıyla güvenli bir ortamda bu meclisin yeniden açılması zaruri hale gelmiştir. İstanbul’da bu gelişmeler yaşanırken Mustafa Kemal Paşa Ankara’da kurulacak meclis için ülke çapında yeni seçimler yapılması ve işgal güçlerince kapatılmaya zorlanan Osmanlı Mebusan meclisinden gelecek mebusların da bu mecliste görevlerine devam edebilmesi yönünde çalışmaları hızlandırdı. Son Osmanlı Mebusan Meclisiyle isim değişikliği dışında bir farklılığı olmadığı için 7. Meclis denebilecek TBMM, hem yeni seçilen hem de İstanbul’dan gelen vekillerin katılımıyla 23 Nisan 1290 tarihinde TBMM Hacı Bayram Cami’sinde kılınan Cuma namazı ve yapılan dualarla Ankara’da açıldı.


yirmi

Rebiulâhir 1438

Kudüs ümmetin utancı olmamalıdır Mürsel Turbay/Bem-Bir-Sen Genel Başkanı

Mescid-i-Aksa Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu Varıp eşiğine alnını koydum Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu

BEM-BİR-SEN Başkanlar Kurulu toplantımızı 7-12 Aralık 2016 tarihleri arasında Ürdün’ün Başkenti Amman’da gerçekleştirdik. Ardından Kudüs’ü ziyaret ettik. Öncelikle Kudüs, biz Müslümanların daha iyi tanıyıp anlayabilmeleri için özellikle sendikaların toplantı ya da programlarında tercih etmeleri gereken bir ribat ve cihat yurdu özelliğini korumaktadır. Bu nedenle iyiyle kötünün, faydalıyla zararlının, doğruyla yanlışın, güzelle çirkinin, hakkın ve batılın, adaletin ve zulmün birbirinden ayrıldığı ve birbirleriyle sürekli mücadele halinde bir mekân olduğu için gönlümüzün rotasını, hüznümüzün kalesi sevgili Kudüs’e çevirdik. Selahaddin Eyyubi’ye verdiğimiz sözle, şehadeti ondan örnek alarak Ankara’dan ve Türkiye’nin her ilinden topluca yola koyulduk. Ve ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi altı günlük programımızda anladık. Bu program bize Kudüs gibi mezalim altındaki Müslüman şehirlerin sık sık ziyaret edilmesi ve asla yalnız bırakılmaması gerçeğini gösterdi. Aksi takdirde ağlayan bebeklere zehrini içirtmeye devam eder zalimler. Kana tuz bastırılan yaralar daha da açılır, kendi topraklarımızda gün gelir başkalarının oyuncağı oluruz. Bu sebeple Bağdat’taki kanın, Halep’teki yangının, Kudüs’teki özlemin çığlığı hep aynıdır

aslında. İslam beldeleri ayağa kalkmalı. Kudüs’e sahip çıkılmalı. Kudüs’e ayak bastığımda Davut yıldızı amblemli İsrail Bayrağı’nın arka planında Mescid-i Aksa’yı gördüğümde ona yazılan barut kokulu şiirleri hatırladım birden. Merhum Mehmet Akif İnan: “…Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Götür Müslüman’a selam diyordu Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslam diyordu” şiiriyle. İçimi bir hüzün kaplamıştı… Mescid-i Aksa’ya ilk gelişim olmamasına rağmen her gelişimde aynı heyecan, farklı duyguları yaşıyordum. Bunca acısına rağmen, tarifi mümkün olmayan farklı bir huzur kaplıyordu bedenimi. Kudüs için ağlıyordum. İnsanlık için ağlıyordum. Sanki bir imtihandan geçiriliyordum. Batıllar ummanında şeraitler feneri gibi hissediyordum kendimi. Kudüs gezimizin ilk gününde İstanbul Beşiktaş’ta hain terör örgütü tarafından yapılan saldırıda çok sayıda polis şehitlerimizin olduğu haberiyle yıkıldık. Morallerimiz bozuldu. Türkiye’nin olağanüstü şartlardan geçtiği bu zorlu dönemde özellikle FETÖ ve PKK terör örgütlerinin ülkemize yönelik insanlar arasına etnik ve mezhepsel nifak sokma gayretleri ekseninde ayrıştırma politikaları çok sayıda insanın haya-

tına mal olmuştu. Acı haberi Kudüs’te almak ciğerlerimizi bir başka parçalamıştı. O gün öğlen namazı sonrası Mescid-i Aksa’da hain terör saldırısında şehit olan polislerimiz için toplu gıyabi cenaze namazı kılarak geçmişten bugüne ahirete intikal etmiş tüm şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar okuduk. Ribat şehir Kudüs’te üzüntü ve mutluluğu aynı anda yaşadık. Ölüm yeryüzündeki tüm canlılar içindi. Ancak, hayat da kaldığı yerden devam ediyordu. İbadetin insanın yaralarına tiryak, yani panzehir olduğu çoğu risalelerde dile getirilir. Kudüs’te, Myanmar’da, Suriye’de, Arakan’da Müslümanlara yönelik zulümlerin verdiği acıyı hafifletmenin, hatta yok etmenin ilacının ibadet ve duada olduğunu biliyorduk. Zaten Kudüs’e geliş amacımız da bu idi. Namazlarımızı bir başka hazla kılıyor, bedenimizin her santimetresindeki tüylerimiz diken diken olurcasına el açıyorduk Rabbimize. Hele sabah namazlarımıza yetişmek üzere otelden Mescid-i Aksa’ya topluca yürüyüşlerimiz vardı ki, bir atletten farksızdık. Üç kilometrelik yolu yürürken sanki ilahi bir gücün ayaklarımızı yerden kestiğini, her adımımızın birkaç adım atıyormuşuz gibi bizi Mescid-i Aksa’ya doğru ittiğini hissedebiliyorduk. Normalde yarım saatte gidilebilecek bu mesafeyi çok daha kısa zamanda alabiliyorduk. Devamı yan sahifede

Gözlerim yollarda bekler dururum Nerde kardeşlerim diyordu bir ses İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin Unuttu mu bunu acaba herkes Burak dolanırdı yörelerimde Mi’raca yol veren hız üssü idim Bellidir kutsallığım şehir ismimden Her yana nur saçan bir kürsü idim Hani o günler ki binlerce mü’min Tek yürek halinde bana koşardı Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine Cevaba erişen dualar vardı Şimdi kimsecikler varmaz yanıma Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Götür müslümana selam diyordu Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslâm diyordu Mehmet Akif İnan

Mescid-i Aksa’da iki yılda 97 Batılı Müslüman oldu Kudüs Yüksek İslami Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa İmamı Şeyh İkrime Sabri, geçen iki yıl içerisinde Batılı ülkelerden 97 kişinin Mescid-i Aksa’da İslamiyetle tanıştığını belirtti. Şeyh Sabri, yaptığı yazılı açıklamada, 17 Batı ülkesinden Mescid-i Aksa ziyareti için Kudüs’e gelen turistlerden 20152016 yıllarında 97 kişinin Müslüman olduğunu kaydetti. Şeyh Sabri, Müslüman olanların çoğunun ABD, Fransa, Almanya, İngiltere ve Finlandiya vatandaşlarından oluştuğunu belirtti.


yirmibir

Ocak 2017

Evet… Yeryüzünün ikinci olarak inşa edilen, Müslümanların ilk kıblesi ve fazilette üçüncü mukaddes mescidinin, Peygamber Efendimiz (SAV)’in Miracının başlangıç noktasının, Peygamberlere imam olup namaz kıldırdığı Mescid-i Aksa’nın bulunduğu, Semavî dinlerin kutsal mekânlarını barındıran, on binlerce Peygamberin metfun olduğu, son dört asrı Osmanlı idaresinde olmak üzere 12 asır Müslümanların hâkimiyetinde kalan Kudüs-ü Şerif’i ziyaret etmek bizlere de nasip oldu. Yoğun tur gezimizden fırsat bulduğumuz özellikle sabah ve yatsı vakitlerinde, Mescid-i Aksa’ya koşuşturmak, şehrin manevi kokusunu ciğerlerimize çekmek, bu vakit namazlarını, aynı heyecanla dünyanın dört bir tarafından gelmiş, cemaatle birlikte eda etmek, mabedin kutsiyeti ile bürünmüş ruh ve bedenimize ayrı bir huzur ve lezzet vermişti. Kudüs, bizlere kulağımızdaki pamukları çıkartıp çığlığına kulak vermemizi, gözlerimize çektiğimiz gaflet perdesini aralamamızı bekliyor. Bir yanda Siyonist işgal rejimi, Kudüs ve Mescidi Aksa’ya ilişkin planlarını açıkça ilan ederek bu planların amacına ulaşmak üzere olduğunu ifade edip bunun için dünyanın gözü önünde en vahşi ve en barbar cinayetleri ve etnik temizliği yaparken; diğer yanda Arap ve İslam ülkelerinin bu tablo karşısında susmayı ya da artık demode olmuş sönük ve ölü ifadelerle kınamayı tercih etmelerini anlamakta zorluk çekiyoruz. İşte bu duyarsızlık, dün olduğu gibi bugün de İsrail’in BM Güvenlik Konseyi’nin verdiği kararlarını her zamanki küstahlığıyla yok saymasına neden olmaktadır. Müslümanlar olarak eğer Kudüs’ün tamamen Siyonistlerin ikamet ettiği bir şehre dönüşmesini istemiyorsak, vakit varken harekete geçmeli, üzerimizdeki zillet örtüsünü parçalamalıyız. Aksi takdirde bu utanç, tüm ümmetin utancı olarak ebediyete kadar kalacaktır.

Bab-ı Ali Baskını Fikri Akyüz Modern Türk siyasi tarihinin kanlı darbelerinden biri de Bab-ı Ali Baskını’dır. Bu darbe geleneği, son 10 yılda iki kez daha tekrarlanmıştır. Bu geleneği boşa çıkarma konusundaki “milli irade”nin şahlanışı, ilk kez 27 Nisan 1997’deki e-muhtıraya karşı sergilenen dik duruş ile gerçekleşmiştir. Bu dik duruşu “taçlandıran” ise, malum, 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı sergilenen muazzam bir halk kıyamı ve muhteşem bir devlet refleksi olmuştur. Bab-ı Ali Baskını’na dönersek… Miladi takvime göre 23 Ocak 1913’te gerçekleşmiştir. Günümüzde Bab-ı Ali derken genellikle “Medya” anlaşılır. Oysa eskiden Bab-ı Ali derken kasdedilen, sadece ve sadece Sadaret yani Başbakanlık makamı idi. Yani memleket Babı-ı Ali’den yönetiliyordu. Gerçi son 15 yıla kadar memleket yine Bab-ı Ali’den yani “Bir kısım Medya” tarafından yönetiliyordu, ama konumuz o değil, geçelim! Şimdi kısa bilgilerle, sistematik, metodolojik ve kronolojik olarak Bab-ı Ali Baskını’na giden yolu, bu “Baskın”ın yapılma şeklini ve en sonunda Türk siyasi hayatına ve coğrafyamıza etkilerini tahlil etmeye çalışalım. Çok eskiye gitmeyelim; 2. Meşrutiyet’in ilanından ve Meclis-i Mebusan’ın 32 yıl aradan sonra tekrar açılmasından başlayalım. 2. Meşrutiyet’i ilan eden, daha doğrusu ilan etmek durumunda kalan Abdülhamit Han’dı. İlan tarihi 23 Temmuz 1908.. İlan’a zorlayanlar ise Manastır’da Resneli Niyazi ile Enver Paşa.. Bu tarihte Selanik de Manastır da Edirne de Kırklareli de bizim topraklarımız dahilindeydi. 2. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık on ay sonra ise 31 Mart Vak’ası (Miladi takvime göre 13 Nisan Vak’ası) gerçekleşiyor. Bu “Vak’a”dan iki hafta sonra ise Abdülhamit Han, 33 yıllık tahtından indiriliyor. Bu “hall’in” akabinde araya 1911 Trablusgarp Harbi girer. Peşinden 1912-1913 yıllarında 1. ve 2. Balkan Harbi girer. Hepsinde mağlup oluruz. Selanik, 2012’de Yunanistan’ın iflas etmesinden tam 100 yıl önce yani 1912’de elimizden çıkar. Hemen peşinden Edirne ve Kırklareli (O dönemdeki adı Kırkkilise) işgal edilir. İşgal kuvvetleri

Çatalca’ya kadar ilerler. Payitaht yani Başkent İstanbul tehlike altındadır. O kadar ki Payitaht’ın Anadolu’ya nakli bile düşünülür. Yıl 1913 olmuştur. Edirne ve Kırklareli hala işgal altındadır. Padişah 5. Mehmet Reşad, Sadrazam ise Kamil Paşa’dır. 1 yıl sonra tüm Ordu’nun başı olacak olan Enver Paşa ise 1913’te Binbaşı’dır. Başbakanlık makamı, bugün İstanbul Valiliği binası olarak kullanılan binadadır. Harbiye Nazırlığı makamı ise, bugün Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi merkez binası olarak kullanılan binadadır. İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasında ciddi sürtüşmeler vardır. İttihat ve Terakki, kabinede kendilerine yer vermeyen Sadrazam Kamil Paşa’ya diş bilemektedir. En önemlisi, Kamil Paşa’nın, ateşkes karşılığı Edirne’yi Bulgaristan’a vereceği şayiasını yaymış olmasıdır. Ömer Seyfettin ve Ömer Naci ise, bu aleyhte propagandanın aktarıcılarıdır. Halk galeyana getirilmek istenmiş ve gerçekten de halk galeyana gelmiştir. Sadaret binasının önü öfkeli kalabalıklarla doludur. İşte tam bu sırada yani 23 Ocak 1913 günü Enver Paşa atının üstünde Başbakanlık binasının önüne gelir. Binadan içeri girerken yanında Talat Bey (Henüz Paşa değildir), Yakup Cemil, Filibeli Hilmi, Mustafa Necip, Sapancalı Hakkı, Mithat Şükrü Bey vardır. Kapıdan içeri girerken Başbakan Kamil Paşa’nın yaveri Nafiz Bey müdahale eder. Ancak Mustafa Necip, Nafiz Bey’i öldürür. Nafiz Bey’den çıkan kurşunlar da Mustafa Necip’i öldürür. Enver Paşa, yanındakilerle birlikte, Başbakanlık binasında bulunan Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın odasına girer. Enver Paşa’nın hemen arkasında yer alan Yakup Cemil, Nazım Paşa’yı orada katleder. Hemen akabinde Enver Paşa, yan odada bulunan Sadrazam Kamil Paşa’nın yanına gelir ve silah zoruyla Kamil Paşa’ya istifa metnini imzalatır. İstifa mektubu aynı gün Padişah’ın onayına götürülür, Padişah tasdik eder. İşte o günden sonra olan olur; Osmanlı İmparatorluğu’nun en kudretli hatta Padişah 5. Mehmet Reşad’dan da kudretli 3’lüsü olan Enver Paşa, Talat Bey ve Cemal Paşa, ülkenin mukadderatında

başrol oyuncusu olur. Ha, bu arada tahttan indirilen Abdülhamit Han nerededir? 1909’da sürgüne gönderildiği Selanik’ten, 1912’de Selanik düştüğü için İstanbul Beylerbeyi Sarayı’na hapsedilir. (Vefat ettiği 1918 yılına kadar burada mahpustur.) Peki Baskın’dan sonra Başbakanlık makamına kim getirilmiştir? 1909’daki 31 Mart Vak’a’sında Hareket Ordusu kumandanı olan Mahmut Şevket Paşa getirilir. Ancak görevi 6 ay kadar sürer, çünkü görevi esnasında Haziran 1913’te Beyazıt’ta suikasta kurban gider. Yerine Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlunun oğlu olan Sait Halim Paşa getirilir. Bu makamda oturanların uğursuzluğu devam etmektedir. Sait Halim Paşa da 1921 yılında bir Ermeni komitacının suikastı sonucu vefat eder. Sait Halim Paşa’nın yerine gelen Talat Paşa da yine 1921’de bir Ermeni suikastçının kurşununa maruz kalarak şehit edilir. Yani peş peşe görev yapan üç Başbakan da suikast sonucu şehit olur. Bu Üçlü’nün 1 numaralı ismi Enver Paşa ise 1922’de Tacikistan’da Pamir Dağları’nın eteklerinde at üstünde Rus mitralyözüne karşı en önde tek başına hücum ederken şehit düşer. Enver Paşa, 1913’teki Bab-ı Ali Baskınından sonra Edirne ve Kırklareli’yi kurtarır. Ama 1. Dünya Savaşı’nda Balkanların elimizde kalan diğer kısmı ile Ortadoğu’daki topraklarımızın tamamı elimizden çıkar. Evet bu yazıda “darbe” kelimesi geçti. “Yaver” sözcüğü geçti. 2 ayrı yılda olmak üzere “27 Nisan” günü geçti. “Başbakan’a suikast” kelimeleri geçti. “Paşa” ünvanı geçti. Padişah ünvanlı “Dönemin Başkan’ı” geçti. “Vuran”lar da geçti, “Kaçan” lar da…Ve aradan 104 yıl geçti. Bu memlekete kasdeylemek isteyenlerin ihtirasları ise bir türlü geçmek bilmedi. Kaldı ki bu memleketin insanının üzerinden hainlerin tankları geçemedi ki bu da geçsin! Tanklar ezip geçebilse, inanınız, düvel-i muazzama bu memlekete gelip oturmaktan vazgeçecek. Halkımız bilmektedir ki tanklar ezip geçebilse bunların yapacakları tek iş “birilerini” bir yere oturtmak olacaktır ve gaye hasıl olacaktır!


yirmiiki

Rebiulâhir 1438

Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ; İki ruh tek beden… Serdar Aydın “11 Kasım 1921’de Moskova’da doğdu.” Öfkeli, alkolik, kumar düşkünü, sürekli karısını aşağılayan ama onun ölümünden sonra yaşamak istemeyen, askeri cerrah bir baba ile hayatı hep alttan alma, anlamlı susmalar ve tüberkülozla geçen içli, mazlum, cefakâr bir annenin altı çocuğundan ikincisidir Dostoyevski… Öfkesini, kumar alışkanlığını ve daha başka süfli alışkanlıkları arasında neler varsa babasına, insan ruhunun kuytu sessizliklerini, iç kavgaları karşısındaki sükûtunu, yaşamın sürprizlerine tokgözlü bir aşinalıkla boyun eğişini, merhametinin tüm renklerini ruhunda sergileme yetisini, annesine ve hikâyelerinin ve kahramanlarının zihnine düşen gölgelerini; babasının görev yaptığı “Mariinskiy Hastanesi’nde” geçirdiği günlere borçludur. Babasına hep öfkeliydi, annesine ise mesafeli… Nerden bilecekti bu iki zıt karakterden ruhundaki karanlık oyukların, sayısız mağaraların duvarlarına, onlarca unutulmaz resimler kazınacak! Ve bu resimler onun hafızasından kalbine, kalbindem kalemine, oradan milyonlarca dünya insanının baş tacı ettiği kitaplara dönüşecek. İşte içinde büyüdüğü bu aile yüzünden “Dostoyevski, 19.yüzyılın en karanlık ve insana küskün yazarlarından biridir.” Bir tek olumlu kahramanı yoktur. Nastasya Filipovna, Sonya gibi birkaç istisna dışında (ki onlar da birer figür olarak yer alır romanlarda) “kadın kahramanı” da yoktur. *** Dostoyevski ilk kitabı “İnsancıklar’ı” yazdığı 1846 yılına kadar, Saint Simon ekolüne yakın bir sosyalist düşünceyi benimsiyordu. Çar I. Nikola’nın “istibdat” yönetimini kabul etmiyor ve tepki olarak, ezilen halktan yana, küçük memurun düştüğü zavallılıkları anlatan öyküler, uzun öyküler (pavest) ve romanlar yazıyordu. “Petraçevski ayaklanmasının” başarısızlıkla bitmesiyle birlikte arkadaşlarıyla birlikte “Semyenovski Meydanında” kurşuna dizilmeye götürüldü. Altışar kişilik sıralar halinde ayrılıp, kurşuna dizmek üzere gözler bağlı biçimde kazıklara bağlandıklarında, Dostoyevski ikinci sekizli grup içindeydi. Çar I. Nikola’nın af mektubunu taşıyan subayın gelişiyle birlikte infaz durur. Dostoyevski ve arkadaşları Sibirya’ya sürgüne gönderilir. Cezalarını bir maden ocağında çekmeye mahkûm edilirler. Cezasını çekmesi için Sibirya’da bulunan “Omsk Cezaevi’ne” gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. Onun hayatı üzerine yoğunlaşan yazarlar, Dostoyevski’nin hayatında ikinci büyük travma ya da kişiliğini yontan olay olarak, idam cezasından son anda (affedilerek) kurtulmasını not ederler. “Budala” romanında bu bölüme benzer bir sahneyi anlatmıştır yıllar sonra.

*** Sibirya’daki sürgün yıllarından sonra, 1857 yılında ilk karısı “Mariya Dmitriyevna İsayeva” ile evlendi. Beş yıl boyunca asker olarak görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında mahkûmiyeti bitti ve Petersburg’a yerleşti. İşte bundan sonra üretken yılları başladı Fyodor Dostoyevski’nin. Önce “Ezilenler” (1861) sonrasında, “Ölüler Evinden Anılar” (1862) kitaplarını yayınladı. Kardeşiyle birlikte iki dergi teşebbüsü oldu. Arkasından hayatının ve sanatçı kişiliğinin en önemli üçüncü olayı diyeceğimiz “Avrupa Seyahatine” çıktı. En olgun eserleri bu dönemde ortaya çıktı. Babasının ölümüyle başlayan “sara nöbetleri” sıklaşmaya, kumar borçları artmaya, huzursuzluğu, mutsuzluğu ve huysuzluğu etrafındakileri bunaltmaya başlamıştı ki; Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Kumarbaz gibi şah eserleri ortaya çıkmaya başladı. Arkasından Budala, Ebedi Koca ve Ecinniler geldi. Bütün bu başyapıtlar birbirini izledi. Karısının vefatından sonra sekreteri “Anna Grigoriyevna Snitkina” ile evlendi. Yeniden kumarhanelerde sabahlanan günler, artan kumar borçları arasında Dostoyevski, bir kız çocuk sahibi oldu. Kızı fazla yaşayamadı, doğduktan kısa süre sonra öldü. Dostoyevski’nin bunalımlarına, travmalarına bir yenisi daha eklendi, bu yüzden büyük bir sarsıntı daha geçirdi. Delikanlı’yı 1875’te, Bir Yazarın Günlüğü’nü 1876’da kaleme aldı. Ustalık döneminin son eseri “Karamazov Kardeşler” oldu, “Bir Büyük Günahkârın Yaşamı” adlı eserine başladı ama, 1881 yılının Ocak ayı onu yaşamdan koparacak rahatsızlıkların başlangıcı oldu. “28 Ocak 1881 günü yaşama veda etti.” Cenazesindeki 30 bin kişilik kalabalık; 136 yıldır dünyada milyonlara ulaştı, tabutuna omuz veremeyenler, kitaplarına ve romanlarındaki karakterlerine gönül verdiler. *** Dostoyevski 19.yüzyılın tartışmasız en büyük edebiyatçılarının başında yer alıyor. Yazdığı her romanında kendi hayatının bir bölümünü anlatan, insan ruhundaki med-cezirleri en ustaca ve sahici tasvir eden bu huzursuz ve mutsuz adam, kütüphanelerimizin en kıymetli eserlerini bıraktı bizlere. Hakkında binlerce makale ve kitap yazıldı. Bunların başında 1923 yılında Fransız yazar Andre Gide’nin kaleme aldığı “Dostoyevski” isimli kitap vardır. Gide, Dostoyevski’yi eserinde; iki ayrı ruhun tek bir bedendeki kavgası şeklinde tarif ederek şunu yazar Dostoyevski hakkında; “Kendi düşüncelerini dile getirdikten hemen sonra bu düşüncelere sırtını dönen onun gibi bir yazar az görülür. Onun düşüncelerinde hemen hiç kesinlik yoktur; bu düşünceler kişilerine göre değişir demek de yetmez, onDevamı yan sahifede

Sebîlürreşad Mecmuası Hat Kapakları Sergisi Hattat Mesut Dikel imzasıyla yenilenen, 1908-1966 yılları arasında yayınlanmış “Sebilürreşad Mecmuası Hat Kapakları”na ait hat sergisi İstanbul Harbiye CRR’de ve Ankara Kızılay Metro Sanat Galerisi’nde sergilendi. Serginin açılışına derginin kurucusu Eşref Edib ve baş yazarı Mehmet Akif Ersoy’un ailelerinin yanı sıra, yazar, sanatçı ve sanat severler katıldı. Sebilürreşad dergisinin yayın yönetmeni Fatih Bayhan yaptığı açıklamada, “Sebîlürreşad, İslam Hat Sanatı unutulmasın kaygısıyla kaleme aldığı ve kapağına taşıyarak gündemde tuttuğu hatları yeniden bir sergi marifetiyle gündeme getirmemize vesile olan değerli hattat Mesut Dikel’e teşekkür ederim.” dedi.Bayhan, Hat sergisiyle Sebîlürreşad’ı ve sanatı, Sebilürreşad’la beraber İslam sanatını yeniden bir arada, aynı cümlede, aynı sahnede, aynı etkinlikte anarak bir nevi yeniden hayat vermeye çalıştıklarını söyledi. Sebîlürreşad’ın şerefli geçmişi olduğunu ve bu şerefli geçmişin yeniden basımına karar verdiklerini dile getiren Bayhan, şunları kaydetti: “Sebîlürreşad, adeta karanlığa gömmek isteyenlerin 50 yıl boyunca adını dahi andırmamak için çaba sarf edenlere inat Mehmet Akif Ersoy, Eşref Edib beyin büyük gayreti ve sahipliğinde İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hasan Basri Çantay gibi Türk modernleşme hayatının önemli isimlerinin bir araya geldiği bir kadro dergisi olarak yayına başlamıştı. İslam coğrafyası paramparça edilmek için, savaşların, göçlerin, acıların yaşandığı bir dönemde Sebîlürreşad yeniden kardeşlik türküsünü söyleyen bir mecmua olarak ortaya çıktı. Bu derginin şerefli bir geçmişi var ve bu şerefli geçmiş bizi 2016’nın Ağustos ayında, kapatılmasından 50 yıl sonra yeniden yakaladı. ve aynı duyarlılıkla, aynı milli şuurla, aynı memleket sevdasıyla yeniden neşri için bizleri kendine memur etti.” Hattat Mesut Dikel ise serginin açılışına katkıda bulunanlara teşekkür ederek, “Hatların bir özelliği, hattatların yazılarının karakteristik özelliğine bağlı kalarak yazmaya çalıştık. Yapabildiysek ne mutlu bize” diye konuştu.


yirmiüç

Ocak 2017

lar bir anından bir anına göre de değişir; her jeste göre değişiklik gösterebilir…” (Gide, Dostoyevski) İşte Gide’nin Delikanlı’dan yaptığı bir alıntı: “Gönlüm sözlerle dolu ama söylemesini bilemiyorum. İkiye bölünüyormuşum gibime geliyor. (...) Evet, ikiye bölünüyorum sahiden. (...) Size tıpatıp benzeyen eşiniz yanınızda duruyormuş gibi bir şey bu… ” İşte bu ruhsal salınımlar, gel-gitler benzersiz ve eşsiz kılar onun insan tahlillerini, kişilik anlatımlarını… Adeta bir psikolog yetkinliğinde, ruh hekimi tecrübesinde anlatır olayları ve insanları. İşte tamda buna işaretle, Nietzsche’nin “Psikolojide kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek kişi Dostoyevski’dir...” dediği nakledilir. Dostoyevski; büyük insanların büyük acılar çekmesi gerektiğine, ancak mutsuz olanların öteki mutsuzları anlayabileceğine, aklın ve bilmenin acıları artıracağına inanırdı. Kadınları sadece aşkın uçurumlardan alacağını, mutlu olmanın istekleri azaltmak ya da imkânları zorlamakla mümkün olduğunu iddia ederdi. Bize okunacak onlarca kitap bırakan bu “ıstıraplı ruh” hayatı ağlamak ve gülmekten ibaret diye tarif etti ama kendisi hep birinci bölümde kaldı. Bu kalış zaruri değil iradi idi(!). Onun inanç dünyası, okuyucuları ve sevenleri tarafından çok merak edildi ama hep gölgede kaldı. Ama bu acılı/öfkeli/yalnız yazar; “Allah yoksa ahlakta yok” diyecek kadar da ahlakçı ve cesurdu. Bu dahi yazarın dünyasına girmek için, eserlerinden özellikle şu beş eser; Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Kumarbaz, Yeraltından Notlar, Öteki mutlaka okunmalı… Ve artık sözü ona bırakmalı; “Bil ki ‘mutlu son’ diye bir şey yoktur. Çünkü bir şeyde ‘son’ varsa orada mutluluk yoktur.” Toprağı bol olsun…

Kimliğimiz, kültürümüz ve değerlerimiz Sadık Güneş

Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir (Mu’minun 1) Mümin kimliğinde tecessüm eden değerleri, Kuran açık bir dille ve yer yer tekrar ederek sıralar. Müminin sevinci, üzüntüsü, korkusu, ümidi yüreğinde taşıdığı değerlere bağlıdır. Müminin aşkı, şuuru, tahammülü değerlerine bağlıdır. Mümin, kendisini tanımlayan değerlerle yücelir. Değerlere bağlılık, mümin için başarı ölçüsüdür. Mümin, kendisini muhatap alan hiçbir değere arkasını dönmez. Aksine her birine yüreğinden bağlıdır. Değerlerin kaynağı dindir Bir önceki yazımızda, siyasal ve toplumsal zeminini kaybeden dinin kişisel yorum ve değerlendirmelere nasıl konu olduğu ve bunun ne tür sonuçlar doğurduğu üzerinde durmuştuk. Kamusal hayattan dışlanarak bireysel inisiyatife terkedilen dini yorumun bu sebeplerle uzlaşmaya kapalı bir görünüm kazanmasının kaçınılmaz olduğunu izah etmeye çalışmıştık. Bu tartışmanın ikinci bir halkası olarak değerler üzerinde durmaya çalışacağız. Din değer ilişkisini, dinin siyasal ve toplumsal sistemle kurduğu bağ veya siyasal toplumsal sistemlerin değer sisteminde dine biçtikleri konum ekseninde ele alacağız. Değer konusunu, sosyal düzeni mümkün kılan bir tutum çerçevesi olarak pek çok disiplinle birlikte düşünmek gerekiyor. Değerler, toplum hayatını düzenler. Ortak yaşamın her bir kuralı ya doğrudan bir değerdir veya bir değere bağlıdır. Bu temel eksenden bakınca bir toplumda kabul görmüş anlayış ve yaşantıların bir değer bütünü oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Toplumun ve kültürün kodları değerlerde saklıdır. Değerler, toplumun ve kültürün sahip olduğu anlamlara kazandırdığı önemle, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı gibi pratik tutum çerçeveleri sunar. Toplum hayatı değerlerle ayakta durur Buraya kadar yapmaya çalıştığımız tanımlama sosyolojik ve felsefi bir görünüm taşıyor olsa da dinden bağımsız değildir. Yani değer konusu, doğrudan dinin konusu olarak ele alınsın veya alınmasın manevi bir boyut taşır. Çünkü değer sistemi üzerinde yapılan bir tartışma eninde sonunda insanın varlık ve düşünce temellerine yönelecektir. Bir bütün olarak kültürün çerçevesini çizen değerler çeşitli açılardan sınıflandırılabilir. Önem derecesine göre, kaynağına göre, bağlayıcılığına göre, kapsamına göre farklı kategorilere ayrılabilir. Milli, tarihi, dini, ahlaki, toplumsal, bilimsel, estetik ve ailevi değerlerden söz edilebilir. Bu tür tasnif girişimlerinin tümden beyhude olduğu söylenemez. Eğer değeri, dinin ve dini hayatın bir parçası olarak ele alıyorsak ki burada yapmaya çalıştığımız budur- o zaman değerler arasındaki

ilişkiden ve bütünlükten de söz etmek gerekiyor. Müminler arasındaki ortak dil değerlerdir İslam alemindeki fikri kaos, değer sistemindeki ayrışma ve çatışmanın en bariz göstergesidir. Oysa İslam’ın bir değer sistemi olarak insanlığa getirdiği teklifin temel özelliği ortak bir uzlaşma zemini olmasıdır. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah (cc) farklı çağları ve coğrafyaları aynı temel eksen etrafında buluşmaya davet eder. Bu teklif bütün insanlığadır. Yeryüzünde esenliği ve kardeşliği hâkim kılmaya dönük emir ve yasakların oluşturduğu bu değer sistemi kendi içinde bütünlüklü ve anlaşılır bir çerçeveye sahiptir. Vahiyle gelen bu mutlak çerçeve, sünnetle pratik bir görünüm kazanmıştır. İnsanlık için bağlayıcı bir çerçeve olan değerler, İslam olmayan toplumların da meselesi olmuştur. Siyasal sistemlerin, hukuk rejimlerinin, ahlak ve estetik tartışmalarının kavram olarak dayandıkları yer değerlerdir. Modern zamanların aşırı tasnifçi yaklaşımları bir yana İslam, dini değerleri tevhid anlayışı içinde yorumlar. Doğru ile yanlış açıktır, bellidir, kesindir. Hak ile batıl zıttır. İyi ile kötü nettir. Faydalı ile zararlı bilinebilirdir. Müminin kimliğinde tecessüm eden değerleri, Kuran açık bir dille ve yer yer tekrar ederek sıralar. Müminin sevinci, üzüntüsü, korkusu, ümidi yüreğinde taşıdığı değerlere bağlıdır. Müminin aşkı, şuuru, tahammülü değerlerine bağlıdır. Mümin, kendisini tanımlayan değerlerle yücelir. Değerlere bağlılık, mümin için başarı ölçüsüdür. Mümin, kendisini muhatap alan hiçbir değere arkasını dönmez. Aksine her birine yüreğinden bağlıdır. Somut, anlaşılır ve bağlayıcı bir çerçeve Vahiyle çizilen mümin kimliği, hiç bir belirsizliğe yer vermeyecek kadar açık ve net bir şekilde inananların sahip olduğu değerleri bildirir. Burada gereksiz bir kavram tartışmasına girmemek için kastedilenin mümin vasıfları olduğunu belirtmekte yarar var. Bu vasıfların her birinin birer değer olması ise taşıdığı önemle, kapsamıyla, derinliğiyle doğrudan ilişkilidir. Mümin vasıfları Kuran’da farklı bağlamlar içinde verilir. Kuran’da mümin vasıfları sistematik bir liste halinde yer al-

maz. Kulluk ve tuğyan, teslimiyet ve isyan, iyilik ve kötülük, sabır ve sabırsızlık, bilgi ve cehalet, tevazu ve kibir farklı bağlamlar içinde yer alır. Mümini tarif eden her sıfat bir anahtar kavram gibi mümin şahsiyetini resmeder. Samimiyet, cesaret, basiret, feraset, zarafet, nezaket, fazilet ve bu sırayı takip ederek sayabileceğimiz her bir sıfat mümin kimliğine işaret eder. Müslümanların yüzyıllardır çocuklarına verdiği isimlerin neredeyse her biri ya anlamı veya işaret ettiği kişilik bakımından mümin özelliklerini tanımlar. Kuran’ın çizdiği mümin portresi Allah’ın Elçisinin (sav) şahsında tecessüm etmiştir. Onun, Kuran’la şekillenen ahlakı kendisi ile karşılaşsın veya karşılaşmasın her mümin için rehberdir. Sözlerinin ve davranışlarının her biri müminler için yol göstericidir. Sünnet konusunda günümüz Müslümanları arasındaki uzlaşmazlığı bir kenara bırakırsak sadece Kuran’la tarifini bulan mümin vasıfları dahi genel çerçeveyi anlamaya ve yaşamaya yeterlidir. Dahası bütün bunların birer bilgi ve enformasyon konusu olmaktan çok iman ve teslimiyet konusu olduğu da muhakkak. Neyi baştacı edeceğimiz, neye bağlanacağımız, neye hizmet edeceğimiz, neyi seveceğimiz ve ne için can vereceğimizi bize gösteren bu ilahi ve nebevi çerçevedir. Müslümanların tarih boyunca elde ettikleri her başarının arkasında bu değer sistemi vardır. İslam tarihindeki göz alıcı yükselişin değerlere olan bağlılıkla sıkı bir ilişkisi vardır. Siyasi vaziyetimiz ve değer dünyamız İslam dünyasındaki fikir hareketlerinin son iki asrını Batı değer sistemi ile yaşadığı ilişkiye dayalı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Bilim ve teknolojide gelişmekte olan dünyanın gerisinde kalan İslam âlemi, bir çıkış yolu olarak Batı’nın birikiminden yararlanmaya yönelirken geçmiş dönemlerden farklı olarak bilimsel birikimin yanında sosyal, kültürel ve siyasal gelişmelerle yakından ilgilenmiştir. Bunu yapmaya çalışan Müslümanların, aslından uzaklaşarak kullanışsız hale gelen tarihi birikimlerini büyük ölçüde gözardı ettikleri de yine bu döneme mahsus bir tespit olarak zikredilebilir. Devamı arka sahifede


yirmidört

Esasen Batılılaşma döneminde tek bir akımdan veya anlayıştan söz etmek elbette mümkün değil. Siyasal sistemi Müslümanlar lehine gözden geçirmeyi teklif edenler, silik bir görünüm alan tevhid esaslarını ihya etmeyi teklif edenler, tümüyle Batı tarafından dikte edilen yeni bir toplum kurmayı murad edenler ayrı kategoriler olarak sıralanabilir. İnsani özünü, aile düzenini ve dayanışma duygusunu, zenginlik ve sermaye birikimine feda eden modern dünyanın karşısında en sert itirazın sahibi Müslümanlar arasında kıymeti harbiyesi olmayan Karl Marks’tır. Güçlü sermaye sınıfının insanları insafsız bir sömürü çarkı içinde yoksullaştırdığını söylerken, köleleştirmenin getirdiği sosyal sorunlara da işaret eder. Bu sürecin aileyi, ahlakı, kadını, çocuğu, sevgiyi, iyiliği yok ettiğini cesaretle haykırır. Onun zaman içinde evrilerek günümüze kadar farklı biçimler kazanan öğretisi esas olarak sermayenin kurduğu ahlaksız düzene bir başkaldırıdır. Ancak Marks’ın ve onu takip edenlerin bu insani çöküşü ayrıntılı analiz ederken hakikati örtmekten öte bir katkı getirdiği söylenemez. Dahası çözüm olarak getirdiği tekliflerin de tümüyle üretim ve paylaşım odaklı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü marksist düşüncenin fikri derinliği katipalizmin tahrip gücüyle doğru orantılıdır. İslam’ın bir sosyal düzen olarak uygulama pratiğini kaybettiği mo-

Rebiulâhir 1438

dern dönemlerde Müslüman fikir adamları liberalizm ile sosyalizmin fikri kıskacında kalan beşeriyete bir şeyler söylemeye çalışırken kendilerini bu çatışmanın ortasında bulurlar. Daha genel söylemek gerekirse İslam âleminin modern zamanlardaki fikri arayışının asıl referansları modernizme öncülük eden Batılı toplumlardaki siyasi hareketlerdir. Daha da açarsak bütün bu tartışmalar modernizmin gölgesinde kalmıştır diyebiliriz. Gün geçtikçe daha anlaşılır hale gelen iki asırlık sömürü çarkının İslam coğrafyasına biçtiği gelecek, siyasi cephede olduğu kadar, bilim, ekonomi, sanayi, kültür cephelerinde de önemli sonuçlar vermiştir. Siyasal sistem üzerinden sürdürülen derin operasyon geçen uzun dönem içinde Müslümanları farklı boyutlara taşımıştır. Değer dünyamıza ilişkin bir analizin bizi taşıyacağı kritik nokta doğal olarak siyasal ve toplumsal sistemdir. Bu kritik noktayı anlaşılır kılmak adına sorulması gereken soru şu olsa gerek: Siyasal ve toplumsal sisteme rağmen değerlerimizi ne ölçüde yaşamak mümkündür? Bu sorunun cevabı da Müslümanların yaşadığı coğrafyanın İslami değerleri temsil gücü olmalı. Toplumsal değişme ve değerler Toplumlar değişir. Neden? Değişmek zorunda oldukları için mi, değişmek istedikleri için mi? Asrı Saadetten günümüze yaşanan de-

ğişimin Müslüman toplumları nerelere kadar savurduğuna bakılacak olursa, bu değişim sürecinin tümden iradi gerekçelerle izahının mümkün olmadığı görülür. Bir çağdan ötekine yaşanan farklılaşma ve değişim için pek çok izah getirilebilir. Yozlaşma, bozulma, kırılma, savrulma, çürüme… Hangi kavramla izah edilirse edilsin Müslüman toplumların Kuran ve Sünnet çizgisinden uzaklaşan hayatı gözler önündedir. Bu değişimin ne ölçüde siyasi irade ile gerçekleştiğinin de kıymeti yoktur. Baskı ve zorlama olmuş mudur, bilimin ve teknolojinin etkisi olmuş mudur, Müslümanların bir direnci olmuş mudur, dini yorumların etkisi var mıdır?... Buna benzer soruları daha da çoğaltabiliriz. Mevcut durumu rasyonalize etmenin, haklılaştırmanın mümkün olduğu alanlardan da söz edilebilir. Değişen siyasal ve toplumsal şartların önümüze koyduğu gerçeklerden dem vurulabilir. Değişen dünya nizamının getirdiği mecburiyetlerden söz edilebilir. Yeni yorumlara ve bakışlara olan ihtiyaçtan söz edilebilir. Tartışmanın bu noktasında kültürle değerler arasındaki sıkı ilişki dikkat çekicidir. Üzerinden yüzyıllar geçmiş alışkanlıklarımızın yeni bir toplum hayatı içinde değerleri farklı bir potada yorumlayarak bize sunduğunu inkâr etmek mümkün değil. Kültürümüzle değerlerimiz arasındaki girift ilişkinin bazı çar-

pıcı sonuçları önümüzde duruyor. Bunun başlı başına bir tartışma konusu olduğunu belirterek geçelim. Ancak şunu da vurgulamış olalım ki, uzun bir tarihi süreç içinde kültürün değer, değerin kültür halini alması kaçınılmazdır. Asıl önümüzde duran yaman çelişki ise bugün üzerimizde taşıdığımız ve epey kanıksadığımız, içselleştirdiğimiz ve zaman zaman hararetle savunduğumuz kimlik ve kültürün vahye yakınlığı ve bağlılığıdır. Müslüman toplumların Kuran ve Sünnetle bağdaşmayan değerleri savunmasının arkasında yatan başlıca sebeplerden biri budur. İslam’ı yeniden yorumlamaya veya yeniden İslam olmaya dönük her çağrının bu temel gerçekten yola çıktığı söylenebilir. Bugüne kadar çok şey söylendi, yazıldı ve yazılmaya devam edecek. Tartışmanın zeminini kaybetmemek adına yeniden ilk kaynağa, vahye dönerek bazı hatırlatmalarda bulunmak gerekiyor. Bizi, yetimi, yoksulu barındırmaktan alıkoyan nedir; hak ve hakikatten uzak tutan; merhametten, şefkatten ve adaletten alıkoyan; nefs muhasebesinden, ruh terbiyesinden uzaklaştıran; kanaatkar, sabırlı, vefalı, tevazu sahibi olmaktan alıkoyan nedir? Kimdir? Değerlerimizin kaynağı ile olan bağımızı kesip bize bir başka dünyadan değerler vazeden güç nedir? Kimi suçlayarak kendimizi avutabiliriz ki?...


yirmibeş

Ocak 2017

Bir modernite rüyası olarak ailesiz toplumda kadın Fatma Özdoğan/Sosyal Politikalar Uzmanı

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Türk gençlerle Mekke’de buluştu Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) organizesinde Almanya, Fransa ve Avusturya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde eğitim gören yaklaşık 2 bin 500 öğrenciyle Mekke’de buluşan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, sözlerine “Bizleri, insanlık için kurulan ilk evde, Kabe’de buluşturan Yüce Rabbimize hamd-ü senalar olsun. Vahyin kalbinde, Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’in mekânında, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.s) doğduğu topraklarda, bütün insanlığa rahmet getiren İslam’ın ilk ortaya çıktığı bu güzel mekanda buluşturan Yüce Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun. Hz. Adem’den, Hz. İbrahim’e, Hz. İsmail’den Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’ya (s.a.s) kadar bütün peygamberlere salat ve selam olsun.” diyerek başladı. Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaptığı cami ziyaretleri sırasında çok sayıda gencin etrafını sararak “Biz umreye gitmek istiyoruz. Bize bu konuda yardımcı olun, sizinle umrede buluşmak istiyoruz.” şeklinde isteklerinin olduğunu söyleyen Başkan Görmez, onlara “İnşallah, Allah, bizi umrede buluşturur” cevabını verdiğini söyleyerek, “Bizleri buluşturan yüce Rabbimize ne kadar hamd etsek azdır. Buraya gelenler, Rahman’ın misafiridir. Yüce Rabbimiz, bu umrenizi kabul eylesin.” duasında bulundu. Başkan Görmez’in umre ibadetinin manası, Avrupa’daki İslamofobik nefretle nasıl mücadele edileceği, Müslüman kimliğimizi nasıl muhafaza edeceğimiz ile ilgili gençlere hitaben yaptığı konuşmadan bazı başlıklar şöyle: “Umre ne demek? İnsanoğlunun dünya hayatında yaşadığı süreye ömür denir. Ömür ile umre aynı köktendir. Ömür, imardan gelir. Yüce Rabbimiz, kitabında bizim yaratılış gayemizi anlatırken şöyle buyurur: Allah sizi topraktan yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi. İşte yeryüzünü imar eden insan, ömür yaşamış olur. Yeryüzünü imar ederek hayat geçiren insanlar, yeryüzünü imar etmiş olurlar. İbadetlerimiz, bizim gönül dünyamızı imar etmek için vardır. Umre, ömrü imar eden ibadet demektir. Umre, gönül dünyamızı tamir etmek demektir. Varsa yaptığımız günahlarla parçalanan kalbimiz, ruhumuz ve gönül dünyamız bütün bunları tamir etmek için bize emredilmiş, yerine getirdiğimizde bu tamiri gerçekleştiren bir ibadettir. Cenab-ı Hak, ömrünüzü uzun eylesin, umre ile birlikte kalbimizi, ruhumuzu tamiri etmiş olarak evimize dönmeyi Allah bize nasip eylesin.”

Bir kimlik siyaseti olarak ortaya çıkan Feminizm, evlilik sözleşmesiyle hem kurumsal hem de pratikte kadınları sömürmenin temel kurumu olarak görülen ailenin reddiyesiyle başlamıştır. Bugün gelinen noktada cinsiyetler arası çatışmayı temel argüman olarak benimseyen feminist hareket (Donavan, 1997:271-272) kadını merkez alan toplumsal çalışmalarda hareket noktasını kadının görece güçsüzlüğü ve bu güçsüzlüğün doğurduğu eşitsizlik olarak belirlemektedir. Modern zamanların en önemli meselelerinden biri olarak, eşitlik ve özgürlük taleplerinin vazgeçilmez bir boyutu haline gelen kadın hakları da söylemini büyük ölçüde bu eşitsizliğe dayalı bir şekilde oluşturmaktadır. Modern toplumun ve dolayısıyla modem teorinin bu alandaki gayretleri ulusal ölçekte yapılmakta olanları da aşarak küresel bir görünüm kazanmaktadır. Teorik temellerin, yaratılışa yaptığı göndermelerse iki cins arasındaki eşitsizliği doğa yasalarıyla tanımlama çabası da sorunun ontolojik bir özden yükselmesine temin oluşturmuştur. İster materyalizme ait olsun ister Materyalizm’e ait olsun ister Marksizm’e –içeriğini göz ardı etmeden-eşitsizliğin ve zulme uğramışlığın bir tür “yaratılış” sorunu olduğu şeklindeki mit bu alana ilişkin felsefi bakışı anlamada göz ardı edilemeyecek bir tespittir. Bununla birlikte baskı ve zorlamayı genel olarak idari ve siyasi sistemle açıklama çabalarının vardığı en önemli sonuç ‘devlet’ aygıtına karşı mücadeleyi zorunlu gören bir perspektif getirmiştir. Özetle kadın çalışmalarının temellerini kurun felsefi düşüncenin Marksist ideolojiye bağlı olarak din, devlet

“Aile beşer, toplumun ve yönetimin nihai temeli. Turgut bir toplumun hakiki dayanağı olan toplumsal bir kurumdur.” Thomas Fleming ve aileyi birer handikap ola- di, bilim, kültür ve sporda rak görmesi ve mücadelenin alanlarında kadının fırsat hedefine koyması bu baştan eşitliği kazanması şeklinde itibaren ideolojik tartışma- sıralanan haklar gündeme ların içine çekmiştir (Friedrich getirilmektedir. Engels, 1884) Feminist hareketin Zoraki seçim: Aile hayatı önemli teorisyenlerinden veya iş hayatı Firestone göre, feminist Modernleşme sürecinde aidevrim ancak yeniden üre- lenin işlevlerinin kurumlara tim araçlarına el koyarak ve devredilmesi öngörüsü -ki kadınların ezilmesinin te- Weber bunu ev ile iş arasınmelinde yatan çocuk doğur- da yaşanan boşanma olarak ma fonksiyonlarına dayanan tanımlamış- ailenin ağırlıklı “biyolojik rollerinden” sıy- olarak bir tüketim ünitesi rılarak, “biyolojik aile dik- olarak yeniden tanımlanmatatörlüğüne son vererek ger- sını gündeme taşımıştır. Aiçekleştirilebilir (Firestone, 1993:22) lenin fonksiyonlarının azalBM ve diğer uluslararası tılması ve yapısının geniş kuruluşların önderlik veya aileden Talcott Parsons’un rehberlik ettiği kadın çalış- kavramlaştırmasıyla “yalımalarının ortak çabalarla tılmış” (isolated) çekirdek küresel bir etki doğurma aileye dönüşümüyle birlikte hedefinde olduğunu bu tür aile yeni ve önemli bir göetkinliklerin deklarasyonla- rev üstlenmiştir. Aile artık bu yeni formunda bireyin rından görebiliriz: “Kadına Karşı Her Tür- ekonomik hayatın acımasız lü Ayrımcılığın Önlenmesi koşullarından kaçıp sığıSözleşmesi (1979 CEDAW) nabileceği bir “sıcak yuva Birleşmiş Milletler Nairobi masalına” dönüşmüştür. Üçüncü Kadın Konferansı Atomize olmuş birey için (1985) ailenin anlamı ve değeri, Kahire Dünya Nüfus ve Kal- bununla birlikte yapısı da kınma Konferansı Eylem değişime uğramıştır. MoPlanı dern toplum inşasında artık 4. Dünya Kadın Konferansı aile yalıtılmış çekirdek aile Eylem Planı ve Pekin Dek- formundan da uzaklaşma larasyonu (1995) eğilimi göstererek yeni yaKadınlara Yönelik Şidde- pıları da beraberinde getirtin Ortadan Kaldırılmasına miştir. Boşanma oranları, Dair Bildirge ( I 993).” evlilik olmadan doğan çoBurada dikkatlerden kaçma- cuklar (Davis-Murch, 1997:169-175), ması gereken husus, refah tek ebeveynle yaşayan çotoplumu teorisyenlerinin cuklar, tek ebeveyne dayalı öncülük ettiği bu çalışma- aile, üvey aile, babasız aile larda ileri sürülen argüman- ve gay aile gibi yeni aile ların ağırlıklı olarak üçüncü kavramlarını gündeme gedünyaya yönelik olmasıdır. tirmiştir (Giddens, 1997:154-156-166; Refah toplumlarında kadı- Browne, 1992:211). nın büyük ölçüde ‘eşitliği Son kırk elli yıllık dönemsağlamış olması’ ekonomik de kadın çalışmalarında ve toplumsal anlamda geniş öne çıkan çözüm girişimlebir özgürlük alanı kazandığı ri arasında kız çocuklarının tezine dayalı olarak üçüncü eğitimi, erken evliliklerin dünyada yapılmak istenen önüne geçilmesi, kadına iş reformlarda sıklıkla dile ge- hayatında eşit koşulların tirilen, bu kazanımların elde sağlanması ve hassas bir edilmesidir. Bu çerçeveden gündem konusu olarak kahareketle ailede, iş hayatın- dına yönelik şiddetin önüne da, toplumsal, siyasi, iktisa- geçilmesi sıralanabilir. ÇöDevamı arka sahifede


yirmialtı

Rebiulâhir 1438

Sünneti ihyâ etmek -3 Tuhfetü’l - Ahyâr Abdülhay el-Leknevî Sünnetle sabit olan şeriatla uygun davrandın. Namazını iade etmeyene söylediği, “Namazın geçerlidir ifadesi öncekinin tefsiridir.” Avnü’l-ma’bud sahibi Azimabadi ise şöyle demiştir: “Sünnete uygun ifadesi, vacip olan şeriata uydun, sünnetle sabit olan şeriata uygun davrandın demektir.” Abdülfettah Ebu Gudde der ki: Benim için burada sünnet lafzının tefsirinde, “bu hükmün sünnetle sabit olduğunu” söylemeye meyletmek için bir sebep yoktur. Çünkü Raûlullah (Sallalahu aleyhi ve selem), burada hükmün sabit olduğu delili beyan etme makamında değil, doğru yada hata yapıldığını beyan etme makamındadır. Allahü alem. Sonra Mir’atü’l-mefatih sahibi Mübarekfuri’nin şöyle dediğini gördüm: sünnete uydum demek, sünnetle sabit olan şeriat yoluna uydun demektir. Yani. Meşru kılınan hükme uygun davrandın demektir. Bu ifade, onun ictihadını doğrulamak, diğerinin ictihadının yanlış olduğunu söylemektir. Bu hadislerden ve benzerlerinden ortaya çıkmıştır ki, burada sünnetin anlamı, dinde meşru kılınıp kendisine tabi olunan yol demektir. Bundan dolayı Hafız İbn Hacer, Feth’ul-Bari isimli eserinde, üç kişinin olayının anlatıldığı ve Raûlullah’ın (Sallalahu aleyhi ve selem) onlara, “kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” dediği Enes hadisinin şerhinde şöyle demiştir: “Sünnetle murad, farzın mukabili olan sünnet değil, gidilen yol demektir.” Yine Feth’ul-Bari’de, Safa ile Merve arasında sa’y yapmanın vacip oluşu babında, Hz. Aişe’nin, “Raûlullah (Sallalahu aleyhi ve selem), Safa ile Merce arasında tavafı/sa’y yapmayı sünnet kılmıştır” ifadesinin şerhinde şöyle demektedir: Tenbih: Hz. Aişe’nin, Raûlullah’ın (Sallalahu aleyhi ve selem), Safa ve Merve arasında tavafı sünnet kılmıştır sözünün manası, “onu sünnetle farz kılmıştır” demektir. Onun burada muradı, Safa ile Merve arasında tavafın farziyetini

nefyetmek değildir. Yani. Bu meşru kılınan ibadetin farziyyetini nefyetmek değildir. Bunu, Sahih-i Müslim’deki şu ifadesi de te’yid eder: “Ömrüme yemin olsun ki Allah Teala, bu ikisinin tavaf edilmedikçe hiç birinizin haccını ve umresini tamamlanmış saymaz.” İmam Buhâri, Sahih’inde, Kitâbü’l-libâs’ta, bıyıkları kısaltma babında, merfû olarak Hureyre’den şu hadisi rivayet etmiştir; Fıtrattan olan beş aydır şey vardır veya beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, koltuk altlarını traş etmek, tırnak kesmek ve bıyıkları kısaltmak. Hafız İbn Hacer, Fethu’-Bârî’de, sünnet olmanın şerhi sadedinde şöyle demektedir; İmam Şâfiî ve ashabının cumhuru, hadiste zikredilen diğer hasletler hariç, erkekler ve kadınlar için sünnet olmanın vacip olduğu görüşündedirler. Şâfiîler için diğer bir vecih de, sünnet olmanın kadınlar hakkında vacip olmadığıdır. Âlimlerin çoğunluğu ve bazı Şâfiîler, bunun vacip olmadığını sünnet olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili Şeddâd b.Evs’in rivayet ettiği “sünnet olmak, erkekler için sünnet, kadınlar için ise asilliktir/şereftir” hadisidir. Bu hadis bu konuda delil olmaz. Çünkü bu hadiste varid olan sünnet lafzıyla, vacibin/farzın mukabili olan sünnet kastedilmemektedir. Fakat bu ifade bu konuda kadınla erkeğin hükmünün farklı olduğuna delalet etmektedir. Şeddâd’ın rivayet ettiği bu hadis zayıftır. Ebû Hureyre’nin “beş şey fıtrattandır” hadisinin bazı rivayetlerinde, “fıtrat” kelimesi yerine “beş şey sünnettendir” ifadesi geçmektedir. Burada sünnetle murad, vacibin/farzın mukabili değil, “yol/tarik” demektir. Ebû Hamid el-Gazzâli, Mâverdî ve başkaları bunu kesin olarak ifade etmişler ve bunun “benim sünnetime ve raşid halifelerimin sünnetine sarılın” hadisi gibi olduğunu söylemişlerdir. Devam edecek

züm politikasının yaslandığı sorunsal yumağında kadına yönelik baskı ve şiddetin sistematik bir yapı kazandığını, ailede ve toplum hayatında ayrımcılığa dayalı anlayışın kadını hayatın hemen her alanında dezavantajlı hale getirdiğini ve buna bağlı sorunları sıralayabiliriz. Tarihsel süreçte belirgin olarak öne çıkan sorun listesinin de bundan çok farklı olmadığı söylenebilir. Modern zamanlarda görünür hale gelen sorunlarınsa bugüne özgü iş, statü, rol, refah, güç ilişkileriyle ele alınması gerekiyor. “Fırsat eşitliği” gibi kavramsal düzeydeki çıkışların bu dezavantajlı duruma işaret ettiği aşikârdır. Kadına sağlanan veya sağlanmaya çalışılan fırsat eşitliğinin veya kadim korumaya dönük siyasi girişimlerin bir adım sonra kadını rekabete sürüklemesi bir yana onu kaçınılmaz bir seçimle baş başa bıraktığı en çarpıcı örneklerini yine refah toplumlarında görmekteyiz. İş ve aile hayatı arasındaki seçimin iş hayatı ve refah kriterleri doğrultusunda sonuçlanmakta olduğunu mevcut sayısal veriler doğrulamaktadır. Kadınların çocuk doğurmayla ilişkilerini yeniden tanımlama çabaları, doğurganlık yaşındaki kadın nüfusun istihdam ve kariyer istediklerini elde ettiği kazanımlarla eşzamanlı olarak gelişmiştir. Buna karşılık aile içindeki rol ve statülerini feda etmek zorunda olduğu gerçeği modern toplumun çarpıcı sonuçlarından biridir. Ancak bu sonucun sadece doğurganlık istatistikleri ile sınırlı olmayan pek çok tanışma konusunu gündeme taşıdığını da unutmamak gerekir. Kadının aile içinde üstlendiği rol ve statünün kadınla birlikte diğer aile fertlerinin gündelik yaşamını doğrudan ilgilendiren pek çok sonucu vardır. “Mutlak eşitlik” düşüncesine bağlı olarak iki cins arasında nimet ve külfet dengesi yakalama çabalarının başarılı sonuçlarına henüz insanlık ulaşmamıştır. Refah devleti; ev, çocuk, hasta ve yaşlıların bakımı gibi yükleri hafifleterek ve sosyal koruma sağlayarak kadınlar için çalışmayı mümkün kılan yeni olanaklar sağlasa da aile hayatından iş hayatına doğru bir eğilim gösteren kadının çalışma hayatında ağır rekabet şartlarına doğru itildiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Bununla birlikte aile hayatına verdiği önem

ölçüsünde kadının iş hayatında ciddi başarısızlıklarla karşılaştığı ve mağduriyetler yaşadığı sıklıkla gözlenen bir sorundur. Ailedeki çözülme kadını özgürleştirir mi? Antik Çağ’da Platon’un mükemmel toplum tasavvurunda mülkiyetten ve aileden arındırılmasıyla başlayan tartışmalar, 19. yüzyılda Kapitalizmin bel kemiği olarak kabul edilen ailenin lağvedilmesiyle Marksist düşünceye kadar uzanmıştı. 20.yüzyıla gelindiğindeyse feministler bir adım daha öteye götürmek kadının özgürleştirilmesinin ailenin yıkılmasına bağlı olduğu tezini ortaya koymuşlardır. Modernitenin bireyi “tanrılaştırılmış”, aklını kullanarak kendi kaderini eline alabilen, değeri kendiliğinden menkul olarak tanımlamasıyla birlikte kadın cinsi de bu tanımda kendine yer edinmiştir. Kadının şiddetten korunması, toplumsal alanda eşit fırsatlara sahip olması, eğitim, kültür, bilim, spor gibi alanlarda varlığını hissettirmesi dahil, kadına yönelik hak ve düzenlemelerin geçmişten günümüze kadını ‘salt birey’ olarak görme eğilimindeki yaklaşımlardan beslenmesi beraberinde kadının aile ve toplum hayatı için vazgeçilmez olan rol ve statülerini büyük ölçüde göz ardı etmiştir. Feminist kuruma göre evlilik bağıyla kutsanmış, heteroseksüel aile yapısı üzerinden kadınların cinselliği, emeği, doğurganlığı ve davranışları kontrol altında tutulmaya ve erkek egemen sistemin devamlılığının sağlanmasına çalışılmaktadır. Varoluşçu Feminist kategorisinde yer alan Simone de Beauvoir, kadını kısıtlayıcı ve yaratıcı etkinliklerinden alıkoyduğu bir kurum olarak aileye ve burada oluşturulan “annelik içgüdüsü” mitine son verilmediği sürece kadının ezilmişliğinin ve boyun eğmeye zorlanmasının devam edeceğini savunur (Donavan, 1997:234). Türkiye’de Muhafazakarlık Araştırması’nda, “Muhafaza edilmesi gereken en önemli kurum hangisidir?” sorusuna verilen cevaplarda yüzde 45.6’la birinci sırada aile yer almakla birlikte, feminist bakış açısına göre köleleştirilen, ev içine hapsedilen kadının, kamusal alandan dışlanarak özel alana (aile ilişkilerine ve ev içine) hapsedilmişliği “kutsal aile” denilen mitin bir çıktısı olarak görülmektedir.


yirmiyedi

Ocak 2017

ISTILLAH

Haacer, muhacir ve ensar Fatıma Zehra Muhacir: Hicret eden.. Yurtlarından çıkartılan ya da çıkmak zorunda bırakılan.. Mekke’nin fethine kadar geçen süre içinde, inançları sebebi ile, yurdunu, evini, malını-mülkünü, âilesini ve akrabasını, dostlarını, kabîlesini, Mekke-i Mükerreme’de bırakarak Medine-i Münevvere’ye göç etmek zorunda bırakılan Mekke’li Müslümanlara verilen ad. Tabi ki, Peygamberimiz de bu hicret edenler arasında idi. Ve bu Hicret’in ardında Medine-i Münevvere’deki ilk mescid inşa edildi.. “Medine” dediğimiz şehir daha önce “Yesrib” olarak biliyordu.. “Medine Sözleşmesi” ile birlikte “Yesrib” ilk sosyal sözleşmenin imzalandığı, farklı inanç ve etnik topluluğa sahip toplulukların farklılıklarına rağmen barış içinde bir arada yaşama iradesini ortaya koyan bir sözleşme ile ilk hukuk topluluğunu oluşturdular.. Ali İmran 195’de mealen Allah (cc) şöyle buyurdu: Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” Kuşkusuz “Muhacir” kelimesini “Hicret” ile birlikte düşünmek gerek. Kur’an-ı Kerim’de “Hicret” ile ilgili 17 ayet geçmektedir. Bunlardan bazıları şöyledir: 16:41 - Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür. 2:218 - Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 3:195 - Rableri onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler... Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır”. Bir çok peygamber Hicret etmek zorunda kalmıştır. Peygamberimizin hicret’i İslam tarihi açısından “Milad” kabul edilmiştir.. İslam tarihi içinde en önemli hicret eden kadın figürü Hz. Haacer annemizdir.. Mısır’a gelişi, Mısır’dan Filistin’e, oradan Mekke-i Mükerreme’ye hicreti onun için isim olmuştur. Ensar, Arapçada “yardım eden, yardımcı” anlamına gelmektedir. Mekke-i Mükerremeden hicret eden Müslüman kardeşlerine yardım eden Medine-i Münevvere’den ve diğer zulüm gördükleri beldelerden gelen Müslümanlara da “Ensar” denir. Peygamberimiz Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etmiş ve Medine’de bu şekilde büyük bir yardımlaşma, kardeşlik örneği sergilemişlerdir.. İbn-i Abbâs (RA) bu konu ile ilgili olarak şöyle der: “Rasûlullâh (sav)’in aralarında kurduğu kardeşlik sebebiyle bir Muhâcir, Ensârî kardeşine, aralarında kan bağı bulunan akrabalarından önce vâris olurdu” Bugün de, özellikle Suriye’den gelen kardeşlerimize bu örnekten yola çıkarak kardeşlik göstermemiz gerekmektedir.. Bugün onlar Muhacir ve biz Ensar’ız. Onların manevi miraslarının koruyucuları, şahidleri ve uygulayıcılarıyız ve böyle davranmamız bize Allah’ın ve resulünün emridir.

Sebîlürreşad’a emek verenler - 6 Mehmet Âkif Ersoy Ahmet Belada Bu tercümenin Mehmet Akif Ersoy’a ait olduğuna dair Mustafa Runyun’un şehadetini, tercümenin üslubu da teyit edecek niteliktedir. Mehmet Akif’in üslubuna aşina olanlar, onun daha önce yaptığı müteferrik ayet tercümelerini inceleyenler için, elinizdeki mealin onun kaleminden çıkmış olduğundan şüphe etmek gerçekten zordur. Bir misal olmak üzere, Akif’in Anglikan Kilisesi’ne Cevap isimli tercümesinde Âl-i İmran suresinin 18. ayetine yaptığı tercümeyle “elinizdeki metinde yaptığı tercüme arasındaki büyük benzerliği ve görebildiğimiz kadarıyla başka hiçbir mealde bu ayetin bu üslupla tercüme edilmediğini zikretmek isteriz…” Bu cevabı alınca danışma faslına geçtik; danışma konusu eserin yayınlanması idi. Düşündüm. Meal tam değildi, yaklaşık Kur’an-ı Kerim’in üçte biri kadardı (Tevbe suresinin sonuna kadar), ama merhum mütefekkir, âlim şairimize ait olma ihtimali kuvvetli görünüyordu, ayrıca kısa bir sürede az da olsa okuyabildiğim kısımlara göre karşımızda “farklı, görülmesi ve okunması gereken bir meal” vardı. Yayınlayacak olanlar (Prof. Dr. Recep Şentürk ve Doç. Cüneyt Asım Köksal) Kur’an meali konusunda doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek, değersiz bir eseri yayınlamayacak kadar maddi ve manevi donanıma sahip kişilerdi. Sonuç olarak; görüşümü açıkladım: Bu eseri, gerekli çalışmayı yaparak yayınlayın” İşte bahsi geçen o kitap elimizde, insan bir okumaya başlayınca “acaba şurayı nasıl çevirmiş, şu ifadeyi nasıl Türkçeye aktarmış” diye oradan oraya atlayarak okumaya doyamıyor. Bu kitabın macerası-hikâyesi yıllardır konuşulur öyle gözüküyor ki, daha çok konuşulacağa benziyor, insan yakılmasaydı, korunsaydı da zamanı gelince yayınlansaydı diye iç geçirmeden de edemiyor. Gün geçer, devran döner, İlâhî Kitap’a uzanan eller toprak olur ama o müminlerin kalplerinde, dillerinde ve davranışlarında yaşamaya devam ederdi. Çünkü O’nu Allah korumayı vaad etmişti, kimse onu değiştiremez ve yok edemezdi. Meğer bir meraklı-hamiyetli kişi (ve belki daha başkaları) elde ettikleri kısmı (belki başka kısımları da) korumuşlar, Allah’ın murat ettiği va-

kit gelince en uygun ellere teslim etmişler, onlarda titizlikle çalışarak bu gizli hazinenin bir kısmını güzel bir neşirle ortaya koymuş oldular. Bilahare bu üçte birlik meal kısmını Akif eserleri konusunda uzman olan, değişik bir ifadeyle Akif araştırmalarının mimarı Mehmet Ertuğrul Düzdağ’a gösterilir. Ardından Meal hakkında Türkiye’de en kapsamlı araştırma yapan ve değerli bir eser vücuda getiren Dücane Cündüoğlu’na iletirler. İncelemelerinin ardından ikisinin ortak kanaati bu mealin Akif’e ait olduğu şeklindedir. Tamamı olmayan bu meal ‘in basımına karar verilir. 1/3 i piyasada olan mealin serencemi kısaca böyledir. AKİF VE MUSİKİ Çok yönlü hayat mücadelesinin yanı sıra musikiye de yer ayırmıştır. Belki iyi bir müzisyen değildi ama iyi bir dinleyiciydi. Nitekim “Ceddi muazzamımızın mukaddes nam na yemin ederim ki hayatımda muhalled, maddiyetten mücerret bir zevk duydumsa onu sizinle geçen musiki meclisleri de duydum” diyen Akif, bu sözleri meşhur ut ustası Şerif Muhiddin’in Çamlıca’daki köşküne gidip, musiki meclisine iştirak ettikten sonra söylemiştir. Hatta musiki konusunda daha ileri iltifatlarda bulunduğu bile olmuştur. Akif musikiyi gözlerini kapar, ibadet yüzüyle dinlerdi. Udun karşısında uykusuz kaldığı geceler, Akif kendini yaşamış sayıyordu… Hatta öyle ki aylarca uzun yolları çiğneyerek meşhur Neyzen Tevfik’ten “ney” dersi almıştır. Sanat ve sporu önemseyen Akif, kendisi bunları yapmış, yapacak olanlara da örnek olmuştur. Bu kadar yoğun olan birisi hem musikiye hem de spora zaman ayırması anlamlıdır. MİLLETVEKİLİ OLARAK MEHMET AKİF Nurettin Topçu’nun deyimiyle; ‘ahlakçı, milliyetçi’ olan Akif üç yıl görev yaptığı birinci mecliste oldukça az konuşmuştur. Hatta bu yüzden birçok kimse tarafından eleştirilmiştir. Mecliste görev yaptığı sürede rakamsal olarak; 232 oylama ve yoklamanın 132 sinde bulunmuş. Katıldığı 100 oylamanın; 81’ine kabul, 11’ine ret 8’inde ise çekimser oy kullanmıştır. Sekiz sayfalık en uzun konuşması, “Sevr anlaşması” çerçevesinde olmuştur. Devam edecek...


yirmisekiz

Rebiulâhir 1438

Eşref Edib’in kaleminden Âkif’in Kur’an tercemesi Nasıl başladı, sonra nasıl yakıldı? (5) 91 yıldır bitmeyen Kur’an meali tartışması hâlâ güncelliğini koruyor. Eşref Edib üstadımız bu konuda Âkif üstadımızın tamama erdirdiği Kur’an mealini Mısır’a gittiğinde okuduğunu ve fikirlerini Mehmet Âkif Bey’e ilettiğini ifade etmişti. Peki sonra neler oldu, neler yaşandı? Eşref Edib üstadımız Nisan 1959 senesinde Sebîlürreşad’ın 291’inci sayısından başlayarak bir yazı dizisi kaleme aldı ve her şeyi yazdı... Şimdi o yazılanları Eşref Edib’in kaleminden yeni dönem okuyucularına arz ediyoruz... Şimdi asıl mühim noktaya gelelim; bu terceme nerededir? Ve niçin neşrolunmadı? Merhum, Mısır’dan avdetinde tercemeyi orada bir zata bırakmış, <<ben sağ olur da gelirsem, noksânlarını ikmal eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bunu yakarsın!>> demiş. Niçin böyle vasiyet etmiş ve tercemeyi bıraktığı zat kimdir? Ben Mısır’da iken bu hususta kendisinin fikri şu idi; Bir kere daha okuyup tashih etmek, notlarını ilave etmek, ondan sonra ilmî bir heyet tarafından tetkik edilmek, lâzım gelen bazı âyetlere not şeklinde muhtasar birer tefsir etmek, Mevlânâ Mehmed Ali’nin İngilizce Kur’an tercemesini, altına da şerh ve tefsirini yazmak; sonra gayet nefis bir şekilde ipek kâğıda bastırmak… Hattâ bunun çok nefis olması için Londra’dan tab’ını düşünüyordu. Fakat sonraları burada ibadetlerde bir inkılâb yapmak, namazlarda Kur’an yerine Türkçe tercemesini ikame etmek cereyanları başlayınca Âkif’in zihni altüst oldu: Benim tercemeyi bunun için mi istiyorlar? diye endişeye düştü. Filhakika devrimciliğin o taşkın ve azgın devirlerinde mabetlerde Kur’an yerine Türkçe tercemesini ikame etmek hareketleri başlamıştı. Bir takım hanende hafızlar camilerde Kur’an yerine tercemeleri aynı makamla okumağa yeltenmişlerdi. Hele intihab ettikleri terceme, baştan başa yanlışlarla, tahriflerle dolu olan Cemil Said’in Fransızcadan tercemesi olduğu için, çok yakışıksız ve saygısız bir şey olmuştu. Camilerde emirle ve ücretle bu işi gören hanende hafızların etrafından Müslüman cemaat dağılmış, yalnız bu acayib işi seyr için gelici geçici bir takım kimseler ayak üzeri dikilmişlerdi. Birkaç gün devam eden bu hareket, gönüllerde, vicdanlarda derin üzüntüler hasıl ettiği, hanende hafızlarda Müslüman halkın iymaları, mukaddes hisleri üzerinde oynamanın uygunsuzluğunu anlamış oldukları için bu teşebbüsten vaz geçildi. Tasarlanan bu in-

kilab ileri götürülemedi. Bu bir deneme idi. Başarılmış olursa namazlarda da Türkçe tercemeler okunacaktı. Bu suretle Kur’an yerine Türkçe tercemeler tamamile kaim olmuş olacaktı. Bu teşebbüste bulunanlar, Hıristiyan dininde Lüter’in yaptığını Müslümanlıkta tatbik etmek istiyorlardı. Yalnız şu farkla ki Lüter bir din adamı olduğu halde burada bu devrimin müteşebbisleri siyasî adamlardı, farmasonlardı. Bu çok cüretli teşebbüsün akamete uğramasında muhtelif sebebler vardı. Bu sebeblerin başında ortada Müslüman halkın itimad edeceği eyi bir terceme olmaması geliyordu. Hakikaten Cemil Said’in tercemesi yanlışlarla, tahriflerle dolu idi. Biz Sebilürreşad’da bunları açık açık göstermiştik. Buna karşı hiç kimsenin cevab verecek kudreti de kalmamıştı. O halde doğruluğuna Müslüman halkın itimad edeceği bir terceme olursa bu işin, dinin ana temelinde yapılmak istenilen bu korkunç ve feci inkıla-

bın yürümesi imkân dahilinde girebilirdi. Bu devrimle alâkalılar dediler ki: Âkif’in tercemesi var ya, onu alalım. Onun doğruluğuna bütün Müslüman halkın itimadı var. Camilerde, namazlarda o okunursa kimse bir şey diyemez, sesini çıkaramaz. Bu iş olur biter. Bu teşebbüsle alâkalılar bu hususta ittifak ettiler. Bunun üzerine bu tercemeyi elde etmek için var kuvvetler ile harekete geçtiler. İşte Âkif buna muttali olunca dehşet içinde kaldı: -Meğer ben Rabbıma karşı ne büyük hata işliyormuşum! Ne büyük isyanda bulunuyor muşum!... Ben dinime hizmet için, Kur’an’a hizmet için bu ağır işi üzerime almıştım. Kur’an kalkacak, benim tercemem onun yerine kaim olacak, kıyamete kadar Müslümanlar bana lânet edecek!... Bu, nasıl olur? Âkif, sen bu oyuna, farmason dolabına nasıl âlet olursun?... Diye düşünmeye başladı, çok ızdırablı zamanlar geçirdi. Nihayet eserini yakmağa karar verdi. Ancak ondan sonra vicdanı sükûn buldu, iymanı sarsıntıdan masun kaldı. Âkif bunu kimseye söyleyemedi. Yalnız pek yakınlarına ihsas etti. Merhumun ne kadar temkinli bir adam olduğunu herkes bilir. İçinde fırtınalar kopuyor, yanar dağlar kaynıyor; dışında en ufak bir emâre bile görülmüyor. Hislerine o derece hâkimdi. Bunu niçin açıktan açığa belli etmek istemiyordu? Âkif’i bilenler, şu noktada müttefiktirler ki o kederlerini, ızdırablarını daima içine atar, açık bir muhalefet cebhesi almazdı. Bilhassa memleket haricinde olduğu zaman, burada en çapraşık hareketler ve işler hakkında en ufak bir tenkidde bile bulunmazdı. Yalnız bir göğüs geçirmekle kanını içine akıtırdı. Uzun yıllar vatanından cüdâ kaldığı, gurbet ızdırabları çektiği, pek sevdiği memleketinde nice yolsuz işler yapıldığını bildiği halde ne matbuatta tenkid yollu bir satır yazısı çıkmış, ne gelen gidenlere bir şikâyette bulunmuştu, ne de gizli, âşikar bir mısra yazmıştı. Bu kadar yüksek karakterde bir adam, bu üzüntüsünü de faş etmek istemedi, içine attı. Yalnız kat’î kararını vermekte de ihmal etmedi. Sebîlürreşad, Cilt: 12, Sayı: 295, Ekim 1959


yirmidokuz

Ocak 2017

Mehmet Akif vefatının 80.sene-i devriyesinde, Eşref Edib vefatının 45. sene-i devriyesinde dualarla anıldı

1908 yılında yayın hayatına başlayan Sebîlürreşad Dergisi’nde, Millî Şair Mehmet Âkif Ersoy’la birlikte Millî Mücadele sürecinebasın yoluyla önemli katkılar koyan Eşref Edib Fergan mezarı başında dualarla yâd edildi. İslam coğrafyasının, son yüz yılın önemli aydınlarından gazeteci-yazar Eşref Edib Fergan 45’inci ölüm yıl dönümünde unutulmadı. İstanbul Edirnekapı Mezarlığı’nda bulunan Sakızağacı Şehitliği’ndeki kabri başında düzenlenen hatim duası etkinliğine; Sebîlürreşad genel yayın yönetmeni gazeteci –yazar Fatih Bayhan, merhumun ismini taşıyan torunu Eşref Fergan, Mehmet Âkif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon, dergi çalışanları ve sevenleri katıldı. 10 Aralık’ta düzenlenen ve Fatih Camiisi’nden üç müezzinin hatim duası gerçekleştirdiği merasimle ilgili Fatih Bayhan yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Bu merasim onun mezarı başındaki ilk etkinlik olması bakımından önemli. Eşref Edib Bey’i Sebîlürreşad ailesiyle birlikte dualarla burada yâd ettik. Allah kabul eyler inşallah. Vefatının 45. yılında merhum Eşref Edib Bey’i Sebîlürreşad ailesiyle birlikte Aralık ayına özel sayımızla da anıyoruz. Sebîlürreşad’da Eşref Edib Bey’in büyük emekler vererek 1908’den başlayarak çıktığı fikri koşu inşallah aynı ruh ve inançla yoluna devam edecektir. Verdiği emekler bugün Türkiye’nin ve İslam coğrafyasının her bir noktasında filizlenmiş, meyveye durmuştur. Âkif onun yoldaşı, fikirdaşı ve yolaçıcısıdır. Aralarındaki muhabbet o denli yüksek seciyelidir ki öldüklerinde dahi aynı ayda rahmeti Rahmana kavuşmuşlardır. Her ikisini de rahmetle anıyoruz.”

Neyzen Tevfik’in aks-i sedâsı Noyan Özatik Olmadım kimseye bende, bana da yok kul olan Yaşadım sanatımın maaşında zıll-ı hemân Neyzen Tevfik Her şeyin seri üretime bağlandığı günümüz hayatı, girdabı içinde bizleri tek tip haline getirmemişken, bu coğrafyada özgünlüğe büyük değer verilen zamanlar yaşanıyordu. Ziya Gökalp’ler, Yahya Kemal’ler ve kendine has ufukları, üsluplarıyla birçok bilim, sanat, siyaset adamı cemiyet sahnesinde yer buluyor, ibretlik sözlerini toplum havsalasına miras bırakıyorlardı. O günler büyük dönüşümleri seyirci koltuğundan takip etmekle yetinenlerin değil, bizzat aktörü olduğunun farkında olanların günleriydi. Tüketim toplumunun kullan at ilişkileri yerine, ezelden ebede dost olduklarının idrakinde olanların devirleriydi. Mehmet Âkif’lerin, Neyzen Tevfik’lerin dönemleriydi… Bu iki büyük ismi birbirinden çok uzak görüp dostluklarından ötürü hayrete düşen kimse varsa eğer, onları yeterince tanımıyor, hukuklarının Galata Mevlevihane’si çatısı altında başladığına dikkat etmiyor demektir. Bu müşterek, her ikisinin aynı ontolojik kökenden beslendiklerini, aynı manevi iklimin aidiyetini taşıdıklarını ve aynı estetik değerlere sahip olduklarını işaret etmektedir. Dolayısıyla ortak ilkeler üzerinde varılan dostluk mutabakatı, yaşam şekillerindeki farklılığı önemsiz kılmıştı. Mesnevi’nin ilk beyitlerinde kâmil insanın birlik âleminden çokluk âlemine gelişi ney üzerinden anlatılırken, “Herkes zannınca yaklaştı bana, içimdeki sırlarıysa kimse aramadı” ifadeleri kullanılır. Tevfik’in de kaderi böyle çizilmiş ve talihsizliklerle örülü hayatı öylesine çekici bir hâl almıştır ki, bu yaşantının arkasındaki felsefi derinliğe nadiren dikkat edilmiştir. Kimisi için yaramaz bakışlarla sarf edilen birkaç müstehcen beyitten, kimileri içinse sefil

bir ayyaştan ibaret olan Neyzen Türkçe, Arapça ve Farsçanın inceliklerine vâkıf, hafız-ı Kur’an ve hafız-ı Mesnevi bir Osmanlı aydınıydı. Tasavvuf zahmetli, disiplinli bir yolculuk önerir. Hele Mevlevilik, akıldan yoksun bir hâli sema ederken dahi sakıncalı görür. Derviş, önden gidenlerin ayak izlerini takip ederken, kanını içine akıtmak, sükunetini muhafaza etmek zorundadır. Ancak Neyzen bir coşkun ruhtur. Bu coşkuya karşılık bulmak için bir taraftan, kendini kınatmak suretiyle nefsine zarar vermeyi amaçlayan Melami neşvesine, bir taraftan da ikinci bir intisap olan Bektaşiliğe yönelmiştir. Bu kimlikle “Meyde Bektaşi göründüm, Neyde oldum Mevlevi” mısraını söylemiştir. Yaşadığı talihsiz günlerde bir sabah, gideceği yeri olmadığından türbenin sandukasında uyanmış, bir başka sabah da kafasını çeşmenin su yalağı içinde bularak kendine gelmiştir. Bu haller birincisi Nihavent, ikincisi Şehnaz Buselik makamlarında iki saz semai’ne ilham olmuştur. İlk gençlik yıllarında Neyzen Tevfik ile fazlaca meşgul olmuştum. Kendisini anneannem yerine koyan, bizim de aile olarak farklı görmediğimiz bilge bir hanım zaman zaman yatılı konuğumuz olurdu. Nazik Erik hocanım, “Paşa

bak, Neyzen’i hep bu mısralarla anlamaya çalış.” diyerek şu rubaiyi işaret ederdi: “Felsefemdir kitab-ı imanım / Taparım kendi rûhumun sesine / Secde eyler hakikatim her ân / Kalbimin âteş-i mukaddesine.”. Bu sözleri Neyzen’i, imanını felsefeye dayayan bir narsis olmakla, secde ettiği hakikatinse ancak içindeki ihtiraslar olduğu iftiralarıyla hırpaladığını düşünür, tepki verir, üzülürdüm. Geçen 25 yılda şunun farkına vardım ki, bu kıta gerçekten Neyzen’i anlamanın giriş kapısıdır. Nazar-ı Mesnevi ile bakıldığında bu mısralar, bizi insanın var oluşuna götürür. Mevlevi sema’ında kudüm sesi nasıl ki “Kün” emriyle kâinatın yaratılmasının temsiliyse, ney taksimi de “nefha-i ilâhi”nin yani her şeye can veren Tanrı nefesinin sembolüdür. Bütün var oluşun sahibi, insana kendi ruhundan üflemiştir ve herkes, içinde ondan bir parça taşır. Batı düşüncesine ne düzeyde hâkim olduğunun Neyzen Hayri Tümer dâhil, birçok şahidi varken, o felsefenin bütün sorularına cevabı Kur’an-ı Kerîm’de bulduğunu beyan etmiştir. Hazreti Mevlâna, ney sesinin yel değil, ateş olduğunu söyler. Bu ateş kendinden başka bütün varlığı yakarak yok eden ilahî aşktır. Yani onu secdeye vardıran, korku veya beklentinin boyun eğdirmesi değil, salt muhabbetin tezahürüdür. İşte o iman ettiği Allah, “Değil mi?” şiirinde bin bir ismi hakta gizler, sabrın kadehini içirir hikmetini kuluna sonradan gösterir ve her tarafta, her görünenin içinde saklıdır. Bu, Mevlevilikte büyük önem atfedilen “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseDevamı arka sahifede


otuz

niz Allah’ın yüzü işte kikat yolculuğunda oradadır. Şüphesiz Alemek ve gayret verlah, lütfu geniş olandır, diği gibi kendi mihakkıyla bilendir.” (Bakasalince kişileri tanıra,115) ayet-i kerimesinin yacak basirete sahip kişileri işaret etmektefsiri gibidir. tedir. Hasis kişilerin Allah haricinde her şey er geç yaptıkları bir geçici, fanidir. Baki şey varsa bunun başa olana yönelen Tanrı eri kakmak olduğunu ve için gam yoktur. “Izonlardan uzak durdırabın sonu yok sanmayı şiar edindiğini ma, bu âlem de geçer” bahisle, dost tutacağı mısra’ıyla başlayan kişinin günahlarının “Geçer” şiiri, iyi ve Akif, Safahat’ı Neyzen Tevbedelini ödemeyi kötü hiçbir şeyin kalıcı imzalayarak not düşer; mezara bırakanlardan olmadığı bir dünya tasviri fik’e “Yar-ı kadîm ve müebbedim sunar, bütün bu gerçeklik (neyzen) Tevfik’e hatıra-i olmayacağını önemle vurgular. saydığımız hadiseler bütümuhabbetimdir.* Mehmet Akif’te bulnünün de kaderin ellerinde kurgulanan bir senaryo olduğunu duğu bu dostluk, kalp bütünlüğü ilan eder. Kadere tam iman, geçmiş öyle bir mertebeye gelmiştir ki, hesaplaşmaları ve gelecek endişe- Kahire’deki meteliksiz günlerinde lerinden kurtulan kişiyi, “Geçerim” ayakkabısının köselesini ateşe verip şiirinde olduğu gibi, maziyle barı- memleketin o eşsiz pastırmalarını şık ve yoklukla varlığı bir tutan bir hayal eden arkadaşına Neyzen, pasruh haline taşır. İlk aşamada, “Çok tırmayı nereden bulduğunu sorar. Şükür” şiirinde dünya yansa yorga- Tercüme-i Hal şiirinde O, “Hazret-i nı, dostu, cananı olmayan yani onu Akif ki sahib-i fazl ü üstad-ı güzîn”bağlayacak tek bir şeyi bulunmayan dir. Burada dervişlik yolunda kenşâir, insanlığa karşı kırgınlığını dile disinden her yönüyle gördüğü desgetirirken, “Havale” şiiriyle onu da tekten, birçok musiki üstadına onun aşar ve “Düzelmeyen şu alemin işi- sayesinde ulaştığından, kendisinden ni / Ulu Tanrım olan nura bıraktım. Sâdi’nin “Bostan”ını okuduğundan, / Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişi- Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmi / Gün görmeyi Nefh-i Sûr’a bı- diğinden ve zorlu zamanlarında en raktım” diyerek kendini teslimiyete iyi sığınak olduğundan bahseder. terk eder. Neyzen Tevfik, şiirlerinde Kendisini adam etmek için verdiği tek taptığının, ona ruhundan üfleyen emeği Akif başkasına verseydi eğer, Rabbi olduğunu söyleyen, para ve o kişinin bilgi semalarının en yüksek mevki ile kandırılamayan, yani fi- mertebelerine uçmuş olacağını dile kirlerinde özgün ve hiçbir satılmış- getirir ve hayatı boyunca minnet dulık emaresi görülemeyecek bir Tanrı yacaktır. Mehmet Akif gerçekten de eridir. Arada edep ve haddini aşan Neyzen’le çokça meşgul olmuştur sözleri olmuşsa onun coşkun ruhu- ve bu, “Derviş Ahmet” isimli şiinun çırpınmalarına, talihsiz sağlık rine yansımıştır. Dip notunda “Tevdurumuna belki de ebeveyninin dik- fik Neyzenin, üç bin dört yüzüncü katini çekmek için ortalığı acık kı- tövbesinden istifası münasebetiyle” rıp döken yaramaz bir çocuğun ilgi yazan şâir, alkol bağımlılığına karbeklentisine verilmelidir. Nitekim şı edilen tövbenin ne derece samimi Münir Baba Tekkesinden dönerken olduğunu ve mücadelenin ne kadar yaşadıklarından duyduğu pişmanlı- çetin ve kısa sürdüğünü anlatır. ğı ifade ettiği “İkrarname” başlıklı Bu âlemden bir neyzen geldi ve şiirde, “Merhamet et hâlime, her geçti. Sıradan bir neyzen sanma; şeye âgahım Ali / Var mı senden sözüyle ve sazıyla adını medeniyebaşka söyle irticagâhım Ali.” söz- timize kazıdı öyle gitti. Şimdi mutlerini Hazreti Peygambere çıkama- laka, konuşmayı seven büyük kişiler yacak kadar yüzünün karardığını onu övecek veya yereceklerdir hala. düşünerek söyler. Belki nefislerini yüceltmek için Yine Mesnevi’ye dönersek Ney, yerlere vuracaklardır hatta. Keşke “Ayrılık derdiyle şahrem şahrem kâmil bir kişiden Neyzen’inki gibi olmuş bir yürek ararım ki, onunla bir beyit dinleselerdi: “Bir kavi düşiştiyâk derdini paylaşayım.” demiş- manla hem-meclis olursan evvela, tir. “Evvel refik, ahir tarik”, her şüphesiz bir fikri vardır, anla öğren Şems’e bir Mevlâna gerek. Amma mutlaka” Veya ahiret inancına sahip Neyzenle dostluk sanmayın ki kolay kişilerin, etini yerlerse bir kişinin bir olsun. “Hicran kucağında tuttuğun gün helalleşmek mecburiyetinde kasırdaş/Çağlamış, bulanmış, durul- lacaklarını bilselerdi… Suçlamak, muş olsun” mısralarıyla başlayan etiketlemek, yaftalamak, geldiğimiz koşmasında, söz ve davranışında nokta meydanda, bugün tek ihtiyacıgüvenilirlik, hayatın içinde bulunup mız, birbirimizi anlamak. *Kitap kapağı Mehmet Rüyan Soydan arşivinden kendince ders ve öğütler almış, ha-

Rebiulâhir 1438

Oluklar çift Mustafa Yazgan “Sultan-üş Şuara” (şairlerin Sultanı), Üstad Necip Fazıl Kısakürek (merhum) “Sakarya Türküsü” adlı destansı şiirinde; “Herşey akar su, tarih, yıldız, insan ve fikir, Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir” demişti. Evet, kainatın yaratılış hikmeti gereği “Herşey zıddı ile ortaya çıkar. Karşıtı ile algılanır” şair olduğu kadar, derin anlamların tefekkür (fikretmek) üstadı olan Necip Fazıl Bey, bu zıddıyet algılamasını, bir başka beyitinde (iki mısra’ında) şöyle ifade ediyor: “Düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın, Gündüz, geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” Hiç şüphesiz, Habil-Kabil’e muhtaç… İyilik-kötülüğe… İman-İnkarla kıyaslanır. İbrahim –Nemrut’la… Her Musa’ya bir Firavun gerek. Her İsa’ya bir (ihbarcı) Yahuda İskariot… Resulullah’a-Ebu Cehil… Hz. Hasan’a bir zehir sunan. Hz. Hüseyin’e bir Yezid takdir edilmiştir. Nizamül Mülk’e bir Haşhaşi, Hüdavendigar Sultan’a bir Milaş Kabloviç, Fatih Sultan Mehmed Han’a zehirleyen bir Yakobi (Yakup Paşa), II. Abdulhamid Han Sultanımıza bir Thedor Herzl, bir Emanuel Karasa, Şehid Menderesimize bir İsmet Paşa… Türkiye’nin ve İslam ümmetini’nin yüz akı, can gönüldaşım, Başkanım, Recep Tayyip Bey’e Pensilvanya’da kin kusan bir zırdeli, yahut en az yirmi suikast düzenleyen alçaklar sürüsü Fetö köpekleri… Bu liste uzar, gider dostlarım…Uzar gider. Sakın ha! Korku yok, endişe yok. Yılgınlık yok. Tersine kalemle, kelamla, terazi ile, gerekiyorsa mermi ile bu lağım farelerini itlaf (telef olmak, yok etmek) ve imha etmenin galibiyet zevkini, doya doya yaşamak, zafer bayrakları ile dalgalanmanın “şükür” rüzgarlarını ciğerlerimize dolu dolu çekmek var. Mübarek vatanımıza, nazlı bayrak ve sancaklarımıza, dağlarımızda, yaylalarımızda yankılanan ezanlarımıza, devletimize, Cumhurbaşkanımıza ve canlarım aziz milletimize

kasıtla saldıran hainlere 21.ci arsıda “Ağırlaştırılmış Osmanlı Tokatları” vurmanın demindeyiz. Cumhurbaşkanımız, teröre, teröriste yardım ve yataklık edene, malzeme ve silah verene,i kendini patlatan şerefsizleri uyuşturucu vererek meydana sürenlere, sosyal-medya’da bu hainlerin propagandasını yapanlara, askerlerimize, polis evlatlarımıza, yaşlı, genç, hanım, erkek, çocuk demeden, tükeniş ve bitiş çığırına girmiş olmanın son azgınlıkları ile çıldıran, tasmaları ABD, AP, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Siyonist İsrailli liderlerin elinde olan satılmış ajanlara karşı “topyekün seferberlik” ilan etti. Allah razı olsun. Şeytan, zayıf karakterli, milli kutsallardan bihaber kişilerin beynine, nefsine, kanına girebilir. Muhalefet yapmak saplantısına, illetine düşmüş salakları kandırmaya çalışabilir. Cahil, ilkel zihniyetli, akıl-şuur-idrak arızalı, maneviyat fakiri, “diniküm dinariküm” “Dini para olan, servete tapan” daha ilerisi, kanında Ortodoks soysuzları yazdırabilir, konuşturabilir. Sakın bu bağırsak parazitlerine aldırmayın. Aziz Milletim! “Topyekün Seferberlik” çığırına girdiğimize göre kalın bağırsaklarımızdaki atık birikimlerini sosyal bedensel reflekslerimizle atmak, temizlenmek, PKKHDP-YPG-PYD-DEAŞ-IŞİDHAŞTİŞABİ-CIA-FETÖ gibi katımaddelerden kurtulmamız için, 79 milyon vatanseverlere tek tek, mazaretsiz (özürsüz) bahanesiz, çok zaruri, çok zahmetli, çok ağır sorumluluklar düşecektir., düşmektedir. Önce bu acı, zor, ciddi gerçeği görerek, bilerek, kabullenerek, aşk ile şevk ile İKİNCİ ama gerçek KURTULUŞ SAVAŞI’mız için bir “Besmele” çekmemiz gerekiyor. Sonra çok önemli, çok hayati olduğuna inandığımız tedbir, düşünce, eylem hamlelerimizi sırayla hayata nakşetmeliyiz. 1. İlk şart, milletçe bir bütün, Devamı yan sahifede


otuzbir

Ocak 2017

sımsıkı kardeşlik, güven ve sevgi güzelliğinde safları sıklaştırmalıyız. Parolamız; Sen-Ben yok. Türkiye var. Olmalıdır. Böyle olunca; 2. Hiçbir kimlik özelliğine ırk (etnik) farkına bakmadan; Kürt-Türk, Arap, Çerkez, Gürcü, Pomak, Azeri, Tatar, Roman, Abhaz, Cepni, Oset.. Şu bu “Türkiye kardeşliği” ruhunda çelik gibi, yumruk gibi, tek kalp gibi olmalıyız. 3. “Partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlardır” diyoruz. El hak öyledir. Partiler “milli ve yerli” sınırlar içinde, vatanımızın daha müreffeh (maddi ve manevi zenginliğe yükselmesi) ve milletimizin daha mutlu olması için tedbir, proje, doktrin, fikir ve düşünce üreten, “milli mefkure birliği” içinde meşruiyetini devam ettiren siyasi kuruluşlardır. Hiçbir parti, dünyanın hiçbir ülkesinde, vatan toprağının bölünmesi, bir ırk ismini alçakça kullanıp, sonra bu ırka ve diğerlerine mensup suçsuz, günahsız insanların köylerini, kentlerini baskı, korku, tehdit, cinayetlerle işgal edip çocuklarını dağlara kaçırıp, kan içenkaatiller haline getirmesi için “demikrasi” şemsiyesi altına giremez. Hiçbir parti, dünyanın hiçbir ülkesinde “teröristler”in vahşi eylemlerini neşrulaştıramaz. Dünyamızda “sınırsız hürriyet” diye bir kavram yoktur. Sevgili Necip Fazıl Bey üstadımız bir sohbetinde bu tür sınırsızlığı “Eşek Hürriyeti” olarak adlandırmıştı. Devletimizi yıkma pahasına bu tür bir sınırsızlığın peşinde koşanların sonralı yaklaşmaktadır. Dost, düşman, bunu böylece bilmelidir. 4. “Topyekün Seferberlik”te her fert için servet, mal, mülk, bikrimler, araba, ev, tatil, eğlence ve hepsinden üstün “can-hayat”, vatan, bayrak ezan, istiklal, milli ve kutsal değerler yolunda feda edilmelidir.Böyle zamanlarda menfaat devşiren, savaş fırsatçılığına yönelenler, milletimizin “yüz karası” düşmanlarının “maskarası” olur. Dünya ve ahrette hüsran onlar içindir. Devam edecek

Hikaye Düzen

4.Bölüm

Servet Aydemir Kazanamamak bu dünyanın sonu olmazdı ama neredeyse ona yakın bir şeymiş gibi geliyordu Çocuğa. Bu kaygı eskilerden bir yerlerden tanıdık geldi: Evet, sokağa çıkma yasağının getirdiği ve o gün kapıldığını çoktan unutup gittiği o lanetli korkunun, okula gidememe korkusunun kardeşi gibiydi bu his. Bildiği kadarıyla okulda kendisinden daha iyi resim yapan, hatta ona yaklaşabilen bile yoktu. Ama yine de kazanamama kaygısından kendini alamadığı gibi, nedense o kaygı kurdunun içinde büyüyüp korkuya dönüşmeye yol aradığını da hissediyordu. Bu kez çareyi bildiğini düşünerek kendini rahatlatmaya çalıştı. Çare belliydi: Yine resim yapacaktı ve zaten yapması da gerekliydi. Çocuk son hurda parasıyla kitap-dergi almak yerine bu kez büyüğünden bir resim defteri almıştı. Yine pencere önündeki o sedire kıvrılıp resim defterini önüne aldığında yeteneğini keşfettiği o günü hatırladı. Gözleri kendiliğinden sokağa yöneldi ve o tankı aradı. Sanki onu yine görseydi, o koca tank bu kez düzen değiştiği için değil, kendisine destek olmak için gelmiş olacaktı. “Düzen”… O gün düzenin değiştiğini söyleyen babasının tembihlerini hatırladı. Şaşırdığı, anlayamadığı ve konduramadığı o korkulu hali geldi gözünün önüne. Kelimelerin peşinde hevesle koşan Çocuk, o günlerde korktuğu başına gelmeyip de okula başlamış olmanın sevinç ve heyecanıyla dünyasında yepyeni bir sayfa açmış, “Düzen” kelimesinin de peşine düşmemişti. Belli ki düzen o gün değişmiş olsa da iyi bir şeydi ve bu ona yetmişti. Yine de bazen büyüklerin bu kelimeyi kullanırken büründükleri tuhaf halleri de yadırgıyor ve anlayamıyordu: Mesela laf arasında düzene küfrederek “kahpe” falan diyorlardı kahır ya da öfkeyle, ne kadar ayıptı! Ya da “Dünyanın düzeni böyle” derken çaresiz ve şikâyetçi gibiydiler. Keza, televizyondan kulağına çalınanlar da garipti: Haberlerde düzeni bozmak isteyenlerin tutuklandığı söyleniyor, yaşlı askerler düzenin tekrar tesis edildiğinden ciddiyet ve kararlılıkla dem vuruyorlardı. İyi de, düzeni kim neden bozmak is-

tesindi ki? Her kimlerse onlara için için kızıyordu. Fakat ikircikli bir kızmaydı onunkisi. Zira büyüklerin düzenle ilgili o tuhaf hallerinden dolayı -bu hissin adını koyamasa da- işkillenmekten de kendini alamıyordu. Velhasıl, düzen kafasını karıştırıyordu… Çocuk kıvrıldığı sedirde epeyce bir zaman kendini resme vermeye çalıştı ama olmadı. Resim yapma konusunda ilk kez üzerinde baskı hissediyordu. Yarışma günü neredeyse gelmişti ama hâlâ nasıl bir resim yapacağına karar verememişti. İçinden bir ses resimde mutlaka Atatürk’ün bulunması gerektiğini söylüyordu. Çünkü başöğretmen oydu. Fakat Çocuk resmine onun çok bilinen fotoğraflarından birini koymak istemiyordu. Ona göre bu düpedüz kopya çekmek olurdu. Atatürk’ün içinde olduğu, hatta merkezinde yer aldığı bir resim olabilirdi ama bu kesinlikle orijinal bir resim olmalıydı. Değil kopya, taklit bile olmamalıydı. Fikir alabilirdi ama sahtekârlık yapamazdı; hele de böyle bir yarışmada hiç olmazdı bu. Resim yaparken içindeki sesi daima sadakatle dinleyen Çocuk, ilk defa o sesle mücadele etmeye koyulmuştu. Derdi, yapacağı resmin içinde Atatürk’ün yer almaması falan değil, resminin kopya gibi olmamasıydı. Konu Atatürk olunca bu dengeyi kurabilmek hiç de kolay değildi. Okuduğu ders kitaplarında, girdiği sınıfta, düzenlenen törende, televizyonda… Atatürk onca yerde, onca fotoğrafta ve onca resimde varken, sanki onun hakkında ne yapsa kopya gibi duracaktı. Uzun süre nasıl bir resim yapabileceğini düşündü. Sonra, yeşil renkli 10 liralık banknotların arka tarafı geldi aklına: Oradaki resimde öğ-

renciler Atatürk’e çiçek veriyorlardı... Fikri bulmuştu işte! Fakat kopya gibi olmaması için iyice geliştirmeliydi. Ve nihayet resmin tüm ayrıntıları kafasında tamamlanmıştı: Resmin ortasında ön cepheden görülen bir erkek öğretmen yürüyor olacaktı. Erkek olmasının tek nedeni, üzerine şık bir takım elbise çizebilecek olmasıydı. Bu takım elbise ve elindeki kitaplar sayesinde onun pırıl pırıl bir öğretmen olduğu hemen anlaşılabilecekti! Öğretmenin sağında (yani resmin solunda) yer alan tribünlerde şu anki öğrencileri bulunacaktı. O öğrencilerden bazıları ona çiçekler atarken bazıları da çiçek buketleri ve kurdeleli hediye paketleri verecek, öğretmen de onlara kitap uzatıyor olacaktı. Resmin sağında ise eski öğrencileri yer alacaktı: Onlar büyümüş ve kimi doktor, kimi hemşire, kimi polis ve kimi de asker çıkmış olacaklardı. Hepsi de öğretmenlerine mutlulukla el sallayarak çiçekler ve konfetiler atacaklardı! Sallanan bayraklar eşliğinde öğretmen gülümseyecek ve arkasında doğan güneşten Başöğretmen’in yüzü seçilecekti! “Ülkenin üzerine bir güneş gibi doğan, yeni nesiller yetiştiren ve böylece geçmişle geleceğin arasında köprü olan öğretmen!” … İşte bu inanılmaz bir resimdi! Ve epey zor görünse de Çocuk bu resmi çizebileceğinden emindi. Resmi kafasında bitirmiş olmanın rahatlığıyla şevkle işe koyuldu. O kadar çok uğraştı ki, kuru boyalarının çoğu küçüldükçe küçüldü. Yine minik ağzından çıkıp boya kalemiyle birlikte hareket eden dilinin ucu bile yoruldu! En iyisini yapana kadar, yeni aldığı büyük resim defterinin neredeyse tüm yapraklarını harcamıştı. Devam edecek


otuziki

Rebiulâhir 1438

Reddiye Bugünün Türkiye’sinden Tanzimatçı Mustafa Reşit Paşa’ya

‫ﺇﻧﻛﺎﺭ‬

Serkan Yorgancılar Mustafa Reşit Paşa’ya bugünden baktığımızda onu nasıl görüyoruz ya da nasıl görmeliyiz konusunda bir yazı kaleme almayı düşündüğüm zaman Türkiye’de ve dünyada çok can sıkıcı olaylar vuku bulmaya devam ediyordu. Can sıkıcı ayrıca da son derece can yakıcı atmosferde bu yazı kaleme alınmaya başlandı. Önce 10 Aralık 2016’da Beşiktaş’ta meydana gelen hain saldırıda 45 kişi hayatını kaybetti. Ardından 17 Aralık 2016’da Kayseri’de çarşı iznine çıkan Mehmetçiklere intihar saldırısında 14 gencecik fidan hayatını kaybetti. Tam olaylar duruluyor derken 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Çankaya’da bir sanat galerisi açılışında suikastle öldürüldü. Eş zamanlı olarak Almanya’da bir kamyonet insanların alış veriş yaptığı Pazar yerine daldı. Bununla da kalmadı Suriye’de Fırat Kalkanı Operasyonunda bulunan askerlerimize yapılan saldırı da yani 21 Aralık’ta 14 askerimiz şehit edildi. Bunlara ek olarak ta Savunma Bakanı El Bab’da 3 Türk askerinin daeş’in elinde olduğunu açıkladı. Bazı yabancı haber kaynakları ise Türkiye’ye ait 2 Türk tankı, buldozer ve zırhlı personel taşıyıcı aracının IŞİD tarafından ele geçirildiğini belirtti. Hele bir de katiller tarafından 2 askerimizin canlı canlı yakıldığı iddiaları var ki, acımız tarifsiz. Biz, tabiki de bu enformasyon çağında neyin doğru, neyin yalan olduğunu dahi anlamada, ayırt etmede son derece çaresiz bir biçimde, önümüze sunulan ve görmemizi istedikleri haber kırıntılarından büyük resmi okuma telaşındayız. Olaylar silsilesi bununla da kalmıyor ve 22 Aralık Cuma gecesi, İsrail’in bütün katliamlarına, işgallerine, soykırımına ve savaş suçlarına sessiz kalan BM, İsrail’in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında yürüttüğü yerleşim faaliyetlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ilan ediyordu. Koltuğuna henüz yeni oturan ve dünyayı hangi savaşlara, katliamlara, zulümlere, ölümlere sürükleyeceği henüz kestirilemeyen Trump ise “İşler 20 Ocak’tan sonra farklı olacak” diyerek hem bu kararı reddediyor hem de ABD’nin daha fazla nükleer silahının olması için çabalayacağını deklare ediyordu. Bütün bunları yazmamın nedeni, Türkiye’nin başına gelenler doğrudan Türkiye’nin bugün dünyada durduğu yer ve oynadığı tarihsel rolle geçmişte durduğu yer ve oy-

nadığı rolle olan bağlantının arasındaki makasın kapanmaya başlamasıdır. Bu can sıkıcı olayların devam ettiği bir dünyada neredeyse 180 yıl önce dünyamızdan göçüp gitmiş bir devlet adamı, sadrazam, Osmanlı Paşası, Hariciye Nazırı ve Elçi olan ama bunların yanında onu tarihin tozlu sayfaları arasından çıkararak günümüze getiren olay Tanzimat’ın ilanının en etkin adamı olmasıdır. Ölümünden neredeyse iki asır sonra bile üzerinde konuşmaya ve tartışmaya devam etmemiz onun tarihsel rolü hakkında bir nebze de olsa bize fikir verecektir. Bütün büyük görünümlü adamlara has yaşam öykülerinde sıkça rastladığımız sıra dışı olayları Mustafa Reşit Paşa’nın hayatında da görürüz. Zekidir, hırslıdır. İktidarda olmayı sever. Güçlü olmak isteği baskındır. Bu isteği yerine getirmek içinde sıradan insanlardan daha fazla cesaret gösterir. Eğitim hayatı boyunca hep önlerde olmuştur. Dil öğrenmeyi önemsemiş ve döneminin işe yarar dillerini iyi derecede öğrenmiştir. Öğrendiği bu diller, özellikle Fransızca ve İngilizce, ilerleyen yıllarda önünü çok açmıştır. Gerek Hariciye Nazırı olduğu dönemler gerekse elçi olduğu dönemlerde Batı’yı tanımasında ve Batıyla ilişi kurmasında yabancı dilleri bilmesi etkili olmuştur. Aslında Mustafa Reşit Paşa hayata bakışıyla, döneminin aydının ilerlemekte olduğu yönü göstermesi açısından önemli biridir. Yani Mustafa Reşit Paşa yıkılmakta olan imparatorlukta tekil bir şahıs değil bilakis Osmanlı’nın içerisinde yükselmekte olan güçlü bir yenilikçi damarın göstergesidir. Yani kendisi gibi söylemleri de sebep değil sonuçtur. Osmanlı’nın o günkü sosyal şartlarından ancak Mustafa Reşit Paşa doğabilirdi. Başka seçenekler son derece sınırlı olduğundan, eğer varsa bir seçenek, o seçenek zaten bugün bilinen bir seçenek değildi. Demek ki sönüktü, etkisizdi, sessizdi, çaresizdi. Önemli adımlar attığı için seveni olduğu kadar da sevmeyenleri de vardır. Önemli bir grup Mustafa Reşit Paşa’yı fazla batıcı gördükleri için sevmez. Diğer bazı adamlar ise Mustafa Reşit Paşa’nın Tanzimat Fermanıyla gayri Müslim tebaa ile Müslüman vatandaş arasındaki farklılığı ortadan kaldırıldığını zannettiği için sevmez. Pozitivizme iman derecesinde inandığını iddia

edenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Sevenlerde sevmeyenlerin tam tersi gerekçelerle severler onu. Öncelikle meseleyi duygusallıktan ve tarafgirlikten uzak bir serinkanlılıkla değerlendirebilmemiz için bu tarihsel şahsiyetin ve tarihi olayların üzerinden yeterince zaman geçtiğini bilmemiz gerekiyor. Ardından ise ideolojik saplantıları, padişah veya Osmanlı seviciliğini ya da sövücülüğünü bırakarak mesele üzerinde düşünebiliriz.

Tanzimat’ın Mimarı

Necip Fazıl der ki,“bizde Tanzimat’la birlikte sahte kahramanlar fabrikası kuruldu ve bu fabrikanın ilk ve muhteşem mamulü Mustafa Reşit Paşadır”. Necip Fazıl ve onunda inşa edicileri arasında olduğu resmi-islamcı tarih okuma biçimine göre Tanzimat Osmanlı’nın başına gelebilecek kötü olaylar silsilesinde önemli bir yerde durur. Tabi ki bu kötülüğün mimarı Mustafa Reşit Paşa’dır. Dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus Mustafa Reşit Paşa fermanı hazırlayanlar arasında olmakla birlikte fermanı okuyan kişidir. Fermanı hazırlayan diğer kişilere ve fermanın okunmasına onay veren Padişah/ Halife’ye, dönemin şeyh ul-İslam’ına ayrıca sadrazamına pek kimse laf etmez. Bu kişiler dönemin uzmanları dışında bilinmez bile. Demek ki Mustafa Reşit Paşa’nın hedef tahtasına oturtulmasının ve dönemin diğer aktörlerinin de, eğer Tanzimat Fermanının ilanı iddia edildiği gibi bir felaketse, bu felakete olan katkılarının göz ardı edilerek unutturulmasının vardır bir nedeni. Tanzimat’ı ve Tanzimatçıları sevmeyenlerden birisi de Cemil Meriç’tir. “Tanzimat Babıâli’nin Avrupalılaşması” diyen Meriç “Tanzimat’tan beri Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk.” Demişti. Ayrıca Cemil Meriç “Bence Devlet–i Aliyye’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar geçen her asır muhteşem ve göğüs kabartıcıdır. Bir hitap ve kelime medeniyeti değil, bir insan ve aksiyon medeniyeti yaratmışız” der. Tanzimat hakkında böyle söyler söylemesine ama batı aydınlanmasını ve reformunu doğuran sanatçılara filozoflara övgüler yazmaktan da kendini alamaz. Cemil Meriç’in bu konuda söyledikleri miadını doldurmuş, geçerliliğini yitirmiştir. Kendi yaşadığı dönemin Devamı yan sahifede

Yusuf El Karadavi: OYUNU BOZUN Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Dr. Yusuf El Kardavi, İstanbul’daki alçak terör saldırısıyla ilgili mesaj yayınladı. Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Dr. Yusuf El Karadavi, İstanbul’da bir gece kulübüne yönelik düzenlenen ve 39 kişinin yaşamını yitirdiği terör saldırısı nedeniyle mesaj yayınladı. Yusuf El kardavi, mesajında “Türkiye’nin güvenliği bütün İslam Dünyasının güvenliği demektir’’ dedi. Yusuf El Kardavi, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda ‘’İstanbul Ortaköy’de düzenlenen terör saldırısını şiddetle kınıyorum. Türkiye’nin güvenliği bütün İslam dünyasının güvenliği demektir. Türkiye’yi yıkmak isteyen güçler hiç boş durmuyorlar, Her gün saldırıyorlar. Türk halkı bunlara karşı birlik içinde olmalı. oyunları bozmalı.’’ ifadelerini kullandı.

2017 yılı hac kayıt yenileme işlemleri başladı

Hac görevini yerine getirmek isteyen 1 milyon 300 bine yakın hacı adayının kayıtlarını 31 Ocak’a kadar yenilememeleri halinde başvurularının geçersiz hale geleceği belirtildi. Kutsal hac görevini yerine getirmek için geçen yıllarda kayıt yaptıran 1 milyon 300 bine yakın adayın bugünden itibaren 31 Ocak tarihine kadar kayıtlarını yenilememeleri halinde başvurularının geçersiz hale geleceği belirtildi.


otuzüç

Ocak 2017

sosyal şartlarında doğru olsalar da bu gün geçerliliğini kaybetmiştir. Küresel dünyada, dijital çağda Tanzimat, 70’li yılların düşünce kalıpları ekseninde düşünüp bir yoruma varılamaz. Mustafa Reşit Paşa’nın muhafazakâr camiada sevilmemesinin nedenlerinden birisini de Necip Fazıl, onun mekteb-i sultani yani Galatasaray’ı açmasına ve buranın eğitim dilini Fransızca yapmasına bağlar. Şöyle der “dünyanın neresinde öz münevverini yetiştiren bir mektebin yabancı lisanla tedrisat yaptığı görülür”. Ne garip değil mi! Acaba şimdi bunu hangi muhafazakâr münevver/akademisyen savunabilir. Bu ülkede bugün akademisyenliğin ya da “öz münevverliğin” ilk ve değişmez şartı olarak İngilizceyi dayatanlar ve dahi bunu tartışmaya dahi açmayacak kadar İngilizce tutkunu olan muhafazakârlar Necip Fazıl’ın hangi mektebinde nasıl neşv-ü neva buldular acaba! Türk dilini ve Türkçeyi bir bilim dili, bir medeniyet dili, bir felsefe dili yapmamak mı amaç? Mustafa Reşit Paşa’yı batıcılıkla suçlayanlarla vatan topraklarını bilim diliyle manevi müstemleke durumuna düşürenler farklı yerde olduklarını mı düşünüyorlar. (Düşünsünler bakalım) Comte İnsanlık Dinini Mustafa Reşit Paşa Üzerinden Osmanlı’ya Öneriyor Aguste Comte 4 Şubat 1853’te Mustafa Reşit Paşa’ya “Devlet-i Aliyyenin Eski Sadr-ı Azamı Devletli Reşit Pasa Hazretlerine” hitabıyla başlayan bir mektup kaleme yazar. Comte mektubunu Sultan’a değil Mustafa Reşit Paşa’ya yazmıştır. Adet olduğu üzere imparatorluk coğrafyasında tüm hitaplar Sultan’a yazılır ve Sultan üzerinden topluma doğru giderdi. Comte’un mektubu bu anlamda dikkate şayandır. Bir diğer önemli husus ise Mustafa Reşit Paşa bu mektubu aldığında hitapta da belirtildiği gibi aktif bir görevde değildir. Comte, mektubuna doğu ve batı arasında belirgin bir tezat olduğunu vurgulayarak başlar. Aslında böyle bir mektuba böyle bir başlangıç hem de insanlık dinine kendini peygamber olarak ilan eden sosyolojinin kurucusundan beklenmezdi. Ancak böyle bir başlangıç

cümlesinden sonra gelen batılı yöneticilerin baskıcı uygulamaları, doğulu hükümdarların ise iyiye teşvik edici olmalarını ifade etmesi ilginçtir. Comte göre Tanzimat sonrası olumlu gelişmeler Batı için iyi birşeydir. Osmanlı başkentini lekeleyen esir pazarının kaldırılması, tek eşliliğin parlak bir örneğini vermesi Müslüman uygarlığı için çifte ilerlemedir ve Mustafa Reşit Paşa’yı bunun için tebrik eder. Pozitivizmin İlmihalini Paşa’ya sunar ve ondan görüşlerini iletmesini talep eder. Comte göre doğu ve batı henüz erişememekle birlikte evrensel bir din aramaktadır. Osmanlı toplumu herhangi bir metafizik geçiş olmadan, doğrudan doğruya İslâm’dan pozitivizme geçerek durumdadır. Comte’in “ordre et progres” (nizam ve terakkisinden) söyleminden ilham alan batılılaşma yanlıları İttihat ve Terakki’ye isim olarak buradan etkilenmişti. Tanzimat Fermanı sonrasında yaşananlar sadece Mustafa Reşit Paşa’nın omuzlarına yüklenemez. Tanzimat yukarıda da bahsettiğim gibi tarihsel bir zorunluluk olarak, Osmanlı’nın yapacak başka bir seçeneğinin olmadığı bir toplumsal düzende ilan edilmiştir. Padişah/Halife’nin bizzat onayı alınarak yapılmıştır. Tanzimat’ta bir suçlu aranacaksa sistemi restore etme konusunda başarı gösteremeyen devlet adamları ilk ve tek adrestir. Bugünden baktığımızda, Türkiye Cumhuriyetinin AB’ye girme ve başta anayasal düzenlemeler olmak üzere, ticari ve sosyal yaşamda da bir takım uyum yasaları da modernleşme çabalarının bir uzantısıdır. AB yolunda muhafazakar zihniyetin yaptıkları neo-tanzimatçılıktır. Neo-tanzimatçılık kendini tanımlayabilecek bir zeminde değildir. Hukuk devleti, vergide adalet, mutlak yönetimi kısıtlama, gayri müslim vatandaşlara bir takım haklar tanıma uygulamalarının tamamını neo-tanzimatçılar fazlasıyla yerine getirmişlerdir. Peki o zaman, tanzimatla olan kan uyuşmazlıklarının nedeni nedir? Bu sorunun cevabı hiçte karmaşık olmayan son derece basit bir gerekçeye dayanır, batılılaşma yandaşlı.

Hüsn-i Hat Sanatı - 6 Türk Hattatları Hattat-Ressam/Mesut Dikel

Şeyh Hamdullah

İslam yazı sanatını zirveye taşıyan hattat olarak tanımlanan Şeyh Hamdullah Amasya’da doğmuş, Buhara’dan Amasya’ya göç etmiş Şeyh Mustafa’nın oğludur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte tarihçiler Hicri 833 - 840 veya Milâdi 1426 - 1429 olabileceğini kaydetmektedirler. Osmanlı Hat Sanatının Ekolü’nün kurucusu olan Şeyh Hamdullah, 1429 yılında Amasya’da dünyaya geldi. Babası, Buhara Türklerinden olan ve Amasya’ya göç eden Mustafa Dede’dir. Babası aynı zamanda Sühreverdiyye tarikatının şeyhidir. Şeyh Hamdullah, imzalarında daima babasına izafeten “ibnu’ş-şeyh” sıfatını kullanmıştır. Osmanlı yazı ekolündeki öncülüğünden dolayı kendisine “kıblettü’l-küttâb, hattatların öncüsü”; “kıdvetü ehli’l-hatt, hattatların başı” gibi sıfatlar verilmiştir. Hattatların piri Şeyh Hamdullah, “Şeyh” unvânını ok atıcılığından almıştır. Ok ve yay yapmakta meşhurdur. Şeyh Hamdullah iyi bir ok atıcısı olduğunu, 1100 adımlık atışıyla göstermiştir. Pehlivanlar arasında ok atış rekoru kırarak menzil sahibi üstat olmuştur. Bu başarıları sebebiyle Padişah II.Bayezid tarafından Mahmud ve Hamza Dede’den sonra Ok Meydanı Atıcılar Tekkesi Şeyhliği’ne tayin edilmiştir. Şeyh Hamdullah aynı zamanda iyi bir terzidir. Diktiği kaftanların dikiş yerlerini bulmakta zorlukta çekilirmiş. II. Bayezid’in şehzadeliği sırasında Şeyh Hamdullah kendi elleri ile diktiği ve hediye olarak verdiği kaftanda dikiş yerleri gizlenmiştir. Şeyh Hamdullah Amasya’da ilim tahsili yanında, Hayreddin Mar’aşîden Yakut yolunda aklâm-ı sitte’yi meşk etmiştir. Yakut el-Musta’sımî yazıları üzerinde uzun süren çalışmalar yaptı. Şeyh Hamdullah yazıları incelendiği zaman, Yakut harflerinin en güzellerini alarak ekolünü oluşturduğu görülür. Amasya’da vali olan II. Bayezid ile dostluk kurdu ve ona hat dersleri verdi. II. Bayezid tahta çıktıktan kısa bir süre sonra Şeyh de İstanbul’a gelerek Saray’a intisap etti. Şeyh’in sanat hayatındaki gerçek terakkî İstanbul’a gelişinden sonra başlamıştır.4 Padişah kendisine, yazı yazarken

hokkasını tutacak kadar ilgi göstermiş ve kendisini devamlı desteklemiştir. Sultan II. Bâyezid, Şeyh Hamdullah’tan Yakut üslûbu dışında bir tavır geliştirmesini arzu etmiş, ayrıca kendisine Saray hazinesinde bulunan Yakut yazılarını vermiştir. Uzun araştırmalardan sonra Şeyh, Yakut’un yazılarından seçmeler yaparak Osmanlı Hat Mektebi’nin temellerini atmıştır. Şeyh Hamdullah ile birlikte Mushaf yazımında reyhâni hat yerine nesih yazı kullanılmıştır. Yakut mektebinde Mushaf kitabetinde aklâm-ı sitte’nin karışık olarak kullanımı da terk edilerek sadece nesih yazıya öncelik verilmiştir. Aklâm-ı sitte, Şeyh Hamdullah mektebi ile olgunluk kazanmış, koltuklu kıt’a yazımı da Şeyh Hamdullah ile başlamıştır. Şeyh Hamdullah nesih yazıda, Yakut’taki durgunluk ve donukluğu kaldırarak, canlılık ve kıvraklık getirmiştir. Harflerin yapısına büyük değişiklik getirmiş, harflerin satıra oturuşu düzelmiştir. Hareke ve harfler birbirleri ile uyumlu hâle gelmişlerdir. Yazı bütünüyle uyumlu bir hüviyet kazanmıştır. Şeyh Hamdullah mektebinde aklâm-ı sitte’de gösterilen başarı, maalesef celîde gösterilememiştir. Harfler hâlâ küt ve basit, istif de karışıktır. Yine de celi ile yazdığı kitabeler, celi sülüs yazının tarihi gelişimi içerinde önemli bir yere sahiptir. Şeyh Hamdullah doksanı aşan yaşı ile hayata veda ettiği zaman, geride 30 Mushâf-ı Şerif, 50 En’am-ı Şerif ve cüz, 121 murakka ve kıt’a 8 ilmi eser, 6 dua mecmuası bırakmıştır. İlim ve sanat dünyamıza bilhassa altı nevi yazıda eserler vermiştir. 47 adet Mushaf-ı Şerif, Meşarik ve Mesahib-i Şerif, bine ulaşan Enam, Kehf, Nebe sureleri, tomar kıt’a ve murakka yazmıştır. Mimaride tezyini bir unsur olan celi yazılarla pek az meşgul olmakla beraber bilinen celi yazıları İstanbul’un Firûz Ağa Camii, Davut Paşa Camii, Bayezid Camii kitabeleri ile Edirne Bayezid Camii kitabeleri onun eseridir. 1520 yılında vefat eden Şeyh Hamdullah’ın cenaze namazını, devrin Şeyhülislâmı Zenbilli Ali Efendi Ayasofya Camii’nde kıldırmıştır. Şeyh Hamdullah, Üsküdar Karacaahmed Mezarlığı’na defnedilmiştir. Celi sülüs hatla yazılmış mezartaşı kitabesinde “Reisü’l-hattatin Hamdullah el-maruf bi-ibni’ş-Şeyh rahmetullahi aleyh Hicri 927/ Miladi 1521” yazılıdır.


otuzdört

Rebiulâhir 1438

Afganistan - Muhammed Bahaeddin Veled Medresesi Büyük bir bölümü tabiat şartlarından dolayı yıkılmış ve erimiş olan ve kerpiç bir duvarla çevrili bu mezar-türbe de yine kerpiçle yapılmış olup çamur sıvalıdır.

Mevlana’nın dedesi Seyyid Hüseyin Hatibi’nin mezarı

Yapılan çalışmalar sonucu medresenin 24,5 X 14,5 metre ölçülerinde olduğu tespit edildi ve kazı sonunda elde edilen veriler dikkate alınarak medresenin ve türbenin rölöve çizimleri ile restorasyon- rekonstrüksiyon projeleri hazırlanmış, çevre düzenleme ve alanda yapılacak diğer yapılar projelendirilmiştir. Buna göre; herhangi bir mani çıkmaması halinde, (inşallah böyle bir olumsuzluk söz konusu olmaz), medrese ve türbe restore edilerek ayağa kaldırılacak, alan içerisinde “Mevlana Camii” ve abdest alma Muhammed Bahaeddin Veledformunda Medresesi bir kalıntısı mekânı, Mevlana Türbesi “Çeşme- Şadırvan”, “Mevlana Kültür Merkezi” ve bir “Havuz” yapılacak şekilde projeler hazırlanmış bulunmaktadır. Kazının son günü, kazı işçilerinin yapmış olduğu pilav yenilmiş (Türkmen işçiler bu pilava “Türkmen Pilavı”, Özbekler de “Özbek Pilavı” diyorlardı) ve birlikte hatıra fotoğrafı çekilerek kazıya son verilmiştir.

Kazının son günü (Türkmen-Özbek) pilavı yenirken

Kazı sırasında çevre sakinleri ile aramızda güzel bir iletişim kurulmuş, her sabah kazı yerine gelişte kazı ekibimizce, Mezar-ı Şerif’teki marketten alınan çikolata, bisküvi, şeker gibi yiyecekler kazı yerinde bizi bekleyen çocuklara dağıtılmış, onlar da her sabah çevredeki ağaçlardan topladıkları dutları bize ikram etmişlerdir. Kazı çalışmalarının devamı sırasında Mezarı-ı Şerif ve Belh Kasabasında kazı heyetimizce incelemeler yapılmış, bazı tarihi mekânlar ziyaret edilmiştir. Mezar-ı Şerif’in en önemli mekânı Hazreti Ali adına yapılmış, çini

2

Mehmet Akif Işık

1207 yılında Afganistan’ın Belh kasabasında doğan Mevlana Celaleddin’i Rumi’nin Babası, Belh’in ileri gelenlerinden sevilen ve sayılan bir kişi olan Sultan’ül Ulema “Bilginler Sultanı” ünvanı ile anılan, Bahaeddin Veled, Annesi de Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Mezar-ı Şerif’ te bulunan Hz. Ali adına yapılmış türbe

kaplı, muhteşem bir türbedir. Avlusu mermer döşeli olup ayakkabılar ana girişte çıkarıldıktan sonra avluya girilmektedir. Türbenin kıble tarafında Cami yer almakta, kültür merkezi- kütüphane ve müzesiyle bir külliye durumundadır. Müze girişi ücrete tabi olup Afgan vatandaşları için indirimli giriş ücreti uygulanmaktadır. Başımdaki takke nedeniyle beni de Afganlılara benzetmiş olacaklar ki bana ve beraberimdeki arkadaşlara da indirimli bilet uygulandı. Belh Kasabası her şeyiyle tarih kokmaktadır. Gezerken kendinizi tarihin derinliklerine inmiş gibi hissedersiniz. Tanıştığımız bir Afganlı doktor; “Belh sokaklarında gezerken her an için Hz. İsa veya Hz. Musa ile karşılaşacakmış gibi olursunuz” derken, fazla abartmadığını düşünebilirsiniz. Medresenin yaklaşık 40 metre güney istikametinde bulunan Hoca Golak Veli Türbesi, Belh içerisinde bulunan Hoca Parsa Mescidi, Hoca Ökkaşı Veli Türbesi, şimdiki Belh’in yerleşim yeri dışında kalan, daire şeklinde surlarla çevrili antik Belh şehri harabeleri, bu harabe yakınında bulunan, Hazreti Şit’in türbesi olduğu söylenen çok büyük ölçülerdeki mezar ve daha birçok tarihi eser, Belh’in toprak yolları, fakirliği ve yoksulluğu içerisinde birer inci gibi durmaktadır. Belh Kasabası Mevlana ile bütünleşmiştir. Belh’in ana girişinde Mevlana resimleriyle bezeli bir “giriş takı” yer almaktadır.

Gezdiğimiz bazı yerlerde, hatta Hoca Ökkaşı Veli türbesi girişindeki takvimde bile Mevlana resimlerinin yer almakta olduğunu görmek bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir.

Belh’in ana girişindeki tak

Kazı yerine gelen Afgan çocuklar ile

Belh’deki Hoca Ökkaşı Veli türbesi girişinde Mevlana resimli takvim

Mevlana Celaleddin-i Rumi, Afganistan’da “Mevlana Celaleddin-i Belhi” olarak anılmaktadır. Gerek Belh şehri girişindeki Tak üzerindeki yazıda ve gerekse Türbe girişinde asılı bulunan takvim üzerindeki yazıda “Belhi” sözü açıkça görülebilmekte; “Mevlana Celaleddin Muhammed Belhi” olarak anılmaktadır. Bu güzel görevi bize nasip eden yüce Allah’a şükrediyor; bu hayırlı çalışmaya imza atan Başbakanlık TİKA yetkililerine de teşekkürü bir borç biliyorum. Saygılarımla.


otuzbeş

Ocak 2017

Haşimi Rafsancani hayatını kaybetti Eski İran Cumhurbaşkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Başkanı Rafsancani, kalp krizi nedeniyle 82 yaşında hayatını kaybetti.

Asıl adı Ekber Haşimi Behremani olan Rafsancani, Kerman eyaletinin Rafsancani ilçesine bağlı Behreman köyünde 25 Ağustos 1934’te Şam fıstığı üreticisi zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İran devrimi (1979) öncesi Ayetullah Humeyni hareketine katılan Rafsancani, İran-Irak Savaşı (19801988) sırasında etkili rol oynadı. 1989 ile 1997 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı görevini yapan Rafsancani, İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Başkanlığı’nı yürütüyordu. Rafsancani, reformistlerin hamisi ve ılımlı muhafazakarların manevi lideri olarak görülüyordu. İran Lideri Ali Hamaney’in yakın arkadaşlarından olan Rafsancani, Hamaney’i İran siyasetine dahil eden kişilerden biri olarak biliniyor. İran devrim lideri Humeyni’nin vefatından sonra yerine geçecek kişiyi seçmek için toplanan dönemin Uzmanlar Meclisi’nde, Humeyni’den nakil ile “Hamaney benden sonra lider olsun” sözü damgasını vurmuş ve Hamaney Humeyni’den sonra Rafsancani’nin desteğiyle işbaşına gelmişti. Muhafazakar kanattan gelen Rafsancani, İran halkının tercihlerine saygı gösteren bir siyasetçiydi. Özellikle son açıklamalarında ülkenin kaderini halkın tercihleri ve seçimin belirlemesini savunuyordu. Onun bu yönü reformist lider Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçimlerine katılmasıyla (1997) belirginleşti. Halkın çoğunluğunun reformist bir lideri desteklemesi onu da halkın yanında yer almaya götürdü.

Bürokraside verimlilik ölçülüyor mu? Yusuf Umutlu Etrafımızda şu cümleleri çok duyarız. “Aslında şu milli eğitim düzelse her şey iyi olacak,” veya “Aslında adalet sistemi düzelse memlekette herşey yoluna girecek,” veya “Demokrasi tam olsa her şey düzelecek.” Peki bunlar ne zaman olacak ve biz ne zaman düzeleceğiz. Kanaatimce bu tür düşünceler, içinde kısmen doğruluk payı barındırsa bile bu alanlardaki bozukluklar aslında birer sonuçtur. En kısa yoldan sonuç alınabilecek uygulamanın, genelde tüm çalışma hayatında özellikle de kamu kesimindeki istihdam rejiminde insan fıtratına uygun olarak yapılacak düzenlemeler olduğu kanaatindeyim. Emeğe hürmet lütfen! Bugün devlet bürokrasisinde; “İhmali mesuliyet yoktur, icrai mesuliyet vardır, o satıh bütün vatandır,” olumsuz ilkesi maalesef geçerliliğini olanca hızıyla devam ettirmektedir. Bir devlet düşünün ölçmeden tartmadan alıyor veriyor. Çalışanlarının bir kısmına iş veriyor, sorumluluk veriyor, ancak yeterince yetki vermiyor, hakkını vermiyor. Türlü sebeplerle çalıştıramadığı personeline iş vermiyor, ama iyi maaş veriyor. Çalışan performansını ölçen, tartan bir sistem yok, bunu kurmaya, adaletli olmaya cesaret yok. Hep eşitlik taraftarı oluyoruz. Halbuki devletin en önemli vasfı eşitliğin değil adaletin tesis edilmesini sağlayacak sistemler kurmaktır. Devlet çalışanlarının emekleri ölçülüyor mu? Bunu ölçmek için bir sistem var mı? Çalışanlar emeklerinin karşılığını alıyor mu? Üst düzey kadrolara atanan kişilerin performanslarına bakılıyor mu? Başarı hikayeleri var mı yok mu buna bakılıyor mu? Geçmişte bu kişi neyi ne kadar başarmış bu ölçülmüş mü? Yoksa başarı değerlendirmeleri kişisel değerlendirmelere veya taraftarlık anlayışına mı bağlı ? Ben öyle sorumluluk sahibi

devlet memuru tanıyorum ki çalışmasının karşılığı değil bu günkü maaşı, on katı bile verilse sezadır. Öyle çalışanlar da tanıyorum işe girdiği günden beri emeklilik hayatı yaşıyor. Devlet memurunun kimseye minnet duymadığı düzende yaşıyoruz. Elbette bu durum kişilerin problemi değil, esasen bir sistem problemidir. Temyiz kudretine sahip bir personel sistemimiz yok, kurmaya arzumuz da. “Ölçmeyen bilemez bilemeyen yönetemez.” Gerçekten adaleti sağlayan personel rejimini mutlaka kurmalıyız. Ayrıca bu gün devlette nasıl insan yetişiyor? İşe alma düzenlerinde adalet işliyor mu? KPSS sistemi gerçekten adil mi ? Yoksa eşitlikçi mi? Eşitlik adına Dünyada sadece bize mahsus bir uzmanlık alanı (!) olan genel yetenek ve genel kültür sınavı ile boş kadrolarına eleman alan başka bir devlet veya yapı olduğunu düşünmüyorum. Bir zamanlar kişilerin istismarından kaçınmak için KPSS sınavları getirilmişti. Fakat şimdi de sistemin istismarından bahsetmek gerekir. Soruyorum genel yetenek sınavında en fazla puanı alan kişiyi elektrik mühendisi olarak çalıştırmak doğru mudur? Kendi işinize elektrik mühendisi alsanız genel yeteneğini mi sorarsınız yoksa elektrikle ilgili yeteneğini mi? Şüphesiz ikinciyi. Pekala kamuya hizmet verecek kişiler neden uzmanlıklarına veya niteliklerine göre bir sınava tabi tutup ta işe alınmaz. Yoksa devletteki işler bu kadar

mı değersiz? Peki ne yapmalı. Devlet, çalışanını “Alan el değil, veren el,” konumuna yükseltmelidir. Onları üretken ve onurlu hale sokmalıdır. Asabiyetim, grubum, görüşüm, inancım değil, ürettiğim kadar varım, ürettiğim kadar değerliyim anlayışı hakim kılınmalıdır. Bugün Suriye’den göç eden insanlar neden Arabistan’a, Afganistan’a, İran’a, Rusya’ya değil de Avrupa’ya veya Amerika’ya göç etmek istiyor? Acaba sebep sadece can emniyeti mi? Kabul etmek gerekir ki bu gün batılılar bizden daha iyi yönetim sistemleri kurmuşlar, bizden daha iyi hukuk düzeni oluşturmuşlardır. Bizden daha iyi üretiyorlar. Önerim veya sevdam Batıdan al uygula değildir. Kendimize özgü sistemleri kurmaktır. Esasen bu işe uygun esaslı ilkelerimiz var. Kendimizi, ailemizi, şirketimizi, derneğimizi veya devletimizi yönetmede esas almamız gereken hakikat, adalet, merhamet, liyakat ve istişare gibi temel ilkelerimiz var. Bunun yanında emeğe kıymet veren bir inancımız var. İnandığını iddia eden insanlar, emeğe hürmet eden sistemleri, ona karşılığını veren düzenleri oluşturmak zorundadır. Allah Teala HUD Suresi (85) de Şuayb Nebinin dilinden; “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak başkalarına zarar vermeyin,” buyuruyor. Yine Kuranı Kerim’de Necm Devamı arka sahifede


otuzaltı 36. Ayette “İnsana ancak çabasının karşılığı vardır.” Zümer 9’da ise “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ?” denilmektedir. Evet maalesef bizim devlette çoğunlukla çalışana çalışmasının karşılığı verilmez. Kimine daha azı kimine daha fazlası verilir. Hatta bilen değil bilmeyen daha üstün olur. Bu da aslında fıtrat ile çatışmadır. Şayet devlet çarkının iyi çalıştırılması isteniyorsa, devlet çalışanlarının emeklerinin ölçülmesi ve buna göre ücretlendirilmesi gerekir. Zira istismar edilerek çalışmadan alınan her maaş, garip gurebanın, yetimin veya herhangi bir insanın hakkının çalınmasıdır; insanların malının, ücretinin değerinin düşürülmesidir. Böyle bir düzene göz yummak da hak gasbına, kul hakkına tecavüze ortak olmaktır. Fesadın çoğalmasına sebep olmaktır. Bu gün toplumumuzdaki bir çok yapılanmalar menfaat elde etme odaklıdır. Bu normal karşılanabilir. Ancak devlet sisteminde adaleti ve hukuku devamlı ve egemen kılamazsak devlet her zaman bir paralel yapının elinde kalır. Eşitliği, asabiyeti veya taraftarlığı değil, adaleti esas alan bir sistem kurabilirsek, bu şekilde toplumumuzu ve devleti kasıp kavuran paralel yapılardan kurtarabiliriz. İnsanların “Ben eğer emek veriyorsam karşılığını alırım, bunun için herhangi bir paralel yapıya ait olmam gerekmiyor,” düşüncesine sahip olması gerekir. Devlet eşitliği, fırsat eşitliği şeklinde esas almalı, nimet paylaşımında değil. Nimeti verdiğimiz emeğe göre adaletli almalıyız. Gelin ölçüyü tam yapacak sistemler kuralım ve çalışanlara haklarını verelim. Aksi durumda devlet emek piyasasında haksız rekabet unsuru olmaya devam edecektir. Ancak böyle bir sistem ile bürokratik mekanizmaları etkin kılabiliriz, medeniyet kurabiliriz, ancak böyle bir ülke ile bu coğrafyada ayakta kalabiliriz. Müslümansak inancımızın gereği olarak, değilsek akıl sahibi olarak adam gibi eşitliği değil, emeği ve hakkı esas alan bir çalışma sistemi kurmaya mecburuz. İnanın işte o zaman paralel yapılardan kurtuluruz, işte o zaman çocuklarımızı dershaneye göndermek durumunda kalmayız. İşte o zaman hastanede adam gibi sağ-

Rebiulâhir 1438 lık hizmeti alırız. İşte o zaman mahkemede davamız zamanında sonuçlandırılır. İşte o zaman memleketin her tarafında doktor, öğretmen bulunur. İşte o zaman tarımda başımızı kaldırırız, eti Avrupa’dan almak durumunda kalmayız. Pasaportumuz dünyanın her yerinde muteber olur. Bir sistem önerisi olarak, 1-Birçok kamu kurumunda ünvan sisteminden vazgeçilmelidir. Devletin verdiği diplomalar kişiye unvan olarak yetmelidir. 2-Hiyerarşik yapılar ünvana dayalı olan dikey değil, pozisyona dayalı olan daha basık bir şekilde oluşturulmalıdır. 3-Performans yönetim sitemleri kurulmalıdır. 4-Maaşlar ünvanlara değil pozisyonlara verilmeli ve insanların performansları ayrıca ölçülerek kıymetlendirilmelidir. Bunun için devlet; özellikle tek merkezden memurlarının maaşlarını belirlemekten ve buna dayalı olarak personel bütçelerinin yönetimini, Maliye Bakanlığı’na vermekten vazgeçmelidir. Bunun yerine Maliye Bakanlığı, devlet personeli için harcayacağı parayı belirlemeli, bunu denetlemeli, bütçe aşımlarına asla meydan vermemeli, bakanlıklar veya diğer kurumlar da kendi kuracakları performans sistemlerine dayalı olarak çalışanlarına emekleri karşılığında bu bütçeleri harcamalıdır. Performansı düşük memurlar (işten çıkarma dahil) bunun sonucuna katlanmalıdır. 5-Devlete eleman alırken önce iş tecrübesi aranmalı, genel yetenek değil, TUS da olduğu gibi uzmanlık alanlarında sınav yapılmalıdır. 6-Münhasıran niteliği ne olursa olsun asla üniversiteyi yeni bitirmiş kişiler, uzmanlık ve müfettişlik/denetçilik pozisyonlarına atanmamalıdır. Bakanlık veya diğer önemli mekanizmalardaki müfettişlik/denetçilik ve uzmanlıklar sahadan gelmiş insanlara verilmelidir. 7-Devletteki şu anda geçerli olan ve asla denetlemeyen teftiş/denetim siteminden vazgeçilmeli, gerekli bilişim altyapıları ile donatılmış olarak iç kontrol sistemleri etkinleştirilmeli, verimlilik ölçümü ve denetimi yapılmalıdır. Başka bir yazımızda özel sektördeki istihdam problem ve önerilerini gündeme getirmek dileği ile hoşcakalın.

Tarihin akışı Hüseyin Türkmen Tarihin akışını derinliğine ve genişliğine bütünüyle kuşatabilmek mümkün değildir. Her gün, her an yeryüzünde olup biten ve süregelen kavgaları, savaşları, zulümleri sosyal, kültürel ve ekonomik etkinlikleri bütün özgünlüğü çerçevesinde tespit ve kayıt altına almak,böylesi bir birikimden insanlığın geleceği için dersler çıkarıp tedbirler ortaya koymak bütün teknolojik gelişme ve ilerlemelere rağmen mümkün gözükmüyor. İşbu sebeple bizde boyumuzu ve kapasitemizi zorlamadan bize özgü yaşanmışlıkların bir kısmını kısaca tesbit edip değerlendirmelerde bulunmak istiyoruz.Çabamız adeta (bir çuval buğdayın bir avuç mosturası) örneği olur kavlince yol alacaktır. Seksen milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye, Türk İslam ve insanlık tarihinin küçümsenmeyecek bir takım miras ve sorumluluklarını üzerinde taşımaktadır. Osmanlı cihan devletinin bugün, çağdaş dünya diye kendilerini tanımlayan emperyal güçlerce, yıkılışının ardından adeta küllerinden var olma iradesiyle direnişe geçen, Müslüman Türk kimliği netice itibarıyla birazı balkanlarda olmak üzere Anadolu çoğrafyasın da tutunabilmiştir. İçinde ümmeti muhammedin değişik unsurları da yer almakla birlikte kahir ekseriyeti Müslüman Türk olan milletin istiklalini elde etmekle beraber bu istiklal üzerine kurulan devletin (sistemin) temellerinin batıdan iktibas edilmesi veya gizli anlaşmalarla oluşturulan fiili durumun Müslüman halkın temel değerlerine zıt olması içten içe bir huzursuzluk ve tepkiyi de büyütmüştür. Batılı değerleri muasır medeniyet telakkisiyle bir ideoloji dayatması halinde devrim ve yenilik diyerek tatbik etmek gayreti fıtratı zorlamış ve tahrib etmiştir ki bu sebeble devlet millet arasında soğuk yeller esmiş aşınmalarla birlikte derin uçurumlar kazılmıştır. Batıdan alınan laiklik ilkesi öylesi bir tarz ve tonda tatbik edilmiştir ki Müslüman halk imanına temel olan bir takım ibadet ve amelleri yapmakta zorlanmış ve envai çeşit zulüm uygulamalarına muhatap kılınmıştır. En sade en barışçıl en uzlaşmacı dille ifadelen dirilmek

istenen islami insani ve vicdani talepler bile devleti yöneten bürokratlar siyasiler ve onlara payanda olan batı aşığı basın yayın kuruluşlarınca irtica tehdidi şeriat tehlikesi olarak yaftalamış ve bütün dünyanın gözleri önünde Müslüman Türk milleti öz yurdundan garib öz vatanında parya psikozuna sokulmuştur. Kahredici tarzdaki hayatın bütününü etkileyen resmi ve yarı resmi zorbalıklara karşı bu Müslüman millet sabırla tahammülle tevekkülle çilesini büyütmüş ve yine hayatın her alanında iman İslam ahlak aile temelli direnişini şuurlaştırmış ve bu şuurla siyasi ekonomik eğitim ve kültürel yapılanmaları bir kalenin burçları misali inşa etmiştir. Merhum Adnan Menderes, Osman Bölükbaşı, Alpaslan Türkeş, Necmeddin Erbakan,Turgut Özal, Muhsin Yazıcıoğlu gibi liderlerin her birinin bu gün için belli bir tecrübe ve güç halinde sağlam bir zemine sahip siyasi yapının inşasında payları vardır. Merhum Mehmet Akif Ersoy, Said-i Nursi, Necip Fazıl Kısakürek, Hacı Sami, Ramazan oğlu Süleyman, Hilmi Tuna Han gibi fikir ve irşat ehli üstatlarında esaslı hizmet ve gayretleri söz konusudur. Cumhuriyeti’n ilanından buyana bir asra yakın geçen zamanda sayısız çalkalanmalar ihtilaller yaşanmıştır. Komünizm tehlikesi dile getirilerek ülkemiz Nato’ya sokulmuş Avrupa Birliği’nin ekonomik gücünden faydalanmak üzere atmışlı yıllarda üyelik için müracat yapılmıştır. Güvenlik anlamında yapılan anlaşmayla, Nato mu Türkiye yi korumuş, Türkiye mi Nato’nun çıkarlarını savunma gücü olarak kıymetlendirilmiş tartışmaya değer bir husustur. Ancak atmışlı yıllarda yapılan Avrupa Birliği’ne üyelik müracaatının neredeyse atmışyıldır gerçekleşmemiş olması aşikar bir aldatmacayı gözler önüne sermektedir. Doksanlı yıllarda imzalanan gümrük birliği anlaşmasının tek taraflı olarak ülkemize zararı yüzlerce milyar dolara tekabül etmektedir. Avrupa Birliği yöneticileri her zaman üst perdeden konuşmuş ülkemizi aşağılamaktan usanmamışlardır. Devamı yan sahifede


otuzyedi

Ocak 2017

Bu ülkenin mazlum insanları gece gündüz demeden, aşkla şevkle çileyle alın teri dökmüş yürek teri akıtmış ve ülkeyi gerçek bağımsızlığa ulaştırmak için çalışmış milli devletin güçlü iktidarın ipini iki binli yılların başında yakalamıştır. Milletin iktidarını hazmedemeyen oyunları bozulan hesapları ve çıkarları alt üst olan yerli ve yabancı odaklar birbiri ardı sıra darbe planları yapmışlar ve fakat çok şükür muvaffak olamamışlardır. Ordu içindeki kökü dışarıda masonik odaklarla işbirliği yapan azınlık bir grubun vesayeti parçalanmıştır. Ay ışığı, Eldiven, Yakamoz, Balyoz ve Ergenekon gibi kavramlar millet zihninde çok ağır anlam ve mesaj içeren kavramlar olarak yer etmişlerdir. 15 Temmuz darbe ve istila girişimi ise hakikaten hiç beklenmedik bir şekilde atom bombası gibi gündemimize düşmüştür. Hadise çok boyutludur. Aradan geçen altı aylık bir süreye rağmen harareti devam etmekte ve ateşi yanmaktadır. Risaleyi Nur mirasını yüklenen bir tufeyli öncelikle kendini aziz milletimizi Türk İslam Alemini Amerikayı ve insanlığı kandırmıştır.Ülkemizin ve dünyanın dört köşesinden eğitim hizmeti veriyor diye geniş bir

efkarı umumiyenin güven takdır ve itimadını kazanan bu yapılanma meğer kırk yıl öncesinden planlanan büyük şeytan Amerikanın bir oyunuymuş. Vahki vahh halimize.Cumhurbaşkanından başbakandan bakanlar kurulundan aydınlarımızdan yazarlarımızdan kanat önderlerimizden hemen hepimiz muazzam bir takiyyeye kurban edilmiş ve kandırılmışız. 15 Temmuz hadisesi yalnızca yönetimi değiştirmek amaçlı bir darbe girişimi değildir. Atmış ihtilalı yetmiş bir muhtırası seksen darbesi yirmi sekiz şubat post modern darbesi ve yirmi yedi nisan e bildirisi... Bunların hiç birisi bin bir türlü emek sabır ve çileyle bu güne gelmiş devletimizi tarih sahnesinden silmeyi amaçlamıyordu.15 temmuz bir darbe olmanın ötesinde Türk devletini dağıtmak ve kurumlarıyla bütün vatan topraklarını istila ederek milletimizi devletsiz ve zelil bir duruma düşürmek için yapılmıştır. Başarılsaydı ülkenin Erzurum’dan doğusu Ermenistan’a ve Sivas’tan, İskenderun’dan, Hakkari’ye kadar olan kısmı ise pkk yönetiminde Kürdistan’a verilecekti. Başta İstanbul olmak üzere Marmara bölgesi ve boğazlar ise dünya serbest bölgesi olarak maso-

nik Yahudi sermayesine peşkeş çekilecekti. Yüzyıl öncesinde olduğu gibi sevr diriltilecek ve yeni boyutuyla dayatılacaktı . “One Minute” çıkışı “dünya beşten büyüktür” haykırışı Türk milletinin milli iradesinin yükseliş sedalarıdır. Rusya ile yakınlaşma şangay beşlisine dahil olmak söylemi Suriyede gerçekleştirilen Fırat Kalkanı Harekatı muhtemelen Irak’ta gerçekleşecek “Dicle tufanı” harekatı başta Amerika olmak üzere bütün batılı emperyalistlerin üzerimizdeki ve bölgedeki hesaplarını bozmuştur alt üst etmiştir. Bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeler birinci ve ikinci dünya savaşlarından çok daha büyük tahrib edici küresel bir savasın sinyalini vermektedir. Milli kültür ve tarih şuuruyla üç kıtada adalet elçisi olmuş bir medeniyetin evlatları olarak ekonomik ve teknik gücümüzü her geçen gün artırarak liyakatli ve güçlü siyasi liderlikle bu hercu merç ten alnımızın akıyla çıkabileceğimize inanıyorum. Fırsatların stoğu olmaz sözü batılıların hayat felsefesini yansıtmaktadır. Milletimiz ise gelişmeleri yeryüzü mazlumlarına hizmet ve yardım için hayırlı bir vesile olarak değerlendirmek durumundadır.

“Almanya teröre ev sahipliği yaptı!”

Sebîlürreşad Hilal TV’de konuşuldu Hilal TV’de Sebîlürreşad masaya yatırıldı. Televizyon kanalında cuma günleri yayınlanan ‘Ulustan Ümmete’ isimli programda Sebîlürreşad’ın islamcı dergilere etkisi konuşulurken, üstlendiği misyonda anlatıldı.

Sebîlürreşad Dergisi Genel Yayın Yönetmeni tarihçi-yazar Fatih Bayhan, TRT AVAZ’da Gökçe Oğan hazırlayıp sunduğu Detay 13 programına konuk oldu. Almanya’nın terör örgütlerine ev sahipliği yaptığını ifade eden ve Büyük İsrail Projesi’nden de bahseden Bayhan açıklamasında şu ifadelere yer verdi; “Son 30 yıldır Türkiye’ye karşı ne kadar terör örgütü varsa Almanya bunlara açıkça ev sahipliği yaptı. Allah’ın arzını Halep gibi bir savaş meydanına dönüştürüp kadınları çocukları tarumar eden anlayışı kabul etmemiz mümkün değil. Ortadoğu’daki karmaşanın altını kazıdığınızda Büyük İsrail Projesi’ni göreceksiniz.”


otuzsekiz

Rebiulâhir 1438

Sebîlürreşad okuyucusuyla hasbihal

Hatıra-i Sebîlürreşad

Ey aziz kârî Fatih Bayhan

İmam-Hatip ve müfredat meselesi İslam coğrafyası feci günler geçiriyor. Yüzyıllık fiziki ayrılıklara şimdi fikri gerekçeler oluşturuluyor ve dost kalmayı başarabilenlerin ittihad ve ittifak ederek hareket kabiliyeti geliştirmelerine mani olunmak isteniyor. Ülkelere bölünen coğrafyasını toparlayamaz hale gelen İslam aleminde, şimdi en büyük kalesi olan Türkiye’de; meşrep, mezhep, cemaat, tarikat farklılıkları üzerinden ayrışma temelleri atılmaya çalışılıyor. Bunun son örneğini aziz milletin “Evladım ardımdan bir fatiha okumasını bilsin” gayesiyle yıllarca sahip çıktığı, imarına, inşaasına, aişesine kendi bütçesinden ilaveler yaparak ayakta tuttuğu İmam-Hatip Liselerine dönük bir müfredat tartışması başladı. Tartışmayı alevlendiren Mustafa İslamoğlu’nun “İşidci çıkartır” kelimesinin geçtiği bir cümleydi. Aslında sonradan “maksadını aşan bir ifade olarak telakki” ederek düzeltme yazan İslamoğlu, “Müfredatın eksiklerinin koınuşulduğu bir toplantıdan sadece bir bölümü alıp yargılamak eksiklik olur. İmam Hatipleri önemsiyorum” kabilinden bir açıklama yaptı. Öncelikle Mustafa İslamoğlu’nun bu düzeltme içeren açıklamasına rağmen elbette onu sözleirne mahkum etmeyeceğiz. Bu bir kul hakkı ihlalidir. Zira o açıklamanın hemen ardından gördükki hızlıca ayrışmalar, tartışmalar, gruplaşmalar başladı. Bir kesim “İslamoğlu haklı” derken, diğer kesim dini literatürle, tüm fıkhi bilgisini konuştururcasına iman ve inkar kavramları üzerinden ateşli sözler sarfediyordu. Biz bu açıklaması için değil ama, buna benzer tartışmalar doğuracak açıklamaları toplumumuzun önündeki tüm isimlerin daha dikkatlice kullanması gerektiğine inanıyoruz. Hz. Ali’nin dediği gibi, “Söz, sahibindeyken onun esiridir. Ağızdan çıkınca sözün sahibi sözünün esiri olur”… Sözlerimize dikkat edeceğiz, hatamız olduğunda düzelteceğiz. Eksik olanı tamamlayacağız. Öyle bir fitne devrinden geçiyoruzki hiçbirimizin keyfiyetle hareket edecek lüksü yoktur. Bu bağlamda sohbetlerine ara veren; Cübbeli Ahmet Hoca, İhsan Şenocak, Nurettin Şirin gibi hocalarımızın doğru karar verdiklerini düşünüyorum. Sözün şehvetine kapılmamak en büyük erdemdir. Gelelim İmam-Hatip liselerimizin eğitim müfredatı hususuna. İmam-Hatip Liselerimizin eğitim müfredatı camiamız içinde çok tartışılan, ancak ülkemizin siyasi ve sosyal atmosferi nedeniyle sürekli ötelenen, zaman zaman alevlendiği halde gündem dışı tutulan bir meseledir. Bunu Sayın İslamoğlu’na bağlamak, onun sözleri çevresinde ele almak hem konuya hemde

İslamoğlu’na haksızlık olur. Bu konu bendenizin de mezun olduğu 1993’te dahi şiddetli mevzu olmuş, ancak bir adım atılamamıştı. Ancak bunca eksiğine ve eleştiriye rağmen bu müfredat’tan kesinlikle “İşid” kafasında bir nesil çıkmadı. Neden çıkmadı? Çünkü Türkiye müslümanlığı tarihsel olarak “İşidci” üretmez, kodlarına aykırıdır. Bu nedenle İslamoğlu gibi, “İşidci çıkartır” diye değil ama, neden “Bill Gates çıkartmadı, bir Jobs çıkartmadı” diye eleştirilmelidir. Son yıllarda İmam Hatip liselerimizin sayılarının artması, okullara insanımızın gösterdiği ilgi ve alaka ve en önemlisi ülkemizdeki siyasi atmosfer İmam Hatiplerimizdeki müfredatı güncellememiz hususunda bize fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı iyi değerlendirmeli, imanlı, inançlı nesillerimizi islam coğrafyasının güçlü bir mefküre ile yükselmesine öncülük edecek hale getirmeliyiz. Kabul etmeliyizki, iman, inanç eğer İslam kültüründen beslenmeden “taklidi” geliyorsa bizi “yobazlığa”, kültürden beslenerek geliyorsa bizi aydınlığa götürür. Ülkemizin aydınlık yarınları dinini, diyanetini layıkıyla bilen, dini tedrisatını ikmal etmiş, fenni ilimler tahsil etmiş, sosyal ve felsefe okumuş, mühendislik ve bilgi teknolojileriyle hemdem olmuş nesiller eliyle olabilir. Dini eğitim almış, ancak felsefesiz, mühendissiz, yazılım ve bilgi teknolojilerinden mahrum bir nesil toplumumuzu ileri götüremez. Kabul edelimki İslam coğrafyası kültür, eğitim ve teknolojikolarak çok geridedir. İmanlı nesiller bu eksiği gidermek için gayret göstermeli, hem dini tahsilini hemde fenni tahsilini yerine getirmeyi amaç edinmelidir. Müfredatımız bu eksende yenilenmeli, güçlenmelidir. Bununla beraber yazılım teknolojileri ile özellikle ilgilenmeli, bilgi tekniklerini insanlığın hayrına geliştirmeliyiz. Açıkça görüyoruz ki dünyamız yeni bir medeniyet savaşıyla karşı karşıyadır. Biz, savaş için teknoloji geliştiren değil, insanlığa barışı ve huzuru, mutluluk ve saadeti inşa için teknolojiyi insanlığın emrine amade kılacak bir eğitim yolu geliştirmekle mükellefiz. Bu bağlamda ÖNDER gibi önemli bir kurumumuz adı gibi önderlik yapmalı, Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerininde katılımıyla müfredat ve içerik konusunda camiamızın önde gelen isimlerininde samimi olarak katkı verebileceği bir ortak akıl çalışması yapmalıdır. Bu çalışmaya Sebîlürreşad ailesi olarak en büyük katkımız herhalde 1920’de Mehmet Akif Bey ve Eşref Edib Bey’in Heybeliada’da kurdukları “Sebîlürreşad Mektebi” için bizatihi Akif’in yaptığı müfredat çalışmasını sunmak olur. Orada Medreselerin kapatılması ve içeriğinin boşaltılmasına duyulan tepkiye

Reisul hattatîn Hacı Kamil Efendi’nin harikulede nefis bir levhası... Sebîlürreşad, sayı: 233, Kasım 1956

ve İslam coğrafyasının; bilime, sanata, eğitime, felsefe ve bilgi teknolojilerine olan ihtiyacı tespit edilmiş ve müfredat içeriğinin buna göre oluşturulduğu görülecektir… Hülasa; 1.İmam Hatip ve müfredat meselesinin ülke gündemi bakımından zamanı olmayabilir, ancak Önder-MEB -STK’lar bu alanda zihni ve fikri bir çalışma grubu oluşturmalıdır. 2.Müfredat meselesi sadece İmam hatiplerimizin değil, diğer ilkokul ve liselerimizinde meselesidir. Bu alandaki çalışma çok gecikmeden ele alınmalıdır. 3.Müfredat meselesi üzerinden yeni bir tartışma, ayrışma, kutuplaşma bu ümmete yakışmaz ve gereksizdir. 4.İslam toplumunun önünde yürüyen hocalarımıza bu dönemde daha çok sorumlu davranmak yakışır. 5.Sebîlürreşad mektebi üzerine Mehmet Akif ve Eşref Edib Bey’in içerik çalışması mutlaka ele alınmalıdır.


otuzdokuz

Ocak 2017

MUHTEREM OKUYUCULARIMIZA Elli yıl fasıladan sonra yeniden neşredilmeye başlayan Sebîlürreşad, bir dava ve aksiyon dergisi olduğu kadar, bir ilim ve fikir mecmuası, edebi ve tarihi bir vesikadır. Sizlerin bu bilinçle Sebîlürreşad’ı takibe başladığınıza inanıyoruz. Mehmet Âkif ve Eşref Edip Bey’in 1908’de Sırat-ı Mustakim adıyla başlattıkları bu yayın çizgisi, sadece bir dergi olmanın ötesinde bir misyonu temsil etmiştir. O misyon Devlet-i Aliye’nin dağılmaması, Müslümanların bir arada, güç birliğini koruması inancını temsil ediyordu. Bugün Sebîlürreşad’ın misyonu ve inandığı ilkelerin bize ne kadar doğru istikamet çizdiği aradan geçen bunca yıl sonra yeniden kıymetli hale gelmiştir. Mehmet Âkif Bey’in, “Ehli Salip” olarak tanımladığı ve “Sözüne güvenilmez” diye not düştüğü Batı medeniyeti, bizi bir bedenin parçaları gibi gördüğü için ayırmak istemişti. Bunda başarılı olmuştur. Ancak bu ayrılış 108 yıldır ne ayrılana, ne de asıl bedene huzur, sükûnet, güç ve iktidar getirmemiştir. Hatta bu ayrım, cetvel koyarak haritalandıran Batı medeniyetini dahi huzurlu kılmamıştır. Şimdi Lozan’ın 100. Yılına giriliyor. Sevr’i fiili kılamayan Ehli Salip, yeni planını devreye soktu. Ancak bu sefer Ümmeti Muhammed daha organizeli, daha cesur, biraz daha ne istediğini bilir durumdadır. Bu yüzden işleri kolay olmayacaktır. İslam coğrafyasına “Arap Baharı” adını vererek uygulamaya soktukları “sosyal darbeler” ümmetin maddi manevi mahvına neden olurken 15 Temmuz’da bu kez ümmetin kalbine darbe indirmek istemişler, ancak muvaffak olamamışlardır. Bu tahlile neden ihtiyaç var; zira Sebîlürreşad çizgisi aradan geçen bunca karanlık yılların yeniden aydınlık günlere çevrilmesi

için ayakta durması gereken, bayrağının dalgalanması gereken bir fikir ocağıdır. Bu ocak, manevi inkişaf için gayret gösteren samimi insanların ocağıdır. Vatan, millet, bayrak ve din için fedakarlık yapabilen, kalbi islam coğrafyası için atan sevdası büyük insanların ocağıdır. Mehmet Âkif’in, Eşref Edip’in eli vardır üzerimizde. Giriştiğimiz manevi sorumluluğun idrakindeyiz. Okuyucularımızın da bunun idrakinde olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Sebîlürreşad’a abone olarak, dostlarınızı buna abone yaparak, uygun olursa reklam vererek, toplu alım yaparak, mecmuayı gençlere ulaştırarak sorumluluk sahibi olduğunuzu gösteriniz. Eşref Edip üstadımızın bu dergiyi 1966’da “ekonomik nedenlerle”, yani abonelerinin dergi bedellerini zamanında göndermemesi yüzünden kapattığını unutmayınız. İlk sayımızı 10 bin adet basıp başta Türkiye’mizin tüm vilayetlerine, aydın ve mütefekkirlerine, saniyen İslam coğrafyasına ulaştırdık. İnternet gibi ortak bilgi havuzunun bulunduğu bir dönemde yazılı mevkuteyi ayakta tutmak zor denilebilir. Lakin öyle değil. Sebîlürreşad’ı hediye edebilirsiniz ama, onu dijital olarak sadece tavsiye edebilirsiniz. Dokunabileceğiniz, okuyabileceğiniz bir mecmua için emek veriyoruz. Bulunduğunuz vilayette il temsilcimiz aracılığıyla abone olabileceğiniz gibi, banka hesap numarası adresine havale yaparakda abone olabilirsiniz. Dua istiyoruz. Dua ediyoruz. Allah islam coğrafyasını kültürel istiladan korusun… Abonelik ve Sebîlürreşad’a sahip olmak için bulunduğunuz illerdeki temsilcilerimizle temasa geçebilir veya aşağıdaki iletişim bilgilerinden doğrudan bize ulaşabilirsiniz. Allah yardımcımız olsun.

ABONELİK İLETİŞİM BİLGİLERİ Abone ve Dağıtım İletişim: 0 541 673 85 80 Anafartalar cd. Sakarya Apt. No: 50/12 Altındağ/Ankara Abone mail: sebilürresadabone@gmail.com Abone için: Yıllık bedel: 120 TL, 6 Aylık bedel : 70 TL Nezihe Bayhan adına Hesap no : TR0500 2090 0000 0975 1700 0001 ZİRAAT KATILIM BANKASI ULUS ŞB. Yurtdışı 12 aylık abonelik bedeli 65 Euro

TEMSİLCİLİKLERİMİZ AVRUPA - HAYRİYE TUFANOĞLU +32 484 03 35 35 ADANA - REMZİ YILDIRIM 0532 522 68 22 AĞRI - MELİH DENİZ 0542 307 77 88 ANTALYA-1 ALPER YILMAZ 0543 542 59 49 ANTALYA-2 TÜRKAN ŞİMŞEK 0537 571 82 78 BOLU - M.FATİH YAZICIOL 0506 988 39 57 BAYBURT - HÜSNÜ YAĞMUR 0505 829 69 00 BARTIN - GÜNGÖR YAVUZASLAN 0532 178 34 74 ÇANKIRI - SERDAR ÇAM 0507 214 91 42 ELAZIĞ - ALİ ÖGÜL 0532 377 07 46 ERZİNCAN - MERT ÇOBAN 0543 963 28 26 ERZURUM - UĞUR AKSU 0543 919 66 14 G.ANTEP - İSMAİL KORKMAZ 0553 005 23 23 ISPARTA - YAŞAR CESARET 0507 284 77 47 İSTANBUL - M.AKİF OLGUN 0532 255 92 66 İZMİR - MEHMET YAŞAR 0506 573 11 77

KARABÜK-1 AHMET AKSOY 0538 200 84 31 KARABÜK-2 ERGİN AKGÜN 0505 369 19 68 KASTAMONU - LEVENT KENAN 0545 426 44 96 KAYSERİ - HÜSEYİN TÜRKMEN 0536 736 26 24 KONYA - LÜTFULLAH IŞIK 0505 938 42 54 KÜTAHYA - CABİR KESKİN 0554 443 48 74 MALATYA - MEHMET SAĞDIÇ 0532 564 88 72 MARDİN - AHMET AKGÜL 0532 442 22 73 OSMANİYE - SÜLEYMAN MAZI 0505 434 25 26 RİZE - ADEM DOĞAN 0545 324 97 02 SAKARYA - M. TALHA İBİL 0542 383 54 54 SAMSUN - EBABİL KİTABEVİ 0362 432 88 66 SİVAS - CENGİZHAN KONUŞ 0542 226 85 46 ŞANLIURFA - OSMAN GÜZEL 0507 811 33 53 TEKİRDAĞ - AHMET AKÇAY 0532 495 23 66

DİYANET (TDV) SATIŞ NOKTALARIMIZ ADANA 0 322.352 51 57 ADIYAMAN 0416 214 12 67 ANKARA KALEM KİTAP TEL : 0312 419 46 93 ANKARA KOCATEPE 0312.417 27 92 ANKARA SIHHİYE 0312.229 73 36 ANTALYA 0242.242 15 24 BURSA 0224.328 81 55 ÇANAKKALE 0286.214 37 02 ÇORUM 0364.213 37 26 DENİZLİ 0258.263 86 82 DİYARBAKIR 0412.224 40 91 ELAZIĞ 0424.236 96 70 ERZURUM 0442.234 36 96 GAZİANTEP 0342.230 50 27

KİTABEVLERİ ANKARA: DOST - KURTUBA SİHAM TURHAN- HASRET İSTANBUL: BEDİR YAYINEVİ, TİMAŞ ADANA: ŞAFAK - ALFABE BALIKESİR: GÜLİSTAN - ALEM- BANDIRMA KONYA: ÇİZGİ - KİTAP DÜNYASI

İSTANBUL CAĞALOĞLU 0212.511 44 32 14 İSTANBUL ÇAPA 0212.518 46 04 İSTANBUL FATİH 0212.621 80 17 İSTANBUL ATAŞEHİR 0216.474 12 02 İZMİR 0232.482 18 36 KAHRAMANMARAŞ 0344.232 07 00 KAYSERİ 0352.222 51 95 KONYA 0332.350 97 66 MALATYA 0422.323 31 33 MUĞLA 0252.214 43 02 SAKARYA 0264.278 20 75 SAMSUN 0362.432 87 62 SİVAS 0346.221 30 05 TRABZON 0462.326 17 47

İNTERNET SATIŞ Kitapyurdu.com Kitapyuvasi.com İnternet üzerinden abone olmak için web adresimizi ziyaret edebilirsiniz; www.sebilurresad.com.tr


Rebiulâhir 1438

Korkusu, umudu, yalnızlığı ve coşkusuyla şiirine bireysel bir ruh üfleyen Üstad Mehmet Akif İnan… vefatının 17. Yılındayız. Rahmetle, özlemle, şiirle ve duayla anıyorum…

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD Rebiulâhir 1438, Ocak 2017

Üstad Necip Fazlı, Bahri Zengin ve Mehmet Akif İnan

Her eylem yeniden diriltir beni! Mesleği Öğretmen, heybesi şiir ve edebiyat, eylemi Sendika ile hak ve ihlallere karşı dik duruş, azığı ise dostluk olan bir ağabeydi. Kendisiyle vefatından üç yıl önce yani 1997’de tanıştım. Sıhhiye’de Eğitim-bir merkezi olarak kullanılan dairede etrafı bal arılarının kovanın etrafını doldurduğu gibi gençlerle doluydu. Henüz 22 sinde bir delikanlıydım tanıştığımda. Masanın ardında kendisi küçük ama sözleri büyük, sesi odayı, yüreğimizi ve gönül dünyamızı saracak kadar güçlü bir adam oturuyordu. Dedim ya, henüz 22 sindeydim. Bir şairi kucaklamak hissiyle girmiştim o binaya. “Doğ ey güneş, erit taştan adamı ve kurut taşları diken elleri…” şiiri dilimizdeydi. Kudüs şiiri sonra… Belki onu hep “Kudüs Şairi” olarak hatırlatacak o şiirle anıyorduk. Uzun uzun konuştu, odasına giren-çıkan gençler vardı. Belli ki gazete yazılarından derlenecek yeni bir kitabın arifesiydi. Biz hep sustuk, o konuştu. Keşke daha çok dinleseydik, daha çok sükut etseymişiz… Coşkun akan ırmaklar gibi besledi yüreğimizi. Beni en çok onun sendikacı yanı düşündürmüş, hatta hayıflandırmıştı. “Bir edebiyat ve şiir adamıydı, medeniyetimizi besleyen eserlerle uğraşmalıydı” diye hep düşündürmüştür. Bu yüzden eser vermesine engel olacak her meşguliyeti geleceğimizden çalınan bir şiir, bir yazı, bir eser olarak görüyorum. Ama o, sendikacılığında da “ağabeylik” yaptı. Sanatı, edebiyatı inadına, sanattan, edebiyattan uzak bir alan olan sendikacılığın gündemine sokmayı başardı. Yine de gönlüm başka şeyler söylüyor… 1940’da Urfa’da doğdu. İlk ve ortaokulu Urfa’da, liseyi Maraş’ta bitirdi. D.T.C.F Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. 1961-1964 yıllarında Hilâl Dergi ve yayınevinde yönetici, 1964-69 yıllarında Türk Ocakları Merkez Müdürü, 1969-72 yıllarında da Türk Taşıt İşverenleri Sendikası’nda Eğitim Uzmanı olarak çalıştı. 1972’den sonra çeşitli orta ve yüksek dereceli okullarda öğretmenlik yaptı. 1961’den bu yana birçok dergi ve gazetede yazılar ve şiirler yayımladı. 1969’da Edebiyat, 1976’da Mavera dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. 1977’den itibaren Yeni Devir gazetesinde günlük fikir ve sanat yazıları yazdı, eserler tefrika etti. 1992’de Eğitim-Bir-Sen’i, 1995’te Memur-Sen’i kurdu. 6 Ocak 2000’de vefat etti. Kabri memleketi Şanlıurfa’dadır. Basılmış kitapları: Edebiyat ve Medeniyet Üzerine (Denemeler 1972), Hicret (Şiir, 1974), Din ve Uygarlık (Deneme, 1985) Yeni Türk Edebiyatı ( O. Çağlar’la birlikte, Eğitim Enstitüsü için ders kitabı 1977). Biz şehadet ederiz ki, o hep hakkı zikreyledi…Şiiriyle, sanatıyla, hayatıyla örnek bir dava insanıydı…İşte onu aslında bu yüzden hasretle arıyoruz. Ve bir gün Kudüs şirini, Kudüs’ün semalarında haykırmayı ümit ediyoruz. F.B.

Doğ Ey Güneş Her eylem yeniden diriltir beni Nehirler düşlerim göl kenarında. Doğ ey güneş erit taştan adamı Ve kurut taşları diken elleri. Kurtuluş haberi olsun dünyaya, Ayırma üstümden bir an gölgeni Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin Doğayı çarptıran konumlarına. Babamın gölgesi koruyor beni Ah ne güzel şehir bu eski şehir. Dönüştür ey kalbim bahçeli eve Anlamı ezen o makinaları.

Zaman Susarak anlattım bütün gizliyi Sakladım duygumu ben konuşarak

Terketme n’olursun bir eşya gibi Ölümsüz bir hasret yaşarken bende

Bir acı tarlası sessiz yüzünde Aşkı yürürlüğe koyma savaşı

Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar İçimin ormanı bir yangın yeri

İçimde bir düzen kaynaşmaktadır Büyük ve çekingen bakışlarından

Bir uyku bölmezse anılarımı Korkarım çıldırtır bu hayal beni

En iyi anlatış artık susmaktır Anladım bunu ben seni bilince

Istırap varoluş şartımız oldu Esef etme yasım karaymış diye

Gel denize yaslan yalnız denize Sırrını denizler taşır insanın

Bir yanım vahşidir ürkütür seni Aykırı düşerim sulhçulüğüne

Zaman bir hızdir ve yıldızdır akan Esneyen günler ve gece üstünden

Bir gün deli gibi sarsarak seni Göklerin yolunu sorabilirim

Bir uyku bölmezse anılarımı Korkarım çıldırtır bu hayal beni

Başımı taşlara vurabilirim Aklımdan çıkarsa anılarımız

Gözlerin ne kadar İstanbul öyle Sebiller uçuşur parmaklarında

Paramparçayım sen onar beni Topla aynalardan eski gölgemi

Ortak günlerimiz tarih şöleni Saçlarında sayfa sayfa güneşi

Göçebe ömrümü bağla zamana Dağılsın içimin karıncaları

İçimde bir sergi var portrelerin Hayalim heryerde kavrar gölgeni

Bir uyku bölmezse anılarımı Korkarım çıldırtır bu hayal beni

Aşka ve tabiata ulaştır bizi Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden

Mehmet Akif İnan

Sebîlürreşad Dergisi Sayı: 1013, Cilt: 41, Ocak 2017  

Siyasi, Dini, İlmi, Edebi ve Ahlaki Aylık Mecmua. Kapak Konusu: Doğu Halkları'nın hakkı teslim edilmeyen lideri: Sultan Galiyev. Rusça makal...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you