Page 1

Eylül 2016

Yeniden

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD ZİLHİCCE 1437

EDERİ: ALTI LİRA

EYLÜL 2016

SAYI: 1009

CİLT: XLI

Aliya İzzetbegoviç (1925 - 2003)

Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir İzzetbegoviç, batının kokuşmuş istilacı fikrine boyun eğmemiş, doğunun baskıcı, dayatmacı ideolojisine eyvallah etmemiştir. Cephesi, ciheti net ve klas bir duruş ortaya koymuştur. “İslami Manifesto” ile kurtuluşun arafta değil tek ve mutlak hakikat olan İslam’da olduğunu dünyaya haykırmıştır. MÜNDERECAT: Ölçümüz Kur’an ve sünnettir, FATİH BAYHAN - Ümmet’in acısını yaşıyorum!, SELMA ERSOY ARGON - Ben bir Müslümanım, MEHMET ŞEVKET EYGİ - Halep ve Şam’a selam olsun, CEMİL DOĞAÇ İPEK - Mustafa Miyasoğlu ile bir hatıra, ABDURRAHMAN ŞEN - Sebîlürreşad’a emek verenler, MUHARREM COŞKUN - Doğu’da Batı’da Allah’ındır!, ABDURRAHMAN DİLİPAK - III.Abdulhamid Özal mı Erdoğan mı?, SERVET HOCAOĞULLARI - İslam terakkiye mani midir?, CEVAT RIFAT - Doğu Batı ekseninde klas duruşun adı, TALİP IŞIK - Yemen’in geleceğini Yemenliler belirlemelidir, SONER DOĞAN - Batılılaşmanın ürettiği toplumsal Alzheimer, MAHMUT HAKKI AKIN - Modernliğin taşeronu olmak, MEHMET AYSOY - Bütün yollar Mekke’ye çıkar, KUDRET BÜLBÜL - Güney Kore’de İslamiyet ve Müslümanların karşılaştıkları sorunlar, M. LÜLECİ KARADERE - Emri bil ma’ruf, nehyi anil münker, FATIMA ZEHRA - Devlet ahlakı, FAHRETTİN ERGÜN - Mir Kasım Ali şehit edildi! - Mağluplar, galipleri taklit eder, BABANZÂDE - Mehmet Âkif, İHSAN ŞENOCAK - Müslümanlar için aydınlık günler hayal değil, MUSTAFA ÖZTÜRK - İslâm dünyasının lideri Türkiye - Asım’ın yeni nesli, HALİT BEKİROĞLU - Batı, medeniyetini Doğu’ya borçludur, MEHMET POYRAZ - Abdulhamid’in emaneti Patani Müslümanlarından haber var, HALİT DEVELİOĞLU - Ecdad’ın izinde - Âkif’in Kur’an tercemesi nasıl başladı, sonra nasıl yakıldı?, EŞREF EDİB - Ne Doğu, ne Batı!.., AHMET TURGUT - Yetim avcısı eblehler, ESRA DEMİRCİ - Hüsn-ü hat, MESUT DİKEL - İslam nazariyesi, MURAT KALIÇ - Batı’ya kara sevdanın kara mizahı, DURDU GÜNEŞ - Miyasoğlu ya da idealizmin romanı, RECEP GARİP - Kirli harita, ALİM YILDIZ - Şiir nedir? - Safahat dersleri, MUSTAFA ÖZÇELİK Ka’be, hac ve değişim üzerine, RAMAZAN ALTINTAŞ - Sabır ve sır, TARIK KILIÇARSLAN - Cemaat ötesi topluma doğru, SERKAN YORGANCILAR - Medine İstasyonu, M. AKİF IŞIK - Kubbet-üs sahra ve Mescid-i Aksa, HALİT ÖZDÜZEN Osmanlı’nın gizli işgali: 1909, BURAK TURNA - Fatih Sultan Mehmet’e söylenen ninni!.., NİHAD SAMİ BANARLI


iki FATİH BAYHAN

Zilhicce 1437

Başyazı

Ölçümüz Kur’an ve Sünnettir Elli yıl fasıladan sonra yeniden Sebilürreşad yolculuğuna başlamak bizi heyecana gark ederken, bir yandan da ağır bir sorumluluğun idrakinde kendimizi yeniliyoruz. İslam coğrafyasını saran endişeli hal ve Türkiye’den başlayan kıpırdanış 15 Temmuz darbe girişiminden sonra daha farkedilir oldu. Saflar netleşti, dışarıda ve içeride “milli ve yerli” çizginin saikleri sözlerini sakınmadan belki daha gürleştirdi. Bu bize cenabı hakkın bir lütfuna dönüştü. “Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır olabilir” ayeti tecelli etti. Bu bahisle yeniden Sebilürreşad, milli ve islami çizginin ağır sıkletini taşıma sorumluluğuyla ortaya çıktı ve kaldığı yerden misyonuna sahip çıkıyor. *** Geçtiğimiz ay hayırlı olsun tebrikleri, ziyaretleri bizi mesrur etti. Hamdolsun yeniden Sebilürreşad’ın ortaya çıkarttığı heyecan dostlarıyla birlikte büyük bir inkişafa yol açtı. Bir sancak gibi, alnı secdeye değen tüm kardeşlerimizle aynı havayı solumaya, dertlerimizi konuşmaya ve çare aramaya başladık. Eşref edip Üstadımızın 1908’de Sırat-ı Müstakim’in ilk sayısında üzerine basarak belirttiği; “Sırat-ı Müstakim’in neşrinden yegane maksad müslümanların intıbahına, müslümanların tealisine (yükselişine) hizmettir. Onun için bu hususta elden gelen fedakarlığın diriğ olunmayacağı tabiidir. Şu hakikati bütün müslümanların bilmesi lazımdır ki; risalemiz hiç bir fırkanın a’maline, hiçbir cemiyetin efkarına hizmetkar değildir. O, yalnız bir müslüman hükümetinden başka bir şey olmayan hükümet-i Osmaniyye’nin menafi-i meşruasını müdafaa eder...” ifadesini mihenk olarak ortaya koyduk ve aynı a’mele merbut olduk. Bu nedenle Sebilürreşad, hiç bir fırkanın, cemaatin efkarına hizmet etmez. Yalnızca islam’a ve onun müntesiplerine hizmet eder... 1908’deki fırkalaşmanın hangi noktada olduğunun da kanıtı bu ifadelerin 2016 yılında aynıyla tekrar ediliyor olması ve zamanın ruhuna aykırı düşmemesi ne yaşadığımızı da ortaya koyuyor. *** 1009. sayımızda Doğu ve Batı arasındaki Medeniyet alış verişini, belki medeniyet savaşını farklı açılardan ele almaya gayret ettik. Doğu’da Batı’da Allah’ındır diyerek yeryüzünde insanlığa ait hayır ne varsa istifade etmeye ve şer ne varsa kaçınmaya azmediyoruz. Ancak içimizdeki Jöntürk hali, topluma o denli sirayet etmiş ki, Jöntürkler mezardan dirilip gelse bu hali görse zafer nidaları atarlar. Yerli olan ne varsa “zayıf ve kötü” yabancı olan ne varsa “güçlü ve iyi” mantığı düz bir düşünceyle her alanda iman noktasında yer edinmiş. Bu hal bizi biz yapan değerleri imha eder. Bunun için dünya sisteminde verimli bir sosyolojik taban ve atmosfer zuhur etmiştir. Biz İslam coğrafyasındaki bu havayı kendi medeniyetimizin kodlarına atıf yaparak yeniden inşaaya gayret sarfetmeliyiz. Ölçümüz Kur’an ve sünnettir. Medeniyetteki ölçümüz kendi değerlerimizdir. Bu Batı’ya ait olanın tümden reddini, Doğu’ya ait olanın da tümden kabulünü öngörmez. Ancak hayatı kendi değerlerimizin kodlarıyla adlandırmalar yapma mecburiyeti getirir. Bu yüzden Hicri Yılbaşı’nızı şimdiden tebrik ediyorum ve Rasulullah’ın kutlu yürüyüşünü milad kabul edenlere selam ediyorum. *** Üstad Mehmed Akif’in, Said Halim Paşa’nın, Cemil Meriç’in ve son dönem Bilge Kral Aliya’nın yaklaşımları son yüzyılın bu acıklı hikayesine cevap ararken bizi doğru yola yönlendiren sözler ihtiva ediyor. Sebilürreşad bu sayısında yine Cerablus’tan, Yemen’e, Güney Kore’deki Müslümanlardan, Patani’deki kardeşlerimize uzanan bir kardeşlik öyküsüyle geliyor. Bunca gayretli girişimimize rağmen TBMM’de dağıtılan 1008. Sayımızdan rahatsız olan Ankara Milletvekili’ni de “ümmet şuuru” cümlesinden rahatsız olmaması için okumaya davet ediyoruz. Ayrıca vakti uygun düşerse kendisini Ulus’taki yazıhanemize bir kahveye bekliyoruz. KURUCUSU: EŞREF EDİP - MEHMET AKİF ERSOY Kuruluş: 1908 - İSTANBUL CİLT: 41 YIL: 1 SAYI: 2 14 EYLÜL 2016 ABONE BEDELİ: 6 Aylık 70 Türk Lirası 12 Aylık 120 Türk Lirası sebilurresadabone@gmail.com Hesap no :

TR0500 2090 0000 0975 1700 0001

Kapak çizim: Hattat Mesut Dikel Musahhih: Esengül Şehitoğlu Dizgi - Tasarım Sebîlürreşad Neşriyat

Sosyal Medya: ZİRAAT KATILIM BANKASI ULUS ŞB. facebook.com/sebilurresaddergisi twitter.com/sebilurresad_d (Nezihe Bayhan adına) instagram.com/sebilurresad_d

Mehmet Âkif’in Kürsüsü... Ümmet’in acısını yaşıyorum! torunu

SELMA ERSOY ARGON Yaşım yetmişikiye dayandı. Çok şey yaşadım gördüm. 1940’dan itibaren dünyada meydana gelen sosyal ve siyasal hadiselerin idrakindeyim. İsrail’in Filistin’de kurduğu ve ilan ettiği devleti hatırlıyorum mesela. Filistin, bizim coğrafyamızın acılı çocuğu… Dedem Mehmet Akif’in Necid çöllerinde aşiret reislerinin çadırında anlattığı o acı dolu günleri şimdi yaşıyoruz. İngilizlerin sterlinle besleyip devlet vaat ettiği o günler, Osmanlı toprağından türettiği “uyduruk devletçikler” önceleri aşiret reislerine renkli ve hevesli duygular yaşatmıştı. Ancak zaman ilerledikçe bu renkli duyguların başta çocuklar olmak üzere, kadınlar ve yaşlıları saran, ardından tüm islam coğrafyasında sarmala dönüşen bir acıyı beslediğine şahit olduk. Yemen, Sudan, Cezayir, Libya, Lübnan, Afrika, Mekke ve Medine…Acılar kol gezdi son yüzyılda bu coğrafyada, coğrafyamızda. Kişisel hırslar, ikbal beklentileri Churchill’in Mısır’daki kırk harita mühendisinin elinde “oyuncak devletler” doğurdu. Manzara-i umumi budur… Halen Mısır’dan başlayarak içimizi ürperten acılar bu yüzden dinmiyor. Bugün nedense çok eskilere gitti düşüncelerim, Balkan göçlerini de düşündüm. O günleri yasayanların acılarını, kayıplarını. Yaşadığı yerden koparılmanın bırakın maddi yönlerini;alıştığı, sevdiği yerden ayrılmanın verdiği şiddetli hüznü, kalbe yerleşen ağrısını kaybolmuşluk hissini düşündüm. O zamandan bugüne şimdi Suriye’den savaştan kaçıp ülkemize gelenlerin nasıl büyük bir çaresizlik içinde yaşamaya çalıştıklarını hissedebiliyorum. Bir kaç sene önce seçkin bir toplulukla birlikte Kilis’e davet etmişlerdi. Suriyeli kardeşlerimizin kaldığı kampları ziyaret ettik, orada kalanlarla sohbet ettik neler yaptıklarını, günlerinin nasıl geçtiğini öğrenmek istedik. Her yaştan çocuklarla kaynaştık, kadınlarla, erkeklerle konuştuk. Neler yapılmış onlar için inceledik. Benim orada dikkatimi kadınların bulundukları ortama daha çabuk uyum sağlamaları çekti. Çocuklarla meşgul olmak, yemek yapmak, ev islerini yapmak

Yeniden

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD Siyasi, Dini, İlmi, Edebi ve Ahlaki Aylık Mecmua

derken zamanın geçtiğinin farkına varmamakdı belki sebep. Erkekleri hüzünlü görmüştüm. Kimbilir arkada neleri, kimleri bırakmışlardı. Ayakta kalabilmek, çoluk çocuğunu yaşatabilmek için. Ne kadar iyi olursa olsun başka bir topraktasın. Allah kimseyi kendi vatanından ayırmasın. İçimi acıtan çocuklar oluyor tabiki koşuyorlar oynuyorlar ama biliyorumki kendi bahçesini, yakın arkadaşını varsa kedisini, köpeğini, tavuğunu özler özlerde dile getiremez. Bu ziyaretimizin üzerinden iki yıl geçti…Şimdi bu sahnelerin en kötüsünü görmeğe başladık. Kaçak göçmenler minicik bebeleriyle yollara düşen, ümitle başlayan, hüsranla, acıyla biten yolculuklar. Ve Aylan bebek… Ah o görüntü nasıl çıkar aklımızdan? Nasıl söner kalbimizin yangını? Daha onun acısı taptazeyken unuttular… Bazıları devam etti yok etmeye işte Ümran bebek… Bu acının son kahramanı… Ne olduğunu? neden olduğunu bilmeden yüzü gözü kan ve yara bere içinde minicik, yapayalnız, yüzünü silmeye çalışıyor, sonra elini silecek yer bulamıyor. Gözleri korku dolu, ağlayamıyor bile… o kadar şaşkın. Ya bizim kayıplarımız, çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler, yaşlılar insanımız ismini bilmeden tanıdığımız, sevdiğimiz insanımız. Şehitlerimiz bize bu güzel vatanı emanet edenler… Eskiler yeniler vatan için bayrak için Allah Aşkına toprağa düşenler. Hepimize düşen bir görev var dostlar! birlik olmak asla ve asla birbirimize düşmemek fitne fesada kanmadan bir arada tüm hainlere karşı dimdik durmak. Ve sonra hiç durmadan; çalışmak çalışmak ve millet olmak. Dedim ya yaşım yetmişiki… Kalbim artık bu acılara dayanmıyor. Bizim yaşımıza geldiğinde insan, gürültüden korkar, yüksek sesden kaçar… Bense yüreğime inen bu acılardan korkuyorum. Aylan bebeğin o sahnesinden, Ümran bebeğin çaresizliğinden korkuyorum. Ancak umutsuz değilim. Asım’ın nesli bu topraklardaki acıya son verecek, biliyorum. Aylan bebeklerin çocuk yaşında verdiği o masum bedeninin üzerinde temiz ve adil bir medeniyet kurulacak. Ümran’ın sırtında yeni bir Ümran kurulacak…

BAŞMUHARRİRİ: MEHMET AKİF ERSOY ZİLHİCCE 1437 İDARE YERİ: SEBÎLÜRREŞAD YAZIHANESİ

Neşre Bilfiil Hazırlayan İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü

FATİH BAYHAN Sebîlürreşad Ceride-i İslâmiyesi ayda bir nüsha yayınlanır ve sadece abonesine gönderilir

www.sebilurresad.com.tr sebilurresad.editor@gmail.com

Anafartalar Caddesi Sakarya Apt. No: 50/12Altındağ/ANKARA GSM: 0 541 673 85 80

CİLT: XLI SAYI: 1009 DAĞITIM-ABONE-İLAN: İmay Yapım A.Ş. Mecideyeköy Mah. Cemal Sahir Sok. No.29/31 Şişli/İSTANBUL

BASILDIĞI YER: AFŞAR MEDYA MATBAACILIK A.Ş. Ostim Mah. 21.Cad. 1424 Sk.No:8/2 O.S.B Yenimahalle/ANKARA TEL: 0 312 394 39 22

TEMSİLCİLER: KAYSERİ: Hüseyin Türkmen ÇANKIRI: Şükrü Altın KASTAMONU: Levent Kenan


üç

Eylül 2016

Mehmet Şevket Eygi Üstadımızın kaleminden...

Ben Bir Müslümanım BEN bir Müslümanım, dinim İslam’dır. Müslümanım, İslamcı değilim. İslam bana yeter. İslam’ı politikanın dışında ve üstünde tutarım. Politika süflîdir, Din ulvîdir. Din ve dünya ayırımını kabul etmem. İslam, dünyayı ıslah için gönderilmiş bir dindir ve dünyevî hükümleri vardır. Dünyanın ıslahı, dirliği düzeni bu hükümlerin hayata dosdoğru uygulanmasıyla olur. Bu hükümler uygulanmazsa fitne ve fesat çıkar, dünya bozulur, yaşanmaz hale gelir. Din ayrı, dünya ayrı fikrini ve görüşünü reddederim. Din elbette bir vicdan işidir ama sadece vicdan işi değildir. Kurtuluşun ancak İslam ile olduğuna inanırım. İslam’ın dışında necat, felâh, ebedî saâdet yoktur. İslam bir ideoloji değildir. İslamcılık cereyanlarının tamamını bozuk ve hatâlı bilirim. Bütün islamî aktivist cereyanları bozuk görürüm. “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri dışında bunlar ateştedir. Kurtulacak olan fırka (Fırka-i Nâciye) benim ve Ashabımın yolundan gidenlerdir” sahih hadîsinin ışığında, İslamın doğru yorumunun ve tatbikatının Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğundan hiç şüphem yoktur. Allah’ın iman nasip ettiği herkesin mü’min olduğunu kabul ederim ama herkesin İslamın temsilcisi olmadığını bilirim. İslamın gerçek temsilcileri râsih ve muttaqi âlimler, kâmil mürşidler, âdil İmam’lardır. Yetersizlerin, cahillerin, yarı mühtedilerin, din ve mukaddesat sömürücülerinin İslam’a hizmet edemeyeceği konusunda kesin bilgim vardır. Kur’an Allah’ın Müslümanlara gönderdiği Kitap’tır ama ilmi, icazeti, ehliyeti olmayan cahillerin; Kur’anı kendi re’y ve hevalarına göre yorumlamalarının ve ondan dinî hükümler çıkartmalarının yanlış olduğunu bilirim. Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) “Men fessere’l-Kur’ane bi re’yihi fekad kefer” buyurmuşlardır. Bütün mü’minlerin tek bir Ümmet olmaları, birbirleriyle çekişmemesi gerektiği Kur’anla, Sünnetle, hikmetle sâbittir. Tefrika, bölünme, parçalanma haramdır; zillete, esarete, felakete, yıkıma sebebiyet verir. Bugün olduğu gibi. Müslümanları bölenler, parçalayanlar, birbirine düşürenler, birbirleriyle savaştıranlar, fitne ve fesat çıkartanlar din ve ümmet hâinidir.

İslamda cihad fi sebilillah vardır ama terör yoktur.Din hizmetleri ihlasla, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılmalıdır ve bunların ücreti Yaratandan istenmelidir, yaratıklardan istenmemelidir. Bütün mü’minlerin râşid, âlim, ârif, fakih, muttaki, zâhid, âdil, firasetli bir İmam’a biat ve itaat etmeleri gerekir. Tek bir Ümmet ve bu Ümmetin başında râşid bir İmam bulunmaması büyük fitne ve fesattır. “Zamanındaki İmam’a biat etmeden önce ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüştür” hadîsini her Müslüman bilmeli, düşünmeli ve titremelidir. Şeriat, Kur’an’dan ve Sünnetten çıkartılmış hükümlerin tümüne verilen isimdir ve kutsaldır. Şeriatsız İslam olmaz. Şeriatı red ve tahkir eden küfre düşer. İslam’ın içini boşaltarak light ve ılımlı bir din türetmek isteyenler hâindir. Kur’anın ahkâmı (hükümleri) Kıyamet’e kadar bakidir ve yürürlüktedir. “Kur’anın üç yüz küsur kesin hükmü tarihseldir, artık geçerli değildir” diyen kafir olur. Gerçek İslam ancak icazetli alimlerden, fakihlerden, kâmil mürşidlerden öğrenilir. Sünneti inkar eden kâfir olur. İslam en yüksek ahlâk dinidir. Ahlâksızlıkla din bir arada olmaz.

İslam, Allah katında makbul, gerçek, geçerli tek ibrahimî dindir. Allah İslam’dan başka dini kabul etmez. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Mustafa’ya kadar bütün Peygamberler (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) İslam inancını tebliğ etmişlerdir. Ehl-i Sünnet ve Cemaat Selef-i Sâlihîn yolundan gider, dini onların anladığı gibi anlar, onların uyguladığı şekilde uygular. İslam dünyasının kurtuluşu Müslümanların yeterli kısmının vasıflı, iyi, güçlü, üstün, şuurlu Müslümanlar olmasıyla ve birlikte hareket etmeleriyle mümkündür. Alçaklıkların ve hainliklerin en büyüğü din sömürüsüdür; dini âlet ederek dünya menfaati ve şahsî prestij edinmektir. Dine hizmet eden yücelir, dini istihdam eden, sömüren alçalır. İnsanların en şereflileri Dine, İmana, Kur’ana, Şeriata muhlisen lillah (ihlâsla) dosdoğru hizmet edenlerdir. En şerefsiz insanlar din sömürücüleridir. Dine hizmet edenler aziz, dini istismar edenler (din sömürüsü yapanlar) zelil olur. Ebedî saâdet ancak İslam’la elde edilir. İslam ıslah eder, İslam’dan uzaklaşmak ifsad eder. Sünnete ittiba’ yükseltir, Sünneti terk ve bid’atlere uymak alçaltır. Dinde reform, dinde yenilik ve değişim, light ve ılımlı İslam, dinin içini boşaltmak, Kur’anın bir kısmını kabul bir kısmını red ve inkâr etmek küfre götüren köprüdür. İslam’a ve Ümmet’e en büyük zararı kötü ve câhil Müslümanlar vermektedir. İlim ve irfan sahibi, İhlâsla ibâdet eden, âdil ve insaflı, sâlih, zâhid, muttaki, nefsiyle büyük cihad eden, haram kazanç elde etmeyen, haram yemeyen, haramla zengin olmayan, Müslümanlara karşı merhametli olan, azgınlık yapmayan, fâsık-ı mütecâhir olmayan, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapan, gurur ve kibir sahibi olmayan, dünya vazife ve hizmetlerini yapar olduğu halde âhirete dönük olan Müslüman vasıflıdır, güçlüdür. Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Hakka mü’minim” dediği gibi elhamdülillah kesinlikle mü’minim ama iyi ve sâlih mü’min değilim. Bütün mü’min ve Müslüman kardeşlerime selam ve hürmetlerimi sunar, hayırlı dualarını beklerim.


dört

Zilhicce 1437

Strateji Cemil Doğaç İPEK Suriye Türkmen Meclisi, Dış Politika Danışmanı

Halep ve Şam’a selam olsun

Suriye için hamle vakti

Bir aydan bu yana Suriye’nin kuzey bölgelerinde önemli gelişmeler yaşanıyor. 6 Ağustos’ta muhaliflerin kurduğu üst çatı olan (içerisinde Türkmenlerden; Muntasır Billah Tugayı, Suriye Türkmen Cephesi ile Sultan Murat Tümeni’nin de bulunduğu) Fetih Ordusu, Esed Rejimi ve müttefiklerinin Halep’e yönelik kuşatmasını kırdı. Uluslararası koalisyonun hava desteği ile Terör Örgütü PYD/ YPG’nin öncülüğündeki SDG (Suriye Demokratik Güçleri) Münbiç şehrini ele geçirdi. 17 Temmuz’da Türkmen Sultan Murat Tümeni ve ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ortak operasyon ile Türkmen beldesi Çobanbey’in kontrolünü Terör Örgütü DAEŞ’ten geri aldı. 24 Ağustos’ta Türk Silahlı Kuvvetleri, ÖSO ve Türkmen Birlikleri ile DAEŞ kontrolündeki Cerablus’a yönelik Fırat Kalkanı Operasyonunu başlattı. Operasyon kapsamında yazının kaleme alındığı tarih itibariyle (3 Eylül) TSK zırhlı birlikleri DAEŞ ile mücadelede ÖSO’ya destek vermek için Çobanbey’e girdi. Türkiye, Cerablus ve Çobanbey hamlesi ile Kuzey Suriye’de bir PKK Koridoru açılmasını da engellemek üzere. Çobanbey, Azez ile Cerablus arasında oluşturulması öngörülen güvenli bölge için çok stratejik bir öneme sahip. Önümüzdeki günlerde hem ÖSO ve Türkmenler hem de Suriye’nin kuzeyinde elinde tuttuğu üç kantonu birleştirme amacındaki PYD/YPG-SDG muhtemelen yönünü Bab’a çevirmek isteyecektir. Kuzey Suriye, Suriye’nin genelinden (tıpkı Kuzey Irak’ın Irak’ın genelinden olduğu gibi) birçok yönden farklılık arz ediyor. Bu bölgeyi Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Kuzey Irak ile beraber düşünmek lazım.

Güneydoğu Anadolu, Kuzey Suriye ve Kuzey Irak; Türk İmparatorluk döneminde Diyarbakır, Halep ve Musul Vilayetleri olarak yönetildi. Bugün Azez ile Cerablus arasında 150 civarı Türkmen Köyü bulunuyor. Bu bölgedeki Türkmen Köyleri Fırat Nehri’nin doğu tarafında da devam ediyor. Fırat’ın doğu hattında 60 civarı Türkmen Köyü var. Akçakoyunlu ile Münbiç arasında ise 50’den fazla Türkmen Köyü var. Münbiç’in güneyinde de 15 Türkmen Köyü bulunuyor. Halep’in kuzeydoğusunda Çobanbey ile Bab merkezi arasında 50 civarı Türkmen köyü var. Cerablus ile Fırat’ın kolu Sacur Suyu arasında (çoğunluğu Baraklı oymağı) 25 civarı Türkmen nahiye/ köy mevcut. Sacur Suyu’nun güneyinde de 20’den fazla Türkmen Bucağı, Köyü var. Bu köylerin devamı ise Fırat’ın doğusunda Be-

lih’e kadar 60 köy olmak üzere uzanıyor. DAEŞ son zamanda Suriye’nin kuzeyinde ciddi gerileme yaşıyor. Eğer Bab şehri de elinden çıkarsa büyük oranda izole edilmiş olacak. Bu durum da DAEŞ’in elinde tuttuğu bölgeler için Türkiye destekli Azez ve Halep’teki muhalifler ile YPG/SDG ve Esed Rejimi arasında ciddi bir mücadele doğurabilir. YPG’nin terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olduğu herkesin malumu. Suriye Demokratik Güçleri SDG’nin neredeyse yüzde 90’ını YPG’nin oluşturduğunu da biliyoruz. YPG’nin insan hakları ihlalleri hususunda dosyası ziyadesiyle kabarık. Hatırlanacağı gibi YPG’nin Rakka kentinin kuzeyindeki Tel Abyad’da (Türkmen, Sünni Arap ve kendisine biat etmeyen Kürt yerleşimlerine) düzenlediği saldırılar sebebiyle yüzbinlerce insan göç etmek zorunda kaldı. Bu nedenle PYD-YPG’nin acilen Fırat’ın doğusuna çekilmesi gerekiyor. Fırat’ın doğusunda da uzun vadede barınmasının engellenmesi elzem. YPG’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Cenevre Sözleşmesi’nde sivillerin hakları hususunda yer alan maddeleri ihlal eder nitelikte işlediği suçlar karşısında uluslararası toplumun da artık sessizliğini bozmasını bekliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti

uzun bir süredir bölgede Suriye merkezli ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıya bulunuyor. Türkiye’nin bu meydan okumaya karşı bir meydan okuma ve düzen kurucu bir hamle yapılması gerekiyordu. Türkiye, Cerablus hamlesi ile oyunbozan, meydan okumaya meydan okuma ile cevap veren bir hamlede bulundu. FETÖ/ PDY’nin (Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması) darbe teşebbüsünün ardından Türkiye’nin bu boyutta bir sınır ötesi hamle yapabilmesi Türkiye’nin bölgedeki gücünün de ispatı oldu. Bu hamlenin düzen kurucu bir hamle ile de desteklenmesi zorunludur. Suriye’de devam eden insanlık dramının sona erdirilmesi için; güvenli bölgeler, güvenli sığınaklar ve uçuşa yasak bölgelerin oluşturulması faydalı olacaktır. Bu önlemlerin gerekliliği başta Türkiye ve Fransa olmak üzere çeşitli aktörler tarafından sıkça dile getirildi. Halep’in kuzeyinde (Azez-Cerablus arasında), İdlib’in Türkiye sınırına yakın yerlerinde, Lazkiye’nin kuzeyinde, bu güvenli bölgelerin kurulması zor durumdaki Suriye Halkı için çok faydalı olur. Böylece Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) ve Suriye Geçici Hükümeti güvenli bölgeye taşınabilir ve muhalefet etkin bir biçimde tek merkezden yönetilebilir. Bu karar Suriye için nihai bir çözüm olmasa da çözüme giden yolda önemli bir adım olacaktır.


beş

Eylül 2016

OPERATION FIRAT SHIELD and THE NORTH OF SYRIA

There have been important developments occurred in North of Syria from one month to now. Feth Army which is the upper roof of oppositions groups (Turkmens, Muntasir Billah Brigade, Syrian Turkmen Front and Sultan Murat Regiment involved) broke the siege of Esed Regime and Alliances to Aleppo on 6th of August. Syrian Democratic Forces (SDG) captured Menbiç with the leadership of terrorist group PYD/YPG and air support of coalition forces. Turkmen Sultan Murat Regiment and Free Syrian Army (ÖSO) retook the control of Çobanbey from DAEŞ (ISIS) with a joint operation on 7th July. Turkish Army also initiated Operation Firat Shield together with ÖSO and Turkmen Troops against Jerablus which was under control of ISIS. At the time that this article started to be written, 3rd of September, Turkish Armored Troops went into Çobanbey to support ÖSO against ISIS. Turkey is about to block the corridor with those Jerablus and Çobanbey operations as PKK intended to open. Çobanbey is strategically important the safe zone planned to be established between Azez and Jerablus. ÖSO, Turkmen Troops and PYD/YPG-SDG who wants to join three cantons that they hold in North of Syria might probably want to change their directions to Bab. Like North Iraq, North of Syria poses differences in comparison with the other sides of Syria. This region should be considered together with Southeast Anatolia and North Iraq. Southeast Anatolia, North Syria and North Iraq managed as Diyarbakir, Aleppo and Musul Provinces in Empire ages. There are 150 Turkmen villages between Azez and Jerablus right now. Turkmen villages in that region keep on existing at the east side of

Firat river. At the east line of Firat River there are 60 Turkmen Villages and also more than 50 villages among Akçakoyunlu and Münbiç. In addition to that there are almost 50 Turkmen Villages among Çobanbey and Bab City Center at the North east of Aleppo. There are almost 25 Turkmen Villages (most of them are Baraklı tribe) among Jerablus and Sacur River (part of the Firat River). And there are over 20 villages at the South of Sacur River. Those villages are extending as 60 more villages up to Belih at the east side of Firat river. ISIS is living serious recession at the North of Syria. In case of losing Bab City, ISIS will be almost isolated from the region. That situation can cause serious conflicts among the opposition groups located in Azez and Aleppo supported by Turkey and YPG/PYD and Esed

Regime for the control of regions taken from ISIS. As known well, YPG is the Syria Branch of terrorist group PKK. And also we all know that 90 % of SDG (Syrian Democratic Forces) is being composed by YPG. The human right breaches file of the YPG is also fluffy. As you will remember, hundred thousands of people force to immigrate from Tel Abyad at the North of Rakka due to YPG attacks against Turkmens, Sunni Arabs and the Kurdish settlements who denied to obey YPG. Thus, PYDYPG need to be withdrawn to the east side of Firat River immediately. And also it is vital not to give permission to accommodate in a long term period in the east of Firat River. We also expect to stop being silent of international community against YPG because of the human rights breaches depends on the arti-

Cemil Doğaç İPEK Syrian Turkmen Council, Foreign Policy Advisor

cles defined in International Court of Justice and Geneva Treaty. Turkish Republic has been faced with a serious Syrian Centered challenge for a long time. It was a necessity to put a challenge against that challenge and to make an order establishing move. Turkey performed a wet blanket, a challenge against a challenge with Jerablus move. That beyond border operation move also became the proof of the Turkey’s power in the region afterwards the Coup Attempt of FETÖ-PDY (Gulenist Terrorist Organisation/Parallel State Settlement). That move should be supported with an order establishing move in the region. Safe zones, safe shelters and flight forbidden zone’s establishment will supply benefits for ending the ongoing humanitarian disaster in Syria. Those measures’ necessity frequently mentioned by different actors, primarily by Turkey and France. To establish safe zones in the North of Aleppo (between Azez and Jerablus), in the Idlib places that are close to Turkey, in the north of Lazkiye will be very helpful for Syrian People who are in difficulty. By doing so, Syrian Opposition and Revolutionist Forces’ National Coalition (SMDK) and Syrian Transitory Government can be transported to that zones and opposition can be managed from one center. Although that decision is not a final solution, it will be a serious step that goes to final solution.


altı

Zilhicce 1437

Mustafa Miyasoğlu ile bir hatıra...

Miyasoğlu

Abdurrahman Şen anlatıyor Gazeteciliğe ilk başladığım günlerde tanıştık Mustafa Miyasoğlu ağabeyimle… Çeşitli ortamlarda anlattığım gibi… “Ağabey” kavramının hakkını veren ender insanlardan biriydi… Üstelik eli kalem tutanlar dünyasında… Tanıdığı herkese sürekli öğretme, öğretirken öğrenmekten de gocunmayan özellikleriyle tanınan, bazı kapılara yamanıp makam sahibi olmak ya da işinde yükselmek hatta kitaplarını daha çok satacak ortam oluşturmak adına el öpme yarışına girenlerden asla olmadı… Etrafındaki özel halkayı oluşturanlar da aynı özellikler taşıyanlardandı! Mehmed Âkif’in “Asım”ını, Necip Fazıl’ın “Mehmed”ini, anlatıldığı, tanıtıldığı gibi talep edildiği biçimiyle öğrenmişlerdendi… Dinî veya siyasi anlayışına, hele hele kendi anlayışına göre yorumlayanlardan asla değildi. İlk sohbetlerimizden birinde, romanla aramın hoş olmadığını söylediğimde çok kızmış, romanın insan hayatındaki önemi üzerine uzun uzun konuşmuştu. Aramızda anlaşamadığımız, fikir ayrılığı yaşadığımız tek konunun “roman” olduğunu söyleyebilirim. Mustafa ağabeyimin romana olan inancı öyle güçlüydü ki… Romanı sevmediğimi öğrendikten kısa bir süre sonra dizgideki romanının tashihini benden istedi. Sadece tashihle kalmayıp, zaman zaman bazı düzeltmeler de yaparak bu sürede adeta romanı yeniden yazdı. Bu sürecin sonucu olarak da 5 – 6 defa tashih yapmak yani romanı okumak durumunda kalmıştım… İlerleyen yıllarda da roman konusundaki görüşümün değişmediğini görünce ısrarından vazgeçmiş görünse de özellikle sinemayla ilgili bir etkinlik düzenlediğimde; “ Şu sinemaya, sinemacılara harcadığın zamanı, verdiğin değeri, gösterdiğin gayreti roman için göstersen romanımız çok daha güçlenirdi…” biçiminde sitem ederdi… “Büyütüyorsun ağabey!” dediğimde iddiasını sürdürürdü… “Asım” gibi yaşamayı ilke edinmekle kalmayıp, çevresinden uzaklara kadar herkesin “Asım” olma cehdinde bulunmasını sağlamaya kalemini adamış biriydi… Necip Fazıl’ın; “ Bir eser yazıyorum… Dünya çapında bir eser olma iddiasındayım!” özetiyle hatırlayacağımız iddiasının takipçisiydi… Tıpkı Âkif merhum gibi hayatını öğrenme ve öğretmeye adadığını söylersem en doğrusunu söylemiş olurum. Yaşadığımız her kritik olay sonrasında, O’nun yorumunu dinleyememek gibi eksikliklerini her an hissetmekte olduğum, üzerimdeki emeğinin hakkını ödeyemeyeceğim sevgili Mustafa ağabeyimin ruhu şâd olsun… Fatiha.

Sebîlürreşad’a emek verenler Eşref Edib Fergan - 2 Muharrem Coşkun

Sebîlürreşad’a vatan hainliği suçlaması Ankara’daki duruşmadan iki gün sonra da Eşref Edib Fergan, Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Eskişehir ve Adana üzerinden Gaziantep’e gönderilir. Ankara’dan jandarma eşliğinde, trende giderken, geçmiş günler, milli mücadelede yaptıkları bir bir canlanır gözlerinde.. Kendi kendine “Nereden nereye..?” demeden alamaz.. Günlerce süren Adana, Antep yolculuğunun ardından ve Urfa cezaevinde sabahladıktan sonra bu kez sıra Diyarbakır’dadır.. Diyarbakır Cezaevi’nde bir hafta kaldıktan sonra mahkemeyle birlikte El Aziz’e hareket edilecektir. Bu şiirle size meydan okuyorum (Elazığ) El Aziz’deki manzara ise gazeteciler için daha korkunçtur.. İnsanlar kafileler halinde mahkemeye getirilmekte, her sabah kurulan darağaçlarında infazlar gerçekleşmektedir.. Günler sonra, jandarma eşliğinde 10 gazeteci mahkemeye çıkarılır, Sıra Eşref Edib’e geldiğinde nefesler tutulmuş, dikkatler zirve yapmıştır, zira en ağır suçlama Sebîlürreşad’a yöneliktir ve mahkeme üyelerine göre, Şeyh Said kendisini isyana teşvik eden hadiseleri Sebilürreşad’da okuduğunu söylemiştir. Eşref Edib manzarayı anlatırken şunları yazıyor: “Bizlere verilecek hüküm kararlaştırılmış. Ali Saip bunu gizlemeye bile lüzum görmüyor. Diğer gazetecilere verilecek hükümler de malum. Onlar şuraya buraya sürgün ile canlarını kurtarabiliyorlar. Velid

Ebuzziya bazen gözlerini bana dikiyor. Bir şey söylemeden uzun dakikalar dalıyor. Sonra gözlerinden yaşlar dökülüyor. “ Sebilürreşad İstiklal Mahkemelerinde s.106, 2005 İstanbul)

Tam 7 saat sürecek sorgulama başlamıştır. Tahsil hayatından, 17 yıl önce belirlenen ‘Sırat-ı Müstakim’ isminin neden seçildiğine ve değiştirildiğine, hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması gibi konularda ne düşündüğüne kadar bir yığın soru sorulur.. Eşref Edib adeta gazetesinde çıkan her makalenin hesabını vermekle karşı karşıyadır. Edib, mahkemenin, Şeyh Said İsyanı’yla ilgili ısrarlı soruları karşısında oldukça çarpıcı savunmalarda bulunur. Çanakkale Savaşı’nda ‘sessiz kaldınız suçlaması ise Ferganı çileden çıkarır.. Yolda Antepli bir okuyucusunun verdiği Sebilürreşad koleksiyonunu mahkeme huzurunda açan Eşref Edib, 39 dereceyle çıkan harareti ve terlerini silmekle meşguldür. Eşref Edib, mahkeme üyesi Ali Saip’e hitaben, “İşte beyefendi, Çanakkale’de Allah’ü Ekber sadalarıyla bayram namazı kılan o kahraman Mehmetçiğe, Sebîlürreşad böyle dünyalar durdukça yaşayacak muazzam bir abide dikmiştir. Sorarım size, muhterem hakimler, kahraman Mehmetçik için bundan daha yüksek bir şiir yazılmış mıdır? Şimdi bendeniz meydan okuyorum, bundan daha iyi bir abide yazmış veya yazacak varsa ortaya çıksın!..” . Dakikalarca süren şiir bitiğinde, mahkeme salonundaki dinleyiciler ağlamaya başlamıştır. Eşref Edib Fergan 7 aylık yargılamanın ardından 14 Eylül 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi’nce şartlı salıverilir. Bir daha gazetesini çıkaramayacaktır. İstanbul’a gelir, ancak boş durmaz.. Devam edecek


yedi

Eylül 2016

ABDURRAHMAN DİLİPAK “Doğu da Allah’ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah’a dönmüş olursunuz. Şüphe yok ki Allah’ın lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.” (Bakara:115)

‘DOĞU’DA ‘BATI’DA ALLAH’INDIR! Bizler “Yeryüzünde Allah’ın Halifeleri”yiz. (Bakara:30). “Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti”yiz.. (Enbiya:107) Madem, doğduğumuz anne-babayı, yeri, zamanı, toprağı, derimizin rengi ve cinsiyetimizi biz seçmedik, bu Allah’ın bir takdiridir, bundan dolayı üstün ya da geri olamayız.. Allah bizi “kabileler halinde yarattı” ki, “tearüf edelim/ bilişelim” diye. (Hucurat:13) Allah kavmiyetçiliği tel’in eder. “Hikmet mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa onu alır.” (Ebu Hureyre’den Tirmizi, İlim 19) Kur’an- Kerim “Onlar sözü dinler, doğrusuna tabi olun” der. (Zümer:18). Zaten kural bellidir. İşi ehline vereceğiz. Ayette şöyle buyurulur: İbni Kesir (Nisa:58) Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah; Semi’, Basir olandır.” “Ehliyet” ve “Liyakat” İslam geleneğinde imandan önce gelir. “Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız”. Allah (cc) adil şahidler olmamızı istemektedir..(Maide:8). Haksızlıklar karşısında susanlardan olmayacağız. “Bir kavme olan düşmanlığımız bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmeyecek”(Maide:8) Allah zamana ve mekana (Asr’a ve Arş’a) yemin eder. Yaşadığımız “zaman”a ve “mekan”a bizi şahid kılar.. Bunlara yemin eder (Asr:2-Tur:5) Allah Kadir-i mutlak’tır (Mutlak iktidar sahibi). Kader’e, rızg’a ve ecel’e hükmeden O’dur. Hayır da, şer de O’nun iradesi içindedir. Biz onun rıza’sına talibiz.. Yoksa O “Alemlerin Rabbi”dir. (Fatiha:2). O dilerse kafirleri de dinine hizmetkar kılar. (Sad, 38/37-38)

Mehmet Akif’in deyişi ile “Fikri Kavmiyeti tel’in ediyor peygamber” Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize? Fikr-i kavmiyeti şeytan mı sokan zihninize? Birbirinden müteferrik bu kadar akvamı Aynı milletin altında tutan İslam’ı, Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir. Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir. Arnavutluk’la, Araplık’la bu millet yürümez… Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez! Sizi bir aile efradı yaratmış yaradan; Kaldırın ayrılık esbabını artık aradan. Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez. Hani, milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne! Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine. “Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriat’te yeri? Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri Arabın Türke; Lazın Çerkeze, yâhud Kürde; Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde! Müslümanlık’ta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer! Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber, En büyük düşmanıdır ruh-ı Nebi Peygamber; Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!” Artık ey millet-i merhûme, sabah oldu uyan! Sana az geldi ezanlar, diye üstün mü bu çan? Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zişan’ın İlâhî sözünü.” Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor; Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor. Akif Irkçılıktan şikayet ettiği gibi, Cahillikten de şikayet eder, Alınız ilmini garbın, alınız san’atini Veriniz hem de mesâinize son sür’atini Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız Çünkü, milliyeti yok san’atın, ilmin yalnız. 3 BARIŞ VE 2 DÜŞMAN Bizim iki düşmanımız var: Biri Allah’a, Resulüne, kitaba düşman olanlar, bizimle savaşanlar, “5 temel emniyet” dediğimiz, insanların mal, can, namus, akıl, inanç

ve nesline yönelik açık ve yakın tehdit oluşturanlar. Düşmanlığı biz değil, kendileri seçti. Bir diğer düşmanımız kendi nefsimizdir.. Her ikisinin de asli unsuru Şeytan’dır.

Bunlara karşı, doğusu batısı ile bütün Müslümanlar “Vahdet” üzre olacağız. “İttihad”ı savunacağız. Yine doğuda ve batıdaki mazlumlar ve erdemli insanlarla “Hilful fudul” anlayışı ile haksızlıklara, zulme, sömürüye karşı, “adalet, barış, özgürlük” talebi ile “Müttefik” olacağız. En geniş anlamda 5 temel emniyete yönelik tehdit oluşturmayan herkesle nimet ve külfet dengesine dayalı işbirlikleri kuracağız.. “Bize bizden başka dost yoktur” diye bir şey yok. Her yerde dostlarımız ve düşmanlarımız var. Şeytanın işbirlikçisi nefsimiz de bizim düşmanımızdır.. Her yerde, her zaman bizim dostlarımız ve düşmanlarımız var. Melekler ve Şeytanlar her yerde vardır. Biz “3 barış”ı gerçekleştirmekle emrolunduk; 1- Aklımızla vicdanımızı barıştıracağız.. 2- İnsanı insanla barıştıracağız. 3- İnsanı tabiatla/fıtratla barıştıracağız. Bu “3 Barış” bizi Allah ile barışa götürecektir.. Biz “Müslümancı” değiliz.. Sadece “Müslüman”. “Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti”yiz.. “Bütün insanların hayrına olmayan bir çözüm önerisi bizim önerimiz olmayacaktır”. Biz yaratanın yaratış gayesine ve rızasına uygun bir ömür yaşamak istiyoruz. O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olmak istiyoruz.. Adalet istiyoruz, barış istiyoruz, özgürlük istiyoruz ve biliyoruz ki, adalet yoksa barış da yok. Adalet yok, barış varsa bu teslimiyettir. Adalet ve barış yoksa özgürlükler tehdit altındadır. Güneşin ısıttığı, Ay’ın aydınlattığı her yer ve her şey, gökte ve yerde olan, Doğu ve Batı’nın Rabbinin yarattığı herşey bana emanettir ve benim imtihan vesilemdir. “Doğu da Batı da Allahındır” ve O Allah benim Rabbim ve İlahımdır. Ve ben O’nun yeryüzündeki rızasının tecellisinin vesilesi olarak O’nun halifesiyim.. Selam ve dua ile..


sekiz

Zilhicce 1437

Mefkûre III. Abdülhamid Özal mı Erdoğan mı? Servet Sedat Hocaoğulları 15 Temmuz terör saldırısının analizini geriye doğru ve sadece FETÖ eksenli kronolojileştirmek “Erdoğansız Türkiye” hesabı içinde olanların 16 Temmuz için(de) öngörülen B planlarını besler. Çünkü 15 Temmuz bir “kalkışma” idi ancak “darbe” 16 Temmuz’da gizlendi. Algı yönetiminin FETÖ başı Gülen’in iadesinde kilitlenmesi onlarca ülkede pozisyon alan “Paralel Elçilikler”in ve “Suriye kumpası”nda yer alan hainlerin gizli ajandalarını unutturur. Terör ve Darbe koalisyonunun “inine girmek” isteniyorsa, koordinatlar “gelecek senaryoları” içindedir. Gelecek senaryoları içinde “aktörler” listesinde ise üç portre vardır: Politik Dindarlık, Dijital Atlantik ve Ulusalcı Cunta FETÖ bir örgüt olmaktan çok üst aklın “Şarkiyat Truvası”dır. Bu nedenle FETÖ, politik dindarlık, dijital Atlantik ve ulusalcı cunta arasında “Taşıyıcı anne” rolündedir. FETÖ politik dindarlık için “Büyük kurtuluş günü-Mehdilik” rahmini; Dijital Atlantik kapsamında “Kumpas odası: Kozmik oda” inceliğini ve Ulusalcı cunta için de “Taşeron siviller” rolünü üstlenmiştir. Bu nedenle FETÖ etiket olarak “Fethullahçı” kısaltması içinde somutlaştırılsa da gerçekte uluslararası işgal planları devrededir ve acil koduyla “Abdülhamid hafızası” devreye sokulmak durumundadır. II. Abdülhamid dönemine ait hafıza içinde yer alan ve 15 Temmuz kalkışmasının kara kutusu deşifre olduğunda fark edilecek en önemli ipucu: Üst aklın İttihadı İslam’ı parçalamaktaki ısrarıdır. II. Abdülhamid döneminde bu ısrarı deşifre eden ve en önemli ittihat kalkanı: Sebilür Reşad gazetesi idi. Bu nedenle “Sebilür Reşad” misyonu önemli olduğu kadar hafızayı besleyen en önemli kaynaklardandır. Nitekim yıllar sonra yayın hayatına kaldığı yerden devam eden bu misyondan 15 Temmuz kalkışmasının gizli hayranlarının rahatsız olması şaşırtıcı değildir. TBMM’de soru önergesi konusu olması da manidardır. II. Abdülhamid’e yönelik kumpaslar, entrikalar, suçlamalar neredeyse birebir Erdoğan’a karşı da planlanmış ve uygulanmıştır. O zaman 15 Temmuz’un kriminal raporunda bu benzerliğin altı çizilmelidir. “II. Abdülhamid Özal mı Erdoğan mı?” spotu aslında şartları, portreleri ve siyaset etme tarzları farklı olan isimleri bir ortak paydada buluşturuyor: Millilik… II. Abdülhamid döneminin ve portresi-

nin “kırılma noktası” etkisi yapan ve algı yönetiminde fay hattı kılınmak istenen en ciddi konusu “Millilik” ve “Ümmetçilik” arasındaki kopmaz bağı “Sebülürreşad”ın ispatlaması idi. Ancak bazı olaylar algıyı öyle bir noktaya taşıdı ki; II. Abdülhamid düşmanları “Milli” olan politikaları ümmetçilikten kopma olarak göstermeyi başarmış ve ümmetçi birçok fikir adamının II. Abdülhamid’e tavır koymasını sağlayabilmiştir. Aynı düşmanlar bu sefer de II. Abdülhamid’in ümmetçi olduğunu ileri sürerek milli birçok unsurun milliyetçilik algısını sığlaştırmayı sağlayarak karşı cepheye itebilmiştir. İşte tam da bu “millilik-ümmetçilik” denkleminde Özal ve Erdoğan isimlerinin politik duruşları ve vizyonları ile 15 Temmuz saldırısının hedefşeri arasında bir “hesaplaşma” kronolojisi var. Milli ve Ümmetçi olmayan FETÖ’nün hem milli olana hem de ümmetçi olana karşı hasımlıklarının aslında bir üst aklın önemli bir programını devreye soktuğuna işaret etmektedir: Ulusçuluk… Ulusçuluk, hem milli değildir hem de ümmet karşıtlığıdır. Sebilürreşad’tan rahatsız olanların her dönemde ulusalcı olması tesadüf değildir. II. Abdülhamid’e karşı yürütülen ve milli ve ümmetçi politikaları “tehlikeli ve Batı düşmanlığı” olarak etiketleyen üst akıl, aynı yöntemi Özal döneminde sahaya indirmiş ve sonuç almıştır. Çünkü Özal birey olarak milli kabul edilmiş ancak siyaset dönemi ne milli ne de ümmetçilik noktasında kalıcı politikalar üretememiştir. Kuşkusuz bunun en temel nedeni mesai arkadaşlarının takiyye yapan ulusalcılar olmasıdır. Ancak Erdoğan örneği ve modeli o kadar başarılı oldu ki; milli ve ümmetçi denge korunduğu gibi; ulusalcılık adeta komaya girdi. Nitekim ulusalcılık önce “Kemalizm” etiketiyle “hayat öpücüğü” alarak nefeslenmek istedi; olmayınca “muhafazakar ulusalcılık” gibi kurnazlıklara başvuruldu. İşte tam da bu kurnazlığın adresi Gülenist hareket oldu. Ancak Gülenist hareketin “muhafazakar ulusalcılık” projesi olduğu neredeyse hiç fark edilemedi. Aslında bunun anlamı şu idi: Kemalistlerin “politik dindarlık” projeleri ile Üst aklın kurduğu dijital Atlantik blokunun Ortadoğu hesapları bir kişi üzerinde deneyleniyordu: Devamı yan sahifede

Cevat Rıfat

İslam Terakkiye mani midir?

Son yüzyıl aydınlarımızın cevabını aradığı sorulardan birisi budur. İslamcı aydınlar bu teze karşı sağlam cevaplar verdi. Ancak yüzyılın sonuydu ve bu cevaplar ortaya çıkan sonuç bakımından anlamsız hale gelmişti. Aradan bir yüzyıl daha geçti. Şimdi Said Halim Paşa’nın tespitine bir de yüzyıl sonrasından bakalım. Said Halim Paşa, Müslümanların geri kalmasını değerlendirirken konuyu sadece gelişmekte olan Batı medeniyetine karşı ilgisiz kalmaları çerçevesinde işlemez. Hatta O beklenenin aksine, Müslümanların İslâmiyet’ten uzaklaşmalarından söz eder. Müslümanların Batı’ya ve ondan gelen ilgisiz kalmalarının gerisinde bu durumun yatmakta olduğuna dikkat çeker. Said Halim Paşa, Türklerin İslâmiyet’ten sonraki tarihlerinin kısmen daha erken bir döneminde ortaya çıkan, diğeri de Batı ile etkileşim sonrasında belirginleşen ve kendisinin de şahitlik ettiği dönemi kapsayan iki farklı İslâm’dan uzaklaşma döneminden bahseder. Bu uzaklaşmanın ilki, İslam olduktan sonra içinde kaldıkları Arap unsurlarına benzeyerek İslam’dan uzaklaşmadır. İslâm’dan evvel büyük bir medeniyete sahip olmayan Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, önceki hayatlarında büyük bir medeniyet birikimine sahip olan unsurlardan daha başarılı bir şekilde yeni dinlerinin esaslarını kolayca özümseyip tatbik edebildiler . Bunun neticesinde de büyük devletler kurarak İslâm’a önemli hizmetlerde bulundular. Ancak hâkimiyetlerini tevarüs ettikleri büyük medeniyetlerin birikimleri üzerine kurduklarından ve hüküm sürdükleri yerlerde nüfus bakımından da azınlıkta kaldıklarından İran ve Arap unsurları gibi diğer milletlerin kültürlerinin tesirinde kalmışlar ve farkına varmadan İslâm’dan uzaklaşmışlardır. Bu uzaklaşma ile birlikte etkisinde kaldıkları diğer Müslüman unsurlar gibi onlar da gerilemeye başlamışlardır. Ancak Türkler, diğer Müslüman unsurlar bağımsızlıklarını yitirirken onlardan farklı olarak egemenliklerini sürdürmeyi başarmışlardır. Bu dönem eleştirisinde “ruhbani islam” anlayışına atıf yapar Said Halim Paşa ve bunu ilk dönemin İslam’dan uzaklaşmanın bir sonucu olarak değerlendirir. Said Halim Paşa’nın ifade ettiği şekliyle bu ruhbani İslâm anlayışının yaygınlaşması sonucunda Müslümanlar, Peygamberlerinin işaret ettiği “ilim ve irfan arama” emrini sadece Şer‘î ilimlerle sınırlandırmışlar, Paşa’nın “hayata hiçbir faydası olmayan” diye nitelediği bazı ilimlere odaklanarak tabiat ilimlerine önem vermemişlerdir. Bu anlayışın yaygınlaşması ile de tabiat ve fizik ilimlerini tamamen terk etmişler ve maddi varlıklarını tehlikeye atmışlardır. Müslümanların bu noktadaki gerilikleri temelde ilmi alandaki bir gerilik olup, Müslümanların İslâm’ın üzerinde önemle durduğu ilim konusunu yanlış bir şekilde yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Öyle ise burada karşılaştığımız da temelde İslâm’dan uzaklaşmaktan kaynaklanan bir gerilik durumudur. İslâm’dan bu birinci uzaklaşmanın etkileri zaman içerisinde sinsi bir biçimde devam etmiştir. İslâm’dan uzaklaşma ile başlayan geriliğin farkına varılması ise Türklerin Avrupa ile temasa geçmelerinden sonra olmuştur. Ancak, bu noktada ortaya çözüm diye sunulan “Batıyı taklit” anlayışı ise soruna çare olmak bir yana ikinci bir İslâm’dan uzaklaşma hareketini doğurmuştur. Yukarıda Müslümanların geri kaldıklarının farkına Batı ile temastan sonra vardıkları tespitine değinildi. Said Halim Paşa’ya göre bu tespit Müslümanlardan önce Batılılar tarafından yapılmıştır. İslâm’dan uzaklaşan Müslümanlar kendi hâkimiyetlerini kaybederek Batı’nın egemenliğine girmeye başlamışlar, Batılı aydınlar Müslüman toplumlar hakkında Müslüman düşünürlerden daha önce çalışmaya başlamışlar ve onların geri kaldıklarına hükmetmişlerdir. Yine bu nokta olayın bir din meselesi haline getirilmesi ve Müslümanların geriliğine sebep olarak İslâmiyet’in gösterilmesi de Batılı aydınlar eliyle yapılmıştır.


dokuz

Eylül 2016

Talip Işık “Biz de zalimlerden olursak zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz.” Aliya İzzetbegoviç’i anlatmak için bu söz her şeyi özetlemeye yetiyor aslında. Büyük bir mücadelenin, onurlu bir savaşın esaslı kahramanı olarak tarihe adını yazdıran, ilim ve irfanla müzeyyen kişiliğiyle bir dava adamını görüyoruz karşımızda. Batılı okullarda eğitim almış fakat İslam’a olan bağlılığı, sadakati her geçen gün daha da artan kendini İslam davasına adayan bir mü’min. “Ben Müslüman’ım ve Müslüman olarak kalmaya kararlıyım. Bu hayatımın sonuna kadar böyle devam edecek. Çünkü İslam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidir.” sözleriyle hayata bakışını deklare etmiştir. Disiplinli, teşkilatçı ve müthiş bir çalışma azmine sahip güçlü iradesiyle ülkesinin en zor yıllarında hep ayakta kalarak halkına umut olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda yüz bin kişinin katliamına tanık olmuştur. Acıyı merhem eylemiş, mücadelenin fikri temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğine inanmış, batının emperyalist, doğunun komünist baskılarına karşı yıllar sürecek bir mücadelenin fitilini Fethullah Gülen, Recep Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ve politikaları, bütün kumpaslara, entrikalara, darbelere rağmen millilik ve ümmetçilik dengesini çözen ve koruyan özellikleri ile hem Müslüman dünyanın umudu hem de Türkiye’nin vizyonu oluyordu. Ta ki, Gezi olaylarına kadar… Çünkü Gezi olayları tam bir II. Abdülhamid dönemi taktiklerinin güncellenmesi idi. Güncellenmiş, modernize edilmiş kumpaslar şunlardı: Millilik ve Ümmetçilik arasındaki kopmaz bağı koparmak; Diktatör propagandası üzerinden darbe ortamı hazırlamak ve en önemlisi üst aklın parçalama stratejisinde bir parçaya el koymak…. II. Abdülhamid’in kumpas üstüne kumpas görmesinin temel nedeni kuşkusuz milli ve ümmetçi politikalarının somut örnekleri de olan üç ana başlık altında toplanabilir vizyonudur: Siyasi ufuk olarak İttihadı İslam; ekonomik olarak milli ekonomi ve devlet politikası

“Her şeye kâdir olan Allah’a yemin ederim ki köle olmayacağız” Aliya İzzetbegoviç

“Benim için yeryüzünde iyi, doğru ve güzel ne varsa onun adı İSLAM’dır.” sözleriyle ateşlemiştir. Batının kokuşmuş istilacı fikrine boyun eğmemiş, doğunun baskıcı, dayatmacı ideolojisine eyvallah etmemiştir. Cephesi, ciheti net ve klas bir duruş ortaya koymuştur. “İslami Manifesto” ile kurtuluşun arafta değil tek ve mutlak hakikat olan İslam’da olduğunu dünyaya haykırmıştır. Yusuf gibi zindanlarda kalmış, geleceğe dair umutlarını her zaman taze ve diri tutmayı başarmıştır. İşte “Doğu ve Batı Arasında İslam” yeni bir hayat nizamıyla yaşadığı coğrafyanın gençlerine, kadınlarına, kurtuluş müjdesi bekleyen halkına adeta yol göstermiştir. Aliya’nın hayatında araf yoktu. Direniş vardı, tarihe tanıklık edercesine İslam’ın bu topraklarda yeniden doğuşunu haykırmak vardı. Bilgece Balkanlar’da yitik bir medeniyetin izini sürmüş, halkının selameti için Müslümanların vicdanının sesi olmuştur. Fikri aidiyetini, inancını unutmamış, unutturmamış Batı’da İslam’ın son kalesi Saraybosna’yı “Her şeye kadir olan Allah’a yemin ederim ki köle olmayacağız.” sözleriyle savunmuştur. O askeri, siyasi olarak ıslahat… Dolayısıyla III. Abdülhamit vurgusu bu eksenlerde yürütülen projeksiyonu betimler. Bu bağlamda Erdoğan’ın hedefleri ve karşılaştığı dirençler benzerlik arz eder. Özellikle “Erdoğansız Türkiye” hesapları yapanların Erdoğan’a yönelik komploları II. Abdülhamid döneminin adeta kopyası gibidir: Diktatör, eksen kayması ve dünya güçlerinin tekelciliğine itiraz. Sebilürreşad’ın misyon olarak sadece kültürel ve fikri itirazda bulunan değil aynı zamanda siyasi duruşa sahip olmaktaki ısrarı da bize bir gerçeği hatırlatıyor: Milli Bağımsızlık Milli Bağımsızlık, kuşkusuz her alanda kendine yetmeyi, kendin olmayı, kendi değerlerini yaşatmayı ve en önemlisi küresel güçlerin hesaplarını boşa çıkaracak birliği, diriliği, iriliği ifade etmektedir. Özellikle Özal ve Erdoğan’ı “III. Abdülhamid” yakıştırmasında kıyaslatan algı, bu milli bağımsızlık şiarındaki başarı grafiğidir.

ve kültürel alanların tamamında halkına yönelik her türlü saldırıyı, imha hareketini İslam’a sımsıkı

sarılarak bertaraf etmiş, bir milletin direnişinin sembolü olmuş müstesna bir liderdir.

Portre çizim: Hattat Mesut Dikel

Doğu-Batı ekseninde klas duruşun adı

“Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir” Aliya İzzetbegoviç

Nitekim Türkiye AK Parti iktidarı boyunca büyük başarılara imza attı. Erdoğan liderliğinde dünya klasmanında milli bağımsızlık mücadelesini milli irade lehinde sonuçlandırabildi. 15 Temmuz saldırısı işte bu özgüvene saldırı idi. Sonuç olarak; FETÖ ile mücadele yi geriye doğru okumalarla değil ileriye doğru deşifrelerle sürdürmek zorundayız. “Erdoğansız Türkiye” hedeflerinin özünde milli iradeyi esir almak olduğu bilinmek durumunda. FETÖ uluslararası örgütlü yapısıyla onlarca ülkedeki konuşlanış biçim ve niyeti ile terör listesinin başında yer almaktadır ve bu nedenle her alanda teyakkuz halinde mücadele edilmelidir; bu mücadele sadece “Paralel Devlet” cetveli ile yürütülmemelidir; aynı zamanda “paralel toplum” etiketiyle de izi sürülmelidir. Çünkü toplum çekirdeğini oluşturan millet, devlet, bayrak, vatan konularında sapkın fikirleriyle ve dış güçlere hizmet eden yönüyle de uşak ruhlu

robotlar üreten bir yapıya sahiptir. Ve yine II. Abdülhamid döneminin önemli fikir ve aksiyon adamı olan Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’nı referans göstererek yola çıkan ve geldiği noktada terör örgütü olan FETÖ, tarihi bağlam olarak da II. Abdülhamid’i merkeze alan bir kadraj içinde analiz edilmek durumundadır. Tüm bunlar bize bir telkinde bulunmaktadır: FETÖ ile ancak II. Abdülhamid tecrübesi ile başedilebilir ve en önemli, kalıcı mücadelenin ipuçlarını Sebîlürreşad çizgisinde bulabiliriz. Kaldığı yerden devam eden Sebilurreşad ise “III. Abdülhamid Özal mı Erdoğan mı?” sorusunun cevabını içtenlikle vermektedir. Öyleyse TBMM’de Sebîlürreşad için verilen soru önergesi III. Abdülhamid korkusunun bir tezahürüdür ve milli irade karşısında eceli gelen zihniyetin akıbeti bellidir: Tarihe gömülmek….


on

Zilhicce 1437

Yemen’in geleceğini Yemenliler belirlemelidir Soner Doğan

İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (İNSAMER) Ortadoğu Uzmanı

Afrika ve Asya kıtalarının kesişme noktasında stratejik bir mevkide olan Yemen, hem tarihi hem de ticaret güzergâhı üzerinde bulunduğundan dolayı birçok etnik gruba da ev sahipliği yapmaktadır. Bu özelliğinden dolayı tarihte Yemen’e ‘’Mutlu Yemen (Yemen el- Said)’’ adı verilirdi. Ortadoğu da diğer coğrafyalarda olduğu gibi Yemen’in de İslamlaşması ile birlikte etnik gruplar bir araya gelerek toparlanmaya başlamıştı. Fakat 9.yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan Zeydilik, Yemen’de tekrardan parçalı yapıya dönmeye sebep oldu. Yemen, diğer Arap ülkelerine göre Kabilecilik ve mezhepçilik anlayışı daha güçlüdür. Bu yüzden de devlet teşkilatını bir türlü sistemli hale getirememiştir. Bu durum 1520’ler bölgeyi Osmanlı egemenliği hakim olana kadar sürmüştür. Osmanlı zamanında devlet otoritesi tahsis edilse de 1830’larda İngiltere’nin Aden’i ele geçirmesi ile birlikte yeniden bozulmuştur. I. Dünya Savaşı’nın sonunda diğer bölgelerde olduğu gibi Osmanlı Devleti buradan da çekilmek zorunda kaldı. Ortadoğu’nun bir nevi kaderi olan kan ve gözyaşı, Yemen’de de devam etti. Karışıklığın ve siyasi istikrarın sağlanamadığı Yemen’de idari yönetim 1960’lı yıllara kadar İmam Yahya ve soyundan gelen kişilerce devam ettirildi. 1950’li ve 60’lı yıllar, Ortadoğu’da Nasırcılığın hâkim olduğu yıllardı. Yemen Silahlı kuvvetleri içerisindeki bir grupta, 1952 yılında Mısır’da darbe gerçekleştiren Hür Subayları örnek almıştı. Darbe öncesi birçok kere Nasır’ı ziyaret ederek, Yemen’de de Mısır’daki gibi bir yönetimin kurulmasını istediklerini dile getiriyorlardı. Eylül 1962 gibi bir takım subaylar Yemen’de darbe gerçekleştirerek, Yemen Arap Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. İngiltere’nin Aden Körfezi’nde bulunan üssü, Amerikalıların Suudilerle petrol anlaşması ve bölgenin güvenliği için bu duruma rıza göstermiyorlardı. Suudi Arabistan’da o dönemde Mısır ile rekabet halinde olduğu için monarşiyi destekliyordu. Arap milliyetçiliğine karşı İslam birlikteliğini savunan Suudi Arabistan, sınırında bulunan Ye-

Tüm bu yaşanılan olaylara baktığımızda, Yemen’de merkezi sistemin oluşmaması ve kabile devletinden öteye gidememesi, toplumların birbirlerine yakınlaşmasını engellemektedir. Kabiledeki kural gereği, insanların kendilerinden olmayan insanlarla ilişki kuramamaları, toplumda diyalog yolunun kapatılmasına neden olmaktadır. Böylece ülkede dış güçler, istedikleri şekilde faaliyet yürütmekte, kendilerine çok kolay müttefik bulmaktadırlar. Yemen için zorlanan ülke bütünlüğü, aslında insanların hayatlarını karartmaktan

öte bir anlam ifade etmiyor. Çünkü birlikte yaşayamayacak insanlara, ülke dışındaki aktörlerin zorla bir araya getirtme çabası uzun soluklu olmamaktadır. Yapılan gösteride bunu en güzel şekilde açıklamaktadır. Başta Suudi Arabistan ve İran olmak üzere, Yemen üzerinde nüfuzu olan ülkelerin bir an önce masaya oturarak, ülkenin kaderinin Yemenliler tarafından çizilmesine müsaade edilmeli, halkın taleplerine göz yummamalıdırlar. Aksi takdirde coğrafyanın kaderi olan ölüm ve yıkım Yemen’de de devam edecektir.

men’in Mısır’ın eline geçmesini arzu etmiyordu. Mısır’ın darbecilere destek için ordusunun Yemen’e girmesi ile ülkede çatışmalar yoğunlaşmış, iç çatışma alevlenmişti. Ayrıca burada Suudi Arabistan, Nasır’ın sınırlarını bombalamalarına ses çıkartmıyorlar fakat buna karşılık, Yemen’de destekledikleri monarşi yanlılarına para ve silah yardımı yapıyordu.İngiltere 1967’de Aden Körfezinden çekildi ve yerine Marksist Milli Kurtuluş Cephesi tarafından Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kuruldu. Yeni Cumhuriyet rejimi Ortadoğu bölgesinde monarşi rejimlerinden kurtulmak isteyen tüm halkı destekleyeceklerini açıkladı. Bu durum Suudi Arabistan’ı endişeye sevk etti. Suudiler Güneye karşılık olarak, Kuzey ile işbirliğine girdiler ve Güney ile zaman zaman silahlı çatışma yaşadılar. 1990’lı yıllarda Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte Yemen’de de barış görüşmeleri hızlanmış

ve iki parçaya ayrılmış ülkenin 22 Mayıs 1990’da birleştiğini açıkladılar. Soğuk Savaş döneminde Yemen üzerinde Mısır ile Suudi Arabistan rekabeti yaşanırken, bu dönemden sonra Mısır’ın yerini İran almıştır. Özellikle 2000’li yıllarda Yemen’de tekrardan başlayan protesto gösterilerine karşı yapılan sert müdahaleler, ülkeyi yeniden iç savaşın eşiğine getirmiştir. Bu sefer Salihe destek veren Suudi Arabistan, Kuzey’deki Husilere karşı operasyona gitmiştir. 20042005 yılları arası yaklaşık 3 bin civarında insan hayatını kaybetti. Yemen’de Zeydilik üzerinden Husileri kontrol altına almaya çalışan İran, Husileri zaman içerisinde açıktan desteklemeye karar vermişti. Suudi yönetimi ise Yemen’i adeta arka bahçesi olarak görmüş, sağladığı askeri ve ekonomik yardımlar ile Yemen’i ayakta tutmuştur. 2011 yılında Ortadoğu bölgesinde başlayan Arap Baharı,

Yemen’de de kendisini gösterdi. Yaklaşık 25-30 yıllık iktidarı elinde bulunduran Salih, yapılan gösterilere ve Körfez ülkelerinin telkinleri ile görevi yardımcısı Abdulrabbu Mansur Hadi’ye devretmeyi kabul etmiştir. Ama bu kararı vermek için uzun bir süre direnmiştir. Öncesinde, başlayan halk gösterilerine karşı sert politikalar izlemiş, ülkenin kırılgan olan yapısını dikkate almamıştır. Daha sonra şiddet hareketi yaygınlaşınca, iç savaşa süreklenen Yemen’e Körfez ülkeleri baskı uygulamış ve Salih’i görevi devretmek zorunda kalmıştır. Çünkü Yemen’de ortaya çıkacak istikrarsızlık, bölgeye de sirayet edecekti. 2014 yılına geldiğimizde Husi militanları, Başkent Sana’da darbe gerçekleştirerek Mansur Hadi’yi esir aldılar. Hadi’nin Suudi Arabistan’a kaçması ile ülkeyi buradan yöneteceğini ve darbeyi tanımadığını açıkladı. Ordu içerisinde de bir bölünmenin olduğu Yemen’de, çatışmalar kısa sürede ülke geneline yayıldı. Husilerin bu kadar güçlü olmasının arkasında devrik lider Abdullah Salih’in yeniden iktidarı ele geçirme isteği yatmaktadır. Bu dönemde Husilerle birlikte hareket eden Salih’i, en büyük desteği yine İran’dan görmüştür. 20 Ağustos 2016 tarihinde yüz binlerce insan başkent Sana’da toplanarak, Husi ve devrik lider Salih lehine gösteri düzenlemişlerdir. Ayrıca bu gösteriler Husiler tarafından ilan edilen ve Uluslararası tanınırlığı olmayan hükümete destek gösteri olarak gösterilmiştir. Burada hükümetin yapacağı icraatlar da halka anlatılmıştır. Buna göre, ülkedeki ekonomi ve sosyal gelişmelere ağırlık verilecek, düzenin bir an önce sağlanması yoluna gidilecekti. Husi liderlerin ve kurdukları hükümet yetkililerinden konuşan kişilerdeki ortak düşünce; hala savaşı durdurmak için bir umudun olduğudur.


onbir

Eylül 2016

Âdâb-ı Muâşeret İlla edep, illa edep… İlim meclisinde de ilimden önce edep’tir arzulanan. Bu nedenle bir müslümanın toplum hayatında uygulaması gereken pek çok adap, usul ve erkan vardır. Biz bunlardan bir kısmın değineceğiz. * İyi Huylu Olmak Bu prensip, beşeri münasebetlerin özünü teşkil eder. İslam’ın temel anlamlarından biri de barış ve güven esasına dayanan hayat anlayışıdır. Bu anlayışı günlük hayatımızın her safhasında insanlara yansıtmamız gerekir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır.

‫ﺴﺎﻧِ ِﻪ َﻭﻳَ ِﺪﻩ‬ ْ ‫ﺳﻠِ َﻢ ﺍ ْﻟ ُﻤ‬ َ ِ‫ﺴﻠِ ُﻤﻮﻥَ ِﻣﻦْ ﻟ‬ َ ْ‫ﺍﻟﻤﺴﻠِ ُﻢ َﻣﻦ‬ “Müslüman diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.” * Kötülüğe Karşı İyilikle Karşılık Vermek Allah katında sıddîkların mertebelerine erişmek için zulmedeni affetmek, irtibatı kesenle irtibat kurmak esirgeyene esirgemeden vermek, kötülüğü iyilikle savmak gerekir. Bu hususu yüce Allah şöyle bildirmektedir: ‫ﻭ ﻻ ﺗﺴﺘﻮﻱ ﺍﻟﺤﺴﻨﺔ ﻭ ﻻ ﺍﻟﺴﻴﺌﺔ ﺍﺩﻓﻊ ﺑﺎﻟﺘﻲ ﻫﻲ ﺍﺣﺴﻦ ﻓﺎﺫﺍ ﺍﻟﺬﻱ‬ ‫ﺑﻴﻨﻚ ﻭ ﺑﻴﻨﻪ ﻋﺪﺍﻭﺓ ﻛﺎﻧﻪ ﻭﻟﻲ ﺣﻤﻴﻢ‬ “İyilik, iyi söz ve davranış ile kötülük, (kötü söz ve davranış) bir değildir. Swen kötülüğü en güzel biçimde sav, bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak (ve samimi) bir dost oluvermiştir.” * Küskünlüğe, dargınlığa ve düşmanlığa son vermek. Müslümanın müslümanla üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Peygamberimiz (a.s.) ّ ‫َﻭ ُﻛﻮﻧُﻮﺍ ِﻋﺒَﺎ ِﺩ‬ ‫ﻕ ﺛﻻﺚ‬ َ ‫ﺴﻠِ ِﻢ ﺃَﻥْ ﻳَ ْﻬ ُﺠ َﺮ ﺃَ َﺧﺎﻩُ ﻓَ ْﻮ‬ ْ ‫ َﻭَﻷﻳَ ِﺤ ﱡﻞ ْﻟ ُﻤ‬.‫ﷲ ﺇِ ْﺧ َﻮﺍﻧًﺎ‬

“Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” buyurmuştur. * Dargın iki müslümanın arasını bulmaya çalışmak. Bu sadaka vermek kadar hayırlı bir iştir. Yüce Allah, Enfâl suresinin birinci âyeti ile Hucûrât suresinin 10. âyetinde müminlerin arasının düzeltilmesini emretmektedir. ‫ﺍﻧﻤﺎ ﺍﻟﻤﺆﻣﻨﻮﻥ ﺍﺧﻮﺓ ﻓﺎﺻﻠﺤﻮﺍ ﺑﻴﻦ ﺍﺧﻮﻳﻜﻢ‬ “Müminler ancak kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltin” (Hucurat, 49/10)

Batılılaşmanın ürettiği toplumsal Alzheimer Doç. Dr. Mahmut Hakkı Akın

Türkiye’de yaşanan pek çok mesele, temelde batılılaşma tecrübesiyle ilişkilidir. İki yüzyılı aşan bir süreç olarak Türkiye modernleşmesi, farklı zamanlarda farklı vurgulara sahip olmuşsa da Batı medeniyetiyle ilişki halinde olma ve hatta bütünleşme ideallerine dayanmıştır. Ancak Batı medeniyeti ile kurulan ilişki, herhangi bir başka kültür ya da medeniyetle kurulan ilişkiye benzememektedir. Bu durum, özellikle medeniyetler tarihi ve tarih felsefesiyle ilgilenenlerin dikkat çektiği bir konudur. Mevcut Batı medeniyetinin, tarih boyunca ortaya çıkan diğer bütün kültür ve medeniyet örneklerinden çok farklı bir karaktere sahip olduğu genelde kabul edilmiştir. Çünkü Batı medeniyeti, ilişki halinde olduğu diğer kültür ve medeniyetleri dönüştürücü ve yabancılaştırıcı bir güce sahiptir. Bu tecrübe, sadece bizim ülkemizde görülmemiştir. Farklı kültür ve medeniyet birikimine sahip pek çok topluluk ve toplumda da benzer şeyler yaşanmıştır. Sosyolojinin kurucularından Auguste Comte, Tanzimat’ı ilan eden Mustafa Reşid Paşa’ya bir mektup yazmıştır. Bu mektupta Mustafa Reşid Paşa, Comte’un insanlık ideali temelinde akla ve bilime uygun bir şekilde oluşturduğunu iddia ettiği pozitivizm dinine girmeye davet edilmiştir. Paşanın Comte’a ne cevap verdiği bilinmemekle birlikte zamanla aydınlarımızın ve yöneticilerimizin bir kısmı, pozitivizm dini ile tuhaf bir ilişki kurmuşlardır. Bu tuhaf ilişkinin kaynaklandığı bölünme, Batı ile temas kuran ve modernleşmenin taşıyıcılarından oluşan sınırlı bir kesim ile bu kesim tarafından hâlâ Comte’un üç hal yasasının ilk dönemi olan teolojik dönemin epistemik sınırlarında yaşadığı kabul edilen milletin büyük çoğunluğu arasındaki bölünmedir. Bu bölünme, farklı dönemlerde farklı krizler üreterek devam etmiştir. Ancak, ilerici olduklarını iddia edenlerin dahil olmaya çalıştıkları Batı medeniyetini kendi haliyle ya da çok boyutlu bir perspektiften değerlendirmedikleri dikkat çekmektedir. Aydınlarımızın önemli bir kısmı, Batıyı olduğu haliyle değil de görmek istedikleri gibi görmüşlerdir. Bu önyargılı zihniyetin zararını ise bütün millet çekmiştir. Namık Kemal’in on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bir müddet yaşadığı Londra’yı bir yeryüzü cenneti olarak tasvir ettiği yazıları meşhurdur. Bu yazılarda ışıklandırılmış geniş caddeler, parklar, düzenli evler, bilim ve tekniğin bütün imkanlarının görünür hale geldiği medeni bir gündelik hayat anlatılmıştır. Namık Kemal’in tasvir ettiği

Londra, madalyonun bir yüzünü yansıtmaktadır. Çünkü bu yazılarda aynı şehrin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan varoşlarda işçi ailelerinin çok zor şartlarda salgın hastalıklarla ve ölümle iç içe yaşadıklarından, çocuk işçilerden vb. bahsedilmemiştir. Daha nice sosyal bunalımlardan bahsetmek mümkündür ki vahşi kapitalizm döneminde işin vahametini göstermesi açısından çocuk intiharlarının çok yüksek rakamlara ulaşması örnek olarak verilebilir. Yine madalyonun bu yüzünde sömürgecilik ve köle ticareti gibi medeniyet dışı pek çok uygulama vardır. Tamamında olmasa bile dönemin aydınlarının önemli bir kısmında ütopik bir Batı medeniyeti tasavvurundan bahsedilebilir. Hatta bu ütopik bakışın bazı aydınlar açısından bir çeşit halüsinasyon olduğu da iddia edilebilir. Bu ütopik algı, memleketimizde kendisini özellikle tüketim üzerinden inşa etmiştir. Batılı aristokrat hayat tarzı İstanbul merkezinde özellikle saraylarda ve konak hayatında görülmeye başlanmıştır. Batılı bir yabancı dil bilmek, Türkçe konuşurken yabancı kelimeler telaffuz etmek, Batı musikisine ait bir çalgı aleti ile ilgilenmek ve Batı müziği dinlemek, yeme, içme, giyinme gibi pratiklerde Batılı aristokratlara benzemeye çalışmak için gerçekleştirilen nice ritüeller, kültürel bölünmemizin bir tarafında yaşana gelmiştir. Bu, Fatih ile Harbiye arasındaki bölünmedir ve devam etmektedir. Biz kendi içimizde kültürel bir bölünmeyi yaşarken Batıda gelişen oryantalist literatürün önemli konularından birisi Osmanlı ve Türkler olmaya devam etmiştir. Hem Batı, hem de Doğu, bir tanımlamaya ve güç ilişkisine atıfta bulunan kavramlardır. Sonuçta güçlü olan tanımı yapandır ve kimin Batı olarak, kimin de Doğu olarak tanımlanacağı bu güç ilişkisinden ortaya çıkmaktadır. Osmanlı, Batı için daima Doğuyu temsil etmiştir; ötekidir ve antitezdir. Onunla karşılaşmış ve çatışmıştır. Her iki taraf da kendisini diğerine göre tanımlamıştır. Kendileri oldukları durum budur. Türkiye’de gerçekleşen batılılaşma, Doğulu olmaktan çıkmak, medenileşmek gibi iddialara dayansa da Batı merkezli tanımların kabulünü ve üstünlüğünü zımnen içermektedir. Bu süreç, ne kendisi olabilen, ne de Batılı hale gelebilen tuhaf bir tipin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Üstelik bu tip sadece kendi kültürüne değil, farkında olmasa bile Batıya da yabancıdır ve oradan bakıldığında yine Doğuya ait bir tiptir. Kendisi farkında olmasa bile böyledir. Devamı arka sahifede


oniki Arada kalmışlık halinden olmalıdır ki kendi geleneğine ait ne varsa karşısına alabilmiş ve onları öteki kabul edebilmiştir. İbn Haldun, bundan altı yüzyıl önce, mağlup milletlerin giyim, kuşam, yeme-içme gibi pratiklerde galip milletleri taklit ettiklerine dikkat çekmiştir. Taklit, mukallit (taklitçi) açısından daima kendisi olmaktan kopmaya ve taklit edileni yüceltmeye dayanmaktadır. Öyle ki mukallit, kendi kökleriyle bağı kopan, yaşayabilmek için başka bir bitkiye tutunmaya çalışan bir bitkiye benzetilebilir. Mukallit tüketicidir ve bağlı olduklarının üretimine muhtaçtır. Muhtaç hale gelmiştir ve bu ihtiyaç ilişkisi güçlü olanın lehine devam eder. Bu mukallit anlayış, neden ülkemizde modernleşmenin batılı tüketim göstergeleri üzerinden gerçekleştiğini açıklamaktadır. Bu farklı tarzda bir sömürgeciliktir. Batı ile nasıl ilişki kurulacağı meselesi modernleşme sürecimizin en önemli tartışmalarından birisidir. Yirminci yüzyıla gelindiğinde, mukallit batılılaşmanın tesiriyle İslam’ı Doğuya ait bir unsur olarak kabul edenlerin sayısında ciddi bir artış görülmüştür. Bu görüşü savunanlar, cumhuriyetin kurulmasından sonra İslam’dan taviz vermeden Batı ile ilişki kurulması gerektiğini savunan İslamcıların siyaset alanından uzaklaştırılmaları sayesinde, dünyada eşi benzeri olmayan laiklik uygulamalarıyla mukallit tüketici batılılaşma anlayışını daha da radikalleştirmişlerdir. İlk dönem İslamcıları, Batı karşısındaki geri kalmışlık meselesinde farklı yorumlara sahip olsalar da İslam’dan taviz vermeme konusunda ittifak etmişlerdir. Kaldı ki bu tartışmaların yirminci yüzyıl başında savaşlar dönemi ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte olgunlaşamadan önünün kesilmesi de işin bir başka boyutudur. Ancak, cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız kimlik krizinin tarihsel ve sosyolojik temeli buradadır. Kim olduğumuz sorusunun cevabı kimlerden olmadığımızın cevaplanması ile başlayabilir. İlk dönem İslamcılarının İslam’dan taviz vermeden ve mukallitlik eleştirisi üzerine kurdukları anlayışları, sahip olduğumuz toplumsal hafızanın kendi kodları ile dirilişinin imkanlarını tartışmaya açmıştır. Uzun zamandır sahip olduğumuz toplumsal hafızanın reddi üzerinden oluşturulan ve maruz bırakıldığımız “toplumsal alzheimer”, mukallit ve tüketici batıcılığın hem bir ürünü hem de sürekli yeniden üreticisidir. Yukarıda zikredildiği gibi, böyle bir batılılaşma pratiği siyasi, ekonomik ve kültürel açılardan Batıya bağımlılıkla birlikte, Batı karşısında acziyeti ve esareti de sürekli hale getirmektedir. Mukallit ve tüketici batılılaşmanın kimlere nasıl güç ve fayda sağladığının muhasebesini yapabilecek bir aşamaya ulaşmak, uzun yıllardır yaşadığımız meselelerin daha sağlıklı tartışılabilmesi yolunda ilk şartlardan birisidir. Son yaşanan darbe kalkışması, neden kendi hafızamıza sahip çıkmamız gerektiği konusunda özellikle önem arz eden bir olay olarak gerçekleşmiştir. Milletin hesapçıların hesaplarını alt üst eden darbe karşısındaki dik duruşu, aynı zamanda batılılaşma sürecinde sürekli üretilen toplumsal alzheimerdan uyanış ve ne olduğunu hatırlama olarak gerçekleşmiştir.

Zilhicce 1437

Said Halim Paşa’da Doğu-Batı Karşıtlığı: Farklı Toplumlar, Farklı Çözümler

“Bütün yollar Mekke’ye çıkar” Doç. Dr. Kudret Bülbül Said Halim Paşa, Yüzyıl önce tam da bugünlerdeki Başbakanımızdır. Eserlerinde, sosyolojik bir yaklaşımla, toplumlar arasındaki farklılıklar üzerinde ısrarla durur. Bu nedenle eserlerinde sıklıkla İslâm ve Batı toplumları karşılaştırmalarına yer verir. Bu karşılaştırma, bazen doğrudan bu isim, bazen, Doğu ve Batı toplumları, bazen de İslâm ve Batı medeniyeti kavramları altında yapılır. Said Halim Paşa’ya göre Doğu, Batıdan o kadar farklıdır ki çok defa aynı kelimeler iki toplumda farklı anlamlar taşıyabilir. Doğuyu Batıdan ayıran en önemli özellik Avrupa’nın putperestlikten Hristiyanlığa geçmesine rağmen, ruhbanlık ve soylular sınıfının devam etmesi, bununla birlikte Şark’ın, Müslüman olması ile bunların tamamen kalkması ve hangi mezhep ve ırka sahip olursa olsun insanlar arası tam bir eşitliğin sağlanmasıdır. Bu durumun bir uzantısı olarak, Paşa İslam toplumlarının daha eşitlikçi ve demokratik olduğunu belirtir. Paşa’da, İslâm toplumunda gerek siyasal mücadeleler gerekse siyasal iktidarın işleyişi Batıda olduğu gibi çatışma ve farklılaşmaya değil, uzlaşma ve dayanışmaya dayanır. Bu nedenle her iki toplumun siyasal sistemlerinin farklı farklı olması gayet doğaldır. Zaten tek bir siyasal sistem aralarındaki farklılıklar nedeniyle iki topluma birden yararlı olamaz. Paşa’ya göre, İslâm toplumları ile Batı toplumlarının bugünkü bunalımlarının nedenleri ve çözüm yolları farklı farklıdır. İslâm toplumunun bu günkü geriliği maddîdir. Doğal maddî yasalar konusundaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Bu bilgisizlik nedeni ile maddî olarak çok zor koşullara düşmüş ve sonuçta siyasal bağımsızlığını kaybetmiştir. Batı toplumlarının içerisine düştüğü bunalım ise manevîdir. Doğal ahlâkî yasaların bilinmemesinden kaynak-

Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı

lanmaktadır. Bu durum da onun sürekli olarak bir toplumsal bunalım içerisinde kalmasına neden olmaktadır. Özetle İslâm toplumu maddî mutluluktan, Batı toplumu ise manevî mutluluktan yoksundur. İslâm toplumu maddî geriliğini ortadan kaldırmak için Batıdan yararlanmalı, Batı toplumları ise bu manevî buhrandan kurtulmak için İslâm’ın öngördüğü ahlâkî ve toplumsal yasaları öğrenmek amacıyla İslâm toplumuna yönelmelidir. “Batı toplumları bugün dinden uzaklaşmış gibi görünmektedirler” diyen Paşa’ya göre, bir toplumun dinsiz mutlu olması düşünülemez. Çünkü her toplum ruhunda bir inanç gereksinimi duymaktadır. Batı bugün Hristiyanlıktan uzaklaşmıştır ama dinden değil. Çünkü kendilerine yeni bir din oluşturmuşlardır. Batı’nın bu yeni dini ‘Bilim’dir. Artık Batı’nın mürşitleri ruhbanlar değil, bilim adamları ve filozoflardır. Bu yeni din kendilerine mutluluk verecek midir? Bunu zaman gösterecektir. Said Halim Paşa eserlerinde, tarihsel süreç içerisinde var olduğunu söylediği DoğuBatı karşıtlığının nedenlerini araştırır. Ona göre Müslüman Doğu, ileri olduğu dönemlerde ışıklarını barbarlık döneminde bulunan Batı’ya cömertçe açmış ve bu şekilde Batı medeniyetinin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Bunun sonucu olarak bu iki medeniyet arasında bir yakınlaşma ve dayanışma doğmuştur. Fakat bu yakınlaşmadan korkan ruhban sınıfının, dinleri üzerindeki nüfuzlarını kaybetmemek endişesiyle kendi toplumlarına yanlış bilgi vermeleri sonucu aralarına ayrılık tohumları ekilmiştir. Zamanla ilerleyen Avrupa, cihana Doğu gibi davranmamış, başta İslâm dünyası olmak üzere Buda mezhebindeki uzak Doğu ile putperest Uzak Batıyı da tahakkümü altına almıştır. Batının bu tecavüz ve saldırılarından en fazla İslâm dünyası zarar görmüştür. Uzun

süren savaşlar Müslüman halkın hükümdarlarına kayıtsız şartsız itaat etmelerini sürekli kılmış, bu da hükümdarların keyfî ve baskıcı yönetimlerini doğurmuştur. Said Halim Paşa Batılıların Doğulularda gördüklerini söylediği ve şiddetle eleştirdikleri “taassub” üzerinde bu kadar durmalarını onların iyi niyetleriyle yorumlamaz. Ona göre Batılıların bu taassubtan anladıkları kendi menfaatlerine karşı gösterilen tepkidir. Batılıların Doğuya karşı düşmanlıklarının gerçek nedeni ise onların dünyayı “medenîleştirme” politikalarına Doğu’nun engel olmak istemesidir: “... Korkmadan iddia edebiliriz ki hakikat halde Garbın Şarka olan husûmeti, sâlibiyûnün bunca metâını akim bırakmış, Hristiyanlığın intişar ve tâmimine ve Avrupa’nın Şarkdaki mâhud temeddün siyasetine daima sed çekmiş olan şahsîyet-i İslâmiyeyi imhaya kâdir olamamaktan mütevellid bir gayz-ı derûnîdir” Said Halim Paşa bu durum karşısında kendilerinin Batıya karşı takındıkları ve Batılıların “taassub ve irtica” diye niteledikleri tavrın meşrû müdâfâdan başka bir şey olmadığını söyler. Batı’nın yıllardır Doğu’ya beslediği kin ve saldırılar karşısında Doğu kendini savunmaktadır. Müslüman Doğu’nun hakârete uğrama nedenleri de “Teslis”i kabul etmekte gösterdikleri kabiliyetsizlik değil, kendi dinlerine karşı besledikleri sevgi ve hürmettir. Said Halim Paşa’ya göre geçmişten günümüze, Avrupa’nın Doğu hakkındaki taşıdığı duygular da çokça değişmemiş, şekil değiştirmiştir. Önceden Doğu haç adına tecâvüze uğrarken şimdilerde insanlık ve medeniyet adına tecâvüze uğramaktadır. Paşa’nın bu tespiti maalesef bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Devamı yan sahifede


onüç

Eylül 2016

Uzakdoğu’da İslam

Güney Kore’de İslamiyet ve Müslümanların karşılaştıkları sorunlar Mervenur Lüleci Karadere Tarihsel olarak İslam’ın Kore yarımadasına ulaşması İslam’ın erken dönemlerinde Arap tacirler vesilesi ile gerçekleşmiş olsa da İslamlaşma süreci 20. Yüzyılın ortalarına tekabül etmektedir. 195053 yılları arasında yaşanan Kore Savaşı sırasında BM barış kuvvetleri olarak ülkeye gönderilen Türk askerlerinin vesilesiyle İslam’a karşı bir yönelimin başladığı Güney Kore’de 45.000’i Koreli, 105.000 civarında yabancı uyruklu olmak üzere yaklaşık 150.000 Müslüman yaşamaktadır. 2013 yılı verilerine göre toplam nüfusu 49.115.196 olan ülkenin %97’sini yerli Kore halkı, kalan %3’lük kısmını ise diğer etnik topluluklar oluşturmaktadır. Dini inanç bağlamında nüfusun yaklaşık %50’sini dinsizler, %24’ünü Hristiyanlar, %25’ini Budistler, %0.3’ünü Müslümanlar ve geri kalan %0.7’sini ise diğer dinler teşkil etmektedir. Seküler yönetim biçiminin benimsendiği Güney Kore Cumhuriyeti’nde Müslüman halk çoğunlukla başkent Seul’ün Iteawon bölgesinde yaşamaktadır. 1947’de Japonya işgalinden kurtulan ve 1953’te Kore Savaşı’ndan çıkan Güney Kore halkı 1960’lara kadar açlık ve fakirlikle mücadele etmiştir. Artık ayağa kalkmaya çalışan ülkenin 1960-1970’ler arasında Malezya ve Pakistan gibi Güneydoğu Asya ülkeleri ile başlamış olduğu ekonomik işbirliği çalışmaları, ardından 1970-1980’lerde Arap devletleriyle yürüttüğü ekonomik ve ticari çalışmalar devletin Müslümanlara karşı toleranslı ve destekçi politikalar izlemesini sağlamıştır. Bu süreçte Müslüman ülkelerin girişimleri ve ülke Müslümanlarının talepleriyle devlet Müslümanlara kendi ibadethanelerini yapabilecekleri 1500 m2’lik bir arazi hibe etmiştir. Arap devletlerinin maddi desteğiyle inşasına başlanan ülkenin

Seul Camii

Bütün bunlara rağmen bu iki milletin birlikte yaşaması, birbirlerini iyi tanımaları gerektiğini söyleyen Said Halim Paşa, Doğu ve Batı arasındaki karşıtlıktan sadece Batının suçlu olma¬dığını, bu sonuçta Doğunun da payı bulunduğunu ifade eder. Ona göre Batı Doğuyu tanıyamamıştır. Fakat Doğu da kendini tanıtmak için yeterince çaba göstermemiştir. Doğu ile Batı arasında bir düşmanlık değil bir yardımlaşma gerçekleşmiş olsaydı her iki tarafın da çok şey kazanmış olaca¬ğını düşünen Paşa’ya göre, artık bundan sonra olması gereken bu düşmanlığın devam ettirilmesi değil, her iki topluma da eşit ve adil bir şekilde mutluluk getirilmesinin amaçlanmasıdır. Aksi takdirde komşu¬nun mutsuzluğu üzerine kurulmuş bir mutluluk anlayışı sürekli bir mutsuzluğu her daim içerisinde barındırır. Paşa’nın bu tespiti günümüzdeki Ortadoğu’daki pek çok sorunun kaynağını da net bir biçimde ortaya koymaktadır. Yüzyıl öncesinde dünyanın konumlanma biçimi açısından (Osmanlı Devleti’nin oluşturduğu coğrafi ve zihinsel zemin, Uzakdoğu’nun zayıflığı …) Doğu Batı kavramları anlamlı bir ayıraç olabilir. Bugün için “Batı” kavramının siyasal, sosyal ve medeniyet açısından anlamlı bir karşılığının bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Ama Uzakdoğu’dan Asya-Pasifik’e, Türkiye’den Rusya’ya bütün farklı coğrafyaları ve toplumları Doğu kavramıyla analiz etmek artık anlamlı görünmemektedir. Toplumların kuşkusuz farklı karakteristikleri bulunmakla birlikte, bu farklılıkları sadece Batı ve Doğu üzerinden okumak yetersizdir. Bugün için Batı, İslam, Çin, Hint, Latin Amerika gibi daha geniş bir anlam evreni üzerinden analizlerin yapılması gerekmektedir. Lakin, Farklı kavramsallaştırmalar da kullanılsa, Said Halim Paşa’nın Batı toplumları için ortaya koyduğu analizler bugün için de oldukça açıklayıcıdır.

ilk, Seul’un ise tek camisi olan Seul Merkez Camisi 1976 yılında tamamlanarak ibadete açılmıştır. Müslümanları tek bir çatı altında toplamak ve düzenli İslami ilimler ve tebliğ çalışmaları yürütmek adına Güney Kore’nin ilk Müslümanları tarafından 1956 yılında kurulan Kore Müslümanları Derneği 1967’de Kore Müslümanları Federasyonu (KMF) olarak kurumsallaşmıştır. Ülkedeki 16 caminin, yaklaşık 70 mescidin ve birkaç İslam merkezinin bağlı olduğu tek yetkili İslami kuruluşu olan KMF bugün devlet tarafından tanınan, helal gıda sertifikası verme yetkisine sahip sivil bir müftülük görevi görmektedir. Yönetim biçimi gereği her dine eşit mesafede yaklaşılan Güney Kore’de Müslümanlara yönelik devlet eliyle ve halkın genel teamülünde bir ayrımcılık yapılmasa da, Hristiyanlar tarafından bir tehdit unsuru olarak görülen İslam’ın yayılması engellenmektedir. 1947 sonrası Kuzey’deki Rusya destekli komünist yönetime karşı Amerika tarafından desteklenen Güney Kore’de ideolojik bir savunma kalkanı olarak Hıristiyanlığa doğru olumlu bir tutum sergilenmiştir. Ardından 1945’lere kadar %2’lik bir orana sahip olan Hristiyan nüfusun bu tarihten sonra Amerikan hakimiyeti dönemi olarak ad-

landırabileceğimiz 1947-1953 yılları arasında ilk defa bir Hristiyan’ın devlet başkanı seçilmesiyle hızla artışa geçtiği ifade edilmektedir. Yönetim yapısı her ne kadar sekülerleştirilmiş olsa bile Hristiyanların yönetimde etkin rol oynaması ve halkın ekonomik zafiyetleri misyonerler için yeterli bir gelişme alanı oluşturmuştur. Budist din adamlarının ve halkın dönem dönem ülke başkanlığına getirilen ve önemli yönetim kademelerinde oturtulan Hristiyanların kendi dindaşlarına yönelik ayrımcı tutumlarına karşı duydukları rahatsızlık, Hristiyanlar ve Budistler arasında da bir gerilim ortamına sebep olmuştur. Ülkede bulunan Protestanlık ve Katoliklik gibi farklı Hıristiyan mezhepleri arasındaki çatışma haline rağmen söz konusu İslam olduğunda ortak bir paydada buluşmaları dikkate değer bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Kore’de Müslümanlara ait okul bulunmamakla birlikte devlet okulları haricindeki neredeyse tüm okullar Hristiyan kurumlar tarafından kurulmuştur. Sürekli olarak kiliselerin inşa edildiği ülkede, cami yapımı Hristiyanlar tarafından engellenmektedir. Avrupa’nın ve batının sahip olduğu İslamofobik yaklaşımlar Kore yarımadasının coğrafi uzaklığından dolayı bu ülkede hakim olmasa bile, Hristiyan medya organları tarafından halka empoze edilmeye çalışılmaktadır. 2001 yılında Amerika’da yaşanan 11 Eylül olaylarından sonra Avrupa ve Amerika’nın aksine Güney Kore’de İslamofobyada artışa neden olmamış aksine İslamiyete karşı bir merak uyanmıştır. Okul, hastane vb. kurumlarda Müslümanlar çalışabilmelerine rağmen, Müslüman kadınlar tesettür konusunda sıkıntı yaşamaktadır. Devamı arka sahifede


ondört

Zilhicce 1437

Hristiyan ailelere mensup olup İslamiyet’e geçen Koreliler çoğunlukla evlatlıktan reddedilme aşamasına gelmektedirler. Ülkede tebliğ çalışmalarının artması amacıyla Malezya devleti tarafından kendi vatandaşlarına Kore’de burslu eğitim olanakları sağlanmıştır. Başlarda çoğunlukla Malay öğrencilerin rağbet ettiği Güney Kore’de eğitim programları, sonrasında Körfez ve Suudi Arabistan gibi devletler tarafından da desteklenmiştir. Hatta Suudi Arabistan’ın Müslüman Güney Kore vatandaşlarına yönelik sağladığı eğitim bursu sebebiyle de Kore’den çok sayıda öğrenci Suud üniversitelerinde eğitim almaktadır. Bu tam burslu eğitim hizmeti, Güney Kore’de üniversite çağındaki öğrenciler arasında İslam’ın da artmasını sağlamıştır. Ancak bu artışın samimiyeti hususunda şüpheler de bulunmaktadır. Helal gıda konusunda ise büyük sıkıntıların yaşandığı ülkede Müslümanlar yaşadıkları bölgelerde kendi ihtiyaçları doğrultusunda ürünlerin bulunduğu marketler ve restoranlar kurmuş olsalar dahi bu bölgelerin dışında helal gıda ürünleri bulmak oldukça zordur. 1983 yılında Seul’de helal et satışı yapan bir kasap kurulmuştur fakat bu tek kasap yeterli gelmemektedir. Kore

ISTILLAH

Müslümanları Federasyonu tarafından şirketlere helal sertifikaları verilse de, helal gıda takibinin sürekli yapılamaması ve şirketlere helal gıdanın özellikleri konusunda yeterli bilgilerin verilememesi yeni ürünlerin güvenilirliğini de etkilemiştir. Ülkedeki Müslümanlara ait bir mezarlığın olmaması da uzun yıllar Müslüman halkın yaşadığı sıkıntılardan biri olmuştur. Hıristiyan halkın kendine ait mezarlık alanının olduğu dönemde Müslümanların sadece ekonomik nedenlerle bir mezarlıklarının olmaması büyük sıkıntı kaynağı iken Katar büyük elçisinin 2002 yılındaki bir girişimiyle, Katar hükümeti tarafından Kore’de Müslümanlara yönelik bir mezarlık alanı tesis için maddi destek sağlanmıştır. 2006 yılında KMF Choongju şehrinde 3.800 m2’lik bir alanı satın alarak mezarlık alanı oluşturmuştur. Fakat Güney Kore devletinin yasalarına göre,

Fatıma Zehra

Genel anlamda “İyiliği emretmek, kötülükten men etmek” şeklinde ifade edilen bu cümlenin dayanağı Âl-i İmrân suresi/104. ayet , Tevbe Suresi/71. ve 112. ayet, Hûd suresi/116. ayettir. Bu kural Mutezile mezhebinde özel bir önem taşır. Bu ayetleri, “Haksızlıklar karşısında susanların dilsiz şeytanlar” olduğunu ifade eden hadisle birlikte düşünmek gerek. Yine Kur’an-ı Kerim’de “Allah sizin ellerinizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek ister” (Tevbe 14) denmektedir.. Yine Peygamber öğretisine göre, “Bir haksızlıkla karşılaştığımızda onu elimizle, olmuyorsa dilimizle, o da olmuyorsa kalbimizle o

alınan bu mezarlık alanı sadece 60 yıl için kiralanmış olup 60 yıl sonra yani 2066’da bu alanın temizlenmesi ya da kemiklerin yakılması gerekmektedir. Bu yasa sadece Müslümanlara yönelik bir uygulama olmayıp, diğer dinler için de geçerlidir. KMF bu hususta kalıcı bir yer ayarlayabilmek için çalışmalar yürütmektedir. Kore gibi köklü geleneklere sahip bir ülkede insanlar İslamiyet’e ilgi duysalar dahi dinlerini değiştirmeleri tüm geleneklerini ve yaşam tarzlarını baştan aşağı terk etmeleri anlamına geldiğinden oldukça zorluk çekmektedirler. Anne-Baba’ya itaatin en büyük toplumsal kural olduğu ve saygı göstergesi olarak aile büyüklerinin önünde secde edildiği ülke kültüründe, Müslüman olan Koreliler aileleri tarafından reddedilme korkusundan dinlerini gizli yaşamaktadır. Alkolün Kore sosyal yapısı içinde iletişimi sağlayan dolaylı bir unsur olması da Müslümanlar için büyük bir sorundur. Bir

iş yemeğinde, arkadaş veya aile toplantılarında ikram edilen içkiyi reddetmek işlerini kaybetmeye, arkadaşlar veya aile efradı tarafından saygısız görülmeye sebep olmaktadır. Bu noktada Müslüman olan bir Korelinin yapabileceği tek şey ya eski çevresinden uzaklaşmak ya da Müslüman bir ülkeye göç etmektir. Sonuç itibariyle siyasi temsil yetkisine sahip olmayan ve ülkede küçük bir azınlık durumunda olan Müslüman halk İslam ülkelerinden gelen sınırlı destek ile ayakta durmaya çalışmaktadır. 1950’lerde hiçbir zorlama yapılmadan kendiliğinden İslamiyeti kabul eden halk arasında Müslümanlığın bu kadar yavaş yayılması İslam dünyasının zayıflığının bir örneği olarak karşımızda durmaktadır. Yaklaşık 60 yıllık İslam geçmişine rağmen ülke Müslümanlarının ekonomik olarak etki alanlarını genişletememeleri, çok ihtiyaç duyulan İslami eğitim merkezlerinin bulunmaması bugünün ve yarının sıkıntıları olarak ele alınması gereken bir husustur. İslam’a yakın bir o kadar da uzak olan bu coğrafyada Müslüman ülkelerin üzerine düşen ise tıpkı Hristiyan ülkelerden Hristiyanlara sağlandığı gibi Müslüman halka maddi ve manevi destekte bulunmaktır.

EMRİ BİL MA’RUF, NEHYİ ANİL MÜNKER

yanlışa karşı çıkmamız gerekmektedir ki bu üçüncüsü imanı en zayıf olanlar içindir” (Müslim; Ebû Dâvûd) Burada “iyilik” ve “kötülük” kavramların, “Maruf” ve “Münker” kavramlarının karşısında çok yetersiz kalmaktadır. Maruf/Arife/İrfan ilişkili kavramlardır. “Kişinin kimlik ve kişiliği ile ilişkili bilgi” de bu kavramla ilgilidir. Bir başka ayette “Sizi tearüf edesiniz/bilişesiniz diye yarattım” (Hucurat:13) denmektedir.. Müslümanın “bilinen”i bellidir. Ayrıca mesela şeker hastasının o hastalığını biliyorsanız, ona şeker ikram etmek de yasaktır. Trafik lambası ve hız sınırı da toplumsal maslahat açısından “Maruf”tur. Hatta bir

Hindu için inek eti yememesi de Maruftur. “Onların ilahlarına küfretmeyin ki, onlar da sizin Rabbinize küfretmesin” emri ilahisini de burada hatırlamak gerek. “Münker” ise etimolojik anlamda “reddedilen” anlamına gelmektedir. Bir Müslüman için domuz ve şarap reddedilmiştir. Helaller ve haramlar bellidir. Bu reddedileni en geniş anlamda düşünebiliriz. Bunu sadece Müslümanlar için değil, herkes için düşünebiliriz.. Çünkü bizim sorumluluğumuz kendimizle sınırlı değildir.. “Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti”yiz. Bu emrin tenfizi hem “birey”, hem “cemaat”, hem de “temsil

makamındaki otoriteler” için vazgeçemeyeceği kurallardandır. Burada güç, yetki, cürm-ü meşhut durumuna göre amel gereklidir. Yoksa “ihkak-ı hak” sözkonusu değildir. Bu konuda fitne ve fesaddan uzak durmak, sebeb olmamak gerekir. Bu kural kimsenin temel hak ve hürriyetlerine yönelik bir tehdit olarak değil, meşru hak ve hukukun teminatı yönünde, adalet ve maslahata uygun olarak yorumlanmalıdır. Zira biz kimsenin İlah’ı ve Rabbi olmadığımız gibi, kimse de bizim İlahımız ve Rabbimiz değildir. Bizim İlahımız ve Rabbimiz Allah’tır.


onbeş

Eylül 2016

Modernliğin taşeronu olmak Mehmet Aysoy Modernliği yeniden okumak ve modernlikle olan serüvenimizi yeniden değerlendirebilmek adına önemli bir süreci yaşıyoruz. Gelinen durumda modernliğin ürünü olan düşünce sistemlerinin ve hareketlerin nihayetinde modernliğin taşıyıcısı ve taşeronu oldukları aşikar. Sosyolojik teori açısından Weber’in yaklaşımı günümüzü anlamak için önemli bir referansa dönüşmüş durumda. ‘Cemaat’ İslam tarihinde bir ‘fitne’ olarak yerini aldı. Bu konumlandırma İslam düşüncesi tarihi için aynı kolaylıkta değildir. Yarım asra yaklaşan tarihiyle cemaatin ontolojisi ve stratejisi üzerine henüz doğru dürüst bir çalışma yapılabilmiş değil. İlk başta bizatihi ‘cemaat’ nasıl oldu da tekil bir anlam edindi? Sorgulamış değiliz. Bu nedenle de bugün devlet düzeyinde yürütülen ayıklama gayretinde önemli sorunlar kendisini gösteriyor. Cemaat ilk başta kökenleri itibariyle ‘gelenek’ (İslam düşünce geleneği) ve sırasıyla ‘Nurculuk’ ve ‘İslamcılık’ açısından analiz edilmelidir. Gelenek, modernlik ve cemaat E. Özdalga yıllar önce cemaat konusunda yazdığı makalesinde cemaati İslam’ın ‘püritenleri’ olarak nitelendirmişti (Bu çalışma uzun bir süre ‘herkül.org’da yayımlandı). Cemaatin batıya kendisini sunması açısından oldukça işlevsel bir stratejiyi ifade eden bu tanımlama İslam açısından değerlendirildiğinde çok daha manidardır. Cemaat kavramı cami cemaati dışında sosyolojik ifadesini modern dönemde buldu. Bediüzzaman’ın “Zaman tarikat zamanı değil cemaat zamanıdır” ifadesi günümüzde kullanıldığı bağlamda cemaat kavramının ontolojisidir. Tarikat yerine ‘cemaat’ önerisi, sosyolojik bir gerekçeye sahiptir ve yaşanılan dönemde İslam adına uygulanabilecek stratejiyi de kapsar. ‘İmana hizmet’ olarak ifadesini bulan bu strateji, modernliğin içinde dine dair bir alan belirleme gayretidir. Tam da bu bağlam Weber’in modernliğin analizinde önemli yeri olan Calvin ve Protestanlık meselesi ile örtüşür. Calvin’in en büyük tezi de ‘İmana hizmet’tir. Hem Hristiyanlık hem de İslam açısından dini düşüncenin

modernlik içindeki değişimini analiz adına oldukça önemli olan benzerlikler gelinen süreçte oldukça fazladır. (Bu mana da Şerif Mardin’in ‘Nurculuk’ konusundaki çalışması, hem Nurculuğun gelenek içindeki konumu hem de modernlik bağlamında önemli ipuçları sunar.) Cemaat kavram olarak ilk başta ‘Nurculuğu’ ifade ederken zaman içerisinde sadece FETÖ’yü ifade eder hale gelmiştir. Bu süreçte cemaatin ontolojisi de değişime uğramış; ‘iman hizmeti’ başka bir bağlamda olmak üzere ‘hizmet’ kavramına dönüşmüştür. Bizatihi ‘hizmet’ kavramının da modernlik içindeki seyri konuyu oldukça hassas bir yere taşır. Günümüzdeki kullanıldığı anlamda ‘hizmet’ kavramını ilk kullananlar Siyonist düşüncenin mimarlarıdır. (Siyonizm de Yahudiliğin modernlik içindeki serüveninin bir ürünüdür.) Cemaatin ‘hizmet’ kavramı ekseninde değerlendirilmesi konuyu kadim bir sorun olan ‘dünyevilik’ bağlamına yerleştirir. Din açısından modernliğin en önemli karakeristiği ‘dünyevilik’tir. Dini dünya adına araçsallaştırmak anlamını taşıyan bu yaklaşım, Bediüzzaman’ın ‘dinin arzileştirilmesi’ olarak nitelendirdiği modernliğin en büyük hastalığıdır. Cemaatin kendisini inşa ettiği eğitim kurumları üzerinden sözüm ona ‘hizmet’i, yine köken adına Nurculuk ve Fethullahçılık arasındaki farkın en kayda değer göstergesidir. Cemaat İslam modernlikle uyumludur tezini inşa ederken, dünyeviliği inşa ederek bir taşerona dönüşmüştür. (Cemaatin bir proje olması yanında, kirli itti-

fakları oldukça önemli olmasında karşın bu yazı için bahsi diğerdir.) Tarikat ve cemaat Modernlik dini doğrudan hedef almaz, dinin sosyolojik işlevinin önemi her zaman vurgulana gelir ancak ‘kutsiyet’ modernliğin hedef aldığı bir olgudur. Modernlikle belli bir ilişkiye girdikten sonra düşünce tarihimizde tasavvufa yönelik eleştirilerin ortaya çıkması ve hurafe kavramının neredeyse tamamen tasavvufu ifade eden bir anlama bürünmesi boşuna değildir. Bu bağlamda olmak üzere tekrar cemaat kavramının ortaya çıkması kutsiyet ve tasavvuf açısından da değerlendirilmesi gerekir. Tasavvuf dünya-ahiret dikotomisi üzerine kurulu bir sistematiğe sahiptir ve bu sistematik içinde ‘dünyevilik’ hastalıktır. Kısa süre öncesine kadar cemaatin tarikatlarla ilişkisi ve tarikatlara karşı tavrı dikkate alındığında, onları arkaik yapılar olarak gördüğü anlaşılabilir bir durumdur, burada anlaşılması güç olan dünyevi bir yapının nasıl olup da ‘mehdi’ hareketi gibi bir alana yöneldiğidir. Mehdiyet meselesi İslam tarihinin kadim sorunlarından biridir ve günümüzde bu konu öncelikle tasavvufun düşünce ikliminde yaşamaktadır. Mehdiyet açısından bakıldığında cemaatin Nurculuk kökeninden yola çıkıp tarikata yöneldiğini, bu nedenle de kendisine rakip olarak belli tarikatları gördüğünü ifade edebiliriz. (Geçen sürede bazı tarikat temsilcilerine yönelik cemaatin yaptığı hamleler bu açıdan anlamlıdır.) Başka bir ifadeyle cemaati modernliğin ürünü bir ‘arayüz’ olarak değerlendirmek mümkündür; yarı seküler yarı mistik bir

Şifa Niyetine yapıdır cemaat. İslamcılık ve cemaat Cemaatin bu karakteristiği yine modernliğin ürünü olan başka bir bileşenle İslamcılık’la karşılaştırılmalıdır. Cemaatin son dönemde İslamcılık kökenli bir siyasi yapıyla hesaplaşmaya kalkışması, yine hem Nurculuk hem de tarikatlarla farklılığının bir sonucudur. İslamcılık devlet odaklı bir değişim stratejisine sahipken, cemaat daha farklı bir stratejiden hareket etmiş fakat sonuçta İslamcılığın alanına dahil olmuştur. Nurculuk ve tarikatlar toplumcu değilken, İslamcılık ve cemaat toplumcudur. Bu açıdan değerlendirildiğinde de cemaat İslamcılığın bir sorunu olarak da karşımızdadır. Bu yapı karşısında nasıl bir tavır alınması kadar nasıl anlaşılmasının da önemli olduğu önemlidir. Malum darbe girişiminden sonra süren tartışmalar, halen yerli yerinde bir konum elde etmiş değil, hal böyle olunca ‘fitne’ nin içeridenliği kaçırılıyor. Cemaat öncelikle sosyolojik bir olgudur hem tarihsel hem de toplumsal bağlamı söz konusudur. Fitne zamanı uzundur, nedeni içeriden olmasıdır. Devlet düzeyinde yapılan çalışmalar en azından belli bir çözüm getirse bile toplumsal alanda aynı durum söz konusu olamaz. İkinci olarak tartışmaların kapsamı oldukça geniş bir alanı kuşatıyor, Nurculuk, mehdiyet kadar Atatürk’ün haklılığına varan bir yelpazeden söz ediyoruz. Temelci bir tartışma zeminine savrulmamız konuyu yerli yerine ele alamadığımızın bir göstergesidir. Sorunun boyutları cemaatle sınırlı olmadığı için savruluyoruz, sorunun temeli modernlik serüvenimizde yatıyor ve bu serüvende ortaya çıkan sorunlar biri diğerinin bileşeni olduğu için bizatihi ele alınamıyor.

BAŞSAĞLIĞI

Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’in annesi Fatıma Meşal Ürdün’ün başkenti Amman’da vefat etti. Kendisine Allah’tan rahmet, İslam davasının savunucusu Halid Meşal’e sabırlar diliyoruz

Sebîlürreşad


onaltı

Zilhicce 1437

UyarıYorum Devlet Ahlakı Fahrettin Ergün İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın ilk icraatlarından birisi, gayrimüslim teb’anın yaşayışına dair düzenlemeler içeren ferman yayınlayarak, Ortodoks Hristiyan âlemini tek merkezde toplayan “Ortodoks Patrikhanesi”ni İstanbul’da kurdurmak oldu. Sultan Fatih bu fermanı yayınlarken tek düşüncesi, doğu Hristiyanları birlik ve beraberlik içerisinde inançlarını daha iyi yaşasınlar mıydı? Tabii ki hayır… Vatikan’a karşı Ortodoks Patrikliği sistemini kurarak Hristiyan âlemini Mohaç Savaşı’nda en büyük kalkanı Macar Krallığını da kaybeden zor durumdaki Vatikan’a karşı fikir başkaldırısı olan Protestan hareketini destekleyerek, batı Hristiyanlarını bir daha bir araya gelmeyecek şekilde ikiye böldü. Sultan Abdulhamit Han döneminde ise İngiltere Osmanlı devletini zayıflatmak adına özellikle Arap âleminde siyasi ve mezhepsel projelerini hayata geçiriyordu. Osmanlı devleti de eş zamanlı olarak dünyanın her yerine krallığının bayrağını dikmiş, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun merkezindeki Katolik İrlandalıların Anglikan İngilizlere karşı giriştikleri bağımsızlık mücadelesine destek verdi, Abdulhamit Han İrlandalıların isyanını inanç özgürlüğü çerçevesinde görerek mi destekledi? Tabii ki de hayır… Şimdi devran değişti… 250 yıl yukarıdaki örneklere benzer operasyonlarla zayıflatılarak sonunda yıkılmış bir imparatorluğun bakiyesi olarak, Kurtuluş Savaşı’nda kılıç hakkıyla yeniden kazandığımız Anadolu topraklarında bu sefer fetih ruhu ile değil defansif strateji ile Türkiye Cumhuriyeti

asla bir daha bir araya gelmeyecek şekilde ikiye böldü. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Papa ve konsüllerin baskısına karşı Avrupa’da yeni bir hareket başlatan Martin Luther en büyük desteği Osmanlı Devletinden gördü. Daha İstanbul’da bir tane matbaa yokken İstanbul’dan gelen altınlar ile kurduğu matbaalarda İncil’in Almanca, Fransızca tercümelerini bastı. Kanuni’nin bu desteği verirken ki düşüncesi, Avrupa’daki Hristiyanlar kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyarak daha iyi anlasınlar mıydı? Tabii ki hayır… Devletini kurduk. Ve yine içindeki farklılıkların oluşturduğu zafiyetleri kullanan başka devletlerin yaptığı operasyonlar ile saldırı altındayız. Kürt kimliği üzerinden PKK, alevi kimliği üzerinden marjinal sol örgüt yapılanmaları, laiklik uygulamalarının dini baskılarının doğurduğu boşluktan FETÖ yapılanmasını ve buna benzer ülkemizin yumuşak karnı meselelerde başka devletlerin kendi devletlerinin çıkarları adına operasyonlara girişmesine veryansın etmek sorunu çözmüyor. Peki çare mi? Tek çaremiz var, direneceğiz! Direniş için 3 temel argümanın aynı anda olması lazım. 1-Tarihsel Referans: Moğollardan, haçlılara, Çanakkale’den Kut’ul Amara’ya tarihimiz direniş destanlarıyla dolu 2-Motivasyon: Bu tarihten gelen direniş geleneğimizi içselleştirerek milli kültür halinde canlı tutan bir milletimiz var. 3-Lider: Milletimizdeki direniş kültürünü her sahada tüm karakteri ile yansıtan bir liderimiz var.

Direniş kültürünün hala canlı olduğu gerçeği 15 Temmuz’da bu necip millet dosta düşmana göstermiş oldu. Yaşadığımız hak-batıl savaşında; Güçlü olanın, zayıf olanın zafiyetlerini kendi menfaatine kullanmasının doğallığını kabul ederek, bir taraftan kendi içimizdeki zafiyetleri kendimiz telafi edeceğiz, bir taraftan da direneceğiz. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Cemaat-i İslam liderlerinden

MİR KASIM ALİ ŞEHİT EDİLDİ!..

Bangladeş’te, 1971’deki bağımsızlık savaşı sırasında yaşanan bazı olaylardan sorumlu tutulan Cemaat-i İslami Partisi Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi Mir Kasım Ali şehadet şerbetini içti. Bangladeş’te hükümetin kurduğu Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesince, 1971’deki bağımsızlık savaşı sırasında yaşanan bazı olaylardan sorumlu tutulan Cemaat-i İslami Partisi Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi Mir Kasım Ali idam edildi. Kashimpur Cezaevinden yapılan açıklamaya göre, 3 eylül 2016 günü merhum Mir Kasım Ali ailesiyle görüştükten sonra yerel saatle 22.30’da idam edildi. Başkent Dakka yakınlarındaki Kashimpur Cezaevinde idam öncesinde güvenlik önlemlerinin artırıldığı da öğrenildi. Bangladeş Yüksek Mah-

kemesi, Mir Kasım Ali hakkındaki idam kararını 30 Ağustos’ta onamış, hukuk yolları biten Ali’nin af için devlet başkanına başvurmayı reddettiği idam öncesi açıklanmıştı. Mir Kasım Ali, 2 Kasım 2014’te bağımsızlık savaşı sırasındaki bazı olaylardan idama mahkum edilmişti. Bir gencin kaçırılıp işkenceyle öldürülmesi dahil 8 farklı suçlama yöneltilen müvekkillerine karşı mahkemeye yalancı şahitler çıkarıldığını ifade eden Ali’nin avukatları, karara karşı çıkmıştı. Merhum Mir Kasım Ali’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

Brezilya 15 Temmuz’dan ilham aldı Brezilya Cumhurbaşkanı Rousseff’ın yolsuzluk gerekçesiyle azledilmesini ‘siyasi darbe’ olarak nitelendiren Brezilya halkı sokaklara döküldü. 15 Temmuz darbe girişiminin Türk halkı tarafından püskürtülmesinden ilham alarak sokaklara çıkan halk, Brezilya ve Türk bayraklarıyla meydanlara indi. Temer karşıtı Brezilyalılar yaşananların

arkasında ABD’nin olduğunu savundu. Sao Paulo kentinde, alınan kararı ve yeni devlet başkanı Michel Temer’e protesto eden halk ellerinde Türk bayrakları da taşıdı. Türkiye’de yaşanan darbe girişimi süreci tüm dünyada büyük ses getirirken, Brezilya’da da Rousseff taraftarlarının meydanlara dökülmesinde etkili oldu.


onyedi

Eylül 2016

Vereset-ül Enbiya’dan… Babanzâde

Mağluplar, galipleri taklit eder!

İbn Haldun, Mukaddimesinde sosyolojik tespitini tarihi örneklerle anlatmış: “Mağluplar galipleri, giyim ve kuşamlarında inançlarında ve diğer örf ve adetlerinde taklide çalışır ve bunları asla ihmal etmezler. Bu böyledir çünkü daime insanlar kendilerini mağlup eden ve boyundurukları altına alanları mükemmelliğe erişmiş saymaya meyyaldirler. Bu yanlış fikir uzun zaman devam edecek olursa kaçınılmaz bir surette galiplerin bütün itikatlarının benimsenmesine ve bütün mümeyyiz vasıflarının taklide götüren derin bir inanç haline gelir. Bu taklide ya bilerek ve isteyerek yahut şöyle bir yanlıştan ileri gelir. Galiplerin zaferi kendi üstün maddi kuvvetlerinde ve arkalarındaki tesanütten değilde mağlupların adet ve inançlarının sağlığındandır. Buradan olan taklit edilirse hezimetin sebepleri bertaraf edileceği vehmi ortaya çıkmış olur Filvaki çok kudretli ve galip komşuları olan her memlekete bu komşuları taklide yönelirler. Nitekim bu hali İspanyol müslümanları arasında görüyoruz. Onlar Hristiyan komşuları gibi giyiniyorlar ve onlar gibi süsleniyorlar. Evlerinin ve dükkanlarının duvarlarında resim ve heykel bulunduracak kadar ileri gidiyorlar. Dikkatli bir müşahit ve vaziyette gizli olan aşağılık duygusunu sezer.” (Mukaddime cild XX I. S:266)

Mağlup olmak psikolojisi tüm İslam milletini esir almış bir haldir. Evvela bu halden kurtulmak lazım gelir. Bu hal, kendi medeniyetinin idrakinde olmakla, onun savunucusu olmakla eşdeğerdir. Lakin “ezik” ruh hali o idraki mahvedebilir. Bir Müslümanın namazını, inanç değerlerini yaşaması ve bunu “suçlu” gibi yaşamaması bu idrakin bir parçasıdır. Cumhuriyetle birlikte özellikle devlet dairelerinde önceleri bir mescid bulundurma hali pek yoktu. 1960’tan sonra bunun bir ihtiyaç olduğu görüldü, ancak herhangi bir adım atılmadı. İnançlı insanlar bu yıllarda bodrum katlarında gizli gizli namaz kılmaya başladılar. 1970’li yıllar bu “bodrum saklı mescidlerinin” ifşa olduğu yıllardı. 1980’lerden sonra bazıları “bodrum katlarında mescid açılmasına” müsaade etti. 1990’lı yıllarda artık “bodrum katlarında mescid açılmasına” göz yumuldu. Bu ruh hali “saklı tutma” ruh haliydi. Şimdi elhamdülillah resmi kurumların “bodrum katları” değil, aydınlık ve güzel mekanları mescide döndü. Bu yeniden idrak halidir ve pek kıymetlidir. Yine son yıllarda müslüman kimliği ifşa etmek uluslararası arenada bazı terör örgütleriyle anılmaya çalıştırılsa da, İslam kimliği hiçbir zaman terörle anılamaz. Peygamberimizin mührü saadetini bir terör örgütünün bayrağı yapmak ancak o peygamberden haberdar olmayan yahut onu “cani” göstermek isteyen ehli salibin işidir. Müslüman idrak ve irfan sahibidir vesselam...

İman ve fikir atlasımızın büyük muzdaribi:

İhsan Şenocak

MEHMET AKİF

Ecnebî okullar, hariçte okuyan öğrenciler ve Batılı devletlerin sefaretlerinden oluşan üçlünün, “medeniyetten uzaklaşarak muasırlaşma” şeklinde tezahür eden etkisi, Batı’nın kültür ve ahlak sistemine göre yaşayan; fakat “kafa kağıdı” itibariyle kendini Müslüman kabul eden bir neslin yetişmesine yol açmanın yanında, siyasî, içtimâî ve ahlakî buhranlara da zemin hazırladı. Yakın geçmişte aynı değerlere sahip insanlar yollarını ayırdı. Krizler içerisinde varlık mücadelesi veren millet, farklı siyaset tarzlarıyla, birbirinden uzaklaştı. Siyaset Tarzları Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe dört ayrı siyaset tarzı oluştu. “Tahsili Hasıl” eden hocalara bakıp İslâm’ı mahkum eden “münevverler”in kimi Batıcı, kimi Turancı oldu. Zahirde birbirine zıt gibi görünen bu iki hareket, İslâm’a muhalefet noktasında ittifak halindeydi. Bir üçüncü tarz olan İslâmcılık ise, çareyi İslâm’da aradığını zanneden fakat sorun çözmeden ziyade İslâm’ı ideolojik bir içerikte sorun haline getirmekle meşguldü. Keşf-i kadîme çağıran ulemâ ise, Kitap, Sünnet ve müctehit imamların içtihatlarını esas alarak hayatı İslâm’a göre yeniden tayin etmeye davet etti. O yıllardaki manzarayı şu şekilde hülâsa etmek mümkündür: Özden kopuşu anlatan “üç tarz-ı siyaset’’e karşı ulemâ keşf-i kadîm yoluyla “istikâmet”e; Batıcılar, çağdaşlığı esas alarak özümüzü değiştirmeye, Turancılar ise ‘’ümmet’’ yerine “millet” ruhunu kuşanmaya çağırmaktaydı. Her iki akımın da kendine göre bir tabanı vardı ve o taban avamdan ziyade öğrencilerden ve bürokratlardan oluşuyordu. İslâmcılık ise, Batı’yı esas alarak oluşturduğu anlama usûlüyle “muhalled nizama” kısmi reddiyelerde bulunmaktaydı. Devlet-i Aliyye’nin muhteşem zamanlarında, ilmî mubahaselerin yapıldığı ulu çınarların altında artık ne aşk, ne umut, ne de heyecan kalmıştı. Büyük meselelerin görüşüldüğü devlet daireleri dedikodu kulislerine dönmüştü. Sahte kahramanlar, “çürük ipliklere hülyalar” dizmekle meşguldü. Kahire, Şam, Bağdat gibi İstanbul da “muhalled nizama” ait kıymet ölçülerini yitirmişti. İstanbul, ne irfânı ne de ârifiyle eski İstanbul’du. Berlin, Paris ve Londra yeni cazibe merkezleri olmuş, hayatın olduğu gibi tefekkürün de “üsve-i hasene”si

2.Bölüm

değişmişti. Yeni, eskiden çok farklıydı. Zihniyet dönüşümü öncesi, İstanbul’a gelen sefir ve seyyahlar şehre hayran olurdu. Yeni dönemde ise İstanbul’dan giden elçiler Avrupa Başkentlerine meftun olmaktaydı. İstanbul’u öve öve bitiremeyen Batılı tarihçiler, ressamlar gitmiş, onların yerine Paris’i, Berlin’i takdis eden Batıcı ve Turancı “münevverler” gelmişti. Ecnebî okullarında ya da Avrupa Başkentlerinde okuyan pek çok zeka özürlü; muharrir olmuş, hâle dair çözüm ve çareler öneriyordu. Okuduğu mekteplerin niçin kurulduğunu, hangi amaca hizmet ettiğini,kendisine neden ilgi duyulduğunu bir defa dahi düşünemeyenler; mesailerinin tamamını medeniyet sarayını yıkıp, yerine gece kondular kurmaya adamıştı. Niçin eleştirdiğini ya da neyi önerdiğini bilmeden yazıyor, tartışıyorlardı. Ne var ki tarih şuurundan ve medeniyet bilincinden mahrum bu ameliyeler dikkatle izleniyor, zaman zaman en muteber tasarruflar olarak addediliyordu. Acının ve Gurbetin Şehri Kenar mahalleleriyle İstanbul; sefaletin yani yüreği yaralı insanların şehri olmuştu. İstanbul artık acıyı, gurbeti ve ihaneti yaşayanların yurduydu. Sırtında “küfe’’ taşıyan yetim çocuklar, mahalle kahvehanesinde ağlayan aksakallılar, başı yerden kalkmayan anneler… Ecdadları gibi onlar da namaz kılıyordu, ibadetleri, hayırları vardı. Fakat Süleymaniye’ye baktıklarında yüreklerine azamet dolmuyordu. Fetih, hayallerinden bile silinmişti. Çünkü “adam olsun” diye Batı’ya gönderdikleri çocukları, Süleymaniye’den ve Fatih’ten nefret eden bir ruh haletiyle geri gelmişlerdi. Millet, ulu hocaların iftihar edilecek bir maziye sahip olduklarını biliyordu fakat diploması yoktu ki dinlenecekti. Muzdarib coğrafya, vicdanına tercüman olacak, söylemek isteyip de ifade edemediği hakikati gür bir seda ile haykıracak bir yürek arıyordu; Acısını, sevincini, dostunu, düşmanını, medresesini, tarihini, medeniyetini ve muhalled nizamını yazacak ve savunacaktı o yürek. Halkın sesi olacak ve Süleymaniye Kürsüsü’nden ona seslenecek, “Mefahirin” kaynağını gösterecekti: Hani binlerce mefahirdi senin her adımın? Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın? Hani asker, hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehid? Ah o kurban-ı zafer nerde bugün? Nerede o iyd? Devam edecek


onsekiz

Sebîlürreşad Mülâkatı Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile Doğu/Batı üzerine hasbihal Doğu, ne zaman karanlık günlerini geride bırakıp aydınlık günlerine geri döner? İslam coğrafyasındaki bu durağanlık, körlük ne zaman başladı? Doğu’nun aydınlık günlerine geri dönmesi için her şeyden önce esaslı bir aydınlanma gerek. Aydınlanma sözcüğünün Batı, Kartezyen felsefe, modernizm, modernite gibi birçok kavramı çağrıştırmasından dolayı bizim muhitlerde ciddi rahatsızlık yarattığını biliyorum ama yine de “aydınlanma” demekte ısrar ediyorum. Aydınlanmadan kastım, din anlayışından siyasete, bilimden kültür, sanat ve felsefeye, hatta siyasetten ahlaka kadar radikal bir değişim ve dönüşüm ihtiyacıdır. Son dönem İslam dünyasındaki ıslah-tecdit söylemleri umumi inkıraz ve inhitat problemini hem yanlış din tasavvuruna bağlamak hem de söz konusu probleme aynı noktadan kalkarak çözüm aramak gibi yol tarif etti ve fakat bu yolun sonunda ya apolojik bir modernizme ya da neo-selefizme gelindi. Üstelik ıslah-tecdit adına İslam ilim ve düşünce geleneğindeki müktesebat bir çırpıda yok sayılarak neredeyse tümüyle heba edildi. Oysa İslam dünyasının son birkaç yüzyılına damgasını vuran inhitat problemini din veya dinî anlayış temelinde izaha çalışıp buradan hareketle çözüme kavuşturma perspektifi kesinlikle isabetsizdi. Bu yüzdendir ki bütün bir İslam dünyası Batı karşısındaki çok boyutlu mağlubiyetin acısını hissettiği son birkaç asırdır bilim ve teknolojiden kültür, sanat ve felsefeye kadar hemen hiçbir alanda gözle görülür bir mesafe kaydedemedi. İlmiye sınıfı şerhlerle son yüzyılı kapatırken, yeni şeyler söylemeyi unutmuşken İslam coğrafyasının da karanlık yüzyılı başladı diyebilir miyiz? Kanımca bu tespit pek isabetli değildir. Çünkü her şeyden önce, yüzyılı şerh ve haşiyelerle

Zilhicce 1437

Batı karşısında yenilgiler üzerine inşa ettiğimiz ezik ruh halimizi sonlandırma vakti gelmedi mi?

Müslümanlar için aydınlık günler HAYAL DEĞİL

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

kapatmak son dönemin meselesi değildir. Daha açıkçası, şerh ve haşiyeciliğin en azından Memlükler ve Osmanlılardan bu yana yaygın bir gelenek olduğunu söylemek gerekir. Ayrıca son dönemdeki ulemanın bütün bir yüzyılı şerhlerle kapatıp kapatmadığı ve yeni bir şey söylemeyi unuttuğu yönündeki tespit salt ilmiye sınıfına atfedilebilecek bir kusur değildir. Bu dönemde devlet ve siyaset düzenimiz hangi seviyedeyse, ilmî alandaki durumumuzun da aşağı yukarı aynı seviyede olması gayet tabii bir şeydir. Öte yandan, ilim ve fikirde dinamizm ve devinim yoksa cepten yemek ve hazırı tüketmek kaçınılmazdır. Ama malumunuz hazıra dağ bile dayanamamaktadır. Şerh ve haşiye geleneği bir yönüyle hazırı tüketmek kapsamında görülebilir; ancak şu da bir gerçek ki klasik şerh literatürü genellikle zannedildiği gibi büsbütün faydasız ve lüzumsuz da değildir. Bilakis şerh ve haşiye literatüründeki bazı eserler sayısız bakir mazmunlar içerir. Hatta Sadeddin et-Teftâzânî’nin kelâmla ilgili el-Makâsıd adlı eserine hayatının son dönemlerinde yazdığı Şerhü’l-Mevâkıf ile Adudüddin elÎcî’nin el-Mevâķıf adlı eseri üzerine Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin yazdığı Şerhü’l-Mevâkıf adlı eser

bilgi, görüş ve değerlendirme açısından kesinlikle muhalled denebilecek türdendir. Bu itibarla, her konuda olduğu gibi şerh ve haşiye konusunda da genellemeci üsluptan kaçınmak gerekir. Zira her genelleme risklidir ve dolayısıyla baltayı taşa vurmak gibi istenmeyen sonuçlar üretebilir. İslam terakkiye mani midir? Doğu’nun muhteşem bir maziye sahip olmasına karşın bugün neden ötekileştirilmeye maruz kalmıştır. Gelişmişlik, çağdaşlık ölçüsü nedir sizce? Öncelikle “İslam terakkiye manidir ya da değildir” şeklinde bir önermenin yanlış ve yanıltıcı olduğunu söylemem gerekir. Çünkü terakki dediğiniz şeyin muharrik gücü ya da bunun önündeki engel din değildir. Dünya üzerinde ne var ne yoksa bütün hepsini doğrudan doğruya dine bağlayıp din temelinde izah etmek de pek sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerektir. “İslam terakkiye manidir” tezi, Fransız filozof Ernest Renan’ın 1883’te Sorbonne Üniversitesi’ndeki meşhur “İslam ve İlim/Bilim” konulu konferansında İslam ve müslümanlara attığı çamurla çok yakından ilintilidir. Zira Doğu ile Batı arasındaki farklılıkları adeta savaş felsefesine dönüştüren Renan bilim, düşünce ve kültür

yönünden müslümanların geri kalışını doğrudan doğruya İslam’a bağlamıştır. Ona göre gerçek inanç sahibinin zihniyeti her türlü bilime kapalıdır; çünkü müslüman zihin demir çembere alınmış gibidir. Hz. Peygamber, dört halife ve Emevîler dönemi her türlü akılcılık ve bilimden uzaktır; çünkü bu dönemde tüm olaylar sadece Allah’ın iradesine bağlanarak izaha çalışılmıştır. Abbâsîlerin idareyi ele geçirmesiyle başlayan dönemde İslam devletinin nirengi noktası değişmiştir. Bizans’ta üretilen felsefe İran’a intikal edip yerleşmiş, Yunan bilim ve felsefesiyle meşgul olan Nestûrî Hristiyanların çoğunlukta bulunduğu bu bölgede Abbâsî halifeleriyle işbirliği yapmaları özgür düşünceyi yeşertmiştir. Ezcümle Abbâsîler devrindeki yükselme müslümanların değil İranlıların eseridir. Bu parlak dönem her türlü bilim ve felsefeye karşı olan Türklerin yönetimi ele geçirmesiyle son bulmuş, bundan sonra İslâm ülkeleri hazin bir zihnî çöküş dönemine girmiştir. Renan’ın az çok kitabına uydurarak anlattığı bu hikâye Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk dönemindeki vülger materyalizm ve pozitivizme hayranlık duyan birtakım aydınlar tarafından satın alınıp hakikat diye pazarlanmış; fakat artık çok bayatlamıştır. Vaktiyle Cemaleddin el-Afgânî gibi bazı isimler de maalesef Renan’a şakşakçılık yapmıştır. Hülasa, terakki kavramından maksat salt maddi gelişmişlik ise -ki öyledir- bunun İslam’la ilişkilendirilebilecek tarafı maddi gelişmenin mahiyeti, hedefi ve insanlık açısından ürettiği katma değer gibi meseleler olabilir. Ayrıca iki büyük dünya savaşı terakki denilen şeyin hem mahiyet hem maliyet açısından ne ifade ettiğini anlamaya kâfidir. Terakkinin çıktısı şayet buysa, o zaman İslam terakkiye kesinlikle manidir.


ondokuz

Eylül 2016 İlim-bilim ve İslam ilişkisine dair fikirlerinizi alabilir miyiz? İlim, modern “bilim”den çok farklı anlamlar içeren bir kavramdır. Daha açıkçası, Kur’an’da farklı türevleriyle 850 küsur yerde geçen ilim her şeyden önce vahiyle ilgili bir kavram olup insanoğlunun, “Ben kimim, niçin var edildim, varlığımın esas gayesi nedir?” gibi büyük sorularına cevap veren külli bilgiye atıfta bulunur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit seviyede olur mu?”, “Kulları arasında Allah’a derin saygı duyanlar ancak âlimlerdir” ve benzer içerikteki ayetlerde geçen ilim, âlim, ulema gibi birçok kelime de tam olarak bu hususu vurgulamaktadır. Yani bu ayetler bugünkü anlamıyla mürekkep yalamışlık meselesini anlatmamaktadır. Eğer aksi söz konusu olsaydı, Hz. Peygamber ile sahabenin çoğunun ilimden nasipsiz olduğu gibi bir sonuç ortaya çıkardı. En başta “ilim”den çok farklı bir şey olduğunu söylediğimiz bilim, en masum ve iyi niyetli yorumla, insanoğlunun yerküre üzerindeki sınırlı süreli yaşam tecrübesini kolaylaştırmak amacıyla tabiat yasalarının şifrelerini çözerek hayatı kolaylaştırıcı aparatlar üretmeyi hedefler. Motto tarzında söylersek, ilim ontolojiyle, bilim epistomolojiyle ilgilidir. İlim aynı zamanda iman ve ahlaka, bilim maddi üretim ve kazanca mütealliktir. Bu bakımdan İslam’ın temel ilgisi ilme dairdir; bilim ise hayatın içindeki faaliyetlerden herhangi biridir. Bununla birlikte müslümanların ayakta kalması ve her daim güçlü olması söz konusu olduğunda, tıpkı mübahın bazı hallerde vacip mertebesine yükselmesi gibi, bilim de zorunlu bir faaliyet haline gelir. Ancak bilimsel faaliyetin hükmünü anlamak ya da bilimin ne işe yaradığını kavramak için nassa başvurmaya lüzum olmasa gerektir. Zira müslüman olmak ve eşyaya müslüman nazarıyla bakmak, bilimin mahiyetinden ne işe yaradığına kadar hemen her meselenin kendiliğinden anlaşılmasına kâfidir. Dolayısıyla asıl mesele müslümanca bir nazar sahibi olabilmektir. Dünyaya bu nazarla bakıldığında, bugün bütün dünya sathında, özellikle de Ortadoğu coğrafyasında yaşanan kaos, karmaşa ve zulmün sona ermesini sağlamak için İslam dünyasının maddi güç ve gelişmişliğe acil ihtiyaç duyduğu kendiliğinden anlaşılır. Dolayısıyla zulmü engellemek için ahlaklı bilim marifetiyle üretilecek maddi güce erişmek son

derece lüzumlu bir ihtiyaçtır. Osmanlı’nın son yüzyılında aydın/mütefekkir sınıfı toplumsal dönüşümü neden sağlayamadı? Osmanlı’nın varsa bu konudaki mağlubiyetleri nelerdir? Kanımca mesele salt aydın sorunu değildir. Çünkü sosyolojik zeminde hiçbir sorun salt kendi başına ve kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Haliyle, belli bir sorunun tek boyutlu ele alınıp değerlendirilmesi de doğru değildir. Toplumsal ölçekli sorunlar multi-faktöriyel ve aynı zamanda birbirini tetikleyicidir. Osmanlı’nın son yüzyılında aydınlar ve düşünürlerin başarısızlığı belki her şeyden çok Osmanlı ve bütün bir İslam dünyasının Batı karşısında yaşadığı dramatik

kendi dönüşümünü kendisi sağlayacaktır. Batı modernizmiyle Doğu klasizmini karşılaştırdığımızda son yüzyılın insanlığa etkilerini nasıl değerlendirmeliyiz? Doğu klasizmi derken tam olarak neyi kastettiğinizi bilmiyorum; ayrıca modernizm ve klasizm kavramlarını değer yüklü olarak kullanıp kullanmadığınızı da bilmiyorum. Bu yüzden ancak şunu söyleyebilirim. Batı dünyası modernizmi kendi iç dinamiklerinden üretmiş, ancak bu üretim Rönesans, reform, aydınlanma, Kilise ile hesaplaşma gibi çok uzun ve sancılı bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu arada Hristiyanlık da modernizmin önünde ayak bağı olarak görülüp

“Osmanlının son yüzyılında ve hatta günümüz İslam dünyasında birçok aydın ve mütefekkir bir anlamda Stockholm sendromu yaşıyor. Belli ki bazı insanlar celladına âşık oluyor ya da hem bir taraftan kin kusmak hem de içten içe derin hayranlık duymak gibi karmaşık duygular yaşıyor.” mağlubiyetlerle ilintilidir. Harp meydanlarında mağlubiyet, maddi gelişmişlik ve teknolojide taahhur gibi sorunlar siyaset, düşünce ve felsefe gibi alanlarda da inhitat ve inkıraza yol açıyor. Kısacası, bir medeniyet ve kültür tek boyutuyla yükselmediği gibi, tek yönüyle de düşüşe geçmez. Osmanlının son yüzyılında ve hatta günümüz İslam dünyasında birçok aydın ve mütefekkir bir anlamda Stockholm sendromu yaşıyor. Belli ki bazı insanlar celladına âşık oluyor ya da hem bir taraftan kin kusmak hem de içten içe derin hayranlık duymak gibi karmaşık duygular yaşıyor. Bilhassa Batı’da doktora yapan birçok İlahiyatçı akademisyenin söylemlerinde hem müthiş bir Batı karşıtlığı ve çok romantik bir Doğu sevdalılığı hem de Hegel’siz, Kant’sız, Wittgenstein’siz konuşamama hastalığı işbu karmaşık duygu halini anımsatıyor. Yine İlahiyat muhitinde oryantalistik çalışmalara karşı kullanılan iflah olmaz apolojik dil de benzer bir duruma atıfta bulunuyor. Bu bağlamda denebilir ki Türkiye Cumhuriyeti “Dünya beşten büyüktür” sözünü ne zamanki sahaya da yansıtır ve kurtlar sofrasına oturduğunda tuttuğunu koparıp alır, işte o zaman aydınlar da toplumsal dönüşümü kotarır. Çünkü o zaman ve o vasattaki toplum ezik değil, kendinden son derece emin ve özgüvenli bir toplum olacak, hatta

adamakıllı terbiye edilmiş, tabir caizse, huzur evine gönderilip iaşe ve ibatesi temin edilmiştir. Öbür tarafta İslam dünyası son iki yüzyıl boyunca modernizmin ağır sadmeleriyle silkelenmiş; ancak Batı’da yaşanan dramatik süreci hiç tecrübe etmemiştir. Yani modernizm bizde merkezden ve iç dinamiklerden üretilmemiş, sadece Batı’dan esen rüzgârın çarpması gibi telakki edilmiştir. Modern rüzgârın çarpması kimimizde ferahlık hissi uyandırırken, kimimizi hasta edip yatağa düşürmüş, kimimizi ise meraksızlık huyundan ve tembellik uykusundan uyandırmıştır. Özellikle Osmanlı’nın duraklama ve gerileme diye ifade edilen dönemlerinde çok ciddi bir meraksızlık huyundan söz edilebilir. Bu huy, zamanın ruhunu okuma zorluğu gibi bir problem üretmiş ve dolayısıyla atı alanın Üsküdar’ı geçtiği uzun zaman boyunca maalesef fark edilememiştir. Belli ki mahkeme kadıya mülk zannedilmiş, Kanuni dönemindeki ihtişamın kendiliğinden ilelebet süreceği vehmedilmiştir. Tarihsel akış meraksızlık ve tembellik huyumuzdan dolayı bizi çok ağır şekilde cezalandırırken, Batı dünyasını da mükâfatlandırmıştır. Bu süreçte yaşananlar Allah’ın “innallâhe lâ yuğayyiru mâ bi-kavmin hattâ yuğayyirû mâ bi-enfüsihim” şeklindeki beyanına

bir anlamda mâsadak olmuştur. Batı’nın Doğu’ya galebe çalması, maddi gücünden dolayı şımarması ve dünya üzerinde korkunç bir sömürü ve zulüm düzeni kurması apayrı bir tartışma konusudur. Burada tartışılması gereken asıl konu son birkaç yüzyıldır Batı’nın dilediği gibi çalıp oynamasına İslam dünyasının sadece seyirci kalması ve hayıflanmaktan başka bir şey yapamaması nedendir, sorusudur. Bence bu sorunun cevabı dışarıda değil, içeride, yani kendimizde aranmalıdır. Dolayısıyla sürekli olarak Batı’ya eleştiri edebiyatı üretmek yerine, “Biz nerede hata yaptık?” ya da “Nerede kalmıştık?” sorusundan yola çıkarak dur durak bilmeksizin çalışıp didinmek lazımdır. Saray/siyaset ve ilim sınıfı ilişkisinde içsel eleştirileriniz var mı? Bu durumu bugün nasıl görmeliyiz? Siyaset ile ilmiye sınıfı arasındaki ilişki özellikle Osmanlı’dan bu yana sezaropapist bir sistem ve düzen içinde işlemiştir. Siyasal otoritenin dinî otoritenin önüne geçmesi ve onu himayesine alması Sezaropapizm veya Bizantinizm diye ifade edilir. Bu sistemde din ve ilim adamları devlet otoritesine tabi olup siyasi otorite tarafından denetlenir. Bu tür örgütlenme biçimi dinin devlet yönetimine bağlı olduğu sistem olarak ifade edilir. Osmanlının klasik dönemlerindeki örfî hukuk düzeni esas itibariyle Doğu Roma imparatorluğundaki din-devlet ilişkisinden pek farklı değildir. Bu ilişkide siyasi yönetim belli bir dini devletin dini olarak kabul etmektedir. Böylelikle din ve ilim adamları bir yönden siyasal iktidarda az çok nüfuz sahibi olur, bir yönden de siyasi iktidarın kararlarını toplum nezdinde meşrulaştırmaya çalışır. Osmanlı devletinde padişahların kanunname düzenledikleri, şeyhülislamların da kanunname hakkında “Şer-i şerife uygundur” fetvası yayınladıkları malumdur. Bu düzen ve sistemde sadece din adamları değil, ilim adamları da siyasi tasarrufları onaylama ve meşrulaştırma rolü oynamaktır. Çünkü bu role rıza göstermemek, Osmanlı tarihindeki birçok örnekten de anlaşılacağı gibi, çok pahalıya mal olmaktadır. Bu noktada bütün bir İslam tarihinde Ebû Hanife’ye benzer örnekler bulmak oldukça zordur. Konuyla ilgili çok daha fazla şey söylenebilir; ancak bu kadarı şimdilik kâfidir.


yirmi

ernleşmek diye de tarif edilebilir. Ancak böyle bir modernleşmenin ne kadar mümkün ve sağlıklı olduğunu etraflıca tartışmak gerekir. Cemil Meriç’in tavrı sanki “en iyi savunma hücumdur” sözünü hatırlatmaktadır. Bu tavır hakkında birtakım eleştirilerim var; fakat şimdilik saklıdır. Zikrettiğiniz üç isim arasında Doğu-Batı ilişkisine dair en sağlıklı tavır Aliya İzzetbegoviç’e aittir. Tavrın sağlıklı olması Aliya’nın hem Doğu’ya hem Batı’ya içeriden bakmasıyla, yani Batı’da dünyaya gözünü açan bir müslüman olması ve hem Batı’yı hem Doğu’yu iç bakışla ölçüp tartmasıyla alakalıdır. Bu konuda söylediğimi daha iyi anlamak için Doğu-Batı arasında İslam’ın bir kez daha okunması lazımdır. Şayet bugün ideal bir müslüman toplum inşa etmek için bir pilot bölge seçmek söz konusu olsa, ben bu bölgeyi Bosna-Hersek olarak seçerdim. Kaldı ki Bosna-Hersek’teki müslüman halkın asırlar boyu kendilerini “Türk” diye isimlendirdikleri ve gerek İslamiyet’e gönülden bağlılıkları gerekse Osmanlı’ya sadakatleri sebebiyle devletin çeşitli yönetim kademelerinde görev aldıkları, sözgelimi Hersekzade Ahmed Paşa, Sokullu Mehmed Paşa gibi sadrazamların Osmanlı devletinde etkin roller oynadıkları bilinmektedir. Medeniyet ikliminin yeniden Doğu’dan yeşermesi, Müslümanlar için aydınlık fikri bir hayal mi? İslam coğrafyasında bir rönesanstan bahsedilebilir mi? Müslümanlar için aydınlık gelecek fikri kuşkusuz hayal değildir. Ancak bunun için şimdiki zamanın karanlık mı aydınlık mı olduğu hususunda zihnimizin netleşmesi

İslâm dünyasının lideri Türkiye <<İktisadda, Nâfia’da, Millî Müdafaa’da ve her sahada Şark yüzünü artık emniyetle Ankara ve İstanbul’a İ tevcih edebilir. Türk milletinin bu kuvvetli durumu, kendi menfaatine oldf uğu kadar Arap milA letlerinin de nef’inedir. Asırlar bboyunca benef’inedir raber ve kardeşçe yaşayan bu iki

milletin gaye ve hedefleri birdir Bin küsur seneden beri mevcud olagelmiş bulunan bu gaye ve menfaat birliği, dünyanın bugünkü şartları içinde daha da yakın ve daha da sıkıdır.>> <<Bir misâl olarak söyliyeyim, İstanbul’u evvelâ Araplar fethetmek istemişlerdi. Hazret-i Eyüp İstanbul’da meftundur. Fetih sonradan size nasib ve müyesser olmuştur. Fakat sizin bu sahada bulunmanız tıpkı bizim bulunmamız gibidir.>> Bu münasebetle Yeni Sabah diyor ki:

Türkiye’miz, en büyük askerî fedakârlık ve yükleri üzerine alırken bu külfetlere sadece kendi hududlarını ve istiklâlini müdafaa için katlanmamakta, fakat bütün bir bölgenin, Orta Şarkın ve böylelikle Arab ve İslâm camiasının da yüksek ideal ve emniyetlerini sağlamaktadır. Zaten öteden beri, tâ Avrupa’nın göbeğine kadar ilerlerken Türkler, bütün bir dünyanın yâni Şark ve İslâm aleminin istek ve temayüllerini tahakkuk etmişlerdi. Biz yine aynı yoldayız. Sebîlürreşad, Cilt: VIII Sayı: 194, Nisan 1955

gerekir. Hâl-i hazırdaki zaman ve ortamın bizim için karanlık olduğu anlaşılır anlaşılmaz ışığı arayıp bulmak için kolları sıvamak elzemdir. Ama gelin görün ki bugün İslam dünyasındaki hatırı sayılır bir kesim için “karanlık” algısı düpedüz vehim sayılmakta, belki en fazla çok kısa süreli bir türbülans yaşandığı düşünülmektedir. Bu düşünce parlak günlerin kendi kendine ya da “muntazar mehdi” marifetiyle geleceği hayalini içermektedir. Yine bu düşünceye göre geleneksel müktesebatta her şey eksiksiz ve yerli yerindedir. Tek eksik, hazırda mevcut ve yeterli potansiyeli harekete geçirecek bir muharrikten ibarettir. Ne var ki günümüz dünyası gelenek vakumundan başını çıkarmayanları telef ediyor, hele hele mitolojik hikâyelerle avunanlara bir yudum su bile vermiyor. Bu yüzden, medeniyet ikliminin Doğu’dan yeşermesi için şimdiden tezi yok çalışıp didinmek icap ediyor. Cemil Meriç

İçtihat, fıkıh, din anlayışı ve yeni dil gibi kavramlar üzerinde dönemsel tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? Geçirdiğimiz yüzyılı bu kapsamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Zikrettiğiniz konular ve kavramlarla ilgili tartışmalara sıcak bakıyorum; zira bu tartışmalar can sıkıntısından değil, ciddi bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte söz konusu tartışmaların süreklilik, yetkinlik ve derinlik açısından pek nitelikli olmadığı da açıktır. Bunun bir sebebi, dinî ve ilmî alandaki her yeni tartışmaya kuşkuyla bakılması ve oryantalizmle ilişkilendirme yönünde bir paranoya oluşturulması önemli rol oynamaktadır. Bu defansif tavır tartışmaları boğmakta ve sonuçsuz bırakmaktadır. Gelenekçi defans ister istemez uçuk kaçık diyebileceğimiz bir modernist tavrın peyda olmasına da yol açmakta ve sonuçta salt siyah ile beyazdan ibaret iki renkten başka bir seçenek bulunmadığı yönünde yanlış bir algı ortaya çıkmaktadır. Bugün itibariyle, genel olarak din, özel olarak kelam, fıkıh ve içtihad gibi konularda yeni tartışmalar yapılmalı ve farklı görüşler ortaya

konulmalıdır. Ancak bu iş özellikle ilmî açıdan namuslu biçimde yapılmalıdır. İşin namusu öncelikle niyet, samimiyet ve ehliyetle alakalıdır. Ayrıca bütün tartışmalar bir ayak gelenekte sabit kalmak üzere geleceğe sıçrama hedefine yönelik olmalıdır. Bu konuda hem gelenek fetişizminin hem de geleneğe karşı tümden reddiyeciliğin kısırlık ve kadüklükten başka bir sonuç doğurmayacağı unutulmamalıdır. İslam aydın ve mütefekkirleri var mı? Varsa Batı karşısındaki duruşlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? İslam dünyasında kimin aydın ve mütefekkir olduğuna ilişkin her görüş tartışma götürür. Zira sizin mütefekkir kabul ettiğiniz bir şahsiyet, bir başkası için irabta mahalli olmayan birisi olarak görülebilir. Durduk yere polemiklere vesile olacağı endişesinden dolayı bu sorunuza açık isimler zikrederek cevap vermek istemiyorum. Nitekim son yüzyılda İslam dünyasında kendinden söz ettiren ilim ve fikir adamlarının her biri için lehte ve aleyhte sayısız şey söylendiği malumdur; bu yüzden kısır tartışmalara mahal verecek beyanlardan mümkün mertebe kaçınmak lazımdır. Mehmet Akif, Cemil Meriç ve Aliya Izzetbegoviç gibi son yüzyıla tanıklık etmiş mütefekkirlerin Doğu/Batı ilişkisine dair ortaya koydukları net tutumu nasıl yorumluyorsunuz? Bu sorunuz bizi açık isimler hakkında konuşmaya mecbur ediyor. Öncelikle Mehmet Akif’in Doğu-Batı ilişkisine dair tavrını Japon modernleşmesine benzettiğimi söylemeliyim. Bu tavır aşıyı kendinden yaparak mod-

Aliya Izzetbegoviç

Mehmet Akif

Zilhicce 1437


yirmibir

Eylül 2016

Eşref Edib’in kaleminden Âkif’in Kur’an tercemesi Nasıl başladı, sonra nasıl yakıldı? 91 yıldır bitmeyen Kur’an meali tartışması hâlâ güncelliğini koruyor. Eşref Edib üstadımız bu konuda Âkif üstadımızın tamama erdirdiği Kur’an mealini Mısır’a gittiğinde okuduğunu ve fikirlerini Mehmet Âkif Bey’e ilettiğini ifade etmişti. Peki sonra neler oldu, neler yaşandı? Eşref Edib üstadımız Nisan 1959 senesinde Sebîlürreşad’ın 291’inci sayısından başlayarak bir yazı dizisi kaleme aldı ve her şeyi yazdı... Şimdi o yazılanları Eşref Edib’in kaleminden yeni dönem okuyucularına arz ediyoruz...

Merhum, Mısır’a son gideceği sırada Diyanet Riyaseti tarafından Kur’an’ın terceme ve tefsiri Elmalılı Hamdi Efendi ile birlikte kendisine verilmişti. Büyük Millet Meclisi’nin arzusu da böyle idi. O zaman Meclis’in halet-i ruhiyesi malum. Yüksek bir feragat, derin bir manevi hassasiyet bütün gönülleri kaplamıştı. Bütün yokluklar içinde muazzam bir varlık vücuda getiren, bu manevi hassasiyet idi. Dualarla, Kur’anı Kerim ve Buharii Şerif tilavetleriyle açılan meclisin havasında daima lahuti bir azm u şevk vardı. İnananlara ve azmedenlere Hakkın vaad ettiği zaferin mutlaka doğacağına bütün kalplerde derin bir itimat vardı. Bu manevi itimad ve rabıta, bütün gönülleri heyecana vermişti. İşte gönüllerin o manevi zevk ile çalkandığı zamanlarda idik ki uğrunda bütün milletin malını, canını, evladu iyalını feda ettiği Kur’anının, bütün yokluklar içinde, muazzam bir ehli sahib hücumu karşısında milleti dipdiri tutan ve yaşatan, yeis-ü fütura düşmekten kurtaran, kalplere azm u metanet veren mukaddes kitabının ve sevgili peygamberinin sözlerinin terceme ve tefsirini ve mukaddes gaye addetmiş, buna müttefikan karar vermişti. Ve bunun en kudretli ve salahiyetli kalemler tarafından yapılmasını istemişti ki bunlar Mehmet Akif, Ahmet Naim, Elmalılı Mehmet Hamdi gibi üstadlar, faziyletli ve imanlı şahsiyetler idi.

Diyanet riyaseti, meclisin tam arzu ve iradesine mutabık olarak bu muazzam vazifeyi ehline vermişti. Kur’an terceme ve tefsirini Akif’le Elmalı Hamdi, Buharii şerif terceme ve şerhini de Naim Beyler deruhte etmişti. Meselenin bütün sıklet merkezi, Kur’an’ın tercemesi idi, tefsir ve şerh nisbetle kolaydı ve yapılabilirdi. Nitekim yüzlerce tefsir ve şerh yapılmıştı. Fakat asıl güç olan, Kur’an tercemesi idi. Şimdiye kadar birçok Kur’an tercemeleri yapılmıştı. Fakat hiçbirisi esaslı bir terceme değildi, birçokları da serapa yanlıştı. Bu vaziyet karşısında, öteden beri Kur’an’ı Kerim’i terceme etmesini hep arkadaşlar Âkif’ten reca ediyorduk. Fakat üstad kat’iyen buna yanaşmıyordu. Lakırdısını bile ettirmiyordu. Bunu öyle kolay bir şey mi zan ediyorsunuz? Bu, benim yapabileceğim bir iş değildir, diyordu. Fakat bu bir ihtiyaçtır. Herkes bunu sizin himmetinizden bekliyor. Onun ne demek olduğunu ben bilirim. Katiyyen bu hususta bana bir şey söylemeyiniz. Yapabileceğim bir şey olsaydı yapardım. Tâ Sırat-ı Müstakim’in ilk çıktığı zamanlardan ( 1324 – 1908 ) beri bu hususta Âkif’ten recalarda bulunuyorduk. Fakat bunu yapmak niyetinde olmadığına artık kanaat getirmiştik. Büyük Millet Meclisi Kur’an’ı Kerim’in, ehâdisi şerifenin tercemesine, tefsir ve şerhine karar verdikten sonra Diyanet Riyaseti Âkif Bey’e müracaat etti. Üstad, bunu yapamayacağını söyledi, kabul etmedi. O zaman bu işi Diyanet Riyaseti müşavere heyetinde bulunan merhum Aksekili Ahmet Hamdi Efendi takip ediyordu.

Üstad ile müteaddid defalar görüştü. Reca etti, iknaa çalıştı. Bütün bu uğraşmalara rağmen muvafakat cevabı alamadı Üstad: Ahmet Naim’e müracaat ediniz, O bunu benden daha iyi yapar dedikçe, Aksekili recasını tekrar ediyordu. Arzuyi umumi bu tercemeyi sizin yapmanızdır. Gerek Millet Meclisi, gerek bütün ehli irfan bu himmeti sizden bekliyor. Aksekili’nin bu husustaki himmet ve takip kudretine hayranım. Âkif red ettikçe o asla usanmaz, recasını tekrar eder dururdu. Bu işi mutlaka Âkif’e yaptırmak üzere, daha sonra resmi bir vazife olarak İstanbul’a gelmişti. Doğrudan doğruya üstad’ı iknaa edemeyince bizim adaletimize müracaat etti. Biz zaten öteden beri kendisinden reca ediyorduk. Fakat gene bir daha reca edelim dedik. Tabii bu da neticesiz kaldı. Âkif, Naim Bey’i çok severdi. O ısrar ederse belki kabul eder diye düşündük. Aksekili Naim Bey’le de görüştü. O da terceme için Âkif Bey’i tefsir için de Hamdi Efendiyi tavsiye etti. Demek ki bu hususta ittifak vardı. Fakat nedense üstad bunu kabul etmiyordu. Aksekili Naim Bey’in tavsiyesiyle Elmalılı Hamdi Efendi ile de istişare yaptı. Hamdi Efendi tefsiri yapacak terceme için de Âkif Bey’le görüşecekti. Elmalılı, Âkif Bey’i Fatih’teki evine dâvet etti. Uzun uzadıya görüştüler. Âkif Bey tercemenin mümkün olmadığında, bunu yapamayacağında ısrar ediyordu. Hamdi Efendi hakkiyle tercemenin mümkün olmadığı tabiidir dedi; ancak bu, bir meal olacaktır. Mademki bu işi her halde bizim yapmamız arzu ediliyor, bu hususta ısrar olunuyor, artık bunu

kabul zaruridir. Ancak biz de mümkün olanı yaparız. Meâl olmasına Onlar da muvafakat ederler. Siz kabul etmezseniz ben de kabul etmem. Hamdi Efendi’nin bu mutalâa karşısında üstad düşünmeye başladı. Bu meâl kelimesi onu biraz yumuşattı. Âkif’in bu kadar ısrarına sebep ne idi? O Türkçe kadar Arapçayı da mükemmel biliyor. Arap edebiyatında da büyük ihtisas sahibi. Arapça kelimelere karşılık bulmakta âhengi beyanı muhafaza etmekteki kudreti malûm, anlaşılması en güç, en müşkül Arapça beyitleri kolaylıkla terceme edebiliyor. Binaaleyh Kur’anı Kerim’i de terceme etmesinde o kadar müşkülât olmamak lâzım. Halbuki mesele öyle değil. Kur’an hiçbir şeye benzemez onun içinde öyle kelimeler var ki tam Türkçe karşılığı yok. Öyle ayetler var ki muhtelif mânalara şâmil Kur’an’ı anlayış hususunda muhtelif mezhepler var. Binaaleyh Âkif’e göre Kur’anı aslındaki şümul ile Türkçeye çevirmek imkansızdı. Bunu aksini hiçbir Müslüman iddia edemez ve yapmazdı. Olsa olsa meâlen tercemen yapmak mümkündü. Hamdi Efendi bu noktayı ileri sürünce Âkif biraz yumuşamıştı. Aksekili de maksad bundan ibaret olduğunu söylemiş, artık bu hususta muvafakat etmesini tekrar reca etmişti. Birçok müzakere münakaşalardan sonra nihayet Âkif muvafakat etti. Aksekili bu cevabı alınca son derece memnun oldu. Uzun zamandan beri uğraştığı bu meselenin arzu edildiği şekilde halline muvaffak olduğundan dolayı bihakkın iftihar edebilirdi. Ondan başkasının da bu işi başarabilmesine imkan yoktu. Devam edecek


yirmiiki

Zilhicce 1437

Asım Asım’ın yeni nesli

‫ﻋﺎﺼﻢ‬

Halit Bekiroğlu “Mehmet Âkif’in, dinî değerleri muhafaza etme görevi verdiği nesil olan Âsım’ın nesli görevini başarmıştır. Şimdi başka bir iyilik nesline ihtiyacımız var: Hem içinde yaşadığı zamanı koruyacak hem de yarınlarımızı muhafaza edecek olan bugünün gençlerine… Hatta bu “yeni iyilik nesli” yarınlarımızı korumakla kalmayacak, yarınlarımızı kurmak misyonunu da üstlenecektir. Sahip oldukları güzel ahlakları, aldıkları eğitimleri, davranışları ve düşünceleri ile önümüzdeki on yılların garantisi olan bu gençliğe karşı içimizde büyük bir ümit besliyoruz. Çünkü bu nesil rüştünü ispat etmiş bir başka nesilden, 28 Şubat’ı görmüş nesilden bayrağı devralıyor. Onların ve şimdikilerin samimiyeti ve azmi ile medeniyetimize ve geleceğe dair güzel niyetler besliyoruz. Umutlarımız her geçen gün artıyor.” Gençlerle ilgili olarak son yıllarda çoğunlukla olumsuz değerlendirmeler yaptık. Bildiğimiz tarih metni Heredot’tan bu yana, gençlik evresini geçmiş olanların gençlikle ilgili genel değerlendirmeleri içinde hep endişe barındırmıştır. Büyükler, sonradan gelen gençleri, oğulları/kızları hep eleştirmiş ve kendi dönemleriyle kıyaslayarak umutsuzluğa kapılmışlardır. Geçenlerde bir dergiye verdiğim röportajda gençlere dair umudumu uzun uzadıya anlatmıştım. Röportajı yapan kişi, mülakatımız bittiğinde gençlerden gerçekten umutlu olup olmadığımı teyiden sormuştu. Gençlerden umutluydum, bizden daha iyi olacaklarına inanıyordum. Bizler Osmanlı’nın son demlerinde başlayan, meşrutiyetle devam eden, İttihat ve Terakki ile karmaşık hale gelen, kopyala yapıştır yöntemi ile cumhuriyete dönüşen süreçlere vakıf olmuş ve tek parti, darbeler ile travmalar yaşamış birkaç kuşağın temsilcileriydik. En gencimiz 28 Şubat’ı yaşamış, hayata umut ve aşk yerine korku ve nefret ile bakar hale gelmiştik. Gençler farklılıklarını 15 Temmuz’da bize gösterdiler. Topyekün “toplumsal mukavemet ”in öncüsü oldular. Adeta yüzyıl önce Akif’in söylediği “Asım’ın Nesli”nin canlı örnekleri oldular. Farklı özellikleriyle, farklı nitelikleriyle yeni neslimiz, tanka-topa aldırmadan geleceğe dair sözlerini söyledi. “Asım’ın nesli... diyordum ya..nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.” Yüzyıl önce Akif’in çırpınırcasına Sırat-ı Müstakimde ve Sebilürreşad’da dertlenerek bahsettiği nesil, gelmesini ve hat-

ta kalmasını istediği bir nesildi. Dönem müslümanların kendilerini, devletlerini, hilafetlerini koruyamama tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemdi. Osmanlı’yı korumak, Osmanlı’yı kurtarmaktı bütün mesele. Bunun içindi ki Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”indeki her bir akım (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) esasen kaybetmemek üzere kuruluydu. Eldekini yitirmemenin çabası doğal olarak her bir akımı savunmaya dönük yaklaşımlara zorluyordu. Bu savunma ve daralma döneminde, Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşad çizgisi, Osmanlı’yı korumak ile Hilafet’i, bir diğer tabirle İslam’ı korumayı önemsemiş, bu yönüyle kültürel/entelektüel zemini ile siyasal/sosyal zeminini birleştirmişti. Hatta denebilir ki II.Abdülhamit’e olan muhalefetlerinde bile Osmanlı’yı ve İslam’ı Batı karşısında koruma konusundaki farklı yaklaşımın etkisi vardı. Batı’nın teknolojisini alıp kültürünü, fikrini, ahlakını almama yaklaşımı Asım’ı “pozitif bilimler”i öğrenmek üzere Batı’ya gönderen bir şiir kurgusuna dönüşür. Oysa II.Meşrutiyet, Abdülhamit’in tahttan düşürülüşü, I.Dünya Savaşı, İşgal vb. süreçler “pozitif bilimler, teknoloji vb.” alışverişlerin de sıkıntılarını ortaya çıkarır ve aynı İslamcı çizginin önemli düşünürlerinden Said Halim Paşa, Batı’nın yollarından uzaklaşmanın gerekliliği üzerinde durur ve bütünüyle kendimize ait değerlere yaslanmamız gerektiğini ifade ederek daha köklü bir korunma yöntemini savunur. Osmanlı’nın son dönem İslamcılarının koruma, muhafaza etme yaklaşımı Cumhuriyet’le birlikte tamamen içe kapanmaya evrilir ve “imanı kurtarma dönemi” olarak da adlandırılan tamamen kapalı bir tarz uygulanmaya başlanır. Asım’ın Batı’ya gönderilmesi çözüm olmamış, Akif’in Mısır’a gitmesi sadra şifa olmamış, özellikle Eşref Edip’in çabalarıyla tek parti sonrasında da neslin hali, ülkenin hali, ümmetin hali inceden inceye işlenmeye devam etmiştir. Ne var ki bütün bu netice alınamayan hamlelere rağmen 20.yy başından itibaren Müslümanların derdi ile dertlenen en önemli çizgi Sebilürreşad çizgisi olmuştur. Bugün biz yeni bir nesilden bahsedebiliyorsak Asım’ın Nesli’nden yeniden umutluysak, hatta bu neslin hem Akif dönemini hem de bizlerin dönemini aşacağına inanıyorsak yüzyıl önce ekilmiş olan fikir tohumlarının yakın zamana kadar taşınmasının etkisiyle olduğunu söyleyebiliriz. Devamı yan sahifede

Batı, medeniyetini Doğu’ya borçludur Mehmet Poyraz Uzun yıllar Akdeniz bölgesinde; Avrupa’da, Afrika’da, Anadolu’da ve Ortadoğu’da hüküm süren Roma İmparatorluğu’nun son kalıntısı, Doğu Roma İmparatorluğu olarak ta bilinen Bizans İmparatorluğu 1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun yedinci padişahı Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yok edildiğinde dünyada yeni bir çağda başlamış oldu. O dönem İstanbul, Bizans adıyla Konstantinopolis şehri yeni bir çağın başlangıç yeri idi. Ortaçağ dönemi kapanmış, Yeniçağ başlamıştır. İstanbul şehri 1922 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak anılacaktır. 1453 yılı tarihçilere göre “erken modern dönemi”nin de başlangıcıdır. Yeniçağ’ın bitişine dayanak olarak 1800’lü yıllarda gerçekleşen sanayii devrimleri gösterilmekte. Bu yıllardan günümüze kadar gelen zaman birimine Yakınçağ denilmekte. Dünya tarihinde “erken modern dönemi” olarak yer alan, daha çok Yeniçağ diye bahsedilen bu dönemi fazla değil, çok az bile irdelediğimizde “erken modern dönemi” nin şanına yakışan ülkenin ve yine bu dönemin öncüsünün Osmanlı İmparatorluğu olduğunu apaçık görebiliriz. 1453 yılında İstanbul’u fethederek dünyaya “erken modern dönem” e geçiş yaptıran Osmanlı, bu şehre ilk geldiğinde katliamlar gerçekleştirmedi, kimseyi zorla Müslüman yapmadı, ahalinin mallarına el koymazken, ırzlarına da göz dikmedi. Günümüzdeki medeni yaşantının neredeyse tamamına yakınını yüzyıllar önce Osmanlı zaten uyguluyordu. Batı’nın ve Batıcı’ların sıklıkla medeni ve sanayi gelişimlerinden dem vurduğu Yeniçağ’da Batı alemi gerçekten ne yapıyordu bu dönem? Batı mı daha uygardı, yoksa Doğu mu? 1492 yılında; hemen hemen her dinden, her ırktan ve her mezhepten insanlar Osmanlı İmparatorluğu’nda bir arada yaşarken, Avrupalı sömürgeciler “yeni bir dünya” adı altında Amerika kıtasına adım atarak buranın yerlilerini katlediyor, zorla Hristiyan yapıyor, topraklarına el koyup insanları da köleleştiriyordu. Amerika kıtasındaki milyonlarca yerlileri yok eden Avrupalı sömürgeciler, ilerleyen yıllarda köle ihtiyacını Afrika’dan karşılamaya başlamıştır. Utanç verici köle ticaretine dünyada karşı çıkan tek devletde Osmanlı İmparatorluğu’dur. Erken Modern Dönemi’nde Amerika’dan, Avrupa’ya geçiş yaptığımızda buralarda yaşanılan ve karşımıza çıkan sahne mezhep ve ulus devlet savaşlarıdır. Yüzlerce kelimelerle Batı’nın “erken modern dönem”de yapmış olduğu gayriinsani davranışları anlatmak pek ala mümkündür. Müslümanlığın temel ilkesi olan kişisel temizliği bile Doğu’dan öğrenen Batı içinde bulunduğumuz Yakınçağ’ın başlangıcından itibaren -1800’lü yılların başıgeçmiş yıllarda yaşadığı ve yaşattıklarını bugün Ortadoğu’da sahnelemektedir. Batı’nın bu oyununu sadece Suriye’ye baktığımızda görebiliriz. Hatırlayınız, buralarda kısa bir süre öncesine kadar insanlar katledilirken, köleleştirilmeye kadar varan vahşi uygulamalara dünya şahitlik etti.


yirmiüç

Eylül 2016

Küreselleşmenin cazibesini arttırdığı günümüzde bile farklı ülkelerde matbuatın zorluğunu yaşarken bir asır önce Sebîlürreşad çizgisi Rusya’ya, Hindistan’a, Ortadoğu’ya hitap edebiliyordu. Bunda en önemli etkenin üretilen yazıların ve fikirlerin kıymetli olmasının etkisi vardı. Yüzyıl öncesinde tartışılan birçok konunun hala güncelliğini yitirmemiş olması geçen süre içerisindeki kaybımızı göstermesi ve bir mektep olan Dergi’nin çilekeş çabalarını göstermesi açısından manidardır. Osmanlı’nın yıkılmamasına yönelik entellektüel çabaların kıymeti 15 Temmuz’da yaşadığımız iç karmaşayla bir kez daha anlaşılmış ve aynı ölçüde ülke dışında çabaların yoğunlaştırılmasını zaruri kılmıştır. Kendi içine kapanan, sınırlarını aşamayan, enerjisini tüketen yapıların/aygıtların küreselleşen dünyada ne kadar başarılı olacakları malumdur. “Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! Tükürün onlara alkış tutan kahpelere!” Tam da böyle bir dönemde yeni neslin çıkışına şahit olmak gerçekten sevindirici. Korkusuzca meydana çıkabilen, darbeyi alt üst eden, kendi iradesine sahip çıkan, körü körüne mercilere tabi olmayan, şeyhine/hocaefendisine bağlılığını meşruiyet çerçevesinde sorgulayabilen “Asım’ın Yeni Nesli” ile karşı karşıyayız. Bu nesil yüzyılın en önemli “toplumsal mukavemeti”ne öncülük yapmayı başardı. Toplumsal mukavemeti “toplumsal mutabakat”a dönüştürmek de yine gençlerimizle olacak. Eski kodlarla hareket eden ve travmalardan henüz kurtulamamış olan bizlerin eski küçük hesaplara girmeden toplumsal bir mutabakat sağlaması zor görünüyor. Batı ile Doğu’yu bilen, Kuzey ile Güney’e uzanabilen Asım’ın Yeni Nesli inşallah yüzyıllık savunmacı, koruyucu, daraltıcı yaklaşımları epeyce aşıp kurucu, inşa edici ve kuşatıcı hamlelerini çok daha nitelikli hale getirecektir. Böyle bir dönemde gelenekselliğinin kıymetiyle Sebilürreşad, yeni neslin özgünlüğünü de kendine katacak ve o dönemde sıkça eleştirilen “tek dişi kalmış canavar” (medeniyet) yerini, “Asım’ın Yeni Nesli”nin medeniyetimizi yeniden inşasına bırakacaktır.

Abdulhamid’in emaneti Patani Müslümanlarından haber var Patani, Güney Asya’nın Filistin’i, Yemenli tüccar eliyle islam olan Patanili müslümanlar Sultan Hamid’i unutmuyor, Tay hükümetine karşı özgürlük arayışını bugünde sürdürüyor.

Halit Develioğlu Patani, Güney Asya’nın Filistin’i olarak bilinir. Tarihinde acılar dolu olan bu ülke bize Sultan Abdülhamit Hanı ve Osmanlı devletini hatırlatıyor. İHH’nin Yetim çalışmaları kapsamında gittiğimiz Patani’nin etkili isimlerinden Abdülhamid Yusuf beyle röportaj yapma imkânı bulduk. -Patani’nin tarihinden ve genel durumdan bahseder misiniz ? -Öncelikle Patani topraklarına hoş geldiniz. Bizim Malaylar olarak hikâyemiz 1.yüzyıla kadar gidiyor. 12. yüzyılda Yemenli tüccarlar vesilesiyle İslam dini ile tanıştık. 1457 yılında Kralımız İslamı kabul edince Patani İslam Krallığı kuruldu. Patani’nin asıl tarihi 229 yıl önce başlayan Tayların ülkemizi işgaliyle başladı. İngilizler, Patani’yi 1909 yılında Taylara teslim etti ve işgal başladı. Taylar, Patani’yi işgal ettikten sonra 14 ili kendine bağladı geri kalan yerleri Malezya’ya verdi. Ülkede savaş sürekli devam etmekte, inişli çıkışlı süreçler oldu ta ki 2004 yılındaki Takbay katliamına kadar bu katliamdan sonra İslami hareketler güçlendi. Daha önceden farklı gruplar vardı şu an bütün gruplar ‘’Mara’’ adlı platformda toplandı. Temel mücadelemiz; özgürlük elde ederek işgal olan topraklarımızı geri almak. -Bölgede son durum nasıl? 2004 yılından sonra Patani’de her gün 3-4 kişi öldürülüyor. Bölgede kırmızı hat sıcak çatışma olan alan ve yeşil hat sivillerin rahat yaşama alanı oluşturuldu. Şu ana kadar 60 bin insan bölgeden kaçtı, 40 bin kişi kayıp ve 6 binin üzerinde çocuk yetim kaldı. -İslamı yaşamada sorun yaşıyor musunuz? -Hayır yaşamıyoruz, mücadele yaparak bazı haklar elde ettik. -Bu haklardan ve Bölge yöneti-

minizden bahsedebilir misiniz? -Genelde yönetimde Budist Tay yönetimi hakim ama Müslüman yöneticiler de mevcut. Baskı döneminde kızlarımız mini etek giymek zorundaydı, yönetimde bizlere yer verilmiyordu. Şimdi Tay Hükümeti dış dünyaya iç problemini çözmüş gözükmez için bu hakları verdiğini söylese de bu gerçeği yansıtmıyor. Biz mücadele sonucunda İslami yaşantımızı rahatlatıp yönetimde temsil hakkı elde ettik. -Tayland ve Patani’de Müslümanların nüfus oranı nedir? -Tayland’ın nüfusu 70 milyon ve %10’u Müslüman, Patani’de ise nüfus 3 milyon ve %95’i Müslüman. -Tayland seçimlerine dâhil oluyor musunuz? Tayland parlamentosunda temsil ediliyor musunuz? -Seçimlere katılma hakkımız var, Parlamentoda da temsil ediliyoruz sadece bağımsızlık elde etme hakkımız yok. -Patanili kadınların en önemli sorunu nedir? - Kızlarının evden kaçıp Budist gençleriyle evlenmesi, bu da eğitim seviyesinin düşük olmasından dolayı. -Topraklarınızın verimli olduğunu biliyoruz. Gelir seviyeniz nedir? Taylar size gelir hakkı bırakıyorlar mı? -Bize hiçbir gelir bırakmıyorlar, biz de bu yüzden özgürlük istiyoruz. Aileler küçük alanlara sahip sadece günlük ihtiyaçlarını karşılayacak güce sahipler, Kauçuk üretimiyle gelir sağlanıyor. Ayrıca tropikal meyve yetiştiriciliği de yapılıyor. Bölgemiz doğal gaz ve petrol bakımından zengin. Taylar sadece kendilerine pay alıp Patanililere bir şey vermiyor. -Patani’de eğitim durumu nasıl? -Çok kötü bir durumda. Eğitim almaya teşvik yok, Taylar kendi müfredatlarını dayatıyor. Çocuklar sabah 07.30’dan saat 16.00’a kadar okuldalar ve yoruldukları

için başka bir şey yapmıyorlar. Eğitim lise seviyesine kadar sürüyor. Bizler de Müslüman kişiler vesilesiyle özel okullar açmaya çalışıyoruz çünkü kendi tarihimiz ve dinimiz Tay okullarında anlatılmıyor. -Patani’de katliamların olduğunu biliyoruz? Bize şahit olduğunuz olayları aktarabilir misiniz? -Patani’nin ilk trajedisi 229 yıl önceye dayanıyor. İşgal başladığında 75 sene önce Suudi Arabistan’da okuyan gençler Birleşik Gençlik Hareketi’ni kurarak ilk direnişi başlattılar. Budistler de bu eylemleri kırmak için camii katliamları, kaçırmalar vb. baskılar yaparak bize engel olmaya çalıştılar. Direnişte etkili bir isim olan Hacı Sülong var. Direnişten kısa süre sonra Taylar onu kaçırıp öldürdüler. Halkda ‘Düstunya’’ bölgesinde eylem yaptı. Taylar’da 100’lerce insanı öldürdü. 60 bin insan bu olaydan sonra Patani’den göç etti. Taylar eylemi bastırma nedeni olarak; bizler göstericilerin ne yapmak istediğini anlamadık bunun için ateş açtık gibi bir neden de bulundular. Benim 3 öğrencimin şahit olduğu olayı anlatmak isterim. -Tabi ki buyurun. -Takbay katliamı 2004 yılında gerçekleşen acı olay. Tay hükümeti, Takbay polis merkezinde ki 6 Patanili genci, direnişcilere silah veriyor gerekçesiyle hapse attı. Halkda buna tepki olarak eylem yapınca Tay Hükümeti bu eylemi silahla bastırdı. Ramazan ayında 400 kişiyi bir kamyona yükleyip 7 kilometre mesafedeki ‘Nonçi’ye 7 saatte götürerek insanları yollara atıp kaybolmalarını sağladı. Sadece 75 kişinin öldüğünü duyurdular, bu olaydan sağ kurtulan 6 kişi bu durumu bize anlattı. -Bize röportaj için vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. - Ben teşekkür ederim. Türkiye’ye selam iletiyoruz.


yirmidört

Zilhicce 1437

Kanuni Sultan Süleyman

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın yürüttüğü, Kanuni Sultan Süleyman’ın mezarını bulma çalışmaları sonuç verdi.

ECDAD’IN İZİNDE 1566 yılındaki Zigetvar kuşatması sırasında şehit düşen, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yerin tespi ne celendi. Ecdadının izini takip eden Türkiye önemli bir eksiği daha giderdi.

“Türkiye, Cerablus modelini Musul’da uygulamalıdır” Eski Musul Valisi ve Haşdi Vatani Komutanı Nuceyfi: “Musul halkı aynı modelin (Fırat Kalkanı Harekatı) kendi kentleri için de uygulanmasını istiyor.Türkiye askeri olmasa da siyasi olarak her anlamda bölgede aktif olmalıdır.” Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında Cerablus’u ve çevresini kurtararak halkın geri dönüşünü sağlamasının Irak’taki Sünni Araplar’da sevinçle karşılandığını ve büyük bir beklenti oluşturduğunu ifade eden Nuceyfi, “Türkiye, darbe girişimi sonrası bölgedeki etkinliğini genişletmeli ve Ortadoğu’nun huzur ile güvenliğine katkı sağlamalıdır. Bölgedeki gelişmeler Türkiye’nin güvenliğine doğrudan etki etmekte. O nedenle Türkiye’nin olan bitene seyirci kalması düşünülemez ve bu makul de değildir.” diye konuştu. Musul’un geleceği ve istikrarı için Sünni halkın yalnızca Türkiye’ye güvenebileceğini dile getiren Nuceyfi, “Uluslararası koalisyon kapsamında Türkiye’ye güveniyoruz. Sırtımızı Türkiye’ye dayayabiliriz. Başka ülkelere değil. Musul halkı Türkiye’ye çok güveniyor. Cerablus’un kurtarılması ümit ışığı oluşturdu. Musul halkı aynı modelin kendi kentleri için de uygulanmasını istiyor. Musul halkının Türkiye’ye güvenmesi için çok pozitif faktör var. Türkiye her anlamda bölgede aktif olmalıdır. Askeri olmasa da siyasi olarak Türkiye bu süreçte uluslararası koalisyon kapsamında ağırlığını arttırmalıdır.”

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, Macar bilim adamlarının 1566 yılındaki Zigetvar kuşatması sırasında hayatını kaybeden Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yeri bulduklarını açıkladıklarını belirtti. Resmi temaslarda bulunmak üzere Macaristan’da bulunan Kaynak, Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinin Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından yapılan çalışmalar sonucu bulunduğunu belirterek, ‘’Hocamızın verdiği bilgilere göre hem yapı malzemesi hem de yapının formülü itibariyle yüzde 100 emin olabileceğimiz bir netice elde edildi. Bu projeyi TİKA finanse etti. Burada aynı zamanda Macar bilim insanları da görev aldı. Bu hem bizim hem de Macar tarihi için önemli bir kazanımdır.’’ diye konuştu. Türkiye Proje Ekip Başkanı Prof. Dr. Ali Uzay Peker de geçen yıl yapılan kazılarda bazı bulgulara ulaştıklarını dile getirerek, ‘’Bu yıl Haziran ve Temmuz aylarında yaptığımız çalışmalar neticesinde türbenin yanındaki hem tekkeyi hem de camiyi ortaya çıkardık. Yapı kompleksi olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesi kesin olarak ortaya çıkarılmış oldu.’’ ifadelerini kullandı. Zigetvar Kalesi’nin kuşatması sırasında hayatını kaybeden Kanuni Sultan Süleyman’ın ölüm haberi askerler arasında moral bozukluğu yaratma-

Zigetvar Savaşı, Avusturya arşidükü Maksimilyan’ın İstanbul Antlaşması’nı bozması, vergisini ödememesi ve Erdel’e girmesi üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın hasta olmasına rağmen son seferi olacak olan Zigetvar Seferine çıkması sonucu gerçekleşen savaştır. ması için gizlendi. Cesedi bozulmasın diye iç organları çıkartılarak otağının bulunduğu yere gömüldü. Bedeni ise muhasaradan sonra İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Cami avlusundaki bugünkü yerine gömüldü.Kanuni’nin ölümünden sonra tahta geçen 2. Selim, babasının iç organlarının gömülü olduğu yere türbe, etrafına da külliye yaptırdı. 150 yıl kadar kalan bu yapılar daha sonra Zigetvar Kalesi’ni işgal eden Habsburg askerleri tarafından yıkıldı. Daha sonra Macarlar tarafından bu bölgeye türbe anlamına gelen “Turbek” ismi konuldu. Türbenin üzerine yapıldığı tahmin edilen kilisenin adına da Turbek Kilisesi denildi.

Kanuni’nin mezarının bulunduğu kazı alanı


yirmibeş

Eylül 2016

Doğu ve Batı… İki coğrafik yön olmaktan ziyade karşılıklı mukayese yoluyla birbirlerinin oluşumunu sağlayan iki kavram sayılır. Hemen her kavramda gözleyebildiğimiz üzere “Doğu” da, “Batı” da göreceli olarak değişik çağrışım kümelerine sahip. Öyle ki; “Doğu-Batı” denilince kimileri “Hak-Bâtıl”, “İyi-Kötü” misali sıfat ikilileri hatırlarken, aynı imajı gelişmişlik ve refah kriterleri üzerinden ayrı ayrı yâd edenler de çıkabiliyor. Hepsinde de müşterek olan tek husus, ‘Doğu ve Batı’nın tezatlar vazediyor oluşu… Bu bakışın kendisine de tezat şekilde ‘Doğu ile Batı’yı bütünleyici ikiller üzerinden ele alma şansına sahip olabilir miyiz? Nitekim şahsî tercihim bu ikinci bakıştan yana… Zira… Tezatları çağrıştıran tüm Doğu-Batı mukayeseleri ‘aidiyet’ hissiyatının baskısı altında manipüle oluyor. Öyle ki; Batı şer ise Doğu hayırdır. Batı hesabîlik ise Doğu hasbiliktir. Batı kalleşlik ise Doğu mertliktir vs… Hemen her hikâyede başkahramanın senaristten taraf olması misal yukarıdaki tezatlar listesinde de pozitif unsurların nispet edildiği Doğu, ‘biz’ olmaktayız nedense. Batı ise karşımızdaki rakip veya düşmanımız olmakta… Kendisini Batı gören bir idrak aynı yerden düşününce bu kez de “Doğu tembellikse, Batı üretmektir. Doğu yaşamı boş vermişlikse, Batı hayata nizam vermektir” vs şekline

Ne doğu, ne batı!.. Ahmet Turgut geliyor. Ama… Doğuyu kalp, Batıyı akıl gibi algıladığımız vakit; ‘biz’ biraz Doğu, biraz Batı olabiliyor ve her ikisindeki bakiye nasibimizi arama şansına sahip oluyoruz. Sanırım, bu son paragraf birçok zihinde muğlak kaldı. Az evvelki örnek eşliğinde muradımızı açmaya çalışalım!.. Evet; coğrafik manada dünyayı ikiye ayırıp Doğu ve Batı olarak inceleyince Doğunun kalbi, Batının ise aklı öncelediğini fark ediyoruz. Şunu da sosyo-psikolojik yönden biliyoruz ki; akıl tutarlılık arar. Kalp ise uyumluluk.. Tutarlılık arayan bir akıl, kategorize etmeyi sevdiği için zaman içerisinde akılcılık zaafına düşüp ötekileştirmeye başlıyor. Zaten getto tipi yaşam tarzından tutun da, etnik soykırımlar uygulamaya değin birçok pratiklerin sahibi olan Batı, ötekileştirmenin adeta kitabını yazmış durumda. Uyumluluk arayan kalbin muhataplar arasında benzerliği öncelemesi gayet tabiiyken, -hikmetini yitirip- kalpçilik illetine düşen Doğunun bu konudaki en büyük defosu ‘aynı olmayı birlik ruhu’ zannetmesi. Öyle ki; “Benim gibi olursan kardeş oluruz!..” mesajını siyasi, teolojik, kültürel hemen her sahada gözlemliyoruz. Hani nered-

eyse “Herkes Fenerbahçeli olursa futbolda fanatizm biter” reçetesine dahi ulaşabilecek durumdayız. Peki, akıl-kalp örneğinden hareketle Doğu-Batı okumalarımızın ideal karşılığı ne olabilir? “Kalp ile akletmek…” Bu tabir birçoğumuza tanıdık gelmiş olabilir. Hakeza kalp ile akletmek, Kurânî bir tabir. “Allah, Doğunun ve Batının Rabbidir” ayetinin de desteğiyle anlıyoruz ki; kalp ile akledenler farkları görürler. Bu farklar arasındaki ilişkiyi ve hukuku oluşturup onları birlikteliğe davet ederler. Bu bakış bireyin irfâni hayatından, toplumun beşeri-siyasi yapılanmasına değin kendini gerçeklemeye devam eder. Nitekim kalp ile akletmenin mümessilleri olan ârifler, bu konudaki dertlerini “Vahdette kesret, kesrette vahdet” sırrınca anlata geldiler ve yaşamı bu şekilde anlamlı kıldılar. Bundan habersiz veya uzak olan aklî-akılcı tasavvurlar ise yaşamı ekonomik ilişkileri ana kaynak alarak manalandırma yolunu seçtiler. Buradan hareketle ekonomi siyaseti, siyaset hukuku, hukuk değerleri, değerler bilgi-bilimi (epistomoloji), bilgi-bilim varlıkbilimi (ontoloji) oluşturdu. Hake-

za bu silsile kendi içinde Batı’nın medeniyet algısını ve yolculuğunu özetler mahiyettedir. Kalbî-kalpçi tasavvurlar ise merkeze erdemleri aldılar. Erdemlerin değerleri, değerlerin hukuku, hukukun siyaseti, siyasetin yeniden hukuku, hukukun değerleri, değerlerin ise erdemleri etkilemesi şeklinde bol geri dönüşlü bir silsile takip ettiler. Doğunun kurucu olmaktan uzaklaşması, kaoslardan kurtulamaması, değişik periyotlarda “Sil baştan!..” uygulamalara girişmesinin en önemli sebebi bu durum olsa gerek. Hâlbuki -bu örneğe göre- kalp ile akleden bir algı için temel olan varlık bilimdir. Buna Batı’da “Ontoloji” denilmesi, Doğu literatüründe “Fıtrat” olarak bilinmesi sonucu değiştirmiyor. Hikmeti kuşanıp Doğuyu ve Batıyı buluşturabilen bir tasavvur varlık-bilimden bilgi-bilime, bilgi-bilimden değerlere, değerlerden hukuka, hukuktan siyasete, siyasetten ekonomiye giden yolu izler. Nitekim ulaşılan o son noktanın ana tavrı, “Kalbinizle akledin!..” diye emredilen Kitapta “İnfak” kavramıyla anlatılır.Nedir infak? Paylaşma ve fedakârlık ahlâkı… Kendisine riayet edildiği takdirde sermayenin-gücün birkaç elde toplanmasına mani olan bu infak ahlâkını uygulamak yerine Komünizm tecrübesini ayrı ayrı deneyen Doğu ve Batı maalesef sonuç elde edemedi. Devamı arka sahifede


yirmialtı Tezat değil bütünleyici ve yekdiğerine muhtaç “Akıl-Kalp” örneğine benzer ikinci Doğu-Batı kriteri “Söz” ve “Göz” eşleniğidir. Evet; Doğu, kulağa hitap etmeyi sever. Bu yüzden sohbet etmeye bayılır. Kelimelerin sihrine vakıftır. Şiirsel anlatımlar, türküler, atasözleri ve deyimlerin çokluğu ve derinliği konusunda iddialıdır. Aynı durum şuur-niyet sapmasına uğrarsa söz medeniyeti anında dedikoduculuğa ve lak lak ile ömür tüketmeye döner. Batı, göze hitap ettiği için suretleri sever. Şiirden ziyade tiyatroya meyletmesi, resim ve heykelde Doğuyu gölgelemesi bundan sebeptir. Doğunun ve Batının Rabbi olan Allah, insanlığa gönderdiği ilk Kitap olan Tevrat’ta “Dinle!..” diyerek emretmiş. Devam eden İncil’de en çok “İzle!..” demiş. Son Kitabının ilk emrini “Oku!..” buyurmuş ve yine aynı Kitapta en çok “Aklınızı Kullanın!..” diye emretmiş ve bu emrini “Kalp ile Akletmek” şeklinde zirveye taşımıştır. Bu ilahi emirlerin insanlıkla buluşma kronolojisi dahi şahittir: İşiten insanlık gören insanlıktan, gören insanlık ise okuyan insanlıktan daha geri aşamadadır. İşiten, gören ve okuyan insanın tekâmülü akleden ve ille de kalp ile akleden insanlıkta zirvesini bulmakta… Konumuza dair bir başka kritere göre Doğunun toplumsallık, Batının bireysellik vazettiğini de söyleyebiliriz. Nitekim dünyanın yakın yahut uzak Doğusunda insanlar toplum için yaşamaya zorlanır. Herkes gibi olmayı erdem zannederler. Hukuki yaptırımlardan ziyade toplum tarafından kınanmaktan veya dışlanmaktan korkarlar. Oysa Batılı insan kendi olmayı kutsar. Bu amaçla bireysel çıkışlarda bulunur ama maalesef bu çıkışların son durağı bencillik olur. Empatinin can çekiştiği, sahiplenme hırsının zirve yaptığı bir sürecin nihayetinde hem pozisyonlarıyla yarışmaktan gayrı tükenen ve bencillik hapishanesinde daha fazla yaşamaktan korkan böylesi bir Batılı için kurtuluş, intihardır gayrı. Nitekim Batı’nın iftihar ettiği şeylerin en yoğun yaşandığı ülkeler aynı zamanda intiharlara da en sık rastlanan yerler. Bu iki tavrı-süreci aşacak olan tasavvur, birey-toplum dengesini oluşturabilmek yani şahsiyet-hüviyet eğitimi neticesinde ferdiyeti oluşturabilmektir. Âlemlere Rahmet Efendimizin (sav), her birini ayrı birer yıldız olmakla taltif ettiği ama hepsini tek yekûnda “Ashab” olarak zikrettiği insanları yetiştirmesi böylesi şahsiyet-hüviyet eğitiminin ilk örneği ve rol modelidir. Biri diğeriyle aynı olmayan, çoklu bakabilen ve bu zenginliği biricik amaçta buluşturup ‘Bir ve Tek Olana’ adamak meselemizin bam teli doğrudan… Yukarıda örneklenen ‘birbirlerini bütünleyici’ üç ayrı kriter üzerinden ‘Doğu-Batı’ mukayeselerine baktığımız gibi daha birçok kriter sayma imkanına da sahibiz. Tüm bu analizlerin nihayetinde şunu gözlemliyoruz ki; Ne Doğuyuz biz, ne Batı?.. Doğunun ve Batının Rabbine, ismiyle müsemma şekilde kul olabildiğimiz takdirde tüm Doğu-Batı imajlarını-çağrışımlarını aşmış halde ‘Yeryüzünün Halifesi’ ve hatta ‘Yeryüzüne Vâris’ olabiliriz. Öylesi bir demde elbette ki; Doğuda biziz, Batı da… Selam ve dua ile…

Zilhicce 1437

Suriye cephesinden insanlığımız Yetim avcısı eblehler Esra Demirci

Cansız bedeni deniz kıyısına vuran Aylan’lar, kanlar içinde kalacak kadar yaralı olmasına rağmen ağlayamayan Ümran’lar, fotoğraf makinesini silah zannedip ellerini havaya kaldıran Hüda’lar… Bunun adı Suriye trajedisi. Suriye İnsan Hakları Gözlemcileri’nin yayınladığı son raporda yer alan verilere göre; Suriye’de son beş yılda 370 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Bu kuruluşa göre ölenlerden 13 bin 597’si çocuk, 10 bin’i ise kadın. Kadınlar ve çocuklar için normal şartlarda bile hayat zorken bir de yaşadıkları dünyanın yıkıldığını, hayatlarının tamamen değiştiğini ve savunmasız kaldıklarını düşünün. Tarihe baktığımızda da kadın ve çocuklar savaşlardan en çok etkilenenler olmuşlar. Ancak günümüz savaş şartlarında bu zulmün daha da şiddetlendiğini görüyoruz. Tarihe damgasını vuran büyük savaşlar cephelerde yaşanırken bugün özellikle Suriye’de savaşın daha çok sivillerin üzerinden yapıldığını, bombaların sivillerin üzerine atıldığını görüyoruz. Geçtiğimiz yıl bir belgesel çekimi için gittiğim Suriye’nin Azez şehrinde ve 95 bin mülteciyi misafir eden Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriyeli kadınlarla görüşme fırsatım oldu. Onların anlattıkları karşısında sert mizaçlı olduğu söylenen bir kadın olarak ben bile gözyaşlarımı tutamadım. Şunu belirtmeliyim ki savaşta en çok kullanılan silahın top, tüfek, roket vb. olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Suriye savaşında en çok kullanılan ve en derin yaraları açan silah ‘tecavüz’. Şebbihalar kadın, erkek, çocuk demeden tecavüz ediyorlar. Kocasının gözü önünde karısına, karısının ve çocuklarının gözü önünde evin babasına ve anne-babasının gözü önünde çocuklarına… Mülteci bir kadına ölümden korkuyor musun diye soruyorum; hayır diyor, ‘ben namusumu ve çocuklarımı korumak için ülkemden kaçtım, namusumu koruyarak öleceğimi bilsem kalıp savaşırdım’. Ve çocuklar. Misafir olduğum bir İnsani Yardım Vakfı yetimhanesinde ise genç müdire hanım sürekli çığlık atan bir çocuğun hikâyesini anlatıyor: ‘Babası gözlerinin önünde öldürüldü, annesine yapılan tecavüzü izlemeye zorlandı... Yaş 10-11. Birden çığlık atması ve saldırganlaşması yaşadığı travmanın derinliğinden’. Bir diğer hikaye: Türkiye topraklarında sokakta perişan bulunmuş 11 yaşındaki kız çocuğu. Günlerce tecavüze uğramış ve yapılan

muayenesinde böbreğinin çalındığı anlaşılmış. Bir savaşın sınırında yetim avcılığına çıkmış, onların iç organlarını zengin yaşlıların dünyadaki varlığını birkaç yıl uzatmak için sahipsiz bedenlerinden söküp alan şeytanın temsilcileriyle birlikte yaşıyoruz bu dünyada. Bu çağı paylaşan hepimiz bu günaha ortağız. Kaçıyorlar, işte bu yüzden denizlerde boğularak, kilometrelerce yürüdükleri yollarda aç ve susuz kalarak ölmeyi göze alıp Batılı ülkelere kaçıyorlar. Ve öfkeliler; kapılarını mültecilere sıkı sıkıya kapatan Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye ‘Müslüman’ Arap ülkelerine, yani Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi dünyanın en zengin ülkeleri arasında gösterilen din kardeşlerine öfkeliler. Hepiniz UEFA Şampiyonlar Ligi maçı için Madrid’de bulunan Hollandalı taraftarların, dilenen mültecilerin üzerine tezahüratlarla para saçarak, onlara şınav çektirerek dalga geçtiği görüntüleri hatırlarsınız. Görüntüleri bu olay kadar içimizi acıtmış küçücük cansız bedeni kıyıya vuran Aylan bebeğe, kucağındaki çocuğuyla birlikte Macaristan’da sınırı geçmeye çalışırken bir kameramanın çelme takarak düşürdüğü Osama Abdul Mohsen’e, bakışlarıyla dünyaya adeta acılarını haykıran Ümran bebeğe, botları hançerlenerek ölüme terk edilen binlerce mülteciye içimiz acırken bir haber de Almanya’dan geldi. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da 8991, Fransa’da ise 129 Suriyeli mülteci çocuğun kayıp olduğu resmen açıklandı. Federal Asayiş Dairesi (BKA) verilerine göre, mültecilere karşı insanlık dışı uygulamalarıyla eleştirilen Almanya’ya mülteci olmak üzere gelen çocuklardan kayıt altına alınmış 8991’inin nerede olduğu bilinmiyor. Dünyaya demokrasi dersi veren Batı’nın gerçek yüzü mültecilik mevzubahis olunca ortaya çıkıyor. Batı yüzyıllardır başka coğrafyalardaki insanların bedenlerini, toplumların doğal kaynaklarını sömürdü ve onlara yaşanacak toprak dahi bırakmadı. Şimdi ise bu insanlara kapılarına kapayarak zulmediyor. Neyse ki biz Müslümanlar hem dünyada hem de ahirette Allah’ın adaletinin tecelli edeceğine ve tüm bu yaşanan zulüm ve haksızlığın nihayetinde karşılığını bulacağına inanıyoruz. Ancak şunu da unutmamalıyız ki Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’in hadisinde zikrettiği gibi ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!’


yirmiyedi

Eylül 2016

Hüsn-ü Hat - 1 Hüsn-i Hat Sanatında İcazet ve Usta Çırak İlişkisi Hattat-Ressam/Mesut Dikel

Yeni Hicri Senemiz Hayırlı Olsun 01 Ekim 2016 Cumartesi gecesi Hicri 1437 senesi son buluyor. 2 Ekim 2016 Pazar günü yeni hicri senesinin ilk günü başlarken takvimlerde 1 Muharrem 1438 tarihini göstermiş olacak. Tüm İslam aleminin yeni senesinin hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz.

Fas’ta ‘Ekmek Kurbanları’ için anıt mezarlık Fas’ın Kazablanka kentinde, 20 Ağustos 1981’de ülke çapında yapılan gösterilerde hayatını kaybedenler için resmi anıt mezarlık tahsis edildi. Anıt mezarlığın açılışına İnsan Hakları Ulusal Konseyi (İHUK) Başkanı İdris el-Yazmi, İHUK Genel Sekreteri Muhammed Es-Sibbar, Eşitlik ve Uzlaşma Komisyonu üyeleri, Vakıflar ve Alimler Şurası temsilcileri ve yaşamını yitiren göstericilerin yakınları katıldı. Kuran’ı Kerim tilavetiyle başlayan törende konuşan İHUK Genel Sekreteri Sibbar, “Konseyimizin, barış ve uzlaşı faaliyetleri kapsamında hükümete yaptığı tavsiyeler üzerine açılmasına izin verilen bu anıt mezar, ülkemizin geçirdiği zor süreçlerdeki olaylarda ölen insanlar için bir iadei itibar özelliği taşıyor.” Fas yönetiminin 1981 Ağustos ayında temel gıda maddelerine yaptığı yüksek zam oranları nedeniyle protesto gösterileri düzenlenmişti. Gösterilerin kısa sürede ülke çapında yayılması üzerine emniyet güçlerinin müdahale etmesi sonucu yüzlerce gösterici yaşamını yitirmiş, binlerce kişi tutuklanarak cezaevlerine konmuştu. Bu gösterilerde ölenler Fas tarihine ‘Ekmek Kurbanları’ olarak geçti.

Sözlükte “su akıtmak; helâl kılmak, izin vermek, onaylamak, geçerli kılmak” gibi manalara gelen cevz kökünden türeyen icazet, “su akıtmak” şeklindeki anlamından hareketle “Bir hocanın veya üstadın ilmini talebesine aktarması” manasında terimleşmiştir. Genel manada icazet; izin, ruhsat, müsaade, ilim veya sanat tahsilini tamamlayan talebelere imtihanla verilen şahadetname, diploma manalarına gelir. Hüsn-i Hat sanatında ise bir üstâddan, hocadan yazı sanatının usul ve kaidelerini meşk ederek o sanatın tüm inceliklerini görmesi, yeterli olgunluğa eriştiği zaman, hocasının izni ile mezun olup; sanatını icra ederek eserlerinin altına imza koyabilme yetkisinin alındığı belgeye izinname, icazetname yahut kısaca icazet (diploma) adı verilir. Asıl Ders Talebeliğe Kabulden Sonra Başlar Talebenin yazmış olduğu levhanın altına yazarak, “Artık, yazdıklarının altına ketebe (imza) koymaya ve başkasına da ders ve icazet vermeye izin verildiği” beyan ve tasdik edilirdi. Bu sebeple, icazet almayan bir kimse veyahut hocasından imza atabilir izni almamış kişi yazıları altına kendiliğinden imzasını koyamaz, yani koyup da yazısını cemiyete ve sanata mal edemezdi. Kendisini, ne bir sanatkâr-sanatçı olarak tanımaya ve tanıtmaya; ne de başkasına izin ve icazet vermeye salâhiyetli görebilirdi; aksi takdirde resmen sorumlu olurdu. Bundan maksat, sanatın şerefini ve sanatkârların hukuk ve haysiyetlerini ve cemiyet içindeki mevki ve kıymetlerini korumak, sanatın kötüye kullanılmasına ve gerilemesine, estetik kıymetlerin ehliyetsiz ellerde oyuncak olmasına yer vermemektir. Sanat veya meslek öğrenmek isteyen talebe, ders almak istediği hocanın kapısına gider; hocasından ilim ve sanat talep eder veyahut kendisini hocaya birileri önerir. Hoca talebesinin çalışmalarına bakar, uygun görürse bir süre azmini dener ve sonra talebeliğe kabul eder. Asıl ders talebeliğe kabulden sonra başlar. Hüsn-i hat sanatı, Tezhip sanatı, Ebru sanatı ve Minyatür sanatı gibi sanatlarımızda da bu durum böyledir. Bunların içinde sistem olarak yüzlerce yıldır hiç

değişmeyen ve halen günümüzde de uygulanan alanlardan bir tanesi Hüsn-i hat sanatıdır. Bu sanat hoca gözetimi olmadan öğrenilmesi neredeyse imkânsız gibidir. O yüzden bu sanatı öğrenmenin sırrının hocanın öğretişinde ve çok çalışmakta gizli olduğunu söylerler. Talebelik, günde üç-dört saat’lik bir çalışma ile 7–8 yıllık uzun ve meşakkatli bir yolculuktur. Talebe yaptığı meşk çalışmalarını, düzenli olarak hocasının uygun gördüğü zamanlarda gösterir. Hocası çalışmalara bakar altına hatalarını gösterir, tarifler yapar. Bu sistem yüzyıllardan beridir değişmeyen bir metoddur. Talebe hocasının kalem tutuşunda, el hareketlerine ve anlatış biçimindeki tarifleri en ince ayrıntısına kadar kavramaya çalışır. Bu, talebenin yeteneğine göre, günde üç-dört saatlik bir çalışma ile 7–8 yıllık uzun ve meşakkatli bir yolculuktur. Edep, İlimden Önce Gelir Talebe her zaman hocasına karşı edepli, itaatkâr ve sözünden çıkmayan bir üslûp ve davranış içinde olur. Edebin ilimden önce geldiğini bilir ve ona göre olumlu davranış biçimi ve ahlâk tavırları sergiler. Hocasından aldığı ilim sayesinde geçimini sağlayacak ve payeler kazanacaktır. O yüzden hoca kıymeti ve önemi çok büyüktür. Bu olumlu davranışları aynı şekilde icra ettiği çalışmalarına ve sanatına da yansır. Hocası hakkında zerre kadar olumsuz söz sarf etmez. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Hatta ve hatta ondan işittiği azarın bile kendisi için bir ders olduğunu bilir. Onun izni olmadan ders veremez. Ondan al-

dığı ilmi olumsuz yönde kullanamaz. Bir anlamda icazet, yaptığı ve yazdığı işin yanında talebenin kişiliğine de verilmektedir. Gözlerimi hocamın eline ve kalemine, kulağımı diline, gönlümü yazıya verdim. Bir harfi en güzel yazıncaya kadar bıkmadan usanmadan yazdım, yazdım, yazdım... Hat sanatının büyük ismi Kıbletü’l-Küttâb Şeyh Hamdullah (1436–1520): Yazıda başarımın sırrını soruyorlar, onlara: “Gözlerimi hocamın eline ve kalemine, kulağımı diline, gönlümü yazıya verdim. Bir harfi en güzel yazıncaya kadar bıkmadan usanmadan yazdım, yazdım, yazdım...” diyerek hoca ve çok çalışmanın hat sanatında başarılı olmak için vazgeçilmez iki önemli unsur olduğunun altını çizer.İcazet alan talebenin tek gayesi öğrendiği sanatı hakkı ile yapmak ve o alanda ciddi özgün eserler vermektir. O sanata hizmet etmek ve öğreterek gelecek kuşaklara sağlam şekilde emanet etmeyi sağlamaktır. Sabır ve Azim Talebe kişi, hoca olduğu zaman da talebelerine doğruyu öğretmek, aldığı ilmi hakkı ile aktarmak, onlara şefkatli, hoşgörülü, sabırlı olmak zorundadır. Hat sanatını icra eden kişide aranan en büyük özellik, sabırlı ve azimli olması, çok etüt ederek çalışması, araştırıp incelemesidir. Bu aslında her sanat alanında da geçerlidir. İcazetten sonra hoca-talebe münasebeti bitmez. Talebe her fırsatta hocasına devam ederek eksiklerini tamamlar. Zaman içerisinde bıkmadan usanmadan büyük ustaların eserlerini de tetkik ederek kendini geliştirmeye çalışır. Hocasını bırakmaz ve ikisinden biri vefat edinceye kadar bu münasebet sürer. “Sanat ustasız öğrenilmez.” Hz. Mevlâna Hz. Mevlâna : “Sanat ustasız öğrenilmez.” diyerek hocanın ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmektedirler. Günümüz sanat dünyasında onca hengâmenin içinde bu özelliklere uygun talebe ve hoca bulmak belki zor ama hâlâ hakkı ile bıkmadan, her türlü zorluğa rağmen öğreten hocalar olduğu gibi canla başla öğrenmek isteyen talebeler de yok değildir. Dileğimiz hocalarına lâyık talebelerin ve sanat erbabı kişilerin çoğalmasıdır.


yirmisekiz

Zilhicce 1437

İslam Nazariyesi Fetö’nün lâ dînî referansları Murat Kalıç

‫ﺍﻟﻧﻅﺭﻳﺔ‬ ‫ﺍﻹﺳﻼﻣﻳﺔ‬

Diyanet İşleri Bşk. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Yrd.

15 Temmuz gecesi yaşanan acı tecrübenin ardından gözler, böylesi bir neticeye sebep olan âmillere çevrildi. Bu kötü tabloda ortaya çıkan en iç acıtıcı tespit ise insanlığın maslahatına olan bir buluşun, kötü niyetli kimselerin elinde faciaya dönüşmesi gibi, dünya ve ahiret saadetinin biricik kaynağı dinin de ne yazık ki bu malum güruhun kötü emellerine alet edilmiş olmasıydı. Dünyanın ilk hareketinden, duracağı ana kadar duyu organları ile direkt olarak algılanmadığı halde, insanların en çok teveccüh gösterdikleri din duygusunu kullanıp kendisine ait müstakil bir varlık alanı oluşturmak isteyen FETÖ, bu anlamda ilk olmadığı gibi son da değildi aslında. Nitekim hak-batıl mücadelesi bağlamında, farklı saiklerle Hz. Peygamberin (s.a.s.) getirmiş olduğu aşkın sistematiğe paralel bir anlayış ortaya koymaya çalışan Müseylimetü’l-kezzâb, Tuleyha b. Huveylid, Esved el-Ansî, Alkame b. Ulâse gibiler, öteden beri İslam’ın büyüyüp gelişmesinin önündeki önemli sorunlardan biri olmuşlardır. Yukarıda zikredilen kimlik ve türevlerinde müşahede edilen yüksek ego veya hırsla yoğrulmuş rekabet duygusunu sarıp sarmalayarak görünmez kılacak en uygun kılıf ise kendisine her dönemde sığınılan din limanı olmuştur. Tam da bu noktada, gör(e)mediklerinden korkanları eteğinin altına alarak onların ruhî entegrelerini tarumar eden FETÖ’nün, dinin dümenine geçip insanları menzilinden nasıl uzaklaştırdığına bakmak gerekir. Bu itibarla dinî söylemle yola çıkmasına rağmen, dinin amaçlarına muhalif bir resim ortaya koyan söz konusu hareketin analizinin yapılması, sonradan ortaya çıkabilecek mümasil oluşumların önünü kesmek için de oldukça önem arz etmektedir. Meseleye, geçtiğimiz Mart ayında vefat eden şeyhü’l-mütekellimîn, rahmetli Prof. Dr. Bekir Topaloğlu hocanın usûlü’ddîn bağlamında kelam ilmi için sarf etmiş olduğu; “Kelam, İslamî ilimlerin jandarmasıdır” sözüne temas ederek yaklaşmak yerinde olacaktır. Zira proaktif bir karakter arz eden FETÖ, bahse konu jandarmayı kullanarak darbe yapmayı aslında çok önceden planlamıştır. Vakıayı bu açıdan müşahhas örneklerle ele aldığımızda karşımıza çıkan ilk fotoğraf, Allah’ın kendisinden sonra imana ve itaate çağırdığı Peygamberinin isminin/risaletinin, dinin parolası ve manifestosu mesabesindeki kelime-i tevhitten çıkarılması girişimidir. Birtakım çevrelere şirin gözükme gayesiyle gerçekleştirilen ve kimseyi küstürmeme üzerine kurulu bu strateji, diyaloğu çağrıştıran “İbrahimî dinler” sloganıyla İslam dışındaki tahrif edilmiş dinleri/kitapları tek şemsiye altında toplamayı amaçlamaktadır. Hal böyleyken, sözü edilen şemsiyenin sapından da kendisini “kutbu’l-irşâd” olarak tanıtan malum kişi tutacaktır. Kendi neşriyatını Allah’ın kitabından önceleyen, çevresindekileri etki altına aldığı vaazlarında, soyadına muhalif bir tavır sergilemesiyle maruf olan bu şahsın;

âlim, veli, sıddîk, salih ve müttakî zatların bulunduğu esâme listesindeki yerini kesinleştirdiğinden(!) olsa gerek, şefaat kefaletinde bulunup cennet vaat ettiği bilinen bir gerçektir. Diğer taraftan bu kişi, dinin sahih bilgi kaynağı olarak müstakil bir delil kabul etmediği rüya efsaneleriyle maiyetindekileri efsunlamış ve bu doğrultuda aklen/şer’an muhal kabul edilen Allah ve/ya Peygamberle görüşüp konuşma hadisesini hikâye etmiştir. Böylece, gizem dolu masonik ortamlardaki kısık sesli bu tip söylemlerle kendince sırtını sağlam kapıya dayamıştır. Öte yandan, dinî literatürün tartışmalı kavramlarından olan mehdi ve müceddid hakkındaki toplu algıyı kendisine ihale edip konumunu tahkimleştiren bu zat, bağlılarının gözünde beşer bağlamında peygamberlerde bile bulunmayan insanüstü, şirk kokan karizmatik bir kimlik inşa etmiştir. Binaenaleyh bazı nevrotik kişiliklerin, kendilerine Allah’tan daha yakın hissettikleri bahsi geçen kimliğe ait her türlü eşya ve artık, teberrüken kullanılmış ya da kalp atışlarını hızlandıran sembolik bir hatıra niyetine mahrem sandıklarda saklanmıştır. Ama görünen o ki, kendisini mistikleştirirken Efendimizi somutlaştırarak, bulunduğu mekâna ya da dizi senaryosundaki trafikten kaydı düşmüş bir kamyona hasreden bu narsist karakter, ruhî paradokslar yaşayıp oldukça derinlere dalmış ve vurgun yemiştir. İmanî asılların yanında, kendisinde Allah hakkı olan ibadetlere dair ahkâmı da ifsat eden bu anlayış, Hz. Peygamberin İslam’ın beş esas üzerine kurulduğunu ifade ettikleri hadiste (Buhari, İman, 1; Müslim, İman, 5) zikredilen tüm unsurları tahrip etmiştir. Nitekim namazların sefer halinde adet olarak; savaş, sağlık vb. zaruret hallerinde ise vasfen kasredileceği nasslarda muhkem olarak açıklanmışken, takıyye kastıyla gözle ima ederek namazın kılınabileceği yönündeki hiçbir asla ve maslahata dayanmayan bu fetva tam olarak bir fecaattir. Yine Kur’an’daki ilgili ayette (Tevbe, 9/60) zekâtın sarf edileceği yerler açıkça belirtilmişken, halktan zekât ve sadaka-i fıtr adı altında toplanan hayrî himmetler, ayette zikredilen kimselerden çok farklı ve/ya uzak yerlere gönderilmiş, sözü edilen mali ibadetlerin en önemli şartı olan temlik ise dershane gibi kurumlar öncelenerek berhevâ edilmiştir. Ayrıca fıkıh literatüründeki; “(Faiz vb. yollarla meşruiyetini kaybetmiş) kirli malın temizlenme yolu tasadduktur” (Bkz. Serahsî, el-Mebsût, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut 1414/1993, XII, 172) kaziyyesini çıkarları için kullanarak bu özellikteki varlıkları kendi kurumlarına kanalize eden, Allah’ın net bir biçimde ortaya koyduğu faiz yasağını çiğneyerek, kapatılmak üzere olan bankalarına su taşıyan bu meş’ûm şebeke, her alt grubun kendi içinde sun’î rekabet ortamı yaratmak suretiyle kamerî yıl sonuna kadar toplaması gereken para üzerinden yeni bir nisap miktarı takdir etmiştir. Devamı yan sahifede

Diyanet’in ödüllü mutfağı, yeniden ödül adayı Mekke Belediyesi tarafından 2014 yılında birincilikle ödüllendirilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait Suudi Arabistan’daki mutfak yeniden ödüle aday gösterildi Diyanet İşleri Başkanlığı Mekke Ayniyat Sorumlusu Muhammet Zeyd Özel, kutsal topraklarda görev yapan Türk gazetecilere, hacılar için yemek üretilen fabrika büyüklüğündeki mutfakları gezdirip bilgi verdi. Hac görevlerini yerine getirmek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı tercih eden ve bu organizasyonla kutsal topraklara gelen hacı adaylarına kaliteli bir hizmet sunmayı hedeflediklerini söyleyen Özel, “2014 yılında Mekke Belediyesi tarafından birinci seçilen mutfağımızda, hacı adaylarımıza hizmet vermeye çalışıyoruz.” dedi. Özel, Türkiye’den getirdikleri 88 aşçı, hazırlayıcılar ve temizlik işçileriyle toplam 220 kişilik bir ekiple 45 bin kişiye yemek çıkardıklarını belirterek, “Türkiye’de diyetisyenlerin görüşleri doğrultusunda belirlenen menülerle yemeklerimizi burada hazırlıyoruz. Yemek taşıma araçlarımızla otellerde kalan hacı adaylarımıza temiz, güzel ve hijyen kurallarına uygun bir şekilde dağıtıyoruz. Otellerde verdiğimiz hizmetlerde, yemekhane servis personeli olarak Türkiye’den getirdiğimiz 300 genç görev alıyor. Bu bizim için ayrı bir mutluluk verici husustur.” diye konuştu. Şu ana kadar herhangi bir sıkıntı ve aksaklık yaşanmadan yemek hizmetlerini gerçekleştirdiklerine dikkati çeken Özel, şöyle devam etti: “Şu an itibarıyla Mekke-i Mükerreme’de 38 bin hacı adayımız var ama biz opsiyonlu düşündüğümüz için 45 bin kişiye yetecek şekilde yemeklerimizi çıkartıyoruz. İnşallah hacı adaylarımızın bu sene de sağlıklı bir şekilde beslenmelerini sağlamaya çalışacağız.”

Kızılay’dan 3 kıtaya kurban Her yıl Kurban Bayramı’nda Kızılay Modeli ile vekalet sahipleri adına kurban kesimi gerçekleştiren Türk Kızılayı, bu yıl üç kıtada yaklaşık 31 bin hisse kurban keserek ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Kızılay, kampanyayla 1.5 milyon mazlumun sofrasına kurban eti ulaştırdı. Kızılay Başkanı Kerem Kınık, kurban dağıtımını Balkanlar’da 7, Afrika’da 12, Güney Asya’da 5, Ortadoğu’da 5 ülke ve Kıbrıs’ta gerçekleştirdiklerini söyledi.


yirmidokuz

Eylül 2016

Kara mizah

Bahse medar organizasyon, kutsal yolculuk hacca hazırlanan müslümanların derunî anlamlar taşıyan bu ibadet için ayırdıkları parayı akıl oyunlarıyla hizmet(!) için kullanarak, eşrefü’l-mekân Kâbe hasretiyle yanıp tutuşan gözü yaşlıları, anlatılmaz-yaşanır bir lezzetten mahrum etmiştir. Bu minvalde, söz konusu işgüzarların kurban ibadetiyle yükümlü olan müminlerden kurban kesmek üzere aldığı paralar da yukarıda dermeyan edilen trajik akıbete uğramıştır. Diğer taraftan, sadece Allah rızası için eda edilmesi gereken oruç ibadetinin ifa edilemeyeceği durumlar Kur’an’da sarahaten ifade edilmişken (Bakara, 2/184-185), kulu razı etme adına bu ibadet, takiyye gerekçesiyle failleri tarafından kazaya kurban edilmiştir. Şart, sebep ve hükümleri maruf olan ibadetlerin yerine, paralel bir ibadet ve fıkıh anlayışı ikame ederek din adına imza atma yetkisini kendinde gören bu hareket, muamelat alanında da problemlidir. Nitekim İslam’ın tefekkür, tezekkür ve tedebbürle ilgili söylemlerini itibara almaksızın, kişiler arasındaki her türlü muamelede mekanik bir yöntem takip ederek maslahat ve makâsıdı öteleyenlerin, Osmanlılar zamanında hazırlanmış ilk medeni kanun olan Mecelle’deki; “Ukûdda itibâr, mekâsıd ve meâniyedir; elfâz ve mebâniye değildir” (Bkz. Ebû Saîd el-Hâdimî, Mecâmiu’l-Hakâik, İstanbul 1318/1900, s. 367) küllî kaidesinden bîhaber oldukları müsellemdir. Bu meyanda, içinde bulundukları cendereden çıkmamak için hayatı paylaştıkları eşleri ile aralarındaki en kıymetli bağ olan nikâh akdi üzerine ikrah altında yemin ettirilenlerin dramı, anılan hususun en önemli tezahürüdür. Dolayısıyla dinî hüküm ve yaptırımları, bu şekilde salt lafızcı bir anlayışa indirgeyen zihniyetin, DAEŞ’ten hiçbir farkının olmadığını belirtmek, her türlü izahtan varestedir.Hüccetü’l-İslam Gazzâli’nin (ö. 505/1111); “Ahlak, nefiste iyice yerleşen bir melekedir ki, fiil ve davranışlar fikrî bir zorlamaya ihtiyaç duymadan bu meleke sayesinde kolaylıkla ortaya çıkar” (Bkz. Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, t.y., III, 53) şeklinde ifade ettiği tanıma muhalif olarak pasif ahlak anlayışını benimseyen bu yapılanma, icra ettikleri her türlü faaliyeti kendilerince oldukça geçerli ve tutarlı bir dinî zemine oturtmuştur. Bu sebeple, din kisveli örgütün ahlak sahasındaki sabıka kaydı da oldukça kabarıktır. Zira vazgeçilmez alışkanlıkları takiyye sebebiyle, başta katl ve zina olmak üzere işlenmeyen büyük günah bırakmayan; tecessüs, şantaj, fitne, hırsızlık gibi suçları Makyavelist ahlak anlayışıyla harmanlayıp her türlü fahşâ ve münkere tedbiren(!) yeşil ışık yakanlar, nihai hedeflerine ulaşabilmek için tüm önermelerini dinî söylemle temellendirmişlerdir. Bu noktadan hareketle ifade edelim ki iman, ibadet, muamelat ve ahlak kolonları üzerine bina edilen iskânı alınmış sağlam dinî yapıya karşın, FETÖ’nün zikredilen unsurları kullanarak uzunca yıllar içinde tuğla tuğla örüp inşa ettiği fay hattındaki gecekondu, en ufak sarsıntıda içindekilerle beraber yerle yeksan olmuştur. Hal böyleyken, yıllar sonra bu büyük hayal kırıklığının fosilini bulup inceleyen Asım’ın neslinin, azgınlıkları sebebiyle helak olan altın nesli(!), hayırlı bir cümle içinde kullanmayacağı aşikârdır.

Batı’ya kara sevdanın kara mizahı Durdu Güneş İnsanı acı acı güldüren mizaha kara mizah diyoruz. Ağlanacak, acı , saçma şeyleri tebessümle anlatma sanatı kara mizah. Batı Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemde “barbar” “despot” “zalim” ve “savaşçı” gibi sıfatlar yakıştırmışken, zayıf olduğumuz dönemde ise “hasta adam” “tembel” “geri kalmış” sıfatlarını yakıştırmış bu konuda yazılar yazılmış, karikatürler çizilmiştir. Batı bizi böyle görürken, biz medeniyetin adresi olarak batıyı görmüş, onlara özenmiş, onların tutum davranış ve kıyafetleriyle onlara benzemeye çalışmışız. Bu durum birbiriyle uyumlu olmayan, tezat teşkil eden, absürd bir kara mizah örneği oluşturmuştur. ** ** Türk tarihinde batılılaşmanın ilk somut adımı olarak 1839 yılında Sultan Abdulmecit döneminin Dışişleri Bakanı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan Tanzimat Fermanı gösterilir. Tanzimat Fermanı’nın amacı bozulan devlet düzenini yeniden tesis etmekti. Sonra II. Abdulhamit döneminde 1876’da anayasal yönetime geçilerek I. Meşrutiyet ilan edildi. 1908’te II. Meşrutiyet ilan edildi. 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan edildi. Türkiye, şimdiki adıyla Avrupa Birliği olan topluluğa 1959 yılında ( o zaman Avrupa Ekonomik Topluluğu idi) ortaklık için başvurdu. 1987 yılında tam üyelik için başvurdu. Müzakereler halen devam etmektedir. Tanzimat Fermanı ile başlayan ve Avrupa Birliği ile halen devam eden süreç bizim batılılaşma serüvenimizdir. Sakallı Celal diye bilinen düşünür Celal Yalınız (1986-1962) bizim batılılaşma serüvenimizi şu sözüyle özetlemiştir: “Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsek?” Batılılaşma sevdasında olan sözde aydınları ise şu sözüyle eleştirmiştir: “Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar.” Batı hayranlığı bizdeki özgüveni yok etmiş, artık kendi aklımız değil Batının telkinleri bize yön vermeye başlamıştır. Kavga ettiğimiz bir medeniyeti takip ve taklid ederek kendimize yabancılaştık. Oysa atalarımız “Yiğit düştüğü yerden kalkar” demiştir. Kendi kültürümüz, kendi aklımız, kendi imanımızla yeniden ayağa kalkabiliriz. Bir zaman Türk Hukuk Dergisi için ilginç çıkışları, farklı yönetim anlayışı olan medyatik bir vali ile röportaj yapmıştım. Röportajın bir yerinde, “Bu devletten de bir şey olmaz, bu milletten de bir şey olmaz” dedi. Ben sözü yadırgayarak, “Sayın Valim geleceğe dair hiç umut bırakmadınız. Devlet ya da milletten biri iyi olsa diğerini düzeltebilir. Ama ikisinden de bir şey olmaz, diyorsunuz. Geleceğe umutla bakamayacak mıyız?” dedim. Bir an düşündü sonra, “Aslında bu sözü Tanzimat döneminde Mehmet Emin Ali Paşa (1815-1871) söylemiş. ‘Bu devletten de bir şey olmaz. Bu milletten de birşey olmaz. Bizi kurtarırsa sefaretler kurtarır’ demiş.. Ben de onu tekrar ettim aslında” dedi. Ben, “Peki, bizim kurtuluşumuz nasıl olacak?” dediğimde güldü. “Herhalde olsa olsa Avrupa Birliği sayesinde” dedi. O zaman günümüzde bile birçok idarecinin bilinç altında hala tan-

zimat kafası kalıntıları yattığını düşündüm. Kendi aklına, kültürüne, değerlerine dayanmaksızın yabancı reçetelerin hastalığımızı hep artıracağı kaygısını yaşadım. Batı bizim için yeniden doğuşun başlangıcı olursa ne alâ. Aksi takdirde Batı batıl bir yolun çıkmaz sokağı olarak bizi çaresiz ve şaşkın bırakacaktır. ** ** Batılılaşma üzerine yazarlarımızdan birkaç anekdot düşündürücüdür: Cumhuriyetin ilk dönemlerinde çağdaşlık hep tartışılmıştır. Çağdaşlık deyince bir “Batı” rüzgarı esiyor. Batı çağdaşlığın tek adresi olarak görülüyordu. Bu tür tartışmaların olduğu bir ortamda Yahya Kemal,“Çağdaşlığın Batı’da aranmasının yanlış olduğunu” söyledi. “Ya nerede aranmalı?” sorusuna ise şöyle karşılık verdi: “Çağdaşlık ufuk çizgisinde aranmalı. Biz yaklaştığımızı öne sürdükçe bizden uzaklaşan şey, ufuk çizgisidir.” Yahya Kemal gelişmeyi yeni hedefler koyarak, o hedeflere ulaştıkça takip eden hedeflerle gelişebileceğimizi ve çağdaşlaşabileceğimizi belirtmiştir. Oysa Batı hedefi bizde bir ufuk çizgisi değil bir serap gibi olmuştur. Ulaştığımızı düşündüğümüz an hep hayal kırıklıkları yaşadık. Artık daha geniş bir ufuktan bakarak çağdaş gelişmede öncü olabiliriz. ** ** Mehmed Âkif, Berlin’den döndüğünde sormuşlar: “ Berlin’de ne var ne yok üstat!” Şöyle cevap vermiş: “Gördüğüm kadarıyla işleri dinimiz gibi sağlam; dinleri ise işlerimiz kadar çürük. Bu anekdot Süleyman Nazif’e izafeten de anlatılır. Avrupa ile ilgili bir sohbette “Onların dinleri bizim icraatımız gibi geri, ama icraatları bizim dinimiz gibi ileri” diyerek bir özeleştiri yapılmıştır. Bu örnekler İbn-i Haldun’un söylediği “Mağlup galibi taklid eder” sözüne uygun bir psikolojidir. Ancak bir kavgada galip olmak, sadece galibiyetle meşruluk ve rol model bir durum oluşturmaz. ** ** Abdullah Cevdet (1869-1932) batıcılık akımının önde gelen isimlerindendir. Hatta “Türkleri ıslah etmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirilmesini” savunduğu iddia edilir. Bunun spekülatif bir haber olduğu iddiası da vardır. Ama haber her halükarda büyük tepki toplamıştır. Aslında bu durum Batı karşısında ezikliğin ancak onlarla özdeşleşerek giderilebileceği gelişmenin bir gen meselesi olduğu varsayımına dayanıyordu. Belki de bu çıkışlarından olacak ki Süleyman Nazif Abdullah Cevdeti sevmez. Hatta birgün bir arkadaşıyla karşılaşmış. “Hayrola nereye gidiyorsun?” demiş. Arkadaşı “ Şuarada…Abdullah Cevdet’e çıkacağım” deyince Süleyman Nazif: “Abdullah Cevdet’e çıkılmaz. inilir, inilir” demiştir. ** ** Sözümüzü Cemil Meriç’in bir sözüyle bağlayalım. “Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız.” Toplum aslına dönecek, su yatağını bulacak, yitik kaybolduğu yerden bulunacaktır.


otuz

Zilhicce 1437

Recep Garip

Miyasoğlu ya da idealizmin romanı

Vefatının üçüncü yılında bir dava ve aksiyon insanını, edebi şahsiyetiyle aksiyonu buluşturmuş bir gönül insanı olan Mustafa Miyasoğlu’nu dualarla anıyoruz... Edebiyatın her alanında verdiği eserleriyle gündemimizden düşmeyen Usta’ya selam olsun.

Mustafa Miyasoğlu

Ebed yurduna Mustafa Miyasoğlu ’nu 1 Ağustos 2013 günü uğurlamıştık. Üç yıldır, eserleriyle, dostlarının anma toplantılarıyla, yeri geldiğinde örnek gösterilmesiyle, kimi zaman projeler üstüne proje üreten üretkenliğiyle ve muhabbetiyle gündemde kalmayı başarıyor. Bu yazımı daha ziyade romancılığımız üzerinden yola çıkarak özelde Miyasoğlu romanlarına genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Mustafa Miyasoğlu, romanları ve romana dair yazılarına bakıldığında görülecektir ki; inanmışlığın, idealistliğin, kaygının, geleceğe sahip çıkmanın, değerlerin kaybolmasına razı olmamanın, endişelerin, tedirginliklerin anlatımından ibarettir. Kişiliklerin, kimliklerin muhafazasından yola çıkarak romanlarını hikâyelerini kurgular Miyasoğlu. Hikâyelerini de aynı minvalden bakarak tanımlamak mümkündür. Rahmetli Mustafa Miyasoğlu, uzun yıllar liselerde ve üniversitelerde hocalık yaptı. Pakistan İslamabad’ta Yabancı Diller Enstitüsünde Yardımcı Profesör unvanıyla görevler de bulundu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini tamamlamış olması kalemindeki vukufiyete daha hassas davranması gerektiğini idrak etti. Böylece kalem sahibi olmak demek, kalemin namusuna sahip çıkmak demektir, milletine, memleketine, gençliğine ve dünya insanlığına sözü olmak demekti. Ömrünü bu düşünce çerçevesinde geçirdi.

Hayati Koca’nın “Mustafa Miyasoğlu’nun Romanları ve Romancılığı” çalışmasına ömrü yetmedi. Bu çalışmadan da bilgisi vardı Ustanın. Karahan kitabevince okuyucuya ulaştırılan kitap, benim elime 20 Mart 2016 tarihinde Adana’da Hayati Koca’nın imzalamasıyla ulaşmıştı. Kitaptan da müstefit olduğumu ve mutlaka Miyasoğlu okurlarının okuması gerektiğini bu arada ifade etmiş olayım. Büyük emek, güzel tahliller ve idealist bir düşünce adamının roman tezekkürü. Roman üzerinde uzun uzadıya tahliller yapılıyor, yazılıp çiziliyor. Batı kaynaklı olduğu ifade ediliyor. Hayati Koca’nın dediği gibi bizde roman Tanzimat’la birlikte başlıyor. Gerçi Tanzimat’la bizde başlamayan ne kaldı ki sorusunu da oturup yeniden tahlile tutmak gerekiyor. Daha önce bu konuda düşüncelerimi yazmıştım. Bir iki cümleyle romanların da, hikâyelerin de kaynağı semavi dinlerdir. Adem peygamberle başlayan hayatın bize sunduklarına bakıldığında romanları, hikayeleri, tiyatroları pekala bulmak mümkündür. Silsile yoluyla ya da veraseten intikal eden peygamber kıssalarına yani Kuran’a dönüldüğünde görülecektir ki edebi metinlerin de menşei Kur’an’dır. Mamafih ulemanın ve üdebanın kabul ettiği genel durum, benim iddiamın tersinedir. Öyle olsa da bu iddiada ısrarlı olduğumu bir kez daha yinelemiş oluyorum. Bir anlık düşünülse; Adem ile Havva Cennette yaşarlarken yenilmemesi gereken meyveyi yemeleri sonucunda gönderildikleri dünya sürgünü ve kıtalararası arayışın-kavuşmanın ya da tövbenin-arınmanın, affın romanı, hikâyesi, şiiri, tiyatrosu neden dikkate alınmaz ki? Bu soruyu da bir kez daha ortalıkta tartışmaya yöneltmiş olayım. 1946 yılında Kayseri’de dünyaya gelen ro-

mancımızın, şiirler yazdığı bilinse de dönemin tarzı serbest şiir olduğundan, hece birazcık göz ardı ediliyor ve romanıyla ün kazanıyor denilebilir. Edebi türlerin bütün alanlarında kalemini kullandığı dikkatlerimizi çekiyor, velut bir yazar olduğunu da ifade edelim. Deneme, hikâye, roman, şiir, tiyatro üzerine yazmakla kalmıyor fırsat buldukça ve davet aldıkça ülkemizin her tarafında konferanslara ve söyleşilere de katılıyor, sahnede oyunlar uyarlamayı da ihmal etmiyor. Birçok derginin yayınlanmasında öncülük ediyor, gazetelerde, kültür sanat sayfalarında yazmaktan geri durmuyor. Bu arada şiir ve roman ödülleri de alıyor. Şiir ödülü alsa da Miyasoğlu romancı olarak anılmayı sürdürüyor. Mustafa Miyasoğlu’nu düşündüğümde aklıma, A. Vahap Akbaş, Ali Nar, Osman Öztürk, Hasan Nail Canat, Mehmet Şevket Eygi, Osman Akkuşak, Ahmet Kabaklı, Mehmet Çiftçigüzeli, Muhsin İlyas Subaşı gibi isimler geliyor. Bir dönemin etkili kalemleri geliyor dilimin ucuna da asıl itibariyle üzerinde durulması, yazılması, konuşulması gereken Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç geliyor. Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman Saba, Haldun Taner gibi isimlere ilgimizin artmasını sağlayan da Miyasoğlu’dur. “Roman Düşüncesi ve Türk Romanı” adlı eseriyle roman düşüncesini ve okunması gereken romanların üzerinde duruyor. Kalem sahiplerinin, geçmişten günümüze bırakılan kültürel mirastan olabildiğince faydalanması gerektiğinin altını çiziyor, kültürel mirasın ancak böyle sürekli olacağına işaretler koyuyor. Kültür tarihimiz bir medeniyet tarihidir. Dolayısıyla romanın varlığı ne zaman ve nerden başlarsa başlasın dil ile kalemin, dil ile kelamın biribirinden

ayrılmaz unsurlar olduğunu ve Habil-Kabil musahabesinin çözümlenmesi gerektiği belleklerimize düşüyor. Aynıyla Kerbela yani Muharrem kültürel kodlarımızda bize yol göstermede, tarihten yeterince faydalanmadığımızı, hem dün, hem bugün hem de gelecekte yaşanılacağına dair işaretlerin belirdiğini de ifade etmiş olayım. Elbette ki edebiyat ve kültür çevreleri bir düşüncenin, bir inancın, bir tarafın, bir medeniyetin de temsilciliğini yapmış oluyor. Dolayısıyla sanat, edebiyat, kültür eserleri okuyucusu az olsa da etkisi çok fazladır. Bundan dolayıdır ki tarihi yazanlar edebiyatçılardır. Edebiyatçıların ortaya koyduğu-kaleme aldığı romanlar da bir düşünceyi temsilen yazılmaktadır. Bir tarafa açıksa diğer taraflara kapalı, oysa sanat eserleri, evrensel bir dil kullanarak insanlığa hitap etmelidir. Dünya edebiyatına bakıldığında görülecektir ki, hep bu ikilem etrafında konular dönüp durmuştur. Tanzimat’tan başlatıldığında roman doğru bir tanımlamayı hak ederek batının çöken, bunalan, sıkışan, stresle başının belada olduğu gerçeğiyle Hristiyan ve Yahudilik ikliminden –ki muharref –tahrif edilmiş bozulmuş hayata bakışın, yaşayışın, anlayışınmüteşekkil bir yaşayış biçimi önerilmektedir. İnsanlık bu eserleri okudukça etkilenerek kendi köklerinden koparılmak istenilmektedir. İşte Miyasoğlu bunlara karşı duran bir kalemdir. Düşüncesi, savundukları, ömrünce verdiği mücadele ve yazdıklarıyla iddiası olan bir kalemdir. Kendi kökleri üzerinde bir fikir inşacısı olarak gözlerimizin önünde durmaktadır. Kültür dünyamız beslendikleri anlayışlarla eserleri, yazarları seçmektedirler. Beğenileri bu doğrultudadır ne var ki. Devam edecek


otuzbir

Eylül 2016

Alim Yıldız

Kirli Harita Dostum sorma sakın nasıllığımı Haritası kirli barış yurdunun Ufkum can veriyor iyi değilim Hilal halesini çekti çekeli Asya’da cehennem Afrika yasta Evrenin kalbinde şeytanın eli Yusuf ülkesinde bülbül kafeste Güllerim soluyor iyi değilim Bağdat’ta sürekli bomba sesleri Sirenler çalıyor Kudüs’te her an Gazze’nin bağrında paslı bir hançer Şam yere kapanmış yine bu akşam Kaskatı kalıyor iyi değilim Urfa’dan İbrahim Kenan’dan Musa Yemen’den sürülmüş Veysel’in izi Ensarına kast eylemiş muhacir Yedeğine almış Kızıl denizi Geldikçe geliyor iyi değilim Ali’dir elbette sever Ayşe’yi Ayşe ki ezelî âşık Ali’ye Bir sarı bir mavi bir kara belâ Zaman aşuredir mekân Kerbelâ Hüseyin ölüyor iyi değilim Doğuyu boğuyor kum fırtınası Urumçi’ye uğramıyor hiç bahar Şirazesi sola kaymış Şiraz’ın Şekerini zehirlemiş Kandehar Kahırla gülüyor iyi değilim Sakın sorma dostum nasıllığımı Haritası kirli barış yurdunun Ufkum can veriyor iyi değilim

Şiir nedir? Her şiir güzel, her güzel şiirdir. Her şiirin güzelliği oluyor ama, her güzelin şairliği olmuyor. Hele benatı havva ekseriyetiyle şiir söylemez, söyletir. Bazısı hem söylüyor, hem de söyletiyor. İsmail Safa *** Efradı beşer, istiadlarına göre hep tabiatın inkilaplarından mülhem olur. Şüera, baharın yetiştirdiği mahlûkattandır. Her güzel telif, tabii bir mevkiin manevi tasviridir. Her müellif bir kudret mesiresinin mahlûkî debayiidir. Her cûbibar, müteheyyiç bir his, her ağaç sakin bir fikir, her sehab ulvî bir hayaldir. Tabiat, o ne büyük şairdir ki âsarı da şüeradan zuhur eder. Abdulhak Hâmid *** Şayanı dikkat edebî hakikatlerdendir ki, bir müellif ne kadar mahir olursa olsun, kendi kalbinde hissetmediği heyecanı başkasının kalbinde husule getirmeğe muktedir olamaz. Recaizade Ekrem Sebîlürreşad, Cilt: IX, Sayı: 209, Kasım 1955

Safahat Dersleri - 1 Safahat’ın anlam dünyası Mustafa Özçelik Meşhur sözde belirtildiği gibi, “Efradını cami, ağyarını mani” olsun. Yani, “Bir şeyin tam ve mükemmel olabilmesi için gerekli olan en ufak unsurları içine alsın. Gereksiz olan en ufak unsurları ise dışarıda bıraksın.” Mehmet Akif, bu anlamda çok şanslı bir şairdir. Şiir kitabına öyle bir ad bulmuştur ki bu bir tek kelime yani “Safahat” kelimesi yaklaşık 500 - 550 sayfalık kitabının muhtevasını tek başına ifade etmeye yetmiştir. Meseleyi biraz daha anlaşılır kılmak için “Safahat” kelimesine daha yakından bakalım: “Safahat”, kısa anlamıyla “Evreler, safhalar” yahut “Hayatın değişik yüzleri, görünümleri” demektir. Anlamı biraz daha açacak olursak “Bir olayda birbiri ardınca görülen, bir işte birbiri ardınca beliren, gelişen değişik durumların her biri, aşama, safha, merhale” anlamlarına geldiği görülecektir. Bu anlamın kitapla ne kadar örtüştüğünü bu anlamları da dikkate alarak bir de kitabın muhtevasından hareketle söyleyelim. “Safahat”ı oluşturan ilk kitap 1911’de, son kitap ise 1933’te yayımlanmıştır. Bu yaklaşık çeyrek asırlık bir dönemi ifade eder. Fakat, şiirlerin muhtevalarına baktığımızda “Safahat”ta anlatılanların daha uzun bir süreyi hikaye ettiği görülür. Bu durumu “Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı” olarak ifade edebiliriz. Bu yüzyıl, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinin yaşandığı yüzyıldır. 93 Harbi, Balkan Savaşları, 1. Dünya savaşı, Osmanlı’nın yıkılışı, Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun gerçekleştiği bir zamandır. Bu süreç içinde neler yaşanmıştır? İşte “Safahat”, bütün bunları safha safha anlatan bir kitaptır. Elbette sadece olaylar anlatılmaz. Bu olaylara

Kitaplara ad vermek, son derece önemli bir meseledir. Bu yüzden hemen her yazar, kitabına verdiği emeğin daha fazlasını ona ad bulmak için de verir. İster ki bu ad, kitabın bütün muhtevasını özetlesin. sebep olan kavmiyetçilikten, cehalete, yanlış din algısından halkın sefaletine kadar dini, siyasi, sosyal, ekonomik her konu ele alınır. Bu yüzden “Safahat”, hem tarih hem sosyolojik hem fikri hem siyasi okumaları gerekli kılar. Bu özelliği dikkate alındığında ise hem adı hem muhtevası itibariyle edebiyatımızda benzeri olmayan bir eserdir. Tarih kitaplarında yer alan olayların arka planını hem de şiiriyete gölge düşürmeden çok başarılı bir şekilde verir. Bu yüzden az önce bahsettiğim süreçlerde olup ‘bitenler neden oldu, nasıl oldu, sonuçları ise ne oldu?’ gibi bütün hayati sorular bu eserde cevaplarını bulur. Bunlar öylesine bilgi, görgü, sezgi çerçevesinde verilmiştir ki karşımızda sadece olaylardan duygulanarak şiirler yazan “hisli bir şair” değil aynı zamanda “bilgili, sorgulayıcı, tespit ve tahlil edici, yol gösterici bir şair” karşımıza çıkar. Şunu da söylemek gerekir. Bir eseri değerlendirirken zamana dayandığı, gördüğü ilgi bakımından da ele alınmalıdır. “Safahat”, bu manada da “muhteşem” sıfatını bir

kere daha hak eder. Yayımladığı dönemde ne kadar çok ilgi görmüşse geçen zamanlar içerisinde de bu ilgiyi artırarak görmeye devam etmiştir. Nitekim bu grafik bugün de böyledir ve giderek yükselmektedir. Bu da “Safahat”ın bir döneme tanıklığının yanı sıra geleceğe dair söylediklerinin de ne kadar isabetli olduğunu ortaya koyar. Diğer yandan bu durum bu sorunların henüz tam olarak çözülmediğini de gösterir. Durum böyle de olsa “Safahat”, bu özelliğiyle bir şiir kitabının ötesine geçer. Her devirde okunabilecek bir zenginliği içinde taşır. Bu durumun şairle okuyucu arasında bir gönül bağı ve ortak dil kurmayı başarmasıyla ve çok sevilmesiyle de ilgilidir. Bu yüzden “Safahat” adı teknik olarak başka bir şeye ad olarak verilemese bile şairinin adının okullardan camilere, vakıflardan derneklere, mahallelerden sokaklara, parklara en önemlisi çocuklara ad olarak verilmesi de bunun en bariz göstergesidir. Bir diğer özelliği ise bakış açısının sadece Anadolu coğrafyası ile ilgili olmaması, muhtevası itibariyle bütün Türk ve Müslüman coğrafyalarda da okunabilecek bir kitap olmasıdır. Bu durum onu aynı zamanda evrensel de kılar. Zira işlenen konular, belli bir millet yahut inanç coğrafyasındaki insanlar kadar bütün dünya insanlığını da ilgilendirmektedir. Kanaatim odur ki bunu henüz yeterince başaramadık ama şayet çeşitli dünya dillerine çevrilse oralarda da mutlaka ilgi gören bir eser olacaktır. “Safahat” özetle vicdanlı, ahlaklı, duygulu, bilgili, samimi bir şairin, bir inanç ve ülkü adamının zamanına tanıklığıdır. Türk Edebiyatı’nın ve fikir hayatımızın yüz akı bir şaheser olarak tarihte yerini almış ve her geçen gün daha da artan bir ilgiyle okunan/okunması gereken bir eserdir.


otuziki

Zilhicce 1437

“Hacca gitmek, görüş açımı alabildiğine genişletmiştir. Bu gezi, benim ruhuma yeni bir İslam anlayışı yükledi.” Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ NEÜ. İlahiyat Fakültesi Dekanı

Arapçada gayeye ulaştıran rehber, işaret anlamına gelen hüdâ sözcüğü, Kâbe söz konusu olunca, bütün insanlar için kıble, kendi vasıtasıyla Allah’a ulaşılan mekân ve Hâlık-i Muhtar’a bir delil olma gibi özellikleri bünyesinde taşır. Kâbe’nin âlemler için hidayet kaynağı olmasında ana etken, onun emin bir sığınak teşkil etmesiyle de ilgilidir. Çünkü hidayet, insanın kendisini güvende hissetmesi olayı olunca, manevi bir sığınak kılınan Kabe ile müminin tavafla bütünleşmesi, inanç ve düşünce hayatında gönlünü terbiye etmede önemli bir basamak oluşturur. Bu bağlamda Hac ibadeti, ahlâkî anlamda davranışlarımızın düzeltildiği bir uygulamalı ders örneğidir. Bunlar arasında yer alan sabır eğitimi sayesinde, insanın öfkesini nasıl yöneteceğinin ve bir arada kardeşlik içerisinde yaşamasının kuralları yaşama geçirilir. Hac, ‘insanın başkasıyla iyi geçinmesinin’ eğitiminin verildiği bir ibadettir. Hac, Hz. Peygamberin: “Kendisiyle iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur” buyurduğu uyarının dikkate alınarak kavrandığı ve gerekli değişimin sergilendiği manevi bir atmosferdir. Hac esnasında kötü söz söylemek, Allah’a itaatten çıkma tezahürleri içine girmek ve herhangi bir kimse ile kavga etmek, yasaklanmaktadır. Bu kısa dönemde diline, eline ve beline sahip çıkmanın eğitimini alan bir Müslüman, bu güzellikleri ömür boyu hayatına taşımalı ve yansıtmalıdır. Görüldüğü gibi Haccın önemli rükünleri arasında yer alan Kâbe’yi tavaf ve diğer ibadetlerle mümin büyük bir değişim geçirir. Gündelik hayatta köklü değişikliklere sebep olan bu değişim, in-

Ka’be, hac ve değişim üzerine-2 sanla birlikte yeryüzüne/hayatın tüm alanlarına taşınır. İslam’da umre ve hac gibi ibadetlerin yapılışına mekân teşkil eden Kâbe, aynı zamanda evrensel İslam kardeşliğinin sergilendiği bir platformdur. Bu sayede İslam’ın inanç sistemi tüm mü’min gönüllere yerleşir, eğer varsa zihinlerde kadim bir câhiliye âdeti olan soyluluğu ve üstünlüğü ete ve kemiğe, altın ve gümüşe indirgeyen yapı, feshedilir. Bunun yerine, farklı renk ve dillerin Allah’ın bir âyeti olduğu inancından hareketle, inanç ve düşüncenin merkezine en üstün erdem olarak Allah’a karşı sorumluluk bilinci olan ‘takvâ’ yerleştirilir. Hayatının bir bölümünde siyah ırka mensup olmanın kompleksine katılan ve beyaz ırka derin öfke duyan Amerikalı Malcolm X (ö. 1965)’in hidayet öyküsünde Kâbe’nin bu yönü, çok güzel dile getirilir. O, kendi adını taşıyan ‘Malcolm X’ adlı eserde bu değişimi şöyle anlatır: “Hacca gitmek, görüş açımı alabildiğine genişletmiştir. Bu gezi, benim ruhuma yeni bir İslam anlayışı yükledi. Kutsal beldede geçirdiğim iki hafta içerisinde, Amerika’da geçirdiğim 39 yıl boyunca hiç rastlamadığım şeylere şahit oldum. Bütün ırkları, bütün renk tonlarıyla tanıdım. Irk ayrımcılığının olmadığı gerçek gördüm. kardeşlik anlayışını Gerçek İslam bana göstermiştir ki, beyazların tümünü birden bir kalemde silip atmak da o kadar yanlış bir tutumdur.” (Haley, Alex, Malcolm X, çev. Y. Kayırlı, Ankara, 1978, s. 729). Sözlerine devamla Malcolm X, “Eğer haccın rengârenkliği, manevi cephesi bütün bir dünyaya yeterince duyurulabilirse ve gereği gibi anlatılırsa, İslam’ı

din olarak seçenlerin sayısı, en azından iki-üç misli daha artacaktır” diyor. (Bkz. A.g.e., s. 763.) Amerikalı Müslüman Malcolm X’in hayatındaki bu değişim ve dönüşüm öyküsü, somut olarak, Kabe’nin bir hidâyet vesilesi oluşuna en çarpıcı bir örnektir. HACCIN NE GİBİ SOSYAL YARARLARI VARDIR? Amerikalı Müslüman önder Malcolm X’in de anlattığı gibi Hac ibadeti, her türlü dil, mezhep, renk farklılığının ‘ümmet’ kalıbında eridiği bir manevi atmosferin adıdır. Bugün İslam topraklarında emperyalist güçler Müslümanları etnik ve mezhepsel farklılıkları fitne söylemlerine alet ederek birbirlerine düşürmeye çalışıyorlar. İşte Hac, bu cahiliye zihniyetini mahkûm etmenin adı olup, Müslümanların kardeşlik bilincini yükseltmelerinin yegâne adresidir. Bu sebeple Hac kongresi etnik ve mezhepsel hastalıkların tedavisinde iyi bir fırsattır. Hac ibadetinin mihverini oluşturan Kâbe-i Muazzama, tevhidin bir sembolüdür. Müslümanların birliğinin ve dirliğinin yegâne simgesidir. Kâbe bir güneşse, onu tavaf eden Müslümanlar yıldızlar gibidir. Bu kozmik harekete katılan insanlar ümmetin birliğini ve gücünü temsil etmektedirler. Mekke’ye hac farizasını yapmak için giden her Müslüman, yaşadığı coğrafyalardaki Müslümanların gönüllü temsilcisidir. Öte yandan Kâbe, gerçek hürriyetin bir simgesidir. Bu yönüyle o, insanlık için ebedî özgürlüğün sembolü oluşu yanında, insanın, insanlığını gerçekleştirmesinin de önemli bir mahallidir. İnsana düşen, Kâbe ve çevresinde bulunan ve her biri

Allah’ın bir âyeti hükmünde olan sembollerin kendisine takılmadan, arka planındaki derin manayı kavramaktır. İşte o zaman, Yüce kudretin büyüklüğü kavranacak ve insan iman gibi bir değerle gerçek hürriyetin ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenecektir. O halde, yeniden, Mescid-i Haram’ın çepeçevre kuşattığı Kâbe’nin, evrensel İslam milletinin kalbi fonksiyonunu bir defa daha yerine getirdiğini bu gözle okumakta fayda vardır. Çünkü açlık ve sefaletin yanında en vahşi savaşların cereyan ettiği dünyamızın nizamı, Kâbe’nin sessiz yol göstermesiyle düzelebilir, insanlığın din ve dünyaları ancak onun sayesinde ıslah olabilir. SONUÇ İslami bakış açısında; Kâbe, Haceru’l-Esved, Cebel-i Rahme, Müzdelife, Makam-ı İbrahim, Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram vb. gibi mekânlar; gördüğü vazifeler ve taşıdığı hatıralardan dolayı büyük değer ve kıymet taşırlar. Her Müslüman manevi bir değer ifade eden mekânların ötesine sarkmalıdır. Maddeden manayı kavramalıdır. Mesela, haceru’l-esved taşı ile musafaha etmek, mecazi anlamda Allah’la musafaha etmek gibi değerlendirilmiştir. Tavafın başlangıç noktasını oluşturan hacer-i esved, Kabe’nin bir köşesinde çok yönlü çekim yapan bir kamera gibi durmaktadır. Tavaf eden bir Müslüman önce onu öpmek ya da selamlamak suretiyle kozmik eyleme katılır, kayıtlara geçer. Fiziki Kâbe ile gönül Kabesi’nin koordinatları kurulmadan tavaf başlamaz. Ne mutlu fiziki Kabe ile gönül Kabe’sinin koordinatlarını kurabilenlere!..


otuzüç

Eylül 2016

TARIK KILIÇARSLAN

Sabır ve sır Kör bir kandil ziyası tövbekâr avucumda Yürürüm, kan damlayan karanlık mecralardan Bakır gök memelerden umut emer düşlerim Kardelen ağıtlarım dökülür intizardan... Sırlar şakaklarımda kanatırken zamanı, Sabrımın sınır taşı paramparça nazardan... Uçurumda bir çiçek sevdi pervane gönlüm Har bulutu savrulur yüreğimdeki nardan Her nefes alışımda kapımı çalan ölüm Sır ve selam getirir ruhumdaki diyardan... Kırk yamalı bohçama sakladım tebessümü Çölüme su taşırım gözyaşı kuyulardan... Sükûtun çığlığında bestelenmiş senfonim Notalar boynu bükük, kan damlıyor sazlardan Nabzım körkütük sarhoş, mezatta yüce dinim Gözlerim mürşit arar bu harabe pazardan... Dimağımda kör kurşun, kördüğüm muhayyilem Bıktım her gün batımı beynimde intihardan.. Kusuyor gamzelerim her gülüşte ölümü Ruhum abdest alıyor gözümdeki pınardan Nefsimin beşiğinde çiçeklenen zulümü Kokluyor kirpiklerim turkuaz uykulardan... Nal sesinde Vey aşkı, su öpüşlü nakışlar Orhun’da demlenen sır dönsün artık firardan…

Reddiye Cemaat ötesi topluma doğru

‫ﺇﻧﻛﺎﺭ‬

Serkan Yorgancılar Zweig kendi yaşam öyküsünü yazdığı “Dünün Dünyasında” Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Avrupa’da gündelik yaşamın nasıl olduğunu uzun uzun tasvir ettikten sonra özelde Avrupa toplumlarının genelde ise dünyanın bu savaştan nasıl etkilendiğini de ustaca anlatır bu eserinde. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığını duyduğunda birincisinde yaşadığı aynı hayal kırıklıklarını yaşadığını söyler ve şöyle der: “Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu”. 15 Temmuz başarısız darbe kalkışması öncesi ve sonrasıyla uzun uzun konuşulacak. Darbe kalkışmasının henüz ayrıntılarına vakıf değiliz. Süreç içerisinde, şu anda karanlıkta kalmış gibi görünen birçok sorunun cevabını da zamanla öğreneceğiz. Ancak unutulmaması gereken bir husus var ki bu da bu tür darbe teşebbüslerinin her zaman karanlıkta kalacak olan ve hiçbir zaman aydınlatılamayacak olan yönlerinin varlığıdır. Üzerinden 56 yıl geçmesine rağmen hala 60 darbesini tartışıyoruz, üzerinden 45 yıl geçmiş olmasına rağmen 71 muhtırasını konuşuyoruz, aynı şekilde üzerinden 36 yıl geçen 80 darbesi ve üzerinden 19 yıl geçen 28 Şubat sürecini hala tartışmaya devam ediyoruz. Henüz darbenin toplumsal ve sosyolojik çıktılarını görmemiz için çok erken. Ama Kemalist bazı tarih-yazıcılar şimdiden, dini söylemleri kullanan ve bütün temel dayanaklarını dini yorumlamayla birlikte dini kaynaklardan alan bir vaizin başını çektiği bu tezgahı farklı şekillerde yorumlamaya başladılar bile. Cumhuriyetin kuruluş yıllarıyla birlikte din-devlet ilişkileri gerilimi bazen çatışmaya bazen de karşılıklı meydan okumalara sahne oldu. Müslüman toplumlarda İslam’ın yerini belirleme noktasında laik devletlerle geniş halk yığınları arasında hep bir mücadele varolageldi. Müslümanlar kendi yönetişim modelleri üzerinde kurgulamalar yaparken gayet anlaşılabilir bir biçimde yabancı kültürlerin etkisinden sıyrılarak kendi kültürel kodlarını esas almak istediler. Geniş halk kitleleri için İslam kültürel kimliğin olduğu kadar toplumsal ideallerin de anahtar kavramıydı. Batı ve batılılaşma yanlıları geniş halk kitlelerini sürekli olarak seküler politikalar benimsemeye zorlarken gündelik yaşam pratikleri bu söylemi boşa çıkarıyordu. Türkiye’de popüler kültür bütün engellemelere rağmen kamusal alanda İslam’ın

görünürlüğünün kısıtlanmasına bir biçimde karşı-tepki geliştirdi. 70’li yılların ilk yarısından itibaren cemaat ve tarikat yapılanmaları sistem tarafından merkezin dışına zorla itilen geniş kitleler için bir sığınak rolü oynadı. 80 darbesi Türk-İslam Sentezi gibi bir söylemle bu rolü her ne kadar merkezin istediği biçime dönüştürmeye çalışmış olsa da özgürlüklerin önünün az da olsa açılmasıyla bu yapılar bağımsızlaşmaya başladı. Bu bağımsızlık yeknesak bir bütünlük arz eden İslami yapılarda da ciddi parçalanmalara ve bölünmelere de olanak sağladı. Son derece kişisel hırs ve çıkarlara dayanan çatışmalar, ustaca dini ve ideolojik kisveler altında topluma empoze edilerek, dini yapılardaki bölünme ve parçalanmalar meşrulaştırıldı. Müridizme bir biçimde kendini kaptıran fanatizm için “herkesin yerine düşünen ve karar veren adam” ne diyorsa öyle yapmak icap ediyordu. 90’lı yıllar cemaat/tarikat yapılanmalarının altın çağına giriş yılları oldu. Bu yıllar cemaat/tarikat yapılarına bir de dernek ve vakıf yapılanmaları eklendi. Güven esaslı sürdürülme iddiasın da ki bu yapıların tamamı aslında büyük paralar yönetiyor (şimdilerde bu efendilere CİO dense yeridir.) ama hiçbir şekilde hesap sorulmuyordu. Ola ki devlet bu yapılardan mali hesap soracak olsa, “din elden gidiyor yetişin ey cemaat” denilerek olay ustaca çarptırılıyordu. Sosyolojik ve siyasi şartlarda mütedeyyin insanları bu yapılara zorluyordu. Toplumsal şartlardan dolayı da bir müddet bu yapılara ihtiyaç vardı. 28 Şubat sonrası güçten düşen her yapı AK Parti döneminde zirve noktalara ulaştı. Şimdi gelinen noktada darbe teşebbüsünü bir cemaat yapmıştır. Bütün cemaatlerde ve de tarikatlarda dini liderin konumu, tartışılmazlığı, muktedirliği, takipçileri üzerindeki güç tasarrufu aynıdır. 15 Temmuz darbe teşebbüsü insanları din üzerinden köleleştiren, pısırıklaştıran, tek tip düşünmeye zorlayan, değişmez ebedi şeflik tasallutlarından kurtarmak için yeni bir islami silkinişe de gebe olmalıdır. Biz bir kez daha ama bu sefer daha önceki toplumsal ve siyasal şartlardan bambaşka bir iklimde cemaat ötesi toplumu, bireyi, bireyselliği, dini söylem içerisindeki özgürlüğü tartışmaya başlayabiliriz. Yazar boşa dememiş “Her gölge ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır”.


otuzdört

ECDADIN BIRAKTIĞI İZ - 2 M. AKİF IŞIK

Zilhicce 1437

“Evet Sultan Abdülhamid, biz onun sayesinde burada ekmek yiyoruz”

MEDİNE İSTASYONU

İngiliz Casusu Lawrance tarafından sinsi bir plan uygulanmış, ray ve traversleri getirenlere birer altın verileceği söylenmiş, bunun üzerine o bölgede yaşayan bedevi eşkıyalar tarafından ray ve traversler sökülmeye başlanmıştır. Bu hattın Suriye ve Ürdün topraklarında kalan kısımlarında halen yük ve yolcu taşımacılığı yapılmaktadır.

Medine Tren İstasyonu Hicaz Demiryolu projesindeki son istasyon değildi. Projeye göre hat Mekke’ye ve Yemen’e kadar uzatılacak ve yukarıdan Bağdat’a da bir hat çekilecekti. Ancak Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ile projenin bu kısımları yapılamadı. Medine İstasyon Binası dikdörtgen planlı, iki katlıdır. Arap mimarisi tarzında 68x21 metre ölçülerinde inşa edilmiştir. Yapının birinci katı 1908 yılında tamamlanmış ve

açılışı müteakip ikinci katın inşasına geçilmiştir. İkinci kat 1914 yılında bitme aşamasına gelmiş ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle tamamlanamamıştır. İstasyon binasının alt katının etrafı revaklarla çevrilidir. İstasyonun giriş kapısı doğuya, ravza istikametine bakmaktadır. Revakların ön ve arka cephelerinde 18 sütun yan cephelerde de 5’er sütun vardır. İstasyon binasının alt katı siyah kesme taştan üst katı ise siyah ve beyaz kesme taşlardan yapılmıştır. Alt kat pencerelerde demir parmaklıklar bulunmaktadır. Ön cephede bulunan ve bilet satışı yapılan iki adet pencerenin önünde, bilet alımını kolaylaştırmak amacıyla yapılmış, üç basamaklı taş merdivenler bulunmaktadır. Seyahatimiz

sırasında bu merdivenlerde uyuklayan birini görünce, döneminde bilet gişesinin açılmasını bekleyenler aklımıza geldi. 1990 yılında Medine Tren İstasyonu’nun yıkılmak istendiği şeklinde bir duyum almış ve bu hususu hemen Kültür Bakanı’na aktarmış ve Dışişleri Bakanlığı kanalıyla duruma müdahale etmiştik. Sanıyorum bizim bu müdahalemiz sonucu istasyon yıkılmaktan kurtulmuştu. İstasyon 2000 yılında Suudi Arabistan yönetimince onarıma alınmış ve bir süre müze olarak kullanıldıktan sonra tekrar kapatılmıştır. Geçen yıllarda yaptığımız bir umre ziyareti sırasında istasyonu görmeye gittiğimizde kapalı olduğunu ve açacak herhangi bir görevli olmadığı söylenince üzülmüştüm. Binayı dıştan inceleyip fotoğraf çekmiş ve hemen istasyonun yakınındaki, yine Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye (Anberiye) Camii’sine giderek fotoğraf çekmeye başlamıştım ki , bana refakat eden iki Medineli genç bana seslenmiş ve günlerdir istasyona uğramayan bina görevlisinin tesadüfen oradan geçmekte olduğunu ve onunla görüştüklerini, bizi içeri alacağını söylediler. Çok mutlu olmuştum. Böylece binayı da içten görüp fotoğraf çekmek nasip olmuştu.


otuzbeş

Eylül 2016

Ümmetin vazgeçilmezi ve arzusudur

Mescid-iAksa

Mesid-i Aksa ve Hz. Resulullah’ın miraca yükseldiği Kubbet-üs Sahra birbirine çok yakın (yaklaşık 400 metre mesafede) ve görkemli iki yapıyı oluşturmaktadır. Kubbet-üs Sahra Mescid’i kubbesi altın kaplama olduğundan ışıl ışıl parlarken, Mesidi-i Aksa simsiyah kubbesi ile matem içerisindedir. Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa Kudüs’ün doğu kesiminde yer alan yedi kapılı surlar içerisindeki yaklaşık bir kilometrekarelik eski Kudüs’ün çok özel bir bölümünde 145 dönümlük Harem-i Şerif alanında bulunmaktadır. Harem-i Şerif manevi atmosferi yanında Mescid-i Aksa ve Kubet-üs Sahran dışında daha yüze yakın irili ufaklı başka yapılardan oluşan bir kompleks konumundadır. Alanın içerisinde bulunan yapılar, mekanın manevi atmosferini sanki dışarıya yansıtmaktadır. O nedenle alanın her yerinde o huşuyu hissetmek mümkündür. Mesidi Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın içerisinde kendinizi Hicaz ikliminin manevi atmosferine kaptırmanız da mümkündür. Sanki o iklimden bu mekana özel bir manevi bağlantı bulunmaktadır. Harem-i Şerif alanında çoğu beyaz kesme Kudüs taşıyla yapılmış revak, kule, sebil, eyvan, küçük mescid mihrap, minber, medrese vb. eser sanat tarihi araştırmacılarının ciltler dolusu eserlerle anlatamayacakları kadar birer nadide eser konumundadır. Hâlâ Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın dış ve iç süslemeleri, tezhipler nakkaş işçiliği hat sanatının eşsiz örnekleri her iki yapının da şanına yakışır konumdadır. İç süslemelerde kullanılan çiniler ve yere serilen halıların Türkiye’den gönderilmesi ve TİKA tarafından bazı restorasyonların yapılmış olması bizler için gurur vesilesidir. Kubbet-üs Sahra Kubbet-üs Sahra harem alanının bulunduğu mekanın tam ortasında yer almaktadır. İçinde bulunduğu alan yer seviyesinden yaklaşık 4-5 metre kadar daha yüksektir. Bu konumuyla da çevreden görünümü oldukça görkemlidir. Alana her yönden merdivenlerle çıkılmaktadır. Kubbet-üs Sahra M. 691 yılında Emevi hükümdarı Malik Bin Mervan tarafından yaptırılmış olup, o günden sonra pek çok tamir ve restorasyon geçirmiş olarak günümüze kadar ayakta kalan en eski mescitlerden biridir. Muallak Kayası

Kubbet-üs Sahra

KUBBET-ÜS SAHRA VE MESCİD-İ AKSA

Kubbet-üs Sahra, Miraç gecesinde Hz. Peygamber’in (s.a.v) üzerinde ayak izini taşıyan Muallak kayasının üzerine kurulmuştur. Hz. Muhammed Miraç’a bu kayanın üzerinden yükselmiştir. Kayanın altındaki mağarada Hz. Muhammed’in, İbrahim, Davud, İlyas ve Süleyman (a.s) peygamberler ile özel bir dua yaptıkları, Miraç yolcusunun bu dua ile uğurlandığı söylenir. Hristiyan ve Yahudiler arasındaki yaygın söylenti ise bu mağaranın altındaki bir kuyunun bulunduğu, içinde ucu sonsuza uzanan Berzah aleminin kapılarının varlığıdır. Yine bir başka Hristiyan inancına göre de Hz. İsa’nın kıyamette bu kayanın üstünde oturacağıdır. Bu her iki inanışta Müslümanlar arasında hiçbir asırda rağbet görmemiştir. Kubbet-üs Sahra’nın güney doğusunda İmam-ı Gazali’nin müderris olarak ders verdiği Medrese ve o dönemlerde ve daha sonra ikamet edilen çeşitli konaklama mekanları bulunmaktadır. Aksa Camii Kubbet-üs Sahra’nın biraz güneybatısında yaklaşık 400 - 500 metre mesafede Aksa Camii yer almaktadır. Rivayetler göre burası Hz.

Süleyman Peygamber’in çalışma ve yönetim bölümünün bulunduğu yerdir. Bazı rivayetlere ve Hz. Ömer’in tespitlerine göre, Hz. Peygamber Miraç gecesi Geçmişte yaşamış bütün peygamberlere imam olarak orada namaz kılmışlardır. Hz. Ömer Kudüs’ü fethettikten hemen sonra askerleri ile namaz kılmak için burada küçük bir mescid yaptırmıştır. Oraya Aksa Camii, daha sonra Emeviler Dönemi’nde M.705 yılında yapılmıştır. Günümüze kadar pek çok depremde yıkıldığında tekrar yapılan camii bugünkü haliyle 1969 yılında bir Yahudi’nin çıkardığı yangından sonra yapı tekrar inşa edilmiştir. Yangında camiinin Selahaddin Eyyübi zamanında yaptırılan nadide minber de yandığından yerine aslına uygun yeni bir minber yaptırılmıştır. Camii dikdörtgen planda yapılmış olup güneydeki mihraba yakın kısımda bir geniş görkemli bir kubbe bulunmaktadır. Camiinin içerisinin ön bölümünde; Hz. Musa (a.s), Hz. İsa (a.s), Hz. Yahya (a.s) ve Hz. Zekeriyya (a.s)’a adına birer mihrap vardır. Camiinin Doğu duvarında bir odanın içerisinde Hz. Zekeriyya (a.s)’in mihrabı

İslam coğrafyası HALİT ÖZDÜZEN ve Hz.Meryem hücresi bulunmaktadır. Mescid-i Aksa’nın güneydoğu köşesinde Hz.Ömer Mescidi bulunmaktadır. (Burası Hz. Ömer’in Kudüs’e geldiğinde küçük bir mescid yaparak namaz kıldığı yerdir.) Mescid-i Aksa’nın içerisinde 4 salon ve her salonda birer ayrı mihrap bulunmaktadır. Bunlardan birsi Hz. Ömer, diğerlerinden biri Hz. Zekeriya, öteki de Hz. Meryem mihrabıdır. Ağlama ya da Burak Duvarı Mescid-i Aksa’nın güneyinde Süleyman Mabedi’nin yıkılmasından sonra yapılan mabed, ya da Kral Herod tarafından yaptırılan 2.mabedin kalıntıları bulunmaktadır. Burası Yahudilerin önemli bir ziyaretgahı ağlama duvarıdır. Kadınlar bu duvara yaklaştırılmamaktadır. Esasen bilindiği gibi Yahudi Sinegogları’na da kadınlar girememektedir. Surlar İçindeki Kudüs Daha önce belirdiğimiz gibi Eski Kudüs surlar içerisinde yer almaktadır. Bu gün hala ayakta olan surlar Kanuni döneminde eski temeller üzerine biraz daha yükseltilerek yapılmıştır. Günümüzde de yıkılan bölümler TİKA tarafından onarılmıştır. Şehir Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştır. Şehirde, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudilerin yaşadığı 4 mahalle bulunmaktadır. Mahalle dedimse çarşı pazar ve küçük alışveriş merkezlerinin de bulunduğu mahalleler. Eski şehirde gezerken, yanınızda orasını çok iyi bilen bir rehber yoksa, Müslüman mahallesinden Hıristiyan mahallesine veya Yahudi, Ermeni mahallerine geçebilirsiniz. Çünkü mahalle sınırlarının nerede başlayıp bittiğini yabancının anlaması imkansızdı. Burada Ermeni mahallesinde yaşayanların tamamen Türkçe konuştuğunu da belirtmek isterim. Kutsal Kabir Kilisesi Eski Kudüs’ün Müslüman mahallesinde bulunan “Kutsal Kabir Kilisesi”nde Hz. İsa’nın mezarı bulunmaktadır. Kilise yoğunluklu olarak, Hristiyan hacılar ve Müslümanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Kiliseye uzanan dar sokaklardan geçen Hristiyanlarca “Çile Yolu” diye adlandırılan bir bölüm bulunmaktadır. Bu yolda sırtında haç taşıyan birileri ile karşılaşmak mümkündür. O yolun güzergahlarında 3 kilise ve sonunda ise Kutsal Kabir Kilisesi bulunmaktadır.


otuzaltı

Zilhicce 1437

Yemen’de intihar saldırısı

Tarihi Hikaye Osmanlı’nın gizli işgali: 1909

Yemen’in liman kenti Aden’de bombalı araçla düzenlenen intihar saldırısında 60 kişi yaşamını yitirdi. Yemen yayın organlarında yer alan haberlere göre Şeyh Osman bölgesinde yeni askerlerin eğitildiği askeri okulun önündeki asker kalabalığının içine dalan bomba yüklü araç patlatıldı. Bölgedeki Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü tarafından yapılan açıklamada onlarca yaralının hastanelerde tedavi gördüğü bildirildi. Suudi Arabistan destekli Yemen Hükümeti’nin geçici karargahı olarak bilinen Aden’de, mayıs ayında da askeri birliğe karşı gerçekleştirilen intihar saldırısında 41 kişi ölmüştü.

Burak Turna

Çok fazla zamanınızı almayacağım, söyleyeceklerimi kısa ve net söylemem gerekiyor. Hem sizin zamanınız bir hayli kısıtlı hem benim bunu anlatmam gereken çok insan var. Kimseyi ikna etmeye çalışmayacağım, artık bunun için de zaman kalmadı. Bu yazıda bir hakikatten bahsedeceğim. 1909 yılıyla ilgili bir hakikat. Belki konuyla ilk kez karşılaşanlar bilmez ama bu ülkede ve dünyada bu akıl almaz gerçeklikten haberi olan ciddi sayıda bir insan kitlesi mevcut. 1909 yılında, o zamanlar “Powers” denilen, şimdilerde G8 diye isimlendirilen ancak aslında Roma İmparatorluğu’nun modernleştirilmiş ve görünmez hale getirilmiş versiyonu olan güce ait dev bir ordu, donanmalarıyla beraber Osmanlı topraklarında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir işgal harekatına giriştiler. Bu işgal ordusunun mızrak ucunda ise Sultan Abdülhamid’in onyıllardır savaştığı Makedon terör örgütü IMRO’nun liderleri vardı. Bu işgalin birincil hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi ve beyni olan İstanbul’u ele geçirmekti. Bunu çok kısa bir sürede yaptılar. İstanbul Fatih Sultan Mehmet’in fethinden tam 456 yıl sonra tekrar Roma İmparatorluğu’nun eline geçti... Tabii, bu gerçeğin örtbas edilmesi gerekiyordu yoksa İslam dünyası bu bilginin arkasında birleşir ve Roma’yı tekrar tarihin karanlık dehlizlerine kapatabilirdi. Bu nedenle gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan bir tarih yazdı Roma ve yeni yetiştirdiği kuşakları adeta insan çiftliklerinde, bu yalanları dinleyerek büyüttü. Bu dediklerimi sakın tarihçilere sorup, onay beklemeyin. Ahlaklı bir tarihçinin bu gerçeği kabul ettiği anda yapması gereken diplomasını ve kariyerini yırtıp atmaktır. Onların hakikati görmesi pek mümkün değil sanırım. Bu arada neden zamanın az olduğuna gelirsek, 1909 yılında gerçekleşen dev işgalin benzeri tekrar gerçekleştirilecek. Yıllardır okuyucularımızla gelişmeleri elimizdeki bu bilgiye bakarak çok netlikle öngörebiliyoruz. Sonra bu öngörülerimizin akıl almaz biçimde gerçekleşmesine tanık

oluyoruz. Bu hem üzücü hem de şaşkınlık verici bizim için. Tabii araştırmalar devam ettikçe konuyla ilgili kitaplarımdaki veriler de güçleniyor. Yeni bulguları yeni versiyonlara ekliyorum. Açıkçası bu bir kişinin bitirebileceği bir iş değil. Belki sadece bu konuyla ilgili dev bir akademi kurulsa bile, yıllarca meşgul olacakları materyal mevcut. Konuyla ilgili olan kitaplarımın en son versiyonlarına şu anda sadece e-kitap olarak ulaşılabiliyor. Daha önceki fiziki baskıları araştırmaların eksik hallerini içermelerinden dolayı önermiyorum. Özellikle iki önemli kitaptan “Parvus’un Askerleri” konuyu bir roman formatında anlatıyor. Romanda işlediğimiz konuyu belge ve kanıtlarıyla beraber ele alan kitap ise “1909 - Osmanlı’nın Gizlenen İşgali” Her iki kitabı da e-kitap satın alabileceğiniz sitelerde kolaylıkla bulabilirsiniz. “Ben zaten biliyordum” çok sıklıkla duyduğum bir cümle. Roma, hakikati örtmek için yalan tarihin yanı sıra bir de alternatif yalan tarih yazmış. Böylece gerçeğin dışarı sızması engellenmiş. Dışarı sızar gibi olan bilgiler, alternatif yalan tarih içinde eritilmiş ve bağlamından koparılmış. Bu nedenle hakikati tam açıklığıyla öğrendiğinizde, gerçekten meseleyi hiç ama hiç bilmediğinizi göreceksiniz. Bu yazıyı okuyan herkes zorlu bir durumla karşı karşıya kalacak. Egosunu, önyargılarını ve pek çok nefsani zincirlerinden kurtulup, zihninde yaşattığından haberi bile olmadığı putlarını kırması ve açık yüreklilikle satırların başına geçip, bir gerçeği oldukça acı bir gerçeği görüp, bunu kabullenmesi gerekiyor. Sizleri böyle bir zorluğun içine attığım için kusura bakmayın ama aşağı yukarı bugün dünyada yaşanan tüm kötülüklerin sebebi, 1909 işgali... Yüzyıllarca yüzde 90 oranında özgür bir kıta olan Afrika, 1909’dan sonraki 20 yılda yüzde 90 oranında işgale uğramış. Sanırım salt bu bilgi bile olayın ulaştığı devasa boyutları anlatıyor. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili muhteşem gerçekleri bizden şimdiye kadar neden sakladıklarını da... Dost acı söyler. illüstrasyon: assassinscreed1092.com

İsviçre’den İslam çıkışı İsviçre Sosyal Demokrat Partisi’nin lideri Christian Levrat, İslam’ın resmi din olarak tanınması önerisinde bulundu. İsviçre’nin SonntagsZeitung gazetesine açıklamalarda bulunan Levrat, İslam’ın resmi din olarak kabul edilmesi ve anayasada yer almasının tartışılması gerektiğini söyledi. “İslam resmi din olarak tanınırsa, din adamlarının eğitiminin ve finasmanın İsviçre tarafından karşılanacağı ve yabancı ya da aşırıcı çevrelere bırakılmayacağı”değerlendirmesinde bulunan Christian Levrat, “İsviçre’ye özgü bir İslam dini olabilir mi? Bunu tartışmalıyız.” dedi. Öneriye 20 Minuten gazetesi de sayfalarında yer verdi. Gazete haberinde, “İsviçre’de İslam resmi din olmalı mı?” şeklinde bir anket düzenledi.

Mısır ile Rum Kesimi doğal gazda anlaştı Mısır ile Güney Kıbrıs arasında Doğu Akdeniz’de doğal gaz boru hattı inşası için ilk imzalar atıldı. Mısır tarihinin en büyük elektrik sorunuyla boğuşan darbeci Sisi yönetimi, Güney Kıbrıs ve Yunanistan liderleriyle Kahire’de buluştu. Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak doğal gaz çıkarma faaliyetleri başlatan ve Kıbrıs Türklerinin haklarını ihlal eden Rum Kesimi bu anlaşma ile Türkiye’yi by-pass ederek alternatif bir enerj hattı oluşturmaya çalışıyor. Kıbrıs müzakerelerinin en önemli konu başlıklarından birini oluşturan Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının Rum Kesimi tarafından tek taraflı çıkarılmasına Türkiye karşı çıkıyor.


otuzyedi

Eylül 2016

Sebîlürreşad Hatıralarından Yapraklar Türk Edebiyatı’nın usta kalemlerinden Nihad Sami Banarlı yazdı

Fatih Sultan Mehmed’e söylenen ninni!..

Fatih’in bebekliğini bebekliğini, ni çocukluğunu bir aşık gibi düşünürdüm. Fakat nedense ona ninni söyleyen kadının bu güzel yavruyu uyuturken ne gibi güzel sözler, hangi temiz gönül ürperişlerini şiirleştireceğini akıl edememiştim. Geçenlerde böyle bir tahayyül ve böyle bir ürperişle söylenmiş güzel bir şiirin Nezihe Araz’ın Kasım 1955 tarihli İstanbul dergisinde yayımlanan Şehzade Mehmed’e Ninni başlıklı mısralara sevgiyle ve alakayla okudum. Sular gibi şakır ses Aleme rahmet nefesi Hak esirgesin nazardan Şehzadeler Şehzadesi Ninni benim hoş bakışlım Kemer burun, hilal kaşlım Beşiğini düzdüm kıştan Al nakıştan gül nakıştan İşte kılıç işte kalem Yaz kaderim yeni baştan Uyu benim hoş bakışlım Kemer burun hilal kaşlım Uyuyupta büyüyecek İstanbul’a yürüyecek Gele Müslim gele gayrı Adalet nedir görecek Ninni benim hoş bakışlım Kemer burun hilal kaşlım Edirne’de güleşeni can Bursamızda Emir Sultan Himmetleri hazır olsun Ankara’da Hacı Bayram Kuşandılar kılıçları Tutuldu kale burçları Hazır bütün Urumeli Hazır bütün Anadolu Emin mübarek şanına Görüldü İstanbul yolu Ninni benim hoş bakışlım Kemer burun hilal kaşlım Ninni yiğidim serverim

Buraya on iki mısraını eksik aldığım bu şiir gerek bütünüyle gerek onun şairinin Fatih destanından alınmış bir parça okuduğunu müjdeleyen notlarıyla bana bir müjde gibi göründü. Bir millet ve bir milletin büyükleri nasıl sevilir sorusuna içindeki cevabını bulmuş gibi oldum. Ninniler Türk annelerinin dilinde Türk manilerinin en zengin en sıcak verimleri halinde söylenen şiir incileridir. Doğuşta şair ruhlu Türk halkı arasında mani söylemek bir gelenektir. Aişeler, Nazlılar köy delikanlıları manileri ya başkalarından işiterek veya bizzat yaratarak terennüm ederler. Çocuklarını şiirlerle büyüten anneler ise aynı terennümlerin ninniler haline koyar, çocuklarının rengine, çehresine, sevimli hareketlerine göre ninni mısralarını çok kere kendileri yaratırlardı. Şüphesiz bu güzel gelenek Fatih’in annesine de tarihin en büyük evlatlarından birine kendi özellikleriyle nin-

ni söylemenin saadetini taddırmıştı. Nezihe Araz’ın şiiri bu saadeti bizzat duyan bir anne söyleyişi kadar sıcak ve samimidir. Baştan sonra yerli ve milli malzemeyle yerli ve milli kelimelerle bu çeşit sesler ve kafiyelerle örülmüştür. Hele eski halk destanlarından olduğu gibi Fatih’in zaferine yalnız kılıç kuşanmış kahramanların değil Emir Sultan, Hacı Bayram gibi büyük Türk evliyasının da katılacağını söyleyen mısralar tamamıyla halk ruhuna ve halk geleneğine uygundur. Bu şiir bize yalnız Fatih’in bebekliğini tahayyül ettirmek ve ona annesinin ağzından bir milletin söylediği ninnileri duyurmakla kalmıyor aynı zamanda bizim yerli malzemeyle söylenecek hakiki şiirimize yeni bir fecir rengi işliyor. Zamanımızın birçok özenti ve yabancı söyleyişlerinin yanında bizim şiirde böyle fecirlere ihtiyacımız vardır. Sebîlürreşad, sayı: 212, Cilt;IX, Ocak 1956


otuzsekiz

Zilhicce 1437

Sebîlürreşad okuyucusuyla hasbihal Ey aziz kârî Fatih Bayhan Aziz okuyucularımız, elli yıl aradan sonra Sebilürreşad’ın yeniden yayına çıkması mağripten maşrığa büyük ses getirdi. Mısır’dan Yemene, Medine’den Irak’a, Kafkasya’dan Kosova’ya, Macaristan’a kadar islam coğrafyasının her bir beldesinde büyük sevinç ve umuda neden oldu. “Mehmet Akif bereketi” diye ad koyduğumuz bu durum hamdolsun bizi de umutlandırdı. Anasır-ı İslam’ın yeniden bir umut ve heyecan içinde olduğunu görmeyi bize nasip eden Allah’a hamd ediyorum. Ancak bu haberler içinde bizi duygulandıran iki telefon oldu. Bunlardan birisi Konya’dan geldi. Yaşının 92 olduğunu ifade eden bir muhterem Hüseyin ağabeyimiz; -Evladım, ben Konya’da oturuyorum. Elli yıl önce Sebilürreşad’a aboneydim. Maatteessüf dergimiz kapandı. Şimdi haberlerde duydum yeniden neşrediyormuşsunuz. Ne olur nasıl olacaksa beni yeniden abone yapınız. Dergimi istiyorum” diyordu. Bizi daha çok çalışmaya götüren bu telefondaki ses ne kadar mühim bir işe soyunduğumuzun da kanıtı oldu. 50 yıl önceki abonemize eğer ulaşabildik ve onun yeniden teveccühünü kazanabildikse bahti-

yar oluruz. Tüm derdi ve gayesi Anasır-ı islam’ın vahdeti, uyanışı olan Sebilürreşad, islam coğrafyasının tümünde inşallah aynı derdi taşıyan kalplerle buluşacaktır. Bir diğer telefonsa Ankara’dan Hatice Hanımefendi’den geldi. Keçiören’de oturan Hatice Hanımefendi ise 83 yaşında. Sebilürreşad’la 13 yaşında tanışmış. Babası abone olduğu için evine mecmuanın geldiğini ve babasına kendisinin okuduğunu beyanla; “Yeniden Sebilürreşad’ı duymak, okumak güzel. Lütfen abone ediniz. Mecmuamı istiyorum” diyordu. Bir mecmua düşünün ki kendisi de, yazılanlarda, okuyucuları da sadık, münbit. Bu, samimiyetin tezahürüdür. Bizi bu mecmuaya merbut eden de bu samimiyettir. Hatice Hanımefendiye Sebilürreşad mecmuamızı abone servisindeki kardeşlerimiz gönderdi. Tarihin inşaası sadece yazılarla olmayacak, inşallah okuyucusuyla, onun nesliyle de yeniden buluşmalarla olacaktır. Yeniden Sebilürreşad bu yolun yılmaz savunucusu olacaktır. Okuyucularımızdan gelen o kadar çok mesaj var ki, hepsi ayrı güzel, kıymetli. Mesela Doktor Ömer Muhtar Beyefendinin mesajı bizi duygulandırdı. Diyor ki; “Derginizi aldım ve gerçekten böyle bir girişimde bulunan birilerini görmek çok memnun etti beni, yeni yetmelerle dolu sadece mizahtan ibaret bu dergi aleminde bu türden bir dergi çıkarmak müthiş ! Özellikle Abdurrahman Dilipak veyeti gösterdiği için Hafize silesiyle tanıştım bu dergiyle Özal’a tekraren dua ediy- benim fikirlerime göre en az hata oruz. Bu abone kartını bi- barındıran yorumları olan kişi zimle paylaşan değerli dos- Türkiye’de o. Müthiş bir İslami tumuz, Mehmet Soydan’a kafası var. O na yer verdiğiniz için minnetarım sizlere O nun teşekkür ederiz. fikirleri yayılıp dağılmalı her Hafize Özal’ın abone kartı yere...” *** Sebilürreşad okuyucusuyla buluşmalarımız inşallah vicahiye dönecek. Anadolu’dan gelen güzel davetlere icabet edeceğiz. Malatya, Diyarbakır, Mardin, İzmir, Aydın, Denizli, Tekirdağ, Edirne, Kars, Kosova, Bosna, Mısır, Cezayir, Pakistan… Yazamadığımız davetler… YoluKartın ön yüzü muz uzun, meşakkatli, inşallah bu yolda sebat edip devam edeceğiz. Birgün mutlaka buluşacağız. Biz gelmeden bize gelenler oldu. Hem de Japonya’dan. Nishitani Fumikazu adlı Japon gazeteci, Ankara ziyaretinde Sebilürreşad’a uğradı. Kendileriyle Japonya’dan ve Türkiye’den konularla dolu olan sohbetimizle eşsiz istifade ettik. Kartın arka yüzü

Okuyucuyla ilk buluşmamız TBMM Kültür Evi’nde başladı Sebilürreşad’ın elli yıl aradan sonra çıkış yaptığı 108. doğum günü olan 14 Ağustos 2016’ya denk gelen Cuma gününde Ankara’da TBMM Mustafa Necati Kültür Evi’nde aziz okurlarımızın ve dostlarımızın iştirakiyle bir buluşma gerçekleştirdik. İnşallah bunun bir benzerini İstanbul’da da gerçekleştireceğiz. Anadolu buluşmaları da Aralık ayından sonra başlayacak. Ankara’daki buluşmamızda bizi iki sahne duygulandırdı. Birinci sahne Sebilürreşad’ın yeni okuyucuları gençlerimiz. Ankara’daki STK’ların neredeyse tümü temsilcileriyle programdaydı. İkinci sahne ise yirmi Güneydoğu Gazimizin tekerlekli sandalyeyle propgramımıza iştirakiydi. Bu duygu dolu sahnelerle başta Abdurrahman Dilipak , Recep Garip, TBMM Kültür Daire Başkanı olmak üzere tüm okuyucularımıza kalbi muhabbetlerimizi sunuyorum.

Hatıra-i Sebîlürreşad

Özal Ailesi’de Sebîlürreşad abonesiydi Sebilürreşad abonelerinin elbette hepsi azizdir ve kıymetlidir. Yeri geldikçe o abonelerimize dair notlar paylaşacağız. Bu sayıda Merhum 8. Cumhurbaşkanımız Muhterem Turgut Özal’ın Merhum Validesi Hafize Özal’a ait abone kartını sizlerle paylaşıyoruz. Malatya adresine Sebilürreşad gönderilmesi için abone olan Hafize Özal Hanımefendi hem kendi el yazısıyla kartı doldurmuş, hemde kartın arka yüzüne kısa bir not yazarak; “Abone numaramı bilmiyorum, o yüzden yazamadım. Geçen yıl yatırmış olduğum meblağın bitmiş olduğunu düşünerek bir yıla ait abonman ücretini gönderiyorum” demiş. Aboneden beklenen hassasi-

Günün hatırasına imzalı Sebîlürreşad kapağı

Sebîlürreşad’ın 50 yıl aradan sonra yayınlanan 1008. sayısı hem yazarlarının, hem de okuyucularının imzaları ile günün hatırasına kayda alındı.


otuzdokuz

Eylül 2016

‘IN MUHTEREM OKUYUCULARINA Elli yıl fasıladan sonra yeniden neşredilmeye başlayan Sebîlürreşad, bir dava ve aksiyon dergisi olduğu kadar, bir ilim ve fikir mecmuası, edebi ve tarihi bir vesikadır. Sizlerin bu bilinçle Sebîlürreşad’ı takipe başladığınıza inanıyoruz. Mehmet Âkif ve Eşref Edip Bey’in 1908’de Sırat-ı Mustakim adıyla başlattıkları bu yayın çizgisi, sadece bir dergi olmanın ötesinde bir misyonu temsil etmiştir. O misyon Devlet-i Aliye’nin dağılmaması, Müslümanların bir arada, güç birliğini koruması inancını temsil ediyordu. Bugün Sebîlürreşad’ın misyonu ve inandığı ilkelerin bize ne kadar doğru istikamet çizdiği aradan geçen bunca yıl sonra yeniden kıymetli hale gelmiştir. Mehmet Âkif Bey’in, “Ehli Salip” olarak tanımladığı ve “Sözüne güvenilmez” diye not düştüğü Batı medeniyeti, bizi bir bedenin parçaları gibi gördüğü için ayırmak istemişti. Bunda başarılı olmuştur. Ancak bu ayrılış 108 yıldır ne ayrılana, ne de asıl bedene huzur, sükûnet, güç ve iktidar getirmemiştir. Hatta bu ayrım, cetvel koyarak haritalandıran Batı medeniyetini dahi huzurlu kılmamıştır. Şimdi Lozan’ın 100. Yılına giriliyor. Sevr’i fiili kılamayan Ehli Salip, yeni planını devreye soktu. Ancak bu sefer Ümmeti Muhammed daha organizeli, daha cesur, biraz daha ne istediğini bilir durumdadır. Bu yüzden işleri kolay olmayacaktır. İslam coğrafyasına “Arap Baharı” adını vererek uygulamaya soktukları “sosyal darbeler” ümmetin maddi manevi mahvına neden olurken 15 Temmuz’da bu kez ümmetin kalbine darbe indirmek istemişler, ancak muvaffak olamamışlardır. Bu tahlile neden ihtiyaç var; zira Sebîlürreşad çizgisi aradan geçen bunca karanlık yılların

yeniden aydınlık günlere evrilmesi için ayakta durması gereken, bayrağının dalgalanması gereken bir fikir ocağıdır. Bu ocak, manevi inkişaf için gayret gösteren samimi insanların ocağıdır. Vatan, millet, bayrak ve din için fedakarlık yapabilen, kalbi islam coğrafyası için atan sevdası büyük insanların ocağıdır. Mehmet Âkif’in, Eşref Edip’in eli vardır üzerimizde. Giriştiğimiz manevi sorumluluğun idrakindeyiz. Okuyucularımızın da bunun idrakinde olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Sebîlürreşad’a abone olarak, dostlarınızı buna abone yaparak, uygun olursa reklam vererek, toplu alım yaparak, mecmuayı gençlere ulaştırarak sorumluluk sahibi olduğunuzu gösteriniz. Eşref Edip üstadımızın bu dergiyi 1966’da “ekonomik nedenlerle”, yani abonelerinin dergi bedellerini zamanında göndermemesi yüzünden kapattığını unutmayınız. İlk sayımızı 10 bin adet basıp başta Türkiye’mizin tüm vilayetlerine, aydın ve mütefekkirlerine, saniyen İslam coğrafyasına, aydın ve mütefekkirlerine ulaştırdık. İnternet gibi ortak bilgi havuzunun bulunduğu bir dönemde yazılı mevkuteyi ayakta tutmak zor denilebilir. Lakin öyle değil. Sebîlürreşad’ı hediye edebilirsiniz ama, onu dijital olarak sadece tavsiye edebilirsiniz. Dokunabileceğiniz, okuyabileceğiniz bir mecmua için emek veriyoruz. Bulunduğunuz vilayette il temsilcimiz aracılığıyla abone olabileceğiniz gibi, banka hesap numarası adresine havale yaparakta abone olabilirsiniz. Dua istiyoruz. Dua ediyoruz. Allah islam coğrafyasını kültürel istiladan korusun… Abone olmak ve Sebîlürreşad’a sahip olmak için iletişim bilgileri

ABONELİK İLETİŞİM BİLGİLERİ Abone ve Dağıtım İletişim: 0 541 673 85 80 Anafartalar cd. Sakarya Apt. No: 50/12 Altındağ/Ankara Abone mail: sebilürresadabone@gmail.com Abone için: Yıllık bedel: 120 TL, 6 Aylık bedel : 70 TL Nezihe Bayhan adına Hesap no : TR0500 2090 0000 0975 1700 0001 ZİRAAT KATILIM BANKASI ULUS ŞB.

Mehmet Âkif’in eseri Safahat Milli Şairimiz, Vatansever Mehmet Âkif Ersoy’un tüm eserlerini toplayarak adını verdiği eseridir. Sebilürreşad yayınevi olarak Safahat’ı onun temiz vicdanıyla hazırladığı orijinal haliyle yayına hazırladık. O, İstiklal Marşı’nı dahi eserine almamış ve, “Onu milletime armağan ettim” demiştir. YAYINEVİ

Sayfa Sayısı: 552 Baskı Yılı: 2014 Dili: Türkçe Ederi: 16 TL

Ve Fatih Bayhan’ın hazırladığı;

Gençler için Safahat

YAYINEVİ

Sayfa Sayısı: 256 Baskı Yılı: 2016 Dili: Türkçe Ederi: 12 TL

Asım

YAYINEVİ

Sayfa Sayısı: 120 Baskı Yılı: 2016 Dili: Türkçe Ederi: 10 TL

rda şla atı pılır s lu ya Top irim ind

Safahat’ı ve onun vatansever Milli Şairini yeni nesil gençlere en iyi şekilde anlatabilmek amacıyla Fatih Bayhan tarafından hazırlanan eser, Safahat’a giriş kitabı olarak da adlandırılabilir. Milli şairimizin hayat öyküsü, örnek ahlakı, şahsiyeti ve Safahat’tan şiirlerin yer aldığı eser gençlere tavsiyemizdir.

Milli Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un o çalkantılı günlerde idealize ettiği genç tipi Asım’dır. Asım, İslam coğrafyasındaki büyük ahlaki, ilmi, edebi çöküntüye son verecek, gayretli çalışkan, faziletli karakterli bir gençtir. Fatih Bayhan, o’nun Asım karakterini bir çizgi karakterle resmettirmiş, Mehmet Âkif Ersoy’un Asım şiiri ve hikayesiyle eserini oluşturmuştur. Gençlik, Asım’la tanıştığında tüm dünyaya umut vaad edecektir.

YAYINEVİ Sipariş Hattı: GSM:0 541 673 85 80 Anafartalar cd. Sakarya Apt. No: 50/12 Altındağ/Ankara

Eserlerin Telif Geliri Milli Şairimizin ailesine Fatih Bayhan tarafından bağışlanmıştır.


Zilhicce 1437

SEBÎLURRESAD SEBILURRESAD Zilhicce 1437, Eylül 2016

Sene 1915, Çanakkale önlerine gelen ehl-i salibe karşı Kudüs Müslümanları Mescid-i Aksa’nın önündeki miting meydanında toplanmış haykırıyor. Burası “Onikibin Şamdanlı Meydan” olarak biliniyor. Adını, Yavuz Sultan Selim’in burada kıldığı ilk akşam ve yatsı namazında yakılan onikibin şamdandan alıyor. Müslümanlar ellerinde Türk bayraklarıyla meydanı çoktan doldurmuş. Çanakkale ruhu denilen bu gayret işte Kudüs meydanını böyle doldurdu. (İlk defa yayınlanan bu fotoğraf: Mustafa Atalar arşivinden.)

Demek ki ölmüyoruz... Haydi arkadaş gidelim! Hudâ rızâsı için ey mücâhidîn-i kirâm! Sebâtı kesmeyiniz, çünkü sâde sizde ümîd; Dönerseniz ebediyyen söner gider Tevhîd, Harîm-i hak yıkılır savletiyle evhâmın. O elde tuttuğunuz yer hayât-ı İslâm’ın Yegâne ukdesidir. Yâd ayak basarsa eğer, Olur me’âlimi dînin bir anda zîr ü zeber ! Ümîdi sizde kalan üç yüz elli milyon can -Ki hasta göğsünü yıkmakta şimdiden helecan – Kopup damarları şîrâzesiz kitâba döner; Kalır sahâifi yerlerde rast gelen çiğner! Minâreler sökülür sînesinden âfâkın: Fezâya söylemez artık, lisânı Hallâk’ın! On üç, on üç buçuk asrın ne varsa kalbinde, Hayât-ı mâzîyemizden, şu ân için, zinde; Boğar da hepsini bir bir tutup tutup nisyan, Bütün mefâhirimiz bir serâb olur o zaman! Göçer hazîre-i târîhe Beyt’i Mevlâ’nın; Çürür gider ayak altında göğsü Kur’ân’ın! Ömer’lerin, Yavuz’un, biz vefâsız evlâdı, Sıyânet eylemedik yâdigâr-ı ecdâdı. Ne yâr-ı candı o, lâkin biz olmadık ona yâr; Sonunda parçalanıp yurdumuz, diyâr diyâr, Küçüldü öyle ki: Yoktur yaşatmak imkânı, Dönüp de arkaya nâmûsu, dîni, vicdanı! Evet, bu hisler için bir mezâr olur ancak, Kalırsa elde nihâyet beş on karış toprak! Enîn içinde vatan… Kıymayın şu mazlûma, Hudâ rızâsı için ric’at etmeyin!..

Hudâ rızâsı için ey mücâhidîn-i kirâm! Sebâtı kesmeyiniz, çünkü sâde sizde ümîd; Dönerseniz ebediyyen söner gider Tevhîd, Harîm-i hak yıkılır savletiyle evhâmın. O elde tuttuğunuz yer hayât-ı İslâm’ın Yegâne ukdesidir. Yâd ayak basarsa eğer, Olur me’âlimi dînin bir anda zîr ü zeber ! Ümîdi sizde kalan üç yüz elli milyon can -Ki hasta göğsünü yıkmakta şimdiden helecan – Kopup damarları şîrâzesiz kitâba döner; Kalır sahâifi yerlerde rast gelen çiğner! Minâreler sökülür sînesinden âfâkın: Fezâya söylemez artık, lisânı Hallâk’ın! On üç, on üç buçuk asrın ne varsa kalbinde, Hayât-ı mâzîyemizden, şu ân için, zinde; Boğar da hepsini bir bir tutup tutup nisyan, Bütün mefâhirimiz bir serâb olur o zaman! Göçer hazîre-i târîhe Beyt’i Mevlâ’nın; Çürür gider ayak altında göğsü Kur’ân’ın! Ömer’lerin, Yavuz’un, biz vefâsız evlâdı, Sıyânet eylemedik yâdigâr-ı ecdâdı. Ne yâr-ı candı o, lâkin biz olmadık ona yâr; Sonunda parçalanıp yurdumuz, diyâr diyâr, Küçüldü öyle ki: Yoktur yaşatmak imkânı, Dönüp de arkaya nâmûsu, dîni, vicdanı! Evet, bu hisler için bir mezâr olur ancak, Kalırsa elde nihâyet beş on karış toprak! Enîn içinde vatan… Kıymayın şu mazlûma, Hudâ rızâsı için ric’at etmeyin!..

– Korkma! Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz! Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun? Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun. Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa; Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa; Bu altımızdaki yerden bütün yanar dağlar, Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar ; Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir; Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir; Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün, Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün; Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz! Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz! Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer, Hudâ’yı boğmak için saldıran cünûn-i beşer; Nasıl ki nûr-i hakîkatle çarpışan evhâm; Olur şerâre-i gayretle âkıbet güm-nâm, Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak, Yakında kurtulacaktır bu cephe… – Kurtulacak?.. Demek yıkılmayacak kıble-gâh-ı âmâlim.. Demek ki ölmüyoruz… Haydi arkadaş gidelim! Berlin hatıraları

Sebîlürreşad, Sayı: 1009 Cilt: 41, Eylül 2016  

1908 yılında Eşref Edip ile Mehmet Akif Ersoy'un kuruculuğunu yaptığı Sebîlürreşad Mecmuası 1966 yılında kapanmıştı. 50 yıl aradan sonra 14...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you