Page 1

www.zamaniskandinavya.dk

11 - 17 HAZİRAN 2014 • YIL : 6 • SAYI : 266 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

Çifte vatandaşlık kabul edildi Danimarka doğumlulara kolay vatandaşlık

Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülke içinde çifte vatandaşlığı kabul etmeyen 7 ülkeden biri olan Danimarka, uzun süredir konuşulan çifte vatandaşlığı kabul eden kanunda mutabakata vardı. Adalet Bakanı Karen Hakkerup, Liberal Parti, Radikal Parti, Sosyalist Halk Parti, Liberal İttifak ve Birlik Listesi temsilcileriyle yaptığı toplantı sonunda çifte vatandaşlığın önünü açan mutabakata varıldı. Karen Haekkerup “Günümüzde çok sayıda kişi yabancı bir ülkeye yerleşse de ülkesiyle bağlantısını koparmıyor” dedi. 3. SAYFADA

Breivik’in saldırısından kurtuldu, Müslüman oldu Breivik saldırısından sonra Müslüman olan Norveçli genç, İslamı yaşamanın oldukça kolay olduğunu kaydeditti. 5. SAYFADA

Bize uzak bir kupa 2014 Dünya Kupası, yarın Brezilya’da başlıyor. Favoriler Brezilya, Arjantin, Almanya, İspanya gibi ülkeler; ama sürprizlere de hazırlıklı olmak gerekiyor. Dünya Kupası’nı İskandinavya ülkeleri tıpkı Türkiye gibi ekrandan takip edecek. 44. SAYFADA

Başbakan’dan aşırı sağa pas, Avrupalı Türklere gol Yaklaşık yarım asırdan bu yana yabancı karşıtlığı ve İslamofobi karşısında varoluş mücadelesi veren Avrupalı Türkler, Başbakan Erdoğan’ın Köln’de düzenlediği miting ile büyük bir yara aldı. Türklerin Avrupa’ya uyum sağlayamayacağını savunan aşırı sağcılar delil olarak Köln mitingini gösteriyor. 2. SAYFADA

17 Aralık süreci örtülemez

32

Bir dönem Başbakan'ın en yakınındaki isimlerden Dengir Mir Mehmet Fırat, 17 Aralık sürecinde ortaya saçılan iddialarla ilgili, "Yargılanmak ayıp değil; ama töhmet altında kalmak çok kötüdür" diyor. Yasa dışı dinlemelerin siyasi sorumlusunun hükümet olduğunu belirtiyor.

Orda bir "baba" var uzakta...

Despotizmin tükenişi 41

GÜNDEM

KAMİL SUBAŞI

EKREM DUMANLI

8

Yazıcıoğlu dosyası kapatılamaz 18

KULLUĞA KULLUĞA İHANE T İH EDENLERANEEDTENLER


2 İSKANDİNAVYA Başbakan’dan aşırı sağa pas, Avrupalı Türklere gol

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Yaklaşık yarım asırdan bu yana yabancı karşıtlığı ve İslamofobi karşısında varoluş mücadelesi veren Avrupalı Türkler, Başbakan Erdoğan’ın Köln’de düzenlediği miting ile büyük bir yara aldı. Türklerin Avrupa’ya uyum sağlayamayacağını savunan aşırı sağcılar delil olarak Köln mitingini gösteriyor.

1İslamafobi karşısında yarım asırdan Hızla yükselen yabancı karşıtlığı ve

uzun süredir varoluş mücadelesi veren Avrupalı Türkler, tam işler biraz olsun yoluna girmişken Türkiye’nin gittikçe sertleşen siyasi tartışmalarının Avrupa’ya taşınmasıyla yeni bir engelle daha karşılaştı. Türkiye’ye gitmek zorunda kalmadan yaşadıkları ülkelerde oy verebilmeleri elbette onlar için son derece önemli bir adım ancak bu adımın Türkiye’nin kısır siyasi tartışmalarının Avrupa’ya taşınması için kullanılması beraberinde birçok sorunu getiriyor. Avrupa’ya göç eden ilk nesillerin ezbere bildiği gurbet türküleri unutulalı çok oldu. Bambaşka şarkıları var yeni nesillerin. Dertleri, sevinçleri, hedefleri farklı çünkü. Hiçbiri bir traktör parası biriktirip Türkiye’ye dönmenin hayalini kurmuyor. Orası kesin.

Not

Defteri EMRE OĞUZ

Dolayısıyla seçimlerin arifesinde Türkiye’den gelen politikacıların seslendirdiği gurbet şiirleri de onlar üzerinde arzu edilen tesiri hasıl etmiyor. Tam tersine derin bir dışlanmışlık duygusuna neden oluyor. Zaten kendisini ‘gurbetçi’ olarak gören de kalmadı. Ancak bu dönüşüm hiçte kolay olmadı. Yetmişli yıllar boyunca Türkiye’de giderek tırmanan siyasi tansiyon ve artan terör olayları yüzünden Avrupalı Türklerin bir gözleri zaten sürekli Türkiye’deydi. Göçün ilk yıllarıydı ve çoğu temel ihtiyaçlarını ifade edebilecek kadar bile Almanca bilmiyordu. Türkiye’de yaşanan olaylar onları endişelendiriyordu. Haliyle bu durum o zaman için anlaşılabilir birşeydi. 80’li yıllarda ise askeri darbe Türkiye’ye balyoz gibi inmiş ve sadece kentlerde değil Avrupalı Türklerin geldiği kırsal alanda da ikiye bölünen halkı eze eze bir araya getirmişti. Darbeden kaçan birçok kişi Avrupa’nın değişik ülkelerine geldi. İster istemez Ankara’nın siyasi atmosferi Avrupa’ya taşınmış oldu. Birçok siyasi dernek kuruldu. Ancak bu derneklerin Türkiye siyaseti üzerinde ciddi bir tesiri olmadığı gibi Almanyalı Türklerin, Almanya’daki hayatına da kayda değer bir katkıda bulunmadılar. Herşeyin biraz olsun yoluna gireceğine dair ümitlerin yeşermeye başladığı 90’lı yıllarda ise Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler Avrupalı Türklerin yönünü yeniden memlekete çevirdi. Onlar memleketteki akrabalarının dertleri ile meşgul olurken yaşadıkları ülkelerde çıkartılan entegrasyon yasaları ile birçok kanuni hakları ellerinden alındı. Çoğu bunu fark etmedi bile. Yeni nesillerin hayatta söz sahibi olmaya başladığı 2000’li yıllardan itibaren bu durum değişmeye başladı. Avrupalı Türkler yavaş yavaş kendileriyle ve Avrupa’daki gelecekleriyle ilgilenir oldu. Memlekete dönüş hayali rafa kalktı. Çocuklarının eğitimine yatırım yapmaya başladılar. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde eğitim kurumları ve dernekleri açıldı. Eğitim seviyesinin artması sosyo-ekonomik birçok faktörü etkiledi. İşçi konumundan işveren, kiracı konumundan ev sahibi konumuna geçmeye başladılar. Ankara’nın kısır siyasi tartışmaları yerine yaşadıkları ülkede olan

Avrupa’ya göç eden ilk nesillerin ezbere bildiği gurbet türküleri unutulalı çok oldu. Bambaşka şarkıları var yeni nesillerin. Dertleri, sevinçleri, hedefleri farklı çünkü.

bitenlerle ilgilenir oldular. Aralarından çıkardıkları temsilcileri yerel ve ulusal meclislere gönderip haklarını savunmaya başladılar. Sergiledikleri olumlu gelişme çeşitli araştırma kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda da ifade edilmeye başlandı. Geçtiğimiz hafta içerisinde Berlin Nüfus ve Gelişim Enstitüsü tarafından yayınlanan “Yeni Perspektifler-Almanya’daki Entegrasyonun Durumu” isimli araştırma onlardan sadece biri. Araştırmaya göre; göçmenler ile Almanlar arasındaki sosyo-ekonomik farklar hızla kapanıyor. Bunda hiç şüphesiz eğitime verilen ehemmiyetin artmasının payı büyük. Zira araştırmada göçmenlerin, akademik başarı oranında, 2005 yılından itibaren hızla Almanlara yaklaştığı vurgulanıyor. Benzer bir

rapor geçtiğimiz aylarda Danimarka’nın muteber araştırma kuruluşlarından Rockwool Fonden tarafından da gündeme getirilmiş ve Türkiye kökenli göçmenlerin yaşam şartları açısından giderek Danimarkalılara benzediği vurgulanmıştı.

“Türkiye buradaki sorunlarımızı çözemez” Ancak bu olumlu tablo Türkiye’nin siyasi gündeminin Avrupa’ya taşınmasıyla tersine dönebilir. Başbakan Erdoğan’ın yaklaşık 200 bin Türkiye kökenlinin yaşadığı Köln’de gerçekleştirdiği miting bu anlamda önemli bir kırılma noktası oldu. Üstelik sadece Türkiye kökenli göçmenler için değil, Almanlar için de. Söz konusu mitinge kadar Türklerin

Almanya’ya uyum sağlamak adına gerçekleştirdikleri sosyal atılımlardan övgüyle bahseden birçok Alman yetkili, Şansölye Angela Merkel’in yuhalandığı miting sonrasında çok daha farklı bir pozisyon almaya başladı. Bunu, miting sonrasında yapılan açıklamalardan okumak mümkün. Yıllarca Türkiye’nin ve Türkiye kökenli göçmenlerin Avrupa nezdinde adeta avukatlığını yapmış birçok isim Başbakan Erdoğan’ın Köln’de miting yapacağını açıklamasının akabinde tavır değiştirdi. O isimlerden biri Sosyal Demokrat Parti’nin AB Komisyonu Başkanlığı için aday gösterdiği Martin Schulz. Frankfurt’ta katıldığı bir toplantıda Başbakan Erdoğan’ın Köln mitingi ile ilgili konuşan Schulz, “Kanımca Erdoğan Türkiye’deki sorunlardan kaçmak için buraya geliyor.” dedi. Bu Schulz’un Köln mitingine yönelik tek eleştirisi değildi. Daha önce yaptığı bir açıklamada da şöyle demişti: “Köln benim seçim bölgeme ait ve Türkiye’nin Başbakan’ı devamlı olarak burada misafir olur. Bu ziyaretlerinde diplomatik kurallara özen gösterildiğini pek tespit edemedim.” Diğer taraftan söz konusu miting, Türklerin Almanya’ya asla entegre olamayacağını savunan yabancı karşıtı aşırı sağcıların da elini güçlendirmiş oldu. Başbakan Erdoğan’ın Köln’de gördüğü ilgiyi olabildiğine abartan aşırı sağcılar, bulabildikleri her fırsatta uyum yasalarının daha sertleştirilmesi çağrısında bulundu. Bu çağrıların hem kısa vadede hem de uzun vadede bir karşılığı olacağı muhakkak. Son AP seçimleri bu konuda bir fikir verebilir. Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir, miting öncesinde ve sonrasında yaptığı açıklamalarda sürekli bu tehlikenin altını çizdi. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli insanların ‘uzaktan kumanda ile dışarıdan idare edildiğine’ dair tartışmaların miting sonrasında yeniden başlayacağını belirten Özdemir, bunun çok yanlış olduğunu savunuyor. Almanyalı Türklerin esasen bu tartışmaların çok ötesinde olduğunu ifade eden Özdemir şöyle diyor: “Bu tartışmalar bizi geriye götürüyor. Bana göre burada yaşıyorsak, buradaki sorunlarımızın çözümü burada. Başka yerde değil. Türkiye buradaki sorunlarımızı çözemez.” Bu eleştirileri dikkate almayan ve Cem Özdemir’i ‘sözde Türk’ olmakla suçlayan Başbakan Erdoğan ise önümüzdeki dönemde benzer mitingleri Türklerin yoğun olarak yaşadığı bazı başka Avrupa şehirlerinde de gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Halihazırda Avrupa’da yaşayan 2,6 milyon Türkiye kökenli göçmenin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanma hakkı var. Bu Türkiye’deki toplam seçmenin yaklaşık yüzde 5’ine tekabül ediyor. Haliyle bu oylar Başbakan Erdoğan ve AKP için büyük önem arz ediyor. Ancak aynı şeyi Avrupalı Türkler için söylemek mümkün değil. Aşırı sağın gücünü hızla arttırdığı konjonktürde Avrupalı Türklerin mitinglere gösterdikleri ilgi kendilerine yönelik olumsuz algıyı daha da arttırıyor. Başbakan Erdoğan Almanya’da gerçekleştirdiği miting ile adeta aşırı sağcılara pas vermiş oldu. Onlar da bunu Almanyalı Türklerin kalesine gol atmak için kullandı. Aynı şeyin diğer Avrupa ülkelerinde de olacağını tahmin etmek için futbol uzmanı olmaya gerek yok.


3 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

DANİMARKA HABER TURU

Danimarkalılar işyerlerinden memnun

Danimarka'da çifte vatandaşlığa kabul Danimarka doğumlulara kolay vatandaşlık HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1vatandaşlığı kabul etmeyen 7 ülkeden biri olan

Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülke içinde çifte

Danimarka, uzun süredir konuşulan çifte vatandaşlığı kabul eden kanunda mutabakata vardı. Adalet Bakanı Karen Hakkerup, Liberal Parti, Radikal Parti, Sosyalist Halk Parti, Liberal İttifak ve Birlik Listesi temsilcileriyle yaptığı toplantı sonunda çifte vatandaşlığın önünü açan mutabakata varıldı. Karen Haekkerup “Günümüzde çok sayıda kişi yabancı bir ülkeye yerleşse de ülkesiyle bağlantısını koparmıyor” dedi. Bir başka gelişme ise Danimarka vatandaşlığına geçmenin kurallaru hafifletildi. Danimarka’da doğan ve ilköğretim okulunu bitirenler 18 yaşına geldiğinde müracaat etmeleri halinde otomatik Danimarka vatandaşı olacaklar. Danimarka yasaları, aynı anda iki ülke vatandaşlığına izin vermiyordu. Bu durum sadece ülkede bulunan yabancı kökenliler için geçerli değildi. Yurtdışında yaşayan Danimarkalılar, bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçtiklerinde Danimarka vatandaşlığını kaybediyordu. Çifte vatandaşlığa giden yolu Radikal Parti Başkanı Magrethe Vestager, ‘Çifte vatandaşlık hakkından sadece ülkede yaşayan yabancı kökenliler yararlanmayacak. Yurtdışında bulunan yüzbinlerce Danimarkalıda bu haktan yararlanacak. Başka ülke vatandaşlığına geçen Danimarkalılar, vatandaşlıktan çıkarılıyor. Bizimle aynı dili konuşan, aynı kültürden gelen akrabalarımızla aramıza duvar örüyoruz’ açıklamasıyla açtı. Danimarka’nın çifte vatandaşlığa izin vermemesinden dolayı yurtdışında yaşayan Danimarkalılar bulundukları ülkenin vatandaşlığına geçtiğinde Danimarka vatandaşlığından ayrılmak zorunda kalıyordu. Margrethe Vestager’in çifte vatandaşlık teklifine ilk desteği Liberal İttifak verirken, çifte vatandaşlığa karşı çıkan Liberal Parti’nin fikir değiştirmesiyle engelin kaldırılmasının önü açılmış oldu. Adalet Bakanı Karen Haekkerup, Liberal Parti, Radikal Parti, Sosyalist Halk Parti, Liberal İttifak ve Birlik Listesi çifte vatandaşlık konusunda mutabakata vardı. Haziran 2015’te yürürlüğe girecek çifte vatandaşlık uygulamasıyla; Danimarka vatandaşlığıa geçmek için

geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkmak zorunda kalan göçmen kökenliler isterlerse tekrar geldikleri ülkenin vatandaşı olabilecekler. Aynı durum Danimarka vatandaşlığından çıkıp başka ülke vatandaşı olan Danimarkalılar için geçerli olacak. Adalet Bakanı Karen Haekkerup, varılan mutabakattan dolayı memnun olduğunu belirterek, ‘Halen mevcut olan yasa, insanların sahip oldukları etnik kimliklerini yüksek derecede zedelemektedir. Günümüzde birçok insan başka ülkelere göç etmekte, fakat kendi ülkelerine bağlılıklarını sürdürmektedir. Bizler, insanların hangi etnik kimliği taşımak istediklerine karar veremeyiz. Meclis çatısı altında bulunan partilerin tamamına yakını bu öneriyi yasalaştırmak için hemfikir oldu. Yasa ile birlikte uyumun daha başarılı olacağına ve etnik kökenli vatandaşlarımızın artık rencide olmadan kendi kimliklerini kullanabilme hakkına sahip olacağına eminim.’ açıklamasını yaptı. Schengen Antlaşması’yla AB sınırları içinde serbest dolaşımın yolunu açan Birlik üyeleri, çifte vatandaşlık engelini birer birer kaldırmıştı. 2001’de İsveç, 2003’te Finlandiya ve İzlanda, 2007 yılında ise Almanya çifte vatandaşlık hakkını kabul etmişti. Almanya, sadece AB ülke vatandaşları ve İsviçrelilere çifte vatandaşlık hakkı verirken, ülkede bulunan milyonlarca yabancı kökenliye çifte vatandaşlık hakkı vermeyerek ayrımcı bir tavır sergilemişti. Meclis, Danimarka vatandaşlığına geçişi kolaylaştıran kanunu da kabul etti. Danimarka’da doğanlar müracaat etmeleri durumunda 18 yaşına geldiklerinde otomatik vatandaşlık alacaklar. Bunun için ilköğretim 9. veya 10. Sınıfı 02 not ortalamasıyla bitirmek, Danimarka’da toplamda en az 12 yıl yaşamış olmak, bunun son 6 yılının 5 yılını Danimarka’da yaşamış olmak, her hangi bir suçtan dolayı 3 bin kron veya üzeri para cezası almamış olmak, alkolü araç kullanırken ceza almamış olmak, kriminal suçlardan hapis cezası almamış olmak. Bu şartları yerine getirenlere vatandaşlık verilecek. Hem çifte vatandaşlığa hem de Danimarka vatandaşlığına geçişi kolaylaştırmaya Meclis’te sadece aşırı sağ Danimarka Halk Partisi karşı çıktı.

Eurostat geçtiğimiz günlerde iş memnuniyeti ile ilgili bir çalışmasını yayınladı, bu çalışmadan çıkan sonuca göre de Danimarkalılar diğer ülkelere göre çok daha iyi durumda. Yapılan yeni bir çalışmaya göre, en iyi işlerden 21’i Danimarka’da. Almanya 23 işle ilk sırada yer alırken, Danimarka ikinci sırada yer alıyor. Bu rakamlar, 136’sı Danimarkalı olan 2330 şirketin katıldığı 19 Avrupa ülkesinde gerçekleştirilen anketlere dayanıyor. Küçük ve orta çaplı işyerlerine bakıldığında, ilk sırada Danimarkalı kamu şirketi Edelsvej yer alıyor. Bu kategorideki en iyi şirket Cygni isimli bir İsveç BT şirketi oldu. En iyi 100 şirket listesindeki diğer isimler Irma, Beierholm ve Comwell.     

Metro çalışmaları durduruldu Doğa ve Çevre Şikayet Kurulu, Frederik Kilisesi ve Kopenhag Şehir İstasyonu inşaat alanlarında metro çalışmalarının yapılabilmesi için yeniden bir düzenleme yaptı. Buna göre, Kurul çalışmaların en geç 18.00’da bitmesine karar verdi. Yapılan kapsamlı bir değerlendirme sonucunda 18.00-22.00 saatleri arasında 80 desibel şiddetinde bir ses ile çalışmanın kabul edilemeyeceğine karar verildi. Frederik Kilisesi ile ilgili konuya istinaden alınan taslak kararda, Kurul akşam saatlerinde 80 desibel şiddetinde gürültüye maruz kalmanın yerel halkın sağlığını etkilediğini ve dinlenememelerine sebep olduğunu belirtti. Karar yürürlüğe girmeden önce yeniden müzakere edilecek. Frederik Kilisesi civarında oturan çevre sakinleri birliği sözcüsü Maya Glem çevre sakinlerinin başarısız olduğunu söyledi.

 Süpermarketten ilaç almaya son Danimarka’da artık aynı mağazadan hem bir litre süt hem de yanında bir kutu antibiyotik almaları söz konusu değil olmayacak. Sağlık Bakanı Nick Haekkerup eczanelerin modernleşmesi teklifini sundu. Ancak marketlerin reçeteli ilaç satmalarını istemiyor. Diğer yandan, perakende sektörü uzun zamandır bu pazarın bir parçası olmak istiyor. Nick Haekkerup, Dansk Handelsblad’a şu açıklamalarda bulundu: “Hastaların emniyetli bir ortamda, eğitimli insanlardan ilaçlarına ilişkin tavsiyeler alması ve Dyne–Larsen mağazasından mobilya alması arasında bir fark olmalı.” dedi. Bakan Haekkerup, eczanelere şube açma izni veren bir yasa tasarısı sunmaya hazırlanıyor. Birçok kişi en yakınlarındaki eczaneye bile oldukça uzak konumda bulunuyor. Bakanlık eczacıların tekeline sadık kalmak istiyor. Perakende sektöründeki kuruluş Danimarka Ticaret Odası, bakanlığın eczacılık sektörünü serbestleştirmemesini yanlış buluyor.

İşsiz ordusu eriyor Danimarka’da işsiz sayısı mart ayından nisan ayına kadar 3 bin 500 kişi azalarak toplamda 131 bin 600 oldu. Danimarka İstatistik Kurumu’ndan alınan son rakamlara göre şu anda işsizlik oranı yüzde 5. Bu rakam son beş yıl içindeki en düşük seviye. LO’da ekonomist olan Mette Hördum Larsen, işsizlik oranındaki bu düşüşün ileride daha fazla iş imkanı sağlayacağının habercisi olduğunu söyledi. Danimarka İstatistik Kurumu’na göre nakit yardımı reformu ve işsizlik yardımında kesintiye gidilmesi önceki aylara göre işsizlik oranlarında bir düşüşe neden oldu. Mette Hördum Larsen; ”Son yıllardaki ekonomik durgunluğun ardından Danimarka ekonomisi bir büyüme dönemine girdi; bu ilerlemenin süreceğine ilişkin beklenti de söz konusu. Bu durum gelecek birkaç ay içinde daha fazla işsizin iş bulacağına işaret ediyor” dedi. Bu, işsizlik oranının kesintisiz bir şekilde düşme eğiliminde olduğu altıncı ay.  

Suçlar mülteci çocuklara bulaşıyor Jyllands-Posten’ın haberine göre, mülteci ailelerden doğan çocukların kaderi doğdukları yerdeki gençlerin suç oranından etkileniyor. Mevcut bölgede ne kadar çok hüküm giymiş çocuk varsa, göçmen çocukların da en az o kadar hüküm giyme riski var. Yabancı kökenli çocuk ve gençlerden oluşan bir grup üzerinde yapılan ilk çalışmadan alınan sonuçlar bu yönde oldu. 15 yaşın altındaki 4 bin 425 çocuk, 1986 - 1998 yılları arasında aileleri ile birlikte Danimarka’ya gelmiş ve daha sonra yetkililer tarafından farklı yerlere dağıtılmış.


4 İSKANDİNAVYA İslam değerleriyle uyuşan Norveç

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Norveç Devlet Radyo-Televizyon Kurumu’nun (NRK) internet sayfasında yer alan bir haberde, Norveç’in 208 ülke arasında, İslam değerleriyle uyuşan en iyi 6 ülke arasında yer aldığı kaydedildi. ENGİN TENEKECİ OSLO George Washington Üniversi’nden bazı İslam araştırmacısının yaptığı bir araştırmaya göre, Norveç değerlerinin, yüzlerce ülke arasında İslam değerleriyle en uyumlu ülkeler arasında yer aldığı kaydedildi. Norveç Devlet Radyo-Televizyon Kurumu’nun (NRK) internet sitesinde yer alan haber, akıllara bir kez daha Bediüzzaman Hazretlerinin, ‘’Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez.” sözlerini getirdi. Haberde, Norveç’in 208 ülke arasında İslam değerleriyle uyuşan en iyi 6 ülke arasında yer aldığı açıklanırken, tamamen İslami kurallarla yönetilen Sudi Arabistan’ınsa 131. sırada yer aldığı kaydedildi. Araştırmada ortaya çıkan bir başka verideyse, İslam şeriatıyla yönetilen ülkelerin İslam’ın temel kurallarını uygulanmadığı belirtildi. Bazı Norveçli milletvekilleri, araştırmayı, özellikle Norveç’te yaşayan radikal görüşlü Müslüman gruplar için bir uyarı olarak değerlendirirken, ayrıca araştırma sonucunun, modern batılı demokratik ülkelerin, İslam dini değerleriyle birçok ortak yanlarının varlığını da ortaya çakardığına işaret etti. HABER ANALİZ

Dürüstlük örnekleri Norveç’te yaşayan biri olarak yakın zamanda konuyla alakalı bire bir yaşadığım bir kaç meseleyi aktarmak istiyorum. Oslo merkezinde yer alan bir büfede pul almak için sıra bekliyordum. Büfede, biraz uzaktan tanıdığım Pakistanlı bir Müslüman çalışıyordu. Birkaç şey satın alan Norveçli, büfeye tekrardan gelerek, kasada duran Pakistanlı gence, ‘’Bana fazladan para üstü verdin.’’ deyip, parayı terkrar genç kasiyere uzattı. Kasiyerse, kibar bir şekilde Norveçliye, ‘’Bu samimi hareketinizden dolayı size teşkkür ederim.’’ cevabını verdi. Norveçliye bakarak, kendi kendime, ‘’Fazla para alıp ta geri vermek için büfeye gelen Norveçlinin yaptığı bu dürüst hareket, bir Müslüman sıfatıdır.’’ dedim ve bir anda aklıma Üstad Hazretleri’nin yukarıdaki sözü geldi. Bir başka seferindeyse, Norveçli bir firmanın, bir arkadaşı arayıp, ‘’Kusura bakmayın sizin maaşınızdan şu kadar kuruşu eksik yatırmışız. Bu eksik parayı hesap numaranıza yatırdık da, onu hatırlatalım istedik.’’ dediklerini duymuştum. Evet, sözümüz ona, bir Müslüman düşünelim ki; tembel, çalan-çırpan, yalan söyleyen, sözünde durmayan, hak hukuk tanımayan, zulüm eden, takiyye yaparak insanları aldatan, çalışanının emeğinden çalan, okumayan, düşünmeyen, Allah’ın (c.c.) yarattığı tabiat üzerinde kafa yormayan, onu araştırmayan. Bir de, görünüşte inanmayan ya da Müslüman olmayan yabancı birini düşünün ki; dürüst, ahlaklı, gıybet yapmayan, işçisinin hakkını veren, araştıran, düşünen, okuyan, namuslu, çalmayan, sözünde duran. Bundan dolayı Üstad Hazretleri Münazarat isimli eserinde, bu her iki sıfata da dikkatleri çekerek, ‘’Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez.” der.

Her mü’minin her sıfatının mü’min olmayabilir... Öte yandan Üstad Hazretleri, İslam’dan çıkmış bir Müslümanla; herhangi bir şekilde, herhangi bir yolla olgun bir ruha, güzel bir karektere sahip olacak ecnebi birini resmettiği bir yerde,’’...Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünki onlar bir Peygamberi

Norveç’in 208 ülke arasında İslam değerleriyle uyuşan en iyi 6 ülke arasında yer aldığı açıklanırken, tamamen İslami kurallarla yönetilen Sudi Arabistan’ınsa 131. sırada yer aldığı kaydedildi. FOTOĞRAF: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemalâta medar bazı seciyeleri bulunabilir.’’ ifadelerini kullanır. Ancak, Müslümanlıktan çıkmış birinin akibetinin feci olacağını dile getirerek şöyle der: ‘’Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabul etmez. Çünki bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemalâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar. Ve hiçbir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer...”

Ayrıca Said Nursi Hazretleri Lem’alar isimli eserinde Avrupa’nın iki yönü nazara verir. Birinci kısmının, Hıristiyanlık dininin, hakiki, bozulmamış esaslarından aldığı feyizle insanlığa ve toplum hayatına faydalı sanatları kazandıran, adalete ve hakkaniyete hizmet eden ilimlerin izinde gittiğini ifade eder ve kendisinin bu birinci Avrupa’ya hitap etmediğini vurgular. Tabiatçı felsefenin karanlığıyla, medeniyetin kusurlarını güzellik zannederek insanı haram zevklere ve sapkınlığa sevk eden bozulmuş, ikinci Avupa’ya seslendiğine parmak basar. Fethullah Gülen Hocaefedi ise, tıpkı Üstad Hazretleri gibi konuyu ele alır. Allah’ın, insanlara, taşıdıkları sıfat ve o sıfatlara göre yaptıkları amelleri nazara alarak muamelede bulunduğunun altını çizer. Bunun, üzerinde

hassasiyetle durulacak bir mesele oduğunu hatırlatır. Hocaefendi sözlerini şöyle sürdürür: ‘’...Her mü’minin her sıfatının mü’min olmayabilir, tıpkı her kâfirin her sıfatının kâfir olmadığı gibi. Fakat bizim sıfat olarak kâfirliği bırakıp mü’minliğe açılmamız lâzımdır... Tekrar ediyorum mü’min, kâfir sıfatlarının mağlûbu olmamalıdır. Meselâ, düşünmemek, sistemli çalışmamak, vahdeti zedeleyici davranışlar içine girmek, mü’minlere karşı hazımsızca davranmak, küçük küçük meseleleri öne çıkartıp büyütmek, kavga etmek, dedikodu, gıybet ve suizanlara girmek... Evet, bütün bunların hepsi birer kâfir sıfatıdır. Ve bunca kâfir sıfatını üzerinde taşıyan bir insanın ve böylesi insanları bünyesinde barındıran bir müessesenin muvaffak olması kat’iyen düşünülemez...’’


5 İSKANDİNAVYA Breivek’in saldırısından kurtuldu, Müslüman oldu

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Breivik saldırısından sonra Müslüman olan Norveçli genç, İslamı yaşamanın oldukça kolay olduğunu kaydeditti. ENGİN TENEKECİ OSLO

12011’de yaptığı katliamdan sağ kurtulan Morten AbraNorveç’te, İslam düşmanı Anders Behring Breivik’in

hamsen, ‘İbrahim’ adını alarak İslam’ı seçti. 69 kişinin öldüğü olaydan sonra ilk kez konuşan 22 yaşındaki İbrahim, saldırıdan önce alkolik bir genç olduğunu söyledi. Sonra ise birçok dini araştırdığını, kendisine en uygun din olarak İslam’da karar kıldığını anlattı.A Norveç’te İslam düşmanı Anders Behring Breivik’in 2011 yılında gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan Morten Abrahamsen, ‘İbrahim’ adını alarak Müslüman oldu. 69 kişinin öldüğü saldırının ardından ilk kez devlet televizyonuna konuşan 22 yaşındaki İbrahim, saldırıdan önce alkolik bir genç olduğunu, sonrasında ise birçok dini araştırdığını ve kendisi için en uygun dinin İslam olduğu kararına vardığını söyledi. İbrahim, artık sık sık camiye gittiğini, Kur’an meali okuduğunu ve ibadetlerini aksatmamaya çalıştığını dile getirdi. Breivik’in dünyayı şoke eden katliamla İslam’ı Avrupa’dan silmek istediğini, ancak maksadının ters teptiğini kaydeden İbrahim, “Cani Breivik saldırısı aslında Yaratıcı’nın ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Saldırıdan sonra İslam’ı seçmem, pozitif bir ironidir.” ifadelerini kullandı. Saldırı sırasında aralarında Kenya asıllı bir Müslüman kızın da bulunduğu üç arkadaşıyla tuvalete saklandıklarını anlatan İbrahim, Müslüman arkadaşının, “Hep beraber dua edelim mi?” teklifinde bulunduğunu ve ‘Allahu Ekber’ sözlerini kullanınca farklı şeyler hissettiğini dile getirdi. İbrahim, o ana kadar inanç meselesine şüpheli baktığını söylerken, “Saldırı anında, yanımda bulunan Müslüman kız arkadaşımın telkiniyle Yaratıcı’ya yaptığım duada bir güç hissettim.” dedi. Katliamdan sonra da, “Bizim birkaç metre ötemizdeki arkadaşlarımız öldürülüyorken, ben niye

kurtuldum?” sorusuna sürekli cevap aradığını aktardı. Programda da  “Masum birini öldüren, tüm insanlığı öldürmüştür.” mealindeki Kur’an ayetini hatırlattı. Aşırı sağcı Breivik, 22 Temmuz 2011’de önce Oslo’da 8 kişinin öldüğü bir bombalı saldırı düzenlemiş, daha sonra da polis kılığında gittiği kent dışındaki Utoya Adası’ndaki bir gençlik kampında 69 kişiyi katletmişti. Katliamı Avrupa’yı Müslümanlardan ve çok kültürlülükten korumak için işlediğini itiraf eden Breivik, 1.500 sayfalık manifestosunda bu saldırı ile kitleleri uyandırmak istediğini belirtmişti.

Norveç’te İslam düşmanı Anders Behring Breivik’in 2011 yılında gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan Morten Abrahamsen, ‘İbrahim’ adını alarak Müslüman oldu. FOTOĞRAF: ÖZEL

5 bebeğini öldüren anne tutuklandı YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1cesetlerini uzun yıllar paket halinde

Finlandiya’da 5 bebeğini öldüren ve

evinin deposunda saklayan kadın tutuklandı. Cinayet olaylarının ender rastlandığı Finlandiya’da adeta herkesin kanını donduran bir olay yaşandı. Finlandiya’nın kuzeyinde yer alan Oulu şehrinde bir evin deposundan gelen kötü kokular sebebiyle polise şikayet eden insanlar adeta şok oldu. Şikayetlerin ardından pis kokuların geldiği depo da arama yapan polis, 5 bebeğin cesediyle karşılaştı. Akli dengesinin yerinde olmadığı belirtilen 35 yaşındaki kadının öldürdüğü çocuklarını paketleyerek evin deposunda uzun yıllar sakladığı belirtildi. Yaklaşık 10 yıldır evin deposunda öldürdüğü 5 bebeğini saklayabilen kadın, 1,5 ay önce yeni taşındığı eve öldürdüğü bebeklerini paket halinde taşıyarak getirdiğini ifade etti. Öldürdüğü bebeklerin şuan ki eşinden olmadığını açıklayan kadının kendi eşinden de çocukları bulunuyor.

“Hayat Sağlıkla Güzeldir”

Merkez - Beştepe Hastane

+90 +90

hastane.turgutozal.edu.tr

Çankaya Polikliniği

Demetevler Ülkü Ulusoy Polikliniği

+90 +90

RANDEVU : +90 (312) 203 55 55


6 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

YORUM

Ergen çocuklar ve Internet MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

1ve offline oyunlar, msn messenger,

Ergen çocuklar için İnternet; online

chat, facebook ve twitter demektir. Çocuk ergenlik dönemine kadar interneti genelde oyun oynama, ödev yapma, müzik dinleme, filim seyretmek için; ergenlik sürecinde ise daha ziyade birileriyle tanışmak, konuşmak için kullanır. Araştırmalara göre ödev için internetin başına oturan bir çocuğun birisiyle sohbet ettiği, mesajlaştığı görülmüştür. Ergenlik döneminde kişilik ve sosyal yön henüz gelişmediğinden, ergen etrafıyla temas kurmakta zorlanır. Ancak internette durum farklıdır, gününü sanal dünyada geçirir. Anne-babanın ikazları karşısında “Arkadaşımla oyun oynuyorum, yazışıyorum, mesajlaşıyorum, videolarımızı, fotoğraflarımızı paylaşıyoruz, zaten dışarıda arkadaşım yok, bunu da bana çok görmeyin” diyebilir. Çocuğun bu duygu sömürüsüne kanmamak gerekir. Zira yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca kişilerin bulunduğu paylaşım sitelerinde çocuk boğulup kalabilir. Bir ergen çocuk için internet deyince online ve offline oyunlar, msn messenger, chat, facebook ve twitter gelir. Şimdi bu paylaşım sitelerine kısaca bir göz atalım: Offline oyunlar, bilgisayarda cd veya usb üzerinden oynanan oyunlardır. Piyasada satılan bazı oyunlar vardır ki bu oyunlar içerik yönüyle çocuk gelişimi açısından uygun olmayan oyunlardır. Ergen bu oyunların cazibesine kendisini kaptırarak bağımlı hale gelebilir; saatlerce bilgisayar başında kalarak

aile fertleri ile iletişimi kesmeye kadar giden bir bağımlılık yaşayabilir. Söz konusu bu oyunlar, bilhassa içine kapanık, toplumla iletişimi zayıf olan çocuklar için ailede iletişimsizliğe sebebiyet verebilir. Çocuğu bu durumdan kurtarmak için onunla iletişimi güçlü tutarak “Saatli oyun oynamayı” yani başlangıç ve bitiş saati belli olacak şekilde oynama, alışkanlık haline getirilmelidir. Online oyunlar, internet üzerinden bireysel veya karşılıklı gruplar halinde oynanan oyunlardır. Bir tarih ve saat verilerek “Şu gün şu saatte seni oyuna bekliyorum.” denilerek oyuna davet edilir. Öyle oyunlar vardır ki “Oyunda ne kadar kalırsan o kadar çok puan alırsın.” kuralı vardır. Popüler olma, o oyunun yöneticisi olma düşüncesiyle saatlerce internetin başından ayrılamamak söz konusu olabilir. Sanal ortamda oynanan oyunlarda mekân söz konusu değildir. Oyuna çocuğun biri Avusturalya’dan, diğeri Avrupa’dan katılabilir. Kıtalar arasında saat ve gün farkı olduğu için, katılımcılardan biri gündüz diğeri gece oyuna dahil olmuş olur. Bu durum oyuna gece katılan açısından ciddi derecede sıkıntı doğurur. Neden? Çünkü çocuk sabah okula gideceği için uykudan mahrum kalmış olur. Ergenin oyun bağımlısı olması, genelde ailede ve okulda kabul ve saygı görmemesi ve çevresiyle iletişiminin zayıf olmasından kaynaklanır. Ailesi ve çevresinde elde edemediği mutluluğu internette oynadığı oyunla

Nokia, yeni binasına taşındı YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1kimiyetini kaybeden Nokia, Microsoft Akıllı telefonların çıkmasıyla pazar ha-

tarafından geçtiğimiz aylarda satın alındık-

tan sonra geniş çaplı yenilenmeye gitti ve kısa bir süre önce yeni akıllı binasına taşındı. Cep telefonu üretiminde bir dönemin tartışılmaz lideri olan Nokia bir süredir Apple ve Samsung gibi akıllı telefon üreticileriyle rekabet etmekte güçlük çekiyordu.

elde etmeye çalışır. Üstelik oyunda bir üst seviyeye atlamakla egosunu tatmin eder; sosyal hayatta elde edemediği saygınlığı, sanal ortamda elde ederek kendisini ispatlamaya çalışır. Msn Messenger, yazılı ve görüntülü sohbet imkânı sağlayan iletişim aracıdır. Kişinin kendisini rahat ifade ettiği yerdir. Özellikle ergenlik döneminde kız çocuklarında daha sık rastlanır. Ailede verilemeyen sevgiyi, ilgiyi çocuk burada aramaya çalışır. “Sanal sohbeti” alışkanlık haline getiren ergen çocuklar öz güven problemi olan, içine dönük ve konuşkan olmayan kişilik yapısına sahiptirler. Msn dışında arkadaş ve sevgili bulma siteleri vardır. Sosyal hayatta içe dönük, çekingen ya da kendini ifade etmekte zorlanan bir ergen, bilgisayar başında farklı bir kimliğe bürünebilir. Karşı taraf “Nasıl olsa beni görmüyor” diyerek her şeyini ortaya koyabilir. Özellikle ergenlik çağındaki çocukları tuzağa düşürüp kazanç elde etmek isteyen şebekeler vardır. Anne-baba tarafından yeterince ilgi ve sevgi görmeyen bir ergene yazılan birkaç sevgi sözcüğü, yapılan bir iltifat onu bu şebekelerin kucağına atmaya yetebilir. Burada anne-babalara düşen görev, çocukla iletişimi sağlam tutmaktır. Aksi halde aile içinde bulamadığı sevgiyi, güveni ve anlayışı dışarıda aramaya çalışır. İnternette tanıştığı kişilerden bir duygu sezdiğinde onlara kanabilir. O nedenledir ki ergen çocukla iletişim güçlü tutulmalı; ona ihtiyacı kadar ilgi, sevgi ve anlayış gösterilmelidir. Facebook, insanların eski ve yeni arkadaşları ile iletişim kurmasını ve bilgi alışverişini yapmasını sağlayan bir sosyal paylaşım sitesidir. Gizlilik ortamı fazla yoktur. Gruba davet edilmek, dâhil olmak vardır. Yazıdan ziyade görsellik önemlidir. “Ne olur beğen, beğen-paylaş’’ tacizi vardır. Bu paylaşım sitesi, kişilerin kimliklerini ortaya koydukları sitedir. Özellikle ergen çocuklar arasında

prestij vesilesidir. Bu siteye üye olmamak bir ergen çocuk için saygınlık kaybıdır ve aynı zamanda okuldaki sohbetlerden dışlanmaya kadar onu götürebilir. Maalesef, okulda çocuklar dersten çok facebookta paylaştığı bir fotoğrafı, bir videoyu konuşur hale geldiler. Twitter, genellikle güncel yazı ve yorumların yayınlandığı, kullanıcının o anki halinden bahsettiği, diğer kullanıcıların ise takip ettiği iletişim sistemidir. Görüntüden ziyade metnin içeriği önemlidir. Daha çok fikri bazda kullanılan sosyal paylaşım sitesidir. Başa gelen bir olay, duyurulmak istenen bir haber, düzenlenen bir kampanya… gibi. Ergen çocukların fikri yapıları henüz gelişmediği için onlar duygularıyla hareket ederler. Twitter daha çok fikri bazda olduğundan, ergenlerin bu siteye ilgi duymaları pek söz konusu değildir. Ergenlik dönemi, çalkantılı bir dönemdir. Bu dönemde kişilik ve sosyal yön henüz gelişmediğinden özellikle içine kapanık çocuklar, çevresiyle temas kurmakta zorlanırlar. Alternatif olarak da internete yönelirler. Duygusal yoğunluk yaşayan ergen çocukların kandırılma ihtimali yüksek olduğundan, sosyal paylaşım sitelerinde bazı ağlara takılabilirler. Önemli olan o ağlara düşürmemektir. Eğer çocuk, o ağlara düşmüşse onu oradan kurtarabilmek oldukça zordur. İnternet bilgiye ulaşmak, bir ihtiyacı gidermek için kullanılan bir araçtır. Yoksa internet, sosyalleşmek için kullanılacak bir iletişim aracı değildir, tam tersine asosyalleştirme alanlarıdır. Çocuğa bu durumu ikna etmek gerekir. Anne-babaların çocuğa interneti bir oyun, bir eğlence ağı olduğundan çok, bir ihtiyaç gideren bir vasıta olduğu kültürünü kazandırmaları gerekir. Bunun için evde günün belli saatlerinde “İnternet saati” uygulaması yapılmalıdır. Bu alışkanlığın çocukta yerleşmesi için “Aile toplantıları” yaparak, her toplantıda bu işin takibi yapılarak kontrolü sağlamak gerekir.

Kendini yenileyemeyen Fin telefon şirketi Nokia, yanlış politikalar nedeniyle girdiği darboğazdan bir türlü kurtulamadı ve Amerikan yazılım şirketi Microsoft’a 7,2 milyar dolar karşılığında satıldı. 1997 yılından bu yana Nokia’nın merkez binası olarak kullanılan ve 48 bin metrekare alana sahip olan binanın yeni sahibi Microsoft oldu. Microsoft’un kanatlarının altına girdikten sonra en ufak birimden en

büyüğüne düzenlemeler yaşayan Nokia, yeni binasına geçerek değişimini hızlandırmaya devam ediyor. Microsoft anlaşma gereği, Nokia’nın Ar-Ge çalışmalarına yatırım yapacağını ve bunun ilk ayağının ise Nokia’nın yeni binasına olacağı belirtilmişti. Nokia tarafından Microsoft’a devredilen bina başkent Helsinki’nin en büyük bölgesi olan Espoo’da yer alıyor. Nokia’nın yeni binası ise yine aynı bölgede bulunuyor.


7 İSKANDİNAVYA Danimarka’da Müslümana hakaret cezasız kalıyor

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Danimarka’da önümüzdeki hafta Norrebro’da açılması planlanan bir cami öncesinde Facebook’ta yazılan bazı yorumlar bu kadarına da pes artık dedirtti. Cami ile ilgili ağza alınmayacak ifadeler kullananlarla ilgili herhangi bir işlem yapılmaması Müslümanlar arasında öfkeye neden oldu. EMRE OĞUZ Bombalayın bu b…’, ‘yakın gitsin’, ‘yeni bir terör okulu daha’, ‘açılışı domuz kanı ile yapılsın’ Bunlar önümüzdeki günlerde Kopenhag’ın Norrebro bölgesinde açılması planlanan yeni cami öncesinde Facebook’ta paylaşılan yorumlardan bazıları… HABER YORUM

METROEXPRESS'TEN İLGİNÇ SORU

İsveç’te Facebook’ta Müslümanlara hakaret eden siyasetçi Michael Hess 2 ay hapse mahkum edilmişti.

Metroexpress Gazetesi Katar’dan gelen yardımlarla Norrebro’da yapılan ve önümüzdeki hafta açılması planlanan cami ile ilgili haberini 28 Mart 2014 günü Facebook sayfasında paylaştı ve okuyucularına, “Bu yeni camiyi ziyaret etmeyi düşünüyor musunuz?” diye bir soru sordu. Okuyucuların çoğunluğu cami açılışını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmese de açılışa dair nefret söylemi olabilecek herhangi bir açıklamada bulunmadı. Ancak aralarından bazıları bu kadarına da pes artık dedirten yorumlara imza attı. İşin garibi Metroexpress Gazetesi söz konusu yorumları silmeye gerek görmezken olay mahkemeye de taşınmadı. Oysa o yorumların sahibi aslında nefret söylemi üreterek alenen suç işlemişti. Bunu ifade

özgürlüğü olarak değerlendirmek mümkün değil. Savcıların devreye girip konuyu mahkemeye taşıması gerekir. Bu yorumlar Danimarka’da değil İsveç’te yazılmış olsaydı, yorum sahipleri büyük ihtimalle hapis cezasına çarptırılırdı. Geçtiğimiz yıl böyle bir olay yaşanmıştı örneğin. İsveç’in en çok okunan gazetelerinden Aftonbladet, Müslümanlarla ilgili bir haber paylaşmıştı Facebook sayfasından. Müslüman karşıtı İsveçli Demokratlar Partisi’nin tanınmış simalarından Michael Hess, söz konusu haberin altına, “İslam dini Müslümanlara, kadınlara tecavüz etmeyi öğretiyor. İslam ülkelerinden gelen göçmenler, İsveç’te de aynısını yapıyor.” şeklinde bir yorum yazmıştı. Hess, İsveçli birçok Facebook kullanıcısından tepki gördü görmesine ama olay bununla da kalmadı. Savcılık derhal olaya el koydu ve konu mahkemeye taşındı. Hakim Michael Hess’e ‘halkı kin ve nefrete teşvik etmek ve İslam dinine hakaret etmek’ suçundan 2 ay hapis cezası verdi. O günden sonra İsveç’te Müslüman karşıtı çevreler sosyal medya sitelerinde yazdıkları yorumlara daha dikkat eder oldu. Hakaretler bitmese de ciddi oranda azaldı. Belki de benzer birşeye Danimarka’nın da ihtiyacı vardır.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


8 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Orda, bir ‘baba’ var uzakta… Geçen hafta gazetelere yansıyan bir haberdi; ‘Babalar Günü’nde ücretsiz benzin’ haberi. Habere göre, Danimarka’nın Fredericia kentindeki bir akaryakıt istasyonu, Babalar Günü’nde ücretsiz benzin dağıtacağını duyuruyordu. Şirket, “Anneler Günü’nde hiçbir anne unutulmaz. Babalar Günü’nde erkekleri hatırlayanların sayısı çok az. Babalar Günü’ne dikkat çekmek için 09.00-12.30 arasında istasyonumuzdan benzin alanlardan ücret alınmayacak.” açıklamasını yapmıştı. Benzer uygulamalar başka yerlerde de yapılmış olabilir. Fakat burada dikkate sunulan husus; babaların, annelere nazaran çok daha az hatırlanıyor olması. Hadislerde de vurgulanır zaten; annenin hakkı üç, babanın hakkı bir diye. Babaların kaderi olsa gerek: Hep unutulmak! Annlerin hakkını veremeyiz, hiç bir zaman da yerini hiçbir şeyle dolduramayız ama bu babaların da tamamen unutulması anlamına gelmemeli herhalde. Anneler hiç değilse ‘Anneler Günü’ vesilesi ile hatırlanır, hediyeler verilir, onların adına bir çok programlar düzenlenir. Medyada boy boy haberler çıkar, yazılar yayınlanır, birçok konuşmalar yapılır. Sadece Danimarka’da bile benim bildiğim 4-5 tane ‘Anneler’Günü’ propgramı tertiplendi. Yapılsın, hepsini ve daha fazlasını hak ediyor annelerimiz. Fakat geçen hafta benim de medyadan takip edebildiğim kadarıyla ‘Babalar Günü’ vardı ve sessiz sedasız geçti, gitti. Hatırlayan olmuşmudur; vardır elbette… Ama hakkıyla eda edildi mi -istisnaları dikkate almazsak- zannetmiyorum. Baba olmak zordur. Erkek olmanın yapısı gereği, duygusunu fazla belli edemez dışarıya ve de ailesine. Ben babamı 2004 yılında kaybettim. 55 yasındaydı. Kanserden dolayı vefat etti kendisi… Orta okuldan sonra, lise 1’den itibaren hep ailemden uzak yatılı okullarda okuduğum için ne annemle ne de babamla fazla vakit geçirme imkanım olmadı. Bayramdan bayrama, tatilden tatile görebilirdim. Dolayısıyla çok fazla değerini bilemedim onların. Babam ameliyata girdiğinde de Almanya’da idim. Fakat ameliyat sonrası yanına gitme imkanı bulduğum babamın en azından vefat ettiğinde yanında olabildim… Babamla çok konuşmazdık ama beni çok sevdiğini biliyordum. Bende onu… Sinan Yağmur’un ‘Bilmezsiniz ama babalar da ağlar’ kitabının önsözünde babalar hakkında şöyle geçiyor: “…Hiçbirimiz hayatta en çok babamızı sevemedik. Daha doğrusu babamıza duymamız gereken sevginin önüne daima başka sevgiler geçti. Erteledik sevgimizi, birer yetişkin olduğumuzda da utandık babaya sevgimizi söylemeye. Babamızı çok sevmiş olabiliriz ancak babamız hayatta iken değil. Ya babamızı kaybedince onun yokluğunun acısı bize öğretti baba sevgisini ya da biz baba olunca anladık

baba yüreğinin ne demek olduğunu. Kızlar el ocağına gidince anladı baba ocağının kadrini, baba kucağının sıcaklığını. Babalar pek anlaşılmadı yavrularınca, ya da nedendir bilinmez daima yanlış anlaşıldı. Gelenek, babalara bebeklerini kucağa alıp koklaya koklaya öpmesini, sevmesini yasakladı, kınadı. Bizler uyurken bir hırsız gibi sokulup öpebildiler ancak. Ağlamaları yasaktı babaların. Duyguları sindirilmiş ya da doğuştan yürekleri dondurulmuştu. Suskun bir teslimiyete mahkum edilmişlerdi adeta. Yitik hazinelerimizdi onlar… Kimi anneler için babalar, “Akşam baban gelsin yaramazlığını söyleyeceğim” diye çocukları korkutmaya yarayan varlıklardı, ya da akşama kadar çalışıp bir şekilde eve eli dolu gelmeye yarayan işgüzar adamlardı. Kimi anneler de babalarımızı olduğu gibi görebilmemizi engelleyen perdelerdi. …Babalar, buzdolabının içindeki lambalar gibidir; buzdolabının kapağını açmadıkça içerisini görmemizi sağlayan lambanın varlığının farkına varamayız. İç dünyalarını olduğu gibi görmekte acemilik çektiğimiz babalarımızı nedense peşin hükümlerle, ön yargılarla anlamaya çalışırız…” Gittiğinde anlaşılır ancak babanın değeri. ‘Bir baba gittiğinde’ adlı anonim şiirde şöyle ifade ediliyor babanın değeri: Bir baba gittiğinde; / Arkanı yasladığın duvar / Sabahları sıcak ekmek / Okul harçlığı, otobüs bileti / Ciğerinden bir parça gider / Gider de gider... En sınırlı anında bile, / Dudağının kenarında bir gülümseme / Bayramda öpülecek el / Çocuklarımızı sırtında taşıyan / O sevimli dede gider / Gider de gider... Bir içten ‘oğlum, kızım’ sözünün sahibi / İnatçı bir siyasetçi / Koca bir beden / Çocuk bir yürek / Anneyle yapılan lüzumsuz tartışmalar / Heyecanlı bir taraftar / Çalışkan bir ‘Adam’ gider / Gider de gider... Bir sarılmaya, bir çift söze bile / Fırsat vermez Azrail / Vakit geldiği zaman / Sadece baban değil / Atan gider / Canın gider / Kanın gider / Gider de gider... Dolmaz boşluğu kısa zamanda / Hep bir ses ararsın, bir nefes / Bir anahtar tıkırtısı / Yanlış bir iş yapınca / Gözünün içine bakılmasını / Ama sadece beklersin Çünkü; / Bir baba gittiğinde, / Sadece baban değil; / Bir dostun, / Bir arkadaşın, / Bir sırdaşın, / Bir öğretmenin, / Bir ustan, / Bir yanın gider... / Gider de gider! Umarım sizler, gitmeden anlarsınız babanızın değerini. Geçmiş te olsa, tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun… k.subasi@zamaniskandinavya.dk Twitter: @kamilsubasi

NORVEÇ HABER TURU

Kamil Subaşı

Halk sigara yasağından memnun Sağlık Bakanlığı’nın sigara yasağının 10. yılına ilişkin yaptığı bir araştırmaya göre, halkın yüzde 94’ünün yasaktan oldukça memnun olduğu kaydedildi. Bu rakamın, yasağın getirildiği ilk yıllarda yüzde 54 olduğu belirtildi. Bakanlık yetkilileri, yaptırım son derece yerinde olduğunu açıklarken, halkın kanundan memnun olmalarınin oldukça sevindirici olduğuna işaret etti. Bununla birlikte geçtiğimiz haftalarda, okullara da tamamen sigara yasağı getirileceği belirtilmiş, 1 Temmuz 2014’ten itibaren yürürlülüğe girecek kanunun tüm öğrencileri ve okul yetkililerini kapsayacağı kaydedilmişti. Ayrıca, yeni yaptırıma, ülke genelinde gençler arasında sıkça kullanılan enfiyenin de (sniff) dahil olacağı açıklanmıştı. Sağlık Bakanlığı, yeni kanun önergesine neredeyse tüm partililerin sıcak baktığı, bundan dolayı kanun tasarısının meclis tarafından onaylandığını duyurmuştu.

Bakan valilik görevini reddetti Balıkçılık Bakanı Elisabeth Aspaker’in, Troms bölgesi valiliğine atanması gündem oldu. Medyada yer alan haberlere göre, Balıkçılık Bakanı Elisabeth Aspaker’in Troms bölgesi valilik görevine getirileceğini, ancak Bakan’ın bu görevi üstlenmek istemediği, milletvekillik görevine devam etmek istediği açıklandı. Konuyla ilgili daha önce de konuşan Bakan, olayın bazı spekülasyonlara neden olacağını, her ne olursa olsun bakanlık görevine devam etmek istediğini belirtmişti. Bölgenin valilik görevini sürdüren, yaz sezonunda emekliliğe ayrılacak olan Svein Ludvigsen’in konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmaktan kaçındığı söylendi.

Öğretmenlik eğitimine yeni yüksek lisans uygulaması geliyor Eğitim Bakanlığı, ilkokul öğretmenliğine yönelik yeni bir uyguma için kolları sıvadı. Buna göre isteyen öğrenciler, 2017’den itibaren ilkokul öğretmenliğine ilişkin yüksek lisans eğitimi alabilcek. Bakanlık, öğretmen adayalrının, araştırma tabınana dair bilgilerin nasıl bulunp kullanılacağı konusunda bilgi sahibi olacağını açıkladı. Böylelikle ders veren araştırma tabanına dair bilgiye sahip öğretmenlerin daha iyi donanımına sahip olacakları kaydedildi. Bununla birlikte Sağ Parti (H) ve İlerleme Partisi’nin (FRP) yeni uygulamaya oldukça önem verdikleri açıklandı.

Tarihin en sıcak baharını yaşanıyor Ülke genelinde tarihinin en sıcak baharını yaşadığı kaydedildi. Hava sıcaklığının ortalama 27 dereceyi bulduğu, rakamın 1900’den bu yana bir ilk olduğu açıklandı. Ortala sıcaklığın normalin üstünde 2,3 derecenin üstünde olduğu açıklandı. Ayrıca daha önce metoroloji yetkilleri, Norveç’in 1937’den bu baya en sıcak kışını yaşadığını belirtti. Uzmanlar, önümüzdeki yıllarda da ılık kış aylarının yaşanacağını, soğuk kış aylarınınsa eskiye göre daha erken geleceğini açıklamıştı. Diğer taraftan iklim değişikliğinin endişe verici olduğunu bildirilirken, bu duruma ilişkin bir şeyler yapılması gerektiği uyarında bulunulmuştu. Ülkenin, Atlas Okyanus ve Norveç Denizi’nden gelen alçak basınç nedeniyle son 42 yılın en sıcak Noel’ini geçirdiği bildirilmişti. Ülke genelinde hava sıcaklığının ortalama 8 derece olduğu, 1971 Noeli’nde ortalama hava sıcaklığın 10,3 derece olduğu, 2006 yılında 7, 2010 yılında ise bunun eksi 13 derece olduğu dile getirilmişti.


9 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

İSVEÇ’İN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ:

“Göç, İsveç’e son derece fayda ve enerji sağlamıştır” MENAF ALICI ANKARA

Kululuların 1966 yılında İsveç’e gitmeye başladığını ifade eden Alaton, “Kulululardan 15 yıl önce İsveç’i keşfetmiş bir adam var; o da benim. 1951 yılında gittim ve sosyal demokrasiyi orada keşfettim. Sosyal demokrat oldum. Sonra Türkiye’ye geldim, işadamı oldum. Ve herkesin kafası karıştı; hem işadamı hem sosyal demokrat bu nasıl olunur diye. Karşınızda başarılı olduğu söylenen bir işadamı ve aynı zamanda İsveç’in sosyal demokrasisine aşık bir adam var” diye konuştu. Kısa bir konuşma yapan Miss Turkey 2014 güzeli Amina Gülşe de Göteborg’da doğup büyüdüğünü belirterek, Miss Turkey’de İsveç ve Türkiye’yi birlikte temsil ettiğini söyledi.

1lund, göçün İsveç’e son derece fayda İsveç’in Ankara Büyükelçisi Lars Wah-

ve enerji sağladığını söyledi. İsveç’in egemenliğini simgeleyen ve her yıl 6 Haziran’da kutlanan İsveç Milli Günü, İsveç’in Ankara Büyükelçiliği’nde de düzenlenen bir resepsiyonla kutlandı. Büyükelçi Lars Wahlund ve eşi Helena Gustavsson Wahlund’un ev sahipliği yaptığı resepsiyona İshak Alaton, Zülfü Livaneli, Şahin Alpay ve Göteborg’da yaşayan Miss Turkey 2014 güzeli Amina Gülşe’nin de aralarında bulunduğu İsveç ve Türkiye’den davetliler katıldı. Çok sayıda yabancı misyon temsilcisi ve askeri ataşe de davetliler arasında yer aldı. Büyükelçi Lars ve eşi Helena Gustavsson Wahlund, geceye katılan davetlileri kapıda karşılayarak yakından ilgilendi. Açık büfe yemek ve içecek ikramının yapıldığı gecede konuklar bol bol sohbet ederek keyifli bir akşam geçirme şansı buldu. Bu yılki teması “Göçün Güzellikleri ve Faydaları” olarak belirlenen İsveç Milli Günü resepsiyonunda bir konuşma yapan Büyükelçi Wahlund, göçün ve göçmenlerin İsveç’e katkılarının göz ardı edilemeyecek kadar büyük olduğuna dikkat çekerek, “güçlükler olmakla birlikte göç, İsveç’e son derece fayda ve enerji sağlamıştır” dedi. İfadelerini örnekleyerek sürdüren Wahlund, “bugün bütün İsveç okullarında okul yılının sonunda söylenen şarkıların neredeyse tamamı İsveç’e göç eden bir Yahudi tarafından yazılmıştır. Bütün insanların ve kültürlerin bir etkileşimin sonucu olduğu açık bir gerçektir’ diye konuştu. İsveç’te Türkiye kökenli yaklaşık 150 bin insanın bulunduğunu kaydeden Wahlund, bunlar arasında sekiz milletvekili ve bir de Mardin doğumlu bir bakanın bulunduğunu dile getirdi. İsveç Türkleri arasında çok başarılı insanların olduğunu ifade eden Wahlund, “bunlardan bazıları Türkiye döndü ve İsveç’te edindikleri tecrübelerle Türkiye’ye katkı sağlıyor. İsveç’te belirli bir süre yaşamış ve sonra Türkiye dönmüş bu insanların burada çok başarılı işler yaptıklarını neredeyse her gün medyadan okuyorum” dedi. Büyükelçi Wahlund, İsveç’in Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişine desteklerinin yüzde 110 olduğunu da sözlerine ekledi.

27 HAZİRAN’DA KULU’DA İSVEÇ FAHRİ KONSOLOSLUĞU AÇILIYOR İsveç, 27 Haziran’da Konya’nın Kulu ilçesinde fahri konsolosluk açıyor. İsveç’in Ankara Büyükelçi Lars Wahlund,

“SWETÜRK KOLEKSİYONU’NDAN GÖÇÜN 50 YILI” FOTOĞRAF SERGİSİ

bu ayın 27’sinde Kulu’da fahri konsolosluk açacaklarını belirterek, bunun Kulu’da açılmış ilk konsolosluk olacağını söyledi. İsveç’te Kulu’nun çok önemli bir yeri olduğunu kaydeden Wahlund, İsveç Entegrasyon Bakanı Erik Ullenhag’ın Haziran’ın 27’sinde Kulu’ya gelerek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Fahri konsolosluğun açılışını yapacağını bildirdi. İsveç’in Kulu Fahri konsolosluğunu Erdal Akdeve üstleniyor. Davetliler arasında bulunan Erdal Akdeve’yi misafirlere tanıtan Wahlund, bütün davetlileri Kulu’daki açılışa davet etti.

ZÜLFÜ LİVANELİ: “İSVEÇ KİMLİĞİMİN AYRILMAZ BİR PARÇASI” İsveç Milli Günü resepsiyonuna katılan ünlü Sanatçı Zülfü Livaneli, İsveç’in kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi.

Resepsiyonda bir konuşma yapan Sanatçı Livaneli, Ankara’da kokteyl ya da elçilik davetinin eksik olmadığını ve çoğuna da pek gitmek istemediğini belirterek, “ama bu gece çok enteresan, çünkü burası benim gençliğimin, geçmişimin ve kimliğimin bir parçası” dedi. 1970’lerde İsveç’te bulunduğunu belirten Livaneli, “burada o dönem arkadaşlarımı ve hatta o dönemden beri hiç görmediğim arkadaşlarımı gördüm. Dolayısıyla İsveç kimliğimizin ayrılmaz bir parçası. Büyükelçi de çok aktif bir insan ve çok güzel bir şey yaparak bizi bir araya getirdi” şeklinde konuştu.

İSHAK ALATON: İSVEÇ’İN SOSYAL DEMOKRASİSİNE AŞIĞIM Resepsiyonda, 1951 yılında İsveç’e gelen İşadamı İshak Alaton da bir konuşma yaptı.

Türkiye’den İsveç’e göçün 50 yılını konu alan “SWETURK Koleksiyonu’ndan Göçün 50 Yılı” fotoğraf sergisi İsveç’in Ankara Büyükelçiliği’nde sergilendi. Merkezi Stockholm’de bulunan İsveç Türk İşadamları Federasyonu (SWETURK), Haberisveç’in katkılarıyla, İsveç’in Ankara Büyükelçiliği’nin teklifi üzerine İsveç Milli Günü resepsiyonunda göçün 50 yılını konu alan bir fotoğraf sergisi organize etti. Her biri Türkçe ve İsveççe açıklamalarla sunulan 30 kadar fotoğraftan oluşan sergi, adeta 50 yılın özet göç tarihini ortaya koyuyor. İsveç’in Ankara Büyükelçisi Lars Wahlund’un resepsiyonda yaptığı konuşmasında ‘görülmeye değer’ ifadesini kullandığı sergiyi çok sayıda davetli gezdi. 1996–2000 yılları arasında Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği’ni yapan Oktay Aksoy da sergiyi ziyaret edenler arasındaydı. Sergilenen fotoğraflar arasında Aksoy’un da bir fotoğrafı vardı. 99 yılında Marmara’da yaşanan depremde Türkiye’ye en çok yardım eden ülkelerden biri olan İsveç yardım ekibine teşekkür plaketi sunarken çekilen fotoğrafını yakından inceleyen Büyükelçi Aksoy duygulu anlar geçirdi. “SWETURK Koleksiyonu’ndan Göçün 50 Yılı” fotoğraf sergisinin fotoğraf sayısı artırılarak İsveç ve Türkiye’nin başka şehirlerinde de sergilenmesi planlanıyor.

İSVEÇLİ- TÜRK CAZ MÜZİSYENLERİNDEN ÖZEL ŞARKILAR Türkiye’de iş yapan İsveç şirketlerinin sponsorluklarıyla katkı sağladığı resepsiyonda, İsveçli- Türk caz müzisyenleri İlhan Erşahin, Dilara Sakpınar ve Mehmet İkiz de bu güne özel şarkılar icra etti.


10 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Eski Başbakan ve Liberal Parti Başkanı Lars Lökke Rasmussen’in, parti bütçesinden kıyafet alması koltuğundan olmasına yol açıyordu.

Partinin aldığı kıyafetler sorun oldu ZAMAN KOPENHAG

1Lars Lökke Rasmussen’in, parti büt-

Eski Başbakan ve Liberal Parti Başkanı

çesinden kıyafet alması koltuğundan olmasına yol açıyordu. Ekstra Bladet gazetesinin, Rasmussen’in lüks bir hayat yaşayıp, markalı pahalı kıyafetleri olduğunu yazmasıyla başlayan süreçte Danimarkalı politikacı zor günler geçirdi. Partinin önde gelen isimleri Rasmussen’in görevden ayrılması yönünde görüş bildirmesinden sonra partinin merkez

karar kurulu toplandı. Yaklaşık 7 saat süren toplantıda Rasmussen, kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili kurul üyesi 132 kişiyi bilgilendirerek, delillerini ortaya koydu. Toplantı öncesi kesin istifa eder yorumlarının aksine Rasmussen, kurul üyelerinin desteğiyle görevine devam ettiğini açıkladı. Liberal Parti yönetimi, 2010 yılında Rasmussen’in partiyi temsil etmesinden dolayı ‘devlet adamı temsiline uygun kıyafet’ giymesini istedi. O yıllarda başbakanlık koltuğunda oturan daha önce de bakanlık

ve milletvekiliği yapan Rasmussen’in bütçesi ‘lüks kıyafet’ almaya yetmediği için parti yönetimi, hem ülkeyi hem de partiyi temsil etmesinden dolayı ‘temsile uygun kıyafeti’ için emrine fon verdi. Rasmussen, kıyafet için 152 bin kronluk harcama yaptı. Partinin aldığı kıyafetleri sadece temsil görevi yaparken giyen Rasmussen, evine götürdüğü kıyafetlerin ücreti olan 100 bin kronu partiye ödedi. Rasmussen, “2010’da başbakanlık yaparken parti yönetimi, tanıtım bütçesi adı altında ‘devlet adamına yakışır kıyafet giymem için’

100 bin kronluk bir bütçe ayırdı. Benim de giyim dolabımı yenilemem için 152 bin kron harcandı. Benim o harcamayı yapacak param yoktu. Yönetim partimi ve ülkemi iyi temsil etmemi istediği için harcama yapıldı.” dedi. Rasmussen’in kanunsuz bir işlem yapmadığına ancak etik olarak yanlış davrandığına inanan seçmenler ise son kamuoyu anketinde cezayı kesmiş gözüküyor. Liberal Parti’nin oy oranı yüzde 20 civarında çıkarken, bu oran 1998’den sonra görülen en düşük oy oranı oldu.

YÜZME HAVUZLARINDA ÖĞRENCİLER HAYATLARINI KAYBEDİYOR Eğitim Bakanı ve Yüzme Birliği yetkilileri, önümüzdeki günlerde okullarda verilen yüzme derslerinin güvenliği konusunda masaya oturacak. ENGİN TENEKECİ OSLO

1yüzme havuzlarında hayatını kaybet-

Geçtiğimiz hafta birkaç öğrencinin

mesi, okullarda verilen yüzme derslerinin tehlikeli olup-olamdığı meselesini gündeme getirdi. Eğitim Bakanı Thorbjørn Røe Isaksen, net bir şekilde, okulllarda verilen yüzme dersleri tehlikeli olduğunu açıkladı. Bakanlık, konuyla ilgili kollarını sıvıyarak yüzme derslerinini güvenliğini masaya yatırmak için Yüzme Birliği yetkilileriyle görüşme kararı aldı. Ancak Yüzme Birliği’yse, bakanlığın aksine, okullardaki yüzme derslerine öncelik verilmesi gerektiğini açıkladı. Eğitim Bakanı Thorbjørn Røe Isaksen, ülke genelinde verilen bu dersin çocuklar için oldukça tehlikeli olduğunu söyledi. Bakanlığa gelen raporların, okullarda verilen yüzme dersine ilişkin yeterince sorumlu elamanlar bulunmadığını gösterdiğini kaydetti. Isaksen, bazı okulların ve

Geçtiğimiz hafta Østlandet ve Askim bölgelerinde yer alan yüzme havuzlarında biri 6 yaşında, diğeriyse 17 yaşında iki kişi hayatını kaybetmişti. belediyelerin bu derse öncelik tanımadığını hatırlattı. Durumun, özellikle Norveç’e yeni

gelen, yüzme bilmeyen 4. sınıf öğrencileri için daha da tehlikeli boytta olduğunu dile getirdi. Bundan dolayı bu türlü çocuklar okullarda yüzme dersi almaması gerektiğini hatırlattı. Yüzme Birliği’yse bakanlığın tersine, okullardaki yüzme dersleri saatlerinin artırılması ve bu derse öncelik verilmesi gerektiğini savundu. Birlik yetkilileri, yüzme derslerinin kalite çıtasının yükseltilmesi gerektiğini kaydetti. Okulların, yüzme dersinin ne olduğuna dair somut tanımlara sahip olması gerektiğinin altını çizildi. Böylelikle bu dersin önemi hakkında bilgi edinileceği açıkladı. Bakanlığın, önümüzdeki günlerde birlik yetkililerinle konuyla ilgili bir toplantı düzenleyeceği bildirildi. Toplantıda, havuzlarda yüzme eğitimi alan çocukların güvenliğinin sağlanamsına yönelik konuların görüşüleceği duyruldu. Diğer taraftan bakanlık, daha önce, defalarca ve her yaz bu derse yönelik birçok açıklamalarda

bulunduklarını, bu yıldan itibaren dersin her yıl düzenli bir şekilde sistemize edilmesi gerektiğini söyledi. Öte yandan Aust-Agder Valiliği’nin yaptığı bir araştırmaya göre, Romsdal, Buskerud ve Aust-Agder bölgelerinde faaliyet gösteren 19 okulun yüzme derslerinde endişe verici boyutta eksiklerin var olduğu belirtildi. Ayrıca birçok okulun verdiği yüzme derslerinde herhangi bir güvenliğin olmadığı aktarıldı. Okullarda uygulanan yüzme dersinde her 15 öğrenciye bir görevlinin nezaret ettiği, bu uygulamanınsa yanlış olduğu bildirildi. Geçtiğimiz hafta Østlandet ve Askim bölgelerinde yer alan yüzme havuzlarında biri 6 yaşında, diğeriyse 17 yaşında iki kişi hayatını kaybetmişti. Ayrıca Ipsos isimli araştırma şirketinin yaptığı bir araştırmaya göre, ülke genelinde 10 yaş grubu çocukların yarısının 200 metre yüzebildiği kaydedildi.


11 İSKANDİNAVYA Üniversiteler için ayrılan bütçeler tüketilemiyor

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ülke genelindeki üniversite ve yüksek okullar için ayrılan 5 milyar kronluk bütçenin birikmiş olduğu ve kullanılmadığı kaydedildi.

YASİR ÖZKAN OSLO

1bir raporo göre, ülkedeki birçok yüksek

Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan

eğitim kurumu için ayrılan maddi maddi desteğin tamamen kullanılmaığı belirtildi. Yüksek eğitim kurumlarının değerlendirmeye alındığı raporda, ülke genelindeki üniversite ve yüksek okulların toplam 5 milyar kron birikmiş parası bulunduğu aktarıldı. Öte yandan rapor sonucunda, yüksek eğitim kurulumlarının kullanamadığı paraları daha sonra kullanmak üzere bir sonraki yıla aktarıldığı, ancak bütçe fazlası olarak kaydedilen bu paraların bir türlü tüketilmediği için biriktiği belirtildi. Ayrıca biriken miktarın 3,7 milyar kronunun Eğitim Bakanlığı tarafından üniversite ve yüksek okullara tahsis edilen maddi destekten oluştuğu açıklandı. Eğitim Bakanlığı Bölüm Başkanı Joar Nybo, üniversite ve yüksek okullara tahsis edilen bu paranın, ne kadar zamanda bütçe fazlası olarak aktarılabileceği konusuna, Eğitim Bakanlığı’nca herhangi bir sınırlandırma getirilmediğine işaret etti. Her kurum için kişisel bir değerlendirme yapıldığına dikkat çeken Nybo, yüksek eğitim kurumlarının kaç

Genel kanunlara göre, yüksek eğitim kurumları kullanamadıkları paraları sonraki yıllarda kullanmak üzere bütçe fazlası olarak aktarabiliyor. FOTOĞRAF:ZAMAN, ENGİN TENEKECİ yıl boyunca ne kadar para biriktirebileceğini değerlendirdiklerinde, kurumun stratejilerini, geleceğe yönelik planlarını ve yaptığı yatırımları göz önünde bulundurduklarını

söyledi. Genel kanunlara göre, yüksek eğitim kurumları kullanamadıkları paraları sonraki yıllarda kullanmak üzere bütçe fazlası olarak

*Trelleborg’da (İsveç) kalite, etik ve güvenlik standartlarına titizlikle uyarak kebap üretimi yapıyoruz. *Ürünlerimiz % 100 helaldir! *Lütfen ürünlerimizi size en yakin kebap toptancısına sorunuz!

Ürünlerimiz ­Fıstık Kebap ­Hazır Izgara kıyma kebabı -Dilimli pizza et ­Tavuk Kebabı ­Hazır Izgara tavuk kebabı Tel.: 0410-175 45 Cep:0735-139276 Hallasvängen 21 231 65 Trelleborg E-mail: hitcokebab@gmail.com

www.hitcokebab.se

aktarabiliyor. Ancak Eğitim Bakanlığı yetkililieri, üniversite ve yüksek okulların böyle bir yetkisi bulunsa bile tahsis edilen maddi desteğin normal şartlarda bir yıl içerisinde tüketilmesi gerektiği hatırlatmasında bulundu. Bununla birlikte yetkililerin konuyla ilgili endişelerini de yayınladıkları raporda şu ifadeler dile getirildi: “Büyük miktarların daha sonra kullanılması için bütçe fazlası olarak kaydedilmesi, yüksek eğitim kurumlarının tatmin edici şekilde işletilmediğine işaret eden bir unsur olabilir.’’ Milli Eğitim Bakanlığı, şu ana kadar 10 yüksek eğitim kurumunu, kendilerine tahsis edilen maddi desteği tamamen kullanması konusunda uyardığının altını çizdi. Bakanlık tarafından incelenen yüksek eğitim kurumları arasında en çok bütçe fazlası bulunan kurum, yıllık gelirinin yüzde 45,8’ini daha sonra kullanmak için bütçe fazlası olarak önümüzdeki yıla aktaran Bergen Üniversite Koleji olduğu kaydedildi. Bu koleji yüzde 27,8 bütçe fazlasıyla Ålesund Üniversite Koleji takip ederken, en düşük bütçe fazlası bulunan yüksek eğitim kurumununsa Bergen’de bulunan Norveç Ticaret Üniversitesi olduğu aktarıldı.


12 İSKANDİNAVYA

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

İSVEÇ HABER TURU

Kadın sürücü trafikte bira içerken yakalandı

Program boyunca Van’dan misafir olarak gelen bir grup, canlı müzik eşliğinde çeşitli halk dansı gösterileri yaptı, yöreye ait parçalar seslendirdi.

Zaman’ın düzenlediği piknikte Norveçli aileler de buluştu Oslo’nun en büyük piknik yeri Ekeberg’de düzenlenen piknik yoğun ilgi gördü. ENGİN TENEKECİ OSLO

1geleneksel piknik programı düzenledi. Oslo

Zaman İskandinavya, Oslo’daki aboneleri için

Eğitim-Kültür Derneği (OKUF) ve Mangfoldhuset Diyalog Derneği ile ortaklaşa düzenlenen orginezeye, havanın da güzel olaması nedeniyle katılım fazlaydı. Oslo’nun en büyük piknik yeri Ekeberg’de düzenlenen programa Norveçli aileler de katıldı. Program boyunca Van’dan misafir olarak gelen bir grup, canlı müzik eşliğinde çeşitli halk dansı gösterileri yaptı, yöreye ait parçalar seslendirdi. Grubun düzenlediği gösterilere, çevredeki Norveçliler de büyük ilgi gösterdi. Ayrıca Mangfoldhuset Diyalog Derneği çatısı altında faaliyet gösteren Öğrenci Platformu’nun da düzenlediği uçurtma programına başta Norveçli aileler olmak üzere, Türkiye kökenli aileler de çocuklarıyla birlikte yoğun ilgi gösterdi. Programda gelen

misafirlere mangalda Adana kebap ve meyve ikramları da sunuldu ve futbol ve veleybol musabakaları da düzenlendi.

Öğrenci Platformu’nun da düzenlediği uçurtma programına başta Norveçli aileler olmak üzere, Türkiye kökenli aileler de çocuklarıyla birlikte yoğun ilgi gösterdi.

Stockholm’de bir kadın sürücü trafikte bira içerken yakalandı. Arabanın ön koltuğunda boş bira kutuları dikkat çekerken kadın sürücünün ehliyetine el kondu. Bir ihbarı değerlendiren Stockholm polisi ilginç bir olayla karşılaştı. Bira içerken otomobil kullanan bir kadını durdurarak, alkol testi yaptı. Çok sarhoş olduğu belirtilen kadının arabasında boş bira kutuları da polisi şaşkına çevirirken kadının ehliyetine ve arabaya el kondu. Havaların ısınması ile sarhoş otomobil kullanımının arttığına dikkat çeken polis, sarhoş araba kullananların 114 14 ve 112 no’lu telefon numaraları aranarak ihbar edilmeleri yönünde çağrıda bulundu.

Göteborg’da öğrencilere verilen okul yemeğine sosyal medyada büyük ilgi Göteborg’da bir lisenin öğle yemeği menüsü dünyayı salladı. Menüde somun balığı ızgara, balık sosu ve patatesin (Laxfiléer, potatis och romsås) bulunduğu tabağın fotoğrafı sosyal medyada tıklama ve yorum rekoru kırdı. Bir öğrencinin ‘işte okuldaki öğle yemeğimiz’ yorumu ile sosyal medyada paylaştığı somun balıklı yemek fotoğrafı, kısa sürede 19 bin beğenme ve 4 bin yorum aldı. Birçok yorumda, “Beş yıldızlı otelde bile böyle menü yok, en iyisi biz İsveç’e taşınalım.” denirken, binlerce kişi de fotoğrafı paylaştı.

İskandinavya Uluslararası Kuran’ı Kerim güzel okuma yarışması yapıldı İskandinavya Uluslararası 2. Kuran’ı Kerim, hafızlık ve ezanı güzel okuma yarışmasının finali, Stockholm’de Järfalla konferans salonunda yapıldı. İmam Ali İslami Merkezi’nin üstlendiği yarışmaya Finlandiya, Danimarka, Norveç ve İsveç’ten yoğun katılım yaşandı. Venezualla’dan, Danimarka’dan, Almanya’dan katılan din adamlarının yanı sıra İsveç’ten Diyanet Görevlisi Veysel Kılıç da jüri üyeleri arasında yerini aldı. Finale katılan yarışmacıların okuduğu Kuran-ı Kerim ve ezanı şerif salonda manevi bir hava atmosferi oluşturdu. Yarışmaya Danimarka’dan katılan Fazıl el İmar birinci olurken, İsveç’ten katılan Wahidi Haydari ikinci ve Beşir Adil de üçüncü oldu. Güzel Ezan Okuma Yarışması’nda ise Hasani Fehim birinci, Semir Sadık ikinci ve Ali Rıza Waridi üçüncü olmayı başardı. Hafızlık Yarışması’nda da Muhammed İbrahimi birinci oldu. Dereceye giren yarışmacıların çeşitli hediyelerle ödüllendirildiği programın sonunda bir de hatıra fotoğrafı çekildi.

The Pirate Bay’in kurucusu İsveç’te yakalandı Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol’ün iki yıldan bu yana aradığı, dünyada yaygın olarak kullanılan dosya paylaşım sitesi ‘The Pirate Bay’ın kurulucularından Peter Sunde yakalandı. İsveç‘te telif haklarını ihlalden 8 ay hapis cezası alan, Sunde’nin ülkenin güneyinde ele geçirildiği bildirildi.

Zlatan’dan Jimmy ve Erkan’a Galatasaray tavsiyesi Ünlü İsveçli futbolcu Zlatan İbrahimovic, Milli Takımdan arkadaşları Jimmy Durmaz ve Erkan Zengin’e Galatasaray’ı tavsiye etti. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre; Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın transfer listesinde yer alan Jimmy Durmaz ile Erkan Zengin, milli maç için gittikleri İsveç’te gazetelerin en fazla ilgilendikleri oyuncular olurken, İsveç Milli Takımı’nın yıldızı İbrahimovic de iki oyuncuya takılmadan edemedi. Milli maçlar sonrasında tatil için Zlatan, New York’a, Jimmy ve Erkan ise Türkiye’ye gelirken havalimanında beraberdiler. Erkan ve Jimmy’nin yanına gelen Türkler iki oyuncuya hangi takıma gideceklerini sorarken, Zlatan’ın ise iki oyuncuya, “Galatasaray’a gidin onlarda para çok” demesi herkesi gülümsetti.


İsveç’in en çok satan gazetesi Aftonbladet, geçtiğimiz hafta bir sayısında 3 sayfasını birden Çanakkale zaferine ayırdı. Gazete, savaşın dünyanın gelişiminde önemli bir dönüm noktası olduğu tespitinde bulundu. ZAMAN STOCKHOLM

1geçtiğimiz hafta toplam 3 sayfasında birden

İsveç’in önde gelen gazetelerinden Aftonbladet,

Çanakkale savaşına yer verdi. Gazetenin muhabiri Peter Kadhammar, “Bu savaşta Türklerin kaybı da 300 bin civarında oldu. Bu insanların kaybı, savaş alanında değilse bile dünyanın gelişiminde bir dönüm noktası olmuştu.” ifadeleri ile Çanakkale zaferini özetlerken, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun da Gelibolu’da ilk kez büyük bir yenilgiye uğradığının altını çizdi. Haberi, “Muhabirimiz Peter Kadhammar zamanımızın ve hayatımızın başlangıcı olan savaşın geçtiği yerlere seyahat etti.” şeklinde anons eden Aftonbladet gazetesi bu ifadeleri, “Birinci Dünya Savaşı, 100 yıl önce başladı ve hâlâ sonuçlarını yaşıyoruz. Birinci Dünya Savaşı dünyamızı, sınırları, uzlaşmazlıkları ve siyasi ideolojileri oluşturdu. Modern Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’nın sonucudur.” şeklinde açıkladı. Savaşı, “İngilizler basit bir çatışma olacağını sandılar, ancak Gelibolu’daki kanlı savaş 259 gün sürdü. İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı geçerek, Rusya’ya sıcak

denizleri açan kolay bir yol oluşturmak istemişlerdi.” şeklinde anlatan gazete Gelibolu’da askerlerin birbirlerine karşı çarpışmış olsa da aralarında insancıl bir bağ oluştuğuna dikkat çekti. Gazete savaş esnasında Türkler ve Avustralyalıların sigara ve yemek paylaştığına birbirlerine ‘düşman arkadaşım’ diye seslenerek, çatışma aralarında ölülerini toplarken karşılıklı konuştuklarına yer verdi. Savaşta ilk kara çarpışmasının Nisan 1915’te yapıldığını ve bu çarpışmadan 259 gün sonra itilaf devletleri güçlerinin Ocak 1916’da 265 bin asker kaybederek geri çekildikleri bilgisini veren gazete savaşta, “Türklerin kaybı da 300 bin civarında olmuştu. Bu insanların kaybı, savaş alanında değilse bile dünyanın gelişiminde bir dönüm noktası olmuştu.” şeklinde önemli bir tespitte bulundu. Gelibolu’da savaşta siper olarak kullanılan yerlerin şimdi turist akınına uğradığına da dikkat çeken yazıda Türkiye’nin her yerinden tur gruplarını ve hatta uzaklardan, Avustralya’dan insanların buralara ziyarete geldiği bilgisi verildi.

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Kızlar ve erkekler alkol tüketiminde eşit

FİNLANDİYA HABER TURU

14 İSKANDİNAVYA İsveç gazetesi Çanakkale destanına üç sayfa ayırdı

Finlandiya’da kızların ve erkeklerin aynı oranda alkol tükettikleri belirlendi. Gençlerin içki içme oranı son 20 yıldır oldukça yükseldiği ve 1990 yıllarında bu rakamın yüzde 10 olduğu ancak bu sene itibariyle bu oranın yüzde 16’ya yükseldiği belirlendi. Aynı zamanda, çok az içki tüketen gençlerin de oranlarında bir yükseliş olduğu kaydedildi. Genel olarak gençlerin alkole karşı olan tutumları negatif hala geldiği belirlendi. Gençler arasında içkiye olan rağbetlerinin azalma nedenleri olarak ise, alkol tüketiminde düzenlenen yaş sınırlaması ile bağlantılı olduğu ve ülke genelinde sıkı kontrollerin yapıldığı kaydedildi. Erkeklere oranla kadınların alkole dayanma güçlerinin fazla olmadığı ve kadınların genç yaşta alkole bağımlı olmalarının ise hamilelik gibi zamanlarda çok büyük risklerle karşı karşıya kalabilecekleri kaydedildi.

Parlamento Başkanı Eero, KKTC, Finlandiya’da temsilcilik açabilir Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek, Finlandiya Parlamento Başkanı Eero Heinaluoma ile bir araya geldi. Çiçek görüşmede, Finlandiya’dan iki konuda beklentileri olduğunu belirterek bunlardan birinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aynen Berlin ve Stockholm’deki statüde olduğu gibi Finlandiya’da temsilcilik açması olduğunu ifade etti. Kıbrıs konusunda yeni müzakere sürecinin başlatıldığını hatırlatan Çiçek, “Ümit ederiz bu defa bu iş sonlanmış olur. Ada’da kalıcı, adil, siyasi eşitlik temelinde bir barış anlaşması gerçekleşir. Ancak bu tek taraflı olarak gösterilecek çabayla elde edilecek sonuç değildir” diye konuştu. Finlandiya Parlamento Başkanı Eero Heinaluoma ise KKTC’nin ülkesinde ofis açmaması için hiçbir sebep görmediklerini, bunun yapılabilir bir şey olduğunu, bunun için Finlandiya’da yaşayan KKTC vatandaşlarının yapılması gereken çalışmaları başlatması gerektiğini kaydetti.

Büyükelçi Nina Vaskunlahti, Türk erasmus öğrencileriyle buluştu

T.C. Kopenhag Büyükelçiliği’nden Önemli Duyuru Türkiye Cumhuriyeti Kopenhag Büyükelçiliği önümüzdeki Ağustos ayında gerçekleştirilecek ‘Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ için bir duyuru yayınladı. Söz konusu duyuruyu sizlerle paylaşıyoruz. *** Danimarka’daki Vatandaşlarımızın 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Oy Kullanmalarına İlişkin Duyuru Değerli vatandaşlarımız, 1) 18 Mayıs 2012’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 6304 Sayılı “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la yurtdışındaki seçmenlerin, milletvekili genel seçimi, Cumhurbaşkanı seçimi ve halkoylamasında bulundukları ülkelerde oy vermeleri hüküm altına alınmış ve 2014 yılı yaz aylarında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerde ilk kez oy kullanmaları mümkün olabilecektir. 2) Bu çerçevede;  - Büyükelçiliğimiz görev bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın seçimlerde oy kullanabil-

meleri için “Yurtdışı Seçmen Kütüğü”ne kayıtlı olmaları gerekmektedir.  - Vatandaşlarımızın “Yurtdışı Seçmen Kütüğü”ne kayıtlı olup olmadıklarını Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı’nın internet sitesinden (https://www.ysk.gov.tr) kontrol etmeleri mümkündür.  - Yurtdışı Seçmen Kütüğünde kaydı bulunmayan vatandaşlarımızın Büyükelçiliğimiz Konsolosluk Şubesine başvurarak adres beyanında bulunmaları gerekmektedir. Başvurular randevu alınarak şahsen veya posta yolu ile yapılabilmektedir.  Posta yoluyla başvuracak vatandaşlarımızın açık adreslerini içeren imzalı bir dilekçe ve ekinde nüfus cüzdanlarının bir örneğini Büyükelçiliğimiz Konsolosluk Şubesine (Adres:Vestagervej 16, 2100 Kobenhavn Ö) iletmeleri gerekmektedir. 3) Seçimlerle ilgili, seçim yeri, hangi tarihte oy kullanılacağı, seçimde oy kullanmak için neler yapılması gerektiği hususunda  güncel  duyurularımızı Büyükelçiliğimiz web sitesi (kopenhag.be.mfa.gov.tr) ve facebook sayfasından takip edebilirsiniz. Saygıyla duyurulur.

Finlandiya Büyükelçiliği’nin 2005 yılından beri geleneksel olarak düzenlediği “Erasmus Değişim Öğrencileri” etkinliği bu yıl da Ankara’da yapıldı. Etkinlik çerçevesinde Finlandiya’ya eğitim için gitmiş ya da gidecek olan Türk öğrenciler biraraya geldi. Finlandiya’nın Ankara Büyükelçisi Nina Vaskunlahti’nin evsahipliğinde düzenlenen etkinliğe öğrencilerin ilgisi yoğun oldu. Ankara dışından da çok sayıda öğrencinin etkinlikte hazır bulunması dikkat çekti. Büyükelçi Vaskunlahti etkinlik nedeniyle yaptığı konuşmada öğrenci değişiminin iki ülke kültürlerinin birbirlerini daha yakından tanıması açısından oldukça önemli olduğunun altını çizdi. Etkinliğin gerçekleşmesinde büyük payı bulunan Türkiye Ulusal Ajansın temsilcisi Dr. Rana Kasapoğlu Önder, Finlandiya’ya giden Türk öğrenci sayısının her geçen yıl daha da arttığını vurgularken, 2004 yılından bu yana Finlandiya’ya giden Türk öğrencilerinin sayısı bin 200’den fazla olduğunu dile getirdi.

Ebeveynler okul çağındaki çocukların alkol almasını istemiyor Finlandiya’da ebeveynlerin yüzde 70’i okul çağındaki çocuklarına alkol verilmesini olumlu buluyor. Finlilerin alkole karşı bakış açılarını ve onların görüşlerini alan bir alkol firması yaptığı araştırmalarda çarpıcı sonuçlarla karşılaştı. Yaşı ilerleyen ebeveynler çocuklarının alkol almasına karşı oldukları ve tutumlarının da sert olduğu belirtildi. Özellikle 50 ile 70 yaş arasındaki kişiler çocuklarına hiçbir şekilde alkol verilmesini doğru bulmuyor. Aynı kişilerin yüzde 90’nı küçük yaşta alkol alınmasını suç olarak gördüklerini dile getiriyor. Eğitim sendikasında görevli bir öğretim üyesi ise, okullarda artık alkol ve sigaranın zararları hakkında bilgi verilmesi gerektiğini ve ebeveynlerinde bu konu hakkında bilgilendirilmeleri gerektiğini kaydetti.


15 GÜNDEM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Bir Madagaskarlı niçin Türkçe öğrenir? ZEKERIYA BAŞKAL DOÇ. DR., İPEK ÜNIVERSITESI

1Olimpiyatları, gürbüz bir çocuk gibi on İşte yılın o mevsimi yine geldi. Türkçe

iki yaşına giriyor. Dünyanın dört bir yanındaki çocuklar, bize yepyeni heyecanlar yaşatacak ve bir bahar rüyası gösterecekler. İnsanlığın masum hâli olan çocukların Türkçeleri, sanatçılara taş çıkaran performansları, sarıdan siyaha pek çok rengin Türkçede buluşması, Türk insanının karşılık beklemeyen fedakârlığı bizde bir gönül çağlayanı oluşturuyor ve bu muhteşem çağlayan, hüznümüzü, içe kapanmışlığımızı yer ile yeksan ediyor. Ülkemizin kahir ekseriyeti bu tabloyu alkışlıyor, madden ya da manen destek oluyor. Geçmişte olimpiyat finaline katılanların resmi, bu desteğin en güçlü ve renkli örneklerinden. Bu güçlü ve gönülden desteğin yanında, okulların açılmasına vesile olan Gönüllüler Hareketinin gündeminde ve niyetinde bir bit yeniği arayan, sadece aramakla kalmayıp kendince bulan ve bulduğunu yedi düvele duyurmaya çalışanlar da yok değil. Gerçi bu iddialar şimdiye kadar aklın, insafın ve vicdanın kabul edebileceği hiçbir suçlama içermiyor. Ancak gazete köşelerinde, televizyonlarda suçlamalarına devam edenler ve insanların zihnini bulandırmaya çalışanlar var. Oysa yapılması gereken; önyargısız bir şekilde yapılan çalışmaları incelemek, okulları gezip görmek ya da gezip görenlerle konuşmak, bu okulların, bulundukları ülkelerde ve çağımızda hangi ihtiyacı giderdiklerini tespit etmek ve bütün bunlardan sonra olumlu veya olumsuz bir hüküm vermektir. Somut bilgiye dayanmayan, düşünme ve araştırma eseri olmayan yargılar, haksız bir suçlamadan öteye geçemeyecek ve tarihin çöp sepetindeki yerini alacaktır. Bu yazı, dünyanın çeşitli ülkelerinde açılan okullardaki çocukların neden Türkçeye merak duyduklarını, ailelerin ve yöneticilerin neden bu okullara destek olduklarını ve bu okullarda ders veren öğretmenlerin hangi beklentilerle ya da motivasyonlarla bu işi

yaptıklarını anlama denemesidir. Bir gazete yazısının, kapsayıcı ya da nihai olma iddiası yoktur. Sadece mütevazı bir gayrettir. Dünyanın dört bir yanında açılan okulların sevilmesinin ve bulundukları ülkelerde tutunmasının sebeplerinden biri, okulların, insanlara Soğuk Savaş döneminin kutuplaşmasından uzak, Batı medeniyetinin sömüren ve sömürülen ikileminin dışında, barışa ve insanların iyi de olabileceğine dayanan bir söylem sunmalarıdır. Evet, okullar, öğrencilere ve velilere sevgiye dayalı bir dünya sunuyorlar. Okullarda çalışan öğretmenlerin düşüncesini “Dünyanın mayası sevgidir. Dünya bir gün kayıp o eksene ulaşacaktır.” şeklinde iki cümleyle ifade edebiliriz. Peki, öğrenciler ve veliler buna nasıl karşılık veriyorlar? Okullara kendi okulları gibi sahip çıkarak, öğretmenleri bağırlarına basarak ve kendi tarihlerinden ve kültürlerinden okulların vurguladıkları noktalara uygun bir söylemi öne çıkararak. Türk okullarına giden öğrenciler, kendi tarihlerindeki, kültürlerindeki barışçı ögeleri fark edip öne çıkarıyor ve bunlara dayalı bir gelecek kurmayı arzuluyorlar. Bu söylemin öne çıkarılmasına, hasbelkader katıldığım olimpiyat seçmelerinde şahit oldum. Örneğim, 18 yaşındaki Gürcü öğrenci Guram Emiridze’nin yazdığı “Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Bağlamda Gürcistan-Türkiye İlişkileri” başlıklı metinden. Başlığın, delikanlı gözüpekliğini bir tarafa

bırakırsak, öğrenci yazıya bir hikâyeye gönderme yaparak başlamış. Hikâye, Gürcü edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Vaja Pşavela’nın Aluda Ketelauri adlı eserinden. Hikâyenin biri Müslüman, biri Hıristiyan iki kahramanı var. Bu iki kahraman karşılaşır ve savaşa tutuşurlar. Mücadeleyi Hıristiyan Aluda kazanır, Müslüman kahraman Mutsal, âdet gereği tüfeğini Aluda’ya teslim eder ve aldığı yaralar neticesinde ölür. Ancak mücadele sırasında Müslüman düşmanının erdemlerine hayran kalan Aluda, yaptığı işten son derece pişmandır. Hikâyenin devamını ve yorumunu Gürcü öğrenci Guram Emiridze’nin yazısından virgülüne dokunmadan okuyalım: Söz konusu hikâyeyi bütün Gürcüler çok iyi bilmektedirler. Kendi döneminde gelenek ve göreneklerine bağlılığı ile tanınan, hatta birçok defasında öldürmüş olduğu kişilerin kafaları ile evine dönen Aluda’ya bir şeyler olmuştur. Yaşadığı olay karşısında aynı tutumu devam ettiremeyen Aluda, bölgesinde büyük bir hayretle karşılanmıştır. Düşmanında görmüş olduğu güzellikler karşısında gelenek ve göreneklerini bir elinin tersiyle iten Aluda, bu insanî tutumuyla Tanrıya bir adım daha yaklaşmıştır. Kabilesinde yabancı muamelesi gören Aluda, yöre halkına seslenerek, şu manidar sözleri ifade etmektedir: Bize göre, bu dünyada sadece biz varız Analar sadece bizi mi doğuruyorlar Cennet sadece bizim için yaratılmış

Cehennem ateşi sadece bizden olmayanlar için halk edilmiş. Hep bu şekilde düşünüyoruz Biraz kafa yormak lazım Yeryüzünde tek doğru söyleyen bizler miyiz? Her insan, yetişme tarzına, beklentilerine, çevresine, başkalarının ona karşı olan tutumuna göre geçmişteki olaylardan bir şeyler alır ve bir dünya inşa eder. Türk okullarının öğrencileri, bu okullara çocuklarını yollayan aileler, inşa sürecinde bir arada insanca yaşamakla ilgili ögeleri seçiyorlar. İnsanın doğası bir ayna gibidir, karşıda ne görüyorsa onu yansıtma eğilimindedir. Türk okulları, bu insanlara bin farklı formda ama hep aynı içerikte, cilası, görüntüsü sevgi olan bir ayna tutuyor. Türkçe, bu görüntünün ifade aracıdır. Görüntüyü oluşturan özü görürsek öğretmenlere hayran olan velileri, Türkçe defterini yastığının altına koyup uyuyan çocukları anlayabiliriz. Arapça, İslam’ın; Fransızca, 19. yüzyılda sanatın; İngilizce, bugün teknolojinin dilidir. Türkçe ise 21. yüzyılda sevginin ve barışın dili olmaya adaydır. Yazının başlığında sorduğumuz soruya tekrar dönecek olursak, bir Madagaskarlı, Tanzanyalı ya da Gürcistanlı, sevgiye rağbet ettiği, özündeki bir şeylere karşılık geldiği ve bu öze ulaşmanın bir aracı olarak gördüğü için Türkçe öğreniyor. Dünyanın her yerinde insanlar, Türkçede hırslarına hitap eden emperyal bir gelecek değil, Yunus’un “bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” diye eleştirdiği bir madde uygarlığı değil, her insanın özünde olan sevgiyi buluyor ve buna sarılıyor. Bu sarılma hem öğrencilere ve ailelere, hem de bunu hazırlayan esnafa ve öğretmene zevk-i ruhanî, ibadet neşvesi, sevginin sihirli tılsımı dediğimiz tarifi imkânsız bir haz veriyor. İşte bu neşedir Kayserili esnafı da, Kaleiçi’ndeki bar sahibini de, Kenya’daki öğretmeni de, Afrika’daki öğrenci velisini de beklenmedik ve kâr-zarar hesabıyla açıklanamayacak fedakârlıklara sevk eden ve olimpiyatlarda gördüğümüz muhteşem tabloların oluşmasına katkı sağlayan nedenlerden biri.

Mahmut Çebi

YTB’nin verdiği mali teşvikleri kim denetliyor? Bir devlet kurumu yalan beyanda bulunur mu? Hiç olmayan bir projeyi sanki yapılmış gibi detaylı olarak anlatır mı? Üstelik de bunu yayınladığı kitapta yapar mı? Yaptığı mali teşviklerin ve bunlarla alakalı projeleri anlattığı kendi kitabını Zaman’dan gelen soru üzerine kendi sitesinden kaldırır mı? Bu soruların hepsinin cevabı ne yazık ki “evet”. Yapan da 2010 yılında kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB). Yalan Rüzgarı misali projenin tanıtımı YTB’nin hazırladığı giriş kısmını o zamanın Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ile YTB Başkanı olan Kemal Yurtnaç’ın gülen fotoğraflarının süslediği 156 sayfalık İMECE isimli kitapta yapılıyor. 2013’ün son aylarında hazırlanan kitapta bazı ülkelerden hayata geçirilen örnek projeler tanıtılıyor. Ürettiği projelere 4 milyon 371 bin TL ile en çok teşvik alan ülke olan Almanya’nın örnek projesi ise “Gençlik Daireleriyle Alakalı-Türk Aileleri Danışma e-hizmet Merkezi”. Projenin sahibi Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD), gerçekleştirileceği yer ise başkent Berlin. Kitapta proje detaylı anlatılıyor. Detaya

göre Berlin’de 500 kişiye yönelik toplam 5 eğitim semineri düzenlenmiş, 3750 kişiye yönelik toplam 24 bilgilendirme toplantısı yapılmış, 200 adet büyük afiş, 10 bin adet el ilanı, 1000 adet kitapçık bastırılarak dağıtılmış ve bir web sayfası hazırlanmıştır. Kitaptaki ifadelerde “mişli geçmiş zaman” kullanılması olayın yapılıp bittiğini belgeliyor. Kitapta sadece proje için ne kadar ödeme yapıldığı yazmıyor. Biz de kaç aydır sormamıza rağmen hala öğrenemedik. Aslında YTB projeyi kitabında tanıtmasa kimsenin haberi olmayacağı için ne YTB ne de UETD için hiçbir problem de çıkmayacaktı. Zaman Köln büromuzdan Ziver Ermiş ́in kitabı internetten görmesiyle problem başladı. UETD’yi ve Koruyucu Aile konusunu yakından takip eden Ermiş, “böyle örnek bir projeden benim nasıl haberim yok” deyip araştırmasıyla gerçek de (daha doğru ifadesiyle yalan) ortaya çıkmış oldu. Ocak 2014 tarihinde yaptığımız araştırmalarda ne Köln, ne Berlin ne de internette böyle bir projeye rastlamadık. UETD’nin Köln’de bulunan merkezine Ziver Ermiş tarafından iletilen sorulara gelen cevapta

da projeden hiç bahis yoktu. Son bir ümitle sorular YTB’nin Ankara’daki merkezine iletildi. Oradan cevap gelmediği gibi İMECE kitabının proje detayları ve tüm ülkelere yapılan mali teşvik miktarlarının bulunduğu kısımları internetten kaldırıldı. Sayfa sayısı iyice azalan İMECE kitabı resmen kuşa döndürüldü. Bizim sorularımız da aşılması imkansız bir sessizliğe gömüldü. Allah’tan kitabı kopyalamıştık. Şimdi olay YTB ile UETD arasında gidip geliyor. Hangisinin doğru konuşmadığının anlaşılması için projenin seyrinin ve ödemenin kime ne zaman yapıldığının tespit edilmesi gerekiyor. Aslında YTB elindeki belgeye bakıp hemen cevap verebilir. Ama nedense bunu hala yapmış değil. Bu arada olayın ortaya çıkmasıyla hayali proje de hızla gerçeğe dönüşmeye başladı. Mart 2014 sonu itibari ile startı verilen projede kitapta yazan faaliyetlerin hepsi gerçekleşmemiş olsa da en azından el broşürlerinin bir kısmı dağıtılmış, bazı ziyaretler yapılmış ve bir internet sitesi kurulmuş bulunuyor. UETD’den Başkan Yardımcısı Mehmet Kara Berlin Bürosuna ödemenin şubat 2014’de ya-

pıldığını, kendilerinin projeyi sürdürdüklerini bunun haricindeki hususların ise kendilerini ilgilendirmediğini söylüyor. Biz soruları YTB’ye ilettikten sonra YTB’nin başkanı da değişti. Olay eski başkan Kemal Yurtnaç zamanındaolduğuiçinolmayan bir projenin niçin yapılmış gibi anlatıldığını onun açıklaması gerekiyor. Yapılmayan projenin mali ödemesinin kime yapıldığının, herhangi birine ödeme yapılmadıysa paranın hangi kutuda beklediğinin de açıklanması gerekiyor. Berlin’deki bu garip durum başka ülkeler için de geçerli olabilir. Bu teşvikler bizim vergilerimizden kesilip ödeniyor. Ben size bazı Avrupa ülkelerinde yapılan mali teşvik ödemelerini yazayım. “Devlet takip etmese de ben verdiğim verginin takipçisi olurum” diyen vatandaşlarımızla birlikte kontrol vazifesini yerine getirebiliriz: Almanya 4.371.024 TL, Avusturya 1.800.044 TL, Belçika 398.883 TL, Danimarka 387.963 TL, Fransa 1.072.429 TL, Hollanda 839.903 TL, İngiltere 496.465 TL, İsveç 256.516 TL, İsviçre 323.983 TL, Norveç 130.068 TL. Teklif bizden, gayret hepimizden.


16 GÜNDEM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Verilmiş sözlere ne oldu?

Daha önce de maden kazaları oldu. İhmal, yasal boşluk, denetimsizlik ya da ‘ölmek bu işin kaderinde var’ anlayışı, ekmeğini taştan çıkaran bu insanların canını yaktı. Her kazadan sonra, arkada kalan gözü yaşlı yetimleri teselli için vaatler verildi. Bunların ne kadarı yerine getiriliyor dersiniz? GÜRHAN SAVGI ABDULKERİM BEDİR

1301 insanımız arkalarında 432 yetim

Soma’nın acısı yüreğimizde hâlâ sıcak.

bırakarak bu dünyadan göçtü gitti. Verilen sözler de henüz taze. Faciadan sonra kimsenin mağdur edilmeyeceğini ve gereken tüm tedbirlerin alınacağını vadetti, hükümet. Madencilik Yasası’nın sil baştan değişeceğini bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dile getirdi. Hani meşhur bir söz vardır; ‘Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır’ diye. Hükümetin son senelerdeki benzer can kaybı yaşanan maden facialarından sonra yaptıklarına bir göz atalım dedik ama hiç de iç açıcı bir manzarayla karşılaşmadık. Kazalardan ders çıkarılması, teknik, idari ve hukuki düzenlemelerin yapılması ve en azından geride kalanların maddi ve manevi mağduriyetlerinin giderilmesi gerekiyordu. Kamuoyu baskısı üzerine Soma faciasından sonra taşeronlukla alakalı yasa tasarısı TBMM’de gündeme geldi. Ancak acılara merhem olması beklenen yasa eskisini aratacak cinsten çıktı. Tasarıyla, taşeronluk yaygınlaşacak. İşçilerin yargıya gitmesi daha da zorlaşacak. Zonguldak, K. Maraş- Elbistan ve Bursa-Mustafakemalpaşa’yı dolaşıp, buralardaki kazalardan sonra verilen sözlerin yerine getirilip getirilmediğini araştırdık. İlk durağımız madenci diyarı Zonguldak idi. ‘Karaelmas’ diyarı olarak anılan ilde kömürü ilk olarak 1829’da Uzun Mehmet buldu. Ancak bu keşfini canıyla ödedi. Anadolu’da kömürün serüveni ta ilk günden ölümle başladı, ne yazık ki öyle de devam ediyor. Zonguldak’ta kömür madenciliği

tarihi boyunca yitirilen işçi sayısı -sıkı duruntam 4910. Maalesef geçmişten gelen bu ölümcül gidişat aynen devam ediyor. Son senelerde bu yörede iki önemli maden kazası meydana geldi. 17 Mayıs 2010’da Zonguldak Karadon Maden Ocağı’nda grizu patlaması sonucu 30 işçi hayatını kaybetti. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in kazadan sonra söylediği; “Madencilerimizin bedeninde herhangi bir yanık yoktu, güzel öldüler.” sözü yörede hâlâ unutulamıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kazadan iki gün sonra olay yerine gitti. Burada protesto edilen Erdoğan, mağdur ailelere şu mesajı vermişti: “Her türlü mağduriyeti insan planında, beşer planında önleme noktasında bilesiniz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün bu mağdur ailelerin yanında olacak, bundan kimsenin endişesi olmasın.” Tarihler 8 Ocak 2013’ü gösterdiğinde de Kozlu’da yine aynı sebepten 8 kişi hayatını kaybetmişti. Peki, verilen sözlere ne oldu? Karadon kazasında 26 yaşında vefat eden 4 aylık işçi Ekrem Akkaya’nın eşi, Yeter Akkaya. O ve babasız büyüyen kızı bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyor. Acılı kadına ölen eşinden kredi ve kredi kartı borçları da kalmış. İki yıl borçları kapatmak için çok sıkıntı çekmiş, Yeter Hanım. Kaza sonrasında Başbakan Erdoğan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer ve milletvekillerinin ‘Mağdur etmeyeceğiz’ sözlerine inandıklarını söylüyor. O günlerde madencilerin yakınlarına 1400-1500 lira ölüm aylığı bağlanacağı, çocuklarının eğitimine destek verileceği, toplu taşıma araçlarında ücretsiz seyahat

imkânı sağlanacağı, devlet dairelerinde öncelik sağlanacağı gibi vaatlerde bulunulmuştu. Gelinen noktada işçi yakınlarına 600 ile 930 lira arasında maaş bağlanmış. 730 lira maaş alan Akkaya evinin kirasını ödeyemeyince çareyi annesinin köydeki evine taşınmakta bulmuş. Bugüne kadar herhangi bir tazminat almadığını söyleyen Yeter Hanım, açtıkları tazminat ve ceza davasında 6 bilirkişi raporu hazırlandığını ve hâlâ davanın sürdüğünü söylüyor. Aynı kazada kardeşi Adem Çengel’i kaybeden Fatma Elemen, Yeter Hanım’la birlikte davayı sürdüren 5 aileden biri. 3 aile bir miktar para alıp davadan vazgeçerken diğerleri daha sonra bir başka avukat tutarak davaya müdahil olmuş. Madenden ekmeğini çıkaran bir aileye mensup olan Fatma Hanım, Soma’daki madende de üç yeğeninin çalıştığını, ikisinin yaralı olarak kurtarıldığını, birinin ise vefat ettiğini anlatıyor. Hükümet yetkililerinin kazalardan sonra verdikleri sözleri ‘palavra’ olarak niteleyen Fatma Hanım, kardeşinin eşine sadece 800 lira maaş bağlandığını söylüyor. Kardeşinin hakkını aramak için yoğun çaba sarf eden Fatma Hanım, kazadan sonra Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ile müteahhit firmanın birbirlerini suçladıklarını ifade ediyor. Yargıtay’ın benzer davalarda onayladığı tazminat miktarının çok az olmasından yakınan Fatma Hanım şunları söylüyor: “Kaza TTK’nın evinde oldu. Muhatabımız devlet. Tüm baskılara rağmen davayı ısrarla sürdürdük ki örnek olsun. Cezalar yükseltilmeli. Müebbet hapis bile verilebilmeli. Kardeşimin öldüğü kazada

sorumlu müdür sonradan terfi aldı. Müteahhit firma yetkilileri yeni ihalelere giriyor. Dün bizim yüreğimiz yandı. Bugün Soma’da evlatlarımızı kaybettik. Yarın da kaybederiz.” Madende ölenler şehit sayılsın Zonguldak Kozlu’da faaliyet gösteren Maden Şehitleri Aileleri Dayanışma Derneği Başkanı Ayhan Tokgöz bir madenci. 15 sene Zonguldak’ın ayrı bir gerçeği olan kaçak ocaklarda çalışmış. 7 Ocak 2013’te de Kozlu’da grizu faciasının meydana geldiği madende çalışıyormuş. Sendika olmamasına rağmen işçi temsilciliği yapıyormuş. Tokgöz, 6 arkadaşının cansız bedenini mezara elleriyle koymuş. Yaşadığı travma için hâlen psikolojik tedavi görüyor. Kazadan sonra verilen sözlerin yerine getirilmediğini fark eden Tokgöz bir şeyler yapma ihtiyacı hissetmiş. Tokgöz şunları söylüyor: “Arkadaşlarımızın vefatından sonra çok vaatler verildi. Ölüm ve SGK aylığı verilecek dediler. Maddi ve manevi her türlü yardım yapılacak dediler. Her gelen vekil kartını bıraktı, numarasını verdi. Yetim kalan çocukların okutulacağını, 1500 lira maaş verileceğini söylediler. Daha sonraki süreçte baktık ki geride kalanlar mağdur oluyor. Bir derneğin yokluğunu hissettik. Bu yüzden Kozlu’da bir dayanışma derneği kuruldu. Aktif anlamda 4 aydır çalışıyoruz.” İş kazası olduğu gerekçesiyle arkadaşlarına ölüm maaşı bağlanmadığını söyleyen Tokgöz, maden kazasında vefat edenlerin devlet nezdinde şehit sayılması gerektiği tezini savunuyor. Gerçek suçlunun devlet olduğu görüşünde. Devletin metresini 7 bin dolara malettiği bir işi taşerona 1350 dolara


17 GÜNDEM ihale etmesinin kazaya açık bir davetiye olduğu söylüyor ve şunları ekliyor: “Taşeron böyle bir maliyetle her şeyin ucuzuna kaçacak elbette. Ucuz malzeme ve işçilikten kazanmaya çalışıyor. İş sağlığı ve iş güvenliğinin ikinci planda kalması gayet normaldir.” Ayhan Tokgöz, kaçak ocaklar konusuna da dikkat çekerek buraların yeni facialara gebe olduğu uyarısında bulunuyor. Devlet bir ocağın işletilebilmesi için 100-150 bin lira ruhsat parası istiyor. Bu parayı veremeyenler, kaçak birkaç işçi bulup ocağı çalıştırıyor. Tokgöz, bu tür ocaklarda güvenli üretim yapılması için devletin çözüm üretmesini istiyor. Maden Şehitleri Dayanışma Derneği Başkanı Nihat Hanay, Mustafakemalpaşa’daki maden kazasında devletin verdiği sözlerin kısa zaman sonra unutulduğunu söylüyor. Kazada hayatını kaybedenler arasında 3600 günü doldurmayanlara 470510 lira arasında maaş bağlandığını ifade eden Hanay, dernek olarak ölen madenci çocuklarına eğitim bursu verdiklerini ama bu konuda devletten bir yardım görmediklerini söylüyor. Hanay’ın talebi oldukça net: “Yalnızca kömür madeninde değil, diğer madenlerde ölen işçiler de şehit sayılmalı.” Kömür uğruna büyük acılar yaşayan yerlerden biri de Elbistan. Türkiye’nin en büyük linyit rezervine sahip havzası. Yöredeki kömürün yakılarak elektriğe çevrilmesi için planlanan Afşin-Elbistan Termik Santrali A ünitesi tam olarak 1987’de devreye girdi. A santralinin kirletici etkilerini gideremeyen devlet, 2004’te de B ünitesinin kurulmasına izin verdi. İşte kaza santralin B ünitesine kömür sağlayan Çöllolar Açık Kömür İşletmesi’nde meydana geldi. Santralleri İşleten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) 2007’de ilk 3 senesi hazırlık aşaması olmak üzere 28 seneliğine Park Teknik AŞ ile Hizmet Alımı Sözleşmesi imzaladı. 6 Şubat 2011’de meydana gelen göçükte 2 işçi hayatını kaybetti. Olaydan 4 gün sonra makine ve ekipmanı toplamak için 15 kişilik bir ekip tekrar sahaya gönderildi. Bu esnadaki göçükte ise 9 işçi hafriyatın altında kaldı. Bu işçilerin cesetleri çıkarılamadı. Vakadan ancak 17 ay sonra kamu davası açılabildi. 9’u üstlenici firmadan, 14’ü EÜAŞ’ın kontrol teşkilatında çalışan sorumlular hakkında dava açıldı. İhalenin hazırlanması ve denetimde sorumluluğu olan üst düzey EÜAŞ yetkilileri hakkında dava açılmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca izin verilmedi. Düzenlenen iddianame ile sanıkların Türk Ceza Kanunu’nun ‘Bilinçli taksirle birden çok kimsenin ölümüne sebebiyet vermek’ suçunu düzenleyen 85/2, 22/3 maddeleri gereğince cezalandırılmaları istendi. 10 duruşma gerçekleştirildi, 11. duruşma 11 Temmuz 2014’te yapılacak. Toprak altında kalan 9 işçiden 7’sinin davası yakınları tarafından geri çekilirken, 2’sinin davası sürüyor. Ailelerin uzayan davalar yüzünden adalete güvenleri sarsılmış durumda. Bu sebeple, şirketin verdiği 100 ile 160 bin lira arasındaki tazminatı kabul edip davadan çekiliyorlar.

Hâkimler keşif bile yapmadı Kazada ölen Muhsin Koşan’ın anne, baba ve iki kardeşi adına davayı sürdüren Avukat Arif Emre İlhan, meydana gelen faciaların temel sebebinin ihmaller zinciri olduğunu vurguluyor. İhaleyi alan firmaya 3. yılın sonuna kadar kömür üreterek santrale teslim ederse ihale sözleşmesinde yüzde 50 zamlı fiyat uygulanacağına dair madde olduğuna dikkat çeken İlhan, bu maddenin işletmeciyi iş güvenliğinden taviz vermeye teşvik ettiğini anlatıyor. Kazadan önce kontrol teşkilatının aylık raporlarında, göçük olacağına dair uyarılar bulunmasına rağmen yeterli önlem alınmadığını hatırlatan İlhan, 4 senelik mahkeme sürecinde çok fazla tanık dinlendiğinden ve her celsede ailelerin kanayan yaralarının tazelendiğinden

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Yeter Akkaya’ya 730 lira maaş bağlandı. Kızı ile annesinin yanına taşınmak zorunda kaldı.

Ayhan Tokgöz, 6 kişinin öldüğü kazada yer altındaydı. Birlikte çalışırken can veren arkadaşları için dernek kurdu. yakınıyor. Av. İlhan kâğıt üzerinden karar verilmesi yerine mahkeme heyetinin olay mahallini görmesini için keşif talep etmiş; fakat karşı tarafın avukatı Ersan Şen’in aynı yöndeki talebine rağmen mahkeme heyeti bunu reddetmiş. Av. İlhan, ailelere verilen 100 bin lira civarındaki tazminatın çok az olduğunu düşünüyor. Av. İlhan, Türkiye’ye mal olmuş bu gibi davalarda adaletin hızlı tecelli etmesinin, mağdurlar kadar Türk milletinin de hakkı olduğunu vurguluyor. Adaletin zayıf olduğu memleketlerde güçlünün adaletinin hâkim olacağı, bu durumda da insanların haklarını kendileri arama yolunu seçeceği uyarısında bulunuyor. Ali Koşan, göçük altında kalarak hayatını kaybeden Muhsin Koşan’ın kardeşi. Ailesinin büyük bir travma yaşadığını ifade ediyor. Yeğenlerinin babalarının bir yere saklandığını ve bir gün çıkıp geleceği ümidi ile yaşadığını dile getiriyor. Duygularını şöyle ifade ediyor: “Göçükten sonra aynı şehirde yaşamak zor geldi. Yengem çocuklarını da alıp başka yere taşındı. Böyle olunca da evlat acısı çeken anne ve babam bir de torunlarından ayrı kalmanın sıkıntısını yaşamaya başladı.

Ne zaman yanlarına gitsem, yapabildiğimiz tek şey sarılıp ağlaşmak. Şili’de yaşanan maden faciasından sonra bizde olsa şu kadar zamanda çıkartırdık diyen devlet büyüklerimize 3 yıldır yalvarıyoruz: Bari cenazelerimizi çıkartıp verin.”

Eksik güne maaş bağlamadılar Cesedi hâlâ toprak altında olan işçilerden Cuma Yıldırım’ın annesi Şenel Yıldırım’ı Elbistan’daki evinde bulduk. Gül şerbeti ikramında bulunan dertli anne daha biz konuşmaya başlamadan önce bir yutkundu sonra göz pınarlarından yaşlar akmaya başladı. “Bir ölüm aylığı bile bağlamadılar.” dedi önce. Emekli aylığı hakkı kazanmak için gerekli 5 yıl 900 gün prim ödeme şartını 160 günle kaçırdığı söylenmiş ve SGK maaşı hakkından mahrum bırakılmış geride kalanları. Şenel Hanım’ın söyledikleri aslında Türkiye’deki çalışma şartlarını bütünüyle özetler gibiydi: “Oğlum uzun süre sanayide sigortasız çalıştı. Aslında 5 senesi çoktan dolardı. Patronları; ‘Sigorta yatırırsak az haftalık veririz’ dediler. Fakirlik olduğu için haftalığım azalmasın diye sigortasız çalışmıştı, hep.” Acılı anne, Soma’da şehit olan madencilere iki maaş bağlanacağını basından öğrenmiş. Haklı olarak da şunu soruyor: “Benim oğluma

niye bağlanmadı? Kazada az insan ölünce daha mı değersiz oluyor?” Ancak kazada yakını vefat etmiş tüm diğer aileler gibi adaletin sağlanacağına inanmıyor, Şenel Yıldırım. “Sorumlular hak ettikleri cezayı almazlar. Adalet olsa daha en başında hapiste yatarlardı. Onlar, torpilliler.” diye düşünüyor. Duruşmaları da takip etmiş Şenel Anne. Gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Bize ‘Sorumluların cezalandırılması, şahitlere bağlı’ dediler. Şahitler konuştu. Doğruyu da söylediler. Bir şahit, ‘İlk göçükte yer yarıldı. Ankara’yı telefonla aradık. Çalışmaya devam edin emri geldi. 2 gün sonra diğer göçük oldu’ dedi. Hatta olay anının videosunu mahkemeye verdiler. Bir şey olmadı.” Oğlunun cenazesine hâlâ ulaşamayan Şenel Hanım, bir gün Elbistan çarşısında AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ı görünce dayanamayıp “Başbakan’a söyle oğlumu göçük altından çıkarsın.” demiş. “Tamam, söylerim.” cevabını almış almasına; ama o günden bu yana bir arayıp soran olmamış. Yaşlı kadının son isteği kendi tabiri ile olay yerine bir ‘anıtmezar’ yapılması. Cesedine hâlâ ulaşılamayan işçilerden biri de Hacı Mehmet İpekçi Vefat ettiğinde 46 yaşında olan işçi ardında eşiyle birlikte 3 de çocuk bırakmış. Bizi tek kat evinin kapısında karşılayan Vesile İpekçi, önce, kendisiyle yapılan röportajların hiç yayımlanmadığından yakınıyor. Vesile Hanım, bu yayın yasağını kömür sahasını işleten firmanın gücüne bağlıyor. Eşi vefat ettikten sonra 3 oğlunun psikolojisinin olumsuz etkilendiğini anlatıyor. Ziyaret edebileceği bir mezar bile bulunmamasının ruhunda büyük bir boşluk oluşturmasından yakınan Vesile Hanım, hiç olmazsa olay yerinde bir mezar taşı olarak kabul edeceği bir anıt dikilmesini istiyor. Aile bu talebini milletvekilleri ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a da iletmiş. İpekçi’nin en büyük talebi ise kazadan sonra söz verildiği gibi büyük oğluna bir iş verilmesi. Vesile İpekçi; “Köy yerinde babasız çocuk yetiştirmek çok zor. Şu anda tek endişem çocuklarım. Kötü alışkanlıklar edinmeden elleri ekmek tutsun istiyorum.” diye konuşuyor. Öte yandan ölen madenci yakınlarının tepkisi Meclis’e yansıdı. Mağdurlar, Plan ve Bütçe Komisyonunda Soma ile ilgili tasarının görüşmesini izlemek istedi. Salona alınmayan mağdurlar tepki gösterdikten sonra görüşmeyi takip edebildi. Madenci yakınları Soma’da şehit olan işçilere tanınan hakların kendilerine de verilmesini talep ediyor.


18 GÜNDEM YAZICIOĞLU DOSYASI KAPATILAMAZ

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

BBP Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 kişinin vefat ettiği helikopter kazası hâlâ sisli. Dosyanın yeni savcısının verdiği takipsizlik kararıyla, soruşturmanın kapatılacağı yönündeki endişeler daha da arttı. BBP’liler ve aile davanın peşini bırakmayacağını söylüyor. NURSEL DİLEK MANAVBAŞI

1Canınız istediği zaman her şeyi nasıl

‘Türkiye’yi yönetenlere sesleniyorum.

yaptığınızı 17 Aralık’tan sonra gözümüze soka soka gösterdiniz. Görüyoruz ki sizlerin canı acıdığı zaman neler yapıyormuşsunuz! Muhsin Yazıcıoğlu size gerçek manada kardeşlik yapmıştı. Ama siz Muhsin Yazıcıoğlu’na kardeşlik yapmadınız, yapmamaya da devam ediyorsunuz. 5 yıldır bizlerin dertlerini bir nebze olsun telafi etme yoluna gitmediniz. Türkiye Cumhuriyeti’nde kişiye, zamana, duruma göre değişen bir adalet sistemi varmış. Önce karla örttünüz, sonra da farklı şekillerde örtmeye çalıştınız! Karşınızda aptal insanlar var zannetmeyin!” BBP Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, 30 Mart 2014 yerel seçimlerine kısa bir süre kala Sivas’taki anma programında söyledi bu sözleri. Hükümeti ilk kez bu kadar sert eleştirdi ve olayın aydınlatılmamasından sorumlu tuttu. 25 Mart 2009’da Muhsin Yazıcıoğlu ile beraber altı kişinin vefat ettiği helikopter kazası hâlâ sisli. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla harekete geçen Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) hazırladığı 782 sayfalık raporda, açıkça suikast şüphesi dile getiriliyor. Gül bile helikopterden bazı cihazların alınmasına dair ‘Keçiler sökmedi ya’ ifadeleriyle tepkisini ortaya koymuştu. Malatya Özel Yetkili Savcılığı’nda deliller toplanmış, dördü muvazzaf subay, yedi kişi tutuklanmıştı. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü de soruşturmaya dâhildi. Ancak Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılınca dosya Kahramanmaraş Savcılığı’na gönderildi. Yeniden başa dönüldü. Dosyanın yeni savcısı Habib Korkmaz’a göre o cihazlar (GPS) basit unsurlardı ve hava aracından delil karartma amacıyla sökülmemişti, adi bir ‘hırsızlık’ vakasıyla karşı karşıyaydık! Çalan askerler arasında bir örgüt bağı da yoktu. Ek kovuşturma bile gereksizdi. Sanıklar hakkında nitelikli hırsızlıktan dava açılabilirdi. Savcı Korkmaz, takipsizliğe hükmetti. Kararla, ‘Soruşturmanın üzeri kapatılıyor mu?’ endişeleri daha da arttı. BBP ve Yazıcıoğlu ailesi, davanın peşini bırakmamakta ısrarlı. Takipsizlik kararına itiraz için birçok isim geçen hafta Kahramanmaraş Savcılığı’ndaydı. 22 maddelik dilekçesini savcılığa sunan ailenin avukatı ve BBP Genel Başkan Yardımcısı Selami Ekici “Davanın kapatılmasına müsaade etmeyeceğiz.” diyor. Yazıcıoğlu’yla ilgili görüntülerin

İTİRAZ GEREKÇESİNİN ÖZÜ

bir gün mutlaka ortaya çıkacağına Direkt bir tehdit almadım. inanıyor. Kendisiyle takipsizlik kararı Ancak bu olayın bir kaza olduakabinde yaşananları ve soruşturmağunu söyleyenler, soruşturma ve Helikopterin nın muhtemel akıbetini konuştuk. araştırma yapmamamı isteyenler -Hiç takipsizlik yönünde bir karar bek- enkazından hatta ‘Bu soruşturmadan bir şey GPS cihazının çıkartamazsınız’ diyenler de çok liyor muydunuz? sökülmesi oldu. Ayrıca hakkımda soruşturma Dosyanın birileri tarafından köpürtüldüğünü ve takipsizlik kararı dosyanın yeni başlatılabileceğini ima edenler bile verileceğini biliyorduk. Savcının bu savcısına göre vardı. Ancak bu olayın aydınlığa davranışından dolayı da HSYK’ya delil karatma çıkartılması için çalışacağımızı, buşikâyet hakkımızı kullandık. Takipsiz- değil, nitelikli nun bir görev olduğunu kamuoyuna hırsızlık. deklare etmek isterim. likle dosyada maddi hakikatin ortaya çıkmasının engellendiği, dosyanın -Yazıcıoğlu kazasıyla ilgili şimdiye kadar örgütlü bir eylem görülmediği ve bu ortaya çıkmayan deliller var mı? İnfaz sebeple de kapatılmaya çalışıldığı çok edilme görüntüleri olduğu söylenmişti. açık ortaya çıkmıştır. Böyle bir neticeyi Bu görüntüleri izlediğini söyleÖYM’lerin kaldırılmasıyla bekliyorduk. yenlerle görüştüm. Hatta birbirinden bağımsız üç-dört kaynakla. Hepsi -İtirazdan netice alamazsanız neler yapde benzer şeyler söyledi. Bu görünmayı düşünüyorsunuz? tülerin bir gün ortaya çıkacağına İtirazımız reddedilirse Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkımızı inanıyorum. kullanacağız. Buradan da netice alınmazsa -Bu görüntülerde neler var? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Direkt anlatan kişinin değil, anlattığı başvuracağız. Aileler, BBP, Alperenler, kişinin bahsettiklerini aktarayım. Kayseri’den Muhsin Yazıcıoğlu’nu sevenler ve Türkiye’de falan birlikten 6 kişilik bir grup olay yerine adaletin gerçekleşmesini isteyenlerde zerre gidiyor. Olay yerinde 6-7 kişilik bir ekip kadar şüphe kalmadan, olay tüm yönleriyle var. Kendilerinin ‘MİT mensubu’ olduğunu aydınlatılmadan, adalet duygumuz tatmin söyleyerek, ‘Olaya biz müdahale ediyoruz, edilmeden bu dosyanın kapatılamayacağını siz geri dönün’ dediklerini söylüyorlar. çok net bir şekilde belirtmek isterim. Helikopterin düştüğünü gören var mesela. -Davanın avukatı olmanızdan dolayı şimdiye Jandarmayı aradım diyor. Bu tarz şeyler var. kadar herhangi bir baskıyla karşılaştınız mı? -Siz izlediniz mi?

Deliller tam toplanmamıştı. Suçun vasıflandırılmasında hataya düşüldü. Suç delilleri, sökülen GPS cihazların fonksiyonları ve kimlerin talimatıyla söküldüğü yeterince araştırılmadı. Cihazları enkazdan söken ve yakanlar ile işbirlikçilerinin kimlikleri yeterince araştırılmadan kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Suç örgütünün varlığına dair yasanın aradığı unsurlar oluşmasına rağmen, bu suçtan kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen karar usul ve yasaya, dosyadaki delil durumuna ve maddi gerçeklere aykırı. Kaza kırım ekibindekilerin diğer şüphelilerle suç delillerini yok etme ihtimali araştırılmadı. Suçu gizlemek için kamu görevlilerinin sonradan sahte belge oluşturdukları göz ardı edildi. BBP tarafından Almanya’dan getirilen UWE RABIEL adındaki Alman kaza kırımcı, suçu gizlemek için tehditle Almanya’ya döndürüldü. Askerî kaza kırım heyeti anket üyelerinin (Recep Ercan, İrfan Yavuz, Ersöz Sağlam) olay mahalline gitmedikleri gerekçesiyle şüpheli sayılmamaları yetersiz araştırma sonucudur. Dosya kapsamıyla sabit olduğu üzere tapeler imha edildi.

BEŞ YILIN KISA HİKÂYESİ

Ben izlemedim; ama 3-4 kaynak görüntülerde Yazıcıoğlu’nun yaşadığına dair bilgiler paylaştı. -Gülefer Yazıcıoğlu son konuşmasında hükümeti sert bir şekilde eleştirdi ve olaydan sorumlu tuttu. Savcı değiştirilmeseydi, ÖYM’ler kapatılmasaydı dava nereye giderdi? Şunu açıklıkla belirtmek lazım ki eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın olayı araştırmakla görevlendirdiği 3 kişilik kaza kırım ekibi bir yıla yakın tutuklu kalmıştır. Ölümlü hava olaylarında kanun ve yönetmelikler 9 kişilik uzman bilirkişi heyetinin görevlendirileceği yönünde düzenlenmiştir. Uzman olmayan yetersiz kişilerden oluşan bu ekip ifadelerinde ‘Kendilerinin bu iş için eğitim almadıklarını, bu olaydan sonra ABD’den kaza kırım sertifikasını aldıklarını’ belirtmişlerdir. Binali Yıldırım’ın bizim olayda görevlendirdiği kaza kırım ekibi başkanı Ferudun Seren düşen Isparta uçağının da kaza kırım ekibi başı olduğu ve bu dosyada şüpheli olarak yargılandığından dolayı Yıldırım’ın bu olayda hukuki sorumluluğu olduğu açıktır. -Hükümetin süreçte başka ne gibi sorumlulukları söz konusu size göre? Enkazın devlet yetkililerince değil de köylüler tarafından bulunması, Kayseri Valisi’nin açıklamaları, tüm bunların yanı sıra arama kurtarma çalışmalarının yanlış noktalarda ısrarlı bir şekilde yapılmış olması, delillerin korunmamış olması, bu birimlerin İçişleri Bakanlığı’na bağlı olması nedeniyle dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da idari sorumluluğu vardır. Ayrıca bu olaylarda sorumluluğu bulunan kişilerin daima terfi ettirilmesi ve DDK’nın Başbakanlık Teftiş Kurulu’nca araştırılmasını isteği hususların bugüne kadar araştırılmamış olması bu olayda Başbakan’ın siyasi sorumluğu olduğunu da açıkça göstermektedir. Davanın arkasında artık siyasi irade yok. -Neden? ÖYM’lerin yetkileri tırpanlanarak TMK 10’a çevrilmesiyle tutuklu bulunan sivil ve askerî personelin tamamı hukuken tahliye edilmek zorunda bırakılmıştı ve neticede tahliye edilmişti. Soruşturma süreci bu aşamadan sonra zor şartlar altında yürütülmeye başlamıştı. Nitekim bu dosyanın arkasındaki siyasi irade tamamen yitirilmiş ve dosyanın kapatılması konusunda bir hâl ve tavır alınmaya başlanmıştı. Burada şunu da eklemek gerekir. Bu duruma Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Cumhurbaşkanı’na vermiş olduğu brifingin etkili olduğu kanaatindeyim.

25 Mart 2009: BBP’nin kiraladığı TC-HEK tescil işaretli helikopter Keş Dağı’nın Kanlı Çukur mevkiine düştü. 27 Mart 2009: Enkazı köylüler buldu. 28 Mart 2009: Özel Kuvvetler Komutanlığı timi enkaza ulaştı ve biri hariç cenazeler aldı. 30 Mart 2009: Gazeteci İsmail Güneş’e enkazının 600 metre uzağında bir kaya parçasının dibinde rastlandı. 4 Nisan 2009: Savcı olay yerini inceledi. 5 Mayıs 2009: Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. 4 Aralık 2009: 3 kişilik kaza kırım ekibi düşmeyi pilotaj hatasına bağladı. 2 Şubat 2010: Meclis’te kurulan ikinci komisyon arama kurtarmadaki zafiyetlere dikkat çekti. 21 Ocak 2011: Devlet Denetleme Kurulu (DDK) suikast şüphesini dillendirdi. 2 Mart 2011: DDK raporuyla şüpheler artınca dosya Özel Yetkili Malatya Cumhuriyet Savcılığı’na teslim edildi. 21 Eylül 2011: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘Helikopterin beynini keçiler sökmedi ya’ dedi. 29 Eylül 2011: 5 ilde 8’i muvazzaf asker olmak üzere 13 kişi gözaltına alındı. 7 kişi tutuklandı. 14 Şubat 2012: Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir grup general, DDK’yı bilgilendirdi. 7 Mart 2012: Tutuklu muvazzaf askerler tahliye edildi. Tahliyeler birbirini izledi. 29 Mart 2014: Gülefer Yazıcıoğlu olayın aydınlatılamamasından dolayı hükümeti sorumlu tuttu. 22 Mayıs 2014: Kahramanmaraş savcısı birçok sanık hakkında takipsizlik kararı verdi. 29 Mayıs 2014: Yazıcıoğlu ailesi ve avukatları takipsizlik kararına itiraz etti.


KULLUĞA İHANET EDENLER


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Kulluğa ihanet edenler

Onlar güzel giyinirler, konuştuklarında kendilerini dinletirler. Yalan söylemekte maharetlidirler. Allah için fedakarlıktan kaçınır, infak etmezler. Mal ve çocuklarıyla meşgul olurlar. Bütün bunlara rağmen af da dilemezler. ELİF ORDUKAYA

1rında kendilerini dinletirler. Yalan

Onlar güzel giyinirler, konuştukla-

söylemekte maharetlidirler. Allah için fedakarlıktan kaçınır, infak etmezler. Mal ve çocuklarıyla meşgul olurlar. Bütün bunlara rağmen af da dilemezler. österiş, riya, yalan, çıkar ilişkisi, kibir, af dilememe günümüz insanının içine düştüğü münafıklık sıfatlarından bazıları. Hatta çoğu zaman kendimizi masum görüp bu özelliklere haklı (!) sebepler bile sıralayabiliyoruz. Bu sıfatlar ve münafıklar pek çok surede bahsedilse de Münafikun Sûresi’nde en ayrıntılı şekilde tasvir ediliyor. Kur’an-ı Kerim’in münafıklar anlamına gelen 63. Sûresi on bir ayet. Sûre, Ben-i Mustalik gazvesinden sonra nâzil olur. Gazve dönüşü kuyu başında su sebebiyle biri ensar diğeri muhacir iki Müslüman arasında tartışma çıkar. Bu olayı duyan azılı münafık Abdullah bin Ubeyy yanındaki Medineli münafıklara muhacir Müslümanları kastederek “Besle köpeği yesin seni” der. “Siz onlar ile alakanızı keserseniz onlar yok olup giderler. Fakat Allah’a yemin ederim ki Medine’ye döndüğümüzde, şerefliler şerefsizleri oradan çıkaracaktır.” diyerek nifak ve fitne çıkarmaya çalışır. Bu konuşmayı duyan genç mümin Zeyd bin Erkam olanları Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi vesellem) iletir. Ancak Ubeyy reddeder, böyle bir şey söylemediğine yemin eder. Ensar’ın ileri gelenleri de, Zeyd’in bir genç olarak yanlış anlamasının mümkün olabileceğini, dolayısıyla bir kabile reisi dururken bir gence itimat edemeyeceklerini söyler. Bu hadiseden sonra inen ayet Zeyd bin Erkam’ı doğrular. GMünafıklar hicret hadisesiyle birlikte ortaya çıkar. Hicretten önce Medine’de bulunan Evs ve Hazrec kabileleri ortak kral olarak Abdullah bin Ubeyy bin Selül’ü belirlerler. Fakat İslâm Medine’de yayılıp Allah Resûlü hicret edince Medine şehir devletinin tabiî başkanı kabul edilir ve bütün işler Efendimiz’in (sallallahu

aleyhi vesellem) emirlerine göre düzenlenmeye başlanır. Bu durumda, Medine’de hiç kimsenin açıkça Müslümanların karşısına çıkacak gücü yoktur. Abdullah bin Ubeyy başta olmak üzere kalplerinde kin ve nefret ateşiyle tutuşanlar Hz. Peygamber’e hoş görünüp, dinin icaplarını zahiren yerine getirerek, Müslüman gibi görünür. Hakikatte inanmayan bu münafıklar hilelerini, desiselerini aldatıcı bir üslûpla yürütüp tuzaklarını kurmak için uygun fırsat gözetler. İşte Medine’de türeyen münâfıklardan söz eden bu sûrede, onların Müslümanlara karşı kin ve nefretlerinin üzerinde durulur. Sûrenin sonlarına doğru da Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de, münâfıkların yaptıkları rezaletleri, bir bir ortaya koyarak hareket ve tavırlarının mahiyetini inananlara haber verir. Münâfıkların şeytâni oyunları ve hileleri için müminler uyarılarak, uyanık olmaya çağrılıyor. Özellikle onların temel karakterleri olan Allah için fedakârlıkta bulunmamak, mal ve evlâtla meşgul olarak Allah’ı anmaktan gafil olmak, infaktan kaçınmak gibi hususlara düşmemeleri emrediliyor.

Münâfıkların en bariz özelliği iki yüzlü olmaları. Onlar gerçek yüzlerini gizlemeye azamî gayret gösterirler. Kendilerini garantiye almak ve korumak için böyle davranırlar. Yalancılık, münâfıklığın ayrılmaz bir niteliği. Münâfıklar, düşünce yapılarını ve inançlarını, kibirlerini, bütün kötü fiilleri daima yalan ile gizlemeye, kendilerini mâsum göstermeye çalışırlar. Müslümanlara zarar vermek için gerçekleştirdikleri bir eylemi “iyilik olsun diye yaptık” diyerek yalanı rahatlıkla kullanabilirler. Aslında “Sen Allah’ın elçisisin. Seninle bu Medine şereflendi.”gibi sözleri doğrudur. Fakat onlar inandıklarını değil; inanmadıklarını haber verdikleri için Kur’an da yalancı olarak anılırlar. Yalan söyleye söyleye insan kalbi, devamlı yalancı bir intibâ ile kaplanarak, ruh hayatı, evhamlar dünyası halini alır. Bu durum, ileride büyük buhran ve streslere sebebiyet verir. Nitekim münâfıkların yalana pervâsızca başvurmaları, onları psikolojik olarak hasta etmiş olacak ki Kur’an, onları hasta olarak niteler. Allah’ın kalpleri mühürleme hususunda i n z a l ettiği bir-

çok ayetten birisi de bu sûrededir. Onlar mümin olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdendir. Bu onların zorla münafık yapıldıkları anlamına gelmiyor. Onların istekleri doğrultusunda Allah bu durumu yaratıyor. Münâfıkların başka bir özelliği de korkaklık. Nerde bir ses duysalar kendi aleyhlerine zanneder ve hemen korkarlar. Münâfıklığımız anlaşıldı mı, maskemiz düştü de hesap sorma zamanı mı geldi diye endişelenirler. Herkesi kendilerine düşman zannettiklerinden sürekli her şeyden korkarlar. Sûrede daha sonra münâfıkların tasviri yapılarak Müslümanların onlardan sakınmaları emredilir. Onlara bakıldığında kılık kıyafetleri görünüşleri göze hoş görünür, konuştuklarında ise dikkat çekerler, herkesten çok âlim ve mücahid kesilirler. Ancak gerçekte onlar hiçbir şey değildir; İslâm’ın en azılı düşmanlarıdırlar. Bunun için, onları tanıyıp zararlarından korunmak gerekir. Pişmanlık göstermeye, istiğfara ve tevbeye kesinlikle yanaşmazlar. Allah-u Teâla Münafikûn Sûresi’nde dua ve istiğfarın ancak mü’minler için yapıldığında fayda sağladığını, kâfir ve münâfıklar için yapılan dua ve istiğfarın en küçük bir faydasının dahi olmayacağını hatırlatıyor. Sûrenin sonunda mü’minler, münâfıklara ait bütün vasıflardan temizlenmeleri için uyarılıyor. Özellikle dünya imtihanında ilk sırada yer alan mal ve çocuklar zikrediliyor. İnsan bunların kendisine veriliş hikmetini kavrayamazsa, onları gerektiği gibi değerlendiremez ve onlarla oyalanmaya başlar. Böylece Yaratan’ını unutur ve hüsrana uğrayanlardan olur. Allah-u Teâlâ, şu âyet-i kerime ile mü’minleri bu tehlikeye karşı ikaz ediyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle olursa, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” (Münafikûn, 9) Son olarak, mü’mini münâfıktan ayıran en önemli nokta zikredilir: Allah’ın verdiği rızıktan infak etmek. (Münafikûn, 10) Bu sûrenin verdiği bir ders de infakın nifakın (münâfıklığın) panzehiri olduğu hakikatidir. e.ordukaya@zaman. com.tr Kaynakça: Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri Ali Ünal, Kur’an-ı Kerim Meali Seyyid Kutub, Fi Zilal-il Kuran Ömer Nasuhi Bilmen tefsiri M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN ASLIHAN KÖŞŞEKOĞLU

1neşemizi yerine getirmeye. Önce ayak-

Bir davul bir zurna sesi yeter bazen

larımız hareketlenmeye başlar, ardından alkışlarımız eşlik eder çalan müziğe. Tempo arttıkça duramayız yerimizde. Ortaya geçip ‘şöyle iki dönmek’ elzem gibi gelir. Her geçen dakika vücutta kıpırdayan kurtlar beynimize sanki bu emri verir. Hemen her düğünde içine girilen bir ruh hali, tam ortasına düşülen bir ortamdır bahsettiğimiz. Zira ülkemizde düğün adetleri yöreden yöreye değişse de hepsinin ortak noktası eğlencesidir. Eş dost bir araya gelip yapılan şenliklerle düğün ilan edilir. Her şey iyidir, güzeldir ama genellikle bu ortamların cazibesi içinde bazı dini hassasiyetler unutulur. Özellikle de kadın erkek karışık ortamlarda yapılan, çalgılı çengili düğünlerde. İşin ilginç yanı, kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan aileler veya kişiler de düğünlerde kadın erkek karışık eğlenmeyi mubah görür. Hepimiz ailemizde, çevremizde şahit oluruz böylesi manzaralara. Yine düğünlerin peşi sıra dizileceği bir yaz mevsimine girerken bu konuya küçük bir parantez açalım istedik. Zira meselenin hükmü tam olarak bilinmediği gibi, konuyla ilgili yanlış inanışlar da var. Mesela, eşlerin kadın erkek karışık bir düğünde karşılıklı oymasının nikâhı düşürdüğüne dair söylentiler dolaşıyor halk arasında. Oysa bu doğru bir yargı değil. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. İsa Özel nikâhın bozulmasının şartları olduğunu, düğüne gitmenin, düğünde oynamanın nikâhı bozmadığını söylüyor. Tabii nikâhın düşmemesi bu durumun dinen sakıncası olmadığı anlamına gelmiyor. Yalnızca eşler değil, kadın ya da erkeğin karışık bir düğünde oynaması dinen caiz görülmüyor. İsa Özel, erkeklerin ya da kadınların kendi aralarında oynamalarında ise hiçbir mahzur olmadığını belirtiyor.

Düğünlerde oynamak caiz mi?

Helal daire keyfe kâfi! Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bayramlarda, kadınların kendi aralarında def çalmasına, cariyelerin İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle şarkı söylemesine izin verdiği biliniyor. Asr-ı Saadet’te bir bayram günü yaşanan hadise kaynaklarda şöyle naklediliyor: Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe’nin huzurunda def çalıp şarkı söyleyerek eğlenen cariyeleri görünce “Resûlullah’ın evinde şeytan nağmeleri ha!” diyerek tepki gösterir. Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e şöyle buyurarak meşru eğlenceye müdahale edilmemesi gerektiğini ifade eder: “Her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır.” Hasılı, dinimiz düğün vesilesiyle belli sınırlar içinde eğlenceye izin veriyor. Lakin aşırıya kaçmak her konuda

olduğu gibi bu konuda da yasaklanıyor. Peki, nedir aşırılıktan kasıt? Belki günümüz açısından baktığımızda yiyecek içecekte israf edilmesi, kişinin eğlenirken kendisini kaybedip, insanlar içinde nahoş bir duruma düşmesi, eğlencede alkol tüketilmesi gibi uygulamalar sıralanabilir. Bu tür davranışlara dinimiz müsaade etmiyor. Meşrû sınırlarda gerçekleşen düğüne davet edilen bir kişinin, bu davete icabet etmesi vacip. Ancak söz konusu kadın erkek karışık eğlencelerin düzenlendiği düğünler olunca bu meşruiyetin sınırlarını çizmek zor oluyor. Bu düğünlere katılmakta bir mahzur olup olmadığı dini hassasiyete sahip bireyleri zor duruma düşürüyor. Bir yanda eş, dost, akrabanın en mutlu günü dururken

diğer yanda Allah rızası devreye giriyor. Ve mesele toplumsal bir boyut kazanıyor. Yazar Ahmet Şahin, şayet düğünde birtakım günahlar işleniyor, içkiler içilip çirkin görüntüler sahneleniyorsa, artık buraya gitme mecburiyetimizin kalmadığını hatırlatıyor. Sergiledikleri günahlarla bize kötü örnek olan komşularımızın, yakınlarımızın bize sitem etme hakkı da kalmıyor. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu uyarısı meseleye en güzel kanıt: “Allah’a ve ahiret gününe inanmış kimse, içki içilen sofraya oturmasın!” Şahin, inanmış insanın günahı, haramı bizzat işlemese de işleyenlere destek veriyor, yapılanları tasvip ediyor imajı da uyandırmaması gerektiğini söylüyor. Tabii tenha bir köşede gözünü gönlünü işlenen

günahlardan koruyabiliyorsa durumu idare edebileceğini hatırlatıyor. Yrd. Doç. Dr. İsa Özel de benzer hassasiyetlere dikkat çekerek, akraba, komşu hakkı gibi zaruriyetlerden dolayı oyunlu düğünlere katılınabilineceğini söylüyor. “Kişi rahatsız edici davranışlara daha fazla maruz kalmamak için müsaade isteyerek ortamdan erken ayrılabilir.” diyor. Tüm bunların ardından ortaya çıkan tablo şu ki; Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) günümüze kadar intikal eden ‘nikâh’ ve ‘sünnet’ gibi merasimlerde gayr-i meşru sayılan eğlencelerden ve israftan sakınmak gerekiyor. Bu hassasiyet düğün sahiplerini haram işlenmesine vesile olmaktan koruduğu gibi, davetlileri de içine düştükleri zor durumdan kurtarıyor.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

03:03 03:03 03:03 03:03 03:03 03:03 03:03

17:44 17:45 17:45 17:45 17:46 17:46 17:46

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:53 02:53 02:52 02:52 02:52 02:52 02:52

17:51 17:51 17:52 17:52 17:53 17:53 17:53

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:41 03:51 13:24 02:41 03:51 13:24 02:40 03:50 13:24 02:40 03:50 13:24 02:40 03:49 13:24 02:40 03:49 13:25 02:40 03:49 13:25

18:01 18:01 18:02 18:02 18:03 18:03 18:03

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

03:13 03:13 03:13 03:13 03:13 03:13 03:13

17:52 17:53 17:53 17:53 17:54 17:54 17:54

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:18 02:18 02:17 02:17 02:17 02:17 02:17

17:30 17:31 17:31 17:32 17:32 17:32 17:33

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:48 03:52 13:27 02:48 03:51 13:27 02:48 03:51 13:27 02:48 03:50 13:27 02:47 03:50 13:28 02:47 03:49 13:28 02:47 03:49 13:28

18:05 18:05 18:06 18:06 18:07 18:07 18:07

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

03:08 04:28 13:26 03:08 04:27 13:26 03:08 04:27 13:26 03:08 04:27 13:27 03:08 04:26 13:27 03:08 04:26 13:27 03:08 04:26 13:27

17:55 17:55 17:56 17:56 17:56 17:57 17:57

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:48 03:55 13:26 02:48 03:55 13:26 02:47 03:54 13:26 02:47 03:54 13:26 02:47 03:53 13:27 02:47 03:53 13:27 02:47 03:53 13:27

18:03 18:03 18:04 18:04 18:04 18:05 18:05

11.06.2014 12.06.2014 13.06.2014 14.06.2014 15.06.2014 16.06.2014 17.06.2014

02:40 03:40 13:32 02:40 03:39 13:32 02:39 03:39 13:32 02:39 03:38 13:32 02:39 03:37 13:32 02:39 03:37 13:33 02:39 03:37 13:33

18:13 18:13 18:14 18:14 18:15 18:15 18:15

04:22 13:16 04:21 13:17 04:21 13:17 04:21 13:17 04:20 13:17 04:20 13:17 04:20 13:18

04:32 13:25 04:32 13:25 04:32 13:25 04:31 13:26 04:31 13:26 04:31 13:26 04:31 13:26

21:59 22:00 22:00 22:01 22:02 22:02 22:03

22:05 22:06 22:07 22:08 22:08 22:09 22:09

22:12 22:13 22:13 22:14 22:15 22:15 22:16

23:07 23:08 23:08 23:09 23:09 23:09 23:10

23:14 23:15 23:15 23:16 23:16 23:17 23:17

23:21 23:22 23:22 23:23 23:23 23:24 23:24

04:08 13:19 04:07 13:19 04:07 13:19 04:06 13:19 04:06 13:19 04:06 13:20 04:06 13:20

03:28 12:54 03:28 12:55 03:27 12:55 03:27 12:55 03:26 12:55 03:26 12:55 03:26 12:56

22:17 22:18 22:19 22:20 22:20 22:21 22:22

23:22 23:23 23:23 23:24 23:24 23:25 23:25

22:08 23:09 22:09 23:09 22:10 23:10 22:11 23:11 22:12 23:11 22:13 23:12 22:13 23:12

22:44 22:45 22:46 22:47 22:48 22:48 22:49

23:41 23:42 23:43 23:43 23:44 23:44 23:45

22:43 22:44 22:45 22:46 22:47 22:48 22:49

22:49 22:51 22:52 22:53 22:53 22:54 22:55

23:11 23:12 23:13 23:14 23:15 23:16 23:17

23:44 23:45 23:45 23:46 23:46 23:47 23:47

23:43 23:44 23:44 23:45 23:46 23:46 23:46

1.00: 1.00: 1.00: 1.00: 1.00: 1.00: 1.00:


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

HARUN İLHAN

Bu, ağır bir mesuliyeti de getiriyor beraberinde. İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), devlet başkanından evdeki hizmetçiye kadar her seviyedeki yöneticinin idare ettiklerinden mesul olduğunu buyuruyor. Yüce Kitabımızda, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hükmetmenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt verir!” (Nisa, 4/58) diye buyrularak yönetimde adaletin ikamesi hususunun altı çiziliyor. Müslüman bir idarecinin en temel göreviyse, hiç şüphesiz

1endeksli bir halde tefekkür ettiğimiz Hayatımızdaki pek çok şeyi siyasete

için bazı kavramların gerçek anlamını ıskalıyoruz. Adalet mevzuu da bundan payını alıyor hiç şüphesiz. Devletin adaletle yönetilmesi gerektiğini söylüyoruz, lakin sosyal ve gündelik hayatın en ince noktalarında kendini göstermesi gereken adalet duygusunu es geçiyoruz, görmezden geliyoruz. Oysa yönetim deyince akla sadece devlet yönetimi gelmemeli. Patronun işçisiyle, öğretmenin öğrencisiyle, müdürün çalışanıyla ya da babanın evladıyla ilişkisinin de bir yönetim şekli olduğunu unutuyoruz. Hâlbuki ailede, iş hayatımızda, dostlarımız arasında ve her türlü ast-üst ilişkisinde adaletin tesisi, kaliteli ve hakkaniyetli bir yaşam için zorunluluk. Yüce Mevla, “Nice kasabaların halkını haksızlık yaparlarken yok ettik. Artık damları çökmüş, kuyuları terk edilmiş, sarayları bomboş kalmıştır.” (Hacc, 45) ayet-i kerimelerinde hak ve hukuka riayet etmenin altını önemle çiziyor. Peki sosyal yaşam içerisinde nasıl ve neden adil olmamız gerekiyor?

Aile içinde adil olmak Beşerin yaşamında hayati işleve sahip olan kurumlardan biri aile. Bir insanın eşine ilgi göstermesi, ona karşı davranışlarının hakkaniyet çerçevesi içinde olması, birbirlerinin her türlü ihtiyaçlarını gidermeleri ve çocuklarına zaman ayırıp onlar arasında hakkı ve adaleti tesis etmesi, bir mü’minin en büyük görevlerinden biri. Bunlardan biri aksatıldığı zaman hem aile içerisindeki bağlar zayıflıyor hem de görevlerini aksatan kişi, ailesine karşı adaletsizlik yapmış oluyor. Bir gün sahabi efendilerimizden Osman bin Maz’un’un hanımı, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) eşi Hz. Aişe’ye (r.anha) uğrar. Kadın genelde güzel giyiniyor, ellerine kına yakıyordur fakat o gün o halinden eser yoktur. Hz. Aişe bu halinin sebebini sorar. O da kocasının dünyayı ve kadınları arzulamadığını belirterek ilgisizliğinden yakınır. Hz. Aişe bu durumu Resul-i Zişan Efendimiz’e bildirir. Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu, Osman b. Maz’un’u yanına çağırır ve “Ey Osman! Benim Sünnet’imden yüz mü çevirdin?” diye sorar. Sahabi, “Hayır, ya Resûlallah! Benim tek isteğim Senin yolundur.” der. Ardından Efendimiz şöyle buyurur: “O hâlde dikkat et, Ben hem uyurum, hem namaz kılarım, bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Hanımlarımla da beraber olurum. Allah’a karşı takva sahibi ol ey Osman! Bilesin ki ailenin senin üzerinde hakkı var, misafirinin üzerinde hakkı var, vücudunun senin üzerinde hakkı var. Oruç tut, ama bazen tutma; namaz kıl, uykunu da al!” (Ebu Dâvud) Dinimiz evlatlarımıza karşı muamelelerde de adaletli davranmayı emrediyor bizlere. Ekseriyette çocukların ihtiyaçlarını gidermek ve onların terbiye edilmesinde önemli bir rol üstlenmek, her ebeveynin adaletli olmasının gereklerinden biri. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhit Mert’e göre erkek ve kız

çocuklarına fıtratlarına uygun muamelede bulunmak veya yaşlarını dikkate almak da adaletin muktezası. Nitekim insan bu gibi hususları dikkate aldığında bir hakkı yerine koymuş, adaleti gerçekleştirmiş olur: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklara hediye verirken dahi müsavi davranmayı emreder. Ancak bu eşitlik emri, onların cinsiyet ve yaş farklılıklarını göz önüne almadan hepsine aynı muamelenin yapılmasını istemek anlamında değil. Aksine her birine uygun olan muameleyi istemektir. Hikmete uygun olan da budur. Eğer bu ayrımlara dikkat edilmezse,

onların ruh dünyalarında ciddi yaralar meydana getirir.” Peki aile içinde adaletin ikame edilmesinde sadece anne ve babanın mı sorumluluğu var? Çocukların da yapması gerekenler var. Zira, aile içinde ebeveynlerin de hakları mevcut. Yaşlandıklarında onlara bakmak ve ihtiyaçlarını gidermek, onları ziyaret etmek ve saygıda kusur etmemek, anne-babanın çocukları üzerindeki hakları arasında.

Yönetici neden adaletli olmak zorunda? Dinimiz ölçüsünde yöneticilik, beşere emanet bırakılmış önemli görevlerden biri.

sürekli adalet k a y gısıyla hareket etmesi ve hak sahiplerine haklarını kimseye yedirmemek için gayret göstermesi. Yüreğinde Allah korkusu olan bir patron işçisine, müdür çalışanlarına, öğretmen de öğrencisine hak ve hukuku gözeterek davranmak zorunda. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şerifi de kulağa küpe niteliğinde: “İnsanları idare etmeyi üzerine alan bir kimse kendini ve ailesini düşündüğü gibi yönettiği kimseleri düşünmedikçe kıyamet gününde cennetin kokusunu bile alamaz.” (Buharî) İmam Gazzali de yöneticilerin, emri altındakilere adaletli davranması hususunda şu noktalara dikkat çekiyor: “Adil olmanız aklınızın kemalini gösterir. Aklın kemali; her şeyi asıl hâliyle olduğu gibi görmeniz, işin içindeki gizli hakikati bilmeniz, onun dışıyla aldanmamanızdır. İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, senden başkasının da lider olduğunu düşün! Kendin için razı olmadığın şeylere, herhangi bir Müslüman içinde razı olma!


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Şahit olmak kolay mı? ündelik hayat içerisinde adaletin tezahür ettiği meselelerden birisi de şahitlik. İster görülen bir davada, isterse insanlar arasındaki basit bir anlaşmazlıkta olsun şahitlik hem dinimiz hem de insan ilişkileri açısında önemli bir görev. Bir insanın tanık olduğu bir olayda şahitlikten kaçınması veya gerçeği tüm çıplaklığıyla yansıtmayıp tahrif etmesi ise büyük bir vebal. Yüce Kitabımızda, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135) şeklinde buyuruluyor.-

adanmış hayatlar

Abdullah ibn-i Abbas (ra)

Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.” Yöneticinin çalışanlar üzerinde mesuliyetleri bulunuyor lakin aynı kurguyu çalışanlar üzerinden yapmamız da mümkün. Çalışanların da işlerini hakkıyla yerine getirmek ve aldığı parayı sonuna kadar hak etmek gibi bir mesuliyeti bulunuyor.

Ticarî hayatın terazisi, adalet Ticarette hak, hukuk ve adalet mevzuu, Yüce Kitabımızda en çok altı çizilen noktalardan birisi. Nitekim ticaret, insanların birbirlerine karşı hak ve hukuklarının sıkça geçtiği yer olarak göze çarpıyor. İnsanlar, en çok burada helal ve haram hassasiyetlerini yitiriyor. Prof. Dr. Muhit Mert’e göre insan, ticarete kazanmak için girer ve menfaat duygusuyla hareket eder. Bu, hem alan hem de satan için böyledir. Zîrâ herkes kendisi için en ekonomik olanın peşindedir. Mert’e göre eğer kişi tedbirini almazsa, azgınlaşan menfaat duyguları onu haksız kazanç elde etmeye sevk eder. Haksız kazanç elde etmek ise, başkalarına zulmetmektir: “Zulüm ve haksızlıkların önlenmesinde kişinin alacağı tedbir, elbette ki öncelikle dinî terbiye ve iman eğiti-

midir. İnsanı k ö t ü l ü k l e r e karşı frenleyen, me’hazin kudsiyetidir. Kaynak kutsal olunca emir ve yasaklar insanda derin tesirler bırakır. Bu açıdan ticarî hayatta adaletin ikamesiyle ilgili olan dinî emir ve tavsiyeler de beşer için çok önemli.” Cenab-ı Hakk, her konuda olduğu gibi ticarette adaletin ikamesiyle ilgili de öğütler veriyor kullarına. Ticarî hayatın terazisi adalet mekanizması olduğundan, İslâm ticarette ölçü ve tartıda adaletli davranmayı emrediyor: “Ey kavmim ölçüyü tartıyı adaletle tam yapın, insanlara haklarını eksik vermeyin.” (Hud, 11/85), “Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve doğru terazi ile tartın.”; (İsra, 17/35) “Tartıyı adaletle yapın, eksik ölçüp tartmayın.” (Rahman, 55/9) ayetleri, bu konudaki en bariz uyarılardan. Ayrıca Mutaffifîn Sûresi’ndeki şu ayetler de ticarette hakkaniyetli olmanın ve adaletli davranmanın hayati öneminin altını çiziyor: “Vay hâline eksik ölçüp tartanların! Onlar ki satın alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat kendileri başkalarına satarken, ölçüp tartarken eksik yapar, hîle karıştırırlar. Sahi onlar, o en mühim günde, yani bütün insanların Rabbülâlemîn’in divanında duracakları günde, diriltilip toplanacaklarını düşünmezler mi?”

Genç bir çobandı. Ukbe İbn-i Ebî Muayt’ın koyunlarını güderdi. Bir gün koyunla­rının başında iken iki misafir geldi. Misafirler susadıklarını söyleyerek ondan süt rica ettiler. Genç çoban onlara şöyle cevap verdi: “Var, ama veremem! Bu koyunlar bana emanet edilmiştir. Sahibinin iznini al­madan süt veremem. Aksi hâlde emanete hıyanet etmiş olurum.” Bunun üzerine misafirler, henüz çocuk yaştaki çobandan, hayatında hiç teke yüzü gör­memiş bir keçi istediler. Çoban o vasıftaki bir keçiyi alıp onlara götür­dü. Misafirler­den biri keçiyi tuttu, dua etti. Sonra da sütten kesilmiş keçiyi sağ­maya başladı. Sanki ke­çinin memeleri bir anda sütle doluvermişti... Sa­ğılan sütü sırayla içip susuzluklarını giderdikten sonra, keçiyi sağan zat tekrar dua etti, keçi eski hâline döndü. Evet, bu masum ve hassas çoban, Abdullah ibn-i Mes’ud Hazretleri idi (ra). Mekke’de müşriklerin baskısının şiddetlendiği sıralarda sahabiler bir araya toplanmış, Kureyşlilere karşı Kur’ân’ı açıktan okuyamadıklarından yakınıyor­lardı. Hz. Abdullah: “Ben, Kur’ân’ı onlara duyururum.” dedi. Diğerleri: “Onların sana bir şey yapmalarından korkarız!” diye cevap verdiler. Kur’ân’ı, aşireti ve sülalesi kuvvetli birinin okumasından yana olduklarını söylediler. Abdullah: “Bana müsaade edin, Allah beni korur.” deyip çıktı ve Kâbe’nin yakınında Kureyş müşriklerinin toplandığı yere gitti. Besmele çekerek Rahmân Sûresi’nin başından okumaya başladı. Çok şaşıran müşrikler, ilk şaşkınlıkları öfkeye dönüştükten sonra, hemen Abdullah’ın yanına gittiler ve yüzüne gözüne vurmaya başladılar.

Ama Abdul­lah yine susmadı, okumaya devam etti. Bilahare arkadaşlarının yanına döndü. Onlar endişeyle yanına koştuklarında, Abdullah şöyle diyordu: “Vallahi benim gözümde, Allah’ın düşmanları arasında bunlardan daha basit olanı yoktur. İsterseniz yarın da gidip aynı şeyi yapayım.” Abdullah bin Mes’ud (ra) iki defa hicret etme faziletini kazanan sahabilerdendi. Müşriklerin işkenceleri dayanılmaz bir hâl alınca Habeşistan’a hicret et­ti. Fakat Peygamberimizin hasretine dayanamadı. Bir müddet sonra tekrar Mekke’ye döndü. Hicret izni çıkınca da Medine’ye hicret etti. Re­sû­lul­lah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu Zübeyr bir Avvam’la kardeş yaptı. Peygamberimiz, Hz. Abdullah’ı mescidin bitişiğinde bir yere yerleştirmişti. Bu sebeple her an Re­sû­lul­lah’ın hizmetine koşardı. O’nun ayakkabılarını, âsasını, yastık, koku ve misvak gibi hu­susi eşyalarını taşırdı. Peygamberimiz uyuduğunda kendisini İbn-i Mes’ud uyandırırdı. Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah ile o kadar beraber oluyor­ du ki, Medine’ye ilk gelenler onu Ehl-i Beyt’ten zannediyorlardı. Hz. Abdullah çok güzel Kur’ân okurdu. Peygamberimiz, sahabilere Kur’ân’ı dört kişiden öğrenmelerini tavsiye ediyordu. Bunlardan birisi de Hz. Abdullah’tı. Suffe Ashâbı’ndan olan, Re­sû­lul­ lah’ın hususi hayatıyla içli dışlı bulunan, on­dan zarurî durumlar haricinde ayrılmayan, bütün ömrünü Kur’ân’a adayan ve Re­sû­lul­lah’ın huzuruna teklifsizce girip çıkabilen Hz. Abdullah’ın ilmî vukufu emsalsizdi. Bilhassa tefsir ilminde müstesna bir yeri vardı. Hz. Abdullah 64 yaşındayken Hicret’in 32. yılında vefat etti. Bâki Mezarlığı’na defnedildi.


kursu@zaman.com.tr

BU SAYFA, M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDI’NIN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak Bir insan için rızadan daha üstün bir paye ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak kadar büyük bir bahtiyarlık yoktur. Cenâb-ı Hak, ötelerde mü’min kulların nâil olacağı nimetleri nazara verirken “Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır” (Tevbe, 9/72) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Kul açısından rıza, Allah Teâlâ’nın takdirlerini gönül rahatlığıyla karşılamak, zahiren çirkin görünen acı hadiselerde bile acele karar vermeyip O’nun icraatından hoşnut olmak, her şeyden önce ve her şeyden artık olarak O’nu sevmek, O’na yönelmek ve beklediklerini de yalnız O’ndan beklemektir. Cenâb-ı Hakk’a bakan yönüyle ise, rıza, Allah Teâlâ’nın kendine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle kulunu sevmesi, ondan hoşnut olması ve sevginin lâzımı olan muamelelerde bulunması demektir. İmam Kuşeyrî gibi bazı veliler rızayı, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı görmüşler; nihayeti itibarıyla da onu, sevdiklerine Hakk’ın irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağanı olarak kabul etmişlerdir.

Rızanın İki Yönü Evet, meseleyi terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele alırsanız, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması lâzımdır. Şart-ı âdî planında siz Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da sizi sever. Alvar İmamı’nın sözü de bu hususu îma eder: “Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi? Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi? Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen, Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?” Demek ki, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur. “Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed aleyhissalatü vesselam’ı da nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhibe olduğuna işaret

etmektedir. Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (en a’lâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimede “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Maide, 5/119) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir. Allah’ın razı olması çok büyük bir meseledir. Allah’ı sevme, Allah tarafından sevilme, O’ndan hoşnut olma ve O’nun hoşnutluğunu kazanma öyle büyük bir pâyedir ki, Cennet nimetleri bile onunla boy ölçüşemez. Dolayısıyla o, sizin cüz’î iradeniz, temayülleriniz, azminiz, cehdiniz ve gayretinizle elde edemeyeceğiniz çok kıymetli bir semeredir; bütün ömür boyu çalışsanız da, karşılığında dünyalar dolusu altın yığsanız da bedelini ödeyemeyeceğiniz kadar pahalıdır. B u itibarla d a , onu

sizin o küçük meylinize, sevginize ve hoşnutluğunuza bağlamanız doğru değildir. Öyleyse, her ne kadar şart-ı âdî planında sizin meyil ve sevginiz bir ilk gibiyse de, temelde rızanın menşei yine Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğudur. O razı olunca, sizin içinizde de rıza hissi neşv ü nema bulmaktadır. Ne var ki, Allah Teâlâ, şart-ı adi planında, rızasını sizin meyil ve muhabbetiniz gibi bazı basit vesilelere

da rıza-yı ilahiye ulaşabilirim. Allah’ın rahmeti geniştir; bunlar olmadan da Cenâb-ı Hak beni sevebilir!” diyemezsiniz. Vakıa, Allah’ın rahmetine her zaman sığınmalı, O’nun hakkında hep hüsn-ü zan beslemelisiniz. Fakat Cenâb-ı Hak, sevme ve hoşnut olma hususunda basit bir şart ve bir sebep olarak ibadetlere

bağlamıştır. Dünyalar kadar hazineyle sahip olamayacağınız rıza-yı ilahîye, sizin altından kalkabileceğiniz bir bedel biçmiş; onu sizin için alınabilir kılmıştır.

Allah’ın Hoşnutluğu Nasıl Kazanılır? Cenâb-ı Hakk’ın, rızasına vesile kıldığı hususların başında O’nun emirleri dairesinde hareket etmek ve yasakladığı şeylerden uzak durmak gelmektedir. Şayet, Allah Teâlâ sevmesini ve hoşnut olmasını her şeyden önce farzları yerine getirmeye ve günahlardan kaçınmaya bağlamışsa, o zaman bunları kat’iyen hafife alamazsınız. “İbadetleri eda etmeden ve haramlardan uzak durmadan

devam e t m e y i ve günahlara girmemeyi vaz’ etmişse, önce bu şartları yerine getirmeli, ondan sonra da O’nun merhametine iltica etmelisiniz. Bu itibarla da, şayet rıza-yı ilahiye ulaşmak istiyorsanız, önce namaz, oruç, hac, zekât... gibi memur olduğunuz bütün ibadetleri yerine getirme mevzuunda fevkalâde titiz davranmalı; haram ve günahlardan uzak durma hususunda da son derece hassas olmalısınız. Yolda kalmamanın, düşüp kaymamanın ve sâhil-i selamete ulaşmanın en önemli dinamiği Cenâb-ı Allah’a teveccüh ve duadır. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç birer kuluz; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki biz, hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşamalı ve isteyeceğimiz her şeyi yalnızca fiilî değil aynı zamanda kavlî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan istemeliyiz.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Ya Rab! Mevhibe sağanaklarınla bizi de sırılsıklam hale getir. Ulûhiyetinin ve Rubûbiyetinin sırlarını bize de aç ve yüce katından göndereceğin inayetle bizi de te’yîd buyur.

Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır; bağlanmıştır zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek mümkün değildir. Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider. Hüşyâr gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.

Ravza'nın sahibine Ben bir garib ü âvâre, Oldu kalbim pâre pâre, Tutuldum o gülizâre Arz eyleyin bunu yâre,

Perişân etti beni, Böyle ağlattı beni. Hayâl uçarken mestâne, Uğradı yol gülistâne,

Dîvâne etti beni, Böyle ağlattı beni. Bilmez oldum sağ u solum, Yitirmişim doğru yolum;

Ravza namlı bağistâne; Sığmaz dünyada destâne… Perişân etti beni, Böyle ağlattı beni.

Gece-gündüz hep melûlum, Bir bîçâre zayıf kulum.. Dîvâne etti beni, Böyle ağlattı beni.

Bozup attı her fendimi, Bilmez oldum ben kendimi; Nâm u nişânı, erdemi Mecnûnların budur demi..

Gönül yaslı, gözler çağlar, Bu hasret sînemi dağlar, Kederli bahçeler bağlar; İnliyor âhımla dağlar..

Dîvâne etti beni, Böyle ağlattı beni. M. Fethullah Gülen

Senin Rızan Allah’ım! Bir mü’min Allah’ın hoşnut olacağı ve seveceği şeyleri istemelidir. Çünkü her şeyden daha önemli olan O’nun hoşnutluğudur. Eğer Cenâb-ı Hak bir kulun bu mevzudaki duasına icabet buyurur ve rızasını ona yâr ederse, artık onun için alacak–verecek bir şey kalmamış sayılır; çünkü o, alınacak en kıymetli semereyi almıştır. Zira Allah’ın muhabbetine ve rızasına mazhariyet en büyük bahtiyarlıktır. Evet, rıza-yı ilahi sadece ibadet ü tâate bağlı olmadığı gibi, yalnızca seyr ü süluk-i ruhaniyle ulaşılan bir ufuk da değildir. Ona yürüyen insanın hep tetikte olması ve Allah’a sığınması gerekmektedir. Her adımda bir kere daha gönlünü kontrol etmesi ve “Acaba rıza talebim yerinde duruyor mu?” diyerek temkinli yürümesi icap etmektedir. Elli tane hırsızın bulunması muhtemel olan bir çarşıda dolaşan insanın sık sık ceplerini yoklaması gibi mü’min de sürekli gönlünü yoklamalıdır. Kolundaki saatin, cebindeki cüzdanın ve belindeki kemerin bile kapkaça gittiği bir dönemde, kapkaççıların çokça dolaştığı bir caddede nasıl yürümesi iktiza ediyorsa rıza yolunda da öyle

yürümelidir. Unutmamalısınız ki, belki etrafınızda sizi hıfzeden melekler sayısınca şeytanlar imanınıza tuzak kurmuş bekliyorlar. -Hafizanallah- zaaflarınızdan sizi vurmak için intizar ediyorlar. Bir kuytu yerde kapkaç yapmak ve bir köşede sizi kündeye getirmek için fırsat kolluyorlar. Öyleyse, gözleriniz sürekli O’nun kapısında olmalı; diliniz ve gönlünüz de hep O’nu anmalı. Düşünün ki, bir cin taifesi içinden geçiyorsunuz. O bir pençe atıp bir yanınızı koparmak, beriki bir hamle yapıp bir tarafınıza vurmak için sabırsızlıkla bekliyor ve siz biliyorsunuz ki, onların şerlerinden korunmanın yegâne çaresi Cenâb-ı Hakk’a teveccühtür; o esnada dudaklarınızın kıpırdaması durur mu hiç? Tabii ki durmaz. Sürekli O’na dua ve iltica edersiniz; Ayetü’l-kürsî okuyarak ya da Felâk ve Nâs’ı tekrarlayarak şerirlerin şerlerinden Allah’a sığınırsınız. İşte, yürüdüğünüz yolun her köşesinde nefis ve şeytan tarafından kandırılabileceğinizi de hesaba katmalı ve sürekli Cenâb-ı Hak’tan af ve afiyet istemeli, rızasına uygun işlere muvaffak kılmasını dilemelisiniz.

Abdullah Aymaz

Meylü’r-rahat dönemi Biz Târık bin Ziyad’ın namaz kıldığı mescidi birkaç sene sonra yine ziyaret ettik. Hâlâ restore halinde… Broşürlerde “Mezouita cristo de la luz” yani ‘İsa’nın ışığı mescidi’ diye yazılı. En azından mescid olduğunu kabul ediyorlar. Ziyaret için giriş ücretli… Endülüs toprakları 711-750 tarihlerinde Şam’a bağlanıyor. 757’de ilk defa müstakil bir devlet oluyor. Çünkü Şam’da Emeviler dönemi bitip Abbasiler dönemi başlayınca Emevi sultanları Endülüs’e gelip ilk resmi Endülüs Emevî Devleti’ni kuruyorlar. Bütün İspanyollar mülkiyet hakkı veriyorlar. Dinlerinde, inançlarında serbest bırakıyorlar… Âdil davranıyorlar. İspanyollar da onlara itaat ediyorlar. Tarım, tekstil, demir sanayii çok gelişiyor. Su değirmenleri kuruyorlar. Avrupalılar buğday ve mısır gibi ürünleri taşla tokmakla kırarken, bunlar değirmende öğütüyorlar. İlim gelişiyor. Her şehre üniversite açılıyor. İmam-ı Kurtubi’ler, Ebu Kasım’lar, İbni Baytar’lar, Muhyiddin Arabi’ler, İbni Rüşd’ler, Şâtıbî’ler yetişiyor. Yıldızlar doğuyor. Medreselerde tercüme bölümleri açıyorlar. Bütün Roma, Yunan, Vizigot, vs… dillerde yazılmış kitapları tercüme ediyorlar. Zerkavî ilk defa rasathane kuruyor. Sütunların İslam dönemine ait olanlarda hurma dalı motifi bulunuyor ve İslam şehitlerine işaret ediyor. Önceki dönemlere aitlerde palmiye dalı motifi bulunuyor. Endülüs beyliklere bölündükten sonra, bir ara Toledo Hıristiyanların eline geçiyor. Bunun üzerine Murabıtlar ve Muvahhidler müdahale ediyorlar. Ama artık duraklama başlamış bir kere… Duran düşer. Hizmetlerde durma olmaz… Ama meylürrahat, hayat tutkusu ve rahat düşkünlüğü başlayınca yıkılış hızlanıyor… Muhyiddin Arabî gençlik yıllarını anlatınca, bir ara gençlik hevesleri ve arzuları ile Allah’a olan iştiyakı arasında gidip geldiğini de ifade ediyor. Bazı geceler kötü arkadaşları ile eğlenip yorgun düşüyor. Sonrasını şöyle anlatıyor: “Sabah namazının vakti girerken biz yatmaya hazırlanıyorduk. O yüzden mümkün olan en hafif abdesti alıyor, mescide sadece mecbur kalırsak gidiyorduk. Diğer zamanlardaysa evde, Kevser ve Fatiha’yı okuyarak namaz kılıyorduk. (…) Bazan diğerlerinden daha dinç olur abdest alıp mescide giderdim. Ama mescide vardığımda namazın bittiğini öğrenirsem hiç üzülmez, hatta belki de sevinirdim. (…) Şayet cemaate katılabilmişsen, iki halden biri gerçekleşirdi. Ya harikulade mısralar okuyan yetenekli müzisyeni dinleyerek geçirdiğim güzel geceyi düşünür, imamın ne okuduğunu bile fark etmeyecek derecede bu hatıralarla meşgul olur ve bir rükünden diğerine geçen cemaati taklit ede ede namazı tamamlardım. (…) Veya üzerime uyku bastırır ve imamın namazı bitirmesi için sabırsızlanır uzun kıraatlere dayanamaz ve içimden ‘İşte Haşir Sûresi’ne başladı.’ Veya ‘İşte Vâkıa Sûresi’ne başladı! İnfitar veya Fecr’i okusa olmaz mıydı! Hz. Peygamber namazı uzatmamayı emretmiş midir!’ diyerek imama kızardım.” Artık yıkılışa yaklaşılmaktadır. O GALİZ TA B İ R L E

ZAMAN'A ABONE OLDUNUZ MU?

ŞİMDİ O K ONUŞUY OR R İ E H Lİ KÜFÜR

BİLE KU LLAN

MADI

Her dönemd mü’minler e Allah’a, peygamb benim gibi erl bir kıtmire ere, veli kullara yak bunu yapmı ışık ş. ‘Çok mu sız ifadeler olmuşt ?’ diyor ve ur. teselli oluyor Bir kısım um.

26 MART -

1 NİSAN 2014

ZAMAN • YIL :6

• SAYI : 255

• DANİMA RKA 25 DKK

• İSVEÇ 30

SEK • NORVEÇ

35 NKR • FİNL ANDİYA 3,5 www.zamanisk andinavya.dk

Maliyeye atamadı çalım

Vergi kaçırm olduğu Avru anın çok büyük suç pa’da son kurban Bay Münih Başk ern anı Uli Hoe ness hapse mah kum olan ünlü oldu. 3,5 yıl ‘Hayatımın hatası. Herk futbol adamı, diliyorum.’ este dedi. 1 DEVA n özür MI 12'DE

26 YAŞINDA

BİR MİLL

ETVEKİLİ ADA YI: SULTAN KA YHAN

Seçim çalı şma konuşan Sult ları hakkında Zam an’a an Kayhan, Stockholm listesinde partisinin 12. sıradan milletvekili ada Demokratlar’ yı gösterildiğini, Sosy al meclise girm ın kazanması halinde e şansının söyledi. 1 büyük oldu DEVAMI 8'DE ğunu EKREM DUM ANLI

İçimize sinm iyor

CUMHUR

BAŞKAN

I GÜL:

Türkiye n farkında oksanlıklarının olan bir ü lke

Cumhurbaşk Margrethe’n anı Abdullah Gül, Başbakan in davetlisi olarak Dageçtiğimiz hafta içeris He araya gelen lle Thorning Schmi nimarka’ya geldi. Krainde Danimarka Kra dt liçe Gül, önem li açıklama ve Parlamento Başkaliçe II. Margrethe’nin si II. ZAMAN KOP larda bulun yan nı Mogens ENHAG du. Lykketoft ile ı sıra bir Danimar ka Kral

1

içesi II. Mar davetlisi HASAN CÜC grethe’nin olarak ettiği öğre ÜK Cumhurb nildi. aşkanı Abd Danimarka’ya gelen rünnisa Gül’e ullah Gül Gül ve eşi Har protestosu Danimarka’da törenle karş , Kopenhag’d Berk a milletvek Maliye Bakanı Meh in Elvan valimanı’n ılandı. Kopenhag görkemli bir illeri ettiği Cum ve bazı işadamla met Şimşek, Cumhurb a 45 dakika gecikme Kastrup Harının da eşlik aşkanı Gül li 1 olar 4'TE sonra kon hurbaşkanı Abdullah ak inen burada, Kral ve bera dan Sanayi Odauşma yapmak için Gül daha rik, Veliaht içe II.Margrethe berindekiler Kral ardından Kraliçe eşi Pren sı’nd Danimarka Margrethe Prens Fred iyet Muh Joachim afız Alay ile birlikte katıldı. Cumhurb a düzenlenen iş erik eşi Mar s Hen- hurb eşi Marie ı'nı aşka aşka sela y, taraf nı Gül, daha Prens mlay tarafından nı Gül, bura forumuna ve Prenses ından prot sonra Kast an Cum- önce da bir grup esto edild Benedicte manı’ndan ayrıl hafız Alay devlet töreniyle rup i. haya Türk arak Hav tını hare karş iye’d Amelienb ı’nın İstik alilal Marşı'nı ılandı. Mu- taşıy ket etti. Bu arad org Sarayı'na protesto eden kaybeden Berkin e bir süre a Cum Elvan grup okunmasınan uçağ dür’, ‘Hır a Danima hurbaşkanı Gül’ sız var’, ‘AK‘Berkin Elvan Ölü için girdikten ü rka hava msüzP çalıyor, sonra 2 sahasına diye slogan attı. Gül adet F16 onay MÜMTAZ Grup daha şekilde dağı uçağının 'ER TÜRKÖN sonra olay lıyor’ eşlik ldı. E sız bir 1 DEVA MI

XXX

10'DA


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

T

S

R

C

L

İ

E

R

E

M

Ö

İ

A

İ

A

K

T

U

E

M

D

H

A

L

I

T

S

I

F

S

D

İ

R

G

İ İ

N

M İ

B

A

K

D

T E

D

B

H

E

A

N

L

M

L

Kutulardaki her say bir harfin karşlğdr. Verilen ipuçlarn kullanarak diğer kutular doldurun ve hayatmza yön verecek prlanta tavsiyeyi tamamlayn.

Ü

L

F

T

E

8

9

10 L

11

12 H

13

14

16

17

18 M

19

20

21 R

22

23

24

25

26

27

28

29 N

15 U

L

7

A

6

29 Ğ 28 H 27 G 26 N 25 O 24 İ 23 E 22 Ö 21 20 U 19 B 18 R 17 I

İ Ç İ K E Ç İ Ç K E T R

5

İ

4

A

3 Ü

B

2

D

1

16 Ü

21

15 T

16

14 V

2

13 Z

20

12 Ç

16

11 C

8

10 M

24

9 L

7

8 Y

12

7

24

6 S

16

5 K

21

4

16

3 D

10

2 A

29

1 Ş

16

R

23

İ

29

D

24

R

10

E

16

L

14

K

27

E

24

C

5

E

14

R

17

İ

14

N

10

V

24

A

11

T

16

E

10

S

25

Ç

21

İ

14

E

11

R

12

M

14

E

21

U

16

L

18

K

15

T

10

U

26

E

25

B

7

A

14

N

2

K

14

N

29

E

24

A

21

L

14

C

10

I

10

T

24

Ç

23

U

14

U

29

M

7

B

14

N

8

İ

24

Ü

10

G

15

K

23

Z

14

R

18

İ

6

U

24

R

18

B

10

O

24

R

21

Y

14

E

19

İ

16

L

10

L

8

K

15

İ

21

E

15

Ç

15

B

6

İ

14

A

18

R

21

D

24

İ

7

A

14

Z

19

D

14

Z

29

M

24

I

21

İ

14

Ğ

8

N

24

PARAGRAF TAMAMLAMA

A

29

U

24

C

23

N

14

A

22

O

24

Ş

9

K

16

E

2

O

4

C

6

K

21

E

16

A

5

R

16

N

12

I

16

İ

10

T

10

E

16

G

5

A

25

N

20

A

16

D

12

Y

16

E

27

M

29

R

14

A

27

KİM KENDİNİ TANIRSA RABBİNİ DE TANIR.

L

8

N

14

N

6

A

21

K

14

E

12

D

14

R

27

E

9

L

3

L

18

Ö

3

Ç

29

İ

3

ŞİFRE:

H

19

C

PARAGRAF TAMAMLAMA A

E

N

E

D

U

ŞİFRE:

D

V

H

D

H

D

R

İ

K

B

R

N

F

E

İ

B

D

K

Y

L

E

İ

M

A

I

A

H

I

S

Ü

D

A

N

A

A

Z

N

A

F

M

R

İ

İ

A

A

A

L

N

K

R

A

B

B

T

İ

R

Ş

H

D

K

M

L

İ

E

N

H

L

Ü

A

H

İ

M

N

İ

T

N

K

İ

E

E

B

R

L

I

A

R

B

A

U

İ

F

Y

İ

A

İ

R

B

D

L

E

L

L

B

R

Ü

L

E

N

H

D

A

E

I

B

B

T

S

K

U

İ

U

L

F

T

V

Ü

İ

K

I

E

A

A

A

U

S

D

K

Y

B

A

R

T

F

A

R

Ü

I

H

D

L

T

E

İ

İ

S

A

A

B

A

Z

M

T

I

E

Z

R

İ

T

Ü

K

R

H

KELİME AVI

A

R

S

D

T

A

İ

D

L

E

Ü

L

I

Y

U

A

Ğ

K

D

F

E

İ

R

T

C

A

K

L

İ

E

L

U

E

R

N

E

S

R

R

A

Ş

S

A

N

A

E

Ü

T

A

A

R

H

V

M

K

İ

T

D

K

B

B

ALAK, ALLAH, BENDE, CAHİLİYE, DARU’L HADİS, ENSAR, FATIR, GUSÜL, HANNAN, ISTILAH, İBRET, KADER, LATİF, MABED, MİKAİL, MÜRTED, NAZAR, ÖMER, RABITA, SADAKAT, TAHMİD, UDHİYE, VAHDET,

E

Aşağda verilen kelimeleri diyagramda sekiz yönü kullanarak bulun. Kullanlmayan harfler srayla yazldğnda şifre cümleyi bulacaksnz.

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

Y

KELİME AVI

Bir tek çiçek için dahi çöllerde kanallar meydana getirecek, onun imdâdna koşacağz. Zîrâ biliyoruz ki, bu çiçekler bir gün mutlaka bu kumistan cennetlere çevireceklerdir.


10 HAZİRAN 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

10 HAZİRAN 2014 SALI

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

ÇÖZMECE


26 MARTYeni - 1Bahar NİSAN 2014 Çocuk

15 Faaliyet

2

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

Gıyabî cenaze namazında tartışmayı bitiren bilgiler

Soru: Son zamanlarda gıyabî cenaze namazları çoğalmaktadır. Bazı hocalarımız kıble tarafında hazır bulunmayan cenazenin namazı kılınmaz, diyorlar. Gıyabî cenaze namazı kılınmasını uygun görmüyorlar. Ama bazıları da kılınabileceğini söyleyerek gıyabi cenaze namazları kılıyorlar. Bizler de bu farklı söylenti ve uygulamalardan şaşırıyor, hangisi doğru diye tartışmaya giriyoruz. Söylendiği gibi önde hazır olmayan cenazenin namazı kılınmazsa gıyabî cenaze namazı kılanlar neye göre kılıyorlar? Önde cenaze yoktur çünkü? Bu konuda bilgi verirseniz farklı söylenti ve uygulamaların sebeplerini öğrenmiş olacak, tartışmaya girmeye de gerek duymayacağız. Bizi, şüpheden kurtaracak bilgilendirmenizi bekliyoruz. Saygılarımızla. Cevap: Gıyabî cenaze namazı kılınmasını birazcık derinlemesine incelersek, kılanlara da kılmayanlara da bir itirazımız olmaz, mezheplere göre hüküm değişiyor, diyerek konuyu tatlıya bağlayabiliriz, diye düşünüyorum. Şöyle ki: Hanefi fıkıh kitaplarında mesele hakkındaki hüküm şöyle ifade edilmektedir: -Gaib bir cenaze üzerine namaz kılmak caiz değildir! Çünkü kıble istikametinde yanılmalar söz konusu olur. Mesela, namazı kılınacak cenaze doğu tarafta ise, siz de namazı kıbleye yönelerek kılıyorsanız, cenaze önde değil yanda, hatta arkada bile kalabilir. Eğer cenazenin bulunduğu tarafa doğru yönelirseniz, bu defa da kıble yanda, ya da arkada kalmış olur. Yine mahzur söz konusu olur. Nitekim Maliki mezhebinde de bu gibi sebeplerle cenazenin önde hazır bulunması şartı aranmış, görünmeyen cenazenin üzerine gıyabî namaz kılınmasına taraftar olunmamıştır. Ancak Şafii ile Hanbelilerde gıyabî cenaze namazı caiz görülmüştür. Çünkü Peygamberimiz (sas), Habeş Meliki Necaşi’nin gıyabî cenaze namazını ashabıyla birlikte Medine’de kılmıştır. Sünnette bunun yeri vardır. Hanefiler bu gıyabî namazı şöyle yorumlamışlar: - Gaib üzerine cenaze namazı kılmak Peygamberimiz’in zatına mahsus özel bir ikram olabilir. Çünkü O, Necaşi’nin öldüğünden vahiyle nasıl hemen haberdar olmuşsa, cenazenin de önünde göreceği şekle getirilmesine de öyle şahit olmuştur, yani gaib üzerine değil görerek kılmıştır o namazı, demişler. Nitekim Diyanet’in basına akseden yorumlarında da bu iki farklı konuda hoşgörücü ve birleştirici bir üslubun tercih edildiğini görmekteyiz. Deniyor ki: “Aslında cenazenin namazı kılınabilmesi için önde hazır bulunması gerekir. Ancak hazır görünmeyen cenaze için namaz kılmak da caiz olur. Çünkü Hz. Peygamber (sas)’in sünnetinde bu uygulamaya rastlanmaktadır. Nitekim Resulüllah (sas), Necaşi’nin vefatını ashabına haber vermiş, sonra da cemaatin önüne geçip namazını kılmıştır. Ayrıca, Rasulüllah’ın (sas), Uhud şehitleri için ve kendisine haber verilmeden defnedilen diğer cenazeler için de gıyabî cenaze namazı kıldığı da bilinmektedir.” Demek ki günümüzde gıyabî cenaze namazı kılmayanlar, kılınmaz diyenlerin içtihatlarını tercih ederek kılmıyorlar; kılanlar da kılınır diyenlerin içtihatlarına uyarak kılıyorlar. Hak mezheplerden ‘kılınmaz’ diyenlerin görüşüyle amel etmek nasıl caiz ve mümkün ise, ‘kılınır’ diyenlerin görüşüne uyarak kılmak da öyle caiz ve mümkündür. Şaşırmaya, hele kılanlarla tartışmaya hiç gerek yoktur. -“Ümmetimin müspet ihtilafında rahmet vardır.” uyarısında bulunan hadis de tartışmayı değil anlaşmayı istemektedir taraflardan. Yani isteyen kılar, istemeyen de kılmaz. Bazılarının dediği gibi: No problem!

Eğer cenazenin bulunduğu tarafa doğru yönelirseniz, bu defa da kıble yanda, ya da arkada kalmış olur. Yine mahzur söz konusu olur. Nitekim Maliki mezhebinde de bu gibi sebeplerle cenazenin önde hazır bulunması şartı aranmış, görünmeyen cenazenin üzerine gıyabî namaz kılınmasına taraftar olunmamıştır.

3

Malzemeler: 1

1

2 3 4

CD’den balık yapalım

4 5

Fon kâğıdından kesilmiş, resimdeki gibi şekiller Yapıştırıcı Adana şiş CD Bant

5

C

anım arkadaşlarım, bu cuma günü okullar kapanıyor ve bizler uzun bir tatile adım atacağız. Tatilimi nasıl değerlendireceğim, bu yaz bir yerlere gidebilecek miyiz bilmiyorum ama sizlere iyi bir tatil nasıl geçirilir hepsini yaşadıkça anlatmak istiyorum. Unutmayın bütün bir yazı evde de geçirsek, köyde de geçirsek, dolu dolu yaşamaya, yeni bir şeyler öğrenmeye gayret edelim. Yoksa okullar açılıp arkadaşlarımız, ‘Tatilin nasıl geçti?’ dediğinde, bütün yaz bisiklete bindim ya da televizyon karşısında bol bol çizgi film izledim demeyelim. Tatilde yeni şeyler öğrenip bunu okullar açılınca arkadaşlarımızla paylaşalım ki bütün yazı nasıl değerlendirdiğimizi görsünler, hoşça kalın. HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN GÜN s.angun@zaman.com.tr m.tr

Önce balığın kuyruk yüzgeçlerini şekildeki gibi arkadan yapıştırın.

Yan kısmında bulunan yüzgecide şekildeki gibi Cdnin ortasından geçirip yapıştırın.

SSon olarak dudak, yanak ve fon kâ kâğıdından yapışmış gözleri yapıştırın. iste isterseniz ortasından geçirdiğiniz bir ip ile balko balkona asın ama ben, adana şişi arkasından bbantlamayı seçtim, kolay gelsin.

Yanlış beslenme yoruyor 1yorgunluğun önemli nedenlerinden birinin yanİç Hastalıkları Uzmanı Dr. Akif Nuri Doğan

lış beslenme alışkanlıkları olduğunu söyledi. Doğan, "Dengeli bir diyet kan şekerinizi normal sınırlar içerisinde tutacağı için halsiz hissetmenize engel olur. Düzenli kahvaltı yapın. Her öğünde protein ve kompleks karbonhidratları tüketmeye çalışın. Ayrıca sürekli enerji için gün boyunca küçük öğünler ve atıştırmalıklar yiyin." dedi. Intercontinental Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Akif Nuri Doğan, yorgunluğun nedenleri ve yorgunluktan kurtulmak için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi. Yorgunluğun nedeninin yeterince uyumamak olabileceğini söyleyen Doğan, "Yetişkin bir kişinin her gece 7-8 saat uyuması gerekir. Bunun için öncelikle uyku sürenizi de göz ününde bulundurarak düzenli bir program oluşturun. Yatak odanızda dizüstü bilgisayar, cep telefonu, televizyon gibi araçları bulundurmayın. Tüm düzenlemeleri yapmanıza rağmen hâlâ uyku problemi yaşıyorsanız mutlaka bir hekimden yardım isteyin." diye konuştu. Yorgunluğun önemli nedenlerinden birinin de yanlış beslenme alışkanlıkları olduğunu kaydeden Doğan, "Dengeli bir diyet kan şekerinizi normal sınırlar içerisinde tutacağı için halsiz hissetmenize engel olur. Düzenli kahvaltı yapın. Her öğünde protein ve kompleks karbonhidratları tüketmeye çalışın. Ayrıca sürekli enerji için gün boyunca küçük öğünler ve atıştırmalıklar yiyin." ifadelerini kullandı. Depresyonun baş ağrısı, iştah kaybı gibi önemli belirtilerinden birinin

10 HAZİRAN 2014 SALI

de geçmeyen yorgunluklar olduğunu söyleyen Doğan, şöyle devam etti: "Metabolizma hızını kontrol eden tiroid bezinin hastalıkları yorgunluk, halsizlik ve kilo alımına neden olabilir. Uzun süredir devam eden bir yorgunluğunuz varsa mutlaka hekiminize başvurun ve tiroid ile ilgili testlerinizi yaptırın." Kafein ölçülü dozlarda tüketildiğinde uyanıklığı ve konsantrasyonu artırabileceğini ancak çok fazla tüketildiğinde kalp hızı ve kan basıncını olumsuz yönde etkileyerek yorgunluğa neden olabileceğini aktaran Doğan, "Çok fazla kafein tüketiyorsanız yavaş yavaş azaltmayı deneyin. Kafein tüketimini aniden bırakırsanız kafein eksikliği daha fazla yorgunluğa neden olabilir. İdrar yolları enfeksiyonları her zaman kendisini idrara çıkarken yanma ve ağrıyla göstermeyebilir. Bazı durumlarda tek belirtisi yorgunluk olabilir. Diyabet hastasıysanız çok sık yorgunluk problemi yaşarsınız. Diyabet olduğunuz ortaya çıkarsa, ilaç tedavisi, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları değişiklikleriyle yorgunluğunuz tedavi edilebilir." şeklinde konuştu. Yorgunluğun yeterince su tüketmemekten de kaynaklanabileceğini belirten Doğan, şunları kaydetti: "Yeterli su içip içmediğinizi idrarınızın rengine bakarak anlayabilirsiniz. Yeterince su tüketen bir kişinin idrarı şeffaf renktedir. Eğer idrarınız koyu renk ise ve herhangi bir sağlık sorunundan kaynaklanmıyorsa susuz kalmışsınız demektir. Saat başı ya da planlı bir fiziksel aktivite öncesi en az iki bardak su için." (CİHAN)


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Başımız sıkışmadan

SÜHEYLA SANCAR

kanaatiyle avunduğumuz ortaya çıkıyor. Nitekim itikatta rehberimiz İmam Maturidi, konuya Hac Sûresi’nde yer alan ‘Allah’a bir harf üzere ibadet etmek’ ifadesiyle açıklık getirir. Yüce Rabb’imize bir harf üzere ibadet etmek, dine nankörlük edenleri, şirke yakın bir noktada duranları tasvir eder etmesine. Ancak İmam Maturidi, ayetin sadece dinden sapan müşrikleri anlatmadığını da izah eder. Sıkıntı anında Rabb’ine yalvaran lakin sıkıntı ortadan kalkınca

1‘bela ve musibetleri def eden’ ‘has-

Dua kitaplarında ‘sıkıntıyı gideren’,

talıklara şifa’ başlıkları geniş yer tutar. Sıkıntılı olduğumuz anlarda Allah’a daha da yaklaşmak alışageldiğimiz bir durum. Gidecek başka bir kapımız olmadığından O’na sığınıyoruz kuşkusuz. Peygamber dualarını ezberlememiz, imtihanlarından d e r s

çıkarma çabamızın menşei de aynı. Gök gürlediğinde, güneş tutulduğunda ibadet saatinin geldiğini biliyoruz. Buraya kadar her şey iyi hoş da sıkıntı geçtiğinde tavrımızın ne olacağı asıl mevzumuz. Aynı iştiyakla duaya devam edip etmemek mesele. Çünkü sıkıntı geçtiğindeki vaziyeti İlahi Beyan şöyle tasvir buyurur: “Onlar bir denizde devasa dalgalar arasında kalacak olsalar o güne kadar kendilerine İlahi nitelikler atfettikleri varlıkların hiçbir yarar sağlayamayacağını bildikleri için derhal Allah’a dua etmeye başlar, O’ndan başka her şeyi unutuverirler. Ne var ki Allah, kendilerini kurtarıp sağ salim kıyıya çıkmalarını sağladığında içlerinden bazıları kararsızlık içinde bocalarlar. Kadir kıymet bilmez nankör kimseler ise kendilerine her türlü nimeti vermiş olan Allah’a kulluk etmek yerine eski inançlarına geri dönerler, başka varlıklara İlahi nitelik atfetmeye devam ederler.” (Lokman Sûresi, 31/32) Kur’an-ı Kerim’de benzer bir tasvir Araf Sûresi’nde karşımıza çıkar. Rahatta iken Allah’ın dininden yüz çevirip sıkıntı zamanı

kulluğunu unutan herkes, ifadeyi üzerine alınmalıdır İmam Maturidi’ye

geri dönenlerin hali izah buyrulur. İncelediğimiz meallerde yaklaşık olarak bu kimseler, “başına hayırlı şeyler gelirse mutmain olur, musibet gelince de gerisin geri döner” şeklinde tarif ediliyor. Esasen birçok ayette anlatılan bu kişiler Cenab-ı Hak’tan kendisine verdiği nimetlerden faydalanırken şükretmek yerine fesatlığını sürdürür. Dahası kendisine faydasız olmayan varlıklara kulluk eder. Müfessir Muhammed Derveze’ye göre bu tapınılan varlıklardan sadece putları anlamak da doğru değildir. Bu asrın insanı kendine yeni

şirk vesileleri bulmuştur çünkü. Bazıları için para, bazıları için eş dosttur bu vesilenin adı. Tasavvuf ehlinin ‘gayrıyat’ yani Allah’tan geriye kalan her şey ifade ettiği topyekûn dünyadır kimisi içinse.

Nankörlük müşriklere mi has? Allah’ın nimetlerine şükretmeyenleri anlatan ayetlerle rahatlıkla ‘nankör müşrikler’in muhatap olduğunu söylemek kolayımıza geliyor belki de. Lakin ayetleri hayatımıza zerk eden tefsirlere baktığımızda, ‘Müşrikler ya da münafıklar anlatılıyor’

göre. Canımız yandığında, hastalandığımızda, üzüldüğümüzde dua etmek tabii bir davranışımız elbette. Efendiler Serveri’nin (Aleyhissalatü vesselam) sünneti. Şair Orhan Veli’nin “Anmazdı ama Allah’ın adını / Pabucu ayağını vurmayınca” mısralarıyla anlattığı Süleyman Efendi’ye benzememek de gerekiyor. Kur’an’ın tahlil ettiği korkunç vaziyete düşmemek için eli bol, gönlü ferah zamanlarımıza odaklanmakta fayda var. En güzel günlerimizde dua aklımıza geliyor mu? Mesele o. Çünkü böyle vakitlerde Allah’ın kudretini sıkışmadan hatırlamış oluyoruz. Ferah vakitlerde edilen duaların zor günlerde imdada koştuğu da vakidir. Gazetelerin üçüncü sayfalarına malzeme olan, felaket ya da kaza haberlerini hatırlayın. Burnu kanamadan kurtulan biri için hep bir ağızdan ‘Birisinin duasını almış’ deriz. Böyle hadiselerin arkasında, hayır işlerinin, güzel duaların bulunmadığını düşünmek ne mümkün?


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

20

DİĞER MEYVE VE SEBZELER SEBZE: Ispanak, havuç, prasa, krmz turp, brokoli, semizotu, ebegümeci, domates, salatalk, taze soğan, taze sarmsak, kuşkonmaz, taze kekik, marul. MEYVE: Elma, muz, can erik, malta eriği, dut.

ÇİLEK: A, B, C vitaminleri; kalsiyum, demir, folik asit, lif ve fosfor gibi mineral maddeleri bol miktarda içerir. İlkbahar, çilek kokusuyla yaza hoşgeldin der ve vücudumuz cilek çeker. ERİK: Vücuda güç ve enerji verir, kanszlğa iyi gelir, iştah açar ve hazm kolaylaştrr. A, C ve B vitaminleri ile potasyum, magnezyum, fosfor ve demir içerir. ENGİNAR: Enginar, karaciğer için çok faydaldr. Zeytinyağl yemekler arasnda özel bir yere sahip olan bu sebze, sindirimi kolaylaştrr. BAKLA: Protein ve vitamin olarak oldukça zengin olduğunu biliyor muydunuz? Böbrek ve göğüs hastalklarndan yana şikayeti olanlara tavsiye edilir.

DİĞER MEYVE VE SEBZELER SEBZE: Enginar, taze patates, taze fasulye, bakla, bezelye, patlcan, sivribiber, domates, salatalk, kuzu spanak, semizotu, marul, üzüm yaprağ, taze soğan, taze sarmsak, dereotu, dolmalk biber, çarliston biber, barbunya, msr, krmz salçalk biber. MEYVE: Kiraz, yeşil erik, malta eriği, kays, şeftali, dut, kavun, krmz erik, vişne, böğürtlen, incir, mürdüm eriği, üzüm, ahududu.

KARPUZ: Yaz deyince akla şöyle buzdolabndan yeni çkmş soğuk bir karpuz gelir. Ayrca kilo vermeyi de kolaylaştrr. İçerisinde A, C vitamini, antioksidan ve potasyum bulunur. KABAK: B1 ve C vitaminleri ile potasyum ve fosfor mineralleri içerir. Bünyesinde bitkisel protein, nişasta ve çinko da barndran kabak, lif açsndan da zengin bir besindir. Bu özelliği nedeniyle kolay sindirilebilen bir sebzedir. Kansere karş koruyucudur.

KULLANMA KILAVUZU

Vücudumuz bu mevsimde fazla miktarda sv kaybeder. Bu nedenle yaz meyve ve sebzelerinin en önemli hikmeti, sv yönünden oldukça zengin olmasdr. Yazn tükettiğimiz karpuz, kavun, üzüm ve kabak gibi meyve ve sebzeler vücudumuza sv takviyesi yapar.

HANGİ MEVSİMDE

HANGİ SEBZE VE MEYVELER TÜKETİLMELİ? Haber: Harun İlhan İnfograk: Adnan Sarkabak Danşman: Hilal DOĞAN (Diyetisyen)

İlkbaharda, Kşn soğuk günlerinden sonra vücudumuz biraz daha rahatlar ve enerjiye ihtiyaç duyar. Bu sebeple bize güç ve enerji verecek, vitamin ve protein bakmndan zengin çilek, erik, enginar ve bakla gibi meyve ve sebzelere ihtiyaç duyarz.


31 GÜNDEM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

B A T I K A R A D E N I Z ; M A R M A R A V E İ Ç A N A D O L U ' YA B A Ğ L A N A C A K T I

DURAN SAVAŞ SAKARYA

1tın demiryolu hattının yapımı bataklık 4 yıl önce temeli atılan Adapazarı Bar-

araziler tahmin edilemediği için durdu. Sayıştay, 320 milyon TL bedelle ihaleyi alan şirketin yaptığı harcamaları incelemeye aldı. AKP Sakarya Milletvekili Hasan Ali Çelik ise alt ve üstyapı için yeniden ihale yapılacağını söyledi. Batı Karadeniz’i Marmara ve İç Anadolu bölgelerine bağlayacak Adapazarı-Karasu Limanı-Ereğli-Bartın Demiryolu Projesi’nde çalışmalar tamamen durdu. Temeli atıldığında ‘rüya proje’ olarak nitelendirilen çalışmadaki 50 kilometrelik Adapazarı-Karasu hattı tamamlanamadı. Gerekçe olarak da zemin şartlarının iyi planlanmaması gösterildi. Sayıştay, ihaleyi alan şirketin harcadığı parayla ilgili inceleme başlattı. Kasım 2010’da 320 milyon liraya ihale edilen projenin 7 yılda bitirilmesi hedefleniyordu. Ancak beklenen olmadı. Demiryolu projesinin Adapazarı-Karasu Limanı hattı geçen yıl ekim ayında tamamlanması gerekirken, ihale bedeliyle ancak demiryolu bağlantısının Söğütlü ilçesine kadar olan yüzde 35’lik bölümü yapılabildi. Temeli atılan köprü ayakları ise bataklık içinde çürümeye terk edildi. AKP Sakarya Milletvekili Hasan Ali Çelik, yüklenici firmanın zeminde öngörülenden çok sıvılaşmayla (bataklık) karşılaştığını söyledi. Çelik, “Bu durum maliyeti 2-2,5 kat artırdı. İhaleyi alan şirket, inşaatın yüzde 35-40’larına geldiğinde işin maliyetini karşılayamaz hale geldi.” dedi.

Ulaştırma Bakanlığı’nın konuyu incelediğini kaydeden Çelik, alt ve üstyapının yeniden ihale edileceğini açıkladı. AKP Sakarya Milletvekili Hasan Ali Çelik, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın konuyu incelediğini, geri kalan işin ne şekilde, ne kadar maliyetle yapılabileceği konusunda tekrar yapım ve maliyet işinin kararını vereceğini dile getirdi. Çelik, “Altyapı ve üstyapı birlikte yeniden ihale edilecek. Üstyapının içerisinde istasyon gibi binaları da var. İlgili firmanın bu işi yaparken harcadığı rakam Sayıştay tarafından inceleniyor. Sayıştay bir rapor verecek, bu rapora göre de firmanın yapması gereken bir iş varsa onun onlar tekrar ifade edilecek.” bilgisini verdi. Çelik, projeye ne zaman yeniden başlanacağını bilmediğini, öncelikle Sayıştay raporunun alınması gerektiğini kaydetti. Rapor bittikten sonra bakanlığın, projenin tamamlama maliyetiyle ilgili çalışma yapması gerektiğini vurgulayan Çelik, “Ona göre ödenek verilmesi lazım. Altyapı ve üstyapı birlikte yeniden ihale edilecek.” dedi. Ulaştırma Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü ve ihaleyi yürüten Seza şirketi ise çalışmaların durması konusunda açıklama yapmadı.

LİMAN DA OLUMSUZ ETKİLENDİ Demiryolu hattının bitirilmemesi Karasu Liman inşaatını da aksattı. İç Taş firmasına 4 yıl önce 73 milyon dolara ihale edilen ve 18 ayda bitirilmesi planlanan limanla ilgili yer teslimi ise henüz yapılmadı.

KÜNYE

‘Rüya proje’ bataklığa saplandı

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 47 23 03 91 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 0045 27222296 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 20 66 16 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892


32 GÜNDEM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

17 ARALIK ÜZERİ ÖRTÜLEMEZ BİR SÜREÇTİR

İDRİS GÜRSOY

RDEN DENGİR LE İM İS İ AK ND NI KI YA EN ’IN BİR DÖNEM BAŞBAKAN TAYA SAÇILAN OR E ND Cİ RE SÜ IK AL AR 17 T, MİR MEHMET FIRA AMA TÖHMET ALTINDA L; Ğİ DE IP AY AK NM LA GI AR İDDİALARLA İLGİLİ “Y ŞI DİNLEMELERİN SİYASİ DI SA YA R. YO Dİ ” R. DÜ TÜ KÖ KALMAK ÇOK DUĞUNU BELİRTİYOR. OL ET M KÜ HÜ yoruz, üçüncü dönemlerde problemler N NU SU LU M SORU var. Şu an AK Parti’de de sıkıntılar mevcut.

1eski genel başkan yardımcısı, Dengir AK Parti kurucularından,

Mir Mehmet Fırat, Camia’yı hedef alan ‘paralel devlet’ iddialarına inanmıyor. “Paralel devlet varsa bu Ergenekon’dur.” diyor. Yasa dışı dinlemelerden hükümeti sorumlu tutuyor. Soma faciasının ardından sürecin iyi yönetilemediğini düşünüyor. Dengir Mir Mehmet Fırat, Adıyaman merkezli Rişvan aşiretine mensup bir aileden. 40 yılı aşkındır siyasetin içinde. Ankara Üniversitesi’nde aldığı hukuk eğitiminin ardından siyasete Adalet Partisi’nde başladı. AP ve DYP’de çeşitli görevlerde bulundu. 2000 yı-

lında Fazilet Partisi’nden aday olup milletvekili seçildi. Partinin kapatılmasından sonra yenilikçilerle birlikte hareket etti. AK Parti’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. AK Parti Genel Başkan Yardımcılığı ve MKYK üyeliği vazifelerini yürüttü. Sivil Anayasa Komisyonu’nda yer aldı. 2008’de partideki görevinden istifa etti. 1943 doğumlu Fırat, köklü bir aileden geliyor. Siyasete ilgili bir ortamda büyüdü. Dedesi Hacı Bedir Ağa Birinci ve İkinci Dönem Malatya, Üçüncü Dönem Kars Milletvekiliydi. Amcası Hüseyin Fehmi Fırat ise üç dönem milletvekilliği ve DP Genel İdare Kurulu Üyeliği

yaptı. Ailenin Meclis’e gönderdiği üçüncü isim M. Sırrı Turanlı. 1957-1960 yıllarında Adıyaman Milletvekili olan Turanlı, Fırat’ın dayısı. Diğer dayısı Ali Avni Turanlı da 19631973 dönemi Adıyaman Milletvekili olmuştu. Hâlen AK Parti üyesi olan Fırat’la, dedesi, amcası ve dayısının fotoğraflarının asılı olduğu bürosunda görüştük. 17 Aralık yolsuzluk operasyonuna nasıl bakıyor? Paralel devlet iddiasına ne diyor? Ergenekon davasında orduya kumpas mı kuruldu? Soma faciası yönetilebildi mi? Twitter yasağı doğru mu? sorularına cevap aradık. -Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ne bakı-

Sorunun temelinde ne var? Ben bir partinin üç dönem, on dönem kazanmış olmasına karşı değilim. Bir lastik firmasının reklamı vardı, ‘kontrolsüz güç güç değildir’ diye. Güç eğer kontrol altında değilse -ki bu iktidar gücüdür- zarar verebilir. Düşünün, çok güçlü bir araç var ama fren yok. Siz gaza basıyorsanız, büyük bir hızla hareket ediyorsanız, yol da bozuksa ya devrilirsiniz ya da yolun üzerinde dönersiniz. Dolayısıyla demokrasilerde o kontrol mekanizmasını ve danışma mekanizmasını sağlamak lazım. Bu muhalefet için de, iktidar için de geçerli.


33 GÜNDEM

ÇOCUKLARIMA BIRAKACAĞIM EN BÜYÜK MİRAS

Fırat ailesi, tek parti iktidarının Dersim ve Şeyh Sait isyanları döneminde uyguladığı sürgünleri yaşadı. Büyük acılar gördü. Fırat, “Ailemin 1937 Dersim olayıyla da hiç ilgisi yok. Çünkü Sünni bir aile bizimkisi. Üstelik İstiklal Harbi’nde gösterdiği üstün başarı için kırmızı-yeşil İstiklal Madalyası’yla da taltif edilmiş bir aile bu. Hatta dedem o sırada milletvekiliydi. Bütün ailesi 1926’da Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Adıyaman’dan sürgün edildi, varlıklarının tamamına el kondu. Bir sabah herkesi aldılar... Türkiye’nin dört bir köşesine dağıttılar. Sekiz yaşındaki bir çocukla 70 yaşındaki bir ihtiyar o günkü şartlarda Adıyaman’ın Kâhta ilçesinden 110-120 kilometre uzaklıktaki Gölbaşı’na yürüyerek götürülüyor ve oradan trene bindiriliyor. Düşünün varlıklı ve güçlü bir ailesiniz. Bir günde bu varlığınız, her şeyiniz elinizden gidiyor. Hiç bilmediğiniz bir yere gönderiliyorsunuz ve gittiğiniz yerden ayrılmamak zorundasınız. Her gün jandarmaya, polise gidip imza vermek mecburiyetindesiniz. Sürgünlerin tarihi yazılsa, her biri bir faciadır!” diyor. Fırat ailesinin peşini sürgün 27 Mayıs 1960’ta da bırakmadı: “27 Mayıs darbesinden sonra Güneydoğu’da Demokrat Partili Kürtlerin ileri gelenlerinin hepsi Sivas’taki askerî kampa gönderildi. Sonra bunların arasından 55 ağayı seçip 105 sayılı kanuna tabi tuttular. O ağaların çoğu çamaşır yıkayarak, terzilik yaparak geçimlerini sağlayan ağalardı. Birisi kalkıyor şikâyet ediyor kaymakama ve insanlar sürülüyor. Mesela dedem son sürgün edildiğinde 85-90 yaşındaydı. Demokrat Parti milletvekili olan torunu ve yeğeni Yassıada’da yatıyorlardı. Dedem tünel kazıp onları Yassıada’dan kaçıracak diye devlete karşı isyan iddiasıyla Eskişehir’de yargılandı. Elinde baston güçlükle yürüyor, onu da önce işte bu Sivas’taki askerî kampa sürdüler.” Fırat, devletin bütün Kürtlere bir özür borcu olduğunu söylüyor. Resmî doğum tarihi 8.8.1943 olan Dengir Mir Mehmet Fırat, Mersin’de sahibi olduğu 360 dönüm arazide ziraat yapıyor. Milletvekilliğine başladığında bulunduğu mal beyanı ile milletvekilliğini terk ettiğindeki mal beyanı arasında eksi var, artı yok. Fırat, “Hiçbir kişi veya kurumun benim devletle bir iş yaptığımı, menfaat karşılığında birine aracılık yaptığımı söylemesi mümkün değil. Bu benim için bir kıvanç vesilesi. Benden sonra çocuklarıma da intikal edecek en büyük miras, bana göre bu.” diyor.

-Nasıl olmalı? Bir siyasi partiye girmiş olanların yetkilerinin yanında görevlerinin olması lazım. Partiye aidatımı aksaksız ödemem lazım. Deneme süresinden sonra tam üye olursunuz ve kendi partinizin milletvekilini, başkanını, belediye başkan adaylarını, parti meclis üyelerini siz belirlersiniz. Bizde lider sultası var. Buna hiçbir siyasi parti de el atmak istemez. -‘Devlet tehlikeli bir mekanizma, uzun süre birlikte yaşarsanız bürokratik bir kimliğe bürünürsünüz’ diyorsunuz. Üçüncü dönemde olan bu mu? Bu Türkiye’ye has bir olay değildir. Bürokrasi daima demokrasiye karşıdır. AK Parti’nin kuruluş yıllarında Başbakan hep şunu söylerdi: “Bürokratik devletten demokratik devlete…” Bu ne demektir? Bürokrasinin demokrasinin önünde engel olmasıdır. Bürokrasi öyle bir yapıdır ki en demokrat insanı dahi bürokratik yapı içine koyduğunuz zaman bir süre sonra o mekanizmanın felsefesini, ideolojisini benimser. Bir bakan çok uzun süre bakanlık yaptığı zaman o da bir süre sonra bürokratlaşmaya başlar. Demokrasilerde çok uzun süreli bakanlıklar yoktur, hiç olmazsa bakanlıklar değiştirilir. A’dan alınır, B’ye verilir. Halkın temsilciliğinden gelen insana genelde baktığınız zaman ilk altı ayda, bir senede reformlar yaptığını görürsünüz, sonra giderek azalmaya başlar. Bütün iktidarlar dönemi böyledir. Menderes ve Özal dönemi de böyledir. -“Benim polisim”, “Benim memurum” söylemi de bürokratlaşmanın sonucu mu? Bu bürokratik devlettir. Devlet ve hükümeti ayırmak lazım. Bir devlet yapısı var, hangi iktidar gelirse gelsin o yapı var ama hükümetler nedir? Hükümetler halk adına halktan aldıkları güçle belli bir süre devleti yönetme hakkına sahip olan yapıdır. Dolayısıyla ne polis benim polisimdir ne de bürokratlar benim bürokratım... Ama ben onu yönetmek mecburiyetindeyim. -Kimindir o polis? Devletindir, milletindir. Devletin de değil, milletindir. Demokrasilerde halkın polisi varsa orada demokratik yapı vardır diyebiliriz. Bir kişiye bağlı bir organizasyona bağlı böyle bir yapılanma varsa bu hatalı bir yapılanmadır. -25 Aralık’tan sonra ciddi yolsuzluk iddiaları gündeme geldi. Kesinlikle… -Ama hükümet bu yolsuzluk iddialarını hükümete karşı bir darbe girişimi olarak niteledi ve paralel yapı dediği bir camiaya atfetti. Paralel devlet var mı? Ben bu son olaylarda bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Türkiye’de bir paralel yapı vardır, o da Ergenekon’dur. Ergenekon’a baktığınızda yargıda, medyada vardır, finansta vardır, güvenlik güçlerinde vardır, var oğlu vardır, devletin her yerinde vardır. Bu bir paralel yapıdır. Bununla da bir mücadele yapıldı. Ergenekon dışında bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Olsa olsa bir suç örgütü vardır. Ha, suç örgütü olmasına da ben karar veremem. Ben mekanizmaları işletirim, dosyasını hazırlarım, mahkemeye sevk ederim, mahkeme o insanı cezalandırır, devlet yapısı içinden ayıklar. Bunun yapılması lazım. Bir yandan bir yana tayinin ceza olduğu kanısında değilim. Tabii ki ağır bir cezadır ama hukuki bir ceza değildir. Eğer hukuk hakikaten onun suçlu olduğuna karar veriyor ve ihraç ediyorsa, ona kimsenin acıma hakkı yoktur ama o insan yargı kararı çıkıp kesinleşene kadar da masumdur. Şuradan alıp buraya vermek doğru bir karar değil. -Paralel devlet haberleri özellikle 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra bazı gazeteler tarafından ısrarla gündeme getiriliyor. 28 Şubat döneminde de irtica haberleri bazı şeylerin üzerini örtmüştü. Şimdi burada da 17 Aralık’ın üzeri mi örtülmek isteniyor? Öyle bir hava oluşturuldu ki toplumda, bir algı yönetimi var. Ortalık toz duman. FOTOĞRAF: MEVLÜT KARABULUT

-Başbakan 2011 seçimlerinden sonra ‘Ustalık dönemi başlıyor’ dediğinde siz uyarılarda bulundunuz. Neden? Siyasette ustalık olmaz. 40 yılı geçti, siyasetin içindeyim. Siyaseti öyle oturup dershanede birilerine anlatamazsınız. Çünkü her gün daha önce hiç karşılaşmadığınız olaylara gebedir. İşte siyaset, buna çare bulabilmektir. Dolayısıyla her gün kendinizi yenilemek mecburiyetindesiniz. Eğer ‘Ben artık bundan sonra ustayım, hiçbir şeye ihtiyacım yok’ derseniz, o zaman hata yapmaya başlarsınız. Siyaset her gün karşınıza yeni bir problem çıkarır, ne bileyim Soma’yı çıkarır. Hiç beklenmeyen büyük bir kaza! Toplumda büyük reaksiyon uyandıran bir olay. Bunu yönetebilmek lazım. -Soma yönetilebildi mi? Tam yönetilemedi. Nedir? Buradan ders çıkaracaksınız. Derhâl topluma şunu söyleyeceksiniz: “Siyasi olarak şu şu noksanlar var. Şu hatalardan dolayı bu netice alınmıştır. Hataları giderecek şu tedbirleri alıyoruz.” Yönetme imkânına sahip olamazsanız o kusuru birilerinin üstüne yıkmaya çalışırsınız. Dış güçler dersiniz, sahibi veya mühendisi dersiniz. Aslında onların hiçbiri değildir bana göre. O olaya sebep olan bir sürü olay vardır. Bunları bulup analiz edip toplumu ikna edebilmeniz lazım. Kaza olmaz mı, olur; ama bunun ikinci kez olmaması için tedbirler almak lazım. Bunun yanında madenlerde her gün bir kişi, iki kişi ölüyor. Sayı önemli değil, bir kişi dahi ölse o kazayı meydana getiren sebepleri ortaya çıkarıp meseleye çözüm bulma sanatına siyaset diyoruz. Bu maden de olabilir, trafik de olabilir, polis çatışması da, toplumsal çatışma da... Siyasetin güzel tarafı ona çözüm bulabilmektir, o kusuru başkasının üzerine atarak öcü oluşturmak değildir. -Danışma ve kontrol mekanizması neden sağlıklı işlemiyor? Sorun nerede? Tabii ki liderler vardır. Ama liderler tek değildir, modern toplumlarda liderler onlarcanın içinde birincidir. Ama o onlarca kişi de o yönetimin olmazsa olmazıdır. İşte bakın siyasi partide teşkilatlar var, meclis grupları var, eğer iktidarsanız bakanlar kurulunuz var, parti içinde MYK, MKYK’nız var. Bunlar danışma kurulları ve yöneticilerdir. Lider bu danışma mekanizmasını mutlak surette işletmek zorunda. Eğer tek kişi karar alma durumunda ise buna demokrasi demek mümkün değil. En büyük hatalardan biri, mesela 1982 Anayasası’nı söyleriz; antidemokratiktir, özgürlüklere aykırıdır… Bunların hepsi doğru. 82 Anayasası’nın maddelerinin değiştirilmesi, o anayasanın ruhunu değiştirmez. Bu, insanın estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesine benzer ama o insanın ruhu aynı ruhtur. 82 Anayasası için tek yer vardır, o da çöplüktür. Ama ondan önce yapılması gereken iki temel yasa vardır; biri siyasi partiler yasası, diğeri seçim kanunudur. Bunlar olmadan anayasayı ne kadar değiştirirseniz değiştirin Türkiye’yi salaha ulaştırabilmeniz mümkün değildir. -Niçin? Beğenmediğimiz 1982 Anayasası’nda şöyle bir madde var: “Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez öğeleridir.” diyor. Buradan neyi çıkarmamız lazım? Siyasi partiler demokrat değilse, demokrasi işlemiyorsa, o zaman toplumu ve ülkeyi demokrat olarak nitelendirmek mümkün olamaz. Siyasi partiler yasası demokratik bir yasa olmalı. Vatandaş doğrudan doğruya yönetime bir şekilde katılmalı. Milletvekillerini oturup merkezden ‘Ahmet, Mehmet, Hüseyin’ diye belirlediğiniz zaman bu demokrasi değildir. Demokratik ülkelere baktığınızda demokrasi siyasi partilerden başlar. Mesela, Almanya’nın nüfusu bizimkinden fazladır, Sosyal Demokratlar’a bakın, üye sayısı 150-200 bindir, bizde 8 milyon, 10 milyondur, bununla övünürüz. Böyle bir şey olmaz, mantığa aykırı bir şey. Çin Komünist Partisi’nin bile 8 milyon üyesi vardır. Üye sayısı ile nüfusu kıyaslayın, dünyada bir numarayız. Böyle bir şey olmaz.

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN


34GÜNDEM Üç seçim var arka arkaya, birini geçtik. Bana göre bu bir talihsizlik, her seçim bir gerginlik sebebidir. 17 Aralık var. Bunun hiç kabul edilebilir bir yanı yok. Fezlekeler gelmiş, bunların yargılandığı yer Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan’dır. Bunlar yargılanmalıdır. Yargılanmak ayıp bir şey değildir; ama töhmet altında kalmak çok kötüdür. Yargılanıp aklanmak da bana göre büyük bir şereftir. Hakikaten bu kişiler böyle bir iş yapmamışlarsa, yasaya aykırı bir davranışları yoksa, bunlar bir an önce yargılanmalı. Ümit ederim ki beraat ederler. Çünkü hepsini tanırım, çoğu arkadaşımdır. Bu, çocuklarına bırakabilecekleri miraslardan biridir. Beraat kararı alınamıyorsa ve mahkûm olursa da onun cezasını çekmelidir. Dolayısıyla 17 Aralık, üstünün örtülmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Bunu hiçbir şekilde kamufle edebilmek, hoş görebilmek mümkün değildir. Bu sürecin gecikmeden, geçiştirilmeden hızla sonuçlandırılması gerekir. Bu fezlekelerin dışında başka bir şey var ise buna da mâni olmamak lazım. Herkes, her siyasi, devlette görev almış olan her kişi hesap verebilmeli. Çünkü demokrasinin temel unsurlarından biri şeffaflıktır. Dolayısıyla bunun için de karartma değil, devletin yapısını şeffaflaştırmak lazım. AK Parti’nin iktidara gelişinde söz verdiğimiz şeylerden biri de buydu. Yasaklara, yolsuzluklara hayır diyorduk. Bunları tatbik etmek lazım. -Toplumda büyük bir gerginlik ve kutuplaşma var. Kutuplaştırma bir siyaset tarzı mı? Kutuplaşma belli bir siyasi argüman olarak kullanılabilir ama belli şartlarda ve belli süre için. Yani bir seçime giriyorsunuz, tabanınızdaki kaymaları önlemek için bütün dünyada bu yapılabilir. Mesela, A partisinin seçmenlerini öyle bir yönlendirirsiniz ki karşı partiye geçme ihtimalini ortadan kaldırırsınız. Fakat bu çok kısa bir süre olması gerekir. Geniş bir süreye yayılırsa o zaman toplum kesin hatlarla birbirinden ayrılmaya başlar. 1957’de yapılan buydu. Bir Vatan Cephesi kurulmuştu, tek bir radyo vardı, her gün bu cepheye katılanların isimleri okunurdu. Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Dolayısıyla kutuplaşma giderek toplumu böldü, darbenin de altyapısını hazırlamış oldu. Üniversite öğrencileri, askerler, toplum öyle bir noktaya geldi ki insanlar camilerini ayırmaya başladı. Kahveleri ayrıydı. Bugün de Gezi’den daha önce başlayan bir süreç var. Siyasi bir argüman olarak bu kutuplaşma yaşanıyor ve giderek toplum gerginleşiyor. Bu, bir balonun durmadan şişirilmesine benziyor. Siz toplumsal şişmeyi belli siboplarla dışarıya atmazsanız belli bir noktadan sonra sosyal patlamalar meydana gelir. -Bugünkü gerginlik 1960 öncesine benziyor mu? 1960’ta biz bunu yaşadık. Korkuyorum, şimdi de yaşanıyor. Bu kutuplaşma bir şekilde azaltılmalı. Çünkü toplum gördüğüm kadarıyla kesin çizgilerle birbirine düşmanlık derecesine varacak şekilde giderek ayrışıyor. Bugün 57 ile benzerlikler var ama farklılıklar da çok. Bugün daha tehlikeli bu kutuplaşma. 1957-60 arasında iletişim çok zayıftı. Bir tek radyo var ve o da iktidara bağlı. Onun söylediklerini söylüyor. İkincisi gazete. O da üç gün sonra geliyordu. Bugün iletişim öyle bir noktaya vardı ki düğmeye bastığında bütün dünya sizin haberi aynı anda alıyor ve dolayısıyla toplum daha katı şekilde ayrışmaya başlıyor. Ülke dışında da bunun etkilerini görüyorsunuz. Bir yerde o algı sizin komşularınız ve müttefikleriniz arasında da aynı algıyı oluşturuyor. Almanya’da Başbakan’ın ziyareti sırasındaki olaylarda görmek mümkün. ABD-Türkiye ilişkilerinde görebilmek mümkün. Eski egemenlik anlayışı da yok. Eskiden siz bir bölgeyi kapatır, orada katliam yapabilirdiniz. Dersim’de olduğu gibi, kimsenin haberi olmazdı, hatta kendi vatandaşınızın bile olmazdı. Ama bugün öyle değil. İşte hatırlayın Mardin civarında bir vatandaşa kendi pisliğini yedirdiler, bunu bütün dünya duydu. Aradaki fark bu. Toplum, tam olmayan bir demokrasi de

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

olsa, insanlar artık bunun tadını, varlığını hissetti. Dolayısıyla toplum çok daha hassas. Ekonomik ve kültürel olarak çok daha iyi noktadasınız. Dağ köyüne gitseniz oradaki insan dünyadan haberdar. ABD ile Rusya arasındaki çatışmayı size sorabiliyor. -Her toplumsal olay ve krizde problemlerin kaynağı olarak bir yerler gösteriliyor: ABD, İsrail, dış güçler, paralel yapı… Siz de genel başkan yardımcısı olarak görev yaptınız. Daha önceki iki dönem böyle bir söylem yoktu. Nereden çıktı bu söylem? Birincisi bahsettiğimiz kutuplaşma… İkincisi devlet içinde hiçbir grubun hâki-

dinlemelerin nereye yapılacağı da hüküm altına alınmış. Deniliyor ki “Ancak üstüne ikinci kez kayıt yapılamayacak CD’lere kayıt yapılabilir.” Bizde bu yok. Hukuk, hataları görülerek, zaman içerisinde gelişir. Almanya’da bu hatalar görülmüş, ama bizde bu göz ardı edilmiş. Bunlar ufak fakat kanunun kaçamak yollarıdır, gayrikanuni yollara çıkma yollarıdır. Bugün yaşananların başında da bu geliyor. Herhâlde bu yukarıdan bir yerden gelmedi, biz çıkardık. Belki ben de parmak kaldırmışımdır o yasada. Benim de kusurum olabilir… Çünkü genelde Meclis’teki komisyonlar iyi çalışmaz, Genel Kurul da detaylı bir

miyetinin olmaması lazım. Anayasa şunu söylüyor: “Her vatandaş devlet hizmetinde bulunma hakkına sahiptir.” Ben bir vatandaş olarak polis, hâkim, genel müdür, memur olabilirim. Bu anayasal temel bir hak ama bu hiçbir şekilde devlet yapısının belli bir anlayıştaki kişilerden oluşmasına cevaz vermemeli. Devletin yapısı içinde solcu, komünist, Müslüman olabilir, Hıristiyan ve Alevi olabilir. Türkiye’de bir tane Hıristiyan hâkim gösterebilir misiniz? Yok. Vatandaş mı bu? Vergi veriyor mu? Askerlik yaptı mı? Neden yok? Kıblemiz aynı diye belli bir çoğunluğun olmasını kabul edebilmek mümkün değil. Orada her düşünceden insan olabilir bir şartla, düşünen insanın bir siyasi düşüncesi, dinî inancı, mefkûresi ve felsefesi vardır; ancak devlet görevini üstlenmişse orada bu siyasi düşüncesini veya felsefesini ortaya koyamaz, koymaması lazım. O onun kişisel tercihidir. Bir siyasi partiye oy kullanacaktır ama devletin kendisine verdiği gücü kullandığı sırada bunlardan arınacaktır. -Belli görüşten insanlara karşı devlet gücünü kullanarak bir cadı avı ve tasfiye başlatılmasını nasıl karşılıyorsunuz? O zaman insana şunu sorarlar; çünkü o zaman benim de kusurum vardır. Ben hükümetim, atayan benim, bunlar kendiliğinden o görevlere gelmediler. Ben belirli noktaya getirdim. Çoğu üçlü kararname ile gelen insanlardır. Atayan benim. Kusurun başında ben varım. -Yasa dışı dinlemelerin sorumlusu kim? 2000 yılında dinlemeler ve teknik takiple ilgili ilk yasa geldi. Ben Fazilet Partisi’nde Adalet Komisyonu’ndaydım. Benim bu dosyaya muhalefetlerim vardı. Hukuka aykırı maddeler vardı. Bunlar geçti ve uzun süre tatbik edildi. O dönemde de aynı şeyi söyledim: “Bu yasa bu şekli ile geçtiği takdirde, Türkiye’de bir hukuk devletinden bahsedebilmemiz mümkün değildir.” -Sizin itirazlarınız neydi? Mesela orada, “Acil durumlarda hâkim kararı olmadan yapılan dinlemelerde savcının, o olmazsa mülki idare amirinin talimatıyla kişi dinlenebilir.” deniyordu. Mahkeme devam kararı verirse devam ediliyordu, ancak “yoksa” kısmı yoktu. Alman versiyonunda ise “Acil durumda savcının talimatıyla dinlemeye başlanır, 24 saat içinde hâkime gidilir, hâkim reddetmişse bu bilgiler derhâl imha edilir.” deniyordu. Bizim sistemdekiyle bir arşiv yaratılabilir! Ve arşivdeki o bilgilerle veya yeni teknolojiyle sizi suçlu kılacak bir montaj yapılabilir. Alman versiyonunda bu

inceleme yapmaz. -Hükümetin burada sorumluğu ve kusuru nedir? Dinlemeleri, gazetelerde okuduk, ortam dinlemesi manşet oldu ama ben hiçbir gün bu dinlemeyi yapanlar hakkında bir işlem yapıldığını duymadım. Mesela bir partinin milletvekillerinin kasetleri yayımlandı. Ben bunun hakkında bir işlem yapıldığını duymadım. Müsebbipleri bulunmadı. Bir siyasi partinin genel başkanının kasetleri yayımlandı… Devlet yazılı hukuka bağlıdır… Eğer bunu çıkarmazsanız o zaman acziyetinizi ifade edersiniz. Misal olarak polisi alalım, polisin iç denetlemesi vardır, polis başmüfettişleri var, içişleri bakanlarının mülkiye müfettişleri var, Başbakanlık Teftiş Kurulu var, Cumhurbaşkanlığının Devlet Denetleme Kurulu var, artı yargının denetlemeleri var. Siz eğer bu mekanizmaları işletmiyorsanız o zaman kusur sizdedir. -Bir de bu kasetler kullanıldı? Tabii bunların kullanılması var. Ha dinleme olmayacak mı? Tabii ki olacak. Kime karşı olacak bu? Suç örgütlerine, mafyaya karşı. Devlet bunları tabii ki takip edecek. Devlet benim haysiyetimi, şerefimi korumakla yükümlü olan ve bunun için maaş alan insanlardan oluşuyor ama bunu yaparken de bir hukuk sistemi içinde yapacak. Bu dinlemelerden bir şey çıkmamışsa bunları imha etmesi ve özür dilemesi lazım. Kanun bunu emrediyor ama ben bugüne kadar bir şey duymadım. Dolayısıyla kanunu yapan ve uygulayan hükümet sorumludur. İlk başta siyasi sorumluluk ona aittir. Cezai sorumluluk da hukukun dışına çıkıp buna yapanlaradır. Ama belli bir süre bekleyip belli bir çatışmanın üzerine bunun üstüne gidiyorsanız bana göre bu da doğru değildir. -Siz Ergenekon’un varlığına baştan beri inanıyorsunuz değil mi? Kesin olarak inanıyorum. Hiçbir şüphem yok, kurunun yanında yaş yanmış olabilir, haksız yere hapsedilenler olabilir ama bir Ergenekon yapısından ben hiçbir zaman şüphe etmedim. Ve Ergenekon davası yarım olarak bırakılmış bir süreçtir. Öylesine bir yapılanma ki, bunun mutlaka bir istihbarat ayağı vardır çıkarılmadı, bir medya ayağı vardı çıkarılmadı, bir finans ayağı vardı çıkarılmadı. Bu yalnızca askerlerden oluşan bir yapı değil ki, siviller de var. Öylesine bir yapının finans kaynaklarının olmadığını söyleyene ancak ahmaklar inanır. Bunun istihbarat örgütlerinde olmadığını söylemek, yargıda olmadığını söylemek yanlış olur.

Bunların hiçbiri çıkarılmadı. Yarım bir operasyon yapıldı ama operasyon sonuçlanmadı. Bana göre hâlen şu anda Ergenekon canlı. Sadece kertenkelenin kuyruğu koparılmıştır. O kuyruk yeniden çıkar. -Kapatma davası? Kesinlikle Ergenekon’un işidir. Ben o olayın içindeyim. Biliyorum. Çok açık ve net olarak haber gönderilmiştir. Sivil anayasa çalışması yapıyorduk, o anayasa çalışmasının durdurulması istendi ve durdurulmadığı takdirde partinin kapatılacağı bildirildi bize. -Kim bildirdi? Bildirildi. -Asker mi? Bildirildi. O, zaman içinde açıklanır. Biz durdurmadık ama kısa bir süre sonra kapatma iddianamesi geldi önümüze. Anayasa yapma süreci kapandı. Her şey kapandı. Bunun ispatı için de Deniz Kuvvetlerinin tabanından belge çıkarmaya gerek yok, herhangi bir kitapçıya gidin o dönemin askerî ve sivil yetkililerin hatıratları var, o kitapları okuyun orada zaten itiraf var, söylüyor ne yaptığını. Başka belge aramaya bilmem bir milyon tane belge arkasına eklemeye lüzum yok. O kitapları alın dosyasına koyun herhâlde inkâr edecek hâli yok, kendisi yazmış bastırmış, orada ne yaptıkları yazıyor, inkâr edecek değiller. -E-muhtıra ile ilgili de hukuki süreç yaşanmadı. Daha pek çok şey… Ergenekon ortaya çıkarılmadı sindirildi. Gidip 60 darbesini araştırmaya lüzum yok. 80 yaşındaki insanı mahkûm etmek önemli değil. Devletin içerinde görev almış insanlara halka karşı, halkın seçtiği iktidarlara karşı darbe yapamayacaklarını, yaptıkları takdirde mutlaka yargı önüne çıkacaklarını anlatabilmek bu algıyı oluşturabilmektir. Yoksa 30 kişi hapse girmiş, birisini yatağında sorgulamışsınız bunlar önemli değil. Önemli olan algı şu, eğer sen bundan sonra da yapar isen mutlaka devlet seni çıkarır ortaya ve rütben ne olursa olsun, hangi mevkide olursan ol mutlaka yargılanır ve cezanı çekersin. Buna hukuk devleti diyoruz. E-muhtıra, partinin kapatılması olayı bunları ortaya dökmek lazım. Bunda sadece asker değil bunun içinde siviller de vardır ve bunları da ortaya çıkarmak lazım. Parti kapatma davasını asker mi açtı? Bir savcı açtı. O savcıya sormak lazım, gel bakalım sen bu saçma sapan iddianameyi nasıl, hangi saikle hazırlarsın, bunun sorulması lazım. O günkü Anayasa Mahkemesi üyelerine de bunların sorulması lazım. Bunların hepsi eksik kaldı, irdelenmedi, sorgulanmadı. -E-muhtıra darbe mi? Tabii ki darbedir. Devletin hiçbir mekanizmasında, hiçbir yerinde hiç kimse devletin sahibi değil. Siyaset yapmak isteyen gelir partisini kurar, halka gider, reyini alır. Devletin sana verdiği gücü sen millete karşı kullanamazsın, prensip bu. Anayasadan alınmayan hiçbir güç hiçbir yetki kullanılamaz diyor anayasa, sınırlamış bunu. -Orduya kumpas kurulduğuna inanıyor musunuz? Orduya bir kumpas kurulduğu kanısında değilim. Yanlışlar yapılmadı mı? Bir hukukçu olarak söylüyorum, yanlışlar yapıldı. Yüzlerce kişinin dosyası bir araya getirildi, içinden çıkılmaz hâle getirildi. Ordu yönünden bakılacaksa emir komuta sistemi var, üst emir verirse ast bunu yapmak zorunda. Bu ordunun disiplinidir. Artı bunu dediğim gibi bunu sadece ordu mensupları yapmadı. Bu partinin kapatılmasının nedeni nedir? O başsavcının sorguya alınması lazım bana göre. -Neden sorulmuyor? Herhâlde bir mutabakata varıldı, bu mutabakata göre de bu belli bir noktada durduruldu. -Dolmabahçe görüşmesinde bir mutabakat mı oldu? Bilemiyorum. Ama Sayın Başbakan diyor ki “Ben hatıratımı yazıyorum.” Herhâlde bir gün o hatırattan biz de ne olduğunu öğrenmiş oluruz.


35 GÜNDEM BAŞBAKAN, ALEVİLİĞİ SOKAK KADAR BİLİYOR

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Hubyâr Derviş soyundan akademisyen Hıdır Temel, “Ali’siz Alevilik diye bir kavram düşünülemez.” diyor. Hükümetin ayrışmayı Alevilik-Sünnilik üzerinden devam ettirmek istediğini ileri sürüyor: “Böyle bir ayrım oy getiriyor çünkü.” Ona göre, Başbakan Erdoğan’ın Alevilerle ilgili sorunu çözecek bir planı da yok.

BÜNYAMIN KÖSELI

1ya’da, Alevilik inanç sistemi üzerine Akademisyen Hıdır Temel, Alman-

araştırmalar yapıyor. Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu ve Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu’nun yönetim kurulu üyesi aynı zamanda. Alevi ocakları arasında ünü bir hayli yaygın Hubyâr Ocağı’nın kurucusu Hubyâr Derviş’in soyundan. Bremen Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun. -Son günlerde yeniden tartışılmaya başlanan “Ali’siz Alevilik” tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Öncelikle şunu söylemek gerek belki de. “Ali’siz Alevilik” diye bir kavram düşünülemez. İnanç bazında Alevi olduğunuz an o iş direkt Hz. Ali ile ilintilidir, adınız oradan geliyor. Aleviliğin Ali ile olan ilişkisini direkt Aleviliğe sormak gerekiyor. Bir olgu, kendisini tarif edebilir. Olgularla hareket etmek gerekiyor, kişilerle değil. Aleviliğin ortak belleğini gördüğünüz zaman “Ali’li mi, Ali’siz mi? onu da görürsünüz. Böyle bilimsel içerikten uzak moda deyimlerin, kafiyeli gibi görünen deyimlerin ömrü kısadır. Bir de, Alevilik son otuz-kırk yıl içerisinde tarihinde hiç olmadığı kadar her kesim tarafından siyasi bir obje olarak kullanıldı. Dolayısıyla siyasi iniş çıkışlara göre, gündemdeki yerini de belirliyor. Dünyanın hiçbir yerinde 25-30 yıl tartışılan bir sorun, sorun olarak kalmaz, çözülür. Kürt meselesi mesela, nihayetinde bir çözüm yoluna girdi insanların algısında. -Peki, o zaman Başbakan Tayyip Erdoğan, “Ali’siz Alevilik” derken tam neyi kastediyor olabilir? Başbakan, kendisini ilgilendirmeyen tartışma noktalarını ön plana çıkararak Aleviler içerisinde yeni tartışmalar oluşturmak istiyor. Yeni değil bu. Başbakan, tüm dönemlerinde bunu kullandı. Alevilik inancı konusunda bir bilgisinin olduğunu düşünmüyorum. Aleviliği, sadece sokak algılaması ile biliyor, kendisini ön yargılarla doldurmuş. Bu konuya siyasi bir obje olarak bakıyor. Tabii Alevilerin içerisinde de bu konuyu siyasi obje olarak görenler var. Bunu ayırmak da çok güç; çünkü bin yıldır Alevilik siyasetle yakından ilgili. Aleviliğin doğuşunda siyaset var, siyasetle iç içe geçmiş girift bir yapı var. Ama bugün gelinen noktada Alevilik nihayetinde bir inanç kimliğidir. Başbakan’ınki gündem saptırma ve gerilim politikasını artırmaktır. -Soma faciasını unutturmak için bir gündem saptırma adımı mıydı acaba? Ne dersiniz? “Bunların Ali’lisi var, Ali’sizi var.” gibi günlük kahve tartışmalarını siyasi boyutta gündemin merkezine oturtma manevraları yapıyor hep. Hoş değil. Bu konuyu ciddiye almak beni rahatsız ediyor, belki fark ettiniz. Çünkü ne tarihsel ne sosyal ne de siyasi olarak Başbakan’ın söylediklerini hiçbir yere oturtamazsınız. Bunu Aleviler kendi içinde de tartışıyor. “Hz. Ali’nin yaşantısı bugünkü Alevilerin yaşantısına uymuyor.” diyorlar. Peki, bugünkü Sünnilerin yaşantısı Hz. Muhammed’in yaşantısına uyuyor mu? Böyle bir kıyaslama olamaz. Hz. Ali’nin adı üzerine oluşmuş değerler var tarihî süreç içerisinde. Alevilik budur, bu değerlerle bir bütündür. Başbakan ne zaman sıkışsa böyle yaparak gündemi değiştiriyor. Sizin kendi gündeminiz olmalı, var olmak istiyorsanız

muhalefet olarak, Kürtler olarak, Aleviler olarak sizin ana gündemleriniz, konseptleriniz, planlarınız, projeleriniz olmalı. Başbakan ip çekme oyunu oynuyor; ipin ucunu tutuyor ve sanal karşı çekiciler bularak Türkiye’yi geriyor. Bu oyuna gelmemek, ipin ucunu bırakmak lazım! -Avrupa’da, Ali’siz Aleviliği temsil eden bir grup ya da oluşum var mı gerçekte? Sayıları milyonları bulan her grupta çeşitli düşünceler olabilir, bu gayet doğaldır. Ateist Sünni ya da Hristiyan yok mu mesela? Bugün realitede Ali’nin varlığı üzerine kurulmuş bir algı var, bir değerler bütünü var, yaşam kodları var. Bu da Aleviliği oluşturuyor. Alevilerde bir istatistik yapılsa en çok “Ali” ismi vardır. Ben bunu tartışmayı dahi abes buluyorum. Hiçbir bilimsel boyutu, tarihî boyutu yok bunun çünkü. -Başbakan’ın 90’lara ait bir tartışmayı gündeme getirmesi siyasi konjonktüre ne gibi katkı sağlayabilir ki? Alevilik, zalime karşı doğmuş bir inanç sistemi. Doğası gereği, kendisini konumlandırırken hep mazlumun yanında olmuş. Ayrışmanın adı, dün sağ-sol ideolojisi üzerinden yapılıyordu. Bugün ise kendisini Sünni diye ifade eden bir hükümet -Gerçi ne tür bir Sünni onu da bilmiyorum; Selefi Sünni mi, Hanefi Sünni mi?- işine geldiği gibi kullanıyor durumu. Bakıyorsunuz Selefilerle iş yapmaktan kaçınmıyor ama öte yandan Hanefi olduğunu söylüyor. Basının yazdığına göre Nakşibendi grubuna da yakın. Hükümet, bugün ayrışmayı, Alevilik-Sünnilik üzerinden devam ettirmek istiyor. Böyle bir ayrım kendisine oy getiriyor çünkü. Ben, Başbakan’ın Alevilerle ilgili pozitif bir planının olduğunu düşünmüyorum. Sorunu çözmeye yönelik bir planlaması yok. Kendilerince bir Alevilik planlaması olabilir; ancak bu gerçekleştirilemez. Bugün iktidarda olanlarla Alevilik sorununun çözüleceğine şahsen inanmıyorum. -Sosyalist Türk solunun Ali’siz Alevilik kavramının doğmasına nasıl bir etkisi oldu, tarihsel süreçte? Solun dinle ne ilişkisi var, diye düşünmek lazım belki de. Sol genelde seküler bir yapı. Dinî değerlere çok sıcak bakmayan bir yapılanma dünyanın her yerinde. Bu Alevilerin içerisinde olan solcular için de geçerli. Sol, Aleviliğe, “haklının yanında olma” penceresinden bakıyor. Burada sıkıntılı nokta şu; Alevilikle ilgili her şeyi tartışabiliyorsunuz, bunu kendinizde hak görüyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yok ki. Mesela gidin Erikli Baba’ya, Şahkulu’na şu anda yüzlerce insan kurbanlarını kesiyordur. Sizin televizyonda ne konuştuğunuz, gazetelerde ne yazdığınız çok da umurlarında değildir. Sizin meseleyi toplumsal boyutlarıyla irdelemeyip, içerisinden cımbızla çekerek belli noktaları Alevilerin gündemi hâline getirmeniz masumane bir yaklaşım değil. Aleviliğe inanan insanlar kendisi karar verir, Ali’yle mi devam edecek Ali’siz mi devam edecek. Avrupalı akademisyenler bu tartışmalara gülerler. Çünkü ne bilimsel ne de tarihsel boyutu var. Türkiye’de Alevilerin tarihini de Sünniler yazmış. Burada önyargılı Sünni inanç algılamasını kastediyorum. Bu negatif bir tarih. Önümüzdeki süreçte Alevilerin tarihi de ortaya çıkacak objektif bir şekilde. O

zaman bu tartışmalar absürt kalacak. -Başbakan’ın Alevilere ilişkin ayrıştırıcı üslubunu bir dönem sosyalist sol kullandı. Bazı sol örgütlere mensup gençler, yaz tatillerinde köylerine gittiklerinde cemevlerini yıkmaya kalkıştı. Sola verilen koşulsuz destekten dolayı özeleştiri gerektiğini düşünüyor musunuz? Tabii bu tartışmalar biraz da onun göstergesi aslında. -Ama sol, yüzleşme noktasında net bir özeleştiri ortaya koymuyor ki… Soruna başka bir açıdan bakarsak daha da rahatlayacağız. 60’lı yıllarda mesele konjonktüreldi. O dönemde Sünni solcular da aynı şeyi yapıyordu mesela. -Toplumsal grup olarak Sünnilerin bütünü, yumurtalarının hepsini solun sepetine koymadı ki o dönemde… Şunu görmek gerek. Türkiye’de Sünni ve Alevilerin büyük bir kesimi de köylü ve ezilen kesimdi. -Bu ezilmişlik üzerinden mi bir ortaklık paydası oluşturmalıydı Alevi ve Sünniler? Zaten vardı 70’li yıllarda. Neden Alevi-Sünni çatışması çıkarıldı? Türkiye’de sol büyüyor endişesiyle Alevilik-Sünnilik meselesi ortaya atıldı. Türklük, Kürtlük çatışması da bu yüzden çıktı. AKP’ye oy verenlerin büyük bir bölümü, yoksul insanlardan oluşuyor ve bu yoksulluktan kurtulacaklarına inanıyorlar bu partiyle birlikte ama bu pek de mümkün gibi görünmüyor. -Solun, inanç açısından Aleviliğe zarar verdi-

ğini düşünüyor musunuz? Bu doğaldır ama sanayi de inanca zarar veriyor. Sol elbette zarar verdi; çünkü sol seküler bir yaşam tarzı istiyor. Dünyevi her şey, insanı kutsaldan uzaklaştırır. Ama bir de “İnanmayacaksın” demek var. Mesela tek parti döneminde cem törenlerini jandarma basıyordu… Bugün ise Aleviliğin kendi değerleriyle kendisini yeniden üretmesine ve zenginleşmesine olanak verilmiyor, iç çelişkileri içinde boğulması isteniyor; bu çok planlı bir strateji ve maalesef Aleviler de bu tuzağın içeresinden çıkamıyorlar. Aleviliğe asıl zarar veren ve onu yozlaştıran bu! -Sol örgütlerin, Alevi dedelere yönelik “faşist” yaftası da aynı paranteze dâhil mi? Bunların olduğunu ben bizzat biliyorum. Ama genel yapıya bunun verdiği zarar çok küçük düzeydedir. Sol, ben Aleviliğe zarar vereyim, diye ortaya çıkmadı. O günkü konjonktürel yapı içerisinde dünyanın sola doğru bir gidişi vardı. Gençlik, sağcı ve solcu şeklinde kutuplaşıyordu. Aynı şekilde Sünnilik de zarar gördü. Marx’ın dediği gibi, “Cennetten uzaklaşıyoruz her geçen gün.” Sünnilik de uzaklaşıyor, Alevilik de... İşin özünde sosyolojik ve siyasi sebepler yatıyor ve bunlara odaklanmak gerekiyor. Tamam, sol Aleviliğe zarar verdi ancak kendisi ne oldu? Aleviliğe zarar verdi de kârı başkasına mı gitti? Kârını kendine mi aldı? -Hükümetler hep Alevilerin parçalanmışlık hâline gönderme yapıyor, çözümden kaçmak için. Sosyal demokrat kimliğiyle tanınan Bülent Ecevit de “Önce kendi aranızda birlik olun.” demişti. AKP’nin tavrı da aynı. Çünkü ikisi de sorunu çözmek istemiyor. İşi yokuşa sürüyorlar. Sorunu çözmedikleri gibi, Alevilere, “Siz kendi içinizde tek parça değilsiniz.” diyerek suç buluyor. Hangi dinî grup tek parçalı? Hangisinin söylemleri birbirini tutuyor? İslam dünyasındaki parçalanmışlığa bakalım mesela. Bir tane Alevinin olmadığı İslam ülkelerinde parçalanmışlık yok mu? Alevilerin devletle sorunu var, sistem sorunu var, Sünni topluluklarla sorunları var, teolojik ve birtakım tarihsel sorunları var. Herkes, kendi alanı içindeki sorunları çözecek. Devlet, Alevilerin devletle olan sorunlarını çözecek. Devlet bunu istemediği için Alevilerin iç sorunlarını çözmeye çalışıyor. Beni tanımlamaya çalışıyor. Bundan devlete ne? Ben Ali’siz Aleviliğe de inanabilirim, Ali’li Aleviliğe de? Aleviler kendi aralarında oturup biz 8 parçaya bölünmek istiyoruz da diyebilir. Bu olası. -Mesele bile isteye çözümsüzlüğe mi itiliyor? Devletin şöyle bir stratejisi var, ‘çürütme stratejisi’. Sorunun, kendi iç çelişkileri içerisinde yozlaşarak yok olmasını sağlamak istiyor. Bir sorunu çözüme kavuşturmaz ne kadar çok uzatırsanız yozlaşma, çürüme o kadar çok olur. Devlet süreci uzatıyor, parçalanmayı derinleştirmek istiyor. Aleviliği yok etmenin derdinde. 20 milyonluk bir topluluğun kendi içinde bütünlük arz etmesini nasıl istersiniz? Bunu bahane olarak Alevilerin önüne nasıl koyabilirsiniz? Biz ayrıcalık istemiyoruz ki. İnanç özgürlüğü olsun, bizim inançlarımız da o çerçevede kabul görsün, anayasal güvence altına alınsın. Ondan sonra istersem Sünni olurum ya da tutar ateist olurum. Bu, devleti ilgilendirmez.


36DÜNYA İSRAİL İLE ‘ANLAŞMA’ BİLMECESİ

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Mavi Marmara davasını gören İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 4 İsrailli yetkili için çıkardığı ‘yakalama’ kararı, Ankara-Tel Aviv arasında ağır aksak ilerleyen normalleşme sürecini nasıl etkiledi? Bu karar kime ne kazandırdı? MESUT ÇEVİKALP

1bir aşamaya evrildi. Mavi Marmara daTürkiye-İsrail normalleşme süreci yeni

vasına bakan İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 4 İsrailli yetkili için çıkardığı ‘yakalama’ kararı yakınlaşma sürecini dondurdu. Türk tarafı İsrail’e yargı sürecinin muhtemel anlaşmanın imzalanmasıyla son bulacağı mesajını yineledi. Ancak kararı ‘siyasi’ bulan İsrail hükümeti barış inisiyatifinin zedelendiğini bildirdi. Kararı AFP’ye değerlendiren üst düzey bir İsrailli yetkili, Tel Aviv’de negatif bir algı oluştuğunu aktardı: “Karar gülünç bir provokasyon! Eğer Türklerin İsrail’e vermek istediği mesaj buysa, mesaj net bir şekilde anlaşıldı.” İsrail, 4 yıl önce Gazze’ye insani yardım götürmek üzere Türkiye’den yola çıkan Mavi Marmara gemisine açık sularda kanlı bir baskınla müdahale edip 10 sivili öldürmüştü. Saldırı üzerine İsrail ile diplomatik ilişkileri 3. kâtip seviyesine indiren Türkiye, normalleşme için de Tel Aviv’e 3 ön şart koştu: Özür, tazminat ve Gazze ablukasının kaldırılması. 2013’te ABD Başkanı Obama’nın araya girmesiyle Başbakan Erdoğan’ı arayan İsrail Başbakanı Netanyahu, Mavi Marmara’da can kaybına yol açan her hata nedeniyle Türk halkından özür diledi. Hemen sonrasında Ankara’ya gelen İsrail heyeti tazminat görüşmelerini başlattı. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu başkanlığında Türk heyeti de Tel Aviv’e gitti. Bu arada İsrail’in ablukayı kaldırmadan Türk yardım tırlarının Gazze’ye girişine izin vermesi müzakereleri hızlandırdı. Diplomatik çevrelere göre, taraflar arasındaki tazminat müzakereleri 2014’ün ilk çeyreğinde sonuçlandı, bunda İsrail’in tazminat ödemeyi kabul etmesi ve Gazze ablukasını kısmen gevşetmesi rol oynadı. Buna karşın Türkiye’deki yerel seçim sonuçlarını görmek isteyen Tel Aviv, nihai imzayı atmayı tehir ediyor. Yerel seçimler üzerinden 2,5 ay geçse de Tel Aviv son imzayı atma konusundaki isteksizliğini sürdürüyor. Peki neden? İsrail uzmanı Kerim Balcı, İsraillilerin, iç ve dış kamuoyunda itibar kaybeden Türk hükümetinden daha fazla taviz koparmak için imza aşamasına gelen anlaşmayı askıya aldığını anlatıyor. İsrail hükümeti üzerindeki “Türkiye ile barışın” baskısının hafiflediğine değiniyor: “İsrail kafa yapısı her zaman, her şartta alabileceğinden daha fazlasını talep etme üzerine çalışır. Arap Baharı sonrası Ortadoğu denklemi değişti. Suriye battı, İran Batı’yla anlaştı, Lübnan’daki Hizbullah kendi derdine düştü. Kısacası İsrail’in nazarında Türkiye arabuluculuğunun faydası kalmadı. Bunun yanında Türk hükümetinin iç ve dış kamuoyu nazarında zayıflaması İsrail’deki ‘barış çıkarımıza’ algısını zayıflattı. Bundan ötürü Tel Aviv barış sürecini sonlandırmasa da ilerletmiyor. Daha fazla taviz koparmaya çalışıyor.” Uzun yıllar Kudüs’te yaşayan Balcı, İsrail’in yeni bir seçim atmosferine girdiğini, bu dönemde hükümetin bu hayati anlaşmaya nihai imzayı atmaktan kaçınacağını düşünüyor: “İsrail halkı 10 Haziran’da yeni cumhurbaşkanlarını seçecek. Öne çıkan adaylardan biri Enerji Bakanı Silvan Şalom. Netanyahu bu dönemde tazminat anlaşmasını imzalarsa partisinin adayı Şalom’un oy kaybedeceğini hesaplıyor, anlaşma sürecini akim bırakıyor.” Türk hükümetinin mahkemenin aldığı ‘yakalama’ kararını sahiplenmemesi, aksine nihai anlaşmanın imzalanması durumunda bu tür yargı süreçlerinin akim kalacağına işaret etmesi normalleşme inisiyatifinin çök-

mesini engelledi. Ankara, mahkeme kararına rağmen süreci sürdürmek istediğini gösterdi. Hem de bizzat Başbakan Erdoğan’ın beyanatıyla: “Biz görüşmeler başladığında bir şey söyledik. ‘Burada bizden sadır olacak herhangi bir şey olmaz. Şehitlerimizin ailelerinin veya yaralılarımızın ailelerinin açmış oldukları dava bizim inisiyatifimizde değildir. Bunun da böyle bilinmesi gerekir.’ demiştik. Bu bilinerek bu süreç başladı. Bu ayrı bir konu, bizimki devlet bazında ayrı bir konudur.” Türk hükümeti söz konusu kararın kendilerinin dışında çıktığını ikrar etse de diplomatik çevrelerde farklı senaryoların önü alınamadı. Ankara’daki bazı yabancı yetkililer, Türk mahkemesinin İsrailli yetkililer için olaydan 4 yıl sonra, 6. duruşmada yakalama kararı çıkarmasını alelade bulmadıklarını söylüyor. Bu noktadan bakınca iki farklı senaryo öne çıkıyor. İlki, görece akla daha yakın gelen Türk hükümetinin İsrail hükümetini anlaşmaya zorlamak amacıyla bu tür bir kararın çıkmasına kapı aralaması. Bu görüşü savunanlar Türkiye-İsrail normalleşme sürecine şahit olan mahkemelerin hükümetten bağımsız böyle riskli bir karar alamayacağı görüşünde. İkinci ise ilgili mahkemenin söz konusu kararı tamamen kendi inisiyatifiyle, kanunlardan doğan yetkisini kullanarak alması. Neticede her iki senaryonun da Tel Aviv’i anlaşmadan uzaklaştırdığı ortada!

İnterpol kararı uygular mı? İsrail Savunma Bakanı Moşe Ya’alon, geçen hafta yaptığı değerlendirmeyle İsrail Kabinesi’nin ilk senaryoyu dikkate aldığını gösterdi. Ya’alon, İsrail’in sorunun çözümü için gereken tüm adımları attığı sırada çıkan kararın süreci tıkadığını vurguladı: “Mahkemenin kararı elbette üzücü. Hukukiden çok siyasi gibi görünüyor. Türkiye ile meseleleri çözmeye hazırız. Ben bizzat bu işin içindeydim. Ama maalesef, Türk

İsrail’in Aralık 2008’deki Gazze saldırısı sonrası (Kasım 2009) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ankara’da İsrail Sanayi ve Ticaret Bakanı Benjamin Ben-Eliezer ile el sıkışmıştı. tarafı, sorunu çözme istekliliğinden yoksun ve bu karar, Türkiye’deki iç nedenlerden ve başka nedenlerden dolayı var olan bir kampanyanın parçasıdır.” Gazi Üniversitesi’nden Ortadoğu uzmanı Doç. Dr. Mehmet Akif Okur, iki ülke arasındaki anlaşma sürecinin herşeye rağmen ilerlemesini Washington etkisine bağlıyor. Obama’nın tarafları barıştırma tavrının sürdüğünü düşünüyor. Washington etkisinden ötürü İsrail’in Türk mahkemesinin almış olduğu yakalama/tutuklama kararına aşırı tepki göstermediğini vurguluyor: “Obama, Filistin’de El Fetih ile Hamas’ın kurduğu millî birlik hükümetine destek verdi. Dolayısıyla Netanyahu-Obama ilişkileri yeniden gerildi. Tel Aviv, Washington ile hatların kopmaması için Türk mahkemesinin almış olduğu karara aşırı tepki vermeme siyaseti izledi.” Peki, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararının uygulanabilirliği var mı? Mahkeme aynı zamanda İsrail Genelkurmay Başkanı Rau Aluf Gabiel Ashknazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer

Alfred Marom, İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ve Hava Kuvvetleri Komutanı Avishay Levi’nin görüldüğü yerde yakalanması için Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı’ndan (Interpol) ‘kırmızı bülten’ çıkarılması isteğini Adalet Bakanlığı’na bildirdi. Eğer bakanlık talebi haklı bulup Interpol’e başvurursa İsrailli yetkililer için istenen tutuklama talebi küreselleşecek. Interpol talebi uygularsa adı geçen İsrailli yetkililer Türkiye’ye, Türkiye’nin suçlu iade anlaşması yaptığı devletlere ve Interpol’e taraf olan ülkelerden birine giriş yaptığında tutuklanacak. Söz konusu kararın siyasi olduğunu savunan İsrail, Interpol’e dönük baskılara başladı bile!

Anlaşma davaları durduramaz! Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nden uluslararası hukuk uzmanı Doç. Dr. Cenap Çakmak’ın da mahkemenin hukuk-mevzuat açısından doğru, siyasi yönden riskli görülen kararının uygulanabilirliği konusunda çekinceleri var. Çakmak, kâğıt üzerinde yakalama kararı çıkarılsa bile etkin Musevi lobisinin, üçüncü ülkelerde söz konusu kararın fiiliyata geçmesine engel olacağını düşünüyor. Bununla birlikte Türk hükümeti İsrail ile anlaşma imzalasa bile Mavi Marmara katliamına dönük ceza davalarının önünü kesemeyeceğini savunuyor: “Türkiye, İsrail ile anlaşma imzalarsa, bu Türkiye’nin İsrail’i Mavi Marmara olayında ortaya çıkan zarardan sorumlu tutmayacağının beyanı anlamına gelir. Savcıların ceza davaları, bireylerin hukuk davaları açmalarını engelleyemez. Ancak böyle bir anlaşma İsrail’in işini de görür!” Bir diplomatik kaynak ise Çakmak’ın değerlendirmesine katılmıyor: “İsrail ile imzalanacak anlaşma uluslararası nitelikte olacak.Meclis’te onaylanacağı için de Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca kanun hükmüne dönüşecek. Kanun hükmündeki anlaşma, mahkemeler için bağlayıcı olacak.”


37 DÜNYA ANKARA YALNIZLAŞIYOR

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ankara’nın dış politikada sergilediği tavır, tutum ve üslup bir yandan kaybettirirken bir yandan yalnızlaştırıyor. “Hem Avrupalı hem Ortadoğulu” tezi giderek erozyona uğruyor. Oy kaygısıyla içte körüklenen ayrımcılık söylemi dışa da taşınıyor.

BUKET DAVULCU

1durum, dünya kamuoyunda bugün-

Türkiye’nin dış politikada geldiği yeni

lerde çokça konuşuluyor. Üslubun ve söylemlerin sertleştirilmesi yüzünden “Hem Avrupalı hem Ortadoğulu” tezi giderek erozyona uğruyor. Süreç ülkeyi yalnızlaşmaya sürüklerken Ortadoğu’dan Balkanlar’a, Avrupa’ya kadar birçok devletle ilişkiye zarar veriyor. Osmangazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Cenap Çakmak, “çok taraflı ve çok ortaklı” bir politika için uluslararası toplumla birlikte hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. Hâlihazırdaki hâkim söylemin, pratikte karşılığını bulup siyasi desteğe dönüşmesi hâlinde, uzun vadede bu duygularla şekillenmiş bir kamuoyunun aktif dış politika tercihinin önünde önemli bir engel olacağı görüşünde. Çakmak’a göre, Batı karşıtlığı ülke içi dengelerde ciddi anlamda prim yapabilir. Benzer misalleri dünyada da görülüyor. Amerikan karşıtlığı yeni bir ideoloji olarak tanımlanabiliyor. Karşıtlığın rasyonelliği bir tarafa, bu büyük ölçüde İsrail ve ABD’nin sorunu. Ancak dış politika oluşturucuların bunun üzerinden siyasi destek ve meşruiyet aramaları pek doğru değil. Suriye ve Mısır’daki başarısızlıkları da bu minvalde değerlendirmek mümkün. Türkiye son iki yılda; İran’a karşı Suriye’de ve Suudi Arabistan’a karşı da Mısır’da kaybetti. San Diego Eyalet Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet T. Kuru üreyen sorunu ve doğan problemi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikayı iç siyaset malzemesi gibi kullanmasına bağlıyor: “‘Ey Beşşar’ diye bağırıp dört parmağınızı kaldırarak miting yaparsanız belki taraftarlarınızı heyecanlandırırsınız ama ülkeniz dış politikada ciddiyet ve inandırıcılık kaybına uğrar. Akademik birikimiyle Erdoğan’ı dengeleyebileceğini düşündüğüm Ahmet Davutoğlu da son iki yıldır ne yazık ki hamasi bir üslubu benimsedi.” Doç. Dr. Kuru, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dile getirdiği, ‘Tarihin doğru tarafındayız’, ‘Türkiye artık oyun kurucu’ ve benzeri ifadelerin de hayalden öteye geçemediğini düşünüyor. Netice itibariyle, İran ve Suudi Arabistan’la etkili rekabet, sadece ‘sözde’ kaldı. İran‘ın kurduğu Şii ittifakı içinde Irak’taki Maliki hükümeti, Suriye’deki Esed rejimi ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. Bu ittifak Esed rejimini, katliamlar pahasına destekledi. Öte yandan Suudi Arabistan’ın Sünni ve monarşi ittifakındaysa Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün var. Mısır’daki askerî darbeye ve Sisi rejimine finans boyutuyla arka çıkmaktalar. Türkiye; İran ve Suudi Arabistan bloklarına karşı yalnız; Katar’la ittifak yetersiz. Şu an Suriye sınırımız, ne yazık ki El Kaide ve PKK kontrolünde. Türkiye-Suriye ilişkileri, Pakistan-Afganistan ilişkisine benzeme eğiliminde. “Müslüman Kardeşlerden müteşekkilmiş” tavrının olumsuz tesiriyle, Mısır’la da son yüz yılın en kötü pozisyonundayız. Hatırlayalım; Başbakan Erdoğan, “Ben Mısır’da cumhurbaşkanı olarak Mursi’yi görüyorum.” demişti. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç Dr. Birgül Demirtaş, 2011’e kadar iç, bölgesel ve küresel gelişmelerin de etkisiyle başarılı bir dış politika izlenmesine rağmen; son yıllarda gidişatın değiştiğine işaret ediyor: “Türkiye, özellikle Ortadoğu’da yaşanan krizlere yönelik geliştirdiği tutum sebebiyle küresel akıntıya karşı kürek çekiyor.” Dış politikada yeniden başarılı olmanın yolu, popülizmin terkinden geçiyor. Türkiye, uluslararası rekabette NATO üyeleri ile ittifakını ve Batı ile ilişkilerini güçlendirerek İran ve Suudi Arabistan’la ilişkilerini dengeleyebilir. Toplumda giderek güçlenen Batı düşmanlığı, Türkiye’nin hem iç politikada demokratikleşmesini hem de dış politikada etkili olmasını engelliyor. Diğer yandan devlet dışındaki aktörlerin (STK’lar, iş dünyası, akademik camia, medya gibi) mevcudiyetleri de dış politikanın etkin unsurları. İş dünyasına baskıyı, soru sorduğunda azarlanan muhabirleri, bir süre devam eden Twitter ve Youtube yasaklarını, medyadaki tek sesliliği dikkate alırsak; manzara iç bayıyor. Geçen hafta Gezi olaylarının yıldönümünü takip etmek için Taksim Meydanı’na gelen CNN International İstanbul muhabiri Ivan Watson, canlı yayın esnasında gözaltına alındı. Erdoğan grup toplantısında, “CNN’in dalkavuğu orada bir şeyler yapmaya çalışıyor. CNN International, geçen yıl 8 saat aralıksız yayın yaptı, ülkemi farklı göstermek için. Şimdi de suçüstü yakalandı. Âdeta ajanlık için buradalar.” diye konuştu. Bu sözlerle Türkiye’deki basın özgürlüğünün niteliği ve kıvamı bir defa daha dünya ölçeğinde gözler önüne serildi. Şüphesiz bunlar Türkiye algısını bozmakta.

AB sürecinde geriye gidiş Avrupa Birliği’yle (AB) ilişkilerde de geriye gidiş gözleniyor. Avrupa Parlamentosu’nda (AP) faaliyet gösteren Yeşiller Grubu’nun siyasî danışmanı Ali Yurttagül, Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayan kesimlerin bu tür gelişmeleri, müzakerelerin dondurulması için fırsat bildiğini söylemişti. Nitekim önceki aylarda AP’de onaylanan 2014 Türkiye ilerleme raporunun taslağında da açıkça gördük bunu. AB Komisyonu üyesi Stefan Füle, AB Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu’nu yargının bağımsızlığına dair uyardığında Erdoğan’ın cevabı yine çok sertti: “Türkiye’nin HSYK düzenlemesi ile ilgili beyanatta bulunmak kimsenin haddi değildir.” Semih İdiz, “Erdoğan’ın ziyareti Alman hükümetini kızdırdı” başlıklı AlMonitor’daki köşesinde; Erdoğan’ın Köln ziyaretinde Almanya’daki Sünni Türklerin oylarını güvence altına alabilmek amacıyla ayrıştırıcı siyasetini yurtdışına taşımaktan kaçınmadığını yazdı. Yine Erdoğan’ın Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’a “papaz gibi davranmaktan vazgeçip kendi işine bakmasını söylemesi” de gerginliği bir miktar tırmandırmıştı. Özetle, söylemlerin sertleşmesi ve üslup hataları; doğusuyla batısıyla Türkiye’nin dış politikasını derinden etkiliyor. Alman Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert’in, Erdoğan’ın 24 Mayıs Köln ziyareti öncesi “Alman hükümeti olarak Başbakan Erdoğan’dan sorumluluk ve hassasiyet içinde bir etkinlik bekliyoruz.” ikazı da bu üslupla alakalıydı aslında.


38 EKONOMÝ KÜLTÜR Ben bilmem, ‘Sabit Bilir’!

EKİM 2010 MAN 11 - 176–12 HAZİRAN 2014 ZA­ ZAMAN

SEVİNÇ ÖZARSLAN İSTANBUL

1herkes onu Sabit Bilir diye tanır, başkaAdı Sabit, soyadı Karamani. Fakat

sına anlatmak için de sadece bu iki kelimeyi kullanırmış. 1950’lilerden itibaren o kadar çok söylenir olmuş ki bu cümle, şimdi “Sabit Bilir” önermesinden oluşan bir sergi ile muhatabız. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde 14 Mayıs’ta açılan “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisi bugün sona eriyor ancak geriye Türkiye’nin radyo tarihini, radyo reklamcılığını, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini, o yılların cemiyet hayatını anlatan bir kitap ve henüz çekimleri devam eden belgesel bırakıyor. 1916 İstanbul doğumlu Sabit Karamani’nin efsane bir radyo teknisyeni olması gençlik yıllarına dayanıyor. İlk radyosunu yaptığında 13 yaşındadır. Radyo macerasından önce Merkez Bankası’ndan Islahiye’deki krom madenlerine uzanan bir iş hayatı olur. Profesyonel radyoculuğa ise 1945’te Ankara Radyosu’nda adım atar. Bir yıl sonra, 6 arkadaşı ile birlikte Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından eğitim görmek üzere ABD’ye gönderilirler. Sergideki, 8 mm ile kendisinin çektiği kısa film o döneme ait. ABD’den döndüğünde İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başlayan Sabit Karamani, adı ile müsemma değil, yerinde duramayan zeki, çevik, atak ve pratik biri, aynı zamanda titiz çalışmasıyla akıllarda yer etmiş bir kişilik. 1950’li yılların Türkiye’sinin bulunmaz teknik adamları arasında. Hızır gibi her yere yetişiyor, bir plak kayıt stüdyosunda, bir Ümraniye’deki radyo verici kulesinde... Türk televizyonculuk tarihinin ilk spikeri Orhan Boran’la radyoda yaptıkları canlı yayınlar da efsane. Kırmızı renkli İstanbul Radyosu Canlı Yayın Arabası, arşivindeki pek çok karede görülüyor. Karamani’nin mucit yönü ise oldukça ilgi çekici. Sergide radyo için icat ettiği teknik aletlerin bir kısmı yer alıyor. 1947’de, kapalı devre bir TV alıcısı yaptığında ise gazetelere haber olmuş. Sabit Karamani’nin fotoğrafçılığı ve seramik sanatçılığı ise başlı başına bir konu. Aynı yıllarda amatör fotoğrafçı arkadaşlarıyla Amerikan Haberler Ajansı’nda sergiler açmış, on yıl süreyle bu sergilere katılmışlar. Profesyonel çekimleri de olmuş. Engin Özendes, Ersin Alok, Murat Germen, O. Cem Çetin, Fuat Güner (MFÖ’nün Fuat’ı) ve Nazan Güner Ulutekin, fotoğrafçı Sabit Karamani’yi serginin bu kısmında anlatıyorlar. 1962 Venedik Bienali başta olmak üzere uluslararası sergilere katılan seramik sanatçısı Sabit Karamani’nin hikayesini ise eşi Ayfer Karamani’den öğreniyoruz. Sabit Bey’in, seramiğe ilgisi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan eşi vesilesiyle başlıyor. Bugün Türkiye’nin birkaç seramik sanatçısından biri olan, 80 yaşına rağmen hâlâ haftada üç gün atölyesine giden ve öğrenci yetiştirmeye devam eden Ayfer Karamani’nin, “Ben seramik sanatçısı olmamı Sabit’e borçluyum.” cümlesi her şeyi özetliyor. Fırın yapımından boya sırlarına, araştırmacı ve meraklı kimliğini seramikte de ortaya koyan Sabit Karamani elinin değdiğini ihya eden hezarfen.

Tonmaister Veli Kanık Sabit Karamani’nin teknik şef olarak çalıştığı İstanbul Radyosu’nun o zamanki tonmaisteri Orhan Veli Kanık’ın babası Veli Kanık’tır. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın radyoculuk macerası Televizyon olmadığı için radyo reklamcılığı o yıllarda çok önemli. Günümüzdeki gibi reklam anlayışı yok. Hazırlanan temalı reklam programları sevilerek dinleniyor. Band Reklam’ın yaptığı “Zeki Müren’le Baş Başa” en ünlü programlardan biri. Zeki Müren, programda hem şarkı söylüyor, hem firmanın, mesela Pirelli’nin tanıtımını yapan metinleri okuyor. Müren’in okuduğu bu metinleri yazanlardan biri şair Ümit Yaşar Oğuzcan.

Halit Kıvanç, Türkçesini kime borçlu? Sergi için röportaj yapılan isimlerden biri de TRT’nin ünlü spikeri Halit Kıvanç. O yıllar Türkçenin en iyi konuşulduğu yer İstanbul Radyosu’dur. Kıvanç, güzel Türkçesini kime borçlu olduğunu şu ifadelerle anlatıyor: “Düzgün Türkçeyi ben İstanbul Radyosu’nda öğrendim. Faruk Yener’in, Tarık Gürcan’ın katkısı çok önemlidir. Halkın güzel Türkçe konuşması için radyo bir öğretmendi ve Sabit Bey de bu öğretmenlerden biriydi.”

Süleymaniye’deki mevlit radyo ile nasıl verildi? 1950’li yıllarda radyolardan yapılan canlı yayın hikâyelerin ilgi gördüğü için dönemin dergilerinde çok yer verilirmiş. Süleymaniye Camii’nde şehitler adına düzenlenen mevlide, 3 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde geniş yer ayrılmış. Dergi sayfalarından anlaşıldığına göre Tarık Gürcan ve Sabit Karamani ünlü kırmızı kamyonun tepesine çıkmışlar, camiden sesi alıp bu makinelere veren aleti gösteriyorlar.

Yuki’nin ses babası Sergide dinleyebileceğiniz tarihi kayıtlardan biri Yuki’nin sesi. Orhan Boran’ın radyo yıllarında meşhur ettiği hayali kahraman Yuki’yi bilenler bilir. Boran, programında ince sesli, sevimli bir hayvanı andıran bu kahramanla karşılıklı konuşur, espriler yapar, dinleyicileri güldürürdü. Yuki’nin sesini, bantları kesip biçerek, birbirine ekleyerek yapan kişi elbette yine Sabit Karamani’ydi. Radyoda yayınlanırken kimsenin gözünde canlandıramadığı Yuki karakteri, 1964 yılında Altan Erbulak’ın çizgileriyle tavşana dönüşerek çizgi roman olmuştu.


39YORUM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ahmet Turan Alkan

Ali Ünal

Ama gerçekten çalışıyor mu?

Vallaha mı?

Türkiye, dünya sisteminde gelişmiş bir de, dar gelirlileri, ANAP’ın kurduğu ülkelerin bazı mallarını tüketmesi gereken Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik pazar ülkelerden biridir. Ekonomisi, tüke- Fonu (Fak-Fuk Fonu) üzerinden yaptığı tim ve “israf ekonomisi”dir. Türkiye’nin sadaka kabilinden yardımlarla kendisine 500 büyük şirketinin toplamı bile, ABD bağlı tutmuştur. AKP ekonomisinde en büyük zararı şirketi Wal-Mart kadar etmez. AKP döneminde, 500-600 kişi istihdam edecek bir tarım ve hayvancılık görmüş, Türkiye süt, fabrika olsun yapılamamıştır. Zaten AKP, et, kurbanlık hayvan ve saman ithal eder Erbakan’ın “Önce ahlâk ve maneviyat, millî hale gelmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ekonomi, ağır sanayi, fabrika yapan fabrika” aleyhinde Danimarka kaynaklı bir karikatür krizi yaşadık. Bazı “İslâm gömleğini değiştirerek ve dünya sistemine entegre AKP ekonomisinin en önemli ülkeleri” tepki gösterdiler. olmayı kabul ederek ikti- bir dayanağı, ülkeye giren ve Danimarka hükümeti hiç dara gelmiş; “kapitalist gibi temel yatırıma yönelen değil, aldırış etmedi. Neden? üretmeden kapitalist gibi bankalarda ve borsada faizle Çünkü Arap dünyasının süt ürünlerini, ikisinin tüketmeyi ve kapitalistçe kazanan sıcak paradır. Bu yüzölçümü Türkiye’nin 4’te yaşama”yı azgınlaştırmıştır. AKP döneminde, kişi başına dönemde Türkiye’ye 80 milyar 1’i bile etmeyen Hollanda düşen millî gelir 4 kat artmış, dolar civarında sıcak para girmiş, ve Danimarka sağlıyor. AKP Türkiye, DP, AP, ANAP AKP’den önceki 11 yılda sıcak para iktidarı ise, özür dilemeye dönemlerinde olduğu gibi Türkiye’den 56 milyar dolar kâr dahi yanaşmayan dönemin yılda ortalama % 4 büyü- ederken, AKP döneminde bu “faiz Danimarka başbakanı müş, fakat bunlar, sıkı malî lobisi”nin kârı 100 milyar doları Rasmussen’in NATO genel sekreterliğini onaylayıverdi. politikalar sebebiyle maaşına aşmıştır. Oysa “hasta adam” olduğuancak enflasyon oranında zam alabilen memur, işçi, emekli gibi ücretli muz II. Abdülhamid Han döneminde bile kesime yansımamış, ancak holdingler 4 kat Peygamber Efendimiz (s.a.s.) aleyhindeki büyümüş, yani millî gelirdeki artış zengin- bir piyesin Fransa, İngiltere ve ABD’de lere gitmiş; gelir dağılımında uçurum, 4 kat sahnelenmesine mâni olmuştuk. AKP ekonomisinin en önemli özelliği, daha derinleşmiştir. AKP ekonomisinin en önemli bir şehirlerin dokusunu da mahveden ve tam dayanağı, ülkeye giren ve temel yatırıma bir rant kapısı olan inşaatlardır. Bankayönelen değil, bankalarda ve borsada faizle ların verdiği konut kredisi ile de insanlar kazanan sıcak paradır. Bu dönemde Türki- borçlanmaktadır. Bakanlar Kurulu kararlarıye’ye 80 milyar dolar civarında sıcak para nın %60’ının imar ile ilgili olması ve sürekli girmiş, AKP’den önceki 11 yılda sıcak para değiştirilen ihale kanunları, bu konuda Türkiye’den 56 milyar dolar kâr ederken, önemli bir göstergedir. Bir gün bu sürecin AKP döneminde bu “faiz lobisi”nin kârı 100 İspanya ve ABD’de olduğu gibi patlayacağı milyar doları aşmıştır. açıktır. Hizmet etmek, doğru zamanda, AKP döneminde, önceki iktidarların doğru yerde, doğru olanı, doğru şekilde kurdukları tesisler, KİT’ler satılıp özelleşti- yapmaktır. Marmaray, İstanbul trafiğini rilmiş, özelleştirmeden 80 milyar dolar elde rahatlatmak için yapıldı. Marmaray’ın yaedilmiştir; fakat AKP’nin 12 yılda yaptığı pılmaya başlandığı 2004 yılında mı, yoksa bütün hizmetlerin toplamı, bu kadar bile bugün mü İstanbul trafiği daha çekilmez? değildir. AKP döneminde dar gelirliler Elbette bugün. Yapılanlar, şehir planlaüzerinde kandırıcı etki yapan bir faktör, macılığı, sosyal politikalar, göç, tarım ve milyonlarca esnaf ve çiftçinin Bağ-Kur ve hayvancılık gibi başka faktörlerle bir arada İş-Kur gibi kuruluşlardan emekli maaşı ele alınmazsa, hiçbir problem çözülmez. alıyor olmasıdır. Bu kuruluşların hiçbiri, İşte, birkaç temel maddede “Çalıyor AKP’nin eseri değildir. AKP iktidarları, ama çalışıyor”un resmi.

Kitâbi söyleyiş böyle değil elbette; “Val- yeni kelimeler türetildiği” şeklindeki bilimsel lahi mi?” demek daha doğru. Bu beylik soru veri hayli yaygın tatavalara sebep olmakta. cümlesinin doğup büyüdüğüm topraklardaki Rapor, sahih kabul edilirse, bu montajı yaen yaygın -ve af buyrunuz- biraz kaba ama pan kişilerin âcil olarak “montaj ve düblâj” kulağa dolgunluk hissi veren kullanışı ise branşlarında Oscar (veya Nobel de olur, şöyledir, “Vallaha mı la?” farketmez!) ödülü almaları gerekiyor. Hece Birazcık olsun İslâm kültürüne âşina birleştirmekteki kuyumcu sabrı ve titizliğini olanlar, “Vallahi” kelimesinin ardına ge- anladık fakat yapıştırılan hecelerin tamamına tirilecek sözlerin, nasıl ağır bir sorumluluk dramatik bir aksiyon arkaplanı verebilmek ancak sanatkârâne bir emektir ve gerektirdiğini iyi bilirler ve o yüzden vara-yoğa Vallahi ile Tübitak’ın bir dinleme ödülle taltifi gerekir. Neresinden yemin etmezler. Vallahi, Müs- kaydı hakkında verdiği bakılsa talihsiz bir durum; hü“Bilimsel” rapor lüman için yeminin müntehâsıkümetin emrindeki ilmi bilirkişi tartışılıyor, hatta heyetlerinin güvenilirlik krizine dır. Kaynağa göre “vav, be, te” harflerinin birini başa getirerek tartışılmaktan da öte, düşmesi pek fena. Diyelim ki kriminal ve bilim“Vallahi, Billahi, Tallahi” diye “Parça hecelerden yeni edilen yeminler aynı derecede kelimeler türetildiği” sel yollarla dinleme kayıtlarının kavî ve geçerli sayılıyor. Bu şeklindeki bilimsel veri gerçekliği hakkında net bilgiye durumda bir Müslüman’ın, hayli yaygın tatavalara ulaşmak mümkün değil. Ortada sebep olmakta. başkaca isbat çaresi kalmamış birilerinin imal ettiği pek vahim ise gerçek duruma şahâdet ve çirkin bir iftira ile o iftiradan etmesi için Vallahi demesi yetiyor. mutlaka aklanmak isteyen mağdur bir Peki, “Gözüm önüme aksın, gençliğimin taraf var. Dedikodu diz boyu. Ne yapmalı? hayrını görmeyim ki, falancanın ölüsünü Basit! İftiraya uğrayanı, “Vallaha mı?” diye öpeyim ki, Kur’an-Mushaf çarpsın ki...” şek- yemine davet etmeli... Kamuoyu karşısında linde avâmi dilde sıkça kullanılan yeminlerin “Vallahi ve billahi kayıtlarda konuşan ben hükmü ne olacak? Fakihler, bu kabil yemin- değildim” denildiğinde de konu kapanmalı; lerin farfaralıktan başka hükmü olmadığını çünkü Allah adına kasem edilmiştir ve söylüyorlar. Müslüman’ın tek yemini var: bu yemin her iki tarafı da bağlar. Şahsen Allah adına verilen yemin. O yüzden bir ben mutmain olurum ve yemin sahibine Müslüman, şuur halinde iken Vallahi diye inanırım; suizannımdan varsa tevbe ederim. kasem ederek bir meseleye yemin ederse, Yorgunu yokuşa sürmeye, bilim kurullarının ona yüzde yüz güvenmek gerekiyor. Eğer muhteviyatını değiştirmek için dedikodulu yemin edici bile bile yalan üzre Allah’ın adını tayinler ve sürgünler yapmaya, neticede ses vererek kasem ediyorsa onun hali pek fenâ. mühendislerini gülmekten yere yıkılacak deÂl-i İmran Sûresi, 77. âyet şöyle: “Allah’ın recede eğlendirecek faraziyeler ileri sürmeye ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık hiç gerek yok. satanlar... İşte onlar; onlar için ahirette Madem iş bu raddeye geldi, zihnimi hiçbir pay yoktur, kıyamet gününde Allah kemirip duran bir küçük suali sormadan onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları geçmeyeceğim: kayıtların montaj ve düblâj arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.” olduğu iddiasıyla, “Bu günaha nasıl girilir” Yürürlükteki hukukta yeminin yeri varsa diye verip veriştirenlere sormak isterim: da, “Allah’ım ve namusum üzerine yemin Velev ki iftiradır, montajdır ve külliyen ediyorum” metni, doktrinde biraz ihtilâflı. yalandır ve bu cürmü işleyenlerin vebâli pek Benim için farketmiyor. Müslüman olduğu ağırdır; peki, milyonda bir ihtimâl de olsa bilinen birisi “Vallahi ben şu işi yapmadım iddialar doğru ise, ortaya çıkacak fıkhî vaziyet veya yaptım” derse ona itimad ederim. (veya rezâlet) nedir; bir de bu “fikr-i muhâl” Tübitak’ın bir dinleme kaydı hakkında üzre fıkhî egzersiz buyrulsa?Bu gidişatın verdiği “Bilimsel” rapor tartışılıyor, hatta ucu çözüme çıkmaz; daha çok kördüğüme tartışılmaktan da öte, “Parça hecelerden benziyor.

Yüzleşmek ALİ BULAÇ Modern İslamcılık’ın “radikal kolları”, her konuda olduğu gibi siyaset konusunda da yeterli donanıma sahip olduklarını iddia edip başka tecrübelere, özellikle Batılı siyaset teorilerine ihtiyaçları olmadığını savunur. “Kurtuluşun İslam’da” nasıl olduğunu somut olarak göstermezler, iddiaları slogan ve retorikten ibaret kalır. 1990’larda Medine Vesikası’nı müzakereye açtığımızda en büyük tepkiyi laikçi Kemalistler ve radikal İslamcılar gösterdi. Bugün, dünün radikalleri iktidarla olan ilişkilerini “itikadi” olmaktan çıkarıp “politik” boyutta kurduklarını söylüyorlar. Vardıkları yer muhafazakâr demokratların İslamiyet’i sekülerleştirdikleri menzildir. Biri “sert dindarlık ve tarafgirlik”le Müslüman kitleleri lümpenleştiriyor, öbürü kan gölüne dönen Ortadoğu’da “cihat” çağrıları yapıyor. Sorun çok derinlerde. İslamcılar dinin aşkın-ilahi özünün ebedi hakikati ile kendi dini anlayış ve yorumlarının izafiliğini ve beşeriliğini birbirine

karıştırıyorlar. Zanlarınca kendi iktidarları ebedi kurtuluş ve mutluluğun dünyevi formu olacaktır. Ama pratik öyle demiyor. Açık olan şu ki İslamcıların iktidar oldukları hiçbir yerde modern durum içinde –tümüyle teslim olmadan (Türkiye-AK Parti) veya tümüyle reddetmeden (Afganistan-Taliban/Nijerya-Boko Haram) gibi- toplumsal hareketliliği müteal olana yönlendirici nitelikte moderniteyi aşacak bir siyasi model koyamadılar. Siyasete olan vurguları veya İslamcılıkları dolayısıyla onları eleştiren Sosyal İslam mecrasındaki cemaat ve grupların zaten bu türden bir hedefleri veya uğraşıları olmadığından eleştirilerini konu dışı tutuyoruz. Modern İslamcılık Batı’ya meydan okurken bu beşeri havzanın asgari 700 yıllık kanlı bir mücadele verdiğini göz ardı ediyor. Bugünkü “demokratik siyaset” Avrupa’nın tarihte milyonlarca insanın hayatına mal olan din savaşları, köylü isyanları, halk ayaklanmaları ve sınıf çatışmaları sonucunda vücud bulabilmiştir. Magna Carta ile başlayan itirazlar ve ayaklanmalar 19. yüzyılda uzlaşma

ile sonuçlanmasından sonradır ki demokratik rejim ve anayasa adı verilen sözleşme metinleriyle bugünkü siyasetin önü açılabildi. Batılı siyaset doktrinleri hazır alıp tüketirken bu tarihi ağır bedeli göz ardı ediyoruz. Batılı demokrasi hiç kuşkusuz Batı toplumlarının kendilerine özgü tarihi, dini ve sosyal şartlarının ürünüdür. Bu doğru ama bizim Batı’nın ekip biçtiği ürünü alıp tüketirken Batı’nın özellikle dinle (Hıristiyanlık) yüzleşerek, hesaplaşarak, çatışarak ve uzlaşarak bu noktaya geldiğini düşünmek zorundayız. Batı toplumları kilise ve mutlakıyetçi yönetimler üzerinden dinleriyle yüzleşerek demokratik siyaseti keşfettiler. Hıristiyanlık İsa aleyhisselamın ref’inden sonra Tarsuslu Pavlus’la radikal bir reforma uğradı. Temel sorun hukuki formasyonu olmayan bir dinin Roma’dan iktibas ettiği hukuk ve idareyi dini bir forma sokup siyaseti bir dini kurum ve sınıfın inisiyatifine vermesiydi, Tanrı’nın yeryüzündeki serfi durumundaki kralın da

mutlakıyetçiliği “dini meşruiyet”e dayanıyordu. Batılı insan, aklın rehberliğinde özgür seçimi öne çıkararak bu handikabı aştı, başka bir handikaba girdi. Bu ayrı bir fasıl. Burada Batılı reformistlerin ve aydınlanmacıların başardığı çaba, Hıristiyanlığı Hz. İsa’nın değil Pavlus’un doktrinine irca etmeleri oldu. İslam dünyasının Pavlus’u olmadı ama kendi asli rolünü de oynayamadı. Yahudiliği doktrin, Hıristiyanlığı teolojik yorum engellediyse, İslamiyet’i engelleyen dinin ruhuyla çatışan bir siyasetin köklü bir tarihi tecrübe olarak günümüz Müslüman’ının zihni üzerinde blokaj kurmuş olmasıdır. Kaçışı olmayan tarihsel bir durumun ortasındayız: Üç alanda yüzleşmeyi göze almalıyız: a) Toplumsal bilince, kolektif hafızaya sinmiş bulunan dini anlayış ve zihniyetle; b) Diğerlerinden apaçık üstünlüğü olmasına rağmen Dört Halife dönemi ve mezheplerin siyasi görüşlerinin dahil olduğu tarihsel tecrübemizle; c) Modern tarihin ürünü olan çağdaş İslami akımların öğretileriyle ve pratikleriyle. Bu konularda yüzleşmeyi göze almadıkça dine de kendimize de zarar vermeye devam edeceğiz.


40YORUM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Hayırseverliğin barışa katkısı SAKİNE ARSLAN KÖSE*

1büyük güçlerin ihtişamı gölgesinde Tarihî süreçte uluslararası ilişkiler;

çıkarlarına yönelik olarak konuşlanan devlet grupları, bu grupların oluşturduğu güç dengesi (balance of power) ve devletlerin yalnızca kendi sistemini düşünen (self-help system) bir anlayışla savaştan çatışmaya, ardından bir dönemlik barışa ve sonrasında tekrar savaşa yönelen nihayetinde bir akordeon gibi açılıp kapanarak barış sürecinin kısa süreli ferahlığının ardından konvansiyonel veya nükleer, sıcak veya soğuk savaşın gölgesinden çıkamadı yıllardır. 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla son bulan soğuk savaş ve iki kutuplu düzenin ardından oluşan unipolar düzenin etkisinde başlayan 2000’ler çocukluğumuzda hayal ettiğimiz gibi insanlığın uzaya çıkmak ve yeni icatlar yapmak için birbiriyle yarıştığı milenyum olarak girmedi dünyamıza. Yine çıkar, yine güç dengeleri, yine çatışma, yine savaş… 39 milyon can kaybıyla I. Dünya Savaşı, 73 milyon can kaybıyla II. Dünya Savaşı, Bosna’da 100 binden fazla can, Ruanda’da 800 bin can, bugünün Suriye’si, Ukrayna’sı, savaş, ölüm, hastalık, zulüm, göç, yetim, hasret… Savaşlardan arda kalanlar asker ve sivil halktan oluşan insan kaybına ait rakamlarla sınırlı değil. Ekolojik ve biyolojik yapıdaki değişikliklerle sorunlu bir gelecek ve daha da acısı, trajediyi yaşayarak yükünü zayıf omuzlarında taşıyan, eşlerini kaybetmiş anneler, yetim kalmış çocuklar, kaybolan geleceğimiz. Dünya sistemindeki dengeleri göz önünde bulundurarak çıkar merkezli gerçekleşen denge ve güç savaşlarını meşru gören realist bakış açısıyla insana ait moral değerlerin gözden kaçtığı ya da göz önüne alınmadığına da dikkat çekilmedi değil. Bu yaklaşımlardan İngiliz Okulu etiği, Frankfurt Okulu özgürleşmeyi, sosyal konstrüktivizm sosyal ilişkileri, normatif yaklaşımlar moral değerlerini, insan haklarını ele almaya çalışsa da hâlâ güç savaşlarının önünü kesebilmiş değil bu çabalar. Trajedinin görüntüleri çatışmanın yaşandığı ülkelerle sınırlı değil. Savaş manzarasını tecrübe etmek için savaşın olduğu ülkeye gitmeye de gerek yok. Bacakları kesilen, gözünü kaybeden insanlar sığınabilecekleri ülkelere yöneliyorlar. İstanbul’dan Kilis’e kadar muhtelif yerlerde Suriye’deki iç savaştan kaçan aileler minik çocuklarıyla parklarda, barakalarda ya da köşe başlarında. Mısır’da idam edilen yüzlerce kişinin hikayesi insanlık tarihindeki yerini alırken sokakta sallanan cansız bedenlerin yakınından geçen insan-

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

lara verdiği mesaj, küçükler için travma, büyükler için öğretilen çaresizlik olarak vurgulansa da bugüne çaresi ne? Şimdiden trajediyi engelleyen kurallar koyamadıktan, sistem oluşturamadıktan sonra gelecekte kan ve zulüm sahnelerine ah vah etmişiz o günün insanına ve insanlığımıza katkısı ne? Uluslararası sisteme savaş ve çatışma aracının kullanıldığı tamamen realist bakış açısının hâkim olduğu bir dünya düzeninin insanlığa zararını görmekten öte hissedebilmek ve insanlık adına gerekli olanı yapabilmemiz için daha kaç canımızı kaybetmemiz, ne kadar birbirimize düşman olmamız gerekecek? Kaç kişi çocuğunun trajedi merkezli bir dünya sisteminde yaşamasını ister? Prof. John J. Mearsheimer de trajediden söz ederken devletlerin askeri yapılanmasına, çıkar anlayışına, varlığını sürdürmesine ve gücünü artırmasına vurgu yapıyor. Bu anlayışla ABD’nin 2015 için askeri bütçesi 496 milyar dolar olarak açıklanırken Pasifikler’den gelen güç Çin’in askerî kapasitesi %12,2 artarak 132 milyar dolara yükseliyor. Uluslararası mesajlar savaş alametleri olan askeri kapasiteleri artırarak veriliyor. Ülkelerin “milli savunma bakanlıkları” gibi “barışı destekleme” konusunda yapıları olmadığı için devletlerin barış ve çatışmasız bir dünya için harcanan bütçeleri konusunda karşılaştırma yapmak mümkün değil ne yazık ki. Ulusal güvenlik ve güç dengeleri kaygı-

sıyla artırılan askerî kapasite, çatışma algısının zeminini oluşturuyor. İnsan haklarının ihlali, can kayıplarının fiziksel ve psikolojik yönden sorunlu bir nesli yeşertmesi bir tarafa bırakılarak devlet başarılarını taçlandırmanın verdiği körlük, barıştan uzak tutuyor geleceğimizi. Trajedi miras gibi nesilden nesle aktarılırken ülkelerin varlıklarını devam ettirebilmeleri için temel ihtiyaçlarından olan güven ortamlarının en verimli zamanları yardımlaşma anlarında oluşuyor. Tek tek bireylerden beklediğimiz hayırseverlik anlayışının uluslararası anlamda barışın inşası ve sürdürülmesine katkısının olacağını söylemekten öte, bu söylemleri hayata geçirmeye ihtiyacımız var. Bunun örneklerini görmek geleceğe olan inancımızı sağlamlaştırırken geleceği hepimiz için olumlu olarak resmediyor. Birbirini tanımamaktan kaynaklanan uzak oluş ve düşmanca düşüncelerin eridiği en güzel anlar yardımlaşma anlarıdır. Bu anlarda din, dil, ırk, etnik grup gözetilmeden birlikte paylaşılan değerler insanlığı aynı noktada birleştirir. Birbirini anlama, değer verme, paylaşma, birlik olma anlarıdır yardımlaşma anları: Somali ve Sudan’da farklı kamplarda birbirini anlamaktan yoksun bir hayat süren kişilere Kimse Yok mu Derneği tarafından verilen makarna ve halıcılık kurslarında özellikle farklı etnik gruplardan olanların bir araya getirilmesi önemseniyor. Farklı gruplardaki kadınların aldıkları eğitimlerde

bir arada olma, birlikte üretme ve aynı amacı paylaşarak ortak bir gelecek belirleyip barış inşasına katkıda bulunmaları destekleniyor. Çatışmalar sonucunda anne-babalarını kaybetmeleri nedeniyle yoksunluk sendromuna maruz kalan çocuklarda, başkasını anlama, fedakârlıkta bulunma duyuları kaybolurken, bencillik ve zarar verme dürtüleri gelişmektedir. Çatışma kültürüne açık bir şekilde yetişen çocukların potansiyel olarak barışın taraftarı bir harekette bulunmayacakları gerçeğine karşı bu dezavantajlı grubun gereksinimleri göz önüne alınarak Kimse Yok mu’nun onlarca ülkede gerçekleştirdiği yetim projeleri onları çatışmacı anlayıştan kurtarırken kendi gelecekleriyle birlikte dünya geleceğini “hayırseverlikle eğitim, eğitimle barış” yaklaşımıyla inşa etmelerinde fırsat sunuyor. İyiliğin paylaşılmasında 110 ülkede olan Kimse Yok mu, hayırseverliği “rol model” olarak dünyaya taşırken bencilliğin yerine fedakârlığın, paylaşımın; tek taraflı çıkar yerine başkasını da kendisi gibi düşünmenin örneklerini göstermekte ve dünya barışına katkıda bulunmaktadır. Uluslararası yapıda devletler üzerinde merkez bir otoritenin olmadığı (anarchy) bir gerçek. Bununla birlikte, söz konusu gerçeğin, “insan üzerinde trajedi merkezli bir sistem” senaryosu yazılması hakkını vermediği de gözden kaçmaması gereken bir yaklaşım olmalı. Uluslararası sistemlerin doğru işlemesi için kanunların oluşturulması ve kontrol mekanizmaları tarafından desteklenmesi temel gerekliliklerden. Ulus, toplum ve bireylerin bu güven ortamında paylaşımlarda bulunduğu bir dünya için mücadele elbette bireyden topluma, devletten uluslararası sisteme olacaktır. Hayırseverliğin rol model olacağı bu anlayışın dili oluşmaya başlasa da sürdürülebilirliği için desteğe, birlikteliğe, kenetlenmeye ihtiyacı var. Yardımlaşmanın farklı birey, grup, topluluk ve devletleri yakınlaştıran ve barışa zemin hazırlayan etkisini gösteren ilginç anlardır insanların zor durumlarda birbirine kenetlenme zamanları. Bir felaket anında ne renk kalır farklı olan, ne sağ ne sol… Herkes birdir, birbirinin hayatını kurtarabilmek için birlikte mücadele eder. Ortak yaşanan zor anlar, acılar, bir araya getirir farklılıkları ve yardımlaşma besler barış inşasını. Van depreminden kurtarılan Azra bebek, Soma’da umutla beklenen canlar için tek yürek, tek gayret değil miydik? Paylaşmak, yardımlaşmak, karşılıklı anlayış için zor anları beklemek niye? *Yeditepe Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Doktora Öğrencisi

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ekrem Dumanlı

Despotizmin tükenişi HES projesi yüzünden köydeki sularının kirletildiğine ve kurutulduğuna inanan köylüler, jandarmanın karşısına çıkıyor ve demokratik tepkilerini ortaya koyuyor. Ne yazık ki sert bir müdahale yapılıyor, yaşını başını almış o sade insanlar yerlerde sürükleniyor. Siyasî bir gösteri değildi bu. Rize'nin bir köyünde sade bir hayat süren halkın kendi hakkına sahip çıkmasıydı. Başı yarılan, gözü moraran oradaki insanları temsilen Havva Hanım açıklamalar yaptı. Moraran ayağını gösterirken, dövülen yakınlarını anlatırken onurlu bir duruş sergiliyor; daha ötesi, devletin varlık gayesini sorguluyordu. Başbakan Erdoğan'a ve diğer yetkililere ağır eleştiriler yöneltiyor, hakkını helal etmeyeceğini söylüyor ve sitemlerde bulunuyordu. İnsan değişiyor, toplum değişiyor; bu değişimi fark etmeyeni zor günler bekliyor. Devleti yönetenler, bir oyun parkını yıkmaya gelen dozerin karşısına sandalyesini çekip oturan 75 yaşındaki Kıymet teyzeyi gördüğü an, kendine çekidüzen vermeliydi. Elindeki tesbih ve dudaklarındaki dua

ile Edirne'de karşılarına çıkan o teyzeyi anlayabilselerdi, Rize'de Havva abla ile karşılaşmazlardı. İşte Amasya. Hiçbir siyasî saplantısı ve beklentisi olmayan vatandaşlar Amasya'da bir direniş sergiliyor günlerdir. Yıllardır iç içe oldukları mesire yerinin benzin istasyonu yapılmasına karşı çıktılar ve haklı bir mücadeleye imza attılar. Sadece 'çevre duyarlılığı' değil mevzu. Hemen her alanda vatandaşa demokratik bir cesaret geldi. Sivas'ta bir eğitim kurumuna haksız baskınla kanunsuz sorgulama yapmaya teşebbüs eden müfettişleri zikirmatikli analar püskürtmüştü. Aynı ibretamiz tabloyu Gaziantep'te gördük. Müfettişleri sorgulayan öğrenci velisi adeta bir hukuk profesörü gibiydi. Daha geçenlerde Bodrum'da benzer bir hadise yaşandı. Özel Marmara Koleji'nde çocuklara ideolojik

sualler yönelten devlet görevlileri çok sayıda öğrenci velisini karşısında buldu. Veliler hem kendi haklarını savundu hem demokrasinin devlete çizdiği haddi bir daha işaretledi. Geçen hafta boyunca bir ailenin feryadını neşrettik. Genç yaşta adım adım intihara sürüklenen bir polis memurunun, Emirhan Niyazi Paçacı'nın babası, devlet zırhına bürünmüş zulmün nasıl korkunç bir olaya sebep olacağını anlatıyordu. O gün bugündür ne Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki sorumlu kişiden bir ses çıkıyor; ne İçişleri Bakanı Efkan Ala'dan. Binlerce polis memuru ve amirini oradan buraya sürerken ve anlamsız suçlamalarla soruşturma açarken bunun hukuk devletinde bir gün hesabının sorulmayacağını mı düşünüyorlar acaba? Yazık değil mi insanları intihara sürüklemek! Bir baba ve annenin gözyaşları içinde naklettiği o zulmü

yapmaya kimin hakkı var? Görmüyor musunuz devletin her yaptığını kutsayan o eski vatandaş modeli iflas etti; o müflis dayatmanın yerine hakkını arayan ve hukuk bilincine sahip vatandaşlar geldi. İnsanlar Ali İsmail'in ölümünü unutmuyor; unutmayacak da. Berkin Elvan'ın ölümünü de unutmuyor; zira ölüme sebep olanların hukuk karşısında hesap vermesini bekliyor. Muhsin Yazıcıoğlu'nun şahadeti üzerine örtülmeye çalışılan o kara şalı kim kabullenebilir? Kimin ihmali ya da suçu varsa (ki bu konuda somut şüpheler mevcut) ortaya çıkarılmalı ki toplum vicdanı rahat edebilsin. O vicdanlar sükun bulmadıkça devlet, asli görevini yapmış sayılmaz. Uludere'nin bir türlü unutulmamasının sebebi de insanımızın devlete bakışındaki değişimdir. F-16 uçaklarıyla 34 kişinin öldürülmesine kim emir verdi, kim istihbarat sağladı, kim bombaladı sorularına hâlâ cevap verilmedi. Unu-

tuldu mu? Hayır. Kıyamete kadar da unutulmayacak; çünkü mahkemeler sümen altı etse de vatandaş haksızlığın peşini bırakmayacak. Soma'da 301 madencinin ölümüne isyan edenlerin asli yekûnu sade vatandaştır ve eleştirinin merkezinde kendi görevini tastamam yapmayan devlet mekanizması bulunmaktadır... Devlet eskisi kadar insanların yüreğine korku salamıyor. Salamaz da! Zira her geçen gün yaygınlaşan bir şuurla toplum şu gerçeği keşfediyor: Devlet insan içindir, toplum içindir. Devleti yönetenler halktan toplanan vergilerle emniyeti temin etmek, yasalar çerçevesinde adaleti sağlamak ve yol-su-elektrik gibi hizmetleri ifa etmekle sorumludur. Yani asıl patron vatandaştır; siyasetçi demek emanetçi demektir. Yaptığı hizmeti kimsenin başına kakamaz, hiç kimseyi aşağılayamaz. Halkın oylarıyla seçilir, halkın parasıyla hizmet verir ve halkın denetimine tabidir. Tam da bu nedenle hiçbir devlet yöneticisi halkın tamamına ya da bir bölümüne ayrımcılık yapamaz, evrensel hukukun dışına çıkamaz, yasaları çiğneyemez, vatandaşına zulmedemez. Günlük siyasî keşmekeşin haşin dili, ölçüsüz üslubu ve hak tanımaz tavrına bakanlar despotik bir dönemin başında olduğumuz zannına kapılabilir. Oradan bakınca haksız da sayılmazlar. Lakin, meseleye bir de değişen insan ve özgürleşen toplum penceresinden bakmak gerekiyor. O perspektiften baktığınızda göreceksiniz ki hiçbir zulüm kalıcı olamayacak ve yeni insan gerçeği hakperest bir sistemi yöneticilere icbar edecek. Yani istikbalde despotlara yer yok... Ne yazık ki bazıları son dönemde yönetmeyi, keyfi kararlar almak, insanları sorumsuzca suçlamak, hayali suçlar ihdas etmek, her kitleye ayrı ayrı ve sürekli hakaret etmek, her halükarda nefret dili kullanmak sanıyor. Yanılıyorlar. Artık her fert ve her kitle, kendi hakkını müdafaa edecek kadar demokratik bir şuur ortaya koyabiliyor. Edirne'de, Rize'de, Antep'te, Adana'da, Diyarbakır'da, İstanbul'da insanlar devlet zorbalığına boyun eğmiyor; eğmeyecek de! Belki de ilk defa bu ülke temel hak ve özgürlüklerin sade vatandaş tarafından yürekli bir şekilde savunulduğu yeni bir döneme girdi. Belki de ilk defa 'kutsanmış devlet' mazeretiyle örülen suni korunaklar yıkılıyor ve halkın her kesimi, mazlumlar dayanışmasına örnek olacak çapta 'isyan ahlakı'nı keşfediyor. Toplumdaki demokratik hukuk devleti arayışlarını fark edemeyen her yönetici kendi adını tarihe zalim diye kaydettirecek; üstelik hem bu dünyada hem öbür alemde rezil rüsva olacak... PANORAMA Hükümet yetkilileri (özellikle de Dışişleri) resmen suç işliyor. Dünyanın dört bir yanına gidip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını o ülkeye şikâyet ediyor; hatta sınır dışı edilmeleri için listeler veriyor. Suç ne? Mahkeme kararı nerede? Bir devlet kendi vatandaşını ispiyonlar mı? Tarih boyunca affedilmeyecek büyük bir vebal, eşi benzeri görülmemiş bir ayıp. İşin ahlakî boyutu ortada; peki hukukî gerekçe nerede? Ortada kocaman bir ego, anlamsız bir

öfke var sadece. İsmi yabancı ülkelere verilen kişiler sizden uluslararası hukuk yoluyla şikâyetçi olursa kendinizi nasıl savunacaksınız? Ayrıca bu milletten utanmayacak mısınız? Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili yapılan “iade talebi” gibi kindar girişimler de hukuken suç; zira ortada yargı kararı da yok, somut suç da. Hiçbir dönemde iç politik öfke, devlet aklını bu kadar esir almamıştı... Hükümete destek verebilmek için her türlü muhakeme usulünü ayaklar altına alanlar hafta içinde basın tarihine geçecek bir fikir (!) geliştirdi. Neymiş PKK tarafından 16 gündür kesilen yolu haberleştirmek, örgüt propagandası yapmakmış. Biri bunları işletiyor sanmıştım. Aynı tezi bir daha yazmazlar mı? Amuda kalkmış fikrin gördüğü manzara bu olsa gerek. Bir ülkede bir karayolu 16 gün kesilirse bu haberdir. Bunu gazetesinde, televizyonunda görmeyenlerin hangi mesleği yaptığını bilemiyorum. Neyse ki geçenlerde Başbakan Erdoğan da konuşmasında yol kesmelerine değindi. Ne oldu şimdi? O da mı PKK propagandası yapmış oldu? Başbakan konuşunca mı olay haber değeri kazandı? Yapmayın; bu kadar komik duruma düşmek zorunda değilsiniz arkadaşlar.

Toplum cinnet yaşarken Son cinnet raporu: 24 Mayıs: Kayseri'de cinnet geçiren 33 yaşındaki bir adam 3 yaşındaki oğlunun boğazını keserek öldürdü. Kendi boğazını ve bileklerini de kesen cani baba tedavi altında tutuluyor. 3 Haziran: Antalya'da bir barda henüz bilinmeyen bir sebeple kavga çıktı: 1 ölü, 3 yaralı. 3 Haziran: 11 yaşındaki çocuk, amcasını döven 25 yaşındaki genci öldürdü. 3 Haziran: 17 yaşındaki öğrencisi tarafından yumruklanan ve 18 gün boyunca komada kalan öğretmen kurtarılamadı. 4 Haziran: Bolu'da defterdarlıkta çalışan bir kadın önce çalıştığı dairedeki kadınlara "Siz benden daha güzelsiniz." diyerek küfür etti; sonra sokağa çıkarak 21 yaşındaki üniversite öğrencisini bıçakla öldürdü. 4 Haziran: Malatya'da liseli öğrenciler arasında silahlı kavga: 1 ölü, 1 yaralı. 5 Haziran: Konya'da bir doçent boğazından kesilerek öldürüldü. Vahşice işlenmiş o cinayeti itiraf eden kişi, Konya Selçuk Üniversitesi'nde görevli bir profesör. 5 Haziran: Adana'da 31 yaşındaki bir adam 48 yaşındaki bir kişiyi kasığından ve göğsünden bıçaklayarak öldürdü; cinayetine kıskançlığı sebep gösterdi. 6 Haziran: Burdur'un Gölhisar ilçesinde kuaförlük yapan 30 yaşındaki Melek Ören, teyzesinin oğlu tarafından 20 bıçak darbesiyle öldürüldü. Vaziyet ortada. Toplum gergin, cinnet yaygın. Saygı, sevgi, merhamet, şefkat, adalet gibi değerler maalesef hayatımızın içinden çekilip alınıyor. Bu nefret ve şiddet atmosferinin oluşumunda sorumluluğu olanlar da (siyasetten medyaya kadar herkes) acaba kendilerini mesul hissediyor mu? Hissetmiyorsa, hafazanallah, daha korkunç cinnetlere şahit olmamız kaçınılmaz...


11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

42BULMACA

Tesir Ankara’nn bir ilçesi

Ksaca radyum Boşa gitme

İmtihan Bir nota

Bir sure Bir dokuma tezgah

İsteklendirme nidas Baryumun remzi

Papa’nn yasal temsilcisi Sr

Yunanistan başkenti Bir organmz

Yararsz, Ülke kysndaki deniz

Yar, yarm

Sarp geçit Bir kimsenin baktğ insanlar

Duyarga 4. harfimiz

Bir tür başlk Bir Afrika ülkesi

Efendimizin taşlandğ belde Budun

Bir soru eki

İncelik, naziklik

Lezzet

Suç, hata, kusur Bir otoyolumuz

İlkel bir silah

19 BULMACA

4

2

ABD’de bir eyalet

İnsanlar

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Demokrasi şehidi (Adnan...) Yapay

Taşmaclk Adaletle ilgili

Başkalar Ar yetiştiricisi

Allah’n bir olmas Japonya’da bir şehir

Galyumun remzi

Rodyumun sembolü Japon çiçek sanat

Bir tatil beldemiz Balkanlarda bir rmak

Ergen, yetişmiş

Kars’n bir ilçesi

Toptan, götürü

Güvenilir Karabatak

Maki yetişen yer

5

K. Sunal’n bir filmi Bir matematik terimi

Eski bir uygarlk

Gerçeklik

Oluşan Sözsel anlatm bozukluğu

Çanakkale ilçesi Büyülü içecek

Rza gösteren

Bir yerde oturanlar

Yldz

Bir yazar (...Cumal)

Çanak, tas

3

Bir et yemeği

Yemek Alüminyum oksit

Su

Eski bir müzik aleti Urfa’da halkoyunu

Bir halk ozan (...Ertaş) El skşma İslam mabedi Dilsiz

Göz alc, cazip

2

7

1

2

6

9

7

5

6

6

2

5

9

6

1

9

4

3

5

6

Bir hayvan

Pozitif elektrot

4

8

9

9

7

3

4

2

8

1

SUDOKU BULMACA

Lüle taşyla meşhur Orta Anadolu ilimiz

4

5

1 9 2

Bir görevde kullanma

7 Dilek eki

Keçi yolu

4

Peştemal

Belirti, işaret

Taşyuvar

4

Bir nehrimiz

3

İmkan

İranl devlet adam (Ali Ekber Haşimi...)

2

Lihtenştayn trafik remzi

Bir tür tatl

1

Bir harfin ince okunuşu

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

7

9

2

Alparslan’n Anadolu’ya girdiği savaş

Hür

y.sab rioglu@za man.com.tr

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

2 6 9 3 8 4 1 5 7 3 7 8 2 1 5 6 4 9 1 5 4 6 7 9 3 8 2

7 3 1 8 5 6 9 2 4 6 9 2 4 3 7 5 1 8 8 4 5 1 9 2 7 3 6

Ninni

9 8 7 5 2 3 4 6 1 4 2 3 7 6 1 8 9 5 5 1 6 9 4 8 2 7 3

Baş, kelle

Sezyumun remzi

G. Amerika’da dağ sras

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


S

İ

R

ŞG

G

L

FZ

ÜU

NL K İA

R

K

S

İ

L

U

A

Þ

İU

T

UT

T

NE

F

Ý

M

N

BU CY

A

ZM GA

UN ÖIE EKT LZF İSA M

D

A

D

J

GG Dİ

I

O

G

R

N

İJ

O L

E

R

İ K Gİ

Ý

ZE Ý L

YOA KÝ VOR I Kİ

B

Ý D ZN NL

ŞJ

E

L

İ

O

UK

K

O

ÐH

AG

H

A

AI

G

İ

I

LZ

Ü

Z

KZ

P

Z

CY

Ü

Y

YE

R

E

AL

A

L

ZE

O

E

K

E

U

Ç

Ý

ÞE

S

E

V

ANV G

ZK ÇU SS

N

N

ÖÇ

A GÞ

A A

E

M

K E

U Ðİ M NO EÝ A RS S A L N Ý L GL K J R EM

N

A

R H

Ý MH S ÝM SZ Ý LL L L A L K A MÝ D E N AK

U

K

P SA L ZV LH L AF E A A Z D N KM K M Z KN

Ý

Ý Ý

R

A T

J LS Y HR FE A AI V N R A K Y NN E A G RO

P

Ý

D YE T EÇ I N H RR Ş Y R N E Z OD E A V SR

J

T G

A

T TÜ U NK RD Ý RK J Z Ý A E I RK J R Ü İT

D

R D

T

L UE F DŞ KR Y ÝR B I M O J A TK K A C FR

T

A Y

R

L FA Ý RÝ RN A ME T A G V K R RT A F S JN

L

K R

A

A

Þ ÝG J NE ER T GÞ M R L R A D Nİ Ý R Ç NR

L

K JS Ü R Ü ÞU O LO Y D R D Ý A R F K A Ü EB

Þ

A C Z Ý

K

O

U E Ü Ý U Y OZ T RU A A G O K Ç B A Ö F Þ ÇÝ

K

J AÝ Þ SZ UM H GY Z Ç E YÖ T Ý D Ý U N AN

U

O T C K

C

V

Ü

N

Ý

T

E

Y

M

Þ

J

T

K

R

S

İ

F

J

N

E

Ç

TRABZON, UÐURLU, ÜNÝTE, VAKKAS, YELEK, ZEKAT.

A

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

A

V

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? AKROBASİ, ÇANTA, ENDİŞE, içine Bunlarý bulabilir Ý J Aþaðýdaki E BERGAMA, M kelimeleri ACEMSE, Atablonun R DOÐAN, A serpiþtirdik. F RFİLİSTİN, A GAFLET, F HADİS, Umisiniz? Ü BURHAN, CAKARTA, ÇANKIRI,OBELİSK, DÜKKAN, ERZURUM, FARFARA, HÝLAFET, ÝLAHİYAT,AMNEZÝ, KORKUNÇ, LEVREK, MÝLLÝ, NEFRET, ÖRGÜT, PEYNÝR, RONDO,GORÝL, SAHİCİ, ÝNSAN, ÞAMDAN, KÜTLE, LÝKRA, MURDAR, NAFTALİN, ONİKİN, PARİS, REJÝM, SEVGİLİ, ÞÝRK, TELESİMEK, UYGUR, ÜZENGİ, VAŞAK,ÖRGÜT, YENGEÇ, ZALÝM.

N Ý C Ð UP RN Ý VE G Þ R H E A HA Ý Ý Þ MG

M İ Ý S U T R İ V N Þ Z E O H

M

Ý

Ý

K K R R M ME E L L F F Ö ÖE EE E K KO OT TK KÝ İ D İ S A D N E Ö Ç V O U R

Ý L

Ç

EÇ FA A OY Y KB BEU UMT TOU UEF FMJ JTN NAB BKE EEÜ ÜEE O

R AN YO NU CÝ ÝM SZ TL RV ÜC OT AA YN N ZA A M R N O U Ý M Z L V C T A GH H AÖ ÖIU UEM MNR REN NYE EDÝ ÝRÝ ÝNA AJT TYZ ZLU BUN N

CO

Z

E

İE

EO ZN R F

B M N AZ OO EA Fİ

E Ü A P T Ü V R NA G E G T E

K NÖ

DB A AM Ý ZN T RE RTA ÞRT Ý YV ÇIN DPE ÜAZ KGİ

NA R RÝ S UT İ GR ZYÞ ÜUÝ UEÇ EÇD UEÜ YOK GRK İGA JÜN RKG İ

T

ES

DS

T

R

EN

N

O

N

8

7

6

85

8

7

6

5

4

3

2

63 74

1

1

52

41

3

2

1

1

3

�� �� �

� � � İ � � � � � �

� ��� � ��� ��� ��� ��İ ��� ��� ��� ��

�� �� �� �� �� �� �� � �� �� ��

�� �

��� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� �� ��

���� ���� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� ����

���� ���� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� �� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� ����

���� �� �� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� ���� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� ����

���� �� �� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� �� �� ���� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� ����

���� ��� �� ���� �� ���� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� ���� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� ����

��

��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

��

��

�� �� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� ���������������������������������������������������������������������������� �� �� �� ���������������������������������������������������������������������������� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� ������������������������������������������İ������������������������������������������� AMNEZÝ, BURHAN, CAKARTA, ÇANKIRI, DÜKKAN, ERZURUM, FARFARA, GORÝL, HÝLAFET, ÝNSAN, KÜTLE, ������������������������������������������������������������������������������������ ���������������������İ�����İ�İ�������������İ��������������İ�İ�������������������������������� �� �� �� �� �� ��������������������� �� �� ������������������������������������� �� �� �� �� �� �� ��

�� ���� ������ ���� ���� ����� �� �� � �� ���� �� �� �� �� �� �� ��� �� ��� �� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� ��

��

���� ���� ���� �� �� ���� ���� �� �� ��� ���� ���� ���� ���� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� ���� ���� ���� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� ��� �� �� ���� �� �� �� ���� ���� ���� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ��

���� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� ������ ������ ���� �� ���� ���� �� ���� ���� �� ��

��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� ���� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� ���

��

���� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� ��� ���� ���� ���� �� �� �

�� ��

�� �� �

�� �� ��

�� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �

� � � İ � � � � � �

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca

Bulmaca

2

değişim4 ve gelişmeleri5araştran dil 6 oğullarndan biri. 4) Dizi, sra.– Kilim, bilimi dal. 2) Bizmutun alfa şnlaryla yünden dokunmuş yayg. 5) Bir düşünce 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 bombardman sonucu elde edilen veya karar benimsemeyerek karş yapay Tütsüveilebayram kurutulmuş çkma. Hareket olaylarn SOLDANelement.– SAĞA 1) Cuma önceki6)alaca karanlk, fecir.inceleyen 3) Çok (balk, et). 3) Bromun sembolü.– bilim 7) Tasdik.– Tokat yöresine namazlarnda minberde okunanElemeli dua küçükdal. ve ha f parçacklara bölünmüş Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr yarşmalarda sonucu belirten has bir yemek türü. 8) Fasulye. ve yaplan konuşma.– Öğrenci.karş2) toprak.– Altn ve gümüş işlemeli9) bir laşma.– Dama, domino vb. oyunlarda Trabzon’un bir ilçesi.– Takunya. 10) İp ve Çaba, güç.– Sezgi, uyanklk, anlayş, tür ipek kumaş. 4) Brezilya’nn plaka kullanlan metal, kemik, plastik veya çuval yapmnda kullanlan, li erinden SOLDAN SAĞA 1) Cuma ve bayram önceki alaca karanlk, fecir. kavrayş, önsezi, vizyon. 3) Bir meyve.– işareti.– Yakt olarak kullanlan, ham3) Çok r.ay din@za man.com.trtahta parçalardan namazlarnda minberde okunan dua ha f Torunu parçacklara her biri. 4) Tren– yararlanlan birvebitki.– olan bölünmüş Refik Aydýn Bir bütünden kesilmiş veya ayrlmş petrolünküçük damtma ürünlerinden 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 veyolu.– yaplan konuşma.– Öğrenci. 2) kadn. 11)toprak.– Altn işlenerek ve gümüşyaplan işlemeli bir tramvay Bir mağazann yalnz Ham madde ince, yass parça.– Arjantin’in plaka biri, motorin. 5) Memleket, yurt. 6) Çaba, güç.– Sezgi, uyanklk, anlayş, tür ipek kumaş. 4) Brezilya’nn plaka bir tür eşya satlan bölümü.– Bir tür her türlüişareti.– mal. 12)bir Toprak, kül gibi toz işareti. 4) İlkel birönsezi, silah.– İki yüzü beyaz Tarafsz. 7) Belli zamana kavrayş, vizyon. 3) Bir meyve.– Yakt olarakbrakma, kullanlan, ham günü bütün ölülerin cetvel. 5) Kyamet durumunda bulunan şeyleri ha fçe kapsz yorgan.– Güvenlik güçlerinde Boru sesi. 8) Soylu.– Posta Bir bütünden kesilmiş veya ayrlmş erteleme.– petrolün damtma ürünlerinden 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12diriltilerek yer, mahşer plaka kazp ince, yasshizmeti parça.–başarabilecek Arjantin’in biri, motorin. 5) Memleket, yurt. 6) belirli bir iştoplanacaklar veya paraskarştrma. karşlğ mektuplara yapştrlan, 4) İlkel bir5)silah.– İki yüzü beyaz Tarafsz. Belli bir9)zamana brakma, meydan.– sradan. 6) Herhangi güçtekiişareti. enBayağ, küçük birlik. Sopa, patak.– basl küçük kâğt7)parças. Bir limon 1 2 erteleme.– 3 4 5 6 Boru 7 8sesi. 9 10 11 12 kapsz yorgan.– Güvenlik güçlerinde 8) Soylu.– bir girişimin ekonomi Küçük çocuk.işletme 6) Özürvedileme, bir yönlesebep cinsi.– Balkanlar’da bir yarmada. 10) Posta belirli bir iş veya hizmeti başarabilecek 1 H U paras T B karşlğ E T mektuplara A L E B Eyapştrlan, rinden durumunu önceden tespit göstererek affnenisteme.– Buz üstünde Rütbesiz asker.– Haşlanmş hamurla Bir limon güçteki küçük birlik. 5) Sopa, patak.– 2 E F basl O R küçük B kâğt A S parças. İ R E 9) T kaymak için kullanlan, tabanna dar bir sebep yoğurt karştrlarak yaplan yemek. 11) 10) etme, uygulanabilirlik, Küçük çocuk. 6)yaplabilirlik. Özür dileme, cinsi.– Balkanlar’da 3 M U Z D İ L İ Mbir yarmada. R A uzun birgöstererek çelikimkân takl aff ayakkab. 7)veAyrşUzakdoğu ülkelerinde B vitamini eksikn isteme.– Buz üstünde Rütbesiz asker.– Haşlanmş hamurla 7) Geceleme sağlamak baz 4 O K M İ T İ L T İ M kaymak içinyoluyla kullanlan, tabanna darliğinden yoğurt karştrlarak yaplan yemek. 11) trma, birleştirme bir sonuca ileri hizmetleri sunmak üzere kurulmuş 5 F D Agelen Y AbirK hastalk. S A 12) B İ bir çelikkoymak takl ayakkab. 7) AyrşUzakdoğu delikli ülkelerinde B vitamini eksikulaşmakuzun veya teşhis için Seyrek işletme.– Kerestesi beyaz bir orman 6 İ Tdokunmuş İ Z A R Pbir A tür T kumaş. E N trma, birleştirme yoluyla bir sonuca liğinden ileri gelen bir hastalk. 12) araçlar kullanlarak baz bilim çeşitli 8) 7 L A B O R A T U V A R ağac. Güzel sanatlarn bir dal.– ulaşmak veya teşhis koymak için bir12tür kumaş. 1 2Seyrek 3 4 dokunmuş 5 6 7 8 delikli 9 10 11 dallaryla ilgiliaraçlar araştrmalarn, deneyYumuşak çelikten yaplmş üzeri kalay kullanlarak baz bilim 81 İS NA AF TA H FA İT L AK RE İK ZA çeşitli 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 lerin yapldğ özelilgili donanml yer. dallaryla araştrmalarn, deney- 2 A L 1A Y İ Ş P E K A S A F A HS AA TL E K lerin yapldğ donanml yer. 8) Bir konuda direnme,özel diretme.– 3 R A 2S AA LT A YB İA ŞL E ST A L E P 8) Bir konuda direnme, diretme.– L E T Keten dövmeye yarayan tokmak. 4 A K 3 İ RK A SS AA TL İ BM AE N Keten dövmeye yarayan tokmak. 4 A K İ K S A L İ M E N 5 Y A T YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Kann geç phtM O T İ F B U 5 Y A YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Kann geç phtT M O T İ F B U laşmaslaşmas hastalğ. 2) Düz arazide veya veya 6 İ D 6 İ S DA L SA AH Lİ AY HE Tİ Y E T hastalğ. 2) Düz arazide açk denizde gökle yerin birleşir açk denizde gökle yerin gibi birleşir gibi 7 Ç A 7M ÇO AL MU OK L UY KA H YU A H U göründüğü yer.–doğmadan Güneş doğmadan 8 İ R 8O İ N R İ OK N İP KE R PU EK R U K göründüğü yer.– Güneş 1

43BULMACA 11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN


44 SPOR

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

UZAKLARDA BİR KUPA 2014 Dünya Kupası, yarın Brezilya’da başlıyor. Favoriler Brezilya, Arjantin, Almanya, İspanya gibi ülkeler; ama sürprizlere de hazırlıklı olmak gerekiyor. Dünya Kupası’nı İskandinavya ülkeleri tıpkı Türkiye gibi ekrandan takip edecek. HASAN CÜCÜK facebook.com/irmaktv

twitter.com/irmaktv

youtube.com/irmaktv

• Digitürk Kanal 65 • Frekans 12729 Horizontal 5/6 Symbol Rate: 30.000 • D Smart Kanal 91 • Tivibu Kanal 130 • Teledünya Kanal 115

www.irmaktv.com.tr

18:30

09:45 Hergün

ise sah Sarı-Lac 19. kez m şampiyo tar bir ilk ile 0-0 haftad

Brezilya’nın ev sahipliği yapacağı FIFA 2014 Dünya Kupası’na sayılı günler kaldı. 12 Haziran’da Brezilya-Hırvatistan maçıyla başlayacak dev organizasyonda 5 kıtadan 32 ülke mutlu sona ulaşmak için mücadele edecek. Türkiye’nin yine olmadığı kupada Türklerin tutacağı takım, tarihi bağlarımızın

A

GRUBU

Brezilya

TARTIŞILMAZ FAVORİ SAMBACILAR Hırvatistan

Meksika

Kamerun

olduğu Bosna-Hersek olacak. Kupanın favorisi olarak ev sahibi Brezilya, son şampiyon İspanya ve Almanya ön plana çıkıyor. Amerika kıtasında düzenlenen organizasyonlarda kupayı kaza-

A Grubu’nun tartışılmaz favorisi Brezilya, ev sahibi olmanın avantajını sonuna kadar kullanırken, kadro yapısına da güveniyor. 1950 Dünya Kupası finalini kendi evinde Uruguay’a karşı kaybederek tarihî hayal kırıklığı yaşayan Sambacılar, bu kez filmi mutlu sonlandırmak istiyor. 2002 Dünya Kupası’nı kazandıran Felipe Scolari’nin tecrübesi, Brezilya’nın bir başka avantajı. Gözler elbette genç yıldız Neymar’ın üzerinde olacak. Neymar için kupa, Barcelona’da gölgesinde kaldığı Messi’yi geride bırakmak için iyi bir fırsat olacak. Niko Kovac yönetimindeki Hırvatlar ise orta saha ve forvetteki gücüyle dikkat çekiyor. Kovac’ın ‘Defans, hücum hattından başlar’

namayan Avrupa ülkeleri bir ilki başarmaya çalışacak. Kupaya damgasını vuracak isimler olarak Neymar, Messi, Ronaldo gibi yıldızlar zikredilirken; adını daha önce duymadığımız birçok ismi de ilk kez kupada seyredip hafızalarımıza kazıyacağız. İsteseniz ve takımları ve grupları biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

prensibini başarıyla sahaya yansıtıyorlar. Orta sahanın dinamoları Males, Kovacic, Rakitic ve Perisic arasındaki uyum, Hırvatların, Brezilya’dan sonra favori olmasını sağlıyor. Keza forvette Mario Mandzukic kalitesi tartışılmaz. Meksika, Dos Santos ve Javier Hernandez ile öne çıkarken; Kamerun, Samuel Eto’o’nun tecrübesine güveniyor. Kamerun’un en büyük problemi, 12 yılda 10 teknik adam değiştirdiği hâlde istikrarı yakalayamaması.


45 SPOR

B

GRUBU

İspanya

C

GRUBU

Kolombiya

D

GRUBU

Uruguay

E

SON ŞAMPİYON BURADA Hollanda

Şili

Avustralya

KOLOMBİYA ÖNE ÇIKIYOR Yunanistan

Fildişi

Japonya

LUİS SUAREZ’İN GRUBU Kosta Rika

İngiltere

İtalya

AVRUPALILARIN YOLU AÇIK

GRUBU

İsviçre

F

GRUBU

Arjantin

G

GRUBU

Almanya

H

GRUBU

Belçika

Ekvador

Fransa

Honduras

HAYDİ MESSİ, GÖSTER KENDİNİ! Bosna-Hersek

İran

Nijerya

İLK İKİ BELLİ; HANGİSİ BİRİNCİ? Portekiz

Gana

ABD

BELÇİKA’YA BU SEFER DİKKAT Cezayir

Rusya

G. Kore

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

B Grubu’nun tartışmasız favorisi, elbette son şampiyon İspanya. 44 yıl aradan sonra Euro 2008’de şampiyon olan Matadorlar, aynı başarıyı 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de tekrarlayarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. İspanya’nın gücü, birbirini çok iyi tanıyan oyunculardan oluşması. Takımın beyni Xavi’nin yaşlanması, kaleci İker Casillas’ın sezonun büyük bölümünde yedek olması dezavantajları arasında. İspanya’nın en büyük sorunu forvet hattında. Torres’in son yıllarda sürekli düşüş göstermesi, David Villa’nın yaşlanmasıyla gol yollarında ümit, devşirme Diego Costa’ya bağlandı. Ancak bu oyuncu ligin son haftalarında yaşadığı sakatlığı tam atlatamadı. Del Bosque’nin tecrübesi, İniesta, Xavi,

David Silva ve Fabregas’ın uyumu, İspanya’yı sadece grubun değil, kupanın da en büyük favorisi yapmaya yetiyor. 2010 Dünya Kupası finalinde İspanya’ya yenilen Hollanda ise bu kez rövanşı almak istiyor. Euro 2012’de alınan fiyasko sonuç sonunda takım tecrübeli Louis van Gaal’a teslim edildi. Kadroda 2010’da yer almış sadece 8 oyuncu var. Gaal, defans hattını tamamen değiştirirken, Robben, Sneijder ve Van Persie gibi tecrübeli ayaklar Portakalların önemli silahı. Şili, Alexis Sanchez, Eduardo Vargas ve Arturo Vidal gibi yıldızlarıyla gruptan çıkma şansı ararken; Avustralya grubun en zayıf halkası.

Her kupanın sürpriz bir favorisi olur. Brezilya 2014 için bu tanıma uyan aday Kolombiya, en son 20 yıl önce Dünya Kupası’nda boy göstermişti. Brezilya yolunda grupta 2. olarak dikkatleri çeken Kolombiya, Güney Amerika’nın en iyi defansına sahip. Gol yollarındaki en büyük silahı Radamel Falcao sakatlığından dolayı kupada olamayacak. Ancak Porto’da son iki sezon gol kralı olan Jackson Martinez ile Carlos Bacca (Sevilla) ve Adrian Ramos (Hertha Berlin), Kolombiya’nın gol yollarında sorun yaşamasını önlüyor. İlginç bir not ise; uzun yıllar G.Saray kalesini koruyan Farid Mondragon, 1994 Dünya Kupası kadrosunda vardı. Mondrogan 43 yaşında yedek kaleci olarak Brezilya’da yeniden Kolombiya’nın kadrosunda.

“Yunanistan’ı nasıl bilirsiniz?” sorusunun cevabı belli: Gol atmayı ve yemeyi bilmeyen takım! Brezilya yolunda sadece 12 gol atan Yunanlar, kalelerinde ise sadece 4 gol gördü. Otto Rehhagel yönetiminde ‘taş devri futbolu’ ile Euro 2004’te şampiyon olan Yunanlar, Dünya Kupası’nda ise gruptan çıkmayı başaramadı. Takımın yıldız ismi olarak Kostas Mitroglou öne çıkarken, hedef defansif futbolla gruptan çıkmak. Yaş ortalaması yüksek bir kadroya sahip Didier Drogba’lı Fildişi Sahilleri yeni yıldızlar çıkmamasının sıkıntısını, Japonya ise yıldız oyuncu eksikliği yaşayacak.

2010 Dünya Kupası’nın sürpriz takımı Uruguay’ın forvet hattı oldukça güçlü. Gol yollarında Premier Lig’e damgasını vuran gol kralı unvanlı Luis Suarez’e Edison Cavani ve Diego Forlan gibi usta ayaklar eşlik ediyor. Uruguay’ın 4 yıl önce yakaladığı başarıda iki isim öne çıkmıştı; kaptan Diego Lugano ve Forlan. Aradan geçen 4 yılda bu isimler yaşlanırken, futbollarında önemli düşüş oldu. Uruguay’ı avantajlı kılan bir başka isim ise teknik patron Oscar Tabarez. Oyuncuların dilinden çok iyi anlayan Tabarez, defansta yıldırıcı futbol ve sertliği benimsemesiyle dikkat çekerken, Suarez-Cavani uyumunu başarıyla gerçekleştiriyor. Roy Hodgson yönetimindeki İngiltere ise genç bir takımla

kupada mücadele edecek. Hodgson, Premier Lig’de bu yıl parlayan genç isimler Oxlade Chamberlian, Raheem Sterling ve Jack Wilshere’ı kadroya alırken; Gerard, Lampard ve Rooney gibi tecrübelilerle kaynaştırdı. 2010 Dünya Kupası’nda fiyasko yaşadıktan sonra büyük değişimle Euro 2012’de final oynayan İtalya, Cesare Prandelli yönetiminde defans futbolunu bırakıp ofansif kimliğe büründü. Sıkıcı ‘Catenaccio’yu bırakan Prandelli, defansı orta sahaya yakın bir yerde kurdurmasıyla dikkat çekti. Takım, yaşlı Pirlo’nun orta saha yönetiminde Balotelli, Candreva ve İnsigne gibi yıldızlarıyla dikkat çekiyor. Grubun en zayıf halkası Kosta Rika’nın şansı bulunmuyor.

Fransa için 2010 Dünya Kupası tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Futbolcularla teknik patron Raymond Domenech arasında yaşanan kavganın faturası, 1 puan ve 1 golle grup maçları sonunda eve dönmek olmuştu. Fransa, Didier Deschamps yönetiminde geçmişin acı hatırasını silmek istiyor. Paul Pagba, Raphael Varane, Blaise Matuidi ve Yohan Cabaye gibi isimlerin bu yıl ortaya koyduğu başarılı futbol Deschamps’ın yüzünü güldürürken; takımın tartışmasız yıldızı Frank Ribery’nin hazırlık maçında yaşadığı sakatlığı atlatamaması sonucu son anda kadrodan çıkarılması, Horozlar’da moralleri bozdu.

Dünya Kupası yolunda grupta İngiltere’yi geride bırakıp lider olan İsviçre’nin artısı teknik patron Ottmar Hitzfeld. Göze hoş gelen futbol oynayan İsviçre’nin takım iskeletini ‘devşirme’ isimler oluşturuyor. Mart ayında Hırvatistan’da yapılan hazırlık maçında sahaya çıkan 11 oyuncunun 8’i ‘devşirme’ydi. Xherdan Shaqiri, Haris Seferovic, Gökhan İnler, Valon Behrami, Grant Xhaka ve Stephan Lichtsteiner, İsviçre’nin gücüne güç katan ‘devşirmeler’. En tanınmış oyuncusu Antonio Valencia olan Ekvador ve isimsiz oyunculardan kurulu Honduras’a fazla şans tanınmıyor.

Barcelona ile kazanmadık kupa bırakmayan Messi’nin, Marodona’nın gölgesinden kurtulması için kazanması gereken kupa, Dünya Kupası. Messi ile beraber Agüero, Higuain ve Lavezzi gibi 4 usta golcüye sahip Arjantin’in zafiyeti defansı ve kalecisi. Takımın kalesini koruyan Sergio Romero’nun bütün sezon Monaco’da yedek olması teknik patron Sabella’yı düşündüren konuların başında geliyor. Eleme maçlarında 36 gol atan Tangocular, 15 gol yemişti. Sabella, “Rakip takım hucüm yaptığında bazen korkumdan gözümü kapatıyorum. Çünkü bir defans oyuncuma iki hücumcu düşüyor.” diyerek takımının defansif sıkıntısını ortaya koymuştu. Arjantin’de hedef, kupaya giden yolda yediğinden daha fazla

atmak. İlk kez uluslararası bir turnuvada boy gösterecek olan Bosna-Hersek ise Safet Susiç yönetiminde İbiseviç, Edin Dzeko, Salihoviç, Miralem Pjanic ve Senad Lucic gibi isimlerle ülkesinin adını tüm dünyaya duyurmak istiyor. Susiç yönetiminde 4-4-2 formatıyla oynayan Boşnaklar, Türkiye’nin olmadığı kupada tutacağımız takım olacak. Nijerya; Emenike, Obi Mikel, Victor Moses, Ahmed Musa gibi kalburüstü isimleriyle başarıyı arayacak. İran’a ise grupta pek şans tanınmıyor.

Her zaman favoriler arasında olan ancak en son Euro 96’da şampiyonluk sevinci yaşayan Almanya’nın problemi, oyuncuların yaşadığı sakatlıklar oldu. Mario Gomez, Marcell Jensen ve İlkay Gündoğan sakatlığından dolayı kadroda yer bulmazken, forvet hattı sadece 35 yaşındaki Miroslov Klose’ye emanet. Yine Mesut Özil, Khedira, Klose ve Schweinsteiger’in sezon içindeki sakatlıkları Joachim Löw’ü düşündürüyor. Her şeye rağmen Reus, Götze, Mesut, Toni Kroos, Neuer gibi yıldızlar Almanları favori yapıyor. Kulüp başarısını millî takıma taşıyamamanın sıkıntısını yaşayan Ronaldo, süper geçen bir sezonu Dünya Kupası başarısıyla taçlandırmak istiyor. Portekiz’in bütün oyun planı Ronaldo’ya bağlı. La

Liga’da yaşanan Messi-Ronaldo kıyaslaması Brezilya’da da olacak. Ronaldo ile birlikte Nani, Moutinho, Helder Postiga, Bruno Alves ve Pepe, Portekiz’i grupta favori yapan diğer önemli isimler. Gana ile Almanya’nın aynı grupta yer alması, yine iki kardeşi iki farklı millî takımda karşı karşıya getirecek. Kevin Prince Boateng Gana, kardeşi Jerome Boateng Almanya için ter dökecek. Gana; Essien, Asamoah, Boateng, Muntari ve Asamoah Gyan gibi isimlerle Almanya ve Portekiz’i zorlamak istiyor. Grupta ABD en zayıf halka olarak yer alıyor.

Avrupa futbolunun yükselen yıldızı Belçika, genç ve yetenekli oyuncularıyla Brezilya’da futbolunun kalitesini test edecek. Takımın iskeletini oluşturan oyuncuların Avrupa’nın önde gelen kulüplerinde oynaması bir başka avantajı. Eden Hazard, Adnan Januzaj, Lukaku, Axel Witsel, Fellaini, Moussa Demble, Kompany, Thomas Vermalen ve kaleci Courtois Belçika’nın genç ve yetenekli isimleri. İtalyan Fabio Capello’nun çalıştırdığı Rus Millî Takımı’nın tamamına yakını Rusya’da oynuyor. Son yıllarda Avrupa’ya gönderdiği isimlerle fiyasko yaşayan Rusya’da Dzagojev, Sjirkov ve Kersjakov, öne çıkan ama yıldızı çok parlak olmayan oyuncular.

Capello’nun uykularını Belçika’nın gücü, Kore’nin sürprize açık futbolu kaçırıyor. Rusya’nın gücü ise oyuncuların birbirini iyi tanıması. Son yıllarda şike skandalının vurduğu Güney Kore futbolu, intihar ve gözaltılardan dolayı zor günler geçirdi. Teknik patron Hong Myung-Bo, takımı yeniden toparlarken; Avrupa’da oynayan oyuncular, Kore’nin gücü olarak ön plana çıkıyor. Gruptaki son takım Cezayir’e fazla şans tanınmıyor.


46 SPOR BREZİLYA’DA OLAMAYACAK SAKAT YILDIZLAR

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Kenneth Omeruo (1993-Kamerun), William Carvalho (1992-Portekiz), Juan Fernando Quintero (1993-Kolombiya), Diego Reyes (1992-Meksika), Mattia De Sciglio (1992-İtalya), Adnan Januzaj (1995-Belçika), Fabian Schar (1991-İsviçre), Serge Aurier (1992-Fildişi Sahilleri), Memphis Depay (1994-Hollanda), Mateo Kovacic (1994-Hırvatistan), Julian Draxler (1993-Almanya), Raheem Sterling (1994-İngiltere).

The Guardian gazetesine göre, sadece Rio de Janeiro’da gecekondu ve fakir bölgelerde 19 bin aile zorla yerinden edildi. Bu bölgelere Dünya Kupası ve 2 yıl sonra yapılacak olimpiyatlara gelecekler için lüks konutlar inşa edildi. Gazete, Dünya Kupası için tüm Brezilya’da yerinden edilen insan sayısının 250 bin olduğunu yazdı Dünya Kupası için Brezilya’ya 600 bin taraftar gelmesi bekleniyor Dünyanın 5. büyük ülkesi Brezilya’da kupaya ev sahipliği yapacak şehirler arasındaki en uzak mesafe, güneydeki Porto Alegre ile kuzeydoğudaki Fortaleza arasında. İki şehir arasındaki uzaklık kuş uçuşu 3218, karayolu ile 4032 kilometre Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak 12 stadın toplam kapasitesi 645 bin 468 kişi Dünya Kupası sırasında 33 bin gönüllü görev yapacak. 160 ülkeden 18 bin gazeteci gelecek

Victor Valdes (İspanya), Gregory van der Weil (Hollanda), Holger Badstuber (Almanya), Silvio (Portekiz), Thiago Alcantara (İspanya), Riccardo Montolivo (İtalya), Kevin Strootman (Hollanda), Rafael van der Vaart (Hollanda), Luis Montes (Meksika), Theo Walcott (İngiltere), Christian Benteke (Belçika), Radamel Falcao (Kolombiya), İlkay Gündoğan (Almanya), Frank Ribery (Fransa).

ÜLKELERİ KATILAMADIĞI İÇİN SEYREDEMEYECEĞİMİZ YILDIZLAR

2014 DÜNYA KUPASI’NDA SAHNE ALACAK GENÇ YILDIZLAR

Petr Cech (Çek Cumhuriyeti), David Alaba (Avusturya), Winston Reid (Yeni Zelanda), Nemanja Vidic (Sırbistan), Christian Eriksen (Danimarka), Pierre-Emerick Aubameyang (Gabon), Gareth Bale (Galler), Arda Turan (Türkiye), Henrikh Mkhitariyan (Ermenistan), Robert Lewandowski (Polonya), Marek Hamsik (Slovakya), Zlatan İbrahimoviç (İsveç), Dame N’Doye (Senegal), Moussa Sow (Senegal), Mirko Vucinic (Karadağ).

BREZİLYA 2014 İLE İLGİLİ İLGİNÇ NOTLAR

9 - 15 HAZİRAN / 2014


47 SPOR

11 - 17 HAZİRAN 2014 ZAMAN

2014 DÜNYA KUPASI MAÇ PROGRAMI

Grup Tarih A 12 Haziran A 13 Haziran B 13 Haziran B 14 Haziran C 14 Haziran D 14 Haziran D 15 Haziran C 15 Haziran E 15 Haziran E 15 Haziran F 16 Haziran G 16 Haziran F 16 Haziran G 17 Haziran H 17 Haziran A 17 Haziran H 18 Haziran B 18 Haziran B 18 Haziran A 19 Haziran C 19 Haziran D 19 Haziran C 20 Haziran D 20 Haziran E 20 Haziran E 21 Haziran F 21 Haziran G 21 Haziran F 22 Haziran G 23 Haziran H 22 Haziran H 22 Haziran B 23 Haziran B 23 Haziran A 23 Haziran A 23 Haziran D 24 Haziran D 24 Haziran C 24 Haziran C 24 Haziran F 25 Haziran F 25 Haziran E 25 Haziran E 25 Haziran G 26 Haziran G 26 Haziran H 26 Haziran H 26 Haziran

Maç Brezilya-Hırvatistan Meksika-Kamerun İspanya-Hollanda Şili-Avustralya Kolombiya-Yunanistan Uruguay-Kosta Rika İngiltere-İtalya Fildişi-Japonya İsviçre-Ekvador Fransa-Honduras Arjantin-Bosna-Hersek Almanya-Portekiz İran-Nijerya Gana-ABD Belçika-Cezayir Brezilya-Meksika Rusya-Güney Kore Avustralya-Hollanda İspanya-Şili Kamerun-Hırvatistan Kolombiya-Fildişi Uruguay-İngiltere Japonya-Yunanistan İtalya-Kosta Rika İsviçre-Fransa Honduras-Ekvador Arjantin-İran Almanya-Gana Nijerya-Bosna-Hersek Portekiz-ABD Belçika-Rusya Güney Kore-Cezayir Avustralya-İspanya Hollanda-Şili Kamerun-Brezilya Hırvatistan-Meksika İtalya-Uruguay Kosta Rika-İngiltere Japonya-Kolombiya Yunanistan-Fildişi Nijerya-Arjantin Bosna-Hersek-İran Honduras-İsviçre Ekvador-Fransa ABD-Almanya Portekiz-Gana Güney Kore-Belçika Cezayir-Rusya

Saat 22.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 03.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 18.00 21.00 00.00 00.00 18.00 21.00 18.00 18.00 22.00 22.00 18.00 18.00 22.00 22.00 18.00 18.00 22.00 22.00 18.00 18.00 22.00 22.00

NOT: İkinci tur maçları 28, 29, 30 Haziran ve 1 Temmuz’da, çeyrek final maçları 4-5 Temmuz’da, yarı final maçları 8-9 Temmuz’da, üçüncülük maçı 12 Temmuz’da, final maçı da 13 Temmuz’da oynanacak.


ANATOLIEN

HOVEDSPONSOR

ARRANGØR

KULTURDAGE 5 13. - 14. - 15. Juni 2014 KL. 10.00 - 24.00 RÅDHUSPLADSEN - KØBENHAVN

ŞÜKRİYE TUTKUN 13. JUNI

CEMALETTİN KURTOĞLU 13. JUNI

MAHER ZAIN 14. JUNI

MEHTER BAND

MUSTAFA SANDAL 15. JUNI

HVIRVLENDE DERVISHER

FOLKEDANS

ROYAL SPONSOR

GULDSPONSORER

GAVE ARTIKLER SØLVSPONSORER

ANATOLSK KØKKEN MEDIESPONSOR

NØRREBRO

PRIVATSKOLE

Ehl-i Keyf Café BRONZE SPONSORER

SAMARBEJDSPARTNER

HOTEL SPONSOR SELCUK CAKMAK

CABINN METRO HOTEL

UNGVEJDK

facebook.com/AnatolienKulturdage


Zamandk266  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you