Page 1

www.zamaniskandinavya.dk

4 - 10 HAZİRAN 2014 • YIL : 6 • SAYI : 265 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

İNTİHAR MI, İMTİHAN MI?

AVRUPA'DA SEÇİM

ARADIĞINIZ MARKAYA ULAŞILAMIYOR Dünyanın ilk uluslararası cep telefonu görüşmesi onunla yapıldı. 2007’de sektörün yüzde 64,9’u onun elindeydi. Kendine özgü melodisi ve ‘Connecting People’ sloganı hala kulaklarımızda. Peki, ne oldu da Nokia piyasadan silindi?

‘Aşırı’ sonuç Avrupa Birliği’ni yıkar mı?

1 6'DA

Sağlık Bakanı Høie: Obezite hastalığı, günümüzün en büyük sorunu

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettikleri başarı ile Avrupa genelinde güçlü bir sarsıntıya sebep olan aşırı sağcılar, AB’yi yıkma hedeflerini daha güçlü bir şekilde dile getirmeye başladı. Peki, bu güce gerçekten sahipler mi? 1 4'TE

Ülke genelinde aşırı kiloya sahip kişilerin sayısı her geçen yıl artıyor. Uzmanlar, obezite hastalığının insan sağlığına verdiği zararın, alkol ve sigaranın verdiği zarardan farksız olduğunu kaydediyor. 1 2'DE

32

AB KOMİSYONU KOMİSERİ CECİLİA MALMSTRÖM:

“AP seçim sonuçları endişe verici”

Recep Peker’in valileri geri döndü

Böyle bir zamanda konuşmak zor. Ama konuşmak dışında yapacak çok şeyimiz de yok. Yılmaz Karakoyunlu ile bunu yapıyoruz. “Eskiden, tek parti CHP’sinde insanlara köylerde dayak atarlardı, şimdi ise şehrin göbeğinde atıyorlar.” diyor. Peki, ne demek istiyor?

KAMİL SUBAŞI

EKREM DUMANLI

Bilmem ağlasam mı...

Cadı avının hazin sonu 41

5

8

46

SPOR

KÜLTÜR

Milliler Amerika'yı keşfedemedi

Bulanık sulardan gelen zafer 38


2 İSKANDİNAVYA 'Geri dönmez' diye vize alamadı, 1.5 yıldır bebeğini göremiyor 4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

ABDULLAH ÖZYURT ADANA

1Norveç'teki eşi ve 3 yaşındaki oğlunu Adanalı genç, vize sorunu nedeniyle

1,5 yıldır göremiyor. 2005 yılında Antalya'nın Alanya ilçesinde tanıştığı Norveçli Guro Ernesen ile 2010 yılında Norveç'in başkenti Oslo'da evlenen Caner Eker, Türkiye'ye geri dönmeme ihtimali olduğu gerekçesiyle verilmeyen vize nedeniyle 1 buçuk yıldır eşini ve çocuğunu göremiyor. Eker, bebeğini ve eşini görmek için Norveç Başkonsolosluğu'na yaptığı vize başvurularından olumsuz cevap aldı. Konsolosluktan vize verilmemesiyle ilgili, 'Türkiye'ye geri dönmeme ihtimaliniz var' cevabının verildiğini belirten Eker, "AİHM'e dava açmaya hazırlanıyorum. Eşimle severek evlendik. Daha önce defalarca Norveç'e gittim hatta düğünümüz orada oldu. Vize problemim nedeniyle eşimle de problemler yaşadık." dedi. Adana'nın Ceyhan ilçesinde oturan Caner Eker, Alanya'da turizm sektöründe çalıştığı sırada 2005 yılında Norveçli Guro Ernesen ile tanıştı. Uzun süre görüşen ve 2010 yılında Oslo'da yapılan törenle evlenen Eker ve Ernesen çiftinin 2011 yılında bebekleri dünyaya geldi. Norveç'te doğan çocuklarına Tamer Can Eker ismini veren çift daha sonra bir araya gelemedi. Norveç konsolosluğu Caner Eker'in vize talebini geri çevirdi. Norveç mahkemelerine müracaat eden Eker, oradan da olumsuz sonuç alınca bu kez de aile fertlerini ziyaret amaçlı vize talebinde bulundu. Yine vize verilmeyen Eker, bu kez Norveç'teki Türkiye konsolosluğu başta olmak üzere bir yere müracaatta bulundu. Başbakanlıktan da yardım isteyen Eker'e cevap olarak 'kendi başının çaresine bak' denildi. 'Ben bu ülkenin vatandaşıyım, devletim neden benim sorunlarımla ilgilen-

miyor.' diyen Caner Eker, 18 aydır çocuğunu görmek için yaptığı girişimlerinden sonuç alamayınca yaşadıklarına isyan etti. 1,5 yıl önce eşinin çocuğuyla Adana'ya geldiği ve bir hafta kaldığını belirten Eker, "Daha sonra onlar Norveç'e gitti. Vize sorunun çözemeyince onunla da aramız açıldı. Kendisi de Türkiye'ye gelmiyor.

Sanırım ona da 'Caner çocuğu kaçıracak' şeklinde sözler söylenmiş. Şimdi eşimle de irtibat kuramıyorum. Letonya'ya vize istedim, Norveç kabul etmediği için onlar da reddettiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Dışişleri ile İçişleri bakanlıkları, Türkiye'nin Norveç konsolosluğu, Norveç'in Türkiye konsolosluğu, Başbakanlık, aklıma neresi

gelirse evraklarımla birlikte müracaatta bulundum. Norveç'te dava açtım. Hiçbirinden olumlu sonuç alamadım. Bu nedenle elimdeki tüm belgelerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AHİM) müracaat ederek dava açacağım. Çocuğumun fotoğrafları ve görüntüleriyle avunuyorum. Sadece oğlumu görmek ona sarılmak istiyorum." şeklinde

Sağlık Bakanı Høie: Obezite hastalığı, günümüzün en büyük sorunu Ülke genelinde aşırı kiloya sahip kişilerin sayısı her geçen yıl artıyor. Uzmanlar, obezite hastalığının insan sağlığına verdiği zararın, alkol ve sigaranın verdiği zarardan farksız olduğunu kaydediyor. ENGİN TENEKECİ OSLO

1

Ülke nüfusunun yarısının aşırı kilolo ve olduğu kaydedildi. Devlet televizyonunun internet sitesinde yere alan bir habere göre, 5 milyona yaklaşan ülke nüfusunun yüzde 53’ünün aşırı kiloya sahip olduğu belirtildi. Oranın 1980’de yüzde yüzde 43’ken, 2014’e kadar artarak yüzde 53’e ulaştığı açıklandı. Ülke genelinde aşırı kiloya sahip olanların sayısının artması, özellikle sağlık yetkilerini endişelendirdiği açıklandı.

GÜNÜMÜZÜN HASTALIĞI Sağlık Bakanlığı’nın konuyla ilgili yaptığı açıklamalarda, obezite hastalığı oranının yükselişinin ülke için endişe verici olduğunu bildirdi. Sağ Partili (H) Sağlık Bakanı Bent Høie, aşırı kilo ve şişmanlığın günümüzün en büyük sağlık sorunları arasında yer aldığını vurguladı. Bakan, insan

Sağlık Bakanı Bent Høie, insan sağlığını tehdit eden obezite hastalığına çözüm üretilmesi gerektiğine işaret etti. FOTOĞRAF: BJØRN STUEDAL

sağlığını tehdit eden obezite hastalığına çözüm üretilmesi gerektiğine işaret etti. Sağlık Bakanı Høie, bakanlık olarak, önümüzdeki yıl içerisinde konuyla ilgili bazı bildirgeler yayımlayacaklarını duyurdu. Bildirgenin; sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite başlıkları altında iki bölümden oluşacağını bildirdi. Ayrıca Høie, obezite hastalığının küresel bir sorun olduğunu, hem kişinin hem de toplumun sağlığını tehdit ettiğine işaret etti. Norveç devlet televizyonuna konuşan Washington Üniversitesi’nden Pr. Christopher Murray, obezite hastalığının sadece Norveç’te artışa geçmediğini, aşırı kiloluluğun tüm dünyanın bir sorunu olduğunu söyledi. Murray, her yıl dünya genelinde 3,5 milyon insan aşırı kilodan dolayı hayatını kaybettiğini, obezite hastalığının insan sağlığına verdiği zararın, alkol ve sigaranın verdiği zarardan farksız olduğunun altını çizdi.


3 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

YORUM

Ergenlikte kızların davranışları MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

1kendi içerisinde yaşar. İçinde yaşadığı

Kız çocuğu depresiftir yani hırçınlığını

o öfkeli, hırçın, saldırgan hallerini içinde taşıyamadığı anda dışarı yansıtır. Kız çocuğu ile çocukluk yıllarında ve ergenlik sürecinde, iletişim sağlam kurulursa, bu döneminde öfke patlamaları yaşamaz. Kız çocuğu ile ergenlik döneminde duygusal yönden iletişim sağlam tutulmalı ve sürekli konuşma, dertleşme gayreti içerisinde olunmalıdır. Kız çocuğu depresiftir, hırçınlığını kendi içinde yaşar. Ergenlik döneminde sorun yaşamamak için kız çocuğu ile çocukluk yıllarından itibaren duygusal yönden iletişim sağlam tutulmalıdır. Değilse anne-babayla özellikle anneyle çatışmaya girer, dünyayı onlara dar eder. Ergen, kendisinde kusur görülmesini istemez. Terbiye edeceğim düşüncesiyle sağında solunda kusur aramak, eleştirmek doğru değildir. Bu türlü davranışlar kırılmaya, tepki vermeye hatta uzaklaşmaya sebebiyet verebilir. Çocuğun sağında solunda kusur bulup eleştirmek yerine, sevgiyle ruh dünyasına yakınlık göstererek

onu anlamaya çalışmak gerekir. Bu da anne-babanın çocuğa kendisini sevdirmesiyle mümkün olur. Agresifleşen kız çocuğunu yenebilmek çok zordur. Onu yenebilmek, onun duygu dünyasına hitap etmekle mümkün olur. Kız çocuğuna, küçük yaştan itibaren hayat alanını tamamen kısıtlamadan, uyum içerisinde, güven duygusuyla yaklaşmak gerekir. Yoksa ne yapılırsa yapılsın o bildiğini yapar, takmaz, parmağında dolandırıp durur. Burada önemli olan çocuğun insani yönünü ortaya çıkarmak ve o yönünü kendisine hissettirmeye çalışmak gerekir. Bu yönüyle değil de saçıyla-başıyla, kılık-kıyafetiyle uğraşarak terbiye etmeye çalışmak, çocuğun gözünde sevimsiz hale gelmek demektir. Buda çocuğu aileden irtibatını koparmaya kadar götürür. Eğer çocuk duygu dünyasını ailede tatmin edemez, bu ihtiyacını başkalarından tatmin etmeye çalışırsa onu, o kişilerden geri döndürebilmek çok zordur. Çocuk dışarıda birileriyle duygusal irtibatı kurup keyif ve haz almaya başlamışsa anne-babasını takmaz engellenmesi durumunda onlara düşman

olur. Anne-baba olarak dizinizi dövmemek için kendinizi kızınıza küçük yaştan itibaren sevdirmeniz ve onunla iletişiminizi sağlam tutmanız gerekir. Kız çocuğu erkek çocuğa oranla olgun görünmek ister, hal ve hareketlerine dikkat eder ve bunu da davranışlarıyla sergilemeye çalışır. Annelik içgüdüsünü ortaya koyarak adeta annesi yaşında olan kişilere özenir; onlar gibi oturmak, kalkmak, konuşmak ister. Ona, onun kendisini gördüğü olgunluk nispetinde yaklaşmak gerekir. Örnek vermek gerekirse, kız çocuğu misafirlerin yanına oturmak isteyebilir, bu durumda anne “Kızım hadi sen odana git, kendi aramızda konuşacağımız şeyler var” demek onu küçük düşürmektir ve aynı zamanda fıtri gelişimine zıt hareket etmektir. Çocuk yetiştirmek özen ister. Çocuk mu önemli, misafirler mi? Misafiri memnun edeceğim diye çocuğu ihmal etmek onun olgunlaşmasını engellemektir. Ergenlik dönemine kadar halim selim olan, fazla konuşma isteği duymayan ve uysal bir tavır sergileyen kız çocuğu bu yaşta hareketlenir, birden bire konuşma isteği içerisine girer, sürekli konuşmak için can atar, özellikle anneye biraz daha yaklaşarak onunla her şeyi konuşmak ister. Kız çocuğu sadece anneyle değil, baba, abla, teyze, hala ile de konuşmak ister, onlarla duygularını paylaşır. Çocuğa “Sen böyle değildin, ne oldu da çenen açıldı” demeden, saçma sapan düşünceleri, uzunca konuşmaları olsa da sıkılmadan mutlaka onu dinlemek

gerekir. Siz onu dinlemezseniz o da sizi dinlemeyecektir. Şunu hiç unutmamak gerekir ki; siz çocuğunuzu bu dönemde dinlemezseniz onu dışarıda dinleyecek çok kişiler olacaktır. Kız çocuğu olan anneler çok dikkatli olmalıdırlar. Kız çocuğu için en büyük kılavuz annedir. Ergenlik dönemde kız çocuğunun yanlış yapmaması için anneye ihtiyacı vardır. Kız çocuğuna duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmesi için anlayışlı ve sakin bir yaklaşım tarzı sergilenmelidir. Kız çocuğu çevreyle iletişime geçer duygularını anneyle değil başkalarıyla paylaşmaya başlarsa, bu durumda endişeye kapılmak gerekir. Çünkü dışarıdakiler anne gibi merhametli, hayra teşvik edici düşünce yapısına sahip olmayabilirler. Kız çocuğu ergenlik sürecinde dertleşecek birilerine ihtiyaç duyar. Bu kişiler öncelikle anne-baba olmalıdır. Bu dönemde özellikle anne kızının güven duygusunu kazanmalı ve onunla bir dost, bir sırdaş gibi olmalıdır. Çocuk her ne kadar bu döneme has hislerini, sırlarını özellikle karşı cinse karşı beslediği duygularını arkadaşlarıyla paylaştığı gibi anneyle paylaşmayabilir. Duygularını paylaşmadığı için ona baskıcı bir yaklaşım, sorgulayıcı bir tavır takınmak yerine, arkadaşı gibi yumuşak, tebessüm edalı davranmak gerekir. Burada esas olan, çocuğun ruh dünyasına hitap ederek; duygularını ortaya koyma ve hissiyatına tercüman olma adına sürekli çocuğun yanında olmaya gayret edilmelidir.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


4 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Marine Le Pen ve Geert Wilders

‘Aşırı’ sonuç AB’yi yıkar mı?

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettikleri başarı ile Avrupa genelinde güçlü bir sarsıntıya sebep olan aşırı sağcılar, AB’yi yıkma hedeflerini daha güçlü bir şekilde dile getirmeye başladı. Peki, bu güce gerçekten sahipler mi? EMRE OĞUZ HASAN CÜCÜK STOCKHOLM KOPENHAG

1Parlamentosu’nun (AP) politikalarını Önümüzdeki 5 yıl boyunca Avrupa

belirleyecek 751 milletvekili geçen hafta, Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülkede yapılan seçimlerle belirlendi. Oy kullanma oranının birlik genelinde yüzde 43’te kaldığı seçimlerde merkez partiler ciddi oranda oy kaybetmelerine rağmen sandıktan birinci çıkmayı başardı. Öte yandan aşırı sağcı ve AP karşıtı marjinal partiler birçok ülkede tarihî başarı elde etti. Fransa, İngiltere ve Danimarka’da sandıktan birinci çıktılar. Avusturya, İsveç, Finlandiya, Macaristan, Almanya gibi ülkelerde ise oylarını önemli oranda artırdılar. Bu durum akıllara “AB’nin sonu mu geliyor?” sorusunu getiriyor. Fransa’da rakiplerine ciddi fark atarak sandıktan zaferle çıkan Ulusal Cephe (NF) lideri Marine Le Pen, seçim sonuçlarını “AB’yi içeriden yıkacakları yolculuğun başlangıcı” olarak değerlendirirken; İngiltere’de hem iktidar hem de ana muhalefet partisini geride bırakarak ipi göğüsleyen aşırı sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri Nigel Farage, şöyle dedi: “İngiltere’nin AB’den ayrılmasını istemiyorum, AB’nin AB’den ayrılmasını istiyorum.” Benzer açıklamaları Avrupa’nın değişik ülkelerinde oy oranını artıran aşırı sağcı liderler de sık sık tekrarlıyor. Hâl böyle olunca AB’nin geleceğine dair endişeler artıyor. Birçok kişi aşırı sağ yükselişin AB’nin

sonu olacağını ve AB’nin yıkılacağını açıkça dile getirmeye başladı. Aşırı sağ ile taban tabana zıt olmalarına rağmen AB karşıtlığı konusunda benzer düşüncelere sahip olan marjinal ve aşırı solcu partilerin de oylarını yükseltmiş olması söz konusu endişeyi artıran bir diğer neden.

Aşırı sağ, aşırı dağınık Her ne kadar seçimden kayda değer bir başarıyla çıksalar da aşırı sağcıların şimdiden Avrupa Birliği’nin sonunu getirebilecek güce sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü AB’nin varlığının teminatı durumundaki merkez partiler ciddi bir kayıp yaşamalarına rağmen hâlen AP’nin üçte ikisini oluşturuyorlar. Aşırı sağcılar ise ciddi bir oy kazanmalarına rağmen hâlen arzuladıkları büyüklüğe ulaşmış değiller. Olur da aralarında anlaşabilirlerse AP içerisinde grup kurma şansı yakalayacaklar. Bu sayede seslerini şimdikinden daha gür bir şekilde duyurabilecekler belki ama parlamentoyu feshetme ya da görüşmeleri bloke etme imkânları olmayacak. Öte yandan aşırı sağcıların AB üyesi bütün ülkelerde oylarını artırdığını söylemek mümkün değil. Mesela Hollanda’da Geert Wilders önderliğindeki aşırı sağcı Hürriyet Partisi (PVV), seçim öncesinde yapılan anketlerde en büyük favori olarak gösterilmesine rağmen, ciddi bir oy kaybı yaşadı. 2009 seçimlerinde yüzde 16,9 oy alan PVV, son seçimlerde yüzde 12,2’ye gerileyip ancak 3. parti olabildi.

Dıştan bakıldığında ‘tek vücut’ gibi gözüken aşırı sağ partiler arasında aslında ciddi bir bölünmüşlük mevcut. ‘Irkçı’, ‘antisemitist’, ‘neonazi’ bu 3 kelime aşırı sağ partilerin birbiri hakkındaki görüşünü ifade ediyor. Göçmen, Müslüman ve AB karşıtlığı konularında anlaşan aşırı sağcılar, diğer konularda ortak bir zeminde buluşamıyor. AP’de güçlü olmanın yolu ise bir araya gelip grup kurmaktan geçiyor. Grup kuramayan partiler kanun çalışmalarına katılamıyor. Dolayısıyla savundukları fikirleri hayata geçiremiyorlar. Aşırı sağcılar arasındaki en ciddi görüş ayrılığı Fransa’dan Ulusal Cephe ve İngiltere’den UKIP arasında yaşanıyor. UKIP Başkanı Nigel Farage, “Seçimlerden sonra kesinlikle Ulusal Cephe ile birlikte hareket etmeyeceğiz. Marine Le Pen, hayranlık bırakan biri gibi olmasına karşılık, bagajında tehlikeli madde taşıyan biridir.” diyerek, muhtemel işbirliğinin kapısını kapatmıştı. UKIP’in bu tavrının arkasında Ulusal Cephe’nin geçmişte Yahudi soykırımını ‘legal’ göstermesi ve ırkçı tutumu yatıyor. Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe ise Yunanistan’dan Altın Şafak, Bulgaristan’dan Ataka ve Macaristan’dan Jobbik ile birlikte hareket etmeyeceğini açıkladı. Ulusal Cephe’ye göre bu partiler ‘Neonazi ve aşırı radikal’. Söz konusu görüş ayrılıklarından dolayı aşırı sağcıların AP içerisinde tek bir grup yerine 2 grupta toplanması bekleniyor. Bir tarafta İngiliz Nigel Farage öncülüğündeki Avrupa Demokrasi ve Özgürlük Hareketi (EFD), diğer yanda ise Fransız Marine Le Pen

ve Hollandalı Gert Wilders öncülüğünde kurulan Avrupa Özgürlük İttifakı (EAF). Grupların yapıları ve temsilci sayıları önümüzdeki günlerde Brüksel’de gerçekleştirilecek pazarlıklar neticesinde belirlenecek. Bununla birlikte Avusturya’dan Özgürlük Partisi, Belçika’dan Vlaams Belang Partisi, Hollanda’dan Özgürlük Partisi, Slovakya’dan Ulusal Parti ve İsveç’ten İsveç Demokratları Partisi’nin EAF’e, İtalya’dan Kuzey Ligi Partisi, Finlandiya’dan Gerçek Finliler Partisi, Danimarka’dan Halk Partisi’nin de EFD’ye destek vereceği öngörülüyor. Aşırı sağın bile dışladığı ‘Neonazi’ eksenli Yunanistan’dan Altın Şafak, Bulgaristan’dan Ataka ve Almanya’dan Ulusal Demokratik Parti ise büyük ihtimalle birlikte hareket edecek. Ancak hem ülke hem de vekil sayısı itibariyle grup kurabilecek potansiyele sahip değiller. AP içerisinde grup kurabilmek için 7 farklı ülkeden en az 25 milletvekiline sahip olmak gerekiyor.

Aşırı sağ nasıl başardı? Aşırı sağın seçim başarısı aslında merkez partilerin başarısızlığından kaynaklanıyor. Son 10 yıl içerisinde geniş kitleleri peşinden sürükleyebilecek karizmatik liderler çıkaramayan merkez partiler, seçmenleri değişik arayışlara itiyor. Öte yandan hâlihazırda Avrupa’nın tamamında iktidarda bulunan merkez sağ ve merkez sol partiler karşılaştıkları her ulusal sorunda topu Avrupa Birliği kurumlarına atmayı alışkanlık hâline


5 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

AB KOMISYONU KOMISERI CECILIA MALMSTRÖM:

“AP seçim sonuçları endişe verici”

Avrupa Birliği Parlamentosu (AP) seçimlerinde aşırı sağ ve AB karşıtı partilerin güçlü çıkması Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun İsveçli Komiseri Cecilia Malmström’ü endişelendirdi. Bu arada İsveç’te hangi partinin AP’ye ne kadar milletvekili gönderdiği de kesinleşti. İBRAHİM KAYA MENAF ALICI STOCKHOLM

1nu’nun İsveçli üyesi Cecilia MalAP seçim sonuçları AB Komisyo-

mström’ü endişelendirdi. Endişesinin esas nedeninin güçlenen aşırı sağ ve AB karşıtı söylemin diğer merkez kitle partilerine de bulaşması olduğunu belirten Malmström, böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde AB’de iş göçü, sığınmacılar konusunda sorumluluk alma gibi konularda karar almanın daha da zorlaşacağına işaret etti. Malmström bunun yanı sıra serbest ticaret, birliğin genişlemesi gibi konularda da ilerleme kaydedilemeyeceğine dikkat çekti. Malmström ayrıca üye ülke hükümetlerinin birlik gündeminden ziyade kendi ülke gündemlerini daha fazla öne çıkarma zorunluluğu hissedebileceklerini de sözlerine ekledi.

Göçmen karşıtı parti AP’ye iki milletvekili göndermeyi başardı Bu arada İsveç’i Avrupa Parlamentosu’nda (AP) temsil edecek 20 parlamenterin partileri de kesinleşti. AP seçimlerinin resmi sonuçlarına göre, İsveç’ten Sosyal Demokratlar (S) 5, Moderatlar (M) 3, Yeşiller (MP) 4, göçmen karşıtlığıyla bilinen İsveç Demokratları (SD)ile Halk

getirdi. Yaşanan ekonomik krizlerin, artan işsizliğin ve giderek büyüyen mülteci sorunlarının kaynağı olarak hep birlik politikaları gösterildi. Bir anlamda merkez partilerin ulusal çıkarları karşısında günah keçisi ilan edildi Avrupa Birliği. Bu da ister istemez seçmenlerin, Avrupa Birliği bünyesindeki kurumlara olan güvenini sarstı. Avrupalıların yüzde 57’sinin AP seçimlerinde oy vermeye tenezzül bile etmemesinin arkasında biraz da bu var. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde merkez partilerin politikalarında ciddi değişiklikler beklenebilir. Seçim sonuçlarını ‘bütün Avrupa’yı sarsan bir deprem’ olarak değerlendiren Fransa Başbakanı Manuel Valls, bunun ilk işaretlerini vermişti. Benzer açıklamalar seçimin hemen akabinde Brük-

sel’de bir araya gelen diğer AB liderlerinden de geldi. Yaklaşık 5 saat süren toplantı sonrası bir açıklama yapan İngiltere Başbakanı David Cameron, Avrupalıların değişim talebini şu sözlerle ifade etti: “Avrupa Birliği’nin bu sonuçları omuz silkerek rafa kaldırıp şimdiye dek yaptığı gibi işine devam etmesi mümkün değil. Değişime ihtiyacımız var.’’ Söz konusu değişimin önümüzdeki dönemde ne şekilde tezahür edeceği merak konusu. Merkez partiler, oylarını artırmak için aşırı sağa mı kayacak yoksa tam tersi bir tutum sergileyerek birlik yanlısı politikalara mı ağırlık verecek? Hem Avrupa Birliği’nin hem de AB içerisinde yaşayan milyonlarca Müslüman göçmenin gelecekteki refahı merkez partilerin bu kararına bağlı.

Partisi (FP) 2’şer, Sol Parti (V), Hıristiyan Demokratlar (KD), Merkez Parti (C) ve Feminist Parti (FI) de AP’ye birer temsilci gönderiyor. Bir önceki dönem Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan 500 milyondan fazla kişinin demokratik iradesini temsil eden AP’de S’nin 6, M’nin 4, FP’nin 3, MP ile Korsan Partisi’nin (PP) 2’şer ve V, M ve KD’nin de birer milletvekili bulunuyordu. Artık Romanların da Avrupa Parlamentosu’nda temsilcileri var Diğer taraftan İsveç’te Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde Feminist Girişim Partisi’nden aday olan 57 yaşındaki Roman siyasetçi Soraya Post, AP’ye girmeye hak kazandı. Aldığı yüzde 5,3 oy oranı büyük bir zafer kazanan Feminist Girişim Partisi, listesinde ilk sırada yer alan Soraya Post’u da AP’ye göndermeyi başardı. İsveç’ten Avrupa Parlamentosu’na gidecek 20 Milletvekili arasında yer alan Soraya Post, İsveç tarihinde bir siyasi partiden aday gösterilen ilk Roman olmanın yanı sıra, Feminist Girişim Partisi’nin AP’ye gönderdiği ilk milletvekili olma özelliğini de elinde bulunduruyor. Alman doğumlu Yahudi bir baba ve Roman bir anneden dünyaya gelen Soraya Post, partisinin oylarının yüzde 40’ını kendisine verilen tercihli oylar oluşturdu.


6 İSKANDİNAVYA ARADIĞINIZ MARKAYA ULAŞILAMIYOR

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

DÜNYANIN İLK ULUSLARARASI MOBİL TELEFON GÖRÜŞMESİ ONUNLA YAPILDI. 2007’DE SEKTÖRÜN YÜZDE 64,9’u ONUN ELİNDEYDİ. KENDİNE ÖZGÜ MELODİSİ VE ‘CONNECTING PEOPLE’ SLOGANI HÂLÂ KULAKLARIMIZDA. pEKİ, NE OLDU DA NOKIA PİYASADAN SİLİNDİ?

HASAN CÜCÜK YAVUZ ŞAHİN KOPENHAG HELSİNKİ

1landiya Başbakanı Harri Holkeri, iletiTarih, 1 Haziran 1991. Dönemin Fin-

şim tarihine geçen dünyanın ilk uluslararası GSM (Global System for Mobile Communication -Mobil Haberleşme için Global Sistem) telefon görüşmesini yapıyordu. Holkeri’ye bu imkânı sunan, ülkenin medar-ı iftiharı olacak Nokia’ydı. 1979’da mobil telefona yatırım yapmaya başlayan Nokia, sürekli ilklere imza atıyor, kısa sürede dünyanın en tanınan markası oluyordu. Fakat yükselişi gibi çöküşü de hızlı oldu Nokıa’nın. 2007’de telefon piyasasının yüzde 64,9’unu elinde bulunduran Nokia’nın pazar payı 2013’te yüzde 3’lere kadar düşüyor, Apple ve Google ile mücadelede başarısız olunca çareyi cep telefonu bölümünü satmakta buluyordu. Eylül 2013’te Microsoft, Nokia’nın cep telefonu bölümünü satın almak için girişimlere başladığını duyurduğunda bir devin tarih sahnesinden çekilmesinin ilk işaret fişeği veriliyordu. Satışa giden yol, Nokia’nın Microsoft’tan Eylül 2010’da transfer ettiği ilk Finli olmayan CEO’su Stephen Elop döneminde 3 yıl arka arkaya yaşanan ‘facia’ bilançonun neticesiydi. 2010 sonunda Nokia, akıllı cep telefonu piyasasının yüzde 29’unu elinde bulundururken, sadece iki yıl sonra ancak piyasanın yüzde 2’lik bölümünün sahibi oluyordu. 2000 yılında Nokia’nın bir hissesi 65 Euro iken, 2013’te 3 Euro’nun altına düşüyordu. Nokia’yı çöküşe götüren düşüş, 2011 yılının ilk çeyreğinde başladı. Bu tarihe kadar sürekli satışını artıran bir şirketti. Öyle ki dünyada Nokia markasının girmediği ülke ve hane kalmayacak kadar büyümüştü. Bugün cep telefonu (akıllı telefon) piyasasını elinde bulunduran Apple ve Google, 2005 yılında geleceğin bilgisayarlarının ‘insanın cebinde’ olacağını planlamaya başladı. Bu iki firmanın mobil telefon piyasasına girme sebepleri, Nokia’nın pazardaki payından ziyade, en büyük rakipleri olarak gördükleri

Microsoft’tu. Nokia zaten Kuzey Amerika piyasasında etkili bir firma değildi. Apple ve Google, Microsoft’un Windows Mobile yazılım sisteminin cep telefonu piyasasındaki hegemonyasını kırmak istiyordu. 2005’te piyasanın en büyük şirketi olan Nokia, kendi yazılım sistemi olan Symbian’ı kullanıyordu. Apple, telefon piyasasına ilk ciddi tehdidin modern ‘walkman’ olan iPod’dan geleceğini gördü. 2001’de piyasaya sürdüğü iPod, müzik tutkunu genç- yaşlı herkesin tercihi oluyordu. 2005’te Apple 20 milyon iPod satarken, gelirinin yüzde 40’ını elde etmiş oluyordu. Cep telefonundan müzik dinleme projesini hayata geçirmek için Motorola ile anlaşan Apple’ın ortak ürünleri ROKR, Eylül 2005’te piyasaya sürüldü. Ancak beklenen ilgiyi görmedi. En fazla 100 şarkı alıyordu ve sadece Apple’ın iTunes programı kullanılıyor, cep telefonuna müzik yüklemek için bir bilgisayara ihtiyaç duyuluyordu. Apple

Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, Nokia’nın araç telefonuyla ilk uluslararası mobil görüşmeyi yaparken…

CEO’su Steve Jobs, ortaya çıkan üründen memnun olmadığı gibi oldukça kızgındı. Motorola ile başlayan ‘birliktelik’ sadece birkaç ay sürdükten sonra yollar ayrıldı. Steve Jobs’un en büyük korkusu, cep telefonlarının iPod ile rekabet edecek noktaya gelmesiydi. Bu korkuyu hayata geçiren Nokia oluyordu.

MICROSOFT, NOKIA’YI NEDEN ALDI? Nokia’nın ilk GSM cep telefonu

modeli 10 Kasım 1992’de piyasaya sürüldü. Seriye adını veren 1011 rakamı 10 Kasım’da piyasaya sürülmesinden geliyor. Nokia ile özdeşleşen “Connecting People” (İnsanları bağlamak) sloganı 1992’de kullanılmaya başladı. İngilizce slogan, dünyanın hangi ülkesinde reklamı yayımlanırsa yayımlansın yerel dillere çevrilmeden orijinal şekliyle seslendirildi. 1994’te piyasaya çıkan 2100 serisinden beklenen 400 bin satmasıydı. Ancak dünya çapında 20 milyon adetlik bir satışa ulaştı. Nokia 3210 ise kırılması zor bir rekorun sahibi olup 160 milyon adet satıldı. 1998’de Nokia dünyanın en büyük cep telefonu üreticisi oluyordu. 2007’de dünyanın ilk akıllı telefonu N95’i piyasaya süren Nokia, aynı yıl Apple’ın ürettiği iPhone karşısında hezimete uğradı. Apple ve Google karşısında akıllı telefon piyasasında esamisi okunmayan Microsoft, Nokia’nın cep telefonu bölümünü satın alarak rakipleriyle aradaki farkı kapatmayı hedefliyor. Dünyanın en değerli markası sıralamasında Google’ın birinci, Aplle’ın ikinci olması, Microsoft’un neden Nokia’yı alması gerektiğinin bir başka izahı. Üç büyük hedefleri olduğunu dile getiren Nokia’nın Hindistanlı yeni CEO’su Rajeev Suri, önümüzdeki 10 sene içerisinde, milyonlarca bağlanmış cihazlardan oluşan akıllı ve programlanabilen bir sistem oluşturulacağını ve bu sistem sayesinde hayatın birçok alanını kolaylaştıracaklarına inandığını belirtiyor: “Az güç kullanan teknolojiler üreteceğiz ve innavosyanları geliştireceğiz. Yer bildirimlerinde bölgesel servisler ile sanal ve gerçek dünya arasındaki bağlantıyı kuracağız. Son olarak ise öyle bir bağlantı kurulacak ki milyonlarca insanın internet bağlantısını sağlayabilecek ve internet trafiğinin ağını kaldırabilecek bir sistem oluşturacağız.”

2007 yılında Nokia, dünyanın önde gelen müzik yapım firmaları Universal, Sony, Warner, EMI ve diğer birçok firma ile anlaşarak ‘Nokia Comes Wiht Music’ hizmeti ile istenilen kadar şarkıyı belirli bir abone ücreti karşılığında dinleme imkânı sunuyordu. Yine Nokia Ovi Store ile programlar satın alınıp direkt telefona indiriliyordu. Nokia, rakiplerinden birkaç adım önde olduğunu bir kez daha ispat etmişti. Cep telefonu piyasasını kontrol altına alan ‘akıllı telefonları’ ilk bulan yine Nokia’ydı. Nokia 9000, 1996’da piyasaya sürülen ilk akıllı telefondu. Microsoft, Nokia’nın bu hamlesinden sadece 1 yıl sonra Windows Mobile’ı hayata geçirirken; Nokia, Motorola ve Ericsson ile işbirliği yapıp kendi yazılımı olan Symbian’ı kullanmalarını sağladı. Nokia’nın Symbian’ı hayata geçirmesinde Microsoft’un yazılım piyasasındaki hâkimiyetinin rolü vardı. Microsoft’un yazılımını kullanıp her cep telefonu için lisans ödemek istemiyordu. 2005 yılında Nokia, Symbian’ın artık miadını doldurmaya başladığını gördü. Aplle, İOS ile, Google da Android sistemiyle giderek güçleniyordu. Nokia yönetimi yeni bir yazılım geliştirmek için ekip kurarken ortaya çıkan Meamo yazılım arzu edilen özellikleri taşımıyordu. Nokia’nın can damarına ilk darbeyi vuran isim Apple CEO’su Steve Jobs oldu. 9 Ocak 2007’de sahneye çıkan Jobs, yeni ürünlerinin cep telefonu piyasasında devrim yapacağını söylüyordu. Jobs, Apple olarak Macintosh ile bilgisayar, iPod ile müzik endüstrisinde devrim yaptıklarını belirttikten sonra iPhone ile artık cep telefonu piyasasında devrim yapacaklarının müjdesini veriyordu. Jobs haklı çıktı. İnsanlar Haziran 2007’de ABD’de piyasaya sürülen iPhone’u almak için saatlerce kuyrukta beklemişti. iPhone bir telefondan çok öteydi. Google, Android’le akıllı telefon piyasasına girerken, eskinin devleri Nokia, Motorola ve Ericsson o günlerde yakında yaşayacakları çöküşün farkında bile değillerdi. Nokia ve Microsoft, Apple’ın ürünü iPhone’u ciddiye almıyordu. Nokia, cep telefonunda dünya piyasasını elinde


anlamına geliyordu. Bu karar Nokia çalışanlarında hayal kırıklığı ve moral bozukluğu yaşatırken, Finlandiya’nın ise ‘gururunu’ incitiyordu. Nokia’nın Android’i kullanmasını isteyenler çoğunlukta olmasına karşılık, Elop, Microsoft’la işbirliğini tercih etti. Elop’a göre bütün rakipler Android’i kullanıyordu. Nokia’nın farklı olanı tercih edince rekabete denge getireceğine inanıyordu. Elop’unNokia, Nokia’nın akıllı telefonlarda KÂĞIT ÜRETİMİNDEN DÜNYA DEVLİĞİNE ismini aldığı Nokianvirta Nehri Windows Phone yazılımı kullanacağını açıkkıyısında 1865’te faaliyetine başladı. O yıl Fredrik Idestam adlı bir mühendis, bir kâğıt hamuru değirlamasından sadece birkaç ay sonra Mayıs meni kurdu ve kâğıt üretmeye başladı. O günler, endüstride kâğıda çok talep olduğu günlerdi. Şirketin 2011’de Microsoft Skype’i alarak tüm dünyasatışları yüksek paylara ulaştı. Nokia ilk olarak Rusya’ya, daha sonra İngiltere ve Fransa’ya kâğıt ihraç daki cep telefonu şirketleriyle arasını bozdu. etti. Nokia fabrikası oldukça geniş bir işgücü kadrosu kurdu ve etrafında küçük bir topluluk gelişti. Skype, cep telefonları için büyük bir tehditFinli bir kauçuk ürünler üreticisi olan Rubber Works (Hâlâ Nokian ismi ile otomobil lastiği üretiyor), ti. İnternet üzerinden cep telefonuna gerek sonradan Nokia’yla birleşti ve Nokia markası altında bisiklet, otomobil lastiği, bot gibi ürünler satmaya duyulmadan yapılacak görüşmeler pazarın başladı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Finnish Cable Works hisselerinin çoğunluğunu satın aldı. Finnish hâkimlerini elbette rahatsız etmişti. WinCable Works, II. Dünya Savaşı sırasında artan enerji iletimi, telgraf-telefon ağı ihtiyacına bağlı olarak dows Phone, Skype’in alınmasıyla işlevini hızla büyümüştü. Zaman içinde Rubber Works ve Cable Works şirketlerinin sahipliği konsolide oldu. kaybetmiş oldu. Skype, yüzde 44’lük bir bü1967’de üç şirket birleşerek Nokia Grup’u oluşturdu. O yıl elektronik departmanı şirketin satışlarının yümeye imza atarken, dünyadaki her 3 ulusyüzde 3’ünü oluşturuyordu ve 460 kişi çalışıyordu. 1970’in başında telefon santralleri elektromekanik lararası görüşmeden biri Skype üzerinden analog devrelerden oluşmaktaydı. Kısa süre sonra Nokia başarıyla dijital devreleri (Nokia DX 200) yapılıyordu. Skype’in bilgisayar ve Android geliştirdi. Nokia DX 200 ile bilgisayar kontrollü telefon santralleri en üst düzeyde olabilmekteydi. Nosistemli akıllı telefonlar üzerinden rahatça kia’nın iletişim teknolojisinde yükseliş yılı 1979’da Finli televizyon üreticisi Salora ile birlikte Mobira kullanılması, GSM telefon şirketleri için Oy’u kurmasıyla başladı. İki yıl sonra Mobil Network’ün başlangıcı Nokia üretiminin 1981’de Mobil rahatsızlık sebebiydi. Şirketler, Microsoft, Telefoni’yi (NMT), dünyanın ilk uluslararası cep telefonu şebekesini, icat etmesine imkan tanıdı. NMT Skype’e sahip olduğu müddetçe Windows daha sonra diğer ülkelerde faaliyete geçti. Nokia, 1984’te araç telefonu Mobira Talkman’i, 1987’de Phone satmayacaklarını açıkladı. Bu karar NTM şebekesiyle çalışan dünyanın ilk cep telefonu Mobira Cityman’i üretti. Ağırlığı 800 gr olan Mobira sadece Microsoft’u hedef almakla kalmıyor, Cityman’in ücreti ise 4 bin 500 Euro’ydu. 1987’de dijital Global System for Mobile Communication, en büyük zararı “Akıllı telefonlarda Win(GSM - Mobil Haberleşme için Global Sistem) piyasaya sürüldü ve Nokia GSM telefonlar geliştirmeye dows Phone yazılım kullanacağım.” diyen başladı. 1 Haziran 1991’de Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, ilk uluslararası mobil konuşmayı yaNokia görüyordu. Stephen Elop, Nokia’nın parken elinde tuttuğu telefonun üzerinde Nokia markası yazıyordu. en büyük akıllı telefon üreticisi olduğunu açıklayıp rakiplerinin kendileriyle boy ölçüşemeyeceğini belirtirken, yeni ürün piyasaya sürmeden, kullanmaktan vazgeçtikleri

7 İSKANDİNAVYA bulundurmanın, Microsoft ise iş dünyasını Windows Mobile ile hegemonyası altına almanın rahatlığını yaşıyordu. Bugün ise piyasanın hâkimi Apple ve Google. Nokia ve Microsoft’un bu piyasada adı bile geçmiyor. Apple, gece-gündüz demeden Ocak 2007’de tanıtacakları iPhone için, Google da 5 Kasım 2007’de tanıtacağı Android için çalışırken; Nokia’da ise tam bir ‘iç savaş’ yaşanıyordu. Nokia’nın yıllarca kullandığı yazılım Symbian’ın yerini alması için geliştirilmek istenen Maemo ekibi arasında ‘rekabet ötesi mücadele’ vardı. Rekabet iyiydi ancak Nokia’da yaşanan savaştı. Nokia’nın ilk Maemo yazılımlı N800, Steve Jobs’un iPhone tanıtımından iki hafta önce piyasaya sürüldü. Ancak ürün tam bir fiyaskoydu. Eylül 2007’de piyasaya çıkan N810 da beklenen ilgiyi görmedi. Bu iki ürünün piyasaya sürülmesinde içte yaşanan çatışma etkili olmuştu. Maemo ekibi, Symbian ekibini ‘ekarte’ etmek için hızlı bir şekilde bu iki ürünü piyasaya sürmüştü. Sonuç ise hayal kırıklığı oluyordu. Nokia’nın ilk Finli olmayan CEO’su Stephen Elop, 21 Eylül 2010’da göreve başlarken, hedef özellikle Kuzey Amerika piyasasında Apple ve Google’ı yakalamaktı. Nokia yönetimi Elop’u işbaşına getirirken ‘yenilenmenin’ başarıya ulaştıracağına inanıyordu. Nokia, telefon branşına girdikten sonra ilk zararını 2010’un yaz aylarında yaşadı. Zarar cep telefonu bölümünden değil, NokiaSiemens Network’te olmuştu. 2010’un son çeyreğinde 101 milyon akıllı cep telefonu satılırken bir önceki yılın aynı dönemine göre satışlarda yüzde 87’lik bir artış vardı. Pazarda aslan payı 28 milyon adet satışla Nokia’ya ait olurken, Apple 16 milyon iPhone satışıyla ikinci, Blackberry 15 milyon adetle üçüncü sırada yer alıyordu. Piyasaya yeni aktör olarak giren HTC ve Samsung çok kısa sürede büyürken, Nokia’nın pazardaki payı yüzde 30 oranında azalıyordu. Microsoft’tan transfer edilen Stephen Elop, sadece 1500 çalışanı olan Macromedia şirketinde tepe yöneticiliği yapmıştı. Asıl şöhreti, Microsoft Office’in 2010’daki yeni versiyonunun hazırlanmasında yakalamış bir isimdi. Ancak cep telefonu piyasasında tecrübesi olmayan Elop’un Nokia’nın başına getirilmesi Finlandiya’da tepkiyle karşılanacaktı. İlk 4 ayını şirketi tanımaya ve gelecek stratejisini çizmeye ayıran Elop’un çalışanlarına yönelik yaptığı bir ‘iç konuşma’ sızdırılınca küçük çaplı bir sarsıntı yaşandı. Elop, daha sonra bu iç konuşmayı blogunda yayımlayacaktı. Elop, Nokia’nın durumunu, denizin ortasında yangın çıkmış bir petrol platformuna benzeterek “İki seçeneğimiz var: Ya alevlerin bizi içine almasını bekleyeceğiz ya da denize atlayıp kurtulmayı deneyeceğiz.” diyordu. Durum vahimdi. Nokia’nın Apple ve Google ile rekabeti artık imkânsızdı. Elop’a göre Nokia, ekosistemi bozulduğu için rakipleriyle rekabet edecek pozisyonu kaybetmişti. 11 Şubat 2011’de Elop, Microsoft’un direktörü Steve Ballmer ile yaptıkları anlaşma gereği Nokia’nın yeni stratejisini açıkladı. Nokia artık akıllı telefonların yazılımında Windows Phone kullanacak, Symbian devre dışı bırakılacak, MeeGo kesinlikle denenmeyecekti. Bu anlaşma, Nokia’nın 15 yıldır direndiği Microsoft yazılımlarına karşı teslim bayrağı çekmesi anlamına geliyordu. Bu karar Nokia çalışanlarında hayal kırıklığı ve moral bozukluğu yaşatırken, Finlandiya’nın ise ‘gururunu’ incitiyordu. Nokia’nın Android’i kullanmasını isteyenler çoğunlukta olmasına karşılık, Elop, Microsoft’la işbirliğini tercih etti. Elop’a göre bütün rakipler Android’i kullanıyordu. Nokia’nın farklı olanı tercih edince rekabete denge getireceğine

1984’TEN GÜNÜMÜZE NOKIA’NIN GELİŞİMİ YIL

TELEFON DİZAYNI

Cep telefonu

2005’TE NOKIA’NIN SYMBIAN MİADINI TELEFON YAZILIMI ADI YENİLİK TEKNOLOJİ DOLDURMAYA BAŞLIYOR; APLLE, iOS İLE, GOOGLE DA ANDROİD AĞIRLIKİLE GİDEREK Taşınabilir Yaklaşık 5 kg GÜÇLENİYORDU. 2 -AĞIRLIK 8 HAZİRAN / 2014 “GORBA”

800 gr 4.560 Euro

Gorbaçov’un ismine atıfla

Cep telefonu

HAFIZALI 99 telefon kayıt edebilir

GSM

MATRIX TELEFON Matrix filminde kullanılan ünlü telefon

WAP

Yukarı doğru kaydırılan kapaklar Video düzenleme

Multimedya akıllı telefonları

TV

Görüntülü arama Nokia Müzik Mağaza’sından ücretsiz müzik indirme

Çekim yapılabilir

Dokunmatik ekran

12 MP

Windows Phone Yakınlaştırma ayarlı

Telefon melodileri

41 MP

? inanıyordu. 40 Elop’un Nokia’nın akıllı telefonlarda Windows Phone yazılımı kullanacağını açıklamasından sadece birkaç ay sonra Mayıs 2011’de Microsoft Skype’i alarak tüm dünyadaki cep telefonu şirketleriyle arasını bozdu. Skype, cep telefonları için

büyük bir tehditti. İnternet üzerinden cep telefonuna gerek duyulmadan yapılacak görüşmeler pazarın hâkimlerini elbette rahatsız etmişti. Windows Phone, Skype’in alınmasıyla işlevini kaybetmiş oldu. Skype, yüzde 44’lük bir büyümeye imza atarken, dünyadaki her 3 uluslararası görüşmeden

ürettiği iPhone karşısında hezimete uğradı. Apple ve G esamisi okunmayan Microsoft, Nokia’nın cep telef aradaki farkı kapatmayı hedefliyor. Dünyanın en değer Aplle’ın ikinci olması, Microsoft’un neden Nokia’yı alm hedefleri olduğunu dile getiren 4 - 10 HAZİRAN 2014Nokia’nın ZAMAN Hindistanlı 10 sene içerisinde, milyonlarca bağlanmış cihazlard sistem oluşturulacağını ve bu sistem sayesinde ha inandığını belirtiyor: “Az güç kullanan teknolojiler ürete bildirimlerinde bölgesel servisler ile sanal ve gerçek dü olarak ise öyle bir bağlantı kurulacak ki milyonlarca in ve internet trafiğinin ağını kaldırabilecek bir sistem olu

NOKIA’NIN CİRO VE KÂR-ZARARLARI (MİLYAR EURO)

Yıl Ciro 2007 51,68 2011 39

Kâr 8 -

Zarar 1,06 milyar

SEKTÖRÜN 2007 PAZAR PAYLARI (%) Treo (Palm-HP) 1,8 BlackBerry

1,8 iPhone (Apple)

9,6

Microsoft Mobile 10,5

11,4 Google Mobile (Samsung, HTC, Google)

64,9 Nokia

bir fiyaskoydu. Eylül 2007’de piyasaya 2012 ilgiyi görmedi. çıkan SEKTÖRÜN N810 da beklenen (%) PAZAR PAYLARI Bu iki ürünün piyasaya sürülmesinde içte Nokia 2,3çatışma etkili Mobile 2 Microsoft yaşanan olmuştu. Maemo BlackBerry ekibi, Symbian5,8 ekibini ‘ekarte’ etmek için hızlı bir şekilde bu iki ürünü piyasaya sür14,9ise hayal kırıklığı oluyordu. müştü. Apple Sonuç Nokia’nın ilk Finli olmayan CEO’su 75 Stephen Elop, 21 Eylül 2010’da göreve Google başlarken, hedef özellikle Kuzey Amerika Mobile (Samsung, piyasasında Apple ve Google’ı yakalamakHTC, Google) tı. Nokia yönetimi Elop’u işbaşına getirirken ‘yenilenmenin’ başarıya ulaştıracağına inanıyordu. Nokia, telefon branşına girdikten sonra ilk zararını 2010’un yaz aylarında yaşadı. Zarar cep telefonu bölübiri Skypedeğil, üzerinden yapılıyordu. Skype’in münden NokiaSiemens Network’te bilgisayar ve Android akıllı101 telefonlar olmuştu. 2010’un sonsistemli çeyreğinde milüzerinden rahatça kullanılması, GSM telefon yon akıllı cep telefonu satılırken bir önceki şirketleri için rahatsızlık sebebiydi. Şirketler, yılın aynı dönemine göre satışlarda yüzde Microsoft, Skype’e sahip olduğu müddetçe 87’lik bir artış vardı. Pazarda aslan payı 28 Windows Phone satmayacaklarını açıkladı. milyon adet satışla Nokia’ya ait olurken, Bu karar sadece Microsoft’u hedef almakla Apple 16en milyon satışıyla ikinci, kalmıyor, büyükiPhone zararı “Akıllı telefonlarda Blackberry 15 milyon adetle üçüncü sıraWindows Phone yazılım kullanacağım.” da yer alıyordu. Piyasaya yeniStephen aktör olarak diyen Nokia görüyordu. Elop, giren HTCenve büyük Samsung çoktelefon kısa sürede Nokia’nın akıllı üreticisi büyürken,açıklayıp Nokia’nınrakiplerinin pazardaki payı yüzolduğunu kendileriyle de 30 oranında azalıyordu. Microsoft’tan boy ölçüşemeyeceğini belirtirken, yeni ürün transfer edilen Stephen Elop, sadece vazgeç1500 piyasaya sürmeden, kullanmaktan tikleri Symbian yazılımlı telefonları çalışanı olan Macromedia şirketindesatmaya tepe çalışıyordu. kimse tarafından yöneticiliği Ama yapmıştı. Asılfirması şöhreti, Micidama bir yazılım sistemine rosoft mahkûm Office’in edilmiş 2010’daki yeni versiyosahip almıyordu. Nokia, Windows nununtelefonu hazırlanmasında yakalamış bir sistemini kullanan Lumia’yı tam 9 ay isimdi. Ancak cepNokia telefonu piyasasında sonra piyasaya sürüyordu. süreçte bahiçbir tecrübesi olmayan Elop’un Bu Nokia’nın Nokia kullanıcısı eski modeltepkiyle telefonu şına getirilmesi Finlandiya’da kar-yeni bir modelle değiştirme imkânıtanımaya bulamıyordu. şılanacaktı. İlk 4 ayını şirketi ve Lumia da ilgi görmedi, satışlar hayal kırıklığı gelecek stratejisini çizmeye ayıran Elop’un oldu. Dünyanın en büyük GSM operatörü çalışanlarına yönelik yaptığı bir ‘iç konuşChina Mobile, Nokia’nın Symbian yazılımı ma’ sızdırılınca küçük çaplı bir sarsıntı yakullanması halinde Nokia ile çalışacağını şandı. Elop, daha sonra bu iç konuşmayı açıkladı. Ancak bu istek Nokia’da kabul blogunda yayımlayacaktı. Elop, Nokia’nın görmedi. durumunu, denizin ortasında Microsoft’un kurucusu Billyangın Gates,çıkWinmış bir petrol platformuna benzeterek dows Phone’un ‘fiyasko’ olduğunu açıkla“İki seçeneğimiz var: 2013’ü Ya alevlerin bizi dığında tarihler Şubat gösteriyordu. içine almasını bekleyeceğiz ya da denize Aynı zamanda yönetim kurulu başkanı olan atlayıp kurtulmayı deneyeceğiz. ” diyordu. Gates’in bu açıklaması Microsoft’un CEO’su Durum vahimdi.görev Nokia’nın Applebitmesi ve Go-anSteve Ballmer’in süresinin ogle ilegeliyordu. rekabeti artık imkânsızdı. lamına Nokia’nın krizden çıkmak göreWindows Nokia, ekosistemi içinElop’a sarıldığı Phone, bozulduBill Gates tarafından fiyasko olarak tanımlanınca Nokia ğu için rakipleriyle rekabet edecek pozisiçin teslim bayrağı çekmenin zamanı yonuartık kaybetmişti. 11 Şubat 2011’de Elop, geliyordu. Nokia’nın artık satılmasına Microsoft’un direktörü Steve Ballmer kesin ile gözüyle bakılıyordu. Samsung, Lenovo, Sony yaptıkları anlaşma gereği Nokia’nın yeni

ve Microsoft, Nokia’yı almak için harekete geçerken; 2 Eylül 2013’te Microsoft, Nokia yönetimiyle şirketin cep telefonu bölümünü satın almak için 7,2 milyar dolara anlaştığını, nihai kararın yönetim kurulunun onayından sonra olacağını açıkladı. Nokia yönetimi satışı 25 Nisan’da onaylayınca bir devin sonu gelmiş oldu.

Sym yord mah telefo mini piyas kulla delle da il Dün Mob ması Anca M dow dığın Aynı Gate Stev lamı için rafın için geliy sin g Sony reke Nok lümü anlaş nun kia y bir d

e-m


8 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Norveç’ten Suriye savaşına katılan gençlerin sayısı artışta

Bilmem ağlasam mı... Yeryüzünde kavgalar hep ola gelmiştir. Aşık Mahzuni Şerif, “Fani dünyanın sefası bir kuru kavga imiş. Gerçeği ile insan olmak herşeyden alâ imiş…” der. Zalim olduğu müddetçe zulüm ve zulme uğrayan mazlumlar hep var olmuştur. Sızıntı Dergisi’ndeki ‘Alma Mazlumun Ahını / Çıkar Aheste Aheste’ başlıklı yazısında şöyle der Dr. Saim Arı: “Hz. Adem’in çocuklarından Kâbil ile başlayan zulüm, tarih boyunca, insanların bulunduğu yerlerde görülegelmiştir. Kâbil, egosunu/enâniyetini tatmin için Hâbil’i öldürmeye kalkışırken, nefsi, yaptığı bu işi ona süslü göstermiştir (Mâide, 5/30)… Zalim, güç yetirdiği insanlara zulm ederken, bir gün ‘mutlak güç sahibi’ Allah tarafından zulmünün karşılığını göreceğini hesaba katmaz.” Geçenlerde bir toplantı vesilesi ile iki günlüğüne uğradığım Türkiye’de görülen manzara kısa vade için hiç te iç açıcı değildi. Kişisel ihtiraslar had safhaya çıkmış durumda. Mağdur durumdakilerin meseleyi Allah’tan başka ileteceği bir merci yok. Bu içler acısı durumu görünce ‘ağlamamak’ elde değil. Diyecek bir şey bulamıyorsun, üzülüyorsun hem ihtiraslarının peşine takılarak mazlumun ahını alanlara hem de mazlumlara… Değer miydi dünya menaati için ahiretini mahvetmeye… Diyecek bir şey bulamıyorsun. Akla, Aşık Mahzuni Şerif’in ‘Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı’ türküsü geliyor. Şöyle diyordu kendisi: Mevlam gül diyerek iki göz vermiş / Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı / Dura dura bir sel oldum erenler / Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı Milletin sırtından doyan doyana / Bunu gören yürek nasıl dayana / Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana / Bilmem söylesem mi söylemesem mi… Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı… Üniversite yıllarında mühendislik eğitimim sırasında yurtdışına öğretmenlik için giden arkadaşları görünce kendi kendime ‘ben de mezun olunca öğretmen olarak yurtdışında açılan eğitim kurumlarında vazife alacağım’ derdim. Üniversitede eğitim dilimiz ingilizce idi, o yüzden yurtdışında sayısal ağırlıklı derslerde öğretmenlik yapabilirim diye düşünüyordum. Fakat bu arzumu geçekleştiremedim, çünkü mezun olduğum yıl yurtdışında öğretmen talebi eskisi kadar kalmamıştı… Beraber okuduğumuz, aynı yurtta aynı evde kaldığımız arkadaşlardan farklı ülkelere öğretmenlik için gidenler olmuştu. Benim yolum 1999 yılında evlilik ve yüksek lisans eğitimim vesilesi ile Almanya’ya düşmüştü… Arada kısa süre Hollanda, sonrasında Finlandiya ve şimdilerde Danimarka… 2009 yılında Finlandiya’da iken TUSKON’un – ki son dönemde paralel yapının kurumu denilerek bir çok programı iptal ettirilmeye ve üye işadamları da sindirilmeye çalışılıyor- Dünya Ticaret Köprüsü programına katılmak için gitmiştim İstanbul’a. Üniversite yıllarından arkadaşlarla karşılaşmıştım

yıllar sonra. Bir tanesi Liberya’da idi. Oradaki Türk eğitim kurumlarının idarecisi konumundaydı. Ailecek oradaydılar. Ayna programının Liberya bölümünü izleyenler ‘ailecek’ Liberya’da olmanın ne anlama geldiğini daha iyi anlarlar. Devletin -af buyrun- tecavüzün önüne geçemediği bu ülkede, reklam panolarında tecavüze uğrayan bayanların neler yapması gerektiği belirtiliyordu… Maddi imkansızlıklarla boğuşulan yerler. Arkadaşım ev kirasını bir gün geciktirdikleri için ertesi gün polisin kendierini kapı önüne koyduğunu anlatmıştı… 19 farklı resmi dilin ve yüzlerce yerel dilin konuşulduğu ve Müslümanların yok denecek kadar az olduğu bir ülke Papua Yeni Gine. Bir diğer arkadaşım da Papua Yeni Gine’deydi. Bir yıl boyunca aldıkları onca tehdite rağmen bu ülkede okul açabilmek için uğraşmışlardı. Allah ta bu uğraşlarını boşa çıkarmamıştı. Ülkenin Eğitim Bakanlığı’nın izni ile okul açmışlar ve birkaç öğretmen, ailesi ile beraber oralarda eğitim hizmetleri veriyorlardı. Onlar da aldıkları onca tehdite rağmen geri dönmeyi hiç düşünmemişlerdi. Şimdilerde yüzlerce öğrenciye eğitim veriyorlar. TUSKON programına da bakan, bakan yardımcısı düzeyinde katılmışlardı… Pol Pot döneminde sırf okudukları yada öyle düşünüldükleri için 1,5 milyon insanın katledildiği bir ülkeydi Kamboçya. Dünyanın ilk ve tek kafatası müzesi de bu ülkede. Eniştem de bu ülkeye eğitim niyetiyle ilk giden Türklerdendi. Bir yıllık uğraşlarının sonunda izin alabilmişlerdi okul açmak için ve 2 öğrenci ile eğitime başlamışlardı. Bugünlerde ise devletin aşırı talepleri sonucunda yüzlerce Kamboçyalıya eğitim veren liselerin yanısıra üniversite de bulunuyor bu ülkede. Okudukları için vakti zamanında insanların katledildiği bir ülkeye okul açmak için gitmek; çok akıl kârı bir iş olmasa gerek. Ama zaten Allah için yola çıkınca, bazen de gözü kara ve deli olmak gerekmez mi; Allah yolunun delisi!.. Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı, söylesem mi söylemesem mi ama; derdi için yola düşünce insan, derman Allah’tan. Akıl mı, o arkadan gelip yapılanları temaşa etmekle meşgul. Meseleye seyirci kalanlar ise kaçırdıklarına yanar durumda… Kendi yakın çevremden birkaç misalini vermeye çalıştığım bu eğitim gönüllülerini neyle tehdit edebilir ki insan. Dünya namına hiç bir beklentisi olmayan, dünyalarını bir valize sığdıran bu ‘ışık süvarileri’ bugünlerde dünya çocukları tarafından bolca dillendirilen ‘yeni bir dünya için’ eğitimlerini, gençliklerini, hayatlarını ortaya koymuş durumda. Sermayeleri dertleri olanların ahını almak akıl kârı olmasa gerek!.. k.subasi@zamaniskandinavya.dk Twitter: @kamilsubasi

NORVEÇ HABER TURU

Kamil Subaşı

Norveç oturumuna sahip bir Somalilinin, Suriye savaşında hayatını kaybettiği açıklandı. Güvenlik birimlerinin, uzun yıllar Norveç’te ikamet eden Somalili hakkında herhangi bir bilgi vermekten kaçındığı kaydedildi. Ayrıca bugüne kadar en az 7 Norveç vatandaşlığına sahip kişinin Suriye savaşında yaşamını yitirdiği aktarıldı.Daha önce, Radyo-Televizyon Kurumu internet sitesinde yer alan bir habere göre, Suriye’ye savaşmak için giden 25 yaşındaki Arnavut asıllı Egzon Avdyli isimli gencin geçtiğimiz aylarda öldüğü aktarılmıştı.Acılı haberi alan gencin ailesinin oldukça zor anlar yaşadığı, çocuklarının başına gelen olaylar hakkındaysa çok az bilgiye sahip oldukları açıklanmıştı.Polis Güvenlik Servisi’nin (PST) yaptığı açıklamalara göre, şu anda 50’nin üzerinde Norveç oturumuna sahip gencin Suriye’deki iç savaşa katıldığını belirtmişti.

Okullara tamamen sigara yasağı getiriliyor Okulara tamamen sigara yasağı getirileceği belirtildi.1 Temmuz 2014’ten itibaren yürürlülüğe girecek kanunun tüm öğrencileri ve okul yetkililerini kapsayacağı kaydedildi. Ayrıca, yeni yaptırıma, ülke genelinde gençler arasında sıkça kullanılan enfiyenin de (sniff) dahil olacağı belirtildi. Sağlık Bakanlığı, yeni kanun önergesine neredeysa tüm partililerin sıcak baktığı, bundan dolayı kanun tasarısının meclis tarafından onaylandığını açıkladı. Bakanlığın, yeni kanun tasarısında enfiye kullanımının insanları rahatsız etmediği gerekçesiyle yaşağa dahil etmek istemediği bildirildi. Ancak meclis oylamasında genel kanatin ‘enfiyenin de yasak edilmesi’ yönünde olduğu için, hükümetçe, öğrenci ve öğretmenlerin okul saatinde enfiye kullanılmasına da yasak getirildiği söylendi.

Mecburi çocuk bakım evleri açılacak Çocuk bakım evlerinin açılmasınınn zorunlu hale getirileceği kaydedidldi. Konuyla ilgili kolları sıvayan Norveç Meclis Adalet Komisyonu’nun, çocuk bakım evlerinin açılmasına ilişkin 8 maddelik yasa teklifi hazırladığı açıklandı. Evlerde, şiddet ve cinsel tacize uğrayan, ebvenysiz kalan 16 yaş ve altı grubu çocuklar ikamet edebilecek.Ancak, Unicef’te görevli bazı Norveçli yetkililer, 16 yaş grubu zorunluğunun Birleşmiş Milletler’in (BM) çocuk yasalarını ihlal ettiğini iddia etti.Yetkilier, çocuk evlerinde kalacak yaş ortalamasının 18 yaş altı olması gerektiğini açıkladı. Anamuhalefet İşçi Partisi (Ap) yetkilileri önergeden memnun kaldıkları, ancak yaş sınırı uygulamasının tüm çocukları kapsamamasının kndilerini hayal kırıklığına uğrattığını belirtildi. Unicef’in, ülke genelinde çocuk bakım evlerinin açılmasına yönelik uzun yıllar çaba harcadığı açıklanırken, şu anda ülke genelinde 10 çocuk bakım evinin faaliyet gösterdiği bildirildi.

Norveçli hastalar, AB’ye bağlı tüm hastanelerde tedavi görebilecek Sağlık Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Ekonomik Alanı’na (AEA) dahil ülkelerle yeni bir sağlık anlaşması imzalayacağı kaydedildi. Buna göre, birliğe ve AEA’ya bağlı bir ülkede bulunan herhangi bir Norveçli hasta, aile doktorundan aldığı bir sevk (referans) raporuyla istediği bir hastanede tedavi olabilecek. Bakanlığın, meclisin onadığı önergeyi yazdan önce Avrupa Birliği’nin (AB) onayına sunacağı kaydedildi. Onay süresinin yaklaşık 6 ay olacağı açıklanadı.

Binlerce çocuk diş tedavisi için sıra bekliyor Başkent genelinde binlerlerce ilk-ortaoku öğrencinin dişçi sırasında beklediği kaydedildi. Sağlık Kurumu’nun hazrıladığı yıllık rapora göre, Oslo’da 14 bin okullunun diş tedavisi için sıra beklediği belirtildi. Yetkililer, bekleme oranını alarm olarak değerlendirirken, sayının oldukça fazla olduğunu açıkladı. Anamuhalefet İşçi Partisi (Ap) Sağlık-Sosyal Komite yetkilileri, dişçi sırasında bekleyen öğrenci oranının üzücü boyutta olduğunu, konuyla birşeyler yapılması gerektiğini açıkladı.


9 İSKANDİNAVYA Siyasette dengeler yeniden değişiyor

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

HASAN CÜCÜK HABER ‘Siyasette 24 saat uzun süreANALİZ dir’ diye darb-ı mesel olmuş bir söz vardır. Eylül 2011’de yapılan yerel seçimlerde iktidar koltuğuna 8 bin 400 oy farkıyla sol koalisyon oturmuştu. Farkın azlığı olası bir seçimin sonucunu tahmini güçleştiriyordu. Her iki blokta seçimi alabilirdi. Sol koalisyon partileri Sosyal Demokrat, Radikal ve Sosyalist Halk Parti’nin (SF) ‘iç sıkıntıları’ hükümetin hızla oy kaybına yol açtı. Özellikle SF’te huzursuzluk hiç bitmedi. Seçim öncesi verilen vaatlerin yerine getirilmemesi oy kaybını hızlandırdı. Öyle ki, muhalefetin bir şey yapmasına gerek kalmıyordu. İktidar kendi kendi eritiyordu. Artık kimse seçim olsa hangi blok kazanır yorumunu yapmıyordu. Kazanacak belliydi; sağ blok. Hem de ezici fark atacak gözüküyordu. Sol blokta Sosyal Demokrat Parti ve SF sürekli oy kaybediyor, sağ blokta Liberal Parti ve Danimarka Halk Partisi (DF) sürekli oyunu arttırıyordu. Geçen sonbaharda Uluslararası çevre örgütü Global Green Growth Institute’nün (GGGI) başkanlığını yapan Liberal Parti Başkanı Lars Lökke Rasmussen, lüks seyehat giderleri gündeme bomba gibi düşmesiyle bu parti uzun bir aradan sonra oy kaybı ile tanıştı. Liberal Parti’nin imdadına yine hükümetin içinde ‘karışıklıklar’ yetişti. Beklendiği kadar olmadı kayıplar. Aralık 2013’te SF’in hükümetten çekildiğini açıklamasıyla aslında iktidar kurulduğundan bu yana ilk kez ‘iç huzura’ kavuşuyordu. Sosyal Demokrat – Radikal Parti uyumunun oy kazandıracağı tahmini yapılıyordu. Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri öncesi Liberal Parti Başkanı Lars Lökke Rasmussen’in ‘lüks aşkı’ tekrar gündeme

Helle Thorning Schmidt

Kristian Thulesen Dahl

Lark Lökke Rasmussen

geldi. Lüks kıyafet giderleri parti kasasından ödeniyordu. Telaffuz edilen rakam 152 bin krondu. ‘Partiyi temsil hüviyeti olan başkana yakışan kıyafet giymesi’ için kasadan ödenen bu rakam fazla değildi. Fırtınayı koparan Lars Lökke’nin ‘lüks aşkının alışkanlık’ haline gelmesiydi. Parti üyelerinin tepkisiyle başlayan süreç seçmene sirayet etti. Liberal Parti’nin oyları ‘güneş görmüş kar’ gibi hızla erimiye başladı. Partinin oyları 1998 seviyesine düştü. Daha bir kaç ay önce bir sonraki seçimin başbakanı gözüyle bakılan Lars Lökke, ‘istenmeyen adam’ konunuma düşüyordu. Halkın yüzde 39’u başbakan

olarak Helle Thorning Schmidt’i görmek istediğini belirtirken, Lars Lökke’yi başbakan görmek isteyenler DF Lideri Kristian Thulesen Dahl’in gerisine düşüyordu. Sosyal Demokrat Parti ve DF oyunu arttırırken, Liberal Parti kaybediyordu. DF Lideri Kristian Thulesen Dahl, partisinin kamuoyu yoklamasında ilk sıralarda çıkmasına karşılık ’başbakanlık koltuğunu istemiyorum’ açıklaması, kararsızların oyunu Sosyal Demokratlara yönlendiriyordu. DF’in aşırı sağ duruşundan dolayı ‘koltuğu teslim’ alması doğal olarak zor. ‘Siyasette 24 saat uzundur’ yıllar sonra gerçek oldu. Siz bu analizi okurken belki

Lars Lökke Rasmussen koltuğunu bırakmış olacak. Partinin yetkili organları gazetemiz baskıya girdiği saatte toplanıp, genel başkanlarının geleceğini belirleyecek. Lars Lökke’nin istifa etmezse seçmenin gösterdiği kart ‘kırmızı’ olacak gözüküyor. Bir kaç hafta öncesine kadar olası bir seçimde başbakanlık koltuğunun bir numaralı adayı olan Lars Lökke için koltuk hayal olup, siyasette erken jubile gerçekleşebilir. Son olaylardan en çok memnun olan ise Başbakan Helle Thorning- Schmidt’tir. Ne de olsa en güçlü rakibi ağır bir yara aldı. Artık şu sıralar kimse seçimler için kesin tahminde bulunamaz.

Mahmut Çebi

Problem haberde mi, teşvik alan UETD’de mi? Ocak 2014’de Türkiye’nin yurtdışında ne tür projeleri desteklediğini araştırırken Yurtdışı Türkler Başkanlığı (YTB)’nin internet sitesinde yer alan İMECE isimli kitabı farkettik. 2013 yılında hazırlanan kitapçıkta 2011-2013 yılları arasında yurtdışında teşvik edilen örnek proje ve uygulamalardan bazılarına yer veriliyordu. Tüm dünyada verilen teşviklerin yüzde 10’undan fazlasını alan Almanya’daki projelerle ilgili detay verilmese de Almanya kaynaklı projelere toplam 4 milyon 371 bin Türk Lirası teşvik verildiği ifade ediliyor örnek proje olarak da Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD)’nin Berlin Bürosunun yaptığı “Gençlik Daireleriyle Alakalı-Türk Aileleri Danışma e-hizmet Merkezi” projesi gösteriliyordu. İMECE kitabında UETD Berlin’in örnek projesiyle alakalı olarak “Berlin’de 500 kişiye yönelik toplam 5 eğitim semineri düzenlenmiş, 3750 kişiye yönelik toplam 24 bilgilendirme toplantısı yapılmış, 200 adet büyük afiş, 10.000 adet el ilanı, 1000 adet kitapçık bastırılarak dağıtılmış ve bir web sayfası hazırlanmıştır” ifadeleri yer alıyordu. O dönem YTB Başkanı olan Kemal Yurtnaç’ın kitabın girişindeki sunuş yazısında ise “Elinizdeki bu kitapta 2011-2013 yılları içerisinde Başkanlığımız 73 farklı ülkedeki sivil toplum kuruluşları ile birlikte yurtdı-

şında ve yurtiçinde gerçekleştirdiği projeler bulunuyor.” diyordu. Fakat ne UETD’nin merkezinin bulunduğu Köln’deki ne de Berlin’deki muhabir arkadaşlar böyle bir örnek projeden haberdar değillerdi. 20 Ocak 2014 tarihinde internet üzerinde yaptığımız aramada da ne bahsedilen proje ile ilgili bir web sayfasına rastladık, ne de kitapta bahsedilen faaliyetlerin yapıldığına dair bir habere. Bunun üzerine önce UETD’nin Köln’de bulunan genel merkezine Koruyucu Aile ile alakalı ne tür projeler yapıldığına dair sorumuzu ilettik. UETD Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Kara’nın 24 Ocak 2014’de verdiği cevapta YTB’nin İMECE kitabında yer alan örnek projeden ve alınan mali destekten bahsedilmiyordu. UETD Merkez’in sosyal sorumluluk gereği ilgilendiği Gençlik Daireleri ile alakalı olaylardan örnek veriliyordu. Yurtdışı Türkler Başkanlığı’na da şubat ve mart aylarında ilettiğimiz sorularımızın ilk muhatabı o zamanki Başkan Kemal Yurtnaç idi. Sayın Yurtnaç ilk önce “Yurtdışı seyahatteyim merkeze dönünce cevap veririm” demesine rağmen soruları cevapsız bıraktı. Biz cevap beklerken Şubat ayı sonunda YTB başkanı değişti. Kemal Yurtnaç’ın yerine Kudret Bülbül geldi. Sorularımızı tekrar iletmemize rağmen yine cevap gelmedi. Bu arada yurtdışı faaliyet ve teşviklerin

anlatıldığı İMECE isimli kitap da internet sitesinden kaldırıldı. Başkan değişikliği sebebiyle uzun süre beklettiğimiz sorularımıza cevaptan ümidi kesince, haberimizi “Türkiye’den destek alıyor ama proje gösteremiyor” başlığı ile 21 Mayıs 2014’de yayınladık. Haber üzerine UETD Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Kara 22 Mayıs’ta gönderdiği e-mailde Ocak ayındaki sorulara cevap verdiğinde Berlin UETD’nin aldığı projeden haberinin olmadığını, projenin 2013’de alındığını, ilk ödemenin 2014 Şubat ayının sonlarında yapıldığını ve bir ay kadar önce başlayan projenin şu an halen uygulanmakta olduğunu bize iletti. Yurtdışı Türkler Başkanlığı (YTB)’nın kitabında projenin 2013 öncesinde gerçekleştirildiği yani yapılıp bitmiş olduğu ifade edilmesine rağmen UETD’nin açıklaması doğrultusunda yaptığımız araştırmada projede bahsedildiği gibi bir internet sitesinin “Türk Aileleri Danışma ve Hizmet Merkezi” adı altında Mart 2014’de kurulduğunu gördük. Projenin YTB tarafından desteklendiğinin vurgulandığı sitede hepsi 27 ve 28 Mart 2014 tarihli 6 faaliyet yer alıyordu. Bunun haricinde Koruyucu Aile hakkında detaylı bilgiler veriliyordu. Projenin tanıtımı ise önce 28 Mart 2014’de Berlin Başkonsolosu Başar Şen’in de katıldığı bir toplantı ile yapılmıştı. Projenin daha sonra bir de 26 Nisan’da Berlin

Brandenburger Tor’da yapılan 23 Nisan şenliklerinde tanıtıldığı ifade ediliyordu. Sadece “Berlin Türk” ve “Ha-ber com” internet haber sitelerinde yer alan proje açılış ve duyuru haberlerinde Proje koordinatörü Ö. Bülent Sever “5000’den fazla el ilanı ve bir o kadar da Türk bayrağı dağıttıklarını” söylüyordu. Vaziyet böyle sevgili okurlar. Kamu adına denetleme yapan medyanın nelere vesile olduğuna siz de şahit olmuş oluyorsunuz. Ama hala vazifemiz bitmiş değil. Bu bir örnek proje ise şimdi YTB ve UETD’nin aşağıdaki sorulara da cevap vermesi gerekiyor. Teşvik edilen proje örneklerinin anlatıldığı kitapçık siteden niçin kaldırıldı? Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde teşvik alan projelerin hayata geçip geçmediği kim veya hangi kurum tarafından kontrol ediliyor? Kitapçığa göre hem ödemesi ve hem faaliyetleri 2013 yılında yapılmış görünen projenin 2014 Mart ayında başlama sebebi nedir? Diğer ülkelerde de böyle örnekler var mı? UETD Berlin projesi için ne kadar teşvik aldı. Ne kadarı harcandı ve bu harcamalarla neler yapıldı? Kurumlar yaptıkları örnek projeleri, örnek olması için detayları ile kamuoyuyla paylaşmak niçin çekinirler ki?


10 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Albertlund Alaattin Camii ve Türk Kültür Derneği Başkanı Doğan Polat bu tür organizasyonlarla insanlarımız arasındaki birlik ve beraberlik ruhunu da geliştirmek istediklerini söyledi.

Albertslund, cami kermesinde buluştu Albertslund Alaattin Cami ve Türk Kültür Derneği tarafından geçtiğimiz hafta organize edilen kültür günü ve kermes büyük ilgi gördü. ZAMAN KOPENHAG

1Kültür Derneği tarafından geçtiğimiz

Albertslund Alaattin Cami ve Türk

hafta organize edilen kültür günü ve kermes büyük ilgi gördü. Danimarka’da Türkiye kökenlilerin en yoğun olarak yaşadığı semtlerden biri olan Albertslund’ta çok sayıda kişi kermesi ziyaret etti. Kermeste elde edilen gelirlerin tamamının yeni cami ve dernek binası için kullanacağı açıklandı. Albertlund Alaattin Camii ve Türk Kültür Derneği Başkanı Doğan Polat söz konusu etkinliğin basit bir kermesten daha çok geniş katılımlı bir kültür günü olarak planlandığını söyledi. Albertslund Türkiye kökenli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir semt olmasına rağmen burada yaşayan insanların sık sık biraraya gelme şansı bulamadıklarını belirten Polat, bu tür organizasyonlarla insanlarımız arasındaki birlik ve beraberlik ruhunu da geliştirmek istediklerini söyledi. Danimarka medyasında son dönemde yayınlanan bazı haberlerde ülke genelindeki camilerin tamamını töhmet altında bırakacak olumsuz ifadelerin kullanıldığını hatırlatan

Doğan, bu tür etkinliklerle camilerimizin iddia edildiği gibi terörist yetiştiren yerler değil tam tersine insanların hoşgörü ve anlayış içerisinde bir araya geldiği ve sosyal faaliyetlerde de bulunabildiği mekanlar olduğunu göstermek istediklerini ifade etti. 2 gün boyunca devam eden kermese

zaman zaman Danimarkalılar da ilgi gösterdi. Liberal Parti’nin Albertslund Belediye Başkan Adayı Brian Palmund çocuklarıyla birlikte kermesi ziyaret etti. Albertslund Türk Kültür Derneği Başkanı Doğan Polat ile sohbet eden Palmund, etkinlikten övgüyle bahsetti.

Anadolu mutfağının değişik lezzetlerinin sunulduğu kermeste ayrıca çocukların eğlenebileceği çeşitli oyun platformları da hazırlandı.

STURF Derneği’nden çevre bilinci ve sosyal farkındalık semineri Geçtiğimiz hafta içerisinde İsveç Türk İş Adamları Derneği (STURF) tarafından organize edilen seminerde çevre bilinci ve sosyal farkındalık konuları masaya yatırıldı.

ZAMAN MALMÖ

tim şartları altında günümüz dünyasının çok uzun ömürlü olmadığının altını çizen Koca, bir bölgeyi yeşil enerjiye çevirmek için oradaki fabrikaları dünyanın başka bir yerine taşımanın çözüm olmadığını insanlık olarak kalıcı çözümler üretilmesi gerektiğini ifade etti.

1STURF Derneği tarafından geçtiğimiz Malmö ve çevresinde faaliyet gösteren

hafta içerisinde çevre bilinci ve sosyal farkındalık konulu bir seminer organize edildi. STURF Derneği yetkililerinden Yusuf Tözmal’ın yaptığı açılış konuşmasının akabinde başlayan seminerde “çevre bilinci ve sosyal farkındalık firmaları daha cazip hale getirebilir mi?” sorusuna cevap arandı. Malmö Halkevi’nin konferans salonunda gerçekleştirilen seminere Lund Üniversitesi öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Deniz Koca ve Malmö Belediyesi’nin alyapı işlerinden sorumlu başkanı Milan Obradovic konuşmacı olarak katıldı. Katılımcılara sürdürülebilirlik hakkında bilgi veren Doç. Dr. Koca daha sonra soruları cevaplandırdı. Mevcut tüke-

ÇEVRE DOSTU YEŞİL ENERJİ

Malmö Halkevi’nin konferans salonunda gerçekleştirilen seminere Lund Üniversitesi öğretim görevlilerinden Doc. Dr. Deniz Koca ve Malmö Belediyesi’nin alyapı işlerinden sorumlu başkanı Milan Obradovic konuşmacı olarak katıldı.

Malmö Belediyesi’nin altyapı işlerinden sorumlu başkanı Milan Obradovic ise yaptığı konuşmada belediye olarak yeşil enerjiye verdikleri ehemmiyetten bahsetti. Malmö Belediyesi olarak çevre dostu projeler üreten firmalara ve insanlara destekler verdiklerini vurgulayan Obradoviç insanların ve firmaların daha sağlıklı bir gelecek için çevre dostu yeşil enerjiye değer vermesi gerektiğini söyledi.


11 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

PSIKOLOG KALE:

Sosyal bir cemaate bağlılık düşüncesi, kişiyi intihardan koruyor

İntihar meselesi yeniden gündemde. Yılda yaklaşık 500’ün üstünde intihar olayı yaşanıyor. Sorunun çözümüne yönelik, Sağlık Bakanlığı için devtlet kasasından 5 milyon kron ek bütçe ayrıldı. ENGİN TENEKECİ OSLO

1Psikiyatri Kliniği’nde tedavi gören 30 Ülkenin en büyük hastenesi Ullevål’un

yaşındaki Norveçlinin intihar etmesi, gündeme yeniden ülkede yaşanan intihar olaylarını getirdi. Hastane kliniğinde 2010’dan 2013’e kadar intihar edenlerin sayısı 423 olarak açıklanırken, Norveç Halk Sağlık Enstitüsü’nün verilerine göre bu rakam ülke genelinde yıllık 500’ün üstünde olduğu . Bu rakamın yaklasik 150’sini kadınlar, 350’sini ise erkekler oluşturmakta. Yılda intihara teşebbüs edenlerin sayısıysa, 3 bin 500-7 bin 500 olarak gösteriliyor. Konuyla ilgili kollarını sıvayan Sağlık Bakanlığı, ‘’İntihar ve Kendine Zarar Vermeyi Koruma Önleme Planı’’ adı altında bazı adımlar attı. 29 maddeden oluşan plan için, devlet kasasından yaklaşık 5 milyon kron ek ödenek ayrıldı. Amaç; ülkede yaşanan intihar ve kendine zarar verme vakaalarına engel olup, aza indirgemek. Özellikle psikolojik tedavi hizmeti veren hastanelerin kalitesini yükseltmek. Konunun uzmanlarının ilmi donanımlarını daha da artırmak. Oslo Universitesi Ullevål Hastanesi Ulusal Azınlık Sağlık Araştırmaları Merkezi’nde (NAKMI) görev yapan Psikolog Emine Kale ile intihar nedenlerini konuştuk. İntihar olaylarının ileri derecede psikolojik bozukluğu olan kişilerde (ağır depresyon veya schizofreni gibi) daha sık görüldüğünü söylüyor. Ayrıca buna ek olarak, tedavisi olmayan ciddi ve progresiv hastalıklara sahip olanlarda, tedavisi olmayan şiddetli ağrılardan muzdarip olanlarda, sakatlığı olanlarda, alkol ve uyuşturucu kullananlarda da intihar vakaalarının daha sık görüldüğünü belirtiyor. Öte yandan Psikolog Kale, kişinin ansızın yaşadığı bir yaşam krizinin tetiklediği aşırı psikolojik baskıyla veya uzun sürede yaşadığı negatif olayların etkisiyle de intihara sürüklenebileceğinin altını çiziyor. Kale

Oslo Universitesi Ullevål Hastanesi Ulusal Azınlık Sağlık Araştırmaları Merkezi’nde (NAKMI) görev yapan Psikolog Emine Kale ile intihar nedenlerini konuştuk. FOTOĞRAF: ZAMAN örnek olarak şunları sıralıyor: ‘’ Cinsel taciz ve şiddet, sevilen bir yakınını kaybetme, yakın ilişkerdeki kopukluklar ve yalnızlık, işsiz kalma, ekonomik sıkıntılar veya sosyal pozisyon kaybı.’’ İnsanı rencide edici başka olayların da, insanın kendi canına kıymaya neden olduğuna işaret eden Kale, kişinin uzun süreli okul veya iş hayatında alaya mazur kalması, yine kişiyi intihara sürükleyebildigini söylüyor. Psikolog Emine Kale, özellikle genç erkeklerde, çevreden gelen beklentileri karşılayamama duygusu ya da kişinin kendisine olan beklentilerinin çok yüksek olması yüzünden hayal kırıklığı yaşamasını da, intiharı tetikleyen nedenler arasında sıralıyor. Bununla birlikte, yaptıklarından tatmin olmamakla ilgili acımasız bir ‘özyargı’ya kapılan gençlerde de intihar olaylarının görüldüğünü hatırlatıyor. Kale’ye göre yaşanılan zorluklar, yalnızlık, çaresizlik, hayatın zorluklarıyla tek başına başa çıkamama duygusu ve kendini fazla hissetme ve bunun

ölümden korkmama duygusuyla birleşmesi, neticede, kişinin aile ve yakınları için felaket anlamına gelen intiharla sonuçlanabiliyor.

Her işte bir hayır vardır... Emine Kale, kendisine yönelttiğimiz, ‘’ Bu tür intihar sorunlarına, manevi yani inansızlık gibi sorunlar da eklenebilinir mi? şeklinde ki soruya da bazı açıklıklar getiriyor. Genel anlamda inasanların, büyük sıkıntılar yaşadığında veya ‘darda kaldığında’ kendilerine güç verecek ve dayanma takatini artıracak artıracak şeyler aradığına atıfta bulunuyor. Dini inancın, inanan bir kişiye bu tür durumlarda koruyucu bir güç oluşturabileceğine işaret ediyor. Kale, yaşadığı klinik tecrüblerini de hatırlatark sözlerini şöyle sürdürüyor: ‘’Klinisyen olarak benim izlenimim; hangi dinden olursa olsun inancı olan hastaların intihar düşüncesine daha kolay karşı koyduğudur. Bu yaşanılan zorluklar karşısında ilahi bir varlığın kişiyi yalnız bırakmayacağı düşüncesiyle ilgili

olabilir. Veya yaşanılan zorlukların bir sınav olduğu düşüncesi. Bizde, ‘Allah sevdiği kuluna cektirirmiş.’ derler. Her içte bir hayır olduğu düşünülür ve kişiler başına gelenleri sorgulamak yerine, kabullenmesi gerektiği söylenir. Böyle bir inançla sabır etmek bir erdem olur ve zorluklarla baş etme gücü verebilir. Psikolog Kale, konuşmalarında intahar meselenin, sosyal yönünü de ele alıyor. Ona göre, kişinin, herhangi bir sosyal cemaate ait olduğunu ve yalnız olmadığını hissetmesi, yine o kişiyi intihar düşüncesinden koruyor. İnaçlı Müslüman hastalarından da bazı örnekler veren Kale, sözlerini şöyle sürdürüyor: ‘’İnançlı Müslüman hastalarım tarafından sık sık dile getirelen şey; intiharın dinimizde yasak olduğu ve bu yasağın intiharı onlar için bir çıkış olarak görmeyi zorlaştırdığı şeklinde. Ama her halükarda unutmamak gereken bir şey var: Yukarda sözü edilen risk grubununda olan kişilere aile ve yakın çevredeki insanların destek vermesi, cemiyetin dayanışma göstermesi ve sahip çıkması çok önemli. Hatta bu durumlarda doktorla veya bir psikologla irtibata geçip, kişinin psikolojik destek alması sağlanması doğru olur.’’ İnsanların bir birlerinin sosyal çevresini ve sosyal iklimini oluşturduğunu söyleyen Kale, yine insanların bir birlerine olumlu yaklaşmasının, aralarındaki ilişkilerde insancıl ve ılımlı bir tavır sergilemenin önemli olduğuna işeret ediyor. Emine Kale, konuyla ilgili sözlerine şunları ekliyor: ‘’Cemiyet içerisinde din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı göstermeden ölüm, hastalık veya başka türlü felaket yaşayan insanlara sıcaklık göstermek ve yardım elini uzatmak önemli. San Fransisco’nun ünlü Golden Gate köprüsünden atlayarak intihar eden bir adamın geride bıraktığı notta; ‘Eğer ben köprünün ortasına gelene kadar bir kişi bana gülümserse intihar etmeyeceğim.’ yazıyormuş. Bu çok anlamlı bir mesaj bizlere. Hepimiz farkında bile varmadan bir gülümseme ile birisinin hayatını kurtarıyor olabiliriz.’’


12 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

İSVEÇ HABER TURU

İsveç’te CONIFA Dünya Futbol Kupası müsabakaları yapılacak

Programın sonunda ise Malmö’de yaşayan çocuklardan oluşan Minik Kalpler Korosu sahne aldı.

Malmö’de anneler günü kutlaması İsveç’in Skane bölgesinde faaliyet gösteren Stella ve Malmö Akademiska Dernekleri tarafından ortaklaşa organize edilen programda bir araya gelen anneler eğlence dolu anlar yaşadı. ZAMAN MALMÖ

1ve Malmö Akademiska Dernekleri tarafından

İsveç’in Skane bölgesinde faaliyet gösteren Stella

ortaklaşa organize edilen programda bir araya gelen anneler eğlence dolu anlar yaşadı. Anneler ve çocukları arasında yapılan yarışma görülmeye değerdi. Program eğitimci Vildan Akyüz’ün konuşması ile başladı. Günümüzde birçok sorunla boğuşan dünyamızın ancak kaliteli nesiller sayesinde müreffeh bir geleceğe ulaşabileceğini belirten Akyüz, söz konusu nesillerin yetişmesinde annelerin üzerine büyük görevler düştüğünü söyledi. Peygamber Efendimiz’in (Sav) ‘‘Cennet annelerin

ayaklarının altındadır’’ hadis-i şerifini hatırlatan Akyüz, annelerin cenneti ayaklarının altına serecek vasıfları kazanması gerektiğini söyledi. Program daha sonra anneler ve çocukları arasında yapılan yarışma ile devam etti. Birbirlerini ne kadar tanıdıklarını test eden anneler ve çocuklar arasında komik dialoglar yaşandı. Öte yandan Malmö Akademiska Derneği (MAF) öğrencilerinden İnci Kurtulmuş’un annesi için yazdığı mektup ve okuduğu şiir sonrasında ise duygu dolu anlar yaşandı. Programın sonunda ise Malmö’de yaşayan çocuklardan oluşan Minik Kalpler Korosu sahne aldı. Anneler gününe özel şarkılar söyleyen Minik Kalpler Korosu annelere gurur dolu dakikalar yaşattı.

CONİFA (Bağımsız Futbol Dernekleri Konfederasyonu) Dünya Futbol Kupası bu yıl İsveç’te yapılacak. Politik mülahazalarla FİFA’ya alınmayan ve bu nedenle uluslararası müsabakalardan dışlanan ülke ve bölgelerin ulusal futbol takımlarını bir çatı altında toplamayı hedefleyen CONİFA adlı futbol teşkilatının düzenleyeceği Dünya Kupası bu yıl İsveç’in Müsabakalar Östersund kentinde 31 Mayıs-8 Haziran 2014 tarihleri arasında yapılacak.

“meshk–istanbul” Stockholm’de coşturdu… Muharrem Çakmak, Muzaffer Özcan, Marcelo Pareyya ve Bora Serbülent’in bir araya gelerek kurduğu alternatif bir müzik grubu ”meshkİstanbul”, Stockholm’de coşkulu bir konser verdi. Geçtiğimiz Pazar günü Tumbascenen’de müzik severlerin karşısına çıkan “meshk-istanbul”, akustik enstrümanlarla sevilen, bilinen şarkı ve türküleri daha yalın ve farklı bir halde interaktif olarak icra etti. Konserlerinde gerek yurt içi, gerekse yurt dışından tanınmış, başarılı enstrumanist ve solistleri de konuk olarak ağırlayan “meshk-istanbul”, bu konsere de Kıbrıs’tan Gürhan Nuray ve Uğur Güçlü’yü davet etti. Konserde, müzik severler zaman zaman esprilerle kahkahalara boğulurken, sık sık da söylenen eserlere eşlik etti.

Denizde kalp krizi geçiren İsveçli turist öldü Muğla’nın Marmaris ilçesinde denizde kalp krizi geçiren İsveçli kadın turist, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Marmaris’e tatile gelen 65 yaşındaki İsveçli turist Marie Elizabeth Wallen sahilde denize girdi. Bir süre sonra İsveçli turistin suyun yüzünde hareketsiz kaldığını gören plaj görevlisi genç, suya atlayarak kadını kumsala çıkarttı. Olay yerine çağrılan sağlık görevlileri, kadına suni teneffüs ve kalp masajı yaptı. Duran kalbi yeniden çalıştırılan Wallen, ambulansla Marmaris Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Acil serviste gerekli müdahalelerin ardından yoğun bakıma alınan kadının kalbi tekrar durdu. Doktorlar kadının duran kalbini çalıştırmak için 45 dakika boyunca kalp masajı yaptı ancak talihsiz turist tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. İsveçli turistin cenazesi hastane morguna kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Asurîler köylerine döndü Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Körseli köyünü ’Güvenlik’ gerekçesiyle terk ederek Avrupa’daki çeşitli ülkelere göç eden Asurî aileleri, başlatılan demokratik çözüm sürecinin ardından köylerine dönmeye başladı. Terk ettikleri köylerine yıllar sonra dönmenin mutluluğu ve heyecanını yaşayan Asurîler, harabe görünümündeki evleri yeniden inşa etmeye başladı. 1993 yılında İsveç ve Belçika başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yerleşen Asurî aileleri, demokratik çözüm sürecinde ardından Köseler köyüne dönme kararı alarak Silopi ilçesine 15 kilometre uzaklıktaki köylerine döndü.

Romenlerin sorunları İsveç’in İstanbul Başkonsolosluğunda masaya yatırıldı.... Türkiye’de yaşayan Roman vatandaşların kurduğu ’Sıfır Ayrımcılık ’’Derneği, İsveç’in İstanbul Başkonsolosluğunda bir seminer verdi. İnsan hakları merkezli sivil toplum örgütü olan ve Roman aktivistler tarafından hayata geçirilen derneğin seminerde, amaçlarının farklı kimliklere sahip olanlara karşı önyargılı hareket edenlerle mücadele emek olduğunu açıklandı.


13 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

DANİMARKA HABER TURU

Çocuklara daha fazla vakit ayırıyorlar

Falster Efterskole’de ‘Sağlıklı Mayıs Ayı’ projesi BÜŞRA BALIKÇI ÖĞRENCI FALSTER EFTERSKOLE

1likleriyle sağlıklı bir şekilde geçirildi. Yaklaşık bir Mayıs ayı Falster Efterskole’de bir dizi spor etkin-

ay boyunca, her gün en az bir saat spor yapan öğrenciler, haftanın belirli günlerinde de değişik aktivitelere katılıp sağlıklı yaşamla ile ilgili bilgi aldılar. Öğrenciler spor yaparken aynı zamanda bunu hayırlı bir projeye dönüştürmeyi ihmal etmediler. Okulumuz, Time To Help Derneği ile anlaşarak, Afrika’da bir su kuyusu projesine girişti. Öğrencilerin, koşarak veya yürüyerek katettiği her kilometre basına belli bir ücret sponsorlar yardımıyla toplanarak su kuyusu için gerekli miktar temin edilmiş oldu. Okul olarak her öğrencinin hedefi 50 kilometreye varabilmekti ve bunu gerçekleştirmek için hepimiz çok uğraştık. Bir yandan spor yaparken, okulumuz farklı misafirleri ağırladı: Beden Eğitimi Öğretmeni ve Albertslund Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Küçukakın, Özel Beslenme Uzmanı Gitte Holmberg, Fitness Öğretmeni ve Psikolojik Danışman Ufuk Güvenç... Mehmet Küçukakın ve beslenme uzmanımız ve fitnes öğretmenimiz bize sporun fiziksel faydalarını anlatıp bizimle aktiviteler yaparken, Ufuk Bey sporun zihinsel gelişimdeki önemini anlatıp bizi bilgilendirdi. Eğer projemiz pozitif bir şekilde sonuçlanırsa, Ekim ayında okulumuzun müdürü Yurdal Çiçek Hocamız ve okuldan bir kaç öğrencimiz Afrika’yı ziyaret edip su kuyusunun açılışına katılacaklar.

Bu proje vesilesi ile bizler de öğrenciler olarak, sportif faaliyetlerle dolu sağlıklı bir ay geçirdik. Bize bu fırsatı veren okul idaremize teşekkür ediyoruz. Öğrencilerden Suzan Bardakçı, bu ay boyunca yediklerine dikkat ettiğini söyleyerek, bol bol meyve ve sebze tükettiğini ifade etti. Nurcan Şahin ise bu ay boyunca özellikle koşu olmak üzere değişik bir sürü sportif faliyetlerde bulunduğunu bildirip sporun üzerindeki pozitiv etkisini yaşadığını iletti. Son olarak Naciye Şahin ise büyük bir gururla, bir ay boyunca 138 km koştuğunu belirtti. Üçü de bu projenin bize büyük bir katkıda bulunduğunu düşünüyorlar. Değişik fakat aynı zamanda eğlenceli bir ay geçirdiğimizi söyleyen öğrenciler sporun zihinsel gelişime yararlarını da gördüklerini belirttiler. Okul Müdürü Yurdal Çiçek projenin amacının, öğrencilerin sportif faliyetlerde bulunup, beslenmelerine de özen göstererek daha sağlıklı bir ay geçirmeleri olduğunu belirtti. Müdürümüz ögrencilerden bazılarının zorlandığını belirterek, “Çok spor yapan bir gruba sahip değiliz. Zaten projenin amacı da bütün öğrencilerimizi spora ve sağlıklı yaşama teşfik etmekti. Fakat herkes bu ayı kendi çapında değerlendirdi ve olumlu bir sonuç aldı diye düşünüyorum.” şeklinde sözlerini tamamladı. Yurdal Hocamız bunun sadece bir başlangıç olduğunu belirtirken, ilerleyen senelerde projeyi daha zenginleştirerek geniş katılımlı hale getirmeyi planladıklarını söyledi. Son olarak Yurdal Hocamız sponsorlara bu projeyi desteklediklerinden ötürü teşekkür etti.

Danimarka’daki birçok kurum, artık ebeveynler ve eğitimcilerle uygulamalar ve intranet aracılığı ile iletişim kuruyor. Farum’da bulunan Börnehuset Lyngholm yeni bir sistem geliştirdi, çocukların teslim edilmesi gibi birçok yönetimsel görev artık elektronik ortamda yapılıyor. Bu hem aileler hem de çalışanlar açısından oldukça avantajlı olarak nitelendiriliyor. Kurumun yöneticisi Nicholas Dührmann, “Günlük hayatlarımızı kolaylaştırıyor, çünkü örneğin çocuklarla zaman geçirmek gibi daha önemli olan görevler aksamıyor.” dedi. Mevcut haber panosu dijital bir pano ile değiştirildi, böylece aileler her an kurum hakkında bilgi alabilecek. Dijital hayata geçen kurumun başka bir özelliği de eğitmenlerin gün içinde çektiği fotoğrafları direkt olarak ebeveynlerin cep telefonlarına gönderebilmesi.     

Vergi Dairesi’nden 902 milyonluk hata Vergi Bakanı Morten Östergaard’ın Meclis Vergi Komisyonu’nda yaptığı açıklamada; Vergi Dairesi’nin (Skat) yasal olarak engele uğramadan önce 902 milyon kron tutarındaki borçları tahsil etmesi gerekiyor. Liberal Parti’nin vergi sözcüsü Torsten Schack; “Yapılan işler vergi kurumuna gösterilmediği için gereklilikler zaman aşımına uğradı. Bu, tabii ki şok edici bir durum” dedi. Vergi Dairesi, 2005 yılında vergi ödeyenlerin devlete ait borçlarının tahsilatını üstlendiğinden beri borçlar gün geçtikçe daha da çok birikiyor. Kasım ayında Ulusal Denetleme Kurumu, Vergi Dairesi’nin vergi tahsilatı faaliyetlerini denetledi. Denetim, kurumun borçları düzenli bir şekilde kontrol etme konusunda başarısız olunduğunu gösterdi. Toplamda 902 milyon kron değerinde olan yaklaşık 88 bin alacak bulunuyor.

Sağlık projeleri yavaş ilerliyor Akıl hastalarının yararına olan çok sayıda projenin ilerlememesi hayal kırıklığı yaratıyor. BT gazetesi tarafından bu yıl başlaması gereken 12 projeden 10 tanesine hala başlanmadığı sağlık bakanı Nick Haekkerup’a hatırlatıldı. Ancak Bakan Haekkerup, sorumluluğu eski sağlık bakanlarının üzerine attı. Haekkerup; “Bakan koltuğuna oturduğumda bu projelerin yeterince hızlı ilerlemediğini tespit edebilirdim. Artık daha kontrollü ilerleyeceğiz” dedi. Yeni yönetimle, projelerin yaz sonrası başlayacağını söyleyen Sağlık Bakanı Nick Haekkerup’a yakın olan Sağlık Kurulu koordinasyon birimlerini harekete geçirecek.  

Blekinge Davası kapanıyor Gerekli sorular cevap buldu ve Adalet Bakanı Karen Haekkerup’a göre, Danimarka İstihbarat Teşkilatı PET ve Adalet Departmanı’nın Blekingegade çetesini beraat ettirmesine ilişkin olarak bu davanın kapandığını söyledi. Karen Haekkerup komisyon tarafından hazırlanıp kendisine verilen bir rapora dayanarak bu konuşmayı yaptı. Komisyon, PET ve Adalet Departmanı’nın polis araştırmasına karşı çıkıp çıkmadığını inceledi. Karen Haekkerup, bir bildiride “Blekingegade çetesinin çok önemli suçlar işlediği unutulmamalıdır. Bu sebeple bu, yıllarca kamunun ilgisini çeken istisnai bir davadır. Bu davayı kapatmanın birçok kişi için çok önemli olduğunu biliyorum. Rapor, tüm davanın kapsamlı bir incelemesini içeriyor ve toplumsal olarak sorulan önemli soruların hepsi artık yanıt buldu.” dedi. Komisyon, raporunda PET’in Adalet Bakanlığı’nın ya da diğer merkez otoritelerin polis ve savcı incelemelerine karşı çıkmadığını belirtiyor. Blekingegade çetesi 1970’lerin başından 1980’lerin sonuna kadar birçok hırsızlık ve suça karışmış solcu bir grup ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni (FHKC) desteklemektedir.  

Danimarka krizden çıkıyor Ekonomi Müşavirleri Konseyi’nin yayımladığı bahar dönemi raporuna göre, Danimarka için kriz tünelinin sonunda bir ışık var. Raporun hazırlayan komisyon Başkanı Hans Jörgen Whitta Jacobsen, “Danimarka ekonomisi ile ilgili geleceğe dair tahminlerimiz olumlu yönde ve 2014’ten 2016’ya kadar iş gücünde 65 bin kişilik artış sağlayacak bir büyümenin olmasını bekliyoruz” dedi.


14 İSKANDİNAVYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

B R E I V I K S A L D I R I S I N DA TA H R I P O L M U Ş T U

Hasar gören başbakanlık binaları yeniden inşaa edilecek

Üç yıl önce terör saldırısındahasar gören hükümet binaları yeniden dizayn edilecek. Yeni hükümet binası eskisine göre daha güvenli, çevreye daha duyarlı ve geleceğe dönük bir şekilde inşaa edilecek. YASİR ÖZKAN OSLO

1me-Yerel Yönetimler Bakanı Jan Tore Başbakan Erna Solberg ve Modernleş-

Sanner, cani Anders Behring Breivik’in üç önce bir ton ağırlığındaki bombayla düzenlediği saldırıda hasar gören başbakanlık binaları hakkında konuştu. Solberg, hükümet binasının yeniden inşaa edileceği duyurdu. Yeni projeyle, sadece hükümet binasının değil, hükümet binasının çevresinin de tamamen yeniden dizayn edileceğini açıkladı. Yeni hükümet binasının projesinin tanıtıldığı konfesransta konuşan Başbakan Erna Solberg, tarihin gelecekle birleşeceğini, hükümet olarak bazı değişikler yapacaklarını, ancak geçmişlerine de sahip çıkacaklarını söyledi. Yeni hükümet binasının modern, açık, canlı ve güvenli kentsel bölgelerden oluşacağını açıkladı. ‘Yüksek blok’ olarak nitelendirilen eski hükümet binasının tarihi açıdan değerli olduğu için yıkılmayacağını söyleyen başbakan, “Ortak tarihimizi, kurulacak yeni hükümet binasına taşımayı hedefliyoruz. ‘Yüksek blok’un ön tarafı, eski binanın önündeki açık alan ve binanın içerisindeki tarihi sanat eserleri korunacak. Eski binanın arkasınaysa yeni binalar kurulacak.’’ şeklinde konuştu. Modernleşme-Yerel Yönetimler Bakanı Jan Tore Sanner’sa, hükümet binasının, binada çalışacak devlet memurlarının istekleri doğrultusunda dizayn edileceğini aktardı. Yeni hükümet binasının daha fonksiyonel

Başbakan Solberg, ‘Yüksek blok’ olarak nitelendirilen eski hükümet binasının tarihi açıdan değerli olduğu için yıkılmayacağını söyledi. FOTOĞRAF: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ

dizayn edilebilmesi için orada çalışacak memurların dizayn çalışmalarına dahil edilmelerinin önemine işaret etti. Sanner, şöyle devam etti: “Hükümet binası öncelikle orada çalışacak memurların binası. Bu yüzden orada çalışacak memurların işlerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için geleceğe dönük, fonksiyonel ve cazip iş sahaları oluşturumamız oldukça önemli.’’ Kurulacak yeni hükümet binası, öncelikle binanın mevcut arazileri üzerine inşaa edilecek. Ayrıca yeni binalar, önümüzdeki yıllarda ihtiyaca göre genişletme imkanı bulunacak şekilde kurulacak. Başbakanlık ofisini barındıracak hükümet binasının etrafına ise, diğer bakanlık binaları kurulacak. Özellikle, bakanlık binalarından ayrı yerde bulunan Dışişleri Bakanlığı’nınsa, hükümet binasının yanına taşınması planlanıyor. Norveç kültürünü de yansıtacak bir mimariye sahip olması hedeflenen yeni hükümet binasının, yüksek güvenlik standardlarıyla donatılacağı, ayrıca binanın, çevre dostu ve yüksek enerji tasarruflu olarak inşaa edilmesi hedeflendiği bildirildi. Daha önce bazı uzmanlar, binaların yıkılması gerektiğini belirtirken, Norveç Kültürel Miras Kurumu ise binaların kültürel değere sahip olduğundan yıkılmaması gerektiğini savunmuştu. Breivik’in, 22 Temmuz 2011’de düzenlediği saldırıda 8 kişinin ölümüne neden olmuştu. Bombalı saldırıdan sonra Breivik, Ütoya adasındaki İşçi Partisi Gençlik Kolları’nın düzenlediği kampı basarak 69 genci acımasızca katletmişti.

Gezici konsolosluk Malmölü gurbetçileri memnun etti Türkiye Cumhuriyeti Stockholm Büyükelçiliği tarafından geçtiğimiz hafta içerisinde verilen gezici konsolosluk hizmeti Malmö’de yaşatan Türk vatandaşlarını memnun etti. Stockholm’e gitme zahmetinden kurtularak birçok işlemi yapabilen çok sayıda vatandaş söz konusu hizmetin yılın belirli zamanlarında tekrarlanmasını istiyor.

ZAMAN MALMÖ

1Konsolosluk Şubesinin Malmö’de iki

Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği

gün gezici konsolosluk hizmeti verdi. Malmö’de yaşayan çok sayıda Türkiye vatandaşı bu sayede Stockholm’e gitmeden işlemlerini yaptırma şansı yakaladı. Konsolos Ersen Alagöz Zaman’a yaptığı açıklamada; vatandaştan aldıkları tepkilerin son derece olumlu olduğunu benzer hizmetleri ilerde de gerçekleştirmek istediklerini söyledi. “Vatandaşlarımıza daha iyi hizmet vermek için çalışıyoruz. Daha önce Göteborg’da gezici konsolosluk hizmeti vermiştik. Şimdi Malmö’deyiz. Çok güzel tepkiler alıyoruz. Devletimizin vatandaşa hizmet vermek için onların olduğu yere

Konsolos Ersen Alagöz Zaman’a yaptığı açıklamada; vatandaştan aldıkları tepkilerin son derece olumlu olduğunu söyledi.

gitmesi karşısında vatandaşlarımız büyük bir memnuniyet yaşıyor” dedi. Söz konusu uygulamayı Büyükelçi Kaya Türkmen’in tavsiyeleri doğrultusunda başlattıklarını belirten Konsolos Ersen Alagöz, “vatandaşlarımızın güzel tepkileri bizi de motive ediyor” dedi. Öte yandan gezici konsolosluk sayesinde işlem yaptırma şansı yakalayan vatandaşlar da memnuniyetlerini ifade etti. Gezici konsolosluk kapsamında e-pasaport, askerlik erteleme, dövizle askerlik, nüfus, evlenme, tercüme ve evrak tasdik, vatandaşlık, adres beyanı ve vize işlemleri yapıldı. Yapılan açıklamada işlemlerin kayıt altına alındığını ve takip eden hafta içerisinde sisteme girileceği ifade edildi.


15 GÜNDEM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

263 ölümden ders alınmadı

Kozlu madenini işleten Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun, kusurları giderme konusunda üzerine düşeni yapmadığı Sayıştay raporunda çarpıcı örneklerle anlatıldı. TTK Teftiş Kurulu, genelde tespit edilen kusurlarla ilgili birim ve kişilerin kusurlarının bulunmadığına karar veriyor. Bu sebeple kusurlarla ilgili kesilen idari para cezaları da kurumun bütçesinden karşılanıyor. İSA SEZEN ANKARA

1maden kazasının yaşandığı Kozlu’da,

Soma’ya kadar Türkiye’nin en ölümlü

22 yıl geçmesine rağmen şartların değişmediği ortaya çıktı. TTK’nın işlettiği madende 2012 yılı boyunca denetim yapan müfettişler 35 kusur tespit etti: Basınçlı hava teneffüs istasyonları yetersiz, havalandırma arızasını bildiren uyarı sistemi yok. Manisa Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği kazanın ardından maden ocaklarında iş güvenliği eksiklikleri tartışılmaya devam ediyor. 1992 yılında grizu patlaması sonucu 263 işçinin vefat ettiği Zonguldak Kozlu ocağında yapılan denetimler, madenlerdeki iş güvenliği zafiyetini gözler önüne serdi. Sayıştay’ın hazırladığı son rapora göre, Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Çalışma Bakanlığı müfettişleri 2012 boyunca yaptığı denetimlerde 35 kusur tespit etti. Mecburi olmasına rağmen 2 bin işçinin çalıştığı ocakta bakanlık onaylı işyeri hekimi görevlendirilmedi. Bunun için 4 bin lira para cezası kesildi. Faaliyetlerin teknik ve emniyet yönünden denetimini yapan teknik nezaretçinin bulunmadığı, bu görevi işletme müdürünün yaptığı belirlendi. Madende ayrıca yeraltında basınçlı hava teneffüs istasyonları yetersiz kalırken, havalandırma sistemindeki arızayı bildiren uyarı sistemi bulunmuyor. Yüksekte yapılan çalışmalarda düşmeyi önleyici uygun platformlar kullanılmıyor, emniyet halatları deforme olmuş. Kaynak gazları ortama yayılıyor. Aşırı tozlanmaya karşın çalışanların çoğu toz maskesi kullanmıyor. Kozlu’da önceki yıl 2 işçinin ölümü, 492 işçinin yaralanmasıyla sonuçlanan 494 iş kazasının meydana gelmesi, 22 yıl önceki

faciadan ders alınmadığını gösteriyor. Kozlu madenini işleten Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun, kusurları giderme konusunda üzerine düşeni yapmadığı Sayıştay raporunda çarpıcı örneklerle anlatıldı. TTK Teftiş Kurulu, genelde tespit edilen kusurlarla ilgili birim ve kişilerin kusurlarının bulunmadığına karar veriyor. Bu sebeple kusurlarla ilgili kesilen idari para cezaları da kurumun bütçesinden karşılanıyor. Kusurlar giderilene kadar gerekirse maden ocağında çalışmanın durdurulması gibi kararlar TTK İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun yetkisinde. Ancak Çalışma Bakanlığı iş müfettişlerinin kusurlarla ilgili tespitleri kurulun aylık olağan toplantı tutanaklarında bile yer almıyor. Sayıştay raporunda noksanlık ve kusurların Kozlu’nun yanı sıra TTK’ya bağlı Armutçuk, Karadon, Üzülmez, Amasra maden işletmelerinin de ortak sorunu olduğu belirtildi ve denetimlerde belirlenen noksanlık ve kusurların sebepleri üzerinde de durularak en kısa sürede giderilmesi önerildi. Kozlu maden işletmesinde 2012’de bir önceki yıla göre yüzde 1’lik artışla 494 iş kazası meydana geldi. Kazalarda 2 işçi hayatını kaybederken 492 işçi de yaralandı. Sayıştay’ın 2012 Türkiye Taşkömürü Kurumu denetim raporunda iş kazalarıyla ilgili dikkat çekici bilgiler yer aldı. Kuruma bağlı Batı Karadeniz havzasında aralarında Kozlu’nun da bulunduğu 5 işletmede toplam 10 bin 140 işçiyle taşkömürü üretimi yapılıyor. 5 işletmede 2012’de 2011’e göre yüzde 5’lik düşüşle 2 bin 713 iş kazası meydana geldi. Kazalardaki azalmada işçi sayısındaki düşüş ve üretimin azalması da etkili oldu. Ancak 2011 ve 2012 yılları ile yaklaşık aynı seviyede üretimin yapıldığı 1999 yılı kaza istatistikleriyle karşılaştırıldığında, kaza sayısında yüzde

50-55’lik artış yaşandı. Sayıştay denetçilerine göre bu artışın ciddi şekilde analiz edilmesi gerekiyor. 2012 yılında kazaların yüzde 98’si yeraltında meydana geldi. Yaşanan kazalar sonucu Karadon, Üzülmez, Armutçuk ve Amasra’da birer, Kozlu’da ise iki işçi hayatını kaybetti. 2 bin 707 işçi yaralandı. Ciddi ağır yaralanmalarla meydana gelen kazalar daha çok üretim panolarında ayak ve bacalarda meydana gelen göçükler sebebiyle taş, blok düşmesi sonucu oluştu. Sayıştay denetçileri, ocaklarda yerinde yaptıkları denetimlerde gözlemledikleri kusurları raporlarında paylaştı. Buna göre galeri ve desandrelerde yer yer yollar düzgün değil, insan geçişini engelleyecek nitelikte. Yer yer su kanalları bozuk ya da yok. Derin su birikintileri oluşmuş durumda. Drenaj problemleri mevcut, basılan yer görülmüyor. Yollarda rastgele atılmış, bırakılmış malzemeler insan geçişini engelliyor, kayma, düşme, çarpma gibi kazaların artmasına sebep oluyor. Ayak boyunca ve taban-tavan yollarında tavanda yüksek basınç, dengesiz yük dağılımı ve/veya formasyon karakteristiği nedeniyle dökülmeler, akmalar, göçükler olduğu, ilave tahkimat yapılması gerektiği, önlem alınmadığından veya alınan önlemin yetersiz kalmasından dolayı yer yer rahatsız edecek boyutta tozlanma olduğu görüldüğü ifade edildi.

‘Sistem ciddi şekilde gözden geçirilmeli’ Sayıştay raporunda kaza istatistiklerinden yola çıkılarak TTK’ya önemli uyarılarda bulunuldu. Bu uyarılar rapora şöyle yansıdı: “2012’de yaralanma ile sonuçlanan toplam 2 bin 669 iş kazasının yüzde 78’inde pano ayak üretim (kazı) işçisi yaralandı. Yeraltında

meydana gelen bu kazaların yüzde 45’inin göçüklerden kaynaklanması, ayrıca Kozlu, Üzülmez ve Karadon müesseselerinde yine göçükler nedeniyle meydana gelen 3 ayrı kazada da 3 pano ayak üretim işçisinin vefat etmesi, maden ocaklarında üretim ayaklarında, kılavuz ve bacalarda, tavan ve taban yollarında uygulanan tahkimat sistemleri ve elemanlarının ciddi bir şekilde gözden geçirilmesini ve bu hususlara ilişkin olarak işçilerin mesleki tekamül ve iş güvenliği eğitimlerine periyodik olarak devam edilmesi gerekmektedir.” 3 Mart 1992 de Türkiye’yi yasa boğan Kozlu kazasının ardından Maden Mühendisleri Odası Zonguldak Şubesi Yönetim Kurulu’nun hazırladığı raporda da ocaktaki eksikliklere dikkat çekilmişti. Ocakta biriken gazın anlaşılamayan bir nedenle ateşlendiği, ardından gaz ve toz bulutlarının ateşlenmesiyle patlama ve yangınların gelişerek yayıldığı tespiti yapılan raporda, kazanın meydana gelmesinde etkili olabilecek işletme hataları şöyle sıralanmıştı: “Ocak tasarımı ve planlaması, yatay ve dikey konsantrasyona ve bağımsız havalandırma ilkesinin hayata geçirilmesine uygun değildir. Özellikle toz patlamalarının gelişme ve yayılmasının engellenmesine karşı önlemler bulunmamaktadır. Pano güvenlik topukları yetersizdir. Patlama merkezi ve özellikle patlamanın oluştuğu hava devresi dışında kalan işçiler için önemli bir kurtarma umudu oluşturabilecek kişisel maskeler bulunmamaktadır.” Raporda, kazaların önlenebilmesi için ocak tasarımlanın genel olarak elden geçirilmesi ve revize edilmesi önerildi. Bunun için kuyu, galeri vb. yatırımlar için kaynak oluşturulmasının önemi üzerinde duruldu.


16 GÜNDEM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

T Ü R K I Y E ' D E İ S L A M C I L I K C H E G U E VA R A ' N I N K Ö T Ü B I R TA K L I D I

İblis bile bunca yalandan utanıyordur! SAMET ALTINTAŞ

1hassa 17 Aralık sonrası kaleme aldığı Zaman Gazetesi yazarı Ali Ünal, bil-

yazılarla gündeme geldi. “Türkiye’de İrancılığın ve İslamcılığın kök atmasında yaptığım çeviriler nedeniyle baş sorumlulardan biriyim.” diyen Ünal’la memleketin halinden kişisel tarihine birçok ‘şey’i konuştuk. Başbakan, Soma ile ilgili yazınızı grup toplantısında dillendirdi. Yanlış mı anlaşıldı yazınız? Yazdıklarım açık ve netti. Beşerî sahada da kader hükmetmez, Allah da yaratmazsa, sadece insan irade ve gücüyle hiçbir hadise olmaz. Hud Sûresi 113. âyette Cenab-ı Allah (cc), “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur.” buyuruyor. Abdülkadir Selvi, bir profesörün bu âyetin İslâm’ın Mekke döneminde indiği ve müşriklerle alâkalı olduğunu söylediğini iddia ediyor. Kur’ân, ‘zalimler’ diye isim değil, ‘zulüm işleyenler’ şeklinde fiil kullanıyor. Yani, meselâ Elmalılı, Zemahşerî, Beyzavî, Seyyid Kutup, Kurtubî’nin tefsirinde açıkça ifade edildiği, İranlı Tabâtabî’nin tefsirinde uzun uzun açıklandığı gibi, “Kim veya kimler hangi zulmü işler ve kim de bu zulmü işleyene, işleyenlere meyleder, zulmüne karşı çıkmazsa ona ateş dokunur.” Haydi benim yazdıklarımı çarpıtıyorlar; Kur’ân âyetlerini niye çarpıtmaya yelteniyorlar? Ben “Kur’ân bunları söylerken, benim bunları aktarmama karşı çıkıyorsanız, siz Kur’ân’ı doğru bulmuyorsunuz demektir.” diyorum, Selvi kalkıyor, “Hata Kur’ân’da diyen kafa” diye yazıyor. Yazık! Başbakan da benim yazdıklarımın tam tersini dillendirdiği gibi, hiç yazmadığım şeyleri de yazmışım

gibi konuşuyor; bir de hakaret ediyor. Bir başkası, Ahmet Taşgetiren de, hadiseleri Kur’ân’a göre değerlendirmemi, Kur’ân kıssalarına atıfta bulunmamı “Kur’ân’da arkeolojik kazı yapma” olarak tenkit ediyor. Yani Taşgetiren’e göre, Kur’ân ve ondaki kıssalar, sadece birer arkeolojik malzeme. İktidarın hatalarını savunacağız, doğrulardan kaçacağız diye yazıp söylediklerinin nereye vardığının farkında değiller. Ortada hep bir çarpıtma var yani? 17 Aralık’tan bu yana, o kadar yalan söylüyor, yazıyor ve iftira ediyorlar ki! Sâd Sûresi’nde İblis’in Cenab-ı Allah’a şöyle dediği ifade buyrulur: “İzzetin hakkı için, onların hepsini mutlaka azdırıp saptıracağım; ancak Sen’in ihlâsa erdirilmiş has kulların müstesna.” Büyük müfessir Fahreddin erRazî, bu âyetin tefsirinde şöyle yazar: İblis, herkesi yoldan çıkaramayacağını bildiğinden, sözünde, yemininde yalancı çıkmamak için “ancak Sen’in ihlâsa erdirilmiş has kulların müstesna” diye istisnada bulundu. Yalan, İblis’in bile ar duyduğu bir şeydir. Dolayısıyla bir Müslüman, nasıl yalana yeltenebilir? Öyleyse İblis bile, 17 Aralık’tan bu yana bunca yalan söylenmesinden utanıyor olmalı. Peki, her doğal afet, günahlardan mı mütevellit? Kur’ân’da ‘Başına her ne kötülük gelirse nefsindendir. ‘Allah, insanlara zulmetmez, ancak insanlar kendilerine zulmederler.’ buyrulur. Günah derken yalnız dine muhalefeti anlamamak lâzım. Allah’ın hayat kanunları için koyduğu ve ilimlerin konusu olan düsturlara uyup uymama da önemlidir. Yani, sebepler planında gerekeni yapıp

yapmama, alınması gereken tedbirleri alıp almama gibi. Soma faciasının kurbanları hakkında kesinlikle hak etmişlerdir diyemeyiz. Tam tersine, böyle umuma gelen musibetlerde Allah zalim ve mazlum ayrımı yapmaz. İmtihan, bunu gerektirir. Böyle musibetlerde vefat eden mazlumlar şehit, telef olan malları sadaka hükmündedir. Başbakan, bu dönemde Hz. Bediüzzaman’ı çok sahiplendi. Onun verdiği iki ölçüyü aktarayım: “Görevli, sorumlu ise kanun namına kanunsuz hıyanet eden, ilişen, o memlekete, o bîçare ahâliye bir umumî tokada vesile olur. Ya zelzele, ya yağmursuzluk, ya hastalık, ya fırtına gibi umumî belâlara bir vesile olur.” “Umumî musibet, çoğunluğun hatasından ileri gelmesi cihetiyle, insanların çoğu, o zâlim şahısların hareketlerine fiilen veya kabullenerek veya katılarak taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, umumî musibete sebebiyet verir.” 17 Aralık sonrası iktidar aleyhine yazılarınız daha görünür oldu. Ama siz daha evvelinde de AKP’yi eleştiriyordunuz. Neydi karşıt tavrınızın altında yatan sebep? Bazı AKP’li oldukları anlaşılan okuyucular, “12 yıldır AKP’yi eleştirmiyordunuz da, niye şimdi eleştiriyorsunuz?” diyorlar. 20022010 arası AKP ile 2010-2014 arası AKP bir defa aynı AKP değil. İkinci olarak, 12 yıldır AKP’nin yanlış bulduğum bütün icraatlarını eleştirdim ve hiçbir zaman da AKP övgüsü yapmadım. Açıkça da yazdım. İki sebeple baştan beri AKP iktidarına mesafeli oldum ve 2011 seçimine kadar 2 seçimde rey vermedim. Birinci sebep: Gömlek değiştirme iddiasıyla ortaya çıkan AKP’nin bunu ispatlamak

için İslâm konusunda önceki sağ iktidarlara göre çok daha tavizkâr davranacağı endişesi taşıdım ve endişelerimde hep haklı çıktım. 1950’den bu yana hiçbir iktidar döneminde AKP iktidarları döneminde olduğu kadar ahlâkî ve manevî yozlaşma yaşanmadı. İkinci sebep: ABD’nin BOP veya GOP planıyla İslâm dünyasının üzerine geldiği bir zamanda Türkiye’de AKP iktidarının ABD’nin bu planı için bulunmaz bir imkân olacağı endişesi taşıdım. Bu endişemde de haklı çıktım. Başbakan, bazen “Almışlar ellerine bir kâğıt, bir kalem. Neymiş, ABD’nin BOP planı varmış, biz de buna dahilmişiz diye iddia ediyorlar. Bunu iddia eden, âdi müfteridir.” diyor; ama grup konuşmasında, seçim mitinginde, televizyon röportajında, “Biz ABD’nin BOP planının eşbaşkanıyız; bu planda vazifemiz var!” diye ilan ediyor. Bu plan, İslâm dünyasını daha da bölme ve İslâm’ı Protestanlaştırma planıdır. Siz böyle diyorsunuz da, bazıları bu dönemde dindarlaşmanın arttığından söz etti hep… Kaç tane yazım olmuştur, dindarlaşmıyoruz, tam tersine, dindarlar yozlaşıyor, dünyevîleşiyor diye. Hattâ bir defasında “Türkiye’de halkın yüzde 80’i cuma namazı kılıyor.” dendi. Mümkün değil. Cuma erkeklere farzdır; nüfusumuzun yarısı kadın!. “Erkeklerin yüzde 80’i” dediler. “Katiyen doğru değil. Bunun için ankete falan da gerek yok. Cuma, camide kılınır. Bir cuma namazı sırası en dindar denilen bir muhite gidin, bir camidekileri sayın, bir de dışarıdaki erkekleri!” Bundan basit ve kesin anket olmaz. Türkiye, son 12 yılda katiyen dindarlaşmadı. Tam tersi oldu ve oluyor.


17 GÜNDEM İktidar partisinin de kökeni olan İslâmcılık da din bir muhalefet ideolojisi midir? İslâmcılık, İslâm devleti kurma tezini işlemiştir. AKP de köken olarak aynı anlayışın zemininde yetişti. Bu tavır, dini değil, siyaseti ve devleti ele geçirmeyi esas alır; devlet ele geçirilince mesele âdeta hallolmuştur. Oysa Kur’an, meseleyi öncelikle bir iç değişim meselesi olarak takdim buyurur. “Bir millet kendi içini değiştirmedikçe Allah da durumlarını değiştirmez.” Hadis-i şerif de açıktır: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” Mesele siyaset temelinde ele alınınca elbette din siyasete alet ve bir muhalefet ideolojisi haline getirilmiş olur. İslâmcılığın bir diğer argümanı da Türkiye’nin darü’l-harp veya darü’d-ridde olduğudur. O halde İslâmcı harp edecektir Türkiye’yi yeniden darü’l-İslâm yapmak için. Türkiye’de İslamcılık yazılarından kıyafetlerine kadar Che Guevara’nın kötü bir taklidi. Özellikle 1980 öncesi çoğu İslâmcı gençte şahsen bir Che Guevara özentisi görüyordum. Solcu devrimcilerin karşısında İslâmcı devrimciler ve bunların en çok tenkit ettikleri de “Amerikancı İslâm, düzen Müslümanlığı” diye suçladıkları cemaatlerdi. Bugün de aynısını yapmıyorlar mı? İslâm adına hiçbir sağlam, belli ve aktif çizgileri olmadığı için yargılamaları hep muhalefet üzerinden. “ABD’ye, İsrail’e, Rusya’ya düşman mısın, değil misin?” İslâm, kendine has müspet değerler üzerine oturur. Müslüman, davranışlarını İslâm’a göre ayarlar ve değerlendirir; yoksa karşısına düşmanlar alarak, bu düşmanlar üzerinden kendini tarif etmez. Bu menfî tavırdır, tahripçiliktir, süflî bir düşüncedir. İslâm adına yapılması gerekeni yapamama, müspet ve inşaî davranamama acziyetinin yansımasıdır. İslâmcı ideolojideki sertlik de buradan mı kaynaklanıyor? İdeolojiler genellikle serttir. Din, ideoloji, özellikle siyaset ideolojisi, bilhassa da muhalif siyasî ideoloji haline getirilince din adına sertlik, hattâ anarşi ve terör kendiliğinden gelir. Tarihte bunu en fazla Şiîlik ve Haricîlik temsil eder. Birbirine teoride zıt gibi olsa da, davranışta aynıdırlar. İkisi de Sünnî çoğunluğa karşı ve muhalif oldukları için bütün mücadelelerini Sünnî çoğunluğa karşı vermiş, meselâ İslâm’ın yayılmasına hiç hizmet etmemişlerdir. Şiîlik, varlığını fiziken de sürdürüyor. Haricîlik, tarihte kalmış gibi ise de, fikriyat ve tavır olarak denebilir ki, İslâmcılıkla dirilmiştir. İslâmcılık, pek çok açıdan neo-Haricîlik’tir. Şia, tarihte hep Müslüman çoğunluk ile uğraşmış. Türkiye’deki uzantıları da bugün aynı metodolojiyi mi izliyor? Daha da öte… Sonradan Şiî olanlar daha da sert. İran’a vukufiyetiniz nereden geliyor? İran demeyeyim de benim kadar Şiîliği tanıyan yoktur. 1978’den itibaren İran Devrimi’ni bilfiil takip ettim. Türkiye’de İrancılığın ve İslamcılığın kök atmasında yaptığım çeviriler nedeniyle baş sorumlulardan biriyim. İran Konsolosluğu’nda memur olarak çalıştım. Mesaiden sonra kalır, 6-7 sayfalık bülten çıkarırdım. 1000 tane abonemiz vardı o zaman. Konsolosluğa gelen İngilizce gazeteleri günü gününe takip ederdim. 1982’de uluslararası toplantıya katılmak için gözlemci olarak İran’a da gittim. Devrimi, İran’ın iç işleyişini iyi bilirim. Ama hamdolsun gerçeği sonradan gördüm. Sizce Türkiye’de gerçekten bir İran tehlikesi var mı; yoksa bu bir paranoya mı? Çok ciddi olarak var. Maalesef, 17 Aralık’tan sonra deşifre edilen Tevhid-Selâm örgütüyle ilgili savcılık iddialarına ve internete düşen tapelere baktığımızda bunu rahatlıkla görürüz. Sadece şunu söyleyeyim: Söz konusu tapelerden, 2012 ve 2013 sonunda Kuzey Irak’a gitmek isteyen Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Irak Başbakanı Nuri el-Malikî tarafından reddedilmesi üzerine gidemeyip, sonra meselenin nasıl çözüldüğü takip edildiğinde hem bu tehlikenin boyutlarını hem de dış politikamızın nasıl

sürüm sürüm olduğunu görürüz. İktidar hep köpürtüyor. MİT müsteşarı hakkında iki Amerikan gazetesinde tenkitler çıkınca günlerce ABD ve İsrail’den bağımsız Mısır ve Suriye politikalarımız yüzünden bu tenkitlerin yapıldığı köpürtüldü durdu. Oysa, Mısır ve Suriye ile geldiğimiz nokta her şeyi ortaya koyuyor. Bölgede de, dünyada da en sözü geçmez ülke haline geldik. PKK önünde bile diz çöktüğümüz yazılıp çiziliyor. Bu sürecin ve Hizmet’in geleceğiyle ilgili öngörünüz nedir? Hendek Savaşı’nda ve Hudeybiye’de sahabe-i kiram, en kötü şekilde sıkıştırıldı. Onlar için samimiyet, teslimiyet, sebat ve sadakat imtihanıydı bunlar. Cenab-ı Allah, onların kalbindeki takvayı, sonuna kadar sebat azmini, samimiyet ve sadakati gördü. İmtihanı başarıyla verdiler ve Allah, Hendek’te onları melekler, fırtınalar, kasırgalar, kum ordularıyla düşmanı perişan ederek, Hudeybiye’de karşı tarafın kalbine korku salarak galip getirdi. Hizmet Hareketi şimdi aynı imtihanı yaşıyor. Bütün mesele aynen Sahabe gibi samimiyet, teslimiyet, sebat ve sadakat imtihanını kazanıp kazanamamada.

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Twitter kullanmıyorum girersem çıkamam!

Bir gününüz nasıl geçiyor? Her Müslüman gibi sabah namazıyla günüm başlıyor. Çalışmalarımı yapıyorum, bugünlerde evde. İtimat ettiğim için Zaman ve Bugün’ü takip ediyorum. Türkçe mealin dışında 17 Aralık’ı anlatan bir kitap çalışmam var. Haziran sonu gibi çıkar inşaallah. Onun dışında akşamları biraz okuyorum, bir de zihnimi dinlendirmek için bir iki diziye bakıyorum. Hangi dizileri izliyorsunuz? Nostalji damarımdan dolayı Seksenler’i izliyorum. Ben 80’leri askerde, İran Konsolosluğu’nda ve İnsan Yayınları’nda yaşadım. Hatıralarım canlanıyor. Birol Güven, halkın tabiatını biliyor. Ama halkımızın iyi kötü bir dinî yaşayışı vardı. Onları da ilave etse daha güzel olur. Sadece bayram namazlarını işliyor. Adınıza bir Twitter adresi var… Benim değil hiçbiri. Ben bilerek Twitter kullanmıyorum. Çünkü haksızlığa gelemiyorum, girersem çıkamam. İngiliz filolojisi mezunusunuz. İngiliz edebiyatı

ile aranız nasıl? Unuttum çoğunu maalesef. 1977’de Erzurum İngiliz Filolojisi’nden birincilikle mezun oldum. Dolayısıyla İngiliz ve Amerikan edebiyatını iyi bilirdim. Bir akşamda bir roman bitirdiğim olurdu. Türkçe romanlar ve romancılar beni sarmadı. Batı’da roman güçlü. Bizde şiir güçlüydü. Kimleri okursunuz? Tekke edebiyatı önceliğim. Hocaefendi olmasa adını duymayacağımız Alvarlı Efe’nin Divan’ı, Aziz Mahmud Hüdaî ve Niyazi-î Mısrî’nin divanları. Necip Fazıl, şiirde muazzamdır; Bir Adam Yaratmak’ta Shakespeare’den kesinlikle geri değildir. Bilhassa Bülbül ve Leyla’da Mehmet Akif, Kendi Gök Kubbemiz’de, zor anlaşılsa da Eski Şiirin Rüzgârıyla’da Yahya Kemal. Mehmet Akif İnan, Erdem Beyazıt ve Sezai Karakoç. İsmet Özel’in şiirlerinden ziyade, nesrini severim. Risalelerin üslûbuna bayılırım. Fethullah Gülen Hocaefendi, nesirde de, şiirde de güçlüdür. Elmalılı Hamdi Yazır, müfessir ve fakih olduğu kadar dil üstadıdır. Hikâyede Ömer Seyfeddin’i ve Refik Halit Karay’ı severim. Sporla alakanız var mı? Amatör olarak 42 yaşıma kadar top oynadım. Çocukluğumda çok yoğun olarak futbolla ilgiliydim. Dayımlardan dolayı da Galatasaray’ı tutardım. Babam 1 lira harçlık verirdi. Hafta başında 25 kuruşa Cumhuriyet ve 50 kuruşa da Fotospor alırdım. Cumhuriyet almamın nedeni de 2. Lig maçlarını kadrosuyla birlikte vermesiydi. Çok ciddi hastalığım vardı. Basketbol, boks ve güreşi takip ederdim. Elhamdülillah bugün o hastalık yok; ama kim kazandı kim kaybetti bakıyorum. Bir futbol yorumcusu kadar yorumlayabilirim. Hatta gazetede bile yazabilirim. Ne tür müzik dinlersiniz? Güzel ilâhilerle birlikte, modern sanat müziği ile bazı parçalarıyla halk müziği dinlediğim olur. Ali Ekber Çiçek hoşuma gider. Barış Manço, Zeki Müren, tercihlerim arasındadır. Gerçi Hz. Üstad, yetimâne hüzün veren müzikleri men ediyor ama insan olarak bazen teselli arıyorsunuz. O teselliyi de bazen bazı şarkılar, türküler ve ilahilerde, bir de şiirde aradığım oluyor.


18 GÜNDEM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

E T I Y O P YA B A Ş B A K A N ' I K U C A K A Ç T I :

Kendinizi evinizde hissedebilirsiniz ADELINE KRISTIA OKA KAMİL ARLI, ADDİS ABABA

1federasyonu, Etiyopya’da Ticaret ve Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Kon-

Yatırım Forumu düzenledi. Forumun ardından 22 ülkeden oluşan Doğu ve Güney Afrika Ekonomik Birliği ile ‘ikili ticaret anlaşması’, Etiyopya Ticaret Odası arasında ‘ticarî ortaklık anlaşması’ imzaladı. Programa katılan Afrikalı bakanlar Türk işadamlarını yatırıma davet etti. Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON), Afrika’nın yükselen yıldızı Etiyopya’ya çıkarma yaptı. Afrika Birliği’nin başkenti Addis Ababa’daki başbakanlık binasında düzenlenen ‘Etiyopya-Türkiye Ticaret ve Yatırım Forumu’na iki ülkeden 800 işadamı katıldı. Etiyopya Başbakanı Hailemariam Desalegn, son 10 yılda ticarî alanda büyük gelişme gösteren ülkesine TUSKON’un pozitif katkısı olduğunu söyledi, “Türk yatırımcılar kendilerini Etiyopya’da evinde hissedebilir.” dedi. Türk okullarının pek çok Etiyopyalı çocuğun eğitimine katkıda bulunduğunu vurgulayan Desalegn, “Bu imkânı sağlayanlara devletim adına teşekkür ediyorum.” ifadesini kullandı. Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON), Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti Addis Ababa’da, önceki gün ‘Etiyopya-Türkiye Ticaret ve Yatırım Forumu’ düzenledi. İki gün süren Etiyopya temaslarında, TUSKON iki önemli anlaşmaya imza attı. İlk gün TUSKON ve Etiyopya Ticaret Odası arasında “ticari ortaklık anlaşması” imzalanırken son gün Afrika Birliği Merkezi’nde 22 ülkeden oluşan Doğu ve Güney Afrika Ekonomik Birliği (COMESA) ile ticari faaliyetlerde avantaj sağlayacak olan “ikili ticaret anlaşması” imzalandı. Etiyopya Başbakanı Hailemariam Desalegn, forumda yaptığı konuşmada, TUSKON’un işadamlarının dünya genelinde pazar ağı kurduğunu, kanıtlanmış üretim tecrübesinin yanı sıra diğer birçok imalat sektöründe faaliyet gösterdiğini söyledi. Etiyopya hükümetinin gücü yettiği sürece

yatırımlar için her türlü desteği vereceğini belirten Desalegn, “TUSKON işadamları ile birlikte çalışmaktan onur duyacağız. Pek çok Türk şirketi son 10 yılda Etiyopya’nın önemli teşvikçileri haline geldi ve ülkenin ekonomik gelişimine katkı sağladı. Bu iyi kurulmuş pazarda TUSKON’un hareketi ile birlikte kat edeceğimiz çok yol var. TUSKON’un burada üstlendiği önemli kilit rol için çok teşekkür ediyorum.” dedi.

Başbakan'dan tam destek Ülkesinde genç nüfusu etkin bir biçimde değerlendirmek istediklerini dile getiren Etiyopya Başbakanı, ekonomisi son yıllarda büyük ilerleme kaydeden Türk insanının tecrübesinden faydalanabileceklerini düşündüğünü söyledi. Desalegn, “Bu manada, sizin burada bulunmanız bizlere büyük fayda sağlayacaktır. Ülkemiz daha önce hiç olmadığı kadar yatırımlara açık. Bu konuda istekli ve kararlıyız. Türk kültürü ile bizimki birbirine benziyor. Misafirperver bir ülkeyiz. Türk yatırımcılar kendilerini Etiyopya’da evinde hissedebilir.” dedi. Ülkelerinde eğitim kalitesine çok önem verdiklerini belirten Hailemariam Desalegn, “Türk kurumları Etiyopya’da okullar açıyor. Bu okullar pek

çok Etiyopyalı çocuğun eğitimine de katkıda bulunuyor. Bu okullarla eğitim gören öğrencilere bu imkânı ve şansı sağladığı için devletim adına Türk okullarına teşekkür ediyorum.” dedi. TUSKON Başkanı Rızanur Meral ise Etiyopya’yı Afrika’nın yıldızı parlayan ülkesi olarak nitelendirdi. Etiyopya’nın sahip olduğu ticari ve yatırım potansiyelinin farkında olduklarını ifade eden Meral, Türk girişimcilerin bu ülkeye gelen ilk yabancı yatırımcılardan biri olduğunu kaydetti. Meral, Türk işadamlarının bir an önce yatırıma başlamaları gerektiğini belirterek, “Bir ülkeye yatırım yapmanın en önemli yönü yazılı anlaşmalar değildir. En önemlisi buradaki uygulamalar ve hayata geçirilenlerdir. Türk işadamları Etiyopya hükümetinden sonsuz destek görecekler. Bunu bürokrasinin bütün alanlarında göreceksiniz. Etiyopya, son derece hızlı büyüyen bir ülkedir. Bu nedenle geç kalmayın, diğerleri buraya gelince yatırım yapmakta zorlanacaksınız. Etiyopya’daki kardeşlerimizle ortaklaşa çalışmanızı tavsiye ediyorum.” diye konuştu. Programın öğleden sonraki ayağında ise Türk ve Etiyopyalı işadamları ikili görüşmeler yaptı. Etiyopya’daki yatırım potansiyeline ilişkin sunum

yapan Etiyopya Yatırım Ajansı Müdürü Aklilu Woldemariam ise Etiyopya’nın tekstil, inşaat, tarım, turizm, madencilik, hayvancılık alanlarında önemli yatırım potansiyellerinin olduğunu kaydetti.

Türkiye Etiyopya’da en fazla yatırımı olan 5. ülke TUSKON’un forumunda konuşan Etiyopya Ticaret Odası ve Sektörel Kuruluşlar Başkanı Solomon Afework 10 yıl öncesine göre iki ülke arasındaki ticaret hacminin yüzde 400 oranında arttığını söyledi. Afework, “Ticaret hacmi 110 milyon dolardan 550 milyon dolara ulaştı. Etiyopya’nın Türkiye’ye ihracatı 17 milyon dolardan 77 milyon dolara ulaştı. Türkiye’den ithalatımız ise 94 milyon dolardan 481 milyon dolara çıktı. Şimdi ise 175 Türk yatırımcı var. Türkiye bu sayı ile Etiyopya’daki yabancı yatırımcı ülkeler arasında 5’inci sırada. 175 projenin lisansı alındı ve 2 milyon 530 bin dolar sermayeyi Etiyopya’ya yatırdı Türk işadamları. Böylece iş olanakları oluşturdular. Etiyopya’daki en büyük Türk yatırımı olan Ayka Tekstil 3 bin kişiye iş olanağı sağlıyor. Gelecek yıllarda istihdamları 10 bin kişiye ulaşacak.” ifadelerini kullandı.

Ali Ünal

Risaleler’e veraset ve Risaleler’i sadeleştirme Samimî, sâdık Risale-i Nur talebeleri aleyhinde düşünmemeyi bile düstur edinmiş bir insanım. Ne var ki, son dönemde Hocaefendi’ye ve Hizmet hareketine Risale-i Nurlar’ın sadeleştirilmesi bahanesiyle çok fazla hücum edildi ve dayandıkları akım itibarıyla da Risale-i Nur hizmetine hiçbir zaman sıcak olmamış iktidar, bunu çok istismar etti. Peygamber Efendimiz’den (s.a.s.) önce vahiy alan ve insanlara dinî sahada rehberlik yapan nebîler, kendilerine Kitap verilen ve Din’de belli sahalarda tecdit yapan rasûller ve kitaplarında Şeriat sahibi dört büyük rasûl vardı. Peygamber Efendimiz’den sonra vahy-i metlûv ve vahy-i gayr-ı metlûv olarak Kur’ân ve Sünnet korunduğu için yeni bir peygamber gelmesi gerekmediğinden insanları irşad adına önceki nebîlerin vazifesi hakikî âlimlere ve mürşidlere, rasûllerin vazifesi Din’in belli sahalarında tecditte bulunan mücedditlere, Şeriat sahibi dört

büyük rasûlün vazifesi, mezhep sahibi dört mezhep imamına kaldı. Risale-i Nur ise Âhir Zaman’da İslâm’ın tamamında tecdit ve ihya hizmetidir; bütün peygamberler içinde Peygamber Efendimiz’in yeri ne ise bütün tecdit hareketleri içinde Risale-i Nur’un da yeri odur. Öyleyse: 1. Nasıl peygamberlere veraset, mallarına değil, misyonlarına veraset ise Risale-i Nur’a veraset de, onun vazifesine verasettir ve nasıl kimse Kur’ân’ı temellük edemez ve basıp yayınlamayı tekeline alamazsa, aynı şekilde kimse, Risale-i Nurlar’ı temellük edemez ve yayınlamayı tekeline alamaz; tam tersine, Hz. Üstad (r.a.), herhangi bir kimsenin Din’e hizmet adına onun parçalarını kendi adıyla bile yayınlamasına izin vermiştir (Emirdağ Lâhikası 1). Eğer Bediüzzaman ismi, Risale-i Nur ismi, bir yerde Risale-i Nurlar’ın, onlardaki hakikatlerin yayınlanmasına mâni oluyorsa, bir başka kişinin ismi altında o hakikatleri bırakın ya-

yınlamayı, yayınlamamak, Risale-i Nur’a da, Hz. Üstad’a da ihanet olur. Çünkü önemli olan, isim değildir; Hz. Üstad, kaç yerde Risaleler’in kendisine değil, Kur’ân’a ait olduğunu vurgulamakta ve kendisini aradan çekmektedir. Risale-i Nur’a en büyük bir kötülük, onu evrensel bir İslâmî hizmet olmaktan, meşrep olmaya indirgemektir. 2. Hz. Üstad (r.a.), Risale-i Nur adına üç dönemden bahsetmekte, her bir dönem için ayrı bir vazife bulunduğuna dikkat çekmekte ve “Üç vazifenin birden bir şahısta yahut cemaatte mükemmel ve birbirini cerhetmeden bulunmasının mümkün bulunmadığı”nı belirtmektedir. (Kastamonu Lâhikası) Öyleyse bu, Hz. Üstad’ın talebelerinin ikinci dönemi, ikinci dönemde gelenlerin üçüncü dönemi temsil edemeyeceği demek değil midir? O halde, Hz. Üstad’dan sonra bir İslâmî hizmet olarak Risale-i Nur’la ilgili söz, ikinci dönemin temsilcilerinindir. 3. Dönemler arasında şartlar, zamanlar

ve mekânlar gereği fürûâtta farklılıkların olması tabiîdir, hattâ gereklidir. 4. Hz. Üstad, şartlar gereği bir dönem hutbenin bile Türkçe okunmasına, bir zaman Risale-i Nurlar’ın yeni harflerle yazılmasına karşı çıkmıştır. Ama nasıl daha sonra bu yasaklar ortadan kalkmışsa, bir zaman da gelmiş, Risale-i Nurlar’da yeni neslin anlayacağı şekilde bir sadeleştirmenin yapılmasını bırakın yasaklamayı, tavsiye etmiştir (Kastamonu Risalesi). Bu tavsiyenin Hz. Üstad tarafından çıkarıldığı, sadece bir iddiadır ve Risale-i Nurlar’dan daha başka çıkarılan bölümler gibi, hiç de hoş olmayacak bir tartışmaya kapı açar. Kur’ân ve Risale-i Nur, sadeleştirmeden daha çok manâ kaybına uğraması muhakkak olarak ve yüzlerce yanlışla başka dillere çevrilirken, aslı bâki Risale-i Nurlar’ın “yeni Türkçe”ye çevrilmesine karşı çıkmak, gerçekten gülünç kaçıyor.


İNTİHAR MI, İMTİHAN MI?


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri

“Ey Alim, bana ilminden öğret” Allah’ım! Gören gözüm ol ve gördüğüm her şeyi Seninle gördür. Bana ait her şeyi, bütün vasıflarımı, Senin tecelli nurlarınla gizle ve yok et. Öyle et ki, bende bana raci hiçbir şey kalmasın ve ben her şeyimle sadece Sana yönelmiş olayım. Bana her zaman rahmet, inayet, hıfz, riayet, ihtisas ve vilayet nazarıyla bak. Beni hususi seralarına al ve yüce dostluğuna mazhar kıl. Kıl ki, hiçbir şey perde olup Seni rü’yetten beni alıkoyamasın. Her şeyde nazarından bana lütfettiğin nazarla Sana bakabilmeyi lütfet. Beni tecellilerini almaya hazır ve istidatlı kıl. Allah’ım! Nefsimi şüphelerden, ahlak-ı seyyieden, nefsanî hazlardan ve gafletten arındır ve beni her halimde Sana itaat eden bir kul eyle. Ey Alim, bana ilminden öğret. Ey Hakîm, beni hikmetlerinle te’yid et.


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

MELİKE BAHÇEVAN YILMAZ

1cuklar için ‘paylaşımcı olma’ konusu Okulöncesi dönemini yaşayan ço-

zor bir basamaktır. Bu dönemde eşyalarını kimseyle paylaşmak istemezler. İşte parktan bir manzara: Dört-beş yaşlarındaki kız çocuğu topuyla oynarken yaşça kendisinden daha küçük bir erkek çocuğu yanına gelir. Küçük kız, çocuğa gülümser. Karşısındaki minik ise topu ister. Kız, topunu hiç tereddütsüz miniğe uzattığında paylaşımcı bir çocuk izlenimi verse de birkaç saniye geçmeden hemen topunu geri alır. Annesi küçük hanıma, “Kızım kardeş birazcık topunla oynasa olmaz mı?” diye müdahale ettiğindeyse beklenen cevap gelir: “Hayır, o benim!” Bu türden manzaralara hemen hepimiz şahit oluruz. Bu sorun okulöncesi çağını yaşayan çocuk sahibi ebeveynlerin en büyük şikâyetleri arasında yer alır. Bu evrede küçük birey, sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusu yaşar. Oyuncaklarını arkadaşına vermesi söylendiğinde, onu geri alamama endişesi taşır. Çünkü oyuncağı üzerindeki kontrolünü ve sahiplik duygusunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Doğal olarak tepkisi “Vermem!” olur. Onun paylaşmaya karşı bu kaygılı ve öfkeli tepkisini biz yetişkinler anlamakta biraz zorluk çeksek de bu, çocuğun gelişimsel döneminin bir parçası. Bununla birlikte paylaşım duygusu, doğuştan gelen bir özellik olmadığı için sonradan kazandırılması gereken bir alışkanlık olduğu da unutulmamalı. Yoksa bu geçici evrenin çocukta kalıcı bir özellik halini alarak, bencil bir çocuğa dönüşme ihtimali söz konusu... Zorlamadan öğretmek gerekir Paylaşmayı öğretmek için çocuğu zorlamak, oyuncağını zorla elinden almak, tehdit etmek, ceza vermek gibi yöntemler, onun bu davranışa olan öfkesini artırır. Bu nedenle, minikleri 5-6 yaşından önce verici olma konusunda zorlamadan öğretmek gerekir. Bu alışkanlığı öğretirken ilk önce, ona inisiyatifin kendisinde olduğu hissettirilmeli. “Şimdi beraber oyuncaklarınla oynayalım. Bana hangisini vermek istersin?” gibi ifadeler çocuğun paylaşmaya karşı direncini kırar. Çünkü bu türden yaklaşımlarla, sahip olduğu nesneler üzerinde hâlâ kontrolünün bulunduğunu hisseder. Seçim yapma ve karar verme hakkına sahip olmak, çocuğu paylaşımcı olmaya daha sıcak bakmasını sağlar. Çevresindeki büyükleri, bu davranışı

pekiştiren örnekler sergilerken görmek de küçükler için önemli. Pedagog Seda Ekici, onların paylaşmayı öğrenebilmesinde gözlem ve rehberliğin oldukça etkili bir yöntem olduğunu söylüyor. Ekici’ye göre bu yolla minikler, sahip olunan bir şeyin başkasına verildiğinde geri alınabildiğini ve paylaşım sayesinde karşılıklı bir güven ilişkisi kurulabildiğini görüyor. Bunun dışında çocukla oynanan ‘alma-verme’ temalı bir oyunlar da oldukça öğretici oluyor. Ekici, ayrıca istenen oyuncağı verdiği zaman takdir, gülümseme, tebrik gibi olumlu pekiştireçlerle karşılaşan çocuğun, daha kolay ve kalıcı alışkanlık kazandığını belirtiyor. Kardeşler arası paylaşım Paylaşma alışkanlığı çocuğa kazandırılırken, nasıl ve ne zaman bu davranışın sergilenmesi gerektiğini öğretmek de önemli. Kendisi için çok özel olan oyuncağı başkalarına vermek zorunda olmadığı ifade edilerek paylaşmak istediği oyuncaklarla,

kendine saklamak istediği oyuncaklar ayrı kutulara yerleştirilebilir. Böylece arkadaşlarıyla oynarken vermeyi kabul ettiği kutudan oyuncaklar seçilerek sorun yaşama ihtimali ortadan kalkmış olur. Ancak paylaşmak durumunda olduğu kişi evin içinde ise bu yöntem işe yaramayabilir. Her ne kadar kardeşi olan çocukların paylaşma duygusunun daha kuvvetli olduğu görüşü yaygın olsa da bu konu çoğu zaman kardeşler arasında ciddi ve sürekli çatışmalara neden olabiliyor. Küçük kardeşi ağlıyor diye elindeki oyuncağı vermek zorunda kalan çocuk, kendi haklarına kimsenin saygı duymadığı düşüncesine kapılabiliyor. Bu da kardeşe ve anne-babaya karşı öfkelenmesine neden oluyor. Bu durumun önüne geçmek için Seda Ekici, kardeşler arasında hiyerarşinin sağlanması gerektiğine dikkat çekiyor. Yani çocukları tek taraflı olarak fedakârlığa davet etmek yerine iki taraf da birbirini anlamaya yönlendirilmeli. Örneğin yaşça büyük olana,

oyuncaklarıyla kardeşinin de oynamasına izin vermesinin öneminden bahsedilerek teşvik edilebilir. Küçüğüne ise ağabeyinin ya da ablasının eşyasını verip vermeme hakkı olduğu anlatılabilir. Çocuğun, anlatılanları anlayamayacağı kadar küçük olması halinde ise dikkatini başka şeye çekerek, büyük kardeşin vermek istemediği eşyayı almadaki ısrarından vazgeçirilebilir. Yalnız maddÎ şeyler paylaşılmaz Paylaşma konusunda küçüklere öğretilmesi gereken önemli bir nokta da paylaşımın yalnızca maddiyattan ibaret olmadığı. Maddi şeyler dışında duyguların, düşüncelerin, acıların ve sevinçlerin de bölüşülebileceğini öğretmek gerekir. Sorunu olan bir kimseye yardım etmenin, üzülen birine teselli vermenin ya da sevincine ortak olmanın da bir paylaşım olduğunun anlatılması önemli. Bu değerleri daha küçükken öğrenen çocuk, bencillikten uzak büyüyor. Çevresine karşı daha duyarlı hale geliyor.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

03:06 04:26 13:15 03:05 04:25 13:15 03:05 04:25 13:15 03:04 04:24 13:16 03:04 04:23 13:16 03:04 04:23 13:16 03:04 04:22 13:16

17:41 17:41 17:42 17:42 17:43 17:43 17:44

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:56 04:13 13:17 02:55 04:12 13:17 02:55 04:11 13:18 02:54 04:11 13:18 02:54 04:10 13:18 02:53 04:09 13:18 02:53 04:08 13:18

17:47 17:48 17:49 17:49 17:50 17:50 17:50

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:45 03:58 13:22 02:44 03:57 13:22 02:43 03:56 13:23 02:43 03:55 13:23 02:42 03:54 13:23 02:42 03:53 13:23 02:41 03:52 13:23

17:57 17:58 17:58 17:59 17:59 18:00 18:00

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

03:16 03:15 03:15 03:14 03:14 03:14 03:14

17:49 17:50 17:50 17:51 17:51 17:51 17:52

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:21 03:35 12:53 02:21 03:34 12:53 02:20 03:33 12:53 02:19 03:32 12:54 02:19 03:31 12:54 02:19 03:30 12:54 02:18 03:29 12:54

17:27 17:27 17:28 17:28 17:29 17:30 17:30

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:52 03:59 13:25 02:52 03:58 13:26 02:51 03:57 13:26 02:50 03:55 13:26 02:50 03:54 13:26 02:49 03:53 13:26 02:49 03:53 13:27

18:01 18:02 18:02 18:03 18:03 18:04 18:04

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

03:11 04:33 13:25 03:10 04:32 13:25 03:10 04:31 13:25 03:09 04:30 13:25 03:09 04:29 13:25 03:09 04:29 13:26 03:08 04:28 13:26

17:51 17:52 17:52 17:53 17:53 17:54 17:54

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:52 04:02 13:24 02:51 04:01 13:25 02:50 04:00 13:25 02:50 03:59 13:25 02:49 03:58 13:25 02:49 03:57 13:25 02:48 03:56 13:26

17:59 18:00 18:00 18:01 18:01 18:02 18:02

04.06.2014 05.06.2014 06.06.2014 07.06.2014 08.06.2014 09.06.2014 10.06.2014

02:45 03:49 13:30 02:44 03:47 13:30 02:43 03:46 13:31 02:42 03:44 13:31 02:42 03:43 13:31 02:41 03:42 13:31 02:41 03:41 13:31

18:09 18:10 18:10 18:11 18:11 18:12 18:12

04:37 13:24 04:36 13:24 04:35 13:24 04:35 13:24 04:34 13:24 04:34 13:25 04:33 13:25

21:51 21:53 21:54 21:55 21:56 21:57 21:58

21:58 21:59 22:00 22:02 22:03 22:04 22:05

23:02 23:03 23:04 23:04 23:05 23:06 23:06

23:10 23:10 23:11 23:12 23:13 23:13 23:14

22:04 23:16 22:06 23:17 22:07 23:18 22:08 23:19 22:09 23:19 22:10 23:20 22:11 23:21

22:09 23:17 22:10 23:17 22:12 23:18 22:13 23:19 22:14 23:20 22:15 23:21 22:16 23:21

21:59 23:03 22:00 23:04 22:02 23:05 22:03 23:06 22:05 23:06 22:06 23:07 22:07 23:08

22:34 22:36 22:37 22:39 22:40 22:41 22:43

23:35 23:36 23:37 23:38 23:39 23:40 23:40

22:34 22:35 22:37 22:38 22:40 22:41 22:42

22:40 22:41 22:43 22:44 22:46 22:47 22:48

23:00 23:01 23:03 23:05 23:06 23:08 23:09

23:37 23:39 23:40 23:40 23:41 23:42 23:43

23:36 23:37 23:39 23:39 23:40 23:41 23:42

23:53 23:54 23:56 23:57 23:58 23:59 1.00:


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Hücre-i Saadet’in yerli mamûlden kilidi üzerine padişahın adı ile Medine-i Münevvereli alimlerden Ömer Berrî Efendi’nin kaleme aldığı beyitler, gümüş tel ile işletilmiş.

Kapında bir gedâyım

Yâ Resûlallah AHMET DOĞRU

1‘şefâatî, ziyâretî, seyâhatî’ müjdesine

“Hazreti Risâlet’e Hazreti Fâtıma’dan giderler” diyerek tarif ediyor Evliya Çelebi, Hücre-i Saadet’i ziyaret usûlünü. Hazreti Fâtıma kapısının kilidi Abdülaziz zamanında yenilenirken üzerine “Maksatları tahsil etmede meliklerin kapısına tevessül edilir. Benim dahi en yüce vesilem bu bâb-ı âlîdir” yazılmış.

Hazreti Peygamber’in (aleyhisselâm)

nail olan Evliya Çelebi, Seyahatnâme’nin 9. cildinde hac yolculuğunu anlatır. Medine-i Münevvere’de yaptıkları ziyaretlere, Vezir-i Azam Hüseyin Paşa ile Şefî’-i Rûz-i Cezâ (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz’in medfun olduğu ‘Şebeke-i Saadet’in içine girip temizlik hizmetinde bulunmalarına da uzun yer ayırır. Evliyâ’nın tabiriyle, huzûr-ı peygamberîye padişah huzuruna giderken takınılan edebin yüz bin katıyla varılması gerekir: “Evvelâ hamama varıp, pâk pâkize gusl edip, mümkün olduğu mertebe pâk esvablar giyip, râyiha-i tayyibe, ıtriyat makulesi şeyler sürünüp ve ud ve amber ve gayrı buhurlar yakıp, âdâb üzere, hüzn-i kalb ile, derûn-i dilden niyazmend olarak vara. Amma bîedeblik etmeye, dünyada padişahlar huzuruna nice varırsan buna yüz bin kat ziyade müeddebâne varmak gerek. Zîrâ anlar ölmemişlerdir ancak dünyalar değiştirmişlerdir. Hattâ Bursa’da Emir Sultan’a ‘Yâ veledî’ sadâsı zâhir olmuştur kim menkıbelerinde masturdur.”

Evliya Çelebi, parmaklıklar arasına Hazreti Fâtıma validemizin sandukasının olduğu kısımdan girdiklerini belirterek, “Şefâatlerin rica edip, ruhlarıyçün Fatiha-i Şerife okuyup, ‘Yâ binti Resûlallah’ diyerek dahi içeri giderler. Zîrâ Hazreti Risâlet’e Hazreti Fâtıma’dan giderler.” der. Ziyaret sırasında içeride 15 kişi kalırlar ama Çelebi’de can kalmaz. Aşkından sarhoş olur. Sonra mübarek ruhlarından yardım talep edip aklı başına gelir. 3 kandil yakar. Yer öpüp, şefaatlerini rica eyleyip döşemeleri süpürmeye başlar. “Bu kubbe-i âlînin tam ortasında muallak bir cibinlik vardır. Nice Mısır hazinesi giranbahadır. Zerdûz murassa’ bir çetr-i mülemmadır kim cihan padişahları ana mâlik olmamışlardır. Bu cibinlikten içeri bir ferd-i âferîde giremez. Zira bizzat Muhbûb-ı Hüdâ bunda yeşil dokuma Kâbe örtüsü sanduka içre âsûdedir.” diyerek vasfeder Kabr-i Saadet’i. Evlîya-yı bî-riyanın bahsettiği Hazreti Fâtıma kapısı, Kabr-i Saadet’i çevreleyen parmaklıkların arka tarafında, Babünnisâ’ya

yakın olan köşesinde yer alıyor. Eskiden harem ağalarının nöbet beklemek için içeriye girişinde ve akşam-sabah şamdanların yakılması için kullanılan kapı günümüzde kilitli bulunduruluyor.

Yerli mamûl ahşap kilit Bu kapının Sultan Abdülaziz zamanında yenilenen ahşap kilidi, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza ediliyor. Şeyhülharem-i Hazreti Nebevî Mehmed Emin Bey’in 10 Temmuz 1286 tarihli mektubu da bu anahtarın hikâyesini anlatıyor. “Hücre-i Muattara-i Hazreti Risâletpenâhî ebvâb-ı saadetinden Sittünâ Fâtımetü’z-Zehrâ radıyallâhü teâlâ anhâ efendimizin ism-i celîlelerine mensup olan ve dâimî surette oradan duhûl şerefine nâil olunan kapının” ikisi dökme gümüşten, biri ahşaptan üç adet yerli kilidi bulunmaktaymış. Bu kilitlerden ahşap olanı birkaç defa tamir görmüş. Bu defa tamir kabul etmeyecek hale geldiğinden yerli mamûlden

yenisi yaptırılmış. Padişahın adı ile Medine-i Münevvere sakinlerinden ve şairlerinden Ömer Berrî Efendi’nin kaleme aldığı beyitler, kilidin üzerine gümüş tel ile işletilmiş. Eski kilit ile yeni kilidin kartondan yaptırılmış modeli, teberrüken İstanbul’a Hazine-i Hümâyûn’a gönderilmiş. Modeliyle birlikte aslı da Emânât-ı Mübâreke arasında olduğuna göre bu kilidin de bir müddet sonra yıpranarak yenilendiği anlaşılıyor. Kilidin üzerine yazılan Ömer Berrî Efendi’ye ait Arapça beyitlerin tercümesi ise şöyle: “Bu a’tâb-ı şerîfenin hâdimi bulunan pâdişâhımız Sultan Abdülaziz, maksad ve meramına nâil olmak için, Allah kapısının anahtarı ve taliplerin ilticâgâhı olan kerem deryası Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in cenâb-ı âlîleriyle iltica ederek niyaz eder. Nitekim maksatları tahsil etmede meliklerin kapısına tevessül edilir. Benim dahi en yüce vesilem bu bâb-ı âlîdir.”

Dersaadet’te ‘miftah alayı’


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Hazreti Fâtıma kapısı, Kabr-i Saad-et’i çevreleyen parmaklıkların arka tarafında, Babünnisâ’ya yakın olan köşede yer alıyor.

Yenikapı Mevlevîhânesi’nin kayıtlarının tutulduğu ‘Defter-i Dervîşân’da Abdülbâkî Nâsır Dede tarafından yazılan bir notta da “Âmeden-i miftâh-ı şerîf-i Medine-i Münevvere şerrefenallahü bi-şerefihâ” başlığı ile Medine-i Münevvere’ye ait bir başka anahtarın İstanbul’a gelişi ve bunun için düzenlenen ‘miftah alayı’ ayrıntılı olarak anlatılıyor. Anahtar, 27 Muharrem 1228 tarihinde, II. Sultan Mahmud zamanında, şiddetli kar yağan bir kış gününde Mısır Vâlisi’nin kaftan ağası vasıtasıyla gemiyle getirilir Dersaadet’e. Gemi fırtına sebebiyle Zeytinburnu’na yanaşamaz, Bahçekapı’ya demirler. Ağa, anahtarı sessiz sadasız Davutpaşa’ya götürür. Ertesi gün merasim Eyüp Sultan Türbesi’nden başlar. Mekke ve Medine’den gelen bütün hatıraların saraydan önce Mihmandar-ı Resûlullah’ın türbesine götürülüp dualar edilmesi usûldendir. Medine-i Münevvere miftahı, Eyüp Sultan Hazretleri’nin sandukası önüne koyulduktan sonra sandukadan bir çatırdı zuhur eyler.

Hazır bulunanlar korkup kaçarlar. Biraz sonra geri gelip Kur’an-ı Kerim okurlar. Dede Efendi, esrardan olduğu için gizli tutulan bu hadiseyi güvenilir kaynaklardan duyduğunu söylüyor. Alay, daha sonra Topkapı’dan şehre girip Divanyolu üzerinden saraya ulaşır. Anahtarı istikbal ve alayı seyretmek için Çifte Saraylar’a kadar giden padişah, Topkapı Sarayı’na önden gelerek Akağalar kapısında bekler. Anahtarı burada teslim alıp yüzüne sürer. Üzerine ipek örtü örtülü gümüş tepsi üzerinde ve yeşil sandal kese içindeki anahtarı, yol boyunca bir ata binmiş olan Devlet Kethüdâsı Hâlet Efendi taşır. Abdülbâkî Nâsır Dede’nin yazdığına göre şiddetli kar yağışına rağmen tepsideki örtü ıslanmamış, miftah alayından sonra yedi gün boyunca da bayram gibi toplar atılmıştır. Şanında ‘Levlâke levlâk’ buyurulan Hakk’ın habibinin (Allah’ın ilmi adedince salât ve selâm olsun) türbesinin miftahıdır gelen.

ARZDAN ARŞA

Risale-i Nur’dan dualar Sen sonsuz izzet ve şeref sahibi Kerîm’sin, ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalayan bir leîmim. Sen sonsuz ihsan sahibi Muhsin’sin, ben ise günah ve kötülük işleyen bir âsiyim. Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr’sun, ben ise bir günahkârım. Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm’sin, ben ise küçük ve değersiz bir hakîrim. Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî’sin, ben ise sınırsız acz içinde bir zaifim. Sen bağış ve ihsanı veren Mu’tîsin, ben ise lûtuf ve ikramına muhtaç bir dilenciyim. Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn’sin, ben ise maddî ve mânevî korkular içinde biriyim. Sen cömertlik sahibi Cevâd’sın, ben ise Senin cömertliğine muhtaç bir miskinim. Sen kullarının dualarına cevap veren Mucîb’sin, ben ise Sana yalvaran duâcıyım. Sen şifâ veren Şâfî’sin, ben ise türlü türlü dertlere müptela bir hastayım. Öyleyse Sen benim günahlarımı affet, hatalarımı bağışla, hastalıklarıma şifâ ver, ey bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olan Allah, ey her şeye bedel, her şeye yeten Kâfi, ey mahlûkatını besleyip büyüten ve mânilerini def’ eden Rab, ey vaadini mutlaka yerine getiren Vâfi, ey kullarına pek şefkatli olan Rahîm, ey maddî ve mânevî hastalıklara şifa veren Şâfî, ey ikram ve ihsânı bol olan Kerîm, ey belâ ve musîbetleri def’ edip âfiyet veren Muâfi! Benim bütün günahlarımı bağışla, her türlü hastalığa karşı bana âfiyet ver, beni ebediyen rızâna mazhar eyle. Bunu rahmetinle ihsân eyle ey Erhame’r-Râhimîn. “Onların duaları, “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun” sözleriyle sona erer.” (Yunus Sûresi, 10) Âmin! (Sözler, Otuz İkinci Söz)


kursu@zaman.com.tr

BU SAYFA, M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDI’NIN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.

İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir. Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir. Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir. Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı

gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ,

kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır. Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.

Hasetten Kurtulma Yolları 1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir. 2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.” 3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder. 4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın bâki nimetlerine hasr-ı nazar ederek bunların zevali ve bâki nimetlerin de bekâsı muvazenesiyle hasedine konu teşkil eden şeyi değerlendirebilir. 5.Ayrıca haset eden, hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı ve bu mevzuda kendini zorlamalıdır. Evet, kişi, hasedi izhar etmek suretiyle kendini hasede alıştırmamalıdır. Bu noktada kendisini tedip etmeli, elini, ağzını, gözünü, dilini ve kulağını kontrol altında tutmalıdır. 6. Kişi, başkalarının mazhar olduğu nimetleri araştırıp karıştırmamalı ve derinliğine vâkıf olmayı düşünmemelidir. Madem kendisinde böyle bir hastalık var, bunun tedavi ve çaresi, mümkün olduğu kadar onların mazhar oldukları nimetleri görmemektir. Aksi takdirde kendisini kıskandıracak şeyler karşısına çıkarsa rahatsız olur.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Ya Rab! Mevhibe sağanaklarınla bizi de sırılsıklam hale getir. Ulûhiyetinin ve Rubûbiyetinin sırlarını bize de aç ve yüce katından göndereceğin inayetle bizi de te’yîd buyur.

Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır; bağlanmıştır zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek mümkün değildir. Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider. Hüşyâr gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.

Çereğ Perişan Şahlanırken doludizgin mavi hülyâlarla, Duyar Cânân’ı rûh sihirli râyihalarla. Sardıkça her yanı o füsunlu hâtıralar, Köpürür dalga dalga vuslat tüten duygular. Uzaklaştıkça kendine ait sahillerden, Ağarır az ötede ufuk, ağarır birden.. Derken sarar her yanı Mâşuk’un câzibesi, Duyulur tasavvurlar üstü sihirli sesi...

Rüya gibi bir iklime varılır ki; eşsiz, Kuşatır füsûnuyla bir haz, her yanı sessiz. Donakalır, sarı güller gibi alnında ter, Sonra da bir ışığa erer ve her şey biter... Solar bütün renkler; yeşil, mavi, pembe ve mor, Mekân ‘lâ mekân’ olur, zamanın nabzı durur. Görülen bu rüya bitince her yan ağarır, Ruh da vuslata ereceği rıhtıma varır.

Varlık aşkla gürleyen bir mûsıkî kesilir, Az ötede sihirli bir âleme erilir. Artık her yerde bir sırla gezer ki, büyülü, Her manzarada tüllenir Cânân’ın kâkülü...

Anlar o zaman gayenin Allah olduğunu; Duyar, var olmanın zevkini duyanlar bunu....

Hislerde işveyle tüten bir üslûp duyulur, Derken insan ötelere sırlı bir yol bulur. Düşünceleriyle hummâlı, ruhu pür-neş’e, Ziyâ püskürür, fecrin tepeleri peş peşe...

M. Fethullah Gülen

Cinler, insanlara tâbidir Cinlerle insanlar arasında esas itibariyle ciddi bir fark yoktur. Onlar da bizim gibi yer, içer, evlenir, çoğalır ve hayatlarını devam ettirirler. Hayat tarzı olarak böyle olduğu gibi, düşünce ve fikir açısından da her zaman bir paralellik söz konusudur. Cin Sûresi’nde, onların bu durumu, kendi ifadeleri içinde şöyle anlatılır: “Bize gelince, bizden iyiler de var, böyle olmayan (kötüler de) var. Biz çeşitli yollara ayrıldık.” (Cin, 72/11) “Biz çeşitli yollara ayrıldık” ifadesinin tefsiri sadedinde Ahmed b. Hanbel, Süddî’den şu değerlendirmeyi nakleder: ‘Her zaman cinler içinde, tıpkı beşerde olduğu gibi, ‘Kaderiyye’, ‘Mürcie’, ‘Müşebbihe’.. vardır.’ Haliyle Yahudi, Nasrâni, Mecûsi, Putperest.. de var demektir. Hatta bunu Müslümanlar arasında zuhur eden hak ve batıl meslek, meşrep ve mezheplere teşmil etmek mümkündür. İmam Süddî Hazretleri, Tâbiin’den bir zattır. Onun devrinde, cinler arasında bu kadar tefrika ve ayrılık söz konusu ise, kimbilir o iftiraklar bugün

ne haldedir! İhtimal, bugün insanlar arasında mevcut bütün doktrin ve düşünce farklılıkları, cinler arasında da mevcuttur. Zira onlar, insanlara tâbi varlıklardır. Durum böyle olunca, eğer beşer kendinden beklenen seviyede, Allah Resûlü’nün arkasında çizgisini koruyabilse, cin ve ruhanîler de onun arkasında istikamete yürüyeceklerdir. Bizdeki iniş ve çıkışlar, onlarda da iniş ve çıkışlar meydana getirmektedir, çünkü bizim peygamberimiz, onların da peygamberidir. Ve bizler, onlar için uyulması gereken örnek ve önderler durumundayız. Böyle olduğu için, Ümmet-i Muhammed’in sevinci, onların da sevinci olacak; hüznü, onları da hüzne gark edecektir. Burada şunu da söyleyebiliriz: Bizlerin kurtuluş için yeni bir çalışmaya girmemiz, onları da kurtuluş adına aksiyona sevk edecektir. Öyle ise, bizim çalışmalarımız sadece bizimle sınırlı kalmamakta; cinler âlemine de tesir etmektedir. Bir bakıma bizler nasıl olursak, onlar da öyle olma durumundadırlar.

Abdullah Aymaz

Endaze Madrid’de çok güzel bir kolej açılmış. İsmi de güzel: “Endaze”. Yepyeni bir binası var. Mimar, çok aydınlık bir plan çizmiş; sınıflar, koridorlar hep ışık görüyor. Bize “endaze” kelimesi, ‘End. a. ze’nin birleşmesinden meydana gelir. Onların açılımları da İngilizce GAYRET, BAŞARI ve ZİRVE demektir.” diye lâtife yapıyorlar… Gerçekten iftihar edilecek bir güzellikle karşı karşıya kalıyorsunuz… Madrid’in asıl adının “mâ” ve “leziz” kelimelerinden meydana gelen “lezzetli su” mânasına olduğunu daha sonra “ma” ve “dirid” kelimelerinden Madrid olduğunu söylüyorlar. Malum İspanyolcada dokuz bin civarında Arapça kelime var. Batı dillerine geçip sonra bize gelen “amiral” kelimesi de Arapça “emir’ül-mâ” yani “su emiri” demek. Zaten mekân isimlerinin çoğu başlarındaki “al” yani “el” ekinden anlaşılıyor ki; Arapça… Selamlaşmalarda, konuşma aralarında Arapça kelimeler telaffuz bozukluğu ile hâlâ devam ediyor. İspanyollar, ülkemize ve insanlarımıza olumlu bakıyorlar. Polisleri, diğer Batı ülkelerine göre daha kibar ve daha beyefendi davranıyorlar. “Casa Turca” (Türk Evi) Derneği’ni ziyaret ettik. İspanya’nın diğer şehirlerinde de Casa Turca dernekleri var. Platformları var… Sergiler, konferanslar, Türk film günleri, ebru, Türk yemekleri programları var. Ülkemizi tanıtmaya çalışıyorlar. Birçok üniversite profesörü ile tanışmışlar, Türkçe dersleri veriyorlar. Sax Türkleri ile iyi irtibatları var. Bunlar İspanyol... Hıristiyan. Ama Türkiye’yi çok seviyorlar. Her sene şubat ayında mehterli Türk yürüyüşü yapıyorlar. Aynen mehteran gibi giyiniyorlar, ellerinde Türk bayrakları ile yürüyüp gösteri yapıyorlar. Bunların azizlerinin mezarı Sivas’ta… San Blas, Sivas’ta gömülü olduğu için devamlı oraya ziyarete gidiyorlar. Glocal isimli işadamları derneğini ziyaret ettik. Glocal kelimesi aslında “global” ile “local” kelimelerinden meydana geliyor. Yani global düşünüp lokal iş yapma mânasını ihtiva ediyor. Pek çok meşhur işadamını davet edip konferans verdirmişler. Bunlardan birisi de Manuel Lopez Demirci. Babası Türk, annesi İspanyol… Demirci soyadı babasından, Lopez soyadı annesinden. İspanya’da hem babanın hem annenin soyadı alınabiliyor. Aslında 1980’e kadar İspanya’da kadınlar, kocalarının izni olmadan hesap bile açtıramıyor, hatta izinsiz başka şehre bile gidemiyorlardı… Madrid’den Toledo’ya gittik. Aslında bu, benim ikinci gidişimdi… Biraz bilgi verecek olursak; İber Yarımadası, dünyanın en güzel kara parçalarından birisi… Bilhassa Endülüs bölgesi daha bir güzelliğe sahip ve en verimli ve bereketli topraklara sahip… Onun için tarih boyunca 7 ırk gelip buralara hâkim olmak istemiş… Roma İmparatorluğu… Vandallar… Vizigotlar… Hunlar vs...

O GALİZ TA B İ R L E

ZAMAN'A ABONE OLDUNUZ MU?

ŞİMDİ O K ONUŞUY OR R İ E H Lİ KÜFÜR

BİLE KU LLAN

MADI

Her dönemd mü’minler e Allah’a, peygamb benim gibi erl bir kıtmire ere, veli kullara yak bunu yapmı ışık ş. ‘Çok mu sız ifadeler olmuşt ?’ diyor ve ur. teselli oluyor Bir kısım um.

26 MART -

1 NİSAN 2014

ZAMAN • YIL :6

• SAYI : 255

• DANİMA RKA 25 DKK

• İSVEÇ 30

SEK • NORVEÇ

35 NKR • FİNL ANDİYA 3,5 www.zamanisk andinavya.dk

Maliyeye atamadı çalım

Vergi kaçırm olduğu Avru anın çok büyük suç pa’da son kurban Bay Münih Başk ern anı Uli Hoe ness hapse mah kum olan ünlü oldu. 3,5 yıl ‘Hayatımın hatası. Herk futbol adamı, diliyorum.’ este dedi. 1 DEVA n özür MI 12'DE

26 YAŞINDA

BİR MİLL

ETVEKİLİ ADA YI: SULTAN KA YHAN

Seçim çalı şma konuşan Sult ları hakkında Zam an’a an Kayhan, Stockholm listesinde partisinin 12. sıradan milletvekili ada Demokratlar’ yı gösterildiğini, Sosy al meclise girm ın kazanması halinde e şansının söyledi. 1 büyük oldu DEVAMI 8'DE ğunu EKREM DUM ANLI

İçimize sinm iyor

CUMHUR

BAŞKAN

I GÜL:

Türkiye n farkında oksanlıklarının olan bir ü lke

Cumhurbaşk Margrethe’n anı Abdullah Gül, Başbakan in davetlisi olarak Dageçtiğimiz hafta içeris He araya gelen lle Thorning Schmi nimarka’ya geldi. Krainde Danimarka Kra dt liçe Gül, önem li açıklama ve Parlamento Başkaliçe II. Margrethe’nin si II. ZAMAN KOP larda bulun yan nı Mogens ENHAG du. Lykketoft ile ı sıra bir Danimar ka Kral

1

içesi II. Mar davetlisi HASAN CÜC grethe’nin olarak ettiği öğre ÜK Cumhurb nildi. aşkanı Abd Danimarka’ya gelen rünnisa Gül’e ullah Gül Gül ve eşi Har protestosu Danimarka’da törenle karş , Kopenhag’d Berk a milletvek Maliye Bakanı Meh in Elvan valimanı’n ılandı. Kopenhag görkemli bir illeri ettiği Cum ve bazı işadamla met Şimşek, Cumhurb a 45 dakika gecikme Kastrup Harının da eşlik aşkanı Gül li 1 olar 4'TE sonra kon hurbaşkanı Abdullah ak inen burada, Kral ve bera dan Sanayi Odauşma yapmak için Gül daha rik, Veliaht içe II.Margrethe berindekiler Kral ardından Kraliçe eşi Pren sı’nd Danimarka Margrethe Prens Fred iyet Muh Joachim afız Alay ile birlikte katıldı. Cumhurb a düzenlenen iş erik eşi Mar s Hen- hurb eşi Marie ı'nı aşka aşka sela y, taraf nı Gül, daha Prens mlay tarafından nı Gül, bura forumuna ve Prenses ından prot sonra Kast an Cum- önce da bir grup esto edild Benedicte manı’ndan ayrıl hafız Alay devlet töreniyle rup i. haya Türk arak Hav tını hare karş iye’d Amelienb ı’nın İstik alilal Marşı'nı ılandı. Mu- taşıy ket etti. Bu arad org Sarayı'na protesto eden kaybeden Berkin e bir süre a Cum Elvan grup okunmasınan uçağ dür’, ‘Hır a Danima hurbaşkanı Gül’ sız var’, ‘AK‘Berkin Elvan Ölü için girdikten ü rka hava msüzP çalıyor, sonra 2 sahasına diye slogan attı. Gül adet F16 onay MÜMTAZ Grup daha şekilde dağı uçağının 'ER TÜRKÖN sonra olay lıyor’ eşlik ldı. E sız bir 1 DEVA MI

XXX

10'DA


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

11

23

5

25

26

20

26

24

10

3

2

3

17

26

2

5

25

1

2

11

2

29

17

13

13

24

18

2

19

24

9

24

8

25

18

20

13

5

24

19

20

12

24

12

23

5

9

23

18

19

24

18

27

16

26

10

20

15

9

2

5

2

19

20

5

20

10

24

6

15

2

26

17

11

23

26

26

23

15

9

23

18

23

12

23

14

24

18

23

11

23

5

9

23

18

3

24

18

10

11

12 Ç

13

14

16

17

18 R

19

20 U

21

22

23

24 İ

25

26 N

27

28

29

15

H A B İ S K G B F A S I K R H

M

İ D

R E

Z E

İ F

Y A

S L

I H

D E

U R

R M

K E

U İ

A

M

R R

U

N İ C L

A A E E Z

M B D H A M S T H M

E H

A

L Ü

Z

9 L

Ü

8

R

7

Ö

6

E

L T S F A İ E D N A

R Z D T E B S Ü M N E R İ H

5

A

4

Ö

3

Z

2

G

1

29 L

23

28 I

18

27 J

24

PARAGRAF TAMAMLAMA

26 D

15

25 A

23

24 E

27

23 Ö

2

22 G

26

21 C

2

20 M

3

19 Ş

8

18 K

23

17 Ü

10

16 S

18

15 R

2

14 T

9

13

9

12 F

2

11 U

26

10 B

2

9 V

5

8 Z

23

7 O

3

6 İ

18

5 Y

23

4

9

3 N

9

2 H

22

1

12

R

24

İ

28

D

2

İ

3

S

26

KANAAT, TÜKENMEZ BİR SERMAYEDİR.

E

24

A

D

12

E

24

G

5

E

23

D

12

İ

24

F

12

N

5

E

23

M

15

E

18

S

24

N

19

ŞİFRE:

Ü

Kutulardaki her say bir harfin karşlğdr. Verilen ipuçlarn kullanarak diğer kutular doldurun ve hayatmza yön verecek prlanta tavsiyeyi tamamlayn.

R

PARAGRAF TAMAMLAMA A

F

K E

V E E A D A N L A K

A

ŞİFRE:

E

D

İ

H

S

H

E

R

A

K

A

R

Ü

F

F

İ

L

D

D

Y

İ

E

Z

M

İ

I

S

H

E

S

M

N

İ

A

V

F

R

A

N

K

E

A

A

İ

L

M

C

N

L

A

E

İ

Y

T

Ü

E

E

A

N

U

Ö

D

H

N

E

R

G

İ

E

L

D

B

V

Ş

E

D

M

İ

T

L

K

N

M

K

B

B

İ

L

T

B

A

F

E

İ

L

İ

C

B

B

L

R

L

R

B

E

Ü

R

E

E

H

F

A

E

I

Z

B

İ

S

M

U

İ

U

R

F

E

V

L

İ

T

I

İ

A

M

A

Ü

S

S

K

K

B

I

R

Ş

F

I

R

R

I

İ

D

B

T

N

İ

A

S

T

A

A

A

L

M

N

I

I

Z

D

İ

O

Ü

F

R

A

A

I

S

B

T

T

İ

R

Ü

A

U

U

D

E

R

R

C

A

L

B

E

L

R

N

A

A

Ü

K

R

V

K

Ü

B

İ

E

R

Y

V

L

E

I

T

Ğ

D

E

S

K

D

İ

Y

N

R

S

İ

Ş

A

A

B

A

U

V

Z

T

N

F

A

E

KELİME AVI

U

İ

D

N

M

İ

U

A

H

B

L

D

A

B

L

D

O

E

Y

N

L

M

J

E

A

E

E

L

A

T

S

K

İ

M

E

İ

B

K

M

T

E

E

S

H

İ

A

D

L

A

L

H

U

R

D

E

N

H

Ü

U

C

E

AKL-I SELİM, BEDİR, CÜNDULLAH, DARB-I MESEL, EBEDİ, EVKAF, FİDYE, HANİF, ISLAH, İBLİS, KABİR, KARİ, LÜTUF, MAAZALLAH, MİHRAB, NAFAKA, RÜŞD, SABIR, ŞÜKÜR, TAĞUT, UBUDİYET, ÜLFET, VACİB

S

Aşağda verilen kelimeleri diyagramda sekiz yönü kullanarak bulun. Kullanlmayan harfler srayla yazldğnda şifre cümleyi bulacaksnz.

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

N

KELİME AVI

Zahiren müsbet de görünse men de görünse, her hadise bize Allah’dan bir mesaj, yolumuzu aydnlatan bir şk, ümitlerimize fer ve gönüllerimizde de heyecan vesilesidir.


03 HAZİRAN 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

03 HAZİRAN 2014 SALI

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

ÇÖZMECE


26 MARTYeni - 1Bahar NİSAN 2014 Çocuk

15 Faaliyet

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

Soframızda ‘zikir, fikir, şükür’ alışkanlığı var mı? Önce meşhur sözü bir daha hatırlayalım: “Düşünen insan, sahip olduğu nimetin farkına varır; düşünmeyen insan da kendini o nimetlerden mahrum sanır!” Öyle ise biz de oturduğumuz sofranın başında önce bir düşünelim ve diyelim ki: - İnsanın yiyecek kadar midesinde iştiha duyması, bu iştihasını karşılayacak kadar da sofrasında nimet bulması, Allah’ın büyük bir lütuf ve ikramıdır. Nice insanlar vardır ki, ya sofrasında yiyeceği yoktur ya da midesinde iştihası... Evet, sofraya her oturuşta insan en başta bu iki İlahi nimeti düşünmeli, bu düşünmenin gereğini de arkasından yerine getirmelidir. Ne midir bu düşünmenin gereği? - Yemek boyunca zikir, fikir ve şükür değerlendirmesi içinde olmak. Bu zikir, fikir, şükür değerlendirmesini de Hazreti Bediüzzaman şöyle açıklamaktadır. - Yemeğe Besmele ile başlamak zikirdir! Yemek boyunca bu nimetleri vereni düşünmek fikirdir! Yemekten sonra ‘Elhamdülillah!’ diyerek kalkmak da şükürdür!.. İşte size zikir, fikir ve şükür duyguları içinde tamamlayacağımız sofra adabı örneği. Sofraya böyle zikirle başlayan, fikirle devam eden, şükürle de tamamSofraya böyle zikirle başlayan, layıp kalkan kimse, elbette fikirle devam eden, şükürle ruhen huzur bulur, bedenen sıhhate kavuşur, sofrade tamamlayıp kalkan kimse, sında da berekete nail olur. elbette ruhen huzur bulur, Çünkü Rabb’imiz, verdiğim bedenen sıhhate kavuşur, nimetlere şükrederseniz besofrasında da berekete nail reketini artırır, huzurunuzu olur. Çünkü Rabb’imiz, verdiğim çoğaltırım, buyuruyor. nimetlere şükrederseniz Ancak sofrada böyle bereketini artırır, huzurunuzu zikir, fikir ve şükür duyguları içinde olan insan, çoğaltırım, buyuruyor. baştan kendine tembihte de bulunmalı, bu nimetleri bulamayan nice yoksulların bulunduğunu da hatırlayarak tıka basa midesini doldurmanın yanlışlığından kaçınmalıdır. Çünkü ihtiyaçtan fazla tıka basa yemek, zikrin zevkini azaltır, fikrin derinliğini yok eder, israfın da kapısını açar. İsraf ise ayetlerle yasaklanmış, Rabb’imiz; “Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz.” uyarısında bulunmuştur. Nitekim meşhur bir tıp ilim adamına: - “Araştırdığınız Kur’an-ı Kerim’de insan sağlığı ile ilgili bir ayet buldunuz mu?” diye sorduklarında: “Bir değil birçok ayet buldum. En başta geleni ise: “Yeyiniz içiniz ama israf etmeyiniz.” ayetidir, cevabını vermiştir. Anlaşılıyor ki, ihtiyaç kadar yemek helaldir. Ama tıka basa yiyerek israf etmek ise hem helal değil hem de tıbben vücuda zarardır. Bu sebeple sofrada en sağlam ölçüyü veren Efendimiz (sas) Hazretleri, şöyle hatırlatmada bulunmuştur: - Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini de rahat nefes almaya ayırın! Demek ki, sofraya iştiha ile oturmalı, yine iştiha varken kalkmalı, midede suya, nefes almaya da yer bırakmalı, tıka basa yemek gibi bir kötü alışkanlığa mağlup düşmemelidir. Bu konuda asıl düşünülmesi gereken önemli bir uyarı da Hz. Ömer Efendimiz’den şöyle gelmiştir: - Gücünüz yeten her nimet çeşidini alıp da sofranıza koymayın. Unutmayın ki, sofradaki nimetler sorgusuz değildir. Helal ise hesabı, haram ise azabı vardır! Evet, kitaplık çapta bir uyarıdır bu da. Hep hatırlanmalı, hiç de unutulmamalıdır. - Sofradaki nimetler helal ise hesabı, haram ise azabı vardır!.. Maneviyat büyükleri, sofrada şu 4 şeyin de düşünülmesi gerektiğini ifade etmişler: 1- Yemeğimize haram karışmış mıdır? 2- Bu yemeği Allah’ın ihsan ettiği iştiha ile yediğimizin farkında mıyız? 3- Bize takdir edilen nimetin yediğimiz kadarı olduğunu kabul ediyor muyuz? 4- Yediğimiz nimetin verdiği güçle Allah’a ibadet ve itaatte mi bulunuyoruz, yoksa ihmal ve isyanda mı? İşte size zikir, fikir, şükür duyguları içinde oturduğunuz sofrada tam bir tefekkür şuuru. Bilmem siz nasıl bakarsınız böylesine derin bir tefekkür şuuruna?

1

2

Malzemeler: 1

3

2 3

Kâğıttan giden araba yapalım

4

Resim kâğıdına şekildeki gibi yapılmış manzara resmi (suluboya ile boyanmış) Bant Maket bıçağı Çöp şiş

4

M

erhaba canım arkadaşlarım, geçen gün havaların güzel olmasını fırsat bilip babamı lunaparka götürdük. Orada çarpışan arabalara bindim harikaydı. Sonrasında eve döndük ve annem bizlere çok güzel yemekler hazırlamıştı. Pazar tatilim çok güzel geçti arkadaşlarım, hoşçakalın. HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr

Manzara resminin tırtıklı olan yerinden maket bıçağı ile kesin. Alttaki araba çizimini de kalın bir fon kâğıdına yapıştırıp çevresinden düzgünce kesin. Kestiğiniz arabanın arka kısmından çöp şişi bant ile yapıştırın. Arabayı alttan geçirip, tekerlekleri resim kâğıdının üzerine gelecek şekilde ayarlayın ve arabanızı sürün, kolay gelsin.

Hemoroid hastalarına 'kuşkonmaz' önerisi ÖMER KEBELİ KAHRAMANMARAŞ

1dan yüksek değerlere sahip olduğunu ve içeriKuşkonmaz bitkisinin potasyum içeriği bakımın-

sindeki rutin maddesinin kan damarlarının çeperlerini güçlendirdiğini belirten Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Korkmaz, sebze olarak tüketilebilen bu bitkinin Hemoroid hastalarına özellikle tavsiye edildiğini söyledi. Kuşkonmazdaki lif içeriğinin çok yüksek olduğunu vurgulayan Korkmaz, "Kuşkonmaz bitkisi sürgünleri yenen bir sebzedir. Folik asit, lif, C vitamini, potasyum içeriği çok yüksek ve en önemlisi rutin denilen bir madde var içinde; kan damarlarının çeperlerinin kuvvetlenmesini sağlıyor, bu özelliğiyle hemoroid hastalarına özellikle tavsiye ediliyor. Özellikle lif içeriği çok yüksek, bağırsaklara da iyi geliyor." dedi. KSÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Korkmaz, üniversitenin Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde yapılan 5 yıllık adaptasyon çalışmasının ardından ürünün Kahramanmaraş'ta üretilebildiğini kaydetti. Prof. Korkmaz, "Bu bitkinin anavatanı Doğu Akdeniz. Pek bilinen bir tür

03 HAZİRAN 2014 SALI

değil. Yurt dışından 1950-60'lı yıllarda gelen hocalar bunun üretimini teşvik amaçlı bazı çalışmalar yapmış ama maalesef yayılmamış. Son yıllarda bir artış gözleniyor, biz de bunu Kahramanmaraş'ta alternatif sebze olarak yetiştirebilir miyiz diye çalışma yaptık. Bu, çok yıllık bir sebze, bir kere ekildikten sonra aynı yerden 10-15 yıl ürün elde ediyorsunuz." diye konuştu.

RAHATLIKLA EKİLEBİLİR Denemesi yapılan bitkinin çiftçilere alternatif ürün çeşidi oluşturduğunu ifade eden Prof. Korkmaz, şöyle konuştu: "Buraya 5 yıl önce ekim yaptık, araştırma yapıyoruz. Ürün almaya geçen yıl başladık, bu yıl da devam ediyor, hasat, meyve ağaçlarında olduğu gibi 3'üncü yıldan sonra başlıyor. Hem bahar hem de yaz hasadı denemesi yapıyoruz. Amacımız, Kahramanmaraş'ta bu ürünün yetişip yetişmediğini araştırmaktı, bu ürün ilimizde rahatlıkla ekilebilir. Kuşkonmaz'ın bakımı çok kolay ve ekonomik değeri yüksek bir bitki. Kuvvetli bir bahçenin yılda altı hafta hasadı var. Ancak çalışmalarımız netice verirse bunun hasat zamanını bahar ve yaz olarak uzatacağız. Çiftçiler, arazilerin bir kısmını ayırsalar geçimlerini sağlarlar. Hiçbir sebze mart ayında ürün vermez. Ama kuşkonmaz veriyor."


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Servetiyle şaşkına dönen Karun’un hazinelerinin anahtarlarını bile bir bölük taşıyordu.

GÜCÜN ESİRİ ÜÇ ADAM

Kasas Sûresi’nde güç sarhoşu üç kötü kimse ele alınıyor: İlahlık iddia eden Firavun, onun sağ kolu Hâman ve zenginlikle sarhoş olan zalim Kârun... HATİCE TUBA ÇETİNKAYA

1tır insanoğlunun ders alması adına.

Kur’an-ı Kerim, birçok kıssa anla-

Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin başından geçenlerin, bize örnek olmasını ve davranışlarımızı ona göre şekillendirmemizi bekler. Allah (cc), Hz. Yusuf’un kıssasından Lut Peygamber’in başına gelenlere, Hz. İsa’dan Hz. Musa’ya insanlığın neler yaşadığına kadar birçok bilgi verilir bu kıssalarda. Kasas Sûresi de adını ‘kıssa, kıssa anlatma’ anlamında 25. ayetinde geçen ‘kasas’ kelimesinden alır ve çoğunlukla Musa Peygamber’in hayatını ve misyonunu konu alır. Mekke’de inen ve 88 ayetten oluşan bu sure, Hz. Musa’nın doğumu ve Firavun’un sarayında yetişmesinden, daha sonra oradan bir vesileyle kaçarak geldiği Medyen günlerinden, ardından gelen mukaddes vazifeyle Mısır’a geri döndüğünde yaşananlardan bahseder. Bunlarla birlikte Kasas Sûresi’nde, Hz. Musa kıssasından bizim çıkarmamız gereken hisseler anlatılır. Kâinatın Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) kavmiyle Hz. Musa’nınki arasındaki bağlantılar üzerinden dersler çıkarmamızı bekler Rabb’imiz. En sonunda da Karun kıssasını görürüz. Kasas Sûresi’nde temelde güç sahibi üç kötü kimse vardır: Firavun, onun en yakını Haman ve yine serveti sayesinde Firavun’un yanında yer alan Karun. Bunlar kibirleri yüzünden kendilerini her şeyin hâkimi vehmederek Allah’a şirk koşmuş ve sapıklığa düşmüş kimselerdi. Firavun’un kötülüğünü Cenab-ı Hak şöyle anlatır 4. ayette: “Doğrusu Firavun, ülkesinde (Mısır’da) zorbalık yaptı, büyüklük tasladı. Halkını çeşitli fırkalara ayırdı. Onlardan bir topluluğu, erkek evlatlarını kesmek, kız evlatlarını ise hayata atmak suretiyle özellikle zayıflatmak istiyordu. O, bozguncunun teki idi.” Beydavi, tefsirinde Firavun’un halkı fırkalara, sınıflara ayırmasını, ayırdıklarının her birini farklı işlerde kullanmasına veya halkın Firavun’un aleyhinde birleşememesi için onları birbirine düşman hizipler haline getirmesine bağlar. Öte yandan, Firavun halkına zulmetmekle kalmamış, kendini Allah’a ortak koşmuştu. Hz. Musa, Mısır’a peygamberlikle döndüğünde, Firavun, danışmanları ve devlet adamlarına -hâşâkendisinden başka bir ilah olmadığını söylemiş, en yakın adamı olan Hâman’a kendisi için tuğlalar pişirerek bir kule inşa

etmesini emretmişti. Bu kuleyle ‘Musa’nın Tanrısı’nı görmeyi umuyor, aslında Hz. Musa’nın bir yalancı olduğunu ima etmeye çalışıyordu. 38. ayette bunları anlatan İlahi Beyan, ileriki ayetlerde zulmeden ve kibrinden kendini ilah ilan eden Firavun’u lanetler: “Onları insanları ateşe çağıran önderler yaptık. Bu dünyada halkı çalıştırıp desteklerini sağlasalar da, kıyamet günü en ufak bir yardım bile görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına bir lânet taktık, kendilerine lânet yağdırılıyor. Kıyamette, o büyük duruşma gününde ise, en çok nefret edilenlerden olacaklardır.” (41-42) Kasas Sûresi’nde Firavun’un sağ kolu olarak resmedilen ikinci güç erki Hâman’dır. Ali Ünal’ın Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali’nde anlattığı üzere, Mısır aristokrasi veya bürokrasisinde Firavun’dan sonra gelen ve ona başdanışmanlık yapan ve Mısır’ın dininde baş rahip olan kimseye deniyordu Hâman. Yukarıda bahsi geçen ayette Firavun’un ona tuğla pişirip kule inşa etmesini söylemesinden eski Mısır’da taş işçilerinin şefi veya ustabaşına da denebiliyor olacağını

söylüyor Ünal. Ve belki de inşaat işlerini de uhdesinde bulunduran, Firavun’dan bir sonraki makamda olabileceğini ekliyor. İşlerinde Firavun’a o kadar yakın olmalı ki Allah Teâlâ Firavun, Hâman ve ordularını korktuklarına uğratacağını buyururken onları bir arada anıyor. (Kasas Sûresi-6) Bugün dünyanın her yerinde gördüğümüz, Firavun’un Hâman’a yaptırmak istediği kulelerle yarışır yükseklikteki gökdelenler belki gökte bir tanrının olup olmadığına bakmak için yapılmıyor fakat kametleriyle insanlığa Firavun ve âvânesinin kibrini hatırlatıyor.

Karun da sarayı da serveti de yerin dibinde… Sermayesiyle şaşkına dönen ve sapkınlar arasında anılan bir diğer isim ise, Karun. Hazinesiyle Firavun’un yanında Mısır’da söz sahibi olmuştu Karun. Aslında İsrailoğulları’ndandı fakat kavmine ihanet ederek zenginliği sayesinde Firavun’un sarayında itibar kazanmıştı. Kur’an onun zenginliğini, “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile

güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı.” (Kasas Sûresi-76) şeklinde tasvir eder. Bu serveti ona Allah lütfetmişti fakat böbürlenmekten etrafındakilerin ‘Servetine güvenip şımarma!’ uyarılarını dahi duyamayacak sağırlıktaydı Karun. Sonrasında başına gelenleri, şöyle anlatır İlahi Beyan: “Karun, ‘Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.’ dedi. Peki, şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmişti? Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz.” (78) Ve Karun, böbürlendiği servetiyle beraber yerin dibine geçirildi. Halkın karşısına çıktığında Karun’un ihtişamından etkilenen dünya düşkünleri, Karun yerin dibine geçtikten sonra “Vah bize! Meğer Allah dilediği kimsenin rızkını bol bol verir, dilediğinin rızkını kısarmış! Şayet Allah bize lütfedip korumasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vah vah! Demek ki gerçekten kâfirler iflah olmazmış!” (82) dediler. Ali Ünal, Karun kıssasının Mekke’nin zengin tüccarları, tefecileri ve faizcilerinin Peygamberimiz’in (aleyhissalatü vesselam) davetine yaptıkları, “Doğru söylüyorsun, ama biz sana tâbi olup, o doğru yolu tutarsak, yerimizden yurdumuzdan olur, burada barınamayız.” (57) itirazına bir cevap olarak anlatıldığını vurguluyor. Yani Karun kıssası, Efendimiz döneminde, paralarını arttırmak ve lüks hayatlarını devam ettirmek dışında bir şey düşünmeyen bu kitleye özenenlere ve gelecek ümmete bir uyarı ve ibret niteliğindeydi. Fethullah Gülen Hocaefendi Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar kitabında bu duruma şöyle işaret eder: “Karun ve Karun zihniyetinde insanlar bir toplumda çoğalır ve onların zihniyeti topluma hâkim olursa, o toplumda parçalanmalar, bölünmeler meydana gelir. Yani, kazanan, stok yapan, yiyen, içen ama hiçbir zaman bu malda başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeyen; acından ölecek kimseler karşısında kılı bile kıpırdamayan bencil, çıkarcı kimselerin felsefesi bir toplumda yaşam tarzı haline gelirse, o toplumun katmanları arasında uçurumlar oluşur.” İşte bu yüzden Hocaefendi, Allah’ın (cc) milletin tüm fertlerini etkileyecek ve ilgilendirecek böyle bir hastalığın kökünü kazıma adına, Karun’u yerin dibine batırdığını ve bunu arkadan gelenlere ibret olarak hazırladığını söyler.


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Bize üzüntü, acı veren hadiseler karşısında bazen ümitsizliğe kapılıyor, Cenab-ı Hakk’ın sabır, imtihan, tevekkül tavsiyelerini unutarak ölümü tek çare görüyoruz. İntihar bu dünyayı bitiriyor belki, peki, ya sonrası? VEYSEL ENGİ

nimet ve emanet. Bu emaneti ruh bedenden ayrılıncaya kadar korumak bizim görevimiz. Burada önemli olan bu olaylara karşı sabır gösterip musibeti rahmete çevirmek. Nitekim bunalımlar insanın doyumsuzluğundan, hadiselere karşı dayanma gücündeki zayıflığından, iman şuurundaki eksikliğinden kaynaklanıyor. Bunun yegâne çaresi, ferdi olarak tahkikî bir iman seviyesine, iman vasıtasıyla fikir ve duygu terbiyesine, dünya metaına karşı yüksek bir kanaat zenginliğine ulaşmaktan geçiyor. Kişi ne kadar inançlı olursa olsun öyle bir an geliyor ki gözünü karartıp hem ahiretini hem dünya hayatını tehlikeye atabiliyor. Ancak dinimizce insanın kendi canına kıyması, şu veya bu sebepten dolayı intihar etmesi hiçbir şekilde caiz görülmüyor. Çünkü intihar, İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan biri. İslâm inancına göre vücudumuz kendi malımız değil, Allah’ın bizde bir emaneti. Kendini öldürmek emanete hıyanet etmek anlamına geliyor. Bu sebeple dinimiz, değil insanın kendini yok etmesine, bir uzvunu kesmesine veya zarar vermesine bile müsaade etmiyor. Zira Yüce Beyan’da Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa Sûresi, 29) Nitekim Nebiler Sultanı Efendimiz (sallahu aleyhi ve sellem) de pek çok hadis-i şeriflerinde kendi canına kıyan kimselerin büyük bir günaha girdiklerini, cehennem azabına uğrayacaklarını buyuruyor: “Kendini boğarak öldüren kimse, cehennem için boğmuş olur. Kendini vuran kimse, cehennem için vurmuş olur.” (Buhârî, Cenâiz 84)

1tine maruz kalıyordu. Defalarca boşanmak istedi genç İstanbul’da yaşayan D.Y. sürekli olarak eşinin şidde-

kadın. Talebini tekrar tekrar dile getirirse de gaddar eşinden aldığı yanıt değişmiyordu: “Öldürürüm yine boşamam.” Haftada iki üç akşam eve geliyordu beyefendi. Üstelik hayatında başka biri olduğunu da pervasızca anlatıyordu zavallı kadına. Bir gün ikisini sarmaş dolaş gören D.Y.’nin dünyası başına yıkıldı. Eşiyle severek evlenmelerine rağmen bugün ne haldeydiler… Yaşadıklarını düşündükçe kendini değersiz, kandırılmış hissediyordu. Alt üst olan psikolojisi onu intihara sürüklemiş, eşinin evde olmadığı bir akşam bir kutu ilacı hiç düşünmeden içmişti. Tabii eşine son bir mesaj göndererek: Benden kurtuluyorsun… Karısından gelen mesajı gören eşi neyse ki vaktinde eve gelmiş, genç kadını hastaneye yetiştirmişti. Hayata yeniden tutunan D.Y. şimdilerde çok pişman yaptığına. Yaşadığı öfke ile düşünce sisteminin felç olduğunu belirtiyor. Ölümün tek kurtuluş yolu olduğuna zihnin adeta kilitlendiğini anlatıyor: “Ahiretim, akıbetim ne olur diye düşünemiyor insan. Ölüp kurtulacağınızı zannediyorsunuz. Çileli günler hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Eşinize ağır bir ders vermek istiyorsunuz, ömür boyu azap çeksin istiyorsunuz.” Şeytanın kendisine tuzak kurduğunu anlayan kadın, bu olaydan sonra Allah ile irtibatının daha da kuvvetlendiğini, namazlarını hiç aksatmadığını gözyaşları ile ifade ediyor. Yaptığı hatadan dolayı sabahlara kadar tövbe edip Allah’tan af dilediğini söylüyor. Cenab-ı Mevla’nın bizlere emanet ettiği cana kıyarak O’nun huzuruna hangi yüzle çıkardım diyen D.Y, herkesi böyle bir girişimden uzak durmaya çağırıyor: “Bu psikolojiden kurtulmanın en önemli yolu tevekkül ve teveccüh (Allah’a yönelme). İbadetlerimizi aksatmazsak şeytanın aklımızı çelmesine de müsaade etmemiş oluruz.” Buna benzer birçok hikâye ile karşılaşmak mümkün intihar vakalarında. Yaşananların bazıları ölümle sonuçlanırken bazıları ise bahsettiğimiz olayda olduğu gibi insana iyi bir ders oluyor. Kişi ne kadar inançlı olursa olsun öyle bir an geliyor ki gözünü karartıp hem ahiretini hem dünya hayatını tehlikeye atabiliyor. Ancak dinimizce insanın kendi canına kıyması, şu veya bu sebepten dolayı intihar etmesi hiçbir şekilde caiz görülmüyor. Çünkü intihar, İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan biri. İslâm inancına göre vücudumuz kendi malımız değil, Allah’ın bizde bir emaneti. Kendini öldürmek emanete hıyanet etmek anlamına geliyor. Bu sebeple dinimiz, değil insanın kendini yok etmesine, bir uzvunu kesmesine veya zarar vermesine bile müsaade etmiyor. Zira Yüce Beyan’da Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa Sûresi, 29) Nitekim Nebiler Sultanı Efendimiz (sallahu aleyhi ve sellem) de pek çok hadis-i şeriflerinde kendi canına kıyan kimselerin büyük bir günaha girdiklerini, cehennem azabına uğrayacaklarını buyuruyor: “Kendini boğarak öldüren kimse, cehennem için boğmuş olur. Kendini vuran kimse, cehennem için vurmuş olur.” (Buhârî, Cenâiz 84)

İNSAN NEDEN İNTİHARA YÖNELİR? Hayat şartları içerisinde insanı intihara yönlendiren pek çok sebep çıkıyor karşımıza. Musibetler, psikolojik rahatsızlıklar, ani ölümler, maddi sıkıntılar vs. Uzman psikiyatrist Dr. Gıyasettin Ekici, tüm sebeplerle insanların iki temel amaçla intihar girişiminde bulunduğunu belirtiyor. Bunlardan ilki yardım isteme amacıyla gerçekleşiyor. Fevri, anlık, planlanmamış şekilde gelişen bu durum daha çok gençlerde ve kadınlarda görülüyor. İntihardaki ikinci amaç ise gerçekten ölmeyi hedefleyen girişimleri oluşturuyor. Ekici, bu tarz vakalarda kişinin hayatına kesin ve planlı olarak son verme amacı güttüğünü ifade ediyor. Biz aciz kullar olarak üstesinden gelemediğimiz sorunlar karşısında çareyi canımıza kıymakta arıyoruz. Oysa Rabbimiz bu buhranlardan kurtulmanın reçetesini Kur’an-ı Kerim’in Asr suresinde bizlere veriyor: “Asra yemin olsun ki; iman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında bütün insanlar hüsrandadır.” Hüsran, insanın beklentilerinin boşa çıkması, yaptığı ticareti kaybetmesi, mutsuz olması, dünyevi veya uhrevi sıkıntılı bir durumun içine düşmesi anlamlarına geliyor. Böyle bir durumla karşılaşıldığı takdirde kula yakışan, Allah’a teveccüh etmek, yaşananlara sabır ve tevekkül göstermek. Bunun yanında psikolojik destek de alınabilir. .. Bedenimiz Cenâb-ı Hakkın bizlere verdiği en büyük nimet ve emanet. Bu emaneti ruh bedenden ayrılıncaya kadar korumak bizim görevimiz. Burada önemli olan bu olaylara karşı sabır gösterip musibeti rahmete çevirmek. Nitekim bunalımlar insanın doyumsuzluğundan, hadiselere karşı dayanma gücündeki zayıflığından, iman şuurundaki eksikliğinden kaynaklanıyor. Bunun yegâne çaresi, ferdi olarak tahkikî bir iman seviyesine, iman vasıtasıyla fikir ve duygu terbiyesine, dünya metaına karşı yüksek bir kanaat zenginliğine ulaşmaktan geçiyor.

İntihar mı imtihan mı?

İNSAN NEDEN İNTİHARA YÖNELİR? Hayat şartları içerisinde insanı intihara yönlendiren pek çok sebep çıkıyor karşımıza. Musibetler, psikolojik rahatsızlıklar, ani ölümler, maddi sıkıntılar vs. Uzman psikiyatrist Dr. Gıyasettin Ekici, tüm sebeplerle insanların iki temel amaçla intihar girişiminde bulunduğunu belirtiyor. Bunlardan ilki yardım isteme amacıyla gerçekleşiyor. Fevri, anlık, planlanmamış şekilde gelişen bu durum daha çok gençlerde ve kadınlarda görülüyor. İntihardaki ikinci amaç

ise gerçekten ölmeyi hedefleyen girişimleri oluşturuyor. Ekici, bu tarz vakalarda kişinin hayatına kesin ve planlı olarak son verme amacı güttüğünü ifade ediyor. Biz aciz kullar olarak üstesinden gelemediğimiz sorunlar karşısında çareyi canımıza kıymakta arıyoruz. Oysa Rabbimiz bu buhranlardan kurtulmanın reçetesini Kur’an-ı Kerim’in Asr suresinde bizlere veriyor: “Asra yemin olsun ki; iman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında bütün insanlar hüsrandadır.” Hüsran, insanın beklentilerinin boşa çıkması, yaptığı ticareti kaybetmesi, mutsuz olması, dünyevi veya uhrevi sıkıntılı bir durumun içine düşmesi anlamlarına geliyor. Böyle bir durumla karşılaşıldığı takdirde kula yakışan, Allah’a teveccüh etmek, yaşananlara sabır ve tevekkül göstermek. Bunun yanında psikolojik destek de alınabilir. .. Bedenimiz Cenâb-ı Hakkın bizlere verdiği en büyük


31 GÜNDEM Okmeydanı 90’lara dönüşün sembolü hâline gelebilir

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Alevi camiasında sosyal demokrat kimliğiyle tanınıyor Ziya Halis. 90’lı yıllarda bakanlık yapmış bir siyasetçi. Son zamanlarda Alevilere karşı takınılan üslubu çok tehlikeli buluyor.

BÜNYAMİN KÖSELİ

1tekrar ediyor.” Bu sözler, SHP-DYP

‘Devlet 90’larda yaptığı hataları bugün

izah edeceğiz? Okmeydanı’nda yaşananları nereye koyacağız?” Sözü, Alevileri provoke etmek isteyen birtakım güçlere getiriyor Ziya Halis: “Devletin içerisindeki güçlerin bugün de devreye

Katar’a ‘Dünya Kupası rüşveti’ suçlaması DIŞ HABERLER SERVİSİ

1

Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası turnuvasının başlamasına günler kala, Körfez’in petrol zengini ülkesi Katar’ın 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapabilmek için 5 milyon dolar rüşvet dağıttığı iddia edildi. İngiliz The Sunday Times gazetesinin “Dünya Kupası’nı satın alma entrikası” başlığıyla verdiği manşet haberine göre, Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği’nin (FIFA) Katarlı eski Başkan Yardımcısı Muhammed bin Hammam, turnuvanın yeriyle ilgili kararı etkilemek amacıyla oylamada dolaylı etkisi olan Afrikalı onlarca üst düzey yetkiliye rüşvet verdi. Hammam’ın görevini kötüye kullanan bir FIFA yetkilisinin devam eden davasının bütün masraflarını üstlendiği de iddia edildi. Eski başkan yardımcısı, uluslararası kuruluşun 2011 yılında düzenlenen

başkanlık seçimlerini kazanmak için de rüşvet verdiğinin açığa çıkması üzerine görevinden alınmıştı. E-mailler ele verdi Gazete, haberini yetkililer arasında gerçekleşen gizli elektronik posta (e-mail) yazışmaları ve banka transferlerini içeren milyonlarca belgeye dayandırdıklarını açıkladı. Bir diğer İngiliz basın kuruluşu olan BBC ise belgelerin içeriğini kendilerinin de gördüğünü belirterek, haberi doğruladı. 2010 yılının Aralık ayında gerçekleşen ev sahipliği oylamasında Katar, ABD, Japonya, Güney Kore ve Avustralya’yı geride bırakarak ev sahipliğini kazanmıştı. Ancak rüşvet iddiaları ve Körfez ülkesinin kavurucu iklimi nedeniyle oylama sonuçları büyük tartışmaları da beraberinde getirmişti. Yolsuzluk iddialarının, oylamanın tekrarlanması yönündeki baskıları artırması bekleniyor.

girdiğini söyleyebiliriz. Amaç belli; Alevileri provoke etmek. PKK içinde bir yığın MİT mensubu olduğunu öğrendik mesela. Alevi gençlere de Sünni gençlere de haklarını demokratik zeminde aramak düşüyor.

KÜNYE

koalisyonu zamanında bakanlık koltuğuna oturan bir isme ait. Sivas Milletvekili Ziya Halis 1. Çiller Hükümeti diye de adlandırılan 50. Hükümet’te önce şehircilikten sorumlu Devlet Bakanlığı arkasından da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevlerinde bulunmuştu. Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin kurucu Genel Başkanlığını da yapan Halis, kendi ifadesiyle şimdilerde siyaseti dışarıdan izliyor. İktidarda oldukları dönem için (19911995) ciddi bir özeleştiri yapmıştı Ziya Halis geçmişte. Değişik medya kuruluşlarına çıkıp, “Ülkeyi kötü yönettik, sınıfta kaldık. Madımak sonrasında istifa etmem gerekirdi.” demişti. Alevi camiası içerisinde, sosyal demokrat kimliğiyle tanınan, her fırsatta eşitlik ve özgürlükten yana tavır alan Ziya Halis, başörtüsü meselesinde ve 12 Eylül Referandumu sırasında da evrensel kriterler açısından demokrat bir tavır sergilemişti. Demokrasiden yana aldığı tavır nedeniyle, zaman zaman, kendi camiası içerisindeki Kemalistlerin tepkisini çekti üzerine. Bugünkü konjonktürle, Türkiye’nin en karanlık zaman dilimlerinden biri olan 90’lar arasında bir bağ kurarak söze başlıyor. Türkiye’deki pek çok makul insan gibi AK Parti’nin Alevi Çalıştayları, onu da umutlandırmış ilk dönemler. Gezi Parkı süreciyle birlikte yaşananlar, ciddi bir hayal kırıklığı oluşturmuş iç dünyasında: “Alevilerin makul ve haklı talepleri var. Bu talepleri savsaklayan, öteleyen, hatta zaman zaman onları tahrik eden, canını acıtan olaylar yaşandı son dönemlerde. Devlet, 90’larda yaptığı hataları tekrarlıyor. Bende böyle bir kanaat oluşmaya başladı. Gezi’de ölenlerin neredeyse tamamının Alevi olmasını neyle

Ölen insanların hiçbir mücadeleye katkısı olmaz. Ölerek ya da öldürerek mücadele edilemez.” Önemli olan, geleceği inşa edebilmek ona göre. Geleceği inşa etmenin önündeki ilk şart, tereddütsüz bir şekilde toplumsal barışın tesis edilebilmesinden geçiyor. Ziya Halis’e göre bunun yolu Alevilerle empati yapılacak bir iklim oluşturulmasına bağlı: “Aleviler, artık daha fazla tahrik edilmemeli. Mesele tamamen demokrasi ve özgürlük anlayışı içerisinde çözülmeli. Alevilerle Sünniler, birbirlerine uzaktan kurşun sıkmak yerine bir araya gelip konuşmayı denemeli. Ama burada Sünnilerin bir önderlik misyonuna soyunmaması şart. Çünkü bu, Alevilerde bir kompleks meydana getirebilir. Daha açık konuşacak olursak Sünnilerin Alevileri asimile etme politikalarından vazgeçmeleri gerekir. Bugüne kadar yaşanan tüm acı olaylara rağmen Alevilerin kahir ekseriyeti, demokrasi kriterleri içerisinde kalmış ve eşit yurttaşlık taleplerinde ısrarcı olmuşlardır. Gidişattan endişe ediyorum çünkü iktidar, giderek bütün haklı ve meşru talepleri baskı ve şiddet yoluyla, polis gücüyle önlemeye çalışıyor, diyalog zemininden uzaklaşıyor. Başbakan’ın, politikalarını ciddi bir şekilde gözden geçirmesi şart.” Halis, Erdoğan’ın Ali’siz Alevilikle ilgili yaptığı açıklamalara getiriyor sözü son olarak. Bu tarz bir üslubu devlet adamlığıyla bağdaştıramayan Ziya Halis’in eleştirileri hayli sert: “Bir başbakanın herkesin inancına saygı duyması gerekir. Sonuçta Ali’siz Aleviliğe inanmak da bir inanç biçimi. Söylemleri son derece ayrıştırıcı. Ali’siz Alevilikle ilgili cümlelerle Sünni kesime ‘Bunlar dinsiz, ateist’ demeye getiriyor. Sünnilere negatif bir bakış açısı sunuyor. Daha önce Kürtlere de aynısını yaptı. Zerdüşt olmakla suçladı onları.”

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 47 23 03 91 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 0045 27222296 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 20 66 16 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892


32 GÜNDEM Recep Peker’in valileri geri döndü

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Böyle bir zamanda konuşmak zor. Ama konuşmak dışında yapacak çok şeyimiz de yok. Yılmaz Karakoyunlu ile bunu yapıyoruz. “Eskiden, tek parti CHP’sinde insanlara köylerde dayak atarlardı, şimdi ise şehrin göbeğinde atıyorlar.” diyor. Peki, ne demek istiyor? MUHSIN ÖZTÜRK

1söyleyen sosyalist ve şimdilerde de-

Siyaseti ilkeler üzerinden tartıştığını

mokrat-liberal yazarların ürettiği siyasi analizler yığınağı gelecekteki araştırmacıların yakından ilgileneceği konuları teşkil edecek. Teorisyen ve özgürlükçü olarak bilinenlerin ‘siyasi temayülleri’ doğrultusunda sıcak analize girişmeleri felaket sonuçlar vermeye devam ediyor. Siyasi tarih analizinin bazı gerekleri var. Bir olayı değerlendirirken gerçeklerin bir kısmını örterek ya da başkalaştırarak yol alamıyorsunuz. Siyasi tarihi ‘malzeme’ olarak görürseniz de öyle. Ne olduğunun özüyle ilgilenmeniz gerekiyor. Bir de devlet pratiğini ve siyasetin kurduğu ilişkileri yakından takip etmelisiniz. Vesayetçilik ile demokratlığın hızla rol değiştirebildiğini de göz ardı etmemelisiniz. Yılmaz Karakoyunlu, siyasi tarihi sosyal ve kültürel hayata indirgeyerek hayati derecede yaygın bir öğrenme imkânı vermiş bir romancı ve siyasetçi. Üç Aliler Divanı’nın yazarı, eski bir bakan. ‘Ununu elemiş, eleğini asmış’ ama olayları da yakından izlemeyi ihmal etmemiş olması avantaj. İkamet ettiği İzmir’de son seçimde hem CHP’den hem de AK Parti’den meclis üyeliği teklifi almış. Kutuplaşan Türkiye’de her iki tarafın kendine yakın gördüğü bir isim olması, sözlerine ayrı bir anlam katacaktır. Evet, ona göre “Recep Peker’in valileri geri döndü.” -Erdoğan nasıl bir siyasi model kurdu sizce? Tayyip Bey’in siyaset yapma modelinin tarifleri belediye başkanlığı sırasında belli oldu. Bu önemli ve çok farklı bir disiplin tanımlamasıydı. Kimseye karşı kendini sorumlu hissetmeyen, ama herkesin kendine karşı sorumlu olmasını isteyen ve herhangi bir ihmal görüldüğü takdirde müsamaha göstermeyen, mutlaka cezalandıran -eski deyimle “tedip eden”- özgün bir sertlik taşıyordu. Bu karakterde olan siyasetçinin çevresindeki insanlar, ancak bu tarife uygun hareket ederlerse Tayyip Bey’le birlikte olabilirlerdi. Ve öyle oldu. -En baştan beri böyle miydi? Evet, böyleydi. Yöntemi gizli kapaklı değildi. Çevresindekiler bu üslubu gördüler. Bu tür yönetime rıza gösterdiler ve Tayyip Bey’in kadrosunu oluşturdular. Tayyip Bey’in yönetim üslubunu ekibiyle ilişkilerine bakarak (özellikle belediye başkanlığı yılları) görebiliriz. Tayyip Bey, isteklerini mutlaka yerine getiren ekip ile çalışarak hem kendine sağlam bir siyasi kadro oluşturdu hem de bu kadronun münferiden birbirlerine aynı güven içinde olmalarına yön verdi. Yani tekil yönetime bir tür itaat oluşturuldu… -Özellikle son birkaç yıl içinde AK Parti’ye karşı daha büyük bir tepki de gelişti. Siyasette tepki doğaldır. Bazen iç yapıdan (parti yönetiminden), bazen dıştan (seçmen ve medya ölçeğinde) gelir. Ama sizin işaret ettiğiniz anlamda beklediğiniz tepki oylara yansımadı. Son belediye seçimlerinde Tayyip Bey, eski siyaset etkinliğini korudu. Hem de 17 Aralık sendromuna rağmen birinci parti oldu. Bunun çok derinlikli bir sosyal ve siyasal tahlilini yapmak gerekir. Bana göre Tayyip Bey, partisi içinde bu yönetim modelini kabul ettirmiştir ve devam ettiren tek siyasi etkinlik sahibidir. Dolayısıyla önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin adayı olacaktır. Başka bir ihtimal yoktur., Tayyip Bey’in kendini aday göstermemesi hâli düşünülebilir ki, bu kez cumhurbaşkanlığına partisinden seçilecek kişi kim olursa olsun, onu Çankaya’da siya-

seten esir almış olacaktır. Çünkü siyasette şükran duygusunun ne anlama geldiğini çok yakından ve çok sık görmüş ve bu gerçeği AKP içinde biçimlendirmiştir. Tayyip Bey’in, elindeki gücü kullanmayı iyi bilen bir siyasetçi olduğu açıkça belli olmuştur. Tartışılan şey, yönetim üslubunun adil ve etkin siyaset içeriğinde makul olup olmadığıdır. Tayyip Bey’in siyasetinde kamuoyunun rıza göstermediği husus, yönetim biçiminin keyfileşmesidir. Muhalefet ve siyasetin diğer sivil örgütleri işte bu gerçeği tam kavrayamadıkları ve halka tam yansıtamadıkları için AKP her seçimde oy oranını korumuştur. Burada oy oranı sözünü “tek başına iktidar” tarifi olarak kullanıyorum. -2011’e kadar başka, sonrasında başka bir AK parti tarifi yapılıyor. Siz 11 yıla baktığınızda ne görüyorsunuz? Artan oranda muktedirlik manzarası seyrediyorum. Ama bu seyirden endişe ediyorum. Tayyip Bey’in parti üzerindeki iktidarı hiç eksilmedi. Fakat demokratikleşmesi kesin ölçekte eksildi. Başlangıçta da otorite ölçeği

yüksekti ama aynı zamanda demokratik ifadeleri de vardı. O tarihlerde bu siyaseti kadar İslami değildi. Şimdi siyaseti İslamileşti ve demokratlığı eksildi. Buna karşılık otoritesi yükseldi. Muhalefetin ileri sürdüğü “diktatorya” tarifi budur zaten. -2013’te Gezi gibi olaylar oldu, tepki olarak. 17 Aralık çıktı. Bütün bunlardan sonra 30 Mart seçimini kazandı. Ancak eleştiriler hız kesmiş değil. Bu bizi nereye götürecek? Bu mücadelede taraflar teşekkül ederken otoriter bir adam yaratalım iddiası aşikâr değildi. Ancak AKP bugüne kadar rastlanılmadık ölçekte ve hızda iktidar oldu. Sizinle 2007 yılındaki röportajımızda da söylemiştim: Bugüne kadar Türkiye’de iktidar olanlardan hiçbirisi Tayyip Bey kadar partisi üzerinde muktedir değildi. Onlar da iktidardılar, hükümetin başıydılar; ama ülkenin muktediri değillerdi. İki istisna var; Mustafa Kemal ve Tayyip Erdoğan. Menderes sanıldığının aksine muktedir değildi. Tayyip Bey bir gün olsun kürsüye çıkıp grubuna yalvarmadı. Arada bir İzahat verdi. Talimat verdi; ama

taviz vermedi. Menderes taviz verdi. Örneğin, 1955’te DP grubu, Menderes’i ve üç bakanını (Fatin Rüştü, Hasan Polatkan, Sıtkı Yırcalı) gensoruyla sıygaya çekti. Grup bunları düşürdü. Menderes devre dışı kaldı. Kim başbakan olacaktı? Düşürülmüş bir adamı tekrar başbakan seçemezsiniz. Bunun üzerine Mükerrem Sarol kurnazlık gösterdi, ‘Git kendin için özel olarak güvenoyu iste’ dedi. O da gidip gruptan güvenoyu verilmesini talep etti. Siyasette buna yalvarma denir. Grubu da bu yalvarma üzerine ona güvenoyu verdi. -Tek parti döneminde Avrupa’da diktatörler vardı, uluslararası ortam demokratik değildi. Atatürk için de ‘diktatörlük’ iddiaları oldu. Muktedir dediğiniz zaman o imayı da içeriyor mu? Arada bir fark var. Sizin söylediğiniz tarihte Mustafa Kemal ebedî şef ve İsmet Paşa millî şef olarak ilan edilmiş ve parti tüzüğüne yazılmıştı. Bunun siyaset tarihinde benzeri yoktu. Hatta Mustafa Kemal’in altı oklu bir fotoğrafının CHP tüzüğe konulması


33 GÜNDEM önerilmişti. Evet, bugünle kıyaslarsanız bu anlayışın egemen olduğu dönemde sadece Almanya’da değil, sadece İtalya’da değil, Avrupa’nın hemen hiçbir ülkesinde demokrasi yoktu. Sadece faşizm egemenliği vardı. Bugün ise öyle değil. Bugün Avrupa’da faşizm lanetleniyor. Hem de kimler tarafından? O dönemin en ileri faşist devletleri tarafından. -Bu neyi değiştirir? Türkiye bugün aynı şeyi yaparsa, yani faşist olma ihtimali gündeme gelirse ağır ölçekte yadırganır. Nitekim bu yüzden Avrupa devletlerinin ileri gelenleri, Türkiye’nin durumu ile ilgili çok ağır eleştirilerde bulunuyorlar. Almanya cumhurbaşkanının sözünü unutmayın, ‘az bile söyledim’ diyor. Türkiye’deki mevcut durumu diktatorya olarak ilan ediyor. -Ne oldu, Erdoğan ‘eski gömleği’ mi? giydi? Hayır! O artık eski Erbakan gömleğini giymiyor. Onu çıkarıp attı. Şimdi kendi yarattığı “Tayyibizm gömleğini” giyiyor. Yazın bir yere; ileride Türk siyaseti yazılırken Tayyibizm modeli başlı başına bir biyografik kitap olarak bir siyaset iddiası ve tecrübesi olarak kaleme alınacaktır. -Tayyibizmi tarif etsek? Uygulama meydanda... Tayyibizm, tek adamın, tek başına, her şeyi kontrol etmesi, yönetim ve denetim altında tutması anlamındadır. Emretmek gücü bugüne kadar sadece Tayyip Bey’de görülmüş değil. Dünyada ve Türkiye’de kimler geldi, kimler geçti. Bugün Türkiye’deki bu uygulama tekil niteliklidir ve pekişme yolundadır. -Bizde Atatürk vardı, tek adam olarak. O dönemde demokrasi yoktu. Demokrasi alternatifi için düşünce modelleri geliştirecek siyasetçi de yoktu. Öyle ki, Atatürk döneminde her aklı başında kişi Atatürk’ün yönetim biçimine karşı mantıklı bir görüş ileri sürmüş olması hâlinde bile cumhuriyet hedeflerine ihanetle suçlanıyordu. İsmet Paşa bile böyle bir ithama maruz kaldı. Bugün Tayyip Bey’i eleştirmek vatana ihanet suçu sayılmıyor. -Haşim Kılıç örneği var, TÜSİAD örneği var. Her ülkenin siyasetinde ‘yalakalar’ denilen bir takım vardır. Her siyasi kadroda bu yalakalar bulunur. Bunlar ünlü, unvanlı adamlardır. Bunlar bakan, milletvekili, danışman olabilir. Ya da siyasette yer sahibi olmak isteyen akademik ve bürokratik kadro erbabı olabilir. Her meslekten insan olabilir. Ama bunların müessiriyeti var mı, yok mu ona bakacaksınız. -Tayyip Bey bir şey söylediğinde onun o sözünü eleştiren vatan hainliği ile itham ediliyor mu? Henüz değil… Atatürk’ün tartışılmazlığı vardı ve Tayyip Bey’in bugünkü tartışılmazlığından çok daha fazlaydı ve çok daha keskindi. Çünkü savaştan gelmişti. Vatan kurtarandı... Tayyip Bey siyasete böyle bir sıfatla gelmedi. Siyasette asabiyet dediğimiz bir durum var. Bu noktada Atatürk’le bir benzerliği var. Atatürk seçimleri yaparken her ilden istediklerini getirirdi. Örneğin listeyi yapanlar Yakup Kadri’yi Manisa’dan aday göstermeyi unutmuşlardı. Eyvah dediler; nereden listeye koyalım; derken sıra Mardin listesine gelmişti. Adını oraya yazdılar. Adam bir dönem milletvekilliği yaptı. Mardin’i görmedi. Semtine bile uğramadı. Kimse de neden Mardin diye sormadı. Çünkü siyasette ilin önemi yoktu. Sadece Meclis’e gelmesi kâfiydi. Siyasette ilin önemini ortaya çıkaran siyasetçi Tayyip Bey oldu. Ama bunu kötüye kullanan da Tayyip Bey’dir... Atatürk’ün adam belirleme modelini Tayyip Bey de uyguladı. Ama kadrosunu il bazında önemsedi; ilden aday göstererek getirdi. Ve onlarla siyaset yaptı. Ama maalesef onlara siyaset yapmayı öğretmedi. Tayyip Bey’e farklı bir vasıf vermek lazım... Demokrat Parti’nin dört ası vardı: Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes. AK Parti’nin de kurucu dörtlüsü var. Bunlar Tayyip Bey, Abdullah Bey, Bülent Bey, Abdüllatif Şener’di. DP başlangıçtaki 4’lü üzerinden hareket etti. Sonradan ge-

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Tek Parti döneminin CHP Genel Sekreteri Recep Peker Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk ve Erdoğan muktedir oldu. Menderes sanıldığının aksine muktedir değildi. Siyasette başarılı olmanın yolu, herhangi bir itiraz oluşturmamaktır. Hâlbuki bugün Türkiye’de itirazdan geçilmiyor.

lenlerin hiçbirini kadroya almadı. Ama Tayyip Bey diğer bakanları kendi getirdiği kadrolardan seçti. Abdüllatif Bey de her şeye müdahale etmek gibi bir hırçınlık göstermeseydi bugünlere kadar o da gelecekti. Mesela Bülent Bey “özgül ağırlığım var” diyor. Bu özgül ağırlık ona mahsus bir şey değildi. Çünkü özgül ağırlığı ölçen dirhem Tayyip Bey’in kendisiydi... -2013’ten itibaren AK Parti kendisine yönelik eleştiri ve eylemlere ‘Bunlar 27 Mayıs gibi bir darbe girişimidir’ argümanıyla karşılık veriyor. Bu paralellik kurulabilir mi sizce? Eskiden siyasette olayların nitelikleri, hedefleri, mahiyetleri ve ona ilişkin bekleyişlerin mütalaası, “idrak” dediğimiz süzgeçten geçerdi. Bugün onu kaldırdık; onun yerine “algı” diye bir laf koyduk. Algı AKP iktidarının en hassas kriteri oldu. Algıyı yarat ve seçimi kazan anlayışı hâkim oldu. Algı, beş duyumuzu kullanarak gözlediklerimizden zihnimizde kalan izlenimdir. Oysa idrak çok başka şeydir. -İdrak nedir? İdrak, zihnin sahip olduğu tüm unsurların, hiçbir noktada birbirini nakzetmeksizin bütünleştiği akıl isabetidir. Bu isabet ihtişamına idrak diyoruz. Sizin söylediğiniz idrakle ilgili değil, intiba ile ilgilidir ve lzlenimden ibarettir. Türk toplumunun idrak eksikliği varsa hangi siyasetçi bundan istifade etmez? Bu öyle zannettiğiniz gibi Tayyip Bey’in talimatıyla ya da birkaç başdanışmanın öngörüsüyle olmuş değil. Bu doğalındaki akış ile gelir ve öyle geldi. Türk toplumu da zaten buna teşneydi. Zihnen buna rıza gösterdi diyemem. Çünkü gerçeği idrak edemedi ki rıza göstersin. Sadece algıladığının esaretini yaşadı. Şimdi de öyle yapıyorlar. -Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, antiemperyalizm söylemi de çıktı ortaya değil mi? AB bizi Vahdettin döneminin Osmanlısı gibi görüyor ve kendi yönetimi altına almak istiyor. Birliğe almama direnişi Türkiye’de istedikleri itaat yapısını görmeyişlerinden kaynaklanıyor. Avrupa’ya bir tek diklenebilecek kişi görüntüsü var, bu nedenle Tayyip Bey her fırsatta bir varlık gösterisine girişiyor: Örneğin bunu göstermek için Gauk’un gelişinde “ağzının payını verdi” deniyor. Halk kahvede bunu konuşuyor. Yani Türkiye’de halkı (seçmeni) idrak ile değil, sadece algı ile yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Yani bir türlü “sanrı” yaratılıyor... -Son tartışmalar dönüp dolaşıp Gezi’ye bağ-

lanıyor. Algının ötesine geçersek, ne dersiniz bu hususta? AKP, kurulduğu tarihten bugüne kadar gelişinde hiçbir talihsiz aksama yaşamadı. Sadece Gezi olayındaki tutumuyla kendi için yanlışı kendisi yarattı. Ve güya disiplin kurduğu birimlerin uygulamasında sarsıldı. Yani AKP Gezi olayında korktu. Güvenlik sağlayan güçlerin tecrübesizliği ve yönetimlerindeki zaaf, AKP’nin hayatındaki kırılma noktası oldu. Başbakan’a yaranmak isteyen idareciler itibar gördükçe gemi azıya aldılar. Kırılma çok derinleşti. Halk 1950’de CHP dayakçı parti diye Demokrat Parti’yi iktidara getirdi. CHP köylerde jandarma dayağı yüzünde iktidarı kaybetti. Şimdi dayak şehrin göbeğinde atılıyor ama ders alan çıkmıyor. Yani, Recep Peker’in valileri ile Tayyip Bey’in valileri arasında hiçbir fark yok. Şükür ki, basında cesaret var. Valileri an be an teşhir ediyorlar ve ne olup bittiğini öğreniyoruz. -Peki, Gezi olayı neden etkili oldu? Çünkü böyle bir hareket beklenmiyordu. Gençlik bu olayda uysaldı ve kurallara saygılıydı. Geniş kamuoyu desteği vardır. Halk samimi ve terbiyeli dayanışma içindeydi. Güvenlik güçleri olay karşısında deneyimsizdi. Müdahale yanlış oldu. Güvenlikçilerin hareketi kontrol edilebilirlikten çıkmaya başlarsa tehlike büyürdü. O tehlikeyi kontrol edemezsek başka tariflerle görevlendirilmiş insanlar yeniden teşebbüsler için kendilerine haklılık zemini aramaya başlayabilirlerdi. Korkulan başa geldi. O göze sıkılan gaz olayı asla unutulmayacak hata idi. İkincisi, o gaz olaylarından sonra dünya kamuoyundan korktular. Ve yalan haberler doğrulanmayınca uydurma haberlerin tesiri onları çok fena çarptı. Caminin içindeki bira şişelerinin yalan olduğu ortaya çıktı. Baktılar ki halk üzerinde inandırıcılıkları yok oluyor; bu kez bundan çok korktular. -17 Aralık süreci sonrası bir seçim yapıldı ve Başbakan kazandı. Sizce Başbakan her bakımdan kazanmış mıdır? Arada bir fark var. 17 Aralık’ta ileri sürülen bir iddia var. Belgelenmeye çalışılmış bir ispat modeli var. İspat modeli insanlara çok ikna edici geldi. Hakikaten kutuların içinde paralar görüldü. En itibarlı bir bankacının evinde bile 4 tane hesap makinesi bulunsa ‘nedir bu, kimsin sen’ diye sorgulamaya başlarlar. Ve o paranın sahibi olduğu söylenen şahsın önünde dönemin içişleri bakanı

‘Kimse sana dokunamaz, gerekirse önünde yatarım, cesedimi çiğnerler’ diyebiliyorsa sistemde bir çürüme var demektir. Bu olayın siyasi tahribatı çok büyük oldu. Cumhuriyet idaresinde görülmüş en ayıplı olay budur. Bu laflar karşısında yıpranma kaçınılmazdı. Yıprandılar. Fakat demin söylediğim gibi çok ustaca manevrayla vakayı değil “algıyı” öne çıkartıp inanışı silkelediler... Yani algı idrakin sırtını yere getirdi. Bir de Türk toplumu ne yaparsan yap aileye karşı saygılıdır. Türkiye, dişisini koruyan bir toplumdur. Ailesine, çocuğuna, karısına, kızına bilhassa ailenin dişi kanadına yönelik her müdahale yanlıştır. Ama bakan çocukları hiç önemsenmedi ve olayın inandırıcılığı boşlukta kaldı. -Bundan yeni siyasi bir alternatif çıkar mı sizce? Çıkarsa AKP’nin kendi içinden çıkarak yeni parti oluşabilir. Bunu çok ama çok uzak ihtimal olarak görüyorum. Abdullah Bey, siyaseten istekli bir kararla ve iradeyle müşkül durumda bırakılırsa beraberinde geniş bir kadrosu var ki sistemi zorlayabilir. O zaman bölünme olabilir. -Tek parti dönemi karşılaştırması yapılıyor sıklıkla. Bu istense bile herhâlde o döneme dönülemez değil mi? Hayır! Dönülemez. Birincisi şartlar değişti. İkincisi Tayyip Bey değişti ve yönetimle ilgili hususları farklılaştırdı. Mesela MİT Yasası’nı değiştirin diyor, tartışmaya açılmadan değiştiriyorlar. Ama onu zor durumda bırakan husus, evrensel nitelikli ilişkilerde yer alış ve talimat veriş biçimi oluyor. Yani Twitter gibi, yani internet yasası gibi. Hususlar etkileyici oluyor. “Seni evrensele karıştırmayız, sen memleketinde ne yaparsan yap’ diyorlar. O da şimdi yavaş yavaş fark etti ki, evrensel diklenişin sesi hem gür çıkıyor hem de geniş ekoyla yankılanıyor. -Erdoğan’ın son yıllardaki tavrının devlette neye yol açtığını düşünebiliyor musunuz? Siyasette başarılı olmanın yolu, herhangi bir itiraz yaratmamaktır. Hâlbuki bugün Türkiye’de itirazdan geçilmiyor. -İtiraz olmasaydı başarılı olmuş olacaktı yani? Evet. Genel kabul görmüş olacaktı. Oysa öyle görmüyor. -Mesela? Mesela, cumhurbaşkanlığı seçimi için 6 puan var. Bunu da karşı taraftan yani rakiplerinizden alacaksınız. Size şimdiye kadar oy vermeyene ne teklif edeceksiniz ki onların oylarını alıp yukarıya çıkacaksınız? Bu kadroya hangi mutluluk kriterlerini önereceksiniz? -Cumhurbaşkanlığı için Kürtlerle bir mutabakat yapılacağı meselesi var. Böyle fantezilerle marjinal altı puanın alınabileceğini kolay mı sanıyorsunuz? Yani marjinal oy sahibi partiler yönelirse kendi aktifindekilerden ne oranda ne kaybedeceğini hesaplayabiliyor musunuz? -Muhalefetin ‘tek adayı’ bilinmiyor. Ne dersiniz bu konuda? Eğer muhalefetin üzerinde ittifak edecekleri isim, birinci turda onların adayı olarak çıkmazsa Tayyip Bey birinci turda alır gider. Çünkü o adamları savunacaksınız. O savunduğunuz kişiler siyasi zemine çıktıklarında bu taraf 47 aldıysa ötekisi 46 aldıysa arada bir puan, iki puan, üç puan fark etmez. Son seçimde gördünüz; en kudretli olduğu konuda ve bölgesel belediye seçimlerinde AKP adaylarının AKP’ye oy verdirme kabiliyetinin çok yüksek olduğu görüldü. Bu etkinliği kullandılar ve oy oranları 45’e çıktı. -Bir zamanlar AK Parti’nin güçlü olmasına yol açan adalet duygusu ve talebi konusunda neredeyiz şu anda? Çok yıprandı. AKP’nin en fazla kan kaybettiği alan adalettir. Adaletin halk üzerindeki müessiriyeti çok önemlidir. Halk, adaleti ibadet kadar kutsar… -AK Parti’yi var eden bu adalet duygusu değil miydi? Kesinlikle bu idi… -AK Parti’yi var eden şeylerin bir bir ortadan


34GÜNDEM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

YÜCE DIVAN’DA YARGILANMADAN KIMSE AKLANMIŞ OLMAZ! -Yolsuzluk meselesi ve ‘fezlekeler’ Meclis’e geldi. Nasıl ilerleyeceğini bilmiyoruz. Geçmişte nasıl olmuştu hatırlar mısınız? 50’den önce de yolsuzluklar vardı. , İsmet Paşa ‘gidin aklanın, öyle gelin’ dedi. Mahkûm olanlar hapishaneye kondu. Beraat edenler siyasete döndüler. Ülkemize başbakan bile seçildiler. Bugünkü durum nedir? TBMM kararıyla soruşturmaya gerek yok dendiğinde o kişi aklanmış sayılmaz. Onlar belki paçayı kurtardıklarını sanacaklar, belki haklarında siyasi akıbet tahlili daima karanlıkta kalacak. AKP Grubu dört bakanın yolsuzluğunu soruşturmak için önerge verdi. Soruşturma açtı. Ama komisyona üye vermediği için çalışmalar yapılmıyor. Buna yolsuzlukların ensesindeyiz demek mümkün mü? Hayır! Ama diyorlar ve prim topluyorlar. Hakkında iddia olan siyasetçi Yüce Divan’da aklanmadıkça, aklanmış sayılmaz. Siyasette ilke budur. Adalet ahlakı da budur… -Dosya kapanmaz yani? Kapanmaz. Vicdanında kapanmaz. Mahkemeye çıkacak, yargılanacak, ondan sonra aklanmış olacaktır.

Gezi’de ortaya çıkan yalanların, inandırıcılıklarını yok etmesinden korktular.

AKP’nin en fazla kan kaybettiği yer adalettir. Adaletin halk üzerindeki müessiriyeti çok önemlidir. Adaleti ibadet kadar kutsar… kalktığı vaki mi sizce? Bu sadece benim kanaatim değil. Ama uygulamaya bakınca hareket farklılaşıyor. Çünkü adalet eksikliğinden yaralı yüreğin acısı oy olarak sandığa yansımıyor. -Niye sizce? Anlaşılıyor ki muhalefet henüz oy sahibine ‘seninle aynı yolda yürüyecek evsaftayım’ hissini veremiyor. Halk siyasetin şahsileştirilmesini sevmiyor. Ben seçimlerde olsaydım Tayyip Bey’i hedef almazdım. -Bu onun lehine mi gelişti? Benim muhatabım AKP denilen iktidardaki siyasi partidir. O bana ne kadar ağır hakaret ederse etsin, ‘onu muhatap almıyorum ama halkım, sana asıl gerçeği söylüyorum’ dese çok şeyi değiştirebilirdi. -Yalan meselesine nasıl bakıyorsunuz? Bizim halkımız kendisi de çok yalan söylediği için yalan siyaseti önemsemiyor. -Yolsuzluğu da mı? Yolsuzluğu ise hiç umursamıyor. Hayret ediliyor dünyada. İslam’ın en fazla ihlal edilen kuralı adaletin tezahür biçimindeki olaylarda yaşanıyor. Karakola gidersiniz ‘hadi yakışık alıyor mu bu hâliniz; öpüşün barışın’ der gönderirler. Adalet aranmıyor. Sadece sükûnet. Görevliler sükûneti sağladı mı adaleti sağladığını sanıyor. Türkiye’nin en sığ devlet sanatı burada siyaha boyanıyor. Hâlbuki bu üsluptaki yönetimin halkta ne travmalar, ne tahribatlar, ne sıkıntılı sonuçlar çıkardığını kimse önemsemiyor. -Sükûnetin travması ilginç! Sakinleştiriyorsun, daha doğrusu beni, ağzımı açamaz ya da kıpırdayamaz hâle getiriyorsun ve buna adalet diyorsun... Buna adalet demek mümkün mü? Yurttaşı meydan dayağıyla dövüyorsun, sonra polis seni yakaladı ya başlıyor zorlamaya: Hadi ‘onu affet, hadi öp, bitsin’ diyor. Peki, yediği dayak nereye gitti? Bunun hesabını kim soracak? Devlet sormuyor. Adalet dediğimiz

çok büyük bir problemimiz var ve bu yara asla kapanacak gibi de gözükmüyor. Çünkü karşılaştığımız en büyük olayda bile adaletin tesis edilmesi gerektiğine dair vicdani değerler ortaya konamıyor. Hayatımda en fazla merak ettiğim husus, İstanbul valisinin uyuyamadığı gecelerdeki ruh hâlidir… -64 yıldır bitmeyen bir demokratikleşme yaşıyoruz. Hâlâ bekliyoruz bir demokratikleşme açılımı olsun. Sebebi ne? Vatandaş diyor ki, ben mahkemeye güvenmiyorum, ben polise güvenmiyorum, ben idareciye güvenmiyorum. O zaman benim için hukukun üstünlüğü iddiası varit değildir. Herhangi bir yurttaş, Ankara’da hâkimler var, diyebiliyor mu? Diyemiyorsa iş bitmiştir. -Kılıç’ı destekliyorsunuz? Yanlış bulmadığımı söylüyorum. Sadece dili iyi değildi. Lisan, asıl manadaki isabeti gölgeledi… -Haşim Kılıç’la sınırlı olmayan bir şey var. Etkili konumda olan her bir kişi söz söylediğinde darbecilikle, siyasete müdahale etmekle itham ediliyor. Bir şeyi gözden kaçırmayalım. Tayyip Bey’de siyaset yok, talimat var. Onun için siyaset tartışmıyor. Hiçbir şeyi kabul etmiyor. Makulü bile itiraz kabul ediyor. -Kim ne derse desin, “Ben siyasetçiyim, siz değilsiniz; eğer siyaset konuşacaksanız gelin parti kurun” diyor. Bu doğru değil. O zaman, hata yapan iktidara karşı yasaların gereğini yapan her insan kara cüppeli olursa adalet anlayışı olmaz. -Anayasa Mahkemesi kararından sonra bir akşam 6-7 kanalda birden Haşim Kılıç’ı kötülüyorlardı. Hâlbuki her birisi için bir yıl öncesine kadar çok değerliydi o. Çok. O da imza atsaydı AKP kapatılmıştı bile. -Bütün bunlar, özellikle 2011’den itibaren devletçi reflekslere savrulduğundan mı oluyor?

Sadece devlet var derseniz onun adı faşizmdir. İster İslami olsun, ister olmasın fark etmez. Adına İslam cumhuriyetleri denen siyasal kadrolaşma örnekleri var; onlar da bu faşizme dâhildir. ‘Sadece devlet vardır’ denemez. Benim haklarım ne olacaktır? Her defasında kalabalığın dayağını yiyemem. Tekil olmanın haklarını teslim eden bir devletli terbiyesinin yerleştirilmesi gerekir. Cumhuriyetin en zor kılıklı mesuliyeti budur... -A. Turan Alkan bundan sonra muhafazakâr siyasetin zayıflayacağını, laik demokratlığın güçleneceğini yazmıştı. Bir zamanlar laik Kemalist siyasetin nasıl gücü tükendiyse... Yanlış değil. Eskisi baskıcılığı yüzünden nasıl kaybettiyse, İslam’ı temsil ettiğini söyleyenler de baskıcılığı yüzünden kaybeder. Tesir başka bir şey, müessiriyet başka bir şeydir. Hâkimiyetini kurmak istediğiniz şey, İslam’ın ahlaki değerlerindeki üstün egemenliğidir. Yoksa onun ibadete taalluk eden tezahürlerini görmek değil… Mesela bugünkü iktidarın yarattığı bir izlenim var: Yurttaşı her cuma namazda görmek istiyor. Arıyor, ‘seni göremedim’ diyor. Cumadaydım ama belki başka kapıdan çıktım, belki başka kentteydim. Cumaya orada gittim. Kimse mümin kardeşine inanmıyor. Mutlaka gözüyle görmek istiyor. Beni her dakika namazda, niyazda ve cumada görmek isterseniz bir zamanlar laikliğin İslamiyet üzerinde tesis ettiği baskıya benzer bir baskı ve aynı boyutlarda tarif yanlışlıkları işlemeye başlamış olursunuz. Bugün bu manzara var. -Gözetlenmekten mi söz ediyorsunuz? Hayır! Gözetlenmiyor, açıkça bu konuda talebin muhatabı oluyorsunuz… -Nasıl? Açık açık, kadınlar bu başörtüsüyle gelecekler. Bu kıyafeti giyecekler diye bir talimat sistematiği yaratıyorlar. Bir boş vaktim olsa, genç bir modacı hanımla sadece “Ankara

Palas Baloları’nı yazmak isterim. Adını bile koydum. Orada isim isim göstereceksin. Kıyafetler, dans biçimleri... Dergiler, gazeteler bu kıyafetleri basardı. Kitaplarda bu örnek gösterilirdi… Devrim demek, bu demektir. Benim istediğim alfabeyle yazacaksın, bugüne kadar öğrendiğiniz alfabeyle değil. Uymazsan ne devlete memur olursun ne bilmem ne olursun, hiçbir şey olamazsın. Benim istediğim kıyafeti giyersen kadın doktor olarak hastanede çalışırsın, yoksa çalışmazsın. -Peki, bugünle nasıl bir paralellik kuruyorsunuz? Bu sizde ne uyandırıyor? Benim üzerimde baskı kuruyor. Eski zamanda modanın bir saygıdeğerliği vardı. Üslubu tesirli, ifadesi nazik, mahiyeti makul bir teklif yöntemi vardı. Şimdi aksi bir teklif var. Yani laiklik telkininde görülen baskıcılığın aynısını muhafazakârlaşma ısrarında gösteriyorlar. Fakat bunu tesis edeceğim diye ölçüyü kaçırırsanız aynen 1930’larda laikliğin getirilmesi gibi olur. Laikliğin anayasaya konması ve her vesileyle onun anılması, bütün polis teşkilatının, jandarmanın bir laiklik ordusu hâline getirilmesinin toplumda nasıl bir birikim yarattığını bir düşünün bakalım. 1950’de tek partiyi deviren bu rahatsızlıktır. Köylü, kasabalı savaşta açlıktan gıkını çıkarmadı. Ama laik sistem getireceğim diye konuya vâkıf olmayan idarecilerin köylerde, kasabalarda attığı jandarma dayağı, iktidarı deviren en önemli unsurlardan biri oldu. -30 Mart öncesinde tercihini iktidardan yana kullanmayı telkin eden hutbe okundu. Buna hakkı yok. Elimde imkân olsa hakkında derhâl tahkikat açtırırım. Yüce Divan’a kadar götürürüm. Diyanet İşleri başkanının böyle bir hakkı yok. Bir partiye siyasal olarak din baskısını alet olarak veriyorsun. Tüm anayasal ilkeleri ihlal ediyorsun. Ne hakkın var bunu yapmaya?


35 GÜNDEM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

DİYARBAKIR ANNELERİNİN YÜREĞİ DAĞLANDI

Anneler, dağa çıkarılan evlatlarını geri istiyor. Siyasette ise polemikler başladı. Örgüt, bölgede hiç olmadığı kadar rahat hareket ediyor. “Şimdi ne olacak?” diye sorulurken, PKK’nın yumuşak karnı olan ‘kaçırılan çocuklar’ sürecin etkili aktörü konumuna yükseldi. HAŞİM SÖYLEMEZ

1Abdullah Öcalan ile MİT üzerinden

AK Parti hükümeti, İmralı’da tutuklu

yaptığı müzakereler sonucu adına ‘çözüm’ denilen bir süreci başlattı. 21 Mart 2013 Nevruz’unda Öcalan’ın gönderdiği mesajın okunmasıyla yola çıkıldı. İlk etapta silahların susması gündeme geldi. Hükümet ve PKK buna ‘evet’ dedi. PKK, 8 Mayıs 2013’te daha önce duyurduğu geri çekilme sürecinin başladığını ilan etti. Bazı küçük gruplar Irak topraklarına doğru harekete geçti. 3 ay sonra PKK yaptığı açıklamayla güçlerinin önemli bir kısmının çekildiğini duyurdu. Örgüt buna karşılık hükümetin adım atması gerektiğine vurgu yaptı. Aynı günlerde hükümet çekilmenin küçük çaplı olduğunu ve gerçek bir çekilmenin yaşanmadığını açıkladı. KCK/ PKK ise 8 Mayıs’ta aldığı çekilme kararını sürecin başlangıcı olarak görüp bir milat olarak niteledi. PKK bir yılın ardından gelişmelerden memnun değil. Örgütün tezine göre devlet bölgede daha çok yapılanıyor ve yeni karakollar inşa ediyor. Hükümet ise duruma sessiz. Sadece kan dökülmediği ve sürecin devam ettiği beyanında bulunuyor. Ama iki taraf arasında yaşanan gelgitten toplum ciddi şekilde etkileniyor. Mesela PKK’nın gündüz vakti şehirlerde kimlik kontrolü yapması, günlerce yol kapatması, adam kaçırması ve şehirlerde mahkemelerini işletmesi önemli bir kesim tarafından ciddi taviz olarak değerlendiriliyor. Bu dönemi, PKK’nın bölgede en rahat ettiği dönem olarak değerlendirmek mümkün. Son günlerde devreye giren ‘ço-

cuklar’ meselesi MİT-Kandil-Ankara-İmralı dörtlüsünün ilişkilerini karmaşıklaştırmış durumda. Daha önceleri sessiz çığlıklar şeklinde yankılanan ve görmezden gelinen annelerin çocuklarını dağdan istemesi, ‘çözüm süreci’ adına bir milat. Annelerin Diyarbakır’da açıktan çocuklarını geri istemesi siyaseti zor durumda bırakırken, PKK’nın hiç duymak istemediği ‘Çocuk militanlar’ meselesini de gündeme getirmiş oldu. Örgüt çocuklarla gündeme gelmemek için hem Türkiye’de hem de Avrupa’da kamuoyu oluşturmaya büyük çaba harcıyor. Örgüt liderlerinden Murat Karayılan, 2012’de ABD’de hazırlanan “PKK’daki çocuk militanlar” konulu insan hakları raporuna karşı yaptığı savunmada şunları söylüyordu: “Doğrudur, bize küçük yaşta katılımlar olmaktadır. Ama 9 yaşındakiler değil, 16-17 yaşlarındaki gençlerdir. Ancak biz bu yaşlardaki gençleri savaşa sokmamaktayız. Bir kere gelmiş oldukları için biz çoğunu geri gönderme imkânını bulamamaktayız. Geri cephelerde onları

eğiterek ideolojik, siyasi ve kültürel eğitimlerle geleceğe hazırlamaya çalışmaktayız. Yaş standardı uluslararası standartlara uygundur.” Diyarbakır’da 20 Mayıs’ta iki annenin başlattığı ‘evladımı istiyorum’ eylemi her geçen gün büyüyor. Eylem, başlatılan süreci de etkileyecek bir boyuta taşınmış durumda. Dünyanın en hassas olduğu konu çocuklar. PKK, çocukları savaşçı olarak kullanmaktan dolayı dünya kamuoyunda konuşulmaya başlandığı takdirde büyük yara alacak. Onun için örgüt, konuyu “Çocuklar var ancak kendileri geliyor” teziyle örtmeye çalışıyor. PKK’nın yumuşak karnı, çocuklar. Zira örgütün uluslararası mahkemelerde mahkûm edilmesi söz konusu olabilir. PKK bu duruma düşmek istemiyor. Bu durumda iki ihtimal var: PKK ya istenilen çocukları geri gönderecek ya da eski yöntemini sürdürecek. Başbakan’ın çocuklar için BDP’ye çağrıda bulunması da ayrı bir tartışma konusu. Zira çocuklar PKK’nın elinde. Bu nedenle BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’a verdiği cevap bu yönüyle oldukça anlamlı ve aynı zamanda meydan okumayı da içeriyor: “Senin yüreğinde çocuk sevgisi olsaydı, Berkin Elvan’ın anasını meydanlarda yuhalatmazdın. Eğer bu çocukları biz dağdan indireceksek, sen in o koltuktan, biz oturalım.” 10 bin çocuk öldü Alınan bilgilere göre örgüt, zayıf çocukları geri gönderecek. Ancak ‘çocuğumu istiyorum’ diyen her anneye cevap vermeyecek. Zaten örgütün elindeki çocukların bir kısmı hâlen Suriye’de çatışma alanı içinde. Çocuk-

lar konusunda Kandil, İmralı ve BDP gibi düşünmüyor. Kandil, her çocuğu ‘düşmana karşı açılan bir cephe’ olarak değerlendiriyor. PKK’nın çocuklara olan ilgisi, kurulduğu günden beri devam ediyor. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, Aksiyon’da 11 Haziran 2012’de yayımlanan “PKK’nın çocuk militanları” başlıklı haber dosyası oldu. Habere göre, o güne kadar binlerce çocuk PKK saflarında yer almıştı. İlk yıllarda çocuklar milis kadroda yer alırken, daha sonraki dönemlerde sadece dağda savaşçı olarak götürüldü. Son iki yılda ise PKK kaynaklarına göre 1600 çocuk (18 yaş altı) dağa çıktı. Çocukların önemli bir kısmı dağda hayatını kaybediyor. Emniyet kaynaklarına göre 1990’dan beri çocuk yaşta örgüte katılanlardan 10 bini öldü. PKK’nın arşiv kayıtları da bu veriyi doğruluyor. Çocukların dağa çıkarılması konusu, resmî raporlarda da mevcut. Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın hazırladığı raporda, PKK’nın son 6 ayda 317 çocuğu dağa çıkardığı tespiti yapıldı. PKK gençlik yapılanması olan Devrimci Yurtsever Lise Gençliği’nin Diyarbakır Lice’de 23 Nisan’da düzenlediği ‘Bahar Şenliği’ne katılan 14 öğrencinin dağa kaçırıldığı belirlenmişti. Bu sayı toplamda 331’e yükselmiş oldu. Raporda ayrıca KCK/ PKK’nın Diyarbakır, Ağrı, Batman, Bitlis, Van, Şırnak ve Tunceli’nin de aralarında bulunduğu 10 farklı şehirde 48 adet Eğitim Destek Evleri (EDEV) kurduğuna dikkat çekildi. Öğrencilere bu merkezler aracılığıyla ulaşıldığı ve örgütsel eğitim verildiğinin altı çiziliyor. EDEV merkezlerine yaklaşık 8 bin öğrencinin kaydının yapıldığı da aktırılan bilgiler arasında.


36DÜNYA

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Suriye’ye Esed rejimini savunup Şii mekânlarını koruma gerekçesiyle giren Hizbullah örgütü ‘Suriye Hizbulahı’ adı altında kurumsallaşıyor. Yeni örgütün tabanını Lübnan, İran ve Irak’tan gelen on binlerce Şii savaşçı oluşturuyor.

SURİYE HİZBULLAH’I

Suriye’deki Şii denklemi sil baştan değişiyor. Yaklaşık iki yıl önce Esed safında iç savaşa katılan Lübnan Hizbullahı Suriye’de kurumsallaşıyor. Şam’da ve Lübnan Suriye sınırında askerî karargâh kurdular. Örgüt, yeni dönemde Ankara’yı terletecek! MESUT ÇEVİKALP

wdestekçimiz Suriye başta olmak üzere,

‘Suriye’den ayrılmayacağız! En büyük

Filistin ve Lübnan’ı korumak için Suriye’deyiz. Kalmamızı gerektiren sebepler var olduğu sürece Suriye’den ayrılmayacağız. Lübnan’da hükümeti kurmak için bizim Suriye’den çekilmemizi isteyenler, bize tartışılan bir durumu empoze etmeye çalışıyorlar. Bölgedeki ülkeleri ve insanları stratejik tehlikeler tehdit ederken, hükümet kurmak için şartlar ileri sürmek gerçekçi değil…’ Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah 14 Kasım’da sarf etti bu sözleri. Başkent Beyrut’un Dâhiliye bölgesinde düzenlenen ‘Aşure Günü’ etkinliklerinde. Batı başkentleri Nasrallah’ın çıkışını Hizbullah’ın Suriye’de sahaya indiğinin ikrarı olarak kaydetti. Ancak üzerinde yetirince durmadı. Şii liderin “Suriye’den ayrılmayacağız” diyerek hangi hedefe işaret ettiği irdelenmedi. Geçen 6 ayda Lübnan Hizbullah’ının Suriye sahasında yaşananlar söz konusu konuşmanın alelade olmadığını ortaya koydu. Hizbullah’ın sessiz sedasız inşa ettiği ‘Suriye Hizbullah’ı vücut buluyordu zira! Hizbullah, Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve onları destekleyen ülkelere karşı savaşa girdiğini ilk 16 Mayıs 2013’te ilan etse de savaşçıları cephede 2012’den itibaren boy göstermeye başlamıştı. Hiz-

bullah için Esed rejimini savunmak hayatiydi haddizatında. Esed rejimi Hizbullah’ın ilk günden bu yana ana destekçilerinden biri en başta. Coğrafi açıdan da Suriye, Hizbullah’ı İran’a bağlayan göbek bağı konumunda. Esed rejiminin devrilmesi Suriye koridorunun kapanması anlamına geliyor. Yani Hizbullah’ın İran desteğini yitirmesine, İsrail karşısında zayıflamasına, Lübnan içinde erimesine yol açıyor. Çünkü İran için Akdeniz üzerinden Hizbullah’a ulaşma yolu riskli ve külfetli. İsrail’in, hasmı Hizbullah’a kıyılarından geçerek silah taşıyacak İran gemilerine göz yummasını beklemek de saflık olur. Esed’li Suriye’nin bekası, Hizbullah için bir

nevi ölüm kalım meselesi. Örgüt Lübnan-İran-Suriye koridorunu açık tutabilmek için önce Humus, ardından stratejik Kusayr bölgesini ele geçirdi. ÖSO’yu bu bölgeden atabilmek için 100 kadar savaşçısını feda etti. Bugün itibariyle örgüt Lübnan’ın kuzeydoğu Suriye sınırı boyunca kontrolü ele almış durumda. Yer yer Şam ve Lazkiye çevresindeki çatışmalara da dâhil olan örgüt eğitimli savaşçıları, Suriye’ye getirdiği kısa ve orta menzilli füzeleriyle cephe savaşının Esed lehine dönmesinde hayati rol oynadı. Hizbullah’tan gelen desteğe Temmuz 2013’te açıktan teşekkür eden Beşşar Esed, istemeleri hâlinde rejimi canları pahasına savunan “40 bin Hizbullah üyesine” vatandaşlık vermeye hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Nasrallah “Gerekirse ben de Suriye’de savaşmaya giderim” diyerek Esed ile ölümüne birlikte olacağını ikrar etti. Sahaya yansıyan ‘kutsal’ ittifak her iki tarafı da güçlendiriyordu zira!

Cepheden siyasete geçecek Peki, ‘Suriye Hizbullah’ı hangi aşamada? Karargâhı nerede? Kapasitesi, kabiliyeti ne durumda? İran uzmanı Arif Keskin Suriye Hizbullah’ının yakın zamanda kurulduğunu söylüyor. Başkent Şam ile Lübnan-Suriye sınırında (Kusayr civarında) iki karargâh oluşturulduğunu aktarıyor. Yeni kurulan yapının emrinde bugün itibariyle çoğu Lübnan

ve İran’dan gelen 30-40 bin silahlı savaşçının bulunduğunu belirtiyor. Esed’in akıbetinden emin olamayan Tahran’ın Suriye’deki etkinliğini, gücünü kaybetmemek için yeni örgütü maddi-manevi desteğe boğduğunu anlatıyor: “1979 Devrimi’nin ardından rejim girdiği üçüncü ülkelerde siyasi-askerî nüveler oluşturdu. Irak’ta, Körfez ülkelerinde hatta Yemen’de yaptı bunu. Ancak Esed ailesiyle sahip olduğu sıkı bağlardan ötürü Suriye’de bu tür bir yapılanmaya gitmemişti. Suriye iç savaşı patlak verince rejimin devrilebileceğini gören İran, Lübnan Hizbullah’ını sahaya sokarak hem Esed’e arka çıktı hem de Esed sonrasını hesap ederek yeni bir yapı kurma yoluna gitti. ‘Suriye Hizbullah’ı İran’ın Suriye’deki yeni ittifakı olacak.” Tahran rejimi ‘Suriye Hizbullah’ının kurulmasından duyduğu memnuniyeti gizlemeye çalışmıyor. Dinî lider Ali Hamaney’e yakınlığıyla bilinen, Devrim Muhafızları’nca desteklenen günlük Cumhuri İslami gazetesi nisan ayında ‘Suriye Hizbullah’ının kurulduğunu duyurdu. Gazete gelişmeyi ‘Batı ittifakı karşısında İran, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ı ekseninin tarihî zaferi’ diye yorumladı. Aynı dönemde İran Şark gazetesi de bir üst düzey Devrim Muhafızı Komutanı’na dayandırdığı haberinde, Suriye’de yeni bir Hizbullah örgütü kurulduğunu yazdı. İki haber de oluşumun İran’ın bölgesel çıkarlarına hizmet edeceğine işaret etti. Arif Keskin, İran rejiminin ileriki dö-


37 DÜNYA nemde Suriye Hizbullah’ını aynen Lübnan modelindeki gibi siyasete sokacağını öngörüyor. Esed rejiminden farklı olarak tabana inip, halk desteğini arkasına alabilen Hizbullah’ın geleceğin Suriye’sinde siyasi aktör olabileceğini ifade ediyor: “Tahran Suriye iç savaşının bir gün öyle ya da böyle biteceğini hesap ediyor. Kurulan Suriye Hizbullah örgütü, Esed’li-Esed’siz her iki çözümde de ülkedeki İran varlığını koruyup, Şii ekseninin/Suriye-Irak-İran koridorunun açık kalmasını sağlayacak. Ayrıca bu örgüt İran’ın Ortadoğu’daki askerî-siyasi kapasitesini artıracak. Batı karşıtı konumlanan direniş cephesini genişletecek. ‘Hizbullah’ modelinin üçüncü ülkelere ihracına kapı aralayacak. Kısacası Suriye Hizbullah’ı İran ile Şii ekseni ülkelerini siyasi, askerî ve beşerî alanlarda güçlendirecek. Suriye Şiileri radikalleştiriliyor Suriye Hizbullah’ı hiç şüphesiz Lübnan Hizbullah’ına da kazandıracak. İsrail uzmanı Kerim Balcı, Esed rejimine destek için Suriye iç savaşına giren Hizbullah’ın iç ve dış kamuoyundan baskı gördüğünü hatırlatıyor. Örgütün Lübnan’daki meşruiyetini zedelememek için Suriye cephesi nöbetini yeni oluşuma devredip Lübnan’a çekilmek istediğini vurguluyor: “Lübnan Hizbullah’ı Suriye’ye girince Lübnan’da bombalar patlamaya başladı. Ülke istikrarsızlığa sürüklendi. Lübnanlı Sünniler koalisyon hükümetinde bulunan Hizbullah’ın Suriye’de çarpışmasından rahatsız. Bir bakıma Lübnan devleti savaşmış oluyor Suriye’de! İsrail gibi büyük bir düşmanı bulunan Hizbullah’ın hem Lübnan hem de Suriye’de, aynı anda iki cephede savaşması da kolay değil. Dolayısıyla örgüt Suriye Hizbullah’ını kurup, buradaki mücadeleyi ona havale etmeyi çıkarına görüyor. Böylece Suriye’nin bölünmesi durumunda bu ülkedeki Şii kantonlarını Lübnan-İran şemsiyesi altında toplayacak yerel unsurlar da hazırlanmış olacak.’’ Gazi Üniversitesi’nden Ortadoğu uz-

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah, Suriye rejimi lideri Beşşar Esed’in en yakın destekçilerinden... manı Doç. Dr. Mehmet Akif Okur, İran ile Hizbullah’ın özellikle son dönemde Suriye’yi milis yetiştirme alanına çevirdiğine değiniyor. Yakın-orta vadede Şam’a güçlü bir hükümetin hâkim olamayacağını gören İran’ın bölge çıkarlarını, faaliyetlerini örgütler üzerinden yürütme yoluna girdiğini doğruluyor: “Su-

riye-Lübnan sınırındaki Şii nüfusu ülkede böyle bir yapının kurulmasına imkân veriyor. İran ile Hizbullah, Suriye’de etkili olup, Şii Hilali’nin devamını sağlayacak yeni bir yapı oluşturma arzusunda. Söz konusu yapı daha sonra Suriye Şiilerinin radikalleştirilip mobilize edilmesinde de kullanılacak.”

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu Merkezi Başkanı Doç. Dr. Serhat Erkmen, Suriye’den önce Irak’a giren Hizbullah’ın Şii Başbakan Nuri El Maliki’nin safında etnik çatışmalara giriştiğini hatırlatıyor. Irak’taki Şii nüfusu, Şii kutsal mekânları koruma iddiasıyla silaha sarılan bu savaşçıların ülkenin istikrarsızlaşmasında büyük rol oynadığını söylüyor: ‘’Hizbullah aynı gerekçelerle Suriye’de de kurumsallaşabilir. Gerekli Şii taban, kutsal Şii mekânları orada da mevcut. Örgüt Suriye’de kalıcı olmak için var olan maddi-manevi sebepleri sonuna kadar kullanacaktır.” Denklem Türkiye’nin aleyhine Suriye’de kurulan yeni Şii denkleminin olumsuz etkileyeceği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Aksiyon’un konuya dair sorularını cevaplayan üst düzey bir yetkili “Suriye Hizbullah’ı kurulduğunu dünyaya ilan etse şaşırmayız!” diyerek Suriye’deki Şii dekleminin değiştiğini doğruluyor. Ankara’nın Suriye’ye dair tüm uluslararası toplantılarda sahadaki büyüyen Hizbullah tehlikesine dikkat çekmeye çalışsa da başarılı olamadığını ifade ediyor: “Batı dünyası 11 Eylül sendromu dolayısıyla ‘radikal’ savaşçı denilince El Kaideci unsurlara dikkat kesiliyor. Hâlbuki sayıları bugün 15-20 bini aşan Hizbullah gücü saha mücadelesini Batı aleyhine değiştiren unsur. Şimdi bu yapı kurumsallaşıp, siyasi alanda boy göstermek istiyor. Lübnan örneğindeki gibi yeri geldiğinde silahla yeri geldiğinde siyasetle yönetimde söz sahibi olma arzusundalar. Projenin mimarı İran. Sahada yürüten de Devrim Muhafızları ile Lübnan Hizbullah’ı...” Son tahlilde, yeni Şii denklemi en çok Türkiye’ye kaybettirecek. Suriye Hizbullah’ı vücuda bürünürse Şiiler moral destek bulacak, Sünniler baskı altına girecek. Reaksiyon olarak El Nusra gibi radikal Sünni gruplar bilenecek. Sonrası Lübnan, Irak’ta olduğu gibi bir kıvılcıma bakacak!.. Dur durak bilmeyen mezhep savaşı bu kez Suriye’yi felç edecek!


38 EKONOMÝ KÜLTÜR

EKİM 2010 MAN 4 - 106–12 HAZİRAN 2014 ZA­ ZAMAN

Bulanık sulardan gelen zafer

32 sene sonra Cannes Film Festivali’nde kazandığı ödül, Nuri Bilge Ceylan’ın 20 senedir duruşundan taviz vermeden sürdürdüğü arayışın bir meyvesi. Artık sinema dünyası ünlü yönetmenin sonraki filmlerini daha büyük bir merakla bekleyecek. TUBA DENİZ

1Festivali’nde Kış Uykusu ile aldığı Altın Nuri Bilge Ceylan’ın 67. Cannes Film

Palmiye, son zamanlarda memleketi ortak bir tebessümde buluşturan nadir haberlerdendi. Yılmaz Güney’in Yol filmi ile havaya kaldırdığı ödül, 32 yıl sonra Ceylan’a da nasip oldu. İlk defa kısa filmi Koza ile 1995’te Cannes’da yarışan ve her yeni çektiği filmle dünya sinemasındaki pozisyonunu pekiştiren Ceylan’ın son başarısı, onun şahsında Türkiye sinemasının katettiği yolun da bir göstergesi. Tıpkı Yılmaz Güney’in 32 yıl önce hak ettiği ödül gibi Ceylan’ın Altın Palmiye başarısını da, 100. yılını kutladığımız sinemamız için bir milat olarak değerlendirmek mümkün. Üstelik Kış Uykusu, En İyi Film ile birlikte Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI’nin ödülünü birlikte hak eden nadir örneklerden biri. Ceylan’ın Cannes geçmişi, ilk kısa filmi Koza’ya dayanıyor. Daha sonra çektiği filmlerle dünya festivallerinin kayıtsız kalamadığı yönetmen 2002 yapımı Uzak ile yine Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü, 2008’de yarışmaya katıldığı Üç Maymun ile de “Tutkuyla sevdiği, yalnız ve güzel ülkesine” adadığı En İyi Yönetmen Ödülü’nü hak etmişti. Yönetmenin filmlerini bilen bilmeyen herkes tarafından coşkuyla karşılanan bu haberlerin mutlaka sinema dünyasındaki yansıması çok daha tesirliydi. Özellikle genç yönetmenlerin estetik ve anlam arayışlarında festivallerdeki büyük başarılar bir rehber vazifesi görüyor, ödüllerin sinemamıza en büyük katkısı ise farklı ülkelerde sinemamıza olan alakayı artırması. Boğaziçi’nde mühendislik eğitimi alan,

ardından Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıllık sinema eğitimi gören Ceylan’ın görüntüye dönük ilk alakası fotoğraf sanatında ifade bulur. Koza’da bu ilgisinin izleri ziyadesiyle görülür. Sonraki çalışmalarına dair değerlendirmelerde de en çok uzun plan çekimleri ve fotoğrafik kareleri konuşulacaktır. Her ne kadar başlarda fotoğraf sanatına duyduğu ilgi üzerinden filmleri okunsa da Ceylan’ın anlatımını bu derece güçlü kılan ilgi alanlarından biri de edebiyatla kurduğu ilişkidir. Edebiyattaki betimlemeler, psikolojik çözümlemelerin onun sinemasındaki karşılığı uzun genel plan çekimler, karakterlerin yüzlerine zum yapılan görüntüler gibi benzer görsel arayışlarda ifadesini bulur. Ceylan’ın sinemasından bahsedip de onun hem ele aldığı konular hem de sinemasal anlatımında tesiri olan büyük ustalar Bergman, Antonioni, Tarkovski gibi isimlerden bahsetmemek olmaz. Ceylan da tıpkı Bergman’ın ifade ettiği gibi en çok insan yüzünden etkilenir, insan yüzünün coğrafyasında keşfe çıkar: “Bana göre insan yüzü en güzel manzaradır, her şeyi söyler. Gerçeğe ulaşmanın tek yoludur.” İlk filmi Koza’da dâhil olmak üzere bütün işlerinde insan ruhunun derinliklerine sokulmak ister hep kamerasıyla. Yakın plan

Altın Palmiye ödülü alan Kış Uykusu filmi

çekimler, uzun genel planlar, az diyalogsuz ve olabildiğince minimal bu anlatım tercihiyle karakterlerini kadrajın tam ortasına yerleştirerek ruhlarını şeffaflaştırır, onların en zayıf noktaları ile yüz yüze getirir izleyiciyi. Bu varoluşsal sorgulamalarında mutlaka en önemli referansı kendi benliğidir. Filmografisine baktığımızda ilk önce kendi ailesi, yaşadığı yerlerin etrafında dolaşmış olması bu açıdan anlamlıdır. İlk filmleri neredeyse otobiyografiktir Ceylan’ın, 1997’de çektiği Kasaba ve ardından üçlemenin diğer iki filmi Mayıs Sıkıntısı (1999) ve Uzak’ta (2002) en iyi bildikleri yani kendi şahsiyeti ve ailesi üzerinden aidiyet, kimlik gibi meseleleri tartışır. İlk iki film taşrada geçer, Uzak’ta ise Yusuf karakterinin şahsiyetinde taşradan kopuş yaşanmıştır. Fakat bu kopuş sıkıntıların sona erdiği anlamına gelmez, şehrin suni atmosferi beraberinde farklı sorunların da kaynağıdır. Türkiye sinemasında önemli bir yer işgal eden taşra problematiğinin sinema gündemimize taşınmasında şüphesiz Ceylan’ın etkisi büyüktür. Yeşilçam sinemasında klişe tanımlara hapsedilen taşra Ceylan’ın sinemasında iyi ya da kötü tanımlara, klişe karakterlere hapsedilmeden didik didik edilir. 2006 tarihli İklimler’de yönetmen kendi benliğine dönük sorgulamalarda bir adım daha ileri gider ve artık kameranın karşısındaki kendisi ve eşidir. Her ne kadar İklimler birçok eleştirmen tarafından fazlasıyla kişisel bulunsa da Ceylan’a göre durum farklıdır. Zira insan tabiatını irdeleyen bu ilişki yumağı da her ilişki kadar evrenseldir. Nuri Bilge Ceylan açısından İklimler kırılma olarak kabul edilebilir fakat asıl milat Üç Maymun’da yaşanır, hem filmin senaryosu hem de daha önceki filmlere oranla çok daha fazla yakın planı tercih ettiği sinema-

tografisi, senaryonun daha başı sonu belli bir öyküye yaslanması, profesyonel oyuncularla çalışması açısından diğer işlerinden ayrılır. Nuri Bilge Ceylan artık kamerasını farklı yaşama biçimlerine yöneltmiştir fakat insanın doğasına dair soruları ve sorgulama biçimleri aynıdır. Yine Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü hak eden Bir Zamanlar Anadolu’da, bir cinayet soruşturması yürüten bir savcı, bir doktor ve bir komiserin on iki saatlik gerilimli birlikteliğini merkeze alır. Tıpkı filmin sonundaki sahne gibi insanın ruhuna otopsi yapmayı dener burada da Ceylan. Bütün sinema macerasını “Bulanık sularda yolunu bulmaya çalışan bir balık gibiyim.” alegorisiyle tanımlayan yönetmenin Üç Maymun’da olduğu gibi Bir Zamanlar Anadolu’da da kötücül perspektiften bakışı belirginleşmiştir. Sinemanın durma noktasına geldiği 1990’larda çıkış yapan, Yeni Türkiye Sinemasının istikametini belirleyen en önemli isimlerden biri Nuri Bilge Ceylan. İlk filmlerinden itibaren yapılan tüm olumsuz eleştirilere rağmen istikametinden, bakış açısından taviz vermeyen, istikrarla sinemasal arayışını sürdüren bir yönetmen. Seçtiği konular, estetik tercihleri, dünya sinemasında gördüğü takdir ile genç sinemacılar üzerinde oluşturduğu etki hayli fazla. Türkiye sinemasının festivallerde tanınması ve dikkat çekmesinde katkısı çok yüksek. Öyle ki 90’ların başlarında onun ve kendi kuşağındaki sinemacıların aldığı ödüllerle Türkiye sinemasının artık gelişeceğinden, daha çok tanınacağından bahsediyorduk, şimdi ise ustalaşmış bir auteur yönetmenin dünya sinemasında takdir gördüğüne şahitlik edip gurur duyuyor ve nasıl bir etki alanı oluşturacağını merakla izliyoruz.


39YORUM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ahmet Turan Alkan

Nedim Hazar

Futbol ve özgürlük

Çözüm; kördüğüm!

2014 Dünya Kupası finallerine çok az yummuştu. Futbol sevgisinin inançla olan ilişkisini kaldı. Malum, ülke olarak yine uzaktan çözebilmek pek mümkün değil. Ancak, izlemekle yetineceğiz. Boyu boyumuza, ezikliği gariban- mantığı, donanımı, malumatı ve bilinen lığımıza, futbolu gıptamıza uygun birer hislerle test edilemeyişi onu kontrolsüz ülke bulup onları destekleyeceğiz. Neden bir inanca ve üst kimliğe dönüştürebiliyor. finallerde yokuz, kimse bunun tartışmasını, Aslında tam da Kierkagaard’ın tanımına detaylı analizini, araştırmasını da yapmadı yakın bir duruştur bu. Danimarkalı filozof, sanırım. Ancak bir dönem ülkemizde imanın duygusal buuduyla ilgili düşüncelede takım çalıştıran Frank Rijkaard’ın bir rini aktarırken, “İnanç saçmalıktır, tam da cümlesi en genel hatlarıyla bu yüzden inançlı biriyim.” hastalığımızı teşhise yeterli Futbolun sadece bir spor ya der. Anlatmak istediği herhalde: “Türk futbolunda ‘saçmalık’ ile gündelik dilde aslında her şeyden biraz da eğlence olmadığına dair kullandığımız kelime aynı binlerce makale, yüzlerce değildir şüphesiz. İmanın var. Ama hiçbir şeyden tam yok!” kitap yayımlanmıştır. Malum ihata alanının genişliği ve Futbolun sadece bir spor enginliğiyle en meşhuru Simon Kuper’in tanımsızlığın ya da eğlence olmadığına ilgili sert ama Batılı bir yak“Futbol asla sadece futbol laşımdır. İnançlıdır çünkü dair binlerce makale, yüzimanın rasyonel ölçülebilirlerce kitap yayımlanmıştır. değildir”idir. Malum en meşhuru Simon liği yoktur. Kuper’in “Futbol asla sadece futbol değilBu nedenle TV spiker ve yorumculadir”idir. Toplumlara göre aldığı değer ve rının, spor yazarlarının sıklıkla kullandığı etki değişken olan bu efsunlu spor, bugün “futbol mabedi” terimini yanlış bulmakla artık ciddi anlamda bir endüstri. Şenol beraber anlarım. Futbolu yönetenler ile Güneş Hoca’nın şu sözlerini unutamam: bu sektörün aktörlerinin durumları faklı “Futbolu eskiden açlar oynar‚ zenginler farklıdır. Bir zaafı yönetmenin gücü ile izlerdi; şimdi ise zenginler oynuyor‚ açlar gücün zaafa dönüşme meselesi… izliyor!” Gündelik hayatta yaşanan haksızlıkFutbolun etki altına alıp, üst kimliğini ların, ezilmişliğin, toplumsal ve ekonomik ele geçirdiği kitleler ile futbolu ele geçiren- dengesizliğin ifade edilebildiği, adaletin lerin dünyası… Kontrolsüz sevginin ne tür arandığı sanal bir dünya olmasının yanında, bir marazi aşka dönüştüğünü görebilmek paranın olanca çirkinliği ile kirletebildiği için futbol fanatikleriyle birkaç dakika bir şeytani sektör olarak da görülür. Öte geçirmek yeterli. Öte yandan hudutları yandan ciddi bir ‘uyuşturan’ yönüne de çizilebildiğinde sayısız olumlu netice için dikkat çekenler vardır. Kimi fikir insanları kullanılabilecek hayırlı bir araç da. Göre- futbolun sahte bir özgürlük ve adalet arabilenler için en sıradan maç bile önemli bir yışı arenası olduğunu düşünürler. Onlara ders niteliğinde. Albert Camus’nun şu sözü göre bu durum sahte ve teslimiyetçi bir ilginçtir mesela: “Ahlaka dair bildiğim ne isyankârlık inşasıdır. “Futbol olmasaydı varsa futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir ülkeyi yönetemezdim” diyen diktatörlerin zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Latin varlığını düşünürsek, bu sporun adalet, futboluna olan düşkünlüğüyle bilinen Bob özgürlük gibi kavramlar ile kurulmaya çaMarley’in 1979’da “Futbol özgürlüktür” lışılan ilişkisinin pek bir romantik kaldığını haykırışı bugün geçerli mi bilmem ama söylemek mümkün. onun bu sporu en iptidai haliyle sevdiğini Kitle bilincine rasyonel katkısı ne biliyoruz. Reggae’nin Jamaikalı kralı, bu ölçüdedir bilemiyorum ama yer kalmadı, sözlerden iki yıl önce bir maç esnasında futbolun toplumların kaderine etkisi üzekendini yaralamış, bu yaranın kansere rine söyleyecek birkaç cümlem daha var. Bir dönüşmesiyle 1981 yılında hayata gözlerini dahaki yazıya…

Kamuoyunun bilgisinden saklanarak parası da vermeyiz. Barış istiyorsan askerini yürütülen “diplomasi”nin ömrü bu kadar çek, karakolunu yık!” Devletin valilerine de bir haller olmuş; olur. Valinin bile “Devletin yolu kesilir mi?” diye hayret ettiği şekavet eylemleri, çözüm şekavet ihbarını alınca, kolluğu harekete gesürecinin kaynatıldığı kazandan fışkıran çirecek yerde ilk iş BDP yetkililerine müracaat kızgın buharı andırıyor. ediyorlar. Yeni valilik konseptini Şırnak valisi Bir gazeteden alıntıladığım haber metnini müthiş bir belagatle izah ediyor: beraber tahlil edelim: “Askeri helikopterle -Çözüm sürecini bu aşamaya getiren ilçeye gelen Muş Valisi Vedat Büyükersoy, Başbakanımız Tayyip Erdoğan’a ve bu ko[yol kesme olayıyla] ilgili bilgi aldıktan nuda ciddi gayretleri olan Abdullah Öcalan’ı sonra BDP yetkilileriyle görüşerek yolun takdirle karşıladığımı belirtmek istiyorum. hiçbir vatandaşın burnu kanamadan trafiğe Halkın bu yoğun ilgisine hiç kimse karşı açılmasını istedi. Vali ile görüştükten sonra çıkmasın istiyorum. basına açıklama yapan BDP Amin! Zulme uğramış Kürtİlçe Başkanı Güven Meşe ise lerin demokratik haklarına saygı grubun müzakere sürecinden Osmanlı da şekavet duymak başka şey; yol keserek, kaygı duyduğu iddiasıyla gös- ehliyle arasıra oturur, çocuk kaçırarak devlete şantaj yappazarlık eder, hatta mak çok daha başka. Terazinin bir teri yaptığını öne sürdü.” “Sen bana vaadettiğin şeyi Celâli reislerine paşalık kefesinde silahlı şantaj olduğunda, vermezsen, ben de yol kapatır, bile verdiği olurdu icabında zor kullanarak suçluyu araç yakar, askeri zırhlı araçlara fakat, işin bu kadar caydırma tekeline sahip bulunan taşla saldırıp hurdahaş hale ge- cılkını çıkardıklarını pek devletin bir mânâsı kalmıyor ki. Şırnak valisinin sözlerine fazlaca tirir, askerlerini yaralar, karakol okumadım. infial göstermeye mahal yok; aynı inşaatlarını ‘sivil’ eylemcilerle yaklaşımı birkaç gün önce en engellerim”, çizgisini savunanlar, kendi mantıkları içinde haklı olabilir, büyük âmiri, kürsüden şöyle haykırmıştı: -Ey BDP, HDP siz neredesiniz? Hani zira o mantığın hükûmet tarafından verilmiş hangi sözlerle beslendiğini hâlâ bilmiyoruz. zaman zaman gidip anlaşıp alıyorsunuz Burada biraz şaşkın ve ne yapacağını bilmez geliyorsunuz ya. Bu annelerin yavrularını görünen taraf devlettir; şu daha düne kadar, da alın gelin bakalım. Alıp geleceksiniz, alıp “Böyle devletin hükümfermâ olduğu yerde gelmediğiniz takdirde bizim B planımız C cuma namazı kılınmaz”dan başlayıp Tağut- planımız devreye girer. Bir devlet korumakla yükümlü olduğu lar, Firavunlar edebiyatıyla “devlet”e dümdüz gittikleri halde son aylarda devleti âbâ vatandaşlarına karşı alfabetik sırayla alterve ecdadlarından daha çok seven, sevmekle natif sunmaz. Çocuk kaçırıldı, suç işlendi, kalmayıp kutsayan bir kısım hükûmet mu- araç yakıldıysa şakiyle pazarlık yapmaz; ya hibbinin, artık kendilerini kaptan köşkünde “nizâm-ı âlem”i, yani kamu düzenini korur, acze düşüyorsa bu işi yapabilecek olana gördükleri için sahipleniverdikleri devlet! Evet, Osmanlı da şekavet ehliyle arasıra emaneti teslim eder. “Çözüm”e hâlâ prensip itibarıyla inaoturur, pazarlık eder, hatta Celâli reislerine paşalık bile verdiği olurdu fakat, işin bu kadar nıyor ve destekliyorum, fakat bir kefesine cılkını çıkardıklarını pek okumadım. ustalıklı seçim (Cumhurbaşkanlığı seçimi) Çözümün içindeki şeyleri bilmiyoruz; hesapları yerleştirilmiş, öteki kefeye legal çıkan seslere bakarak şöyle bir tahminde siyaset kamuflajı altında silahlı şantaj kobulunmak mümkün: “Sen buraları yönetme, nulmuş bir barışa inanmak için fazlaca saf bana bırak; vergiyi ben toplarım, adaleti ben olmak gerekiyor. dağıtırım; toprağımı kendim korur, kendi Bize Mülkiye’de devleti böyle öğretaskerimi kendim toplarım, eğitim işlerini siz- memişlerdi; son zamanlarda devlette esaslı den daha iyi yaparım (Bu iddia doğru olabilir bir paradigma değişikliği oldu da ben mi ama!), petrol geliri zaten bizim, elektrik su farketmedim?

Hizmetler ayrılığı

göre tanzimini ve ruhî mücahedeyi ihmal etmeleri; tasavvuf ehlinin de kurallar, fıkhî hükümler işin kabuğudur, aslolan öz ve ruhtur deyip keşf ve mükaşefeyi, vecd ve ruhî zevki mutlaklaştırıp zihni, fikrî faaliyeti yok saymaya, aklı iptal etmeye kalkışmaları oldu. İmam-ı Gazali bu parçalanmış Müslüman kişiliğini tevhid etmeye çalıştı, ama toplumsal ve pratik yansımaları beklediği gibi olmadı. Bugün de Müslüman düşünürler cemaat ve tarikatların sosyal, ruhî ve ahlakî alandaki hizmetlerini küçümsüyor, siyasetle sağlıklı ilişki kuramıyorlar: Ya siyaseti gereği kadar önemsemiyorlar (ifrat) veya en ufak imkân bulsalar atlayıp siyasetçi oluyorlar (tefrit). Cemaat ve tarikatlar da ağırlıklı olarak aksiyon halindedirler, asıl dikkat ve vurguları sosyal ve ahlakî olana olduğundan yeterince fikrî ve entelektüel performans gösteremiyorlar, siyasetle sağlıklı ilişki kuramıyorlar: Ya siyasette şeytandan kaçar gibi kaçıyorlar veya dozunu ayarlayamayınca bir anda göbeğinde yer alıyorlar. Siyasetçiler ise, her şeyi siyasete indirgediklerinden fikrî temelleri zayıf oluyor,

ALİ BULAÇ Kilise ve monarşilerin elinden iktidarı alan modern siyaset, bundan sonra iktidarın yine bir elde toplanıp mutlaklık vasfı kazanmasın diye “kuvvetler ayrılığı” ilkesini getirdi. Buna göre devletin üç kuvveti (yasama, yürütme, yargı) özerk olacak ama özerkliği mutlak bağımsızlığa dönüştürmesinler diye birbirlerini denetleyeceklerdi. Üç kuvvetin bir şekilde bir grubun eline geçmesini, denetim imkânına sahip kılınan medya, sivil toplum kuruluşları, baskı ve çıkar grupları önleyeceklerdi. Siyasal ve idarî sistem kişilerin iyi niyetine endekslenmeyeceğine göre işleyen bir mekanizma üzerinden kuvvetlerin alanlara ayrılması ve aralarındaki ilişkilerin hukuk zemininde belirlenmesi iyidir. Ben İslamî grup ve cemaatleri de buna benzetirim. Bugün İslamî grupların üç alanda faaliyet gösterdiklerini görüyoruz: Siyaset, sosyal ve entelektüel alan. Batılı İslamologlar bunu “Kültürel İslam, sosyal İslam ve siyasal İslam” olarak ifade ederler. Faaliyet

alanlarının bu türden ayrışması şüphesiz modern duruma ve zarurete işaret eder. Tabii ki bundan İslam’ın üçe bölündüğü sonucu çıkmaz. Ancak Müslüman insan asli vazifesi olan dini tebliğ etmek, ilahi hükümlere göre yaşamak ve İslam’ın fikrî, toplumsal ve evrensel ideallerini gerçekleştirmek üzere yola çıkarken bunlardan birini diğerlerinin önüne geçirir. Doğru olanı her üç alandaki faaliyet veya hizmetin mutlak manada lüzumlu olduğu hususudur. Ne fikirsiz ve bilgiden yoksun İslami hizmet olur, ne salt entelektüel, soyut etkinlik toplumun derdine derman olur. Fikrî zemini zayıf, toplumsal ve ahlakî yanı felç bir İslamî siyaset de mümkün değildir. Şu halde her üç alandaki hizmet ve faaliyetler biri diğerini geriden beslemekte, desteklemektedir. Öyle olmalıdır. Bu hayatın gerçeğidir. Geçmişte Müslümanları yanılgıya düşüren bir husus fakihlerin kuralı ve şekli mutlaklaştırıp zihnî ve ruhî cehd ve mücahedeyi küçümsemeleri; kelamcıların her şeyi aklî ispat ve entelektüel faaliyete indirgeyip sosyal hayatın İslamî hükümlere

muhteris siyasetçilerin peşinden koşuyorlar; toplumla kurdukları ilişki cemaat ve tarikatların sahici ilişkisinden farklı modern siyasetin verilerine göredir: Yalan, yerine getirilemeyecek vaatler, üstü yeşile boyanmış mezhepçilik, milliyetçilik, devletçilik, tüketim aşkı, servet istifçiliği, sınıf ve statü atlama vs. Daha tehlikeli olanı fikrî ve entelektüel alanda çalışanları ve cemaatlerle tarikatları kendilerine kayıtsız şartsız bağımlı hale getirmek istiyorlar. Buna itiraz eden olursa da siyasî ve resmî güçlerini kullanıp herkes üzerinde tahakküm ve hegemonya kurmaya yelteniyorlar. Ben her üç alandaki insanların birbirlerini meşru görmeleri gerektiğinin; birinin bir alanı haklı olarak öne çıkarırken diğerini küçümseyip yok saymamasının; birinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmaya kalkışmamasının makul bir çıkış yolu olacağını düşünüyorum. Birbirlerini açık İslamî hükümler -nasslar- çerçevesinde denetleyecekler ama birbirlerini tekfir etmeden, dışlamadan ve imha etmeye kalkışmadan bunu yapacaklar. Bunu yapabilmelerinin yolu da, kelamî, fıkhî ve siyasî görüşleri ne olursa olsun -adil eleştiri hakkını mahfuz tutarak- toplumsal varlıklarını meşru görmelerinden geçer.


40YORUM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Tokatlayan devlet tekmelenen demokrasi TAMER ÇETIN KALIFORNIYA ÜNIVERSITESI, BERKELEY

1olarak yanlışla doğru yer değiştiriyor.

Bunca altüst oluştan sonra, doğal

Şimdiden Türkiye, garip bir ‘yanlışlıkta istikrar ülkesi’ olmaya başladı. En temel kurumsal dinamik olan hukukun suç olarak tanımladığı olaylar, öyle kabul edilmek yerine, hukukun kendisi suç olabiliyor. Dikkat edin, kanun dışına çıkanların suçlanmasından değil, bizzat yasalarla tanımlanmış yetkilerle işletilen hukuk süreçlerini, devletin en yetkili ağızlarının ihanetle suçlamasından söz ediyoruz. Bunun dışında pek çok olayda, suçun karşılıksız kaldığını, hukuki olarak soruşturulmadığını görebiliyoruz. Doğal olarak toplumsal olaylara bakışımız, hukuk ve dolayısıyla serinkanlılık içermezken, salt politik saflaşmalar ve dolayısıyla gerilim üzerinden yürüyor. Çünkü hukuk, bir süredir töhmet altında. Siyasi iktidarın, kendisine darbe aracı olarak kullanıldığını iddia ederek kirlettiği hukuki süreçler hakkında somut bir delil ortaya çıkmadığı halde, diktatoryal heveslere hizmet eden nitelikli propaganda marifetiyle hukuk, güven alanı olmaktan çıkarıldı. Eş anlı olarak tüm doğru olandan sapmalar, karalamalar ve yanlışlar, bir ütme biçimi olarak iktidara kullanışlı birer siyaset malzemesi oldu. Siyaset, hukukla yer değiştirdi. Atla arabanın yeri bu şekilde değiştiğinde, kaçınılmaz olarak hukuk, kendi amacından saparak, siyasetin aracı haline geldi. Sonuç, amacı sadece tek adamın iktidarına hizmet etmek olan politika yapma biçimi olarak siyasetin, hukuktan daha değerli hale gelmesi değil, aynı zamanda diktatoryal hevesler uğruna hukuksuzluğun kurumsallaşması da oldu.

Hukuksuzluk kurumsallaşırken 7 Şubat’ın siyasi manipülasyonu, Gezi’de ve Okmeydanı’nda gerçek sorumlular olarak, yüzü maskeli ve elinde molotof bombası olanlar üzerinden olaylara bakmayı engelleyip, polis ve zarar gören vatandaşların siyasi kimlikleri üzerinden derin siyasi kamplaşma ve gerilim üretmeye neden oldu. Soma faciasının tek sorumlusu, hukukun rafa kalktığı bu demokrasiye yaraşır bir sığlıkla, neo-liberal politikalar olarak kaldı. Gerçek hukuk ülkelerinde, bu tür olayların sistemik sorumlusu belliyken, bir yanlışta istikrar timsali olarak sorumluluğu taşerona ve işadamına bırakmanın rahatlatıcılığına bel bağlandı. Üstelik, orada siyaset yapmak üzere bulunan ‘tek adam’, siyaset yapma becerisi açısından bile her şeyi tek kelimeyle berbat ettiği halde, onun yanlışını dillendirmeye çalışanlar bu feci ortamda siyaset yapma yüzsüzlüğü

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

gösterenler olarak suçlandı. Halkın iradesini temsil edenlerin tekme ve tokatları, halkın kendisi üzerinde uçuşsa ve devlet zorbalığının, demokrasi yoluyla tahakkümü ve zulmü anlamına gelse bile, kimse bunun anlamı ile uğraşamadı. Çünkü 17 Aralık, bir hukuk soruşturması değil de, ihanet projesi olarak yutturulduktan sonra, bu tekme ve tokatların anlamının sorgulanması da aynı anlama gelecekti. Sonuç olarak yanlış; haksızlık karşısında hukuk peşine düşmek olurken, doğru; kendi yarattığınız iktidar kutsalını ne pahasına olursa olsun koruma siyaseti olmaya başladı. Şimdi hukuk ve evrensel değerler yerine neyin kurumsallaştığına bir bakın. Devlet otoritesiyle birini dövenler veya dövmekle tehdit edenler bile güçle kutsanan korunmuşluklarıyla dokunulamaz kaldılar. Birinci öncelik bu dokunulmazlığı ne olursa olsun sürdürmek olduğunda, doğru ve yanlış algısının da, izzet ve zillet ayrımının da önemi kalmadı. Nasıl olsa kimsenin göremediği gerçekleri gören aydınlarımıza göre anketler ve seçim sonuçları, büyük dönüşümün göstergesi olarak duble yollar yapıldığı sürece, yolsuzluk yapmanın veya çalmanın meşru kabul edildiğini söylüyordu. Hukukun, erdemin, ahlakın ne önemi vardı... Açıkça, demokrasinin unsurları, kurallar ve kurumlar yoluyla teminat altına alınmak yerine, çoğunluk basitliğine indirgendiğinde, devlet gücünü eline geçiren, onu refah dağıtan bir kurallar ve kurumlar sistemi haline getirmek yerine, kendini kutsayıp, geri kalanı ona ittiba etmek zorunda gören bir tür ucubeye dönüşüyor. Hukuk tanımazlığın

getirdiği kuralsızlık, kaçınılmaz olarak devleti temsil eden kişiyi protesto edene, tokat atmayı kurallaştırıyor. Bir kez hak ve hukuk bu türden keyfîliklerle belirlendiğinde, ‘tokadı yersin’ kuralının pratik karşılığı, vatandaşın yüzünde patlayan tekme ve tokatlar şeklinde devlet zorbalığının kurumsallaşması olarak geri dönüyor. Böyle olduğunda, ‘başkanın adamlarının’, bu değişimin değerini göremiyorsunuz, halkın istediğine kulak verin analizleri, zırvadan öteye geçmiyor. Çünkü, ortada somut ve sağlam olaylar var. Basitçe halkını döven ve dövmekle tehdit eden bir zorbalıkla karşı karşıyayız. Ölümlerin, yürünen bu kutlu yolda değersizleşmesi veya görmezden gelinmesi akıllara bile gelmiyor. Doğal olarak bu, sadece halkının onurunu çiğnemek ve onu aşağı görmek anlamına gelmiyor. Bir kez keyfîlik ve zorbalık bu aşamaya geldiğinde, cumhurun temsilcilerinin ve adamlarının, aynı cumhur üzerinde savrulan tekme ve tokatları, demokrasimiz üzerinde gezinen diktatörlük salvoları da oluyor.

Yaşasın Başbakan, kahrolsun düşman Tüm bunlar olurken kaderin bir cilvesi olarak Başbakan, Köln’de yaptığı konuşmada, kendi ülkesinin yeni düşmanını tanımlıyor. Diyor ki; “Karşımıza bir de Pensilvanya çıktı. Pensilvanya’dan uluslararası yerlerin maşası olanlar ihanet etti. Türkiye’de kendini milletin üzerinde gören elit seçkinci bir zümre var. Alışmışlar millete tepeden kibirle bakmaya. Millete hükmetmeye alışmışlar. Biz işte kibir abidelerine, bu elitlere

dur dedik.” Herhalde Başbakan, ‘ananı da al git’, ‘tokadı yersin’ gibi söylemlerle kendi vatandaşını ve dolayısıyla varlık sebebini aşağıladığına herkesin tanıklık ettiği kibir abidesi birinden söz ediyor. Aynı zamanda bu kibir abideleri muhtemelen sadece sözde kalmayıp, elde ettikleri devlet gücünü, yine varlık sebebi olan vatandaşlarını tekme tokat dövmek üzere kullanan nankör seçkinciler de oluyor. Dolayısıyla millete tepeden bakan elit veya seçkinci derken ya beğenmediği vatandaşını azarlayan ve hırsını alamadığında tekme tokat döven veya iktidarının dağıttığı rantla adam ettiği müteahhitlerin gözlerden ırak yasak alanlarda yaptığı sitelerde kendisini ve ailesini, bu aşağıladığı toplumdan steril kılmaya çalışan, sonradan olma seçkincilikten söz ediyor. Veya kim bilir, belki de rüşvetlerle biriktirilen parayı elden çıkarırken, yine ihaleler yoluyla devlet rantı dağıttıkları müteahhitlerin görkemli evlerinden satın almak üzere kullanma seçkinciliğinden söz ediyordur. Kitleleri coşturmanın bir başka ucuz numarası olarak uluslararası yerlerin maşası diyerek de, muhtemelen tüm bunları yaparak ülkesini dünyaya rezil eden ve buna hiç aldırış etmeyerek aslında ihanet eden ve varsa uluslararası güçler tezgahı, tam da onların isteyeceği basiretsizlik ve becerisizlikle memleket yöneterek, sözünü ettiği uluslararası yerlerin gönüllü veya farkına varmadan maşası olan birisinden söz ediyor olmalı. Gerçekten, hukukun tokatlandığı ve demokrasinin tekmelendiği ülkesinde Başbakan, düşman olarak kimi tarif ediyor?

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Ekrem Dumanlı

CADI AVININ HAZİN SONU Bir ülkenin Başbakan’ı “Cadı avı yapacağız” der de, şakşakçılar boş durur mu hiç? Etrafı çapsız muhbirler, işgüzar tetikçiler işgal etmez mi? Üstelik bunların bir kısmı, kendilerine “gazeteci” diyebilir, “politikacı” kartvizitiyle toplum içinde arz-ı endam edebilirler... Böyle zamanlarda kimin kimi ispiyonlayacağı, kimin hangi ihbarla rakip gördüğü kişilerin ayağını kaydıracağı bilinmez. Bilinen tek şey vardır: Güç karşısında kayıtsız-şartsız itaat ve tabasbus edenler, göze girmek ve takdir kazanabilmek için önüne geleni “cadı” ilan eder ve güya ‘avcılık’ yapar. Sonuç? Aslında akıbet pek de meçhul sayılmaz; zira tarihte ‘cadı avı’nın finali hap aynı: En uzaktan başlayan mesnetsiz iddialar, en yakın daireye kadar gelir ve delirme hali toplum vicdanını derinden yaralar... Hükümete militanca destek veren operasyonel bir internet sitesi hafta içinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı hedef aldı. Başkan’a tehditler savruldu. Şaşırdınız değil mi? “Kadir Abi’ye de yapılmaz ki bu!” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında şaşılacak bir şey yok. Bütün cadı avlarının hazin akıbeti aynıdır; en sadık insanların bile ‘cadı’ ilan edilmesi. Bizdeki av henüz son aşamaya gelmedi; ama daha şimdiden zulmün bin çeşidine maruz kalmış yüzlerce insan var. Malum site, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na çemkiriyor ve diyor ki: “Damadı mı? Davası mı?” İddialarına göre damadı Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve Hizmet Hareketi’ne yakınmış. Velev ki yakın diyelim, biri çıkıp demeyecek mi, “Sen kim oluyorsun ki Başkan’ı ‘damadı’ ile ‘davası’ arasında tercih yapmaya zorluyorsun?” Mütemadiyen şantaj ve tehdit sınırlarında dolaşan malum sitenin sahibi kim? Eski bir OdaTV çalışanı. Şimdilerde AK Parti safında yer alıyor; üstelik Başbakan’ın damadı ile irtibatı olduğu söylenen bir gazete üzerinden. Yani damat himayesinde damat kellesi isteniyor. İyi de bugün damat bahanesi ile kelle isteyenler yarın evlat vesilesiyle insanları yaftalamayacak mı? “Cadı avı yapacağız” diye meydanlarda bangır bangır bağırılan bir ülkede, kendini avcı, başkasını av sanan bir sürü hokkabaz türer. Topbaş bu cinnetin ne ilk mağdurudur ne de son. Kısa bir tarama yapın; göreceksiniz ki şu birkaç ay içinde nicelerine “paralelci” suçlaması yapılmış, olmadık isnatlarla insanlar karalanmış, işlerinden güçlerinden edilmiş. Hatta bazen meczup bir iktidar gazete(ci)sinin ‘cemaatçi’ ilan ettiği kişiye başka bir tetikçi evrak-ı perişan sahip çıktı. Ölçü ne? İhbar, fişleme, yalan dolan... Kendini avcı sanan nâdân, ne dost tanır ne düşman. O yüzden en deneyimli bürokratlar, hatta bakanlar bile zan altında tutuldu. Bazen partinin en önde gidenleri ile ilgili iddialar dile getirildi. Bu cinnetin iki zararı var: Bir, suçu günahı olmayan kişilere zulmediliyor, onların

emeğiyle ekmeğiyle oynanıyor. İkincisi, hiçbir insanî değeri ciddiye almayan bu hoyrat suçlamalar yüzünden birileri “ben değilim” demek için bir sürü saçmalıklar yapmak gerektiğini düşünüyor. Bürokraside ve siyasette böyle bir cambazlığın yolu açıldı ve mürailik her alana sirayet etti. Bir makama gelebilmek için cemaat aleyhine beyanda bulunmak adeta moda oldu. Tabii bir de dünya-ahiret dengesi uçup gidince insanlarda ne insaf kaldı ne vicdan… Yine de şaşırmamak lazım; zira dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir lider halkın bir bölümü için “cadı avı yapacağız” diyemez. Böyle bir laf pervasızca sarf ediliyorsa ya bu “av” ile ilgili tarihî/siyasî gerçek bilinmiyor; ya da anayasa ve yasalar askıya alındığı için zaten adalet zulüm tacını çoktan kuşanmış. Tarihî açıdan kısa bir hatırlatmada fayda var. Hiç olmazsa o uzun ve vahşi tarihin en çarpıcı bölümünü dile getirmek gerekiyor: Boston’a yakın mesafede bulunan ve her sene Cadılar Bayramı (Halloween) nedeniyle binlerce insanın ziyaretine sebep olan Salem kasabası, cadı avının nasıl korkunç bir cinayetlere sebep olduğunu gözler önüne serer. Kasabayı önce dedikodular ve efsunlu hikâyeler esir alır. Gizliden gizliye cadılık yapanların var olduğu, bu kimselerin büyü yaptığı söylenir. Akıl dışı iddiaların içine histerik haller gösteren iki çocuk (Betty ve Abigal) karışınca Ortaçağ’ın küflenmiş bütün dedikoduları Salem sokaklarına saçılıverir. Kasabadaki cadılar yüzünden şeytanın insanları esir aldığı fikri yayılır. Bu iddianın dayandığı çocuklardan biri 9, diğeri 11 yaşındadır. Ortaya çıkan cinnet hali iki seçenek bırakmıştır topluma: Ya bu çocuklar cadıydı; ya da onların işaret ettiği kişiler. Çocukların beyanı üzerine ilk tutuklamalar başlar. Önce aklî dengesi yerinde

olmayan yaşlı bir kadın gözaltına alınır; toplum aradığı kurbanı bulmanın sevincini yaşar. Ne var ki ‘şeytan arayanlar’ı şeytan esir almıştır çoktan ve toplum coşkun söylemler yüzünden çok sayıda gizli cadı olduğuna ikna edilmiştir. Çocuklar kriz nöbetine giriyor, çığlıklar atıyor ve yeni isimler telaffuz ediyordur. Av yayılmış, Salem kasabasını aşmıştır. Diğer kasabalardan getirilen kişilerin cadı olup olmadığını anlamak imkânsızdır; ancak ona da bir çare bulunur: Çocuklar zanlılara dokunup hisseder ve o kanaat sonucu insanlar hapse atılır. Her ihbar değerlendirilir, yakıştırmalar delil sayılır. İş öyle çığırından çıkmıştır ki yoksul bir kadın olan Sarah Good’un 4 yaşındaki kızı bile annesi hakkında şahitliğe zorlanır. O yalancı şahitlik sadece Good’un idam edilmesi ile son bulmaz; 4 yaşındaki çocuk da cadı avından nasibini alır. Cinnet sınır tanımaz, herkesi potansiyel suçlu görür: Din adamları, tüccarlar, sıradan insanlar… 1692’nin sonlarına yaklaşırken kasabalardaki hapishaneler cadılara yetmiyordu. Av bir hâkime, eski bir valinin oğluna kadar uzanıyordu. Hatta iki köpek bile “cadı avı”nın kurbanı olmuştu. Meseleye eyalet (Massachusetts) yargısı da müdahil oldu. Yargıçlardan bir tanesi çocukların şahitliğini hukuki açıdan yeterli bulmadı. Hissetme üzerine kurulu ve hiçbir somut delile dayanmayan suçlamalar yüzünden insanların hapse atılamayacağını, idam edilemeyeceğini söyledi. Sonuç ne mi oldu? Bu fikirleri yüzünden mahkeme heyetinden ayrılmak zorunda kalan hâkim de “cadı” olmakla itham edildi. Delirme sınır tanır mı hiç! Nitekim suçlamalar Salem ve etrafındaki kasabaları aşıp Massachusetts Valisi’nin karısına kadar ulaştı. İ ş t e o noktada cadı a v ı sona erdi; çünkü hezeyan a r t ı k herkes tarafından görü-

lüyordu... Baştan beri söylüyoruz: Bir cemaate “paralel” derseniz; bir başkası da çıkar bir gün diğer cemaatlere; hatta bizzat size ve ailenize aynı suçlamayı yapar. “Cadı avı” deyip yola çıkarsanız bir gün en önde giden “avcılar”ın kapısı çalınır ve aynı cinnet ile yüz yüze gelirsiniz. Çocuğunuza, eşinize aynı feci ve deni yakıştırmalar yapılır. En iyisi, ortaçağ dönemlerinden kalma bu saçmalıkları bırakmak, demokratik hukuk devletinin sağladığı özgürlüklerle toplumsal kaynaşmayı temin etmektir…

6 ay oldu itiraf edin artık Hükümet kanadının “cemaat”i suçlamaya başladığı aralık ayından bu yana nerdeyse 6 ay geçti. Bu zaman zarfında neler denmedi ki! Akla hayale gelmedik ithamlar eşliğinde (utanmadan, sıkılmadan) örgüt, çete, paralel gibi suçlamalar yapıldı. Peki, iddiaların hangisi somut bir gerçeğe dayanıyordu? Hiçbiri! Yandaş gazetelerin kupürlerine yansıyan yalan yanlış bilgiler, içi boş ithamlar, iftira dolu hezeyanlar. Hukukî açıdan hiçbir mana ifade etmeyen onca suçlama tek tek çürütüldü, yalanlandı. Yandaş medyanın umurunda değil; onlar ne hak tanıyor ne hukuk; ne adaleti hesaba katıyor ne ahireti... Devletin bütün makamları seferber edilerek 6 aydır sürdürülen ama sonuç alınamayan manzaranın özeti şu: Paralel devlet suçlaması kocaman bir yalandır ve Hizmet Hareketi’nin illegal hiçbir işi yoktur. Olsaydı; 6 ay içinde mutlaka ortaya çıkartılırdı. Şimdi, “Altyapı oluşturuyoruz. Bu işler sabahtan akşama olmuyor...” gibi laflar sarf ediliyor. Bu bir itiraftır. Delil bulamadık ama uyduruyoruz demek gibi bir şeydir. Hele açıktan açığa “cadı avı” vaat ediyorsanız 6 aydır bulunamayan somut delil yerine “altyapısı oluşturulmuş” davaların hukuken geçerliliği kalmamıştır; zira hangi hakimin, hangi savcının parti bağlantısı hesap edilerek nereye tayin edildiği ve onlardan “paralel dosyalar” istendiği artık biliniyor.

İkaz mı gazap mı? Susuzluk, kuraklık, sel felaketi, maden kazası, deprem… Adeta üzerimizde karabulutlar dolaşıyor. Afetler Allah’ın gazabı mıdır diye tartışılıyor. İnançsız bir insan için bu tartışmanın bir anlamı yok. Onlara göre her şey tabii ve tesadüfi. Hiçbir olaya tesadüf gözüyle bakmayan mü’minler için bu tür hadiseler her halükârda ikaz-ı İlahi’dir. Afetten bizzat mağdur olanları suçlamak yanlıştır... Mümin odur ki her hadiseden sonra kendi nefsini suçlar, umumi bir felaketin gelmemesi için dua eder. Kur’an, sünnet ve İslamî eserlerde tabii afetle gelen uyarılar yüzlerce kere zikredilir ve özellikle insanların günahtan, yöneticilerin zulümden sakınmaları emredilir; çünkü bunlar bela ve musibetlere davetiye çıkarır. Dolayısıyla iman eden her ferdin hadiselerin manevî veçhesine de bakması, ikaz-ı İlahi’den ders çıkarması, zulümden sakınması, zulme ortak olmaması gerekir...


4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

42BULMACA

Fatih’in sancaktar (Ulubatl...) Ağ tabaka

Hayvan ahr Bir meyve

Diyet

Bir yeryüzü şekli

3

Oylarn seçime yetmediği hal

İtalya para birimi Eşeğin srtna vurulur

Koyun keçi sürüsü

Vakit Yatağa mahkum olan hasta

Yüzyl

Hor Eski Yugoslavya diktatörü

Yaşam

Küçük yeşil bitkiler

Oburlar

Görsel bir sanat

Küçük cadde

Hz

Vücutta terlemeyle oluşan kabart

Seslenme

Dokunma, değme

Amudi

19 BULMACA

2

Ağz geniş, tek kulplu su kab

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Bursa’nn bir ilçesi Bir deyim

Fotoğraf Bir Arap emirliği

Cana kyma, katl Beddua

Erkek hitab Bir soru

Babas ölmüş çocuk İtirci

İlçelerde hizmet gören tüzel kişilik Büyük zeytin

Kalclk, ölmezlik Resimdeki bir hayvan

Artlmş Akdeniz bitki topluluğu

Resimli duvar ilan

Bir hayvansal içecek Tatl bir besin

Efendimiz’in bir sünneti Kavuşma

5

Engel, mania Masraflar

Eziyet çeken Doktor

Budala, aptal

En kaln erkek sesi Arabi bir ay

Üzüm içeceği Diyarbakr ilçesi

Çiğneme organ

Bir nota İki yaşndaki koyun

Dingil Eski Avrupa ekonomik topluluğu

4

Bir şairimiz (...Kemal)

Ahiret köprüsü Geçmiş zaman anlatr

Sembolü Fe olan element

Resimdeki adamn vasf Scak esen bir rüzgar

Onur krma Ksaca numara

Ksaca litre

Haftann bir günü

2

5

8

2

8

1

5

9

6

6

4

2

5

6

1

8

7

7

3

Katipler

Ağaç kesme bçağ

Mercan adas

9

6

3

8

2

1

Japonya’da bir şehir Bir satranç taş

Bir sürü hayvan Mübarek bir gece

1

San, nam

SUDOKU BULMACA 7

3

4

5

9

7

1

3

4 8 2

Kapal olmayan O yerde manasna

Bileme, keskin hale getirme Geniş, engin

5

6

ABD Eski Başkan (Henry...) Kansz

6

Tarmda bir ylda derlenen ürünlerin bütünü

y.sab rioglu@za man.com.tr

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

1 5 9 8 3 7 6 4 2 7 3 6 2 4 9 8 5 1 2 4 8 5 1 6 7 9 3

9 6 2 1 7 5 4 3 8 8 7 5 4 9 3 1 2 6 3 1 4 6 8 2 5 7 9

Sureleri oluşturan Allah lafz

Nikelin remzi

Bir tür cetvel

4

Potasyumun remzi

4 8 3 7 2 1 9 6 5 5 2 7 9 6 8 3 1 4 6 9 1 3 5 4 2 8 7

Eksiksik, bütün

3

Çağr, çağrma

2

Vücut rengi

1

Evin bir ksm

Hedefi tutturma

Piston

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


S E Ý C RM U KO NN K RE A VE AÖ Ý RY Z Y R F A A NE T SN

İ Z Ü U VK A E G L N T R Þ Ý E M E İ EN VE AA GT R D A N C A E İ MÜ E P U V R Ý DZ AÝ H G I Z NU VK Ý Y Z S R N O U E P UA KN YA EU PM AR NN M A E E Ý B MU A T E U R R Þ N Z R R Þ M E L F H HÝ Ý A AE F K R Ý A E K K H HG G H S RU R RÝ R GP G EJ

E U İ E MC Ç D Y M NV E N A C İ Ü Y R N A AK Z Y Ý Z AÝ Ý M S H ZI A E HÝ D E E F DJ L M N L Ö E R RV E T R HE E A E ND NET

Y VE Ü T CE U MA CR E KJ Z ÝG I Ý D EN E M E K V A AN ERL

K A VZ V T O UT L RN L JU GA O DB L E K E K K NN REL

Ý

G

İ KA K L Ý İ Ð AN VE E TR V NG UT N OE G L O I E A NV EPÞ

J K İ HV H I P A N G E B E KÖ HÞ HV Ç E Ş L E E Ç B E ÐY ÇS ET K U S EZ YA SE C T A RO ZA AM G Z OU A N Ý H A NÜ Ý E HÇ V A L G V A T K Ý Ý Ý D DU I C O T VY YN NC PLK LAU AAJ 3

47 58 6 7 8

M A L U C A

U

LF

O

L

ZI

Ü

Z

AR

L

A

A

T

LK AR HE

U

A

S

ÝÞ

H

Ý

Ý

L

A

Ð

MO L U Ý Y

M

P

Ý

3

�� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �

� ��� ��� ��İ � � � � � � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

��

�� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� ��

��

�� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� �� ��

��

��

��

��

�� �� ���� �� �� �� ���� �� �� ���� ���� �� �� �� �� ��

��

�� ���� �� ���� �� ����

�� ��

�� ���� �� ���� �� ���

� � � İ � � � � � �

�� ��

��

�� ���� �� ���� ��� ��

��

��

��

��

�� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� ���� �� �� ��

�� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

� � � İ � � � � � �

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca 3 4 2

5

A

I

A

J M

ÝG

Ç

E

ZE

D

E

Z

A

V

RN

H

VM LA

EM VK

M

A

L

L

OA

AO

R

S

O

BR

BR

I

K

UA Ý F

R

U

H

A

A

Y

O

K E

BN

L

A

A

K

V

A

AR YA KF L U Z Ü

R

Ý

VT ŞR ON NR RB AÝ

U

B

N

B

Z

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

ÇAþaðýdaki D kelimeleri Hkelimeleri A tablonun Rtablonun Iiçine K serpiþtirdik. A Bunlarý A Bunlarý Kbulabilir V misiniz? Amisiniz? N serpiþtirdik. Aþaðýdaki içine bulabilir ALPEREN, BARBAROS, ÇENGEL,ERZURUM, DALASİ, EMRAH, FRANSA, AMNEZÝ, BURHAN, CAKARTA, CENGAVER, ÇANKIRI, DÜKKAN, FARFARA, GORÝL,GENERAL, HÝLAFET, HORTUM, ÝLMÝHAL, KAYNAK,NAFTALİN, LONCA, MANKEN, NURDAN, ORHAN, ÖZGÜR, PEŞTEMAL, MURDAR, ONİKİN, ÖRGÜT, PARİS, REJÝM, SEVGİLİ, ÞÝRK, RÝYAD, SAYDAM, TALEBE, UGANDA, ÜNLEM, VARYANT, YILDIZ, ZEVK. Ü KÝNSAN,ÜKÜTLE, Ş LÝKRA, RTRABZON, ÜÞUUR, G Z Ö N B K A Y UÐURLU, ÜNÝTE, VAKKAS, YELEK, ZEKAT.

A

IM K EE Ü EA Ş AK R LR ÜSS G Uİ Z RF ÖRJ NHN BAE KOÇ AEA YBV Ü

CH

NE C SÝ Ý ÝK E LD V RK R EE A SE BMJ VAK Ş AA OAÝ NNK RZ Ö AKÝ B

��

��

��

�� �� ��

�� ��

��

�� �� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�

��

��

��

��

�� �� �� �� ���� ���� �� �� �� �� �� �� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

�

�� �� �� ��

�� �� ���� ���� �� ���� �� �� ���� ��� ���� ����

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

�

��

��

��

��

�

�� ��

�

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

�

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�

��

��

��

��

�� ��

��� �

��

��

�� ��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

�� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� ��

�������������������������������������

�������������������������������������������������������������������������������������� �� �� �� �� �� �� �� ��������������������� �� �� �� �� �� ��

������������������������������������������������������������������������������������� ��������������������������������������������������������������������������������������

�����������������������������������������������������������������������������������������

�� �� ���������������������������������������������������������������������������� �� �� � ���������������������������������������������������������������������������� �� �� ��� � �� �� �� �� ��

���� ���� ���� �� ���� �� ���� �� �� ���� �� �� ������ �� �� �� �� ������ �� �� ������ ����� �� �� � �� �� ��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� �� ���� ���� ������ ������ �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

��

���� ���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

��

���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

�� ������ �� �� ��� ���� �� ��� ���� ���� �� �� �� ���� ���� �� ���� �� ��� �� ���� �� ����� ���

�� �� �� �� �� ������ ������ ������ �� �� �� ���� ���� ���� �� ���� �� ���� �� �� ���� �� ���� �� �� ���� �� ��

��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��

�� ��

���� ���� ���� ����� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

�� �� �� ���� �� ���� �� �� �� �� ���� ���� ���� �� �� ���� �� ���� ������ ������ ������ ����� ������ ����

��

�� �� �� ���� �� �� �� �� ���� ���� ���� ����

��

��

����

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� ��

S

OL

O

1

2

4

OÞ N ÝA S ML Ý OA L NN R EY E RZ S İ I MMA AHR AKD ASA NI Ç ZNT K

U

HS

H

4

3

LV O UR Ý SL MUA O OA NÜR E UR RAÝ İ TM MSG HÝ L KAR SÐG I PE N

L

UE

U

3

Bulmaca

2

2

�� �� �� �� �� ��

TR

T

U F N M Ý A Z D H Y E A N S D D R E N Ý RR RAU AUZ UOM O F M A D Y A S D E Ý

8

7

6

5

4

2

36

E

T

1

14

3 1

2

1

1

25

Ş

E

P

Ý E Ð OM J S Y L Ý Y L T R U Ý F R Ý A J MÜ R Ý G Þ M E O J Y Ý L R Ý R A M R G M

R R A K B N Z R O V N A H R A Y K A Ý N M T

1

kavrayş, önsezi, vizyon. 3) Bir meyve.– işareti.– Yakt olarak kullanlan, ham Bir bütünden kesilmiş veya ayrlmş petrolün damtma ürünlerinden 5 6 7 8 9 10 11 12 ince, yass parça.– Arjantin’in plaka biri, motorin. 5) Memleket, yurt. 6) işareti. 4) İlkel bir silah.– İki yüzü beyaz Tarafsz. 7)güreşlerinin Belli bir zamana brakma, SOLDAN SAĞA 1) İstiklal Marş şairimiz Krkpnar yapldğ alan. 2) kapsz yorgan.– Güvenlik güçlerinde erteleme.– Boru3)sesi. 8) bozuk.– Soylu.– Posta Mehmet Akif Ersoy’un yedi kitaplk İlgili, ilgisi olan. Kötü, MolibRefik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr belirli bir iş veya hizmeti başarabilecek parassembolü. karşlğ mektuplara yapştrlan, şiir külliyat.– Keyi i bir durumu ifade denin 4) Yürüme uzvumuz.– güçteki en küçük Sopa, patak.– En basl küçükbulunan. kâğt parças. Bir limon için kullanlan bir birlik. söz. 2)5)Gösteriş, arkada 5) Çok 9)tutulan Küçük çocuk. Özür bir sebep cinsi.– Balkanlar’da birAfrika’da yarmada. SOLDAN6)SAĞA 1)dileme, İstiklal Marş Krkpnar güreşlerinin yapldğ göz kamaştrma.– Scak tüketilen birşairimizha f müzik parças.– bir10) ülke. alan. 2) r.ay din@za man.com.tr Mehmet yedi İlgili, ilgisi olan. 3) Kötü, bozuk.– MolibRefik Aydýn göstererek aff isteme.– Buz üstünde Rütbesiz asker.– Haşlanmş hamurla içecek türü. 3) n BirAkif gökErsoy’un cismini, bir kitaplk 6) Yemek, taam.– Akciğerlere çekilen, 5 6 7 8 9 10 11 12 şiir Keyi i bir durumu denin sembolü. 4) Yürüme kaymak içinkülliyat.– kullanlan, tabanna yoğurt karştrlarak yemek. 11) gök olayn çplak gözle veya bir dar araç ifade akciğerlerden atlan yaplan hava, nefes. 7)uzvumuz.– için kullanlan bir söz. 2) Gösteriş, En arkada bulunan. 5) Çok tutulan yardmyla izleyerek görülen değerleri uzun birgöz çelik takl ayakkab. 7) AyrşÜzerine basldğnda çöken çamurUzakdoğu ülkelerinde B vitamini eksikkamaştrma.– Scak tüketilen bir haf müzik parças.– Afrika’da bir ülke. tespit işlemi, gözlem.– 8) Dinin emir ve yasaktrma,etme birleştirme bir Erkek sonuca liğindentoprak. gelen bir hastalk. 12) çekilen, içecek türü.yoluyla 3) Bir gök cismini, bir laşmş 6)ileri Yemek, taam.– Akciğerlere 4 5 6 7 8 9 10 11 12bale gök olayn çplak gözle bir araç sanatçs. 4) Yüzük taş, mühür akciğerlerden atlan hava, nefes. 7) larna iyi ahlak sahibi, muttaki. ulaşmak veya teşhis koymak içinveyavb. Seyrekuyan, dokunmuş delikli bir tür kumaş. yardmyla izleyerek görülen değerleri Üzerine basldğnda çöken çamuryapmakta kullanlan, türlü renklerde, 9) Bir şeyi yapabilme niteliğini ve çeşitli araçlar kullanlarak baz bilim 1 2laşmş 3 4 toprak. 5 6 7 8)8Dinin 9 10emir 11 12ve yasaktespit parlak etme işlemi, gözlem.– Erkek ustalğn yar saydam, ve değerli bir kazanmş olan, nitelikli. 10) dallaryla ilgili araştrmalarn, deney1 S Alarna bale sanatçs. 4) Yüzük taş, mühür vb. F A uyan, A iyi T ahlak K sahibi, E K A muttaki. taş.– Sağ ve esen hiçbir Ac, üzüntü, dert,H keder.– Uçurum. 11) lerin yapldğ özelolarak, donanml yer.kötü yapmakta kullanlan, türlü renklerde, 2 A L9) Bir A Yşeyi İ yapabilme Ş S A niteliğini L E P ve durumla karşlaşmadan. 5) Gezinti ‘Bunu o yazd’ manasna gelen hattat 8) Bir konuda direnme, diretme.– yar saydam, parlak ve değerli bir 3 R Austalğn S A T kazanmş B A Lolan, E Tnitelikli. 10) teknesi.– YanSağ yana bir bezeme imzas. 12)S Uluslararas taş.– vegelerek esentokmak. olarak, hiçbir kötüve4 yazar Ac, üzüntü, dert, keder.–bir Uçurum. 11) Keten dövmeye yarayan A K İ K A L İ M E N durumlavekarşlaşmadan. 5)birer Gezinti haber ‘Bunu o yazd’ manasna gelen hattat işini oluşturan kendi başlarna ajansnn ksa yazlş.– Söz, 5 Y A T YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Kann geç phtM O T İ F B U teknesi.– Yan yana gelerek bir bezeme ve söylev. yazar imzas. 12) Uluslararas bir birlik olan ögelerden her biri.– Yerde, konuşma; 6 İ D S A L A H İ Y E T laşmasişini hastalğ. 2) Düz veya oluşturan vearazide kendi başlarna birer haber ajansnn ksa yazlş.– Söz, zamanda veya söz zincirinde en yakn 7 Ç A M O L U K Y A H U açk denizde gökle yerin birleşir gibi birlik olan ögelerden her biri.– Yerde, 1 2konuşma; 3 4 5 söylev. 6 7 8 9 10 11 12 gösteren söz. söz 6)doğmadan Eski dilde en yakn81 İ R O N İ K olan P E R U K zamanda veya zincirinde göründüğü yer.–birGüneş T İ C 1A 2R 3E 4T 5 6L 7İ 8K 9A 10 11 12 bayram.– Birgösteren görevi, birbirişisöz. yasalarn 6) Eski dilde 2 İ N 1 İ K A S olan T İ C A RS EA TN A LL İ K A görevi, işi yasalarn 3 T İ 2P İ İ NK İ KT AE SV A SL Aİ N A L verdiği bayram.– imkânlaraBir göre, belli bir şartlarla verdiği imkânlara göre, 7) belli şartlarla4 İ S 3 TT İ İ PN İE KR TK E yürütmeyi sağlayan hak, yetki. A VZ A L İ yürütmeyi sağlayan hak, yetki. 7) 4 İ S T İ N E R K A Z 5 C İ N Giresun’un bir ilçesi.– Üzerine dikkati K E M İ K H A 5 C Giresun’un bir ilçesi.– Üzerine dikkati İ N K E M İ K H A 6 A Y E T B İ K A R A R çekmekçekmek için söylenen söze katlan 6 A Y E T B İ K A R A R için söylenen söze katlan bir kelime. 8) İroniye dayal.–dayal.– Takma Takma 7 C A 7M CA AD MA AN D AB NA R Bİ A R İ bir kelime. 8) İroniye saç. YUKARIDAN 1) Edirne’de 8 A L 8A AM LE AT M EŞ TA H Şİ AN H İ N saç. YUKARIDAN AŞAĞIYAAŞAĞIYA 1) Edirne’de

6

43BULMACA 4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN


44 SPOR

4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

ASLAN’IN ZAMANA IHTIYACI VAR Galatasaray, 80. Geleneksel Pilav Günü’nde bir araya geldi. Organizasyona katılan Kulüp Başkanı Ünal Aysal, camia olarak tek vücut olduklarını söyledi. Sarı-Kırmızılıların ikinci başkanı Özkan Olcay ise yerli transfer için biraz zamana ihtiyaçları olduğunu belirtti. Olcay, Mancini ile de devam edeceklerini dile getirdi. MESUT YILDIRIM İSTANBUL Galatasaray, her yıl yapılan Geleneksel Pilav Günü’nde buluştu. Galatasaray Lisesi’ndeki şölene, Başkan Ünal Aysal’ın yanı sıra Divan Kurulu Başkanı İrfan Aktar, kulübün eski başkanlarından Faruk Süren, eski yöneticilerden Ali Dürüst ve okuldan mezun olanlar katıldı. Sarı-Kırmızılıların patronu Aysal, güçlerini tek vücut olmaktan aldıklarını söyledi.

1

Pilav gününde, Avrupa’da şampiyonluk elde eden Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı ile Galatasaray Odeabank’ın sporcu ve idarecilerine ödül verildi.

"Değişen bir şey yok" Daha önce 2016’da başkanlığı bırakacağı yönündeki açıklamasının hatırlatılması üzerine Ünal Aysal, “Süreklilik çok önemli. Her branşta önemli. Yalnız sporda değil, iş ve özel hayatta da önemli. Gerekli yatırımları zamanında yapmamız gerekiyor. Güç kaybettiğimden değil, gençlerin biraz daha yorulan ekibin yerini alması şeklinde düşüncem. Herkesin zamanı gelince yerini daha güçlü ve direnci sağlam kişilere devretmesi önemli unsurudur. Değişen bir şey yok.” diye konuştu. Eski başkanlardan Faruk Süren ise istikrarın önemine değindi ve bunun devamlı olmasını umduğunu ifade etti. Transferle ilgili açıklamalar ise İkinci Başkan Özkan Olcay’dan geldi. Teknik Direktör Roberto Mancini ile yollarına devam edeceklerini yineleyen Olcay, yerli transfer için de biraz zamana ihtiyaçları olduğunu kaydetti. Basın mensuplarının Futbol Federas-

FOTOĞRAF: GALATASARAY.ORG

yonu’nun gelecek sezon uygulamaya koyacağı 5+3 yabancı statüsüyle ilgili sorusuna ise Olcay, “Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak oyuncular transfer etmek istiyoruz. Bütçe bakımından hassas çalışmalar yapıyoruz. Önümüzdeki günlerde atacağımız adımları sizlerle paylaşacağız. Bize biraz zaman vermeniz gerekiyor. Sonrasında atılan adımları göreceksiniz.” diye cevapladı.

Balotelli, Cim Bom’u heyecanlandırdı İtalya Serie A’da Milan forması giyen yıldız oyuncu Mario Balotelli’nin sosyal medyadaki paylaşımı Galatasaray taraftarını heyecanlandırdı. Balotelli’nin Twitter adresinin kapağına aslan fotoğrafı koyması, taraftarlar arasında ‘Galatasaray’a mı geliyor?’ yorumlarına neden oldu. Mancini’nin City’den öğrencisi olan ve Milan’da, 2 sezonda 56 maçta 31 gol kaydeden golcü futbolcunun, kararını 2014 Dünya Kupası sonrası vereceği öğrenildi.

Sultanlar’a rakip dayanmıyor BÜLENT KARADAŞ İZMİR

1

A Millî Takım’ımız, 2015 CEV Kadınlar Avrupa Şampiyonası 2. Tur Elemeleri A Grubu’nda 6’da 6 yaptı. Cumartesi akşamı Finlandiya’yı 3-1 yenerek finallere katılmayı garantileyen Filenin Sultanları, Beyaz Rusya’yı da 3-0 mağlup etti ve iki etaplı maratonu 18 puanla lider tamamladı. Karşılaşmaya tempolu başlayan

Ay-Yıldızlılar, Gözde ve Güldeniz ile sayılar topladı. Bloklarda rakibine şans tanımayan millilerde, Gizem arka alandaki tüm manşetleri aldı. İlk seti 25-22 kazanan Filenin Sultanları, Beyaz Rusya’ya göz açtırmadı. Bahar ile orta hücumlar, Gözde ve Seda ile kenardan sayılar bulan temsilcimiz, ikinci setten de 25-13 galip ayrıldı. Üçüncü seti de 25-14 üstün tamamlayan Türkiye, 3-0’la

zafere uzandı. 25 Eylül-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Belçika ve Hollanda’nın ortaklaşa düzenleyeceği Avrupa Şam-piyonası’nda boy göstermeye hazırlanan ekibimizin başantrenörü Massimo Barbolini, her maçı yüzde yüz konsantrasyonla oynadıklarını ve finallere gittikleri için çok mutlu olduklarını söyledi. İtalyan çalıştırıcı, çok çalışmaları gerektiğinin altını çizdi. Dünkü diğer

karşılaşmada Finlandiya, Danimarka’yı 3-0’la geçti. 2015 CEV (Avrupa Voleybol Konfederasyonu) Erkekler Avrupa Şampiyonası 2. Tur Elemeleri F Grubu 2. Turnuvası ise Belarus’un Minsk kentindeki randevularla sona erdi. Ev sahibine 19-25, 20-25, 25-20 ve 19-25’lik setlerle 3-1 kaybeden A Erkek Milli Takım’ımız, grubunda üçüncü oldu ve finallere gitme şansını yitirdi.


Hergün 09:45

18:30

www.irmaktv.com.tr • D Smart Kanal 91 • Tivibu Kanal 130 • Teledünya Kanal 115 • Digitürk Kanal 65 • Frekans 12729 Horizontal 5/6 Symbol Rate: 30.000

facebook.com/irmaktv

twitter.com/irmaktv

youtube.com/irmaktv


46 SPOR MİLLİLER, AMERİKA’YI KEŞFEDEMEDİ 4 - 10 HAZİRAN 2014 ZAMAN

Yaz kampında Kosova’yı 6-1, İrlanda’yı 2-1 ve Honduras’ı 2-0 yenen A Millî Takım’ımız, son hazırlık maçında ABD ile karşılaştı. Ay-Yıldızlılar, 2014 Dünya Kupası’nda boy gösterecek olan rakibine 2-1 kaybetti. Ev sahibinin gollerini Fabian Johnson ve Clint Dempsey attı. Millilerin sayısını penaltıdan Selçuk İnan kaydetti. ERHAN GÜVEN NEW JERSEY

MAÇIN öZETi

A Milli Takım’ımız, 2016 Avrupa Şampiyonası grup elemeleri öncesi çıktığı hazırlık turunu tamamladı. Eylül ayından itibaren zorlu yolculuk bizi bekliyor. Kamp süresince oynanan 4 özel karşılaşma ise iyi bir test imkanı sundu. Kosova, İrlanda ve Honduras’ı yenerek ilk 3 maçta olumlu görüntüler sergiledik. Ancak dün gece Amerika Birleşik Devleri önünde hayal kırıklığına uğradık. ABD’de bir dönem Bursaspor’da forma giyen Jozy Altidore ve geçen sezon Beşiktaş’ta bekleneni veremeyen Jermaine Jones gibi Süper Lig’den tanıdığımız iki oyuncu

vardı. ABD, Dünya Kupası’nda mücadele edecek. Taraftarları da çoktan havaya girmiş. Tribüne ‘Dünya Kupası rüyamız’ pankartı asmışlar. Ancak başarılı olmaları öyle çok kolay gözükmüyor. Müsabakanın ilk dakikaları 2-1 kazandığımız Honduras maçı gibi değildi. Rakibe çok alan bırakmadık. Sadece savunmada görev yapan Ozan Tufan, gençliğinin getirdiği tecrübesizlikle biraz aksadı. 12’de Nuri müsait fırsattan yararlanamadı. 20’de bom boş kalan Selçuk etkili vuramadı. Ardından Mevlüt kaleyi yokladı. Fakat oyunda üstünlük yavaş yavaş rakibe geçti. Önce Bredley kaçırdı, 26’da Fabian Johnson golü attı: 1-0.

ABD TÜRKİYE

2 1

ABD: Tim Howard 6 (Dk. 46 Brad Guzan 6), Matt Besler 5 (Dk. 46 Kyle Beckerman 6), Geoff Cameron 7, Timothy Chandler 6, Fabian Johnson 7 (Dk. 64 Yedlin 4), Michael Bradley 7, Jermaine Jones 5 (Dk. 46 Brooks 6), Brad Davis 6 (Dk. 64 Julian Green 4), Graham Zusi 6 (Dk. 69 Diskerud 3), Clint Dempsey 8, Jozy Altidore 6 TÜRKİYE: Onur Kıvrak 6, Gökhan Gönül 5, Hakan Balta 5 (Dk. 82 Uğur Demirok ?), Ozan Tufan 6, İshak Doğan 3 (Dk. 46 Mustafa Pektemek 6), Tarık Çamdal 4 (Dk. 46 Ahmet İlhan Özek 5), Nuri Şahin 3 (Dk. 70 Hakan Çalhanoğlu 4), Selçuk İnan 6, Caner Erkin 6, Oğuzhan Özyakup 4 (Dk. 67 Olcan Adın 5), Mevlüt Erdinç 3 (Dk. 80 Bilal Kısa ?) GOLLER: Dk. 26 Fabian Johnson, Dk. 52 Clint Dempsey / Dk. 90 Selçuk İnan (Pen). HAKEMLER: Selim Jedidi 6, Anouar Hmila 6, Yemen Melloulchi 6 (Tunus) STAT: Red Bull Arena

Tüm sorunları Ozan’a yıkmak yanlış olur, ama defansımızdaki affedilmeyecek hatalar dikkat çekti. İkinci devre giren Ahmet İlhan maçı hareketlendirdi, fakat savunmada yine akılalmaz hata sonucu ABD’de farkı 2’ye yükseltti. 52’de Hakan Balta’nın sektirdiği topa son dokunan Dempsey oldu. 60’ta Gökhan Gönül’le önemli fırsattan faydalanamadık. Teknik Direktör Fatih Terim’ten skoru çevirmek adına bazı hamleler geldi. 90’da da Selçuk penaltıdan farkı 1’e indirdi: 2-1. Kalan bölümde başka gol sesi duyulmayınca Ay-Yıldızlı ekibimiz, 12 günlük kampı 3 galibiyet 1 mağlubiyetle bitirdi.


Confederation of Businessmen and Industrialists of Turkiye


Zamandk265  

ZAMAN DK 265

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you