Page 1

Herkes O'nu okudu 3

18

Almanya'da büyük şölen

5

Maçlarda alkol tüketimi kısıtlansın YETLERİ KEŞFEDE BİLİ NP KA

ER AMB EYG sallallahu aleyhi ve sellem

BEŞTE BIRIN ISTISMARI

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN • YIL : 6 • SAYI : 257 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

HUMUS

www.zamaniskandinavya.dk

Peygamber sevgisinde buluştular DANİMARKA Kraliyet Konser salonunda düzenlenen etkinlikte Efendimiz anlatıldı. HASAN CÜCÜK HABER Kainatın Efendisi’nin (sav) YORUM dünyaya teşrifinin 1443. yılını kutluma coşkusu dalga dalga tüm dünyaya yayılıyor. Mevlana Kültür Merkezi’nin Efendimizin ‘sevgi, hoşgörü ve sıddıkiyet’ özelliklerini önp-

lana çıkaran ‘Peygamber Yolu’ programı için seçilen salon Kraliyet Konser Salonu’ydu. Binlerce programa ev sahipliği yapmış olan salon tarihinde ilk kez Kutlu Nebi’nin anlatıldığı bir etkinliğe sahne olacaktı. Programın başında sinevizyonda gösterilen Enbiya suresi 107. ayeti ‘Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn’ ((Ey

EKREM DUMANLI

Zulmün sonu hep aynı 41 KAMİL SUBAŞI

6

Danimarkalı uzmandan seçim analizi MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

Evin danası büyümez 39

38

Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik) duyduğumda aklıma; Efendimizin adına sadece insanların hasret olmadığını, kendi lisan-i haliyle Allah’ı tesbih eden tüm varlığın da hasret olduğunu düşünmeden edemiyorduk. Kim bilir mana aleminde, Kraliyet Konser Salınu böyle bir etkinliğe ev sahibi

olmaktan nasıl mutluluk duymuştur? Salonun kapısından içeriye adımınızı anlattığımızda Efendimiz’i hatırlatan hurma ve zemzem ikramıyla karşılaşıyoruz. Gelenlerin büyük bölümü gençlerden oluşuyor. Hatırı sayılır miktarda Danimarkalı var. 1 DEVAMI 14'TE


2 İSKANDİNAVYA Liberal Partili milletvekilinden İsrail’e Apartheid benzetmesi

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Danimarka’daki Liberal Partili Milletvekili Jakob Engel-Schmidt’in Batı Şeria’daki uygulamalarını Apartheid rejimine benzetti. ZAMAN KOPENHAG

1Milletvekili Jakob Engel-Schmidt, İsDanimarka’daki Liberal Partili (V)

rail’in Batı Şeria’daki uygulamalarıyla ilgili sert açıklamalarda bulundu. İsrail’in söz konusu uygulamalarının Güney Afrika’nın efsane lideri Mandela’nın yıllarca mücadele ettiği Apartheid rejimini andırdığını söyleyen Schmidt, İsrail’in Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilere bu şekilde kötü davranmasının “can sıkıcı ve çok büyük şanssızlık olduğu” söyledi. Schmidt’in ırk ayrımı anlamına gelen Apartheid benzetmesi tartışmalara neden olurken, Danimarka’nın eski Dışişleri Bakanı Uffe Elleman-Jensen, kendisine destek verdi. Jensen, “İsrail ya 1967 yılındaki sınırları kabul ederek, nüfusunun çoğunluğu Yahudi olan demokratik bir ülke olarak yoluna devam edecek yada Apartheid varı anti demokratik bir Yahudi devleti olacak.” dedi. Geçtiğimiz günlerde 5 günlük bir ziyaret gerçekleştirmek için Batı Şeria bölgesine giden Liberal Partili Milletvekili JakobEngel-Schmidt, ziyaretin ardından izlenimlerini Danimarka’nın önde gelen gazetelerinden Politiken’e yazdı. ‘İsrail Apartheid’ini durdurun’ başlıklı yazı tartışmalara neden oldu. Bir

kesim Apartheid benzetmesini aşırı bulurken bazıları da İsrail’in Batı Şeria’ya yönelik tutumunu eleştirdi. Yazının akabinde bir açıklama yapan Engel-Schmidt, Batı Şeria’da gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemediğini şu sözlerle ifade etti: “Batı Kudüs, Beytüllahim ve diğer yerlerde gezerken, bazı otobüslerin sadece İsraillilere ayrılması ve Filistinlilerin bunlara binememesi tuhaf bir durum oluşturdu.” dedi. İsrail’de çalışan 4 bin Filistinlinin her gün 4 saat boyunca İsrail’e geçmeyi beklediğini belirten Schmidt, “Bizim müttefik olarak kabul ettiğimiz bir ülkenin, askeri olarak kontrol altında tuttuğu bölgedeki insanlara bu şekilde kötü davranması can sıkıcı ve çok büyük şanssızlık.” dedi. Jakob Engel-Scmidt’in İsrail’e eleştirilerine tepki gösterenler de oldu. Onlardan biri Liberal Parti’nin politik işlerdem sorumlu sözcüsü Inger Stöjberg. Güney Afrika ile İsrail’in birbirine benzetilemeyeceğini belirten Stöjberg, İsrail’in Filistinlilere davranışını anlatmak için ‘apartheid’ kelimesinin kullanılamayacağını söyledi. Stöjberg ayrıca Engel-Scmidt’in açıklamalarının partinin görüşü olmadığını da belirtti.

Irk ayrımına dayalı devlet rejimi anlamına gelen ve Liberal Partili (V) Milletvekili Jakob Engel-Schmidt’in İsrail için kullandığı Apartheid, yıllarca Güney Afrika’da uygulanmış ve milyonlarca siyah insan mağdur edilmişti.

Kısa kollu üniformayı giymeyi reddeden Müslüman çalışanlar işten kovuldu Danimarka’daki Hvidovre Hastanesi’nde çalışan 2 Müslüman laboratuvar teknisyeni kısa kollu hastane elbisesini giymeyi reddedince işten kovuldu. ZAMAN KOPENHAG

1reddeden iki Müslüman laboratuvar teknisyeni işten kovuldu. Söz konusu olay

Danimarka’da çalıştıkları hastanenin kolları açıkta bırakan üniformasını giymeyi

Adınının açıklanmasını istemeyen Müslüman çalışan Danimarka medyasına yaptığı açıklamada, inancı gereği kısa kollu üniformayı giymediğini belirtirken hastane yönetimi hijyen kuralları gereği böyle bir karar aldıklarını bildirdi.

tartışmalara neden oldu. Adınının açıklanmasını istemeyen Müslüman çalışan Danimarka medyasına yaptığı açıklamada inancı gereği kısa kollu üniformayı giymediğini belirtirken hastane yönetimi hijyen kuralları gereği böyle bir karar aldıklarını bildirdi. Konuyla ilgili olarak açıklama yapan Hvidovre Hastanesi yönetiminden Birgitte Scharff, uzun kollu üniformaların kısa kolluların sağladığı hijyen şartlarını sağlamadığını savundu. Konunun dinle alakası olmadığını söyleyen Scharff, söz konusu çalışanların hastanenin hijyen kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle işten kovulduğunu belirtti. Hastane yönetimi ayrıca konuyla ilgili yaptığı açıklamada farklı dinlerin temsilcilerinin hassasiyetlerini dikkate alarak şekilde kısa kollu üniformalar dışında alternatif üniformalar üretmenin mümkün olmadığını söyledi. Roskilde Üniversitesi’nden Din Hukuku Uzmanı Prof. Dr. Lisbet Christoffersen’a göre ise, Hvidovre Hastanesi’nde yaşananlar oldukça ilginç. Prof. Dr. Christoffersen Danimarka’da muhtemelen ilk kez birilerinin dini yaşantıları nedeniyle işten atıldığını söyledi. Bu arada Hvidovre Hastanesi geçtiğimiz yıl hastalara verilen yemeklere helal menü eklediği için Danimarka’daki aşırı sağcı çevreler tarafından eleştirilmişti.


3 İSKANDİNAVYA Malmö Dil ve Kültür Festivali’ne ev sahipliği yaptı

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Dil ve Kültür Festivali geçtiğimiz hafta içerisinde İsveç’in Malmö şehrinde gerçekleştirildi.

ZAMAN MALMÖ

1tirilen Türkçe Olimpiyatları dünyanın Türkiye’de hükümet tarafından eleş-

değişik ülkelerindeki pek çok şehirde gerçekleştirilmeye devam ediliyor. Bu kapsamda geçtiğimiz hafta içerisinde İsveç’in Malmö şehrinde son derece renkli bir dil ve kültür festivali gerçekleştirildi. İsveç Türk Dernekleri Federasyonu (FEDESTA) bünyesinde faaliyet gösteren Malmö Akademiska Förening tarafından geçtiğimiz hafta içerisinde organize edilen festivalde farklı dil ve kültürlerden gelen çocuklar birlik ve beraberlik mesajları veren şarkılar söyledi şiirler okudu. Lund Üniversitesi Müzik Yüksek Okulu’nun görkemli salonunda gerçekleştirilen programa çok sayıda öğrenci katıldı. Türkçe’nin yanı sıra İsveççe, İngilizce, Boşnakça ve Azerice şarkıların söylendiği, şiirlerin okunduğu programa katılanlar eğlenceli anlar yaşadı. Programda ayrıca Türkiye’nin değişik yörelerinden halkoyunları gösterileri sergilendi. Değişik yaş gruplarından çocukların performansı görülmeye değerdi. Program katılan çocuklarının hep bir ağızdan okudukları ‘Yeni Bir Dünya’ şarkısıyla sona erdi.

İsveç’in Malmö şehrinde son derece renkli bir dil ve kültür festivali gerçekleştirildi. Festival, Malmö Akademiska Förening tarafından organize edildi.

Ortaokul, lise, üniversite ve halk seviyesinde yüzlerde kişinin katıldığı ‘Herkes O’nu Okuyor’un sınavları, Danimarka genelinde farklı okullarda yapıldı.

Danimarka’da herkes O’nu okudu ZAMAN KOPENHAG

1neği tarafından dünya genelinde Türkiye’de Peygamber Yolu Der-

organize edilen ve Danimarka’da DİFFİ Derneği’nin destek verdiği ‘Herkes O’nu Okuyor’ yarışmasının Danimarka’daki sınavları geçtiğimiz Cumartesi yapıldı. Ortaokul, lise, üniversite ve halk seviyesinde yüzlerde kişinin katıldığı ‘Herkes O’nu Okuyor’un sınavları, Danimarka genelinde farklı okullarda yapıldı.

Organizasyonun asıl amacının bir yarışma yapmak olmadığını belirten ‘Herkes O’nu Okuyor’ yarışmasının Danimarka’daki organizasyon sorumlusu DİFFİ Derneği Başkanı Ufuk Güvenç, “Amacımız Efendimiz’in (s.a.s.) anlatılması, tanıtılması ve yaşantımıza aksettirilmesidir. Yarışmaya katılanlardan dereceye girenler umre ziyareti, iPad gibi değişik hediyeler kazanabilecekler. Fakat, bu yarışmanın en önemli özelliği kaybedeninin olmamasıdır. Maddi hediye kazanamayanlar, Peygamberimiz’in (s.a.s.) hayatını bir daha okumuş ve


4 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Polonya Başbakanı Donald Tusk, 2004 yılından bu yana sık sık ikili görüşme gerçekleştiriyor.

Avrupa’nın ‘gizli gücü’ Polonya

Avrupa Birliği’nin 6. büyük ekonomisi Polonya’nın stratejik önemi son Ukrayna kriziyle biraz daha arttı. Polonya giderek Avrupa’nın ‘gizli büyük gücü’ olma yolunda ilerliyor. Bu konuda en büyük desteği bir zamanlar düşmanı olan Almanya’dan görüyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1Avrupa Birliği Zirvesi’nde birliğe 10 Aralık 2002’de Kopenhag’da yapılan

yeni üye katılmasına onay verilirken; müzakere sürecinde birliği en çok zorlayan ülke Polonya olmuştu. Diğer 9 ülkeye eşdeğer bir nüfusa sahip olan Polonya’nın Avrupa Birliği’ne yük olması bekleniyordu. Ancak Polonya tam tersi bir grafik çizdi. Birliğin 6. büyük ekonomisi olan Polonya’nın stratejik önemi son Ukrayna kriziyle bir kez daha arttı. Artık eski bir ‘Doğu Bloku’ ülkesinin yerinde yeller esiyor. Polonya giderek Avrupa’nın ‘gizli büyük gücü’ olma yolunda ilerliyor. Bu konuda en büyük desteği bir zamanlar eski düşmanı olan Almanya’dan görüyor. Soğuk Savaş döneminde dünya Doğu ve Batı olarak iki kutba ayrıldığında Varşova, Doğu Bloku’nun en önemli merkeziydi. NATO’ya karşı kurulan Varşova Paktı’nın merkezine, 2. Dünya Savaşı’nda ‘Nazi Almanyası’ tarafından ağır bir bedel ödetilmişti. Ülke 6 milyon kayıpla savaştan çıkarken, en büyük Nazi toplama kampı Auschwitz, Polonya topraklarındaydı. 40 yıl boyunca komünizm boyunduruğu altında kalan Polonya, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla esen özgürlük rüzgârı sonrası 30 Ocak 1990’da komünist rejimin yıkılmasıyla demokratik düzene geçti. Bu geçişte 1980’de Dayanışma Sendikası’nı kuran ‘efsane sendikacı’ Lech Walesa’nın katkısı büyüktü. 1999’da NATO, 2004’te Avrupa Birliği üyesi olan Polonya’nın son 20 yılda ekonomik ve politik gelişmesinde belirleyici faktör Almanya oldu. Eski düşmanlık günlerini tarihin sayfalarına gömen Almanya, sanayisinin önemli bir bölümünü Polonya topraklarına kaydırdı. Almanya’nın tanınmış otomobil firmaları başta olmak üzere birçok Alman markası fabrikalarını Polonya’ya taşıdı. İş gücünün ucuz olduğu Polonya’nın 40 milyona yaklaşan nüfusuyla önemli bir pazar olması,

Almanların bu tercihi yapmasında rol oynadı. Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, birkaç yıl önce “Almanya’nın gücünden ziyade pasif olmasından korkarız.” diyerek birliğin ekonomik lokomotifiyle girdikleri ticareti ve güvenlik işbirliğinden duydukları memnuniyeti dile getirmişti. Almanya ve ABD’de Polonya büyükelçisi olarak görev yapan Janusz Reiter, Varşova-Berlin hattında yaşanan ‘bahar dönemi’nin en önemli sebeplerini; Macaristan, İspanya, kısmen de Fransa’nın eski gücünden uzaklaşması, Polonya’nın ekonomik olarak gelişmesi ve istikrarlı bir ülke olması şeklinde sıralıyor. Almanya, özellikle Angela Merkel döneminde Polonya’ya ayrı bir ilgi gösterdi. Reiter’e göre, Almanya geleceği için Polonya’ya yatırım yapıyor. Almanya, Avrupa’nın ekonomik gücü olma özelliğini kaybettiğinde dışarıdan güçlü bir desteğe ihtiyaç duyacak. Bu ülkenin Polonya olacağını iddia eden Reiter, ülkesinin şu an Fransa’nın birlik içinde oynadığı rolü oynamasının erken olduğunu ancak gelecekte bu teorinin pratiğe geçmesinin hayal olmadığını söylüyor. Reiter, Polonya’nın güvenlik politikasında ‘sinir ucunun’ Rusya olduğuna işaret ederek Polonya halkının tarihî geçmişten dolayı ‘işgal’ endişesini hâlâ taşıdığını söylüyor.

Ukrayna’da yaşananlar elbette Polonya’yı endişelendiriyor. NATO ve AB üyeliğini ‘güvenlik şemsiyesi’ olarak gören Polonya, her yıl ortalama millî gelirinin yüzde 2’sini silahlanmaya harcıyor. Bu da yaklaşık 8 milyar Euro’ya tekabül ediyor. Eski Polonya Cumhurbaşkanı Aleksander Kwasniewski’nin ‘özel elçi’ olarak Kiev’e 40 kez gitmesi, geçtiğimiz hafta ABD, İngiltere ve AB temsilcilerinin katılmadığı Kiev’deki ‘dışişleri bakanları arabulucu’ toplantısında Fransa ve Almanya ile Polonya’nın temsil edilmesi bu ülkenin bölge ve AB içinde oynadığı rolün bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Polonya’nın AB için önemli bir konuma gelmesinde İngiltere’nin bıraktığı boşluk da önemli. İngiltere’de birlikten ayrılmanın ciddi ciddi tartışılması, doğal olarak bir boşluk oluşturdu. AB uzmanı İngiliz Roderick Parkes, birlik içinde İngiltere’nin eski etkisini kaybetmesinden dolayı Almanya ve Fransa’nın Polonya’yı ‘ana oyuncu’ olarak değerlendirmeye başladığını ifade ediyor. Polonya, güçlü bir para birimi, dinamik bir iş gücü ve kendine güveni olan bir iç ve dış politika yürütüyor. ABD ile ilişkiler etkisini kaybetmesine karşılık, Avrupa’da güçlü bir aktör olarak ön plana çıkıyor. Bütün bunlar Polonya’nın artı hanesine yazılan gelişmeler. Madalyonun diğer yüzünde ise olumsuzluklar var. Avrupa Birliği’nin 6. büyük ekonomisi olmasına karşılık yüzde 14 düzeyinde seyreden işsizlik, Polonya’nın çözmesi gereken en önemli problem olarak görülüyor. İşsizliğin sebebi ise geçen yıl yüzde 1,5 civarında seyreden büyüme hızı. Bu yıl büyümenin yüzde 4 olması, ekonomide iyiye doğru gidişin devam etmesi ve işsizliğin düşmesi bekleniyor.

Polonya ekonomisi, 2004’te Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra yıllık yüzde 5-6 oranında bir büyüme gösterdi. 2008’de dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizden dolayı büyüme oranında düşüş yaşandı. Ekonominin gelişmesinde yurtdışından gelen yatırımlar etkili oldu. Dış yatırımcılardan yıllık ortalama 11 milyar Euro geliyor. 2007-2013 arasında AB’den gelen 67 milyar Euro’luk ‘nakit’ yardım Polonya’nın ekonomik gelişmesine katkı sağlayan faktörler arasında bulunuyor. 2014-2020 arasında AB’den gelecek rakam ise 72 milyar Euro. Ekonomik gelişmenin etkisiyle şehirlerde yaşayan orta sınıfın gelirinde önemli artış yaşandı. 2009’da tüm AB ülkeleri büyümesi negatif olup ekonomik daralma yaşarken, birliğin yüzde 1,6’lık oranıyla pozitif büyüyen tek üyesi Polonya oldu. Ülkede kişi başına düşen yıllık gelir 10 bin Euro’yu geçmiş durumda. Polonya’nın ekonomik gelişmesinde ‘gurbetçilerin’ katkısı da göz ardı edilemez. 2004’te AB üyesi olduktan sonra birlik içinde serbest dolaşım hakkı alan Polonyalılar, iş gücünün pahalı olduğu batı ülkelerine akın etti. Bazı ülkeler Polonya’nın yanı sıra birliğe 2004’te katılan doğu ülkelerine serbest dolaşım hakkında kısıtlamaya gitti. Batı ülkeleri, doğudan gelecek göç dalgasının önüne geçmek için, birlik üyesi olmalarına rağmen sınırlarını hemen doğulu ülkelere açmadı. Sınırlar kademeli olarak açılırken, 2008’den sonra bu ülke vatandaşları rahatça batı ülkelerine girme imkânı buldu. Kopenhag Üniversitesi İş Piyasası Araştırma Merkezi’nin (FAOS) Polonyalılar üzerinde yaptığı araştırmaya göre, Kopenhag’daki Polonyalıların yüzde 95’i lise veya yüksekokul mezunu. Ancak bu kişilerin yüzde 50’den fazlası temizlik işinde çalışıyor. Polonya’nın ekonomik olarak gelişmeye devam etmesiyle tersine göçün tekrar başlayacağı tahmin ediliyor. Benzer durumu Avrupa daha önce İtalya, Portekiz ve İspanya göçmenlerinde yaşamıştı.


5 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

İ S V E Ç A DA L E T B A K A N I B E AT R I C E A S K :

Maçlarda alkol tüketimi kısıtlansın

İsveç 1. Futbol Ligi açılış maçında yaşanan ölüm sonrası Adalet Bakanı Beatrice Ask, futbolda şiddeti azaltmak için maçlarda alkol tüketiminin kısıtlanmasını istedi. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1Futbol Ligi (Allsvenskan) açılış maçında ya-

İsveç Adalet Bakanı Beatrice Ask, İsveç 1.

şanan ölüm sonrası futbolda şiddeti azaltmak için harekete geçti. Futbol taraftarları arasındaki kavgaları önlemek için önlem alınması gerektiğine değinen Bakan Ask, “Bana sorarsanız kısa vadede en iyi çözüm, maçlarda taraftarların alkol tüketimini kısıtlamak. İnsanlar ayık olursa daha az kavga ederler.” diye konuştu. Bilindiği gibi geçen hafta sonu start alan İsveç Süper Futbol Ligi kötü bir haberle açıldı. Helsingborg’da Djurgården ile Helsingborg takımlarını karşı karşıya getiren ligin açılış maçı öncesi çıkan olaylarda bir taraftar hayatını kaybetti. Şehir merkezinde birbirine giren iki taraftar grubundan birçok kişi yaralandı. Arkadaşlarının ölüm haberini alan konuk ekibin taraftarları maç esnasında sahaya girdi. Hakem Martin Hansson, bu nedenle maçı tatil etti. Futbolda şiddet vakalarının pek rastlanmadığı İsveç’te emniyet güçleri olayla ilgili bir kişiyi gözaltına alarak tutukladı. Ölen taraftar için yardım toplandı Diğer taraftan İsveç’in Helsinborg şehrinde Helsinborg IF ile IFK Djurgården takımları arasında oynanan maçta, kafasına sert bir cisim vurularak öldürülen Djurgården taraftarına, arkadaşları sahip çıktı. Öldürülen 43 yaşındaki taraftarın 4 çocuk babası olması nedeni ile Djurgården takım taraftarları 1 saatte 6 kova para topladı. Toplanan paranın miktarının da 173 bin kron olduğu kaydedildi.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13

İsveç Adalet Bakanı Beatrice Ask, futbolda şiddeti azaltmak için maçlarda alkol tüketiminin kısıtlanmasını istedi.


6 İSKANDİNAVYA Danimarkalı uzmandan seçim analizi Türkiye'de 30 Mart'ta yapılan yerel seçimler geride bırakıldı ama dünyanın farklı ülkelerinde olduğu gibi Danimarka'da da seçimin sonuçları üzerine yorum ve analizler yapılıyor. Bu yazıda sizlere uluslararası haber dergisi RÆSON'da yayınlanan bir analizden özetle bahsetmek istiyorum. Yazının tamamını okumak isteyenler raeson.dk sitesinden yazıya ulaşabilirler. Analizi yazan Jakob Lindgaard. Danimarka Yurtdışı Eğitim Enstitüsü’nde (Danish Institute for Study Abroad) öğretim görevlisi kendisi ve İskandinavya ve Türkiye'deki kültürel çeşitlilik ve sosyal sermaye arasındaki ilişkiler üzerine dersler veriyor. 30 Mart Yerel Seçimleri sonrasında Erdoğan’ın zaferinin nedenlerini ve endişeleri irdeleyen bir yazı kaleme almış. RÆSON için yazdığı Türkiye seçimleri ile alakalı analizinde (Tyrkiet: Otte årsager til at Erdoğan vandt søndag – og grund til bekymring) Türkiye’deki seçimlerde AKP’nin kazanma nedenlerini ve endişeleri değerlendiren Jakob Lindgaard, yolsuzluk iddiaları, Twitter ve Youtube’nin kapatılması ve çıkartılan sert yasalara rağmen Türk halkının Erdoğan’a oy vermesinin arkasında en az 8 neden olduğundan bahsediyor ki bu nedenler özetle şöyle: 1. Yerel politikacıların Ankara’ya bağımlı olması. Kendi başlarına çok fazla güce ve yetkiye sahip olmayan belediye başkanlarının Ankara’nın ekonomik desteği olmadan pek bir şey yapamayacak olmaları. 2. Erdoğan hükümeti döneminde iyileşen yaşam standartları. Kömürün yerini doğal gazın alması, daha iyi sağlık hizmetleri gibi... 3. 90’lı yıllara göre iyileşen ekonomik şartlar ve kadınların başörtüsü gibi haklarını üniversitelerde (Mart 2010), kamu kurumlarında ve parlamentoda (30 Eylül 2013) tekrar elde etmeleri… Erdoğan’a oy verenlerin, seçimlerde AKP kaybederse bu haklarını kaybedebilecekleri endişesinde olmaları. 4. Güçlü bir lider geleneği. Atatürk ile başlayan güçlü, tek bir liderin başta olması geleneği, özellikle de kriz dönemlerinde. 5. Kürtlerin Erdoğan’ı desteklemesi. Ocak 2013’de Öcalan ile yapılan barış anlaşması. 6. Türk medyasının politize olması. Çıkarılan internet yasası, Twitter ve Youtube’nin kapatılması, Sabah Gazetesi gibi Erdoğan tarafından satın aldırıldığı iddia edilen gazete ve televizyonlar (havuz medyası). Toplumun büyük kısmının haberleri, politik süzgeçten geçirilmiş bu kanallardan alması. AKP’ye oy verenlerin yaklaşık yüzde 80’ninin ‘haber internet siteleri’ni takip etmeyip sadece Erdoğan yanlısı gazete ve televizyonları takip etmesi. 7. Erdoğan’ın Amerika karşıtı milliyetçilerle flört etmesi; ayrıca Gezi olaylarının arkasında olan güçlerin ve Gülen Hareketi’nin yolsuzluk olaylarının arkasında olduğunu ve Amerika – İs-

rail lobileri ile işbirliği yaptıklarını iddia ederek, bu şekilde inançlı, muhafazakar milliyetçi kesimleri milliyetçi söylemlerle kriz zamanlarında kontrol altında tutması. 8. Muhalefet partilerinin bölünmesi ve sadece lokal olarak güçlü olmaları. AKP’nin tüm ülkenin desteğini kazanan tek parti konumunda olması. Bu nedenleri sıraladıktan sonra, seçimler sonrası Erdoğan’ın kendisini temizlenmiş hisstettiğini belirten Lindgaard, kendine göre endişenlenmek için de nedenleri sıralıyor. -Endişenlenmek için ulusal bazda ilk işaretleri gördüklerini belirten Lindgaard, Gülen’e sempati duyduğu iddia edilenlerin devlet ve medya içerisinde tasfiye edilmesi süreci, seçim gününden itibaren Zaman’a yapılan haker saldırıları, seçim gecesi Erdoğan’ın balkonda yaptığı konuşmada ‘inlerine gireceğiz’ tehtidini sürdümesinin kaygı verici olduğunu belirtiyor. Enerji rezervleri olmayan Türkiye yabancı yatırımcıya ihtiyaç duymakta fakat toplumda oluşturulan gerginlik neticesinde yabancı yatırımcılar ülkeye gelmekte endişe etmekte ve mevcut yatırımcılar da tedirginlik yaşamakta. -Bölgesel olarak, son ses kayıtları sonrası çıkan iddilara da değinen Lindgaard, düşürülen Suriye uçağı sonrası Türk tarafından (MİT) saldırı için yapılan savaş senoryaları, bu arada AKP hükümetinin Kuzey Irak’taki Kürt özerk yönetimi ile anlaşmaya çalışması, petrol ve doğal gaz için yapılan büyük çaplı ticari anlaşmaları zora sokmakta. Bölgedeki mezhepsel gerginlik te bunun kolay olmayacağını göstermekte. -Rusya ve Kırım meselesi de var diyen Lindgaard, ‘Erdoğan, Putin’i çevrelemeye çalışırken, Batı’nın da müttefiki olabilir fakat Türkiye doğal gazının yüzde 60’ını Rusya’dan alıyor.’ diyor. Türk ordusu da doğuya yöneliyor, Çin’den savunma sistemleri satın alan Türk ordusu bir süredir generallerini USA’ya değil de Güney Kore ve Çin’e gönderiyor. ‘Ümit var mı?’ sorusuna ‘belki evet’ diye cevap veren Lindgaard, AB yanlısı Türkiye’nin 2000’li yılların başında dinamik ve politik olmayan bir toplum oluşturduğunu belirtiyor ve ekliyor: ‘Fakat, genelde dini, etnik ve politik bölünmeler, bir tarafta demokratikleşen ve klasik sosyo-ekonomik sol-siyaset yapan gruplar, diğer taraftan da tekrar dini ve kültürel değerlerine dönen gruplar arasında bir hat oluşturmakta. Belki umutlanabiliriz ama kalan kısa süre içerisinde Türkiye hakkında endişelenmek için çok nedenler var…’ Size özetlemeye çalıştığım Jakob Lindgaard'ın analizi ve endişeleri bu şekilde. Nedersiniz sizce de doğru tespitler yapmış mı Lindgaard ve endişelenmeli miyiz? k.subasi@zamaniskandinavya.dk Twitter: @kamilsubasi

NORVEÇ HABER TURU

Kamil Subaşı

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Ülkenin en büyük partisinin oyları düşüşte NATO Genel Sekreterliği görevine getirildikten hemen sonra başkanlığını yürüttüğü İşçi Partisi’ni (Ap) bırakacağını açıklayan Jens Stoltenberg’in partisinin oy oranının düşüşte olduğu kaydedildi. Televizyon kanallarından TV’2’nin yaptığı bir araştırmaya göre, ülkenin en büyük partisi olan İşçi Partisi’nin yüzde 33 olan oy oranında yüzde 2,2 düşüş yaşandığı açıklandı. Yüzde 29,5 oranında oya sahip iktidardaki muhafazakar Sağ Parti’ninse (H) oy oranının 1,9 yükselişe geçtiği açıklandı. Yüzde 11,3 oya sahip iktidarın küçük oratağı İlerleme Partisi’ninse (Frp) oy oranlarında yüzde 0,3 düşüş yaşandığı açıklandı. Araştırma sonucunu değerlendiren Stoltenberg, İşçi Partisi’nin hala oy oranının en yüksek parti olduğunu, oy oranında yaşanan bu türlü değişimlerin her zaman yaşanacağını belirtti.

Norveç, Pisa testinden orta not aldı Norveç, Pisa’nın (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) düzenlediği testen orta not aldı. Pisa’nın bu yıl OECD ile 44 ülkede ortaklaşa düzenlediği teste genel sıralamada 21., İskandinavya geneleindeyse 2. sırada yer aldı. Amaç, öğrencilerin daha çok okuma, matematik ve fen bilgisi derlerine ilişkin yaşadığı ‘oluşturuculuk,sentez’ gibi problemlere çözüm bulmak. Singapur, Güney Kore ve Japon öğrencilerin sıralamada en iyi 3’e girdikleri aktarıldı. Ortalama puanın 500 olduğu testte Norveç’e 503, Finlnadiya’ya 5023, Danimarka’ya 497, İsveç’eyse 491 puan verildiği kaydedildi.

Göçmen Dairesi’nin (UDI) internet sitesi daha anlaşılır hale getirildi Ülkedeki göçmen kökenlilerin oturum için randevu başvurusunda bulundukları Göçmen Dairesi’nin (UDI) internet sayfası yenilendi. Daire yetkilileri, daha önceki internet sitesinde yer alan bilgilerin tamamen yenilendiği, ayrıca bu bilgilerin herkesin anlayacağı bir formata getirildiğini duyurdu. Öte yandan yine kurumun eski internet sayfasında yer alan vatandaşlık, oturum hakları, çalışma izni, aile birleşimine dair gereğinden fazla bilginin yer aldığı, bu bilgilerin yeniden kontrolden geçirildiği aktarıldı. Yeni internet sayfasında istenilen bilgilere oldukça rahat bir şekilde ulaşılacağı açıklandı.

Halkın anlamadığı resmi yazışmalar, devlete pahalıya patlıyor Halk arasında anlaşılamayan resmi yazışmaların develete olan yıllık maliyetinin milyonlarca kron olduğu aktarıldı. Yerel Yönetim Bakanlığı’nın yaptığı bir açıklmaya göre, her 3 Norveçliden 1’nin, devlet tarafından gönderilen döküman ve mektup dilini anlamadığı kaydedildi.Birçok Norveçli, devletin çeşitli resmi dairlerinden kendilerine gönderilen özel resmi yazışma dilini anlamakta zorluk çektiği için görevli memurları arıyor. Gerek belediyelerde gerekse diğer devlet kurumlarında çalışan devlet memurları bu tür problemlerin çözümü için kendi yapması gereken mesaiyi bırakıp ektstardan bu iş vakit harcıyor. Bu durumsa, devlet kasasını yıllık 3 milyon kron zarara sokuyor. Hükümet, sorunun çözümünü 428 farklı belediyeyle masaya yatıran bakanlık için 1 milyon kron ayırdı. Amaç, halkın anlamada zorluk çektiği resmi yazışma dilini daha da basit hale yani anlayabileceği formata getirmek.

Breivik, cezaevi yetkilileri hakkında dava açmaya hazırlanıyor Aşırı sağcı Breivik’in, kaldığı cezaevi yetkilileri hakkında dava açmak istediği kaydedildi. 22 Temmuz 2011’de başkent Oslo’da düzenlediği çifte saldırı sonucunda 77 kişiyi acımasızca katleden Breivik’in, cezaevinde izole edildiği ve diğer mahkumlarla diyaloğunun engellendiği gerekçesiyle cezaevi hakkında dava açmak istediği kaydedildi. Breivik’in avukatlarından Tord Jordet, müvekkile verilen izalosyan cezasının ektra bir ceza olduğunu, bunun insan hakları kurallarını ihlal ettiğini açıkladı. Ayrıca Brevik, Haziran 2012’de hazırladığı 27 sayfalık suç duyurusuyla Ila Cezaevi yetkililerini ve dönemin Adalet Bakanı Grete Faremo hakkında da suç duyurusunda bulunmuştu. Cani Breivik suç duyurusuna gerekçe olarak, kendisine uzun izalosyon uygulandığı, egzersiz aletleri eksikliği ve bulunduğu hücreden cezaevi bahçesine giriş olmaması gibi nedenleri göstermişti. Şubat 2013’te Breivik’in suç duyurusunu değerlendiren polis yetklileri, Breivik’in yaptığı suçlamalara ilişkin herhangi delile rastlanmadığını duyurmuştu.


7 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

İ S V E Ç L I I K I B A K A N U YA R D I

‘Yabancı düşmanı güçler İsveç’in gündemini belirleyemeyecek’

Entegrasyon Bakanı Erik Ullenhag ile Konut ve Dini Cemaatlerden Sorumlu Bakan Stefan Attefall, İsveç’in Müslümanlara ve Yahudilere karşı en yüksek düzeyde nefretin bulunduğu ülkeler arasında yer aldığını ifade etti. MENAF ALICI STOCKHOLM

YURTDIŞI BASIN PDF 1Expressen gazetesine bir makale yazan

İsveç’in önde gelen gazetelerinden

iki İsveçli Bakan, önemli açıklamalarda bulundu. İsveç’in dindarlara karşı yüksek düzeyde düşmanlık barındıran ülkeler arasında olduğunu söyleyen Entegrasyon Bakanı Erik Ullenhag ile Konut ve Dini Cemaatlerden Sorumlu Bakan Stefan Attefall, bunun çok ciddiye alınması gerektiğini vurguladılar. Apolitik düşünce kuruluşu Pew Forum’un Ocak ayında yayınladığı rapora dikkat çeken Ullenhag ve Attefall, bireylerin, örgütlerin ve grupların toplumdaki din konusuna bakışının sunulduğu bu raporda İsveç’in 2007’den beri listenin alt sıralarına düştüğüne dikkat çekti. İsveç sokaklarında Nazilerin dolaşıyor olmasının ve yakın zamanda etkinliklerini artırmış olmalarının derin bir endişe oluşturduğuna vurgu yapan iki Bakan, “Popülist, milliyetçi ve yabancı düşmanı partilerin Avrupa çapında gelişmekte olduklarını görüyoruz ve bu partilerin seçim gündemlerinden biri hoşgörüsüzlük. Avrupa çapında ve hatta İsveç içinde de gerçekleşen hareketlenmeler, insanlar arası uçurumlar yaratma riski barındırıyor. Bir ‘biz ve onlar’ yaklaşımı, göründüğünden daha yakın zamanda hepimizin haklarına ve şanslarına el koyacaktır.” şeklinde görüşlerini ifade ettiler.

Yabancı düşmanlığı ile mücadele için 61,5 milyon Kron Hükümet olarak son yıllarda hoşgörüsüzlüğe karşı ve özgürlükler için mücadelelerini ciddi anlamda artırdıklarını dile getiren iki Bakan, “Yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadele için önümüzdeki dört yıl için 61,5 milyon Kron ayırdık.” bilgisini de verdiler. Yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadelede okulların öneminin çok büyük olduğunu ifade eden iki Bakan: “Farkındalığı artırmak için girişimlerde bulunduk. Son üç yıldır dini cemaatlere destek yüzde 50’den daha fazla oranda arttı, çünkü dini cemaatler medeni bir toplumun en hayati parçalarından biridir.” şeklinde fikirlerini dile getirdiler.

‘Her türlü ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşıyız’ Bu yılın başlarında bir camiye yapılan saldırıya da değinen iki Bakan, “Saldırı olduğunda verilen tepki ‘bu bir grafiti’ şeklinde olmuştu. Bizim için bu konu grafitiden başka bir şeyler ifade ediyor; din özgürlüğü İsveç toplumunun yapı taşlarından biridir. Bizim

için dini bir binanın Nazi sembolleriyle tahrip edilmesi, insanların belli bir inanca sahip oldukları için ya da dini semboller taşıdıkları için zarar görmeleri çok ciddi bir durumdur. Nefret her zaman korkutucudur, ancak bundan daha kötüsü, bu konuyu önemsiz görmektir. İnsanlar dini bir binayı ziyaret ettiklerinde gamalı haçla karşılaşıyorlarsa, bunu kesinlikle normal ya da önemsiz olarak göremeyiz.” ifadelerini kullandı. Her zaman açık ve hoşgörülü, herkesin eşit olduğu bir toplum için mücadele edilmesi gerektiğinin altını çizen İsveçli Bakanlar Ullenhag ve Attefall ifadelerini şöyle sürdürdü: “Eğer genç bir Müslüman kadının başörtüsü çekilip çıkartılıyorsa, eğer Malmö’nün hahamı açıkça Yahudi düşmanlığına şahit oluyorsa, vatandaşlarımızın inanç sahibi olma hakkı için ve inançlarını İsveç’te yaşayabilmeleri için mücadele etmeliyiz.” İki Bakan makalelerine, “İsveç pek çok Avrupa ülkesinin düştüğü, küçük bir yabancı düşmanlığı fikrinin tüm siyasi haritayı değiştirdiği tuzağına düşmeyecektir. Hükümetin mesajı çok açıktır. Her türlü ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşıyız ve yabancı düşmanı güçlerin İsveç’in gündemini belirlemesine asla izin vermeyi düşünmüyoruz.” şeklinde son verdiler.

T.C. KULU ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (AİLE MAHKEMESİ SIFATIYLA) ilan

2011/54 Esas Davacý BÝLAL AÐRALI vekili tarafýndan davalý ROSA DENIS BARRAGAN AGUOYA aleyhine açýlan Boþanma davasýnýn yapýlan yargýlamasý sýrasýnda verilen ara kararý gereðince; Konya ili Kulu ilçesi Tavþançalý Camikebir mahallesi C.40 Hane no :25 de nüfusa kayýtlý 01/01/1954 doðumlu ,10250744340 TC kimlik numaralý davacý BÝLAL AÐRALI ile Þili uyruklu ROSA DENÝS BARRAGAN AGUOYA'nýn TMK 166/1.maddesi gereðince BOÞANMALARINA, karar verilmiþ olup,davalýnýn adresi bilinmediðinden ve tüm aramalara raðmen bulunamadýðýndan kararýn ilanen tebliðine karar verilmiþ olup, ilanýn yayýn tarihinden itibaren 7 gün sonra teblið edilmiþ sayýlacaðý davetiyesi yerine kain olmak üzere duyurulur. B: 21061


8 İSKANDİNAVYA İSVEÇ HABER TURU

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

10 aylık çocuğu ısıran köpek öldürüldü Geçen hafta 10 aylık bir çocuğa saldırarak kalçasından yaralayan köpeğin zehirlenerek öldürüldüğü belirtildi. Yaralanan 10 aylık çocuğun sağlık durumunun iyi olduğu belirtilirken, araştırmacılar İsveç’te insanlara karşı köpek saldırılarında yüzde 40’lık bir artışın yaşandığını belirtti. Araştırmacılar 2002 yılında köpek saldırısından yaralanarak hastanelere başvuranların sayısının 227 kişi olduğunu kaydederken bu sayının 2012 yılında 327 kişiye ulaştığını ifade etti. 10 yıllık süre zarfında köpek saldırılarında yüzde 40’lık bir artış yaşanırken, bu artışın nedeni olarak, köpek sahiplerinin daha saldırgan köpekleri tercih etmeleri ve köpekleri bu yönde eğitmeleri gösterildi.

Eski kocasını taciz eden kadına hapis cezası Stockholm’de kocasından 2011 yılında ayrılan bir kadının, 2 sene boyunca eski kocasına cehennem hayatı yaşattığı ortaya çıktı. Kendisinden ayrıldıktan sonra eski kocasının başka bir kadınla evlenmesini hazmedemeyen kadın, kocasının değişik şekillerde çekilmiş fotoğraflarını büyütüp üzerine hakaretler yazarak, kocasının tanıdıklarına gönderdiği belirtildi. Sosyal medya üzerinden de tacizlere devam eden kadın, eski kocasının ve eşinin fotoğraflarını sosyal medyada yayarak altına uygunsuz yorumlar yazdığı belirtildi. Durumdan rahatsız olan ve hayatı cehenneme dönen koca, eski karısını 3 ay önce mahkemeye verdi. Mahkeme geçtiğimiz Cuma günü verdiği kararda, kadına 6 ay hapis cezası verdi ve 20 bin kron da tazminat ödemeye mahkûm etti.

İsveçli bilim adamlarından ezber bozan tespit

İSVEÇ ENTEGRASYON BAKANLIĞI MÜSTEŞARI JASENKO SELIMOVIÇ:

İsveçli bilim adamları yaptıkları bir araştırmayla sarışın bayanların, hem IQ hem de mekânsal farkındalıkda diğer hemcinslerine oranla daha ileride olduklarını ortaya koydu. Borås Üniversitesi’nden bir grup antropolog bu sabah, dört yıl boyunca 30 bin İsveçli üzerinde yaptıkları kapsamlı çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Medyaya konuşan araştırmacı Sofia Håkansson, “aptal sarışın” esprilerine son vermenin zamanının geldiğini söyledi. Yaptıkları çalışmayla sarışın kadınların zekâsının ortalamanın biraz üstünde olduğunu ortaya koyduklarını söyleyen Sofia Håkansson, “ama bu fark çok büyük değil” dedi. Kendisinin laboratuarda 2 bin kişiyi aynı mekânsal farkındalık testine tabii tuttuğunu anlatan Håkansson, burada ise sarışın bayanların erkeklere oranla 1,3 puan daha yüksek puan aldığını gözlemlediğini ifade etti.

Aşırı sağ partiler AP’ye güçlü girerlerse, sınırları kapatmak isteyeceklerdir

Oturma odasında 200 yıllık mezar taşı bulundu

1yonu (SWETURK) işbirliğiyle düzenlenen “Seçim

İsveç savaş uçakları Baltık ülkeleri üzerinde

MENAF ALICI STOCKHOLM

Haber İsveç ve İsveç Türk İş Dünyası Federas-

2014” başlıklı seminerde konuşan Entegrasyon Bakanlığı Müsteşarı Jasenko Selimoviç önemli uyarılarda bulundu. İsveç’te Mayıs ayı içerisinde yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ile ilgili olarak siyasi parti temsilcilerinin konuşmacı olarak davet edildiği seminerler serisinin ilkinin konuğu olan Jasenko Selimoviç, Avrupa’da ekonominin kötüleşmesiyle yerli halkın mevcut işini kaybetme korkusuyla göçmenleri tehdit olarak görmeye başladığını ileri sürdü. Selimoviç, buna başlı olarak ırkçılığın da arttığını dile getirdi. Bununla birlikte önümüzdeki seçimlerde yabancı karşıtı aşırı sağ partile-

rin AP’ye güçlü girmeleri durumunda, Avrupa Birliği’nin genişlemesine karşı çıkacaklarını ve dışarıdan gelecek göçe karşı sınırları kapatmak isteyeceklerini söyleyen göçmen kökenli seçmenlere sandığa gitme çağrısı yaptı. Stockholm’de ABF’te gerçekleşen programda konuşan Bosna Hersek kökenli Müsteşar Selimoviç, AB’nin önemine değinerek, “Eğer Bosna Hersek savaş döneminde AB ülkesi olsaydı, bu olay başımıza gelmezdi. Aynı şekilde bugün Ukrayna’da yaşananlar da olmazdı.” dedi. İsveç’ten 20 parlamenterin AP’ye seçileceğini ve İsveç Liberal (Folk) Parti Avrupa Parlamentosu (AP) üçüncü sıradan milletvekili adayı olarak bunlardan birinin kendisinin olmasını umduğunu ifade eden Selimoviç, Bosna Hersek’in AB’ye girmesi için de gayret göstereceğinin altını çizdi.

Evlerini onaran İsveçli bir aile, oturma odasının zemininde 1800’lü yıllardan kalma bir mezar taşı ile karsılaşınca şoke oldu. Trelleborgs Allehanda gazetesine konuşan ev sahibi Gert Nilsson, mezar taşı ile ilk karşılaşınca şoke olduğunu ve çok şaşırdığını söyledi. Taşın üzerinde 1843, 1851 ve 1884 yıllarında ölmüş üç kişinin isminin yazılı olduğunu anlatan Nilsson, araştırmaları sonucu bu şahısların 1800’lü yıllarda İsveç’in güney kenti Fuglie’de yaşadıklarını öğrendiklerini kaydetti. 27 yıldır bu evde yaşadıklarını söyleyen Nilsson, iki metre uzunluğunda ve 10 cm kalınlığındaki mezar taşının buraya nasıl geldiği konusunda henüz bir kanıya varamadıklarını söyledi. Nilsson, mezar taşını dışarı çıkararak, onarıma devam edeceklerini söyledi.

NATO, Ukrayna’daki krizin bir sonucu olarak, Rusya’yı kızdıracak bir hamle daha yaptı. Baltık ülkeleri üzerinde İsveç, Finlandiya ve Amerikan uçaklarının uçuşlar yapacağını açıkladı. Rusya’nın Kırım’ı ilhakından bir ay sonra ABD ve NATO, Baltık bölgesindeki savaş uçaklarının sayısını üç katına çıkarttı. Geçen hafta İsveçli, Finlandiyalı ve Amerikalı pilotlar Baltık üzerinde eğitim uçuşları yaptı.


9 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

NORVEÇLI ÜNLÜ OYUNCU THORBJØRN HARR:

Sahne sanatları farklı kültürleri birleştiren bir köprü gibidir

Norveç dışında da ün kazanmış ünlü oyuncu Thorbjørn Harr, piyano ve saksafon da çaldığını, sonbaharda ilk müzik albümünü çıkaracağını söyledi. ENGİN TENEKECİ OSLO

1zamanlarda ülke dışında da yıldızı

Norveçli oyuncu Thorbjørn Harr, son

parlayan bir isim. Bu aralar İrlanda-Kanada yapımı olan Vikingler adlı dizinin başrol oyuncularından olan Harr, dizide İsveç Kralı Jarl Borg’u canlandırıyor. Dizi, başta Türkiye’de olmak üzere  Amerika, Rusya gibi birçok ülkede de oldukça ilgi görüyor. Kadrolu olarak çalıştığı Norveç Devlet Tiyatrosu’nda Zaman’a özel mülakat veren Harr, sanki ‘şöhretin zehirli balı’ndan hiç yememiş; insanlar arasına, ‘riyanın ta kendisi’ olarak nitelendirilen şöhretin o kalın duvarlarını hiç örgülememiş. Çünkü Norveçli oyuncu, verdiği mülakat boyunca  mütevazi, cana yakın, misafirperver ve sempatik tavırlarıyla dikkatimizi çekti. Oyunculuğun yanı sıra piyano ve saksafonda çalan, sonbaharda ilk müzik albümünü çıkaracak olan Harr’la, başta sanatın evrensel dili olmak üzere, Türkiye ve Norveç film sektörlerinin hali hazırdaki konumu hakkında konuştuk. Oyunculuk kariyerine daha 11 yaşlarında, öğrencilik yıllarında, Norveç Devlet Radyo-Televizyonu’nun (NRK) teklifi üzerine dizilerle başlayan Harr, 2000’de Norveç Tiyatro Okulu’ndan mezun olur. Tiyatro ve diğer sahne sanatlarını, farklı kültürleri birleştiren bir köprü olarak nitelendiren tecrübeli oyuncu, bunun farkınaysa daha çok Avrupa’da çıktığı tiyatro turnesinde vardığını belirtiyor. Turne boyunca sahneledikleri oyunda aslında varolmayan bir dil oluşturduklarını ve tüm oyunlarını bu dille oynamalarına rağmen yine de seyircilerin anladığını aktarıyor. Harr, seyircilerle aynı dili konuşmamalarına rağmen izleyiclerle kurduğu iletişimden son derece etkilendiğini vurguluyor. Bale ve dans sanatlarının dili olmadığı için, bu dalların daha da evrencel olduğunu söylüyor. Türkiye’nin özellikle sinema sektörünü takip ettiğini söyleyen Thorbjørn Harr, Türkiye’den Norveç’te düzenlenen film festivaellerine oldukça kaliteli filmler geldiğini ve bunları beğenerek izlediğini açıklıyor. Hatta bir ara, Türkçeyi anlamamasına rağmen İstanbul’u ziyaret edip bazı tiyatro oyunları izlemek istediğini dile getiriyor. Ona göre, her ne kadar insanlar aynı dili konuşmasa da, tiyatro vasıtasıyla iletişim kurmak mümkün. Çünkü sahnede oldukça duygusal bir iletişim olduğuna inanıyor.

Norveç’in yurt dışında da tanınmış ünlü oyuncusu Thorbjørn Harr, seyircilerle aynı dili konuşmamalarına rağmen izleyiclerle kurduğu iletişimden son derece etkilendiğini vurguluyor. FOTO: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ

İrlanda-Kanada yapımı olan Vikingler adlı dizinin başrol oyuncularından olan Thorbjørn Harr, dizide İsveç Kralı Jarl Borg’u canlandırıyor. FOTO: BERNARD WALSH

Tiyatroda patron daha çok oyunculardır Kendisine yönelttiğimiz, “Sizin için sinema, dizi oyunculuğu mu, yoksa tiyatro oyunculuğu mu daha ağır basıyor?” sorusunu ise şu şekilde cevaplıyor: “İkisiyle de uğraşmayı çok seviyorum. Ancak ben tiyatrodan geliyorum ve benim asıl işim tiyatro. En çok tiyatroya ait olduğumu düşünüyorum. Oyunculuğu orda öğrendim. Tiyatroda hergün izleyenlerle ve sahneyle karşı karşıyasınız, bu da insana muhteşem bir duygu veriyor. Bundan çok enerji alıyorum. Ama tabiki de TV dizileri de oldukça keyifli. Örneğin Vikinler dizisi gibi. Tiyatro küçük olsa bile keyif verebiliyor. TV ve filim için çok kaliteli ve büyük prodüksiyonlar gerekiyor. Tiyatroda patron; daha çok oyunculardır. Sahnede istediğinizi yapmakta

serbestsiniz. Filmde ise oynadığınız oyun kayda alınıyor, kesiliyor ve biçiliyor. Bu yüzden filmlerde oyuncular sadece oyunun bir parçası.” Usta oyuncuya göre son yıllarda Norveç’in film sektörüde hem kalite, hem de miktar açısından muhteşem bir gelişim yaşanmakta. Son on yılda film sektörü eskiye nazaren oldukça yol kattetmiş durumda.

Ayrıca Norveç filmleri yurt içi ve dışında saygınlık kazanmış durumda. Önceleri neredeyse hiç kimsenin Norveç filmlerini izlemek istemediğini belirten Harr, şöyle devam ediyor: “Ama bugün durum farklı. Ayrıca son zamanlarda özellikle Hollywood’da İskandinav filmleri oldukça popüler. Daha önce itibariyle bu sektörde İsveç ve Danimarka Norveç’ten öndeydi, ancak

son zamanlarda Norveç te oldukça gelişti. Bugün birçok Norveçli oyuncu ve yönetmen Hollywood’a taşınırak bazı şeyler yapıyor. 15 yıl önce böyle birşey imkansızdı.” Norveç’te yaşayan göçmen kökenlilerin tiyatroya yönelmeleri konusunda, tiyatroların yapması gereken şeylere de değinen Harr, öncelikle ülke tiyarolarının göçmen aileleri tiyatrolara çekebilme konusunda harekete geçmeli ve tiyatroda ne yapıldığını gösterebilmesi gerektiğine parmak basıyor. Öte yandan Norveçli oyuncuya göre, tiyarolar göçmenlerin ilgisini çeken oyunları düzenlemeli. Norveçli göçmenlerin tiyatroya ilgi duyduğu taktirde, uzun vadede tiyatroya daha çok göçmen asıllı oyuncular katılacağını kaydediyor. Harr, tiyatro okullarına başvuran göçmen gençlerin çok iyi karşılanacağını, yine bu tür okulların dışlayıcı olduğunu da düşünmediğini söylüyor. ‘’Göçmen kökenli aileleri tiyatroya çekmek için daha fazla çalışmalıyız.’’ ifadelerini kullanan ünlü oyuncu, özellikle Norveç Devlet Tiyatrosu’nun bu konuda çok çalışması gerektiğinin altını çiziyor. Ünlü Vikingler isimli dizisindede baş rollerden birini oynamasının oyunculuk kariyerine ne gibi katkılar sağladığı meselesine de atıfta bulunan Harr, dizi sayesinde kendisinin çok fazla kişi tarafından izlendiğini ve başka rollere de aktüel olabilme fırsatı doğduğunu belirtiyor. Dizinin kendisi için bir pencere açtığını, daha önceden sadece Norveç’teki roller için rekabet ettiğini, ancak dizi sonrası uluslararası arenada da rekabet etmeye başladığına işaret ediyor. Müzikle de uğraşan Harr, piyano ve saksafon da çalıyor. Hatta oyunculuğunun yanında bir müzik projesiyle uğraştığını, 2014 sonbaharında bir gurup projesiyle birlikte ilk albümlerini çıkaracaklarını açıklıyor.


10 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

YORUM

Çocuklar için evde zaman tanzimi olmalı MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

dolayı evde çocuğuyla ilgilenemiyor, onun dertlerini dinleyemiyor, ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Hal böyle olunca da çocukla anne-baba arasında bir irtibatsızlık söz konusu oluyor. Bu olumsuz tablonun ortadan kaldırılması için evde her gün, adına “Muhabbet saati” dediğimiz bir sohbet saati konulmalı, çay, kahve, pasta, meyve eşliğinde çocuğun duygu ve düşüncesine tercüman olunmalıdır. Sohbetle beraber, aynı çatı altında mutlu ve başarılı bir hayat sürmek için de, istişareler yapılmalıdır. Okuma saati: Her aile için olmasa bile, her akşam evlerde dizi saati uygulaması yapılır. Acaba “Okuma saati” uygulaması yapılır mı? Yapılıyorsa bu çok güzel bir haslettir. Çok değil, yarım veya bir saat, çocukla mümkün mertebe her gün bir araya gelerek kitap okunmalıdır. Bu okuma saatinde, çocuk varsa takip ettiği kitabını okumalı veya ortaklaşa takip edilen bir kitap okunmalıdır. Bu okuma uygulamasını yaparken de çocuğa her gün “Kitap oku!” veya çocuk kitap okumaya yanaşmıyorsa “Neden okumuyorsun?” yerine, önceden bu okuma saati belirlenmeli ve “Kitap okuma saati” denilerek okuma zamanı hatırlatılmalıdır. Televizyon saati: Çocuğun kişiliğinin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için disipline ihtiyaç vardır. Bu disiplinlerden biri de televizyonun kullanımı konusudur. Televizyonun kullanımı konusunda, çocuğun günlük televizyon izleme zamanı ve süresi belli olmalı ve mümkün mertebe bu zaman dilimlerinde, başlangıç ve bitiş saatlerine dikkat edilmelidir. Bunun için de çocuğun televizyon izleme vakti geldiği zaman “Televizyon saati” şeklinde bir hatırlatma yapılmalı ve süre dolduğunda ise “Televizyon saatin bitti” denilmelidir. Araştırmalara göre, insanların günlük olarak ortalama 3–4 saat televizyon izledikleri tespit edilmiştir. Aslında bu sürenin iki saati geçmemesi gerekir. Küçük çocuklar için ise, bu sürenin günde bir saatin üstüne çıkmaması, onların gelişimi açısından çok önemlidir. Oyun saati: Çocuklar için oyun olmazsa olmazlardandır. Çocuk oyunla hayata hazırlanır. Bu nedenle oyunun, çocuğun dünyasında önemli bir yeri vardır. Çocuğun dünyasında bu kadar önemli olan bir şeyin de bir zamanı ve mekânı olmalıdır. Bunun içinde “Oyun saati” uygulaması günün belirli zaman dilimlerinde (Günlük vazifelerini yapmak şartıyla) uygulanmalıdır. Bu uygulamayı yaparken de çocuk tamamen kendi haline bırakılmamalı, oyun zamanı gelince “Oyun saatin başladı”, vakti bitince de “Oyun saatin bitti” denilmelidir.

Çocuğun sağlıklı ve başarılı yetişmesi her anne-babanın arzusudur. Bu arzuyu gerçekleştirmek için günün bazı önemli vakitlerine dikkat etmek gerekir. Bu vakitler uyku saati, yemek saati, muhabbet saati, okuma saati, televizyon saati, oyun saati, gibi bazı vakitlerdir. Bu vakitlere dikkat edilmesi gerektiği gibi, aynı zamanda bu vakitlerdeki üsluba da dikkat edilmelidir. Şimdi bu vakitleri ve bu vakitlerde olması gereken davranış şekillerini kısa kısa izah etmeye çalışalım. Uyku saati: Uyku saatleri belli olsa da, çocuk bazı bahanelerle zamanında yatmak istemez. Anne-baba ise çocuğa her gün “Yat, yatsana, neden yatmıyorsun?” gibi ifadeleri defalarca kullanmak zorunda kalır. Bu tür söylemlerin anne-baba tarafından sürekli dillendirilmesi, çocukta “yat” komutunu almadan yatmama alışkanlığını doğurur. Her gün tekrarlanan bu durum, bazen anne-babanın çocukla cedelleşmesine ve neticede çocuğun üzgün ve kırgın bir vaziyette yatmasına sebebiyet verir. Bunun yerine çocukla hiç söz düellosuna girmeden, “Uyku saatin geldi!” deyip, saati hatırlatmak en güzel bir davranıştır. Uyumak için, “Süren doldu.” denildiği zaman, gerçekten sürenin bittiği çocuk tarafından anlaşılması gerekir. Bazen çocuk belirtilen saatte yatmak istemeyebilir, bu durumda “Öyleyse ne zaman yatacaksın?” sorusunu sorarak, çocuğun fikrini almak gerekir. Eğer çocuk, yatmak için az bir süre daha isterse alışkanlık haline dönüşmemek şartıyla çocuğa müsaade edilmeli, değilse sert olmayan bir üslupla “Hayır, yatmalısın.” denilmelidir. Yemek saati: Yemek saatlerinin belli olması ve vaktinde sofranın hazır hale getirilmesi bir çocuk için çok önemli olduğu gibi, çocuğu sofraya davet etme adabı da bir o kadar önemlidir. Bazı anneler, meşguliyetine bakmadan çocuğun sofraya hemen gelmesini isterler. Çocuk ise işini bırakarak hemen gelmek istemez. Eğer anne sabırlı davranmaz, çocuğun gecikmesi durumunda defalarca sesini yükselterek sofraya çocuğu davet ederse, bu davet şekli çocuk için kırıcı olur. Hâlbuki yemek saatleri düzenli olsa ve anne de sofranın hazır olduğunu çocuğa hatırlatılmak için şimdi “Yemek saati” dese ve bunu her gün bu şekilde dillendirse, bu davet, bir şekilde çocuğun şuuraltına yerleşecek ve çocuğun zamanında sofraya yönelmesine vesile olacaktır. Muhabbet saati: Bazı anne-baba iş yoğunluğundan veya bazı meşguliyetlerinden

O GALİZ TA B İ R L E

ZAMAN'A ABONE OLDUNUZ MU?

ŞİMDİ O K ONUŞUY OR R İ E H Lİ KÜFÜR BİLE KU LLANMA

DI

Her dönemd mü’minler e Allah’a, peygamb benim gibi erl bir kıtmire ere, veli kullara yak bunu yapmı ışık ş. ‘Çok mu sız ifadeler olmuşt ?’ diyor ve ur. teselli oluyor Bir kısım um.

26 MART -

1 NİSAN 2014

ZAMAN • YIL :6

• SAYI : 255

• DANİMA RKA 25 DKK

• İSVEÇ 30

SEK • NORVEÇ

35 NKR • FİNL ANDİYA 3,5 www.zamanis kandinavya.dk

Maliyeye atamadı çalım

Vergi kaçırm olduğu Avru anın çok büyük suç pa’da son kurban Bay Münih Baş ern kan hapse mah ı Uli Hoeness oldu. 3,5 kum olan ünlü yıl ‘Hayatımın hatası. Her futbol adamı, kest diliyorum.’ dedi. 1 DEVA en özür MI 12'DE

26 YAŞIND A BİR MİL

LETVEKİLİ ADAYI: SULTAN KA YHAN

Seçim çalı şma konuşan Sult ları hakkında Zam an’a an Kayhan Stockholm , partisinin li

CUMHUR

BAŞKAN

I GÜL:

Türkiye n farkında oksanlıklarının olan bir ü lke

Cumhurbaşk Margrethe’n anı Abdullah Gül, Başbakan in davetlisi olarak Dageçtiğimiz hafta içeris He araya gelen lle Thorning Schmi nimarka’ya geldi. Krainde Danimarka Kra dt liçe Gül, önem li açıklama ve Parlamento Başkaliçe II. Margrethe’nin si II. ZAMAN KOP larda bulun yan nı Mogens ENHAG du. Lykketoft ile ı sıra bir Danimarka Kral

1

içesi II. Mar davetlisi grethe’nin olarak Cumhurb aşkanı Abd Danimarka’ya gelen rünnisa ullah Gül Gül ve eşi Har törenle karş , Kopenhag’d a görk ılan

HASAN CÜC ÜK

ettiği öğre nildi. Gül’e protestosu Danimarka’da Maliy

Berkin

Dünyanın en özgür basınının olduğu ülke olarak bilinen Finlandiya’da medya, Türkiye’deki medyanın seçimler üzerindeki etkisini ele aldı.

H E L S I N G I N S A N O M A T:

AKP seçmeni sadece kendi medyasını takip ediyor

Finlandiya’nın 1 milyon trajlı ve en prestijli gazetesi Helsingin Sanomat Türkiye’ye muhabir yollayan gazetelerden sadece birisiydi. YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1çimlerin dünya medyası tarafından da Türkiye’de gerçekleştirilen yerel se-

yakından takip edildiği biliniyor. Özellikle ortaya çıkan yolsuzluk ve ses kayıtlarından sonra, Avrupa’nın yerel seçimlere olan ilgisi bir kat daha arttı. Bazı Avrupa gazeteleri seçimi yerinde görebilmek ve iyi analiz edebilmek için muhabirlerini Türkiye’de görevlendirdi. Finlandiya’nın 1 milyon trajlı ve en prestijli gazetesi Helsingin Sanomat ta Türkiye’ye muhabir yollayan gazetelerden sadece birisiydi. Dünyanın en özgür basınının olduğu ülke olarak bilinen Finlandiya’da medya, Türkiye’deki medyanın seçimler üzerindeki etkisini ele aldı. Seçimlerden önce ortaya çıkan skandal ses kayıtlarının ve yolsuzluk görüntülerinin AK Parti’nin oylarını hiçbir şekilde düşürmediğine dikkat çeken Helsingin Sanomat, bunun en büyük nedeni olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı seven insanların

sadece Erdoğan’a bağlı olarak bilinen medya organlarından beslendiği belirtildi. Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde ayakkabı kutuları içerisinde çıkan milyonlarca dolara, rüşvet görüntülerine ve ses kayıtlarına AKP seçmeninin inanmadığını çünkü, Erdoğan’ı seven insanların sadece kendilerine bağlı gazeteleri okuduğu, televizyonları izlediği ve Başbakan ne diyorsa halkın da ona inandığı aktarıldı. Bununla birlikte Türkiye’de medyaya olan baskının arttığı ve ses kayıtlarının yayınlandığı sosyal paylaşım sitesi Twitter’ın kapatılmasını öngören Erdoğan’a yine aynı kitlenin destek verdiği vurgulandı. Başbakan Erdoğan’dan önce de Türkiye’de bir otoriter yapının olduğunu aktaran Helsingin Sanomat’ta, “Bundan dolayı hiçbir zaman medyanın özgür olmadığını çünkü bu otoriter yapı medyaya yön verebiliyor ve baskı yapabiliyor. İnsanların Erdoğan’a bu kadar bağlı olmalarının nedeni aslında bu otoriter yapıdır.” dendi.


11 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

PISKOPOS BYFUGLIEN:

Yeni bir din dersine ihtiyaç yok

Norveç gündeminde daha önce de tarışmalara yol açan Hıristiyanlık dersinin müfredata girme meselesi yeniden gündemde. ENGİN TENEKECİ OSLO

1değiştirilmesine yönelik yeni yasa tasarısına birçok piskopos ve halk

Hıristiyan Halk Partisi’nin (KRF), okullarda verilen din dersinin

Piskopos Helga Haugland Byfuglien, konunun daha önce de dile getirildiğini ve büyük tartışmalara neden olduğunu belirtti.

karşı çıktı. Parti, yeni kanun tasarısıyla hali hazırda okutulan RTL (din, hayat felsefesi ve etik) isimli din dersi yerine, KRLE (Hıristiyanlık, din, hayat felsefesi ve etik) isimli din dersinin getirilmesini istedi. Ancak yasa tasarısına başta 12 piskopostan 6’sının yanısıra binlerce kişi karşı çıktı. Yeni kanun tasarısına yaklaşık 18 bin kişinin imza aracılığıyla, 32 bin kişininse facebook üzerinden protesto yaparak karşı çıktığı aktarıldı. Milli Eğitim Bakanı Torbjørn Røe Isaksen, Hıristiyanlığın din dersinde merkezi bir role sahip olmasının oldukça öneml olduğunu savundu. Eğitim Bakanlığı olarak tasarının onayı için Muhafazakar Sağ Parti (H), Hıristiyan Halk Partisi (KRF) ve İlerlerme Partisi (FRP) ile birlikte hareket ettiklerini dile getirdi. “Bence Hıristiyanlığın Norveç’te ki rolünü yansıttığı için, böyle bir dersi müfredata koymak iyi bir şey.’’ açıklamasında bulunan Bakan Isaksen, öğrencilerin, Hıristiyanlığın Norveç kültürü, tarihi ve düşüncesi üzerindeki etkisi hakkında bilgi edinmeleri önemli bir şey olduğunu söyledi. Hıristiyan Halk Partisi Eğitim Politika Sözcüsü Anders Tyvand, tasarıyı protesto eden piskoposlara karşı sert konuştu. Tyvand, okulların posizyonunun, nasıl bir nitelikte olması gerektiği gibi konuları ülke kilise liderlerinin belirlemediğini açıkladı. Parti olarak kanun kararını uygun gördükleri için böyle bir karar aldıklarını söyledi. Genç siyasetçi, muhtemel yasa tasarısını sadece kendilerinin değil, diğer partilerinde desteklediğini dile getirdi. Ülkenin tanınan din yetkililerinde Piskopos Helga Haugland Byfuglien ise, birçok kişinin, öneriyi, bu ders adına verilen bir mücadele şeklinde gördüğünü belirtti. Bu mücadelenin kilisenin ve Hıristiyanlığın toplumdaki özel yerini kavradığı şeklinde yorumlandığını kaydetti. Konunun daha önce de dile getirildiğini ve büyük tartışmalara neden olduğunu belirten Byfuglien şöyle devam etti: “Bence bu tartışmalardan bir şey elde edemedik. Bu dersin amacının gerçekleşmesi için, herhangi bir değişikliğe gerek olmadığını düşünüyorum.’’

‘İnek’ ile imtihan M. MUSTAFA AKDAĞ Bir zamanlar bir Talebe medresede eğitimini tamamlamış fakat bir an önce imam-hatip olmak istediği için, usul ve uygulama ile alakalı dersleri tamamlamadan medreseden ayrılmış. Hocasının uyarıları da kar etmemiş. Israrla talep edince de bir köye gönderilmiş. Köyde hali hazırda imam-hatiplik görevini devam ettiren halkın çok sevdiği bir Hatip varmış. Talebe köye varınca kendini tanıtmış. Hatip bu tayinden biraz huzursuz olmuşsa da belli etmemiş. Kısa bir muhabbet faslından sonra namaz vakti gelmiş. Her zamanki gibi Hatip namazı kıldırmış ama her okuduğu sure ve dua hatalı imiş. Ertesi günü Cuma namazında Hatip yeni gelen talebeyi ölçmek için Cuma hutbesini okumayı teklif etmiş. Talebe de fırsat bu fırsat deyip çıkmış ve cemaate o ana kadar kıldıkları namazların kabul olmadığını ve kaza etmeleri gerektiğini söylemiş. Çünkü Hatip duaları yanlış okuyormuş. Söylemiş söylemesine ama her şeyin bir usulü ve yöntemi olduğu konusundaki dersini tam almadığı için baltayı taşa vurmuş. Hutbede kendisini eleştirmesine bozulan Hatip bunu kendisine karşı bir hakaret olarak anlamış ve Talebeyi yarışmaya davet etmiş. Yarışma gereği her ikisi de bir kâğıda ‘inek’ yazacaklar, halk da hangisi doğru ise karar verecekmiş. Talebe kendinden emin bir şekilde kâğıda Arap alfabesi ile güzelce ‘inek’ yani ‘bakara’ yazmış. Hatip ise güzel bir inek resmi çizmiş ve yularını da bir çocuk resmi çizip onun eline vermiş. Karar verecek olan jüri yani cemaat toplanmışlar. Hatip, “Ey cemaat, bu iki resimden hangisinde inek yazıyor ise onu gösterin?” demiş. Caminin kapısında asılı duran iki kâ-

Akademisyen Gözüyle M. Mustafa Akdağ

ğıdı gören herkes gidip hemen inek resmine elini basıyormuş. Sonuçta Talebe yarışmayı kaybetmiş ve halk da onu dolandırıcı diye bir güzel dövüp, eşyalarını almasına dahi fırsat vermeden oradan kovmuşlar. Talebe perişan halde hocasının yanına dönmüş. O daha anlatmadan Hocası durumu anlamış, hiçbir şey sormadan hemen usul derslerine başla demiş. İki yıl daha bu konuda uygulamalı ders aldıktan sonra icazetini de alıp tekrar kovulduğu köye gelmiş. Köy halkı kılık-kıyafeti, sakalı ve ağırbaşlı tavrı ile tam bir molla görüntüsü kazanan Talebeyi tanıyamamışlar, onun bir zamanlar kovdukları genç imam olduğunu bilememişler. Onu kendinin daha önce kaldığı odaya yerleştirmişler. Cuma günü Hatip ona namaz ve hutbeyi teklif etmiş. O da isteksiz davranmış ve “Estağfurullah, siz varken ben nasıl kıldırırım.” deyip Hatibe iltifat etmiş. Bu durum Hatibin hoşuna gitmiş. Bir sonraki hafta bu kez ısrar edilince Molla namazı kıldırmış ve zaman içinde de Hatibin ve cemaatin gözüne girmeyi başarmış. Hatta orada kalan eşyalarını da halk ona vermişler. Bir zamanlar burada kendini bilmez bir talebe vardı, Hatibimize saygısızlık etti ve biz de onu kovaladık, işte eşyaları, sen bunları

al” diye kitaplarını vs. ona teslim etmişler. Aradan bir kaç ay daha geçince eski Talebe- yeni Molla bir Cuma hutbesinde intikamını almak için düğmeye basmış. Etkili bir dille Hatibin meziyetlerini saymış ve tam Cemaatin çok etkilendiği bir esnada da, “Cemaat, bu sizin Hatibiniz var ya, o kadar mübarek bir insan ki, onun saçından sakalından bir tüy alan cennetliktir inşallah.” demiş. Hutbe sonunda da tekrar edince namaz sonrası halk Hatibin üstüne çullanmışlar ve herkes kendine, çocuğuna, akrabasına derken Hatibin bütün saç ve sakalını yolmuşlar. Bir müddettir Mollanın hal ve hareketinden şüphelenen Hatip anlamış ki bu çocuk onun iki sene önce dövüp kovaladığı çocuğun ta kendisi. Ama iş işten geçmiş. Elbette bu kıssadan çıkarılacak pek çok hisse var; birincisi, usul yani metot öğrenmenin önemi. Yani insan her şeyin teorisini en iyi şekilde öğrenip ezberleyebilir ama uygulama esnasında kesinlikle rehber eşliğinde tatbik ederek metot eğitimini de tamamlamalıdır. Kılık, kıyafet, konuşma, oturup-kalkma ve adab-ı muaşeret adı verilen hususlara dikkat edilmelidir. Unutmamalıdır ki İnsanlar kıyafetlerine göre karşılanır, fikirlerine göre ağırlanır, nezaketleri ölçüsünde de uğurlanır. İkinci hisse ise, halkın eğitim seviyesi yani algı ve değerleri çok önemlidir. En gerçek bilgileri en iyi şekilde ifade etmeniz yetmez, sizin anlattıklarınız muhatabınızın sizi anladığı ölçüde olacaktır. O yüzden ilim ehli ciddi ilmi münakaşaları halkın huzurunda değil de kendi âlimler meclisinde, medrese ve üniversitelerde yapmışlardır. En nadide hakikatlere ulaşıp bunları diğer halktan insanlar ile paylaşan sofiler de bu söyledikleri tam anlaşılamadığı veya yanlış anlaşıldığı için bu hatalarını hayatları ile

ödemişlerdir. Üçüncü hisse ise, halkın değer yargıları ve adetlerini değiştirmek zaman alır, adetlerinde tutucudurlar. Kuran-ı Kerim de bu hususun altı çizilir. Bu yüzden 23 sene zarfında tamamlanan bir din ve bunun üzerine gelecek nesillere bırakılan bir düşünce sistemi ve ehlinin elinde yeniliklere açık bir İslam tasavvuru ortaya çıkmıştır. Dördüncüsü ise, kâinatta boşluğa yer yoktur. Boş bırakılan alanlar hemen birileri veya bir şeyler tarafından doldurulur. Doğruyu ve güzel olanı tebliğ etmekle vazifeli insanlar bu vazifelerini yerine getirmekte gecikirlerse halk bu boşluğu hurafe ve menkıbelerle dolduracak veya halkın bu ihtiyacını gören simsarlar bunu suiistimal edeceklerdir. O zaman da hakikati anlatmak iki kat daha zor olacaktır. Hiç daktilo bilmeyenin iki parmak daktilo kullanan kişiden daha hızlı 10 parmak yazmayı öğrenmesi gibi, zihinde önce eski bilinen şeyler silinip sonra yeni şeylere yer açılacaktır. Son olarak ise, münakaşa ve mücadele ile hakikatler ortaya çıkmaz. Şiddet ve çatışma ortamında gerçek saklanır. Çünkü kullanılan dil cerbeze ve mübalağadır. Propaganda ise en çok cahil insanlar üzerinde tesir eder. Bugün olduğu gibi geçmişte de medyayı propagandanın parçası haline getirenler pek çok yıkımlara ve halk infiallerine sebep olmuşlardır. Sahada ve küçük gruplar hallinde yapılan eğitim ve rehberlik ise daha kalıcı ve eğitici olacaktır. Eğer bu eğitim halka götürülmemişse de yaşanan savrulma ve yanılmalar kaçınılmaz olacaktır ve halkın imtihan etmesi ve seçimi de, hikâyemizde olduğu üzere, cami cemaatinin Hatip ile Molla arasında hakem olması, yani ‘bakara’ (inek) ile imtihan gibi olacaktır.


12 İSKANDİNAVYA

FİNLANDİYA HABER TURU

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye-Finlandiya dostluk ilişkilerini anlattı Türkiye ve Finlandiya arasındaki 90. dostluk yılında, dünyaca ünlü Tarih Prof. Dr. İlber Ortaylı iki ülke arasında yaşanan tarihi ilişkileri anlattı. Türkiye’nin Helsinki Büyükelçiliği tarafından Helsinki’de gerçekleştirilen konferansa çok sayıda Türk ve Finli akademisyen, işadamı ve öğrenci katıldı. Prof. Dr. İlber Ortaylı özellikle Türkiye ve Finlandiya arasındaki 90. dostluk yılında iki ülkenin tarihi ve ilişkilerini ele aldı. Ayrıca Prof. Dr. Ortaylı, Topkapı Sarayı ve Ayasofya’yı fotoğraflarla izleyenlere tarihte yaşananları anlattı.

Finli öğrenciler problem çözümünde Avrupa’nın en iyisi

Üniversitelerdeki sosyal hayata dahil olmak için birçok öğrencinin alkol kullanmadığı halde grup baskısı nedeniyle alkol tüketmeye ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.

ÜNİVERSİTE YETKİLİLERİ TEDİRGİN Birçok üniversite öğrencisi grup baskısı nedeniyle alkole başlıyor. Ülke genelinde eğitim gören öğrenciler ‘riskli’ ve ‘tehlikeli’ derecede yüksek miktarda alkol tüketiyor. Yetkililer, yüksek miktarda tüketilen alkolün uzun vadede sağlık problemlerine sebep olabileceğini hatırlatıyor. YASİR ÖZKAN OSLO

1yapılan bir araştırmanın sonucu yayımlandı. Buna Üniversite öğrencilerinin alkol tüketimine ilişkin

göre, öğrencilerin yüzde 40’ının tehlikeli sayılacak derecede alkol tükettiği kaydedildi. Oslo, Bergen ve Trondheim gibi büyükşehirlerdeki öğrenciler arasında alkol tüketiminin oldukça yüksek olduğu vurgulanan raporda, öğrencilerin alkol tüketiminin her yıl arttığı, üniversite öğrencilerinin diğer gençlere göre çok daha alkol tükettiği belirtildi. Oslo-Akershus Öğrenciler Birliği (SiO) Sağlık Hizmetleri Başkanı Karı Jussie Lønning, üniversite öğrencilerinin alkol tüketiminin artması yönündeki gelişmelerin oldukça endişe verici olduğunu söyledi. Yüksek miktarda alkol tüketiminin uzun vadede sağlık problemlerine sebep olabileceğini aktaran Lønning, öğrenciler arasındaki yüksek alkol tüketiminin zamanla bağımlılık oluşturabileceğine dikkat çekti. Lønning, öğrencilerin alkol tükettiklerinde tehlikeli kazalara daha meyilli olduklarını, alkollü bir insanın istenmeyen durumlarla karşılaşabileceğini aktardı. Üniversite öğrencilerinin kendi alkol tüketimlerini dikkate almadıklarını belirten Lønning, şöyle devam etti: “Öğrenciler arasındaki alkol kullanımında yeni kültürler gelişiyor. Öğrenciler, klasik Norveç usülü haftasonu alkol tüketimini, Güney Avrupa’daki alkol tüketim kültürüyle birleştiriyor. Güney Avrupa’daki alkol kültürlerinde daha düşük miktarda, fakat daha

sık alkol tüketiliyor. Bu iki kültür birleştirildiğinde ise yüksek miktarda alkol kullanımı ortaya çıkıyor. “Norveç’teki alkol tüketim kültürünü diğer kültürlerle birleştirme trendinin sadece öğrenciler için geçerli olmadığını, aynı zamanda tüm toplumun da böyle bir eğilime yöneldiğine işaret eden Lønning, yinede bu eğilimden en çok öğrencilerin etkilendiğini açıkladı. Öte yandan, her insanın alkol tüketiminden farklı etkilendiğine değinen Lønning, herkesin farklı limitleri bulunduğunu, bir insanın alkole dayanlıklılığının kas yapısı ve vücut büyüklüğü gibi bazı faktörlere bağlı olduğunu söyledi. Özellkile kız öğrencilerin alkol tüketiminden daha çabuk etkilendiğinin altını çizen Lønning, “Aynı miktarda alkollü bir erkek öğrenciye bir de kız öğrenciye verirseniz, alkolün kız öğrenci üzerindeki etkisi daha çok olacaktır. Kız öğrencilerin, erkeklere nazaren daha çabuk riskli miktara ulaştıklarını anlamaları lazım.’’ dedi. Çok sayıda öğrencinin alkolsüz aktivitelere de yer verilmesini istediğini savunan Lønning, alkol servisi bulunmayan öğrenci etkinlikleri düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Üniversitelerdeki sosyal hayata dahil olmak için birçok öğrencinin alkol kullanmadığı halde grup baskısı nedeniyle alkol tüketmeye ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Günümüz üniversitelerinde alkol kullanmayan bir öğrenci olmanın zorlu bir süreç olduğunu aktaran yetkililer, üniversitelere bu yönde adım atmaları için çağrıda bulunuyor.

Dünyanın en kapsamlı eğitim araştırması olarak bilinen PISA sonuçlarına göre, Finlandiyalı öğrenciler problem çözümün de Avrupa’nın en iyisi oldu. 400 bin öğrencinin katıldığı sınavda Finli öğrenciler problem çözme kategorisin de Güney Kore, Japonya ve Kanada’nın ardından dördüncü olurken, Avrupa ülkeleri arasında ise birinci oldu. Aynı zamanda sınav sonuçlarına göre diğer kategorilerde kızlar erkeklere göre daha başarılı olurken Finlandiya’da bu durum tam tersi oldu. Finli erkek öğrenciler kızlara göre daha başarılı sonuçlar aldı. PISA sınavları için Finlandiya’daki 311 okuldan 3 bin 700 öğrenci katıldı.

Nordea Bank 300 işçi çıkarıyor Nordea Bank yetkilileri aldıkları kararla bu sene içerisinde 300 işçisiyle yollarını ayıracağını duyurdu. Öncelikli olarak 2014 ve 2015 yılları arasında ekmeli olacak çalışanları ile yollarını erken emeklilik yöntemiyle ayıracakları dile getirildi. 2013 ve 2015 yılları arasında 900 milyon avro sermaye’ye ulaşmayı hedefleyen Nordea Bank’da 7 bin 700 işçinin çalıştığı biliniyor. Öte yandan, yeni çağrı merkezleri kuracaklarını dile getiren Nordea Bank yetkilileri, çağrı merkezlerinde görev yapacak 60 işçinin alınacağını belirtti.

Çarşamba, yayalar için en tehlikeli gün oldu Finlandiya’da yayalar için en tehlikeli günün Çarşamba olduğu belirlendi. Finlilerin en çok tehlikeli kazaya maruz kaldıkları yerlerin ise trafik ışıklarının bulunduğu alanların olduğu tespit edildi. Ölümlü trafik kazaların en az yaşandığı ülkelerin başında gelen Finlandiya bugünlerde, yaya geçişlerinde yaşadığı kazalarla dertte. Çarşamba günleri yaya geçişlerinde başta Helsinki şehri olmak üzere ülke genelinde ölümlerin ve yaralanmaların arttığı gözlendi. Çarşamba günleri insanların daha dikkatli olmaları gerektiğini hatırlatan Ulusal Polis Komiseri Risto Lammi, “Polisler olarak yaya geçişlerinde olabildiğince güvenlik önlemlerini almaya çalışıyoruz. Buna rağmen şoförler ve yayalar trafik ışıklarının bulunduğu alanlarda dikkatsiz davranıyorlar.”diye konuştu. 2013 yılında trafik ışıklarının bulunduğu alanlarda bin’den fazla kazanın yaşandığı belirtilirken bunların 530’unun ciddi yaralanmalarla sonuçlandığı ve 15 kişinin ise hayatını bu kazalarda kaybettiği açıklandı.

Finlandiya Barış Gücü Birliği’ne roketatarlı saldırı Afganistan’da görev yapan Finlandiya Barış Gücü Birliği’ne sabah saatlerinde roketatarlı saldırı düzenlendi. Afganistan’ın Mazar-i- Sharif bölgesine 15 kilometre uzaklıktaki alanda eğitim yapan Finlandiya Barış Gücü Birliği’ne roketatarlı saldırı yapıldı. Finlandiya Savunma Kuvvetleri tarafından yapılan açıklamaya göre, kimliği belirsiz kimseler tarafından eğitim yapan birliğe roketatarla saldırı yapıldığı ve ateş açıldığı ifade edildi. Gerçekleştirilen saldırıda hiçbir askerin yaralanmadığı belirtildi.


13 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

A V R U P A P A R L A M E N T O A D AY I S II G :

Türkiye’nin durumu endişe verici SÜLEYMAN ALTINTAŞ ODENSE

1rasyonu’nun (DATİFED) kurucu üyesi,

Danimarka-Türkiye İş Dünyası Fede-

Fyn Aktif İşadamları Derneği’nin (FAİF) organize ettiği panelde konuşan hukuk uzmanı ve Avrupa Parlamentosu adayı Kristina Siig, Avrupa Birliği’ne (AB) ve geleceğe dair fikirlerini paylaştı. Türkiye’deki siyasi gelişmelerle ilgili de yorum yapan Siig, Tükiyenin AB’den uzaklaştığını belirtti. Özellikle sosyal medya ve ifade özgürlüğüne gelen kısıtlamaları endişe verici bulduğunu söyledi. Türkiye’nin gerçek manada samimiyetini göstermesi için bu alanlarda Avrupa standartlarında olmasına dair görüşünü dile getiren Siig, hükümetin kısıtlayıcı değil özgürlükçü bir yol izlemesi gerektiği ifade etti. “Sosyal medya engellenemez ve engellenmemeli.” diyen Siig, bütün dünyanın Türkiye’deki Twitter ve Youtube yasağını şokla karşıladığını belirtti. Siig ayrıca, “Siyasi krizin ve endişe verici durumunun bir an önce aşılmasını da gayet zaruri görüyorum.” dedi. Diğer yandan Türkiye’nin ciddi ekonomik bir potansiyelinin olduğunu söylemeden geçemeyen Siig,Türkiye’nin Avrupa’ya büyük katkı sağlayabileceğini dile getirdi. Siig sözlerini şöyle sonlandırdı: “Türkiye büyüyen ekonomisi ve nüfusuyla kesinlikle bir katkı olabilir ama AB ile olan müzakereleri bir flört gibi değil, bir izdivaç gibi değerlendirmeli ve gerekli reformlar getirmeli, kısıtlamalar değil.”

FAİF’in panelinde Türkiye’deki siyasi gelişmelerle ilgili yorum yapan Kristina Siig, Tükiyenin AB’den uzaklaştığını belirtti.

Danimarkalı turistler kazıklanmaktan şikayetçi ZAMAN KOPENHAG

1Politiken geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye’de Danimarka’nın önde gelen ulusal gazetelerinden

yaptıkları alışverişlerde mağdur edilen Danimarkalıların hikayelerinin anlatıldığı geniş bir haber yayınladı. Haberde, Danimarkalı turistlerin Türkiye’deki tatil beldelerinde bulunan özellikle halı ve mücevher dükkanlarında kandırıldığı ifade ediliyor. Türkiye Danimarkalıların öncelikli tatil mekanlarından biri olmaya devam ediyor. Her geçen yıl daha fazla sayıda Danimarkalı tatilini geçirmek için Türkiye’ye gidiyor. Türkiye Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtma Müşaviri Hasan Sarıtepeci’nin geçtiğimiz aylarda gerçekleştirilen Kopenhag Turizm Fuarı’nda

yaptığı açıklamaya göre önümüzdeki yıl 500 bin Danimarkalının tatil için Türkiye’ye gitmesi hedefleniyor. Bu toplam nüfusu 5,5 milyon olan Danimarka için son derece büyük bir rakam. Ancak Danimarkalı turistlerin keyfi, özellikle alışveriş yaptıkları dükkanlarda uğradıkları mağduriyetler dolayısıyla kaçmaya başladı. Politiken Gazetesi tarafından yapılan haberde yılda 4 bin kadar Danimarkalı’nın Türkiye’de yaptıkları alışverişlerde kandırıldığı belirtildi. Söz konusu mağduriyetlerin uzun vadede Türkiye’ye giden Danimarkalı turist sayısında düşüşe neden olmasından endişe ediliyor. Nitekim benzer bir trent Norveç’te yaşanıyor. Geçtiğimiz yılın ilk 3 ayında Antalya’ya giden Norveçli turist sayısı 30 bin 612 kişiden 13 bin 292 kişiye kadar gerilemişti.

Danimarka Sağlık Sigortası hasta arıyor Danimarka Sağlık Sigortası’nın 2 milyondan fazla üyesi bulunuyor. Beklenmedik sağlık giderlerine karşı sigorta size ilaç ve gözlük gibi birçok alanda geri ödeme yapıyor. Danimarka Sağlık Sigortası Müdürü Allan Luplau, psikolojik ya da fiziksel bir hastalığınız olduğunda bu durumun zorlaştığını belirtti. P1 belgesel filmi için eskiden psikolojik rahatsızlık geçirmiş olan ya da halen bu yönde bir hastalığa sahip 801 kişi üzerinde yapılan 'Bizden biri' adlı araştırmada, psikolojik rahatsızlığı olan her 5 kişiden 1’i bir sigorta tarafından reddedildi. 10 vakadan 8’inde zihinsel rahatsızlıkları sebep gösterildi. Bu kişilerden yaklaşık yüzde 17’si Danimarka Sağlık Sigortası'ndan olumsuz bir cevap almış. Danimarka Sağlık Sigortası’nın özel ve pahalı bir S grubu mevcut. 60 yaş altı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler bu gruba başvurabiliyorlar. Özel bir incelemeden sonra, kabul edilmesi halinde, psikolojik rahatsızlığı bulunan kişilere gözlük, akupunktur tedavisi ve özel ayakkabılardan daha fazla bir geri ödeme yapılacak.

Devlete olan borcunuz banka gözetiminde

Politiken Gazetesi tarafından yapılan haberde yılda 4 bin kadar Danimarkalı’nın Türkiye’de yaptıkları alışverişlerde kandırıldığı belirtildi.

Politiken'in haberine göre, Danimarka Vergi Dairesi (SKAT), birçok banka ve mortgage şirketi ile birlikte Danimarkalıların kredi oranlarına ilişkin yeni bir sistem geliştirdi. Yeni dijital kredi sisteminde, maaş, borç ve vergi durumunuz doğrudan SKAT aracılığı ile banka ve mortgage şirketlerine aktarılıyor. Politiken’e konuşan SKAT Başkan Yardımcısı Richard Hanlov, "Bu durum, Danimarka’daki kredi verme sistemimizi tamamen değiştirdi. Vatandaşlarla münakaşaya bir son veriyoruz." dedi. Yeni sistem, süreci birkaç günden birkaç saniyeye indirdi. Aynı zamanda bankalar belirli bir müşterinin hükümete olan borcunu ödeyip ödemediğinden otomatik olarak haberdar oluyor. Örneğin, müşterinin ruhsat ödemesi yapması gerektiğinde, çocuğunun yuva ücretini ya da kütüphaneden aldığı kitabın faturasını ödemesi gerektiğinde bankalara bu durumlara ilişkin bilgi gidiyor. 2012 yılında kabul edilen yeni bir kanun ile SKAT, müşteri bilgilerini bankalara ve mortgage şirketlerine veriyor. 2013 yılında Danimarka'da pilot bir program geliştirildi ve SKAT’a 240 bin kredi başvurusu geldiği bilgisini aldı. 34 banka ve mortgage şirketleri kredi sistemine başvuruda bulundu ve şu an 24 tanesi bu sisteme sahip.


14 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Peygamber sevgisinde buluştular BİRİNCİ SAYFADAN DEVAM Salonda yerimizi aldıktan sonra Cahit Ece’nin ney taksimi farklı bir program yaşayacağımızın ilk habercisi oluyor. Neyin ruhumuza hitap eden, kalbimizi yumuşan sesiyle farklı hülyalara dalıyoruz. Salonu dolduran kitlenin özelliğinden dolayı program Danca yapılıyor. Sunucu Aykut Kılıç’ın akıcı Dancası ve Mevlana Kültür Merkezi Başkanı Ertuğrul Demirhan’ın açılış konuşması burada yetişen neslin ‘anadili’ konumuna gelmiş olan Danca oluyordu. Demirhan, Efendimiz’i anlatan bir programa ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade ediyordu. Sinevizyonda gösterilen kısa film Enbiya suresinin 107. ayeti ‘(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik’ ile başlayıp, Efendimiz’in dünyaya teşrifinin insanlığa kazandırdıkları anlatılıyordu. Hafız Abdulkadir Şehitoğlu, Lokman suresini muhteşem sesiyle tilavet ederken, kalplerimizin pasını siliyor, ilahi

Program Kur'an-ı Kerim tilavetiyle başladı.

mesajla ruhumuzu canlandırıyordu. Hafızın okuduğu ayetlerin Danca meali sinevizyonda yansıtılmasıyla salondaki Danimarkalı ve gençler Allah kelamını manasını anlıyordu. Sûrede; Kur'ân-ı kerîmin iyilere hidâyet ve rahmet vesilesi olduğu, iyilerin husûsiyetleri ve mükâfâtları, kötüler ve uğrayacakları azâb, Lokman Hekîm'in oğluna nasîhatları, Allahü teâlânın ilminin ve kudretinin sınırsızlığı bildirilmektedir. Muhsin Kara ve Fatma Zidan’ın okuduğu naatlardan sonra Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendini’nin kendi sesinden Medinenin Gülü şiiri çıkıyordu sinevizyonda. ‘Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül / Gel, o bayıltan renklerinle gönlüme dökül / Vaktidir ağlayan gözlerimin içine gül / Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül’ dizeleri Hocaefendi’nin gözyaşlarının eşlik ettiği sözleriyle sinevizyonda yansıyınca salondakiler ortaya çıkan manzaraya kayıtsız kalamıyordu. ‘Peygamber Yolu’ programının ikinci bölümü Hafiz Abdulkadir Şehitoğlu ve Muhsin

Kara’nın okuduğu uşşak makamındaki ezanla başlıyordu. Danimarka’da ezana hasrat yaşayan nesiller için en güzel hediyelerden biri oluyordu okunan eyan. Müslümanlar Ortak Konseyi (MFR) Başkanı Asmat Mojaddedi, Efendimiz’in geldiği karanlık döneme dikkat çekiyor, ‘Efendimiz gelmeden önce vahşette birbiriyle yarışan insanlık, Efendimiz’in peygamberliği ile birlikte farklı bir kimliğe bürünüyor, insanların en hayırlısı oluyordu’ dedikten sonra Efendimiz hakkında batılı bilim, fikir ve düşünce adamlarının sözlerini naklediyordu. Programın sonunda semazen gösterisi oluyordu. Hz. Mevlana’nın ‘Ne olursan ol gel’ mesajını Danimarka’ya taşıyan dervişler, manevi atmosfer oluşturuyordu. Programın sonunda ise Efendimiz’in remzi olan bir adet gül ile birlikte Efendimiz’i anlatan Danca hazırlanmış dergiyi hediye ediyordu Mevlana Kültür Merkezi. Bir kez daha ‘O’nun ümmeti olmanın şerefiyle’ evimizin yolunu tutarken duamız ‘Allah’ım ahirette Efendimiz’in şeaatine nail eyle’ oluyordu.


15 GÜNDEM Perinçek'ten hükümete 'Cemaat'i bitirme' desteği

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

ZAMAN İSTANBUL

1maatlerin kökünü kazıyacağız.” diyen Cezaevinden çıkışı esnasında “Ce-

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Akit’e verdiği röportajda Hizmet Hareketi’ne yüklendi. “Kim onun kökünü kazırsa, biz orada beraber çalışacağız.” ifadesini kullandı. Hizmet Hareketi ile ilgili yurtların kapatılmasını, üniversitelerin kamulaştırılmasını istedi “Tayyip Erdoğan ile beraber mi olacaksınız?” sorusuna “Evet, o konuda beraber olacağız.” karşılığını verdi. Hükümet medyası, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından Hizmet Hareketi’ne karşı başlatılan karalama kampanyasında her türlü iftira ve mesnetsiz iddiaları kullanıyor. Yeni Akit Gazetesi son olarak Ergenekon davasında silahlı terör örgütünün yöneticisi olmak suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Doğu Perinçek’e sarıldı. Hükümetin azami tutukluluk süresini 5 yılla sınırlandırmasının ardından tahliye olan Perinçek, cezaevi çıkışında yaptığı açıklamada hem hükümeti hem de mütedeyyin insanları hedef almıştı. “Tayyip Erdoğan’ların, Abdullah Gül’lerin, Fethullah Gülen’lerin iktidarını, hepsini birden yıkacağız. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz. Hazırız. Görevlere hazırız. Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız.” diyen Perinçek, dün Yeni Akit’e verdiği röportajda ise ağız değiştirdi. Bu defa hedefine Hizmet Hareketi’ni koyan Perinçek, “Kökleri kazınmalı. Kim bunların kökünü kazırsa onunla beraber oluruz.” dedi. Hizmet kurumları hakkında çirkin ifadeler kullanan Perinçek, “Tayyip Erdoğan ile beraber mi olacaksınız?” sorusuna da “Evet, o konuda beraber olacağız.” cevabını verdi. Doğu Perinçek, bu açıklamalarıyla birlikte “İnlerine gireceğiz.” diyen Başbakan Erdoğan’a el uzatmış oldu. Perinçek, 1991 yılında da PKK kampını ziyaret ederek militanların elini sıkmış ve teröristbaşı Abdullah Öcalan’a çiçek uzatmıştı. Mahkemenin geçtiğimiz hafta açıkladığı

Ergenekon’un gerekçeli kararında ise Perinçek için “psikolojik harbi en etkin kullanan Ergenekon terör örgütü üyesi” tanımı yapıldı. Ayrıca Perinçek’in, AKP’ye kapatma davasına delil üreten yayın grubunun başında olduğu kaydedildi. Yapılan aramalarda Perinçek’ten terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’a methiyeler dizen mektuplarının ele geçirildiği de hatırlatıldı. “Sayın Abdullah Öcalan, Türkiye’nin bağımsızlık ve birliği için duyduğum sorumluluk gereği ayrıca size yazmayı yararlı gördüm.” sözleri ile başlayan mektubun sonundaki not dikkat çekici: “... Bu mektubun bir örneği Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisine sunulmuştur...” Gerekçeli karara göre, Perinçek ve İşçi Partisi binasında, akademisyenler, kamu görevlileri ve siyasetçilerin de aralarında olduğu binlerce kişiye ait fişleme belgeleri ele geçirildi. AKP’ye açılan kapatma davasında aktif rol oynadığı kaydedilen Doğu Perinçek, yaptığı bir telefon görüşmesinde örgütün, etki alanlarındaki sivil toplum örgütleri yöneticilerinden bir heyet oluşturup yüksek yargı görevlilerini ziyaret ederek baskı ortamı oluşturulmasını amaçladı. Perinçek’ten ele geçirilen belgeler arasında Yargıtay binasına ait kroki de yer aldı. Veli Küçük’ten ele geçirilen “Fabrikatör, Gözlem&Analiz / İstanbul-Şubat 2000” isimli belgede ise Perinçek ve grubuna ilişkin çarpıcı bilgiler bulundu. Perinçek grubunun, her konuda olduğu gibi istihbarat verileri toplanmasında çok titizlik gösterdiği kaydedilen belgede, şu ifadeler kullanıldı: “Perinçek ve grubunun disiplinli bir biçimde sürdürülen arşiv çalışmaları içinde MİT ve Genelkurmay’ın ‘çok gizli’ belgeleri de yer almaktadır. Bu arşivde yer alan bilgi ve belgeler, genellikle skandal içerikli provokasyonlara yönelik faaliyetler için bitimsiz bir kaynak durumundadır…” Perinçek, Yeni Akit’e verdiği röportajda özel okulların kapatılmasını da istedi. Ancak soru üzerine kızı Kiraz Perinçek’in Özel Saint Benoit Fransız Lisesi’nde burslu okuduğunu ifade etti.


16 GÜNDEM Türk okullarını kapatma girişimine tepki yağdı

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

‘Okulların kapatılması için bazı ülkelere para verildiği iddiası’ sorulan Destici, “Para vererek Türk okulu kapatmak Türkiye’ye özgü bir şey olsa gerek. Resmi bütçeden böyle bir şey yapılamaz. Örtülü ödenekten yapılabilir. Bunu da Türk milletinin kabul etmeyeceğine inanıyorum. ” dedi. EMRULLAH ALBAYRAK

1reketi’ne yönelik ağzına geleni söyleyen Seçim öncesi meydanlarda Hizmet Ha-

Başbakan Erdoğan, aldığı yüzde 44’lük oyun verdiği ‘özgüvenle’ çalışmalarına başladı. İlk yurtdışı ziyaretini Azerbaycan’a yaptı. Gazetelere yansıyan haberlerden de anlaşıldığı üzere Erdoğan, yanında, o ülkede faaliyet gösteren Türk okullarıyla ilgili bir de dosya götürdü. O okulların kapatılmasını istedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da önceki günkü açıklamasında, Türk okullarıyla ilgili girişimleri doğruladı. Kapatılması için çalıştıklarını adeta ikrar etti. Gerekçe olarak Türkiye’nin yabancı ülkelere şikayet edildiği ‘sözde’ mektupları gösterdi. Okulları ‘ihanetle’ suçladı. ‘Mektuplar okullardan mı gitmiş?’ sorusuna ise ‘Hayır’ cevabını verdi. İktidarın, büyükelçiler nezdinde de gerekli girişimlerin bulunması için talimat verdiği artık biliniyor. Konuyu, emekli büyükelçilerle konuştuk. Cihan’ın konuyla ilgili sorularını cevaplayan CHP’li Faruk Loğoğlu, bir Dışişleri Bakanı’nın, teşkilatına böyle bir talimat verme yetkisi bulunmadığını ve olamayacağını anlatıyor. Önemli tespitlerde bulunuyor: “Bunun için ne gerekir bilmiyorum; bir Bakanlar Kurulu kararı mı gerekir? Toplanırlar, yurtdışındaki tüm özel Türk okullarını kapattırma kararı aldık, kapatılmasını istiyoruz. Böyle bir kararın olduğunu da zannetmiyorum. Öyle bir karar alınması da hukuki olmaz. Çünkü bunlar devlet okulu değil, bunlar özel okullar. Yurtdışında hem Türklere hem başka milletlere ait özel okullar var. İkinci nokta; bunların kapatılıp kapatılmaması bulunduğu ülkenin değerlendirmesine, takdirine bağlı. Üçüncüsü; birçok ülkede bu okullar faaliyet gösteriyor. Dışişleri Bakanı ve Başbakan, yıllardır bu okulların açılması için taassut ettiler, delalet ettiler, açılışlarına, mezuniyet

Destici: Kapatma girişimi, garabet bir uygulama SELÇUK KAPUCİ

1okullarının kapatılması için yapılan girişimBBP lideri Mustafa Destici, yurtdışındaki Türk

lere tepki gösterdi. Parti merkezindeki toplantıda konuşan Destici, olayı ‘garabet’ olarak değerlendirdi. Dünyada kendi adını taşıyan okulların, kapatılması noktasında Türkiye’nin bir ilke imza attığını söyledi. Destici, “Maalesef Türkiye’de iç siyaset oralara taşınmıştır. Dünyadaki emperyalist ülkeler, farklı ülkelerde kendi dillerini ve kültürlerini yaymak için okullar açmak için uğraşırken, maalesef Türkiye’nin kendi okullarını şikâyet etmesi anlaşılır değildir. Hukuka uymayan varsa, bunlarla hukuk içerisinde kalınarak mücadele edilir. Bu sadece, oradaki Türk okullarına zarar vermiyor. Burada büyük bedeli ve zararı Türkiye öder.” dedi. ‘Okulların kapatılması için

bazı ülkelere para verildiği iddiası’ sorulan Destici, “Para vererek Türk okulu kapatmak Türkiye’ye özgü bir şey olsa gerek. Resmi bütçeden böyle bir şey yapılamaz. Örtülü ödenekten yapılabilir. Bunu da Türk milletinin kabul etmeyeceğine inanıyorum. Böyle bir şey, bunu yapanları da çok zor durumda bırakabilir. Öfke ile kalkan zararla oturur.” diye konuştu. Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmede de bulunan Destici, adaletsizliğe vurgu yaptı. “En azından cumhurbaşkanlığı seçimleri adil yapılsın.” diyen Destici, “Birtakım manipülasyonlardan uzak yapılsın. ‘Ver özerkliği al cumhurbaşkanlığı’ mantığını bu millet kabul etmez. Böyle bir süreç varsa, bu ifşa olur. Hiç kimse bu yola girmemesi gerekiyor. Milletten isteyecekler desteği. O yola girilirse, neticesi millet için faydalı olmaz.” şeklinde konuştu.

törenlerine gittiler. Birdenbire bu okullar, şu son anlara kadar iyiydi; son anda mı birdenbire bu okullar kapatılmaya çalışılacak kadar kötü oldu! Tamamen siyasi bir karar. Her açıdan, her yönüyle yanlış, garazkâr, garaz üzerine beslenmiş, kin üzerine beslenmiş bir karar.” Faruk Loğoğlu, Gambiya’da Türk okullarının AKP’nin girişimleri sonucu para karşılığı kapattırıldığı iddialarıyla ilgili ise “Hiç şaşırmam. Para da verir kapattırır, onu da yapar kapattırır. Bu yola gittiyse, gitmeye karar verdiyse AKP iktidarı her şeyi yaparlar. Onun için hiç şaşırmayın. Yıllardır destek verdiği, arkasında durduğu, sahiplendiği bu kurumları, şimdi dosya oluşturup ‘bunları aman kapatın’ demesi; itibarını, inandırıcılığını yok etmesi demek. Neresinden bakarsanız bakın, rezalet kokan bir tablo var. Başka türlü değerlendiremiyorum.” dedi.

"HUKUK YOLUYLA ÇÖZÜLMELİ" Bir başka emekli büyükelçi Osman Korutürk de iktidarın Türk okullarına yönelik karalama kampanyasına tepkili. CHP İstanbul Milletvekili Korutürk, Dışişleri Bakanı’nın bundan birkaç ay önce bu okulların desteklenmesi için büyükelçiliklere talimat verdiğini anlattı. Korutürk, “O günkü tutum ile bugünkü tutum arasında çok ciddi fark var. O dikkat çekiyor tabii. Eğer yasal bir işlem varsa yapılması gereken şeyler. Bakanların, siyasilerin, ‘şu kapatılmalıdır, bu açılmalıdır’ şeklinde tavır takınmaları doğru bir şey değil. Demokratik de değil, hukuki de. Bir şikâyeti varsa, şikâyetini suç duyurusunda bulunur; ona göre gereği yapılır. Muhtemelen 17 Aralık soruşturmasının üzerini kapatmak için konuyu başka tarafa çekiyorlar. Bunlar tasvip edilecek tutumlar değil. Tutumların tutarlı olması lazım ve tutumların hukuk yolundan çözülmesi lazım.” şeklinde konuştu.


17 İSKANDİNAVYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Hergün 09:45

18:30

www.irmaktv.com.tr • D Smart Kanal 91 • Tivibu Kanal 130 • Teledünya Kanal 115 • Digitürk Kanal 65 • Frekans 12729 Horizontal 5/6 Symbol Rate: 30.000

facebook.com/irmaktv

twitter.com/irmaktv

youtube.com/irmaktv


18 GÜNDEM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

GURBETTE BÜYÜK ŞÖLEN BETÜL DEMİRBAŞ -HİLAL AKDENİZ, SÜLEYMAN KUTSİ MÜNİH

1ları’nın Münih’te yapılan Almanya

12. Uluslararası Türkçe Olimpiyat-

finaline 10 bin kişi katıldı. Bavyera Eğitim ile Bilim bakanlıklarının destek verdiği geceye Tuana Günay ve Mehmet Erdem’in seslendirdiği ‘Hakim Bey’ şarkısı damgasını vurdu. SDP Federal Milletvekili Florian Post, “Farklı kültürlere duyulan saygı muhteşemdi.” dedi. Bu sene 150 ülkenin katılımıyla 12.si düzenlenecek olan Türkçe Olimpiyatları heyecanı Avrupa’da da hız kesmeden devam ediyor. Romanya, Danimarka, Hollanda, İsviçre ve Avusturya finallerinin ardından önceki akşam da Almanya’da olimpiyat heyecanı yaşandı. Münih Olimpiyat Park’ta gerçekleştirilen Alman-Türk Kültür Olimpiyatları’na çok sayıda milletvekili, belediye başkanı, emniyet müdürü ve yerel yöneticiler katıldı. Almanların UNICEF elçisi ünlü sunucusu Sabine Christiansen ve Mehmet Ali Bulut’un birlikte sunduğu finalde ilk 3’e girenlere madalya verildi. Şarkı birincisi Tuana Günay ile Mehmet Erdem’in söylediği ‘Hakim Bey’ şarkısı salondakileri coşturdu. Avrupa Parlamentosu Milletvekili İsmail Ertuğ, Türkçe ve Almanca yaptığı konuşmada, “Avrupalıların bir sözü vardır; çeşitlilik içinde birlik! Bana kalırsa bu söz hiçbir yerde Kültür Olimpiyatları kadar güzel gerçekleştirilmiyor.” dedi. Ünlü Alman sunucu Christiansen, futbol dansı yapan Stuttgart Bil Özel Okulları öğrencisi Ivan Ogboma’yı tebrik etti. Bu yıl 4.sü gerçekleştirilen Alman-Türk Kültür Olimpiyatları’nın ödül töreni, her yıl yaklaşık 4 milyon kişinin ziyaret ettiği Münih’teki Olimpiyat Salonu’nda yapıldı. Törene Almanya’nın değişik kentlerinin yanı sıra Avusturya, İtalya, İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda’dan otobüslerle gelen binlerce kişi katıldı. Sahnede kullanılan teknolojik yeniliklerin izleyicilerden tam not aldığı programı ünlü sunucu Sabine Christiansen ve Mehmet Ali Bulut sundu. Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren pedagog Nilüfer Pekince, Alman-Türk Kültür Olimpiyatı’nın da amacının birlikte yaşama katkı sağlamak olduğunun altını çizdi. Almanya’nın önde gelen kadın hakları savunucularından avukat Seyran Ateş de gönüllerin birleştiği akşamın önemli konuk-

MÜNİH'TE KÜLTÜR COŞKUSU ‘Sürgün’ adlı şiiri okuyan Vivian Brand Sassen birinciliğe hak kazandı. Anadil Türkçe şiir kategorisinde ise Şeyma Nur Aydın, Almanca şarkı kategorisinde ‘Programmiert’ adlı şarkıyı seslendiren Selman Gültekin, Almanca şarkı kategorisinde ise Selen Sarı, finallerde Almanya’yı temsil edecek. Münih'teki Olimpiyapark'ın Olimpiahalle Salonu'nda yapılan şölende Almanya'yı Türkiye'deki olimpiyatlarda hangi öğrencilerin temsil edeceği belli oldu. Şarkı kategorisinde ‘Anadolu Benim' adlı şarkıyı seslendiren Elefterios Vassiliadis, Şiir kategorisinde ‘Sürgün' adlı şiiri okuyan Vivian Brand Sassen birinci seçildi.

En güzel statlar Türkçenin çocuklarını ağırlıyor ları arasındaydı. Ateş, programla ilgili, “Çok duygulandım, çok hoşuma gitti.” yorumunu yaptı. Önceleri Gülen Hareketi’ne karşı önyargılarla yaklaşan ve eleştirenlerden biri olduğunu söyleyen hukukçu, Diyalog ve Eğitim Vakfı Başkanı Ercan Karakoyun da geceye katıldı. Karakoyun, “Gülen Hareketi hakkında konuşanları yakından görmek, onlarla tanışmak istiyorum. İlk aldığım davetlerden biri de bu. Şu an öyle duygulandım ki, sahnedeki manzara çok hoşuma gitti. Çocukları bu şekilde görüp de duygulanmamak imkânsız. İstiyorum ki çocuklarımızın hepsi çok kültürlü, çok dilli yetişsin, bu şekilde dünyada barış için birlik olsunlar.

İnanıyorum ki, sahnedeki çocukların bilgileri oldukça geniş ve o çocukların dünyaya bakışları daha farklı. Bu, onların gözlerinden belli oluyor.” ifadelerini kullandı. Programda Almanya’nın farklı kentlerinde eğitim veren okulların öğrencileri gruplar halinde yöresel oyunlar sunarken, diğer öğrenciler de Almanca şiir, Almanca şarkı, Türkçe şiir ve Türkçe şarkı kategorilerinde hünerlerini sergiledi. Ödül töreninde Almanya’yı Türkiye’deki olimpiyatlarda hangi öğrencilerin temsil edeceği belli oldu. Türkçe şarkı kategorisinde ‘Anadolu Benim’ adlı şarkıyı seslendiren Elefterios Vassiliadis birinci seçildi. Türkçe şiir kategorisinde

Ocak ayından itibaren yapılan ülke elemeleri büyük bir coşkuyla gerçekleşirken, aynı zamanda yapıldıkları mekânlar ile de göz dolduruyor. Türkçe Olimpiyatları’nın en coşkulu duraklarından biri de Romanya. Romanya’da olimpiyatlar Romanya’nın en prestijli ve en büyük salonu olan Bükreş Sala Palatului’da yapıldı. 4.200 kişilik Sala Palatului salonu, Türk ve Romen öğrencilerin birlikte sergiledikleri performanslara ev sahipliği yaptı. Bu yıl 31 Mayıs ile 15 Haziran tarihleri arasında yapılacak Dil ve Kültür Festivali’ne 150 ülkeden 2 bin 500 öğrenci katılacak.


BER AM YG

ERİ KEŞFEDE L T E Y NP İLİ B E KA

sallallahu aleyhi ve sellem

BEŞTE BIRIN ISTISMARI

HUMUS


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

'Usûl ve fürû' ve başörtüsü Soru: Usûl ve fürû’ kavramları açısından tesettür kavramını izah eder misiniz? Cevap: İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar ‘usûl’ ve ‘fürû’ diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Fürûa gelince o, hep bu usûl üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün ol-

madığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkıkîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, ahirete, peygamberlere iman; bir de ubûdiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûat sayılan amellerdir. Ancak fürûat demek, Türkçemiz’de anlaşıldığı şekliyle “Olmasa da olur.” gibi bir mefhumu akla getirmemeli. Bunların fürûat olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan vârestedir. Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun, hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm’ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini

devam ettiriyorlardı. Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır. Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemeli. Hele “Tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak!” denilmemeli. Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itminana kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arz ettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz.

Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûat sayılan amellerdir. Ancak fürûat demek, Türkçemiz’de anlaşıldığı şekliyle “Olmasa da olur.” gibi bir mefhumu akla getirmemeli. Bunların fürûat olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan vârestedir.

bunları biliyor musunuz?

El- Müzill İstediğini zelil ve rüsvâ kılan. Yüce Allah (cc) Müzill’dir. Müzill; zillete düşüren, hor ve hakir kılan, rezil ve perişan eden demektir. Allah Teâlâ, dilediğini aziz ve şerefli kıldığı gibi, dilediğini de zelil ederek hakir kılar. Allah’ın hor ve hakir kıldığını, hiç kimsenin şerefli kılması mümkün olmadığı gibi, izzet ve şerefe ulaştırdığını da kimsenin zelil etmesi mümkün değildir. Hor ve hakir edilme, Allah’ın inkârcıları uğrattığı dünya azabının bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar için ‘zelil kılınma’, son derece büyük bir azaptır. Kasas Sûresi 76. ayetinde şöyle buyurulur: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımar-

ma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.’” Allah’ı tanımayan asi kavimlerde tecelli eden İsm-i Müzill, her kâfir ve münafıkta da tecelli eder. Zira iman ve İslam, izzetin sebebi olduğu gibi, şirk ve küfür de zilletin ta kendisidir. “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.” (Gâşiye Sûresi, 88/2) Allah, bir kulunu zelil kılmak istediğinde onu arzu ve isteklerine düşkün yapar, kendisiyle onun arasına bir perde çeker ve onu kendisine dua etmekten uzaklaştırır. Emir ve yasaklarına aykırı davrananları, kendisinin belirlediği yolda yürümeyenleri ve kendisine düşmanlık edenleri de zelil kılıp alçaltır, kendisine itaat edenleri ise aziz kılar. “Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” (Tevbe Sûresi, 9/2) Ebced Değeri: 800’dür.

Ashab-ı Kirâm hakkında

Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) torunu Hz. Hasan’ın (ra) hicretin üçüncü yılında, Ramazan-ı Şerif’in ortalarında dünyaya geldiğini.. Hz. Hasan’a ilk olarak anne babasının Harb ismini koyduğunu, Resûlullah’ın (sallalahu aleyhi ve sellem) ise, “Hayır, ona Harb değil, Hasan deyiniz.” diyerek ismini değiştirdiğini.. Hz. Abbas’ın (ra) hanımı Ümmü Fadl’ın bir gün rüyasında Peygamberimiz’in uzuvlarından birini kendisinin evinde gördüğünü. Bu rüyayı tabir eden Allah Resûlü’nün; “Kızım Fatıma bir erkek çocuk dünyaya getirecek. Ve sen onu emzireceksin.” buyurduğunu. Kısa bir süre sonra da Hz. Hasan’ın doğduğunu.. Hz. Ömer’in (ra), hilafeti sırasında Şam ziyareti dönüşünde yanındakilere, İslam’a hizmet etmek için ne isterdiniz diye sorduğunu, verilen cevapları dinledikten sonra; “Ben isterdim

ki bir ev dolusu Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi kardeşlerimiz bulunsun.” diyerek İslam’a hizmette keyfiyetli dava adamlarına ihtiyacı nazara verdiğini.. Yine kendisinin; “Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi asker ve kumandanlarla dünyayı fethetmek işten bile değildir.” buyurduğunu.. Bi’r-i Maûne vakıasında sırtından giren bir mızrakla delik deşik olan Amir bin Fuheyre’nin bu sırada sevinçle; “Vallahi kurtuldum, vallahi.” buyurduğunu.. Celula zaferini müteakip gelen ganimet ve serveti görünce Halife Hz. Ömer’ın (ra) ağladığını, ağlamasının sebebini soranlara; “Nereye servet ve para girerse, adavet ve münaferet onları takip eder.” buyurduğunu.. Hz. Ömer’in (ra), İslam tarihinde memleketini çeşitli idari ve ameli taksimata tabi tutan ilk şahsiyet olduğunu biliyor musunuz?


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

SÜHEYLA SANCAR AKBAYIR

1öğrenmeye yönelik sorular kadar sık çıkmaz karşımıza. Bu coğ-

Hangi mezheptensin?” sorusu, memleketimizi, burcumuzu

rafyada iki büyük imama tabi olanların çoğunlukta olmasından kaynaklanan bir durum şüphesiz. İkisini de bilmekle övünürüz. Ama dini yaşamada bize öncülük eden âlimleri hakkıyla tanıdığımızı söyleyemeyiz. ‘Amelî’ ve ‘itikadî’ olmak üzere iki farklı mezhebe tabi olduğumuzu bilmeyenlerin sayısı da az değil. Nihayetinde tablo böyleyken, onlarla ilgili malumatımız ibadetlerin ikame edilişindeki farklardan öteye gitmiyor. Alimlerin çileleri, ilim yolculukları, hayatları mezhep meselesinin kıyısında kalıyor çoğu zaman. Mezheplerimizi anlamanın, kurucusunu tanımaktan geçtiğini unutup ayrışan yönlere odaklanmamız bundan belki de. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin ilim ehline tavsiyelerini bu minvalde ele alabiliriz. Hanefi mezhebinin önde gelen fakihlerinden İmam Ebu Yusuf’un annesi, oğlunun bir meslek sahibi olmasını ister. Hiç kimseye ihtiyaç duymadan helalinden kazançtır annenin duası. Bu sebeple evladını bir terzinin yanına verir. Lakin İmam-ı Azam Hazretleri, gençteki öğrenme aşkına vâkıftır. Onu yanına alır. Eğitimiyle meşgul olur. Gün gelir ayrılık vakti gelir. Büyük âlim, talebesine ilim yolculuğu boyunca baş tacı edeceği tavsiyelerde bulunur.

Samimiyet ve tevazu kol koladır İmam-ı Azam Hazretleri’nin inci nasihatlerinin saklı olduğu mektubun ilk konusu iletişimdir. Kişinin eğitim ve iş hayatında iletişim kazaları yaşamamak için izleyeceği yol anlatılır. Başa gelebilecek sıkıntıları izale etmek için ilk kural kimseyi hakir görmemektir. Başkalarına tepeden bakmayan biri gönüllerde taht kurabilir çünkü. Yani İmam-ı Azam, teveccüh gösterdiğimiz kişisel gelişim uzmanlarının teorilerinin aksini söylüyor. Egolarımızı şişirmek yerine tevazu ve vakara yönümüzü çeviriyor: “Vakarını koru. Hiç kimseyi küçük görme. İnsanlarla fazla içli dışlı olma. Onlar ihtiyaçları olduğunda seni arayıp bulsun.” Bilgimizle övünmek yerine onu ihtiyacı olanla paylaşma zekâtını vermektir doğru olan. İlim ehlinin birbirine karşı davranışlarına da ölçü getiriyor İmam-ı

Azam: “Âlimleri çok olan bir beldeye vardığında, halkı etrafına toplamaya çalışma. Sen de oranın sakinlerinden biri ol. Böyle yaparsan seni orada bir mevki kazanmak için uğraşmadığını bilirler.” Bilgi alışverişi de ilimle meşgul olanların güzel davranışlarındandır. Birbirlerini eğitenler kârlı çıkacaktır. Bu sebeple, büyük mezhep imamı talebesinin şahsında hepimize şu öğüdü veriyor: “Bilgilerini derinleştirmek, ilim anlayışlarını artırmak maksadıyla sana müracaat eden talebelerin, ilime rağbetini artırmak için her birine evladın gibi davran. Onlara yardımcı ol.” İdarecilerle ilişkimiz de mektubun başlıca konularından biri. İmam-ı Azam, idarecilerle ilişkiyi ateşe yaklaşmakla eşit tutuyor: “İdarecinle ilişkilerinde ateşten faydalanacağın gibi davran. Ateşe çok yaklaşanı yakar. Uzakta kalana fayda sağlamaz.”

Tatbik edilmeyen ilim ne işe yarar? Büyük imama göre önce ilim tahsil edip sonra helâl kazanç için çabalamaktır esas olan. Çünkü ilim tahsil ettiği sırada ekmek parası ile meşgul olanlar kitap ve kaleme veda etmek zorunda kalabilir. İlimden vazgeçenlerin akıbeti ise hoş değildir. İmam-ı Azam kazandığın servete, mala, mülke bakmadan hali pürmelali şöyle izah buyuruyor: “Vaktin boşa geçmiş.” İlahî Beyan’ın ‘kitap yüklü merkepler’ olarak isimlendirdiği zümreye dâhil olmamak için nasihatler de mevcut mektupta. Öğrendiklerini hayata tatbik etmeyen, cahillerden bile zor durumdadır. Kişi bildiğinden mesuldür. Bu sebeple birine ilim sahibi demek için sözünü değil davranışlarını nazara vermek gerekir. Deyim yerindeyse sapla saman kitaplarla, eserlerle değil bizzat kişinin hayatına bakarak ayrılabilir. Nitekim İmam-ı Azam şu sualle muhatap ediyor hepimizi: “Tatbik edilmeyen ilim ne işe yarar?” İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, mektubunda vizyondan asalete, yöneticilikten ibadetlere kadar her konuda tavsiyelerde bulunuyor. Hayatı boyunca ona yol gösterecek her konu var bu metinde. Buna mukabil talebesi İmam-ı Ebu Yusuf, büyük bir fıkıh âlimi olduğunda dahi bilgiye açlığı tükenmez. Yüzlerce talebe yetiştirerek Hanefi mezhebinin geniş kıtalarda yayılmasına katkı sağlar. Daha sonraları bu mektubu hepimizin istifadesine sunar. Kendisinin büyük eseri ‘Kitabü’l-Harac’da zikrettiği nasihatler, ömrümüzü ‘Hanifi’ bir anlayışla geçirmenin reçetesidir aslında. Tabii hakikat, nüvelerine o nazarla bakabilenlerimize...

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:54 03:50 03:46 03:42 03:38 03:34 03:30

16:56 16:57 16:58 16:59 17:00 17:01 17:02

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:40 03:35 03:31 03:26 03:21 03:16 03:11

16:58 16:59 17:00 17:01 17:03 17:04 17:05

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:22 03:16 03:10 03:04 02:58 02:52 02:45

17:02 17:04 17:05 17:06 17:07 17:09 17:10

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

04:05 04:01 03:57 03:53 03:50 03:46 03:42

17:05 17:06 17:07 17:08 17:09 17:10 17:11

21:37 21:39 21:41 21:43 21:45 21:47 21:49

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

02:59 02:54 02:49 02:43 02:38 02:32 02:25

16:33 16:35 16:36 16:37 16:38 16:40 16:41

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:22 03:16 03:10 03:04 02:57 02:51 02:43

17:05 17:07 17:08 17:09 17:11 17:12 17:13

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

04:00 03:56 03:52 03:48 03:44 03:40 03:35

17:06 17:07 17:08 17:09 17:10 17:11 17:12

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:26 03:20 03:15 03:09 03:03 02:57 02:50

17:05 17:06 17:07 17:08 17:10 17:11 17:12

09.04.2014 10.04.2014 11.04.2014 12.04.2014 13.04.2014 14.04.2014 15.04.2014

03:08 03:01 02:53 02:45 02:36 02:27 02:16

17:10 17:11 17:12 17:14 17:15 17:17 17:18

06:16 13:18 06:14 13:18 06:11 13:18 06:09 13:18 06:06 13:17 06:03 13:17 06:01 13:17

06:25 06:23 06:20 06:18 06:15 06:13 06:10

13:27 13:27 13:27 13:26 13:26 13:26 13:26

06:25 13:28 06:22 13:28 06:20 13:28 06:17 13:27 06:15 13:27 06:12 13:27 06:09 13:27

20:09 20:11 20:13 20:15 20:17 20:19 20:21

20:17 20:19 20:21 20:23 20:25 20:27 20:29

20:19 20:21 20:23 20:25 20:27 20:29 20:31

21:29 21:31 21:33 21:35 21:37 21:39 21:41

21:39 21:41 21:43 21:45 21:47 21:49 21:51

06:14 13:21 06:12 13:21 06:09 13:20 06:06 13:20 06:03 13:20 06:01 13:19 05:58 13:19

05:47 12:57 05:44 12:56 05:41 12:56 05:38 12:56 05:35 12:56 05:32 12:55 05:29 12:55

06:17 13:28 06:14 13:28 06:11 13:27 06:08 13:27 06:05 13:27 06:02 13:27 05:59 13:26

20:15 20:17 20:19 20:21 20:24 20:26 20:28

19:54 19:57 19:59 20:01 20:04 20:06 20:08

20:27 20:29 20:31 20:34 20:36 20:39 20:41

21:35 21:37 21:39 21:41 21:44 21:46 21:48

21:14 21:17 21:19 21:21 21:24 21:26 21:28

21:47 21:49 21:51 21:54 21:56 21:59 22:01

06:14 13:26 06:12 13:25 06:09 13:25 06:06 13:25 06:03 13:25 06:00 13:24 05:57 13:24

06:17 13:29 06:14 13:29 06:11 13:28 06:08 13:28 06:05 13:28 06:02 13:28 05:59 13:27

06:19 13:34 06:15 13:33 06:12 13:33 06:09 13:33 06:06 13:33 06:03 13:32 06:00 13:32

20:25 20:27 20:30 20:32 20:34 20:37 20:39

20:29 20:31 20:34 20:36 20:38 20:41 20:43

20:37 20:39 20:42 20:45 20:47 20:50 20:53

21:45 21:47 21:50 21:52 21:54 21:57 21:59

21:49 21:51 21:54 21:56 21:58 22:01 22:03

21:57 21:59 22:02 22:05 22:07 22:10 22:13


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

BEN BÖYLEYIM

DEĞIŞEMEM!

MELİKE BAHÇEVAN YILMAZ

1sinirleniyor, bağırıp çağırıyor. Hem Eşim çok aksi biri. Yerli yersiz her şeye

beni hem de çocuklarımızı çok kırıyor. Zamanla onu idare etmeyi öğrendik ama yine de çok üzülüyoruz. Belki yaşını başını aldıkça değişir dedik fakat elli beşine geldi yine de değişmedi. Halen önüne gelen herkesle dalaşıyor. ‘Bak seni biz idare ediyoruz ama başkaları idare etmez. Bir gün kendin gibi aksi birine rast gelirsin de bu yaşından sonra olmayacak hallere girersin diye korkuyorum.’ desem de; ‘Ne yapayım, ben böyleyim değişmem!’ diye kestirip atıyor.” Elli iki yaşındaki teyzemizin anlattıkları size de tanıdık geldi mi? Hemen hepimizin etrafında bu türden insanlar var. Kendisine veya çevresine zararı dokunmasına rağmen değişime karşı önyargılı davranan… Bununla da kalmayıp “Ben böyleyim değiş(e) mem!” diye karşısındakileri de bunun imkansız olduğuna inandırmaya çalışan… Ya da kendimize şöyle bir bakalım. Hepimizin kişiliğinde belli zaaflar yer alıyor: Asabiyet, sabırsızlık, fevrilik, somurtkanlık, kıskançlık, inatçılık, cimrilik, karamsarlık, sivri dillilik gibi. Peki, bunlardan hiç kurtulmayı denedik

mi? Yoksa “Huylu huyundan vazgeçmez.” sözünün arkasına mı sığınıyoruz?

‘HUY’ MU ‘DAVRANIŞ’ MI? İnsanın kişiliği doğuştan gelen özellikler ve sonradan kazanılan alışkanlıklardan oluşur. Doğuştan gelen ve ‘mizaç’, ‘kişilik’ ya da ‘huy’ olarak adlandırılan özelliklerin yok edilmesi mümkün değilken, ‘alışkanlık’ olarak ifade edilen ve sonradan kazanılan davranışları değiştirmek mümkün. Büyük İslam âlimlerinden İmam Gazali ve İbn Arabî bu durumu şöyle açıklıyor: “İnsanın hilkatinde, fıtratında, cibilliyetinde, tabiatında, mizacında, seciyesinde, tînetinde, hamurunda ve mayasında bulunan bazı huylar genetiktir. Nasıl ki her birimizin bedenine ait belli temel nitelikleri varsa ve bunlar doğuştan geldiği için değiştirilemiyorsa, insan ruhunun da doğuştan gelen belli bir şekli vardır ve bu şekil kökten değişmez.” Öyle ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bir dağın yerinden ayrıldığını işitirseniz tasdik edin. Ama ‘Bir kişi huyunu değiştirmiştir.’ derlerse tasdik etmeyin. Çünkü insanın yaratılışındaki huy devam eder.” buyurur. Bu anlamda “Can çıkar, huy çıkmaz.” sözü doğruluk kazanıyor. Fakat yok edilmesi

söz konusu olmayan huyların olumlu, güzel ve faydalı şekilde yönlendirilmesi pekala mümkündür. Örneğin tez canlılık, titizlik ve öfke gibi huyların kökten değiştirilmesi veya yok edilmesi imkansız. Ama olumsuz mizacın ıslah edilmesi, iyileştirilmesi ya da faydalı yerlerde kullanılmak üzere kontrol altına alınması mümkün. Nitekim Hz. Ömer (ra) bu duruma en güzel örnek. Bilindiği üzere Hz. Ömer sert tabiatlı idi. Bu sertliği nedeniyle cahiliye döneminde Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürmeye teşebbüs etmişti. Ancak aynı Ömer, Müslüman olduktan sonra hiddetini müşriklere karşı kullandı. Buradan hareketle denilebilir ki mizaç yok edilemez. Fakat terbiye edilebilir ya da olumlu şekilde yönlendirilebilir. Bununla birlikte âdet ve alışkanlıkla edinilen huylar da var. Bunlar da zıddıyla değiştirilebilir. Dolayısıyla yaptığımız yanlış davranışların hepsinin huy olmadığını, bazılarının alışkanlık olabileceğini göz önünde bulundurmakta fayda var. Çünkü pek çok insan değişime karşı önyargılı yaklaştıklarından söz konusu durumu mizacına mal edebiliyor. Bu noktada öncelikli olarak değişim gerektiren davranışın alışkanlıktan

mı yoksa mizaçtan mı kaynaklandığını tespit etmek gerekiyor.

Nasıl değişiriz? Tasavvufta kişilik zaaflarının terbiyesi, nefis ıslahıyla aynı kabul edilir. Çünkü nefis, yalnızca bedenî, şehevî ya da cismanî arzulardan ibaret değildir. Fıtratlarımızın ‘yumuşak karnı’ diyebileceğimiz olumsuz özelliklerimiz de nefis olarak değerlendirilir. Bu olumsuzluklara karşı verilen mücadele ise ‘büyük cihad’ sayılır. Zira ashab da kazandıkları galibiyet nedeniyle nefislerinin kibre ve gurura kapılmaması için büyük çaba sarf ederdi. Öyle ki seferlerden dönüşte birbirlerine “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.” hatırlatmasını yaparlardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise hiç kötü huyu olmamasına rağmen her gün “Allah’ım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira Senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allah’ım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır.” duasını ederdi. Psikolojide olumsuz kişilik özelliklerinden kurtulmak ya da bu özellikleri kontrol altına almak için öncelikle ‘yüzleşme’ sağlanır. Çünkü kişi, farkına varmadığı olumsuzluğu değiştiremez. Sonraki aşamada,


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

KABILIYETLERI

KEŞFEDEN PEYGAMBER

Hazreti ELİF ORDUKAYA

1nın bir diğer Ayna, insa-

kişinin değişim sebepleri üzerine konuşulur ve bu yolla motivasyon sağlanır. Psikolog Ayşe Yıldırım, kendisine gelen vakalardan bir örneği şöyle paylaşıyor: “Bir bayan, eşinin inatçılığı nedeniyle sürekli tartıştıkları ve artık boşanmayı düşündükleri şikayetiyle başvurdu. Daha ilk görüşmemizde hasta, ‘Ben küçüklüğümden beri inatçıymışım. Bu vakitten sonra değişemem!’ önyargısını dile getirdi. Öncelikle bu önyargısını kırdık. Bu huyunu tamamen yok edemese de kontrol altına alabileceğini kabullendikten sonra neden değişmesi gerektiği üzerine konuştuk. Sonrasında uyguladığımız terapilerde hastanın hayal gücünden yararlandık. İnat huyunu kontrol altına almaması halinde yaşayabileceği ihtimalleri hayal etmesini istedik. Böylece hasta, zihninde canlandırdığı ihtimalden etkilenerek değişmeye niyetlendi. İnat damarı kabarıp da kendine hâkim olmakta zorlandığı anlarda, önceden zihninde canlandırdığı olumsuz durumu aklına getirerek daha kontrollü olmayı öğrendi.” Psikolog Yıldırım, bu örneği anlattıktan sonra “Ben değiş(e)mem, böyleyim!” diyenlere “Değişime körü körüne direnmek, hem kendimize hem de sevdiklerimize işkence çektirmektir.” mesajını veriyor.

adı. Her insan Allah’ın farklı isimlerini yansıtan birer eşya. Cenab-ı Hakk’ın (cc) isimlerini kendinde toplayan her ademoğlunda ayrı bir esma daha baskın. Belki de karakter dediğimiz bizleri biricik ve birey yapan müstakil özellikler O’nun (cc) isimlerinin üzerimizdeki yansımaları. Her birimizin kullukta kemale ermemizin yolu da Esmaü’l-Hüsna’yı yansıtışımızdaki mükemmellikten, başka bir ifadeyle karakterlerimizin keşfi ve istidatlarımızın inkişafından geçiyor. Kabiliyetlerimizi keşfetmek, sadece manevî değil, dünyevî hayatımızın tatmininde de hayli önemli. Nice kabiliyetler hiç keşfedilmeden yok olup gidiyor. Maalesef bu kayıptan toplum da zarar görüyor. İşte istidatları keşif ve onları inkişaf ettirmenin hem manevî hem de dünyevî hayatımızda maksimum verim için ehemmiyetini Rehberü’l-Ekmel olan Allah Resûlü’nden öğreniyoruz. Öyle ki Peygamber Efendimiz, çevresindeki insanları tanımada eşsiz. O (sallallahu aleyhi ve sellem), alâkadar olduğu sahabelerin öncelikle karakter ve kâbiliyetlerini tespit eder. Daha sonra onlarla kendi arasında samimî ve derin bir muhabbet bağı tesis eder. Bu sâyede onları nebevî terbiyesi ile yetiştirip İslâm dünyasının yıldız şahsiyetleri hâline getirir. Nebiler Serveri, kime hangi vazifeyi vermişse muhakkak ki o işe en liyâkatlısını tam isabetle tespit eder. Efendimiz’in bu sosyal sünnetini anlayamadığımız ve uygulayamadığımız müddetçe kazanılması muhtemel nice kabiliyetler, tanınmadan maalesef kaybediliyor. Yetenekleri doğrultusunda değerlendirilmeyen ve kabiliyeti dışında bir alana zorlanan insan, hem başarısız oluyor hem de psikolojisi bozuluyor. Ayrıca her insana kabiliyeti ve fıtratını dikkate alarak yaklaşmak yaradılışa saygının da ifadesi. Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sosyal sünnetlerinden biri olan kabiliyetleri keşfettikten sonra vazifelendirme, bugünün yöneticilerine de sunulan şaşmaz bir pusula niteliğinde.

ZEYD BİN SABİT, 15 GÜNDE YABANCI DİL ÖĞRENİR Zeyd bin Sabit (ra), Nebi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) Farsça, Rumca, Kıptice ve Habeşçe tercümanıdır. Efendimiz’in hükümdarlara göndereceği mektuplarını yazar ve O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda konuşmaları cevaplar. Zeyd (ra), Farsçayı Kisra’nın elçisinden, Rumcayı Resûlullah’ın hacibinden (kapı görevlisi), Habeşçeyi Efendimiz’in erkek hizmetçisinden, Mısır dili Kıpticeyi de kadın hizmetçisinden öğrenir. Habibi Zişan Efendimiz bir gün Yahudilerle yazışmalarını sağlaması için Zeyd’den İbraniceyi öğrenmesini ister. O da 15 günde bu dili öğrenir. Kısa sürede dil öğrenme başarısı, Zeyd bin

Sabit’in bu konudaki kabiliyetini, hatta bu hususta en yetenekli kişi olduğunu gözler önüne seriyor. Efendimiz’in sesini keşfetsallallahu aleyhi ve tiği sahabi, Ebu Mahzure. Allah sellem Resûlü, Bilal-i Habeşi’nin ezan okuyuşuyla alay eden çocuk yaştaki Mahzure’yi arkadaşlarıyla birlikte yanına çağırır. “Sesi gür olanınız hanginiz?” diye sorar. Arkadaşları Mahzure’yi gösterince Resûlullah ondan ezan okumasını ister. Ezan bitince Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem), Mahzure’nin alnını ve göğsünü sıvazlar ve “Mübarek olsun.” der. Mahzure’nin “Ya Resûlallah Mekke’de ezan okumama müsaade et.” isteğine de “Müsaade ettim.” cevabını verir.

ÜSAME BİN ZEYD, 18 YAŞINDA KOMUTAN OLUR Genç yaşında bizzat Efendimiz tarafından komutan tayin edilen Üsame bin Zeyd, askerî alandaki kabiliyetiyle bilinir. Henüz 18 yaşındaki Üsame bin Zeyd’in komutan olmasını bazı sahabi efendilerimiz yadırgar. Zira ondan yaşça daha büyük ve askerî alanda da deneyimli sahabe vardır. Fakat bu tereddütlere hitaben Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), “Vallahi o komutanlığa son derece layıktır.” karşılığını verir. Üsame bin Zeyd de hayatı boyunca Efendimiz’i yalancı çıkartmaz. Asr-ı Saadet’ten kabiliyetinin inkişafına örnek verebileceğimiz bir başka güzide yıldız, Muaz İbn Cebel. Onun en bariz yönü ilmî bakımdan sahabe arasında yüksek bir seviyeye ulaşmış olmasıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Muaz’ı ilim ve irşad faaliyetlerinde istihdam eder. Genç yaşına rağmen hem vali ve zekât memuru olarak hem de dini öğretmek için Yemen’e tayin edilir. Hazret-i Ali (ra), İslâm’ı büyük bir dirayetle kabul ettiğinde henüz 10 yaşında bir çocuktur. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ulvî terbiyesi altında, ilimde, irfanda, idârede, yani her alanda zirve bir şahsiyet olarak yetişir. Öyle ki, Peygamberimiz hayattayken bile fetvâ verme salâhiyetine sahip genç sahabilerden biri olur. Herkesin her şeyi öğrenmeye ne imkanı ne zamanı ne de kabiliyeti var. Bu fıtrî kanun, en güzide topluluğun yaşadığı Asr-ı Saadet’te de böyleydi. Bu sebeple sosyal ve bireysel hayatta maddî-manevî maksimum verim adına, insanı asıl mahiyetine kavuşturacak metotların belki de ilk sırasında kabiliyetleri keşfetmek yer alıyor. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de sahabileri vazifelendirirken uyguladığı yöntemle branşlaşma ve uzmanlaşmanın önemini yaşayarak bizlere cisimleşmiş örnek oluyor. Yöneticilerimiz kadar bizzat kendimiz kabiliyetlerimizi keşfetme sorumluluğunu sırtımızda taşıyoruz. Çoğu zaman bunun farkında olamasak da…


kursu@zaman.com.tr

BU SAYFA, M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDI’NIN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.

Sosyal hareketler ve tabii süreçler Bütün bir toplumu ve belki de gelişme seyrine paralel olarak bütün insanlığı kucaklayan, onlara hizmet götüren hareketlerde birbirini izleyen, izlemesi gereken tabii süreçler vardır. Bu tabii süreçlerin başında hiç şüphesiz iman, ardından icmalî ve tafsilî ilim gelir. Herhangi b i r düşüncede e ğ e r i l i m önemli bir konuma gelmiş ise bu demek değildir ki iman ihmal edilebilir. Hayır. Bu çok ciddi bir yanılmışlık ve aldanmışlık olur. Bu, o düşünceyi sosyal oluşumların tabii seyrine bırakmak anlamına gelir. Onun için toplum içinde fikrî önderlik yapanlar iman mevzuunda sürekli canlı tutacak esaslar bulmak, metodlar ve sistemler üretmek zorundadır. Bu yönlendirme olmazsa rehavet devreye girer; “Allah’a şükür yıllardır başarıdan başarıya koştuk, artık zaman rahata erme zamanıdır.” demeler söz konusu olur. Bu safhadan sonra o düşünce adına yaşama, hayatını onun gereklerine göre düzenleme bir tarafa, insan Rabb’ine karşı yapmakla mükellef olduğu ibadetleri bile kültürel bir aktivite olarak görmeye başlar. Artık bu tip kimseler için dün aşk, vecd ve heyecanla yapılan, gözyaşları ile süslenen ibadetler kültürel bir aktivitedir. Cuma da, bayram da, hac da bir kültürün dışa yansımasından ibarettir. Fakat iman kendi kıvamında, kendi tazeliği içinde ve ilk dönemdeki orijiniyle korunabilse bu türlü vartalar içine girilmez. Onun için iman, hiç ara verilmeden sürekli insanlara telkin edilmeli, ısrarla onun üzerinde durulmalı. Onu insanların gönlünde, kalbinde, kafasında sürekli canlı tutacak sistemler icad edilmeli ve gerekirse insanlar bu mevzuda zorlanmalı. Aksi halde karbonlaşma başlar orada. Bediüzzaman Hazretleri bu sebeple iman üzerinde ısrarla durur.

Aksiyonda Süreklilik Evet, aksiyonda süreklilik inancını, insanların gönlüne, kafasına, ruhuna ve vicdanına duyurmalıyız. Şahsen ben insanların kalplerinde sürekli ve hiç doyma bilmeyen oburlukla “Müslümanlığı âleme duyurma” his ve heyecanını uyarmak gerektiği kanaatindeyim. Bunun havarilerini yetiştirmeliyiz. Her insanı bu ufkun potansiyel havarisi görmeliyiz. Kamil insan yetiştirme, milletine hizmeti gaye edinenlerin hareket yörüngesi olmalı. Bu arada, yetiştirilmesi konusunda ihmal gösterilmiş ve yanlış yollara sapmış insanlarımızla da ciddî bir şekilde ilgilenilmeli. Onların aktif hale gelmesi için elden gelen

her

şey yapılmalı, her gayret ortaya konulmalı. Öyle bir sistem ortaya konulmalı ki tek ferdin bile zayi olmasına fırsat vermemeli. Şu anda top-

lumumuzda böyle bir sistemin ortaya konulduğu söylenemez. “İşin tabiatı icabı” falan deyip işin içinden sıyrılmak isteyenler olabilir ama bence böyle düşünmek yanlış. Biz Allah’a gönülden inanmış insanların canlılığına süreklilik kazandıracak, herkesin işin başındaymış gibi ciddî bir gönül iştiyakıyla, havariler misali hareket etmesine müsait zemini hazırlayamıyoruz. Kafalarımız yetmiyor o işe veya o mevzuda bir araya geldiğimizde ciddî beyin fırtınaları meydana getiremiyoruz. Ben, Üstad o meselenin inkisarı içinde ölmüştür diye düşünüyorum. Benim inkisarım ise beni öldürecek kadar değil, çünkü o bir gönül meselesi. Evet, zorlamayla dahi olsa insanları o mevzuda yönlendirebilecek bir sistem kurulmalı, tıpkı fabrikada çalışan işçilerin sistemi gibi. Hani işini yapmayan birine sistem hemen müdahale eder; ama şefi, ama arkadaşı, ama ustabaşı... işte öyle... Herkes durduğu yerde, bulunduğu makamda mutlaka o sistemin genel işleyişinin hem bir parçası hem de kontrolcüsü olmalı. Cenab-ı Hakk’ın fevkalâde inayeti başımızın tacı. Biz O’nun nihayetsiz inayetinin her zaman beklentisi içindeyiz. Fakat irademiz de var ve Allah bizi irademiz sebebiyle muhatap almış. Öyleyse bizim de bu meseleyi o zaviyeden ele almamız gerekir. Bir başka ifade ile O’nun fevkalâde inayetleri, ihsanları, lütufları ve keremlerini vesile-i şükür yapar ve onları artırması için

Allah’a teveccühte bulunuruz. Ama dünyada kaldığımız süre içinde plânlarımızı, bize ait gibi gördüğümüz ama aslında emanet olarak bize verilen benliğin, iradenin rükünlerini kullanarak yaparız, yapmaya çalışırız.

Dururken Hareket Etme Evet, bir taraftan bilme, isabetli hareket etme, diğer taraftan heyecanlarını sürekli koruyup azimli ve kararlı olma, küheylanlar gibi yerinde dururken b i l e

sürekli hareket etme, yerinde oynayıp durma, bana çok önemli geliyor. Bunun çok kolay olduğunu zannetmiyorum. Fakat yapılmaz demek suretiyle de inkisar hâsıl etmek istemiyorum. Hâlihazırdaki şartlar ve mevcut durum, aşk u heyecan adına önemli ve elverişli bir ortam sayılabilir. Şahsî kanaatim, bugün yaşayanlar gelecekteki nesillerden daha avantajlı sayılır. Kendi canlılıkları, başkalarına hayat üflemeleri, iç kokuşmalara karşı siyanet içinde bulunmaları gibi hususlar adına daha şanslı, daha avantajlı sayılır. Fakat şu da unutulmamalı ki günümüzün nesilleri kendilerini ayakta tutacak esaslardan, dina-

miklerden uzaklaşıyor, onları ihmal ediyor. Farkına varmadan, yavaş yavaş, aheste aheste gelen ve ruhunun içine yerleşen öldürücü faktörlerin farkına varmıyor. Hepsinden kötüsü bunları tabii gelişmenin bir neticesi olarak kabulleniyor. “Bu bir vetire, dün öyleydi, bugün böyle, yarın başka türlü olacak.” diyor. Tabii görüyor mana adına, ruh adına çürümeyi, solmayı. Ve bu hepimiz için söz konusu. Gerçi Cenab-ı Hakk’ın kendilerine büyüklük bahşettiği insanlar hayatlarının her karesinde aşmışlar bu vartaları ve değişmemişler hiçbir zaman. Bakın o tabakat kitaplarına: Niceleri bütün bir ömür boyu bir yere çardağını kurmuş, atını bir kenara bağlamış, zaman gelmiş sağda, solda hadis-i şerif toplamış; zaman gelmiş “savaş var” denildiğinde savaşa koşmuş; zaman gelmiş devlet “sana şurada ihtiyaç var” deyince, çardağını söküp bineğinin sırtına bağlamış ve oraya gitmiş. İşte bir ömür boyu değişmeden bunu aynı çizgide devam ettirme çok önemli bir mesele, Allah’ın bir lütfu bu. Fakat bu aynı zamanda o hareketin ani’l-merkez gücünü de gösteriyor. Hatta o Havâric ve Nevâsıb hareketinde bile ben çok önemli bir dinamizm görüyorum. Sadece orada basiretli dimağlar meseleyi yönlendirmede kusur ettiklerinden dolayı, o çağlayanı zararlı hâle getiriyorlar. Aslında orada coşkun bir iman, müthiş bir heyecan, bir şeyler yapma azmi ve bâtıla başkaldırma var. Ama dinlemeleri gerekli olan insanı veya insanları dinlememe kusuru onlara ait. Hazreti Ali’yi dinleselerdi birçok ciğersûz hadise olmayabilirdi. Bugün de olabilir bunlar. Doğruluk, iyilik, güzellik adına iyi şeyler yapmak için bir araya gelenler, gelecekte birbirini yiyebilirler. Siz bunları bugün sarmaş-dolaş görebilirsiniz, fakat ferasetiniz varsa, o tipleri dişlerinin yapısından, tırnaklarının uzunluğundan, pençelerinin vahşice durmasından anlayabilirsiniz. Bu olumsuz dalgaları kırabilir miyiz? Elbette... Bu bizim yerimizde sağlam durmamıza bağlı. Hâsılı; zor şeylerden bahsettik. Benim ciddî endişelerim var. Başarının ve zaferin öldürücülüğü beni, yolda yürümeye devam ederken başarılı olacak mıyız-olmayacak mıyız düşüncesinden daha çok korkutuyor.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Dualarımızı kabul buyur ve içine düştüğümüz günah ve hatalardan dolayı bizi azaba maruz bırakma. Efendiler Efendisi’ne, O’nun nezih aile fertlerine ve seçkin arkadaşlarına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb’imiz! Âmin!

Hatta o ilk garipler gibi yerlerini terk etmeyi, savaşta cepheyi terk etmekle eş tutmalı ve bir adım bile yerlerinden ayrılmamalıdırlar.

Abdullah Aymaz

Eyyâmullahı düşünürken

İlahi kasem ‘vav’ harfinin yansımaları

Dünyevi-uhrevî, maddi-manevî, fizikî-metafizikî olarak yaratılan her bir varlık -bilerek inkar edenler müstesna- yemin ve kasem ederek, Hazreti Halık’ın varlığını ve birliğini şuur sahiplerine haykırıyor. ENGİN TENEKECİ

1deki ayet ve harfler bize bu gerçeğin somut bir

Kainatın tefsircisi hükmündeki Kur’an, hatta için-

dersini veriyor. Mesela Arapçadaki ‘vav’ harfi... Bilindiği gibi bu harf, surelerin başına geldiğinde o cümleye yemin manasını veriyor. (Duha-1, Asr-1) Bundan dolayı bir manada ‘vav’ harfi, maddî-manevî, vücuda erdirilen tüm varlığın üzerinde, Hazreti Ehad’ın birliğini gösteren ve bu realiteyi bizlere talim eden, akabinde bunu ilahî bir yeminle destekleyen -benzetmede hata olmasın- ilahi bir ‘kasem’ mührü mesabesinde. Bu yüzden ‘vav’, tek başına da mübarek bir harf. Kim bilir bu mübarek harf içinde ne mana cevherleri ve inciler gizli. Ulvi âlemlerden Lâhut, Ceberût ve Melekût âlemlerinden tutun da, fizikötesi âlemlerden Arş, Kürsî, Sidretü’l-Müntehâ ve Beyt-i Ma’mûr’a kadar birçok farklı âlemler, idrakleri aşkın bir şekilde yine ‘vav’ harfinin yeminine şahitlik ederler. Diğer taraftan mülk âlemi ve içinde bulunan arz-u semanın sakinlerinden; hayvan, bitki, insan ve cinler âlemi; atom/atom altı parçacıkları ve sema denizinde yüzdürülen o devasa gökyüzü kütlelerinin her biri yine Allah’ın (cc) rububiyet ve uluhiyetine kasem edip, adeta ‘vav’ harfini tefsir ederler.

Neden incir ve zeytin? Hazreti Rahman’ın, hadsiz rahmet ve kudretiyle halk olunan ağaçların bizlere takdim ettiği meyveleri, rüzgârın dokunmasıyla adeta ‘Hu’ diye zikreden yaprak ve dalları; hayvanlar ve onlara yüklenilen misyonları; et, deri ve

sütlerinden faydalanılması, (Nahl-80); semadan, arza/ arzlıların imdadına gönderilen her bir yağmur damlaları, (Hicr-22) ahsen-i takvime mazhar, melek/melek üstü donanımla serfiraz kılınan insanlar ve maddî-manevî donanımları, (Tin-4), adeta Kur’an-ı Kerim’de mevcut ilahi vav harfi kaseminin birer cisimleşmiş şahitleridir. Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat adlı eserinde ilahî kasemin hikmetleri konusunda derin tahlillerde bulunur. Üstad; Cenâb-ı Hak, incir ve zeytine yeminle kudretinin yüceliğini, rahmetinin kusursuzluğunu ve büyük nimetlerini hatırlattığını dile getirir. Esfel-i safilin tarafına, yani aşağıların aşağısına giden insanın yüzünü o tarafa çevirip şükür, fikir, iman ve salih amel ile ta âlâ-yı illiyine, yani yüceler yücesi mertebeye kadar manen yükselebileceğine işaret ettiğini vurgular. Said Nursi Hazretleri, nimetlerin içinde incir ve zeytinin seçilmesinin sebebini, o iki meyvenin çok mübarek ve faydalı olması, yaratılışlarına da dikkat çekici ve nimet kaynağı çok şey bulunması şeklinde açıklar ve şöyle devam eder: “Çünkü zeytin, toplum ve ticaret hayatı (yağıyla) aydınlatma ve insanın beslenmesi için en büyük esaslarındandır; incirin yaratılması da zerre kadar bir çekirdekte koca incir ağacının donanımını saklayıp yerleştirmek gibi harika bir kudret mucizesini gösterir. Aynı şekilde, o yemin incirin yenmesinde, gıdasında çoğu meyveden farklı olarak devamlı yetişmesinde ve daha başka faydalarındaki İlahi nimetleri hatıra getiriyor. Buna karşılık insanı iman ve salih amele yükseltmek, esfel-i safiline düşürmemek için bir ders veriyor.”

12 Mart 1971 olaylarında 54 kişilik mahkeme devam ederken içeridekilere bilhassa avukat Bekir Berk’e bir teselli olması için Ahmet Feyzi Kul Ağabey, “Biz mutlaka sizi biraz korku ile biraz açlık ile, yahut mala cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara Sûresi, 2/155-156) âyetlerinin son kısmının cifrî ve ebcedî değerini hesaplamış ve “İşte bu seneye (1971’e) tevâfuk ediyor. İnşallah artık musibetler sona eriyor.” meâlinde bir pusula yazıp göndermişti. Bu açıkça bir teselli iken maalesef, savcı Nurettin Soyer’in arkadaşlarından bir üsteğmen, pusula Bekir Ağabeye verilirken görmüş ve savcıya haber vermişti. Üst araması yapan savcı, pusulayı bulmuş ve bunu ifşâ etmişti. Öbür gün de Cumhuriyet Gazetesi “Nurcular 1971’de devleti kuracaklarmış; belgesi ele geçti.” meâlinde uydurma, çok abartılı bir haber yapmıştı. Ortalık şimdilerde olduğu gibi toz dumandı; bozacının şâhidi şıracı idi. Bizim canımız sıkkındı. Başbakan Nihat Erim idi. Saim Atlıhan Ağabey, Üstad Hazretleri’nin “Erim, erim eriyecekler!..” sözünü diline pelesenk etmişti… Bununla aslında bizi terörist ve anarşist gruplarla aynı kefeye koyan Nihat Erim ve onun hükümetteki kabinesini kastediyordu. Nitekim daha sonra terörist bir grup tarafından Erim katledildi… Sıkıntıların iyice yoğunlaştığı o günlerden birinde, rüyamda kendimi gül bahçesinde gördüm. Kocaman kocaman gül fidanları ve dosdoğru ve upuzun dalları vardı. Kıştan bahara çıkmanın eşiğindeymişiz… Bu rüyayı, benzeri rüyalar gibi mübeşşirattan saydık ve bizim için büyük bir ümit kaynağı oldu. Bilmeliyiz ki, parlak bir maytap gibi belli bir süre içinde parlayıp sönen, patlayıp biten bir siyâsî hareket olmadığı için Nur hizmeti asla sönmez; Kur’an ve iman hizmeti asla mağlup olmaz. Biz işimize bakalım. Bu hususta M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “İLÂHÎ GÜNLERİ DÜŞÜNÜRKEN” başlıklı yazısında diyor ki: “Evet, her günde bir emâresi zuhur eden şafakların da ifade ettiği gibi, önümüzdeki yıllar, şimdiye kadar gelip-geçen günlerden daha içli, daha sıcak ve daha parlak olacağa benzer. Eğer muhalif bir rüzgâr esmez ve emâreleri zuhur eden şafakları, bizim yanlış stratejilerimizin tozuna-dumanına yenik düşmezse yakın bir gelecekte ülkemiz daha mamur, dünya daha tılsımlı, hayat daha büyülü ve topyekûn varlık daha İlâhî bir görünüm arz edecektir. TARİHÎ TEKERRÜRLER devr-i dâimi içinde ara sıra zuhur eden, bizim de EYYÂMULLAH diyeceğimiz o müstesna zaman dilimi, ruhların son haddine kadar açılmasına müsait ve gönüllerimize ebediyet ruhunu duyuracak kadar da renkli olacağı ümidini beslemekteyiz. (…) Bir bahar geldiğinde nasıl kendine ait renkleri, kokuları, tadları ve sıcaklığıyla gelir; çevremizdeki güller, çiçekler ve çemenler nasıl bütün yeryüzündeki baharı hülasa eder, mânasını ruhlarımıza boşaltır ve ihtişamını gönüllerimizin kadirşinaslığına bırakır; öyle de, duygu, düşünce ve davranışlarımızla beslenen yarınlar da, bize bütün çeşnilerini sunar ve bizi, tasavvurlarımızı aşkın dünyalarda gezdirirler. “O İlâhî günlerin en güçlü referansı hiç şüphesiz imanın, ümidin, azmin yanında, tohumun, toprağın bağrında sıkışmasına denk ızdırap günlerindeki sancı, hafakan ve heyecanlarımızdır. Gelecek günler bunlarla yeşerip bunlarla var olacak, bunlarla yâd edilip bunlarla anılacaktır. Evet, yarınların neşe, sevinç ve süruru, hep geçmişin çile, ızdırap ve sıkıntıları üstünde tüten sıcak bir buğu, dalgalanan canlı bir ışık ve âheste âheste açan rengârenk bir tohumcuk gibi hatırlanacaktır. Hem de gönüllere ra’şeler salacak kadar bir enginlik içinde.” İşte haber verilen bu güzellikler için şu fetrete benzeyen günleri ihlasla, sadakatle çok güzel değerlendirmemiz gerekiyor…


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

BEŞ TOPLAMLI SUDOKU

OKLARLA KUTU DOLDURMA

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Birleştirilmiş iki hücredeki saynn toplam 5’tir.

•Aşağdaki diyagramda verilen saylardan yatay veya düşey oklar çizerek tüm kutular doldurun. • Oklar diğer saylarn üzerinden geçmemeli, birbirini kesmemeli ve kesişmemeli. • Oklarn geçtiği kutularn saysnn toplam çktklar kutudaki say kadar olmaldr.

1

5 3

3

1

1

3

3

3 1

5

11 1

5

1 3

1

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

BEŞ TOPLAMLI SUDOKU

6

1

5

3

2

4

3

4

2

6

1

5

2

5

6

1

4

3

4

3

1

5

6

2

1

2

3

4

5

6

5

6

4

2

3

1

FİŞLERLE KELİME OLUŞTURMA

6

FİŞLERLE KELİME E OLUŞTURMA •Aşağdaki her fişte üçer harf var vardr. •Ortadaki fiş, soldaki ve sağdaki fişlerle ayr ayr kullanlarak iki ayr kelime oluşturmaktadr. •Şimdi size ortadaki fişi oluşturan harfleri bulmak düşüyor… AKT

ALE

CEV

KÜL

FET BAL İRT

İNA YET BET

KAH

HAR

MAN

VOL

KAN

TAR

NEŞ

TER

EKE

PAR

AFE

RİN

PER

HİZ

MET

İÇİÇE KARELER

BASİT TOPLAMA A •1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

4

2 5

5 5 6

3 3 6

2 2

4

BASİT TOPLAMA

2 2 1

1 2 2

1 2 1 1

1 2 1 2

2

1

1 2

2

2

1

2

1 2

2 1

2

2 2

2 2

2 1

2 1

2 1


1 NİSAN 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

1 NİSAN 2014 SALI

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

ÇÖZMECE


26 MARTYeni - 1Bahar NİSAN 2014 Çocuk 15 Faaliyet

Ahmet Şahin

KÂĞIT HELVA

1

2

Malzemeler:

4

3

1

5

2 3 4 6

Bekleyen gusül soru ve cevapları Soru: Bazen gusülden önce niyet etmeyi unuttuğumuz oluyor, sonra aklımıza gelince pişmanlık duymaya başlıyor, guslümüz geçerli oldu mu acaba diye şüpheye düşüyoruz. Sorduğum bazı kimseler niyetsiz gusül olmaz, diyorlar. Kimileri de gusülde niyet şart değildir, şüpheye kapılmaya gerek yoktur diye teselli ediyorlar. Burada sorumuz şöyle oluyor: Gusülde baştan niyeti unutan kimsenin yaptığı guslü sahih midir? Niyetini unutmuş olması guslüne bir zarar vermez mi? Yoksa niyeti unutulan guslü yenilemek mi gerekir? Cevap: Gusül kelimesinde özel bir mana vardır. İnsan maruz kaldığı bir cünüplükten sonra kendini manevî kirli kabul eder. Böyle manevî kirlilikten temizlenmek için yaptığı yıkanmaya gusül adı verilir. Bu guslün de olmazsa olmaz üç farzı vardır. Bunlar: 1- Ağız içini yıkamak. 2- Burun içini yıkamak. 3- Bundan sonra da bedenin tümünü baştan aşağıya iğne ucu basacak kadar kuru yer bırakmaksızın yıkamak. Bunlar yapıldığı takdirde guslün üç farzı yerine getirilmiş olunur, yapılan gusül tamam saGusül kelimesinde özel bir yılır. Baştan niyet etmeyi mana vardır. İnsan maruz unutmak da gusle zarar vermez. kaldığı bir cünüplükten Çünkü mezhebimiz sonra kendini manevî kirli Hanefi’ye göre gusülde kabul eder. Böyle manevî niyet sünnettendir. Başkirlilikten temizlenmek için tan niyet yapılırsa sünnet yaptığı yıkanmaya gusül adı sevabı alınır, unutulur yapılmazsa sünnet verilir. Bu guslün de olmazsa da sevabından mahrum olmaz üç farzı vardır. kalınır, ancak gusle bir zarar gelmez. Çünkü niyet guslün farzlarından değil sünnetindendir. Gusülle ilgili diğer sorular: Soru: Gusül yapıp da çıktıktan sonra bedenin bir yerinde kuru yer kaldığı anlaşılsa, guslü yeniden yapmak mı gerekir, yoksa sadece kuru kalan yer yıkanarak guslün eksiği tamamlanmış mı olur? Cevap: Gusülde ağzını, burunu yıkamadığını veya bir yerinin kuru kaldığını giyindikten sonra anlayan insan, yeniden gusül yapması lazım gelmez. Sadece kuru kalan yerlerini yıkaması yeterli olur. Ancak yıkamadan kıldığı bir namazı olmuşsa o namazı yeniden kılması gerekir. Büyük İslam İlmihali’ne de bakılabilir. Soru: Gözlerin içine yapıştırılan lenslerin altına su geçmiyor, bu lensler gusle engel olmuyor mu? Cevap: Gusülde bedenin dış kısmı yıkanacağından gözlerin içini yıkamak gerekmiyor. Bundan dolayı göz bebeğine yapıştırılan lensler abdeste de gusle de mani sayılmıyorlar. Çünkü gözlerin içi bedenin yıkanması gereken dış kısmından kabul edilmiyor. Ancak tırnak üzerindeki boyalar tabaka teşkil eder de altına suyun geçmesine engel olurlarsa, engeller silinerek guslün yapılması gerekir. Şayet bu boyalar kına gibi tabaka teşkil etmiyor da suyun temasını önlemiyorsa bir yasak da söz konusu olmuyor. Kullanılması sünnet olan kına gibi mahzursuz sayılıyor. Soru: Gusülde bedenin bir yerinde üzeri sarılı iyileşmeyi bekleyen yara varsa gusül nasıl yapılacak? Cevap: Yaraya suyun teması zarar verecekse, üzeri sarılı kalır, sargının üzerinden akıp giden su yeterli bulunur. Bu da zarar verecek olursa ıslak elle yaranın üzerine mesh edilmekle yetinilir. Açıp da yaraya zarar vermek gibi bir mecburiyet söz konusu olmaz. Soru: Gusletmesi gereken kimse ihtiyaç halinde yıkanmadan su içip yemek yiyebilir mi? Cevap: İhtiyaç halinde yemek yeyip su içme gereği duyan gusülsüz kimse, ekmeğe değen ellerini ve ağzını yıkar. Bundan sonra yemeğini yeyip suyunu içebilir. Bundan da anlaşılıyor ki, bilhassa Ramazanlarda sahurda geç kalan gusülsüzler, el ve ağızlarını yıkayıp sahurlarını yaparlar, sonra guslünü yapıp oruçlarına devam ederler. Bir zorluk söz konusu olmaz.

5 6 7

7

Rulo kâğttan tavşan kalemlik yapalm

8

8

Keçeli kalem Rulo kâğt Fon kâğd Yapştrc Oynayan gözler Peluş şönil Delgeçle delinmiş renkli kâğt Şekildeki gibi kesilmiş fon kâğtlar

C

anm arkadaşlarm, dün bir arkadaşmn kardeşi olacağn öğrendim. Hepimiz çok sevindik ama ben biraz imrendim, çünkü benim bir kardeşim yok. Abimin olmasna çok seviniyorum ama keşke benim de bir kardeşim olsayd, böylece ona bildiğim her şeyi öğretir, pazar günleri frndan ekmek alma görevimi ona teslim ederdim. Belki bir gün benim de kardeşim olur ve bu dediklerimi yapabilirim, hoşçakaln.

Önce tuvalet kâğd rulosunu fon kâğd ile kaplayn. Ayak biçiminde kesilmiş fon kâğdnn parmak ksmlarna beyaz fon kâğdn yapştrn.

HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr

Rulo kâğd ayaklara yapştrn. Kulaklarn iç ksmna delgeçle delinmiş fon kâğdn yapştrn.

Diş ve byk şeklinde kestiğiniz beyaz fon kâğdn keçeli kalem ile renklendirip birbirine sabitleyin. Peluş şönili şekildeki gibi byk olacak biçimde yapştrn. Kulaklar, gözleri, burnu ve ağz ksmn yapştrp kalemliğinizi tamamlayn, kolay gelsin.

Beyin dalgalarınız yakınızdakilerin kalbine senkronize olabiliyor! BETÜL GÜL

1hissedildiğinde, kalp atışları arasındaki sürenin

Sevgi, merhamet, şükür gibi olumlu duygular

değişkenliğinin ahenkli hale geldiği bilimsel araştırmalarla ortaya konuldu. HeartMath Enstitüsü araştırmaları, insanın kalbinin ahenkli olmasının çevresindeki kişilere olumlu etkileri olduğunu gösterdi. Amerika'da bulunan HeartMath Enstitüsü, çocukların ve gençlerin eğitim rehberlerinin pozitif duygulara sahip, maneviyatları kuvvetli insanlar olmalarının önemine işaret ediyor. Uzun yıllardan beri kalp ve beyin arasındaki bağı araştıran Enstitü, sevgi, merhamet, şükür gibi olumlu duygular hissettiğimizde, kalp atım hızı değişkenliğinin ahenkli hale geldiğini ispatladı. Ümitsizlik, depresyon gibi olumsuz duygular içinde olduğumuzda ise, kalbimizin atım hızı değişkenliği ahenksiz hale geliyor. Enstitünün yöneticilerinden Dr. Rollin McCraty şöyle söylüyor: “Kalp insan vücudundaki en güçlü ritmik manyetik alanı oluşturuyor. Günümüzün cihazlarıyla kalbin manyetik alanını, vücudun yaklaşık bir metre ötesine kadar ölçebiliyoruz. Alan daha da

1 NİSAN 2014 SALI

uzağa gidiyor ama şu anda elimizdeki aletlerle bu kadar ölçebiliyoruz. Manyetik alanı analiz ettiğinizde, kişinin duygusal durumuna dair bilginin sinyallerde kodlanmış olduğunu ve kalbin ritmik atımlarıyla matematiksel bir bağı olduğunu görüyorsunuz.” McCraty ve meslektaşlarının çalışmalarına göre, kalbin elekromanyetik alanı çevredeki insanların beyin dalgalarını etkileyebiliyor. İnsanın beyin dalgaları yakınındaki bir kişinin kalbine senkronize olabiliyor! Yrd. Doç. Dr. Hasan Doğan, 2013 yılında Sızıntı dergisinde yayımlanan makalesinde şunları yazdı: “Kalp atım hızı değişkenliği 0.10 hertz olduğunda beden ve ruh dünyamızda tam bir uyum gerçekleşmesi söz konusudur. Bu uyum içinde beynin iki lobundan yayılan dalgaların aynı fazda, uyumlu, tek bir dalga hâline dönüştüğü müşahede edilmiş; başka bir ifadeyle, beynin iki yarısının tam bir uyum içinde çalışmaya başladığı tespit edilmiştir. Ayrıca beynin bu safhada haz duygusu oluşmasına vesile olan endorfini, ciddi miktarda salgıladığı belirlenmiştir. Bu dalga boyuna gelebilmek, ancak şefkat, sevgi, yakınlık, takdir, affetme ve şükran gibi duyguları hissettiğimizde gerçekleşmektedir (Thurber ve arkadaşları, 2010; McCraty ve Reese, 2009).”


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

ASLIHAN KÖŞŞEKOĞLU

1lanalım ve kendi iç âlemimize yöKısa bir süreliğine dünyadan soyut-

nelelim. Yaşantımızın merkezinden etrafa yayılan dalgaları bir bir aşalım. Yürüyelim, yürüyelim ve odak noktasına varalım. Hayatımızın orta yerinde beliren kırmızı noktaya dikkat kesilelim. Ne anlatıyor bize o noktada görünenler? Oradan etrafa dalga dalga yayılan ışık bizi dünyaya mı hapsediyor, yoksa yayıldıkça ahiret yolumuzu aydınlatan fenere mi dönüşüyor? Herhalde bunu anlamak için hayatımızdaki dünya-ahiret dengesini biraz gözden geçirmeli. Cenab-ı Hakk’ın bize verdiği dünya nimetlerinin esiri miyiz? Yoksa onlardan hakkıyla tasarrufta bulunarak, ahireti, kulluk şuurunu merkeze alarak mı yaşıyoruz? Varacağımız sonuç önemli. Zira dünya cazip, insanoğlu bu güzelliklere karşı meyilli. Farkına varmadan içine daldığımız dünya hayatı bir süre sonra benliğimizi sarıyor ve bizleri maddenin esiri hâline getiriyor. Allah, Âl-i İmran Sûresi’ndeki “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.” (14) ayet-i kerimesiyle, insanoğlunun dünyaya olan eğilimine dikkat çekiyor. Nitekim dünyanın cazibedarlığı karşısında heybesini ahiret azığıyla doldurmayan, kulluk sorgulamasını yerine getirmeyen insanoğlu, içine girdiği dünyevileşme girdabında, hissiz, inceliksiz, sürekli egolarını tatmin etme gayreti içinde olan birine dönüşüyor. Dünyevileşme deyince aklımıza yalnızca mal-mülk sevdası gelmesin. Sosyal dünyanın ahiret hayatımızı dâhi unutturacak kadar cazip hale gelmesi, dinî ve kültürel değerlerin asıllarının talan edilmesi de aslında dünyevileşmenin bir başka yönünü gösteriyor. Cebimizdeki son parayı lüks bir kafeteryada harcayacak duruma gelmemiz, paramız olmasa bile borçlanarak en lüks telefonlara, arabalara sahip olmak istememiz bu başkalaşımın bariz örnekleri. Ya da dinî emirlerin aksine, lüksü merkeze aldığımız yaşantılarımıza bir bakalım. Öyle ki inancı bile seküler bir çizgide yaşama gayreti içinde olmamız, dünyevileşmenin belki de en can alıcı yanı. İslam’ın koyduğu ölçülerden uzak kıyafetlerimiz, yaşam alanlarımız, Allah rızası için Kur’an okunacak bir mecliste dahi ortaya çıkan şatafatlı tablo, hepimizin içinde bulunduğu ya da şahit olduğu manzaralar…

Çözüm, dünya-ahiret dengesini gözetmekte Çözüm, dünyadan el etek çekmekte değil elbet. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sizin en hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyen ve insanlara yük olmayandır.” hadis-i şerifiyle bu noktaya vurgu yapıyor. Dünyadan uzak kalmak, Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetlerden yararlanmadan, tamamen başkalarına bağımlı yaşamak anlamına gelmiyor. Resûlullah bu durumun da hoş karşılanmadığını buyuruyor. Dinimiz, dünyevileşme girdabına kapılmamak için, alışverişlerimizde, aile ilişkilerimizde, iş hayatımızda hâsılı dünya ile her münasebetimizde dünya-ahiret dengesini gözetmemizi tavsiye ediyor…

Ukbaya mani

dünya…

Dünya cazip, insanoğlu bu güzelliklere karşı hayli meyyal. Bundan belki de en büyük imtihanımız dünyevileşme. Ve hatta uhrevî hayatımız önünde de en büyük engel… Büyük İslam mütefekkirlerinden İmam-ı Gazali’nin ‘Kimya-yı Saadet’ adlı kitabında verdiği misal, meseleyi idrak edebilmemiz için güzel bir bakış açısı sunuyor bizlere. Gazali, dünyayı merkeze alan düşünceye sahip olmayı bir geminin yolcularının durumuna benzeterek açıklıyor: Hareket halindeki gemi bir adaya ulaşır ve yolcuların ihtiyaçlarını karşılamaları için mola verir. Yolcular ihtiyaçlarını gidermek için dışarı çıkarken kaptan uyarıda bulunur: “Hiç kimse vaktini boşa geçirmesin, zaruri ihtiyaçları dışında başka şeylerle uğraşmasın. Çünkü gemi acele hareket edecektir.” Bir kısım yolcular ihtiyaçlarını giderir ve hemen gemideki yerini alır. Gemiyi tenha buldukları için güzel ve müsait bir yere yerleşirler. İkinci grup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra adadaki güzelliklerin cazibesine kapılır. Güzel çiçekler, kuşlar, renkli ve nakışlı taşlara bakakaldıklarından gemiye döndüklerinde yer bulamayıp dar ve karanlık bir köşeye yerleşmek zorunda kalırlar. Üçüncü grup ise adadaki güzel ve renkli çakılları toplayıp gemiye götürür. Fakat onlar da yer bulamayıp gayet dar bir yerde durmak zorunda kalır. Yanlarına aldıkları çakılları koyacak bir yer bulamayınca boyunlarına asarlar. Aradan bir-iki gün geçince çakılların renkleri bozulur ve onlardan kötü kokular gelmeye başlar. Fakat atacak durumda da olmadıklarından onlara pişmanlık veren bir

gam yükü haline gelir. Dördüncü grup ise adanın büyüleyici güzelliğine kapılıp oyalanırken gemiden uzak düşerler. Gemicinin sesini bile işitemedikleri için adada kalırlar. Bunların bazısı açlık ve susuzluktan; bazısı da yırtıcı hayvanların saldırısıyla ölür. İşte Gazali, ilk grubu müttaki mü’minler olarak nitelendirir. Son grubu oluşturanlar ise kâfirlerdir ki Allahu Teâlâ’yı ve ahireti unutup kendilerini tamamen dünyaya vermişlerdir. Gazali, “Dünya hayatını ahiretten daha çok sevdiler.” (Nahl, 107) ayetinin bu gruptakileri anlattığına işaret eder. Aradaki iki grup da asilerdir ki onlar imanlarını korumakla birlikte dünyaya bağlılıklarından kendilerini koruyamamışlardır… ‘Başkalaşma, temkinsizce buzda yürüme gibidir’ Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘Yol Mülâhazaları’ adlı eserinde dünyevileşme girdabı başta olmak üzere insanı bekleyen tehlikelerden bahseder. Evrâd ü ezkârla bu tehlikelerden kurtulma yollarını anlatır. Hocaefendi’ye göre inanmış bir gönlün, başkalaşma yoluna sülûk etmeksizin, değişimin bir keresine bile müsaade etmeme kararlılığı içinde olması çok önemli. Çünkü değişme veya başkalaşma temkinsizce buzda yürüme gibidir. İnsan orada her an kayıp düşebilir. Hiçbir meseleyi küçük görmeksizin giyim-kuşamdan şekil ve şemaile kadar her hususta kendimiz olarak kalabilme

yollarını bulmalı ve o yolda kararlı bir tavır sergilemeliyiz. Kimilerine göre değişen dünya düzeninde bu başkalaşım ve meyil kaçınılmaz. İlahiyatçı yazar Ahmet Kurucan, bu bakış açısına açıklık getirmek için önce sosyal değişimin tanımını yapıyor: “Sosyal değişim, toplum hayatına yansıyan ve fertlerin yaşama tazlarına müsbet veya menfi planda tesir eden her şeydir. Mesela; dün şehirlerarası yollar atlarla, merkeplerle aşılırken, bugün otobüs, tren veya uçakla aşılması sosyal bir değişimdir.” Sonra can alıcı bir soru soruyor: “Acaba bazılarının zorunlu bazılarının ise fantezi gördüğü genellikle Batı kökenli değişim ferdî planda İslâmî yaşamaya engel midir?” İslâm’ın belli başlı özellikleri düşünüldüğünde, böyle bir hükme “Evet”.” demek, dine karşı yapılan bir iftiradır Kurucan’a göre. Veya nefsin ve şeytanın vesveselerine kanmaktır. Dünyevileşme kişinin kendinde başlayıp topluma sirayet eden önemli bir tehlikeye de işaret ediyor. İbn Haldun, toplumların yıkılışını fetih, ganimet, konformizm, rehavet ve çöküş olarak açıklıyor. Ancak Fethullah Gülen Hocaefendi, başkalaşma ve değişim rüzgârlarına kapılıp, dünyevileşme girdabına girildiğinde geri dönüşün her zaman mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Hocaefendi’ye göre insanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur. Bundan dolayı mü’min bir kuyuya düştüğünde, “Artık buradan çıkmam mümkün değil.” diyerek ümitsizliğe düşmemelidir. “Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas 28/77) ayeti aslında durmamız gereken noktayı anlamaya ve anlatmaya fazlasıyla yetiyor.


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

BEŞTE BİR’İN İSTİSMARI: HUMUS İslam’a göre humusun alınabileceği yerlerin sınırı ayet ve hadislerle belirlenmiştir. Ancak İslamiyet’ten 5 asır sonra şekillenen Şia, bu hususları yeniden şekillendirilip genişletmiştir. VEYSEL ENGI

1humus, İslam’da; savaşta ele geçirilen

Arapçada beşte bir manasına gelen

ganimetlerden, devlet hazinesine aktarılması gereken beşte birlik hisseye verilen isim olarak karşımıza çıkıyor. Enfal Sûresi 41. ayette Cenab-ı Mevla; “Bir de malumunuz olsun ki savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Resûlullâh’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir. Eğer Allah’a ve iki ordunun karşılaştığı, hak ile batılın iyice açığa çıktığı o Bedir günü kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman ediyorsanız, bu hükmü böylece kabul edeceksiniz. Allah her şeye kadirdir.” buyuruyor. Ehl-i sünnet uleması ayette zikredilen ve hadislerle çeçevesi çizilen bu uygulamada ittifak ediyor. Ancak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) asırlar sonra şekillenen Şii İmamiyesi, humusu kendine göre yorumlayıp genişletiyor. Deyim yerindeyse kurumsallaştırıyorlar.

Ehl-i Sünnet’e göre Humusun Alınması ve Dağıtılması Dinimizce humusun alınacağı yerlerin başında Enfal Sûresi’nde zikredildiği üzere ganimetler geliyor. Nebiler Sultanı (aleyhissalâtu vesselam) da birçok beyanında humus konusuna değiniyor. Resûlullah’ın huzuruna gelen Abdulkays heyeti, Efendimiz’den kendilerine tavsiyelerde bulunmasını ister. Nebiyy-i Ekrem de onlara şunları söyler: “Sizlere dört şeyi emrediyorum: Allah’tan başka ilâh olmadığı ve benim Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve bir de aldığınız ganimetin beşte birini Allah için (devlet hazînesine) vermenizi emrediyorum…” Fakat burada ince bir ayrıntı var. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Köksal, ganimetlerden kastedilenin sadece savaştan sonra elde edilen malları kapsayacağını söyleyerek, önemli bir noktaya dikkatimizi çekiyor: “İslamiyet’e göre yalnızca gayrimüslimlerle yapılan savaştan elde edilen ganimetlerin humusu olabilir. Bunun yine dinimizce belirlenen şartlar çerçevesinde taksim edilmesi gerekir.” Hz. Peygamber döneminde ganimet beşe taksim olurdu. Bir sehim Resûlullah’a, bir sehim onun akrabalarına, diğerleri de yetimler, miskinler ve yolculara verilirdi. Fakat vefat-ı Resül’den sonra kendi sehmi düştü, yakınlarınınki ise devam etti. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), humusta kendilerine düşen paydan ailesinin ihtiyaçlarını görecek kadar alır ve kalanı yine devletin menfaatine sarf ederdi. Her yönüyle üsve-i haseneyi (güzel örnek) temsil eden Efendimiz, kendilerine ayetle tahsis edilen hisseyi almada dahi çok hassas davranırdı. Dolayısıyla Enfal Sûresi 41. ayette geçen ganimet kelimesine, ticarî kâr, deniz ürünleri, haram karışmış helâl mal gibi sünnet, icma ve kıyasta bulunmayan ma-

nalar yüklemek, İslam fıkhına göre oldukça sakıncalı. Bir başka husus da idarecinin zimmetine humustan pay alma meselesi. Ehli Sünnet’te hiçbir mezhep imamı, idarecinin kendi zimmetine humustan bir şeyler alabileceğini söylemiyor. Yalnız aralarında Şafiî âlimlerin de bulunduğu bazı gruplar, halife ve akrabalarının ilk iki hisseyi alabileceğini savunuyor. Bu görüş, cumhurun görüşüne aykırı olup halifelik makamının bulunmadığı günümüzde de bir mana ifade etmiyor.

Şia’nın Humusu İstismarı İslamiyet’in ilanından yaklaşık 5 asır sonra şekillenen Şii İmamiyesi’ne göre humus, çok farklı ele alınıyor. Sünnî İslâm’da madenler gibi yerden çıkarılan maddelerden verilen zekât ve harp ganimetlerinden Allah Rasûlü’nün, devlet başkanının hissesine düşen 5’te 1’lik miktarı ifade etse de Şiîlikteki humusun kapsamı çok daha geniş. Şia’nın uydurduğu görüşe göre ticarî kâr, maden, define, harama karışmış helâl mal, denizden çıkarılan mücevher, savaş ganimeti, zımmînin (Müslüman bir ülkede yaşayan gayrimüslim) Müslüman’dan aldığı yer

dahi humusa dahil kabul ediliyor. Oysa sonradan eklenen bu maddelerin ne Yüce Beyan’da ne de sünnette yeri var. Eklenen bu yeni maddeler o kadar suistimale açık ki, devletin başındakiler ülkedeki her şeyden hesaplarına pay alabiliyor. Ehl-i sünnet’e göre kişinin yıllık ihtiyaçlarının dışındaki mallardan zekât alındığını, Şia’da ise zekâtla birlikte humusun verilmesinin şart olduğunu belirten Prof. Dr. İsmail Köksal, “Şiilere göre hayattaki her şeyden alınan humus farz. Hatta şöyle bir inançları var: ‘Bizim imamlarımızın hakkaniyetini kabul etmeyenlere karşı düşmanlık yaparız.’ Buradan hareketle Ehl-i sünnet olan Müslümanlarla da savaşsalar, onların mallarına

ganimet adı altında el koyabilirler.” Nitekim bunun son örneğini, Suriye’de yıllardır bitmek bilmeyen iç çatışmalar neticesinde görüyoruz. Suriye’den Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan Ehl-i sünnet insanlar, Şiilerin, evlerindeki malları çalıp ya da gaspedip Şam’da ve Dâriyye’de ‘Sûk-u ehli’s-sünne’ adını verdikleri bölgelerde sattıklarını anlatıyor. Prof. Köksal, bu zülme şöyle bir açıklama getiriyor: “Şia’nın kitaplarında Ehl-i sünnet, zımmi (kafir, gayrimüslim) olarak görülüyor. Şii görüşüne göre ehl-i beytin en büyük hakkı, imamlıktır (masum imamlık) ve bu hakkı takdir etmeyen herkes Müslüman bile

olsa düşmandır. Ve bu kişilerin malına humus adı altında ganimet olarak el konulup satılması helaldir. Ehl-i sünnet vel cemaat, onların bu görüşünü kabul etmediği için mallarına el konulabilir.” Bir zaman, Türkiye’yi darü’l-harp gören bazıları, bundan dolayı, sanki devlet, çalışarak elde ettiği özel geliri olan bir şahısmış ve onun malı aslında bütün kamunun malı değilmiş gibi, devlet malından almayı helâl addederdi. Humus da, bunun gibi, pek çok yolsuzluğa, devlet ve kamu malını kullanmada farklı davranmalara gerekçe oluşturabiliyor.

Şiî İmamiye’ye göre humus Ehl-i sünnet’in görüşleri Kur’an ve sünnet kapsamında ilk dönemde uygulanıp şekillendiği halde, Şii İmamiye’ninki yaklaşık beş asır sonra netleşir. Bu durum aynı zamanda Şia’nın bugünkü manada teessüs ettiği dönemdir. Şii İmamiye’ye göre humus sadece ganimet mallarından alınmaz. Çünkü ganimet mutlak olarak ‘kazanç ve kâr’ manasına geldiğinden havâic-i asliyeden (normal olarak maddî ve manevî hayatı idame ettirmek için insanın muhtaç olduğu şeyler) sonra kişinin bütün mallarının beşte biri olarak senelik hesaplanır. Ehl-i beyte husumet besleyenlerin (nevâsıb) malları şayet ülkede savaş çıkarsa ganimet kapsamındadır. Çünkü Şia’ya göre ehl-i beyte yapılan en büyük düşmanlık, onların devlet başkanı (masum imam) olma haklarını ellerinden almaktır. Madenler, defineler, denizden çıkarılan mallar ve mülkiyeti zimmîlere intikal etmiş araziden de humus alınır. Enfal Sûresi 41. ayette Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ‘zevilgurbâ’ olarak ifade edilen iki pay, masum imam veya onun vekiline aittir. Diğer üç pay da Haşimîlerin yetim, miskin ve yolcularına aittir.


31 GÜNDEM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

YA N D A Ş M E D YA N I N K A R A L A M AYA Ç A L I Ş T I Ğ I

AKIN ÖZTÜRK, KAMİL ARLI İSTANBUL

Türk okulları, Somali'de eğitimin öncüsü

1ması sonrasında Hizmet Hareketini 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruştur-

Osoble Ali'nin Somali Parlamentosu'nda yapılan faaliyetlere muhalefetiyle bilinen

Sistem çalışıyor endişeye gerek yok ZAMAN ISTANBUL

1Kılıç, Twitter yasağı ve yapılan eleşti-

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim

rilen hakkında ilk kez konuştu. Gazetecilere açıklamada bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Twitter erişiminin engelinin kaldırılması kararına karşı yapılan eleştirilere ilişkin, mahkemenin bir karar verdiğini. bu kararın sonucunda da bu tür duygusal bir takım reflekslerin olabileceğini belirterek bunları anlayışla karşıladığını açıkladı.

TARTIŞMALAR BENİM DIŞIMDA Haşim Kılıç, Cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili bir soru üzerine ise şunları söyledi, "Basında çıkan bu haberlerle ilgili benim hiçbir düşüncem görüşüm ve katkım yoktur. Bu olaylar tamamen benim dışımda haberim olmadan yapılan değerlendirmelerdir. Ben şu anda Anayasa Mahkemesi başkanıyım." Temel hak ve özgürlüklerle ilgili 2004’te anayasa da bir değişiklik olduğunu ifade

eden Kılıç, 90’ncı maddede, temel hak ve özgürlüklerle ilgili konularda ulusal yasalarla uluslararası anlaşma ve sözleşmelerde bir çatışma olduğu taktirde, uluslararası anlaşmaların esas alınması gerektiğini söylediğini ifade ederek. "Verilen kararların hiçbir zaman milliyetinin, dininin, mezhebinin olmadığı kanaatini taşıyorum. Kararları böyle değerlendiremezsiniz. Bu kararlar evrensel kararlardır. Temel hak ve özgürlükler evrensel değerlerdir."dedi. Kılıç, ülkede sistemin çalıştığını ve herhangi bir endişeye kapılmamak gerektiğini, bu çalıştığı sürece kendisinin herhangi bir endişe duymadığını ifade etti.

"MELİH GÖKÇEK'İN AYM'Yİ ZİYARETİ OLAĞAN" Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in kendisini ziyareti konusunda ise Kılıç, Gökçek'le eskiye dayanan bir hukuklarının olduğunu ifade ederek, ziyaretin 30 Mart seçimleriyle ilgili olmadığını ifade etti.

biri. Yapmış olduğu açıklama sadece kendi görüşü." ifadelerini kullandı. Mohamud,

KÜNYE

karalamak, itibarsızlaştırmak amacıyla onlarca yalan habere başvuran yandaş medya şimdi de eğitimde öncü olan Türk okullarını hedef alıyor. Hükümete yakınlığı ile bilinen Yenişafak Gazetesi geçtiğimiz günlerde, ‘Somali'de Cemaat okullarına soruşturma' ve ‘Somali'de okul isyanı' başlıklı haberleri ile Somali'de eğitime büyük destek veren ve Somali halkı tarafından da büyük teveccüh gören Türk okullarına karşı karalama kampanyasına devam ediyor. Yenişafak, Somali Parlamentosu Dış İlişkiler Başkanı Abdulkadir Osoble Ali'nin, Nil Akademisi'nin devlete devredilmesi için meclis başkanı ve başbakana mektup yazdığını, okulun vergi vermediğini, Nil Akademisi'nin okulun eğitim müfredatını değiştirdiğini ve okulu kendisine yüksek gelir getiren pahalı bir okula çevirdiği iddialarına yer verdi. Gazetenin bu kampanyasına Somali'den tokat gibi bir cevap geldi. Somali Federal Parlamentosu Dış İlişkiler ve Uluslararası Yardımlar Komisyonu Başkan yardımcısı, Somali Arap Parlamento üyesi Prof. Mohamed Omar Dalha yapılan açıklamaların Somali Federal Parlamentosunun görüşünü temsil etmediğini ve Abdulkadir Osoble Ali'nin şahsi görüşü olduğunu dile getirdi. Prof. Dalha, “Biz Nil Organizasyonun yapmış olduğu çalışmalardan son derece memnunuz. Somali de açmış oldukları 4 okul ve bir hastane ile Somaliye dünya standartlarının üzerinde eğitim ve sağlık hizmeti verdiklerini görmekteyiz. Somali halkı olarak her zaman Nil Organizasyonun yanındayız ve destekçisiyiz.” dedi. Somali Hükümeti Milletvekillerinden Enerji ve Tabii Kaynaklar Parlemento üyesi Abdullahi Ali Mohamud ise "Abdulkadir

Somali Hükümetinin, Nil Organizasyonun 2011 yılından beri Somali'de yapmış olduğu acil yardım, eğitim ve sağlık hizmetlerini desteklediğini söyledi. Hükûmete yakın medya organları tarafından yapılan itibarsızlaştırma ve karalamaya yönelik haberler üzerine Nil Organizasyon Genel Müdürü Osman Demirhan'da konu ile ilgili açıklamalarda bulundu. Demirhan, Nil Organizasyon'un 15 Ağustos 2011tarihinde Somali Hükümeti ile Eğitim anlaşması yaptığını, bu anlaşmanın 2. Maddesine göre organizasyonun vergiden muaf olduğunu belirtti. Aynı anlaşmanın 20. Maddesine göre de açılacak okulların eğitim müfredatının Somali Hükümetinin eğitim politikasına ters olmamak şartıyla Nil Organizasyon tarafından belirlenebileceğinin altını çizen Demirhan, anlaşmada yer alan maddelerde eğitim hizmetinin ücretli olduğunu sonradan getirilmediğini vurguladı. “Nil Organizasyon kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Yani bunun anlamı organizasyonun elde edeceği gelir, Somali eğitimi için harcanıyor. Yıllarca süren savaş sonrası harabe haline gelen binalar Nil Organizasyon tarafından teslim alındıktan sonra bakım ve onarımı yapılmış, ayrıca 500 kişilik İlköğretim okulu, 360 kişilik öğrenci yurdu, 600 kişilik aşevi, 60 yataklı Eğitim ve Araştırma hastanesi inşa edilerek Somali halkının hizmetine sunulmuştur.” diyen Demirhan, “Nil Organizasyon bünyesinde toplam 42 Türk personel, 197 Somalili personel olmak üzere toplam 239 personel istihdam ediliyor. Nil Organizasyon bünyesinde eğitim gören öğrencilerin yüzde 42'si indirimli, yüzde 20'si burslu ve yetim olarak okutuluyor.” ifadelerini kullandı. Demirhan son olarak, Nil Organizasyon ve Kimse Yok Mu Derneğinin organizasyonuyla 526 Somalili öğrencinin tüm eğitim ve ulaşım masrafları karşılanarak Türkiye'de lise ve üniversite eğitimi gördüğünü de sözlerine ekledi.

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 47 23 03 91 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 0045 27222296 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 20 66 16 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892


32 GÜNDEM BÜŞRA ERDAL

1devlet ve darbecilik’ gerçeği ile yüzErgenekon davası, Türkiye’nin ‘derin

leşmesi için tarihî bir fırsat oldu. Savcılar ve hâkimlerce, ‘Türk derin devleti/Gladio’ gözler önüne serildi. 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de 27 el bombasının bulunmasıyla başlayan süreçte savcılar iddianamelerle suçları ortaya koydu. Mahkeme ise, 20 Ekim 2008’de başlattığı yargılamada son sözünü ‘gerekçeli karar’ ile söyledi. Yani, 5 Ağustos 2013’te 242 sanık hakkında verdiği mahkûmiyetlerin sebeplerini, hangi eylemleri suç saydığını, hangi delilleri mahkûmiyete gerekçe yaptığını tek tek anlattı. Nitekim 23 iddianamenin birleşmesiyle oluşan 275 sanık hakkında 16 bin 798 sayfalık gerekçe hazırladı. 3 kitap hâlinde çıkan kararın birinci bölümünde savcıların iddiaları ve sanık savunmaları, ikinci kısımda Ergenekon hakkındaki deliller ve örgütün eylemleri, üçüncü bölümde ise sanıklara verilen hükümlerin gerekçeleri yer aldı. Yaklaşık 8 ay gibi bir sürede hazırlandığı dikkate alınırsa, hâkimlerin hayli yoğun çalıştığını söylemek mümkün. Ergenekon davası, Türk demokrasi tarihine geçen önemli bir yargı süreci. Susurluk kazasından sonra ismi açık açık telaffuz edilmeye başlanan ‘Ergenekon Terör Örgütü’ hukuk önünde hesap verdi. Örgüt, 2002 yılından yani Bülent Ecevit hükümetinin düşürülmeye çalışılmasından itibaren yargı konusu olsa da davanın geçmişe dönük ‘sembolik’ bir anlamı var. Bu davada sanık olan pek çok isim geçmişte karanlık eylemlerle, suç iddiaları ile gündeme gelmiş ancak hiç yargılanmamıştı. Bu davada mahkûm edilmeleri de Türkiye’de ‘dokunulmazlık’ algısını kırmış oldu. ‘Yeni Türkiye’ genelkurmay başkanlarının bile yargılandığı bir ülke oldu. Her ne kadar davanın sanıklarından müebbet hapis cezası alan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Gerekçeli kararı tanımıyorum!” dese de, mahkeme sanıkları tek tek tanımış ve ‘terör örgütü’ teşhisini koymuş. Şimdi mahkemenin gerekçeli kararla ne anlattığına ana hatlarıyla bakalım: Ergenekon diye bir örgüt var. Bu örgütün yapısı, eylemleri ve belgeleri dikkate alındığında mevcut yasalara göre silahlı bir terör örgütü özelliği taşıyor. Bu silahlı terör örgütü, bir ‘derin devlet’ yani ‘Gladyo/Kontrgerilla’ yapılanmasına karşılık geliyor. Esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde yasa dışı olarak oluşturulup faaliyet göstermekte ve mensupları arasında asker-sivil toplumun her kesiminden ve her statüden insanlar bulunmakta. Toplumda geçmişten bu yana Ergenekon ismi dâhil değişik isimlerle bilinen, kabul edilen ve eylemleri şikâyet edilen ‘derin devlet yapılanması’ hakkında ilk kez bir yargı kararı verildi. Derin devletin izine ‘Susurluk davası’ ile ulaşıldı. Ancak, Ergenekon davasının delilleri Susurluk davası delillerinden kıyas dahi yapılamayacak derecede daha güçlü. Ergenekon Terör Örgütü’nün kendine özgü bir yapısı var; birbirlerini tamamlayan ve destekleyen kompartımanları olan, ancak bu kompartımantasyon/perdeleme sistemi gereği birimler arasında sınırlı bir iletişim söz konusu. Örgüt üyeleri, TSK’dan iktibas edilen ‘bilmesi gereken’ prensibi çerçevesinde faaliyet gösteriyor. Herkes, kendi uzmanlık alanında örgüte katkı sağlıyor. Sanıkların işlediği en önemli suç ‘darbe teşebbüsü’ ya da ‘darbeye zemin hazırlama’. Bu suç, iki dönem hâlinde işlenmiş. Ergenekon, Bülent Ecevit başkanlığındaki 57. hükümet (1. dönem) ve Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki 58 ve 59. hükümetleri (2. dönem) hedef aldı. Mahkeme, sanıklar ve kamuoyunca dile getirilen ‘Neden geçmişteki olayları da yargılamıyorsunuz?’ sorusuna cevap veriyor. Burada 1980 öncesi ve 1990’lı yıllarda gerçekleşen

Türkiye, ‘derin devlet’in örgütlü yapısı Ergenekon’la mahkemede hesaplaşırken, bitime beş kala bazı kurallar değişti, kumpas iddiaları dile getirildi. Ancak yargı, 8 ay gibi bir zaman diliminde 16 bin 798 sayfalık (3 cilt) gerekçeli kararını yazdı ve önemli tespitlerde bulundu.

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

yasa dışı olayların ve faili meçhul cinayetlerin kastedildiğine dikkat çeken mahkeme, bu gibi itirazların pratikte yeri olmadığını çünkü mahkemenin önüne gelen davadaki eylemleri yargılayacağını vurguluyor: “Eski tarihli olaylar da bir mahkemenin önüne getirilirse elbette bakılacaktır. Bu konuda toplumsal sorumluluk söz konusudur.” Örgüt, ‘ilk dönem’de Bülent Ecevit’i başbakanlıktan el çekmeye zorluyor. Daha sonra Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde yasa dışı oluşturulan Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun faaliyetleri ve planlanıp yürürlüğe konulan Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven darbe planları çerçevesinde AKP hükümetini hedef alıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın tuttuğu günlüklerin 20032004’e ait kısmı ile sanık Mustafa Balbay’ın tuttuğu dijital not/günlük mahiyetindeki çalışmalar suç içeren eylemlerin anlaşılmasında önemli deliller. Ergenekon’un ikinci dönem faaliyeti, Cumhuriyet gazetesine bombalı saldırı ve Danıştay hâkimlerinden birinin öldürülmesi ile başlıyor. Bu eylemlerin hemen öncesinde kurulan sivil toplum örgütlerinin de nefret, şiddet ve darbe söylemleri içeren ve yasa dışına çıkan faaliyetleri bulunuyor. Ergenekon’un kontrolündeki sivil topum örgütlerinin faaliyetleri en çok bu dönemde. AKP hükümeti orjinli bir ismin cumhurbaşkanı seçilmesini engelleme hedefleniyor. Yine Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi’nde yoğunlaşan muvazzaf personel ve silsiledeki üstleri tarafından hükümet aleyhine yasa dışı planlar hazırlanıyor, sahte isimlerle internet siteleri kurdurularak buralarda hükümeti yıpratıcı psikolojik propaganda yayınları yapılıyor. Mahkeme bu noktada, AKP’ye kapatma davası sürecinde de bir kısım sanıkların aktif faaliyetleri olduğunu belirterek İlker Başbuğ ve ekibini işaret ediyor. Partisine kapatma davası açılan Başbakan Erdoğan, Başbuğ tahliye olduğunda ‘Geçmiş olsun’ diye aramıştı. Ergenekon’un ‘kumpas’ olduğunu da iddia etmişti. Bu gerekçeli karar ile de asıl Başbuğ’un Erdoğan’ı hedef alan bir kumpasın içinde olduğu anlatılmış oluyor. Başbuğ’a ‘terörist’ denilmediğine, bu tanımın kamuoyunda yapıldığına dikkat çekilirken, kanundaki tanımın ‘terör suçlusu’ olduğu ifade ediliyor.

EYLEMLERİ SUÇ GÖRMEDİLER Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gerekçeli karar sistematiğini uygulayan, dipnotlar konulan kararda özetle, sanıkların birbirlerine sahip çıktıkları, bir sanık itirafta bulunsa bile üzerine gitmedikleri, yaptıkları eylemleri suç olarak görmedikleri, bu noktada ciddi bir psikolojik harekât uyguladıkları anlatılıyor. AKP muhalifliğinin değil, örgütsel faaliyetlerin mahkûm edildiği, ‘karışık ilişkiler yumağı’ diye tanımlanan yapının tam olarak çözülemediği aktarılıyor. Yeni bir soruşturmanın gerekliliğine de vurgu yapılıyor. Gerekçeli kararda çok fazla bilgi ve belge var. Derin devlete, darbe geleneklerine dair ciddi analizler yer alıyor. Sonuç olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, bugüne kadar söylenmemiş bir şeyi söylüyor: Türk derin devletinin adı Ergenekon Terör Örgütü. Bu örgüt, darbe yapan, darbe için ortam hazırlayan, bu uğurda cinayet işleyen bir yapı ve çok güçlü. Bugün, hükümet kanadından gelen ‘olumsuz’ havaya rağmen, hâkimlerin bu kararları, ‘derin devlet ve darbecilik’ gerçeği konusunda büyük bir çığlık. Başka hiçbir örgüt-terör davasında olmadığı kadar ‘zengin’ delillerle dolu dosya. Delilleri ardı ardına incelediğinizde ‘kumpas’ iddialarını çürütüyor. Kaldı ki, 2 büyük kanlı darbe, bir post-modern darbe ve iki muhtıra bunun en canlı delili.


33 GÜNDEM MUHSİN ÖZTÜRK

BİR ZAFERİN HASARI!

1ti’nin zaferi ile sonuçlandı. Yolsuzluk, 30 Mart belediye seçimleri AK Par-

baskı ve yasak furyası ile birlikte bir sandık zaferi kazanmak azımsanacak bir şey değil. Politikalar bir kenara bırakılsa da sadece oy üzerinden manzaraya bakıldığında durum ortada. Muhalefetin birer-ikişer puan artışı, iktidar partisinin 5-6 puanlık (3 milyon seçmene denk gelen) düşüşüne rağmen yüzde 40’ın üzerinde bir oy, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını gündeme getiriyor. Ve Kürt siyasetinin de desteği ile Köşk’e yürümenin mümkün hâle geldiği konuşuluyor. Bir zaferin hasar tespiti yapılabilir mi? Evet. Çünkü 30 Mart bir zafer olduğu kadar geride büyük hasar bırakmış, tarihe de böyle geçecek bir seçim. 2011 seçimindeki kutuplaşmayı demokratlar ve askerî vesayet unsurları arasındaki ‘hayırlı’ bir kutuplaşma olarak tarif etmek mümkün. Ama 2014’te iyice belirginleşen gerilim için aynısını söylemek zor görünüyor. Artık, Uludere’den Gezi’ye, Cemaat meselesinden uluslararası ilişkilere kadar eski AK Parti siyaseti değil, eski Türkiye siyaseti hâkim. İktidar partisinin demokratik siyaseti terk etmiş olması, topluma ‘adam edilecek insanlar’, muhaliflere de ‘yok edilecek düşmanlar’ gözüyle bakması dönemin öne çıkan özelliği. Bu tutum toplumsal destek alsa da sorun ortada duruyor. En büyük hasar, zafer ilan eden partinin artık eski parti olmayışı, elde ettiği halk desteğini eski Türkiye siyasetinin dolaşımı için devreye sokması. Üstelik cumhurbaşkanlığı da düşünülerek mutlak zafer için demokratik siyasetin yani eski AK Parti’nin feda edilmiş olması. Ne AK Parti eski parti ne de o yüzde 50, eski yüzde 50! Toplumsal ayrışma! Türkiye tarihinde az görülür cinsten bir ayrışma baş gösterdi. Ailelerden arkadaş çevrelerine, toplumsal gruplardan gündelik hayata yansıyan bir bölünme bu. Yüzde 50’yi tutturmayı en büyük ve tek öncelikli siyaset hâline getiren iktidar partisinin tercihleri rol oynadı bunda. Tehdit algısı üreterek insanların tercihlerini yönlendirme, eski bir Türkiye alışkanlığı. İrtica, sol ve bölünme tehdidi gibi darbe gerekçeleri, aslında tıpkı darbeler gibi üretilen bir şeydi zaten. Laik aydın cinayetleri ve Madımak gibi fecaatler üzerinden ‘tehdit altındasın’ algısı üretilerek insanların laikçi devlete sahip çıkmasının sağlanması 90’ların gerçeğiydi. Gezi olaylarının sadece iktidar partisini değil, topyekûn bütün muhafazakârları hedef aldığı algısını üretmek de benzer bir davranış biçimi. Gerçekliği hayli su götürür olan ‘camide içki’ ve ‘Kabataş’ta başörtülü kadına karşı çirkin saldırı’ argümanlarının en önemli sonucu, iktidar partisiyle ilişkisini gevşeten muhafazakâr seçmenin onun etrafında kenetlenmesine yol açmasıydı. Sadece muhafazakâr iktidara değil, muhafazakâr bireylere yönelik bir ‘darbe’ydi Gezi ve AK Parti ‘son kale’ olarak savunulmalıydı! Bütün gerçeklikler çiğnenerek, yok sayılarak ve manipüle edilerek yaygınlaştırılan bu söylem, 30 Mart’a kadar artarak sürdü. Her ne oluyorsa muhafazakâr demokrat iktidarı devirmek için olmaktaydı, devlet tehdit altındaydı, gün yeni bir İstiklal Savaşı günüydü! Varlık-yokluk mücadelesinde rasyonel gerçekler değil, nerede durulacağı önemliydi, o da belliydi. Eğer cemaat değil de başka ‘yeni düşman’ olsaydı bile o kutuplaşma denklemi varlığını koruyacaktı. İş gördüğü için bundan sonra da gerilim(ler) gündemimizdeki yerini korumaya devam edecek. ‘Komploya inanmıyorsan, komploya dâhilsin’ görüşünün sahibi bunu bilip bunu söylüyordu. Zaman gerçekleri konuşmanın zamanı değildi; çünkü büyük komplo vardı, önce onun savuşturulması gerekiyordu. 10 kişinin ölümüne sebep olan ‘Gezi’ süreci ve Cemaat’e yönelik sınırsız kara propaganda kampanyası, kutuplaşma üzerinden siyasi

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

30 Mart seçimlerini daha çok tartışacağız. O zaferin paydaşlarının inanılmaz başarı öykülerini her gün tekrar tekrar dinlemekten biraz sıkıldıysanız bu zafer yolunda şarampole itilen şeylere göz atabiliriz. En azından bir kısmına…

zafer elde etmenin yolu oldu. Her şey o yüzde 50 rakamını tutturmak içindi belki. Üstelik tarihin en büyük yolsuzluk davası, yasaklar, hukuksuzluklar, tek adam rejimi uygulamaları sandıkla aklanmış oldu(!). Geriye çekirdek aileye kadar yansıyan düşmanlıklar, ayrılıklar, sarf edilen kötü sözler, kaybolan toplumsal huzur ve güvensizlik kaldı. İnsanların birbirine düşman olduğu tezine dayanan bir zaferin, geriye düşmanlık mirası bırakmasından daha tabii ne olabilir ki? Özgürlük kalesi! Özgürlük kaleleri yok artık. Belki özgürlüğünü koruyabilmiş birbirinden habersiz adacıklar var. Artık kendini özgürlüklerin büyük savunucusu olarak gören bir topluluk ve geniş entelektüel birikime sahip bir kesimden söz edemeyiz. Kendilerini öyle ifade ediyor olsalar bile. Özgürlükleri ilkeler çerçevesinde ve sistematik olarak savunan bir entelektüel zümre yok. Varsa da bölündü, parçalandı. Türkiye’de DP ve CHP üzerinden akan iki büyük siyasal kanalda büyük kayışlar oldu. En azından ‘siyasi tutum’ bakımından böyle. O yüzden her grup içinde statükoyu ve özgürlükleri benimseyen kişi ve kesimlerin olduğu, topyekûn demokratlar ve karşıtları ayrımının ortadan kalktığı ortada. AK Parti hâlâ kendini demokrat kale gibi addetse de belki o çizgiden en uzağa savrulan parti oldu. Buna rağmen gelen halk desteği iyi kötü giden bir ekonomi

gibi reel nedenlere, büyük organizasyon kabiliyetine dayanıyor belli ki. Korkutma, manipülasyon ve baskının görülmedik bir medya desteğiyle yaygınlaştırılması, âdeta başka sese yer bırakılmamasının da ‘zafer’de büyük etkisi var elbette. Demokratlaşmanın liderliğini yapan parti artık devletçiliğin bayrağını taşıyor. Özgürlük ve demokrasi savunuculuğunu bir partiye destek vermek olarak görmek, o iddiaya sahip partinin bambaşka serüvenlere savrulmasına rağmen bunu sürdürmek elbette bir tercih. Ancak artık sizi özgürlükçü yapmayan, kendinizi öyle adlandıramayacağınız bir taraftarlık. En büyük kayıp özgürlükçü bilinen kalemlerin mazeretlerle bezenmiş talihsiz kayışları oldu. Hiç olmaması gereken! “Bu olmuş, bu söylenmiş olamaz” başlığı altına girecek o kadar çok şey var ki! Cuma hutbesinde açıkça iktidar lehine metin okutmak mesela... Üstelik bu sadece bir hutbelik değil; bir süredir Diyanet’in bütün açıklama ve etkinliklerinde görülen siyasi tavrın billur hâli. Hayatını kaybetmiş bir çocuğun arkasından bırakınız taziye vermeyi ‘terörist’ diye konuşmak da ilklerden. Toplumda büyük üzüntüyle karşılanmış ölümün ardından çocuğun annesini meydanlarda yuhalatmak da öyle. Toplumun bir kesiminin olayı böyle görmesini sağlamanın vicdanlardaki hasarının ölçüsü yok. Muhafazakârlık iddiasında parti olarak,

Türkiye’nin en geniş dindar topluluğuna kullanılabilecek en ağır ve çirkin sözlerle saldırıya geçmek, bunu yaparken de dindarların en büyük savunucusu payesine erişmek de öyle! Ya askerî vesayetin geriletilmesi işlevini gören Ergenekon davalarını ‘millî orduya kurulmuş kumpas’ olarak ilan etmek, siyasi cinayette suçüstü yakalananların serbest bırakılmasını sağlamak… Ve onların kanlı mirasını yeni icat edilen aktörlere yüklemeye çalışmak. İnsanların birbirine düşmanlığından siyasi zafer ummak, ummakla kalmayıp elde etmek… Yalanı, yalan olduğu bilindiği hâlde dolaşıma sokmak. Yalanı toplumun her katmanına yayma gücü ve becerisine sahip olmayı, yalanın yalanlanmasının bir hayli sınırlı kalmasından medet ummayı avantaj görmek… Majestelerinin yazarı! Şüphesiz 30 Mart zaferinin en büyük hasarı düşünce ve medya hayatına oldu. AK Parti’nin entelektüelleri kaybettiği açık. Entelektüellik iddiasında olanların, bu iddialarını yitirdiği de. Erdoğan-’ın meydan konuşmalarını topluma yaymak ya da o konuşmalar çerçevesinde kalem oynatmak diyebileceğimiz bir işlevi var o medya ve o kalemlerin. Zaferin en büyük kahramanlarından biri olsa bile gazetecilik tarihinin en büyük hasarlarından biri olarak ortada duruyor. Üstelik elde edilen zaferi kutlama ve kutsama durumunda olanlar da onlar.


34GÜNDEM Faksı Türkiye’ye getiren kişi olarak bilinen işadamı Ayhan Bermek, Fethullah Gülen’i tanımasını hayatının miladı olarak tanımlıyor. “Hizmete dair saldırıları duyacağıma dağda çoban olsaydım.” diyen Bermek, Türk işadamlarını Çin ve Japonya pazarlarına çağırıyor. CEMAL A. KALYONCU

1rucusu Bekir Okan’la bir gün yemek Arkadaşım, Okan Üniversitesi’nin ku-

yiyoruz, ailece. ‘Kaç yaşındasın Ayhan?’ dedi. ‘54’ dedim. ‘Ayhan’ dedi, ‘Zaman nasıl çabuk geçiyor? Anadolu’da çocukken sala verilir, kim öldü derdik. Aramızda bilen olurdu, ‘Ya Ali dayı öldü.’ ‘İşte Ali dayı ne iyi adamdı falan. Ali dayı kaç yaşında idi?’ ‘70.’ Amma yaşamış Ali dayı.’ Sayı saymasını yeni öğreniyorsun. Ölüm aklından geçmiyor. 70 yaş! ‘Ayhan’ dedi, ‘Ölüm Allah’ın emri de senin çok yaşamış Ali dayının yaşına ne kadar kaldı?’ dedi. 1998 yılıydı. ‘16’ dedim. Yemeğin sonu idi, kiraz yiyorduk. ‘16 kere kiraz yiyecen, 16 kere de kar görecen’ dedi. O sene Samsun’a gittim. Futbol Federasyonu’ndayım. Samsun’da açılış var. Çelengi koydum, İstiklal Marşı’nı dinliyorum. Gözümün önüne 1960’ta lise son öğrencisi Ayhan Bermek geldi… Kafamda şapka da vardı. O zaman biz şapka takardık lisede. Üniversite bitmiş, iş hayatını kurmuşsun, kızın büyümüş. Futbol Federasyonu’nda görev almışsın. Neler yapmışsın neler. Bekir bana ‘Çok yaşamış Ali dayının 70’ine 16 kaldı’ dedi. O zaman bu dünya egoların ve enaniyetin tatmin yeri değil. Allah nasip etti, çiftlik evinde oturuyorum. Benim şurada kalmış 16 kiraz mevsimim. Hemen kiraz verecek ağaçlar istedim. Bursa Kestel’den 12 yaşında ağaçları tırlara yükleyip getirdiler. 32 tane ağaç diktim. Her sene meyvesini bu düşüncedeki insanlarla yiyor ve de oradaki fakirhanelere, yurtlara gönderiyorum. Sezen Aksu, torunumu kutlamaya geldiğinde ona anlattım bu hikâyeyi. Bir şarkının nakaratına yazmış, ‘Geçti eski baharlar / Önümüzde kaç kiraz mevsimi var?’ diye.” Tekefaks’ın kurucusu, Türkiye’ye ilk faksı getiren işadamı, aynı zamanda Futbol Federasyonu’nda üç ayrı dönemde yönetim kurulu üyeliği ve millî takımlar sorumluluğu yapmış Ayhan Bermek, bu olayın hizmet felsefesi ve duygularıyla çok örtüştüğünü söylüyor. Bir nevi hayata bakış açısı… 27 Şubat 1944’te dünyaya gelen Bermek, 1999’dan bu yana da Hizmet Hareketi’ni yakından bilen biri. İşadamı İhsan Kalkavan’ın daveti sonucu Japonya’da bir okulu ziyaretle başlamış süreç: “Gönlüm orada kaldı. Ondan sonra Japonya’nın abisi biz olduk! Çok güzel bir dünya. Tabii Hocaefendi’yi tanıdım.” Bermek’in “O benim kanaat önderim, edep hocamdır.” dediği Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yanında onar günlük iki kamp hayatı da olur zamanla: “Orada ikindi sonrası sohbetlerinde fikriyat olarak tanımak, ondan istifade etmek bulunmaz bir nimet. Sonradan görmeyim, birinin rahle-i tedrisinden geçmedim. Ama dinin nezaket, sabır, hoşgörü olduğunu, insanı mutluluktan mutluluğa uçurduğunu, öte âlem için bu dünyada yapılacak çok şeylerin olduğunu öğrendim. Tamamen kalbî, insan odaklı bir dünyanın içine düştüm. Ve hakikaten samimi söylüyorum ki arkamı dönerek yaşayabileceğim bir dünya bu Hizmet dünyası. O kadar güzel yaşıyorum ki, o kadar iyi insanlarla

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

BUNLARI DUYACAĞIMA DAĞDA ÇOBAN OLSAYDIM

merhabalaşıyorum ki… Yani Hizmet nedir deyince çok şey anlatılır fakat ideal olan, sıfır diye bir şey olmaz ama, egoların törpülendiği bir dünya bu.” Bermek, tanışmasına vesile olduğu için İhsan Kalkavan’a da ayrıca müteşekkir bu konuda. Hayatı ve çevresi de değişmiş bu süreçte: “Aşağı yukarı son iki-üç sene içinde kendimin de isteğiyle arkadaş çevrem tamamen değişti. Hizmet ile daha çok beraber olmaktan mutlu oluyorum.” Bermek, röportaj sırasında “Yetişme tarzından ve bir de Fethullah Gülen’in hitabet şeklinden, onun yüzüne bakabilmem için kelimeleri çok dikkatli seçmem gerekiyor.” diyerek ağzından çıkan ifadeleri tartarak konuşuyor. Onun için Hizmet’e yönelik suçlamalara aynı tarzda cevap vermiyor. “Çünkü biz duadan, sevaptan, hizmet etmekten başka bir iş bilmeyiz.” diyor. Dolayısıyla kendisinde kem söz, kızgınlık gibi şeylerin kalmadığını anlatıyor: “Hizmet’i tanımak, hayatımda milat gibi. Evet, iyi bir adam olmaya çalışıyordum, inançlarım, ailemi yetiştirme tarzım… Ama Hizmet’teki öğretmenleri, özellikle yurtdışındakileri görüp tanıdıkça ben bunlar gibi olmak için on fırın ekmek yemem lazım dedim.” Son dönemlerde Hizmet ile ilgili en yüksek siyasi makamlarca söylenenlere bir türlü anlam veremiyor. Veremediği gibi sindiremiyor ve kabullenemiyor. Mesela Başbakan’ın ‘İnlerine gireceğiz, inlerine!’ ifadesi karşısında tepkisiz kalamıyor: “Biz inlerde değil, evlerde oturuyoruz. Evimizin kapısı da herkese açıktır, gelsinler çay, kahve ikram ederiz.” Birtakım büyükelçilere yurtdışındaki okulların kapatılması ile ilgili söylenenlere de sessiz kalamıyor: “Bu her yönüyle vahim bir olay. İslamiyet için çok vahim, Türkiye’nin gelişmesi için çok vahim, öncü insanların emeklerinin zayi olması açısından vahim. En önemlisi de dinlerarası diyalog ve dünya barışına atılmış adımlar için vahim.” Bunca hakaretin havada uçuştuğu ortamda Bermek, duyduklarına inanmak istemediği için şunu da düşünmüş: “Keşke işadamı olmayıp olayların içinde olan biteni bu kadar görmese ve hissetmese idim. Dağ başında bir çiftçi, bir çoban olsaydım da mutlu yaşasaydım.”

Hocaefendi’yi vefasızlık üzdü

İş adamı Ayhan Bermek

Ayhan Bermek, bütün bunlara rağmen aleyhteki bu çalışmaların beyhude olduğunu da söylemeden edemiyor. Zira Hizmet Hareketi’nin şikâyet edildiği ABD’de Başkan Obama’nın yakın lobisinde 4 Türk bulunuyor. Ayrıca Amerika’da bu okullarda okuyan çocukların hem başarıları hem ailelerine karşı tutum ve davranışları da takdir görüyor: “O zenci çocukları ile anne babaları iftihar ediyor. Amerikalılar neredeyse bütün okulları bize devredecekler. Amerika’da çığ gibi büyüyor mesela. Bir okul ister Afrika’da ister Sovyetler’de ister Japonya’da açılmış olsun. Hacı Kemal Abi’lerin Azerbaycan’da, Türkmenistan’da başlattıkları bu dünya hareketi bugün bu seviyeye geldi. Maalesef Türkiye bunun farkında değil. Seçim meydanlarında oy şeyi olarak kullanılıyor bunlar.” Bermek, yapılanlara karşı Gülen’in, kendisinin de bulunduğu bir sohbette söylediklerini hatırlamadan edemiyor: “Gazetedeki röportajında da var. ‘İman çok önemli din açısından, ikincide vefa gelir’ dedi.” Kendisini ‘zaman şahidi’ olarak ifade eden Bermek, bunu da pek çok şeyi görüp geçirmekle açıklıyor. 70 yıllık hayatında tek parti döneminden günümüze, iş dünyası tecrübesinden askerî hayata dair pek çok hatıra var. Samsun Çarşamba doğumlu Bermek’in ailesi aslen Bulgaristan Kırcaali’den gelme. Dedesi Seyit Ağa, aşçılık yaptığı için Aşçı Seydaga diye bilinirmiş orada. Daha sonra Edirne’ye yerleşip aynı işi devam ettirmiş. Fakat aileden Türkiye’ye ilk gelen babası Nuri Bermek. Takriben 1934’te okumak için


35 GÜNDEM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

gelmiş ve Bursa Orman Okulu’ndan mezun olmuş. Nuri Bey, burada kendisi gibi bir memur çocuğu olan ve bankada veznedarlık yapan Ragıp Bey’in Trabzon Maçka’da görevli iken dünyaya gelmiş kızı Aliye Hanım’la birleştirmiş hayatını. Nuri Bey, memur olarak uzun yıllar Samsun ve ilçelerinde mühendis muavini ve Orman Bölge Şefliği yapmış. Ve üç çocuğu da Çarşamba’da görevli iken dünyaya gelmiş. Ayhan’dan 5 yaş küçük olan ve hukuk eğitimi almış ancak hiç avukatlık yapmayıp ağabeyinin yanında bulunmuş, bugün işadamı olarak bilinen Haluk ve Mesut Parlak’ın İstanbul Üniversitesi Rektörü olduğu dönemde rektör yardımcılığı görevinde bulunmuş, diş hekimliği fakültesinde öğretim görevlisi olan Çiğdem Hanım da burada büyümüş. Dolayısıyla Bermek ailesi artık Çarşambalı bilinir olmuş: “Biz de benimsedik. Nerelisin denince Çarşambalı diyoruz. Şimdi yaş 71’e gelince geriye bakıyorsun Allah’ına hamdederek bir zaman şahidi görüyorsun kendini. O kadar çok şey görmüşsün ki… Türkiye’nin en hareketli zamanı… Dünyada da değişimin en çok yaşandığı zaman.”

Babası da sürülmüş! Nuri Bey, çok kısa bir süre İstanbul Üsküdar ve Unkapanı’nda şeflik yapmanın ve Demokrat Parti döneminde yine kısa süreliğine Ankara’ya sürülmenin yanında burada geçirmiş memuriyetini: “Bugün gördüğümüz ayrımcılığın kaynağı daha biz demokrasiye geçtik dediğimiz ikinci partinin kurulması ile 1940’larda başladı. İkinci parti kuruldu, demokrasi kurduk dedik. Demokrasinin ruhunu, hukukun üstünlüğünü, adaleti getirememiş ki. Onlar aynı partinin içinde idi zaten… 50’den sonra Vatan Cephesi’ni kurdular. Bu ne demekti? Babam ormancı olarak kaçak odun kesen birini yakaladı veyahut işini doğru yapıyor. O Vatan Cephesi’nden biri ‘bunu sürün’ diye partinin gayriresmî militanlarına, milletvekiline söyleyip onu oradan sürdürürdü. Ben buna şahit oldum. Bugünkü 10 bin polisin, 2 bin hâkimin sağdan sola savrulmasını düşünüyorum. Memurun bir hurcu vardır. Askerler daha iyi bilirler. Yatağı, yorganı onun içine koyar, otobüsle, trenle yallah gidersin. Uyar mı uymaz mı, çocukların okulu ne olur? Hatırlıyorum çocukluğumda. O zaman bizim evde cenaze çıkmış gibi ağlama oldu. Babamı tayin ettiler Beypazarı’na.” Fakat bir süre sonra ihbarı yapan utanır ki Nuri Bermek’i geri çekerler Samsun’a. Eski zamanlar, eski çocukluklar bugünkü gibi tüketim alışkanlıklarının olmadığı asude zamanlardı Bermek’e göre. Tutumlu bir anne, bir memur geliriyle geçirilen kanaatkâr çocukluk devresi… Böyle bir dönemde Yeşilırmak İlkokulu’na başlıyor Ayhan Bermek. Mezun olduğu okul da Samsun Atatürk İlkokulu. Sonra Samsun 19 Mayıs Lisesi ve Kavak Ortaokulu’nda orta eğitim hayatı… Baba memur olduğu için ilçeler arasında taşınıp durmuş aile. 1960 darbesine az bir zaman kala Ayhan Bermek lise son sınıf öğrencisidir. Ama o yıl dersler biraz uzar ve 61’de bitirebilir okulu. Bu arada çalışmaya başlar. 1962’de ise İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni kazanır. Üniversite eğitimi de epey uzun sürer, 1968’de mezun olabilir. Memur çocuğu olarak ticareti kafasına koymuştur ki üniversitede iken elektrik malzemeleri, kablo vesaire satışı yapan kendi firmasını kurar Karaköy’de. Okulda da aktif bir öğrencidir. Kardeşin kardeşe kırdırıldığı dönemlerin şahidi olur. Bozkurt Nuhoğlu, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının dönemidir o dönem: “Herkes arkadaşımdı. Kantinde toplanırdık. Kimseye hangi memlekettensin dahi demedim. Ne bölgecilik ne mezhepçilik… Bunlar yoktu. İşte o devirlerde başladı kaynamaya.” Okuduğu fakültedeki öğrenci teşkilatının başkanlığını yapar. ‘Marksist olmamakla ve milliyetçi duyguları ağır basmakla beraber ortanın soluna’ ait hisseder kendisini: “Çünkü

Ayhan Bermek, Futbol Federasyonu’nda yönetim kurulu üyesi, asbaşkan ve Milli Takımlar Sorumlusu olarak görev yaptı. o hep içimde haykırır. Hizmet’in içinde de diyorum ya 160 ülkeye gitmişiz. Bayrakları bayrak yapan kandır, toprak uğrunda ölen varsa vatandır. Bu duyguyu benim elimden kimse alamaz. Solu hâlâ sosyalizm olarak almam, sol biraz hayat üslubudur; yeşili seven, gelir dağılımındaki adaleti arayan…” Bermek, okul ve çalışma hayatının yanında futbol da oynamaktadır üniversite yıllarında. Önce Vefa’da, ardından da Beyoğluspor’da kalecilik yapar. Arkadaşları arasında, daha sonra Beşiktaş’a geçen Merkez Hakem Kurulu Başkanı Zekeriya Alp ve Sabri Çelik ile F.Bahçe’ye transfer olan başka isimler de vardır. Bermek için üniversite bitince futbol hayatı da sona erer: “İyi bir futbolcu değildim.” Bermek, futbol dünyasına bir daha 1986’da dönecektir; önce Erdenay Oflas, sonra Halim Çorbalı federasyonlarında yönetim kurulu üyesi ve asbaşkan, devamında da Şenes Erzik federasyonlarında Millî Takımlar Sorumlusu olarak... Bermek, 2005 ve 2008’de Federasyon Başkanlığı için adaylığını koyar ama nasip değildir bu sefer. Ayhan Bermek, okulu bitirir bitirmez, 1968’de de evlenir. Sınıf arkadaşı Reyah (Uzun) Hanım’la askere gitmeden yuvasını kurar. Sonrasında Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay olarak başlar askerliğine. Burada 97. Piyade Alayı’na kura çektiğinde önce şaşırır. Fakat alayın İstanbul’a çok yakın, Kandıra’da olduğunu öğrenince rahatlar. Bu arada, bugün sanatçı Murat Başoğlu ile evli olan Hande Hanım dünyaya gelir. Bermek’in hayattaki tek pişmanlığı, o zamanlar ikinci çocuğu düşünmemiş olmasıdır. Türkiye her on yılda kaotik süreçlerden geçmeye o yıllardan alışmıştır. 12 Mart 1971 muhtırası verildiğinde İzmit Orduevi’ne tayin edilir. Ona kalırsa, biraz da asker ruhlu olduğundan kıtayı tercih eder ama nafiledir. Muhtıra öncesi sokaklar yine karışıktır: “Kardeşi kardeşe hakikaten kırdırdılar. Bir gün İzmit’in mi kurtuluşu idi neydi, bilmiyorum. Çağırdılar, kurmay başkanı. ‘Bermek’ dedi ‘gidip gitmemekte serbestsin. Aldığımız bir istihbarata göre İstanbul’dan gelen trende Necmi var.’ Deniz’lerin etrafındaki çocuklardan. Sınıf arkadaşım. O zaman her şey İktisat’ta oluyordu. Oradan dönerdi işler. ‘Onu sen tanıyor musun?’ dedikten sonra devam etti: Tren durmadan buraya gelecek, bu istasyonda duracak. Ön kapıdan gireceksiniz, seni de arkadan koruyacaklar.” -Ne yapacaksınız? Çaka çak yapacaklar. Ben tanıyorum. Hiç olmazsa kurtarırım diye gidiyorum. -Siz hedefi göstereceksiniz… Tren geldi, durdu, bindik. Sivilim. Mermiyi ağzına vermişim. Ama Necmi yok.

Necmi gözleri yeşil. Gözümün önüne geliyor. İşte kardeş kardeşi vurma bu. -Karşılaşsanız… Ne olur bilemezsin. Fakat aylarca kâbus gördüm. Sanki karşılaşmışız gibi, Necmi’yi görüyorum, görmemezlikten geliyorum. Necmi şaşırıyor, panik yapıyor, kalkıyor. Silah çekiyor. Ben ona ateş ediyorum. Yani Türkiye bunları atlattı. Rabbim bunları bir daha göstermesin.” Ve askerlik böylece biter. Dönüşte iş aramaya başlar. Koç Grubu’na başvurur. Grubun Genel Müdürü Basri Ekşioğlu tarafından beğenilir, fakat Beko onu Anadolu’ya göndermek isteyince iş gerçekleşmez. O da dönemin büyük firmalarından, inşaat malzemesi satan Erdoğanlar’a girer. 1973’te ise Koçtaş’a geçer. O zamanlar yeri Karaköy’dedir: “Semahat Arsel, evine bir şeyler alacak, gitmiş Erdoğanlar’a. Dönmüş Koçtaş’a, ‘Bizim mağazalar böyle olacak’ demiş. Ondan sonra beni aldılar. İktisat fakültesinden ağabeyimdi Doğan Büyükfırat, ‘Ayhan gel’ dedi.” Bermek, Koç’un efsane kadrosuyla birlikte çalışır. Orada çalışmasının avantajlarını daha sonra kendi işini kurarken de görür. Önce plan yapmayı öğrenir. Çünkü Koç’taki felsefeye göre ‘plansız bir şirket pusulasız denize açılan bir gemi gibidir.’ Ayhan Bermek, buradan da genel müdür yardımcısı olarak Koç’un Merkez Ticaret’ine tayin olur. Şirketin Ankara olan merkezi İstanbul’a taşınacak, Koçtaş da perakendeci olarak yoluna devam edecektir. Bu süreçte rol oynar. Ve 1978’de de kendi işini kurmak için Koç’tan ayrılır. Tempaş’ı hayata geçirir. İnşaat malzemeleri ile işe girer ama orada kalmaya niyeti yoktur. Teleks, faks gibi iletişim araçları henüz iş hayatına girmemiştir. Onun için sermayesinin büyük bölümünü bir telekse verir: “550 bin lira mı ne verdim buna. İnşaat malzemesi alacak param yok ama… Kredibilitem varmış ki döndük. Yani ben rekor kırdım Türkiye’de, stokların dönüş hızı ile alacakların dönüş hızı açısından.” Koç’ta öğrendiği bir şey daha hayatına yön verir bu dönemde. Vehbi Koç, yöneticilerin fuarlara gitmesini neredeyse zorunlu tutar. O da fuarlara gitme alışkanlığı edinmiştir çalıştığı dönemde. 1981’de Hannover Fuarı’nda faks makinesini görür. Devasa boyutta, üstelik Türkiye’de de henüz bilinmemektedir. Araştırır, en iyisinin Japon Panasonic olduğunu öğrenir. Böylece o grupla 2009’a kadar sürecek birlikteliği başlar. Bu firma ile Türkiye pazarında önemli işlere de imza atar. Dolayısıyla Ayhan Bermek’in hayatına yön veren iki kişi de bu sahadan çıkar. Biri Vehbi Koç, diğeri de Panasonic’in kurucusu Konosuke Matsushita’dır.

Bu süreçte 12 Eylül 1980 darbesiyle başbakan olan Bülent Ulusu’nun yardımcısı Turgut Özal’dır. Özal, 1983 seçimleri ile iktidara gelince, Türk iş dünyası hızlı bir değişim geçirir. PTT’ye yapılan yatırımlar, kambiyo rejiminin değişmesi, Özal’ın iş dünyasına yön göstericiliği birleşince 1984’te faks piyasası Türkiye’de patlama yapar: “Özal bir başöğretmen gibi iki-üç seyahatte ihracatı öğretti bize. İran’a mal satarak öğrendik biz. Sadece ben değil, Türkiye’de ne kadar büyük firma varsa hepsi... Rahmetli Adnan Kahveci, Ekrem Pakdemirli, taş gibi bir ekip vardı o dönemde. Özal sabahleyin irtibatını kurar, akşamleyin gelir otelin lobisinde ‘Bugün şunu yaptım, bunu yaptım, şuraya dikkat edin’ derdi. Özal müthiş bir piyasa adamıydı.”

Paranı kaybedeceksin ama... 2009 yılından sonra Panasonic ile ortaklığı biten Tekofaks’ın patronu Ayhan Bermek, şimdilerde, 10 yıl kadar önce yöneldiği Çin ve Japonya pazarlarıyla moral buluyor. Türkiye’den ayçiçeği yağı, makarna, incir, zeytinyağı, meyve suyu gibi gıda maddeleri ile Uzakdoğu piyasasına yönelen Bermek, helal sertifika ile üretilecek döneri de Japonlara sevdirmektedir bugünlerde. Çin ve Japonya pazarlarını da herkese tavsiye ediyor: “Bakın 1986 senesinde rahmetli Turgut Özal Hong Kong’a ilk uçağı kaldırdı. Ben işadamıyım. Dedim ki Özal yine fantezi yapıyor. Kim gider Çin’e, ne iş yaparız? İşte gittik. Bugün Şangay’da bürom var. İşte vizyon bu. Allah selamet versin Fethullah Gülen Hocam, 1991 yılında oraya talebe göndermeye başladı. Bugün de ‘Okullar görevlerini yaptılar. Artık sıra esnafa geldi.’ diyen hocamın bir genel vizyonu var. Ben devletin yerinde olsam ilgili bakanlıkların yüzde 35’ini Pekin’e, Şangay’a taşırım. Şangay dediğin yer 28 milyon nüfuslu. Avrupa’da Hollanda ile Yunanistan’ı topla, bir tek o şehirde çalış yetiyor. Sadece Guangzhou denilen fuarlar şehrinde 120 milyon insan yaşıyor.” Göstergeler de gelecekte dünya ticaretinin kalbinin buralarda atacağını gösteriyor zaten. AK Parti’nin kuruluş aşamasında ayaküstü de olsa teklif alan, Fenerbahçe Divan Kurulu Üyesi olan, güzel olan her tür müziği sevmesine rağmen rahmetli eşiyle hatırası olduğundan ‘Yusuf Nalkesen’in ‘O ağacın altı’ şarkısı ile Sezen Aksu’nun ‘Sen ağlama, dayanamam’ şarkılarına gönlünde özel yer açan, insan sevgisini çok önemseyen Ayhan Bermek, iş hayatına dair de prensibini şöyle özetliyor: “İş hayatında problem olur, türbülansa girersin, işte bak Japonya’da efsane yazmaya kalkarsın ama asla itibarını kaybetmeyeceksin. Paranı kaybedeceksin.”


36DÜNYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Kırım’da otonomi mümkün mü?

Rusya ilhakıyla asırlık yurtlarında ‘garip’ kalan Kırım Tatarları ‘parya’ konumuna düşmeyeceklerini Moskova’ya gönderdikleri ‘otonomi’ mesajıyla gösterdi. MESUT ÇEVİKALP Kâğıt üzerinde Kırım artık Rusya toprağı. Rusya Devlet Başkanı Putin ile Kırım liderliğinin imzaladığı anlaşma (18 Mart), Kırım ile Akyar’ı (Sivastopol) Rusya Federasyonu’nun 84 ve 85. yerel yönetimine çevirdi. Moskova aradan geçen 3 haftada fiiliyatta gereken adımları bir bir attı: Ukrayna askerî üslerini ele geçirdi. Kırım para birimini rubleye çevirdi. Yerel saati Moskova ile eşitledi. Kırımlılara Rusya pasaportu dağıtmaya başladı. Rus vatandaşı olmak istemeyenlerin yabancılara verilen ‘oturum iznine’ başvurmalarını şart koştu! Rus pasaportu istemeyen Tatarların bir kısmı ‘öz yurdunda parya’ durumuna düştü hâliyle… Moskova yönetimi Kırım ilhakına yönelik gerekli yasal-fiilî şartları hızla yerine getirse de Batı dünyası henüz işin peşini bırakmadı. Kırım işgaline karşı duran ABD-AB ekseni, Kırım sonrası gözünü Transdinyester, hatta Ukrayna’ya diken Moskova’yı uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırmaya başladı, Rusya’ya dönük dolaşım ve mal yaptırımlarına girişti. Moskova yönetimi G8 toplantısına çağrılmadı. 1 Nisan’da Brüksel’de toplanan NATO ülkeleri dışişleri bakanları da Rusya ile askerî-sivil ilişkileri askıya aldı. Kırım’ın Rus bütçesine her yıl 3 milyar dolar ek maliyet getirdiği hesaba katıldığında ilhakın Moskova’yı bir hayli terleteceği görülüyor. Tatarlar da ilhakı onaylamış değil ayrıca! 31 Mart’ta BM Vesayet Konseyi’nde konuşan Kırım Türkleri lideri, Kırım Tatar Millî Meclisi eski Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, 180 binlik Kırım Tatarlarının işgali tanımadığını, gerekli şartların oluşmasının ardından kaderlerini belirlemek üzere referanduma gideceklerini duyurdu. Kırım’daki son durumu BM Güvenlik Konseyi üyelerine aktaran Ukrayna Milletvekili Kırımoğlu, işgalci Rusya’nın yönlendirdiği referandumun

Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Refat Çubarov geçersiz olduğunu vurguladı. Kırım’da oynanan oyunu AGİT, BM, NATO gibi küresel örgütlere taşıdıklarını, Rus baskısı karşısında dünyadan yardım beklediklerini ifade etti. Kırımoğlu’nun New York’ta bulunduğu saatlerde Bahçesaray’da olağanüstü toplanan 6. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nda da ‘millî referandum ve Kırım Tatar Otonomisi’ (Muhtar Cumhuriyet) konuları tartışıldı. 248 delegeden 225’inin hazır bulunduğu toplantıda, Kırım Tatar halkının rızası dışında yapılan statü değişikliği reddedildi. ‘Tatar halkının kendi tarihî toprağı Kırım’da kaderini tayin etme hakkını yerine getirmesi’ kararı 212 ‘evet’, 1 hayır, 4 çekimser oyla alındı. Kongrenin ikinci oturumunda da muhtemel ‘Kırım Millî Otonomisi’nin çerçevesi, anayasası, yönetim kadroları, yürütme, yasama ve yargı organlarının dizaynı müzakere edildi. Kongrede konuşan Kırım Tatar Meclisi Başkanı Refat Çubarov, Rusya Federasyonu ile Rusya’ya bağlı cumhuriyetlerin anayasalarını

incelediklerini, söz konusu metinlerin Kırım Tatar halkının kaderlerini belirlemesine engel oluşturmadığını savundu. Nihai hâline 15 Nisan’da gelecek olan eylem planı üçüncü ülke ve uluslararası teşkilatlara sunulacak. Peki, dünyanın tavrı ne olur? NATO dışişleri bakanları toplantısına şahit olan üst düzey bir yetkili, Soğuk Savaş sınırlarının bir gecede değişmesini hazmedemeyen Batı’nın Rusya’ya karşı Kırım Tatarlarının yanında durabileceğini söylüyor. Yetkili, Ankara’nın, üyesi olduğu küresel platformlarda Kırım ilhakına karşı durduğunu belirtiyor: “Ankara, Kırım Tatarlarının haklarını korumak için Moskova ile temas hâlinde. Ama bu tek başına çözebileceği bir durum değil. Küresel konsensüs, duruş, eylem şart!” OTONOMİ, BOYUNDURUĞA KARŞI DURUŞUN GÖSTERGESİ Kırım Tatar Millî Kurultayı’nda dillendirilen ‘otonomi’ inisiyatifinin varlığını aşan bir anlamı da var. Otonom çıkışıyla ilhakı ve Rus boyunduruğunu kabullenmediklerini gösterdiler. Rus-Kırım tarihi uzmanı Doç. Dr. Hakan Kırımlı, kurultayın Rus işgaline aldırmadan Bahçesaray’da toplanmasını büyük bir dik duruş olarak okuyor: “Rusya dünyaya rağmen Kırım’ı tek taraflı ilhak etti. Bugün askerî işgal altında. Hayatları bir günde, tamamıyla değişti. Özellikle Tatarlar ciddi baskı altında. Yine de Rus boyunduruğuna girmediler! Moskova gürültü çıkarmadan Kırım ilhakını sindirmeye çalışıyor. Rus Rublesi’ni, Rus saatini dayatıyor. Rus pasaportunu şart koşuyor. Almayanlar işinden oluyor.” Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kırımlı, ‘işbirlikçi’ çıkarmada mahir olan Moskova’nın Kırım Tatarlarını da iç ayrılıklar oluşturarak bölmeye çalışacağını öngörüyor. Kimilerini makamla, kimilerini de maddiyatla yanına çekmeye çabalayacağını söylüyor. Kazan Tatarlarının Kırım meselesinin tarafı gibi gösterilmelerine de dikkat çekiyor: “Bu durum Moskova’nın meseleyi sulandırma

hamlelerinden biri. Kırım meselesi Kırım Tatarları ile konuşulur, Kazan Tatarları ile değil! Putin yönetimindeki Rusya kendini dünyaya güçlü gösteriyor. Gerçek böyle değil. Ekonomisi enerji satışına bağlı. Küresel camia net bir tavır takınırsa Moskova otonomi dâhil her türlü tavizi vermek zorunda kalır.” Kırım’ın Rusya’ya ilhakı en çok Kırım Tatarlarını etkiledi. Tarihte Rus zulmüne maruz kalan, inançları, milliyetleri dolayısıyla ötekileştirilen Kırım Tatarları bugün aynı acıları yaşamaktan endişeli. Bir kısmı Güney Ukrayna’ya göçmeye başlamış bile! Telefon üzerinden ulaştığımız Kırım Tatar Millî Meclis Üyesi Abdurrahman Egiz, ilhakın ardından sokakta, günlük yaşamda Kırım Tatarlarına baskının arttığını doğruluyor: “Rus ilhakı tüm düzeni bozdu. Uluslararası ticaret durdu, gıdadan akaryakıta tüm fiyatlar iki kat arttı. Bölgeyi dünyaya açan uçak seferleri durdu. Kırım dünyadan soyutlandı.” Kırım’dan yansıyan ‘sükûnet’ havasının tümüyle Moskova’nın mizanseni olduğunu da iddia ediyor Egiz: “Viktor Yanukoviç döneminde Kırım Tatarlarından nefretle bahseden şovenist bürokratlar bugünlerde bazı Tatarlara hükümette makam teklif ediyor! Amaç Kırım Tatarlarını göstermelik olarak sisteme dâhil edip dünya nazarında ilhakı meşrulaştırmak. Tamamen mizansen! Çünkü bize okulda, hastanede ve tüm kamu kurumlarında ciddi bir ötekileştirme uygulanıyor. Tarihî korkuları gün yüzüne çıkan bin kadar Kırım Tatar’ı evlerini bırakıp Ukrayna’ya göçtü bile. Elimizden geldiğince göçe engel olmaya çalışıyoruz. Zira Kırım Tatarları buradan çıkarsa bir daha geri dönmelerine izin verilmeyecek.” Kırım Tatarları 29 Mart’ta ilan etikleri otonomi inisiyatifiyle Moskova’ya ‘Bu kez bizi tehcir edemeyeceksiniz!’, ‘Yeniden Rus boyunduruğu altına girmeyeceğiz’ mesajı veriyor. Bu sefer yalnız da değiller. En azından şimdilik dünya Rusya’nın karşısında!


37 DÜNYA

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Selçuk Gültaşlı

Erdoğan'ın kendisi paralel

Dünya, sandığa koşan Afgan halkını tebrik etti DIŞ HABERLER SERVİSİ

1örgütünün eylem tehditlerine rağmen sandığa

Afganistan genel seçimlerinde, halkın Taliban

koşması, ülkede ve Batılı liderler nezdinde takdir topladı. Oyunu başkanlık sarayı yakınlarındaki bir okulda kullanan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, “Soğuğa, yağmurlu havaya ve terör saldırısı ihtimaline rağmen millet çapında kardeşlerimizin bu seçime katılımı ileriye dönük bir adımdır ve Afganistan için bir başarıdır.” dedi. ABD Başkanı Barack Obama ise, “Afgan halkına, güvenlik güçlerine, seçim görevlilerine adaylar ve destekçileri arasında geçen heyecanlı ve pozitif gerçekleşen yüksek katılım oranı nedeniyle saygılarımızı sunuyoruz.” açıklamasını yaptı. Obama adına Beyaz

Saray yetkililerince duyurulan mesajda, “Bu seçimler, Afganistan’ın demokratik geleceğini ve devam eden uluslararası desteği muhafaza etmek için kritik.” ifadeleri yer aldı. Ülkede ABD ve NATO askerinin kaderine de tesir edecek olan seçimlerle ilgili NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “Afganistan için tarihi an.” nitelemesi yaptı. Rasmussen, “Ülkenin her yerinden başkanlık ve meclis üyesi seçimlerinde etkileyici bir katılımla ve hevesle oy kullanan milyonlarca kadın ve erkek Afgan’ı tebrik ediyorum.” dedi. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ise, “Kadın-erkek, genç-yaşlı bu kadar çok sayıda seçmen kitlesinin bütün şiddet tehditlerine rağmen oy kullanmaya gitmesi ve ülke geleceğiyle ilgili fikrini bildirmesi Afgan halkı için büyük bir başarı.” şeklinde konuştu.

Malta, suçlular için AB’nin ‘arka kapısı’ olabilir DIŞ HABERLER SERVİSİ

1karşılığı vatandaşlık vermeye başlaması, ada

Avrupa Birliği üyesi Malta’nın nakit para

ülkesinin suçlular için AB ve ABD’ye kolayca girebilecekleri bir ‘arka kapıya’ dönüşeceği endişesine neden oldu. The New York Times gazetesinin haberine göre, muhalefetteki Milli Parti sözcüsü Jason Azzopardi, “Korkumuz o ki, ciddi suç geçmişi olan kişiler, dolandırıcılar hatta teröristler, ülkeye giriş yollarını satın alabilir ve Malta’yı Avrupa’ya giden yasa dışı bir geçit olarak kullanabilir.” sözleriyle uygulamanın yol açması muhtemel güvenlik zafiyetine dikkat çekti. Haberde ülke muhalefetinin, programa başvuran kişiler hakkında tavsiye niteliğinde adli araştırma yapacak olan uluslararası danışmanlık şirketi Henley & Partners ile bir “çıkar çatışması” yaşanabileceği düşüncesi dile getirildi. Malta vatandaşlığı için 891 bin dolar nakit para ödemek ve ülkede 685 bin dolarlık yatırım yapmak ya da gayrimenkul sahibi olmak gerekiyor. Başvuru yapanların adli geçmişiyle ilgili rapor hazırlayacak olan Henley & Partners isimli özel kuruluş ise vatandaşlığı almaya hak kazanan kişilerin Malta’ya

ödediği nakit paranın yüzde 4’ü kadar komisyon alacak. Ayrıca başvuru yapan herkes şirkete 96 bin dolar ödemek zorunda. Muhalefetin itirazına karşın hükümet sözcüsü Kurt Farrugia ise gazeteye “Kısa yoldan zengin olmaya çalışmıyoruz. Biz küçük bir ülkeyiz, insanlar bizi tanısın ve yatırım yapsın istiyoruz.” dedi. İtalya’nın güneyinde bulunan Akdeniz adası Malta’da hükümette olan İşçi Partisi yetkilileri, ülkeye bu yolla 1,9 milyar dolarlık yatırım çekeceklerini iddia ediyor. Malta’nın ülke vatandaşlığını para karşılığında verme projesi daha önce de AB’den tepki çekmişti. Avrupa Komisyonu’nun yaptırım uygulayabileceği uyarısı üzerine ocak ayında yasada değişikliğe gidilmiş ve Malta pasaportu alabilmek için ülkede en az 1 yıl ikamet etme şartı getirilmişti. Buna rağmen şubat ayında başlayan uygulamaya bugüne kadar Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak ve Libya’dan çok sayıda kişinin başvurduğu belirtiliyor. Gerekli bütün şartları yerine getirip Malta pasaportu alan kişiler, AB’nin geriye kalan 27 üye ülkesinde özgürce yaşama ve çalışma hakkına sahip olabilecek. Ayrıca ABD’nin de dâhil olduğu AB dışındaki 69 ülkeye vizesiz seyahat edebilecek.

Avrupa Birliği, bütün kurumları ile –Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi- mahallî seçimleri yakından takip etti. Brüksel’deki bürokratlar ile Ankara’daki AB ülkelerinin büyükelçilikleri en çok Erdoğan’ın karizmasının ne kadar etkili olacağı, anamuhalefet partisi CHP’nin, yolsuzluk iddiaları ile bunalan AK Parti’den ne kadar oy devşirebileceği ve son birkaç yıldır efsane haline dönüşen Hizmet Hareketi’nin güç sınırının nerede çizileceğini merak ediyordu. Seçimlerin ardından her üç kurumun mensupları ile görüşmeler yapma imkânım oldu. AK Parti, CHP ve Hizmet Hareketi’ne ilişkin müşahede ettiğim seçim sonrası tahliller iktidardan başlayarak şöyle: AB, AK Parti’nin büyük bir başarı kazandığını, tasvip etmeseler de Erdoğan’ın ayrıştırıcı, ötekileştirici ve ayrıştırıcı üslubunun başarılı olduğunu düşünüyor. Seçimlere şaibe karıştığına inanmakla birlikte AK Parti’nin seçimleri hile ile kazandığını savunanlara itibar edilmiyor, bu tavrın ‘züğürt tesellisi’ olacağında ittifak var. Erdoğan’ın seçim başarısını teslim eden Brüksel’de ciddi bir hayal kırıklığı var. Hayal kırıklığının en büyük sebebi, AK Parti’nin de iktidarını ‘az gidip, uz gidip, dere tepe düz gidip’ Kemalizm’e demirlemiş olması. 17 Aralık’tan sonra bütün ilkelerinden taviz veren Erdoğan’ın tek hedefe kilitlendiğinden, hedefin de ne pahasına olursa olsun seçim kazanmak olduğundan şüphe edilmiyor. Seçim kampanyası boyunca Erdoğan’ın kullandığı dilin Türkiye’yi AB ile müzakere eden bir aday ülkeden ziyade demokrasinin seçime indirgendiği Venezuela türü ülkelere yaklaştırdığı, bu tarz-ı siyasetin Türkiye’yi demokratikleştirmeyeceği, aksine istikrarsızlaştıracağından endişe ediliyor. Bir bürokrat, “Hayal kırıklığı yaşıyoruz. Onlarca yıl Kemalistlerin zulmüne uğrayan dindarların muhaliflerine aynen Kemalistler gibi muamele edeceğini tahmin etmemiştik.” dedi. Oldukça üst düzey başka bir yetkili ise Erdoğan’ın AB’yi kullandığını, maalesef Kemalistlerin haklı çıktığını, Kemalist bir arkadaşının kendisine sürekli “Biz size söylemiştik.” hatırlatması yaptığını aktardı. “Neden kullanıldığınızı hissediyorsunuz?” sorusuna cevap olarak ise hem 12 Eylül referandumunu hem de başlangıçta Ergenekon davalarını desteklediklerini; iktidarın 12 Eylül referandumu ile yargı, darbe davaları ile askerî vesayeti çökerttiğini, reform dalgası beklerken Erdoğan’ın kendi devletini kurmasına şahitlik ettiklerini söyledi. Kaderin cilvesi, Bülent Arınç’ın Hizmet’i hedef alarak sık sık gündeme getirdiği “Çok safmışız.” ifadesinin aynısını bir AB’li yetkili kullandı: “Çok safmışız. AK Parti askerî ve yargı vesayetinden kurtulduktan sonra mevcut sistemi iktidarını tahkim için bizi kullandı.” Seçim sonuçlarına dair Brüksel’deki en mühim tespitlerden biri de ‘paralel yapının’ iktidarın iddia ettiği gibi bir gücünün olmaması. 17 Aralık’tan sonra büyük bir enerji ile tekrar üretilen paralel devlet tezine Brüksel başından beri mesafeli yaklaşmış, Hizmet’le ilgili şüpheleri de olsa yolsuzluk iddialarını karartmak için kullanışlı paralel argümanının köpürtüldüğüne inanmıştı. AB, mahallî seçimlerin ardından paralel yapının iktidar tarafından kullanıldığına daha fazla ikna oldu. Türkiye dosyasının sahiplerinden biri televizyonların, gazetelerin nasıl tanzim edildiğini, ihalelerin nasıl dağıtıldığını seçim hengamesinde daha iyi gördüklerini, paralel bir yapı varsa bunun Erdoğan’a ait olduğunu söyledi. Anamuhalefete gelince; Brüksel’e göre CHP bir seçim hezimeti daha yaşadı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kucaklayıcı diline rağmen anamuhalefet, Erdoğan’a hâlâ muteber bir alternatif değil. Sebebi de partinin ‘ne olduğuna’ karar verememiş olması. Kemalist milliyetçi mi, Avrupa standartlarında sosyal demokrat mı? CHP’nin bu açmazı aşmadan Türk halkının teveccühünü kazanabileceğini düşünenlerin sayısı oldukça az. Mahallî seçimlerin ardından Brüksel’in Hizmet’e ilişkin yaptığı en temel tespit, Gülen Hareketi’nin ne Ergenekoncuların ne de AK Parti’nin abarttığı kadar kuvvetli olduğu. İşine gelenin abarttığı kullanışlı bir unsura dönüşmüş, kendini anlatmada yetersiz kalan, muayyen bir gücü de olan bir hareket Hizmet. Hizmet’e yapılan en temel eleştiri ilke ve değerler konusunda zaman zaman sessiz kalması, sesini yeterince güçlü çıkarmaması. Bu duruma verdikleri en mühim örnek gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklandıklarında Hareket’in aldığı tavır. İkinci bir örnek Ergenekon ve Balyoz gibi özünde son derece haklı davalarla ilgili alınan pozisyonun yekvücut olması ve nüansları reddetmesi. Brüksel’deki bürokratlar Hizmet’in pekâlâ darbe davalarını savunurken, yargılamadaki hatalara da dikkat çekme fırsatı varken bunu kullanmadığının altını çiziyor. Bir önemli eleştiri de kadının hâlâ Hizmet Hareketi’nde yeterince önde görünmemesi.


38 KÜLTÜR

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

NEDİM HAZAR

1hatta her an el altında bulundurduğu derin ve zengin damarlar-

Felaket ve kıyamet konuları sinemanın sıklıkla müracaat ettiği,

dan biridir. İster ilahi olsun, ister semavi, referansı nere olursa olsun epey alıcısı da vardır bu türün. Kozmik kıyametten salgınlara, tabii afetlerden bizatihi insanın sebebiyet verdiği facialara kadar pek çok alt başlığı vardır bu türün. Ne ki en cazibi ve daimi alıcısı olanı ilahi referanslı felaket filmleridir. Bunlardan en çok işlenenlerden biridir Nuh Tufanı.

“Pi”, “Requiem for a Dream-Bir Rüya İçin Ağıt”, “Black Swan-Siyah Kuğu” gibi sıra dışı filmleriyle isminden söz ettiren Darren Aranofsky, son filmi “Noah-Nuh”da sahip olduğu dijital yeteneği, insanlık tarihinin ilk felaket öyküsünün hizmetine sunuyor. Filmin özetini yazmalıyız, zira bizim bildiğimiz Nuh Tufanı kıssasından çok farklı bir konusu var filmin. İnsanoğlunun ataları cennetteki yasak meyveyi yedikleri için ceza olarak dünyaya gönderilmiştir. Onların torunları ise, nefis mücadeleleri adına birbirini öldürmeye başlayınca Nuh ailesini de alarak insanlardan uzaklaşmıştır. Derken kaçınılmaz son gerçekleşir ve Nuh’un sair insanlarla yolu tekrar kesişir. Tam bu esnada cezalı olarak yeryüzüne indirilip taşlaştırılmış melekler yardımına koşar. Nuh’un kavmiyle iletişim sorunları vardır ve bunu çözmek yerine bir gemi yapıp, gelecek olan tufandan kurtulmayı tercih eder. Ancak, iletişim sıkıntısı aile içinde de devam edince, büyük tufan sonrası da sorunlar bitmez. Şüphesiz Musevi kökenli sinemacı Aranofsky ve kadrolu senaristi Ari Hendel, hikâyeyi oluştururken özellikle Eski Ahit’i referans almış. Her ne kadar sıra dışı yönetmenin ciddi bir bağlam kaydırması söz konusu olsa da, önce bizim bildiğimiz kıssa ile filmde anlatılan hikâyenin farklılıkları üzerine odaklanmak lazım. Bir fıkra vardır bilir misiniz? Adamın biri bilge taklidi yaparken, ona ‘Ramazan Bayramı niçin var?’ sorusu sorulur. Adam şöyle cevaplar: “Çocuğu olmayan Hz. Davut, Allah’a dua etmiş, ‘Ya Rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana adayacağım’ demiş. Dua tutmuş, Davut, kızının adını Ayşe koymuş,

NUH: BÜYÜK TUFAN (NOAH) Yönetmen: Darren Aronofsky Oyuncular: Russell Crowe, Jennifer Connelly, Anthony Hopkins, Emma Watson, Logan Lerman Tür: Dram, fantastik Süre: 130 dakika 2014, ABD

gel zaman git zaman, çocuğun adak yapılacağı zaman gelmiş, Hz. Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, ‘kızı bırak, al bu keçiyi’ demiş ve o gün Ramazan Bayramı olmuş!” Bunu duyan vicdanlı bir dinleyici dayanamamış: “Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail; keçi değil, koç, Ramazan değil Kurban!” Kahramanı Allah’ın Elçisi olmaktan çıkarıp, zaafları olan bir kahramana dönüştürmeye kalkınca işin rengi değişiyor şüphesiz. Depresyona giren, kafayı çeken, kendi torununu öldürmeye and içen defolu bir kahraman oluyor koca Peygamber. Ve 950 yıllık hayatının özeti ise ‘pişmanlık’ oluyor. Mesele bu düzeye inince, tablo normal olarak farklılaşıyor. Sıradanlaşmanın vurduğu yer ise meseleyi intikam hissine kadar dayatmak. Tüm mesele Hz. Nuh’un babasını öldüren katilden intikam almaya inene kadar düşüyor. Düşünsenize, insanlara tebliğ ile vazifeli bir peygamber hayatı boyunca insanlardan kaçan, en sonunda insanlığı değil ailesini kurtarmak için çabalayan bir pragmatiste dönüşüyor Nuh’ta. Filmin sinematografisi, Aranofsky’nin klasik anlatımının dışında. Olaydan ziyade karakter derinleşmesine önem veren bir yönetmen olarak bildiğimiz kişinin Peter Jackson gibi fantastik mekânlar ve yaratıklarla uğraşması sakil duruyor ne yazık ki. Nuh ve ailesinin temel zaaflarını dramanın klasik sularına çekmeye çalışmak hem böylesi bir hikâyeye büyük bir haksızlık hem de tarihsel/ mantıksal realiteyi bükmeye çalışmak olarak yansıyor filmde. Filmin epik forma oturması adına bindirilen ‘Anlatıcı’daki kararsızlık da bu sakilliğin en bariz göstergesi. Ne var ki filmin müzikleri bu yapay ve uydurukluğu nispeten dağıtıyor. Her biri ‘Lacoste’a hazırlatılıp eskitilmiş gibi duran kostümlere hiç değinmeyelim. Sözün kısası, bu toplara hiç girmeyecektin Aranofsky!


39YORUM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Joost Lagendijk

Mustafa Ünal

Bir başka açıdan 30 Mart Hayat umurunda değil. Kendi dünyasına çekilmiş bir adam. Eşinden boşanmış. Yaşam mücadelesini çok sevdiği kızıyla birlikte sürdürüyor. Seçimle ilgisi yok. Tek derdi geçim. Kızının ısrarı üzerine gönülsüzce oy kullanmak için kaydını yaptırıyor. Kısa süre sonra başkanlık seçimi var. Ve o gün saatler dolmak üzere. Adamdan haber yok. Kızının gözüyse yolda. Çaresiz, salona giriyor, seçim görevlilerinin boşluğundan yararlanarak, imzayı atıyor. Elektronik oy pusulasını kaptığı gibi kabine dalıyor. Bankomatiğe benzeyen makinede işlemi başlatıyor. Tam tercihini yaparken elektrikler kesiliyor. Korku ve panik içinde dışarı zor atıyor kendini. Babasının yerine de olsa oy kullanmak rahatlatıyor onu. ‘Vatandaşlık bilinci’ olarak görüyor çünkü. Bir film bu. Gerçek hayattan alınma değil. Bizde bu filme taş çıkartacak ne seçim hikâyeleri var. 2008’de çekilmiş. Adı ‘Oyum Kime’. Başrol oyuncusu Kevin Costner. Aslolan sonrası. Bir oy’un hikâyesi. Tam bir karamizah. Elektrikler kesildiği için oy verme işleminin yarım kaldığı anlaşılıyor. Adamı arayıp buluyorlar. Mahkeme 10 gün sonra oyunu kullanmasına karar veriyor. Başkan adaylarının oyları da eşit. Seçimin kaderini o bir oy belirleyecek. Amerikan başkanını siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir adam belirleyecek. O bir oyu elde etmek için kapısına dayanan adayların yaptıkları izlemeye değer. 30 Mart’ın üzerinden bir hafta geçti. Yaşadıklarımız bana bu filmi hatırlattı. Hâlâ birçok seçim bölgesinde tartışma var. Sonuçlar henüz netleşmiş değil. Yalova tam filmlik. İktidar partisi ‘bir oyla’ kazandı. CHP itiraz etti. Haklı çıktı. Bu kez kaybeden yeniden sayım istedi. Sonuç değişmedi. Ağrı da aynı şekilde. BDP adayı kılpayı ipi önde göğüsledi. İtirazlar üzerine defalarca sayıldı. Belirsizlik sürüyor. İşin ilginç tarafı hiçbir sayımda aynı rakama ulaşılmadı. Hep farklı sonuçlar çıktı. Melih Gökçek dün mazbatasını aldı. Ama Başkent seçimleri YSK’ya taşındı. Adana’da başkanlığı MHP’ye kaptıran CHP ve iktidar partisi, seçimlerin yenilenmesini istedi. Hatay’da

yine itiraz var. Seçimin tekrarlanacağı yerler var. Benzer tablolar her seçimde yaşanır. Bu kez çok fazla. Seçim değil savaş manzaraları sanki. Seçim konusunu masaya yatırmanın zamanı geldi. Sistem sorunu var. 30 Mart alarm verdi. Duymak gerekiyor. Yoksa yarın çok daha vahim tablolarla karşılaşabiliriz. Seçimin sadece siyasi sonuçları konuşulmamalı. Geçersiz oy başlı başına problem. 1 milyon 657 bin oy geçersiz sayıldı. Ne kadar yüksek bir rakam. Daha önceki seçimlerin çok üzerinde. Sandığa giden vatandaşı sandık görevlileri doğru yönlendiremedi.Zarflar, pusulalar iç içe girdi. Muhtar pusulası diğerlerine karıştı. YSK en ufak esneklik göstermedi. Hemen iptal yerine bir oyu geçerli saymanın yollarını bulmalıydı. Birçok yerde iki aday arasındaki farktan çok daha fazla oy geçersiz. Bir bakıma bazı bölgelerde seçimin kaderini geçersiz oylar belirledi. Geçersiz oy meselesi siyasi partilerin de sorunu. Hiç değilse önümüzdeki seçimler için tedbiri bugünden alınmalı. Oy sahtekarlığının cezası çok ağır. Başkasının yerine oy kullandığı için 10 yıla mahkum olan var. Peki doğru dürüst sayım yapamayan, her sayımda farklı sonuçlar elde eden, tutanaklardaki rakamları doğru toplayamayan, oy pusulaların bulunduğu çuvalları sırtında özensizce taşıyanlar ne olacak? Güveni sarstıklarıyla mı kalacaklar? Seçmen listeleri Mernis ikametgah kayıtlarına göre oluştu. Buna rağmen birçok şehirde kayıt üzerindeki adreste oturmayan haricî seçmen kaydı çıktı. Ve üzerine de gidilemedi. Medyada haber konusu oldu. O kadar. Gerçek oran nedir? Bilen yok. Seçimin bir başka boyutu... YSK-RTÜK medya kuruluşlarına ceza yağdırdı. Anket yayınlamaktan tutun, diğer seçim yasaklarına kadar özellikle muhalif kanallara çok ağır müeyyide uygulandı. Birçok programın yayını durduruldu. Bugün TV’de bizim ‘Temsilciler Meclisi’ 5 hafta ceza aldı. Yasak yanlısı mevzuatın evrensel kriterlere göre yeniden ele alınması gerekmiyor mu? İyi bir görüntü olmadığı muhakkak. 30 Mart’ın siyasi sonuçları kadar seçim mahallerinden yansıyan olumsuzluklar da tartışılmalı. Vatandaşın zihnini bulandırmamak lazım.

Teşekkürler Ali Bey! Son 25 yıldır, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri konusunda hangi Türk vatandaşı en yoğun mesaiyi harcadı? Türkiye-AB tarihine dair bilgi sahibi olanlara bunu sorduğumuzda, cevap muhtemelen İsmail Cem veya Abdullah Gül gibi ünlü bir siyasetçi ya da pek tanınmayan bir akademisyen veya diplomat olacaktır. Gerçekte ise bu kişi Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) Yeşiller Grubu’nun danışmanlarından biri ve ismi de Ali Yurttagül. Zaman ve Today’s Zaman okurları onu yıllardır yazdığı birçok yorum yazısından bilebilir, fakat Türklerin çoğunluğu bu ismi hatırlamaz. Ali, Ankara ve Berlin’deki çalışmalarının ardından 1985’te AP’de çalışmaya başladı. Yani Başbakan Turgut Özal’ın AB üyeliğine başvurmasından iki yıl önce. Göç ve insan hakları alanlarında danışman olarak göreve başlayan Ali, kısa süre sonra zamanının çoğunu, Türkiye’deki gelişmeleri takip etmeye ve Türkiye’nin başından itibaren tartışma yaratan üyelik başvurusu üzerine çalışan Yeşiller üyesi siyasetçilere destek olmaya vakfetti. Türk ordusu ile PKK arasındaki çatışmanın damgasını vurduğu şiddet dolu 1990’larda Yeşiller, Türkiye’nin üyeliğine, demokrasi eksikliği ve yaygın insan hakları ihlallerinden dolayı karşı çıkıyordu. Claudia Roth ve Dany Cohn-Bendit gibi önde gelen Yeşiller üyesi siyasetçiler Türkiye’yi düzenli olarak ziyaret ediyor ve Kürtler ile diğer baskı gören grupları desteklemeye çalışıyordu. Bu ziyaretler her zaman, insan hakları aktivistlerinden oluşan geniş bir ağla kişisel ilişkiler geliştiren Ali tarafından organize ediliyordu. Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkışları ve her cenahtan muhalif figürü savunmaları, Yeşilleri o dönemin Türk hükümetlerinin gözünde haliyle pek de popüler kılmıyordu. Bu durum, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalandığı, Kürt bölgelerindeki silahlı çatışmaların önemli ölçüde azaldığı ve aralık ayında AB’nin Türkiye’yi aday ülke kabul ettiği 1990’dan sonra tümüyle değişti. Bu yıldan itibaren Yeşiller adım adım tutumunu değiştirdi; Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyması, bunun gerçekleşmesi halinde AB’ye tam üye kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan bir politika

Evin danası büyümez! MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE ‘Evin danalarından biri’, seçim sürecinde yazdıklarımı eleştiriyordu. Eski bir dost; bu yüzden sabırla dinledim. Nezaketen beni farklı bir yere yerleştirip hükümet partisine muhalefet edenlerin günahlarını ayetler ve hadisler ışığında tek tek terazide tarttı ve “hepsi cehennemlik” diyerek hükmü bağladı. Uzun ve yorucu bu telefon konuşmasını tartışmaya girmeden kısa yoldan bitirmek için “Allahu a’lem bi’ssavab” demiştim. Geri kalanını sadece ‘savab’ın sonundaki harfin ‘p’ değil, ‘b’ olduğunu, Arapçada ‘p’ harfi olmadığını bilen birine uzun uzun açıklayarak tamamladı. Bu ayrıntı ile sadece iktidarını sergilemesini, yine sessizce dinledim. Şehvet-i kelâm, özellikle yaşlılar için baştan çıkartıcı. Bende bıraktığı izlenim ise 1990’ların ilkel Millî Görüş jargonunun yeniden diriltilmesinden ibaret. Hani şu, “Refah Partisi’ne oy vermeyenler patates dinindendir” sözü ile simgeleşen, din ve inanç alanının siyasetin

en sıradan enstrümanına dönüştürülmesi hali. Son seçimlerde bu propaganda tarzı yeniden zirve yaptı. Peki kime ne faydası oldu? İnanç alanı tükenmeyeceğine göre, bu enstrümanı kullananların tükenmesinden bahsetmeliyiz. Dün muhalefeti keskinleştirmek için kullanılan argümanlar bu sefer iktidarı savunmak için seferber ediliyor. Yoldan çıkmış, herkesi kendine ram etmeye çalışan cilveli bir iktidarın iffetine sahip çıkmak daha zor bir iş olmalı. ‘Evin danası’ tabirini, alaylı veya mektepli parti teorisyenlerini aşağılamak için değil, vaziyeti halkın imbikten süzdüğü irfanıyla açıklamak için kullanıyorum. Seçimlerde harcanıp-tüketilenler arasında AK Parti’nin iktidar yıllarında kemale eren entelektüel sermayenin de yer aldığını, sanırım yaralar soğuduktan sonra anlayacaklar çıkacaktır. Her şeye piyasadaki karşılığına göre bir anlam ve değer yüklemek, kapitalist topluma özgü bir alışkanlık. Bizim ‘ruh’ deyimi ile

ifade ettiğimiz güce, piyasa toplumunda ‘sosyal sermaye’ deniyor. Yetişmiş insan gücü, sağlıklı ve dengeli bir toplumsal bünye; bu arada güven duygusu, birbirimizi anlama ve birlikte yaşama konusunda paylaştığımız ortak değerler bir toplumun sosyal sermayesini oluşturuyor. Bizim ‘millî birlik ve beraberlik ruhu’ dediğimiz resmî söylem gibi. Yetişmiş insan gücümüzle, özellikle güzel ülkemizin içinde yer aldığı dünya hakkında evrensel ölçekte bilgi birikimine sahip, üstelik bu bilgiyi kendi toplumu için seferber eden ve şifa niyetine kullanabilen insanlarla, son 20 yılda Türkiye’nin entelektüel seviyesi katlanarak büyüdü. AK Parti’nin iktidar bloku etrafında yeni fırsatlar ve imkânlarla bu ‘yerli’ sermaye kayda değer bir vüs’at kazandı. Gençlik yıllarının heyecanları arasında İslâmcı tasalar, arayışlar olan eli kalem tutan, ağzı laf yapan bir kesim bugün fikir hayatımızın temel sütunlarından birini oluşturuyor. Bu özgün entelektüel sermaye son 12 yılda çok hızlı bir şekilde kalıp değiştirmeye zorlandı. Bugünlerde unutulan ‘muhafazakâr demokrasi’ kimliği,

benimsedi. Bu geçiş döneminde de Ali işbaşındaydı; Yeşiller üyesi ve diğer vekilleri kaydedilen ilerlemeyle ilgili bilgilendiren, onlarla Türk siyasetçiler arasında pek çok toplantı organize eden yine oydu. AP’nin Türkiye delegasyonunun başkanlığı görevine 2002’de başladım. Sayısız ziyarette, Ali’nin de yardımıyla, çok geçmeden Ankara’daki başlıca siyasi aktörleri ve İstanbul’daki kilit gazetecileri, köşe yazarlarını ve akademisyenleri tanır hale geldim. Ali’nin en değerli varlığı her zaman adres defteriydi; bütün bu süreç boyunca, Türkiye’de önem teşkil eden herkesin adını ve telefon numarasını o defterde bulmak mümkündü. Yedi yıl boyu Ali’yle birlikte, Brüksel’de Türkiye’nin AB üyeliğine eleştirel destek vermek ve Türkiye’de de AB’yi anlatmak için ter döktük. Meşhur AP raporlarına yüzlerce değişiklik yazdık, diğer Avrupa kurumlarında Türkiye üzerine çalışan yetkililerle iyi bağlantılar kurduk ve Türkiye’ye onlarca ziyaret organize ettik. Orhan Pamuk ve Elif Şafak mahkeme karşısında kendilerini savunmak zorunda kaldıklarında, Leyla Zana ve üç arkadaşı yeniden yargılandığında oradaydık. Ülke ve Türklerin AB’ye yönelik düşünceleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için Türkiye’yi dolaştık. Trabzon’dan başlayarak yaptığımız üç seyahatte Hopa, Kars ve Yüksekova gibi yerleri ziyaret edip Türkiye ve AB üyeliğini tartıştık. Son durağımız, Ali’nin doğduğu Hatay’dı. O günler, Türkiye’de ve AB içinde yüksek beklentilerin ve iyimserliğin olduğu bir dönemdi. Son birkaç yıldır Ali benim yerimi alan Helene Flautre’nin yanındaydı ve artık ileriye gitmeyen, her iki tarafta giderek artan rahatsızlıklara yol açan bir müzakere süreciyle başa çıkmasına yardım etti. Ali geçen hafta emekli oldu ve AP’de onun için bir veda partisi yapıldı. Türkiye ve Türkiye’nin AB yolculuğu hakkında Ali’den daha bilgili ve tecrübeli bir başka insan olmadığından eminim. Ali artık Avrupa kurumlarında yok. Onun vedasının genel anlamda Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasının simgesi olmadığını ümit edebiliriz ancak. bu dönüşümün ilk parti teorisyenliği evresini hatırlamak için yeterli. Sonrası doğrudan iktidar teorisyenliği oldu; nihayetinde işin Nirvana’sı kemiksiz ‘devlet teorisyenliği’ ile tamamlandı. AK Parti iktidarı rakiplerini tek tek ortadan kaldırırken, devlet teorisyenliğine doğru daralan bu yolda, evin danalarından çoğu, dikleşen yokuşu tırmanamadı. 17 Aralık’tan önce Başbakan’ın yakınında en değerli teorisyenleri kimlerdi? Kimler bu yorucu uzun yolda oyundan düştü? Allah kimseyi parti teorisyeni etmesin. İktidar teorisyeni olmak ise bir entelektüele edilecek en kalpsiz beddua olmalı. Fikir iktidar kavgasına meze olunca, namusu ile birlikte her şeyini kaybediyor. Ne insicam, ne yöntem, ne doğruluk ve haklılık endişesi. Her söz, güç rekabetinde işe yaradığı nisbette değerli. Twitter yasağı öncesinde ve sonrasında bu teorisyenlerin yazdıklarını alt alta getirmeniz vahameti görmek için yeterli. AK Parti, seçimleri kazanmış görünüyor. Kaybedenlerin başında ise bu iktidar savaşına fikir cephanesi taşıyanlar geliyor. Yazık, yine de evin danaları evin sahiplerinin gözünde bir türlü büyümüyor. m.turkone@zaman.com.tr


40YORUM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Hak yolunun cilvesi ya da Allah ve hadiseler karşısında mümince duruş M. FETHULLAH GÜLEN

1lütuflara mazhariyetinin bir değişik

İslâm’ın gölgesinde hayat, insanın İlâhî

unvanıdır. Hayatını Kur’ân’a bağlı yaşama bahtiyarlığına erememiş kimselerin, İslâm’ın gölgesinde yaşamanın büyüsünü anlamaları mümkün değildir. Onlar Kur’ân’ın aydınlık dünyasında düşünce hayatları adına oluşturdukları ahenk sayesinde, hep doğru görür, doğru düşünür, hâdiseleri doğru yorumlar; anladıklarında anlamanın zevkini yaşar, anlamadıklarını da Allah’a itimadın gereği bir hikmete bağlar ve hiçbir zaman mütemadi sıkıntı, kaos ve bunalımla karşılaşmazlar. Aksine, sevinç ve neşe veren durumlarını hamd ü senalarla manalandırır, derinleştirir; “belâ” ve “musibet” diyecekleri dış yüzü ekşi hâdiseleri de “Yahu bu da geçer” esprisiyle yumuşatarak herkesin buhranlarla kıvrandığı en karanlık durumlarda bile, şevk u şükürden rengârenk dantelâlar örerek semtlerine uğrayanlara Cennettekilerin şevk u târâblarını yaşatırlar. Her yolun zevki, safası olduğu gibi; çilesi, ızdırabı da vardır. Hele bu yol sonsuzlukla kucak kucağa ve iç içe ise... Ah keşke! Bütün bunları insanımızın ruhuna duyurabilseydik! Geçeceği dikenli yollardan, yolunu kesen gulyabanilerden, zulümlerden, gadirlerden ve önündeki tepe tepe vahşetlerden bahisler açarak, ona gerçeğin yüzünü gösterebilseydik... Evet, bu karasevdalıların yolunda “bir an belâ-yı dertten cüda” kalmanın mümkün olmadığını anlamak, hakikatin ifadesi ve bu dertliler yolunun esasıdır. Kendi insanına, hizmet yolunda koşanlara, bu hakikatin anlatılmasında zaruret vardır. Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan, yürür vazife ve sorumlulukları istikametinde dönüp arkasına bakmadan. Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını ve kimin hesabına hareket ettiğini. Emindir hedefinden, yürüdüğü yolun doğruluğundan ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız bırakılmadığından/ bırakılmayacağından. Bu itibarla da o, hiç mi hiç fikrî, hissî dağınıklığa düşmez, teşevvüş ve tereddüt yaşamaz; mükellefiyetlerini derin bir şuur ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar; sonra da ciddî bir iç huzuruyla neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur; koyulur ve Şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmamaya fevkalâde özen göstererek hareket ve faaliyetlerini sadece ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlar. O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek elinden geldiğince bunun dışındaki bütün değerlere karşı kapanır ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak durmaya çalışır. Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

sarınca ve ufuklar kararıp her yanda telâş ve endişe uğultuları duyulunca da, ne yürüdüğü yola kahreder, ne panikler ne de geriye döner; “Hakk’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmete râm olur.” ve Hazreti Nuh gibi “Yâ Rab yenik düştüm; nusretinle teyit et.” (Kamer Sûresi, 54/10) der ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına, riayetine sığınır ve O’nun lütfedeceği çıkış anını ve çıkış noktasını beklemeye koyulur... Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana; bazen de başa gelenler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder; eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır. Ne var ki, Hak’tan fermanlı gönüller, görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşerler. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başa gelenleri imtihan sayar, imtihanları tevekkül ve teslimiyetle göğüsler, yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir; bir gözü kendi tavırlarında diğeri o müteâl kapının aralığında yürür himmetini dağıtmadan yücelerden yüce hedefine doğru -Hak rızası olan o hedefe canlarımız kurban olsun- ve hayallerini bile her zaman pak tutar ağyar düşüncesinden. Bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir... Ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir... Milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir… Irmaklar Revan Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir... Kundaklamayı kun-

daklamalar takip edebilir... Dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir... Dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz... Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız. Allah’a inancımız tam ise ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalıyız ki; haramlar, gayri meşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli... Aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur!.. Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir... Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite

ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da –maazallah– bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır. Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir... İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır. (Tasavvufta bu kelimelere yüklenen farklı manalar mahfuz, “sahibülvakt” içinde bulunduğu dönemin hâkimi, “ibnüzzaman” da kendi çağının çocuğu, demektir.) Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu, Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir abide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez. Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır. (Geçmiş yıllarda Sızıntı Dergisi’nde yayımlanmış olan başyazılardan derlenmiştir.)

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Ekrem Dumanlı

ZULMÜN SONU HEP AYNI Bu ülkede her dönem birileri “ur”a benzetilir, “virüs” muamelesine tabi tutulur, “hain” ilan edilir ve “kökünün kazınması gerekir” diye kara propaganda yapılır. Sağcılar, solcular, Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler, dindarlar... Toplumun bir kesimini suçlu gösterebilmek için en ağır sıfatlar kullanıldı bu insanlar için. Kimine faşist dendi kimine komünist ve gırtlaklar çatlarcasına “Kahrolsun!” diye bangır bangır bağırıldı. İrtica deyip en masum ibadet hakkını suç sayan insafsız zihniyet ile Ermeni, Rum, Süryani vatandaşımız hakkında “hainlik” ithamında bulunan müktesebat arasında hiçbir fark yoktu. Kürtlerin en tabii, insanî ve demokratik haklarını suç sayan kafa, Türklerin din ve tarihiyle barışık olmasını da kriminal bir çerçeveye oturtabiliyordu. Halkın bir bölümünü hain sayan o korkunç anlayış yüzünden bu ülke onlarca senesini yitirdi ve baskı rejimi kılıktan kılığa girerek hükümranlığına devam etti. Şimdilerde birileri ‘Cemaat’i geçmişte pek çok örneği yaşanan linç kültürünün mağduru haline getirmek istiyor. “Paralel devlet” gibi tamamen hayal ürünü ve her tarafa çekilebilecek bir suç ihdas ediliyor önce. Bu öyle bir hayalî itham ki bugün bu söylemi her fırsatta höyküren adamlara bir gün birisi aynı suçu yöneltse (tarifin muğlaklığı nedeniyle) cuk diye oturur. Suç olması için somut bir delil olması ve cebir, şiddet, silah gibi “yasa dışı örgüt” unsurlarının var olması gerekir. Onlar yoksa iftira vardır. Hele casusluk! Vatansever bir kitle ile ilgili casusluk gibi akla hayale gelmedik alçak bir suçlamayı yapanlar ya hukuktan anlamıyor ya da öfke ve nefretlerine mağlup düşerek hukuku ayaklar altına alıyorlar. Onca müvesvis iddianın basit ve somut bir delile dayanmaması tesadüfle izah edilemez. Manipülatif dedikodu ve güdümlü kuşku üzerine insanları zan altında bırakmak büyük bir günahtır; aynı zamanda suçtur... Seçim öncesi yaşanan bir tablo, sosyolojik bir gerçeği ortaya çıkarıyordu: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin toplantısına katılmış 82 yaşındaki bir baba, yıllardır AK Parti için çalıştığını, evlatlarının Hizmet’e gönül verdiğini, seçimden sonra çocuklarının zulme maruz kalmasından endişe duyduğunu söyledi. Bahçeli’nin sözlerindeki samimiyet dolu teselli cümlesi alkış tufanına dönüştü birden: “Yalnız değilsiniz!” Türk milliyetçiliği üzerine siyaset yapan MHP lideri Devlet Bahçeli böyle diyor. Öte yandan siyasî yelpazenin karşı hattında siyaset yapan BDP’den seçim sonrası çok net ve gür bir sada yükseldi. BDP Başkanı Selahattin Demirtaş, “Cemaat’e yönelik linç kampanyasını hoş görmeyiz...” dedi. Demirtaş’ın demokratik tavrı, bir zamanlar kendini müstazaf olarak görenlere bir ders niteliğindeydi. Tabii kendilerini bir zamanlar “müstazaf” görenlerin bir kısmı devlet emrine amade ‘müstekbir’ haline geldi. Ancak sosyal ve siyasi yelpaze zulüm safında öbeklenmiyor. Cumhuriyet

Halk Partisi’nde, Saadet Partisi’nde, Büyük Birlik Partisi’nde insanlar linç kampanyasını görüyor. Hatta fanatik ufuksuzlar hariç AK Parti tabanı da aynı düşüncededir. Çünkü Cemaat, hiçbir zaman illegal bir işe tenezzül etmedi;

etmez de. Her görüşten insanın belli bir oranda yakınlık duyduğu ve sempati ile baktığı Hizmet, bu ülkenin en demokrat ve sivil hareketlerinden biridir. Alevi’si Sünni’si, Kürt’ü Türk’ü, sağcısı solcusu, laiki antilaiki vs. bu hareketle belli bir oranda temas kurmuş, Hizmet’in yurtiçinde ve dışındaki hizmetlerini takdir etmiştir; etmektedir... Her şeye rağmen politik intikam güdüsü ile zulüm yapmaya kalkışmak isteyen, suç üretmeye kalkışan, suçlu imajı çizmek için çırpınan kişilere rastlanabilir. Üstelik tarih huzurunda ve Mahkeme-i Kübra’da hesap veremeyecek bu insanlar, geçmişte yapıldığı gibi bir lince başvurabilir. Ancak unutmamak lazım ki her zulüm önce maşeri vicdana çarpıp döner ve Âdil-i Mutlak her zulmün hesabını sorar. Bu arada konjonktürel havaya kapılarak suizan eden, gıybete gömülen, iftiraya sığınan, hakarete prim veren insanlar kaybeder. Netice hep aynıdır: Bir dönem sürekli kötülenen, suçlanan, “kökü kazınmak” istenen hiçbir kitle yok edilememiştir;

edilemez de. İstisnası yok. Hiçbir topluluk devlet eliyle yürütülen zulüm sonucunda tarihe karışmamış; hatta zaman içinde daha güçlü hale gelmiştir. Neden? Çünkü toplumsal gerçekliği olan hiçbir hareket baskıyla, zulümle yok edilemez. 12 Eylül darbesi yapıldığında on binlerce insan tutuklandı, onlarca idam kararı verildi. Solculuk mu bitti? Sağcılık mı tükendi? O günün despot darbecilerinden geriye bir şey kalmadı; ama mazlumların fikri hâlâ yaşıyor, yaşatılıyor. Bugün hâlâ insanlar kendini sosyal demokrat, sosyalist, solcu görüyor. İnsanlar hâlâ kendilerini ülkücü, milliyetçi görüyor. O akımların devamı milyonlarca oy alıyor. 28 Şubat’ta “virüs” ilan edilenler, “irtica” ithamıyla karşı karşıya getirilenler zaman içinde iktidara yürüdü… Denenmiş, her denemede aynı sonuç alınmış bir zulüm yolunda yeniden yanlış bir metodu tecrübe etmek, zulme davetiye çıkarmak, tarih karşısında yerin dibine girecek kadar mahcup olmak anlamına geliyor. Bu gerçeği görmek için yakın tarihimize kısa bir bakış yeter; tabii aklıselim hâlâ kalmışsa! Camiye de siyaset sokarsan... Geçenlerde Hakan Şükür feryat ediyor: “Camiye bile kin sokulmuş, çok üzgünüm.” Şaşırtıcı bir açıklama. Haberleri okuyunca anlıyorsunuz ki Türk futbolunun dünyaca tanınmış yıldızı Hakan Şükür, hocası Ekrem Karaberberoğlu’nun vefatı üzerine camiye gidiyor. Cenaze namazı kılınmış, çıkıyor. Ne var ki densizin biri oradan “Ülkemize ihanet ettiniz...” diye bağırıyor. İhanet? Bu kadar kolay ha! Kahraman gibi davet edilen ve AK Parti’den milletvekili seçilen Hakan, bazı politikalarını yanlış bulduğu için partisinden istifa edince “hain” oluyor, öyle mi? Tek bir hadiseden bahsediyor olunsa “bir meczubun dengesiz bir çıkışı” deyip geçersiniz; ancak gelinen nokta öyle demiyor. Maalesef siyaset, camideki insanları bile kutuplaştıracak zehirli bir dil kullanıyor. Bu zehir zemberek dili “muhafazakâr” siyasetin gölgesinde hazırol vaziyetinde bekleyen medya körüklüyor. Seviyesiz laflar üretiyorlar, hakaret ediyorlar, ötekileştiriyor, ihanet suçlamasına bile tevessül ediyorlar. Serâpâ hata! Serâpâ vebal! İslam’ın hükmü açık: “Bir insan, diğerine kâfir derse ya söyleyen, ya muhatapları kâfirdir.” Milyonlarca ehl-i kıbleye kâfir diyenin akıbeti çok fecidir maazallah! Hoşgörüsüzlüğün, ölçüsüzlüğün bu noktaya gelmesinde vebali olanların

başında, siyasetin kaptan köşkünde yaşayanlar geliyor. Bunda şüphe yok. Fitnenin önüne geçmesi gerekenlerin başında ulema olmalıydı, heyhat! Ne yazık ki Diyanet, o civanmertliği gösteremedi. AK Polis, AK Yargı, AK medya, AK eğitim gibi parti kurumları inşa edilirken AK Diyanet gibi bir olguyla daha karşılaştık. Oysa siyaset her yere girebilir; ama cami ve kışla gibi mekânlara asla bulaştırılmamalıdır. Cami avlusundan adım atan herkes partisini, ideolojisini, cemaatini, tarikatını dışarıda bırakmak zorundadır. Çünkü ibadet için girdiğiniz o mukaddes mekânda siz sadece ve sadece Allah’ın kulu ve Hz. Muhammed’in ümmetisinizdir. Camiye siyaset bulaştırmanın bedelini tarih boyunca çok ağır ödedi İslam dünyası. Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan beri aklını siyasetle bozmuş fanatik meczuplar, o mukaddes mekânları kana buladı. Yezid bir damla su bile vermedi Hüseyin Efendimiz’e. Aynı içtihada râm olmadığı için mü’minleri vahşice öldüren Haricîlere göre kendilerinden daha dindar kimse yoktu yeryüzünde… Ey Müslümanlar! Allah için Allah’ın ölçülerine dönün. Yani, Müslüman’a yakışır şekilde Allah bir şeye ne kadar değer veriyorsa siz de o şeye o kadar değer verin. Buna dinimiz ‘şeaire tazim’ der. O şeair içinde iman her faziletin başıdır; onu İslam ve ahlak destekler. Meseleye Allah’ın ahkâmı açısından baktığımızda siyaset dediğiniz şey dinin milyonda biri bile etmez. Aslolan imanla kabre girmek, İslam’la dopdolu yaşamak, ahlakla serfiraz olmak ise -ki Kur’an ve sünnet öyle der- bu siyasal taşkınlık ve tekebbür beyhudedir. Dinin merkezine siyaset konamaz; çünkü dinin kati hükümleri buna müsaade etmez. Bu gerçeğe rağmen siz şahsî tercihinizi siyasete odaklıyorsanız; bari bu fanatizmi camiye taşımayın, evlerin arasına Çin Seddi örmeyin! Vallahi de yazık olur sizlere, billahi de yazık olur... Türk okullarına uzanan el ‘Cemaat’i sevmeyen insanlar için bile Türk okulları bir övünç kaynağıdır. O okullar bir destandır; öğretmeniyle, öğrencisiyle, gözyaşı ve alın teri dökeniyle. Siyaset üstüdür, siyaset dışıdır, siyaset ötesidir. Bir yönüyle Türkçedir; diğer yönüyle dünya dillerinin gönül havzına akmasıdır. Dünyanın dört bir yanına giden yiğit Anadolu çocuğunun evrensel barışa imza atmasıdır. Son günlerde hemen her alanda bir dengesizlik hali yaşanıyor. Ve maalesef o cinnet hali, Türkiye’nin en önemli markası Türk okullarını bile pespaye siyasetin küçük hesaplarına feda etmek istemektedir. “Paralel yapı” gibi uydurma bir suçun bu güzelim okullarla ve oradaki masum insanlarla uzaktan yakından alakası yok ki zulüm oraları hedef tahtasına koymuş olsun. Uydurma suçları uyduruk propagandalarla kalıptan kalıba sokup insanların âhını almayı göze alabilirsiniz; ancak unutmamak lazım ki, bu ülkeye gönül veren insanların onuru haline gelmiş o güzelim mekteplere zarar vermeyi düşünenler korkunç bir günaha girmiş olur ve bu anlamsız/ölçüsüz husumetin hesabını veremez. Allah’tan korkmak gerekmez mi?


9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

42BULMACA

Peru’nun başkenti Bir ilimiz

7

9

3

9

1

6

6

2

1

Silahl küçük birlik Ağaç kolu

2 3 9 7 5 1 6 8 4

Bir sanatç (...Büyükburç) Himalaya’da bir zirve

1

6

9

1 5 2 9 6 8 7 3 4

4 8 9 7 3 1 5 6 2

7 3 6 4 2 5 1 8 9

Olay, hadise

6 4 7 5 1 9 8 2 3

8 6 4 2 9 7 3 1 5

Giz

6

Argoda gizli sakl yer

Metal olmayan

Sera Kyaslama

Baryumun remzi Serüven

Akdeniz’de bir boğaz

Tümör

Uyar

Yapt

2

Bir spor adam (Erdoğan...) Merhem

4

Rahat, sakin

Meyvenin yenmeyen göbeği Cet

1

Büyük şehir

2

5 7 3 1 4 6 2 9 8

Bir yüzey ölçüsü birimi

Osman Gazi’nin hocas Ksaca karbon

Bir bayan ad

9 2 1 8 5 3 6 4 7

8

1

3

5

4

7

Sibirya’da bir Türk boyu

8

4

7

3 9 8 6 7 2 4 5 1

Bir say Göçebe konak yeri

2 1 5 3 8 4 9 7 6

DÜNKÜ SUDOKU ÇÖZÜMÜ

5

8

2

SUDOKU BULMACA

İnce perde

Bir mastar eki

1 5 2

7

8 4

Cinsiyet Kart, yaşl

Vurmal bir müzik aleti

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

Hrsz, haydut, eşkya

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükleri doldurduðunuzda tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

9

Kanuni, yasal

19 BULMACA

3

Resimdeki futbolcu (Zlatan...)

Ululuk, yücelik

İslam hukuku açsndan Ksaca sodyum

1

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Becerikli, usta Karabibik’in yazar

Ahmaklk Bir müzik aleti

Madagaskar trafik remzi Ksaca uranyum

Mağara Antimonun remzi

Radyumun sembolü Svnn bir hali

İsteklendirme nidas En küçük askeri birlik

Kuzu sesi Bir et yemeği

Bir lezzetli balk türü

Rize’nin bir ilçesi

Vasf, keyfiyet Satrançta yenilgi

Lezzetli Tokat ilinin bir ilçesi

İstenilen vasfta olan Bir hadis alimi

3

Başa gelen sknt Bir hastalk

Dahi, deha sahibi

Sermaye

Hamle

Bir organmz

Ölüm cezas

Bir mantk terimi

Ünlü ressam (Salvador...) Allah’n bir ismi

İtmekten emir

Mal alş verisi

Düzen

Bir tür tatl

Sonsuzluk

Gerek

Tutsak

Kakm

Peşin değil

Güzel kokulu bir çiçek

Damarda dolaşan

Yerli bir koyun rk

Temsil, örnek

Çiftçi, ortakç

Parlama

Dullar

2

Asya’da bir rmak

Ticari bir kağt

Yabanc

Bir nota

Yerine koyma

6

Kayp, yitik

Altn

Bir ilimiz

5

Romen rakamnda bin says

Sonsuza değin

Su kenarndaki görkemli yap

İşaret, belirti

4

İspanyol sevinç nidas Asya’da acl bir bölge

Ksaca kiloamper Bir rmak balğ

Özen

Teknik, endüstri

5

y.sab rioglu@za man.com.tr

Boncuktan say makinesi

Otlak

Gaf, budanmş ağaç

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


D

B

A

Ý

S

MS

M

R

M K

U

S

ĞN

EZ

E

E

LG

BY

RTK SME ER L ÜA

A

O

N

B

Ü

ZJ

RA

R

U

VG

AY

A

R

EL

DC

İ UT MRN EUE

Y

D

U

TK

ZU

BM

A

Z

B

İ

U

ÝM

AS

A

E

ÇF Ç

Z

ED

B O

ÇI ZL Ü AEA V

T

B

Ü

AL

ÞÝ

Z

L

Ý

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

B

N

RT

R

N

G

E

EL

E

Ç

RM ÜM R Ü S R AS UR

GA

H

N

HA

H

A

ÝK NF Ý N T A İ T ÜA

HY

M

J

HC H V OV

M A

E

U

ÝL

Ý

M

M P M CE C A A D A MA

EE

Ý

E

TA T K F K

ÝE

N

Ü

ET E T Ş T

NK V

M

RA R C T C

VF T

A

Lİ L A Ü A

TU E

M

SN S R İ R

M

CC E EE K L L ZÝ Ý LK KZ R Z E V EE EJ E LB J HM B

J

NN A S S L Ý Ý TK K AÖ ÖE A EL Ç L A MR A AU R EL U

C

E E T ÖÖ R U U NM M MJ J A K AD R DO RC O BF C ÖÝ F

Þ

UU B L L E C C AE E ÖY YÝ E Ý T İ T R UU R VC U TA C

G

RR Ö GG U E E ZT T SZ Z V C VH R HM GE M KZ E İ R Z

F

C C L A A O H H MK K Ý Y Y A Ö A L G L T RA T JP A RB P

K

L L B Ý Ý K A A EO O LT T S E S İ S İ S Ý A S LN A EE N

B Ş S A Z L E K I A R Ý Ü B A A S T O

S

C

O

S

A

Ü

R

I

E

Z

S

I C K Þ Y Y R I Ý J K O T H Y İ A Ş

Y

U

Ş

İ

H

O

J

I

Y

Þ

C

V Ü K Z Z M MO O N A D A A N A A N MÝ E N V E Ý N E G R OY J L G RY AL E F A R R HA GE F N A M H NG E F N AÜ C A L Ü N E N AMS E Ý J Ü A Ü L Ö I G ON M E J Y F E

A E V Ğ E İ N E T Y F L Z A Ö V U Ö

A

Ş

Ö

V

A

L

Y

E

İ

Ğ

E

B A A Ý Ý L L J J T T

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? serpiþtirdik. A AKİNAKES, M Aþaðýdaki L BAYRAM, Ýkelimeleri A tablonun R ÇÝGAN, Biçine E CELİSELEK, UBunlarý Ö bulabilir G misiniz? N CAMEKAN, DOKUMA, FİYAKA, GETTO, HARİCİ,Ş ALMANYA, BEHEMEHAL, CEBRAÝL, ÇARK, DARBE, ELEKTRON, FAÝZ, GAMMAZ, HİKMET, ÝTALYA JANT,ÝMGE, KURAL, LATERİT, MORAL, NİHAVENT, ÖNLEM, PANDA, RAPTİYE, HÜSNA, KARNE, LÜFER, MAYIS, NAMUS,OSAKA, ORMAN, ÖNCELÝK, PERDE, RÝCAT,SARMAK, SAHNE, ÞATAFAT, TRAKE, ULEMA, ÜNÝTE, VOLTAJ, YASİN, ZAMANE. I M J ÞÖVALYE, C TACİZ, Þ TORBA, G FUĞUR, KÜRKME,S VEKÝL, Y YALTA, Y ZEBUR. F E A

I

AA N RR E S S AH H YO ON T NA Ý AM ÜR M ZO R ÖA O

NN NN S S KK L L A A UU J J Ý Ý G G V V A A Ç Ç K K M G Z Y C A M E K A N V O H

ZK AÝ Z A E Ö ÖE N Ö

L E F F F K NE R NC A EN A ÇO F ND Z AN Z JU H UR K M G EA ÜZ M A AC M İ

RY Þ AÞ R AE M FÇ L ZD Ü ZK U HK E KC A Lİ H ED Ý FM H FT A FF O K U R

Þİ K RP E MU O LA M ÜÝ Ğ UÜ L EY Z AD V HM E ÝO T H RÝ A E O L E R MÜ

T

EE

DA

TP

KT

BA

TA

T

E

R

ilçesi

7

6

5

8 8

7

6

4 85

47 3

1

1

52 1 63 2

41

3

2

1

1

3

4

1

5

2

3

4

5

�� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� ��

��

��

��� �� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� ��

��

���� �� ���� �� ��� � �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� � �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� ��

��

���� �� ���� �� ���� � �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� ���� �� �� ���� �� ���� � ���� ��

��

���� �� ��� �� ���� ���� �� �� �� �� �� �� ���� � ���� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� ��� �� ���� �

��

��

��

�� �� ��

��

��

��

���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� ���� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� �� ���� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� ���� ���� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ��� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

��

�� ��

�� ��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

�� ��

�� ��

��

�� ��

�� ��

��

�� ��

��� ��

��

�

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �

��

��

��� ��

�� ��

��

��

��

�

�

��

�� ��

�� ��

�� İ

�� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� � �� �� �� �� �� � �� ��

�� �� �� �� �� �� �� ��

��������������������

� ������������������������������������������������������������������������������� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���������������������������������������������������������������������������� �������������������������������������������������������������������������������������� ������������������������������������������������������������������������������������������ ��������������������������������������������������������������������������������������������� �� �� ������������������������������������������������������������������������������������������ �� �� ����������������������������� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� � ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� ���� ���� ���� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���

���� ���� ���� �� ��� �� ���� �� ���� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� ���� �� ���� �� ���� �� ���� �� ���� �� ����

�

�� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ��� ���� ���� � �� ���� ���� ���� ����

�� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

� �� � ��� ��� ���

� ��� ��� ��İ � � � � � � �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� ��� ��� �� � ��İ ��� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

Dünkübulmacalarn bulmacalarnçözümleri çözümleri Dünkü

� � � İ � � � � � �

Ticari bir Muğla il snrlarnda bulunan bir göl. Umut.– Toprağn kaymasn veya suyun 6 kağt 2) Buyruk, emir.– Kaln biçilmiş uzun akmasn önlemek için yaplan kaln 6 7 8 9 10 11 12 tahta. 3) Stronsiyumun sembolü.– duvar. 5) Büyükbaş hayvan.– Baz, Sonsuza kadar. 4) Avrupa’nn güvenlibazs. 6) Aptal, bön, avanak.– Parola. 7) SOLDAN SAĞA 1) Bitki, hayvan ve insan parlaklk, şk. 4) Bir gda maddesi.– ilgili bir kuruluş.– Hayvanlarn su Nazlanan, nazl. 8) Döşeme, divan gibi genlerinin yapsn, görevini ve bir Bir arada giden veya uçan hayvan Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr ğiyle içtikleri veya ağaçtan oyma kap. yerlere serilen, havsz, kaln, kl veya dölden taş diğerine nasl aktarldğn dizisi. 5) Rüya yorumu.– Bir bağlaç. 6) 5)inceleyen İzmir’in Kemalpaşa ilçesinin eski yün dokuma. 9) İstanbul’da bir semt.az,10) bilim, kaltm bilimi.– İçi boş, Duyuru.– İhtiyaçtan, gerekenden ad.– Köy kâhyas.– Lityumun sembolü. Kur’an’da bir sure.– Oy. 11) Büyük yark her yan kapal, suyun üstünde yüzen noksan. 7) Çatlar SOLDAN SAĞA 1) Bitki, hayvan ve insan eksik,parlaklk, şk. 4) Birörtmekte gda maddesi.– 6) Esasa ait, esasla ilgili.– Rütbesi meydana getiren arazi krğ, krk.– r.ay din@za man.com.tr genlerinin yapsn, görevini ve bir Bir arada veya uçan hayvan bir tür büyük şamandra. 2) Peygamkullanlan, yan giden yana dizilerek suyu 6 Refik 7 8Aydýn9 10 11 12 general ile ayn olan deniz subay. 7) Padişahlarn seslenirken dölden diğerine naslArtrma, aktarldğn dizisi. 5)vezirlerine Rüya yorumu.– Bir bağlaç. 6) berimiz (sas)’in amcas.– aşağya geçirmeden dşar aktacak inceleyen bilim, kaltm bilimi.– İçi boş,kullandklar Duyuru.– gerekenden Az önce.– At,3)aslan vb.tuzsuz hayvanlarn bir İhtiyaçtan, hitap 12) Renksiz, az, ilave etme. Bir tür peynir.– biçimde yaplmş, kzltarz. toprağn her yan kapal, suyun üstünde yüzen sarmsak eksik, noksan. 7) ve Çatlar örtmekte ensesinde veya boynunda bulunan kokulu, güçlü beyaz şk Yağmur.–türSahiplik veren pişmişyan balçk levha. 8)bir Koza büyük manas şamandra. 2) bir Peygam- renginde, kullanlan, yana dizilerek suyu 5 6 7 8 9 10 11 12 uzun bir kllar. 8) İletken şeylerden s vererek yanan hidrokarbonlu bir gaz. ön ek.berimiz 4) Yabani hayvan barnağ.– şeklindeki meyvesi yatak, yorgan (sas)’in amcas.– Artrma, aşağya geçirmeden dşar aktacak veya elektriğin geçmesi.– Bildirme, Cisimlerin hareketlerini yörünge, ve iplikkzl yapmnda ilave etme. 3) Bir tür tuzsuz peynir.– vb. doldurmakta biçimde yaplmş, toprağn 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 AŞAĞIYA 1) Efsaneaçklama. manas veren bir kullanlan renginde, pişmiş balçk kaşlarla levha. 8) Koza hz veYağmur.– ivmeYUKARIDAN vb.Sahiplik konular bakmndan bir bitki. 9) Yüzün, 1 G E N E T İ K D U Byorgan A ön ek.mekanik 4) Yabani hayvan barnağ.– şeklindeki meyvesi yatak, lerde geçen, kendisi için efsaneler inceleyen kolu. 5) Bezgin, saçlar arasndaki bölümü, aln. 10)Mİşe 2 E B U T A L İ P Z A Cisimlerin hareketlerini yörünge, vb. doldurmakta ve iplik yapmnda düzülen veya efsaneyi andrr nitelikte bkmş, rahatsz.– Irak’ta bir petrol yatkn, becerikli, mahir.– Türklerin O R B bir A bitki. R A 9)N Yüzün, Z kaşlarla İ hz ve ivme vb. konular bakmndan 3 L kullanlan olan hayvan, yer), menkbevi. şehri.(kimse, 6) Ortakulak iltihab.– Zayf, Orta Asya’daki en eski yurtlar. 4 İ saçlar N Karasndaki İ N E M A T 11) İaln. KKral inceleyen mekanik kolu. 5) Bezgin, bölümü, 10) İşe 2)ince, Bazbkmş, türlerinde beyaz, bazlauzun boylu kimse.Irak’ta 7) Enerji s saray. rahatsz.– birve petrol 5 B yatkn, Türklerin İ 12) Z Güney A becerikli, R Anadolu’da M mahir.– U S Ubir L göl.– şehri. 6) Ortakulak iltihab.– Zayf, yanc madde.– Baz ortaya çkaran Bçak, vb. araçlarn rnda sar renkte olan çiçekleri ayr 6 O Orta T klç İ Asya’daki T kesici K İen Keski İ yurtlar. R kab. İ K 11) Kral ince, kimse. 7) Enerji ve s 7 L saray. Y A 12)K Güney I T Anadolu’da Y A K Ibir göl.– hastalklar tedavi etmek amacyla veya bir kökuzun sap boylu üzerinde şemsiye 2 3 4 5vb.6 kesici 7 8 araçlarn 9 10 11 12 yanc madde.– Baz 8 U 1Bçak, ortaya çkaran T A Rklç İ T K E N A N kab. bir bez üzerine yaylp deri üzerine durumunda, açlmadan önce bir yenle 1 T A K V A A K A M E T hastalklar tedavi etmek amacyla 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 uygulanan, ssyla vücuda 2 A B B A S İ L E R bir bezbeden üzerine yaylp deri üzerine H E 1 T A K V A A K A M E T yapşan, koyuca lapa. 8) Güneş sisteuygulanan, beden ssyla vücuda 3 R 2L A R H E A BH Bİ AT SA İM L ED R mininyapşan, Güneş’ekoyuca en yakn olan8)gezegeni, lapa. Güneş siste- 4 L 3A RL L T HE Bİ TA AR ME K DE A R minin en yakn olan gezegeni, 5 A 4K LA AK L N TA EH Bİ AV R EK K E Merkür.– BirGüneş’e erkek ad. YUKARIDAN Merkür.– Bir erkek ad. YUKARIDAN İ VE K 6 T 5 AH KA AB KE Ş N AB HE R AŞAĞIYA 1) Çanakkale’nin bir ilçesi. 6 T H A B E Ş B E R E AŞAĞIYA 1) Çanakkale’nin bir ilçesi. 7 A N O R A K M A L U M 2) Kükürtle artlarak sertleştirilmiş 7 A N O R A K M A L U M 2) Kükürtle artlarak sertleştirilmiş 8 N İ S A N H A T İ M E 8 N İ S A N H A T İ M E kauçuk. 3) Kur’an’da bir sure.– Aydnlk, kauçuk. 3) Kur’an’da bir sure.– Aydnlk,

3

Dünkü bulmacalarn çözümleri

4

2 Bulmaca 3 4 5

Bulmaca

2

2

43BULMACA 9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN


44 SPOR

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

ARENA’DA

SARI-KIRMIZI GECE GALATASARAY

1 0

FENERBAHÇE

TÜRK TELEKOM ARENA

Fernando Muslera Emmanuel Eboue Sabri Sarıoğlu [67’] Semih Kaya Hakan Balta Alex Telles Yekta Kurtuluş Selçuk İnan Veysel Sarı [85’] Felipe Melo Wesley Sneijder 11 Koray

55 % 403 7 5 17 3

5 6 4 7 6 7 6 7 ? 6 8 ? 5 5

Volkan Demirel 5 Gökhan Gönül 6 Bekir İrtegün 5 Bruno Alves 6 Caner Erkin 6 Emre Belözoğlu 5 Mehmet Topal 6 ? [88’] Pierre Webo 6 Raul Meireles 4 Dirk Kuyt 3 Musa Sow ? 29 4 [76’] Mehmet Topuz

Topa sahip olma Pas Şut Korner Faul Gol pozisyonu

Roberto Mancini

% 45 309 8 5 28 0

Ersun Yanal

[9’] Wesley Sneijder Emmanuel Eboue Felipe Melo Alex Telles Wesley Sneijder

Gökhan Gönül, Emmanuel Emenike, Mehmet Topal, Caner Erkin, Bruno Alves, Volkan Demirel, Bekir İrtegün, Pierre Webo

[87’] Felipe Melo

Emre Belözoğlu [39’]

Bülent Yıldırım 5, Baki Tuncay Akkın 6, Asım Yusuf Öz 6

Lider Fenerbahçe’nin büyük puan farkıyla geldiği Türk Telekom Arena’da gülen taraf ev sahibi Galatasaray oldu. Sarı-Kırmızılı ekip lig ikinciliği için umutlarını taze tutacak karşılaşmaya hızlı başladı ve Sneijder’in tek golüyle kazanmayı bildi. Tam 12 sarı kartın çıktığı randevuda Emre ile Melo kızararak 90 dakikayı tamamlayamadı. ERHAN GÜVEN İSTANBUL Arena’da ilginç bir MAÇIN derbi oynandı. GeçöZETi miş yıllarda bu dönemlerde iki takım da şampiyonluk yarışının içinde kalır, kazanmanın veya kaybetmenin kalan haftalara önemli yansımaları olurdu. Ancak Fenerbahçe 13 puanlık farkın rahatlığıyla çıktı sahaya. Yenilse bile yine büyük avantajı elinde tutacaktı. Galatasaray ise hem prestij

hem kötü gidişi durdurmak hem de Şampiyonlar Ligi hedefi kovalamak amacıyla galibiyeti istiyordu. İlk düdük çaldığında maçın akıbeti de az çok anlaşıldı. Bir kere Sarı-Lacivertliler, karşılaşmaya hiç konsantre değildi. Rehavet hissediliyordu. Sarı-Kırmızılı ekip 10’da Sneijder’in şık golüyle öne geçince derbiden beklentiler arttı. Fakat devre sonuna kadar Drogba’nın direkten dönen şutu dışında Aslan taraftarını hayal kırıklığına uğrattı. Takımda sadece Melo’nun agre-

sifliği dikkat çekiciydi. Kanarya’da Kuyt bitmeyen enerjisiyle koşarken Sow ile Bekir’in kaleyi bulmayan vuruşları göze çarptı. Müsabakanın genelinde futbolcuların iyi niyetten uzak tavırları ortamı gerdi. İkili mücadelelerde dirsekler eksik olmadı. Oyundan ziyade itiş kakış izlendi. Sarı kartlar havada uçuştu. İlk yarı bitmeden Emre Belözoğlu atıldı. İkinci devrenin hemen başında Emenike net fırsatı harcadı. F.Bahçe 10 kişiydi ama daha etkiliydi.

Forvetler Emenike ile Sow, adeta sahada gezindi durdu. 72’de Burak müsait pozisyonda Volkan’a takılınca G.Saray farkı ikiye yükseltip rahatlama şansını yitirdi. Emre’nin atılmasına yol açan Melo’nun da kızarması, derbinin geleneğine yakışan bir gelişmeydi. G.Saray’ın 1-0 üstünlüğüyle noktalanan maçın ardından bazı futbolcuların birbirine sarılması ise çirkinlikleri biraz olsun unutturdu. Lider F.Bahçe ile takipçileri G.Saray ve Beşiktaş arasındaki fark da 10’a indi.


TÜRK FİLMLERİ FESTİVALİ ...Çok yakında...

opinionen danimarkahaber.dk


46 SPOR

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

AYŞEGÜL’DEN ÇİFTE ZAFER Avrupa Halter Şampiyonası’nda altın madalyayla tanıştık. 53 kilo sporcumuz Ayşegül Çoban, silkme ve toplamda rakiplerini geride bıraktı. Sporla 2005’te yatılı bölge ilköğretim okulunda tanışan 22 yaşındaki Konyalı yetenek, başarısıyla herkesi duygulandırdı. Çoban, “Madalyam, beni dualarıyla destekleyen halkımıza armağan olsun.” dedi. BÜLENT KARADAŞ TEL AVIV Avrupa Halter Şampiyonası’nda ilk altın madalyalarımız, Ayşegül Çoban’dan geldi. İsrail’in Tel Aviv kentinde 5-12 Nisan tarihlerinde düzenlenen organizasyonda 53 kiloda podyuma çıkan sporcumuz, silkme ve toplamda 2 kez zirveye çıktı. Tichonet Salonu’nda zayıf olduğu koparmaya 77 kiloyla başlayan Ayşegül Çoban, 80 ve 81’de neticeye ulaşamayınca 4. sırada kaldı. İddialı göründüğü silkmede önce 104, ardından 107 kiloyu kaldıran Çoban, altına uzandı. Bununla yetinmeyen genç isim, toplamda da kürsünün en tepesinde yer almak için ağırlığı 114 kiloya yükseltti. Omuzlarındaki ağır yükün altından kalkan Çoban, ulaştığı 191 kiloyla Türkiye’nin yüzünü bir defa daha güldürdü. Halterle, 2005’te Konya’da yatılı bölge ilköğretim okulunda tanışan 22 yaşındaki Çoban, İsrail’de bayrağımızı göndere çektirdiği için çok mutlu olduğunu belirtti. 16 Aralık 1992 doğumlu Ayşegül Çoban, salonda bulunanları ağlattı. Gençliğinde çok önemli bir başarıya imza atan Çoban, “Uzun bir kamp dönemi geçirdik. Kendime güvenim tamdı. Amacım silkmede altın madalyaydı. Ancak yarışmadaki ivmem, hocamı ve beni daha iyisini yapmaya itti. 114 kiloyu ilk kez denedim. Toplamda da ikinci altın madalyayı kazanmak istiyordum. Gururluyum. Madalyam, beni dualarıyla destekleyen halkımıza armağan olsun.” ifadesini kullandı. Büyük sevinç yaşayan Halter Federasyonu Başkanı Tamer Taşpınar ise Ayşegül Çoban’ı kutladı. Herkesin duygulandığını vurgulayan Taşpınar, Ayşegül’ün, arkadaşlarının performansına olumlu etki yapacağını dile getirdi.

-


47 SPOR

9 - 15 NİSAN 2014 ZAMAN

Rıza Kayaalp 4. Avrupa şampiyonluğunu kazandı

Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de yapılan Avrupa Güreş Şampiyonası’nda Türkiye, Rıza Kayaalp ile 1 altın, Selçuk Çebi ve Cenk İldem ile 2 gümüş ve Yunus Özel ile 1 bronz madalya aldı. YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

öncesi açıklarımızı kapatıp orada en iyisi olacağız.” diye konuştu.

1grekoromen stilde 130 kiloda Rıza Ka-

Büyükler Avrupa Güreş Şampiyonası

Başkan Yerlikaya: Ben adama yen dedim, adam mahvetti

yaalp, üst üste 3, toplamda da 4. Avrupa şampiyonluğunu kazandı. 130 kiloda 3 Avrupa şampiyonluğu bulunan, 2013 Avrupa şampiyonu Rıza Kayaalp mindere çıktı. Finale kadar rakiplerine puan vermeyen Kayaalp, rakibini 1 dakika 18 saniye dolarken yerde 4 kez çırparak maçı 9-0 teknik üstünlükle kazandı. Kayaalp bu galibiyetle 4. kez Avrupa şampiyonu oldu.

Cenk İldem gümüşte kaldı İki Avrupa üçüncülüğü bulunan 98 kilo grekoromen finalinde mindere çıkan Cenk İldem ise son dünya ve Avrupa şampiyonu Ermeni Artur Aleksanyan ile karşılaştı. Karşılaşmaya iyi başlayamayan Cenk, rakibine 5-0 mağlup olarak altın madalyayı kaçırırken gümüş madalyanın sahibi oldu. Büyükler Avrupa Güreş Şampiyonası’nda 80 kiloda mindere çıkan milli güreşçi Selçuk Çebi, finale karşılaşmasında Macar güreşçi Peter Bacsi’ya yenilerek gümüş madalya aldı.

Rahman Bilici bronzu kaçırdı Bu arada Avrupa şampiyonası tecrübesi yaşayan 59 kiloda mücadele eden Rahman Bilici de 3.’lük maçında Azeri Kamran Mammadov ile karşılaştı. Bilici, Azeri Kamran’a 9-8 yenilerek madalya şansını yitirdi.

Rıza Kayaalp, Dünya Şampiyonası’da da madalya almak istiyor Finlandiya’nın Başkenti Helsinki’de düzenlenen Avrupa Şampiyonasın da Büyükler Avrupa Güreş Şampiyonası grekoromen stilde Türk güreşçi Rıza Kayaalp altın madalya aldı. Cenk İldem ise gümüş madalyanın sahibi oldu. Ödül töreninin ardından açıklama yapan Rıza Kayaalp, altın madalya kazandığı için çok mutlu olduğunu ifade ederek, yeni hedefinin Dünya Şampiyonası

olduğunu belirtti. Hedeflerinin her zaman büyük şampiyonları örnek almak olduğunu dile getiren Rıza Kayaalp, başkan Hamza Yerlikaya’nın rekorlarıyla ilgili de, “Onların başarılarını elde etmek. Biz de Hamza başkanımızın rekorlarını kırabilmek için mücadele ediyoruz. O da bizim için büyük bir ilham kaynağı oluyor. İnşallah Avrupa şampiyonluğunu kırarız, ama olimpiyat şampiyonluğu biraz zor olacak.” şeklinde konuştu. Altın madalya aldığı için mutlu olduğunu belirten Kayaalp şöyle devam etti: “Ülkeme bir madalya daha kazandırdım. Geçen sene olduğu gibi yine bayrağımızı yine göndere çektirdim. Bundan dolayı çok mutluyum tüm halkımıza armağan olsun. Bundan sonra da aynı şekilde yolumuza devam edeceğiz.”

Cenk İldem: Dünya Şampiyonası’nda en iyisi olacağız Gümüş madalya sahibi Cenk İldem altın madalya alamadığı için üzgün olduğunu belirterek, “Bu bir bayrak yarışı bir mücadele. Mücadelemiz hız kesmeden devam edecek. Biz başarıyı benimsemiş bir milletiz. Devamlı en yüksekte olmamız lazım. Bunun için çalışmalara devam edeceğiz. Önümüzde Dünya Şampiyonası var. O şampiyona

Türkiye Güreş Federasyonu Başkanı Hamza Yerlikaya, altın madalya kazanan Rıza Kayaalp’i tebrik ederek, “Rıza o siklette kalitesini oturtmuş. O siklette ben buranın lideriyim demiş. Ama bu kararlılıkla her şampiyona bittiğinde unutmak ve yenisine dönmek lazım. Ben 8 değil, 18 Avrupa şampiyonu olacağına inanıyorum. Bu irade bu inanç bu gönülde var. Ben adama yen dedim, adam mahvetti.” diye konuştu. Yerlikaya sözlerine şöyle devam etti: “Cenk’in de burada altın alacağına inanıyordum, ama olmadı. İnancı yitirmemek lazım. Ben emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. İnşallah bol madalyalı yıllar bizi bekliyor. Bu inançla da çalışıyoruz. Hedef 2016 Olimpiyatlar. Avrupa ve dünya tacının üzerine olimpiyat tacını da katmasını bekliyoruz. Orası daha farklı bir heyecan. Bu inanç, bu potansiyel var. Üzerine koyarak hocalarımızla çalışarak yüzümüzü Rio’ya döneceğiz.”

Cumhurbaşkanı Gül, altın madalya kazanan Kayaalp’i tebrik etti Cumhurbaşkanı Abdulluh Gül, Finlandiya’da yapılan Avrupa Güreş Şampiyonası’nda altın madalya kazanan güreşçi Rıza Kayaalp’i tebrik etti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Kayaalp’e tebrik telgrafı gönderdiği belirtildi.

Avrupa Şampiyonası’nda hakem hataları tepki çekti Avrupa Güreş Şampiyonası’nda hakem hataları, birçok ülke tarafından tepkiyle karşılanırken, özellikle Azeri ve Türk sporcuların karşılaşmalarında yaşanan hatalar dikkatlerden kaçmadı. FILA delegesi olan ve bu şampiyonanın

hakem atamalarından sorumlu olan Finlandiyalı ve Polonyalı görevlilerin yaptıkları bazı atamalar, ülkeleri çileden çıkardı. Şampiyonanın ikinci günü Rusya Güreş Federasyonu Başkanı Mikhail Mamiashvili’nin hakem atama komitesine göstermiş olduğu tepkinin ardından bir anda işlerin değiştiği görüldü. Şampiyonada bu olayın ardından maçlara çıkan her hakeme tepki gösterildi. Müsabakaları izleyen otoriteler ise yanlı tutumların özellikle bazı sporcuların korunmasının gözlerden kaçmadığını ifade ettiler. FILA hakemler açısından şampiyonanın aynı zamanda klasman yükselecekleri ya da düşecekleri için sınav niteliği taşıması, gözleri hakemlerin performansına çevirmişti. Organizasyonda hakemlerin mücadelelerde verdikleri karaların birçok ülke milli takımı yetkilileri tarafından ‘skandal’ olarak nitelendirildi. Özellikle Azeri ve Türk sporcuların karşılaşmalarında yapılan hatalar iki ülke milli takım yetkililerini kızdırdı. Milli takım temsilcileri, FILA’da görevli kendi milletindeki yetkililere tepki gösterdi.

Grekoromen Güreş’te takım halinde 2. olduk Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de yapılan Avrupa Güreş Şampiyonası’nın son iki gününde yapılan grekoromen müsabakalarda Türkiye takım halinde Avrupa ikincisi oldu. Grekoromende takım sıralamasında Rusya birinci, Türkiye ikinci ve Azerbaycan üçüncü oldu. Türkiye, Rıza Kayaalp ile 1 altın, Selçuk Çebi ve Cenk İldem ile 2 gümüş ve Yunus Özel ile 1 bronz madalya aldı.

Serbest Güreş’te 3. olduk Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası’nda takım halinde 3.’cü olduk. Serbest güreşte, İstanbul Büyükşehir Belediyesporlu güreşçileri Taha Akgün 1.’ci, Servet Coşkun 2.’ci, Yakup Gör ve Soner Demirtaş da 3.’cü oldular.


Zamandk257  

ZAMANDK 257